Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 6.2 - 6.Cilt

İstiğfar 3

Zenb. 3

Hata. 3

Münferit Vak'alar: Hz. Nuh Ve Hz. İbrahim.. 3

Hz. Muhammed @... 3

Hz. Musa. 3

Hz. Âdem.. 3

Peygamberlere itaat 3

Takdir Ve Tasdik. 3

Hidayete Yöneltme Yolları 3

Kültürlerin Kurucuları: Peygamberler 3

İbrahimî-İslâmî Medeniyet 3

Kur'ânî Hüküm.. 3

Peygamberleri Sevmek Ve Hürmet Etmek. 3

İslâm Dünyasının Can Damarı 3

Başarının Anahtarı 3

İslâm Dünyasının Felâketi 3

KISIM 6. 3

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEYEN MESAJI. 3

Kur'ânî Deliller 3

Peygamberlerin Bildirdikleri Dinin Mahiyeti 3

Hz. Muhammed @: Son Peygamber 3

Evrensel Elçi: Hz. Muhammed @... 3

Tarihîlik. 3

KISIM 7. 3

MUCİZE MESELESİ. 3

Mucize Nedir?. 3

Ortak Bir Özellik. 3

Bahane Aramaya Devam.. 3

Alâmetler! Ne Alâmetleri?. 3

Kendi Kendini İspat 3

Önceki Peygamberlerin Mucizeleri 3

Ölülerin Diriltilmesiyle İlgili Mucize. 3

Hz. Eyyûb İçin Şifa Çeşmesi 3

Hz. ibrahim'in Mucizeleri Dört Kuşun Diriltilmesi 3

Hz. İbrahim'in Yaşlılığında Evlât Sahibi Olma Arzusu. 3

Hz. İbrahim'in Ateşten Korunması 3

Hz. Musa'nın Mucizeleri 3

Hz. Musa'nın Asası 3

Firavun Ve Sülalesine Uyarıcı Nitelikteki Azaplar 3

Dokuz İşaret 3

Asâ İle Denizin İkiye Ayrılması 3

Hz. Süleyman'ın Mucizeleri Kuşların Dilini Bilmesi 3

Emrine Cinlerin Verilmesi 3

Sab'a Melikesinin Tahtının Anında Getirilmesi 3

Hz. Yunus Kıssasının Mucizevî Yanı 3

Hz. İsa'nın Mucizeleri 3

İsa'nın Babasız Doğması 3

Yeni Doğan Bebeğin Beşikte Konuşması 3

Kur'ân-ı Kerîm'de Yeralan Hz. İsa'nın Diğer Mucizeleri 3

Hz. Muhammed @ Ve Mucizeleri Kur'ân Başlı Başına Bir Mucizedir 3

Hz. Peygamber Bizzat Mucize Meydana Getirmeye Kadir Değildi 3

Hz. Peygamber @'in En Büyük Mucizesi: Kur'ân-i Kerim.. 3

Hz. Peygamber @'e Kabul Edilebilir Mucizelerin Verilmesi 3

Ayın İkiye Bölünmesiyle İlgili Hadisler 3

Hadislerin Özeti 3

Olayın Gerçek Niteliği Ve Anlamı 3

İtirazlar Ve Bunlara Cevaplar 3

Mucizeleri İnkâr Edenlerin Çıkmazı 3

İki Farklı Görüş. 3

Mucizelerin Doğru Ve Gerçek Olduğuna Dair Deliller 3

KISIM 8. 3

ALLAH'IN İRADESİ VE MADDÎ KAYNAKLAR.. 3

Peygamberlerin Sahip Oldukları Maddî Zenginlikler 3

Belirli Hedefler 3

Allah'a Güvenmek. 3

Bütün Peygamberlere Verilen Destek. 3

Materyalizme Meydan Okuyuş. 3

Hz. Musa'nın Hayatı: Maddiyatçı Bakış Açısına Meydan Okuyuş. 3

Yusuf Kıssası: Nev-i Şahsına Münhasır Bir Hadise. 3

Hz. Yusuf Ve Hz. Muhammed@ Arasındaki Benzerlik. 3

Hz. Peygamber'e İlâhî Yardım Vaadi 3

Peygamberlerin Başarısı 3

Müminlerin Güç Kaynağı 3

Peygamberleri İnkâr Yokoluşa Götürür 3

Şahsî Ya Da Kabilevî Menfaatlerin Değersizliği 3

Bir Yanlış İtikad. 3

Nebevi Hareket Tarzı ile Bağlantı Kuran Müslümanlar 3

KISIM 9. 3

HZ. MUHAMMED @'İ PEYGAMBERLİĞİ -ASALET VE BÜYÜKLÜĞÜ.. 3

Câhiliyyenin Trajedisi 3

Hakikat İlminin Eksikliği 3

Güdük Kalmış Manevî Kuvvet 3

Hakikati Yüceltecek Kuvvetin Yokluğu. 3

Yeni Bir Güneşe Olan İhtiyaç. 3

Felsefe Ve Şirkin İşbirliği 3

Nebevi Dâvet-Tek Çâre. 3

Büyük Bir Peygambere İhtiyaç. 3

Dünyanın Nura Kavuşturulması 3

Yeni Bir Dünyanın Yükselişi 3

Câhiliyye Devri 3

Yeni Dünya Düzeni 3

Hz. Muhammed @'in Peygamberlik Mucizesi 3

KISIM 10. 3

HZ. MUHAMMED @'İN PEYGAMBERLİĞİNİN ESERLERİ. 3

İnsanın Önemi 3

İnsan Fıtratının Esrarı 3

Yücelerin Yücesi 3

Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Büyük Eseri 3

Yalın Gerçek. 3

Fiiliyattaki Sıdk. 3

Yöneticilerin Takvası 3

İlk İslâm Toplumu. 3

Daha Sonraki Nesiller 3

Nebevi Okulun Talebeleri 3

Daimî İlham Kaynağı 3

İKİNCİ BÖLÜM... 3

HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM SON PEYGAMBER.. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

PEYGAMBERLİĞİN SONU.. 3

Hadîsler 3

Sahabenin İcma'ı 3

Muhammed Ikbâl'e Göre Peygamberliğin Sona Ermesi 3

KISIM 2. 3

PEYGAMBERLİĞİN SONA ERİŞİ. 3

Peygamberliğin Sonu. 3

İslâm'ın Mükemmelliği 3

Hz. Muhammed @’den Sonra Nübüvvetin Sona Erişi 3

Ancak Son Peygambere Has Olan Özellikler 3

Hadislerin Muhafazası İçin Yapılan Düzenlemeler 3

Hz. Muhammed @ Ve Diğer Peygamberlerle İlgili Haberler 3

Hz. Muhammed @ Ve Ashabı Arasındaki Muhabbet Bağı 3

Hz. Muhammed @'in, Kendinden Sonraki Peygamberliği İmkânsız Kılan Özellikleri 3

Hz. Peygamber @'in Nübüvvetinin Evrenselliği 3

Kur'ân Ve Önceki Kitaplar 3

Kur'ân'm, Hz. Muhammed @'den Sonra Peygamber Gelip Gelmeyeceği Hakkında Sessiz Kalışı 3

Peygamberliğin Sona Erişi Hakkında Kesinleşen Görüş. 3

Özet 3

KISIM 3. 3

HZ. MUHAMMED @: SON PEYGAMBER.. 3

Nübüvvetin Sona Erişi: İnsanlık İçin Bir Nimet 3

Yalancı Peygamberlerin Yol Açtığı Kafa Karışıklıkları 3

Nübüvvetin Zirvesi 3

İslâm'ın Hayatiyeti 3

İslâm'ın Ezelî Tazeliğinin Esrarı 3

 

bütün peygamberlerin günahkâr oldukla-rj esası üzerine kurulmuştur; bunları söyle­dikten sonra peygamberlerin günahsız olduk­larını en açık kelimelerle ifade eder.

paşka bir yerde de şöyle denir: "Bir peygam­berin, emanete hıyanet etmesi, bir şeyi gizle­mesi düşünülemez..." (3: 161). Bu iki âyet peygamberlerin günahsız oldukları esasını açık kelimelerle ortaya koyar. Yukarıda ayrı­ca her peygamberden en takdirkâr sözlerle bahsedildiği de belirtilmişti: Birine sıddık (hiç yalan söylemeyen) denir; bir başkasının bizzat Allah'ın eli İle temizlenip onun gözleri Önünde büyütüldüğü söylenir; bir Üçüncüsün­den Allah'ın pek memnun kaldığı bir kimse olarak bahsedilir; bir dördüncüsünün zaten sâf ve temiz bir yaratılışta olup daima serden kaçındığı ve asla İtaatsizlik etmediği söyle­nir; bir beşincisinin itibare lâyık bir kimse ol­duğu söylenip "Allah'a yakın olanlardandır" denir; Hz. Muhammed @ de dahil bir çokları emin diye tavsif edilir ki, bu Allah'a tam bir sadakat gösteren demektir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm peygamberlerin günahsız ol­duklarında hiç şüphe bırakmaz. (M. M. Ali, Din-i islâm).

Peygamberler peygamberlik dönemlerinde büyük küçük hiçbir günaha kasıtlı olarak düş­mezler, bundan masumdurlar. Ancak dalgın­lık sonucu düşmeleri mümkündür. Masumi­yetlerinin vücubunu gösteren onbeş delil şöy­ledir:

Birinci Delil: Şayet günaha düşmüş olsalardı, bu, ümmetin günahkârlarından daha farklı bir durumun ortaya çıkmasını zaruri kılardı. Ya­nı, diğer günahkârlardan daha sert bir şekilde PeŞİn kınanmayı ve gelecekte de azabı hak­ketmiş olurlardı. Böyle bir sonuç mümkün olmadığına göre günah işlemeleri de ırnkânsızdır. Bu hususu şöyle açabiliriz: Al-|ah in kullar üzerindeki nimetlerinin en büyü­ğü şüphesiz peygamberliktir. Böyle bir nime-te mazhar olmuş kişinin günah işlemesi ise Çirkinin çirkini bir durumu sergiler. Akim gösterdiği yol budur. Naklin de üç açıdan bunu vurguladığını görüyoruz. Birincisi, şu âyetlerdir: "Ey peygamberin hanımları, sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz." (33: 32), "Ey peygamberin hanımları, sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun aza­bı iki kat olur.." (33: 30). İkincisi; zina ola­yında evli recmedİlirken bekâr olan sadece değnek cezasına çarptırılır. Üçüncüsü; köleye verilen şer'î ceza hür şahsa verilenin yarısı kadar olur. Bütün bu kaydedilenlerden çıkan kesin sonuç şudur ki, peygamberler şayet gü­nah işlemiş olsalardı, ümmetin diğer günahkârlarına oranla durumları çok farklı olurdu. Hepsinin üstünde peşin bir kınanmayı ve gelmesi kesin bir azabı hakketmiş olurlar­dı. Oysa bu icmâ ile imkânsız görülen bir du­rumdur. Hem, hiç kimse çıkıp da; peygamber hal bakımından Allah yanında en güzel olan­dır, ama mertebece herkesten daha aşağı du­rumdadır, diyemez. Bu da gösteriyor ki, pey­gamberler asla günah işlemezler.

İkinci Delil: Peygamberler günah işlemiş ol­salardı şehadetleri asla kabul edilmezdi. İşte, âyet-i kerîme: "Ey iman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun içyüzünü araştırın.." (59: 6). Âyetin getirdiği emir açıktır: Fâsık kişinin şehadetini kabul husu­sunda, durup bir iyice emîn olmak gerekmek­tedir. Böyle bir durumun peygamberler hak­kında düşünülmesi ise İmkânsızdır. Şu sebep­le ki, bu dünya hakkındaki şahitliği kabul edilmeyen bir kişinin kıyamete kadar gelmiş geçmiş dinler hakkındaki şahitliği hiç mi hiç kabul edilmez. Burada, ayrıca Yüce Allah'ın elçisi Hz. Muhammed @ hakkındaki şehade­tini görelim, şöyle buyuruyor: "Böylece sizi insanlara şahit olmanız İçin orta bir ümmet yaptık; Rasûl de size şahittir..." (2: 143). Bü­tün peygamberlere kıyamet gününde şahitlik eden bir kişinin Cennette şehadetinin kabul edilmemesi diye bİrşey düşünülebilir mi?

Üçüncü Delil: Onlar şayet günah İşlemiş ol­salardı bu hareketlerine engel olmak gerekir­di. Çünkü, mevcut deliller iyiliği emretmenin ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmanın farz olduğunu göstermektedir. Peygamberlere engel olmak ise caiz değildir. İşte âyet-i kerîme: "Allah'ı ve rasûlünü incitenleri, Al­lah, dünyada da âhirette de lanet etmiş, ve onlar için alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır." (33: 57). Bu, onların günah İşlemesinin imkânsızlığını göstermektedir.

Dördüncü Delil: Peygamberimiz Muham-med aleyhisselâmı düşünelim. Şayet günah İşlemiş olsaydı, bu durumda, ya ona uyma­mız gerekirdi ki, bu caiz olmazdı, ya da uy­makla yükümlü olmazdık ve yine bu da caiz değildir. İşte, Allah'ın kesin emri: "De ki: 'Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın!' Allah daima bağışlayan ve merhamet edendir." (3: 31). Ayrıca Allah Teâla: "Ona uyunuz.." bu­yuruyor. Madem ki, onun günah işlemesi ola­yı bu İki bâtıl sonucu doğuruyor, o halde on­dan böyle bîr günah olayının beklenmesi mümkün değildir.

Beşinci Delil: Şayet peygamberler günah iş­lemiş olsalardı, bu durumda cehennem azabı ile korkutulmaları gerekirdi. Çünkü, bu konu­daki âyet hükmü açıktır: "Kim Allah'a ve ra-sulüne karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sürekli kalacağı ateşe sokar. Onun İçin alçaltıcı bir azâb vardır." (4: 14). Diğer yandan: "Allah'a karşı yalan uydurandan da­ha zâlim kimdir... Allah'ın laneti zâlimlere­dir." (11: 18) hükmü gereğince ilâhî laneti de hak etmiş olurladı. Bu ise ümmetin icmâı ile bâtıldır. O halde günah işlemeleri de müm­kün değildir.

Altıncı Delil: Onlar ki, Allah'a ibadeti ve gü­nahlardan uzak durmayı emrederler. Şayet ibadeti bırakıp günaha sapmış olsalardı Allah Teâlâ'nın: "Ey iman edenler, yapmadığınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz. Yapmadığınız bir şeyi söylemeniz, Allah katında büyük ga­zaba sebep olur." (37: 2-3) hitabı ile "İnsan­lara iyiliği emreder de kendinizi unutur mu-sunuz!"(2: 44) şeklindeki sert ikâzına muha­tap olurlardı. Bu ise anlaşıldığı üzere son derecede çirkin bir şeydir. Yine Allah, peygamberi Hz. Şuayb'm böyle bir durumdan kendi­sini uzak tuttuğunu belirten sözünü haber ve­rir: «... Ben, size yasak ettiğim şeylerde size aykırı davranmak istemiyorum..." (11: 88)

Allah, İbrahim, İshak ve Yakub peygamber­lerin sıfatlarım beyan buyururken: "Şüphesiz onlar hayır işlerinde yarışıyorlardı.." (21: 90) buyurmuştur. Ayet-i kerîmede yer alan el-hayrâî kelimesi çoğul olup "gereksiz olan herşeyden uzak durma" anlamını ifade eder. Bu da gösteriyor ki, onlar bütün ibadetleri ek­siksiz yerine getiriyor ve buna karşılık bütün günahlardan uzak duruyorlardı.

Sekizinci Delil: "Doğrusu onlar katımızda seçkin, hayırlı kimselerdendirler." (38: 47) âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede yer alan el-mustafeyn ve el-ahyâr kelimeleri tüm fiil ve terkleri kapsamaktadır. Öte yandan burada caiz olduğu halde herhangi bir şekilde istis­naya yer verilmemiştir. Sözgelimi; filanca şu hususun dışında seçkin, iyi bir kişidir, denir. Bir istisna da olmadığı takdirde sözün içeri­ğinde bulunabilecek bir şeyi o sözün kapsamı dışında tutar. Ancak bu âyette böyle bir İstis­na sözkonusu olmamıştır. Böylece, bu âyet, onların günah işleme ihtimalini ortadan kal­dırmaktadır. Ve benzeri şu âyet-i kerîmeler: "Allah, meleklerden ve insanlardan peygam­berler seçer..." (22: 75); "Şüphesiz Allah; Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ai­lesini âlemlere tercih etti." (3: 33). Hz. İbra­him hakkında da: "Andolsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerdendir." (2: 130) buyurur. Hz. Musa hakkında ise: "Seni insanlar arasında, risaletlerimle ve söz­lerimle seçkin kıldım..." (7: 144). Yine bu­yurmuştur: "Güçlü ve anlayışlı olan kulları-mız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an. Biz on­ları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kim­seler kıldık." (38: 45-46).

"Sonra biz, Kitab'ı kullarımızdan seçtikleri­mize mîras bıraktık. Onlardan kimi kendine haksızlık eder, kimi orta yolu tutar, kimi de hayır işlerinde ileri gider; işte bu büyük lûtuftur." (35: 32) âyet-i kerîmesiyle "seçilmisler" zâlim, mutedil ve iyiliklerde öne ge­cen şeklinde bölümlere ayrılıyor, o nedenle ac seçilmiş olmak günah işlemeye engel de­ğildir, denemez. Çünkü, âyette geçen "onlar­dan" zamiri "seçtiğimiz kimselere" cümlesi­ne değil "kullarımızdan" lafzına aittir. Bu Arapçada bir dil kaidesi olarak, "zamirin, anılanlardan en yakın olana âit olmasıyla" il­gilidir.

Dokuzuncu Delil: Şeytandan bahsederken Yüce Allah onun: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsim azdıracağım." (38: 82-83). sö­zünü nakleder. Böylece içtenlikli, ihlaslı kişi­ler şeytanın azdırmasından, saptırmasından istisna edilmiştir. "Biz onları içten bağlı kim­seler kıldık." (38: 47) buyuran AllahTeâlâ, İbrahim, İshak ve Yakub peygamberlerin iç­ten bağlı, ihlaslı kimseler olduklarına şahitlik etmektedir. Hz. Yusuf hakkında da: "Şüphe­siz o ihlaslı kullarmuzdandır." (12: 24) bu­yurmaktadır. Madem ki şeytan içtenlikli, ih­laslı kimseleri saptıramayacağını ikrar etmek­te ve Allah da bunların içtenlikli, İhlaslı kişi­ler olduğuna şehadet etmekte, o halde, şeyta­nın saptırma ve vesvese teşebbüsleri onlara ulaşamamıştır. Bu da, onların asla günah işle­mediklerini göstermektedir.

Onuncu Delil: Allah Teâlâ şöyle buyurmak­tadır: "İblîs, onlar hakkındaki zan ve tahmini­ni gerçekleştirmiş ve müminlerin bir kısmı dışında, hepsi ona uymuşlardı." (34: 20). Bu­rada İblis'e uymadıkları kesin bir üslûpla ifa­de edilen kimseler ya doğrudan peygamber­lerdir, ya da onlardan başkaları. Şayet başka­ları ise bu duruma göre peygamberlerden üs­tün olmaları gerekir. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şüphesiz Allah katında en değer­liniz, O'na karşı gelmekten en çok sakmam-nızdır." (49: 13) Duyurulmaktadır. Ancak, şu var ki, peygamber olmayanın peygamberden üstün görülmesi icmâ ile bâtıldır. Buna göre ortaya çıkan kesin sonuç şudur: İblis'e uyma­yan bu kişiler peygamberlerdir. Günah işle­yen bir kişi İblis'e uymuş sayılacağına göre bu demektir ki, peygamberler (salât ve selâm onlara olsun) hiçbir suretle ve hiçbir zaman günah işlememişlerdir.

Onbirinci Delil: Allah Teâlâ kullukla mükel­lef kişileri iki bölüme ayırmıştır: Hizbu'ş-şeytan, şeytanın grubu. Haklarındaki âyet hükmü şudur: "İşte onlar şeytanın taraftarla­rıdır. İyi bilin ki, şeytandan yana olanlar hüs­rana uğrayacaklardır." (58: 19).Diğeri de Hizbullah, Allah'ın grubu. Onlar hakkındaki hüküm de şöyledir: "...Allah bunları, orada ebedî kalmak Üzere, içinden ırmaklar akan cennetlere sokacak. Allah onlardan razı ol­muş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İyi bİ-lin ki, kurtuluşa erenler sadece Allah'ın taraf­tarlarıdır." (58: 22). Hiç şüphesiz şeytandan yana olanlar onun emir ve isteklerini yerine getirenlerdir. Şayet peygamberler günah işle­miş olsalardı, onları, şeytanın grubundan, ta­raftarlarından kabul etmek gerekirdi. Ayrıca, «... İyi bilin ki, şeytandan yana olanlar hüsra­na uğrayacaklardır." (58: 19) âyeti onları mu­hatap almış olurdu. Öte yandan «..İyi bilin ki, kurtuluşa erenler sadece Allah'ın taraftarları­dır." (58: 22) âyeti de ümmetin ender derece­deki takva sahibi kişilerini muhatap almış olurdu ki, bu durumda da böylesi kişilerin peygamberlerden çok daha üstün olmaları ge­rekirdi. Oysa böyle bir değerlendirmenin ya­pılamayacağı açıktır.

Onikinci Delil: İslâm âlimleri, peygamberle­rin meleklerden daha üstün olduklarını beyan etmişlerdir. Meleklerin herhangi bir şekilde günaha yönelmeyecekleri gerçeği İse deliller­le sabittir. Hakikat bu olunca şayet peygam­berler günah işlemiş olsalardı fazilet itibariy­le meleklerden daha üstün olamazlardı. Çün­kü, âyetin hükmü açıktır: "Yoksa iman edip sâlih amel işleyenleri yeryüzünde bozguncu­lar gibi mi tutarız? Yoksa Allah'a karşı gel­mekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?" (38: 28).

Onüçüncü Delil: Allah Teâlâ, Hz. İbrahim hakkında: "Seni insanlara Önder kılacağım..." (2: 124) buyurmuştur. Önder (imam) kendisine uyulan kişidir. Bu durumda Hz. İbrahim günah işlemiş olsaydı işlediği bu günahda da kendisine uyulması gerekirdi ki, bu ise bâtıldır.

Ondördüncü Delil: "Zâlimler ahdime erişe­mezler" (2: 124) âyeti. "Onlardan kimi ken­dine yazık eder." (35: 32) âyet-i kerîmesi hükmünce günah işleyen bir kimse kendine zulmetmiş demektir.

Allah'ın, zâlimlere ulaşamayacağına hükmet­tiği İşbu ahd, ya peygamberlik ahdidir, ya da imamlık, yani önderlik ahdi. Eğer sözkonusu olan birinci şık ise bununla kastedilen belli­dir, şayet ikinci şık ise, kasdedilen anlam da­ha da açıktır. Çünkü, imamlık (önderlik) ahdi peygamberlik ahdinden derece bakımından daha aşağıdır. Varılan sonuç şudur: İmamlık (önderlik) ahdi günahkâra ulaşamadığına gö­re peygamberlik ahdi ona hiç mi hiç ulaşa­maz.

Onbeşinci Delil: Huzeyme b. Sabit el-Ensârî'nin şahitlik olayı. Hz. Huzeyme, bil­mediği bir olay hakkındaki Rasûlullah @'in iddiasının doğruluğuna şehadet eder ve der ki: "Biz senin göklere dair verdiğin haberle­rin doğruluğunu kabul ediyor ve inanıyoruz. Böyle bir kader konusunda mı inanmayaca­ğız sana?" Duruma vâkıf olan Rasûlullah @ onu bu şehadetinde doğruladı ve ona "iki şe­hadet sahibi" lakabını verdi. Şayet peygam­berlerin günah işlemeleri mümkün olsaydı Huzeyme'nin şehadetİ de caiz görülmezdi. (Fahrüddin er-Râzî).

 

İstiğfar

 

Bazı münekitler tarafından yanlış anlaşılan kelimeler vardır. Bu münekkitler bu yüzden fazla araştırmaya lüzum görmeden, "Kur'ân, peygamberlerin günahsız olduğu tezini mü­dafaa etmez" diye hükmedivermişler ve hata­ya düşmüşlerdir. Bu kelimelerden en önemli­si istiğfardır. Bu kelime çoğunlukla, "günah­larının affını dilemek" diye mânalandırılmıştır. Fakat bu kelime (gafr) kökünden gel­diği için mânası daha geniştir. Gafr, "bir şeyi kirden muhafaza edecek başka bir şeyle Ört­mek" demektir. Şu halde istiğfar sadece "bir örtü veya bir muhafaza aramak" demektir. Bu sebeple istiğfar, "bir günahın cezasından kaçınma çaresini aramak" mânasına geldiği kadar "günahtan kaçınmak" mânasına da ge­lir. Kastalani Buharı şerhinde bu hususu iyi­ce aydınlatır. Gafr'm "setr" yani "örtü" mânasına geldiğini, bunun da ya insanoğlu ile günahı ayıran, yahut da günahla onun ce­zasını ayıran bir Örtü olduğunu ilâve eder (Kastalanî, c. I, s. 85). Kur'ân'da açıkça belir­tildiği üzere peygamberler günahsız oldukla­rına göre onlar hakkında kullanıldığı takdirde istiğfar kelimesinin insanoğlunun meyilli ol­duğu günahlardan kaçınmak çaresini aramak­tan başka bir mânası olamıyacağı tabiîdir. Bu sebeple peygamberlerin istiğfarı, günahtan kaçınmak için Allah'a sığınmaları demektir. Çünkü ancak ilâhî bir himaye sayesindedir ki günahtan masun kalabilirler. Onun İçin bir hadîste Hz. Muhammed @'in günde yüzlerce defa istiğfar ettiğinden bahsedilir; bu Hz. Peygamber @'in günahtan kaçınmak için her dakika Allah'a sığındığını ve şeytana uyup Allah'ın emirleri dışına çıkmamak için dua ettiğini gösterir. İstiğfar, yahut da gafr (gü­nahtan kaçınmak) için dua etmek hakikatte ruhî mükemmeliyete ermek gayesi ile gittik­çe yükselmek için Allah'ın yardımını iste­mektir. Hattâ cennete gimelerine izin verilen­ler bile gafr için Allah'a yalvarmaktadır: "...Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla (iğfir). Doğrusu, senin herşeye gücün yeter." (66: 8). Bu kelime konuşma dilinde "bizi affet1" diye söylenir, fakat, günahların affı mânasında afiv edilmek burada yersiz düşer, çünkü zaten günahları affedilmeyen kimse cennete giremez. Bu sebeple burada kullanılan gafr kelimesi ölümden sonra de­vam edecek olan ruhî gelişmeyi temin için Allah'tan yardım istemek manasınadır. Başka bir yerde de gafr kelimesinin aynı olan mağ­firet, bir cennet hediyesi olarak anlatılır:

İnsanlığın Rehberleri Ve Önderleri   133

"...Orada kendileri için her çeşit meyva, Rablerinden de bağışlama vardır..." (47: 15) fı4ağfiret' iyi kulların cennette pay alacakları şeylerden biridir ve bu sebeple oradaki insan­ların ilerlemeleri hususunda Allah'ın onlara hjr yardımıdır.

 

Zenb

 

Bİr çokları tarafından yanlış anlaşılan bir ke­lime de zenb'ür. Bu kelime genellikle "gü­nah" kelimesiyle tercüme edilir. Fakat zenb'm çok geniş bir mânası vardır. Râğıb el-Isfahanî'ye göre zenb, "bir şeyin ucunu al­mak" demektir ve "kötü, hoşa gitmeyen bir netice veren" her hareket için kullanılabilir (Müfredat). Bİr başkasına göre de zenb, "gü­nah, cürüm veya kabahat" demektir. Bu keli­menin ism kelimesinden de farklı olduğu söylenir; çünkü zenb hem kasdî olabilir, hem de bir dikkatsizlik neticesi olabilir; halbuki ism doğrudan doğruya kasdîdir, bilhassa bile bile yapılmıştır (Lisanu'l-Arab). Bu sebeple zenb hem kötü bir niyetle bile bile işlenen günahlar için, hem de dikkatsizlik neticesi kusurlar, hatalar için de kullanılabilir. Bu hu­susta sâdık bir kul ile bir günahkâr arasında dünyalar kadar fark vardır. Doğru bir kimse doğruluktan kıl kadar sapmadığı halde her zaman İçin insanlara iyilikte kusur ettiğini, Allah'a karşı olan vazifesini gereği gibi ifa edemediğini düşünür. Onun için bir hayır iş­lediği anda bile hep kendinde bir kusur bulur. Fakat böyle bir kişinin kusurları ile bir günahkârmki arasında pek çok fark vardır. Günahkârın kabahati veya zenbi, onun bile bile Allah'ın çizdiği yoldan ayrılması ve bile bile kötülük etmesidir; doğru kimsenin ken­dinde kusur bulması ise yaptığı iyilikleri az bulmasından ve elinden geleni yapmadığını zannetmesindendir.

 

Hata

 

Bu arada üzerinde durulması icap eden bir

kelime de hat'a yahut da hata' kelimesidir. bu kelimenin de mânası çok geniştir. Râğıb el-Isfahanî'ye göre, "bir insan iyi bir şey yap­maya niyet eder de sonunda fakında olmadan onun yerine hiç niyetinde olmayan bir şey yapmış olursa" bu da bir hatadır. Bir başkası­na göre hata ile ism (günah) arasındaki fark şudur: /sm'de (günahta) niyet vardır, hatada ise bu şart değildir (İbn-i Cerîr - c. V, s. 162). Bir müçtehid doğru bir sonuca varmayıp fik­rinde yanılsa (hataya düşse) bile niyeti iyi ol­duğu için yine mükâfata lâyıktır deniyor. Bu­nun için hata muhakkak günaha delâlet et­mez.

 

Münferit Vak'alar: Hz. Nuh Ve Hz. İbrahim

 

İslâm hakkında tenkitler yapan Hıristiyan münekkitler en çok, peygamberlerin günahsız olduklarını ifade eden esasa itiraz etmektedir­ler. Daha önce de belirtildiği gibi, bunun se­bebi Hıristiyanlıktaki "kefaret akidesi"dir. Hz. İsadan başka hiç günahı olmayan birisi daha mevcut olduğu takdirde bu akide çürüğe çıkar. Fakat bu tenkit Kur'ân'da beyan edilen herhangi bir esasa istinaden yapılmaz, çünkü Kur'ân'da bütün peygamberlerin gerek sözle­ri ile, gerek hareketleri ile ilâhî emirlere sâdık kaldıkları en açık sözlerle ifade edilmektedir. Münekkitler bu tenkitlerini daha ziyade bir kaç peygamberin bazı hallerine dayanarak yapmaktadırlar. Bu yanlış tenkidin çoğu yu­karıda izah edilen dört kelimeden yani gafr, istiğfar, zenb ve hata kelimelerinden çık­maktadır. Nuh peygamberin günahkâr olduğu söyleniyor; çünkü Allah'a dua ederken şöyle demişti: "Nuh dedi, ya Rab! Bilgim olmayan şeyi bir daha sana sormadan yine sana sığını­rım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğramış olanlardan olu­rum." (11: 47). Bağışlamak, affetmek kelime­sini ifade için gafr kullanılır ki bu kelime yu­karıda da belirtildiği gibi hem insana işlediği günahın cezasını bağışlamak, hem de insanı günah işlemekten korumak mânasına gelir.

Bu âyette de Nuh'un en ufak bir günah itira­fında bulunduğunu gösterir hiç bir şey yok­tur. Aynı şekilde İbrahimin de günahkâr ol­duğu söyleniyor; çünkü İbrahim "Allah'ın hü­küm gününde kusurlarımı bağışlamasını ümit etmekteyim!" demişti (26: 82). Hataya düş­mek başka, Allah'ın emirleri dışına çıkmak başkadır. Aklı başında hiç bir münekkit de bu sözleri bir günah itirafı şeklinde alamaz.

