Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 6.1 - 6.Cilt
Peygamberlik Umumi Bir Müessesedir
Peygamberlerin Tümüne İman İslâm'ın Şartlanndandır
Bütün Peygamberler Tek Bir Topluluktur
Peygamberler Niçin Gönderilmiştir?
Peygamberliğin Kısa Bir Tarihçesi
Hz. Muhammed @'in Peygamberliği
Hz. Muhammed @'in Peygamberliğine Gerçekçi Bir Bakış
Zifirî Karanlıklar İçindeki Arabistan
Bir Taş Yığını İçindeki Pırlanta
Bütün Bu Düşmanlığın Sebebi Nedir?
Kırk Yaşındaki Biri Niçin Değişti?
İNSANLIĞIN VE MEDENİYETİN PEYGAMBERLİĞE OLAN İHTİYACI
Eğitim Müesseselerinin Temel Sorumluluklarından Biri
En Büyük Öneme Sahip Bir Mesele
Hz. Peygamber'in Anlamlı Temsil Getirişi
Yunan Filozoflarının Kusurları
Müslüman Skolastiklerin Hataları
Peygamberlerin Ayırıcı Özelliği
Nebevi Öğretiyi Reddetmenin Sonuçları
Kamil İlim Ve Kâmil Olmayan İlim
Müslüman Ülkeler İçin Büyük Tehlike
Âlimler Ve Peygamberler Arasındaki Farklar
Peygamberlerin Gönüllü Hizmeti
Peygamberlere İtaati Emreden Ayetler
Hz. Peygamber Hadisler İtaati Emreden
PEYGAMBERLİĞİN AYIRDEDİCÎ ÖZELLİKLERİ
Kur'ânî İlimleri Tahsil İhtiyacı
Peygamberler İle Liderler Arasındaki Farklılıklar
Gelecek Hayata İnanmanın Önemi
Âhiret'in Müminler Üzerindeki Etkisi
Şahsiyet İnşâsında Âhiret'in Rolü
Nebevi Vazife İle Reformcuların Misyonu Arasındaki Farklar
İNSANLIĞIN REHBERLERİ VE ÖNDERLERİ
Kendi Kendini Önder Tayin Edenlerin Yolaçtığı Tahribatlar
Dünyayı Yönlendirmek İçin Peygamberlere Duyulan ihtiyaç
Peygamberlerin Günahsız Olmaları
BİRİNCİ BÖLÜM
PEYGAMBERLİK
Giriş
İnsan için doğru yol Allah'a itaat içinde yaşamaktır. Böyle bir itaat hayatını yaşayabilmek için, bilgi ve iman son derece Önemlidir: Allah'ı ve sıfatlarını, O'nun istediği ve istemediklerini, Sırat-ı Müstakim'i ve Hüküm gününü bilmek ve bu bilgilerin doğruluğu ve hakikatine kesin bir inançla inanmak, yani iman.
Allah Teâlâ, merhametinin eseri olarak insanlığı bu zorlu bilgi edinme ve hakikate ulaşma vazifesinde şahsî gayretleriyle başbaşa bırakmamıştır. Allah insanoğlunu böyle güç bir imtihana tâbi tutmamıştır. Bilakis, bu Hakikat bilgisini insanlar arasından seçtiği Peygamberler vasıtasıyla vahyetmiş ve peygamberlere Allah'ın Emirlerini diğer insanlara ulaştırmayı ve onlara doğru yolu göstermeyi emretmiştir. Böylelikle, insanlığı korkunç bir bedbahthktan korumuştur,
Bundan dolayı, her erkek ve kadının vazifesi ygamberleri tanımak ve bir kişinin gerçek bir Peygamber olduğunu anladıktan sonra ona ve tebliğine iman etmek, titizlikle itaat etmek ve izinden gitmektir. Kurtuluşa giden yol budur.
Bu bölümde, Peygamberliğin mahiyeti, tarihi ve diğer yönleri ele alınacaktır.
KISIM 1
PEYGAMBERLİĞİN MAHİYETİ
Allah Teâla'nın lütfuyla bu kâinatta insanların bütün ihtiyaçlarını sağladığını görebiliyorsunuz. Her yeni doğan çocuk, görmesi için gözler, duyması için kulaklar, koklaması ve nefes alması için burun, dokunması İçin eller, yürümesi İçin ayaklar ve düşünüp muhakeme etmesi için akılla donatılmış olarak dünyaya gelir. Bir insana lâzım olan ve İhtiyaç duyabileceği bütün İmkân, güç ve yetenekleri dikkatle tedarik edilmiş ve küçük vücuduna şaşılacak bir şekilde yerleştirilmiştir. Her küçük ihtiyaç önceden görülmüş ve temin edilmiştir. İhtiyacı olan hiçbir şey göz ardı edilmemiştir.
İnsanın içinde yaşadığı dünya için de aynı durum söz konusudur. Hayatı İçin gerekli olan her şey burada bol miktarda sağlanmıştır: Hava, ışık, ısı, su gibi. Çocuk gözünü açınca annesinin göğsünde gıdasını bulur. Anne-babası onu insiyakı olarak sever ve kalplerinde ona bakmak, onu büyütmek ve onun rahatı için herşeyden fedakârlık yapmak doğrultusunda dayanılmaz bir sevkİtabiî bulunur. Çocuk, Allah'ın rızık sisteminin koruyuculuğu altında olgunluğa erişir ve hayatının her safhasında tüm ihtiyaç duyduğu şeyleri tabiattan elde eder. Hayatta kalması ve büyümesi için bütün maddî şartlar hazırlanmıştır. Bütün âlemi kendisinin hizmetinde bulur.
Buna ek olarak, insana hayat mücadelesinde ihtiyaç duyacağı bedenî, aklî ve ahlâkî her türlü güç ve yetenek bahşedilmiştir. Burada Allah harika bir düzen ortaya koymuştur. Bu nimetleri insanlara mutlak bir eşitlikle dağıt-maimştır. Bunlarm eşit dağmlması insanları tamamen birbirinden bağımsız kılacak, ortak ilgi ve işbirliği imkânım ortadan kaldıracaktı. Böylece, bir bütün olarak insanlık gerekli her Şeye sahip olmasına rağmen, yetenekler insanlar arasında eşitsizlik üzerine ve idareli bir şekilde dağıtılmıştır.
Bazıları bedenî güç ve cesarete sahiptir, diğerleri ise zekâ yetenekleri ile kendilerini belli eder. Bazıları sanat, şiir ve felsefede büyük yeteneklere sahip olarak doğar; bazıları ifade gücüne sahiptir, diğer bazıları askerî dirayet, ticarî zekâ, matematiğe ilgi, ilmî merak, edebî fikir, felsefi düşünce v.s, ye sahiptir. Bu özel yetenekler bir insanı farklı kılar ve halkın zihinlerini karıştıran en müşkil meseleleri bile kavrayabİlmesini sağlar. Bu anlayış yetenek ve hünerler Allah vergisidir. Bunlar, böyle mümtaz olmaları İçin Allah'ın seçtiği kişilerin tabiatında ortaya çıkar. Bunlar çoğunlukla doğuştan olup, sadece eğitim ve öğretimle elde edilemez.
Allah'ın bu nimetleri Üzerine dikkatli bir düşünme, aynı zamanda insanlar arasında yeteneklerin şaşılacak bir şekilde dağıtılmış olduğunu da ortaya çıkarır. İnsan kültürünün genel sürekliliği için gerekli olan güçler normal kişilere bahşedilmiştir, buna karşılık sınırlı bir dereceye kadar gerekli olan olağanüstü yetenekler sadece az sayıda kişiye verilir. Askerler, çiftçiler, zenaat sahipleri ve işçilerin sayısı çok, ama liyakatli kumandanlar, âlimler, büyük ve dirayetli devlet adamları ve aydınlar sayıca azdır. Bütün mesleklerde, kültür-sanat ve diğer hünerlerde durum aynıdır. Yeteneğin yüksekliği ve dehanın büyüklüğü arttıkça bunlara sahip olan kişilerin sayısının azalması genel kural olarak görülmektedir. İnsanlık tarihinde silinmez izler bırakmış ve başarılan insanlığa yüzyıllarca rehberlik etmiş, "üstün dehalar" az ve nâdirdir. Bugün de sayıları az bulunmaktadır.
Burada başka bir soruyla karşılaşıyoruz: İnsan kültürünün temel ihtiyaçları, hukuk ve siyaset, ilim, matematik, mühendislik ve teknoloji, maliye ve iktisat ile benzeri alanlardaki uzmanlara ihtiyacı ile sınırlı mıdır, yoksa insanlığa doğru yolu, Allah'a ve kurtuluşa giden yolu gösterecek kişilere de ihtiyacı var mıdır? Diğer uzmanların hepsi bu dünyada bulunan her şeyin bilgisini ve bunları kullana yol ve yöntemlerinin bilgisini insana sağlar ama, insana yaratılmanın amacım ve hayatın anlamını anlatacak birinin olması gere-]âr. İnsan nedir ve niçin yaratılmıştır? Ona her türlü güç ve imkânı kim sağlamıştır ve niçin sağlamıştır? Hayatın asıl gayeleri nelerdir ve nasıl elde edilebilir? Bu, insanın en önemli ihtiyacıdır; insan bunu bilmeden kültür binasını sağlam temeller üzerine kuramaz, dünya ve ahiret hayatında başarılı olamaz. Ve aklımız insana İhtiyaçlarının en önemsizlerini bile sağlayan Allah'ın bu en büyük, en önemli ve en hayatî ihtiyacını ihmal edeceğine inanmayı reddediyor. Hayır böyle olamaz ve böyle değildir. Allah ilim ve sanatla mümtaz kişiler yarattığı gibi, aynı zamanda kendisini bilmesi ve anlaması için derin görüş ve saf sezgi kuvvetine sahip üstün yetenekli kişileri de yetiştirdi. Onlara bizzat takva ve doğruluk yolunu açıkladı. Onlara hayatın amacının ve ahlâk değerlerinin bilgisini verdi. Ve onlara diğer insanlara İlâhî vahyi ulaştırma ve doğru yolu gösterme görevini yükledi. Bu kişiler Allah'ın peygamberleri ve elçileridir.
Peygamberler beşerî cemiyet içinde hususi kabiliyet ve yaratılış bakımından, zihnî eğilimleri, muttaki ve anlamlı yaşantılarıyla temayüz etmişlerdir. Aşağı yukarı diğer dâhilerin ilim ve sanat alanındaki olağanüstü güç ve yetenekleriyle kendilerini belli etmeleri gibi, insanda kendini gösteren dehâ kabiliyeti, kendiliğinden herkesi o kişinin şahsiyetini tanıma ve tasdik etmeye ikna eder. Örneğin, doğuştan şair birisini dinlediğimizde, olağanüstü dehasını hemen farkederiz. Bu tabiî yetenekle donatılmayan kişiler şiirde bu mükemmelliği elde etmek için bütün güçleriyle çalışsalar bile başaramazlar. Doğuştan bir hatip, yazar, lider ve mucit için de durum aynıdır.
Böyle yeteneklerin her biri kayda değer güç ve olağanüstü başarılarıyla kendini gösterir. Başkaları buna denk olamaz. Aynı şey bir peygamber için de geçeridir. Onun aklı başkalarının güç yetiremediği problemleri kavrar. O, başka hiç kimsenin hakkında konuşamayacağı konular hakkında konuşur ve ışık tutar; yıllar süren düşünme ve araştırmalardan sonra bile kimsenin anlayamadığı ince ve karışık meselelerde bilgi sahibi olur. Akıl o ne söylerse kabul eder, kalp onun gerçek olduğunu hisseder ve tüm dünya işlerine ilişkin tecrübeler ve dünya olaylarının gözlemleri onun ağzından dökülen her sözünün doğruluğunu ispatlar. Ancak, biz kendimiz aynı veya benzer işler yapmaya çalışırsak başarısızlıktan başka bir şeyle karşılaşmayız. Onun taba-tı ve mizacı öyle güzel ve temizdir ki, tüm işlerdeki davranışı doğruluk, dürüstlük ve asalettir. Asla yalan söylemez ve en ufak bir kötülük yapmaz. Daima fazilet ve doğruluğu telkin eder ve diğerlerine tavsiye ettiği şeyleri bizzat kendisi yapar. Hiçbir olay hayatının düşünceleriyle uyumsuz olduğunu göstermemektedir. Ne sözü, ne de hareketi kişisel çıkar gözönüne alınarak gerçekleşmektedir. Başkalarının iyiliği için sıkıntı çeker ve başkalarına kendi maslahatı İçin asla sıkıntı çek-tirtmez. Bütün hayatı doğruluk, asalet ve temizliği, yüksek düşünce ve insanın en yüksek şeklinin bir örneğidir. Karakteri kusursuzdur ve en detaylı İnceleme bile hayatında herhangi bir kusur bulamamaktadır. Bütün bu gerçekler, bütün bu sıfatlar, onun Allah'ın peygamberi olduğunu ve ona inanılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Böyle birinin Allah'ın gerçek peygamberi olduğu belli olunca, bu idrakin tabii bîr gereği, sözlerinin kabul edilmesi, talimatlarının yerine getirilmesi ve emirlerine uyulmasıdır. Bir kişiyi Allah'ın gerçek peygamberi olarak kabul etmek ve hâlâ dediklerine inanmamak yahut belirttiklerini yerine getirmemek oldukça mantıksızdır. Çünkü onu Allah'ın peygamberi olarak kabul etmemiz, ne söylerse Allah'tan geldiğini ve ne yaparsa Allah'ın istek ve rızasına uygun olduğunu kabul etmemiz demektir. Ona itaatsizlik, Allah'a itaatsizliktir. Allah'a itaatsizlik ise, yıkım ve perişanlıktan başka bir sonuç doğurmaz. Bu sebeple, peygamberi kabul etmek, onun talimatlarına boyun eğmeyi ve hepsini tereddütsüz kabul etme görevini üzerimize yükler.
Şu veya bu emrin hikmet ve faydasını tam olarak anlayanı ay abilir s İniz ama, bir emrin peygamberden çıkmış olması, onun doğruluğu için yeterli güvencedir ve hiçbir şüphe ve tereddüte yer olamaz. Onu anlamaya muktedir bulunmamanız, onun kusurlu veya hatalı olmasına sebep teşkil etmez. Çünkü insanın anlayışı hatadan salim değildir; akıl sınırlıdır ve herşeyi bilemez; bu durum bütünüyle gö-zardı edilemez. Bir sanatı tam olarak bilmeyenin onun inceliklerini anlayamayacağı ortadadır; ama, böyle birinin sırf uzmanı anlamadığı yolundaki mazeretle bir uzmanın söylediklerini reddetmesi için akıldan nasibi olmaması gerekir. Her önemli dünyevî işte danışmak için bir uzmana ihtiyaç duyulduğu ve ona başvurduktan sonra tavsiyelerine güvenilmesi ve ona göre hareket edilmesi kayda değer. Kendi karar ve müdahale hakkınızdan feragat eder ve titizlikle onu izlersiniz. Her sıradan insan dünyanın tüm sanat ve hünerlerinde üstad olamaz. Sıradan bir insanoğlu için en uygun yol, yapabileceği bir şeyi
yapmak, yapamadığı şeylerde de kendisine yardım edecek ve yol gösterecek en uygun kişiyi bulmak üzere bütün zekâ ve becerisini kullanması ve böyle bir kişiyi bulduktan sonra da tavsiyelerini kabul ve yerine getirmesidir. Belirli bir kişinin maksadınıza en uygun kişi olduğuna emin olduktan sonra tavsiye ve yol göstermesini istersiniz, kendisine tamamen güvenirsiniz. Her adımda müdahale etmek ve "daha ileri gitmeden bunu bana açıkla" demek açıkça saygısızlıktır. Herhangi bir hukukî durumla ilgili olarak bir avukatla anlaşınca, her vesileyle ona müdahale etmezsiniz. Ona inanır ve tasviyelerini yerine getirirsiniz. Tedavi için doktora gider ve talimatlarım yerine getirirsiniz. Ne burnunuzu tıbbî meselelere sokar, ne de doktorla tartışmak suretiyle mantık yeteneğinizi denersiniz. Hayatta en uygun davranış budur. Dinî meselelerde de aynı şey yapılmalıdır. Allah hakkında bilgiye muhtaçsınız; Allah'ın rızasına uygun hayat tarzını bilmeniz gerekir, oysa bu bilgiyi elde etmek için hiçbir araca sahip değilsiniz. Bu nedenle, Allah'ın gerçek peygamberini aramak görevinizdir ve onu ararken sonsuz dikkat, idrak ve zekânızı kullanmamz gerekecektir. Çünkü gerçek peygamber yerine yanlış birini seçerseniz, sizi yanlış yola sevkedecektır. Ancak, tüm düşünceleri ölçüp tarttıktan sonra belirli bir kişinin gerçekten Allah'ın peygamberi olduğuna kesinlikle karar verirseniz, daha sonra ona tamamen güvenmeli ve tüm talimatlarına sadakatle boyun eğmelisiniz.
Şu hâlde insan için doğru yolun, sadece peygamberin öyle olduğunu açıkladığı yol olduğu ve doğru hayat tarzının sadece Allah'tan geldiğini bize bildirdiği tarzın olduğu açıktır. Bundan dolayı herkesin kolaylıkla anlayacağı gibi peygambere iman ve itaat etmek ve onu izlemek her insan içinmutlak surette lüzumludur. Peygamberin talimatlarını bir tarafa bırakıp, kendi kendine yol açmaya çalışan kimse doğru yoldan sapar ve kesinlikle yanlış yola girer.
Bu meselede insanlar halalarının suçlusu durumundadırlar. Peygamberin dürüstlük ve doğruluğunu kabul eden, ama ona iman etmeyen ve yaşantılarında onu izlemeyen kişiler vardır. Böyle kişiler sadece kâfir olmakla kalmayıp, aynı zamanda tedbirsiz ve tabiî olmayan bîr tarzda davranmaktadırlar. Çünkü, peygamberin gerçek olduğunu kabul ettikten sonra onu izlememek, bile bile yanlış yolu izlemek demektir. Bundan büyük cehalet olur mu?
Bazı insanlar "rehberlik için bir peygambere ihtiyacımız yok, kendimiz doğruya giden yolu bulabiliriz1' demektedirler. Bu da yanlış bir görüştür. Geometri okumuşsunuzdur; iki nokta arasında sadece bir tek doğru çizgi bulunabileceğini ve çizilebilecek diğer çizgilerin eğri olacağım ya da o noktalara varamayacağını bilirsiniz. İslâm dilinde Sırât-ü'l-mustakîm denen, doğruya giden yol hususunda da aynı şey sözkonusudur. Bu yol insandan başlar, dosdoğru Allah'a gider ve bu yolun tek yol olduğu açıktır; diğer yolların hepsi doğru yoldan sapmadır ve yanlışa götürür. Bu doğru yol peygamber tarafından belirtilmiştir; bundan başka doğru yol yoktur ve olamaz. Bu yolu gözardı eden ve başkalarını arayan kişi kendi vehimlerine aldanmaktadır. Bu kişi bir yol seçmekte ve onun doğru olduğunu sanmaktadır; ama, çok geçmeden kendini bir kargaşa içinde bulur. Kendi vehimlerinin oluşturduğu karmaşa ve çıkmazda kaybolur. Yolunu kaybeden ve iyi bir kişinin kendisine doğru yolu gösterdiği, ama "senin rehberliğini ve bana gösterdiğin yolu kabul etmeyeceğim, bu bilmediğim yerde el yordamıyla kendi başıma aranacağım ve hedefime kendi yolumdan ulaşmaya çalışacağım" diyerek diğerini kesinlikle görmezlikten gelen ki-Şİ hakkında ne düşünürsünüz? Peygamberlerin açık rehberliği karşısında bu tamamıyla budalalıktır. Herkes işe tekrar başlama çizgisinden koyulursa bu büyük bir zaman ve enerji kaybı olur. İlim ve sanat alanında asla böyle yapmadığımız hâlde burada niye böyle bir yola kalkışalım?
Bu yaygın bir hatadır ve birazcık düşünme bile kusur ve zayıflıklarını ortaya çıkarmaktadır. Ama meseleye biraz daha nüfuz ederseniz, gerçek peygambere inanmayı reddeden kişinin hiçbir zaman doğru bir yol bulamayacağını veya başka bir deyişle Allah'a ulaşamayacağını farkedeceksiniz. Bunun böyle ol-masmm nedeni, doğru bir kişinin öğütlerine inanmayı reddeden kişinin, gerçeğin görünümünü kendisinden uzaklaştıran sapık bir yol benimsemesidir. Bu kişi kendi inatçılığı, gururu, peşin yargısı ve sapıklığının kurbam olmaktadır. Bu reddedişi çoğunlukla peygamberin öğretisine boyun eğmekle bir arada bulunması mümkün olmayan, yanlış gurur, körü körüne taassup, atalarının yoluna inatla bağlılık veya nefsin aşağılık arzularının köleliği yüzündendir. Eğer biri yukardaki durumlardan birine saplanırsa, doğruya giden yol ona kapanır. Kuşkulu biri gibi gerçeğin gözleri kamaştıran ışığında ortalığa bakamaz. Böyle biri kurtuluşa giden yolu bulamaz. Diğer yandan, bir kişi samimi ve haksever ise, yukardaki komplekslerden birinin esiri değilse, gerçeğe giden yol ona açılır ve onun peygambere inanmayı reddetmesi için hiçbir sebep yoktur. Peygamberin öğretisinde kendi ruhunun yankısını bulur ve peygamberi keşfetmekle kendi nefsini keşfeder.
Bütün bunlar bir yana, gerçek peygamber bizzat Allah tarafından seçilir. Mesajını kullarına ulaştırmak için onu İnsanlığa gönderen Allah'tır. Peygambere iman ve itaat Allah'ın emridir. Bu nedenle, Allah'ın elçisine inanmayı reddeden kişi, aslında Allah'ın emirlerini yerine getirmeyi reddetmektedir ve bir âsi olmaktadır. Şüphesiz bir hükümdarın vekilinin yetkisini tanımayı reddeden kişi, aslında hükümdarın yetkisini reddetmektedir. Bu itaatsizlik onu âsi yapar. Allah kâinatın sahibi, gerçek hükümdarı, krallar kralıdır; onun elçi ve görevlilerinin yetkisini kabul etmek ve onlara Allah'ın yetkili peygamberleri olarak itaat etmek her İnsanın zorunlu görevidir. Allah'ın peygamberinden yüz çeviren kişi ister Allah'a İnansın, ister inanmasın kesinlikle kâfirdir (Towards Understanding islam).
Nebi Ve Rasûl
İslâm'da, meleklerden sonra peygamberlere inanmak imanın şartlarındandır. Arapçada peygamberlere nebî denir. Bu kelime ne-bee'den türemiştir ki, "bize bir şeyi bildiren, fevkalâde kıymette tebliğ" demektir. Râğıb İsfahânî, Müfredâtu'i-Kur'ân adlı eserinde bu izahın arkasına nebee kelimesinin, yalnız, doğruluğunda zerre kadar şüphe olmayan bîr haber için kullanılabileceğini de ilâve etmektedir. Kök kelime olan nebee'âeki son e'mn nebî kelimesinde düştüğüne dikkat edilmelidir, işte bu sebeptendir ki bazı kaynaklar nebî'nin nübüvvet kelimesinden geldiğini ileri sürmektedirler. Nübüvvet, yükseltilmiş demektir. Nebî kelimesi, Allah ile akıl sahibi yaratıkları arasında bir elçi diye izah edilmektedir. Bir başka izaha göre de nebî, bize Allah'a ait şeyler bildiren kimsedir; sonra şu izah ilâve edilir: Nebî, Allah'ın kendi Birliğini bildirdiği, geleceğin sırlarım ifşa ettiği ve kendisinin peygamberi olduğunu söylediği kimsedir (Lisana I-Arab.) Nebî'ye, Rasûl de denir. Bu, "elçi, haberci" demektir; lügat mânası da "gönderilen kimse"dir. Kur'ân'da hem nebî kelimesi, hem de rasûl kelimesi kullanılır. Aynı kimseye bazan nebî, bazan râsûl denir; bazan da her ikisi birlikte kullanılır. Bunun sebebi de peygamberin iki vasfı olması neticesi olsa gerektir: Peygamber hem Allah Teâlâ'dan haber alır, hem de aldığı haberi beşeriyete bildirir. Birinci vasfından dolayı nebî, ikinci vasfından dolayı da rasûl ismini alır. Yalnız bu İki kelime arasında bir fark vardır. Rasûl kelimesi lügat mânasına göre her haberciye kabili tatbik olduğundan, mânası daha şümullüdür. Meleklere de İlâhî haberciler, rüsul (râsûlün çoğulu) denir (35: 1); çünkü melekler de ilâhî iradeyi yerine getirmek için ilâhî haberler taşırlar.
İlâhî Habercilere İman
Yukarıda belirttiğimiz gibi, ilâhî vahye inanmak İslâm'ın esaslarından biridir; vahyin de bir insan vasıtasıyla tebliği zarurî olduğundan, haberciye îman tabiî bir neticesidir. Bunun içindir ki, Allah'ın gönderdiği elçilere îman, vahyedilen kitaplara îmanla birlikte geçer (2: 177, 285), Hakikaten peygamberlere îmanın mânası çok derindir ve bunun için bu îman esası üzerinde ısrarla durulmuştur. Peygamber ilâhî haberi yalnız nakletmekle kalmaz, aynı zamanda bu tebliğlerin günlük hayatımızda nasıl tatbik edileceğini de gösterir; işte bu sebepledir ki peygamber herkes tarafından takip edilecek bir örnek, bir misaldir. Peygamber kendisi bizzat Örnek olarak izleyenlerinin kalplerine hakikî, ölmez bir îman ilham eder ve hayatlarında esaslı bir değişiklik yapar. İşte Kur'ân bu sebepten peygamberin insan olması icap ettiğinde bu kadar ısrar eder. İnsanın ıslahı, yahut değiştirilmesi ancak yme insan bir peygamber vasıtasıyla başarılabilir. Meleğin vazifesi dört yanından sınırlandırılmıştır; o ancak ilâhî haberi mükemmel insana, peygambere devretmekle mükelleftir. İşte bunun için melek umumiyetle insanlara değil peygambere elçi olarak gönderilir. O başka bir sınıftandır ve insanlara bir örnek olamaz. Böylece İnsanın ıslahı yine insana tevdi edilmiştir: "Söyle onlara: 'Yeryüzünde yerleşmiş, gezip dolaşan melekler olsaydı, biz de onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik." (17: 95); "Senden önce de biz, kendilerine vahiy indirdiğimiz bir takım kişiler gönderdik... O gönderdiklerimizi, yemeden yaşayan bir takım varlıklar da kılmadık; onlar Ölümsüz de değildi." (21:7, 8). Melek insanlara bir örnek olmadıktan sonra Allah bizzat kendisi hattâ bir vücuda bürünerek ortaya çıksa da yine insana örnek olamazdı. Bunun için müşahhas (somut) bir İlâh esası İslâm'da reddedilmiştir; müşah-haslaşmış, bir vücut içinde tecelli etmiş bir İlâh'ın insanı ıslah bakımından hiç bir faydası olmazdı, çünkü insan her adımda yeni bir tahrikle karşılaşıp mücadele etmek zorundadır, halbuki Allah için böyle bir tahrik hâdisesi söz konusu olamaz.
Peygamberlik Umumi Bir Müessesedir
Kur'ân-ı Kerîm'e göre peygamberlik insana Allah'ın bir hediyesi, bir mevhibesidir. Bizzat Kur'ân-ı Kerîm'in de Allah'ın bir ihsanı olduğu söylenir: "Rahman olan Allah Kur'ân'j öğretti." (55: 1-2). Yani Kur'ân Allah tarafından bir hediyedir, yoksa insanoğlunun çalışması neticesi değildir; çünkü Rahman istediği zaman hediyeler bahşeden demektir. Başka bir yerde de bize hiç bir insanın kendi gayreti ile peygamberlik mertebesine yükselemiye-ceği bildirilmektedir; ancak Allah insanları ıslah etmek istediği zaman seçtiği bir insanı o mertebeye yükseltir. Kâfirlerin "Allah niye bize vahiy göndermİyor?" sualine, Kur'ân şöyle cevap vermektedir: "Allah kime peygamberlik vereceğini en iyi bilendir." (6: 124). Nasıl her insana hiç fark gözetmeden maddî gıdalar bahşetmİşse ruhî bir hediye olan peygamberlik meselesinde de aynı şekilde hareket etmiştir. Peygamberlik Allah'ın dünya milletlerine eşit şekilde dağıttığı bir hediyedir. Bu vasıta ile insanın ruhî hayatı uyandırılır. İncil'de de belirtildiği gibi, peygamberler yalnız İsraüoğulları arasından çıkmış değildir. Kur'ân'a göre dünyada içinden peygamber çıkmamış bir tek kavim yoktur: "...Hiç bir ümmet yoktur ki, içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın." (35: 24). Yine başka bir yerde: «Her ümmetin bir peygamberi vardır..." (10: 47). Yine Kur'ân'da bize bildirdiklerinden başka peygamberler olduğu belirtilmektedir: "Ve sana önceden kendilerinden söz ettiğimiz ve bir de kendileri hakkında bilgi vermediğimiz peygamberler gönderdik..." (4: 164). Gerçekten bir hadîste 124 bin peygamber olduğu ifade edilir; halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de yalnız 25 peygamber adı geçmektedir. Bunların arasında Kitab-ı Mu-kaddes'te ismi geçmeyen bir çokları da vardır. Arabistanda çıkan Hûd İle Salih, Habe-şistanda çıkan Lokman, Sudan'da çıkan ve genellikle Hızır diye anılan ve Musa ile aynı zamanda yaşamış bir başka peygamber, İran'da yetişen Zülkarneyn gibi peygamberler. Bütün bunlar yukarıda bahsedilen peygamberliğin umumî olduğu görüşüne tamamen uygundur. Kur'ân-ı Kerîm her topluluktan peygamber çıktığını ve bu peygamberlerden bir kısmının Kur'ân'da zikredilmemiş olduğunu açıkça söylemektedir. Bunun için Son Peygamber Hz. Muhammed @'den önce, diğer toplulukları ışığa kavuşturan manevî rehberlerin peygamberlikleri hususunda lehte veya aleyhte kesin bir görüşte bulunamayacağımız açıktır.
Peygamberlerin Tümüne İman İslâm'ın Şartlanndandır
Kur'ân-ı Kerîm yalnız her topluluktan peygamberler çıktığını İleri sürmekle kalmaz, aynı zamanda daha ileri giderek bir müslüma-mn bütün o peygamberlerin hepsine birden inanmaya mecbur olduğunu da söyler. Daha ikinci sûrenin başında şöyle denir: "Sana indirilmiş olana da, senden önce indirilmiş olanlara da inanırlar..." (2: 4). Aynı surede şu ifadeler de yer alır: Deyin ki: 'Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'ân'a; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına İndirilenlere; Musa'ya ve İsa'ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen kitap ve âyetlere inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz. Biz Allah'a boyun eğen müslümanlarız!" (2: 136). Yine Kur'â-n'm başka bir yerinde müs'İumanların yalnız Hz. Muhammed @'e değil, Allah'ın bütün peygamberlerine inandıkları söylenir: "Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere iman eder..." (2: 177); "Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti; müminler de iman ettiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve O'nun peygamberlerine 'peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız' diye inandılar..." (2: 285). Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak küfür sayılır: "Allah'ın, peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyen, bunlardan bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız diyen, böylece küfür ile îman arasında bir yol tutmak isteyen kimseler yok mu, işte onlar, gerçekten kâfir olanların ta kendileridir..." (4: 150-151). Böylece bütün dünya peygamberlerine îman İslâm'ın temel prensiplerinden biridir. Gerçi İslâm'ın esası iki kısa cümle İle "Allahtan başka ilâh yoktur, Muhammed de onun elçisidir" cümleleri ile hulâsa edilmekte olup, Hz. Muhammed @'e inandığını ikrar eden bir kimse, bu suretle isimleri Kur'ân'da geçsin, geçmesin bütün peygamberleri kabul ediyor demektir. İslâm dini başka hiçbir dinin erişemediği nisbette, kapsamlı olmak vasfını haizdir ve beşeriyeti içine alan bir kardeşlik esası kurar.
Millî Peygamberler
Kur'ân-ı Kerîm'de açıklandığı gibi dünyanın yenilenmesi için Allah'ın neden peygamberler gönderdiği şöyle hulâsa edilebilir. Her topluluktan bir peygamber çıkarılmıştır, fakat bu peygamberlerin elçiliği yalnız kendi kavimleri içindi ve bazı hallerde de yalnız bir veya bir kaç nesil için muteberdi. Bütün bu peygamberlere "millî peygamberler" diyebiliriz. Bunların vazifesi yalnız bir tek kavmi ahlâkî bakımdan yükseltmek ve o toplumun ruhunu yenileştirmekti. Fakat millîleşme beşer ırkının o zaman içinde bulunduğu şartların icap ettirdiği bir şey iken, daha her kavmin ayrı ayrı kendi kabuğu içinde yaşadığı ve muhtelif ırklar arasında haberleşme ve temas vasıtaları olmadığı devirlerde, Allah'ın büyük gayesi bütün beşer ırkını yükseltmek ve birleştirmekti. Beşeriyet böyle İlelebet kan ve coğrafya esasları üzerine kurulmuş kavmiyetçiliğin o su sızmaz dar çerçevesi içerisinde sıkışıp kalamazdı. Gerçekten bu ayrılıklar, kıskançlık saikası ve asabiye ruhu ile toplumlar arasında ihtilâflara ve düşmanlığa sebebiyet verdiler. Her kavim kendini diğerinden üstün görüyor ve bütün öteki kavimleri kü-çümsüyordu. Böyle düşünceler, bir beşer ırkı emelini tamamile söndürmek istidadını gösteriyordu. Bunun için peygamberlik müessesesinde atılan son adım bütün insanlığa bir tek peygamber göndermekti. Böylece insanlar bir bütün olduklarının farkına varacaktı. "Millî peygamberler" zamanı geçmişti; o peygamberler artık kendilerine verilen vazifeleri ifa etmiş bulunuyorlardı. Cihan peygamberliği Hz. Muhammed @'in şahsında beşeriyet ufuklarında doğmuştu. O beşeriyete bütün insanların bir tek ırk olduğu düşüncesini, bu büyük düşünceyi aşılayacaktı.
Tek Bir Cihan Peygamberi
Tek bir cihan peygamberi düşüncesi Kur'ân-ı Kerîm'de bu veya şu peygamberin tebligatının başlangıcından bahseden bir âyete dayandırılarak ortaya atılmamıştır. Bu fikir, eksiksiz bir şekilde gelişip, nihayet en mükemmel hâlini alan ilâhî düşüncedir. İlk peygamberlerden bahsederken Kur'ân'da şöyle denilir: "Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik..." (7: 59, 71:1); "Âd kavmine de, kardeşleri Hûd'u gönderdik..." (7: 65); "Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik..." (7:73) ve "Medyen halkına da kardeşleri Şu-ayb'ı gönderdik..." (7: 85). Bunların her biri kendi halkına gönderilmişti. Hz. Musa için: "Biz, Musa'ya Kitab verdik... onu İsrailoğul-larmm doğru yol göstericisi yaptık" (32: 23) ifadesi kullanılır. Hz. İsa için de: "İsrail oğullarına gönderilen bir peygamber" diye bahsedilir (3: 48). Fakat Hz. Muhammed @'den bahsedilirken gayet açık bir lisanla şöyle denilir: "Biz seni ancak bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik..." (34: 28). Bu âyette "bütün insanlar için" kullanılan kelime kâffeten linnâs'â\x. Burada yalnız nâs kelimesi bile "bütün insanlar"ı ifadeye yeter; bir de kâffeten ilâve edilerek Hz. Muhammed @'m bu semavî hizmetinden tek bir kavim ve topluluğun bile mahrum edilmemiş olduğu ısrarla belirtilmektedir. Yine bir başka yerde İz. Muhammed @'in bütün insanların peygamberi^ olduğu ısrarla tekrarlanmaktadır: De ki: 'Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin hükümranı olan Allah'ın hepinize gönderdiği Peygamberiyim..." (7: 158). Hz. İsa, bu "millî peygamberlerin" sonuncusu idi. Şimdi gerçi Hıristiyanlık bütün dünya milletlerine telkin edilmektedir, fakat Hz. İsa'nın bu dini getirdiği zaman böyle bir niyeti yoktu: "İsa cevap verip dedi: Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilme-dim." (Matta, 15: 24). Yalnız İsrail oğullan için gönderildiğinden o kadar emindi ki, Matta İncilinin yazarı onun dilinden, İsrailîlere "çocuklar" diye hitap ederken, İsrailî olmayanlara da "köpekler" demiştir (Matta, 15: 26). Çocukların ekmeği köpeklere verilemezdi. Fakat "çocuklar" o ekmeği almağa pek iştahlı olmadıklarından, sonradan İsa'nın takipçilerinden biri, İsa'nın bu semavî ekmeğini yine o aynı "köpekler"e, İsrailî olmayanlara vermeyi düşündü.
Şu da muhakkaktır ki ne Kur'ân-ı Kerîm'de, ne de başka bir mukaddes kitapta Hz. Muhammed @'den başka bütün insanlığa veya bütün toplulukların hepsine birden yollanmış bir peygamberden bahsedilmez, ne de Kur'ân'da bir kere olsun Hz. Muhammed @'in yalnız kendi kavmine gönderilmiş olduğu söylenir. Şüphesiz o; "Muhakkak ki sen, güçiü ve çok merhametli Allah'ın vahyiyle, ataları uyarılmamış ve bu yüzden gaflet içinde olan bir kavmi uyarasın diye gönderilen ve doğru yolda olan peygamberlerdensin." (36: 3-5) hitabıyla uyarıcı olması emredilmişti. Fakat bu onun yalnız Arapları ikaz için geldiğini ifade etmez; çünkü Furkan sûresinin ilk âyetinde açıkça: "Âlemlere uyarıcı olsun diye" gönderildiği vurgulanmaktadır. Bizzat Kur'ân-ı Kerîm'den bahsedilirken bile bir çok defalar şöyle denilmektedir: "Kur'ân bütün insanlar için ancak bir öğüt ve uyarıdır," (68:52; 81:27; 38:87 ve 12:104). Hz. Muhammed @ yalnız bütün İnsanlığı İkaz edecek bir peygamber değil, aynı zamanda hepsine bir rahmet olarak gönderilmiştir: "Bİz seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik." (21: 107).
"Millî peygamberlerden sonra bir cihan peygamberi lâzım olduğu düşüncesi Kur'ân-ı Kerîm'de daha da geliştirilmiştir. A J. Wen-sick, The Creed of islam adlı eserinde yeni bir fikir ortaya sürerek, "Kur'ân'da Hz. Peygamber @'in bütün dünyaya gönderildiğini" ifade eden cümleler varsa da bundan daha sonraları vazgeçilmiştir der: "Kur'ân'm bütün insanlara olduğunu bizzat Kur'ân söyler. Bu bir hakikattir. Bunun bir misalini şu âyette görüyoruz: 'Onlara de ki, ey insanlar! Ben Allah tarafından hepinize gönderilen bir peygamberim!' Fakat bu cümleleri hepsi de Hicretten evveldir" (s. 7). Eğer bu cümlelerle bir şey isbat edilmek İsteniyorsa, insan ne kadar uğraşsa bu isbatm dayandığı delili kavraya-maz. Bir vaziyet bu kadar açık olarak ifade edildikten sonra, ister Medine'de, ister Mekke'de söylenmiş olsun bundan ne çıkar. Medenî sûreler de, Mekkî sûreler de Hz. Peygamber @'in bütün insanlara gönderilmiş olduğunu aynı fcat'iyetle ifade ederler. Bütün mesele, bu cihan peygamberinin meydana çıkması, getirdiği dinin ayırdedici vasfı ve bu peygambere inanmak lüsumu Âl-i İmrân yöresinde -ki bu sûre Medenîdir- açık bir lisanla anlatılır: "Allah, 'size kitap ve hikmet verdim, sonra sizde olanı doğrulayan bir peygamber gelecek, ona kesinlikle iman edecek v« yardım edeceksiniz.' diye peygamberlerden söz aldığı zaman sormuştu: 'İkrar ettiğiniz ve size yüklediğim bu ağır yükü kabul ettiniz mi?' Onlar: 'İkrar ve kabul ettik!' diye cevap verdiler. Allah da: 'Öyleyse şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim!' buyurmuştu. Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, İşte onlar imandan çıkanların ta kendileridir. Onlar, Allah'ın dininden başkasını mı arzu ediyorlar? Oysa göklerde, yerde ne varsa hepsi ister istemez O'na boyun eğmiştir ve hepsi O'na döneceklerdir. De ki: 'Biz Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İs-hak, Yakub ve torunlarına indirilene de; Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere de iman ettik. Onların arasında bir ayırım yapmayız ve biz ancak Allah'a boyun eğmiş müslümanlarız!' Kim islâm'dan başka bir din arzu ederse, ondan asla kabul edilmeyecektir; âhirette de o hüsrana uğrayanlar arasında olacaktır." (3: 81-85).
Burada bir cihan peygamberi söz konusu olduğu açıktır, çünkü ondan Önce gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin bağlılarına onu ta-kip etmeleri emredilmektedir: "Ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz." Kur'ân-ı Kerîm' de açıkça belirtildiği üzere her kavime bir peygamber gönderilmiş olduğundan bunun aşikâr bir neticesi olarak, bütün peygamberlerin izleyicilerinden bu son Peygambere inanmaları İstenmiştir. Bu arada zikredildiğine göre cihan Peygamberinin mümeyyiz vasfı "Sizdekini tasdik eden bir Peygamber olmasıdır", yani dünyada gelip geçmiş bütün peygamberlerin getirdikleri hakikate şehadet edecek bir Peygamber olmasıdır. Bütün mukaddes kitapların her sayfası ve her toplumun din tarihinin incelenmesi bize, bütün dinlerin kitaplarını kabullenen, her ümmetin peygamberini hak tanıyan yalnız bir tek peygamber olduğunu gösterecektir. Gerçekten bütün insanlığı tek bir bütün olarak almayan hiç kimse bir cihan peygamberi seviyesine yüksele-mezdi. Peygamberler içinde yalnız Hz. Muhammed @ bu şekilde hareket etmiş, her kavimden bir Peygamber çıktığım, kendine inanan herkesin dünyada gelip geçmiş bütün peygamberlere de inanması icap ettiğini söylemiştir. İşte bu sebepledir ki Kur'ân-ı îCerîm'in bir çok yerinde geçen ve Allah'ın bütün peygamberlerine inanmayı -İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, Musa'ya, İsa'ya ve şümullü olarak peygamberlere -inanmayı emreden âyet burada tekrarlanmıştır. İslâm'ın, yahut Allah'ın bütün peygamberlerine inanmanın, Allah yanında yegâne geçerli din olduğu, İslâm'dan başka bîr din peşinde koşanların, bütün peygamberleri reddedip yalnız birine inananların kabul edilemiyeceği, çünkü yalnız bir peygambere inanmanın ve böylece hakikatin bir parçasını kabulün, her topluluktan peygamberler çıktığına göre bütün hakikati reddetmek gibi bir şey olduğu söylenmektedir.
Bu sebeple Hz. Muhammed @, sadece bütün dünyaya gönderilmiş olduğunu, bütün insanlığı ikaz için ve onlara bir rahmet olarak geldiğini söylemekle kalmaz, aynı zamanda, her ümmetin peygamberlerine inanmayı, dinine esas prensip alarak bir dünya dininin temellerini atar. Bu bütün beşeriyetin hep birden kabul edebileceği yegâne prensip, bütün insanlara eşit şekilde muamele etmenin yegâne esasıdır. Bir cihan peygamberi düşüncesi Kur'ân-ı Kerîm'de şöylece söylenip geçilmiş bir husus değildir; bu sadece Hz. Muhammed @'in bütün insanlığın ıslahı için gönderilmiş bir peygamber olduğunu ifade eden bir iki âyetten çıkarılmaz; bu fikir Kur'ân'da en ince noktasına kadar her yönden geliştirilmiş ve bir cihan dinine temel olacak bütün prensipler tam olarak tasrih edilmiştir. Bütün beşeriyetin bir ümmet olduğu söylenir (2: 213); Allah bütün varlık dünyasının Rabbidİr (mükemmele eriştirendir) (1:1); her topluluğun yükselmesi için hepsine peygamberler gönderilmiştir (35: 24); bütün renk, ırk ve dil peşin hükümler yüzünden ortaya çıkan bâtıl fikirler yok edilmiştir (30: 22; 49: 13); bütün dünyayı İçine alan vâsi bir kardeşlik bağı kurulmuştur; bu toplumda her fert bütün ümmetlerin peygamberlerini kabul ile ve bütün insanlığa eşit şekilde muamele etmekle mükelleftir. Böylece Peygamber Hz. Muhammed @, yalnız belli bir bölgenin veya kavmin peygamberlerinin yerini alan bir cihan peygamberi olmakla kalmaz, aynı zamanda dar ırkçılık fikrim kaldırıp yerine bütün beşer ırkını içine alan bir birlik fikrine koyarak bir dünya dini kurmuştur.
Bütün Peygamberler Tek Bir Topluluktur
Bütün peygamberler hepsi de Allah tarafından gönderildiklerine göre kardeş gibidirler. Peygamberler arasındaki bu kardeşlik esası, Allah'ın peygamberlerini ayırmamak gerektiği söylenirken îma edilmekle kalmaz, ayni zamanda hem Kur'ân'da, hem de hadîste en açık kelimelerle ifade edilir. Enbiya (peygamberler) sûresinde muhtelif peygamberlerden bahsedildikten sonra şöyle denilir: "İşte bu sizin ümmetiniz (olan tevhid ve İslâm milleti), bir tek ümmettir." (21: 92). "Bütün peygamberler hep aynı din ve ümmet birliğini sağlamak, aynı inancı yerleştirmek için gelmişlerdir. Bunların hepsi zincirin halkaları gibi birbirini tamamlamaktadır. Hepsi insanlık yolunu aydınlatmak için dizilmiş nur kandilleri gibi birbirini ikmal etmektedir." {S. Ateş, Kur'ân-ı Kerîm ve Yüce Meali). Yine bir başka sûrede şöyle buyurulmaktadır:: "Ey peygamberler! Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve yararlı işler yapın; Ben sizin bütün yaptıklarınızı bilirim. Ve şu insanlar bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; Ben de Rabbinizim, Benden korkup sakmm!" (23: 51-52).
Hadîsde bütün peygamberlerin kardeş gibi olduğu bildirilir: "Peygamberler baba bir kardeştirler, anaları ayrıdır, dinleri birdir." {Buharı). Her peygamberin kendine has belli bir vasfı olabilir, fakat umumiyetle, Kur'ân-ı Kerîm'de, bir peygamber hakkında söylenenler, onun yüksek ahlâkı, ulvî karakteri, aslî öğütleri, yahut Allah'a olan güveni, bütün peygamberler için de doğrudur. Hz. İbrahim'den söz ederken: "o, doğruluğun ta kendisiydi" (19: 41); Musa'dan: "muhakkak ki o, ihlâsa mazhar olmuş biriydi" (19: 51); yahut da "gözümün önünde yetiştirilmeni sağladım" (20:39) denir; İsmail'den: "o, sözünde sâdık bir kimseydi", yahut da "Rabbi nezdin-de hoşnutluğa erişmiş biriydi" (19: 54, 55); Nuh'un, Salih'in ve Lût'un "sâdık" oldukları belirtilir (26: 107, 125, 143, 162); İsa'ya da "dünya ve âhirette itibarlı ve Allah'a yakın olanlardan" (3; 44); Yahya'dan da "biz ona daha çocukken hikmeti vermiştik, ayrıca kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği de vermiştik. O Allah'tan korkan, kötülüklerden sakınandı; ana babasına da iyi davranandı." (39: 12-14) diye başka bir yerde de "efendi, nefsine hâkim ve iyilerden bir peygamber" (3: 38) diye bahsedilir. Bir peygamberde bulunan vasıfların diğer peygamberlerde bulunmadığım sanmak pek büyük bir hatadır. Peygamberler bir ailedendir; hepsi de aynı maksatla gönderilmişlerdi; hepsinin de talim ettiği şeyler esasta aynı idi. Hepsi de doğru, sâdık ve itibarlı kimselerdi; hepsi de Allah'a yakındı, hepsi de saf ve temizdi, hepsi de insanları serden ayırıp hayıra sevketmişlerdi, hepsi de şerefli ve afifti, hiç biri Allah'a karşı isyankâr ve küstah değildi.
Biliyoruz ki Hıristiyanlık İsa'nın "Tann oğlu" olduğu ve günahsız olduğu için bütün insanların günahının bedelini yalnız Ödeyebileceği {kefaret) esası üzerine kurulmuştur. Bu sebeple, Hıristiyanlığa dair yazı yazan Hıristiyan müellifler Hz. İsa'nın günahtan münezzeh olduğunu isbat için Kur'ân'dan istifade etmeğe çalışmışlardır. Halbuki diğer taraftan İndiler Hz. İsa'nın kendine "iyi muallim" diye hitap eden birine aşağıdaki gayet açık cevabı verdiğini yazarak İsa'nın bu günahsızlığını kökünden baltalarlar: "Niçin bana iyi diyorsun? Birden başka kimse iyi değildir, o da Allah'tır." (Matta, 19:17; Markos, 10:18). Kur'ân-ı Kerîm'de bütün peygamberlerin aynı olduğu söylenir. Hıristiyanlar, İsa için "dünya ve âhirette itibarlıdır. Nezdi Bâride mukarrep olanlardandır" dendiğinden, yalnız İsa'nın böyle olup Öîeki peygamberlerin bu vasıflardan mahrum olduklarım iddia ederler. Halbuki Hıristiyanların gittikleri bu yolu aynı şekilde İsa aleyhine de kullanarak Yahya için afif ve kötülüklerden sakınır deniyor ve İsa İçin bunlar söylenmiyor diye İsa'nın bu vasıflardan mahrum olduğunu ileri sürebiliriz; yahut da İbrahim'e sâdık denip İsa'ya denmediği için, İsa sadık değildi diyebiliriz. Şuna da dikkat etmeli ki Kur'ân bir yerde Hz. İsa için "Allah'a yakınlaştırılanlardan biri" der, başka bir yerde de sahabenin mukarribîn yani "Allah'a yakın olanlardan" (56: 11) olduklarını söyler. Hz. İsa'nın bütün günahlardan münezzeh olduğundan Kur'ân'da hiç bahsedilmez. İsa'ya heHmetuhu (Allah'ın kelâmı) ve ruhun minhü (Allah'tan olan bir ruh) dendi diye. onun insan üstü bir varlık telâkki edildiğini sanmamalıdır; çünkü İsa'nın bir insan olduğu tekrar tekrar ve en açık bir lisanla ifade edilmiştir: "Şurası muhakkak ki Allah yanında İsa'nın hali, Âdeminki gibidir." (3: 58). "Meryem oğlu Mesih, peygamberden başka bir şey değildir, ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir; anası da daima doğruyu söyleyen bir kadındır; ikisi de yemek yerlerdi..." (5: 75). Eğer İsa'ya "Allah'ın kelimesi" den-jnişse bu onun diğer mahlûklar gibi bir yaratık olduğunu göstermekten başka bir şey ifade etmez. Çünkü Allah'ın bütün yarattıklarına Allah'ın kelimâtı denir: "De ki Rabbinin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep daha ilâve olunsa, yine Rabbinin sözleri bitmeden o biter" (18: 109). İşte Hz. İsa bu sayısız sözlerden bir tanesidir. Ayni şekilde İsa'nın, umumiyetle Hıristiyan müelliflerin sandığı gibi, "Allah'ın ruhu" de-eil, fakat "Allah'tan bir ruh" olduğu söylenir: "Ey ehli kitap! Dininizde haddi aşmayın. Allah hakkında doğrudan başka bir şey demeyin. Mesih, Meryem oğlu İsa ancak Allah'ın peygamberi ve kelimesidir ki onu Meryeme bırakmıştır. O Allah tarafından bir ruhtur." (14: 71). O ruh, Hz. Âdem'in içine de üflen-mişti: "Onun yaratılışını düzenleyip tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın! demişti." (15: 29). Zaten her insanın içine Allah'ın ruhundan üfürüldüğü ifade edilir: "Sonra onun neslini hakir bir suyun özünden meydana getirmiştir. Sonra belirli ölçülerde şekillendirip kendi ruhundan ona üflemiş ve bu suretle size kulak, göz ve idrak vermiştir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!" (32: 8-9). Şu halde her insan Allah'tan gelen bir ruhtur; hattâ bundan da fazla bir şeydir, çünkü her insana Allah'ın vekili, halifesi denmektedir (2: 30). İnsanın her türlü günahtan münezzeh olduğunu İsbat için bazan da bir hadis söylenir: "Her çocuğa doğar doğmaz hemen şeytan yapışır, çocuk da şeytan kendine dokunur dokunmaz hemen çığlığı basarak ağlayıp yardım ister, yalnız Meryem ile oğluna şeytan dokunmamıştır." (Buharı). Yahya için de buna benzer bir hadîs nakledilir; "Yahya'dan başka hiç bir insan yoktur ki Allanın karşısına günahsız olarak çıkabilsin." (Tefsir-i Ibni Kesir). Görülüyor ki bu iki hadîs birbirini nakzetmektedir; çünkü birincisine göre Yahya'ya da doğarken şeytan dokunmuştur, ikincisine göre ise Meryem ile İsa da günahkârdırlar. Onun için bu hadîsleri harfi harfine ilk okuyuşta anlaşıldığı gibi kabul edemeyiz. Hakikatte, birinci hadîste Meryem ile oğlu, ikincisinde de Yahya doğru insanların numunesi olarak zikredilirler. Bizzat Kur'ân-ı Kerîm Meryem'in mü'min olduğunu söyler: "Allah, mü'minlere, Firavun'un karısını misal getirir. Allah İmra-nın kızı Meryem'i de misal getirir, o kendini haramdan saklamıştı. Biz ona halk ettiğimiz ruhtan üfürdük. Meryem. Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik eden ve daima huşu içinde itaat edenlerdendi." (66: 11-12). Günahın esaretinden henüz kurtarılmamış mü'min, Firavunun karısı ile mukayese edilir; çünkü Firavun kötülüğün timsali idi. Günahın esaretinden kurtarılan mü'min de Meryem'e benzetilir. Meryem haramdan kaçınmış ve Rabbinin sözlerini tasdik etmişti. Bu sebepten Meryem, Kur'ân'a göre, şeytanın yoldan çevire-miyeceği insanı temsil eder. Yahut hadîste söylendiği gibi şeytanın da dokunmadığı insanı temsil eder; aynı âyette de oğlundan "ilhamımızı üfürdüklerimizden" biri diye bahsedilir. Şu halde hadîs bize şeytan tarafından kandırılmayan yahut da şeytanın dokunmadığı iki çeşit insanı bildiriyor. Bunlardan birincisi peygamber olmayıp haramdan kaçman ve Rabbinin sözlerini kelimesi kelimesine tasdik eden Meryem gibi kullardır. İkincileri İsa gibi peygamber olup İlâhî vahye mazhar olanlardır. İkinci hadîste bu iki cinse de Yahya deniyor. "Yahya", canlı demektir. Yani bu kelime, içlerinde ruhî hayat uyandırılan kimseleri ifade için kullanılır. Geriye kalanların hepsi de şeytanın dokunduğu kimselerdir. Şeytan arasıra onların yollarını şaşırtır, fakat onlar mü'min olduklarından ağlayarak yardım isterler; o hadîste kullanılan safihan kelimesinin mânası budur. Hadîste söz konusu edilen doğum, ruhen doğmak manasınadır. Bunun ilk belirtileri kötülüğe karşı mücadele, şeytan tarafından yapılan tahriklerdir. Bu mücadeleden, o tahriklerden kaçınmak için ağlayarak Allah'tan yardım istemek şeklinde bahsedilir. Bu sebeple bu hadîslerin ikisi de me-taforik olarak mânalandırılmahdır. Çünkü sathî mânaları ile alınacak olurlarsa birbirlerini nakzederler, hattâ bu kadarla da kalmayıp dinin bütün esaslarını nakzederler; onun için bu şekilde kabul edilmeleri imkânsızdır.
Peygamberler Niçin Gönderilmiştir?
Peygamberler beşeriyeti yükseltmek ve insanları günahın esaretinden kurtarmak için gönderilmişlerdir. Daha önce, insanın şeytanı mağlûp etmesi için İlâhi vahye lüzum olduğu belirtilmişti. Aksi takdirde şeytan insan oğlu-nun ahlâkî ve ruhî ilerlemesine büyük bir mâni olurdu. İnsana ruhî bir cennette yaşamak emri verilmişti; fakat şeytanın tahriklerine karşı duramadığından İlâhî vahiy onun yardımına geldi; bütün insanların korunması için her zaman geçerli olacak bir kaide kondu: "Benden size bir hidayet gelecektir. Artık hidayetime tâbi olana hiç bir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar" (2: 38). Bu âyette söz konusu olan korku şeytanın tahriklerinden duyulan endişe ve korkudur. Zaten insana gönderilen İlk ilâhî vahiy şeytanın bu tahriplerine karşı idi. Yine, her peygamber Allah'ın bir olduğunu tebliğ eder. Bu tebliğden maksat daha önce de ifade edildiği gibi, insanı her yönden, ruhî ve ahlâkî bakımlardan olduğu k? jar fizikî bakımdan da tam bir inkişafa mazhar etmektir. Her peygamberin bir müjdeci {mübeşşir) ve bir uyarıcı (münzir) olduğu belirtilir (2: 213); insana vaziyetinde-ki ilerleme ve yükselmeyi müjdeler, ya da ilerlemede geri kaldığını veya bozulduğunu ikaz eder. Bundan başka peygamberlerin Kur'ân-ı Kerîm'de bir çok defalar konu edilen dört vazifesi şöyle anlatılır: "Size, içinizden âyetlerimizi okuyan, sizi tertemiz yapan, size Kitab'ı ve hikmeti öğreten ve size bilmediğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik. "(2: 151). Arapçada paklamak, temizlemek kelimesi y&r'me yüzekki kelimesi kullanılır. Bu kelime zckkâ'dan gelir. Asıl mânası, ilâhî hidayet, yani Allah'ın insana bahşettiği meleklerin inkişafı sayesinde elde edilen ilerleme demektir ve âhiretle münasebeti olduğu kadar bu dünya ile de münasebeti vardır (Müfredat). Yani insanın ruhî ilerlemesi ile olduğu kadar bedenî gelişmesi ile de ilgilidir. Bu sebeple peygambere verilen bu paklama vazifesi yalnız günahtan temizlemek mânasına değildir, aynı zamanda peygamberlerin insanoğlunu gerek fizikî sahada, gerek ahlâkî sahada terakki yoluna sevkettiğini de gösterir.
Hıristiyan din adamları peygamberlerin gön-derilmelerindeki gayeyi çok yanlış anlamışlardır. Onlar günahın esaretinden kurtulmayı insan için bu hayatta yegâne gaye olarak kabul ederler, bu onlarca insan oğlunun erişebileceği en yüksek mertebedir. Onun için peygamberlerin yalnız ve yalnız bu gaye ile gönderildiklerine inanırlar. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm günahsızlık mertebesini İnsan için bir son değil, sadece bir başlangıç olarak kabul eder. Muhakkak ki Kur'ân da, insanlara, şeytanın tahriklerine karşı durmayı talim eder, fakat bu Allah'ın insana bahşettiği o büyük kabiliyetlerin münasip bir şekilde gelişmesi için atılan ilk adımdır. İnsanın önündeki terakki sahası o kadar sınırsızdır ki, hattâ ölümden sonraki hayatta bile devam edecektir.
Kur'ân'dan çıkarılan bütün bu hususlar gösteriyor ki, peygamber göndermekten maksat, İnsanı yükseltmek, içindeki hayvanı hisleri zaptetmesmi mümkün kılmak, ona daha asîl, daha ulvî hisler ve ilâhî bir ahlâk aşılamaktır. (jVl- Muhammed Ali, Din-i İslâm ),
Peygamberliğin Kısa Bir Tarihçesi
Şimdi peygamberlik tarihine bir göz gezdirelim. Bu uzun zincirin nasıl başladığını, gitgide nasıl geliştiğini ve sonunda, Son Peygamber Hz. Muhammed @'de nasıl noktalandığını görelim.
İnsan nesli bir tek insandan, Hz. Âdem'den başladı. İnsanlık ailesi gelişti ve insan ırkı çoğaldı. Bu dünyada doğan bütün insanlar ilk çiftin, Âdem ile Havva'nın neslindendir. Bu, çok önemli ve inkılapçı bir görüştür. Bunun mantıkî bir sonucu da, beşeriyetin birliği ve insanoğlunun eşitliğidir. İnsanlar arasında toprak, ırk, renk ve sınıf farkı gözetmek cehalettir. Milliyetçilik, dar ırkçılık ve Siyonist yayılmacılık çağında dünya parçalara ayrılmıştır. İnsanoğlunun bu birlik inancı gelecek için güçlü bir ümit ışığıdır. Tarih ve din bu konuda hemfikirdir. İnsanın kökenine ilişkin ilmî araştırmalar da, eşzamanlı yahut değişik zamanda, dünyanın değişik kısımlarında farklı kişilerin var olduğunu göstermemektedir. İlim adamları da ilk önce bir insanın var olduğunu ve tüm insan ırkının da bu insanın nesli olduğunu tahmin ediyorlar.
