Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 5.2 - 5.Cilt
Gerçek Müminliğin Belirtileri:
Müminlerle Kâfirleri Ayıran Özellikler:
Böyle Kişilere Büyük Mükâfatlar Vardır:
Önceki Milletlerle Yapılan Ahitleşmenin Bir Kısmı:
Bütün Peygamberlere Aynı Kurallara Uymaları Emredilmiştir:
Hz. İbrahim'e De Aynısı Emredilmiştir:
Oğlu İsmail'e De Aynı Şey Vahyedilmiştir:
İsa'ya Da Aynısı Emrolunmuştur:
Hz. Muhammed @'E Ve Sahabelere Emir:
6- Toplumsal İfrat Ve Adaletsizlikler
HZ. MUHAMMED @'İN GETİRDİĞİ DİNİN KOLAYLIĞI
Mütekabiliyet (Karşılıklılık) Kuralı
Her İyilik Ve Kötülük İçin Karşılık Bulunması
Şahıs Hukuku İle İlgili Durumlar
İnsana Gücü Nisbetinde Yük Yüklenmesi
Doğru Hayat Sürmenin Timsali Olarak Hz. Muhammed@
İNKILÂPÇI HEDEFE ULAŞMA YOLLARI
İSLÂMÎ DİRİLİŞ VE İSLÂM'A BAĞLILIK
DİNÎ HAYATIN UYGULAMALARI: İBADETLER
İstihare Namazı (Hayırlı Olanın Aranması)
Namaz Niçin Sadece Arapça Kılınır?
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM KUR'ÂN'IN AÇIKLAYICISI
KUR'ÂN-I KERÎM'İN İSİMLERİ VE ANLAMI
KUR'ÂNIN PARÇA PARÇA İNDİRİLMESİ VE HİKMETLERİ
1- Rasûlullah @ Devrinde Kur'ân'ın Yazılarak Cem'i
2- Hz. Ebu Bekir Döneminde Kur'ân'ın Cem'i
3- Hz. Osman Zamanında Kur'ân'ın Cem'i
MUSHAFLARIN HAREKE VE TEZYÎN DÖNEMİ
kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri dahi vermezler." (107: 1-7).
Hakka sûresinde şu âyetleri okumaktayız: "İlgililere şöyle buyrulur: 'Onu tutup bağlayın. Sonra alevli ateşe atıverin. Sonra da yetmiş arşın uzunluğunda bir zincirle bağlayıp oraya sokun. Çünkü o yüce Allah'a inanmıyor, yoksulun doyurmaya da teşvik etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun bîr acıyanı yoktur." (69: 30-35).
Bu âyetler, sefaletin toplumdaki adaletsiz ve suni derecelendirmelerin bir işareti ve birşey-lerin temelden yanlış olduğunun belirtisi olduğuna açıkça işaret etmektedir. Bu nedenle de en erken fırsatta yokedilmelidir. İlk önce, İslâm toplumunda aşırı boyutlara ulaşması engellenmeli ve eğer bu boyutlara ulaşmışsa, vakit kaybetmeksizin ortadan kaldırılmalıdır. Aksi taktirde, bütün toplum sefaletin hüküm sürmesinden kaynaklanan ifrat ve intibaksızlığın doğurduğu sonuçlara katlanır ve Hesap Gününde Allah katında lânetli bir konuma düşer.
Sefaletle savaşmamak, denge (mizan) ve adalet içindeki kevnî sistemden hayat sistemlerini ayırmak, toplumun dengesini ileri derecede bozmak anlamına gelir. Şüphesiz, dengesizlik durumunda kalan toplum güven ve istikrarını sağlayamaz. Bu nedenle kâinatın diğer unsurlarıyla uygun dengeli bir konuma gelmek isteyen toplumlar bütün eşitsizlikleri ve aşırılıkları ortadan kaldırmak için gayret sarfedip, büyük adımlar atmalıdırlar.
Kur'ân dikkatle incelenirse salât ve zekât unsurlarının Allah'ın hukuku ve kulların hukuku gibi iki temel İslâmî kavramı ifade için kullanıldığı görülecektir. Kur'ân'da, Tevhid ve Hesap Günü dışındaki tüm konu ve kavramlardan daha fazla ve çok çeşitli vesilelerle sözü geçen salât ve zekat, çoğu zaman birlikte zikredilmekte ve bunlara büyük önem atfedilmektedir. Bu İslâm sisteminde namaz ve zekatın önemine işaret eder.
Gerçek Müminliğin Belirtileri:
Enfaî sûresi bu iki temel şartı yerine getirenleri Gerçek Müminler olarak tanımlamaktadır: "İman edenler ancak o kimselerdir ki ... namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızık-tan yerli yerince sarfederler. İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır." (8: 3-4), Tevbe sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar; namaz kılarlar, zekat verirler. Allah'a ve peygamberlerine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir..." (9: 71). Nemi sûresinde de şöyle zikredilmektedir: "Bunlar, namaz kılan, zekât veren ve âhirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir." (27: 2-3).
Müminlerle Kâfirleri Ayıran Özellikler:
Namaz ve zekât gerçek mümini kâfirden ayır-deder. Tevbe sûresinde yer alan şu âyet buna işaret etmektedir: "...Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın..." (9: 5). Yine aynı sûrede şu âyet mevcuttur: "Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, sizin din kardeşiniz olurlar..." (9: 11).
Böyle Kişilere Büyük Mükâfatlar Vardır:
Bu iki unsar insanların sosyal hayatında büyük önem taşıdığından Allah bunları yerine getirenlere rahmet ve mükâfaat vadetmiştir: "İman edip sâlih amel işleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin Rableri katında ecirleri vardır..." (2: 277). Lokman sûresinde şu âyetler mevcuttur: "O kimseler namazı kılarlar, zekatı verirler, âhirete de yakinen inanırlar. İşte onlar Rablerinin yolunda olanlardır, işte onlar saadete erenlerdir." (31: 4-5). Fatır sûresinde ise şu âyeti görmekteyiz: "Allah'ın Kitabına uyanlar, namazı kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık sarfedenler, tükenmeyecek bir kazanç umabilirler." (35: 29).
Önceki Milletlerle Yapılan Ahitleşmenin Bir Kısmı:
Namaz ve zekat, insanların sosyal hayatında çok önemli olduklarından ve özellikle de zekat zengin sınıflardan fakirlere aktarımı sağladığından Ehti Kitap'la yapılan Ahitleşmede yer almışlardır. Bu durumdan Bakara sûresinin şu âyetinde bahsedilmektedir: "İs-railoğullanndan 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin!' diye söz almıştık..." (2: 83).
Bütün Peygamberlere Aynı Kurallara Uymaları Emredilmiştir:
Enbiya sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vah-yettik..." (21; 73).
Hz. İbrahim'e De Aynısı Emredilmiştir:
Hz. İbrahim ve çocuklarının yolları da aynı yoldu: "O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde... namaz kılın, zekât verin..." (22: 78).
Oğlu İsmail'e De Aynı Şey Vahyedilmiştir:
Meryem sûresinde şu ifadeler yer almaktadır: "(İsmail) çevresinde bulunanlara namaz kılmalarını, zekât vermelerini emrederdi..." (19:55).
İsa'ya Da Aynısı Emrolunmuştur:
"-.Beni mübarek kıldı ve yaşadığım müddet-Çe namaz kılmamı, zekât vermemi emretti..."
(19:31).
Hz. Muhammed @'E Ve Sahabelere Emir:
Hz. Peygamber @'e, hanımlarına ve sahabelerine de sosyal sistem içinde bu ibadetleri yerleştirmek emrolunmuştur: "Namazı kılın, zekâtı verin..." (2: 130); "Namaz küm, zekât verin..." (24: 56). Müzemmi! sûresinde de bu •ki ibadete devam etmesi Hz. Peygamber @'e Şöyle emredilmektedir: "...Namazı kılın, zekâtı dağıtın; gönül rızasıyla Allah'a ödünç verin!.." (73: 20) ve hanımlarına şöyle emredilmektedir: "... namazı kılın, zekâtı verin..." (33: 33).
Kur'ân-ı Kerîm, bu ibadetlerden Müslüman yöneticilerin niteliği olarak da bahseder: "...Biz onlara yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde namazı kılacaklar, zekatı verecekler ve iyiliği emredecek, kötülüğü engellemeye çalışacaklardır; sonunda ise bütün işler Allah'a varır." (22: 41).
Kur'ân'ın bu âyetleri hukukullah (namaz) ve hukuku'l-'ibad (zekat) arasındaki yakın ilişkiyi açıkça sergilemiştir. Namaz kişinin Allah'a O'nun Hükümranlığına ve Rabliğİne inanmasının zahirî İşareti ve sembolüdür, zekat ise bu imanın samimi oluşunun tescil ve teslimidir. Servetini Allah yolunda ve yalnızca O'nun rızası için harcayan kişi Allah'a olan imanının içtenliğini, bizzat uygulamasıyla ispatlamış olur.
Bu durum namaz ibadetinin zekatı uygulamaya bir hazırlık olduğunu da göstermektedir. Allah kişilerin Kendi Haklarını koruma ve kollamasına muhtaç değildir. Aslında zekatın insanın toplumsal hayatındaki öneminin vurgulanması için kulların hakkı Allah'ın Hakkı ile birlikte zikredilmiştir. Ekonomik faktör herşey demek değilse de, insanlann hayatında önemli bîr yer tutar ve genelde hayatın bütün alanlarında belirleyiciliği söz konusudur. Fakir bir kişi (veya) aile genelde iyi eğitim görme fırsatını yakalayamamaktadır, öyle olsa bile daha iyi bir iş bulma imkânları çok kısıtlıdır.
Bu durum hayatın çeşitli sahalarında yapılan ayrımın da sebebidir. Hakikatte fakir ve yoksulların iş bulabilmeleri ya da haklı oldukları davalarda dikkate alınmaları için üstesinden gelmeleri gereken pek çok engel ve takıntılar vardır. Gelişmekte olan ülkelerde fakir olmak başlıbaşına bir vasıf sizliktir. Fakirler iyi eğitim -özellikle yüksek eğitim ve meslekî eğitim- alamazlar, çünkü buna maddî güçleri elvermez. Kazançlı işler bulamadıkları için de fakir kalmaya mahkumdurlar. Böylece bu fasit daire fakirleri daha fakir, zenginleri daha zengin yapar.
Nihayet, bu maddî mahrumiyet çok çeşitli rahatsızlık ve kötülüklere yol açarak toplumun bütünlük ve dayanışmasını bütünüyle tahrip eder. Bu nedenle, Allah'ın herkes için adalet ve eşitliği emretmiş olması şaşırtıcı olmamalıdır. İnsanlara hayatın bütün sahalarında olduğu gibi ekonomik meselelerde de eşit ve adil muamele edilmelidir ki, ekonomik farklılıklar ortadan kalksın ve gelir farklılıkları makul seviyelere insin. Hepsinin Ötesinde, İslâm servetin belirli bir kaç kişinin elinde toplanıp, toplumun değişik kesimleri arasında adaletsiz uçurumlar oluşmasını önlemek ve servetin zenginlerden fakirlere sürekli akışını sağlamak için önlemler almıştır.
Müslüman toplumu bağlayıcı olmak için de infak vazifesini, Yaratanın Birliği inancının temel ve doğal sonucu olarak sunmuştur. Tek Manevi Hakikatin varlığına inanan bir kişi, insanlığın birliğine (ümmeî-i vahide) ve bunun sonucu olarak hayatın bütün alanlarında eşitliğine de inanır. Bu inanış eğitim, öğretim, istihdam, evlilik ve toplumsal ilişkiler vb. deki her türlü ayrımı reddeder; ve bütün meselelerde eşit muameleyi öngörür. Âdil ve merhametli olan; bütün kâinat sistemini adalet {mizan) ilkesi üzerine kurmuş ve yürütmekte olan Yüce Allah, insanlardan kendi faydalarını temin için hayat sistemlerinde adalet ve eşitlik üzere hareket etmelerini istemektedir. Ve böyle davranmayanlar hakiki mümin değillerdir. Bu görüş salât ve zekât hakkında yukarıda yapılan tartışma ile de güçlendirilmiştir. Buna göre ekonomi, siyaset, inanç ve toplumsal ilişkiler vb. sahalarda, hangi şekliyle varolursa olsun, adaletsizlik ve eşitsizlik Allah Katında hor ve kerih görülmektedir. İslâm toplumunda bu uygulamaların mazereti olamaz ve yok edilmelidir. Müslüman toplumlarda bu uygulamaların varlığı, o memleketin insanlarının söyledikleri gibi inanmadıklarına işaret olmaktadır.
Salât ve zekat'm Önemini vurgulayan bütün âyetler (9: 71) Din'in aynı temel ilkesine İşaret ederler:
1- Allah'a itaat;
2- Kulların haklarına riâyet ve;
3- Bu hedeflere ulaşmaya yardımcı olacak fiiller işlemek. Bedenen (namaz oruç, hacc) ve madden (zekat) yapılan ibadetler insanı temizler (tezkiye) ve tak-va'ya ermesini sağlar. Ve bu, fertleri Allah'a tam teslimiyet vasıtasıyla kulların hakkına riâyete ve Allah'ın Elçilerinin tamamının gönderiliş gayesi olan, yeryüzünde adil düzen kurma yolunda çabaya sevkeder (57: 25).
Kur'ân pek çok değişik fırsatta ve pek çok çeşitli ifadelerle bu korkunç ve üzüntü verici adaletsizlik durumuna işaret etmiştir. Müslümanları bu düzensizlik kendilerini ve tüm düzeni helak etmeden bu büyük adaletsizliği düzeltmeye hararetle davet etmektedir. Müttaki-lerîn çabalarını takdir etmekte ve onlara şu sözlerle güzel haberler vermektedir: "Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği fakire, yetime ve esire yedirirler... Sabırlarının karşılığı Cennet ve oradaki ipeklerdir." (76: 8, 12).
Ve Mearic sûresinde şu âyetleri okumaktayız: "Ancak namaz kılıp namazlarında devamlı olanlar, mallarında fakir ve mahruma belli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rablerinin azabından korkanlar böyle değildir." (70: 22-27 ve ayrıca 51: 15-19).
Gerçek müminler dürüst bir hayat sürerler, yetenekleri ve güçleri nisbetinde başkalarının haklarına riayet edip, yerine getirmeye çalışırlar. Bu âyetler sadece fakirliğin bir yönü olan açlığa -ki, çok âcil bir ihtiyaçtır- temas etmekte, toplumdaki eşitsizlik ve adaletsizliğin kaldırılarak insanların böyle âcil ve hayatî ihtiyaçlardan dolayı ızdırap çekmemelerini öngörmektedir.
Kişinin güçlükle kazandığı parasını başkaları için sarfetmesİ çok zor bir iştir; ancak Allah'a iman eden ve O'nun rızasına gönülden teslim olan kişiler bu amelin sonuç olarak kendileri için daha hayırlı olduğunu kesinlikle bilmektedir. Şüphesiz, bu yardımlaşma toplumu sınıfsal çatışmalardan koruyarak genel bîr güven ortamı oluşturacak ve insanlar bu durumdan madden faydalanacaklardır. Ancak bunun ebedi karşılığı Allah'ın Rahmet ve Bağışlaması olacaktır. Beled sûresi fakir ve muhtaçların ellerinden tutma ve çaresiz ve mustazaf-larm davasını savunma fiilinin ne kadar güç olduğunu ve bunu başaranların hayırlı mükafatlarını ne güzel ifade etmiştir: "Ama o, zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin? O geçit bir köle ve esir azadetmek, yahut açlık gününde, yakını olan bir yetimi, yahut toprağa serilmiş bîr yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. İşte bunlar amel defterleri sağdan verilenlerdir.1' (90: 11-18).
Ciddi ekonomik dengesizlikler Kur'ân'in aşağıdaki âyetlerinde, bir tarafta fakir ve muhtaçların aşırı çaresizliği, diğer tarafta gayri-adil hak yiyicilerin gurur ve kibirleri sergilenerek tasvir edilmiştir: "Hayır, yetime karşı cömert davranmıyorsunuz. Yoksulu yedirmek konusunda birbirinize özenmiyorsunuz. Size kalan mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz." (89: 17-20).
Bu âyetler toplumdaki diğer insanların haklarına ve fakirlerin ihtiyaçlarına tamamen gözlerini kapamış ve lüks hayatının içine gömülmüş bir kâfirin tutum ve davranışlarım ortaya koymaktadır.
Bu kibirli insanlar hem haksız ve zalimane davranışlarıyla toplumda adaletsizliğe yol açarak ve hem de diğer insanların kendileri ve malları üzerindeki haklarını tanımayarak, zayıf ve yoksulların acı ve çaresizliklerinden sorumlu duruma düşmektedirler. Toplumun diğer fertlerinin emek ve işbirliği olmasa kendilerinin bu servete sahip olamayacağını unutmaktadırlar. Yine, diğerlerinin menfaatini gözetmenin ve onlara karşı olan vazifelerimi yerine getirmenin kendileri İçin ahlâkî ve toplumsal bir sorumluluk olduğunu da unutmaktadırlar. Halbuki bu vazifelerini yerine getirmedikleri takdirde ortaya çıkacak sonuçlar çok ciddi olacaktır.
Toplumun ciddi ekonomik meselelerini görmeme şeklinde tecelli eden kibir ve istiğna tavrı muhtemelen tüm sosyal düzeni tehlikeye sokar ve onu temelinden tahrip eder. Bu ise Allah katında kerih görülen bir tavırdır. Bu tavır Allah katında Öyle kınanmıştır ki şeklen yapılacak hiçbir zikrullah ve ibadet bu kınamayı kaldıramaz. Fakir ve muhtaçlara karşı bu tarz tavır almanın kötülüğü Kur'ân'ın aşağıdaki âyetlerinde açıkça ifadesini bulmuştur: "Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır, o, and olsun ki Hutame'ye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu sen bilir misin? O yüreklere çökecek olan Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Onlar her yönden o ateşte kapatılmışlardır." (104: 1-8). Dünya malına oian tamah Tekasûr sûresinde de tanımlanmıştır. (102: 1-8).
Bu kibirli insanlar çok zaman diğerlerinin haklarını tanımazlar ve diğerlerine karşı olan vazifelerinde ihmalkârdırlar. Tek bîr arzuları vardır: Refah seviyelerini diğer insanların üstüne çıkartmak, -hem de hangi yolla olduğuna bakmaksızın, meşru olup olmamasına önem vermeden. Tabiatıyla bu tavrı benimseyenler kimseye bir şey bırakmazlar.
Bu meselenin ahlâkî ve toplumsal ciddiyetine binaen, Hz. Peygamber @'e fakir ve muhtaçları gözetmek konusunda dikkatli olması emredilmiştir: "Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni, henüz yolu bulamamışken, doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zengin-leştirmedi mi? Öyleyse sakın yetime kötü muamele etme. Ve sakın birşey isteyeni azarlama. Yalnızca Rabbinin nimetini anlat." (93: 6-11).
Toplumun muhtaç, yetim, çaresiz ve zayıf ke-mîslerine maddî yardım yapılmasının bu derece vurgulanması, beşerî düzenlerdeki bir uyumsuzluk ve denge halinin toplumun bütün sosyal yapısını tehlikeye düşüreceğine bir işaret olmaktadır; çünkü bozulan denge kâinatın diğer unsurlarında bulunan dengeye zıddiyet arzetmektedir ve bu yüzden gayritabiîdir. Gayritabiî haller ise uzun süre varlığını sürdüremez, çünkü bu durumu düzeltecek güçler faaliyete girişir.
Bundan dolayı Allah, kullarına diğer İnsanlara ve özellikle de fakir ve muhtaçlara olan vazifeleri ve sorumlulukları konusunda çok dikkatli olmalarını hatırlatmaktadır.
Allah, Rahman ve Rahim olandır; kullarına karşı çok müşfiktir ve onların kendi bencil ve başınabuyruk fiil ve tavırları nedeniyle kendi düzenlerini tahrip etmelerini arzu etmez. Bu nedenle kullarına servetin daha uygun bir şekilde dolaşımı sağlamalarını tavsiye ve emreder; böylece servet belirli birkaç zenginin elinde toplanıp değişik gruplar ve fertler arasında mevki ve servet farkları oluşarak toplumun tahribata uğraması önlenmiş olur: "Allah'ın fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın..." (59: 7).
Bu öylesine inkılâbı bir emirdir ki, hem komünistlerin sosyal reformlar ile ilgili büyük iddialarına hem de kapitalistlerin refah şablonlarına öldürücü darbe indirmektedir. Bu âyet islam toplum ve devletinin ekonomik politikası ile ilgili en Önemli âyetlerinden biridir: Servet toplumda kısıtlanma olmaksızın herkesin yararına serbestçe dolaşmalıdir ve genelde toplumun zararına ve büyük kaybına yol açacak şekilde birkaç zenginin elinde kısıtlı dolaşımına asla izin verilmemelidir. Çünkü bu durum zengini daha zengin ve fakiri de daha fakir yapar.
Kur'ân bu iktisat siyasetini yalnızca belirleyerek geçmemiştir; bilâkis eşitliği sağlayacak olan faizin (riba) yasaklanması; zenginlerin yılda bir kez vermek zorunda oldukları zekâtın verilmesi ve savaş ganimetlerinin beşte birinin ihtiyacı olan kişiler için ayrılması gibi uygulamalar getirmiştir. Zaman zaman Kur'ân'da sadaka ve infakın üzerinde durulmuş, ibadetler uygulanırken işlenen hata ve günahlarla veya bazı mükellefiyetlerden muafiyetle ilgili olarak kefaret müessesesi tesis edilmiştir. Servetin fakirlere dönüşünü sağlayıcı diğer bazı tedbirler de mevcuttur. Miras hukuku da Ölen kişilerin servetinin aile içindeki çok sayıda insana dağıtılmasını sağlayacak bir şekilde düzenlenmiştir.
Yine cimrilik, ahlaken kötü bir davranış olarak tanımlanırken, infak büyük bir fazilet olarak kabul edilmiştir. Zengin insanlara kendi mallarında fakir ve muhtaçların hakkı olduğu ve bunu onlara sadaka veriyormuşcasına değil istekli bir şekilde vermeleri söylenmektedir. Bu bağlamda zekâtın İslâm devleti için çok önemli bir gelir kaynağı olduğu ve nisab miktarına ulaşan her türlü servet, hayvan, tarım ürünü, ticaret ve İşten belli oranlarda alındığı hatırlanmalıdır. Zekatın büyük kısmı toplumun fakir kesiminin kullanımı için ayrılır. Eğer zekât gereği gibi dağıtılır ve harcanırsa İslâm toplumunda sefalet hiçbir zaman ortaya çıkmaz. (Ayrıntılar için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c, III, Bölüm: 3).
Bu tedbirlerin İslâm Devletine net olarak hatırlattıkları şeyler şunlardır: Gelir ve harcama kalemlerini ve genelde tüm millî, mâlî ve ekonomik meselelerini, zengin ve mevki sahibi kimselerin servet kaynaklarını tekelde toplamasını önleyecek şekilde düzenlemesi; servet dolaşımının fakirden zengine doğru olmaması; yalnızca toplumun zengin fertleri arasında dolaşmaması. (Tefhimül Kur'ân, c. V),
6- Toplumsal İfrat Ve Adaletsizlikler
Toplumsal ifrat ve aşırılıklar da bir diğer adaletsizlik çeşididir ve sıklıkla bir grup insanın diğerleri üzerinde ekonomik ve siyasi hakimiyet kurmasının sonucunda ortaya çıkar.
Bu durum ciddi neticeler doğurur. Kur'ân, diğer İnsanlara zulüm ve baskıyı reva gören ve bunun sonucunda helak olan önceki toplulukların hikayelerini anlatarak bu korkunç ve yok edici suçlara işaret etmektedir.
Nuh peygamber halkına zulüm ve adaletsizliğe götüren kötü yollardan kaçmalarını ve Allah'ın doğru ve âdil yolunu takip etmelerini tavsiye etmiştir. Onlar çok çarpık yollan benimsemişlerdi ve zayıf kimseler oralarında ezilmekte idi, ancak Hz. Nuh'un davetini reddettiler ve onu alaya aldılar, Allah da ona yardım etti ve bu insanları helak etti: "Âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardımda bulunduk. Doğrusu onlar kötü insanlardı. Biz de onların hepsini suda boğduk." (21: 77). Zariyat sûresinde yer alan âyet de aynı konuya temas etmektedir: "Daha önce de Nuh kavmini helak ettik; onlar yoldan çıkmış bir topluluktu." (51:46).
Nuh peygamber onlara Allah'ın tebliğini yıllarca vazetti ama onlar dinlemediler. Kur'ân onun mîlleti ile olan mücadelesini şu sözlerle tasvir etmektedir: "Nuh: 'Ey Rabbim!' dedi. 'Doğrusu ben, gece gündüz kavmimi davet ettim; ama davetim kaçmalarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Ve günahlarını bağışlaman için, ne zaman onları davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiseleriyle başlarını örttüler, ayak dirediler ve kibir-lendikçe kibirlendiler." ... "Nuh dedi ki: 'Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yuva kuran bir kimse bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve nankör kişiler doğurur (yetiştirirler)." (71: 5-7. 26-27).
Onların torunları Âd kavmi de onlardan daha •yi değildi. Kur'ân-i Kerîm onların durumunu Şöyle tasvir etmektedir: "İşte bu, Rablerinin ayetlerini bile bile İnkâr eden, peygamberleri-ne isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine Sıkı sıkıya uyan Âd kavmidir." (11: 59).
Sûresinde şöyle buyurulmaktadır; doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim... İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir. Bu durumumuz Öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz, dediler. Böylece onu (Hûd'u) yalanladılar. Biz de kendilerini yok ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır." (26: 130, 136-139).
Daha sonra Semûd kavmi geldi ve onlar da ataları Âd kavminin yolunu taklit ettiler. Peygamberleri Salih, onları şu sözlerle uyardı: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi-ne aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Dağlarda da ustalıkla evler oyuyorsunuz. Bunun için Allah'tan sakının. Bana itaat edin. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp kötülükleri kaldırmak için gerekeni yapmayanlara ve kendini israfa kaptırmış olanların yaptıklarına uymayın!' dediği vakit, onlar: 'Sen gerçekten büyülenenlerden birisin...' dediler ... "Bunun üzerine onları azâb yakaladı. Gerçekte bunda bir ibret vardır, ama onların çoğu inanmış değillerdir. Senin Rabbin ise, gerçekten güçlü ve merhametlidir." (26: 143-153, 158-159).
Şuayb Peygamber, Medyen kavmini şu sözlerle uyarmıştır: "Ey kavmimi! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilâhınız yoktur. Rabbiniz-den size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, İnsanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; İnanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır. Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın..." (7: 85-86).
Hûd sûresinde de şöyle buyurulmaktadır: "(Şuayb Medyen kavmine) Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum ve hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ey kavmimi! Ölçüyü ve tartıyı tamamı tamamına yapın; insanlara. eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın... Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men' eden senin namzın mıdır? Sen doğrusu aklı başında yumuşak huylu birisin dediler." (11: 84-85, 87).
Hz. Musa , kibirli ve küstah kimseler olan Firavun ve adamlarını şunun için uyardı: "Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu, çünkü o bozguncunun biriydi." (28: 4).
Kur'ân-ı Kerîm, bütün insanlık tarihini şu âyetlerde özetlemektedir: "Ad ile Semud kavimlerini de yok ettik; evlerinin harabelerinden bunu açıkça görmüşsünüz; şeytan onlara amellerini güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştu. Oysa kendileri bunu an-lıyacak durumda idiler. Karun, Firavun ve Hamân'ı da yok ettik. Musa onlara açık delillerle gelmişti; onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar; ama cezamızdan yakayı kurtaramadılar. Her birini günahı sebebiyle yakaladık; kimine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara hiçbir haksızlık yapmadı; onlara kendi kendilerine zulmettiler." (29: 38-40).
Kur'ân insanlık tarihi ile ilgili olan açık gerçekleri gözler Önüne sermektedir; şurası doğrudur ki tarih boyunca insanlar ve toplumlar diğer toplumlara ve hatta kendi halklarına karşı bile zulüm ve saldırganlık tavırları ser-gileyegelmişlerdir ve bu adaletsizlikleri işlemelerine engel olmaya çalışan veya onları uyaran kimselerin sayısı çok az olmuştur: "Sizden önceki nesillerden, yeryüzünde düzensizliği yasaklamaya çalışan faziletli kimseler olsaydı... onlardan kurtardığımız ancak pek az kimseler var. Zulmedenler de bulundukları refahın peşine takılıp gittiler ve hepsi suçlu oldular. Rabbin, hiçbir zaman, ahâlisi iyi olan memleketleri haksız yere yok etmez!" (U: 116-117).
Bu âyetler, daha önce sözü edilen toplumların çöküşlerİndeki gerçek sebebe gayet öğretici bir tarzda işaret etmektedir:
1- Bu toplulukların yok edilmeleri, kendi işledikleri fiiller sebebiyledir; işledikleri kötü fiil ve ameller onların sonunu getirmiştir. Yani, gerçekte, kendi menfaatlerine zarar veren ve kendi toplumlarının yok oluşuna sebep olanlar kendileridir. Bu nedenle de kendilerini suçlamahdır-lar. Zira Allah yalnızca iyiliğe razıdır.
2- Bu yokediliş tek bir yanlış hareket sonucu olmuş, onlar işledikleri tek bir hata ve günahtan dolayı helak edilmiş de değildirler. Hayır, o toplumun dayanışma ve bütünlüğünü tahrip eden yanlış hareket, adaletsizlik ve aşırılıkları alışkanlık haline getirdiklerinden dolayı onların başlarına gelmiştir. Bu davranışlar, fakirler ve zayıflara aşırı acı, ızdırap ve eza verip haddi tecavüz ettiğinde Allah'ın bu toplum hakkındaki kelimesi gerçekleşir. Ve o toplum helak olur.
3- İnsanların pişman ve ıslah olacaklarına dair en ufak bir ümit olduğu zaman bile Allah'ın Rahmetiyle onların günahları ve aşırılıkları affolur; Yunus peygamberin ve Ninova halkının durumu buna misaldir. Ancak insanlar isyanlarına devam ederler ve toplum içinde baskı, eşitsizlik ve zulüm devam ederse, bu kötü işlerin tabiî sonuçlarından daha fazla kaçamazlar. Nihayet, sonlarının gelmesine karar alınır ve insanlar kendi yaptıklarının sonuçlarına katlanırlar.
Böylece, toplumların tarihinde, iktisadî, siyasî, sosyal ilişkiler veya inanç sahasındaki her çeşit adaletsizliğin, toplumun bünyesini saran bir kanser olduğuna açık örnek vardır; vücuda yayılmadan tedavi edilmezse toplumların sonunu hazırladığı da bilinmektedir.
Ciddi ve tehlikeli sonuçlara neden olduğunda adaletsizliğin her türü Allah katında kerih görülmüştür. Bundan dolayı, Allah'ın bütün Elçileri, kavimlerini her çeşit adaletsizlik ve eşitsizliği işlememek konusunda uyarmışlar, toplumdaki bu tarz eğilimleri ortadan kaldıracak pratik tedbirleri mümkün olduğunca uygulamaya koymuşlardır. İnsanlara, fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarının giderilmesinde servetlerini cömertçe harcamaya gayret ettiklere taktirde bunun Allah katında takvaya erişmek için bir çaba olarak görüleceğini bildirmişlerdir. Kısaca, İslâm toplum ve devletinin ekonomik politikasının en temel ilkesi servetin toplumun en geniş sayıdaki insanına daha büyük oranlarda akmasını sağlamak ve bir kaç elde yoğunlaşmasını önlemektir. Bu sayede toplumda mümkün olan en çok sayıdaki kişinin en üst düzeyde iyiliği sağlanmış olur. "Allah'ın, başka ülkelerden Peygamber'ine verdiği ganimetler Allah, Peygamber, onun yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlara verilir kİ, sadece aranızdaki zenginlerin birinden diğerine geçip dolaşmasın. Peygamber size ne verdiyse, onu alın, neyi ya-sakladıysa, ondan sakının ve Allah'tan korkun. Allah, cezası çok çetin olandır." (59: 7).
KISIM 3
HZ. MUHAMMED @'İN GETİRDİĞİ DİNİN KOLAYLIĞI
Hz. Muhammed @ ne soyut bir teorisyen ve ne de idealist bir ahlâkçı İdi; o bir uygulama insanıydı. Uygulamadığı ve yapmadığı hiçbir şeyi söylemez ve vazetmezdİ. Bir keresinde birisi O'nun ahlâkı ve kişiliği hakkında sorunca Hz. Aişe (r.a.) ona "Kur'ân'ı okumadın mı?" diye sordu. Adam olumlu cevap verince o da "O, Kur'ân ahlakıyla ahlâklanmıştı" dedi. Kur'ân ne emrettiyse onu uygulamış ve vazetmiştir. Kur'ân neyi yasakladıysa ondan kaçınmış ve insanlara da öyle yapmalarını söylemiştir. Bizzat kendisinin uygulamadığı veya makul olmayan şeyleri vazetmezdi. O, insanın pratik yönüne hitap etmeyen veya insanların günlük hayatlarında yeri olmayan soyut teoriler veya ideal ahlâkî kavramlar üretmek üzere gönderilmemiştir. Onun tebliğ ve öğretisi somut gerçekler ve hakikatler içerir ve insanların günlük hayattaki meselelerini çözmek için gerekli tam bir Hayat Kanunu1 dur.
Hz. Peygamber @'in tebliği tamamen iş ve amellerin uygulamaya konulması konusunu vurgulamaktadır. "İnsan ancak çalıştığına erişir." (53: 39). Bu âyet üç temel ilkeye işaret etmektedir. İlki, herkes çalıştığının karşılığım kazanır; ikincisi, hiç kimse rızasını almaksızın başkasının çalışmalarının semeresini alamaz; üçüncüsü hiçkimse çalışmadan birşey elde edemez.
Bu âyet, insan hayatının manevi ve maddi her sahasında karşılık İlkesinin varolduğunu göstermektedir. Hz. Muhammed @'in, hayatın karmaşık meselelerini ve katı gerçeklerini nasıl basit ve pratik usullerle çözdüğünü göstermektedir. Bu âyet onun kişiliği hakkında da bilgi verir: O pratik ve aktif bir insandı, bir eylem adamıydı ve bütün hayatı da buna şahitlik etmektedir.
Önce Mekke'de Kureyşlilere ve daha sonra Medine'de Yahudiler'e, Kureyşlilerin ve Arapların diğer müşrik kabilelerinin birleşik güçlerine karşı, çok ağır şartlar altında çok Çalışarak mücadele vermiş; nihayet hayatın her sahasında gösterdiği kararlı ve azimli çabayla düşmanların tamamını mağlup ederek Medine'de İslâm devletini kurmaya muvaffık olmuştur.
Onun hayatında ulaştığı başarılar insanoğlunun meselelerine pratik yaklaşımının bir işaretidir.
Hayat Anlayışı
Hz. Muhammed @'in insanoğlunun yeryüzündeki gayesi ile ilgili anlayışı pratik amel ve işleri temel almaktadır. Hz. Muhammed @'in hayat anlayışında salt teorisyenlere ve idealist ahlâkçılara yer yoktur. Çünkü insanın yeryüzündeki başarısı onun pratik çabalarına ve çalışmalarına bağlıdır: "Hanginizin daha güzel davranacağını denemek için, Ölümü ve hayatı yaratan O'dur..." (67: 2). Bu âyet insanın yaratılış gayesini açıkça ifade etmektedir: İnsanoğlu dünya hayatında kendisine verilen nimet ve imkânlardan yararlanmalı ve iyi amelleri sayesinde İlahi Vahyin rehberliği altında daha yüksek ve yüce mevkilere ulaşmalıdır.
En'am sûresinde, şöyle buyurulmaktadır: "Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur..." (6: 165). Aynı şey Enbiya sûresinde bir başka şekilde ifade edilmiştir: "Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz." (21: 35). Diğer bir ifadeyle, felâketler (veya zor zamanlar) ve bolluk (veya iyi günler) Rabbimiz tarafından bizlerin O'na olan imanını denemek için verilmektedir, insan sûresinde şu âyetler beyan edilmiştir: "Biz insanı katışık bir nutfeden ya-ratmışızdır, onu deneriz; bu yüzden onun görmesini ve işitmesini sağlamışızdır. Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük." (76: 2-3).
İnsanın yaratılışının bütün felsefesi onun yeryüzünde nasıl davranacağını göstermektedir: Acaba o İlâhî Rehberliği reddederek hayatın yanlış mecralarına mı dalacak; yoksa, onu kabul ederek işlediği iyi ameller vasıtasıyla yüksek insanlık seviyesine mi erişecek. Böylece İslâm'ın hayat anlayışı fiil ve iş dolu bir hayatı öngörmektedir; soyut düşünceyi değil.
İman Ve Amel
İnsanın hayattaki en önemli şeyi imam ve bu imanı nasıl uygulamaya döktüğüdür. Amel istemeksizin salt iman etmek dayanaksız, anlamsız ve faydasızdır. Kişi inancını hayırlı işler yaparak uygulamaya dökmelidir. Kur'ân imanın iyi ameller ve adil davranışlar ile ispat edilmesine önem vermektedir. Kur'ân'da imanın iyi amellerle birlikte zikredilmediği hiçbir yer yoktur. İman ve amel daima bir madalyonun iki yüzü gibi kabul edilmiştir ve biri olmaksızın diğerinin eksik ve emniyetsiz olacağı vurgulanmıştır.
Allah inanan ve güzel ameller işleyenlere şu sözlerle müjdeler vermiştir: "İman edip güzel amel ve hareketlerde bulunanlara, altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele..." (2: 25). Ankebut sûresinde ise şu âyetler yer almaktadır: "İman edip, iyi işlerde bulunan kimselere gelince, onların günahlarını sileceğiz ve onları yaptıklarından daha güzeli ile mükafatlandıracağız." (29: 7). Allah'ın mükafat sözü ancak iman edip, yararlı iş işleme şartına bağlanmaktadır; hayırlı iş işlemeksizin bir şey verilmemektedir. Şura sûresinde şu ifaderi görmekteyiz: "...İman edip yararlı iş işleyenlerin duasını kabul eden, lütfuyla onların ecrini artıran O'dur. Ama inkarcılar için çetin azap vardır." (42: 26). Allah'ın güzel mükafatları vadettiği kişiler, imanlarım işledikleri yararlı işlerle gösteren müminlerdir: "...İman edenlere ve onlardan iyi işlerde bulunanlara Allah, bağışlama ve büyük mükâfat vadetmiştir." (48: 29).
Kur'ân Allah'tan gerçek manada korkan ve toplumun yararına Allah rızası için iş işleyen müminlerin imanını şöyle tarif etmektedir: "İman edenler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, âyetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve yalnız Rablerine güvenirler; namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler. İşte gerçekten mümin olanlar bunlardır. Onların Rableri katında dereceleri, ayrıca mağfiret ve tükenmez bollukları var-dır."(8:2-4).
Bu âyetler İslâm dininin uygulamaya verdiği önemi gösterir. İman-amel ve bunların sonuçları, nihai tahlilde birbiriyle karşılıklı ilişki içindedir. İman'ın mükemmeliyeti tamamen hayırlı İşler işlenmesine bağımlıdır, ve bu olmaksızın imanın samimi olduğuna inanılmaz. Diğer bir ifadeyle, İslâm'ın temel kavramı (om. iman) insanlarda faaliyet için bîr iştiyak oluşturur ve toplumun faydasına olacak yararlı işlere aktif katılımda bulunmalarını insanlardan talep eder. İnsanoğlunun bütün kariyeri, başarıları ve başarısızlıkları kendi çabasına bağlıdır. İmanını faydalı işlerle destekleyen kişiler bütün sahalarda madden ve manen mümkün olan en yüksek seviyelere ulaşırlar; vakitlerini tembelce israf ederek veya kötü işler işleyerek imanlarına zarar verenler ise işlediklerinin sonuçlarına katlanırlar: "Kendini günahsız, temiz tutan mutlaka felah bulacak; onu günaha saptıran da şüphesiz hüsrana uğrayacaktır!" (91: 9-10).
Bu âyetler İnsanoğlunun yeryüzündeki başarı ya da başarısızlığının bütün hikâyesini özetlemektedir. Şahsiyetlerini İyi ve faydalı işler işleyerek geliştiren müminler felaha ve her iki dünya saadetine erip yüksek derecelere kavuşurlar; ancak Allah'ın kendine verdiği nimetleri ve kabiliyetleri gömen ve onları iyi amellerle geliştirip büyütmeyen kimseler kendi yaptıklarının zararlarına katlanacaklar ve yalnızca iman, onları nihaî ziyan ve felaketten kurtaramayacaktır.
İslâm'ın Şartları
İmandan sonra, bir müminin başarıya erişmesi İçin gerekli şartlar olan ibadetler gelmektedir. Müminin imanının hayatî bir gereği olarak imanını hayırlı amellerle (amel-i sâlih: bu dini terminolojide ibadet olarak tanımlanır) desteklemelidir. Bu ibadetler; beş vakit namaz, zekat, Ramazan orucu ve hayatta en az bir kez Kabe'yi ziyaret (hac) olmak üzere dörttür. Bu ibadet fiillerinin mahiyeti ve kapsamı İslâm'da uygulamanın önemini açıkça göstermektedir. Bu ibadetler, hem dar hem de geniş anlamları bakımından İslâm'ın uygulamalı yönünü vurgulamaktadırlar. Gerçekte her ibadet fiili, insanın imanını ve Allah katında derecesini kuvvetlendirmek İçin yaptığı sembolik hareketlerdir ve tümü de salt teorik faaliyetler değil uygulamalı işlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm, müminlere bu İbadetleri düzenli olarak yapmalarını şu âyette emretmektedir: "Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve ibadet edenlerle birlikte ibadet edin." (2: 43). Bakara sûresirim şu âyeti toplumun sosyal selameti projesinin bir parçasından başka bir şey olmayan bu ibadetlerin pratik önemine değinmektedir: "...Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin..." (2: 83). Yine aynı sûrede şunu okumaktayız: "Namazı kılın, zekatı verin, kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görür." (2: 110). Müminlere ibadetlerinin karşılığı büyük mükafaat vadolunmuştur. "İman edip yararlı işler İşleyenlerin, namaz kılıp, zekat verenlerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (2: 277).
Şüphesiz, ibadetin muhtelif şekilleri, insanı, toplumun genel yararına olan sosyal vazife ve diğer vazifelerini mümkün olan en iyi şekilde yapmak üzere terbiye eder. Bir anlamda, ibadetler insanın dünya ile ilgili meselelerle yüzyüze gelebilmesi ve onları en yeterli ve adil şekilde çözebilmesi İçin hazırlayıcı bir yoldur. Kur'ân'ın aşağıdaki âyeti ibadet ve diğer iyi işlerin aynı pratik yönünü ortaya koymuştur: "...Allah buyurmuştu ki: 'Ben şüphesiz sizinle beraberim! Namaz kılar, zekât verirseniz ve peygamberlerime inanırsanız, onlara yardım eder ve gönülden Allah'a borç verirseniz, muhakkak günahlarınızı örter ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Aranızdan bundan sonra da inkâr edene gelince, o artık dosdoğru yoldan büsbütün sapmıştır." (5: 12) Tevbe sûresinde şöyle buyurul-maktadır: "Allah'ın mescidleriniancak, Allah'a ve âhiret gününe iman edip, namazı kılan, zekât veren ve Allah'tan başka kimseden kormayanlar imar eder. İşte bunların doğru yola erişenlerden olmaları umulur." (9: 18).
İnsanların iman gücü, onların, ağır şartlar altında bile ifa etmeyi ihmal etmedikleri pratik işler ve sosyal faaliyetlerle birlikte ibadette bulunmaları ile anlaşılır: "Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar. Allah onları işlediklerinin en güzeliyle mükafatlandırır ve lütfundan onlara fazlasıyla verir. Allah dilediğini hesapsız şekilde rızık-landırır." (24: 37-38). Bu insanlar kişilik ve iman gücü olarak öyle bir mükemmelliğe erişmişlerdir ki kendilerine yeryüzünde iktidar ve otorite verildiğinde hayırlı sosyal vazifeleri büyük bir şevkle yaparlar: "Onları biz yeryüzüne yerleştirirsek namaz kılarlar, zekâtı verirler, uygun olanı emrederler, fenalığı yasak ederler. İşlerin sonucu Allah'a aittir." (22: 41).
İman ve ibadet, İslâm'ın iki temel ilkesidir ve İslâmda dini uygulamalar denen sahada pratik uygulamanın büyük önemini göstermektedir. Gerçekte, İslâm'da dini ve dini olmayan iş veya mesele ayrımı yoktur. Bu cildin diğer yerlerinde de açıklandığı gibi Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan her iş şeriafa göre iyi ve faziletli kabul edilir. Esas Önemli olan Kur'ân'ın emirlerine ve Hz. Muhammed @'in sünnetine muvafık uygulama ve işler yapmaktır.
Mütekabiliyet (Karşılıklılık) Kuralı
İslâm'ın karşılıklılık kuralı çok kapsayıcı, mantıklı ve âdildir. İnsan hayatının her sahasını kaplar ve bütün meselelere adalet ve iyilikle yaklaşır. Kişilere işledikleri amellere göre mukafaat ya da ceza verir: Muttakiler kazandıklarından fazlasıyla mükâfatlandırılır, kötülük yapanlar da yaptıkları kötü işler mik-tarınca ceza görürler. Suç işlenmesi durumunda ise, ne mağdur aşırı korunur ne de suçlu zanlısına haksızlıkta bulunulur; ayrım yapılmaksızın adalet uygulanır; şüpheli bir durum olduğunda zanlının lehinde kullanılır. İslâm bir masum kişiyi cezalandırmaktansa birkaç suçlunun salıverilmesini tercih eder.
Her İyilik Ve Kötülük İçin Karşılık Bulunması
Herkesin yaptıkları ameller nispetinde müka-fatlandırıldığı ya da cezalandırıldığı hususunda açık Emir vardır: İyilik yapan mukafaat, kötülük yapan ceza görür ve hiç kimseye haksızlık yapılmaz, kimseye de taşıyacağından fazlası yüklenmez: "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük te aleyhinedir..." (2: 286). Ve insanlar, diğerlerinin çıkarlarına zarar verecek şekilde davranmamaları aksi taktirde cezalandırılacakları konusunda uyarılmaktadırlar: "Allah'a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz." (2: 281; 3: 25).
Hiç kimse iyi ya da kötü yaptıklarının sonuçlarından kaçamaz. İşlenen her fiil doğal etkisini gösterir ve failini bir gölge gibi takip ederek ondan hiç ayrılmaz: "Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve Kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne çıkarırız. Kitab'ıni oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin. Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez..." (17: 13-15). Aynı şey Zilzâl sûresinde bir başka şekilde açıklanmıştır: "O gün insanlar işlerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (99: 6-8).
Kuran şu evrensel ilkeyi, insanların zihninde işledikleri işlerle ilgili hiçbir şüphe bırakmamak için değişik yollarla ve değişik ifadelerle belirtmiştir: Hesap gününde hepsi bütün yaptıklarının nihai hesabını Allah'ın önünde vereceklerdir ve hiç kimse bu Hesap Gününden kaçamaz. Bundan dolayı, hareket ve fiilleri sürekli kendileriyle birlikte olacağı ve onların sonuçlarını ebediyen taşıyacakları için insanlar işlerinde çok dikkatli olmalıdırlar "...herkesin kazandığı kendisinedİr; kimse başkasının yükünü taşımaz; sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir." (6: 164). Câsiye sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Kim iyi bir iş yaparsa kendi yararınadır; kötü iş işleyenin de zararı kendisinedİr. Sonra hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz." (45: 15).
Kur'ân'ın bu âyetleri ferdî sorumluluk (veya hesap verme) ilkesini açıkça belirlemiştir. Buna göre, herkes kendi yaptıklarından sorumlu olup hesabını öylece verecektir. Bu sorumluluk hiçbir şart altında bir başkasına devredilemez. Son tahlilde, bir fiili İşleyen, İyi ya da kötü, onun sonucuna katlanacaktır. Burada Şuna da işaret vardır: "Dünya hayatı sadece "ir imtihandır ve insana verilen bütün şeyler ve güçler onun kendileriyle denendiği birer emanettirler. Herkesin tek tek bu emanetleri nasıl kullandığının, onları ne dereceye kadar emanet kavramına muvafık olarak değerlendirdiğinin, yetenek ve kapasitesini ne yollarda harcadığının vb. tam bir hesabı yapılmaktadır. Herkes tek tek kendi yaptıklarının sonucuyla yüzyüze gelecektir, ve öte dünyadaki
yerini de bu ameller belirleyecektir." (Ebul A'la Mevdudi; The Meaning of the Qur'an, c. VI. s. 174). "Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler. Kötülük getiren kimseler, yüzükoyun ateşe atılırlar. 'Ya siz yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız1 denir." (27: 89-90; 10: 26-27 ve 28: 84).
Kur'ân-i Kerîm, âhİret gününde kişiyi kendi imanı ve İyi işlerinden başka hiçbir servet ve yakınlığın kurtaramıyacağını çok net olarak açıklamıştır: "Ey insanlar! Sizi Bana yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocukları-nızdır; yalnız İnanıp yararlı iş işleyen kimselerin, işte onların yaptıklarına karşılık mükafatlan kat kattır; işte onlar yüksek derecelerde, güven içindedirler, âyetlerimizde Bizi aciz bırakmaya yeltenenler, işte onlar azabla yüz yüze bırakılırlar." (34: 37-38). Mümin sûresinde şu âyet zikredilmektedir: "Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek kim inanarak iyi iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar." (40: 40).
Suç Fiilleri
Karşılıklılık ilkesi hem bu dünyada, hem öte dünyada hayatın bütün sahalarını kapsamaktadır. Mükâfatlar ve cezalar fertlere fiillerinin tabiatı ve niceliği ile orantılı olarak takdim edilecektir. Suç işleyen kişilerde işledikleri suçun tabiatı ve niceliği kadar ceza göreceklerdir: "Bİz onlara orada yazıp farz kılmıştık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş; yaralarda da karşılıklı ödeşme..." (5: 45). Isrâ sûresinde; şu âyet vardır: "... Kim haksız yere öldürülürse, velisine, hakkını arama hususunda tam bir yetki vermişizdir; ancak o da kısasta aşırı gitmesin..." (17: 33). Ve Bakara sûresinde şunları okumaktayız: "Ey insanlar! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı: Hür ile hür insan köle ile köle ve kadın ile kadın, öldüren ölenin kardeşi tarafından bağış, lanmişsa, kendisine Örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet Ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azab vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız." (2: 178-179).
Şahıs Hukuku İle İlgili Durumlar
Bütün durumlarda, karşılıklılık ilkesi tam bir adaletle uygulanır ve böylece tarafların hiçbirinin çıkarları zedelenmez. Boşanma vâki olduğunda çocuğun emzirilmesi ile ilgili olarak şu kanun mevcuttur: "Anneler çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen babalar için, tam iki sene emzirirler. Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olan babaya borçtur. Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur. Ana çocuğundan, çocuk kendisinin olan baba da çocuğundan dolayı zarara sokulmasın. Mirasçıya da aynı şeyi yapmak borçtur..." (2: 233). Talâk sûresinde de şu mealde âyetler yer almaktadır: "Boşadığınız fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun; onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler; doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Çocuğu sizin için emzirirlerse onlara ücretlerini ödeyin; aranızda uygun bir şekilde anlaşın; eğer güçlükle karşılaşırsanız çocuğu başka bir kadın emzirebilir. Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir iş yükle-mez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir." (65: 6-7).
Kur'ân-ı Kerîm'i kısaca bir gözden geçirmek, onun tatbike yönelik, gerçekçi kavram ve ilkeler içeren bir kitap olduğunu anlamaya yeter. Arap toplumunun hayatında bütünüyle inkılâbı bir değişikliğe uğratan ve onları Hz.
Muhammedi @'in vefatından sadece bir asır sonra o vakitler bilinen dünyanın öğretmenleri ve yöneticileri yapan, Hz. Muhammed @'in getirdiği dinin bu tatbike uygun yönüdür.
İnsana Gücü Nisbetinde Yük Yüklenmesi
Mükâfatlar ve cezalar konusunda eşitlik ilkesinin katılığı ve inceliği dikkate alındığında, Allah hiç kimseye, taşıması için yeteneklerinin üstünde yük yüklememektedir: "...Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz." (6: 152) ve Mü'nünün sûresinde: "Biz herkese ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Katımızda gerçeği söyleyen bir Kitab vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar." (23: 62) bu-yurulmuştur.
Doğru Hayat Sürmenin Timsali Olarak Hz. Muhammed@
Allah'ın Kitabı hayatın pratik meselelerini çözmek için eksiksiz bir Hayat Kanunu içermektedir. Bu nedenle de, bu Kitabın insanların hayatında, İlâhî rehberliğin ne derece geçerli olduğunu kendisi yaşayan bir örnek olarak gösterebilecek bir insan vasıtasıyla gönderilmesi şarttı. Eğer Kitap sadece ahlâk ve teoloji ile ilgili basit dersler içerseydi, bir melek onu İnsanlara getirip ulaştırabilirdi. Fakat Kitab'ın pratik bir hayat programı haline dönüştürülmesi gerekliydi ve Kitap bu programı insanlara kendi uygulamaları ile göstererek sunabilecek bir insan vasıtasıyla tebliğ edildiğinde İnsanlar bu Örneği kolayca takip edebilirlerdi. Kur'ân bu konuda çok açık ifadelerde bulunmaktadır: "Doğrusu senden önce de kendilerine kitaplar ve belgeler vahyettiğimiz bir takım adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız Kitap ehline sorun sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünürler." (16: 43-44). Kâfirler Kur'ân'ın kısım kısım indirilmesine itiraz ettiklerinde onlara şu cevap verildi: "İnkar edenler: 'Kur'ân ona bir defada indirilmeliydi' derler. Oysa giz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve onu ağır ağır oku* ruz."(25:32).
İsrâ sûresi aynı durumu bir başka ifadeyle açıklamaktadır: "De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak melek gönderirdik." (17:95).
Dâvetçİnin aynı zamanda bizzat örnek olması gerektiğinden, insanoğluna rehberlik etmek için de yine bir insan gönderilmişti. Eğer yeryüzünde yaşayanlar melek olsalardı İlâhî Davet konusunda rehberlik etmek üzere kendilerine bir melek gönderilirdi. Halbuki, İslâm'ı tebliğ için bir insan gönderilmiştir; çünkü, "bir tebliğci sadece tebliği İletmekle kalmaz insanoğlunun hayatını bu davetin icapları doğrultusunda ıslah görevini de üstlenir. Davetin ilkelerine insanoğlunun şartlarına uyarlamahdır ve kendisi bu ilkelerin nasıl uygulanacağını bizzat göstermelidir. Üstelik, bu daveti dinleyen ve anlamaya çalışan kişilerin yanlış anlamalarını da düzeltmesi gerekecektir. Bunun yanında, müminleri bu tebliğin öğretilerinin temel alındığı bir toplum oluşturmak gayesiyle organize etmesi ve eğitmesi gerekecektir. Çürüme İçinde olan güçlere boyun eğdirmek ve Allah'ın kendisine gönderdiği reformu gerçekleştirmek için daveti inkâr eden ya da ona karşı çıkanlara karşı mücadele etmesi gereklidir. Bütün bunlar beşer toplumunda yapılmak zorunda olduğu için, bu vazifeyi ancak yine beşerden bir dâvetçi gerçekleştirebilirdi. Eğer dâvetçi olarak bir melek gönderilmiş olsaydı, onun yapabileceği şey en çok daveti İletmek olurdu, çünkü o insanlar arasında yaşayıp onların hayatlarını ve problemlerini paylaşamaz ve re-forme edemezdi. Bu nedenle, reform gayesi için en uygun dâvetçi insanlık camiasına mensup bir kişi olabilirdi." (The Meanİng of theQur'an,c.VI,s. 168).
Kur'ân-ı Kerîm yaşanıp uygulanacak bir kitap olduğundan ve Peygamber @ de onu insanların meselelerine uyarlamak zorunda olan kişi olduğundan, suçlandığı üzere şairlik ona ve konumuna uygun düşmemektedir: "Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?" (26:-224-226).
Peygamberler ve onlara uyanlarla, şairler ve takipçileri arasında kesinlikle ortak bir yön yoktur. Peygamberler uygulama insanıdırlar, şairler ise yalnızca teori ve laf üretirler. "Şairlere uyan kimseler şahsiyetleri, özellikleri, huy ve mizaçları itibarıyla peygambere uyan ve onu takip edenlerden tamamıyla değişiktirler. Bir tarafta peygambere uyan, ciddî, medenî ve nâzik tavırlı, yalnızca Allah'tan korkan ve yaratılmışların hakkına saygı duyan; işlerinde dürüst ve âdil olan, İyilik dışında tek bir söz bile söylemeyen, tam bir kararlılıkla takip ettikleri ve ulaşmak için bütün enerji ve kapasitelerini harcadıkları yüksek ve saf bir idealleri bulunan İnsanlar. Dİğer tarafta İse şairlere uyan, tek meşgaleleri müstehcen sahneleri tasvir etmek, şarap içmek, insanlarla alay etmek, taşlama yapmak, taklitçilik yapmak veya diğerlerinde düşmanlık ve nefret hisleri oluşturmak veya iffetsiz ya da iffetli kadınları dillerine dolamak olan ve insanları eğlendirmek, onların takdirini kazanmak için her kılığa giren kişiler." (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, s. 276).
Şairlerin soyut ve olumsuz rollerini gözönün-de tutan Kur'ân Hz. Peygamber @'e şair denmesine İzin vermemektedir; "Bİz Muham-med'e şiir öğretmedik, zaten ona gerekmezdi. Bu bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır." (36: 69). Bu ayet Hz. Peygamber @'in davranış ve uygulamalarının tam zıddı olan şairlerin özelliklerine işaret etmektedir. Hz. Peygamber @ ne uyguladı İse onu söylemiş ve ne söz verdi ise onu uygulamıştır. Hakikaten, onun sözleri ve işleri arasında tam bir ahenk vardı. Halbuki şairler bir şey söylerler ve tam onun aksini yaparlar.
Kur'ân'ın Hz. Peygamber @'e şairlik atfedil-meşini kesin bir dille reddetmesi; onun insanların duygu ve istekleriyle oyun oynamak için değil, hayatın katı gerçekleriyle yüzyüze gelmek, hayatın gerçek ve karmaşık meselelerine uygun, doğru ve pratik çözümler önermek gayesiyle gönderildiğini göstermektedir.
Hayatla İçice Bir Din
Hz. Peygamber @'in davetinin yakından incelenmesi, onun şifahî bir ahlâk öğretisi değil bir eylem, amel dini (yolu) olduğunu gösterecektir. O günlük hayatın gaileleri içinde olan ve pek çok gerçek ve güç meselelerle karşılaşan insanlar için gönderilmiştir. Hayatın bu çeşit meseleleri için pratik çözümler önerir. Keşiş ve ruhbanların hayatıyla ilgilenmez; bilakis toplum içindeki hayatta sıradan insanların başbaşa bulunduğu pek çok soruya dostça cevaplar verir. İslâm dini iktisadî, siyasî ve sosyal meselelerle de ahlâk, maneviyat ve inanç meseleleriyle olduğu kadar ilgilenir; bu ilgi her sahaya eş zamanlı olarak teşmil edilmektedir. Toplum hayatım bir bütünlük içinde ele alır ve her durum için doğru ve uygun çözümleri önerir. Kur'ân hayatın somut gerçeklerinden kaçılamıyacağını, bu yüzden de onlarla cesaret ve kararlılıkla mücadele edilmesi gerektiğini vurgular: "Gerçeği bâtılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece bâtıl ortadan kalkar." (21; 18). Bu ayet yanlış fikir ve sistemlerin kendilerini hayatın gerçeklerine karşı uzun süre ayakta tutamayacağını anlatmaktadır. Er ya da geç hakikatin baskısı karşısında yıkılacaklardır. Bu hakikat bütün insanlık meselelerine doğru çözümü öneren İslâm'dır. İslâm çok kapsamlı olan ve insan hayatının her yönünü kaplayan tam bir hayat nizamı verir.
En'am süresindeki şu ayetlere göz gezdirelim: "De ki: 'Gelin size Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik edin, yoksulluk yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin, -sizin ve onların rızıklannı veren Biziz-. Fuhşiyatın açığına da, gizlisine de yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana -adaletin gerektirdiği hususlar hâriç- kıymayın. Allah size, düşünesiniz diye bunları emir buyuruyor. Yetim malına da, rüşdüne erişinceye kadar, en iyi şekilden başka bir tarzda yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, -kimseye gücünün yettiğinden fazla bir şeyi teklif etmeyiz, -konuştuğunuz zaman da, akrabaya bile ait olsa, doğruyu konuşun, Allah'a olan mükellefiyetlerinizi yerine getirin, işte O size, bunları emrediyor ki, düşünüp öğüt almış olasınız. Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah'ın yolundan ayırıp parçalayacak olan yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız dîye buyurmaktadır." (6: 151-153).
Bu ayetler evrensel ahlâk ve adalet ilkelerini ve medeni bir toplumda yaşamak için gerekli iyi davranış kurallarını içermektedir. Nuh Sûresi insan davranışları ile ilgili ilim hazinesine birkaç hikmet daha eklemektedir: "Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt verir. Ahidleştiğİniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlamlaştırdığını yeminlerinizi bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size kıyamet günü açıklar." (16: 90-92)
Isrâ sûresi de bize yine bazı pratik hikmet sözleri vermektedir: "Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarhyacak olursa, onlara karşı 'öf bile demeyesin, onları azarla-mayasın. İkisine de hep tatlı söz söyleyesin. Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: 'Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!' de. İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. İyi kimseler-senİz bilin ki O şüphesiz kendine başvuranları bağışlar. Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver ve elindekini saçıp savurma. Saçıp savuranlar şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür. Rabbinden umduğun rahmeti elde etmek jçin, hak sahiplerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, onlara hiç değilse tatlı bir söz söyle. Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın. Doğrusu senin Rabbin dilediği kimsenin rızkını genişletir ve bir ölçüye göre verir. O, kullarım gören ve haberdar olandır. Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlara da size de nzık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır. Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere Öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür. Yetimin malına -rüşdüne erinceye kadar- en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır. Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle tartın. Böyle yapmak sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir. Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin. Rabbinin katında bunların hepsi beğenilmeyen kötü şeylerdir. Bunlar Rabbinin sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la beraber başka tanrı edinme, i oksa yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın." (17: 23-39).
süresindeki bu ayetlerde, İslâm toplum hayatının bütün yapısının temellendiği bazı esaslar belirtilmiştir. "Bunlar, deyim yerindeyse Hz. Muhammed @'in davet kurallarını teşkil etmektedir ve mukaddes vazifesinin Mekke devrinde, Medine'deki devir başlamadan hemen önce ilân edilmiştir; böylece yeni İslâm toplumu ve devletinin bu akide, ahlâk, kültür, iktİsad ve hukuk ilkeleri üzerine inşa edileceğini herkes öğrenmiştir." (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VI, ss. 135-136).
Bu açıklamadan net olarak anlaşıldığı gibi İslâm öğretisi sadece ahlâkî tavsiyelerle sınırlı kalmamış, bilakis insanların pratik meseleleri için çözümler öneren temel ilkeler içermektedir: Ana babanın haklan, akraba, yetimler ve muhtaçlar, toplumdaki fakir ve miskinlerin haklan ile ilgili ayetler; cimri olunmaması, fakat israf da edilmemesini tavsiye eden harcamalarla ilgili emirler; insanların manen ve maddeten hayatlarının niteliklerini geliştirecek hukukî tedbirlerin alınmasının teklifi ve sosyal düzenlemeler getirilmesi. Bunlar bir toplumdaki ahlâkî ve sosyal standartları geliştirmek için verilen en pratik emirlerdir.
Müminûn sûresi kendilerine emredilen hayat nizamına uydukları taktirde müminlere başarı vadetmektedir: "Gerçekten, müminler saadete ereceklerdir. Onlar tevazu içinde namazlarını kılarlar; anlamsız, boş şeylerden kaçınırlar; zekatlarını eksiksiz verirler; ırzlarını haramdan korurlar, -sâdece eşleri ve cariyeleri bunun dışındadır; onlara yaklaşmaları sebebiyle kınanmazlar;- ama bundan başkasını arayanlar; onlar, kötülükle sınırı aşmış kimselerdir. Ve (o müminler) ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler; namazlarına devam ederler. İşte bunlar, temelli kalacakları Firdevs Cennetlerinin mirasçısı olacaklardır." (23: 1-11).
