Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 6.2 - 6.Cilt
Münferit Vak'alar: Hz. Nuh Ve Hz. İbrahim
Kültürlerin Kurucuları: Peygamberler
Peygamberleri Sevmek Ve Hürmet Etmek
BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEYEN MESAJI
Peygamberlerin Bildirdikleri Dinin Mahiyeti
Önceki Peygamberlerin Mucizeleri
Ölülerin Diriltilmesiyle İlgili Mucize
Hz. ibrahim'in Mucizeleri Dört Kuşun Diriltilmesi
Hz. İbrahim'in Yaşlılığında Evlât Sahibi Olma Arzusu
Hz. İbrahim'in Ateşten Korunması
Firavun Ve Sülalesine Uyarıcı Nitelikteki Azaplar
Asâ İle Denizin İkiye Ayrılması
Hz. Süleyman'ın Mucizeleri Kuşların Dilini Bilmesi
Sab'a Melikesinin Tahtının Anında Getirilmesi
Hz. Yunus Kıssasının Mucizevî Yanı
Yeni Doğan Bebeğin Beşikte Konuşması
Kur'ân-ı Kerîm'de Yeralan Hz. İsa'nın Diğer Mucizeleri
Hz. Muhammed @ Ve Mucizeleri Kur'ân Başlı Başına Bir Mucizedir
Hz. Peygamber Bizzat Mucize Meydana Getirmeye Kadir Değildi
Hz. Peygamber @'in En Büyük Mucizesi: Kur'ân-i Kerim
Hz. Peygamber @'e Kabul Edilebilir Mucizelerin Verilmesi
Ayın İkiye Bölünmesiyle İlgili Hadisler
Olayın Gerçek Niteliği Ve Anlamı
Mucizeleri İnkâr Edenlerin Çıkmazı
Mucizelerin Doğru Ve Gerçek Olduğuna Dair Deliller
ALLAH'IN İRADESİ VE MADDÎ KAYNAKLAR
Peygamberlerin Sahip Oldukları Maddî Zenginlikler
Bütün Peygamberlere Verilen Destek
Hz. Musa'nın Hayatı: Maddiyatçı Bakış Açısına Meydan Okuyuş
Yusuf Kıssası: Nev-i Şahsına Münhasır Bir Hadise
Hz. Yusuf Ve Hz. Muhammed@ Arasındaki Benzerlik
Hz. Peygamber'e İlâhî Yardım Vaadi
Peygamberleri İnkâr Yokoluşa Götürür
Şahsî Ya Da Kabilevî Menfaatlerin Değersizliği
Nebevi Hareket Tarzı ile Bağlantı Kuran Müslümanlar
HZ. MUHAMMED @'İ PEYGAMBERLİĞİ -ASALET VE BÜYÜKLÜĞÜ
Hakikati Yüceltecek Kuvvetin Yokluğu
Hz. Muhammed @'in Peygamberlik Mucizesi
HZ. MUHAMMED @'İN PEYGAMBERLİĞİNİN ESERLERİ
Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Büyük Eseri
HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM SON PEYGAMBER
Muhammed Ikbâl'e Göre Peygamberliğin Sona Ermesi
Hz. Muhammed @’den Sonra Nübüvvetin Sona Erişi
Ancak Son Peygambere Has Olan Özellikler
Hadislerin Muhafazası İçin Yapılan Düzenlemeler
Hz. Muhammed @ Ve Diğer Peygamberlerle İlgili Haberler
Hz. Muhammed @ Ve Ashabı Arasındaki Muhabbet Bağı
Hz. Muhammed @'in, Kendinden Sonraki Peygamberliği İmkânsız Kılan Özellikleri
Hz. Peygamber @'in Nübüvvetinin Evrenselliği
Kur'ân'm, Hz. Muhammed @'den Sonra Peygamber Gelip Gelmeyeceği Hakkında Sessiz Kalışı
Peygamberliğin Sona Erişi Hakkında Kesinleşen Görüş
Nübüvvetin Sona Erişi: İnsanlık İçin Bir Nimet
Yalancı Peygamberlerin Yol Açtığı Kafa Karışıklıkları
İslâm'ın Ezelî Tazeliğinin Esrarı
bütün peygamberlerin günahkâr oldukla-rj esası üzerine kurulmuştur; bunları söyledikten sonra peygamberlerin günahsız olduklarını en açık kelimelerle ifade eder.
paşka bir yerde de şöyle denir: "Bir peygamberin, emanete hıyanet etmesi, bir şeyi gizlemesi düşünülemez..." (3: 161). Bu iki âyet peygamberlerin günahsız oldukları esasını açık kelimelerle ortaya koyar. Yukarıda ayrıca her peygamberden en takdirkâr sözlerle bahsedildiği de belirtilmişti: Birine sıddık (hiç yalan söylemeyen) denir; bir başkasının bizzat Allah'ın eli İle temizlenip onun gözleri Önünde büyütüldüğü söylenir; bir Üçüncüsünden Allah'ın pek memnun kaldığı bir kimse olarak bahsedilir; bir dördüncüsünün zaten sâf ve temiz bir yaratılışta olup daima serden kaçındığı ve asla İtaatsizlik etmediği söylenir; bir beşincisinin itibare lâyık bir kimse olduğu söylenip "Allah'a yakın olanlardandır" denir; Hz. Muhammed @ de dahil bir çokları emin diye tavsif edilir ki, bu Allah'a tam bir sadakat gösteren demektir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm peygamberlerin günahsız olduklarında hiç şüphe bırakmaz. (M. M. Ali, Din-i islâm).
Peygamberler peygamberlik dönemlerinde büyük küçük hiçbir günaha kasıtlı olarak düşmezler, bundan masumdurlar. Ancak dalgınlık sonucu düşmeleri mümkündür. Masumiyetlerinin vücubunu gösteren onbeş delil şöyledir:
Birinci Delil: Şayet günaha düşmüş olsalardı, bu, ümmetin günahkârlarından daha farklı bir durumun ortaya çıkmasını zaruri kılardı. Yanı, diğer günahkârlardan daha sert bir şekilde PeŞİn kınanmayı ve gelecekte de azabı hakketmiş olurlardı. Böyle bir sonuç mümkün olmadığına göre günah işlemeleri de ırnkânsızdır. Bu hususu şöyle açabiliriz: Al-|ah in kullar üzerindeki nimetlerinin en büyüğü şüphesiz peygamberliktir. Böyle bir nime-te mazhar olmuş kişinin günah işlemesi ise Çirkinin çirkini bir durumu sergiler. Akim gösterdiği yol budur. Naklin de üç açıdan bunu vurguladığını görüyoruz. Birincisi, şu âyetlerdir: "Ey peygamberin hanımları, sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz." (33: 32), "Ey peygamberin hanımları, sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur.." (33: 30). İkincisi; zina olayında evli recmedİlirken bekâr olan sadece değnek cezasına çarptırılır. Üçüncüsü; köleye verilen şer'î ceza hür şahsa verilenin yarısı kadar olur. Bütün bu kaydedilenlerden çıkan kesin sonuç şudur ki, peygamberler şayet günah işlemiş olsalardı, ümmetin diğer günahkârlarına oranla durumları çok farklı olurdu. Hepsinin üstünde peşin bir kınanmayı ve gelmesi kesin bir azabı hakketmiş olurlardı. Oysa bu icmâ ile imkânsız görülen bir durumdur. Hem, hiç kimse çıkıp da; peygamber hal bakımından Allah yanında en güzel olandır, ama mertebece herkesten daha aşağı durumdadır, diyemez. Bu da gösteriyor ki, peygamberler asla günah işlemezler.
İkinci Delil: Peygamberler günah işlemiş olsalardı şehadetleri asla kabul edilmezdi. İşte, âyet-i kerîme: "Ey iman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun içyüzünü araştırın.." (59: 6). Âyetin getirdiği emir açıktır: Fâsık kişinin şehadetini kabul hususunda, durup bir iyice emîn olmak gerekmektedir. Böyle bir durumun peygamberler hakkında düşünülmesi ise İmkânsızdır. Şu sebeple ki, bu dünya hakkındaki şahitliği kabul edilmeyen bir kişinin kıyamete kadar gelmiş geçmiş dinler hakkındaki şahitliği hiç mi hiç kabul edilmez. Burada, ayrıca Yüce Allah'ın elçisi Hz. Muhammed @ hakkındaki şehadetini görelim, şöyle buyuruyor: "Böylece sizi insanlara şahit olmanız İçin orta bir ümmet yaptık; Rasûl de size şahittir..." (2: 143). Bütün peygamberlere kıyamet gününde şahitlik eden bir kişinin Cennette şehadetinin kabul edilmemesi diye bİrşey düşünülebilir mi?
Üçüncü Delil: Onlar şayet günah İşlemiş olsalardı bu hareketlerine engel olmak gerekirdi. Çünkü, mevcut deliller iyiliği emretmenin ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmanın farz olduğunu göstermektedir. Peygamberlere engel olmak ise caiz değildir. İşte âyet-i kerîme: "Allah'ı ve rasûlünü incitenleri, Allah, dünyada da âhirette de lanet etmiş, ve onlar için alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır." (33: 57). Bu, onların günah İşlemesinin imkânsızlığını göstermektedir.
Dördüncü Delil: Peygamberimiz Muham-med aleyhisselâmı düşünelim. Şayet günah İşlemiş olsaydı, bu durumda, ya ona uymamız gerekirdi ki, bu caiz olmazdı, ya da uymakla yükümlü olmazdık ve yine bu da caiz değildir. İşte, Allah'ın kesin emri: "De ki: 'Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!' Allah daima bağışlayan ve merhamet edendir." (3: 31). Ayrıca Allah Teâla: "Ona uyunuz.." buyuruyor. Madem ki, onun günah işlemesi olayı bu İki bâtıl sonucu doğuruyor, o halde ondan böyle bîr günah olayının beklenmesi mümkün değildir.
Beşinci Delil: Şayet peygamberler günah işlemiş olsalardı, bu durumda cehennem azabı ile korkutulmaları gerekirdi. Çünkü, bu konudaki âyet hükmü açıktır: "Kim Allah'a ve ra-sulüne karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sürekli kalacağı ateşe sokar. Onun İçin alçaltıcı bir azâb vardır." (4: 14). Diğer yandan: "Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir... Allah'ın laneti zâlimleredir." (11: 18) hükmü gereğince ilâhî laneti de hak etmiş olurladı. Bu ise ümmetin icmâı ile bâtıldır. O halde günah işlemeleri de mümkün değildir.
Altıncı Delil: Onlar ki, Allah'a ibadeti ve günahlardan uzak durmayı emrederler. Şayet ibadeti bırakıp günaha sapmış olsalardı Allah Teâlâ'nın: "Ey iman edenler, yapmadığınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz. Yapmadığınız bir şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur." (37: 2-3) hitabı ile "İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur mu-sunuz!"(2: 44) şeklindeki sert ikâzına muhatap olurlardı. Bu ise anlaşıldığı üzere son derecede çirkin bir şeydir. Yine Allah, peygamberi Hz. Şuayb'm böyle bir durumdan kendisini uzak tuttuğunu belirten sözünü haber verir: «... Ben, size yasak ettiğim şeylerde size aykırı davranmak istemiyorum..." (11: 88)
Allah, İbrahim, İshak ve Yakub peygamberlerin sıfatlarım beyan buyururken: "Şüphesiz onlar hayır işlerinde yarışıyorlardı.." (21: 90) buyurmuştur. Ayet-i kerîmede yer alan el-hayrâî kelimesi çoğul olup "gereksiz olan herşeyden uzak durma" anlamını ifade eder. Bu da gösteriyor ki, onlar bütün ibadetleri eksiksiz yerine getiriyor ve buna karşılık bütün günahlardan uzak duruyorlardı.
Sekizinci Delil: "Doğrusu onlar katımızda seçkin, hayırlı kimselerdendirler." (38: 47) âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede yer alan el-mustafeyn ve el-ahyâr kelimeleri tüm fiil ve terkleri kapsamaktadır. Öte yandan burada caiz olduğu halde herhangi bir şekilde istisnaya yer verilmemiştir. Sözgelimi; filanca şu hususun dışında seçkin, iyi bir kişidir, denir. Bir istisna da olmadığı takdirde sözün içeriğinde bulunabilecek bir şeyi o sözün kapsamı dışında tutar. Ancak bu âyette böyle bir İstisna sözkonusu olmamıştır. Böylece, bu âyet, onların günah işleme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Ve benzeri şu âyet-i kerîmeler: "Allah, meleklerden ve insanlardan peygamberler seçer..." (22: 75); "Şüphesiz Allah; Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemlere tercih etti." (3: 33). Hz. İbrahim hakkında da: "Andolsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerdendir." (2: 130) buyurur. Hz. Musa hakkında ise: "Seni insanlar arasında, risaletlerimle ve sözlerimle seçkin kıldım..." (7: 144). Yine buyurmuştur: "Güçlü ve anlayışlı olan kulları-mız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an. Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık." (38: 45-46).
"Sonra biz, Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize mîras bıraktık. Onlardan kimi kendine haksızlık eder, kimi orta yolu tutar, kimi de hayır işlerinde ileri gider; işte bu büyük lûtuftur." (35: 32) âyet-i kerîmesiyle "seçilmisler" zâlim, mutedil ve iyiliklerde öne gecen şeklinde bölümlere ayrılıyor, o nedenle ac seçilmiş olmak günah işlemeye engel değildir, denemez. Çünkü, âyette geçen "onlardan" zamiri "seçtiğimiz kimselere" cümlesine değil "kullarımızdan" lafzına aittir. Bu Arapçada bir dil kaidesi olarak, "zamirin, anılanlardan en yakın olana âit olmasıyla" ilgilidir.
Dokuzuncu Delil: Şeytandan bahsederken Yüce Allah onun: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsim azdıracağım." (38: 82-83). sözünü nakleder. Böylece içtenlikli, ihlaslı kişiler şeytanın azdırmasından, saptırmasından istisna edilmiştir. "Biz onları içten bağlı kimseler kıldık." (38: 47) buyuran AllahTeâlâ, İbrahim, İshak ve Yakub peygamberlerin içten bağlı, ihlaslı kimseler olduklarına şahitlik etmektedir. Hz. Yusuf hakkında da: "Şüphesiz o ihlaslı kullarmuzdandır." (12: 24) buyurmaktadır. Madem ki şeytan içtenlikli, ihlaslı kimseleri saptıramayacağını ikrar etmekte ve Allah da bunların içtenlikli, İhlaslı kişiler olduğuna şehadet etmekte, o halde, şeytanın saptırma ve vesvese teşebbüsleri onlara ulaşamamıştır. Bu da, onların asla günah işlemediklerini göstermektedir.
Onuncu Delil: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "İblîs, onlar hakkındaki zan ve tahminini gerçekleştirmiş ve müminlerin bir kısmı dışında, hepsi ona uymuşlardı." (34: 20). Burada İblis'e uymadıkları kesin bir üslûpla ifade edilen kimseler ya doğrudan peygamberlerdir, ya da onlardan başkaları. Şayet başkaları ise bu duruma göre peygamberlerden üstün olmaları gerekir. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakmam-nızdır." (49: 13) Duyurulmaktadır. Ancak, şu var ki, peygamber olmayanın peygamberden üstün görülmesi icmâ ile bâtıldır. Buna göre ortaya çıkan kesin sonuç şudur: İblis'e uymayan bu kişiler peygamberlerdir. Günah işleyen bir kişi İblis'e uymuş sayılacağına göre bu demektir ki, peygamberler (salât ve selâm onlara olsun) hiçbir suretle ve hiçbir zaman günah işlememişlerdir.
Onbirinci Delil: Allah Teâlâ kullukla mükellef kişileri iki bölüme ayırmıştır: Hizbu'ş-şeytan, şeytanın grubu. Haklarındaki âyet hükmü şudur: "İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki, şeytandan yana olanlar hüsrana uğrayacaklardır." (58: 19).Diğeri de Hizbullah, Allah'ın grubu. Onlar hakkındaki hüküm de şöyledir: "...Allah bunları, orada ebedî kalmak Üzere, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacak. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İyi bİ-lin ki, kurtuluşa erenler sadece Allah'ın taraftarlarıdır." (58: 22). Hiç şüphesiz şeytandan yana olanlar onun emir ve isteklerini yerine getirenlerdir. Şayet peygamberler günah işlemiş olsalardı, onları, şeytanın grubundan, taraftarlarından kabul etmek gerekirdi. Ayrıca, «... İyi bilin ki, şeytandan yana olanlar hüsrana uğrayacaklardır." (58: 19) âyeti onları muhatap almış olurdu. Öte yandan «..İyi bilin ki, kurtuluşa erenler sadece Allah'ın taraftarlarıdır." (58: 22) âyeti de ümmetin ender derecedeki takva sahibi kişilerini muhatap almış olurdu ki, bu durumda da böylesi kişilerin peygamberlerden çok daha üstün olmaları gerekirdi. Oysa böyle bir değerlendirmenin yapılamayacağı açıktır.
Onikinci Delil: İslâm âlimleri, peygamberlerin meleklerden daha üstün olduklarını beyan etmişlerdir. Meleklerin herhangi bir şekilde günaha yönelmeyecekleri gerçeği İse delillerle sabittir. Hakikat bu olunca şayet peygamberler günah işlemiş olsalardı fazilet itibariyle meleklerden daha üstün olamazlardı. Çünkü, âyetin hükmü açıktır: "Yoksa iman edip sâlih amel işleyenleri yeryüzünde bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?" (38: 28).
Onüçüncü Delil: Allah Teâlâ, Hz. İbrahim hakkında: "Seni insanlara Önder kılacağım..." (2: 124) buyurmuştur. Önder (imam) kendisine uyulan kişidir. Bu durumda Hz. İbrahim günah işlemiş olsaydı işlediği bu günahda da kendisine uyulması gerekirdi ki, bu ise bâtıldır.
Ondördüncü Delil: "Zâlimler ahdime erişemezler" (2: 124) âyeti. "Onlardan kimi kendine yazık eder." (35: 32) âyet-i kerîmesi hükmünce günah işleyen bir kimse kendine zulmetmiş demektir.
Allah'ın, zâlimlere ulaşamayacağına hükmettiği İşbu ahd, ya peygamberlik ahdidir, ya da imamlık, yani önderlik ahdi. Eğer sözkonusu olan birinci şık ise bununla kastedilen bellidir, şayet ikinci şık ise, kasdedilen anlam daha da açıktır. Çünkü, imamlık (önderlik) ahdi peygamberlik ahdinden derece bakımından daha aşağıdır. Varılan sonuç şudur: İmamlık (önderlik) ahdi günahkâra ulaşamadığına göre peygamberlik ahdi ona hiç mi hiç ulaşamaz.
Onbeşinci Delil: Huzeyme b. Sabit el-Ensârî'nin şahitlik olayı. Hz. Huzeyme, bilmediği bir olay hakkındaki Rasûlullah @'in iddiasının doğruluğuna şehadet eder ve der ki: "Biz senin göklere dair verdiğin haberlerin doğruluğunu kabul ediyor ve inanıyoruz. Böyle bir kader konusunda mı inanmayacağız sana?" Duruma vâkıf olan Rasûlullah @ onu bu şehadetinde doğruladı ve ona "iki şehadet sahibi" lakabını verdi. Şayet peygamberlerin günah işlemeleri mümkün olsaydı Huzeyme'nin şehadetİ de caiz görülmezdi. (Fahrüddin er-Râzî).
İstiğfar
Bazı münekitler tarafından yanlış anlaşılan kelimeler vardır. Bu münekkitler bu yüzden fazla araştırmaya lüzum görmeden, "Kur'ân, peygamberlerin günahsız olduğu tezini müdafaa etmez" diye hükmedivermişler ve hataya düşmüşlerdir. Bu kelimelerden en önemlisi istiğfardır. Bu kelime çoğunlukla, "günahlarının affını dilemek" diye mânalandırılmıştır. Fakat bu kelime (gafr) kökünden geldiği için mânası daha geniştir. Gafr, "bir şeyi kirden muhafaza edecek başka bir şeyle Örtmek" demektir. Şu halde istiğfar sadece "bir örtü veya bir muhafaza aramak" demektir. Bu sebeple istiğfar, "bir günahın cezasından kaçınma çaresini aramak" mânasına geldiği kadar "günahtan kaçınmak" mânasına da gelir. Kastalani Buharı şerhinde bu hususu iyice aydınlatır. Gafr'm "setr" yani "örtü" mânasına geldiğini, bunun da ya insanoğlu ile günahı ayıran, yahut da günahla onun cezasını ayıran bir Örtü olduğunu ilâve eder (Kastalanî, c. I, s. 85). Kur'ân'da açıkça belirtildiği üzere peygamberler günahsız olduklarına göre onlar hakkında kullanıldığı takdirde istiğfar kelimesinin insanoğlunun meyilli olduğu günahlardan kaçınmak çaresini aramaktan başka bir mânası olamıyacağı tabiîdir. Bu sebeple peygamberlerin istiğfarı, günahtan kaçınmak için Allah'a sığınmaları demektir. Çünkü ancak ilâhî bir himaye sayesindedir ki günahtan masun kalabilirler. Onun İçin bir hadîste Hz. Muhammed @'in günde yüzlerce defa istiğfar ettiğinden bahsedilir; bu Hz. Peygamber @'in günahtan kaçınmak için her dakika Allah'a sığındığını ve şeytana uyup Allah'ın emirleri dışına çıkmamak için dua ettiğini gösterir. İstiğfar, yahut da gafr (günahtan kaçınmak) için dua etmek hakikatte ruhî mükemmeliyete ermek gayesi ile gittikçe yükselmek için Allah'ın yardımını istemektir. Hattâ cennete gimelerine izin verilenler bile gafr için Allah'a yalvarmaktadır: "...Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla (iğfir). Doğrusu, senin herşeye gücün yeter." (66: 8). Bu kelime konuşma dilinde "bizi affet1" diye söylenir, fakat, günahların affı mânasında afiv edilmek burada yersiz düşer, çünkü zaten günahları affedilmeyen kimse cennete giremez. Bu sebeple burada kullanılan gafr kelimesi ölümden sonra devam edecek olan ruhî gelişmeyi temin için Allah'tan yardım istemek manasınadır. Başka bir yerde de gafr kelimesinin aynı olan mağfiret, bir cennet hediyesi olarak anlatılır:
İnsanlığın Rehberleri Ve Önderleri 133
"...Orada kendileri için her çeşit meyva, Rablerinden de bağışlama vardır..." (47: 15) fı4ağfiret' iyi kulların cennette pay alacakları şeylerden biridir ve bu sebeple oradaki insanların ilerlemeleri hususunda Allah'ın onlara hjr yardımıdır.
Zenb
Bİr çokları tarafından yanlış anlaşılan bir kelime de zenb'ür. Bu kelime genellikle "günah" kelimesiyle tercüme edilir. Fakat zenb'm çok geniş bir mânası vardır. Râğıb el-Isfahanî'ye göre zenb, "bir şeyin ucunu almak" demektir ve "kötü, hoşa gitmeyen bir netice veren" her hareket için kullanılabilir (Müfredat). Bİr başkasına göre de zenb, "günah, cürüm veya kabahat" demektir. Bu kelimenin ism kelimesinden de farklı olduğu söylenir; çünkü zenb hem kasdî olabilir, hem de bir dikkatsizlik neticesi olabilir; halbuki ism doğrudan doğruya kasdîdir, bilhassa bile bile yapılmıştır (Lisanu'l-Arab). Bu sebeple zenb hem kötü bir niyetle bile bile işlenen günahlar için, hem de dikkatsizlik neticesi kusurlar, hatalar için de kullanılabilir. Bu hususta sâdık bir kul ile bir günahkâr arasında dünyalar kadar fark vardır. Doğru bir kimse doğruluktan kıl kadar sapmadığı halde her zaman İçin insanlara iyilikte kusur ettiğini, Allah'a karşı olan vazifesini gereği gibi ifa edemediğini düşünür. Onun için bir hayır işlediği anda bile hep kendinde bir kusur bulur. Fakat böyle bir kişinin kusurları ile bir günahkârmki arasında pek çok fark vardır. Günahkârın kabahati veya zenbi, onun bile bile Allah'ın çizdiği yoldan ayrılması ve bile bile kötülük etmesidir; doğru kimsenin kendinde kusur bulması ise yaptığı iyilikleri az bulmasından ve elinden geleni yapmadığını zannetmesindendir.
Hata
Bu arada üzerinde durulması icap eden bir
kelime de hat'a yahut da hata' kelimesidir. bu kelimenin de mânası çok geniştir. Râğıb el-Isfahanî'ye göre, "bir insan iyi bir şey yapmaya niyet eder de sonunda fakında olmadan onun yerine hiç niyetinde olmayan bir şey yapmış olursa" bu da bir hatadır. Bir başkasına göre hata ile ism (günah) arasındaki fark şudur: /sm'de (günahta) niyet vardır, hatada ise bu şart değildir (İbn-i Cerîr - c. V, s. 162). Bir müçtehid doğru bir sonuca varmayıp fikrinde yanılsa (hataya düşse) bile niyeti iyi olduğu için yine mükâfata lâyıktır deniyor. Bunun için hata muhakkak günaha delâlet etmez.
Münferit Vak'alar: Hz. Nuh Ve Hz. İbrahim
İslâm hakkında tenkitler yapan Hıristiyan münekkitler en çok, peygamberlerin günahsız olduklarını ifade eden esasa itiraz etmektedirler. Daha önce de belirtildiği gibi, bunun sebebi Hıristiyanlıktaki "kefaret akidesi"dir. Hz. İsadan başka hiç günahı olmayan birisi daha mevcut olduğu takdirde bu akide çürüğe çıkar. Fakat bu tenkit Kur'ân'da beyan edilen herhangi bir esasa istinaden yapılmaz, çünkü Kur'ân'da bütün peygamberlerin gerek sözleri ile, gerek hareketleri ile ilâhî emirlere sâdık kaldıkları en açık sözlerle ifade edilmektedir. Münekkitler bu tenkitlerini daha ziyade bir kaç peygamberin bazı hallerine dayanarak yapmaktadırlar. Bu yanlış tenkidin çoğu yukarıda izah edilen dört kelimeden yani gafr, istiğfar, zenb ve hata kelimelerinden çıkmaktadır. Nuh peygamberin günahkâr olduğu söyleniyor; çünkü Allah'a dua ederken şöyle demişti: "Nuh dedi, ya Rab! Bilgim olmayan şeyi bir daha sana sormadan yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğramış olanlardan olurum." (11: 47). Bağışlamak, affetmek kelimesini ifade için gafr kullanılır ki bu kelime yukarıda da belirtildiği gibi hem insana işlediği günahın cezasını bağışlamak, hem de insanı günah işlemekten korumak mânasına gelir.
Bu âyette de Nuh'un en ufak bir günah itirafında bulunduğunu gösterir hiç bir şey yoktur. Aynı şekilde İbrahimin de günahkâr olduğu söyleniyor; çünkü İbrahim "Allah'ın hüküm gününde kusurlarımı bağışlamasını ümit etmekteyim!" demişti (26: 82). Hataya düşmek başka, Allah'ın emirleri dışına çıkmak başkadır. Aklı başında hiç bir münekkit de bu sözleri bir günah itirafı şeklinde alamaz.
Hz. Muhammed @
Zenb'inin bağışlanması için Allah'a sığınması (istiğfar) emredildiğinden Hz. Peygamber @'in günahkâr olduğu söylenir (40: 55). Günahtan kaçınmak için dua etmek bir günah işlemiş olduğuna delâlet etmez. Bağışlanmak isteyen kimse daha ziyade günah işlemekten çekinen, kaçınan kimsedir. Sonra burada zenb kelimesi kullanılmıştır ki, bu da insanın herhangi bir kusuru manasınadır. Bununla beraber şu âyetler daha ayrıntılı incelenebilir: "Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir." (48: 1-2). Buradaki zenbike kelimesini senin zenb'm, senin hatdn diye tefsir etsek bile yine burada Hz. Peygamber @'e bir günah isnat edilmiş olmaz, söz konusu olan ancak beşerî kusurlardır. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi zenb bu mânaya da gelir. Fakat buradaki zenbike kelimesi senin zenbin mânasına olmayıp "sana atfedilen zenb" demektir. Bu cümlede bahsolunan zaferin, Hudeybiye antlaşması olduğu belirtilmektedir (Buharı). Müslümanlarla muarızları arasında devam eden uzun bir düşmanlık devrinde, düşmanlar İslâm'ın güzelliklerini anlamak fırsatını bulamamış, müslümanhğa karşı bir nefret besle-yegelmişlerdi. Hz. Muhammed @ İle yalnız savaş meydanında karşılaşıyor ve münasebette bulunuyorlardı, bunun için de onu kendilerinin düşmanı olarak düşünüyorlardı. Hudey-biye'de yapılan antlaşma müslümanlar hesabına bir zaferdir veya hiç olmazsa düşmanlıklara bîr nihayet verdiğinden İslâm dâvası için bir kazançtır. Memleket barışa kavuşarak müslümanlarla hiç çekinmeden serbestçe karıştılar. İslâm'ın yerinde ve iyi olan esasları Hz. Peygamber @'in yüksek ahlâkı ile birlikte tesirlerini gösterdi; yanlış düşünceler yok edildi ve halk islâm'a doğru kaymağa başladı. İşte bu sebepledir ki, İslâm için bir zafer kabul edilen Hudeybiye antlaşması Hz. Muhammed @ için söylenen kötü şeyleri çürüterek Peygamberi böyle isnatlara karşı esirgemeye vesile oldu. Bu, insanların gönlünü fetheden bir zaferdi. Bu antlaşma onların İslâm hakkındaki düşüncelerini değiştirmiş, müslü-manlann sayısı günden güne baş döndürücü bir hızla artmış ve bütün istihzalar, küçümsemeler kalkmıştır. Yukarıdaki âyette "gelecek" kelimesiyle sonradan çıkıp İslâm'ı tenkit edecek olanlar kastedilmektedir. Şimdi olduğu gibi sonradan da Hz. Peygamber @'in aleyhinde söyleyecekler çıkacağına, fakat bütün bu iftiraların ve yanlışlıkların aynı şekilde yok edileceklerine îma edilmektedir. İzafe kelimesinin Arapça'daki bu mânasını herkes bilir. Kur'ân'da bir çok defalar Allah'ın ortaklarından bahsedilir, fakat bundan politeistlerin (birden fazla ilâha inananların) Allah'a koştukları ortaklar kastedilir. Aynı şekilde (5: 2) deki ismî kelimesi de "benim günahım" değil, "bana karşı işlenen günah" manasınadır: "Ben isterim ki 'günahımı' kendi günahını da üzerine alasın da ateşliklerden olasın."
Hz. Musa
Musa peygamberin de bir Kıptiyi öldürerek günah işlediğini söylerler. Fakat Kur'ân-ı Kerîm, Musa'nın bir İsrailîye fena muamele edildiğini görerek onu müdafaa için yumruğunu kullandığını (28: 15) ve adamın kazara öldüğünü gayet açık bir dille anlatır. Bu şartlar altında hiç bir kanun yoktur ki o adamı suçlu görüp cezalandırsın. Başka bir yerde bu vak'a dolayısıyla Musa için dâi kelimesinin kullanıldığı doğrudur (26: 20); fakat dâi "şakırmıştı, aklı karışmıştı" demektir. Kelime burada bu mânada kullanılmıştır. Kur'ân'da puha sûresinde bu kelime Hz. Muhammed (a) için de hemen hemen aynı mânada kullanılır (93: 7) ki, "kendi başına peygamberliğe erişmesi imkânsız" demektir. Bunu yalnız Kur'ân değil, bizzat Peygamber @'in hayatı da gösterir. Çocukluğundan beri hem putlardan, hem de o zamanki Arap toplumunun fena huylarından kaçmış, kendini böyle şeylere kaptırmamıştır. Kur'ân'da bundan şöyle bahsedilir: "Arkadaşınız ne yolunu şaşırdı, ne haktan ayrıldı" (53: 2). Böyle kötülüklerle dolu bir toplumun içinde yaşadığı halde yalnız o kötülüklere uymamakla kalmıyor, aynı zamanda o insanları içinde bulundukları kötülüklerden kurtarmak çarelerini bulmak için de didiniyordu. Sükût etmiş bir beşeriyetin rezil halini görüyor, fakat onları nasıl kurtaracağını bilemiyordu. Şu âyette de söylendiği üzere ona bu yolu gösteren Allah oldu: "Seni yolunu şaşırmış gördü de doğru yola götürmedi mi?" (93: 7).
Hz. Âdem
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem'e gelince, onun için "Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı." (20: 121) denir. Fakat burada da işlenmiş bir günah yoktur. Çünkü bu vak'adan önce açıkça şöyle denir: "Andolsun ki biz, daha önce de Âdem'e bir emirde bulunmuştuk, ama o unuttu ve biz onda bir azim de görmedik." (20: 115). Âdem Allah'a isteyerek; bilerek karşı gelmemişti; bu itaatsizliğine sebep o aradaki unutkanlığı idi. Aynı vak'anm anlatıldığı (2: 36) da "itaatsizlik" kelimesi için dâl'den gelen bir kelime kullanılır ki mânası "bir ayak kayması, bir hata" demektir. Görülüyor ki Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine günah isnat edilen bir tek peygamber yoktur ve bu sebeple peygamberlerin günahsız oldukları ilkesi reddedilemez bir akidedir. (M. M. Ali, Din-i İslâm).
Peygamberlere itaat
Allah'ın bu sevgili kullan; hakikati konuşan, samimi ve dürüst, daima kendilerini helâl dairesi içinde tutan ve düşünce ve fiilde, akıl ve yönelişte insanların en iyisi olan bu insanlar her insanın kendilerine itaat etmesini haket-mişlerdir. "...Gözümün önünde yetişesin diye..." (20: 39) İlâhi emrine uygun olarak insanlığın öğreticisi ve rehberleri olmak üzere yetiştirilmişlerdir: "Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler." (38: 46-47). Hikmet, basiret, yetenek ve dehaları sebebiyle insanların diğerlerine ter-cİh edildiklerinden Allah kendilerine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermiştir ve insanlığa "İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdik-leridir, onların yoluna uy!" (6: 90) buyurmuştur.
Takdir Ve Tasdik
Peygamberler Allah tarafından takdir ve tasdik edilmiş kimselerdir. Hayatları alışkanlıkları ve davranışları diğer insanlar tarafından takip edilecek parlak bir örnek kabul edilmiştir. Bu İlâhi bir lûtuftur.
Aynı hedefe giden değişik yollar olabilir, ancak peygamberlerin gittiği yol Allah tarafından tasdik edilen bir yoldur. Bu yol Allah'ın sevgili kullarının yolu olduğu için bütün diğerlerine tercih edilir; peygamberlerin sevdiği herşey Allah katında bir örnek ve ölçü haline gelir. Bu nedenle peygamberlerin örneğini takip etmek, onların itiyatlarını ve davranışlarını taklit etmek ve onların koyduğu kurallara uygun hareket etmek kişinin Allah'a yakın olmasını sağlar. Peygamberleri sevmek kişiyi Allah'a sevgili kılar ve onlara düşmanlık İlâhi gazabı davet eder -bu zaman ve mekânın değişmesiyle değişikliğe uğramayacak olan Allah'ın Kanunu'dur: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir." (3: 31).
Bunun tam zıddı zâlimlere ve inkarcılara yönelmek ve insanları Allah'tan uzaklaştırıp O'nun gazabını davet eden hareket tarzlarını ve usullerini kabul etmektir: "Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz." (11: 113).
Hidayete Yöneltme Yolları
Peygamberlerin sünneti Şeriat tarafından hidayete yönelten fıtrî mizaç olarak kabul edİ-lir. îlâhi kanun nebevî sünneti güzel işler olarak kabul eder ve müminlere bunu takip etmeyi emreder. Peygamberlerin hareket ve fiilleri insanların şahsiyetini yüceltir. Çünkü bunlar Allah'ın takdirine mazhar olmuş işlerdendirler: "Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 138).
Allah Teâlâ, belli hayat tarzını, davranış ve fiilleri diğer üslup, tarz ve işleyişlere tercih eder. Allah'ın razı olacağı davranışlar Şeriat tarafından müminlerin özellikleri ve insanın fıtrî mizacı olarak tavsiye edilmiştir. Nebevî uygulamalardan farklı bir alışkanlık Şeriat tarafından bir cehalet işareti, boş beyinlilerin âdeti ve kâfirlerin yolu olarak tezyif edilmiştir? Yollardan biri peygamberlerin geçtiği ve Allah'ın seçtiği yoldur, diğeri ise müşrik mazinin, şeytanın ve takipçilerinin izlediği yoldur.
Âdet ve alışkanlıkları, yeme ve içme adabını, giyinme ve hayat tarzını, kısaca Nebevî kültür adı altında geçen herşeyi düzenleyen ilke budur.
Sağ el niye sol ele tercih edilmiştir? Niçin her İyi işte, yemede ve içmede, bir şeyi vermede ve almada sağ elin kullanılması tavsiye edilmiştir? Ve sol el niye tuvalet temizliği ve benzer işler için kullanılmalıdır? "Her iki el de Allah tarafından yaratılmıştır ve eşit hürmeti haketmektedir" diye düşünülebilir. Peygamberlerin sünnetini bilmeyen kimseler her iki ellerini de aynı işler için kullanırlar, çünkü bu konuda onlara rehberlik edecek bir düstur yoktur.
Son Peygamber Hz. Muhammed @'in sağ elini kullanma itiyadında olmasının, kendisinin temizliğe olan düşkünlüğü veya İlâhi ilham alması dışında bir başka sebebi yoktur. Gerçekte, peygamberlerin yerleşik mizaçları daima Allah'ın rızası ve İradesi ile uyum içindedir. Her güzel ve düzgün işi sağ elle yapmak da bundan dolayı tavsiye edilen bir uygulama ve İslâmî hayat tarzının bir göstergesi kabul edilmiştir. Hz. Aişe (r. anha) Hz. Peygamber @'in her hayırlı işe sağ elle başlama alışkanlığında olduğunu rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber @, mümkün olduğu kadar her işe sağ eliyle başlamayı tercih ederdi. Bu iş isterse kendisini temizlemek veya saçını taramak veya ayakkabılarını giymek olsun." (Buharı).
Kişi buradan Hz. İbrahim'in sünnetinin de tavsiyeye lâyık olduğunu ve onun eğilim ve itiyatlarının taklit edilebileceğini de tahayyül edebilir.
Kültürlerin Kurucuları: Peygamberler
Peygamberler insanları yalnızca bir inanca -İslâm'a- davet etmiş olmazlar, yeni bir kültür ve medeniyetin tohumlarını taşıyan yeni bir hayat tarzını oluşturacak temelleri de ortaya koyarlar. Bu nebevî kültürün kendi has kuralları, işaretleri ve özellikleri vardır; bunlar diğer müşrik kültürlerden kendilerini ayırde-derler. Bu her iki tip kültür esas ve özde farklı olduğu gibi tezahür ve dış görünüm bakımından da farklıdırlar ve birbirleriyle çelişirler.
İbrahimî-İslâmî Medeniyet
Nebevî kültürün kurucusu Hz. İbrahim bu kültürün binasını tevhid, takva, iman ve fıtrî insiyaklar ile insanlığın iyiliği ve selameti tekelleri üzerine kurmuştur.
Uz. İbrahim'in ahlâki anlayışı ve hayat tarzı bu medeniyeti dokumuştur: "Doğrusu İbrahim çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah'a vermiş bir kimse idi." (11: 75); "Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi." (9: 114).
Hz. İbrahim bu medeniyetin kurucusudur, Hz. Muhammed @ ise onu tamamlamış ve mükemmelleştirmiştir. Ona yeni bir hayat vermiş; en geniş ve sınırsız mükemmeliyet çerçevesini kazandırmış, şekil ve muhtevasını yenilemiş, evrensel ve ebedî bir medeniyet haline gelmesini mümkün kılmıştır.
Bazı Bariz Özellikler: İbrahimî-İslârnî medeniyet putperestliği ve Tek olan Yüce Allah'a şirk koşmayı takbih eder ve insanlığın her türde ve şekildeki putlara kulluk etmesini yasaklar. Hz. İbrahim, Allah'a şöyle münaca-atta bulunmuştur: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." (14: 35).
Müminlere şöyle tavsiyede bulunmuştur: "...O halde pis putlardan ve yalan sözden kaçının. Allah'a ortak koşmadan, hâlis olarak O'nu birleyenlerden olun..." (22: 30-31).
Bu medeniyet hiç kimsenin fuhşiyata, mün-kere ve ahlâksızlığa bulaşmasına izin vermez; dünyanın haram kazançlarını da hoş görmez. Makam ve mevki için savaşma yoluna da başvurmaz, çünkü; "Bu ahİret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (28: 83), ilâhî Öğüdüne uygun hareket etmeyi planlayan bir vazifeyi yerine getirmektedir.
insanlar arasında renk, ırk ve memleket ayrımı yapılmaz. "Bütün insanlar Âdem'dendir ve Adem ise topraktandır. Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana takvadan başka bir üstünlüğü yoktur. Ey insanlar!
Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşj gelmekten en çok sakınamzdır."
(Siret-i İbn-i Hişarri).
Bu medeniyetin rehber ilkesi bu olduğundan Son Peygamber ve İnsanlığın öğretmeni "hizipçiliğe çağıran bizden değildir" buyurmuştur (£bu Davud).
Bir keresinde Ensar ve Muhacirun, birbirlerine karşı kendi kabilelerini yardıma çağırdığında Hz. Peygamber @ kendilerini azarlamış ve "Bu hizipçiliğe son verin, o kerihtir ve zail olmuştur" buyurmuştur. (Buharı).
Bu, tevhidi iman ilkesi olarak, insanlığın eşitliğini ve şerefliliğini toplumsal ilke olarak, alçak gönüllülüğü ve Allah'tan korkmayı davranış kalıbı olarak ve Ahiret gayretini ve Allah yolunda mücadeleyi insanlığın hedefi olarak, merhamet ve adaleti savaşın kuralı olarak benimsemiş ve yüceltmiş bir medeniyettir. Devlet işlerinin yürütülmesinde, manevi sağlığın maddi menfaatlerin önünde tutulmasını, hakikatin yayılmasının gelir teminine tercih edilmesini tavsiye eden bir medeniyettir. Saltanat asası kullanmak yerine halka hizmete öncelik verilmesi arzu edilir. İnsanlığa fedakârâne bir gayretle hizmet eden, insanları cahiliyyenin ve bâtıl inançların baskısından kurtaran ve insanlığa fedakarlık ve infak ruhunu aşılayan tek medeniyet de İslâm medeniyetidir.
Bu medeniyetin özü Allah'ın Adı'dır, O'nun yadetmesi bu medeniyetin gıdasıdır, İlâhi renk onun rengidir ve Allah'a olan güven onun kumaşıdır; bu sebeple İlâhi takdir ve İlâhi özellikler bu medeniyetin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kur'ânî Hüküm
Kur'ân, peygamberlerin sünnetinin uygulanmasının önemini vurgulamakta ve müminlere tekrar tekrar onlann hayat ve hareket tarzlarını izlemelerini emir buyurmaktadır: "And olsun ki, sizin için, Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).
Müslümanlara, kendilerini doğru yola iletmesi için daima Allah'a yalvarmaları emredil-mektedir: "Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir." (1: 6-7).
Namaz içinde günde defalarca tekrarlanan bu dua insanlara Allah'ın sevgili kullan ve kendilerinin rehberleri olan peygamberlerin dostluğunu aramayı öğretmektedir. Bu muttaki kulların davranış ve görünümlerine yaklaşarak bu duayı hayata geçiren kimseler şüphesiz mübarek kılınırlar ve İlâhi rahmete maz-har olurlar.
Peygamberleri Sevmek Ve Hürmet Etmek
Kur'ân müminlerden Allah'ın rasüllerine hürmet etmelerini ve sadakatle bağlanmalarım, kalpten gelen bir hayranlık duygusu hissetmelerini talep etmektedir; çünkü, Kur'ân iki ruh arasında uyum sağlanmadan gösterilen bir itaate kıymet vermez. Halk krallara, siyasî önderlere ve askeri komutanlara itaat edebilir, ancak bu tarz bir teslimiyet gönülsüz bir boyun eğme fiilidir. İslâm bundan fazlasını talep eder; yalnızca zekat ve sadaka verilmesini ve dinî vazifelerin yerine getirilmesini yeterli görmez; emirlere istekle ve vazife şuuru içinde rıza gösterilmesini arzular: "...Siz de Allah'a ve peygamberine inanasmız, ona yardım edesiniz, O'na saygı gösteresiniz." (48: 9) "...bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden..." (7: 157).
İlâhî kelâm müminleri peygamberlerin şerefini yüceltecek davranışlara çağırır ve onlara karşı hürmetsizlik sayılacak davranışlardan meneder. Kur'ân'ın bu konudaki açık emri şöyledir: "Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin bo-§a gitmemesi için, Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın. Seslerini Peygamberin yanında kısan kimseler, Allah'ın gönüllerini takva ile sınadığı kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır." (49: 2-3). "Peygamberin çağrısını kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tut', mayın." (24: 63).
Hz. Peygamber @'in itibarına leke gelmemesi ve hâtırasına hürmeten, hanımlarının, vefatından sonra yeniden evlenmelerine müsaade edilmemiştir: "...ne Allah'ın peygamberini üzmeniz, ne de O'nun eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir..." (33: 53).
Müminleri Peygamberlerini canlarından, mallarından ve çocuklarından daha fazla sevmeye yönelten pek çok emir vardır. Bir sahih hadiste şöyle buyurulmaktadir: "Size babanızdan, oğullarınızdan ve bütün diğer insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe iman etmiş olmazsınız." (Buharı ve Müslim).
Bu hadisin bir diğer rivayet şekli Tabera-nİ'nin el Mucemu'l-Kebır ve el-Evsat eserlerinde "kendi canlarınızdan da" ziyadesiyle yer almıştır.
Buna benzer olarak Hz. Peygamber'in @ şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Üç şeye sahip olan iman lezzetini tatmıştır: Birincisi Allah'ı ve Rasûlünü bütün diğer varlıklardan üstün tutmak."
Hz. Peygamber @'İn ashabı Allah'ı ve Rasu-lünü canlarından daha çok sevme gereğinin manasım idrak etmişlerdi. Bu konuda onlar daima çok gayretli idiler ve Rasûlullah'm her emrini yerine getirirlerdi. Onun yöneldiği yolu takip etmekten zevk duyarlar ve davet ettiğinde her güçlüğe sabırla göğüs gererlerdi. Bundan dolayı ebediyete değin müminler sınıfının en ön safındakİ yerlerini muhafaza edeceklerdir. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Peygamber @'i kendi canından çok severdi. Bir keresinde Utbe b. Rebia tarafından çok acımasızca dövülmüştü, yüzü öyle şişmişti ki burnunu yanaklarından ayırmak imkansızlaşmıştı. Renî Temim onu ölecek zannıyla kaldırdılar. Kendine geldiğinde ilk sorduğu Peygamber @-jn selamette olup olmadığı idi. Hz. Peygamber @'in sağ ve salim olduğuna ikna olunca ancak yatıştı. Kendisine yemek isteyip istemediği sorulunca: "Allah'a yemin ederim ki peygamberi görene kadar yiyecek ve içeceğe el sürmeyeceğim' dedi." (el-Bidaye ve'n-nihaye, c. 3, s. 30).
Ensar'dan bir kadının imandan kaynaklanan-sevgisi de buna benzer bir örnektir. Kadın Uhud Savaşında babasını ve kocasını kaybetmişti. Kendisine bu telafisi imkânsız kayıpları haber verildiğinde, kadın bu kederli hadiseyi bir tarafa bırakıp Hz. Peygamber @ 'in selamette olup olmadığını sordu ve onu görünce "Sen esenlikte olduğun sürece hiçbir üzüntünün önemi yok!" dedi. (îbn-i İshak, s. 435, veBeyhaki).
Münafıkların lideri Abdullah İbn-i Übeyy'in oğlu Abdullah'ın hissettiği derîn sevgi de aynı tarz bir sevgidir. Babasının "Medine'ye dönüşte güçlü olan zayıf olanı sürüp çıkaracak" dediğini haber aldı. Bu değersiz babanın değerli oğlu kılıcını kınından çıkararak şehrin dışında babasını karşıladı ve ona şöyle dedi: "Bunları söyleyen sen misin? Allah'a yemin olsun ki, gücün ve izzetin kime -sana mı yoksa Rasûlullah (St'e mi ait olduğunu kesinlikle bileceksin." Ve şöyle ekledi: "Rasûlullah'tan izin almadıkça Medine'ye giremezsin!" (7e/-sir-iTaberi, c. 28).
Ashabın İslâm için hayatlarını ortaya koymalarına sebep işte bu derin duygusal bağdı; evlerini ve ocaklarını terkettiler ama Allah'ın yolunu terketmediler. Ölüm onlara Peygamber @ için ve Peygamber @ ile birlikte olunca sevimli geliyordu. Hz. Peygamber @ En-sar'a Bedr savaşından önce Medine dışında da savaşıp savaşmayacaklarını sorduğunda Şöyle bir cevap aldı: "Biz dinlemek ve itaat etrnek üzere sana söz verdik. O halde ne istiyorsan onu yap, biz seninle birlikteyiz. Seni Hak'la gönderene yemin olsun ki, eğer bize şu ileriki denizden geçmemizi emretsen ve kendin suya dalsan biz de seninle birlikte dalarız." (Bu sözleri Sa'd b. Mu'âz söylemiştir).
İslâm Dünyasının Can Damarı
İslâm dünyası, bugün can damarını teşkil eden bu sevgiden yoksundur. İnsanlar, Şeri-at'va. hükümlerine uygun hareket çimiyorsa, ibadetler onlara zahmetli geliyorsa, veya modern eğitimden geçmiş gençliğe Hz. Peygamber @'in emrettiklerini uygulamak güç geliyorsa bunun sebebi Müslümanların Hz. Peygamber @'e duydukları sevgi ve saygının Kur'ân'da talep edilen gibi olmayışındandır. Esasen bu geçmişte harikuladelikler oluşturmuş ve halen de mucizevî gücünü kaybetmemiş olan hayatî kıvılcımın kaybedilmiş olması durumudur. Bu kıvılcımın kaybedilmesi entellektüel gayret, kararlılık, yetenek ve örgütlenme ile telâfi edilemeyecek bir kayıptır.
Başarının Anahtarı
Bir peygambere tâbi olan toplumların başarısı onların bu peygambere pazarlıksız teslim olmaları ile mümkündür. Bunu yapmayan hiçbir toplumun yetenekleri veya imkânları ya da kültürel zenginlikleri ne olursa olsun başarıya eremez. Başarı ancak peygamberin vazife ve davetini benimsemek, sevmek ve izleyip bu davet için çabalamakla mümkün olur. Peygamberin yolundan ayrılan ve kendi siyasî manevralarına veya bir büyük dünyevî gücün yardımına dayanan bir topluluk izzet ve haysiyetini kaybeder; iç karışıklıklar, sosyal, siyasî, iktisadî ve ahlâkî istikrarsızlıklar içinde yuvarlanır durur, nihayetinde çöker gider.
İslâm Dünyasının Felâketi
Günümüzde genelde İslâm dünyası ve özelde Arap dünyası kendilerine gösterilen yoldan sapan bir peygamber ümmetine ne olabileceğinin üzücü bir misâlini teşkil etmektedir. Bu ülkelerin halkları değişik "izm'lere öncelik vermeye başladıklarından beri kendi hanelerine yazılacak bir başarıya ulaşmış ve karşı karşıya kaldıkları meseleleri çözebilmiş değildirler. Bu "izm"lerin takipçisi önderlerin peşinden giderek hep hayal kırıklığına uğramışlardır. Nasyonalizm, sosyalizm, moder-nizm, gibi değer ve kavramları kabul etmeye ve diğer başkalarını taklit için İslâmî inanç ve kuralları terketmeye hazır oluşlarından dolayı diğer milletlerin takdirlerini de toplayabilmiş değillerdir. Arap kardeşlerimiz, birliklerini kaybettikleri, Filistin'in özgürlüğünü sağlayamadıkları ve milletler topluluğu içinde hürmete lâyık bir yer kazanamadıklan için burada kendilerinden bu şekilde bahsedildiğinden dolayı özür beklemesinler. Doğan her yeni gün onlara yeni bir mesele, yeni bir güçlük getirmektedir. Arapların şimdiki durumu Hz. Ömer'in şu hikmetli hadisesine kafa yormalarım gerektirmektedir: Hz. Ömer'e, kendisini zamanın en güçlü imparatorluğunun hâkimi olarak tanıtması teklif edildiğinde o şöyle cevap vermiştir: "Sizler en değersiz bir millettiniz, daha sonra Allah sizi İslâm vasıtasıyla yüceltti, şereflendirdi. Bundan dolayı, ne zaman İslâm olmaksızın paye isterseniz, Allah sizi zillet içine düşürür!' (el- Bidaye ve'n-ni-haye, c. VII, s. 60).
KISIM 6
BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEYEN MESAJI
Kur'ânî Deliller
Bütün peygamberlerin bilgi kaynağının Allah olduğunu bildiğimize göre, bütün peygamberlerin İnsanlığa aynı tebliği ulaştırdığı sonucuna da varabiliriz. Bu tebliğin temellerinde hiç bir faklılık yoktur. Yalnızca en son tebliğin en mükemmelletirilmiş olan tebliğ olduğunu söyleyebiliriz. Kur'ân bütün peygamberlerin aynı İlâhi bilgi ekolüne mensup olduklarını ve aynı ruhaniyeti taşıdıklarını ifade etmektedir: "Ey Rasûller! Temiz olan şeylerden yiyin, sâlİh ameller işleyin. Çünkü ben ne yaparsanız hep bilirim. İşte bu dininiz esasta bir tek dindir; ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." (23: 51: 52).
"'Allah, 'dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi size de din kıldı..." (42: 13).
Kur'ân-ı Kerîm, peygamberlerin fıtratları itibariyle tek bir dinin gayretli takipçileri olduklarını yani tek bir Allah'a ibadeti emrettiklerini belirtmektedir. Sıradan insanları sapkınlığa ve karşılıklı çatışma içindeki gruplara ayrılmaya iten şey, kötü işler işleyenlerin kibir ve kendini beğenmişliğidir.
"İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi. Kendilerine Kitab verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras yüzünden o (kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir." (2: 213).
... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol ik- Allah isteseydi, hepinizi bir tek yapardı, fakat size verdiğ(i nimet)ler içinde sizi sınamak istedi..." (5: 48).
Şah Veüyyullah Dehlevî bu hususta şunları yazmaktadır: "Bütün peygamberler tek bir 0İn (hayat tarzı) vazetmişlerdir ve eğer aralarında bir fark varsa bu kendilerine inanan kişiler arasında uyguladıkları hukukî yapılara ait uygulama ayrıntıları ile ilgilidir. Ancak herbiri kendisinden olan dinlerinin temel emir ve yasaklarına gelince aralarında tam bir anlaşma vardır. En temel ortak noktaları ise Tevhid' dir." {Hücceîullahi'l-Balİğa, Kahire, c. I, s. 84).
Hz. Muhammed @ bu gerçeği kendi zarif üslûbu ile şöylece açıklamıştır: "... Esasen Peygamberler baba bir kardeştirler, anaları ayrıdır, dinleri birdir. " (Buhari, Kitabü'1-En-biya).
Kur'ân'a baktığımızda iki nokta çarpıcı şekilde açığa çıkar:
Birincisi kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir ırk, millet veya kavim yoktur: "Her ümmetin bir peygamberi vardır..." (10: 48). "Andolsun ki her millete... peygamber göndermişizdir." (16: 36). "Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik." (21: 7).
Kadir-i Mutlak Allah insanları doğru yola götürmeleri için her kavmin içinden birilerine Nur'unu iletmiştir. Kur'ân'da bu hususu destekleyecek sayısız âyet vardır. Bu gerçek öyle önemlidir kî, Allah'a iman edenlere bu hakikat iman esaslarından biri olarak bildirilmiştir; "Allah'ı ve peygamberi inkâr eden, Allah'la peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azab hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine inanıp, onlardan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecirlerini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder." (4: 150-152).
"... Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. 'Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik. Rabbimiz! Affına sığındık, dönüş sanadır' dediler." (2: 285).
İkinci olarak, müminlere yalnızca bütün peygamberlere değil, onlara indirilen kitaplara iman etmeleri de emredilmiştir: "Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya-kub'a ve torunlarına gönderilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlerine verilenlere, onları birbirinden ayır-detmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlardanız,' deyin." (2: 136). "Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini ve ahi-ret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." (4: 136).
Daha sonra Mümin sûresinde daha önce indirilmiş kitablara inanmayanlar ahirette cehennem azabı görmekle tehdit edilmektedir: "O, Kitab'ı ve elçilerimizi gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlar, yakında bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir: Kaynar su İçinde. Sonra da ateşte yakılacaklardır." (40: 70-72).
Bütün peygamberlere ve onlara gönderilenlere iman etme şartının arkasında yatan fikir insanların, başlangıçta tüm insanlığın tek bir ümmet olduğu gerçeğini farketmelerini sağlamaktır. İnsanlar daha sonra bölünmüşlerdir ve bu nedenle birliklerini yeniden gerçekleştirmeye gayret etmek insanlığın çabası olmalıdır.
Peygamberlerin tebliğleri arasında gözlemlediğimiz geniş farklılıklar aslında bizim kendi zihnî tertiplerimizdir ve maalesef şiddetli düşmanlıkları körükleyecek tarzda işlemektedir. İnsanlık tarihinin değişik dönemlerinde peygamberler gönderen Hakim-i Mutlak, onlara insanlığa ulaştırmaları gereken tek bir tebliği emanet etti. İlâhî bilginin kaynağı çok olsaydı, dinler de çok sayıda olurdu. Nebevî vahyin kaynağı bir kabul edilirse -ki bu kaçınılmazdır- aynı tür (insanlık) için bir ve aynı dine inanmaktan başka alternatif yoktur.
İnsanlık onbinlerce yıl boyunca fiziken ve zihnen bir değişikliğe uğramamıştır. Bütün tarih boyunca ve bütün benzerliği içinde bütün çağların insanlarının tutkuları, zevkleri, kalben meylettikleri, siyasî ve yerel meseleleri aynı kalmıştır. İnsanoğlu temel nitelikler ve özellikler bakımından aynı kaldığından, Yaradan'ın bütün insanlığa aynı rehberiyetî göndermesi çok doğaldır. Aynı davranış kuralları onlara manevî dünyada rehberlik edemez mi? İnsanlığın aynı ruhanî Nûr tarafından yönlendİrİlmemesi için ne sebep vardır?
Peygamberlerin Bildirdikleri Dinin Mahiyeti
Allah'ın bütün peygamberlerinin her biri tarafından vazedilen dinin tabiatını ve muhtevasını görelim.
İslâm'ın vurgulamak istediği en temel kavram Allah'ın birliği (tevhid) ilkesidir ki, semavî dinlerin bütün binası bu temel üzerine inşa edilir. Diğer ilke, emir ve hükümler bu kavramdan kaynaklanır.
Allah'tan başka ibadet edilmeye değer bir varlık olmadığı ilkesine Kur'ân'ın çok güçlü vurgulama yapması onun Öneminin bir nevi yorumu olmaktadır. Bundan dolayı her peygamber ümmetinin zihnine bu gerçeği nakşetmeye çabalamıştır: "Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik; onlara, 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur; sakınmaz mısınız?' dedi." (23: 23) "Kavmine can yakıcı bir azab gelmezden önce onları uyar!' diye Nuh'u kavmine gönderdik. O da şöyle söyledi: 'Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin..." (71: 1-3).
Nuh'tan sonra bir diğer peygamber, Hûd, halkını Allah'ın hâkimiyetini kabule çağırmıştır "Ad milletine de, kardeşleri Hûd'u gönderdik 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız?1 dedi." (7: 65). "Ad kavmine kardeşleri Hud'u gönderdik, şöyle dedi: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz." (11: 50).
Daha sonra bir diğer meşhur peygamber, Hz. Salih tarih sahnesine çıkmış ve halkına kendinden önceki peygamberlerin verdiği mesajın aynısını vermiştir: "Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur..." (7: 73). "Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı İmar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir.' dedi." (11: 61).
Hz. İbrahim'in babası ve kavmi ile olan tartışması da aynı hakikati vurgular: "Babasına şöyle demişti: 'Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. Babacığım Şeytan'a tapma. Çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır." (19: 42-44).
"İbrahim babasına ve kavmine: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. 'Atalarımızı onlara tapar bulduk!' demişlerdi. İbrahim 'Andolsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz!' deyince 'Sen bize gerçeği mi getirdin; yoksa şaka mı ediyorsun?' dediler. O şöyle dedi: 'Hayır; Rab-biniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim." (21: 52-56).
Buna benzer olarak, Lût peygamber de kaviminden Allah'a samimiyetle İman etmelerini İstedi, ancak kavmi onun bu ihtarlarına kulak asmadı: "Lût kavmi de peygamberleri yalanladı. Kardeşleri Lût onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin...' dedi." (26: 160-163).
Hz. Yusuf haksız yere hapsedilmişti. Zindan demirlerinin arkasına atılmasına sebep olan vezirin ve karısının kibirli ve mütehakkim tavırlarıydı. Hapiste iken zindan arkadaşlarına vazetme imkanı bulduğunda o da aynı gerçeği dile getirmiştir: "Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm, yalnız Allah'ındır. O, yalnız kendisine ibadet etmenizi buyurmuştur. İşte doğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler." (12: 40).
Medyen halkına gönderilen bir diğer peygamber Hz. Şuayb da onlara şöyle seslenmiştir: "... Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrı yoktur..." (7: 85). "Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin..." (26: 177-179].
Şuayb'dan sonra Hz. Musa yeryüzüne gelmiş ve kavmine çok açık İfadelerle kâinatta var olan herşeyin rızkını verenin Allah olduğunu, ancak ve ancak O'na kulluk edilmesi gereğini tebliğ etmiştir. "Firavun: 'Musa! Rabbİniz kimdir?' dedi. Musa: 'Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir!' dedi." (20: 49-50). "Firavun: 'Âlemlerin Rabbi de nedir?' dedi. Musa, 'kesin olarak inanacaksamz, bilin ki O göklerin, yerin Ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir' dedi-" (26: 23-24).