Yeryüzündeki ilk insan olan Hz. Âdem aynı zamanda Allah'ın ilk peygamberi olarak tayin edildi. Allah ona kendi dinini (İslâm'ı) açıkladı. Aynısını kendi neslinden gelenlere iletmesini emretti. Soyundan gelenlere Allah'ın tek yaratıcı, dünyanın düzenleyicisi olduğunu; kâinatın sahibinin O olduğunu ve yalnızca O'na ibadet edilip, itaat edileceğim; bir gün Ona dönmek zorunda olduklarını ve sadece O'ndan yardım istemeleri gerektiğini; O'nun rızasına uygun olarak iyi, muttaki ve dürüst bir hayat yaşamalarını ve böyle yaparlarsa Allah tarafından mükâfatlandırılacak!arını; ondan yüz çevirir ve itaat etmezlerse bu dünyada ve ahirette kaybedeceklerini, bu imansızlık ve itaatsizlik yüzünden ağır bir şekilde cezalandırılacaklarını öğretmesini istedi.
Hz. Âdem'in neslinden iyi olanlar, kendisi tarafından onlara gösterilen doğru yolda yürüdüler, ama kötü olanlar babalarının getirdiği tebligatı/Öğretiyi terkedip, yavaş yavaş yanlış yollara sürüklendiler.
Bazıları güneşe, aya ve yıldızlara tapmaya başladılar, diğerleri ise ağaçlara, hayvanlara ve ırmaklara ibadet ettiler. Bazıları hava, su, ateş, sağlık ve tabiatın tüm nimet ve güçlerinin her birinin değişik bir ilâhın kontrolü altında olduğuna ve onlara ibadet etmekle teveccühlerinin kazanılması gereğine inandı. Bu yolda cehalet çoktanrıcılığm ve putperestliğin birçok şekline neden oldu ve çok sayıda din oluşturuldu.
Bu çağ, Hz. Âdem'in soyu yeryüzünde iyice yayıldığı ve değişik ırk ve kavimler oluşturduğu çağ idi. Her topluluk kendisine has törenleri olan değişik bir din edindi. İnsanlığın ve kâinatın sahibi ve yaratıcısı olan Allah tamamen unutuldu. Bu kadarla da kalmayıp, Hz. Âdem aleyhisselâmm torunları, Allah'ın onlara açıkladığı ve büyüklerinin kendilerine öğrelüği hayat tarzını bile unutup, kendi icatlarını İzlediler. Aralarında her çeşit kötü âdet gelişti ve her çeşit cehalet düşüncesi yayıldı. Doğruyu yanlıştan ayırmada yanılmaya başladılar. Birçok kötülük iyi olarak kabul edilmeye başlandı ve birçok iyi şey sadece gö-zardı edilmedi, aynı zamanda kötü olarak değerlendirildi. -Dinler Tarihi'nin bu bakışı, ilk safhadaki gibi yaratılış-ibadet ikilemesini kabul eden, sözde evrimci dinin görüşüne tamamen karşıdır. Daha modern ilmî tetkikler, ilk tapınma şeklinin tek Tanrı (Tevhid)ya tapınma olduğu ve diğer tüm tapmma şekillerinin, bu asıl dinden sapmalar olduğu görüşünü ortaya koymaktadır [Ayrıntılı bilgi için bkz., Prof. W. Schmid, The Orİgin and Growth of Religions (Dinlerin Gelişmesi ve Aslı); İsmail R. Farukî ve L. Lamia Farûkî, İslâm Kültür Atlası)].
Bu dönemde, Allah, her topluluk arasından onlara İslâm'ı öğreten peygamberler çıkarmaya başladı. Onlann her biri kendi halkına unuttukları görevlerini hatırlattı. Onlara Allah'a ibadet etmeyi öğrettiler; putlara tapmaya ve şirkz, yani başka tanrılar edinerek Allah'a ortak koşmaya son verdiler. Cehaletin bütün âdetlerini kaldırdılar; onlara Allah'ın nzasma uygun doğru hayat tarzını öğrettiler ve toplumda takip edilmesi ve uygulanması gereken, hayat verici kanunlar getirdiler.
Allah'ın gerçek peygamberleri her topraktan, ülkeden ve her halktan çıktı. Hepsinin dini tek ve aynı dindi: İslâm,
Özellikle Batılı yazarlar ısrarla bir yanlışı tekrarlayıp dururlar: İslâm'ın kaynağım Hz. Muhammed @'e borçlu olduğunu söylerler. Hatta yazarlardan bazıları O'na "İslâm'ın kurucusu" bile demişlerdir. Bu, hakikatin tahrifinden başka birşey değildir. İslâm, Allah'ın bütün peygamberlerinin dini olmuştur ve Allah onlara aynı mesajı göndermiştir. Peygamberler, "İslâm'ın kurucusu" değil, onun sadece Elçisi olmuşlardır. îlâhî Vahiyden müteşekkil İslâm, doğru sözlü peygamberler vasıtasıyla insanoğluna tebliğ edilmiştir.
Şüphesiz, değişik peygamberlerin öğretim metodlan ve şeriat prensipleri, aralarından çıktıkları insanların ihtiyaçları ve kültür düzeyine göre değişiklikler gösteriyordu. Her peygamberin özel talimatı, karşılaştığı ve ortadan kaldırmaya çalıştığı kötülüğün türüne göre belirlendi. Reform metodlan, değişik düşüncelerle mücadele edebilmeleri dolayısı ile farklıydı. İnsanlar toplumun, medeniyetin ve zihnî gelişmenin İlk devirlerindeyken hukuk ve düzenlemeleri basitti. Toplum ilerleyip geliştikçe bunlar da değişti ve iyileşti. Ancak, bu farklılıklar pek sathî ve görünüşteydi. Bütün dinlerin Öğretisi temelde aynı idi; yani Allah'ın birliğine iman, takva, iyilik ve barış hayatına bağlılık, mükâfat ve cezasıyla birlikte ölümden sonraki hayata inanmak.
Allah'ın peygamberlerine karşı insanın tavrı garip olmuştur. İlk önce peygamberlere kötü muamelede bulunmuşlar, öğretilerini dinlemeyi ve kabul etmeyi reddetmişlerdir. Peygamberlerden bazılan yurtlarından sürülmüş, bazıları öldürülmüş, bazıları ise bütün hayatları boyunca nasihatlanna devam etmelerine rağmen insanların ilgisizliği karşısında ancak bir kaç taraftar bulabilmişlerdir. Mâruz kaldıkları yıpratıcı muhalefet, alay ve hakaretlere rağmen Allah'ın peygamberleri nasihatlanna ara vermediler. Sabır ve kararlılıkları sonunda başarılı oldular; öğretileri etkisiz kalmadı. Geniş insan toplulukları ve kavimler mesajlarını kabul etti ve itikatlarına katıldılar. Yüzyıllar boyunca sapıklık, cehalet ve kötü hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkan insanların kötü yola meyli şimdi başka bir şekil aldı. Her ne kadar peygamberlerin hayatları boyunca öğretilerini kabul edip uyguladıiarsa da, Ölümlerinden sonra eski hurafelerini dinlerine soktular ve peygamberin Öğretisini değiştirdiler. Oldukça tuhaf bir ibadet şekli benimsediler; halta bazıları kendi peygamberlerine bile ibadet etti. Bazıları peygamberi bazıları "Allah'ın oğullan" olarak tanımladı; bazıları da onları Allah'a ortak tut-tu. Kutsal görevleri putları paramparça etmek olan bu kişileri putlaştırdilar. İnsanlar, cehalet dönemi âdet ve törenlerini, temelsiz ve yanlış hikâyeleri, insan yapısı kanunlarını dinle karıştırarak, peygamberlerin öğretilerini öyle değiştirip bozdular ki, yüzyıllar geçince serçek ile uydurma karmakarışık bir hâle geldi. Ve peygamberlerin öğretileri yalan yığınında kayboldu. Sapıklık o kadar çoğaldı ki, sapı samandan ayırmak imkânsız oldu. Peygamberlerin öğretilerini bozmakla da kalmayıp, peygamberlerin hayatlanna daha fazla hayalî hikâyeler ve hiç bir değeri olmayan rivayetler eklediler. Hayat hikâyelerini öylesine bozdular ki, hayatları hakkında gerçek ve güvenilir bilgi ayırdedilemez oldu. Taraftarlarının bu bozgunculuğuna rağmen, peygamberlerin çalışması tamamen boşa gitmedi. Her türlü ilâve ve değiştirmelere rağmen, gerçeğin bazı izleri bütün milletler arasında yaşadı. Allah ve ölümden sonraki hayat düşüncesi, şu veya bu şekilde benimsendi. İyilik, doğruluk ve ahlâkın bazı prensipleri bütün dünyada ortak kabul gördü. Böylece, peygamberler kendi halklarının düşünce yapısını evrensel bir dinin güvenle sunulması için hazırladılar. Bu evrensel din, insan fıtratına tamamen uygun olup toplum ve inançların bütün iyi taraflarını bünyesinde barındırmakta ve beşeriyet tarafından tabii olarak ve müştereken kabule şayan bulunmaktadır.
Yukarıda bahsedildiği gibi, başlangıçta değişik kavimler ve insan gruplai. arasında ayrı ayrı peygamberler ortaya çıktı ve her peygamberin öğretisi özellikle kendi halkıu;1 yönelikti. Bunun nedeni, tarihin o döneminde kavimlerin ayrı ayrı yerlerde yerleşmesi, her Dirinin kendi ülkesinin coğrafî sınırlarına rağh olması ve ortak ilişki imkânının hiç olmamasıydı. Bu durumda bir dünya hayatı »Çin, hukukuyla birlikte ortak bir dünya inananı yaymak çok zordu. Bunun yanında, ilk Kavimlerin genel durumları birbirinden çok farklıydı. Cehaletin boyutları büyüktü ve bu cehalet değişik insanlar arasında farklı ahlâkî sapıklıklara ve inanç bozulmalarına yol açtı. Bu nedenle, onlara gerçeği anlatmak, onlan Allah'ın yoluna yöneltmek, kötülük ve sapıklığı yavaş yavaş yok etmek, cehaletin yol ve şekillerinin kökünü kazımak, onlara sâde, muttakî, dürüst bir hayatın asil prensiplerini öğretmek, uygulamak ve böylelikle onları sanatta ve hayat becerilerinde yükseltmek için değişik peygamberlerin gönderilmesi zorunluydu. İnsanlığı böyle eğitmek ve onları düşünce, ahlâkî ve ruhî açıdan geliştirmek için kaç bin senenin geçtiğini ancak Allah bilir. Her nasılsa, insanlık gelişmeye devam etti ve zamanı gelince tedricen olgunluk çağına erişmiş oldu.
Ticaret, sanayi ve sanatın gelişip yayılması ile insanlar arasında münasebet kuruldu. Çin ve Japonya'dan Avrupa ve Afrka'ntn uzak yerlerine kadar, karada ve denizde yollar açıldı. Birçok kişi okuma-yazmayi öğrendi ve bilgi yayıldı. Fikirler bir ülkeden diğerine İletilmeye, öğrenim ve bilgi değişimi başladı. Büyük fatihler ortaya çıktı; fetihlerini genişlettiler, geniş İmparatorluklar kurdular ve birçok değişik kavmi siyasî bir yönetim altında birleştirdiler. Böylece kavimler birbirine yaklaştıkça yaklaştı ve farklılıklar azaldıkça azaldı.
"Allah, insanlara acımayanlara, merhamet etmez. Hadis-i şerif. Celi talik hat.
Bu şartlar altında, kapsamlı bir hayat tarzını karşılayan, insanın ahlâkî, ruhî, sosyal, kültürel, iktisadî ve diğer hususlarda ihtiyaçlarını temin eden, hem dinî, hem din dışı unsurları bünyesinde taşıyan tek ve aynı dinin bütün İnsanlığa Allah tarafından gönderilmesi mümkün oldu.
İki bin yıldan daha önce İnsanoğlu cihanşümul bir dine şiddetle arzu duyacak bir düşünce kapasitesine ulaşmıştı.
Her ne kadar bazı ahlâk prensipleri içerse de, mütekâmil bir hayat sistemi olmayan Budizm Hindistan'da ortaya çıktı; bir yandan Japonya ve Moğolistan'a, diğer yandan Afganistan ve Buhara'ya kadar yayıldı. Misyonerleri, dünyada her yeri gezdi.
Birkaç yüzyıl sonra Hıristiyanlık ortaya çıktı. İsa aleyhisselâm tarafından tebliğ edilen bu din İslâm'dan başka bir şey olmamasına rağmen, taraftarları onu Hristİyanlık denen bîr karışıma döndürdü. Bu İsrailiyat etkisindeki din bile İran ve Ortadoğunun en uzak yerlerinden Avrupa ve Afrika'nın en ücra köşelerine kadar yayıldı. Bu olaylardan açıkça anlaşılacağı gibi, bu çağda insanın içinde bulunduğu şartlar, bütün insanlık için ortak bir dine ihtiyaç gösteriyordu ve buna öylesine hazırlanmışlardı ki, hakiki ve mükemmel bir din bulamayınca, tatminkâr olmasa da, hüküm sürmekte olan bozuk ve yetersiz dinler insanlar arasında yayılmaya başladılar.
İnsanlık, medeniyetin böyle müşkil bir döneminde, zihinlerde bütün dünyayı kapsayan bîr dine özlem duyarken, tüm varlıklar için Arabistan'dan bir peygamber zuhur etti.
Ona yayma görevi verilen din yine İslâm'dı; ama bu sefer insanın şahsî ve maddî hayatının her yönünü kuşatan tam ve olgun bir sistem şeklindeydi. O, bütün insanlığın peygamberiydi ve ona dinini bütün dünyaya yayma görevi verilmişti. O, (Allah'ın huzur ve selâmeti sağlamak üzere lütfettiği) İslâm peygamberi Hz. Muhammed @ idi.
Hz. Muhammed @'in Peygamberliği
Dünya haritasına bir göz gezdirîrsek, çok ihtiyaç duyulan dünya dini için Arabistan'dan daha uygun bir yer bulunamayacağını görürüz. Arabistan, Asya ve Afrika'nın tam ortasında ve Avrupa'ya da fazla uzak olmayan bir bölgededir. Hz. Muhammed @'in ortaya çıkışında, Avrupa'nın medenî ve kültürce ileri kavimleri bu kıtanın güney kısmında yerleşmişti. Böylece bu insanlar Arabistan'a aşağı yukarı Hindistan'daki insanlarla aynı uzaklıktaydı. Bu durum Arabistan'a merkezî bir rol yükledi.
O dönemin tarihine bakarsanız, bu peygamberliğin verilmesi hususunda Araplardan daha münasibinin bulunamayacağını görebilirsiniz.
Dünyanın büyük devletleri dünya egemenliği için büyük bir mücadele içindeydi. Bu uzun mücadele ve sonu gelmez çekişmede bütün imkânlarını ve canlılıklarını tüketmişlerdi. Araplar ise dinç ve güçlü insanlardı. Sözde sosyal ilerleme, ileri toplumlar arasında kötü âdetler meydana getirmişken, Araplar arasında böyle bir sosyal düzenleme yoktu ve bu nedenle lüks ve şehvet azgınlığının meydana getirdiği hareketsizlik, şerefsizlik ve düşkünlüklerden uzaktılar. Beşinci yüzyılın putperest Arapları, dünyanın büyük uluslarının gayri tabiî sosyal sistem ve medeniyetinin etkisi dışında kalmışlardı. Zamanın "sosyal gelişmesinin" bozmadığı insanların sahip olması gereken bütün iyi değerlere sahiplerdi. Cesur, korkusuz, cömert, sözlerine sâdık, özgürlük aşığı ve siyasî açıdan bağımsızlardı. Hiçbir emperyalist gücün hegemonyası altında kalmadılar. Çok basit bir hayat sürüyorlardı; lüks hayatın gevşekliğinden uzak bulunmaktaydılar. Şüphesiz, daha sonra bahsedeceğimiz gibi hayatlarının kötü yanlan da vardı ama, bu, binlerce yıldır aralarından hiçbir peygamber veya onları medenileştirecek ve ahlâklarını bütün kötülüklerden temizleyecek bir reformcunun ortaya çıkmamasından ileri p6ljyordu. Kumlu çöllerde yüzyıllarca süren ı,jjr ve serbest hayat, aralarında çok büyük bir cehaleti oluşturmuş ve beslemişti. Bu nedenle kadar katı yürekli olmuşlar, cahilî âdetlerinde o kadar katılaşmışlardı ki, yaptıkları iş'er insanın yapabileceği cinsten değildi. Ancak> aynı zamanda öyle bir yete.ıeğe sa-hit)ler'^ ^' fevkalâde bir şahsiyet onları reforma davet etse ve onlara asıl bir ideal ve mükemmel bir program verseydi, onun çağrısını kabul edecekler ve böyle bir hedefin gerçekleşmesi için hemen harekete geçecekler, bu dava uğrunda hiçbir mücadele ve fedakârlıktan çekinmeyeceklerdi. En küçük bir tered-düte düşmeden dâvaları uğrunda bütün dünyanın düşmanlığını bile karşılamaya hazır olabilirlerdi. Gerçekten tüm dünyaya gönderilen Hz. Muhammed @'in öğretisini yaymak için ihtiyaç duyulan kişiler böyle genç, güçlü ve yiğit kişilerdi.
Sonra bir de Arap diline bakınız. Bu dili inceler ve edebiyatının derinliklerine dalarsanız; yüksek ideallerin ifade edilmesi, İlâhî ilme ait en ince meselelerin izahı ve İnsan kalbine tesir etmesi, muhatabı Allah'a itaata yöneltmek için Arapça'dan daha uygun başka bir dilin olmadığından emin olursunuz. Küçük deyimler ve kısa cümleler bir düşünce dünyasını ifade eder ve aym zamanda o kadar güçlüdürler ki, kalbe sızarlar, sesleri insanı gözyaşı ve sevince boğar. O kadar tatlıdırlar ki, kulaklara en hoş ve en lâtif sesin ahengini Verirler ve o kadar ahenklidirler ki, dinleyen «ütün benliğiyle o nefis senfoninin tesiri al-unda kalır. Ve Arapça öylesine zengin ve ŞÜÇlüdür ki; Allah'ın yüce kelâmı Kur'ân için >htiyaç duyulan bir dildir.
^"üh'm, Arabistan'ı tüm dünya için gönderi-Cek peygamberin doğum yeri olarak seçmendeki büyük hikmetin nedeni budur. Şimdi ";»h tarafından bütün insanlığa gönderilen ^arek şahsiyetin ne kadar eşsiz ve olağa-S(Ü olduğunu görelim.
Hz. Muhammed @'in Peygamberliğine Gerçekçi Bir Bakış
Birisi gözlerini kapasa ve 1400 yıl önceki dünyada bulunduğunu hayal etse; herşeyin bugünkü dünyadan çok farklı olduğunu, çevremizdeki şeylerle en ufak bir benzerlik bile bulunmadığım, fikir ahş-veriş imkânının azlığını, haberleşme vasıtalarının sınırlılığını ve iptidailiğini, insan bilgisinin ne kadar az ve yavan olduğunu, bakış açılarının darlığım, insanların bir yığın hurafe, vahşet ve safsata ile çevrili olduğunu görecekti.
Zulmet hüküm sürüyordu. Yalnızca insanın bilgi ufkunu zorlukla aydınlatabilen zayıf bilgi parıltıları vardı. Ne telsiz, ne telefon, ne televizyon, ne de sinema vardı. Trenler, motorlu taşıtlar ve uçaklar hayal dışıydı; matbaa ve yayın vasıtaları bilinmiyordu. Nesilden nesile geçen kıt edebi malzeme, sadece el yazması kitaplardan sağlanıyordu. Eğitim bir lükstü ve ancak çok şanslı kişiler içindi. Eğitim kurumları çok azdı.
İnsanın bilgi birikimi kısır, bakış açısı dardı; insan ve eşya hakkındaki fkirleri çevresindekilerin sınırlılığına bağlıydı. O dönemin en bilgili kişisi bile, bazı bakımdan bu günün sıradan insanının sahip olduğu bilgiden daha yetersizdi- O dönemin en kültürlü kişisi, bugün sokaktaki insandan daha az işlenmiş bir durumdaydı.
Gerçekten insanlık cehalet ve boş inançların içinde yüzüyordu. Mevcut her bilgi ışığı, her tarafta hüküm sürmekte olan karanlığa karşı, kaybedeceği bir mücadele veriyordu. Bugün sıradan bilgi olarak kabul edilen meseleler, o günlerde yıllarca süren düşünce birikimi ve sabırlı araştırma sonrasında bile güçlükle elde edilebiliyordu. Şimdi herkesin kolaylıkla edinebildiği basit bilgileri elde etmek için insanlar tehlikeli yolculuklara katlanır ve bu yolda ömürlerini tüketirlerdi. Bugün "efsane" ve "bâtıl İnanç" diye sınıflandırdığımız şeyler, o dönemin tartışılmaz doğrularıydı. Şimdi iğrenç ve vahşet olarak nitelediğimiz davranışlar o dönemin günlük düzeniydi. Bugün ahlâk anlayışımıza çirkin görünen metodlar ahlâkın özünü oluşturuyordu ve o günlerde bir kimse değişik bir hayat tarzının olabileceğini güçlükle haya! edebilmekteydi. Kuşku o dereceye ulaşmış ve o kadar yayılmıştı ki, insanlar tabiatiistü, fevkalâdelik taşımayan, esrarengiz ve hatta savunulmaz bir kılıf içinde ortaya çıkmayan şeylerin ulviyetini kabul etmeyi reddediyordu. Öyle bir aşağılık kompleksi geliştirmişlerdi ki; İnsanın İlâhî ruha sahip olduğunu ve İnsandan bir veli bulunabileceğini asla düşünemiyorlardı.
Zifirî Karanlıklar İçindeki Arabistan
Bu cehalet devrinde, karanlığın yoğun olduğu bir diyar vardı. Komşu ülkelerden İran, Bizans ve Mısır, bir medeniyet parıltısına ve zayıf bir bilgi ışığına sahipti. Ama Arabistan bunların kültürel etkilerinden hiçbir pay alamadı. Büyük okyanus ve çöllerle çevrildiğinden ayrı ve tecrid edilmiş olarak kaldı.
Kendilerine aylara nıalolan büyük mesafeleri aşan Arap tacirler bu ülkelere mal getirip götürüyorlardı; ama yolculukları sırasında güçlükle kırık dökük bir bilgi edinebildiler. Kendi ülkelerinde bir tane bile eğitim kurumu veya kütüphane yoktu. Hiç kimse bilginin oluşturulması ve geliştirilmesiyle ilgilenir görünmüyordu. Okur-yazar pek az insan vardı ve onlar da o devrin ilim ve sanatıyla ilgili olacak derecede tahsil görmemişlerdi. İnsan düşüncesinin en güzel fikirlerini harika bir şekilde ifade edebilme yeteneğine sahip, oldukça gelişmiş bir dilleri vardı.
Aynı zamanda yüksek bir edebiyat zevkine sahiplerdi. Ama edebî miraslarının incelenmesi bilgilerinin ne kadar sınırlı, kültür ve medeniyet seviyelerinin ne kadar düşük, zihinlerinin ne kadar hurafelerle dolu, ahlâkî durum ve görüşlerinin ne kadar kaba ve aşağı olduğunu ortaya koymaktadır.
Arabistan, hükümeti olmayan bir ülkeydi. Her kabile üstünlük iddiasında bulunur ve kendini bağımsız bir birim sayardı. Kanun yerine vahşet hüküm sürmekteydi. Masum ve zayıf kimselerin saldırıya mâııız kalması ve öldürülmesi günlük düzen haüne gelmişti. Hayat, mal ve namus sürekli tehlikedeydi. Kabileler daima birbirleriyle savaş halindeydi. En önemsiz bir olay, savaşa sebep olmaya, bazen yıllarca süren ve tüm ülkeye yayılan yangını alevlendirmeye yetiyordu. Gerçekten bir bedevi diğer kabileden birini öldürme ve soyma hakkına sahip olduğunu düşünüyor, onu niçin bağışlaması gerektiğini anlayamıyordu (Joseph Hell, The Arab Civi-lisation, s. 10).
Sahip oldukları ahlâk, kültür ve medeniyet iptidai ve kabaydı. Temizi kirliden, meşrûyu gayrimeşrûdan ve medeniyeti vahşetten zor ayırabiliyorlardı. Hayatları vahşi, metodlan gaddarcaydı. Zina, kumar ve İçki âlemleri yaparlardı. Yağmacılık ve talan düsturları, cinayet ve soygunculuk ise âdetleriydi. Hiçbir utanç duymadan birbirlerinin önünde çırılçıplak dururlardı. Kadınlar bile Kabe'nin tavaf töreninde soyunurlardı. Cahilane bir prestij fikriyle, damatları olmasın diye kızlarını diri diri gömerlerdi. Babalarının ölümünden sonra üvey anneleriyle evlenirlerdi. Günlük yeme, giyinme ve yıkanma âdetlerinin ilkelerinden bile habersizlerdi.
Dinî inançlarına gelince; dünyanın diğer kısımlarını mahveden kötülüklerin aynısına onlar da müptelâ olmuşlardı.
Taşlara, ağaçlara, heykellere, yıldızlara ve ruhlara; kısaca Allah'tan başka akla gelen her şeye taparlardı. Eski peygamberlerin öğretileri hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.)'ın kendi ataları olduğuna dair bir fikirleri vardı, ama, onların dinî Öğretileri ve İbadet ettikleri Allah hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Âd ve Semûd'un kıssaları geleneklerinde bulunmaktaydı ama, bu kıssalarda Hz. Hûd ve Hz. Salih peygamberlerin öğretilerinin hiçbir izi yoktu. Yahudiler ve Hristiyanlar İsrailo-ğullarının peygamberlerine ilişkin efsanevî halk hikâyelerini onlara aktarmışlardı. Bu asîl şahsiyetlerin kırpılmış tasvirlerini sundular. Onların öğretileri kendi hayallerinin uydur-malarıyla bozulmuş ve hayatları karartılmıştı. Bugün bile Müslüman müfessirlerin Kur'ân'dan bize aktardığı İsrailoğullarının geleneğine bir göz gezdirmeyle, bu insanların dinî düşünceleri hakkında bir fikir edinilebilir. Gerçekten, peygamberlik kurumu ve İsra-iloğulları peygamberlerinin karakterleri hakkında sunulan tasvir, hakikat taraftarlarının savunduğunun tümüyle antiteziydi.
Kurtarıcı Doğuyor
Böyle bir karanlık devirde ve böyle cehalet içindeki bir ülkede bir insan doğar. Çocukluğunda ana-babası ölür ve birkaç yıl sonra dedesinin acı ölümü gelir. Bunun sonucunda, o zamanki bir Arap çocuğunun elde edebileceği azıcık terbiye ve yetiştirme imkânından bile mahrum kalır. Çocukluğunda bedevi çocuklarıyla birlikte koyun ve keçi güder. Büyüyünce kendini ticarete verir. Tüm ilişkileri ve bütün alışverişi yalnızca biraz önce açıkladığımız Araplarladır. Eğitim yüzü görmemiştir; tamamen ümmî (okuma-yazma bilmeyen) ve eğitimsizdir. Bilgili bir kişiyle birlikte olma fırsatını bulamaz; zira böyle kişiler Arabistan'da hiç yoktur. Ülkesinden dışarı çıkma fırsatı birkaç kez zuhur etmişse de bu yolculuklar Suriye ile sınırlıydı ve Arap ticaret kervanlarının alışılmış yolculuklarından başka bir şey değildi. Orada herhangi bir bilgili kişi ile görüşmüş veya bu fırsatı kültür ve medeniyetin herhangi bir yönünü müşahede ile değerlendirmiş olsa bile, şahsiyetinin oluşmasında rastgele görüşmeler ve düzensiz gözlemlerin yeri olamaz. Çünkü böyle şeyler hiç kimse üzerinde, onu kendi çevresinden tamamen çıkaracak, onu tamamen değiştirecek, kendisi ve içinde doğduğu toplum arasında hiçbir benzerlik bırakmayacak bir kendine özgülüğe ve imtiyaza yol açacak kadar derin bir etkiye asla yol açamaz. Yine bunlar, bir ümmî bedeviyi sadece kendi ülkesinin ve devrinin değil, aynı zamanda bütün dünyanın ve gelecek devirlerin lideri yapacak derin ve engin bilgiyi elde etmeye aracı olamaz. Gerçekten, bu yolculukların zihni ve kültürel etkisi ne ölçüde olursa olsun, O'na, o günlerin dünyasında hiç ortada olmayan din, ahlâk, kültür ve medeniyet fikir ve prensipleri veremeyeceği ve o günlerde hiçbir yerde bulunamayacak yüce ve mükemmel bir insan karakteri örneği meydana getiremeyeceği açıktır.
Bir Taş Yığını İçindeki Pırlanta
Şimdi sadece Arap toplumunun değil, aynı zamanda o dönemdeki bütün dünyanın genel şartlarını göz önüne alarak bu asil insanın hayatına ve eserlerine bakabiliriz.
Aralarında doğduğu, gençliğini ve ilk olgunluk dönemini birlikte geçirdiği ve içlerinde tam kemâle eriştiği insanlardan tamamen farklıdır. Hiç yalan söylemez. Bütün halkı doğruluğuna şehadet etmektedir. En büyük düşmanları bile, bütün hayatı boyunca onu hiçbir surette yalancılıkla suçlamamıştır. Kibar konuşur ve hiçbir zaman açık-saçık ve küçültücü bir dil kullanmaz. Müşfik bir kişiliği ve kendisiyle ilişki kuran herkesin kalbini fetheden alımlı bir tavrı vardır. İnsanlarla ilişkilerinde daima adalet ve dürüstlük ilkelerine riayet eder. Senelerce ticaretle uğraşır ama ahlâk dışı işlere bulaşmaz. Kendisiyle iş ilişkisi olan kişilerin onun dürüstlüğüne tam güvenleri vardır. Tüm halk ona el-Emîn (güvenilir) der. Düşmanları bile güven içinde korunması için değerli eşyalarını ona emanet eder. Asla bu kişilerin güvenini bozacak bir iş yapmaz. Tamamen ahlâksızlık denizinde yüzen bir toplumda, o, bir ahlâk timsalidir. Sarhoşluk ve kumarı fazilet kabul eden bir halk arasında doğup büyümesine rağmen, hiçbir zaman içkiye el sürmez ve asla kumar oynamaz. Halkı kaba, kültürsüz ve pistir ama, o, en yüksek kültür ve en ince estetik görünümü kendinde toplamıştır. Her yanı katı kalpli insanlarla çevrili olmasına rağmen, o insan sevgisi ile dolup taşan bir kalbe sahiptir. Yetim ve dullara yardım eder. Yolculara misafirperverlik gösterir. Kimseye sıkıntı vermez, aksine başkalarının uğruna bütün sıkıntılara katlanır. Aralarında yaşadığı kişiler için savaşın yemek-içmek gibi alışılmış bir şey olmasına rağmen o öyle bir barış aşığıdır ki, halk silaha sarılıp birbirlerini boğazladığı zaman kalbi sızlar. Kabilesinin kan davalarından uzak kalır ve uzlaşma konusunda başı çeker. Putperest bir kavim içinde yetişmesine rağmen, o kadar açık görüşlü ve Öylesine saf bir ruha sahiptir ki, göklerde ve yerde, gerçek ve tek Allah'tan başka tapacak hiçbir şey kabul etmez. Çocukluğunda bile, hiçbir yaratılmış şeyin önünde eğilmez ve putlara adaklarda bulunmaz. Fıtraten Allah'tan başka her türlü yaratık ve varlığa her çeşit İbadetten nefret eder. Kısaca, böyle bir cehalet ve karanlık içindeki bir toplumda, bu insanın yüksek ve parlak kişiliği, zifiri karanlığı aydınlatan bir işaret fenerine veya taş yığınları içindeki bir pırlantaya benzetilebilir.
Bir İnkılâb Ortaya Çıkıyor
Hayatının büyük bir bölümünü böyle temiz, saf ve medeni bir şekilde geçirdikten sonra, varlığını saran bir inkılâb ortaya çıkar. Çevresindeki karanlık ve cehaletten bıkar. Etrafındaki cehalet, ahlâksızlık, putperestlik ve düzensizliğin korkunç denizinden çıkmak ister. Çevresindeki her şeyi ruhuyla uyumsuz bulur. İnsan gürültüsünden uzak dağlara çekilir. Gerçek bir inziva ve tefekkür içinde günler, geceler geçirir. Ruhu ve kalbinin daha saf ve daha mükemmel bir hâle gelmesi için oruç tutar.
Kendini derin düşüncelere verir. Zulmetin sıkıntısını dağıtacak bir ışık arayışındadır. O zamanın bozuk ve düzensiz dünyasını yıkacak, yeni ve daha iyi bir dünyanın temelini atabileceği bir güç elde etmeyi ister.
İşte, kişiliğini saran büyük inkılâb gelmektedir. Ona, hasretini çekmekte olduğu gücü veren İlâhî nurla kalbi birdenbire aydınlanır. Kapandığı mağaradan çıkıp halka gider ve onlara şu şekilde hitap eder: "Taptığınız putlar tamamen sahte şeylerdir. Bundan sonra onlara tapmayın. Hiçbir ölümlü varlık, yıldız, ağaç, taş ve ruh insanın tapmasına değecek şey değildir. Bu nedenle onların önünde ibadet olsun diye boyun eğmeyiniz. İçindeki her şeyle birlikte bütün âlem, her şeye kaadir olan Allah'a aittir. Yaratan, nzık veren, koruyan ve neticede her şeyin O'nun önünde boyun eğmesi, kendisine dua ve itaat etmesi gereken gerçek hâkim sadece O'dur. Bu nedenle yalnız O'na ibadet ediniz ve sadece O'nun emirlerini yerine getiriniz. Yağma ve soygunculuk, adam öldürme ve çapulculuk, haksız-dk ve zulüm, düşkünü olduğunuz bütün kötü huylar Allah nazarında suçtur. Kötü yollan bırakınız; çünkü, Allah bu kötü yolların hepsinden nefret eder. Doğru konuşun ve âdil olunuz. Kimsenin canına kasdetmeyiniz. Kimsenin zorla malım ve parasını almayınız. Kendi hakkınıza düşeni alınız. Başkalarının hakkını âdil bir şekilde veriniz. Sizler insanlığın birer parçasısınız. Bütün insanlar Allah nazarında eşittir. Hiç kimse yüzünde utanç lekesiyle doğmaz; hiç kimse de boynunda şeref yaftası asılı olarak dünyaya gelmez. Allah'tan korkan ve sâlih amel işleyen kimse insanların en şereflisidir. Allah sevgisinden mahrum olanlar ve kötü halde bulunanlar hüsrana uğrarlar. Ölümünüzden sonra Allah'ın huzuruna çıkacağınız belirli bir gün vardır. İyi olsun, kötü olsun, bütün amellerinizden hesap vermeye çağrılacaksınız ve o zaman hiçbir şeyi saklayanlayacaksınız."
"Hayatınızın bütün kayıtları Allah'ın mahke-mesindedir. Orada haksız tavsiye ve kayırma söz konusu olamaz. O'na rüşvet veremeyeceksiniz. Soyunuz, ana ve babanızın hâli dikkate alınmayacaktır. ıO zaman size sadece gerçek iman ve sâlih amellerin yardımı dokunacaktır.' Bu iyi amellerle donanmış kimse ebedî mutluluk içinde Cennette yerini alacaktır. Bunlardan mahrum olan kimse ise Cehennem ateşine atılacaktır."
Beraberinde getirdiği mesaj budur. Câhil halk ona karşı gelir. Hakaretlere, alaylara, sövgü-lere, ezâ ve cefaya maruz kalır. Mübarek vücudu taş yağmuruna tutulur. Akla gelen her işkence ve zulüm uygulanır. Bu durum, aralıksız on üç yıl sıkıntılı bir şekilde sürer. Sonunda sürgün edilir. Ama orada bile rahat verumez. Sıg.nd^ yerde de değişik yollardan eziyet görür. Bütün Arabistan O'na karşı kışkırtılır. Orada tam sekiz sene sürekli sıkıştırılır ve izlenir. Bütün bunlara katlanır; ama, takındığı tutumdan birazcık olsun ayrılmaz. Hedefinde ve tutumunda azimli, metîn ve sebatkârdır.
Bütün Bu Düşmanlığın Sebebi Nedir?
Biri sorabilir; nasıl olmuş da halkı O'na can düşmanı kesilmiş? Altın, gümüş veya diğer dünyevî mallar uğruna mücadeleye mi girişmişti? Yoksa kan davası mı güdüyordu? Ya da onlardan bir menfaat mi bekliyordu?
Hayır, bütün düşmanlık onlardan tek ve gerçek olan Allah'a ibadet etmelerini ve doğru, muttaki ve iyi bir hayat yaşamalarını istemesinden kaynaklanmaktaydı. Putperestliğe ve Allah'tan başka varlıklara tapılmasına karşı çıktı ve yanlış hayat tarzlarını eleştirdi. Ruh-baniyetin kökünü kuruttu. İnsanlar arasında yüksek ve aşağı tabaka gibi ayrımlar yapılmasına karşı çıktı. Sosyal sınıf ve ırk önyargısını tam bir cehalet olarak kınadı. Çok eski zamanlardan beri nesilden nesile devrolunan toplum yapısını tamamen değiştirmek İstedi.
"İnsanın kendini ilgilendirmeyeni terketmesi, Müslümanlığının güzelliğin dendir." Hadis-i şerif. Celi ta'lik hat.
Buna karşılık, ülke halkı ona tebliğ ettiği esasların atalarından kalan geleneklere karşı olduğunu; ya onları bırakmasını ya da âkibetinin feci olacağını söylediler. Bir kimse sorabilir; bütün bu sıkıntılara niçin katlandı? Halkı, dini anlatmayı ve mesajını yaymayı terkederse, O'nu kral olarak kabul etmeyi ve ülkenin bütün zenginliklerini önüne sermeyi teklif etti. Fakat O, bu cazip teklifleri reddetti ve yerine dâvası uğruna sıkıntıya katlanmayı seçti.
Hz. Muhammed @, bir defasında, dâvasından vazgeçmesi için kendisini ikna etmesini istedikleri, Kureyşli liderlerin baskısı altındaki amcasına şöyle buyurdu: "Ey babam yerinde olan amcam! Ben Allah tarafından tebliğe memurum. O'nun emirlerini yerine getirmeye mecburum, ben kendiliğimden birşey yapmıyorum! Bir elime güneşi, bir elime ay'ı koysalar, risâletimden bir zerre kadar ayrılmam. Ya, Allah bana bu peygamberlik vazifesini ifaya kuvvet verir, yahut bu uğurda feda olurum!"
Niçin? Bu insanlar dindar ve doğru olsalardı ne kazanacaktı?
Zenginlik ve lüks, krallık ve şöhret, rahat ve bolluğa niçin birazcık olsun önem vermedi? Bu nimetlerin, kendisiyle karşılaştırınca önemsiz kalacağı daha büyük maddî kazançlar peşinde miydi? Bu kazançlar o kadar çekici miydi ki ateş ve kılıçtan geçmeyi, maddî ve manevî eziyete sükûnetle katlanmayı seçebiliyordu? Bir cevap bulabilmek İçin bunun üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerekir.
İyilikleri için vargücüyle çabaladığı kişilerin onu taşlaması, hakaret etmesi, sürgün etmesi ve sürgün yerinde bile rahat vermemesine rağmen, onların iyiliği için çabalamaktan çekinmeyi reddeden ve onların iyiliği için kendi mutluluğunu feda eden bir kişiden daha yüksek kişisel fedakârlık, vefakârlık ve iyi kalplilik örneği düşünülebilir mi?
Samimi olmayan bir kimse yanlış bir dava uğrunda bu kadar sıkıntıya katlanabilir mi?
Namussuz, vurguncu ve hayalperest biri, bütün ülke ona karşı silahlı ayaklanma yaptığında İdeali uğrunda akla gelen her türlü tehlike ve eziyet karşısında sonuna kadar silahına sarılması, sükûnetini koruması ve zihninin altüst olmaması hususunda böyle bir sebat ve kararlılık gösterebilir mİ?
Hareketini kesin başarıya götüren bu iman, bu sebat ve bu kararlılık, davasındaki üstün hakikatin açık bir delilidir. Kalbinde en küçük bir şüphe ve tereddüt bulunsaydı yirmi bir yıl bütün şiddetiyle süren fırtınayı cesaretle karşılayamazdı. Bu, O'nun şahsında ortaya çıkan inkılâbın bir yanıdır. Diğer yanı ise, daha hârika ve daha büyüktür.
Kırk Yaşındaki Biri Niçin Değişti?
Kırk yıl boyunca, Araplarlardan biri olarak; onlar içinde yaşadı. Bu uzun süre içerisinde bir devlet adamı, bir vaiz ve bir hatip olarak bilinmiyordu. Daha sonra ortaya koymaya başladığı hikmet ve bilgi hazinelerini bildirdiğini kimse duymamıştı. Metafizik, ahlâk, hukuk, siyaset, iktisat ve sosyolojinin prensiplerinden söz ettiği görülmemişti. Büyük bir komutan olduğundan bahsetmek şöyle dursun, sıradan bir asker olarak da bilinmiyordu. Allah, melekler, daha önce inmiş kitaplar, önceki peygamberler, geçmiş milletler, kıyamet günü, ölümden sonraki hayat, cennet ve cehennem hakkında bir kelime bile sarfetmİş değildi.
Şüphesiz fevkalâde bir karaktere, etkileyici bir tavra sahipti ve oldukça kültürlüydü. Yine de, ondan insanların gelecekte büyük bir inkılâb meydana getirecek tarzda bir şey bekleyebileceği kadar göze çarpıcılığa ve olağanüstülüğe sahip değildi. Tanıdıkları arasında ağırbaşlı, sakin, kibar ve iyi huylu biri olarak bilinmekteydi. Ama yeni bir mesajla mağaradan çıktığında, tamamen değişmişti.
Mesajını anlatmaya başlayınca, bütün Arabistan korku ve şaşkınlık içinde kaldı; hârika belagatı ve hitabeti onları büyüledi. O kadar etkili ve çekiciydi ki, kalplerinin içine veya benliklerinin özüne nüfuz eder ve kendilerini iradeleri dışına çıkarıp, eski din ve kültürlerinden ayırır diye, en büyük düşmanları onu duymaktan korkuyordu. O kadar eşsizdi ki, muhaliflerini bir araya gelmeye ve kendi okuduğuna benzer sadece bir âyet meydana getirmeye çağırdığında, en yüksek çaptaki tüm Arap şairleri, vaizleri ve hatipleri dil ve üslup güzelliği açısından benzerini ortaya koyamadılar.
Herşeyi Kuşatan Mesajı
Bununla birlikte, eşsiz bir mütefekkir, fevkalâde bir reformcu, ünlü bir kültür ve medeniyet kurucusu, meşhur bir siyasetçi, büyük bir lider, mümtaz bir hâkim ve emsalsiz bir kumandan olarak halkın önüne çıktı. Bu ümmî bedevi, bu çöl sakini, kendinden Önce kimsenin konuşmadığı ve daha sonra da konuşamayacağı kadar bilgi ve hikmet dolu konuştu.
Metafizik ve İlahiyatın en karışık meselelerini açıkladı. Dâvasını, geçmişin tarihî verileriyle destekleyerek milletlerin ve imparatorlukların çöküş ve yıkılışının prensiplerine ilişkin konuşmalar yaptı. Eski reformcuların başarılarını gözden geçirdi; dünyanın değişik dinleri hakkında hükümler koydu; uluslar arasındaki farklılık ve çekişmelere ilişkin hükümler belirtti. Medeniyetin ahlâk ölçülerini Öğretti. En güzide düşünür ve ilim adamının bile ancak ömür boyu süren araştırmalardan; insan ve eşya üzerinde yaptıkları geniş deneylerden sonra gerçek hikmetini kavrayabilecekleri sosyal kültür, iktisadi teşkilât, grup idaresi ve uluslararası ilişkilerin kurallarını oluşturdu. Gerçekten insanlık, teorik bilgi ve pratik deney açısından geliştikçe, bunların değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Daha önce hiç eline kılıç almamış, askerî eğitim görmemiş, ancak bir kez, o da bir seyirci olarak savaşa katılmış olan bu sakin ve barış-sever tacir, aniden en çetin savaşlardan bir kez olsun kaçınmayan bir asker oldu. Öyle büyük bir kumandan oldu ki, savaş silahlarının ve vasıtalarının çok kötü olduğu günlerde, dokuz yıl içerisinde bütün Arabistan'ı fethetti. Askerî dirayet ve ehliyeti öyle yüksek bir dereceye çıktı, aşıladığı askerî ruh ve kayda değer hiçbir malzemeye sahip olmayan başıbozuk Araplara verdiği askerî eğitim, öyle bir mucize meydana getirdi ki, birkaç yıl içerisinde zamanın en heybetli iki askerî gücünü yıktılar ve o zaman bilinen dünyanın büyük bir bölümüne sahip oldular.
Tam kırk yıl boyunca hiçbir siyasî ilgi ve faaliyet göstermeyen bu sakin kişi birdenbire dünya sahnesinde Öyle büyük bir siyasî reformcu ve devlet adamı olarak belirdi ki, radyo, telsiz, telgraf ve basının yardımı olmadan bİrmilyon ikiyüzbin mil karelik bir çölde dağınık halde yaşayan insanları, savaşçı, dik-başh, câhil ve kıyasıya bir kabile savaşına tutuşmuş bir halkı tek bayrak, tek hukuk, tek dîn, tek kültür, tek medeniyet ve tek yönetim altında bir araya getirdi.
Düşünce yapılarını, âdetlerini ve ahlâklarını değiştirdi. Câhil insanları kültüriü; barbar kimseleri medenî; günahkâr ve kötü karakterli kişileri muttaki, Allah korkusu taşıyan sâlih insanlar hâline getirdi. Onların isyankâr ve dik kafalı tabiatları, kanun ve nizama itaat ve boyun eğme timsali oldu. Yüzyıllar boyunca kayda değer bir tek büyük adam yetiştirmemiş olan bir kavim, onun etki ve rehberliğinde din, ahlâk ve medeniyet prensiplerini anlatmak ve öğretmek için dünyanın en ücra köşelerine giden binlerce yüce şahsiyet yetiştirdi.
Bu işi dünyevî vaadler, baskı ve zulümle değil, gönülleri fetheden tavrı, hoş ahlâkı ve inandırıcı öğretisiyle başardı. Asıl ve kibar davranışı sayesinde düşmanlarını bile dost yaptı. Sınırsız sevgi ve şefkati ile insanların kalbini fethetti. Adaletle hükmetti. Doğruluk ve dürüstlükten ayrılmadı. Canına kasteden, onu taş yağmuruna tutan, doğduğu yerden süren, bütün Arabistan'ı üzerine salan, hatta İntikam çılgınlığıyla ölü amcasının ciğerini çiğ çiğ çiğneyenlere bile zulmetmedi. Zafere ulaşınca onların hepsini affetti. Gördüğü ezadan veya kendisine karşı İşlenen haksızlıklardan dolayı hiç kimseden öç almaya girişmedi.
Ülkesinin yöneticisi olmasına rağmen, kendi nefsini düşünmedi ve mütevazı bir hayat sürdü. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış sâde kulübesinde fakir bir şekilde yaşadı. Bir şilte üzerinde uyudu, basit elbiseler giydi, fakirlerin yediği yiyeceklerden yedi ve bazen de hiçbir şey yiyemedi. Gecelerini Allah'ın huzurunda namaz kılarak geçirirdi. Fakir ve muhtaçların imdadına yetişti. Bir işçi gibi çalışmaktan en ufak bir utanç duymadı.
Onda, en ufak bir krallık debdebesi ve gösterişi veya soyiu-zengin kibiri yoktu. Sıradan bir kimse gibi insanlarla oturur, gezer, onların sevinç ve üzüntülerini paylaşırdı. Halkla o kadar kaynaşmıştı ki, dışardan bir yabancının, halkın lideri ve yöneticisini beraberinde-kilerden ayırması çok zordu.
Büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlara karşı davran ıslarında herkesle olduğu gibi hareket etti. Hayatındaki bütün mücadele ve çabalarında şahsî çıkarını hiçbir zaman düşünmedi.
Geride vârislerine mal bırakmadı. Her şeyini ümmetine vakfetti. Ümmetinden kendisi ve vârisleri için hiçbir suretle hususiyet gösterilmesini istemedi. Öyle ki, günün birinde müs-lümanlar bütün zekatlarını onlara verebilirler endişesiyle, soyundan gelenlerin zekât almalarını yasakladı.
İnsan Düşüncesine Katkısı
Bu büyük insanın başarıları burada bitmez. Onun gerçek değerini anlayabilmek için, bir bütün olarak dünya tarihindeki yerinin incelenmesi gerekir. Bu durum, 1400 sene kadar önce "karanlık çağda" doğan, Arabistan çölünün bu ümmî sakininin, modern çağın gerçek öncüsü ve insanlığın gerçek Önderi olduğunu ortaya çıkaracaktır. O, sadece kendisinin önderliğini kabul edenlerin değil, onu önder olarak kabul etmeyenlerin, hatta onu reddedenlerin bile önderidir! Tek fark, onu kabul etmeyenler veya reddedenler, O'nun rehberliğinin kendi düşünce ve hareketlerini hissedilmeyecek bîr şekilde etkilediğinden; modern çağa hâkim olan hakiki ruh ve hayatlarım yöneten prensiplerin düzenleyicisi olduğundan habersizdirler.
Batılı düşünürlerden Arthur Leonard'a göre: "Hakikaten İslâm, ortaya son derece mükemmel bir eser koymuştur ki, o insanlık tarihinin sayfalarında asla silinmez bir işaret olarak kendini gösterecektir... bu ise ancak dünya gelişip büyüdüğünde tamamen kabul edilecektir."
Önde gelen bir başka ilim adamı, John De-venport da görüşlerini şöyle ifade etmektedir: "Kabul edilmelidir ki, Onuncu yüzyıldan itibaren Avrupa'da gelişen fizik, astronomi, felsefe veya matematik gibi bütün ilimler, aslen Arap okullarından ve Avrupa felsefesinin babası olarak aranan İspanyol Müslümanlardan istihraç edilmiştir." (Nakleden, A. Karim, islam's Contribuîion to Science and Civilisaü-on).
Meşhur İngiliz filozofu Bertrand Russel de cöyle yazmaktadır: "Doğu'nun üstünlüğü, sadece askeriyede değildi. Avrupa, barbarlık içinde yüzerken, Müslüman dünyada ilim, felsefe, edebiyat ve her türlü sanat da gelişti. Avrupalılar, affedilmez bir dargörüşlülükle, bu devire 'Karanlık Çağ' adını verdiler. Fakat bu karanlık, sadece Hristiyan Avrupa için söz konusu idi. Çünkü Müslüman İspanya çok parlak bir kültüre sahipti." (Pakistan Qu-arterly, c. IV, Sayı: 3).
Ünlü tarihçi Robert Bİrffault, The Making of Humanity adlı eserinde şunu doğrulamaktadır: "Araplar olmasaydı, büyük bir ihtimalle, bugünkü Avrupa medeniyetinin önceki gelişme safhalarını aşması kesinlikle mümkün olamayacaktı. İnsanlığın gelişmesinin tek faktörü olmasa da, İslâmî kültürün kat'i etkisi o kadar açık ve önemlidir ki, onun bu gücü, modern dünyanın fevkalade gelişmesine ve başarıya ulaşmasına kaynak teşkil eden, kopya edilmesi mümkün olmayan bir güçtür, -tabii ilimler ve ilmî canlılık.. Avrupa'da yeni bir araştırma heyecanının sonucu olarak canlanan ilme: -yeni inceleme metodları, deney metodlan, gözlem, ölçü, eski Yunanlıların bilinmeyen şekildeki matematiklerinin gelişmesi- bizler bilim diyoruz. İşte bu heyecan ve bu metodlar Avrupalı dünyaya Araplar tarafından öğretildi."
İnsan düşüncesini bâtıl inanç simsarlığından, gayri tabiî şeylere karşı duyulan muhabbet ve ruhbanlıktan, aklî telakkiye, hakikat sevgisine ve muttaki, dengeli bir dünya hayatına çeviren O'ydu. Yalnızca tabiatüstü hadiselerin mucize kabul edildiği ve dinî görevin gerçekliğinin doğrulanması için bunların istendiği bir dünyada, gerçekçi ispatı ve gerçeğin ölçütü olarak buna inanılması gerektğini ileri süren O'ydu. O zamana kadar Allah'ın işaretlerini tabiat olaylarında aramaya alışmış olanların gözlerini açan O'ydu. İnsanlığı temelsiz düşünceler yerine, gözlem, deney ve araştırma esası üzerine kurulu gerçekçi anlayış ve sağlam mantığın yoluna götüren O'ydu. Duyu, akıl ve sezginin sınırlarım ve fonksiyonlarını açıkça belirten O'ydu. Maddî ve manevî değerler arasında yeni bir yaklaşıma sebep olan O'ydu. İmanı, bilgi ve aksiyonla uyumlu hâle getiren O'ydu. Din gücüyle birlikte ilmî ruhu meydana getiren ve maneviyat üzerinde gerçek dindarlığı geliştiren O'ydu.
Putperestliği, insanlara tapmayı, çok tanrıcılığın her çeşidini tümüyle kaldıran ve bâtıl inanç ve şirk esası Üzerine kurulmuş dinleri bile tevhîdî bir temayı kabule zorlayacak derecede Allah'ın birliğine dayalı güçlü bir inanç getiren O'ydu. Allah ve maneviyatın temel görüşlerini değiştiren O'ydu. Ancak riyazet ve nefsi öldürmenin ahlâkî ve manevî temizlik düzeyini sağlayacağına, dünya hayatından uzaklaşmadan, insanî ihtiyaçları go-zardı etmeden ve nefsi her çeşit eziyete tâbi tutmadan temizliğe ulaşılamayacağına inana-nanlara, dünyevî işlere faal katılım yoluyla manevî gelişme, ahlâkî kurtuluş yolunu gösteren O'ydu.
İnsana gerçek değer ve mevkiini anlatan O'ydu. Ahlâk mürşitleri ve manevî rehberleri olarak yalnızca Allah sembolü veya "Allah'ın oğlunu" tanıyanlara, kendileri gibi bir insanın yeryüzünde Allah'ın peygamberi olsa bile ulûhiyet iddiasında bulunamayacağı anlatıldı.
"İçinizden hiç biriniz kendi nefsi İçin sevdiğini, mümin kardeşi için de sevmedikçe hakikî mümin olmaz." Hadis-i şerif. İstifli celi sülüs ve nesih hal.
Güçlü şahsiyetleri tanrıları olarak kabul eden ve onlara tapanların, sahte tanrılarının sıradan insanlardan başka bir şey olmadığını anlamaları sağlandı. Kimsenin doğuştan kazanılmış hak olarak kutsiyet, üstünlük ve tahakküm iddiasında bulunamayacağını ve kimsenin par-yalık, kölelik ve uşaklık yaftasıyla doğmadığını vurgulayan O'ydu. Dünyada insanlığın birliği, insanların eşitliği, gerçek demokrasi ve özgürlük düşüncelerini ilham eden O ve O'nun öğretişiydi.
Bu düşünce alanını bir tarafa bırakıp, biraz ileri giden biri, bu ümmî önderliğin dünyevî kural ve meselelerde mutlak tesirinin sayısız uygulamalarına şahit olacaktır. Bugün dünyada hüküm süren güzel davranış, kültür ve medeniyet, düşünce ve hareket temizliği prensipleri kökenlerini ona borçludur. O'nun getirmiş olduğu kurallar, insanın sosyal hayatının derinlerine nüfuz etti ve bu süreç bugün de sürmektedir. Öğrettiği temel iktisat prensipleri dünya tarihinde birçok harekete rehberlik etti ve gelecek için de aynı vaadi taşımaktadır. O'nun oluşturduğu idarî kurallar dünyanın siyasî düşünce ve teorilerinde birçok devrime sebep oldu ve bugün bile etksini sürdürmektedir. O'nun dehasının izlerini taşıyan hukuk ve adaletin temel prensipleri dünyada adaletin uygulanmasını önemli ölçüde etkiledi ve gelecek hukukçular-için ebedî rehber olacak kaynağı oluşturdu. Bu ümmî Arap, ilk defa uluslararası ilişkilerin her sahasına adım atan, savaş ve barış kurallarını düzenleyen ilk kişiydi. Daha önce hiçbir kimse savaşın bir ahlâkî düsturu olabileceğine ve değişik uluslar arasındaki ilişkilerin ortak bir insanlık zemininde düzenlenebileceğine dair en ufak bir düşünceye sahip değildi. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, islâm'da Cihad).
En Büyük İnkılâbçı
Dünya tarihinde bu hârika insanın yüce şahsiyeti, ulusların kahramanları olarak ün yapmış tüm çağlardaki büyük insanların o kadar üzerinde ki, O'nunla karşılaştırıldıklarında cüce görünmektedirler. Bunların hiçbiri insanın hayatının bir veya birkaç yönü dışında derin etki yapabilecek yeteneğe sahip değildir.
Bazıları teori ve düşüncelerin temsilcisidir ama uygulamada yetersizdir. Diğer bazıları aksiyon adamıdır ama bilgi yetersizliğinin sıkıntısını çekmektedir. Bazıları yalnızca devlet adamı olarak, diğerleri strateji ve manevra üstadı olarak ün yapmıştır. Bazıları diğer yönlerini gözden kaçıracak bir şekilde sosyal hayatın bir yönü üzerinde durmuştur. Bazıları mesailerini ahlâkî ve manevî gerçekliklere adamış, ama, iktisat ve siyaseti göz ardı etmiştir. Diğer bazıları iktisat ve siyasetle uğraşmış ama, hayatın ahlâkî ve manevî yönünü ihmal etmiştir.
Kısacası, hayatın münferit kısımlarında maharet ve ustalığı olan kahramanlara rastlanmaktadır. Onunki İse bütün üstünlüklerin bir kişide toplandığı tek örnektir. O, mantık üzerinde hareket eden bir peygamber ve aynı zamanda kendi öğretisinin canlı bir örneğidir. Büyük bir devlet adamı olmasının yanında askerî bir dehadır da. Hem bir kanun yapıcısı, hem bir ahlâk öğreticisidir. Manevî bir aydınlatıcı olduğu gibi aynı zamanda dinî bir rehberdir. Görüşü hayatın her yönünü kuşatmaktadır, temas etmediği ve çeki-düzen vermediği hiçbir şey yoktur. Emirleri, uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinden tutun da yeme, içme ve vücut temizliği gibi günlük hayat icaplarına kadar geniş bir sahayı kapsamaktadır. Teorilerinin temelleri Üzerinde bir medeniyet ve bir kültür tesis etti. Hayatın zıt yönleri arasında öyle güzel bir denge kurdu ki, bulunabilecek en küçük bir kusur, yetersizlik ve eksiklik yoktur. Hiç kimse böyle mükemmel ve çok yönlü bir şahsiyet örneği gösterebilir mi?
Dünyanın meşhur şahsiyetlerinden çoğunun çevrelerinin eseri olduğu söylenmektedir. Fakat O'nun durumu başlı başına bir istisna teşkil etmektedir. Şahsiyetinin oluşmasında çevresinin hiçbir tesiri bulunmamaktadır. Tarihî açıdan ortaya çıkışının, o zamanki Arabistan'ın sosyal yapısının tabiî bir icabı olduğu ispat edilememektedir. En fazla söylenebilecek şey, Arabistan'daki şartların savaşçı kabileleri bir tek millet haline getirebilecek ve di-6er ülkeleri kendi nüfuzları altına alarak, iktisadî dayanışma ve refahın temellerini atacak birinin ortaya çıkması için feryat ettiğidir. Kısacası, o zamanki bir Arabın özelliklerini taşıyan bir millî lider çıksa, zulüm, baskı, kan dökmek, hilekârlık ve İkiyüzlülük veya başka bir kötü yoldan halkını zenginleştirebilir ve gelecek kuşaklara bir krallık bırakabilirdi. O zamanlar Arabistan için herhangi başka bir hasletin varlığı ispatlanamaz.
Hegel Felsefesi ve Marks'ın tarihî materyalizminin ışığı altında en fazla söylenebilecek şey, bir ulus meydana getirebilecek ve bir imparatorluk kurabilecek bir önderin ortaya çıkışını zaman ve çevrenin oluşturduğudur. Fakat görevi en güzel ahlâkî prensipleri öğretmek, insanlığı bütün pisliklerden temizlemek, cehalet ve zulmetle kaplı günlerin önyargı ve bâtıl inançlarım yok etmek olan; ırk, ulus ve ülke düşüncelerinden uzak kalan, yalnız kendi ülkesi için değil dünyanın iyiliği için ahlâkî, ruhî, kültürel ve siyasî bir üstyapının temelini atan; yalnızca teorik değil, fülî iş ilişkilerini, yurttaşlık haklarını, siyaset ve uluslararası ilişkileri ahlâk zemini üzerine kuran, bugün bile akim ve basiretin şaheseri kabul edilecek bîr şekilde dünyevî hayat ve ruhî gelişme arasında dengeli ve ılımlı bir sentez oluşturan bir adamı böyle bir çevrenin nasıl oluşturduğunu Hegel'ci ve Marks'çı felsefe açıklayamamaktadır. Dürüst bir kişi böyle bir şahsiyete Arabistan'ın her şeyi kaplayan karanlığının bir eseridir, diyebilir mi?