Sosyal ve Genel Islâhatlar
Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin ışığı altında yapılan bu inceleme, Hz. Muhammed @'in, hayatın muhtelif veçheleriyle ilgilenen bir uygulama adamı olduğunu tesbİt etmektedir. O, insanoğlunun düşünce ve eylem sahalarına tamamıyla yeni kavramlar getirmiş; sosyal, siyasi, iktisadî, ahlâkî ve manevî hayatlarını ıslah gayesiyle öze yönelik köklü tedbirler almıştır. Onun hukukî tedbirleri bir yandan şahıs ve ceza hukuklarını reforme etmiş (4: 11-13: 2: 180; 2: 178-179; 4: 92-93 ve 5: 36-48); diğer yandan da evlilikle ilgili kanunları (2: 221-242) ve sosyal ilişkileri geliştirmiştir (9: 7-11, 24, 83-84, 95-96, 107-109, 113-114; 24: 3, 27-33, 58-62; 33: 32-34, 53-55, 59) (Ayrıntılar için bkz., Stret Ansiklopedisi, c. I, "Yönetici ve Devlet Adamı", c. II, "Tacir", "Kanun Koyucu" ve c. III, "Hâkim" bölümleri).
Hz. Muhammed @'in vazettiği iktisadî tedbirler de inkılâbı idi. Çünkü sadece ekonomik kuralları ıslâh için getirilmiş değildirler, aynı zamanda maddî eşitsizlikleri de azaltmayı ve onları mâkûl ve âdil bir seviyeye getirmeyi de öngörüyordu (2: 280.-283; 11: 84-85; 17: 35; 26:181-183; 9: 34-35; 53: 39 ve 59: 7). Ayrıca, onun aktardığı ahlâkî ve manevî öğretiler de ibadet ve din kavramına yeni boyutlar getirmiş, ibadet ve dini insanların günlük hayatlarıyla iç içe ve daha gerçekçi bir hâle sokmuştur (2: 152-153, 177, 188-189, 195, 274-281; 3: 134-135; 4: 2, 58: 5: 9. 103; 13:20-23; 18: 28; 25: 63-75).
Bu pratik tedbirlerin bir sonucu olarak Arabistan halkının hayat tarzı tamamen değişmişti. Değerleri ve düşünceleri değişmiş, onların hem ahlâkî ve manevî mükemmellik, hem de maddî refah ve siyasî hâkimiyet yönünden kazançları zirveye ulaşmıştı. Gerçekte, bu tam bir inkılâptı; ülke sınırlarını geni-lettiği gibi halkın insanî niteliklerini de değiştirmişti..
Gözlem Ve Araştırma
Hz. Muhammed @'in insan düşünce, anlayış ve hareketlerine yönelik en büyük katkılarından biri insana hem dış somut maddî dünyayla (âfâk) ve hem de kendi iç dünyasıyla (en-füs) ilgili eleştirel gözlem ve araştırmalar yapmasını ısrarla tebliğ etmiş olmasıdır. Onun bu sahalardaki gözlem ve araştırma ihtiyacının üzerinde durması, ilk Müslümanların bilginin her alanında gerçekleştirdikler ilmî İlerlemenin kıvılcımı olmuştur. Kur'âr kâinata insanın dikkatini şu ayetlerle çekmektedir: "Gökleri yedi kat üzerine yaratar O'dur. Rahmanın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bn çatlak görebilir misin? Bir aksaklık görmek için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer." (67: 34).
Kur'ân, Yaratıcı tarafından hesap edilmiş bir çerçevede hareket eden gökyüzü cisimlerinin aralarındaki büyük denge ve ahenge dikkat çekmektedir: "Güneş ve ay bir hesaba göre hareket eder. Bitkiler ve ağaçlar da secde edip dururlar. Gökyüzünü O yükseltti ve teraziyi meydana getirdi ki, tartıda sınırı aşmaya-sınız... Yeryüzünü de canlı varlıklar için dö-şeyip serdi." (55: 5-8, 10). Bilgi ve akıl sahibi kimseler bu varlıklar âleminin Rableri tarafından yaratılış hikmetinin şuurundadırlar. Onlar O'nun yarattıklarında O'nun mucizelerini idrak ederler: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır." (3: 190). Allah'ın Yaratışına hayran kalan bu insanlar, hayret ve merak içinde: "...Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin..." derler. (3: 191).
Allah'ın yarattığı maddî âlemi eleştirel olarak gözlemlemek, müslümanların insanlığın yararı için bilimler sahasına deneysel metodları getirmesine yol hazırlamıştır. İnsanlığın hayatında köklü değişiklikler yapan, modern teknoloji ve uzay çağına kapılar açan, Hz. Muhammed @'in insanlığın bütün faaliyet sahasını kapsayan pratik öğretileri, uygulamaları ve tedbirleridir.
Bu kısa inceleme bize, Hz. Muhammed @'in getirdiği öğretileri vazederken aynı zamanda bunları uygulamaları ile bizzat ortaya koyduğunu göstermektedir.
KISIM 4
İNKILÂPÇI HEDEFE ULAŞMA YOLLARI
İslâm uygulama dinidir ve uygulanabilir kavram ve ilkeler sunar. Önceki kısımlarda açıklandığı gibi programına uygun arzu edilen sonuçlara ulaşmak için İslâm pratik ve gerçekçi tedbirler benimsemiştir. Bu programı gerçekleştirmek için sistemi içinde dört inkılâbı yöntem benimsedi:
1- Mutlak ve tam vicdan hürriyeti
2- İnsanlar arasında tam eşitlik
3- Mantık
4- Araştırma
1- Vicdan Hürriyeti
İslâm müminlere zorlama korkusu olmaksızın inanabilmeleri ve fikirlerini serbestçe İfade edebilmeleri için mutlak ve tam bir vicdan hürriyeti sağlamıştır. Ve, bu gayeye yönelik olarak, insanın kendi iç dünyasını (enfüs) anlayabilmesi ve hissedebilmesini sağlayacak ortamı oluşturup beslemiş ve dış dünyasını da kendisine uygun şartlan sağlayacak hâle getirmesi için gerekli adımları atmıştır. İnsanı baskı altında tutan pek çok sosyal ve iktisadî faktörlerin getirdiği taleplerin, bir ülkenin meclisinde hazırlanan hukukî tedbirlerle karşılanamayacağı açık bir gerçektir. İnsan zihnini bu tarz sıradan baskı ve korkulardan kurtaracak yüksek bir ideal olmalıdır. İslâm insanoğlunun meseleleri için böyle bir çare sunar.
islâm insan vicdanını Allah'tan başkasına ita-at ve kulluk zincirlerinden kurtarır. Böylece onun fıtrat ve ideallerini diğer insanlarınkin-den daha yüksekte tutar: "De ki: ıO Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey U na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamış-lır- Hiçbir şey O'na denk değildir." (112: 1-4). Ve Âl-i îmrân sûresinde şu mealde bir ayet zikredilmektedir: "Söyle onlara: 'Ey kitap verilenler! Gelin, aramızda müşterek olan bir kelime etrafında toplanalım: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım. Allah'tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmeyelim!' Yine de yüz çevirirlerse: 'Bizim müslüman olduğumuza şahit olun!' deyin." (3: 64).
İslâm bu anlayışa büyük önem verir ve bu ilke İslâm nizamının her alanını kaplar. İnsanların başka insanları rab edinmeleri olayını, Allah'ın elçileri söz konusu olsa bile, sürekli olarak engellemek gayesiyle çok açık emirler verilmiştir: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan Önce de nice peygamberler vardı. O, ölür veya öldürülürse, gerisin geri mi döndürüleceksiniz? Kim gerisin geri dönecek olursa, elbette Allah'a bir zarar vermeyecektir. Allah muhakkak şükredenlerin mükâfatını verecektir." (3: 144). Yine aynı sûredeki şu ayette "Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir hâlde dönüp gitsinler -ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur-yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azâb etsin diye. Çünkü onlar gerçekten zâlimdirler." (3: 127-128) buyrulmuştur. Cinn sûresinde, şu âyetler zikredilmektedir: "De ki 'Ben sadece Rabbİme ibadet ediyorum ve hiçbir kimseyi O'na ortak koşmam!1 De ki: 'Size gelece hiçbir zararı Önleyemem, bir yarar da sağlamaya gücüm yetmez! Allah'a karşı beni kimse koruyamaz ve ben O'ndan başka sığınacak bir kimse de bulamam. Sâdece Allah'tan olanı tebliğ eder ve O'nun gönderdiklerini anlatabilirim!' Kim Allah'a ve peygamberine karşı gelirse, ona içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır." (72: 20-23).
İtaat ve ibadet edilecek merci olarak Allah'tan başkası olmadığı meselesi ortaya konduğunda ve bu konuda Allah'ın Elçilerinin de sıradan bir insan konumunda bulunduğu anlatıldığında, İnsan vicdanı sadece diğer insanlara ibadet ve itaat zorunluluğundan kurtulmakla kalmaz, maddî korkulardan ve maddi zarar kaygularmdan da kurtulur. Allah'a iman ve güvenleri bu insanları dünyanın geçici nimetlerine kayıtsız ve onlardan müstağni kılar: "De ki :'Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlâmızdır; müminler ancak Allah'a dayanıp güvensinler.'" (9: 51). Yunus sûresinde şöyle buyurul-maktadır: "Sor onlara: 'Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim düzenliyor?' Hemen, 'Allah!' diyecekler. 'Şu hâlde, artık Allah'a ortaklar koşmaktan korkup sakınmaz mısınız?'de." (10: 31).
Fatır sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rııklandıran Allah'tan başka bir yaratan var mıdır? O'ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp ta döndürülürsünüz?" (35: 3) Bakara sûresinde, "Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vadeder. Allah'ın lütfü boldur, O her şeyi bilir.'' (2: 268) buyrulmuştur. Âl-i İmrân sûresinde ise konuyla ilgili şu ayetler mevcuttur: "De ki: 'Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar; dilediğini alçal-tırsm; iyilik elindedir. Doğrusu Sen herşeye kadirsin!" (3: 26) ve "Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverîrse, O'ndan başka size yardım edecek kimdir? Müminler yalnız Allah'a güvensinler." (3: 160).
Allah'tan başkasına ibadet edilmeyeceği şeklindeki öğreti ve anlayış, insanlar arasında yeni bir ruh hâli yaydı ve artık insanlar diğer insanların kayıt ve şartlarına hoş bakmıyorlardı. Artık hiçbir şey bu insanları boşu boşuna etkileyemîyordu ve onların maneviyatını azaltıp arzularının aksine bir şey yapma ya da kabul etme konusunda baskı altında tutamıyordu. Fiillerinde kendilerini her türlü sosyal ve siyasi ve diğer baskı şekillerinden azade ve bağımsız hissediyorlardı. Allah'a tam bir güvenin sonucu olan bu düşünüş tarzı insanlara bütün fiillerinde gerçek bağımsızlık ve özgürlük verir. Böyle insanlar dünyevi arzulardan etkilenmezler: "Kendilerini sınamak için, dünya haytının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme. Rabbinin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır." (20: 131). Kur'ân'm bu ve benzeri ayetleri insanî değerlere toplumda kaybettikleri konumu iade etmek ve fakir insanların akıl ve zihinlerini yalnızca maddî değerlerin haksız etkisiyle İçine düştükleri korkaklık ve meskenet halinden sıyırmak gayesini gütmektedirler. Kur'ân bu gerçeğe şu ayette de değinmektedir: "Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma." (18:28).
İslâm, vicdan hürriyetlerine engel olabilecek bu gizli ve büyük tehlikeden bihaber değildir ve ona yeterince dikkat çekmiştir. İslâm bu nedenle insanın "nefsini" mağlup etmesi için gerekli adımları atmaya büyük önem vermiştir. İslâm İnsanı "nefsi"nîn her yönüne yönelik tedbirleri almış; gözden uzak kalmış en ufak bir çatlağa bile dikkatleri çekmiştir ki, bu sayede insanın vicdan hürriyetini tehlikeye sokabilecek olan bütün muhtemel etkiler, zayıflıklar ve bağlantılar ortadan kalksın. "De ki: 'babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili İse, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez." (9: 24).
Böylece İslâm, insanın karşı karşıya bulunabileceği zaafları ve çekici arzuları tümüyle ortaya koyar. İnsanın tüm maddi faktörlerle, Allah ve O'nun elçisinin sevgisi arasında bir tercih yaparak nerede olduğunu belirlemesini ister. Allah'ın ve O'nun elçisinin rızası için bütün maddi menfaatlerini terk edebilecek mj? İslâm bütün yukarıdaki maddî cazibelerden müstağni ve tüm varlığını Allah yoluna sarfetmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar.
Bu ayetin insanları duyarsız veya durağan kılıp inziva hayatı yaşamaya teşvik eden bir yönü yoktur. Bilakis, onları insanî arzu, eğilim ve cazibelerden ve onlara kölelikten kurtarmak ister. İnsanlara vicdan hürriyetinin ve bağımsızlığının zevk ve kadını yaşatmak gayesiyle öz-terbiyesini, öz-dİsîplinini ve nefsi kontrol etmeyi Öğretir. Bu nedenle İslâm bu meselenin bütün yönlerini gözönünde bulundurur, meselenin her parçasına önem verir. İnsanların hem teorik ve ideal değerlerden hem de ekonomik ve maddî düzenlemelerden müteşekkil her türlü duygu ve insiyakdan tam olarak hür olmasını sağlar; bunu da kendi öz maddi ve manevi değerlerini kurumlaştırarak yapar.
Hayatın günlük gerçeklerini ve İnsan 'nefsinin' direnme gücünü gözönünde tutar ve her ikisine de haklarını teslim eder, onları bulunmaları gereken konuma oturtur. Daha sonra insanda potansiyel olarak bulunan en saf ve dürüst eğilimleri harekete geçirir; insanın kapasite ve gücünü tamamıyla uyandırır; ve nihayet onun duygu ve İnsiyaklarının mükemmel ve katışıksız hürriyete kavuşmasına yol açar. Tam hürriyet olmaksızın insanoğlu köle zihniyetinin ürettiği zaaf ve aşağılık duygularından kurtulamaz ve sosyal adaleti sağlamada kendine düşen sorumlulukları yerine getirmediği gibi sosyal adaletten payını da alamaz. (Seyyid Kutub, SocialJustice). Bu hür-r|yet İslâm toplumunun üzerine bina edildiği temellerden birini teşkil eder. Gerçekte bu hürriyet diğer temellerin de üzerine inşa edildiği asıl temeldir (Ayrıntılı bilgi için, bkz., bıret Ansiklopedisi, c. I, "İnsanlığın Eğitici-Sı" bölümü).
2- İnsanlar Arasında Eşitlik
Gerçek eşitliğin bütün gerektirdikleri birer birer biraraya getirilmiş ve insanoğlunun insiyak ve duygulan köle zihniyetinin her türlü izinden tamamıyla hür hale getirilmiştir. Hiç bir şeyin Allah'ın Emri olmadan gerçekleşmeyeceğini öğrenince insanoğlu sefalet, küçültülme, cefa, felaket ve ölüm korkularından bağımsız hale gelmiştir. Sosyal ve ekonomik baskılardan da kurtulduğundan diğer insanlardan dilenerek küçük düşmekten de korunmuştur; maddi arzularından daha yüce bir mevkiye çıkarak, efendi ya da köle herkesin yönelmesi gereken tek bir yöne, yaratıcısına bakmaya başlamıştır.
Gerçek eşitliğe ancak eşitlik toplumun bütün dokularına nüfuz ettiğinde ulaşılmış olur: Hayatın her sahasında eşitlik olursa ve insan faaliyetlerinin her dalı onun emarelerini taşırsa... İnsanlık toplumunun yapısındaki her damara eşitlik nüfuz ederse bu ideale ulaşılmış olur. İslâm'ın, insanların vicdanını ve duygularını uyarışından sonra insanlar eşitlikle ilgili sloganlara artık ihtiyaç duymamaktadırlar. Çünkü İslâmî mizaç ve fıtrat oluştuktan sonra yalnızca sosyal ve ekonomik temellere dayalı ayrıcalıklar bu insanlar tarafından zaten kabul edilmeyecektir.
Bu eşitlik İslâm toplumunun temelidir ve Müslümanların yüce ahlâkî eğitim ve terbiyeden geçmeleri sayesinde oluşturulmuş ve geliştirilmiştir. Bu tarz bir eşitlik kavramı, zengin ya da fakir, İslâm toplumunun tüm fertlerinin vicdanlarında kökleştirilmiştİr ve onu gönülden savunurlar.
Buna rağmen, İslâm yalnızca insanların "vicdan özgürlüğüne" kavuşmaları sonucu elde ettikleri eşitlik anlayışına bağımlı kalıp bununla yetinmez. Ayrıca eşitlik ilkesini Kur'ân'da da açıkça izah eder ve böylece bütün mesele insanların önüne net ve kesin terimlerle serilmiş olur. Hz. Muhammed @'İn Arabistan halkım İslâm'a davet ettiği zamanlarda, Araplar müsavat (eşitlik) kelimesinin anlamını kavramaktan tamamen uzaktılar. İnsanlar çeşitli ayrıcalıkları ile övünürlerdi: bazıları ilahlarla aynı soydan geldiğini iddia ederken, bazıları krallar ve hanedanlarla, bazıları üstün bir ırkla bağlantı iddia ederlerdi; yine diğer bazıları doğum şekilleriyle Öğü-nürdü; efendilerin kölelere nazaran ayrıcalıkları da vâki idi. İslâm dünyaya bu şartlar altında geldi ve bütün kadınların ve erkeklerin eşitliğini vazetti. İslâm erkek ya da kadın bütün insanların hukuk ve Allah katında asıl ve nihayet bakımından: hayat ve ölüm, haklar ve vazifeler yönünden tam eşit olduklarını beyan etti. Hayatın her sahasında ve insan faaliyetlerinin her alanında, bütün insanların eşit olduğu beyan edildi. İslâm, insanlara, hayırlı ameller ve takva yönü dışında, bir erkeğin diğer bir erkeğe ya da kadına karşı belirli bir ayrıcalığı olmadığını söyledi. Eğer bir şeref ya da derece söz konusuysa, bu da muttaki ve doğru olanlar içindi.
İslâm'ın gelişi insanoğlunun mükemmelleş-mesi ve asilleşmesi yönünde tarihte hiçbir eşi ve örneği olmayan bir sıçrayış gerçekleştirmiştir. O, insanlığı, insanoğlunun değil erişmek, daha önce hiç görmediği bir yüceliğe ulaştırmıştır. Gerçekte, o büyük ve yüce insan doğduğunda insanlık da ikinci kez doğmuştur. İnsanlık daha sonraları bu yüksek mevkiinden tekrar düşmüştür; eğer insanlık mükemmellik ve asillik gibi yüce mevkilere tekrar erişecekse, bunu sadece Allah'ın aynı Sırat-ı Müstakiminin (hakikate ulaştıran yol) ışığı altında gerçekleştirebilecektir.
İslâm'a göre, insanoğluna atfedilen ulûhiyyet iddialarının tamamı yanlıştır: "Bazı kimseler: 'Rahman çocuk edindi' dediler. And olsun ki, ortaya pek kötü bir şey attınız. Rahman'a çocuk isnad etmelerinden ötürü, nerdeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçe-cekti. Oysa Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz; çünkü göklerde ve yerde olan herşey Rahman'a baş eğmiş kul olarak gelecektir. And olsun ki, onların adedini bilmiş ve teker teker saymıştır. Kıyamet günü hepsi O'na tek olarak gelecektir." (19: 88-95).
Yine buna benzer olarak asil bir kandan gelmiş olma iddiasının da temeli yoktur: "Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Buna gücümüz yeter. Biz ne güzel güç yetire-niz." (77: 20-23). Yine Tank sûresinde şöyle buyurulmaktadirz; "Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. O erkek ve kadının beli ile göğüsleri arasından atılagelen bir sudan yaratılmıştır." (86: 5-7) ve Fatır sûresinda ise şöyle buyrulmaktadır: "Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde varetmiştir..." (35: 11).
Kur'ân, insanoğlunun çamurdan yaratıldığını ve her insanın şüphesiz bayağı bir sudan meydana geldiğini tekrar ve tekrar yinelemektedir. Bu, insanların kalbine bütün İnsanların kökeninin bir olduğu ve aynı tarzda doğup benzer şekilde büyüyüp yetiştikleri gerçeğini nakşetmek anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber @ bu gerçeği hayatı boyunca pek çok kereler net ifadelerle açıklamıştır. Ve bir kez bir insanın aslî olarak diğerlerine bir üstünlüğünün olmadığı gerçeği ortaya konduğunda, artık ırk, millet ve nesep temellerine dayalı herhangi bir üstünlük iddiası hatalı görülecektir. Kur'ân insanlığın aynı ana-baba-dan meydana geldiğini şu ayetle beyan etmektedir: "Ey insanlar! Sîzi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbini-ze hürmetsizlikten sakının." (4: 1).
Tek bir nefis vardı ve onun benzeri olan eşi mevcuttu. Bütün erkekler ve kadınlar bu ilk çiftten çoğalmışlardır. Hepsi bir ırka mensuptur ve hepsi kardeştirler, ve bu nedenle hepsi yek diğerine eşittirler. Hucurat sûresinde yer alan âyette: "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakı-nanızdır..." (49: 13) buyurulmaktadır.
Bu ayet insanların ve toplumların kendileri için oluşturdukları, hiçbir sebebe ve temele dayanmayan her türlü ayrıcalığı reddetmektedir.
İslâm, böylece kan ve ırk gururu gibi bütün duygulan yok eder ve bütün insanlık arasında kesin eşitlik ilkesini getirir. Kur'ân Hz. Mu-hammed @'in ve ondan önce gelen peygamberlerin de tıpkı diğer insanlar gibi bir insan olduklarını vurgular: "De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana ilâhınızın tek bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbİne kullukta hiç ortak koşmasın." (18: 110). Hz. Peygamber @ insanlara kendisini övmede aşın gitmelerini de tavsiye etmiştir: "Hıristiyanların İsa'yı övmekte aşırı gitmeleri gibi beni Övmede sınırı aşmayın; çünkü ben Allah'ın bir kuluyum ve O'nun elçisiyim." (Buharı). Bir keresinde Hz. Peygamber @ bazı insanların yanına gittiğinde onlar saygı ve heyecanla ayağa kalktılar. Hz. Peygamber @ şöyle buyurdu: "Her kim ki insanların kendisi için ayağa kalkmasından büyük haz duyar, bu durum onu cehennemlik kılar."
Yine buna benzer olarak, insanların kendi ehli beytine gereksiz tazimde bulunmalarından korkan Hz. Peygamber @ aile fertlerini şu sözlerle uyarmıştır: "Ey Kureyş! Allah Katında ben size yardımcı olabilecek değilim. Ey Beni 'Abdûmenaf! Allah katında size bir yar-dımımım dokunamaz. Ey Allah'ın Elçisinin halaları! Benim size Allah katında bir faydam dokunamaz." İbn-i Ümmü Mektum olayında da, Kur'ân, Hz. Peygamber @'i âmâ bir insanı görmezlikten geldiği için uyarmıştır; halbuki o vakitte Hz. Peygamber @ yanında bulunan Kureyş'in liderlerini ihtida ettirmeye Çalışmanın heyecanı ve coşkusu İçinde idi ve İtm-i ümmü Mektum'un tekrar gelerek kendisinden Öğüt isteyebileceğini düşünmüştü. (80: 1-10).
Bu uyarı Hz. Peygamber @'e, Allah'ın davetinin evrenselliği ve herkesin onu duy-maya hakkı olduğu için yapılmıştır. Bu mânada, hakikate talip olan bir fakir, nüfuz sahibi fakat hakikati tanımayanlar kadar ilgiye müstehaktır. Böyle bir durumda, İnsanların gözü önüne mutlak eşitlik ölçütünü mükemmeliyet içinde sermek için bu uyan mutlaka gerekli idi. Bundan dolayı davet vazifesinin verdiği endişe ve coşkudan olsa bile Hz. Peygamber @'in bizzat kendisinin dahi bu ölçütü değiştirmesine izin verilmemiştir.
Yİne, zengin ve nüfuzlu kişiler zenginle fakirin evlilik ilişkisi kurmasının zenginlerin şanına ve mevkiine uymadığını düşünebilirler. Kur'ân onlara şu öğüdü vermektedir: "İçinizden bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah lütfü bol olandır, bilendir." (24: 32). Böylece İslâm evlilik bağının servet ve asalet temellerine değil yalnızca cinsiyet temeline oturtulmasını öğütlemektedir; çünkü insanlar aslî olarak aynı kökendendirler ve böylece de eşittirler. İsrâ sûresinde bütün insanlığın asaletine şu ayetle işaret edilmektedir: "Andol-sun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yarattıklarınızın pek çoğundan üstün kıldık." (17: 70).
Kur'ân'ın bu ayeti insanın bir tür olarak şeref ve asaletinden bahsetmekte olup, herhangi bir şahıs, grup, kabile ya da ırk ayrımı gözetmemektedir. Böylece Hz. Âdem'in evlatları olma sıfatıyla bu şeref ve asaleti tüm insanlar eşit olarak paylaşırlar. Adem hiçbir şeref ve asalet Özelliği bulunmayan topraktan yaratılmıştır ve Allah O'na Kendi Rahmetinden bu sıfatlan bahşettiğinden Adem bu özellikleri kazanmıştır. Yani, onun bütün çocukları insan olarak bu dünyada ve ahirette eşittirler ve hepsi de kendi gayret ve çalışmalarının karşılığını görecektirler.
Böylece İslâm, kişinin işlediği hayırlı işler haricinde, hiç bir temele dayanarak herhangi bir üstünlük iddiasında bulunamıyacağmı ve bütün insanların tam ve mutlak olarak eşit oldukları ilkesini tesis etmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. II, "Kadın ve Eşitlik" başlıklı kısım).
3- Akıl ve Hikmet
Mantık, İslâmi sistem içinde özel yer ve önem verilen bir diğer unsurdur, böylece İnsanoğlunun artık olgunluk çağına eriştiği ve bu nedenle hiçbir kavram veya sistemi müna-zarasız kabul etmeyeceğine İşaret edilmiş olmaktadır. Bizzat Kur'ân insanın bu konumunu tastiklemektedir: "Dinde zorlama yoktur. Hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır." (2: 256). Yani Kur'ân, iman için kişinin kendi rızasını şart koşmaktadır ve zorlamaya karşı çıkmaktadır. Bu ayet imanın bir vicdan meselesi olduğunu ve bir kimse onun Hakikatine tamamen ikna olmadıkça kimseye bunun zorla kabul ettirilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Ayrıca, artık insanlara Sırat-ı Müstakim (hakikate ulaştıran yol) net olarak açıklandığından ve onun hakkında hiç bir şüphe kalmadığından, şimdi onun doğruluğunu akli temelde muhakeme etmek, onu red veya kabul etmeye karar vermek insanların işi haline gelmiştir. Olgun kişiler olarak, her şeyin değerine göre hüküm verecekleri beklenmektedir; akılcı bir temelde bir şeyi iyi ve doğru bulurlarsa kabul ederler; eğer o şeyin bu temele göre faydasız olduğu anlaşılmışsa, onu reddederler. Ancak, bir şeyi kabul veya reddetmek onların kararına kalmaktadır.
Kur'ân bu meselede rehberlik etmektedir: bir şeyin kabul veya reddinden fert olarak sorumlu olmak için o şeyi kabul veya reddetmeden önce, onun bütün yönleri, iyi ya da kötü, bütün açılardan dikkatle incelenmelidir. Ancak ondan sonra kasten ve düşünerek nihaî karara varılmalıdır. Sözkonusu mesele ister dinî isterse din-dışı kabul edilsin, bu yaklaşım her iki halde de çok makul gözükmektedir. Esas olan, herhangi bir mesele ile ilgili olarak alınan kararın yalnızca tahmin, şartlar, arzu ve geleneklere dayanılarak değil rasyonel bulgulara dayanılarak alınmış olmasıdır. Kişilerden İslâm'ın istediği budur: İlkelerinin ve kavramlarının akılcı bir temelde muhakeme edilmesi ve bu ya da öteki türlü bir karara varılması. İslâm, insanlara bütün meseleler hakkında tek tek dikkatle tefekkürde bulunmalarını ve her durumu düşünüp taşınarak muhakeme sonucunda bir karara varmalarını tavsiye etmektedir.
Hz. Muhammed @'e hitaben Kur'ân şöyle seslenmektedir: "Düşünmüyorlar mı ki arkadaşları olan Peygamberde deliliğin eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir." (7: 184). Nahl sûresinde şu ayeti görmekteyiz: "Sana da, insanlara gönderileni açıklayasin diye Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünürler." (16:44).
Yine, insanları Kur'ân kendilerinin ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında da düşünmeye çağırır: "Kendi kendilerine, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve belirli bîr süre için yarattığını düşünmezler mî?" (30: 8) Ve yine aynı sûrede Allah Teâlâ, "İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen bir topluluk için ders vardır." (30: 21).
Kur'ân insanları bu dünyadaki her şeyi incelemeye davet etmektedir ve böylece her yerde Hakikati bulacaklarını söylemektedir: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır." (3: 190). Bu tarz ifadeler Kur'ân'm geneline hastır ve insanların akılcı ve makul muhakemelerine seslenmeyi amaçlamaktadır. Allah yarattığı mucizeleri açıkladıktan sonra, insanların mantık kabiliyetine seslenmektedir: "Düşünen topluluk için ayetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz." (10: 24) "... Doğrusu bunlarda hesap eden kimseler için İbretler vardır." (13: 3); "...akleden kimseler için..." (16: 12); "... düşünen kimseler için" (39: 42; 45: 13; 59: 21).
Kıır'ân-ı Kerîm, aynı konuyu şu ayette değişik bir yolla ifade etmiştir: "Kur'ân'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı." (4: 82). Muhammed sûresinde şu ayeti görmekteyiz: "Bunlar Kur'ân'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?" (47: 24). Araf sûresinde şu ayet yer almaktadır: "And olsun ki Cehennem için de birçok insan ve cin yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir." (7: 179).
Kur'ân insanların Hakikati bulmak için mantık kabiliyetlerini kullanmalarını tekrar vurgulamaktadır: "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körle-şir."(22:46).
Bu Öğüt ve çağrılara rağmen mantık ışığından faydalanamayan kişiler şu sözlerle uyarılırlar: "Doğrusu size Rabbinizden açık deliller geldi; kim onları kalp gözü ile görürse, kendi lehine, kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim! Böylece biz âyetlerimizi geniş geniş açıklıyoruz ki, 'Sen ders almışsın' desinler de biz de anlayan toplum için Kur'ân'ı iyice açıklayalım." (6: 104-105).
Böylece İslâm İnsanların düşünme şekillerini inkılaba uğrattı ve onların insanlık meselelerine karşı tavırlarını değiştirdi. Artık bir şeyi kabul etmeden Önce sorgulamaya ve akla vurmaya başladılar. Bunun metafizik saha kabul, edilen İman sahasında da gerçekleşmesi Özellikle çok şaşırtıcı oldu. Bu yaklaşım dine ve onun temel kavramlarına ilk kez akla vurma unsurunu getirmiş oluyordu. İnsanlar hayatın diğer meselelerinde yaptıkları gibi, dinî inanç ve kavramları sorgulamayı, eleştirmeyi ve akla vurmayı daha önce hiç düşünmemişlerdi. Rahipler ve din adamları tarafından söylenen ve vazedilen herşeyi imanın bir gereği olarak kabul ediyorlar ve onu eleştiriden müstağni tutuyorlardı. Fakat İslâm, "tev-hid, âhiret ve peygamberlik" gibi temel kavramları konusunda bile insanları şüphelerinden arınmaya ve birşeyi kabul etmeden önce kendilerini tamamen tatmin etmeye açıkça davet etmektedir,
Kur'ân, atalarının inanç ve geleneklerini takip edip, mantıkî olamayan insanların tavrını çok şiddetle kınamaktadır: "...İnsanlardan, Allah hakkında hiç bîr bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir Kitap bulunmadan tartışanlar vardır. Onlara Allah'ın İndirdiğine uyun denince: 'Babalarımızı Üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler. Ya şeytan babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsa." (31:20-21).
Zuhruf sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır: "Hayır! Doğrusu 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz' derler. Senden önce herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya, o kasabanın şımarık varlıklıları sadece 'Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini takip etmekteyiz!' derlerdi. Gönderilen uyarıcı: 'Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız'derdi Onlar 'doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz' derlerdi." (43: 22-24).
Kur'ân'da insanlara akıllarını kullanmaları ve arzularının ve diğer insanların zan ve fantezilerinin peşinden gitmekten başka birşey yapmamış olan babalarını ve atalarını taklit etmeyi bırakmaları öğütlenmektedir. Kur'ân, atalarından miras aldıkları katılık ve tutuculuk nedeniyle İlâhî rehberlik'e inanmaktan alıkonanlara seslenmekte; onları kendi iyilikleri için akıl ve mantık yolunu görmeye ve Yaratıcıları ve Hakimleri olan Allah'ın yoluna yönelmeye ısrarla davet etmektedir. Kur'ân çeşitli yollarla, insanları Vahyin Hakikatine ve miras aldıkları inançların bâtıllığına ikna etmeye çalışmaktadır . Onları Kur'ân'daki ışığı görerek hakikate ve kâinatın Bir ve Tek Yaratıcısına gerçekten iman etmeye ulaşabilmeleri için Allah'ın âyetleri hakkında mantığa ve gözleme davet etmektedir: "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (2: 164).
"İslâm, Kitabı'nda insanları kainatı bütün şaşırtıcı fenomen ve tezahürleri ile gözlemeye ve kendilerini çevreleyen şeyleri ve dünyanın bütün yaratıklarını ve Hakim-i Mutlak Allah'ın yarattığı tüm şeyleri tefekküre sevket-mektedir. Bunu böyle yapmaktadır; çünkü, bizim her türlü vasıtayı kullanarak ve her yola başvurarak bilgi arayışı içinde olmamızı istemektedir; kainatın bütün kanunları ancak bu şekilde anlaşılabilir ve insanlığın avantajına kullanılabilir. Bu yolla, hakiki müminler olabiliriz ve huzurlu ve selâmet dolu bir hayat sürebiliriz." (Muhammed Yusuf Musa, islam and Humanity's Need of it. Shorouk, Kahire).
İslâm'ın bu yaklaşımı, dinî kavram, inanç ve uygulamaların tam bir rasyonalizasyonuna yol açmıştır. Hıristiyanların Teslisi, Hindula-nn Krişna'yı ve Budistlerin Buda'yı ilâhlaştır-maları gibi gayrimâkûl dogmalar savunulamaz hâle gelmiş, bu dinlerin takipçileri bu tarz dinî kavramların geçerliliğini sorgulamaya başlamışlardır. Bir iki asır içinde, bu sorgulama fikri diğer ülkelere de yayılmış ve insanlar, özellikle de Avrupa ülkelerindeki insanlar kurumlaşmış inançlarını sorgulamışlar ve bu durumun nihai sonucu olarak Reform ve Protestanlığın yükselişi tezahür etmiştir.
Böylece mantık ve akılcılık, insanları yirminci yüzyıldaki ilim ve teknoloji devriminin eşiğine getirmiştir.
4- Araştırma Ve Sorgulama
İslâm, kadın-erkek her Müslüman'a ilim tahsil etmeyi farz kılmış, müminler arasında sorgulama ve araştırma ruhunun yayılmasını teşvik etmiştir. İnsanlara, kâinatta Allah'ın ayetlerinin hakikatine işaret eden yeni bilgi ve hikmetleri araştırıp bulmayı; fizik dünyanın sırlarını ve mucizelerini inceleyerek yaratıklar âleminin her yerinde Varlığının açık Delillerini bulmalarını öğütlemiştir. Kur'ân, insanları hareket edip etrafta dolaşarak maddi dünyanın sır ve mucizelerini görüp bunlarda Allah'ın varlığına dair bulunan pek çok ipucu ve delilleri elde etmeye teşvik etmektedir.
Kaf sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Onlar üstlerindeki göğü nasıl yapmışız, süslemişiz bir bakmazlar mı? Onda hiçbir çatlak da yoktur. Allah'a yönelen her kula öğüt ve bir belge olarak yeryüzünü yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik, orda her güzel türden yetiştirdik. Gökten bereketli bir su indirdik. Kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir." (50: 6-11).
Daha sonra Kur'ân insanoğlunun dikkatini Allah'ın Yarattığı Mucizelere yöneltmektedir: "Allah'ın nasıl yaratmaya başlayıp, sonra onu nasıl tekrar edeceğini anlamazlar mı? Doğrusu bu Allah'a kolaydır. De ki 'yeryüzünde dolaşın; Allah'ın yaratmaya nasıl başladığını bir görün. İşte Allah aynı şekilde âhiret yaratmasını da yapacaktır. Doğrusu Allah herşeye kadirdir," (29: 19-20). Rum sûresinde şu ayet vardır: "Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının belgelerindendir." (30: 22).
Göklerin ve yerin mucize terinden yine şöyle bahsedilmiştir: "Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlarda O'nun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır. Yeryüzünde rengarenk şeyleri de sîzin için yaratmıştır. Bunda Öğüt alan kimseler İçin ibret vardır." (16: 12-13)
Rüzgâr bitkilerin rüzgârın getirdiği yağmurla dirilmesi, mucizelerinden şöyle söz edilmektedir: "Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderen Allah'tır. Rüzgârlar yağ-mur yüklü bulutları taşıdığında onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız." (7: 57).
İnsanın yaratılış mucizesi şöyle anlatılmaktadır: "Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalpler verilmiştir. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz." (32: 7-9). Bu hususta Müminûn sûresinde zikredilen âyet-i kerimede, "And olsun ki, İnsanı süzme çamurdan yarattık. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi kan pıhtısına çevirdik, kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık: Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!" (23: 12-14) buyurulmaktadır.
Kur'ân böylece insanoğlunun yaratıcının gizli hazinelerini keşfetmek için kainatın bütün derinliğinde gerçekleştireceği gözlem, deney ve araştırmalara kapı açmaktadır; bu sayede insanoğlu hem yaratıcısının varlığı konusunda kesin deliller teşkil edecek olan yeni bilgiler bulacaktır hem de tabiat güçlerini kendi yararına kullanma kabiliyeti artacaktır.
Bu açıklamalar, Hz. Muhammed @'in gelişinden önce bu boyutlarıyla bilinmemekteydi- Bir araştırma ve sorgulama ruhunun oluşturulup gelişmesine İslâm'ın muhteşem katkı-s*nı açıkça göstermektedir.
İslâm'ın yalnızca zanna, cehalete veya gele-neğe dayanarak konuşulup, hareket edilmesini kınadığını ve buna engel olduğunu eklemeliyiz: "Onlara 'bize karşı çıkabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz' de." (6: 148). Yine aynı sûrede "Yeryüzünde-kilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar." buyrulmak-tadır. (6: 116). Yunus sûresinde ise şu ayet vardır: "Allah'ı bırakıp putlara tapanlar sadece zanna uyanlardır. Onlar ancak tahminde bulunuyorlar." (10: 66).
Kur'ân cehalete ve zanna dayanan bu körce tavrı açıkça kınar ve inananların meseleyi sorgulama, inceleme ve araştırmalarını ve böylece Hakikate ulaşmalarını teşvik eder.
Böylece bu dört unsurun-hürriyet, eşitlik, mantık ve araştırma- yerli yerince kullanılması ilk Müslümanları, Hz. Muhammed @'in başlattığı ve Medine'de İslâmî bir toplum ve devlet olarak hayata geçirdiği İlahi Rehberliğin itici gücünü hakkınca kullanmaya muvafık kılmıştır. Bu itici güç, veya yeni hareket, nihayet beşerî zaaflar ve olayların baskısı sonucu geçici olarak başarısızlığa uğradığı vakte kadar yüzyıllar boyunca dünya insanlarına yeni güç, yetenek ve bilgiler kazandırmaya devam etmiştir. Ancak, onaltmci yüzyılda içte ve dışta meydana gelen olaylar, İslâm toplumunu çürütmüş ve nihayet onsekizinci yüzyılda tamamen atalete sevketmiştir.
Allah iyiliklerin ve fenalıkların yazılmasını emretti. Sonra bunu açıkladı.
KISIM 5
İSLÂMÎ DİRİLİŞ VE İSLÂM'A BAĞLILIK
Milletlerin hayat sistemlerinde yüce değerleri koruyarak yükseldiklerine, onları ihmal ettiklerinde ise düşüp parçalandıkları ve atâlete saplandıklarında şüphe yoktur. Bunun sebebi yüce insanî değerlere riayet etmenin ebediyete ve sürekliliğe götürüyor olmasıdır. İnsanoğlunun maddî ve manevî dünyasında bu evrensel hakikat gözlenebilmektedir. White-head'in sözleriyle "kalıcılık vadeden dünya değerler dünyasıdır. Değer, mahiyeti itibariyle zamandışı, ezelî ve ebedîdir. Özü herhangi bir geçici şart ve durumdan kök almamaktadır. Bazı manevi keyfiyetler sadece ezelî ve ebedî bazı değerlerle ortak noktaları paylaştıkları için değerlidirler."
İslâm'daki Allah kavramı değerler dünyasına böyle ezelî ve ebedî istikrar sağlar. Allah'ın değiştirilemez sünneti müslümanlarda değiştirilemez bir fıtrat oluşturur. Bu fıtratın zihnî planda gerçekleştirilmesi ve somutlaştırılması hikmettir. Ve bu Kur'ân-ı Kerîm'de büyük bir hayır olarak nitelendirilmiştir: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir..." (2: 269). Nisa sûresinde ise şu ayet mevcuttur: "... sabredin, Allah hoşlanmadığınız bir şeyi çok hayırlı kılmış olabilir." (4: 19).
Bütün peygamberlere ümmetlerini bu dünyada maddî, manevî ve ahlâkî mükemmelliğe ve âhirette kurtuluşa ulaştırabilmeleri için çokça hikmet verilmiştir. Kur'ân Allah'ın Lokman'a bağışladığı nimetinden şöyle bahsetmektedir: "Lokman'a Allah'a şükretmesi için hikmet verdik." (31: 12). Ve aynı şey Davut peygamber İçin de geçerlidir: "... Allah Davud'a hükümranlık ve hikmet verdi..." (2: 251; ve Hz. İsa'ya "...nimetimi an... sana Kitab'ı, hikmeti... öğretmiştim..." (5: 113). Hz. Muhammed @'e bu nimet şöyle hatırlatılmaktadır: "Bunlar Rabbinin sana bildirdiği nimetlerdir..." (17: 39) ve "...Allah sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın sana olan lûtfu çok büyüktür." (4: 113).
Kur'ân'ın bu ayetleri, ümmetlerinin bütün hayatlarını ve toplumlarındaki hayat sistemlerini onlara hayır, iyilik ve refah getirecek şekilde dönüştürebilmelerim sağlamak için peygamberlere bahşedilen büyük hayra (hayru'l-kesir) işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle, temiz hayat (hayat-ı tayyibe) hikmetin insan sistemlerine uygulanmasının sonuçlarından-dır: "Erkek ve kadınlardan kim mümin olarak güzel iş ve davranışta bulunursa, muhakkak ona dünyada hoş bir hayat yaşatırız ve yaptıklarını daha güzel bir karşılıkla değerlendiririz." (16: 97). Bu ayet bu dünyada ve âhirette, (Allah'ın) mutlak hakikatine inanan kimselere başarı vadetmektedİr. Böylece "insanların, âdil, dürüst ve muttaki tavırlar benimseyenlerin bu dünyada kesinlikle kayıpta oldukları, ancak âhirette belki kazançlı olabilecekleri şeklindeki düşüncelerinin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Allah bu yanlış anlayışı ortadan kaldırmakta ve adeta şöyle demektedir: Sizin bu zannınız yanlıştır. Dürüst davranışlar sadece âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz, fakat Allah'ın inayetiyle bu dünyada da saf ve huzurlu bir hayatı garanti eder." (Ebul Ala Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, c. VI, s. 97).
Fussilet sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da doğrulukta devam edenlere, onlara, melekler, ölümleri ânında: 'Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, âhirette de size dostuz...' diyerek inerler." (41: 30).
Bu ayet iki temel şartı yerine getirenler için iyi bir hayat temin edileceğini açıkça belirtmiştir. İlk olarak Allah'a ve değerler dünyasının değişmez ve ebedi istikrarına çok kuvvetle iman etmeleri gerekmektedir. İkinci olarak, imanlarında tereddütlü ve şüpheli değil, kararlı olmaları ve inançlarındaki bu kararlılığı İmanlarına uygun doğru hareket ve işlerle göstermeleri gerekmektedir. Böyle insanlar hem bu dünyadaki hem de ahiretteki hayatlarında hep daha yüksek derecelere ilerlerler. Bu manevî ilerleme ve maddî refah ebedi Tevhid kavramının pratik hayatta gerçekleştirilmesinin tabii sonucudur. Bir müellif bu durumu şöyle ifade etmiştik: "İnsanoğlu mahlu-katın geriye kalanından daha yüce bir mevki-ye yükselmiştir; çünkü insanoğlu Allah'ın mahiyetini idrak konusunda büyük potansiyele ve fıtrî kapasiteye sahiptir; zaten fitraten de buna uygun yaratılmıştır.
Kur'ân'a göre doğru din şu ezelî ve ebedî hakikatin gerçekleştirilmesi durumudur: Allah insanoğlunu Kendi fıtratına uygun yaratmıştır. Allah'ın yaratış sünnetinde bu değişiklik bulunmaz. Bu doğru dindir." (Abdul Hakim, fslamic Ideology, Lahore, 1974).
İslâm'ın ezelî ve ebedî değerlerini hayata aktaran kimselere, bu değerlere sahip çıktıkları ve hayatlarını onlar üzerine inşa ettikleri sürece kalıcı mutluluk vadedilmektedir: "Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiç bir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır." (10: 64).
Rum sûresi bu ilkeyi şu şekilde açıklamaktadır: "Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (30: 30). Bu ayet, İnsanlık dahil, bütün bu kâinatın yaratıcısı ve Hakimi olanın, Allah olduğu gerçeği açıkça ortaya çıktıktan sonra, kişinin yüzünü Allah'tan başka bir yöne çevirmemesi gerektiğini, çünkü ibadet ve itaate ancak Allah'ın layık olduğunu vurgulamaktadır. Bu böyledir; çünkü, "Bütün İnsanlar, Allah'ın kendi Yaratıcıları ve Rableri olduklarını kabul fıtratı ile yaratılırlar. Bu fıtrat üzere kalm-malıdir. Eğer Allah'tan bağımsız bir tavır benimsemeye çalışılırsa, fıtrata aykırı bir yol tutturulmuş demektir ve Allah'tan başkalarına da kulluk ve ibadet edilirse kişi fıtratının aleyhine çalışıyor demektir."
Hz. Peygamber @ bu durumu şöyle açıklamıştır: "Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar; ana-babası onu Yahudi, yahut Hıristiyan yahut Mecusi yapar. Bu bir hayvanın tam ve sağlıklı bir yavru doğurup daha sonra müşriklerin onların kulaklarını cehalet ve bâtıl inançlarından dolayı koparmalarına benze-' inektedir." (Buharı ve Müslim).
Bir diğer hadiste ise bazı Müslümanların bir savaşta yanlışlıkla düşmanların çocuklarını öldürdükleri bildirilmiştir. Hz. Peygamben @ bundan haberdar olunca çok kızmış ve "İnsanlara ne oluyor ki sınırları çiğniyor ve çocukları dahi öldürüyorlar?" buyurmuştur. Bir sahabe "Ya Rasûlullah, onlar müşriklerin çocukları değiller miydi?" diye sorunca Hz. Peygamber @ "Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocuklarıdırlar. Her canlı doğru fıtrat üzere doğar: Daha sonra konuşma çağına gelince, aileleri onları Yahudi ya da Hıristiyan yapar" buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed veNeseî).
İmam Ahmed'in aktardığı hadise göre Hz. Muhammed @ bir hutbesi esnasında, "Rab-bin buyuruyor ki: 'Ben bütün kullarımı gerçek iman üzere yarattım; sonra şeytan geldi ve onları imanlarından uzaklaştırdı; benim onlara helâl kıldığımı haram kıldı ve kendilerine hiç otorite (meşruluk) vermediğim kimseleri Bana ortak koşmalarını emretti."
"İnsanın Rabbine, yalnızca Rabbine kulluk ve itaat etmeye olan fıtrî eğiliminin değiştirilmesi çok zordur, ancak bunu deneyecekler çıkabilir. Ne insan kulluk durumunda bir değişiklik yapabilir, ve ne de Allah'tan başka bir varlık gerçek manada onun ilâhı olabilir. İnsan kendisi için istediği sayıda ilahlar üretsin, yine de onun Allah'tan başkasının kulu olmadığı gerçeği bakidir. İnsan, cahilliği ve nankörlüğünden dolayı, bazı kimseleri ilahi sıfat ve güçlere haiz görebilir ve kaderini tayin edici olarak kabul edebilir, fakat meselenin gerçeği odur ki; Allah'tan başka hiçbir varlık İlâhî sıfatlara ve iktidara sahip değildir ve hiç kimsenin insanın kaderini tayine gücü yoktur." (The Meaning of the Qur'an, c. IX, ss. 211-219).
Kur'ân Hakiki Din için "İslâm" kelimesini kullanır. "İslâm" enfüsi ve âfâki (iç ve dış) barışı, Allah'a tamamen teslim olarak ve hayatını ebedî değenlerle uyumlu kılarak, aramak anlamına gelir. Kur'ân'a göre kâinatın iki yönü vardır: Aîemü'î-emr ve âlemü'l-halk (emir ve yaratma âlemleri). Kâinatın bu her iki yönü de Allah'ın mutlak hükmü altındadır: "Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa istivâ eden -gündüzü- durmadan kovalayan- gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir." (7: 54).
Râd sûresi bütün işlerin Allah'a ait olduğunu vurgulamaktadır (13: 31). Âlemü'l-emr, bütün ebedî değerlerin ana kaynağında, Ümmü'l-Kitap'ta yer almaktadır ve bu dünyadaki hayatla ilgili değer içeren bazı emirler bu Ki-tap'tan çıkarılmaktadır. Bu dünyada yaratılış gayelerine mütenasip olarak, olaylar ve eşyalar bir evrim çizgisinde değişmektedirler. Ancak gerçekleştirilmeye çalışılan değerlerin esas ve ebedi tabiatı değişmez. Kur'ân bu evrensel ilkeye şöyle değinmektedir: "Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerim getiririz..." (2: 106).
Böylece Kur'ân'a göre, bir yanda tabiat yasalarının ve ebedi değerlerin değişmezliğinde yansıtılan hakikatin özü ve diğer yanda evrim çizgisindeki sürekli değişkenlik. Kur'ân bunu Doğru Din (Dinü'l-kaime) olarak adlandırmaktadır; insanları, hayvanları ve kainatta işlemekte olan bütün fizik güçleri içeren bütün tabiatın dini.
Hayatın geçici gerçekleri değişmeye devam etmektedirler, ancak, ebedî tabiat kanunlarını ve ebedî değerleri değiştirmeksizin.
Kur'ân Hz. Adem'den Hz. Muhammed @'e bütün peygamberlerin tebliğ esasının değişmediğini ifade buyurmaktadır. Hepsi de aynı kardeşlik çatısı altında idiler, çünkü hepsi de yaratan ve hayır sahibi rablerinin tek olduğunu tebliğ ediyorlardı.
Şurası muhakkak ki, âdetler ve alışkanlıklar, örfler ve ibadet şekilleri, sosyal ve ekonomik çerçeveler şartlara göre değişim gösterebilmektedir. Öz dini kendisini değişik şekillerde ortaya koyabilir. Tekrar ve tekrar insanoğlu öz değerleri gözden kaybetmiş ve onların yerine hayalî yaratıkları ya da Allah'ın bazı yaratıklarını tannlaştırmıştır. Her dinde bilâhare dogmalar, âyinler ve törenler merkezi yeri alarak bunlara tapmak tapınmanın Öz gayesinin yerini almıştır. Önemli olmayan ayrıntılara önem atfedilmesi insanları birbirlerine düşman mezheplere bölmüştür. Hakiki dinin evrenselliği kabilevî, mezhebî ve mahallî hale getirilmiştir. İnançlar içi boş kabuklar haline gelmiştir. Sevginin yerini nefret almış ve sosyal adalet ilkesi unutulmuştur. Din belli hâkim zümrelerin çıkarını gözetir hâle getirilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de anlatıldığı şekliyle, peygamberlerin hayatlarında, bütün imanla ilgili reform teşebbüslerine inatla muhalefet eden yerleşik düzende menfaatleri bulunan gruplar ve sınıflarla karşılaştıkları vâkidir ve tekrar tekrar bahis konusu edilmektedir. Tatbikatta ise -Hıristiyanlıkta olduğu gibi- inziva inancı haline gelip kültür ve medeniyet hayatından kendilerini ayırmış gruplara karşı da mücadele etmişlerdir. Hıristiyanlık dininin bağlıları Allah'ın birleştirdiğini ayırmışlar ve bir büyük insanı tanrılaştırarak, insanlığın geri kalanını doğuştan günahkarlar olarak suçlamışlardır. Öyle ki, İsa'nın tanrılığını, vekaletini ve insanların yerine ceza çekeceğini, dogmatik olarak kabul etmeksizin yalnızca hayat boyunca güzel işler yaparak bile bu günahları silmek kişi için mümkün kabul edilmemektedir.
Hz. Muhammed @'in gelişinden sonra İslâm, değerler dünyasını değişkenlikler dünyası ile birleştirdi ve hakiki dinin öz kimliğini ortaya koydu, ebedi olanı geçici olandan Hakikatin İki farklı veçhesi olarak ayırdı; yoksa onları iki müstakil varlık haline koymadı. İslâm'ın getirdiği inkîlap esas olarak bu bütüncül bakışın eseridir. Bu ilke nedeniyle, İslâm toplumu dinamik hâle gelmiştir. Hayat bir keşif yolculuğu haline gelmiştir; çünkü Kur'ân tabiî ve fizikî oluşumlar vasıtasıyla Allah'ı aramayı tavsiye etmektedir.
İnsanlığın bütün geçmiş bilgi ve sanatları büyük bir merakla araştırılıp toplandı, yeni bir bakış açısının üzerine yeni üst-yapılar yükseltildi. İnsanın ruhu hürriyete kavuştu ve onunla Allah arasında hiçbir müdahale edici araç kalmadı. Sosyal adalet ve bunun ferdî ve toplumsal sahalara uygulanması konularında büyük ilerlemeler sağlandı. İslâm'ın dinamik asırlarında, ulemâ, fukaha, udebâ ve mutasavvıflar araştırmalarında ve hayatla ilgili tecrübelerinde tamamen hürdüler. (Islamic Ideoiogy).
Ancak bu genişleme ve kültürel gelişmelerin olduğu dinamik dönemde bile belli bazı tepkici unsurlar görülmekte idi; gerçi o vakitler Hz. Muhammed @'in tebliği sonucu başlayan inkılâbî eğilimi durdurabilecek gücü uygula-yamadılar. Tedricen "Saltanat hilafetin yerini aldı ve bir çeşit din adamları sınıfı dini bilgileri tekellerine geçirdiler. Hayat tarzları katılaşmaya ve fosilleşmeye başladı. İstikrar atalete dönüştü. Mutlakiyetçi hükümdarlara kar-Şi> insanlar kendilerin içaresiz hissetmeye başladılar. Amansız talih hür ve yaratıcı arzuya galip gelir oldu. Din konusunda kıymetleri kendilerinden menkul aracılar karmaşık kelamî faraziyelerin bekçileri olarak Allah ile kullar arasında yer aldılar. Fakihlerin fikirleri katıl aştırıldı ve bir çeşit mecburî dinî kurallar haline getirildi.
Türkler ve Tatarlar müslüman olduktan sonra islâm dünyası siyasî gücünü yeniden kazandı, istanbul'un fethinden sonra Doğu Avrupa'ya iyice yerleşen Osmanlı Türkleri Viyana kapılarına dayandılar. Ancak müslümanlar'ın kültürel yaratıcılığı onüçüncü yüzyıldan sonra kayboldu... Bundan sonra, Müslümanların düşünce ve hayat tarzları ısmarlama ve taklitçi olmaya başladı. Sanki bu büyük kültür işini yapmış vazifesini tamamlamış bir görünüm arzetmeye başladı. Daha sonra da şerh-çiler ve (epİgones geçmişler üzerine söylem) dönemi başladı.
Hayat tarzları, nesilden nesile İlâhi olarak düzenlenmiş kanunlar (takdir-i ilâhi) damgası taşıyarak devredildi. Şerhçiîerin önemsiz ayrıntılar üzerinde tartışması dışında bütün serbest fıkhî faaliyetler durdu... Bütün bu iktidara perestişin neticesinde ise siyasî, sosyal ve kültürel sahade atâlet başgösterdi. (Islamic Ideoiogy).
Şimdi insanlar ondört yüzyıllık bir sistemin geçerliliğini modern çerçeve içinde sorgulamaktadırlar. Bu eski ve porsumuş inancın amacına ulaştığım ve artık yaşatılamıyac ağını savunuyorlar. Bunu gelişmeye engel kabul ettikleri için terketmek istiyorlar. Ancak bu yaklaşım tamamıyla yanlıştır; çünkü, suç hakiki İslâm'ı uygulamayan Müslümanlanndır, İslâm'ın yalın ve doğrudan inançlarını takip etmek yerine, "orijinal İslâm'ı, fikirler ve kurumlar yığınının altına gömdüler" ve bu fikir ve kurumları ilahi olarak emredilmişlercesine takip ettiler. Müslümanlar geçmiş parlak günlerini geriye getirmek istiyorlarsa, İslâm'ı yine Hz. Muhammed @ tarafından vaz edildiği ve uygulandığı şekilde yaşamaya gayret göstermelidirler.
İslâm, gücünü, diğer milletlerin dehaları tarafından daha önce ayrı ayrı geliştirilen düşüncelerin cesurca sentezini yapmaya borçludur. İslâm dünya ve âhiret hayatını sentez etmiştir. Allah ile dünyayı ve Allah ile insanlığı bi-raraya getirmiştir. Bu, hayatta refaha ulaşmayı ebedî değerlerin gerçekleştirilmesine bir hazırlık haline getirmiştir. Ruhbanlık ve inziva gibi olumsuz maneviyatçılık reddedilmiştir. Doğru ve sağlıklı bir hayat sürerek bu dünyadaki hayatın bütününün manevileştirilmesi öğretilmiştir. Bir din adamları sınıfı ya da dinden çıkan olan din tekelcileri ortadan kaldırılmıştır. Kölelerin azad edilmesi büyük bir fazilet ve takva örneği kabul edilmiştir.
Tabiat ve tabiat üstü arasındaki fark silinmiştir; mucize meraklılarından Allah'ı aramak için enfüs (iç) ve âfâk (dış) dünyalarına bakmaları istenmiştir ve din ihsanın ruhuna üflenmiş olan İlâhi fıtrat'a göre hayatın düzenlenmesi olarak tanımlanmıştır. Ahlaken ve manen sağlıklı bir hayat için ekonomik adalet, vazgeçilmez bir şart olarak kabul edilmektedir. Feodalizm yeni miras kanunları ile yıkilmıştır. Irk ayrımı engellenmiş ve insanlar kabilecilikten insanların evrensel kardeşliği ilkesine sıçratılmışlardır. Monarşinin yerini istişare almıştır ve toplumu yönetecek en İyi kişinin icma ile seçilmesi ilkesi getirilmiştir.
Fırsat-eşitliği ve kanun önünde eşitlik sosyal ve mâdeni hayatın temelleri haline getirilmiş ve bijtün ayrıcalıklar kaldırılmıştır.
Kadınlara bağımsız mâlî statü verilmiş, kendi mülkünü muhafaza ve mirastan pay alma hak^ı tanınmıştır. Evlilik, iki karşı cins arasında yapılan medenî bir sözleşme haline getirilmiş; ve bu sözleşmeye bütün meşru şartların konulmasına imkân sağlanmıştır. Bilgiyi aramak dinî bir emir haline gelmiş, vicdan hürriyeti imanın bir şartı sayılmıştır.
İslâm, başlangıcı ve kelimelerin modern anlamları itibarıyla ne laik ve ne de teokratiktir. Batıdaki laiklik kilisenin ve din adamlarının mutiakiyelçiliğine karşı bir İsyandır. İslâm bu kurumlan ortadan kaldırmıştır, böylece (se-küler) dünyevî hayatı geri teokrasilerin kelepçesinden kurtarmak gibi bir gerekçe kalmamıştır. Allah ve kul arasında hiç bir aracı yoktur.
İslâm toplumunu canlandırmak ve insanlığı yeni bir liderliğe kavuşturmak için, İslâm'ın bu aslî ruhu canlandırılmalıdır ve bu süreç diğer kültürlerin geliştirdiklerinin en iyileri bünyeye alınarak sürdürülmelidir. İslâm'da hiçbir coğrafi ya da ırkî ayrım yoktur. Allah doğuda ve batıdadır." (2: 115; 142). Allah Ezeldir, Ebed'dir, Hal'dir, çünkü hayatın değişmez değerleri Allah'a aittir. İslâm medeniyeti başarı ve gücünün doruğunda olduğu zamanlarda geçmiş kültürlerin en iyi unsurlarını içinde eritmiştir... Pek çok kabiliyetli toplumların geçmişteki katkıları İslâm dehasının içine kabul edilmiştir." (Islamic Ideology)
İslâm, Yahudilerin fikri olan "seçilmiş millet" kavramını da reddetmekte ve hiçbir ırk ve topluluğun hiçbir zaman ayrıcalığı olamı-yacağmı öğretmektedir. Bütün milletlerin içinde kötü insanlar olduğu gibi iyi insanlar da vardır; bir milleti diğerine üstün kılan şey o millet içinde iyilerin baskın ve hakim olması durumudur. "... Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanız-dır..."(49: 13).
Bakara sûresinde ise şu mealde bir âyet yer almaktadır: "Hayır, öyle değil! İyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri Rabb'inin kalındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir." (2: 112). Bu Allah'ın evrensel kanunudur (Sünnetullah). Ve insanlar bu kanundan saptıkları vakit bilgi, hikmet ve kültür meşalesi derin iç görüleri ve yüksek hayat nitelikleri İle üstünlüklerini ispatlamış diğer milletlere verilir.
Böylece milletlerin üstünlükleri bu sünnetullah gereğince sürekli birinden diğerine geçer. Kur'ân'ın şu ayeti de aynı konuyu şöyle ifade etmektedir: "... eğer O'ndan yüz çevirirseniz sizi ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti sizin yerinize getirir." (47: 38). Bu müslümanlara, konumları hakkında aptalca zanlara kapı I mamaları ve konumlarından dolayı gurura kapılıp Allah'ın Doğru Yolunda gösterecekleri gayrette gevşeklik göstermemeleri için açık bir uyarıdır. Eğer bunları yaparlarsa, o zaman Sünnetullah gereği onlara üstün ve Allah'ın takdirini kazanmış bir diğer millet onların yerine geçer. Maide sûresini şu ayeti görmekteyiz: "Ey iman edenler! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah sevdiği ve onların O'nu sevdiği ... bir millet getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir..." (5: 54).
Müslümanlar Sünnetullah'a uygun adım attıkları müddetçe ilim ve sanat alanındaki ilerlemelerine devam ettiler ve insanlığın kültür ve medeniyetini zenginleştirdiler; ancak, dengelerini kaybedip dalalete düştükleri andan itibaren, dünyanın diğer milletleri kültür ve bilgi meşalesini ellerine aldılar ve Müslümanlar yarışta geri kaldılar. Şimdi, kaybettikleri konumu yeniden kazanmak için hiç çaba göstermedikleri müddetçe sünneîullah bu mücadelede inananlar ve kâfirler arasında hiçbir ayrım yapmayacaktır. Müslümanların konumları amelleri temel alınarak belirlenmektedir: "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..." (13: U).
Enfaî sûresinde de şu ayet yer almaktadır: "... Bir topluluk gidişini değiştirmedikçe Allah da verdiği nimeti değiştirmez..." (8: 53). Yani insanlar kendi yaptıklarının sonucu olarak birini ya da öbürünü haketmedikçe Allah nimetlerini onlardan esirgemez.