Hz. İsa da havarilerine, selefleri tarafından vazedilen aynı hakikati aktarmıştır. Çok açık ifadelerle şöyle demiştir: "Benden önce gelen * evrat'ı tasdik etmek ve yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, size Rabbinizden bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbİnizdir. Öyleyse O'na kulluk edin; doğru yol budur." (3: 50-51). "İsa belgeleri getirdiği zaman demişti ki: 'Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının. Bana itaat edin. Doğrusu Allah benim de, sizin de Rabbinizdİr; artık O'na kulluk edin, bu doğru yoldur.' Ama aralarında gruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacakların vay haline!" (43: 63-65).
Hz. Muhammed @: Son Peygamber
Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed @ yer yüzüne geldiğinde zımnen şunları söylemiştir: "Ben de sizin gibi Ölümlü bir insanım. Ancak kâinatı yaratan Rabbim, beni, tebliğini sizlere ulaştırmam için seçti. Bu sayede sizlerin O'nun yaratış planı ile uyumlu şekilde yaşamanız mümkündür. Selefim olan diğer peygamberler tarafından da vazedilen tebliği sizlere hatırlatmamı emretti; buna göre Allah Yaratış'ta, Nimet, Rahmet jhsanda tektir. Bundan dolayı her makamdan daha çok O itaat edilmeye layıktır. Allah'ın bu kâinatı yarattıktan sonra otoriteyi başkalarına bırakması ve buna razı olması düşünülemez. O'ndan başkasına O'na rağmen itaat etmek tam bir nankörlüktür, çünkü varolan herşey varlığım yalnızca O'na borçludur."
"De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?' De ki: 'Bana, müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma!' (denildi)." (6: 14).
"Allah'tan başka dost seçme" tavrı, hakiki dinin ruhuna ters bir harekettir. Kur'ân fiilî hakimiyetin (de factö) de, hükmî hâkimiyetin (de jure) de, bütün yaratıkların mutlak hâkimi makamında olan Allah'a ait olduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı Allah'a iman etmek, O'nun hâkimiyetine iman etmektir. O'nunla ilişkimizin nasıl olduğunu bilmek ve mutlak kudret ve hükümdarlık sahibi olan Allah'a karşı diğer beşerî güç odaklarına nazaran daha üst seviyede ne gibi sorumluluklarımız olduğunu bilmemiz de gerekir. Kur'ân hâkimiyet ilkesini işte bu nedenle özellikle vurgulamaktadır. "... Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil; O'na tapmanızı emretmiştir. Bu dosdoğru dindir." (12: 40). "Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye Kadirdir." (5: 120).
Hakim-İ Mutlak olduğundan yalnızca Ö'na itaat edilmeli ve yalnızca O'na teslim olunmalıdır: "...İlâhınız bir tek ilâhtır. Öyle ise O'na teslim olun..." (22: 34). "... Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" (7: 54).
Bundan dolayı, Allah'ın hâkimiyetini kabul edip teslim olsak da, reddetsek de farketmez, yine de mutlaktır. Peygamberlerin üzerinde durdukları şey maddî hayatımızda kabule zorlandığımız O'nun hâkimiyetine paralel olarak Kadir-İ Mutlak'ın ahlâkî ve siyasî hayatımızda da hâkim olduğu gerçeğini aktarmaktır. Bu gerçeği kabul etmedikçe ve davranışlarımızı O'nun iradesi yönünde uygulamadıkça, hakiki saadet ve başarıya ulaşanlayız. Her peygamber tarafından vurgulanan bu gerçek Son Peygamber tarafından da tamamen vuzuha kavuşturulmuş ve uygulanmıştır.
Allah Hz. Muhammed @'e açık ifadelerle şöyle söylemesini emir buyurmuştur: "Ben peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem; ben ancak bana vahyolunana uymaktayım; ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (46: 9).
Bu âyet, gayrimüslimlerin İslâm hakkında sahip oldukları yaygın bir önyargıyı da ortadan kaldırmaktadır. Onlar İslâm'ın Muhammed @ tarafından kurulduğu ve bu nedenle "Muhammedîlik" diye adlandırılması gerektiği t zini yaymaya çalışmışlardır. Hakikate buı dan daha uzak bir şey olamaz. İslâm İlâhi b kanun nizamıdır. Allah tarafından peygan-berleri vasıtasıyla insanlığa gönderilmişti Peygamberler bu mesajı insanlara taşımışla ve bu doğrultuda bir hayat sürerek yasaya Örnek olmuşlardır. Allah bu dinin adını bizza kendisi koymuş ve "İslâm" demiştir: "Allal katında hak din İslâm'dır..." (3: 19).
Daha sonra Hacc sûresinde,, bütün peygam herlerin aynı dini, yani İslâm'ı tebliğ ettikler ve bu imana sahip kimselere "Müslümanlar' adını bizzat Allah'ın verdiği açıkça ifade edilmiştir. "Allah yolunda gerektiği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sîzin için bir zorluk yüklememiş-tir. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda) size Müslümanlar adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekatı verin ve Allah'a sımsıkı sanlın. O sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" (22: 78).
Bu safhada şu soru akla gelebilir. "Eğer bütün peygamberlerin insanlığa ulaştıracağı tek bir mesaj varsa, o vakit niye Hz. Muhammed @'in vazettiklerini takip etmek bu kadar önemli olsun? Eğer peygamberlerin sonuncusunun söylediği yeni bir şey yoksa neden İsa'nın veya Musa'nın yolu izlenerek kurtuluşa erişilmesin?"
Evrensel Elçi: Hz. Muhammed @
Bütün Peygamberlere İlâhi vahiy geldiği ve hepsinin de çağın ve toplumsal şartların gerektirdiği değişiklikler ve farklılıklar hariç insanhğa aynı tebliği ilettiği çok aşikardır. Hepsi aynı gayeyi gerçekleştirmeye, insanları bir Allah'a inanmaya ve O'ndan başkasına ibadet etmemeye iknaya çalışmışlardır. Ancak bu tebliğin insanhğa bütün mükemmeliyeti ile ulaşması Hz. Muhammed @ vasıtasıyla olmuştur. Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır:
"... Bugün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm'ı beğendim..." (5: 3).
Âyet-i kerîme Kur'ân'ın, dönem dönem Allah'ın iradesini insanlığa tebliğ etmek için gönderilen peygamberlerin bütün öğretilerini içerdiğini açıklamaktadır. Kur'ân, ayrıca insanoğluna rehberlik etmek üzere varlığının her döneminde ihtiyaç duyduğu veya duyabileceği bütün prensipleri de içerir. Nasıl ki Kur'ân en son vahyedilen Kitap olarak her yönüyle mükemmelse, Hz. Muhammed @ de peygamberlerin en sonuncusu olarak kıyamete kadar insanoğluna rehberlik etme vazifesiyle görevlendirilmiş bir peygamberdir: "Muhammed İçinizden herhangi bir adamın babası değil, o Allah'ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur..." (33: 40). "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez." (34: 28). "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107). "De ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. O'ndan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah'a ve ümmî Peygamber olan Rasûlüne -ki o, Allah'a ve O'nun sözlerine inanır- iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulaşınız." (7: 158).
Bu âyetler Hz. Muhammed @'in evrensel bir dâvetçi olduğunu zerafetle ortaya koymaktadır. Son şekliyle bütün bir İslâm imajı yalnızca O'nun vazettiklerinden elde edilebilir.
Yirmi üç yıllık peygamberlik dönemi boyunca Hz. Muhammed @, Rabbinin davetini büyük bir gayretle insanlara ulaştırmıştır. Ayrıca zaman-mekân düzleminde tebliği öyle mükemmel bir tarzda durdurmuştur ki böylece bütün zamanlar için yaşayan bir ideal sunmuştur. Söz ve amelleri ile Hz. Muhammed @ insanlara ferdî ve sosyal iyilik ve fazilete ulaşma yolunu göstermiştir. Ruhanî ya da dünyevî" hiçbir saha yoktur ki Hz. Peygamber @'in Öğretileri tarafından içerilmesİn.
Daha önceki peygamberler de Allah'ın tebliğini öğretmişler ve Örnek olacak şekilde yaşamışlardır. Ancak ulaştıkları başarıları incelendiğinde bu tebliğin belli bazı veçhelerini vurguladıkları görülür. Meselâ Nuh aleyhis selâmın hayatında hakiki bir müminin şevk ve coşkusu ile İmanın tebliğini ısrarlı şekilde yapan bir kişi örneği görülür. İbrahim'de, tevhid inancına ateşe atıldığında bile vazgeçmeyecek şekilde bağlılık bulunur. Musa'nın hayatı şer ve zulüme karşı her şeyi göze alarak yapılan başarılı bir mücadele tablosu sergiler. Yakub'un hayatı sabır ve feragatin mükemmel bir nümunesidir. İsa'nın hayatı Allah'ın iradesine teslimiyet ve O'na duyulan muhabbet duygularının somutlaşmasıdır.
Daha önceki peygamberlerin özellikleri, faziletleri ve iyi nitelikleri Hz. Muhammed @'in hayatında tecessüm etmiştir. Bir müminin din gayreti, Allah'a ve insanlara muhabbet, takva yolunda sebat ve feragat, düşmanlara karşı sonsuz cesaret, Yaradanın iradesi ve tam bir teslimiyet, onun hayatında bir devlet adamı ve toplumsal reformcu nitelikleri ile birleşmiştir. Bu birleşim öylesine mükemmel olmuştur ki, onun şahsiyeti her yönüyle ideal olmuştur. Bütün faziletler ve nitelikler birbirini tamamlayarak ve destekleyerek tam bir uyum sergilemişlerdir: hiçbir özellik aşın değil, hiçbir nitelik eksik değil; insanlık için mükemmel bir örnek teşkil eden bîr denge ve muhtevadır.
Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında bilinmedik, sisli hiç bir şey yoktur; müttakice yaşadığı hayatının her safhası günışığı kadar açıktır. Doğumu, çocukluğu, ticarî faaliyetleri, aile hayatı, Allah'a olan sarsılmaz imanı, arkadaşlarına ve düşmanlarına karşı muamelesi, devlet adamlığı, inancını vazetmekte gösterdiği gayret, güçlük ve yenilgi ya da zafer zamanlarında gösterdiği soğukkanlılık, kendi kendine hâkimiyeti; hastalığı ve vefatı -kısaca hayatının en küçük ayrıntılan-sahih olarak kaydedilmiştir. Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında bir kitap okunduğunda onun mübarek hayatı ile ilgili gerçekleri bulmak ve onları tedvin etmek için harcanan yorucu çalışmaların hayretle farkına varılır. Esmau'r-Rical (konusu, Hz. Peygamber @"den hadis nakledenlerin hayatlarını araştırma olan) ilmi, rivayet konusuna gösterilen büyük önemin en büyük ispatıdır. Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında en İyi kaynak olan hadislerin sahihliğine şüphe uyandırmaya çalışanlar tarafından hadislerin Hz. Muhammed @'in vefatından çok sonra tedvin edildiği iddiası öne sürülmektedir. Ancak bu görüş kesinlikle yanlıştır. Hz. Muhammed @'in hayatı ile ilgili kaynakları sahih kabul eden İlk müsteşrik Dr. A. Sprenger, bu iddialara şöyle cevap vermektedir: "Genelde hadislerin Hicret' in ilk asrında yalnızca ezber yoluyla muhafaza edildiğine İnanılır. Hadislerin genellikle aktarıldığı şekil olan haddesena kelimesinin oluşturduğu yanlış izlenim nedeniyle Batılı bilim adamları Sahİh-i Buharfde olan bütün hadislerin Buharî'den önce yazıya dökülme-diğini zannetmektedirler. Bu bir yanlışlıktır. İbn-i Amr gibi, Hz. Muhammed'in ashabından bazıları kendilerini O'nun söylediklerini yazmaya vakfetmişler; onları daha sonra tabiûnun pek çoğu takip etmiştir." (Journal ofîhe Asiatic Society ofBengal, Kalküta, c. XXV, s. 303'den nakleden Muhammed Zü-beyr Sıddık, Hadith Literatüre, s. 43).
Muhammed Esed, islam at the Crossroads (Yolların Ayrılış Noktasında İslâm) adlı eserinde şöyle yazmıştır: "Gayemizi temin için tek amacı, Hz. Peygamber @'in hadislerinin anlamım, şeklini ve rivayet yolunu araştırmaya yönelik tam bir bilim dalı, gelişmiş olduğunu söylemek yeterlidir. Bu bilimin tarihî, bir dalı her kim Hadis nakledicisi olarak biliniyorsa, onun ayrıntılı biyografisini kırılmayan bîr zincir şeklinde tesbit etmeyi başarmıştır. Her nokta-i nazardan iyiden iyiye araştırılan bu kadın ve erkeklerden yalnızca güvenilir bir hayat tarzına sahip kabul edilenlerin rivayet ettikleri hadisler dikkate alınır. Bir kişiden hadis rivayet edebilmek için muhaddisûnun koyduğu ölçüleri mükemme-len doldurması gerekir. Bu ölçüler, alınan hadislerin tam ve kesin olmasını sağlar, (islam at the Crossroads, Lahore, 1963, ss. 120-121). Esed şöyle devam etmektedir: "Hadis külliyatının sahihliğine itiraz etmek için gösterdikleri tüm gayretlere rağmen Doğulu ve Batılı çağdaş eleştirmenler konu ile ilgili ilmî araştırmaların sonuçları karşısında tamamen duygusal eleştirilerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. İlk dönem hadis derleyicilerinin ve özellikle İmam Buharî ve Müslim'in her hadisin sıhhatini tesbit için uyguladıkları çok katı kurallar insanların yapabileceğinin en üst seviyesinde uygulanmıştır. Bunu gerçekleştirmek esasen çok güç bir iştir; bu kurallar Avrupa'lı tarihçilerin herhangi bir tarihî belgeye uyguladıkları kurallardan çok daha katıdır. (Muhammed Esed, islam at the Crossroads, Lahore, 1963, s. 120).
Yine: "Böylesi iddiaların tamamen fantezi olduğu hükmüne varmak için meselenin psikolojik yönünün iç yüzüne bakmak kâfidir. Hz. Muhammed @'in şahsiyetinin ashabı üzerindeki muazzam olumlu izlenimleri tarihî bir gerçektir; ayrıca tarih bilimi açısından çok iyi belgelenmiştir. Kendi canlarını fedaya hazır ve Allah'ın elçisinin davetine muhatap olan bu kimselerin onun sözlerini tahrif ve suisti-mal etmeleri beklenebilir mi? Hz. Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Her kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennemdeki yerine hazırlansın!" (Buharı, Ebu Davud, Tİrmİ-zi, Ibn-i Mace, Darimi, Müsned-i Ahmed).
"Ashab bunu biliyordu; Allah'ın elçisinin her söylediğine İnanan bu kimselerin bu çok kesin emri yok saymaları psikolojik yönden mümkün müdür?" (Muhammed Esed, İslam at the Crossroads, ss. 123-124).
Hz. Muhammed @'i insanlığa mükemmel model olarak sunmaya bizi teşvik eden onun şahsiyeti ve sîreti hakkındaki mükemmel kayıtlardır. İnsanlar tarafından yakînen bilinmedikçe hiç bir insanın hayatının her safhası insanlık için bir model teşkil edemez. Hz. Muhammed @ bu şartı yerine getirmektedir. jslâm'ın muhalif bir eleştiricisi olan Margoli-uth gibi kimseler bile bunu itiraf etmektedirler: "Hz. Muhammed'in hayatım (siyer) konu eden müellifler sonsuz bir dizi oluştururlar, bu dizinin içinde yer alabilmek çok şeref verici bir hadisedir." (Margoliouth, D.S., Mu-hammad and the Rise of islam, Londra, 1905, s. 1). John Davenport, An Apology for Muhammad and the Koran adlı eserinde şöyle demektedir: "Meşhur peygamberlerle fatihler arasında, hayatının tarihi Hz. Muhammed'in tarihi gibi, en ince ayrımlarına kadar en doğru ve en vesikalı şekilde kayıt ve zabıt olunan bir kimse gösterilemez." (John Davenport, An Apology for Muhammad and the Koran, ed. M. Amin, Lahore, 1944, s. 1).
Mohammed and Mohammedanizm adlı eserinde Bosworth Smith şunu önemle ifade etmektedir: "Zerdüşt ve Konfüçyüs hakkında bildiklerimiz Solon ve Aristo hakkında bildiklerimizden daha azdır. Ambrose ve Au-gustine hakkında bildiklerimizden daha azını Musa ve Buda hakkında biliyoruz. İsa'nın hayatının kırıntısının kırıntısı hakkında bilgi sahibiyiz. Ancak, teslis yolunu hazırlayan otuz yıllık hayatın üzerindeki örtüyü kim kaldıracak?... Annesi, doğduğu yerdeki hayatı, ilk arkadaşları, onlarla olan ilişkisi ve tedricen ya da aniden üstlendiği İlâhi vazifesi hakkında ne biliyoruz? Onunla ilgili her zaman soru olarak kalmaya mahkûm ne kadar soru var?"
"Ancak Muhammedîlikte her şey farklıdır; burada karanlık ve esrar yerine tarih bulmaktayız. Luther ve Milton hakkında bildiğimiz kadarını Muhammed hakkında da bilmekteyiz. Orijinal Arap kaynaklarında bu hayatla ilgili esrarengiz, efsanevî, tabiatüstü haberler yoktur veya bütün olaylarda tarihî olandan kolayca ayrılabilmektedir. Burada kimse kendisini veya başkalarım kandırmaya çalışmamıştır; gün ışığının ulaşabileceği her yere ulaştığı bir tarih sözkonusudur." (Rev. Bos-Worth Smith, Mohammed and Mohammeda-, Londra, 1876, ss. 16-18).
Hz. Muhammed @ ve diğer din tebliğcileri-nin hayatı kıyaslandığında Hz. Muhammed @'in hayatının bu veçhesi daha iyi takdir edilecektir. İran'ın ve komşu ülkelerin geniş bir kısmında nüfuz sağlamış olduğu söylenen Zerdüşt'ün fiilleri ve hatta hayatındaki olaylarla ilgili çok çok şüpheli kronolojik kayıtlar mevcuttur. Nerede doğduğu, nerede yetiştirildiği, hangi sülale ve kabileye ait olduğu, konuştuğu dil ve nerede gömülü olduğu bilinmemektedir. Onun hakkında söylenebilecek olan, en fazla Azerbeycan'da bir yerde doğduğu ve Histasp'larm onun misyonunu kabullenip onu devlet dini haline getirdiğidir.
Buda da bir diğer ünlü din tebliğcisidir. Onun hakkında bugün bütün bildiklerimiz Asoka ve Chandra Gupta kitabeleri ve Huen Tsang ve Fieshan gibi seyyahların ve Heredot gibi Yunanlı tarihçilerin yazdıklarından derlene-bilmektedir. Bu şu demektir; onun yaşadığı muhtemel dönemin tesbit edilişi Maurya hanedanlığı kralları sayesinde gerçekleşebilecektir.
Ben-i İsrail peygamberlerinin hayatlarına baktığımızda, onların hayatlarının da sır perdesi ile örtülü olduğunu görürüz. Hz. Musa'nın hayatından bazı sahifeler ve Eski Ahit onun vefatından üçyüzyıl kadar sonra kaleme alınmıştır ve bu da açık değildir, şüphelidir. Hayli tartışmalı ve belirsiz ve pek çok muhtevayı haiz olup Peygamber'in mübarek hayatını aydınlatmak yerine, onun mübarek şahsiyeti hakkında hakaretâmiz, yanlış anlaşılacak olaylara yer vermiştir.
Hz. İsa'nın hayatı da aynı şeyle malûldür. Bugünkü Yeni Ahit onun hayatını ve kişiliğini tasvir ediyor olmakla birlikte ondan çok sonra onu hiç görmemiş kişiler tarafından yazılmıştır. Yeni Ahit' in aslî kaynağı, derlendiği zaman, vahyedildiğİ dil ve hakkında şüphe mevcuttur. Bu şüphelerin çoğu rasyonalist ekol'e mensup bazı âlimlerin İsa'yı Yunan mitolojisinden kaynaklanan efsanevî bir şahsiyet olarak kabul etmelerine dayanmaktadır. Hz. İsa hakkında ve etrafında örülen şüphe ve merak ağlarını yırtan ve onun Allah'ın peygamber olduğunu açıkça ortaya koyan Kur'ân-ı Kerîm olmuştur. Kur'ân, Hz. İsa'nın hayatının başlangıcı ve sona erişinin mucizevî olduğunu, onun da diğer peygamberler gibi insanları hakikate çağırdığını beyan etmiştir. Hıristiyan külliyatı sözkonusu olduğunda ise, onun yüce şahsiyeti etrafında gerçekdışı ve ilâhlaştırma gayretleri dışında bir şey bulunamamaktadır.
Tarihîlik
Dinler tarihinde, Hz. Muhammed @ haricindeki tek bir peygamberin hayatının ayrıntılı, bağlantılı ve sahih tarih muhasebesinin yapılmadığı bilinen bir gerçektir. Söz konusu eksiklik sebebiyle bu peygamberler günümüzde ideal bir şahsiyet olarak model teşkil edememektedirler. Her sözü ve fiili kendisine inananlar tarafından tam bir sahihlikle korunan ve daha sonra en kutsal bir miras olarak sonraki nesillere büyük titizlikle nakledilen tek şahsiyet yalnızca ve yalnızca Hz. Muhammed @'dir.
Herhangi bir hadis macmuasmı kısa bir incelemeye tâbi tutmak, Hz. Peygamber @'in hayatının ve öğretilerinin en ufak ayrıntılarına kadar nasıl dikkatle kaydedildiği hakkında yeterince fikir verir. Hadis külliyatı içinde onun fizyonomisi, el ve ayaklarının şekli, yürüyüşü, konuşma ve hitap tarzı, gülüşü, giysileri, yemesi, uykusu, su içme tarzı, istirahatı, güzel kokulardan hoşlanması, nezaket ve ze-rafetî, deve ve çeşitli hayvanları sürmekten hoşlanması, ibadet için duyduğu yoğun arzu, selâm verme şekli, yüz ifadeleri, sevinç ve üzüntü anındaki davranışları, savaşları, taziye dileyiş şekli, namaz kılma ve oruç tutma şekli, hac ziyaretlerindeki uygulamaları, Allah'a gönülden bağlılığı, asil his ve duygulan, sebatı, dürüstlüğü, diğer insanlarla olan ilişkisi, misafirperverliği, çocuk ve akrabalarına karşı derin muhabbeti, yabancılar ve düşmanlar ile olan ilişkileri, gıybet ve kibirden hoşlanmayışı, sadeliği, cesareti, azmi, doğru sözlülüğü, sözlerine sadakati, kadınlara muamelesi, insanlara ve hayvanlara merhameti, geçim kaynakları, bir tacir, mücahid, kanun koyucu, lider, devlet adamı, baba, din kardeşi, yönetici, âbid, zâhid, hâkim olarak edindiği tecrübeler; gerçekte hayatının bütün veçheleri dikkatle kaydedilmiştir. (Kütüb-ü Sitîe dışında Şemaİl-i Tirmizî, Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerifi, İbn-İ Kayyım'ın Zâdü'l-Meâdı da Hz. Muhammed @'in hayatının çeşitli başlıklar altında tanımlandığı kitaplar olarak incelenmeye lâyıktırlar.)
Toplumsal hayatını olduğu kadar özel hayatını da insanların gözleri önüne sermesindeki cesaret şaşırtıcıdır. Hayatının bütün yirmidört saatini müşahedeye açık bir konuma getirmek zahmetine gönüllü olarak katlanabilecek olan kimdir? Sadece olağanüstü iffet ve dürüstlüğe sahip, kendine güveni, kendini muhafaza gücü ve kararlılığı mükemmel olan bir kişi bunu yapabilir. Bu tecrübeyi başarabilen tek şahıs Hz. Muhammed @ olmuştur. Kişilerin yalnızca hayatının en özel dairelerine girmesine izin vermekle kalmamış, ayrıca onları ayrıntıları ile diğer insanlara aktarmaya da teşvik etmiştir, Çünkü bu olaylar bile ilâhi nur ile aydınlatılmış olaylardır. Bundan dolayı, bir Müslümana toplumsal hayatta olduğu gibi Özel hayatında da aynı samimiyet ve ih-las içinde Hz. Muhammed @'İn örneğine uyması emredilmiştir. Hz. Peygamber @ 'in söylediği her söz ve yaptığı her hareket, gerçekte, insanlığa nesilden nesile ulaştırılması gereken bir toplumsal emanettir, Kur'ân'ın "O kendiliğinden konuşmamaktadır" (53: 8) buyurduğu üzere onun bütün söz ve fiilleri İlâhi İlham eseridirler. Yani, o yalnızca açık bîr lüzum varsa ve Allah konuşmasını emrettiği için konuşurdu. Kur'ân'ın bir kaç ayetinde Müslümanlar bu rehberliği hayatlarının tüm sahalarında kabul etmekle emrolunmuşlardır. "...Peygamber size neyi verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun..." (59: 7).
Hz Muhammed @'in hayatının değişik yön-i kaydeden büyük muhaddislerin eserleri ayrıntılı ve titiz oluşlarıyla değil, n ükemmel doğrulukları, tarafsızlıkları ve ay-nmcıhk yapmayışları ile de tebarüz etmişlerdir Tarihin, her olayın ayrıntılarım da tesbit cin büyük dikkat gösterilen, sistematik bir bilgi dalı haline gelmesi belki de bilimsel kesinliği amaçlayan hadis ilminin bu özelliği vasıtası ile gerçekleşmiştir. Büyük çaplı olaylar kadar küçük olaylar da tam bir dürüstlükle nakledilmiştir. Rom Landau şu gözlemde bulunmuştur: "Bu yöntem çağdaş tarihçinin tarafsız şekilde yazılmış bir tarih keşfetme zevkini tatmasını sağlar. Kronolojik şekilden başka çeşidi bulunmayan hadis külliyatlarında hiçbir şahsî psikolojik yoruma yer yoktur. Her kaynak çok güzel belgelenmiştir. Böylece bu yöntemle yazılan tarih kendisi kaynak haline gelmektedir." (Rom Landau, İslam and the Arabs, Londra, 1958, ss. 204-205).
Hayatın normal olaylarım anlatırken amaçlanan tarafsızlık standarti bile çok yüksek olunca, kişi peygamberlerin sonuncusunun hayatını kaydederken muhaddislerin nasıl olağanüstü yüksek derecede dürüstlük ve kesinlik göstereceklerini tahayyül edebilir.
Bir hadis ravisinde olması gerektiği icmaen kabul edilmiş şartlar bizlere bu ilim dalındaki kıskançlık verici derecede yüksek standart hakkında bir fikir verebilir. Şafiî'nin ifadesiy-: "Dininde sika, sözünde sıdk ile maruf, ne rivayet ettiğini iyi bilip anlar (akıl), lâfız yönünden hadisin manasını bozacak şeylere vâkıf, hadisi işittiği şekliyle harfiyyen rivayet eder, manâ üzere nakletmez, eğer hıfzından rivayet ederse hafız, kitabından rivayet ederse onu iyi bellemiş, bir hadisin rivayetinde başkalarıyla birleşmişse hadisinin onların hadisine muvafık olmalıdır." (İmam Şafi'î, er-Kısal, s. 99).
tahrif çabalarına rağmen hadislerin tinin koruması bu yüksek standart saye-J murnkün olmuştur. Hiçbir şahsî menfa-'e tarafgirlik gözetmeksizin ve iktidar gayesi ve topluma hoşgörünme kaygusu gütmeden hadisleri toplayan, onları aşırı derecede yüksek ölçülerle değerlendirip ya kabul veya reddeden pek çok hakperest, Allah'tan korkan, dürüst ve eleştirel zihinli muhaddis mevcuttu. Muhaddisler daima halka hadis'in önemini anlatmışlar ve hadisin çıkış kaynağı konusunda dikkatli olmaları için onları uyarmışlardır. "Yemen'li Tâvûs b. Keysân, öğrencilerine hadisi yalnızca muttaki kimselerden öğrenmelerini tavsiye ederdi. Ebu'l-Aliyye bir hadis talebesinin ilim Öğrenmek için bir muhaddİsin yanma gittiğini duyunca, ilk olarak müstakbel öğretmenin takvasını soruştu-rurdu." (Ebu Muhammed ed-Darimî, Sü-nen'den nakleden Dr. Muhammed Zübeyr Siddıki, a.g.e.,s. 60).
Meşhur muhaddislerden İmam Müslim ünlü Camiu's-SahiKmm mukaddimesinde bu konuya özlü şekilde değinmiştir. Onun gözlemlerinden bazıları şöyledir: "Hz. Muhammed @ 'bana yalan isnad etmek başkalarına yalan isnad etmeye benzemez, her kim benim üzerime kasden yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın!' buyurmuştur." (Sahih-i Müslim, Mukaddime, Kahire, s. 8).
Hz. Peygamber @ de insanları kendilerine her köşeden gelen haberleri incelemeleri konusunda uyarmıştır: "Kişiye yalan olarak hei duyduğunu başkalarına söylemesi yeter.' (Sahih-i Müslim Mukaddime, Kahire, s. 8). Bu ciddi uyarılar Hz. Peygamber @'e herhangi birşey isnad etmenin çok önemli bir iş olduğunu ve ağır sorumluluk yüklediğini açıkça göstermektedir. Kişi bu bakımdan oldukçs ihtiyatlı olmalıdır. Ebu'z-Zinâd (Abdullah b. Zekvân) şöyle demiştir: "Medine'de gündelik hayatlannda iyi ve güvenilir olan yüz muhaddis buldum, ancak bir hadis ravisinde olması gereken şartları taşımadıkları İçin onlar tarafından nakledilen hadisleri kabul etmedim." (Sahih-i Müslim, Mukaddime, Kahire, s. 11).
Pek çok diğer muhaddis gibi İmam Müslim de isnadın (hadis ravilerinin zinciri) bu sistem için vazgeçilemez olduğunu savunmuştur.
İlk dönemde râvilerden isnad talep edilmiyordu. Ancak fitnenin yayılmasından sonra doğruyu yalandan ayırmak için şart haline gelmiştir.
Hadis râvilerinin dikkatle izlenmesi birbiri ardınca gelen muhaddis nesillerdeki pek çok hadis âlimi tarafından bitmek bilmeyen bir gayretle sürdürüldü. Büyük bir muhaddis olan İmam Vâki', babası beytülmal'de memur olduğu için onun yalnızca rivayet ettiği hadisleri kabul etmezdi. Eğer aynı hadisi başkaları da rivayet ederse o zaman kabul ederdi. Bir diğer muhaddis de Mesûdî'dir. İmam Mu-az b. Muaz bir keresinde onu ziyaret etti. Hafızası zayıfladığından dolayı yazılı kayıtlara dayanmak zorunda kaldığım görünce İmam hemen onun hafızasına güvenilemeyeceğini beyan etti. (İbn-i Hacer Askalânî, Tehzibü't-Tehzib, Haydarabad, c. II, s. 130). Muaz'a hadis konusunda bir kişinin sikahğma şeha-det etmesi ya da sessiz kalması için on bin altın dinar teklif edilmiş, ancak o bunu hemen reddederek "hakikati gizlemeyin demiştir." (İbn-i Hacer Askalani, a.g.e., c. VI, s. 211).
Mâlik b. Enes (92-179/711-795) hadis derlemek için gittiği Medine'de Mescid-i Nebe-vî'de ashab ve tabiînden ders almış 70 kadar muhaddis buldu. Onlardan ancak güvenilir bulduğu hadisleri aldı ve bir hadisin bir kısmı ile ilgili şüphesi varsa hadisin tamamını reddetti (Ebu Zekeriya Yahya en-Numani, Teh-zibü'l-Esma'dan nakleden Dr. Muhammed Zübeyr Siddıkî, a.g.e., s. 61). Sapık görüşleri olan ve onları yayan kimselerden, günlük hayatta yalan söyleyenlerden (hadis ravisi olarak güvenilirliklerine şüphe olmasa bile) meşhur, dürüst ve muttaki olsalar da rivayet ettikleri hadislerin özüne vâkıf olmayan kimselerden hadis nakledümemesi görüşünü savunuyordu (a.g.e., s. 61).
Hadis ilmine derinden gönül vermiş âlimler yalnızca hadis râvilerinin incelenmesi ile yetinmemişler, ayrıca mevzu hadis uyduranların, yetersiz veya yanlış hadis rivayetinde bulunanların da hayat ve şahsiyet özelliklerinin bilinmesine çalışmışlardır. Bu sayede mevzu hadislerin ortaya çıkmasını, çıkmış olsa bile kolaylıkla tesbit edilip çıkarılmasını temin etmişlerdir. Cam?sinin Mukaddimesinde İmam Müslim, bu noktaya özel önem vermekte, "muhaddisin hatalarını bulmak ve bu hataları topluma yaymak İslâm'da kesinlikle yasak olan gıybet tanımına girmez" demektedir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, s. 12). Bu iş din açısından hayatî önem taşıdığı için bir ibadet olarak yapılmalıdır.
Yahya İbn-i Sa'd şöyle demektedir: "Bir keresinde (hepsi de büyük muhaddislerden olan) Süfyan, Şube, Mâlik ve îbn-i Uyey-ne'ye 'Hadis rivayet etmeye ehil olmayan bir kişi hakkında bilgi istendiğinde bu talebe cevap vereyim mi, vermiyeyim mi?' diye sordum. Hepsi de 'Bu kişiye, o adamın sika olmadığını söylemelisin' dediler." (a.g.e., s. 13).
Sonuç olarak, kısa zamanda râvilerin sika olup olmadığını, onların hayat ve şahsiyetleri hakkındaki kayıtlardan kolayca tesbit edebilen bir özel ilim gelişti. Bu biyografik literatür hayli mükemmel ve çok geniş çapta bilgilendirici olup bugüne kadar benzeri bir ilim gelişmemiştir. "Muhammedi edebiyatın en parlak sayfası, hadis edebiyatıdır." diyen Dr. Sprenger şöyle devam etmektedir: "On İki yüzyıl boyunca, her eli kalem tutan kişinin hayatının kaydedildiği hiçbir başka millet yoktur." (İbn Hâcer Askalânî, eî-İsabe fi Temyizü's?Sahabe, c. I, s. 1).
Bu biyografik yazıların çapı hakkında fikir vermek için meşhur bir kaç eserin ismini verelim: İbn-İ Sad'ın Tabakafı 4000'den fazla muhaddisin hayat hikâyesini içerir; Buha-ri'nin Tarih'i 24.000'den fazla muhaddisle ilgili bir eserdir; Hatib el-Bağdadi, Tarih-i Bağdad adlı eserinde 7831 şahsın kısa biyografilerini vermektedir; İbn-i Asakir, 80 ciltlik Şam Tarihi adlı eserinde daha da fazla sayıdaki insanın biyografilerini toplamıştır;
İbn-İ Hacer Tehzibü'î-Tehzib ve Mizanü'l-İ-tidal adlı eserlerinde sırasıyla 12.415 ve 12.343 muhaddisin hayat hikâyesini özetlemiştir. (Dr. Muhammed Zübeyr Sıddıki, a.g,e,ss. 170-171).
Bunlar yalnızca hadis ravilerinin özgeçmişlerinden ibaret değildiler; bu eserlerden onların şahsiyeti hakkında ayrımcı olmayan ve tarafsız bilgiler edinilebilirdi. Bu Esmau'r-Ri-Cal uzmanları dürüstlükleri ve takvaları ile mâruf kimselerdi. Tesbitlerini açıkça ve cesaretle, devletten veya halktan gelebilecek nimet ve ceza endişesine kapılmadan açıklamışlardır. Onların zihnindeki en önemli endişe daima Hz. Muhammed @'in hadislerinin tahrif edilmesini Önlemek olmuştur. Meselâ, İbn-i Sa'd, Haşimi'Ierin mev/asıydı, ancak hiçbir zaman taraf tutmamıştır. O dönemin iktidar mücadelesinden uzak kalmış ve ilgili kişiler hakkındaki samimi görüşlerini açıklamıştır.
Bu yüce şahsiyetler, râvilerin hayatlarını aşırı bir dikkatle araştırırlar, en ufak bir atlama veya ekleme yaptıklarını görürlerse onların sika olmadığı hükmüne varırlardı. Bakıyye b, Velid'ih dürüst bir adam olduğu bilinirdi, ancak her çeşit râviden gelen hadisleri kabul ettiği için sika kabul edilmemiştir. İbrahim en-Nehaî, talebelerini, el-Haris'in şüpheli şahsiyeti hakkında bilgilendirmiş ve onlara yalancı oldukları için Mugire İbn-i Sa'd ve Ebu Abdurrahim'den uzak durmalarını söylemiştir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, ss. 14-15).
Bu kimseler öyle dikkatli ve ihtiyatlı eleştiri yapmışlardır ki, İslâm toplumunun takva sahibi ve Allah sevgisiyle dolu fertleri bile bu eleştiriden muaf kalamamıştır. Önce muhad-dislerde hafıza, belagat ve benzerî yüksek standartlar aranmış ve sonra da sika olup olmadıkları s oluşturulmuştur. Hadis rivayet etmek takva ve Allah sevgisi dışında ona ehil olmak için özel nitelikler de gerektiren bir sanattır. Bu nedenle hadis edebiyatı tarihinde Hasan el-Basrî, Süfyan-i Sevrî, Abdullah Ibn-i Mübarek, Fudayl b. Iyaz ve Vaki ibn-ül Cerrah gibi hadiscilik nitelikleri ile tasavvufu birleştiren isimler de dahil dinî sadakati ve İslâm'a hizmeti çok iyi bilinen pek çok âlim ve mütefekkir sika muhaddis kabul edilmemiştir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, ss. 14-15). Bu mânada İmam Gazzalî'nin ismi de zikredilebilir. Bu tavır, Gazzalî ve benzeri hadis nakilcilerinin şahsiyetlerini karalamak anlamına asla gelmez. Hadis eleştirmenleri açısından bu kimselerin tek dezavantajı manevî tefekkür ve yoğunluklarına tamamen kendisini vermiş bu kimselerin sahih hadisi mevzu olandan ayırdedebilecek derecede bir meleke elde edememiş ve bu nedenle Hz. Muhammed @'e isnad edilen her hadisi kabul etme ihtimalleri bulunuyor olmasıdır. Bu nedenle hadis eleştirmenleri akıl ve gönül nitelikleri belirgin olan ve İslâm toplumunda büyük hürmet gören bu tarz şahsiyetlere buna rağmen muhaddislik mevkiini vermemişler, onlardan nakledilen hadislerin sıhhatini inceleme yönünde tavsiyede bulunmuşlardır.
Hz. Muhammed @'in hayatı haricinde nerede böyle bir tarafsızlık, dikkat ve ihtimam bulunabilir?
KISIM 7
MUCİZE MESELESİ
Mucize Nedir?
Mucizenin bazı tarifleri şöyledir:
1- Tabiat kanunları tarafından izah edilemeyen, menşe olarak tabiat ötesi yahut insan kudretinden üstün bir kuvvet tarafından ortaya konulan bir hâdise.
2- Dehşetengiz ve heyecanlandıncı, harikulade bir şahıs, şey ya da olay.
3- İnsan gücünün ötesinde, imkânsız bir fiil.
4- Bir şeyin benzerini yapmaktan muhatabı âciz bırakan şey.
Mantıken, imkânsızlığın derecesi arttıkça mucizenin büyüklüğü de artar. Mesela, birisi ömrünü tamamlayarak gözlerinizin önünde son nefesini verse ve doktorlar da bu kişinin ölümünü tasdik etse; daha sonra ceset, bir ruhani azizin "kalk!" emriyle, herkesin şaşkın bakışlan arasında canlanıp ayağa kalkarak yürüyüp gitse, biz buna "mucize" derdik. Fakat eğer ölünün dirilmesi, ceset morgda -diyelim- üç gün kaldıktan sonra gerçekleşseydi buna daha büyük bir mucize derdik. Halbuki, ölü, cesedin mezarda parçalanıp, çürümesinden yıllar veya asırlar sonra diriltilseydi, bu durumu hepsinden daha büyük bir mucize olarak nitelendirirdik.
Ortak Bir Özellik
İnsanoğlunun, en eski zamanlardan beri süregelen ortak özelliği, yönlerini Allah'ın Rızâ, Emir ve Gayesine yeniden çevirmeleri için ne zaman kendilerine bir Elçi gelse, insanların, gelen tebliğin harikuladeliğine bakmak yerine, Allah'ın elçilerinden tabiat ötesi deliller, alâmetler göstermelerini istemek olmuştur.
Mesela, İsa aleyhisselâm "İsrailoğullan"na istikametlerini düzeltmelerini, meşruiyeti sadece şeklen sağlamak yerine Allah'ın Kanun ve Emirlerinin asıl özünü içlerine sindirmelerini tebliğ etmeye başladığında, halkı ondan risaletinin gerçek olduğunu ispatlayacak mucizeler göstermesini istediler. Bu durum Matta İncili'nde şöyle kaydedilmiştir:
"O zaman yazıcılar ve Ferîsüerden bazıları-'Muallim, senden bir alâmet [âyet, işaret mucize] görmek isteriz.' diye cevap verdiler İsa da cevap verip onlara dedi; 'Kötü ve zina işleyİcİ nesil bir alâmet arar; ona Yunus pey-gamber'in alâmetinden [mucize] başka bir alâmet [mucize] verilmeyecektir." (Matta'ya göre İncil, 12:38-39).
İncil'deki kıssalardan öğrendiğimiz üzere aslında pek çok mucize göstermiş olmasına rağmen İsa aleyhisselâm Yahudilerin bu taleplerini reddetmiştir.
İncil, Rableri tarafından gönderilen peygamberlerin tabiatustü olaylarıyla doludur. Aslında, bütün bu "alâmetler", "hârikalar" ve "mucizeler" Allah'ın işleridir. Fakat bunlar O'nun beşerî temsilcileri tarafından yerine getirilmiştir. Dolayısıyla biz bunları Hz. Musa veya Hz. İsa gibi peygamberlerin mucizeleri olarak vasıflandırıyoruz.
Bahane Aramaya Devam
İsa alayhisselâmın doğumundan 600 kadar yıl sonra, Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed @ Arabistan'da, Mekke'de dünyaya gelmiştir. Hz. Muhammed 40 yaşına geldiğinde vazifesini açıkladığı zaman, birarada yaşadığı Mekke'Ii müşrikler -Yahudilerin kendilerine vaadedilen Mesih'ten istedikleri gibi- O'ndan da mucize göstermesini istediler. Sanki Araplar, Hıristiyan kayıtlarından bir sayfa koparıp aynen almışlardır. Zaten tarih tekerrürden ibaret değil midir?
"Dediler ki: 'Ona Rabbinden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?..." (29: 50).
"Madem ki sen Allah'ın peygamberi olduğunu söylüyorsun, Öyle bir marifet göstermeli, öyle bir iş becermelisin ki, normal insanlar onu yapmasın, ya da tabiat kanunlarına tam aykırı olsun. İşte böylece Allah'ın seni elçi seçmesi ve insanları hidâyete davet etmekle vazifelendirmesi kendiliğinden ispatlanmış olacaktır."
gu tür istekler üzerine peygamberlerin çoğu, Kur'an-ı Kerîm'in ifadesine göre âyetler ve sıradan insanların dilinde mucizeler olarak bilinen işaretler göstermiş, deliller sunmuşlardır.
Alâmetler! Ne Alâmetleri?
"Mucize mi?" diye haykırır, "ne mucizesi istiyorsunuz? Siz kendiniz ortada değil misiniz? Sizi Allah yaratmış, 'bir avuç topraktan meydana getirmiştir.' Eskiden küçüktünüz; bir kaç yıl önce hiç yoktunuz. Güzelliğiniz, kuvvetiniz, fikirleriniz var; 'birbirinize merhamet duyarsınız.' İhtiyarlık üzerinize çöküyor; saçlarınız ağanyor; kuvvetinizi kaybediyorsunuz; sonra düşüyorsunuz ve yeniden yok oluyorsunuz." 'Birbirinize merhamet duyarsınız.1 Söz burada beni âdeta çarptı. Allah sizi birbirinize acımak duygusundan mahrum edebilirdi. O zaman hâl ne olurdu? Bu bir büyük şahsî düşünce, olayların ruhuna orijinal bir bakıştır..." (Thomas Cariyle, On Heroes Hero-Worship and the Heroic in Hisîory [Kahramanlar, Kahramanlara Tapma Ve Tarihte Kahramanlık]).
Ne alâmetleri? Bunlar, kendi kafalarında taşıdıkları bazı Özel tür alâmetleri veya şapşal kafalarının dikte ettiği bir takım mucizeleri kastederler. Allah için herşeyi yaratmak-yap-mak mümkündür. Ancak, O birtakım budalanın kaprislerine uyacak ya da onların yalan yanhş isteklerini yerine getirecek de değildir. O Kendi Âyetlerini (alâmetlerini) açıkça izah etmek ve bunları kabul etmeyenlerin akıbetleri hakkında uyarmak üzere kendi Rasûlü'nü göndermiştir. Bu yetmez mi?
Bunların talepleri genellikle şöyledir:
Hz. Muhammed @'den, kendi deyişleriyle,
"Göğe bir merdiven koyarak gözlerinin Önünde çıkıp Tanrı'dan bir kitap getirmesini" istediler. -"O zaman inanırız" dediler. Ya da, "Ordakİ dağı görüyor musun, onu altına çevir" -"O zaman inanırız" dediler. Yahut, "Çöllerden nehirler çıkart" -"O zaman inanırız" dediler.
Şimdi, müşriklerin mantıksız birtakım özel taleplerine karşı Hz. Muhammed @'in yumuşak ve tatlı mantığına bakın: "Ben size bir melek olduğumu mu söylüyorum? Ben size Allah'ın hazinelerinin elimde olduğunu mu söylüyorum? Size söylediğim, yalnız bana vahyolunandır."
Rasûlullah @'in inkarcılara karşı vermekle emrolunduğu şu mükemmel ve vakur cevaba bakınız: "De ki, âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak bir uyarıcıyım!" (29: 50).
Aşağıdaki âyette Rasûlullah @'den, onların tutuşan aptalca ve putperest mantalitelerinden kaynaklanan, hususî bir alâmet veya mucize istemek gibi münafıkça taleplerine karşı bir mucize olarak bizatihi Kur'ân-ı Kerîm'i göstermesi istenmektedir. Aslında, bütün mucizeler "âyeflerdir; ve onların hâlâ alâmet istemelerinin arkasında yatan saik inançsızlık, şüphecilik ve iman eksikliğidir. Onlara: "Kur'ân'a bakın" ve yine "Kur'ân'a bakın!" denmiştir. (A. Deedat, Al-Qur'an The Miraç-le ofMiracîes).
"Kendilerine okunan Kitabı sana İndirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz, İman eden bir topluluk için bunda bir rahmet ve öğüt vardır." (29: 51).
Kendi Kendini İspat
Azınlıkta olan gayriciddî bazı insanlar, Allah'ın Rasûlü @'nden mucize göstermesini defalarca istediğinde O, mucize olarak Yüce Allah'tan gelen Tebliği, Kur'ân'ı göstermiştir, "mucizeler mucizesini"ni. Ve hikmet sahipleri, ilim, irfan ve aklı selîm sahipleri, bizzat kendilerine saygısı olanlar Kur'ân-ı Kerîm'in hakiki bir mucize olduğunu anlamış ve kabul etmiştir.
Kur'ân'da şöyle denmiştir: "Hayır, o (Kur'ân), kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde (ışıldayan) apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr etmez." (29: 49).
Önceki Peygamberlerin Mucizeleri
"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Salih onlara: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur. İşte size Rabbinizden kesin bir delil: Bu Allah'ın dişi devesi size bir mucizedir (alâmettir). Bırakın onu, Allah'ın toprağında otlasın, ona bir kötülük etmeyin ki, sizi acı bir azâb kuşatmasın." (7: 73).
Yukarıdaki âyetin birinci cümlesinde bahsedilen "kesin deliliden, ikinci cümlede "mucize/âyet" (işaret) olduğu bildirilen "dişi de-ve"nin kastedildiği açıkça anlaşılıyor. Şuara sûresinin 154 ve 155. âyetlerinde Semûd kav minin, Salih aleyhisselâmdan böyle bir mucize istedikleri kaydedilmİşir. Hz. Salih de kendisinin Allah'ın Rasûlü olduğunu ispatlamak üzere dişi deveyi kendilerine takdir etti. Burada görüldüğü gibi, dişi deve ile ilgili olay kesinlikle "mucizeler" tarifine girmektedir. Benzeri mucizeleri, diğer pek çok peygamberin kendi peygamberliklerini ispatlamak amacıyla göstermeleri kavimleri tarafından istenmişti. Dişi devenin mucize şeklinde doğmasının bir başka delili, bu hayvana do-kunulmasıyla ilgili Hz. Salih'in ikazıdır. Hz. Salih bu deveye kötü niyetle dokunmak isteyenlere, bunu yaptıkları takdirde Allah'ın azabına uğrayacaklarını söylemiştir. Ayrıca, buna serbestlik tanımalarını işemiş ve istediği arazide otlamasını emretmiştir. Belli ki, böyle bir şey Semûd kavmi tarafından da "mucize" olarak kabul edildikten sonra onlara merasimle takdim edilmiştir. Semûd kavminin, bu dişi devenin uzun müddet aralarında dolaşmasına, otlamasına ve varılan anlaşmaya göre, dişi deve ile diğer bütün hayvanların nöbetle şerek dereden su içmelerine izin vermesi de "mucize"ye hiç olmazsa bir parça inandıklarını gösteriyor. Semûd kavmi uzun süre düşünüp taşındıktan sonra bu dişi deveyi öldürdüler. Burada unutulmamalıdır ki, Hz, Salih ne iktidar sahibiydi ne de olağanüstü güce haizdi. Görünüşte Semûd kavmi için korkulacak herhangi bir şey yoktu. Ama dişi deveden korktukları bir gerçekti. Onlar bu hayvanın arkasında mutlaka insanüstü bir kuvvetin olduğu kuşkusuna kapılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu dişi devenin nasıl olduğu ve nasıl vücuda geldiği açıklanmamıştır. Herhangi bir sahih hadiste de buna dair bir kayıt yoktur. Onun için, Kur'ân'ı tefsir edenlerin bu dişi devenin doğuşuna dair yürüttükleri fikirlere müslümanların inanmaları gerekmiyor. Fakat, her şeye rağmen, dişi devenin bir mucize olduğu Kur'ân-ı Kerîmle sabittir.
Ölülerin Diriltilmesiyle İlgili Mucize
"Ya da altı üstüne gelmiş, ıpıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: 'Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?' Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı da sonra onu diriltti. (Ve Ona) Demişti ki: 'Ne kadar kaldın?' O: 'Bîr gün veya bir günden az kaldım' demişti. (Allah ona:) 'Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiiyoruz? demişti. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra demişti ki: '(Artık şimdi) Öğreniyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç ye-tirendir." (2: 259).
Burada bahsedilen kişinin, kim veya kasabanın neresi olduğunu tartışmak gereksizdir.
Burada Önemli olan bir kişinin 100 sene öl-diirülüp diriltilmesidir. Ayrıca, asıl dikkat ilmesi gereken Allah'ın yaptıklarına, Özellikle ölüleri dirilttiğine hayret eden bir kişiye verilen ders ve hidâyettir. Kişi ve yerleri tes-hit etmek için bizde ne herhangi bir imkân vardır ne de buna lüzum vardır. Fakat, Kur'ân'm daha sonraki ifadelerinden, bahse konu olan kişinin bir peygamber olduğu ortaya çıkmaktadır. Âyetin ifadesinden, söz konusu kişinin, tekrar dirilişe inanmadığı veya bu konuda şüphe duyduğu mânasından ziyade, onun da diğer peygamberler gibi, hakikati kendi gözleriyle görmek istediği anlaşılmaktadır. Ölü bir kimsenin yüz sene sonra tekrar hayata dönmesi Allah'ın kudretinin inkâr edilmez deliliydi.
Hz. Eyyûb İçin Şifa Çeşmesi
"Kulumuz Eyyûb'u da hatırla. Hani o Rabbi-ne: 'Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi' diye seslenmişti. O'na, 'ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su.'(dedik)" (38: 41-42).
Yani, Hz. Eyyûb, Allah'ın emriyle yere ayağını vurur vurmaz oradan bir su fışkırdı. Bu sudan içerek ve bundan yıkanarak uzun müddet süren hastalığından kurtulacak, şifa bulacaktı. Hz. Eyyûb'un ağır hasta olduğu kuvvetle muhtemeldir. İncil'de de Hz. Eyyûb'un bütün vücudunun sivilce ve çıbanbaşlarıyla dolu olduğu belirtilmiştir.
Hz. ibrahim'in Mucizeleri Dört Kuşun Diriltilmesi
ibrahim: 'Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğimi bana göster!1 dediğinde, Allah: 'Yoksa jman etmiyor musun?' dedi. İbrahim, 'Evet ırnan ediyorum. Lâkin kalbim mutmain olsun dıye istiyorum' dedi. Allah: 'Dört kuş al ve unları parça parça et. Sonra onun her parçamı bir dağın üzerine bırak ve sonra onları
çağır. Sana koşarak gelirler!' Bil ki, Allah aziz ve hakimdir." (2: 260).
Hz. İbrahim'in Yaşlılığında Evlât Sahibi Olma Arzusu
"Ayakta duran İbrahim'in zevcesi güldü. Biz de ona İshak'ı, onun ardından da Yakub'u müjdeledik. İbrahim'in zevcesi, 'vay başıma, ben bir koca karı ve şu zevcim de ihtiyarken çocuk mu doğuracakmışım? Bu çok acayip bir şeydir' dedi. Misafirler, 'Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey ehl-i beyt, Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir. Allah asıl hamde layık, hayır ve ihsanı çok olandır!' dediler." (11:71-73).
Hz. İbrahim'in Ateşten Korunması
"Kavmi, 'O'nun için bir bina yapın ve onu ateşe atın' dedi. Ona bir tuzak kurmak İstediler. Biz de onları zelil ve alçak kıldık." (37: 97-98)
Hz. Musa'nın Mucizeleri
"Sonra Musa ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle, apaçık hüccet ve burhan ile gönderdik." (23: 45).
Bu âyette, "âyetler"den sonra "apaçık hüccet ve burhan" sözcüklerinin kullanılması iki şekilde tefsir edilebilir. Ya bu âyetler, Hz. Musa ile Hz. Harun'un Allah'ın peygamberleri olduğunu gösteren "apaçık deliller" idiler. Ya da her iki peygamber "âyetler" (İşaretler)in dışında (yani asa mucizesinin dışında) başka mucizelerle de Mısır'a gönderildiler. Burada "açık hüccet" Hz. Musa'nın asası olabilir. Çünkü bunun sayesinde meydana gelen mucizeler, her iki kardeşinin Allah'ın peygamberleri olduğunu çoktan ispatlamıştı.
Hz. Musa'nın Asası
"Musa: 'Siz atın!' dedi. Sihirbazlar değnek ve iplerini attıkları zaman insanların gözlerini büyülediler, dehşete düşürdüler ve büyük bir sihir meydana getirdiler. Biz de Musa'ya 'âsânı yere at!' diye vahyettik ve âsâ hemen onların uydurduklarını yutuverdi." (7: 116-117).
Yukarıdaki âyetlerden, Hz. Musa'nın asasının, sihirbazların attığı ve yılanlar ile ejderha gibi gözüken değnek ve ipleri toplayıp yuttuğu anlaşılmamalıdır. Kur'ân-ı Kerîm burada demek istiyor ki, âsâ, yılan haline geldikten sonra sihirbazların tılsım ve sihrini yutmaya başladı, yani yalancılıklarına son verdi.
Firavun Ve Sülalesine Uyarıcı Nitelikteki Azaplar
"Biz Firavun ve cemaatını belki akıllarını başlarına alırlar diye kuraklıkla ve mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık. Onlara bir iyilik gelince 'Bu bizim hakkımızdır' derler. Bir fenalık isabet etse Musa ve onunla beraber olanlara uğursuzluk yüklerlerdi. Gözünüzü açın ki, onların uğursuzlukları Allah tarafmdandır. Fakat çoğu bunu bilmez. Ve bizi büyülemek İçin de mucize getirirsen getir, biz sana iman etmeyiz' dediler. Bunun üzerine biz de onlara, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik." (7: 130-133).
Firavun ve taraftarları inatçılığın son haddine varmışlardı. Firavun ve yandaşları, sihir olmadığı apaçık olan olayları da sihir ve büyü olarak nitelendirmek suretiyle inatçılığın en katı örneğini veriyorlardı. Bütün bir memlekette kıtlığın baş gösterip toprağın ürün vermemesinin bir sihirbazın büyüsünün neticesi olabileceğine aptal kişiler bile inanamazdı. Bundan dolayıdır ki, Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur.
"Firavun ve kavmine O'nun risaletine delâlet eden mucizelerimiz geldiğinde, 'bu apaçık bir sihirdir' dediler. Nefisleri buna inandığı halde zulüm ve kibirlerinden dolayı inkâr ettiler. Habibim bak ki, fesatçıların akıbeti nasıl oldu." (27: 13-14).
Yukarıdaki âyetlerde sözü edilen tufan, herhalde doluların da yağdığı şiddetli yağmur ve kasırgadır. Gerçi tufan çeşitli şekillerde olabilir, ama biz bundan dolu fırtınasını anlıyoruz ki İncil'de benzeri ifadeler kullanılmıştır Ayetlerde kullanılan diğer bir kelime "kummâl"dir ki, bunlar haşerat; sivrisinek ve' zirai mahsuller ile hububata büyük zarar veren çekirge ve böcekler anlamına gelir. (Karşılaştırmak için Bk. Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 7: 12).
Dokuz İşaret
"Biz Musa'ya, açıkça görülen dokuz (işaret) vermiştik. Siz artık kendiniz İsrailoğullarma sorun ki, onlar (âyetler) geldiğinde Firavun dedi ki: 'Ey Musa, senin mutlaka bir sihirbaz olduğunu sanıyorum!' Musa ise dedi ki: 'Sen çok iyi biliyorsun ki, bu basiret verici işaretleri yer ve göklerin Rabbinden başka kimse indirmemiştir.Ve ey Firavun, sen muhakkak azaba uğramış bir adamsın!" (17: 101-102).
Burada bahsedilen dokuz âyet veya işaretten A'râf sûresinde de sÖzedİIdiğini daha önce görmüştük. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1- Yılana dönüşen asa.
2- Beyaz el, ki koltuktan çıkarılınca güneş gibi parlamaya başladı.
3- Sihirbazların sihrini herkesin Önünde kırmak.
4- Bütün ülkede kıtlığın başlaması,
5- Tufan veya dolu fırtınası.
6- Çekirge sürüsü.
7- Böcekler,
8- Kurbağalar,
9- Kan.
Burada Hz. Musa'nın verdiği cevap dikkate değerdir. Hz. Musa demek istiyordu ki, bir ülkede açlık ve kıtlığın baş göstermesi, yüz binlerce kilometrelik araziye kurbağaların saldırması ve bütün ülkede zirai mahsuller ile hububatın çekirge ve böcekler tarafından talan edilmesi ve buna benzer diğer olayla, herhangi bir sihirbazın büyüsü olamazdı. Aslında bu şeyler insan gücünün çok ötesindeydi. Ayrıca eğer bunlar büyü olsaydı, her âfet ve belâdan önce Hz. Musa'nın Firavun ve âvânesinin ikaz etmesine de göz yumulmaz-dı. Hz. Musa'nın açık ifadeleriyle peşinen bahsettiği âfetlerin ve olayların aynen vuku bulmasını gördükten sonra da bunların yeryüzü ve göklerin hâkimi olan Allah tarafından yapıldığına inanmayan bir kişinin akli dengesinin yerinde olması şüphelidir.
Asâ İle Denizin İkiye Ayrılması
"Andolsun, biz Musa'ya; 'Kullarımla geceleyin yola çık. Onlara denizde kuru bir yol aç. Size yetişmelerinden korkma!' diye vahyet-tik." (20: 77).
Bu olay, Allah Teâlâ'nm en sonunda, "kullarım" diye vasfettiği İsrailoğullarının ve diğer müslümanlann Mısır'dan çıkması için bir gece tayin ettiği zaman meydana gelmiştir. Onlara belirli bir yerde toplanmaları ve bir kervan gibi yola çıkmaları söylenmişti. Onlar tam Sina yarımadasına giderken geçmek zorunda oldukları Kızıldeniz sahillerine ulaştıklarında, Firavun büyük bir ordu ile onların peşinden geldi. Şuarâ sûresinde belirtildiği gibi, muhacir kafilesi denizle düşman arasında sıkışmıştı: "Bunun üzerine Musa'ya: 'Asanı denize vur!" diye vahyettik; vurunca, deniz yarılıverdi ve her iki yanı büyük bir dağ gibi yükseldi." (26: 62-63).
Böylece, kafilenin geçmesi için sadece deniz yarılmakla kalmadı, ayrıca ortasından kuru bir yol da açılmış oldu. Bu, açık ve bariz bir mucizedir. Bu olayı, kendilerince "bilimsel" şekilde yorumlamaya çalışan ve bunu bir med-cezir vak'ası olarak gösterme hevesinde olanların yanlışlığı kendiliğinden ispatlanmış oluyor. Çünkü med-cezir vak'asında sular her iki tarafta dağ gibi durmaz ve ortalarından kuru bir yol açılmaz.
Bu âyette "büyük bir dağ" için "tavdi'l-âzîm" kelimeleri kullanılmıştır. Tavd, Arapça'da "yüksek dağ" demektir. Bir de buna "azîm" (büyük) sıfatı eklenmiştir. Demek yükselen dalgalar çok büyüktür. Sonra bu işin, sadece Hz. Musa'nın emrindeki İsrailoğultarı ve diğer iman sahiplerinin büyük kafilesinin geçirilmesi değil, aynı zamanda Firavun'un büyük ordusunun da boğulması için yapıldığını düşündüğümüz zaman gerçek daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü su dağlan, med-cezir gibi birkaç dakikalık bir süre için oluşmamıştı. Bu dağlar uzun bir zaman sabit bir şekilde durmuş olacak ki, önce Hz. Musa ve yüzbinlerce kişilik kafilesi açılan yoldan geçmiş ve daha sonra Firavun'un bütün ordusu bunun ortasına kadar varabilmişti. Deniz kabarması, kasırga ve med-cezir gibi olaylarda rüzgâr ne kadar şiddetli olursa olsun ya da tabiatın değişimi ne kadar etkileyici olursa olsun, denizin sularını bu şekilde bıçak gibi ikiye ayırarak dağlar haline getiremezler. Ayrıca, Tâhâ sûresinde geçen "onlara denizde kuru bir yol aç!" ifadesini de gözardı edemeyiz. Şayet bu geçici bir tabiat vakası olsaydı, açılan yol mutlaka sulu, ıslak ve çamurlu olacaktı, ki buralardan insanların geçmesi kolay olmayacaktı. Oysa, sulu kum, toprak veya çamurdan zerre kadar eser kalmadığı burada açıkça beyan edilmiştir.