 

Hz. Muhammed @

 

Zenb'inin bağışlanması için Allah'a sığınması (istiğfar) emredildiğinden Hz. Peygamber @'in günahkâr olduğu söylenir (40: 55). Gü­nahtan kaçınmak için dua etmek bir günah iş­lemiş olduğuna delâlet etmez. Bağışlanmak isteyen kimse daha ziyade günah işlemekten çekinen, kaçınan kimsedir. Sonra burada zenb kelimesi kullanılmıştır ki, bu da insanın herhangi bir kusuru manasınadır. Bununla beraber şu âyetler daha ayrıntılı incelenebilir: "Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek gü­nahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir." (48: 1-2). Bu­radaki zenbike kelimesini senin zenb'm, se­nin hatdn diye tefsir etsek bile yine burada Hz. Peygamber @'e bir günah isnat edilmiş olmaz, söz konusu olan ancak beşerî kusur­lardır. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi zenb bu mânaya da gelir. Fakat buradaki zenbike kelimesi senin zenbin mânasına ol­mayıp "sana atfedilen zenb" demektir. Bu cümlede bahsolunan zaferin, Hudeybiye ant­laşması olduğu belirtilmektedir (Buharı). Müslümanlarla muarızları arasında devam eden uzun bir düşmanlık devrinde, düşmanlar İslâm'ın güzelliklerini anlamak fırsatını bula­mamış, müslümanhğa karşı bir nefret besle-yegelmişlerdi. Hz. Muhammed @ İle yalnız savaş meydanında karşılaşıyor ve münasebet­te bulunuyorlardı, bunun için de onu kendile­rinin düşmanı olarak düşünüyorlardı. Hudey-biye'de yapılan antlaşma müslümanlar hesa­bına bir zaferdir veya hiç olmazsa düşmanlıklara bîr nihayet verdiğinden İslâm dâvası için bir kazançtır. Memleket barışa kavuşarak müslümanlarla hiç çekinmeden serbestçe ka­rıştılar. İslâm'ın yerinde ve iyi olan esasları Hz. Peygamber @'in yüksek ahlâkı ile birlik­te tesirlerini gösterdi; yanlış düşünceler yok edildi ve halk islâm'a doğru kaymağa başladı. İşte bu sebepledir ki, İslâm için bir zafer ka­bul edilen Hudeybiye antlaşması Hz. Mu­hammed @ için söylenen kötü şeyleri çürüte­rek Peygamberi böyle isnatlara karşı esirge­meye vesile oldu. Bu, insanların gönlünü fet­heden bir zaferdi. Bu antlaşma onların İslâm hakkındaki düşüncelerini değiştirmiş, müslü-manlann sayısı günden güne baş döndürücü bir hızla artmış ve bütün istihzalar, küçümse­meler kalkmıştır. Yukarıdaki âyette "gele­cek" kelimesiyle sonradan çıkıp İslâm'ı tenkit edecek olanlar kastedilmektedir. Şimdi oldu­ğu gibi sonradan da Hz. Peygamber @'in aleyhinde söyleyecekler çıkacağına, fakat bü­tün bu iftiraların ve yanlışlıkların aynı şekilde yok edileceklerine îma edilmektedir. İzafe kelimesinin Arapça'daki bu mânasını herkes bilir. Kur'ân'da bir çok defalar Allah'ın ortak­larından bahsedilir, fakat bundan politeistle­rin (birden fazla ilâha inananların) Allah'a koştukları ortaklar kastedilir. Aynı şekilde (5: 2) deki ismî kelimesi de "benim günahım" değil, "bana karşı işlenen günah" manasınadır: "Ben isterim ki 'günahımı' ken­di günahını da üzerine alasın da ateşliklerden olasın."

 

Hz. Musa

 

Musa peygamberin de bir Kıptiyi öldürerek günah işlediğini söylerler. Fakat Kur'ân-ı Kerîm, Musa'nın bir İsrailîye fena muamele edildiğini görerek onu müdafaa için yumru­ğunu kullandığını (28: 15) ve adamın kazara öldüğünü gayet açık bir dille anlatır. Bu şart­lar altında hiç bir kanun yoktur ki o adamı suçlu görüp cezalandırsın. Başka bir yerde bu vak'a dolayısıyla Musa için dâi kelimesinin kullanıldığı doğrudur (26: 20); fakat dâi "şakırmıştı, aklı karışmıştı" demektir. Kelime burada bu mânada kullanılmıştır. Kur'ân'da puha sûresinde bu kelime Hz. Muhammed (a) için de hemen hemen aynı mânada kulla­nılır (93: 7) ki, "kendi başına peygamberliğe erişmesi imkânsız" demektir. Bunu yalnız Kur'ân değil, bizzat Peygamber @'in hayatı da gösterir. Çocukluğundan beri hem putlar­dan, hem de o zamanki Arap toplumunun fe­na huylarından kaçmış, kendini böyle şeylere kaptırmamıştır. Kur'ân'da bundan şöyle bah­sedilir: "Arkadaşınız ne yolunu şaşırdı, ne haktan ayrıldı" (53: 2). Böyle kötülüklerle dolu bir toplumun içinde yaşadığı halde yal­nız o kötülüklere uymamakla kalmıyor, aynı zamanda o insanları içinde bulundukları kö­tülüklerden kurtarmak çarelerini bulmak için de didiniyordu. Sükût etmiş bir beşeriyetin rezil halini görüyor, fakat onları nasıl kurta­racağını bilemiyordu. Şu âyette de söylendiği üzere ona bu yolu gösteren Allah oldu: "Seni yolunu şaşırmış gördü de doğru yola götür­medi mi?" (93: 7).

 

Hz. Âdem

 

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem'e ge­lince, onun için "Âdem Rabbine âsi olup yo­lunu şaşırdı." (20: 121) denir.  Fakat burada da işlenmiş bir günah yoktur. Çünkü bu vak'adan önce açıkça şöyle denir: "Andolsun ki biz, daha önce de Âdem'e bir emirde bu­lunmuştuk, ama o unuttu ve biz onda bir azim de görmedik." (20: 115). Âdem Allah'a isteyerek; bilerek karşı gelmemişti; bu itaat­sizliğine sebep o aradaki unutkanlığı idi. Ay­nı vak'anm anlatıldığı (2: 36) da "itaatsizlik" kelimesi için dâl'den gelen bir kelime kulla­nılır ki mânası "bir ayak kayması, bir hata" demektir. Görülüyor ki Kur'ân-ı Kerîm'de kendisine günah isnat edilen bir tek peygam­ber yoktur ve bu sebeple peygamberlerin gü­nahsız oldukları ilkesi reddedilemez bir aki­dedir. (M. M. Ali, Din-i İslâm).

 

Peygamberlere itaat

 

Allah'ın bu sevgili kullan; hakikati konuşan, samimi ve dürüst, daima kendilerini helâl da­iresi içinde tutan ve düşünce ve fiilde, akıl ve yönelişte insanların en iyisi olan bu insanlar her insanın kendilerine itaat etmesini haket-mişlerdir. "...Gözümün önünde yetişesin di­ye..." (20: 39) İlâhi emrine uygun olarak in­sanlığın öğreticisi ve rehberleri olmak üzere yetiştirilmişlerdir: "Biz onları âhiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık. Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendir­ler." (38: 46-47). Hikmet, basiret, yetenek ve dehaları sebebiyle insanların diğerlerine ter-cİh edildiklerinden Allah kendilerine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermiştir ve insanlı­ğa "İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdik-leridir, onların yoluna uy!" (6: 90) buyurmuş­tur.

 

Takdir Ve Tasdik

 

Peygamberler Allah tarafından takdir ve tas­dik edilmiş kimselerdir. Hayatları alışkanlık­ları ve davranışları diğer insanlar tarafından takip edilecek parlak bir örnek kabul edilmiş­tir. Bu İlâhi bir lûtuftur.

Aynı hedefe giden değişik yollar olabilir, an­cak peygamberlerin gittiği yol Allah tarafın­dan tasdik edilen bir yoldur. Bu yol Allah'ın sevgili kullarının yolu olduğu için bütün di­ğerlerine tercih edilir; peygamberlerin sevdi­ği herşey Allah katında bir örnek ve ölçü ha­line gelir. Bu nedenle peygamberlerin örneği­ni takip etmek, onların itiyatlarını ve davra­nışlarını taklit etmek ve onların koyduğu ku­rallara uygun hareket etmek kişinin Allah'a yakın olmasını sağlar. Peygamberleri sevmek kişiyi Allah'a sevgili kılar ve onlara düşman­lık İlâhi gazabı davet eder -bu zaman ve mekânın değişmesiyle değişikliğe uğramaya­cak olan Allah'ın Kanunu'dur: "(Ey Muham­med!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahları­nızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir." (3: 31).

Bunun tam zıddı zâlimlere ve inkarcılara yö­nelmek ve insanları Allah'tan uzaklaştırıp O'nun gazabını davet eden hareket tarzlarını ve usullerini kabul etmektir: "Haksızlık ya­panlara yönelmeyin, yoksa ateş size de doku­nur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz." (11: 113).

 

Hidayete Yöneltme Yolları

 

Peygamberlerin sünneti Şeriat tarafından hi­dayete yönelten fıtrî mizaç olarak kabul edİ-lir. îlâhi kanun nebevî sünneti güzel işler ola­rak kabul eder ve müminlere bunu takip et­meyi emreder. Peygamberlerin hareket ve fi­illeri insanların şahsiyetini yüceltir. Çünkü bunlar Allah'ın takdirine mazhar olmuş işler­dendirler: "Allah'ın boyası (ile boyan). Al­lah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 138).

Allah Teâlâ, belli hayat tarzını, davranış ve fiilleri diğer üslup, tarz ve işleyişlere tercih eder. Allah'ın razı olacağı davranışlar Şeriat tarafından müminlerin özellikleri ve insanın fıtrî mizacı olarak tavsiye edilmiştir. Nebevî uygulamalardan farklı bir alışkanlık Şeriat tarafından bir cehalet işareti, boş beyinlilerin âdeti ve kâfirlerin yolu olarak tezyif edilmiş­tir? Yollardan biri peygamberlerin geçtiği ve Allah'ın seçtiği yoldur, diğeri ise müşrik ma­zinin, şeytanın ve takipçilerinin izlediği yol­dur.

Âdet ve alışkanlıkları, yeme ve içme adabını, giyinme ve hayat tarzını, kısaca Nebevî kül­tür adı altında geçen herşeyi düzenleyen ilke budur.

Sağ el niye sol ele tercih edilmiştir? Niçin her İyi işte, yemede ve içmede, bir şeyi vermede ve almada sağ elin kullanılması tavsiye edil­miştir? Ve sol el niye tuvalet temizliği ve benzer işler için kullanılmalıdır? "Her iki el de Allah tarafından yaratılmıştır ve eşit hürmeti haketmektedir" diye düşünülebilir. Pey­gamberlerin sünnetini bilmeyen kimseler her iki ellerini de aynı işler için kullanırlar, çün­kü bu konuda onlara rehberlik edecek bir düstur yoktur.

Son Peygamber Hz. Muhammed @'in sağ eli­ni kullanma itiyadında olmasının, kendisinin temizliğe olan düşkünlüğü veya İlâhi ilham alması dışında bir başka sebebi yoktur. Ger­çekte, peygamberlerin yerleşik mizaçları dai­ma Allah'ın rızası ve İradesi ile uyum içinde­dir. Her güzel ve düzgün işi sağ elle yapmak da bundan dolayı tavsiye edilen bir uygulama ve İslâmî hayat tarzının bir göstergesi kabul edilmiştir. Hz. Aişe (r. anha) Hz. Peygamber @'in her hayırlı işe sağ elle başlama alışkan­lığında olduğunu rivayet etmiştir: "Hz. Pey­gamber @, mümkün olduğu kadar her işe sağ eliyle başlamayı tercih ederdi. Bu iş isterse kendisini temizlemek veya saçını taramak ve­ya ayakkabılarını giymek olsun." (Buharı).

Kişi buradan Hz. İbrahim'in sünnetinin de tavsiyeye lâyık olduğunu ve onun eğilim ve itiyatlarının taklit edilebileceğini de tahayyül edebilir.

 

Kültürlerin Kurucuları: Peygamberler

 

Peygamberler insanları yalnızca bir inanca -İslâm'a- davet etmiş olmazlar, yeni bir kültür ve medeniyetin tohumlarını taşıyan yeni bir hayat tarzını oluşturacak temelleri de ortaya koyarlar. Bu nebevî kültürün kendi has kural­ları, işaretleri ve özellikleri vardır; bunlar di­ğer müşrik kültürlerden kendilerini ayırde-derler. Bu her iki tip kültür esas ve özde fark­lı olduğu gibi tezahür ve dış görünüm bakı­mından da farklıdırlar ve birbirleriyle çelişir­ler.

 

İbrahimî-İslâmî Medeniyet

 

Nebevî kültürün kurucusu Hz. İbrahim bu kültürün binasını tevhid, takva, iman ve fıtrî insiyaklar ile insanlığın iyiliği ve selameti te­kelleri üzerine kurmuştur.

Uz. İbrahim'in ahlâki anlayışı ve hayat tarzı bu medeniyeti dokumuştur: "Doğrusu İbra­him çok içli, yumuşak huylu ve kendini Al­lah'a vermiş bir kimse idi." (11: 75); "Doğru­su İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi." (9: 114).

Hz. İbrahim bu medeniyetin kurucusudur, Hz. Muhammed @ ise onu tamamlamış ve mükemmelleştirmiştir. Ona yeni bir hayat vermiş; en geniş ve sınırsız mükemmeliyet çerçevesini kazandırmış, şekil ve muhtevası­nı yenilemiş, evrensel ve ebedî bir medeniyet haline gelmesini mümkün kılmıştır.

Bazı Bariz Özellikler: İbrahimî-İslârnî me­deniyet putperestliği ve Tek olan Yüce Al­lah'a şirk koşmayı takbih eder ve insanlığın her türde ve şekildeki putlara kulluk etmesini yasaklar. Hz. İbrahim, Allah'a şöyle münaca-atta bulunmuştur: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut." (14: 35).

Müminlere şöyle tavsiyede bulunmuştur: "...O halde pis putlardan ve yalan sözden ka­çının. Allah'a ortak koşmadan, hâlis olarak O'nu birleyenlerden olun..." (22: 30-31).

Bu medeniyet hiç kimsenin fuhşiyata, mün-kere ve ahlâksızlığa bulaşmasına izin ver­mez; dünyanın haram kazançlarını da hoş görmez. Makam ve mevki için savaşma yolu­na da başvurmaz, çünkü; "Bu ahİret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (28: 83), ilâhî Öğüdüne uygun hareket etmeyi planla­yan bir vazifeyi yerine getirmektedir.

insanlar arasında renk, ırk ve memleket ayrı­mı yapılmaz. "Bütün insanlar Âdem'dendir ve Adem ise topraktandır. Arab'ın Arap ol­mayana, Arap olmayanın Arap olana takva­dan başka bir üstünlüğü yoktur. Ey insanlar!

Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden ya­rattık. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşj gelmekten en çok sakınamzdır."

(Siret-i İbn-i Hişarri).

Bu medeniyetin rehber ilkesi bu olduğundan Son Peygamber ve İnsanlığın öğretmeni "hi­zipçiliğe çağıran bizden değildir" buyurmuş­tur (£bu Davud).

Bir keresinde Ensar ve Muhacirun, birbirle­rine karşı kendi kabilelerini yardıma çağırdı­ğında Hz. Peygamber @ kendilerini azarla­mış ve "Bu hizipçiliğe son verin, o kerihtir ve zail olmuştur" buyurmuştur. (Buharı).

Bu, tevhidi iman ilkesi olarak, insanlığın eşit­liğini ve şerefliliğini toplumsal ilke olarak, alçak gönüllülüğü ve Allah'tan korkmayı davranış kalıbı olarak ve Ahiret gayretini ve Allah yolunda mücadeleyi insanlığın hedefi olarak, merhamet ve adaleti savaşın kuralı olarak benimsemiş ve yüceltmiş bir medeni­yettir. Devlet işlerinin yürütülmesinde, mane­vi sağlığın maddi menfaatlerin önünde tutul­masını, hakikatin yayılmasının gelir teminine tercih edilmesini tavsiye eden bir medeniyet­tir. Saltanat asası kullanmak yerine halka hiz­mete öncelik verilmesi arzu edilir. İnsanlığa fedakârâne bir gayretle hizmet eden, insanları cahiliyyenin ve bâtıl inançların baskısından kurtaran ve insanlığa fedakarlık ve infak ru­hunu aşılayan tek medeniyet de İslâm mede­niyetidir.

Bu medeniyetin özü Allah'ın Adı'dır, O'nun yadetmesi bu medeniyetin gıdasıdır, İlâhi renk onun rengidir ve Allah'a olan güven onun kumaşıdır; bu sebeple İlâhi takdir ve İlâhi özellikler bu medeniyetin ayrılmaz bir parçasıdır.

 

Kur'ânî Hüküm

 

Kur'ân, peygamberlerin sünnetinin uygulan­masının önemini vurgulamakta ve müminlere tekrar tekrar onlann hayat ve hareket tarzları­nı izlemelerini emir buyurmaktadır: "And olsun ki, sizin için, Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kim­seler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).

Müslümanlara, kendilerini doğru yola iletme­si için daima Allah'a yalvarmaları emredil-mektedir: "Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapma­yanların yoluna eriştir." (1: 6-7).

Namaz içinde günde defalarca tekrarlanan bu dua insanlara Allah'ın sevgili kullan ve ken­dilerinin rehberleri olan peygamberlerin dost­luğunu aramayı öğretmektedir. Bu muttaki kulların davranış ve görünümlerine yaklaşa­rak bu duayı hayata geçiren kimseler şüphe­siz mübarek kılınırlar ve İlâhi rahmete maz-har olurlar.

 

Peygamberleri Sevmek Ve Hürmet Etmek

 

Kur'ân müminlerden Allah'ın rasüllerine hür­met etmelerini ve sadakatle bağlanmalarım, kalpten gelen bir hayranlık duygusu hisset­melerini talep etmektedir; çünkü, Kur'ân iki ruh arasında uyum sağlanmadan gösterilen bir itaate kıymet vermez. Halk krallara, siyasî önderlere ve askeri komutanlara itaat edebi­lir, ancak bu tarz bir teslimiyet gönülsüz bir boyun eğme fiilidir. İslâm bundan fazlasını talep eder; yalnızca zekat ve sadaka verilme­sini ve dinî vazifelerin yerine getirilmesini yeterli görmez; emirlere istekle ve vazife şu­uru içinde rıza gösterilmesini arzular: "...Siz de Allah'a ve peygamberine inanasmız, ona yardım edesiniz, O'na saygı gösteresiniz." (48: 9) "...bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden..." (7: 157).

İlâhî kelâm müminleri peygamberlerin şerefi­ni yüceltecek davranışlara çağırır ve onlara karşı hürmetsizlik sayılacak davranışlardan meneder. Kur'ân'ın bu konudaki açık emri şöyledir: "Ey iman edenler! Seslerinizi, Pey­gamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin bo-§a gitmemesi için, Peygambere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın. Seslerini Peygamberin yanında kısan kimse­ler, Allah'ın gönüllerini takva ile sınadığı kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır." (49: 2-3). "Peygamberin çağrısını kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tut', mayın." (24: 63).

Hz. Peygamber @'in itibarına leke gelmeme­si ve hâtırasına hürmeten, hanımlarının, vefa­tından sonra yeniden evlenmelerine müsaade edilmemiştir: "...ne Allah'ın peygamberini üzmeniz, ne de O'nun eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir..." (33: 53).

Müminleri Peygamberlerini canlarından, mallarından ve çocuklarından daha fazla sev­meye yönelten pek çok emir vardır. Bir sahih hadiste şöyle buyurulmaktadir: "Size baba­nızdan, oğullarınızdan ve bütün diğer insan­lardan daha sevgili olmadığım müddetçe iman etmiş olmazsınız." (Buharı ve Müs­lim).

Bu hadisin bir diğer rivayet şekli Tabera-nİ'nin el Mucemu'l-Kebır ve el-Evsat eserle­rinde "kendi canlarınızdan da" ziyadesiyle yer almıştır.

Buna benzer olarak Hz. Peygamber'in @ şöy­le buyurduğu rivayet edilmiştir: "Üç şeye sa­hip olan iman lezzetini tatmıştır: Birincisi Al­lah'ı ve Rasûlünü bütün diğer varlıklardan üs­tün tutmak."

Hz. Peygamber @'İn ashabı Allah'ı ve Rasu-lünü canlarından daha çok sevme gereğinin manasım idrak etmişlerdi. Bu konuda onlar daima çok gayretli idiler ve Rasûlullah'm her emrini yerine getirirlerdi. Onun yöneldiği yo­lu takip etmekten zevk duyarlar ve davet etti­ğinde her güçlüğe sabırla göğüs gererlerdi. Bundan dolayı ebediyete değin müminler sı­nıfının en ön safındakİ yerlerini muhafaza edeceklerdir. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Peygamber @'i kendi canından çok severdi. Bir keresin­de Utbe b. Rebia tarafından çok acımasızca dövülmüştü, yüzü öyle şişmişti ki burnunu yanaklarından ayırmak imkansızlaşmıştı. Renî Temim onu ölecek zannıyla kaldırdılar. Kendine geldiğinde ilk sorduğu Peygamber @-jn selamette olup olmadığı idi. Hz. Pey­gamber @'in sağ ve salim olduğuna ikna olunca ancak yatıştı. Kendisine yemek isteyip istemediği sorulunca: "Allah'a yemin ederim ki peygamberi görene kadar yiyecek ve içe­ceğe el sürmeyeceğim' dedi." (el-Bidaye ve'n-nihaye, c. 3, s. 30).

Ensar'dan bir kadının imandan kaynaklanan-sevgisi de buna benzer bir örnektir. Kadın Uhud Savaşında babasını ve kocasını kaybet­mişti. Kendisine bu telafisi imkânsız kayıpla­rı haber verildiğinde, kadın bu kederli hadise­yi bir tarafa bırakıp Hz. Peygamber @ 'in se­lamette olup olmadığını sordu ve onu görün­ce "Sen esenlikte olduğun sürece hiçbir üzün­tünün önemi yok!" dedi. (îbn-i İshak, s. 435, veBeyhaki).

Münafıkların lideri Abdullah İbn-i Übeyy'in oğlu Abdullah'ın hissettiği derîn sevgi de ay­nı tarz bir sevgidir. Babasının "Medine'ye dö­nüşte güçlü olan zayıf olanı sürüp çıkaracak" dediğini haber aldı. Bu değersiz babanın de­ğerli oğlu kılıcını kınından çıkararak şehrin dışında babasını karşıladı ve ona şöyle dedi: "Bunları söyleyen sen misin? Allah'a yemin olsun ki, gücün ve izzetin kime -sana mı yok­sa Rasûlullah (St'e mi ait olduğunu kesinlikle bileceksin." Ve şöyle ekledi: "Rasûlullah'tan izin almadıkça Medine'ye giremezsin!" (7e/-sir-iTaberi, c. 28).

Ashabın İslâm için hayatlarını ortaya koyma­larına sebep işte bu derin duygusal bağdı; ev­lerini ve ocaklarını terkettiler ama Allah'ın yolunu terketmediler. Ölüm onlara Peygam­ber @ için ve Peygamber @ ile birlikte olun­ca sevimli geliyordu. Hz. Peygamber @ En-sar'a Bedr savaşından önce Medine dışında da savaşıp savaşmayacaklarını sorduğunda Şöyle bir cevap aldı: "Biz dinlemek ve itaat etrnek üzere sana söz verdik. O halde ne isti­yorsan onu yap, biz seninle birlikteyiz. Seni Hak'la gönderene yemin olsun ki, eğer bize şu ileriki denizden geçmemizi emretsen ve kendin suya dalsan biz de seninle birlikte da­larız." (Bu sözleri Sa'd b. Mu'âz söylemiş­tir).

 

İslâm Dünyasının Can Damarı

 

İslâm dünyası, bugün can damarını teşkil eden bu sevgiden yoksundur. İnsanlar, Şeri-at'va. hükümlerine uygun hareket çimiyorsa, ibadetler onlara zahmetli geliyorsa, veya mo­dern eğitimden geçmiş gençliğe Hz. Peygam­ber @'in emrettiklerini uygulamak güç geli­yorsa bunun sebebi Müslümanların Hz. Pey­gamber @'e duydukları sevgi ve saygının Kur'ân'da talep edilen gibi olmayışındandır. Esasen bu geçmişte harikuladelikler oluştur­muş ve halen de mucizevî gücünü kaybetme­miş olan hayatî kıvılcımın kaybedilmiş olma­sı durumudur. Bu kıvılcımın kaybedilmesi entellektüel gayret, kararlılık, yetenek ve ör­gütlenme ile telâfi edilemeyecek bir kayıptır.

 

Başarının Anahtarı

 

Bir peygambere tâbi olan toplumların başarı­sı onların bu peygambere pazarlıksız teslim olmaları ile mümkündür. Bunu yapmayan hiçbir toplumun yetenekleri veya imkânları ya da kültürel zenginlikleri ne olursa olsun başarıya eremez. Başarı ancak peygamberin vazife ve davetini benimsemek, sevmek ve izleyip bu davet için çabalamakla mümkün olur. Peygamberin yolundan ayrılan ve kendi siyasî manevralarına veya bir büyük dünyevî gücün yardımına dayanan bir topluluk izzet ve haysiyetini kaybeder; iç karışıklıklar, sos­yal, siyasî, iktisadî ve ahlâkî istikrarsızlıklar içinde yuvarlanır durur, nihayetinde çöker gi­der.

 

İslâm Dünyasının Felâketi

 

Günümüzde genelde İslâm dünyası ve özelde Arap dünyası kendilerine gösterilen yoldan sapan bir peygamber ümmetine ne olabilece­ğinin üzücü bir misâlini teşkil etmektedir. Bu ülkelerin halkları değişik "izm'lere öncelik vermeye başladıklarından beri kendi hanele­rine yazılacak bir başarıya ulaşmış ve karşı karşıya kaldıkları meseleleri çözebilmiş de­ğildirler. Bu "izm"lerin takipçisi önderlerin peşinden giderek hep hayal kırıklığına uğra­mışlardır. Nasyonalizm, sosyalizm, moder-nizm, gibi değer ve kavramları kabul etmeye ve diğer başkalarını taklit için İslâmî inanç ve kuralları terketmeye hazır oluşlarından dolayı diğer milletlerin takdirlerini de toplayabilmiş değillerdir. Arap kardeşlerimiz, birliklerini kaybettikleri, Filistin'in özgürlüğünü sağlaya­madıkları ve milletler topluluğu içinde hür­mete lâyık bir yer kazanamadıklan için bura­da kendilerinden bu şekilde bahsedildiğinden dolayı özür beklemesinler. Doğan her yeni gün onlara yeni bir mesele, yeni bir güçlük getirmektedir. Arapların şimdiki durumu Hz. Ömer'in şu hikmetli hadisesine kafa yormala­rım gerektirmektedir: Hz. Ömer'e, kendisini zamanın en güçlü imparatorluğunun hâkimi olarak tanıtması teklif edildiğinde o şöyle ce­vap vermiştir: "Sizler en değersiz bir milletti­niz, daha sonra Allah sizi İslâm vasıtasıyla yüceltti, şereflendirdi. Bundan dolayı, ne za­man İslâm olmaksızın paye isterseniz, Allah sizi zillet içine düşürür!' (el- Bidaye ve'n-ni-haye, c. VII, s. 60).

 

KISIM 6

 

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEYEN MESAJI

 

Kur'ânî Deliller

 

Bütün peygamberlerin bilgi kaynağının Allah olduğunu bildiğimize göre, bütün peygam­berlerin İnsanlığa aynı tebliği ulaştırdığı so­nucuna da varabiliriz. Bu tebliğin temellerin­de hiç bir faklılık yoktur. Yalnızca en son tebliğin en mükemmelletirilmiş olan tebliğ olduğunu söyleyebiliriz. Kur'ân bütün pey­gamberlerin aynı İlâhi bilgi ekolüne mensup olduklarını ve aynı ruhaniyeti taşıdıklarını ifade etmektedir: "Ey Rasûller! Temiz olan şeylerden yiyin, sâlİh ameller işleyin. Çünkü ben ne yaparsanız hep bilirim. İşte bu dininiz esasta bir tek dindir; ben de Rabbinizim. Öy­leyse benden sakının." (23: 51: 52).

"'Allah, 'dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi size de din kıldı..." (42: 13).

Kur'ân-ı Kerîm, peygamberlerin fıtratları iti­bariyle tek bir dinin gayretli takipçileri ol­duklarını yani tek bir Allah'a ibadeti emret­tiklerini belirtmektedir. Sıradan insanları sap­kınlığa ve karşılıklı çatışma içindeki gruplara ayrılmaya iten şey, kötü işler işleyenlerin ki­bir ve kendini beğenmişliğidir.

"İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah pey­gamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düş­tükleri hususlarda insanlar arasında hükmet­mek üzere, içinde gerçekleri taşıyan kitabı in­dirdi. Kendilerine Kitab verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras yüzünden o (kitab hak­kında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir." (2: 213).

... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol ik- Allah isteseydi, hepinizi bir tek  yapardı, fakat size verdiğ(i nimet)ler içinde sizi sınamak istedi..." (5: 48).

Şah Veüyyullah Dehlevî bu hususta şunları yazmaktadır: "Bütün peygamberler tek bir 0İn (hayat tarzı) vazetmişlerdir ve eğer ara­larında bir fark varsa bu kendilerine inanan kişiler arasında uyguladıkları hukukî yapılara ait uygulama ayrıntıları ile ilgilidir. Ancak herbiri kendisinden olan dinlerinin temel emir ve yasaklarına gelince aralarında tam bir anlaşma vardır. En temel ortak noktaları ise Tevhid' dir." {Hücceîullahi'l-Balİğa, Kahire, c. I, s. 84).

Hz. Muhammed @ bu gerçeği kendi zarif üslûbu ile şöylece açıklamıştır: "... Esasen Peygamberler baba bir kardeştirler, anaları ayrıdır, dinleri birdir. " (Buhari, Kitabü'1-En-biya).

Kur'ân'a baktığımızda iki nokta çarpıcı şekil­de açığa çıkar:

Birincisi kendilerine peygamber gönderilme­yen hiçbir ırk, millet veya kavim yoktur: "Her ümmetin bir peygamberi vardır..." (10: 48). "Andolsun ki her millete... peygamber göndermişizdir." (16: 36). "Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönder­dik." (21: 7).

Kadir-i Mutlak Allah insanları doğru yola gö­türmeleri için her kavmin içinden birilerine Nur'unu iletmiştir. Kur'ân'da bu hususu des­tekleyecek sayısız âyet vardır. Bu gerçek öy­le önemlidir kî, Allah'a iman edenlere bu ha­kikat iman esaslarından biri olarak bildiril­miştir; "Allah'ı ve peygamberi inkâr eden, Allah'la peygamberlerinin arasını ayırmak is­teyen 'Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz' diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlar­dır. Kâfirlere ağır bir azab hazırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine inanıp, onlardan hiçbirini ayırmayanlara, işte onlara Allah ecirlerini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder." (4: 150-152).

"... Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. 'Peygamberleri ara­sından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat et­tik. Rabbimiz! Affına sığındık, dönüş sana­dır' dediler." (2: 285).

İkinci olarak, müminlere yalnızca bütün pey­gamberlere değil, onlara indirilen kitaplara iman etmeleri de emredilmiştir: "Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya-kub'a ve torunlarına gönderilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygam­berlerine verilenlere, onları birbirinden ayır-detmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlar­danız,' deyin." (2: 136). "Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indir­diği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, me­leklerini, kitablarını, peygamberlerini ve ahi-ret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." (4: 136).