İslâm fıtrata yakm, çok yalın ve mantıklı bir dindir. Onun temel kavramı olan Tevhid hayatın bütün yönlerinin bütüncül ve uyumlu şekilde geliştirilmesini teşvik eder. Bu ilke hiç bir zaman atıl ve vakti geçmiş olamaz, çünkü insan tabiatı ve fizik dünyanın tabiatı nasıl değişmiyorsa evrensel ve ebedî değerler de öylesine değişmezdir.
Asırların seyri boyunca olan hadîse ise Müslümanların inançları etrafına pek çok adet, gelenek, sistem ve usuller toplayarak İslâm'ın orjınal ruhunu gömmüş olmalarıdır. Pek çok hukuki kural ve kurum dini bir damga taşıdı ve kutsal olarak nitelendirildi. İslâm'da ne saltanat müessesesi ve ne de krallık kurumu vardır, ancak pek çok Müslüman devlet uzun süredir otokratik saltanat yönetimleri altında hayat sürmektedirler.
İslâm, insanlara yeni bir katılım kavramı (istişare) verdi ancak insanlar bunu geliştirmeyi ve gereği gibi uygulamayı başaramadılar; halbuki diğer bazıları şimdi bu ilkeyi aldılar ve benimseyerek geliştirdiler. İslâm hiç bir asîl veya ayrıcalıklı snıf veya grubu kabul etmemiştir. Mensuplarının hiç birine özel bir hak ya da ayrıcalık tanımaksızın mutlak eşitlik temelinde muamelede bulunmuştur. Herkesin eğitim, öğretim ve istihdam alanında eşit fırsatlara sahip olduğu, eşit sosyal, medeni ve siyasî haklara sahip olduğu sınıfsız bir toplum yarattı. Ekonomik sahada eşitlik kuraldı. Böylece herkes en azından makul bir hayat standartına sahip olma hakkından mahrum bırakılmıyordu, ancak daha nitelikli ve kabiliyetli kişiler ise hakedişlerine göre kazanıyorlardı. Ancak en yüksek ve en alt kazanç dilimi arasındaki fark makul sınırlarda tutuluyordu.
Müslüman toplumlar olarak adlandırılan yerlerde buün bu özelliklerin yokluğu aşikardır. Halbuki bunlar gerçek İslâmî sistemin özü, en önde gelen gerekleri ve yalnızca Allah'a iman ediyor olmanın sonucudurlar. Tevhid ilkesi Allah'ın kullarının tamamına, ırk, renk, millet, cins ve mevki ayrımı yapmadan ve hiçbirine ayrıcalık tanımadan hayatta eşit muamele edilmesini gerektirir. Ancak günümüz Müslüman toplumlarında uygulamada bunların hiç biri yoktur. İslâmm temel gereklerini yerine getirmiyorken İslâmi sistemin nimetlerinden faydalanmayı nasıl bekleyebilirler? Yani, gerçekte mevcut kötü durum için İslâm değil Müslümanlar suçlanmalıdırlar.
Isîamic Ideology'nm müellifinin ifadeleriyle, "İslâm öğretisinin esasları her türlü hayatı kolaylaştırıcı uyarlamaları yapabilecek kadar zengindir. İbadetin özüne değil lafız ve şekline önem vermeye başlayan ve bütün zamanlar için ve bütün şartlar altında geçerlilik iddiasında ayrıntılı hayat kanunları çizen bütün gelenekçilik, bir zamanlar canlı olan dİn-bi-Linci fosilleştirmiştir... Bir din, kavramları, adetleri, ibadet şekilleri ve teamülleri çok katı hale geldiği ve bütün yeni deneyim ve deneyler tehlikeli bidatler olarak kabul edildiği zaman canlılığını yitirmeye başlar... İslâm İnsan ruhunu özgürleştirme hareketi idi ve olağanüstü başarısını bu özgürleştirici bakış açısına borçlu idi... Ancak, (daha önce izah edilen) tepkici gelenekçilik nedeniyle âtıl hale geldi.
İslâm artık ancak özgürlükçü ruhunu ve ebedî değerlerini yeniden keşfedebil irse ilerleyebilir. Müslümanlar kişinin özgürlük ve haysiyetine önem veren Allah inancı bulunan bir demokrasi geliştirmelidirler. İslâm ilk ortaya çıkışında insanın insan tarafından dinî, toplumsal, siyasî ve ekonomik yönlerden sömürül-mesinİ önlemek teşebbüsü olarak belirdi. Bilgi ve hakikati aramanın dinî bir vazife olarak kabul edildiği zamanlarda Müslümanlar ilerledi. Kastları ve sınıfları kaldırarak insanlığı eşit hale getirmeye teşebbüs ettiler. Vicdan Özgürlüğü ve şahsiyet haklarında eşitlik imanın ilkelerinden olarak kabul görüyordu. İslâm toplumu İslâm'ın temel ilkelerine muhalefet etmeyen bütün kültürel etkilere açıktı. İslâm'ın büyük fıkıhçıları hür ve serbest görüşlü kişilerdi. İslâm medeniyeti eski Yunan Mirasından da faydalanmıştır.
Hz. Peygamber @ müslümanlara "beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi" ve "ilim Çin'de de olsa aramalarını" tavsiye etmiştir. Kur'ân ekonomik eşitlik ilkesini şu ayette belirlemiştir: ekonomik hayatınızı öyle düzenleyin ki servet "sadece aranızdaki zenginlerin birinden diğerine geçip dolaşan bir meta olmasın." (59: 7).
Meşru sınırlardaki serbest teşebbüse izin veren İslâm her türlü istismar yolunu kapamıştır. Servet fazlalıkları (ihtiyaç halinde) toplumun yoksullarına aktarılabilmeliydi. İslâm devleti Hz. Peygamber @ tarafından bir refah toplumu olarak kurulmuştur.
İslâm sağlıklı bir ahlâkî ve manevî hayat için ön şart olan sosyal, siyasi ve ekonomik yeniden yapılanmaya teşebbüs etmiştir. İslâm insan hayatının fizikî temellere dayandığını ve sadece manevî hayatın bizzat tehlikeye düşeceği durumlarda bu ihtiyaçların göz ardı edilmesi gerektiğini unutmamaktadır. İslâm hayatı bölünmez bir bütün olarak algılamaktadır... hayat sonsuz değişkenliklerin manevi birliği şeklinde integral bir bütün olarak gelişmelidir. Dinî kavram ve kurumlar yeni çevrelerin gerçekliğinden ayrı kaldıkları zaman hayatı kolaylaştırıcı yüklerinden yoksun kalırlar. Buna benzer olarak, insanın maddî hayatı da, manevi temelden ayrı kalırsa Tek Hakikat'ten uzaklaşmış olmak dolayısıyla yalpalama ve şaşkınlık doğurur.
Müslümanların hayatının bütün yönleriyle yeniden yapılandırılması, muhakkak İslâm'ın dünyaya sunduğu bu engin görüş çerçevesinde devam ettirilmelidir. Kilise ve devlet, ruhanî ve dünyevî, halk ve din adamı sınıfı gibi ayrımlar Batı'nın siyasî ve dinî tarihinden kaynağını almaktadır. İslâm ruhu ile dolu olan hiç bir Müslüman insan hayatının ve varlığının kısımlara ayrılmasını doğru bulmaz. Din, kişiye manevî, ahlâkî, zihnî ve fizikî yeteneklerini en yüksek derecede geliştirebilme imkanını hazırlamada bir rehber vazifesi görür. Dinin fonksiyonları Allah ve insan ve insan ve insan arasındaki ilişkileri sürdürmek ve uyumlu olmasını sağlamaktır. Ayrıca din insanların içinde yaşadıkları kainata karşı da doğru tavır almasını öngörür. İnsanî gelişimin hür olarak gerçekleştirilmesini engellemiş bir manevî tekelciler sınıfının reak-siyoner teokrasilerinden bıkmış olan milletler sekülarizm gibi bir diğer aşırı uca sıçramışlardır ve bu sekülarizm tamamen maddeci akılcılıkla özdeşleştirilmiştir." (Dr. Halife Abdulhakİm).
İlim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde mesafe kavramı hemen hemen ortadan kalkmış ve insanlık -evrensel uyum ve kardeşlik hissi olmaksızın- bir organizma haline gelmiştir. İslâm'ın bir Allah ve Rabb inancı, insanlığın kardeşliği, bütün insanların renk, ırk, milliyet ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın eşit olduğu şeklindeki kavramları dünyanın değisik milletleri arasında bir ahenk, sevgi ve işbirliği ruhu geliştirebilir. İslam'ın ebedî değerleri ve mutlak hakikati günümüzün parça-bölük dünyasına barış getirebilir. Ancak, önce Müslümanlar vasat ümmet olduklarını, komünizm ve kapitalizm gibi beşerî sistemlerin aşırılıkları sonucu ortaya çıkan kötülüklerden kaçınarak ve hayırlı işler işleyerek isnat etmelidirler. Ferdî ve toplumsal hayatlarında Öncelikle yaşamaları gereken kaynaklarına bağlı saf İslâm'dır." (îsîamic Ideology).
KISIM 6
DİNÎ HAYATIN UYGULAMALARI: İBADETLER
İslâm hayatı tamamiyle kucaklayan bir bütün oluşturmak ve beşerî faaliyet sahalarından hiçbirine ilgisiz kalmamak ister. Ayrıca, bütün bu alanlar arasında bir işbirliğinin gerçekleştirilmesi gayesini güder. Bu "merkezileştirme" kaygısı, ibadetlerin aynı anda hem ruhun hem de bedenin iyiliğini hedef alması sonucunu doğurur. Bu bakımdan, İlâhi emirlere uygun dünyevî davranışlar her zaman kutsal ve ahlâkî bir nitelik taşıdıkları gibi, aynı şekilde dinî ibadetler de maddî bir fayda sağlarlar. Şuna dikkat edilmelidir: Sadece dinî değil, dünyevî davranış kuralları da aynı kaynaktan, yani Allah kelâmı olan Kur'ân'dan doğarlar. İşte bunun içindir ki, İslâm dünyasının en üst yöneticisi anlamındaki "İmam" terimi, sadece camide namaz kıldıran kimse için kullanılmaz, aynı zamanda İslâm devletinin başkanı için de kullanılır. Bir gün, Rasûlullah @, bir kimseni'n sorusu üzerine verdiği cevapta, dinî uygulamaları namaz, oruç, hac ve zekât olarak özetlemiştir: .
Hz. Peygamber @'in çok iyi bilinen bir hadisinde, öğretisinin üçlü cephesini kendisinin şöyle açıkladığını görüyoruz: İnanç (imân), Allah'a teslimiyet (islâm) ve bunları en iyi şekilde gerçekleştirmenin usûlü (ihsan). Daha Önce inanç esaslarını açıkladık, şimdi de ikinci noktayı açıklayacağız. Bu nokta hakkında Hz. Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Allah'a boyun eğiş (İslâm); namazı kılman, Ramazan ayında orucu tutman, Allah'ın Evi'ne haccetmen ve zekâtı ödemendir."
Namaz
Hz. Peygamber @, "Namaz dinin direğidir" buyurmuştur. Kur'ân-ı Kerîm namazdan yüz kereden fazla bahseder ve onu değişik şekillerde adlandırır: Salât (eğilim, rağbet), dua (yakarış), zikr (anma), teşbih (ululama, övme), inâbe (itaat), vb.
İslâm yeryüzünde Allah'ın hükümranlık atmosferini oluşturmak kaygısıyla, her gün ortaklaşa beş vakit namaz kılınmasını emretmiştir: Sabahleyin -bu yüzden erken kalkmak gerekir-, güneş doğmadan önce, öğleyin, ikindi vaktinde, akşamleyin ve gece yatmadan evvel. Bu durum, Yaradanımıza boyun eğdiğimizin ve minnet duyduğumuzun bir delili olarak, her namaz için, bütün maddî çıkarlarımızdan birkaç dakikalığına vazgeçmeyi gerektirir. Bu mecburiyet kadın erkek her yetişkini ilgilendirir.
Öğle namazı her hafta cuma günü aynı vakitte, mutlaka cemaatle kılınan, daha ihtişamlı ve daha dikkat çekici bir namaza dönüşür. Cuma namazı olarak bilinen bu namaz öncesinde o yerleşim bölgesinin İmâmı bir hutbe okur. İslâm yılda kutlanması gereken iki bayram belirlemiştir: Biri oruç ayının sonunda, diğeri ise Mekke'ye yapılan hac esnasmdadır. Bu iki bayramın herbiri, gündelik beş vakit namaza ilâve olarak, özel bir namazla kutlanır. Sabahleyin cemaatle kılman bayram namaz için bir araya gelinir, namaz sonrasında da İmâm bir hutbe okur. Sınırlı bir mecburiyet (farz-ı kifâye) niteliğindeki bir başka namaz da defin edilmezden önce ölü için kılınan namazdır.
Şah Veliyullah Dehlevî, "Namazın sırlarından bahsederken şöyle demektedir:
"Bil ki, insan bazen İlâhî huzurae yükselebilir ve Cenâb-ı Allah'a sımsıkı yapışabilir. İşte o anda kudsiyet âleminden üzerine tecellîlen iner, bunlar nefse galebe çalar ve bu sayede kişi, dil İle tavsifi mümkün olmayan şeyleri görür. Sonra tekrar eski hâline döndürülür; ama artık eski kararı kalmaz, nefsi ile mücadeleye girer, süfli hâller arasında, nefsin ma-rifetullah içerisinde istiğrak hâline en yakın bir vaziyetle ona karşı koyar, bu hâli, elden kaçırmış olduğu şeylerin telâfisi için ağ olarak kullanır. Bu hâl, şüphesiz ki, bu gayeyle konulmuş bulunan fiiller ve sözler vasıtasıyla yapılan tazim, huşu ve yakarıştır.... Namaz özü bakımından üç unsurdan müteşekkildir: Bunlardan birincisi, Allah Teâlâ'mn celâl ve azametini düşünme sonucunda kalbin huşu ile dolmasıdır. Sonra dilin, bu azameti, bu huşûyu en açık kelimelerle ifade etmesidir. Daha sonra da organların, kalpteki huşûya uygun düşecek hareketlerde bulunmasıdır... Kulun saygı göstermek amacıyla yapacağı fiillerden biri, Allah Teâla'nın huzuruna niyazla durması, yönünü ve gönlünü O'na çevirme-sidir. Bundan daha üstünü, kendi zelilliğini, Rabbinin de izzetini bütün benliğinde hissetmesi ve bunun bir göstergesi olarak başını öne eğmesidir. Zira bütün insanlarda ve hayvanlarda başın yukarı dikilmesi, fıtrî olarak azgınlık ve büyüklenme emaresi, boynun bükülmesi de huşu ve teslimiyet belirtisi olmaktadır. Bu mânaya işaret olmak üzere Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Biz dilersek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar." (26: 5). Bundan daha ilerisi, kişinin en şerefli ve duyularının hepsinin bir arada bulunduğu uzvu olan yüzünü Yüce Allah'ın huzurunda toprağa sürmesidir. Sözünü ettiğimiz, saygı göstermek amacıyla yapılan bu hareketler, insanlar arasında yaygın olan ve gerek namazlarında ve gerekse hükümdarlarının ve amirlerinin huzurunda bu tür davranışlarda bulunmaktadırlar. En güzel namaz, en aşağı mertebeden başlayarak en üstün olanına doğru bu üç hâli içinde toplayan namazdır. Böylece huşu ve kulun kendi zaafını hissetmesinde de giderek bir artış olacaktır,. Namaz, bedenin üç duruşunu içerir: Ayakta dik durma, tam olarak eğilme ve Allah'ın huzurunda alnı toprağa koyma... İşte bunlar, Allah'ın huzurunda ilâhî yüceliği ve beşeri aczi duyuran, böylece ruhun gerekli gelişmesini sağlayan safhalardır." (Huccetullahi'l-Bâliğa, c. I, §. Namazın Sırları).
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır: "Göklerde ve yerdekilerin, güneşin, ayın ve yıldızların, dağların, ağaçların ve hayvanların Allah'a boyun eğdiğini, birçok insanların O'na secde ettiğini görmez misin?" (22: 18). gir başka âyette de: "Yedi gök, yer ve onlar-da bulunan varlıklar, Allah'ı teşbih ve tenzih ederler. Aslında hiçbir şey yoktur ki, hamd ile Allah'ı teşbih etmesin. Ne var ki, siz onların teşbih etmesini anlamazsınız" (17: 44). İslâm'ın namaz ibadeti, bütün yaratıkların dua biçimlerini bir araya toplar: "Güneş, ay ve yıldızlar" doğma ve batma hareketlerini (tıpkı namazların rek'at rek'at kılınışı gibi) tekrarlar. Dağlar daima dik dururlar (Namazdaki ayakta duruş hâli kıyam gibi). Hayvanlar sürekli olarak eğilmiş haldedirler (namazda ayakta duruştan sonra ikinci hareket olan rükû gibi). Bitkilerin besinlerini köklerinden aldıklarını biliyoruz, yani onların başları her zaman secde halindedir (namazdaki üçüncü hareket olan secde gibi). Ayrıca Kur'ân'a göre (8: 11), suyun başlıca görevlerinden biri temizlemedir (o yüzden namaz için abdest alınır). Bir diğer âyette belirtilir: "Gök gürültüsü O'na hamd ile O'nun yüceliğini dile getirir..."(13: 13). Bu ise bize, bazı namazlarda Kur'ân'ın yüksek sesle okunmasını düşüridür-mese bile, müminin namaza başlama ve ondan sonraki her hareket değişikliğinde gürler-cesine yüksek sesle Allahu Ekber (Allah büyüktür) deyişini düşündürür. Başka bir âyette de şu husus belirtilir: "Göklerde ve yerdekile-rin, kanatlarım çırparak sıra sıra uçan kuşla-nn, Allah'ı teşbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve teşbihini bilir." (24: 41). Tıpkı kanat çırpan kuşlar misali, Müslümanlar da cemaatle kıldıkları namazları sık saflar hâlinde yerine getirirler. Gün boyunca gölge nasıl uzayıp kısalıyorsa (Kur'ân'a göre, bu da gölgenin Rabbine yaptığı kendine has bir ibadetidir: 13: 15 ve 16: 48). Namaz kılan Müslüman da, namazım kıldığı sırada, ayakta dururken genişleyip uzanır, secde etmek için kısalır ve secde eder veya otururken kıvrılıp bükülür. İslâmî dua şekli olan namaz, dernek ki Allah'a ibadetin kâinattaki bütün değişik Şekillerinin bir birleşimidir. Bununla beraber, namazda sadece uyarlama ve benzeşme yoktur, üstelik diğer yaratıklar için mümkün olmayan tamamen insanî bir husus daha vardır.
Namazın da içinde yer aldığı ibâdet kelimesinin, abd (kul) kelimesi ile aynı kökten geldiğini de unutmamak gerekir. Bir başka deyişle, namazın kulun yaptığı ve efendisinin kendisinden yapmasını istediği harekettir. Allah dağlardan ayakta durmalarını, hayvanlardan eğik kalmalarını, bitkilerden secde hâlini sürdürmelerini istiyor: Onların İtaati, ibadeti, namazı budur. Herbirinden kendine uygun düşen ve Rabbin kendisinden beklediği şey isteniyor. Akılla donanmış bir canlı, yaratıkların içinde üstün bir varlık ve Allah'ın halifesi olmasından ötürü, elbette, insandan da kendisine uygun bir ibadet istenmektedir.
Vücutça temiz olmak için alınan abdest veya dinî temizlik, namazın Ön şartıdır: Tabiî ihtiyaçlarını giderdikten sonra, bu organlarını temizlemek, ardından da elleri yıkamak, ağzı, burnu, yüzü, kolları, başı, kulakları ve ayakları yıkamak gerekir. Bir Müslüman sûfînin belirttiği gibi, yıkanmak sadece dış temizlik değildir; pislik maddî olduğu kadar manevî de olduğundan, bu aynı zamanda geçmiş günahlarından pişmanlık duymak ve gelecek için iyi kararlar almak demektir. Pişman olup tevbe etmek geçmişi temizleyip arındırır; Allah'ın yardımını dileyerek alman karar ise bundan sonraki hayatında yapacakları hususlarla ilgilidir. Üstelik bunlar günahın işlendiği belli başlı organlarla alâkalıdır: Cinsî uzvumuz büyük günahları işler, el yazar, ağız yer ve konuşur, burun koklar, gözler görür, yüz genellikle manevî baskılar yaparak yetkiyi kötüye kullanma aracı olur, kollar saldırır ve yakalar, baş plânlar ve komplo kurar, kulaklar İşitir, ayaklar ise günahın ve Rabbimiz tarafından yasaklanmış bütün şeylerin yolunda yürür. Bu sembolik ve ruhî yön, her organı yıkarken yapılan dualarla da kendini gösterir. Abdest bozmak üzere tuvalete girerken şöyle denilir: "Rabbim, kalbimi ikiyüzlülükten ve cinsî uzvumu İffetsizlik ve şehvetten arındır!" Abdest almak için harekete geçildiğinde, temizlenme imkânları bahşetmiş olan Allah'a hamdedilerek başlanır ve niyet edilir. Yüz yıkanırken: "Rabbim, dostlarının yüzünün ağaracağı ve düşmanlarının yüzünün kararacağı kıyamet gününde benim yüzümü ağart!" Sağ kol yıkanırken: "Rabbim, beni hayra ilet, âhirette amel defterimi sağ elime ver ve hesabımı kolaylaştır!" Sol kolu yıkarken: "Rabbim, beni şerre sevketme, amel defterimi sol elime verme ve hesap vermemi zorlaştırma!" Başa gelindiğinde: "Rabbim, bana faydalı ilimleri öğret!" Kulaklarda: "Rabbim, bana Senin kelâmını ve Elçinin sözünü işittir!" Sağ ayak yıkanırken: "Rabbim, dostlarının ayaklarının sağlam tutunacağı gün ayağımı Sırat Köprüsüne sağlam bastır!" Sol ayakta: "Rabbim, düşmanlarının ayaklarının kayacağı gün ayağımı Sırat Köprüsünden kaydırma!" Abdest bittikten sonra da şu dua okunur: "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim. Allah'ım, beni çok tevbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle! Rabbim, Senden affını ve tevbelerimin kabulünü niyaz ederim!"
Bilindiği gibi, günlük beş vakit namaz Müslümanlara Hz. Peygamber @'in Allah katma yükselişi (miraç) sırasında farz kılınmıştır. Hz. Muhammed @, müminin de miracının namaz olduğunu ve namaz kılarken Allah katına yükseldiğini belirtmiştir. Bu ifade sebepsiz değildir. Nitekim bir Müslümanın namaz kılarken yaptıklarına bir bakalım. O ilkin ayağa kalkar, ellerini kaldırır ve "Allahu Ek-ber: Allah büyüktür" der. O bu sözle Allah'tan başka her şeyi reddeder ve tek olan Rabbinin iradesine boyun eğer. Allah'a hamd Ü sena ettikten sonra, kendisini Allah'ın huzurunda o kadar âciz hisseder ki hürmetle eğilir, başını eğer ve bu sırada "Büyük Allahım, Seni noksanlıklardan uzak bilirim" der. Ardından doğrulur ve kendisine hidayet verdiği için Allah'a şükreder. O an düşünür ve Allah'ın azameti karşısında kendinden geçerek secde etmek ve tam bir tevazu içinde başını toprağa koymak gerektiğini hisseder, bu esnada da "Yüce Allahım, Seni noksanlıklardan uzak bilirim" der. O, bu hareketleri bedenini ruhaniyete alıştırmak ve maddî dünyadan alınıp semavî atmosfere, Allah'ın huzuruna kendisini götürülmeye giderek daha lâyık hâle getirmek için tekrar tekrar yapar. Bu noktaya eriştiğinde, Allah'a selâm verir ve kendisinden selâm alır. Gerçekten de o bu selamlaşma için, Hz. Muhammed (5)'in Allah katına yükselişi ve O'nunla karşılaşması sırasında, yani miraçta kullanılmış olduğu belirtilen şu formüllerin aynısını kullanır: "Bütün ihtiram, güzel olan şeyler ve namazlar Allah içindir. Ey Nebi, selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketleri sana olsun. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve elçisidir." Mü'min, maddî semboller kullanmadan, bir bakıma Yüce Allah'ın katına bu şekilde yükselir ve Ona doğru ruhî seyahatini yapar. Hıristiyanlar bunu maddî semboller, yani şarap ile ekmek kullanarak yaparlar (communion).
Bu namazın manevî yönüdür. Faydaları pek çoktur. Maddî bakımdan bile; bir mahallenin sakinlerini günde beş defa bir araya getirir, gündelik ferdî çabalarımızın monotonluğunun ortasında birkaç dakikalık bir rahatlama imkânı sağlar ve en önemli kişilerle en müte-vazi kimseleri tam bir eşitlik içinde yanyana toplar (çünkü namazı, o yerleşim bölgesinin en üst yöneticisi, başşehirlerde ise, merkez camiinde, bizzat devlet başkanı kıldırır). Böylece toplumun yalnızca diğer fertleriyle değil, aynı zamanda mahallin sorumlu amirleriyle de buluşulur. Bu insanlar formalite ve engelleme olmadan birbirine yaklaştırılır. Müslümanların kıldıkları namaz, çok güçlü düzenlenmiş, müminlerin çevrelerinde Allah'ın hükümranlığını hissedecekleri şekilde tasarlanmış sosyal bir yöne sahiptir. Hemen hemen askerî bîr disiplin sözkonusudur. Müezzinin çağrısıyla birlikte, insanlar ortak buluşma yerine koşar, imamın arkasında saflar halinde ve ardarda dizilir, tam bir benzerlik ve ahenk içinde herkesle birlikte müşterek hâl ve hareketlerde bulunurlar. Ayrıca, dün-vanın dört bîr yanındaki Müslümanların hep-gj de namazlarında tek bir merkezî noktaya, Mekke'deki Allah'ın Evine (Beytutlah), Kabe'ye doğru yönelirler. Bu ise sınıf, ırk, bölge farkı nedir bilmeyen dünyadaki İslâm toplumunun birlik ve bütünlüğünü hatırlatır.
Hamaz kılmanın en iyi ve en kesin şekli cemaatle kılınanıdır: İmkânsızlık veya güçlük hâlinde ise herbiri, yani kadın veya erkek tek basma kılabilir. Her ne ise, gündelik beş vakit namazda, daha ziyade en asgarî bir görev söz konusudur. Önemli olan, insanın kendisi için ayırdığı zamanların dışında, yirmi dört saat içinde yaklaşık yirmi dört dakikayı da Allah'ın huzurunda harcamasıdır. Asıl olarak, mümin her an Allah'ı düşünmek zorundadır: Mutlu günlerinde de mutsuz anlarında da. Çalışırken de yattığı sırada da, başka işlere koyulurken de... Kur'ân-ı Kerîm bize bu konuda şöyle seslenir: "Akıl sahipleri ayakta İken, otururken, yanları üzere yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında da derin derin düşünürler ve şöyle derler: Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni her türlü eksikliklerden tenzih ederiz; bizi ateşin azabından koru!" (3: 190-191). Aİlah, insanın yararı için kâinata boyun eğdirmiştir. Fakat bu yararlanmaya minnettarlık ve itaatkârlık eşlik etmelidir, yoksa Allah'a karşı isyan ve diğer varlıklara ve yaratıklara karşı zülüm değil.
Bu arada, namazın müminin iyiliği için farz kılındığını belirten bir âyeti kerîmenin de vahyolunduğunu hatırlatmalıyız: "Allah kimseye gücünün üstünde bir teklifte bulunmaz..." (2: 286). Allah nazarında önemli °lan, niyet ve iradedir, yapılanın miktarı veya natta dış şekli değil. Dinine sıkı sıkıya bağlı °ir kimse, belli bir süre, günde beş vakit namaz kılmaya güç yetiremeyeceğine içtenlikle kanaat getirirse, engel devam ettiği müddet-Çe, imkânlarına ve şartlara göre, namazlarını dört, üç, iki veya tek vakitte bile kılmalıdır, olan, maddî veya dünyevî meşguliyetlerinin ortasında manevî görevini unutmamaktır. Bu tür indirmeler veya azaltmalara normal dışı dönemlerde, sözgelimi acı çekildiği ve sık sık bayılmalara maruz kalındığı zamanlarda veya bizzat Hz. Peygamber @'in uygulamaları konusunda okuduğumuz gibi belli durumlarda izin verilmiştir. Hakikaten de, Hendek Savaşı sırasında, düşman namaz kılmak için bütün gün hiç fırsat bırakmadığı için, oOnun Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının dördünü gecenin geç saatlerinde topluca kıldığı olmuştur. Yani, Hz. Peygamber @ bu durumda günlük beş vakit namazı iki vakitte kılmıştır; bir sabahleyin bir de gecenin geç saatlerinde. Buhârî ve Müslim tarafından nakledilen bir başka rivayette, İbni Abbâs'ın şu ifadelerini okuyoruz: "Rasûlullah @, öğle ve ikindi namazlarını, aynı şekilde akşam ve yatsı namazlarını, bir düşman korkusu veya yolculuk olmaksızın, bir arada kıldı." İbni Abbâs bu anlattığına şunu da ilâve etti: "O ümmeti için bir sıkıntı olmasını istemiyordu." Bu rivayet şu halde, üç vakit namazdan bahsediyor, aynca Kur'ân da bundan bahseder gibidir (50: 39-40). Şüphesiz her şey müminin vicdanına kalmıştır. Allah katında kendisi şahsen sorumlu olacaktır. Allah ise aldatılamaz ve hiçbir şey Kendisinden gizlenemez. Geriye namaz saatleri meselesi kalıyor: Bilindiği gibi, normal ülkeler (ekvator, tropikal) ile onların ötesinde yer alan iki kutuplara kadar uzanan bölgeler arasında, güneşin doğuş ve batışları çok büyük farklılık gösterir. Çok önceden, el-Bîrunî biliyordu ki, kutuplarda güneş altı ay boyunca batmış olarak durur ve daha sonra da altı ay (iki gündö-nümü günü hariç) sürekli parlar. İslâm fıkıh ve ilâhiyatçıları genellikle 45. paralel üzerin* de yürürlükte olan namaz saatlerinin, 90. paralele, yani kutuplara kadar geçerli olduğunu ifade ederler. Bunun anlamı şudur: 45 ile 90. paralelleri arasında bulunan bölgelerde, güneşin hareketi değil, saatin hareketi takip edilmelidir. Bu kural namazlar için olduğu gibi oruçlar, vb. için de uygulanır.
Kadınlar aylık rahatsızlık (adet) dönemlerinde ve loğusalıkları sırasında namaz ibadetiyle yükümlü değillerdir.
Oruç
Bir müminin ikinci dinî görevi, her sene bir ay boyunca oruç tutmaktır. Böylelikle, Ramazan ayının her günü, ekvator ve tropikal bölgelerde şafaktan günbatımına kadar yemek, sigara içmek ve her ne olursa olsun -şırınga ve iğne bile yasaktır- içmekten sakınmaktır (yerkürenin merkezinden daha uzak bölgelerde İse, daha önce belirtildiği gibi, 45. paralelin saatlerini temel alarak bunlara denk bir süre içinde oruç tutulur). Hastalar için daha sonraki paragraflara bakınız. Söylemeye hacet yok ki, cinsî arzulardan fikren bile uzak durulmazsa, orucun hiçbir ruhî tedavi değeri kalmaz. Oruç diğer dinlerden olanlara çok zor gibi görünen, oldukça sert bir disiplindir, fakat eğer iyi niyetli olunursa, yüzyılların tecrübesinin ispat ettiği üzere, dine yeni girenler bile buna çabucak alışırlar.
Oruç tam bir ay sürer. Bilindiği gibi, İslâm ay yılını izler. O yüzden, oruç tutulan Ramazan ayının sırayla senenin bütün mevsimlerine, sonbahar, kış, ilkbahar ve yaza geldiği olur. Böylece, boğucu sıcaklarda olduğu gibi, sert soğuklarda da bu mahrumiyetlere alışılır. Ruh disiplini olan oruç, bir Allah'a itaat anlayışı içinde yerine getirilmelidir. Bununla beraber, tıpkı namaz ibadetinde olduğu gibi, sağlık, askerî eğitim, iradenin gelişmesi gibi konularla ilgili orucun maddî yararları da vardır. Herkesten daha çok belki de askerler, kuşatmalar ve diğer savaş zamanlarında, bir yandan savunma görevlerini sürdürürken, öte yandan açlık ve susuzluğa katlanmak zorunda kalırlar. O halde Ramazan ayında Müslüman askerlerinin oruç tutmasını yasaklayan bir komutan en ahmak komutan olsa gerektir. Fakat oruç, yine de esas itibariyle, dinî bir ibadet, Allah'a yaklaştıran ruhî bir eğitimdir. O yüzden her kim doktorunun tavsiyesi veya daha başka bir maddî sebep yüzünden oruç tutacak olursa, dinî görevini hiçbir şekilde yerine getirmemiş olacaktır.
Kadınlar, namazda olduğu gibi, aylık rahatsızlıkları ve loğusa dönemlerinde oruç tutmazlar, ancak bu şekilde kaçırdıkları oruçlarını başka zamanlarda kaza ederler.
Bu arada, Hz. Peygamber @'in, iftar etmeden birkaç gün boyunca oruç tutmayı (meselâ 48 saatten 72 saate kadar süren savm-i visâl'i) veya senenin bütün günleri kendini yemek ve içmekten mahrum bırakarak, kesintisiz bir oruç tutmaya girişmeyi yasakladığını hatırlatmalıyız. Hatta bu tür oruç tutmaları, ruhunu iyice eğitmek ve dolayısıyla daha fazla manevî yüceliklere kavuşmak isteyenlere da-hİ yasaklamıştır. Bu konuda şu uyanda bulunmuştur: "Senin kendi şahsına karşı da görevlerin vardır." Farz olan Ramazan.orucu dışında, istenirse zaman zaman da oruç tutulabilir. Hz. Peygamber @, böyle gönüllü tutulan (nafile) oruçların arka arkaya iki gün olmasını öğütlemiştir. Tıbbî açıdan açıkça belirlenmiştir ki, sürekli tutulan oruç bir alışkanlık hâline gelir ve alışkanlıkları zaman zaman kesintiye uğratmakla tutulan oruçlar gibi bir etki doğurmaz. Yine hekimlerin araştırmalarına göre, bir aydan daha az tutulan orucun büyük bir etkisi yoktur ve kırk günü aşan oruç ise bir alışkanlık meydana getirir.
Yemeyi ve içmeyi bırakarak İslâmî anlamda oruç tutmanın, soğuk bir iklimde insan sağlığına zararlı olduğunu söylemek safsatadır. Biyolojik gözlemler gösteriyor ki vahşi hayvanlar kar yağdığı zaman yiyecek bir şey bulamazlar. O zaman kış uykusuna yatarlar veya zamanlarını "oruç" tutmakla geçirirler ve bu onları İlkbaharın yaklaşmasıyla gençleş-miş bir halde harekete geçirir. Ağaçlar için de aynı durum sözkonusudur: Kışın yapraklarını kaybederler ve uyurlar, hatta su bile almazlar. Birkaç aylık bu "oruç"tan sonra, ilkbaharda gençleşir ve eskisinden daha zinde hâle gelirler. Yeni yapraklarının ve yeni çiçeklerinin bolluk ve gürlüğüne bakarak herkes bu gerçeği müşahade edebilir. Madenlerin bile bu "oruç"a ihtiyacı vardır: Motor ve makineler birkaç saat çalıştırıldıktan sonra durdurulmalıdır, bu dinlenme onlara yeni bir güç verir. Gerçekten de bütün hayvanî organlar gibi sindirim sisteminin de istirahate ihtiyacı vardır. Oruç bu gayeyi gerçekleştirmek için dü-şünülebilen tek çaredir. Son zamanlarda Ba-tı'da özellikle kronik hastalıkları her hastanın ihtiyacına göre kısa veya uzun oruçlarla tedavi eden yeni bir tıp anlayışı ortaya çıkmıştır.
Kazançlarımızın onda birini Allah'a takdim etmek, insan toplumunda çok eski bir anlayıştır. Sözgelimi, hasadın onda birini vermek gibi. Oruç tutmak da, yemeklerimizin onda birini Allah'a sunmaktır. Buna çok yakın bir kavrama göre (Kur'ân bundan şöyle bahseder: "Kim bir iyilik ortaya koyarsa, ona o iyiliğinin on katı vardır." [6: 160]). Her iyi hareket Allah tarafından on katıyla mükâfatlandırılır. İşte bu, Hz. Peygamber @'in şu hadisinin de açıklamasıdır: "Kim bütün Ramazan ayı boyunca oruç tutar, ertesi aydan da (Şevval) buna altı gün eklerse, bütün yıl oruç tutmuş sayılır." Hakikaten de, Müslümanların kullandığı ay takvimine göre yıl 355 gündür ve Ramazan ayı bazen 29 bazen de 30 çeker. Onun İçin bu altı günlük fazlalıkla birlikte, yıllara göre 35 veya 36 gün oruç tutmuş olan Müslüman bunun on katım hak etmiş olur, bu da 350 veya 360 gün eder. Ortalaması 355 ettiğine göre, bu da ay yılının gün sayısına eşit olur.
Mutasavvıflar hayvanî yaratılışımızın kudretinin insanın ruhunun olgunlaşmasını engellediğine dikkat çekerler. Bedenin ruha boyun eğmesi için, bedenin gücünü kırmak, ruhun-kini artırmak gerekir. Araştırmalar neticesinde görülmüştür ki, bu gayeye ulaşmada, aç-hk, susuzluk, cinsî arzulardan vazgeçme ve dilin (sözün), kalbin (düşüncenin) ve diğer organların kontrol altına alınmasından daha etkiü hiçbir şey yoktur. Kişinin olgunluğunun belirtilerinden biri, hayvanî tabiatını aklına ve ruhuna boyun eğdirmesidir. İnsan tabiatı kâh isyan, kâh itaat halindedir. O yüzden, insanın hayvanlığı bastırmak için oruç gibi sert idmanlar yapmaya ihtiyacı vardır. Günah işlerse, tevbe etmesi ve oruçla kefaret yolunu seçmesi, onun hem günah ve rezillikleri bir daha işlemeyecek şekilde iradesini güçlendirirken, hem de kendisini teselli eder ve ruhunu arındırır. Ayrıca yememe ve içmemenin bir melek tabiatı olduğunu da hatırlayalım. İnsan böyle bir rejimi benimsemekle, kendini meleklere daha fazla benzer hâle getirir, üstelik bunu sırf Allah'ın emrini yerine getirmek üzere yaptığı için de, O'na daha fazla yakınlaşır ve insan için en son gaye olan O'nun rızasını kazanmış olur.
Hac
Hac kelime olarak, hem (Rabbe doğru) yönelme hareketi hem de bir şeye (konumuzla ilgili olarak da, benliğe, nefse) hâkim olma çabası anlamına gelir. Hac kelimesini tam olarak karşılamamakla beraber, Batı dillerine bu ifade "kutsal sayılan yerleri ziyaret" anlamına gelen pelerinage kelimesiyle tercüme edilmektedir. Hac Müslümanın dinî vazifelerinin üçüncüsüdür. Erkek veya kadın her yetişkine, ilâhî iradenin içinde kendini yok etmenin büyük "Çaba"sını yerine getirmek üzere, ömründe bir kere, Mekke'ye gitmek farzdır. Bu seyahati yapacak maddî imkânlardan mahrum olanlar hacdan muaftır. Fakat hangi Müslüman, bir gün, dininin merkezini, Allah'ın Evi olan Kabe'yi ziyaret edebilmek için gerekli parayı azar azar biriktirmez? Kur'ân, Kabe'nin, Tevhid inancı içinde, Allah'a adanmış en eski "ev" olduğunu belirtirken (3: 96) abartma yapmaz. Yapılışı sadece Hz. İbrahim zamanında olmuş olsa bile -ki İslâmî geleneğe göre, Hz. İbrahim Hz. Âdem tarafından yapılan bu evi yalnızca tamir etmiştir-, yine de Hz. Süleyman tarafından Kudüs'te inşa edilen mabetten bile daha eski bir mabet olduğu ortadadır. Hâlâ faaliyette olan ve Mekke'deki Kabe'den daha eskiye uzanan bir ibadet mahalli bilinmemektedir.
Hac ibadeti sırasında yapılması gerekenler kısaca şunlardır: Mekke civarında, kutsal toprakların sınırına gelince normal elbiseler çıkarılır ve iki kumaş parçasından oluşan aynı tipte bir elbise (ihram) giyilir. Kadınlardan değil, yalnızca erkeklerden istenen bu kıyafet bir peştemal ile omuzları örten geniş bir örtüdür. Baş açıktır. Hac süresince kişi kendisini, kendi benliğini unutmaya çalışır. Bütün günü derin düşüncelerle geçirmek üzere Mekke'nin banliyösü olan Arafat'a gidilir. Akşama doğru, Mekke yönünde harekete geçilir. Müzde-life'de gecelenir ve sabahleyin erkenden Mekke'nin hemen yakınındaki Minâ'ya gelinir. Orada üç gün geçirilir. Bu sırada her sabah Şeytan taşlanır. Minâ'daki bu üç gün esnasında kurban kesilir, Kabe'yi tavaf etmek ve Kabe'nin karşısındaki Safa ve Merve tepeleri arasında yedi kere koşmak üzere şehre kısa bir ziyaret yapılır. Bu yapılanların hepsinin bir anlamı vardır. Bunların sembolik arka plânları şöyledir:
Hz. Âdem ile Havva, Cennet'ten düştükleri zaman kaybolmuşlardı, birbirlerini arıyorlardı. Allah'ın lütfuyla nihayet Arafat'ta buluşup birbirlerine kavuşabildiler. Onun İçin, Hz. Adem ile Havva'nın torunları, Allah'a minnet ve şükranlarını sunmak üzere, O'na yönelir, ilâhî varlıkta kaybolmak ve kendini unutmak için bir gayret sarfeder, geçmiş günahlarından ötürü Kendisinden af diler ve gelecek için yön ve yardımını niyaz eder.
Şeytan taşlamaya gelince, bilindiği gibi Hz. İbrahim Allah'tan başka kimseyi sevmediğini iddia etti. Allah da bu konuda onu imtihan etmek üzere, kendisinden sevgili oğlunu boğazlamasını istedi. Bunun üzerine Şeytan ilkin kararından caydırmak için Hz. İbrahim'e geldi, sonra kocasını vazgeçirsin diye Hz. Hâcer'e gitti ve son olarak da kurban olmayı reddetmesi için çocuğun, bizzat Hz. İsmail'in yanına vardı. Herbiri de onu taşlayarak kovdu. Bu olayın Minâ'da cereyan ettiği söylenir. Onun için bu hareketler, hayatın şeytanî dürtülerine karşı bir kararlılık gösterisi şeklinde, orada sembolik olarak tekrarlanır.
Allah'ın Evi'ni ziyaret kolayca izah edilebilir: İnsan itaatkârhğını göstermek üzere, oraya kusursuz bir saygı ve tevazu ile gider. Çok eski bir âdete göre, birinin etrafında dönmek, üzerine titremlen ve yürekten bağlanılan kimse için canını vermeye hazır olduğunu bildirmek anlamına gelir.
Hakkındaki bir yığın yanlış anlamalardan ötürü Kabe'deki Siyah Taş üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. O bir göktaşı değildir, aksine siyah renkli bir taştır. Onun pratik yaran, Allah'ın Evi olan Kabe çevresindeki dönüşler (tavaf) için başlangıç noktası olmasıdır ve renginden ötürü de binada rahatça farkedilir. Hem sonra bu taşa tapılmaz, ona yönelerek secde bile edilmez: Bütün binanın herhangi bir noktasına yönelinerek kılınacak namaz geçerli olacağından, gerek Mekke'de, gerekse yerkürenin başka yerlerindeki Müslüman ekseriya namaz esnasında Kabe'nin Siyah Taş'ın (Hacerü'l-Esved) bulunduğu noktasından başka bir noktasıyla karşı karşıya kalır. Hatırlanacağı gibi, sapık Karmatiler H. 318, M. 930'da Mekke'yi talan ettiklerinde, bu Siyah Taş'ı ülkeleri Ummân'a (orada yeni bir Kabe yapmak için mi?) ganimet olarak götürmüşler ve onu ancak 21 sene sonra geri vermişlerdi. Siyah Taş'ın olmadığı bu süre boyunca. Müslümanlar Mekke'yi kıble edinmeye devam ettiler. (Güneydoğu Arabistan'daki) Ummân'ı değil. Kabe binası bile asıl değildir. Çünkü Kabe yıkılsa -sözgelimi restorasyon için-, namazda yine de o yöne dönmeye devam edilecektir: Kabe binasının dikili olup olmaması kıble açısından pek fazla Önem taşımaz. Yukarıda belirtildiği gibi. Siyah Taş'ın pratik faydası, tavafın başlayacağı ve biteceği noktayı işaretlemesidir. Yine de Siyah Taş'ın sembolik bakımdan tartışma götürmez büyük bir anlamı vardır. Bir hadisinde Hz. Peygamber @ şöyle demiştir: "Hacerü'l-Esved yeryüzünde Allah'ın sağ elini (Yemînullah) temsil eder" ve bunda şüphe yoktur. Gerçekten de hacı bağlılık yemini etmek üzere ellerini onun üzerine koyar. Kur'ân terminolojisinde Allah Hükümdar olduğundan, Onun sadece hazineleri, ordulan değil, bir de hükümdarlığı vardır. Hükümdarlıkta ise bir başkent bulunur ajrnmül-kurâ, "şehirlerin anası", çok eski çağlardan beri Mekke'nin adıdır) ve başşehirde tabiî olarak "Allah'ın Evi" olur. Her dürüst vatandaşın, elini Hükümdar'ın sağ eli üzerine ^oyarak itaat sözü vermek üzere oraya gitmesi gerekir. İşte bu gerçekten ötürü, Görün-mez'in eli görünür olmalıdır ve bu yukarıda adını ettiğimiz Siyah Taş'tır.
Geriye Safa ve Merve tepeleri arasında yedi kere koşmak kalıyor. Rivayete göre, Hz. İbrahim hanımı Hz. Hâcer'i bebeği Hz. İsmail ile birlikte, Mekke'nin o zamanlar çöl olan bu bölgesine bırakıp gittiği ve çok geçmeden ellerindeki su bittiğinde, Hz. Hâcer susuz bebeğine su bulmak için annelik sevgisiyle sağa sola koştu. Zemzem pınarı işte o zaman fış-kırdı. Bu annelik sevgisine hürmet etmek ve Allah'ın merhametine şükretmek için, bu hareketler Hz. Hâcer'in koştuğu aynı yerlerde tekrarlanır.
Haccın sosyal yönü de daha az çarpıcı değildir. Çünkü dünya Müslümanlarının kardeşliği burada çok parlak bir şekilde kendini gösterir: Irk, dil, bölge, hatta sınıf ayırımı olmaksızın, müminler mecburen oraya giderler, en kusursuz kardeşlik eşitliği içinde birbirilerine kanşırlar, çölde beraber yaşarlar ve dinî vazifelerini ortaklaşa yaparlar. Belli saatlerde yürünür, durulur; günlerce çadır altında veya açık havada gecelenir. Bütün bunlar, gündelik beş vakit namazdan da fazla olarak, mümini Allah'ın askerlerinin disiplinli hayatına alıştırır.
Hz. Muhammed @ kendi haccı sırasında Önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşma "Veda Hutbesi" adıyla bilinir. Çünkü bundan üç ay sonra vefat etmiştir. Bu hac sırasında, Arabistan'ın ve komşu ülkelerin bütün noktalarından gelen 140 bin Müslümanla buluştu ye onlara İslâm'ın temel esaslarını anlattı: ikona ve başka türlü semboller kullanmadan tek Allah'a iman; ırk ve sınıf ayırımı bilmeyen ve takvaya (kusursuz dindarlığa) dayalı üstünlükten başka hiçbir ferdi üstünlük tanımayan müminlerin eşitliği; her insanın üç hakkının, yani canı, malı ve şerefinin korunması; faizin her türlüsünün yasaklanması; öç almanın ve kendini hâkim yerine koyup ferdî hak almanın kaldırılması; kadınlara en güzel şekilde davranılması; az sayıda insanın elinde toplanmasına engel olmak için servetlerin dağıtılması ve sürekli dolaşımı (bu, miras ve vasiyetlerle ilgi kanunlar sayesinde gerçekleştirilmiştir); son olarak, hayatın bütün alanlarında ve herkes için sadece Allah iradesinin geçerli olduğunun ilânı. Her sene, Zilhicce ayının 9'unda Arafat'da toplanan Müslüman hacıların Önünde bu hutbe muhteşem bir şekilde tekrarlanır.
İslâm öncesi bir uygulamanın, hiç değilse ilk Müslüman nesli içinde, devam ettirilmiş olduğu söylenebilir: Bu geniş toplanmadan yararlanılarak yıllık bir edebî kongre düzenleniyordu. Burada şairler yeni eserlerini duyuruyorlar ve hatipler kalabalıklara seslenerek maharetlerini sergiliyorlardı. Hatta profesyonel güreşçiler seyircileri büyülüyor ve tüccarlar her tür ticaret mallarını getiriyorlardı. Halife Hz. Ömer bu toplantıya daha sağlıklı bir idarî veçhe kazandırdı: Hac toplantısı kendisi için, bütün vali ve komutanlarıyla en yüksek düzeyde bir mahkeme oluşturma ve belli başlı sorunları tartışma vesilesi ve aynı zamanda da alınması düşünülen önemli tedbirler için genel bir istişare fırsatı idi. Bir kere daha tekrar edelim, İslâm'da kutsal ile kutsal dışı, ruhani olan ile cismani olan ortaklaşa yaşar ve hatta ahenkli bir işbirliği içinde yürütülür.
Zekât
Kur'ân-ı Kerim, maddî İmkânların insanlığın, toplumun temelini, hatta hayatta kalabilmenin başlıca çaresini oluşturduğunu belirtir (4: 5). O yüzden, zekât vermenin Hz. Peygamber @ taraından dinin dört temel ibadetinden biri haline getirilmesine asla hayret etmemeliyiz. İslâm'da devlet başkanına lüksü ve şanı için "haraç" ödenmez; özellikle muhtaçlar gözetilerek toplumun hakları ödenir ve bu ödeme her zaman Allah'ın lütfunun artması ve malın temizlenmesi gayesiyle yapılır. Zaten Hz. Muhammed @, "Bir halkın lideri, gerçekte, onun hizmetçisidir" buyurmuştur. Bu sözün doğruluğunu ve halkının yönetimini -gerek manevi kılavuz gerekse devlet başkanı olarak- nasıl hiçbir çıkar gözetmeden yaptığını ispatlamak için, İslâm devletinin Müslümanlardan gelen gelirleri, dinen kendisine ve bütün ailesine yasaklanmış olduğunu resmen ilân etmiştir. Şayet, devlet başkanı kamunun güvenini kötüye kullanmazsa, vatandaşları vazifelerini yerine getirmede çok daha titiz davranacaklardır.
Günümüzde sıradan insanlar, zekât denilince, yaptıkları tasarruflardan her sene fakirlere vermeleri gereken bir yüzdeyi anlıyorlar. Fakat Kur'ân'da, Hadiste ve İslâm'ın ilk yüzyıllarının uygulamasında zekât (2: 43)-Kur'ân'da zekât ile aynı anlamda kullanılan diğer kelimeler şunlardır: hakk (6: 141), nasîh (16: 56), infâk (2: 267), sadaka ve sadakat (9: 60)-, İslâm devletinin Müslüman vatandaşlardan aldığı her tür vergiyi ifade ediyordu (gayrimüslimlerden alınan vergilere başka ad veriliyordu). Bu vergiler, tarım ürünlerinden, yeraltı işletmelerinden, ticarî sermayeden, genel otlaklarda otlayan küçük ve büyükbaş hayvanlardan, altın ve gümüş tasarruflarından, vb. alınıyordu. Başlangıçta bütün bu vergiler hükümete Ödeniyordu, fakat daha sonra, Hz. Osman devrinde (644-654), hükümet tasarruflar üzerinden alınan verginin, Kur'ân'da belirtilen (9: 60) listede yer alan kimselere vergi yükümlüsünün kendisi tarafından verilebileceği kararını aldı.
Derin ekonomik sebeplerden ötürü Kur'ân, millî servetin durmadan dolaşması ve verimli hâle gelmesi için, yığıp biriktirmeyi ağır bir vergi koyarak "cezalandırdı". Halife Hz. Osman'ın direktifi, idareyi basitleştirmek gayesi güdüyordu. Çünkü o dönemde Müslümanlar genel nüfus içinde sadece küçük bir azınlık idiler, fakat Endülüs'ten Çin'e kadar üç kıta üzerine yayılmış bulunuyorlardı. Gerçek birikimlerin denetimi, bu daldan alınacak vergilerin getirişinden çok daha fazla götürüşü olan bir idari mekanizmayı gerektiriyordu. İşte bu teknik düzenlemenin asıl sebebi ve arka planı açıkça budur.
Hz. Peygamber @ ve İİk Dört Halife döneminde, İslâm devletinde Müslümanlardan zekât'tan başka alman vergi yoktu. Bir sadaka olmaktan kesinlikle uzak olan zekât, ödeme zamanı ve miktarı sabit, ödemeyenlere karşı ceza ve zorlama uygulanan, hukukî bir vergi, mecburi bir yükümlülük idi. Bu ödemelerin önemini müminlerin zihinlerine iyice yerleştirmek için, Hz. Peygamber, bunların da Allah'ın birliğine iman, namaz, oruç veya hac gbi ibadetlerle eşit değerde dinî bir vazife ve ilâhî bir emir olduğunu belirtti. İman ruhi bir görev, namaz, oruç ve hac bedenî vazifelerse, zekât da mâlî bir vazifedir. Hukukçular ona "ibâdet-İ mâliye" (mal ve servet yoluyla Allah'a ibadet) adını verirler. İşte, insanî yapıyı oluşturan unsurlardan hiçbirini diğerinden üstün veya Önemsiz tutmadan, ruh ile beden arasında ahenkli bir denge kurmak için, İslâm'ın insan hayatının tamamını tek bir bütün içinde düzenlediğinin, eğer gerekiyorsa, bir başka delili de budur.
Daha önce görüldüğü gibi, Kur'ân bu vergiyi belirtmek için aralarında fark gözetmeden birçok terim kullanır: Pek çok ayette rastlanan zekât (hem artma hem de arınma anlamına gelir; onun İçin de artan servetin bir kısmının temizlemesi gayesiyle verilmesi gerekir), sadaka (doğruluk ve hayır anlamına gelir; onun için, dine bağlı olunduğunun doğruluğunu ispatlamak üzere, hayır yapmak gerekir), hakk (hak anlamındadır, çünkü zekât başkasının hakkıysa, sahip olanın da görevidir, hak ve görevler her türlü sosyal İşleyişin temeli, işbirliğinin zaruri tamamlayıcılarıdır), nasib (katılma payı ve sabit şey demektir) ve infâk (harcamak ve -servetin toprağa benzetilerek, altından- bir tünel kazmak anlamı taşır).
Böylece tasarruflar, mahsuller, ticaret, otlaklarda otlayan hayvan sürüleri, madenler, deniz ürünleri vb. zekâta tâbidir. Bunlardan alınan zekât oranlan değişir, fakat bunlar aynı anlamı ifade eden zekât, hakk veya sadaka gibi adlar alırlar.
Hz. Peygamber @ zamanında uygulanan tarifelerin değiştirilemez olduklarına hükmedil-memiştir. Nitekim Hz. Peygamber @'in Taif (ve aynı şekilde diğer bazı bölge) sakinlerini zekât verme yükümlülüğünden muaf tuttuğunu biliyoruz. Aynca büyük Halife Hz. Ömer, Ebu Ubeyd'in belirttiği üzere, Medine'ye yiyecek ithalinden alınan vergileri düşürmüştür. Hz. Peyamber @ kendi hayatında yeri geldiğinde, ülkenin sözgelimi dış tehdide karşı korunması için, olağanüstü vergilere başvurmak zorunda kalmıştır. Bütün bu uygulamalar İslâm hukukçularına, yönetimin yeni geçici vergiler (bunlara nevâib adı verilmiştir) koyabileceği veya kriz dönemlerinde tarifelerin yükselebileceği hükmünü vermelerine imkân sağlamıştır. Kur'ân'ın vergilerin konuları ve tarifeleri üzerinde sessiz kalması da hukukçuların bu hükme varmalarını teyid eder.
Buna karşılık Kur'ân, kamu harcamalarının, devlet bütçesinin belli başlı sarf yerlerinin ayrıntılarını verir:
"Zekât (Müslümanlardan gelen devlet gelirleri), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekât toplama görevlilerine, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlere, kendini efendisinden satın alıp hürriyetine kavuşma durumunda olan kölelere, borcunu karşılayacak durumda olmayan borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve çaresiz kalmış yolcuya verilir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (9: 60). Ayetin Arapçasında geçen sadaka kelimesi, daha önce belirttiğimiz gibi zekât ile eş anlamlıdır ve Müslümandan alman her türlü vergi demektir. Bir gayrimüslim vatandaştan alınan harâc, cizye, ganimet gibi vergiler zekâta dahil değildir. Her iki vergi gelirinden yararlananlar da büyük ölçüde farklılık gösterir.
Diğer kanun koyucuları, daha ziyade gelirler için hükümler koyarken, Kur'ân özellikle harcama ilkelerini belirlemeye özen gösterir. Ayetin sözünü ettiği zekâttan yararlanan sekiz sınıf içinde, Hz. Peygamber @'in bulunmadığına dikkat etmek gerek.. Başka âyetlerden farklı olarak, vergiden yararlananları bir bir sayan bu âyetin önemini daha iyi kavramak için, biraz açıklamada bulunmak faydalı olacaktır.
Halife Hz. Ömer gibi büyük bir otoriteye göre, "fakirler"den kasıt İslâm dininden olan fakir ve muhtaçlar, "mesâkİn"den kasıt da koruma altındaki gayrimüslim kimseler arasındaki fakirlerdir (bkz. Ebu Yusuf, Kİtabü'l-Harâc, bl. "Fimen tecib aleyhi ez-zekât"). Burada dikkate şayan bir husus vardır ki, İslâm, gayrimüslimlerden alınan vergileri sadakâ'ya dahil etmediği halde, Müslümanlardan alınan vergilerden istifade edenler arasına gayrimüslimleri de sokmaktadır.
"Zekâtı toplayan memurlar", -bunlar vergi tahsilinde, muhasebesinde, sarfedilmesinde, denetiminde ve hesap tasfiyesinde çalışan kimselerdir-, uygulama bakımından devletin sivil ve askerî bütün yönetimini oluşturur. Şu halde, bu vergiden istifade edenler, devletin idare mekanizmasını oluşturan bütün bölümlerde çalışan memurlardır.
"Kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler" çok Çeşitlidir. Büyük hukukçu Ebu Ya'lâ el-Ferrâ bu konuda şöyle demektedir: "Kalbleri kazanılacak olanlara gelince, bunlar dört sınıfa ayrılır:
a- Müslümanlara yardım etsinler diye gönülleri kazanılanlar,
b- Müslümanlara kötülük yapmasınlar diye gönülleri alınmaya çalışılanlar,
c- Müslümanlığa girmeleri istenenler.
d- Kendileri aracılığıyla halklarının veya kabilelerinin fertlerinin İslâm'a girmeleri istenenler.
Şu halde, ister Müslüman ister putperest olsunlar, kalbleri kazanılacak olan kimselerin hissesine düşen paydan saydığımız bu sınıflardan herbirini yararlandırmak caizdir." (el-Ahkâmus-Sultânîyye, s. 116).
"Köleler" teriminden her zaman, kölelerin azat edilmeleri ve düşman tarafından -İslâm devletinin Müslim veya gayrimüslim vatandaşlarından- tutsak edilmiş olan savaş eserlerinin fidye Ödenerek kurtarılmaları anlaşılmıştır. Burada kölelerle ilgili birkaç cümle söylememiz yerinde olacaktır: İslâm'dan önce hiçbir din, kölelerin durumunun düzeltilmesi kaygısını duymuş görünmemektedir, Serahsî'nin belirttiğine göre, İslâm Peygamberi @, Arapların köle edilmesini kesinlikle yasaklamıştır. Arap olmayanlara gelince, Kur'ân'm (24: 33) emrine göre, şayet bir köle efendisine kurtuluş parasını ödemeye hazırsa ve bu kölede bir hayır (iyi niyet) görünüyor ise, sahibi bu teklifi geri çeviremez. Aksi takdirde mahkeme, sahibini, kölesine hürriyetini satmalmak için gerekli parayı kazanma ve biriktirme imkânı vermeye zorlayacak ve bu sırada da efendisine hizmet etmekten muaf tutacaktır (Mebsûî, X, s. 40 ve 118). Ayrıca daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, Müslüman hükümet, hürriyetlerine kavuşmaları için ülkedeki kölelere yardım etmek üzere her yıl bütçesinden belli bir miktar ayırmak zorundadır. İslâm'da köleliğin meşruluğunun amacı, bizim gibi zavallı bir varlığı asla sömürmek değildir. Sömürmek şöyle dursun, asıl gaye, her şeylerini kaybetmiş ve şu veya bu sebepten ötürü yurduna dönememiş savaş esirlerine ilk Önce bir yuva temin etmektir. Ayrıca onları eğitmeye ve İslâmî ortamda ve Allah'ın hükümetinin idaresi altında onlara en iyi kültürü edinme fırsatı verilmeye çalışılır. Köleler ancak devletin hükümeti tarafından girişilmiş meşru bir savaşta edinilebilir. Özel baskınlar, adam kaçırıp fidye almak için yapılan akınlar veya hatta anne ve babaları tarafından yapılan çocukların satışı mutlak surette hiçbir meşru değere sahip değildir. Bu tür yollarla asla köle edinilemez.
"Borçlular"a yardım etmek, değişik şekillerde gerçekleştirilebilir. Sözgelimi, Halife Hz. Ömer'in faizsiz borç veren resmî bir büro kurduğunu görüyoruz.
"Allah yolunda cihad edenler" ifadesi, her tür iyilik ve yardımı içerir ve hukukçular bunlar arasında İslâm'ın savunması için askerî araç ve gereçlerin teminini en başa koymakta hiç tereddüt etmemişlerdir.
Son olarak, "yolda kalanlara" (yolcuya) yardım edilebilir. Bu yardım, sadece ona barınma İmkânı sağlanarak değil, aynı zamanda kendisine sağlık ve konfor da temin edilerek yapılmalıdır: İster yerli ister yabancı, gerek Müslüman gerekse gayrimüslim olsun, bir yerden gelip geçenlerin huzuru için alınması gerekli her türlü tedbir ve yol güvenliği gibi.
Sonuç
Dinî ibadetler konusunda yaptığımız bu açıklama -tekrarlamakta yarar var- Müslümanın bütün hayatını yöneten temel ilkeyi yeterince gözler önüne sermektedir: Bütünü geliştirmek ve parçaların işbirliğini sağlamak. Kur'ân-ı Kerîm yirmi kadar âyette "Namazı kılın ve zekâtı verin" emrini tekrarlar. Madde ile mananın ayrılmazlığını, beden ile ruhun birliğini gözler önüne serme bakımından, Allah'a ibadet etmek ile topluma olan borcunu ödemeyi, yani namaz kılmak ile zekâtını vermeyi aynı düzeyde ele alan bu emirden daha açık bir delile ihtiyaç var mıdır? Manevî görevler maddî faydalardan uzak olmadığı gibi, maddî görevler de ruhî faydalardan uzak değildir. Ayrıca sözkonusu faydaların tamamı, bu görevlerin yerine getirilmesindeki niyet ve sebebe sıkı sıkıya bağlıdır. (Muhammed Ha-midullah, Introduction to islam).
KISIM 7
BİR MÜSLÜMANIN GÜNLÜK HAYATİ
Doğum
Bir ırk veya bir ülke ile sınırlı olmayan, aksine bütün insanlığı hedef alan bir dinde topluma doğmanın iki şekli vardır: İradeli doğum ve iradesiz doğum.