"Ve üstünüze kudret helvası ile bıldırcın indirdik." (20: 80).
Kitab-ı Mukaddes'in İfadesine göre, İsrailo-ğulları, Mısır'dan çıkıp Elim ve Sina arasındaki çölden geçerken, yiyecek ve içecek stokları tamamıyla tükenmiş ve herkes açlık tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. İşte o sırada Allah tarafından İsrail oğullarına "menn ve selva" (kudret helvası ve bıldırcın) indirildi. Allah'ın bu ihsanı, kafilenin Filistin'e varışına kadar tam 40 yıl devam etti. (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 3: 7-9; Yeşu, 5: 12; Sayılar, 11: 7-9). "Musanın İkinci Kitabı" Çıkış'ta kudret helvası ile bıldırcın şöyle tarif edilmiştir:
"Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugâhı kapladılar, ve sabahleyin ordugâhın etrafında çiğ düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca, işte, çölün yüzünde, toprağın üzerinde kırağı gibi küçük, yuvarlak bir şey vardı. Ve İsrailoğulları görüp birbirlerine dediler: Bu nedir? Çünkü o nedir bilmediler Ve Musa onlara dedi: Bu, Rabbin yemek için size verdiği ekmektir...Ve İsraİlevi onun adını Man [menn] koydular; ve o kişniş tohumu gibi beyaz, ve lezzeti ballı yufka gibi idi." (Çıkış, 16: 13-15,31).
"Kavın dolaşır, ve onu devşirirlerdî, ve değirmende Öğütürler, yahut havanda döverlerdi, ve tencerede haşlar, ve ondan pideler yaparlardı; ve tadı taze yağ tadı gibi idi. Ve geceleyin ordugâh üzerine çiğ indiği zaman, üzerine man [menn] inerdi." (Sayılar, 11: 8-9).
Görüldüğü gibi, bu da bir mucize idi. Çünkü İsrailoğullarının uzun yolculuğu 40 yıl sonra sona erince bu semavi yemeğin gelmesi de aniden sona ermiş oldu. Bahse konu olan bölgeleri gezmiş ve görmüş olanlar biliyorlar ki buralarda ne kudret helvası ve ekmeğinin yapılmasında kullanılan "menn" bulunuyor, ne de o kadar çok sayıda bıldırcın. İlim adamları ve araştırmacılar İsrailoğullarının muhtemelen geçtikleri bütün çöl ve ovaları baştan başa incelemişlerdir ama ne çok sayıda bıldırcın ne de "menn" veya buna benzer herhangi bir gıda maddesi bulmuşlardır.
Hz. Süleyman'ın Mucizeleri Kuşların Dilini Bilmesi
"Süleyman, Davud'un yerine geçti ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şey verildi; muhakkak ki bu, apaçık, Allah'ın gözle görünen bir lütfudur." (27: 16).
Kiîab-ı Mukaddes Süleyman peygamberin kuşlar ile hayvanların dilini bilip bilmediği konusunda kayıtsız kalıyor. Ancak İsrailoğullarının rivayetlerinde bu husus açıklıkla ifade edilmiştir. (Bkz., Jewish Encyclopaedia, c. XI, s. 439).
Emrine Cinlerin Verilmesi
"Birgün Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu kendi huzurunda toplandı ve hepsi belirli bölüklere ayrılıp dağıtıldı." (27: 17).
Sab'a Melikesinin Tahtının Anında Getirilmesi
"Kendinde kitaptan bir ilim olan (zât): 'Ben onu, gözünü yumup açıncaya kadar sana getiririm' dedi. Süleyman, melikenin tahtını karşısında görünce: 'Bu, Rabbimin fazlıdır. Rab-bim beni şükür mü veya nankörlük mü edeceğim diye imtihan etti. Şükreden ancak kendi menfaatma şükreder. Nankörlük edenin işinden Rabbim tamamen müstağnidir. O çok kerem sahibidir!' dedi." (27: 40).
Hz. Yunus Kıssasının Mucizevî Yanı
"Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu. Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu. Eğer Rabbini teşbih edenlerden olmasaydı, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar balığın kamında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık. Ve üstüne kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik." (37: 139-146).
Hz. Zekeriyya'nın İhtiyar Karısının Çocuk Doğurması
"...Ey Rabbim, kendi tarafından bana bir oğul ihsan et! Bana ve Yakub hanedanına mirasçı olsun. Ey Rabbim, onu kendi rızana lâyık kıf!' dedi. 'Ey Zekeriyya! Biz seni, adı Yahya olan bir evlât ile müjdeleriz.. Ondan evvel hiç kimseyi bu İsimle isimlendirmemiş-tik!' diye nida olundu. Zekeriyya: 'Ey Rabbim! Benim nasıl oğlum olur? Karım kısır ve ben de ihtiyarlığın son haddine vardım!' dedi. (Nida eden melek:) 'Öyledir, ama Rabbin, bu bana kolaydır. Sen hiçbir şey olmadığın halde daha önce seni yaratmıştım, buyurdu' dedi. Zekeriyya: 'Ey Rabbim! Bana bir alâmet göster!' dedi. (Melek): 'Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşamamandır.' dedi." (19: 5-10).
Hz. İsa'nın Mucizeleri
İsa'nın Babasız Doğması
"Meryem'in oğlu İsa'yı da, anasını da, bir mucize kıldık. Onları suları bol, güzel ve yüksek bir yerde iskân ettik." (23: 50).
Dikkat edeceğiniz gibi, burada Hz. İsa'nın bir mucize ve Hz. Meryem'in ayrı bir mucize olduğu, ya da Hz. İsa ve annesinin iki mucize olduğu değil, ikisinin birleşerek "bir mucize" olduğu vurgulanmıştır. Her ikisi bir arada başlı basma bir âyet veya mucize olduğuna göre, burada Hz. İsa'nın babasız doğması ve Hz. Meryem'in normal olarak herhangi bir erkek tarafından hamile kalmadan çocuğu doğurması buna birer delil olarak gösterilmişlerdir.
"Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla araşma bir perde çekmişti, O'na ruhumuzu (Cebrail) gönderdik de, kendisine tastamam bir İnsan şeklinde göründü. Me-yem, O'na: 'Eğer Allah'tan korkanlardan isen, senden Allah'a sığınırım' dedi. Melek: 'Sana tertemiz bir erkek evlât vermek için Rabbinin gönderdiği bir elçiyim.' dedi. Meryem: 'Nasıl olur da benim oğlum olur? Bana bir beşer eli dokunmamıştır. Ve ben iffetsiz de değilim.1 dedi. Melek: 'Söylediğin gibisin. Fakat Rabbin: Bu hükmolunmuş bir emirdir! buyuruyor.' dedi. Meryem İsa'ya hamile kaldı. Ve ailesinden uzak bir yere çekidi. Doğum sancısı ona kuru bir hurma ağacının yanında geldi. 'Keşke bundan Önce öleydim de şimdiye kadar unutulmuş olaydım' dedi." (19: 16-23).
Bir başka âyette: "Meryem: 'Rabbİm! Bana bir erkek dokunmamışken benim nasıl çocuğum olacak?' dedi. Allah: 'İşte böyle, Allah neyi dilerse yaratır. Birşey yapmaya karar verince, ona 'Ol!' der, o da hemen oluverir.' buyurdu." (3: 47).
İlk âyette zikredilen "uzak yer", Beytü'l-lahm'dır. Hz. Meryem'in oraya gitmesi gayet tabiîydi. Meryem, İsrailoğullarının en kutsal ailesine mensup olan Kudüs'e kendisini Allah'a İbadete adadığı bir sırada birden bire hamile kalmıştı. Böyle bir durumda, ibadet ettiği yerde kalmaya devam etmesi, bu arada hamileliğinin de belirmesi halinde, sadece ailesi değil, bütün toplum, onun hayatım çekilmez hale getireceklerdi. Bu sebeple, Hz. Meryem, bu zor imtihandan başarıyla geçebilmek için hücresini terkedip Beytü'l-lahtn'e gitti. Böylece, hamilelik müddeti sona erinceye kadar insanlar tarafından lânetlenmekten ve aşağılanmaktan kurtulacaktı. Bu olay, başlı başına, Hz. İsa'nın babasız doğduğunun büyük bir delilidir. Eğer her şey normal olsaydı, kendisi evli olup, kocasının çocuğuna hamile kalsaydı; evini, barkını, koca evini, memleketini, kısacası, her şeyini bırakıp çocuğunu doğurmak üzere uzak bir yere gitmesi gerekmezdi.
Bu arada, Hz. Meryem'in, içinde bulunduğu zor şartları da gözden geçirmeliyiz. Âyetlerin sonunda yeralan sözler bu durumun vehame-tini gözümüzün önüne getirmektedir. Hz. Meryem bu sözleri, doğum sancısının şiddeti yüzünden söylememişti. Asıl korktuğu, Allah'ın onun için hazırladığı imtihanı başara-mamasıydı. Hamileliğini nasıl olsa başarıyla tamamlamıştı. Şimdi bundan sonra doğacak çocuğun durumu önemliydi. Doğacak çocuk ne olacaktı? Onun doğumu nasıl İzah edilecekti? Hz. Meryem'i kaygılandıran mesele İşte buydu. Meryem sûresinin 24. âyetinde melek, Hz. Meryem'i, "mahzun olma!" diyerek teselli etmektedir. Bu sözler duruma daha da açıklık getirmektedir. Evli bir kadın çocuk doğururken ne kadar sancı çekerse çeksin, onun mahzun veya üzgün olmasına gerek yoktur.
Yeni Doğan Bebeğin Beşikte Konuşması
"Meryem kucağında İsa olduğu halde kavmine geldi. Onlar: 'Ey Meryem sen acaip bir şey yapmışsın. Ey Harun'un kızkardeşi, senin baban fena adam değildi. Anan da İffetsiz değildi' dediler." (19: 27-28).
Hz. İsa'nın mucizevî bir şekilde doğmuş olmasına inanmayan kişi ve çevreler, yukarıdaki âyeti nasıl izah edebilirler? Yani, Hz. Meryem'in, çocuğunu alıp kavmi arasına dönmesinden sonra onların onun üstüne neden yürüdüklerini, onu niçin azarladıklarını söyleyebilirler mi? Daha bitmedi; şu ifadeye de dikkat edilmelidir:
"Bunun üzerine Meryem ona (İsa) işaret etti. Kavmi: 'Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?'dedi." (19: 29).
Kur'ân-ı Kerîm'i, kendi sözde "bilimsel" görüşlerine göre tefsir etmeye çalışan kimselere göre, Hz. Meryem ile kavmi arasındaki tartışma Hz. İsa'nın bebeklik değil, delikanlılık ça-ğında yapılmış ve îsailoğullarımn yaşlı başlı mensupları güya şöyle demişler: "Biz dünkü çocuk (yani hayli genç) ile ne konuşalım?" Fakat Kur'ân'ın âyetlerinin siyak ve sibakını gören herkes anlayacaktır ki bu saçma tevil, sadece gerçekleşmiş olan bir mucizeden kurtulmak için yapılmıştır. Bu tür itirazlarda ve tevillerde bulunanlar, Hz. Meryem'in kavminin kendisine saldırması ve hakaret yağdırmasının gerçek sebebini, şart ve zamanını görmezlikten gelmektedirler. Kavmi, babasız bir çocuğun doğması üzerine öfkesini ancak olay taze iken belirtebilirdi. Hz. İsa'nın gençliğinde böyle bir münakaşanın yapılmasının anlamı yoktur. Sûrenin, bu olaydan hemen önceki ve sonraki âyetlerinde de durum açıklık kazanmış olmaktadır. Ayrıca, Al-i Imrân sûresinin 46. ve Maide sûresinin 110. âyetleri de Hz. İsa'nın gençliğinde değil, beşikte bebek iken konuştuğunu bütün açıklığıyla ifade etmiştir. Bu âyetlerin ilkinde, melek, Hz. Meryem'e bir çocuğunun olacağını müjdelerken, bu çocuğun beşikte konuşacağını söyler. İkinci âyette ise, Allah Teâlâ, Hz. İsa ile kelâm ederken, kendisinin beşikte ve yetişkin iken konuştuğunu hatırlatır. Şimdi Meryem sûresinin diğer âyetlerine bakalım.
"Çocuk (İsa): 'Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi. Ve beni peygamber yaptı. Beni nerede olursam mübarek kıldı... Hayatta olduğum müddetçe bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme hayırlı ve hürmetkar kıldı zorba bir bedbaht yapmadı." (19: 30-32).
Burada görüldüğü gibi, Hz. İsa sadece "anneme hayırlı ve hürmetkar" deyimini kullanmıştır. Bu da, Hz. İsa'nın babasının olmadığının başka bir delilidir. Bunun dışında, Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İsa'dan söz edilirken hiçbir zaman babasmın adı verilmemiş, aksine kendisinin "İbn-i Meyem" (Meryem oğlu) olduğu belirtilmiştir.
"Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de, Allah'ın selâmeti üzerimdedir." (19: 33).
İşte, Hz. İsa'nın varlığıyla İsrailoğullanna sunulan "âyet" veya mucize buydu. Yüce Allah, İsrailoğullarmm kötü amel ve günahlarından dolayı kendilerini ibret verici şekilde cezalandırmadan önce bütün delillerini ortaya koymak istiyordu. Bu amaçla, Harun ailesinden, Kudüs'te Hz. Zekeriyya'nın velayeti altında mabette kendisini ibadete adayan bakire bir kızı çocuk sahibi kıldı. Böylece, Meryem bu çocuğuyla halkın önüne çıkınca büyük bir heyecan fırtınası esecekti ve herkesin dikkatini celbedecekti. Nitekim, beklendiği gibi herkes, heyecan, merak ve öfke içinde Hz. Meryem'e hücum edip etrafını sarınca, Allah yeni doğan bebeği konuşturdu ki, bu bebek büyüyüp peygamberlik mertebesine yükselince, pek çok kişi, bebek iken konuştuğuna şahit olduklarını belirterek ona ve Allah'ına itaat edebilsinler. Fakat buna rağmen İsrailoğulları cehalet, dalâlet ve inatçılıklarını sürdürdükleri için kendilerine eşi görülmemiş bir ceza verilecekti.
Kur'ân-ı Kerîm'de Yeralan Hz. İsa'nın Diğer Mucizeleri
"Onu (İsa'yı) İsrailoğullanna peygamber olarak gönderecek ve onlara şöyle diyecek: 'Size, Rabbinizden bir mucize ile geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapacağım, içine lifleyeceğim ve o, Allah'ın izniyle gerçekten kuş olacaktır. Yine Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve abraşı (alaca illetini) İyileştireceğim, ölüleri dirilteceğim; evlerinizde ne yediklerinizi ve evlerinizde ne biriktirdiklerinizi anlatacağım. Eğer Allah'a iman edenlerdensenız bunda sizin için gerçekten bir delil vardır." (3: 49).
Hz. Muhammed @ Ve Mucizeleri Kur'ân Başlı Başına Bir Mucizedir
"Kendilerine bir âyet getirmediğin zaman: 'Düşünüp uydursaydın ya!' derler. De ki: 'Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolu-nana uyarım; bu Kur'ân âyetleri, Rabbiniz tarafından gelen kalp gözlerinizi açacak apaa-çık delillerdir, bir de inanan kimselere hidayet ve rahmettir." (7: 203).
Kâfirler alaylı bir şekilde Rasûlullah @'e soruyorlardı: "Madem ki sen kendinin bir nebi olduğunu söylüyorsun, o zaman bîr mucize göster de görelim! Niye kendine göre bir mucize uydurmadın?"
Buna karşılık, Rasûlullah @'in verdiği cevap şuydu: "Ben öyle bir görevde değilim ki, benden talepte bulunulduğu veya canım istediği an mucize çıkarıvereyim. Ben sadece Allah'ın elçisiyim. Benim vazifem de beni size peygamber olarak göndermiş olanın emrine ve talimatına uymaktır. Bana mucizeler ihsan edilmemiştir. Ancak bana mucize türünden bir şey gelmiştir, ki bunun adı da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bunda hidâyet var, basiret var. Buna uyanlar doğru yolu ve kurtuluşu bulurlar!"
Hz. Peygamber Bizzat Mucize Meydana Getirmeye Kadir Değildi
'Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir âyet (mucize) getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma!" (6: 35).
Burada Hz. Peygamber @'in hâlet-i ruhiye-sinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber uzun müddet dil dökmesine ve her türlü çaba harcamasına rağmen Arapların bir türlü doğru yolu bulmamasına, tek Allah'a itaat etmemesine bazan çok içerlerdi. Ve bu gibi anlarda Allah tarafından herhangi bir alâmet veya mucize gelmesini dilerdi. Onun fikrine göre, kâfirler bu mucizeyi gördükten sonra kötü yoldan ayrılıp Allah'a itaat etmeye başlayabilirlerdi. Peygamber efendimiz @'in bu dilek ve isteklerine işte burada cevap verilmiştir. Burada Yüce Allah, Hz. Peygamber @'e şöyle hitap ediyor: "Canını sıkma ve sabırsızlanma. Biz bu işi nasıl yürütüyorsak ona kanî olmalısın. İş mucizeye kalsaydı, bunu biz yapmaz mıydık sanıyorsun? Ama Biz biliyoruz ki, Bizim yaratmak istediğimiz ideolojik ve ahlâkî inkılâb ile dürüst bir medeniyet, mucizelerle gerçekleşmez. Yine de, insanların ca-hillİğİ ve kayıtsızlığı canını sıkmaya devam ederse, mucizeler yapmak için kendin uğraşmalısın. Mümkünse, yerin dibine in, ya da göklere çık ve kâfirleri ikna edebileceğini sandığın mucizeler getir. Fakat bu hususta ümidini bize bağlama. Biz bu tür işlerde sana yardımcı olamayız."
Hz. Peygamber @'in En Büyük Mucizesi: Kur'ân-i Kerim
"Müşrikler: 'Rabbİnden bize bir âyet (mucİ-ze) getirmeli değil mi?1 dediler. Onlara, evvelki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi?" (20: 133) .
Yani, bir ümmî (Hz. Peygamber)nin, geçmişteki bütün semavî kitapların emir ve talimatının özü ve cevheri bulunan bir Kitab'ı getirmiş olması kendi başına bir mucize değil midir? Bu İlâhi Kİtap'ta, insanların hidâyet ve kurtuluşu için her şey yer alıyor; üstelik dili ve ifadesi, çöldeki bedevilerin bile rahat anlayacağı kadar açık ve sade oluyor.
"Bundan önce, sen, ne bir kitap okuyor, ne de onu elinle yazıyordun; okuyup yazmasını buseydin, ortalığı karıştıranların şüphesine yer olurdu. Hayır, Kur'ân, kendilerine ilim verilmiş olanların gönüllerinde apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ise, zâlimlerden başkası inkâr etmez. 'Ona, Rabbinden bir takım mucizeler indirileydi?' diyorlar. De ki: 'Mucizeler, ancak Allah'ın kudretine bağlıdır; ben ise, sadece, açık bir uyarıcıyım!" Onlara, kendilerine okunup duran Kitab'ı sana göndermiş olmamız yetmedi mi? Muhakkak ki bunda, açık gerçeği kavramaya yatkın bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır." (29: 48-51)
Bu âyetlerde, Allah'ın delili şu hususlara dayanmaktadır. Hz. Muhammed @ bir ümmi idi; okuması, yazması yoktu. Aralarında doğup büyüdüğü aile fertleri, yakınları ve Mek-ke'liler, bütün hayatı boyunca ne bir kitaba el sürdüğünü, ne de elinin kalem tuttuğunu görmüşlerdi. Durum böyle iken kendisine vah-yolunan ilim deryası Kur'ân, başlı başına bir mucizedir. Zira bu kitapta geçmişteki bütün semavî kitapların ana talimatı, geçmiş peygamberlerin kıssaları, dinler ve bunların getirdiği İnançlar, eski tarih, medeniyet ve kültür ile iktisat, siyaset ve ahlâk konusundaki bilgi hazineleri vardı. Halbuki, Hz. Muhammed @ bunlardan tamamıyla habersizdi. Kendisinin, ümmî olmasına rağmen böyle bir Kitap'la kâfirlerin karşısına çıkması zâten peygamberliğinin en büyük deliliydi. Ortada böyle mucizevî bir Kitap varken başka bir mucizeye ne gerek vardı? Eski çağlarda peygamberlerin ümmetlerine gösterilen mucizeler geçiciydi ve sadece onları görmüş olanlar ikna olabilmişlerdi. Oysa, Kitabullah kalıcı ve daimî bir mucize olup her zaman ve mekânın insanına hidâyet vesilesidir.
Hz. Peygamber @'e Kabul Edilebilir Mucizelerin Verilmesi
"Eğer Kur'ân ile dağlar yürütülse veya onunla yer yarılsa, yahut ölüler kdnuşturulsa, onlar yine İman etmezler." (13: 31).
Bu âyeti anlayabilmek için şunu bilmekte fayda vardır: Burada kâfirlere değil müslü-manlara hitap edilmiştir. Kâfirler mucizeler gösterilmesini ısrarla isteyince müslümanlar huzursuz oluyordu ve bu münkirleri İkna edecek bir ilâhî işaretin veya bir mucizenin zuhur etmesini içtenlikle arzu ediyorlardı. Müslümanlar, özellikle, böyle bir işaretin gelmemesi üzerine kâfirlerin kalbinde Hz. Muhammed @'in peygamberliği hakkındaki şüphelerin arttığını görünce fazlasıyla üzülüyorlardı. Bu âyette zikredilen soru müslümanlarm üzüntüsünü bertaraf etmek içindir. İşte böyle bir durumda Yüce Allah kendilerine hitap ederek şöyle soruyor: "Kurân'm bir süresiyle şöyle şöyle bir mucize gösterilirse kâfirlerin gerçekten ikna olacaklarına, Hz. Peygamber'e iman edeceklerine inanıyor musunuz? Bu sapık kimselerin Hakk'ı kabul edecekleri konusunda o kadar iyimser misiniz? Onların iman etmeleri için sadece bir mucizeye mi ihtiyaç vardır? Kur'ân-ı Kerîm'in talimatında, kâinatın binbir hareketinde, Hz. Muhammed @'in tertemiz hayatında, ashabında meydana gelen harikulade değişmelerde hakikatin ışığını göremeyenlerin, dağların yürütülmesinde, arzm yarılmasında ve ölülerin mezarlarından çıkarılıp konuşturulmasında göreceklerini mi düşünüyorsunuz?"
"Eğer istersek, onlara semadan bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır." (26: 4).
Bununla beraber Hz. Muhammed @'e arada sırada bazı mucizeler verilmişti. Ama o, bu mucizeleri sırf peygamberliği tanınsın diye yapmamıştır.
Bütün kâfirlerin imana ve itaata yönelmelerini mümkün kılacak İşaret veya mucize göndermek Allah Teâlâ için hiç de zor bir şey değildir. Allah eğer böyle yapmıyorsa, bundan, kudretinin buna yetmediği anlaşılmamalıdır. Allah'ın böyle yapmamasının sebebi, kimseyi hidâyete mecbur etmemesi ilkesidir.
O insanların kendi akıl ve mantıklarını kullanarak Kur'ân-ı Kcrîm'in talimatını öğrenmelerini ve hakkı bulmalarım tercih etmektedir. İnsanlar kâinattaki nesneleri ve bizzat kendi varlıklarındaki mucizevî yanları kavrayıp gerçeği bilmelidirler. Kalpleri, peygamberlerin getirdiğinin hak ve diğer din ve akidelerin bâtıl olduğunu kabul edince, kendileri de bâtılı bırakıp Hakk'ı seçmelidirler. Allah, kullarından işte bu ihtiyarî iman ve itaati istemektedir. Ve işte bu nedenle, kendilerine irade ile seçme hak ve hürriyeti vermiştir. Bu yüzden, insanlara, yanlış ya da doğru yollara gitme izni vermiş; onlarda hem şer, hem hayır kuvvet ve kudretlerini yaratmıştır. İnsan için takva ve günah yolunu açık bırakmıştır. Şeytan'a insanları kandırma ve aldatma serbestisi tanımıştır. Peygamberliği, vahiy ve hidâyete davet ile doğru yolu göstermek için halk etmiştir. Kısacası, insana maddî ve manevî her türlü imkânlar sağlamak suretiyle kendisini zorlu bir imtihandan geçirmeyi planlamıştır. İnsanı imana ve itaate mecbur edecek herhangi bir fiil bu imtihanın temel amacına aykırı düşer. Gaye ve hedef zoraki ve mecburi iman olsaydı, o zaman mucizeye de gerek yoktu. Allah isteseydi insanların tabiatında ve huyunda küfre, itaatsizliğe ve kötülüğe hiç yer bırakmazdı. İnsanları, âdeta melekler gibi masum ve günah işleme yeteneğinden mahrum yaratabilirdi. İnsanlar doğuştan Allah'a itaatkâr ve sâdık olurdu. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde bu hakikate işaret edilmiştir. Meselâ:
Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin tamamı birden iman ederlerdi. Böyle olunca, sen, insanların tamamı mümin olsunlar diye zorlayacak mısın?" (10: 90).
"Ancak Rabbinin rahmet ettikleri ihtilâfta değildirler. Allah onları rahmeti için yaratmışta." (H: 119). ve şu âyetlere de bakınız:
yeryüzüne bakmadılar mı ki, biz onda, her güzel çiftten nice nebatlar bitirdik. Bunda, ibret ve kudretimize deliller vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler." (26: 7-8).
Demek ki, Hakk'ın arayışı içinde olanların Allah'ın alâmet ve işaretlerini görmek için uzağa gitmelerine gerek yoktur. Bu insanların gözlerini açıp şöyle bir etrafa bakmaları yeterlidir. Her şeyden önce toprağın verimliliğine bir göz atmalıdırlar. Topraktan ne çok bitki ve ağacın yetiştiğini, bu nebat ve diğer toprak mahsullerinin vasıflarını görmelidirler. Kâinattaki milyonlarca cins, madde ve varlıkların özellik ve ihtiyaçlarını tek tek incelemelidirler. Bütün bunları gördükten sonra, bunların tabiatüstü ve insanüstü, akıllı, bilgili, yetenekli ve kudretli bir Kuvvet'in yaratılış plânı ve düzeninin birer parçası olmadığını ancak bir akılsız iddia edebilir. Bunları gördükten sonra akl-ı selime sahip olan bir kimse, peygamberlerin getirdiği Tek ve Nihaî Hakikat kavramının mı, yoksa kâfir ve müşriklerin çok tanrılı kavramının mı doğru olduğuna karar vermelidir. Kâinatımızdaki eşsiz denge ve uyumu gören bir kişi, bu gerçeğin bile Allah'ın tek oluşunun en büyük işareti olduğunu anlayacaktır. Bu ve bunun benzeri sayısız işaretler varken insanın Tevhide inanması için başka mucizeye ihtiyaç var mıdır?
Ayın İkiye Bölünmesiyle İlgili Hadisler
"Kıyamet yaklaştı ve ay bölündü. Onlar bir mucize görseler yüz çevirip, 'bu devam ede-gelen kuvvetli bir sihirdir!' derler. Onu tekzip ettiler. Ve hevâlanna tâbi oldular. Halbuki her iş bir gayeye bağlıdır." (54: 1-3).
Gerçek şu ki, ayın ikiye bölünmesi vak'ası Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir ifade ile zikredilmiştir ve bu bakımdan, bu olay sadece hadisleri ilgilendiren veya onlardan kaynaklanan bir konu değildir. Tabiî ki, rivayetler veya hadislerde bu olay bütün ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bunlardan olayın ne zaman ve nasıl meydana geldiği anlaşılmaktadır. Rivayetleri, İmam Buhari, Müslim, Tirmizî, Ahmed, Ebû Avâne, Ebû Dâvud, Tayâlisî, Abdurrezzâk, Merdûye ve Ebû Nuaym İsfahanı çeşitli delillerle ve Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Huzeyfe, Enes b. Mâlik ve Cübeyr b. Mut'îm'e dayanarak nak-letmişlerdir. Abdullah b. Mesud, Huzeyfe ve Cübeyr b. Mut'îm hadiseyi bizzat görmüşlerdir. Diğer iki sahabe olan Abdullah b. Abbas ile Enes b. Mâlik'in hadiseyi görmeleri mümkün değildi. Çünkü bunlardan Abdullah, daha doğmadan olay meydana gelmişti; Enes ise, o sıralarda henüz bir çocuktu. Fakat her ikisi de sahabe olduğu için olayı, yaşlı arkadaşlarından öğrenip nakletmiş olabilirler.
Hadislerin Özeti
Ayın bölünmesi olayıyla ilgili eldeki bütün hadislerin toplanmasından çıkarılan özet şudur. Medine'ye hicretin beş yıl öncesinde, kamerî ayın 14. gününde bir akşam vaktiydi. Ve tam o zamanda yeni doğan ay birden bire ikiye bölündü. Bir parçası karşıdaki tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına gitti. Bu bir saniyelik bir hadiseydi. Sonra ayın İki parçası birleşiverdi. Hz. Peygamber @ o sırada Mina'da bulunuyordu. Hz. Peygamber orada hazır bulunanlara hitap ederek, "bakın ve şahit olun!" dedi. Kâfirler, Hz. Mu-hammed @'in kendilerini büyülediğini öne sürdüler, bu sebepten gözlerinin iyi görmediğini söylediler. Orada bulunan diğer kimseler, "Muhammed bizi büyüleyebilİrdİ, ama burada olmayanları değil. Biraz bekleyin, bu tarafa gelmekte olanlara soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?" Dışardan gelenler bu olaya şahit olduklarını kabul ettiler.
Enes b. Mâlik'e ait olan rivayetlerden, ayın bölünmesi olayının iki defa meydana geldiği izlenimi almıyor. Ancak sahabelerden, başka hiçbir kimse böyle bir şey söylememiştir. Ayrıca, Enes'in rivayetlerinden bazılarında da farklı ifadelere rastlanmaktadır. Mesela, bazılarında (iki defa) ifadesi kullanılmışken diğerlerinde (iki parça) ifadesi yer almıştır. Bunun dışında, Kur'ân-ı Kerîm'de sadece bir olaydan bahsedilmiştir. Bu sebeplerle, ayın
kiye bölünmesi olayının yalnızca bir kez meydana geldiğini söylemek daha doğru olacaktır. Bu rivayetlerin dışında halk arasında çeşitli yanlış inanç ve fikirler yaygındır. Mesela, bazıları der ki, Hz. Muhammed Mustafa @ işaret parmağını aya doğru uzatarak hareket edince ay ikiye bölündü ve ay parçalarından biri Hz. Peygamber @'in bağrından girdi ve dışarıya çıktı. Bu gibi masallar asılsızdır.
Olayın Gerçek Niteliği Ve Anlamı
Burada şu soru aklımıza geliyor: Acaba olayın niteliği neydi? Bu gerçekten bir mucize mi, yoksa tabiî bir olay mıydı? Eğer mucize ise, bunu Hz. Muhammed @ Mekke'li kâfirlerin isteği ve ısrarı üzerine kendi peygamberliğini ispat etmek için mi gerçekleştirmişti? Yoksa, Allah'ın kudretiyle ayda meydana gelen bir değişiklik miydi? Acaba, Hz. Peygamber @ insanların dikkatini bu olaya çekerek, ayın bölünmesinin bir tehlike belirtisi veya kıyametin işareti olduğunu mu anlatmak istemişti?
Müslüman âlim ve fakihlerin bir bölümü, ayın bölünmesini, Hz. Muhammed @'in mucizeleri arasında saymaktadırlar. Bunlara göre, bu mucize, kâfirlerin ısrarı üzerine yapılmıştı. Ama bu hususta dayandıkları tek nokta Enes'in rivayetleridir. Enes'ten başka herhangi bir sahabe bu hususta herhangi bir İfadede bulunmamıştı. Fethu'l-Bârîde İbni Hacer şöyle demektedir: "Bu olay ile ilgili bütün rivayetleri gözden geçirdikten sonra söyleyebilirim ki, Enes'den başka kimse ayın ikiye bölünme hadisesinin müşriklerin isteği üzerine vuku bulduğunu belirtmemiştir." Ebû Nuaym İsfahanî de Delâilü'n-Nübüvve'Ğe Abdullah b. Abbas'a ait olduğunu belirttiği benzeri bir rivayet nakletmiştir.. Ama bu rivayetin kaynağı ve dayanağı zayıftır. Hadislerde kuvvetli dayanaklarla Abdullah b. Abbas'a ait olan ne kadar rivayet nakledilmişse onlarda böyle bir ifade yoktur. Ayrıca, daha önce işaret ettiğimiz gibi Enes b. Mâlik ile Abdullah b. Abbas bu olayın muasırı değillerdi. Bunun aksine, olayın bizzat şahidi veya o sırada yetişkin olan diğer sahabeler, meselâ Abdullah b. Mesud, Huzeyfe, Ciibeyr b. İMut'îm, Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Ömer'den hiçbiri, Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed @'den mucize göstermesini istediklerini ve bunun üzerine Hz. Peygamber @'in ayı ikiye böldüğünü belirtmemişlerdir. Her şey bir yana, Kur'an-ı Kerîm de, ayın bölünmesi olayını, Hz. Muhammed @'in risâletinin bir delili değil, kıyametin bir işareti olduğunu ifade etmektedir. Fakat, şüphe yok ki, bu olay Hz. Peygamber @'in kıyametin gelişine dair halka yaptığı ikazını doğrular nitelikteydi.
İtirazlar Ve Bunlara Cevaplar
Ayın ikiye bölünmesi olayım inkâr edenler genellikle iki itirazda bulunurlar. İlk itiraz şöyledir: Ay gibi bir uydunun parçalanıp, parçalardan her birinin yüzlerce kilometre uzağa düşerek tekrar birleşmeleri imkânsızdır. İkinci itiraz şöyledir. Böyle bir olay meydana gelmiş olsaydı, bu mutlaka dünyada pekçok ülkede bilinmiş olacaktı. Bu olay tarihe geçecek ve astronomi ile ilgili kitaplara girecekti. Fakat, bu iki itiraz da asılsızdır ve pek inandırıcı değildir. Şöyle kİ, eski çağlarda ayın bölünmesi gibi bir olay imkânsız görülebilirdi. Ama bugün uydular ve gezegenler ile ilgili geniş bilgimize dayanarak böyle bir olayın tamamıyla gerçekdışı olduğunu söyleyemeyiz. Her zaman değişiklik ve tabiat elemanlarının faaliyette olduğu bir çağda, bir gezegenin, içindeki volkanik patlamadan dolayı parçalanarak, bazı parçaların uzağa fırlaması ve yer çekimi ya da başka bir gezegenin Çekimi yüzünden tekrar birleşmelerini anlamamız o kadar zor olmasa gerek. İkinci itiraza gelince, bu olay çok âni ve kısa süreliydi, yani birkaç saniyelik. Bütün dünyanın gözünün o anda ayda olması şart değildir. İnsanla-fm dikkatini aya çevirecek müthiş bir patlanma filan da olmamıştı. Bununla ilgili Önceden herhangi bir bilgi de yoktu ki herkes aya doğru baksın. Ayrıca ay her zaman her yer-den görülmez. Çok muhtemeldir ki ay o sıra-
da sadece Arabistan ve onun doğusundaki ülkeler tarafından görülebiliyordu. Tarih ilmi o devirde öyle gelişmiş değildi ki hemen kayda geçirilsin. Fakat Güney Doğu Asya'daki memleketlerden Malabar'ın (Endonezya'da) tarihlerinde böyle bir vak'aya rastlanmaktadır. Bu tarih kitaplarında Malabar mihracesinin o gece bu manzarayı gördüğü, ayın hızı, dünyanın yörüngesine dönüşü, doğuş ve batış saatlerinde Önemli bir değişiklik meydana gelmediği için kaydı da yapılmamıştır. O çağlarda, gökte ve uzayda meydana gelebilecek her olayı kaydedecek ne rasathaneler vardı ne de kuvvetli dürbünler.
Mucizeleri İnkâr Edenlerin Çıkmazı
Bu tür işaret, alâmet veya mucizeleri kabul etmeyip, bunların tabiat kanunlarına göre meydana gelen sıradan olaylar olduğunu ispatlamaya çalışan kişi ve çevreler aslında, Kitab'ı kabul edip etmeme konusunda öylesine tuhaf bir tavır içinde bulunuyorlar ki, bunların aslında ne yapmak istediklerini kestirmek hayli zordur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm geçmiş peygamberlerin yaptıkları bazı şeyleri mucize ve olağandışı olarak vasıflandırırken, bu kişi ve çevrelerin sözkonusu âyetleri saptırmaya çalışmaları çirkin bir laf kalabalığından başka bir şey değildir. Bu tür kişi ve çevreler, bir yandan tabiatüstü ve insanüstü hârikalardan bahseden bir Kitab'ı tanımak İstemiyorlar; bir yandan da atalarının dinine doğuştan bağlı oldukları için bu kitabı kabul etmekten başka çare görmüyorlar. Anlaşıldığı gibi, bu anlayıştaki kişi ve çevreler büyük bir çıkmaz içindedirler ve tahsil ettikleri modern bilim ve felsefenin etkisinde kalarak Kur'ân-ı Kerîm ve diğer ilâhi kitapların mucizelerle ilgili ifadelerini hayli yadırgamaktadırlar. Bu çelişki ve çıkmaz, yaptıkları tahsil ve yetiştikleri şart ve ortamlardan ileri gelmektedir.
Mucizelerle ilgili önemli bir soruya cevap 'vermek zorundayız. Soru şudur: Allah Teâlâ, içinde bulunduğumuz kâinatın kaide ve kanunlarını belirledikten sonra görevini terk etmiş ve hiçbir zaman bu kâinatın mekanizmasına müdahale etmeme karan mı almıştır? Yoksa durum bambaşka mıdır? Yani, saltanatının idaresini her an elinde bulundurmakla ve istediği zaman insana, diğer yaratıklara ve eşyalara dilediği şekli verebilmekte midir?
İki Farklı Görüş
Yukarıdaki sorunun ilk bölümünü kabul eden kişilerin mucizeleri kabul etmeleri imkânsızdır. Çünkü, mucizeler onların ne Tanrı kavramıyla ne de kâinat kavramıyla bağdaşıyor. Ama, bu kişilerin takip edeceği en iyi yol. Kur'ân-ı Kerîm'i olur olmaz şekilde tevil ve tefsire çalışmaktansa, bu ilâhi kitabı tamamıyla kabul etmemeleridir. Zira, Kur'ân-ı Kerîm her zaman, Allah ile ilgili ilk kavramı red ve ikinci kavramı ispatlamaya çalışmıştır. Buna mukabil, Kur'ân'm sunduğu delilleri kabul edip Allah ile ilgili ikinci kavramı benimseyen bir kişi için mucizeleri anlaması veya kabul etmesi o kadar zor değildir. Gayet tabiîdir ki, eğer bir kişi, meselâ, yılanların nasıl doğduğu ve yaşadığını biliyor ve bu usûl ve yöntemlerin dışında Allah'ın yılanları başka türlü meydana getirip, yaşatmayacağına inanıyorsa, o zaman, bu kişi, kendisine bir âsânın yere atılınca yılan olduğunu ve kaldırılınca tekrar âsâya döndüğünü anlatan bir kişiyi mutlaka yalanlayacaktır. Fakat eğer bir insan, Allah'ın her şeye kaadir olduğuna, istediği maddeye hayat verebileceğine ve emriyle bir âsânın yılan olabileceğine inanıyor ise, onun için bu tür hâdiseler ve kıssalar gerçeğe ve akla uygun olacaktır. Bu insan için bir âsânın yılan olması, yumurtalardan civciv çıkması kadar tabiîi ve olağandır. Aradaki fark sadece şudur: İlk hâdise peygamberlerin tarihinde sadece üç defa vuku bulmuştur, halbuki ikinci hâdise hergün gözümüzün önünde cereyan etmektedir.
Mucizelerin Doğru Ve Gerçek Olduğuna Dair Deliller
Kur'ân-ı Kerîm'de Kehf sûresinde yer alan şu âyetleri ele alalım:
"Kimileri diyecektir ki: 'Onlar üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.' Kimileri de: 'Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.' Bilmedikleri hakkında tahmin yürüterek; bir kısmı da: 'Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.' diyecekler. De ki: 'Rabbim onların sayısını daha iyi bilir. İnsanlardan pek azının onlar hakkında bilgisi vardır bunun için onlar hakkında ciddî bir tartışmaya girişme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine birşey sorma!'...'Ancak Allah dilerse! (yapacağım)' şartını ileri koşmadıkça (hiçbirşey hakkında kesin bir şey deme). Unuttuğun zaman Rab-bini an ve: 'Umarım ki Rabbim beni doğruya, bundan daha yakın bir yola eriştirir!' de." (18:22,24).
Burada asıl vurgulanan husus uyuyanların sayısı değil, olayın öğrettiği derstir: a) Gerçek bir mümin hiçbir şekilde haktan dönmemeli ve bâtıl önünde boyun eğmemelidir. b) Bir mümin sadece maddî vasıtalara değil, bilakis Allah'a güvenmelidirler. Dış şartlar ne kadar kötü görünse de, o Allah'a güvenip dayanmalı ve doğru yoldan gitmelidir, c) Allah'ın söz konusu "Tabiat Kanunu" ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Çünkü o, genel tecrübelere aykırı bile görünse, dilediği her-şeyi yapmaya kaadirdir. O. dilediği her yer ve zamanda herhangi bir tabiat kuralını değiştirmeye ve alışılmamış bir "olağanüstü"şe-yi meydana getirmeye kaadirdir. O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır gibi, hem de bu zaman süresince görünüşünde, giyinişinde, sağlığında hiçbir değişiklik meydana getirmeksizin uyandırmaya kaadirdir. d) Peygamberlerin ve İlâhi kitapların bildirdiği gibi Allah, geçmiş-gelecek bütün insanları tekrar diriltmeye kaadirdir. e) Câhil kimselerin, Allah tarafından doğru yolu göstermek amacıyla gönderilen âyetleri (mucizeleri) esas gayesinden nasıl saptırdıkları da yukarıdaki âyetin dikkatimizi çektiği bir husustur.
Sânı yüce olan Allah'ın kâinatında labiatüstü gelişmeler, olaylar, maddeler ve harika yaratıklar az değildir. İnsan nereye bakarsa Allah'ın kudretinin belirtilerini görebilir. Kâinatta ve tabiatta bazı hâdise ve faaliyetlerin belli bir düzen içinde cereyan etmesi, bunların bu düzenin dışında ve belirlenen kurallarını aşarak gerçekleşmeyeceklerinin bir delili olamaz. Nitekim bu tür yanlış inançların reddi için kâinatta ve tabiatta hiç alışılmamış ve hiç görülmemiş olaylar ve cisimler varolduğu söylenebilir. Bunlar öylesine garip, emsalsiz ve harika oluyor ki insan şaşkına dönüyor. Bu tabiatüstü, olağanüstü ve harika şeylerin uzun bîr listesi hazırlanabilir. Gerçek şu ki, Allah'ın, Kadir-İ Mutlak olduğuna inanan bîr mümin için, insanlara hayat veren ve onları öldüren, Allah'ın bîr insana bin yıllık ömür verebileceğine inanmak zor değildir. Aslında insan kendi başına bir an bile yaşayamaz, ama âlemlerin Rabbi olan Allah isterse onu istediği kadar yaşatabilir. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Sîret-i Server-i Âlem).
KISIM 8
ALLAH'IN İRADESİ VE MADDÎ KAYNAKLAR
Peygamberlerin Sahip Oldukları Maddî Zenginlikler
Peygamberlerin hayatlarının ve yapıp ettiklerinin gerçek dökümünü muhafaza eden tek kitap olan Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kimse, hemen hemen bütün peygamberleri kuşatan zor zamanların ve güçlüklerin canlı ve yinelenen tasvirini bulacaktır. En azından başlangıçta, diğer insanlara karşı gurur ve sevinç kaynağı olan servet, mal veya dostlar grubu şeklindeki herhangi bir maddî zenginlikten mahrumdular. Diğer yandan muhalifleri daima mal, mülk ve yüksek rütbelere garkolmuş durumda idiler. Peygamberlerin sermayesi, her türlü şüphe ve tereddütten uzak sönmez bir iman ateşi, asla aldatmayan gerçek samimiyet, ilâhî inayete sarsılmaz bir güven, ahlâkî mazbutluk, dürüstlük, basiret, adalet, şefkat ve infak gibi temci faziletlerden ibaretti. Bunların hepsinin üzerinde hakka çağırıyorlardı ve ilâhi yardım sayesinde nihai başarıya erişecekleri teminatına sahiptiler: "Elbette Biz, elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51). "Allah: 'Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz!' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir." (58: 21). "Gönderilen elçi kullarımıza şu sözümüş geçmişti: 'Mutlaka zafere ulaştırılanlar, kendileri olacaktır, ve galip gelenler, mutlaka Bİzim ordumuz olacaktır!" (37: 171-173).
Belirli Hedefler
Kur'ân'ı okuyan bir kişinin dikkat edeceği bir diğer çarpıcı nokta, doğru ile yanlış arasındaki bütün çatışmalarda madden güçsüz ve garip olan Allah elçilerinin güçlü imparatorlara ve toplumlarına karşı mücadele vermiş olduklarıdır. Ama zayıf ve yalnız olan Allah rasûllerinin aktardığı Hakikat Çağrısı sonuçta, tepeden tırnağa silahlı zorba güçlere galebe çalmıştır. Mütekebbir zorbalar nihai olarak Allah rasûllerinin Hakikat Çağrısına boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Peygamberlerin başarısının tesadüf sonucu meydana çıkmadığı, sağlam temelli veya daha ziyade önceden planlanan Allah'ın iradesine uygun karara bağlanmış bir sonuç olduğu görülecektir. Peygamberlerin başarısı kor tesadüfe veya jygun şartlara bağlı bir sonuç olmadığından, erdemli bir dava için gayret ve mücadele yalamayacak kadar tembel ve akıl yoksunu dmselerde ümit ve heyecan uyandırmaz. ^ünkü başarı daima çile çekmeyi gerektİr-niştir.
Cur'ân bu olayları tekrar tekrar ele alır, çün-:ü okuyanları Allah'ın Kadir-i Mutlak oluşu-la güvenmeye ve inanmaya davet eder. O Al-ah ki sebep ve sonuçlan yaratır, onlara hük-neder ve Kendi irade ve gayesi doğrultusunla şekillenmesini sağlar. Daha önce açıklan-ığı üzere, Allah nedensel güçleri yarattıktan onra ne etkisiz ve işlevsiz hale gelmiş, ne de ludret ve İktidarını tâb,i güç ve kanunlara evretmiştir. Allah Kendisini atıl ve çaresiz ırakmamıştır. Yeni İcatlar ve yaratışlar için eya Kendi Yarattığı güçler üzerinde başarı e galibiyet kazanmak için nedensellik yasa-ınna bağımlı değildir.
ur'ân'da zikredilen peygamberlerin kıssaları alnızca Hakikat'm güçlü ve kalıcı olduğunu; alancılığın ise zayıf ve geçici olduğunu gös-Tmektedir. Kur'ân, Halik-i Mutlak olan zelî ve Ebedî varlığa iman edilmesini de bu-jnnuştur: "De ki: 'Hak geldi; artık bâtıl ne ;niden başlar, ne de geri gelir." (34: 49). jerçeği bâtılın başına çarparız ve onun beyni parçalar; böylece bâtıl ortadan kalkar. llah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü ya-klar olsun size." (21: 18). "Köpük uçar gi-;r insanlara fayda veren ise yerde kalır. Allı bunun gibi daha nice misaller verir." (13:17)
Allah'a Güvenmek
Kur'ân'da söz konusu edilen bütün kıssalar İnsanın Allah'a imanını güçlendirmek için anlatılmıştır. Kur'ân, insanlara, temel faziletler ve ahlâkî davranışla birleşen Hakikat Çağrısının en zor şartlarda bile bütün güçlüklerin üstesinden gelebileceğini gösterir. Kur'ân, Allah'ın Elçilerine âyetler ve mucizeler vasıtasıyla nasıl yardım ettiğini, onların dualarına nasıl icabet ettiğini ve onları düşmanları karşısında nasıl muzaffer kıldığını zikreder. Aynı zamanda Ashab'a Hz. Peygamber @'in sünnetine uymayı ve ilâhi lütfa nail olmayı Öğütler. Bu şekilde şevklerini artırır ve ümit verir. Enbiya sûresinde Kur'ân Allah'ın Ey-yub Peygamber'e verdiği nimetleri zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: "...Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hâtıra olmak üzere..." (21: 84).
Diğer yerlerde de İlahi lûtfun iman edenlere bir ümit mesajı olduğu zikredilmektedir: "Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. İman edenleri böyle kurtarırız." (21: 88)
"Sonra gelenler arasında onlara (iyi bir ün) bıraktık: (Hep): 'Musa'ya ve Harun'a selâm olsun!' (diyeceklerdi). İşte Biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız." (37: 119-121). "Biz, sonra gelenler arasında ona da (İl-yâs'a da iyi bîr ün) bıraktık: 'İlyâs'a selâm olsun!' diye iyi bir ün bıraktık. İşte Biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız." (37: 129-131). "Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Ancak Lût'un taraftarlarını katımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. Şükredenlere işte böyle mükâfat veririz." (54: 34-35).
Kur'ân'da zikredilen kıssalar ne tarihî bilgidir ne de masaldır. Onlar Allah'ı hatırlatmak ve insanı Rabbine Çağırmak, Hakikat Mesajını insana iletmek ve ona ilâhi Nizamı ve fazilet yolunu göstermek için kullanılmaktadırlar. Bu kıssaların tekrar edilmesinin hikmeti şu ayetlerde açıkça beyan edilmiştir: "Andolsun ki, peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır. Kur'ân uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendinden önce Kitabları tasdik eden, inanan millete her şeyi açıklayan doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir." (12: 111) "Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; iman edenlere de öğüt ve hatırlatma gelmiştir." (11: 120).
Bütün Peygamberlere Verilen Destek
Bütün Allah elçilerine İlâhi yardım erişmiştir. Mesela Nuh peygamber halkı tarafından reddedilmişti ve onlar Hz. Nuh'a "Sana bayağı kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?" (26: 111) dediler.
"Bunun üzerine (Nuh) Rabbine: 'Ben yenik düştüm, yardım et!' diye yalvardı." (54: 10).
Hûd peygamber, kendisini günahlara ve isyana dalmış kavminin önünde çaresiz görünce "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam!' dedi." (11: 80).
Şuayb'm kavmi kendisine şunları söyledi: "Ey Şuayb! Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşla(yarak Öldürü)rdük! Senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur!" (11: 91).
Firavun Hz. Musa'yı yalnızca güç ve kudretten mahrum bulduğu için reddetmiştir. "Firavun kavminin içinde bağırıp şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut, ben zavallı ve nerdeyse konuşamayan şu adamdan daha üstün değil miyim? (Eğer o doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı veya yanında (kendisine yardım eden, onu doğrulayan) melekler de gelmeli değil miydi?" (43: 51.-53).
Peygamberlerin bu zahiren güçsüz durumunun aksine, gönderildikleri toplumlar kudret ve refah sahibi idiler. Hûd kavminin bu zenginliğine Kur'ân şöyle atıfta bulunmuştur: "Size bildiğiniz nimetleri bol bol veren (Al-lah)dan korkun. O size davarlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar verdi." (26: 132-134).
Salih aleyhisselâm da kavmine sahip oldukları nimetleri şöyle hatırlatmıştı^, "...artık Allah'tan sakının ve bana itaat ekin. Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız?" (26: 144-149).
Buna benzer olarak Şuayb da kavmine: "...Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum..." demiştir. (11: 84).
Sonuçta, bütün bu bolluk ve zenginliklerle peygamberlerin düşmanlarının yararlandığı iyi talihe ne oldu? Cevabı bulmak için Kur'ân'a müracaat edilmelidir: "Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları sizi yerleştirdiğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarında ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik." (6: 6).
Materyalizme Meydan Okuyuş
Kur'ân'da bir kaç kez tekrar edilen Hz. İbrahim'in kıssaları asırların üzerinden, maddî sebep ve sonuçların asıl olmadığını beyan eden bir ses olarak yükselmektedir. Bu kıssalarda âdeta servet ve makam sahibi olanlarla istihza edilmekte ve onların zayıf, güçsüz ve çaresiz olduklarına bir nevi şehadet getirilmektedir. Hayatının Kur'ân'da sunuluş şekli, Hz. İbrahim'in, dünyevîleşmiş zihinleri ve onlar gibi düşünenleri kınamak için gönderildiğini göstermektedir. Hz. İbrahim'in Allah'a olan inancı, onun başarının ilk şartı olarak sermaye ve servete değer veren kimselere karşı sert ve takbih edici olmasını gerektiriyordu; Rab-binin yardımıyla karşı koymuş ve başarmıştı. Maddî zenginliğe, servete ve kudrete Allah mefhumu tanımaksızın güvenen insanları, uzun iman yolculuğu esnasında alt etmiş, hatta Allah inancının kesinliği konusuna yeni bir güvenilirlik ilham etmiştir.
İbrahim aleyhisselâm hayatı boyunca dünyevî güçlere, çağının zorbalığına, bâtıl ilâh ve putların rab edinilmesine, dünyevî arzu ve istekler şekline bürünen insan nefsinin uygunsuzluğuna karşı mücadele etmiştir. Bunun sebebi, onun doğduğu dönemde insanların dünyaya tamah eden, nedensel güçleri her olayın baş sebebi olarak kabul eden yol ve vasıtalara saplanmış vaziyette oluşlarıdır. İnsanlar nedensel güçlere neredeyse Kadir-İ Mutlakla eşitmişler gibi yaklaşım göstermekteydiler.
Maddiyatçı düşünüş yoluna körükörüne inanmak, insanlığı, zaten içine batmış bulunduğu puta taparlığın rezilliğinden daha farklı bir diğer (olumsuz) inanca kölelik etmeye yöneltir. Bu tabiî güçlerin muktedir olduğuna inanmaktır. Bunların her ikisi de batıl tanrıların ilahlaştırılmasıdır ve İbrahim aleyhisselâm buna savaş açmıştır. Hz. İbrahim, hâkimiyet, emir ve kemalât sahibi tek gerçek olan Allah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Bu her şeyi yoktan var edenin yalnızca Allah olduğunun beyan edilmesi demektir. Kendi elindeki sebepliliğin de yaratıcısının Allah olduğunun beyan edilmesidir. O sebep-sonuç sıralamasını ve elementlerin özelliklerini değiştirebilir veya zıt sonuçlar doğurmasını sağlayabilir. Kudret Allah'a aittir ve O bütün mahlu-katın Kendi rızasına uygun tarzda hareketini sağlar.
Bundan dolayı Hz. İbrahim o vakitler bütün insanların zihnine hükmeden putların otoritesine karşı mücadele vermiştir. Onu bu mücadelesinden dolayı cezalandırmak için bir ateş hazırlatılmıştır: "Aralarında bir kısmı: 'Eğer birşey yapacaksanız, yakın şunu da tanrılarınızın öcünü alın!' dediler." (21: 68).
Ancak, Hz. İbrahim kâmil İman sahibiydi. Ateşin Allah'ın iradesine tâbi olduğunu biliyordu; yakmak ateşin özelliğiydi; ancak bu bütün sebep ve sonuçların Yaratan'ı tarafından oıtadan kaldırılabilecek olan bir özellikti; eğer ateş Allah'ın emri İle yakıyorsa O'nun dilemesine bağlı olarak soğu-k-ve serinletici de olabilirdi. Bundan dolayı İbrahim Allah'a mutlak bir güven duygusu içinde ateşe atladı ve sonuç onun ümitlerinin aksine olmadı: "Biz: 'Ey Ateş! İbrahim'i yakma ve serin ol!' dedik. Onlar İbrahim'e bir tuzak kurmak istediler. Fakat Biz onların bütün çabalarını boşa çıkardık." (21: 69: 70).
Su ve bitkilerin olmadığı kurak bir yerde ya-şanamayacağı yaygın bir kanıdır. Bundan dolayı insanlar süt ve bal ırmaklarının aktığı verimli bir toprağı veya hareketli pazar yerlerini tercih etmişlerdir. Bu yaygın uygulamayı ter-keden Hz. İbrahim, hanımı ve çocuğu için, ziraatin mümkün olamayacağı, dünyanın o zaman için medenî ve gelişmiş bölgeleriyle yapılan ticaretin geçtiği yollar üzerinde de olmayan, vahşi tabiatın hâkim olduğu bir yeri seçti.
Hz. İbrahim yalnızca Allah'a güvenip, dayanmaktaydı. Allah'tan insanların gönlünü bu ıssız bölgeye meylettirmesini ve ailesini her çeşit nimetle rızıklandırmasmı istemiştir: "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için, Senin mukaddes mabedinin yanında, ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara mcylcdici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler." (14: 37).
Allah Hz. İbrahim'in duasına icabet etti, neslini, katından bir rızık olarak herşeyin ürünün toplandığı güvenli bir yere yerleştirdi: "...Onları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler." (28: 57). "Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku İçindeyken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler." (106: 3-4).
fiz. İbrahim ailesini susuzluğu gidermek için bir yudum suyun bile bulunmadığı bir yere getirdi, ama orada bugüne kadar bütün milletlerin insanları tarafından içelen bereketli bir pınar fışkirdı. Hz. İbrahim'in, neslini götürdüğü barınmaya müsait olmayan yer, daha sonra, dünyanın her topluluk ve bölgesine mensup kişilerin hac merkezi hâline geldi.
İbrahim aleyhi s selâmın hayatı kendisini çevreleyen materyalizme veya o tarz yol ve vasıtalara kölelik etmeye karşı meydan okuyan hikmet dolu bir hayattı. Allah'a ve O'nun mutlak kudret ve hüküm sahibi oluşuna sarsılmaz imanı ve O'nun irade ve rızasına mutlak güven Hz. İbrahim'in hayatında tecessüm etmişti. Allah da ona aynı tarzda karşılık vermiştir. Tabiatın nedensel güçleri Hz. İbrahim'e boyun eğmiştir. İlâhi rahmet ve nimetler Rabbin güzel eserleri olarak onun şahsında yankı bulmuştur.
Hz. Musa'nın Hayatı: Maddiyatçı Bakış Açısına Meydan Okuyuş
Hz. Musa'nın hayat hikâyesi de Hz. İbra-him'inki gibi, sebep-sonuç kanunlarını ebedî kendiliğinden varolmuş ve sabit zanneden maddeci yaklaşıma karşı cesur ve cüretli bir meydan okuyuştur. Her iki peygamberin de karşı çıktığı bu düşünce bu kanunların âlemlerin Rabbine tâbi olmayıp kâinata kendi başlarına hükmettiklerini savunmaktadır.
H2. Musa'nın kıssası, nedensel güçlerin Ötesini göremeyecekleri hayrete düşürür. Bu kıssanın ahlâkî yönü Kur'ân-i ÜCerim'de bildirildiği kadarıyla şöyledir:
Hz. Musa, İsrailoğullarının tamamen köle durumunda olduğu, hiçbir kaçış ve ümit ışığının olmadığı karanlık ve kederli günlerde doğ-piüştur. Hâl karanlık, gelecek ise kasvetli idi. I'Srailoğulları sayıca azalıyor ve kaynaklan tükeniyordu; halk despotluktan zevk alan yöneticilerin hakimiyeti altında zillet içinde muamele görüyor, her türlü tecavüze maruz kalıyordu. Sığınacakları ve iltica edecekleri hiçbir yer yoktu. Musa'nın doğduğu zamanki şartlar böyleydi. Onun doğumu bu zâlim güçlere ve onların düşünüş tarzlarına bir darbe olmuştur. Musa aleyhisSelâm, Fİravun'un doğumları yasaklaması ve doğan çocukların öldürülmesi kararlarına rağmerr-dünyaya gelmiş, Nil nehrinin sularında yüzen bir sepetin içinde yaşamıştır.
Musa, düşmanının kucağında büyümüş ve kanına susamış bu kişi tarafından korunmuştur.
Daha sonra Hz. Musa selameti kaçmakta bulmuş, bir ağacın altında kederli ve düşkün bir şekilde otururken kendisine sonuna kadar açılan kollar bulmuş, bir eşle şereflenmiştir. Bu defa ailesiyle birlikle yola koyulmuş, hanımı çocuk doğururken karanlıkta yolunu kaybetmiştir. Bir ateş aramaya çalışırken bütün İsrailoğullarının geleceğini aydınlatan bir nûr bulmuştur. Hz. Musa bir kadına yardım etmek için biraz ateş istemiş, ancak bütün insanlığı aydınlatan bir ışıkla mükâfatlandırılmış; peygamberlik mertebesine yüceltilmiştir.
Hz. Musa adam öldürmek suçuyla aranan bir sanıkken Fİravun'un sarayına gitmiş, o zamana kadar konuşmasında tutukluk varken, Firavun ve adamlarına güzel öğüt verme cesaretine kavuşmuştur. Firavun, Musa aleyhisse-lâmı sihirbazlıkla suçlayarak kendi sihirbaz-larıyla müsabakaya davet etmiş, peygamberlik mucizesiyle karşılaşan sihirbazları secdeye kapanarak "âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik!" demişlerdir. (26: 47-48).
Musa'ya, milletini gecenin karanlığında zulüm topraklarından vadedilmİş topraklara götürmesi söylenmiş, Firavun ve ordusu onları düşmanlık ve intikam duyguları içinde takip etmiştir. Hz. Musa, Önünü kesen deniz ve arkasında gelmekte olan bir düşmanla karşı karşıya kalmıştır. Musa ve kavmi karşı karşıya duran iki dağ gibi iki parçaya ayrılan denizin açtığı yola dalmışlar; onlar denizi sağ-sa-lim geçmişler, kendilerini yakalamaya çalışan Firavun ve ordusu ise denize girdiğinde sular üzerine gelmiş ve hepsi boğulmuşlardır. Zayıf ve köle olan bir kavim böylelikle Fira-vun'un zengin memleketinin vârisi olmuştur. ("Sûret-i fi't-tefkîr," elMüsîimun).