Daha sonra Mümin sûresinde daha önce in­dirilmiş kitablara inanmayanlar ahirette ce­hennem azabı görmekle tehdit edilmektedir: "O, Kitab'ı ve elçilerimizi gönderdiğimiz şey­leri yalanlayanlar, yakında bileceklerdir. Bo­yunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir: Kaynar su İçinde. Sonra da ateşte yakılacaklardır." (40: 70-72).

Bütün peygamberlere ve onlara gönderilenle­re iman etme şartının arkasında yatan fikir in­sanların, başlangıçta tüm insanlığın tek bir ümmet olduğu gerçeğini farketmelerini sağla­maktır. İnsanlar daha sonra bölünmüşlerdir ve bu nedenle birliklerini yeniden gerçekleş­tirmeye gayret etmek insanlığın çabası olma­lıdır.

Peygamberlerin tebliğleri arasında gözlemle­diğimiz geniş farklılıklar aslında bizim kendi zihnî tertiplerimizdir ve maalesef şiddetli düşmanlıkları körükleyecek tarzda işlemekte­dir. İnsanlık tarihinin değişik dönemlerinde peygamberler gönderen Hakim-i Mutlak, on­lara insanlığa ulaştırmaları gereken tek bir tebliği emanet etti. İlâhî bilginin kaynağı çok olsaydı, dinler de çok sayıda olurdu. Nebevî vahyin kaynağı bir kabul edilirse -ki bu kaçı­nılmazdır- aynı tür (insanlık) için bir ve aynı dine inanmaktan başka alternatif yoktur.

İnsanlık onbinlerce yıl boyunca fiziken ve zihnen bir değişikliğe uğramamıştır. Bütün tarih boyunca ve bütün benzerliği içinde bü­tün çağların insanlarının tutkuları, zevkleri, kalben meylettikleri, siyasî ve yerel meselele­ri aynı kalmıştır. İnsanoğlu temel nitelikler ve özellikler bakımından aynı kaldığından, Yaradan'ın bütün insanlığa aynı rehberiyetî göndermesi çok doğaldır. Aynı davranış ku­ralları onlara manevî dünyada rehberlik ede­mez mi? İnsanlığın aynı ruhanî Nûr tarafın­dan yönlendİrİlmemesi için ne sebep vardır?

 

Peygamberlerin Bildirdikleri Dinin Mahiyeti

 

Allah'ın bütün peygamberlerinin her biri tara­fından vazedilen dinin tabiatını ve muhteva­sını görelim.

İslâm'ın vurgulamak istediği en temel kavram Allah'ın birliği (tevhid) ilkesidir ki, semavî dinlerin bütün binası bu temel üzerine inşa edilir. Diğer ilke, emir ve hükümler bu kav­ramdan kaynaklanır.

Allah'tan başka ibadet edilmeye değer bir varlık olmadığı ilkesine Kur'ân'ın çok güçlü vurgulama yapması onun Öneminin bir nevi yorumu olmaktadır. Bundan dolayı her pey­gamber ümmetinin zihnine bu gerçeği nak­şetmeye çabalamıştır: "Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik; onlara, 'Ey kavmim! Al­lah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yok­tur; sakınmaz mısınız?' dedi." (23: 23) "Kavmine can yakıcı bir azab gelmezden ön­ce onları uyar!' diye Nuh'u kavmine gönder­dik. O da şöyle söyledi: 'Ey kavmim! Şüphe­siz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcı­yım. Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin..." (71: 1-3).

Nuh'tan sonra bir diğer peygamber, Hûd, hal­kını Allah'ın hâkimiyetini kabule çağırmıştır "Ad milletine de, kardeşleri Hûd'u gönderdik 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, karşı gelmekten sakın­maz mısınız?1 dedi." (7: 65). "Ad kavmine kardeşleri Hud'u gönderdik, şöyle dedi: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz." (11: 50).

Daha sonra bir diğer meşhur peygamber, Hz. Salih tarih sahnesine çıkmış ve halkına ken­dinden önceki peygamberlerin verdiği mesa­jın aynısını vermiştir: "Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur..." (7: 73). "Semud kavmine de kar­deşleri Salih'i gönderdik. 'Ey kavmim! Al­lah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yok­tur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı İmar etme­nizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir.' dedi." (11: 61).

Hz. İbrahim'in babası ve kavmi ile olan tartış­ması da aynı hakikati vurgular: "Babasına şöyle demişti: 'Babacığım! İşitmeyen, gör­meyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. Babacığım Şeytan'a tapma. Çünkü şeytan Rahman'a baş kaldır­mıştır." (19: 42-44).

"İbrahim babasına ve kavmine: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. 'Ata­larımızı onlara tapar bulduk!' demişlerdi. İb­rahim 'Andolsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz!' deyince 'Sen bize gerçeği mi getirdin; yoksa şaka mı edi­yorsun?' dediler. O şöyle dedi: 'Hayır; Rab-biniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları ya­ratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerde­nim." (21: 52-56).

Buna benzer olarak, Lût peygamber de kaviminden Allah'a samimiyetle İman etmelerini İstedi, ancak kavmi onun bu ihtarlarına kulak asmadı: "Lût kavmi de peygamberleri yalan­ladı. Kardeşleri Lût onlara: 'Allah'a karşı gel­mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Al­lah'tan sakının ve bana itaat edin...' dedi." (26: 160-163).

Hz. Yusuf haksız yere hapsedilmişti. Zindan demirlerinin arkasına atılmasına sebep olan vezirin ve karısının kibirli ve mütehakkim ta­vırlarıydı. Hapiste iken zindan arkadaşlarına vazetme imkanı bulduğunda o da aynı gerçe­ği dile getirmiştir: "Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru ol­duğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm, yalnız Allah'ındır. O, yalnız kendisine ibadet etmenizi buyurmuştur. İşte doğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler." (12: 40).

Medyen halkına gönderilen bir diğer pey­gamber Hz. Şuayb da onlara şöyle seslenmiş­tir: "... Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrı yoktur..." (7: 85). "Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güve­nilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin..." (26: 177-179].

Şuayb'dan sonra Hz. Musa yeryüzüne gelmiş ve kavmine çok açık İfadelerle kâinatta var olan herşeyin rızkını verenin Allah olduğunu, ancak ve ancak O'na kulluk edilmesi gereğini tebliğ etmiştir. "Firavun: 'Musa! Rabbİniz kimdir?' dedi. Musa: 'Rabbimiz, her şeye ay­rı bir özellik veren, sonra doğru yola erişti­rendir!' dedi." (20: 49-50). "Firavun: 'Âlem­lerin Rabbi de nedir?' dedi. Musa, 'kesin ola­rak inanacaksamz, bilin ki O göklerin, yerin Ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir' de­di-" (26: 23-24).

Hz. İsa da havarilerine, selefleri tarafından vazedilen aynı hakikati aktarmıştır. Çok açık ifadelerle şöyle demiştir: "Benden önce gelen * evrat'ı tasdik etmek ve yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, size Rabbinizden bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, si­zin de Rabbİnizdir. Öyleyse O'na kulluk edin; doğru yol budur." (3: 50-51). "İsa belgeleri getirdiği zaman demişti ki: 'Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açık­lamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının. Bana itaat edin. Doğrusu Allah be­nim de, sizin de Rabbinizdİr; artık O'na kul­luk edin, bu doğru yoldur.' Ama aralarında gruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet günü­nün can yakıcı azabına uğrayacakların vay haline!" (43: 63-65).

 

Hz. Muhammed @: Son Peygamber

 

Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed @ yer yüzüne geldiğinde zımnen şunları söy­lemiştir: "Ben de sizin gibi Ölümlü bir insa­nım. Ancak kâinatı yaratan Rabbim, beni, tebliğini sizlere ulaştırmam için seçti. Bu sa­yede sizlerin O'nun yaratış planı ile uyumlu şekilde yaşamanız mümkündür. Selefim olan diğer peygamberler tarafından da vazedilen tebliği sizlere hatırlatmamı emretti; buna gö­re Allah Yaratış'ta, Nimet, Rahmet jhsanda tektir. Bundan dolayı her makamdan daha çok O itaat edilmeye layıktır. Allah'ın bu kâinatı yarattıktan sonra otoriteyi başkalarına bırakması ve buna razı olması düşünülemez. O'ndan başkasına O'na rağmen itaat etmek tam bir nankörlüktür, çünkü varolan herşey varlığım yalnızca O'na borçludur."

"De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Al­lah'tan başka dost mu tutayım?' De ki: 'Ba­na, müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma!' (denildi)." (6: 14).

"Allah'tan başka dost seçme" tavrı, hakiki di­nin ruhuna ters bir harekettir. Kur'ân fiilî ha­kimiyetin (de factö) de, hükmî hâkimiyetin (de jure)  de, bütün yaratıkların mutlak hâkimi makamında olan Allah'a ait olduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı Allah'a iman etmek, O'nun hâkimiyetine iman etmektir. O'nunla ilişkimizin nasıl olduğunu bilmek ve mutlak kudret ve hükümdarlık sahibi olan Al­lah'a karşı diğer beşerî güç odaklarına naza­ran daha üst seviyede ne gibi sorumlulukları­mız olduğunu bilmemiz de gerekir. Kur'ân hâkimiyet ilkesini işte bu nedenle özellikle vurgulamaktadır. "... Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil; O'na tapmanızı emretmiştir. Bu dosdoğru dindir." (12: 40). "Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye Kadirdir." (5: 120).

Hakim-İ Mutlak olduğundan yalnızca Ö'na itaat edilmeli ve yalnızca O'na teslim olun­malıdır: "...İlâhınız bir tek ilâhtır. Öyle ise O'na teslim olun..." (22: 34). "... Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" (7: 54).

Bundan dolayı, Allah'ın hâkimiyetini kabul edip teslim olsak da, reddetsek de farketmez, yine de mutlaktır. Peygamberlerin üzerinde durdukları şey maddî hayatımızda kabule zorlandığımız O'nun hâkimiyetine paralel olarak Kadir-İ Mutlak'ın ahlâkî ve siyasî ha­yatımızda da hâkim olduğu gerçeğini aktar­maktır. Bu gerçeği kabul etmedikçe ve davra­nışlarımızı O'nun iradesi yönünde uygulama­dıkça, hakiki saadet ve başarıya ulaşanlayız. Her peygamber tarafından vurgulanan bu gerçek Son Peygamber tarafından da tama­men vuzuha kavuşturulmuş ve uygulanmıştır.

Allah Hz. Muhammed @'e açık ifadelerle şöyle söylemesini emir buyurmuştur: "Ben peygamberlerin ilki değilim; benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem; ben ancak bana vahyolunana uymaktayım; ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (46: 9).

Bu âyet, gayrimüslimlerin İslâm hakkında sa­hip oldukları yaygın bir önyargıyı da ortadan kaldırmaktadır. Onlar İslâm'ın Muhammed @ tarafından kurulduğu ve bu nedenle "Muhammedîlik" diye adlandırılması gerektiği t zini yaymaya çalışmışlardır. Hakikate buı dan daha uzak bir şey olamaz. İslâm İlâhi b kanun nizamıdır. Allah tarafından peygan-berleri vasıtasıyla insanlığa gönderilmişti Peygamberler bu mesajı insanlara taşımışla ve bu doğrultuda bir hayat sürerek yasaya Örnek olmuşlardır. Allah bu dinin adını bizza kendisi koymuş ve "İslâm" demiştir: "Allal katında hak din İslâm'dır..." (3: 19).

Daha sonra Hacc sûresinde,, bütün peygam herlerin aynı dini, yani İslâm'ı tebliğ ettikler ve bu imana sahip kimselere "Müslümanlar' adını bizzat Allah'ın verdiği açıkça ifade edil­miştir. "Allah yolunda gerektiği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sîzin için bir zorluk yüklememiş-tir. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda) size Müslümanlar adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekatı ve­rin ve Allah'a sımsıkı sanlın. O sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" (22: 78).

Bu safhada şu soru akla gelebilir. "Eğer bü­tün peygamberlerin insanlığa ulaştıracağı tek bir mesaj varsa, o vakit niye Hz. Muhammed @'in vazettiklerini takip etmek bu kadar önemli olsun? Eğer peygamberlerin sonuncu­sunun söylediği yeni bir şey yoksa neden İsa'nın veya Musa'nın yolu izlenerek kurtulu­şa erişilmesin?"

 

Evrensel Elçi: Hz. Muhammed @

 

Bütün Peygamberlere İlâhi vahiy geldiği ve hepsinin de çağın ve toplumsal şartların ge­rektirdiği değişiklikler ve farklılıklar hariç in­sanhğa aynı tebliği ilettiği çok aşikardır. Hepsi aynı gayeyi gerçekleştirmeye, insanları bir Allah'a inanmaya ve O'ndan başkasına ibadet etmemeye iknaya çalışmışlardır. An­cak bu tebliğin insanhğa bütün mükemmeli­yeti ile ulaşması Hz. Muhammed @ vasıta­sıyla olmuştur. Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır:

"... Bugün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm'ı beğendim..." (5: 3).

Âyet-i kerîme Kur'ân'ın, dönem dönem Al­lah'ın iradesini insanlığa tebliğ etmek için gönderilen peygamberlerin bütün öğretilerini içerdiğini açıklamaktadır. Kur'ân, ayrıca in­sanoğluna rehberlik etmek üzere varlığının her döneminde ihtiyaç duyduğu veya duyabi­leceği bütün prensipleri de içerir. Nasıl ki Kur'ân en son vahyedilen Kitap olarak her yönüyle mükemmelse, Hz. Muhammed @ de peygamberlerin en sonuncusu olarak kıya­mete kadar insanoğluna rehberlik etme vazi­fesiyle görevlendirilmiş bir peygamberdir: "Muhammed İçinizden herhangi bir adamın babası değil, o Allah'ın elçisi ve Peygamber­lerin sonuncusudur..." (33: 40). "Biz seni bü­tün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bil­mez." (34: 28). "Biz seni ancak alemlere rah­met olarak gönderdik." (21: 107). "De ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, gök­lerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. O'ndan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldü­rür. Öyle ise Allah'a ve ümmî Peygamber olan Rasûlüne -ki o, Allah'a ve O'nun sözleri­ne inanır- iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulaşınız." (7: 158).

Bu âyetler Hz. Muhammed @'in evrensel bir dâvetçi olduğunu zerafetle ortaya koymakta­dır. Son şekliyle bütün bir İslâm imajı yalnız­ca O'nun vazettiklerinden elde edilebilir.

Yirmi üç yıllık peygamberlik dönemi boyun­ca Hz. Muhammed @, Rabbinin davetini bü­yük bir gayretle insanlara ulaştırmıştır. Ayrı­ca zaman-mekân düzleminde tebliği öyle mü­kemmel bir tarzda durdurmuştur ki böylece bütün zamanlar için yaşayan bir ideal sun­muştur. Söz ve amelleri ile Hz. Muhammed @ insanlara ferdî ve sosyal iyilik ve fazilete ulaşma yolunu göstermiştir. Ruhanî ya da dünyevî" hiçbir saha yoktur ki Hz. Peygamber @'in Öğretileri tarafından içerilmesİn.

Daha önceki peygamberler de Allah'ın tebli­ğini öğretmişler ve Örnek olacak şekilde ya­şamışlardır. Ancak ulaştıkları başarıları ince­lendiğinde bu tebliğin belli bazı veçhelerini vurguladıkları görülür. Meselâ Nuh aleyhis selâmın hayatında hakiki bir müminin şevk ve coşkusu ile İmanın tebliğini ısrarlı şekilde yapan bir kişi örneği görülür. İbra­him'de, tevhid inancına ateşe atıldığında bile vazgeçmeyecek şekilde bağlılık bulunur. Mu­sa'nın hayatı şer ve zulüme karşı her şeyi gö­ze alarak yapılan başarılı bir mücadele tablo­su sergiler. Yakub'un hayatı sabır ve feraga­tin mükemmel bir nümunesidir. İsa'nın hayatı Allah'ın iradesine teslimiyet ve O'na duyulan muhabbet duygularının somutlaşmasıdır.

Daha önceki peygamberlerin özellikleri, fazi­letleri ve iyi nitelikleri Hz. Muhammed @'in hayatında tecessüm etmiştir. Bir müminin din gayreti, Allah'a ve insanlara muhabbet, takva yolunda sebat ve feragat, düşmanlara karşı sonsuz cesaret, Yaradanın iradesi ve tam bir teslimiyet, onun hayatında bir devlet adamı ve toplumsal reformcu nitelikleri ile birleş­miştir. Bu birleşim öylesine mükemmel ol­muştur ki, onun şahsiyeti her yönüyle ideal olmuştur. Bütün faziletler ve nitelikler birbi­rini tamamlayarak ve destekleyerek tam bir uyum sergilemişlerdir: hiçbir özellik aşın de­ğil, hiçbir nitelik eksik değil; insanlık için mükemmel bir örnek teşkil eden bîr denge ve muhtevadır.

Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında bilin­medik, sisli hiç bir şey yoktur; müttakice ya­şadığı hayatının her safhası günışığı kadar açıktır. Doğumu, çocukluğu, ticarî faaliyetle­ri, aile hayatı, Allah'a olan sarsılmaz imanı, arkadaşlarına ve düşmanlarına karşı muame­lesi, devlet adamlığı, inancını vazetmekte gösterdiği gayret, güçlük ve yenilgi ya da za­fer zamanlarında gösterdiği soğukkanlılık, kendi kendine hâkimiyeti; hastalığı ve vefatı -kısaca hayatının en küçük ayrıntılan-sahih olarak kaydedilmiştir. Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında bir kitap okunduğunda onun mübarek hayatı ile ilgili gerçekleri bulmak ve onları tedvin etmek için harcanan yorucu ça­lışmaların hayretle farkına varılır. Esmau'r-Rical (konusu, Hz. Peygamber @"den hadis nakledenlerin hayatlarını araştırma olan) il­mi, rivayet konusuna gösterilen büyük öne­min en büyük ispatıdır. Hz. Muhammed @'in hayatı hakkında en İyi kaynak olan hadislerin sahihliğine şüphe uyandırmaya çalışanlar ta­rafından hadislerin Hz. Muhammed @'in ve­fatından çok sonra tedvin edildiği iddiası öne sürülmektedir. Ancak bu görüş kesinlikle yanlıştır. Hz. Muhammed @'in hayatı ile il­gili kaynakları sahih kabul eden İlk müsteşrik Dr. A. Sprenger, bu iddialara şöyle cevap vermektedir: "Genelde hadislerin Hicret' in ilk asrında yalnızca ezber yoluyla muhafaza edildiğine İnanılır. Hadislerin genellikle akta­rıldığı şekil olan haddesena kelimesinin oluşturduğu yanlış izlenim nedeniyle Batılı bilim adamları Sahİh-i Buharfde olan bütün hadislerin Buharî'den önce yazıya dökülme-diğini zannetmektedirler. Bu bir yanlışlıktır. İbn-i Amr gibi, Hz. Muhammed'in ashabın­dan bazıları kendilerini O'nun söylediklerini yazmaya vakfetmişler; onları daha sonra tabiûnun pek çoğu takip etmiştir." (Journal ofîhe Asiatic Society ofBengal, Kalküta, c. XXV, s. 303'den nakleden Muhammed Zü-beyr Sıddık, Hadith Literatüre, s. 43).

Muhammed Esed, islam at the Crossroads (Yolların Ayrılış Noktasında İslâm) adlı ese­rinde şöyle yazmıştır: "Gayemizi temin için tek amacı, Hz. Peygamber @'in hadislerinin anlamım, şeklini ve rivayet yolunu araştırma­ya yönelik tam bir bilim dalı, gelişmiş oldu­ğunu söylemek yeterlidir. Bu bilimin tarihî, bir dalı her kim Hadis nakledicisi olarak bili­niyorsa, onun ayrıntılı biyografisini kırılma­yan bîr zincir şeklinde tesbit etmeyi başar­mıştır. Her nokta-i nazardan iyiden iyiye araştırılan bu kadın ve erkeklerden yalnızca güvenilir bir hayat tarzına sahip kabul edilen­lerin rivayet ettikleri hadisler dikkate alınır. Bir kişiden hadis rivayet edebilmek için muhaddisûnun koyduğu ölçüleri mükemme-len doldurması gerekir. Bu ölçüler, alınan ha­dislerin tam ve kesin olmasını sağlar, (islam at the Crossroads, Lahore, 1963, ss. 120-121). Esed şöyle devam etmektedir: "Hadis külliyatının sahihliğine itiraz etmek için gös­terdikleri tüm gayretlere rağmen Doğulu ve Batılı çağdaş eleştirmenler konu ile ilgili ilmî araştırmaların sonuçları karşısında tamamen duygusal eleştirilerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. İlk dönem hadis derleyicileri­nin ve özellikle İmam Buharî ve Müslim'in her hadisin sıhhatini tesbit için uyguladıkları çok katı kurallar insanların yapabileceğinin en üst seviyesinde uygulanmıştır. Bunu ger­çekleştirmek esasen çok güç bir iştir; bu ku­rallar Avrupa'lı tarihçilerin herhangi bir tarihî belgeye uyguladıkları kurallardan çok daha katıdır. (Muhammed Esed, islam at the Crossroads, Lahore, 1963, s. 120).

Yine: "Böylesi iddiaların tamamen fantezi ol­duğu hükmüne varmak için meselenin psiko­lojik yönünün iç yüzüne bakmak kâfidir. Hz. Muhammed @'in şahsiyetinin ashabı üzerin­deki muazzam olumlu izlenimleri tarihî bir gerçektir; ayrıca tarih bilimi açısından çok iyi belgelenmiştir. Kendi canlarını fedaya hazır ve Allah'ın elçisinin davetine muhatap olan bu kimselerin onun sözlerini tahrif ve suisti-mal etmeleri beklenebilir mi? Hz. Muham­med @ şöyle buyurmuştur: "Her kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennemdeki yeri­ne hazırlansın!" (Buharı, Ebu Davud, Tİrmİ-zi, Ibn-i Mace, Darimi, Müsned-i Ahmed).

"Ashab bunu biliyordu; Allah'ın elçisinin her söylediğine İnanan bu kimselerin bu çok ke­sin emri yok saymaları psikolojik yönden mümkün müdür?" (Muhammed Esed, İslam at the Crossroads, ss. 123-124).

Hz. Muhammed @'i insanlığa mükemmel model olarak sunmaya bizi teşvik eden onun şahsiyeti ve sîreti hakkındaki mükemmel ka­yıtlardır. İnsanlar tarafından yakînen bilinme­dikçe hiç bir insanın hayatının her safhası in­sanlık için bir model teşkil edemez. Hz. Muhammed @ bu şartı yerine getirmektedir. jslâm'ın muhalif bir eleştiricisi olan Margoli-uth gibi kimseler bile bunu itiraf etmektedir­ler: "Hz. Muhammed'in hayatım (siyer) konu eden müellifler sonsuz bir dizi oluştururlar, bu dizinin içinde yer alabilmek çok şeref ve­rici bir hadisedir." (Margoliouth, D.S., Mu-hammad and the Rise of islam, Londra, 1905, s. 1). John Davenport, An Apology for Muhammad and the Koran adlı eserinde şöy­le demektedir: "Meşhur peygamberlerle fa­tihler arasında, hayatının tarihi Hz. Muham­med'in tarihi gibi, en ince ayrımlarına kadar en doğru ve en vesikalı şekilde kayıt ve zabıt olunan bir kimse gösterilemez." (John Da­venport, An Apology for Muhammad and the Koran, ed. M. Amin, Lahore, 1944, s. 1).

Mohammed and Mohammedanizm adlı ese­rinde Bosworth Smith şunu önemle ifade et­mektedir: "Zerdüşt ve Konfüçyüs hakkında bildiklerimiz Solon ve Aristo hakkında bil­diklerimizden daha azdır. Ambrose ve Au-gustine hakkında bildiklerimizden daha azını Musa ve Buda hakkında biliyoruz. İsa'nın ha­yatının kırıntısının kırıntısı hakkında bilgi sa­hibiyiz. Ancak, teslis yolunu hazırlayan otuz yıllık hayatın üzerindeki örtüyü kim kaldıra­cak?... Annesi, doğduğu yerdeki hayatı, ilk arkadaşları, onlarla olan ilişkisi ve tedricen ya da aniden üstlendiği İlâhi vazifesi hakkın­da ne biliyoruz? Onunla ilgili her zaman soru olarak kalmaya mahkûm ne kadar soru var?"

"Ancak Muhammedîlikte her şey farklıdır; burada karanlık ve esrar yerine tarih bulmak­tayız. Luther ve Milton hakkında bildiğimiz kadarını Muhammed hakkında da bilmekte­yiz. Orijinal Arap kaynaklarında bu hayatla ilgili esrarengiz, efsanevî, tabiatüstü haberler yoktur veya bütün olaylarda tarihî olandan kolayca ayrılabilmektedir. Burada kimse ken­disini veya başkalarım kandırmaya çalışma­mıştır; gün ışığının ulaşabileceği her yere ulaştığı bir tarih sözkonusudur." (Rev. Bos-Worth Smith, Mohammed and Mohammeda-, Londra, 1876, ss. 16-18).

Hz. Muhammed @ ve diğer din tebliğcileri-nin hayatı kıyaslandığında Hz. Muhammed @'in hayatının bu veçhesi daha iyi takdir edi­lecektir. İran'ın ve komşu ülkelerin geniş bir kısmında nüfuz sağlamış olduğu söylenen Zerdüşt'ün fiilleri ve hatta hayatındaki olay­larla ilgili çok çok şüpheli kronolojik kayıtlar mevcuttur. Nerede doğduğu, nerede yetiştiril­diği, hangi sülale ve kabileye ait olduğu, ko­nuştuğu dil ve nerede gömülü olduğu bilin­memektedir. Onun hakkında söylenebilecek olan, en fazla Azerbeycan'da bir yerde doğ­duğu ve Histasp'larm onun misyonunu kabul­lenip onu devlet dini haline getirdiğidir.

Buda da bir diğer ünlü din tebliğcisidir. Onun hakkında bugün bütün bildiklerimiz Asoka ve Chandra Gupta kitabeleri ve Huen Tsang ve Fieshan gibi seyyahların ve Heredot gibi Yunanlı tarihçilerin yazdıklarından derlene-bilmektedir. Bu şu demektir; onun yaşadığı muhtemel dönemin tesbit edilişi Maurya ha­nedanlığı kralları sayesinde gerçekleşebile­cektir.

Ben-i İsrail peygamberlerinin hayatlarına baktığımızda, onların hayatlarının da sır per­desi ile örtülü olduğunu görürüz. Hz. Mu­sa'nın hayatından bazı sahifeler ve Eski Ahit onun vefatından üçyüzyıl kadar sonra kaleme alınmıştır ve bu da açık değildir, şüphelidir. Hayli tartışmalı ve belirsiz ve pek çok muhte­vayı haiz olup Peygamber'in mübarek hayatı­nı aydınlatmak yerine, onun mübarek şahsi­yeti hakkında hakaretâmiz, yanlış anlaşılacak olaylara yer vermiştir.

Hz. İsa'nın hayatı da aynı şeyle malûldür. Bu­günkü Yeni Ahit onun hayatını ve kişiliğini tasvir ediyor olmakla birlikte ondan çok son­ra onu hiç görmemiş kişiler tarafından yazıl­mıştır. Yeni Ahit' in aslî kaynağı, derlendiği zaman, vahyedildiğİ dil ve hakkında şüphe mevcuttur. Bu şüphelerin çoğu rasyonalist ekol'e mensup bazı âlimlerin İsa'yı Yunan mitolojisinden kaynaklanan efsanevî bir şah­siyet olarak kabul etmelerine dayanmaktadır. Hz. İsa hakkında ve etrafında örülen şüphe ve merak ağlarını yırtan ve onun Allah'ın pey­gamber olduğunu açıkça ortaya koyan Kur'ân-ı Kerîm olmuştur. Kur'ân, Hz. İsa'nın hayatının başlangıcı ve sona erişinin mucizevî olduğunu, onun da diğer peygam­berler gibi insanları hakikate çağırdığını be­yan etmiştir. Hıristiyan külliyatı sözkonusu olduğunda ise, onun yüce şahsiyeti etrafında gerçekdışı ve ilâhlaştırma gayretleri dışında bir şey bulunamamaktadır.

 

Tarihîlik

 

Dinler tarihinde, Hz. Muhammed @ haricin­deki tek bir peygamberin hayatının ayrıntılı, bağlantılı ve sahih tarih muhasebesinin yapıl­madığı bilinen bir gerçektir. Söz konusu ek­siklik sebebiyle bu peygamberler günümüzde ideal bir şahsiyet olarak model teşkil edeme­mektedirler. Her sözü ve fiili kendisine ina­nanlar tarafından tam bir sahihlikle korunan ve daha sonra en kutsal bir miras olarak son­raki nesillere büyük titizlikle nakledilen tek şahsiyet yalnızca ve yalnızca Hz. Muhammed @'dir.

Herhangi bir hadis macmuasmı kısa bir ince­lemeye tâbi tutmak, Hz. Peygamber @'in ha­yatının ve öğretilerinin en ufak ayrıntılarına kadar nasıl dikkatle kaydedildiği hakkında yeterince fikir verir. Hadis külliyatı içinde onun fizyonomisi, el ve ayaklarının şekli, yü­rüyüşü, konuşma ve hitap tarzı, gülüşü, giysi­leri, yemesi, uykusu, su içme tarzı, istirahatı, güzel kokulardan hoşlanması, nezaket ve ze-rafetî, deve ve çeşitli hayvanları sürmekten hoşlanması, ibadet için duyduğu yoğun arzu, selâm verme şekli, yüz ifadeleri, sevinç ve üzüntü anındaki davranışları, savaşları, taziye dileyiş şekli, namaz kılma ve oruç tutma şek­li, hac ziyaretlerindeki uygulamaları, Allah'a gönülden bağlılığı, asil his ve duygulan, se­batı, dürüstlüğü, diğer insanlarla olan ilişkisi, misafirperverliği, çocuk ve akrabalarına karşı derin muhabbeti, yabancılar ve düşmanlar ile olan ilişkileri, gıybet ve kibirden hoşlanmayışı, sadeliği, cesareti, azmi, doğru sözlülüğü, sözlerine sadakati, kadınlara muamelesi, in­sanlara ve hayvanlara merhameti, geçim kay­nakları, bir tacir, mücahid, kanun koyucu, li­der, devlet adamı, baba, din kardeşi, yöneti­ci, âbid, zâhid, hâkim olarak edindiği tecrü­beler; gerçekte hayatının bütün veçheleri dik­katle kaydedilmiştir. (Kütüb-ü Sitîe dışında Şemaİl-i Tirmizî, Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerifi, İbn-İ Kayyım'ın Zâdü'l-Meâdı da Hz. Muhammed @'in hayatının çeşitli başlıklar altın­da tanımlandığı kitaplar olarak incelenmeye lâyıktırlar.)

Toplumsal hayatını olduğu kadar özel hayatı­nı da insanların gözleri önüne sermesindeki cesaret şaşırtıcıdır. Hayatının bütün yirmidört saatini müşahedeye açık bir konuma getir­mek zahmetine gönüllü olarak katlanabilecek olan kimdir? Sadece olağanüstü iffet ve dü­rüstlüğe sahip, kendine güveni, kendini mu­hafaza gücü ve kararlılığı mükemmel olan bir kişi bunu yapabilir. Bu tecrübeyi başarabilen tek şahıs Hz. Muhammed @ olmuştur. Kişi­lerin yalnızca hayatının en özel dairelerine girmesine izin vermekle kalmamış, ayrıca on­ları ayrıntıları ile diğer insanlara aktarmaya da teşvik etmiştir, Çünkü bu olaylar bile ilâhi nur ile aydınlatılmış olaylardır. Bundan dola­yı, bir Müslümana toplumsal hayatta olduğu gibi Özel hayatında da aynı samimiyet ve ih-las içinde Hz. Muhammed @'İn örneğine uy­ması emredilmiştir. Hz. Peygamber @ 'in söy­lediği her söz ve yaptığı her hareket, gerçek­te, insanlığa nesilden nesile ulaştırılması ge­reken bir toplumsal emanettir, Kur'ân'ın "O kendiliğinden konuşmamaktadır" (53: 8) bu­yurduğu üzere onun bütün söz ve fiilleri İlâhi İlham eseridirler. Yani, o yalnızca açık bîr lü­zum varsa ve Allah konuşmasını emrettiği için konuşurdu. Kur'ân'ın bir kaç ayetinde Müslümanlar bu rehberliği hayatlarının tüm sahalarında kabul etmekle emrolunmuşlardır. "...Peygamber size neyi verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun..." (59: 7).