1- İlk önce, iradeli doğum -veya ihtida, yani Müslümanlığa geçme-, esas itibariyle, yaptığının tam bilincinde ve tercihinde tamamîyle hür bir yetişkinin, Hz. Peygamber @'in ifadesiyle "diliyle söylemesi ve kalbiyle tasdik etmesi -inanması"ndan ibarettir. Vücudunu cehalet kirinden sembolik olarak arındırmak gayesiyle guslettikten yani başından aşağı su dökünmek suretiyle yıkandıktan sonra yeni Müslüman olmuş kişi, genellikle iki kişinin huzurunda şu şehadet kelimesini söyler: "Şe-hadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir." (Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû).
Yeni Müslüman olanlara adlarını sormak Hz. Peygamber @'in âdetiydi. Eğer ismin İslâm'la çatışan herhangi bir yönü varsa, onu değiştirir ve o kişiye yeni ve daha uygun bir ad verirdi. Sözgelişi, eğer birinin adı "Abdülkâbe" (Kabe'ye Tapan) veya "Abdüşşems" (Güneşin Kulu) veya "Gavi" (Haylaz) veya (Sapmış), vb. ise, Hz. Peygamber bu türlü bir adlandırmayı hoş karşılamazdı. Günümüzde de, yeni Müslüman olanlar genellikle bir Arap adı alıyorlar. Çünkü Hz. Peygamber @'in ve Ümmü'l-mü'mînîn (Müminlerin Anneleri) olarak bilinen- mübarek hanımlarının ana dili olan Arapça, her Müslümanın da manevî bakımdan ana dili mesabesindedir.
İşte bu yüzden her Müslüman Kur'ân-ı Kerîm'i yüzünden okuyabilmek için Arapça (en azından Arap harflerini), hiç değilse sosyal bir görev olarak, bilmekle yükümlüdür.
Müslüman olanlar her zaman bu göreve öylesine Önem vermişlerdir ki Arap harflerini kendi ülkelerinin dillerine uydurmuşlardır: Farsça, Türkçe, Urduca, Malayca, Peştuca, Kürtçe, vb. Bu yüzden yeni Müslüman olanlara, kendi ülkelerinin dilinde, hiç değilse Müslümanlararası haberleşmelerde kullanmak için Arap yazısı konusunda yeterince bilgi sahibi olmaları tavsiye edilir. Bu tavsiye pratik bir yönden de yoksun değildir, çünkü Arap yazısı, bütün seslendirme işaretleriyle (harekeler ile) birlikte kullanıldığında, dünyanın en net, karmaşıklıktan en uzak yazısıdır. Bu yazının Özünde olan süsleyici güzelliği ve iktisadî değeri (gerçekten bu yazı bir tür stenografidir) ise artı yönünü oluşturur.
Arap olmayan Müslümanlar kendi dillerini yazıya dökerken Arap harflerini benimsediklerinde, ilâve birkaç harf ile birkaç seslendirme işaretine ihtiyaç duyarlar. İlâve edilen bu elemanlar ülkeden ülkeye ve devirden devire değişir. Çünkü İslâm dünyası, toplu iyileştirmeleri zorlamak ve geliştirmelerde bulunmak için merkezî bir akademik otoriteye bugüne kadar hiç sahip olmamıştır. Onun için, Arap harflerini kullanan Müslüman Ülkelerin, dillerin ve Arapça olmayan Özel isimlerin yazımında aynı harf sistemi kullanmak ve geliştirmek için, acilen dünya çapında bir kongre düzenlemeleri gerekmektedir. Arap harfleriyle yazılan çeşitli dillerdeki değişik ilave harf veya işaretlerin ses değeri ile ilgili olarak, maalesef bugün olduğu gibi, farklılıkların olmaması gerekir. Arap alfabesine yapılmış olan en eski ilâveler muhtemelen Türkler ile İranlıların yaptıkları ilâvelerdir. İlâve edilmiş en eski seslendirme işaretleri ise Endülüslülerden çıkmış görünüyor. Onlar aljamiado (Arapçadaki el-a cemiyetu [Arap olmayan] kelimesinin bozulmuş şekli), yani İber Yarı-madası'mn dili için bunu yapmışlardır. Bu dilde bugün dahi (Kur'ân tercümeleri de dahil) yüzlerce yazma eser bulunmaktadır. Arapların da, modern zamanlarda, yabancı özel isimleri doğru telâffuz edebilmek için ve az da olsa özel lehçelerin kullanımı veya yerel telâffuzlar için böylesi ilâvelere ihtiyaçları vardır. Bildiğimiz kadarıyla bugüne kadar teklif edilmiş olan en İyi ve en net sistem Haydarabad-Dekkan Osmaniye Üniversitesi tarafından kabul edilmiş ve yüzlerce hacimli eserde (Ernest Nys tarafından yazılmış olan İnsan Haklarının Kökenleri adlı eserin Urdu-caya tercümesinde olduğu gibi) kullanılmış olan sistemdir. Bu sistemle eski veya yeni oniki kadar Avrupa dili yazılabilmiştir. Bu Arap harflerine çevirme sisteminin ayrıntıları, üç ayda bir yayınlanan Islamic Culture dergisinde Haydarabad, 1940, s. 486 ve devamında verilmiştir.
Normal Arap alfabesi -ayın 28 evresi gibi- 28 harften oluşur. Üstelik bu harfler harikulade bir şekilde l'den 1000'e kadar rakamları temsil edecek şekilde sıralanırlar. Arap harfleri sağdan sola doğru yazılır.
Hemen belirtmeliyiz ki, Doğu Arapları ile Batı (Kuzey Afrika) Arapları arasında bazı harflerin değerlerinde belli bir fark vardır. Eğer harfin altında İki rakam varsa, alttaki rakam Mağrip Araplarına göre o harfin sayısal değeridir. Bu arada, seslendirme İşaretleri (harekeler) ancak muhtemel anlam karmaşasında kullanılır, genel uygulamada sesli harfler çoğunlukla kullanılmaz.
Arap alfabesinin bu Sami dizilişi daha sonra pedagojik ihtiyaçlardan ötürü değişmiş ve ya-zılışlanndaki benzerliklere göre gruplandırıl-mışlardır. Her harfin biri tam, diğeri kısmî olmak üzere iki şekli vardır. Normal yazıda kısmî olan harf, kelime sonunda (bir sonraki kelimeden ayırmak için) tam şeklini alır.
2- İradesiz doğuma gelince, onun için de belli dinî törenleri vardır, Müslüman bir ailede bir çocuk dünyaya geldiğinde, ebe işini bitirir bitirmez, çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Böylelikle çocuğun duyduğu ilk şey, kendisine yöneltilen iman ikrarı, Yaradanma ibadete davet ve kendi huzuruna çağrı, kısacası kendisi ile Yaratıcısı arasında geçmiş olan anlaşmayı hatırlatmadır ki,
Kur'ân-I Kerîm'de bu ahid şu şekilde yankılanır: "Rabbin, ademoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?1 demiş, onlar da 'Evet, şahidiz! Sen bizim Rabbimizsin' diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde 'Bizim bunlardan haberimiz yoktu!' dememeniz içindir. "(7: 172).
Ezan şu ifadelerden oluşur:
Allahu Ekber"Allah büyüktür" (4 defa),
Eşhedü en lâilâhe illallah "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur' (2 defa),
Eşhedü enne Muhammeden rasûlullah "Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın rasulü-dür" (2 defa),
Hayyale's-salâh "Haydi kurtuluşa" (2 defa), Hayyale'l-felâh "Haydi felaha" (2 defa). Allahu Ekber "Allah büyüktür" (2 defa),
Lâilâhe illallah "Allah'tan başka ilâh yoktur" (1 defa).
Ezan, minareden ve yüksek sesle okunur. Sabah ezanında "Haydin Felâha"dan sonra iki defa Es-salâtü hayran minennevm ilâve edilir ki, "namaz uykudan hayırlıdır" demektir. Şii mezhebi bunun yerine hayyalel hayril amel der ki "amelin (işin) hayırlısına kalkın" demektir.
Kamet, namazın başlamak üzere olduğunu hatırlatmadır ki, farz namaza başlanacağı sırada okunur ve ezandaki sözlere ilâve olarak (2 defa) Kad kametis's-salâh "Namaz başladı" ifadesinden meydana gelir.
Hayatın İlk Adımları
Çocuğun saçları ilk defa traş edildiği veya kesildiği zaman, kesilen saçların ağırlığınca gümüş veya tutarı kadar para fakirlere dağıtılır. Ayrıca, imkânlar elveriyorsa bir koyun veya keçi kurban edilir ve fakirlere ve dostlasamına kadar orada kalınır. Üç Şeytan taşlama yeri vardır: 10'unda sadece birincisi yedi defa taşlanır, diğer günler daima yedi taşla olmak üzere üçünden biri taşlanır. Minâ'daki bu ikamet sırasında, sadece Kabe'yi tavaf etmek ve Safa ile Merve tepeleri arasında koşmak için Mekke'ye kısa bir ziyaret yapılır, ardından Minâ'ya geri dönülür. Kabe'ye tavaf sırasında ve Safa ile Merve arasındaki koşu sırasında söylenecek dualar ayrı ayrıdır (Ayrıntılar için "Hac Rehberleri" veya "İlmihal" kitaplarına bakınız). İhrama girdikten başlayarak ihrâm'dan çıkıncaya kadar, özellikle de her namazdan sonra telbiye (Allah'ın çağrısına cevap) tekrarlanır: Lebbeyk Aliahümme lebbeyk. Lebbeyke lâşerike leke lebbeyk. In-ne'l-hamde ve'n-ni'meîe leke ve'l-mülke la şerike lek! "Emrine itaat ederim Allah'ım, emrine itaat ederim! Senin eşin-ortağın yoktur; emrine itaat ederim! Hamd sanadır, nîmet senindir, mülk de senin. Senin eşin yoktur, şerîkin yoktur!"
Umre'de ne Minâ, ne Arafat, ne de Müzdelife ziyaret edilir. O yüzden Şeytan taşlama da yapılmaz. Yalnızca ihrâmlı olarak Kabe tavaf edilir ve Safa ve Merve arasında koşu yapılır. Yabancı, Mekke'nin harem bölgesi sınırlan dışında ihrama girer. Şehrin sakinleri umre yapabilir ve ihrama girmek için onlar da kutszal bölgenin dışına çıkmak ve orada ihrama girmek zorundadırlar. Daha sonra şehre döner ve gerekli ibadetleri yerine getirirler.
Zekât ziraat, ticaret, maden işletmesi, kamu otlaklarında otlayan davar, sığır veya deve sürüleri ile tasarruflar üzerinden alınan bir vergidir. Tasarruflar üzerindeki vergi günümüzde, yalnızca gayrimüslim ülkelerde değil, Müslüman ülkelerde de Müslüman ferdin vicdanına bırakılmıştır. Diğer şıkların ise mahallî hükümetler tarafından zekât takibi yapılır. Eğer bir kimse belli bir miktar tasarruf eder (Hz. Peygamber @ zamanında en az 200 dirhem gümüş ve gümüş para biriktirmiş olması esas alınıyordu. Bu miktar günümüzde yaklaşık 90 gram altın olarak düşünülmel tedir) ve bu miktar onun elinde bütün bir ser durur ise, bunun yüzde iki buçuğunu zek' olarak ödemesi gerekir. Şayet borçlan vars; tasarrufundan bunlar düşülerek zekât verili Zekât doğrudan doğruya fakirlere dağıtıh Eğer fakirleri koruyan mahallî müesseselt varsa, bu dağıtım, onların vasıtasıyla da oh bilir. Kur'ân'a göre zekâttan yararlanaca olan kimseler şunlardır: "Zekât, Allah tara fından bir farz olarak ancak, fakirlere, yol sullara, zekât toplama görevlilerine, kalpleı İslâm'a ısındırılmak istenenlere, kendini efer dişinden satın alıp hürriyetine kavuşma duru munda olan kölelere, borcunu karşılayaca durumda olmayan borçlulara, Allah yolund cihad edenlere ve bir de çaresiz kalmış yolcu ya.mahsustur." (9: 60). Yıllık zekât tutan yu kanda sayılan kategorilerde kinden bir tekin veya birçoğuna verilebilir.
Bir başka vergi, yıllık iki bayramla ilgilimi Nitekim, oruç ayı sonunda yetişkin bir kişi) bir gün doyurmaya yetecek bir meblağ bir fa kire verilir. Mekke'ye yapılan hac ile aynı za mana rastlayan ikinci bayramda ise imkânları elverişli olan kimseler kurban ke serler ve etinin bir kısmını yoksullara dağıtır lar. Bir kısmını da aile fertleri ve misafirle tarafından tüketilmek üzere alıkoyarlar.
Para meselelerine gelince, hatırlatmalıyız k bir Müslüman faize dayalı alışveriş işlemleri ne, talih oyunlarına, piyangolara ve benzer diğer şeylere katılamaz. Kimse gönül nzasıy la faiz ödemez! O yüzden borç vermeleri faiz almaktan kaçınılmalıdır. Yatırılan para lara banka tarafından verilen faiz karmaşıl bir şeydir ve her bankanın yönetim mekanız masına bağlıdır. Eğer banka faizci ise, ka zançlarından elde edilen kâr da gayrimeşri olacaktır. Fakat bazı ülkelerde başka türlü yani faizsiz banka bulunmayabilir ve böyles bankalara yatırılmış paralardan faiz almama* İslâm davası aleyhinde sonuçlar doğurabilir Meselâ alınmayan bu faizleri küfür işlerin* veya İslâm düşmanı faaliyetlere yatırabilir göyle durumlarda, yatırılan paranın faizini almak, fakat bunları kendi yararına değil de, hayır işlerine sarfetmek yerinde olur.
pevlet veya kamu şirketleriyle yapılmış sigortalar ile karşılıklı yardımlaşma yoluyla gerçekleştirilen sigortalar meşrudur. Kapitalist sistemin sigortalan ise gayrimeşrûdur.
Evlilik
Bir müslüman erkek sadece bir Müslüman kadınla değil, bir Yahudi veya bir Hıristiyan kadınla da evlenebilir. Fakat bir putperest (müşrik), politeist (çok tanrılı bir dine inanan) veya Allah'ı inkâr eden (ateist) bir kadınla evlenemez.
Evli bir erkeğin Müslüman olması durumunda, karısı Yahudi veya Hıristiyan ise ve kocasının yolunu takip etmek istemezse, nikâh hiçbir şekilde zarar görmez. Fakat kadın Müslüman erkeğin evlenmesi yasak kesimlerden ise ve dinsizliğinde ısrar ediyorsa, evlilik hayatının derhal kesilmesi gerekir. O zaman kadına düşünmesi İçin makul bir süre tanınır. Bu süre sonunda fikrîni değiştirmezse, boşanma yoluna gidilir.
Kocası Müslüman olmayan evli bir kadın İslâm'a geçtiğinde karı koca hayatı derhal sona ermelidir. Kocaya makul bir süre düşünme fırsatı tanındıktan sonra, bir değişme olmadığında, bu kadın nikâhı bozacak ve hukuken eşinden ayrılacaktır.
Ölüm
Ölüm döşeğindeki bir Müslüman kelime-i şe-hadet getirmeye çalışacaktır: "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve el-çisidir." Çevresindeki kişiler o can çekişirken kelime-i şehadeti yüksek sesle getirmek suretiyle kendisine yardımcı olurlar (telkin). Ölümden sonra ve ceset katılaşmadan önce, cenazenin kollarını namazdaki şekle getirmek gerekir, yani farklı mezheplere göre, kollar ya göğüs üzerinde birbirine kavuşturulur veya iki yana bırakılır.
Cenaze definden önce yıkanır. Üzerindeki elbiseler çıkarıldıktan sonra üç parça bezle kefenlenir. Bedenî yıkamak için, ilk seferinde sabunlu su, ardından ikinci sefer sabun izlerini yok etmek için berrak su dökülür. Üçüncü defasında da bütün vücuda kafurlu su dökülür. Eğer bedeni yıkamak mümkün olmazsa, teyemmüm kâfidir. Kefenlenip hazırlandıktan sonra, cenaze namazı kılınır. Bu namaz cenazenin gıyabında da, dünyanın herhangi bir yerinde kılmabilir. Defin için, mümkün olduğu ölçüde, Mekke'ye paralel düşecek şekilde mezar kazılır. Yüzü Kabe'ye dönük olacak şekilde, ölünün başı hafifçe sağa çevrilir. Ölü mezara konulurken şöyle denilir: Bismillahi ve ala milleti rasûlillâh. "Allah'ın adıyla ve Allah'ın Elçisi'nin dini üzerine." İslâm inancına göre, mezardaki ölüyü iki melek ziyarete gelir ve kendisine inançları konusunda sorular sorarlar. O yüzden definden sonra, verilecek cevapları telkin etmek için şu mânalarda İfadeler söylenir:
"Ey Allah'ın (kadın veya erkek) kulu! Bu dünyadan ayrılmazdan önceki ahdini ve şunları hatırla! Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın Elçisidir. Cennete inanmak haktır. Cehenneme inanmak haktır. Kabir suâli haktır. Ceza ve hüküm günü gelecektir, bunda şüphe yoktur. Allah kabirlerde olanları diriltecektir. Sen Allah'ı Rabbin, İslâm'ı dinin, Muhammed'i peygamberin, Kur'ân'ı kılavuzun, namazlarda yöneldiğin Kabe'yi kıblen ve bütün müminleri kardeş kabul ettin. Allah seni bu imtihanda sabit kılsın! Zira Kur'ân buyurur: 'Allah, iman edenleri dünya ve âhirette hak ve hakikatte sabit kılar. Zâlimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.' (14: 27). Yine Yüce Allah: 'Sen Rabbinden razı, Rabbin de senden razı olarak Ona dön! Salih kullarımın arasına karış! Gir cennetime!' buyurur." (89:28-30).
Mümkün olduğunca sâde olması gereken mezar üstlerine aşırı masraflar yapılması kesinlikle yasaktır. Bu türlü harcamaları daha ziyade fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yaparak, sevabının ölen kimse için kabul edilmesine dua etmek daha hayırlıdır.
Genel Alışkanlıklar
Günlük beş vakit namaz ve senede bir ay oruçtan başka Müslümanların bazı ibadetleri de yapması tavsiye edilir. Bu ibadetlerden en önemlisi Kur'ân-ı Kerîm'i (gerektiğinde meali ile birlikte) devamlı okumak ve içinde anlatılanlar konusunda derinlemesine düşünmektir. Kur'ân'da ifade edilen hususların gündelik hayata geçirilmesi gerekir. Rabbin kelâmıyla yapılan bu yakarıştan daha verimli ilâhi lütuf olabilir mi?
Bir işe başlarken Bismillah (Allah'ın adıyla), bitirildikten sonra da elhamdülillah (Allah'a hamdolsun) denilmelidir. Bİr şey yapmaya karar verildiğinde, bir kimseye bir vaadde bulunulduğunda, hemen inşaallah (Allah dilerse) diye ilâve etmek gerekir.
Müslümanlar birbirleriyle karşılaştıkları zaman, selâmün aleyküm veya esselâmü aley-küm diye selâm verirler. Karşılık olarak ve aleyküm selâm denilir. Bu selâmlar "barış içinde olun, selâmette olun!" anlamlarına gelir. Hiç şüphesiz bu selâm kelimeleri, cahiliy-ye devrinden kalma "günaydın, iyi akşamlar" ve benzeri selâm şekillerinden daha kapsamlı ve daha geniş anlamlıdır.
Yatarken kalkarken Allah'ı yüceltmeyi alışkanlık haline getirmek gerekir. Bunun en basit bir İfadesi sübhânallah (Allah'ı tenzih ederim) demektir. Sık sık Hz. Peygamber @'e salâvat getirmek de yerinde olur. Bunun için de sözgelimi şöyle denilebilir: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve bârik ve sellim (Allah'ım, Muhammed'e meylet, Onu mübarek kıl ve himayene al!).
Hz. Peygamber @ her zaman sağ yanını tercih ederdi: Ayakkabılarını giyerken önce sağ ayağını, sonra sol ayağını giyerdi; çıkarırken de tersini yapardı. Bir gömlek giyerken önce sağ kolunu sonra sol kolunu sokardı. Saçlarını tararken ilkin sağ tarafını sonra sol tarafını tarardı. Eve, mescide girerken önce sağ sonra sol ayağını koyarak içeri girerdi. Buna karşılık helaya veya banyoya girerken Önce sol ayağını içeri atardı. Dışarı çıkarken de her iki durumda bunların tam tersini yapardı. Aynı şekilde, elbisesini, ayakkabısını, vb. çıkarırken önce soldan başlar, sonra sağ ile devam ederdi.
Yiyecek Ve İçecek
Yiyecek ve içecek konusunda en önemli noktalar şunlardır.
Tıpkı alkollü içkiler de olduğu gibi, domuzun da (eti ve yağı) bütün şekilleriyle Müslümanlar tarafından tüketilmesi yasaktır. Alkollü içkiler konusunda bir yanlış anlaşılmanın giderilmesi gerekiyor: Kur'ân-ı Kerîm'de geçen hamr terimi, gerçi aslında mayalanmış Üzüm şüyu anlamına geliyordu. Fakat daha Hz. Peygamber @ zamanında bu anlam, üzüm, hurma, arpa ve diğer herhangi bir maddeden imal edilen, sarhoş edici, alkollü içki türlerini kapsıyordu. "Hamr yasağı" vahyedildiğinde, Medinelilerin sadece şarapları değil, bütün alkollü içki stoklarını sokağa dökmeleri bunun apaçık delilidir. Medine'de, Hz. Peygamber @ zamanında hamr'ın hurmalardan imal edildiğini de hatırlatalım. Ete gelince, Müslüman sadece îslâmî bir şekilde kesilmiş hayvanların ve kuşların etini yiyebilir. Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır: "Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen, boğulan, dövülerek, düşerek, birbiriyle dövüşerek Ölen, canı çıkmadan kestiğiniz hariç yırtıcı hayvanlar tarafından yenilen, dikilen o taşlar için kesilen hayvanlar, sizin için haram kılınmıştır... Açlık sebebiyle zaruret içinde olanlar, günaha kaymayacak bir şekilde, bu haram kılınan şeylerden yiyebilirler. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (5: 3). Yenilmesi helâl olan hayvanlar ve kuşlar bile, gayrimüslimler tarafından bo-ğazlanmışlarsa, haram olurlar. Kesmekle ilgili dinî kuralları gözetmeleri şartıyla Kitap Eh~ li'nin (Yahudi ve Hıristiyanların) kestikleri bunun dışındadır. İster Hıristiyan tarafından olsun, ister Müslüman tarafından olsun, boğmak suretiyle öldürülen tavuk helâl değildir, Kurbağa ve timsah gibi hem karada hem denizde yaşayan hayvanlar haramdır.
İslâmî usûlde hayvan kesimi şu şekilde olur: En başta Bismillah (Allah'ın adıyla) denilir, ardından boğaz (çene altından) kesilir, yani nefes ve yemek borusu, iki boyun damarı kesilir, omurgaya dokunmaktan kaçınılır ve hayvan tam olarak can vermeden başının gövdesinden koparılmaması ve derisinin yü-zülmemesi gerekir.
Yiyecek ve içecek için altın veya gümüş kap-kacak ve çatal bıçakların kullanılması Müslümanlara tamamiyle haramdır. Hz. Peygamber @ şöyle buyurmaktadır: "Altın ve ipek kullanımı ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâl kılındı." Bunların birkaç istisnası vardır. Nitekim ipeğin savaş elbisesi olarak kullanılması caizdir. Altın da sadece madenî para olarak değil, diş cerrahisinde de kullanılabilir. Halife Hz. Osman dişlerine altın kaplama yaptırmıştı. Erfece b. Es'ad adlı bir sa-habi, Hz. Peygamber @'in kendisine, bir savaşta kaybettiği burnunun yerine daha Önce yapılan gümüşten burun harabolduğu için altın bir burun takmasına izin verdiğini rivayet etmektedir.
Elbise Ve Saç Tuvaleti
Tamamen tabiî ipekten dokunmuş elbise giymek, (kadınlara değil) erkeklere haramdır. Hz. Peygamber @ erkeklerin krmızi renkte elbiseler giymelerini de İstemezdi. Kendisi sakal bırakır ve çevresindekilere de sakal bırakmalarını tavsiye ederdi.
Müslüman kadınlar edebe uygun giyinmeli, kısa etekten, dekolte kıyafetten, şeffaf elbiselerden kaçınmalıdır. Kıyafet ve saç kesiminde erkekleri taklit etmemeleri, tahrik edici ve kadınlık cazibesini kullanıcı tavırlardan da kaçınmaları gerekir. Ayrıca diğer zamanlarda olduğu gibi namaz kılarken de başlarını örtmelidirler. Hz. Peygamber @ kadınlara elbisenin altına pantalon giymeyi tavsiye ederdi; elbiselere gelince, bunların hiç olmazsa diz ile ayak arasına kadar inmiş olmaları gereklidir.
Namaz
Rasûlullah @, "Temizlik imanın yarısıdır" buyurmuştur. Bu İtibarla namaz kılmaya niyetlenen kimsenin önce bedenen temiz olması lâzımdır. Genellikle ve beş vakit namaz için abdest almak yeter. Fakat bazı durumlarda gusletmek gerekir: Eşler cinsî ilişkiden sonra, erkekler ihtilâm olduklarında, kadınlar âdet ve loğusalıktan sonra. Cuma namazından önce de gusledilmesi önemle tavsiye edilir.
Boy abdesti (Gusül): Önce gusle niyet edilerek abdest almak, sonra tepeden tırnağa kadar bütün vücudu en az üç defa yıkamaktır. Eğer küvette yıkanılırsa, kullanılan su boşaltılmalı ve (eğer duş cihazı yoksa) bir su kabı ile vü-cud temiz su dökülerek oğuşturulmahdır.
Abdest almanın usûlü şöyledir: Önce, "Allah rızâsı için abdest almaya" denilerek niyet edilir, sonra "Bismillahirrahmanirrahim" denilerek eller bileklere kadar yıkanır, üç kere ağı-za su verilir ve dişler oğulur, sonra üç kere burun deliklerine su verilir ve temizlenir, yüz alından çene altına ve sağ kulaktan sol kulağa kadar yıkanır, ardından önce sağ sonra sol kol dirseklere kadar üç kere yıkanır, ıslak parmaklarla baş üzerine sürülür (meshedilir), yine ıslak parmaklarla kulaklar meshedilir (bazı mezheplere göre boyun da meshedilir), nihayet önce sağ ardından da sol ayak bileklere kadar üç defa yıkanır. Bu yıkamalar, meshler dışında, üçer kere yapılır, meselâ ağıza su vermeden önce kollar dirseklere kadar üçer defa yıkanır. Fakat bu, normal durumlar içindir, şayet su yeterli değilse birer defa yıkamak kâfidir.
Hiç su bulunmadığı zaman teyemmüm (toprak ile abdest), hem abdestin hem de guslün (boy abdesti) yerini tutar. Kendilerine su zararlı olan hastalar da teyemmün ederler. Böyle bir durumda niyet edilir, besmele çekilir (bismillah denilir), sonra avuç içleri temiz bir toprağın üzerine (hatta evin duvarları üzerine bile) konulur ve ardından eller yüze sürülür. Tekrar avuç içleri toprak üzerine konulur, sonra ilkin sol avuç içi ile sağ kola ve ardından sağ avuç içi ile de sol kola dirseklere kadar sürülür. Bu teyemmüm insanın Yüce Kudret karşısındaki alçak gönüllülüğünü simgeler.
Her namaz için abdesti yenilemek mecburiyeti yoktur, fakat uyuma, yellenme, küçük veya büyük abdeste çıkma veya kusma gibi durumlarda tekrar abdest almak gerekir. Tuvaletlerde sadece kağıt değil, mutlaka suyun da kullanılmasının, sağlığı korumaya uygun bir temizlik kaidesi olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? Üzeri yazılı veya basılı kağıdı, tuvalette temizlenmek için kullanmaktan, sadece sağlığı koruma bakımından değil, üzerinde Allah adının yazılı olabileceği için Rab-bimize saygısızlık edilebileceğimizden ötürü de kaçınılmalıdır.
Namaz kılmak için de temiz bir elbise giymiş olmak, temiz bir yer bulmak (cami ve seccade şart değildir) ve kıbleyi, yani Mekke'de bulunan Kabe yönünü bilmek gerekir. Bir dünya haritası ve bir pusula yardımıyla kıbleyi bulmak kolaydır: Mekke, Arap Yarımadasının batı yakasına yakın ortaya doğru yer aldığı için, Fransa'da oturanlar güneydoğuya, Moritanya ve Senegal'dekİler doğuya, Quebec (Kanada) sakinleri doğu-güneydoğu-ya doğru yönelmelidir... Bununla beraber dünya yuvarlık olduğundan, iki yolun bir noktadan herhangi bir noktaya düz çizgi halinde götürebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Namazda kıble için, bulunulan yer ile Kabe arasındaki en kısa mesafe kıble yönü olarak benimsenmelidir. Nitekim Quebec veya San-Fransisco'da doğu-güneydoğu, Alaska'da güneybatı istikameti kıble olacaktır. Havai adalarının güneyindeki herhangi bir yer Kabe'nin taban karşısında yer aldığı için, dört yön de eşit uzaklıkta olduğundan, bu noktada -sözgelişi gemi ile seyahat ederken-kıble için herhangi bir istikamete yönelmek ferdin tercihine bırakılmıştır.
Günde beş vakit namaz vardır. Her cuma daha ihtişamlı bir şekilde camide cemaatle kılınan cuma namazı, bu namazlardan ikincisi olan öğlenin yerini alır. Ayrıca senede iki defa kılman bayram namazları vardır. Bunlardan birincisi Ramazan ayı sonunda, diğeri de hac zamanına denk düşen Kurban bayramında kılınır. Bu namazlar şekil itibariyle birbirine benzer, fakat süre İtibariyle benzemezler. Nitekim birinci vakit olan sabah namazının farzı sadece iki rek'attir. İkinci vakit olan öğle ve üçüncü vakit olan ikindi namazlarının farzları ise dörder rek'attir. Dördüncü vakitte yer alan akşam namazının farzı üç ve beşinci vakit olan yatsı namazının farzı ise yine dört rek'attir. Cuma ve bayram namazları ise ikişer rek'attir. Hz. Peygamber @ üç rek'atlik bir namazın daha kılınmasını ısrarla emir buyurmuştur ki bu namaza vitir adı verilir ve yatsı namazından sonra kılınır.
Farz namazlar günde sadece beş vakitte kılınır, fakat Hz. Peygamber @ her farz namazın yanında diğer birçok namazları kılmayı da alışkanlık haline getirmişti. O yüzden bu namazları kılmak da İcap eder. Nitekim sabah namazından önce iki, Öğle namazından önce dört ve sonrasında iki, ikindi namazından önce dört, akşam namazından sonra iki, yatsı namazından önce dört ve yatsı namazından sonra iki rek'at namaz kılmak lâzımdır. Daha sonra da üç rek'at vitir namazı kılınır ki bunun kılınışı mezheplere göre değişir. Hanefi-lere göre, bu üç rek'atlik bir bütündür. İkinci rek'at'İn sonunda tahiyyat okunur ve üçüncü rek'atte rükua varmazdan önce Kunut duası okunur. Diğer mezheplerde ise, önce iki rek'atlik bir bölüm kılınır, sonra da Ku-nut'suz sadece bir tek rek'at kılınır. Kılınması tavsiye edilen bu namazların dışında istenildiği kadar fazladan (nafile) namaz kilınabi-Hr însan ne kadar çok takva sahibi olursa, Allah da kendisinden o kadar çok hoşnut olur. Bundan başka, camiye girildiği zaman, camiye bir tür armağan şeklinde, iki rek'at namaz kılmak gerekir. Bu namaz da tavsiye edilmiştir. Diğer nafile namazlar için, belli saatler yoktur, fakat bazı yasak (kerahet) vakitleri vardır: Tam güneş doğarken, güneş batarken ve güneş tam doruk noktada iken namaz kılınmaz. Bunlar belirli dakikalarla sınırlı sürelerdir.
Namaz şöyle kılınır: Gerekli abdest alınır, temiz bir yer seçilir, Kabe'ye yönelinir, eller kulak hizasına kadar kaldırılır ve şu şöyle niyet edilir: "Niyet ettim Allah rızası için şu veya bu namazın şu kadar rek'at farzını veya sünnetini kılmaya veya imam olarak kıldırmaya, yöneldim Kabe'ye." -Duruma göre de-"uydum imama." (Sadece iki kişi bile olsa, cemaatle namaz kılınması gerekir. Biri imam olur, diğeri ona uyar. Uyan kişi imam olanın birkaç parmak gerisinde sağında durur. Üç veya daha fazla şahıs varsa, hepsi de imamın arkasında bir veya gerektiğinde birkaç saf halinde dizilirler. İmama uyan kişiler yüksek sesle bir şey söylemezler, söylediklerini ancak kendileri işitebilecek şekilde söylerler veya okurlar, imamı bütün hareketlerinde ve onunla aynı anda takip ederler). Daha sonra Allahü Ekber denilir ve eller indirilir. MâUkiler ile Şiilere göre, eller yanlara, bacaklara dokunacak şekilde bırakılır: fakat diğer bütün mezheplere göre, eller önde birleş-tırÜir, sol kol bedene dokunurken sağ kol Onun üzerine konur. Bu sırada namaz başla-mıŞ olur; artık kimseyle konuşulmamak, sec-ue edeceği yerden başka noktaya bakmamalı, naniazı bozacak rastgele hareketlerden de ka-Cını.lmahdır. Namazdaki her harekette (eğilir-*en, secde ederken, otururken, vb.) Allahıı Ekber denilir.
Namaz Sübhâneke ile başlar. Ardından Kur'ân'ın ilk suresi olan Fatiha okunur Daha sonra, kişinin isteğine göre, Kur'ân'dan bir sure veya birkaç âyet okunur. Sadece Kur'ân ayetleri yüksek sesle okunabilir; bu da ancak gece (sabah, akşam ve yatsı) namazlarının ilk iki rek'atleri ise cuma ve bayram namazlarında sadece imam tarafından okunur. Bunların dışındakiler kişinin kendisinin işitebileceği kadar alçak bir sesle okunurlar.
Kur'ân okunması tamamlandıktan sonra, daha önce belirtildiği gibi, avuçlar diz kapakları üzerine konularak eğilinir, yani rükua varılır ve bu pozisyonda üç kere Subhâne rabbiyel azîm (Azamet ve yücelik büyük Allah'ındır) denilir. Ardından Semiallâhü limen hamiden (Allah hamd edenin hamdini işitir) denilerek doğrulunur ve ayakta iken Rabbena lekel hamd (Allahım Sana hamdolsun) denilir. Sonra Allahu Ekber denilerek secdeye varılır; alın, burun ve avuç içleri yere konur, dizler bükülür ve orada üç defa Subhâne rabbiyel a'lâ (Azamet Yüceler Yücesi Allahmdır) denilir. Sonra sağ ayak serbest, parmaklar kıbleye dönük ve topuk dik olmak üzere sol ayağın üzerine oturulur ve bu sırada Allah'tan af dilenir. Ardından tekrar secdeye kapanılır ve birinci secdedeki dua üç kere tekrarlanır. Nihayet ayağa kalkılır. Bütün bu hareket (ayakta durma, eğilme, secde etme) bir rek'atı oluşturur ki bundan daha Önce sık sık bahsetmiştik.
İkinci rek'at Kur'ân'm ilk suresi olan Fatiha ile başlar, ardından Kur'ân'dan bir bölüm okunur, fakat Sübhâneke duası okunmaz, Sonra rükua varılır, doğrulunur, iki kere secde edilir, bunların herbirinde birinci rek'atta anlatılmış olan dualar tekrarlanır. İkinci secdeden sonra ayağa kalkılmaz, fakat sol ayak üzerine oturulur ve Ettehiyyâtü okunur.
Sabah namazının farzı sadece iki rekat olduğu için, Ettehiyyâtü den sonra bazı dualar okunur ve önce sağa Essellâmü aleyküm ve rahmetullah (Allah'ın selâmı ve rahmeti üzerinize olsun) denilerek selâm verilir, sonra da aynı söz tekrarlanarak sola selâm verilir. Namaz bitmiş olur. Fakat namaz iki rek'attan fazla ise, ikinci rek'at sonunda Ettehiyyâtü okunduktan sonra ayağa kalkılır, yine Fatiha okunur, fakat ardından başka ayetler okunmaz, sonra rükua varılır, doğrulunur ve iki kere secde yapılır. Şayet namaz (akşam namazında olduğu gibi) üç rek'at ise, üçüncü rek'atın İki secdesinden sonra Ettahiyyatü ve diğer dualar okunur ve iki yana selâm verilerek bitirilir. Buna karşılık namaz (öğle, ikindi ve yatsıda olduğu gibi) dört rek'at ise, üçüncü rek'atın iki secdesinden sonra hemen ayağa kalkılır, tekrar Fatiha okunur, rükua, secdeye varılır, sonra oturulup Ettehiyyâtü ve dualar okunur, selâm verilerek tamamlanır. .
Birkaç Özellik
Şafii ve Hanbelî mezheplerine göre, sabah namazına Kunut adı verilen bazı dualar eklenir. İkinci rekattaki rükudan doğrulduktan sonra, hemen secdeye gidilmez, aksine ayakta durulur, Allah'a el açarak dua ederken olduğu gibi eller göğüs hizasında açılır ve bir dua okunur, ardından namaza devam edilerek secde edilir, vb. Diğer mezhepler ise, Hz. Peygamber @'in bunu geçici bir süre için yaptığını düşünerek bu Kunut'u okumazlar.
Hanefî mezhebinin de Kunut duası vardır, fakat yatsı namazından sonra kılınan vitir namazının üçüncü rek'atında okunur. Üçüncü rek'atta Kur'ân'dan bir kısım okunduktan sonra, hemen rükua gidilmez, aksine bu dua okunur, daha sonra namaza normal bir şekilde devam edilip bitirilir. Hatırlatalım ki, eğer namaz cemaatle kılmıyorsa, hangi mezhepten olunursa olunsun, bu işlemlerin yapılması imama bırakılır ve cemaat imama uyar.
Ayrıca, bazı mezheplere göre, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında ikinci rek'atta Ettehiyyâtü okunduğu zaman, Salli ve Barik okumak gerekir; diğer mezheplere göre ise bu son rek'atta yapılır.
Mezhepler Arasındaki Farklar
1- Başlıca üç grup Müslüman vardır: Sünniler, Şiiler ve İbâdiler (bu sonunculara kötüleyici anlamda Hâriciler de denir). Bu ana gruplar kendi aralarında da gerek itikat gerekse ibadet konularında bazı küçük farklılıklar taşır. Burada bütün bu ayrılıkların tarihini ve ayrıntılarını vermeye imkân yoktur. Fakat her ırk ve her mezhepten insanların yaşadığı büyük şehirlerde çeşitli mezheplerden namaz kılanlar bulunduğu zaman, farklı hareketler göze çarpar ve o zaman bu farklılığın nereden geîdiği merak edilir. İtikatta her mezhebin ilahiyat bilginlerinin yaptıkları akıl yürütmelerden ortaya çıkan ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak hemen hatırlatalım ki, ibadet konusunda Hz. Peygamber @'den sonra gelen kişiler yeni hiçbir şey icat etmemişlerdir. Yani, ibadetlerde görülen farklılıkların hepsi, ya zaman zaman uygulamasını değiştiren Hz. Peygamber @'den kaynaklanır veya Hz. Peygam-ber'den nakledilen direktiflerin yorumundan ileri gelir. Başka bir şey sözkonusu değildir.
2- İbadetlerdeki hareket veya okuduğu dualarda Hz. Peygamber @ uygulamasını kendisi değiştirmiştir. Bazen eski uygulamanın terkedilmesi gerektiğini açıklıyordu (sözgelişi, önceki rüku'da eller serbest bırakılıyordu, sonra Hz. Peygamber elleri serbest bırakmayı yasaklayarak dizler üzerine konulmalarını emretti). Bazı durumlarda, açıklama ve uyarma getirmeksizin bir kısım değişiklikler yaptı ve kimse de bunların üzerinde durmadı, çünkü önemli değildi. Yani her iki uygulama da iyi idi. Hz. Peygamber @'den sonra, onun direktifleri veya uygulamaları göz önünde bulundurularak, az sayıdaki uygulamada tartışma oldu.
3- O hâlde, hemen hemen bütün farklılıkların, bizzat Hz. Peygamber @'in şu veya bu formüle ayrı bir önem vermeyen farklı uygulamalarından kaynaklandığı ortadadır. Hangisinin iptal eden, hangisinin iptal edilen olduğunu belirleyebilmek için, bu farklı davranışların tarihî sıralanışı da ço-eu zaman bilinmemektedir. Onun için, mesela bir Şafii, Hanefi bir imamın arkasında namaz kılmayı reddederse, o kimse, Şâfi mezhebince bilinmeyen bazı hareketleri yapan bizzat Hz. Peygamber @'İn arkasında namaz kılmayı reddediyor demektir. Bu ne affedilmez hatadır!
4- İslâm geleneğinde Hz. Peygamber @'İn bir adı da Habibullah tır ve Kur'ân-ı Kerim açıkça, Hz. Muhammed @'in Müslümanlar için takip edilecek en iyi örnek olduğunu belirtmektedir. Demek ki Yüce Allah, Habib-i Ekreminin her hareketinin Müslüman ümmet tarafından sonsuza dek devam ettirilmesini istemiştir. Uygulamalardaki farklılık işte bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için de, bazı Müslümanların Hz. Peygamber @'in bir hareketini, diğer bazılarının ise bir başka hareketini yapmakta olduklarım düşünmek gerekir. Sanki Yüce Allah, Peygamberinin her davranış ve her hareketinin İslâm'da çeşitli mezhepler aracılığıyla ebedileştirilmesini Kendisi istemiştir. Öyleyse karşılıklı hürmet ve müsamahanın gösterilmesi gerekir.
İstihare Namazı (Hayırlı Olanın Aranması)
Kararsız kalındığında, Hz. Peygamber @ Allah'tan doğru yolun gösterilmesini istemeyi tavsiye etmiş, kura çekmeyi, putçu yollara sapmayı ve diğer bâtıl inanışlara saplanmayı yasaklamıştır. Rabbimizden bu istek bir namazla yapılır. Nafile olan bu namazın kılınışı Şöyledir: Yatsı ve vitir namazlarını kıldıktan sonra, yatağa gitmezden önce, normal iki rek'atlık bir namaz kılmak gerekir: İlk rek'atta Fatiha'dan sonra Kâfirûn sûresi, ikinci rek'atta ise Fatihadan sonra İhlâs suresi okunur, namazın geri kalanı diğer bütün namazlar gibidir. Selâm verip bitirdikten sonra, Allah'a yönelinir ve kendisine Allah'ın doğru yolu göstermesi için, istihare duasının mümkünse Arapçası, değilse anlamı büyük bir samimiyet ve temiz kalplilikle okunur. Daha sonra Yüce Allah'ı hiç gönlünden çıkarmayarak gidilip yatağa yatılır. Ertesi günü uyanil-dığmda, aklına ilk gelen düşünce Allah'tan gelen bir ilham olarak kabul edilir. Zihne net bir şey gelmezse, kararsız olunan meseleyi çözecek net bir fikir zihne doğuncaya kadar. defalarca diğer günler aynı işlemler tekrarlanır.
Namazın Bozulması
Namaz esnasında unutarak biriyle konuşulursa, gaz çıkarılırsa, yüksek sesle gülünürse, yenilir veya içilirse, bütün bunlar namazı bozar. Bu durumda namazı yeniden kılmak gerekir. Bu durumlardan ikincisi olmuşsa, ab-desti de yenilemek lâzımdır. Namaz sırasında yapılması gereken bir hareket unutulur ve aynı namaz içinde bu daha sonra hatırlanırsa, namazı yeniden kılmaya gerek yoktur. Namaza devam edilir ve selâm verdikten sonra, tekrar iki kere secde yapılır ve gerekenler okunup selâm ile namaz bitirilir. Bu sehiv (unutma) secdelerinde normal dualar okunur veya onların yerine daha uygun düşen şu dua söylenir: Sübhâne men iâ yenâmü ve lâ yeshû (Uyku ve unutkanlığı olmayan Allah'ı tenzih ederim). [Hanefiler Sübhâne rabbiyel ala (Azamet yüceler yücesi Allah'ındır) derler].
Bir kimse cemaatle kılınan namaza sonradan katılmışsa, diğerlerinin kıldıkları rek'atler konusunda endişe etmemeli, hemen niyet edip imama uymalıdır. »Bir veya daha fazla rek'atı kaçırmişsa, imam selâm verdikten sonra ayağa kalkar ve normal kendi başına namaz kılarmış gibi bunları tamamlar. Diyelim ki, imam akşam namazının ikinci rek'atı-nın secdesinde iken namaza yetişildi ve dolayısıyla imam ile tam olarak sadece üçüncü rek'at kılındı. İmam selâm verdikten sonra kalkılır, Fatiha ve ilâve sûre veya ayetler okunur ve bu rek'atın sonunda oturulup Ette-hiyyatü okunur, ayağa kalkılır, yine Fatiha ve ilâve sûre veya ayetler okunup üçüncü rekat tamamlanır ve tahiyyât ve dualardan sonra selâm ile namaz tamamlanır. Eğer bir kimse imam rükuda iken namaza yetişirse, o rek'atİ kılmış sayılır, kaçırılan kısmı telâfiye gerek yoktur. Fakat rükudan sonra, yetişil-mîşse, o rek'at kaçırılmış sayılır ve imam selâm verdikten sonra onu tamamlamak lâzımdır. Bu durumda o kimse duruma göre, kaçırdığı bir veya birkaç rek'atı imam selâm verdikten sonra kalkar ve gerekli olanları tamamlayarak tek başına yerine getirir ve selâm ile bitirir.
Genel Bilgiler
Kıble (Kabe istikameti) tam olarak biline-mezse, tahminle tayin edilmesi gerekir. Allah Teâlâ her yerde hâzır ve nazır olduğundan bu kadarı da kâfidir. Namaz sırasında, ağırbaşlılıkla davranmak ve dikkatini dağıtmamak gerekir. Bunun için de bakışlarını secde ettiği yere dikmek, rüku sırasında ayak parmaklarının uçlarına bakmak ve secde esnasında da gözleri tam olarak açık tutmak lazımdır. Namaz kılarken yukarılara, sağına soluna bakmamak gerekir. Aynı zamanda sabit ive sağlam olarak yerinde durmalı, rüku yapar ve secde eder, yatıp kalkarken ileri geri gitmemelidir. Sağ ayağın baş parmağı eksen vazifesi görmeli, namazın hiçbir ânında yerinden oynamamalıdır.
Namazdan sonra istenilen her şey için Allah'a dua edilebilir. Fakat en iyi dualar Kur'ân'ın bize öğrettiği dualardır.
Namazda okunanların hepsi Arapça oldukları için, Fatiha'dan başlayarak hepsinin ezberlenmesi gerekir. Fatiha öylesine temel bir suredir ki, kendisi okunmadan hiçbir namaz tam ve mükemmel olmaz.
Cenaze Namazı
Cenaze namazı çok değişik bir şekle sahiptir Önce normal abdest alınır, kıbleye yönelinir eller kulak hizasına kaldırılır, niyet edilir ve Allahu Ekber denilerek namaza başlanılır Normal namazlardaki gibi, Sübhâneke, ardından Fatiha ve zammı sûre (Kur'ân'dan bir sure veya âyetler) okunur, fakat ne rüku yapılır, ne de secde. Kur'ân'dan ayetler okunduktan sonra ayakta kalınır, "Allahu Ekber" denilir ve hiç kımıldamadan yaşayan veya Ölmüş bütün Müslümanlar için rahmet dilenerek Allah'a niyazda bulunulur. Bu dua öncesinde de Hz. Peygamber @'e selât ü selâm okunur. Üçüncü kere "Allahu Ekber" denilir ve özellikle sözkonusu meyyit için dua edilir. Dördüncü defa "Allahu Ekber" denilir ve hemen ardından iki yana selâm verilir.
Hastalık Ve Yolculuk
Hasta ve yatağa düşülmüşse, hastalığın durumuna göre, namaz oturularak hatta yatılarak kılınabilir. Oturacak güç varsa, alın yere değmeyecek kadar rükua varılır, secdeler ise normal şekilde yapılır. Yatarak kalmak mecburiyeti varsa, okunması gerekenler okunur ve bilinen hareketler de zihnen düşünülerek yapılır.
Yolcular dört rek'ath namazları Hz. Peygamber @'in İzniyle iki rek'at olarak kılarlar. Yolcular ve zamanlan çok dar olanlar, öğle ile ikindi namazını (gün batımına kadar olan herhangi bir süre içinde) birleştirerek kılabilirler. Ayrıca akşam ile yatsı namazını da aynı şekilde gecenin herhangi bir vaktinde kılmak üzere birleştirebilirler. [Bu konularda ayrıntılı bilgi için "ilmihâl" kitaplarına bakılmalıdır].
Namaz Vakitleri
Sabah (fecr) namazı ikinci fecirin doğuşu ile güneşin doğuşu arasında kılınır. Öğle (zu-}ıur) namazı güneşin tepe noktasını aşmasından sonra başlar ve yaklaşık üç saat boyunca herhangi bir vakitte kılınabilir. İkindi (asr) namazı öğle namazının bitiminden sonra başlar ve gün batınımdan az öncesine kadar kılınabilir. Akşam (mağrib) namazı gün tam battıktan sonra başlar ve alacakaranlık sona erinceye kadar, yaklaşık bir buçuk saat sonrasına kadar devam eder. Yatsı (ışa) namazı alacakaranlığın kaybolmasıyla birlikte başlar ve tan yeri ağarana dek sürer, fakat gece yarısından önce kılınması tercih edilir.
Yukarıda söylediklerimizin ancak ekvator ve tropikal bölgelerde sakıncasızca uygulanabileceği açıktır. Kutuplara doğru çıkılınca, gündüz ile gece arasındaki süre farkı yazdan kışa öylesine değişir ki güneşin hareketleri vakti tayinde çok az yardımcı olur. 90° güney ve kuzey enlemleri üzerinde, iki kutup üzerinde, güneş altı ay boyunca batmaz ve (iki gün dönencesi hariç) altı ay boyunca da doğmaz. Daha aşağıda ise, güneş "gündüz" ve "gece" boyunca batmadan ufuk üzerinde durur. Bu zamanların karşılığı olan kış günlerinde ise, güneş yirmi dört saat boyunca hiç doğmadan ufkun altında kalır. 66° kuzey enlemi üzerinde, 30 Hazi-ran'da güneş saat 03.00'te doğar ve 23.46'da batar. 2 Temmuzda, 03.00'te doğar ve 23.32'de batar, vb. Öyleyse, güneşin batmış hâlde durduğu bu çok kısa süre içinde, gecenin üç vakit namazını, yani akşamı, yatsıyı ve sabahı kılmak mı gerekecek? insanoğlu uzun zamandan beri bu bölgelerden geçmekte, günümüzde buraları çok daha sık ziyaret edilmekte ve giderek buralara daha fazla yerleşilmektedir. Rusya Federasyonu'nun bu bölgelerdeki kamplarında ekseriya çok sayıda Müslüman işçinin bulunduğu biliniyor. Söylemeye hacet yok ki, bu anormal iklimlerde ne gündelik namazlar ne de oruç için güneşin hareketleri takip edilebilir. O yüzden İslâm hukukçuları, böyle bölgelerde güneşin değil, saatin hareketlerinin takip edilmesi gerektiği kanaatine varmış ve bunu tavsiye etmişlerdir. Fakat bir sınır çizgisi tesbit etmek ve normal bölgelerin nerede bittiğine, anormal bölgenin nerede başladığına, ruhsatlardan da yararlanarak, karar vermek gerekiyordu. Aynı şekilde, anormal bölgede uyulacak vakit saatlerinin de belirlenmesi lâzımdı. Muhtelif [halkij Müslüman ülkelerin ulema meclisleri tarafından kabul gören kesin hâl şekli şöyledir:
Kur'ân-ı Kerîm; "Allah kimseye gücünün üstünde bir teklifte bulunmaz." ilkesini vazetmiştir (2: 286). Bir başka yerde ise şöyle bu-yurulur: "Her zorluğun bir kolaylığı vardır; gerçekten, her yokuşun bir inişi vardır!" (94: 5-6). Hz. Peygamber @'e gelince, o bunları pekiştirmekle kalmamış, bağlılarından ve temsilcilerinden şunu istemiştir: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. İnsanları (dinden) nefret ettirecek işler yapmayın, aksine İnsanlara kardeş muamelesi yapın." Ayrıca Hz. Mu-hammed @ kıyametle ilgili bir hadisinde, anormal uzun günler konusundaki soruya aşağıdaki cevabı vermiştir. Bu hadis Müslim, Ebû Dâvud, Tirmİzi, İbnı Mâce ve diğerleri tarafından nakledilmiştir.
"Deccâl (kelime anlamı: Büyük Aldatıcı) insanları aldatmak için ortaya çıktığı zaman, yeryüzünde 40 gün kalacaktır. Birinci günü bir yıl, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta gibi uzun olacak ve geri kalan günleri sizinkiler (şimdiki) gibi olacaktır." Bunun üzerine sahabelerinden biri ayağa kalktı ve "Bir yıl gibi uzun olacak günde sadece beş vakit namaz kılmak yetecek mi?" diye sordu. Peygamber @, "Hayır, hesaplamak lâzımdır" cevabını verdi.
İmâda bulunan o birinci gün burada, kuzey ve güney kutupları üzerinde, 90° enlem üzerinde olup bitene benziyor. İkinci gün 68° kuzey enleminin biraz altında mevcuttur, üçüncü gün ise 66° kuzey enleminin biraz altında bulunmaktadır. Müslüman âlimler, Hz. Peygamber @'in az önce andığımız direktiflerine dayanarak, güneşin değil, saatin hareketlerini takip etmeyi emrettiler ve işi kolaylaştırmak için de, 45° enlemler üzerinde uygulanan saat çizelgelerini izlemeyi kararlaştırdılar. Bu saat çizelgeleri sözkonusu enlem ile kutup arasında bulunan bütün ülkeler için geçerli olacak-ür.
Ekvatorda güneşin doğuş ve batış saatleri her mevsimde aynı kalır. Buna karşılık en büyük istikrarsızlık veya daha ziyade en aşılmaz günlük kutup bölgesinde görülür. Diğer yandan coğrafya bilginleri kutuplardan ekvatora kadar olan kesimi 90° bölerler. O yüzden sınır çizgisi 45° kuzey enlemi ile 45° güney enlemidir. Ekvatorun iki yanında yer alan bu iki enlem arasındaki ekvator ve tropikal ülkelerin sakinleri güneşin mevsimlere göre değişen hareketlerini izleyeceklerdir. Bu bandın ötesinde yaşayan kimseler güneşin yerel doğuş ve batış saatlerini dikkate almaksızın 45° enlemde uygulanan saat çizelgesini takip edeceklerdir. Bu anormal bölgelerde, yazlan güneş halâ pırıl pırıl parlarken orucunu açmak ve kışlan güneş uzun zamandır doğmadığı halde yemek ve içmekten uzak durmak gerekecektir.
45° güney ve 45° kuzey enlemleri üzerindeki bu bölme, teorik olarak yeryüzünü iki eşit parçaya ayırır, fakat pratik olarak yeryüzünün oturulabilir, dörtte üçünden fazlası normal bölgede bulunur. Ayrıca dünya sâkinlerinin en büyük kısmı da buradadır, çünkü bütün Afrika, Hindistan, Okyanusya, Çin'in hemen tamamı, (Kanada ve Arjantin ve Şili'nin uç sınırları hâriç) iki Amerika normal bölgede yer alır. Özellikle belirtelim ki sözkonusu sınır çizgisi Müslümanların bin yıllık alışkanlıklarını etkilememektedir. Zira Hz. Peygamber @ ve sahabileri zamanında İslâmlaşmış Arabistan, Suriye, Türkiye, Mısır, İspanya, İtalya, Güney Fransa, Irak, İran, Türkistan, Hindistan, Pakistan ve nüfusu kalabalık Malezya ve Endonezya'da oturanların eski alışkanlıklarını değiştirmeleri hiç gerekmiyor. Yapılan bu düzenlemeler, Avrupa'da Bordea-ux, Bükreş, Sivastopol üstündeki bölgeleri; Kuzey Amerika'da Halifaks-Portland'ın üstündeki bölgeleri ve güney yarımkürede sadece Arjantin ve Şili'nin küçücük bir kısmı ve Yeni Zelanda'nın güneyindeki birkaç adayı ilgilendirir. Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Kazan ve Kanada Müslüman cemaatleri İslâm hukukunun bu ayarlamasından, Hz. Peygamber @'in bazı direktiflerinden çıkarılan bu düzenlemeden faydalanacaklardır. 45° enlemin ötesindeki bu anormal bölgede yer alınıp alınmadığı bir dünya haritasına ilk göz atışta kolayca farke-dilecektir.
Namaz Niçin Sadece Arapça Kılınır?
Herkes bilir ki, Müslümanlar namazda (salât) yalnızca Arap dilini kullanır. Yani, Kur'ân-ı Kerîm'den baz âyetler okur ve Allah'ın azamet ve celâline, kulun mahviyetini belirleyen dualar ve ifadeler kullanır. Sadece Araplar değil, Arap olmayanlar da, hatta bu dilden tek kelime bilmeyen kimseler dahi namazlarım Arapça olarak kılarlar. Hz. Peygamber @ zamanında bu böyle olmuş ve o zamandan günümüze kadar Müslümanların dili veya ülkesi ne olursa olsun yine hep bu şekilde devam etmiştir.
İlk bakışta, müminin duasını Rabbine ne dediğinden tamamen bilinçli olarak yöneltmesi normal ve hatta arzu edilir gibi görünecektir. O zaman bu gayeye erişmenin en iyi çaresinin de ana dili olacağını söylemeye hacet yoktur. Bu durumda Müslüman ümmetin konuştuğu ne kadar dil varsa o kadar dilde namaz kılınacağı da ortadadır. Fakat biraz daha derinlemesine düşünülünce birçok sebebin bu çözümün şiddetle aleyhinde olduğu görüleçektir.
En başta metafizik veya psikolojik sebep yer almaktadır. Kur'ân'a göre (33: 6), Hz. Peygamber @'in hanımları "müminlerin annele-ri"dir. Onlar yalnızca Arapça konuşmuş olduklarına göre, Arapça da bütün Müslümanların ana dilidir. O bakımdan namazın bu şekilde ana dilinde kılınmasına kimin itirazı olabilir?
Bu delil herkesi ikna etmeye belki yetmeyecektir. Bu incelemeyi biraz daha ileri götürerek, hemen belirtmeliyiz ki, İslâm inancına göre Kur'ân, Allah kelâmıdır; ayrıca Kur'ân, Kur'ân'ın okunmasının bile sevap olduğunu bildirir. Manevî yönden bu apaçık bir husustur. Mümin Rabbinin kutsal kelâmı ile O'na doğru seyahat eder. Allah'ın kelâmı, lambayı yakan elektrik akımını ileten tel gibi, Allah'a götüren yoldur. Rabbe doğru seyahat her şeyden önce her ruhun aradığı en yüce gayedir. Bu ilâhî kelâm, başlangıçta Arapça vahyolun-muştur. Tercümesi nasıl olursa olsun, yine de her zaman sadece bir insan sözü olarak kalacaktır ve bu haliyle de sözkonusu metafizik yolculuğun amacına hizmet edemeyecektir.
Daha basit ve daha maddî delil isteyenler için hemen hatırlatalım ki, dua ile namaz arasında çok net bir ayırım yapmak gerekir. Namaz dışındaki genel, Rab ile başbaşa olunan (mûnacâf) duada, her kimsenin isteklerini, dileklerini Rabbine kişinin seçebileceği herhangi bir dil veya herhangi bir pozisyonda dile getirmesine hiç kimse hiçbir zaman itiraz edemez. Dua, kul ile Yaradanı arasındaki sadece doğrudan ilişkileri ilgilendiren şahsî ve Özel bir meseledir. Buna karşılık namaz genel ve cemaati kapsayan bir şeydir. Onun için na-nıaza katılan diğer kişilerin istek ve ihtiyaçlarının da kesinlikle dikkate alınması gerekir. Namazın prensip itibariyle ve tercihan diğer 'nsanlarla birlikte, yani cemaatle kılınması gerektiğini açıkça vurgulamalıyız. Ferdî ve tek başına namaz kılınmasına sadece izin ve-nlmiştir ve hiçbir zaman tavsiye edilmemiştir. Tercih daima cemaatle kılınan namazdan
yanadır. Hatta iki kişi bir araya gelince cemaat oluşturur, diğer gelenler bu imama uyar ve topluca namaz kılarlar. Şimdi bu cemaatle kılman namazın diğer yönlerini daha yakından görelim.
Eğer İslâm bölgeci, ırkçı veya ulusal bir din olsaydı, elbette o bölge, o ırk ve o ulusun konuştuğu dilin kullanılması gerekirdi. Fakat müminleri şimdi -birinin diğerini anlamadığı-yüzlerce dil konuşan ve dünyanın her yanında oturup bütün ırklara mensup olan evrenel bir dinin gerekleri tamamen farklıdır. Bİzim hayatımız daha Hz. Peygamber @ hayattayken kozmopolit idi, bugün ise daha da kozmopolittir. Müslümanların oturduğu dünyanın her şehri normalde, gerek transit yolcular bakımından, gerekse orada devamlı oturan insanlar bakımından olsun, birçok dil grubundan insanları barındırmaktadır. O halde yabancılara karşı nezaket ve misafirseverliği burada dikkate almak gerekmektedir. Diyelim ki bir Türk Çin'e gitti. Kendisi tek kelime Çince bilmiyor. Farzedelim ki sokakta birinin "çan çu çi çan" gibi sözlerle bağırdığını duyuyor. Elbette bu sözlerin ne anlama geldiğinden habersiz olacaktır. Şayet bu seslenişler, müezzinin okuduğu ezanın o dildeki tercümeleri ise sözkonusu Müslüman Türk bunu anlamadığı için o gün o şehirde kılman cuma namazım kaçıracak, diğer namazları da camide kılmaktan mahrum kalacaktır. (Yeri gelmişken, Çin camileri Fransa, İngiltere veya Doğu'nun diğer ülkelerindeki camilerine hiç benzemez ve minareleri de yoktur). Yabancı ülkelere seyahat eden bir Çinli için de aynı şey sözkonusudur. O da, eğer diğerleri de kendi mahallî lisanlarında namazlarını eda ediyorlarsa, kendi dindaşları ile hiçbir ortak noktada buluşamayacaktır. Onun için, evrensel bir dinin bütün müminler arasında ortak olan bazı temel şeylere mecburen İhtiyacı vardır. Ezan ve namazda okunması gerekli olanlar, ibadetin uygulanışında, bu temel şeylerin bir kısmını oluşturur. Bu arada belirtelim ki, iki farklı dilin kelimeleri bazan aynı anlamda olmadıkları halde benzer şekilde telaffuz edilirler, bazen bir dilin masum bir kelimesi bir başka dilde gülünç veya münasebetsiz bir anlama gelebilir. Böyle bir tehlike hiç bilinmeyen, fakat ilk defa, meselâ bir yolculuk sırasında duyulan bir dil ile ilgili olunca daha büyüktür. Böyle bir aksilik Rabbe ibadet için eda edilen namazın vakarına ters düşer. Çocukluktan itibaren alışılmış olan metinler böyle bir sıkıntıyı önler, ferd Arap olmasa bile, metinleri Arapça okur.
Bazen yabancı düşmanlığının haksız ve hasis önyargılarına sahip olan insanoğlunun psikolojik cephesi ihmal edilemez. Her gün karşılaştığımız bazı durumlar, siyasî (millî) veya hatta şahsî ve ferdî sürtüşmeler, sözgelimi bir Fransızı İngilizce, Almanca, Rusça veya başka bir dilde kılınan namaza katılmamaya itecektir. Arapça, Kur'ân ve Hadis dili olması hasebiyle, Müslümanların zihninde sarsılmaz bir hürmet ve itibara sahiptir. Namazda Arapça, Arapların dili olarak değil, fakat Peygamber Hz. Muhammed @'in dili, "Müminlerin Anneleri"nin dili, son sözünü, son emir ve nehiylerini bize ulaştırmak için Allah Teâla'nm seçmiş olduğu dil olarak kullanılır.
Dindaşlar arasındaki birlik ve dayanışma ihtiyacı üzerinde ne kadar ısrar edilse azdır. O yüzden daha önce var olanları imha etmek yerine, kardeşlik ilişkilerini güçlendirmek için her gün yeni bağlar ortaya koymak gerekir.