O, sadece çevresinden müstakil olmakla kalmamaktadır. Başarılarına bir göz gezdirdiğimizde, O'nun her türlü zaman ve mekân sınırlamalarını aştığı kararına varırız. Görüşü her zaman mevcut maddî engelleri yarmakta, yüz yılları ve bin yıllan aşmakta, bütün insan faaliyetlerini ve insanlık tarihini kendi içerisine almaktadır.
O, tarihin unutulmaya mahkûm ettiği kişilerden biri değildir ve yalnızca devrinin iyi bir önderi olduğu için övülmemektedir. O, zamanla birlikte yürüyen, kendi çağında olduğu gibi her çağda ve dönemde de daima modern kalan eşsiz ve benzersiz insanlık önderidir. Şüphesiz, öğretisi gelecekte de taze olacaktır.
İnsanların "tarih yapıcısı" dediği kişiler yalnızca "tarihin ortaya çıkardığı" kişilerdir. Aslında, bütün insanlık tarihinde tarih yapıcısının biricik örneği O'dur. Bir kimse inkılâplara sebep olan dünyanın büyük önderlerinin hayatı ve şartlarını incelerse, hepsinde de, inkılâbı kuvvetlerin inkılâba yönelen safhaları kolluyor olduğunu, belirli yönlerde yol aldığını ve patlamak için sadece elverişli bir zaman beklediğini görecektir. İnkılâb lideri bu kuvvetleri zamanında aksiyona yöneltmekle sahne ve rolü daha önceden hazırlanmış bir aktörün rolünü oynamıştır. Diğer yandan, bütün "tarih yapıcıları" ve inkılâpçı şahsiyetler arasında yalnız O, inkılâbın gereklerini bir araya getirmeye yol ve vasıtalarını bulacak ve bu maksat için lüzumlu gördüğü insan tipini yetiştirecek yegâne insan olarak kalacaktır. Çünkü mukadderatını bağladığı halk, belirli inkılâb ruhuna ve bu bakımdan lüzumlu malzemeye sahip değildiler.
Güçlü kişiliği sayesinde ümmetinin kalbinde hiç silinmeyecek bir İz bıraktı ve onları kendi istediği şekle soktu. Kuvvetli iradesiyle inkılâba zemin hazırladı, ona şekil verdi, özelliklerini belirledi. Olayların akışım istediği ve arzuladığı yöne çekti. Hiç kimse böyle üstün bir "tarih yapıcısına başka bir Örnek, böyle muhteşem başka bir inkılâbçı gösterebilir mi?
Son Delil
Bir kimse bu mesele üzerinde düşünebilir ve 1400 yıl gerideki karanlık çağlarda Arabistan gibi zulmet içerisindeki bir bölgede, bir ümmî Arap taciri ve çobanının bu nuru, bilgiyi, gücü, yeteneği ve bu kadar mükemmel ahlâkî meziyetleri nasıl kazanmış olduğuna hayret edebilir.
Mesajının hiçbir özelliğinin olmadığı ve kendi zihninin bir eseri olduğu söylenebilir. Eğer Öyle olsaydı, o zaman kendini Allah olarak ilân ederdi. Böyle bir iddiası bulunmayan Krişna ve Buda'yı "Allah" olarak, İsa aleyhisselâmı da "Allah'ın oğlu" olarak nitelemekte tereddüt etmeyen ve hiç sıkılmadan ateş, su ve hava gibi tabiat kuvvetlerine bile tapan yeryüzünün halkı böyle fevkalâde bir kişiyi seve seve "Allah" olarak kabul edecekti.
Ama bakınız, onun İddiası tamamen bunun tersidir. O şöyle ilân ediyordu:
"Ben de sizler gibi bir insanım. Size kendiliğimden hiçbir şey getirmedim. Bunların hepsi bana Allah tarafından açıklanmıştır. Sahip olduğum her şey O'na aittir. Bütün insanlığın bir benzerini ortaya koyamayacağı bu mesaj Allah'ın mesajıdır. Benim kendi zihnimin ürünü değildir. Bu mesajın her kelimesi Allah tarafından gönderilmiştir ve şeref, bu mesajın sahibi olan Allah'ındır. Sizin nazarınızda itibarımın yükselmesine sebep olan harikulade başarılar, getirdiğim kanunlar, bildirdiğim ve Öğrettiğim bütün prensiplerin hiçbiri bana ait değildir. Kendi yetenek ve gücümün dışında olan bu tür şeyleri meydana getirmek hususunda kendimi tamamen âciz buluyorum. Her meselede Allah'a sığınmaktayım. O her ne isterse yapmakta, ne bildirirse ilân etmekteyim."
Dikkat edin, ne kadar hârika ve ibret verici doğruluk, dürüstlük ve sadakat taşıyan bir inceliktir bu! Yalancı ve ikiyüzlü kimseler, be-yanlarmdaki sahteliğin kolaylıkla anlaşılmasına rağmen, genellikle başkalarının yaptıklarını kendilerine mal etmeye çalışırlar. Ama bu büyük insan bu başarıların hiçbirini kendisine maletmemiştir. Oysa başka hiç kimse vahiy kaynağına ulaştığım iddia etmek ve O'na karşı çıkmak İmkânına sahip değildir.
Davasındaki sadakati, karakterindeki dürüstlüğü ve ruh yüceliğinin daha kuvvetli bir delili olabilir mi? Böyle emsalsiz hediyeleri ve zînetleri gizli bir yoldan alan ve yine de bütün nur ve vahiy kaynağını dosdoğru göstermiş olan bu kişiden daha dürüst biri olabilir mi? Bütün bu deliller, böyle bir insanın Allah'ın gerçek Elçisi (Rasûlü) olduğu kanaatini mutlak surette ortaya koyuyor. Mübarek peygamberimiz Hz. Muhammed @ işte böyle biriydi. O, olağanüstü değerlerin taşıyıcısı, fazilet ve İyilik timsali, doğruluk ve dürüstlük sembolü, Allah'ın büyük bir peygamberi ve bütün âleme gönderilmiş elçisidir. Hayatı ve düşünceleri, hak severliği ve doğruluğu, dindarlığı ve iyiliği, seciyesi ve ahlâkı, akidesi ve başarılarının hepsi peygamberliğinin şüphe götürmez delilleridir. O'nun hayat ve öğretisini tarafsız bir şekilde inceleyen her insan, Allah'ın gerçek peygamberi olduğuna ve insanlara getirdiği Kur'ân'm ise Allah'ın gerçek kitabı olduğuna şehadet edecektir. Hiçbir tarafsız ve ciddî hakikat araştırıcısı bu kanaatten başkasına varamaz.
Buna ilave olarak, İslâm'ın doğru yolunu ancak Hz. Muhammed @ vasıtasıyla bilebileceğimiz açıkça anlaşılmalıdır. Kur'ân ve Hz. Muhammed @'in örnek hayatı, Allah'ın isteklerini bütünüyle öğrenebilmek için insanoğlunun elde edebileceği tek güvenilir kaynaktır. jjz. Muhammed @ Allah tarafından bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberdir ve' uzun peygamberlik zinciri onunla sona ermiştir- Peygamberlerin sonuncusudur.
Allah'ın doğrudan bir vahiyle insanoğluna iletmek istediği bütün talimatlar Hz. Muhammed @ vasıtasıyla gönderilmiş, Kur'ân ve Sünnet'te tesbit edilmiştir. Böylelikle, hakikat arayıcısı ve sağlam bir müslüman, Allah yolunun ciddi bir izleyicisi olmak isteyen herhangi biri onun öğretisini kabul eder ve insanoğluna göstermiş olduğu yolda yürür. Gerçek basan ve kurtuluş yolu budur.
KISIM 2
PEYGAMBERLİĞİN GEREKLİLİĞİ
Binlerce yıl boyunca, insanlık bilincinin sisli başlangıç dönemlerinden beri insanoğlu hakikati kavramayı ve kendisini onun taleplerine uyarlamayı arzulamıştır.
"Kutsal kabul edilen bir ağaç veya taşın önündeki ilkel diz çöküşten, günümüzün büyük İnançlarına kadar algılanan fenomenlerin ardında bir yerlerde, bilgisinin ötesinde olan, ancak mutlaka bir şekilde temas kurmasının gerekli olduğunu düşündüğü bir yüce kudretin varlığım hissederek korku ve huşu ile titreyen'1 insanoğlu, tabiat ve tarihin değişen görüntülerinin ardında bulunan Yüce Hakikati daima hissetmiştir.
Kişİ bazı tahrif edilmiş dinlerin geleneksel kalıpları içinde kalmak istemeyebilir; ancak iman kesin bir gerekliliktir. Kant, metafizik hakkında şöyle demektedir: "Başarılı eserleri, inkâr edilse bile yok edemeyeceğimiz bir içgüdü" (E. Kant, Critîgue of Püre Reason). Daha sonra şöyle devam etmektedir; "İnsan aklının metafizik araştırmalara son vermesini beklemek insanların saf olmayan havayı solumaktan kaçınmak için nefes almaktan vazgeçmeyi tercih etmesini beklemek gibidir. Bundan dolayı, dünyada daima metafizik var olacaktır. Hatta herkes ve özellikle her fikir adamı kendine has, kendi çizdiği doğrultuda bu metafiziğe sahip olacaktır." (Mahaffy'nin İngilizce tercümesi, s. 138). Kant'ın bu ifadeleri din için de geçerlidir. Bu hakikat arayışını, insanoğlunun tabiatından soyutlamak mümkün değildir. Bu İnsiyak olmaksızın yaşamak imkânsızdır.
Tabiatın boşluğu affetmediği gibi, insan ruhu da bir boşluk korkusu içindedir. Blake şöyle demektedir: "İnsanoğlu mutlaka bir din sahibi olmalıdır ve olacaktır. Eğer İsa'nın dinine bağlanmazsa Seylan'ın dinine tâbi olacaktır ve bu dünyanın İblisine, Allah adını vererek Şeytan'ın mabetini yüceltecek ve Allah adı altında Şeytan'a tapmayan herkesi yok edecektir." (Jerusalenı, Blake. ss. 52-53 den nakleden S. Radhakrishnan Recovery of Fatih, New York, s. 40).
Bundan dolayı, hakikat arayışı beşer aklı için bir tercih ya da seçenek meselesi değil, bir kaçınılmazlıktır. Hakikat dünyası ile kurduğu ilgiyi görmeksizîn anlaşılabilecek hiçbir beşerî fiil, amel ve çaba gösterilemez. Efsane, mit ve semboller vasıtasıyla husule gelen bütün değişikliklere ve kılık değişimlerine rağmen, insanoğlunun bilincinin daima hakikate sıkı sıkıya bağlı kaldığı sabit bir gerçektir.
Ancak insanlığın hakikati kavrayış araçlarında değişiklikler olmuştur: Sezgiyle, daha sonra mantıkla, yine his, şiirsel tahayyül ve fantezi yoluyla, ve ayrıca gözlem ve deneyle. Bazı zamanlarda ise insanlık, hakikati otoritenin verdiği şekliyle, karşı koymaksızın almıştır. Gerçek şu ki insan fıtratının her veçhesi, bu hakikati -iyi veya kötü şeklinde- kavrama ve yorumlama yönünde hareket halinde olmuştur. İnsanoğlunun organik bilincinin tarihin başlangıcından beri hakikati arayış mücadelesi içinde olduğu söylenebilir, "insanoğlu genellikle hakikatten çıkardığı kadar ona eklemelerde de bulunmuştur. Merak duygusu İçinde, hakikatle ilgili çok değişik efsaneler türetmiştir: Safdilliği nedeniyle, hikayeyi gerçek ile karıştırmış ve bazen birini, yanlışlıkla diğeri yerine almıştır. Saygısı nedeniyle, sürekli görünmeyenden pasif bir şekilde tebliğ beklemiştir, bu tebliğlerin bazısı gerçektir. İnsanlık, evriminin bütün safhalarında ve bütün varlık seyri boyunca yaratıcı ve herşeyi kuşatıcı bir kudret'in bilgisine ulaşmayı aramış ve onunla bir çeşit birlikteliği arzu etmiştir." (William Knight, Aspects of Theism, 1893, s. 116).
Bilim adamları, felsefeciler, mutasavvıflar ve din âlimlerinin tamamı, yüce kudreti idrak etmeye ve daha sonra bizleri O'nun Dileği ile manevî uyum içinde olma yolunu göstermeye çabalamışlardır. Ancak insanlığın düşünce tarihinin bu büyük liderlerinin iddiaları dikkatle incelendiğinde açıkça ortaya çıkan sonuç, Vahiy tarafından desteklenmemiş gözlem, akıl ve hissin hakikatin yalnızca kısmi ve tek yönlü bir görüntüsünü temin ettiği ve hakikatin bütüncül anlam ve önemini aksettirmekte yetersiz kaldığıdır.
Öncelikle hakikatin sırlarının çözümü ile ilgili bilim adamlarının iddialarını ele alalım. Bilim, modernitenin altın kelimesi haline gelmiştir. Her yerde ve hergün bizlere belli bir aydınlar zümresi tarafından bilimin, modası geçmiş dinî sistemlerin yerini aldığı, bilimin hakikati yalnızca gözlem ve deneylere dayanarak kavratmak yoluyla insanlığı hiçbir metafizik yaptırımın sözkonusu olmadığı yeni bir ahlak standartı oluşturmaya yönelteceği söylenmektedir.
Artık fen bilimleriyle ilgili bu naif (safça) iyimserliğin doğru olmadığı anlaşılmış görünmektedir. Şüphesiz bilim, ağır işlerden ve ihtiyaçlardan kurtulmaya çalışmış, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldırmıştır. Daha iyi bir dünya için maddî başarılar sağlamasının yanisıra bilim, insan bilgisinin her sahasında düzenli ve disiplinli araştırma anlayışının ortaya çıkmasına ve bu anlayışın gelişmesine yardımcı olmuştur. Bütün bunlar doğrudur. Ancak, determinist bilimin yakın geç-inişte kendisine manevî beklentileri tatmin edeceği şeklinde bağlanan umutları gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı gerçeğini inkar etmeye mahal yoktur. Çünkü, araştırmalarımız ilerledikçe, hakikatin esrarının daha da idrak edilemez ve karmaşık olduğunu anlamaktayız. Öyle görünmektedir ki, hayatın bilimsel yönlerinin belli bir noktaya ulaşan sınırlan mevcuttur. Bilim manevî ve ahlâkî meselelerle ilgilenmeye başladığında, olaylar manzumesine hâkimiyeti tatmin edici olmaktan çok uzaklaşmaktadır.
İlmî metodlar adını alan kurallar şu yönleriyle yetersizdirler:
a- İnsanın bütün hayatını yalnızca maddeye indirgeme eğilimindedirler;
b- Mekanik sebeplilik prensibini, dünyanın bütün hâdiselerine her kapıyı açacak bir anahtar imişcesine yorum yapmaksızın uygulamaktadırlar.
Bilim adamları çevrelerini kuşatan maddî dünyayı gerçeklik âlemi olarak görmeye Öylesine alışmışlardır ki "madde" ve "hakikat" terimleri onlara eş anlamlı kelimelermiş gibi gelir. "Duyularımızdan ödünç aldığı renk, doku ve kalıp gibi sıfatlarla donatılmış olan madde, sahnenin merkezini işgal etmiştir; düşünce, bilinç ve hayat sahnesinin diğer aktörlerine yalnızca yardımcı roller verilmiştir." (Kenneth Walker, Meaning and Purpose, s. 12). Bilim adamı ilk elde, nicelik yönüyle hislere dayalı verilerin en basit açıklamaları ile meşgul olur. Ancak duyu izlenimlerinin dış hakikatle kesin olarak örtüştüğü her zaman doğru değildir. Meselâ, bazı insanlar renkleri diğerlerinden daha farklı görürler; renk körüdürler. Buna benzer olarak, bir top herbiri üzerine geçmiş işaret parmağı ve orta-parmakla bastırılıp, yuvarlanırsa, bir değil iki top yuvarlanmış gibi hissedilir. Bundan dolayı, eşyanın duyu izlenimleri hakikatin algı ile aynı şey olduğu sonucuna varmamıza müsaade etmez. "Akıl yürütme ve tecrübe, duyuların doğrudan izlenimlerini düzeltmek ve duyular tarafından sağlanan bilgilerin sonucu olan sübjektif fikirlerin zıddına dış dünya, objektif dünya olarak adlandırdığımız dünyaya denk düşen resmi, beynimizde inşa etmek için mutlaka müdahalede bulunmalıdır." (Le-comte du Nouy, Human Destİny, New American Library, New York, 1949, s. 16).
İkinci olarak, bu itirazı bir an için bir yana koysak bile, bilimsel muhakemenin bir diğer hatası daha vardır. Bilim, gerçekleri, cisimleri ve olguları açıklar ve gelecekteki olayları tahmin edebilmek İçin bu tanımladıklarını kanunlar olarak adlandırdığımız şeylerle irti-batlandırır. Hakikati araştırmaya bütün ideal unsurlardan veya fikrî katkılardan soyutlanmış, yalın, birbirine benzer, objektif gerçeklerle başlanamaz. "Zahiri gözlemin asgarî ve en temel gerçeği bağımsız bir varlık teşkil etmez -daima gerçeklik eksi zihinden müteşekkildir-, bu ya da şu şekilde zihin işin içine girer; düşünce ortamında gözlemleyici bir zihin için zihin ve düşünce gerçeklik veya nesneden ayırdedilemİyecek bir faktör gibi görünür." (John Caird, An Introduction to the Philosophy of Reîigion, Glasgow, 1894, s. 89).
Benzer şekilde, ilmî kurallar adı verilen şeyler bizim beyinlerimizin yapısı tarafından şartlandırılmıştır ve duyu izlenimlerimizin birbiri ardınca bilincimizde açığa çıkması durumunun ifadesidir. "Bu kanunlar a posterio-r/dir ve düşünen-kaydeden bir âlet olan insan için İzafidir ve kendisi ile dış nedenler arasındaki ilişkinin; veya bir ilişkiler dizisinin ifade edilişidir." (Lecomte du Nouy, Human Des-tiny, The New American Library, New York, 1949, s. 23). Bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey duyularımızın sahasına dahil olan cisimlerin hislere dayalı izlenimlerinden başka bir şey değildir. Bu izlenimin dış gerçeklikte tam tamına karşılık bulması mümkün olabilir de, olmayabilir de; çünkü izlenim bütünüyle alıcı, kaydedici araç ve koordinatör olan insana bağımlıdır. İncelenen hâdiselerin tamamının olmasa da büyük çoğunluğun gerçekte şu kombinasyondan türetîldiğini söyleyebiliriz: deneyci (insan) ve objektif olgu. Bundan dolayı, madde dünyası bilincimizde önceden tasarlandığından zihnî bir yapıdır ve hakikatin çok yönlü ve zengin dokusundan suni olarak ufak bîr parçayı soyutlama kapasitemize ve bu soyutlama temelinde tümevarım metot yoluyla genelleme yapma gücümüze bağlıdır.
Ayrıca, bilim adamları geniş bir bilgi sahasının her yönüne gözlem ve deney yoluyla değil çıkarımlarla nüfuz ederler; çıkarım ise düşüncenin bir fonksiyonudur. Bundan dolayı bilim adamı, izlenim selinin ortasında sabit bir şekilde birleştirici ve toplayıcı bir güce bağımlı kalarak, gözlemlerini kaostan kurtarmak ve bu gözlemleri tutarlı bilgi birimleri ile tanımlamak, kıyaslamak ve koordine etmek durumundadır. Ve işte değişkenler ortasındaki bu sabite, bu birleştirici güç sadece manevî-benliktir, benliği idraktir; bundan başkası da bu görevi üstlenemez. Oysa, bu Özellik duyuların algılayamayacağı ancak bütün sağ duyunun ortak yönünü oluşturan ve tüm duyulan düşünce birlikteliğinde kenetleyen bir konumdadır." (Human Destiny, ss. 91-92).
Maddenin hakikati bizim manevî benlik vakıasını kabul etmemizi gerektirir; aksi takdirde fizik dünyanın bizim algılamalarımızla gözlenen düzenini açıklamak mümkün olamazdı. Bunu kısaca göstermek için, bir an, tabiat hakkındaki bütün bilgimizin tecrübe vasıtasıyla elde edilmiş olduğunu varsayalım. "Ancak tecrübe, duyuların sahip olmadığı ve o olmaksızın tecrübenin de olmayacağı bir şeyler içerir. Tabiatla ilişki kurmamız duyu organlarımız vasıtasıyla olur. Ancak, onlar vasıtasıyla ulaşabileceğimiz en uç nokta yalnızca yalıtılmış ve geçici izlenimlerdir. Halbuki yalıtılmış izlenimler bilgi değildir. Eğer bilgi bunlardan ibaret olsaydı, bilincimiz sonsuz bir avare izlenimler dizisinin geçit yaptığı sahneden başka bir şey olmazdı." (John Ca-ird, An Introduction to the Philosophy of Re-ligion, Glasgow, 1894, s. 92). Hiçbir tekrar ve taklit bu cansız hayaletleri (izlenimleri) birleştirip onları bir düzen içine sokamaz. Bunların birbirine eklemlenip bir sistem içinde birleşmesini ve daha sonra bu sistemin genel hayat şeması içinde bir yere oturtulmasını sağlayan yüksek idraktir. Bu idrak sayesinde insan bütün bir hayatını izaha kavuşturur.
Bütün hayatın izah edilmesi bizim isteğimiz dahilinde yapılabilecek bir şey değildir. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde daima doğru bütüncül-tepkilerin doğru izahı peşinde koşarız. Bildiğimiz gibi, bilim, bütün deliller iyiden iyiye izah edilip, deneninceye kadar süren sabırlı ve teslimiyet göstermeyen bir bekleyiş üzerine inşa edilmiştir. Gözlem hüküm verdirici olmalıdır. Eğer gözlenen gerçekler hükme vardırıcı ve net değilse, bilim adamı deney vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bulana dek kesin hükümlere varmamalıdır. Fakat hayat tecrübeleri, bizim zihnî bir boşluk içinde tek bir saniye bile harcamaya tahammülümüz olmadığını göstermektedir. Daima İnanırız, daima eylem içinde oluruz, daima hüküm veririz. Diğer bir ifadeyle aktif hayatın her anında, bütün-tepkilerde bulunmak durumundayız. Buna engel olmak mümkün değildir. Kıymeti haiz herhangi bir şey yaptığımız zaman en hakiki ve en önemli olan hakkında hükme varıyoruz demektir. Bilimsel bilgimizin sınırları ne olursa olsun, bilim "en hakiki ve en Önemli" olan meseleler hakkında bir hüküm veremez, çünkü bu meseleler bilimin sahası dışında bulunan "bütüncül tepkiler" olgusuna bağımlıdırlar. Bilim gözlenebilir gerçeklerle ilgilidir, yani insan hayatının bir parçasını oluşturan ve zahiren varolan duyu kaynaklan ile ilgilidir; bu nedenle bilimin, kendisinden sürekli "bütüncül-tepki" ışınlarının yayıldığı gaybî hakikat hakkında söz söylemesi mümkün değildir. "Bir materyalistin kendisini somut maddî gerçekler ve tecrübelerle meşgul olan bir kimse olarak varsayıp ta güç, kanun, cevher gibi soyutlamaları kullanıyor olması çok şaşırtıcıdır. Nasıl olur da bu soyutlamaları gerçekte ait oldukları düşünce faaliyetinden ayrı, araştırma ve muhakemelere hazır bulunan gerçek varlıklarmış gibi kullanabilir ve nasıl bunları duyulara tâbi şeylerle aym seviyedeymişler gibi ele alabilir? Veya, yine duyu ötesi olan her şeyi dışlamasına karşı, materyalist şahıs bir dayanağı ve mazereti olmaksızın bilinçsizce benimsediği birlik, çokluk, kimlik, farklılık, neden, etki, cevher, özellik vb. gibi tamamen matematiksel biçimler olan kavramları -sıklıkla rastgele ve eleştiriye tâbi tutmadan- sürekli kullanmaktadır ve kullanmadan da bir adım ileri gidemez. Kısacası, bir materyalist bilinçsiz bir metafi-zikçidir ve böyle olmadan edemez." (John Caird, An Introduction to the Philosophy of İeligion, Glasgow 1894, ss. 90-91).
Şimdi bütün bir bilimsel bilgi yapısının üzerine inşa olunduğu nedensellik ilkesini ele alacağız. Fizikî sebeplilik ilkesi zahirî eşyanın neden ve etki kavramı tarafından düzenlenen bir sisteme bağlantılı olduğunu öne sürer. Gerçekte bu teori tabiatın bir örnek olduğu aynılığı inancına dayanır. Buna göre kâinatta düzenli bir eş-zamanlı varoluş ve hâdiselerin birbirini düzenli şekilde takip edi-Şİ vardır. Yani ihtiyarî değil, değişmez diziler sözkonusudur ve bunlar birbirine mutlak ge-rekirlilik bağıyla bağlanmıştır; değişiklikleri sayelerinde keşfetmeye çalıştığımız her araştırma ve deney de işte bu Önceden düzenlenmiş varsayıma tâbidir.
Ancak, nedenselliği tahlil ettiğimizde farkında olmadan madde dünyasından felsefe ve din dünyasına geçmiş olunmaktadır. Humarı Destiny adlı kitabın ünlü müellifi bize bu noktayı bir top atışını örnek göstererek açıklamaktadır: "Bir güllenin ateşlenmesine, ufak atış kapsülünün mü, yoksa ateşleme tetiğini çeken askerin elinin hareketinin mi, ya da barutun doldurulmuş bulunmasının mı neden olduğunu söylemeliyiz? Ama elin hareketi olmasaydı barut yüzyıllar boyunca âtıl kalırdı. Hatta, elin hareketinin yerini bir başka mekanizma alabilir ve atış kapsülünün patlaması -meselâ, zayıf bir ışık ışınının bir sineğin kanadı tarafından anlık olarak durdurulması gibi- çok ufak bir eylemle sağlanabilir. Bu ışın yıldızlar arasından teleskop aracılığı ile seçilmiş olabilir ve yükseltildikten sonra tonlarca çelikten ibaret gülleyi otuz mil öteye fırlatmaya yeterli olabilir. 1937'deki Chicago patlaması tamamen Arkturus yıldızı tarafından 40 yıl önce yayılan zayıf bir ışık ışını tarafından yönlendirilen büyük bir şalterin kapanması sonucu meydana gelmiştir. Top atışı söz konusu olduğunda, güllenin yaptığı hasardan yıldızı ve barutu ateşlediği için patlamada büyük rol oynayan bu uzun yıllar önce salınmış ışık ışınını sorumlu tutmak saçma olacaktır." (Lecomte de Nouy, Human Des-tiny, The New American Library, New York, 1949, ss. 17-18).
Şİmdi, bu topun atışa hazır hâle gelmesi olayından ne barutu üreten işçi, ne onu icat eden mühendis veya ne fabrikayı inşa edenler ne de sermaye sahiplen değil, silahın ve barutun üretilmesine yol açan saikler sorumlu tutulurlar: "Bu saikler olmaksızın ne gülle, ne top, ne barut, ne ateşleme kapsülü, ne tetik ve ne de atışın yapılması amacıyla sürdürülen koor-dineli gayretler olurdu." (a.g.e., s. 18).
Bundan dolayı, maddî görüş açısından neden; İmam Gazzalî'nin sözleriyle, "salt bîr olayların birbirine öncelikli olması; bir ardarda gelme düzenidir."
Kendi içinde birkaç olağanüstü karmaşık nedenler dizisinin sonucu olan "neden"i tahlil etmeye çalıştığımızda kendimizi bizi hem maddî dünyayı, hem de fenomenler sahasını aşmaya zorlayan bir meseleyle karşı karşıya buluruz. Bilimler, yalnızca çok sayıdaki değişiklikleri ve fenomenlerin ardından gelen fenomenleri açıklığa kavuşturur. Ancak, bu bilimler fenomenlerin nasıl birbiri ardısıra gelecek şekilde meydana getirildiğini açıklamakta başarısız kalırlar. Hâdiseler zinciri, bize yalın bir şekilde ezelden ebede devam etmekte olan bir sürecin işlediğini söylemektedirler; ancak bizler ezele değin geri gitsek bile, bir fenomenin nasıl olup ta diğerinin ardısıra gelmesine neden olduğu meselesini çözüme kavuşturamayız.
Özel bir örnek almak gerekirse, gök cisimlerinin hareketini gözönünde bulundurduğumuzda, tamamının güneş etrafındaki uydular gibi eliptik bir yörüngede hareket ettiğini görürüz. Bu müphem bir şekilde çekim kanununa bağlanır. Çekim kanununun böyle işlemesine neyin neden olduğunu sormak burada makul bir şeydir. Dönme hareketinin kâinatın ilkel maddesi gaz halinden sıvı haline ve daha sonra katı hale yoğunlaşırken nasıl ve ne şekilde oluştuğu sorusu da akla gelmektedir. Bunlar yalnızca, kâinatın güçlerinin açıklamalarını kendi içinde taşıdıkları ve kendi kendilerini uyarlayıcı, belirleyici ve yöneltici oldukları söylenerek tatmin edici şekilde cevaplandırılmış olabilecek sorular değildirler.
Bu geçerli bir açıklama değildir; çünkü, temel atomların şuurlu olduklarını varsaymaktadır. Atomların şuurlu olduğunu varsaysak bile, bizim "atomun atom üzerindeki etkisini -karşılıklı enerjilerini- veya geniş şuurlu güçler cumhuriyeti içindeki değişik birimlerin karşılıklı etkileşimini" anlamadaki güçlüğümüz bakidir. Sınırsız sayıdaki atomların kendilerini tek bîr düzenli sistem içinde kombine edip, şekillendirmeleri nasıl mümkün olabilmektedir? Eğer kâinat sayısız çokluktaki kendilerini uyarlayan atomların sonucu ise kâinatın nasıl kâinat olduğunu -çeşitliliği altında yatan tevhidin nasıl ortaya çıktığını-bilmeliyiz. Atomlar bir arada istişare ederek ortak bir plan ortaya çıkarıp planı bir birlik içinde mi kotardılar? Bütün atomların şuurlu olduğu varsayılsa; bilim adamlarının genellikle atomların sahip olduklarını iddia ettikleri özelliklerin ve güçlerin kendilerinde bulunduğu varsayılsa bile, soru yine de cevapsız kalacaktır. Bağımsız atomlar kâinat adı verilen bir şeyin ortaya çıkmasına niye sebep olsunlar? Bilim bu soruların hiç birine tatmin edici cevaplar bulamaz.
Kâinatın ardında yatan saik ve aksiyona nüfuz etme teşebbüsümüz bizi fizikî fenomenleri aşan bir bölgeye sokar. İşte bu nedenle bir materyalist daima şans faktörüne atıfta bulunmak zorunda kalır -bu da bilimsel bilgi adı verilen hadisenin sınırlı olduğunun ve bi-lİm vasıtası ile fizikî fenomenleri ve kanunlarını gözlemlediğimiz bütün bir yapının malumu olmayan bîr diğer bilginin varlığının muhtemel olduğunun itirafıdır.- Kişinin gayesine uyduğunda sebeplilik ilkesini uygulayıp, iddialarına uymadığında bu ilkeyi rafa kaldırması bilimsel bir tavır değildir. Bundan dolayı sebeplilik zincirine metafizik bir halka eklemek mantığa aykırı değildir; bilakis çağdaş bilimsel düşüncenin tavrı İle uyumlu bîr davranıştır.
Bilim adamları hâdiselerin birbirlerine yalnızca önceleme ve ardısıra gelme zinciri ile bağlı kalmayıp her adımda birbirine dönüşebileceğini iddia etmektedirler. Eğer "A" fenomeni gerçekten "B" fenomenini üretiyorsa, "A" fenomen olarak "B"den hayli farklı ol-nıak zorundadır. Bundan dolayı, bu fâni ve İzafî dünyayı, kendisinin ilk ve aslî nedeni kabul edilebilecek, ebedî ve mutlak bir varlığın planlı iradesinin sonucu olarak görmek hayli mantıklı olacaktır. Ebedîlik fikrinin bizzat kendisi ve bizim onun idrakinde oluşumuz, gerçekte duyulara bağlı gözlemlerimizden, psikolojik bilincimizden bağımsız bulunan ve aynı zamanda kendisini idrak için ta-şarlamayı başarabileceğimiz bütün hallerden daha zengin ve engin bir farklılığı bulunan bir hakikati de tanımamız demektir.
Bilim, fizikî hâdiseleri sistematik olarak açıklamak İçin çok uygundur, ancak insanlığa rehberlik edecek kuralları koyamaz.
Bilim adamları eşyanın niçin yaratıldığını söyleyemezler, veya bir başka ifadeyle, tabiatın veya bir anlam taşıyan insanın faaliyetini üstlenemezler. Gerçek şu ki, insanlık için onca büyük öneme sahip olan "niçin" bilim-adamı için en azından bir utançtır. Çünkü onun amacı araştırdığı her şeye mümkün olduğu kadar gayri-şahsi yaklaşmaktır. Bilim adamı ancak şu şartlarda üzerinde çalıştığı şeyin objektif hesabını verebileceğine inanmaktadır:
a- Kendisini mümkün olduğunca bütün insani nitelik ve eğilimlerden uzak tutmak;
b- Çalışma ve gözlemini, kanunların veya hadiselerin fasılasız düzenliliğinin ideal ve aslî durum kabul edildiği ve eşyanın bizatihi tabiatı olduğu alanlarla sınırlamak. Böylece, mekanikçilik bilimin gerekli bir varsayımı değildir, ancak mantıki bir eğilim, ideal olarak işleyen bir tahmindir. Profesör White-head şöyle demektedir: "Şimdi iki sonuç çok açıktır. Biri duyu-yolu ile algılamanın tabiata içkin temel faaliyetler arasında herhangi bir ayrım yapmamasıdir. İkinci sonuç ise, özellikle bilimin, formüllerini anlamlı bir faaliyette İstihdam etme konusunda başarısız olduğudur. Bilim her ne kadar kendi kendisine yeterli olduğunu iddia etse de, gözlemden
başka kaynağı olmadan salt duyusal-algıla-malara dayandığı kabul edildiği müddetçe iflas etmiş demektir. Bilim tabiatta neşe bulamaz. Bilim tabiatta bir gaye tespit edemez. Bilim tabiatta yaratıcılık bulamaz. Yalnızca birbiri ardınca gelme ile ilgili kanunlar bulur. Bu eksiklikler tabiî bilimler için geçerlidir. Metodolojisinde bizatihi mevcuttur. Böyle bir bilim sadece delilin yarısı ile uğraşır." {ModesofThought, ss. 210-211).
"Gaye" kelimesi bilim adamının resmî sözlüğünden dikkatle çıkarılmış olmasına rağmen gaye fikrini onun zihninden de uzaklaştırmak çok daha güç bir meseledir. Bilim adamı kendisini bir makinenin nasıl çalıştığını keşfetmeye çalışan gayri-şahsî bir mühendis olarak görmeye çalışabilir; ancak bir mühendis bile makinenin birkaç parçası arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemeye başlayınca, gaye fikrini kendisine empoze etmiş olarak karşısında bulabilir. Gerçek bizlerin "faaliyetlerimizin yönlendiricileri olarak gayelerimizi idrak etti-ğimizdir." Gaye de en az hürriyet kadar temel bir tecrübe meselesidir. Bilim adamı me-todda gaye tanımaz, onu dışlamıştır. Bu onun gayelerine çok uygun olabilir. Ancak, kâinatın yalnızca fizikî bağlantıların nedenselliği şeklinde açıklanmaya gayret edildiğinde, yalın bir çözümlenemez çelişki yumağı haline geleceğini anlamalıyız. Eğer kâinatın sırlarını çözmek İstiyorsak "nasıllar"m ve "neler"in ötesinde "niçinlere"' varmalıyız. Gayenin varlığını ve anlamlı sonlar meselesini basitçe görmezden gelemeyiz; bilim adamları ise bu meselelerin doğrudan bilimin sahasının dışında olduğunu ilan etmişlerdir.
Durum öyle olsa bile, bir şey çok açıktır: Bilim bu şekliyle modern zamanlarda kendisine bağlanmış olan manevî ümitleri tatmin edemez. Bilim bize inorganik dünya hakkında -yani gözlenebilir ve görülebilen dünya hakkında- bilgi verebilir, fakat içyüzü ile ilgili meselelerine, manevî kararlara, ruhun manevî hürriyetine gelindiğinde bilimin bize hiçbir tatmin edici cevap veremediğini görmekteyiz. Bilim hayatımızın en hayatî kısmını, iç saiklerle uğraşan ve faaliyetlerimizi anlamlı, bir amaca yönelik kılan kısmını ihmal etmektedir. İşte bu nedenle "bilim yalnızca hayatın gerçeklerinden kaçan bir felsefeye oturtulabilir ve oturtulmuştur. Her bir hayatın onlar olmaksızın tam ve tatmin edici olmadığı ve onlar olmaksızın toplumun sürekli yeni felaketlerle karşılaşacağı muhakkak olan ahlâkî disiplinler ve manevî sorumluluklardan da uzaktır." (Neîs F. S. Ferre, Faith and Rea-son, New York, 1946, s. 83).
İkbâl şöyle demektedir: "Bu suretle, kendi zihnî faaliyeti neticelerinin tamamen gölgesinde kalmış olan bugünün insanı, artık manalı ve ciddî bir hayat yaşamaktan vazgeçmiştir; yâni, bâtın ve içi cansızlaşmıştır. Tefekkür âleminde, kendi kendisiyle açık bir çekişme halindedir; iktisadî ve siyasî hayat sahasında ise, başkalarıyla açık bir mücadele içinde yaşamaktadır. Kendisini, amansız bencilliğini ve içindeki bütün üstün sây ve gayret hevesini öldüren, ona hayat bezginliğinden başka hiç bir şey vermeyen sınır tanımaz altın hırsını idare edemiyecek bir halde bulmaktadır. "Hakaik", yâni, gözönündeki ihsa-sat (havas) kaynağına dalmış bir halde kendi benliğinin iskandille ölçülmemiş derinliklerinden tamamen ayrı kalmıştır. Sistematik maddeciliğinin izi üzerinden, nihayet, Hux-ley'in korktuğu ve teessüfle karşıladığı enerji felci haline ulaşmıştır." (İkbal, The Recons-truction of Religious Thought in islam, Lahor 1962, ss. 187-188).
Ayrıca, bilimsel metod "nereden", "nereye" meselesini de çözmemize yardımcı olamaz. Kalplerimizde daima zaman ve mekanla sınırlandırılmış bu dünyanın bir deliğinden bakıp, nihaî kaderimizi öğrenme insiyakı vardır. Bİlİm "aktüel" olanla, burada ve şimdi olanla ve özellikle duyuların yardımıyla idrak edilebilenle uğraştığı için, insanı da cansız bir madde gibi, patlayan bir köpük baloncuğu, solan bir görüntü ve ölümünden sonra yo-kolan bir varlık gibi görme eğilimi vardır. Bilimin bu görüşünü kabul edersek, toplum hayatının bütünü içinde büyük bir rol oynayan insanoğlu anlamsız bir muamma, hatta acı bir şaka konumuna düşmüş demektir. İnsanoğlunu daha ayrıntılı bir şekilde idrak etmeye çalıştığımız vakit, insanoğlunda mevcut manevî arayışın ebedî olarak devam etmekte olduğunu inkâr etmenin insanoğlunu hakiki anlamlı rolünden mahrum bırakmakla eş anlamlı olduğunu anlarız. Hayat, yoğun ihtiyarilik duygusu İçinde bir tayin merkezi oluşturduğundan zaruret sahasının dışında kalır. Hayata mekanik bir anlam yükleyen bir biyolog, hayatın mekanik harekete benzeyen davranış biçimleri gösteren ilkel şekillerini açıkladığı için bunda mazur görülebilir. Ancak, hayatı bizzat kendisinde tezahür ettiği şekliyle yani, kendi aklı bulunan, iradesi ile seçimde bulunan, reddeden, yansıtan ve geleceğini dinamik şekilde tahayyül eden şekliyle açıklamaya çalıştığında, mekanik mefhumlarının yetersiz kaldığına kendisi de ikna olacaktır." (İkbal, a.g.e.,ss. 50-51).
Gerçekte, bilim insanlığın nihaî kaderi ile tanışık olmasını sağlayamamaktadır. Bundan dolayı da, çağımızdaki insan neslinin uyumlu bir gelişme sağlaması karşısında ciddi bir handikap oluşturmaktadır. Tabiî bilimlerin sahip olduğu açıklık, kesinlik ve gösterilebİ-lirlik sıfatlarına karşı eğilimli oluş özelliği sosyal bilim alanlarında da aşırı basitleştirmeye gidilmesi yönünde güçlü bir teşvik ol-aktadır. Bundan dolayı, sosyal bilimler uzmanları dikkatlerini genelde fizik bilimlerde-kine benzer tarzda tahlil edilebilecek ve gelleştirilebilecek tipteki malzeme üzerinde yoğunlaştırmış ve böylece gerçeklere karşı gösterdikleri dogmatik a priori tavırla insanlığa muhalif bir konuma geçmişlerdir. Bilim adamının hep kesinlik içinde çalışması, onun sorgulama sahasını daraltması pahasına mümkün olmaktadır. Çok sınırlı kavramları kullanır ve elde ettiği sonuçlar da bundan dolayıdır ki sınırlı bir tabiattadır. Kenneth Wal-ker şöyle demektedir: "Bilim adamı iyi işaretlenmiş bir yolda, başını yerden kaldırmadan ve sağa sola bakmadan yürüyen bir insan olsaydı bundan çok hoşlanırdı. Bu yolun yolcularına, yalnızca aklın sesini dinlemelerini; duyguların tasallutuna aldırış etmemelerini ve psikolojik mahiyetteki kavramları kullanmaktan mümkün olduğu kadar kaçınmalarını söylerdi. Bir insanın hakikate ulaşmasının yalnızca ve yalnızca bu şekilde olacağına inanır. Bilim adamı sıradan bir insana bilimsel metodu anlatırken sesinde genellikle haşin bir ton tesbit edilebilir; böyle zamanlarda yüzünün, dinleyicilerini şeytanın kötülüklerine karşı korumak için liyakatli bir rahibin takınabileceği hayal edilebilecek olan ciddi bir yüz ifadesine bürünmesi pek muhtemeldir:
Olçemeyeceğiniz hiçbir şeye inanmayın, ve kalpten sudur eden iç ferahlatıcı sözlere kulaklarınızı tıkayın." (Kenneth Walker, a.g.e., ss. 96-97).
önemli bölümleri ihmal edilmeye mahkûm olur. Çünkü insan salt "elektron ve proton kompleksi, bir hayvanî organizma, yalnızca bir refleks mekanizması değildir." O, bir varlıktır, belli ölçüler dahilinde irade ve hürriyet sahibidir; manevi bilinç sahibidir ve yokedi-lemez kudretiyle insanoğlunu yücelten bir sonsuzluk duygusuna sahiptir. Ancak, bu bölgeler tabiî bilimlerin ulaşabileceğinin çok ötesinde olduklarından, fenciler ve sosyal bilimciler bunları daima gözden kaçırırlar. Ed-dington şöyle demiştir: "Fizik gerçeklerin, hakikatin yalnızca kısmı bir veçhesini oluşturduklarını idrak etmiş bulunuyoruz. Bu kısmîlik fiziğin özünde mevcuttur. Diğer kısımları nasıl ele alacağız? Diğer kısımların bizi fizik gerçeklerden daha az ilgilendirdiği söylenemez. Hisler, değerler, gayeler de en az duyusal-izlenimler kadar bilinç ve benliğimizi oluştururlar: Duyulara bağlı izlenimlerimizi takip ederek bilim tarafından tartışılan zahiri dünyaya ulaştığımızı görürüz. Benliğimizin diğer unsurlarını takıp ettiğimizde ise zaman ve mekan kavramlarının dışında fakat kesinlikle var olan bir yere ulaştığımızı görürüz." (Science and the Unseen Worîd'âen nakleden İkbal, a.g.e., s. 186).
"Âmentü bİlİâh... de; ondan sonra da dosdoğru ol!" Hadis-i şerif. Celi sülüs ve nesih hat.
Bizler, duyularımız vasıtasıyla bize ulaşamayacak olan hakikatlere, aslî hakikatleri öğrenebileceğimiz "bir yerlere" bu dünyadan yöneltiliriz.
Burada bilincimiz daha geniş bir mesafe ka-tederek duyusal tecrübe âlemine ait olandan çok daha fazlasına şahit olur. Tabiî bilimlerin bu dünya hakkında söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Mahiyetleri itibariyle bu bölgeyi keşfetmekten âcizdirler. Bundan dolayı bu bölge oldukça ihmal edilmiş ve bunun sonucunda insan hayatının maddî yönlerine hakettiğin-den daha fazla önem verilmiştir. Bu ise insanlığın son asırlardaki tek tarafa meyilli gelişmesini doğurmuştur, insan Bu Meçhul adlı meşhur kitabın tanınmış yazarı şöyle demektedir: "Modern nedeniyet kendisim zor bir konumda bulmaktadır, çünkü bize uymamaktadır. Hakiki fıtratımız hakkında hiçbir bilgi olmadan yüceltilmiştir. Bilimsel keşiflerin fantezilerinden, insanoğlunun arzularından, hayallerinden, teorilerinden ve şehvetinden doğmuştur. Gayretlerimiz sonucu inşa edilmiş olmasına rağmen bizim şekil ve kalıbımıza uymamıştır." (Alexİs Carrel, Man the Unknown, Pelican Series, 3948, s. 34). Bilge yazar daha sonra, insanın gücü ve ilerlemesi arasındaki dengesizliğin nedenlerini sıralamıştır. Gözlemleri çok sağlıklıdır ve tabiî bilimlerin insan hayatının problemlerini çözmedeki yetersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Carrel, bize maddî ilerlemenin fizik kaynakların israf edilmesine; dengesiz ve hasta zihinlerin, bezgin ve Öfkeli ruhların oluşmasına yol açtığını anlatmaktadır. Maddî âlemde ulaşılan başarıların hepsi iyi şeylerdir. Ancak bu, kişinin fizikî süreç ve oluşumlar üzerinde kontrol elde etmenin, zihin ve ruhun meselelerini çözmede tek başına yeterli olabileceğini zannetmesini gerektirmemektedir. Eğer bilim, üzerine oturtulduğu varsayımla- tetkik edilmeksizin ve bizatihi kendi içinde sahip olduğu sınırlar farkedilmeksizin bir put haline getirilirse insanlığı bir felaketten diğerine uğratır. Carrel şu gözlemlerde bulunmuştur: "Gerçekte salt bilim bize zarar vermez. Ancak büyüleyici güzelliği aklımıza hükmettiğinde ve düşüncelerimizi cansız maddeler dünyasına hapsettiğinde tehlikeli olur. Bu durumda insan dikkatini kendisine yöneltmeli, ahlâkî ve entellektüel yeteneksizliğinin sebeplerini araştırmalıdır. Onu kendi avantajımıza kullanamayacak derecede bir zaafİyetimiz varken, medeniyetimizin artan konfor, lüks ve güzelliğinin, hacim ve ihtilaflarının faydası nedir ki? Gayri-ahlâkîüği ve insanlığın en asil unsurlarının kaybını getiren bir hayat tarzını geliştirmeye Özen göstermek çok kıymetli bir iş değildir. Daha hızlı trenler, daha konforlu otomobiller yapmamızdan veya uzaktaki nebulaların yapısını incelemek için daha ucuz radyo ve teleskoplar Üretmemizden çok daha iyisi kendi benliğimize yönelmektir. Avrupa'ya veya Çin'e birkaç saatte gidebilecek uçaklar yapmamız ne gibi bir gerçek ilerleme temin eder? İnsanlar faydasız şeyleri daha fazla miktarlarda tüketsin diye üretimi duraklamaksızm artırmak çok gerekli midir? Mekanik, fizik ve kimya ili İlgili bilimlerin bize akıl, ahlâkî disiplin, sağlık, psikolojik denge, güvenlik ve selâmet getirme kabiliyetinden mahrum olduğu konusunda şüphe yoktur." (Alexis Carrel, a.g.e., ss. 50-51).
Çağımızda psikolojinin gelişmesi insanoğlu tarafından bir ümit verici İşaret olarak memnuniyetle karşılanmıştır; çünkü insanoğlunun hayatın esrarını çözmek yönündeki tabiî arzusunu gerçekleştirmeye yaklaşıldığı zannedilmiştir.
Fakat psikolojinin de kendine Özgü sınırlılıkları vardır. Maddî cisimleri onlara zarar vermeksizin tahlil edip, kullanabiliriz, ancak insanı bu tarz bir objektif tahlile tabi tutamayız. Biyolojik veçhesi yönünden bile hayat büyük bir sırdır ve onu tamamıyla idrak etmek zordur. Manevî ve beşerî veçheleri ile ise hayat kişilerin kendileri ve yakınları için bile esrarına akıl erdirilemeyen bir sırdır. Varlığımızın veya başkalarının varlığının derinliğine gitmeye başladıkça, sahip olduğumuz bilgiler kavrayışımızı daha da çapraşık hale getirmektedir. Ancak bizlerde insanın ruhuna, "o" olduğu en aslî cevhere nüfuz etme yönünde dayanılmaz bir arayış vardır. Ancak, zihninin çalışma şeklini objektif ve tarafsız bir şekilde incelemek ve müphem arzulan, kompleks dürtüleri, yarı-şuurlu hareketleri açığa çıkarmak insanoğlunun harcı değildir. Psikoloji bilinçaltının ve bilinçsizliğin perdelerini araladığını iddia etmektedir, ancak bu iddia pek cok sınırlamalara tabidir. Özetlersek, kendimizi bilmek demek, hakkımızdaki yanlış değerlendirmelerin üstesinden gelmemiz demektir; komşumuzu bilmek demek onun hakkındaki "ilintisiz çarpıtmaları" (nakilleri)n üstesinden gelmemiz demektir. Değişen derecelerde olmakla birlikte hepimiz kendimizle ilgili yannlış değerlendirmelerden muzdari-bizdir. Hepimiz şahsiyetlerimiz hakkında gerçek zannettiğimiz fanteziler üretiriz. İnsanın ruhu, her bir ferdin özgün özü hiçbir zaman kavranamaz ve yeterince tanımlanamaz. "Bundan dolayı psikoloji bize insanın ne olmadığını söyleyebilir. İnsanın, her birimizin tek tek ne olduğunu söyleyemez... Bundan dolayı psikolojinin meşru amacı negatiftir; sapmaların ve yanlış görüşlerin ortadan kaldırılmasıdır, amaç pozitif yani insanoğlu hakkında tam ve kapsamlı bir bilgiye ulaşmak değildir." (Walter Leibrecht, Religion and Culture, New York, 1959, s. 33).
Bilimin yetersiz kaldığı yerde akim ön plana çıkıp başarıya ulaşabileceğine inanan bir bilim adamları grubu da vardır. Bunlara göre insanoğlunun zihnî yetenekleri diğer hayvan-larınkinden çok daha fazla gelişmiş olduğundan, kendi iç dünyasını da içeren daha büyük bir dünyanın varlığım idrak edebilir; ferdî ve sosyal hayatını düzenleyecek uygun kanunlar yapabilir. Yakından tahlil edildiğinde bu iddianın da içinin boş olduğu görülmektedir. Aklın insana duyusal verileri kavramsal şekillere çevirmekte fayda sağladığında şüphe yoktur, ama nihayetinde bu da tecrübeye dayalıdır. Bundan dolayı fen bilimlerinin tâbi olduğu kısıtlamalara bu da tâbidir.
Muhakeme tamamen sebep ve etkiye dayanmaktadır. Hakikate bu ilişki vasıtasıyla ulaşabiliriz. Bu ilişkinin iddiasının derinliğine daldığımızda sebep ve etki arasındaki ilişki nedeniyle elde edilen bilginin bizzat akıl yürütme ile değil tecrübe yoluyla edinildiğini görürüz. Bİr cismin, çok güçlü tabiî muhakeme yeteneği olan kişiye gösterildiğini varsayalım. Eğer bu cisim o kişi için tamamen yeni daha önce hiç görmediği bir şeyse, bu kişi bu cismin sebep ve etki ilişkilerinin hiç birini keşfedemeyecektir. "Ademoğlu daha en baştan tamamen mükemmel rasyonel fakla ait) yeteneklerle donatılmış olmasına rağmen, suyun akışkan ve saydam olmasından boğucu olduğu sonucunu veya ateşin ışığı ve sıcaklığından kendisini kül edebileceği sonucunu çıkaramazdı. Hiç bir zaman duyulara aşina olan keyfiyetler sayesinde, herhangi bir cismi üreten nedenleri veya yol açtığı etkileri keşfetmek mümkün olmaz. Tecrübe yardıma koşmadıkça aklımız da hiçbir zaman varlığın hakikati ve meselelerin özü ile ilgili çıkarımlarda bulunamaz." (David Hume, Enquiries Concerning the Human Understanding, s. 27).
Zekanın yapabileceği, en fazla, tabiî hâdiselerden türetilen çok basitleştirilmiş ilkeler türetmek ve pek çok sayıdaki etkileri kıyas, tecrübe ve gözlem yoluyla bir kaç genel nedene indirgemektir. Kişinin hakikati içgüdüsel olarak hissetmesi, hakikat ile ruhen uyum içinde olmaya meyletmesi ve hakikatin kendisinden arzu ettiği şeyi idrak etmesi durumunda, zekanın pozitif katkıda bulunması mümkün değildir. Elastikiyet, çekim güçleri, parçaların kohezyonu, hareketin itme vasıtasıyla İletilmesi akim araştırıp, açıklayabileceği nihai sonuçlar olabilir; ve bu genel ilkelerle ilgili ya da onlara yakın özel bir fenomeni sıkı bir sorgulama ve muhakeme sayesinde keşfettiğimizde yeterince mutlu olabiliriz. "En mükemmel şekliyle tabiat felsefesi sadece cehaletimizi biraz bertaraf etmeye yarar; ahlâkî veya metafizik felsefenin en üstünü de belki, cehaletimizin bize gizli kalmış daha geniş boyutlarım idrak etmemize yarar. Bundan dolayı insanın körlüğünü ve zayıflığını farketmesi, bu durumdan kurtulma gayesiyle gösterdiği gayretlerin sonucu gerçekleşmektedir." (a.g.e., s. 31),
Gördüğümüz gibi, nihaî olan yücelik, varoluş ile ilgilidir. Sorumlu insan hayatı gibi kaçınılmazdır. İnsan olarak varlığını sürdürmek: İyi günde, kötü günde kainat ve onun ardındaki gözlenemeyen hakikat ile elele olmak ve ona sürekli tepki göstermek; bizim fiilî seçimlerimizde en önemli ve en hakiki olanı neyin teşkil ettiğine karar vermek demektir. Bilgiden ne kadar mükemmelen ve objektif olarak faydalanırsak faydalanalım, hakikati bütünlüğüyle kavrayamaz ve hakikatle doğrudan bir bağ kuramayız. Bunu ancak din vasıtasıyla gerçekleştirebiliriz: Din bizim hakikatle temasımızı sağlar, Allah'ın emir ve yasaklarım açıklar ve davranışlarımızın O'nun arzusuna uygun olmasını temin eder.
İbn-i Haldun şöyle demektedir: 'insanoğlu aklının varolan bütün şeyleri ve bunların nedenlerini kavrayabileceği, varlığın bütün ayrıntılarını bilebileceği şeklindeki iddiaya gü-venmemelidir. Böyle bir iddia saçma bulunmalıdır. Her şahsın varlığın (bütününün) algıladıklarından ibaret olduğu tarzında sathî bir izleniminin bulunduğu bilinmelidir. Bunun (algılama sahasının dışına) çıkmadığı gerçek ise farklıdır. Hakikat bunun ötesindedir," (İbn-i Haldun, Mukaddime, çev. Franz Ro-senthal, c. III, s. 37,).
Ancak bu, akim tamamen faydasız olduğu ve insanoğlunu mutlaka helâka götürdüğü gibi bir anlayışa da yol açmamalıdır. Bu hiç bir şekilde bu anlama gelmez. İbn-i Haldun'un ifadesiyle: "Akıl doğru bir terazidir. Sonuçları kesin olup, asla hatalı değildir. Ancak akıl Allah'ın birliği, âhiret, nübüvvetin hakikati, İlâhi sıfatlar ve mutlak özellikleri veya akıl seviyesinin ötesinde olan herhangi bir şey gibi meseleleri ölçmek için kullanılmamalıdır. Bu İmkânsıza özlem duymak olurdu. Bu, kişinin altın tartan bir teraziyi görüp bununla dağları tartmak istemesi gibidir. Bu (bahsedilen konuları tartmanın imkansızlığı) terazinin sonuçlarının (eğer doğru amaçlar için kullanılmışsa) doğru olmadığım ispatlamaz. Ancak, aklın durmasının gerekli olduğu bir sınır vardır. Kendi seviyesinden Öteye gidemez." (a.g.e., s. 38).
Yavan bir entellektüelizmİn soğuk ikliminde bir insan en fazla "aslî sebebin" varlığını keşfedebilir, Allah'ın sıfatları, rızası ve Allah-İn-san ilişkisi söz konusu olduğunda akıl müsbet hiçbir şey söylemez. İşte bu merhalede insanoğlu peygamberlik müessesesine olan ihtiyacı fıtrî olarak farkeder. Bu müessese vasıtasıyla insanoğluna Allah tarafmdan yeni bir tecrübe kaynağı tanıtılmış olmakta ve insanoğlu bu kaynak sayesinde Yaratıcısı ve O'nun rızası, Yaratılan varlıkların görünmeyen gerçekleri ve çevredeki değişikliklerden bağımsız ahlâkî ve manevî standartları hakkında bilgi sahibi olmaktadır. Bir diğer ifadeyle, yalnızca peygamberlerin rehberliği ve önderliği bizim hakikat ile olan temasımızı sağlar; bize varlığımızı çevreleyen anlık şartlardan tamamen bağımsız bir ahlâkî değerler modeli sunar ve onunla uyumumuzu temin eder. Bundan dolayı peygamberlik bir efsane değil, metafiziğin, ahlâk ve maneviyatın en yüce kaynağıdır; kişilerin her çağda kolayca İnanır olmalarının doğurduğu bir müessese değil, insanlığın bütün zaman ve mekânlarda duyduğu temel ihtiyaçlara tek cevaptır.
Ancak, peygamberlerin tecrübe ettiklerinin mistik tecrübe olarak adlandırılan olgudan çok farklı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Mistik tecrübe ifadeden yoksundur ve bundan ötürü diğerlerine ulaştırılamaz, geçi-rilemez. "Bu hususiyetleri içinde mistik tecrübe akıl durumundan ziyade his durumuna benzemektedir... Bunlar hakikat derinliklerine yapılan yolculuklardır. Akıl terazisine sığmazlar. Anlam ve Önemi büyük olan aydmla-nıştır; ve kural olarak zamanla değişik tarzda bir otorite hissi yayarlar." (William James, The Varieîies of Religious Experience, Londra, 1903, ss. 380-381).
Ancak bu tecrübeler ne kadar ayrıntılı olursa olsunlar, yetki sahibi kabul edilemezler. Çünkü tamamen şahsidirler ve yalnızca anlayış ve hisleri temel alan mistisizm-dışıs rasyonalist bilincin yetkisini elinden almaya teşebbüs etmektedirler. Bu hayatta en büyük talepleri bir faraziye olduklarının kabul edilmesini istemek olabilir. Bunlardan hangisini tahlil ederseniz edin, bunların hiçbir zaman karıştırılmamış olduklarını göreceksiniz. William James'in İfadesiyle, "Bu tarz bir din her tür malzemeyi, 'paçavra ve tutarsızlığı' yan yana içerir. Yanılmaz bir hakikate sahip olmayışı da buradan kaynaklanır." (William James, a.g.e., s. 426). Büyük sûfilerden İmam Rabbani Şeyh Ahmed Serhendî veya yaygın adıyla "Müceddid-i Elf-i Sâni" bu konuyu müritlerinden birine şöyle aktarmıştır:
"Kişi tasavvuf! tecrübe ile kazanmış olduğu bilgide bile hataya düşebilir. Çünkü sûfinin olağanüstü önemde kabul ettiği bilgi kırpıntısı vahiyle ayırdedilemez şekilde karışabilir ve bu durumda sûfi, taneyi başaktan ayırmakta güçlük çeker. Bu tarz tecrübelerde bile yanılmak mümkün olduğundan, bilginin bu dalına tamamen güvenilmemelidir... Her türlü hatalardan âzâde olan en güvenilir ve nihai bilgi Kitab'ın ve Hz. Muhammed @'in Sünnetinin bilgisidir, çünkü bunlar Vahye dayanmaktadır." (Şeyh Ahmed Serhendî, Mektu-bat, c. I, no 217).
İnsanlığı doğru yola iletecek olan ne akıldır ne de mistik tecrübedir; yalnızca vahiydir. İnsiyakı olarak farkına vardığımız mantık veya akıl yürütme yeteneğimiz Allah ile irtibat organımız değildir, insanın ruhaniyeti bu yeteneğin daha fazla ya da daha az keskin ve faal olması ile de anlaşılamaz. "En yüksek derecede zihnî güçlere sahip olunması mümkündür -kişi, ehil bir tarih ve edebiyat eleştirmeni olmaya yetecek derecede keskin ve nüfuz edici bir zekâya; gözlem, kıyas ve muhakeme kapasitesine ve kültür birikimine sahip olabilir.- Bu özellikleri onu güçlü bir fikir savunucusu, teolojik doğma ve ilâhi sistemlerin marifetli bir planlayıcısı, bir skolastik din bilgini yapabilir. Ancak bütün bu zihnî donanımları ile bile -yaşayan bir imanı, gönül ve duygularının cevvaliyeti yoksa- kişi takva'nm özünü yakalayamamış demektir." (John Ca-ird, a.g.e., s. 157).