Hz Muhammed @'in hayatının değişik yön-i kaydeden büyük muhaddislerin eserleri ayrıntılı ve titiz oluşlarıyla değil, n ükemmel doğrulukları, tarafsızlıkları ve ay-nmcıhk yapmayışları ile de tebarüz etmişler­dir Tarihin, her olayın ayrıntılarım da tesbit cin büyük dikkat gösterilen, sistematik bir bilgi dalı haline gelmesi belki de bilimsel ke­sinliği amaçlayan hadis ilminin bu özelliği vasıtası ile gerçekleşmiştir. Büyük çaplı olay­lar kadar küçük olaylar da tam bir dürüstlükle nakledilmiştir. Rom Landau şu gözlemde bu­lunmuştur: "Bu yöntem çağdaş tarihçinin ta­rafsız şekilde yazılmış bir tarih keşfetme zev­kini tatmasını sağlar. Kronolojik şekilden başka çeşidi bulunmayan hadis külliyatların­da hiçbir şahsî psikolojik yoruma yer yoktur. Her kaynak çok güzel belgelenmiştir. Böyle­ce bu yöntemle yazılan tarih kendisi kaynak haline gelmektedir." (Rom Landau, İslam and the Arabs, Londra, 1958, ss. 204-205).

Hayatın normal olaylarım anlatırken amaçla­nan tarafsızlık standarti bile çok yüksek olun­ca, kişi peygamberlerin sonuncusunun haya­tını kaydederken muhaddislerin nasıl olağa­nüstü yüksek derecede dürüstlük ve kesinlik göstereceklerini tahayyül edebilir.

Bir hadis ravisinde olması gerektiği icmaen kabul edilmiş şartlar bizlere bu ilim dalındaki kıskançlık verici derecede yüksek standart hakkında bir fikir verebilir. Şafiî'nin ifadesiy-: "Dininde sika, sözünde sıdk ile maruf, ne rivayet ettiğini iyi bilip anlar (akıl), lâfız yö­nünden hadisin manasını bozacak şeylere vâkıf, hadisi işittiği şekliyle harfiyyen rivayet eder, manâ üzere nakletmez, eğer hıfzından rivayet ederse hafız, kitabından rivayet eder­se onu iyi bellemiş, bir hadisin rivayetinde başkalarıyla birleşmişse hadisinin onların ha­disine muvafık olmalıdır." (İmam Şafi'î, er-Kısal, s. 99).

tahrif çabalarına rağmen hadislerin tinin koruması bu yüksek standart saye-J murnkün olmuştur. Hiçbir şahsî menfa-'e tarafgirlik gözetmeksizin ve iktidar gayesi ve topluma hoşgörünme kaygusu gütme­den hadisleri toplayan, onları aşırı derecede yüksek ölçülerle değerlendirip ya kabul veya reddeden pek çok hakperest, Allah'tan kor­kan, dürüst ve eleştirel zihinli muhaddis mev­cuttu. Muhaddisler daima halka hadis'in öne­mini anlatmışlar ve hadisin çıkış kaynağı ko­nusunda dikkatli olmaları için onları uyar­mışlardır. "Yemen'li Tâvûs b. Keysân, öğren­cilerine hadisi yalnızca muttaki kimselerden öğrenmelerini tavsiye ederdi. Ebu'l-Aliyye bir hadis talebesinin ilim Öğrenmek için bir muhaddİsin yanma gittiğini duyunca, ilk ola­rak müstakbel öğretmenin takvasını soruştu-rurdu." (Ebu Muhammed ed-Darimî, Sü-nen'den nakleden Dr. Muhammed Zübeyr Siddıki, a.g.e.,s. 60).

Meşhur muhaddislerden İmam Müslim ünlü Camiu's-SahiKmm mukaddimesinde bu ko­nuya özlü şekilde değinmiştir. Onun gözlem­lerinden bazıları şöyledir: "Hz. Muhammed @ 'bana yalan isnad etmek başkalarına yalan isnad etmeye benzemez, her kim benim üze­rime kasden yalan söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın!' buyurmuştur." (Sahih-i Müslim, Mukaddime, Kahire, s. 8).

Hz. Peygamber @ de insanları kendilerine her köşeden gelen haberleri incelemeleri ko­nusunda uyarmıştır: "Kişiye yalan olarak hei duyduğunu başkalarına söylemesi yeter.' (Sahih-i Müslim Mukaddime, Kahire, s. 8). Bu ciddi uyarılar Hz. Peygamber @'e herhan­gi birşey isnad etmenin çok önemli bir iş ol­duğunu ve ağır sorumluluk yüklediğini açık­ça göstermektedir. Kişi bu bakımdan oldukçs ihtiyatlı olmalıdır. Ebu'z-Zinâd (Abdullah b. Zekvân) şöyle demiştir: "Medine'de gündelik hayatlannda iyi ve güvenilir olan yüz muhad­dis buldum, ancak bir hadis ravisinde olması gereken şartları taşımadıkları İçin onlar tara­fından nakledilen hadisleri kabul etmedim." (Sahih-i Müslim, Mukaddime, Kahire, s. 11).

Pek çok diğer muhaddis gibi İmam Müslim de isnadın (hadis ravilerinin zinciri) bu sis­tem için vazgeçilemez olduğunu savunmuştur.

İlk dönemde râvilerden isnad talep edilmi­yordu. Ancak fitnenin yayılmasından sonra doğruyu yalandan ayırmak için şart haline gelmiştir.

Hadis râvilerinin dikkatle izlenmesi birbiri ardınca gelen muhaddis nesillerdeki pek çok hadis âlimi tarafından bitmek bilmeyen bir gayretle sürdürüldü. Büyük bir muhaddis olan İmam Vâki', babası beytülmal'de memur olduğu için onun yalnızca rivayet ettiği ha­disleri kabul etmezdi. Eğer aynı hadisi başka­ları da rivayet ederse o zaman kabul ederdi. Bir diğer muhaddis de Mesûdî'dir. İmam Mu-az b. Muaz bir keresinde onu ziyaret etti. Ha­fızası zayıfladığından dolayı yazılı kayıtlara dayanmak zorunda kaldığım görünce İmam hemen onun hafızasına güvenilemeyeceğini beyan etti. (İbn-i Hacer Askalânî, Tehzibü't-Tehzib, Haydarabad, c. II, s. 130). Muaz'a hadis konusunda bir kişinin sikahğma şeha-det etmesi ya da sessiz kalması için on bin al­tın dinar teklif edilmiş, ancak o bunu hemen reddederek "hakikati gizlemeyin demiştir." (İbn-i Hacer Askalani, a.g.e., c. VI, s. 211).

Mâlik b. Enes (92-179/711-795) hadis derle­mek için gittiği Medine'de Mescid-i Nebe-vî'de ashab ve tabiînden ders almış 70 kadar muhaddis buldu. Onlardan ancak güvenilir bulduğu hadisleri aldı ve bir hadisin bir kısmı ile ilgili şüphesi varsa hadisin tamamını red­detti (Ebu Zekeriya Yahya en-Numani, Teh-zibü'l-Esma'dan nakleden Dr. Muhammed Zübeyr Siddıkî, a.g.e., s. 61). Sapık görüşleri olan ve onları yayan kimselerden, günlük ha­yatta yalan söyleyenlerden (hadis ravisi ola­rak güvenilirliklerine şüphe olmasa bile) meşhur, dürüst ve muttaki olsalar da rivayet ettikleri hadislerin özüne vâkıf olmayan kim­selerden hadis nakledümemesi görüşünü sa­vunuyordu (a.g.e., s. 61).

Hadis ilmine derinden gönül vermiş âlimler yalnızca hadis râvilerinin incelenmesi ile ye­tinmemişler, ayrıca mevzu hadis uyduranların, yetersiz veya yanlış hadis rivayetinde bu­lunanların da hayat ve şahsiyet özelliklerinin bilinmesine çalışmışlardır. Bu sayede mevzu hadislerin ortaya çıkmasını, çıkmış olsa bile kolaylıkla tesbit edilip çıkarılmasını temin et­mişlerdir. Cam?sinin Mukaddimesinde İmam Müslim, bu noktaya özel önem ver­mekte, "muhaddisin hatalarını bulmak ve bu hataları topluma yaymak İslâm'da kesinlikle yasak olan gıybet tanımına girmez" demekte­dir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, s. 12). Bu iş din açısından hayatî önem taşıdığı için bir ibadet olarak yapılmalıdır.

Yahya İbn-i Sa'd şöyle demektedir: "Bir ke­resinde (hepsi de büyük muhaddislerden olan) Süfyan, Şube, Mâlik ve îbn-i Uyey-ne'ye 'Hadis rivayet etmeye ehil olmayan bir kişi hakkında bilgi istendiğinde bu talebe ce­vap vereyim mi, vermiyeyim mi?' diye sor­dum. Hepsi de 'Bu kişiye, o adamın sika ol­madığını söylemelisin' dediler." (a.g.e., s. 13).

Sonuç olarak, kısa zamanda râvilerin sika olup olmadığını, onların hayat ve şahsiyetleri hakkındaki kayıtlardan kolayca tesbit edebi­len bir özel ilim gelişti. Bu biyografik litera­tür hayli mükemmel ve çok geniş çapta bilgi­lendirici olup bugüne kadar benzeri bir ilim gelişmemiştir. "Muhammedi edebiyatın en parlak sayfası, hadis edebiyatıdır." diyen Dr. Sprenger şöyle devam etmektedir: "On İki yüzyıl boyunca, her eli kalem tutan kişinin hayatının kaydedildiği hiçbir başka millet yoktur." (İbn Hâcer Askalânî, eî-İsabe fi Temyizü's?Sahabe, c. I, s. 1).

Bu biyografik yazıların çapı hakkında fikir vermek için meşhur bir kaç eserin ismini ve­relim: İbn-İ Sad'ın Tabakafı 4000'den fazla muhaddisin hayat hikâyesini içerir; Buha-ri'nin Tarih'i 24.000'den fazla muhaddisle il­gili bir eserdir; Hatib el-Bağdadi, Tarih-i Bağdad adlı eserinde 7831 şahsın kısa bi­yografilerini vermektedir; İbn-i Asakir, 80 ciltlik Şam Tarihi adlı eserinde daha da fazla sayıdaki insanın biyografilerini toplamıştır;

İbn-İ Hacer Tehzibü'î-Tehzib ve Mizanü'l-İ-tidal adlı eserlerinde sırasıyla 12.415 ve 12.343 muhaddisin hayat hikâyesini özetle­miştir. (Dr. Muhammed Zübeyr Sıddıki, a.g,e,ss. 170-171).

Bunlar yalnızca hadis ravilerinin özgeçmiş­lerinden ibaret değildiler; bu eserlerden onla­rın şahsiyeti hakkında ayrımcı olmayan ve ta­rafsız bilgiler edinilebilirdi. Bu Esmau'r-Ri-Cal uzmanları dürüstlükleri ve takvaları ile mâruf kimselerdi. Tesbitlerini açıkça ve cesa­retle, devletten veya halktan gelebilecek ni­met ve ceza endişesine kapılmadan açıkla­mışlardır. Onların zihnindeki en önemli endi­şe daima Hz. Muhammed @'in hadislerinin tahrif edilmesini Önlemek olmuştur. Meselâ, İbn-i Sa'd, Haşimi'Ierin mev/asıydı, ancak hiçbir zaman taraf tutmamıştır. O dönemin iktidar mücadelesinden uzak kalmış ve ilgili kişiler hakkındaki samimi görüşlerini açıkla­mıştır.

Bu yüce şahsiyetler, râvilerin hayatlarını aşırı bir dikkatle araştırırlar, en ufak bir atlama ve­ya ekleme yaptıklarını görürlerse onların si­ka olmadığı hükmüne varırlardı. Bakıyye b, Velid'ih dürüst bir adam olduğu bilinirdi, an­cak her çeşit râviden gelen hadisleri kabul et­tiği için sika kabul edilmemiştir. İbrahim en-Nehaî, talebelerini, el-Haris'in şüpheli şahsi­yeti hakkında bilgilendirmiş ve onlara yalan­cı oldukları için Mugire İbn-i Sa'd ve Ebu Abdurrahim'den uzak durmalarını söylemiş­tir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, ss. 14-15).

Bu kimseler öyle dikkatli ve ihtiyatlı eleştiri yapmışlardır ki, İslâm toplumunun takva sa­hibi ve Allah sevgisiyle dolu fertleri bile bu eleştiriden muaf kalamamıştır. Önce muhad-dislerde hafıza, belagat ve benzerî yüksek standartlar aranmış ve sonra da sika olup ol­madıkları s oluşturulmuştur. Hadis rivayet et­mek takva ve Allah sevgisi dışında ona ehil olmak için özel nitelikler de gerektiren bir sa­nattır. Bu nedenle hadis edebiyatı tarihinde Hasan el-Basrî, Süfyan-i Sevrî, Abdullah Ibn-i Mübarek, Fudayl b. Iyaz ve Vaki ibn-ül Cerrah gibi hadiscilik nitelikleri ile tasavvufu birleştiren isimler de dahil dinî sadakati ve İslâm'a hizmeti çok iyi bilinen pek çok âlim ve mütefekkir sika muhaddis kabul edilme­miştir. (Sahih-i Müslim, Mukaddime, ss. 14-15). Bu mânada İmam Gazzalî'nin ismi de zikredilebilir. Bu tavır, Gazzalî ve benzeri hadis nakilcilerinin şahsiyetlerini karalamak anlamına asla gelmez. Hadis eleştirmenleri açısından bu kimselerin tek dezavantajı manevî tefekkür ve yoğunluklarına tamamen kendisini vermiş bu kimselerin sahih hadisi mevzu olandan ayırdedebilecek derecede bir meleke elde edememiş ve bu nedenle Hz. Muhammed @'e isnad edilen her hadisi kabul etme ihtimalleri bulunuyor olmasıdır. Bu ne­denle hadis eleştirmenleri akıl ve gönül nite­likleri belirgin olan ve İslâm toplumunda bü­yük hürmet gören bu tarz şahsiyetlere buna rağmen muhaddislik mevkiini vermemişler, onlardan nakledilen hadislerin sıhhatini ince­leme yönünde tavsiyede bulunmuşlardır.

Hz. Muhammed @'in hayatı haricinde nerede böyle bir tarafsızlık, dikkat ve ihtimam bulu­nabilir?

 

KISIM 7

 

MUCİZE MESELESİ

 

Mucize Nedir?

 

Mucizenin bazı tarifleri şöyledir:

1- Tabiat kanunları tarafından izah edileme­yen, menşe olarak tabiat ötesi yahut in­san kudretinden üstün bir kuvvet tarafın­dan ortaya konulan bir hâdise.

2- Dehşetengiz ve heyecanlandıncı, hariku­lade bir şahıs, şey ya da olay.

3- İnsan gücünün ötesinde, imkânsız bir fiil.

4- Bir şeyin benzerini yapmaktan muhatabı âciz bırakan şey.

Mantıken, imkânsızlığın derecesi arttıkça mucizenin büyüklüğü de artar. Mesela, birisi ömrünü tamamlayarak gözlerinizin önünde son nefesini verse ve doktorlar da bu kişinin ölümünü tasdik etse; daha sonra ceset, bir ruhani azizin "kalk!" emriyle, herkesin şaşkın bakışlan arasında canlanıp ayağa kalkarak yürüyüp gitse, biz buna "mucize" derdik. Fa­kat eğer ölünün dirilmesi, ceset morgda -di­yelim- üç gün kaldıktan sonra gerçekleşseydi buna daha büyük bir mucize derdik. Halbuki, ölü, cesedin mezarda parçalanıp, çürümesin­den yıllar veya asırlar sonra diriltilseydi, bu durumu hepsinden daha büyük bir mucize olarak nitelendirirdik.

 

Ortak Bir Özellik

 

İnsanoğlunun, en eski zamanlardan beri süre­gelen ortak özelliği, yönlerini Allah'ın Rızâ, Emir ve Gayesine yeniden çevirmeleri için ne zaman kendilerine bir Elçi gelse, insanların, gelen tebliğin harikuladeliğine bakmak yeri­ne, Allah'ın elçilerinden tabiat ötesi deliller, alâmetler göstermelerini istemek olmuştur.

Mesela, İsa aleyhisselâm "İsrailoğullan"na istikametlerini düzeltmelerini, meşruiyeti sa­dece şeklen sağlamak yerine Allah'ın Kanun ve Emirlerinin asıl özünü içlerine sindirmelerini tebliğ etmeye başladığında, halkı ondan risaletinin gerçek olduğunu ispatlayacak mu­cizeler göstermesini istediler. Bu durum Mat­ta İncili'nde şöyle kaydedilmiştir:

"O zaman yazıcılar ve Ferîsüerden bazıları-'Muallim, senden bir alâmet [âyet, işaret mucize] görmek isteriz.' diye cevap verdiler İsa da cevap verip onlara dedi; 'Kötü ve zina işleyİcİ nesil bir alâmet arar; ona Yunus pey-gamber'in alâmetinden [mucize] başka bir alâmet [mucize] verilmeyecektir." (Matta'ya göre İncil, 12:38-39).

İncil'deki kıssalardan öğrendiğimiz üzere as­lında pek çok mucize göstermiş olmasına rağmen İsa aleyhisselâm Yahudilerin bu ta­leplerini reddetmiştir.

İncil, Rableri tarafından gönderilen peygam­berlerin tabiatustü olaylarıyla doludur. Aslın­da, bütün bu "alâmetler", "hârikalar" ve "mu­cizeler" Allah'ın işleridir. Fakat bunlar O'nun beşerî temsilcileri tarafından yerine getirilmiştir. Dolayısıyla biz bunları Hz. Mu­sa veya Hz. İsa gibi peygamberlerin mucize­leri olarak vasıflandırıyoruz.

 

Bahane Aramaya Devam

 

İsa alayhisselâmın doğumundan 600 kadar yıl sonra, Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed @ Arabistan'da, Mekke'de dünyaya gelmiştir. Hz. Muhammed 40 yaşına geldiğinde vazife­sini açıkladığı zaman, birarada yaşadığı Mekke'Ii müşrikler -Yahudilerin kendilerine vaadedilen Mesih'ten istedikleri gibi- O'ndan da mucize göstermesini istediler. Sanki Arap­lar, Hıristiyan kayıtlarından bir sayfa koparıp aynen almışlardır. Zaten tarih tekerrürden ibaret değil midir?

"Dediler ki: 'Ona Rabbinden âyetler (muci­zeler) indirilmeli değil miydi?..." (29: 50).

"Madem ki sen Allah'ın peygamberi olduğu­nu söylüyorsun, Öyle bir marifet göstermeli, öyle bir iş becermelisin ki, normal insanlar onu yapmasın, ya da tabiat kanunlarına tam aykırı olsun. İşte böylece Allah'ın seni elçi seçmesi ve insanları hidâyete davet etmekle vazifelendirmesi kendiliğinden ispatlanmış olacaktır."

gu tür istekler üzerine peygamberlerin çoğu, Kur'an-ı Kerîm'in ifadesine göre âyetler ve sıradan insanların dilinde mucizeler olarak bilinen işaretler göstermiş, deliller sunmuş­lardır.

 

Alâmetler! Ne Alâmetleri?

 

"Mucize mi?" diye haykırır, "ne mucizesi is­tiyorsunuz? Siz kendiniz ortada değil misi­niz? Sizi Allah yaratmış, 'bir avuç topraktan meydana getirmiştir.' Eskiden küçüktünüz; bir kaç yıl önce hiç yoktunuz. Güzelliğiniz, kuvvetiniz, fikirleriniz var; 'birbirinize mer­hamet duyarsınız.' İhtiyarlık üzerinize çökü­yor; saçlarınız ağanyor; kuvvetinizi kaybedi­yorsunuz; sonra düşüyorsunuz ve yeniden yok oluyorsunuz." 'Birbirinize merhamet du­yarsınız.1 Söz burada beni âdeta çarptı. Allah sizi birbirinize acımak duygusundan mahrum edebilirdi. O zaman hâl ne olurdu? Bu bir bü­yük şahsî düşünce, olayların ruhuna orijinal bir bakıştır..." (Thomas Cariyle, On Heroes Hero-Worship and the Heroic in Hisîory [Kahramanlar, Kahramanlara Tapma Ve Tarihte Kahramanlık]).

Ne alâmetleri? Bunlar, kendi kafalarında ta­şıdıkları bazı Özel tür alâmetleri veya şapşal kafalarının dikte ettiği bir takım mucizeleri kastederler. Allah için herşeyi yaratmak-yap-mak mümkündür. Ancak, O birtakım budala­nın kaprislerine uyacak ya da onların yalan yanhş isteklerini yerine getirecek de değildir. O Kendi Âyetlerini (alâmetlerini) açıkça izah etmek ve bunları kabul etmeyenlerin akıbetleri hakkında uyarmak üzere kendi Rasûlü'nü göndermiştir. Bu yetmez mi?

Bunların talepleri genellikle şöyledir:

Hz. Muhammed @'den, kendi deyişleriyle,

"Göğe bir merdiven koyarak gözlerinin Önünde çıkıp Tanrı'dan bir kitap getirmesini" istediler. -"O zaman inanırız" dediler. Ya da, "Ordakİ dağı görüyor musun, onu altına çe­vir" -"O zaman inanırız" dediler. Yahut, "Çöllerden nehirler çıkart" -"O zaman inanı­rız" dediler.

Şimdi, müşriklerin mantıksız birtakım özel taleplerine karşı Hz. Muhammed @'in yumu­şak ve tatlı mantığına bakın: "Ben size bir melek olduğumu mu söylüyorum? Ben size Allah'ın hazinelerinin elimde olduğunu mu söylüyorum? Size söylediğim, yalnız bana vahyolunandır."

Rasûlullah @'in inkarcılara karşı vermekle emrolunduğu şu mükemmel ve vakur cevaba bakınız: "De ki, âyetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak bir uyarıcıyım!" (29: 50).

Aşağıdaki âyette Rasûlullah @'den, onların tutuşan aptalca ve putperest mantalitelerinden kaynaklanan, hususî bir alâmet veya mucize istemek gibi münafıkça taleplerine karşı bir mucize olarak bizatihi Kur'ân-ı Kerîm'i gös­termesi istenmektedir. Aslında, bütün muci­zeler "âyeflerdir; ve onların hâlâ alâmet iste­melerinin arkasında yatan saik inançsızlık, şüphecilik ve iman eksikliğidir. Onlara: "Kur'ân'a bakın" ve yine "Kur'ân'a bakın!" denmiştir. (A. Deedat, Al-Qur'an The Miraç-le ofMiracîes).

"Kendilerine okunan Kitabı sana İndirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz, İman eden bir topluluk için bunda bir rahmet ve öğüt var­dır." (29: 51).

 

Kendi Kendini İspat

 

Azınlıkta olan gayriciddî bazı insanlar, Al­lah'ın Rasûlü @'nden mucize göstermesini defalarca istediğinde O, mucize olarak Yüce Allah'tan gelen Tebliği, Kur'ân'ı göstermiş­tir, "mucizeler mucizesini"ni. Ve hikmet sa­hipleri, ilim, irfan ve aklı selîm sahipleri, bizzat kendilerine saygısı olanlar Kur'ân-ı Kerîm'in hakiki bir mucize olduğunu anlamış ve kabul etmiştir.

Kur'ân'da şöyle denmiştir: "Hayır, o (Kur'ân), kendilerine bilgi verilenlerin gö­ğüslerinde (ışıldayan) apaçık âyetlerdir. Bi­zim âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr et­mez." (29: 49).

 

Önceki Peygamberlerin Mucizeleri

 

"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gön­derdik. Salih onlara: 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yok­tur. İşte size Rabbinizden kesin bir delil: Bu Allah'ın dişi devesi size bir mucizedir (alâmettir). Bırakın onu, Allah'ın toprağında otlasın, ona bir kötülük etmeyin ki, sizi acı bir azâb kuşatmasın." (7: 73).

Yukarıdaki âyetin birinci cümlesinde bahse­dilen "kesin deliliden, ikinci cümlede "muci­ze/âyet" (işaret) olduğu bildirilen "dişi de-ve"nin kastedildiği açıkça anlaşılıyor. Şuara sûresinin 154 ve 155. âyetlerinde Semûd kav minin, Salih aleyhisselâmdan böyle bir mucize istedikleri kaydedilmİşir. Hz. Salih de kendisinin Allah'ın Rasûlü olduğunu ispatla­mak üzere dişi deveyi kendilerine takdir etti. Burada görüldüğü gibi, dişi deve ile ilgili olay kesinlikle "mucizeler" tarifine girmekte­dir. Benzeri mucizeleri, diğer pek çok pey­gamberin kendi peygamberliklerini ispatla­mak amacıyla göstermeleri kavimleri tarafın­dan istenmişti. Dişi devenin mucize şeklinde doğmasının bir başka delili, bu hayvana do-kunulmasıyla ilgili Hz. Salih'in ikazıdır. Hz. Salih bu deveye kötü niyetle dokunmak iste­yenlere, bunu yaptıkları takdirde Allah'ın azabına uğrayacaklarını söylemiştir. Ayrıca, buna serbestlik tanımalarını işemiş ve istediği arazide otlamasını emretmiştir. Belli ki, böy­le bir şey Semûd kavmi tarafından da "muci­ze" olarak kabul edildikten sonra onlara me­rasimle takdim edilmiştir. Semûd kavminin, bu dişi devenin uzun müddet aralarında dolaşmasına, otlamasına ve varılan anlaşmaya göre, dişi deve ile diğer bütün hayvanların nöbetle şerek dereden su içmelerine izin ver­mesi de "mucize"ye hiç olmazsa bir parça inandıklarını gösteriyor. Semûd kavmi uzun süre düşünüp taşındıktan sonra bu dişi deveyi öldürdüler. Burada unutulmamalıdır ki, Hz, Salih ne iktidar sahibiydi ne de olağanüstü güce haizdi. Görünüşte Semûd kavmi için korkulacak herhangi bir şey yoktu. Ama dişi deveden korktukları bir gerçekti. Onlar bu hayvanın arkasında mutlaka insanüstü bir kuvvetin olduğu kuşkusuna kapılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu dişi devenin nasıl oldu­ğu ve nasıl vücuda geldiği açıklanmamıştır. Herhangi bir sahih hadiste de buna dair bir kayıt yoktur. Onun için, Kur'ân'ı tefsir eden­lerin bu dişi devenin doğuşuna dair yürüttük­leri fikirlere müslümanların inanmaları ge­rekmiyor. Fakat, her şeye rağmen, dişi deve­nin bir mucize olduğu Kur'ân-ı Kerîmle sa­bittir.

 

Ölülerin Diriltilmesiyle İlgili Mucize

 

"Ya da altı üstüne gelmiş, ıpıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) De­mişti ki: 'Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?' Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı da sonra onu diriltti. (Ve Ona) Demişti ki: 'Ne kadar kaldın?' O: 'Bîr gün veya bir günden az kaldım' demişti. (Allah ona:) 'Hayır, yüz yıl kaldın, böyley­ken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bo­zulmamış; eşeğine de bir bak (bunu yapma­mız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiiyoruz? demişti. O, kendisine (bunlar) apaçık belli ol­duktan sonra demişti ki: '(Artık şimdi) Öğre­niyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç ye-tirendir." (2: 259).

Burada bahsedilen kişinin, kim veya kasaba­nın neresi olduğunu tartışmak gereksizdir.

Burada Önemli olan bir kişinin 100 sene öl-diirülüp diriltilmesidir. Ayrıca, asıl dikkat ilmesi gereken Allah'ın yaptıklarına, Özel­likle ölüleri dirilttiğine hayret eden bir kişiye verilen ders ve hidâyettir. Kişi ve yerleri tes-hit etmek için bizde ne herhangi bir imkân vardır ne de buna lüzum vardır. Fakat, Kur'ân'm daha sonraki ifadelerinden, bahse konu olan kişinin bir peygamber olduğu orta­ya çıkmaktadır. Âyetin ifadesinden, söz ko­nusu kişinin, tekrar dirilişe inanmadığı veya bu konuda şüphe duyduğu mânasından ziya­de, onun da diğer peygamberler gibi, hakikati kendi gözleriyle görmek istediği anlaşılmak­tadır. Ölü bir kimsenin yüz sene sonra tekrar hayata dönmesi Allah'ın kudretinin inkâr edilmez deliliydi.

 

Hz. Eyyûb İçin Şifa Çeşmesi

 

"Kulumuz Eyyûb'u da hatırla. Hani o Rabbi-ne: 'Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi' diye seslenmişti. O'na, 'ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su.'(dedik)" (38: 41-42).

Yani, Hz. Eyyûb, Allah'ın emriyle yere aya­ğını vurur vurmaz oradan bir su fışkırdı. Bu sudan içerek ve bundan yıkanarak uzun müd­det süren hastalığından kurtulacak, şifa bula­caktı. Hz. Eyyûb'un ağır hasta olduğu kuvvet­le muhtemeldir. İncil'de de Hz. Eyyûb'un bü­tün vücudunun sivilce ve çıbanbaşlarıyla do­lu olduğu belirtilmiştir.

 

Hz. ibrahim'in Mucizeleri Dört Kuşun Diriltilmesi

 

ibrahim: 'Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceği­mi bana göster!1 dediğinde, Allah: 'Yoksa jman etmiyor musun?' dedi. İbrahim, 'Evet ırnan ediyorum. Lâkin kalbim mutmain olsun dıye istiyorum' dedi. Allah: 'Dört kuş al ve unları parça parça et. Sonra onun her parça­mı bir dağın üzerine bırak ve sonra onları

çağır. Sana koşarak gelirler!' Bil ki, Allah aziz ve hakimdir." (2: 260).

 

Hz. İbrahim'in Yaşlılığında Evlât Sahibi Olma Arzusu

 

"Ayakta duran İbrahim'in zevcesi güldü. Biz de ona İshak'ı, onun ardından da Yakub'u müjdeledik. İbrahim'in zevcesi, 'vay başıma, ben bir koca karı ve şu zevcim de ihtiyarken çocuk mu doğuracakmışım? Bu çok acayip bir şeydir' dedi. Misafirler, 'Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey ehl-i beyt, Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir. Allah asıl hamde layık, hayır ve ihsanı çok olandır!' dediler." (11:71-73).

 

Hz. İbrahim'in Ateşten Korunması

 

"Kavmi, 'O'nun için bir bina yapın ve onu ateşe atın' dedi. Ona bir tuzak kurmak İstedi­ler. Biz de onları zelil ve alçak kıldık." (37: 97-98)

 

Hz. Musa'nın Mucizeleri

 

"Sonra Musa ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle, apaçık hüccet ve burhan ile gönderdik." (23: 45).

Bu âyette, "âyetler"den sonra "apaçık hüccet ve burhan" sözcüklerinin kullanılması iki şe­kilde tefsir edilebilir. Ya bu âyetler, Hz. Mu­sa ile Hz. Harun'un Allah'ın peygamberleri olduğunu gösteren "apaçık deliller" idiler. Ya da her iki peygamber "âyetler" (İşaretler)in dışında (yani asa mucizesinin dışında) başka mucizelerle de Mısır'a gönderildiler. Burada "açık hüccet" Hz. Musa'nın asası olabilir. Çünkü bunun sayesinde meydana gelen mu­cizeler, her iki kardeşinin Allah'ın peygam­berleri olduğunu çoktan ispatlamıştı.