"Hor görülüp zulme uğratılmış olan halkı da bereket ve bolluk verdiğimiz bölgenin doğu ve batı taraflarının mirasçısı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğu 11 arına verdiği güzel vaadi tam yerine geldi. Firavun ve kavminin yapageldikleri binalarla köşkleri de yerle bir ettik." (7: 137).
Yusuf Kıssası: Nev-i Şahsına Münhasır Bir Hadise
Hz. Yusufun kıssası da nev'i şahsına münhasır oluşu ve normal üstü muhtevası nedeniyle tabiî nedensellik ilkesinin zıddına şahitlik eden bir olaydır. Üvey kardeşlerinin kıskançlığı ve hilesi sonucu Yusuf bir süre bir kuyunun dibinde kalmıştır.
Oradan çıkarılarak kendisini Mısır'a götüren kervancıların esiri olmuştur. Bu ilk imtihanda ölüm ve zilletten kurtulmuştur.
Daha sonra bir başka güç imtihandan daha geçmiştir. Bu imtihanda şerefi, iffeti ve dürüstlüğü denenmiştir. Efendisinin hanımı olan bir güzel kadın şehevî duygularına kapılarak Yusuf'a yanaşmış, ancak Yusuf aleyhisselâm kabul etmeyince saldırganlıkla suçlanmış ve âdi suçluların kapatıldığı bir zindana atılmıştır. Bu iftira üzerine hapse atılınca Yusuf halkın dedikodu malzemesi haline gelmiştir. İsrailoğullarına köle ve düşman gözüyle bakan ve memleketlerinde onlara itibarlı bir mevki vermeyen bir halkın arasında ve evinden uzaklarda başı derde girmişti. Yusuf, başkalarının gözünde ve haksız yere, âdi suçluluğun, itibarsızlığın ve rezaletin en aşağı noktalarında iken bütün tahminlerin aksine Mısır'ın yöneticisi durumuna yükselmiştir; "Yusuf u böylece o memlekete yerleştirdik, dilediği yerde oturabilirdi. Rahmetimizi tıpkı bu misalde olduğu gibi istediğimize veririz. İyi davrananların ecrini zayi etmeyiz." (12-56).
Hz. Yusuf Ve Hz. Muhammed@ Arasındaki Benzerlik
Hz. Muhammed @ ve Kureyş'ten ona inanan kimseler de eş derecede zor ve kederli bir imtihandan geçmişlerdir. Sayıca az, zayıf ve çaresiz, aileleri tarafından reddedilmiş ve bütün bir millet tarafından muhalefet edilir bir haldeydiler. Allah'a İbadet hürriyeti bile bulunmayan Hz. Peygamber @ ve ashabı, Mekke'li müşrikler tarafından istihzaya, ayrıma ve zulme uğruyor ve demir topuklar altında eziliyorlardı. Bir yanardağ üzerinde duruyormuş-larcasına, hıyanet bataklığı içinde güvensizlik içinde yaşama ya da vahşice öldürülme durumunda idiler. Bu durum Kur'ân'da çok canlı şekilde tasvir edilmiştir: "Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir olarak alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın." (8: 26).
Hz. Peygamber'e İlâhî Yardım Vaadi
Bu üzüntülü ümitsizlik günlerinde en ufak bir ümit ışığı çaresizlik içinde beklenmekte iken Allah, elçisi Muhammed @'e Yusufun kıssasını vahyetti. Hz. Muhammed @'İn ve Yusuf aleyhisselâmın şartları tıpkı Kureyş ve Yusufun kardeşlerinin birbirine benzediği gibi benzemekteydi. Kureyş ve Yusufun kardeşleri nefislerinin karanlık arzuları ile harekete geçmiş ve kızgın tukularmın Allah'ın peygamberlerine öç duygusu ile muhalefet etmesine ve saldırmasına izin vermişlerdir. Üstelik her iki güruh da zulüm ettikleri kardeşlerinin şefkatine boyun eğmiş ve teslim olmak zorunda kalmışlardır.
Yusuf un atıldığı kuyunun dibi ve Medine'ye hicret ederken İslâm Peygamberi @'nin sığındığı Gar mağarası birbirine benzediği gibi; sevgili oğlundan ayrılan Yakub'un duyduğu endişe ve üzüntü de Mekke kabilelerinin Hâşimoğulları soyuna, sığındıkları Şi'b-i Ebî Tâlib'de uyguladıkları boykot ve tecrit siyasetiyle verdikleri açlık, susuzluk ve acı ile kıyaslanabilir.
Hz. Yusuf un ve Hz. Muhammed @'in eski düşmanları, sonunda peygamberlerin üstünlüklerini idrak ve itiraf ederken benzer iltifatlarda bulunmuşlardır: "Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur, doğrusu biz suç işlemiştik." (12: 91).
Ve her iki Allah elçisi de onlara aynı cevabı vermişlerdir: "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O merhametlilerin en merhametlİsidir." (7: 92).
Kur'ân-ı Kerîm, Yusufun kıssasını şöyle anlatmaya başlamıştır: "Ey Muhammed! Biz bu Kur'ân'ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz... Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin." (12: 3). Ve sonunda kıssa şu ahlâkî sonuca varılarak bitirilmektedir: "An-dolsun ki peygamberlerin kıssalarında, aklını kullananlar için ibretler vardır. Bu Kur'ân uydurulan bir söz değil, ancak kendinden önceki kitapları tasdik eden, İman edecek topluluk için her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir." (12: 111).
Yusuf sûresi, o vakit Mekke'deki hayatının en zor ve kederli günlerini geçirmekte olan İslâm Peygamber'ine bir müjde olmuştur. Yusuf kıssası adeta temsil kılığına bürünmüş bizzat Hz. Peygamber @'in kendi durumu gibiydi.
Peygamberlerin Başarısı
Daha sonra Allah Teâlâ Kasas Sûresinde Hz. Musa ve Firavun'un arasında geçen hadiseleri
anlatır. Musa'nın hanımı için ateş, ararken Nübüvvete kavuşması; Fı>ayun^ur>tertiplerine karşı tetikte oluşu; İsrailoğullannm kurtuluşu ile sonuçlanan düşmanını alt edişi anlatılır. İsrailoğullarınm kurtuluşu ve Firavun'un memleketine vâris oluşları ile ilgili kısım öz ve esas olarak Yusufun kıssası ile benzerlik arz eder.
Kasas sûresinde, zayıf ve çaresiz müminlerin parlak geleceğini vurgulayan çarpıcı bir giriş yapılmış olması çok anlamlıdır: "Ta, Sîn, Mîm. Bunlar apaçık Kitab'm ayetleridir! (Ey Muhammed!) İnanan bir topluluğa ibret olsun diye, sana Musa ve Firavun'a ait haberlerin bir kısımını bütün gerçeğiyle anlatacağız. Gerçekten Firavun, o ülkede azıttı ve ora halkını çeşitli sınıflara ayırdı. Onlardan bir sınıfı eziyor, erkek çocuklarını boğazlıyor, kız çocuklarını ise sağ bırakıyordu. Hiç şüphesiz o, bozgunculardan biriydi. Bİz, o ülkedeki ezilenlere büyük lûtuflarla yardımda bulunmayı, onları önderler seviyesine çıkarmayı ve onları, ötekilerin yerine mirasçı kılmayı, onları o yerde hâkim kılmayı; Firavun, Hâmân ve ordularına, korkmakta oldukları akıbetin acısını tattırmayı dilemiştik." (28: 1-6). Bu giriş, o vakitler ufak Müslüman topluluğunun varlığını ortadan kaldırma planları kuran Mekke'li müşrikler için çok korkutucu olmuştur.
Müminlerin Güç Kaynağı
Bütün bu kıssalar Hz. Peygamber @'in gönlünü ferahlatmak, kalbine ümit ve cesaret duygusu vermek için anlatılmıştır. Bu kıssaların anlatümasmdaki hikmet bir başka sûrede açıklanmıştır: "Peygamberlerin başlarından geçenlerden sana anlattığımız herşey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; iman edenlere de öğüt ve hatırlatma gelmiştir." (11; 120).
Bu hakikat dairesini teşkil eden tesirli peygamber kıssaları daima Allah'tan korkanlara ümit ve cesaret vermiş, onların kalbini mutmain kılmıştır. İnsanları doğruluk ve sabra çağırmış ve onları Allah rızası için mücadeleye davet etmiştir. Müminlere zulüm ve küfür güçlerine karşı başarılı olmak konusunda ümitsizliğe düşmemeleri, bu kıssalarda daima hatırlatılmıştır.
Musa kıssasında Allah bunu Musa'ya hatırlatmaktadır: "Hor görülüp zulme uğratılmış olan halkı da bereket ve bolluk verdiğimiz bölgenin doğu ve batı taraflarının mirasçısı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailo-ğullarına verdiği güzel vaadi tam yerine geldi. Firavun ve kavminin yapageldikleri binalarla köşkleri de yerle bir ettik." (7: 137).
Yine Hz. Yusufun muhteşem başarılarının sebebini izah ederken Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Yoksa sen Yusuf musun?' dediler. 'Ben Yusufum, bu da kardeşim. Allah bize iyilikte bulundu, doğrusu kim kötülükten sakınır ve sabrederse bilsin ki Allah iyi davrananların ecrini zayi etmez!" (12: 90).
Bu sünnetullah olup bunun istisnası yoktur. Allah'ın elçileri tarafından emredilen hayat tarzını muhafaza eden ve hakiki iman, doğruluk ve itaat dolu günahsız bir hayat süren kimseler sabırlarına karşılık Allah tarafından mutlaka ödüllendirilirler. Saf ve Allah korkusu ile yaşanan bir hayat daima yeşeren bir bitki gibidir; bu nitelikler zayıflara güç ve cesaret verir ve sayıca az olanlara manevî ve ahlâkî bir gayret gelir; öyle ki bu sayede çoğunluğa galebe çalarlar: "Nice az topluluk çok topluluğa -Allah'ın izniyle- üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir." (2: 249) "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstünsünüz!" (3: 139).
Bu kıssalar, peygamberlerin, sâdık ve âdil olanların, düşmanları ne derece güçlü olursa olsun nihayette onlara galebe çaldıkları inancını pekiştirecek manevi gücü harekete geçirir; bu kıssalar her çağdaki insanlar için dirilik ve hayat kaynağı olmuştur. "Karşıkarşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşanlardır; diğeri, inkarcılardır ki, bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyIa-_destekler. Bunda görebilenler İçin ibret vardır." (3: 13).
Peygamberleri İnkâr Yokoluşa Götürür
Peygamberlerin kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de bazen kısaca, bazen ayrıntılı olarak, ancak tekrar tekrar ele alınmış ve hep aynı sonuca, şüphesiz ve değişmeyen bir sonuca ulaşmıştır; bu sonuç şudur: Peygamberler daima düşmanlarına karşı giriştikleri mücadelede muzaffer olmuşlardır; hem de çok büyük engellerle, hatta zahiren aşılamaz görünen güçlüklerle karşı karşıya olmalarına rağmen bu zaferler gerçekleşmiştir. Bu İki şekilde olmuştur: Ya muhalifler ihtida ederek mümin olmuşlar ve peygamberlerin muti ümmeti haline gelmişlerdir ya da yenilmiş ve yokolmuş-lardır. "Şüphesiz, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik ve onları itaat eder, yalvarıp yakarırlar diye kıtlık ve hastalıkla cezalandırdık. Hiç olmazsa cezamıza uğradıkları vakit itaatkâr olup yalvarsafardı! Ne çâre ki, kalpleri kaskatı kaldı ve şeytan da, onlara bütün yaptıklarını güzel gösterdi. Kendilerine yapılan uyarılan unuttuklarında, onlara herşeyin kapısını açtık; kendilerine verilene sevinince de, ansızın onları cezalandırdık ve o anda bütün ümitlerini kaybettiler, Böylece o zulmedip duran milletin kökü kesildi. Hamd, ancak âlemlerin Rabbi Allah'adır!" {6:42-45).
Şahsî Ya Da Kabilevî Menfaatlerin Değersizliği
İnsanlığın selâmeti nebevî davetlere icabet etmekle ve teslim olmakla mümkün olacağından bu çağrılar mutlaka kalıcı başarı ile son-lanır. Bu başarıya tabiî kanunların işleyiş şeklinin değişmesi gerekse bile değiştirilerek ulaşılır. Sebep sonuç ilişkileri beklenmedik şekiller alarak nebevî emirlere karşı oluşmuş muhalefeti yokeder. Peygamberlerin davasından başka hiçbir menfaat ve mesele, ister şahsî isterse kabilevî olsun, Allah nazarında önemli değildir. Yine herhangi bir siyasî ideolojiyi veya önderliği güçlendirmek de Allah nazarında Önemsizdir. Çünkü bunların hiç biri fazilete ulaştırmaz, kötülüğü engellemez; hiçbiri insanlığın hayrına ve Allah Yoluna hizmet etmez. Hiçbiri inançsız, kötü ve kokuşmuş sistemlerin güçlerine karşı mücadele vermez; tam aksine bu siyasî manevralar yalnızca iktidar ve prestijin nefsi arzular için genişletilmesini teşvik eder. Allah bu güçlerin tabiî yıkılış vakti geldiklerinde birbirleri tarafından yıkılmalarına aldırış etmez.
Bütün bu inançsız hareketler isyan ve devrimlere yol açar; bu da insan gayreti ile çözümü imkânsız meseleleri ortaya çıkarır.
Bir Yanlış İtikad
Günümüzde bütün Müslüman ülkeler başarıya götüren en önemli aracın manevî ve ahlâkî dinamiklerden ziyade maddî ilerleme ve refah olduğu şeklinde yanlış bir inanışa saplanmışlardır. Bu kavram öyle popüler hale gelmiştir ki "ilk önce maddi güç" sloganı tereddütsüz olarak kabul görmektedir. Hatta diğer konularda dindar olan ve dinî dirilişi arzu edenler için bile bu geçerlidir.
Halbuki bu düşünüş tarzı peygamberlerin hayat ve başarıları ve olağandışı gayretleri vasıtasıyla ulaştıkları mucizevî üstünlük tarafından yalanlanmaktadır. Kötülüğün yok edilmesi yönünde gerçekleşen bu üstünlük ve başarılar Allah tarafından ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.
islâm dünyasındaki yanlış inanış üzerine biraz ışık tutabilmek gayesiyle bu hususu biraz açmak gerekmektedir: Milletler topluluğu arasındaki mevki ve İtibarımızı tahmin etmek için maddî zenginlikler, kaynaklar, askerî güç, hammadde, sanayi ürünleri, iş gücü ve teknik bilgi bakımından sahip olduklarımızı gözönünde bulundurmaya alışmışızdır.
Bu sahaların bazılarında kendimizi ileri veya geri buluruz; övünme ve endişe kaynağımız da bu konular olur.
Zihnimizi Batı'nın liderlik kabiliyetini sorgulamak için hiç zorlamayız; zorlasak bile bulgularımızı, akıl yürütmelerimizi, sorgulama ve eleştirilerimizi dikkate almayız. Yine kaynaklarımız, savaş makİnalarımız, silah üretimi ve atomik potansiyelimiz konusunda düşünmeye başlarız. Bu da bizi daima ümitsizliğe ve herşeyi hafife almaya yöneltir. Hayat denizi içinde gemimizi yüzdürmek, Bati'ya bağımlı olmak ve iki büyük güçten birinin himayesi altına girmeye mahkûm olmak için doğmuş olduğumuz sonucuna varırız. (Sûretun fi't-Tefkîr, ss. 2-3).
Allah'ın peygamberlerinin şahsiyet ve davranışları ve düşmanlarının felâketli akıbetleri kitaplarda bizlere bildirilmiştir ve eşyaya bu tarz bir bakış tarzını yalanlamaktadır. Bu haberler peygamberlerin zaferlerinin sırrını ve düşmanlarını altetmekte kullandıkları silahları açık etmiştir. Bunlar iman, Allah'a itaat ve O'nun davetini yaymaktır. Bu mühimmat İle peygamberler daima, sâdık ama güçsüz küçük bir İnsan grubunu bîr kavmin önderi durumuna getirmeyi başarmışlardır. "Sabredip âyetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları emrimizle doğru yola götüren önderler yaptık." (32: 24).
"Musa ve kardeşine: 'Kavminize Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın!' diye vahyettik. Müminleri mjdele!" (10: 87).
"Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz, O da sîze yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz." (47: 7).
"Gevşemeyin, üstün olduğunuz halde barış çağrısında bulunmayın; Allah sizinle beraberdir. O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir." (47: 35).
Nebevi Hareket Tarzı ile Bağlantı Kuran Müslümanlar
Allah elçilerinin hayat ve şahsiyetlerinden çıkaracağımız ders ve manevî ibret budur. Fiil ve davranışları ile bütün peygamberlerin tek tek bize gösterdiği Sirat-ı Müstakim budur. Kur'ân'da zikredilen peygamber kıssalarından alınacak ders günümüzdeki güçsüz ve mecalsiz toplulukların önlerinde açık tek yolun bu olduğunun anlaşılmasıdır. İlâhi davete muhatap olmuş toplulukların tek ümit ışığı bu yoldur. Hakikat Allah'a aittir ve doğru yolu yalnızca O gösterir.
KISIM 9
HZ. MUHAMMED @'İ PEYGAMBERLİĞİ -ASALET VE BÜYÜKLÜĞÜ
Câhiliyyenin Trajedisi
Tarihçilerin üzerinde ittifak ettiği üzere, insanlık tarihinin en karanlık çağı olan cahiliy-ye devrinde yaşanan trajedinin sebebi yalnızca ortalıkta kol gezen inançsızlık ve kötülük veya günahkârlık ve zulüm değildi. Zâlim yöneticilerin ayağı altında insan şeref ve haysiyetinin çiğneniyor olması veya iyi kalpli insanların güçsüz durumda bulunuşu da tek neden sayılamazdı. Bu durumların hepsi insanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde de mevcut olagelmiştir. Reformcular bu kötülüklerle cesur ve kararlı bir şekilde mücadele etmişlerdir.
Bunlardan daha büyük bir felâket hakikat İlmine ve iyi niyete sahip; insanoğlunun şeref ve kıymetini takdir eden; hak ve adalet için mücadeleye talip küçük ya da büyük bir insan topluluğunun olmayışıydı. Bu çağdaki if-sad oluşun nedeni fazilet ve iyiliği getinnek ve yeni bir düzen kurmak amacıyla kötülükle mücadele etmeye arzulu güçlü maneviyatı olan insan topluluğunun bulunmayışıydı.
Hakikat İlminin Eksikliği
Cahiliyye devrinde insanlar kendilerine hakikat ilmini ve iman temelini veren; Rabb'leri-ne yaklaştıran gerçeklere uzun zamandır sahip değildiler. Rabbine nasıl gönülden itaat ve ibadet edebileceğini insanoğluna öğreten bu ilimdir. Allah'a ulaşma yollarını bulmaya istekli ve bu uğurda gayretli bir kaç kişi ora-da-burada mevcut idiyse de bunların gayretleri sonuçsuz kalmıştı. Çünkü çevrelerinde hakikat bilgisine sahip olan kimselerin bu bilgisi batıl inanç ve halk arasındaki yaygın inanışların karışımından başka birşey değildi.
Bu da maneviyat aleminin yolcusunu yanlışlığa sürüklüyor ve hakikat arayışında ona yardımcı olmuyordu.
Güdük Kalmış Manevî Kuvvet
Bu gibi zamanlarda, Allah hakkındaki gerçek bilgi bazı sahifelerde veya bir yazıcının kalbinde, yalnızca kırıntılar halinde mevcut olsa bile, bu hakikati nefsinin ve toplumun kötülüklerine karşı bütün gücüyle savunup yüceltmek için gerekli manevî kuvvet, ruhbanlarda ve keşiş benzeri kimselerde eksikti.
Durum bu olunca, hakikati ve Allah'ın dostluğunu arayış arzusu bu dönemlerde en düşük seviyede bulunuyordu; bu uğurda mücadele arzu ve kararlılığı engellerle karşılaşıyordu. Bütün gayretler servet yığmaya, yönetici ve hükümdarlara kulluk etmek suretiyle şehevi arzuların tatmin edilmesine yöneltilmişti; ilâhî aşk ateşi söndürülmüş, insan gönlünün parlayan ışığı karartılmıştı. Bundan dolayı, o devirdeki din adamları çeşitli ilâhlara ve putlara ve anlamsız efsane ve inanışlara hayali bir iman duygusuyla bağlanmışlardı.
Hakikati Yüceltecek Kuvvetin Yokluğu
Eğer şans eseri, hakikat ilmine ve onun yolunda çalışmaya azimli kişiler bir yerlerde bulunmuş olsalar bile, böyle adil ve sadık ruhlara destek verebilecek doğru düşünen insanlar ve güç hiçbir yerde yoktu. Bundan dolayı, sonuç reform getirmek için gösterilen ferdi gayretlerin ziyan olması olmuştur. Bu reformcular -daha ziyade dağların tepelerindeki manastırlarda kendilerini İnzivaya çekmiş rahipler, keşişler ve sûfiler- karanlık gecelerde ışık yayarak uçan ateş böcekleri gibi 'diler, ışık yaymalarına rağmen ne bir yolcuya yolunu bulmada yardım edebiliyor ne de, onun üşüyen vücudunu ısıtabiliyordular.
Yeni Bir Güneşe Olan İhtiyaç
Dünya, insanoğlunun tabiatın anlamının farkına varmasını ve Rabbinin sıfatlarını Öğrenmesini mümkün kılacak; insanlığı yeni bir kardeşlik bağıyla birleştirecek ilmi öğretecek yeni bir ışığa muhtaçtı. Bu ışık insanoğluna yeni bir iman gücü aşılayacak, gönüllerini ilâhi aşkla dolduracak, hakkı batıldan ayırde-derek hakikat ışığını gösterecek ve en önemlisi mantık ve ikna ışığı İle şüphe ve inançsızlık bulutlarını dağıtacaktı. Hz. Muhammed @ vasıtasıyla insanlık bu ışığa kavuştu. Onun ilmi bütün dünyada insanların İnandığı putperestliğin ve batıl inançların sonunu getirmiştir. Yalnızca Onun tebliğ ettiği hakikat Yahudilerin ve Hıristiyanların inançları hakkında bir hükme varabilirdi. Bu inançların Allah'tan korkan mensupları İslâm'ın kendi inançlarına nİsbetinin güneşin ışığı karşısında yanıp sönen ışıkların yok olması gibi olduğunu itiraf etmişlerdir. "Kitap ehlinden ve putperestlerden olan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu annmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir peygamber gelene kadar dinlerinden vazgeçecek değillerdi." (98: 1-3).
Felsefe Ve Şirkin İşbirliği
Haklı bir dava için harekete geçme kararlılığı daima hakikat ilminin ve ona sönmez bir imanla bağlı olmanın ürünüdür. Bir kimse bazı gerçeklikleri hakikat olarak kabul ettiğinde, kanaatlerinin doğurduğu faziletleri ve kötülükleri idrak eder ve bunların yol açtığı amit ve yeis, arzu ve endişe duygularını bilir. Böylece kişide derinden kökleşmiş inançlar onun bütün gönlü ve ruhu ile kararlı şekilde yaşamasını temin eder. Ama, calıiliyye devrinde insanlık Allah'a, cennetin ve cehennemin varlığına, diriliş gününe ve yapıp ettiklerinden dolayı hesaba çekileceğine olan inancım kaybetmişti. Bu devirde şirk ve felsefe bu imanı zayıflatmak ve İnsan ile yaratıcısı arasındaki bağı zayıflatmak için el ele vermişlerdi. Felsefe İlâhi sıfatları inkâr ederek, şirk müessesesi ise Allah'a ortaklar koşarak insan ve yaratıcısı arasındaki ilişkiyi uzun süredir dumura uğratmışlardı. Felsefe ile uğraşan bütün kimseler kudret, hikmet, rahmet ve merhamet sıfatlarına sahip bir Allah'a yönelmek, O'ndan korkmak ya da ümitvar olmak için bir neden görmüyordu. Buna benzer olarak Allah'a ortak koşanlar, hayatlarını bu ortaklara niyazda bulunmak ve onların rızasını kazanmak yolunda harcıyorlardı. Çünkü zuhuratın arkasındaki Rabblerini yüceltmek ve O'na niyazda bulunmak hissinden yoksundular, O'nun hayatları üzerindeki etkisinden bihaberdiler.
Böylece dünya iki gruba ayrılmıştı. Birincisi âhirete hazırlanmak için hiçbir ihtiyaç hissetmeyenler; ikincisi ise Rablerine dua ve ibadet etmeye vakit bulamayanlar. Her iki halde de bütün bir inançsızlar âlemi Allah'tan uzun bir süre ayrı kalmış, Rabblerine olan sevgi ve sadakat duygusunu kaybetmişlerdir. Sonuç, insanlığın fıtri kabiliyetlerinin durağan ve ölümcül hale gelmesi olmuştur; insanlar ruhbanlara ve nefislernin arzularına hizmet eder olmuşlar, kralların ve şeytanın kölesi durumuna düşmüşlerdir. Doğudan batıya bütün bir insanlık kendisini, kendi zihninin ürettiği tanrıların ya da eski âdetler sonucu ulûhiyyet makamına oturtulmuş atalar-dini hurafelerinin ayaklan altına atmıştır. Hz. İbrahim'in kavmine söylediği gibi, kendi tahayyüllerinin icadı olan saçma fikir ve ideallere inanmış ve tapınışlardır: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" (37: 95).
Nebevi Dâvet-Tek Çâre
O devirlerde, çağlar boyunca kaybedilen imanı insanlığın kalbine yeniden ilka etmek ve İlâhi sevgi ateşini yeniden yakmak için Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gerekliydi. Bu vazifeyi herhangi bir insanın başarması mümkün değildi. İnsanoğlunu aldatıcı emel ve arzulardan, dünyanın zevklerinden ve güçlü yöneticilere kölelikten vazgeçirip, görülmeyen tek bir Allah'a iman etmesini sağlamak ve O'nun Emirlerini sorgulamaksızın, hayatı ve sahip oldukları pahasına olsa bile uygular hale getirmek Allah'ın elçisinden başka bir insanın başarabileceği bir iş değildi.
Bu dağlar kadar sağlam ve insanların ve şeytanın muhalefetini ad edecek kadar sebatlı bir iman gerektirmekteydi. Bu iman ruhu Hz. Peygamberin @ şu beyanında açıkça kendini belli etmektedir; "Kureyş, güneşi sağ elime ayı da sol elime verse, Allah'ın izniyle dâvam üstün gelinceye veya ben onu tebliğ uğrunda ölünceye kadar davetimden asla vazgeçmem." (el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. III, s. 43).
Bu beyan, bu zor vazife için gerekli iman gücünü açığa çıkarmaktadır. Bu iman bütün dünyaya yayılsa herkese yeterdi, şüphecileri mutmain kılar ve iman zaafiyeti bulunanları ayakları sabit mümin haline getirirdi. Ölüm korkusu içinde ve endişeli halde iken rahatça konuşabilen, bu imandır. Dünya, düşmanları mağaranın hemen önünde beklerken dostuna güven telkin eden Hz. Peygamber @'i bilmiyor mu?: "Sen mahzun olma, Allah bizimle beraberdir." (9: 40).
Hz. Peygamber @'in zavallı bir Mekke'li olan Sürâka'nın üzerinde, zaman ve mekân farkına rağmen Kisra'nın tacını görebilmesini mümkün kılan işte bu imandır. Kendisi açlığa ve boykota mahkûm edİmişken kırılan bir kayadan çıkan kıvılcımda Bizans İmparatorluğunun sarayım görmesini sağlayan da aynı imandır.
Hicreti sırasında çölde gitmekte olan Hz.Pey-gamber @'i Sürâka adlı bir Mekkeli hızlı atıyla takip ediyordu. Sürâka, yaklaşıp tam saldıracağı sırada bir mucize oldu; atının ön ayaklan kuma saptanmasıyla yere yuvarlandı ve bu defa Hz. Peygamber @'den emân dİle-di. Hz. Muhammed @ ona şöyle söyledi: "Ey Sürâka! Kisrâ'nın tacını takındığında nasıl keyiflenirsin, kim bilir?" Peygamber @ müşriklerin takibi altındayken parlak geleceği, dinin zaferini görüyordu. Rasûlullah @'in geleceğe dair haberlerinin hepsi çıktı. Hz. Ömer, Meda'inin fethinden sonra Sürâka'yı çağırarak İran seferinin ganimetleri içinde Medine'ye getirilen Kisra'mn süslü elbisesini siymesini söyledi. Buna benzer olarak, Hendek Savaşı öncesinde Hz. Muhammed @ biz-zat hendek kazarken taşa vurduğunda çıkan Itıvılcım üzerine: "Bu kıvılcımda Kayser'in yıkılan sarayını gördüm" buyurmuştur. Tarih sayfaları Hz. Peygamber @'in bu öngörüsünün kısa sürede gerçekleştiğine şehadet etmektedir. Bizans İmparatorluğunun başkenti ve İmparatorun sarayı kısa zamanda Müslümanlar tarafından fethedilmiştir.
İslâm Peygamber'inin imanı böylesine güçlüydü. Bu iman dünya tarihçe bilinen en karanlık devirlerini yaşadığı bir sırada ortaya çıkmıştır. Bu dönem kötülüğe son vermek, iman ve ahlâkî gayret ateşini yeniden canlan-dırabilmek işini kimsenin başaramadığı bir dönemdi. Bu iman Allah tarafından insanoğluna bir rahmet ve lütuf olarak gönderilmiştir: "Ümmîlere, kendi aralarından, onlara âyetlerini okuyan, onlan arındıran, onlara Ki-tab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Onlar ise, bundan önce, apaçık bir sapıklık İçindeydiler." (62: 2). "Müşrikler hoşlanmasalar bile, dinini bütün dinlerden üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (61: 9).
Büyük Bir Peygambere İhtiyaç
Câhiliyyenin kötülüğü son haddine varmış ve iflah olmaz bir hal almıştı. Hiç bir reformcu ve müessese veya hareket insanlığın vücuduna batan bu dikeni çıkarabilecek durumda değildi. Bu geniş yeryüzünde cahiliyye belâsına karşı daima ve sürekli mücadele etmesi gerekli bir ümmet veya millete ihtiyaç duyulmakta idi. Bu millet kötülüğün kurutucu zararlarıyla mücadele edecek ve onu kökten yok edecekti ve nasıl geçmişte şirkin câhilî dünyayı zulüm ve adaletsizlikle doldurmuşsa bu millet de aynı oranda adalet ve hakikatle dolduracaktı. Dünya bu vazifeyi üstlenecek ve kendisini takip edecek bir topluluk oluşturabilecek büyük bir peygambere muhtaçtı. Bu nedenle Hz. Muhammed @ elçilik vazifesiyle vazifelendirilmiştir: "Siz insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz." (3: 110).
Hz. Muhammed @, kurumuş ve çatlamış toprakların yağmur mevsiminin İlk yağışını beklediği gibi insanlar tarafından hararetle bir kurtarıcının beklendiği bir zamanda gönderilmiştir: "...Sen yeryüzünü kurumuş ve ölmüş görürsün, ama biz yağmur indirdiğimiz zaman, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler çıkarır. Bunlar, Allah'ın var olması, ölüleri diriltir olması ve gücünün her şeye yeter olmasını gösterir." (22: 5-6).
Dünyanın Nura Kavuşturulması
"Aniden, insanlığın cansız bedeni yeni bir ruhla hayatiyet kazandı ölü ve işlevsiz olan insan yeniden derin uykusundan uyandı. Bu durum tarihçiler tarafından temsili olarak Kisra'mn sarayının sarsıntı geçirmesi ve Me-cusİlerin kutsal ateşinin sönmesi olarak tanımlanmıştır. Yüksek kuleler ve imparatorluk sarayları deprem sarsıntıları ile alaşağı olduğuna göre, Sezarlann, Kisralann ve Firavunların hile ve düzenlerinin insanlığın selâmetinin aydınlık şafağının -Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin başlangıcı ile belirlenen insanlığın yeniden dirilişinin- önünde alaşağı olmaması için bir sebep yoktu." {Ma' aqal el-Insaniyat).
Yeni Bir Dünyanın Yükselişi
İslâm Peygamberinin doğuşu ve peygamberlik görevi ile müjdelenişi yalnızca yeni bir Peygamberin, yeni bir milletin ya da yeni bir çağın doğuşu değildi. Bu, zamanın sonuna, insanlık Rabbine ve Halik'ına dönünceye kadar sürecek olan yeni bir dünyanın doğuşu idi.
Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin etkileri bugün dünyada varolan her şeyin içine nüfuz etmiştir. Düşünce şekilleri ve inançlar, kültür ve medeniyet, ahlâk ve yaşam tarzları, ilim ve terbiye, kısacası insan faaliyetinin her sahası onun peygamberliğinin doğurduğu sonuçlardan etkilenmiş ve bu nübüvveti Özümseyerek benliğinde kökleştirmiştir. Dünya Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin izini takip etmemiş olsaydı bugün sahip bulunduğu değerli ve kıymeti haiz neye sahipse onları bulamazdı. İnsanlık Muhammed @'in nübüvvetine hayatını borçlu olduğunu nasıl inkâr edebilir? Muhammed @ insanlığa yeni bir hayat neşesi ve hatta bizzat hayat hakkı tanımıştır. Daha önce yalnızca İlâhi lanet ve gazaba muhatap olan insanlığın gönlüne doğruluk şuurunu ve ruh sağlığını üfleyen, dünyayı kurtaran odur. O devirde dünyadaki kötülükler ve fesat dünyanın sonunu ve felaketini hazırlamaktaydı: "İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat meydana geldi, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." (30: 41).
Câhiliyye Devri
Âlemlerin Rabbi ve Âlim-i Mutlak olan Allah yeryüzünde ne gördü? Bazılarının putlar önünde eğildiğini ve diğer bazılarının bazı kötü yöneticilere ve şeytana uyarak sefahat içinde yaşadığını gördü. Hiçbir fazilet kırıntısına, hakikat arayışına, hakikat ilmine, ahlâkî doğruluğa, Kendisi ile rabıta kurulmasına ve âhiret düşüncesi ile tevbede bulunan kimseye rastlamadı. Mükâfat vadettiği faziletli davranışlar hayat iksiri veya kimya taşı gibi bulunmayan birer meta idiler. Şah Veliyyullah İslâm'ın doğuşundan Önceki câhiliyye devrini Hüccetullahi'l-Bâligasmâa çok canlı bir şekilde tasvir etmiştir: "Bir kaç yüzyıldır Bizanslılar ve Sasaniler dünyayı hâkimiyetleri altında tuttuklarından kolay kazanılmış lüks ve rahatlığın zevkini sürmekteydiler. Şeytanî haksızlıklara batmış ve âhirete aldırış etmeyen bir halde idiler. Örf-âdet ve alışkanlıklarına aşırı düşkünlük ve titizlik göstermekte anlamsız bir incelik ve hassasiyet şuuru kazanmış idiler. Bütün insanlar birbirlerine karşı gösteriş yarışındaydılar. Zevk, eğlence ve israf bakımından birbirlerine üstünlük kurmakla gurur duymaktaydılar. Bu imparatorlukların büyük şehirlerine dünyanın her bölgesinden maharetli zanaatkarlar ve becerikli ustalar gelip durmaktaydı.
Daima yeni kolaylıklar ve rahatlık sağlayıcı araçlar geliştirmekte ve yapmaktaydılar. Bunlar icat edilir edilmez revaç buluyordu. Yönetici sınıf için üretilen kadifeler ve ipekler de kişinin gururunu ve kİbirini kabartmak için bir vasıta vazifesi görmekteydi. Hayat standartı öylesine yükseldi ki yüzbin dir-hem'd&n daha az değere sahip bir yelek veya sarık asîl kimseler tarafından giyilmez oldu. Bir asilzade fıskiyesi, hamamı ve bahçesi ile birlikte tam bir mükemmel malikanede yaşamadıkça, genç ve güzel kölelere, bakımlı vahşi hayvanlara sahip olmadıkça ve misafirleri için leziz ve çok çeşitli ziyafetler veremedikçe arkadaş ve dostlarının takdirini kazanamaz duruma gelirdi. Burada pek çok ayrıntı daha anlatilabilirdi, ancak o vakit hakim bulunan şartlan kendi ülkenizdeki kral ve asilzadelerin yaşayış ve tavırlarını gözönünde bulundurarak pekâla tahayyül edebilirsiniz (Şah Veliyyullah burada o günlerde Delhi'de hüküm sürmekte olan Moğollar'a atıfta bulunmaktadır). Bütün bu hal, tavır ve alışkanlıklar âdeta onların ikinci bir şahsi tabiatlan hâline geldi, öylesine ki isteseler bile onlardan kurtulamazlardı. Zamanla bütün bunlar tüm toplumun yerine getirmesi gerekli sorumluluklar haline geldi. Zengin fakir ayrımı olmaksızın tüm insanlar bir yarış İçine girmek zorunda kalmıştı.
Bütün toplumu saran toplumsal adetler -lüks, israfa teşvik edici ve pahalı- herkes için bir sıkıntı haline geldi ve bu dert herkesin başını ağrıtmaya başladı. Bu pahalı yaşam tarzını sürdürmek büyük miktarlarda para sarfetme-den mümkün olamıyordu ve para da fakir çiftçiler, esnaf ve zanaatkarlar üstüne ek vergiler ve mâlî sorumluluklar yüklemeden elde edilemiyordu. Daima artan vergileri ödemediklerinde ise bu kimseler cezalandırılmak Üzere seferler düzenleniyordu; sessizce boyun eğdiklerinde İse yük hayvanı muamelesi görüyor, efendilerinin topraklarını ekip-biç-me ve sulamaya memur yarı köle hayatı yaşayabiliyorlardı. Zor ve yorucu hayat yükleri böylece bütün milletin omuzlarına bindirildi-ğinden kimsenin âhiretİ ve nihaî sonlarını düşünmeye vakti kalmıyordu. Zaman zaman bütün bir coğrafyada dini dert edinen ve dine önem veren bir kimseyi bulmak mümkün olmuyordu. ("Hayat Tarzları ve Âdetlerde Yenilik," Hüccetüllahi'l-Bâligd).
Yeni Dünya Düzeni
Hz. Muhammed @'in peygamberliği İslâm'dan önceki putperest dönemde sağlanan şartları net bir şekilde ortadan kaldırdı. Allah'a iman, O'na yakınlaşma arzusu ve âhiret nimetlerine kavuşma gayreti bütün medenî dünyada hayatın aşikâr bir özelliği durumuna geldi. Bu da kitlelerin manevî dirilişi için çalışan güçlerin ortaya çıkmasını sağladı. Çöküş içinde olan toplumlara ortak mutluluğu kazanma şevki geldi. Bu yeni güçlerin en büyük gayesi insanlığı kendi türüne kölelikten kurtarmak ve Yüce Varlığa hizmete yöneltmekti, İnsanoğlunun dikkati dünyevî arzulardan ahiret nimeti özlemine yöneltilmek isteniyor ve batıl dinlerin sultasından kurtulup islâm'ın adaletinden yararlanması arzulanıyordu. Bu dünyanın bilinen en ulvi idealiydi; daha önce hiç şahit olunmamış böyle yeni bir donemi davet etmek ve gerçekleştirmek için "lÜminlerin cesaret ve gözüpeklİği, kavrayışlı Asanların mahareti, hikmet ve dirayet sahibi kimselerin rehberliği, alimlerin ilmi, şairlerin |Uri, yazarların kalemi ve idealist kimselerin yaratıcı düşünceleri bir işbirliği içine girdiler.
Cahiliye devrinde dünya şehevî arzularına ve hevasına köle olmuş kimseleri görmüştü. Ancak, İslâm gelince her zaman ve mekanda samimi mümin olan, takva ve sadakat sahibi, adil yöneticilik vasfına sahip bulunan, faziletli bir cihad sürdüren yeni bir insan tipi meydana çıktı. Allah'a ibadetleri öylesine samimi idi ki düşmanları bile onlara saygı duyuyordu. Doğruluk ve sadakati, Allah'ın hakiki sıfatlarını, manevi ilkeleri, adalet ve feragati yaygınlaştırdılar ve insanların yanlış yolu bırakıp Sırat-ı Müstakim üzere yürümelerini emrettiler; herkese adalet ve eşitliği getirmenin dışında bir gaye gütmeden Allah yolunda cihad ettiler. Bu kimseler bugüne kadar değişmeden gelen Hz. Muhammed @'in sünnetine uygun bir Allah'a davet geleneği, bir diriliş ve ıslahat hareketi başlattılar. "Ümmetimden bir bölük daima Sırat-ı Müstakim üzere olacaktır ve düşmanları onlara âhiret günü gelene kadar galebe çalamayacaktır." (Sahih-i Müslim, c. II, s. 143).
Hz. Muhammed @'in Peygamberlik Mucizesi
Şeyhülislam İbn-i Teymiyye Hz. Muhammed @'in peygamberliği ile birlikte ortaya çıkan inkılâbî değişikliği çok canlı bir biçimde ei-Cevabu's-sahİh limen beddele dinu'l-mesih adlı kitabında tasvir etmiştir. Bu çarpıcı yenilikleri özetleyen bir paragrafı şöyledir: "Allah'ın elçisinin şahsiyeti, hareketleri, sözleri ve fiilleri Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. Muhammed @'in ashabı, bu ashabın dini yaşayış şekilleri ve İlmi, onların arasındaki diğer bazı Allah -aşkı ile harekete geçen asil ruhların ortaya koyduğu kerametler, bunların hepsi de Allah'ın bir lütuf ve inayeti sayılabilir. İslâm Peygamberi İlâhî emirleri tebliğ ederken daima sebatkâr, dürüst ve âdil olmuştur. Yalan söylememiş, zulmetmemiş, sadakatsizlikte bulunmamıştır; bilakis, en sadık, en itidalli ve en âdil kimse olmuştur. Savaş ve barış, endişe ve ümit, yokluk ve bolluk, başarı ve kısmî mağlubiyet gibi pek çok inişli çıkışlı olaylar yaşamıştır. Zaman gelmiş yalnızca bir kaç ashabı arkasında olmuş, bazen de peşinde büyük bir çoğunluk bulunmuştur; ancak o, İslâm bir baştan diğer başa bütün Arabistan'da yayılıncaya kadar Sırat-ı Müstakim'den hiç sapmamıştır. O gelmeden Önce Arabistan puta, aya ve güneşe tapanların bulunduğu, zulüm ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir memleketti. Âhirette vuku bulacak cezadan ve mükâfattan, ölümden sonraki hayattan bihaber olan bu insanlar öyle bir nura garkoldular ve muttaki, öyle âdil ve dürüst hâle geldiler ki Suriyeli Hıristiyanlar Hz. İsa'nın havarilerinin bu kimselerden daha iyi olamıyacağı kanaatine vardılar. İslâmî ve gayriislâmî haslet ve kazançların etkileri yeryüzünde halen görülebilir. Hikmet ve basiret sahibi kimseler bu ikisi arasındaki farklılığın tamamen idrakindedirler. Hz. Mu-hammed @'İn ashabı bütün diğer dinlerin mensuplarından her yönüyle daha üstündür. Ashabın iman, ibadet, dua, zikir, kendini feda ve Allah yolunda hizmet özellikleri ve dinî ilimleri diğer din mensuplarınınkiler ile karşılaştırıldığında ashabın iman ve Allah'a teslimiyet hususunda diğerlerinden çok daha üstün olduğu görülecektir. Ashabın Allah yolunda sarfettiği gayret, cesaret ve sebat ölçülecek olsa veya cömertlikleri, fedakârlıkları ve misafirperverlikleri derecelendirilecek ve bu erdemler diğer insanların yaptıkları ile kıyas edilecek olsa, ashabın bütün bu belli başlı faziletler konusunda tüm diğer dinlerin mensuplarının fevkinde oldukları görülecektir, Ashab bu manevî mirası, kendilerine Sırat-ı Müstakim üzere gitmeyi öğreten Rasûlullah @'den devralmışlardır,"
"Muhammed ümmeti, kendilerine Kitap gelmiş diğer ümmetlere benzemez. Daha Önce mevcut bulunan şeriatı tafsilatlandırmak için İsa peygamberin kendilerine gönderildiği Yahudiler gibi değildirler. Hıristiyanların sahip olduğu iman ve maneviyat, ilim ve ehliyet kendilerine kısmen Tevrat'tan, kısmen Hz. Davud'un Zebur'undan, diğer peygamberlerin tebliğlerinden ve nihayet Hz. İsa ve havarilerinden miras kalmıştır. Daha sonra ise felsefe ve skolastisizmden türettikleri pek çok şey nedeniyle sapıklığa düşmüşler ve Hz. İsa'nın tebliğine zıt bir konuma gelmişlerdir.
Halbuki Muhammed @ ümmeti daha önceleri mevcut bulunan Kitaplardan haberdar değillerdi. Ashabın büyük çoğunluğu Musa'ya, İsa'ya, Davud'a ve Tevrada, Zebuva. ve İnci-k Hz. Peygamber @ vasıtasıyla inanmışlardır. Çünkü Allah'ın bütün diğer geçmiş peygamberlerine ve daha önceki kitaplara iman etmelerini onlardan Hz. Muhammed @ istemiştir; Allah'ın elçileri arasında ayrım gözetmemelerini emretmiştir. Şu ilâhi emri uygulamalarını arzu etmiştir: "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de(iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. 'Allah'ın rasûllerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, İtaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır!' dediler." (2: 285). (îbn-i Teymiyye, el-Cevabu's-sahih limen beddele dinu't-mesih, c. IV, s. 82).
KISIM 10
HZ. MUHAMMED @'İN PEYGAMBERLİĞİNİN ESERLERİ
İnsanın Önemi
Dünyanın kaderi daima insana bağımlı olagelmiştir. Dünyanın huzur veya belâ, refah veya yokluk içinde olması insana bağlıdır; insan yeryüzünde yaşadığı müddetçe dünyanın bütün zenginlik ve varlığını, bütün süs ve ziynetlerini alıp götüren felaketlerin ortaya çıkması pek bir şey farketürmez. Bunlar dünya için telâfisi mümkün olmayan kayıplar sayılmazlar, çünkü insan her zararı telâfi edecek ve her hasarı tamir edecektir. İnsan yalnızca dünyanın kaybettiği şeyleri yerine koymakla kalmaz, yetenek ve mahareti ile, gayret ve sanatı ile onları daha da geliştirir ve mükemmel hale getirir. Dünyanın yönetimini ele alan bir kimseye içinde insan olan imar edilmemiş bir dünyayı mı, yoksa içinde insan olmayan imar edilmiş bir dünyayı mı tercih ettiği sorulsa, tabii ki insanın aynı zamanda idrak ve öngörü sahibi olması şartıyla o şüphesiz birincisini tercih edecektir. Gerçekte, kişi bu seçimi yaparken hiç zorlanmaz, çünkü dünya insan için yaratılmıştır; dünyanın nimetleri ve mükemmelliği yalnızca insan içindir.
Bu dünyada mevcut olan dert ve felâketlerin sebebi kaynak ve zenginlik; araç ve cihaz yokluğu değildir- daha ziyade bu icat ve aletlerin yanlış gayeler için kullanılıyor olmasıdır. Uzun tarihi boyunca bu dünyanın muzda-rip olduğu bütün korkunç talihsizlikler hep insanoğlunun kaprisi, sırat-ı müstakimden sapması ve hevâsına uyarak isyan etmesi sonucu meydana gelmiştir. İnsanoğlunun sahip olduğu araç ve kaynaklar yalnızca efendilerinin emrine amade cansız şeylerdir. Bu araç ve kaynaklar yol açtıkları ölüm ve tahribatlar sebebiyle suçlanacaklarsa, en fazla insanoğlunun emri üzere gerçekleştirilen bir felaketin hacim, yoğunluk ve genişliğini artırmak ve bunu daha kolay gerçekleştirmekten sorumlu tutulabilirler.
İnsan Fıtratının Esrarı
Bu geniş kainat kişiyi şaşkın ve dili tutulmuş hale getirecek derecede esrarlı, bilinmez ve inanılmayacak derecede muhteşemdir.
Ama bu geniş dünya insan fıtratının künhüne erişilmez sırlarıyla kıyas edildiğinde insanoğlunun şuur okyanusu İçinde bir damla bile değildir. İnsanoğlunun fıtratı muazzam imkânlar ve gizli potansiyel barındırır. İnsan ruhunun derinlik ve ihatası, tasavvur gücü ve bu gücün geniş çerçevesi, ruhunun ateş ve sıcaklığı, asil-düşünce ve geniş-görüşlülüğü sınırsızdır. İnsanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen ümidi ve yüce Özlemleri hiç bir zenginlik muhteşem zaferler ve türlü çeşit hazza ve zevk vasıtasına kavuşmakla dindirilemez. Pek çok çeşitli zihnî hâl, eğilim ve yatkınlıklarını saymak mümkün değildir. İnsan ruhunun geniş ve derin ummanı içinde bütün dünya değersiz bir teneke parçası gibi kalır. İnsanın kavi ve sebatkâr imanı dağlan yürütür; aşk ateşi şiddet fırtınalarım kahramanca karşılar, Allah korkusu, fakir ve zayıflara karşı duyduğu merhamet, günahlarının affı için döktüğü yaşlar melekleri utandırır; asîl davranışlarının ihtişamı ve iyi-niyetinin aydınlığı dünyanın en muhteşem güzelliğinden ve cennetin sonsuz bahçelerinden daha şaşaalıdır. İnsan bu varlık âleminin aslı ve özü, bütün yaratıkların gülü ve hayat iksiri ve Yüce Ha-lik'ın âyetleri arasında en güzel âyettir.
Yücelerin Yücesi
Dünyanın sunabileceği hiçbir iktidar ve hiçbir hazine yakîni imanın yerini tutamaz. Buna benzer olarak, hiç bir dünyevî kazanç ve zenginlik fedakârane ve mertlik dolu sevginin, sınırsız, tertemiz coşku ve heyecanın, veya artniyetsiz samimiyetin, veya hiçbir karşılık ve ün beklemeksizin verilen hizmetin yerini tutamaz.
İnsanoğlu özünün değerini biçmek istese, tüm dünya ona fiat biçmeye muktedir olamayacaktır. Sebat ve gözüpekliğinin dizginlerini başıboş bırakacak olsa, dünyanın arzuları için Çok dar ve kısıtlı olduğunu görecektir. Bİr şair bunu dizelerinde ne güzel ifade etmiş: "Alçaldığında insanoğlu, bir toz zerresinden başka bir şey değildir / Yüceldiğinde ise dünyalara sığmayan bir mekândır."
İnsanın esrarı çözülemez. İnsanın özü, aslı, gerçeği tanımlanamaz ve bu cevherin şaşırtıcı potansiyeli insanın en acaip rüyalarının bile ötesine taşar. İnsanoğlunun asaleti, şefkati, merhameti, alçakgönüllülüğü ve öz-saygısı, Allah'ı bilme yönündeki uyanıklığı ve İlâhi dostluğu kazanma arzusu, fedakârlık ve haysiyeti, bitmek bilmeyen ilim arayışı ve tabiatın sırlarını açığa çıkarma uğraşısı insanoğlunun özünün yalnızca bir kaç boyutudur. Bunlar bile zihinleri şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratmaya yeterlidir.
Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Büyük Eseri
Hakikatte insanoğlu her türlü rahmet ve iyiliğin, refah ve saadetin pınarıdır; ne derece güç olursa olsun her türlü meselenin çözümüdür. Ancak insanoğlu güdükleştiği, cevheri çürümeye başladığı zaman ve "İnsan"lık çerçevesi içindeki kimselere daha az rastlanır olduğunda veya daha ziyade insanların topluluklar vasıtasıyla yüceltilemez oldukları durumlarda; İnsanlığa yardım için peygamberler gönderilir. Bunu takiben toplumların içinde bütünlük İçerisindeki 'insan'lara yeniden rastlanmaya başlanır. Her çağda nübüvvetin en büyük vazifesi bu olmuştur. İnsanlık tarihinin de tasdik ettiği üzere bu vazifeyi en geniş bir topluluk üzerinde gerçekleştirmek ve nübüvvetin getirdiği bu enmbüyük aşamayı temin etmek, son peygamber Hz. Muhammed @re nasip olmuştur. Faziletli, idealleri çerçevesinde güçlü ve birbirine kenetlenmiş bir topluluk şeklinde kaynaşan bu insanlar topluluğu hepsi aynı inancı paylaşmış ve hepsi de aynı gaye için mücadele vermişlerdir.
Hz. Muhammed @ tebliğine en namüsait şartlar altında başlamıştı. Kendinden Önce gelen hiçbir peygamber ve yenilikçinin karşılaşmadığı güçlüklerle karşılaşmıştır. Daha önceki peygamberlerin gönderildiği milletlerin toplumsal şartlan ve manevî iklimi kesinlikle Arabistan'daki cahiliyye devri şartlarından daha iyi idi. Bütün bunlara rağmen Vazifesini yerine getirme konusunda Hz. Muhammed @'in sağladığı başarı kendisinden önceki peygamberlerinkine nazaran çok daha çarpıcıdır.
Hz. Muhammed @ tebliğ vazifesine tavır ve hareketleri hâlâ vahşî ve hayvanı özelliklerin ön planda olduğu bir toplum arasında başlamıştı. Ancak onları insaniyetin en yüce mevkiine yükseltmiş ve peygamberlik sınırlarına yaklaşmalarını temin etmiştir. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed @'in gelişinden ve tebliğini tamamlayışından sonra hiçbir kimseye artık bu durum nasip olmayacaktır.
Yalın Gerçek
Gerçek şu ki, Hz. Muhammed @'İn bütün ashabı onun peygamberlik mucizesinin parlak ışığıdırlar ve asîl peygamberler neslinin sağladığı büyük merhalelerin delilleridirler. Allah'ın yaratıkları içinde zirveleri temsil etmektedirler. Hz. Muhammed @'in temiz kalpli ashabı, asîl davranışlarıyla ilham verici örnekler oluşturarak, tevazu, iyilik ve mükemmeliyet duygularını diğer insanlara taşımışlardır. Bu vazifeyi hiçbir sanatkâr sanatı vasıtasıyla gerçekleştirememiştir. Ve Hz. Muhammed @'in ashabının şahsiyetinin gözlerimizin önüne serdiği ebedi güzellik ve mükemmellik beyitini hiçbir şair yazamamıştır ve bundan sonra da yazamayacaktır. İnsanlık tarihinde de böylesine asil insani davranış numuneleri kaydedilmemiştir. Bu insanlar daima güçlü bir iman taşıyarak, daima saf ve samimi, mütevazı ve Allah korkusuyla dolu, müşfik ve iyi niyetli olarak derin bir hakikat bilinci içinde, müşfik bir kalple hayatlarını idame ettirmişlerdir. Gündüz Allah yolunda cihad ederken cesur ve fedakâr, gece ise daima ibadetle meşgul zâhid kimseler olmuşlardır. Dünya zevk ve nimetlerine kayıtsız kalmışlar ve idareleri altındaki insanlara daima âdil ve yakın olmuşlardır. İşte, hayatlarım Hz. Muhammed @'in nebevi kontrolü altında geçirenler böyle kimselerdi.
Fiiliyattaki Sıdk
İslâm peygamberinin yetiştirdiği müminler güvenilip, dayanılabilecek kimselerdiler. Kalpleri Allah korkusu ile dolu olup âhireti dünyaya tercih etmekteydiler. İnsanın içindeki madde arzusuna galebe çalan maneviyatı haizdiler. Dünyanın kendileri için yaratılmış olduğu konusunda hiç şüpheleri yoktu ama yine de önlerinde duran öteki hayat bilincini hiç gözden kaybetmiyorlardı. Bunun sonucu olarak, bu insanlar daima dürüst, ticaret ve işlerinde doğru Ölçüp tartan, vazifelerinde dürüst ve gayretli, idareden sorumlu olduklarında yumuşak-kalpli ve merhametli, zengin olduklarında cömert, sıkıntılı durumlarda sabırlı, adalet hizmetlerini yürütürken imtiyaz tanımaz ve âdil, kendilerine emanet edilen meselelerin üstesinden gelmede gerçek bir namusluluk içinde olan kimselerdiler.
Yöneticilerin Takvası
Bu yüce şahsiyetlerin nefislerine ne derece hâkim olduklarını gösteren bir Örnek olarak ilk İslâm halifesi Hz. Ebu Bekir ile ilgili şu °lay zikredilebilir: Bir keresinde hanımı, tatlı bir şeyler almak istedi. Buna göre günlük harcamalarında kısıntıya giderek bir miktar tasarrufta bulunmuştu. Hz. Ebu Bekir bunu öğrendiğinde biriken parayı beyt-ül mala (hazineye) geri verdi ve hazineden aldığı günlük tahsisatını hanımının tasarrufta bulunduğu
miktarda azalttı. Bununla ilgili olarak yorumda bulunurken de bu hâdisenin ailesinin daha az bir günlük harcama ile idare edebileceğini gösterdiğini ve Müslümanların yöneticisinin beytülmal'e ait para ile rahat ve bolluk içinde yaşamasının doğru olmadığını söyledi. Kendisinin o vakitten sonra daha Önce aldığı miktarda günlük tahsisat almaya hakkı bulunmadığına inanıyordu.
Şimdi İse o vakit dünyanın en büyük imparatorluğu durumunda bulunan Müslümanların yöneticilerinin seyahati ile ilgili bir olay zikredilecektir. Bu yöneticiden Öylesine korkulmakta idi ki, en büyük kumandanlar ve bütün valiler asla onun emirlerini yerine getirme-mezlİk edemezlerdi. Tarihçi İbn-i Kesîr onun şu seyahatini anlatmaktadır: "Beyt-ül makdi-se giderken Hz. Ömer İbn-ül Hattab boz bîr hecin devesini sürüyordu. Kendisini güneşten koruyacak bir başlık ya da örtüsü yoktu. Üzengi bulunmadığı için ayakları devenin sırtının her iki tarafından sarkıyordu. Eyer olarak ise yorulduğunda dinlenmek üzere sermek için kullandığı kaba bir yün örtüyü devenin sırtına yerleştirmişti. Eyerin üzerinde yaslanmak için ve indiğinde dinlenmek için kullandığı yaprakla doldurulmuş yün veya deri çantası vardı. Gömleği kaba kumaştandı, eski idi ve bir tarafından koltukaltı yırtıktı.
Gulmas kabilesinin reisini çağırttı. Çağrıya icabet eden reisten Hz. Ömer gömleğini yıkatmasını ve yırtık kısmının yamanmasını istedi. Gömleği yamanana kadar giymek için bir şeyler getirilmesini istemesi üzerine Hz. Ömer'e İpekten bir gömlek getirildi. Gömleğin görüntüsünden etkilenen Hz. Ömer onun neden mamul olduğunu sordu. İpek olduğu söylendiğinde ipeğin nasıl meydana geldiğini sordu. Daha sonra gömleğini çıkardı ve yıkandı. Yamanan gömleği kendisine getirildiğinde İpek gömleği çıkardı ve eski gömleğini giydi.
Daha sonra Gulmas kabilesi reisi Hz. Ömer'e "Sen Arabistan'ın kralısın, halbuki burada insanlar deve gibi yük hayvanlarını küçümserler. Bizanslıların yaptığı gibi, nüfuz sağlamak ve heybetli görünmek için daha güzel elbiseler giymeli ve at sürmelisin" şeklinde tavsiyelerde bulundu. Hz. Ömer bunları reddederek: T"Cenab-ı Hakk'm bize ihsan ettiği nam ve şöhret, Müslümanlığa aittir.. Kendi şahsımız için sadelik kâfidir." demiştir, (el-Bidâye ve'n-nihaye, c. VIII, ss. 59-60).
Bir diğer tarihçi, Taberî, Ömer b. Hattab'ın bir diğer yolculuğunu nakletmektedir. "Hz. Ömer, bir vesileyle Hz. Ali'yi Medine'de vekil bırakarak ashabtan bazısı ile bir sefere çıkmıştı. (Kızıl Deniz kıyısındaki) Ibla'ya doğru yolculuk ederken, buraya yaklaştıklarında yolun kenarına gitti ve kölesine devesini ardından getirmesini söyledi. Su dökmek üzere bineğinden indi, geriye döndüğünde ise devesini kölesininki ile değiştirdi. Onu karşılamaya gelen bir grup Ibla'lı Hz. Ömer'i tanımayarak ona halifeyi sordular. Ömer halifenin önlerinde olduğunu söyledi. Cevabı anlamayan Ibla'lı grup geri döndü ve Hz. Ömer'i ancak Ibla'ya vardıktan sonra karşılayabildiler." (Taberî, c. IV, ss. 203-204).
İnsanın kötü arzularına başarıyla direnmesi İçin örnek teşkil edebilecek olan insaniyet örneği davranışlardı bunlar. Bu tarihî olaylar takva, iffet, fedakârlık, şefkat, adalet, cesaret, sadakat ve hikmet yönüyle birer numunedir. Tarih sayfalarında dağınık olarak mevcut bulunan bu temel fazilet örnekleri bir tarihçi, yazar, psikolog veya din ilimleri öğreticisi bir kimse tarafından toplanacak olsa dünya biyografi külliyatına büyük bir katkı olurdu. Bu biyografiler büyük bir cazibe, canlılık ve âlicenaplık oluştururdu. Hz. Mu-hammed @'in nübüvvet pınarından faydalanan kimselere ait olayların tam bir kaydı tutulmamış olmakla birlikte o dönem Arap müelliflerine ait sahih ve yine de edebî üslubunu korumuş pekçok vaka ve hayat hikâyesi kaleme alınmıştır. Çizilen bu şahsiyet tabloları son peygamber Hz. Muhammed @'in ashabının şahsiyetini inşa konusunda neler yaptığını ve çabaları vasıtasıyla meydana gelen asil toplumu göstermektedir. Dördüncü halife Ali b. Ebû Talib'in şahsiyetinin portresini çizen bu sözel tablolardan biri renkliliği ve yoğunluğu münasebetiyle dünyanın ölümsüz edebi eserlerinden biri olarak kabul görmeye hak kazanmaktadır.