Diğer yandan, mistik tecrübeyi insanoğlunun hakikat rehberi gibi görürsek, kendi kendimizle çelişkili bir duruma düşeriz. Mistik görüntüler şeklinde bize ulaşan nesnelerin tabiatını yerli yerince idrak edebilmek; bunları geçici vecd ve coşku hallerinden ayırdedebil-mek için önümüzde objektif ölçüler bulunmalıdır. Ancak bu ölçüler sayesinde, bir takım enfüsi tecrübelerin dinî olduğunu farke-der ve onları tamamen hissi olan tecrübelerden ayırdedebiliriz. Eğer yüceltilmiş duygular dışında başvurabileceğimiz başka bir ortak ölçüt yoksa, o zaman herkesin kendi tecrübesini diğerlerininkî kadar geçerli saymasından daha normal bir şey olamaz. Ancak bu hatalıdır. Tamamen mistik olan ve fakat peygamberlerin tasdikine mazhar olmamış tecrübeler çoğunlukla sübjektiftir ve bir sûfinin cezbe hâlinde gördüğü nesnenin mahiyeti, sûfinin ferdî karakteri ve mizacı tarafından belirlenirler: "Diğer konularda olduğu gibi, dinde de duygu gibi çok değişken ve gelgeç bir şeyden objektif değeri haiz bir ölçüt çıkarılabilir mİ? Eğer duyguların yoğunluğu haki-kat'ın ispatı ise veya dinler ibadet eden kimselerin gönüllerinde taşıdıkları heyecanın yoğunluğuna göre derecelendirilecekse; içine hiçbir sapmanın (dalâlet) karışmadığı saf imanın aynı dinin tahrif olmuş şekilleri ve hatta müşriklik ve fetişizm karşısında bile bir üstünlüğü kalmamış olacaktır. 'Benim dinim en doğru dindir, çünkü ben onun doğru olduğunu hissediyorum; ben bu veya şu görüşe taraftarım, çünkü o beni gönülden etkiliyor ve kalbimi titretiyor; Allah fikrinin sarsılmaz bir biçimde şahsımda yer etmesinin sebebi bu fikrin, varlığımın özüne alışılmadık duygularla nüfuz etmiş olması ve ruhumu anlatılamaz bir mutluluk, vecd ve coşku mucizesiyle doldurmuş olmasıdır.' Bu bütün dinlerin bağlılarının benzer şekilde kullanabileceği bir iddiadır ve daha duygu yüklü ve maddeci olan dinler için daha akılcı ve ruhanî olanlara nazaran daha fazla geçerlidir." (John Caird, An înîroduction to the Philosophy of Religion, Glasgow 1894, ss. 163-164).
Bu teorinin bir diğer yönü daha vardır: Dinin insan ruhu ile İlahi olan arasında bir bağ olduğuna inanıyorsak, ve bundan dolayı dini insanda veya sonsuzluk nesnesi olan sübjektif yönde arıyorsak bulabileceğimiz şey en fazla hisler vasıtasıyla İlâhi olanla rabıtayı sağlamaktır. Ancak fıtratın bu yönü ferdî, değişken, tesadüfi olduğundan evrensel, sabit ve gerekli olan fikrini temsil eden bir nesne ile ilişkiye girme ya da buna karşılık olma yeteneğinde değildir." (John Caird, An Intro-ducîion to the Philosophy of Religion, Glas-gow, 1894, s. 165).
Bu temel de gözönünde bulundurulduğunda, dini hassanın özelliklerini hakikaten ve ayrını yapabilecek şekilde hissetme iddiasında bulunmak imkansız olmaktadır.
Yukarıda süregelen tartışmalar açıkça şunu ortaya koymuştur: İnsanoğlunun ihtiyaç duyduğu hakikat rehberi ne saf akıldır ve ne de saf histir. Bu rehber objektif hakikate veya bir diğer adla objektif mistisizm'e dayanan mistik bir duygudur. Bu insana rehberlik eden kanuna "din" adını verelim. Ancak bütün dinler bu standarta uymazlar. Sahih din yalnızca gönül tellerini titretmekle kalmamalı; aynı zamanda, inançları, sübjektif gel-geç-Hkten ve döneklikten sağlam bir yapıya çevirmelidir. Dinde yanlış ile doğruyu bariz şekilde ayırdeden Ölçütlere sahip olmalı ve bayağı olanla yüce olanı da objektif bir standartla tespit edebilmelidir. Kalbe doğan ilham akıl tarafından da doğrulanmalıdır. Enfüsî tecrübelere hükmetmeye tabiî bir hakkı olduğu ve bu tip tecrübeleri yargılayıp, düzenleyecek ilkelere sahip olduğu gözlenmelidir.
İnsanoğlunun hayatım uygun tarzda düzenlemek için gerekli olan bu tarz bir objektif mistisizm veya kurumsallaşmış akıl, yalnızca peygamberlerden alınabilir. Çünkü onların bilinçleri ne sadece enfüsî tecrübe sahasına hastır, ne de saf akıl sahasına. Kendine has değişik bir tabiata ve toplumsal bilince sahiptir. Bir yandan, düşünce tellerine dokunarak içimizdeki kavramların kendi anlık içerik ve anlamlarının çok ötelerine ulaşmak üzere uyanmasını sağlar. Diğer yandan, Allah ve ilâhi varlıklarla ilgili kesin ve belirli görüşlerin varlığım, insan aklını uyararak objektif ^eğerler haline getiren sübjektif tecrübeler oluşturur. Bu tecrübeler aynı zamanda, Allah ve ilâhi varlıklarla insanoğlunun ilişkisini de belirler ve insanoğluna bu ilişkinin sonucu olarak benimsemesi gerekli belirli bir ferdi ve toplumsal davranış şeması verir. Böylece insanoğlunun özünde ve insanla diğer insanlar arasında tam bir ahenk olması temin edilir.
jbn-i Teymiyye bu noktayı en-Nübüvve adlı eserinde çok güzel bir şekilde incelemiştir. İbn-i Teymiyye, bir peygamber'in şuur kabiliyetinin yalnızca Allah'ın hikmeti ve iradesi yardımıyla geliştiğini ve böylece Allah'tan olduğunu savunmaktadır. Ona göre bu şuur hiç bir şekilde insan aklının işleyişine veya kalbin duygularına bağımlı olmamalıdır. Özellikle Farabî gibi bazı Müslüman felsefecilerin "Vahiy faal akıldır" şeklindeki görüşünü tamamen reddetmektedir. Peygamberliğin derin mistik tecrübelerin lütfü olarak bahsedildiği görüşüne de katılmamaktadır. İbn-i Teymiyye "nebi"yi, Allah tarafından kendisine vahyedİlen kişi olarak tanımlamıştır. (İbn-i Teymiyye, en-Nübüvve, s. 17). Bu âlim zat, kelamın şekilciliğinden kurtulmuş ve felsefecilerin akla öncelik veren (entellektüelist) ahlâkı ile sûfilerin mistik coşkuları arasındaki temel meseleleri çözmeye çalışmıştır. Peygamber, ihtiyaç gereği -hayatın bütününü kapsayacak şekilde- yüce ve kapsamlı, ölçülemeyecek kadar değerli bir görüş sahibidir. Çünkü, aklî ve hissî melekelerimiz ile ulaşamayacağımız hakikatler O'nun sayesinde bize aksettirilmektedir. Peygamber'İn tebliğ ettikleri en mükemmel ve istikrarlı olandır, çünkü nebevi şuur, âlimlerin ve zâhidlerin tecrübelerinde sapma ve tahriflere yol açabilecek olan pek çok miras kalmış eğilimden oluşan bir türev değildir. Nübüvvet Allah'ın bir kimseye yaptığı özel bir ihsanıdır; bu sayede o kişi Yaratanın irade ve emirlerini kullara bildirme görevini üstlenmiş olur.
"Allah bir İnsanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakimdir." (42: 51).
Bir peygamber diğer insanların beşerî niteliğini paylaşır; ancak peygamberlik gibi özel bîr ayrıcalığı vardır, bu da onu bütün insanlığın üstüne çıkarır: "De ki: 'Ben yalnızca sİ-zin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana İlâh'ım-zın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın." (18: 110).
Bundan dolayı, nebevî tecrübeyi herkes yaşayamayacağı için onun geçerliliği de sorgulanabilir iddiası, tamamen yanlıştır.
"Organizmalar hiyerarşide yükseldikçe sayıları azalır. İçgörü ne kadar incelikli ise ona o kadar az kişi kavuşur; menzili ne kadar genişse, bu özellikle donatılmış kişilerin sayıları da o kadar az olur. Her hassanın değerini ispat için en ciddi imtihanlardan geçmesi gerektiği mantıken doğrudur, ancak herhangi bir hassanın delilleri yalnızca bir kaç kişi sahip diye bir tarafa bırakılmamalıdır. Herkesçe bilinen bir misâl verirsek; çok yetenekli musikî kulağına sahip ya da renkler arasındaki uyumu çok iyi farkedebilen birkaç kişi, halk yığınları, 'odun hamalları ve su satıcıları' böyle hassalara sahip olmadığı için bir kenarda değerlendirilmeden bırakılamaz. Kaba kalıplara sahip kişiler mahrum diye, daha incelikli duyguların ürünleri değersiz addedilebilir mi?" (William Knight, Aspects of The-ism, Londra, 1893, s. 111).
Varlıklarıyla dinî tecrübenin hakikatini keşfedebileceğimiz, diğer bilgi şekillerine de uygulanabilir olan deney şekillerine sahibiz, Bunlar, Allah'ın elçileri tarafından tebliğ edilenlerin gerçek değerini güvenle değerlendirebileceğimiz aklî ve pratik tecrübelerdir Vahyin hükümleri ile akıl ve kalbin hükümleri arasındaki farklılık çok barizdir. Peygamberler Allah ve insan, insan ve insan, insan ve fizik çevresi arasında doğru ilişki temellerini temin ederler: Ayrıca genellikle müphem spekülasyon bulutları İle çerçevelenmiş bölgeleri de gün ışığına çıkarırlar. Böylece, insanın metafizik arayışlarına uygun ve tatmin edİcİ cevaplar verirler.
Filozoflar veya sûfiler de böyle iddialarda bulunabilir. Varlığının, gerekli aklî kanunlar tarafından deneyden geçirildiği varsayılan büyük mantıkî anlayış hakikati objektif bir öz değildir; yalnızca "öz"ün (benliğin) gölgesi-dir. Buna benzer olarak, varlık bilimciler ve teleolog (tabiatta bir tertip ve gaye bulunduğunu savunan)lar bilinçsiz bir şekilde kendi portrelerini çizmekte ve bir düşünce gayreti ile onu edebiyat perdesi üzerine yansıtmaktadırlar.
Sûfiler için de aynı şey geçerlidir. Bu zatlar, genellikle gözlerimizi perdeleyen bulutların bir anlık dağılması sonucu, İnsanoğlundan başka daha yüce varlıkların bulunduğunu idrak edebilirler. Ancak sûfinin bu saadet anında farkettiği hakikatler, normal konuşma dilinde aynen ifade edilemez; daima mantık sahasının dışında kalır ve bilginin çerçeveleri içine sıkışmayı reddeder.
Ancak nebevî vahiy çok farklıdır. Peygamberlerin vahiy dolayısıyla açıklamalarda bulundukları gerçeği bilinmektedir. Bu zahiren bir faraziye olarak gözükebilir, ancak tetkik edildiğinde doğru olduğu görülür. Aklın deneyinden geçer ve onu takip eden insanların hayatında dinamik bir etki husule getirir. Dr. İkbal bu noktayı Reconstruction of Islamic Thought adlı eserinde ele alarak şöyle açıklamıştır: "Veli, 'vâridat-ı ittİhad'm, yâni vahdet âleminin sebep olduğu lezzet ve sükûndan kendini koparıp geri gelmek istemez; ister istemez, avdet ettiği zaman da, bu avdetten beşeriyet nâmına büyük bir hayır beklenmez. Halbuki, nebinin avdeti yaratıcıdır. Tarih kuvvetlerine hâkim olmak ve o suretle yeni bir gayeler dünyası yaratmak maksadıyla, zamanın akışına katılmak üzere avdet eder. Veli için 'vahdet âlemi1 son gayedir; nebi için ise, bir araya toplanınca bütün beşer dünyasını tamamen değiştirecek, kâinatı yerinden sarsacak ruhî kuvvetlerin kendi derunûnda uyanması demektir. Kendi dinî tecrübesinin, canlı bir cihan kudretine dönüştüğünü görmek, nebi için en yüksek gayedir. Bu itibarla nebinin avdeti, dinî tecrübesi kıymetinin bir nevi amelî imtihanıdır. Nebinin iradesi, yaratıcı amelinde, hem kendini hem de dünyayı meşhûd ve mahsûs maddî bir keyfiyet olarak muhakeme eder ve bu keyfiyet içinde kendini cisimleştirir. Karşısındaki nâkabil-i nüfuz maddeye nüfuz etmekle, nebi, kendi zâtı için kendini keşfeder ve kendini tarihin gözü önüne açar. Bu itibarla, nebinin dinî tecrübesinin kıymetini takdir için ikinci bir yol, onun ne çeşit İnsan yarattığını ve dünyaya getirmiş olduğu peyâmm ruhundan ne türlü bir dünya medeniyet ve kültürü neş'et ettiğini tetkik suretiyle mümkündür." (Dr. M. İkbâl, a.g.e., ss. 124-125).
Nebevî tecrübe hayatın tesirlerini inkar etmez, bilakis hayatın hissedilmesini temin, bu hissi tasdik ve artırma yönünde daimi bir teşvik teşkil eden güçlü bir iradedir. Değerleri ve vazifeleri çok önemseyen bir vakıadır; amaçları ve idealleri gerçekleştirmek için sar-fedilen arzulu gayrettir. Mistisizm pasif, sessiz, her şeyden elini eteğini çekmiş bir tefekkür halidir. Felsefe soyut bir idealizm veya inici ikna ameliyesidir; veya bir diğer ifa-jeVle, somut örnekler vermenin ötesinde kılcı bir istikrardır. Düzenleyici, her şeyi ku-tıcı nebevi tecrübe modeli daima somut laydık yüce olanın hayata geçirilmesidir. Bu tecrübe aktif, meydan okuyucu, arzulayıcı ve hlâkîdir. Peygamber, hayat yürüyüşünü dün-yj yaşayarak değiştirmek yönünde güçlü hir ai"zu ile tamamlar. Vazifesi konusunda sarsılmaz bir güven duygusu içindedir. Kaya eibi sağlam bir iman, cesur ve cüretli bir ruh, ve şer güçlerle savaşma konusunda güçlü bir kararlılık. Mistik hayat bir 'içe dönüş', hayattan uzaklaşma, mutlu bir sessizlik, ve dış dünyanın zincirlerinden kişinin ruhunu zorla kurtarma çabasıdır. Peygamberin hayatı faaliyet ve coşku ile doludur. Hayat mücadelesini kötülemek yerine, peygamber hayata, yaratıcı faaliyetlere, hür ahlâkî fiillere güven duyulmasını teşvik eder. 'Her zaman ümitvar olmayı ve ümitsizliğe karşı durmayı' öğütler."
Böylece iman nebevi takvanın temel ilkesi olmaktadır. Bu, hem hakikate yükselmeye İman, hem de hayata güven duygusu ile yaklaşmaya iman etmektir. Ayrıca, mistiğin zühd hayatı normal-üstü bilinç durumunda meydana gelen olağanüstü tecrübeler ile zirvesine ulaşır: Vecd ve işrak, vecd içindeki şahsın yaşayacağı hissedilen olağanüstülükler dışında tamamen ruhanî tecrübelerle mücehhez heyecanlı duygular. Nebevi tecrübede vahyin ulaştığı esnada da çeşitli görsel olağanüstülüklerle karşılaşılır, ancak bu ikisi arasında Çok büyük farklılık vardır. Bir mistik için görsel vecd nihai amaçtır, fakat peygamber için birinci derecede önemli olan vahiy vasıtasıyla kendisine ulaşan tebliğdir. 'Mistik tecrübe' içinde metafizik spekülasyonda bulunan bir tefekkür eğilimi ile sarmalanmıştır... Dikkatli psikolojik iç-tahlilleri de içerir... Bunun aksine nebevî şahsiyetlerin tecrübesi tamamen yalındır ve spekülatif düşüncenin ötesinde hayata yöneliktir, karmaşık psikolojik varsayımlardan beridir. Burada yorucu iç-tahliller ve kendi-kendine tanıma gayretlerinden ziyade Allah'ın tabiatı hakkında tefekkür etme; iman, ümit ve aşk vardır." (Friedrich Heiler, Prayer, Oxford University, Press, Londra, 1937, s. 145).
Mistik ve nebevî İlâh kavramları arasında da çok büyük fark vardır. Mistik vecd gizli ve kavranamaz bir sırdır; bundan dolayı düşünceyle algılanamaz ve sözle tanımlanamaz. Çünkü bilinçli tecrübenin ötesindedir. "Yine, İlâhi olan da her türlü sözün üstüne yüceltilmiş, isimlendirilemez ve ifade edilemezdir. Gnostiklerin (bilinemezciler) söylediği gibi "Dipsiz çukur", "sessizlik" (F. Heiler, a.g.e., s. 147). Peygamber her İnsanın çok kolay kavrayabileceği çok net bir ilâh tanımı yapar. Konu ile ilgili esrarlı hiç bir yön yoktur, mutlak kavramı, nebevî tecrübe'de, spekülatif bir tefsir ya da metafizik bir yansıtma değildir. Vecd tecrübesine gelince, O, elçisine Rabbin-den gönderilen objektif ilmin sonucudur. Nebevî dinlerde, Allah hayat dramını sessizce seyreden değil; yaratan, İşleyen ve tabiatta kendi iradesinin gerçekleşmesi için konuşan bir varlıktır. Ferdin ve toplumun kaderinin yapıcısıdır.
Mistik tecrübeler tamamen şahsî olduğu için, bütün insanları bağlayıcı hiçbir otoritesi yoktur. Mistisizm'in bütün dinî otoritelerden ayrı tutulmasının sebebi de budur. Nebevî vahiy objektif ve tarihî bir gerçektir, İlâhi iradenin evrensel olarak bağlayıcı şekilde tebliğ edilmesidir. Böylece nebevî dinlerde otorite kaynağını vahiyden alır. "Allah iradesini Peygamberler vasıtasıyla iletmiştir; Peygamberler Allah'ın dili olmuştur, bu nedenle de söyledikleri bulundukları çağda yaşayanlar ve ondan sonra gelenler için bağlayıcıdır." (F. Heiler, a.g.e., s. 154). Mistikler (sûfiler) şüphesiz müridleri ve Hz. Muhammed @'in bariz şekilde sahip olduğu otorite ve mevki ile kıyas edildiklerinde Önemsizleşirler. Kur'ân-ı Kerîm bu konuya şöyle işaret etmektedir: "Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izni ile, itaat olunması için gönderdik..." (4: 64).
Sûfi yalnızca Allah ve ruh ile ilgilidir. Fena fillah mertebesine ulaşmak için bitmek bilmeyen bir arzu duyar. Peygamber de Allah'a ulaşmaya çalışır, ancak hiçbir zaman diğer insanlardan veya kâinattan tecrit olmuş değildir. Peygamber insanlığı Allah'ın yoluna döndürmek gayesiyle gelmiştir. "Onu üzen sıkıntılar yalnızca kendisine ait değildir; ihvanlarının sıkıntısı da onu üzer; arzuladığı kurtuluş da halkının, kendine inananların ve hatta tüm insanlığın kurtuluşudur." (F. Heiler, a.g.e., s. 161). Bundan dolayı peygamberlik sufiler-de eksik olan aktif ve toplumsal nitelikleri içerir. Ayrıca, peygamberler kendilerinin Allah tarafından, yalnızca O'nun varlığını idrak coşkusunu yaşamaları ve İlahi aşk saadetini tek başlarına duymaları için değil, belirli pozitif vazifeler için seçildiklerini bilirler. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır: "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler İndiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir." (57: 9).
Peygamber, sûfi gibi, Allah'a ulaşmak için geniş yoldan çıkıp kendi dar yoluna sapmaz; bilakis kendisine inananları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bundan dolayı, şahsiyet geleneksel inanca tepki gösterir ve varolanlardan küçük ya da büyük yeni bağların merkezi olur.
Kur'ân peygamberlerin rolünü pek çok yerde tanımlamıştır. Peygamberlerin vazifesinin hakiki tabiatı ve anlamı hakkında fikir verebilmek için aşağıda bu ayetlerden bazılarını tekrar edeceğiz.
"Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren Önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize kulluk eden kimselerdi." (21: 73).
Peygamberler "mukaddes marifetullah okulunun ve beşeriyyetin manevî hayatının" azimli öğretmenleridirler. "Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mizanı indirdik..." (57: 25).
Peygamberlerin pek çok sorumlulukları iki noktaya yönelmiştir: Kitab'm öğretilmesi ve insanlığın düşüncesi ve fiili arasındaki dengeyi temin etmek.
Peygamberler, Allah'tan gelen vahyi söz ve amellerinin yardımı vasıtasıyla açıklama vazifesini üstlenmişlerdir: "Kitaplar ve belgelerle; sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünürler." (16:44).
Peygamberlerin yalnızca Allah'tan gelen vahyi iletmek değil, onu gerçeklikler dünyasında uygulamakla da görevli oldukları ortaya çıkmaktadır. Açıklamak, vuzuha kavuşturmak mânalarına gelen tebyîn kelimesi hayli önemlidir ve Kur'ân'm bir başka ayetinde görüldüğü üzere yalnızca açıklama anlamına gelmekten çok daha geniş bir alanı kapsar: "Biz sana Kitab'ı, ancak ihtilâf ettikleri şeyleri onlara güzelce açıklayasın diye ve iman edecek olanlara hidayet ve rahmet olmak üzere indirdik." (16: 64).
Bu âyet, peygamberlerin insanların fiilleri üzerinde nihaî hüküm verme konumunda olduklarını açıkça bildirmektedir. Neyin yanlış ve neyin doğru olduğunu tayine yetkili tek kişi peygamberdir. Hayatın bütün sahalarında peygamberin vazifesi İlâhi vahyi insanlara tebliğ ve onun gereklerini pratik gerçekliklere uygulamak olduğundan Allah'ı Mutlak fTâkim kabul eden bütün kimseler O'nun peygamberinin emirlerini de hukuk, ahlâk, siyaset, ekonomi, akide ve ibadet konulan da da-hİl tüm sahalarda eksiksiz yerine getirmek zorundadırlar: "Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik..." (4: 64).
"Allah'ın izniyle, itaat edilmesi için" ifadesi peygambere kendi şahsî özelliklerinden dolayı değil, Allah'ın vahyini ve irade buyurduklarını onun vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı için uyulduğunu açıkça belirlemektedir. Vahyi tebliğ eden kişi olduğundan, onun pratik hayatımıza nasıl uygulanacağını bizzat göstermeye en uygun kişi de tabii ki peygamberdir.
Allah, peygamberine, inananlara şöyle söylemesini buyurmuştur: "(Rasûlüm!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir." (3: 31). "... Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının..." (59: 7).
Bundan dolayı Allah'a teslim oluşun en güzel İspatı peygambere itaat etmektir. Bir insanın hakiki bir kul olabilmesi ancak ve ancak peygamberden aldığı rehberiyetin esaslarına gönüllü ve kalpten teslim olması ve her ahlâkî değerlendirmesinde, hayatının her sahasındaki pratik kararlarda buna uygun davranması ile mümkündür. Allah bu konu ile ilgili olarak peygamberine şöyle buyurmuştur: "Hayır, Rabbİne andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar." (4: 65).
Büyük İslâm mütefekkiri ve âlimi İbn-i Tey-miyye en-Nübüvve adlı eserinde peygamberlerin vazifelerini sıralamıştır. İbn-i Teymiyye peygamberlerin yalnızca Allah ile ilgili felsefî tefekkür veya O'nu mistik bir şekilde
sevmeye değil, Allah'a muhlis ve muhsin olarak teslim olmaya, yani Tevhid'e çağırdığım ifade etmektedir. Diğer düşünüş şekillerinin Varlığın Birliği (Vahdet-i Vücud) akidesine vefenafillah düşüncesine yol açabileceği için dikkatli olması gereğine de değinmiştir. Kur'ân-ı Kerîm peygamberlerin vazifelerini aşağıdaki ayetlerde açıklamıştır:
"İşte bu kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir. Ona İshak'ı, Yakub'u bağışladık, herbirini doğru yola eriştirdik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusufu, Musa'yı ve Harun'u -ki işlerini İyi yapanlara böylece karşılık veririz- Zekerİya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı -ki hepsi iyilerdendir-, İsmail'i, Elyesa'ı, Yu-nus'u, Lût'u -ki hepsini dünyalara üstün kıldık- doğru yola eriştirdik. Onların babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarına da (üstün meziyetler verdik) onları seçkin kıldık ve doğru yola ilettik. İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri boşa giderdi. İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse, şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz. İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: 'Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'ân) âlemler için ancak bir öğüttür." (6: 83-90).
Yukarıdaki âyetlerde peygamberlerin ayırıcı özelliklerinden bahsedilmektedir. Konu üzerinde biraz düşünürsek, aşağıdaki hususlar çarpıcı biçimde dikkati çekerler:
a- "Bu İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdir" demektedir. Bu ne-bevî bilgi kaynağının bizzat Allah olduğunu gösterir."
b- "Herbİrini doğru yola eriştirdik" ve "hepsi iyilerdendir" açıkça hepsinin ismet (günahsızlık) sıfatıyla mücehhez olduğunu gösterir.
c- "Hepsini dünyalara üstün kıldık" açıkça peygamberliğin Allah tarafından bahşedilen bir nimet olduğunu ve şahsî çaba ile buna erişilemeyeceğini göstermektedir.
d- "Kendilerine Kitap, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz" Rablerinden aldıkları Özel nimetleri belirtmektedir.
e- "Onların yoluna uy!" peygamberlerin hayattaki rollerine işaret etmektedir. Gerçek başarı yolunu kişi ancak onların rehberiyetİ vasıtasıyla bulur.
f- "Sizden buna karşılık bir ücret istemem." Peygamberlerin hareketleri arkasındaki saike işaret etmektedir. Bu kazanılacak hiç bir şahsi menfaatleri olmadığını gösterir. Hayatın bütün zorluklarına ancak Allah rızası için katlanırlar.
g- Kur'ân ayrıca, İbrahim'in, İshak'ın, Yakub'un, Nuh'un, Davud'un, Süleyman'ın, Eyyub'un, Yusuf'un, Musa'nın, Harun'un, Zekeriya'nın, Yahya'nın, İsa'nın İlyas'ın, İsmail'in, Elyesa'nm, Yunus ve Lut'un tek bir samanyolunun parlayan yıldızları olduklarına işaret etmektedir. Hepsi Allah'ın peygamberleridir ve ulaştıracakları tek bir tebliğ mevcuttur.
KISIM 3
İNSANLIĞIN VE MEDENİYETİN PEYGAMBERLİĞE OLAN İHTİYACI
Burada ele alınacak konu, peygamberliğin insanlık için niçin çok gerekli olduğu ile beşer kültür ve medeniyetinin zenginleştirilmesine katkıları çerçevesinde şekillenmiştir. Bu Allah sevgisiyle dolu ruhların yüce peygamberlik mevkiine getirilişleri, Allah'a olan yakınlıkları, insanlığa sağladıkları yararlar, insanların hayatında ve zihnî gelişmesinde bıraktıkları silinmez izler bahis konusu yapılacaktır.
Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed @, Allah tarafından ebedî ve evrensel peygamberlik nişanı ile nimetlendirilmiştir. Kendisine insanlığın daimi liderliği bahşedilmiş, gelecekteki tüm zamanlarda da insanlığa rehberlik edecek bir sürekli Şeriat ve yokedilme-yecek olan bir Kitab bağışlanmıştır. Kıyame-îe kadar her renk, ırk ve dildeki İnsanın selâmete ermesi bakımından hayatî kabul edilen bir iman şartı Hz. Muhammed @'in son peygamberliğine iman ve onun yolunu takip etmek olacaktır.
Eğitim Müesseselerinin Temel Sorumluluklarından Biri
İslâm dünyasındaki bütün eğitim müesseselerinin önde gelen sorumluluğu, öğrencilerde, Allah tarafından İnsanlığa en büyük hediye olan peygamberlik nimetini takdir etme hissini oluşturmaktır ~"u müesseseler yalnızca Allah'ın bu nimeti ?ın şükran duygularını seslendirmekle yetinmeyip asıl Peygamber'in sancağı altında yerini almalıdır. Çünkü cehalet, irtidat ve ihtilâl âfetleri ile paramparça olmuş bir dünyada, bütün eğitim müesseselerinin sosyal, siyasî, tatbikî ve mefhumlarla ilgili tüm cephelerde, şer güçlere karşı mücadeleye kendilerini adamaları gerekmektedir.
Müslümanların okullarının gayesi, nebevi düşünce ve fiilleri bütün diğer fikir, inanç ve felsefelerden üstün tutma yönünde daimi gayret göstermek olmalıdır. Bu sayede değişik birikim, atmosfer ve yapıdaki yabancı kültürlere ait fikirlerin bozucu etkilerinden uzak kalınabilir.
Bu gayeye erişmek öğrenciler İçin, genelde okullarında öncelikli öneme sahip olan bütün diğer eğitim ve öğretim konularından daha önde gelen ve daha hayatî mecburiyet olmalıdır. Çünkü cehalet ve nübüvvet arasında ezelî ve gerçek çatışma mevcuttur. Bugün cahiliy-yenin arkasında Batı vardır; Allah'ın dinini ise yalnızca Müslümanlar savunmaktadır. Bunun haricindeki diğer bütün fikrî çatışmalar, aile İçindeki ufak-tefek münakaşalar kabilinden önemsiz tartışmalardır.
En Büyük Öneme Sahip Bir Mesele
Doğu veya batıdaki bütün akademik müesseseler veya UNESCO benzen BM eğitim ve kültür teşkilatları bu evrensel öneme sahip mesele üzerinde düşünmek durumundadırlar. İnsanlık günümüzde hayatını daha kolay ve rahat kılan sayısız imkânlardan faydalanmaktadır. Ancak insanlığın talihsizliği dünyadaki önderlerin Allah'ın Peygamberi'nin emir ve yasaklarını dinlemeye istekli olmayışlarıdır. Ümmî Peygamber'in şahsında kemale eren en yüce İlâhi Lütfa duyarsız olan insanlığın günümüzdeki önderleri, fiilleri ile sanki geçmiş kâfirlerin Kur'ân'da özetlenen şu kibirli ifadesini tekrarlıyor gibidirler: "Bİr beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş?" (64: 6).
Ümmi bir zâtın bilgi ve hikmet dağıtmasını ve kendilerini medenî ve ileri yapmasını düşündüklerinde şaşırmış gözükmektedirler.
Ancak, maalesef Avrupa, Amerika ve As-ya'daki üniversiteler bu konuşmaya muhatap olmak istemediklerinden konuyu burada tartışacağız.
Peygamberler Ve Peygamberlik
Müslüman âlimlerin ve skolastiklerin dikkatinden kaçtığını düşünerek, akaid kitaplarında ve çeşitli fikrî risalelerde peygamberliğin çok dar ve sınırlı manada ele alındığını belirtmeliyiz. Ayrıca, bu kitaplarda insan hayatının sınırsız ihtimalleri ile ilgisiz çok statik yorumlar ileri sürüldüğünü görmekteyiz. Ancak bu münazara çerçevesinin eğitim veya fikrî icaplarından dolayı dar tutulmuş da olabilir. Burada, Kur'ân-ı Kerîm'in ışığında "Peygamberler ve Peygamberlik" konusunu yeniden ele alacağız. Kur'ân bize peygamberliğin önemini ve mânasını anlamada yardımcı olacak ve peygamberlerin insan ruhunun sağlığını temin ederek milletleri ve medeniyetleri nasıl yeniden şekillendirdiğini gösterecektir. Kur'ân ayrıca bizlere peygamberliğin, câhili maddeci medeniyetlerden çok farklı medeniyetleri inşa tarzını açıklayacaktır.
En Cezbedici Başlık
Kur'ân âyetlerini incelediğimizde, peygamberlerin tasvirlerinin çok cazip ve canlı renklerle yapıldığını görürüz, Öyle ki onlardan daha hoş şahsiyetler olduğunu düşünmek imkansızdır. Kur'ân'da peygamberlerin tasv edilişi çok canlı, çarpıcı ve yücelticidir; sanl hasretlik çeken bir hayranın uzaktaki arkads sına konuşması gibidir. Şiirsel tahayyül güci hassas gönlü, sevgi ve güzelliği takdir edebi lecek duygulan olan herhangi bir kims Kur'ân'ın peygamberleri tasvir ederken kul İandığı özgün ifadeye hayranlık duymada edemez. İbrahim peygamberden ne kada muhabbetle bahsedildiğine bakınız: "îbrahini şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yöneleı bir önderdi, puta tapanlardan değildi. Rabbi nin nimetlerine şükrederdi; Rabbi de onu seç ti ve doğru yola eriştirdi. Dünyada ona iyili] verdik, doğrusu o âhirette de iyilerdendir Şimdi ey Muhammedi Sana 'Doğruya yöne len, puta tapanlardan olmayan İbrahim'in di nine uy!' diye vahyettik." (16: 120-123). Ay rica peygamberlerden bahseden şu âyetler* bakınız: "Bu, İbrahim'e milletine karşı verdi ğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilen dir. Ona îshak'ı, Yakub'u bağışladık, herbirinı doğru yola eriştirdik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf u, Musa'yı ve Harun'u -ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veriniz-, Zekeriya'yı Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'i -kî hepsi iyilerdendir- İsmail'i, Elyesa'i, Yûnus'u, Lût'u -ki hepsini dünyalara üstün kıldık- doğru yola eriştirdik. Babalarından, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik. İşte bu yol, Allah'ın yoludur. Kullarından dilediğini ona eriştirir. Bunlar Allah'a ortak koşmuş olsalardı, bütün yaptıkları boş: çıkardı. Kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimseler işte bunlardır Onlar, bunlara inamayacak olurlarsa, yerlerine, bunları inkârda bulunmayacak bir topluluk getiririz." (6: 83-89).
İnsanlık İçin Doğru Örnekler
Kur'ân sıklıkla peygamberlerin takva ve fedakârlığını dile getirir ve bazen onları hikmetli davranışları ve ahlâkî doğruluktan ne enjyle över. Kur'ân peygamberlerin seçil-miş kimseler, yaratılanların en iyisi ve insanlığın fazilet örnekleri olduğunu vurgulamak stemektedir. Allah'ın elçileri oldukları için en yüksek insanî yetenekler ve güçlerle dona-tılmışlardır. "...Allah, kime peygamberlik vereceğini en iyi bilendir." (6: 124).
İbrahim hakkında Allah şöyle buyurmaktadır: "And olsun ki, Biz İbrahim'e çok daha önce olgunluk ve hidayet verdik. Onun buna lâyık olduğunu da biliyorduk." (21: 51).
İbrahim hakkındaki İlâhi irade şudur: "...Allah İbrahim'i dost edinmişti." (4: 125). Ve yine: "Sonra gelenler içinde 'İbrahim'e selam olsun' diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o inanmış kullarımızdandı." (37: 108-111). Allah İbrahim'i yine şöyle övmektedir: "Doğrusu İbrahim çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah'a vermiş bir kimse idi." (11: 75).
İsmail hakkında Allah şöyle buyurmaktadır: "...o, sözünde sâdık bir kimseydi, tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi." (19: 54).
Musa için ise şu beyan vardır: "Ben de seni kendim için seçtim." (20: 41) Ve, ayrıca: "...Bir de sana tarafımdan bir sevimlilik verdim; ve gözümün önünde yetiştirilmeni sağladım." (20: 39) Bir diğer yerde, Musa'ya şöyle söylemiştir: "Ey Musa! Gönderdiklerimle ve konuşmanla seni insanlar arasında seçkin kıldım..." (7: 144).
Davud peygamberle ilgili olarak Allah şöyle buyuruyor: "...güçlü kulumuz Davud'u an; o daima Allah'a yönelirdi." (38: 17).
Davud'un oğlu Süleyman peygamber de şöy-ovülmüştür: "...O ne güzel bir kuldu! Doğusu o daima Allah'a yönelirdi." (38: 30).
Buna benzer olarak, peygamberlerin mükem-71 ™elıkleri §u ayetlerde de yine müşfikâne Şf ilde tanımlanmıştır.
Bu ayetler bize peygamberlerin faziletli niteliklerini hatırlatmakta ve Kur'ân'm onları, nasıl, insanların iyilik ve ahlâkî doğruluk sahibi mükemmel örnekler olarak sunduğunu göstermektedir.
Yerinde Bir Soru
Bilginin kazanılmasının hedef ve arzulara ulaşılmasının duyularımız ve entellektüel yeteneklerimiz vasıtasıyla mümkün olabildiği dünyamızda peygamberlerin mevkiine ve onların diğer alimler ve aydınlar arasındaki durumuna bakalım. Peygamberlerin yaşadıkları çağdaki dehalar arasından nasıl tebarüz ettiğini ve insanı duyuların sınırının ötesindeki muğlak hakikatleri bildikleri iddiasının temelinin ne olduğunu görelim. Benzer coğrafyada ve aynı şartlarda bulunmuş olmalarına rağmen kendi çağlarında yaşamış diğer yüce şahsiyetlerin bile idrak edemedikleri tanımlanamaz hakikatlerin sırlarına nasıl muttali olabilmektedirler? Peygamberlerin bu esrarlı gerçekler hakkındaki ifadeleri, zaman içindeki keşiflerle daima doğrulanmıştır.
Bunlar Allah'ın peygamberleri hakkında insanların zihnine takılan olağan sorulardır.
İslâm peygamberi de tabiî olarak kendisine peygamberlik ihsan edilip Allah'a davet çabasına girişince bu sorulara muhatap olmuştur. Bu soruları cevaplama tarzı gerçekten onun ebedi mucizelerinden birini teşkil etmektedir.
Araplar, özellikle Mekke vadisinde yaşayan halk, kadim dünyanın felsefi mugalataya alışmış medenî merkezlerinden âdeta tecrit edilmiş konumdaydı; ancak yine de ferasetleri, akıllılıkları, pratik bilgelikleri meşhurdu. Hz. Muhammed @'in, bu halka peygamberlerin sahip oldukları yüce konumu ve onların hakikati tebliğe normal algılama duyularından başka bilgi kaynağına sahip olmayanlara nazaran daha müstehak olduklarını açıklama tarzı Arapların zihinsel tavırları ve anlayışı ile uyumluydu. Hz. Muhammed @'in benimsediği akıllı ve basiretli yöntem felsefecilerin ve düşünürlerin verebileceği binlerce delil ve iddiadan daha etkili olmuştur, çünkü halkın zihnî kapasitesini, Özgün şartlarını ve genel durumunu ve eğilimlerini tamamen göz önünde bulundurmuştur. Gerçekte, bu yöntem peygamberliğe hak kazandıklarım ispat için suni ve süslü konuşma üslupları kullanmayan Allah'ın elçileri tarafından normalde benimsenen bir yöntemdir. Onlar sade konuşurlar ve günlük olaylardan aldıkları basit Örneklerden ağırlıklı sonuçlara varırlardı.
O vakitler gazete, telefon ya da ses yükseltici âletler yoktu. O halde Hz. Muhammed @ Mekke halkım belli bir zamanda ve yerde nasıl toplayabilirdi? İnsanların işlerini terkede-rek konuşmasına kulak vermesini nasıl sağlayabilirdi?
Hz. Muhammed @ de bir Araptı ve halkının âdet ve törelerini iyi biliyordu. Onların alıcı birer zihin haline gelmelerini neyin temin edeceğinin de farkında idi. Bu bilgileri yerli yerinde kullanarak, kendisine yöneltilen hassas ve zor sorulara cevap verirdi.
Arapların âdetine göre bir kişi düşman tarafından ani bir saldırı algıladığında ya da düşmanın halkına karşı sürpriz bir saldın için beklediğini gördüğünde, bir tepeye çıkar ve Ya Sabah, Ya Sabah (tehlike, tehlike) diye bağırırdı. Bu çağrıyı duyan herkes işlerini hemen bırakır ve silahlarını alıp düşmanı karşılamaya koşardı. Halkı ayaklandıran, geceleri uykusuz bırakan ve teyakkuz hâlinde tutan durum ne olabilirdi? Düşmanın kendilerini kılıçtan geçirebileceği, mallarını yağmalayacağı ve sürülerini kaçıracağı sinsi bir saldırı. Arapların hayatı Arabistan çöllerinde savaş ve çapulculukla geçtiği için onlar bu tür tehlikenin bilincinde idiler. Hatta onlara göre Ya Sabah diye bağırıldığmda alışmış oldukları ve bekledikleri tek tehlike bu anlamda bir tehlike olabilirdi.
Mala ve cana gelen zararlar daima üzüntü ve sıkıntı verici olur ancak peygamberlerin nazarında bunlar önemsizdir. Çünkü onlar dünyanın Rabbi ve Sahibi olan yüce varlığı O'nun sıfatlarını, insanlığın O'na karşı sorumluluğunu çok iyi bilmektedirler. İnsanoğlu bu gerçeklere duyarsız kalır ve bunları görmezden gelirse insanoğlunun her iki dünya hayatı için bu gerçek bir tehlikedir. Hz. Muhammed @ pek çok kötülüğün işlendiği Mekke'nin cahili hayatının ne kadar berbat olduğunu biliyordu. "O vakitler insanlar putlara tapıyorlar, leş yiyor, cinsel konularda kötü hareketlerde bulunuyor ve komşularını rahatsız ediyorlardı. Güçlünün ayaklan altında zayıf ve çaresizler ezilmekteydi." Bu tanımlama Habeşistan İmparator'unun sarayındaki konuşmasında Cafer b. Ebu Talib tarafından yapılmıştır.
Hz. Muhammed @ gerçek düşmanın Arap toplumunun dışında değil İçinde, kalp ve zihinlerinde, İnanç ve ahlâkında olduğunu görmüştü. Bu durumun tüm dış güçlerden daha tehlikeli ve zararlı olduğunu biliyordu. Bu tehlike kişinin en gizli iç dünyasından gelmekte olduğundan tespiti de güçtü ve bu nedenle Arapların dış dünyadan gelen düşmanlarından çok daha tahrip edici idi. Kendi hayat tarzları, hareket ve davranışları Allah'ın gazabını davet edeceğinden kendilerinin kendilerini olan düşmanlığı muhalif kabilelerden vahimdir. Çünkü Allah küfrü kerih görmektedir; yeryüzünde kötülüğün yayılmasından hoşlanmaz.
Safa Tepesinde
Hz. Muhammed @ bir sabah Mekke yakınındaki Safa tepesine çıktı ve Ya Sabah, Ya Sabah diye seslendi. Mekkelİler bu çağrının ancak yakın tehlike durumunda yapıldığını ve hiç kimsenin eğlence olsun diye kendilerini bu şekilde toplayanlayacağını biliyordu. Çağrının Sâdık ve Emîn diye bilinen genç bir adam tarafından yapıldığını gördüler. Geçmiş tecrübeleri kendi içlerinde yer ettiğinden, bu çağrıyı duyduktan sonra, gizlice İlerleyen bir düşmana direnmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Kendilerini çağıran kişinin yanına varmak için acele ediyorlardı; bazıları koşarak geldiler, yaşlılar ise kendi yerlerine vekil gönderdiler. (el-Bidayeve'n-Nihaye,c. III, s. 38). İnsanlar etrafında toplandığında onlara şöyle seslendi: "Ey Benu Abdulmuttalib, Ey Benu Fihr, Ey Benu Kab! Size bu tepenin ardında saldırmak için bekleyen düşman var desem ne düşünürdünüz? Bana inanır mıydınız?"
Hz. Peygamber @'in seslendiği kimseler modern değerlendirmelere göre câhil ve azgelişmiş sayılırlardı; felsefe ve münazara ilmine muttali, kılı kırk yaran münakaşalara alışkın değildiler ama Allah'ın kendilerine yeterince bahşettiği basiret ve sağduyu gayesinde gerçekçi ve pratik insanlardı. Kendilerine sesle-nen kişinin şahsiyetini zihinlerinde tarttılar ve bulunduğu tepeye daha bir dikkatli baktılar.
Bu adamın her durumda sâdık ve emîn, güve ve iyiniyetli olduğunu kendilerine ispat ğuıi düşündüler. Tepenin en üst noktasın-Kendilerine bakıyor ve göremedikleri tein diğer yanını da görebiliyordu. Böyle »un bir yerde duran bu kimsenin kendileri-ePenin diğer yanında saklanan düşmanı
haber vereceği sonucuna vardılar. Düşmanı görmediği iddia edilemeyecek bir noktadaydı. Aradaki tepenin kendileri ile kendilerine bilgi veren adam arasındaki farklılığı teşkil ettiğini ayırdedebiliyorlardı.
Araplar cesur, âdil ve doğru sözlü idiler. Şöyle cevap verdiler: "Evet! Sana itiraz etmeyiz. Sen ne dersen inanırız."
Hz. Peygamber'in Anlamlı Temsil Getirişi
İslâm Peygamberi kendisine bahşedilen belagat nimeti ile rasûllüğün kelimelere sığmayan önemini ve Allah'ın peygamberlerinin insanlık alemindeki eşsiz mevkiini anlattı. Pek çok kimsenin duyularının algılayamadığı diğer dünyanın hakikatlerine peygamberlerin nasıl şahit olduklarını açıkladı. İşte bu nedenle peygamberler diğer fâni kulların hangi ilme sahip olurlarsa olsunlar hakkında bilgi veremeyecekleri olaylarla ilgili bilgiler verebilirlerdi. Allah'ın elçileri yüce mevkilerde idiler; onların fıtri iyilikleri ve algılanabilir şeyleri keskin bir anlayışla idrak etmeleri dünyayı diğer insanlar gibi kavramalarını sağlıyordu; ancak Allah'ın peygamberleri olarak daha yüce hakikatleri de algılayabiliyorlardı. "...Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor..." (18: no).
Ne kadar akıllı ve bilgili olursa olsun hiçbir insan görünmeyen hakikatleri kendisi algılayamadığı iddiasına dayanarak Allah'ın elçilerinin tebliğ ve mucizelerini inkâr edemez. Tepenin bu yanında olan insanlar nasıl ki tepenin diğer yanında ne olduğu konusunda tartışamazlarsa, peygamberliğin yüce mevkiini ve onların mucize ve görünmeyen hakikatle İlgili algılamalarını da hiç kimse tartışamaz. İşte bu nedenle kendi kısıtlı duyusal algılamalarına çok fazla güvenen İnsanlar peygamberlerle tartıştıklarında, peygamberler onların cehalet ve saflıklarına hayret ederlerdi. Peygamberler tarafından bu kişilere verilen cevap Kur'ân'da şöyle ifade edilmiştir: "...Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz?..." (6: 80).
Eğer bir şeyin algılanamıyor olması onun varlığının reddi için yeterli kabul edilirse, o vakit İslâm-öncesi devrin ümmi Arapları görünmeyen hakikatleri reddetmeleri için bir başka sebep Öne süremeyen günümüzün felsefeci ve bilim adamlarından daha az akıllı ve anlayışlı değildiler. Çünkü Arap müşrikleri de Hz. Peygamber'i, kendilerine anlatılan şeyleri algılayamadıkları için reddetmişlerdi. Bu konuda Kur'ân'da şöyle buyurulmuştur: "Onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı." (10: 39).
Hz. Muhammed @'in Safa tepesinden sorduğu soru peygamberliğin konumunun ve tabiatının takdir edilebilmesi bakımından çok tabiî ve akıllıca bir kıyas teşkil ediyordu. Bu ilk soruya tasdik alan Hz. Muhammed @ ikinci adımı attı ve onlara şöyle dedi: "Sizi bekleyen çok kötü bir akıbet hakkında, sizi uyarıyorum." Bu başları üzerindeki hakiki ve daimi tehlikeydi, kendi hayat tarzlarından, inançlarından, alışkanlıklarından ve davranışlarından kaynaklanıyordu. Onların Allah'ı, imanı, adaleti, merhameti ve iyi davranışları inkâr eden hayatları, kavgayı, şiddeti, kızgınlığı ve huzur yokluğunu doğurmuştu. "İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmım böylece kendilerine tattırır." (30: 41). "Belki yollarından dönerler diye and olsun onlara büyük azab-dan önce dünya azabından tattırırız." (32: 21). Daha sonra âhirette ezelî azap vardır -bu dünyadaki her türlü cezadan daha şiddetli ve kötüdür, "...âhiret azabı ise daha çetindir..." (13: 34) "...âhiretin azabı... daha şiddetli ve daha devamlıdır." (20: 27). "...Âhiret azabı ise daha çok alçaltıcıdır..." (41: 16).
Bilim adamları ve araştırmacılar pek çok değişik maddelerin özelliklerini keşfetmişler, faydalarını ve gizli güçlerini ortaya çıkarmışlar; böylece insanlığa bir bilgi ve güç birikimini miras bırakmışlardır. Bundan dolayı insanlık kendilerine minnettardır; ancak Allah'ın sıfatlarım, emir ve yasaklarını, iman ve amelin birbiriyle ilişkilerini; fazilet ya da kötülüklerin iyi ya da olumsuz sonuçlarını, cennetin nimetlerini ve cehennemin azabını anlatma ve açıklama yetkisi yalnızca peygamberlerindir: "Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği bunun dışındadır..." (72: 26-27).
Peygamberlik mevkiinde olanlar, bu dünyayı kendilerine bildirildiği kadarıyla esrarıyla ve daha geniş perspektiften görebilirler ve insanlığı yaklaşan tehlikeler ve toplanan bulutlar konusunda uyarabilirler. İnsanlara İlâhi ikazları bildirirler. Davet ve nasihatlarıyla merhametli ve müşfik bir hami gibi insanları âhiret azabı tehlikesine karşı korurlar. İnsanlar onların öğütlerini reddederlerse veya ihtar konusundaki yeterlilik ve sel ahiyetlerini sor-gularlarsa, bir üzüntüyle şöyle seslenirler: "De ki: 'Size tek bir öğüt veriyorum: Allah için samimi olarak ikişer ikişer ve birer birer kalkın, sonra da iyice düşünün! Göreceksiniz ki arkadaşınızda cinnet diye bir şey yoktur. O ancak şiddetli bir azaptan önce sizi uyarmaktadır." (34: 46).
Doğruya Ulaştıran Tek Yol
Kur'ân-ı Kerim Allah'ın sıfatlarını açıklamaya yalnızca Allah'ın elçilerinin hakkı olduğunu defalarca tekrarlamaktadır. Çünkü onlara bahşedilen ilim her türlü hata, yanlış anlayış Ve yanlış yorumdan müstağnidir. Parlak zeka, makul hüküm verme, mukayese yeteneği veya çok idrak kabiliyeti de dahil hiçbir şey Allah'ı yeterince tanıyamaz. Ebedî ve Ezelî varlığın sırlarına bilgi ve tecrübe nüfuz edemez. Cennet ehli, büyük hakikati tecrübe etmiş olduğundan onların şehadeti sorgulana-maz. İşte bu kişiler Allah'a kendilerini doğru yola ilettiği için şükretmektedirler: "...Bizi buraya eriştiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık..." (7: 43). Onlar kendilerine bu gerçeği getirenlerin peygamberler olduklarını itiraf etmektedirler: "...Andolsun ki Rabbirnizin peygamberleri bize gerçeği iletmiştir..." (7: 43).
Kur'ân'm bu ayetleri peygamberliğin zorunluluğuna işaret etmektedir; çünkü bu müessese Allah tarafından insanlara Kendisini bilmeleri ve âhirette nihaî saadete ermeleri için temin edilmiş olan tek müessesedir.
Bu bağlamda, insanın zeka ve sezgisinin, zihni kapasitesinin ve bilinç altı algılama kabiliyetinin metafizik hakikatleri anlamada ne kadar sınırlı, zayıf ve güvenilmez olduğunu incelemek yersiz olmayacaktır. Bu konuda, ilimleri ile olduğu kadar manevî aydınlanma konusunda katettikleri mesafe ile de maruf, ariflerin neler söylediğine bakalım.
Daha ziyade "Müceddid-i Elf-i Sâni" (ikinci bmm müceddidi) olarak bilinen Şeyh Ahmed Serhendi (ö. 1034/1626) mektuplarında, insan akimin Allah'ın varlığını tasdik edebilenini ve mutlak varlığın elzemliğini kavrayabileceğini ancak İlâhi fıtrat ve sıfatların sırma sayesinde dokunulmazlık, ismet ve O varlıkla tevhid gibi durumları yaşayamıyacağmı tekrar tekrar vurgulamıştır. Mektuplarından birinde şöyle yazmaktadır: "Kısaca, insan aklı bu hazineyi bulmaya muktedir değildir; nebevî rehberiyetten mahrum kalırsa İlâhî köşkün kapısına bile ulaşamaz." (Mektubat-ı İmam Rabbani, c. III, Mektup No: 33).
Felsefe, tasavvuf ve dinler tarihi Allah'ı tanımak için yalnızca kendi akıl ve sezgilerine güvenen kimselerin daima kendi hayali buluşları tarafından aldatıldığı gerçeğine şahitlik eder. Ahmed Serhendî, Mektuplarında peygamberliğin akla, akim duyulara galebe çaldığı gibi üstün olduğunu yazmıştır. Kişinin mantık-dışı veya akla karşı olmasıyla insanın aklını aşan durumları savunmasının farklılık dolu iki ayrı dünya olduğunu da ispatlamaktadır. Spiritualizm ve mistisizm adı altında Yunanlı felsefecilerin ve mutlak hakikati hayalî görüntülerde arayanların ortaya koyduğu şeylerin safsata olduğuna dair pek çok misâl vermiştir. (Bkz. Mektubat, c. 3, Mektup No: 266).
Manevî hocası Hâce Bakibillah'ın oğullan Hâce Abdullah ve Hâce Ubeydullah'a yazdığı mektuplarda, ikinci binin müceddidi Allah'ın sıfatlarının, mahiyetinin ve emirlerinin ilmini alabileceğimiz tek aracıların niçin Allah'ın rasûlleri olduğunu açıklamıştır. Akıl ve tahayyülün ebedî olanla uyum ve ahenk sağlamaya çalıştıklarını, ancak her ikisinin de insan vücudunda yer ettiklerinden dolayı bu birliktelikten tam olarak sıyrılamayacaklarmi ve dolayısıyla mükemmele ulaşamayacaklarını göstermiştir. Kişi, sıklıkla aydınlanma anlarına muttali olduğunda, bunlara şüphe ve tahayyül karışmış olabileceğinden dolayı saf algılamalar olamayabileceğini hisseder, ancak maalesef bu olayların gerçekleştiği vecd anlarında bunu farkedemez. Müceddid'in mektupları, diğer mutasavvıfların eserlerinde nadiren bulunan manevi sahanın iç boyutları ile ilgili aydınlatıcı bilgileri bazı diğer meselelere de değinerek bizlere ulaştırır.
Müşriklerin sapık inançlarına karşı çıkan Saffat sûresinin son ayetlerinde şöyle buyu-rulmaktadır: "Senin kudret ve şeref sahibi Rabbin, onların isnad etmekte olduğu vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam, ve bütün hamd-ü senalar da âlemlerin Rabbine olsun." (37: 180-2)
Görüleceği gibi, bu üç ayet, Allah'ın sıfatları ve nübüvvet arasındaki tahrif edilemez hayatî ilişkiye atıfta bulunmaktadır. Müşriklerin sahip olduğu çarpık İlâh fikrini reddeden bu ayetler peygamberleri selamet ve rahmetle anıyorlar. Çünkü onlar Mutlak, Ezelî ve Ebedî Varlığın; dünyaların, yerin ve göklerin Rabbinin, Övülmeye lâyık tek varlığın hakiki ilmini insanlara ulaştırma vasıtalarıydılar.
Peygamberlerin yüce mevkiini tesbit eden Şeyh "Mücedidi Elf-i Sâni" bir mektubunda şöyle yazmaktadır: "Peygamberler yaratılmışların en iyileridir ve en kıymetli ilim servetine sahiptirler. En yüksek mertebedeki ve-H, peygamberliğin en başlangıç noktasına bile ulaşamaz. Sufilerde hiçbir zaman nübüvvet nitelikleri yoktur, itaat üzere yakınlık' sufi-lerin Hz. Peygamber @'in sünnetini takip ederek ulaşabilecekleri en Üst noktadır, çünkü veliler liyakat olarak 'peygamberlerin yanında, denizde damla kadar bile değildirler." {Mektubat-ı İmam Rabbani, c. I, 87., 88. ve 123. mektuplar).
Bir başka mutasavvıf Mahdum Yahya Mane-ri peygamberliğin ve peygamberlerin yüce mevkiileri hakkında Ahmed Serhendî'den daha Önce aydınlatıcı bilgiler vermiştir, şöyle yazmaktadır: "Peygamberlerin gönül zenginliğine sahip olamayan evliya, insanlığa peygamberlerin sağladığı derecede bir fayda sağlayamaz. Peygamberlerin yüce gönüllülüğü onların Kadir-i Mutlak olan Allah düşüncesi içinde meczolmalarma rağmen insanlığa hizmeti aksatmamalarını sağlar. İnsanlığa karşı fedakarca yaklaşımlarda bulunmaları da Allah'ı düşünmekten kendilerini alıkoymaz." {Mektubaî'i Sih Sadi, 112. mektup). Evliyayı ve peygamberleri kıyasladığı aynı mektubunda şunları yazmaktadır: "Ruhlarının berraklığı ve saflığı, faziletli ve mübarek şahsiyetleri bakımından bütün peygamberler Allah sevgisiyle gönlü ve zihni vecd içinde olan evliyaya benzerler. Ancak aradaki büyük fark şudur: Evliyanın nihai gayesi bu duruma ulaşmaktır; peygamberler ise mücadelelerine bu noktadan başlarlar." (a.g.e.).
Yunan Filozoflarının Kusurları
Peygamberlerin gösterdiği yollardan başkasıyla Allah'ın mahiyetini ve sıfatlarını kavramaya çalışan insanların bütün çabaları yenilgiye mahkûmdur. Bu dünya ile Mutlak Varlık olan Allah'ın kudreti, ilmi, irade ve rızası arasındaki ilişkiyi kendi akıl ve mantığıyla çözmeye kalkışan kişi, diğer ilim sahalarındaki derinliğine rağmen bu konuda çaresiz kalır. Varacağı nihai nokta gerçeklerin saptırılması ve yanılgıdan başka bir yer değildir. Böyle bir kimse Allah'ın emrine ve hükmüne karşı gelmiş demektir: "Siz, hadi bilginiz olan şey hakkında tartışanlarsınız. Ama bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışırsınız. Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz." (3: 66).
Büyük Yunan metafizikçileri ve onların öncüleri, kadim zamanların büyük felsefeci ve düşünürleri şiir, matematik, geometri, fizik, sironomi ve kozmoloji alanına damga vur-mUş olduklarından dolayı akıllarının keskinliğine ve dehalarının büyüklüğüne bakarak al-danrniŞİardır. Allah'ın mahiyetinin ve sıfatlarının esrarını açığa çıkarabilecekleri hayaliyle kendilerini yanıltmışlardır. Bu meselelerle beyinlerini meşgul etmelerinin sonucu ne olmuştur? Onların düşünce, varsayım ve metafizikleri İman Gazali tarafından aşağıda yerli yerinde tanımlandığı üzere hatalı, mantık dışı, daynağı olmayan, yanlış anlaşılmaya müsait süslü sözler ortaya çıkarmıştır: "Muğlak düşünüşler karanlığa düşürür. Kişi böylesi duyulara ait olmayan şeyleri tahayyül edebilse bile mantıksız (irrasyonel hükmüne muhatap olur." (Tehafütü'l-Felasife, s. 30).
İmam Gazali'nin Yunan felsefecilerinin düşünceleri hakkındaki bir diğer yorumu şudur: "Ben, hezeyan içindeki delinin bile bu çeşit düşüncelerle tatmin olabileceğini zannetmezken, bu mefhumların her birini kılı kırk yararak incelemekle kendilerini meşgul eden adamlar hakkında ne düşünülebilir?" (Tehafütü'l-Felasife, s. 32).
Şeyhül İslâm İbn-i Teymiyye de Yunan felsefecilerini eleştiren bir diğer âlimdi. Onların saçma metafizik fikirlerine ilişkin şunları söylemiştir: "Feraset sahibi kimseler, kibirleri nedeniyle yanılgıya düşen ve peygamberlerin tebliğini reddeden, zihnî izlenimlerini ma-kulleştirmek isteyen sapık kimseler gibi konuşan bu felsefecilerin varsayımları üzerinde düşünsünler. Görecekleri şudur: Bilinen gerçekleri sakat ve yetersiz çıkarımlarla reddetmişlerdir, mantık ve kıyasa vurulduğunda saçma ve dayanıksız olan varsayımları kabul etmişlerdir." (Muvafakat-ı Sareye el-Makul).
Bir diğer yerde, İbn-i Teymiye şöyle demektir: "Alim bir kişi Aristo metafiziğini ince-e ıgınde Allah'ın varlığı ve mahiyeti konusunda felsefecilerden daha cahil kimsenin ol-m.adığı sonucuna varacaktır. Yunan metafizi-gl Peygamberler vasıtası ile elde edilen ilimle kıyas etmeye çalışan bazı insanları görünce daha da şaşıracaktır. Bu tarz bir kıyas bir demirci ile melek ya da tarla sahibi biri ile İmparator arasında kıyas yapmaktan daha iyi bir sonuca yol açacak değildir." {er-Reddü'l-Ala ManUkiyyin, s. 3905).