 

Hz. Musa'nın Asası

 

"Musa: 'Siz atın!' dedi. Sihirbazlar değnek ve iplerini attıkları zaman insanların gözlerini büyülediler, dehşete düşürdüler ve büyük bir sihir meydana getirdiler. Biz de Musa'ya 'âsânı yere at!' diye vahyettik ve âsâ hemen onların uydurduklarını yutuverdi." (7: 116-117).

Yukarıdaki âyetlerden, Hz. Musa'nın asasının, sihirbazların attığı ve yılanlar ile ej­derha gibi gözüken değnek ve ipleri toplayıp yuttuğu anlaşılmamalıdır. Kur'ân-ı Kerîm burada demek istiyor ki, âsâ, yılan haline gel­dikten sonra sihirbazların tılsım ve sihrini yutmaya başladı, yani yalancılıklarına son verdi.

 

Firavun Ve Sülalesine Uyarıcı Nitelikteki Azaplar

 

"Biz Firavun ve cemaatını belki akıllarını başlarına alırlar diye kuraklıkla ve mahsulle­rin kıtlığı ile tutup sıktık. Onlara bir iyilik ge­lince 'Bu bizim hakkımızdır' derler. Bir fena­lık isabet etse Musa ve onunla beraber olan­lara uğursuzluk yüklerlerdi. Gözünüzü açın ki, onların uğursuzlukları Allah tarafmdandır. Fakat çoğu bunu bilmez. Ve bizi büyülemek İçin de mucize getirirsen getir, biz sana iman etmeyiz' dediler. Bunun üzerine biz de onla­ra, tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik." (7: 130-133).

Firavun ve taraftarları inatçılığın son haddine varmışlardı. Firavun ve yandaşları, sihir ol­madığı apaçık olan olayları da sihir ve büyü olarak nitelendirmek suretiyle inatçılığın en katı örneğini veriyorlardı. Bütün bir memle­kette kıtlığın baş gösterip toprağın ürün ver­memesinin bir sihirbazın büyüsünün neticesi olabileceğine aptal kişiler bile inanamazdı. Bundan dolayıdır ki, Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur.

"Firavun ve kavmine O'nun risaletine delâlet eden mucizelerimiz geldiğinde, 'bu apaçık bir sihirdir' dediler. Nefisleri buna inandığı halde zulüm ve kibirlerinden dolayı inkâr et­tiler. Habibim bak ki, fesatçıların akıbeti na­sıl oldu." (27: 13-14).

Yukarıdaki âyetlerde sözü edilen tufan, her­halde doluların da yağdığı şiddetli yağmur ve kasırgadır. Gerçi tufan çeşitli şekillerde ola­bilir, ama biz bundan dolu fırtınasını anlıyo­ruz ki İncil'de benzeri ifadeler kullanılmıştır Ayetlerde kullanılan diğer bir kelime "kummâl"dir ki, bunlar haşerat; sivrisinek ve' zirai mahsuller ile hububata büyük zarar ve­ren çekirge ve böcekler anlamına gelir. (Kar­şılaştırmak için Bk. Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 7: 12).

 

Dokuz İşaret

 

"Biz Musa'ya, açıkça görülen dokuz (işaret) vermiştik. Siz artık kendiniz İsrailoğullarma sorun ki, onlar (âyetler) geldiğinde Firavun dedi ki: 'Ey Musa, senin mutlaka bir sihirbaz olduğunu sanıyorum!' Musa ise dedi ki: 'Sen çok iyi biliyorsun ki, bu basiret verici işaret­leri yer ve göklerin Rabbinden başka kimse indirmemiştir.Ve ey Firavun, sen muhakkak azaba uğramış bir adamsın!" (17: 101-102).

Burada bahsedilen dokuz âyet veya işaretten A'râf sûresinde de sÖzedİIdiğini daha önce görmüştük. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1- Yılana dönüşen asa.

2- Beyaz el, ki koltuktan çıkarılınca güneş gibi parlamaya başladı.

3- Sihirbazların sihrini herkesin Önünde kırmak.

4- Bütün ülkede kıtlığın başlaması,

5- Tufan veya dolu fırtınası.

6- Çekirge sürüsü.

7- Böcekler,

8- Kurbağalar,

9- Kan.

Burada Hz. Musa'nın verdiği cevap dikkate değerdir. Hz. Musa demek istiyordu ki, bir ülkede açlık ve kıtlığın baş göstermesi, yüz binlerce kilometrelik araziye kurbağaların saldırması ve bütün ülkede zirai mahsuller ile hububatın çekirge ve böcekler tarafından ta­lan edilmesi ve buna benzer diğer olayla, her­hangi bir sihirbazın büyüsü olamazdı. Aslın­da bu şeyler insan gücünün çok ötesindeydi. Ayrıca eğer bunlar büyü olsaydı, her âfet ve belâdan  önce  Hz.  Musa'nın  Firavun  ve âvânesinin ikaz etmesine de göz yumulmaz-dı. Hz. Musa'nın açık ifadeleriyle peşinen bahsettiği âfetlerin ve olayların aynen vuku bulmasını gördükten sonra da bunların yeryü­zü ve göklerin hâkimi olan Allah tarafından yapıldığına inanmayan bir kişinin akli denge­sinin yerinde olması şüphelidir.

 

Asâ İle Denizin İkiye Ayrılması

 

"Andolsun, biz Musa'ya; 'Kullarımla gecele­yin yola çık. Onlara denizde kuru bir yol aç. Size yetişmelerinden korkma!' diye vahyet-tik." (20: 77).

Bu olay, Allah Teâlâ'nm en sonunda, "kulla­rım" diye vasfettiği İsrailoğullarının ve diğer müslümanlann Mısır'dan çıkması için bir ge­ce tayin ettiği zaman meydana gelmiştir. On­lara belirli bir yerde toplanmaları ve bir ker­van gibi yola çıkmaları söylenmişti. Onlar tam Sina yarımadasına giderken geçmek zo­runda oldukları Kızıldeniz sahillerine ulaştık­larında, Firavun büyük bir ordu ile onların peşinden geldi. Şuarâ sûresinde belirtildiği gibi, muhacir kafilesi denizle düşman arasın­da sıkışmıştı: "Bunun üzerine Musa'ya: 'Asanı denize vur!" diye vahyettik; vurunca, deniz yarılıverdi ve her iki yanı büyük bir dağ gibi yükseldi." (26: 62-63).

Böylece, kafilenin geçmesi için sadece deniz yarılmakla kalmadı, ayrıca ortasından kuru bir yol da açılmış oldu. Bu, açık ve bariz bir mucizedir. Bu olayı, kendilerince "bilimsel" şekilde yorumlamaya çalışan ve bunu bir med-cezir vak'ası olarak gösterme hevesinde olanların yanlışlığı kendiliğinden ispatlanmış oluyor. Çünkü med-cezir vak'asında sular her iki tarafta dağ gibi durmaz ve ortalarından kuru bir yol açılmaz.

Bu âyette "büyük bir dağ" için "tavdi'l-âzîm" kelimeleri kullanılmıştır. Tavd, Arapça'da "yüksek dağ" demektir. Bir de buna "azîm" (büyük) sıfatı eklenmiştir. Demek yükselen dalgalar çok büyüktür. Sonra bu işin, sadece Hz. Musa'nın emrindeki İsrailoğultarı ve di­ğer iman sahiplerinin büyük kafilesinin geçirilmesi değil, aynı zamanda Firavun'un büyük ordusunun da boğulması için yapıldığını dü­şündüğümüz zaman gerçek daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü su dağlan, med-cezir gibi birkaç dakikalık bir süre için oluşmamıştı. Bu dağlar uzun bir zaman sabit bir şekilde durmuş olacak ki, önce Hz. Musa ve yüzbinlerce kişilik kafilesi açılan yoldan geçmiş ve daha sonra Firavun'un bütün ordu­su bunun ortasına kadar varabilmişti. Deniz kabarması, kasırga ve med-cezir gibi olaylar­da rüzgâr ne kadar şiddetli olursa olsun ya da tabiatın değişimi ne kadar etkileyici olursa olsun, denizin sularını bu şekilde bıçak gibi ikiye ayırarak dağlar haline getiremezler. Ay­rıca, Tâhâ sûresinde geçen "onlara denizde kuru bir yol aç!" ifadesini de gözardı edeme­yiz. Şayet bu geçici bir tabiat vakası olsaydı, açılan yol mutlaka sulu, ıslak ve çamurlu ola­caktı, ki buralardan insanların geçmesi kolay olmayacaktı. Oysa, sulu kum, toprak veya ça­murdan zerre kadar eser kalmadığı burada açıkça beyan edilmiştir.

"Ve üstünüze kudret helvası ile bıldırcın in­dirdik." (20: 80).

Kitab-ı Mukaddes'in İfadesine göre, İsrailo-ğulları, Mısır'dan çıkıp Elim ve Sina arasın­daki çölden geçerken, yiyecek ve içecek stokları tamamıyla tükenmiş ve herkes açlık tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. İşte o sıra­da Allah tarafından İsrail oğullarına "menn ve selva" (kudret helvası ve bıldırcın) indiril­di. Allah'ın bu ihsanı, kafilenin Filistin'e varı­şına kadar tam 40 yıl devam etti. (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 3: 7-9; Yeşu, 5: 12; Sayı­lar, 11: 7-9). "Musanın İkinci Kitabı" Çıkış'ta kudret helvası ile bıldırcın şöyle tarif edilmiş­tir:

"Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çı­kıp ordugâhı kapladılar, ve sabahleyin ordugâhın etrafında çiğ düşmüştü. Ve düş­müş olan çiğ kalkınca, işte, çölün yüzünde, toprağın üzerinde kırağı gibi küçük, yuvarlak bir şey vardı. Ve İsrailoğulları görüp birbirle­rine dediler: Bu nedir? Çünkü o nedir bilmediler Ve Musa onlara dedi: Bu, Rabbin ye­mek için size verdiği ekmektir...Ve İsraİlevi onun adını Man [menn] koydular; ve o kişniş tohumu gibi beyaz, ve lezzeti ballı yufka gibi idi." (Çıkış, 16: 13-15,31).

"Kavın dolaşır, ve onu devşirirlerdî, ve değir­mende Öğütürler, yahut havanda döverlerdi, ve tencerede haşlar, ve ondan pideler yapar­lardı; ve tadı taze yağ tadı gibi idi. Ve gecele­yin ordugâh üzerine çiğ indiği zaman, üzeri­ne man [menn] inerdi." (Sayılar, 11: 8-9).

Görüldüğü gibi, bu da bir mucize idi. Çünkü İsrailoğullarının uzun yolculuğu 40 yıl sonra sona erince bu semavi yemeğin gelmesi de aniden sona ermiş oldu. Bahse konu olan böl­geleri gezmiş ve görmüş olanlar biliyorlar ki buralarda ne kudret helvası ve ekmeğinin ya­pılmasında kullanılan "menn" bulunuyor, ne de o kadar çok sayıda bıldırcın. İlim adamları ve araştırmacılar İsrailoğullarının muhteme­len geçtikleri bütün çöl ve ovaları baştan başa incelemişlerdir ama ne çok sayıda bıldırcın ne de "menn" veya buna benzer herhangi bir gıda maddesi bulmuşlardır.

 

Hz. Süleyman'ın Mucizeleri Kuşların Dilini Bilmesi

 

"Süleyman, Davud'un yerine geçti ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şey verildi; muhakkak ki bu, apaçık, Allah'ın gözle görünen bir lütfudur." (27: 16).

Kiîab-ı Mukaddes Süleyman peygamberin kuşlar ile hayvanların dilini bilip bilmediği konusunda kayıtsız kalıyor. Ancak İsrailoğul­larının rivayetlerinde bu husus açıklıkla ifade edilmiştir. (Bkz., Jewish Encyclopaedia, c. XI, s. 439).

 

Emrine Cinlerin Verilmesi

 

"Birgün Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu kendi huzurunda toplandı ve hepsi belirli bölüklere ayrılıp dağıtıldı." (27: 17).

 

Sab'a Melikesinin Tahtının Anında Getirilmesi

 

"Kendinde kitaptan bir ilim olan (zât): 'Ben onu, gözünü yumup açıncaya kadar sana geti­ririm' dedi. Süleyman, melikenin tahtını kar­şısında görünce: 'Bu, Rabbimin fazlıdır. Rab-bim beni şükür mü veya nankörlük mü ede­ceğim diye imtihan etti. Şükreden ancak ken­di menfaatma şükreder. Nankörlük edenin işinden Rabbim tamamen müstağnidir. O çok kerem sahibidir!' dedi." (27: 40).

 

Hz. Yunus Kıssasının Mucizevî Yanı

 

"Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamber­lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binip kaç­mıştı. Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çekti­ler de kaybedenlerden oldu. Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu. Eğer Rabbini teşbih edenlerden olmasaydı, insan­ların tekrar dirilecekleri güne kadar balığın kamında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisi­ni dışarı çıkardık. Ve üstüne kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik." (37: 139-146).

Hz. Zekeriyya'nın İhtiyar Karısının Çocuk Doğurması

"...Ey Rabbim, kendi tarafından bana bir oğul ihsan et! Bana ve Yakub hanedanına mi­rasçı olsun. Ey Rabbim, onu kendi rızana lâyık kıf!' dedi. 'Ey Zekeriyya! Biz seni, adı Yahya olan bir evlât ile müjdeleriz.. Ondan evvel hiç kimseyi bu İsimle isimlendirmemiş-tik!' diye nida olundu. Zekeriyya: 'Ey Rab­bim! Benim nasıl oğlum olur? Karım kısır ve ben de ihtiyarlığın son haddine vardım!' de­di. (Nida eden melek:) 'Öyledir, ama Rabbin, bu bana kolaydır. Sen hiçbir şey olmadığın halde daha önce seni yaratmıştım, buyurdu' dedi.  Zekeriyya:   'Ey Rabbim!  Bana bir alâmet göster!' dedi. (Melek): 'Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşamamandır.' dedi." (19: 5-10).

 

Hz. İsa'nın Mucizeleri

 

İsa'nın Babasız Doğması

 

"Meryem'in oğlu İsa'yı da, anasını da, bir mucize kıldık. Onları suları bol, güzel ve yüksek bir yerde iskân ettik." (23: 50).

Dikkat edeceğiniz gibi, burada Hz. İsa'nın bir mucize ve Hz. Meryem'in ayrı bir mucize ol­duğu, ya da Hz. İsa ve annesinin iki mucize olduğu değil, ikisinin birleşerek "bir mucize" olduğu vurgulanmıştır. Her ikisi bir arada başlı basma bir âyet veya mucize olduğuna göre, burada Hz. İsa'nın babasız doğması ve Hz. Meryem'in normal olarak herhangi bir er­kek tarafından hamile kalmadan çocuğu do­ğurması buna birer delil olarak gösterilmiş­lerdir.

"Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla araşma bir perde çekmişti, O'na ruhumuzu (Cebrail) gönderdik de, kendisine tastamam bir İnsan şeklinde göründü. Me-yem, O'na: 'Eğer Allah'tan korkanlardan isen, senden Allah'a sığınırım' dedi. Melek: 'Sana tertemiz bir erkek evlât vermek için Rabbinin gönderdiği bir elçiyim.' dedi. Meryem: 'Na­sıl olur da benim oğlum olur? Bana bir beşer eli dokunmamıştır. Ve ben iffetsiz de deği­lim.1 dedi. Melek: 'Söylediğin gibisin. Fakat Rabbin: Bu hükmolunmuş bir emirdir! buyu­ruyor.' dedi. Meryem İsa'ya hamile kaldı. Ve ailesinden uzak bir yere çekidi. Doğum san­cısı ona kuru bir hurma ağacının yanında gel­di. 'Keşke bundan Önce öleydim de şimdiye kadar unutulmuş olaydım' dedi." (19: 16-23).

Bir başka âyette: "Meryem: 'Rabbİm! Bana bir erkek dokunmamışken benim nasıl çocu­ğum olacak?' dedi. Allah: 'İşte böyle, Allah neyi dilerse yaratır. Birşey yapmaya karar verince, ona 'Ol!' der, o da hemen oluverir.' buyurdu." (3: 47).

İlk âyette zikredilen "uzak yer", Beytü'l-lahm'dır. Hz. Meryem'in oraya gitmesi gayet tabiîydi. Meryem, İsrailoğullarının en kutsal ailesine mensup olan Kudüs'e kendisini Al­lah'a İbadete adadığı bir sırada birden bire ha­mile kalmıştı. Böyle bir durumda, ibadet etti­ği yerde kalmaya devam etmesi, bu arada ha­mileliğinin de belirmesi halinde, sadece ailesi değil, bütün toplum, onun hayatım çekilmez hale getireceklerdi. Bu sebeple, Hz. Meryem, bu zor imtihandan başarıyla geçebilmek için hücresini terkedip Beytü'l-lahtn'e gitti. Böyle­ce, hamilelik müddeti sona erinceye kadar in­sanlar tarafından lânetlenmekten ve aşağılan­maktan kurtulacaktı. Bu olay, başlı başına, Hz. İsa'nın babasız doğduğunun büyük bir delilidir. Eğer her şey normal olsaydı, kendisi evli olup, kocasının çocuğuna hamile kalsay­dı; evini, barkını, koca evini, memleketini, kısacası, her şeyini bırakıp çocuğunu doğur­mak üzere uzak bir yere gitmesi gerekmezdi.

Bu arada, Hz. Meryem'in, içinde bulunduğu zor şartları da gözden geçirmeliyiz. Âyetlerin sonunda yeralan sözler bu durumun vehame-tini gözümüzün önüne getirmektedir. Hz. Meryem bu sözleri, doğum sancısının şiddeti yüzünden söylememişti. Asıl korktuğu, Al­lah'ın onun için hazırladığı imtihanı başara-mamasıydı. Hamileliğini nasıl olsa başarıyla tamamlamıştı. Şimdi bundan sonra doğacak çocuğun durumu önemliydi. Doğacak çocuk ne olacaktı? Onun doğumu nasıl İzah edile­cekti? Hz. Meryem'i kaygılandıran mesele İş­te buydu. Meryem sûresinin 24. âyetinde me­lek, Hz. Meryem'i, "mahzun olma!" diyerek teselli etmektedir. Bu sözler duruma daha da açıklık getirmektedir. Evli bir kadın çocuk doğururken ne kadar sancı çekerse çeksin, onun mahzun veya üzgün olmasına gerek yoktur.

 

Yeni Doğan Bebeğin Beşikte Konuşması

 

"Meryem kucağında İsa olduğu halde kavmine geldi. Onlar: 'Ey Meryem sen acaip bir şey yapmışsın. Ey Harun'un kızkardeşi, senin baban fena adam değildi. Anan da İffetsiz de­ğildi' dediler." (19: 27-28).

Hz. İsa'nın mucizevî bir şekilde doğmuş ol­masına inanmayan kişi ve çevreler, yukarıda­ki âyeti nasıl izah edebilirler? Yani, Hz. Mer­yem'in, çocuğunu alıp kavmi arasına dönme­sinden sonra onların onun üstüne neden yürü­düklerini, onu niçin azarladıklarını söyleyebi­lirler mi? Daha bitmedi; şu ifadeye de dikkat edilmelidir:

"Bunun üzerine Meryem ona (İsa) işaret etti. Kavmi: 'Biz beşikteki çocukla nasıl konuşu­ruz?'dedi." (19: 29).

Kur'ân-ı Kerîm'i, kendi sözde "bilimsel" gö­rüşlerine göre tefsir etmeye çalışan kimselere göre, Hz. Meryem ile kavmi arasındaki tartış­ma Hz. İsa'nın bebeklik değil, delikanlılık ça-ğında yapılmış ve îsailoğullarımn yaşlı başlı mensupları güya şöyle demişler: "Biz dünkü çocuk (yani hayli genç) ile ne konuşalım?" Fakat Kur'ân'ın âyetlerinin siyak ve sibakını gören herkes anlayacaktır ki bu saçma tevil, sadece gerçekleşmiş olan bir mucizeden kur­tulmak için yapılmıştır. Bu tür itirazlarda ve tevillerde bulunanlar, Hz. Meryem'in kavmi­nin kendisine saldırması ve hakaret yağdır­masının gerçek sebebini, şart ve zamanını görmezlikten gelmektedirler. Kavmi, babasız bir çocuğun doğması üzerine öfkesini ancak olay taze iken belirtebilirdi. Hz. İsa'nın genç­liğinde böyle bir münakaşanın yapılmasının anlamı yoktur. Sûrenin, bu olaydan hemen önceki ve sonraki âyetlerinde de durum açık­lık kazanmış olmaktadır. Ayrıca, Al-i Imrân sûresinin 46. ve Maide sûresinin 110. âyetleri de Hz. İsa'nın gençliğinde değil, be­şikte bebek iken konuştuğunu bütün açıklı­ğıyla ifade etmiştir. Bu âyetlerin ilkinde, me­lek, Hz. Meryem'e bir çocuğunun olacağını müjdelerken, bu çocuğun beşikte konuşacağı­nı söyler. İkinci âyette ise, Allah Teâlâ, Hz. İsa ile kelâm ederken, kendisinin beşikte ve yetişkin iken konuştuğunu hatırlatır. Şimdi Meryem sûresinin diğer âyetlerine bakalım.

"Çocuk (İsa): 'Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi. Ve beni peygamber yaptı. Beni nerede olursam mübarek kıldı... Hayatta ol­duğum müddetçe bana namazı ve zekâtı em­retti. Beni anneme hayırlı ve hürmetkar kıldı zorba bir bedbaht yapmadı." (19: 30-32).

Burada görüldüğü gibi, Hz. İsa sadece "anne­me hayırlı ve hürmetkar" deyimini kullan­mıştır. Bu da, Hz. İsa'nın babasının olmadığı­nın başka bir delilidir. Bunun dışında, Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İsa'dan söz edilirken hiçbir zaman babasmın adı verilmemiş, aksi­ne kendisinin "İbn-i Meyem" (Meryem oğlu) olduğu belirtilmiştir.

"Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de, Allah'ın selâmeti üzerimdedir." (19: 33).

İşte, Hz. İsa'nın varlığıyla İsrailoğullanna su­nulan "âyet" veya mucize buydu. Yüce Al­lah, İsrailoğullarmm kötü amel ve günahla­rından dolayı kendilerini ibret verici şekilde cezalandırmadan önce bütün delillerini ortaya koymak istiyordu. Bu amaçla, Harun ailesin­den, Kudüs'te Hz. Zekeriyya'nın velayeti al­tında mabette kendisini ibadete adayan bakire bir kızı çocuk sahibi kıldı. Böylece, Meryem bu çocuğuyla halkın önüne çıkınca büyük bir heyecan fırtınası esecekti ve herkesin dikkati­ni celbedecekti. Nitekim, beklendiği gibi her­kes, heyecan, merak ve öfke içinde Hz. Mer­yem'e hücum edip etrafını sarınca, Allah yeni doğan bebeği konuşturdu ki, bu bebek büyü­yüp peygamberlik mertebesine yükselince, pek çok kişi, bebek iken konuştuğuna şahit olduklarını belirterek ona ve Allah'ına itaat edebilsinler. Fakat buna rağmen İsrailoğulları cehalet, dalâlet ve inatçılıklarını sürdürdükle­ri için kendilerine eşi görülmemiş bir ceza verilecekti.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de Yeralan Hz. İsa'nın Diğer Mucizeleri

 

"Onu (İsa'yı) İsrailoğullanna peygamber olarak gönderecek ve onlara şöyle diyecek: 'Si­ze, Rabbinizden bir mucize ile geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapaca­ğım, içine lifleyeceğim ve o, Allah'ın izniyle gerçekten kuş olacaktır. Yine Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve abraşı (alaca illetini) İyileştireceğim, ölüleri dirilteceğim; evleri­nizde ne yediklerinizi ve evlerinizde ne birik­tirdiklerinizi anlatacağım. Eğer Allah'a iman edenlerdensenız bunda sizin için gerçekten bir delil vardır." (3: 49).

 

Hz. Muhammed @ Ve Mucizeleri Kur'ân Başlı Başına Bir Mucizedir

 

"Kendilerine bir âyet getirmediğin zaman: 'Düşünüp uydursaydın ya!' derler. De ki: 'Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolu-nana uyarım; bu Kur'ân âyetleri, Rabbiniz ta­rafından gelen kalp gözlerinizi açacak apaa-çık delillerdir, bir de inanan kimselere hida­yet ve rahmettir." (7: 203).

Kâfirler alaylı bir şekilde Rasûlullah @'e so­ruyorlardı: "Madem ki sen kendinin bir nebi olduğunu söylüyorsun, o zaman bîr mucize göster de görelim! Niye kendine göre bir mu­cize uydurmadın?"

Buna karşılık, Rasûlullah @'in verdiği cevap şuydu: "Ben öyle bir görevde değilim ki, benden talepte bulunulduğu veya canım iste­diği an mucize çıkarıvereyim. Ben sadece Al­lah'ın elçisiyim. Benim vazifem de beni size peygamber olarak göndermiş olanın emrine ve talimatına uymaktır. Bana mucizeler ihsan edilmemiştir. Ancak bana mucize türünden bir şey gelmiştir, ki bunun adı da Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bunda hidâyet var, basiret var. Buna uyanlar doğru yolu ve kurtuluşu bulur­lar!"

 

Hz. Peygamber Bizzat Mucize Meydana Getirmeye Kadir Değildi

 

'Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır gel­diyse, onlara bir âyet (mucize) getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdi­ven dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden ol­ma!" (6: 35).

Burada Hz. Peygamber @'in hâlet-i ruhiye-sinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber uzun müddet dil dökmesine ve her türlü çaba har­camasına rağmen Arapların bir türlü doğru yolu bulmamasına, tek Allah'a itaat etmeme­sine bazan çok içerlerdi. Ve bu gibi anlarda Allah tarafından herhangi bir alâmet veya mucize gelmesini dilerdi. Onun fikrine göre, kâfirler bu mucizeyi gördükten sonra kötü yoldan ayrılıp Allah'a itaat etmeye başlayabi­lirlerdi. Peygamber efendimiz @'in bu dilek ve isteklerine işte burada cevap verilmiştir. Burada Yüce Allah, Hz. Peygamber @'e şöy­le hitap ediyor: "Canını sıkma ve sabırsızlan­ma. Biz bu işi nasıl yürütüyorsak ona kanî ol­malısın. İş mucizeye kalsaydı, bunu biz yap­maz mıydık sanıyorsun? Ama Biz biliyoruz ki, Bizim yaratmak istediğimiz ideolojik ve ahlâkî inkılâb ile dürüst bir medeniyet, muci­zelerle gerçekleşmez. Yine de, insanların ca-hillİğİ ve kayıtsızlığı canını sıkmaya devam ederse, mucizeler yapmak için kendin uğraş­malısın. Mümkünse, yerin dibine in, ya da göklere çık ve kâfirleri ikna edebileceğini sandığın mucizeler getir. Fakat bu hususta ümidini bize bağlama. Biz bu tür işlerde sana yardımcı olamayız."

 

Hz. Peygamber @'in En Büyük Mucizesi: Kur'ân-i Kerim

 

"Müşrikler: 'Rabbİnden bize bir âyet (mucİ-ze) getirmeli değil mi?1 dediler. Onlara, ev­velki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi?" (20: 133) .

Yani, bir ümmî (Hz. Peygamber)nin, geçmiş­teki bütün semavî kitapların emir ve talimatı­nın özü ve cevheri bulunan bir Kitab'ı getir­miş olması kendi başına bir mucize değil mi­dir? Bu İlâhi Kİtap'ta, insanların hidâyet ve kurtuluşu için her şey yer alıyor; üstelik dili ve ifadesi, çöldeki bedevilerin bile rahat anla­yacağı kadar açık ve sade oluyor.

"Bundan önce, sen, ne bir kitap okuyor, ne de onu elinle yazıyordun; okuyup yazmasını bu­seydin, ortalığı karıştıranların şüphesine yer olurdu. Hayır, Kur'ân, kendilerine ilim veril­miş olanların gönüllerinde apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ise, zâlimlerden başkası inkâr etmez. 'Ona, Rabbinden bir takım mu­cizeler indirileydi?' diyorlar. De ki: 'Mucize­ler, ancak Allah'ın kudretine bağlıdır; ben ise, sadece, açık bir uyarıcıyım!" Onlara, kendi­lerine okunup duran Kitab'ı sana göndermiş olmamız yetmedi mi? Muhakkak ki bunda, açık gerçeği kavramaya yatkın bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır." (29: 48-51)

Bu âyetlerde, Allah'ın delili şu hususlara da­yanmaktadır. Hz. Muhammed @ bir ümmi idi; okuması, yazması yoktu. Aralarında do­ğup büyüdüğü aile fertleri, yakınları ve Mek-ke'liler, bütün hayatı boyunca ne bir kitaba el sürdüğünü, ne de elinin kalem tuttuğunu gör­müşlerdi. Durum böyle iken kendisine vah-yolunan ilim deryası Kur'ân, başlı başına bir mucizedir. Zira bu kitapta geçmişteki bütün semavî kitapların ana talimatı, geçmiş pey­gamberlerin kıssaları, dinler ve bunların ge­tirdiği İnançlar, eski tarih, medeniyet ve kül­tür ile iktisat, siyaset ve ahlâk konusundaki bilgi hazineleri vardı. Halbuki, Hz. Muham­med @ bunlardan tamamıyla habersizdi. Kendisinin, ümmî olmasına rağmen böyle bir Kitap'la kâfirlerin karşısına çıkması zâten peygamberliğinin en büyük deliliydi. Ortada böyle mucizevî bir Kitap varken başka bir mucizeye ne gerek vardı? Eski çağlarda pey­gamberlerin ümmetlerine gösterilen mucize­ler geçiciydi ve sadece onları görmüş olanlar ikna olabilmişlerdi. Oysa, Kitabullah kalıcı ve daimî bir mucize olup her zaman ve mekânın insanına hidâyet vesilesidir.

 

Hz. Peygamber @'e Kabul Edilebilir Mucizelerin Verilmesi

 

"Eğer Kur'ân ile dağlar yürütülse veya onunla yer yarılsa, yahut ölüler kdnuşturulsa, on­lar yine İman etmezler." (13: 31).

Bu âyeti anlayabilmek için şunu bilmekte fayda vardır: Burada kâfirlere değil müslü-manlara hitap edilmiştir. Kâfirler mucizeler gösterilmesini ısrarla isteyince müslümanlar huzursuz oluyordu ve bu münkirleri İkna ede­cek bir ilâhî işaretin veya bir mucizenin zu­hur etmesini içtenlikle arzu ediyorlardı. Müs­lümanlar, özellikle, böyle bir işaretin gelme­mesi üzerine kâfirlerin kalbinde Hz. Muham­med @'in peygamberliği hakkındaki şüphele­rin arttığını görünce fazlasıyla üzülüyorlardı. Bu âyette zikredilen soru müslümanlarm üzüntüsünü bertaraf etmek içindir. İşte böyle bir durumda Yüce Allah kendilerine hitap ederek şöyle soruyor: "Kurân'm bir süresiyle şöyle şöyle bir mucize gösterilirse kâfirlerin gerçekten ikna olacaklarına, Hz. Peygamber'e iman edeceklerine inanıyor musunuz? Bu sa­pık kimselerin Hakk'ı kabul edecekleri konu­sunda o kadar iyimser misiniz? Onların iman etmeleri için sadece bir mucizeye mi ihtiyaç vardır? Kur'ân-ı Kerîm'in talimatında, kâinatın binbir hareketinde, Hz. Muhammed @'in tertemiz hayatında, ashabında meydana gelen harikulade değişmelerde hakikatin ışı­ğını göremeyenlerin, dağların yürütülmesin­de, arzm yarılmasında ve ölülerin mezarların­dan çıkarılıp konuşturulmasında görecekleri­ni mi düşünüyorsunuz?"