Bu hususta uluslararası toplantı ve kongreler de örnek olarak gösterilebilir. Sözgelimi BM toplantısına katılındığı zaman, keyfe göre herhangi bir dil seçilemez. Bu, oturuma da ters düşer ve oradan beklenen gayeye de. Çünkü gaye orada bulunanlara kendi bakış açısını anlatmaktır. O yüzden Birleşmiş Mil-letler'in resmen kabul ettiği dillerden birini, uygulamadaki İngilizce ve Fransızcayı, kullanmak konuşmasını tercüme ettirmek- mecburiyeti vardır. Kimse de bu duruma itiraz etmez. Genel fayda açısından, özel faydadan fedakârlık yapılır, yoksa uzun vadede özel menfaat bile heder olabilir.
Meselenin daha az önemli olmayan bir başka yönü de vardır. Gerçekten de, hiçbir tercüme aslının yerini asla tutamaz. Sözgelişi bugün Fransızcada (diğer pek çok dünya dillerinde de olduğu gibi) pek çok Kur'ân tercümesi vardır. Öyleyken zaman zaman hep yeni yeni tercümelere rastlıyoruz. Bu tercümeleri yapanlar eski tercümelerin bazı eksik yanlarını buldukları için bu işe girişiyorlar. Bu durum sadece Fransızca için değil, dünyanın herhangi birdili için de doğrudur. Üstelik tercüme edilmiş diğer herhangi bir metin için de doğrudur. Eksikli bir şeyi mi yoksa mükemmel olanını mı. tercümeyi mi yoksa asılı mı kullanmak gerekir?
Bu konuda hemen hatırlatalım ki, İslâm dışında, hiçbir din, o dinin dayandığı ilahî vahyin orijinaline, o dinin kurucusunun öğretisinin aslına bugün tam ve eksiksiz olarak sahip değildir. Hıristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştîler ve diğer cemaatlerin ellerindekiler ya tercümedir veya en fazlası onların parçalarıdır. Müslümanların asıl metinlerinin istisna oluşturması ve vahyin, yani Kur'ân-ı Kerîm'in orijinal metnine sahip bulunulması ne büyük mutluluktur!
İlâve edelim ki Kur'ân, nesir olmasına rağmen, ritim, mûsikî, üslup, vb. olarak şiirin bütün niteliklerini ve cazibesini kendisinde toplamaktadır. O kadar ki metne bir tek harfin eklenmesi veya çıkarılması bir nazmın mısraını bozduğu gibi bozar. Bir zaman önce, bu satırların yazarı şöyle bir hâdiseye şahit oldu. Meslek İtibariyle müzisyen olan bir Fransız mühtedi ona, Kur'ân'ın 110. suresinde eksikliğe benzer bir şeyin olduğunu söyledi, çünkü oradaki "fî dînillâhi efvâcâ.. feseb-bih" ifadesi ses uyumu bakımından doğru değildir. Benim Kur'ân tilâveti hakkında azıcık bilgim imdadıma yetişti ve ona bu kısmın doğru okunuşunun fî dînillâhi efvâcâ... fe-sebbih değil, fî dînillâhi efvâcen fe-sebbİh şeklînde olması gerektiğini izah ettim. Bu âyette efvâcâ şeklinde bu kelime üzerinde duraklama yapılmaz; okuyanın devam edip { .sebbih kelimesinden sonra bir nefes aralı-L verip, Yani bir duraklama yapıp âyeti sonra rilâvet etmeye devam etmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir nefes aralığı, yani duraklama yapıldıktan sonra müteakip âyetlerin okunmasına devam olunmalıdır. Şöyle ki: »fe-sebbih bi hamdı Rabbike" şeklinde. Bunun üzerine bu müzisyen ve iyi niyetli araştırmacı kardeşimiz bana şu karşılığı verdi: "Hakikaten böyle mi?! Gerçekten senin okuduğun gibi ise, işte şimdi tamam oldu; şimdi imanımı tazelemeliyim, Allah beni affetsin!.-"
Kur'ân'ın nesri bir şiirin mısraları kadar ölçülüdür. Böyle muhteşem ve mükemmel bir şey yerine, nisbeten bayağı bir şeyi koymayı kim arzu eder?
İslâm namazının bütünü içinde söylenecek pek az ifadenin bulunduğu meselesini de gözden kaçırmamak gerekir. İlkin ezan ve kamet vardır. Bizzat namazın içinde, Allahu Ekber, Subhâne Rabbiyel Azim, Subhâne Rabbiyel A'lâ ifadeleri, (sadece 7 âyetlik) kısa Fatiha suresi ve Kur'ân'ın diğer kısa sureleri, sonra da yine kısa Ettahiyyâtü ile dualar vardır. Hepsi bundan ibarettir. Bu metinlerin tamamı bir sayfanın boyutunu aşmaz, üstelik bu metinlerdeki kelimelerin çoğunluğu Müslüman kitleler tarafından bilinir ve Müslüman ülkelerin dillerine girmiştir, o kadar ki yeni başlayan biri bunların anlamlarını kolayca ve zahmetsizce öğrenebilir. Bunların anlamları da bir kere öğrenildi mi, Müslümanın namazı artık mekanik ve anlamı bilinmeden bîr ezber okuma olmaktan çıkar.
Kanaatimiz odur ki, hiçbir Müslüman Kur'ân -* Kerîm'in tercümesine hiçbir zaman Allah tarafından Elçisine vahyedilmiş orijinali için duyduğu saygıyı göstermeyecektir. Çünkü tercüme, bizzat Allah tarafından habercisi olarak tayin edilmiş bir Peygamberin durumundaki gibi, Allah tarafından yanlışa karşı korunmuş biri tarafından değil, sıradan bir adam tarafından yapılacaktır.
Arap dilinin burada işaret edilmeye değer bir yönü daha vardır. Herkes tarafından kabul edilmiş, mukayese götürmez müzikal niteliklerinden ayrı olarak, dilin kendisi onbeş yüzyıldan beri dilbilgisi, sözlük, söyleniş ve hatta yazılış bakımından değişmemiştir. Bugünün Arap gazetelerini ve radyo yayınlarını anlayanlar, Kur'ân'ın dilini de tam anlamıyla anlarlar. Son Peygamber ve Allah'ın Elçilerinin mührü tarafından getirilmiş olan bir din için, eskimeyen bir dil de gerekmez mi?
Bir gün bir üniversite öğrencisi, benim önümde namazda okunanları anlamanın önemi üzerinde ısrarını sürdürdü. Baktım ki kendisine verdiğim delillerin hiçbirine itibar etmiyor, o zaman kendisine, "Peki, eğer siz bana ana dilinizde beş vakit namaz kılmayı va-ad ederseniz, ben de sizin bunu yapmanıza izin vereceğim" dedim. Derhal tartışmayı kesti ve bir daha gelip bana asla bu konuyu açmadı. Bir başka anlatımla, inancı ve ibadeti ulusallaştırmak isteyenler, kendileri bunu tatbik etmeyen kimselerdir. En azından, bu itirazcıların ezici çoğunluğunun durumu böyledir. Bir müminin İslâm'a inamayan veya tatbik etmeyen kimselerin ne derslerine ne de öğütlerine ihtiyacı vardır.
Bu arada, namazda Kur'ân'ın tercümesini okumanın câİz olduğunu savunurken, Ebu Hanife (ö. M. 767) çapında bir otoritenin desteğine sahip olduklarını ifade eden bazı yazarların olduğunu da belirtelim. Bu yazarlar, Ebu Hanİfe'nin ilkin böyle bir fikir ileri sürmüşken, daha sonra bunu değiştirdiğini (nitekim bu fikir değişikliğini, İslâm Hanefi hukukunun temel kitapları olan el-Mergînânî'nin Hidâye'sinde, el-Haskafî'nin td-Dürrü'l-Muhtâr'mda. çok açık bir şekilde görüyoruz) ve Ebu Hanİfe'nin ilâhiyatçı-hukukçularm genel kanaatine katılarak namazda sadece Arapça metnin kullanılabileceğini benimsediğini söylemeyi ihmal ediyorlar. Yeni Müslüman olmuş birinin durumu gibi, özel durumlar elbette göz önünde bulundurulmuştur. Nitekim, İslâm'a giren kimsenin hemen beş vakit namazı kılmaya başlaması lâzımdır. Namazda ise belli ifadeleri ezberden okumak gerekmektedir. Onun bunları ezberleyinceye kadar anlamlarını kendi ana dilinde veya bildiği başka bir dilde okumasına izin verilmiştir. Bu hususta, Selmân-ı Fârisî'nin gösterdiği büyük misâl vardır. O Fatiha suresini bizzat Hz. Peygamber @'in izniyle Farsçaya çevirmiş ve bunu İslâm'a yeni girmiş bir grup İranlıya göndermiştir (bkz. Tâcu'ş-Şarîa, en-Nihâye, Hâşiyetü'l-hidâye; es-Serahsî, el-Mebsût). Onlar da bu tercümeyi dilleri Arapça metne alışıncaya kadar kullanmışlardır. Şu halde, yeni Müslüman olanlar, Arapça metinlerin bîr başka dile tercümelerini, birkaç saatliğine veya birkaç günlüğüne, haklı olarak kullanabilirler.
Kısacası, namazda yabancı bir dil kullanmanın hem faydalan hem de mahzurları vardır. Evrensel bir dinin mensupları için, mahallî dili kullanmak da aynı şekilde hem yararlı hem zararlıdır. Şu halde, faydalar ile zararları tartarak tercih yapmak lâzımdır. Ve ehven-i şerrin nerede olduğuna dikkat etmelidir!
Niçin Sadece Ay Takvimi?
Herkes İslâm'ın dinî ihtiyaçlardan ötürü ay {kamerî) takvimi kullandığını bilir. Bu takvime göre oruç ayı olan Ramazan ve hac ayı olan Zilhicce sırayla farklı mevsimlere düşer. İslâm öncesi Arabistan'ında ay yılına gün ilavesi yapılarak güneş yılı yakalanırdı. İslâm Peygamberi @, bu uygulamayı son haccı sırasında, vefatından sadece üç ay önce değiştirdi. Bu yürürlükten kaldırma, meselenin esasını bilmeyenin kafasını karıştırır ve aşağılık kompleksine yakalandığı için başkalarını daima körü körüne izlemek isteyen kimseleri hayrete düşürür. Bu İslâmî reformun pek çok yararlarından burada üç tanesi vurgulanabilir:
a- Oruçla ilgili hususta bu reform çok yararlıdır. Çünkü bütün mevsimlerde yeme ve içme mahrumiyetine alışma imkânı sağlar. Yani ne her zaman katılık, ne de her zaman kolaylık.
b- İslâm bütün dünyayı hedeflediğinden, çeşitli bölgelerin farklı iklimleri göz önünde bulundurulmalıydı. Eğer orucun, güneş takviminin belli bir ayında, yani belli bir mevsimde tutulması emredilseydi, tabiat beklenen hedefe imkân tanımaz ve maddî olarak da yerine getirilmesi mümkün olmazdı. Gerçekten de, kuzey yarımkürenin, ekvatorun kuzeyinde yer alan ülkelerin yazı, güney yarımkürenin, ekvatorun güneyindeki ülkelerin kışına denk düşer. Bundan başka, ekvator bölgelerinde hoş bir mevsim olarak görülen kışın kutup bölgelerinde bir dehşet olarak algılanması mümkündür. Çeşitli ülkelerin Müminleri arasındaki bu ayırım ay takvimi benimsenerek kolayca bertaraf edilebilir. Böylece herkes Ramazan ayında sırayla bütün mevsimleri tatmış olacaktır.
c- Mevsimlere ve mahsullere bağlı olan tarım ürünleri üzerinden alınan vergiler hâriç, tasarruflardan, ticaretten, vb. alınan zekât vergileri, kameri yıldan Ötürü, hiç farkına varılmadan artırılmış olur. Çünkü her otuz üç ay senesinde otuz iki güneş yılı vardır. Onun için bu süre içinde bir yıllık fazladan vergi ödenmiş olur. Devletin bütün halkının refahı, özellikle de yoksulların refahı için, bu vergilerin sadece zenginlerden alındığını bir kere daha hatırlatalım. (M. Hamidullah, Introduc-tion to islam [islâm'a Giriş, Fransızca'dan çev. Cemal Aydın, TDV yayınlan, Ankara 1996]).
DÖRDÜNCÜ BOLUM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM KUR'ÂN'IN AÇIKLAYICISI
KISIM 1
KUR'ÂN-I KERÎM
Fıkıh usûlü âlimleri Kur'ân-ı Kerîm'i tarif ederken; Allah tarafından Hz. Muhammed @'e gönderilen ve Hz. Muhammed'den bize tevatüren naklonulagelen İlâhî Kitâp'tır, ifadesini kullanırlar.
Kaynakların beyanına göre, ilk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber kırk yaşlarında İdi (Milâdî 610). Kur'ân-ı Kerîm, Ramazan ayında (2: 185), mübarek bir gece (44: 3) olan Kadir gecesinde (97: 1) indirilmiştir.
Peygamberlik müddeti içinde (M. 610-632), Rasûl Muhammed @'e Cebrail vasıtasıyla ilâhî vahiy mahsulü olarak gelen Kur'ân-ı Kerîm, çok kısa bir zamanda tevhid akidesini yayarak, insanlığı dalmış olduğu bataklıktan kurtarmaya çalışmış ve onlara iki âlemin saadet yollarını göstermiştir. Çok kısa bir zamanda başarılmış ve meyvelerini vermiş olan böyle bir inkılâba tarihte rastlanılmaz. Böyle bir inkılâbın muharrik unsuru olan Kur'ân-ı Kerîm, müslümanlar arasında kutsal bir kitap olmanın dışında, sadece Arap edebiyatının bir şaheseri olmakla kalmamış, aynı zamanda Rasülullah @'in peygamberlik ve risaletini teyid eden en büyük mucize olmuştur. Üslûbu, insanlara tesiri, tarihî meselleri, hakikatleri beyanı, te'lifi, ihtiva ettiği ilimler ve maarif, ıslâh siyaseti, gaybî haberleri ve daha akla gelebilecek çeşitli yönlerde bir eşsizlik kazanmıştı. Kur'ân'ın bu eşsizliği kendine hastır. Ve diğer münzel kitaplarla farklılıklar gösterir. O, diğer münzel kitapların aksine, daha geniş bir yol ile gelmiş, kendini muhataplarına kabul ettirmek ve onları tatmin etmek için kolaylıklar bahşederek, kısım kısım nazil olmuştur. Onun diğer münzel kitaplarla dil, üslûb ve nakil yönlerinden farklılıklar gösterdiği her ilim sahibinin malumudur. Yine herkesin bildiği bir husus, ilâhî bir vazife ile gönderilmiş olan peygamberlerin, kendilerini kavimlerine kabul ettirebilmek için harikulade şeyler göstermiş olmalarıdır. Sihrin revaçta olduğu bir devirde, kendisine verilen bir âsâ ile Hz. Musa'nın sihirbazları mağlûb etmesi; tıb ilminin yüksek bir mertebeye ulaştığı bir zamanda, Hz. İsa'nın gösterdiği mucizelerle, tabipleri hayrette bırakması gibi. Hz. Musa ve İsa ve diğer peygamberlerin mucizeleri o anda hazır bulunanlar tarafından müşahade edilmişti. Diğer bir ifadeyle bunlar hİssî mucizelerdi. Sürekli değillerdi. Halbuki İslâm'ın zuhuru esnasında Arap dili, üslûbu ve hitabeti en yüksek dereceye ulaşmış, adetâ altın çağını yaşamaktaydı. Belagat ve fesahatin en yüksek mertebeye ulaştığı bir devirde fesahat ve belagat üstadlarını dehşete düşürecek bir mucize gerekli idi. Bu mucize de bizzat Kur'ân-ı Kerîm'in kendisi olmuştu. Hiç şüphe yok ki, O Arap şiir üstadlarını dehşete düşürmüş, zamanındaki ve gelecek zamanlardaki belagat üstadlarının seslerini kesmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in bu üstünlüğü parlak üslûbundan mıdır? Lafızlarının inceliğinden midir? Yoksa mânâlarının çekici güzelliği, prensiplerinin büyüklüğü ve içerisindeki meselelerin latîf oluşundan mıdır? Kesin olarak hangisidir? Bunu bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o da Arap dilini bilen herkesi dehşete düşürmüş olmasıdır. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, c. I, sh. 10).
Kur'ân-ı Kerîm, garib haberleri, işaret ve isti-arelerindeki sırları ile her seviyeden insana tesir etmesini bilmiştir. Bütün bu yönleriyle Kur'ân müthiştir. Ve üstünlüğünün delili açıktır. Çünkü O, Kadir-i Mutfak'm kelâmıdır. Yaratılmışların sözleri asla onu taklit etmeye muktedir olamaz ve olamıya-caktır da. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'in, insanimi âciz bırakan yönü, ona benzer veya ona yakın bir eserin meydana getirİlememesinde aranmalıdır. Bu husus, Allah tarafından o derece kesinlikle belirtilmiştir ki, aksinin vârid olması mümkün değildir. Bizzat Kur'ân'ın kendisi, bütün insanlar ve cinlerin bir araya gelip çalışsalar da, kendine benzer bir eser meydana getirmekte âciz kalacaklarını söyler. Ve meydan okumasını tedrici bir surette şiddetlendirerek kendisine benzer tek bir sûre bile meydana getirilemiyeceğini iddia eder. Bir âyette (17: 88) Kur'ân'ın bir benzeri yapılma-Sı istenirken, bu meydan okuma bir başka âyette (2: 23-24) tek bir sûreye kadar düşürü-lür. Bu âyetler, beşerin Kur'ân'ı tartışma konusu yapma kapısını kapamış ve insanların
Kur'ân-ı Kerîm karşısında kesin yenilgilerini tescil etmiştir. İlâhî Kelâm olan bu ebedî mucizeyi taklit etme kabiliyeti, hiçbir beşere verilmemiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'i bütün mucizelerin üzerine çıkaran en belirgin vasfı, onun Arap harflerinin bir araya gelmesinden başka bir şey olmayan fasıllar mecmuası oluşudur. Bu harflerin yanyana getirilişi, insan fiillerinin en kolayı zannedilirse de, ondaki terkipler yüceliklerin fevkine ulaşmıştır. Kendi aralarında zayıf, kimsesiz, yetim addettikleri Hz. Peygam-ber'in üstünlüğü, onbinlerce kişi tarafından desteklenen edip kimseleri neden ve niçin âciz bıraktı? Harfler, kelimeler ve satırlar onları nasıl âciz bırakır? Arap edebiyatının altın devri olan bu ilk peygamberlik günlerinde Araplar, aralarından birinin sanat ve ilimde üstünlük gösterdiğini gördüklerinde, bütün kuvvet ve gayretleriyle, onunla yarışmaya ve ondan daha Üstününü meydana getirmeye çalışırlardı. Halbuki Kur'ân onların sanatım gölgede bıraktığına göre, niçin onlar Kur'ân ile yarışmaya, onunla muaraza etmeye koyulmadılar? O'nun belagâtindekı fevkalâdeliğe muhalefet etmediler? Acaba bu hâl, aralarında bu sanatı ifâ edecek sanatkârların yokluğundan mı ileri gelmekteydi? Bu soruya müs-bet cevap verilemez. Çünkü Arabistan, fesahat ve belagat üstadlarını yetiştirmekle ün kazanmıştı. Sonra Hz. Peygamber @ tek ve ümmî idi; onlar ise binlerle ifade ediliyorlardı. Acaba niçin onlar, onun aynını yapmaya teşebbüs etmeyip, kalemle mücadele etmediler de, kılıçla mukabelede bulundular?
Çölün yetiştirdiği ve Benî Sa'd kabilesinde çocukluğunu geçiren; "Sen bundan evvel hiç bir kitap okur değildin, elinle de yazmadın" (29: 48) âyetinin muhatabı olan ümmî Mu-hammed @ âlemi ıslâha kalkıştı ve ömrünü, kendisini İlâhî bir vazife ile gelişini kabul etmeyen kavimlerle mücadele ile geçirdi, herkesi âciz bırakan ve dehşete düşüren bir kitapla geldi. Bu kitab, güzel bir belagat ve ikna edici delillerle gelmiş, ilim ve felsefe alanına girmiş, tıb, tabiat, yer ve göğün oluş kanunlarının sırlarından bahsetmiştir. Yine onda, geçmiş devirlerin ve milletlerin tarihleri bahis konusu edilmektedir. Zamanının ilim, fen ve edebî sanatlarından hiçbirine vâkıf olmayan bir zâttan, her yönü ile mükemmel bir eserin zuhuru elbette bir mucizedir. Şüphesiz, Kur'ân-ı Kerîm.1 de ilim adamlarını, filozofları ve hukukçuları âciz bırakan yönler mevcuttur. İnsanların inancını, ibadetlerini, ahlâkını ıslâh edip, kardeşliği tesis, adaleti tevzi etmesi, mâlî işleri ıslâh, kadına şahsiyet kazandırması, akla ve fikirlere hürriyet tanıması, insanlığı hidayete sevketme gayesine matuf olarak tabiat ilimlerini kendine konu yapması, geçmişe, bugüne ve geleceğe ait gayb haberleri, bizzat Peygamber tarafından bile Kur'ân'ın değiştirilememesi ve "ben ancak bana vahyo-lunana uyarım1' (10: 48) demesi gibi hususların ümmî bir kimsedene zuhur etmesi, mucizeden başka ne olabilir?
İşte bu gerçek karşısında, el-Velîd, Lebîd, el-A'şâ ve Ka'b b. Züheyr gibi belagat üstadları, Kur'ân'ı her yönü ile takdir etmişler, kendilerini teshir eden bu üslûb karşısında "yedi askı" adıyla Kabe'nin duvarlarına asılan, İm-reu'1-Kays, Tarafa b. Abd, Ka'b b. Züheyr, Amr b. Kulsûm gibi şöhretine erişilemeyen şairlerin şiirleri, Kuran ile mukayese edildiğinde, kuvvetli elektrik ampulleri karşısında duran mum ışığı mesabesinde kalmış ve utanma duygusu ile yerlerinden indirilmişti.
Kur'ân, büyük küçük ayırdetmeksizin her yaştaki insana kendini dinletmesini bilmiş, onlara imanı aşılamıştı. Gönüllere hoş gelen üslûbu sayesinde, en büyük düşmanları bile onu dinlemekten kendilerini alıkoyamamış-lardı. el-Velid b. el-Mugîre, Ahnes b. Kays, Ebû Cehl b. Hişâm gibi Kureyş ileri gelenlerinin, Kur'ân'ı dinlememek için birbirlerine söz vermiş olmalarına rağmen, geceleri gizli gizli Kur'ân dinlemeye teşebbüs etmeleri, Hz. Peygamber @'i öldürmek kastı ile harekete geçen Ömer b. el-Hattab'ın müslüman oluşu, Necm sûresinin son kısmındaki "Allah'a secde ediniz ve O'na kulluk ediniz" (53: 62) âyetleri, Rasûlullah @ tarafından mü'min ve müşriklerin bulunduğu bir toplulukta okununca, müslümanlarla birlikte müşrikler de yere secdeye kapanmışlar, yere secde yapmayı gururuna yediremeyen Ümeyye b. Halefin, yerden bir avuç toprak alarak alnına götürmesi, Rasûlullah @'i giriştiği teşebbüsten vazgeçirmek için nasihatta bulunan Utbe b. Rebia'ya cevap mahiyetinde okunan Fussilet sûresinin ilk âyetleri, Utbe'yi dehşet ve hayrette bırakmış ve kendisini bekleyenlere "Ondan öyle şeyler işittim ki, ömrümde benzerini işitmiş değilim. Bu sözler ne şiir, ne sihir ve ne de kehânettir. Bunlardan hiçbirine benzememektedir. Ey Kureyşliler, bana kulak verin, beni dinleyin; O'nu kendi hâline bırakmanızı tavsiye ederim. Eğer o muvaffak olmazsa, Arabistan onu mahveder. Eğer muvaffak olursa, onun zaferi, sizin de zaferiniz demektir" demesi (İbni Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye), Kur'ân'ın cezbedici füsûnkâr üslûbundan değil midir?
Bu konuda misaller çoğaltılabilir. İşte bunlardan bir kaçı: Devs kabilesinin şairi ve ileri gelen önderlerinden olan et-Tufeyl b. Amr, Mekke'ye geldiğinde, Kureyşliler ona: "Ey Tufeyl! Memleketimize geldin; Muhammed'i dinleyenler bizden ayrılıyor, topluluğumuz da dağılıyor, işlerimiz darma dağınık oluyor. Onun sözleri sanki bir sihir gibi, kişiyi babasından, kardeşinden ve zevcesinden ayırıyor. Senden ve kavminden de korkarız. Dikkatli olun, sakın ondan birşey dinlemeyin" demişlerdi. et-Tufeyl bu sözlere öyle inandırılmıştı ki, Kabe'ye her gidişinde, Hz. Muhammed @'İ orada görse, ondan birşeyler duyup işitmemek ve ondan etkilenmemek için kulaklarına birşeyler tıkardı. Bİr gün kendi kendine "ben ne kadar bâtıl itikadlı bir adamım, Mu-hammed'in söylediklerini işitmekle bana ne fenalık gelebilir? Eğer söylediklerinin bir kıymeti varsa, bu değeri takdir edecek bir akla sahibim" diyerek Kur'ân'ı dinledi ve hemen kabilesi arasında ilk Müslüman mürşidi olma şerefini kazandı (İbni Hişam).
KISIM 2
KUR'ÂN-I KERÎM'İN İSİMLERİ VE ANLAMI
Allah Teâlâ vahyine, gerek bir bütün ve gerek parça parça olarak, Arapların sözlerine verdikleri isimlerden farklı isimler seçmiş ve bu isimlerde, kelimelerin ihtiva ettiği sırlarla kök manalarını gözetmiştir. Bunlar arasında ise Kitâb ve Kur'ân isimleri şöhret bulmuştur.
Vahyin Kitâb ile isimlendirilmesinde, onun yazılarak bir araya getirileceğine İşaret vardır. Çünkü yazı, harfleri bir araya getirmek ve lafızları yazıya dökmektir. Nitekim Kur'ân ile isimlendirilmesinde de, göğüslerde muhafaza edileceğine dair işaret vardır. Çünkü kur'ân, kıraatin mastarıdır ve kıraat'tâ hatırlama sözkonusudur. Arapça olarak gelen bu apaçık vahye öyle bir önem takdir edilmiştir ki, sapasağlam korunması ve sapıkların tahrifatından uzak tutulması garanti altına alınmıştır. Çünkü diğer kitaplarda olduğu gibi ne sadece yazı ile ne de sadece ezbere nakledilmiştir. Aksine onun yazılı olarak gelişi tevatür yoluyla nakline, tevatür yoluyla nakli ise, sağlam ve hassas belgelere dayalı yazı ile tesbit edilen nüshalarına tam uygundur.
Bu iki kelime Ârâmi kökenli kelimelerdir. Bu dilde kitabet, yazmak ve kıraet de okumak manasınadır. Bu iki kelime Ârâmİ kökenli olmakla birlikte vahyin onlarla isimlendirilmesi gerçekten yerinde ve tabiî olmuştur. Çünkü Hz. Muhammed @'e gelen vahiy bütün merhalelerinde satırlara nakşedilmiş ve göğüslerde ezberlenerek korunmuştur.
Ayrıca bu iki isim arasından Kur'ân lafzı daha çok kullanılmış olup bu yüce Kitaba özel ısım olmuştur. Onun için vahiy hadisesine ve Kur'ân'ı ilgilendiren konulara girmeden Önce Sami dillerinde kendisine benzer kelimeler bulunan bu lafzın türetilişi üzerinde ve Sami dilleri ile Arap dili arasında benzerlerinin °1UP olmadığına bakılmaksızın bu Kitap için
isim olarak konan diğer kelimeler üzerinde durmamız uygun olacaktır.
Âlimler Kur'ân lafzı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu kelime bazılarına göre hemzeli, bazılarına göre de hemzesizdir. İmam Şâfi'î (ö. 204/819), Kûfe'nin nahivcile-rinden ve meşhur dilcilerinden Ferrâ (Ö. 207/822) ve Eş'arî (ö. 324/936) hemzeli olmadığını söyleyenlerdendir.
1- İmam Şafi'î'ye göre, (el) takısı ile mârife kılınan Kur'ân lafzı ne başka bir kelimeden türetilmiştir ne de hemzelidir. Aksine bu lafız, Hz. Peygamber @'e indirilen kelâm için alemdir. O'na göre Kur'ân lafzı (karae)den türememiştir. Eğer bu kelimeden türetilmiş olsaydı, her okunana Kur7ân denilmesi gerekirdi. Tevrat ve İncil gibi Kur'ân-ı Kerim de bir Kitâb ismidir (el-Hâtib, Tarihu'l-Bağdat, II, sh. 62)
2- Ferrâ'ya göre, Kur'ân kelimesi, (karine) kelimesinin çoğulu olan (karaîn) kelimesinden türemiştir. Çünkü Kur'ân'm ayetlerinden bir kısmı diğerlerine benzemektedir. Bazısı, bazısına karinedir. Ayrıca (karaîn) kelimesindeki (nun) harfinin, kelimenin kök harflerinden olduğu açıktır. Bu da Kıır'ân kelimesinin hemzesiz olduğunu göstermektedir (el-lîkan, I, sh. 87).
3- Eş'arî ve bazı âlimler ise Kur'ân lafzının,
bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırıp bitiştirmek manasına gelen (karane) fiilinden türediği görüşündedirler. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de sûre ve âyetler yan yana dizilerek biribirlerİne eklenmişlerdir (el-Bur-han, I, sh. 278).
Zeccâc (ö. 311/923), Lihyânî (ö. 215/830) ve bir grup âlim ise, Kur'ân lafzının hemzeli olduğu görüşündedir.
a- Zeccâc'a göre, Kur'ân lafzı (fu'len) vezninden olup hemzelîdir. Toplayıp bir araya getirme manasına gelen {el-kar'a) kelimesinden türemiştir. Havuz suyu sahverilmeyip biriktirildiği zaman bu kelime ile ifade edilir ki, Kur'ân-ı Kerim de geçmiş kitapların meyvelerini kendisinde toplamıştır (el-Burhan, I, sh. 278).
b- Lihyânî ise şöyle demektedir: (gufran) vezninde hemzeli bir masdar olup (tellâ) manasında olan (karae)den türemiştir. Bu masdar, ism-i mefulün mastarla isimlendirilebile-ceği kaidesince (el-makrue) manasındadır (el-lîkan. I, sh. 78).
Bu tez. görüşlerin en güçlüsü ve tercih edilenidir. Lügatta (el-karaet) masdannın müradi-fi bir masdardır. Yüce Allah'ın "Onu (senin kalbinde) toplamak ve sana okutmak bize düşer. Sana Kur'ân'ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et." (75: 17-18) ifadesinde geçen Kur'ân bu anlamdadır.
Araplar cahiliyet döneminde (karae) lafzıyla tanıştıklarında onu tilâvetten başka manada kullanmışlardır.
Karaemn (tellâ) manasında kullanılışına gelince, Araplar bunu Ârâmi asıllı bir kelimeden alıp kullanmışlardır.
G. Bergtraesser'in belirttiği gibi Ârâmî dille-
riyle Habeşçe ve Farsça'nın Arap dilini etkiledikleri bilinen bir husustur. Bu diller Hicretten Önce Araplara komşu medenî kavimlerin dilleriydi.
Arâmîcenİn çeşitli lehçeleri Filistin, Suriye, Mezopotamya ve Irak'ın bazı bölgelerine hâkimdi. Dinî dilleri Arâmice olan Yahudilere Arapların komşu olması, Ârâmî dilinde pekçok dinî kelimenin yaygınlaşmasını ça-buklaştırmıştır. Müsteşrik Krenkow "kitap" kelimesini incelerken buna işaret etmiştir. (Encydopedie de L'islam, c. II, sh. 1104). Blachere, Ârâmice, Süryanice ve İbranice dilinden birtakım kelimeler naklederek Arapların Yahudilerle diğer din sahiplerine komşuluklarından dolayı bu kelimeleri kullandıklarını pekiştirir (Le Coran, Introductions, sh. 5).
Kur'ân-ı Kerîm'in isimlerinden biri de el-Furkându. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: "Alemlere uyarıcı olsun diye kulu (Muham-med)e Furkan'ı (hakkı bâtıldan ayırma ölçü-sününü) İndiren (Allah'ın) hayır ve bereketi pek çoktur!" (25: 1). Furkân kelimesi Ârâmî asıllıdır. Kelimenin kök manası, ayırdetmek olup bu isimlendirme ile, bu kitabın hak ile bâtıl arasını ayırdetmesîne işaret edilmektedir.
Kur'ân'ın isimlerinden bir diğeri ise ez-Zikr'dir. Şeref manasına gelen bu kelime kök İtibariyle tamamen Arapçadır. Yüce Allah şöyle buyurur: "Andolsun, size, içinde sânınız (şerefiniz) bulunan bir Kitâb İndirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (21: 10).
Kur'ân'ın diğer bir ismi de et-Tenzıl'dir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Muhakkak ki o (kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir." (26: 192). Bu kelime de Arapça olup Kur'ânın, vahyedilen ve Rasûlullah @'in kalbine indirilen bir vahiy olduğunu işaret etmektedir.
Kur'ân'ın yaygın ve meşhur isimleri bunlardır. Ancak bazı âlimler bu sayıyı kabartarak mübalağaya düşmekte, hatta ez-Zerkeşî, Kadı Şeyzele'den nakille dübeş isim zikretmektedir. Hiç şüphesiz o, Kur'ân'ın isimleriyle sıfatlarını biri birine karıştırmıştır. Meselâ ona göre Yüce Allah: "O, katımızda bulunan ana Kitapta (Levh-i Mahfuzda)dır..." (43: 4) buyurduğu için isimlerinden biri Ummu'l-fcitâb'dır. "Hayır, o, şerefli bir Kur'ân'dır." (85: 21) buyurduğu için ei-Mecîd'dir. "...Halbuki o, eşsiz bir kitâbdır" (41: 42) buyurduğu için el-Azîz'dir. "Pürüzsüz Arapça bir Kur'ân (indirdik) ki (Allah'ın azabından) korunsunlar." (39: 28) buyurduğu için isimlerinden bir diğeri el-Arabfdir. Bunlardan başka Kur'ân'a şu isimler de verilmiştir: Kelâm, Nûr, Hüdâ, Rahmet, Şifâ, Mev'ize, Hikmet, Müheymin, Hablullah, Ahsene'l-Hadis, Fasl, Kayyim, Ruh, Vahy, Beyân, Hakk, Urvetü'l-Vüskâ, Tezkire, Adi, Sıdk, Büşrâ, Belâğ, Be-şir... Âlimlerden bazısı doksanın üzerinde ismi sıralamaktadır.
Hangi isimle amlırsa anılsın, Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed @'e indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, ibadet maksadıyla okunan mu'ciz kelâmdır. Kur'ân'ın bu şekilde tarif edilmesi, usûl âlimlerîyle fukaha ve Arap dili âlimleri arasında ittifak edilen bir husustur.
Şeyh Hamdullah'a ait murakaadan sülüs ve nesih hatla yazılmış bîr sahife, 15. yüzyıl sonu.
KISIM 3
VAHİY HÂDİSESİ
Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @, vahiy adına insanlara hitabeden ve İlâhî kelâmı onlara aktaran peygamberler halkasının sonuncusudur. Nuh peygamberden beri, Allah'ın sözlerini insanlara aktaran ve kendi nevalarından konuşmayan seçilmiş kimseler zaman zaman geldi. Allah'ın onunla kendilerini desteklediği vahy, kendisiyle Muhammed @'i desteklediği vahiyden farklı değildi. Aksine vahiy vakıası hepsinde aynı idi. Çünkü kaynağı birdi; hedefi birdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, to-runlar(m)a, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Ze-buru vermiştik. Daha önce sana anlattığımız ve anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik). Ve Allah Musa ile de konuşmuştu." (4: 163-164).
Âyette isimlerinden açıkça bahsedilen peygamberlerin özellikle zikredilmeleri, İsrailo-ğullarımn en meşhur peygamberleri olmalarındandır. Onlar hakkında söylenen haberler, Hicaz ve çevresinde Rasûlullah @'e komşu bulunan Kitab Ehli arasında yaygındı (el-Vahyu'l-Muhammedî, sh. 31).
Onun İçin Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed @'in kalbine indirilene vahiy demeye özen göstermiştir. Burada, bütün peygamberlerle ona gelen vahyin hem mâna ve hem de lâfız olarak birbirine benzediğine dikkat çekilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruimaktadır:
"İnmekte olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı, azmadı. O heyâsından konuşmaz. O(na inen Kur'ân veya onun söylediği sözler), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir." (53: 1-4)
"...De ki: 'Onu kendiliğimden değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben sadece bana vah-yolunana uyarım..." (10: 15).
"Onlara bir âyet getirmediğin zaman: '(öteki âyetleri surdan burdan topladığın gibi) bunu da toplasaydın ya!1 derler. De ki: 'Ben, ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum..." (7: 203).
Ayrıca akıl sahibi kimselerin vahyi tuhaf karşılamalarım onlara yakıştırmaz ve şöyle buyurur:
"İçlerinden bir adama: 'İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için (yüksek) bir doğruluk makamı olduğunu müjdele' diye vahyetmemiz, insanlara tuhaf mı geldi? Kâfirler: 'Bu, bir büyücüdür.' dediler." (10: 2). İnsanların beşeriyette müşterek olmaları, Allah'ın aralarından birini dilediği ilim, hikmet ve imana aday seçmesine engel olduğuna mantık hüküm verebilir mi? Mantık bu seçimi bir tuhaflık saymaya yetkili midir ki, insanlar meseleyi alaya alsın ve küfür ehli bu vahyi sİhire benzetsin?
Tuhaf karşılanmayan vahiy, anlaşılması kolay ve kapalılıktan uzak bulunanı olmalıdır. O halde dinin nazarında bu vahyin hakikati nedir? Hz. Muhammed @'e gelen vahiy ile diğer Peygamberlere gelen arasında ne gibi bir farklılık vardır?
Din, bu şekildeki süratli gizli haber vermeyi "vahiy" olarak isimlendirirken, vahiy kelimesinin lügat manasından uzaklaşmış değildir. Vahiy şu manalarda kullanılır:
a- İnsan İçin söz konusu olan fıtrî vahiy. Yüce Allah'ın: "Musa'nın anasına onu emzir diye ilham ettik." (28: 7) ve "Havarilere: 'Bana ve elçime İnanın!' diye ilham etmiştim..." (5: 111) âyetlerinde olduğu gibi.
b- Hayvan için söz konusu olan içgüdü. Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi:
"Rabbin bal arısına (şöyle ) vahyetti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan evler edin!" (16: 68).
c- Rumuzla ve îma yollu süratli işaret. Hz. Zekeriyya'dan bahisle şu ayette geçtiği gibi: "Mâbedden kavminin karşısına çıkıp onlara: 'Sabah akşam (Rabbinizi) teşbih edin!' diye işaret etti." (19': 11) Bu âyetin tefsirinde bilinen, Hz. Zekeriy-ya'nın onlara bir işarette bulunduğu ve konuşmadığıdır. Şairin şu sözlerinde de aynı manada kullanılmıştır: "Ona öyle bir bakış baktım ki, vasıflarının hârikulâde-liğinde düşüncemin incelikleri şaştı/ Göz kırpması ona, sevgimi iletti. Ve o iletiş, yanaklarında etki yaptı."
d- Vücut organlarıyla ima. Şairin şu sözünde olduğu gibi: "Ona bir bakış baktım, vasıflarının fevkaladeliğine düşüncenin incelikleri şaştı./ Göz kirpisi ona, onu sevdiğimi ima etti. İma, yanaklarında etki yaptı." (İsfahanî, Müfredat).
Kur'ân-ı Kerîm ayrıca şeytanın vesvesesi ile kötülükleri insana hoş göstermesini de vahiy ile ifade ederek şöyle buyuruyor: "...(İnsan ve cin şeytanları), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar..." (6: 112) Yine şöyle buyuruyor: "... Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için fısıldar (telkinde bulunur)lar..." (6: 121).
Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın acilen emirlerini yerine getirmeleri İçin meleklerine ilka ettiği şeyleri de vahiy olarak isimlendirir: "Rabbin, meleklere vahyedİyordu ki: 'Ben sizinle beraberim, siz iman edenleri pekiştirin; ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım..." (8: 12).
Allah'ın, Peygambere ulaştırmak üzere meleği görevlendirdiği inzal olan kitapların ayetlerini vahiy olarak İfade etmesi ile Peygamberin kendisine vahiy ifadesi arasında sıkı bir ilişki vardır. İki ifade arasındaki mana farklılığı, vahiy meleğinin, vazifesini tam bir sadakada yerine getirmesi ile peygamberin onu lavıp hıfzetmesi, onu tebliğ etmesinden ska bir Şey değildir. Nitekim Yüce Allah öyle buyıırmaktadır: "(Allah'ın) kuluna, vah-vettiğini vahyetti." (53: 10). Çünkü burada kastedilen, Allah'ın, güvenilir olan vahiy me-&i Cebrail'e^ Cebrail'in peygamberlerin so-uncusu Hz. Muhammed @'e vahyedeceğini vahyettiğidir. O halde bu âyetteki vahyin delâlet ettiği mana Şuarâ sûresinde geçen tenzil kelimesinin delâlet ettiği manadır: "Muhakkak kİ o (Kur'ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu, inzâr edicilerden olasın diye, Rûhu'1-Emin (güvenilir ruh, yani Cebrail) senin kalbine indirdi." (26: 192-195).
Ancak Kur'ân-ı Kerim, süratli bir şekilde ve gizli haber vermeyi vahiy olarak isimlendirirken vahiy kelimesinin lügat manasını gözetmekle birlikte Allah ile kendilerine indirdiği kitaplara namzet olarak seçtiği peygamberlerle gaybî ve gizli teması sadece vahiy mele-ğiyle olmamıştır. Aksine, bir âyette vahyin üç şekline işaret edilmiştir:
1- Manânın peygamberin kalbine ilhamı.
2- Allah'ın perde arkasından peygamberle konuşması. Nitekim Yüce Allah ağacın arkasından Hz. Musaya nida etmiş ve Hz. Musa da bunu duymuştu.
3- Vahiy denirken dindar bir kimsenin normal olarak anladığı şekildir ki, bu da melek vasıtasıyla olan vahiydir. Vahiy mele-S1» ya bir insan suretinde veya kendi aslî suretinde olduğu halde Allah'ın ulaştırmasını istediği talimatı getirip peygambere bildirir.
Bu konusu ettiğimiz bu üç şekil şu ayette ifa-ie edilmektedir: "Allah bir insanla (karşılıklı) ^°,ni!§ma/- Ancak vahiyle (kulunun kalbine düşünceyi doğurarak), yahut perde ve süratli haber vermenin kendine has özel şekilleri vardır. Ayrıca bu şekiller, Kur'ân'ın nazarında gizlilik ve sürat bakımından vahye benzeyen eski ve yeni haber verme şekillerinden farklıdır. Onun için Kur'ân-ı Kerim bütün peygamberlerde vahiy mefhumunun aynı olduğunu açıklamasına rağmen Kitabı Mukaddes Sözlüğü'nda vahyin "Allah'ın ruhunun, ruhî hakikatlerle gaybî haberlere muttali olmaları için, şahsiyetlerinden hiç bir şey kaybetmeksizin mülhem kâtiplerin kalblerine hululüdür. Bu kendilerine ilham vâki olan kâtiplerin herbirinin kendilerine has telif şekilleri ve ifade üslupları vardır." şeklinde tarif edilmesi esef vericidir. Bu sözlüğün tarifine göre, vahiy, Allah'a bağlı ve O'ndan kaynaklanan mahiyetinden ziyâde; ilham sahibi şairlerle, mutasavvıflarda saf ve temizine, kâhin ve sihirbazlarda bozuk ve bulanık çeşitlerine kadar insanlığın şahit olduğu keşf mânasına çok daha yakındır. (S. Salih, Kur'ân İlimleri).
Kelimeleri yerli yerinde kullanmamaktan dolayı vahiy vakıası ile keşf ve benzeri ilham, sezgi, bilinçaltı ve biliçsizlik gibi kelimeler arasında kalın bir çizgi çizilmelidir. Ne yazık ki günümüzün aydınları, yabancılara benzemek sevdasıyla bu gibi kelimeleri ağızlarına sakız yapıyor ve diğer peygamberlerle peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed @'e gelen vahyi büyük bir saflıkla bu gibi kelimelerle izah etmeye kalkışıyorlar.
İddia eden herkese keşfi ispatlamak pek kolaydır ama vahiy iddiasında bulunan bir kimse bu iddiasında ısrar etse de onu reddedebiliriz.
Keşf, açık ve sınırları belli bir anlamdan uzaktır. Çünkü çoğu zaman o, çatışma ve gayretin yahut ruhî egzersizlerin ya da uzun düşünmenin bir neticesidir. Kalbde ne tam bir yakîn ve ne de tam bir şüphe doğurur. O, daima şahsî bir vakıa olarak kalır. Hakikati, daha üstün ve yüce bir kaynaktan almaz.
Ariflerin keşfi ve erenlerin ilhamı, kalbin yakîne ulaşmaksızın bildiği bir hazdır. Kalb ona sürüklenirken, hakiki kaynağını bilmeden ona yönelmiştir. Haz ve zevk ehlinin her haz ve zevki ona dahildir. Hatta Yunanlılardaki şiir tanrıları efsanesi ile câhiliyye devri Arap-larmdaki şiir şeytanları da onun kapsamı içerisindedir.
Hiç şüphesiz keşif de, İlham gibi psikolojinin ilgilendiği konulardan biridir ve onu iddia edenlerce bile hâlâ kapalı hususları ihtiva etmektedir. Çünkü bu gibi şeyler "bilinçdışı" alanının içine girmektedir. Bu alan, isminden de anlaşıldığı gibi, şuur hallerinden çok uzaklardadır: Şayet bir kimse için; "keşf ve ilham sahibidir" denilirse o, bununla peygamberlik ve vahiy derecesine yükselmez. Çünkü her vahiyde tam bir şuur ve kavrayış vardır (Za-hiratü'l-Kur'âniyye, sh. 161). Her Peygamberlikte, peygamberliğin anlamı ve hedefi açık ve nettir.
Vahiy hâdisesinde dinî hakikatler ve gaybî haberler tabiatları itibarıyla meçhul perdesini aralamayı ferasete ve sezgiye bırakan şuur dışı yollardan uzaktır. Ayrıca mantıkî deliller ve zamanla olgunlaşan düşüncelerle meçhulün bilinmeyen yönlerini ortaya çıkararak zahirî duygu ölçülerine de uymak mecburiyetinde değildir (Nebeu'l-Azîm, sh. 34). O, ancak iki kişi arasında geçen ulvî görüşme, karşılıklı konuşma düşüncesine tâbidir: Konuşan, emreden ve veren zat, bir de muhatap olan, emirleri yerine getiren ve alan zat.
Rasûlullah @, kendisinden rivayet edilen ha-dîste vahyin kalbine inişini bu şekil üzere tarif ediyor ve şöyle buyuruyor: "Bazen bana çıngırak sesine benzer bir sesle gelir. En şiddetli olanı budur. Söylediğini belledikten sonra, o benden ayrılır. Bazen de melek bana bir adam suretinde gelir ve benimle konuşur. Ben de, ne söylediğini iyice bellerim." (Buharı).
Rasûlullah @ burada vahyin iki şeklini açıkça beyan etmektedir: Bunlardan biri, ağır sözün kalbine vahyedilmesi yoludur. Bu sırada Rasûlullah çıngırak sesine benzer ard arda devam eden bir ses duyuyor. İkinci şekil ise, Cebrail'in insan suretinde gelmesidir. Cebrail'in, suretinde geldiği kişi şekli, Rasûlullah'in kendisine güven duyup korkmayacağı bir şekildir. Birinci şekilde gelen vahyin daha zor ve getirdiği sözlerin, dayanılması daha güç olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Yüce Allah: "Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedi-yoruz." (73: 5) buyuruyor. Öyle ki, vahiy geldiğinde Rasûlullah'ın alnı terlerdi. Mü'minle-rin Anası Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilir: "Rasûlullah @'i, soğuğu pek şiddetli bir günde kendisine vahiy gelişine şahit olmuşumdur. Vahiy gittiğinde şakaklarından şıpır şıpır ter dökülürdü." (Buharı). Bu şekilde gelen vahyin ağırlığı bazen öyle bir dereceye ulaşırdı ki, Rasûlullah @ devesinin üzerinde ise, manevî ağırlığa tahammül edemeyen deve çökerdi. Bir defasında Rasûlııllah'in dizi, Zeyd b. Sabit'in dizi ile temas hâlinde iken vahiy gelmiş, Zeyd o kadar ağırlık hissetmişti kİ, bu ağırlık altında ayağı kırılacak gibi olmuştu (Ebû Davud, Müsned-i Ahmed).
İkinci şekil ise daha hafif ve geüşi daha lâtiftir; ne çıngırak sesleri vardır ve ne de terleyen alın. Sadece vahyi getiren ve vahyi alan bakımından bir benzerlik mevcuttur. Her ikisi için taşınması da, alınması da kolay olan bir vahiydir. Ancak her iki durumda da, Rasûlullah @ kendisine gelen vahyi iyice anlamak için son derece dikkatlidir. Nitekim birinci şekil için: "Vahiy ayrıldığında ne dediğini iyi bellemiş olduğum halde ayrılır" İkinci şekil için de: "Benimle konuşur ve ben de ne dediğini iyice bellerim" buyurmaktadır. Böylece inen Kur'ân'ın inişi ânında gelen vahiy kendisi için ağır veya hafif olsun, vahiy gelmeden Önce de, gittikten sonra da ve vahyi aldığı esnada da şuuru tam yerinde olduğu halde tebliğ edileni tam olarak anladığını ifade etmektedir.
Ayrıca şuuru tam yerinde olduğu için, Kur'ân'ın inişi boyunca, emir alan beşerî şahsiyeti ile yüce ve emredici Vahiy şahsiyetini biribirİne karıştırmamıştır. O, daima Allah'ın huzurunda zayıf bir insan olduğunun şuurunda olmuş, kalbi ile Allah arasında bir engelin girmesinden korkmuştur. Bize kadar intikal eden duasında Rabbine şöyle yalvarmıştır: "Allah'ım! Ey kalpleri yönlendiren, kalbimi sana İtaata yönelt! Allah'ım! Ey kalpleri tersyüz eden, kalbimi dinin üzere sabit kıl!" Hatta vahyin ilk geldiği sıralarda, bazı ayetleri unutma endişesiyle, gelen vahiy son bulmadan alelacele kendisine vahyedileni tekrar etmeye koyuluyordu. Cebrail'in kendisine tebliğinden hemen sonra, harf harf tekrar etmeye büyük çaba harcıyordu (Buharî). Nihayet Yüce Allah Kur'ân'ı parça parça indirmekle ezberlemesini kendisine kolaylaştırmış ve va'dine tam olarak İnanmasını emrederek şöyle buyurmuştur: "(Ey Rasûlüm!), onu tekrarlamak için (henüz Cebrail, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme. Onu (senin kalbinde) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur'ân'ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak bize düşer." (75: 16-19). Ve gereği olmayan bu acelecilikten de onu sakındırarak şöyle buyurmaktadır: "... Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı acele okumağa kalkma; 'Rabbim, ilmimi artır!' de." (20: 114).
Rasulullah @'i Allah'ın huzurunda, O'ndan yardım dileyen, hidayete kavuşturmasını ve affedilmesini talebeden, emrolunduğuna dört elle sarılan ve bazen şiddetli kınamalara muhatap güçsüz bir kul olarak tasvir eden Kur'ân âyetlerini okuyan kişi kalbinin derinliklerinde hissedeceği vicdanî duygu, Yaratan ile yaratılanın sıfat, zât ve üslûpları arasındaki nihayetsiz farkı kendisine gösterecektir.
Hz. Muhammed @'in Kur'ân'da anlatılan tavrı; Rabbinin emirlerine muhalefet söz konusu olduğu zaman O'nun azabından korkan ve bunun için de emirlerine bağlanan, rahmetini dileyen ve Allah'ın Kitabından tek bir harfi bile değiştirmekten âciz olduğunu itiraf eden mûtî kulun tavrıdır. "Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayan-lar: 'Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir' dediler. De ki: 'Onu kendi tara-fundan değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet ben, Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.' De ki: 'Eğer Allah dîleseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu İçinizde durmuştum. Hâlâ akıl erdİremi-yor musunuz?" (10: 15-16).
Yaratıcının niteliği ile yaratılmışın niteliği arasındaki farkı söz konusu eden bu âyetler gibi Kur'ân'da daha nice âyetler vardır. Bu ayetlerde Hz. Peygamber @'in diğer insanlar gibi bir insan olduğu, sadece tebliğ etmekle mükellef bulunduğu, Allah'ın hazinelerine sahip olmayıp gaybı bilmediği açıkça belirtilmektedir. O, hiçbir zaman insan olmanın ve yaratılmışlığm sınırlarını aşan bir hâkimiyet sıfatının bulunduğunu iddia etmemiştir. "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa salih bir amel işlesin ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (18: 110). "De ki: 'Ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı..." (7: 188). "Deki: 'Ben size, Allah'ın hazineleri yammdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum'..." (6: 50).
Yukardaki ayetlerin başındaki "De ki" ibaresinde Arap selikasına sahip kişilerin kavrayabilecekleri lâtif bir hedef vardır ki, o da hitabın Rasulullah @'e yönelik olması ve ona ne söyleyeceğini öğretmesidir. Rasulullah @ kendi indinden konuşmaz, aksine kendisine vahyedilene tâbi olur. Bu yüzden "De ki" ifadesi Kur'ân-ı Kerîm'de 300'den fazla yerde tekrar edilmiştir. Tâ kİ okuyucu Hz. Muham-med @'in vahiy konusunda hiçbir dahlinin bulunmadığını daima hatırlasın. Onun, ne cümle ve ne de kelime üzerinde bir tasarrufu vardır. O, hitabı alır. Kendisi muhataptır, konuşan ve düşündüğünü söyleyen değildir.
Konuşan ve vahyi İndiren Allah'ın sıfatı ile, muhatap durumda olan ve vahiy alan peygamberinin sıfatı arasındaki fark, Allah'ın Peygamberlerini hafif veya şiddetli bir şekilde kınadığı, daha önce işlediği veya daha sonra işleyeceği günahları affettiğini bildiren âyetlerde daha da açıklık kazanmaktadır. Allah'ın Rasûlüne affedildiğini bildiren hafif kınaması, Tebük Gazvesinde Rasulullah @'in, savaşa katılmalarına izin verdiği kimseleri söz konusu eden hitaptır: "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden Önce niçin onlara izin verdin?" (9: 43). Affetmenin ancak bir günah için ve bağışlamanın da ancak bir günahın yapılmasindan sonra söz konusu olacağı malumdur. Fetih süresindeki şu âyet-i kerime bunu açıkça anlatmaktadır: "Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın (bütün tasalarını gidersin) ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin." (48: 1-2).
Kur'ân-ı Kerîm'in bu açık beyanından sonra, Râzî gibi bazı müfessİrler affetme sözünün, günahın varlığına işaret olmadığını isbatlama çabasına girmektedirler. Onlara göre Allah'ın Peygamberini kınaması, Peygamberin evlâ olanın hilâfına davranmış olmasındandır. Re-şid Rıza'nm dediği gibi "Bu (günahın) manası konusunda sonradan ortaya çıkan ıstılahlarla özel örf -ki buna göre zenb'in manası masi-yettir- üzerinde donuklaşmaktadır. Allah'ın Kitabına ve dil kaidelerine ters düşen ıstılahlarına ve Örflerine tutunarak Allah'ın Kitabında anlattığını olduğu gibi kabul etmekten kaçınmaları gerekmezdi." (Tefsiru'l-Menâr).
Şiddetli kınamaya gelince Enfal süresindeki fidâ' âyetleri bu hususu dile getirmiş ve Hz, Peygamber1! sert bir şekilde tenkid ederek in-zar etmiştir. Çünkü Peygamber @ ve ashabının büyük çoğunluğu, Bedir esirlerinden fidye alınmasını tercih ederek henüz yer yüzünde güçlü bir duruma geçmeden ve insanlar arasında hâkim bir mevkie ulaşmadan İslâm'ın daha ilk savaşı olan bu savaşta dünyanın geçici metaını,, dinin galibiyetine tercih etmişlerdi. Onun için kınama ifadesi, Peygamber ve Rasûllerin sıfatlarıyla ilgili bir prensibi takrir eden genel bir ifade olup hitab, doğrudan Rasûlullah @'e yapılmamıştır. Ayet-i kerîme menfî bir ifadeyle başlamakta ve hemen ardından Peygamberlerden bir Peygamberin şu şekilde fidye karşılığında esirleri serbest bırakmasını büyük gören ifadelerle devam etmektedir: "Yeryüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'tan, (yanılma ile verilen hükümlerden ötürü azâbet-memek hakkında) bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azâb dokunurdu." (8: 67-68).
Şiddetli kınamayı ihtiva eden yerlerden bir diğeri, Abese süresindeki şu âyetlerdir: "(Peygamber) surat astı ve döndü. Kendisine o âmâ geldi diye... Ne bilirsin belki o arınacak? Yahut öğüt dinleyecek de, o öğüt kendisine fayda verecek. -Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yöneli-yorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, (Allah'ta)n korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, (olmaz böyle şey); o (öğüt, inen Kur'ân âyetleri), bir hatırlatmadır." (80: 1-11).
Bütün bunlardan daha şiddetlisi ve Rasûlullah @'e yöneltilen şu inzar ve tehdittir: "Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça meyledecektin. O takdirde de sana hayatın da, ölümün de kat kat (azâb)mı taddırır-dık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın." (17: 74-75).
Ve Allah'ın şu sözünde kınama ve inzar zirveye ulaşıyor: "Eğer o (Peygamber), bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbette ondan sağ elini (gücünü, kuvvetini) alırdık, sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı." (69: 44-47).
Zemahşerî, bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: "Bunun manası şudur: Şayet söylemediğimiz bir şeyi söylediğimizi iddia etse, kralların, kendilerine karşı yalan söyleyeni, azâb çektirmek ve ondan İntikam almak gayesiyle eziyet ede ede öldürdükleri gibi, biz de onu öylece öldürürüz." (Keşşaf, c. 4, sh. 137).
Bu tehditkâr, korkutucu ve kınayıcı âyetlerde Rasûlullah @'in Kadir, Kahhâr ve en büyük güç sahibi, her dilediğini yapabilen Rabbinin huzurunda zayıf bir yaratık olduğunu müşa-hade ediyoruz. Yine Rasûlullah'm memur kişiliği ile âmir durumda olan Allah'ın zâtı arasındaki farkı açıkça anlıyoruz.
Rasûlullah @ kendisine inen vahiy ile Allah'dan aldığı ilham sonucu olan sözlerinin arasını tam bir şuurluluk ve açıklıkla ayırıyordu: Kendi vardığı kanaat ve düşünceler tamamen beşerî vasfının bir eseriydi. Bunların Rabbani sözle karışması asla mümkün değildi. Onun için vahyin inmeye başladığı ilk sıralarda Rasûlullah @ Kur'ân'dan başkasının yazılmasını yasakladı. Müslim'in Sahİh'inde Ebu Said el-Hudrî'nin şöyle dediği rivayet edilir: Rasûlullah @ buyurdu ki "Söylediklerimi yazmayın. Söylediklerim arasında Kur'ân'dan başkasını yazan varsa, onu silsin. Ama sözlü oarak anlatmanızda bir sakınca yoktur. Ancak bileşeniz ki, kim kasden benim nâmıma yalan söylerse, Cehennemdeki yerini şimdiden hazırlasın." Ta ki Kur'ân-ı Kerîm Rabbani sıfatını muhafaza etsin ve bu niteliği taşımayan şeylerle karışmasın. Her bir veya birkaç âyet indiğinde Rasûlullah @ hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır ve inen vahyi yazdırırdı. Böylece Kur'ân-ı Kerîm indikçe tedvin ediliyordu {eî-Burhan, c. 1, sh. 232).
Belki de bütün bunların bazı araştırmacılar nezdinde hiç bir değeri yoktur. Peygamber @rin, vahyi unutmamak endişesiyle hafızasını yormaktan sakındırılması bile onlar için bir önem taşımaz. Oysa bütün bu hakikatler karşısında vahiy hâdisesinin, Hz. Peygamberin zâtından tamamen müstakil olduğunu söylemekten başka bir alternatifimiz yoktur. Vahiy, Peygamberin ruhî ve psikolojik durumlarından tamamen bağımsızdır. Öyle ki, o, Kur'ân'ı ezberlemek için hafızasını kullanma hakkına bile sahip değildir. Aksine Kur'ân'ın kendisine ezberletilmesin! Allah tekeffül etmiştir {ez-Zâhiratu'î-Kur'âniyye, s. 276). Bütün bunlardan sonra Peygamber @'in görevli olan zâtı ile âmir durumunda olan Allah'ın zâtı arasındaki fark gayet açık olarak anlaşılmıştır.
Hz. Peygamber @, hadislerinden bir kısmı "tevkîfî" olup mânasını vahiyden aldığı ve bu hadisleri âyetlerin tefsiri ile sıkı sıkıya bağlı bulunduğu halde, vahiy kâtiplerini bu hadisleri yazmaktan sakındırmışsın Çünkü bu hadisler mâna yönüyle vahiyden alınmakla birlikte ifadeler Hz. Peygamber'e aittir. Onları kendi üslubuyla ifade etmiştir. Oysa ne kendisinin ve ne de başkasının üslûbunun Kur'ân'a karışma hak ve salahiyeti vardır.
Hatta âlimlerin, manaların Allah'tan olduğunu itiraf ettikleri veya birçoğunun Allah tarafından indirildiğini söyledikleri kudsî hadisler bile Kur'ân'dan uzak tutulmuş ve ayrı kabul edilmiştir. Hz. Peygamber @ bunların Kur'ân'a karışmaması için büyük hassasiyet göstermiş ve baş taraflarında dinleyicinin, lâfızlarının Peygamber'e ait olduğunu bilmesini sağlayan ifadeler kullanmıştır.
Hz. Muhammed @, her ne kadar insanların en fasihi ise de onun Üslûbu ile Kur'ân'ı indiren ve güç ve kudreti elinde tutanın üslûbu arasında ne kadar fark vardır!
Alimler bu hususa çok dikkat ve titizlik göstermiş, kudsî hadisten delil getirenlerin, hadislerin başında "Rasûlullah, Rabbinden rivayet ettiği hadiste" veya "Rasûlünün rivayetine göre Yüce Allah şöyle buyurmaktadır", yahut "Allah Tealâ kudsî bir hadiste şöyle buyurur" gibi ifadeleri kullanmalarını zaruri görmüşlerdir.
Kur'ân'ın icazı bahsi ayrı bir bölüm konusu olduğundan, burada Hz. Peygamber'in kendi sözü İle Allah kelâmı arasındaki sonsuz farkın şuurunda olduğunu belirtmekle yetiniyoruz. Bu ayırım, tevkifi ve kudsî hadislerde apaçık olduğuna göre, Rasûlullah @'in dünya işleriyle ilgili görüşleri için sözkonusu olması çok uygun ve buradaki fark daha da açıktır.
Karşılaştırmada fazla uzağa gitmeye gerek yoktur. "Hurma ağaçlarının aşılanması" meselesi meşhurdur: Rasûlullah @, hurma ağaçlarının tepesine çıkmış ve aşılamakla meşgul kimselerin yanından geçerken: "Bunun bir faydasının olacağını sanmıyorum" buyurmuştur. Kendilerine Rasûlullah'ın bu sözü ulaştırıldığında aşılama işinden vazgeçmişlerdir.
Daha sonra Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Şayet onlara bunun bir faydası varsa, onu yapsınlar. Ben ancak bir tahminde bulundum. Tahminden dolayı beni kınamasınlar. Lâkin size Allah'dan bir şeyi haber verirsem, onu mutlaka alın. Çünkü ben Allah'a asla yalan İs-nad etmem." Nevevî'nin Sahih-İ Müslim Şerhinde bu hadisi "Rasûlullah'ın din olarak söylediklerine uymanın gerekliliği ve bunun dışında dünyevî maişetle ilgili olarak içtihadıyla söylediklerine uymanın gerekli olmadığı" başlığı altında alması son derece dikkat çekicidir.