Bir vesileyle Halife Muaviye (M. 661-680) Hz. Ali'nin yakm arkadaşlarından Dırar b. Damre'den Hz. Ali'yi anlatmasını istedi. Dı-rar şunları anlattı: "Vallahi o çok cesur yürekli bir dava ve gayret adamıydı. Daima en son sözü söyleyendi, ama hep de âdil ve doğru olanı söylerdi. Onun konuşmasının her kelimesinden hikmet taşardı. Dünyaya ve nimetlerine kayıtsızdı; gece ve gecenin karanlığı ona göre daha itibarlı idi. Vallahi, onun gözleri kuru olmaktan ziyade yaşla dolu olurdu ve daima üzüntüden bitmiş gibi dururdu. Kendisini devamlı suçlayan bir vicdanı vardı. Kaba kumaşlardan yapılmış giysileri giymekten ve basit yiyecekler yemekten hoşlanır ve sıradan bîr insan gibi yaşayıp kendisi ve diğer insanlar arasında bir ayrım gözetmezdi. Ne zaman birşey sorsak hemen cevaplardı. Yanına vardığımızda ilk selâmı o verirdi ve davet ettiğimizde itiraz etmeksizin icabet ederdi. Ama bu yakınlığına rağmen ondan çekinmemiz, onun mevcudiyetinde konuşmamıza ya da konuşmasına müdahalede bulunmamıza imkân vermezdi. Güldüğü zaman dişleri kar tanesi gibi parlardı. Muttaki kimselere hürmet duyar ve fakirleri severdi. Hiç bir nüfuzlu ya da yetki sahibi kimse ondan haksız bir kazanç umamazdı. Hiçbir zayıf kimse adaletinden ümidini kesmezdi. Allah'a yemin ederim ki yatsıdan sonra da onu sık sık seccadesinin üzerinde sakalını tutup üzüntüyle ağlarken görürdüm. Ağlayarak şöyle fer-yad ettiğini duymuştum: 'Ey Dünya, beni ayartmak mı İstiyorsun? Cazibe tuzaklarını bana mı sunuyorsun? Benden uzak ol! İşine git ve bir başkasını kandır. Seni talâk-ı selâse ile boşadım. Ey dünya, senin zevklerin geçicidir ve müddetin kısadır, cazibe vasıtaların güvenilmez ve tehlikelidir. Halbuki yol uzun ve güzergâh çok tehlikeli olmasına rağmen benim pek az azığım vardır!" (Sıfatu's-saf-vet, c. I, s. 122)
İlk İslâm Toplumu
Hz. Muhammed @'in çabaları vasıtasıyla meydana gelen ilk İslâm toplumu dünya tarihinde bilinen en faziletli, zarif ve mükemmel topluluktu. Çünkü onlara rehberlik eden kimse insanlığın en iyi öğreticisi idi. Bu topluluğun güzel ve uyumlu oluşu ve insan şahsiyetinin en iyi özelliklerini bir arada barındırıyor oluşu bu topluluğa mensup Abdullah b. Me-sud tarafından şöyle özetlenmiştir: "Onlar bütün insanların kalben en temiz ve ilmen en derin olanları idiler. Allah onları Rasûlüne yoldaş ve yolunu dünyada geçerli yol kılma davasını yürütmeye memur kılmıştı. Bu seçkinliğe rağmen hepsi mütevazi idiler." (Da-rimi)
İlk İslâm toplumunu diğerleri ile karşılaştıran herkes onun her türlü toplumsal nizamdan hayli üstün olduğunu görecektir. Bu topluma mensup kimselerde belli bazı zaaflar bulunsa bile-çünkü insanlar hata ve yanlışlardan münezzeh değildir- bu eksikliklerin sahip oldukları diğer mükemmel insanî ve ahlâkî, manevî niteliklerin gölgesinde kaldıkları görülecektir. Hiçbir dönem ve yerdeki cemaatlerde görülmeyen faziletlerin onlarda mevcut olduğu görülecektir. Şeyhül-İslâm İbn-i Teymiy-ye insanlığın temel faziletlerinin numunesi olan bu topluluğun üstünlüğünü şöylece ortaya koymuştur: "Ashab müslümanlarm içindeki en mükemmel topluluktur, çünkü imanın ve faziletin zirvesine erişmişler ve her türlü hizipleşme ve sürtüşmelerden uzak durmuşlardır. Onlara atfedilen bir kaç yanılgı noktası ise, daha sonra gelen Müslümanlarm hareketleri İle onların ahlâk ve davranışları karşılaştırıldığında, oldukça önemsiz kalmaktadır. Buna benzer olarak, bir kimse İslâm mensuplarının hatalarını ve eksikliklerini diğer İnanç mensuplarınmkilerle karşılaştırdığında müslümanlarm hatalarının diğerlerinin zaafları
yanında çok küçük kaldığını görecektir. Gerçekte müslümanlarm hatalarım büyütüp faziletlerini karalayan ama diğer milletlerin tamamen lekeli tarihlerini görmeyen kimse bir yalancıdır. Böylece, bu şekilde varılan bir sonuç kişinin kendi yanlış hükümleri ve cehaletinin dile gelmesi demek olur." (Minhacü's-Sünne, c. III, s. 324).
Daha Sonraki Nesiller
Hz. Peygamber @'in tebliği, gelecek nesillere örnek teşkil edecek olan parlak ahlâkî davranış ve sözleri ve hepsinden öte İslâm peygamberinin bütün bir şahsiyeti bütün zamanlar için bir ışık vazifesi görecektir; bu örneklik kesinlikle yaşadığı zamanla ve aralarında yaşadığı kimselerle sınırlı değildir. Hz. Peygamber @ bütün milletler ve bütün devirler için bir güç menbaıdır, çünkü o dünyanın her köşesine ve bucağına ışık veren güneş gibidir. Hakikatte, insanlık hoşgörü, Özgürlük, sosyal adalet, ilim talebi gibi insanî faziletleri kısaca insanlığın bütün yüce değerlerini ona borçludur. Onun Nebevî tebliği tarihte vicdanları aydınlatan ve gelecek nesilleri doğruluk yoluna koyan manevî bir güç olarak işlev görmüştür. Bu tebliğ Allah'a iman, hesap gününün hak oluşu, Allah'ın daima gozetleyici olduğunun şuuruna varma, Cenneti ümit ve Cehennemden korku gibi unsurları içerir. Peygamberlerin şahsiyet ve tavırları sâde ve muttaki bir hayat yaşama, dünyayı önemsememe ve âhiretten endişe duyma, kendisine ve yakınlarına nazaran diğer insanların iyiliğine öncelik verme bakımlarından en güzel örnek teşkil etmektedir. Bunlar insana ahlâkîyatın ince noktalarım kavrama içgörüşü veren insanî etkiler olup nübüvvetin daimi rehberiyet konularını teşkil etmektedir. Doğru bir hayat sürme yolunda azimli pek çok nesil birbiri ardınca gelmiş ve geçmişte pek çok âlim, hikmet ehli, önder ve sûfi yetişmiştir. Bunların hepsi yüce inanç ilkeleri ile tanışmış ve aynı nebevî okulda kalp temizliği ve güzellik bulmuşlar; ahlâkî dürüstlük, inşanî şefkat, nezaket, yumuşaklık, doğruluk ve sadakat gibi hasletlerin hikmetini burada öğrenmişlerdir. Bunların pek çoğu diğer topluluklar üzerinde hüküm süren kimseler olmuşlar; değişik ülkelerin hazinelerini kontrolleri altına almışlar; servet ve zaferin sağlayabileceği her türlü zevk ve nimet ellerinin altında bulunmuş, ancak onlar saf bir kalple ve Allah'a ibadet aşkıyla yalnızca O'na itaat ederek zühd ve takva hayatı yaşamışlardır.
Hz. Peygamber @'in tebliğine muhatap olan kimseler zaman ve mekân olarak birbirlerinden ayrılmışlar, ancak istisnasız tümü Hz. Muhammed @'in nübüvvetinin güzel meyva-ları olmuşlardır. Onların şahsiyetlerinin çekiciliği ve güzelliği Hz. Muhammed @'in manevî terbiyesinin parlaklığının bu kişilerin ruhlarında yansımasıdır. Onların bu cazibesinin ebeveynleri ile bir ilgisi yoktur, kendi şartları veya özel dehaları da bunu temin etmiş değildir. Çünkü eğer İslâmî tebliğe muhatap olmamış ve Hz. Peygamberin yollarını aydınlatan örnekliğine şahit olmamış olsalardı muhtemelen hepsi de puta tapan vahşi canavarlar olarak yetişeceklerdi. İslâm peygamberinin yolunu izleme şevk ve gayretleri olmasaydı, ne Allah'ın birliğine iman edip kötülükten sakınacaklar ve ne de fedakâr, müte-vazi, müşfik ve faziletli kimseler olacaklardı.
Nebevi Okulun Talebeleri
Şimdi Arabistan'dan çok uzakta ve mükemmel öğreticiden yüzyıllarca sonra doğmuş ve ırk olarak Arap da olmayan nebevî okul talebelerinden bir kaç örneği ele alalım. Bunlardan biri aslen Kürt olan ve hicretin altıncı asrında doğan Sultan Selahaddin Eyyûbi'dir (ö. 1193 H). Kâtibi İbn Şeddad onun hakkında şöyle yazmaktadır: "Hükmettiği imparatorluğun kaynaklan yeterince tasarrufta bulunmasına müsaitti, ama bir dinar ve kırkyedi dirhemden başka bir şey bırakmadı. Bir keresinde onu Beyt-ül Makdis'e gidecek hacılarla birlikte gördüm, ama beytülmalde onlara yardım edecek hiçbir şey kalmamıştı. Ona meseleden bahsettiğimde sonunda hazinede saklı bazı değerli maddeleri onlara hediye almak için satmaya karar verdi. Satıştan elde edileni geriye tek dirhem kalmaksızın onlara verdi. Kesesini bolluk zamanlarında açtığı gibi güç şartlarda da kolayca infak ederdi. Bundan dolayı hazine sorumluları âcil durumlarda sarfe-dilmek üzere gizli bir para bulundururlardı, çünkü ona kalsa son kuruşuna kadar hepsini verirdi. Bir keresinde kinayeli olarak kendileri için paranın ve toz-toprağın aynı şeyler olduğu insanlar bulunduğunu söylüyordu. Yani böylece dolaylı yoldan kendi fikrini açıklamış oluyordu. Daima kendisinden istenenin daha fazlasını verirdi." (en-Nevadiru's-sulta-niyye, ss. 13-14).
Kuzeyde Suriye'ye ve güneyde Nubye çölüne uzanan bu büyük imparatorluğun hakimi, bu dünyadan göçtüğünde kelimenin hakiki anlamında "meteliksizdi". Bütün mal varlığı cenaze masraflarını karşılamıyordu! İbn-i Şeddad şunları kaydetmiştir: "Gömülmesi için hazırlıklar yapıldı. Bu işi mezarının örtülmesi için gerekli kamış demetleri gibi ufak tefeği bile ödünç alarak gerçekleştirdik. Öğle namazından sonra ucuz bir örtüyle kaplı tabut mezar basma getirildi; kefeni bile veziri Kadı Fadıl tarafından temin &di\di." (a.g.e., ss. 13-14).
Sultan Selahaddinin biyografisini yazan bir diğer müellif, Stanley Lane-Poole, bu büyük fâtihin fedakârlık, insaniyet ve âlicenap özelliklerine şöyle atıfta bulunmaktadır: "Kudüs'ü fethetmesi Selahaddin hakkında bilinen tek şey olsa bile, bu onun çağının ve belki de bütün zamanların en yiğit ve İyi kalpli fâtihi olduğunu İspatlamaya yeter." (Saladin, ss. 233-234).
Böylece iyilik ve fazilet sahibi olmak ve gelecek nesillere değişik meziyetler aktarmak için sınırsız imkânlar sağlayan Hz. Muhammed @'in tebliğinin sağlıklı etkisi tarihin her döneminde işlev görmüştür. İslâm dünyasının en uç noktasında bulunan Araplarla veya ilk mİislüman olan gruplarla yoğun şekilde "temasa geçmemiş olan; Araplarla ırk, kültür ve dil bağı vasıtasıyla yakınlığı da bulunmayan «ek çok ülkedeki insanlar İslâm'ı kabul etmişler, akıl ve kalp melekelerini kullandıkları mfikemmel nitelikler sergilemişlerdir. Genellikle, İslâm'ı yüce ruhlu kimseler vasıtasıyla kabul eden bu insanların sonraki nesillerinden zühd ve takva sahibi pek çok fatih ve yönetici çıkmıştır. Bunların pek çoğu öyle itidal ve fazilet sahibi ve öylesine içlerine Allah korkusunu sindirmiş, âdil, fedakâr, müşfik, dürüst ve adil kimselerdi ki bu özellikleri diğer din ve inançların ruhban sınıflarının bile fevkinde idi.
Bu durumla ilgili olarak Hindistan'daki İslâm'ın uzun tarihinin her safhasında bulabileceğimiz sayısız fazilet timsali muttaki ruhlardan bir örnek daha verilebilir. Bu kimsenin şahsiyeti öyle bir renk ve zerafet taşımaktadır ki onun ruhunun derinliklerinden gelen ahlâkı halen insanların içine ışık tutabilecek tazeliktedir. Bu kimse Gucerat Sultanı II. Muzaffer'dir (1511-1526). Malva Sultanı II. Mahmud Halacî (1510-1531) ile aralarında uzun zamandır devam eden bir husumet vardı. Mahmud'un kardeşi Muhammed kendisine isyan edip Muzaffer'in himayesine sığındığı için Mahmud Muzaffer hakkında kötü duygular besliyordu. Bu yüzden Mahmud, Muzaffer için daimi bir endişe kaynağı idi. Zaman içerisinde Mahmud Racput veziri Mendi Rai'nin nüfuzu altına girdi ve vezir efendisinin başkent Mandu'dan ayrılması konusunda sabırsızlanarak onu buna zorladı. Mahmud kaçarak Muzaffer'in yardımını istedi. Muzaffer Mahmud'un geldiğini duyar duymaz çadırını, hazinesini ve fillerini gönderdi ve onun gelişi şerefine bir ziyafet düzenledi. İntikam duygularıyla dolu ve eski düşmanının zayıflığından istifadeye istekli hiçbir kimse Mahmud'u böyle en saygılı biçimde ağırlamazdı. Ancak Muzaffer'in halledilecek bir meselesi yoktu. Çünkü o, eski düşmanına nazik ve yardımcı olması imkanının kendisine Allah'ın rızâsını kazanmak için Allah tarafından verilen bir fırsat olduğunu düşünüyordu. Mahmud'a karşı gösterdiği davranışların seyri onun bir Müslüman hükümdarın iktidarı yeniden ele geçirmesine yardımcı olmak konusundaki istek ve endişesini göstermektedir. Muzaffer bu tarz davranışı şahsiyetine daha uygun bulmuştur. Muzaffer kendi ülkesini tehlikeye maruz durumda bırakmış olarak kuvvetlerinin başında Mandu'yu kurtarmaya gitti. Racputun askerlerini şehrin duvarları önünde iki kere mağlup etti ve kaleyi ele geçirdi. Racput'un askerleri kanlarının son damlasına kadar savaşmak üzere cohar merasimi (nihai sonuç için savaş meydanına gitmeden önce kadınları ateşe atmak) yaptılar. Nihayet, Mandu burçlara tırmanılarak yapılan kanlı bir muharebe sonucu alındı. Ondokuz bin asker ölmüş ve sokaklar kan gölü olmuştu.
Mandu'nun fethi de Muzaffer'in şahsiyetinin asilliği ve îslâmî şuuru konusunda bir diğer delil sunmaktadır. Muzaffer'in ordusundan bazı ileri gelenler ona verimli Mandu krallığını Gucerat krallığına ilhak etmeyi tavsiye ettiler. Onlara göre bu krallık Mahmud'un akılsızca hareketlerinden dolayı kaybedildiğinden bu mümkün olabilirdi. Bu kimseler bir bakıma ülkenin asırlardır süregelmekte olan bir geleneğini, askeri kuvvet sayesinde alman toprakların muzaffer olan kimseye ait olduğu düşüncesini dile getirmekte idiler. Muzaffer başkenti ele geçirdiğine göre onun sahibi olma konusunda da her türlü hakka sahipti.
Muzaffer komutanların böyle düşündüğünü öğrendiğinde ordularının şehre girişini yasakladı. Mahmud Muzafferi başkentte bir süre dinlenmek üzere kalmaya davet etti ama o bunu nazikçe reddetti ve ordularına Ahmeda-bad'a dönme emri verdi. Mahmud'a cevabı, Mahmud'un yardımına yalnızca şu İlâhi emre uymak üzere geldiğini belirtmek oldu: "...din uğrunda yardım isterlerse, ... onlara yardım etmeniz gerekir..." (8: 72). Ve Rasûlullah @ şöyle buyurmuştu: "Müslüman müslümanm kardeşidir. Onu düşmana teslim etmez ve' aşağılamaz."
Muzaffer daha sonra şunları ilâve etti: "Şimdi benim vazifem bana, sana ve İslâm'a şeref getirdi, ancak arkadaşlarımın konuştuklarına kulak asarsam Allah yolundaki bütün çabam ve mücadelem boşa gitmiş olacak. Bu mübarek işte yeralmama sebep ben değil sensin, bundan dolayı topraklarıma dönmek istiyorum. Çünkü ne emeğimin değersiz sayılmasını, ne de faziletli hareketimin kötülükle karışmasını istiyorum."
Mandu fethedildiğinde, Mahmud, Muzafferi muhteşem Malusa dağları arasında inşa edilmiş güzel şehri ve muhteşem kalesini göstermek üzere oraya götürdü; ülke ormanlıktı; derin vadiler, güzel göller ve verimli topraklar mevcuttu. Şehrin tabu yerleşimi varolan güzelliğine ayrı bir heybet katıyordu. Bu güzellik, bu zafer münasebetiyle daha da süslenmiş ve iki hükümdarı karşılamak üzere neşeli yüzleri İle insanlar yollarda sıralanmışlardı. Ancak Muzaffer neşeyle gülümseyen genç kızlara bakmaktan kaçınmak İçin gözlerini yere indirdi. Sonunda, Mahmud bu haya sahibi dostuna "Efendim, mesele nedir? Bu kızlara başınızı kaldırıp bir kez bile bakmıyorsunuz." diye sormaktan kendini alıkoyamadı.
Muzaffer sakince cevapladı: "Mahmud, bu bana helâl değildir. Allah bize: 'Mümin erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar' demedi mi?"
Bu cevaba şaşıran Mahmud zayıf bir sesle tekrar, "ama bunlar benim tebam ve ben de senin kölenim! Müşfikliğinle beni kazandın ve bundan dolayı sen bunlardan birine sahip olmak istersen bu sana helâldir" dedi.
Ama Allah'ın haram ettiğini kulların helâl kı-lamayacağını bilen Muzaffer bu cevapla da tatmin olmadı. (Ayrıntılar için bkz. Asfi, Zafer-ul-Walu).
. Bil niuttakî ve muhterem hükümdar böylelikle İslâm'ın emirleri ve ahlâkî talepleri doğrultusunda oluşan güzel ve mübarek bir şahsiyete misal teşkil etmiş olmaktadır. Dininin Öngördüğü şekilde yaşamış olan bu hükümdar Delhi Sultanlarından Fîrûz Tuğluk'un saltanatı esnasında İslâm'a dönen bir Rahput olan Didvana'nm Veliyu'l-mülkü, hanedanlık silsilesinde yedinci kraldır. Hz. Muhammed @'e muhabbet ve saygı duyan ve O'nun tebliğleri uyarınca yaşamaya gayret göstermiş bulunan Muzaffer'in Hz. Muhammed @'in insaniyet-kârane etkisinin imbiğinden geçmiş olduğuna hiç şüphe yoktur.
Daimî İlham Kaynağı
Doğuda ve batıda, ortaçağda ve çağımızda nübüvvet tebliğinden nasip almış pek çok insan beşer hayatının çeşitli sahalarında harikulade ahlâk ve davranış timsali olagelmişlerdir!
Hz. Muhammed @'in nübüvvetinin bariz etkileri kendisini son derece parlak şekilde ortaya konmuştur. Bu Tarık'ın kahramanlığında veya Muhammed b. Kâsım'ın yiğitliğinde, veya Musa b. Nuseyr'İn cesaretinde görünür hale gelmiştir. Bu etki bazen İmam Ebû Ha-nife veya İmam Şafiî'nin zihnî çaba ve derinliğinde veya İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'in ortaya koyduğu yılmak bilmeyen azİmkârlığında kendini göstermiştir. Bazı durumlarda ise tezahürünü Nureddin Zengî'nin müşfikâne iyiliklerinde ve Salahaddin Eyyû-bî'nin dinmek bilmeyen gayret ve çabalarında gerçekleştirir; bazen Gazzalî'nin dehası veya Abdülkadir Geylanî'nin üstün maneviyatı, veya İbn-i Cevzî'nin belagatinin güçlülüğü şeklinde ortaya çıkar. Bu etki bazen Gazneli Mahmud'un cesaret dolu kahramanlığında, İbn-i Teymiyye'nin müthiş ilim birikiminde veya Evrengzîb Alemgir gibi metanet timsali zâtların tavırlarında akis bulur. Hz. Muhammed @'İn enfüsi etkileri ise Müceddid-i elf-i sâni'nin yazı ve vaazlarında inkârı mümkün olmayan gerçekler ve hakikatin özü olarak ortaya çıkar. Abdülvahhab'ın hakikate çağrısı veya Şah Veliyyullah'm uzak görüşlü basireti veya daha sonraki müceddidlerin fedakârlığı da bu enfüsî etkilerin birer yansımasıdır.
İnsanlığın yüceliğine delâlet eden bu dehâ ve irfan timsâli kimseler faaliyetlerini değişik sahalarda göstermiş olmakla birlikte eğitim ve rehberlik kaynakları aynıdır: Hz. Muham-med @'in nübüvveti sonucu meydana çıkan büyük birikim.
Bu tarihî güç yalnızca beşerî kabiliyetlerin tam olarak gelişmesini temin etmekle kalmamış, pek çok engelleme ve tarizlere rağmen her devirde yüce şahsiyetler yetiştirmeyi başarmıştır. Bu kaynak harikulade ruh güzelliğine sahip, Allah'tan korkan insanlar yetiştiren ve terbiye eden bir iyilik mektebidir.
Bu insanlar daima şu İlâhi emre uygun olarak insanlığın koruyucu ve hâmisi olmuşlardır: "..müminlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden, hiçbir kimsenin kınamasından korkmayan bir topluluk..." (5: 54).
Nübüvvet'in reddedilme ihtimallerine karşı ise şu ihtar her insan için daima geçerlidirO "...Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse, şüphesiz, yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz." (6: 89).
Bu bölüm Kenan Dönmez tarafından çevrilmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM SON PEYGAMBER
Giriş
Peygamberlik müessesesi, Hz. Muhammed @ İle mükemmelliğe erişmiş ve Allah kullarına olan nimetini tamamlamıştır (5: 3). Bu ifade şu anlama gelmektedir: Hz. Muhammed @'in tebliğ ettiği din, kalıcı bir hayat tarzını meydana getirebilecek, bütün temel ihtiyaçları karşılayabilecek kapsamda; tam bir düşünce, uygulama ve medeniyet sistemini haiz olup yeni durum ve şartlarda insanların karşılaşabileceği her meselenin çözümü için lâzım olan öğreti ve vasıtalara da sahiptir. Bu nedenle bu dinin, bir başka yol gösterici veya kaynağa ihtiyaç bırakmadığı izah edilmekte-dir.
Diğer bir ifadeyle, insanlık kemâle ulaşırken önüne hazır konulmuş çözüm taslaklarına bağh kalamazdı; ona evrensel İlkeler verilmişti ki, çeşitli sosyal, siyasî, hukukî ve iktisadî meselelerde Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber @'in Sünnetinde belirtildiği gibi ilahi Rehberlik ışığında kendi çözümlerini seçip bulmada irade sahibiydi.
Bu başarıda şüphesiz en önemli pay, kendisine verilen evrensel ilkelerin her an değişen şartlar ve yeni fikirler arasında kaybolmaksi-zın, daima canlı ve diri kalması, ayrıca bu ilkelerin taşıdığı orijinal rengin aslından birşey kaybetmemesinde gösterilebilir.
Bir misâl verirsek, kişi doğumdan süt çocukluğuna, oyun çağına, bulûğ çağına ve yetişkinliğe doğru büyüyüp, geliştikçe kıyafetleri de şekil ve büyüklük olarak değişiklik gösterir; ancak tam erişkinliğe vardığında kıyafeti vücuduna tamamen uyacak şekilde mükemmel ölçülerini bulur. Artık kişinin kıyafetleri açısından yeni büyüklük ve şekil arayışı ihtiyacı kalmamıştır. Çünkü vücudu tamamen gelişmiştir ve artık bir değişikliğe uğramıya-caktır. Kıyafetlerini zamanın ve yerin gerektirdiği moda, desen ve zevklere göre değişikliğe uğratsa bile kıyafetinin temel Ölçüleri değişmez kalacaktır.
İşte peygamberliğin sona ermesi de buna benzer bir durumdur. Peygamberlik Hz. Mu-hammed'in @ gelişiyle kemale ermiş olduğundan, Temel Rehberlik insanların ihtiyacını genelde karşılar ve insanlığa tebliğin temel ilkelerini zedelememek şartıyla zaman ve mekânın şartlarıyla uyum içinde kalma hürriyetini verir.
KISIM 1
PEYGAMBERLİĞİN SONU
Kur'ân-ı Kerîm, "Muhammed, sizden hiçbir kimsenin babası değildir; o, Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur..." (33: 40) ayetiyle Son Peygamber Hz. Muhammed @ ile bize, peygamberliğin sona ermiş olduğunu haber vermektedir. Ayetin bu kısmında "belge niteliği taşıyan bir esere son mühür vurulunca, artık bu, eserin tamamlanmış olduğunu ve bundan sonra hiç bir ilavenin yapılmayacağını ifade eder. Hz. Muhammed @ de bir peygamber olarak peygamberler halkasını kapamıştır ve ondan sonra peygamber gelmeyeceğine dikkatimiz çekilmektedir," (Yusuf Ali, The HolyQur'an, s. 119, Not 3731).
Açıklama: Kullanacağımız deyim hâteme'n-nebiyyînâk (peygamberlerin sonuncusu). Hâtem'm anlamı, en sonuncu, en son teşebbüs, ya da kapanış olarak yapılan en sonuncu ilâve, faaliyet. Ayrıca en son vurulan mühür (tasdik) anlamında da kullanılır. Râğıb el-İsfahânî'ye göre, Hz. Muhammed @'in Hate-mü'n-Nebİ adını almasının sebebi, peygamberlik müessesesinin onunla kemâle erip tamamlandığı ve bunun sonucu olarak da peygamberlik halkasının yine onunla kapanması gösterilmektedir. Hz. Muhammed @ ile peygamberlik halkası sona ermiştir ve artık bir daha peygamber gelmeyecektir (Müfredâtu'l-Kur'ân). İbni Sideh, el-Muhkem adlı eserinde herhangi bir şeyin hâterrii ya da hâtime'si o şeyin bitip sona ermesi şeklinde izah edilmektedir. Kısaca özetlersek, hâtemü'n-nebi tâbirinin, Hz. Muhammed @'in peygamberler halkasının en sonu olduğu manasında kullanıldığını söyleyebiliriz. Hz. Muhammed @ peygamberler halkasının sonunda ve bu halkanın tamamlanması için sonuncu olarak gönderilmiştir (Müfti Muhammed Safi', Me'ariıı'i-Qur'an, c. VII). Arap lisanına göre hâtm kelimesi "damga vurmak, mühürlemek, kapatmak, nihayete erdirmek ve bir işi bitirip rahatlamak" gibi anlamlar taşımaktadır. Burada birkaç misâl verelim:
1- Hâtemu'l-amel, işi bitirip boş kalmak demektir.
2- Hâtemu'l-ina', tencereyi kapatmak demektir. Yani tencere öylesine kapatılmış ve mühürlenmiş ki, içine ne bir şey girebilir, ne de içinden dışarıya çıkabilir.
3- Hâtemu'l-kitab, mektubu kapatıp muhafazası için mühürlemek anlamına gelir.
4- Hâtemu'l-ale'l-kalb, kalbin mühürlenmesi demektir. Yani kalbe öylesine damga vuruluyor ki, ne bir şey anlayabiliyor, ne de içine yerleşmiş bir fikir kolay kolay atılabiliyor.
5- Hâtimetu'l-meşrûbin, bir içkiyi içtikten sonra alman tad demektir.
6- Hâtimetu külli §ey'in âkıbe ve âhire, her şeyin bittiği, akıbet ve âhiret demektir.
7- Hâtemu'ş-şey'e belaga âhire, bir şeyi bitirmek, onun sonuna gelmek demektir. Aynı anlamda hâtm-ı Kur'ân denilir ve sûrelerin son âyetleri hâvâtim olarak bilinir.
8- Hâtimü'l-kavm-ı âhiruhûm: Kavmin hâtimi demek, kabilenin son ferdi demektir. (Bkz. Lisanü'l-Arab, Kamus ve el-Mevârid).
işte bütün bu açıklamaların ışığında dil bilimciler ile Kur'ân-ı Kerîm müfessirleri, Hâte-mü'n-Nebİyyîn deyimini İttifakla "Peygamberlerin sonuncusu" olarak tercüme etmişlerdir. Hâîem kelimesi, Arap lügatinde, mektuplara seri halde basılan posta damgası yerine değil; zarfın kapanması, içine herhangi bir evrak veya maddenin alınmaması için ağzına yapıştırılan mühürlü muma verilen addır.
Burada sadece üç sözlükten bahsedilmiştir. ^akat, mesele sadece bu üç sözlükle sınırlı değildir. Arapça sözlüklerin hangisi ele alırsanız alınsın, orada hâtem kelimesinin aynı şekilde tercüme ve tefsir edildiği görülür. Fakat dini İnkâr edenler, sözlük veya benzeri kitaplar vel kelimenin sözlük anlamını da bir yana bırakıp bunu tevile kalkışmışlardır. On-larm mantığına göre nasıl ki, hâtemu'ş-şu'ara, hâtemu'l-fukahâ ve hâtemu'l-müfes-sirîn "şairlerin, fakîhlerin ve müfessirlerin sonuncusu" denilmesi, bunlardan sonra bir daha ne bir şair, ne bir fakih ve müfessir doğmayacak anlamına değil, bu ilim dalının o şahısla kemâl noktasına ulaştığı anlamına-dır. Fakat bu bâtıl bir iddiadır. Böyle bir unvanın mübalağa yapmak üzere kullanılması, hatem kelimesinin gerçek anlamının "kâmil ve mükemmel" olduğuna ve bu kelimeyi "son ve nihaî" anlamında kullanmanın yanlış addedilmesi gerektiğine hiçbir surette delâlet etmez. Böyle bir iddia ancak dilin kurallarını bilmeyen bir kimse tarafından ileri sürülebilir Hiçbir dilde, mecazen veya benzetme şeklinde kullanılan bir kelimenin gerçekten aynı anlam taşıdığı görülmemiştir. Siz bir Araba "Ca'e hâtemü'l- kavm" derseniz, o hiçbir zaman bunun "kabilenin en faziletli ve en kabiliyetli mensubunun geldiğini" değil, sadece basit ve tabiî anlamıyla, "bütün kabilenin gelmesinin ardından son ferdinin de geldiğini" anlayacaktır.
Bunun dışında şu husus da unutulmamalıdır ki, hâtemu'ş-şu'ara, hâtemu'l-fukahâ ve hâtemu'l-müfessirîn gibi unvan ve künyeleri verenler insanlardı ve İnsanlar bu tür unvan ve künyeleri verirken o kabiliyette bir insanın daha doğmayacağını bilmek durumunda değildirler. Bu bakımdan insanların verdikleri bu tür unvanlar yalnızca birer mübalağa olarak görülmelidir. Oysa, yetenek bakımından olsa dahi, Allah bir kimseye hâtem derse pek mümkündür ki, bu kelimeyi gerçek anlamda kullanmaktadır. Yani, ne kişilik, ne yetenek bakımından böyle bir kişi dünyaya bir daha gelmeyecektir. O halde, eğer Allah birine hâtemü'n-nebiyyîn diyorsa pek muhtemeldir ki, ondan sonra başka bir nebi veya peygamber gelmeyecektir. Çünkü, Allah her şeyi bilendir, ama insanlar her şeyi bilmezler. Onun İçin, Allah'ın birine hâtemü'n-nebiyyîn demesi, insanların, birine "hâtemu'ş-şu'ara" veya "hâtemü'l-fukaha" vb. demesi nasıl aynı olabilir? (Tefhimu'l-Kur'ân, c. IV, ss, 139-151).
Hâtemü'n-nebiyyîn deyiminin taşıdığı vasıflar gösteriyor ki Hz. Muhammed @'in diğer peygamberlere nazaran tam bir mükemmelliğe sahip olması ve peygamberliğin onunla kemâle ermesi, onun harikuladeliğine eşsiz bir delildir. Tabiî olarak, herşey büyür, adım adım gelişir, büyümesini sürdürür, kemale erer, olgunlaşır ve nihai noktasında en üst verime ulaşır. Ve bu, meyve misali, tam olarak gözlenilebilir bir hakikattir. Kur'ân-ı Kerim bunu açıkça şu ifadelerle vurgular: ".. .Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3). Dinimiz, daha önceki peygamberlerin dinleri, kendi zamanlarında tamam ve bozulmaya karşı muhafaza edilmesine rağmen, kemâl haline Hz. Muhammed @'İn zamanında ulaşmış olup, Kıyamet gününe kadar da, tüm insanlığa Son İlâhi Kelâm olarak kalacaktır.
Burada, dinin kemâle ulaşması denilince, bu din yaşanılan çağın lüzumu olan bütün ihtiyaçları karşılayacak bir biçimde donatılmış, .bütün bir düşünce sistemi oluşturması, pratiğe uygulanması, çağdaş yapılanmaya müsait
olması, insanoğlunun tüm sorunlarını, ayrıntılı ve kendi temel prensipleriyle çözüme ulaştıracak bir muhtevaya sahip olması aklımıza gelmektedir. Böylece insanlık, kılavuz ve rehberlik için başka hiç bir kaynağa ihtiyaç duymayacaktır. {Teflrimu'l-Qur'an, c. 1). Rasûlullah @ bunu şu hadisleriyle ifade buyurmuşlardır: "Size apaçık ve aydınlatıcı öyle bir yol bıraktım ki, bu yol vasat (orta) bir yoldur. İçinde gece ve gündüz dengeli yani eşittir. Gösterdiğim bu yola girip, ona uyarsanız, hiçbir zaman şaşırmazsınız."
İbnİ Kesir ise, "(Mâİde süresindeki) bu âyet Hz. Muhammed @'den sonra peygamber gelmeyeceği şeklindeki inancımıza açık bir delildir. Nebi (peygamber) kelimesi genel, rasûl (elçi) kelimesi ise özel birer kelime olduğu için, artık peygamber gelmeyecek demek, Hz. Muhammed @'den sonra herhangi birinin elçi olup olmaması diye bir problemin olmayacağını açıkça ifade eder. Bu görüş, Ashabtan bir grup tarafından bildirilen müte-vaîir bir hadisle de ifade edilmiştir." (Mufti Muhammed Safi', Me'arifıı'I-Qur'an, c. VII).
Hadîsler
Hz. Muhammed @ peygamberlik müessesesini tamamlayan, peygamberlerin sonuncusu olan bir peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. Peygamber olduğunu iddia edenlerse, ya yalancı ya da müşriktir. Bu konu, Ashabtan sonraki her devirde, üzerinde müslümanların ittifakla karara vardıkları ve tasdik ettikleri bir mevzudur. Bizzat Hz. Peygamber @, çeşitli sebeplerle, farklı başlık ve işaretlerle bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur. Herhangi bir bozulmayla veya sözlerinin manasının değiştirilerek kullanılmasına meydan vermemek için ardından, herhangi bir şüpheye sebebiyet verecek bir söz söylemek istememiştir.
Hâtemü'n-nebiyyîn tâbirinin, hem Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli yerlerinde bahsedilen konular açısından, hem sözlük ve hem de gramer kurallanna göre ne anlama geldiğini yukarıda gördük. Şimdi, bu tâbirin Hz. Peygamber @'in pek çok hadisinde de aynı anlamda kullanıldığını göreceğiz. Bu hadislerden bazıları şunlardır:
Rasûlullah @ buyurdu: "İsrailoğulları zamanında onları (âmirlerin, valilerin ahâliyi idare ettiği gibi) peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber ölürse, onun yerine başkası geçerdi. Şüphesiz ki, benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler bulunur, (Ümmeti bu devlet reisleri idare eder)." (Buharı).
Rasûlullah @ buyurdu: "Benimle Peygamberler (ziimresin)in benzeri, şu bir kimsenin meseli ve benzeri gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış ve binayı süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette halk binaya girip gezmeye başlar. Ve (eksik yeri görüp) hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş (bırakılmamış) olmasaydı! derler. Bunun sonunda Rasûlullah @: İşte ben o (yeri boş bırakılan) tuğlayım, ben Hâtemü'n-nebiyyin'im (Peygamberlerin sonuyum!) buyurmuştur. (Diğer bir ifadeyle "benimle, peygamberler camiasına benzetilen o eksik kalan bina tamamlanmıştır. Şimdi ise birisinin gelip dolduracağı hiçbir boşluk yok artık!"). (Buharı).
Aşağıda zikredilecek hadis ile beraber Müslim'de aynı konuya temas eden dört hadis vardır: "Ben geldim ve peygamberlik halkası, tamamlandı." Aynı hadis, aynı sözlerle Tirmizî'dt de kaydedilmektedir. Ayrıca Ebu Davud tarafından da nakledilmiştir. Hadisin son cümlesi ise "Benimle peygamberler halkası sona erdi" şeklindedir. Müsned-i Ah-med'de aynı hadis bazı ufak kelime değişiklikleriyle Ebu Hureyre'den bildirilmiştir. Rasûlullah @ buyurdu: "Bana altı şeyde diğer peygamberlere karşı üstünlük verildi:
1- Bana verilen sözler kısa, özlü, fakat manası geniştir.
2- Allah tarafından, düşmanların kalbine korku verilerek, bana yardım edildi.
3- Harpte elde edilen ganimetler bana caiz kılındı.
4- Yeryüzü bana mescid kılındı, ve temizlik için de bir vasıta oldu. Diğer bir ifadeyle, [Benim şeriatimde her yerde ibadet edilebilir. Şayet su bulunamazsa, teyemmüm (susuz, yani'kuru olarak yapılan temizlik) iyudu') ile de ibadet edilebileceği, yalnız bana verilen bir izindir.]
5- Ben bütün insanlara gönderildim ve;
6- Peygamberler halkası benimle kapandı." (Müslim, Tirmizî, İbn-i Mâce).
Rasûlullah @ buyurdu; "Risale! ve nübüvvet (peygamberlik) silsilesi bitmiştir. Benden sonra ne bir râsûl, ne bir peygamber gelecektir." (Tİrmizî, Müsned-i Ahmed).
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: Ben Muham-med'im, ben Ahmed'im, ben Mâhi (silici, temizleyiciyim. Benimle küfür kapandı ve silindi. Ben Hâşir'im (bir araya toplayıcı), benden sonra insanlar mahşerde toplanacaklardır. (Yani benden sonra gelecek olan yalnızca kıyamettir). Ve ben 'Akib'im ÇAkib, kendisinden sonra herhangi bir peygamber gelmeyen kişiye denir)." (Buharı, Müslim, Tirmizî, Muvaîîa, Müstedrek).
Rasûlullah @ buyurdu: "Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini Dec-catın gelişi konusunda uyarmamış olsun. (Ancak o, kendi zamanlarında gelmemiştir.) Şimdi ben peygamberlerin sonuncusuyum, siz de ümmetlerin. Dolayısıyla o, sizin aranızdan zuhur edecektir." (İbn-i Mâce).
Abdu'r-Rahrnân b. Cübeyr, Abdullah b. Amr b. el-As'dan işittiğini belirterek şöyle demiştir: "Bir gün Rasûlullah @ evinden dışarı çıktı ve bize yaklaştı; âdeta bize veda edercesine üç kez şöyle seslendi: 'Ben ümmî (okunıası-" yazması olmayan) bir nebiyim!' ve ilâve etti. 'Benden sonra artık Peygamber gelmeyecektir!" {Müsned-i Ahmed).
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Artık nübüvvet ve risalet haberleri kesiliyor, benden sonra Nebi ve Rasûl yoktur. Mübeşşirattan başka nübüvvetten (ilham alacak) bir şey kalmadı" buyurdu. Ashab: "Mübeşşirat nedir?" diye sorduklarında Rasûlullah: "Hak rüya" ya da "sâdık rüya" buyurdu. (Yani, artık vahiy gelmeyecektir. Olsa olsa bîr şahıs sâdık bir rüya şeklinde işaret alabilecektir). {Müsned-i Ahmed, Neseî, Ebu Davud).
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Eğer benden sonra Peygamber gelecek olsaydı bu, Hattab oğlu Ömer olurdu." {Tirmizî).
Rasûlullah @, Hz. Ali'ye şöyle buyurdu:
"Sen bana, Musa'ya nisbetle Harun gibisin, fakat benden sonra peygamber yoktur." (Buharı ve Müslim). Bunu Rasûlullah, Te-bük seferine giderken, Hz. Ali'yi, Medine'de kendi yerine vekil tayin ettikten sonra açıklamıştı. Bu izahın yanlış anlaşılmasına meydan vermemek için de, kendisinden sonra hiç kimsenin peygamber olmayacağını vurgulamıştır.
Sevban, Rasûlullah @'den rivayetle şöyle buyurduğunu zikretmiştir: "Ümmetimden otuz yalancı (kezzâb) türeyecek, kendilerinin peygamber olduğunu iddia edecektir. Oysa ben peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra artık peygamber yok." (Ebu Davud).
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Sizden önce İsrailoğullan arasında öyleleri vardı ki, peygamber olmadaki an halde (Allah tarafından) kendileriyle konuşulurdu. Benim ümmetim içinde böyle biri olacak olsa bu Ömer olur."
(Buharı). Müslim'de geçen aynı mevzudaki hadiste yukellemûn (kendileriyle konuşulanlar) kelimesi yerine muhaddesûn kelimesi geçmektedir ki, ikisi de Allah ile kelâm etme (konuşma) şerefine nail olan veya kendileriyle gayb perdesinden konuşulan kimseler anlamına gelmektedir. Hadîsin işaretine göre, bu ümmet içinde peygamber olmadığı halde Allah ile konuşma şerefine ermiş bir kimse olsaydı, o Ömer olurdu.
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Benden sonra peygamber gelmeyecektir; ümmetimden sonra (başka bir peygamberin) ümmeti de yoktur." (Beyhâkîve Taberanî).
Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Ben, son peygamberim; mescidim de (Medine'deki Mes-cid-i Nebevî) son mesciddir." (Müslim).
Ebu Hureyre rivayet etmiştir: "Nübüvvetten, (ilham alacak) rüyay-ı salihâdan başka hiçbir şey kalamdı." (Buharı ve Müslim).
Enes b. Mâlik, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şüphe yok ki artık, risalet (elçilik) ve nübüvvet (peygamberlik) tamamlanmış ve benden sonra, sona ermiştir. Benden sonra ne rasûl ne nebi gelmeyecektir." (Tirmizî).
Bu ve benzeri pek çok hadis Sahabeden birçok kişi tarafından bildirilmiş, ayrıca birçok muhaddis tarafından da kuvvetli bir tasdikle rivayet edilmiştir. Bütün bunlar şunu göstermektedir: Hz. Muhammed @, çeşitli yol ve vesilelerle kendisinin son peygamber olduğunu ve kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini açıkça belirtmiştir. Ve peygamberlik halkasının kendisiyle sona erdiğini, her kim kendisinden sonra nebi veya rasûl olduğunu iddia ederse, o kimsenin bir sahtekâr ve yalancı olacağına işaret etmiştir. Başka kim, Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle hâteme'n-nebiyyîn sıfatının daha otoriter, daha güvenilir ve en son açık delil olarak yorumlayabilir? Bizzat Hz. Peygamber @'in sözleri kuvvetli bir destek ve kaynaktır; ayrıca Kur'ân-ı Kerim'in metnini açıklarken, bu sözler daha da güçlü anlam kazanmakta ve otoritesi termektedir.
Sahabenin İcma'ı
Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'ten sonra üçüncü olarak kabul edilen otorite kaynak, Ashab-ı Kİram'm icma'ı (görüş birliği)dır. Güvenilir ve gerçek tarihî kaynaklar vasıtasıyla ispatlanmıştır ki, Ashab-ı Kiram Hz. Peygamber (S)'in vefatından sonra, peygamberlik iddiasında bulunan herkese karşı savaşmıştır: Bu açıdan, "Müseylemetü'l-Kezzâb Vak'ası" vefatından hemen sonra cereyan etmiştir. Hz. Ebu Bekir, Ashabın tamamının desteğiyle sözkonusu kişiye karşı kuvvet hazırlayanların başıydı. Bundan başka, bu kadar açık Ashabın bir oy birliği yoktur. Bu olay, ayrıca bütün ümmetin ulemâsının ittifak ettikleri bir olaydır.
Ashab-ı Kiramdan sonra, dördüncü sırada ümmetin âlimlerinin görüş birliği (ittifakı) gelir. Eğer birinci yüzyıldan günümüze kadar tarihî kayıtlara bakarsak, bir görüşte olabilecek bütün muhtelif, farklı derecedeki görüşleri temsil eden âlimlerin değişik devirlerde, değişik konular üzerinde, farklı fikirlere sahip olduklarını görmemize rağmen, her zaman, ittifakla Hz. Muhammed @'den sonra başka bir peygamber gelmeyeceğine ve her kim peygamberlik iddiasında bulunursa veya bu iddia sahiplerine (yalancı peygamberlere) inanırsa, o kişinin artık kâfir olacağına ve Millet-i islâm dairesinin dışına çıkacağına, ittifakla karar verilmiştir. Bu görüşü destekleyen bir kaç misâl verelim:
1- İmam Ebu Hanife (80-150 H) zamanında, peygamber olduğunu İddia eden bir kimse, bunun alâmetlerini göstermek üzere kendisine fırsat tanınmasını İstemişti. İmam Ebu Hanife ise şöyle karşılık vermişti: "Bir kimseden peygamberliğine dair delil isteyen tıpkı böyle bir iddiada bulunan gibi kâfir olur. Zira Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: Benden sonra peygamber yoktur." (Mcnahbu'î-İmam Ebu Hanife, c. I, s. 161, Haydarabad, Hindistan 1321).
2- Allâme İbni Cerîr (224-310 H), Peygamberliğin sona erdiğini belirten ayeti (33: 40): ünlü eseri Tefsiru'l-Kur' ârida. açıklarken, bunun anlamını şu sözlerle ifade etmektedir. "Rasûlullah @, peygamberlik silsilesini kapamış ve onu mühürlemiştir. Şimdi bu kapı kıyamete kadar kimseye açılmayacaktır." (Tefsir-i İbn-i Cerîr, c. XXII, s. 12).
3- İmam Tahavî ( 239 - 321 H), Akıde-i Se-lefiyye adlı kitabında selef-İ sâlihînin, özellikle İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'İn görüşlerini belirtirken şunları söylemektedir: "Hz. Muhammed @, Allah'a kulluk için seçildi. Peygamber, seçilmiş bir elçi, peygamberler halkasını tamamlayıcı, muttakilerin lideri, en faziletlisi, âlemlerin Rabbİnİn dostu ve elçisi olarak seçildi. Ondan sonra her peygamberlik iddiası büyük bir dalâlet ve nefsin arzularına tapınmaktan ibarettir." (Şerh-i Tahavîyye fi'l-'ah-deti 's-selefiyye).
4- Allâme İbn-i Hazm Endülüsî (384-456 H) ise şu hususu belirtmiştir: "Şüphesiz ki vahiy halkası, Hz. Peygamber @'in vefatıyla sona ermiştir. Böyle olmasının sebebi de, Vahyin Rasûlden başkasına gelmeyişidir; Allah Teâlâ'nm kelâmıyla: 'Muhammed içinizden herhangi birinin babası değil, o Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.' (33: 40)." (el-Muhalla, c. I, s. 26).
5- İmam Gazzalî (450-505 H): "Eğer bu kapı (yani, icmaı hüccet veya delil olarak kabul etmeme kapısı) açık bırakılırsa, çok kötü ve vahim sonuçlara varmak mümkündür. Mesela, biri Peygamber Efendimizden sonra başka bir peygamberin gelebileceğini söylerse, o zaman, hiçbir kaygı duymadan, ona küfür İs-nad {tekfir) edilir. Fakat tartışmanın bu noktasında, birisi çıkar da, bu isnadın caiz olmadığını, bu hususta icmanın gerektiğini ve bu nedenle de bunun bir güvenirlik ifade etmeyeceğini belirtebilir. Geçmişte olanlara bir göz gezdirirsek, bu görüşü savunan kişi 'O peygamberlerin sonuncusudur' âyetini ve 'Benden sonra peygamber gelmiyecektir' hadisini tevil ve tahrife kalkışacaktır. Bu kişi pekâlâ, hâleme'-nebiyyîn tâbiri ile yalnızca büyük ve azîm peygamberliğin sona erdiğini iddia edebilir. Şayet böyle birine nebiyyîn kelimesinin umûmi olduğu söylenirse, onun için bunu hususî (kısmî) kılmak hiç te zor değildir. 'Benden sonra nebi yoktur' ifadesine gelince, denilebilirki, burada rasûl kelimesi kullanılmamıştır. Yani kendisine göre nebî ile rasûl arasında fark vardır ve nebi, rasûld&n üstündür... Kısaca, bu türden pek çok boş konuşma yapılabilir, çünkü kelime oyunu öyle zor bir iş değildir. Gerçekten de, zahirî olarak yapılan kıyaslama ile (zevahir teşbih), her türlü imkân ve ihtimal göze alınabilir. Bu gibi tevil ve tahriflerde bulunanın, 'nasları' da inkâr ettiğini söyleyemeyiz. Fakat, böyle bir kişinin görüşlerine karşı fikirleri ileri sürdüğümüzde, Ümmet 'Benden sonra peygamber gelmiyecektir' hadisini, Hz. Peygamber @'in yaşadığı şartların gerçeklerine dayanarak, istisnasız ve ittifakla 'Hz. Peygamber @'den sonra ne rasûl ne de nebi gelmeyeceği1 şeklinde anlamıştır. Ayrıca, ümmet bu konuda (tahsis) İhtimalinin olmıya-cağı konusunda ittifak halindedir. O halde, böyle bir kişi hakkında 'icmayı reddediyor' ifadesi hâricinde bir şey söylenemez." (el-lktİsadfi'l-itîkad, s. 114).
6- Muhyi's-Sünne Begavî (ö. 510 H), Tefsir-i Me'âlimu't-Tenzil adlı eserinde şöyle belirtmiştir: "Allah Teâlâ, peygamberliği onunla Muhammed @ ile sona erdirdi. O halde Mu-hammed @ peygamberlerin sonuncusudur. İbn-i Abbas demiştir ki: Kadir-i Mutlak olan Allah (bu âyetle - 33:40) bildirmiştir ki, ondan sonra peygamber gelmeyecektir." (c. III, s. 158).
7- Allâme Zemahşerî (467-538 H), tefsirinde şöyle yazmaktadır: "Eğer (kıyamet kopmadan önceki) son zamanda İsa aleyhisselâmın yeryüzüne İneceği inancı varken, Hz. Muhammed @ nasıl Son Peygamber olabilir, denilirse, ben de derim ki: Onun Son Peygamber olması şu manada anlaşılmalıdır: Ondan sonra hiç kimse peygamber yapılmayacaktır, ve Hz. İsa, ondan evvel peygamber yapılan kişiler arasındadır; kaldı ki, Hz. İsa geldiği zaman, Muhammed @'in Şeriatı'na tâbi olacak ve namazını ümmetin diğer fertleri gibi Kıble (Kâbe)ye yönelerek kılacaktır. Diğer bir ifadeyle, Hz. İsa, Muhammed @'in ümmetinden olacaktır." (Tefsir-i Keşşaf, c. II, s, 215).
8- Kadı İyaz (ö. 544 H) da şunları belirtmektedir: Her kim peygamberlik iddiasında bulunursa, veya bazı filozof ve müfrit sûfilerin yaptığı gibi, herhangi bir kişinin peygamberliği elde edebileceğini, kalp temizliğiyle buna ulaşmanın mümkün olduğunu kabul ederse, veya bunun benzeri bir kimse peygamberlik iddiasında bulunmamakla birlikte vahiy aldığını ileri sürerse... bütün bu kişiler kâfirdir. Çünkü Hz. Peygamber @, bize kendisinin son peygamber olduğunu, daha sonra başka peygamber gelmeyeceğini söylediği için bunlar Peygamber Muhammed @'i redd (inkâr) etmektedirler. Hz. Peygamber, kendisinin son peygamber olduğu ve bütün insanlığa gönderildiği gerçeğini Allah'tan almıştır. Bütün ümmet şunda ittifak halindedir, bu sözler kendilerinin zahiri manasına işaret eder. Anlamca bundan başka bir manaya veya yoruma varılabilecek bir İhtimal mevcut değildir. O halde, bütün bu saydığımız grupların ve benzerlerinin, geçmiş bilgimize olduğu kadar, ic-maya dayanarak, kâfir olduklarında kesinlikle şüphe yoktur." (Şifâ, c. II, ss. 270-271).
9- Allâme Şehristânî (ö. 548 H): "Ve bunun gibi... (İsâ aleyhisselâm hâriç) Rasûlullah Muhammed @'den sonra bir başka peygamber geleceğini ... söyleyen kimse kâfirdir ve bu konuda iki kişi arasında bile ihtilâf yoktur." (el-Miîel ve'n-Nihal, c. III, s. 249).
10- İmam Râzî (543-606 H), hâteme'n-nebiyyîn âyetini açıklarken şunları belirtmektedir: "Bu âyette ve hâteme'n-nebiyyîn denmesinin sebebi şudur: Bir peygamberden sonra başka bir peygamber gelme ihtimali varsa, şeriatla ilgili bazı konular eksik ve noksan bırakılmış demektir. Bu suretle, daha sonra gelen peygamber, önceki peygamberin açıklamasında veya tebliğde eksik bıraktığı yerleri tamamlar. Fakat kendisinden sonra başka bir peygamber gelmeyecekse, o ümmetine karşı ziyadesiyle şefkal ve ilgi gösterir, anlattığı emir ve hükümlerde daha bütün ve doyurucu açıklamalar yapar, tıpkı bir baba gibi, çünkü o, artık kendisinden sonra çocuklarının başı ve hamisinin bulunmayacağını bilir." (Tefsir-i Kebir, c. VI, s. 581).
11- Allâme Beyzâvî (ö. 658 H), tefsirinde şöyle yazar: "O, peygamberlerin sonuncusudur, bu halkayı sona erdirmiştir. Hz. İsa'nın ondan sonra gelişi Hz. Muhammed @'İn peygamberlerin sonuncusu olmasını değiştirmez, çünkü İsa geldiği zaman Hz. Muhammed @'e tâbi olacaktır." (Tefsİru'l-Envâm't-Tenzîl, c, IV, s. 164).
12- Allâme Hafizuddin en-Nesefî (ö. 710 H) de tefsirinde şunları belirtir: "O (Muhammed @), peygamberliğin sona erdiricisidir, peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra hiç kimse peygamber yapılmayacaktır. Bildiğimiz kadarıyla İsa, ondan Önce peygamberlik verilenler arasındadır. Geldiği zaman, Muhammed @'in şeriatına uyarak gelecektir.
Başka bir ifadeyle, onun ümmetinin bir mensubu, bir ferdi olacaktır." (Tefsiru'l-Medâriku'f-Tenzil, s. 471).
13- Allâme Alâaddin-i Bağdadî (ö. 725 H), Tefsir-i Hâzin adlı eserinde şöyle yazar: "Hâteme'n-nebiyyîn, bir başka ifadeyle Allah peygamberliği Hz. Muhammed @ ile sona erdirdi. Dolayısıyla şimdi, ondan sonra peygamber yoktur, hiç kimse de, bu konuda onun ortağı olmayacaktır... (Ve ifadenin sonu itibariyle, 'Allah her şeyin bilgisine tam olarak sahiptir' ayetinde görüldüğü gibi) bu gerçek şudur. 'Ondan başka peygamber gelmeyeceği' Allah'ın ilmi dahilindedir." (ss. 471-472).
14- Allâme İbni Kesîr (ö. 774 H), Tefsir'inde şöyle yazmaktadır: "Peygamber Hz. Muhammed @'den sonra başka peygamber olmayacağına dair, bu ayet açık bir delildir. Ve ondan sonra peygamber (nebi) olmadığı için, bir elçinin (rasûl) ortaya çıkışı çok uzak biı ihtimaldir. Çünkü elçilik müessesesi (risâleî) özel, peygamberlik {nübüvvet) genel manadadır. Her elçi bir peygamberdir, fakat her peygamber elçi değildir. Ondan sonra her kim bunu iddia ederse, harikuladelikler izhâr etse, istenilen şeyleri yerine getirse veya esrarengiz şeyler gösterse, ortaya çıkarsa bile, o bir yalancıdır, bâtıldır, deccaldir, gafildir veya sahtekârdır... Bu, kıyamet gününe kadar peygamberlik iddiasında bulunan herkesin sıfatı ve konumudur." (Tefstr-i İbn-i Kesir, c. III, ss. 493-494).
15- Allâme Celâlüddin Süyûtî (ö. 911 H.), Tefsîr-i Celâleyn'inde şöyle yazmaktadır: "Allah bunu bilendir; Peygamber Hz. Mu-hammed @'den sonra peygamber yoktur. Ve Hz. İsa geldiği zaman, Muhammed @'in seri-atine tâbi olarak hareket edecektir." (s. 768).
16- Allâme İbn-i Nuceym (ö. 970 H), fıkıh usulüyle ilgili meşhur eserinde şunları belirtmektedir: "Her kim, Peygamber Hz. Muhammed @'in Son Peygamber olduğunu inkâr ederse, o kişi Müslüman değildir; çünkü bu husus, bilinmesi ve kabul edilmesi gereken dinî vecibelerden biridir." (el-Eşhâhu'n-Nezâir, s. 179).
17- Molla Aliyyu'I-Karî (ö. 1016 H), Şerh-i Ftkh-ı Ekberdt şöyle yazmaktadır: "Ümmetin icmaına göre, Rasûlullah Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulunmak küfürdür." (s. 202).
18- İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1137 H), bu ayetin tefsiri sadedinde, Tefsîr-İ Ruhu'l-Be-yan adlı eserinde şunları belirtmektedir: 'Âsim, kelimeyi hâtem olarak okumuştur ki bu okunuşta kelime 'mühür basmak için kullanılan âlet' anlamına gelir. Aynı şekilde, 'damgalamak' veya 'basmak' için kullanılan âlete tâbi denilir. Bu, Hz. Muhammed @'in bütün peygamberlerin sonuncusu olduğu ve onunla peygamberlik silsilesinin mühürlendiği (sona erdiği) anlamına gelir.. Farsça'da buna mühr-ü peygamber ân (peygamberlik mührü) denilir ki, peygamberlik kapısı onunla kapandı, peygamberlik halkası da onunla sona erdi, anlamına gelmektedir. Dİğer bir okunuş ile bu kelime 'mühür vuran kimse anlamında1 hatimdir. Burada Hz. Muhammed @ mühürleyen ve damgalayandır, yani peygamberliği sona erdiren kişidir. Farsça'da buna 'peygamberlerin mühürdarı' mânasında mühr-ü huninde peygamberân denilmektedir. Böylece, bu kelime de 'son veren' veya 'bitiren' anlamında aynı köktendir.
Bundan sonra onun ümmetinin âlimleri ona yalnızca velayetle, mirasçı olabilirler. Peygamberlik mirası, onun hâtmiyyet'i (kapanması, tamamlanması) sonucu nihayete ermiştir. Hz. İsa'nın ondan sonra gelmesi, peygamberliğin sona ermesini etkilemez, çünkü hâteme'n-nebiyyîn demek, ondan sonra kimseye peygamberliğin verilmeyeceği manasınadır... ve İsa aleyhisselâma ise ondan önce peygamberlik verilmiştir. O geldiği zaman "Muhammed @'in Şeriatf'nın takipçisi olarak gelecektir; Hz. Muhammed @'in kıblesine doğru namaz kılacak ve ümmetinin bir mensubu gibi olacaktır... Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaat, Hz. Muhammed (S)'den sonra herhangi bir peygamberin gelmeyeceği üzerine ittifak etmiştir, çünkü Allah [Ahzâb suresinde şöyle] buyurmaktadır: 'O (Muhammed) Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur' ve Rasûlullah @ de şunu söylemiştir: 'Benden sonra peygamber de yoktur.' Şimdi bundan sonra biri kalkıp, Hz. Muhammed @'den sonra da peygamberlerin gelebileceğini söylese kâfirdir; çünkü böyle yaparak Kur'ân-ı Kerim'in açık hükmünü inkâr etmektedir. Bunun gibi, tartışma hak ile bâtıl arasındaki farkı belirginleştirdiği için, bu konuda şüphe eden kişilere karşı, küfür isnadı getirilecektir. Her kim Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulunursa, onun bu iddiası yalan (bâtıl)dan başka bir şey sayılamaz." (Ruhu I-Bey ân, c. XXII, s. 188).
19- Hicrî ikinci yüzyılda Evrengzeb Alemgir' in emriyle, Hindistan'da mümtaz bir heyet tarafından hazırlanan Fetevâ-i Alemgirt'de şöyle yazılmaktadır: "Eğer birisi Muhammed @'i son peygamber olarak kabul etmezse, bu kişi Müslüman olamaz. Veya kendisinin, Allah'ın elçisi ya da peygamberi olduğunu söylerse, dinsiz olduğu ilânen duyurulmalıdır." (c. II, s. 263).
20- Allâme Şevkâni (ö. 1255), Tefsîru'i-Fei-hu'i-Kadtr adlı eserinde şunları yazmaktadır:
"(Arap dili uzmanlarının) çoğu hârem kelimesindeki (0yi kesre ile, 'Âsm isefetha ile okudular. İlk okuyuşa göre bu (hâlim), 'O (Muhammed @) peygamberleri tamamladı (veya sona erdirdi).' ikinci okuyuşa göre ise (hâtem), 'O, onlar (peygamberler için) sanki tamamlayıcı gibi oldu. Onların halkası tamamlanıldı' mânalarına gelir." (c. IV. s.
275).