"İkinci Binin Müceddidi" de insan aklının Mutlak hakikati idrakte yetersiz kaldığı konusunda benzer görüşler ileri sürmektedir. Şeyh Ahmed Farakî'ye yazdığı bir mektupta şunları söylemektedir: "İnsan aklı bu meseleyi çözme kapasitesine sahip olsaydı, akıllarına güvenen Yunan filozofları cahİliyyenin karanlık geçitlerine sapıp, yanılmazlardı. İlâhi varlığı daha da iyi idrak etmeleri gerekirdi, halbuki hakikatta, Allah'ı iktidarsız ve işlevsiz bir konumda algılamış en beyinsiz insanlar onlardır." (Mekîubat-ı İmam Rabbani, s. 33). Daha sonra aynı mektupta şöyle devam etmektedir: "Bu insanlara akıllı adamlardı diyen ve onları felsefenin öncüleri kabul eden belli kimselerin bulunması çok hayrete şayandır. Metafizikle ilgili mantık yürütmelerinin çok büyük bir kısmı açıkça bâtıldır; Ki-tab ve Sünnetin muhtevasına aykırıdır. Böyle kimselere, araştırmalarının toplamı boş cehaletten başka bir şey değilken, nasıl olup ta akıllı denebiliyor. Tabii, bu kimselere istihza kabilinden akıllı denebilir, tıpkı bazen kör bir kimseye keskin gözlü adı verildiği gibi." (Mektubat-ı İmam Rabbani, 2. mektup, s. 33).
Kur'ân-ı Kerîm'de bu gibiler şöyle tarif edilmektedirler: "Onlar, Rahman'ın kullan olan melekleri dişi sanıyorlar. Onların yaratılışlarında hazır mı bulundular? Bu hususta şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir." (43: 19). "Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Doğru yoldan saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim." (18: 51).
Müslüman Skolastiklerin Hataları
Münazara olarak da bilinen İslâm skolastisiz-mi, İslâm inancından kaynak almakta olup bu inancı, Yunan felsefe ve mantığına karşı savunmak için, ancak rakiplerinin metodunu kullanarak ortaya çıkmıştır. Bu müslüman âlimler de temel kabullerinin insanoğlunu idrak sınırı dışında olduğu gerçeğini bildikleri halde âhiret hayatı ve metafizik meseleler hakkında ayrıntılı tartışmalara girmişlerdir. Bu tartışmalar daima sinirliliği red eğiliminde olan felsefî metodu benimsemişlerdir. Burada da Allah'ın zâtinin ve sıfatlarının sanki her bir unsurun tek tek ele alınıp denenmesinin mümkün olduğu kimya laboratuarında imiş gibi ayrıntılı olarak tartışıldığı görülmektedir.
Peygamberlerin Ayırıcı Özelliği
Allah'ın peygamberleri bütün selâmet ve rahmetin kaynağı olan hayat verici ilim sahibidirler ve insanlar arasında bu özellikleriyle eşsizdirler. Onlarınki Allah ve insan arasındaki ilişkiyi aydınlatan bir ilimdir. Bu ilim sayesinde insanoğlu, kendisini ve âlemleri vareden, rızık veren, kendisinin başlangıcını ve sonunu tayin eden Allah'ın ilâhi sıfatlarım ve kâinattaki konumunu, Rabbi ve Halikı olan Allah'a karşı nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Peygamberler bizi iyi ve kötü davranışlar konusunda aydınlatır. Böylelikle Allah'ın gazabından kurtulur, rızasına kavuşur veya bu sayede dünya ve âhirette kurtuluşa erer ya da felakete uğrarız. Peygamberlerden aldığımız ilim sayesinde akide, inanç, tavır ve ameller ve bunların nihaî olarak doğuracağı sonuçlar ve mükâfatlar konusunda bilgi sahibi oluruz. Peygamberler vasıtasıyla edinilen ilim selamete kavuşma ilmidir.
Allah'ın peygamberleri çok içtenlikli bir kalp, sağlam anlayış, akli yetenekler ve ince duyarlılık sahibi olmalarına rağmen dönemlerinde cari olan bilim ve sanatlarla ilgilenmekten imtina etmişler, bütün kalpleriyle Allah tarafından vazifelendirildikleri yolu takip etmeye mesai harcamışlardır. Kendilerini insanlığın selameti veya felaketinin vasıtasıyla belirleneceği İlâhi tebliği ulaştırmaya vakfetmişlerdir.
Nebevi Öğretiyi Reddetmenin Sonuçları
Her çağın, diğer kültürleri incelik, eğitim ve yetenek bakımından hayli aşmış medeni milletlerinin, boğulan bir adamın can yeleğine veya ölmek üzere olan bir adamın hayat iksirine ihtiyaç duyduğu şekilde peygamberlerin tebliğlerine ihtiyaçları vardır. Geçmiş milletlerin tarihleri bir millet ne derece ileri ve gelişmiş ve ne kadar en ihtişamlı günlerinde olursa olsun İlâhi rehberiyet meselesinde farile ve mümeyyiz olmayan çocuk mesabesindedir. Bir millet nebevî tebliği red ederse veya onunla alay ederse kesin olarak ölüm ve yokoluşuna davetiye çıkarmış demektir. Pek çok gelişmiş ve kültürlü millet entellektüel sahada çok mesafe kaydetmiş olmalarına rağmen nebevî tebliğe sırt çevirdiği ve bu tebliği küçümsediği zaman kendi gösteriş ve kibiri ile kendi felaketini hazırlamıştır. Entellektüel incelik ve uzak görüşlülük dedikleri şeyin hamakat ve sathî mantıkhlık olduğunu büyük bir hayal kırıklığı içinde gözlemlemişlerdir.
Kamil İlim Ve Kâmil Olmayan İlim
Peygamberlere Allah tarafından bahşedilen kamu ilimle insan gayreti ve aklı ile elde edilen ve geliştirilen kâmil olmayan ilim ve katiyetler aşağıda anlatılan hikâyeye kıyasla karşılaştırılmışlardır.
gir zamanlar bir kaç öğrenci gemi gezisine çıkmışlardı. Hava güzeldi, çok hoş bir rüzgar esiyordu ve çocukların keyfi yerindeydi. Kaptanı kendisi 'ile muhabbet edilebilecek yapıda gördüler. Diğerlerinden daha açıkgöz olan çocuk kaptana "Amca, hangi bilim ve sanat dalları ile uğraştın?" diye sordu. Kaptan "Hiçbirini öğrenmedim" diye cevap verdi. Onun cehaletine çok acıyan çocuk tekrar "Gerçekten hiçbirini görmedin mi?" dedi. Kaptan "hayır, isimlerini bile duymadım" dedi. Geride kalmak istemeyen diğer bir çocuk "cebirden ve geometriden mutlaka bir şeyler biliyorsundur" dedi. Zavallı kaptan alçakgönüllülük içinde; "Bayım, bu dediklerinizin hiçbiri tarafımdan işitilmemiştir" dedi. Üçüncü çocuk "ama coğrafya ve tarihi mutlaka öğrenmeliydin" dedi. Kaptan bunlar da nedir,-"adam mı yoksa şehir mi?" diye sordu. Kahkahadan kırılan gençlerden biri tekrar "Sen kaç yaşındasın?" dedi. Kaptan onlara kırkında olduğunu söyleyince, "Ne yazık, hayatının yarısı boşa geçmiş" dediler.
Kaptan üzüldü, fakat sükût etti. Ancak takdir-i İlâhi çocuklara hak ettiği dersi vermeyi uygun gördü. Daha çok fazla ilerlemeden bir fırtına koptu, gemi tehlikeli şekilde sallanmaya ve sarsılmaya başladı. Sert sularda ilk tecrübelerini geçirmekte olan çocuklar aşın derecede korktular. Şimdi sıra kaptanda idi. Bütün ciddiyeti ile "sizin üzerinde çalıştığınız ilimler neydi çocuklar?" dedi.
Genç ve çiğ olan çocuklar hemen bu numaraya kandılar ve gördükleri konuları sıralamaya başladılar. Bitirdiklerinde yaşlı kaptan tekrar tebessümle sordu, "Tamam! Ama yüzmeyi de biliyor musunuz? Gemi batarsa hayatlarınızı nasıl kurtaracaksınız?" dedi. Çocukların hiçbiri yüzme bilmiyordu. Yüzleri asık bir şekilde "ne yazık ki bunu öğrenmeyi hiç düşünmedik" dediler. Kaptan güldü ve "Sizin dediğiniz gibi ben hayatımın yansını boşa harcadım, ama siz tamamını boşa harcamış olacaksınız. Sizin sanat ve ilimleriniz şimdi canınızı kurtarmaz, çünkü bugün sizin canınızı kurtarabilecek olan yegane sanatı Öğrenmemişsiniz!" dedi.
Bu hikâye bütün ileri, kültürlü ancak gafil milletlerin noksanlıklannı tam olarak açıklar. Bu milletler normal olarak kendilerini her türlü bilgiyi öğrenme ve geliştirme, tabiatın sırlarını ve yeryüzünün hazinelerini keşfetme ve güçlerini artırmak için yeni aletler geliştirme işine adarlar. Ancak, İlâhi ilmin kapılarını açacak, kendilerine Allah'ın rızasını nasıl kazanacaklarım anlatacak, selâmet ve saadete götürecek, isabetli davranış ve tavırlarını öğretecek, kötü tabiatı ve şehevî istekleri törpüleyecek, fazileti ve mazbutluğu teşvik edecek ve insanın kalbine Rabbinin ve yaratıcısının korkusunu sokacak ilmi inkâr ederler. Yukarıda sayılanlar herhangi bir toplumu sıraî-ı müstakim üzerinde tutmanın, onu huzursuzluktan, çürümeden ve serden kurtarmak için çalışmanın vazgeçilmez şartlarıdırlar: İnsanoğluna âhiretin, diğer insanlara iyi davranmanın, tevazünün, şehvet ve hırstan uzak durmanın, kendini disipline etmenin ve kendisine dahi zararlı olabilecek ve boş olan işlerden kaçınmanın önemini öğretmeye yalnızca bu şartlar yardımcı olabilir.
Kendilerine bir süs veren ve dönemlerindeki peygamberlere o döneme ait akademik konularda üstün olmadıkları için küçümseyici tavırda bulunan milletlerin canlı bir tanımı Allah tarafından Kur'ân'da yapılmıştır. "Peygamberleri onlara belgelerle gelince, kendilerinde olan bilgiden gururlandılar da, alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi." (40: 83).
Peygamberlerin Kabul Edilişi
O günlerden bu yana dünya hiç değişmedi. Son Peygamberin gelişinden bu yana kültür, eğitim, endüstri ve sanat alanında kaydadeğer ilerleme sağlayan milletler peygamberlere sırtlarını döndüler; bunun sebebi kibirleri ve entelektüellerine ve uzmanlarına gereğinden fazla güvenmeleridir. Böyle milletler İslâm peygamberinin örneğini izlemek istememişlerdir.
Günümüzün ileri ve gelişmiş milletlerinin de Hz. Peygamber @'in nurlu öğretisi vasıtasıyla karanlık ruhları aydınlatmak yerine önceliklerle aynı yola girdiğini görmekteyiz. Bu kibir ve gururlarının karşılığını yakında göreceklerdir. Çatırdayan medeniyetlerinin kum şatosu gibi çökeceği günler uzak değildir.
Müslüman Ülkeler İçin Büyük Tehlike
Ancak çoğu Arap ve Müslüman ülkelerin tutumu daha da gariptir, çünkü Batı medeniyeti, materyalist değerler, ırkçı veya marksist idealler yönünde özlü bir heyecan hissetmektedir. Halbuki bunların hepsi câhiliyye zihniyetinin eserleridirler. Bu fikirler genelde katı bir şekilde İslâm'ın kıymetli ve hayat verici öğretilerine karşıdırlar. Bu gelişmeler halkı Müslüman ülkeler için hiçbir şeyin kendilerini kurtaramıyacağı büyük bir tehlike teşkil etmektedir. İç çatışmaların, istikrarsızlığın, sık sık rastlanan darbelerin, kıskançlıkların ve liderlerinin katı davranışlarının sebebi budur. Bütün bunlar Müslüman ülkeleri düşmanlarının gözünde zayıf ve Önemsiz yapmaktadır.
Âlimler Ve Peygamberler Arasındaki Farklar
Âlimler ve peygamberler arasındaki farkı ortaya koymak İçin şu misale başvurabiliriz: Gelişmekte olan bir şehri tarifte, değişik ilim dallarındaki uzmanlar kendi zaviyelerinden değerlendirerek fikir verirler.
Tarihçiler, bu şehrin geçmişini, onu kimlerin kurduğunu, nasıl geliştiğini ve hangi hanedanlıkların orayı yönettiğini araştıracaklardır.
Arkeologlar ise tarih-öncesi dönemdeki antik eserleri arayacaklar, ilkel artıkları ve fosilleri bulmak için şehrin kalıntılarında kazı yapacaklar, eski kitabeleri çözüp yaşlarını belirlemeye çalışacaklar ve şehrin meçhul geçmişindeki eksik bağlantıları yeniden tesis etmeye çalışacaklardır.
Eğer bir grup coğrafyacı şehre giderse, onların ilgi alam tabiatıyla bölgenin tabiî ve suni özellikleri, arazisi, çevredeki ırmaklar ve tepeler, o şehrin iklimi ve ürünleri vs. olacaktır.
Şehre giren şairler ve yazarlar ahenkli ve güzel eserlerini ifade etmelerine yardımcı olacak tabiî çevreyi, rahatlatıcı iklimi ve serinletici rüzgârı bulmaya çalışacaklardır.
Dİ1 bilimciler de çalışmalarını şehir halkının lehçe ve deyimleri üzerine hasredeceklerdir. Mahallî ve bölgesel ağız farklılıklarının ortak köklerini, kaynak ve menşeini araştıracaklardır. Bu dilin yazım stili ve fonetiğinin üzerinde çalışıp konu hakkında varolan bilgilere değerli katkılarda bulunacaklardır.
Bütün bu muhtelif ilim ve sanat ehlinin çabalan şüphesiz değerli olup insanlık kültürününleriye götürülmesi için çok gereklidir. Bunların hiçbirine diğerinden daha az dikkat gösterilemez, çünkü her biri insanlığın anlayış yeteneğini kendince zenginleştirir. Ama bu zrnaIılar bu kadar önemli bir iş yapmalarına rağmen eğer şehir hakkında daha çok şey bilmeye çalışmazlarsa kendilerini bir takım güç-Hiklerin içinde bulacaklardır. Bu şehri kimin yönettiğini, burada ne tarz bir hükümet olduğunu, yabancılar için geçerli kuralların ve düzenlemelerin ne olduğunu, ve halkın adetleri ve alışkanlıklarını öğrenmek durumundadırlar. Ne çeşit vergi ve harç ödediklerini düşünmek zorundadırlar. Eğer herhangi bir bilim adamı veya uzmanın, bunları ve diğer benzeri meseleleri dikkate almadığı takdirde zorluğa düşeceği kesindir.
Peygamberlerin Gönüllü Hizmeti
Şimdi yetenekli, faziletli ve iyi niyetli bir diğer grubun bu şehre geldiklerini, ama buraya daha önce gelmiş bütün âlim gruplarınkinden tamamen başka bir amaç güttüklerini varsayalım. Bu insanlar şehir halkına vatandaşlık hakları ve vaziyetleri hakkında rehberlik etmeye gelmişlerdir veya daha ziyade şehrin mutlak hâkimi tarafından, halka vatandaşlığa uygun hareket etmeyi öğretmek vazifesiyle görevlendirilmişlerdir. Emri doğrudan bu hükümdardan alırlar ve halka yayarlar. Bunlar, Şüphesiz, çok geçmeden şehre hükmeden güç ile şehir halkı arasındaki hayati rabıta olarak bilinecektirler.
Bu şehirde değişik entellektüel meşguliyetler içinde olan bütün uzmanların ve âlimlerin bu yeni gelenlere müteşekkir olacağı kesindir. Çünkü onlar sayesinde şehirde barış ve huzur hüküm sürmeye başlamıştır ve insanlar hayatın her sahasında kendi ticaret ve davalarına güvenle koşabileceklerdir. Bunlar hükümdarın buyruklarını halka açıklar ve onlara yeteneklerini nasıl geliştireceklerini gösterir. Değişik sanat ve bilim dallarının gelişmesinde rehberlik edici ilkeleri de onlar koymuştur. Bundan dolayı, onların faydalı yardım ve rehberlikleri olmasa hiçbir sanatkâr ve âlim bu şehirde nasıl yaşayabileceğini ve işini nasıl yürütebileceğini bilemiyecektir. Herkes kuralları ve kanunları çiğneyecek ve kendi seçtiği iştigal sahasıyla tüm kalbiyle ilgilenmeleri mümkün olamayacaktır. Hiçbir sahadaki ilim, sanat, ticaret ve keşfin bu şehirde barış ve huzur yeniden ağırlık kazanana kadar bir değeri olmayacaktır. Barış ve huzur ise yöneticinin düzenleme ve emirlerinin bilinmesine bağlıdır. Bütün diğer bilgi, sanat ve uzmanlık dalları kendilerini bu temel üzerine inşa etmelidirler. Peygamberler de işte bunun için Mutlak hakikati ve Allah'ın mahiyetini insanlara bildirmesi için Allah tarafından gönderilmişlerdir: "Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk." (6: 75).
En Kutsal Vazife
Bu şehri yöneten hükümdarın sıradan bir yönetici veya hükümran olmayıp bu şehrin Banisi ve Efendisi olduğu ve herşeyin ona ait olduğu varsayıldığında temsil daha anlamlı hale gelmektedir. Her şeyi yoktan var etmiş, hayat vermiş, her şeyin rızkını temin etmiş, merhamet sahibi, Hakim-i Mutlak. Yaratıklarına duyduğu şefkat bir annenin çocuğuna duyduğu şefkatten fazla. Peygamberler işte böyle bir hükümdarın aracılarıdırlar. Kur'ân Allah'ın mahlukata duyduğu şefkati şöyle anlatmaktadır: "O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O, esirgeyendir, bağışlayandır. O, kendisinden başka ilâh olmayan, hükümran, eksikliklerden münezzeh, selâmet veren (selâm), emniyete kavuşturan (mü'mîn), gözetip koruyan (müheymin), üstün (azız), İstediğini zorla yaptıran (cebbar), büyüklükte eşi olmayan (müîekebbir) Allah'tır. Allah müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir (azız), hikmet sahibidir (hatâm)." (59: 22-24).
Kişinin zihnini Rahman ve Hakim olan Allah fikri canlı bir şekilde doldurunca O'nun sevgisi kişinin kalbinin en derin noktalarına da nüfuz eder. Kİşi tüm varlığıyla O'na vazife şuuruyla teslim olmayı, O'na yakınlık kazanma arzusunu en kutsal bir vazife ve ulaşabileceği en büyük şeref kabul eder. Zaten bu teslimiyet ve arzu kişinin fıtratına uygun bir taleptir. Allah tarafından gönderilen peygamberlerin en büyük amacı bu olduğundan, kişi bu mübarek inşaların yüce mevkiini ve üstlendikleri vazifenin mahiyetini diğer insanların amaç ve arzularıyla karşılaştırdığında aradaki farkı kolayca görebilecektir. Peygamberler İnsanoğlu İçin bedene ruhun, insana gözlerin gerekli olduğu kadar gereklidirler. Bunca sanat, edebiyat, kültür ve medeniyet, ticaret ve sanayie rağmen Allah'ın peygamberleri olmasaydı dünya karanlıklar içinde kalmaya devam ederdi: "İnkâr edenlerin işleri... veya engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlık; insan elini uzattığı zaman neredeyse onu bile göremez. Allah'ın nur vermediği kişinin nuru olmaz." (24: 40).
İnsanlığın Kemâli Ve Fazileti
Peygamberler yalnızca Yüce varlığın kesinliğini ve mahiyetini açıklamakla kalmazlar; fazilet sevgisini, kötülüğü kerih görmeyi, kişinin sahip olduğu her şeyi âdil bir dava, adaletsizlik ve kötülüğe karşı savaşmak için feda etme kararlılığını göstermesini de öğretirler. Böylece insanoğlunun sahip olduğu bütün vasıtalar, çaba ve gayretler onun arzu ve kararlılığının ifadesi olmaktan başka bir anlama gelmezler; haklı bir dava için gösterdiği gayret her ilerlemenin ve şerefli başarının altında yatan sır olur. İnsanlık arzu ettiği şey neyse ona ulaşır; güzel başarıların hepsinin temelinde ve kökeninde nebevi tebliğ vardır. Peygamberler her zaman ve mekânda insan ruhunun sağlığını temin etmişler ve şeytanın vesveselerini kalplerden aritmi şiardır. İnsanın adalet için mücadele ve zulme muhalefet şeklinde tezahür etmesi gereken fıtratını uyandırmışlar veya içlerinde doğdukları insanlar arasında manevî şuurun artmasına vesile olmuşlardır. Ve her ne zaman insanlarda bu sağlıklı ruh zayıflamışsa insanlar hayvanlardan daha aşağı olmuşlardır. Kur'ân'da söz konusu edilen değişik toplulukların tarihini okuduğumuzda, peygamberlerin insanların nefret duygularını şifaya kavuşturduğunu, iyilik ve infak ruhunu özümsemelerini sağladığım ve zulüm ve vahşet güdülerini törpüle-meyi öğrettiğini görmekteyiz. Her zaman yorulmak bilmeden çalışmışlar, şahsiyetlerini ve hayatlannı riske atmışlar ve zaman zaman sahip oldukları herşeyi mübarek davetlerinin yayılmasını temin için feda etmişlerdir. Ve, bitmek bilmeyen gayretleri sonucunda, daima, etraflarındaki kaba ve düşman tavırlı insanlardan bir takım temiz-fıtratlı kişiler oluşturmayı başarmışlardır. Bu sayede onların güzel mizacı, gönüllerinin samimiyeti ve sıcaklığı çağlar boyunca Allah'ın nakısı gibi parlamış durmuştur. Bu mübarek ruhlar iyilik ve fazilet açısından melekleri geçmişler, çürük içindeki insanlığa yeni bir hayat vermişlerdir. Nezaket ve adaleti teşvik etmişler, 7ayıflara ve ezilmişlere zorbalardan haklarım alrnay1 ve zâlimlere merhameti ve iyiliği öğretmişlerdir. Peygamberlerin çabası sayesinde insanlık Allah'ın yeryüzündeki nimetlerini öğrenmiş, insanlığın ruhu bu çaba sayesinde aydınlanmış, kalbi bencillik ve tamahtan bu sayede arınarak fazilet ve takvaya yönelmiştir.
Medeniyetin ve kültürün zenginleşmesine ve geliştirilmesine Allah'ın rasullerinden başka hiçbir grup veya sınıf daha büyük katkıda bulunmamıştır. Onların kadirşinaslığı ve sevecen ilgisi bütün insanlığı kapsamıştır; insanoğlunun cazibesi ve fazileti, itidal ve çekingenliği, şeref ve haysiyeti peygamberler tarafından oluşturulmuş hediyelerdir ve bütün bunlar yalnızca onların yolu takip edilirse korunabilir. Bu yüce ruhlar olmasaydı insanlık bütün sahip olduğu bilgi, hikmet ve felsefe hazinelerine rağmen yıkılışa mahkum olurdu. Yaratıcısından, iman ve ahlâktan haberdar olmayan vahşi zâlimler dünyayı iyilik ve şefkat izine rastlanmaksızm yönetirlerdi; ve insanlığın karnındaki kurtu doyurmaktan başka bir gayesi kalmazdı.
Bütün yüce değerler ve ince duygular, manevî-ahlâkî kavramlar ve faydalı bilgiler ve kötülükle savaş arzusu peygamberlerin ve onların değerli ashabının tebliğ ve gayretlerinden köken almaktadır. Dünyanın yaratılışından sonuna kadar İnsanoğlu peygamberlerin koruyucu kanadı altında yer bulabilir ve kendi faaliyet yönünü onların rehberliğinin ıŞiğı altında salimen çizebilir. Rahmet ve selamet onların üzerlerine olsun.
Bugün şahit olduğunuz dünya güzellikleri onların baktığı toprağın ürünleridirler.
Peygamberlere İtaati Emreden Ayetler
A'raf sûresi:
"De ki: 'Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin hükümranı, kendisinden başka ilâh olmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği peygamberiyim. Öyle ise Allah'a ve rasûlüne itaat edin, o peygamber ki Allah'a ve sözlerine iman etmiştir. O'na uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız!" (7: 158).
Nisa sûresi:
"...Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, onu, içinde süresiz kalmak üzere içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Bu büyük kurtuluş ve mutluluktur. Kim Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır." (4: 13-14).
"Ey iman edenler! Allah'a İtaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Birşeyde anlaşmazlığa düşerseniz, çözümü için -eğer Allah'a ve âhirete İnanıyorsanız-, Allah'a ve Peygamber'e başvurun; bu, hem daha hayırlı, hem de neticesi daha güzeldir." (4: 59).
"Biz her peygamberi, -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman, sana gelip Allah'tan af dileselerdi ve peygamber de onların bağışlanması için Allah'a dua etseydi, Allah'ın tevbeleri kabul ettiğini ve merhametli olduğunu görürlerdi." (4: 64).
"Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse. işte onlar Allah'ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberler, sıddıklar, dosdoğru kişiler, şehidler ve sâlihlerden ibaret olan kimselerle beraber olacaklardır; bunlar ise, ne güzel arkadaştır!" (4: 69-70).
"Kim Peygambere itaat ederse, gerçekten Allah'a itaat etmiş demektir; yüz çevirene gelince, bilsin ki, Biz seni onların bekçisi olarak göndermedik." (4: 80).
Enfâl sûresi:
"...Allah'a ve râsûlüne itaat edin." (8: 1).
"Ey iman edenler! Allah'a ve râsûlüne itaat edin; işittiğiniz hâlde O'ndan yüz çevirmeyin!" (8: 20).
"Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere çağırdıklarında, Allah'a ve Peygam-beri'ne itaat edin..." (4: 24).
"Allah'a ve râsûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra İçinize korku girer de kuvvetiniz uçup gider. Bir de sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir." (8: 46).
Al-i İmrân sûresi:
"De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın!' Allah daima bağışlayan ve merhamet edendir." (3: 31).
"De ki; 'Allah'a ve Peygamberine itaat edin!' Yüz çevirecek olurlarsa, gerçekten Allah kâfirleri sevmez." (3: 32).
"Allah'a ve Râsûlüne itaat edin ki, rahmete kavuşturulasınız." (3: 132).
Nûr sûresi:
"Aralarında hükmetmeleri için Allah'a ve Peygamberine çağrıldıkları zaman, müminler sadece 'işittik ve itaat ettik!' derler; işte felaha kavuşacak olanlar bunlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat eder, Allah'tan korkar ve O'na karşı gelmekten saygı ile sakınırsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (24-51-52).
"Onlara: 'Allah'a ve Peygamber'e itaat edin!' de. Eğer bunu yapmak istemezseniz, şunu bilin ki, ona gereken, yüklendiği tebliğ vazifesini yapmak, size de yüklendiğiniz görevleri yerine getirmektir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e, açık tebliğden başka bir mükellefiyet yoktur... Siz ise namazı kılın, zekatı verin ve Peygamber'e itaat edin ki. merhamet edilmiş olasınız!" (24: 54, 56).
Ahzâb sûresi:
"Her kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse, gerçekten büyük mutluluğa erişecektir." (33: 71).
Tevbe sûresi:
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar... Allah'a ve râsûlüne itaat ederler..." (9: 71).
Hasr sûresi:
"...Peygamber size ne verdiyse, onu alın, neyi yasakladıysa, ondan sakının; ve Allah'tan korkun; Allah, cezası çok çetin olandır." (59: 7).
Hz. Peygamber Hadisler İtaati Emreden
Ebu Hureyre'den nakille, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bana itaat eden, Allah'a itaat etmiştir. Bana isyan eden de Allah'a isyan etmiştir. Benim emrime boyun eğen bana saygı göstermiştir, emrime karşı çıkan da bana karşı gelmiştir." (Buharı).
Yine Ebu Hureyre, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "İmtina edenler hâriç, ümmetimin hepsi cennete girecektir." "Ey Allah'ın rasûlü! Kimler imtina edecektir?" sorusuna: "Bana itaat eden cennete girer hana karşı gelen de imtina etmiş olur." buyurmuştur. (Buharı ve Müslim).
£gbir radiyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: « .Muhammed'e itaat eden Allah'a itaat etmiştir. Muhammed'e karşı duran da Allah'a isyan etmiştir. Muhammed insanların arasını (Allah'111 hizbi, şeytanın hizbi diye) ayırdet-miştir." (Buharı ve Dârimî).
Ebu Musa, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Hakikat benim meselim ve beni kendisiyle Allah'ın size gönderdiği peygamberliğin meseli, kavmine gelip de şöyle diyen kimsenin hâlini andırır: 'Ey kavmim! Şurada düşman askeri gördüm. Ben şüphe götürmez bir uyarıcıyım, canınızı kurtarmaya bakın!' Kavminden bir kısmı sözünü dinleyerek karanlık bastırır bastırmaz sessizce kaçıp kurtuldu. Bir kısmı da onu yalanlayarak yerlerinde kaldı. Sabah erkenden düşman bastırıp yok etti, köklerini kazıdı. İşte bu misal, bana İtaat edip getirdiğime uyanlarla bana karşı çıkıp, getirdiğim hakkı yalanlayanların durumunu andırır." (Buharı ve Müslim).
tbn-i Ömer'in rivayetine göre Rasûlullah @: "Sünnetime sarılan bendendir..." buyurmuştur. (Müslim).
Hz. Aişe, Rasûlullah @'in "Sünnetime yapışan kimse cennete girer." buyurduğunu rivayet etmiştir. (Dârekutnf).
KISIM 4
PEYGAMBERLİĞİN AYIRDEDİCÎ ÖZELLİKLERİ
Daha önceki kısımda, insanların peygamberlik müessesesine ne derece ihtiyacı olduğunu göstermek için peygamberliğin gerekliliği, değeri ve itibarı ortaya konulmuştur. İnsan kültür ve medeniyetinin peygamberlerden nasıl yararlandığını; hangi fonksiyonları üstlendikleri ve davetlerinin mahiyeti anlatılmıştır. Şimdi İse peygamberliğin temyiz edici özellikleri gösterilecektir. Bu sayede Allah'ın rasûllerinin dünyadaki diğer fikir adamları ve reformculardan nasıl ve ne şekilde farklı oldukları anlaşılacaktır.
Yanıltıcı Terimler
Modern yazarların suni ve taklitçi üsluplarının, bu kişilerin siyaset ve siyasî liderlere olan tutkuları ile modern kavram ve eğitim metodlarının peygamberliğin mahiyetinin ve amacının kavranmasına büyük ölçüde zarar verdiği inkâr edilemez. Burada eğitim ışığını insanlığın büyük bölümüne ulaştıran modern düşünce sistemleri, hayat standartmi yükselten, adaletsizliğin kötü sonuçlarına karşı savaşan ve ülkeleri esaretten kurtaran hareketler kötülenmemektedir. Bunların tamamı takdir edilmelidir. Ancak bu kaynaklardan kök alan kavramlar insanların gönüllerini ve zihinlerini Öylesine kaplamıştır ki, düşünce ve eylemlerinin, karakter ve davranışlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmişlerdir. Ve pozitif değerlerle çok yakından yüklü bu insanlar eyleme geçtiklerinde peygamberliğin siyasî ve sosyal reformu ifade eden kavramsal çerçeveden farklı bir kelime dağarcığına ait olduğunu düşünmemektedirler.
Bugün, İslâmî dirilişi savunan liderlerin, fikir adamlarının ve yazarların bile yazılarında ve konuşmalarında, Hz. Peygamber @'in davetinin özelliklerini modern siyasî ve ekonomik jargon içinde ifade ettikleri gözlenmektedir. Bu durum peygamberliğin hakiki özelliklerini, mahiyetini, niyet ve gayesini kavramak isteyenlerin karşısında bir engel oluşturmaktadır. Bu ıstılahlar, peygamberlerin istisnai yüceliklerini takdir hadisesinin önünde dikilmektedirler ve bu yüzden insanlar peygamberlerin insanlığın en büyük örnek önderleri olduğunu anlamada yetersiz kalmaktadırlar. Çeşitli tartışmalar ve onlara bağlı kavramlar gerçekte zihni Öyle bir hale getirmektedirler kî insanların peygamberliğin değer ve önemim anlamaları İmkânsız hale gelmektedir.
Geçerli siyasî ıstılah özgün tarihi köklerinden kaynaklanan kesin bir düşünce içeriğine ve zihnî imaja sahiptir. Bunun sebebi bu ıstılahları tesis eden ve idame ettiren ulusalcı devletlerin ve siyasî araçların halihazırdaki düşünce ve kavramlarının uyguladığı güçlü etkidir. Bu ıstılahların belli bir arkaplanı ve kazanmış oldukları belirli sınırlan haiz önemleri vardır bu yüzden taşıdıkları zihinsel izlenimler de belirlidir. Bu nedenle nebevi davet bu ıstılahlarla anlatıldığında bu davetin ruhunu ve doğru anlamını aktarmak şöyle dursun konu hakkında büyük yanılgılara bile düşülebilir. "Devrim, isyan, ayaklanma, demokrasi sosyalizm ve sosyal düzen" gibi kelimeler her birine has belirli mahallerde ve şartlarda zamanın geçmesiyle şekil almış belli kavramsal imajları yansıtırlar. Belli olaylarla ve tecrübelerle ilintili olduklarından bunlardan ayrı düşünülemezler. Halbuki İslâm'ın ve peygamberlerin tebliğini açıklamak için en uygun ifadeler ve mahaller Kur'ânî olanlardır. Çünkü Kur'ân vahiy ortamını tasvir eder ve İlâhi rehberliğin kutsallığını iletir. Kur'ânî ifade tarzı suni belagatin yol açacağı yanılgı ve yanlış anlamaları ortadan kaldırır ve Allah'ın hakiki dininin esasını ve ruhunu yansıtır.
Kur'ânî İlimleri Tahsil İhtiyacı
Sırrına vâkıf olmaya çalıştığımız bu önemli mesele hakkında belli bir anlayış kazanmak için Kur'ân'm derinliğine, yakından ve her türlü önyargı ve zahiri izlenimlerden uzak olarak araştırılması kesinlikle şarttır. Arzu ve eğilimlerimiz, hakikat arayışı çabamızdan uzak tutulmalıdır. Niyetlerimiz ve arzularımız kınanacak şeyler olmayabilir ve hatta takdire lâyık bile olabilirler, veya bizim fıtrAı insiyaklerfmizi samimi şekilde yansıtıyor olabilirler, ama Kur'ân'm bizim arzuladığımız herşeyİ içermesi ve tasdiklemesi şart değildir. Peygamberlerin hayat ve şahsiyetlerinin de bizim arzulanır bulduğumuz kalıptaki modele uygun olması şart değildir. Kur'ân'ı araştırırken amaç hiçbir zaman bu Kitab'ın davetini çağımızın sınırlarına hapsetme çabası göstermek olmamalıdır. Çünkü hâl daima geçmiş olur, düşünce kalıpları da değişiklik geçirir, değerler alt-üst olabilir ve fani hayatın değişiklik ve tevafuku sayesinde görüşler de değişebilir; ancak Allah'ın ezelî ve sabit Kitab'ı daima değişmez kalır. İnsanlığın bilgi hazinesi, bütün teori ve spekülasyonları kumdan kule gibidirler, yükselir ve batarlar, genişlerler ve küçülürler. Kur'ân-i Kerim'in bulunduğu yüceliklerden bu kum yığınlarına gönüldaşhk
Peygamberler İle Liderler Arasındaki Farklılıklar
Peygamberler ve diğer önderler arasındaki en büyük farklılık peygamberlerin ilim, vazife ve tebliğlerinin kendi keskin zeka, sezgi veya bilgeliklerinin ürünü veya içinde doğup hayatlarını geçirdikleri çevrenin şartlarına tepki olmayışıdır. Bu durum peygamberleri tüm Önderlerden üstün kılar, çünkü onların vazettikleri şeyler İlâhi vahiydir, yücelerden gelen tebliğdir. Onlar sırf bu tebliği insanlara iletmek için seçilmiş kimselerdir. Bundan dolayı dinler ve reformlar tarihinin bize söylediği şekilde diğer reformcular, düşünürler ve önderler Allah'ın elçileri ile kıyaslananı azlar. Diğerleri, peygamberlerin aksine, daima çevrelerindeki şartların ürünüdürler, çağlanndaki çürümüş topluma başkaldırnıış kimselerdir veya toplumu yeniden şekillendirmek isteyen olağanüstü parlak zekalı kimselerdir.
Bu temel, fakat zahiren gizli farklılık İslâm dünyasının aydınlarının gözünden sıklıkla kaçmaktadır. Bu sebeple İslâm hayat görüşünü ve toplum nizamını Batı'mn kültürel ve siyasî gücü ile savaşacak bir tarzda sunma gayretinde başarısız olmaktadırlar. Kur'ân ve Sünneti derinlemesine incelemiş, ayrıca modern düşünce ve kültürün güçlü etkisinin farkında olan kişilerden modernizmin kirletici etkilerinden arınma cesaretini aklen ve zihnen gösterebilenler bu Müslüman reformcuların eserlerindeki Batılı ideoloji ve düşünce elerini kolaylıkla tespit edebilirler.
Müslüman ülkelerin İslâm âleminde rönesans yapmaya çalışan modern önderlerinin düşün-Ce ve mesajı ile bazı Allah -aşkını tatmış Kimselerin vasıtasıyla İslâm'ın hakiki iman ve ruhunu özümsemiş dirîlişçiler arasındaki ba-nz farklılık dikkate şayandır. Bu fark, her iki grubun amaçlarına ulaşmak için benimsedik-en gaye ve araçların içinde de mevcuttur. İlk S^P en büyük gaye olarak İslâmi bir hükümet kurmayı veya siyasi iktidarı ele geçirmeyi düşünmektedir. İkinci grubun temel gayesi ise âhirette selamete erişmek, Allah'ın rızasını kazanmak, iman ve şuurun yeniden tesisini gerçekleştirmek ve insanlar arasında hakkı yaymaktır. Bu gibi insanlar için Allah Teâlâ Kur'ân'da şöyle buyurmaktadır; "Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (28: 83).
Peygamberlerin gönderilişindeki temel gaye de Kur'ân'da şöyle tasvir edilmiştir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıllarca aranızda bulundum. Hiç düşünmüyor musunuz?" (10: 16). Yine Allah Kur'ân'da şöyle buyurmaktadır: "Sana da kendi emrimizle Kitab'ı indiriyoruz. Sen Kİtab'm ne olduğunu bilmezdin, imanın da; fakat biz onu sana, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola ileteceğimiz bir nur kıldık. Ve sen de muhakkak doğru yolu gösteriyorsun." (42: 52).
"Yemek sofranıza hepiniz toplanınız; yemeğe başlarken de Cenab-ı Hakk'm ismini anınız. Allah, o yemeğinizi sizin için bereketli kılar." Hadis-i şerif. Celi ta'iik hat.
Allah peygamberine aynı gerçeği bir kere daha bir başka ayette bildirmektedir: "Sen, sana bu Kitab'ın verileceğini hiç ummazdın; O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkarcılara yardımcı olma." (28: 86). Yine bir diğer ayette Hz. Peygamber @'e şöyle hitap edilmektedir: "Sen Musa'ya hitap ettiğimiz zaman Tûr'un yanında da değildin. Senden önce bir uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gön-derildin; belki düşünürler." (28: 46).
Peygamberlere ulaşan vahyin İlâhi olduğu ve peygamberlerin gönderiliş gayeleri Kur'ân'da şöyle açıklanır: "Allah kullarından dilediğine buyruğunu indirmek İçin meleklerini vahiyle indirerek şöyle der: 'İnsanları uyarın ki Benden başka ilâh yoktur, Benden sakının." (16: 2). Bu ayet peygamberlerin niçin kendi nevalarının peşinden koşmadıklarını ve niçin toplumlarının atmosfer ve çevresinden etkilenmediklerini de göstermektedir. Bir diğer Kur'ân ayeti İslâm Peygamberi hakkında şöyle buyurmaktadır: "O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak indirilen bir vahydir." (53: 3-4).
Gerçekte hiçbir peygamber aldığı vahyi değiştirme veya Hakim-i Mutlak olan Allah'ın emirlerini tahrip etme kabiliyetine haiz değildir: "Onu kendiliğimden değiştİremem, ben ancak, bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbi-me karşı gelirsem büyük günün azabına uğramaktan korkarım' de." (10: 15).
Allah Teâlâ, peygamberlerinin vazifelerinden şikayet etmemelerini istemektedir. Bu eğilimi kısıtlar ve Peygamberleri gevşeklik ve hatalara karşı uyarır. "Bundan böyle yalanlayanlara aldırma; kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan onlar da seni över, yumuşak davranırlar." (68: 8-9). Peygamberler Allah'a yalan isnad etmiş olma durumunda şiddetle cezalandırılmakla tehdit edilmişlerdir: "Kur'ân alemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer Muhammed bize karşı ona bîrşeyler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık." (69: 43-47).
Peygamberler kendilerine ulaşan İlâhi vahyi sadakatle tebliğ etmekle emrolunmuşlardır; "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni İnsanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez." (5: 67).
İşte bu, peygamberleri diğer Öğreti sahipleri ve önderlerden temyiz edici temel işarettir. Diğerlerinin çağrısı, kendi bilinçlerinin kendilerini çevreleyen şartlarına, kültürel çöküşe veya toplumsal problemlere bir cevabıdır. Bu çağrı zamanın düşünen kesiminin arasında yaygın bulunan üzüntülü ruh halinin tepkiye dönüşmüş şekli de olabilir. Bu önderler bazı ilkelerinden taviz vermek pahasına da olsa kendi dönemlerinin gereklerini kabul ederler ve sıklıkla bu gereklerle uzlaşırlar. Onlar bazen muhalifleri ile pazarlık yaparlar. Taviz vermekte ve almakta bir beis görmezler. Çoğu "çeşme akarken suyunu doldur" deyişini şayan-ı kabul bulurlar.
Nebevi Hikmet
Bu peygamberlerin zamanın gereklerine, insanların eğilimlerine veya amaçlarına ulaşmak için uygun metodlar kullanmaya duyarsız oldukları anlamına gelmez. Onlar en basiretli insanlardır ve onların metodlan en kolay ve en emin metodtur; çünkü hikmet, vukufi-yet ve hükümlerde makul olmak nebevi karakterin doğuştan varolan nitelikleridir. Peygamberlerin gayretleri, özellikle sonuncuları olan Hz. Muhammed @'in hayatı ve şahsiyeti onun derin vukufiyetini ve makuliyetini anlatan sayısız örneklerle dile getirilmiştir. Aşağıdaki âyetler Hz. Peygamber @'in basiretli oluşunu şöyle ifade etmektedir: "Onu, insanlara ağır ağır okuman için okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar indirdik." (17: 106) "...Allah size kolaylık ister, zorluk istemez..." (2: 185). "İnkarcılar: 'Kur'ân ona bir defada toptan indirilmeliydi' derler. Oysa Biz onu parça parça indiriyoruz ki, onunla kalbini pe-rHstirelinı ve B'z onu' âyet âyet, tane tane kuyor ve vahyediyoruz." (25: 32). "...dinde sizin İÇ'" bir zorluk kılmamıştır..." (22: 78).
İslâm peygamberi ashabına daima insanlara karşı mülayim ve teşvik edici olmayı öğütle-miştir. Muaz b. Cebel ve Ebu Musa Eş'ari'yi
Yemen'e gönderirken şu emirleri vermiştir: "İnsanlara tslâm'ı güzellikle anlatın; onlara eüçlük çıkarmayınız, insanlara müjdeleyiniz, dinden uzaklaştırmayın iz." (Buharı).
Bir diğer vesileyle ashabına: "Siz kolaylaştırmak için gönderildînİz, güçleştirmek için değil" buyurmuştur (Buharı).
Bazen Hz. Peygamber @ bazı şeyleri daha önemli bazı olaylar nedeniyle ertelerdi. Şu hadis buna bir misaldir: "Rasûlullah @ Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: 'Eğer bu insanlar putperestlikten yeni vazgeçmiş olmasalardı Kabe'yi yıkar ve İbrahim'in kurduğu temeller üzerinde yeniden İnşa ederdim." (Buharı).
İbn-i Mesud "Hz. Peygamber'in @ bazı günlerde sohbet yapmadığını ve ashabın sıkılabi-leceğİni düşünerek böyle hareket etmiş olduğunu" rivayet etmiştir (Buharı). Cabir b. Abdullah şöyle rivayet etmiştir: "Muaz b. Cebel, Nebiyyi Ekrem'in arkasında namaz kıldıktan sonra dönüp kavmine imamet ederdi. Bir defasında yatsıyı kıldırdı. Ve Bakara sûresinden okumaya kalktı. Biri (namazdan) ayrıldı. Muaz ona fena söz söyler gibi oldu. Keyfiyyet Nebiyy-i Ekrem @'e baliğ olunca Muaz'a üç kere 'fettansın, fettansın, fettansın' buyurdu." (Buharı). Yani, fettan= eza ve azab veren olduğundan namazı uzun kıldırdığından dinin sevilmesine engel oldun, denmek istenmiştir. Ebu Mesud'dan şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah @'e biri gelip "Ya Rasûlullah @, filanca bize (namaz kıldırırken) o kadar uzatıyor ki, vallahi sabah namazına gitmekten Seri kalıyorum" dedi. Rasûlullah @'i hiç bir konuda o günkü kadar gazaplı görmedim. Sonra buyurdu ki: "İçinizden bazı kimselerde cemaati tenfir (nefret ettirme) hasleti vardır.
Her hangimiz namaz kıldıracak olsa hafif tutsun. Çünkü içinde zaif olanı var, yaşlı olanı, iş güç sahibi olanı var." (Buharı).
Hz. Muhammed @'in hayatından rivayet edilen bu tarz daha pek çok misâl vardır. Önceki peygamberlerin de hikmet ve basiret sahibi olduklarını Kur'ân bize şöyle söylemektedir: "...Davud'a hikmet ve kesin hüküm verme se-lahiyeti vermiştik." (38: 20). "Kendilerine ki-tab, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır." (6: 90).
Ancak, peygamberler tarafından tebliğlerinin tedricen kabul edilmesi yönünde sağlanan serbestiyetİn yalnızca meseleyi değişik mizaç ve yetenekteki kişilere kolaylaştırmak için varolduğunu söylemeliyiz. Bazı ameller de bu adım-adım usûlünün kabulü yalnızca bir araçtır, halbuki inanç, iman ve inkâr konularında peygamberler daima çok ciddi ve katı İdiler. İlâhların çokluğuna karşı Allah'ın birliği (tevhid), İlâhi emirlerin kabulüne karşı inkârı ve temel önemdeki benzeri konularda peygamberler hiçbir zaman yumuşak olmamışlar ve şer güçlere tâviz vermemişlerdir.
Nebevi Tebliğin Aslî Veçhesi
Peygamberler daima insanları Allah'ın birliğine davet etmek için gelmişlerdir. Peygamberlerin asıl görevi insan ile Allah arasındaki gerekli rabıtayı tesis etmektir. Onlar hayır ve şerrin Allah'tan geldiğini, ibadet ve itaatin yalnızca O'na yapılması gerektiğini vazetmişlerdir. Ya da bunun zıddına, peygamberler daima İnsanlar tarafından putlara, velilere ve kutsal ruhlara gösterilen şirk eseri inançlara karşı mücadele etmişlerdir. Geçmiş zamanın bu müşrik Arapları bu putların ve ruhların belli kesin meselelerde Allah tarafından bağışlanmış İlâhi güçlere nail ilâhî varlıklar olduklarına inanıyorlardı. Araplar putların kendilerini bu putlara vakfetmiş insanlarla Allah arasında şefaat aracılığı yaptıklarına İnanıyorlardı. Tıpkı hâkimiyeti altındaki toprakların muhtelif bölgelerine âmir tayin eden kral ve bu yörelerde idarî yetki ve sorumluluğunu almış kimselerin misali gibi.
Eski kitapların tamamını ihtiva eden Kur'ân'ı araştıran bir kimse peygamberliğin temel amacının daima puta tapmaya karşı savaşmak olduğunu bilir. Bu insanın kendisi İçin tanrılar yaratması demektir. Böylece peygamberler insanları kendi yaratıkları olan putların köleliğinden kurtarır. Bu onların tebliğinin toplamı ve özü, çabalarının amacıdır. Nebevi mesleklerine bu tebliğle başlamışlardır ve bu hayatları boyunca onların dikkat ettikleri odak noktası olmuştur.
Görüldüğü gibi Kur'ân bazen peygamberlerin gönderiliş amacına kısaca değinmektedir: "Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: 'Benden başka ilâh yoktur. Şu halde bana kulluk edin!' diye vahyetmişizdir." (21: 25). Bir başka seferde Kur'ân peygamberlerin isimlerinden bahisle onlara öğüt verir; "An-dolsun ki Biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik: 'Ben sizin İçin apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu b^n başınıza gelecek acıklı bir günun ^bm-f^ korkuyorum!' dedi." (H: 25^6). «Ad kavmine kardeşleri Hûd-U gönderdik. Şöyle dedi: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur; yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz." (11: 50). "Semûd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. 'Ey kavmim Allah'a kulluk edin; O'ndan başka ilâhınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir!' dedi." (11: 61). "Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Şöyle dedi: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten bolluk ve refah içinde görüyorum ve ben, sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum." (11: 84).
Hz. İbrahim'in halkını putlara tapmaktan vaz-geçirip yalnızca Allah'a itaat etmelerini sağlama yolundaki nasihatları Kur'ân-1 Kerîm'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır: "Andolsun ki, Biz, İbrahim'e çok daha Önce olgunluk ve hidayet verdik; onun buna lâyık olduğunu da biliyorduk. Babasına ve kavmine: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' diye sorduğu vakit, onlar: 'Babalarımızı bunlara tapar bulduk' dediler. İbrahim: 'Andolsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz!' dedi." (21: 51-54). "(Ey Muhammed!) Onlara İbrahim'in kıssasını anlat. İbrahim babasına ve kavmine: 'Neye tapmaktasınız?' diye sormuştu. Onlar: 'Putlara tapar ve zamanımızı onlara tapınmakla geçiririz.1 dediler. İbrahim: 'Onlar, dua ettiğinizde sizi duyuyorlar mı veya size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?' demişti. 'Hayır, ama, babalarımızı da bu şekilde İbadet ederken bulduk' demişlerdi. İbrahim: 'Siz ve sizden öncekilerin nelere taptıklarınızı görmüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabbi'dir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ceza gününde kusurlarımı bağışlamasını umduğum O'dur." (26: 69-82). "(Ey Muharnmed!) Kitapta İbrahim'i de an; o şüphesiz dosdoğru bir peygamberdi. Babasına şöyle demişti 'Babacığım! İşitmeyen görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?" (19: 41-42).
"İbrahim'i de gönderdik. Hani o kavmine: 'AUah'a ibadet edin ve O'ndan sakının; bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır Siz Allah'ı bırakıp bir takım putlara tapıyor, aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz." (29: 16-17). "İbrahim şöyle demişti: 'Dünya hayatında Allah'ı bırakıp putları muhabbet vesilesi kıldınız, sonra kıyamet günü, birbirinize küfreder ve karşılıklı lanet okursunuz. Varacağınız yer ateştir; yardımcılarınız da yoktur." (29: 25). Bir ve Tek Allah'ın diğer ilâhlara üstünlüğü Hz. Yusuf un tebliğinde de merkezî yer tutmaktadır. Onun zindan arkadaşlarına verdiği nasihat Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır: "Yusuf: 'Rabbimin bana öğrettiği bilgi İle, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım. Doğrusu ben Allah'a inanmayan ve âhireti inkâr eden bir topluluğun dinini bırak-mışımdır. Atalarım İbrahim, İshak ve Ya-kub'un dînine uydum. Allah'a herhangi bir ortak koşmak bize yaraşmaz; bu Allah'ın bize ve insanlara olan bir lütfudur; fakat insanların Çoğu şükretmez' dedi. 'Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma rabler mi daha iyidir, yoksa herşeyden üstün tek Allah nn? Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'a aittir. O, O'ndan başkasına tapmamanızı emretti, işte sağlam ve gerçek din budur; ne var ki, insanların çoğu bilmezler." (12: 37-40).
Hz- Musa, Firavun'u Allah'a itaat etmeye çağırdı; halbuki Firavun, Güneş Tanrısının oğlu sayılırdı ve tebasma şunları söylüyordu: "Ben sızin en yüce Rabbinizim!" (79: 24) ve "Ey saltanatımın uluları! Ben sizin için benden başka bir tanrı olduğunu bilmiyorum." (28: 38). Firavun Musa'yı şöyle tehdit etmiştir: "Benden başka bir tanrı edinirsen, seni zindana tıkarım." (26: 29). Kur'ân puta tapmayı en büyük küfür ve kerahat sayarak bunu şiddetle takbih etmektedir. Hacc sûresinde şöyle buyrulmaktardır: "İşte böyle. Kim Allah'ın hürmet edilmesini emrettiği şeylere saygıda bulunursa, bu, kendisi için Rabbi nezdinde mutlaka hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanlar dışında kalan hayvanlar, size helâl kılındı. O halde murdar putlardan uzak durun, yalan sözden de kaçının. (Bütün bunları) Allah'a yönelerek, O'na ortak koşmaksızın yapın. Allah'a ortak koşan kimse, sanki gökten düşüp de kuşlar onu parçalamış ya da rüzgâr kendisini uzak bir yere savurup atmıştır." (22:30-31).
Puta tapıcılık ve Allah'a ortak koşmak (Allah'tan başka varlıkların önünde eğilmek, veya onlara tazimde bulunmak, ilâhi payeler vermek veya ibadette bulunmak) daima insanlığın en büyük yanılgısı olmuş, evrensel ve ezelî-ebedî cahiliyyedir. Bu his insanın içinde daima kaynayan bir kötülük olarak varlığını sürdüregelmiştir. Allah'ın gazabını celbeden, maneviyat yollarına engel teşkil eden, ahlâkî ve kültürel ilerlemeye set çeken ve insanlığın fıtri yüksek mevkiinden inkarın dipsiz çukuruna düşmesine yol açan işte bu mukaddes olana saygısızlıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda şöyle buyurulmaktadır: "Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık." (95: 4-5).
İşte bu cahiliyye ve duyarsızlık, bir zamanlar meleklerin önünde tazimde bulunduğu, Allah'ın yaratıkları arasında en şerefli varlığını değersiz varlıklar önünde boyun eğer hale getirmiştir. Bu durum onun gayret ve güvenine ölümcül bir darbedir; insanlığın Mutlak varlığa olan hakiki imanını silip götürür; insanlığın Kadir-i Mutlak olan Allah'ın sınırsız rahmet, merhamet ve İhsanını reddedip cansız, iktidarsız ve bayağı, kendisine faydası olmayacak bir takım yaratıklardan medet ummasına yol açar.
"Allah geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; belirli bir süre içinde hareket eden güneş ve ayır buyruk altına almıştır. İşte bu Rabbiniz olan Allah'tır, hükümranlık O'nun-dur. O'nu bırakıp taptıklarınız, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. Onları çağırırsanız, çağrınızı İşitmezler; işitmiş olsalar bile size cevap veremezler, ama kıyamet günü sizin ortak koşmanızı İnkâr ederler. Her-şeyden haberdar olan Allah gibi, sana kimse haber veremez. Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız, Allah ise müstağnidir. Hamde lâyık olandır." (35: 13-15).
Kur'ânı Terimler
Her zaman ve mekânda Allah'ın peygamberleri puta tapmaya ve birden fazla ilâh inancına -ki bu çok değişik metafizik fanteziler tarzında gerçekleşebilir-savaş açmışlardır, çünkü bunlar insanlığı çürütür ve bayağılaştırır.
"Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşırmışlardı. İnkarcılar: 'Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir', demişlerdi. Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur." (38: 4-6).
Hz. Peygamber @ ve ashabının dönemine ait tarih ve edebiyat eserlerini incelemiş olan her makul kişi putperestlik veya Allah'a ortaklar koşmak gibi, burada mealen verilen Kur'ân ayetlerinde geçen İfadelerin o zamanlar halk tarafından nasıl anlaşıldığını kolaylıkla farke-der. Bu ifadeler şunları İma eder: Putlara ibadet etmek, İlâhi varlıkların birden fazla olduğuna inanmak, putlar önünde eğilmek, ölü ya da sağ din ulularına tazimde bulunmak, kendisini onların önünde alçaltmak ve Allah'ın kendileri arasında şefaatçi göksel varlıklar olduğuna inanmak ve bu aracıların günahlannı bağışlama ve iyilik ve ihsan özellikleri olduğunu düşünmek. Buna benzer olarak o vakitler insanlar İlâh (Allah), Rabb (Efendi ve Terbiye edici), İbadet ve Din kelimelerinden yalnızca dinî anlamlar çıkarıyorlardı. Bu kelimelerin o vakitler sözlü ve yazılı eserlerde kullanım çerçevesi bu kelimelerin anlamına kesinlik ve netlik kazandırmıştır. Bu kelimelerin önemli olduğuna da herkes kanidir ve bu duruma bir muhalefet eden olmamıştır
Dinî Hareketlerin Köşetaşları
Allah'ın herşeyin Rabbİ olduğu inancı bütün dinlerin ve dini reform hareketlerinin ve peygamberlerin bıraktığı mirasın temel noktasıdır, bundan dolayı daima da böyle kalacaktır, kalmalıdır. Hz. İbrahim'in vasiyetinden bahseden Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "İbrahim ardından geleceklere bu sözü, devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı." (43: 28). Bu ifade bütün vazedici ve reformcuların yönünü belirlemiş olmaktadır. Putperest cahüiyyenin şüphesiz pek çok değişik şekli vardır, örneğin, Allah'ın İnkâr eden güçlere itaat, veya Allah'sız bir rejimin otorite, buyrultu ve kanunlarını kabul bunların içinde sayılabilir; ancak bunlar yalnızca, putperestliğin değerlerine, ilkelerine ve ruhuna boyun eğmek anlamına gelirler ve putları yüceltmek ve Allah'tan başkalarını tanrılaştırmak gibi büsbütün küfür tutumlarıyla denk tutulamazlar. Çünkü bütün bunlar putperestlik çerçevesi İçinde ikincil bîr yer tutarlar; özle araz, asli olanla tâli olan arasında denge kurmak uygun değildir. İslâm öncesi putperestliğin modern cahiliyenin getirdiği inançları kapsamakta yetersiz ve tarihi olduğuna hükmetmekte eş derecede hatalı bîr tutumdur. Gerçekte bu tutum Rasûlullah'm öğretilerinin ve gayretlerinin yeterliliği hakkında şüpheler doğurabilecek. Kur'ân'ın ebedî oluşu inancına gölge düşürebilecek bir sonuç verebilir. Aynı zamanda bu tutum, insanlığı yeniden şekillendirmek ve daha iyiye ulaştırmak için Allah tarafından seçilmiş insanlık rehberlerinin benimsedikleri usûlün en uygun ve yeterli olduğunu reddetmek veya bu yöntemlerin İlâhi rıza ve gaye doğrultusunda olmadığını düşünmek gibi yanlış davranışlara yöneltici de olabilir.
Bir Tavsiye
Eğitim müesseselerinden pek çok öğrenci hatip, reformcu, öğretmen, müellif, önder ve aydın olarak mezun olmaktadır. Hayat boyu süren çalışma ve tecrübelerin aktarılması kabilinden, hayatın içinde kemâle erdikçe bu tavsiyenin büyük Önemi daha iyi takdir edilecektir.
İslâm'ın, daha önceki nesillerin imanın gerçek ruhunu kavrayamadıkları veya Kur'ân'ın temel kavramlarını veya Kur'ânî ıstılahları idrakte yetersiz kaldıkları bir din izlenimi verecek şekilde sunulması tehlikesine karşı uyarılmalıdır. İslâm sade ve saf hakikati içerir; bütün çağlara ve akıl düzeylerine seslenir. Halbuki bunun aksini savunmak Kitabullah'ın geçen bütün zamanlar boyunca içine nüfuz edilemez bir sır olarak kaldığını ima eder. Bu da Kur'ân vahyedildîkten kısa bir süre sonra anlaşılamaz hâle gelmiştir anlamını doğurur. Ancak bu Kur'ân'ın hükmüne aykırı bir görüştür: "Doğrusu Kitab'ı biz indirdik, O'nun koruyucusu Biz'iz." (15: 9).
Bu ayette, Allah'ın Kitabını koruyacağına verdiği söz Kur'ân'ın metin ve anlamının da anlaşılır olduğunu içerir. Bu söz onun emir ve yasaklarının uygulamaya dönüştürülebileceğinin ve ondaki fikirlerin insanlığın sürekli değişen hayatıyla daima uyum içinde olacağının da garantisidir. Bir Kitab çağlar boyunca bilinmeyen ve içindeki ile amel edilmeyen bir konumda kalmış olsa insanlığın saygısını nasıl kazanabilir? Allah Kur'ân'da Rasûlüne şöyle seslenmektedir: "Doğrusu o vahyoluna-nı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu sana açıklamak Bize düşer." (75: 17-19).