Müslim'in diğer bir rivayeti ise şu sözlerle bitmektedir: "Dünya işlerinizi siz daha İyİ bilirsiniz." (Sahih-İ Müslim, c. 13, sh. 118). Hz. Peygamber @, beşerî bir ihtimal olarak ileri sürdüğü zanna dayalı dünyevî tecrübeleriyle, kesin olan Nebevi dinî tecrübesinin arasını kesin olarak ayırmıştır. Ayrıca dünyevî tecrübelerinden dolayı sahabesinin kendisini muahaze etmemelerini dilerken dinî tecrübelerini almalarını ve Allah adına her ne söylerse onu yerine getirmelerini emretmiştir. O böyle bir sözü asla iftira olarak Allah'a yükle-mez. Bu konuda ne söylerse mutlaka kendiliğinden söylememiştir. Çünkü hiçbir zaman Allah'a yalan isnad etmez. Müteaddid söz ve davranışlarda bu hakikati dile getirmiştir.
Bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Ben de sizin gibi bir beşerim. Zan, hata da eder, isabet de eder. Lâkin size 'Allah buyurdu' dedim mi, asla Allah'a yalan isnad etmem." (İb-ni Mâce). Diğer bir hadisinde de, birbirlerini muhakemeye davet edenlerin kalplerinden geçenleri bilmediğini, muhakeme olmak için kendisine gelenler kendi çağdaşı ve kendi beldesinden, hatta insanlar arasında kendisine en yakın olanlar bile olsa içlerinden neleri düşündüklerine muttali olmadığını kesinlikle belirterek şöyle buyurur: "Ben ancak bir beşerim. Sizler de muhakeme olmak için yanıma geliyorsunuz. Olabilir ki sizden biriniz, diğerine nazaran delillerini daha güzel anlatır. Ben de duyduğuma göre hüküm veririm. Her kime, kardeşinin hakkından birşey verirsem onu almasın. Çünkü o hakla, ona ateşten bir parça veriyorum." (Sahih-i Müslim, c. 12, sh. 4). Bilindiği gibi Ubeyrik oğulları, Rasûlullah @ zamanında bir hırsızlık olayında hakikati gizleyip Rasûlullah'ı aldatmak istemiş ve asıl hırsızı savunarak Rasûlullah'ı, onun hırsız olmadığına dair ikna etmişlerdi. Bunun üzerine, dâvâcı Katade b. en-Numan'ı kınayarak ona şöyle demiştir: "Ey Katade, kendileri muttakî ve sâlih bilinen bir aile mensuplarını bir delile dayanmaksızın hırsızlıkla itham etmeye kalkıştın!" Ama bu meseleden hemen sonra şu âyetler inmiştir: "...Hainlerin savunucusu olma! Allah'a istiğfar et. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (4: 105-106). O zaman Rasûlullah @ Ubeyrik oğullarının kendisini aldattıklarını anlamış ve Katade'ye yönelttiği kınama ve azarlamadan dolayı Allah'dan kendisini bağışlamasını dilemiştir (Tirmizî).
Yukarıda anlatılanların ışığında, kendisine gelen vahiy vakıasına Rasûlullah'ı biricik şâhid ve kendisini vahiyden ayrı kabul etme hususunda şahsî kanaatini biricik vasıta kabul edersek, Kur'ân'dan inen karşısında kendisinin şahsî iradesinin yok mesabesinde olduğunu kendisi kabul ediyor. Vahyin gelmesi yahut kesilmesi, isteğine bağlı olan bir şey değildir. Bazan vahiy o kadar ard arda gelir ki ona tahammülü güçleşirken bazan da, en çok ona muhtaç olduğu bir zamanda gelmeyiveriyor.
Vahiy her an için gelebilir: Hz. Peygamber yatağına uzanıyor ve uykuya dalar dalmaz birden gülümseyerek başını kaldırıyor. Kendisine Kevser suresi inmiştir (Müslim). Yine gecenin ancak üçte birinin kaldığı bir sırada savaştan geri kalan üç kişinin affedildiğini bildiren âyet inmiştir: "Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Bütün genişliğİyle beraber arz başlarına dar gelmiş ve canları kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah'tan, yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onlann tevbesini kabul buyurdu ki, tevbe etsinler. Şüphesiz ki Allah, tevbeyi çok kabul eden, hakkıyla esirgeyendir." (9: 118).
Vahiy, gecenin karanlığında, gündüzün aydınlığında, dondurucu soğukta veya en sıcak günde, sakin geçen bir zamanda yahut savaşın kızıştığı bir sırada, hatta Mescid-i Aksa'ya yapılan isrâ (gece yürüyüşün)de ve miracda Peygamber @'in kalbine inebiliyordu. (Burhan, c. I,sh.l98).
Bir de bakıyorsunuz Hz. Peygamber @'in vahye en çok muhtaç olduğu ve onu şiddetle arzuladığı, gelmesini talep ettiği bir sırada vahiy gelmiyor. Cebrail, Alâk suresinin ilk ayetlerini getirdikten sonra vahiy üç yıl kesilmişti. Hz. Aişe'nin de belirttiği gibi, Peygamber @ buna çok üzüldü. Öyle ki intihar etmek için defalarca yüksek tepelere tırmandı. Ama tepenin zirvesine her çıkışında Cebrail ona görünüyor ve: "Ey Muhammedi Sen gerçekten Allah'ın Rasulüsün!" diyordu. O zaman Rasûlullah'ın kalbi sükûn buluyor ve nefsi karar kılıyordu (Buharı). Birgün yürüyorken yukarıdan bir ses duydu. Yukarı baktı, bir de ne görsün! Hira Mağarasında kendisine gelen melek! Korktu ve vefalı eşi Hz. Hatice'ye döndü: "Beni örtün" dedi. Allah Tealâ bu sırada "Ey örtülerine bürünen, kalk ve uyar. Rabbini tekbîr et(O'nun büyüklüğünü an), elbiseni temizle, pislikten (Allah'a eş tutmaktan, puta tapmak ve çirkin şeylerden) kaçın." (74: 1-5) fermanını indirdi. Bundan sonra vahiy ard arda gelmeye başladı (Buharı, c. 6, sh. 162. Bazıları vahyin kesilişinden sonra indirilenin Duhâ Sûresi olduğunu sanır. Bu, apaçık bir hatadır. Duha suresinin nüzul sebebine, Buharı ve Müslim'de rivayet edildiği gibi, Peygamber @ rahatsızlandı ve iki-üç gece, gece namazına kalkmadı. Bunun üzerine Ebu Cehl'in eşi Ummu Cemil: "Umarım, şeytanın seni terketmiştir. İki-üç gecedir sana uğramadığını görüyorum." dedi. O zaman bu sure inmiştir. Bkz. Süyûtî, Esbâbu'n-Nuzûl, s. 140). Peygamber @ mutluluk duydu. Hüzünlü bekleyiş büyük bir sevince dönüşmüştü. O zaman kesinlikle inandı kî, kendisinin isteğine rağmen kesilip gelmeyen bu vahiy, kendi zâtının dışındadır ve müstakildir. Düşüncesinin haricindedir. Onun kaynağı gayb-lere vâkıf olan Allah'tır.
"Ifk hadisesi" nden sonra da tam bir ay müddetle vahiy kesilmişti {Buharı). Bir ay boyunca münafıklar Sıddîk'ın kızına iftira ede-durdular. Hakkında utanç verici sözler sarfet-tiler. Nihayet Rasûlullah @'in kalbine bile şüphe düşmüştü ve mü'minlerin anası eşine: "Ey Aişe! Biliyorsun senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Şayet sen bunlardan berî isen Allah senin temiz olduğunu bildirecektir. Ama bir günah işlemişsen Allah'tan af dile" demişti. Olayın üzerinden geçen ve vahyin gelmediği bu bir ayın Rasûlullah @ için uzun yıllardan daha ağır geldiğini kim idrak etmez ki? Münafıklar bu müddet boyunca olmadık sözler söylüyorlardı. Şüphe ve huzursuzluğa yem olan bu Peygamber'e ne oluyordu da tam bir ay boyunca susup bekledi. Rab-binden vahiy gelinceye kadar bütün bunlara katlandı. Ve nihayet, Mü'minlerin Anasının temiz olduğunu bildiren ayetler geldi. Neden acele edip göğün işine müdahale etmedi? Rahiplerin örtüsüne bürünüp secileri harekete geçirmedi. Buharları salıp iftiracıların iftiralarından sevgili eşini temize çıkarmadı?!
Hz. Peygamber @ namazlarda Kabe'ye yöne-lİnmesini büyük bir iştiyakla arzu ediyordu. Belki vahiy gelip kıblenin Kabe'ye doğru değiştirildiğini bildirir diye, onaltı veya onyedi ay bu isteğinin gerçekleşmesini isteyip durdu (Buharı). Lâkin yüce Rasulün isteğine rağmen bu konudaki Kur'ân, ancak birbuçuk yıla yakın zaman sonra geldi (Buharı). O zaman Bakara sûresİ'mn 144. âyeti inmişti: "(Ey Muhammed), biz yüzünü çok defa göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz, (bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir..." (Suyûtî,Eshâbu'n-Nüzûl, s. 12-13). Hz. Peygamber @ arzusunu gerçekleştirecek bir vahyi acaba neden bu kadar bekledi: vahiy geldi deseydi ve bu arzusuna bir an önce kavuşsaydı ya!
Ama vahyin gelişi onun elinde değildi. Ancak Rabbi dilediği zaman gelirdi. Dilediği zaman da kesilirdi. Nazarlıkların ve seçili sözlerin bir faydası yoktu. Hz. Muhammed @'in duyguları, göğün işini ne öne alıyor ve ne de geciktiriyordu!
Araplar öteden beri vahyi vahyeden zât ile onu alan zât arasında İlgiye şaşmış ve yalancı şahitlerin saçmalan gibi saçmalamış, kulaklarını sağa sola dikmiş ve farklı görüşler ileri sürmüş, ama bir türlü hasta akıllarını bile doyuracak bir yoruma ulaşamamışlardır. Yüce Allah onların şaşkınlıklarını şu komik ve alaycı tablo ile tasvir etmektedir: "Dediler: 'Hayır, (bunlar) saçma sapan rüyalardır. Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Hayır, o, bir şairdir..." (21: 5). Kur'ân'ın kaynağını, uyuyanın rüyasına veya delinin saçmalıklarına, palavracının iftiralarına ya da yalancının yalanlarına, şairin hayaline veyahut edibin sezgilerine bağladılar.
Uyuyanın rüyasına gelince, Peygamber @rin uyanık ve hassas duyguları, dinlenme ve sükûn anlarında bile canlı ve dinamik şahsiyeti bunu reddetmektedir. Rasûlullah @'in bu dinamizm ve kavrayışı henüz ilk başlangıçtan, Allah'ın "oku!" sözüyle kendisine hitabından beri Kur'ân'ın son ayetinin inişine ve vefatına kadar devam etmiştir. Bazı müfessir-lerin ve çağımız yazarlarından bazı hüsn-i niyet sahiplerinin içine düştükleri büyük bir hataya burada işaret etmeliyiz: Bunlar, geniş hayallerinin bir neticesi olarak vahyin ilk gelişinde Hz. Peygamber'i Hira mağarasında uyuyor tasavvur ederler. Oysa Sahihaymn rivayeti, vahiy geldiği an Peygamber'in uyanık bulunduğunu ve hakikati araştırıp Allah'ı dü-Şündüğünü kesinlikle ifade etmektedir. Onun ıÇİn de korkmuş ve kalbi küt küt vurduğu halde Hz. Hatice'ye gelmiştir. Şayet vahyin geli-Şi uykuda olduğu bir sırada olsaydı uyandıktan sonra korkusu geçmiş olurdu. Söz, Kur'ân'ın buyurduğudur: "Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördüğü üzerinde onunla tartışıyor musunuz?" (53; 11-12).
Hz. Aişe, vahyin başlangıcını bu kavrayıcı ve dinamik hassasiyetle tasvir ederek der ki: "Rasûlullah @'e vahyin ilk başlangıcı, uykuda sâlih rüya şeklindeydi. Hiç bir rüya görmüyordu ki, sabah aydınlığı kadar apaçık gerçekleşmemiş olsun. Daha sonra tenha yerler kendisine sevdirildi. O da insanlardan uzaklaşarak ibadetle meşgul olmak üzere Hira mağarasına gidiyor ve belli birkaç gün üstüste bu mağarada ibadet ediyordu. Sonra Hatice'ye geliyor ve hazırlığını yapıp tekrar dönüyordu. Nihayet hak (vahiy) kendisine geldi. (Bir rivayette, aniden hakla karşılaştı denilmektedir). O sıra Hira mağarasında bulunuyordu. Melek gelerek: 'Oku!' dedi. Rasûlullah: 'Okumasını bilmem' karşılığını verdi. Rasûlullah buyuruyor ki: Beni alıp üç defa sıktı ve serbest bıraktı ve şöyle dedi: 'Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alâkdan yarattı. Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.' Rasûlullah kalbi titrer olduğu halde eve döndü. Eşi Huveylid'in kızı Hatice'ye gelerek: 'Beni örtün! Beni örtün!' buyurdu. Onu örttüler, bir müddet sonra korkusu geçti. O zaman durumu Hz. Hatice'ye bildirerek: 'Kendi canım hususunda korkuya kapıldım' dedi. Hz. Hatice: 'Hayır, Allah'a yemin ederim ki O, seni asla mahcup etmiye-cektir. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, misafiri ağırlar, hak yolunda halka yardım edersin' diyerek onu teselli etti." (Buharı).
Burada şunu belirtmeliyiz ki, aleyhissalatü vesselamın yüreğinin titremesi, maruz kaldığı korkuya işaret etmektedir. Çünkü bir anda vahiyle karşılaşmıştı. Önceden böyle bir şey beklemiyordu. Nitekim Allah Teala şöyle buyuruyor: "(Ey Rasûlüm), Kur'ân'ın sana vahy olunacağını ummuyordun; ancak Rabbinden bir rahmet (olarak sana indirildi). O halde sakın kâfirlere yardımcı olma." (28: 86). "(Ey Rasûlüm). İşte sana böyle emrimizden bir ruh
(Kur'ân) vahyettik. (Halbuki daha önce) sen kitap nedir, iman nedir bitmiyordun. Fakat biz o kitabı bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz; ve muhakkak ki sen doğru bir yola (İslâm'a) çağırıyorsun." (42: 52). Yüreğinin titremesinde, el ve ayaklarının soğumasına ve normal olarak bunun bir sonucu olan yüzünün sararmasına, dişlerinin titremesi gibi durumlara İşaret yoktur. Aksine vücudunun harareti artıyor, yüzü kızarıyor ve kendisine bir ağırlık çöküyordu. Öyle ki bundan alnı tane tane ter döküyor ve bedeni ağırlaşıyordu. Yukarıda gördüğümüz gibi, bacağı neredeyse yamndakinin bacağını eziyordu. Hz. Hatice'den bir örtü isteyerek 'beni Örtün' demesi, yatağa girip gördüğü o korkunç gaybî manzaranın ve karşılaştığı o ağır sözün etkisini atlatıp örtünün altında dinlenmekten başka bir şey değildi. Onun için Allah Tealâ vahyin kesilişinden sonra dine davet için silkinip kalkmasını emrederek şöyle buyuruyor: "Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar!" Daha sonra da şöyle buyuruyor: "Ey örtüsüne bürünen. Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu)." Onun ilk defa vahyi alması, bundan sonra her vahiy alışı gibidir. Her defasında tam bir uyanıklık ve tam bir aksiyon içerisindedir. Sinirler her defasında tam yerindedir. Vahyin gelişi için ne zihnî bir hazırlık yapıyor, ne de sinir nöbetleri geçiriyordu. Hastalık nâmına hiç bir işaret yoktu {Nebeu'l-Azim, s. 71-72).
Belki de, Arapların "yalancı düşlerden" kasıtları delilik saçmalıklarıdır. Onun için Peygamber @'e: "...Bu öğretilmiştir, cinlenmiş-tir" (44: 14) demişlerdir. Allah Teâl'â, Peygamberini teselli ederek iftiralarına şöyle cevap verir: "Nun. Kaleme ve (kalemle) yazdıklarına andolsun; sen Rabbinin nîmetiyle cin-lenmiş (deli) değilsin." (68: 1-2).
Uydurulan iftiralara yahut hayalî yalanlara gelince, Arapların kendilerinin Hz. Muham-med'in doğruluğu ve emanete riayeti hakkında şahadetleri bunu reddetmektedir. Müfterinin yalanı er-geç ortaya çıkar. Peygamber hangi konuda yalan söylemiştir? Gayb haberleri hususunda mı? Geçmişle ilgili haberlerde mi? Yoksa henüz kapalı bulunan gelecekle ilgili meselelerde mi? Acaba Arapların sınırlı kültürleri bu alanda yalancılarla doğrulan bi-ribirinden ayıracak güçte miydi?
Kur'ân, ilk yaratılışın ortaya çıkışını ve kesin neticeyi tavsif ederek âhiret hayatının nimetleriyle acıklı azabını, cehennem kapılarının sayısını ve her kapıyla yükümlü olan meleklerin adedini açıklamış ve bütün bunları kendilerine kitap verilen, bu konularda malumatı bulunan Kitap Ehlinin gözleri önünde Araplara anlatarak şöyle buyurmuştur: "Biz o ateşin bekçiliklerine meleklerden başkasını memur etmedik. Sayılarını da küfredenler için -başka değil- ancak bîr fitne yaptık ki kendilerine kitap verilenler sağlam bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanları artsın." (74: 31) Okuma bilmeyen putperest bir kavim arasında yetişen Muhammed @ gaybî konularda bu ayrıntılı malûmatı nereden alabilirdi? Gökteki bir gezegenden, yoksa Sirius yıldızı veya Merihten mİ?
Kendisine peygamberlik gelmeden önce aralarında yaşamadı mı? Yoksa şimdi mi sapıtıp azıttı? Onu Sâdık ve Emîn olarak isimlendirmemişler mİydİ?: "Yoksa, Peygamberlerini tanımadıkları (onun doğrululuğunu, dürüstlüğünü bilmedikleri) İçin mi onu inkâr ediyorlar?" (23: 69). Bununla birlikte hâla inanmıyorlarsa Allah Teâlâ'nm şu sözlerle onları azarlamasında şaşılacak bir durum var mı?: "De ki: 'Eğer Allah dileseydİ, onu (Kur'ân'ı) size okumazdım ve onu hiç size bildirmezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmışlım (böyle bir şey yapamamıştım), düşünmüyor musunuz." (10: 16).
Geçmiş milletlerle ilgili nice olay vardır ki, Kur'ân onu en güzel şekilde dile getirmiş, Peygamberlerin ismeûyle, ilgili Önceki kitapların hatalarını düzeltmiş ve bazı tarihî mugalataları reddederek onları çürütmüş, Hz. Mu-hammed'i o çağda ve olaylar içinde yaşamışcasına onlara şahit ve gözlemci tutmuştur, peygamberine Hz. Nuh'un kıssasını anlatarak şöyle buyurmaktadır: "(Ey Rasûlüm), bunlar sana vah yettiğimiz gayb haberlerindendir. Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret. Şüphe yok ki, kurtuluş, takva sahiplerinindir." (11: 49). Hz. Musa'nın Medyen'deki haberlerinden bir çoğunu izah ederken: "(Ey Rasulüm), biz Musa'ya (Firavuna gitmesine dair) o emri vahyet-tiğimiz zaman sen Tur dağının yakasında değildin (orada bulunmuyordun.) Şahitlerden de değildin. Fakat biz, Musa'dan sonra birçok ümmetler yarattık da onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen Medyen halkı arasında oturup da âyetlerimizi onlardan oku(yarak Öğren)miyordun. Fakat (onları sana) gönderen biziz." (28: 44-45) buyurmaktadır. Hz. Meryem'in oğlu İsa'yı doğurmasını ve Hz. Zekeriyya'nm kendisine kefil oluşunu tavsif ederek şöyle buyurur: "(Ey Muhammed) bunlar sana vahyettiğimiz, gayb âleminin haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye (Tevrat yazdıkları) kalemlerini (kur'a) atarlarken sen onların yanında değildin; çekiştikleri zaman da sen yanlarında değildin." (3: 44). Hz. Yusuf ile kardeşlerinin kıssasını uzunca anlattıktan sonra da şöyle buyuruyor: "(Ey Muhammed), bu (anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar kararlarını verip hile yaparlarken sen yanlarında değildin." (12: 102).
Zatü'r-Rıka'da Peygamber @ bir ağacın altında uzanıp kılıcını ağaca asıyor. O sırada bir müşrik gelerek kılıcını sıyırıyor ve Peygambere şöyle sesleniyor: "Benden korkuyor musun?" Peygamber @: "Hayır" diyor. Adam soruyor: "Şimdi seni benden kim koruyacak?" Peygamber: "Allah! Kılıcını at!" karşılığında bulunuyor. Adam çaresiz kılıcım yere atıyor (Müslim). Bazı rivayetlerde, adamın hemen İslâmı kabul ettiği de nakledilmektedir.
O gayb haberlerini ya kafasından uyduruyordu veya tam inanç sahibiydi. Oysa insanlar Rasûlullah @'de ne kafadan uyduranların hayallerine ve ne de müfterilerin alâmetlerine şahid olmuşlardır. O halde o, İnanan samimi biriydi.
Ancak Araplardan bir grup, bir insanın Peygambere Kur'ân'ı öğretmiş olabileceği varsayımını ileri sürdü. Vahyin kaynağını Hz. Mu-hammed'in zatının dışında aradılar. Onlar okuma yazma bilmezlerdi. Onun için Pey-gamber'in Kur'ân'ı kendilerinden birinden Öğrenmiş olacağım ileri sürmeye cüret edemediler. Cahilin kimseye birşey öğretemeyeceğini biliyorlardı. O halde Muhammed @'m öğretmenini bulmalıydılar. O büyük öğretmen ve bu ilmin o önemli kaynağı kimdi? Olsa olsa, demircilikle uğraşan ve kılıç yapma işinde çalışan Hıristiyan Rum bir genç ona bu Kur'ân'ı öğretmişti (?!) Bu genç okuma-yazma bilmese de okuma-yazma hakkında bir takım malumata sahipti. Olabilir ki Peygamber bazen gidip bu Rum gencin işini seyrediyordu. O üm-mi Araplar için fırsat doğmuştu: öğreticisi bu gençti. Allah Teâlâ onların bu tutarsız iddialarına karşı şöyle buyurmaktadır: "Biz onların, 'Ona bir insan Öğretiyor!' dediklerini buluyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili yabancıdır; bu (Kur'ân) ise apaçık Arapçadır." (16: 103).
İddialarının altında kaldılar. Hz. Muham-med'e tayin ettikleri öğretmenin kabul görmediğini anladılar. Bu defa da iddialarını meçhule yöneltmeyi tercih ettiler: "Dediler: 'Evvelkilerin masalları, onları yazdırmış, sabah akşam onlar kendisine okunuyor." (25: 5). Böylece okuma yazma bilmeyen o cahil Araplar kendilerinden sonra gelecek mülhid kültürlülere yolu açmış oldular. Onlar da, o Arapların yolundan giderek Hz. Muhammed'e dinin gerçeklerini ve tarih felsefesini öğreteni tesbit etmeye koyuldular: Bunlardan kimine göre bu zat, Tevhid konusunda Aryos'un tabi-lerinden olan Bahira ismindeki rahiptir. Muhammed @'e Kur'ân'ı o imlâ ettirmiştir. Muhammed küçüklüğünde amcası Ebu Talib'le birlikte gittiği Şam bölgesinde Basra çarşısınla kendisiyle karşılaşmıştı. Kimine göre de bu zat, Hıristiyan bilginlerden ve Hatice'nin akrabalarından olan Varaka b. Nevfel'dir. İlk defa kendisine vahiy geldiğinde Mekke'de onunla karşılaşmıştı.
Rasûlullah @'in, bunlardan ilki olan Bahi-ra'yla karşılaşması dokuz veya oniki yaşındayken ve bir defa vuku bulmuştur. Amcası Ebu Talib de bu karşılaşmada kendisiyle birlikte idi. Bu rahip amcasına: "Yeğeninin gelecekte önemli bir durumu olacaktır." demişti. Mesele tamamen bundan İbarettir. Rasûlullah'ın Varaka ile karşılaşması ise, Hira mağarasında olup biteni Hatice'ye anlatmasından sonra olmuştur. O zaman Hz. Hadice onu alıp yaşlı ve âmâ olan Varaka'ya götürmüştü. Hz. Hatice Varaka'ya: "Amca oğlu, yeğeninin başından geçenleri dinle!" demişti. Varaka da "Yeğen, ne gördün, anlat" diye Rasûlullah'a ne gördüğünü sormuş ve Rasûlullah da olup biteni kendisine anlatmıştı. O zaman Varaka: "Bu, Allah'ın Musa'ya gönderdiği vahiydir" karşılığını vermişti. Varaka bu olaydan kısa bir zaman sonra da vefat etmiştir (Buharı).
Bu iki iddiayı da çürütmek için Rasûlullah'ın bu iki zatla gizli olarak görüşmediğini belirtmemiz yeterlidir. Her iki defasında da yalnız "değildi. Bahira ile karşılaşmasında amcası Ebu Talib, Varaka ile karşılaşmasında da Hz. Hatice beraberindeydi. Kaldı ki bu iki karşılaşmada da, Peygamber @, gaybî ve tarihî olaylardan ne kadarını öğrenebilirdi ki?
Bazı müsteşriklerin, Mekke'de birçok Yahudi ve Hıristiyanın bulunduğu hususundaki mübalağalarını reddetmek için kendimizi yormamıza gerek yoktur. Aralarında insaf sahibi bazı zevat onlara bu hususta yeterli cevabı vermiş; Rasûlullah @'in, Yahudi bilginlerle ve Hıristiyan rahiplerle ilgisi sabit olmadıkça böyle şeyler ileri sürmenin hamakat ve caha-letin ta kendisi olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu iddialar içerisinde en basiti ise, yaz ve kış aylarında Mekke'ye gelen tüccarların, geçmiş milletlerle ilgili kıssaları Hz. Peygamber'e öğretmiş olacakları iddiasıdır. Arap tacirlerin Yahudi veya Hıristiyanlarla oturup kalktıkları ve onların meclislerinde bulunduklarına dair elimizde hiç bir belge yoktur (el-Vahyu'l-Muhammedi, c. I, sh. 7).
Hz. Muhammed @'in kendisi de sadece iki defa Şam'a gitmiştir ki, bunlardan birincisinde yukarıda da belirtildiği gibi çocukluğunda amcasıyla birlikte olmuş, ikincisinde ise gençliğinde Hz. Hatice'nin ticaret kervanını götürmüştü ve beraberinde Hz. Hatice'nin kölesi Meysere bulunuyordu. Peygamber @'in kısa süren bu iki yolculuğunda Basra'dan öteye gitmediği sabit iken bu iftiraların nedeni bilinmemektedir.
Kur'ân-ı Kerîm, bu isabetsiz hayallerle alay ederek kesin bir dille onları çürütmektedir: "Bu Kur'ân, Allah'tan başkasına nisbet edilemez. (Bu), ancak kendinden önceki (İlâhî kitapların) tasdİkcisi ve o (ezelî) Kitabın açıkla-masıdır.Onda asla şüphe yoktur. Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir." (10: 37}.
Şairin hayalleri yahut edibin ilhamları meselesine gelince, bazı Araplar, Kur'ân'ın hayallerini gözeten canlı tablolar ortaya koymasına, üstün örnekler vermesine, lafızlarının çok şey anlatmasına ve kalbe su serper fasılalany-la tatlı ahengine bakarak bu iddiada bulunmuşlar ve şöyle demişler: "O bir şairdir, biz onun, zamanın getireceği musibetlere uğramasını gözetliyoruz." Hiç şüphesiz aralarında fesahat sahibi olan kimseler, Kur'ân'da şiir diye bir şeyin bulunmadığını, üslûbun daima en üstün olduğunu, beşer sözü olmadığını biliyorlardı. Öyle ki, aralarından biri şöyle demişti: "Onun bir tatlılığı ve hoşluğu vardır. Üstü bereketli ve altı bol meyvelidir. O, bir beşer sözü değildir." Ancak Kur'ân-ı Kerim daima onlara meydan okumuştur. Kendisine benzer getirmeleri için ısrarda bulunmuştur. Nihayet bu meydan okumasının karşısında hezimete uğradılar. Kavrulan ciğerlerine su serpmek için "O şairdir, o, apaçık bir sihirdir" demekten başka bir yol bulamadılar.
Kur'ân, önce benzerini getirmeleri için onlara meydan okudu. O, bütünüyle Allah kelâmıdır. Allah'dan daha doğru sözlü kim vardır? Tür sûresinde onlara şöyle denilmektedir: "Yoksa 'onu uydurdu' mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar. Doğru iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler."(52: 33-34).
Sonra, hiç bir hususta gerçeğe ters düşmeyen Kur'ân'ın tamamına benzer getirmeleri şeklindeki meydan okumanın miktarı azaltıldı. Benzer on sûre getirmeleri istendi. İftira mahsulü ve asılsız şeyler olsalar bile... Hûd sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Yoksa 'onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sûre getirin; eğer doğru iseniz, Allah'dan başka çağırabil diki erin izi de (yardıma) çağırın (da bunu yapm)!' Eğer size cevap veremedilerse bilin ki (o), Allah'ın bilgisi ile indirilmiştir. Ve ondan başka ilâh yoktur. Nasıl, artık müslüman oldunuz mu." (11:13-14.)
İftira mahsulü on sure getirmekte bile âciz kaldıklarında miktar daha da azaltılarak benzer (bir) sûre getirmeleri istendi. Bakara sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka bütün şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın). Yok eğer yapamadınızsa, ki asla yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkarcılar için hazırlanmış ateşten sakının.'1 (2: 23-24). Nihayet Kur'ân sûrelerinden birine benzer getirmekten de âciz kaldılar. Oysa onlar fesahat ve belagat sahibi bir topluluk idiler. O zaman Kur'ân sesini ufuklarda çınlatarak tam bir güven ve inanç içinde dünya milletlerinin tamamına seslenerek meydan okudu: "De ki: 'Andolsun, eğer insanlar ve cinler Şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere top-lansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et)seler de (bunu yapamazlar)." (17: 88).
O halde Kur'ân-ı Kerîm daha Mekke döneminde hukukla ilgili âyetlerle gaybî haberler ve kâinat, hayat ve insanla ilgili küUî bakışını ihtiva eden sözler gelmezden önce mûciz ve büyüleyici üslubuyla Arapların kalblerini etkilemiştir. Şayet Kur'ânî vahyin çağdaşları bizden bazılarının imkânları dahilinde olan Kur'ân'm ilmî ve felsefî yönüne de muttali olma imkânları olsaydı ve tarihî hakikatlar hakkında bir hükme varacak İmkânı sağlayan kültüre sahib bulunsaydılar, bütün insaf sahipleri gibi zamanın, Kur'ân'dan birşey eksiltmekten âciz kaldığını idrak eder ve müsbet ilimlerin, Allah'ın âyetlerinin inkişafı hizmetinde olduklarını görürlerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İleride biz o Mekke halkına, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) öyle göstereceğiz ki, nihayet Peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinİn herşeye şâhid olması yetmez mi?" (41: 5).
Şimdi, mûciz vahiy vakıasını, Kur'ân'ın inandırıcı üslubuna benzer bir üslûb ile izah etmeyi tercih ettik; meseleye psikolojik açıdan girip bu zaviyeden Yaratıcının zâtı ile yaratılanın şahsiyeti ve Yaratıcının sanatı ile yaratılmışın işi arasındaki büyük farkı inceledik. Kapalı İfadelerden ve sonuçsuz münakaşalardan sakındık. Yüce gaybî hakikatlerle, insanların şahit olduğu hipnotizma, bandlara sesi kaydetme, telefon yahut teleks yoluyla onları nakletme veya yayma gibi hususlarla uzaktan yakından bir ilişkisinin bulunmadığım izah etmeye çalıştık. Öyle sanıyoruz ki, bu tür şeylerle vahyi izah etmenin bir faydası olmadığı gibi, bu, İman yolu da değildir. Böylece arzu ettiğimiz neticeye vardığımıza kaniiz. Zannediyoruz okuyucu da bizimle birlikte Rasûlullah @'in vahyi bütün duygularıyla ve tam bir uyanıklıkla Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu kavradığını idrak etmiştir (Subhi es-Sâlih, Kur'ân İlimleri).
KISIM 4
KUR'ÂNIN PARÇA PARÇA İNDİRİLMESİ VE HİKMETLERİ
İlâhî hikmet, vahyin Rasûlullah @ ile devamlı ilişkili olmasını, hergün ona yeni birşeyler öğretmesini, yol göstermesini, kalbini teskîn ve huzurunu artırmasını, ayrıca sahabenin ihtiyaçlarına cevap vererek; onları eğitmesini, geleneklerini ıslâh edip olaylarına çözüm yollarını bulmasını, âni olarak onları talimat ve hükümleriyle karşı karşıya getirmemeyi dilemiştir. Bu karşılıklı ilişkinin bir gereği olarak Kur'ân "ihtiyaca binâen beş, on veya daha az yahut daha çok sayıda âyetler halinde parça parça inmiştir." İfk olayında on ayetin birden indiği, sahih rivayetlerde ifade edilmektedir. Ayrıca Mü'mİnûn suresinin ilk on ayetinin topluca indiği de sahih rivayetlerde belirtilmektedir. Nisa sûresinin 95. âyetinin bir kısmı ile Tevbe sûresinin 28. âyetinin son kısmı yalnız başına inmiştir. Ayetin baş tarafı indikten sonra bu kısım İnmiştir (ei-Itkan, c. I, sh. 73).
Bu minval üzere Kur'ân taksit taksit inmiştir. Tâ ki Peygamber @ ağır ağır onu okusun ve sahabe de azar azar okusunlar. Böylece Kur'ân-ı Kerim olaylara ve Rasûlullah @'in hayatı boyunca ortaya çıkan ferdî ve sosyal ilişkilere uygun olarak azar azar indirilmiştir. Kur'ân'ın iniş müddeti, Rasûlullah'a peygamberlik geldikten sonra Mekke'de onüç sene kaldığını kabul edersek, ki Medine'de on sene kaldığı rivayetlerin ittifakıyla sabit olup toplam olarak yirmiüç sene devam etmiştir. Nitekim İbni Abbas (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilir: Rasûlullah @'e kırk yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine Peygamberlik geldikten sonra onüç yıl Mekke'de ikamet etmiş, bilâhare on yıl hicretle emrolunmuştur. Alt-mışüç yaşında da vefat etmiştir. (Buharı). Bazıları Kur'ân'm İniş müddetini yirmi, bazıları da yirmibeş. yıl olarak kabul etmiştir. Bu, Rasûlullah'm peygamberlikten sonra Mekke'de kaç yıl kaldığı hususundaki ihtilaftan ileri gelmektedir ki, bu müddet bazılarına göre on, bazılarına göre de onbeş yıldır (el-Bur-han).
Şâ'bî'nin (H. 109) belirttiği gibi, "Kur'ân'ın nuzûle başlaması, Kadir gecesinde olmuş ve sonra çeşitli zamanlarda taksit taksit inmeye devam etmiştir." (el-Burhan). Şâ'bî böylece bu görüşle Yüce Allah'ın "biz onu Kadir gecesinde indirdik" (97: 1) sözüyle "Onu, insanlara ağır ağır okuman için okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar İndirdik." (17: 106) sözünün arasını bulmuştur ki, bu doğru bir anlayış olup Allah'ın, Kitabını "Mübarek bir gecede" ve "Ramazan ayında" indirdiğini bildiren haberine ters düşmemektedir. Çünkü o zaman maksat; Allah Teâlânın, Kur'ân'ın indirilişini "mübarek bir gecede" (44: 3) başlattığı ve bu geceyi de "Kadir Gecesi" ile açıkladığıdır ki, bu gece Ramazan ayındadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ramazan ayı -ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırde-dip açıklayıcı olarak Kur'ân o ayda indirilmiştir- ..." (2: 185). Daha sonra da olay ve vakıalarla birlikte taksit taksit inmiştir.
Kur'ân'ın üç inişinin bulunduğu; birincisinin Levh-İ Mahfuz, ikincisinin dünya semasında Beynı'l-İzze'yc ve üçüncüsünün de olaylara uygun olarak taksit taksit indirildiğini söyleyen görüşün senetlerinin hepsi her ne kadar sahih ise de bu görüşe meyledecek değiliz. Çünkü zikredilen bu görüşler gayb âlemini ilgilendirir ki, bu konuda ancak yakîn ile sabit olan mütevatir Kur'ân ile mütevatir Sünnet hüccet kabul edilir. Bu görüşün dayandığı rivayetlerin senetlerinin sahih olması, ona İnanmayı vâcib kılacak yeterli delil değildir. Nasıl bu görüşe inanalım ki, Kur'ân ona muhaliftir?! Allah'ın Kitabı, sadece vahyin çeşitli zamanlarda ve taksit taksit olduğunu açıkça anlatmaktadır. Kur'ân'dan açıkça anlaşılan; onun parça parça indirilmesi; kasideyi topluca dinlemeye alışık olan ve bir kısmı Tevrat'ın toplu olarak geldiğini duymuş bulunan müşriklerin itirazlarına konu olmuş, neden taksit taksit geldiği hususunu dillerine dola-vıp bir defada toplu olarak indirilmesi gerektiğini i'eri sürmüşlerdir. Yüce Allah, Furkan sûresinde bu itirazlarını zikrederek onlara cevap verir: "İnkâr edenler: 'Kur'ân ona bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz, onunla senin kalbini sağlamlaştırmak (çeşitli olaylara karşı yeni gelen âyetlerle kalbini takviye etmek) için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk. (Ey Rasulüm), onların sana getirdiği her misale (her bâtıl soruya) karşı mutlaka biz sana, (o bâtılı yok edecek) gerçeği ve en güzel açıklamayı getiririz." (25: 32-33).
Kaldı ki, Kur'ân'ın üç inişinin olduğunu söyleyenler -bu nüzul yerlerinin sayılı olmasının hikmetini açıkladıktan sonra- son nuzülü olan üçüncüsünün; olaylara göre parça parça inişinin sırlarına işaret etmekten geri kalmıyorlar. Bu hikmetler, o kadar açıklık kazanmıştır ki, hiç kimse için kapalı değildir. "Şayet ilâhî hikmet -dedikleri gibi- onun, olaylara uygun olarak taksit taksit onlara ulaşmasını gerekli kılmasaydı, ondan önce münezzel kitaplar gibi o da toplu olarak yeryüzüne indirilirdi. Lâkin Allah kendisini iki hususta diğerlerinden ayrı kıldı: Kendisine İndirildiğinin sânını yüceltmek için toplu olarak (dünya semasına) ve sonra da kısım kısım indirilmiştir." (el-It-kan, c. I, sh. 69-70).
Vahyin Rasûlullah @'in ihtiyaçlarına cevap vermesi iki şekilde olmaktadır: Bunlardan biri, her olaydan sonra, Kur'ân'dan yeni birşey-ler getirmekle kalbini güçlendirmesi, diğeri ise Kur'ân'i ezberlemesini kolaylaştırmasıdır. Ebû Şâme birinci şekle şöyle demektedir: Şayet Kur'ân'ın parça parça inmesinin sırrı nedir? Diğer kitaplar gibi neden topluca indiril-memiştir? gibi sorulara bizzat Yüce Allah'ın kendisi cevap vererek şöyle buyurmaktadır: "Küfredenler, Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?' dediler" diyerek peygamberlerden kendilerine kitap verilenlere kitapların bir defada indirildiğini kastediyorlar. Allah Teâlâ onlara şu sözlerle cevap veriyor: "Evet öyle." Yani Bİz onu çeşitli zamanlarda müteferrik olarak indirdik "onu kalbine yerleştirmek için." Yani onunla kalbini güçlendirmek için müteferrik olarak indirdik. Vahyin her olayda tekrar gelmesi kalbi güçlendirmek ve kendisine vahiy gönderilenin değerini yüceltmek anlamını taşır. Bu durum meleğin daha çok gidip gelmesini sağlar. Kendisine ve Yüce Allah'tan ona kadar gelmiş olan teminat yenilenir. O zaman Rasûlullah @ anlatılması güç bir sevince erişirdi. Bu sebeple en cömert olduğu zaman Ramazan ayı İdi. Çünkü bu ayda daha çok Cebraille karşılaşıyordu (el-Itkan, c. I, sh. 71).
Kur'ân, kavimleriyle Peygamberler arasında geçen haberleri zikretmekle Arapların hayal ve dikkatlerini kendine çekiyor ve bu olayları çeşitli şekil ve üslûplarla her zikrettiğinde tatlılığı artıyordu. Çoğu yerde bu olaylar sadece Rasûlullah'ın ve mü'minlerin kalblerini güçlendirmek için anlatılır. Kur'ân bunu ifade ederek şöyle buyuruyor: "Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz..." (11: 120). Geçmiş peygamberlerin kıssalarının zikredilerek muhtelif zamanlarda tekrar edilmesi ve çeşitli üslûplarla anlatılması, Rasûlullah'ın kalbini güçlendirmek ve kavminden gördüğü eziyetler karşısında onu teselli etmek için bir vesiledir. Muhammed @ ilk defa gelmiş bir peygamber değildir. Ondan önce de peygamberler gelmiş ve onlar da yalanlanmışlar, azâb ve işkence görmüşlerdir: "... nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek olmuşlardı..." (2: 214).
Böylece Kur'ân'dan her yeni birşey indikçe, Rasûlullah'ın karşılaştığı zorluklar hafifliyor, teselli buluyor ve kendisinden önceki peygamberlerin yolundan gitmesi ona sevdirilmiş oluyordu. Gelen âyetler bazen ona açıkça sabretmesini emrediyordu: "Onların dediklerine sabret ve güzelce onlardan ayrıl." (73: 10). "O halde sen de, peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret..." (46; 35). Bazen apaçık olarak kendisini hüzün ve kederden sakındırıyordu: ''Onların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz." (36: 76). "O (inanmaya)nların sözü seni tasaya düşürmesin. Çünkü üstünlük tamamen Allah'ındır. İşiten ve bilen O'dur." (10: 65). Bazen de kâfirlerin şahsını kendisinden dolayı hedef almadıklarını, kendi zâtından dolayı onu yalancılıkla itham etmediklerini, asıl gayelerinin; ancak Hak'ka karşı gelmek olduğunu haber veriyor. Çünkü onlar, her asırda görülen birkaç münkirden İbarettir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biliyoruz, onların dedikleri elbette seni üzüyor; gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zâlimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar." (6: 33), İbni Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir: Yüce Allah, kavminin onu yalanlamalarını ve ona muhalefet etmeleri hususunda Peygamber @'i teselli ederek; "Biliyoruz, dedikleri seni üzüyor1' buyuruyor. Yani onların seni yalanlamalarından ve bunun için üzülmenden haberdarız. "Onlar için üzülme." Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Belki iman etmezlerse arkalarından esef ederek kendini üzeceksin," "Şimdi bu Kur'ân'a imân etmezlerse, belki arkalarından esef ederek kendini üzeceksin." Yine şöyle buyurur: "Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.." Yani haddi zatında gayeleri seni yalancılıkla itham etmek değildir. "Lâkin o zâlimler, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar" Yani onlar, hakka karşı inat etmektedirler. (İbni Kesîr, c. 2, sh. 129).
Bu teselli veren ve güzel sabırla iyi örneği gösteren âyetlerin tekrar tekrar inmesi, Peygamber @'in haber ve kıssalarının anlatılmasının temel hikmetidir. Şayet müşriklerin Rasûlullah @'e eziyetle birlikte, kalbine güç veren vahiy kesilip kendisini teselli eden bu âyetler tekrar tekrar inmemiş olsaydı, bu gibi durumlarda insanın başına gelen ve kalbi hüzünle dolduran duyguları o da duymuş olacak ve ona ümitsizlik hâkim olacaktı. Oysa Allah kendisine üzüntü ve hasret çekmeyi, gönlünün sıkılmasını yasaklamamıştır. Çünkü o da beşerdir ve diğer insanların mâruz kaldığı ruhî infiallerin hepsine mâruzdur. Reşit Rıza, "Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yajan-lanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler, nihayet onlara yardımımız yetişti..." (6: 34) âyetinin tefsirini yaparken bu noktanın farkına varmış ve şöyle demiştir: "Âyet, Rasûlullah @ için teselli edici ve Peygamberlerle ümmetler hakkında Allah Teâlânın sünnetini gösterici mahiyettedir. Ya da bu sünnet ile onun ihtiva ettiği iyi örneğe dikkat çekmektedir. Çünkü bu anlamda inen ilk âyet bu değildir." Daha sonra bu düşünceye biraz daha açıklık getirerek şöyle demektedir: "Şayet acıyı acıyla gidermek beşer tabiatının bir gereği olmasaydı, bu gibi âyetlerle teselli etmenin tekrar edilmesinin hikmeti ortaya çıkmazdı. Peygamber @ Kur'ân'ı namazda ve özellikle gece namazında okuyordu. Bazen bir sûreyi okur ve diğer sûrelerden inen âyetleri okuduktan sonra, belki birkaç gün arayla ancak tekrar bu sûreye sıra geliyordu. Onun için tekrar teselli edilmeye ve sabırla emredilme-ye ihtiyaç hâsıl oluyordu. Çünkü Rasûlullah @'in mâruz kaldığı hüzün ve keder sebeplerinin tekerrürü ile teselli edici âyetlerin de tekerrürü gerekiyordu." (Tefsiru'l-Menâr, c. 7, sh. 377-378).
Vahyin, Rasûlullah @'in ihtiyaçlarına cevap verişinin ikinci şekli; daha önce de belirtildiği gibi, Kur'ân'ın ezberlenmesini kendisine ko-laylaştırmasıdır. Âlimlerden bir kısmına göre Furkan süresindeki "kalbinin güçlendirilmesi" âyetinden maksat, Kur'ân'ın kalbinde toplatılıp onu ezberlemesinden başka birşey değildir. "Hz. Peygamber @ ümmî idi, okuma yazma bilmezdi. Kur'ân parça parça indi ki, onu ezberlemesi kolaylaşsın. Diğer peygamberler ise, böyle değildi. Onlar okuma yazmasını biliyorlardı. Onlara indirilen kitaplar topluca da inmiş olsa, onları korumaları mümkündü." (el-Burhan, c. I, sh. 231). İbni Fûrek (öl. H/604) bunu daha fazla vuzuha kavuşturmaya çalışarak şöyle demektedir; "Denildi ki, Tevrat toplu olarak indirilmiştir. Çünkü oku-jyıa yazması olan Hz. Musaba inmiştir. jCur'ân ise, ayrı ayrı indirilmiştir. Çünkü o yazılı olarak inmeyip ümmî bir peygambere indirilmiştir." (el-Itkan,c. I, sh. 71).
Vahyin, Rasûlullah @'in dönemindeki Müslümanların ihtiyaçlarını gidermesi meselesine gelince; Kur'ân'da hepsinin hedefi bir olan çeşitli vahiy şekilleri vardır ki, bu da muhatapların durumlarını gözetmek, tırmanış döneminde olan yeni toplumların ihtiyaçlarını karşılamak ve daha önce karşılaşmamış oldukları kurallarla birden bire onları karşı karşıya getirmemektir. Mekkî b. Ebî Talib, en-Nasİh ve'l-Mensııh isimli eserinde Kur'ân'ın nüzulünden bahsederken bu noktaya işaret etmiştir. Kur'ân'ın tedricî olarak inmesi, kabulünü daha çok kolaylaştırmıştır. Şayet toplu olarak indirilmiş olsaydı, ihtiva ettiği birçok emir ve nehiyden dolayı insanlardan birçoğunun onu reddetmesine sebep olurdu. Buha-ri'nin Hz. Aişe'den naklettiği şu söz de bunu açıklamaktadır: "Kur'an'dan ilk inen, Cennet ve Cehennemden bahseden mufassal sûrelerden biridir. Nihayet İnsanlar İslâm'a dönüp (ona ısınınca) helâl ve haramla ilgili âyetler inmeye başladı. Şayet ilk olarak 'içki içmeyin' emri indirilmiş olsaydı, 'içkiyi asla ter-ketmeyiz', şayet 'zina etmeyin' emri indirilmiş olsaydı 'zinayı asla terketmeyiz' diyeceklerdi." (el-hkan, c. I, sh. 73).
Hz. Aişe'nin bu sözünün zahirine göre onun, tedriç konusunda içkinin yasaklanmasıyla zİ-nanın yasaklanmasını aynı seviyede tuttuğu anlaşılmaktadır. Böylece dinleyici zinanın da içki gibi merhale merhale yasaklandığı zehabına kapılabilir. Oysa durum böyle olmadığı gibi Sıddîk'ın kızının kastettiği de bu değildir. Radıyallahu anha, zinanın bir defada ve kesin olarak haram kılındığını biliyordu. Nitekim AUahu Teâlâ haramfığını şu âyette bildirmiştir: "Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur." (17: 32). Hz. Aişe'nin kasteddiği, ilk dönemlerde Kur'ândan inen âyetleri açıklamaktır. İlk inen âyetler ise, Allah'ın hikmetinin bir gereği olarak helâl ve haram konularını işlemiyordu. Onlar Allah'a ve ahiret gününe imân prensiplerini işliyordu. Vahiyden ilk inen âyetlerde zinanın haram kılınışının olmayışı da, onun haram kılınışının çok geciktiği anlamına gelmez. Çünkü her halükârda Mekke'de haram kılınmıştır. Ayrıca bu, haram kılınışının da merhale merhale olduğu anlamına gelmez. Çünkü içki ve kumarın haram kılınmasında şahit olduğumuz gibi büyük kötülüğünün yanında, zinanın bir de yararının bulunduğuna ne Allah'ın Kitabında ve ne de Rasûlünün sünnetinde rastlıyoruz. Ayrıca zina ve ahlâksızlığın şekillerinden herhangi birine herhangi bir surette İslâm'ın rıza gösterdiğini de görmüyoruz. Bilinen, İslâm'ın diğer gizli ve açık kötülüklerle haksızlıklarda olduğu gibi kesin bir üslûp ve ifadeyle zinanın haram olduğuna karar vermiş olduğudur.
Hiç şüphesiz İslâm, fert ve toplumların ruhlarına işlemiş köklü şeylerle yüzeyde olan şeyleri birbirinden farklı değerlendirmiştir. Fertlerin ruhlarına kök salmış bulunan her mesele şuurlu yapılan bir gelenek hâline dönüşmüştür. Ayrıca toplumun derinliklerine kök sal-. mış her mesele de sosyal bir gelenek veya devlet örfü hâline bürünür. İslâm bu gibi hususlarda ağır ve ihtiyatlı davranır ve burada plânlama ile birlikte ağır davranmanın, plansızlıkla birlikte acele etmekten daha yararlı olduğuna inanır.
Oysa sathî olarak ferdin ruhuna veya topluma girmiş bulunan ve onların temiz fıtratını bozacak durumda olan her mesele, beşer hayatında bir suç olup ona karşı susmak caiz değildir. İslâm bu gibi meselelerde kesin görüşünü ortaya koymalı ve tartışma götürmez sınırlar tayin etmelidir. Bu sınırları ancak fıtrat çizgisinden ve insanlık haysiyetinden sapmış bulunanlar münakaşa konusu yaparlar.
Fert ve toplumun ruhuna kök salmış olan meselelerle sathî meseleler arasındaki bu ayırımın ışığında İslâm, cana kıyma, hırsızlık, yol kesme, insanların mallarını bâtıl yollardan yeme ve muamelâtta diğer aldatma yollarına baktığı açıdan zinaya bakmış ve onu bir defada kesin olarak yasaklamıştır.
Bu gibi hususlarda yasaklamaların Kur'ân'da daha sonra vârid olduğu ve çoğunun Rasû-lullah @'in Medine'ye hicretinden sonra vuku bulduğu söylenebilirse de -kesin ve genelleme yaparak- bu gibi şeylerin merhale merhale, tedricî olarak haram kılındığını söylemek yanlış olur: Allahu Teâlâ, "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, çok kötü bir yoldur." (17: 32) sözüyle nasıl bir defada zinayı yasaklamışsa, "Her kim bir mümini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere (gideceği) cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır!" (4: 93) sözüyle cana kıymayı da bir defada yasaklamıştır. Hikmeti gereği, hırsızlığı da şu sert ve kesin üslubla yine bir defada yasaklamıştır: "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (5: 38).
Aynı şekilde, haksız yere insanların mallarının gasbedilmesini haram kılarak şöyle buyurmuştur: "Mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bile günah (olan) bir biçimde insanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimler(in Önün)e atmayın (hâkimlere peşkeş çekmeyin)." (2: 188). Kur'ân'da, muamelâta ilişkin aldatma şekillerinden her birinin haram kılınışı bu kesin ifadeyle gelmiştir. Şayet Kur'ân'da sözkonusu olmamışsa Sünnette varid olmuştur.
İslâm'ın her ne kadar kanun koymada derece derece ve Kur'ân âyetlerinin taksit taksit inmesine Önem verdiği açık İse de ihtiyaç ânında açıklamayı geciktirmekle teşri'in tedricini birbirine karıştırmaya müsamaha etmez. Allah, helâl ve haram ile emir ve nehiy-le ilgili pek çok hükmü geciktirmiştir. Ancak onu açıklamayı dilediği zaman hükmünü bir defada açıklamış ve onda tedrice yer vermemiştir. Böylece müminleri dinî emirleri geciktirmeden uygulamaya alıştırmış ve onları serî teklifleri yüklenmeye hazır hâle getirmiştir: Henüz işin başında onları namaz, sadaka ve oruçla mükellef kılmıştır. Ancak namaz başlangıçta sabah akşam mutlak bir namaz (dua) idi. Gündelik sayısı, rekat ve şekilleriyle namaz ancak hicretten bir sene önce farz kılındı. Müslümanlar ilk zamanlarda sadaka ve orucun çeşitli şekilleriyle karşılaştılar. Fakat zekâtın miktarları ve orucun şartlan hicretten ancak bir sene sonra farz edildi. Bütün bunlar İslâm'ın esnekliğinden, kolaylık ve müsamahasındandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "...ve dinde size bir güçlük yüklemedi..." (22: 78), "...Allah sizin İçin kolaylık ister, güçlük istemez..." (2: 185). Allah kullarına zorluk dilemez. Onlara merhametlidir. Hoşlanmayacakları yeni tekliflerle karşılaşmasınlar diye onları fazla soru sormaktan menediyor: "Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Eğer Kur'ân indirilirken onları sorarsanız, size açıklanır..." (5: 101).
Bütün bunlar, "ihtiyaç zamanına kadar açıklamayı erteleme" şeklinde anlaşılırsa da tedriç ile bir ilişkisi yoktur. Bu hükmün fert ve toplumlara sirayet etmiş yüzeysel şeylere uygulanması daha münâsiptir. Onun için zina, cana kıyma, hırsızlık ve insanların mallarını haksız yere yeme gibi hususlarda açıklamayı tedricî olarak yasaklamaya gerek yoktur.
O halde tedriç, içki ve kumar gibi geleneklerle ruhî hastalıklarda ve esirleri köle edinme gibi sosyal ve devletler hukukunu ilgilendiren meselelerde söz konusudur.
İnsan duygularına yerleşmiş gelenekleri ilgilendiren alkol alışkanlığının yasaklanmasında Kur'ân'ın tedricîliğİne şöyle bir göz atmamız misal olarak yeterlidir: Bu hususta ilk inen âyet şöyledir: "Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: "O ikisinde büyük günah vardır. İnsanlara bazı faydaları varsa da günahları faydalarından büyüktür." (2: 219). Sarhoşların dikkatlerini, yasaklanmasında, zararının ağır basmasından dolayı olduğuna çekiyor. Her ne kadar içkide ticaretinden dolayı ekonomik faydalar, sağlıklılığı vehmettiren yanakların kızarması gibi zahirî hususlar ve sarhoşluk anlarında ortaya çıkan cömertlik eibi sosyal, savaş alanında gözükaralık ve cesaret gibi faydalar sağlıyorsa da zararı faydasından daha çoktur. İçkinin yasaklanması için bu illet yeterlidir. İlk adım, Müslümanların zihninde teşrî mantığını tahrik şeklindedir. İkinci adım, Allahu Teâlâ'nın şu sözüyle atılmıştır: "Ey iman edenler, siz, sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın." (4: 43). Böylece sarhoş olma imkânları daraltılmıştır. Çünkü beş vakit namaz arasındaki müddetler pek kısadır ve bu müddetler sarhoşluktan ayılmak için yeterli değildir. Haliyle sarhoş olma fırsatları azalmış olmaktadır. Yüce Allah nihayet şu sözüyle kat'i kararını bildirmiş ve içkiyi kesinlikle haram kılmıştır: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." (5: 90). Bunun üzerine onlar da "son verdik" dediler ve gerçekten de içkiden tamamen uzaklaştılar. Bundan sonra içki içene verilecek cezayı bekler oldular.
Vahiy işte bu şekilde Peygamber @'e tedricî olarak geldi. Onu eğitip yetiştirdi ve ona yol gösterdi. Nihayet onun ahlâkı Hz. Aİşe'nin belirttiği gibi "Kur'ân" oldu. Ayrıca müminleri de tedricî olarak eğitmiş oldu. Bâtıl gelenekleriyle bozuk inançlarını yavaş yavaş gözlerinde çirkin gösterdikten sonra kalblerini gerçek iman, samimi ibadet ve müsamahalı ahlâkla süsledi. Azar azar inmekle ayrıca âyetlerini ezberleyip zihinlerinde ve gönüllerinde yer etmesine yardımcı oldu. Zorluklara karşı iradelerini güçlendirdi. Hayatlarında rehberleri, ilim ve ameldi. Vahiy onları kah-rarnan erler hâlinde eğiten salih medreseydi. Belki de İbni Abbas, Allah Teâlâ'nın: "Onla-rın sana getirdiği her misale (her bâtıl soruya) karşı mutlaka biz sana, (o bâtılı yok edecek) §erçeği ve en güzel açıklamayı getiririz." (25: 33) ayetinin tefsirinde "Cebrail, kulların söz ve fiillerine cevap olarak onu indirdi" sözüyle, kitaplarının taksit taksit inişinin müminlere sağladığı üstün terbiyeyi imâ ediyordu.
Kur'ân, misal olarak terbiye alanında câhili-yenin çirkin asabiyetini yıkmak ve atalarla öğünmenin yerine takvayı hâkim kılmak isteyince, köleleri hür efendiler seviyesine yükseltmekle buna bir hazırlık yaptı: Fetih günü siyah Bilal-i Habeşî Kabe'nin damına çıkarak ezan okudu. O zaman müşrikler bu durumu horlayarak "şu siyah köle mi Kabe damına çıkıp ezan okuyor1' dediler. İşte bu sırada şahıslarla değerler hakkında âdil ölçüyü belirten şu âyet Rasûlullah'ın kalbine indirildi: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır..." (49: 13).
İslâm sosyal alanda bu ümmeti belli bir itidal ve ölçü üzere korumayı, inanç ve ahlâkında, ibadet ve muamelatında onu orta yol üzere kılmayı diledi. Onun için ölçülerini tashih ederek onu, kendisini diriltecek ölçülere davet etti. Sahabeden bir gurup nefsini öldürerek kadınlardan uzak durmaya ve ne et ve ne de yağ yemeye, kalın yün elbise giymeye, ancak yaşayacak kadar yemek yemeye ve ruhbanlar hâlinde yer yüzünde dolaşmaya karar verdiklerinde fıtrat ölçülerine ters düşen bu yanlış davranışlarını düzeltmek için Allah şu âyeti indirdi: "Ey İman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sının aşmayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklar-dan helâl ve temiz olarak yeyin ve iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun!" (5: 87-88). O sahabenin inhirafı âyette, hayret verici bir İfade ile "sınırı aşma" olarak nitelenmiş ve bu hâlin de Allah'ın sevmediği bîr fiil olduğu belirtilmiştir.
Manevî alanda İse Kur'ân-ı Kerîm, insan nefsinin bütün sır ve gizliliklerini kuşatan bakışıyla neredeyse her nefse bir, şekil üzere hitabetmiştir. Allah ilk sahabeye çeşitli meşakkat şekillerini teklif etmiş ve onlar da gönül rızasıyla bunu yüklenmişlerdi, Ancak bir âyette onlara öyle bir yük yüklemiş ki güçlerinin üstünde bir yüktür: "Göklerdekilerin ve yerde-kilerin hepsi Allah'ındır. İçlerinizdekini açık-lasaniz da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker..." (2: 284) âyeti indiğinde bu yükün altında diz çökmüş ve perişan olmuşlar-dır. Nefislerinden geçen, fakat yapmadıkları bir şeyden dolayı Allah onları nasıl hesaba çekecektir? İşte buna şaşakalmışlar ve Rasûlullah'a gelip: "Allah sana bu âyeti indir- di ama biz buna güç yetiremeyiz?" demişler- dir. O zaman vahiy, emri tahfif etmeye ve ko- laylaştırarak apaçık müsamaha prensibini ilân etmiştir: "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı hayır kendi faydasına, kötülük (şer) de kendi zara-rınadır..."(2: 286).
Vahyin Rasûlullah @'in şahsını anlatışı, onun doğruluğuna vicdanî bir delil ise, muhakkak ki, nüzulünün tedricî oluşu da bu yüce Kitabın Alîm ve Hakîm olan Allah'ın Kelâmı olduğuna kuvvetli bir mantıkî delildir. Allah onu Rasûlüne hidayet, öğüt verici ve her şeyi açıklayıcı olarak indirmiştir.
KISIM 5
KUR'ÂN'IN CEM'İ VE YAZILIŞI
Cem'-İ Kur'ân, İslâmî ilimlerde bir kavramdır. Özel olarak, Kur'ân'ın Ashab arasında dağınık bir hâlde bulunan âyetlerini ve sûrelerini sahifelerde, sonra bu sahifeleri de bir Mushaf dahilinde toplamaktan ibarettir. Bu şükrana vesile olan hizmet de Ebû Bekr zamanında Zeyd b. Sabit tarafından îfâ edilmiştir {Umdetü'1-Kârî, c. 9, sh. 303).
Kur'ân'ın cem'inİn iki manası olup, her ikisi de naslarda zikredilmiştir. Allahu Teâlâ'mn Inna aleyna cemi'a ve Kur'âne sözünde geçen cem' kelimesi korumak anlamındadır. Cemia'l-Kur'âne denildiğinde yine bu anlamda olup, korunması kastedilmektedir. Kur'ân'ın cem'inin ikinci anlamı ise, âyet ve sureleri müteferrik olarak yahut sadece âyetleri tertip edilmiş ve her sure bir sahifede olacak şekilde ya da âyetleri tertiplenmiş ve sûrelerin tamamını içine alan ve sûreleri de tertip edilmiş sahifelere tamamının yazılması-dır.
Kur'ân'ın korunması ve kalbde ezberlenmesi anlamında olan cem'e gelince, Kur'ân Önce Rasûlullah @'e gelirdi. O, hafızların pîri ve onu cemedenlerin ilkidir. Rasûlullah henüz hayatta iken sahabeden bir topluluk da Kur'ân'i ezberlemişti. Kurtubî'nin de belirttiğine göre, Bi'r-i Mâ'ûne olayında bu hafızlardan yetmiş kişi şehit edilmiş ve yine Rasûlullah'ın döneminde bir o kadarı daha öldürülmüştür (Ma/7, s. 122). Bu haber o dönemdeki hafızların sayısı hakkında bir fikir verebilir. Buharî'nin Sahih'inde rivayet ettiği rivayetlerin zahirini aldığımızda Rasûlullah @'in döneminde sayıları yediyi geçmemektedir. Bu yedi kişinin isimleri bile Sahih'inde bir rivayette ardarda zikredilmemiş, mükerrer isimleri bir tarafa bırakacak olursak üç rivayette toplanmışlardır. Onun için müsteşrik Blachere, "Nebevî hadisler Kur'ân için yedi hafız tanımaktadır." hükmünü vermektedir.