21- Allâme Alûsî (ö. 1270 H), Tefsîru'l-Ru-hu'l-Me'ani adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Nebi kelimesi rasûl kelimesinden daha umumi mânadadır. Dolayısıyla, Muhammed @ ile peygamberliğinin (nübüvvet) sona ermesi, aynı zamanda onun son elçi (RasüluUah) olmasını gerekli kılmaktadır. Ve onun peygamberlerin ve elçilerin sonuncusu olması şu mânaya gelmektedir: Onun peygamberlik müessesesini bu dünyada elinde tuttuktan sonra, peygamberlik makamı her insan için kapanmıştır (c. XXII, s. 32). "Allah'ın Rasûlünden sonra Peygamberlik iddia eden bir kişi tekfir edilmelidir. Bu konuda Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur." (c. XXII, s. 38). "Allah'ın elçisi, peygamberlerin sonuncusu olarak Allah'ın kitabında açıkça zikredilmiştir. Sünnete göre de bu nokta açıkça yorumlanmıştır. Ümmet ise bu konuda müttefiktir. Sonuç olarak bunun hilafına iddiada bulunan kimse tekfir edilmelidir, (c. XXII, s. 39).
Bu sonuçlar bir sistem dahilinde, hicrî birinci yüzyıldan günümüze kadar bütün İslâm dünyasında herkes tarafından, hâteme'n-nebiyyîn Son Peygamber" olarak anlaşılmıştır. Her yaştaki bütün müslümanlarm müşterek inancı» Hz. Muhammed @'den sonra, peygamber-hk kapısının ebediyyen kapatıldığıdır. Ayrıca §u hususta da Müslümanlar arasında farklı karar veya herhangi bir tartışmaya mahal olmamıştır: Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden sonra, peygamberlik {nübüvvet) veya elçılik (risâlet) iddiasında bulunan veya bu iddiayı kabul eden her kişi, kendini İslâm da-ıresınin dışına koymalıdır.
Muhammed Ikbâl'e Göre Peygamberliğin Sona Ermesi
Dr. İkbâl'e göre, "Bir peygamber şu şekilde tarif edilebilir: Tevhid gereği, kendisini tahdit eden sınırları zorlamaya eğilimlidir ve müşterek hayat kuvvetlerine yeniden yön ve şekil vermek için fırsat aramaktadır. Hayatın fâni ve geçici merkezi peygamberin şahsında varolan sonsuz derinliklere gömülür ve sonra yeniden taze bir güçle yeniden fışkırır. Hayatın eski gidişatını yok etmeye yönelir ve yeni yönler tayin eder. Tarihe yön veren güçleri kontrol edip bu suretle yeni bir gayeler dünyası kurmak amacıyla, geri döner ve kendini zamanın akışına bırakır... Peygamberde tevhid, insanın dünyasını tamamiyle değiştirecek şekilde a/arlanmıştır ve dünyayı sarsacak psikolojik güçler uyandırır. Peygamberin en büyük arzusu, kendi dinî hayatının, dünyada yaşayan bir kudret hâline dönüşmesidir. Bu bakımdan peygamberin madde âlemine dönüşü, âdeta kendi dinî tecrübesinin değerini belirleyen bir nevi amelî imtihan anlamına gelir. Peygamberin iradesi, yaratıcı icraatında, gerek kendisi, gerekse müşahhas olaylar hakkında hüküm verir ve bu olaylara nesnel olarak kendini aksettirmeye çalışır. Karşılaştığı nüfuz edilmez maddeyi idrak ederken, peygamber kendi kendini keşfeder ve tarihin önünde kendini tanıtır. Bu itibarla bir nebinin dinî tecrübesinin değeri hakkında hüküm vermenin başka bir yolu da, oluşturduğu insan tipini ve tebliğlerinin ruhundan doğan kültür dünyasını incelemektir." (The Reconstructi-on of Religious Thought in İslam, Lahore 1977, s. 124).
Sonuç olarak, Peygamber'in mesajının ruhunu dışarı aksettiren beşeriyetin asaleti ve evrenselliği, kültürün boyutunu, faydalanılma nisbeti ve mükemmelliği, Peygamber'in doğruluğunu ve büyüklüğünü Ölçecektir.
Bu, gerçekte, Peygamber'in dinî bilgisini, tecrübesinin değerini tek hakiki ve pratik olarak ölçen testtir. İnsanların uygulamalarında, Peygamber'in idealleri, değerleri ve dinî emirleri test edilecektir. Çeşitli problemleri ne Ölçüde doğru ve uygun bir şekilde çözdüğü, mesajın mahiyetini ve hakikatini gösterecektir. İnsanlığın ilk çağlarında, Peygamber hazır çözüm ve hareket tarzlarını sağladığı için, onlar için bir bilgi kaynağıydı. Ne zaman ki insanlar herhangi bir yardıma ya da danışmaya ihtiyaçları olursa, Peygamber gerekli rehberliği yapmada yanlarındaydı. Bu gibi meselelerde, İnsanlar düşünmek ve sebebini sorgulamak zorunda değillerdi. Çünkü onlar adına bu görevi peygamber yapıyordu. Dr. İkbal'in ifadesiyle, "insanlığın çocukluk çağında, benim 'vahiy şuuru' ismini verdiğim bir ruhî enerji gelişir... ferdî düşünme ile hazır fikirler ve hareket tarzlarıyla birlikte sağlanan tercih hakkı arasında idareyi temin usûlü. Bununla beraber, aklıri ve eleştiri yeteneğinin doğuşu ile, hayat kendi faydası gereği, insan gelişiminin ilk safhasında ruhî enerjinin akışını sağlayan ve rasyonel olmayan şuur tarzlarının ortaya çıkıp gelişmesini önler."
"Konuya bu açıdan bakıldığındae, İslâm Peygamberi @'nin eski dünya ile yeni dünya arasında olduğu görülür. Bildirmiş olduğu vahyin kaynağı gözönünde tutulacak olursa, İslâm Peygamberi eski dünya ve eski çağlara mensuptur. Fakat vahyin kaynağı bakımından kendisi yeni dünyaya, yeni çağlara bağlıdır.
İslâm Peygamberi'nde hayat, başka ilim kaynakları keşfeder ve bunlar yeni hedefine uygundur. İslâm'ın doğuşu kıyas yoluyla düşünmenin ortaya çıkması anlamına gelir. İslâm'da peygamberlik kemâle erişir, zira kendi kendini ortadan kaldırmanın gerekli olduğunu keşfeder."
Başka bir ifadeyle, İslâm Peygamberi @, zamanın kavşak noktasında bulunmakta; bir taraftan tebliğiyle geçmiş çağların akılcı olmayan yollarla ulaşılmış şuuruyla temasını sür-dürüyorken, bir taraftan da insanları, karşılaştıkları yeni problemlerde ve durumlarda kendi zekâları, kavrama güçleriyle olayları kıyaslayarak çözmeye teşvik ediyordu. O, kendi problemlerini çözmek için ihtiyaç duyduklarının ışığında insanlara birkaç temel ilke ve yöntem sağlamaktaydı. Sonuç olarak, Hz. Muhammed @ ile, vahyî ya da rasyonel olmayan şuurlanma ile tebligat mükemmelleşi-yorken, insanlık da hazır-cevap çözümlerle uzun süre idare edemeyecek bir noktaya getirilmişti. Şimdi karşılaştığı problem ve durumları çözmek İçin, Peygamber Muhammed @'in en son mükemmel tebliğinde saklı olan geçmiş tecrübelerin ışığı altında, aklını kullanmalıdır. Diğer bir ifadeyle, Vahiy, mükemmelliğe Hz. Muhammed @ ile ulaşıyor-ken, insanlığın hâdiselerdekİ rolünü noktalı-yarak tamamlıyordu. Onun Rehberlik Nuru her zaman orada, insanlığın yararına olarak kalacaktır."
Dr. İkbal, konuya daha ayrıntılı girerek şunları söylemektedir: "Bu derin bir algılamayı gerektirir. Şöyle ki, hayatı ebediyyen idare etmek mümkün değildir. Murakabeye dalıp kendini tam anlamıyla bilmesi için insan, en son kendi imkânlarıyla başbaşa kalmalıdır. Nihailik fikri İslâm'da çeşitli şekillerde karşımıza çıkar: İslâm'da ruhban sınıfının bulunmayışı ve miras yoluyla geçen hükümdarlığın ortadan kaldırılışı, Kur'ân-ı Kerîm'de sürekli şekilde akla ve tecrübeye ve beşerî bilginin kaynaklan olarak tabiata ve tarihe verilen Önem. Bununla beraber, bu düşünce nitelik bakımından Hz. Peygamber @'in yaşantısından farklı olmayan tasavvuf! sezişin, hayatî bir olay olarak artık mevcut olmadığı anlamına gelmez."
pr. İkbal'e göre, sona erme kavramı, sonuç olarak hayatın nihaî kaderi, hislerin akılla tamamen yer değiştirmesi olarak akla getirilmelidir. Bu tür bir şey ne mümkün, ne de istenilir. Bu fikrin entellektüel değeri İse bütün şahsî güç, tabiatüstü bir orijin fikrinin insanın tarihinde sona erdiği iddiasını yayarak, dinî bilgiye doğru bağımsız bir eleştiri tavrı oluşturmaya çalışılmasıdır. Bu tür bir inanç, bu tür nüfuzun gelişmesine engel olan psikolojik bir kuvvettir. Bu görüşün getirdiği fonksiyon, insanın iç dünyasında, tıpkı İslâm'ın reçetesinin ilk yarısında, Önceki kültürlerde onu gizleyen İlâhî Özelliklerin nüfuzunu ortadan kaldırarak, insanın dış dünyasında eleştirel bir gözlem ruhu meydana getirip, besleyerek in-sanın iç dünyasını yeni bilgi sahalarına açık tutmaktır. Mistik tecrübe, istisnaî ve olağanüstü bir şekilde, bir Müslüman tarafından beşer dünyasının diğer yönleri gibi eleştiriye açık tabiî bir tecrübe olarak sayılmalıdır."
"Peygamberliğin sona ermesi meselesi, bir taraftan beşer hayatında tabiatüstü nesnelerin başlıca rolüne son verirken, diğer taraftan da, çevre ve tarihin oluşumu içinde kendi zekâ ve mantığının safhalarını keşfedip, kendi yararına kullanarak, insana yepyeni bilgi ufukları açmaktadır. Bununla birlikte, tabiat kuvvetlerinden yararlanma İsteğiyle, muhtelif sahalardaki çalışmaların izlediği, akla dayalı aşamalı ilerleme, insanın bizzat geçmiş aklî tecrübelerinin değerini tamamen safdışı edecek kadar gözlerini kör etmemelidir. İnsan şimdiki aklî tecrübeleri ve teşebbüslerin kaynağını, insanın zeka melekelerini teşvik etmiş olan bu nihai ve tamamlanmış fikrî tecrübelere bağlı olduğunu unutmamalıdır. Onsuz insan, hâlâ teoriye çeşni katan ve realiteyi gö-zardı eden, kendi nazarî felsefesine hapsol-muş olarak kalacaktır. Bu gerçeği anlamada düşülen hata şudur: İnsanın ruhî dünyasının Son ve Mükemmel Mesajında (Kur'ân-ı Kerim) mevcut olan somut bir maneviyat, modern entellektüel ve rasyonel akımın hakiki kaynağıdır. Gerçekten de bu mesaj sosyal, ahlâkî, kültürel ve manevî problemlerimizin nihai çözümünde gözardı edilemez; aksi takdirde yanlış Ön kabullere dayalı yapılanma, medeniyet ve kültürü yok edecektir." (The Reconstrucüon of Religious Thoughî in islam, Lahore 1977, ss. 124-145).
KISIM 2
PEYGAMBERLİĞİN SONA ERİŞİ
Bu kısımda Hâtmü'n-nübüvvet ile ilgili bazı bilgiler Kur'ân-ı Kerîm, Hadis-i şerifler ve dinler tarihi ışığı altında ele alınacaktır. Bu konu özellikle Müslümanların Hz. Muham-med @'in son peygamber olduğu inancını sarsmak için, bunu tartışılan bir mesele imiş gibi sunmak üzere, yalan yanlış iddialar ortaya atan ard niyetli kimselere bir cevap olarak da ele alınmaktadır. Konu bu bölümde ayrıntısı ile işlenecektir.
Peygamberliğin Sonu
Birinci bölümde peygamberliğin mahiyetini tartışmıştık. Bu tartışma, bir peygamberin ortaya çıkmasının alışılmış olaylardan olmadığını açıklamaktadır. Her ülke, halk ve dönem için peygamberin bizzat mevcudiyeti gerekli değildir. Peygamberin hayatı ve öğretisi, insanlara doğru yolu gösteren bir işaret feneridir. Onun öğretisi ve rehberliği canlı kaldığı sürece, peygamber de bizzat canlıdır. Bir peygamberin gerçek ölümü cismanî ölümü ile değil, öğretisinin kuvvetini kaybetmesi, irşadının ve rehberliğinin değiştirilmesi suretiyle vuku bulur. Daha önceki peygamberler ölmüşlerdir. Çünkü onların bağlıları Öğretilerini bozmuş, talimatlarını değiştirmiş ve hayat hikâyelerine uydurma olaylar ilave ederek insanları yanıltmışlardır. Bugün daha önceki kitaplardan Tevrat, Zebur ve indîden hiçbiri orijinal metin halinde bulunmamaktadır. Hatta bu kitapların inananları bile orjinal kitaplara sahip olamadıklarını itiraf etmektedirler.
Önceki peygamberlerin hayat hikâyeleri uydurma şeylerle o kadar karıştırılmıştır ki, hayatlarının tam ve güvenilir bir izahatını yapmak imkânsız hâldedir. Hayatları masal ve efsane haline gelmiştir, hiçbir güvenilir kayıt bulunmamaktadır. Bu kayıtların kaybolması ve emirlerinin unutulması bir yana, belirli bir peygamberin ne zaman ve nerede doğup yetiştiği, nasıl yaşadığı ve insanlara hangi prensipleri getirdiği bile kesinlikle söylenemez olmuştur. Aslında peygamberlerin irşad ve tebligatlarının yok olması onların gerçek Ölümleri olmuştur.
Meseleyi bu ölçüye göre değerlendirince, hiç kimse Hz. Muhammed @ ve öğretisinin canlılığını İnkâr edemez. Onun öğretisi hiç bozulmamıştır ve bozulamaz şekilde durmaktadır. İnsanlığa gönderilen Kur'ân orijinal met-niyledir, kelimelerinde sonradan hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Peygamberin hayatının bütün yönleri (sözleri, talimatları ve hareketleri) tamamıyla muhafaza edilmiştir. Öyle ki, aradan bin dörtyüz yıl geçmesine rağmen, tarihteki resmi o kadar açık ve eksiksizdir ki, sanki onu gözlerimizle görmekteyiz. Hiçbir insanın biyografisi İslâm Peygamberi Hz, Muhammed @'inki kadar iyi bir şekilde muhafaza edilmemiştir. Hayatımızın her meselesinde Hz. Muhammed @'in rehberliğini arayabilir, O'nun örnek hayatından bir ders alabiliriz: "Andolsun ki, sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için Allah'ın Elçisinde en güzel bir örnek vardır." (33: 21). Bundan dolayı Son Peygamber Hz. Muhammed @'den sonra başka hiçbir peygambere ihtiyaç kalmamıştır.
Bundan başka, yeni bir peygamberin zuhuru için üç sebebe lüzum vardır. Sadece bir peygamberin vefatı başka bir peygamberin ortaya çıkmasını gerektirmez. Yeni bir peygamberin zuhuru için gereken şartlar şöylece özetlenebilir:
1- Daha önceki peygamberin öğretisinin değiştrilip bozulması veya tamamen yok olup yeni baştan ihyası gerekli olduğunda: Böyle bir durumda insanların hayatındaki kötülükleri temizlemek ve dinlerini asıl ve saf şekline döndürmek için yeni bir peygamber gönderilir.
2- Vefat eden peygamberin öğretisinin ve getirdiği şeriatın tam olmaması dolayısıyla ıslâh edilmesi veya bazı ilaveler yapılması gerektiğinde: Bu reformu yapmak için yeni bir peygamber gönderilir.
3- Önceki peygamberin Özellikle belirli bir kavme veya bölgeye gönderilmesi ve başka bir kavim, ulus veya ülke için peygambere ihtiyaç duyulması durumunda. (Başka bir durum da, bir peygamberin başka bir peygambere yardım etmesi için gönderilmesi olabilir. Ama bu tür peygamberler çok azdır ki, Kur'ân'da böyle peygamberlerden sadece ikisi belirtilmektedir. Bu tür peygamberlik bir kuraldan ziyade istisnai bir durum olduğu için dördüncü şık olarak eklemedik).
Yeni bir peygamberin ortaya çıkmasını gerektiren üç temel şart bunlardır. Durumun dikkatlice gözden geçirilmesi bu şartlardan hiçbirinin bulunmadığını göstermektedir. Son Peygamber Hz. Muhammed @'in öğretisi canlılığını sürdürmekte olup bütünüyle muhafaza edilmiş ve titizlikle korunmaktadır. İnsanlığa sunduğu irşadlan eksiksiz ve kusursuzdur; Kur'ân-ı Kerîm'de tesbit edilmiştir. İslâm'ın bütün kaynakları hiçbir suretle tahrife uğramadığından Hz Peygamber @'in her talimatı veya hareketi en küçük şüpheye yer bırakmaksızın anlaşılıp öğrenilebilmektedir. Böylece, öğretisinin değişiklikten uzak bulunması dolayısıyla yeni bir peygambere lüzum kalmamaktadır.
İkinci olarak, Allah açıklamış olduğu emirlerini Peygamberi Hz. Muhammed @ vasıtasıyla tamamlamış bulunmakta ve İslâm insanlık için eksiksiz bir din olmaktadır. Allah "Bugün sizler için dininizi kemâle erdirdim ve size olan nîmetimi tamamladım" buyurmuştur. (5: 3). İslâm'ın tam bir hayat tarzı olarak bütünüyle İncelenmesi bu Kur'ânî sözlerin doğruluğunu ispatlamaktadır. İslâm bu dünya ve ahiret hayatı için rehberlik yapmaktadır ve insanlara doğru yolu göstermesi için gerekli hiçbir şey ihmal edilmemiştir. Din ikmal edilmiştir ve eksiklik mazeretiyle yeni bir peygamberliğe hiç bir sebep yoktur. (Bazıları "zamanın akışının, yeni bir rehber ve yeni bir din için yeterli bir sebep olduğu" görüşünü ileri sürerler. Ve, "en son onüç asır evvel indirildi ve ister İstemez gelişti, fakat o zamana münhasır idi" derler. Bu itiraz bütünüyle temelsizdir. Sebeplerini ise şu şekilde sıralayabiliriz:
a- İslâm'ın mesajı ebedîdir, çünkü İslâm, bütün geçmişi, şu ânı ve geleceği bilen ve kendisi de ebedî olan Allah tarafından indirilmiştir. İnsanın bilgisi ise sınırlıdır. İnsan gözü geleceğin bulanık manzarasını görmeğe muktedir değildir. Oysa Allah'ın bilgisi, zaman ve mekânın bütün sınırlamalarının üstündedir.
b- İslâm, insanın yaradılışına dayalıdır. İnsanın yaradılışı bütün devir ve zamanlarda aynı kalmıştır. Bütün insanlar, ilk insanın kalıplarına konulmuş, ve insan tabiatının temeli değişmeden kalmıştır.
c- Beşerî hayatta, süreklilik ile değişim arasında güzel bir denge vardır. Herşey ne sürekli ne de değişkendir. Temel prensipler ve temel değerler değişiklik istemezler. Zamanın akışıyla haricî kalıplar değişirken, muayyen prensipler gözlenmiştir. Ve İslâm, hem sürekliliğin hem de değişikliklerin gerektirdiği İhtiyaçları karşılamıştır. Kur'ân ve Sünnet, Varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın özel ve en kapsamlı adı İslâm'ın ebedî hükümlerini ortaya koymuş ve her çağın kendi ihtiyaçlarına göre içtihada başvurulmuştur. İslâm, temel prensiplere ve hayatın daimî değerlerine uygun olarak, insan toplumunun yıllarca süren gelişimi için mükemmel bir mekanizma kurmuş tek dindir.
d- İlmî olarak, yeryüzünde insanlığın oluşumu ile başlayan insan ırkının yaşantısı, hiçbir evrim geçirmeden mevcudiyetini devam ettirmektedir. Medeniyetler ortaya çıkmış ve batmış, kültürler gelişmiş ve bozulmuş, imparatorluklar kurulmuş ve parçalanmış, fakat evrensel gelişimin bu uzun silsilesindeki devir hep aynı kalmıştır. Bu yüzden; bazı asırlarda, rehberlik, kendiliğinden zamanın akışıyla, temelsiz ve yüzeysel kalmış ve kullanılmaz hâle gelmiştir).
Son olarak, Hz. Muhammed @'in mesajı belirli bîr halk, yer veya dönem için değildi. O, cihan peygamberi yani bütün insanlığa hakikat elçisi olarak gönderildi. Kur'ân, Hz. Muhammed @'e "Ey insanlar, ben hepiniz için Allah'ın elçisiyim" demesini emretmiştir (7: 158). O Rahmete'n-li'l-Âlemîn "Âlemlere Rahmet olarak" nitelenmiş (21: 107), görevi evrensel ve tüm insanlığa yönelik olmuştur. Ondan sonra yeni peygamberliğe hiç ihtiyaç olmamasının sebebi budur ve Kur'ân tarafından hâteme'n-nebiyyîn olarak tarif edilmiştir. (Kur'ân ve Hadîs bu noktada çok açıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de "...Muhammed Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." bu-yurulmaktadır. [Ahzâb Sûresi (33): 40]. Hz. Peygamber @'in: "Peygamberlik zinciri benimle son bulmuştur." [Müslim, Tirmizî, İbni Mâcej ve "Benimle peygamberler (zümresinin benzeri şu bir kimsenin misali gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış ve binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette halk binaya girip gezmeğe başlarlar. Ve (eksik yeri görüp) hayret ederek; 'şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı!' dediler. Ben o (yeri boş bırakılan)
kerpicim, ben hâteme'n-nebiyyîn''im (Peygamberlerin sonuncusuyum!)" buyurduğu rivayet olunmuştur (Buharı ve Müslim).
Bu sebeple, Allah bilgisi ve yolunun tek kaynağı Hz. Muhammed @'dir. İslâm'ı ancak gelecekte de insanlara rehberlik yapabilecek şekilde tam ve kapsamlı olan öğretisi aracılığıyla Öğrenebiliriz. Dünya, yeni bir peygambere ihtiyaç duymamakta; ancak Hz. Muhammed @'e iman edecek, O'nun mesajını taşıyacak, bu mesajı bütün dünyaya yayacak ve O'nun İnsanlığa sunduğu kültürün kurulmasına gayret eden kişilere ihtiyaç duymaktadır. Dünyanın, O'nun öğretisini pratiğe aktarabilecek ve hâkimiyetini kurmak için gönderildiği İlâhî kanunla yönetilen bir toplum kuracak karakterdeki insanlara ihtiyacı vardır. Bu yol Hz. Muhammed @'in yoludur ve bu yoldaki başarı insanlığın olacaktır. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Towards Understanding islam).
İslâm'ın Mükemmelliği
Mutlak kudret sahibi Allah'ın irade ve rızası İslâm'ı bütün zaman ve iklimlerde oluşacak taleplere uygun olacak şekilde mükemmelleştirmek ve tamamlamak şeklinde tecelli etmiştir. Allah'ın mübarek RasûlÜ Muhammed @ kendisine tevdi edilen tebliği halkına ulaştırmış ve bütün gücüyle peygamberlerin sorumluluklarını üstlenebilecek bir ümmet tesis etmeye çabalamıştır. Bu ümmet oluştuktan sonra bu ümmete İslâm'ın tebliğini yayma ve İslâm'ın ruhunu bütün sapma ve bidatlerden koruma ve insanlann doğru yolu bulması için onlara önderlik yapma görevleri tevdi edildi. "Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz." (3: 110).
Bütün bunlar kadim ve ebedî olan İlâhi ilim dairesinde gerçekleşmiştir; Allah'ın iradesi birbiri ardınca gelen peygamberlerin, nur ve ilim kaynağı olarak her devirde Allah'ın dinini cahil kimselerin abartmalarından, muhalif kimselerin tahribatından ve saf insanların aldatılarak yanlışa sapmasından korumak üzere gönderilmesini öngörmüştür. Allah'ın bu iradesi şu hadiste dile gelmektedir: "Benim ümmetimden bir grup sırat-i müstakim üzere olacak ve bu grup daima çoğunlukta bulunacaktır. Onun dışında kalan kıyamet gününe kadar bu gruba bir zararda bulunamayacak ve onları aynı durumda görecektir." (Müslim, Sevban'dan naklen).
Hz. Muhammed @’den Sonra Nübüvvetin Sona Erişi
Allah'ın bu İradesi gerçekleştikten sonra, Peygamberlerin sonuncusu Muhammed @ ile birlikte iman ve Şeriat'le ilgili, insanın bu dünya ve öteki dünyadaki selâmetine yönelik hiç bir rehberİyetin söz konusu olmadığı bildirilmiştir. Vahiy, melekler veya Allah'ın elçileri tarafından ilâhi davetin insanlara ulaştırılması artık mümkün değildi. (Kur'ân ayetleri ve Hadisler ilâhi vahyin melekler, özellikle Cebrail tarafından ulaştırıldığını kesinlikle te-yid ederler. Bu durum aşağıdaki ayetlerde de açıkça görülmektedir, fakat pekçok teolog ve skolastik âlim Cebrail veya diğer meleklerden bahsetmeksizin sadece vahiy hakkında konuşurlar. Halbuki Kur'ân, İlâhi vahyin aracısının Cebrail olduğunu açıkça belirtmiştir).
insanoğlunun eğitilmesi ve ona rehberlik edilmesi için Son Peygambere olduğu gibi daha öncekilere de İlâhi vahyin melekler ve özellikle Cebrail vasıtasıyla ulaştırıldığının Kur'ân-ı kerim'de defalarca tekrarlandığının gözlenmesi önemli bir olaydır. "Allah kullarından dilediğine emrini bildirmek için meleklerini vahiyle indirerek şöyle der: 'İnsanları uyarın ki, Benden başka tanrı yoktur. Benden sakının!" (16: 2).
"Şüphesiz Kur'ân âlemlerin Rabbi tarafından indirilen bir vahiydir. (Ey Muhammed!) Apa-Çik Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir." (26: 192-195).
"Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder. Doğrusu O yücedir, Hakîmdir." (42: 51).
"De ki: 'Kur'ân'ı, Ruh-ül Kudüs (Cebrail) Rabbirıin katından doğruluk rehberi, iman edenlerin sebatını artırmak, müslümanlara hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere gerçekle indirmiştir." (16: 102).
"O kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir. Onu, müthiş kuvvetleri olan üstün akıl sahibi (melek-Cebrail) Öğretti. Kendisi yüksek ufukta iken doğrulu vermiş. Sonra yaklaşmış ve inmiştir. Aralan iki yay aralığı kadar belki de daha yakın oldu. (Allah, o anda) kuluna vahyedeceğini vahyetti." (53: 3-10).
"De ki, 'Cebrail'e düşman olan Allah'a düşmandır', çünkü o, Kur'ân-ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir." (2: 97).
"Bu Kur'ân, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür. Arkadaşınız (Muhammed) asla cinli değildir. Andolsun ki, o, (Cebrail)'i apaçık ufukta görmüştür. O, gayb hakkında (verdiği haberlerden dolayı) suçlanamaz." (81: 19:24).
Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar yüce Ancak bir takım yüce ruhlu kimselerce algılanabilen ilham ve uyanıklık hallerinin, bu kimselerce uygulanan değişik riyazet ve gece ibadeti gibi durumlarda başlarına gelen olayların en yüce olanın Rasûllerİne gönderdiği İlâhi tebliğ kisvesindeki vahiylerle bir ilgisi yoktur. Böyle hallerle karşı karşıya gelenlerin ilâhî Özelliklere sahip oldukları ya da sırat-ı müstakim üzere oldukları konusunda bir delil de yoktur. Gayrimüslimlerin de bir nevi ilham sayılabilecek bu tür hallerle karşılaştığı bilinen bir gerçektir. Bu tarzda pek çok olay açığa çıkmıştır ve bu Hz. Muhammed @'in şu hadisi ile de tasdik olunmaktadır: "Sizden önce İsrail oğulların in içinde keramet gösteren kimseler vardı, ama onlar Allah'ın elçisi değildiler." (Ebu Hureyre). Meşhur Sufi Şeyh Muhyiddin-İ 'Arabi Endülüsî (Ö. 1240), sûfİ ve dervişlere gelen ilham hallerinin hakikatin algılanması ve kalplerinin aydınlanması ile sınırlı olduğunu, bunların emir hükmünün bulunmadığını ifade etmiştir. Eğer bu kimseler bunlara dayanarak Şeriat ile ilgili bir hüküm koymak ya da bir hükmü ortadan kaldırmak isterlerse buna itibar edilmez. (Fütuhat-i Mekkiyye, c. III, Böl. 310, s. 50 ve c. II, Böl. 283, s. 823). Şeyhülislam İmam İbn-i Teymiyye Kitabü'n-nübüvve adlı eserinde vahiy kelimesinin peygamberler ya da peygamber olmayan yüce ruhlu kimseler için kullanıldığını belirtmekle birlikte şunları eklemektedir: "Ruhanî dünyalara taşınmış, ve gaybın bazı sırlarına ermiş bu kimseler ne kusursuz ve günahsızdırlar, ne de peygamberdirler. Bunların ilhamlarına güvenilemez, çünkü bazen şeytan onlara ilâhi kaynaklı olmayan şeyler fısıldar. Böylesi ilhamlar şeytanî kaynaklıdır ve bu kimselerin hataları ancak peygamberlerin getirdiği emir ve yasakların ilmi bilinirse farkedilir." (s. 67). Diğer bazı sûfiler ile özellikle "Müceddidi elf-i sâni" Şeyh Ahmed Serhendi bu mesele ile ayrıntılı olarak uğraşmıştır. Müceddid'in mektupları meseleyi büyük bir netlik ve doğrulukla açıklamaktadır).
Hz. Muhammed @'den sonra nübüvvetin sona erdiği Allah'ın hükmü olup gaye ve niyeti hakkında hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kafi sözlerle bildirilmiştir. Hiçbir kimse de bu gerçeği inkâr edemez.
Ancak Son Peygambere Has Olan Özellikler
Kur'ân-ı Kerim'İn nübüvvetin sona erişini açıklamadaki üslûbu ve bununla İlgili olarak verdiği değişik sebepler oldukça tatmin edicidir. Nübüvvetin sona erişini desteklemek İçin öne sürülen bir delil Son Peygamber'in üstün niteliklerinin ve özelliklerinin tanımlanması olmuştur. Mantık ve aklı selim sahibi herkes böylesine asil, yüce ve saygıdeğer bir Peygamber'in kıyamete kadar bütün İnsanlığın yol göstericisi, şâyân-ı imtisal öğreticisi ve kurtuluş ışığı olması gerektiğini idrak eder. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "Muhammed İçinizden herhangi birinin babası değil, o Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi bilendir." (33: 40). Âyette, Muhammed @'in peygamberlerin sonuncusu olduğunu belirten ifadenin ardından gelen ve özel bir vurguya sahip olan "Allah her şeyi bilendir." sözlerine dikkat edilmelidir. Bİr peygamberin insanoğluna kıyamete kadar nasıl rehberlik edebileceği, emir ve yasaklarının gelecekte insanların değişen ihtiyaç ve taleplerine nasıl yeterli olabileceği düşünülebilir. Bu tarz soruların cevabı kısa ve tam yerindedir: Allah her şeyi bilendir.
Şimdi bir diğer misali ele alalım. Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu açıklamak için Kur'ân, tabiatıyla, İlk olarak gönderildiği insanların dil ve tâbirlerini kullanmaktadır, çünkü önce onlara seslenilmekte ve onların Kur'ân'ın ifadelerini anlamaları ve bunu diğerlerine izah etmeleri beklenmektedir. Sözlü ilişki bakımından Arapça eşsiz ve ifade gücü çok olan bir dildir, nihayete erişi ifade için İse Hatem'den daha İyi bir ifade bulmak mümkün değildir. Bu Arapların konuşmalarında, yazılarında ve şiirlerinde sona erişi ifade için kullandıkları bir kelime idi ve Hitam, Matem gibi Kur'ân'da Hz. Muham-nıed'@'in son peygamber olduğunu ve ondan sonra bu yüce mevkiye kimsenin çıkamayacağım belirten bütün ifadeler buradan türetilmiştir. (Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., İbn-i Manzur, Lisanü'l-Arab; Cevherî, Sthahü'l-Arabî; İbn-i Sidde, el-Muhkem ve Muciduddİn Fîruzabâdî, el-Kamusü'l-Muhit ile sonuncu eserin şerhi: Seyyid Murtaza Zebidî, Tâcu'1-Arûs).
Kur'ân, Son Peygamberin bütün zamanlar için mükemmeliyet timsali olan işaret ve özelliklerine de değinmektedir: "Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).
"(Ey Muhammedi) De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder." (3: 31).
"Ey Peygamber, Biz seni şahid, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlan-dıran bir ışık olarak göndermişizdir." (33: 45-46).
Allah Teâlâ'nm ilmi ezelî ve ebedîdir; yer ve gökte gizli ve açık olan her şeyi kapsar. Hiçbir güç Allah'ı geçici bir şeyin ebedî olduğuna ikna edemez, çünkü bir yazar bile hükümranlığının kısa süreceğini bildiği bir krala methiye düzmekten kaçınır; yine, hemen ölecek hasta bir bebek için kimse sevinmez. (ibn-i Teymiyye de, önceden biliniyor olma gerçeğine dayanarak, İbrahim'in İshak'ı kurban olarak adamadığını iddia eder. İshak'ı kurban etme emrinin İbrahim'in bir çocuğu olacağı haberi ile çeliştiğine dikkati çeker. Ibn-i Kayyım "annesine daha İshak doğmadan önce bir oğlu ve torunu Yakub'un dünyaya geleceği haber verilmişken nasıl olur da Ishak kurban olarak adanır?" demektedir. İddiasına delil olarak da şu ayetleri göstermektedir: "...'Korkma biz Lût halkına gönderildik' dediler. İbrahim'in zevcesi de ayakta durup dinliyordu, hemen güldü. Bunun üzerine zevcesine İshak'ı, ardından da Yakub'u müjdeledik." (11: 70-71). (Zâdü'l-Meâd, c. I, s. 16).
Hadislerin Muhafazası İçin Yapılan Düzenlemeler
Allah'ın iradesi, Hz. Muhammed @'in bütün insanoğlu için ve bütün devirlerde parlak bir örnek olması şeklinde tecelli etmiş olduğundan, takdir-i ilâhi onun hayatının, şahsiyetinin, alışkanlık, hal ve hareket tarzlarının eksiksiz ve doğru şekilde kaydedilmesini temin etmiştir. Buna vasıta olan Müslümanlar Hz. Muhammed @'in görünümünü, meşguliyetlerini, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri, kısaca onunla uzaktan yakından ilgili her şeyi aynı ciddiyet ve doğruluk içinde araştırıp bulmaya bütün bir ömür sarfetmişlerdir. Bu vazife kendilerini öylesine meşgul etmişti ki, tarih bir başka şahsın bayatına yönelik böyle bir ilgiye asla şehadet etmemiştir. Sanki esrarlı bir güç akıllarını ve kalplerini kavramış ve vazifelerini tamamlamadan dinlenmemeleri konusunda sürekli baskı altında tutuyormuş gibi bir durum hâsıl olmuştur.
Hz. Muhammed @'in hayatının en ince ayrıntılarının kaydedilmesinde gösterilen büyük ilgi ve zahmetli dikkat, Hz. Peygamber @Tin dış görünüşünü, alışkanlıklarını, konuşma ve yürüyüşünü, yemek yeme ve giyinme şeklini ve sayısız benzeri ayrıntıları veren hadis ve siyer kitaplarında açıkça görülmektedir. Hz. Muhammed @'in ehl-i beytinden (ev halkı) veya vakitlerinin çoğunu onun yanında geçirmiş olan ashabından nakledilen bu olaylar onun hakkındaki sahih haberlerin nasıl korunduğunu göstermektedir. Hiç bir dil ve edebiyatta hiç bir kimsenin hayatı böylesine sahih bir şekilde nakledilememİştir.
İmam Muhammed b. İsa Tirmİzî'nin (M. 824-892) Şemail'ine kısaca göz atmak bile dış görünüm, mizaç ve karakter, şahsi özellikler ve alışkanlıklar, hoşlanılan ve hoşlanılmayan şeyler hakkında böylesi ayrıntılı bilgiler toplanmasının İslâm Peygamberine has bir hâdise olduğuna rahatlıkla ikna olunması için yeterlidir. Diğer meşhur şahsiyetler ve hatta peygamberler ile ilgili benzeri bilgiler aramak ancak beyhude bir gayrettir. Tabii ki, bütün bu gayretler şans eseri veya bir kaç ser-dengeçti şahsiyetin gayreti sonucu ortaya konmuş değildir. (Müslümanlar yalnızca Hz. Peygamber @'in biyografisini kaydetmekle kalmamışlar, onun devrindeki toplumsal, kültürel, idari ve ekonomik şartlan da bildirmişlerdir. Bu da bizlere İslâm'ın ilk vazedildiği zamandaki toplumsal çerçevenin açık bir görüntüsünü vermektedir. Önceki milletler hakkında böylesine ayrıntılı bir tarih bulmak mümkün olmamaktadır. Bu tarihe kendisi şe-hadet etmek İsteyen kimseler Ebû'l-Hasen Ali el-Hazâî et-Tilmisânî'nin (1310-1378) et-Tahric'int veya bir başka âlimin, Allâme Abdülha'î el-Kettanî'nin et-Tertibû'd-Dariye adlı eserine başvurabilirler. Bunlar ikinci ilkinin devamı ve tamamlanmış şekli olan Peygamber dönemi ile İlgili ansiklopedilerdir.)
Buna benzer olarak büyük âlîm İmam Buharı (M. 810-869) tarafından yazılan el-Âdâbü'l-Müfrecl adlı Hz. Peygamber @'İn söz ve fiillerinin, emir ve yasaklarının ele alındığı eser incelendiğinde de kişi bütün bunların tesadüfi gayretler olmaktan ziyade Allah'ın iradesi doğrultusunda sonraki nesillerin yolunu aydınlatmak için vücut bulmuş olduğuna ikna olur. Bu eserlerde, İslâm'ın ahlâkî ilkeleri, değer ve idealleri, toplumsal kuralları, sorumluluk ve vazife öngördüğü alanlar, Hz. Peygamber @'den nakledilen sahih haberler vasıtasıyla açıkça ortaya konmuştur. Bu eserler şu ayetin hükmüne şehadet eder mahiyettedir: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sîzin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).
Bütün bu çabalar, Allah tarafından bütün insanlığa en güzel örnek olarak ortaya çıkarılmış olan yüce şahsiyetin yolunu takip etmekten kaçınmak için vesile arayabilecek tembel ve samimiyetsiz kimseleri bundan men için gösterilmiştir. Bu kimseler diğer peygamberlerin dinine tâbi insanların konumunda değildirler. Çünkü eski peygamberlerden bugüne sadece isimleri ve muharref kayıtlar kalmıştır. Kendilerini takip edenlerin yolunu aydınlatabilecek, ebediyyen örnek teşkil edebilecek hayat hikâyeleri, hal ve hareketleri ile ilgili sahih haberler yoktur.
Hz. Muhammed @'İn hadisleri daha ziyade bir günlük veya hatırat tarzında ele alınmış ve peygamber oluşundan sonraki yirmi -üç yıllık hayatını içermektedir. Bu kayıtlar bize Hz. Peygamber @'in günlük işlerini, alışkanlıklarını, meşguliyet ve eğilimlerini, hareketlerinin ayrıntılarını anlatmaktadır. Kısaca, hadisler Hz. Muhammed @'İn hayatı ve şahsiyetine, gelmiş geçmiş hiç kimsenin gerçek-leştiremiyeceği kadar net ışık tutmuştur. Bunlar kişinin sanki Hz. Muhammed @'in meclisinde bulunuyormuşcasına yakın bir şekilde onun hakkında her şeyi öğrenmesine vesile olmuştur: Ashabına vazedişini ve günlük ibadetlerini yapışını izliyor gibi olunur. Onun sahih portresini korumada böyle bir usûl izlenmiştir; bu portre herhangi bir resim, suret veya heykel benzeri temsillerin oluşturacağı tehlikelerden uzak bir tarzda çizilmiştir. Çünkü kadim zamanların yüce ruhlu kimselerini takipçileri bu yollarla yüceltip İhtiram etmişler ve onları ilahlık mertebesine çıkarma yanılgısına düşmüşlerdir.
Onunla bağlantılı her olayın ne derece canlı ve kesin tasvir edildiğinin anlaşılması için son Hacc'ındaki olayların okunması yeterlidir. Dİğer kral ve devlet başkanlarının veya diğer önemli şahsiyetlerin sefer ve yolculuklarının rivayet edilmesinde normal olarak atlanan veya gözardı edilen hiç bir tarihi öneme sahip olmayan ufak meselelerin bile as~ hab tarafından kaydedilmiş olduğu görülünce şaşırmamak imkânsızdır. (Sahih-i Siîte [Altı Hadis Kitabı] Hz. Peygamber @'in ihrama giriş şekli, kullandığı kokular, hayvan kurban edişi ve özel bir davranışda bulunduğu yerler gibi pek çok olayı ve haberi içermektedir. Seferleri esnasındaki dinlenme mevkileri bile kaydedilmiştir; Mİna'da bir yılanın zuhur edişi ve incinmeden uzaklaşıp gitmesi bile ravi-lerin dikkatinden kaçmamıştır. Muhaddisler Hz. Peygamber @'in devesine binme şerefine nail olmuş kimseleri dahi kaydetmişlerdir.)
Hz. Peygamber @ hakkındaki bu geniş kayıt ve haberler âlimler tarafından kitaplar haline getirilmiş (Sahih, Müsned v.b.) ve İslâm toplumunun çeşitli merkezlerinde rehberlik etmesi temin edilmiştir. Bugün Hz. Peygamber @'in yolunu izlemek isteyen bir Müslüman bu risalelerde onun hâl ve hareket tarzı hakkında yeterli bilgiyi bulabilir. Müslümanların konuştukları bütün dillerde bu tür kitaplardan Çok sayıda ve yeterli kapsamda olanları vardır. Bunlara dair verilebilecek örneklerden sadece biri olan Zâdü'l-Mead fi Hedyi Hay-ri'l-ibad Şeyhülislam İbn-İ Teymiyye'nin talebesi olan İbn-i Kayyım tarafından yazılmış bulunan ve Muhaddislerin itina ve derin bilgileri hakkında net fikirler veren bir eserdir.
Hz. Muhammed @ Ve Diğer Peygamberlerle İlgili Haberler
Bütün diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin zamanın sis perdesi altında kaybolup da son peygamberin hatıralarının izlenecek parlak bir örnek olarak kalabilmiş olması bu korumanın Allah'ın iradesi ile gerçekleştiğini düşündürmektedir. Bu aynı zamanda önceki insanlık rehberlerinin yalnızca kendi devirle-rindeki insanlara gönderildiğine bir işarettir. Bundan dolayı takdİr-i ilâhi onların hayat hikayelerinin gelecek nesillere ulaşmasını öngörmemiştir.
Yalnızca Hz. İsa'nın hayatına gözatmak bunu anlamak için yeterlidir. Hz. İsa Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed @'den önce gönderdiği son peygamberdir. Havarileri ise Hz. İsa'ya karşı hürmet, muhabbet ve bağlılık ile onunla ilgili olarak gösterdikleri ebedî gayret bakımından ikinci sırada gelirler. Mürid ve taraftarları onu "Üç'ün Bir'i ve Bir'in Üç'ü" (Teslis) konumuna yüceltmişlerdİr. Ama yine de bu kurtarıcı Mesih'le ilgili korunmuş sahih belgeler çok azdır. Bunlardan yararlanarak onun hayatını ve şahsiyetini canlı biçimde değerlendirmek mümkün değildir ve buradan çizilen tablolar diğerleri tarafından takip edilebilmeye yeterli değildir. Daha, kısa bir süre öncesine kadar Hıristiyan dünyası Yeni Ahit'in (İncil) Hz. İsa'nın hayatının son üç yılını kapsadığı görüşünü savunmakta iken yeni araştırmacılar Havarilerin Hz. İsa'nın peygamberliğinin elli gününden daha fazlasına ait bir kayıt tutmadıklarını ortaya koymuşlardır. (Rahip Dr. Charles Anderson, Scot Encyclopaedia Britannica'mn 14. baskısın-daki "Hz. İsa" maddesinde şu açıklamaları yapmaktadır: "Hz. İsa'nın hayatını yazma teşebbüsleri kesin bir şekilde terkedilmelidir. Buna yeterli malzeme kesinlikle yoktur. Hayatıyla ilgili sahip olunan kayıtlar hayatının 50 gününden daha fazlasına tekabül etmemektedir." (c. XIII, ss. 16-17).
Diğer dinlerin kurucularının hayat hikayelerini yazmak için gerekli malzeme de geri getirilmesi mümkün olmayan geçmişin esrar perdesi altında kalmıştır. Hayatları ile İlgili sahih gerçekler mevcut olmadığı gibi kendilerine atfedilen değişik hadisleri nakledenlerin birbirleri ile bağı da tamamen kaybolmuştur. Bundan dolayı hayatlarmdaki olaylar arasında bir zaman İlişkisi kurmak imkânsızdır. Bu birbirinden kopuk hikayeler ise asla insanlığı aydınlatmaya ve onlara rehberlik etmeye yeterli değildir. (Bkz. Mevlana Seyyid Süleyman Nedvî'nin Hutbe-i Medres adlı eserinin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümleri).
Bütün bunlar ilâhi irade veya âdetullah gereği olmuş gibi görünmektedir. Çünkü bir dönem için bir öneme sahip tarihi şahsiyetlerin geçici bir iz bırakmış olması sözkonusudur. İnsanlığın yolunu ebediyen aydınlatma yeteneğinden yoksun değerlerin nesilden nesile aktarılmasını icabettİren bir durum yoktur. Fakat, ebediyen gerekli olan rehberiyet zamanın sonuna kadar daima bir çiçek gibi taze şekilde yaşamalıdır.
Hz. Muhammed @ Ve Ashabı Arasındaki Muhabbet Bağı
Ahzab, Hucûrat, Tahrim ve Mücâdele sure-lerindeki kişinin sevgi ve bağlılığını Hz. Muhammed @'e yöneltmesi gereği ile ilgili emirler ve Fetih, Duhâ ve inşirah süresindeki Hz. Peygamber @'e atfedilen İlâhi iltifat, rahmet ve mükâfaat ifadeleri incelendiğinde Hz. Peygamber @'in bütün zamanlar için ve bütün topluluklara gönderilmiş Allah'ın elçisi olduğu anlaşılmaktadır.
Bütün söz ve fiilleri ile parıldayan şahsiyetinin güzelliği dünyayı ebediyete kadar aydınlatacak bir güneş gibi etkisini sürdürecektir. Hz. Muhammed @ için yenisi geldiğinde hükmü kalkacak olan bir peygamberlik, Allah'ın Kitabında Hz. Peygamber @ için sıklıkla kullanılan övücü sözler dikkate alındığında söz konusu değildir. Böyle bir yeni nübüvvetin söz konusu olması halinde Hz. Muhammed @ ve ona bağlı müslümanlar arasında varolan, etkili muhabbet bağı zaafa uğrar. Müslümanlar ile Hz. Peygamber @'in tebliğ ettiği emir ve yasaklar, onun ashabı, ehl-i beyti ve Allah'ın tebliğini ilk olarak vazettiği şehirler arasındaki bağlantı kopar. Yeni bir elçilik kaçınılmaz olarak Son Peygamber @ ile ona inanan kimselerin arasına girer ve muhakkak ümmetin bütünlük ve dayanışmasını ihtiyarî ya da gayriihtiyârî biçimde bozar. (İmamet inancı ve ayrıca Şeyh Abdülka-dir Geylanî gibi Allah dostlarına gösterilen aşın ihtiram bazı sapık mezheplerin yanlış düşünceleri olup bu hizipler bu kimselerde peygamberlik nitelikleri ve hatta ilâhi nitelikler görmektedirler. Bu durum ise Müslümanlar ve aziz İslâm Peygamberi arasındaki ilişkinin en Önemli özelliği olan muhabbet bağını azaltmaktadır). Bunun böyle olması çok tabiîdir ve eşyanın tabiatına uygundur, çünkü Allah Teâlâ insanların göğsüne iki kalp koymamıştır.
Yeni bir peygamber çıktıktan sonra da eski peygambere, ashabına, ailesine, doğum yerine, diline ve kültürüne olan sevgi ve saygının dinmeden devam etmesini mümkün kılmak insanlık ve dinler tarihinde hiçbir kimse tarafından gerçekleştirilemez.
Kur'ân ve hadis, Müslümanlardan Hz. Muhammed @'İ canlarından, mallarından ve çocuklarından daha çok sevmelerini ve onu dünyadaki her şeye tercih etmelerini talep etmektedir. Hz. Peygamber @'in bir hadisinde şöyle buyrulmaktadır: "Ben kendisine babasından, oğullarından ve sevdiği bütün kimselerden daha sevgili olmadığım müddetçe kişi kâmil mümin olamaz." (Taberani, Mucemu'l-Kebir ve Evsat).
Buna benzer olarak Kur'ân da şöyle buyurul-maktadır: "Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır; onun zevceleri de müminlerin anneleridir..." (33: 6).
Sevgi imandan doğar, sadakatle yaşar ve sevenle sevilen arasına bir üçüncü girdiği an sadakat sona erer. Yeni bir peygambere iman etmek şüphesiz her şeyden sevgili olan Pey-gamber'e olan itimat, hürmet ve sevgiyi ortadan kaldırır.
Hz. Muhammed @'in, Kendinden Sonraki Peygamberliği İmkânsız Kılan Özellikleri
Kur'ân, Hz. Muhammed @'in son peygamber oluşunu özgün bir üslupla ifade etmektedir: Yoğunluğu, hitap tarzı, nübüvvetinin evrensel mahiyette oluşu, Şeriat'mm müteâl oluşu ve kendisinden sonra insanlığa başka bir vahy-i ilâhi gelmeyecek oluşu yepyeni bir şekil içinde ifade edilmiştir. Ama kullanılan kelimeler sade bir Arapça'dır ve ifadelerde muğlaklık yoktur. Bu âyet Hz. Muhammed @ tarafından tebliğ edilen dinin mükemmel, ebedi ve kıyamete kadar insanlığın ihtiyacını karşılayacak yeterlilikte olduğunu açık ifadelerle dile getirmiştir: "...Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâm'ı beğendim..." (5: 3).
Bu ayet Hz. Peygamber @ Arafat'ta veda hutbesini irad ettiği gün nazil olmuştur. Mu-haddisler ve tarihçiler bundan sonra vahy-i ilâhi gelmediği konusunda müttefiktirler. Rasülullah @ bu âyet nazil olduktan sonra 81 gün daha yaşamıştır. Ancak onu bütün kalpleriyle seven pek çok ashabı içinde şüphesiz en önde yer alan Ebu Bekr ve Ömer bu ayetin vahyin nihayete ermesi anlamını taşıdığını hemen anlamışlardır. Vahyedilen âyetin önekini tahmin etmişlerdir; çünkü dini kemâle erdirmek peygamberler vasıtasıyla gelen vahyin tamamlanması ve vahyin taşıyıcısının Yücelerden davet aldığı anlamına gelmekte İdi. Ashabdan bazıları gözyaşlarına boğulurken diğer bazıları da kıyameti gözlemeye başladılar. (Bkz. Sahih-i Buharı, Sahih-i Müslim, Camiü't-Tİrmizf, Sünen-i Neseî, Müsned-İ Ahmed ve Tefsir-i İbn-i Kesir). Yahudi âlimleri bu ayetin yalnızca İslâm dinine has olduğu ve hiçbir dinin bu şekilde kemâlatla nitelendin lmediği yorumunu yapmışlar ve sözkonusu âyetin müslümanlara bağışlanan bir ayrıcalığı simgelediğini, bu nedenle müslümanların bu âyetin indiği günü büyük kutlamalar için bir vesile kabul etmeleri gerektiği düşüncesindeydiler.
Hz. Peygamber @'e kendisini dinlemeye ve emirlerine uymaya hazır yüzbinden fazla ashabına hitabetmek için son bir fırsatı olduğu nebevi İlham vasıtası ile malum olmuştu. Hz. Muhammed @ ashabına şöyle seslendi: "Ey Nas! Benden sonra bir peygamber ve sizden sonra bir ümmet gelmeyecektir. Beni iyice dinleyiniz ve Rabbinize itaat ediniz, günde beş vakit namaz kılınız, ramazan orucunu tutunuz, fakirlere paylarını veriniz ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Eğer böyle yaparsanız, Cennet'e girersiniz." (Bkz., Buharı, Müslim, Tirmizî, Neseî, Müsned-i Ahmed ve Tefsİr-i İbn-i Kesîr).
Kur'ân-ı Kerim son peygamberin dininin, ışığını bütün dünyaya yaymak ve diğer dinlerin yerine kâim olmak üzere vazedildiğini ve ke-malatı temsil ettiğini açıkça ifade etmektedir. "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter." (48: 28).
"Müşrikler istemese de dinini bütün dinlerden üstün kılmak için peygamberini doğruluk rehberi Kur'ân ve gerçek dinle gönderen O'dur." (61: 9)..
"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır." (61: 8).
Bütün bu vaad ve haberler Banş-SeJâmet Dininin büyük bir geleceği olduğunu açığa koymakta ve Son Peygamber tarafından getirilen doğruluk rehberinin insanlık için dünyanın her yerinde ve her çağda hayatî bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir. İnsanlar istemese de Allah'ın iradesi tecellî edecek; savaş ya da barış yolu ile de olsa düşmanları bunu nihai tahlilde kabullenmek zorunda kalacaktır. Bu dinin geleceğinin böylesine kesin olarak söylenebildiği gözönünde bulundurulursa dinde bir tahrifat beklemek ya da yeni bir Peygam-ber'in gönderileceğini düşünmek için bir sebep bulunmadığı anlaşılacaktır.
Hz. Peygamber @'in Nübüvvetinin Evrenselliği
İslâm'dan önce vazedilen bütün dinler ve kanunlar belli milletlerin belli yer ve zamandaki ihtiyaçlarını gidermek için gelmiştir. (Bkz. Tesniye, 18: 15, 18 ve 33: 1-2) Yahudilik dini bütün İnsanlığa has kılmmadığı gibi, Yahudilere de dinlerini diğer ırk ve inançtaki kimselere tebliğ etmeleri hiç söylenmemiştir. Bunun aksine Eski Ahit Musa'nın İnancının yalnızca İsrailoğullarına vazedilmesini öngören birkaç emir İçermektedir. (Ayrıntılar için bkz. Gazi Muhammed Süleyman Mansurpurî, Rahmetel'lil'Âlemîn, c. III, Bölüm 22). Bunun sonucu olarak Yahudilik, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasında ayrım yapan ilkeler geliştirmiş ve insanların iyi ya da kötü davranışlarını İsrail'e ait olup olmadıklarına göre yargılayan değişik bir değerlendirme sistemi kurmuştur.
Eski bir Yahudi olan Meryem Cemile islam Versus Ahi al-Kİtab, Past and Present adlı eserinde şöyle demektedir: "Yahudiler inançlarını diğer insanlara tebliğ etmedikleri gibi muhtedilere iyi gözle de bakmazlar. Tarihte kitleler halinde Yahudi olduğunu bildiğim yalnızca iki grup vardır -birisi Yemen'de Peygamberimizin doğumundan bir kaç asır önce ihtida edenler, diğeri ise Rusya'daki Tatar asılh Hazar krallığı." (ss. 22-23)..
Eski Ahit'in her sözünden anlaşıldığı üzere, bu kitap daha ziyade Yahudilerin atalanndan bahseden bir Şahnâme gibidir, manevî Öğreti, ahlâkî dersler, insanların eşitliği ve şerefliliği gibi kavramları içermez. Kişinin nefsini terbiye etmesinin önemine değinmez. Âhi-ret'in bu dünyadan ve maddî şeylerden daha hayırlı olduğunu vurgulamaz. İnsanlara Allah korkusu ve ahiret azabından çekinme gibi duygulan aşılamaz. Kişiyi, Allah'ı hatırlayan bîr kul olmaya yöneltecek doğru yaklaşımlarda bulunmadığı gibi, Yahudi olmayan okurlarda insan olmanın yücelticiliği ve ayrıcalığı bulunduğu hissini uyandırmaz. Bütün bir kitap, hikâye ve emirleri ile Yahudiler etrafında döner. Buna göre Yahudiler "seçilmiş mil-lef'tir, "Allah'ın oğulları "diri ar ve dinleri yücedir.
Hıristiyanlık da, benzer şekilde, yalnızca İs-railoğullanna hastır. Hz. İsa, tebliğinin yalnızca Yahudilere has olduğunu havarilerine açıkça belirtmiştir. "Fakat İsa cevap verip dedi: 'Ben İsrailoğullarının kaybolan koyunlarından başkasına gönderilmedim." (Matta, 15:24).
Kenan'Jı bir kadın, cine tutulduğunu söylediği kızına şifa vermesi için Hz. İsa'ya başvurduğunda Hz. İsa şöyle cevap vermiştir: "Çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak doğru değildir." (Matta, 15: 26).
Hz- İsa yalnızca kendi halkına, Yahudilere, Filistin'de yaşayanlara vazetmiş ve on iki havarisini hakikati diğer insanlara yaymaktan menetmiştir. "Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin. (Matta, 10: 5-6).
Diğer doğu ve Asya dinleri tarafından İnşa edilen sosyal yapıların şövenist (ırkçı) temeli daha da aşikârdır. Hintliler düşük kastlardaki insanları temiz olmamakla itham edip onları vahşi hayvan ve köpek mesabesinde görmekteydiler. (Ayrıntılı bilgi için bkz., "Caste System and the Unfortunate Sudras," islam ad the Wortd).
Bu sebeplerden dolayı değişen şartlara ayak uydurabilmek İçin yeni emir ve yasakları yeni bir kanunla vazeden yeni bir peygamber gelmesi zamanın gereği ve İlâhi irade'nin arzusuydu. Çünkü dinler çoğu zaman uygulamada gevşeklik sonucu bazı sapmalara uğrayabilirler. Zenginlere ve yönetici sınıflara üstünlük tanınabilir veya bunun aksine meşru zevkler bile haram kılınarak, münzevî ve aşırı gelenekçi bir hayatın dayatılması dini yaşamayı dayanılmaz hâle getirilebilir. Zaman zaman yeni peygamberler gerekebilir. Bunun için Hz. İsa şöyle buyurmuştur: "Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin." (3: 50)
İşte bunlar yeni bir peygamberin gelişini gerekli kılan iki sebeptir. Ancak Kur'ân'ın vahyi bu iki sebebi de ortadan kaldırmıştır; Allah'tan gelen evrensel bir mesajdır ve onun nimet ve rahmetini hiç bir millet inkâr edemez. "(Ey Muhammedi) De ki: 'Ey insanlar! doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve Öldüren Allah'ın, hepiniz İçin gönderdiği peygamberiyim." (7: 158). "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez." (34: 28).
"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).
"Âlemlere uyarıcı olmak üzere kuluna (Mu-hammed'e) hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'ân'ı İndiren Allah yücelerin yücesidir." (25: 1).
"Bu Kur'ân ancak âlemler için bir öğüttür." (38: 87).
Kur'ân'da İslâm'ın bütün ırklar, kavimler ve topluluklar için ortak bir akide olup belli bir topluluk ve bölgeye sınırlı olmadığına dair daha pek çok ayet vardır. Bu ayetler Yahudiler ve Brahmanlar arasında bir ayrım yapmadığı gibi, ırk ve renk ayrımını veya toplumsal tabakalaşmayı da kabul etmez; sadakat ve doğruluğu, dürüstlüğü, sağlam iman ve takvayı, faziletli ve hayırlı davranışları tasdik eder. Üstelik bunları kimin ve nerede gerçekleştirdiği Önemli değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ kullarına şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi kavimlerler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyası-nız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz ve şerefliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakı-nanızdır." (49: 13).
İslâm Peygamberi de Mekke'yi fethi esnasında şöyle buyurmuştur: "Herkes Âdem ile Havva'dandır ve Âdem ise topraktandır. Ara-bin aceme takvadan başka bir üstünlüğü yoktur." (Tirmizı).
Kur'ân İslâm'ın insanın fıtrat dini olduğunu ve kolay ve uygulanabilir olduğunu defalarca ifade buyurmuştur: "...Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez." (2: 185).
"O sizi seçmiş, ceddiniz İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır." (22: 78).
Ruhbanlar ve cahil keşişler daha önceki dinleri zorlaştırmışlar ve uygulanabilir olmaktan çıkarmışlardır. İnsanlık dar ve geçilmesi mümkün olmayan bir geçide doğru yönlendirilmiştir. Son din ve son peygamberlik bütün bu güçlükleri sona erdirmiş ve insanlığın yükünü hafifletmiştir. Son Peygamber' @in bu özelliğine işaretle Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "...O peygamber, onlara iyiyi emreder ve fenalıktan alıkoyar, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, mükellefiyetlerini hafifletir." (7: 157).
Bütün bilge kimseler ve kanun koyucular insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına uygun kurallar bulmaya çalışsalar bile, Allah'ın ilmi dahilindeki böyle bir vazifeyi yerine getirmeye muktedir olamayacaklarını Kur'ân bizlere şöylece ifade buyurmaktadır: "Babalarınız ve oğullarınızdan menfaatçe hangisinin size daha yakın olduğunu siz bilmezsiniz. Bunlar Allah tarafından tesbit edilmiştir. Doğrusu Allah bilendir, Hakîm olandır." (4: 11).
"Allah size açıklamak ve sîzden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenİzi kabul etmek ister. Allah Bilendir, Hakimdir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa girmenizi isterler. İnsan zayıf yaratılmış olduğundan dolayı Allah yükü sizden hafifletmek ister." (4: 26-28).