Modern çağda bazı düşünür ve yazarlar tarafından benimsenen yeni eğilim, daima harikulade kalb ve kafa nitelikleri sergilemiş olan Müslüman halkın aslında entellektüel zafiyetten muzdarip âtıl kimseler olduklarını ima etmektedir. Böyle uzunca bir dönemden beri yapraksız ve köksüz olan bir ormanın ürün vermesi nasıl beklenebilir? Kişi bu nitelikteki insanların yeteneği ve gelecekteki başarıları konusunda kesinlikle her türlü ümidini kaybeder. Bu karamsar görüşe örnek olarak Kur'âna Göre Dört Terim adlı eseri ele alacağız. Cemaat-ı İslâmî'nin kurucusu Mevlana Seyyid Ebul Ala Mevdûdî bu eserde Kur'ân'ın vahyedildiği dönemlerde kişilere malum olan "İlâh, Rabb, Din ve İbadet " terimlerinin daha sonraki nesiller zamanında anlamlarını kaybettiklerini ispatlamaya çalışmaktadır. Mevdûdî şöyle yazmaktadır: "Ancak bu parlak devri takip eden zamanlarda, Kur'ân-ı Kerim'in nazil olduğu devirdeki İnsanların arasında bilinen bu kelimelerin manaları doğru ve gerçek manalarından sapmaya başladı. Hatta bu dört kelimeden herbiri, daha önce ifade ettiği geniş anlamlarını kaybederek daralmaya başladılar. Ve böylece kapalı, müphem ifadeleri ile özel, sınırlı, dar mana kalıplarına sıkışıp kaldılar." (s. 4).
Bu kelimelerin anlamlarının değişmesinin sebeplerini izah eden müellif şu sonuca varmaktadır: "Neticede insanlar Kur'ân'ın dave-tindeki hakiki gayeyi, asıl maksadı idrak edemez oldular," (s. 5). Bu dalâletin sonuçlarını İzah ederken müellif şunları söylemektedir: "Kur'ân öğretilerinin çoğu insanlara gizli kalmıştır. Hatta diyebiliriz ki onun yüce ruhu ve odak düşünüşü -başka bir sebep olmaksızın- yalnızca bu dört esas terimin cehalet perdesi ile kapanması neticesinde kaybolmuştur. İşte bu, kendilerini müslüman sayanların İslâm dini'ni kabul etmelerine rağmen iman ve amellerinde zayıflık ve sakatlığa sebep olmalarının en büyük etkenidir." (s. 6).
Kur'ân'ı derinlemesine incelememiş olan veya Allah'ın inayeti vasıtasıyla Müslümanlar'ı genel ve yaygın sapmalardan korumuş bulunduğunun farkında olmayan bir kimse, tabiî olarak, Kur'ân'ın cevher ve Özünün çağlar boyunca Müslümanlar'in en azından büyük bir çoğunluğunun gözünden uzak kalmış olduğu sonucuna varacaktır. Bu kabul, Kur'ân'ın düşünce içeriği, tebliğ ve öğretilerini ihata eden temel terimlerinin gerçek anlamını kaybetmiş olan Müslümanların bu manalara ancak 20. asnn ortalarında nüfuz etmeye başladıklarına inanmasına yol açacaktır.
Bu faraziye ilk bakışta çok tehlikeli bulunmayabilir, ancak kişilerin zihnî tavırlarında ve düşünce yollarında derin bir iz bırakması muhtemeldir; çünkü İslâm'ın tebliğini koruma ve yayma vazifesini üstlenmiş kişilerin yetenekleri konusunda şüphe uyandırmaktadır. Bu geçmişte İslâm'ın ilerlemesi için gösterilen çabaların sağlıklı olup olmadığı hakkında da şüphe uyandırmakta; İslâm büyüklerinin ve mücedditlerin tüm basanlarım savunulamaz hale getirmektedir. Aynı zamanda gelecekte yapılacak bu tür gayretlerin doğru yönde olup olmayacağı hakkında da şüphe uyandırmaktadır. Bu anlayış batmîlik düşüncesine de bir nevi yardımcı olmaktadır. Batı-niler bilindiği üzere çıkarlarına uygun şekilde muğlak batınî kavramlar ortaya atmışlar ve dinin zahirî kısmının altında yatan gerçek görüşünü gündeme getirmişlerdir. İslâm bir nesilden diğerine yalnızca yazılı bir sayfa vasıtasıyla ulaşmakla kalmamıştır; böyle bir faraziye Müslümanların genel inanışının aksine olduğu gibi tarihî delillerle de zıddiyet arzet-mektedir. İlk nesiller haleflerine Kur'ân-i Kerîm'İ okumayı, muhtevasını anlamayı ve emirlerine uyulması gereğini öğretmiş ve aktarmışlardır. Bu nedenle Kur'ân'dan "Arapça bir Kur'ân" (12:2); "gerçeği açıklayan" (12: 1) ve "âyetleri kesin kılınmış sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitab'dır" (11: 1) diye bahsedilmektedir. Kur'ân'ın bu Özellikleri ve ayırdedici işaretleri, onun ifadelerinin ve telmihlerinin çok uzun bir dönem boyunca gizli kaldığı şeklindeki teoriyi tekzip etmektedir.
Bu düşünce şeklinden çıkarılabilecek olan bir diğer sonuç ise şudur: İslâm ümmeti çok uzun bir süre boyunca iman ve davranışlarını kemale erdirecek olan Kur'ân'ın temel ıstılahlarının hakiki muhtevasını ve önemini anlamadığı için Sırat-ı Müstakirriden ayrılmış, veya daha kesin bir ifadeyle, dalâlet içine girmişlerdir. Halbuki, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber @'İn hadisleri İslâm ümmetinin daha önceki peygamberlerin havarilerinin düştüğü duruma düşmeyeceğini, yani yaygın bir dalâlet içine girmeyeceğini açıkça belirtmektedir. Önde gelen din alimleri ve meşhur muhaddisler hep bu görüşü savunmuşlardır. "Benim ümmetim kötülük üzere ittifak etmez " hadisi isnad zinciri sebebiyle (sahih) kabul edilmese de, anlam ve muhteva olarak Hoğrudur. Meşhur hadis âlimi ve münekkidi Endülüslü Ebu Muhammed Ali İbn-i Hazm (Ö. 1063) el-Ahkâm fi Usûli'l-Ahkâm adlı eserinde şöyle yazmaktadır "Muhaddisler İslâm ümmetinin hiçbir zaman dalâlet üzere birleşmeyeceğini, çünkü Hz. Peygamber @ 'in bu insanları her çağda hakikat meşalesinin taşıyıcısı olarak tanımladığını savunmaktadırlar." Hz. Muhammed @'in "ümmetim kötülük üzere ittifak etmez" buyurduğu rivayet edilmiştir. Hadis, metin ve isnad itibariyle sahih kabul edilmese de (gerçekte bu İbn-i Hazm'ın şahsî görüşüdür. Bir diğer meşhur muhaddis, Sehâvî sözkonusu olan hadisin meşhur olduğunu ve birkaç sahih isnad zinciriyle tasdik edildiğini savunmaktadır, el-me-kasıdü'l-hasene) bunun içindeki keşif Müslümanların her çağda Sırat-ı Mustakirride yürüyeceklerini bildiren diğer hadisler tarafından tasdik edilmiştir. (el-Ahkâm fi Usûli'l-Ahkâm,c.lV,s. 131).
Hafız İbn-i Kayyım şöyle demektedir: "Allah'a şükür ki, bir başka nebevi hükümle yasaklandığı durumlar dışında hiç bir nebevî hüküm ve uygulama müslümanlar tarafından terkolunmuş değildir." (Vlâmu'l-Muvak-ki'îri).
Nisa sûresini tefsir ederken İbn-i Kesir 115. ayeti şöyle açıklamaktadır: "Kim de, doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygambere karşı koyar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü o yolda bırakır ve kendisini cehenneme soka-nz. Orası, varılacak ne kötü yerdir!" (4: 115) ayeti, Müslümanların dinde sapık bir görüşe yönelmeyeceğinin İlâhî teminatıdır. (Tefsir ibn-i Kesir, c. II, s. 393, c. II, s. 320).
Jbn-i Teymiyye'de yukarıdaki görüşe katılmaktadır. İcma'yı ele alırken şunları yazmış-lır" "İslâm ümmetinin icmaı daima doğru ve yerinde olacaktır; çünkü, Müslümanlar şer Uzere ittifak etmezler. Çünkü Kur'ân ve hadis bÖyle demektedir: '... yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları Rasûle, o okuyup yazma bilmeyen Peygambere uyacaklar. O peygamber, onlara iyiyi emredecek, fenalıktan onları alıkoyacak...' (7: 157) ve 'Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkoyarlar.' (9: 71). Müslümanların kötülük üzerinde birleşmesi onların iyiyi emir ve kötülükten men vazifesini yerine getiremiyecekleri anlamına gelir. Yine benzeri bir şekilde Kur'ân şöyle buyurmaktadır: 'Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmak üzere tam ortada bulunan bir ümmet kıldık..." (2: 143). (Fetava-i İbn-i Teymiyye, c. XIX, s. 176).
Kur'ân'a yeni yorumlar getiren tuhaf fikirlerin insanların mevcut siyasî düşünce ve hiziplere bağlı kalması nedeniyle ortaya çıktığı inkâr edilemez. İslâm'ın siyasî sistemini yeniden gündeme getirmenin önemini ve haklılığını kabul etmekteyiz, gerçekte her Müslüman düşünür ve yazar bu konuda durmaksızın çalışmalıdır. Ancak, Kur'ânî ıstılahların anlamını kısıtlamak ve kendi şahsî görüşlerini ispat için onun kabul görmüş öğretilerini başka bir renge boyamak çok gereksizdir. Kur'ân ve Sünnet Müslüman toplumları kendine mahsus siyasî düşünce temelinde Örgütleme gereğini destekleyen yeterince dahilî delile sahiptir. Geçmişteki İslâm müceddidle-ri ve vazediciler Müslümanları bu amaca başarılı bir şekilde yürütmüşlerdir. Konu hakkında Müslümanlar boşluğa yumruk atmayacak kadar berrak yönelime sahiptirler. Bir başkası da salâî (namaz) kelimesinin İslâm devleti ve bu devletin bağımsızlığı anlamına geldiğini iddia etmektedir. Ona göre saîât kelimesi sıfat eklemeden kullanılırsa mahalli hükümet ve yerel yönetim anlamına gelmektedir. Kur'ân'da es-salâîü'l-vuska' olarak geçtiği yerlerde ie merkezî hükümet anlamına gelmektedir. Bu örnek Kur'ân'ın, kişinin kendi fikirlerine Kur'ân'da destek bulmak gibi önceden belli bir gayesi bulunduğundaki, yorumlanış şeklini göstermektedir.
Âhiretin Önemi
Âhirete büyük önem verilmesi de peygamberleri diğer Önderlerden ayıran bir diğer farktır. Peygamberler âhiretİ önemle vurgulamışlar, öyle şevkle açıklamışlardır ki âhiret tebliğlerinin en esas noktası hâline gelmiştir. Peygamberlerin hayatlarını ve öğretilerini araştıran kimseler, Allah'ın elçilerinin şiddetli âhiret endişelerinin farkına varırlar. Peygamberler bakışlarını daima hesap gününe yöneltmiş gibidirler; âhiret gününün nimet ve felaketlerini, huzur ve azaplarını öyle canlı tebliğ etmişlerdir ki, mükâfatla sevinmişler, cezadan da korkmuşlardı. Bu beklenmeyen bir şey değildir; zira âhiret hayatını berrak bir şekilde algılamış olmaları âhireti onlara yaşanılan bir hakikat haline getirmiştir. Bu idrak, şuur, his ve zihinlerini doldurur. Hz. İbrahim'in titreyen kalbi, duygu yüküyle dolarak harekete geçişi, onun ümitlerinin ve korkularının resim gibi tasvir edilişi ile Kur'ân'da âhiret hayatının korkutucu tasvirini görelim: "O ki, ceza gününde kusurlarımı bağışlamasını ümit etmekteyim. Ey Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına koy. Gelecek nesiller arasında doğruluk nâmımı sürdür.
Beni p.tîm cennetinin vârislerinden kıl; babamı da bağışla; şüphesiz o, yoldan sapmışlardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!' demişti. O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir." (26: 82-91).
Hz. Yusuf, Mısır'da yüksek bir mevki de bulunuyordu, o vakit ülke gelişmiş ve refah içindeydi, ama Hz. Yusuf âhiret'i tıpkı diğer peygamberler gibi görüyordu. Allah ona güç ve iktidar bahşetti ve çok uzun bir aradan sonra ailesi ile yeniden biraraya gelmesini sağladı. Bunlar hırslı bir insanı zevke ve gevşekliğe sürükleyecek olaylardır, ama Hz. Yusuf u bu durumda bile ölümden sonraki hayat hakkında endişeyle dolu buluruz. Bu endişe Hz. Yusufu öylesine meşgul etmekte ve öylesine huzursuz ve endişeli yapmaktadır ki, sahip olduğu bütün dünyevî nimet ve hediyeler kalbini huzura kavuşturmaya yetmemektedir. Böyle mutlu bir anda yaptığı konuşmada Hz. Yusuf Allah'a şükrünü ve sadakatini, korkularını ve ümitlerini ifade etmektedir. "Rabbim! Sen Bana mülkten nasibimi verdin, rüyaların tâbirini de öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve âhirette beni koyu-ruyup bana sahip çıkan sensin; ruhumu müs-lüman olarak al ve beni iyiler zümresine kat!' dedi." (12: 101).
Peygamberlerin âhirete olan sarsılmaz imanı, sâdıklara müjdelenen semavî mükâfat ümidi ve kötülük işleyenler için ebedî ateş korkusu onları daima endişeli, dertli, günahkârlar ve İsyankârlar adına üzgün kılmıştır. Peygamberlerin insanlığı İlâhi gazaptan kurtarma endişesi, onları bu yüce vazife için durmaksızın çalışmaya yöneltmiştir. Kur'ân'da milletini Allah Yoluna çağırdığına şahit olduğumuz ilk peygamber Nuh aleyhisselâmdır: "Andol-sun ki biz Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik; Nuh onlara: 'Ben sizin açık uyarı-cınızım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum!' dedi." (11: 25-26).
Hz. Hûd da Rablerinin nimetine bol miktarda nail olmuş müreffeh kavmine gönderilmişti. flûd onlara şöyle dedi: "Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar ve pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek)den sakının. Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum." (26: 132-135).
Hz. Şuaby'ın aralarına gönderildiği topluluk da güzel yerlerde yaşıyor ve refah içinde bulunuyorlardı. Topraklan verimli ve ürünleri boldu. Şuayb kavmine şöyle seslenmişti: "... Doğrusu ben sizi bolluk ve refah içinde görüyorum ve ben sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum." (11: 84).
Âhiret: Ölümden Sonraki Hayat
Ölümden sonra da yeni bir hayat olduğuna inanmak İslâm'ın esas ilkelerinden biri olup, bütün peygamberlerin çağrısında önemli bir yere sahiptir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu hayatı İfade için umumiyetle kullanılan kelime âhirettir. Âhir, ev-vel'in aksidir; sonradan gelen, istikbal, yahut da en son demektir, el-yevmül âhir, yani son gün, el-âhire yerine kullanılır (2:8, 62, vd.). Bazen de ed-darü'l-âhire kullanılır ki bu kelime gelecek, istikbal veya son ikametgâh demektir. Bir defaya mahsus olmak üzere de en-neşetü'l-âhire tâbiri kullanılmıştır ki bundan öncekiler gibi bu da istikbal, gelecek hayat demektir (Müfredat). el-Âhire kelimesinin bu hayatta geleceği, şimdiki halle mukayese için kullanıldığı da vardır. Meselâ Duhâ sûresinde olduğu gibi: "Gerçekten öteki dünya, senin için bu dünyadan daha hayırlıdır." v"3:4). Bu âyetin mânası, geleceğin Hz. Mu-hîimmed @ için büyük muvaffakiyetlerle do-u olduğu ve zamanla dâvasının da gelişeceğidir.
Kur ân'dan öğrendiğimize göre ölümle insa-nm hayatı sona ermiş olmaz. Ölüm insana daha yüksek başka bir âlemin kapısını açar: "Şimdi bana söyleyin: Rahimlere döktüğünüz meni nedir? Onu insan şekline koyan siz misiniz? Yoksa biz miyiz? Aranızda ölümü biz takdir ettik. Şekillerinizi değiştirmekten ve sizi yeniden, bilmediğiniz şekillerde varet-mekten geri kalmış değiliz" (56: 58-61). İnsanoğlu nasıl o küçük hayat tohumundan hasıl oluyor, geçirdiği bütün değişikliklere rağmen nasıl asıl benliğini kaybetmiyorsa, aynı şekilde bu insandan üstün İnsan yapılır, vasıfları değiştirilerek şimdiden ne şekilde olacağını anlıyamıyacakları bir vaziyete getirilirler. Bu yeni hayatın, bu hayattan daha üstün olduğu açıkça söylenir: "Bak, onları nasıl kimini kiminden üstün kıldık. Âhiretin ise dereceleri ve üstünlüğü daha büyüktür." (17: 21).
Gelecek Hayata İnanmanın Önemi
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'a îmandan sonra gelecek hayata îman gelir ve birinci kadar önemlidir. Genellikle îmanın şartları Allah'a ve gelecek hayata inanmak diye özetlenir: "İnsanlardan kimileri: 'Allah'a ve âhiret gününe inanıyoruz!' derler. Halbuki onlar, iman etmiş değillerdir." (2: 8). "...Allah'a ve âhiret gününe îman edip sâlih amel işleyen kimselerin Rableri indinde ecirleri vardır." (2: 62).
Kur'ân'm ilk sûresi olan Fatiha, yalnız bütün Kur'ân'ın bir icmali olmayıp, aynı zamanda insanda, tam, hakikî bir müslüman zihniyeti oluşturmada en büyük rolü olan bir sûredir. Çünkü bir müslüman kıldığı beş vakit namaz sırasında bu sûreyi günde otuz defa okumuş. (farz namazlardan önce ve sonra kılınmakta olan nafile ve Sünnet namazların hepsini sayarsak kırk) olur. Bu sûrede, "Allah, ceza ve ve mükâfat gününün mâlikidir" denir. Bu suretle her işin bir cezası veya mükâfatı olduğu, müslümana daima hatırlatılır. Her işin bir bedeli olduğu fikrinin böyle mütemadiyen tekrarlanması zihne tesir ederek, her hareketin bedelini göreceği başka bir hayat, gelecek bir hayat olduğu fikri insanda yer eder. Ölümden sonraki hayata niçin bu kadar ehemmiyet verildiği açıktır. Bir insan her hareketinin iyi veya kötü bir bedeli olacağına ne kadar çok inanırsa, insan o işi o kadar daha büyük bir istekle yapar veya ondan daha fazla kaçınır. Ölümden sonra bir hayat olduğuna inanmak, her hareketin ne kadar gizli yapılırsa yapılsın bir neticesi, bedeli olacağı fikrini doğurur. Bunun için bu îman insanı hem iyiliğe ve faziletli davranışlara sevkeden, hem de kötü ve vicdansız hareketlerden alıkoyan en büyük sâiktir. İşlenen bir işin, hattâ ölümden sonra bile karşılığı olacağı fikri, insanı ölümden sonraki hayata inandırmak sayesinde olmuştur. Fakat bundan da daha iyisi, böyle bir îman, yapılan işlerin temiz niyetlerle yapılmasını temin eder. Böyle bir îmanı olan İnsan yaptığı işlere bu hayatta hiç bir karşılık beklemeden çalışabilir. Yani bencil olmaz. Daha yüksek, daha asîl hislerle çalışır.
İki Hayat Arasındaki İlişki
Kur'ân-ı Kerîm ölümden sonraki yeni hayattan, bu hayattaki terakkileri hiçe indiren, insanın önünde yepyeni bir terakki yolu açan, yepyeni bir hayat olarak bahsetmekle kalmaz, aynı zamanda o hayatın yeryüzündeki bu hayatımız üzerine kurulacağını da belirtir. Bundan sonraki hayat mezardan sonra başlayan bir esrar değildir; o hayat yeryüzündeki hayatımızla başlar. İyiler daha bu hayattayken Cennete, kötü ruhlular da daha bu hayattayken Cehennemdedirler. Bu hayatın sınırlı oluşu bir çok kimsenin öteki hayatı idrâk etmelerine mânidir: "Yanında bir sevk memuru ve şâhid ile beraber herkes gelecektir: 'Sânıma yemin ederim ki, sen bundan gaflet içinde idin; şu anda perdeni de kaldmverdik, bugün gözün artık herşeyi açık görüyor.' Yanındaki görevli: 'İşte, defterin yanımda hazır' diyecek" (50: 21-23). Bu gösteriyor ki bu dünyadaki maddî engeller yüzünden insan gözünden gizli kalan ruhî hayat, yeniden di-rildikten sonra, olduğu gibi gözönüne serilecektir; o zaman maddî tahditlerin hâsıl ettiği perde kaldırılacağından, insanın hissi, idrâki daha vazıhlaşacaktır. Kur'ân sâlih kullar için iki cennetten ve kötüler için de iki ceza yerinden en açık bir dille bahseder. Bundan başka bu hayatta başlayan sâf ve kötü bir hayatı da söz konusu eder:
"Rablerİnin huzurunda durmaktan korkanlar için iki cennet vardır." (55: 46).
"Ey iç huzuruna kavuşmuş ruh! Sen O'ndan, O, senden razı olarak Rabbine dön. Hâs kullarım arasına karış. Onlar ile beraber gir Cennetime!" (89: 27-30).
"O Alah'ın yakılmış bir ateşidir ki, yürekleri sarıp yakar." (104: 6-7).
"Her kim bu dünyada kör ise, öbür dünyada da kör kalacaktır." (17: 72),
"İşte dünyada azap böyle idi. Âhiret azabı ise daha büyüktür. Ne olurdu onu buseydiler" (68: 33).
Berzah: Ölümle yeniden dirilme arasındaki hâle berzah denir. Berzah, iki şeyin araşma giren bir şey, mania, engel demektir. Berzah kelimesi Kur'ân'ın iki yerinde, bu son iki mânada kullanılmıştır (25: 53 ve 55: 20). Bu âyette iki deniz arasındaki bir engelden berzah kelimesiyle bahsedilir. Aşağıdaki âyetlerde de berzah kelimesi ölümle yeniden dirilme arasındaki vaziyeti ifade için kullanılıyor: "O inkarcıların birine ölüm geldiğinde: 'Ey Rabbim! Beni dünyaya geri gönder de, yapmadığım iyi işleri yapayım!' Hayır! Bu, onun boşuna söylediği bîr lâftan ibarettir.. Onların Önünde tekrar dirilecekleri güne kadar bir engel vardır ki dünyaya dönemezler" (23: 99-100). Bu, araya giren devreye kabir ismi de verilir. Fakat bu kelime daha geniş mânada ölümden sonraki hayat için de kullanılır. Bu üç vaziyetten, ölüm, kabir ve yeniden dirilme vaziyetinden, bir arada olarak bahsedilir ki bu âyette "kabir" berzah yerine kullanılmıştır: "Sonra onu öldürüp kabre soktu, daha sonra ne zaman isterse onu diriltecek" (80: 21-22). Kıyamet gününde tekrar dirilmek ve "Bilmiyorlar mı ki, kabirlerde bulunanlar diriltildiği zaman" (100: 9) ile "Bİr de kendisinde şüphe olmayan Kıyametin gelecek olması ve kabirde olanları Allah'ın diriltip kaldıracak olması yüzünden böyledir." (22: 7) âyetinde olduğu gibi kabİrdekileri çıkarmaktan bahsedilir ki, bu gömülmüş olsun, olmasın bütün insanlar demektir. Bu sebeple kabir devri, berzah devridir. Bu, ölümden sonra ve yeniden dirilmeden Önce, insanın içinde bulunduğu vaziyettir.
Daha Yüksek Olan Öteki Hayatın İkinci Safhası. Kur'ân, hattâ bu hayatta bile daha üstün hayata doğru bir gelişme olduğundan bahseder. Şu halde insan ruhunun geçirdiği tecrübeler o yüksek hayatın ilk safhasıdır. Fakat insanlar umumiyetle daha yüksek derecede olan tecrübelere karşı kayıtsızdırlar; yalnız ruhen çok gelişmiş olanlardır ki, hayatın o ulvî tarafının farkındadırlar. Berzah bu üstün hayatın gelişmesinde ikinci safhadır ve anlaşıldığına göre bu devrede insanlar daha yüksek bir hayat olduğunun farkına varır gibi olacaklar, hatta göreceklerdir. Fakat bu henüz en son safha değildir. Kur'ân'da bir insanın beden, yani fizikî hayat bakımından bile üç safha geçirdiği söylenir. Bu hayatın ilk safhası toprakta başlar, ikincisi ana rahmindedir, üçüncüsü de doğum safhasıdır. Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır: "O sizi topraktan meydana getirdiğinde ve siz analarınızın rahminde döl halinde iken sizi herkesten iyi bilir..." (53: 32). Başka bir yerde de şöyle denilmektedir: "...O insanı da başlangıçta çamurdan yaratmış; sonra onun neslini hakir bir suyun özünden meydana getirmiştir. Sonra belirli Ölçülerde şekillendirip ona kendi ruhundan üflemiş ve bu suretle size kulak, göz ve idrâk vermiştir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz." (32: 7-9). Bir başka yerde de şöyle buyurulur: "Biz insanı balçık durusundan yarattık. Sonra onun neslini sağlam bir karargâh olan döl yatağında dökülmüş su yaptık. Allah bilgide, güçte ve kuvvette pek yücedir, yaradanların en güzelidir." (23: 12-14). Kur'ân, insanın bedenî gelişmesinin bu üç safhası, çamur safhası, ana rahmindeki safha ve doğum safhası gibi ruhun gelişmesinde, inkişafında da üç safha olduğunu söyler. Birincisi ruhî hayatın gelişmesidir ki daha dünyada iken başlar, fakat bu devirde umumiyetle bu hayatın farkına varılmaz. Bu tıpkı insanın bedenî gelişmesindeki çamur safhasına benzer. Sonra ölüm gelir. Ölümle, daha ulvî olan ruhî hayatın ikinci safhasına girilmiş olur. Bu berzah veya kabir devri insanın bedenî inkişafı sırasında ana rahminde geçirdiği safhaya benzer. Bu safhada artık hayat kat'î bir şekil almıştır, ve insan o hayatın az çok farkındadır; fakat bu, yeniden dirilme ile ulaşılan en son inkişaf safhasındaki tam şuur hali değildir. Bu bakımdan yeniden dirilme hâdisesi, doğum hadisesiyle mukayese edilebilir. İnsan doğduktan sonra artık asıl gelişme yolunda, o büyük hakikatin keşfi yolunda ilk adımını atmış demektir. Daha yüksek olan ruhî hayatın, inkişaf yolunda, berzah safhasından geçmesi, çocuğun bedenen gelişmesi için ana rahminden geçmesi gibi şarttır. Bu iki vaziyet birbirinin aynıdır.
Berzah Devrinde Ruhun Vaziyeti. Hemen Ölümden sonra insan ruhunun yeni bir safhaya girdiği, Kur' ân'daki bir çok âyetlerden anlaşılmaktadır. Meselâ berzahtan bahsedilen sûrelerde (23: 99, 100), dünyada kötülük edenlerin ölümden sonraki vaziyetleri anlatılmakta, bu kimselerin ölür ölmez, dünyada iken bazı şeyler yaptıklarım ve bu şeylerin şimdi, İçlerindeki yüksek hislerin gelişmesine mâni olduğunu anladıkları, bu sebeple içindeki asıl hislerin İnkişafım temin eden hayırlı işler görmek için tekrar dünyaya dönmek istedikleri söylenir. Bu gösteriyor ki, insan ölümden sonra derhal içinde mevcut daha yüksek hislerin farkına varmaktadır. Başka bir yerde de, dünyada iken kötülük İşleyenler, berzah devrinde iken yaptıkları şeyin neticelerini az çok tatmaktadırlar; fakat bu cezanın açıklanması asıl yeniden dirilme günündedir, denir: "...Firavun ve ailesini de korkunç bir ceza kuşattı. Onlar sabah akşam ateş karşısına çıkarılacaklar; Kıyametin kopacağı günde de, 'Firavun ailesini en şiddetli azaba atın'.' denilecek" (40: 45-46).
Kur'ân günahkâr olanların berzah devrinde de ceza göreceklerini belirtmektedir; hadîste de bu cezaya azâbü'l-kabr, yani mezarda iken verilen ceza deniyor. Buharî'de kabir azabı hakkında olan bölüm Kur'ân'dan âyetlerle başlar. Bu âyetlerden biri, biraz önce mealini verdiğimiz, Firavun ve avenesinin berzahta cezalandırılmalarını anlatan âyettir. Bu, Buharî'nİn bu İki cezayı aynı şey olarak kabul ettiğini gösterir. Buharî bu suretle kabirle berzahın aynı şey olduğunu söylemiştir. Yine aynı kitapta şöyle denilir: "Her sabah ve her akşam ölüye kalacağı yer gösterilir, eğer cennetlikse cennetten, cehennemlikse cehennemden gösterilir." {Buharı). Bu hadîs aynı zamanda kabir azabının, günahkârların berzah vaziyetindeki halleri olduğunu göstermektedir..
Aynı şekilde bu dünyada hayır işleyenlerin de Öldükten sonra derhal bu işlerinin semeresini gördükleri söylenir; "Allah yolunda öldürülenleri sakın Ölü sanmayın, onlar Rableri nezdinde diridirler, rızıklanırlar, Allanın kendi İnayetinden ihsan ettiği nimeti ile şâdandırlar. Arkada kalanlar için de nail oldukları saadette asla endişe, korku olmadığ; müjdesiyle mesrur olurlar." (3: 168-169). Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, bu dünyadan ayrılanlar arkada bıraktıklarından haberdardırlar. Bu da bizim dünyamızla Öteki dünya arasında bir bağ, bir münasebet tesis eder.
Berzah Süresi. Gelecek hayata ait bütün meseleler muğlâk bir haldedir. Çünkü o âleme ait hâdiseler bizim bu hassalarımızla idrâk edemiyeceğimiz şeylerdir; Kur'ân'a göre bu şeyler ancak ölümden sonra açıklatılacak sırlardır. Hz. Muhammed @'in bir hadisine göre de, "Hiç bir insan gözünün görmediği, hiç bir İnsan kulağının işitmediği, hiç bir insanın aklına gelmemiş şeylerdir." {Buharî). Daha sonra anlatılacağı gibi, gelecek hayattaki zaman ve mesafe mefhumu bu dünyadakİnden o kadar farklıdır ki, berzah müddetini bu dünyadaki zaman ile tesbit etmek imkânsızdır. Bundan başka daha yüksek olan o hayatı tam manasıyla anlamak ancak yeniden dirilme günü olacaktır; bu sebeple berzah vaziyeti ancak yarı şuur halidir. İşte bunun içindir ki berzah vaziyetini, dirilme günündeki o muazzam uyanma İle mukayese ederek, uykuya benzetmektedirler; çünkü kâfirlere şöyle dedirtilir: "Eyvah bize! Bizi uykumuzdan kim uyandırdı?" (36: 52). Kur'ân'a göre bu dünyada ellerine geçen fırsatları kaçıranların berzah vaziyetleri dirilinceye kadar devam eder: "Onların Önlerinde dirilecekleri güne kadar bir engel vardır.." (23: 100). Bazıları için bu vaziyetin daha uzun, bazıları için ise daha kısa sürmesi sözkonusu değildir; çünkü onlar geçen zamanın farkında değildirler: "Kıyamet kopacağı gün günahkârlar, 'dünyada bir aat fazla kalmadık,' diye yemin ederler. Bunun gibi dünyada da doğru yoldan dönerlerdi- îlirrr ve îmana nail olanlar diyecekler tâ 'size, Allah'ın kitabında olduğu gibi dirilecek güne kadar kaldınız. İşte dirilecek gün budur. Fakat siz bunu bilmezdiniz,." (30: 55-56). Daha bu dünyada iken ruhen uyanıp gelişmiş olanların berzah vaziyetinde daha uyanık olacakları muhakkaktır. Doğru kulların kırk gün sonra daha yüksek bir mertebeye çıkarıldıklarını ve böyle kimselerin berzah vaziyetinde iken bile ilerleyip, terakki ettiklerini ifade eden bir hadîs vardır.
Yeniden Dirilmenin Muhtelif İsimleri. Yeniden dirilme hâdisesinden muhtelif isimlerle bahsedilir. Bunların en yaygın olanı yevmü'l-kıyame, yani "büyük kalkış günü"dür. Bu isim Kur'ân'da yetmiş defa geçer. Bundan sonra es-saa (el-saa) gelir ki, o "saat" demektir. Kur'ân'da kırk defa geçer. YevmÜ'l-âhir, yani "son gün" Kur'ân'da yirmi altı defa geçer; el-âhire, yani "gelecek hayat" yüzden fazla geçer. Önem sırasıyla bundan sonra yevmü'd-din gelir ki "ceza günü" demektir. Yevmü'l-fasl yani "karar günü" altı defa geçer; yevmü'l-hisab, yani "hesap günü" beş defa geçer. Şu isimler de bir veya iki defa geçer: Yevmü'l-feth (hüküm günü), yevmü't-telâk (buluşma günü), yevmü'l-cem (toplanma günü), yevmü'l-hulûd (ebedileşme günü), yevmü'l-hurûc (geçen gün), yevmü'l-ba's (diriltilme günü), yevmii'l-hasre (nedamet günü), yevmü't-tenâd (çağırılma günü) yev-mü'l-âzife (yaklaşan gün), yevmü'i-tegabün (kusurların ortaya döküldüğü gün). Başında yevm bulunmayan ve bir iki defa geçen diğer isimler de şunlardır; el-Kari'a (İnsanı şaşırtan felâket), en-nâşiye (insanı dehşet içinde bırakan felâket), es-sahha (kulakları sağır eden felâket), et-tamme (her şey hâkim olan felâket), el-hakka (o büyük hakikat) ve nihayet, el-vâkıa (o büyük vak'a).
Genel Bir Yok Ediş, Genel Bir Uyandırma. Görülüyor ki bu isimlerden çoğu ya bir yıkıp bozmaktan, ya bir uyandırıp diriltmeden bahsetmektedir. Eski düzenin silinip süprülerek, onun yerine yeni bir hayatın kurulmasından söz edilmektedir. Yeniden dirilmeyi anlatan bir kaç âyet bu noktayı daha da açıklatacak-tır:
"însan, 'kıyametin kopacağı gün ne zaman-mış?1 diye sorar. Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay birleşip karardığı zaman. İşte o gün insan, kaçacak yer neresi, diyecek. Yok, o gün kaçılamıyacak, asla sığmacak yer olmayacak. O gün halkın karargâhı kalbinin yanında olacak. O gün bazı yüzler terütaze olacak. Rablerine bakacak; bazı yüzler de rengi atmış, alnı buruşmuş olacak, sahibi bel kemiklerini kıracak bir felâket geliyor sanacak." (75: 6-25).
"Yıldızların ışığı söndüğü zaman, gök yarıl-dığı zaman, dağlar parça parça savrulduğu zaman, peygamberler ümmetlerine şehadet için muayyen vakitte toplandıkları zaman kıyamet kopar." (77: 8-11).
"Şüphesiz, Kıyamet günü çoktan belirlenmiştir: Sûra üfürüleceği gün, hepiniz bölük bölük geleceksiniz; gök açılıp kapılar hasıl olacak, dağlar toz olup savrulacak ve serap hâline gelecektir." (78: 17-20).
"O gün yer sarsılacak, ardısıra bir sarsıntı daha gelecek; o gün kalbler hop hop atacak, gözler kararacak.. Onlara bir tek haykırma yetecek, derhal halk düz bir yerde toplanacaklar." (79: 6-14).
"Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar?. Sen ona dair ne hatırlayabilirsin? Onun sonu Rabbine varır." (79: 42-44).
"Yer kendine mahsus bir sansıntı ile sallandığı zaman ve yer, ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman... O gün İnsanlar amelleri kendilerine gösterilmek için, mahşer yerine bölük bölük Çıkacaklar. Kim zerre kadar bir hayır yapmışsa, onu görecek; zerre kadar kötülük işleyen de onu görecek." (99: 1-6).
"O gün sanki dikili putlarına koşup gidiyorlarmış gibi kabirlerinin çabuk çabuk çıkacaklar." (70: 43).
"İlk defa Sûr'a üflendiği zaman, yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir tek çarpışla toz hâline geldiğinde, işte o gün olacak olur... O gün hesap görülmek üzere huzura çıkacaksınız. Sizin gizli hiç bir şeyiniz kalmayacak." (69: 1348).
"O (kıyamet) hâdise meydana geldiği vakit, kimse onun oluşunu inkâr etmeyecek; o kimini alçaltacak, kimini yükseltecek." (56: 1-3).
"Yer başka bir yere, gökler de başka göklere tebdil edildiği gün!" (14: 48).
Üç Kıyamet. Yeniden dirilmeyi ifade için sık sık kullanılan iki kelime el-kıyame ve es-saa dır. Birincisi "kalkma" demektir ve insanların kalkmalarına işarettir. İkincisi "hüküm saati" demektir. Yıkılıp mahvolmaya işaret eder. Râğıb el-Isfahânî, bu kelimeden bahsederken yeniden dirilme mânasında üç tane sa'a olduğunu söyler: Kübra yani "büyük kıyamet," bu, insanların hesap vermek için kalkmalarıdır; vusta yani "orta kıyamet", bu, bir neslin tükenmesidir; sugra yani "küçük kıyamet", bu da ferdin ölümüdür. Sa'a bu son mânada Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde kullanılmıştır: "Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar büyük hüsrana uğramıştır. Nihayet ansızın Kıyamet kendilerine geldiği vakit: 'Dünyada işlediğimiz kusurlar, kaçırdığımız fırsatlar yüzünden vay bize!' diyecekler..." (6: 31). Burada es-sa'a kelimesi Allah'a kavuşmayı yalan sayan kimsenin ölümünü ifade için kullanılmıştır. es-Sa'amn bir neslin tükenmesini ifadede kullanıldığını göstermek için Hz. Muhammed @'den bir hadis nakledilir. Rasûlullah @, o zaman henüz bir çocuk olan Abdullah b. Enes'den bahsederken şöyle buyurmuştur: "Eğer bu çocuğun ömrü uzatılırsa, saat gelinceye kadar ölmeyecektir." (el-Müfredat fi Garibu'l-Kur'ân). Sahabe arasından en son ölenin Abdullah olduğu da söylenir. Yani es-sa'a bu hadîste sahabe neslinin tükenişini ifade için kullanılmıştır. Kur'ân'da da es~ sa'amn bu mânada kullanıldığı yerler vardır: "Saat yaklaştı, ay da ikiye bölüııdü." (54: ])_ Bu âyette saat kelimesi Hz. Mulıammed @'e düşman olanların sonlarının yaklaştığını ifade için kullanılmıştır. Bir başka görü§e göre ise âyet bu mânada nas ve muhkem değildir. Âyetin zahir mânası "kıyamet yaklaştı, ay yarıldı" demektir. Bu, kıyamette ay yarılacak mânada geldiği gibi meşhur olan mânaya göre de ay bir İlâhî mucize olarak yarılmıştır denebilir. Yine başka bir yerde. "Yoksa onlar: 'Biz yardım gören bir topluluk muyuz' diyorlar. O topluluk yakında hezimete uğrayacak ve sırtlarını dönüp kaçacaklardır; ama onların vaadesi kıyamettir içs'Sa'a)- Kıyamet ise çok korkunç, çok acıdır.'' (54: 44-46). Buharî bu âyetleri tefsir ederken Şöyle diyor: "Hz. Muhammed @ Bedir günü Çok müşkül mevkide kalmıştı. Müslümanlar kuvvetli düşmanlarının elinde tamamıyla yok olmak tehlikesine maruzdular. Hep birden selâmetleri için Allah'a dua ediyorlardı. İşte o zaman Hz. Peygamber @ bu âyette söylenen sözleri hatırladı ve bu âyetleri yüksek sesle okuyarak buradaki (es-sa'a) ile düşmanın hezimet saatinin kastedildiğini söyleyip sahabeyi teskin etti.
Ruhun Yeniden Dirilmesi Ve Paha Büyük Olan Dirilme Hâdisesi. es-Sa'a kelimesi nasıl kıyamet gününden başka bazan ferdin ölümünü, bazan bir neslin tükenmesini ifade ediyorsa kıyamet (kalkma) ve ta's (ölüleri diriltme) kelimeleri de bazan daha şümullü olarak kullanılır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ölen, yeniden dirilini Ş demektir." (Mişkât). Burada berzah vaziyeti bir dirilme olarak kabul edilmektedir. Bu, insanın ölür ölmez yeni bir hayata gözlerini açtığını gösterir. Şunu da unutmamalıdır ki Kur'ân'ın ölü diye bahsettiği kimseler ruhu ölmüş olanlardır ve onlara hayat vermek de ofilarm ruhunu uyandırmak manasınadır. İşte bj J" misal: "Olü iken dirilttiğimiz, yürümesi hususunda bir nur peyda ettiğimiz kimse ile karanlıklar içinde kalıp oradan çıkamıyacak olan kimse bir olur mu?" (6: 123). Buradaki ölünün ruhen ölmüş bir kimse olduğu açıktır. Allah Teâlâ'nın ona hayat vermesi de, ondaki ruhî hayatı uyandırmasıdır. Bir seferinde, "kabirde olanlar" ifadesiyle ruhen ölü olanlar kaste-dilmiştir: "Dirilerle ölüler de bir değildir. Şüphesiz ki, Allah dilediğine işittirir. Sen ise kabirlere işittirecek değilsin. Sen, ancak bir uyarıcısın. Biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gerçekle gönderdik; hiç bir ümmet yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın." (35: 22-24). Metinden anlaşılıyor ki "kabirlerde bulunanlar" ruhen ölmüş olanlardır, peygamberin ikazlarına kulak asmayanlardır. Başka bir yerde de "kabirde bulunanlar" iki mânaya birden gelmekte; hem peygamberin sebep olduğu ruhî uyanmayı, hem de kıyamette yeniden dirilmeyi ifade etmektedir: "...Sen yeryüzünü kurumuş ve ölmüş görürsün ama Biz yağmur indirdiğimiz zaman, ka-barır ve her çeşit iç açıcı bitkiler çıkarır. Bu, Allah'ın var olması, ölüleri diriltir olması ve gücünün her şeye yeter olması, bir de kendisinde şüphe olmayan Kıyametin gelecek olması ve kabirlerde olanları Allah'ın diriltip kaldıracak olması yüzünden böyledir." (22: 5-7). Bu âyetin, yağmur vasıtasıyla ölü toprağın canlandırılmasını anlatan birinci kısmından anlaşılıyor ki, ikinci kısmında ilâhî vahiy vasıtasıyla ruhî hayatın uyandırılmasına İşaret edilmektedir; çünkü Kur'ân'ın bir çok yerinde yağmurla vahiy mukayeseli olarak ge-çer. Bu âyette geçen "saaf kelimesi, başka yerlerde de olduğu gibi, Peygamberin düşmanlarının akıbetine işarettir. Yine bu âyette geçen "Ölüler" ve "kabirlerde bulunanlar"dan maksat da ruhen ölü olanlardır. Fakat burada ruhen dirilmekten başka bir de hakikaten öl-müş olanların dirilmesi sözkonusudur. Yalnız burada değil Kur'ân'ın birçok yerinde Hz. Muhammed @'in vücuda getirdiği ruhî uya-nıkhkla, Ölülerin dirilmesinden bir arada bah-sedılir. Birincisi, ikincisinin mevcut olduğunu isbat eden bir delildir.
Yağmur vasıtasıyla cansız toprağa hayat ve-r'lmesinin yeniden dirilmek hâdisesine bir delil teşkil ettiği söylenirken bu kastedilmektedir. Böyle hallerde hem ruhî dirilme, hem de daha büyük olan öteki dirilme kastedilir; çünkü biri Ötekine bir delildir. Ruhî dirilmenin, daha büyük olan öteki dirilmeyi isbat etmeye yarayan bir şey olduğu şu âyetlerle de açıklanmaktadır: "Kıyamet gününe yemin ederim; kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz)?" (75: 1-2). Burada ruhî dirilmenin büyük dirilmeye bir delil olduğu söylenir. Bunun mânası şudur: Peygamberin yaratacağı ruhî uyanma, ruhî dirilme (çünkü burada kıyamet bu mânadadır), onun icabı olan büyük dirilmeye bir delil teşkil edecektir. Burada delil olarak ruhî dirilmenin gösterildiği muhakkaktır; çünkü bu arada insanın kendi kendini itham etmesinden de bahsedilmektedir ki, bu insanda gelişmeye başlayan ruhî hayatın ilk safhasıdır; zira ancak insanın iç benliği insanı kötü hareketlerinden dolayı itham ettiği zamandır ki, insanın şerle mücadelesi hakikaten başlamış demektir; bu mücadele de, insan ruhundaki gelişmeyi gösteren ilk işarettir. Fakat yaptığı kötülüğe karşı insanın vicdanı isyan etmiyorsa, o zaman o kimse ruhen ölü demektir. Kendi kendini itham etmek gelişmeye başlayan ruhî hayatın ilk safhasıdır. Bu gelişmenin daha yüksek safhasına "iç huzuruna kavuşmuş ruh" yahut da en-nefsü'l-muîmainne denir. Bu ruh, daha bu hayatta iken cennete girer ve cennete gireceği kendisine müjde edilir. (89: 27-30).
Ruhun uyanması daha yüksek bir hayatın uyanmasına delâlet eder; o muazzam dirilmenin gayesi de bu hayatın gelişmesidir. Kur'ân'da o muazzam dirilmeyi ispatta kullanılan ilk büyük delil budur. Hz. Muhammed @'İn vücuda getirdiği ruhî dirilme, yeni bir hayata uyanmak, insanlara daha yüksek bir hayatın mevcudiyetini bildirir ve bu suretle o hayatın, bu maddî dünyanın dar sınırlarından kurtulan daha yüksek bir âlemde gelişmesine yol açar.
Hayatın Bir Gayesi Vardır. Bu dünyadaki bütün mahrukatın insan için yaratıldığı, insanoğlunun bu dünyada uğrunda çalışacağı bir maksat ve gaye olduğu (öldükten sonra), yeniden dirilmenin isbatında kullanılan bir başka delildir. "İnsan başı boş bırakılacağını mı zannediyor?" (75: 36). "Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?' buyurulacak." (23: 115). Bir İlâhın varlığı mevcudiyet düşüncesi insanın hayatını nasıl yükseltip, ona temiz ve en yüce hisler aşılarsa, yeniden dirilme düşüncesi de insan hayatına başka hiç bir şeyin veremiyeceği bir ciddiyet, bir mâna verir. Tabiatı idare hususunda hudutsuz bir kabiliyeti olan ve fevkalâde kudret sahibi bulunan, insan hayatını gayesiz, maksatsız, yenmek veya gübre olmak için bugün çıkıp ertesi günü ortadan kaybolan otlar gibi addetmek onu küçümsemek, hor görmek olur. Tabiatta her şey İnsan İçin yaratıldığı, onun emrine verildiği halde, İnsanın uğrunda çalışacağı bir gayesi olmazsa, insanoğlunun en aşağı derecedeki yaratıktan da aşağı derecede olması icap eder ki bu da daha Önce söylenenleri nakzeden bir hükümdür. Kur'ân üç kısa cümle ile bu noktayı aydınlatır: "Biz insanı en güzel bir uyum içinde yarattık; sonra da onu en berbat bir biçime çevireceğiz. Şu kadar ki mü'min olan ve ameli salih işleyen kimselerin ardı arası kesilmeyen mükâfatlan vardır." (95: 4-6). Son kelime açıkça ardı arası kesilmeyecek olan o yüksek hayata işarettir ve bu mütalâadan şu netice çıkarılır: "Artık, ceza ve mükâfat gününü yalanlamaya seni ne itiyor?" (95: 7). Bütün yaratıklar bir maksat için olduğu halde, yalnız insanın, o yaratıkların âmiri olan ve kâinatı idare edecek kabiliyette yaratılan insanın maksatsız bir varlık olması imkânsızdır. Bu meseleyi çözen şey de yeniden dirilme hadisesidir. İnsanın uğrunda çalışacağı yüksek bir gayesi, bu dünyadakinden başka yaşanacak daha asıl bir hayatı vardır. İnsanın gayesi de işte o asîl hayata ulaşmaktır.
Her Hayır Ve Şer Karşılığını Görmelidir. Kur'ân'ın yeniden dirilme hâdisesini isbat ederken ileri sürdüğü delillerden biri de işlenen hayır ve şerrin mükâfat ve cezasını görmesi icap ettiğidir. Bütün canlı yaratıklar arasında hayır ve şerri ayırdedebilecek kudrette olan yalnız insandır. Hayır ve şer duygusu insanda o kadar kuvvetlidir ki, bütün hayatınca iyiliği teşvik etmek ve kötülüğü de kökünden kazımak için var kuvvetiyle çalışıp çabalıya-caktır. Bu maksatla kanunlar yapar ve elindeki bütün kuvveti kanunları tatbik için kullanır. Bütün bunlara rağmen her gün gördüğümüz şeyler nedir? İyilik çok kere ihmal edilir ve iyiler açlıktan Ölür, kötülük ve kötüler İse günden güne gelişip zenginleşir. Bunun böyle olmaması lâzımdır:
"Sabret, Allah gerçekten iyi iş yapanların mükâfatını zayi etmez" (11: 115; 12: 90 vd.). "İman edip güzel ve yararlı işlerde bulunanlara gelince, şüphesiz ki biz onların mükâfatlarını zayi etmeyeceğiz.." (18: 30); "Ve Rableri onlann dualarını kabul etti: 'Sizden, erkek ve kadın hiçbirinizin amelini boşa çıkarmayacağım..." (3: 195); "Her kim zerre ağırlığında hayır işlerse onu görecek, zerre ağırlığında şer işleyen de onu görecek." (99: 7-8). İşte Kur'ân'da bu hususta söylenen bir kaç söz. İçinde yaşadığımız tabiata şöyle bir bakarsak aynı kanunun orada da geçerli olduğunu görürüz. Her hareketin bir neticesi vardır, yapılan her şey bir netice doğurur. İnsanın işlediği iyi ve kötü hareketler, bütün kâinatta hâkim bu genel kaidenin niçin dışında kalsın? Eğer bu hareketler diğer kâinat hâdiseleri arasında bir istisna teşkil etmiyorsa, ki etmemeleri İcap eder, hayır ve şerrin başka bir dünyada karşılıklarını görecekleri muhakkaktır; bu da, ölümle bu dünyadan ayrılan insanın başka bir âlemde hayatına devam edeceğini gösterir.
Yeniden Dirilme Lüzumlu Bir Hayat Prensibidir. Yukarıda İfade edilenlerden anlaşılacağı gibi öldükten sonra dirilmek pren-şıpi diğer âlemde insanın kendini kurtarması için inanması iCap eden bir dogma değildir; bu, hayata daha ciddi bir mâna veren ve onu faydalı kılan bir hayat prensipidir; inanda daha yüksek bir hayatın şuurunu uyan-, rır Yeniden dirileceğine hakikaten inanan hjr kimse, hayatını en iyi maksatlar uğrunda harcamak için önüne çıkan hiç bir fırsatı ka-mnamaya çalışacaktır; Allah'ın bütün yaraklarına elinden gelen iyiliği yapmaya çalışacak, elinden geldiği kadar da her kötülükten sakınacaktır. Bu sebeple her şeyden önce bu dünyadaki hayatımızı yaşanmaya değer bir sev yapacak bir îman, yeniden dirilmeye îman şarttır. Böyle bir îmanı olmayan insan için hayat bütün kıymetini kaybeder, o insan gayesiz, maksatsız ortada kalıverir; bundan başka o insanı hayır işlemeye teşvik edecek ve kötülükten sakındıracak bir âmil de bulunmaz.
Öldükten sonra tekrar dirilmek insanların yadırgadıkları bir şey olduğundan Kur'ân, "bu nasıl olacak?" sualine tekrar tekrar cevap vermiştir: Her zaman için verilen cevap da şudur: Bu koskoca kâinatı yoktan var eden, bütün bu varlıkların hâkimi yeni bir kâinat daha yaratabilir:
"İlk defa yaratmadan âciz mi kaldık ki, tekrar diriltmeden âciz kalalım?" (50: 15).
"Diyorlar ki: 'Biz, bir yığın kemik ve toz-toprak hâline geldiğimiz zaman, o zaman yeni bir varlık gibi mi diriltileceğiz?' De ki: 'Evet! Taş da olsanız, demir de olsanız, ya da kafanızda diriltilmesi imkânsız görünen başka bir yaratık da olsanız yine yeniden diriltileceksiniz!' Hemen: 'Bizi kim eski varlığımıza iade edecek?' diyecekler. De ki: 'Sizi ilk defa yoktan var edip yaratan!' O zaman, sana başlarını sallayacak ve diyecekler: 'Ne vakit olacak bu?' De ki: 'Belki de çok yakında!" (17:49-51).
Ayetlerimizi İnkâr etmelerinin ve 'biz ke-m*k kırıntısı, toz-toprak olduğumuz zaman mı> yeni bir yaratık olarak diriltileceğiz?!' demelerinin karşılığı olarak budur onların ce-Za'arı. Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'ın, kendilerinin de benzerlerini yaratmaya muktedir olduğunu ve onların diriltile-ceklerİ ânı kesin olarak tesbit ettiğini bilmiyorlar mı? Bununla birlikte zâlimler, inkâr ve nankörlükte direnip dururlar." 17: 98-99).
"Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey, onların 'biz toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?' sözleridir" (13: 5).
"Görmüyor musun ki, Allah gökleri ve yeri bir hikmete dayanarak yarattı; dilerse sizi ortadan kaldırıp, yerinize yepyeni bir topluluk getirir. Bu, Allah için hiç de zor değildir. Bütün insanlar Allah'ın huzuruna çıkarılacaktır..." (14: 19-21).
Bu mevzudaki bütün âyetleri buraya almak imkânsızdır, fakat hepsinde müşterek bir fikir hâkimdir: Bu eski kâinat, bu yerle gök, yani güneş sistemi, daha doğrusu bütün kâinat, yok olup onun yerine başka bir yenisi gelecektir. Eski nizam yerine yepyeni bir nizam kurulacaktır. O gün "yer başka bir yere, gökler de başka göklere tebeddül ettiği gündür" (14: 48). Nasıl bir hercü merçten bir dumandan yıldızlar ve manzumesiyle bu kâinat hasıl olmuşsa, sırası gelince, ondan da bir kâinat çıkarılacaktır. Bu fikir, bugün insanın kâinata dair olan bilgisine de uymaktadır. Bu fikir, tekâmül fikri, kaostan bir nizam çıkarmak, aşağı derecedeki bir nizamdan daha yüksek bir nizam ve bu duygu vasıtalarımızla kavra-yamıyacağımız daha yüksek bir hayat nizamı meydana getirmek fikridir.
Yeniden Dirilme Bedenen mi, Yoksa Ruhen mi Olacaktır? Yeniden dirilme hadisesiyle ilgili bir mesele de şudur: Acaba insan, vücudu ile birlikte mi, yoksa ruhen mi dirilecek? Şimdiki bilgilerimize göre, ruh ancak vücut vasıtasıyladır kİ bir şeyden hoşlanır veya acı duyar, eşyaya ait bilgileri veya İntibaları bu vasıta ile edinir, ruha ait his veya heyecanlar bu sayede gelişir. Yine bugünkü bilgilerimize göre vücutsuz bir ruh tasavvur edemiyoruz. Ancak dirilirken ruhun bu dünyada bıraktığı o eski vücuda mı bürüneceği, yoksa yepyeni bir şekil mi alacağı meselesi vardır. Kur'ân'da ruhun bıraktığı vücuda döneceğine dair işaret eden hiç bir âyet yoktur. Bilâkis o ruhun artık yeni bir varlık olacağına dair mânası gayet açık cümleler vardır. Bundan Önceki bahiste aldığımız âyetler yeniden dirilme gününde canlanan varlığın eskisi olmayacağını açıkça belirtmektedir. Hattâ "yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirileceği"nden bahsedilmektedir (14: 48). Yerle gök bile değiştikten sonra insan vücudu nasıl olur da aynı kalır? Kur'ân da bunun yepyeni bîr vücut olacağını açıkça ifade etmiştir. Bir yerde kıyamet günündeki insanların şimdikilere benzeyecekleri söylenir: "Onlar gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kendileri gibilerini yaratmağa muktedir olduğunu bilmiyorlar mı?" (17: 99). Bu âyette kendileri gibi yerine mislehüm ifadesi kullanılır. Buradaki küm şahsî zamirinden gökle yer değil, insanlar kastedilir. Başka bîr yerde vücudun yeni bir şekle gireceği daha da açık kelimelerle ifade edilir. Bu âyette önce kâfirlerin sorusu konu edilir: "Toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra, gerçekten biz diriltilecek miyiz?' derler." (56: 47). Onlara şöyle cevap veriliyor: "Rahimlere döktüğünüz meni nedir? Siz mi onu İnsan şekline koyuyorsunuz Yoksa biz mi ona o şekli veriyoruz? Aranızda ölümü biz takdir ettik. Sizin gibileri değiştirip bilmediğiniz bir şekilde sizi yaratmak hususunda geri kalmış değiliz. İlk yaratılışınızı bildiğiniz halde, niye ikinci yaratılışınızı düşünmüyorsunuz?" (56: 58-62).
Burada her şey açıkça söylenmektedir. İnsan toprak ve kemik haline geldikten sonra ne olacak? Tekrar diriltilecekler, fakat Özellikleri tamamiyle değiştirilip, ikinci defa bilmedikleri bir evsafta yaratılacaklar, çünkü onlar ancak birinci şekillerini bilirler. Bu sebeple yeniden dİrildikten sonra insan vücudu yalnız şekilce değil, evsafça da değişmiş olacaktır. Gelecek hayata ait her şey için de bu aynıdır. Cennetin nimetleri, cehennemin cezaları da Hz. Peygamber @'in bir hadisine göre, "Gözün görmediği, kulağın işitmediği, akla, hayale gelmeyen" şeylerdir (Buharı). Bunun için, bir görüşe göre, dirilme hâdisesinden sonraki vücudun, çamurdan olan bugünkü vücudumuzla hiç bir alâkası yoktur; ortada yalnız fertleri birbirinden ayıran isim ve şekil kalacaktır.
İnsanın İyi Ve Kötü Hareketlerine Göre Hazırlanan Bir Vücut. Öldükten sonra ruhun iktisap ettiği yeni vücudun, etten, kemikten olan şimdiki vücudumuz olmadığını gösteren bir başka görüş daha vardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi ölen bir kimse hemen Öldükten sonra, daha berzah vaziyetinde iken, dünyada yaptığı işlere göre, ya cennetin nimetlerini, ya cehennemin cezalarını az çok farkeder, tadar. Berzah vaziyeti ise İnsan yeniden dirilinceye kadar devam eder. Halbuki biliyoruz ki vücut ya gömüldükten sonra toprak olur gider ya da gömülmeden yakılır. Şu halde, ruhun berzah vaziyetinde iken göreceği mükâfat ve cezaların geride bıraktığı bu topraktan yapılmış bedenle olmadığı muhakkaktır. Ruhun bir vücuda sahip olması da şarttır. Çünkü ruh ancak bir beden vasıtasıy-ladır ki zevk veya acı duyabilir. Şu halde ruhun berzah vaziyetinde bir bedene bürünmesi zaruridir. Berzaha, yeniden dirilme vaziyetleri ölümden sonraki aynı hayatın iki safhasıdır; aralarındaki yegâne farkın görülen şeylerin birinde daha canlı, inkişafın daha verimli olmasıdır. Onun için ruhun berzah vaziyetinde İken edindiği bedenî dirildikten sonra da muhafaza ettiği anlaşılır.
Ölümden sonra ruhun İçine girdiği bu yeni bedenin nasıl yapıldığını anlamak için Kur'ân'a bakmalıyız. Kur'ân'da okuyoruz ki, melekler insanların iyi veya fena hareketlerini kayda memur edilmişlerdir. Ra'd sûresinin başlarında yeniden dirilmeyi inkâr edenler şu suali sorarlar: "Biz toprak olduğumuz vakit mi yeniden diriltileceğiz?" (13: 5). Bu soruya şöyle cevap verilmektedir: "İçinizden sözü gizli tutan, alenen söyleyen, gece karanlıklarda saklanan, gündüz dolaşan, her şey ilmi bâride birdir. İnsanın Önünden ardından birbiri ardınca gelen melekler vardır. Allah'm emriyle onun mazarratlardan saklarlar..." 0^: 10-11). önce şu söylenmelidir ki sözünü gizli gizli söyleyen de açık söyleyen de, yapacağını karanlıkta yapan da, gün ortasında yapan da hepsi Allah nazarında aynıdır. Birini nasıl görürse ötekini aynen öyle görür. Sonra da insanın ardında, önünde onu koruyan melekler olduğu söyleniyor. Bu suretle anlaşılıyor ki insanı korumakla, insanın yaptıklarını kaydetmek aynı şeydir. Bu da Kur'ân'da açıklanmıştır: "Üzerinizde bekçiler, pek kıymetli kâtipler vardır ki yaptıklarınızı bilirler." (82: 10-12). Bu melekler Ra'd sûresinde geçen ve insanı koruyan meleklerdir (13: 11) ki, burada aynı meleklerin insanların işlerini kaydettikleri yazılıyor. Bu iki âyet de göstermektedir ki, insanın asıl benliği hareketleri vasıtasıyla daimî surette İnkişaf ettirilmektedir. İnsanın korunmasından ve hareketlerinin kaydedilmesinden bahsetmekteki maksat budur. Ölümden sonra yepyeni bir şekil alan işte bu asıl benliktir ki, bu şekil önce berzah vaziyetindeki bedendir, daha sonra da aynı beden gelişerek yeniden dirildikten sonraki İnsanı teşkil eder.