"Eğer istersek, onlara semadan bir mucize in­diririz de ona boyunları eğilip kalır." (26: 4).

Bununla beraber Hz. Muhammed @'e arada sırada bazı mucizeler verilmişti. Ama o, bu mucizeleri sırf peygamberliği tanınsın diye yapmamıştır.

Bütün kâfirlerin imana ve itaata yönelmeleri­ni mümkün kılacak İşaret veya mucize gön­dermek Allah Teâlâ için hiç de zor bir şey değildir. Allah eğer böyle yapmıyorsa, bun­dan, kudretinin buna yetmediği anlaşılmama­lıdır. Allah'ın böyle yapmamasının sebebi, kimseyi hidâyete mecbur etmemesi ilkesidir.

O insanların kendi akıl ve mantıklarını kulla­narak Kur'ân-ı Kcrîm'in talimatını öğrenme­lerini ve hakkı bulmalarım tercih etmektedir. İnsanlar kâinattaki nesneleri ve bizzat kendi varlıklarındaki mucizevî yanları kavrayıp gerçeği bilmelidirler. Kalpleri, peygamberle­rin getirdiğinin hak ve diğer din ve akidelerin bâtıl olduğunu kabul edince, kendileri de bâtılı bırakıp Hakk'ı seçmelidirler. Allah, kul­larından işte bu ihtiyarî iman ve itaati iste­mektedir. Ve işte bu nedenle, kendilerine ira­de ile seçme hak ve hürriyeti vermiştir. Bu yüzden, insanlara, yanlış ya da doğru yollara gitme izni vermiş; onlarda hem şer, hem ha­yır kuvvet ve kudretlerini yaratmıştır. İnsan için takva ve günah yolunu açık bırakmıştır. Şeytan'a insanları kandırma ve aldatma ser­bestisi tanımıştır. Peygamberliği, vahiy ve hidâyete davet ile doğru yolu göstermek için halk etmiştir. Kısacası, insana maddî ve manevî her türlü imkânlar sağlamak suretiyle kendisini zorlu bir imtihandan geçirmeyi planlamıştır. İnsanı imana ve itaate mecbur edecek herhangi bir fiil bu imtihanın temel amacına aykırı düşer. Gaye ve hedef zoraki ve mecburi iman olsaydı, o zaman mucizeye de gerek yoktu. Allah isteseydi insanların ta­biatında ve huyunda küfre, itaatsizliğe ve kö­tülüğe hiç yer bırakmazdı. İnsanları, âdeta melekler gibi masum ve günah işleme yete­neğinden mahrum yaratabilirdi. İnsanlar do­ğuştan Allah'a itaatkâr ve sâdık olurdu. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli yerlerde bu hakika­te işaret edilmiştir. Meselâ:

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimse­lerin tamamı birden iman ederlerdi. Böyle olunca, sen, insanların tamamı mümin olsun­lar diye zorlayacak mısın?" (10: 90).

"Ancak Rabbinin rahmet ettikleri ihtilâfta de­ğildirler. Allah onları rahmeti için yaratmış­ta." (H: 119). ve şu âyetlere de bakınız:

yeryüzüne bakmadılar mı ki, biz onda, her güzel çiftten nice nebatlar bitirdik. Bunda, ibret ve kudretimize deliller vardır. Fakat onla­rın çoğu iman etmezler." (26: 7-8).

Demek ki, Hakk'ın arayışı içinde olanların Allah'ın alâmet ve işaretlerini görmek için uzağa gitmelerine gerek yoktur. Bu insanların gözlerini açıp şöyle bir etrafa bakmaları ye­terlidir. Her şeyden önce toprağın verimliliği­ne bir göz atmalıdırlar. Topraktan ne çok bit­ki ve ağacın yetiştiğini, bu nebat ve diğer toprak mahsullerinin vasıflarını görmelidir­ler. Kâinattaki milyonlarca cins, madde ve varlıkların özellik ve ihtiyaçlarını tek tek in­celemelidirler. Bütün bunları gördükten son­ra, bunların tabiatüstü ve insanüstü, akıllı, bilgili, yetenekli ve kudretli bir Kuvvet'in ya­ratılış plânı ve düzeninin birer parçası olma­dığını ancak bir akılsız iddia edebilir. Bunları gördükten sonra akl-ı selime sahip olan bir kimse, peygamberlerin getirdiği Tek ve Nihaî Hakikat kavramının mı, yoksa kâfir ve müş­riklerin çok tanrılı kavramının mı doğru oldu­ğuna karar vermelidir. Kâinatımızdaki eşsiz denge ve uyumu gören bir kişi, bu gerçeğin bile Allah'ın tek oluşunun en büyük işareti ol­duğunu anlayacaktır. Bu ve bunun benzeri sayısız işaretler varken insanın Tevhide inanması için başka mucizeye ihtiyaç var mı­dır?

 

Ayın İkiye Bölünmesiyle İlgili Hadisler

 

"Kıyamet yaklaştı ve ay bölündü. Onlar bir mucize görseler yüz çevirip, 'bu devam ede-gelen kuvvetli bir sihirdir!' derler. Onu tek­zip ettiler. Ve hevâlanna tâbi oldular. Halbu­ki her iş bir gayeye bağlıdır." (54: 1-3).

Gerçek şu ki, ayın ikiye bölünmesi vak'ası Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir ifade ile zikredil­miştir ve bu bakımdan, bu olay sadece hadis­leri ilgilendiren veya onlardan kaynaklanan bir konu değildir. Tabiî ki, rivayetler veya hadislerde bu olay bütün ayrıntılarıyla anla­tılmıştır. Bunlardan olayın ne zaman ve nasıl meydana geldiği anlaşılmaktadır. Rivayetleri, İmam Buhari, Müslim, Tirmizî, Ahmed, Ebû Avâne, Ebû Dâvud, Tayâlisî, Abdurrezzâk, Merdûye ve Ebû Nuaym İsfahanı çeşitli delil­lerle ve Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Huzeyfe, Enes b. Mâlik ve Cübeyr b. Mut'îm'e dayanarak nak-letmişlerdir. Abdullah b. Mesud, Huzeyfe ve Cübeyr b. Mut'îm hadiseyi bizzat görmüşler­dir. Diğer iki sahabe olan Abdullah b. Abbas ile Enes b. Mâlik'in hadiseyi görmeleri müm­kün değildi. Çünkü bunlardan Abdullah, daha doğmadan olay meydana gelmişti; Enes ise, o sıralarda henüz bir çocuktu. Fakat her ikisi de sahabe olduğu için olayı, yaşlı arkadaşların­dan öğrenip nakletmiş olabilirler.

 

Hadislerin Özeti

 

Ayın bölünmesi olayıyla ilgili eldeki bütün hadislerin toplanmasından çıkarılan özet şu­dur. Medine'ye hicretin beş yıl öncesinde, kamerî ayın 14. gününde bir akşam vaktiydi. Ve tam o zamanda yeni doğan ay birden bire ikiye bölündü. Bir parçası karşıdaki tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına gitti. Bu bir saniyelik bir hadiseydi. Sonra ayın İki parçası birleşiverdi. Hz. Peygamber @ o sırada Mina'da bulunuyordu. Hz. Pey­gamber orada hazır bulunanlara hitap ederek, "bakın ve şahit olun!" dedi. Kâfirler, Hz. Mu-hammed @'in kendilerini büyülediğini öne sürdüler, bu sebepten gözlerinin iyi görmedi­ğini söylediler. Orada bulunan diğer kimse­ler, "Muhammed bizi büyüleyebilİrdİ, ama burada olmayanları değil. Biraz bekleyin, bu tarafa gelmekte olanlara soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?" Dışardan ge­lenler bu olaya şahit olduklarını kabul ettiler.

Enes b. Mâlik'e ait olan rivayetlerden, ayın bölünmesi olayının iki defa meydana geldiği izlenimi almıyor. Ancak sahabelerden, başka hiçbir kimse böyle bir şey söylememiştir. Ayrıca, Enes'in rivayetlerinden bazılarında da farklı ifadelere rastlanmaktadır. Mesela, bazı­larında (iki defa) ifadesi kullanılmışken di­ğerlerinde (iki parça) ifadesi yer almıştır. Bu­nun dışında, Kur'ân-ı Kerîm'de sadece bir olaydan bahsedilmiştir. Bu sebeplerle, ayın

 kiye bölünmesi olayının yalnızca bir kez meydana geldiğini söylemek daha doğru ola­caktır. Bu rivayetlerin dışında halk arasında çeşitli yanlış inanç ve fikirler yaygındır. Me­sela, bazıları der ki, Hz. Muhammed Mustafa @ işaret parmağını aya doğru uzatarak hare­ket edince ay ikiye bölündü ve ay parçaların­dan biri Hz. Peygamber @'in bağrından girdi ve dışarıya çıktı. Bu gibi masallar asılsızdır.

 

Olayın Gerçek Niteliği Ve Anlamı

 

Burada şu soru aklımıza geliyor: Acaba ola­yın niteliği neydi? Bu gerçekten bir mucize mi, yoksa tabiî bir olay mıydı? Eğer mucize ise, bunu Hz. Muhammed @ Mekke'li kâfirlerin isteği ve ısrarı üzerine kendi pey­gamberliğini ispat etmek için mi gerçekleştir­mişti? Yoksa, Allah'ın kudretiyle ayda mey­dana gelen bir değişiklik miydi? Acaba, Hz. Peygamber @ insanların dikkatini bu olaya çekerek, ayın bölünmesinin bir tehlike belirti­si veya kıyametin işareti olduğunu mu anlat­mak istemişti?

Müslüman âlim ve fakihlerin bir bölümü, ayın bölünmesini, Hz. Muhammed @'in mu­cizeleri arasında saymaktadırlar. Bunlara gö­re, bu mucize, kâfirlerin ısrarı üzerine yapıl­mıştı. Ama bu hususta dayandıkları tek nokta Enes'in rivayetleridir. Enes'ten başka herhan­gi bir sahabe bu hususta herhangi bir İfadede bulunmamıştı. Fethu'l-Bârîde İbni Hacer şöyle demektedir: "Bu olay ile ilgili bütün rivayetleri gözden geçirdikten sonra söyleye­bilirim ki, Enes'den başka kimse ayın ikiye bölünme hadisesinin müşriklerin isteği üzeri­ne vuku bulduğunu belirtmemiştir." Ebû Nu­aym İsfahanî de Delâilü'n-Nübüvve'Ğe Ab­dullah b. Abbas'a ait olduğunu belirttiği ben­zeri bir rivayet nakletmiştir.. Ama bu rivayetin kaynağı ve dayanağı zayıftır. Hadis­lerde kuvvetli dayanaklarla Abdullah b. Ab­bas'a ait olan ne kadar rivayet nakledilmişse onlarda böyle bir ifade yoktur. Ayrıca, daha önce işaret ettiğimiz gibi Enes b. Mâlik ile Abdullah b. Abbas bu olayın muasırı değil­lerdi. Bunun aksine, olayın bizzat şahidi veya o sırada yetişkin olan diğer sahabeler, meselâ Abdullah b. Mesud, Huzeyfe, Ciibeyr b. İMut'îm, Ali b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Ömer'den hiçbiri, Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed @'den mucize göstermesini iste­diklerini ve bunun üzerine Hz. Peygamber @'in ayı ikiye böldüğünü belirtmemişlerdir. Her şey bir yana, Kur'an-ı Kerîm de, ayın bö­lünmesi olayını, Hz. Muhammed @'in risâletinin bir delili değil, kıyametin bir işare­ti olduğunu ifade etmektedir. Fakat, şüphe yok ki, bu olay Hz. Peygamber @'in kıyame­tin gelişine dair halka yaptığı ikazını doğrular nitelikteydi.

 

İtirazlar Ve Bunlara Cevaplar

 

Ayın ikiye bölünmesi olayım inkâr edenler genellikle iki itirazda bulunurlar. İlk itiraz şöyledir: Ay gibi bir uydunun parçalanıp, parçalardan her birinin yüzlerce kilometre uzağa düşerek tekrar birleşmeleri imkânsız­dır. İkinci itiraz şöyledir. Böyle bir olay mey­dana gelmiş olsaydı, bu mutlaka dünyada pekçok ülkede bilinmiş olacaktı. Bu olay tari­he geçecek ve astronomi ile ilgili kitaplara girecekti. Fakat, bu iki itiraz da asılsızdır ve pek inandırıcı değildir. Şöyle kİ, eski çağlar­da ayın bölünmesi gibi bir olay imkânsız gö­rülebilirdi. Ama bugün uydular ve gezegenler ile ilgili geniş bilgimize dayanarak böyle bir olayın tamamıyla gerçekdışı olduğunu söyle­yemeyiz. Her zaman değişiklik ve tabiat ele­manlarının faaliyette olduğu bir çağda, bir gezegenin, içindeki volkanik patlamadan do­layı parçalanarak, bazı parçaların uzağa fırla­ması ve yer çekimi ya da başka bir gezegenin Çekimi yüzünden tekrar birleşmelerini anla­mamız o kadar zor olmasa gerek. İkinci itira­za gelince, bu olay çok âni ve kısa süreliydi, yani birkaç saniyelik. Bütün dünyanın gözü­nün o anda ayda olması şart değildir. İnsanla-fm dikkatini aya çevirecek müthiş bir patla­nma filan da olmamıştı. Bununla ilgili Önce­den herhangi bir bilgi de yoktu ki herkes aya doğru baksın. Ayrıca ay her zaman her yer-den görülmez. Çok muhtemeldir ki ay o sıra-

da sadece Arabistan ve onun doğusundaki ül­keler tarafından görülebiliyordu. Tarih ilmi o devirde öyle gelişmiş değildi ki hemen kayda geçirilsin. Fakat Güney Doğu Asya'daki memleketlerden Malabar'ın (Endonezya'da) tarihlerinde böyle bir vak'aya rastlanmakta­dır. Bu tarih kitaplarında Malabar mihracesi­nin o gece bu manzarayı gördüğü, ayın hızı, dünyanın yörüngesine dönüşü, doğuş ve batış saatlerinde Önemli bir değişiklik meydana gelmediği için kaydı da yapılmamıştır. O çağlarda, gökte ve uzayda meydana gelebile­cek her olayı kaydedecek ne rasathaneler var­dı ne de kuvvetli dürbünler.

 

Mucizeleri İnkâr Edenlerin Çıkmazı

 

Bu tür işaret, alâmet veya mucizeleri kabul etmeyip, bunların tabiat kanunlarına göre meydana gelen sıradan olaylar olduğunu is­patlamaya çalışan kişi ve çevreler aslında, Kitab'ı kabul edip etmeme konusunda öylesi­ne tuhaf bir tavır içinde bulunuyorlar ki, bun­ların aslında ne yapmak istediklerini kestir­mek hayli zordur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm geçmiş peygamberlerin yaptıkları bazı şeyleri mucize ve olağandışı olarak vasıflandırırken, bu kişi ve çevrelerin sözkonusu âyetleri sap­tırmaya çalışmaları çirkin bir laf kalabalığın­dan başka bir şey değildir. Bu tür kişi ve çev­reler, bir yandan tabiatüstü ve insanüstü hârikalardan bahseden bir Kitab'ı tanımak İs­temiyorlar; bir yandan da atalarının dinine doğuştan bağlı oldukları için bu kitabı kabul etmekten başka çare görmüyorlar. Anlaşıldığı gibi, bu anlayıştaki kişi ve çevreler büyük bir çıkmaz içindedirler ve tahsil ettikleri modern bilim ve felsefenin etkisinde kalarak Kur'ân-ı Kerîm ve diğer ilâhi kitapların mucizelerle il­gili ifadelerini hayli yadırgamaktadırlar. Bu çelişki ve çıkmaz, yaptıkları tahsil ve yetiş­tikleri şart ve ortamlardan ileri gelmektedir.

Mucizelerle ilgili önemli bir soruya cevap 'vermek zorundayız. Soru şudur: Allah Teâlâ, içinde bulunduğumuz kâinatın kaide ve ka­nunlarını belirledikten sonra görevini terk et­miş ve hiçbir zaman bu kâinatın mekanizma­sına müdahale etmeme karan mı almıştır? Yoksa durum bambaşka mıdır? Yani, saltana­tının idaresini her an elinde bulundurmakla ve istediği zaman insana, diğer yaratıklara ve eşyalara dilediği şekli verebilmekte midir?

 

İki Farklı Görüş

 

Yukarıdaki sorunun ilk bölümünü kabul eden kişilerin mucizeleri kabul etmeleri imkân­sızdır. Çünkü, mucizeler onların ne Tanrı kavramıyla ne de kâinat kavramıyla bağdaşı­yor. Ama, bu kişilerin takip edeceği en iyi yol. Kur'ân-ı Kerîm'i olur olmaz şekilde tevil ve tefsire çalışmaktansa, bu ilâhi kitabı tama­mıyla kabul etmemeleridir. Zira, Kur'ân-ı Kerîm her zaman, Allah ile ilgili ilk kavramı red ve ikinci kavramı ispatlamaya çalışmıştır. Buna mukabil, Kur'ân'm sunduğu delilleri kabul edip Allah ile ilgili ikinci kavramı be­nimseyen bir kişi için mucizeleri anlaması veya kabul etmesi o kadar zor değildir. Gayet tabiîdir ki, eğer bir kişi, meselâ, yılanların na­sıl doğduğu ve yaşadığını biliyor ve bu usûl ve yöntemlerin dışında Allah'ın yılanları baş­ka türlü meydana getirip, yaşatmayacağına inanıyorsa, o zaman, bu kişi, kendisine bir âsânın yere atılınca yılan olduğunu ve kaldı­rılınca tekrar âsâya döndüğünü anlatan bir ki­şiyi mutlaka yalanlayacaktır. Fakat eğer bir insan, Allah'ın her şeye kaadir olduğuna, iste­diği maddeye hayat verebileceğine ve emriy­le bir âsânın yılan olabileceğine inanıyor ise, onun için bu tür hâdiseler ve kıssalar gerçeğe ve akla uygun olacaktır. Bu insan için bir âsânın yılan olması, yumurtalardan civciv çıkması kadar tabiîi ve olağandır. Aradaki fark sadece şudur: İlk hâdise peygamberlerin tarihinde sadece üç defa vuku bulmuştur, hal­buki ikinci hâdise hergün gözümüzün önünde cereyan etmektedir.

 

Mucizelerin Doğru Ve Gerçek Olduğuna Dair Deliller

 

Kur'ân-ı Kerîm'de Kehf sûresinde yer alan şu âyetleri ele alalım:

"Kimileri diyecektir ki: 'Onlar üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.' Kimileri de: 'Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.' Bilmedik­leri hakkında tahmin yürüterek; bir kısmı da: 'Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.' diyecekler. De ki: 'Rabbim onların sayısını daha iyi bilir. İnsanlardan pek azının onlar hakkında bilgisi vardır bunun için onlar hak­kında ciddî bir tartışmaya girişme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine birşey sor­ma!'...'Ancak Allah dilerse! (yapacağım)' şartını ileri koşmadıkça (hiçbirşey hakkında kesin bir şey deme). Unuttuğun zaman Rab-bini an ve: 'Umarım ki Rabbim beni doğruya, bundan daha yakın bir yola eriştirir!' de." (18:22,24).

Burada asıl vurgulanan husus uyuyanların sa­yısı değil, olayın öğrettiği derstir: a) Gerçek bir mümin hiçbir şekilde haktan dönmemeli ve bâtıl önünde boyun eğmemelidir. b) Bir mümin sadece maddî vasıtalara değil, bilakis Allah'a güvenmelidirler. Dış şartlar ne kadar kötü görünse de, o Allah'a güvenip dayanma­lı ve doğru yoldan gitmelidir, c) Allah'ın söz konusu "Tabiat Kanunu" ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Çünkü o, genel tecrübelere aykırı bile görünse, dilediği her-şeyi yapmaya kaadirdir. O. dilediği her yer ve zamanda herhangi bir tabiat kuralını de­ğiştirmeye ve alışılmamış bir "olağanüstü"şe-yi meydana getirmeye kaadirdir. O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır gibi, hem de bu zaman süresince görünüşünde, gi­yinişinde, sağlığında hiçbir değişiklik meyda­na getirmeksizin uyandırmaya kaadirdir. d) Peygamberlerin ve İlâhi kitapların bildirdiği gibi Allah, geçmiş-gelecek bütün insanları tekrar diriltmeye kaadirdir. e) Câhil kimsele­rin, Allah tarafından doğru yolu göstermek amacıyla gönderilen âyetleri (mucizeleri) esas gayesinden nasıl saptırdıkları da yukarı­daki âyetin dikkatimizi çektiği bir husustur.

Sânı yüce olan Allah'ın kâinatında labiatüstü gelişmeler, olaylar, maddeler ve harika yara­tıklar az değildir. İnsan nereye bakarsa Al­lah'ın kudretinin belirtilerini görebilir. Kâinatta ve tabiatta bazı hâdise ve faaliyetle­rin belli bir düzen içinde cereyan etmesi, bunların bu düzenin dışında ve belirlenen ku­rallarını aşarak gerçekleşmeyeceklerinin bir delili olamaz. Nitekim bu tür yanlış inançla­rın reddi için kâinatta ve tabiatta hiç alışılma­mış ve hiç görülmemiş olaylar ve cisimler varolduğu söylenebilir. Bunlar öylesine ga­rip, emsalsiz ve harika oluyor ki insan şaşkı­na dönüyor. Bu tabiatüstü, olağanüstü ve ha­rika şeylerin uzun bîr listesi hazırlanabilir. Gerçek şu ki, Allah'ın, Kadir-İ Mutlak oldu­ğuna inanan bîr mümin için, insanlara hayat veren ve onları öldüren, Allah'ın bîr insana bin yıllık ömür verebileceğine inanmak zor değildir. Aslında insan kendi başına bir an bi­le yaşayamaz, ama âlemlerin Rabbi olan Al­lah isterse onu istediği kadar yaşatabilir. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Sîret-i Server-i Âlem).

 

KISIM 8

 

ALLAH'IN İRADESİ VE MADDÎ KAYNAKLAR

 

Peygamberlerin Sahip Oldukları Maddî Zenginlikler

 

Peygamberlerin hayatlarının ve yapıp ettikle­rinin gerçek dökümünü muhafaza eden tek kitap olan Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan kimse, hemen hemen bütün peygamberleri kuşatan zor zamanların ve güçlüklerin canlı ve yine­lenen tasvirini bulacaktır. En azından başlan­gıçta, diğer insanlara karşı gurur ve sevinç kaynağı olan servet, mal veya dostlar grubu şeklindeki herhangi bir maddî zenginlikten mahrumdular. Diğer yandan muhalifleri dai­ma mal, mülk ve yüksek rütbelere garkolmuş durumda idiler. Peygamberlerin sermayesi, her türlü şüphe ve tereddütten uzak sönmez bir iman ateşi, asla aldatmayan gerçek sami­miyet, ilâhî inayete sarsılmaz bir güven, ahlâkî mazbutluk, dürüstlük, basiret, adalet, şefkat ve infak gibi temci faziletlerden ibaret­ti. Bunların hepsinin üzerinde hakka çağırı­yorlardı ve ilâhi yardım sayesinde nihai başa­rıya erişecekleri teminatına sahiptiler: "Elbet­te Biz, elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51). "Allah: 'Elbette Ben ve elçilerim galip gele­ceğiz!' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlü­dür, galiptir." (58: 21). "Gönderilen elçi kul­larımıza şu sözümüş geçmişti: 'Mutlaka zafe­re ulaştırılanlar, kendileri olacaktır, ve galip gelenler, mutlaka Bİzim ordumuz olacaktır!" (37: 171-173).

 

Belirli Hedefler

 

Kur'ân'ı okuyan bir kişinin dikkat edeceği bir diğer çarpıcı nokta, doğru ile yanlış arasında­ki bütün çatışmalarda madden güçsüz ve ga­rip olan Allah elçilerinin güçlü imparatorlara ve toplumlarına karşı mücadele vermiş   olduklarıdır. Ama zayıf ve yalnız olan Allah rasûllerinin aktardığı Hakikat Çağrısı sonuç­ta, tepeden tırnağa silahlı zorba güçlere gale­be çalmıştır. Mütekebbir zorbalar nihai ola­rak Allah rasûllerinin Hakikat Çağrısına bo­yun eğmek zorunda kalmışlardır. Peygamber­lerin başarısının tesadüf sonucu meydana çık­madığı, sağlam temelli veya daha ziyade ön­ceden planlanan Allah'ın iradesine uygun ka­rara bağlanmış bir sonuç olduğu görülecektir. Peygamberlerin başarısı kor tesadüfe veya jygun şartlara bağlı bir sonuç olmadığından, erdemli bir dava için gayret ve mücadele ya­lamayacak kadar tembel ve akıl yoksunu dmselerde ümit ve heyecan uyandırmaz. ^ünkü başarı daima çile çekmeyi gerektİr-niştir.

Cur'ân bu olayları tekrar tekrar ele alır, çün-:ü okuyanları Allah'ın Kadir-i Mutlak oluşu-la güvenmeye ve inanmaya davet eder. O Al-ah ki sebep ve sonuçlan yaratır, onlara hük-neder ve Kendi irade ve gayesi doğrultusun­la şekillenmesini sağlar. Daha önce açıklan-ığı üzere, Allah nedensel güçleri yarattıktan onra ne etkisiz ve işlevsiz hale gelmiş, ne de ludret ve İktidarını tâb,i güç ve kanunlara evretmiştir. Allah Kendisini atıl ve çaresiz ırakmamıştır. Yeni İcatlar ve yaratışlar için eya Kendi Yarattığı güçler üzerinde başarı e galibiyet kazanmak için nedensellik yasa-ınna bağımlı değildir.

ur'ân'da zikredilen peygamberlerin kıssaları alnızca Hakikat'm güçlü ve kalıcı olduğunu; alancılığın ise zayıf ve geçici olduğunu gös-Tmektedir. Kur'ân, Halik-i Mutlak olan zelî ve Ebedî varlığa iman edilmesini de bu-jnnuştur: "De ki: 'Hak geldi; artık bâtıl ne ;niden başlar, ne de geri gelir." (34: 49). jerçeği bâtılın başına çarparız ve onun bey­ni parçalar; böylece bâtıl ortadan kalkar. llah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü ya-klar olsun size." (21: 18). "Köpük uçar gi-;r insanlara fayda veren ise yerde kalır. Al­lı bunun gibi daha nice misaller verir." (13:17)

 

Allah'a Güvenmek

 

Kur'ân'da söz konusu edilen bütün kıssalar İnsanın Allah'a imanını güçlendirmek için an­latılmıştır. Kur'ân, insanlara, temel faziletler ve ahlâkî davranışla birleşen Hakikat Çağrısı­nın en zor şartlarda bile bütün güçlüklerin üs­tesinden gelebileceğini gösterir. Kur'ân, Al­lah'ın Elçilerine âyetler ve mucizeler vasıta­sıyla nasıl yardım ettiğini, onların dualarına nasıl icabet ettiğini ve onları düşmanları kar­şısında nasıl muzaffer kıldığını zikreder. Ay­nı zamanda Ashab'a Hz. Peygamber @'in sünnetine uymayı ve ilâhi lütfa nail olmayı Öğütler. Bu şekilde şevklerini artırır ve ümit verir. Enbiya sûresinde Kur'ân Allah'ın Ey-yub Peygamber'e verdiği nimetleri zikrettik­ten sonra şöyle buyurmuştur: "...Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hâtıra ol­mak üzere..." (21: 84).

Diğer yerlerde de İlahi lûtfun iman edenlere bir ümit mesajı olduğu zikredilmektedir: "Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtar­mıştık. İman edenleri böyle kurtarırız." (21: 88)

"Sonra gelenler arasında onlara (iyi bir ün) bıraktık: (Hep): 'Musa'ya ve Harun'a selâm olsun!' (diyeceklerdi). İşte Biz güzel davra­nanları böyle mükâfatlandırırız." (37: 119-121). "Biz, sonra gelenler arasında ona da (İl-yâs'a da iyi bîr ün) bıraktık: 'İlyâs'a selâm ol­sun!' diye iyi bir ün bıraktık. İşte Biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız." (37: 129-131). "Biz de üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Ancak Lût'un taraftarlarını katımızdan bir nimet olarak seher vakti kur­tardık. Şükredenlere işte böyle mükâfat veri­riz." (54: 34-35).

Kur'ân'da zikredilen kıssalar ne tarihî bilgidir ne de masaldır. Onlar Allah'ı hatırlatmak ve insanı Rabbine Çağırmak, Hakikat Mesajını insana iletmek ve ona ilâhi Nizamı ve fazilet yolunu göstermek için kullanılmaktadırlar. Bu kıssaların tekrar edilmesinin hikmeti şu ayetlerde açıkça beyan edilmiştir: "Andolsun ki, peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır. Kur'ân uydurulabilen bir söz değildir. Fakat kendinden önce Kitabları tasdik eden, inanan millete her şeyi açıklayan doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir." (12: 111) "Peygamberlerin başlarından ge­çenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu bel­gelerle gerçek; iman edenlere de öğüt ve ha­tırlatma gelmiştir." (11: 120).

 

Bütün Peygamberlere Verilen Destek

 

Bütün Allah elçilerine İlâhi yardım erişmiştir. Mesela Nuh peygamber halkı tarafından red­dedilmişti ve onlar Hz. Nuh'a "Sana bayağı kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?" (26: 111) dediler.

"Bunun üzerine (Nuh) Rabbine: 'Ben yenik düştüm, yardım et!' diye yalvardı." (54: 10).

Hûd peygamber, kendisini günahlara ve isya­na dalmış kavminin önünde çaresiz görünce "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam!' dedi." (11: 80).

Şuayb'm kavmi kendisine şunları söyledi: "Ey Şuayb! Senin söylediklerinin çoğunu an­lamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşla(yarak Öldürü)rdük! Senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur!" (11: 91).

Firavun Hz. Musa'yı yalnızca güç ve kudret­ten mahrum bulduğu için reddetmiştir. "Fira­vun kavminin içinde bağırıp şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp gi­den ırmaklar benim değil mi? Görmüyor mu­sunuz? Yahut, ben zavallı ve nerdeyse konu­şamayan şu adamdan daha üstün değil mi­yim? (Eğer o doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı veya yanında (kendisine yardım eden, onu doğrulayan) melekler de gelmeli değil miydi?" (43: 51.-53).

Peygamberlerin bu zahiren güçsüz durumunun aksine, gönderildikleri toplumlar kudret ve refah sahibi idiler. Hûd kavminin bu zen­ginliğine Kur'ân şöyle atıfta bulunmuştur: "Size bildiğiniz nimetleri bol bol veren (Al-lah)dan korkun. O size davarlar, oğullar, bah­çeler ve pınarlar verdi." (26: 132-134).

Salih aleyhisselâm da kavmine sahip oldukla­rı nimetleri şöyle hatırlatmıştı^, "...artık Al­lah'tan sakının ve bana itaat ekin. Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkım­ları sarkmış hurmalıklar arasında güven için­de bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız?" (26: 144-149).

Buna benzer olarak Şuayb da kavmine: "...Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyo­rum..." demiştir. (11: 84).

Sonuçta, bütün bu bolluk ve zenginliklerle peygamberlerin düşmanlarının yararlandığı iyi talihe ne oldu? Cevabı bulmak için Kur'ân'a müracaat edilmelidir: "Onlardan ön­ce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları sizi yerleştirdiğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarında ırmaklar akıtmıştık. Fa­kat onları günahlarından ötürü yok ettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik." (6: 6).