İslâm'ın gelişinden sonra insanlara rehberiyet için evrence; ilkeler getirmek veya önceki şeriatları yenilemek maksadıyla bir başka din gelmes: ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Allah tarafından gönderilen son din muhtevası itibarıyla tüm dünyaya hitap ettiği ve uygulama bakımından kolay olduğu için artık aşılması gereken bir engel ve kırılması gereken bir zincir kalmamıştır.
Kur'ân Ve Önceki Kitaplar
Kur'ân insanlık alemine sunulmadan önce inen bütün eski kitaplar, zamanın yıkımına maruz kalarak çelişki, tahrifat, değişiklik İçerir hale gelmiş veya tamamen yok olmuşlardır. Çünkü Allah, iradesi gereği onları koru-mamıştır. Bu kitaplar yalnızca indikleri din önderlerine has kılınmıştır. Çünkü kitaba muhatap millet, kitaba sınırlı bir zaman müdde-tince ihtiyaç duymakta idi. Kur'ân bu gerçeğe şu ayette işaret etmektedir: "Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Yahudi olanlara onunla ve Rabbe kul olanlar, bilginler de Allah'ın Kitab'ından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'a şahiddiler..." (5: 44).
Bu kitapların tahrif olduğu gerçeği bu dinlerin mensuplarınca da kabul edilmiştir. Yahudilerin kitabı Yahudi tarihçilerin de beyan ettiği gibi bir kaç kez yanmış ve tahrip olmuş ve tam olarak yok olduktan sonra en az üç kere yeniden yazılmıştır. İlk önce Nabukad-nezar (M. Ö. 605-564) önderliğinde Babilli-ler M. Ö. 586'da Yahudi ülkesine saldırmışlar ve muhteşen Süleyman mabedini içindeki kutsal metinler, Ahid Sandığı, Musa ve Harun'a ait eşyalarla birlikte yok etmişlerdir. Pek çok Yahudiyi katletmişyer ve kalanları 50 yıl süren Babil esaretine mahkûm etmişlerdir. Tevrat olarak bilinen Eski Ahitin ilk beş kitabı, Ezra tarafından hatırında kaldığı şeklîyle yeniden yazılmıştır; Peygamberler bölümünün de onun tarafından yazıldığı rivayet edilmiştir. Bunlara daha sonra Nehemya ^rafından "son peygamberler ve Davud'un jnezmurlarT eklenmiştir.
Yahudi kitapları, ikinci kez M. Ö. 175'de IV. Antiochus'un tahta çıktığında ve Filistin Makedonya krallığına dahil olunca yok edilmiştir. Antiochus Yahudileri Zeus ve Dionizos gibi Yunan ilâhlarına ibadet etmeye zorlamış; onların kendi ibadetlerini uygulamalarını, çocuklarım sünnet etmelerini ve hatta Yahudi Kitaplarını evlerinde bulundurmalarını yasaklamıştır. Kudüs'teki mabede bir Zeus tapınağı inşa ettirmiş ve onun üzerinde domuzlan ve her türlü necis hayvanları kurban ettirmiştir. Daha sonra Yahudi Kitapları Makabiler tarafından yeniden yazılmış ve bu kitaplara "apakrifa" denen kısım ilave edilmiştir, ("apakrifa" bazı kesimler tarafından kutsal kabul edilen ancak Tevrat'ın dışında olduğu bilinen yazılardır).
Filistin 7 Eylül 70'de Titus (M.S. 40-81) kumandasındaki Romalılarca da istila edilmiş ikinci Mabed tahrip edilmiş ve Kutsal Metinler Roma'ya götürülmüştür. Yahudiler yine sürgün edilmiş ve dağıtılmışlardır. Sözlü Kanunun ebediyen kaybolacağından endişe eden bilgin hahamlar bu kanunu Mişna olarak bilinen bîr kitapta toplayarak yazılı hâle getirmişlerdir.
Yahudilerin vahiy eseri varsaydıkları yazıların korunması ve doğruluğu hakkındaki görüşleri ile müslümanlann değişikliğe uğramamış Kur'ân için kullandıkları ölçüler farklıdır. Müslümanlar Kur'ân'ı Allah'ın değişmez Kelâm'ı olarak korudular ve vahyedildıği günden beri aslına uygun olmasına dikkat gösterdiler. Halbuki Yahudilere göre İbrani-ce yazmalarda meydana gelen değişiklikler onların ilâhi karakterine gölge düşürmektedir. Yahudilerin, Kitab-ı Mukaddes'in tanımı ve içinde yazarlığını "eski bilgelerin" yaptığı hısımlar bulunduğuna dair görüşleri ilginç ve aydınlatıcıdır. "Yahudi geleneği Kitab-ı Mukaddesin bazı kısımlarının kitapta adı geçen kimseler tarafından düzenlendiğinde, her ne kadar bu görüş makul olmasa da, ısrarlıdır.
Ama Kitab-ı Mukaddes'in bazı kısımlarının sonradan tahrifata ve değişime uğradığını itiraftan da kaçınmamaktadır." (Velintine's One Volume, Jewish Encydopaedia, London, s. 93).
"Kadim Yahudi geleneği Eski Ahit'in ilk 5 kitabının yazarlığının (Musa'nın vefatını anlatan son sekiz ayet hariç) Hz. Musa'nın kendisine ait olduğunu İddia eder. Ancak bu kitaplarda pek çok tutarsızlık ve zahirî çelişkinin mevcut bulunuşu hahamların dikkatini çekmiş ve bunları uzlaştırmak konusunda bu kişiler büyük çaba sergilemişlerdir." (Jewish Encydopaedia, c. IX, s. 589).
"Spinoza Eski Ahit'in ilk beş kitabının Musa'ya değil Ezra'ya ait olduğunu söylemektedir... Ancak nihai tahliller bu kitapların en az 28 farklı kaynaktan neşet ettiğini göstermektedir." (Jevvish Encydopaedia, s. 590).
Yeni Ahit, Eski Ahitten daha fazla tahrifata maruz kalmıştır. Kitab-ı Mukaddes ilmi ile ilgili yeni bulgular ve bilgiler onun aslına uygun oluşu ile ilgili şüpheleri eskisinden daha da fazla artırmıştır. Nasaralı İsa ile günümüz İncili arasında telifi mümkün olmayan bir uçurum vardır. Matta, Markos ve Luka incil-leri İznik (M. 325) ve İstanbul (M. 381) Konsülleri esnasında temel Ortodoks Hıristiyan akaidini tesbİt çabaları ve bununla ilgili tartışmalar başladığından günümüze kadar sürekli düzeltilmiş ve değişikliğe uğratılagel-miştir. Bu İnciller vahiy olmaktan ziyade, Hz. İsa'nın hayat hikâyesinden, onun söz ve fiillerinden ibaret görünmekte olup 65-100 yıllan arasında pek çok yazar tarafından değişik kaynaklardan toplanmıştır. Matta, Mar-kos ve Luka indilerinin muhtemel yazarları hakkında çok çeşitli spekülasyonda bulunulmakla beraber bunların içeriğini ve kaynaklarını gözden geçirmekte olan âlimler için bu halen bir sırdır." (Bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., E. O. James, Hisîory ofReli-gions, Londra 1956, ss. 176-180).
Bu kitapların sahihliği, ikinci ve üçüncü dereceden sahih kabul edilen garih hadis ve Haber-i vahid ile bile kıyaslanamaz. Bu durumda Hz. Peygamber @'in sünnetini içeren Sahih-i Sitte ise tabiatıyla aslına uygunluk bakımından bu kitaplardan çok çok üstündür. Müslümanlara göre, sahih hadislerin râvi (rivayet eden) zincirleri birbirine kesin ve ayır-dedilebilir şekilde bağlı olmalıdır; en son nakledenden Hz. Muhammed @'e kadar devam eden bu zincir kinlmamalıdır; rivayet edilen konu ilk nakledenin kesin bilgisi ve şehadeti dahilinde gerçekleşmiş olmalıdır; râviler takvaları, dürüstlük ve faziletleri ile tanınan kimselerden olmalıdırlar; her ravi kendisinden önceki raviden mutlaka birden fazla hadis nakletmiş olmalıdır, her ravi ilmi ile temayüz etmiş bir kişi olmalıdır; ve nihayet hadisin muhtevası Kur'ân emirleri veya akaid ilkelerine, mütevatir hadislere zıt ya da insanların kabul etmekte tereddüt edeceği biçimde olmamalıdır. Halbuki Matta, Luka ve Markos ine illerinin derleyicilerinin kaleme aldıkları olayları hangi ravilerden öğrendiklerini araştırmak beyhude bir çabadır. Bu kimseleri tesbit etmek mümkün olamamaktadır.
Yeni Ahiân kimin tarafından kaleme alındığı şüphesine ilâve olarak incille ilgili bir diğer güçlük de onun asli dili ve tercümeleri İle ilgilidir. Aslen, Hz. İsa'nın dili olan kadim İb-ranice ve Koine (klasik sonrası Yunanca) dili ile yazılan İncil daha sonra pek çok dile tercüme edilmiştir. Sürekli bir dilden diğerine yapılan tercümeler eksik olmuştur. Gerçekte İncilde yazılanların büyük çoğunluğu, Müslümanların rivayet dedikleri kitleler arasında yaygın kabul gören sahih olmayan hikaye ve efsanelerle kıyas edilebilecek bir hikaye ve folklorik unsurlar koleksiyonundan başka bir-şey değildir. İncil ile Kur'ân öylesine farklı iki kitaptır ki ancak bu iki kitabı tanımayan kimseler onları kıyaslama gafletinde bulunabilirler.
Fransız Oryantalist Eton Dien, Matta, Markos ve Luka incillerinin edebî ve tarihî önemi ile ilgili değerlendirmesinde şöyle demektedir: "Hz. İsa'ya ve havarilerine Allah tarafından gönderilmiş bulunan Kitab'ın kaybolmuş olduğuna şüphe yoktur. Aslî vahiyden bugüne kadar gelen hiçbir kısım yoktur; ya yokol-muş ya da kasden yokedilmiştir. Hıristiyanlar işte bu yüzden tek bir kitap yerine dört adet kitabı kabul etmişlerdir, ancak bunların da tarihî karakter ve sıhhati şüphelidir. İncil'in ilk örnekleri Hz. İsa'nın konuştuğu Sami dilleri ile İlgisi olmayan Yunan dili ile yazılmıştır. Ve bu da Yunanca İnciller ile bu kitapların râvileri arasındaki bağın, Eski Ahit ve Kur'ân ile kıyaslandığında niçin bu derece zayıf olduğunu yeterince açıklar." (Edwai -Ala'ı - masihiyyye, ss. 52-53).
İncil'de pek çok hatalar vardır ve iç çelişkiler içermektedir. İnanılması mümkün olamayacak fikirler ve hatalar tarihî olayların anlatımı esnasında ortaya konmaktadır. (Mevlana Rahmetullah Izharü'l-Hak adlı eserinde İncil'de şimdiye kadar tesbit edebildiği 122 adet metinler arası çelişkiyi ve 108 adet hatayı göstermiştir. İncil'de, Allah'ın bütün dinlerde kabul edilmiş olan kudret ve kemâl gibi İlâhi sıfatlarına uygun düşmeyen özellikler Allah'a atfedilmiştir. Ayrıca Allah'ın mübarek peygamberleri bir yana sıradan fânilerin bile değersiz kabul edeceği bir takım düşünceler peygamberlere maledilmiştir. Bütün esatir, efsane ve çelişkilerle dolu oluşuna rağmen Kilab-ı Mukaddes iki büyük din binlerce yıl boyunca inandıkları kutsal ki-tan olma Özelliğini devam ettirmiştir. İslâm'da bu durumu sınırlı anlamda olsa bile kabul ettiğinden, bu din mensuplarına Ehl-i Kitap adını vermiştir. Hindistan'daki Ve-da'lar ve İran'daki Avesta ise daha da eski tarihlere ait kitaplar olup onların aslına ulaş-mak ve aslî mesajlarının ne olduğunu öğrenmek mümkün olamamaktadır. Bilinmeyen zamanlardan kalmış bu kitapların sıhhatini ya da yazıldıkları çağı tespit etmek mümkün değildir.
Paris Societe Asiatique üyesi A. Barth The Religions of India adlı eserinde Hintlilerin kutsal kitapları hakkında şunları yapmaktadır. "Araştırmacıların, aslî kısımlarından kolayca ayırdedebileceği bir miktar ilave kısımların hâricinde kalan eser, bir bütün olarak doğaüstü bir kaynaktanmış gibi görünme çabasında olmayan ve değişik eserlerden çeşitli parçalar alarak yaşını gizleme gibi bir amaç taşımayan otantik bir kitaptır. Çok sayıda metin tahrifatı ve eklemeler mevcuttur, ancak tamamı iyi niyet ürünüdür. Fakat bu kitapların yaşım yaklaşık olarak bile tahmin etmek çok güçtür. Brahmanalann bize ulaşan son kısımları çağımızdan beş asır ötesine ancak varabilmektedir. Veda külliyatının geri kalan kısmı uzak geçmişe ait, aslî tertibinin kesin olarak tespit edilmesi ve ilk olarak ne zaman ortaya çıktığının bulunması mümkün olmayan bir edebiyat yığınıdır." (The Religions of India, ss. 4-5).
Ülkelerinin kadim düşünce ve edebiyat tarihi alanlarında derin bilgisi olan Hintli âlimlerin vardığı sonuçlan da gözlemlemeliyiz. Bunlardan biri Kalküta Üniversitesi hocalarından olan Suresh Chandra Chakravarti'dir. The Philosophy of the Upanishads adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Balgandhor Tilak ve Max Müller tarafından iki uç görüş beyan edilmektedir. Tilak, Veda ilâhilerinin tarihinin M, Ö. 4500'e kadar ulaştığını düşünmektedir. Max Müller ise Rig-Veda'mn Aryan düşüncesinin en eski kayıtlarını teşkil ettiğini kesin bir dille ifade etmekte ancak bunun için M. Ö. 2200'den daha eski bir tarihi mümkün görmemektedir... Rig Veda'mn değişik ilâhileri tek bir Samhita'dâ toplanmış olmasına rağmen Rig-Veda'yı husule getiren parçaların aynı zamanda ve bir defada bir araya getirildiğini söylemek mümkün olmadığından dolayı Rig-Vedalai için kesin bir tarih belirlemek imkansızdır. Rig-Veda ilâhilerinin, başlangıçtan sonuna dek bir araya getirilmesinin asırlar boyu süren bir iş olduğu itiraf edilmek durumundadır." (The Philosophy of the Uphonishads, ss. 24-26).
VWalarm temel düşüncesi meşhur âlim ve Hindistan'ın eski Cumhurbaşkanı Dr. Rad-hakrishnan tarafından şöyle tarif edilmektedir: "Vebaların genel kapsamı kesin ve ayrıntılı olmadığından değişik düşünce ekolleri tarafından ele alınmaya ve değişik yollarla şekillendirilmeye müsait bir konumda olmuştur. Veda'ların çok geniş bir kapsamının bulunması müelliflerin kendi ihtiyarları ile herhangi bir bölümünü ele alabilmelerini mümkün kıldığından müelliflerin kendi orjinal düşüncelerini katmasına da fırsat tanır." (Indi-an Philosophy, c. II, Londra 1927, ss. 21-22).
Farsların kutsal metni olan Avesta ile İlgili olarak ise konunun uzmanı bir bilim adamının bulgularını aktaracağız. Bu kişi Harvard Üniversitesi Sâmİ dilleri bölüm başkanı ve Sami Müzesi kurucusu Robert H. Pfeiffar'dır. Avesta ile ilgili makalesinde şunları yazmaktadır: "(Geleneğe göre) orijinal Avesta bütün ilmi içeriyordu ve bunun büyük çoğunluğu İskender tarafından yok edildi. Onun arta kalan kısımlarından M. S. 3. yüzyılda 21 ciltlik (veya nask) bir eser vücuda getirildi ancak bunlardan da yalnızca bir nask (Vendidad) tamamen sağlam kaldı; diğerleri ise kısmen daha sonraki dönemlere intikal etti. Dokuzuncu yüzyıldan sonra yalnızca ibadetle ilgili kısımlar Hindistan'a götürüldü ve halen bunlar beş kısım halinde mevcuttur: Yaşna (Buna Gatha\ax da dahildir), Vispered, Vendidad, Yashta ve Korda Avesta." (Encyclopa-edia ofReligions, New York 1945).
Ancak Kur'ân bütün kendisinden önce gelen vahiyleri tasdik eden, bunları tamamlayan ve İlâhi rehberlik görevini yerine getiren son vahiydir. İnsanlık doğru yolu bulmak; Allah'a dost olmak için hesap gününe kadar ona muhtaçtır. En ufak bir değişim ve tahrifata uğramadığı için özgün bir Kelâmdır. Onu her türlü değişim ve tahrifattan koruma sorumluluğunu Allah üstlenmiştir: "...o, değerli bir Kitaptır. Geçmişte ve gelecekte onu bâtıl kılacak olan yoktur. Hakim ve övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmedir." (41: 41-42).
Kur'ân'ın Tevrat'ın başına gelenlere benzer bir tahrifat ve değişime uğramıyacağı İlâhi bir sözdür: "Doğrusu Kitab'ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Bİziz." (15: 9).
İlâhi koruyuculuk sözü Kur'ân'ın korunmasını, muhafaza edilmesini, mesajının yayılmasını içerdiği gibi, unutulmasını ve uygulanabilir olmaktan çıkmasını engellemek sözünü de içerir. Bu mânada Allah'ın Kendisi için kullandığı Hafız ismi oldukça manidar ve kapsayıcıdır.
Allah, Kitab'ı kulu Muhammed @'e indirdiği şekliyle muhafaza etmeye sözvermiştir. Allah bunu temin edecek her türlü düzenlemeyi yapmış ve bütün vasıtaları yaratmıştır. Kur'ân'ın bir ayeti indiği zaman Hz. Peygamber @'in sahabeleri onu ezberlemek için birbirleri ile yarış ediyorlardı. Bunu temin eden şey Kur'ân'ın taklit edilemez olan ahengi, saflığı ve üslubunun zerafeti ve ayrıca ilk muhatap aldığı kitlenin kalp saffeti idi. Kur'ân ibadet şekilleri ile ilgili emirleri ve büyüyen İslâm toplumunun toplumsal siyasi, kültürel ve zihinsel ihtiyaçları ile ilgili emirleri yan yana vermiştir. Bu sebepler Kur'ân'a karşı tatmin edilemez bir susuzluk benzeri iş-tiyakle sarılınmasım sağlamıştır. Bunun bir İspatı ise Hz. Peygamber @ henüz Medine'ye hicret edeli üç yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, 625'te Mâune kuyusunda şehit edilenlerden yetmişinin hafız oluşudur. (el-Bidâye ve'n-nihâye, c. IV, s. 71. Ayrıca bkz. Sahih-i Buharı ve Müslim). Bütün bir Müslüman coğrafyasında, her dönemde Kur'ân'ı bütün kalbiyle öğrenen, çalışan ve diğerlerine öğreten çok sayıda insan daima varolmuştur. Müslümanlar Kur'ân okumayı daima sevmişler ve onun okunuşundan ilham ve sükun da bulmuşlardır. Müslümanlar arasında bulunmamış kimseler Kur'ân'ın tamamının ezbere okunabileceğine inanmakta güçlük çekebilirler ancak bugün dünyada birkaç yüz bin kişi hafızdır.
Hz. Muhammed @'in ilk halifeleri Kur'ân'ın yalnızca hıfzedilmekle kalmayıp yazılı hale getirilmesine özel öncelik tanımışlardır. Pek çok hafızın katledilerek şehİd olduğu Yema-me halkı ile yapılan savaştan sonra Hz. Ömer, ilk halife Ebu Bekir'e Kur'ân'ı cem etmesini tavsiye etti. Bundan Önce Kur'ân hurma dallarına, ince taş levhalara yazılı idi ve ayrıca hafızların ezberinde bulunuyordu. Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'e bu konuda sürekli üsteliyordu. Nihayet Allah Teâlâ bu konuda Hz. Ebu Bekr'in göğsünü ferahlandırdı ve o da bu işi Zeyd ibn-i Sabit'e tevdi etti. Zeyd. Kur'ân'ı yazılı bulunduğu yerlerden ve hafızların ezberlerinden toplamış ve Hz. Peygamber @'in vefatından iki yıl sonra Kur'ân cem edilmiştir. Hz. Osman'ın hilafeti zamanında fvlüslüm ani arın fethettiği uzak diyarlarda Kur'ân'ın değişik şekillerde okunduğu haberleri geldi. Arap olmayanların kitleler halinde Müslüman olması da Kur'ân'ın orjinal şekli ile muhafaza edilmesini gerekli kılmıştır. Bunun üzerine, Hz. Osman, Hz. Ebu Bekr'in asıl mushafmdan diğer mushaflara nakil işini gerçekleştirmiş ve bunları İslâm ülkelerinin çeşitli köşelerine göndermiştir. "İmam mushaf' adı verilen asıl mushafı da Medine'de muhafaza etmiştir. Hz. Osman'ın düzenlettiği bu kitap o günden bu yana değişmeden dünyanın her köşesinde Müslümanlar tarafından oku-nagelmiş ve hiçbir değişikliğe uğramamıştır. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi c. V, Böl. 4). Hicri 25 yılında bu şekilde düzenlenen Kur'ân'a karşı şimdiye dek hiçbir itiraz yükselmemiştir ve hiçbir müze veya kütüphane Kur'ân'ın değişik bir şekline sahip değildir. John Raylands Kütüphanesi Şark el yazmaları sorumlusu ve Manchester Üniversitesi Arap dîlİ edebiyatı öğretim üyesi A. Mingana şöyle yazmaktadır: "Avrupa kütüphanelerinde hicrî II. yüzyıl gibi erken dönemlere varan pek çok Kur'ân elyazması mevcuttur, ancak bunlar arasında bir kaç telaffuz hatasından başka hiçbir hakiki değişiklik mevcut değildir. Bu sonuca bu mushafları inceleyen Nöldekc ulaşmıştır. Bu satırların yazarı da bu makale sebebiyle onlardan John Raylands Üniversitesinde bulunan bir kaç tanesini incelemiştir." (Encydopaedia of Reli -gions and Ethics, c. X, s. 549). Bu konuda bütün İslâm mezhepleri arasında da tam bir icma vardır. Bütün Müslümanlar Kur'ân'ın hiç bir değişime uğramamış Allah Kelâmı olduğu ve kulu Muhammed'e Cebrail tarafından indirildiği şekliyle hiçbir tahrifata, ekleme ve çıkarmaya maruz kalmadan muhafaza edildiği konusunda hemfikirdirler. Artık halihazır baskı teknikleri ve vasıtaları ve onu ezberleyenlerin sayısının yüzbinleri bulmuş olması nedeniyle Kur'ân'ın tahrifata uğrama tehlikesi kesinlikle ortadan kalkmıştır. Ency-ciopaedia Britannica'mn 11. baskısında Kur'ân'ın mevcut kitaplar içinde en çok okunan Kitap olduğu gerçeğine işaret edilmektedir, (c. XV, s. 898, ll.bsk.).
Şarkiyatçılar ve özellikle de Batılı bilim adamları Kur'ân'ın metin olarak asliyetini muhafaza ettiğini kabul etmekle birlikte Kur'ân'm Hz. Muhammed @'e vahiy yoluyla inen Allah Kelâmı olduğunu inatla inkâr etmektedirler. Bunlardan amansız İslâm düşmanı Sir William Muİr'in Life of Mahomet (Muhammed'in Hayatı) adlı kitabına batı eğitiminin ve liberalizminin coşkun bir destekçisi olan Seyyid Ahmed Han gibi biri bile H_u-ra el-Ahmediyye adlı bir reddiye yazmıştır. Böylesine yanlı bir kitapta bile müellif şu gerçekleri itiraf durumunda kalmıştır: "Muhammed'in vefatından henüz çeyrek asır geçtikten sonra halife Osman'ın katli üzerine başlayan şiddetli ve acı verici ayrılıkçılık (hizip) mücadeleleri o günden bu yana Muhammedî dünyayı kasıp kavurmaktadır. Ancak, okudukları Kur'ân halâ bir tanedir; ve günümüze kadar her dönemde aynı mushafın devamlı surette kullanılmış olması önümüzde mevcut bulunan Kur'ân'ın talihsiz halîfe tarafından düzenletilen (istinsah ettirilen) asıl Kitap olduğunun kesin delilidir. Belki de dünyada on İki asırdır böylesine katışıksız kalan bir diğer metin yoktur. Değişik bir kaç okunuş şekilleri ise telaffuzla ve harekelerle ilgilidir. Zaten harekeler de daha sonraki yıllarda icad edilmiştir." (Life of Mahomet, Londra, 1912, c. I, ss. 22-23).
Wherry Commentary on the Qur'an adlı eserinde "Kur'ân metninin asliye ti benzer tarihli metinler arasında tektir" demektedir. (Turn-ber, Londra, c. I, s. 359).
Kur'ân'ın bir diğer mütercimi Palmer şöyle demektedir: "Osman'ın istinsah ettirdiği kitap hazırlandığı günden bu güne tek asıl başvuru kaynağıdır." (Palmer, The Qufan, Mukaddime, s. 59).
Lane-Pool Selections from The Kur'an (Kur'ân'dan Seçmeler) adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Kur'ân'ın asliyetine en ufak bir şüphenin olmaması onun mümtaz bir özelliğidir... Onun okuduğumuz her kelimesinin on üç yüzyıldır değişmeden geldiğini tam bir güven ve itminanla bilmekteyiz." (Turn-ber, Londra, Mukaddime, s. 100).
Allah'ın kelâmının tahrifata uğramaması dolayısıyla, doğruyu yanlıştan ayırdetmek için İslâm yeni bir peygambere ihtiyaç duymamıştır. İnsanoğlu tarafından tahrif edilen ya da kısaltılan bir vahiy söz konusu olmadığı için vahyin yenilenmesi de gerekmemİştir..
Kur'ân'm, Hz. Muhammed @'den Sonra Peygamber Gelip Gelmeyeceği Hakkında Sessiz Kalışı
Yukarıda zikredildiğî üzere Kur'ân ebediyen Kİtabullah olup hakikat ve sıdk yolunu aydınlatmaya devam eden bir ölçü ve kriterdir. İnsanların manevî ihtiyaçları konusunda hiçbir noktayı karanlık bırakmayan Kur'ân Muhammed @'den sonra yeni bir peygamber gelip gelmeyeceği konusunda tamamen sessiz kalmıştır. Eğer dünya yüzüne yeni bir peygamber daha gelecek olsaydı elbette bu mesele açık bir şekilde ifade edilmesi gereken önemli bir hâdise olurdu. Hesap gününden önce gelecek "duman", "dabbe", "yecüc ve mecüc" gibi alâmetleri haber veren bir kitap eğer yeni bir peygamber daha eelecek olsaydı geldiğinde inananların kendisine kucak açmalarını sağlamak için onun geleceğini muhakkak önceden haber verirdi:
"O günü gözetle ki, gök açık ve görünen bir dumanla dolacak ve insanları saracaktır. Bu korkunç bir azâb olacaktır." (44:10-11).
"Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dabbe) çıkaracağız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyecektir " (27: 82).
"Nihayet Yecüc ve Mecüc (şeddi) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman" (21: 96).
Bütün olacaklar haber verilirken; insanoğlu yeni olan her şeye karşı çıkan ve Allah'ın yeni bir elçisini ilk planda reddeden bir tabiatta iken; böyle bir şey tekrar vukubulacak olsaydı Müslümanların yeni peygambere düşmanca davranmamaları konusunda Kur'ân'da uyarılmaları gerekmez miydi? Çünkü yeni bir peygamberi red dolaylı olarak imanlarını tehlikeye atmış ve Allah'ın gazabını çekmez mi idi? Ümmetine olan merhamet ve sevgisi Kur'ân'da tarifini bulmuş olan bir peygamber nasıl olur da onları bu konuda karanlıklar içinde kıvranır bırakabilirdi?
"...İçinizden size sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir." (9: 128).
Böyle bir peygamber'in Deccal'in geleceğini haber verip de yeni bir Peygamberin gelişi konusunda sessiz kalması mümkün müdür? Selametleri ve doğruluk yolunda kalmaları buna bağlı olan ümmeti için bu konu kesinlikle hayatî bir önemi haizdir.
Halbuki Kur'ân İslâm'ın kemale erdiği ve peygamberliğin son bulduğunu öyle açık ifade etmiştir ki Arapça'ya muttalî bir kimsenin bu meselelerle ilgili en ufak bir şüphesi olamaz. Ancak kişi samimiyetsiz ve bazı bayağı hislerle Kur'ân'i ayetleri eğip bükebilecek kadar insafsız ise, o başka. Hz. Peygamber @ bu Kur'ânî ifadeleri daha bir vuzuha kavuşturucu sözler söylemiş ve inanan insanların zihninde bu konu ile ilgili hiç bir şüphe ve miip-hemiyet kalmamasını temin etmiştir. Meşhur hadisçi Mevlana Enver Şah Keşmiiî Akidel-Ü'l-İslâm adlı eserinde Nübüvvetin sona erişi ile ilgili 200 civarında hadis bulunduğunu belirtmiştir (s. 318). Devbend'li Mevlana Müfti Muhammed Safi Hatm-i Nübüvvetle İlgili 210 hadis bulunduğunu ifade etmiştir. Bu konu ile ilgili hadislerin sayısı belki bundan da fazladır.
Bİr diğer âlim, Mevlana Mahmud Hasan Han 'yarü's-sünneti hatmü'n-nübüvvc adlı ese-inde ilk dönem âlimlerinin, muhaddis ve utasavvıflarının bulgularını Özetlemiştir. Bu tap belki de bu kona İle ilgili en ayrıntılı alışmadır. Kitapta nübüvvet iikesİ ele alına-ak izahlara yer verilmekte ve Hz. Muham-ed @'den sonra insanlığın niçin yeni bir peygambere ihtiyaç duymayacağı anlatılmaktadır. Burada konu ile ilgili, Kütüb-i Sitte'den alınan dört hadise yer verilecektir.
"İsraÜoğulları zamanında onları peygamberler idare ederdi. Her ne zaman peygamber ölürse, onun yerine başkası geçerdi. Şüphesiz ki benden sonra Peygamber yoktur. Ancak halifeler bulunur." (Buharı, Müslim ve Tirmizt).
Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benimle diğer peygamberler arasındaki benzerlik şunun gibidir ki bir adam güzel bir ev inşa etmiş ancak köşeye bir tuğla yerleştirmeyi unutmuş. Daha sonra binayı görüp gezen kişiler bu tuğlanın bu köşeye neden konmadığını merak ederlerdi. İşte ben bu tuğlayım ve hateme'n-nebiyim." (Müslim, Tİrmizî ve İbn-iMace).
Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benden evvel hiç kimseye verilmedik altı şey bana verilmiştir: Bana mükemmel belagat yete-neği, bağışlandı; bir aylık yola kadar korku (salmak) İle yardım olundum; ganimet bana helâl kılındı; yeryüzü bana namazgah ve sebeb-i taharet kılındı; bana şefaat verildi; her nebi yalnızca kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlığa gönderildim ve nübüvvet zinciri benimle tamamlandı." (Tirmizî).
Cübeyr b. Mut'im'e göre Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im; ben o Mâhiyİm ki, Allah benimle küfrü izâle edecektir. Ben o Haşirim ki insanlar beni takip ederek haşrolunacaktır. Ben Âkibim (sonradan gelenim), Hatem-ül Enbi-ya'yım (benden sonra hiç kimse Nebi olmayacaktır)." (Buhari, Müslim ve Ebu Nu-aym).
Peygamberliğin Sona Erişi Hakkında Kesinleşen Görüş
Bu konudaki Kur'ân ayetleri ve pek çok değişik rivayet zincirleri ile taşman hadisler çok açık ve sarih olduğu için Hz. Peygamber'in @ ashabı Allah'ın Son Elçisinden sonra nübüvvetin sona erdiği ve ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği konusunda hemfikir olmuşlardır. Ashabın icması (bir konuda hemfikir olmaları) İslâm Şeriatının temel bir kuralıdır; çünkü Hz. Peygamber'in @ tebliğini onlardan daha iyi anlayıp yorumlayabilecek başka hiç kimse yoktur. İşte bundan dolayıdır ki istisnasız bütün ashab Müseyleme'yi kafir ilân etmiş ve ona karşı cihad açmışlardır. Müseyleme, Hz. Muhammed @'in peygamberliğini tasdik ediyor, taraftarlarına Kur'ân'a inanmalarını ve onun emirlerine uygun hareket etmelerini söylüyordu; ama bunun yanında kendisine vahiy geldiğini iddia ederek Kur'ân'ı yanlış yorumluyor ve son Peygamberin nübüvvetine ortaklık iddia ediyordu. Bir nevi yardımcı peygamberlik çığırı açıyordu. Çünkü Hz. Muhammed@'in elçiliği vasıtasıyla getirdiği hükümleri da kabul ediyordu. Böylece Müseylemetül Kezzab (Yalancı Müseyleme) İslâm'da peygamberlik iddia eden sahtekârların öncülüğünü yapmış oluyordu. Yemâme Savaşında Öldürüldü, ancak bu sahtekârla savaşırken 1200 Müslüman şehid oldu. (Tarih-i Taberî, c. III, s. 254). Esved Ansî, Hz. Peygamber @ döneminde peygamberlik iddia eden bir diğer sahtekârdı ve bu iddiası nedeniyle o da öldürülmüştür.
Hz. Muhammed @'in vefatından sonra, bütün bir ümmet Hz. Peygamber @'in son peygamber olduğu konusundaki icmaya sahip çıktı ve bunun aksine iddia da bulunanları İslâm inancından sapmış âsiler olarak gördü. (Bu icmayı savunmuş olan büyük İslâm âlimlerinden bazıları şunlardır: Kadı Iyaz (ö. 1149) eş-Şifa, c. II, ss. 270-271; Allâme Şeh-ristânî (ö. 1153) el-Milel ve'n-Nihal, c. III, s. 249; Molla İbn-i Nuceym (ö. 1562) el-Esbah ve'n-Nezâir, s. 179; Molla Aliyü'1-Kari (ö. 1607) Şerh-ü Fıkh-i Ekber, s. 202; ve İmam Abdülvahhab Şa'rânî, eî-Yevakiat ve't-Ceva-hir, s. 35.) Bir kimse eğer bu kabul edilmiş ilkenin aksine bir iddiada bulunursa ya kendinden öncekilere ve sonrakilere aykırı bir şey yazmış olur ya da bu görüşü kasden tahrif etmeye yönelmiş olur. Bu İslâm İnancının bir sabit hükmü olmuştur.
İslâm tarihi böylesi sahtekârları müîenebbi veya yalancı peygamber adı ile anagelmiş ve bu alçaklık damgasını yiyen kimsenin hiçbir yetenek ve üstünlüğü kaale alınmamıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Ebû Tayyip Ahmed b. el Hüseyin el-Kindî (ö. 695), zamanının en önde gelen şairlerinden olmasına rağmen edebî çevrelerde bile metennebi adından başkasıyla hatırlanmamıştır.
Böyle sahtekârlardan Müslüman kitleler öyle nefret ve tiksinti duymuşlardır ki İslâm'ın uzun tarihi boyunca bunların sayısı şaşılacak derecede az olmuştur. Müslümanların çok değişik coğrafyalara yayılmış bulunduğu ve dinî akidelerin buralarda kurumsallaşmış biçimde yerleşmediği ve değişik dönem ve ülkelerde pek çok kereler toplumsal, siyasî ve ilmî karışıklıklar gerçekleşmiş olduğu da göz önünde bulundurulduğunda bu durum daha da şaşırtıcı olmaktadır.
Müslümanlarınki gibi dine büyük önem atfedilen toplumlarda peygamberlik iddiasının herhangi bir ben-merkezci şarlatan için başarıya şeref ve iktidara ulaşmada bir basamak olabileceği düşünülebilir; hâlbuki, böyle sahte peygamberler diğer küçük dinî cemaatlere nazaran Müslümanlar arasında çok daha az bulunmuştur.
Müslümanlar arasında bu tip yalancı peygamberlerin fazla sayıda taraftar toplayamamış ve başarıya ulaşamamış olmaları Müslümanların öğrenim bakımından cehaleti gözö-nünde bulundurulduğunda, yine oldukça anlamlıdır. Hz. Muhammed @'in sahih hadisi Müslümanlar arasındaki bu tip sahtekârların sayısının 70'i aşmayacağını önceden bildirmiştir. Müslümanlar arasında bunca olaylar geçmiş bulunmasına, pek çok mezheplere bölünmüş olmalarına ve bunca uzun bir süre geçmiş olmasına bakılırsa bu sayı çok çok azdır. Bu durum aynı zamanda aralarındaki ayrılıklara rağmen Müslümanların Kur'ân ayetlerine ve Peygamberliğin kendisi ile birlikte sona erdiğini bildiren hadİs-İ şeriflere seksiz, şüphesiz iman ettiklerini de gösterir.
Özet
Hz. Muhammed @'in peygamberlerin sonuncusu olduğu; bu nedenle de tebliğinin daha kapsamlı, nihai ve mükemmel olduğu önceki kısımda görülmüştü. Onun mübarek hayatı hütün ayrıntıları ile korunmuş olup tarihen cok net ve tam bir şekilde tasvir edilmiştir. İnsanlık onun rehberliğine güvenle bakabilir.
Genellikle daha önce gelen peygamberlerin tebliği tahrif edildiğinde veya tebliğe engel olunduğunda ya da kurallarda bazı değişiklikler gerektiğinde yeni bir peygamber gönderilmiştir. Hz. Muhamnıed @'in tebliğ ettiği emir ve yasaklar nihai, evrensel ve tamamen korunmuş olduğundan yeni bir peygamberin gönderilmesi için bir sebep kalmamıştır. Hz. Muhammed @'in Hatem-ül Enbiya olduğu gerçeği İslâm tarihi boyunca İslâm'ın temel ilkelerinden biri olmuş ve Müslümanların görünüş, davranış ve duyguları üzerinde derin İzler bırakmıştır.
Eski ve Yeni Ahife göre Hz. Muhammed @'den önce gelen her Peygamber bir sonraki peygamberin habercisi olmuştur. Ancak, Kur'ân'da Muhammed @'den sonra Allah'ın tebliğini mükemmelliğe erdirecek yeni bir peygamber gönderileceğine dair en ufak bir iz ve ima bulunamaz. Diğer yandan bunun zıddına pek çok âyet vardır: (Fahrüddin Râzî ünlü Tefsir-i Kebîrinde bu noktaya bu ayetleri referans olarak değinmiştir: "Allah'ın dini her zaman sağlam ve her türlü hatadan muaftır. Değişik peygamberlere gönderilen değişik hayat kanunları o çağdaki ihtiyaçlar ve özel gerekler için mükemmeldir. Kadir-i Mutlak olan Allah, değişen hayat tarzlarının şeriatta değişiklik gerektirdiğini biliyordu ve bu nedenle yeri gelince bir diğeri ile değiştiriyordu. Ancak Hz. Muhammed @'in gelişi ile şeriat her açıdan mükemmelleştirilmiştir ye diriliş gününe kadar yaşayan bir güç olarak da muhafaza edilecektir. Kısaca, önceki hayat kanunları da mükemmel olmakla bir-"**e zamanla sınırlıydı. Halbuki İslâm şeri-ati bu zaman ve mekân kayıtlarından beridir.) "Bugün size dininizi bütünledim" ayeti bu çerçeve içinde anlaşılmalıdır: "...Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için islâm'ı beğendim..." (5: 3). "Muhammed içinizden herhangi birinin babası değil, O Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur..." (33: 40). "(Ey Muhammed!) De ki: LEy insanlar! Doğrusu ben göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim..." (7: 158).
Hz. Muhammed @'in Hatemül Enbiya oluşu sahih hadislerde de vurgulanmıştır. Bu temel ilkenin Önemine binaen birkaç misâl sunulmuştur: "İsrailoğullan zamanında onları Peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber ölürse, onun yerine başkası geçerdi. Şüphesiz ki benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler bulunur." (Öw/ian-Kitab-ü'l-menakib). "Benimle peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin meseli gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış ve binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette halk binaya girerek gezmeye başlarlar. Ve hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş olmasaydı! derler. İşte ben o tuğlayım, ben peygamberlerin sonuncusuyum." (Buharı).
Abdurrahman b. Cübeyr, Abdullah b. Amr b. As'dan işittiğini belirterek şöyle demiştir: "Bir gün Rasûlullah yanımıza geldiğinde yüzünde sanki bizden ayrılacakmış gibi bir ifade vardı ve şöyle buyurdu: 'Ben ümmî peygamber Muhammed'im (bunu üç kez tekrarladı) ve benden sonra peygamber yoktur. (Müsned-i Ahmed). "Benden sonra peygamber ve benim ümmetimden sonra başka bîr ümmet yoktur." (Beyhaki).
Bu inanç öyle temelli ve sağlamdır ki bu görüş etrafında hiç tartışılmayan bir fikir birliği vardır. Bu daima tartışma üstü bir iman maddesi olmuştur. İslâm'ın metafizik yapısı ve kültürel binası bu temel üzerine inşa edilmiştir. İşte bundan dolayı Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulunan kimseler doğrudan yalancı kabul edilmişlerdir; ulema böyle bir kimseyle münazaraya bile girişme mi şiir.
İmam Ebû Hanife zamanında peygamber olduğunu iddia eden bir kimsenin iddiasının geçerliliğini ispat için izleyici topluluğu karşısında İmam'la tartışmak istediği rivayet edilmiştir. Bu büyük İslâm fıkıhçısı doğrudan şu cevabı vermiştir: "Benden (peygamber olduğuna dair) bir delil isteyen kimse kâfir olur, çünkü Hz. Muhammed @ 'Benden sonra peygamber gelmeyecek' buyurmuştur.'' (İbn Ahmed el Mekkî, Menahb-ı îmâm-ı Âzam Ebû Hanife'den naklen Mevdûdî, Tef-himü'l-Kur' ân).
Buna benzer olarak, İmanı Gazzalî şöyle demiştir: "Bu konu hakkında icma mevcuttur. 'Benden sonra peygamberlik yoktur.' Bu Muhammed @'den sonra peygamber gelmeyeceğini belirler. Bu beyan öyle net ve kesindir ki, en ufak bir tevile meydan bırakmamakladır. Bunu başka türlü tevil eden kişi kâfirdir, yazdıkları saçmalıktır ve tevili küfür yazarı da kâfir kabul edilir, çünkü ümmef'm icmaının mevcut olduğu bir temel konuyu çarpıtmaya, örtmeye çalışmaktadır." (el-İkti-sadft'l-itikad).
Bütün bu açıklamalar Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin de tebliği gibi zaman ve mekânla mukayyed olmadığım göstermektedir. "...Seni insanlara peygamber gönderdik. Şahit olarak Allah yeter." (4: 79).
Meşhur âlim Kadı İyaz'ın ünlü kitabı eş-Şi-fa'da açık olarak belirttiği gibi "Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden o yaşarken veya vefatından sonra hak iddia eden bir kimse yalancıdır."
"Her kim ki Peygamber Efendimizin peygamberliği ile beraber, yahut Peygamber Efendimizden sonra onun peygamberliğinin Araplara mahsus olduğu görüşünde olan Yahudilerden İsevİye [İsfahanlı bir Yahudi olan İsa b. İshak b. Yakub'a mensup olanlardır. Mervan oğullan zamanında peygamber olduğunu iddia etmiş ve Yahudilerden pek çok kimse ona tâbi olmuştur] taifesinin başka peygamber olacağını ve yine Hurremiye [Ba-bek el-Hurremî'ye tâbi olanlardır. Abbasoğul-İan zamanında Azerbeycan'da ortaya çıkmış olup haramları helâl sayan Ibahiyyûn toplu-luğundandırlar] taifesinin dünya durduğu sürece peygamberlerin devam edeceğini, yahut râfizilerin pek çoğunun görüşünde olduğu gibi Hz. Ali'nin peygamberlikte Peygamber Efendimize, gerek onun varlığında, gerekse ondan sonra yani, o bulunmadığı zaman peygamberlikte ortak olduğunu iddia etse ve yine râfiziiere göre, onların her imamının peygamberlikte ve hüccet olmada Peygamber'in yerini tuttuğunu iddia ederse ve yine râfizilerden olan Bezigiye ve Beyaniye taifesinden Beztğ ve Beyan adlı kimselerin peygamber olduklarını söyleyenleri ve onların benzerlerini tekfir ederiz. Her kim ki kendisinin peygamber olduğunu iddia ederse, yahut peygamberliğin çalışmakla elde edileceğini, yahut felsefeciler ve aşırı görüşlü olan sûfiler gibi, kalbin temizlenmesi ve saflığı İle peygamberlik mertebesine erişileceğini iddia ederse biz bunların hepsini tekfir ederiz."
"Ve yine onlardan veya başkalarından her kim ki, peygamberlik iddiasında bulunmasa da, kendisine ilham değil de vahiy geldiğini, yahut göğe yükseldiğini, cennete girdiğini, onun meyvelerinden yediğini ve güzel gözlü hurilerle kucaklaştığım iddia ederse, kâfir olup Hz. Peygamber @'i yalanlayanlardır. Çünkü Hz. Peygamber @ kendisinden son peygamber olduğunu ve ondan sonra hiçbir pcygamber gelmeyeceğini haber vermiştir. Aynı zamanda kendisinin son peygamber olduğu ve bütün insanlara gönderildiği, Allah tarafından haber verilmiştir." (Kadı Iyaz, eş-Şifa, Mısır, c. II, ss. 246-247).
İmam Şafiî de bu noktayı vurgulamıştır: "Allah Teâlâ Hz. Muhammed @'i insanlığı uçurumdan kurtarmak için göndermiştir. Bu bir yenilik değildir, çünkü insanlık tek bir millet olduğundan, Allah müjdeci ve uyarıcı olarak insanlara peygamberler göndermiştir. Hz. Muhammed @'in taşıdığı vazife bu peygamberlik zincirinin bir halkasıdır; fakat son halkasıdır." (Şafiî, er-Rîsale, Lahor 1961, ss. 14-15).
"Allah Teâlâ Muhammed @'i yarattıklarının en hayırlısı ve en mükemmeli olduğu için bu vazifeyle vazifelendirmiştir. Peygamber, Allah'ın rahmetini tebliğ ve peygamberliği sona erdirmek için vardı. Kelimetullah'ı yaymak ve doğru yolu insanlığa göstermek için vardı. Hz. Peygamber'in aldığı ve aktardığı kelâm hak kelâm idi. Beşerî müdahalelerden berî İdi ve Allah'ın daha önce vahyettiklerinin evren-selleştirilmiş olanı idi." (a.g.e., s. 15).
Kur'ân'm, sahih hadislerin ve meşhur âlimlerin bu konu ile ilgili beyanları Hz. Muhammed @'den sonra peygamber gelmeyeceği gerçeği hakkında en ufak bir şüpheye mahal bırakmaz. Bundan dolayı müminlerin sadakat odağı Rasûlullah @ olup, tüm diğer bağlılıklar onunkinden sonra gelir. Onun tebliği ve mübarek şahsiyeti müminler için en yüksek tutulacak bir idealdir ve onun söz ve fiillerine sıkıca bağlılık bu dünyada ve Ahiret'te müminler için selametin tek yoludur. Kur'ân-ı Kerîm bu duruma şu ayetle dikkat çekmiştir: " Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok snan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).
Burada Kadir-i Mutlak Allah, Müslümanlara, Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed @'in yolunu ihlas ve şevkle takip etmelerini emir buyurmuştur. Yaratıcılarının ve Rablerinİn rızasını kazanmaları ancak bu şekilde mümkün olabilir. Kur'ân bunu kesin bir dille beyan etmektedir: "Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'a baş eğip el vermiş sayılırlar, Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir." (48: 10). "Allah'a ve peygamberine itaat eden, Allah'tan korkan ve O'ndan sakınan kimseler, işte onlar kurtulanlardır." (24: 52).
Onun tebliği en son tebliğdir, bu nedenle onun her mesele hakkındaki hükmü de nihaîdir. Bu itiraz etmeden kabullenilmesi gereken bir iman şartıdır. Kur'ân-ı Kerim bunu şöyle dile getirmektedir: "Hayır, Rabbin hakkı için, aralarında anlaşmazlığa düştüklerinde seni hakem yapmadıkça ayrılmazlar ve senin hükmüne karşı hoşnutsuzluk duymazlar, tam teslim olurlar (6: 65). "Allah ve peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yoİu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur"" (33: 36).
Kur'ân-ı Kerim Hz. Muhammed @'in hükmünü nihai kabul etmeyen kişinin Müslümanlık iddiasında bulunamayacağını açıkça Toplayıp düzenleyen, kıyamet günü hesaba çekmek için mahlûkatı toplayan söylemiştir: "Allah'a ve peygambere inandık, itaat ettik" derler, sonra da bir kısmı yüz çevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir." (24: 47).
Hz. Muhammed @'in peygamberliğine iman etmiş olmak onun getirmiş olduğu İlâhi davete ve onun muttaki hayatına yoğun sevgi ve derin saygı duymayı gerektirir. Bir Müslüman Allah'a ve Rasûlüne karşı sorumluluğunu ancak kutsal bir sevgi duygusuyla itaat ettiğinde yerine getirmiş olur: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder." (3: 31). "De ki: 'Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin..." (9: 24).
Sevgisiz itaatin peygamberliğe imanın gerçek gayesine uymadığım Kur'ân çok açık terimlerle ifade etmiştir. İslâm kişinin kendisini Kadir-i Mutlak olan Allah'a İsteyerek teslim etmesidir. Bu bir ikna meselesi değil Hz. Muhammed @'in rehberliğini severek kabullenme fiilidir. Bundan dolayı iman insanların kalbinde beslenir ve daha sonra ferdî ve toplumsal davranış şekli olarak kendine has modelini de ortaya koyarak meydana çıkar. Kur'ân bu konuyu şöyle ele almıştır: "Bedeviler: 'İman ettik!' diyorlar. De ki: 'Siz iman etmediniz; siz boyun eğdik! deyin.İman henüz kalplerinize girmedi..." (49: 14).
Âyet, gönülde derinden derine yer etmeyen imanın hakiki İman olmadığını açıkça söylemektedir. Bu gerçek pek çok sahih hadisle de açıklanmıştır. Hz. Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Bana olan sevgisi ailesi, malı ve bütün diğer insanlara olan sevgisinden daha büyük olmadıkça hiç kimse gerçek mümin olamaz." (Müslim). "Allah'ı Rab olarak tanımış, Hayat nizamı İslâm ve Peygamberi Muhammed @ olan kimseden daha mutmain kim olabilir, o hakikatte iman meyvesini tatmıştır." (Müslim).
Böylece, Hz. Peygamber @'e derin sevgi duymak imanın ön şartıdır. Ancak İslâm'da sevgi kavramı, aklı dışlamaz. Hz. Muhammed @'e duyulan körükörüne bir sevgi değildir: O bilgi ve hikmetten doğar. Hz. Muhammed @'e hissî muhabbet bağıyla bağlanmanın sağlam sebepleri mevcuttur, çünkü onun tebliği ve şahsiyeti bizler için bir nur ve ilham kaynağıdır. İnsanlık ona minnet borçludur. Peygamber'e hakiki muhabbet kavramı Allah'a sevgili olan kulun insanlara da sevgili olduğunu belirler. Bu yalnızca duyu ve mantığımızı değil varlığımızın tümünü etkileyen büyük bir şahsiyeti belirler. Onun tebliği bizi yalnızca mekanik olarak hakikati algılama durumunda bırakmaz, bize yalnızca Allah'ın nelere inanmamız gerektiği konusunda emrettiklerini aktarmaz. Bütün bunları vicdanen ve ruhen idrak edip onun İradesine sevgi duymamızı sağlar. Böylece ortaya çıktığı gibi İslâm'ın gayesi mantık dışı bir Hz. Muhammed @ sevgisi oluşturmak değildir. Peygamber sevgisi mantığa dayalıdır ve onun tebliğine bilinçli şekilde uyarak bu sevgiye ulaşılabilir. Bundan dolayı Kur'ân'ın emirleri ile birlikte Hz. Muhammed @'in hayat örneğini takip etmek bir Müslüman için objektif bir gerekliliktir, çünkü peygamber kendi hevası ile değil ilahi ilhamla konuşmaktadır.
Hz. Muhammed @'İn sünnet'inin ebediyen geçerli oluşunun inkârı, Allah'ın, peygamberin kendi nevasından konuşmadığı hükmünün de inkârı demektir. Bu nokta şu hadiste vurgulanmıştır: "Kim sünnetimi severse beni sever, kim beni severse Cennet'te kendisini benim yanımda bulur." (Tirmizî).
İslâm'da Sünnet'e bağlılık çok önemlidir. Çünkü bu yüce şahsiyetin manevi etkisinin varlığımızda gerçek ve sürekli tekrar eden bir faktör olması bu vasıtayla mümkündür. Kötü niyetli eleştiricilerin iddiasının aksine, Sün-net'in amacı, Ferisîler (eski Yahudlikte kendilerini pek mukaddes sayan dinî bir fırka) veya kuru şekilciler ortaya çıkarmak değil şuurlu, kararlı, gönülden bağlı İman erleri yetiştirmektir. "Âlemlere rahmet olarak" gönderilen bir kimse yalnızca ilâhi ilhamla hareket eder. peygamber @'in her dediği yapılmalı, her yaptığı taklit edilmelidir. Ancak bu taklit me-kanİk değil, özü kavrayan peygambere gönüllü itaat tarzında yapılan bir taklit olmalıdır. Çünkü Peygamber bize şunu yapmayı emredip, şundan menederken gözönünde bulundurduğu, insanın manevî ve toplumsal yararına yönelik gayeler mevcuttur. Ancak bu gaye bazen kolaylıkla farkedilİr, bazen ortalama kişilerin eğitilmemiş gözlerinden az ya da çok gizlidir; bazen onun tebliğ ettiklerinin derin amacını kavrarız, bazen de yalnızca sathî, anlık amaçlar farkederiz. Durum ne olursa olsun sahihliği ortaya konan her nebevî emri takip etmekle yükümlüyüz. Çünkü Kur'ân'da "O kendi nevasından konuşmaz." (53: 8) buyurulmaktadır.
Onun rehberiyetini veya rehberİyetinin bazı unsurlarını görmezden gelmek ya da bir kenara bırakmak Allah'ın rahmetini nankörce red ve hafife almak anlamına gelir. İslâm'ın emir ve yasaklarının nihaî değil, insanların problemlerine anlık alternatif bir çözüm olduğu ve muhtemelen eşit derecede doğru, faydalı bu veya şu çözümden birini seçme Özgürlüğü bıraktığı anlamına gelir. Manen ve pratik olarak en azından zorlayıcı olmayan bu kolay ilke kişiyi her yere ulaştırabilir, ancak asla İslâm'ın ruhuna ulaştırmaz." (Muham-med Esed, islam at the Crossroads, 1963, s. 122).
Allah'ın insanlığa nimeti -mükemmel bir ken-di-kendine yeterli ideoloji, hayat programı, manevi rehberiyet, sosyo-ekonomik kanun-olan İslâm, Kur'ân'a ve onun emirlerinin peygamberlerin sonuncusu tarafından söz ve fiille açıklanmasına dayalıdır. Bu nedenle Sünnet İslâm şeriatının üzerine bina edildiği temellerden biridir. Hz. Peygamber @ bu noktaya şöylece atıfta bulunmuştur: "Size iki şey bıraktım. Allah'ın Kitab'ı ve Sünnetim: Kim
onlara sıkıca sarılırsa hiçbir zaman dalâlete düşmez." (Buharı).
Hz. Peygamber @ ashabına Sünnet'i her türlü şüpheli işlerden uzak tutmalarını, aksi taktirde bütün Şeriat'm tahrif olabileceğini söylemiştir: "En iyi kelâm Allah'ın kelâmıdır ve en iyi yol Muhammed @'in yoludur. En kötü şey (dinde) bid'attir ve her bid'at dalâlettir.'' (Buharı).
"Benim ve sâdık halifelerimin yoluna uyun: Ona sıkıca sarılın. Bidatten kaçının. Her yeni şey bidattir ve her bidat dalalettir." (Ebu Davud).
Yukarıdaki bahiste, dinin kemale erdirilişinin ve peygamberliğin Hz. Muhammed @'in yüce şahsiyeti ile son buluşunun Kur'ân ve Sünnet'in hayatın bütün meselelerine sahih cevaplar temin edebileceği anlamına geldiğini gördük. Doğrudan İlâhi vahiy ve İlham ürünü olan bu iki kaynak Hz. Peygamber @'den sonra gelen herhangi bir kişi tarafından nihai bir başka yoruma tâbi tutulmaktan çok münezzehtir. Kitab'ın ve peygamberliğin mükemmeliyeti ve nihailiği fikri İslâm düşünce ve toplumunun gelişiminde çok büyük etkide bulunmuş, bundan dolayı her çağdaki alimler İçin büyük bir ilgi ve merak kaynağı olmuştur.
Geçmişte, mütefekkir, tarihçi îbn-i Haldun, İhn-i Teymiyye ve onun sâdık talebesi İbn-ül Kayyım, Şah Veliyyııllah Dehlevî ile çağımızda Muhammed İkbal, nübüvvetin sona erişinin entellektüel, sosyal ve siyasî sonuçlarını tartışmış Müslüman fikir adamlarından bazılarıdır. İkbal'i ele alırsak: "Bu fikrin akıl ve düşünce bakımından kıymeti, tabiat üstü bir menşe iddiasında bulunan her şahsi salâhiyet, beşer tarihinde nihayete ermiştir, itikadını husule getirmekle, sırlarla dolu hayatın her tezahürüne karşı müstakil tenkitçi bir davranış meydana getirmek istidadında olmasındadır. Bu çeşit itikat, böyle bir salâhiyeti neşvünemasına mâni olan ruhî bir kuvvettir. Bu fikrin vazifesi, insanın iç hayatı sahasında, yeni bilgi ufukları açmaktır, islâm'ın kabulünü ifade eden kelimenin ilk kısmı da bu mahiyetledir. Yani, insanın dış alemindeki tecrübeyi, tabiat kuvvetlerini, eski kültürlerin vermiş olduğu o ilâhi mahiyetten tecrid ederek, tenkidi mülâhaza ruhunu yaratıp bu ruhu beslemiştir. Bu itibarla, bâtını ve tasavvufî hayat, ne derece müstesna ve gayritabiî olursa olsun, şimdi bir Müslüman tarafından, tabiî ve beşerî hayatın diğer safhaları gibi her çeşit tenkit ve tetkike tâbi tamamen tabiî bir hayat tecrübesi telâkki edilmelidir.
İnsanın enfüsî tecrübeleri hakkında böyle bir görüş geliştirilmesi, Müslümanların dinî tecrübe adı altında toplanan bütün sonsuz geçici izlenimler dizgesini somut bir ilim şemsiyesi altına toplamasını mümkün kılmıştır. Bu sayede, tasavvufi tecrübeler akımı ortasında birleştirici bir konsantrasyon gücü olan Kuran ve Sünnet ile donanan Müslümanlar, bu tecrübeleri kaos ortamından çıkarıp objektif değere sahip tutarlı veriler haline getirmek üzere tanımlamış, ilgilendirmiş, kıyaslamış ve koordine etmişlerdir. Bu değişkenler ortasında dainıilik, bu birleştirici güç, peygamberliğin Hz. Muhammed @ ile sona erdiği inancıdır. Peygamberlik Hz. Muhammed @'İn şahsiyetinde kemâle ve nihayete erdiği için, yalnızca onun daveti ve tebliği kelimenin tam anlamıyla mutlak ve niha Bulguları ve tecrübeleri ne kadar parlak sa olsun başka hiç kimse şartsız itaat ve 1.T1" talep edemez. Tanınmış bazı sûfilerin g* -U1 leri şöyledir: "Doğru yolda olduğunu jhJ eden bir kimse bu iddiasını destekleyecek lil göstermelidir ve hiçbir delil Rasûlun , @'in yolunu izlemekten daha güvenilir de&ı dir." (Şeyh Ali b. Osman el-Hucrivî, Kesf.-'ı Mahcub, s. 13).
Ebû'l-Kasım Kuşeyrî şöyle yazmaktadır "İslâm'da tasavvuf ancak Şeriate uyulursa mümkündür. Bir Müslüman haram ve şüpheli olan şeylerden kaçınmalıdır. Zihnini boş şeylerle doldurmamaiıdır. Vaktini Allah'ı hatırlayarak (zikrederek) geçirmelidir." (Risâle-i Kuşeyrî, s. 185).
"Dileğim, Allah'tan korkman ve O'na itaat etmendir. Sedat'ın emirlerini takip et ve gönlümü bütün sapık düşüncelerden uzak tut!" (Şeyh Abdülkadir Geylanî, Fuîuhü'i-Gayb, s. 395).
"İnsan peygamberin sünnetini ne kadar gay- . retle izlerse, Allah'ın rızası onun üzerine o | kadar çok olur." (Şeyh Şihabüddin Suhreverdî, 'Avahfü'l-Maarif\ s. 26).
İslâm mutasavvıflarının eserlerinde bu tarz ifadeler hiç eksik olmaz. Derin mistik ve enfüsî tecrübeleri olanların dahi ifadelerinin mutlak olduğu şeklinde iddialarının olmadığı görülecektir. Bu ifadeleri nihaî hakikatler olarak kabul etmek yerine mürİdlerine bu ifadeleri Kur'ân ve Sünnet'i mihenk taşı olarak kullanıp tecrübe etmelerini tavsiye etmişlerdir.
Bu tavır Hz. Muhammed @'in hâteme'n-nebiyyın olduğu, böylece insanlık için en yüksek ideal teşkil ettiği şeklindeki temel inancın bir sonucudur. Her ilim ve tecrübe parçasının değeri ancak onun Öğretilerinin ışığı altında ölçülebilir.
Üstelik, Hz. Muhammed @'e yekvücut olarak sâdık kalınması Müslüman toplumun değişik kesimlerini bölünmez bir bütün haline geiir-miştir. Bütün Müslümanların bir anıya geldiği ortak temel burasıdır. Siyasetçi, işadamı, asker, âlim, sûfi, ne olursa olsun, bir Müslüman tek bir yol tutar; o da, kendisine hâteme'n-nebiyyîn tarafından gösterilen yoldur.