Başka bir âyette yine yeniden dirilmekten aynı şekilde şüphe edildiği yazılır: "Ölüp de toprak olduktan sonra mı?! Bu, çok imkânsız bir dönüş!' diyorlar." (50: 3). Bu suale de şöyle cevap verilir: "Biz, toprağın onları ne hâle getireceğim biliyoruz. Yanımızda her şeyi hıfzeder bir kitap vardır." (50: 4). Burada bedenin toprak olacağı itiraf edilmektedir, işte bu "yerin onların cesetlerinden eksilttiği şeydir" -toprak yine toprağa dönüyor- fakat Allah'ın .yanında her şeyi hıfzeden bir kitap vardır ki, bu gelecek hayattaki inkişaf ve gelişme için esastır. Bu insanın melekler tarafından kaydedilmiş olan iyi veya fena amelleridir. Burada yine tekrar edilmektedir ki, ruhun kılıfı, vücut, toz toprak olup yine toprağa dönüştüğü halde asıl benlik muhafaza edilir, ve daha yüksek bir hayata temel teşkil eder. Bu da yeniden dirildikten sonraki hayattır.
Ruhî Hallere Şekil Vermek. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîste sık sık bahsedilen bir husus da ruhî hallerin şekil alacağıdır. Bu, bizim dünyamızda anladığımız mânada bir şekillenme değildir, bu âlemden çıkacak olan yeni âlemin şekilenmesidir. Meselâ kıyamet gününde bu hayatta îman ışığı ile doğru yoldan ayrılmayanların ardından ve önünden bir ışık uzanacaktır: "Ölü iken dirilttiğimiz, yürümesi hususunda bir nûr peyda ettiğimiz kimse ile karanlıklar içinde kalıp oradan çı-kamıyacak olan kimse bir olur mu?" (6: 123); "O gün mümin erkeklerle ve mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından nurları koşarken göreceksin: 'Bugün müjdeniz: İçinde ebediy-yen orada kalmak üzere içlerinde ırmaklar akan cennetlerdir!' denilecektir. Bu büyük bir başarıdır." (57: 12). İyi işlerin meyvaların-dan, cennet meyvalan diye bahsedilir: "İman edip ameli sâlih işleyenlere müjde et ki, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Oradaki yemişlerden yedikçe, 'evvelce de bunu yemiştik' diyecekler, onlara eski yedikleri yemişlere benzer yemişler verilecek..." (2: 25). Aynı şekilde bu hayatta iken aşırı derecede servet hırsı ile içi dağlanan kimsenin içindeki bu ateş, öteki dünyada cehennem ateşi olur: "O Allah'ın yakılmış bir ateşidir ki yürekleri sarıp yakar" (104: 6-7). Bu hayatta manen kör olanlar öteki hayatta hakikaten kör olacaklardır: "Her kim bu dünyada kör davranırsa, Öbür dünyada da kör kalacak." (17: 72). Kitabı sol eline verilen kimse: "Yetmiş arşın uzunluğunda bir zincirle bağlanıp" (69: 32) alevli ateşe atılacaktır. Bu dünyada Allah'ın kitabına göre hareket edip onu sağ elinde tutanların, kıyamet gününde kendi amel defterleri de sağ ellerine verilecek, Allah'ın kitabına başlarını çevirip bakmayanlara da ya arkalarından verilecek, yahut sol ellerine verilecek (69: 19, 24; 84: 7, 10). Hadîs de bu hususta misallerle doludur. Bu hayataki ruhî vasıflar gelecek hayatta birer şekil alacaklardır. Cennet nimetlerinin ve cehennem azabının esası budur.
Amel Defterleri. Herhalde dikkat edilmiştir ki bu hayattan daha yüksek bir hayatın esasını teşkil eden iyi ve kötü amellerimizin kaydedildiğinden bahsedilmektedir; bu münasebetle de iyi ve kötü amellerimizin içine kaydedildiği bir defterden sık sık bahsedilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'den bir kaç iktibas daha yapıyoruz:
"Yoksa onlar sırlarını, gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Elbette hepsini işitiyoruz. Yanlarındaki elçilerimiz (melekler) de hepsini yazıyorlar." (43: 80).
"Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabı-mızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk." (45: 29).
"Amel defterleri önlerine konulmuştur. O defterde yazılı olanlar ytüzünden suçluları korku içinde görürsün; ve şöyle derler: 'Eyvah bize, bu nasıl defter ki, küçük büyük bir şey bırakmamış, hepsini bir bir sayıp döküvermiş!' derler..." (18: 49).
"Artık kim mümin olduğu halde sâlih amel işlerse onun yaptığı mükâfatsız kalmayacak. Şüphesiz, Biz onun yaptıklarını kaydetmekteyiz." (21: 94).
Yalnız fertlerin değil, ümmetlerin de amel defterleri olduğu söylenir:
"O gün her ümmeti dehşetten diz çökmüş bir halde görürsün. Her ümmet amel defterine davet olunur. Denir ki, 'Bugün dünyada ne yapmış iseniz onunla cezalanacaksınız." (45: 28).
Bir milletin amel defteri, bir insanın amel defterinden ne kastedildiğini belirtmektedir. Amel defteri demek bir insanın, yahut da bir milletin yaptığı işlerin neticeleri demektir. Tabiî defter kelimesi bizim her gün kullandığımız mânada, üzerine yazılar yazılmış sahi-feler mecmuası demek değildir. İyi ve kötü amellerimizin yazılması deyince böyle bir defter düşünmek mânâsız olur. Kitap kelimesi her zaman "üzerinde yazılar olan sahifeler mecmuası" mânasına gelmez; bazan da "Allah'ın bilgisi, Allah'ın emri, yahut da Allah'ın mecburî kıldığı şeyler" mânasına gelir (Müfredat). Ketebe kelimesi de her zaman "o kâğvt üzerine mürekkeple yazılar yazdı" mânasına değildir; bu kelime aynı zamanda "o bir şeyi mecbur kıldı, emretti, tanzim etti" yahut da "bir şeyi tavsiye etti" mânasına da gelir. Yine Râğıb el-Isfahanî'ye göre Enbiya sûresinde iyi işlerin yazılmasından bahsedilirken geçen (21: 94) kitaben (yazı) kelimesinin mânası şudur: Allah hayır işleyenlerin amellerini hıfzedecek ve bu İşlerine göre o kimseyi mükâfatlandıracaktır.
Amel defterinden bahseden âyetleri incele-sek, yapılan işlerin kaydedileceğinden maksat o amellerin sebep olduğu neticeler olduğunu anlarız. Meselâ Isrâ sûresinde amellerin defterinden bahsedilirken, amellerin yazıldığı söylenmeyip işleyenin boynuna dolandığı söyleniyor: "Herkesin boynuna amelini doladık. Kıyamet günü ona sahife-i amalini çıkaracağız ki onu açılmış bulacaktır."(17: 13). Herkesin yaptıklarını boynuna dolamak, o insanın hareketlerinin tesirini, neticesini yine kendisine göstermek demektir. Şu halde İyi kötü her hareket o İşi yapan üzerinde tesirini göstermektedir.
Bu âyette yapılan hareketi, işi ifade için tâir kelimesi kullanılır; bu kelime hem "bir kuş, uçan bir şey", hem de "bir amel" demektir. Bir insanın hareketinin, amelinin yapılır yapılmaz uçup gittiğini, insanın onu geri çevirmek kudretinde olmadığını anlatmak için, ona tâir denilmektedir. Fakat âyetin de açıkça İfade ettiği gibi ameli kendi uçup gitse de, o hareketi yapanın üzerinde hiç kaybolmayan bir iz bırakır. Bu yukarıda söylenen şeylere de, yani insanın hiç benliğinin bu dünyada bir hazırlık devresi geçirdiğini ifade eden sözlere de uymaktadır. İnsanın iç benliği hakikatte onun amal defteridir; bu öyle bir defterdir ki yapılan her hareketin neticesi oraya geçer, yukarıdaki âyetin sonu işte buna işaret etmektedir. Âyette, bu dünyada insan gözüne gizli kalan amel defterinin, yani, insanın iç benliğinin, yeniden dirilme gününde açık bir defter olacağı söylenmektedir. Ondan sonraki âyet de bu sözlere şunları ilâve eder: "Amel sahifeni oku, bugün hesap görmeye kendin kâfi geleceksin." (17: 14). Yani insanın yaptığı hareketlerin neticesi kıyamet gününde o kadar kendini gösterecektir ki hariçten hiç bir hesaba ihtiyaç kalmayacaktır. Kendi defterini yine insan kendi okuyacaktır, yani bütün hareketlerinin neticesini, damgasını üzerinde bulacak, kendi hesabını kendi yapacaktır; çünkü hesap kendi kendini, onun benliğinde meydana vuracakür.
İlk sûrelerden birinin iki âyeti de bu hükümleri teyit eder: "Şu bir gerçek ki, günahkârların defteri Sîccîndedir." (83: 7); "Şu bir gerçek ki, iyilerin defteri İİliyyûndadıf (83: 18). İyilerin en yüksek yerde bulundukları söylendiğine göre kötülerin de onların aksine en aşağı yerlerde olduğunu söylemek icap ederdi; halbuki öyle denmeyip, onların mahpus oldukları söyleniyor ki bu da onların terakki yoluna bir mâni konduğunu ifade eder. İşte bunun içindir ki, bu kimseler için şöyle buyurulm aktadır: "Gerçekten o gün onlar perde arkasında kalacak, Rablerinin rahmetinden mahrum bulunacaklardır." (83: 15). Salim kullar ise hiç durmadan terakki etmekte, ilerlemektedirler. Buradaki defterden maksat hiç şüphe yok ki insanın iç benliğidir; yoksa bir defterin hapsedilmiş olmasından bahsetmek mânâsız olurdu. Bu suretle amel defterinin muhtelif tariflerinden anlıyoruz ki, bundan insanın ruhî gelişmesini hızlandıran veya gerileten, iyi veya kötü hareketlerin neticeleri kastedilmektedir; amellerin deftere yazılması da, İyi yahut kötü bir iş işlediği zaman o işin insan üzerinde bir iz bırakmasıdır; bu izi hiç bir insan gözü göremez, fakat bunun böyle olduğundan anlayışlı ve düşünen bir insan da hiç şüphe etmez.
Mîzan. İnsanın iyi ve kötü amellerinden bahsedilirken arada bir mizan sözü de geçer. Mizan da yanlış anlaşılan kelimelerden biridir. "Terazi, ölçü âleti, tartı, bir şeyin miktarını bilmek" manalarına gelir. Tabiî maddî şeyler bir terazi yahut da ona benzer bir şeyle ölçülür ama insanın amellerini ölçmek için böyle bir şeye lüzum yoktur. Râğıb el-Isfahanî Müfredatında, bu noktada gayet açıktır. İnsanın amellerini tartmaktan kastedilen mâna "İnsanların hesabını adalet üzere yapmak"tır, der ve şu misalleri verir: "O günde tartı, tam adaletli olacaktır..." (7: 8); "Biz kıyamet gününde dosdoğru teraziler koyacağız." (21: 47); bu âyetin mânası Kur'ân'da şu kelimelerin ifadesiyle daha da aydınlatılmıştır: "Hiç kimse hiç bir şeyde haksızlığa uğramıyacak-tır." Başka bir yerde tabiatta da bir mizanın hâkim olduğundan bahsedilir: "Göğü o kaldırdı, teraziyi o kurdu. Şunun için ki, tartıda sınırı aşmayasınız. Tartarken adaleti yerine getirin, teraziyi eksik tutmayın!" (55: 7-9). Burada da yine aynı düzen ve ölçü sözleri geçmektedir. Önce göklerin kurulması münasebetiyle mizandan bahsedilmekte, daha sonra da insanın da hakkaniyet üzere hareket ederek teraziyi eğriltmemesi emredümekte-dir. Tabiata hâkim olan denge her mevcudun tâbi olduğu kanundur; öyle ki birbirine zıt kuvvetler mevcut olduğu halde, her kuvvet bir kanuna tâbidir ve öteki kuvvete ziyan vermez. Her şey bir ölçüye uyarak mukadderata doğru ilerler, insan da aynı şekilde bir ölçüye göre mukaderatına doğru gider. İşte bu sebepledir ki Ölçüde uygunsuzluk yapmayın, aşırı gitmeyin diye emredilmektedir.
Başka bir defa da mizanın insanlara Allah tarafından gönderildiği söylenir: "Biz peygamberlerimizi açık ve kesin delillerle gönderdik; onlarla beraber Kitab ve ölçü de indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler." (57: 25). Vahiy yani kitap İnsanlarda mevcut ruhî hayatı uyandırmak maksadıyla Allah tarafından gönderilmiştir; bunun İçin, kitapla birlikte gönderildiğinden bahsedilen ölçünün de insanın ruhî hayatıyla ilgili olması icap eder. İnsanın bedenî gelişmesinin tabiatın diğer kı-sımlarıyla beraber aynı ölçüye tâbi olduğu muhakkaktır; fakat insanın bedeninden ayrı, daha yüksek bir hayatı vardır ki bu da ruhî hayatıdır; bu hayat da insanın bu dünyadaki hayatı esnasında gelişmeye başlayacaktır. İşte peygamberler vasıtasıyla gönderildiği söylenen kitap ve ölçü, her ikisi de ruhî hayatın gelişmesiyle ilgilidir. Kitabın içinde prensip halinde ifade edilmiş emirler vardır: İyilik yapmak ve kötülük etmekten sakınmak. Ölçü de, bu hayırlı veya kötü işleri ölçmek için kullanılacaktır. Bu suretle İnsanın ruhî hayatı, işlediği hayır ve serlerin nisbetine göre ya iyi veya fena, ya daha yüksek veya daha aşağı bir şekil alacaktır. Böylece iyi veya kötü ameller insan üzerinde bîr tesir bırakmakla kalmazlar; bundan başka bir de bu tesire şekil vererek ruhî gelişmeyi mümkün kılan yahut da kötü taraf üstün geldiği takdirde gelişmeye engel olan bir tartı da mevcuttur.
Bu sebeple gelecek hayatın mizam bu hayatın mizanından farksızdır. Yalnız bu, gelecek hayatta daha açık bir şekil alacaktır. Bu hususta kabul edilen umumî prensip şu âyetlerde ifade edilmiştir: "Kıyamet günü hakkaniyet terazilerini kuracağız; hiç bir kimse hiç bir şeyde haksızlığa uğramıyacaktır. Bir hardal tanesi ağırlığında olsa bile o şey, onu getirip ortaya koyacağız; hesabı bizim yürütmüş olmamız kâfidir." (21: 47). "O günde tartı , tam adaletli olacaktır: İyi amelleri ağır gelenler arzularına ulaşacaktır. İyi amelleri hafif gelenler ise, işte onlar âyetlerimizi inkâr etmelerinin karşılığı olarak kendilerine yazık edip hüsrana uğrayan kimselerdir." (7: 8-9).
Bir de hareketleri tartıya bile vurulmayacak kimseler olduğu söylenmektedir. Bunlar bu hayattaki ömürlerini heba etmiş olanlardır: "Amelleri bakımından en çok zarara uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar iyi yapıyoruz sandıkları halde dünya hayatındaki işleri boşa giden kimselerdir... Bunun için onların amelleri beyhude olmuştur. Kıyamet günü onların hiç bir ameli için terazi tutmayacağız." (18: 103-105).
Cennet. Ölümden sonra iki çeşit hayat vardır. İyi tarafları hâkim olanlar için Cennette geçecek bir hayat, fena tarafları hâkim olanlar için Cehennemde geçecek bir hayat. Cennet kelimesi (Firdevs) Kur'ân'da yalnız iki defa geçer. Bir seferinde Cenne ile beraber (18: 107), diğer seferinde de yalnız başına geçer (23: 11). Doğru kulların yeri umumiyetle Cenne veya onun çoğulu Cennâî kelimesiyle anlatılır. Cenne kelimesi, cennden gelir. Cenn, bir şeyi duyularla anlaşılmayacak şekilde gizlemek demektir. Cenne (Cennet) kelimesi de dilde bahçe mânasına gelir. Çünkü üstü ağaçlarla kaplıdır. Fakat bu kelime doğru kulların öldükten sonra gidecekleri yeri ifade için kullanıldığı zaman mânası daha derinleşir. Çünkü cennet nimetlerinin bu dünya duyulanyla kavran amıyac ağı açıkça söylenmiştir. Umumiyetle cennet içinden ırmaklar akan bahçeler, müminler de îman edip iyilik işleyenler diye anlatılır. Bu iki tasvir, bu dünyada geçirilen ruhî hayatın gelecek hayatta maddîleştirileceğini düşünerek okunursa şöyle anlaşılır: Ruhî hayatın suyu olan îman, gelecek hayatta ırmaklar olacak ve îman neticesi yapılan iyi işler de öteki hayattaki ağaçların tohumu olacak.
Cennet Nimetleri. Cennetin içinden ırmaklar akan bir bahçe olarak Jarifini mecazî olarak kabul etmek gerektiği açıkça söylenmiştir: "Sakınanlara vâdolunan cennetin sıfatı şudur: Altından ırmaklar akar, yiyecekleri de, gölgeleri de bitmez." (13: 35). "Sakınanlara vâdolunan cennetin sıfatı şudur ki, orada tadı, kokusu bozulmamış su ırmakları..." (47: 15). Başka bir yerde de cennet nimetlerinin bu hayatta bilinemiyeceği, çünkü bu dünyadaki şeylerden olmadığı söylenmektedir ki bu da yukarıdaki tasvire uymaktadır: "Hiç kimse, onların yaptıklarına karşılık ne gibi sevindirici bir nimet saklandığını bilmez." (32: 17). Hz. Peygamber @'in şu sözleri de bu ifadeleri izah eder mahiyettedir: "Allah diyor ki: Ben doğru yoldan ayrılmayan kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin aklına getirmediği bir şey hazırladım." (Buharı). Meşhur bir sahabe ve müfessir olan İbni Abbas'ın da şöyle dediği rivayet edilir: "Cennetteki yiyecekler bu hayatta olanlardan değildir; onların burada iz isimleri vardır."
Bunlara bir kaç misal daha ilâve edebiliriz. Gölge mânasına gelen zıhn cennet nimetlerinden olduğu söylenir: "Kendileri ve zevceleri gölgeler altında olacaklar" (36: 56); "Doğru kullar gölgelikler ve pınarlar arasında yaşayacaklar" (77: 41); "Meyvası da, gölgesi de daimdir" (13: 35). Aynı kelime cehennem azabını anlatırken de kullanılır: "Kara bir duman gölgesinde bulunacaklar. O duman ne serindir, ne de hoş bir şeydir" (56: 43-44). "Cehennem dumanının üç kola ayrılmış gölgesine gidiniz" (77: 30). Zil kelimesi bütün bu yerlerin hepsinde gölge mânasına gelmez; aynı kelime olduğu halde mâna değişir. Kur'ân'da açıkça söylenmektedir ki, cennette güneş yoktur: "Orada ne yakıcı sıcak hissederler, ne dondurucu bir soğuk." (76: 13). Bu sebeple zil, cennet için kullanıldığı zaman "himaye, muhafaza" ya da "bolluk" mânasına gelir; çünkü gölge kelimesinden kastedilen budur. Yine, iyi kötü bir nevi örtü mânasına da gelir; bunun için zilden cehennem azaplarından biri diye de bahsedilir (Müfredat).
Başka bir misal alalım. Cennetliklere nzık verileceğinden bahsedilir. Fakat bunun, dünyada iken vücudumuzu beslediğimiz nzık mânasına olmadığında şüphe yoktur. Bu insanın iç benliğini, ruhunu besleyecek bir fiziktir; İşte bu sebeptendir ki (20: 131) de ibadete rızk denmektedir. Cennet meyvalan ister bildiğimiz İsimlerle, ister umumî olarak zikredilsin, bu hayatta bilinen meyvalar olmayıp yapılan işlerin meyvasıdır. İkisi için de aynı kelime kullanılır fakat mâna başkadır. Kur'ân'da şöyle denilmektedir: "Oradaki yemişlerden yedikçe, evvelce de bunu yemiştik, diyecekler." (2: 25). Hiç şüphe yok ki burada dünyada yetişen meyvalar değil, iyi İşlerin neticeleri, meyvalan kastedilmektedir; çünkü her doğru insan dünya meyvalarının hepsini tadamadığı halde, öbür hayatın bütün meyva-larına sahiptir. Su, süt, bal ve şaraptan ırmaklarda da vaziyet aynıdır; bütün bunlar bir benzetme yapılarak mecazî olarak söylenmiştir (17: 15). Tahtlar, yastıklar, halılar (88:13-16); süsler, bilezikler, ipek elbiseler (18: 31); bütün bunlar bu hayatta bildiklerimiz değildir, bütün bunlar insana tam bir saadet verecek her şeyin orada mevcut olacağını göstermek maksadıyla söylenmiştir. Bunların gelecek hayatta ne şekilde olacaklan insana bildi-rîlemez, çünkü insanın duyulan bunu kavrayacak durumda değildir. Kur'ân'da da anlatıldığı gibi gelecek hayata dair bütün tasvirler bir mesel (bir teşbih veya bir temsil) olmaktan öteye geçemez.
Daha önce de belirtildiği gibi yeniden dirilme bambaşka, yepyeni bir hayat, yeni bir nizam, yeni bir gök ve yeni bir toprak demektir. Biraz düşünecek olursak bizim zaman ve mekân fikrimizi bile gelecek hayata tatbik imkânı olmadığını görürüz. Cennet bütün gökleri ve yeryüzünü kaplar: "Rabbiniz tarafından vaki olacak mağfirete, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşunuz" (2: 132; 57: 21). Hz. Muhammed @'e, "cennet bütün gökleri ve yeri kaplıyorsa cehennem nerede?" diye sormuşlardır. Peygamber @ de: "Gündüz olunca gece nerededir?" diye sormuştur. Bu da gösteriyor ki cennetle cehennem iki ayn yer olmaktan ziyade iki ayrı şarttır. Yine Kur'ân'ın bir yerinde söylendiği üzere, ikisi birbirine zıt iki ayrı kutup, biri en yükseğin yükseği, öteki de en aşağının aşağısı olduğu halde yalnız bir duvarla birbirinden ayrılır: "Bu sözlerden sonra kapısı bulunan bir duvar çekilecek, o duvarı iç tarafı rahmete, münafıklardan yana olan dış tarafı azaba mahsustur" (57: 13). Başka bir yerde de cennet ve cehennemdekilerden bahsedilirken şöyle denir: "İki taraf arasında bir sûr bulunacaktır..." (7: 46). Bugünkü mesafe görüşümüzle bu iki şeyi bir ve aynı yerde tasavvur etmek bizim için mümkün değildir. Tekrar tekrar "Cehennemin kaynarken çıkardığı kükremeler"den bahsedilir (25: 12; 67: 7); fakat cennettekilerin ondan "En hafif bir ses işitmiyecekler"i ilâve edilir (21: 102); bunlar cehennemin gürültülerini işitmedikleri halde, oradakilerin imdat çığlıklarını işiteceklerdir:
"Cehennemlikler cennettekilere, 'bize az su akıtın da içelim, veya Allah'ın size verdiği rı-zıktan verin de yiyelim' diye seslenecekler. Onlar ise, 'Allah yemeği de, içmeyi de dinlerini eğlence ve oyuncak edinip dünya dirliğine aldanan kâfirlere haram kılmıştır!' diyecekler." (7: 50-51). Böylece cennette olanlar cehennemdekilerin konuşmalarım işitecekler, fakat cehennem ateşinin uğultularını duymayacaklardır. Bu da gösteriyor ki yeniden di-rildikten sonra insan o kadar değişmiş olacaktır ki, bugünkü duyulan bile değişecek ve o yeni hasseleriyle hem en hafif sesleri işitebilecek, hem de başka cinsten göklere çıkan uğultuları işİtmiyecektir.
Cennette Kadın. Bu sebeple, cennet nimetleri arasında adı geçen şeylerden hiç biri bu dünyadaki şeyler olmayıp, bu hayatta görmediğimiz, işitmediğimiz şeylerdir. Bu duyularımızla o şeyleri idrâk edip anlamamız da imkânsızdır. Bu hususta yapılan bütün tasvirler yemden dirildikten sonra, sâlih kullar için mükemmel, eksiksiz bir hayat olacağını göstermek maksadıyladır. Yine aynı şey göz önünde tutularak cennette erkeklerin yanında kadınların olacağından da bahsedilmiştir ki nefsine düşkün olan kimseler bu sözlere kendi istedikleri gibi şehvanî bir mâna vermişlerdir. Râğıb el-Isfahanî, zevç kelimesi için şunları söylemektedir: "Zevveçnahüm bîhûrin în âyetinin mânası, biz onlara arkadaş diye huriler verdik demektir (Karinnahüm bi hinne). Kur'ân'daki zevveçnahüm hur-an bizim bu hayatta anladığımız gibi bir evlenmeyi ifade için kullanılmamıştır; Kur'ân oradaki münasebetlerin bizim bu dünyada bildiğimiz neviden olmadığını îma etmektedir...Cennette kadınlarla münasebette tevellüt veya çocuğa kalmak gİbİ şeylerden bahsedilmemektedir." Bu dünyadaki cinsî münasebetler, çoğalma hâdisesine yardım gayesiyle tabiatın icap ettirdiği bir şey olduğuna göre, yeniden dirildikten sonraki cinsî alâkaların yani kadın ve erkek arkadaşlığının bambaşka bir mâna taşıdığında şüphe yoktur.
Kur'ân'da kadınlardan bahsedilmesinin başlıca sebebi, kadın erkek herkesin Allah nazarında eşit olduğunu, her ikisinin de yeniden dirildikten sonra aynı haklara sahip bulundukları, cennet kapılarının ikisine de açık olduğunu anlatmak içindir. Bu husus Kur'ân'm bir çok yerinde açıklanmıştır: "Kadın olsun, erkek olsun, kim iyilik eder, doğru yoldan ayrılmazsa, mümin olduktan sonra bahçenin kapılan ona açıktır." (40: 40; 4: 124).
"Erkek ve kadınlardan kim, mümin olarak, güzel davranışta bulunursa, muhakkak ona-dünyada hoş bir hayat yaşatırız ve yaptıklarını güzel bir karşılıkla değerlendiririz." (16: 97).
"Sizden, erkek ve kadın -ki hep birbiriniz-densiniz-, hiç birinizin amelini boşa çıkarmayacağım..." (3: 195).
Sâlih kulların eşlerinden bilhassa bahsedilerek bunların cennette kocalarının yanında olacakları söylenmiştir:
"Sen ve zevcen cennete yerleşin..." (2: 35).
"Zevcelerİyle birlikte gölgeler altında tahtlara kurulurlar." (36: 56).
"Ey Rabbimiz! Onları atalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden iyi hal ve davranışta bulunanları vâdettiğin Adn cennetlerine koy..." (40: 8).
"Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutluluk duyarak cennete girin." (43: 70).
Hûrî. Çenetteki kadınları anlatırken kullanılan kelimelerden biri de hûrîdiı. Bu kelime Kur'ân'da dört defa geçer: (44: 54; 50: 20; 55: 72; ve 56: 22) de. Huri ahvar (erkek için) ve havra (kadın için)nın çoğuludur. Ahvar veya havra, havvar denen bir vasıfla "anlatılan gözlere sahip bir kimse" demektir. Havvar aslında "beyazlık" demektir (bu da safiyetin timsalidir); havra kelimesi de teni beyaz, gözünün akı çok beyaz, karası da simsiyah olan bir kadın için kullanılır. Ahvar. aynı tipte bir erkeği anlatmakta kullanıldıktan başka sâf, keskin zekâ mânasına da gelir. tjavvar'm aslında daima bir safiyet mânası vardır. Bunun içindir ki aynı kökten alınan (tavarî kelimesinin mânası sâf ve samimî bir dost demektir. Kur'ân'da bu kelime yalnız j-fz. İsa'nın dostları, Havariyyun için kullanılır; hadîste ise daha umumî olarak bütün pey-samberlerin seçme arkadaşları için kullanılır.
Cennetteki kadınlardan hûrî kelimesi ile bahseden âyetler şunlardır: "Muttakiler ise gerçekten güvenli bir yerde olacaklardır. Bahçelerde ve pınar başlarında; ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler içinde karşılıklı oturacaklar. İşte böyle; ve biz onları âhû gözlü hurilerle evlendireceğiz." (44: 51-54).
"Allah'tan korkup sakınanlar, şüphesiz cennetlerde, nimet içindedirler... Onlara: 'Yaptıklarınıza karşılık, sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslanarak afiyetle yiyin, için.' (denilir). Ayrıca biz onların yanına, âhû gözlü huriler vereceğiz." (52: 17-20).
"Bu dört cennette güzel huylu, güzel yüzlü kadınlar vardır... Çadırlar içinde, perde ardında huriler vardır" (55: 70-72).
"(Hayırda) Önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar naîm cennetlerinde (Allah'a) en yakın olanlardır... Altından örülmüş, inci, yakut ve zümrütten işlenmiş tahtlar üzerine yaslanacaklar... Onların işledikleri iyiliğe mukabil saklı İnciler gibi âhû gözlü huriler de vardır." (56: 10-24).
Huriler, yani cennetteki kadınlar sâlih kulla-nn hanımları mıdır? Bir hadîste bu hususa dair bir ima vardır. Hurinin en son bahsedildiği ayet Vakıa sûresinin 19 ve 24. âyetleridir ki sûrenin sonlarına doğru şu ifadeler yer almaktadır: "Biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık ve onları eşlerine düşkün yaşıt bakireler kıldık." (56: 35-37). Kadınların başka türlü, yeni olacağını ifade eden bu âyet dolayıS1yia Hz. Peygamber @'in şöyle dediği rivayet edilir: Bu sözlerden maksat burada yaşlanıp ihtiyarlamış olan kadınlardır (Tirmizî). Onun için bu âyetlerin mânası şudur: Bütün iyi kadınlar yeniden dirildikten sonra yeni bir şekil alacaklar, hepsi de bakire olup yaşlan da bir olacak. Hz. Muhammed @'in izahı gösteriyor ki huri kelimesi, bu dünya kadınlarının yeniden dirildikten sonraki hallerini anlatmak için kullanılmıştır. Şöyle bir hikâye de anlatılır. Hz. Muhammed sahabe ile otururken ihtiyar bir kadın gelip "acaba ben cennete gidebilecek miyim?" diye sormuş. Hz. Peygamber de şakasına getirip cennette hiç ihtiyar kadın bulunmayacağını söylemiş. Kadıncağız müteessir bir şekilde geri dönmek Üzere iken Peygamber @ şöyle diyerek içini ferahlatmış: Yeniden dirildikten sonra bütün kadınlar yeni bir şekil alacak, işte onun için cennette hiç ihtiyar kadın olmayacak.". Sonra yukarıda meali verilen âyetleri okumuştur.
Huriler, Cennet Nimetlerindendir.Bu hadîsten çıkarılan mâna Kur'ân'da söylenenlerle kat'iyet kesbeder. Kur'ân'da anlatıldığına göre huriler gayet iyi huylu, sâf, güzel ve gençtir; aynı zamanda mazbut olup eşlerine sâdıktır. Hurilerin bu dünyadan giden kadınlar olmadıkları, cennet nimetlerinden oldukları kabul edilse bile bu hem kadınlara, hem de erkeklere müştereken verilen bir nimettir. Cennetteki bahçeler, ırmaklar, süt, bal, mey-valar ve diğer sayısız nimetler nasıl kadın ve erkekler için müşterek bir nimetse huriler de aynı şekildedir. Hakikatte bu nimetlerin mahiyeti nedir, kimse bilmiyor; fakat Kur'ân'da anlatılan cennette, şehvanî hislerin hiç yeri olmadığı kesinlikle belirtilmektedir. Şöyle bir sual sorulabilir: Cennet nimetleri arasında kadınlardan niye bahsediliyor? Mesele şundan ibarettir: Cennetteki mükâfatların, karakter safiyeti ve güzelliği ile hususî bir alâkası vardır; dünyada da safiyet ve güzelliği erkek değil, kadın temsil etmektedir.
Cennetteki Çocuklar. Kadınlar için durum ne ise çocuklar İçin de aynıdır. Kur'ân bir münasebetle cennetteki gılman'dan bahseder. Gılman erkek çocuk mânasına gelen gulâm'm çoğuludur. İki yerde de vildan'dan çoğul, çocuk mânasına olan veledin çoğulu) bahseder: "Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gennçler etraflarında dönüp dolaşırlar." (52: 24); "Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır." (56: 17; 76: 19). Birincisinde gılman denen bu çocukların, sâlîh kulların çocukları olduğunu anlatan iki îma vardır. Bu çocuklara gılmanüm ie-hüm, yahut da "onların evlâtları" deniyor; bir taraftan da şöyle deniyor: "Allah onları evlâtlarına kavuşturacaktır." (52: 21). Yine başka bir yerde de aynı şekilde sâlih kulların evlâtlarının kendileriyle birlikte cennete girecekleri söylenir (40: 8). Şu halde gılman ve vüdan çocukken Ölen küçüklerdir. Bununla beraber şu da olabilir: Bu çocuklar belki de bir cennet nimetidir; çünkü çocukluk da kadınlık gibi safiyet ve güzelliğin timsalidir.
Sulh Ve Sükûn Yeri. Kur'ân'ı okuyan herkes derhal görecektir ki, orada tasvir edilen cennetin şehvanî duygularla hiç bir alâkası olamaz. Cennetin hakikî mahiyetini anlatan bir kaç âyeti aşağıya alıyoruz: "Allah mümin erkeklerle mümin kadınlara ebediyyen kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde de güzel güzel meskenler vâdetti. Allah'ın hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük mutluluk budur." (9: 72).
"İman edip amel-i sâlih işleyenler yok mu, Rableri onları îmanlarından dolayı hidayete erdirir. Onların önünden Naîm cennetleri i-çinde ırmaklar akacaktır. Onların orada duaları: 'Allahım, her türlü eksikliklerden münezzehsin!', selamlaşmaları da, 'selâm!' sözünden ibarettir. Son duaları ise 'âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun'dur." (10: 9-10).
"...Orada (birbirleriyle) karşılaştıkça söyledikleri 'selâm'dır." (14: 23).
"Takva sahiplerine gelince, onlar cennetlerde, pınar başlanndadırlar. Onlara/oraya rahat rahat, güven içinde girin!' denilecektir Biz onların sinelerindeki her türlü kini çıkardık. Onlar kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya oturacaklardır. Orada hiç bir yorgunluk duymazlar. Onlar oradan bir daha çıkarılacak da değillerdir." (15: 45-48).
"Onlar: 'Bizi gam kazadan kurtaran Allah'a hamdolsun. Çünkü Rabbimiz çok bağışlayan, şükredene karşılığını bol bol verendir. Bizi lûtfu ile sonsuzluk konağına yerleştirdi. Burada ne yorgunluk duyarız, ne de usanç ve bıkkınlık!' derler." (35: 34-35).
"Orada onlara her çeşit yemiş, istedikleri her şey hazırdır. Onları bağışlayan Rab tarafından selâm gelir." (36: 57-58).
"Cennete selâmet ve emniyetle girin, işte bu daim kalınacak gündür, denecek. Onlar orada ne dilerlerse hepsini hazır bulacaklar. Bununla beraber nezdimizde ondan daha çok nimetler vardır." (50: 34-35).
"Orada anlamsız bir söz işitmezler, günaha sokan bir söz de; tek işittikleri söz: 'Selâm, selâm'dır." (56: 24-26).
Tasvir edilen bu cennete uygun olarak Kur'ân-ı Kerîm'de cennete "sulh ve sükûn yeri" denilmektedir (6: 128; 10: 25).
Allah'a Kavuşma. İnsanın en son gayesinin Hkaullah yani Allah'a varmak olduğu belirtilir. İlk vahyolunan sûrelerden birinde şöyle buyurulmaktadır: "Sen ey insan! -Şüphesiz ki, Rabbİne doğru çalışıp durmaktasın-işte bütün bunlar olduğunda sen O'na varacaksın." (84: 6). Fakat bu gayeye bu dünyada tam olarak varılamıyor. Yalnız Ölümden sonraki o daha yüksek hayatta bu gayeye varılabilir. Bu sebeple, ölümden sonraki hayatı inkâr edenlerin Allah ile buluşmayı da İnkâr ettikleri söylenmektedir: "Onlar: 'Biz, kaybolup toprağa dönüştükten sonra mı yeniden yaratılmış hâle geleceğiz?!' diyorlar; evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar." (32: 10). Bu hayatla yetinip, daha yüksek bir gaye ile geleceğe doğru ilerlemeye çalışmamak, Kur'ân'da tekrar tekrar hakir görülmektedir: "Öldükten sonra bize kavuşmayı ümid etmeyip; dünya hayatına razı olan ve onunla yetinenler ve Bizim âyetlerimizden gafil olanlar volc mu, işte onların varacağı yer, kazandıklarının karşılığı olarak, ateştir" (10: 7-8).
"Biz' bize kavuşmayı ummayanlan azgınlıklarında şaşkın şaşkın bırakırız." (10: 11).
"Onlar ki Allah'ın âyetlerine ve ona kavuş-mayı tanımazlar, işte onlar benim rahmetimden ümitsiz olmuşlardır. İşte onlar için acıklı azap vardır." (29: 23).
"Onlar dünya hayatında aşikâr olan ticaret ve ziraat hususlarını bilirler. Halbuki onlar âhiretten gafildirler. Onlar kendi kendilerine düşünmüyorlar mı ki, Allah gökleri, yeri ve aralarındakini ancak yolunda ve muayyen olan bir müddette yaratmıştır. İnsanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar." (30: 7-8).
Yalnız, Rablerine kavuşacaklarına inananlardır ki bu büyük gaye uğrunda sabırla, hiç yılmadan çalışırlar: "Sabırla ve namaz ile (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bîr görevdir. Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini düşünen ve bunu kabullenen kimselerdir." (2: 45-46).
Bütün hayırlı işler ancak Allah'a kavuşmak için yapılır: "Her kim Rabbine kavuşmayı emel edinirse, ameli sâlih işlesin. Hiç bir kimseyi Rabbine ibadette ortak tutmasın." (18: 110). Cehennem,Allah'm huzurundan mahrum olmaktan başka nedir ki: "Yok, dedikleri gibi değildir. O gün onlar, Rablerini görmekten menolunacaklar. Sonra yakıcı ate-§e yuvarlanacaklar." (83: 14-16). Bu sebeple cennet Allah ile buluşma yeridir ve cennetteki hayat da her türlü maddî ve cismanî düşüncelerden uzaktır.
Daha Yüksek Olan Öbür Hayatta İlerlemek. Fakat, bu daha yüksek olan o hayatın yalnız bir başlangıcıdır. Gayeye varılmıştır ama bu hal insanın önünde daha geniş bir gelişme sahası açmaktadır. Bu hayatta bile sınırsız ilerleme imkân ve kabiliyetlerine sahip olan insanın, daha yüksek olan öteki hayatta da ilerlemeye devam edeceği şüphesizdir. Kur'ân yeniden dirilmeyi, daha yüksek bir hayata yeniden doğmak diye anlatarak, o hayatta sonu gelmeyen bir ilerleme olduğundan ve sâlih kulların gittikçe daha yüksek safhalara ulaşacağından bahseder. İnsanın bu hayattaki mevcudiyetinin gayesi rahat etmek ve eğlenmek değildir. Nasıl bu hayatta insanın İçinde daima yükselmek arzusu varsa, gelecek hayatta da yine böyle bîr arzu olacaktır:
"Ey iman edenler! Gerçek pişmanlık ile Allah'a yönelin; umulur ki, Rabbiniz kötülükeri-nizi örter; Allah'ın, Peygamber'i ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı günde, sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyar; onların nurları önlerinde ve sağ taraflarında gider. Onlar: 'Ey Rabbİmiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Sen her şeye gücü yetensin!' derler." (66: 8).
Bu âyetin ilk kısmından açıkça anlaşılmaktadır ki cennete girenler bütün günahlarından sıyrılmış olacaklardır; son cümlelerden de anlaşıldığına göre sâlih kullarının ruhunda, gelecek hayatta da gittikçe artan bir nûr arzusu olacaktır ki bu da ruhî hayatta daima yükselmek arzusunu beslediklerini göstermektedir. Sonra cennette her arzu yerine gelecektir: "Orada onlara her çeşit yemiş ve arzu ettikleri her şey hazırdır." (36: 57).
Şu halde ruhen gittikçe yükselmek arzusu da yerine gelecek demektir: "Fakat Rablerinden sakınanlar için birbiri üzerine yapılmış çardaklar, yüksek köşkler vardır" (39: 20). Şu halde cennette sâlih kullara verilen yerler onların terakki yollarında ilk basamağı teşkil edecektir. Bu hayatta da insan gittikçe daha yüksek ve daha yüksek yerlere çıkacaktır. Bu esnada da yorgunluk nedir bilmeyecektir: "Burada bize hiç bir yorgunluk gelmez. Bıkkınlık arız olmaz." (35: 35) "Onlar oradan çıkacak da değildir." (15: 48). Şu halde cennetteki hakikî zevk, yükselmek arzusunun ve yükselmenin verdiği bir zevktir.
Cehennemin Muhtelif İsimleri. Cehenneme Kur'ân'da yedi isim verilir. Bazı kimseler bu yedi yeri, cehennemin içinde yedi ayrı bölge olarak kabul ederler. Bunlardan en çok geçeni cehennemdir. Cihinnam "uçsuz bucaksız derinlik" demektir; bi'rün cehennemün de "uçsuz bucaksız bir kuyu" demektir (Lisa-nu'l-Arab).
Cehenneme verilen bir başka isim de haviye1 dil. Mânası cehennem kelimesinin mânasına benzer ve Kur'ân'da yalnız bir defa geçer (101: 9); lügat mânası "girdap, dibine varılamaz bir derinlik"tir. Bu kelimenin kökü heva'du ve "yüksek bir yerden derin bir yere düşmek" demektir. Bundan da süflî arzular kastedilir. Cehennemi ifade eden isimlerden dördü "ateş" kelimesinden çıkarılmıştır: Cehm kelimesinden çıkan cehîm ki "ateşin yanması, yahut parlaması" demektir. Bu aynı kelime kızgın ateşi ifade için kullanıldığı gibi harbin şiddetini anlatmak için de kullanılır. Aynı kökten gelen tecehheme, "şiddetli bir arzu ile yandı", "hırs, tamah ve hasislik" demektir; ikincisi sa'ir kelimesidir ki, "ateşi tutuşturmak" mânasına olan sa'r'dan gelir, mecazî olarak da savaşın şiddetlenmesini ifade için kullanılır. Su'ur kelimesi de Kur'ân'da felâket mânasına kullanılmıştır (54: 24); üçüncüsü sakardır; bu, "güneşin harareti bir insanı yaktı" demek olan sakara kelimesinden gelir; dördüncüsü de leza'du ki "ateşin alevi" demektir, îelazza şeklinde de mecazî olarak "hiddetten ateş püskürmek" mânasına kullanılır. Yedinci isim hutame'dir, Kur'ân'da ve aynı bahiste olmak üzere iki defa geçer (104: 4-5); hatm kelimesinden çıkmıştır; bu kelime "bir şeyi kırmak, yaşlanıp çökmek" manasınadır; hutame kelimesi de "şiddetli bir ateş", hutma da "kısırlık" manasınadır. Ayni kökten gelen hutam kelimesi (57: 20) de ve daha başka yerlerde "kuruyup çürümüş" bitkileri anlatmak için kullanılmıştır.
Dünyadaki Ruh Hallerinin Ortaya Çıkması Açısından Cehennem. Yukarıda söylenenlerden anlaşıldığına göre cehennem meselesi ortaya üç fikir atmaktadır,
a- Uçsuz bucaksız bir derinliğe düşüp yuvarlanmak;
b- Yanmak;
c- Mahvolmak. Gittikçe daha yükseklere çıkmak fikri nasıl cennetle ilgili ise, uçsuz bucaksız bir derinliğe düşüp yuvarlanmak fikri de esasta cehennem meselesiyle ilgilidir. Nasıl cennetle huzur ve saadet fikirleri bir arada gidiyorsa, yanmak fikri de cehennemle bir arada gidiyor ki, bu yanmak, dünyada iken insanın hırsla yanıp kavrulmasının bir neticesinden başka bir şey değildir ve nihayet, nasıl cennette semereli bir hayattan bahsediliyorsa cehennemdeki hayatın da semeresiz olduğu söyleniyor. Bütün bunlar insanın bu dünyada iken yaptıklarının bir neticesi olacaktır. Süflî arzularına ve hırslarına tâbi olduğu içindir ki o uçsuz bucaksız derinliklere düşecektir; dünyevî arzu ve ihtirasların insanı yakan ateşi, ölümden sonra alevli ateşler halini alacaktır. Madem ki o insan yalnız bu dünyada bir kazanç elde etmeyi düşünmüştür, şu halde ölümden sonraki hayatını semereli yapacak hiç bir harekette bulunmamış demektir. Nasıl cennet nimetleri bu hayatta gizli kalmış gerçeklerin, hakikatlerin meydana çıkması ise, o derinlikler, ateş ve semeresizlik de aynı şekilde bu hayatta gizli kalmış realitelerin, hakikatlerin kendilerini açığa vurmalarıdır. Çünkü yeniden dirilme günü bu dünyadaki bütün gizli realitelerin, hakikatlerin göz önüne serildiği gündür (86: 9). Gözündeki perde kaldırılınca insanoğlu, bu dünyada sonunu düşünmeden yaptığı işlerin sonuçlarını kendi gözleriyle açıkça görecektir (50: 22). Yani dünyada az çok hisseder gibi olduğumuz o ruhî azaplar ve zihnî izdı-raplar, Ölümden sonraki hayatta açık, kesin şekiller alacaktır. Cehennem nedir? sorusuna açıkça "o Allah'ın yakılmış bir ateşidir ki, yürekleri sarıp yakar." (104: 6-7) diye cevap verilmiştir. Yürekleri sarıp yakan ateş ise aşırı ihtirasların yakıcı ateşidir. Yapılan kötülüklerden pişmanlık duymaktan da mİne'n-nâr (ateşten) kelimesi ile bahsedilir: "Allah onla ardı arası kesilmeyecek düşmanlıklar vere-
ek, amellerini gösterecektir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir." (2: 167). Ehva, yani sanın yükselmesine ve daha ulvî gayeler o6şinde koşmasına engel olan süfli arzulan, öteki hayatta onun için bir haviye yani cehennem olur, uçsuz bucaksız bir derinlik şekline girer. Kötü hareketlerde bulunan insan da kendi ayağı ile kendi kazdığı bu çukura düşer. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle denmektedir: "Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına hürmet ederse, bu, Rabbİnin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının. Kendisine ortak koş-maksızın Allah'ın hanifleri (O'nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir." (22: 30-31). Yine başka bir yerde de şöyle denir: "Onlara de ki: 'Allah'tan başka, bize menfaat veya zarar vermeyen şeylere mi tapalım. Allah bize hidayet ettikten sonra şeytanların şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri, kendi arkadaşları ise, bize gelin diye doğru yola çağırdıkları kimse gibi mi geri geri dönelim?" (6: 71). Başka bir yerde de şöyle denir: "...Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir." (20: 81). Bütün gayretlerini bu dünya uğrunda sarfedenler için de şöyle buyurulmaktadır: "Onlar iyi yapıyoruz sandıkları halde dünya hayatında çabalan boşa giden kimselerdir. İşte onlar Rablerinin âyetlerini, Rablerine kavuşmayı tanımayanlardır. Bunun için onların nıÇ bir ameli için terazi tutmayacağız. Çünkü itibarı yoktur." (18: 104-106). Kötü hareketlerin ateşle ceza göreceği sık sık vurgulan-makta İse de, kötü hareketlerin bundan başka daha pek çok neticeleri vardır: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, birde fazlası var-dır- Onların yüzlerini ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte bunlar cennetliktir. Onlar orada daim kalacaklardır,
Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır. Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onlannyüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır." (10: 26-27). Yüzlerin kara olmasının bir cehennem cezası olduğu başka bir yerde daha söylenir: "O gün bir takım yüzler kararıp bir takım yüzler de ağarır; yüzleri kararanlara denir ki, 'siz İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Küfrünüzden dolayı haydi azabı tadın!" (3: 105). İlk sûrelerden birinde de yine şöyle denilmektedir: "Yine o gün bir takım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte onlar, küfürle birlikte günahlar içinde yüzüp giden inkarcılardır." (80: 40-42).
Daha başka pek çok yerde de, yüz karasının kötülük işleyenlere bir ceza olacağı söylenir: "Sonra kıyamet günü Allah onları rüsvay edecek... Bugün rüsvaylık, fenalık kâfirlerin basma gelecek." (16: 27). "Kendilerine dünya hayatında rüsvaylık azabını çektirmek için... Âhiret azabı ise daha ziyade onları rüsvay edecek. Onlar yardım da görmeyecekler." (41: 16). Cehennemdekilerin bazan cen-nettekİlere, kendilerine su ve nzık vermeleri için yalvaracakları söylenir: "Cehennemlikler cennettekilere, 'bize biraz su akıtın da içelim veya Allah'ın size verdiği rızıktan verin de yiyelim' diye nida edecekler." (7: 50). Kendilerinin önünde de içecek vardır, fakat bu "kaynar su ile irin"dir (78: 25). Başka bir yerde de cehennemlikler ışık, nûr için bağırırlar: "O gün erkek ve kadın münafıklar müminlere: 'Bize bakın ki nurunuzdan faydalanalım!' diyecekler. Onlara: 'Arkanıza dönün ve bir başka nûr arayın!' denilecek..." (57: 13).
Cehennemin Islah Edici Bir Mahiyeti. Şu halde cehennem kötülüklerin doğurduğu bir neticedir; fakat cehennem yalnız yapılan işlerin cezasının çekileceği bir yer olmakla kalmaz. Cehennem aynı zamanda ıslah edici bir esasa göre kurulmuştur. Yani oradaki cezalar insanoğluna işkence etmek maksadıyla değildir. Bu cezalardan maksat insanı arındırmaktır. Bu suretle insan kendi eli ile kendi başına açtığı felâketlerden kurtularak ruhî yükselmelere müsait bir hale gelir. (M. M. Ali, Din-i İslâm). Kur'ân, hattâ bu dünyada insanın başına gelen felâketleri de bu cins bir şey sayarak kat'iyetle şöyle der: "Biz hangi ülkeye bir peygamber göndermişsek, ahalisini, (peygambere başkaldırdıklarından dolayı bize) yalvarıp yakarmaları için, mutlaka yoksulluk ve darlıkla sikmışızdır." (7: 94).
Bu âyetten açıkça anlaşılıyor ki Allah günahkâr bir topluluğu kendi yoluna çevirmek için onların başına felâket gönderiyor, yani onları daha yüksek bir hayata ulaştırmak için böyle hareket ediyor. Buradan, cehennemdeki cezaların maksadının da bu olabileceği düşünülebilir; cehennem bir ıslah yerinden, nedamet ettirmek vasıtasından başka bir şey değildir.
Gerçekten bu husustaki bir tefekkür ile diyebiliriz ki, insanları iyilik işlemeğe sevketme-nin sebebi, iyiliğin insanın gelişmesine yardımcı olmasıdır; aynı şekilde, insanın fenalık işlemekten menedilmesi de, fenalığın insanın ilerlemesine mâni olmasıdır. Eğer bir insan iyilik ederse bu kendi iyiliği içindir; eğer bir kimse kötülük ederse bu da yine kendi aleyhinedir. Bu, Kur'ân'm tekrar tekrar ele aldığı bir meseledir:
"Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, nefsini cehalet ve masiyet ile örten de ziyan etmiştir." (91: 9-10).
"Erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki dünyadaki işleriniz başka başkadır. Artık kim verir ve sakınırsa, (sözün) en güzel(i olan) kelimeyi şehadeti tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, (sözün) en güzel(i olan) keli-me-i şehadeti yalan sayarsa, biz de onu en zora hazırlarız." (92: 3-10).
"Eğer iyilik yaparsanız kendinize iyilik yaparsınız, kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz." (17: 7).
"Her kim iyi iş işlerse kendisi için işler, her kim kötülük yaparsa yine kendine eder. Rab-bin kullan hakkında asla zulümkâr değildir," (41:46).
"Kim iyi bir iş yaparsa, kendi yararınadır, kötü iş işleyenin de zararı kendisinedir; sonra hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz." (45-15).
En son ve en yüce gaye temizlenip sâf bir hale gelmek olduğundan, buradaki fırsatları kaçıran bir insan, ancak cehennem azabından geçecektir ki bu gayeyi elde edebilecektir. Daha başka türlü türlü düşünceler de hep aynı yola çıkar. Önce Allah'ın merhamet vasfına o kadar ehemmiyet verilir ki bir âyette şöyle denir: "Allah, merhametli olmayı üzerine almıştır" (6: 12, 54). Allah'ın rahmetinin her şeyi kapladığı hatırlatılır (6: 184; 7: 156; 40: 7); hatta sapık ve taşkın hareketlerde bulunanlar bile Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmemelidirler (39: 53); ve nihayet insanlar Allah'ın rahmetinin eseridir (11: 110) denmektedir. Böyle rahîm bir varlık insanı maksatsız, gayesiz cezalandırmaz. Bunda güdülen gaye insanı günahlardan temizledikten sonra tekrar terakki yoluna çıkarmaktır. Cehennem bir çok ameliyatlarla bir canın kurtarıldığı bir hastahanedir.
İnsanın bu dünyadaki hayatının gayesi Allah yolunda çalışmaktır: "Ben cin ve insanı yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım" (51: 56). Günahkâr bir hayat yaşayan insan Allah'ın huzurundan mahrum kalacaktır (83: 15); fakat ateşle temizlendikten sonra yeniden Allah'ın kulluğuna lâyık olacaktır. Bu sebeple cehenneme bir yerde, günahkârların mevlâsı yani dostu denmektedir (57: 15), başka bir yerde de günahkârların ümmü yani anası olduğu söylenir (101: 9). Bu iki ifade de gösteriyor ki ateş nasıl altını cürufundan temizlerse cehennem de insanı günahlarının cürufundan temizleyip yükseltmek içindir.
Kur’an fitne kelimesini (altını ayar etmek, yahut cürufundan temizlenmesi için ateşe atmak mânasına gelir) bu hakikati belirtmek ^aksadı İle söyler. Bunu hem sâlih kulların bu dünyada geçirecekleri sıkıntıları (2: 191; 29: 2, 10), hem de günahkârların cehennemde çekeceklerini ifade için kullanır (37: 63). Böylece sâlih kullar, Allah yolunda, bu hayatta iken çektikleri eziyetlerle temizlenip paklanırlar; günahkârlar da cehennem ateşi ile temizleneceklerdir. Cehenneme günahkârların dostu denmektedir; çünkü o azaplar neticesinde bu insanlar ruhî terakkiye hak kazanacaklardır. Yine cehenneme günahkârların anası denmektedir; çünkü bu insanlar onun bağrında yetişip yeni bir hayata atılacaklardır. (M. M. Ali, Din-i İslâm).
Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber @'in söylediklerine göre, cehennemdekiler, sonunda yeni bir hayata başlayacak bir hale gelince, cehennem hayatından azat edileceklerdir. Bu hususta müslüman âlimler arasında ihtilaf vardır. Bu kimseler, müslüman günahkârlarla, gayrimüslimleri ayırıyorlar ve bütün müslüman günahkârların sonunda cehennemden kurtulacaklarını, fakat gayrimüslimlerin hep orada kalacaklarını ileri sürmektedirler. Ne Kur'ân, ne de hadîs bu görüşü teyit etmez. Cehennem veya cennete yerleşmeyi ifade için iki kelime kullanılır: Hulûd ve Ebed kelimeleri. Bu kelimelerin ikisi de hem sonsuzluk, ebediyet, hem de uzun bir müddet mânasına gelir. Bütün Arap dilcileri bu mânalar üzerinde anlaştığı gibi, Kur'ân da bu noktada gayet vazıhtır. Gerek müslüman günahkârların, gerek gayrimüslimlerin cehennemde ceza göreceklerinden bahsedilirken aynı şekilde hulût kelimesi kullanılır. Bu kelimenin müslüman günahkârlar için nasıl kullanıldığını gösteren bir misal alıyoruz. Veraset kaidesi belirtildikten sonra Kur'ân'da şöyle buyurulur: "İşte Allah'ın hududu. Kim ki Allah'a, Peygamberine itaat ederse Allah onu, Orada daim kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Bu da büyük fevz ve saadettir. Kim ki Allah'a, Peygamberine âsi olur, onun hududunu da tecavüz ederse Allah onu, orada daim kalmak üzere ateşe sokar. Onun için rüsvay kılıcı bir azap vardır" (4: 13-14).
Diğer kelimeyi, ebed kelimesini ele alalım. Bu kelime günahkârların cehenneme gireceklerinden bahsedilirken üç yerde kullanılır. Umumiyetle bu kelimenin mânası ebedî, ezelî olarak kabul edilir. Fakat bu kelimenin çoğul olarak da kullanılmasından açıkça anlaşılıyor ki, uzun bir müddet mânasına da gelmektedir. Râğıb el-Isfahanî, "bu kelime böyle kullanıldığı vakit bir zaman parçasını anlatmak içindir" der. Bu kelimenin fiilinin teebbede olduğunu söyleyerek, "ebedî olarak kalan şey mânasına gelir" der, bu da uzun bir müddet kalan, kaybolmayan şey olarak tefsir edilir. Bu suretle ebed kelimesinin uzun bir müddet mânasına da geldiği Arabçada tamamen kabul edilmektedir. Cehennemdekiler söz konusu olunca, bu kelimenin ebediyen değil de uzun bir müddet mânasına geldiği muhakkaktır; çünkü Kur'ân'ın başka bir yerinde hattâ kâfirler İçin bile cehennemde kalma müddetinden bahsederken ahkab kelimesi kullanılır; bu da bir yıl veya bir çok yıllar (Lisanu'l-Arab), yahut da seksen yıl {Müfredat) mânasına olan hukb kelimesinin çoğuludur. Hangi mânada alınırsa alınsın, bu kelime muhakkak ki bir zaman müddetini ifade etmektedir; bu, ebed kelimesinin de, cehennemde kalma müddetinden bahsedilirken, uzun bir müddet mânasına geldiğini açıkça ortaya koyar.
Genellikle ebedî bir cehennem hayatı fikrini verdikleri İleri sürülen bu iki kelime, hulût ve ebed kelimelerinin bu mânalarını böylece çürüttükten sonra, umumiyetle cehennemde-kilerin ebediyen cehennem azabı çekecekleri fikrini tuttukları ileri sürülen âyetleri mütalâa edelim:
"Allah onlara ardı arası kesilmeyecek pişmanlıklar verecek, amellerini gösterecektir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir" (2: 167).
"Kâfir olanlar yok mu, onlar yeryüzünde ne varsa hepsini, onunla beraber bir mislini de kıyamet gününün azabından kurtulmak için feda etseler yine kabul olunmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır. Onlar ateşten çıkmak isterler, halbuki onlar ateşten çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır." (5: 36-37).
"Onlar gam ve elemden dolayı, ateşten kurtulmak istedikçe, yine oraya iade olunurlar." (22: 22).
"Fıska sapanlara gelince onların barınacak yeri ateş olacaktır. Oradan çıkmak istedikçe gerisin geri oraya döndürüleceklerdir. Onlara, 'yalan saydığınız ateş azabını tadın', denecektir." (32: 20).
Bu âyetlerin izahı da yine kendi içlerinde mevcuttur. Cehennemdekiler, cehennemden kurtulmak isteyecekler, fakat yapamıyacak-lar; canlarını kurtarmak için bütün dünyayı da verseler oradan çıkamıyacaklar. Günahın getirdiği fena sonuçlardan insan ne kadar isterse istesin kurtulamaz, cehennem ateşi için de vaziyet aynıdır. Kimse ondan kurtulamaz. Fakat bu âyetlerin hiç birinde Allah'ın o kimseleri oradan hiç çıkarmıyacağına veya cehennem azabının sonu olmadığına dair bir söz yoktur. Bu âyetler sadece, her günahkârın yaptıklarının neticesini çekeceğini ve bundan kurtuluş olmadığım söylemektedirler. Fakat lüzumu kadar ceza gördükten sonra bırakabileceği veya Allah'ın istediği zaman, o hudutsuz rahmetim gösterip günahkârları azat edebileceği inkâr edilmemiştir.
Hattâ ebed kelimesini "ebedî, sonsuz" mânasına bile alsak, Kur'ân'a göre cehennem hayatının bir sonu olması icap eder. Çünkü ancak Allah İstediği takdirde yani "illâ ma şa'allah" kelimelerinin ilâvesi ile cehennem hayatının müddeti sınırlanmış olmaktadır; bu kelimeler cehennemdekilerîn sonunda oradan çıkacaklarını açıkça gösterir. Bu münasebetle şu iki âyeti alabiliriz:
"...(Allah) der ki: 'Durağınız ateştir, AUahin dile(yip affet) mesi hâriç, orada ebedî kalacaksınız.' Şüphesiz Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkı ile bilendir." (6: 128).
"Bedbaht olanlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!.. Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Meğer Rabbin, (çıkmalarını) dilemiş olsun. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır." (11: 106-107).