 

Materyalizme Meydan Okuyuş

 

Kur'ân'da bir kaç kez tekrar edilen Hz. İbra­him'in kıssaları asırların üzerinden, maddî se­bep ve sonuçların asıl olmadığını beyan eden bir ses olarak yükselmektedir. Bu kıssalarda âdeta servet ve makam sahibi olanlarla istih­za edilmekte ve onların zayıf, güçsüz ve çare­siz olduklarına bir nevi şehadet getirilmekte­dir. Hayatının Kur'ân'da sunuluş şekli, Hz. İbrahim'in, dünyevîleşmiş zihinleri ve onlar gibi düşünenleri kınamak için gönderildiğini göstermektedir. Hz. İbrahim'in Allah'a olan inancı, onun başarının ilk şartı olarak serma­ye ve servete değer veren kimselere karşı sert ve takbih edici olmasını gerektiriyordu; Rab-binin yardımıyla karşı koymuş ve başarmıştı. Maddî zenginliğe, servete ve kudrete Allah mefhumu tanımaksızın güvenen insanları, uzun iman yolculuğu esnasında alt etmiş, hat­ta Allah inancının kesinliği konusuna yeni bir güvenilirlik ilham etmiştir.

İbrahim aleyhisselâm hayatı boyunca dünye­vî güçlere, çağının zorbalığına, bâtıl ilâh ve putların rab edinilmesine, dünyevî arzu ve is­tekler şekline bürünen insan nefsinin uygun­suzluğuna karşı mücadele etmiştir. Bunun se­bebi, onun doğduğu dönemde insanların dün­yaya tamah eden, nedensel güçleri her olayın baş sebebi olarak kabul eden yol ve vasıtalara saplanmış vaziyette oluşlarıdır. İnsanlar ne­densel güçlere neredeyse Kadir-İ Mutlakla eşitmişler gibi yaklaşım göstermekteydiler.

Maddiyatçı düşünüş yoluna körükörüne inan­mak, insanlığı, zaten içine batmış bulunduğu puta taparlığın rezilliğinden daha farklı bir diğer (olumsuz) inanca kölelik etmeye yönel­tir. Bu tabiî güçlerin muktedir olduğuna inan­maktır. Bunların her ikisi de batıl tanrıların ilahlaştırılmasıdır ve İbrahim aleyhisselâm buna savaş açmıştır. Hz. İbrahim, hâkimiyet, emir ve kemalât sahibi tek gerçek olan Al­lah'a ibadet etmeye çağırmıştır. Bu her şeyi yoktan var edenin yalnızca Allah olduğunun beyan edilmesi demektir. Kendi elin­deki sebepliliğin de yaratıcısının Allah oldu­ğunun beyan edilmesidir. O sebep-sonuç sıra­lamasını ve elementlerin özelliklerini değişti­rebilir veya zıt sonuçlar doğurmasını sağlaya­bilir. Kudret Allah'a aittir ve O bütün mahlu-katın Kendi rızasına uygun tarzda hareketini sağlar.

Bundan dolayı Hz. İbrahim o vakitler bütün insanların zihnine hükmeden putların otorite­sine karşı mücadele vermiştir. Onu bu müca­delesinden dolayı cezalandırmak için bir ateş hazırlatılmıştır: "Aralarında bir kısmı: 'Eğer birşey yapacaksanız, yakın şunu da tanrıları­nızın öcünü alın!' dediler." (21: 68).

Ancak, Hz. İbrahim kâmil İman sahibiydi. Ateşin Allah'ın iradesine tâbi olduğunu bili­yordu; yakmak ateşin özelliğiydi; ancak bu bütün sebep ve sonuçların Yaratan'ı tarafın­dan oıtadan kaldırılabilecek olan bir özellikti; eğer ateş Allah'ın emri İle yakıyorsa O'nun dilemesine bağlı olarak soğu-k-ve serinletici de olabilirdi. Bundan dolayı İbrahim Allah'a mutlak bir güven duygusu içinde ateşe atladı ve sonuç onun ümitlerinin aksine olmadı: "Biz: 'Ey Ateş! İbrahim'i yakma ve serin ol!' dedik. Onlar İbrahim'e bir tuzak kurmak iste­diler. Fakat Biz onların bütün çabalarını bo­şa çıkardık." (21: 69: 70).

Su ve bitkilerin olmadığı kurak bir yerde ya-şanamayacağı yaygın bir kanıdır. Bundan do­layı insanlar süt ve bal ırmaklarının aktığı ve­rimli bir toprağı veya hareketli pazar yerlerini tercih etmişlerdir. Bu yaygın uygulamayı ter-keden Hz. İbrahim, hanımı ve çocuğu için, ziraatin mümkün olamayacağı, dünyanın o zaman için medenî ve gelişmiş bölgeleriyle yapılan ticaretin geçtiği yollar üzerinde de ol­mayan, vahşi tabiatın hâkim olduğu bir yeri seçti.

Hz. İbrahim yalnızca Allah'a güvenip, dayan­maktaydı. Allah'tan insanların gönlünü bu ıs­sız bölgeye meylettirmesini ve ailesini her çeşit nimetle rızıklandırmasmı istemiştir: "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, na­maz kılabilmeleri için, Senin mukaddes mabedinin yanında, ziraate elverişsiz bir va­diye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara mcylcdici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler." (14: 37).

Allah Hz. İbrahim'in duasına icabet etti, nes­lini, katından bir rızık olarak herşeyin ürünün toplandığı güvenli bir yere yerleştirdi: "...On­ları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, do­kunulmaz bir yere yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler." (28: 57). "Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku İçindey­ken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler." (106: 3-4).

fiz. İbrahim ailesini susuzluğu gidermek için bir yudum suyun bile bulunmadığı bir yere getirdi, ama orada bugüne kadar bütün mil­letlerin insanları tarafından içelen bereketli bir pınar fışkirdı. Hz. İbrahim'in, neslini gö­türdüğü barınmaya müsait olmayan yer, daha sonra, dünyanın her topluluk ve bölgesine mensup kişilerin hac merkezi hâline geldi.

İbrahim aleyhi s selâmın hayatı kendisini çev­releyen materyalizme veya o tarz yol ve vası­talara kölelik etmeye karşı meydan okuyan hikmet dolu bir hayattı. Allah'a ve O'nun mutlak kudret ve hüküm sahibi oluşuna sar­sılmaz imanı ve O'nun irade ve rızasına mut­lak güven Hz. İbrahim'in hayatında tecessüm etmişti. Allah da ona aynı tarzda karşılık ver­miştir. Tabiatın nedensel güçleri Hz. İbra­him'e boyun eğmiştir. İlâhi rahmet ve nimet­ler Rabbin güzel eserleri olarak onun şahsın­da yankı bulmuştur.

 

Hz. Musa'nın Hayatı: Maddiyatçı Bakış Açısına Meydan Okuyuş

 

Hz. Musa'nın hayat hikâyesi de Hz. İbra-him'inki gibi, sebep-sonuç kanunlarını ebedî kendiliğinden varolmuş ve sabit zanneden maddeci yaklaşıma karşı cesur ve cüretli bir meydan okuyuştur. Her iki peygamberin de karşı çıktığı bu düşünce bu kanunların âlem­lerin Rabbine tâbi olmayıp kâinata kendi baş­larına hükmettiklerini savunmaktadır.

H2. Musa'nın kıssası, nedensel güçlerin Ötesi­ni göremeyecekleri hayrete düşürür. Bu kıs­sanın ahlâkî yönü Kur'ân-i ÜCerim'de bildiril­diği kadarıyla şöyledir:

Hz. Musa, İsrailoğullarının tamamen köle du­rumunda olduğu, hiçbir kaçış ve ümit ışığının olmadığı karanlık ve kederli günlerde doğ-piüştur. Hâl karanlık, gelecek ise kasvetli idi. I'Srailoğulları sayıca azalıyor ve kaynaklan tükeniyordu; halk despotluktan zevk alan yöneticilerin hakimiyeti altında zillet içinde muamele görüyor, her türlü tecavüze maruz kalıyordu. Sığınacakları ve iltica edecekleri hiçbir yer yoktu. Musa'nın doğduğu zamanki şartlar böyleydi. Onun doğumu bu zâlim güç­lere ve onların düşünüş tarzlarına bir darbe olmuştur. Musa aleyhisSelâm, Fİravun'un do­ğumları yasaklaması ve doğan çocukların öl­dürülmesi kararlarına rağmerr-dünyaya gel­miş, Nil nehrinin sularında yüzen bir sepetin içinde yaşamıştır.

Musa, düşmanının kucağında büyümüş ve kanına susamış bu kişi tarafından korunmuş­tur.

Daha sonra Hz. Musa selameti kaçmakta bul­muş, bir ağacın altında kederli ve düşkün bir şekilde otururken kendisine sonuna kadar açılan kollar bulmuş, bir eşle şereflenmiştir. Bu defa ailesiyle birlikle yola koyulmuş, ha­nımı çocuk doğururken karanlıkta yolunu kaybetmiştir. Bir ateş aramaya çalışırken bü­tün İsrailoğullarının geleceğini aydınlatan bir nûr bulmuştur. Hz. Musa bir kadına yardım etmek için biraz ateş istemiş, ancak bütün in­sanlığı aydınlatan bir ışıkla mükâfatlan­dırılmış; peygamberlik mertebesine yüceltil­miştir.

Hz. Musa adam öldürmek suçuyla aranan bir sanıkken Fİravun'un sarayına gitmiş, o zama­na kadar konuşmasında tutukluk varken, Fi­ravun ve adamlarına güzel öğüt verme cesa­retine kavuşmuştur. Firavun, Musa aleyhisse-lâmı sihirbazlıkla suçlayarak kendi sihirbaz-larıyla müsabakaya davet etmiş, peygamber­lik mucizesiyle karşılaşan sihirbazları secde­ye kapanarak "âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik!" demişlerdir. (26: 47-48).

Musa'ya, milletini gecenin karanlığında zu­lüm topraklarından vadedilmİş topraklara gö­türmesi söylenmiş, Firavun ve ordusu onları düşmanlık ve intikam duyguları içinde takip etmiştir. Hz. Musa, Önünü kesen deniz ve ar­kasında gelmekte olan bir düşmanla karşı karşıya kalmıştır. Musa ve kavmi karşı karşı­ya duran iki dağ gibi iki parçaya ayrılan deni­zin açtığı yola dalmışlar; onlar denizi sağ-sa-lim geçmişler, kendilerini yakalamaya çalı­şan Firavun ve ordusu ise denize girdiğinde sular üzerine gelmiş ve hepsi boğulmuşlardır. Zayıf ve köle olan bir kavim böylelikle Fira-vun'un zengin memleketinin vârisi olmuştur. ("Sûret-i fi't-tefkîr," elMüsîimun).

"Hor görülüp zulme uğratılmış olan halkı da bereket ve bolluk verdiğimiz bölgenin doğu ve batı taraflarının mirasçısı kıldık. Sabırları­na karşılık Rabbinin İsrailoğu 11 arına verdiği güzel vaadi tam yerine geldi. Firavun ve kav­minin yapageldikleri binalarla köşkleri de yerle bir ettik." (7: 137).

 

Yusuf Kıssası: Nev-i Şahsına Münhasır Bir Hadise

 

Hz. Yusufun kıssası da nev'i şahsına münha­sır oluşu ve normal üstü muhtevası nedeniyle tabiî nedensellik ilkesinin zıddına şahitlik eden bir olaydır. Üvey kardeşlerinin kıskanç­lığı ve hilesi sonucu Yusuf bir süre bir kuyu­nun dibinde kalmıştır.

Oradan çıkarılarak kendisini Mısır'a götüren kervancıların esiri olmuştur. Bu ilk imtihanda ölüm ve zilletten kurtulmuştur.

Daha sonra bir başka güç imtihandan daha geçmiştir. Bu imtihanda şerefi, iffeti ve dü­rüstlüğü denenmiştir. Efendisinin hanımı olan bir güzel kadın şehevî duygularına kapı­larak Yusuf'a yanaşmış, ancak Yusuf aleyhisselâm kabul etmeyince saldırganlıkla suçlanmış ve âdi suçluların kapatıldığı bir zindana atılmıştır. Bu iftira üzerine hapse atı­lınca Yusuf halkın dedikodu malzemesi hali­ne gelmiştir. İsrailoğullarına köle ve düşman gözüyle bakan ve memleketlerinde onlara iti­barlı bir mevki vermeyen bir halkın arasında ve evinden uzaklarda başı derde girmişti. Yu­suf, başkalarının gözünde ve haksız yere, âdi suçluluğun, itibarsızlığın ve rezaletin en aşağı noktalarında iken bütün tahminlerin aksine Mısır'ın yöneticisi durumuna yükselmiştir; "Yusuf u böylece o memlekete yerleştirdik, dilediği yerde oturabilirdi. Rahmetimizi tıpkı bu misalde olduğu gibi istediğimize veririz. İyi davrananların ecrini zayi etmeyiz." (12-56).

 

Hz. Yusuf Ve Hz. Muhammed@ Arasındaki Benzerlik

 

Hz. Muhammed @ ve Kureyş'ten ona inanan kimseler de eş derecede zor ve kederli bir im­tihandan geçmişlerdir. Sayıca az, zayıf ve ça­resiz, aileleri tarafından reddedilmiş ve bütün bir millet tarafından muhalefet edilir bir hal­deydiler. Allah'a İbadet hürriyeti bile bulun­mayan Hz. Peygamber @ ve ashabı, Mekke'li müşrikler tarafından istihzaya, ayrıma ve zul­me uğruyor ve demir topuklar altında ezili­yorlardı. Bir yanardağ üzerinde duruyormuş-larcasına, hıyanet bataklığı içinde güvensizlik içinde yaşama ya da vahşice öldürülme duru­munda idiler. Bu durum Kur'ân'da çok canlı şekilde tasvir edilmiştir: "Yeryüzünde az sa­yıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için in­sanların sizi esir olarak alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın." (8: 26).

 

Hz. Peygamber'e İlâhî Yardım Vaadi

 

Bu üzüntülü ümitsizlik günlerinde en ufak bir ümit ışığı çaresizlik içinde beklenmekte iken Allah, elçisi Muhammed @'e Yusufun kıssa­sını vahyetti. Hz. Muhammed @'İn ve Yusuf aleyhisselâmın şartları tıpkı Kureyş ve Yu­sufun kardeşlerinin birbirine benzediği gibi benzemekteydi. Kureyş ve Yusufun kardeş­leri nefislerinin karanlık arzuları ile harekete geçmiş ve kızgın tukularmın Allah'ın pey­gamberlerine öç duygusu ile muhalefet etme­sine ve saldırmasına izin vermişlerdir. Üste­lik her iki güruh da zulüm ettikleri kardeşleri­nin şefkatine boyun eğmiş ve teslim olmak zorunda kalmışlardır.

Yusuf un atıldığı kuyunun dibi ve Medine'ye hicret ederken İslâm Peygamberi @'nin sığın­dığı Gar mağarası birbirine benzediği gibi; sevgili oğlundan ayrılan Yakub'un duyduğu endişe ve üzüntü de Mekke kabilelerinin Hâşimoğulları soyuna, sığındıkları Şi'b-i Ebî Tâlib'de uyguladıkları boykot ve tecrit siya­setiyle verdikleri açlık, susuzluk ve acı ile kı­yaslanabilir.

Hz. Yusuf un ve Hz. Muhammed @'in eski düşmanları, sonunda peygamberlerin üstün­lüklerini idrak ve itiraf ederken benzer iltifat­larda bulunmuşlardır: "Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur, doğru­su biz suç işlemiştik." (12: 91).

Ve her iki Allah elçisi de onlara aynı cevabı vermişlerdir: "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O merhametlilerin en merhametlİsidir." (7: 92).

Kur'ân-ı Kerîm, Yusufun kıssasını şöyle an­latmaya başlamıştır: "Ey Muhammed! Biz bu Kur'ân'ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz... Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin." (12: 3). Ve sonunda kıssa şu ahlâkî sonuca varılarak bitirilmektedir: "An-dolsun ki peygamberlerin kıssalarında, aklını kullananlar için ibretler vardır. Bu Kur'ân uydurulan bir söz değil, ancak kendinden ön­ceki kitapları tasdik eden, İman edecek toplu­luk için her şeyi açıklayan, doğru yolu göste­ren bir rehber ve rahmettir." (12: 111).

Yusuf sûresi, o vakit Mekke'deki hayatının en zor ve kederli günlerini geçirmekte olan İslâm Peygamber'ine bir müjde olmuştur. Yu­suf kıssası adeta temsil kılığına bürünmüş bizzat Hz. Peygamber @'in kendi durumu gi­biydi.

 

Peygamberlerin Başarısı

 

Daha sonra Allah Teâlâ Kasas Sûresinde Hz. Musa ve Firavun'un arasında geçen hadiseleri

anlatır. Musa'nın hanımı için ateş, ararken Nübüvvete kavuşması; Fı>ayun^ur>tertiplerine karşı tetikte oluşu; İsrailoğullannm kurtuluşu ile sonuçlanan düşmanını alt edişi anlatılır. İsrailoğullarınm kurtuluşu ve Firavun'un memleketine vâris oluşları ile ilgili kısım öz ve esas olarak Yusufun kıssası ile benzerlik arz eder.

Kasas sûresinde, zayıf ve çaresiz müminlerin parlak geleceğini vurgulayan çarpıcı bir giriş yapılmış olması çok anlamlıdır: "Ta, Sîn, Mîm. Bunlar apaçık Kitab'm ayetleridir! (Ey Muhammed!) İnanan bir topluluğa ibret ol­sun diye, sana Musa ve Firavun'a ait haberle­rin bir kısımını bütün gerçeğiyle anlatacağız. Gerçekten Firavun, o ülkede azıttı ve ora hal­kını çeşitli sınıflara ayırdı. Onlardan bir sınıfı eziyor, erkek çocuklarını boğazlıyor, kız ço­cuklarını ise sağ bırakıyordu. Hiç şüphesiz o, bozgunculardan biriydi. Bİz, o ülkedeki ezi­lenlere büyük lûtuflarla yardımda bulunmayı, onları önderler seviyesine çıkarmayı ve onla­rı, ötekilerin yerine mirasçı kılmayı, onları o yerde hâkim kılmayı; Firavun, Hâmân ve or­dularına, korkmakta oldukları akıbetin acısını tattırmayı dilemiştik." (28: 1-6). Bu giriş, o vakitler ufak Müslüman topluluğunun varlı­ğını ortadan kaldırma planları kuran Mekke'li müşrikler için çok korkutucu olmuştur.

 

Müminlerin Güç Kaynağı

 

Bütün bu kıssalar Hz. Peygamber @'in gön­lünü ferahlatmak, kalbine ümit ve cesaret duygusu vermek için anlatılmıştır. Bu kıssa­ların anlatümasmdaki hikmet bir başka sûrede açıklanmıştır: "Peygamberlerin başla­rından geçenlerden sana anlattığımız herşey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; iman edenlere de öğüt ve hatırlatma gelmiştir." (11; 120).

Bu hakikat dairesini teşkil eden tesirli pey­gamber kıssaları daima Allah'tan korkanlara ümit ve cesaret vermiş, onların kalbini mut­main kılmıştır. İnsanları doğruluk ve sabra çağırmış ve onları Allah rızası için mücadele­ye davet etmiştir. Müminlere zulüm ve küfür  güçlerine karşı başarılı olmak konusunda ümitsizliğe düşmemeleri, bu kıssalarda daima hatırlatılmıştır.

Musa kıssasında Allah bunu Musa'ya hatırlat­maktadır: "Hor görülüp zulme uğratılmış olan halkı da bereket ve bolluk verdiğimiz bölgenin doğu ve batı taraflarının mirasçısı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailo-ğullarına verdiği güzel vaadi tam yerine gel­di. Firavun ve kavminin yapageldikleri bina­larla köşkleri de yerle bir ettik." (7: 137).

Yine Hz. Yusufun muhteşem başarılarının sebebini izah ederken Allah Teâlâ şöyle bu­yurmaktadır: "Yoksa sen Yusuf musun?' de­diler. 'Ben Yusufum, bu da kardeşim. Allah bize iyilikte bulundu, doğrusu kim kötülükten sakınır ve sabrederse bilsin ki Allah iyi dav­rananların ecrini zayi etmez!" (12: 90).

Bu sünnetullah olup bunun istisnası yoktur. Allah'ın elçileri tarafından emredilen hayat tarzını muhafaza eden ve hakiki iman, doğru­luk ve itaat dolu günahsız bir hayat süren kimseler sabırlarına karşılık Allah tarafından mutlaka ödüllendirilirler. Saf ve Allah korku­su ile yaşanan bir hayat daima yeşeren bir bitki gibidir; bu nitelikler zayıflara güç ve ce­saret verir ve sayıca az olanlara manevî ve ahlâkî bir gayret gelir; öyle ki bu sayede ço­ğunluğa galebe çalarlar: "Nice az topluluk çok topluluğa -Allah'ın izniyle- üstün gelmiş­tir, Allah sabredenlerle beraberdir." (2: 249) "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstünsünüz!" (3: 139).

Bu kıssalar, peygamberlerin, sâdık ve âdil olanların, düşmanları ne derece güçlü olursa olsun nihayette onlara galebe çaldıkları inan­cını pekiştirecek manevi gücü harekete geçi­rir; bu kıssalar her çağdaki insanlar için diri­lik ve hayat kaynağı olmuştur. "Karşıkarşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşanlardır; diğeri, inkarcılardır ki, bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyIa-_destekler. Bunda görebilenler İçin ibret vardır." (3: 13).

 

Peygamberleri İnkâr Yokoluşa Götürür

 

Peygamberlerin kıssaları Kur'ân-ı Kerîm'de bazen kısaca, bazen ayrıntılı olarak, ancak tekrar tekrar ele alınmış ve hep aynı sonuca, şüphesiz ve değişmeyen bir sonuca ulaşmış­tır; bu sonuç şudur: Peygamberler daima düş­manlarına karşı giriştikleri mücadelede mu­zaffer olmuşlardır; hem de çok büyük engel­lerle, hatta zahiren aşılamaz görünen güçlük­lerle karşı karşıya olmalarına rağmen bu za­ferler gerçekleşmiştir. Bu İki şekilde olmuş­tur: Ya muhalifler ihtida ederek mümin ol­muşlar ve peygamberlerin muti ümmeti hali­ne gelmişlerdir ya da yenilmiş ve yokolmuş-lardır. "Şüphesiz, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik ve onları itaat eder, yalvarıp yakarırlar diye kıtlık ve hasta­lıkla cezalandırdık. Hiç olmazsa cezamıza uğradıkları vakit itaatkâr olup yalvarsafardı! Ne çâre ki, kalpleri kaskatı kaldı ve şeytan da, onlara bütün yaptıklarını güzel gösterdi. Kendilerine yapılan uyarılan unuttuklarında, onlara herşeyin kapısını açtık; kendilerine ve­rilene sevinince de, ansızın onları cezalandır­dık ve o anda bütün ümitlerini kaybettiler, Böylece o zulmedip duran milletin kökü ke­sildi. Hamd, ancak âlemlerin Rabbi Al­lah'adır!" {6:42-45).

 

Şahsî Ya Da Kabilevî Menfaatlerin Değersizliği

 

İnsanlığın selâmeti nebevî davetlere icabet etmekle ve teslim olmakla mümkün olacağın­dan bu çağrılar mutlaka kalıcı başarı ile son-lanır. Bu başarıya tabiî kanunların işleyiş şeklinin değişmesi gerekse bile değiştirilerek ulaşılır. Sebep sonuç ilişkileri beklenmedik şekiller alarak nebevî emirlere karşı oluşmuş muhalefeti yokeder. Peygamberlerin davasın­dan başka hiçbir menfaat ve mesele, ister şahsî isterse kabilevî olsun, Allah nazarında önemli değildir. Yine herhangi bir siyasî ide­olojiyi veya önderliği güçlendirmek de Allah nazarında Önemsizdir. Çünkü bunların hiç bi­ri fazilete ulaştırmaz, kötülüğü engellemez; hiçbiri insanlığın hayrına ve Allah Yoluna hizmet etmez. Hiçbiri inançsız, kötü ve ko­kuşmuş sistemlerin güçlerine karşı mücadele vermez; tam aksine bu siyasî manevralar yal­nızca iktidar ve prestijin nefsi arzular için ge­nişletilmesini teşvik eder. Allah bu güçlerin tabiî yıkılış vakti geldiklerinde birbirleri tara­fından yıkılmalarına aldırış etmez.

Bütün bu inançsız hareketler isyan ve dev­rimlere yol açar; bu da insan gayreti ile çözü­mü imkânsız meseleleri ortaya çıkarır.

 

Bir Yanlış İtikad

 

Günümüzde bütün Müslüman ülkeler başarı­ya götüren en önemli aracın manevî ve ahlâkî dinamiklerden ziyade maddî ilerleme ve re­fah olduğu şeklinde yanlış bir inanışa saplan­mışlardır. Bu kavram öyle popüler hale gel­miştir ki "ilk önce maddi güç" sloganı tered­dütsüz olarak kabul görmektedir. Hatta diğer konularda dindar olan ve dinî dirilişi arzu edenler için bile bu geçerlidir.

Halbuki bu düşünüş tarzı peygamberlerin ha­yat ve başarıları ve olağandışı gayretleri vası­tasıyla ulaştıkları mucizevî üstünlük tarafın­dan yalanlanmaktadır. Kötülüğün yok edil­mesi yönünde gerçekleşen bu üstünlük ve ba­şarılar Allah tarafından ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.

islâm dünyasındaki yanlış inanış üzerine bi­raz ışık tutabilmek gayesiyle bu hususu biraz açmak gerekmektedir: Milletler topluluğu arasındaki mevki ve İtibarımızı tahmin etmek için maddî zenginlikler, kaynaklar, askerî güç, hammadde, sanayi ürünleri, iş gücü ve teknik bilgi bakımından sahip olduklarımızı gözönünde bulundurmaya alışmışızdır.

Bu sahaların bazılarında kendimizi ileri veya geri buluruz; övünme ve endişe kaynağımız da bu konular olur.

Zihnimizi Batı'nın liderlik kabiliyetini sorgu­lamak için hiç zorlamayız; zorlasak bile bul­gularımızı, akıl yürütmelerimizi, sorgulama ve eleştirilerimizi dikkate almayız. Yine kay­naklarımız, savaş makİnalarımız, silah üreti­mi ve atomik potansiyelimiz konusunda dü­şünmeye başlarız. Bu da bizi daima ümitsizli­ğe ve herşeyi hafife almaya yöneltir. Hayat denizi içinde gemimizi yüzdürmek, Bati'ya bağımlı olmak ve iki büyük güçten birinin hi­mayesi altına girmeye mahkûm olmak için doğmuş olduğumuz sonucuna varırız. (Sûretun fi't-Tefkîr, ss. 2-3).

Allah'ın peygamberlerinin şahsiyet ve davra­nışları ve düşmanlarının felâketli akıbetleri kitaplarda bizlere bildirilmiştir ve eşyaya bu tarz bir bakış tarzını yalanlamaktadır. Bu ha­berler peygamberlerin zaferlerinin sırrını ve düşmanlarını altetmekte kullandıkları silahla­rı açık etmiştir. Bunlar iman, Allah'a itaat ve O'nun davetini yaymaktır. Bu mühimmat İle peygamberler daima, sâdık ama güçsüz kü­çük bir İnsan grubunu bîr kavmin önderi du­rumuna getirmeyi başarmışlardır. "Sabredip âyetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları emrimizle doğru yola götüren önderler yaptık." (32: 24).

"Musa ve kardeşine: 'Kavminize Mısır'da ev­ler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kı­lın!' diye vahyettik. Müminleri mjdele!" (10: 87).

"Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz, O da sîze yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz." (47: 7).

"Gevşemeyin, üstün olduğunuz halde barış çağrısında bulunmayın; Allah sizinle beraber­dir. O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir." (47: 35).

 

Nebevi Hareket Tarzı ile Bağlantı Kuran Müslümanlar

 

Allah elçilerinin hayat ve şahsiyetlerinden çı­karacağımız ders ve manevî ibret budur. Fiil ve davranışları ile bütün peygamberlerin tek tek bize gösterdiği Sirat-ı Müstakim budur. Kur'ân'da zikredilen peygamber kıssaların­dan alınacak ders günümüzdeki güçsüz ve mecalsiz toplulukların önlerinde açık tek yo­lun bu olduğunun anlaşılmasıdır. İlâhi davete muhatap olmuş toplulukların tek ümit ışığı bu yoldur. Hakikat Allah'a aittir ve doğru yolu yalnızca O gösterir.

 

KISIM 9

 

HZ. MUHAMMED @'İ PEYGAMBERLİĞİ -ASALET VE BÜYÜKLÜĞÜ

 

Câhiliyyenin Trajedisi

 

Tarihçilerin üzerinde ittifak ettiği üzere, in­sanlık tarihinin en karanlık çağı olan cahiliy-ye devrinde yaşanan trajedinin sebebi yalnız­ca ortalıkta kol gezen inançsızlık ve kötülük veya günahkârlık ve zulüm değildi. Zâlim yöneticilerin ayağı altında insan şeref ve hay­siyetinin çiğneniyor olması veya iyi kalpli in­sanların güçsüz durumda bulunuşu da tek ne­den sayılamazdı. Bu durumların hepsi insan­lık tarihinin çeşitli dönemlerinde de mevcut olagelmiştir. Reformcular bu kötülüklerle ce­sur ve kararlı bir şekilde mücadele etmişler­dir.

Bunlardan daha büyük bir felâket hakikat İl­mine ve iyi niyete sahip; insanoğlunun şeref ve kıymetini takdir eden; hak ve adalet için mücadeleye talip küçük ya da büyük bir in­san topluluğunun olmayışıydı. Bu çağdaki if-sad oluşun nedeni fazilet ve iyiliği getinnek ve yeni bir düzen kurmak amacıyla kötülükle mücadele etmeye arzulu güçlü maneviyatı olan insan topluluğunun bulunmayışıydı.

 

Hakikat İlminin Eksikliği

 

Cahiliyye devrinde insanlar kendilerine haki­kat ilmini ve iman temelini veren; Rabb'leri-ne yaklaştıran gerçeklere uzun zamandır sa­hip değildiler. Rabbine nasıl gönülden itaat ve ibadet edebileceğini insanoğluna öğreten bu ilimdir. Allah'a ulaşma yollarını bulmaya istekli ve bu uğurda gayretli bir kaç kişi ora-da-burada mevcut idiyse de bunların gayret­leri sonuçsuz kalmıştı. Çünkü çevrelerinde hakikat bilgisine sahip olan kimselerin bu bil­gisi batıl inanç ve halk arasındaki yaygın ina­nışların karışımından başka birşey değildi.

Bu da maneviyat aleminin yolcusunu yanlış­lığa sürüklüyor ve hakikat arayışında ona yardımcı olmuyordu.

 

Güdük Kalmış Manevî Kuvvet

 

Bu gibi zamanlarda, Allah hakkındaki gerçek bilgi bazı sahifelerde veya bir yazıcının kal­binde, yalnızca kırıntılar halinde mevcut olsa bile, bu hakikati nefsinin ve toplumun kötü­lüklerine karşı bütün gücüyle savunup yücelt­mek için gerekli manevî kuvvet, ruhbanlarda ve keşiş benzeri kimselerde eksikti.

Durum bu olunca, hakikati ve Allah'ın dost­luğunu arayış arzusu bu dönemlerde en düşük seviyede bulunuyordu; bu uğurda mücadele arzu ve kararlılığı engellerle karşılaşıyordu. Bütün gayretler servet yığmaya, yönetici ve hükümdarlara kulluk etmek suretiyle şehevi arzuların tatmin edilmesine yöneltilmişti; ilâhî aşk ateşi söndürülmüş, insan gönlünün parlayan ışığı karartılmıştı. Bundan dolayı, o devirdeki din adamları çeşitli ilâhlara ve put­lara ve anlamsız efsane ve inanışlara hayali bir iman duygusuyla bağlanmışlardı.