Toplum yalnızca ortak ve benzer hususlarda teşekkül etmez: Farklılıklar ve ayrımlar da olabilir. Benzerlik ve farklılık mantıken zıt-tırlar, ancak onların tezahürü birbiri ile ilişkilidir. Gerçekte bizim benzerlik anlayışımız, bu anda, bizim diğerleri ile olan ilişkilerimizin pozitif veya negatif veçheleri ile idrak üzerine dayalıdır. Benzerlik veya benzerlik duygusu olmadan birbirine ait olmanın karşılıklı olarak tanınması mümkün değildir; bundan dolayı birbirine zihin ve beden olarak şu ya da bu derecede benzemeyen ve bu gerçeğin farkına varacak kadar yakın ve akıllı olmayan hiçbir toplum yoktur. Giddİngs'in ifade ettiği gibi toplum bir nevi bilinç üzere kuruludur. (F. H. Giddings'ten nakleden Macii-ver, Socieîy s. 7).
Sıkı-örülmüş bir toplum için farklılıklar da eşit öneme sahiptir. Zevk ve eğilimlerdeki benzerlikler şüphesiz bir toplumun üyelerini birbirine çok yakın kılar, ancak tek başına toplumu oluşturamaz. Bir toplumun teşekkül etmesi için, içte homojenlikle birlikte dışarıdan farklı olmak da şarttır. Bu farklılıklar bu grubun ayrı bir kimlik kazanmasını sağlar. Bir grubun iç homojenliği grup üyelerini içeriden birleştirirken, dışarıdan kendilerini ayıran ayrım çizgileri bu birliği sağlamlaştırır ve grubun kimlik bilincini güçlendirir. Bu iki mantıkî zıtlığı kullanmadan dünyada adı duyulmuş hiçbir topluluk yoktur. Bazı durumlarda, bu gayeyi ülkenin coğrafi sınırları sağlamıştır. Bir toprak parçasının sınırları içinde oturanlar bir grup oluşturmuştur; anavatanlarına olan sevgileri onları bütünleştirirken bu insanları diğerlerinden ayırdedebileceğimiz bir vasıta da oluşturmuştur. Diğer bazı durumlarda bütünleştirici faktör ırk veya renk olabilir. Ancak, İslâm, İkbal'in deyimiyle "aslen dünyevî" olan bütün bu kollektif bütünleştirme faktörlerini reddeder. Bunların yerine, Tevhid ilkesini İnsanların birleşmesi için tek temel yapar. Müslümanların birlikteliğinin temelinde de bu yatar. İslâm ümmehm diğer insanlardan ayıran temel de budur. Bu bağlamda, peygamberliğin sona ermiş olması fikri önemli ve hayati bir ek olarak işlev görür. İkbal bunu şöyle açıklamıştır: İslâm esas itibariyle mükemmelen tanımlanmış sınırları olan dinî bir toplumdur. Tevhid inancı, bütün peygamberlere ve Hz. Muhammed @'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna imandır. Son bahsedilen inanç Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki ayrım çizgisini fiilen çizmekte; belli bir kişi veya grubun bu toplumun bir parçası olup olmadığının anlaşılmasını temin etmektedir. Meselâ Brahmanlar Allah'a inanırlar, Hz. Muhammed @'i de Allah'ın rasûllerinden biri olarak kabul ederler ve tıpkı Kadıyanîler gibi peygamberler vasıtasıyla gelen ebedî vahyi kabul ederler; ancak Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğunu kabul etmezler. Bundan dolayı onlar İslâm'ın bir kısmı ya da parçası olarak kabul edilemezler. Şimdiye kadar hiçbir İslâm mezhebi bu ayrım çizgisini aşmaya kalkışmamıştır. İran'daki Bahaîler peygamberliğin sona erdiğini açıkça reddetmişlerdir. Ancak aynı zamanda ayrı ve yeni bir cemaat olduklarını ve teknik anlamda Müslüman olmadıklarını da aşikâr şekilde beyan ve itiraf etmişlerdir. İnancımıza göre İslâm Allah tarafından bir din olarak vahyedilmiştir, ancak İslâm'ın bir toplum ve millet olarak varlığını sürdürmesi tamamen peygamberin şahsiyetine bağımlıdır." (Shamloo, Speeches and Sta-tements oflqbal, s. 108).
Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddia eden kimsenin yalnızca müfteri ve yalancı olmayıp İslâm ümmetinin dayanışmasının temeline de saldıran bir kişi olduğu böylece açıklık kazanmaktadır. Hz. Muhammed @'den sonra peygamberler gelmeye devam edeceğine inanan bir kişi, ümmeti şiddetli tartışma ve çatışmalara maruz bırakacak bîr iş yapıyor demektir. Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu kesin şekilde beyan eden Allah, İslâm toplumunu her türlü bölünmeden korumuş ve kalıcı dayanışması İçin gerekli sağlam temelleri bir kerede oluşturmuştur.
Tarih bu inanışın İslâm toplumunun sınır duvarlarını takviye ettiğine ve varlığının değişik safhalarında onu pek çok felaketlerden koruduğuna şehadet etmektedir. Bu inanış olmasaydı ayırıcı özelliği bulunan kollektif bir Müslüman kimliğinin teşekkül etmesi zor hatta imkansız olurdu. Kendilerini dış saldırılara karşı savunmak için gayrimüslim milletler etraflarında güçlü savunma duvarları inşa etmişlerdir -dil, renk, ırk vs. duvarları-. Ancak bu çabalar beyhude çıkmış ve bir süre sonra her bir topluluğun üyelerinin diğerlerine karşı nefret hissi duymadan kendi-kendisi-ni savunma duygusu ile kolay kolay harekete geçmediği farkedilmiştir. Böylece ferdîn kendi topluluğu için duyduğu sevgi, diğer topluluklara karşı üstünlük iddialan haline dönüşmüş ve bu da muhalif toplulukların varlığım ortadan kaldırma güdüsünü geliştirmiştir.
Daha önce açıklandığı gibi, İslâm iç bütünlüğü tahkim etmek veya ümmete ayrı bir kollektif kimlik vermek için insanların birbirlerine karşı olan korku ve nefret duygularını istismar etmemiştir. Bunun yerine, Hz. Muhammed @'in hâteme'n-nebiyyîn olduğu fikrini koyarak aynı gayeye ulaşmıştır. Hz. Muhammed @ bunu özlü biçimde beyan etmiştir: "...Her kim Muhammed @'e itaat ederse Allah'a itaat etmiştir. Herkim de Muhammed @'e âsi olursa Azîz ve Celîl olan Allah'a âsi olmuştur. Muhammed @ insanların arasını ayırdetmiştir (müminleri, münkirleri tekfir etmiştir)." {Buharı, Kitabü'l-İ'tisam bi Kita-bullah).
Hz. Muhammed @'in hâteme'n-nebiyyîn olması ve İlâhi vahyin sona ermiş olduğu inancı, müslüman toplumları teokratik toplumlarda mevcut her türlü olumsuzluklardan da muhafaza etmiştir. Bluntschli, Yahudi hahamlarının Yehova'dan doğrudan emir aldıklarını söyleyerek halkı nasıl kandırdıklarını şöyle tasvir etmiştir: "Kutsal Şeriat altın dolu bir sandıkta korunurdu. Bunun üzerinde İlâhi rahmet tahtı vardı. Bu taht iki melek tarafından korunur ve İlâhi vahyin tasdiki olarak hürmet görürdü. Sandık ve rahmet tahtı bir perdenin arkasında, yüceliklerin yüceliğinde ve Beytullah olan Kutsal Mâbed'de saklanır ve hahamlar tarafından dikkatle muhafaza edilirdi. Yehova'nın emirleri orada alınır ve halka açıklanırdı." (J. K. Bluntschli, The Theory of State, ss. 350-351.)
İşte bu hileler vasıtasıyla ruhban sınıfı neyin helâl, neyin haram olduğunu söyleyebilecek nihai otorite konumuna geldi. Onların sözü Allah'ın kelâmı yerine geçti ve halkı Allah'ın emirlerine değil kendi emirlerine itaate çağırdılar. Kur'ân bu kötü durumu şöyle özetlemektedir: "Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler..." (9: 31).
Hz. Muhammed @ Allah'ın elçi tayin ettiği yüce ruhların sonuncusu olduğundan, Müslümanlara, onun taşınmasına aracılık ettiği Allah'ın emirlerine sıkı sıkıya uymaları ve kendilerini felakete sürükleyecek hevâ ve heveslere tâbi olmamaları emredildi: "Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Kur'ân'ın bu âyeti, İslâmî hayat yolunun değişme bilmeyen, ebedi olan ve ne kadar muttaki olursa olsun hiç kimsenin müdahalede bulunamıyacağı hayat değerleri üzerine inşa edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymakta-<j,r, Kadir-i Mutlak Allah her Müslüman'a na-zİk bir terazi, Kur'ân'ı ve Sünnet'i vermiştir. Bir Müslüman bu terazi sayesinde hâteme'n-nebiyyîn'den sonra gelen kişilerin söz ve amellerim rahatlıkla tartabilir Rabbine yaklaşmasını sağlayacak aracılara ihtiyacı yoktur. Allah'ın en son tebliğini insanlara Hz. Muhammed @ vasıtasıyla ulaştırdığını ve Rabbi'nin rızasını ancak Hz. Muhammed @'İn yolunu İzleyerek kazanabileceğini çok iyi bilmektedir.
Bu hâtmü'n-nübüvvet kavramı İslâm'da her türlü ruhbaniyet ve saltanatı da ortadan kaldırmıştır. Dünyada istişare kurumunun yerleşmesi ile gerçek demokrasiyi (halkın kendi kendini yönetmesi) ilkesini tahkim etmiştir. Her türlü teokratik devlet şeklinin kökeninde, tabiatüstü bazı inanışlar yardımıyla belli bir kişi ya da sınıfın insanları, Allah ile özel tarz ilişkileri olduğuna ikna etmesi vardır. Bu şahıs veya sınıf böylece diğer insanların fevkinde imtiyazlara sahip olduklarını iddia ederler. Yanılmaz oldukları için hiç kimse onları eleş-tiremez. "Onlar yeryüzünün değil gökler âleminin vatandaşlarıdırlar." (C. P. Phii. iii, 201 ve Episîle to Diagnetus C). Onları idare edecek olan ilke ve kurallar da olağan kanunların fevkinde olmalıdır.
islâm Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu beyan ederek hiç kimsenin kendisini Allah ile özel tarz bir ilişkisi olduğu iddiasıyla cari kanunların üstünde tutmasına imkan vermemiş olmaktadır. Tek bir şahıs ya da sınıf değil bütüw ümmet Mlafet görevine memurdur: "Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini {İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadet:i. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır." {24: 55).
"Bu vaadin doğrudan muhatapları RasûluJlah @ zamanında yaşayan müslümanlar ve dolaylı muhataplarının da gelecek müslüman nesiller olduğu dikkate alınmalıdır. Bu sözün Allah tarafından verildiği günlerde müslümanlar korku İçindeydiler ve İslâm Hicaz'da henüz bütünüyle yerleşmemişti. Birkaç yıl sonra, bu knrku hâli yerini huzur ve sükûna bırakmakla kalmadı, aynı zamanda İslâm, Arabistan dışında Afrika ve Asya'nın geniş bölgelerine yayıldığı gibi, hem doğduğu ülkede, hem de yayıldığı yerlerde iyice yerleşti. Bu, Allah'ın vaadini Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanlarında yerine getirdiğinin tarihî delilidir. Dolayısıyla ilk üç halifenin hilafetlerinin Kur'ân tarafından doğrulandığı ve bizzat Allah'ın, onların takva sahibi müminler olduğuna şahitlik ettiğinden doğru düşünen kimse şüphe duymaz." (Mevdûdî, Tefhimu'l-Kur'ân).
Bu kavram temeli üzerinde inşa edilen bir toplumda çıkar çatışmasına, sınıf esasına dayalı ayrımlara, ruhbanlığa, miras yoluyla geçen asalete yer yoktur. Sosyal mevkii ne olursa olsun hiç bir kimse hükümlere muhatap olmaktan müstağni değildir, çünkü bu toplumda herkes eşittir. Tarih, halifelerin sıradan vatandaşlar gibi mahkemeye çıkarılıp kamu önünde açıkça sorgulandığı olaylarla doludur. Hz. Ömer, bir suçlamaya cevap için hakim Önüne çıkmıştır. Buna benzer olarak Hz. Ali de bir Yahudi ile bir davada karşı karşıya gelmiş ve Yahudi haklı bulunmuştur.
Bu olaylar İslâm'ın hakkaniyet esasiı tavrını göstermeye yeterlidir. Müminlerin emîri dahil hiçbir kimse etrafında kutsallık zırhı ile kuşatılmış değildir. Devlet, uygulamalarından dolayı kendisine tâbi olanlara karşı doğrudan sorumludur.
Hilafetin bütün ümmete verilen bir hak olması vatandaşların kendi liderlerini seçmelerini de mümkün kılmıştır. Bundan dolayı, İslâm toplumunda hükümet şekli yalnızca Müslümanların rızasıyla şekillenir ve onların güvenine mazhar olduğu sürece iktidarını sürdürebilir. İlk halife Hz. Ebu Bekir göreve gelmesi sebebiyle yaptığı ilk konuşmada şu demokratik ruhla konuşmuştur: "Ey insanlar, sizin tarafınızdan emîriniz olarak seçildim, halbuki size bir üstünlüğüm yoktur. Doğru iş işlersem beni destekleyin; şayet dalâlete düşürsem, beni düzeltin. Doğruluk bir emanettir, yalan ona hiyanettir. Hakkını alıp ona teslim etmedikçe içinizdeki en zayıf, benim gözümde en güçlü -nüzdür. Ve içinizdeki en güçlünüz onda bulunan hakkı olmadıkça benim gözümde en za-yıfmızdır. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin ve olarak itaat etmezsem siz de bana itaat etmeyiniz!" (İbn-i Kesir, el-Bidaye ve'n-nihaye, c, V, s. 248).
Halife, İslâm'ın istişare ruhuna ne derece bağlı olduğunu Allah tarafından gönderilmediği için Allah'ın halifesi olarak adlandırılmayı reddetmekle göstermiştir.
Bu halk tarafından halife seçimi tarzında işleyen İlke aşağıdaki ayette açıkça tasvir edilmiştir: "Onların işleri aralarında danışma iledir." (42: 38).
Bu karşılıklı müşavere önemsiz bîr nokta değildir. İslâm idare hukukunu işletecek olan önemli bir normdur. Hatibü'l-Bağdadî bu mahiyetle Hz. Ali'den rivayetle şu hadisi nakletmektedir: "Kendisine, 'Ey Allah'ın Rasülü! Sen ölürsen ne yapacağız. Eğer Kur'ân'darı ve senden hakkında bir şey bulamadığımı? bir meseleyle karşılaşırsak nasıl davranacağız?' Rasûlullah şöyle buyurdu: 'Ümmetimden (Allah'a ve O'nun şeriatına) itaatkâr olanlar bir araya gelsin ve mesele onların önüne getirilsin. Tek bir şahsın görüşlerine dayanarak hüküm vermeyin." (Mevdüdî, Islamic Law and Consliîisîion, Karaçi, 1960, s. 83).
İstişareye bu kadar önem vermenin sebebi nedir? Cevap çok açıktır. Doğaüstü kaynaklı otorite devri sona erdiğinden İslâm devletinin başkanı yönetimle ilgili bütün önemli meselelerde, teokrasinin aksine, halka danışmakla emrolunmaktadır. Çünkü o ne vahiy almakta, ne de insanüstü nitelikler taşımaktadır.
Bu açık emir İslâm devlet idaresinin ilk ilkeleri arasında sayılabilir. Öyle kuşatıcıdır ki insan hayatının bütün sahalarını kapsar; öyle kesin ve kendi kendisini açıklayıcıdır ki hiçbir keyfi yorum teşebbüsü onun gayesini çar-pıtamaz.
Peygamberliğin sona ermesi ile birlikte İslâm toplumuna, insanlık tarihinin değişik safhalarında değişik peygamberlere ve en son olarak Hz. Muhammed @'e tevdi edilen vazife yüklenmiştir.
"İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık..." (2: 143).
Hâtmü'n-nübüvvet fikri İslâm fıkhında da açıkça tezahür eder. Fakihler hiçbir zaman yalnızca Kur'ân ve Sünnet'in lafzını incelemekle tatmin olmamışlardır, daima onların ruhunu anlamaya gayret göstermişlerdir. Şeriatın değişik veçhelerinin değişkenlik gösteren tarzlarının atkı ve örgülerinin arasından altın hikmet ipliğini yakalamaya çalış-^lr. Ellerindeki bu ipucu sayesinde Kur'ân ve Sünnet'in açık bir emrinin bulunmadığı insan hayatı ile ilgili meselelere cevaplar bulmaya çalışmışlardır. Bu yolla, za-nıatıla nıukayyed olduğundan değişken olabilen insanların sosyo-politik ihtiyaçlarının ay-nntılarınj ortaya koymuşlardır. Bunun adı if-tihad'dır. İslâm tarihi talebeleri, daha önce Hz. Muhammed @'in kendisi tarafından dokunan ağı kullanarak daha sonraki asırlarda sosyal düzeni muhafazada içtihadın oynadığı önemli rolü çok iyi bilirler. Bu sayede hem Müslüman toplumun geri kalmaması hem de iki ana i İham kaynağından -Kur'ân ve Sünnet- ayrılmaması sağlanmıştır. Aynı zamanda, bu alimler yeni hayat manzaralarını aktarma ve bunların geçmişle bağlarını sağlama hadisesi üzerinde de yoğunlaşmışlardır. Geçmişle olan yakın bağ İslâm ümmetine bir topluma cüzlerden oluşan bütün özelliğini kazandıran özgün ruhaniyeti de vermiştir. Bu zorlu vazife İslâm fakihleri tarafından hakkıyla yerine getirilmiştir.
Fakihler ietihad konusunda hep ılımlı olmuşlardır. Hayatın statik değil dinamik olduğunun ve zamanın geçmesiyle hayatın ilerî-gi-diş ve genişlemesinin karmaşıklık oluşturduğu ve bunun da yeni durumlar doğurduğunu çok iyi bilmekte idiler. Bu yeni durumları karşılamak için ilhamlarını İslâm'ın temel ilham kaynaklarından, Kur'ân ve Sünnet'ten almışlardır. Dikkatlerini onlara yönelterek istidlallerde bulunmuşlar, ancak vardıkları sonuçların ne kadar doğru ve mantıklı olursa o!sun nihai ve mutlak olmadığı gerçeğini gözlerinden uzak tutmamışlardır. Çünkü kengerinin yanılmaz olmadıklarını biliyorlardı. Bundan dolayı insanlar her zaman onların bulgularını Kur'ân ve Sünnet mihenk taşına vurarak kabul veya reddetme hakkına sahiptiler, islâm âlimlerinin hu tavrı bizzat kendilerinin teşvik etmiş olması önemlidir. Mesela mam Mâlik şöyle demiştir: -'Peygamber @ hanemde, herkesin hükümlerini almaya veya reddetmeye hakkımız vardır." (Seyyid Cemaleddin Kasimî, Kavaidü'l- Takdis, s. 342).
Buna benzer olarak İmam Ebu Hanife de şöyle söylemiştir: "'Kendince benim verdiğim hükümlerin Kur'ân ve Hadis'ten temel alma-dığmı gören kimse benim hükmümle fetva vermesin." (Kasimî, a.g.e., s. 340).
İmam Ahmed b. Hanbel de bu konunun Önemini şu sözlerle vurgulamıştır:
"Yanımızda Allah'ın kelâmı ve Rasûlünün sünneti varken herhangi bir kimsenin hükmünü kabul etmek için bir sebep yoktur." (Kasımı, a.g.e.. s. 340).
Bu açıkça gösteriyor ki, hiç kimse hükmünün yanılmaz olduğunu iddia edemez. Hukuk'un yorumlanmasında farklılıklar olabilir ve hiç kimse şahsî fikrini diğerleri üzerine empoze edemez. Belli bir fikri kabul edip diğerini reddetmek her Müsİümana tanınmış temel bir haktır. İbn-İ Kayyım'ın ifadesiyle: "Ancak seçenek ondan başkasının sözünde, o da işin mahiyeti gizli kalınca olur. Buradaki ondan başkası dediğimiz insanlar da onu ve onun sünnetini iyi bilen İlim ehlidir. İşte bu şartlarla Efendimizden başkasının sözleri, uyulması caiz olup, uyulması vacip olanlar kısmına girmez. Bu İşin en son noktası o âlimlerin sözüne uymanın caizliğidir ki, Efendimiz dışında bir alimin sözü ile iman etmeyen Allah'a ve Rasûlüne asi olmuş sayılmaz. Hz. Muhammed @ ile beraber kimse hükmedemez... Artık her kim bir takım sözleri ve kaideleri kendi anlayışı ve yorumuna göre inşa edip kurarsa ümmete ona uymak vacip olmaz." (İbn-i Kayyım, Zadü'l-Mead, c. I, s. 5).
Bu gayeye erişmek için Müslüman âlimlerin birbirlerinin görüşlerine hürmet etmeleri ve anlayışlı olmaları gereği açığa çıkmaktadır. Onlar İslâm'ı Kur'ân ve Sünnet'in müsaade ettiği en son sahaya kadar genişletmişlerdir. Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu sürekli göz önünde bulundurarak görüşlerini hiçbir zaman mutlak ve nihai kabul etmediler. Böylece (görüşleri İslâm'ın temelleri ile çatışmadıkça) her türlü fikrin savunucusu İslâm kanatları altında yer bulmuştur.
İslâm'ın bu birleştirici ve özümseyici ruhu çok çarpıcıdır. İslâm eleştirmenlerinden Hollandalı Hurgronje şöyle demiştir: "İslâm hukukunun gelişme tarihini okuduğumuz zaman görürüz ki, bir yandan her yüzyılda İslâm fıkıh âlimleri, en ufak bir tahrik üzerine, birbirine çatıp kâfir olduklarını ispatlamaya kadar giderler; diğer yandan da, aynı kişiler, gittikçe artan bir fikir birliğiyle, seleflerinin aynı tür anlaşmazlıklarını gidermeye çalışırlar." (Nakleden, İkbal, a.g.e., s. 164).
Buna benzer olarak Gİbb de şöyle demektedir: "İslâm hukuku Müslümanların karakteristik tevhid arayışının pratik ifadesidir. Değişik ekoller ayrıntılarda farklı olsalar bile temellerde aynıdırlar. Ortaçağ İslâm Dünyasında sosya! ideallerin ve hayat yollarının çarpıcı değişimi bu olayın işleyişinin sonucudur." (H. A. R. Gibb, Muhammadanism, s. 10).
Daha sonra Gibb şöyle devam etmektedir: "Kur'ân ve Sünnet, sıklıkla söylendiği gibi, İslâm hukuk araştırmalarının temeli değil yalnızca kaynağıdırlar. Gerçek temel bu kaynakları kullanma usullerini belirleyen zihinsel tavrın içinde araştırılmalıdır. O vakit, ilk soru "Kur'ân ve Hadiste ne var?" değil "Kur'ân ve Hadis niçin hukuk kaynağı kabul edilmiştir?" İkinci soru ise "Emirler nasıl anlaşılmalı ve uygulanmalı?" şeklinde olmalı dır. Kur'ân ve hadis yanılmaz kaynaklar ola rak kabul edilir, çünkü bunlar İslâm dinirm, temeli ve hüccetidirler şeklindeki bir cevaD bazı çevrelerde tartışma götürür bulunabiljr ancak nihaî sebebin metafizik ve a priori ol' duğu akılda bulundurulmalıdır. Bu mükemmel olmamanın bir sonucudur. İnsan aklı sahip olduğu güçler vasıtasıyla iyi veya kötünün gerçek tabiatını ve hatta hakikatin ne olduğunu tamamen kavramada yetersiz kaldıih için bu inancı kabul etmek durumundadır Mutlak iyi ve kötü yalnızca peygamberler vasıtasıyla iletilen İlâhi vahiy vasıtasıyla bilinebilir. İlâhi emir gereği Âdem'in yaratılışından beri bu peygamberler sürekli birbiri ardınca yer yüzünde bulunmuşlardır. Bu peygamberlerin tebliğ ettikleri vahiy ilke olarak birbirine denkti; ancak insanlığın gelişme safhalarına uyum sağlayan tedrici değişimler geçirmekteydi. Böylece her bir peygamber kendisinden bir önce gelenin şeriatım ya değişikliğe uğratmış, ya da iptal etmiştir. Kur'ân son vahiy kitabıdır ve bu nedenle inanç ve davranış konusunda en son ve mükemmel çözümleri de içerir." (H. A. R. Gibb, Mohammada-nism, s. 91).
Kur'ân'da sürekli akıl ve tecrübeye başvurulmasının tavsiye edilmesi ve insanların bilgi kaynakları olarak tabiat ve tarihin öne çıkarılması İkbal'e göre peygamberliğin nihaî oluşu fikrinin değişik veçheleridir. (İkbal, a.g.e., s. 126).
Buna göre, peygamberlik Hz. Muhammed @ ile birlikte sona erdiğinden ve mükemmelliğe ulaştığından, fizikî ve sosyal vak'aları ilâhı ilim ışığı altında yorumlama kabiliyeti kazanma açısından Müslüman, Kur'ân ve Sünnet'in ve çevrelerindeki dünyanın iyi bir gözlemcisi olmak durumundadır. Meseleye bu noktadan bakılırsa, o vakit, İslâm peygamberinin kadim ve modern dünya arasındaki tarihî kavşak noktasında durduğu görülecektir. Vahyin kaynağı sözkonusu olduğunda kadîm dünyaya aittir; vahyin manası ve ruhu sözkonusu olduğunda modern dünyaya aittir. Hayat yeni yönelimine uygun bilgilerin diğer kaynakları-nı O'nda bulur. Belki de Müslümanların saf spekülatif felsefe ile ilgilenmekle yetinmeyip ilgilerini gözlem ve deneye yöneltmelerinin ve yeni bilgi kaynakları arayışına girmelerinin sebebi bu yeni ruhtur. Bu bilimin gelişmesine yol açmıştır. Tecrübî metodun Avrupa buluşu olduğunu varsaymak yanlıştır. Duhrİng bize, Roger Bacon'un bilim kavramlarının ünlü adaşınuıkinden çok daha kesin ve açık olduğunu söylemektedir. Roger Bacon eğitimini İspanya'daki Müslüman üniversitelerinden başka nereden almış olabilir? (a.g.e.).
Ünlü müellif Robert Briffault Makİng ofHu-manity adlı eserinde şu tesbitlerde bulunmaktadır: "Bilimimizin Araplara borcu şaşırtıcı buluşlar ve inkılâbı teorilerden daha da fazlasıdır; bilim Arap kültürüne çok daha fazlasını, bizzat varlığını borçludur. Gördüğümüz üzere kadim dünya bilim-öncesiydi. Yunanlıların astronomi ve matematiği hiçbir zaman tamamen Yunan kültürünün iklimine uydurulamamış yabancı malıydı. Yunanlılar sistematikleştirdiler, genellemeler yaptılar ve teorize ettiler, ancak meşakkatli araştırma çalışmaları, pozitif bilginin biriktirilmesi, bilimin dakik ve kesin metodları, ayrıntılı ve uzun süreli gözlem, tecrübi sorgulama Yunan mizacına tamamen yabancı şeylerdi... Avrupa bilimi denen şey yeni bir sorulama ruhunun, yeni araştırma, deney ve gözlem metodlarının ve Yunanlılarca bilinmeyen türdeki bir matematiğin geliştirilmesinin sonucudur. Avrupa dünyasına bu ruhun ve metodlarm tanıtımı !se Araplar tarafından gerçekleştirilmiştir." (Robert Briffault, Making of Hıımanity, Londra, 1928, s. 191). Şu gözlemlerde bulunmaktadır: "Muhamnıed'in ashabının ve kendine inananların Zihinlerinde bıraktığı izin canlılığı, ilk önce, kendisini, tabiatıyla dini hareket sahasında kültürel bir teşvik olarak göstermiştir. Yeni özümsemek ve yaymak gayesiyle Arapların entellektüel hayatına sistem ve usûl girmiş oldu. Yeni ilim sahaları kuruldu; hadis, felsefe, tarih ve hepsinin üstünde fıkıh. Kişi yalnızca yüzyıl önce Medine'de mevcut olan entellektüel yoksulluk ve izolasyonu gö-zönünde bulundurduğunda hayretler içinde bırakıcı bir değişim gerçekleştiğini kabul edecektir. Hele bir de bu değişimin en ufak bir dış etkiye maruz kalmadan bizzat Araplar tarafından Hz. Muhammed @ tarafından atılan temeller üstüne inşa edildiği öğrenildiğinde hayret daha da artar...
Bu çağın çok yönlü entellektüel faaliyetlerini bir kaç kelime ile ifade etmek güçtür. Klasik İslâmî ilimler'den tarih ve felsefe, seküler (modern) tarih ve edebiyatı kuşatacak derecede geniştir. Yunan tıp ve matematik ilimleri bir tercüme eserler kütüphanesinde faydalanmaya hazırdılar; özellikle cebir, trigonometri ve optik bilimi Arap ve Fars âlimleri tarafından geliştirilmişti. Coğrafya-belki de kültürün en değerli ölçüm aleti-bütün dallarıyla ortaya çıktı; siyasi, organik, matematiksel, astronomik, tabiî bilimlerle İlgili, seyahatlere İlişkin coğrafya, çok uzak mesafelerdeki halkların ülke ve medeniyetleri hakkındaki bilgileri bile temin etmiştir." (Gibb a.g.e., ss. 6-8).
Ancak Müslümanların deney ve gözleme yakında ilgi duymaları iç (en/üs) ve dış iâfâk)
İyilik kapılarını açan, hakemlik yapan dünyayla ilgili çalışmalar yapmaları ve bunları temel bilgi kaynakları olarak kullanmaları, onların görüşünü dünya ile kayıtlı veya materyalist yapmamıştır. Onlar hayatın bu gereklerini bir ibadet anlayışı içinde büyük hakikatin tezahürleri olarak kabul etmişler ve onların İçinde kaybolmamışlardır.
Sonlu (fâni) olanı araştırmaları sonsuz (baki) olana inanmaları sonucunu doğurmuştur. Böylece, fizik dünya ile ilgili bilgileri ruhanî hayatta daha yücelere ulaşmak gibi ulvî bir fayda için kullanmışlardır. Bundan dolayı, isimleri bütün dünyada dillerde dolaşan Müslüman ilim öncülerinin aynı zamanda ilâhiyatçı olması tesadüf değildir. Dinî düşüncenin önderleri olarak, fizikî hâdiselerin ve toplumsal hayatın özlerini ortaya koymuşlar: kendi görüş açıları doğrultusunda hayata geçirmişler, ve böylece onları İslâm tarafından beyan edilen ruhanî sürecin bütünleyici bir parçası haline getirmişlerdir. Rom Lan-dau'nun ifadesi ile: "(Müslüman âlimler) daima bir teoriyi denemeye can atarlardı ve hiçbir zaman deney yapmaktan yorulmazlardı. Dinlerinin verdiği azimle motive olmuşlardı ama bilimsel araştırmalarında dogmaların kendilerine mani olmasına hiçbir zaman izin vermemişlerdir. Çünkü amaçları soyut değil pratikti, basitleştirmeye ve açıklığa kavuşturmaya ihtiyaçları vardı. Matematik başarılarının en bariz yönü şudur: dogmanın kendisine değil entellektüe] açıdan yetersiz olanların dogmaları tahrif etmesine karşıydılar." (Is-lamand the Arabs,ss. 170-171).
Hz. Muhammed @'in gelişiyle peygamberliğin nihayete ermesi geçmişle gelecek arasında mevcut bulunan boğazın açık bir şekilde köprüye kavuşması anlamına gelmektedir. Bütün müsltimaniarın itaat odağı Hz. Muhammed @'in şahsiyeti olmuştur. Üstelik, bundan ondöıt asır Önce Allah'ın insanlığa en son tebliğini Muhammed @ vasıtasıyla ulaştırmasından bu yana bu tebliğ insanlık için yaşayan bir ideal olarak korunmuştur ve korunacaktır. Bu tebliğ geçmiş ve hal arasındaki engelleri ortadan kaldırmış ve eski-yeni tartışmaları etrafındaki meseleleri halletmiştir. Peygamberliğin nihayete ermiş olması bizlere geçmiş ve hâl arasında farklılık gibi gözüken şeyin bir göz aldanması olduğunu onların bir ve aynı şeyler olduğunu göstermiştir. İnsanlık İlâhi Nûr'un aynı kaynağından ışık almaya devam etmektedir: Hz. Muhammed @.
Yukarıdaki tartışmadan açıkça anlaşıldığı gibi imanın bu şartı -peygamberliğin sona erdiği inancı- yalnızca doğaüstü öneme sahip bir dogma değildir. Bu inancın toplumsal etkileri olmuştur ve İslâmi medeniyetin oluşturulmasında Önemli rol oynamıştır. Müslümanların önüne Hz. Muhammed @'in şahsiyetinde somutlaşan bîr mükemmellik modeli getirilmiştir. Bu model onların zaman ve mekandaki değişikliklerden etkilenmeyen bir ahlâkî ve manevî değer standartma kavuşmalarına sağlar. Bu model değişik çağlardaki değişik ırk ve renkteki insanları bir ümmet halinde bü-tünleştirmiştİr. İnsanların entellektüel merak duygularını harekele geçirmiş ve farklı bir kültürel kimliğin temelini atmıştır. Ünlü manzum eseri Rumuz-i Behudi'd& İkbal, İslâm ümmeti için Hz. Muhammed @'in hâîeme'n-nebiyyîn oluşu fikrinin hayati önem taşıdığını ümmetin bir ferdi olarak şöyle İfade etmiştir: (Hz. Muhammed @'İn) Peygamberliği bizim sistemimizin, dinimizin ve hukukumuzun temelidir. Çeşitlilik İçinde birlik oluşturur ve bizleri, İnsanlığa barış mesajı sunmak üzere bir araya gelmiş, sıkı ilişkiler ağma sahip, bir cemaat şeklinde kaynaştırır. Bu birleştirici, hayat verici fikrin elimizden gitmesine izin verirsek, bu bizim bir millet olarak yokoluşumuz anlamına gelir. Çünkü bu bize dinamik bir görünüm ve gaye birliği temin eden merkezdir.""
Bundan dolayı hâteme'n-nebiyyhı Allah'ın insanlar üzerine olan nimetidir. İbn-i Kesîr "bugün size dininizi bütünledim" âyetinin anlamını meşhur tefsirinde şöyle açıklamaktadır: "Allah'ın ümmetee en büyük nimeti dini
biitünlemiş olmasıdır. Bu sayede İslâm ümmeti ne İslâm'dan başka bir dine, ne de Mu hamnıed @'den başka bir peygambere ihtiyaç duymamaktadır. Hz. Muhammed @ bütün insanlığa rehberlik etmek gayesiyle gönderilmiş hâteme'n-nebiyyîn'dır." (İbn-i Kesîr; fefsir-i Kur'âni'l- 'Azîm, c.H, s. 12).
Hz. Peygamber @ o karakteristik açık sözlü üslûbu ile peygamberliğin sona erişinin nasıl bir nimet olduğunu şöyle açıklamıştır: "Allah sizi İslâm ve Muhammed vasıtasıyla (sırat-ı müstakim için gerekli rehberlik arayışı ile ilgili) herşeyden âzâd etmiştir." {Buharı, Kitâ-bu'1-İ'tisâm bi'1-Kitâb ve's-Sünne).
KISIM 3
HZ. MUHAMMED @: SON PEYGAMBER
Nübüvvetin Sona Erişi: İnsanlık İçin Bir Nimet
İlâhi hikmet insanlık kemâle erişince peygamberliği sona erdirmeye karar verdi. İnsanoğlu yüzyıllar boyunca pek çok sebeplerden dolayı cehalet bağı ile oldukça dar bir çerçeve içinde yaşadıktan sonra, şimdi bilginin geniş ve açık dünyasına, entellektüel gelişme ve evrensel dayanışma dönemine geçmiş ve tabiatın sırlarım anlamaya hazır hale gelmişti. Aile, kabile, ırk, renk ve ülke kavramları yerine, kozmik aşkınlık ve insanlığın bir bütün olduğu anlayışına varılmaya başlanmıştır. Semavî rehberiyet ve ortak çaba göstermenin faydalan sayesinde aydınlanma ve eğitim yoluyla insanhğın felah ve refahını engelleyen bütün bölücü güçlerin üstesinden gelinmesi beklenmektedir. Şimdi, bu hayatî merhalede, insanlık, hayatını Sonuncu Peygambere gelen vahyin ışığında, ona iman ederek ve daha önceki vahiyleri tamamlayan, koruyan ve tasdik eden Kitab'ın sunduğu kural ve kanunlara uyarak inşa etmek durumundadır. İşte bu gerçekleştikten sonra insanlığın İlerlemesi kendi çabalarına, düşünce ve gayretine ve bu ümm-ü'l-Kitab'm aydınlığında ileri yürümesine bağlıdır.
Tarih, insanların, yalancı peygamberlerin ve kâhinlerin sahip oldukları iddiasında bulundukları mucizevî güçler ve vahiyler hakkında yargıda bulunurken, karşı karşıya kaldıkları karmaşa ve fesada şehadet etmektedir. Sıklıkla bütün bir cemiyet böyle sahtekarların sebep oldukları felâketler yüzünden anarşiye düşmüşler ve enerjilerini bu dertlerden korunma uğruna sarf etmişlerdir.
Allah'ın sâdık bir elçisinin gelişi ise herhangi bir siyasî reformcunun ortaya çıkışı gibi değildir ve bu reformcuları reddetmek ilâhi cezaya ve gazaba müstehak olmayı gerektirmez. İtaate davetleri Allah'ın rızası veya gazabı ile ilgili olmayan diğer ülke ve topluluk liderlerinin aksine peygamberler doğruluk ve adaletin ölçülerini ortaya koyan kimselerdir. Onların davetine karşı çıkmak dalâlet ve kötülükle ittifak etmek anlamına gelir; peygamberler halklarına ilâhi adaleti dağıtan kimselerdir. Önceki milletler, Kur'ân'm buyurduğu üzere, dinsizce hareket etmeleri ya da ahlâkî çöküş ve müsriflikleri dolayısı ile değil, peygamberlerini inatla reddettikleri ve onlara küstahça davranışlarda bulundukları için helak olmuşlardır. Kur'ân'ın kötü zihniyetli insanların peygamberlerine karşı giriştikleri çirkin hareketleri sayısız âyetlerde dile getirmiştir. Bunların bir kaçı aşağıdadır:
"...her ümmet, kendi peygamberini ortadan kaldırmak çabasında bulundu ve hakikati yok etmek için, bâtıla dayanarak, mücadelesini-sürdürdü. Biz de onları yakalayıverip yok ettik; bir gör, onlara verdiğim ceza nasıl oldu? (40: 5).
"...bir ümmete ne zaman peygamber geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri peşinden yok edip hepsini birer efsane yaptık. İnanmayanlar topluluğu rahmetten ırak olsun." (23: 44).
"O peygamber: 'Rabbim! Beni yalancı saymalarına karşılık bana yardım et!' dedi. Allah da: 'Az sonra pişman olacaklar!' buyurdu. Gerçekten onları bir çığlık yakaladı ve onları süprüntü yığını hâine getirdik. Haksızlık eden topluluk rahmetten ırak olsun." (23: 39-41).
"Andolsun ki senden önce de birçok peygamberler alaya alınmışt., onlarla eğlenenleri alaya aldıkları şey mahvetti." (6: 10).
"Andolsun ki senden önce de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkâr edenleri önce erteledim, sonra cezalarım verdim. Cezalandırmam nasıldı?" (13: 32).
"Hepsi peygamberlerimi yalanladı da azabı hakettiler" (38: 15).
"Biz, hiçbir kasabayı uyarıcılar göndermeden helak etmedik." (26: 208).
Peygamberliğin sona erişi insanlığı belirli aralıklarla girdiği sıkıntılı durumlardan kurtarmıştır. Her sâdık peygamber bütün insanlığı kurtaran ilkeleri getirdiğinde, insanlar onun sıdkiyetini anlamak için bütün işlerini bırakmak durumunda idiler. Bu sürecin sona ermesi daima güç bir iş olan bu çabadan İnsanlığı kurtarmıştır. Peygamberler hâlen geliyor olsa idiler, her yeni peygamber müritlerinden itaat talep edecek ve kendisine karşı çıkanları küfürle niteleyerek onlarla sonuna kadar savaşacaktı; mevcut dinlerden ayrı bir cemaat oluşturacak ve dünya halâ bu çeşit kavgalarla meşgul olacaktı. Yücelerden gönderilmiş Allah elçileri olduklarını iddia edenlerin çoğu kesinlikle aykırı kişiler, sahtekâr veya güç ve iktidar peşinde olan hırslı kimselerdir yada güçlü bazı kimselerin kullandıkları bir araçtırlar. Böylesi niyetleri bulunmayan iyi niyetli sahte peygamberlerin de kendi cehaletleri, yanlış-yönlendirici meditasyonları ve yanlış bir takva ve zühd anlayışı neticesinde bu yola sevkolundukları görülecektir. Geçmişte dünya her nevi sahte peygamberler görmüştür. Onların haksız iddialarda bulundukları genişleyen tecrübelerimiz ve bilgimizin ışığında günümüzde kolayca anlaşılmaktadır, insan psikolojisine daha derinlemesine nüfuz edildikçe ve siyasî entrikacıların gizli amaçlan daha iyi anlaşılmaya başladıkça bu iddialar artık yankı bulmamaktadır.
Yalancı Peygamberlerin Yol Açtığı Kafa Karışıklıkları
Eski Ahit, kadim zamanlarda Yahudi toplumunu bu tip yalancı peygamberlerin nasıl meşgul ettiğini ve bunların ne çok sayıda gelip geçtiğini bize aktarmıştır. Ben-İ İsrail'in Kutsal Kitapları, bu yalancı peygamberlere karşı ihtarlarla doludur.
"İşte ben yalancı düşlerle peygamberlik edenlere karşıyım, Rab diyor, ve onları anlatıyorlar, ve yalanları ile ve boş övünmeleri ile kavmimi saptırıyorlar; ve onları ben göndermedim, ve onlara emretmedim; ve bu kavme hiç faideleri yok." (Yeremya, 23:32).
"Ve size gelince, peygamberlerinizi, ve falcılarınızı, ve düşlerinizi, ve müneccimlerinizi ve efsuncularımzı dinlemeyin, onlar ki, size: Babİl kralına kulluk etmiyeceksiniz, diye söylüyorlar; çünkü onlar sizi toprağınızdan azaklaş tirsini ar ve ben sizi süreyim de yok olasınız diye size yalan peygamberlik ediyorlar." (Yeremya, 27: 9-10).
"Ve bana Rabbin şu sözü geldi: Ademoğlu, peygamberlik eden İsrail peygamberlerine karşı sen peygamberlik et, ve kendi yüreklerinden peygamberlik eden adamlara de: Rab Yehova şöyle diyor: O ahmak peygamberlerin vah başına! Onlar ki kendi ruhları ardınca yürüyorlar, ve bir şey görmemişlerdir." (He-zekiel, 13: 1-3).
"Memlekette şaşkınlık ve dehşet oldu; peygamberler hile ile peygamberlik ediyorlar ve kâhinler onların eli İle hâkim oluyorlar; kavmim de böyle seviyor; ve bunun sonunda ne yapacaksınız?" (Yeremya, 5: 30-31).
'Çünkü İsrail'in Allah'ı, orduların Rabbi şöyle diyor: Aranızdaki peygamberleriniz ve falcılarınız sizi aldatmasınlar; ve gördüğünüz rüyalara kulak vermeyin. Çünkü onlar size Benim ismimle yalancı peygamberlik ediyorlar; onları ben göndermedim." (Yeremya, 29: 8-9).
"Ve anladım, İşte onu Allah göndermemişti; fakat bu peygamberliği bana karşı söylemişti; ve Tobiya ve Sanballat onu ücretle tutmuşlardı. Bunun için ücretle tutulmuştu, ta ki, korkayım da öyle yapayım ve suç işleyeyim ve beni çekiştirmek için ellerine kötü bir haber geçsin." (Nehemya, 6: 12-13).
Yahudilerin tarihi, Eski Ahit toplandıktan sonra da Yahudi toplumunda sahte peygamberlerin ortaya çıktığım göstermektedir. Bu kimselerin büyük bir çoğunluğu Yahudilerin bir çok sıkıntıya, tekrarlayan kuraklık ve felaketlere maruz kaldıkları ve halkını yeniden eski güzel günlere döndürecek, düşmanları kahredecek ve kaybettikleri güç ve şerefi kendilerine iade edecek bir Mesih bekledikleri dönemlerde ortaya çıkmışlardır. Yahudi milletinin bu mesih inancı onların en kötü günlerde bile kendilerine güven duymalarını temin etmekle birlikte bencil kâhinler ve yalancı peygamberler bu durumu kendi çıkarları uğruna kullanmışlardır. Pek çoğu kendi şahsî menfaatleri için peygamberlik İddiasm-da bulunmuş, yeni gruplar oluşturmuş; halka eski putperest ibadet şekillerini yeniden tanıtarak onları yanıltmışlar ve tam bir ahlâkî çöküntü ve sapkınlığa sebep olmuşlardır. Halkın sahih inançlarım terk etmesine yol açmışlardır. Bu durum tabiatı ile iyi niyetli Yahudi âlim ve din adamlarının endişe duymasına neden oldu. "Tarihî Amerikan ve İngiliz Yahudi Toplulukları" üyesi olan Albert M. Hyamson bu yalancı-Mesihler ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Yahudi devletinin bağımsızlığını en son kaybedişinden şu son bir kaç nesil öncesine değin, Yahudi tarihi pek çok kendiliğinden menkul Mesih'in gelip geçmesine şahit olmuştur; Diaspora'nm (Yahudilerin bağımsızlıklarını kaybettikten sonra dünyanın dört bîr yanına dağılması) en karanlık dönemlerinin yalancı peygamberleri, kendilerini Yahudi ırkının atalarının sürgün edildiği topraklara dönüşüne adamış, kendiliğinden ortaya çıkan önderler de bu geçit resminin içinde sürekli yer almışlardır. Özellikle ilk dönemlerde Mesih'in ortaya çıkışının ardından isyan ve ayaklanmalar başlamış ve Mesih sıklıkla Yahudi karşıtı zulümün yaygın olduğu yerlerde zuhur etmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise Mesihlik hareketleri daha ziyade siyasî bir mahiyet arzetmiştir. Bu ayaklanmaların dinî yönü çok az istisnalar hariç mevcut değildi; ama pek çok kereler faaliyetini tanıtma endişesindeki yeni öğretmen, nüfuzunu dinî yenilikler getirmek yolu ile artırmayı düşünerek Yahudiliğin temel öğretilerinde tahrifat yapmış; bu da sonuç olarak Yahudiliğe büyük zararlar vermiştir. Bazen yeni mezhepler ortaya çıkar bazen de İslâm ve Hıristiyanlıkla ilgili inançlar bütünüyle Yahudilik üzerine uyarlanmıştır." (Encyclopaedİa of Religions and Ethics, c. VIII, s. 581).
Hıristiyanlık çağının açılışı da şahsî, siyasî, ekonomik ve mezhebi çıkarlara bağla olarak sahte-peygamberlerin sıklıkla zuhur etmesine şahitlik etmiştir. Yeni Ahifm bazı bölümleri bu sahte peygamberler ve bunların yol açtığı kötülükler ile ilgilidir: "O günlerde Yeruşâlim'den Antakya'ya bazı peygamberler indiler. Bunlardan Agabus adlı biri kalkıp bütün dünya üzerinde büyük bir kıtlık olacağını Ruh vasıtası ile bildirdi; bu da Klavdiusun günlerinde oldu." (Resullerin İşleri, 11: 27).
"Orada bir çok günler geçirirken, Agabus denilen peygamber Yahudiyye'den indi. Ve bize gelip Pavlus'un kuşağını aldı; kendi ayaklarını ve ellerini bağlayıp dedi: Ruhül Kudüs şöyle diyor: Yeruşâlimdeki Yahudiler bu kuşağın sahibini böyle bağlayıp Milletlerin eline vereceklerdir." (Resullerin İşleri, 21: 10-11).
"Yalancı Peygamberlerden sakının; onlar size koyun esvabında gelirler, fakat iç yüzden kapıcı kurtlardır." (Matta, 7: 15).
"Fakat övündükleri şeyde bizim gibi bulunsunlar diye, fırsat arayanlardan fırsatı kesmek için, yapmakta olduğum şeyi de yapacağım. Çünkü bu gibi adamlar sahte Resuller, hileli işçiler, Mesih'in Resulleri suretine girenlerdir." (Pavlusun Korintoslulara İkinci Mektubu, 11:12-13).
"Ey sevgililer, her ruha inanmayın, fakat Allah'tan mıdır diye, ruhları imtihan edin; çünkü dünyaya çok yalancı peygamberler çıkmışlardır." (Yuhannanın Birinci Mektubu, 4: 1).
"Fakat şehirde sihirbazlık eden, kendisini büyük bir adam göstererek Samiriyye ahalisini hayrete düşüren Simun adlı biri vardı ve Allah'ın Büyük denilen kudreti budur, diyerek küçükten büyüğe herkes ona dikkat ederlerdi." (Resullerin İşleri, 8: 9-10).
"Pafos'a kadar bütün adayı dolaştıktan sonra, Baryeşu denilen bir sihirbaz Yahudi'yi, bir yalancı peygamberi buldular." (Resullerin İşleri, 13: 6)
"İsa cevap verip onlara dedi ki: Sakın kimse sizi saptırmasın çünkü bir çokları: Mesih benim diye benim ismimle gelip birçoklarını saptıracaklar." (Matta, 24: 4-5).
"Onları meyvalanndan tanıyacaksınız. İnsanlar dikenlerden Üzüm, yahut deve dikenlerinden incir toplarlar mı?" (Matta, 7: 16).
"Çünkü bu gibi adamlar, sahte Resuller, hileli işçiler, Mesih'in Resulleri suretine girer. Ve şaşılacak şey değil, çünkü şeytan kendisi nur meleğinin suretine girer." (Pavlusun Korin-toslulara İkinci Mektubu, 11: 13-14).
Hz. İsa'dan sonraki iki yüz yıl boyunca mucizeler gösterdiğini iddia eden ve çeşitli keramet ve kehanetleri ile cahilleri kendilerine celbeden sahtekârların sayısı Öylesine çoktu ki, Hıristiyan kilisesi birlik ve imanını muhafaza etmekte zorlanmaya başlamıştır. Bu durumu Hartford Teoloji Fakültesi Greko Romen ve Doğu Kiliseleri Tarihi profesörü Ed-win Knox Mitchell "Hıristiyanlıkla Sahte Peygamberlik" adlı makalesinde şöyle ele almıştır. "Bu yalancı peygamberlerin yüce hikmet sahibi kişilermİş gibi davranmaları kiliseler ve kiliselerin önderleri arasında konumlarım tehdit eden hareketler olarak algılandı ve güvensizlik yarattı. Ancak bu ilk dönemde sahte -vahiy sahiplerini baskı altına alabilecek bir 'disiplin şekli' mevcut değildi. Bu 'manevî kıymetleri' ölçecek ve deneyecek belli bir standart yoktu. Ancak daha sonra kiliseler hayat tarzlarını değiştirecek bu sapmalardan kendilerini koruyacak ölçüleri buldular, bulamadıklarında ise oluşturdular. Bu konuda gerek konsüller esnasında gerekse ferden ilk başvuru kaynağı havarilerdi. Onlar bu konudaki hükümleri Rabbin sözleri ve İsa'nın zihniyetine göre veriyorlardı... Hiyerarşik kilise kurumlaşması sağlam bir doktrin oluşturabilmek ve imana yabancı yeni ve garip düşüncelere karşı bir set çekebilmek gayeleri ile desteklendi ve onaylandı. Hermas Pastor (Mana xi ve xii) ve Ignatius (Eph. vii, ix ve xvi, Mag, viii, Trd vi, Phil ii, iii, Symr iv, vii ve Pol iii) sahte peygamber ve âlimlere karşı uyarı ve öğütlerle doludur; ve Ignatius piskoposlara itaat edilmesi hususunu özellikle önermektedir. Sağlam bir inancı korumanın bu şekilde mümkün olacağına inanıyordu. Clement te buna benzer olarak Kilisenin birliğini ve saflığını muhafaza etmede piskoposlara (presbiterler) dayanmaktadır. (1 ve Cor. xlii-xliv). Ancak buna rağmen sahte-peygamberlik iddiaları tamamen ortadan kaldırılama-dı ise de geriletilebilmiş ve Kilise'de önde gelen bazı kimselerce biraz düzenleme altma alınabilmiştir. Didache bize, genelde karşı çıkılmasına ve lânetlenilmesine (xi-7-12) rağmen Suriye'de (veya Mısır'da) hâlâ kehanet ve sahte peygamberliğin serbest ve iyi bilinen bir olay olduğunu bildirmektedir. Ancak bu akımların modası artık geçmiştir, çünkü bu tip aykırı düşüncelere karşı genel bir güvensizlik ve muhalefet yaygın bir hâl almıştır. Gnostikler de peygamberlere ve kiliselere sahip olmuşlardır. Ayrıca her Hıristiyanın Allah vergisi yeteneğini din konusuna uyarlayabileceği şeklindeki ilk dönem Hıristiyan şartlarının diriltilmesi yönünde çabalar varola-gelmiştir.
Kiliseler artık bu konuda savunmaya geçmişler ve havarilerden aldıkları mirası muhafaza için işbirliği geliştirme yollarını araştırmaya başlamışlardı. Eldeki en etkili vasıta ise konsüllerde ortak hareket edilmesi idi. Bu düşünce piskoposları bir araya getirmiş, prestij ve güçlerini artmıştır. İsa'nın sözlerine başvurulduğu kadar havarilerin söz ve yazıları ile Eski Ahitten de faydalanılmış ve bunun bir düşünce standartı getireceği lehinde fikirler oluşmuştur. Oluşan bu yeni külliyat sayesinde, yeni peygamberlik iddiaları yazılı kayıtların baskısı altına alınmış ve yeni söylemler üretmekten ziyade eski nebevî telâkkileri yorumlamak tercih edilir olmuştur. Bu arada ikinci yüzyıl itibarı ile bütün istikrarsız ve arada sırada zuhur eden keramet, kehânet ve üstün yeteneklere de itibar edilmez olmuş ve bütün bunlar her bir kurumlaşmış kilisenin baskısı altında ve onlara tâbi olarak kalmıştır." (Encydopaedia of Religions and Ethics: c. X, s. 383).
Nübüvvetin Zirvesi
İslâm peygamberine gönderilen kâmil ve nihai ilâhi rehberlikle birlikte nübüvvet zincirinin sona ermesi son derece mantıki ve kaçınılmaz bir hadisedir. Akide ve hukuk, ferdi ve toplumsal davranış normları Son Peygamber tarafından nihaî olarak ve kapsamlı şekilde tam ve uygun ilkelerle yerleştirilmiştir. Bu ilkeler ışığında her ülke ve her devirde sağlıklı ve İlerlemeci bir toplum inşa etmek mümkündür. Aynı zamanda, böyle tesis edilmiş bir toplumda ferde hiçbir baskı uygulanmaksızın tam bir hürriyetin tanınmasına da müsait bir ortam hazırlanır. Böyle bir toplumda ferdin şahsiyetinin gelişmesi ve maneviyatının mükemmelleşmeği bütün bir toplumsal grubun İlerlemesi ile ortaklaşa bir şekilde yürür. Fert, toplumsal nizamda eksik olan ve fıtri yeteneklerine zıd olan hiçbir düzenleme bulamaz. Bu durum daima zamanlar üstü olan İslâm hukukuna bağlı kalmakla olur. İlâhi hikmet bu kanunda somutlaşan fert ve toplumun birbirlerinin gelişmesine engel olmayacak tarzda biraraya gelme örneğini ortaya koymuştur.
Bu geniş kainat, onun varlığını devam ettiren kanunlar ve insanın geçmiş ve şimdiki konumu hakkındaki bilgilerimiz, Allah'ın her şeyi adalet dahilinde ve bir denge üzerinde yarattığını bize ispat eder. Bazı durumlarda gözlemlediğimiz dengesizlik ve istikrarsızlıklar ise tabiî hâdiseleri ve onların sırlarını yanlış algılamamız veya bu konular hakkındaki bilgi yetersizliğimiz nedeni iledir. İnsan davranışlarını düzenleyen kanunları idrak etmek ve kavramak için ise kâinatın zahirî ve fizikî tezahürlerini anlamak için gerekenden çok daha keskin bir his ve algılama yeteneği gerekir. Çünkü insan davranışı bâtını teşkil eder, ruhun mündemiç özüdür; fizik dünya ise bunun zahire yansımasıdır. Hz. Muhammed @'in nübüvveti insan kalbinin bütün gizli noktalarını açığa çıkardığı için İlâhi rehberlik yolunun zirve noktasını teşkil etmiştir. Ondan sonra yeni bir Allah elçisinin çıkması bu nedenle bizzat âdetullah'a aykırıdır ve insanlığı bir diğer gereksiz imtihana sokmuş olurdu.
İslâm'ın Hayatiyeti
Hiçbir insan, Hz. Muhammed @'in güneş gibi parlayan rehberiyetîni takip ettiği takdirde, manevî mükemmeliyete, Allah'ın dostluğunu kazanma mertebesine, nefis ve ahlâk terbiyesine ulaşamadığını iddia edemez. Böyle bir şey olmuşsa, o, kişinin sabırsızlığı, korkaklığı, maddiyata düşkünlüğü veya İlâhi kelâm ve nebevî emir ve yasaklar konusundaki cehaleti nedeniyle gerçekleşmiştir. Kişi ihlaslı ve samimi ise İslâm onu nübüvvete yakın olan veliyullah derecesine dek yükseltebilir.
İslâm'ın bu özelliklerinin işaret ve alâmet-İ farikası, mucizelerle dolu Kur'ân, hayat ve dinamizm dolu namaz'du. Her çağda insanlar bu vasıtalar sayesinde en akıllı ve yetenekli kimselerin bile erişemiyeceğİ yüceliklere varmışlardır. Bu saf gönüllü insaniar İslâm'da daima çok sayıda varolagelmişler-dir. Faziletli hayatları, insanlara ve Allah'a olan sevgilerinin davranışlarında tezahürü ile Müslümanlar İçin daima yeni bir nebevi rehberliğe gerek duyurmayacak bir örneklik teşkil etmişlerdir. İnsanları daima Allah'a İtaat, namaz ve Allah yolunda gayret göstermek yoluyla İlâhi emirlere uyum içinde olmaya teşvik etmişlerdir. Bunu emreden âyetin canlı numuneleri olmuşlardır: "Allah'ın uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, atanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorhık kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, oeygamberin size şahit olması, sizin de inanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekât verin Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" (22: 78).
İslâm'ın kökleşmiş bir niteliği de kendi özüne aykırı her şeye isyan etme temayülüdür. İnsanî değerlere zararlı tavır ve sapkınlıklara karsı mücadele; kötülük, zulüm ve baskıcı güçlerle savaş, İslâm'ın bu dahilî kudretinden gelmektedir. Bu tavır İslâmî ahlâk ilkelerini ayakta tutmakta ve öne çıkarmaktadır. Bu kudret, hakikatin, zorba hükümdar karşısında dile getirilebilmesini, kişinin şahsî hırs ve nevasından vazgeçmesini, makamı, mevkisi ve hatta hayatı pahasına bütün İslâm inancını yok edebilecek bidat ve sapkınlıklara karşı çıkmasını da temin eder.
Allah'ın Kitab'ı müminlerin hakikat ve adalet konularında sebatlı olmalarını; anne-baba ve akrabalarının aleyhine olsa bile doğruyu söylemelerini, iyilik ve takvada yardımlaşmalarını; günah ve sapkınlıktan kaçınmalarını; Allah yolunda cihad etmelerini; doğruyu emir ve kötülüğü yasaklamalarını; Allah'ın ve O'nun dostlarının rızasını aramalarım; şeytana uymamalarını ve âhireti dünyaya tercih etmelerini tavsiye buyurmuştur. Hz. Muham-med @'in fiilî ve kavlî sünneti de aynı kalıpta şekillenmiştir ve her insanı doğru yola uymaya, azgınlık ve sapkınlıktan sakınmaya; kötülüğe karşı gücü ve yeteneği nispetinde eli, dili ve kalbi ile karşı çıkıp mücadele etmeye davet etmiştir. Allah düşmanları ile işbirliği yapan ve hakiki imanı yıkmaya uğraşanlara ise ceza ihtarında bulunmuştur. Bu tarz hadisler pek çok sayıdadır ve her devirde, İslâm tarihinin her kritik dönemecinde reformculara Islâmî ilkeleri kanlarının son damlasına kadar savunmak yönünde daima kuvvet vermiştir.
iman edenlerden, Allah'a verdiği ahdi yerine getiren kimseler vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir." (33: 23).
Allah'ın Kitabı böylece İslâm ümmetini kötülük ve cehaletten korur, kalplerini hakikat ve fazilet ruhu ile canlandırır, zayıf ve takatsizlere güç ve cesaret verir.
İslâm'ın Ezelî Tazeliğinin Esrarı
"Tarih boyunca İslâm davetinin ışığının kararması ya da ilkelerinin küfürle örtülmesi vaki olmamıştır; İslâm şuuru saflığını kaybetmiş bir inanca tâbi olma durumunda hiç kalmamıştır. Bu inancı saptırmak ve yanıltmak gayretlerine karşı birileri daima mukavemetle durmuştur. Tarih, İslâm'a bir süre tehlike teşkil etmiş ancak şimdi adı sanı duyulmayan pek çok hareketi kaydetmiştir. Bugün Kade-riyye, Cehmiyye, Mutezile, Kur'ân'm Mahluk oluşu, Vahdet-i Vücud,Dww İlâhî vb. akımların ne anlama geldiğini çok az kişi bilir. Halbuki bu terimler bir zamanlar arkalarında kendilerine destek olan güçlü iktidarların da yardımıyla çok önemli düşünce akımları idiler. Ancak nihaî olarak İslâm hepsine üstünlük sağlamıştır. Bu güçlü hareketler bugün yalnızca felsefî risalelerde yer alan sıradan fikir akımlarıdır. Gayrislâmî düşüncelere karşı İslâmî ruhu korumak için mücadele geleneği İslâm'ın kendisi kadar eski bir olaydır." (Sa-viours oflslamic Spirit, c. I, s. 11).
İslami Okul Okulların En Önemlisi