Blachere, âlimlerin bu rivayetleri yorumlamalarına, burada hasr sığasını uzak gördüklerine Ve onlarda anlatılanları makul ve makbul şekilde te'cil etmelerine değinmemektedir. Bu di işi şunlardır: Abdullah b. Mes'ud, Ebû Huzeyfe'nin kölesi Salim, Ubeyy b. Kâ'b, jvluâz b. Cebel, Ebû Zeyd, Zeyd b. Sabit ve cfcu'd-Derdâ (Blachere, înîreducûon au Co-ran, s. 28, not 26). Ancak Blachere başka bir (s, 20, not 20) -Buharî'nin üç rivayetinde de geçmeyen Said b. Ubeyd ismini de zikretmektedir.
jylâverdî, Kur'ân'ın tamamını ezberleyenlerin sayısıyla ilgili şunları belirtmektedir: Sahabe çeşitli bölgelere dağılmıştı. Şayet tamamını ezberleyenler dört kişi ise, bütün bölümlerini ezberleyen yüzlerce kişi vardı. Şeyh dedi ki: İmam Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm el-Kırââî kitabının başında sahabeden kurraları zikretmekte ve birçok kişinin ismini vermektedir {el-Burhan, I, sh. 242).
Suyûtî, el-İtkan'da, Ebû Ubeyd'e nisbet edilen el-Kırâât kitabında vârid olanlardan bir kısmını isimleriyle zikretmektedir. Buradan anlaşılan, Ebû Ubeyd'in "Muhacirler arasında dört halifeyi, Talha ile Sa'd, İbni Mes'ud, Hu-zayfe, Salim, Ebu Hureyre, Abdullah b. es-Sâib, Abâdîle (Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr, b. el-Ass, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. ez-Zübeyr) Aişe, Hafsa, Ümmü Se-leme'yi, Ensar'dan da Ubâde b. es-Samid ve Ebû Halime künyesini taşıyan Muaz, Mecma' b. Câriye, Fudala b. Ubeyd, Mesleme b. Mah-led'i saymakta ve bunlardan bir kısmını Peygamber @'den sonra Kur'ân'ın tamamını ezberlediklerini ifade etmektedir.
Bunlar, Muhacir ve Ensardan Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyen ve el-Kasım b. Selman'ın saydığı kimselerdir. Hz. Peygamber @'in zevceleri ise Allah'ın Kitabını ezberleyen sahabe arasında olup Kur'ân'ı Peygamber @^e özetmeleri onlara müyesser kılınmış ve böy-tece onlar Peygamber'e talebe, o da onlara hoca olmuştur. Ancak sahabeden, Rasûlullah'a arzetmeden Kur'ân'ı ezberleyenler sayılamayacak kadar çoktur. Özellikle, Hz. Peygam-ber'in vefatından sonra onu ezberleyenleri de sayacak olursak bu sayı daha da artacaktır. Hafız ez-Zehebî'nin Tabakâtu'l-Kurra isimli eserinin girişinde bu durum açıklık kazanmakta ve bu sayının, Kur'ân'ı Peygamber @'e arzedip senetleri bize ulaşanlar olduğu belirtilmektedir. Fakat Kur'ân'ı ezberleyip senetleri bize ulaşmayanlar pek çoktur {el-Burhan, c.I, s. 212).
Rasûlullah @'in zamanında Kur'ân'ı ezberleyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun kalblerine hâkim olan Kur'ân'a düşkünlüklerinin gerisindedir. Öyle ki en çok önem verdikleri husus Kur'ân'ı okumak ve onu dinlemekti. İmam Buharî ile Müslim, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasûlullah @ buyurdu ki: "Eş'arî yârânı (Kur'ân ehlidirler). Onların gece vakti evlerine dönüp girdikleri zaman okudukları Kur'ân seslerini pek iyi tanırım. Ordu içindeki konak yerlerini de gece vakti geçerken Kur'ân seslerinden anlarım. Velev ki, Eş'arî (kardeş)lerin indikleri bu konak yerlerini gündüz görmemiş isem de." (ez-Zerkanî, c. I, sh. 313).
Ayrıca gece gündüz kıldıkları farz ve nafile namazlarında gizli ve açık Kur'ân okumak için onu, kendi aralarında okuyup ezberliyorlardı.
Rasûlullah @ bu tedrisatta onlara yardımcı oluyor ve kendilerini teşvik ediyordu. Hatta Allah'ın Kitabını en iyi bilenlerini diğerlerine hoca seçiyordu. "Bir kişi hicret ettiğinde Peygamber @ o kişiyi bir sahabinin yanına gönderiyordu ki kendisine Kur'ânı öğretsin. Rasûlullah'ın mescidinde Kur'ân okuyanların sesi büyük bir gürültü halinde çıkıyordu. Nihayet Rasûlullah @, biribirlerinif şaşırtmasınlar diye seslerini kısmalarını emretmiştir."
Sahabeden yedi kişi Kur'ân'ı okutmakla meşhur olmuştur. Bunlar Osman b. Affan, Ali b. Ebî Talib, Ubey b. Ka'b, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Mes'ud, Ebu'd-Derdâ, ve Ebû Musa el-Eş'arî'dir.
Sahabeden bir cemaat Ubey b. Ka'bın yanında Kur'ân'ı okumuştur. Ebû Hureyre, İbni Abbas, Abdullah b. es-Sâib bunlar arasındadır. İbni Abbas ayrıca Zeyd b. Sâbit'in yanında da okumuştur. Tabiînden bazı kimseler de onların yanında okumuşlardır.
İbnu'l-Cezerî "Kur'ân'ın naklinde sahife ve kitapların yazısına değil de kalb ve göğüslerin ezberine itimat edilmesi, Allah'ın bu ümmete bahşettiği en yüce hususiyet" olduğunu belirtmekte ve Müslim'in rivayet ettiği hadisi buna delil olarak getirmektedir. Bu hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: Rabbim bana, "kalk Kureyşi inzar et!" buyurdu. Ben de: Ya Rab! O zaman başımı yarıp ezerler, dedim. Buyurdu ki: "Seni imtihan edeceğim. Ayrıca başkalarını da seninle imtihan edeceğim. Bir de sana öyle bir kitap indireceğim ki su onu yıkayamaz. Onu uyuyarak ve uyanık olduğun halde okursun..." Bu hadîsten anlaşılan, Kur'ân-ı Kerîm'in her durumda ezbere okunacağı ve onu hıfzeden kimsenin, suyla yıkandığı takdirde kaybolup silinen mürekkepli sahifelere bakma ihtiyacını duymayacağıdır.
Kur'ân'ın yazılması anlamında kullanılan cem'in, Asr-ı Saadette üç şekli vardır. Birincisi Hz. Peygamber @'in devri, ikincisi Ebû Bekir (r.a.)'ın ve üçüncüsü de Osman b. Affan (r.a.)'m devridir.
1- Rasûlullah @ Devrinde Kur'ân'ın Yazılarak Cem'i
Hz. Peygamber @ vahiy için kâtipler edindi. Dört halife ile birlikte Muaviye, Zeyd b. Sabit, Ubey b. Kâ'b, Hâlid b. Velid ve Sabit b. Kays bu kâtipler arasındadır. Peygamber @ Kur'ân'dan her ineni yazmalarını emrediyordu. Kur'ân'ı yazma, onu göğüslerde ezberleme ile başbaşa gidiyordu.
Hakim Müstedrekto. Zeyd b. Sâbit'in şöyle dediğini nakleder: "Rasûlullah @'in yanında Kur'ânı rika'dan telif ederdik (bir araya getirirdik)." (el-îîkan ve el-Burhari).
"Parça", "yama" mânalarına gelen rika' hadîste çoğul haliyle geçmekte olup deri yaprak veya kâğıttan da olabilir. Bu kelime Rasûlullah @ zamanında vahiy kâtiplerinin yazı malzemeleri hakkında bize bilgi vermektedir. Buna göre âyetler yassı ve ince taşlara düzgün hurma dallarına, kürek kemiklerine ve deri parçalarına yazılırdı.
Yukarıda geçen hadîste söz konusu edilen "rika'dan Kur'ân'ın telifi", Peygamber @'in işaret ve tevkifine göre sûre ve âyetlerin tertip edilmesi anlamındadır. "Her suredeki âyetlerin ve sûre başlarına besmelenin konulması meselesine gelince hiç şüphesiz onların tertibi tevkifidir (vahye dayalıdır). Bunda ihtilâf da yoktur. Bu sebeple bu tertibin aksi caiz değildir." (el-Burhan). Buharînin İbnu'z-Zü-beyr'den yaptığı şu rivayetler de buna delâlet etmektedir. Bu rivayette İbnu'z-Zübeyr şöyle diyor: "Osman'a dedim ki, 'İçinizden ölenlerin, geriye bıraktıkları eşleri, dört ay on gün (bekleyip) kendilerini gözetlerler...' (2: 234) âyetini diğer âyet neshettiği halde onu niye yazıp bırakıyorsun?" Dedİ ki: "Ey kardeşimin oğlu, hiçbir şeyi yerinden oynatamam."' Hz. Osman, mensuh bile olsa bir âyetin yerini değiştirmeye cüret edemiyor. Çünkü biliyordu ki Cebrail aleyhisselâm Rasûlullah'a âyetin tertibini bildirdikten sonra, ne kendisi ve ne de başkası bu tertibe müdahale edemez. Cebrail bu tertibi Rasûlullah'a bildirmiş ve o da vahiy kâtiplerine bunu dikte ettirmiştir. Ah-med b. Hanbel, hasen bir İsnatla Osman b. Ebi'l-Âss'ın şöyle dediğini nakleder: "Rasûlullah @'in yanında oturuyordum. Bir baktım gözleri bir tarafa kaydı, sonra da şöyle buyurdu: Bana Cebrail geldi ve bu âyeti şu surenin yerine koymamı emretti." (el-îtkan). Hadis kitaplarında, Rasûlullah'ın vahiy kâtiplerine Kur'ân'ı imlâ ettirmesini tasvir eden ve onlara âyetlerin tertibini gösteren pek çok hadis vardır {Buharı, Müsned). Rasûlullah (2)'in namazda yahut bir sahabe topluluğu huzurunda hutbelerinde birçok sureyi, âyetleri tertibedilmiş halde okumuştur. Bu da, âyetlerin tertibinin vahye dayalı olduğunu ve sahabenin, Peygamber @'in okuduğu tertibin hilâfına bir ter-tibe gitmediklerinin ve tevatür derecesine ulaştığının apaçık bir delilidir.
Sûrelerin tertibi de tevkifidir. Rasûlullah @ hayatında Kur'ân surelerinin tamamını biliyordu. Bunun aksini iddia etmek İçin elimizde hiç bir delil yoktun Surelerin tertibinin sahabe içtihadıyla olduğunu söyleyen, yahut bir kısmının içtihadı ve bir kısmının tevkifi olduğunu ileri süren görüşlerin kabul edilmesi mümkün değildir.
O halde ez-Zerkeşî'nin; "Bazılarının tertibi Allah'ın emri olmayıp, onların ictîhad ve kabullerine ait bir durumdur. Onun için de her mushafın ayrı bir tertibi vardır." (eî-Burhan) sözü kabul edilemez. İleri sürdüğü deliller de geçerli değildir. Çünkü sahabenin özel mus-haflarım tertip etmeleri şahsî bir seçim idi. Onlar hiçbir zaman başkasını bu tertibe zorla-mamış ve ona muhalefetin haram olduğunu iddia etmemişlerdir. Onlar bu mushafları başkaları için değil, kendi şahısları İçin yazmışlardı. Nihayet ümmet Hz. Osman'ın tertibi üzerine ittifak edip onu alınca kendileri de şahsî mushaflannı terketmİşlerdir. Ayrıca bizzat ez-Zerkeşî, sûrelerin tertibinin tevkifi olduğunu söyleyenlerle ictihâdî olduğunu söyleyenler arasındaki "İhtilâfın lâfzı olduğu" görüşünde olup İmam Mâlik'in, "Kur'ân'ı, Peygamber @'den duydukları şekilde düzenlediler." sözünü delil olarak getirir ve surelerin tertibinin onların bîr içtihadı olduğunu söyler. Böylece İhtilaf, bunun söze mi, yoksa sırf fiile mi dayandığı meselesinde düğümlenmektedir.
Tertibin bir kısmının tevkifi ve bir kısmının da ictihâdî olduğunu ileri süren görüşe gelince, içtihadı olduğunu söyleyen kısım hiçbir sahih delile dayanmamaktadır. Bununla beraber bu kısım önemsenecek kadar çok değildir. Şayet Kadı Ebû Muhammed b. Atıyye: "Seb-i Tıvâl Hâ Mim'Ier ve mufassal sureler gibi surelerin bir çoğunun tertibi Rasûlullah @'in hayatında biliniyordu" diyorsa da, Ebu Ca'fer b. Zübeyr tevkifi kısmın bundan daha çok ve içtihadının da daha az olması gerektiğini belirterek, "Haberler İbnu Atıyye'nin söylediğinden daha çoğuna şehadet etmektedir. İhtilâf konusu olabilecek kısım ise pek azdır." demektedir.
İhtilâf konusu olabilecek bu az kısım da gerçekten zayıf, hatta aslı olmayan bir hadisten kaynaklanmaktadır. Bütün rivayetler dönüp dolaşıp İbni Abbas'tan hadisi rivayet eden Yezid el-Farisî'ye dayanmaktadır. Yezid el-Farisî'yi Buharı zayıflar arasında sayıyor. Yalnız kendisinden rivayet edilen bu gibi hadisler kabul edilemez. Ayrıca bu hadis kıraat, sema' ve yazı olarak kat'î tevatür ile sabit Mushaftaki Kur'ân sureleri hakkında ve surelerin başında besmelenin sabitliği hususunda şüpheler sokmaktadır.
Sanki Hz. Osman kendi reyi ile isbat yahut nefyediyordu. Onun için bu "hadisin aslı yoktur" dememizde hiç bir sakınca görmüyoruz. Bu bâtıl hadis hakkında daha fazla sözü uzatmak ta yersizdir. Ancak bunun delilinin, Hz. Osman'ın İbni Abbas'a cevabı olduğunu söylemekle yetinelim ki, o da, besmelesiz olarak Berae sûresinin Enfâl sûresine bitiştirilmesi-dir: Enfâl sûresi, Medine'de ilk inenler arasında idi. Berae sûresi ise en son nazil olandır. Ayrıca bu iki sûrede anlatılanlar birbirine benziyordu. Ancak Rasûlullah @, Berae'nin Enfâl sûresinden olduğunu belirtmeden vefat etti. Ben de onun bu sûreden olduğunu sandığım için ikisini birleştirdim..." (Müsned-i Ahmed).
O halde tercih edilen görüşe göre sûrelerin bugün Mushaflarda gördüğümüz tertibi, ayetlerin bu şekildeki tertibi gibi, vahye dayalıdır. Onda içtihadın yeri yoktur. Ayrıca bu vahye dayaklığa rağmen Rasûlullah @, ne her sûrenin âyetlerini birkaç sahifeye ve ne de Kur'ân'ın hepsini bir mushafın iki kapağı arasında toplama ihtiyacını duymuştur. Çünkü Kur'ân okuyan ve ezberleyenler pek çoktu ve aleyhi'ssalât'ü ve'sselâm vahyin ardarda gelisini ve bazı hükümlerinin neshini gözlüyordu. Rasülullah @ zamanında Kur'ân'ın tamamı bir mushafta toplanmaksızın yazılmıştı. Rasûlullah'ın ve Allah'ın tevkîfî ile âyetlerin yerlerini gösterdiği şekliyle sahabenin onu ezberlemeleri bir mushafta toplanmasına ihtiyaç bırakmamıştı. ez-Zerkeşi şöyle demektedir: "Rasülullah @ zamanında Kur'ân'ın bir mushafta toplanmaması, her an için değişmeye tâbi tutulmaması içindi. Onun için (bir araya toplanarak) yazılması Rasülullah @'in vefatıyla, nüzulünün son bulmasına kadar ertelenmiştir." (el-Burhari).
Alimlerin çoğu Kur'ân'ın Rasülullah @ zamanında tesbit ve yazılışında, indiği yedi harfi ihtiva eder şekilde olduğu görüşündedir. Bu meseleyi "Yedi Harf başlıklı kısımda ele alacağız.
Kur'ân'dan her nazil olan yazılıp Rasülullah @'in evinde muhafaza ediliyordu. Vahiy kâtipleri de kendileri için bir nüsha yazıp götürüyorlardı. Kur'ân'ın muhafaza edilip korunmasında okuma-yazma bilen ve bilmeyen sahabenin ezberleriyle birlikte kâtiplerin bu nüshalarıyla Hz. Peygamber'in evinde toplanan sahifeler yardımcı olmuştur. Allahu Teâlâ'nın şu sözünü doğrulayıcı olarak: "O zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik biz; ve O'nun koruyucusu da elbette biziz!" (15: 9).
2- Hz. Ebu Bekir Döneminde Kur'ân'ın Cem'i
Rasülullah @ döneminde Kur'ân'ın tamamı yazılmış, ancak âyet ve sûreler dağınık durumdaydı. Rasûlullah'dan rivayet edildiği şekliyle, âyetleri tertib edilmiş olarak Kur'ân'ı sahifelerde ilk cem' eden zât, Ebu Bekir'dir.
Ebû Abdillah el-Muhasibî Fehmu's-Sünen kitabında şöyle demektedir: "Kur'ân'ın yazılması sonradan çıkmış bir durum değildir. Çünkü bizzat Rasülullah @ yazılmasını emretmiştir. Ancak işlenmiş deri, kürek kemikleri ve hurma dalları üzerinde dağınık haldeydi. Ebû Bekir bir yerden başka bir yere nakledilip toplanmasını emretmiştir. Bu, Rasülullah @'in evinde dağınık halde bulunan yapraklardan bir şeyin kaybolmaması için bir araya getirilerek bir iple tutturulması şeklindedir" (el-Burhan, c. I, sh. 238).
Hz. Ebu Bekir'in Kur'ân'ı cem'i hicretin oni-kinci yılı Yemame vak'asından sonra olmuştur. Müslümanlarla yalancı peygamber Mü-seyleme'nin bağlıları olan Ridde ehli arasında cereyan eden bu vak'ada sahabeden Kur'ân hafızı yetmiş kişi şehid düşmüştür. Bu durum Ömer b. Hattâb'ı endişeye düşürmüş ve Ömer, Ebû Bekir'e gelerek Kur'ân'ı cem'et-mesinİ teklif etmiştir.
Bu hususta Buharı SaMh'îtiâe Zeyd b. Sâbit'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebû Bekir Yemame ehli öldürüldüklerinde beni çağırttı, Ömer b. Hattâb da yanındaydı. Bana: "Ömer bana geldi ve Yemame günü Kur'ân'ı hıfzedenlerden birçok kişinin şehid düştüğünü ve çeşitli yerlerde daha birçoğunun şehid düşüp Kur'ân'dan bir kısmının kaybolmasından korktuğunu belirtti. Onun için de Kur'ân'ı cem'etmemi teklif etti. Ona Rasûlullah'ın yapmadığı bir şeyi biz nasıl yapabiliriz? dedim. Ömer, Allah'a yemin ederim ki, bu hayırlı bir iştir, dedi ve teklifinde ısrar etti. Nihayet benim de gönlüm bu işe yattı. Ömer'in görüşünü ben de uygun görüyorum." Zeyd devam ediyor: Ebû Bekir bana: Sen genç ve akıllı bir kişisin. Seni itham edecek bir durum da yoktur. Ayrıca Rasülullah @'in vahiy kâtiplerindendin, araştır ve Kur'ân'ı topla dedi. Allah'a yemin ederim ki, dağlardan birini taşımamı teklif etmiş olsalardı Kur'ân'ı cem'etmemden daha ağır olmazdı. Ebu Bekir ve Ömer'e "Rasülullah @'in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?" dedim. Bunun üzerine Ebu Bekir, "vallahi bu bir hayırdır" diye cevap verdi. Allah Ebû Bekir ve Ömer'in kalblerini nasıl ferahlattı ise, benimkini de açtı ve onların görüşüne uydum. Ben Kur'ân'ı yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan ve hafızların hıfzından tertip ettim. Tevbe sûresinin sonundaki 'An-dolsun, içinizden size öyle bir peygamber 2eldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir...' ayetini, sonuna kadar Ebû Huzeyme'de buldum ve olduğu gibi aldım. Topladığım bu sa-hifeler hayatı müddetince Ebû Bekir'de kaldı sonra da Ömer'e, Ömer de vefat edince kızı Hafsa'ya intikal etti. (Buharı ve Müsned-i Ahmed).
Bu rivayeti okuyan, Zeyd'in Tevbe suresinin sonunu sadece Ebû Huzeyme el-Ensarî'de bulmuş olması hususunda şüpheye kapılabilir. Ancak okuyucunun bu şüphesi, Zeyd'in yazılı olarak onu sadece Ebu Huzeyme'de bulduğunu, öğrenmekle hemen zail olacaktır (el'ltkan). Bulduğu bu yazılı belge onun için yeterliydi. Çünkü sahabeden pekçok kimse onu ezberlemişti. Zeyd'in kendisi de onu ezbere biliyordu. Ancak vera' ve ihtiyatından ezberi, yazılı bir belge ile desteklemek istedi. Zeyd, Kur'ân'ın sair kısımlarının toplanmasında aynı metodu takip ederek Ebu Bekir'in emriyle tamamını topladı. Bir âyet veya âyetlerin kabulü için ezber ve yazılı belge olan iki şahit şart koşulmuştu. İbni Hacer, Hz. Ebû Bekir'in Ömer ve Zeyd'e: "Mescidin kapısında oturun. Her kim Allah'ın kitabından getirdiğini iki şahitle desteklerse, onu yazın" sözündeki iki şahitten maksadın bu olduğunu ifade etmektedir. Bu hadisi Ebû Dâvud, Hişam b. Urve ve o da babasından tahric etmiş olup senedi munkatı'dır. Fakat senetteki ravilerin hepsi sikadır. İbni Hacer'in sözünden, yazılı bir şahit ile bir hıfz şahidinin yeterli olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak cumhurun bu sözü anlayışı, yazı hususunda âdil iki şâhİt ile hıfz hususunda iki âdil şahit şeklindedir. Her iki hususta da tek şahit ile yeti-nilmiyordu. Ebû Davud'un Yahya b. Abdur-rahnıan b. Hatib tarikıyla tahric ettiği rivayet buna delildir. Bu rivayette şöyle denilmektedir: "Ömer gelip, her kim Kur'ân'dan, Rasûlullah'dan birşey duymuşsa onu getirsin, dedi. Kur'ân'dan duyduklarını sahife, levha ve hurma dallarına yazıyorlardı. İki şahit gös-terinceye kadar da hiç kimsenin getirdiğini kabul etmiyordu." (el-Itkan). Sahavî Cema-lu'l-Kurrâ'ĞA şöyle demektedir: "Gaye onların, o yazılı belgenin Rasûlullah @'in huzurunda yazılmış olduğuna şehadet etmeleridir." Tevbe sûresinin son bölümünün sadece Ebû Huzeyme'nin yanında bulunmakla bu kaidenin dışına çıkılırken birçok sahabe tarafından ezberlenerek tevatür derecesine ulaşmış olması gözetilmiştir. Tevatür derecesine ulaşan bu ezber, o surenin son kısmının Rasûlullah @'in yanında yazılmış ve iki şa-hidle desteklenmiş makamına geçmiştir.
Zeyd b. Sâbit'in: "Onu sadece Huzeyme'de buldum" sözünde, Kur'ân'ın âhad haberle is-batı diye birşey sözkonusu değildir. Çünkü Zeyd'in kendisi onu daha önce duymuştu ve yerini biliyordu... Onun başka kimselere başvurması, te'kid içindi, yeni bir malûmat elde etmek için değildi (el-Burhan).
Kur'ân'ı toplama işini Ebû Bekir bir seneye yakın müddet içerisinde bitirdi. Çünkü Ye-mame vakasından sonra Zeyd'e bu görevi vermiş ve vefatından Önce toplama işi bitmişti. Bez parçalarına, hurma dallarına, inpe taşlara ve işlenmiş derilere yazılmış olan Kur'ân âyetlerinin bu kısa müddet içerisinde nasıl bi-tirilebildiğini düşündüğümüz zaman, bunu ancak kendilerini Allah yolunda feda eden sahabe azmine bağlar ve şu sözü Hz. Ali ile birlikte tekrar ederiz: "Allah Ebû Bekir'e rahmet etsin, Kur'ân'ı kapak araşma ilk toplayan odur." (Ebû Dâvud). Ömer'e gelince, tarih bu düşüncenin kaynağının kendisi olduğunu ve düşünceyi tatbik edenin Zeyd olduğunu tescil etmiştir.
Buharî'nin Zeyd'den yaptığı rivayetin sonunda, Kur'ân'ın toplandığı sahİfelerin, vefatına kadar Hz. Ebu Bekir'de kaldığı, sonra Hz. Ömer'de ve onun vefatından sonra yeni halife Hz. Osman'da değil, Hz. Ömer'in kızı Haf-sa'nın yanında muhafaza edildiği belirtilmektedir. Encyclopedie de L'islam yazarları bununla ilgili şüphe yayarak şu soruyu sormaya çabalıyor: "Acaba bu sayfaların Osman'ın yanında kalması daha uygun düşmez miydi?"
Buna cevap olarak deriz ki: Aksine, Hz. Haf-sa'ya bırakılmış olması daha uygundu. Çünkü Hz. Ömer onda kalmasını tavsiye etmişti. Ayrıca Hz. Hafsa'nın, Kur'ân'ın tamamını hıfzetmiş olması ve okuma-yazmayı bilmesi bir tarafa, o, Rasûlullah @'in zevcesi ve üm-mül müminin'dır. Hem Hz. Ömer, halifenin seçimini şûraya bırakmıştı. Hz. Osman henüz halife seçilmemişken sayfalar ona nasıl teslim edilirdi?
Kur'ân'ın Mushaf olarak isimlendirilmesi Hz. Ebu Bekir zamanında olmuştur. el-Ma-sahif kitabında İbni Eşte, Musa b. Ukbe'den İbni Şihab'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Kur'ân'ı topladıkları zaman onu sayfalara yazdılar. Hz. Ebu Bekir: Ona bir isim bulun, dedi. Bazıları "es-Sifr" ismini verelim, dedi. Ebû Bekir: Bu, Yahudilerin verdiği bir isimdir, karşılığını verdi. Onun İçin bu isim hoşlarına gitmedi. Bazıları el-Mushaf ismini verelim, Habeşliler de el-Mushaf ismini verirler," dedi. Böylece ona Mushaf ismini vermeye karar verdiler (el-Itkari).
Ebu Bekir'in Mushafı, ümmetin icmama ve tevatür derecesine mazhar oldu. Âlimlerin çoğunluğuna göre de, yazılış şeklinin, Kur'ân'ın onlarla indiği yedi harfe şâmildir. Ayrıca bu son yönüyle, Rasûlullah @ zamanındaki ilk cem'ine benzemiş oldu.
3- Hz. Osman Zamanında Kur'ân'ın Cem'i
Buhârî Sahih'inâe İbni Şihab senediyle Enes b. Mâlik'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ermenistan ve Azerbaycan seferine iştirak eden Irak ve Suriyeli askerler arasında Kur'ân'ı okuyuşta bazı kıraat farkları belirmişti ve her iki taraf da kendi kıraâtlarmın doğruluğu id-diasmdaydılar. Bu tehlikeyi sezen kumandan Huzeyfe b. el-Yemân, Hz. Osman'a gelip şöyle dedi: "Ey müminlerin emîri, bu ümmet Kur'ân-ı Kerim hakkında Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü İhtilafa düşmeden onun imdadına yetiş." Bunun üzerine Osman, Hz. Hafsa'ya haber göndererek, "Bize Kur'ân sayfalarını gönder, onları sayfalara çoğalttıktan sonra sana iade edelim" dedi. Hz. Hafsa sayfalan gönderdi. Hz. Osman, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sa'id b. el-Âss, Ab-durrahman b. Haris b. Hişam'a emretti ve onlar da bu sayfaları çoğalttılar. Hz. Osman onlara bu görevi verirken, Zeyd'den başka Ku-reyş'e mensup olan üç kişiye, "Kur'ân hakkında Zeyd İle aranızda bir ihtilaf olursa, onu Kureyş lehçesiyle yazınız. Çünkü o, Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur" dedi. Heyet emri yerine getirerek Kur'ân'ı istinsah etti. Hz. Osman da asıl nüshayı Hz. Hafsa'ya gönderdi ve çoğaltılan Mushaflardan her birini o günkü ilim merkezlerine göndererek, bu mushaf dışında Kur'ân'dan her kimde ne bulunursa onu yakmasını emretti (Buharı, Ebû Dâvud, Tef-siru't-Taberî).
Bu sahih rivayet bize beş önemli hususu hatırlatmaktadır:
1- Kur'ân'ın kıraati hususunda Müslümanların İhtilafa düşmeleri, Hz. Osman'ın, Hz. Hafsa'nın yanında bulunan sayfaların mushaflar hâlinde çoğaltmasında temel etkendir. Onun için Blachere ve benzeri müsteşriklerin Hz. Osman'ın Kur'ân'ı ce-metme niyetine şüphe düşürme gayretlerinin hiç bir dayanağı yoktur. Bu halifenin bu önemli işi "aristokratik" bir eğilimle yaptığını neye dayanarak İddia ediyorlar? Onların iddiasına göre, Hz. Osman, en ileri temsilcilerinden bulunduğu Mekke "aristokrasisi" sınıfının adıyla bu işe girişmiştir (Blachere, sh. 57).
Bu konuda geniş hayalleri ve yalancı zan-lannın ötesinde hiç bir mesnetleri yoktur. Değilse bu iddialarını destekleyebilecek sahih tarihî rivayet nerededir? Akıl sahibi bir kimse tarihte güvenilirlik, zabt ve emanet hususlarında benzerine şahit olmadığı Buhârî gibi kimsenin rivayetine bu saçmalıkları tercih etmez.
2- Bu işle görevlendirilen komisyon dört kisiden oluşuyordu.
Medineli ve Ensardan olan Zeyd b. Sâbit'i istisna edersek diğer üç üyenin hepsinin Mekkeli ve Kureyşli olduğunu görürüz. Ayrıca bu dört kişinin hepsi sahabenin en güvenilir ve en faziletlİlerindendir.
3- Dört kişiden oluşan komisyonun çoğaltılan mushaflar için Hz. Hafsa'nin sahifele-rini temel kabul etmesi, Ebu Bekir'in cem'ettiği asla dayandığı anlamındadır.
4- Kur'ân-ı Kerim Kureyş lehçesiyle inmiştir. Üç Kureyşli ile Zeyd arasında Kur'ân metninin yazılışı İçin tercih edilen lehçe de odur. İleride de göreceğimiz gibi bu, Kur'ân'ın indiği yedi harfi ihtiva eden yazılışına aykırı değildir. Çünkü o yazı hareke ve noktaları ihtiva etmiyordu. Ayrıca kıraat vecihlerini tek yazı içine almadığı zaman bu kıraatler mushaflara tevzi ediliyordu.
5- Hz. Osman bu dört kişilik komisyonun istinsah ettiği mushaflardan her birini eyaletlere göndermiş ve ihtilâfı kökünden kazımak için özel sayfa ve mushaflann yakılmasını emretmiştir.
Görünen o ki, kıraat hususunda Müslümanlar arasındaki ihtilâflardan endişelenen sadece Huzeyfe b. el-Yemân değildir. İhtilâf çoğalmış ve sahabe-i kiram bundan endişe duymaya başlamıştı. Durum Hz. Osman'a ulaşmış ve daha da şiddetlenmeden icab edeni yapması gerektiği kanaatına varmıştı. İbni Cerir et-Taberî, Eyyub vasıtasıyla Ebu Kulâbe'den naklettiği bu rivayette buna işaret etmektedir. Bu rivayette Ebu Kulâbe şöyle der: "Hz. Osman'ın hilâfeti zamanında her Kur'ân öğreticisi, bir kişinin kıraati üzere öğretiyordu. Kur'ân okuyan talebeler karşılaştıklarında aralarında İhtilâf çıkıyordu. Durum öğreticilere aksedince onlardan bazısı diğerinin kıraatini tekfir eder oldu. Nihayet Hz. Osman bundan haberdar olunca halka hitab ederek Şöyle dedi: "Siz yanımda olduğunuz halde ihtilâfa düşüyor ve yanlışlıklar yapıyorsunuz.
O halde benden uzak olan bölgelerde ihtilâf daha şiddetli ve yanlışlıklar daha fazla olacaktır. Ey Muhammed'in ashabı, bir araya gelin ve halka bir imam nüsha yazın..."
Hz. Peygamber @'in vefatından sonraki müddet içerisinde Hz. Hafsa'nın sahifeleri yanında şöhrete kavuşan başka nüshaların mevcudiyeti bu ihtilâfa yardımcı oluyordu. Nihayet Hz. Osman halkın hepsini bir Mushaf üzere topladı. Bu mushafların en meşhurları onları cem'edenlere nisbet edilen Ubeyy b. Ka'b ile Abdullah b. Mes'ud'un mushafıdır.
Bilinmeyen ve şöhret derecesine ulaşmayan başka mushaflar da mevcut olabilir. Nitekim İbnu'n-Nedim el-Fihrist ve Ebû Dâvud el-Mesahif adlı eserlerinde bunlardan bahsetmektedirler. Her ne kadar sayılarında abartma yoksa da sonraki dönemlerde bunların varlığını pekiştirecek herhangi bir sahih rivayet mevcut değildir.
Şunu da belirtelim ki bu mushaflar bize ulaşmamıştır. Bize ulaşan, bu mushaflarda sûre tertibi ve kıraat vecihleriyle ilgili bazı rivayetlerdir. Araştırılıp tesbit edilmeye muhtaç pek çok yönleri vardır. Ancak Hz. Osman'ın bunları yakma kararı, hiç şüphesiz çok yerinde bir karardır. Çünkü kalmaları, özellikle Hz. Peygamber @'in döneminden uzaklaştıkça daha çok ayrılıklara sebep olacakları muhakkaktı.
Hz. Osman'ın bu davranışı halk tarafından hüsn-ü kabul gördü. Ancak İbni Mes'ud'un kendine has bir mushafı vardı. Başlangıçta bu emre karşı çıkmış ve mushafını yakmaktan kaçınmıştı. Daha sonra Allahu Teâlâ hakikatte ümmetin tamamının görüşü olan ve ümmet içerisinde ihtilâfı ortadan kaldıran Hz. Osman'ın görüşüne dönmesini ilham etti.
Dört kişiden oluşan komisyon hicri yirmibeş yılında Hz. Osman'ın kararını uygulamaya başladı. Kur'ân hafızı olmalarına rağmen Osman Hz. Hafsa'nın sahifesini çoğaltmalarını emretmişti ki çoğaltılacak bu mushaflar, Peygamber @'in huzurunda yazılmış olan belgelere dayalı olan Hz. Ebu Bekir'in cem'ettiği nüshaya dayansın. Böylece ileri geri söylenecek her şüphenin önü alınmış oldu. Ebû Abdillah el-Muhasibî şöyle demektedir: "...Kur'ân'ın kendisinden çoğaltıldığı sa-hifeler, asıl olsun diye Ebu Bekir'in yanında muhafaza ediliyordu. Ölümüne kadar da yanında kaldı. Sonra Hz. Ömer'in vefatına kadar onun yanındaydı. Sonra da Hz. Hafsa'ya devredildi. Hz. Osman döneminde herkesi tek kıraat üzere toplama ihtiyacı hâsıl olunca Hz. Osman bu asıl nüshayı aldı ve mushafla-ra çoğaltıldı..." {el-Burhan).
Hz. Hafsa'nın sahifeleri kendisine geri verilince ölünceye kadar onda kaldı. Bu arada Mervan b. el-Hakem (ö. 65) yakmak maksadıyla onları Hz. Hafsa'dan istemişse de, Hz. Hafsa onları teslim etmedi. Ama vefatından sonra Mervan onları alıp yakmış ve bu görüşünü şöyle savunmuştur: "Bunu yaptım. Çünkü onlarda bulunan yazılmış ve asıl nüshaya alınıp muhafaza altına alınmıştır. Aradan uzun müddet geçtikten sonra bir şüphecinin çıkıp da onlar hakkında şüpheye düşmesinden korktum." (Kutabu'l-Mesahif).
Hz. Osman'ın eyaletlere gönderdiği mushaf-ların sayısı hakkında ihtilafa düşülmüştür. Ebu Amr ed-Dânî el-Muknfdç, şöyle demektedir: "Âlimlerin çoğu Hz. Osman mushafları yazdığı zaman onları dört nüsha olarak çoğalttığını ve bunlardan herbirini bir tarafa: Küfe, Basra ve Suriye'ye gönderdiğini ve birini de yanında muhafaza ettiğini söylemektedir. Bir rivayete göre yedi nüsha olarak çoğaltılmış ve yukarıdaki yerlere ilave olarak Mekke, Yemen ve Bahreyn'e birer nüsha göndermiştir. ed-Dârânî, birinci görüşün daha doğru ve âlimlerin bu görüşte olduğunu belirtir." {el-Burhan), Suyûtî ise, meşhur rivayete göre beş adet olduğu görüşündedir {el-Itkan). Hz. Osman'ın Medine'de yanında alıkoyduğu asıl nüsha da eklenecek olursa sayıları altıya ulaşmaktadır. Beş sayısına asıl nüshayı eklemekle beşi altıya yükselttiğimiz gibi adı geçen nüshayı aralarında saymadığımız zaman yedi sayısını altıya İrca edebiliriz. Onun içjn bizler şu görüşe meylediyoruz:
Komisyon yedi mushaf çoğaltmış ve Hz. Osman bunlardan altı tanesini çeşitli bölgelere göndermiş, bir tanesini de yanında alıkoymuştur. Bazı kişilerin, Hz. Osman'ın musha-fından kendilerine çoğalttıkları bazı nüshalara nail olmaları bu görüşe meylimizi artırmıştır. Nitekim Abdullah b. ez-Zübeyr ve mü'minlerin anaları Hz. Aişe, Hafsa ve Üm-mü Seleme'nin (Allah hepsinden razı olsun) böyle davrandıklarını biliyoruz. Bize öyle geliyor ki, halife Hz. Osman'ın, nüfuzları ne olursa olsun, bazı kişilerin resmî nüshalara sahip olmalarına izin verip müslümanlar arasında ittifak sağlayan ve aralarındaki ihtilâfı kaldıracak olan bu mushaf nüshalarını İslâm diyarına göndermekte cimri davranması mantıkî değildir. Hele Allah kitabının mus-haflar halinde çoğaltılması düşüncesinin asıl sebebinin Kur'ân kıraati hususunda müslü-manların ihtilâfı olunca...
Ancak, kesin sayısı ne olursa olsun bu mus-hafların hepsi Kur'ân'ın tamamını içine alıyordu. Herbirinde nokta ve harekelerden hâlî yüzondört sûrenin hepsi mevcuttu. Hz. Ebu Bekir'e uyularak bu mushaflarda da ne hareke ve ne de sûrelerin isimleri İle fasılalar vardı. Bunların hepsi yoktu. Bunun ötesinde Hz. Osman'ın mushafları Kur'ân'dan olmayan şerh ve tefsirlerden de tecrid edilmişti. Sahabeden bazısı, Rasûlullah @'den duyduğu tefsir ve izahı mushafına not ediyordu. Meselâ İbni Mes'ud yazdığı bir âyetin sonunda tefsir ve İzah maksadıyla bir fazlalık bulunmaktadır. O fazlalık da ümmetin icma' ettiği mus-hafların büyük çoğunluğuna muhaliftir. İb-nu'1-Cezerî bunu vuzuha kavuşturarak şöyle demektedir: "Bazen kıraatlara tefsir ve açıklamaları sokarlar. Çünkü Peygamber @'den Kur'ân olarak aldıklarını kesinlikle biliyorlardı. Kur'ân ile izahı bir birine karıştırmayacaklarından emin idiler. Bazen, bazıları bu izahları da beraberinde yazıyorlardı" (el-Itkan, c. I, sh. 134). Yani kendine ait olan mushafa Kur'ân ile birlikte açıklamaları da yazıyorlardı; Hz. Aişe'nin mushafmda olduğu gibi.
O halde Hz. Osman, mushafları Kur'ân'dan olmayan ve tefsir, mücmeli tafsil veya mah-zııfu isbat kabilinden olan bütün bu fazlalıklardan tecrid edilmişti. Ahâd rivayetlerin hepsi atılmıştı. Böylece sûre ve âyetleri bugün elimizde mevcut mushaflarm tertibi üzere dizilmiş oldu. Hz. Osman mushaflannda noktalama ve hareke işaretlerinin olmaması sebebiyle bazı Kur'ân lâfızları bir vecihten fazla okunabiliyordu. Çünkü ya Rasûlullah onları her iki vecihle okumuş ya da sahabeden biri sallallahu aleyhi ve sellemİn huzurunda onları bu iki vecihle okumuş ve O da ona itiraz etmeden okuyuşunu kabul etmiştir. Herhangi bir kıraat hususunda buna benzer mütevatir delil söz konusu olduğu zaman ancak yazı bir şekle göre şekillendirilir. Şayet bir kıraat hakkında tevatür derecesine ulaşamamış âhâd rivayet varsa, yazı müsait olsa bile, o kıraat kabul olunmaz; sikaların rivayetlerine ters düştüğü için şâz kabul edilir (el-Itkari).
Bütün bu anlatılanlardan sonra Kur'ânî bir lâfız hakkında birden fazla kıraat tevatür derecesine ulaşmadığında o lâfzın sadece tevatüre ulaşan şekil üzere yazıldığını ve bir vecihten fazla okunuşuyla ilgili tevatür derecesinde kıraat bulunup, bu kıraatleri bir şekil üzere tesbît imkânı bulunmadığında Kur'ân'ı çoğaltan nâsihlerin bazı mushaflarda o kelimeleri bir şekil üzere yazmışken diğer mushaflarda diğer kıraatin şeklini yazdıklarını belirtmeye ihtiyaç yoktur.
Hz. Osman, insanların Kur'ân'ı hafızların hıfzından almayı ve yazılı mushaflardan çok onlara rağbetlerini artırmayı teşvik için genellikle mushaf gönderdiği bir bölgeye, kıraati o mushafa uygun bir de hafız gönderirdi. Zeyd b. Sabit Medine mushafinm okuyucusu, Abdullah b. es-Sâib Mekke mushafının, el-Mu-ğire b. Şihab Suriye Mushafının, Ebu Abdir-rahman es-Sülemî Küfe mushafının ve Amir b. Abdilkays Basra mushafının okuyucusuydu {Menahilu'l-Irfan, c. I, sh. 396-97).
Hz. Osman'ın şahıslara ait mushafları yakmasına gelince, o, ancak sahabe-i kirama danıştıktan ve onların desteğini aldıktan sonra bu işe girişmiştir. İşte Suveyd b. Ğafle şöyle dİ-yor: "Hz. Ali dedi ki: Osman'ı ancak iyilikle anın. Allah'a yemin ederim ki o, ancak bizden seçkin bir cemaata dınıştıktan sonra mus-haflara yaptığını yapmıştır (yakmıştır)." (el-hkan). Hz. Ali yine şöyle dernektedir: "Şayet Osman'ın yerinde ben olsaydım, mushaflara yaptığını ben de yapardım." (e i-Burhan).
Bu konuyla ilgilenen çıkıp, Hz. Osman'ın mushaflarına ne oldu, şimdi neredeler? şeklinde bir soru sorabilir ve buna yeterli cevap bulamayabilir. Çünkü tezhiplerle surelerin arasını ayıran süslemeler Kahire'de Dâru'l-Kütüb'de bulunan yazmaların, Hz. Osman'ın mushafları olmadıklarını gösterir. Bilindiği kadarıyla Hz. Osman'ın mushaflarında bunlar mevcut değildi. Oysa müsteşriklerden bazısı, eski âlimlerden bazısının bu mushafları yahut bu mushaflardan bazı sûreleri belli İslâm memleketlerinde gördüklerini doğrulayan bir çok tarihi rivayeti zikretmişlerdir. Bu müsteşriklerin başında Quatremere gelir. Bergtrâes-ser ve Pretzel de Kur'ân metni tarihiyle ilgili çalışmalarında bu rivayetlere yer vermişlerdir (Geschite des Qoran texts, 7, sh. 99). Yİne müsteşrik Casanova, selefi Quatremere'in araştırmalarına dayanarak bu meseleyi tekrar gözden geçirmiş ve bu konuya bazı ilâvelerde bulunmuştur. Hz. Osman'ın mushaflarından birinin hicrî dördüncü yüzyıl başlarında bazı ilim çevrelerince bilindiğini bu müsteşrikten öğreniyoruz (Mohammed et La Fin du Monde, sh. 125). Ünlü seyyah İbni Batuta'nın Gırnata, Merakeş, Basra ve diğer şehirlere yaptığı birçok seyahatinde Hz. Osman mushafları olduğu sanılan bazı mushafları veya bazı sayfalan bizzat gördüğü kaydedilmektedir. Ancak Casanova bu hassas ve faydalı malûmatı serdettikten sonra tarihî değeri hakkında şüphesini ifade etmekten de geri kalmıyor. Kur'ân İle ilgili çalışmalar sadedinde en garip ve cüretkâr bir iddia ileri sürüyor. Ona göre Hz. Osman'ın mushafi cem'i vehmî bir hikâyeden ibarettir ve halife Abdülmelik b. Mervan zamanında düzülmüştür ki sözkonu-su halife döneminde mushaflarm yazısına dahil edilen abartılı süsleme ve tezyinata zemin hazırlamıştır. Casanova bundan da daha garip ve hiçbir akıl sahibinin, hatta dostları müsteşriklerin bile kabul edemiyeceği çocukça ve saçma bir hüküm ileri sürerek, Kur'ân'ı cem'eden ilk zatın Haccac Yusuf es-Sakafî olduğunu iddia etmektedir (Mohammed et La Fin du Monde, sh. 127). Bir başka müsteşrik Blachere İse bu görüşün tutarlı olmadığını belirterek şöyle yazmaktadır: "Sabit rivayetlere dayanmayan Casanova'nın bu cüretkârca iddiasını asla kabul edemeyiz." (Blachere, sh. 68).
Hicrî sekizinci yüzyıl âlimlerinden İbni Kesir (ö. 774) Şam mushafmı bizzat gördüğünü ifade ederek, Fezâilu'l-Kur'ân isimli eserinde şöyle demektedir: "Hz. Osman'ın Mushafları-nin asıllarına gelince, bugün için onları en meşhuru Suriye'de Şam Camiinde bulunan nüshadır. Daha önce Tabariyye şehrinde bulunan bu nüsha H. 518 dolaylarında Şam'a getirilmiştir. Bizzat gördüğüm bu değerli, yüce ve büyük kitap güzel, açık ve güçlü bir hat ve kaliteli bir mürekkeple ve deve derisi olduğunu sandığım deri üzerine yazılmıştır." (Fezâilu'l-Kurân, sh. 49). Anlaşıldığı kadarıyla, en-Neşr fi'l-Kıraati'l-Aşr isimli kitabın yazarı İbnu'l-Cezerî ile Mesaüku'l-Ebsâr fî Memâliki'l-Emsâr isimli eserin yazan İbni Fazlillah el-Umerî de bu Şam Suriye musha-fını görmüşlerdir. Bazı araştırmacılar da bu mushafın uzun müddet Rus Çarlarının hâkimiyeti altında Leningrad Kütüphanesinde kaldığı ve oradan da İngiltere'ye götürüldüğü kanaati hâkimdir. Başka araştırmacılara göre ise, H. 1310 senesine kadar Şam Mescidinde kalmış ve çıkan yangında yanmıştır. Bizim ve her insaf sahibi araştırmacının kesin bilgi ile bildiği Kur'ân gibi hiç bir Kitabın bu derece ihtimama ve onun ulaştığı tevatüre nail olmadığıdır. Schwally'nin de belirttiği gibi "insanın beklemeyeceği büyük bir titizlik ve mükemmeliyette muhafaza edilerek" (Die Sammlung des Qorans, 2, sh. 93) bize intikal etmiştir. Hiç şüphesiz o, ne önünden ve ne de arkasından bâtılın kendisine sızmadığı Allah'ın kitabıdır. O, Hakim ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiştir.
KISIM 6
MUSHAFLARIN HAREKE VE TEZYÎN DÖNEMİ
Hz Osman döneminde çoğaltılan mushaflar-da hareke ve noktalama işaretleri yoktu. Bu şekilde yazılmakla da birkaç vecih okunmaya nıusait idi. Çeşitli bölgelerde yaşayan halk kendi fıtrî selikasıyla bunların arasını ayırabiliyordu. Doğru okuyabilmek için şekil, hareke ve noktalama işaretlerine ihtiyaçları yoktu. Ebu Ahmed el-Askerî'nin (ö. 382) de belirttiği gibi, halk kırk küsur sene Abdülmelİk'in hilafetine kadar Hz. Osman mushaflarını bu şekilde okumaya devam etti. Ancak Abdülmelİk'in hilafeti döneminde Irak'ta tashîfler (yanılıp yanlış kelime yazma) yaygınlaştı (Vefeyâtu'l-A'yân, c. I, sh. 125).
Burada sözkonusu olan "tashîf', Arap olmayanlarla karıştıktan sonra halkın bazı Kur'ân kelime ve harflerini yanlış okumaları anlamındadır. Acemlik, lûgatlarımn safiyetini bozmaya başlamıştı (ed-Dânî, el-Muhkem, sh. 18-19). Hicrî 65 senesinde halîfe Abdül-melik zamanında devlet adamlarından bazısı, mushaflar harekesiz ve noktalamasız kaldığı takdirde bozulmanın Kur'ân nassına kadar uzanmasından endişe duymaya başladı. Böylece doğru okumayı sağlayabilecek şekiller üzerinde düşünmeye koyuldular. Bu alanda Ubeydullah b. Ziyad (ö. 67) ve Haccâc b. Yusuf es-Sakafî (ö. 95) akla gelmektedir. İb-nu Ziyad'ın İran asıllı bir zâta, kendilerinden €Hf atılmış ikibin kelimeye elif eklemesini emrettiği rivayet edilir. Yazılmasını emrettiği bu kitapta (qalet) yerine &#/harfinden sonra €Hf ilâvesiyle (qâ!et) ve (kânet) yerine kef harfinden sonra elif ilavesiyle {kâanet) yazıldı (Kitabu'l-Mesahif s. 117).
Haccâc'a gelince, onun için şöyle denilir: On-bir yerde Kur'ân yazısını ıslâh etti. Onun yaptığı bu ıslâhat ile Kur'ân yazısı en açık ve ^n kolay okunur yazı oldu. Şayet doğru i,se,. Osman imlâ yönünden yapılacak düzeltmeler İçin şöyle demiştir: "Bu yazıda bîr takım eksiklikler görüyorum. Ama Araplar onu ıslah edecektir" (Kitabu'l-Mesahif, sh. 32). Bu hususta eksiklik ve tashifatm hepsi bu kabildendi. Çevre ve zamanın değişmesiyle değişikliğe uğraması kaçınılmaz olan yazı şekliyle ilgilidir. Kur'ân nassına gelince, o, hiç-bİr zaman değişikliğe uğramamıştır. Çünkü âlimlerin göğüslerinde mahfuzdu. Her nesil bir önceki nesilden şifahî olarak ve yakın İfade eden tevatürle aktarılagelmiştir.
Kur'ân yazısının düzeltilmesi bir defada tamamlanmamıştır. Nesil nesil tedricî olarak ıslah edilerek düzeltilmiş ve nihayet hicrî üçüncü yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Kur'ân'm noktalama işinin sadece Ebu'l-Esved ed-Düelî tarafından yapıldığını söylemek mâkul değildir.
Önceden âlimler, Kur'ân'ı ilk noktalayan kimsenin kim olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bu konuda üç kişinin ismi söz konusu edilmektedir: Ebu'l-Esved ed-Düelî, Yahya b. Ya'mer ve Nasr b. Âsim el-Leysî. Bunlardan ilki en meşhurudur.
Ebu'l-Esved ed-Düelî, Hz. Ali b. Ebi Talib'in emriyle Arap diliyle ilgili bir takım kuralları ilk vazeden kişi olarak şöhret bulmuştur. Görünen o ki, Kur'ân'ı noktalaması, Arap diliyle ilgili bu geçmişi zannından kaynaklanmaktadır. Kaynakların bu konuda nakletmiş oldukları bir olay, onun Kur'ân lûgatma olan gayretinin ne kadar çok olduğuna işaret etmektedir. ed-Düelî, birinin "... İnnallâhe beriîun mine'l müşrikine ve râsûluhu..." (9: 3) âyetini okurken râsûluhu kelimesinde lâftı harfini kesre olarak okuduğuna şahit olmuş ve bu hata onu korkutarak "Allah, Rasülün-den berî olmaktan yücedir" demiş ve daha sonra Ziyad'la görüşmek üzere Basraya giderek kendisine: "Yapmamı istediğin işe talibim" demiştir. Daha önce Ziyad kendisinden, insanların Allah'ın kitabını doğru okumalarını sağlayacak alâmetler koymasını istemişti (el-Burhan, c. I, s. 250). Ancak o, bu olayla karşılaşıncaya kadar oiumlu cevabını vermemişti. Ama bu olayla karşılaştıktan sonra kesin kararını verdi. Çalışması neticesinde feîhaya alâmet olmak üzere harfin üzerine bir nokta, kesreye, alâmet olarak altına bir nokta ötreye alâmet olarak harfin kısımları arasına bir nokta ve sukûne alâmet olarak da iki nokta koydu. Bazı âlimlere göre ise, Ebu'l-Esved, Abdülmelik b. Mervan'ın emriyle Kur'ân'ı noktalamıştır.
Bu muhtelif rivayetlerden hareketle Ebu'i-Es-ved'i Kur'ân'ı noktalamaya sevkeden sebepleri tayin etmemiz zordur. Bu işe girişmesi kendiliğinden mi, yoksa daha önce hiç aklından geçirmediği hâlde, kendisine emredilme-si sonucunda mı icabet etmiştir. Aslında yaptığı işin kesin mahiyetini bile bilemiyoruz.
Fakat şurası kesin olarak bilinmektedir ki, herkesten önce büyük bir işi omuzlamıştır. Bu konudaki rivayet ve haberlerin ittifak ettikleri asgarî müşterek budur. Kur'ân'm noktalanma ve harekelenmesi metodunun sadece kendisi tarafından konulduğu meselesine gelince bu mantıkî ve mâkul değildir. Çünkü böyle bir iş, bir ferdin veya fertlerin değil, ancak bir neslin yapabileceği bir süreci gerekli kılmaktadır. O halde Kur'ân'm noktalanması Ve yazısının tecvidi silsilesinde Ebu'l-Esved'in ilk halkayı teşkil etmesi yeterlidir.
Bu silsilede diğer bir halka vardır ki bazı âlimler onun ilk halka olduğu görüşündedirler. Bunlara göre mushaflan ilk noktalayan kişi Yahya b. Ya'mer'dir. Kur'ân'm noktalanması işinde Yahya'nın da bir payının bulunduğu muhakkaktır. Fakat ilk kişinin kendisi olduğu hususunda elimizde kesin bir delil yoktur. Olsa olsa Merv şehrindeki mushaflan ilk noktalayandır. Onun bu hususta önceliği bahsi İbni Hallikân tarafından zirveye ulaştırılır. Buna göre İbni Sîrîn'in, Yahya b. Ya'mer tarafından noktalanan bir mushafı vardı. Bilindiği gibi İbni Şîrîn H. 110 yılında vefat etmiştir. O halde bu tarihten önce, harekelerin yerine geçen şekil ve noktalamaları bulunan tam bir mushaf mevcuttu. Hiç şüphesiz böyle bir iddiayı kabullenmek pek de kolay olmayacaktır.
Nasr b. Âsim el-Leysî'ye gelince, Kur'ân'ın noktalama işinde onun payı, üstadları olan Ebul-Esved ile İbni Ya'mer'in çalışmalarının bir devamı olmaktan öteye geçmez. Daha önce belirttiğimiz gibi Nasr her ikisinden ders almıştır. Ancak Ebu Ahmed el-Askerî, garip rivayetlerinin birinde, Haccac'ın, Kur'ân'ın noktalanması hususunda kâtiblerine hitap edip benzer harflerin birbirlerinden ayırdedil-mesi için harfler üzerine birtakım alâmetler koymalarını isteyince, bu İşte en güçlü temelin Nasr b. Âsim olduğunu belirtir. Bu rivayet neredeyse Kur'ân'ı ilk noktalayan kişinin Nasr b. Âsim olduğunu ifade etmektedir. Ancak bu da bu konudaki ihtilafı kesin bir sıhhatle çözüme kavuşturmaktan uzaktır. Kur'ân'ı ilk noktalayan Ebu'l-Esved yahut İbni Ya'mer veya Âsim olduğunu kesin olarak ileri sürmek mümkün değilse de Kur'ân yazısının güzelleştirilmesi ve okunuşunun kolay-laştırılmasında hepsinin payının bulunduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Yine hiç şüphesiz Haccac'ın hakkında ne kadar farklı görüş ileri sürülürse sürülsün ve şahsî niyyeti ne olursa olsun, Kur'ân'm noktalanmasına teşviki ve bu konu üzerinde hassasiyetle duruşunu inkâr etmek mümkün değildir.
Gün geçtikçe Kur'ân yazısının kolaylaştırılmasına gösterilen ihtimam arttı. Bu kolaylaştırma çeşitli şekiller aldı. Noktaları ilk ortaya koyan ve onları Kur'ân'da kullanan Halil el-Ezdî'dir. Noktaların illetlerini izah eden; hemze, şedde, revtn ve işmamı ilk vazeden de odur. Ebu Hatim es-Sicistânî Kur'ân'ın noktalanması ve harekelenmesİyle ilgili kitabını telif ettiği zaman mushafların yazısı kemal derecesine yaklaşmış durumdaydı. Nihayet hicrî üçüncü yüzyılın sonlarına doğru yazı, güzelliğinin zirvesine ulaştı. İnsanlar güzel hatları seçmede ve ayırıcı işaretleri ortaya atmada yarışır oldular. Şeddeli harf için parantez gibi bir alâmet koydular. Vasıl elifi için, bir öncesi harfin, meftuh, meksur veya olduğuna bakarak üstüne, altına veya ortasına bir çizgi çizdiler {Menakilu'l-lr-pn,chs. 104).
Kur'ân yazısının güzelleştirilmesinde birçok engelle karşılaşıldı. Hicrî birinci asrın sonlarına kadar Kur'ân noktaları hususunda âlimler ihtilafa devam etti. Noktalama işinin hoş karşılanmaması ilk zamanlarda, ashabın önde gelenlerinden İbni Mes'ud'un "Kur'ân'ı tecrid edin ve ona birşey karıştırmayın" sözünü söylediğinde başladı. Ayrıca Tabiîn arasında mushaflara hoş koku sürülmesi, yapraklarının araşma gül yapraklarının konmasını bile hoş karşılamayanlar vardı. Tebeitabiîn döneminde İmamı Mâlik (r.a.) bu meselede durumları birbirinden ayırmayı tercih eder. "Âlimlerin Kur'ân'ı öğrendikleri mushafların noktalanmasını mubah, ama ana mushafların noktalanmasını mubah görmezdi." (el-ltkan).
Bununla birlikte muhafazakâr çevreler mushafların noktalanmasını hoş karşılamıyordu. Zaman zaman mutedil kimseler ortaya çıkıp noktalama ve işaretleme işini birbirinden ayıran ve noktaların, Kur'ân'ın tecrid edilmesine muhalif olmadığı hususunda halkı uyaranlar oluyordu. el-Halîmî şöyle demektedir: "A'şâr, ahmâs (on'a, beş'e bölme) ve sûrelerin isimleriyle âyet sayılarının yazılması 'Kur'ân'ı tecrid edin' sözünden dolayı hoş karşılanmaz. Noktalara gelince onlar caizdir. Çünkü onlardan dolayı Kur'ân'dan olmayan birşey Kur'ân'danmış vehmine sebep değildir. Aksine, okumanın ne olduğuna delalet eden işaretlerdir. Bu sebeple onlara muhtaç olanlar için zararları yoktur." (el-ltkan). Kaldı ki noktalarla işaretler arasındaki bu açık ayırım hicrî beşinci asrın başlarına kadar muhafazakâr çevrelerin noktalamasız ve işa-retsiz mushafları okumada ısrar etmelerine engel olmadı. O katı kimselerin gözünde bu alâmetlerin çıkarılması bir bid'atden başka bir Şey değildir. Her bid'at de sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir. ed-Dânî'nin de dikkat çekeği gibi, harekeler yerine bazı noktalamaların kullanılmasına göz yumuyor, ama Kur'ân'ın harekelerle harekelenmesine, şiddetle karşı koyuyorlardı. Oysa çağlarında bunu sakıncalı bulmayanlar pek çoktu.
Bizzat ed-Dânî, mücerred Kur'ân nassı ile bu nassın daha açık okunabilmesi için ona ilâve edilen harekeler arasında bir farkın bulunduğunu kabul ediyordu. "Noktalama işaretlerinin siyah mürekkeple yazılmasını caiz görmüyordu. Çünkü o zaman noktalar Kur'ân yazısıyla karışacaktı. Muhtelif kıraatlerin farklı mürekkeplerle bir mushafta bir arada gösterilmesini de caiz görmüyordu. Çünkü bu, yazının birbirine karışmasına sebep oluyordu. Ona göre harekeler, tenvin, şedde, sükûn ve meal kırmızı mürekkeple ve hemze de sarı mürekkeple yazılmalıydı." (el-ltkan, c. II, s. 291).
Daha sonraları halk, daha önce hoş karşılamadığı noktalamayı ve karşı çıktıkları harekeleri sever oldu. İlk zamanlar nokta ve harekelerin Kur'ân'ı değişikliğe uğratmalarından korkuyorlardı. Şimdi noktalama ve harekelerin bulunmaması hâlinde cahillerin Kur'ân'ı yanlış okumalarından endişelenir oldular. O halde Kur'ân'ın noktalanmasının hoş karşılanması veya karşılanmamasının temel sebebi, Kur'ân nassını olduğu gibi koruma endişesidir. Nevevî şöyle demektedir: "Mushafın noktalanması ve harekelenmesi, yanlış okunmasının önüne geçtiği ve onu tahriften koruduğu için müstahabtır." (el-ltkan).
Başlangıçta âlimlerin hoş karşılamadıkları ve daha sonra mubah yahut müstahab gördükleri sonradan çıkmış meselelerden biri de her sûrenin başına o sûrenin ismini yazmak, âyet başlarında âyetleri biribirinden ayıran işaretler koymak ve Kur'ân'ı cüzlere, cüzleri hizib-lere ve hizibleri de rubu'lara ayırarak bunların her biri için özel işaretler kullanmaktır.
Ayet başlarını gösteren işaretler âyetlerin birbirinden ayırdedilmesine ihtiyaç duyulduğu için halk tarafından diğer işaretlerden önce hüsn-i kabul gördü. Özellikle âyetlerin tertibinin tevkifi olduğuna icma hâsıl olduktan sonra. Ancak sayı için konan alâmetler birbirinden farklı İdi. Bazen her âyet başında o âyetin sûre içerisindeki sayısının rakamını yazıyor, bazen de yazmıyorlardı. Bazen her on âyet bittiğinde aşr kelimesini yahut bu kelimenin ilk harfi olan ayın harfinin baş kısmını ya da her beş âyetin sonunda hams kelimesi veya bu kelimenin ilk harfi olan h harfini yazıyorlardı ve bunda bir beis görmüyorlardı.
Ama sûre başlarında yazılan sûrenin ismi ve ihtiva ettiği Mekkî ve Medenî âyetlerin kaydedilmesi meselesine gelince, muhafazakâr çevrelerde buna şiddetle karşı çıkılması tabiî idi. Çünkü değil halk kesimi, âlimlerden birçoğu bu işlerin tevkifi olmadığına inanıyordu. Aksine bu hususta sahabenin ictihad payı az değildir. Sûrelerin tertibinin İçtihadı olduğunu kabul etmeyip âyetlerin tertibinde olduğu gibi onların da tertibinin tevkifî olduğunu tercih etmiş olsak bile, sûre isimlerinin tevkîfî olduğuna dair kuvvetli delillere sahip değiliz. Bazı sûrelerin Mekkîliği ve diğer bazısının Medenîliği konusunda icma bulunduğunu iddia edemeyiz. Her sûre için bunu söy-leyemiyoruz. Zaten bu ihtilaftır ki sûre başlarında sûre unvanının yazılması şiddetli itirazlarla karşılaşmıştır. Fakat karşı çıkma olayı kısa bir müddet sonra hafifledi. İnsanlar bu unvanları yazmakla yetinmeyip aksine onları süsleme ve tezhip sanatına koyuldular. Öyle ki cahiller neredeyse bu tezhip ve süslerin Kur'ân'm ayrılmaz bir parçası olduğuna inanır oldular.