Bu iki âyet cehennem hayatının bir sonu olacağını imâ eder. Kur'ân bu mânayı açıklatmak için cennetteki lerden de aynı kelimelerle bahseder, yalnız bu ayetin sonu farklıdır:
"Bahtiyar olanlar ise cennettedirler. Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Meğer Rabbin (çıkmalarını) dilemiş olsun. Bu, kesintisiz ve tükenmeyen bir lûtuftur." (11:108).
İki âyet de birbirinin aynıdır; cehennemdekiler cehennemde, cennettekiler cennete, gökler ve yerler durdukça daim kalacaklardır; ikisinde de bir istisna vardır - tâ ki Rabbiniz başka türlü dilesin. Bu, Allah isterse o kimseleri yerlerinden çıkarabileceğini gösterir. Fakat ikisinin başı aynı olduğu halde sonlan farklıdır. Cennettekilerden bahseden âyette, "Allah dilediği zaman" o kimselerin oradan çıkabilecekleri söylenir söylenmez hemen ardından onun "kesintisiz ve tükenmeyen bir lütuf" olduğu ifade edilmektedir. Bu da cennettekile-rin daima cennette kalacaklarım gösterir. Ce-hennemdekilere gelince, onların cehennemden çıkarılabilecekleri fikri hemen ilâve edilen şu cümle ile de teyid edilmektedir: "Çünkü Rabbin dilediğini yapandır." Hadîs de bu sonucu teyid eder mahiyettedir. Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilir: "Sonra peygamberler, melekler, müminler şefaat etmiş bulunacaklar. Derken Allah: Artık sıra benim şefaatime geldi! buyuracak da ateşten bir kabza tutacak, yani bir kısım insanı toplayacak da simsiyah yanmış olan birtakım kavimleri çıkaracak... Cennet ahalisi: İşlenmiş hiçbir amelleri, geçmiş hiçbir hayır ve hasenele olmadığı halde Allah'ın cennete soktuğu âzâdlıkları işte bunlardır! diyeceklerdir..." (Buharı).
Bu hadîste üç nevi şefaatten bahsedilmektedir; Salih kulların şefaati, peygamberlerin şefaati ve meleklerin şefaati; tabiî bu üç sınıfın şefaati kendileri ile alâkası olan kimseler içindir. Allah da ateşin içinden "işlenmiş hiçbir amelleri, geçmiş hiçbir hayır ve hasenele-ri olmayan" insanları çıkaracaktır. İşte buna dayanılarak, kimsenin cehennemde kalmıya-cağı, çünkü Allah'ın tutuşunun her şeyi içine alıp hiçbir şeyi dışarda bırakmıyacağı neticesi çıkarılmaktadır.
Bu görüşler aynı zamanda cehennem azabının insana sırf eziyet etmek için verilmediğini, ıslah edici bir mahiyette olduğunu, insanın kendi eli ile ve kendi ihmali yüzünden tutulduğu hastalıkları geçirten bir deva olduğunu ve insanı iyi ettikten sonra ona yeni baştan terakki imkânları açacağını da gösterir. (M. M. Ali, Din-i islâm).
Cehennemliklere yükselmek imkânı bağışlanacağından bahseden şöyle bir hadîs de vardır: "Sonra Allah şöyle diyecek, kalbinde hardal tohumu kadar bir îmanı olan herkesi ateşten çıkarın; bunun üzerine onlar kapkara bir halde ateşten çıkarılacaklar; sonra 'hayat nehrine' atılacaklar ve onlar nehir kıyısında bir tohum gibi yeşerecekler." (Buhart).
Bu Görüşlerin Neticesi
Önceki ve daha sonra gelen ulema arasında öteden beri tartışmalara sebep olan bu meseleye ait görüşler şöyledir:
1- Allah'a ve onun peygamberlerine îmanı °lan muvahhitlerden, işledikleri günahları dolayısıyla, cehenneme girmiş olanlar, cezaları kadar azap çektikten sonra oradan çıkıp yine cennete gireceklerdir. Kalbinde hardal tanesi kadar îmanı olan, cehennemde kalmaz.
İmansız kâfirlere gelince: Onlar, ebediyen cehennemde kalacaklardır. Ehl-i Sünnetten meşhur olan mezhep ve itikad budur.
2- Cehenneme girenlerin hepsi bir daha çıkmamak üzere Allah'ın izni ile orada sürekli ve ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Havaric ile Mutezile mezhebidir. Bu fikir Kitab ve sünnete aykırıdır.
3- Cehennem ehli, yani kâfirler, orada uzun zamanlar azab olunduktan sonra onların tabiatları narî ve cehennemi bir tabiata dönüşür ve bu suretle tabiatlarına uygun olan cehennemden azab yerine lezzet duyarlar. Bu, Mu-hiddin-i Arabi'nin mezhebidir. İbni Teymiye bu hususta şöyle demektedir: "Mutezilenin fikri de Mutezilenin tamamıyla aksine olan İbni Arabi'nin bu fikri de Kitab ve sünnetle Hz. Peygamber @'in telkin ettiği bizzarure malûm olan esaslara aykırıdır."
4- Cehenneme girenler, bir kaç gün azab gördükten sonra çıkacaklar ve yerlerini başkaları alacaklardır. Bu, Yahudilerin Hz. Peygamber @'e hikâye edip de Peygamber @'in ve Kur'ân-ı Kerîm'in yalana çıkardığı bir sözdür.
5- Cehennemlikler, (yani kâfirler) bir müddet sonra oradan çıkarak cehennem, içinde azab olunan hiç bir fert olmadığı halde, öylece yine bakî kalacaktır. Bu fikir de Kur'ân ile sünnete aykırıdır.
6- Cehennem sonradan yaratılmış olduğundan yine kendiliğinden yok olacaktır. Çünkü hadis, yani sonradan olan bir şeyin beka ve ebediyeti muhaldir.
Cehim b. Safvân ve taraftarlarının ileri sürmüş oldukları bu fikir de reddolunmuştur. Kitab ve sünnete aykırıdır.
7- Cehennemliklerin hayat ve hareketleri yok olarak elem ve azap duymayan bir cisim haline geleceklerdir. Bu da Mutezile imamlarından Ebu'l-Huzayl el-Allafın sözüdür ki Kitab ve sünnete aykırı, saçma bir söz diye telâkki olunmuştur.
8- Allah, ceza yeri olan cehennem için bir son tayin etmiştir. Zamanı gelince, yani dünya gibi cehennemin de ömrü sona erince Allah cehennemi yok eder; azap da yok olur, kalkar. Bu, Hazreti Ömer, İbni Mes'ud, Ebu Hürey-re, Ebû Sa'id gibi ashabdan rivayet olunmuştur. Hadîs imamlarının büyüklerinden olan Abdullah b. Humeydî ile başka hadis imamları da bu rivayetleri nakletmektedirler. Eğer bu kitab ve sünnete muhalif ve sonradan çıkma bir bid'at olsaydı bunu Öncelikle bunlar inkâr ve reddederlerdi. Bundan sonra İbni Kayyım, imansız kâfirler hakkında cehennemin ve cehennem azabının ebedî olması halinde ve aleyhinde olanların delillerini birer birer İzah ettikten ve cennetin ardı arası hiç kesilmeden ebedî olması ile cehennemin ebedî olması arasındaki farkları da uzun uza-dıya anlattıktan ve bu husustaki âyetleri tefsir ettikten sonra şöyle demektedir: "Serlerin ardı arası kesilmeden sonsuz bir surette devam edip gitmesi hikmet-i İlâhiyeden değildir; yoksa serler ve hayırlar eşit bir halde olmuş olurdu. İşte bu meselede her iki tarafın vardığı sonuç. Dünyadan kat kat büyük olan bu meselede son fikir ve neticeye cevap Allah Teâlâ'nın: Inne Rabbeke faalün limâ yüriyd "Muhakkak ki Rabbin dilediğini yapandır!" âyeti kerîmesidir. Ali b. Ebî Tâlib de cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmelerini ve her birinin karşılaşacakları şeyleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Bundan sonra Allah dilediğini yapar" dolayısıyla, dilerse Allah cehennemi ve onun şiddetli azabını kâfirler için nâmütenahî olarak devam ettirir, dilerse istediğini çıkarır, dilerse cehennemi ve onun azabını yok eder, onu yalnız kendisi bilir.
Ahiret konusunda son olarak kısaca şunları söyleyebiliriz:
Âhirete îman, İslâm'ın esas temellerindendir. Hatta âhirete sadece îman kâfi olmayıp îmanını yakın derecesine çıkarmak da lâzımdır. Her felsefede, her dinde bir âhiret fikri vardır. Fakat onların çoğu hiç bir delile dayanmayan bir takım ümit ve ideallerdir Çünkü âhiret, gayb âlemindendir. Bu âlemin varlığının mümkün olduğu akıl ve kalb ile sabit olabilirse de gerçekleşmesinde, aklî faraziye ve deliller, kalbî temenniler yeterli değildir. Her bakımdan gayb âleminden olan müşahede ve tecrübelerimizin tamamıyla dışında kalan âhiret ve orada cereyan edecek haller, oranın nimetleri veya azabı, Cenneti ve Cehennemi ancak Allah tarafından memur edilmiş olan peygamberlerin söylemiş oldukları doğru sözler ile bilinecek şeylerdendir. Peygamberlerin en sonu, Hz Muhammed @ olduğu cihetle âhireti de insanlara en güzel bir surette anlatan odur. Dolayısıyla, peygamberlere îman etmemiş olanlar âhirete dosdoğru îman etmiş olmayacakları gibi geçen peygamberlere îman edip de en son Peygamber, Hz. Muhammed @'e îman etmemiş olanların âhiret hakkındaki îmanları yakin mertebesini bulamaz.
Hz. Muhammed @'in Allah tarafından bize tebliğ ettiği Kur'ân'ın talimatı şudur: "Dünya, hak olduğu gibi âhiret de haktır ve o gün gelecektir. Bugünkü hayat nasıl vâki ise ölüm, kıyamet, öldükten sonra yeniden dirilmek ve daha yüksek bir hayat da haktır, olacaktır. Haşr ve neşr, sual ve hesap, amellerin tartılması, sırat, sevap, cezalandırma, cennet ve cehennem bütün bunlar, haktır, hepsi olacaktır. Cennete girenler, orada gözlerin görmediği, kulakların hiç işitmediği, hatır ve hayale gelmeyen bitmez, tükenmez nimetlere, ebedî bir saadete kavuşacaklardır. Buna böylece îman edip hiç bir şekilde şüphe ve tereddüde düşmemek lâzımdır."
Yalnız burada dikkat edeceğimiz Önemli nokta şudur: Ahiret ve orada bize vâdolunan nimetler, bahçeler, meyvalar, hoşa gidecek her türlü şeyler ve orada cereyan edecek haller görmediğimiz ve bilmediğimiz bir âlemden olduğu için bu dünyadakilerle ölçülmemesi gerekir.
Çünkü burada maddî kanunlar hâkimdir. Ruh maddeye tâbidir ve her şey bu kanunlar içinde cereyan eder. Orada ise madde ruha tâbidir. Oranın kanunu da o âleme göredir. Bunun içindir ki dünyanın ilmî kanunları, âhire tin küllî tahlillerini olduğu gibi idrâke müsait değildir. Onu bütünüyle, mahiyetiyle bilmek, hakkın ve Allah'ın zâtını bilmeye bağlıdır. Onların nasıl şeyler olduğunu ancak Allah bilir ve Allah'ın izniyle gaibden haberdar olan peygamberler haber verebilir. Biz sadece Allah'ın ve Peygamberin haber verdiği şekil ve kadarıyla bunlara inanır, ve bunların da o âlemin kanunlarına uygun bir şekilde olacaklarına îman ederiz. Onların içinde dünya nimetlerine benzeyenler de olacaksa da mahiyeti bakımından tarife sığmaz şeylerdir. Âhiret ve gayb âlemi dediğimiz o âlem, bugünkü âlemden sonsuz derecede geniş ve mükemmel olduğu gibi nimetleri ve azabı da öyle olacağını peygamberler, bize haber vermişlerdir.
O hayatı, bazıları yalnız aklî ve ruhanî telâkki eder, bazıları da hissi ve cismanî olarak kabul ediyorsa da hayatın kemal derecesi hem aklî ve ruhanî, hem de hissî ve cismanî olmasında, yani ikisinin birleşmesindedir. Kur'ân-ı Kerîm'in bize bildirdiği âhiret hayatı ise tamamlanmış bir hayattır. Bu yüzden biz âhiret hayatının sadece ruhanî ve aklî bir hayat olmayıp hem ruhanî ve hem cismanî bir hayat olduğuna, ruha burada olduğu gibi orada da bir cisim giydirileceğine ve o cisim ve cesedin de beka âlemine mahsus bir cisim olacağına îman eder, bu hususta felsefî incelemelerde bulunmayı da fazlalık sayarız. Çünkü cisimsiz ve cesetsiz ruh, hiç bir şey ifade etmez. Böyle bir îman, filozofların bekayı ruha dayanan "ruhanî hasrı" fikirlerini de daha esaslı bir şekilde, içine almış olacağından Kur'ân'daki âyetleri tevil etmeye; 'mizandan maksat şudur, defter şudur, hûrîler şu demektir, sırattan maksat budur1' gibi şeylere de lüzum kalmaz.
Ahirete ait Kur'ân ve hadîste her ne söylen-i ise onlar doğrudur, haktır, olacaktır, şu ki o âlem bizim gördüğümüz bu âlem cinsinden olmayıp gayb ve beka âlemidir, orada olacağı haber verilen şeyler de o âleme lâyık şeylerdir. Orada yürüyen kanun ve ölçüler de yine o âleme mahsus şeylerdir. Onları buradakilerle kıyaslamak yanlıştır. Biz o âleme ve o âlemde olacağı haber verilen şeylerin hepsine birden îman ederiz; onları buradakilerle ölçmeye kalkmayız. Selef mezhebi de budur. (A. Hamdı Akseki'nin tetkikleri ve notlarıyla çıkan, Mevlâna Muhammed Ali'nin İslâm Dini [çev. N. H. Akseki, İstanbul 1946]nde yer alan notlarından aktarılmıştır).
Âhiret'in Müminler Üzerindeki Etkisi
Bu bakış açısı yalnızca peygamberlerle sınırlı değildir. Peygamberlerin eşyaya bakış tarzı müminlerin zihinlerine de yerleşir; çünkü, müminler dünya hayatının yanıltıcı, yalancı tabiatını ve Ölümden sonraki ebedî hayatın ciddiyetini idrak etmeye başlamışlardır. Ahi-ret hayatının ne kadar değerli olduğunu ve bunu kazanmak için hayatı tehlikeye atmak pahasına olsa bile kişinin mücadele ve gayret içinde olması gerektiğini bilirler. Kur'ân-ı Kerîm Hz. Musa'nın tebliğini kabul eden bazı temiz kalpli insanların birbirlerine verdiği öğüdü şöyle aktarmaktadır: "Ey kavmim! Bu dünya hayatı geçici bir geçim ve zevkten ibarettir; ama âhiret, doğrusu, işte o kalınacak yurttur. Kim kötü bir işler yaparsa, sadece misli ile ceza görür. Erkek ve kadından kim mümin olduğu halde iyi bir iş yaparsa; işte bunlar cennete girecek ve orada hesapsız nimetlere kavuşacaklardır." (40: 39-40).
Firavun'un sihirbazları Hz. Musa sayesinde hakikati kabul ettikten hemen sonra Firavun onları en kötü azapla tehdit etti. Ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesileceği ve daha sonra çarmıha gerilecekleri söylendi. Ama bu müminler korkusuzca şöyle cevap verdiler: "Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm verecek-sen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükâfat daha iyi ve daha devamlıdır' dediler. Rabbine suçlu olarak gelen bilsin ki cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar. Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte arınanların mükâfatı budur." (20: 72-76).
Her Amelin Karşılığı Vardır
Allah'ın peygamberlerinden birinin, İmanlarının mükâfatı olmak üzere müminlere güç ya da maddi kazanç vadetmesi âdetten değildir ve hatta imkânsızdır. Aksine, kibir ve gururu, ferdî veya ırkî üstünlük iddiasını veya zulüm ve baskıcılığı daima kötülemişlerdir. Kur'ân bunu şöylece ilan etmektedir: "Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (28: 83).
Allah'ın peygamberleri müminlerin kalplerinde İlâhi rahmete ve nimete kavuşma arzusu uyandırmışlar; onları ölümden sonra hesap verecekleri hususunda uyarmışlardır. İnsanın davranışı ile âhirette onun karşılığını görecek olması arasındaki bağlantıyı açıklamışlar; imanın, ibadetin, duanın ve tevbenin Allah'ın rahmetini celbedeceği, rızkı artıracağı, yağmur getireceği ve kuraklığın afetinden ve sefaletin pençesinden kurtaracağı konusunda insanları müjdelemişlerdir. Hz. Nuh milletinin katı kapliliğine ve kötü akıbetlerine üzülmektedir: "Gelin, Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Dileyin ki, size gökten bol bol yağmur yağdırsın. Sizi mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın.' dedim." (71:10-12).
Hûd peygamber kavmine, aynı şekilde, Allah'a tevbe etmelerini söylemektedir: "Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, Sonra O'na tevbe edin ki size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suçlular olarak yüz çevirmeyin." (11: 52).
Peygamberlerin gözünde refah ve saadet, Allah'a hakîki imanın ve O'ndan af dilemenin meyvasıdır. Bu değişik maddelerin kendilerinden ayrılmaz özellikleri gibi bir özelliktir. İlaçların farmasötik özellikleri ve kâinatın tâbi olduğu kanunlar nasıl değiştirilemiyor ve yok edilemiyorsa bunlar da değiştirilemez ve yok edilemez.
Şahsiyet İnşâsında Âhiret'in Rolü
Peygamberler âhiretin önemini vurgulayarak veya insanlardan geçici ya da "fâni dünya" olarak kabul edilen bu dünyaya âhireti tercih etmelerini isteyerek bir takva gösterisi yapmamaktadır. Bu tarz davranmayı yalnızca müminlerden talep de etmemektedirler. Bizzat kendileri bu ilke üzere hareket etmekte ve onu hayatlarının kuralı haline getirmektedirler. Peygamberler kendi hayatlarını ve yakınlarının ve sevdiklerinin hayatlarını diğerlerine örnek olmak bakımından bu ilkeye uygun olarak şekillendirmeye büyük gayret sarfet-mişlerdir. Hz. Şuayb bu ilkenin geçerliliğini kavmine şöyle açıklamıştır: "... Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum..." (11: 88).
Bütün peygamberler âhirete karşı müteyakkız ve dünyaya duyarsızdılar; bal börek derdinde hiç olmamışlardır. Vazifeleri için rahat ve kolaylığı kolayca terkedebilmişlerdir. Kendi ben'lerini önemsemeyen bir hayat seçmişlerdir. Halbuki hepsi de zekâ ve yetenekleri, soylulukları, mevkileri ve temayüz edişleri sayesinde dünya hayatında maddeten çok parlak bir geleceğe kavuşabilirdi. İşte bu kendini feda edişi nedeniyle Salih peygambere kavmi şöyle demiştir: "Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda kendisinden iyilik beklenir bir kimseydin." (11: 62).
Son Peygamber Muhammed @'in aile fertlerinin y°lu ^a buydu: "Ey Peygamber! Eşlerime söyle: 'Eğer dünya hayatı ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini, âhîret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah İçinizden iyi davrananlara büyük ecir ha-Z1rlamıştır." (33: 28-29).
Hz. Muhammed @'in şahsiyetindeki bu çekicilik, eşlerinin Allah'ı ve O'nun rasûlünü maddî refaha tercih etmelerini sağlamıştır. Hz. Peygamber @'in eşlerinin hepsi onun ün-siyeti olduğu müddetçe sıkıntı dolu bir hayat yaşamayı ve rahat içinde olmaktan ziyade onun şefaatini kazanmayı tercih etmişlerdir. Hz. Peygamber @'in hayatını ve nasıl geçindiğini herkes bilmektedir. Onun ailesi çok tutumlu idi, tavırlarındaki İtidal ve tevazu çok barizdi. Onun hayatı insanlık tarihinin en parlak sayfasını teşkil etmektedir, çekici olduğu kadar hayretâmizdir; kişiyi büyüleyecek kadar mübarek ve takva doludur. Onun hayatı müminlerin ve hakikat arayıcılarının yolunu hâlen aydınlatan sürekli bir istikamet feneridir. Hayatının kalıcı ilkeleri Hz. Peygamber @'in şu hadislerinde ifadesini bulmuştur: "Allahım! Hayat ancak âhiret hayatıdır." (Buharı) ve "Allah'ım! Muhammed ailesine ancak yetecek kadar rızık ihsan et!" (Buharı).
Nebevi Vazife İle Reformcuların Misyonu Arasındaki Farklar
Bir İslâm toplumunun veya herhangi bir adil ve ahlâkî nizamın, tesis edilebilmesi için sağlıklı bir ahlâk yapısı elzemdir. Ancak peygamberlerin âhiretin sorgulamaksızın kabul edilmesi yönündeki çağrısı sadece ahlâkî ilkeleri yüceltmek için dile getirilmemiştir. Ahlâkî reformların faydası inkâr edilemez, ancak peygamberlerin ve müminlerin hayat-boyu süren çabaları onların diğer reformculardan daha başka bir vazifeyle gönderildiklerini gösterir. Peygamberlerin imanı İlâhi hakikati içten ve kalpten gelen ruhani bir idrakle kabullenir. Bu hakikat onların düşüncelerinde, duygularında, karakter ve davranışlarında gözlenebilir. Halbuki reformcuların bazı ilkelere inanmaları yalnızca bir doktrini (fikrin) kabul veya takdir ediyor oldukları anlamına gelir. Bunun sonucu olarak, peygamberler kıyamet gününden bahsettiklerinde, tebliğlerini inanç ve gayretlerini, tattıkları vahiy lezzetini karşıdakİlere hissettirecek şekilde dosdoğru aktarırlar; reformcular ise ahlâkî bir zaruret ve toplumsal gelişmenin şartı olarak kabul ettikleri hizmetlerin karşılığının alınması gereğinden bahsederler. Gönüllere hitap eden konuşmaların hâsıl ettiği kıvılcımlar ile yalnızca sosyal ve mantıkî gereklilik olarak yapılan konuşmanın etkisi arasında dağlar kadar fark vardır.
Gayba İman
Gayba mutlak olarak iman etmek de Hz. Peygamber @'in tebliğinin ve vahyolunan Kitab'm bir başka esasıdır. Dinin ve İlâhi rehberliğin meyvalarını toplamak için bu inanç bir ön-şarttır. Bütün muttaki ve Allah aşkıyla dolu ruhların temyiz edici özelliği bu gerçeğe (gayba) iman Kur'ân'da şöyle talep edilmektedir: "Elif-lam-mim. Bu doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitab'dır. Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz nzıktan yerli yerince sarfederler. (Ey Muhammed!) Onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Âhirete de kesinkes inanırlar. İşte Rablerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır." (2: 1-5).
Allah'ın elçileri, böylece, Allah'a ve O'nun seçkin yoluna iman ettiğini beyan eden herkesten En Yüce Varlığı, O'nun Mükemmel Eserlerini ve Sıfatlanın ve O'nun Kemalâtmı ve Sınırsız Hâkimiyetini kabul etmelerini istemişlerdir. Bu sıfat ve keyfiyetleri idrakte olgunlaşmamış zihin, kısıtlı ilim ve yanlış tecrübe sonucu zorlanıyor olsa bile bu insanların bunları kabul etmek durumunda oldukları vurgulanmıştır. Peygamberler müminlerin İlâhi Kitaplarda yazan her şeye tek tek iman etmeleri gerektiğini ifade etmişlerdir; üstelik zihin ve duyulan vasıtasıyla bu yazılanları tecrübe etmemiş ya da idrak etmemiş olsalar bile bu emir bağlayıcı olmuştur. Bir peygambere verilen nasihatlara ve ona Allah hakkında bildirilen her şeye güvenilebilir, çünkü İlâhi dâvetçiler sâdıktır ve Allah Teâlâ dilediği herşeyi yapmaya Kadirdir. Allah dilediği herşeyi Yaratır; Kâinat, Kudret ve Hakimiyet O'na aittir. O'nun kemalâtı yaratışında ortaya çıkar; O en büyük Hikmet Sahibidir; dilediği herşeyi yapar ve dilediği herşey gerçekleşir; sebep-sonuç kurallarını takip etmeye mecbur değildir, yarattığı güçlere bağımlı değildir; Ezelî-Ebedı Rabb ve Halîktir, ve herşeyi ihata etmiştir. Kudretinin etkileri ölçülemez ve O'nun ilmi içindeki eşya sonsuz sayıdadır. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye 'Ol!' demektir, hemen olur." (36: 82).
Kur'ân-ı Kerîm ve önceki kitaplar Allah ve O'nun Tabiat Üstü Kudreti vasıtasıyla gerçekleşen harikulade olaylardan ve hayrete düşürücü ve şaşırtıcı şeylerden bahseder. Bunlara inanmak, gayba imanın güçlü olması, Allah'ın yüce kudret ve otoritesine ve O'nun kitaplarının ve elçilerinin sâdık olduğuna iman edilmesi ile mümkün olabilir. Ancak, yalnızca insan tecrübe ve algılarına, bilinen gerçeklere ve mantıkî sonuçlara inanan kimseler ya bunları kabul etmez ve şüpheyle karşılarlar; ya da, kendi idrak ve bilişlerine uygun düşecek şekilde bunları önemli olmadığı îmâ edilecek şekilde tahrif ederler. Bu sebeple Allah Teâlâ bunlardan şöyle bahsetmektedir: "Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri kâfi değildir; hatta onlar bu hususta şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bu bakımdan kördürler." (27: 66).
Kur'ân her İki tip insanın konumunu da gün ışığına çıkarır: Biri imanı olan ve gönlü İslâm'a bağlanmış kişi; ve diğeri, zihni ve gönlü Allah'ın vahyettiği her şeye mühürlü kişi. İkisi arasındaki farkı tasvir ederken Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyete açar, kimi de saptırmak isterse göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır." (6: 125).
Kur'ân Allah'ın eserlerinden ve sıfatlarından bahsetmektedir. Gayba sarsılmaz bir iman duymaksızın bunlar kabul edilemez. Âhiret-teki mükâfat ve cezalar, İlâhî deliller, peygamberlerin ortaya koyduğu harikulade başarılar ve mucizeler, kişi gayba iman etmediği sürece, tarafından kabul olunması mümkün olmayan şeylerdir. Hiçbir terminolojik, gra-matik, linguistik yönlerden ikna çabası, Allah'ın Kudreti hakkında münazara yoluyla serdedilen hiçbir delil, materyalist düşünce tarzımı benimsemiş ve eşyanın yalnızca sebep-sonuç ilişkisine bağlı olarak açıklanabileceğine inanmış bir kimseye bu gibi olayların gerçek olduğunu anlatamaz. Hz. Musa ve kavmi için Denizin ikiye bölünmesi, Musa'nın asasını vurmasıyla yerden on iki pınar fışkırması, dağın İsrailoğullarmın üzerine yürümesi, onlardan bir kısmının Ölümden sonra dirilmİş olmaları, Yahudi azgınlarının maymunlara dönüşmesi, kendisine kutsal dananın dokunmasıyla yeniden dirilen öldürülmüş adamın durumu, ateşin İbrahim'e serin olması, Süleyman'ın kuşlarla konuşarak onları terbiye etmesi, karıncaların konuşmasını anlaması, bir aylık yolu bir gün ve gecede katet-mesi ve Seba tahtını göz açıp kapayıncaya kadar yanma getirtmesi, Yunus peygamberin balığın karnına girdikten sonra buradan sağ salim çıkması, İsa'nın mucizevi doğumu, Eb-rehe'nin ordusunun pişmiş kilden müteşekkil ufak taşlar taşıyan kuşlar vasıtasıyla yokedili-şi ve Hz. Muhammed @'in Kabe'den Mescid-i Aksa'ya oradan da semavata yükselmesi, işte bütün bunlar gayba tam bir teslimiyet olmadan kabul edilmesi mümkün olan olaylardan değildirler.
İman ya da Küfür
Algılamalara veya tecrübeye dayanan iman kendisini tabiatın kucağına atmış demektir ve tabiatın kanunları ise sınırlı ve arızîdir. Bu tarz kanunlar üzerine bina edilmiş bir imana güvenilemez, böyle bir dindarlık da olamaz. Bu kişiler peygamberlere ve davetlerine gönülden iman edip Allah rasûllerinin davası uğrunda mücadele ve gereğinde hayatını feda etme yürekliliğini gösteremez. Bu iman değildir, olsa olsa tanıma ve tecrübedir, mantıkî çıkarım fikrine rıza göstermek veya duyulara ve algılamalara esarettir. Böyle bir iman övgüyü haketmeyen, temayüz etmemiş bir imandır. Bu imandan hiçbir dine fayda da gelmez; çünkü bu tip insanlar, bir inancı be-nimseseler bile, kendi duyu ve algılamalarına, kendi tecrübe ve zekalarına inanırlar; halbuki iman İlâhi hakikatin, akim kabul edebileceği deliller olmadan da idrak edilebilmesini gerektirir.
Natüralist ve rasyonalist bir imana aşırı önem veren kimse semavî veya vahye dayanan dinlerin her adımında tökezler. İmanın mahiyeti ve hakikatleri konusunda daima şüphe ve belirsizlik içinde kalır. Büyük sûfî ve şair Cela-leddin Rumî bunu şöyle ifade ediyor: "Kıyasla neticeye gidenin bacağı tahtadandır: Tahta bacak ise çok dayanıksızdır.”
Tahta bir bacak kişinin serbest ve hızlı yürümesini engelleyeceği gibi, çıkarsamacı (İstid-lalci) bir zihin de peygamberler tarafından aktarılan Kitabî hakikatler ile kendi duyuları, algılamaları ve kısıtlı zekâsıyla çıkardığı sonuçlar vasıtasıyla elde ettiği gerçeklerden kaynak alan bilgi arasındaki mesafeye kolayca köprü kuramaz. Böylece de gerçekleri yanlış anlama, muğlaklaştırma veya onlara tamamen inanmama durumuna düşebilir: Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı." (10: 39).
Ancak gayba iman eden kimse Allah'ın Yüceliğine ve sınırsız kudretine rıza göstermiştir; peygamberlerin vazettiği kitaplara güven duyduğunu beyan etmiştir; şüphe ve belirsizlik denizinde yüzmemektedir. Kendine güvenmektedir, çünkü ta içindSn kendisini dinin ruhuna adamıştır. Allah'a iman, İlâhi emirlerin eminliği, Allah rasûllerinin doğruluğu ve ismeti hususunda zihnini kurcalayacak hiçbir düşünceye girmez: "O kendiliğinden konuşmamaktadır. O'un konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir." (53: 3-4).
Peygamberlerin vazettiklerine iman eder ve kendisine İlâhi çağrıdan katışıksız olarak ulaşan her şeyden emin olur. Zihninde hiçbir şüphe yer etmez, çünkü o nebilerin öğrettiği şeyleri vicdanı için bir hatırlatma olarak kabul eder.
Allah Kur'ân'da iki farklı zihnî tutumu tari-fetmiştir: Biri zihnine peygamber tarafından aktarılan herşeye teslim olan kişi; diğeri ise, Nebevî öğretiyi kendi eksik bilgisi ve sınırlı zekâsı ile meczetmeye çalışan kimse, ki bu kimseler bunu bazen kendi kendileriyle çelişmek pahasına olsa da yaparlar. Kur'ân şöyle buyuruyor: "Sana Kİtab'ı indiren O'dur. Onda Kitabın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: 'O'na İnandık, hepsi Rabbimizin katmdandır!' derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler. Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın." (3: 7-8).
Bir diğer insan çeşidi daha vardır kİ, yalnızca kendi hevasına ve sathî düşüncesine uygun bir hayatı benimser: "İnsanlardan kimi, Allah'a tam inanmadan ibadet eder; kendisine bir iyilik dokunursa, onunla gönlü rahat eder; ama başına bir musibet gelirse, dininden döner. O, bu dünyasını da âhiretinİ de kaybetmistir. Bu, muazzam bir hüsrandır." (22: 11).
Ne yazık ki, günümüzdeki İslâmî külliyat, dini eğitim müfredatı ve İslâm'a davet şekilleri insanları şevk ve itminan içinde gayba imana yeniden çağırma işinde çok geri kalmışlardır. Gaybe iman duygusunu besleyecek zihnî gıdayı sunmakta yetersiz kalmışlardır. Günümüz müelliflerinden bazısı kendilerini İslâm'ı, modern akılcı bir tarzda sunmaya adadıklarını iddia etmektedirler. İslâm'ın cez-bedici yönlerini vurgularken ve onun öğretilerinin modern düşünce ve eğitim modelleriyle uyum içinde olduğunu anlatırken, bilinçsizce de olsa, gaybî hakikatlere iman ruhunu tahrip etmişlerdir. Modern, eğitilmiş Müslüman gençlerimiz artık bu kişiler gibi düşünmeye alışmışlardır. Onlar da iyi bilinen, bir dizi ilke İle meczedilmiş ve tecrübe ile teyid edilmiş fikir ve görüşlere itibar etmektedirler. Bunun sonucunda kendi kabullerine pirim vermeyen veya kendilerine bilgi veren kişiye gönülden inanmaları gereken durumlarda şüpheci olmaktadırlar. Gerçekte, sürekli kendilerine İslâm'ın rasyonel bir din olduğu tekrarlandığından ve buna kani olduklarından kendi görüşlerine aykırı olduğu için bazı istenmeyen görüşlere ve olaylara inanmazlar. İbn-i Teymiyye'in belirttiği gibi, akılcı ve kitabî kanunlar arasında bir çelişki olmadığı tamamen doğrudur; ancak insan zekasının değişik derece ve standartları vardır. Büyük bir şehirde bulunan ileri derecede modern icat ve kolaylıklar bir köylünün tahayyülünün ötesindedir; böyle bir köylü örneğin atom enerjisinin harikalarını ve aya ayak basılmış olmasını zor sindirir. Ne kadar zeki ve kapasiteli bir aklımız olduğunu düşünürsek düşünelim, o muhakkak kısıtlı ve izafîdir. Onun belli sınırlarının olması idrak sahasını çerçeveler; sorumluluklarını da kısıtlar.
Bu meselelerde takip edilmesi gerekli temel ilke büyük Arap felsefecisi ve haklı olarak tarih ve sosyal bilimlerin öncüsü olarak adlandırılabilecek İbn-i Haldun tarafından kesin olarak açıklanmıştır: "Düşüncenin, varlıkları ve sebeplerini anlayabileceği ve varlığın şubelerini ortaya koyabileceği şeklindeki iddialarına güvenmek tam bir saçmalıktır. Çünkü her alıcı dünyayı kendi algıladıkları ile kısıtlı sanır ki bu doğruluktan çok uzaktır. Sağırlar için dünya dört duyu ve düşünce ile sınırlıdır çünkü onlar için ses diye bir şey yoktur. Aynı şekilde körler görülebilen şeyler hakkında bilgi sahibi değildirler. Algılamadıkları halde varlığına inandıkları şeyler yalnızca ana-ba-balarından, Öğretmenlerinden ve yakınlarından aldıkları haberlerdir. Bİr diğer ifadeyle, onların inancı kendi duyu algılaması ve iç güdüleri ile değil etraflarındaki genel görüşlerle çerçevelenmiştir. Buna benzer olarak, hayvanlar bize cevap verebilseydiler, aklın fikrî ve zihnî faaliyetlerini göstermediklerine şahit olurduk. Bu konu açıklığa kavuştuğuna göre çok geniş varlıklar âlemi içinde bizim algılamalarımızı aşan bir diğer algılama çeşidi olabileceğini inanmak mümkün hale gelmektedir. Allah'ın yaratışı İnsanın idrak sınırlarının ötesindedir, mahlukatı ancak O ihata eder... Bu akim veya onu idrak ettiklerinin geçerliliğini tekzip etmez. Akıl, kayıtlan kesin ve güvenilir olan doğru bir terazidir. Ancak onu Allah'ın varlığı, birliği veya âhiret, peygamberliğin mahiyeti, İlâhî sıfatlar, onun yetki sahası dışında kalan diğer konularla ilgili soruları tartmak için kullanırsak, bu kuyumcu terazisiyle dağları tartmak gibi bir şey olur. Bu terazinin doğru tartıyor olmadığını göstermez. Meselenin gerçeği şudur: Akıl içinde sıkıca kaldığı sınırlara sahiptir; bundan dolayı Allah'ı ve sıfatlarım idrak etmesi düşünülemez, zaten kendisi Allah'ın yarattığı pek çok zerreden bir tanesidir." (Charles Issawi, An Arab Philosophy of History, Londra 1950, ss. 165-166).
Akl-ı Selime Güvenmek
Peygamberler daima insanın fıtrî anlayışına güvenmişlerdir -ki, bu onların öğretilerinin emsalsiz Özelliklerinden biridir- çünkü onlar hiçbir zaman kurnazca ve sanatkârane yapılan yanlış kıyaslara baş vurmamışlardır. Karışık düşünce ve hayat tarzından uzak kalışlardır. İslâm Peygamberine şunu beyan tmesi emir buyrulmuştur: "De ki: 'Buna kar-sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim. Bu £Ur'ân, ancak âlemler için bir öğüttür." (38: 86-87).
Bu bütün Önceki peygamberler için de geçerli bir ifadedir. Onların hepsi insanlara daveti sade ve doğrudan bir yöntemle ve bütün kurnazlıklardan gizliliklerden, kinayelerden uzak olarak yapmışlardır. Peygamberlerin Öğrettiklerini anlamak için keskin-zekâh, âlim veya ilimlerin bu dalında uzman olmak veya felsefe, mantık, kozmoloji ya da fen bilimleri bilmek gerekmemektedir. Davetin tamamı herkesçe anlaşılabilirdir; kişi seçkin ya da avam, eğitimli ya da eğitim görmemiş, farketmez.
Peygamberlerin öğretileri zarif bir şehir kültürüne sahip medeni toplumların gayelerine cevap verdiği kadar sade ve çok bilgili olmayan kimselere de ulaşabilen bir yapıdadır. Allah'ın elçileri meseleleri çarpıtıp, karmaşık-laştırmadıkları için onların rehberliği herkesin ihtiyacı olan içme suyu gibidir. Şah Ve-liyyullah meşhur eseri Hüccetullahi'l-Bali-ga'da peygamberlerin bu özelliklerinden şöyle sözetmektedir: "Peygamberlerin hayat hikâyeleri, onların daima tebliğde bulundukları şahısların anlayış seviyesini ve sahip oldukları bilgi birikimini gözönünde bulundurduklarına şehadet eder. Çünkü insanoğlu hangi seviyede bulunursa bulunsun mutlaka hayvanlardan daha fazla bir idrak seviyesindedir, velev ki tamamen boş kafalı biri olsun. Hatta o durumda bile, kendi hayatının başlangıcına ^eya daha aşağı merhalelerdeki diğerlerinin sahip olduğu idrake nazaran daha yüksek bir seviyeye sahiptir. Şüphesiz peygamberleri ve Allah dostlarını aydınlatan İlâhi rahmet nuru hariç bütün elde edilenler belirli bir çabanın ürünüdürler; meselâ, tefekkür yoluyla elde en ıurn, kişiyi benliğinin ötesindeki meselelerde de aydınlatan, belli bir konu hakkındaki sezgiye dayalı ilim veya tıp, hukuk gibi belli ilim dallarında elde edilen ve ancak yoğun çalışma ve zihin gayreti ile ulaşılan ilim. Bu sebeple, peygamberler insanlarla anlayabilecekleri lisanla konuşurlar. Soyut ve müphem şeylerden bahsetmezler, ya da insanları büyüleyici görüntüler vasıtasıyla Allah'a çağırmazlar. Peygamberler, bazı durumlarda insanların Allah'ı, mukayese yoluyla bütün şekil ve cisimler üstü bir varlık olduğu şeklinde idrak etmelerini beklemezler. Çünkü kişi mantıkî kıyas yönteminin inceliklerini anlayacak seviyeye gelmedikçe soyut bir sıfatı idrak edemez. Allah'ın elçileri, insanların davranışı üzerinde veya toplum hayatı içinde düzenleyici rolü olmayan meseleleri gündeme getirmekten kaçınmayı âdet haline getirmişlerdir. Meselâ yağmur, ay ve güneş tutulması gibi atmosferle ilgili olaylar, tarih öncesi hayvanlar, bitkiler, güneşin ve ayın hareketi veya önceki kralların ve şehirlerin hayatı bu gibi konular arasında sayılabilir. Bunların bazısından eğer halk tarafından çok iyi biliniyorsa söz etmişlerdir. Ancak bu konuşmalar daha ziyade Allah'ın mükâfat ve cezalarını gösterir tarzda olmuş; benzetme ve karşılaştırma gibi temsilî yöntemlerle ortaya konmuştur. Bundan dolayı bazı kimseler Hz. Muhammed @'e ayın niçin şekil değiştirdiğini sorunca Allah Teâlâ, gök cisimleri vasıtasıyla zamanın tayin edilmesi gibi faydalarını açıklayarak soruyu cevaplamıştır.
"(Ey Muhammed!) Sana, hilâl halinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: 'Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir..." (2: 189).
Diğer ilim dalları ile aşırı bir meşguliyet içinde olmaları dolayısıyla bazı kişiler nebevi tebliğin hakiki muhtevasını takdir edememektedir; siyak ve sibaka dikkat etmeden yaptıkları bu tür beyanlardan dolayı bir pişmanlık da duymamaktadırlar." (Hücceîülla-hil-Baliga, c. I, s. 86).
Aynı kitabın bir başka yerinde Şah Veliyyul-lah dinî vecibe ve kavramların insanlara nasıl kolaylaştırıldığını şöyle açıklamıştır: "Bunlardan biri de İlâhi hükümlerin tebliğcilerinin insanlara kendi zekâ ve bilgilerine uygun konuşmalarıdır. Çünkü o vakitler insanlar dinî ilimlere ve onların esaslarına vâkıf değillerdi. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ benzetmeler kullanmıştır: "Rahman arşa istivâ etmiştir." (20: 5). Hz. Peygamber @, bir zenci kadına Allah'ın nerede olduğunu sorduğunda kadın gökyüzünü gösterdi, Nebî @ "O bir mümindir" buyurdu. Buna benzer olarak namaz vakitlerini ve kıbleyi tayin için ille de astronomi ve aritmetik kurallarını bilmek gerekli değildi. Bu konularla ilgili Hz. Peygamber basit yönlendirmelerde bulunmuştur: Meselâ, "kıble doğu ile batının ortasında bir yerdedir" ve "Hac, bir araya toplandığınız gündür" ve "iyd-i fıtr, sabah yemek yediğiniz gündür" buyurmuştur. Herşeyin doğrusunu yalnızca Allah bilir. (Hüccetullahi'l-Balİğa, c. I, s. 123).
İmam Gazali (ö. 1111) Şah Veliyyullah'dan da önce Kur'ân'ın temsilleri ile münazaralarda kullanılan kıyaslar arasında Kur'ân lehine tebarüz eden farkı göstermiştir. "Kur'ân'daki darb-ı meseller yiyecek gibidir, herkes için gıda vazifesi görürler. Kelamcılarm inşa ettiği mantık sistemi ise ilaç gibidir ve ancak bir kaç kişiye uygun şekilde uygulanabilir; hatta ona ihtiyaç duymayanlarda zararlı etkilere bile yol açabilir. Veya, Kur'ânî temsiller suya benzer; ufak bir çocuk onu içebildiği gibi yetişkin kişi de içebilir; halbuki münazara ilmi yetişkinler için gıda olabilecek güçlü bir yiyecek iken çocuğun sindiremeyeceği ve hatta ona zararı dokunan bir yiyecek durumundadır." (Ilcâmu'l-avâm an ilmî'l-kelâm, s. 20).
Bîr diğer büyük âlim İmam Fahruddin Râzî (ö. 1209) mantık konusunda İbn-i Teymiy-ye'ye benzer bir sonuca varmıştır: "Kıyas mantığı ve kelâm kaideleri üzerinde çok tefekkür ettim, ancak onların hastaya şifa verdiğini, susuzun susuzluğunu giderdiğini hiç görmedim. Kur'ân'daki temsillerin insan aklına yakın ve yatkın olduğunu gördüm. Meseleye bu zihniyetle yaklaşan herkes de benimle aynı sonuca varacaktır. Peygamberliğin temel özelliklerinin bazı ayrıntılarını mütalaa etmek zorunda kaldım, çünkü aradan çok zaman geçmiş olması, düşünce tarzlarının değişmesi sebebiyle günümüzde nebevi fikirlere yakınlık azalmış durumdadır. Bunun bir diğer sebebi ise artık İnsanların peygamberlerin hayatlarına, özelliklerine, davet tarzlarına ve sosyal davranışlarına aşina olmayı şiarı dır. Şimdiki suni ve etkinliği olmayan akla vurma yoluyla davet usûlünün zararlarını sergiledim. İnsanları nebevi davetin karakteristik Özellikleri karşısında duyarsız kılmak bu zararların en önemlisidir. Artık insanlar bu meselelere soğuk bakmakta ve Kur'ân-ı Kerîm'in beyanlarını da idrak edememektedirler veya daha ziyade, Kur'ân'ın emsalsiz ve samîmi üslubundan zevk alma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Sonuç kutsal metinlerin uzun ve müphem tefsirlerini yazmak ve ayrıca onları da açıklamak şeklinde gerçekleşmiştir. Halbuki, dine davet vazifesinde nebevî usûl halen örnek teşkil etmektedir ve Kur'ân'ın zarif üslubu insanları her iklim ve zamanda tatmin edebilecek konumdadır. Kur'ân hala zihinlerin ve gönüllerin kapılarını açar ve her grup ve sınıfa ait insanları ikna edebilir. Zaten, Kur'ân bütün övgülere lâyık Hikmet Sahİbi'nin vahyidir."
KISIM 5
İNSANLIĞIN REHBERLERİ VE ÖNDERLERİ
Kendi Kendini Önder Tayin Edenlerin Yolaçtığı Tahribatlar
Tarihin uzun devirleri boyunca insanlık, kendini önder tayin eden tiranlar, zorbalar, başbuğlar ve yöneticiler tarafından çok yorucu deneme ve imtihanlara maruz bırakılmıştır. İnsanlığın bu "patron"ları, bir çocuğun kağıt parçasıyla oynadığı gibi, kendi hemcins teriyle oynamışlardır. Çocuk kağıdı katlar, açar, döndürür, buruşturur ve arzu ettiği zaman da yutar.
Bu örnekler insan hayatını; onun ilerletilmesi için var olan ihtimalleri ve onun geliştirilmesinin önemini daima hiçe saymışlardır. Onların tebaları kendilerine itaat göstermişlerdir, çünkü Allah insanda vazifeşİnaslık ve itaat eğilimini yaratmıştır. Halbuki onlar, tebalan-na karşı hiçbir zaman adalet ve hakkaniyete bağlı, Allah korkusuna sahip olmamışlardır. Dostlarına, akraba ve yakınlarına karşı olan sorumluluklarını da hiçbir zaman idrak etmemişlerdir. Daima kendi hayal, fantezi ve arzularına kapılmışlar, önderliklerini yalnızca kendi hevâ ve heveslerini gerçekleştirmek için bir vasıta olarak kullanmışlardır. Bu önderlerin ırkçı ve etnik önyargıları tarafından harekete geçirilen kapris, kibir ve huysuzlukları insanlık için sonsuz bir felaketin tohumlarını atmıştır. Gerçekte bu önderler daima basiret, güvenilirlik, medenî ve iyilikleri konusunda şüphe doğurmuşlardır. Artık onların yeni bir refah ve barış donemi başlatmada başarılı olabileceklerine inanmak İçin hiçbir sebep kalmamıştır. İnsanoğlunun tarihi, açılmamış bir trajedi ve talihsizlik tomarıdır; insanı kimi zaman kahkahaya, kimi zaman da gözyaşlarına boğar. Bugün bile doğuda ve batıda kuzu kılığına girmiş kurtların insafına kalmış pek çok topluluk bulunmaktadır. Bunlar insanları hep gereksiz şeylerle meşgul ettikten ve onları bir çok bela imtihanlarına soktuktan sonra masumane bir şekilde çabalarında başarılı olamadıklarını beyan eden kimselerdir. Sıklıkla bu önderlerin suçları ve kötülükleri ölümlerinden veya iktidarlarından sonra kendi halefleri tarafından açığa çıkartılır. Bir sonraki nesil, bu Önderlerin suçlarına ancak bu şekilde vâkıf olur. Ne var ki, bu durum bu toplumun hayat hikâyesinde yalnızca bir ölünün ardından yazılan yazı gibi kalır.
Dünyayı Yönlendirmek İçin Peygamberlere Duyulan ihtiyaç
Bu hatalı önderlik, insanların iman ve inançları sahasında da kötü işler yapmaktan geri durmamıştır. Halbuki insanlığın bu dünyadaki ve ahiretteki selameti bu inançlara bağlıdır. Bu inançlar ahlâkın ve sağlıklı bir medeniyetin temelini ve Allah ile insan arasındaki rabıtayı teşkil ederler. Ancak bir kez bu rabıta koptu mu bunu yeniden tesis etmek çok zordur. Bundan dolayı dünya sâdık, ismet sahibi, fedakâr, temiz, hırs ve şehvetine kapılmayan, hükümleri kendi kısıtlı ilmine dayanarak koymayan, herhangi bir hükmünde şahsi menfaatini gözetmeyen ve bîr kusur işlemişse bunu İlâhi emirlerin ışığında düzeltmeye daima hazır liderlere İhtiyaç duymaktadır.
Samimiyet Ve Güvenilirlik
Bundan dolayı peygamberler kavimlerine samimiyet, güvenilirlik ve fedakârlıklarını göstermişlerdir.
Onların fedakârlıklarını nasıl teyid ettiklerini ve kavimlerine sâdık olduklarını nasıl anlattıklarına bir bakınız:
1- Nuh kavmi de peygamberlerini yalancılıkla suçladılar. Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 105-109).
2- Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 123-127).
3- Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 141-145).
4- Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bîr elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 160-164).
5- Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. Şuayb onlara şöyle demişti: "(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 176-180).
Değişik topluluklara değişik zamanlarda gönderilmiş olan peygamberlerin amaç birliği veya ortak gayesi çok anlamlıdır. Emin kelimesi "güvenilir" anlamına gelmekte olup bütün peygamberler tarafından kendilerine tam olarak dayanılabileceğini belirtmek için kullanılmıştır. Emin olma, peygamberlik vazifesini tarifte ve İlâhi tebliği yüklenip aktarmada ilk vasıflardandır. Arapça'da bir peygamberin üstlendiği muhtelif zaruret ve yükümlülükleri bu kelime kadar anlamlı bir şekilde içerebilecek daha kapsamlı bir başka kelime yoktur.
Hz. Muhammed @ peygamberlik makamına ulaşmadan önce de, Allah Teâlâ'nm iradesi ile, Mekke müşrikleri tarafından Emin adıyla bilinirdi.
Bundan dolayı, peygamberler şahsî menfaat, hizipçilik ve taraf olma gibi zaaflardan uzak; samimi ve fedakâr kimselerdir. İnsanların fedakar ve iyi niyetli kimselere sevgi ve saygı göstermesi fıtrata uygun bir hadisedir. Ama, bu gibi kimseler halk tarafından hoş karşılanmadıkları zaman Hz. Salih'in kavmine seslenişi gibi şaşkınlıklarını üzüntüyle şöyle ifade ederler: "...'Ey kavmim! Andol-sun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz!' dedi." (7: 79).
Şehrin yukarı kısmından gelen adam ise kardeşlerine şöyle Öğüt verdi: "...Ey kavmim! Gönderilen elçilere uyun. Sizden bir ücret İstemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar." (36:20-21).
Hz. Musa da aynı daveti Firavun'a açık bir şekilde sunmuştur: "Musa: 'Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık delil getirdim; artık İsrai-loğullarını benimle gönder!' dedi." (7: 104-105).
Bir Kudret Kulesi
Peygamberlerin eminliği, ismet ve feragat sıfatları Allah vergisi olup, insanoğlu için bir nimettir. Müminlere bir ideale, taviz vermeksizin, bağlanma gücü aşılar; sıkıntı ve zorluk anlarında bile hakikate sıkıca bağlanmaları için misâl teşkil eder. Peygamberlerine olan güvenleri şüphe ve inançsızlık batağından onları kurtarır.
Peygamberliğin İsmet Sıfatı
Şah Veliyyullah ünlü eseri Hüccetuîlahi'i-Baligada peygamberlerin hayatî özelliklerini aydınlığa kavuşturmuştur. "Bİr peygamberin İlâhi vazife üstlendiğini ve davetinin her türlü hata, günah ve kusurdan âzâde olduğunu göstermesi şarttır. İlkeler üzerinde uzlaşmaya varabilecek müsamahakâr reformculardan olmadığını da açıkça ifade etmelidir. Yani reformlarını bir merhaleye kadar ulaştırıp sonra da geri kalanından vazgeçmeyeceğini açıklamalıdır. Eğer bu peygamber daha önceki bir peygamberin vazifesini devam ettirmek için gönderilmiş ve Önceki Peygamberin güvenilirliği herkesçe bilinmekte ve daveti tahrif edilmemiş ise, o vakit yeni peygamber halk arasındaki yaygın yanlış inanış ve fiilleri sorgular ve insanları geçmiş peygamberin yoluna yeniden çağırır.
İnsanların herkes tarafından kabul edilen hatasız ve günahsız bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehber ya halk arasında yaşar veya davet ve sünneti korunmuş olarak kalır. Dinî inançların serdettikleri helâl-haram ve ceza-mükâfat hususları diğer dünyevî meselelerde yeterli olan akıl vasıtasıyla kavranamaz; bunlar sezgisel mantık İle anlaşılabilir. Açlık, susuzluk veya ilaçların etkileri insiyak yolu ile hissedildiği gibi ruha uygun olan ya da olmayan şeylerde yalnızca İnkişaf eden bir duyu vasıtasıyla malum olur.
Peygamberlerin ismet sıfatı İlâhî ilmin bir sonucu olup vahiy kaynaklı davetin Hakikati konusunda insanları ikna etmeyi sağlayan bir yoldur: Hatasız ve günahsız oluşları sessiz gerçekleri görmelerini ve gözlerinin kendilerini aldatmamasını sağlar. Peygamberlerin kesin ve katî oluşları bir dili konuşanlar taraftan bir ifadenin belli bir anlama geldiğinin kesin olarak kabul edilmesi gibidir. Bu tıpkı her Arap için ma'un ve ar dun kelimelerinin su ve toprak anlamına gelmesi gibidir. Bunların bu anlama geldiğini iddia edebilecek veya bu kelimeler ve anlamları arasındaki ilişkiyi ispatlayabilecek konumda olmasa da bu terimlerin anlamlarım idrak ettiğine yine de şüphesiz (ve haklı) olarak inanır. Bir peygamber de meselenin hakikatini sezgi yoluyla kavrayabileceği fıtrî bir duyuya sahiptir ve bundan dolayı da kendisine vahyedilen ilmin doğruluğuna kanidir.
İnsanlar peygamberin hatasızlığını onun aklî ve sözlü temsil ve iddiaları vasıtasıyla kabul ederler. Daveti her zaman doğrudur; karakteri öyle kusursuzdur ki, onun yalan söyleyebileceği ihtimalini tamamen ortadan kaldırır. Peygamberin etrafındakiler onun Allah ile irtibat delillerine sık sık muhatap olurlar. Bu, mucizeler veya dualarına hemen icabet edilmesi vasıtasıyla olur. Bunlar, muttaki ve melekût âlemine has ruha sahip bir insanın Allah'a yalan isnad etmeyeceği ve günah işlemeyeceği konusunda İnsanları mutmain kılar. Böyle bir güven duygusu insanları peygambere daha yakın ve onu milletine daha sevgili kılar. Aynen suyun susayanlarca, mal ve evladın insanlarca aranması gibi. Bu şartlar yerine gelmezse hiçbir millet bir peygamberin iltifatına mazhar olamaz ve Allah'ı hatırlayan bir ruhla uyum sağlayamaz." (Hüccetullahi'l-Baliga, c. I, ss. 83-84).
Peygamberlerin Günahsız Olmaları
Peygamberleri göndermekteki maksattan açıkça anlaşılıyor ki, bu işe seçilen kimselerin günahtan masun olmaları ve hattâ yüksek ahlâk sahibi olmaları şarttır. Bu sebeple peygamberlerin günahsız oldukları müslümanlar-ca kabul edilmiş bir esastır. Böyle olmakla beraber İslâm'dan bahseden Hıristiyan müellifler bu esasın Kur'ân-ı Kerîm ile telif edile-miyeceğini isbata kalkıştılar, fakat bu hakikatten tamamıyla uzaktır.
Seli, The Faith of Islamriiİslâm Dini) adlı kitabında itiraf eder ki: "Peygamberlerin günahsız oldukları çok kat'î bir esastır." (s. 299) ve sonra "Bu, hakikatlere uymamaktadır" diye ilâve eder. Klein, The Religİon of islam (İslâm Dini) adlı eserinde, islâm'ın talimatına göre peygamberlerin doğru, sâdık v.s. olduklarını, peygamberlere bunların zıddı olan sadakatsizlik, sahtekârlık, riyakârlık, aptallık gibi sıfatlar izafe etmenin imkânsız olduğunu kabul ettiği halde (ss. 73, 74), "Kur'ân'ın talimatı ile din adamları arasında bir tezat vardır" der. Aslı aranacak olursa Hıristiyan mütefekkirlerini böyle demogoji yoluna saptıran şey, Hıristiyanlıktaki "kefaret akidesi"nden başka bir şey değildir. Madem ki insanların günahını çekecek bir 'Tanrı oğluna" ihtiyaç vardır, o halde insanları ıslah için gönderilen öteki peygamberlerin hepsi de günahkârdılar, Eğer İsa'dan başka ötekiler de günahsız olsalardı dünyanın bir "Tanrı oğluna" ihtiyacı olmazdı. Bizzat Kitab-ı Mukaddes'te bile, içinde o kadar değişiklikler olmasına rağmen bütün Peygamberlerin günahsız olduklarını en açık bir dille ifade eder, Nuh peygamberden bahsederken şöyle der: "Nuh sâdık adamdı ve kendi devirlerinde kâmildi." (Tekvin, 6:9). İbrahim'e Allah şöyle dedi: "Benim önümde yürü ve kâmil ol." (Tekvin, 17:1). Musa'ya şöyle dedi: «Allah'ın Rab ile kâmil olacaksın." (Tesniye, 18: 13). Kâmil, yani mükemmel olmak, günahsız olmaktan da üstün bir şeydir. Bizzat Kitab-ı Mukaddes'te şöyle de-nir: "Yolda kâmil olanlar ne mutludur; Rab-bin şeriatinde yürürler. Onun şehadetlerini tutanlar ne mutludur; bütün yürekle onu ararlar. Gerçek onlar haksızlık etmezler; onun yollarında yürürler." (Mezmurlar, 119: 1-3). Yine başka bir yerde de şöyle denir: "Allah'ının şe-riati onun yüreğindedir; onun adımlan kaymaz." (Mezmurlar, 37: 31). İncil yazanlarına göre Zekeriyya peygamber değildi. Yine de hem Zekeriyya'nın, hem de karısının günahsız olduğunu söylerler: "Her ikisi de Allah indinde sâlih olup, Rabbin bütün emirleri ve hükümlerinde kusursuz yürümekteydiler." (Luka, 1: 6). Çocukları Yahya'dan bahsederken de şöyle derler: "Daha anasının karnından Ruhülkudüsle dolu olacak." (Luka, \-15). Peygamberlerin hattâ peygamber olmayan sâlih kulların bile günahsız olduklarını ifade eden bu kadar açık cümlelerden sonra içlerinden bir tanesi kendisine "iyi" diyenlere sertçe cevap verdi diye (Markos, 10: 17-18); Hıristiyan din adamlarının bütün peygamberleri günahkâr addetmeleri cüretkârlıktan başka bir şey değildir. Bu sebepten peygamberlerin günahsız oldukları esası hem Kur'ân-ı Kerîm'de hem de Kitab-ı Mukaddes'te mevcut bir akidedir.
Kur'ân-ı Kerîm, her peygamberden en takdirkâr ifadelerle bahsetmekle kalmaz, aynı zamanda peygamberlerin ne sözleriyle, ne de hareketleriyle Allah'ın emirlerinden dışarı çı-kamıyacaklarmı genel bir kaide olarak vazeder: "Biz senden Önce hiç bir peygamber göndermedik ki, kendisine 'Benden başka ilâh yoktur, şu halde bana ibadet edin!' diye vahyetmiş olmayalım. Onlar: 'Rahman evlad edindi!' dediler. O, bundan münezzehtir; bilakis (o evlad dedikleri) muazzez ve müker-rem kullardır. Onlar O'ndan Önce söz söylemezler, O'nun emri gereğince davranırlar." (21:25-27).
Son ifadelerden meleklerin kastedildiğini sanan müfessirler, metne dikkat etmediklerinden bu hataya düşmüşlerdir. Başka bir yerde aynı kelimelerin melekler için de kullanıldığı doğrudur: "...Onlar Allah'ın emrine karşı gelmezler ve emrolunduklarını daima yerine getirirler." (66: 6). Fakat burada ele alınan metin o kadar açıktır ki, hiçbir tefsire lüzum göstermez. Önce peygamberlerden, sonra Hıristiyanlıktaki baba-oğul akidesinden bahseder, bu nazariye de yukarıda gösterdiğimiz
İslami Okul Okulların En Önemlisi