İnsanlar âyetler arasında fasıla işaretlerini kendilerine mubah görünce sûre başlarındaki unvanları yazmaya da cüret ettiler. Artık çeşitli şekillerde Kur'ân'ı tecvid etmekten onları alıkoymak mümkün değildi. Mushafları cüz ve hiziblere ayırmak da onları tecvid etme kapsamında mütalâa ediliyordu. Bunun için me'sûr rivayetlerden deliller araştırmaya da koyuldular. Zerkeşî şöyle demektedir: "Hiziblere ve cüzlere ayırmaya gelince; medreselerde ve başka çevrelerde cüzlerin sayısı otuz olarak şöhret bulmuştur. Ahmed b. Han-bel, Ebû Dâvud ve İbni Mâce'nin Evs b. Hu-zeyfe'den yaptıkları bir rivayette, Evs, Rasûlullah'ın ashabına, Kur'ân'ı nasıl hiziblere ayırdığını sormuş ve onlar da: üç, beş, yedi, dokuz, onbir ve onüç olarak cevap vermişlerdir. Mufassal hizb gaf ile yahtem ara-sidir (el-Burhari).
Hattatlar mushafların tecvidi ve yazısının güzelleştirilmesi işine girişti. Denilir ki: Halife Velid (H. 86-96 yıllarında) mushafların yazılışı için, hattının güzelliğiyle şöhret bulan Medine'de Mescid-i Nebî'nİn mihrabmdaki hattın sahibi olan Halid b. Ebi'l-Heyyac'ı görevlendirdi (el-Fihrist). Hicrî dördüncü asrın sonlarına kadar hattatlar mushaflan kûfî hat ile yazmaya devam etti. Daha sonra beşinci asrın başlarında onun yerini güzel nesih yazısı aldı. Hâlâ günümüze kadar kullanmakta olduğumuz nokta ve harekelerin hepsi bu yazıda mevcuttu.
Allahu Teâlâ matbaa kanalıyla da kitabının, dünyanın her tarafına yayılmasını diledi. Matbaa yazısı da diğer yazı gibi tecvid ve güzelleştirme devrelerinden geçti. Kur'ân'ın ilk baskısı miladî 1530 dolaylarında Bindıkıy-ye'de gerçekleşmişse de kilise yetkilileri, çıkar çıkmaz yok edilmesi fermanını yayınlamışlardı. Daha sonra Hinkelmann, Hanbautg şehrinde Kur'ân'm matbaa baskısını gerçekleştirdi. 1698 yılında Padoue'de Maracci onu takip etti. Bu üç baskının da İslâm âleminde zikre değer etkileri olmamıştır (Blachere, sh. 133). Kur'ân'ın müslümanlar eliyle yapılan ilk matbaa baskısı 1787 yılında Rusya'da Sa-int-Petersbourg şehrinde olmuş ve bunu Mevlây Osman gerçekleştirmiştir. Benzeri bir baskı da Kozan'da olmuştur. Ardından İran'da iki taş baskısı yapılmıştır. Bunlardan ilki Tahran'da H. 1248 (1828) yılmda, diğeri de Tebriz'de H. 1253 (1833) yılında yapılmıştır. Flügel 1834 yılında Leipzig'de özel bir baskı yaptı. Yeni ve kolay imlâsı sebebiyle Avrupalılar arasında eşsiz revaç bulan bu baskı İslâm âleminde aynı ilgi ile karşılanmadı. Hindistan'da da Kur'ân'm çeşitli baskıları yapılmıştır. İstanbul ilk olarak 1877 yılında bu önemli işe yöneldi.
paha sonra değerli, büyük ve mutlu bir olay gerçekleşti. H. 1342 (1923) yılında Ezher ulemasının gözetiminde Kahire'de Allah'ın Kitabının güzel ve mükemmel bir baskısı gerçekleştirildi. Bu baskı Kral I. Fuat'ın emriyle teşekkül ettirilen heyetin kararıyla gerçekleşmiş ve Hafs'm rivayeti ile Asım'ın kıraatine göre zabtedilip yazılmıştı. İslâm âlemi bu baskıyı hüsn-i kabul ile karşıladı. Yılda milyonlarca nüsha basılmaya başladı ve neredeyse mütedâvil tek nüsha durumuna geçti. Çünkü yeryüzünün doğusunda ve batısında âlimler bu baskının yazısının ve resminin mükemmeliyetinde ittifak etmişlerdir (Subhi es-Sâlih, Kur'ân ilimleri).
KISIM 7
YEDİ HARF
Çeşitli yollardan rivayet edilen sahih hadislerde Rasûlullah @'in, Kur'ân'ın yedi harf üzere indiğini belirten ifadelerine şahit oluyoruz. Bunların en açık olanı, Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilen ve lafzı Buhârî'ye ait olan şu hadistir:
Ömer b. Hattab (r.a.)'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Rasûlullah @'in sağlığında (namazda) Hişam b. Hakîm'in Furkan sûresini okuduğunu işittim. Duydum ki, Hişâm bu sûreyi Rasûlullah @'in bana okumadığı birtakım lehçelerle okuyor. Az kaldı üzerine atılacaktım. Fakat selâm verinceye kadar güçlükle sabrettim. Selâm verir vermez (kaçırmamak için) hemen ridâsım göğsünün üzerine toparlayıp: Bu sûreyi sana -duyduğum gibi- kim okuttu? diye sordum. Rasûlullah okuttu, deyince, yalan söylüyorsun. Çünkü Rasûlullah bu sûreyi bana, senin okuduğundan başka bir lehçe ile okuttu dedim ve onu yakasından tutarak Rasûlullah @'e götürdüm. Ey Allah'ın Rasûlü, şunun Furkan sûresini bana okuttuğun lehçeden başka bir lûgatla okuduğunu işittim, dedim. Rasûlullah @ bana; Hişâm'ın yakasını bırak, buyurdu. Ona da: Ey Hişam, oku diye emretti. O da işittiğim şekilde Rasûlullah @'e okudu. Bunun üzerine Rasûlullah @: Bu sûre böyle inzal olundu, buyurdu. Bundan sonra bana da: Ey Ömer oku, diye emretti. Ben de Rasûlullah'ın bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da: Bu sûre böyle indirildi. Ey Ömer! Bu Kur'ân seb'a-i ahrüf (yedi lügat ve yedi lehçe) üzerine gönderildi. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz, buyurdu." (Buhari).
Bir başka hadisde İbni Abbâs'dan rivayete göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bana Cibril Kur'ân'ı, bir okunuş üzerine okuttu. Ben de durmadan bunun artması (ve Arabın bundan başka okuyuşlarıyla da okunmasını) isterdim. Tâ yedi türlü okunuşa erişinceye kadar bu dileğimde ısrar ettim. (Her talebim Allah tarafından kabul olundu ve yerine getirildi)." (Buharî).
Her dilde ifade tarzı itibariyle türlü sîgalar ve lehçeler bulunduğu gibi Arapça'da da çeşitli kabilelerin kendilerine has bir lehçesi ve bir ifade tarzı vardır. Kur'ân'ın kelimeleri genellikle Kureyş kabilesi lehçesi üzerine nazil olduğu gibi bâzısı Huzeyl, bazısı Hevâzîn, bazısı da Yemen lûgatiyle nazil olmuş ve o suretle okunmuştur. Rasûlullah @ bütün Arap kabilelerinin gönüllerini Kur'ân'ın tev-hid ve medeniyet nuru üzerinde toplanmasını istiyordu. Bunun için Kur'ân'ın tamamen Kureyş lügati üzerine, bazı kelimelerinin diğer Arap lehçeleriyle gönderilmesini istemiş ve bu dileğinde ısrar ederek Araplar arasında belli yedi kabilenin lehçesi üzerine gönderilmiştir. Aynı zamanda bu bir genişletme idi. Kur'ân'ın kabileler arasında süratle yayılması için bir kolaylıktı. Başka sebeplerin yanısıra bu da, on yıllık bir sürede Arap Yarımadası dahilinde yayılması hususunda tesirli olmuştur. Bu suretle Kur'ân'ın yayılması kolaylaştıktan sonra Hz. Peygamber @'in vefat senesinin Ramazan'mda arza-i ahîre denilen ve Rasûlullah'm Cibril ile Kur'ân'ı son müdarese ve müzakereleri üzerine Kureyş lehçesi karar kılındı. Hz. Fatıma'nın bizzat Rasûlullah @'den tahric ettiği bir hadiste, Cibril'in her sene Ramazan geceleri geldiği ve o zamana kadar nazil olan âyetleri ve sureleri arz ile müzakere ve alıştırma yapıldığı bildirilmiştir.
Görüldüğü gibi Kur'ân'ın yedi harf üzere nuzûlü hadisi, sahabeden sayılamayacak kadar büyük bir topluluk tarafından rivayet edilmiştir. Hafız Ebu Ya'lâ'nın Müsned'mde Hz. Osman'ın bir gün minberden şöyle dediği rivayet edilir: "Allah hakkı için, sizden kim Rasûlullah @'in: 'Muhakkak ki Kur'ân-ı Kerim yedi harf üzere indirilmiştir ve her biri şâfi ve kâfidir' dediğini hatırlıyor?" Hz. Osman kalktığında, bu hadisi hatırladıklarını söyleyenler de ayağa kalktı. Sayılamıyacak kadar çoktular (el-ltkan, c. I. sh. 78)
Sayılmayacak kadar çok olan bu topluluğun bu konuda aynı şeyi söylemeleri, bazı âlimlerin bu hadisin mütevatir olduğunu söylemelerine sebep olmuştur. Bunu ileri sürenlerin başında Ebu Ubeyd el-Kasm b. Sellâm gelmektedir. Rivayet, sonraki nesillerde tevatür derecesine yükselememişse de, Rasûlullah @'in ifade buyurduğu bu dinî hakikati pekiştiren zikrettiğimiz hadislerin sıhhati bizim için yeterlidir.
Âlimlerin cumhuru, Osmanî mushaflarm, mevcut hattının muhtemel okunuşlarıyla yedi harfi İhtiva ettiklerine meyletmektedir (İb-nu'1-Cezerî, Tabakatu'l-Kurra, c. I, sh. 292). Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib el-Bakıllânî bu görüşü benimseyerek şöyle demiştir: "Doğru olanı şudur ki, bu yedi harf Rasûlullah @'den zuhur edip yayılmış, âlimler onu zaptetmiş ve Hz. Osman ile sahabe de onu mushafta tesbit ederek sıhhatini haber vermişler ve ondan mütevatir olarak sabit olmayanı da atmışlardır." {el-Burhan, c. I, sh. 213).
Hadiste geçen "harf kelimesi birkaç manaya gelmektedir: İbnu'l-Cezerînin şu sözünde olduğu gibi kıraat manasında kullanılabilir: "Şam, İbnu Amir'in kıraati üzere okuyordu." Mâna ve cihet ifade edebilir. Nitekim Ebu Cafer Muhammed b. Sa'dân en-Nahvî böyle demektedir. Fakat "harfler"den maksadın kı-raatlar olduğu, Halil b. Ahmed'den de rivayet edildiği gibi, kavillerin en zayıfıdır. Özellikle kişi, bunun yedi kıraat (kıraat-i sab'a) olduğunu sanıyorsa. Hadiste geçen "harfler" kelimesinden maksadın ne olduğu hususunda âlimlerin ihtilafa düşmeleri, indirilenin hakikati hakkında değişik bir çok kavillerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazıları bu kavillerin otuzbeş vecih olduğunu söylerken bazıları da bu sayıyı kırka ulaştırmıştır (eî-It-kari). Ancak bunların çoğunu destekleyen ne sahih bir nakil ve ne de sağlıklı bir mantık vardır. Burada hatanın kaynağı, bundan maksadın ne olduğunun kesin olarak tesbit edilmesi gayretidir. Oysa, İbnu'l-Arabî'nin de be-lırtnğı gibi. bunun ne manaya geldiği huşucunda ne nass ve ne de eser vardır ve insanlar onu tayinde ihtilâfa düşmüşlerdir (el-Burhan, c.I,sh-212).
Âlimlerin şu soruyu sormaları kaçınılmazdı: Sayı, şu yedi harfe münhasır mıdır, yoksa bundan maksat okuyucu için bir kolaylık ve genişlik midir? Burada hasrı uzak görenler, daha önce de belirttiğimiz gibi, tevatür derecesine ulaşan nasslardan kaçınmada aşırı gitmektedirler. Kaldı ki nassların "yedi" sayısını çokça zikretmeleri, "yedi" sayısının kastedil-mediğini akıl dışı bırakmaktadır. Özellikle hadis, doğrudan vahyi ve nüzulünü konu ediniyorsa. Bu gibi durumlarda Rasûlullah @ haberi kapalı olarak anlatmaz ve mefhumu olmayan bir sayı zikretmez. Sahabe âlimleri, itikatla ilgili olan bir hususta böyle bir şey nakletmemişlerdir.
Ancak hadisleri gözardı eden ve onları terket-mede yahut onları zahirlerinden başka manada kullanmakta işi aceleye getirenler şu görüşü ileri sürdüler: "Yediden maksat, sayının kendisi değildir. Ondan maksat, kolaylık ve genişliktir. Yedi lafzı, onluk sayılarda yetmiş, yüzlük sayılarda yediyüz olup çokluk ifade ettiği gibi küsürlü sayılarda da yedi lafzı çokluk ifade eder. Bu gibi sayılarda sayının kendisi kastedilmez." (el-Itkan, c. I, sh. 78). Böyle bir görüşün, hiçbir şeyi sahih rivayete tercih etmeyen Kadı Iyâz'a (ö. H/544) nisbet edilmesi gariptir. Fakat Suyûtî bu görüşü nasslara dayanarak güçlü bir şekilde reddetmektedir.
O halde burada "yedi" lafzından maksat, çokluk değildir. Aksine, âlimlerin çoğunun anladığı şekliyle hasr İfade etmektedir. Bu sebepledir ki, bu belli sayıyı araştırıp bulmaya büyük Önem vermişlerdir. İbnu Hİbban'ın (ö. H/354) belirttiği gibi, "çoğunluk bunun yedide münhasır olduğu görüşündedir" (el-Bur-han, c. I, sh. 212). Ancak bu gayretlerin pek Çoğu, yedi harften maksadın kıraatlar olduğu görüşünü ileri sürenlerin bu iddialarında ol-"uğu gibi isabetsizdir. Bu harfleri bazı lehçe ve lûgatlara hamledenlerin görüşü de iki mefhum arasında hassas bir farklılığa rağmen zayıflıkta bu görüşe yakın sayılır. Lehçeler âlimlerden bazısına göre lafız ve manada farklılık arzeden ihtilaflardan değildir. Çünkü izhar ve idgam, revm ve işmam, tahfif ve teshil, nakl ve ibdal tek lafzın söylenişinde değişiklik arzeden sıfatlardandır. Bunların farklı oluşu, lafzı, tek lafız olmaktan çıkarmaz. Bununla beraber, bu görüş zayıf görülmemelidir. Çünkü tek lafzın söylenmesinde sıfatların değişik olması onu birden fazla lafız kılabilir. Dolayısıyla, meseleyi sırf buna hasretmesinden dolayı zayıf karşılanabilir. İleride de görüleceği gibi, Öyle ihtilaf vecih-leri tesbit edilmiştir ki lehçelerle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.
Lehçe farklılıklarında, tek lafızın ifadesinde sıfat farklılıklarından başka bir şey bulmuyorsak lügatlerin farklılığında, bir konuda bir lafızla diğeri arasında bazen ayrılıklar görülür. Şayet bu çeşit farklılıktan muhtelif Arap lügatlerini fazla veya eksik yedi sayısına has-redebilseydik ve zorlanmadan, tereddütsüz bu husus kabul görseydi, bu sonuçsuz tartışmaya ihtiyaç kalmadan bu yedi lügatin yedi harf olduğu hemen söylenebilrdi. Fakat ister Arap lügatlerini Kureyş'in Huzeyl, Temîm, Ezd, Rabia, Hevazîn ve Sa'd b. Bekr lugatlan olduğu, ister özellikle Mudar kabilelerinin lu-gatları olan Hüzeyl, Kinane, Kays, Dabbe, Teymu'r Rabab, Esd b. Huzayme ve Kureyş lugatları olduğu söylensin. Bunun da bir zorlama olduğu basiret sahipleri nezdinde gizlenemeyecek kadar açıktır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de her iki görüşün dışında kalan başka kabilelerin lugatlan da mevcut olup bunlar Kureyş lugatıyla temsil edilmektedir. Ebu Bekr el-Vâsıtî, el-İrşad fi'l-Kıraeti'l Aşr isimli kitabında kullanılan lügatlerin sayısını kırka ulaştırır. Ehseva kelimesi Azire luga-tmda Ihzeva manasmdadır. Bi'şe kelimesi Gassan lugatından olup şedide manasmdadır. Lateğalu kelimesi îehm lugatından olup la-tezidu manasınadır. Hasret kelimesi Yema-me lugatından olup dâgate manasınadır. Heluâ kelimesi Has'am lugatından olup dahare manasınadır. el-Vedaq kelimesi Cür-hüm lehçesinde el-matar manasınadır (el-lt-kan).
İbnu Abdi'l Berr, yedi harfin yedi lehçe manasında kullanılmış olmasını uzak görür. "Çünkü böyle olmuş olsaydı henüz başlan-gıçta Müslümanların bir kısmı diğerlerinin lehçesine karşı çıkmazdı. Çünkü o lehçe, üzerinde yaratıldığı bir lehçedir. Yine Ömer b. el-Hattab ve Hişâm b. Hakîm'in her ikisi Ku-reyşlidir. Ama kıraatları biribirinden farklıdır. Ömer'in, Hişamın lehçesini reddetmesi muhaldir." (el-Burhan, c. I, sh. 219). İbnu Abdi'1-Berr, yedi sayısıyla çokluk kastedildiğini de savunur. Ancak böyle bir makamda sayının mutlaka bir mefhumunun olması gerektiğini ifade ederek bu görüşün zaaflarını açıklamıştık.
Yukarıda nakledilen bu görüşler zayıf olmalarına rağmen âlimlerin, yedi harfi açıklama sadedinde onları zikretmelerini garipsemiyoruz. Ama bazı âlimlerin hiç bir delile dayanmaksızın kimsenin ileri sürmediği ve kendilerince yedi harf hadisini derin ve bâtını bir tefsirle tefsir ettiklerini sandıkları asılsız mefhumlara meyletmeleri yalnız garipsenmekle kalmamalı, aksine şiddetle reddedilmelidir. Bu iddialardan biri, bununla yedi ilmin kastedildiğidir: "İnşâ ve İcad ilmi, tevhid ve tenzih ilmi, zat sıfatlan ilmi ile fiilî sıfatlar ilmi, affetme ve azablandırma sıfatlan ilmi, haşir ve hesap ilmi ve gaybî haberler ilmi" Bu neviden diğer bir iddia yedi harfle şu yedi şeyin kastedildiğidir. "Mutlak ve mukayyed, ânım ve hâss, nass ve müevvel, nâsih ve mensuh, mücmel ve müfesser, istisna ve kasemler."
Bazıları cüretkârlıkta o kadar ileri giderek, yedi harf meselesinde bâtıl görüşlerine zayıf bir hadisi delil getirmektedirler. İbni Mes'ud'un rivayetİyle Peygamber @'e ulaştırılan bu hadiste şöyle denilmektedir: "İlk ki-tab bir kapıdan ve bir vecih üzere inmiştir. Kur'ân-ı Kerim ise yedi kapıdan ve yedi harf üzere inmiştir. Bu yedi harf şunlardır: Yasaklayan, emreden, helâl, haram, muhkem, müteşabih ve darb-ı mesel. Helâlini helâl ve haramını haram kabul edin. Darb-ı mesellerinden ibret alın. Müteşabihlerine inanın ve; 'Ona inandık hepsi Rabbimizin kalındandır' deyin." Bu hadisle ilgili olarak İbni Abdü'l-Berr şöyle demektedir: "Bu hadis, ilim ehlinin yanında sabit değildir ve zayıf olduğuna ilim ehli icma etmiştir."
Bütün bunlar, bazı müfessir imamların iyi niyyetle ortaya attıkları görüşlerdir. Fakat böylece müsteşriklerin ve müminlerden imanı zayıf olanların şüphelerine kapıyı ardına kadar açmışlardır. İşte asıl problem ve tehlike buradadır. Bu problem, bu âlimlerin yedi harfi şu manaya hasretmeleri problemidir. "Yedi harften maksat çeşitli lafızlarla aynı mananın yedi vecihle ifade edilmesidir" (el-Burhan). Taberî'nin tefsirindeki sözlerin zahiri bunu ifade etmektedir. O, aleyhisselatu vesselamın Hattab oğluna söylediği şu sözleri delil getirir: "Ey Ömer, rahmeti azab ve azabı rahmet yapmadıkça Kur'ân'ın hepsi doğrudur." Elbette müsteşrikler bunu kendilerine dayanak yapacak ve "manasıyla okuma" nazariyesini ileri süreceklerdir. Hiç şüphesiz bu, İslâmî hayatta en tehlikeli nazariyedir. Çünkü bu nazariye Kur'ân nassını, her şahsın hevasına teslim etmiş, herkes dilediği şekilde nassı tes-bit etmiştir.
Böylece hakiki nasslar manalarından başka manalara hamledilmiştir. Burada nazariye hadisin mana ile rivayetinde olduğu gibi hakiki manasıyla "mana ile kıraat" olarak isİmlendi-rilemez. Çünkü Kur'ân ve kıraatlar biribirinden farklı İki hakikattir. Kur'ân, beyan ve i'caz için Hz. Muhammed @'e indirilen vahiydir. Kıraatlar ise, harflerin yazılışında yahut şeddeli, şeddesîz ve başka hususlarda harflerin keyfiyetiyle ilgili farklı lafızlardır. Şayet Rasûiullah @ başlangıçta Müslümanlara meydanı geniş tutarak ihtiyar ve yaşlılara kolaylık göstermiş ve lehçeleri dışında bir lehçeyle Kur'ân okumaları onlara ağır geleceğinden kendi lehçeleriyle okumalarına izin vermişse, bu, kıraatları devamlı sabit kılmalanna ve Kur'ân'ın üzerinde indiği lehçeler olarak yazılmalarına izin verdiği anlamına gelmez.
O halde Rasulullah @'in bu nevi kıraatlarda çerçeveyi genişletmesi, özel bazı durumlarda bazı fertler için kolaylık göstermekten başka bir şey değildir. Rasûlullah'ın isbatı ve vahiy kâtiplerinin tesbiti ile bu gibi durumlarda izin verilen hususlar sayılı kelimelerde olup tevatür yoluyla bize gelmiştir. Tevatür yoluyla gelmeyenler sahih ahad rivayetlerle gelse bile reddedilir. Çünkü bir şeyin Kur'ân olduğunu isbatlamak için tevatür kaçınılmaz bir şarttır. Bu ferdî durumları yedi harf üzere genelleştirmek ve manayla okumanın yedi harfe girdiğini söylemek, hadisi yanlış anlamak olur.
Yukarıdaki görüşlerin hiçbiriyle yetinmek doğru olmayacağına göre, bunlardan mümkün olanları almanın isabetli olacağı kanaatı-na vardık. Nakle ve akfa ters düşmeyen ve ifrat ile tefritten uzak olan budur. Bu yedi harften maksat -Allahu a'em- bu ümmet için kolaylık gösterilen yedi vecihtir. Okuyucu bu yedi vecihten hangisiyle okursa isabet etmiş olur. Peygamber @ şöyle buyururken neredeyse bunu açıkça ifade etmiştir: "Cebrail bir harf üzere bana okuttu: Ona müracaat ettim ve tekrar tekrar müracaatımı yeniledim. Nihayet yedi harfe ulaştı." (Buhari).
Bir Kur'ân lafzı ne kadar değişik şekillerde edâ edilir ve okunursa, bu değişik şekiller aşağıdaki şu yedi vechin dışına çıkmaz:
Birincisi: İster mana değişsin, ister değişmesin irab vecihlerindeki farklılıklardır. Mananın değişmesine misal, Allah Teâlâ'nın şu sözüdür: Fetalaqqa Ademu min Rabbihi kelîmâtin fetâbe aleyhi "Derken Âdem Rab-binden kelimeler belleyip aldı..." (2: 37). Fetalaqa Ademe... şeklinde okunduğunda mana şöyle olur: "Derken Âdem'e Rabbinden kelimeler geldi..."
Mananın değişmediğine misal velâ yudarra kâtibûn velâ şâhidûn "...Yazana da, şahide de asla zarar verilmesin..." (2: 282). Yudarra kelimesi Ötreli okunmuştur.
İkincisi: Harf farklılıkları. Bunda ya mana değişir ama suret değişmez. Bazen bu, nokta farklılığıyla ifade edilir ya'lemûne-îa'lemûne misallerinde olduğu gibi. Veya suret değişir fakat mana değişmez. Bazı kelimelerin sin ve sadile yazılmasında olduğu gibi.
Mushaflarda (52: 37) ayetİndeki el-museytı-rûn kelimesinin kök harflerinden olan sin yerine sad harfi yazılmıştır. Böylece sâd ile okuma mushaf yazısının hakikatine, sîn kıraati de mushafm takdirî yazısına uygun düşmüştür.
Üçüncüsü: İsimlerin tekil, ikili ve çoğul ile erkekliğe veya dişiliğe delalet etmesindeki farklılıktır. Meselâ Müminûn sûresinin 8. âyetindeki emânâtihim kelimesi tekil olarak emânetihim şeklinde de okunmuştur. Bilindiği gibi bu kelime sakin elifi ihtiva etmediğinden Hz. Osman mushaflannda elifsiz yazılmıştır. Çoğul veya tekil olarak iki şekilde okunması aynı manayı vermektedir. Çünkü kelimeyi tekil haliyle okuduğumuz zaman cins kasdedilmiş olur ki, cins isimde çokluk manası mevcuttur. Çoğulda da fertleri ihtiva etme sözkonusudur ki, fertlerin, kapsamın içine alınmasında cinsiyet manası mevcuttur, "emanetin gözetilmesi" "emanetlerin gözetilmesi" gibidir. Her iki durumda da kül ve cüzler kelimelerin kapsamına girmektedir. Bir sebepten dolayı da aynı âyette geçen ahit kelimesi her iki kıraat ve vecihte tekil olarak gelmiştir.
Yine el-bakara kelimesi Allah Teâlâ'nın: in-ne'l-bakara teşâbehe aleynâ sözünde cins ifade etmesi için bir harfte (vecihte) kasden müzekker olarak okunmuş, fiil maziye bina edilerek müzekker kılınmış ve teşâbehe aleynâ şeklinde okunmuştur.
Bir vecihte de çoğul manasını ifade etsin diye kasden müennes kılınmış ve muzari sigasma sokularak tahfif için tâ harflerinden biri atıldıktan sonra teşâbehe şeklinde okunmuştur.
Çünkü aslı teteşâbehedit.
Dördüncüsü: Bir kelimenin yerine başka bir kelimenin kullanılmasıdır. Bu kelimeler genellikle eş anlamlı olup değişik kabilelerde farklı şekillerde kullanılmaktadır. Nitekim ke'l-ıhni'l-menfûş, ke'l-sevfe'l-menfû§ (101: 5) şeklinde de okunmuştur. Yahut mahreçleri biribirine çok yakın kelimelerin biribirlerinin yerine okunması şeklindeki ihtilâftır. Lafız yönüyle biribirleriyle çok yakın olmaları mana yönüyle de yakınlıklarına işaret etmektedir. Meselâ talaha, talaa şeklinde de okunmuştur.
Gerçekten ayın harfi ile ha harfinin mahrecinin bir olduğuna dikkat edilmelidir. Bu harfler kardeştir ve boğazın belli bir yerinden yan yana çıkmaktadır. İbnu Mesudun fegatalû imanehamâ yerine eydihimâ şeklindeki kıraati ise şâzzdır. Çünkü âhâd rivayetlerdendir. Bu sahabinin bu şekildeki kıraatinin tefsir kabilinden bir dercetme olduğu kesindir.
Beşincisi: Genel olarak Arap dilinde yahut özel ifade şekli içerisinde takdimi ve tehiri bilinen takdim ve tehir ihtilafıdır. Allah'ın, kendisi yolunda savaşarak cennet kargılığında Allah'ın kendilerinden can ve mallarını satın aldığı müzminlerle ilgili sözünde geçen feyeglulûne ve yuqîelûne kelimeleri (9: 111) takdim ve tehir edilerek de okunmuştur. Birinci vecih kıraatta müminlerin düşmanları öldürmek için vakit geçirmeksizin hemen harekete geçtiği ifade edilmekte, ikinci vecih kıraatta ise, belki Allah onları şehid düşürür diye büyük bir umutla savaş alanına atıldıkları ifade edilmektedir: Onun İçin takdim ve tehir ile ifade kalıbı değişmiş olsa bile her iki vechin neticesi birdir ve herhangi bir değişikliğe uğramamaktadır.
Ebu Bekir'in ve câet sekretü'î-mevti bi'l-hak-ki yerine ve câet sekretü'î-hakkı bi'l-mevti şeklindeki kıraatine gelince, bu, tevatür derecesine ulaşamamış ahad bir rivayettir. Sahabe icmaına ters düştüğü için şâzzdır. İnsan bazen yanılır yahut dili sürçer. Farkına varmadan bir kelimeyi diğerinin yerine kullanır. Şayet Ebu Bekir'den yapılan bu rivayet doğru İse, o da bu duruma düşmüştür.
Altıncısı: Arapların âdeti olduğu üzere cer ve atıf harflerinin, bazen aradan çıkarılması ve bazen de isbatı gibi cüz'i ilâve ve eksiklikler şeklindeki farklılıktır.
Onun için bu tür fazlalık ve eksiklikler ancak belli ve sayılı birkaç harfte olur. Yalnız sika imamların tesbitlerinin dışında kalan şâzz rivayetlere aldırış edilmez ve onlara karşı uyanık olmak gerekir. Fazlalığa misal: Tevbe sûresinde geçen (9: 100) ve eadde lehum cennâîin îecrV tah'teha'l-enhârû âyeti min îah'teha'l-enhârû şeklinde de okunmuştur ve her iki kıraat mutevatirdir. Her ikisi de resmî mushafın yazılışına uygundur; min harfinin fazlalığı Mekkî mushafa, çıkarma da diğerlerine muvafıktır.
Eksiğe misal: Bakara sûresinde, ve qalû'tta-haza'Hahu veleden âyeti (2: 116) vöv'siz olarak da okunmuştur ki bu kıraat Şam mushafı-na uygundur. Fakat ve mâ halaqa'z-zekera ve'l-un'sa yerine mâ halaqa kelimelerinin eksiğiyle okunuşu ile İbni Abbas'ın salahate kelimesinin fazlalığı ve verae kelimesinin yerine emame kelimesinin kullanılması şeklinde kıraati, ahad rivayetlerden olup bu tür ahad rivayetler Kur'ân'dan sayılamaz.
Yine birkaç İlave kelime vardır ki ahad olmada kıraatlere benzerlik gösteren okuyuşlar vardır ki bunların hepsi tefsir ve açıklama kabilinden ilâve edilmişlerdir. İbnu Mes'ud özel mushafında onları yazmış olsa bile onları yedi harf arasında saymanın yolu yoktur.
Yedincisi: Üstün (Jetha) ile okuma ve kısa heceyi lüzumundan fazla uzun okuma, bir harfi ince veya kalın okuma, sıkma ve kolay1 laştırma, kısma, uzatma gibi lehçe ihtilaflarıdır. Meselâ bazı kelimelerin kesreliymİş gibi okunması; ra harfinin ince, iâm harfinin ka lın sesle kıraati mevcuttur. Yine hemzemi terki ve harekenin nakli gibi az görülse de başka misal de, Huzeyl kabilesinin ha harfini ayın şeklinde telaffuz ederek okumalarıdır.
Gerçekten bu son vecih yedi vechin en önem-Hlerindendir. Çünkü Kur'ân'ın yedi harf üzere indirilişinin en büyük hikmetini bu vecih ibraz etmektedir. Çeşitli kabilelerden meydana gelen ve böylece çeşitli lehçelere sahip olan, bazı lafızları çeşitli şekillerde telaffuz eden bu ümmete kolaylık sağlanmıştır. İslâm'ı kabul eden kabilelerin çeşitli lehçeleri ve fonetikleri gözetİlmeliydi. Ama lugatları-mn gözetilmesi gerekmezdi. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, bütün Arap lugatlarını temsil eden Kureyş lugatma sokulabilenlerden dilediğini almıştır. Bazı âlimler bazı kabilelerin lugatla-nnın Kur'ân'da kullanıldığını ısrar ederek ileri sürüyorlarsa da onları destekleyen ne naklî ve ne de aklî bir delil vardır.
Araplar, Kureyş lehçesini seçip onu müşterek edebî dil olarak kullanmaya başladıklarında, ondan etkilendikleri gibi onu da etkilediler. Bütün diller için sözkonusu olan etkilenme ve etkileme kanunu Kureyş lehçesi için de elbette geçerli olacaktır.
Dili, insanlığın bir gerçeği olarak ele alınca bu kanun hemen hemen bütün diller için geçerlidir.
Ancak Kureyş lehçesi bütün kabilelerin İtiraf ve kabulü ile diğer lehçeler içerisinde en genişi, üslûp yönüyle en gelişmişi, zengini ve Çeşitli söz sanatlarında en ilerisi, en güzeli ve en güçlüsüdür. Yazı, telif, şiir ve hitabette sadece bu lehçe kullanılmıştır. Öyle ki Kureyşli olmayan şair, kendi lehçesinin özelliklerinden sakınıyor ve kelime yapısı ve cümlenin kuruluşu hususunda kendi lehçesinin özel nitelikleri varsa ondan uzak kalmaya gayret ediyor, halkın ülfet ettiği ve çevresinde toplandığı lehçeyi tercih ediyordu.
islâm, doğduğu sıralarda, Arapların üst tabakasında seçilip kullanılmaya layık ideal bir dil İle karşılaştı. Kur'ân o ideal ve-seçilmiş apaçık Arap diliyle inzal olarak bu birliğin kapsamını genişletti ve ona güç kattı. Ancak İslâm'ın doğuşu anında karşılaşmış olduğu ve Kur'ân'm inişinden sonra ona güç verdiği bu dil birliği, İslâm'dan önceki lehçelerin varlığını ve devamını kesmedi. Şüphesiz Arapların hepsi kendi bölgelerine dönerken bu ideal ve birleştirici lehçeyi değil, kendi özel lehçelerini kullanıyorlardı. İfadelerine lehçelerinin özellikleri hâkimdi. Kendi fonetikleriyle konuşuyorlardı. İbni Hişam şöyle demektedir: "Araplar kendi aralarında birbirlerinin şiirlerini okuyorlardı. Her biri, üzerinde yaratıldığı seciyesi üzere söz söylerdi. Bazı beyitler hakkında rivayetlerin çokluğu bundandır." (el-Müzhir).
İnkâr edilmesi imkânsız bu hakikatin yanında Kur'ân-ı Kerim, yedi harfi ile avam tabakasına kolaylık göstererek onları, dillerinin kolaylıkla dönmediği, bir lehçe ile konuşmaya zorlamayıp kıraatlarda çerçeveyi geniş tuttuğu halde dil birliğini yerleştirmek için Arapların ileri gelenlerine ve şairlerine meydan okuyarak bir sûrenin benzerini, yahut bir âyetine benzer getirmelerini istiyordu. İbn'ul-Cezerî buna dikkat çekerek şöyle demektedir: "Kur'ân'ın yedi harf üzere indirilmesi bu ümmete verilen değerden dolayı ona kolaylık sağlamak içindir. Ona şefkat ve merhametten dolayıdır. Yaratıkların en faziletlisi ve Hakk'ın sevgilisi Peygamberinin dileğini yerine getirmek içindir. Çünkü önceki peygamberler kendi kavimlerine gön derili yorken Son Peygamber Hz. Muhammed @ ise bütün insanlığa; Kızılına, Siyahına, Arabına, Acemine gönderilmiştir. Kur'ân'ın dilleriyle indiği Arapların şive ve lehçeleri değişikti. Birinin, diğerinin şivesiyle konuşması ve onun lehçesini kullanması, bir harften başka harfe geçiş yapması güçtü. Hatta eğitimle bile bunu be-ceremiyecekler vardı." (ez-Zerkânî, Menahi-lu'l-İrfan, c.I,sh. 139).
Bu lehçe farklılıklarının öneminin büyüklüğü, bazı âlimlerin yedi harfi, lehçe farklılıklarina hasretmelerine sebep olurken bazıları da buna rağmen ona hiç yer vermemişlerdir. Çünkü, İbni Kuteybe'nin izahına göre, bu ihtilaf lafız ve manada çeşitlilik arzeden ihtilaftan değildir. Zira, sözün söylenmesiyle ilgili bu farklı nitelikler, onu aynı söz olma vasfından çıkarmaz. (ez-Zerkânî, c. I, s. 154).
Her iki görüşte de aşırılık vardır. Yukarıdaki altı vechin önemi de inkâr edilemez ve yedinci vecihle yetinip diğerleri bir tarafa anlamaz. Ayrıca bazı seslerin çıkarılmasında lehçeler arasında farklılığın sahabe arasında bulunduğu ve bunun, dillerde dolaşan en çetin farklılıklardan biri olduğu bir vakıadır. Onun için bunu görmemezlikten gelip diğer vecihlerle de yetinemeyiz. Öyle bir görüş olmalı ki, farklılıkların hepsini içine alsın. Geçmişlerin saydıkları görüşler tek tek bu farklılıkların hepsini içine almadıkları için yedi harfi sayarken onlardan hiçbirini almadık. Ne ez-Zerkânî'nin Menahilü'l-Irfan'da İbnu Kutey-be, Ebu'1-Hayr b. ez-Cezerî, el-Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib el-Bakıllânî'nin görüşlerine tercih ettiği Ebu'l FazI er-Râz'înin görüşünü aldık ve ne de ismi geçenlerden herhangi birinin görüşünü benimsedik. Çünkü er-Râzî el-Levâih kitabında ya'melûne - ta'melûne misalinde gördüğümüz harflerin değişmesi vechine hiç dokunmamiştır. Oysa bu vechi, diğer vecihlerin hiçbirinin kapsamında mütalaa edemeyiz. Ayrıca fiillerin mazi, muzarî ve emir çekimlerini başlı başına özel bir vecih olarak ileri sürmüştür. Halbuki bu, irab farklılıklarını temsil eden vechin kapsamına girmektedir. Geri kalan üç kişiye gelince, içlerinde nazari olarak müdafaa eden bulunsa bile pratik olarak lehçe farklılıkları vechini hesaba katmamış olmaları, görüşlerini benimsemememiz için yeterlidir.
Saydığımız yedi vecih, Kur'ân'ın edasında bütün farklılıkları içine aldıklarını söylerken bu yedi vechin tek kelimede bulunması gerektiğini kasdetmiyoruz. Her kelimede iki veya daha fazla vecih bulunabileceği gibi sadece tek vecih de bulunabilir. Dikkat çekmek istediğimiz husus, bu yedi vechin, sözkonusu olabilecek farklılıkların hepsini içine aldıklarıdır (el-Burhan, c. I, s. 223).
Önceki âlimlerin görüşlerini bir araya getirip değerlendirerek, farklı yönleri yedi vecihte topladık. Yaşadıkları bir dönemde Kur'ân-ı Kerim'in yedi harf üzere aralarına indiği Sa-habe-i Kiramın çoğu o zaman okuma-yazma bilmezdi. Yedi harften maksadın sınırlarını çizme imkânları yoktu. Onlar biliyorlardı ki, Kur'ân'ın tüm kelimelerinde farklı vecihler yediden fazla değildir. Uygulamada ise, Rasûlullah @'in kendilerinden kabul ettiği farklı kıraatlerinde de bu yedi vecih mevcuttur. Bugün, ancak inceleme ve araştırma farklılıklarını ardarda sıralama neticesinde Kur'ân'ın yedi harfinin ne olduğu sonucuna varmaktayız (Dr. Subhi es-Salih, Kur'ân İlimleri, [Çev. M. Said Şimşek, Konya, ty.] ss. 16-94).
Bir yönü özellikle belirtmek gerekir ki, lehçeler arasındaki bu fark ve ihtilâf bir çeşitlilikten ibarettir. Zıtlık ve çelişki değildir. Çünkü zıtlık ve çelişki Kur'ân hakkında muhaldir. Sonra Kur'ân'ın her kelimesi yedi lehçe ve yedi vecih ile nazil ve bu suretle okunmuş da değildir. Belki bazı kelimeleri Kureyş, bazı kelimeleri de diğer kabilelerin lehçeleriyie gönderilmiştir. Kur'ân'a ait ilimlerin üstadı Abdullah İbni Mes'ud, hadisteki seb'a-i ah-ruf ile ifade buyurulan lehçe farkına işaret ederek; "Ben muhtelif kabilelerden Kur'ân okuyanların kıraatlerini dinledim, işittim. Hepsini mana itibariyle birbirlerine yakın buldum. Sizin aranızda (geliniz!) manasına olan (helümme, akbîl) demeniz gibi -kî, hepsi bir kapıya çıkar- artık nasıl öğrendİyseniz öyle okuyunuz." demiştir (Sahih-i Buharı Muhtasarı ve Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, DİB yayınları, Ankara 1971, c. IX, ss. 28-29).
KISIM 8
KUR’AN VE TEFSİRİ
Fıkıh usûlü âlimlerinin Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl tarif ettiklerim yukarıda vermiştik. Buna göre Kur'ân, Allah Teâlâ tarafından Peygamberimiz @'e gönderilen ve Peygamberimiz'den bize tevâtüren [yâni Hz. Muhammed @'in ümmeti arasında yalana nisbet edilmeleri mümkün olmayacak derecede sayıları çok, söz ve rivayetlerine güvenilen zatlar tarafından] naklonulagelen İlâhî Kitaptır.
Kur'ân-ı Kerîm, Arap lügati ve Arabın konuşma üslûbuna göre nazil olmuştur. Kur'ân'ın bütün kelimeleri Arapça'dır. Ancak Araplann diğer dillerden alıp da kendilerine mal ettikleri bazı kelimeler müstesnadır. Kur'ân-ı Kerîm'in cümle yapısı da Arap üslûbuna uygundur. Araplarda olduğu gibi Kur'ân'da da; hakikat, mecaz ve kinaye vardır. İslâm'a ilk davet edilen Araplar olduğu için bunun böyle olması tabiîdir. Çünkü onların anlayacağı bir dil ve üslûpta olması gerekir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Biz, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın.,." (14: 4) buyrulmaktadır.
Bununla beraber sahabenin, Kur'ân'i yalnız işitmekle, layıkıyla anlayamayacakları meseleler de vardı. Bu yüzden îbni Haldun'un ifade ettiği "Kur'ân, Araplann diliyle ve belagat üsluplarıyla indi. Kelime ve terkipleri bakıcından Arapların hepsi O'nu anlar ve bilir" (Ibni Haldun, Mukaddime) hükmü tenkide uğramıştır (A. Emin, Fecru'l-İsiâm, sh. 292).
Kur'ân, müminlerin şahsî ve sosyal hayatlarımı düzenlemek gayesiyle, teşriî hükümler vaz ediyordu. Bu hükümleri istinbat etmek, sadece Arapçayı bilmekle mümkün olmaz. Geç-miş ümmetlerin, özellikle Ehl-i Kitabın sapıt-ukları mevzuları bildiriyor, tahrif ettikleri hadiseleri düzeltiyor, ihtilafa düştükleri meseleleri hallediyordu. Gelecekti vukua gelecek bazı olaylar ve keşiflere işaret ediyor, uhrevî hayat hakkında son derece kapsamlı bilgi veriyordu. Onda müteşabih âyetler, müphem bırakılan hususlar, tahsisi murad edilen genel hükümler vardı. Bu sahalarda alâkalı âyetleri layıkıyla anlamak, o mevzularda yüksek bir ilmî seviyeye bağlıdır. Bir kısım önemli vasıflarını özetlediğimiz böyle bir kitabın herkes tarafından kolayca ve incelikleriyle anlaşılması elbette kolay değildir. "Hakikat, biz onu (manasına) akıl erdiresinİz diye Arapça bir Kur'ân olarak indirdik" (12: 2) yahut "Karşılarında okunup duran, sana indirdiğimiz kitap onlara kâfi gelmedi mi?" (29: 53) manasına gelen âyetlerle bu fikir reddedilemez (S. Yıldırım, Peygamberimizin Kur ân'ı Tefsiri, sh. 18-9).
Bir dilde yazılan nice eserler vardır ki, o dili konuşanların hepsinin onu anlamadığı görülmektedir. Çünkü bir kitabı anlamak için yalnız dil bilmek yetmez. Onu anlamak özel bir zekâ ve dirayet ister. Kur'ân-ı Kerîm'in karşısında Araplar da aynı durumdadır. Anlayış, aklın tekâmülü ve düşünce itibariyle değişir. Aynı zamanda her fert, kendi dilinin bütün kelimelerini bildiğini iddia edemediği gibi, Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızlarının mânalarını da her Arap bilemez. Bu hususta Enes b. Mâlik'ten gelen şu rivayeti zikretmemiz yerinde olur: Adamın biri Hz. Ömer'e "Kur'ân'daki ebben (80: 31) kelimesinin mânası nedir?" diye sorar. Ömer, "biz böyle zorlamalardan ve derinliklere inmekten neh-yedildİk" der. Yine Ömer, minberde: "Yoksa Allah'ın kendilerini yavaş yavaş azaltmak suretiyle cezalandırmayacağından emin midirler?.." (16: 47) âyetini okudu ve topluluğa "tahavvuf kelimesinin mânası nedir?" diye sordu. Cemaat arasında bulunan Huzeyl kabilesinden birisi, "bize göre tahavvuf, tanak-kusdur, yani eksikliktir" dedi ve iddiasını bu kelimenin geçtiği bir mısra ile delillendirdi.
Din ve ilimdeki mevkii herkesçe bilinen Hz. Ömer bile Kur'ân'ın her kelimesini anlayamayınca, diğer sahabenin nasıl anlayabileceği sorulabilir. Esasen sahabenin çoğu, Kur'ân-ı Kerîm'in mücmel mânası ile yetinirlerdi. Meselâ: "Meyvalar ve çayırlar (bitirdik)" (80: 31) âyetini okuyunca, "Allah Teâlâ nimetlerini sayıyor" demekle yetinirlerdi.
Bütün bunların üstünde Kur'ân-ı Kerîm'de öyle âyetler vardır ki bunların mânasını anlamak için Arapların dil ve üslûbunu bilmek yeterli gelmez. Meselâ; "Andolsun o harıl harıl koşan atlara" (100: 1), "Andolsun on geceye" (89: 2) ve "Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?" (97: 2) âyetlerinde olduğu gibi. Bu sayılanların pek çok benzerleri vardır. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de Tevrat ve İncirde olan bir çok şeylere işaret ve onları red vardır. Yalnız Arapçayı bilmek bunları anlamak için yeterli değildir. Nitekim bunu açıklamak üzere Allahu Teâlâ: "Kitâb'ı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkem-dir (açık anlamlıdır), bunlar Kitâb'ın anasıdır (temelidir). Diğerleri de birbirine benzer (çeşitli anlamlar taşıyandır). Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onun benzer (müteşabih) âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun te'vili-ni Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler; 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz ka-tındandir.' derler. Akl-ı selîm sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz." (3: 7) buyurmuştur. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını anlamakta sahabenin de birbirinden farklı oldukları açık bir gerçektir.
Rasûlullah @'in döneminde, sonraları olduğu gbi, Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını ezberlemek yaygın değildi. Onlar ezberledikleri âyet ve sûrelerin mânalarını da beraber anlar ve sonra diğer âyet ve sûrelere geçerlerdi. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'in ezberlenmesi, sahabe arasında bölünmüş idi. Abdullah es-Sülemî'nin rivayetine göre, hafızlardan Osman b. Aftan, Abdullah b. Mes'ud ve benzerleri, Rasûlullah (S)'den öğrendikleri âyetlerin mânalarım ve orada ilim ve amel itibariyle neyin emredildi-ğini anlamadan diğer âyete geçmezlerdi.
Enes b. Mâlik; "sahabeden Bakara ve Âl-i Imrân sûrelerini ezbere okuyanlar bizim gözümüzde büyürdü" demektedir. (Müsned-i Ahmed). İbni Ömer, yalnız Bakara sûresini ezberlemek için sekiz sene çalıştı. Çünkü ezberlediği âyeti anlamadan diğerine geçmezdi (el-itkan, c. II, sh. 208).
Kur'ân-ı Kerîm'de, hükümlerin aslına ve dinin esasına tealluk eden açık anlamlı muhkem adını alan âyetler vardır. Özellikle Mekke'de nazil olan ve dinin esası ile ilgili bulunan sûreler, meselâ En'âm sûresi gibi, Kur'ân'ın bu kabil âyetlerini, Arapçayı bilen herkes anlayabilir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de müleşahih diye anılan, mânası kapalı ve anlaşılması güç âyetler vardır ki, bunları ancak âlim olanlar anlayabilir.
Genellikle Kur'ân-ı Kerîm'in mânâsım en iyi anlayanlar Sahabedir. Çünkü Kur'ân onların dilinde nazil olduğu gibi, nüzul sebebini de görüp biliyorlardı. Bununla beraber yine de, kabiliyetleri nisbetinde, Kur'ân-ı Kerîm'in anlamında ihtilâf etmişlerdir. İhtilâf sebepleri olarak şunlar sıralanabilir:
1- Ashabın müşterek dilleri her ne kadar Arap lügati idiyse de, Arapça'yı anlamada birbirlerinden farklıydılar. Bîr kısmı, cahiliyye devri edebiyatının pek çoğunu, hatta günlük dilde kullanılmayan bazı kelimeleri biliyor ve bunların yardımı ile Kur'ân'ı daha iyi anlamaya çalışıyordu. Diğer kısmı ise bu seviyede değildi.
2- Yine bunun gibi, ashabın bir kısmı devamlı olarak Rasûlullah @'in huzurunda bulunuyor ve âyetlerin nüzul sebeplerini görüp biliyordu. Diğerleri ise bundan mahrumdu. Âyet'in maksadını anlamada, nüzul sebebi en kuvvetli bir âmildir. Nüzul sebebini bilmemek, kişiyi hataya düşürebilir. Bu durumu teyid etmesi bakımından şöyle bir olaya değinelim: Rivayete göre Hz. Ömer, Maz'un'un oğlu Kuddâme'yi Bahreyn'e vali olarak gönderdi. Cârud, Hz. Ömer'e, Kuddâme'nin şarap içip sarhoş olduğunu haber verdi. Ömer şahidini sorunca Cârud, Ebû Hu-reyre'nin de gördüğünü söyledi. Bunun üzerine Ömer, Kuddâme'ye, seni cezaya çarptıracağım, dedi. Kuddâme, onların dedikleri gibi içki içsem de, senin bana ceza verecek hakkın yoktur, dedi. Ömer sebebini sorunca Kuddâme, Allah'ın "İman edip sâlih amellerde bulunanlara bundan böyle (Allah'a karşı gelmekten) korundukları ve inanıp iyi işler yaptıkları, sonra (yasaklardan) sakınıp (onların ya-soklığına) inandıkları ve yine korunup iyilik ettikleri takdirde daha önce tattıklarından ötürü günah yoktur. Allah güzel davrananları sever." (5: 93) buyurduğunu, kendisinin ise İman edip iyi ameller işleyen, sonra takva üzerinde bulunan, sonra imanında devam edip takva ve ihsan sahibi bir kimse olduğunu, ayrıca Rasûlullah ile Bedir, Hendek, Uhud ve diğer savaşlarda bulunduğunu İfade etti.
Ömer, bunu ilzam edip susturacak kimse yok mu? deyince, İbni Abbas: Okuduğu bu âyetler, geçmişe özür ve arkada kalanlara hüccet olarak nazil olmuş, yani İslâm'dan önceki hataları bağışlar. Yoksa Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey iman edenler! Şarap, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pisliktir. Bundan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." (5: 90) buyurulmuştur. Bunun için senin anlattıklarının bugünkü durumda bir değeri yoktur, dedi ve Ömer de İbni Abbas'ı tasdik etti. Yine adamın biri İbni Mes'ûd'a gelerek, mescidde birinin Kur'ân'ı kendi görüşüne göre yorumladığını ve "Göğün, aÇik bir duman getireceği günü gözetle." (44: 10) âyetinin tefsirinde (Kıyamet günü insanları bir duman kaplayacak, nefeslerini sıkıştıracak ve nezleye yakalanmış gibi bir hal alacaklar) dediğini nakletti. ibni Mes'ûd, bir şey bilen konuşsun, bilmeyen de "Allah bilir" (Allahu âlem) desin ve sükût etsin, zira âyet-i celile, Kureyş'in Rasûlullah'a isyanları sebebiyle, Rasûlullah @'in onlara beddua ettiği ve Yusuf aleyhisselâm zamanındaki kıtlık yıllan gibi, onlara da kıtlık geldiğini, kemik kemirecek duruma geldiklerini, onlardan biri göklere baktığı vakit gökyüzünü dumanlı olarak gördüklerini tasvir eder, dedi {el-Muvafakat, c. III, sh. 1-2).
3- Bİr başka sebep de Arapların söz ve âdetlerini bilmedeki ihtilâflardır. Arapların cahiliyye devrindeki hac âdetlerini bilen kimse, hac hakkında nazil olan âyet-i celileri, bunları bilmeyenden daha iyi anlar. Bunun gibi Arap tanrılarını teşhir eden ve onlara ibadet yollarını gösteren âyetleri de Arapların bu hallerini bilenler daha iyi anlar.
4- Diğer bir sebep, Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olan âyetlerin nüzulü sırasında bunların yaptıklarını bilmekti. Bunları bilenler, bu âyetleri daha iyi anlarlar. Çünkü bu âyetlerde, onların amellerine işaret ve onları red vardır. Bu İse onların yaptıklarını iyice bilmekle anlaşılabilir. İşte sahabe arasındaki ihtilâf, bu sebeplerdendir. Tabiîn arasında ise bu ihtilâf daha da çoğalmıştır {Fecrü'l-İslâm, sh. 292-96).
Tefsirin Kaynağı
Tefsir muhtelif yönlerden ve müfessirlerİn durum ve tutumlarına göre çeşitli kısımlara ayrılabilir. İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre, o tefsiri dörde ayırmaktadır: a) Bir kimsenin bilmekten müstağni olmadığı tefsir; b) Arap dilini bilmekle mümkün olan tefsir; c) İlimde rusûh sahibi olanların bileceği tefsir; d) Allah'tan başka kimsenin bilmesine imkân olmayan tefsir. Genel olarak tefsirler rivayet tefsirleri ve dirayet tefsirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.
1- Rivayet Tefsiri
Buna me'sûr veya naklî tefsir de denilir. Se-lefden nakledilmiş eserlere dayanan tefsirdir.
Bir başka ifadeyle, rivayet tefsiri, bazı âyetleri beyan ve tafsil etmek için, bizzat yine Kur'ân'daki başka âyetlerle, Hz. Peygamber @'in, sahabenin sözleriyle açıklanışı şekline denir: salat-ı vusta hakkında Rasûlullah @'den rivayet edilen "salat-ı vusta, ikindi namazıdır" gibi. Yine, hacc-ı ekber hakkında Hz. Ali'den rivayet edilen bir tefsir, Hz. Ali, Rasûlullah'a hacc-ı ekberden sordum, "Kurban bayramı günüdür'1 buyurdu. Ve Hz. Musa Şuayb aleyhİsselâmm yanında sekiz sene mi kaldı, on sene mi? sorusuna Rasûlullah, "en üstününü ve en iyisini ikmâl etti" buyurduğu gibi... Hz. Peygamber @'den nakledilen bu kabil tefsir pek çoktur. Küıüb-ü Sit-tede bu konuda bablar ayrılmıştır.
Bazıları bu tür tefsire tâbiûnun sözlerini de ilave ederler. Rivayet tefsiri önceleri rivayet yoluyla başlamış, Hz. Peygamber @'den sahabeye, onlardan tabiîlere intikal etmiştir. Tedvin devri başladıktan sonra rivayetler eserlerde toplanmaya başlamıştır. Ali b. Ebi Talha, Ebi Ravk ve İbn Cüreyc tefsirleri gibi.
Hz. Peygamber @ 'den veya sahabeden nakledilen tefsir rivayetleri fevkalâde bir usûlle zaptedilmiştir. Gerek rivayet edilenlere ve gerekse rivayet edenlere ait olmak üzere bir takım usûllere, kurallara bağlı kalınmıştır. Hafızada olan bilgiler satırlara geçirilirken, bunların nakillerinde uyulması gereken esaslar da tesbit edilmiştir. Hadis usûlü bu hususları gayet güzel açıklamaktadır. Rivayet tefsirlerinde müfessirlerin rolü de son derece önemlidir. Tefsir bir ayna gibidir; müfessirin ve toplumun durumunu aynen yansıtır. (İ. Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, sh. 228-29).
Naklî tefsirin tarifinde, Kur'ân'ın Kur'ân ile tefsiri veya sağlam olan Peygamber sünneti ile tefsirinin yanısıra sahabe ve tabiîlere isnad edilen sözler bulunduğu belirtilmişti. İşte bu son hususta naklî tefsirin üç zaaf noktası kendini göstermektedir. Bunlar
a- Tefsirde uydurma haberlerin çokluğu;
b- İsrâiliyatın gîri-şi ve
c- İsnadların hazfı (İ. Cerrahoğlu, a.g. e., sh 228-9). Bir takım kıssacı ve uydurmacıların bazı İlâvelerinin tesbiti üzerine hadis âlimleri, bunların tenkitlerini yapmış, sahih, zayıf, mevzu ve münker olmak üzere hadisleri tasnif etmişlerdir. Rasûlullah @'den rivayet edilen tefsirlere uydurmaların karıştırıldığına en kuvvetli delil, bir âyetin tefsirinde, birbirini nakzeden iki mananın Rasûlullah'dan rivayet edilmesidir ki, bu tür rivayetin Rasûlullah @'den suduruna imkân yoktur. Meselâ Enes (r.a)'dan gelen bir rivayette, Allahu Teâlâ'nm ".. .kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten..." (3: 14) âyetindeki kanatırsam Rasûlullah'a sorduklarında, Rasûlullah "bir kantar bin vakye'dir" dedi (Hakim). Ebu Hureyre'den gelen bir rivayette Rasûlullah, bir kantarın 12.000 okka olduğunu söylemiştir (İbni Mâce, Müsned-i Ahmed). Rivayet tefsirinde-ki bu zaaf dolayısıyla bazılarının tefsire karşı olan itimadı sarsılmıştı. Meselâ Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855): "Tefsir, melâhim ve megazi gibi üç şeyin aslı yoktur" demiştir. Burada bir ikaz ve tenbihin olduğu, gelen haberlerin senet ve metinlerindeki zayıflığa işaret edildiği muhakkaktır.
Bu tür tefsirlere itimadın sarsılmasında bir başka delil de, müfessirlerin rivayet edilen kısımla yetinmeyip, kendi içtihatlarına göre ilaveler yapmalarıdır. Bu husustaki itiraz: "Gelen rivayetlerin Hz. Peygamber'den geldiğine inansalar, o rivayet üzerinde durur ve ona bir şey katmazlardi." şeklindeydi (A. .#.e., sh. 297).
Rivayet tefsirlerine ait örnekler, hadis mecmualarının "Kitâbu't-Tefsir" bölümlerinde bolca mevcuttur. En meşhur rivayet tefsirlerinden birkaçı şunlardır:
Muhammed b. Cerir et-Taberi, Câmİ'u'î-Beyân an Te'vili'l-Kur'ârr, Ebû'1-Leys es-Semerkândî, Tefsîru'l-Kur'' âni'l-Azîm; Ebû İshâk es-Sa'lebî, el-Kesf've'l-Beyân an Tefsi-ri'l-Kur'ân; Ebû Muhammed el-Huseyn el Bagavî, Maâlimu't-Tenzil; İbn Atİyye el-Endelûsî, el-Muharreru'l-Vecîz fi Tefsiri'l-Kitâbi'l-Azîz; İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ânİ'l-Azîm; Abdurrahmân es-Saâlibî, et-Cevâhiru'l-Hisân fi Tefsiri'l-Kur'ân\ Celâluddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fi Tefsiri'l-Itfe'sûr; Muhammed Cemaluddin el-Kâsımî, fefsiru'l'Kâstmî, Mehâsimnu't-Te' vil.
2- Dirayet Tefsiri
Buna Re'y ve ma'kûl tefsir de denilir. Rivayetlere münhasır kalmayıp, dil, edebiyat, din ve çeşitli bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerdir. Burada bahsettiğimiz re'yden maksat içtihattır. Bu tefsir çeşidi bir zaruret ve maslahattan dolayı ortaya çıkmıştır. İlk devirlerde Araplar Arap Yarımadasında iken dillerinin selikasına hâkim-diler. Zamanla sınırları genişleyip, yabancı topluluklar ve onların kültürleriyle karışınca, lisan melekeleri zaafa uğradı. Arap lisanım korumak için kurallara ihtiyaç duyuluyordu. Hele Arap olmayanların bu lisanı öğrenmesi, Arapçanın gramerinin bilinmesine bağlıydı. Kur'ân da Arap diliyle nazil olduğundan, onun anlaşılması da bazı ilimlere ihtiyaç göstermekteydi. Artık bu anlardan itibaren dirayet tefsirinin ortaya çıktığını görmekteyiz. Zamanla İslâm ülkesi genişledikçe, muhtelif fenler ve felsefî fikirler ilerledikçe ve çeşitli mezhepler ortaya çıktıkça, tefsirlerde de bu hususlara dair bilgiler verilmesi gerekiyordu.
Re'y tefsirinin caiz olup olmaması hususunda, başlangıçta münakaşalar yapılmış, bazıları buna cevaz vermezken, bazıları da uygun görmüştür. Kısaca re'y tefsiri ikiye ayrılır, biri zemmedilmiştİr, caiz değildir, ikincisi ise medholunmuştur ve caizdir. Re'y ile tefsir yapmaya girişenler, yaptıklarını doğrulamak için, düşünme ile İlgili âyetlere ve Hz. Pey-gamber'in sözlerine dayandılar. Şayet re'y ile tefsir yapılamayacak olsaydı, bugünkü din ahkâmının çoğuna vâkıf olamazdık. Kur'ân'ı memdûh re'y ile tefsir edenler şöyle bir yol takip etmişlerdir. Onlar Kur'ân'dan manalar talep ediyorlar, eğer onu Kur'ân'da bulamazlarsa sünnete müracaat ediyorlar veya sebeb-i nüzûla şahit olan sahabeye soruyorlardı. Eğer talep ettikleri manayı Kur'ân'da, sünnette ve sahabede bularmyorlarsa, o zaman müfred lafızların Hz. Peygamber zamanındaki kullanımı dikkate alınarak, lügat, ıstılah ve kelime yapısına müracaat ediliyordu. Bunlardan başka terkiplerin i'rabı [kelimelerin sonlarındaki harf veya harekenin değişmesi], belagatı, gerçek mananın mecaz üzerine tahmili, ifade şekli, yapılan re'y ile tefsirin, sosyal, tarih ve kâinat kanunlarına mutabakatı, yapılan açıklama tarzının Peygamber @'in söz, fiil ve takrirlerine uygunluğunu gözönünde bulunduruyorlardı...
En meşhur dirayet tefsirlerinden bazıları: Fahruddîn er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb; el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te vîl; en-Nesefî, Medâriku't-Tenzîİ ve Hakâiku't-Te'vii, el-Hâzin, Lubâbu't-Te'vü fi Maâni't-Tenzîl; Ebû Hayyân, el-Bahru'l-Muhir, el-Mahalli ve's-Suyûtî, Tefsİru Celaleyn; el-Hatîb eş-Şirbînî, es-Sirâcu'l-Münir; Ebû's-Suûd, Irşâdu'l-Akli'sSelim İla Mezâye'l-Kitâbi'l-Kerim; el-Âlûsî, Ruhu'l-Maânî fi Tefsiri'l-Kur'âni'l-Az'îm. (İ. Cerrahoğlu, a.g. e., sh. 230-31).
İslami Okul Okulların En Önemlisi