 

Hakikati Yüceltecek Kuvvetin Yokluğu

 

Eğer şans eseri, hakikat ilmine ve onun yo­lunda çalışmaya azimli kişiler bir yerlerde bulunmuş olsalar bile, böyle adil ve sadık ruhlara destek verebilecek doğru düşünen in­sanlar ve güç hiçbir yerde yoktu. Bundan do­layı, sonuç reform getirmek için gösterilen ferdi gayretlerin ziyan olması olmuştur. Bu reformcular -daha ziyade dağların tepelerin­deki manastırlarda kendilerini İnzivaya çek­miş rahipler, keşişler ve sûfiler- karanlık ge­celerde ışık yayarak uçan ateş böcekleri gibi 'diler, ışık yaymalarına rağmen ne bir yolcu­ya yolunu bulmada yardım edebiliyor ne de, onun üşüyen vücudunu ısıtabiliyordular.

 

Yeni Bir Güneşe Olan İhtiyaç

 

Dünya, insanoğlunun tabiatın anlamının far­kına varmasını ve Rabbinin sıfatlarını Öğren­mesini mümkün kılacak; insanlığı yeni bir kardeşlik bağıyla birleştirecek ilmi öğretecek yeni bir ışığa muhtaçtı. Bu ışık insanoğluna yeni bir iman gücü aşılayacak, gönüllerini ilâhi aşkla dolduracak, hakkı batıldan ayırde-derek hakikat ışığını gösterecek ve en önem­lisi mantık ve ikna ışığı İle şüphe ve inançsız­lık bulutlarını dağıtacaktı. Hz. Muhammed @ vasıtasıyla insanlık bu ışığa kavuştu. Onun il­mi bütün dünyada insanların İnandığı putpe­restliğin ve batıl inançların sonunu getirmiş­tir. Yalnızca Onun tebliğ ettiği hakikat Yahu­dilerin ve Hıristiyanların inançları hakkında bir hükme varabilirdi. Bu inançların Allah'tan korkan mensupları İslâm'ın kendi inançlarına nİsbetinin güneşin ışığı karşısında yanıp sö­nen ışıkların yok olması gibi olduğunu itiraf etmişlerdir. "Kitap ehlinden ve putperestler­den olan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge, içinde kesin ve en doğru hükümlerin bulunduğu annmış sahifeleri okuyan, Allah katından bir peygamber gelene kadar dinle­rinden vazgeçecek değillerdi." (98: 1-3).

 

Felsefe Ve Şirkin İşbirliği

 

Haklı bir dava için harekete geçme kararlılığı daima hakikat ilminin ve ona sönmez bir imanla bağlı olmanın ürünüdür. Bir kimse bazı gerçeklikleri hakikat olarak kabul etti­ğinde, kanaatlerinin doğurduğu faziletleri ve kötülükleri idrak eder ve bunların yol açtığı amit ve yeis, arzu ve endişe duygularını bilir. Böylece kişide derinden kökleşmiş inançlar onun bütün gönlü ve ruhu ile kararlı şekilde yaşamasını temin eder. Ama, calıiliyye dev­rinde insanlık Allah'a, cennetin ve cehenne­min varlığına, diriliş gününe ve yapıp ettikle­rinden dolayı hesaba çekileceğine olan inan­cım kaybetmişti. Bu devirde şirk ve felsefe bu imanı zayıflatmak ve İnsan ile yaratıcısı arasındaki bağı zayıflatmak için el ele ver­mişlerdi. Felsefe İlâhi sıfatları inkâr ederek, şirk müessesesi ise Allah'a ortaklar koşarak insan ve yaratıcısı arasındaki ilişkiyi uzun sü­redir dumura uğratmışlardı. Felsefe ile uğra­şan bütün kimseler kudret, hikmet, rahmet ve merhamet sıfatlarına sahip bir Allah'a yönel­mek, O'ndan korkmak ya da ümitvar olmak için bir neden görmüyordu. Buna benzer ola­rak Allah'a ortak koşanlar, hayatlarını bu or­taklara niyazda bulunmak ve onların rızasını kazanmak yolunda harcıyorlardı. Çünkü zu­huratın arkasındaki Rabblerini yüceltmek ve O'na niyazda bulunmak hissinden yoksundu­lar, O'nun hayatları üzerindeki etkisinden bi­haberdiler.

Böylece dünya iki gruba ayrılmıştı. Birincisi âhirete hazırlanmak için hiçbir ihtiyaç hisset­meyenler; ikincisi ise Rablerine dua ve ibadet etmeye vakit bulamayanlar. Her iki halde de bütün bir inançsızlar âlemi Allah'tan uzun bir süre ayrı kalmış, Rabblerine olan sevgi ve sa­dakat duygusunu kaybetmişlerdir. Sonuç, in­sanlığın fıtri kabiliyetlerinin durağan ve ölümcül hale gelmesi olmuştur; insanlar ruh­banlara ve nefislernin arzularına hizmet eder olmuşlar, kralların ve şeytanın kölesi duru­muna düşmüşlerdir. Doğudan batıya bütün bir insanlık kendisini, kendi zihninin ürettiği tanrıların ya da eski âdetler sonucu ulûhiyyet makamına oturtulmuş atalar-dini hurafeleri­nin ayaklan altına atmıştır. Hz. İbrahim'in kavmine söylediği gibi, kendi tahayyüllerinin icadı olan saçma fikir ve ideallere inanmış ve tapınışlardır: "Yonttuğunuz şeylere mi tapı­yorsunuz?" (37: 95).

 

Nebevi Dâvet-Tek Çâre

 

O devirlerde, çağlar boyunca kaybedilen ima­nı insanlığın kalbine yeniden ilka etmek ve İlâhi sevgi ateşini yeniden yakmak için Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gerekliydi. Bu vazifeyi herhangi bir insanın başarması mümkün değildi. İnsanoğlunu aldatıcı emel ve arzulardan, dünyanın zevklerinden ve güç­lü yöneticilere kölelikten vazgeçirip, görül­meyen tek bir Allah'a iman etmesini sağlamak ve O'nun Emirlerini sorgulamaksızın, hayatı ve sahip oldukları pahasına olsa bile uygular hale getirmek Allah'ın elçisinden başka bir insanın başarabileceği bir iş değildi.

Bu dağlar kadar sağlam ve insanların ve şey­tanın muhalefetini ad edecek kadar sebatlı bir iman gerektirmekteydi. Bu iman ruhu Hz. Peygamberin @ şu beyanında açıkça kendini belli etmektedir; "Kureyş, güneşi sağ elime ayı da sol elime verse, Allah'ın izniyle dâvam üstün gelinceye veya ben onu tebliğ uğrunda ölünceye kadar davetimden asla vazgeç­mem." (el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. III, s. 43).

Bu beyan, bu zor vazife için gerekli iman gü­cünü açığa çıkarmaktadır. Bu iman bütün dünyaya yayılsa herkese yeterdi, şüphecileri mutmain kılar ve iman zaafiyeti bulunanları ayakları sabit mümin haline getirirdi. Ölüm korkusu içinde ve endişeli halde iken rahatça konuşabilen, bu imandır. Dünya, düşmanları mağaranın hemen önünde beklerken dostuna güven telkin eden Hz. Peygamber @'i bilmi­yor mu?: "Sen mahzun olma, Allah bizimle beraberdir." (9: 40).

Hz. Peygamber @'in zavallı bir Mekke'li olan Sürâka'nın üzerinde, zaman ve mekân farkına rağmen Kisra'nın tacını görebilmesini mümkün kılan işte bu imandır. Kendisi açlığa ve boykota mahkûm edİmişken kırılan bir ka­yadan çıkan kıvılcımda Bizans İmparatorlu­ğunun sarayım görmesini sağlayan da aynı imandır.

Hicreti sırasında çölde gitmekte olan Hz.Pey-gamber @'i Sürâka adlı bir Mekkeli hızlı atıyla takip ediyordu. Sürâka, yaklaşıp tam saldıracağı sırada bir mucize oldu; atının ön ayaklan kuma saptanmasıyla yere yuvarlandı ve bu defa Hz. Peygamber @'den emân dİle-di. Hz. Muhammed @ ona şöyle söyledi: "Ey Sürâka! Kisrâ'nın tacını takındığında nasıl keyiflenirsin, kim bilir?" Peygamber @ müşriklerin takibi altındayken parlak gelece­ği, dinin zaferini görüyordu. Rasûlullah @'in geleceğe dair   haberlerinin hepsi çıktı. Hz. Ömer, Meda'inin fethinden sonra Sürâka'yı çağırarak İran seferinin ganimetleri içinde Medine'ye getirilen Kisra'mn süslü elbisesini siymesini söyledi. Buna benzer olarak, Hen­dek Savaşı öncesinde Hz. Muhammed @ biz-zat hendek kazarken taşa vurduğunda çıkan Itıvılcım üzerine: "Bu kıvılcımda Kayser'in yıkılan sarayını gördüm" buyurmuştur. Tarih sayfaları Hz. Peygamber @'in bu öngörüsü­nün kısa sürede gerçekleştiğine şehadet et­mektedir. Bizans İmparatorluğunun başkenti ve İmparatorun sarayı kısa zamanda Müslü­manlar tarafından fethedilmiştir.

İslâm Peygamber'inin imanı böylesine güç­lüydü. Bu iman dünya tarihçe bilinen en ka­ranlık devirlerini yaşadığı bir sırada ortaya çıkmıştır. Bu dönem kötülüğe son vermek, iman ve ahlâkî gayret ateşini yeniden canlan-dırabilmek işini kimsenin başaramadığı bir dönemdi. Bu iman Allah tarafından insanoğ­luna bir rahmet ve lütuf olarak gönderilmiş­tir: "Ümmîlere, kendi aralarından, onlara âyetlerini okuyan, onlan arındıran, onlara Ki-tab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gön­deren O'dur. Onlar ise, bundan önce, apaçık bir sapıklık İçindeydiler." (62: 2). "Müşrikler hoşlanmasalar bile, dinini bütün dinlerden üs­tün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (61: 9).

 

Büyük Bir Peygambere İhtiyaç

 

Câhiliyyenin kötülüğü son haddine varmış ve iflah olmaz bir hal almıştı. Hiç bir reformcu ve müessese veya hareket insanlığın vücudu­na batan bu dikeni çıkarabilecek durumda de­ğildi. Bu geniş yeryüzünde cahiliyye belâsına karşı daima ve sürekli mücadele etmesi ge­rekli bir ümmet veya millete ihtiyaç duyul­makta idi. Bu millet kötülüğün kurutucu za­rarlarıyla mücadele edecek ve onu kökten yok edecekti ve nasıl geçmişte şirkin câhilî dünyayı zulüm ve adaletsizlikle doldurmuşsa bu millet de aynı oranda adalet ve hakikatle dolduracaktı. Dünya bu vazifeyi üstlenecek ve kendisini takip edecek bir topluluk oluştu­rabilecek büyük bir peygambere muhtaçtı. Bu nedenle Hz. Muhammed @ elçilik vazifesiy­le vazifelendirilmiştir: "Siz insanlar için orta­ya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsi­niz." (3: 110).

Hz. Muhammed @, kurumuş ve çatlamış top­rakların yağmur mevsiminin İlk yağışını bek­lediği gibi insanlar tarafından hararetle bir kurtarıcının beklendiği bir zamanda gönderil­miştir: "...Sen yeryüzünü kurumuş ve ölmüş görürsün, ama biz yağmur indirdiğimiz za­man, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler çıkarır. Bunlar, Allah'ın var olması, ölüleri diriltir olması ve gücünün her şeye yeter ol­masını gösterir." (22: 5-6).

 

Dünyanın Nura Kavuşturulması

 

"Aniden, insanlığın cansız bedeni yeni bir ruhla hayatiyet kazandı ölü ve işlevsiz olan insan yeniden derin uykusundan uyandı. Bu durum tarihçiler tarafından temsili olarak Kisra'mn sarayının sarsıntı geçirmesi ve Me-cusİlerin kutsal ateşinin sönmesi olarak ta­nımlanmıştır. Yüksek kuleler ve imparatorluk sarayları deprem sarsıntıları ile alaşağı oldu­ğuna göre, Sezarlann, Kisralann ve Firavun­ların hile ve düzenlerinin insanlığın selâme­tinin aydınlık şafağının -Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin başlangıcı ile belirle­nen insanlığın yeniden dirilişinin- önünde alaşağı olmaması için bir sebep yoktu." {Ma' aqal el-Insaniyat).

 

Yeni Bir Dünyanın Yükselişi

 

İslâm Peygamberinin doğuşu ve peygamber­lik görevi ile müjdelenişi yalnızca yeni bir Peygamberin, yeni bir milletin ya da yeni bir çağın doğuşu değildi. Bu, zamanın sonuna, insanlık Rabbine ve Halik'ına dönünceye ka­dar sürecek olan yeni bir dünyanın doğuşu idi.

Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin etki­leri bugün dünyada varolan her şeyin içine nüfuz etmiştir. Düşünce şekilleri ve inançlar, kültür ve medeniyet, ahlâk ve yaşam tarzları, ilim ve terbiye, kısacası insan faaliyetinin her sahası onun peygamberliğinin doğurduğu so­nuçlardan etkilenmiş ve bu nübüvveti Özüm­seyerek benliğinde kökleştirmiştir. Dünya Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin izini takip etmemiş olsaydı bugün sahip bulundu­ğu değerli ve kıymeti haiz neye sahipse onla­rı bulamazdı. İnsanlık Muhammed @'in nü­büvvetine hayatını borçlu olduğunu nasıl inkâr edebilir? Muhammed @ insanlığa yeni bir hayat neşesi ve hatta bizzat hayat hakkı tanımıştır. Daha önce yalnızca İlâhi lanet ve gazaba muhatap olan insanlığın gönlüne doğ­ruluk şuurunu ve ruh sağlığını üfleyen, dün­yayı kurtaran odur. O devirde dünyadaki kö­tülükler ve fesat dünyanın sonunu ve felaketi­ni hazırlamaktaydı: "İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat meydana geldi, ki Allah yaptıklarının bir kıs­mını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." (30: 41).

 

Câhiliyye Devri

 

Âlemlerin Rabbi ve Âlim-i Mutlak olan Al­lah yeryüzünde ne gördü? Bazılarının putlar önünde eğildiğini ve diğer bazılarının bazı kötü yöneticilere ve şeytana uyarak sefahat içinde yaşadığını gördü. Hiçbir fazilet kırıntı­sına, hakikat arayışına, hakikat ilmine, ahlâkî doğruluğa, Kendisi ile rabıta kurulmasına ve âhiret düşüncesi ile tevbede bulunan kimseye rastlamadı. Mükâfat vadettiği faziletli davra­nışlar hayat iksiri veya kimya taşı gibi bulun­mayan birer meta idiler. Şah Veliyyullah İslâm'ın doğuşundan Önceki câhiliyye devrini Hüccetullahi'l-Bâligasmâa çok canlı bir şe­kilde tasvir etmiştir: "Bir kaç yüzyıldır Bi­zanslılar ve Sasaniler dünyayı hâkimiyetleri altında tuttuklarından kolay kazanılmış lüks ve rahatlığın zevkini sürmekteydiler. Şeytanî haksızlıklara batmış ve âhirete aldırış etme­yen bir halde idiler. Örf-âdet ve alışkanlıkla­rına aşırı düşkünlük ve titizlik göstermekte anlamsız bir incelik ve hassasiyet şuuru ka­zanmış idiler. Bütün insanlar birbirlerine kar­şı gösteriş yarışındaydılar. Zevk, eğlence ve israf bakımından birbirlerine üstünlük kur­makla gurur duymaktaydılar. Bu imparator­lukların büyük şehirlerine dünyanın her böl­gesinden maharetli zanaatkarlar ve becerikli ustalar gelip durmaktaydı.

Daima yeni kolaylıklar ve rahatlık sağlayıcı araçlar geliştirmekte ve yapmaktaydılar. Bunlar icat edilir edilmez revaç buluyordu. Yönetici sınıf için üretilen kadifeler ve ipek­ler de kişinin gururunu ve kİbirini kabartmak için bir vasıta vazifesi görmekteydi. Hayat standartı öylesine yükseldi ki yüzbin dir-hem'd&n daha az değere sahip bir yelek veya sarık asîl kimseler tarafından giyilmez oldu. Bir asilzade fıskiyesi, hamamı ve bahçesi ile birlikte tam bir mükemmel malikanede yaşa­madıkça, genç ve güzel kölelere, bakımlı vahşi hayvanlara sahip olmadıkça ve misafir­leri için leziz ve çok çeşitli ziyafetler vereme­dikçe arkadaş ve dostlarının takdirini kazana­maz duruma gelirdi. Burada pek çok ayrıntı daha anlatilabilirdi, ancak o vakit hakim bu­lunan şartlan kendi ülkenizdeki kral ve asil­zadelerin yaşayış ve tavırlarını gözönünde bulundurarak pekâla tahayyül edebilirsiniz (Şah Veliyyullah burada o günlerde Delhi'de hüküm sürmekte olan Moğollar'a atıfta bu­lunmaktadır). Bütün bu hal, tavır ve alışkan­lıklar âdeta onların ikinci bir şahsi tabiatlan hâline geldi, öylesine ki isteseler bile onlar­dan kurtulamazlardı. Zamanla bütün bunlar tüm toplumun yerine getirmesi gerekli so­rumluluklar haline geldi. Zengin fakir ayrımı olmaksızın tüm insanlar bir yarış İçine gir­mek zorunda kalmıştı.

Bütün toplumu saran toplumsal adetler -lüks, israfa teşvik edici ve pahalı- herkes için bir sıkıntı haline geldi ve bu dert herkesin başını ağrıtmaya başladı. Bu pahalı yaşam tarzını sürdürmek büyük miktarlarda para sarfetme-den mümkün olamıyordu ve para da fakir çiftçiler, esnaf ve zanaatkarlar üstüne ek ver­giler ve mâlî sorumluluklar yüklemeden elde edilemiyordu. Daima artan vergileri ödeme­diklerinde ise bu kimseler cezalandırılmak Üzere seferler düzenleniyordu; sessizce bo­yun eğdiklerinde İse yük hayvanı muamelesi görüyor, efendilerinin topraklarını ekip-biç-me ve sulamaya memur yarı köle hayatı ya­şayabiliyorlardı. Zor ve yorucu hayat yükleri böylece bütün milletin omuzlarına bindirildi-ğinden kimsenin âhiretİ ve nihaî sonlarını dü­şünmeye vakti kalmıyordu. Zaman zaman bütün bir coğrafyada dini dert edinen ve dine önem veren bir kimseyi bulmak mümkün ol­muyordu. ("Hayat Tarzları ve Âdetlerde Ye­nilik," Hüccetüllahi'l-Bâligd).

 

Yeni Dünya Düzeni

 

Hz. Muhammed @'in peygamberliği İslâm­'dan önceki putperest dönemde sağlanan şart­ları net bir şekilde ortadan kaldırdı. Allah'a iman, O'na yakınlaşma arzusu ve âhiret ni­metlerine kavuşma gayreti bütün medenî dünyada hayatın aşikâr bir özelliği durumuna geldi. Bu da kitlelerin manevî dirilişi için ça­lışan güçlerin ortaya çıkmasını sağladı. Çö­küş içinde olan toplumlara ortak mutluluğu kazanma şevki geldi. Bu yeni güçlerin en bü­yük gayesi insanlığı kendi türüne kölelikten kurtarmak ve Yüce Varlığa hizmete yönelt­mekti, İnsanoğlunun dikkati dünyevî arzular­dan ahiret nimeti özlemine yöneltilmek iste­niyor ve batıl dinlerin sultasından kurtulup islâm'ın adaletinden yararlanması arzulanı­yordu. Bu dünyanın bilinen en ulvi idealiydi; daha önce hiç şahit olunmamış böyle yeni bir donemi davet etmek ve gerçekleştirmek için "lÜminlerin cesaret ve gözüpeklİği, kavrayışlı Asanların mahareti, hikmet ve dirayet sahibi kimselerin rehberliği, alimlerin ilmi, şairlerin |Uri, yazarların kalemi ve idealist kimselerin yaratıcı düşünceleri bir işbirliği içine girdiler.

Cahiliye devrinde dünya şehevî arzularına ve hevasına köle olmuş kimseleri görmüştü. An­cak, İslâm gelince her zaman ve mekanda sa­mimi mümin olan, takva ve sadakat sahibi, adil yöneticilik vasfına sahip bulunan, fazilet­li bir cihad sürdüren yeni bir insan tipi mey­dana çıktı. Allah'a ibadetleri öylesine samimi idi ki düşmanları bile onlara saygı duyuyor­du. Doğruluk ve sadakati, Allah'ın hakiki sı­fatlarını, manevi ilkeleri, adalet ve feragati yaygınlaştırdılar ve insanların yanlış yolu bı­rakıp Sırat-ı Müstakim üzere yürümelerini emrettiler; herkese adalet ve eşitliği getirme­nin dışında bir gaye gütmeden Allah yolunda cihad ettiler. Bu kimseler bugüne kadar de­ğişmeden gelen Hz. Muhammed @'in sünne­tine uygun bir Allah'a davet geleneği, bir diri­liş ve ıslahat hareketi başlattılar. "Ümmetim­den bir bölük daima Sırat-ı Müstakim üzere olacaktır ve düşmanları onlara âhiret günü gelene kadar galebe çalamayacaktır." (Sahih-i Müslim, c. II, s. 143).

 

Hz. Muhammed @'in Peygamberlik Mucizesi

 

Şeyhülislam İbn-i Teymiyye Hz. Muhammed @'in peygamberliği ile birlikte ortaya çıkan inkılâbî değişikliği çok canlı bir biçimde ei-Cevabu's-sahİh limen beddele dinu'l-mesih adlı kitabında tasvir etmiştir. Bu çarpıcı yeni­likleri özetleyen bir paragrafı şöyledir: "Al­lah'ın elçisinin şahsiyeti, hareketleri, sözleri ve fiilleri Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. Muhammed @'in ashabı, bu ashabın dini ya­şayış şekilleri ve İlmi, onların arasındaki di­ğer bazı Allah -aşkı ile harekete geçen asil ruhların ortaya koyduğu kerametler, bunların hepsi de Allah'ın bir lütuf ve inayeti sayılabi­lir. İslâm Peygamberi İlâhî emirleri tebliğ ederken daima sebatkâr, dürüst ve âdil ol­muştur. Yalan söylememiş, zulmetmemiş, sa­dakatsizlikte bulunmamıştır; bilakis, en sa­dık, en itidalli ve en âdil kimse olmuştur. Sa­vaş ve barış, endişe ve ümit, yokluk ve bol­luk, başarı ve kısmî mağlubiyet gibi pek çok inişli çıkışlı olaylar yaşamıştır. Zaman gelmiş yalnızca bir kaç ashabı arkasında olmuş, ba­zen de peşinde büyük bir çoğunluk bulun­muştur; ancak o, İslâm bir baştan diğer başa bütün Arabistan'da yayılıncaya kadar Sırat-ı Müstakim'den hiç sapmamıştır. O gelmeden Önce Arabistan puta, aya ve güneşe tapanla­rın bulunduğu, zulüm ve adaletsizliğin hü­küm sürdüğü bir memleketti. Âhirette vuku bulacak cezadan ve mükâfattan, ölümden sonraki hayattan bihaber olan bu insanlar öy­le bir nura garkoldular ve muttaki, öyle âdil ve dürüst hâle geldiler ki Suriyeli Hıristiyan­lar Hz. İsa'nın havarilerinin bu kimselerden daha iyi olamıyacağı kanaatine vardılar. İslâmî ve gayriislâmî haslet ve kazançların etkileri yeryüzünde halen görülebilir. Hikmet ve basiret sahibi kimseler bu ikisi arasındaki farklılığın tamamen idrakindedirler. Hz. Mu-hammed @'İn ashabı bütün diğer dinlerin mensuplarından her yönüyle daha üstündür. Ashabın iman, ibadet, dua, zikir, kendini feda ve Allah yolunda hizmet özellikleri ve dinî ilimleri diğer din mensuplarınınkiler ile kar­şılaştırıldığında ashabın iman ve Allah'a tesli­miyet hususunda diğerlerinden çok daha üs­tün olduğu görülecektir. Ashabın Allah yo­lunda sarfettiği gayret, cesaret ve sebat ölçü­lecek olsa veya cömertlikleri, fedakârlıkları ve misafirperverlikleri derecelendirilecek ve bu erdemler diğer insanların yaptıkları ile kı­yas edilecek olsa, ashabın bütün bu belli başlı faziletler konusunda tüm diğer dinlerin men­suplarının fevkinde oldukları görülecektir, Ashab bu manevî mirası, kendilerine Sırat-ı Müstakim üzere gitmeyi öğreten Rasûlullah @'den devralmışlardır,"

"Muhammed ümmeti, kendilerine Kitap gel­miş diğer ümmetlere benzemez. Daha Önce mevcut bulunan şeriatı tafsilatlandırmak için İsa peygamberin kendilerine gönderildiği Ya­hudiler gibi değildirler. Hıristiyanların sahip olduğu iman ve maneviyat, ilim ve ehliyet kendilerine kısmen Tevrat'tan, kısmen Hz. Davud'un Zebur'undan, diğer peygamberlerin tebliğlerinden ve nihayet Hz. İsa ve havarilerinden miras kalmıştır. Daha sonra ise felsefe ve skolastisizmden türettikleri pek çok şey nedeniyle sapıklığa düşmüşler ve Hz. İsa'nın tebliğine zıt bir konuma gelmişlerdir.

Halbuki Muhammed @ ümmeti daha öncele­ri mevcut bulunan Kitaplardan haberdar de­ğillerdi. Ashabın büyük çoğunluğu Musa'ya, İsa'ya, Davud'a ve Tevrada, Zebuva. ve İnci-k Hz. Peygamber @ vasıtasıyla inanmışlar­dır. Çünkü Allah'ın bütün diğer geçmiş pey­gamberlerine ve daha önceki kitaplara iman etmelerini onlardan Hz. Muhammed @ iste­miştir; Allah'ın elçileri arasında ayrım gözet­memelerini emretmiştir. Şu ilâhi emri uygu­lamalarını arzu etmiştir: "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de(iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. 'Allah'ın rasûllerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, İtaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sana­dır!' dediler." (2: 285). (îbn-i Teymiyye, el-Cevabu's-sahih limen beddele dinu't-mesih, c. IV, s. 82).

 

KISIM 10

 

HZ. MUHAMMED @'İN PEYGAMBERLİĞİNİN ESERLERİ

 

İnsanın Önemi

 

Dünyanın kaderi daima insana bağımlı ola­gelmiştir. Dünyanın huzur veya belâ, refah veya yokluk içinde olması insana bağlıdır; in­san yeryüzünde yaşadığı müddetçe dünyanın bütün zenginlik ve varlığını, bütün süs ve ziynetlerini alıp götüren felaketlerin ortaya çıkması pek bir şey farketürmez. Bunlar dün­ya için telâfisi mümkün olmayan kayıplar sa­yılmazlar, çünkü insan her zararı telâfi ede­cek ve her hasarı tamir edecektir. İnsan yal­nızca dünyanın kaybettiği şeyleri yerine koy­makla kalmaz, yetenek ve mahareti ile, gay­ret ve sanatı ile onları daha da geliştirir ve mükemmel hale getirir. Dünyanın yönetimini ele alan bir kimseye içinde insan olan imar edilmemiş bir dünyayı mı, yoksa içinde insan olmayan imar edilmiş bir dünyayı mı tercih ettiği sorulsa, tabii ki insanın aynı zamanda idrak ve öngörü sahibi olması şartıyla o şüp­hesiz birincisini tercih edecektir. Gerçekte, kişi bu seçimi yaparken hiç zorlanmaz, çünkü dünya insan için yaratılmıştır; dünyanın ni­metleri ve mükemmelliği yalnızca insan için­dir.

Bu dünyada mevcut olan dert ve felâketlerin sebebi kaynak ve zenginlik; araç ve cihaz yokluğu değildir- daha ziyade bu icat ve alet­lerin yanlış gayeler için kullanılıyor olması­dır. Uzun tarihi boyunca bu dünyanın muzda-rip olduğu bütün korkunç talihsizlikler hep insanoğlunun kaprisi, sırat-ı müstakimden sapması ve hevâsına uyarak isyan etmesi so­nucu meydana gelmiştir. İnsanoğlunun sahip olduğu araç ve kaynaklar yalnızca efendileri­nin emrine amade cansız şeylerdir. Bu araç ve kaynaklar yol açtıkları ölüm ve tahribatlar sebebiyle suçlanacaklarsa, en fazla insanoğ­lunun emri üzere gerçekleştirilen bir felaketin hacim, yoğunluk ve genişliğini artırmak ve bunu daha kolay gerçekleştirmekten sorumlu tutulabilirler.

 

İnsan Fıtratının Esrarı

 

Bu geniş kainat kişiyi şaşkın ve dili tutulmuş hale getirecek derecede esrarlı, bilinmez ve inanılmayacak derecede muhteşemdir.

Ama bu geniş dünya insan fıtratının künhüne erişilmez sırlarıyla kıyas edildiğinde insanoğ­lunun şuur okyanusu İçinde bir damla bile değildir. İnsanoğlunun fıtratı muazzam imkânlar ve gizli potansiyel barındırır. İnsan ruhunun derinlik ve ihatası, tasavvur gücü ve bu gücün geniş çerçevesi, ruhunun ateş ve sı­caklığı, asil-düşünce ve geniş-görüşlülüğü sı­nırsızdır. İnsanoğlunun bitmek tükenmek bil­meyen ümidi ve yüce Özlemleri hiç bir zen­ginlik muhteşem zaferler ve türlü çeşit hazza ve zevk vasıtasına kavuşmakla dindirilemez. Pek çok çeşitli zihnî hâl, eğilim ve yatkınlık­larını saymak mümkün değildir. İnsan ruhu­nun geniş ve derin ummanı içinde bütün dün­ya değersiz bir teneke parçası gibi kalır. İnsa­nın kavi ve sebatkâr imanı dağlan yürütür; aşk ateşi şiddet fırtınalarım kahramanca kar­şılar, Allah korkusu, fakir ve zayıflara karşı duyduğu merhamet, günahlarının affı için döktüğü yaşlar melekleri utandırır; asîl dav­ranışlarının ihtişamı ve iyi-niyetinin aydınlığı dünyanın en muhteşem güzelliğinden ve cen­netin sonsuz bahçelerinden daha şaşaalıdır. İnsan bu varlık âleminin aslı ve özü, bütün yaratıkların gülü ve hayat iksiri ve Yüce Ha-lik'ın âyetleri arasında en güzel âyettir.

 

Yücelerin Yücesi

 

Dünyanın sunabileceği hiçbir iktidar ve hiç­bir hazine yakîni imanın yerini tutamaz. Bu­na benzer olarak, hiç bir dünyevî kazanç ve zenginlik fedakârane ve mertlik dolu sevgi­nin, sınırsız, tertemiz coşku ve heyecanın, ve­ya artniyetsiz samimiyetin, veya hiçbir karşı­lık ve ün beklemeksizin verilen hizmetin yerini tutamaz.

İnsanoğlu özünün değerini biçmek istese, tüm dünya ona fiat biçmeye muktedir olama­yacaktır. Sebat ve gözüpekliğinin dizginlerini başıboş bırakacak olsa, dünyanın arzuları için Çok dar ve kısıtlı olduğunu görecektir. Bİr şa­ir bunu dizelerinde ne güzel ifade etmiş: "Al­çaldığında insanoğlu, bir toz zerresinden baş­ka bir şey değildir / Yüceldiğinde ise dünya­lara sığmayan bir mekândır."

İnsanın esrarı çözülemez. İnsanın özü, aslı, gerçeği tanımlanamaz ve bu cevherin şaşırtıcı potansiyeli insanın en acaip rüyalarının bile ötesine taşar. İnsanoğlunun asaleti, şefkati, merhameti, alçakgönüllülüğü ve öz-saygısı, Allah'ı bilme yönündeki uyanıklığı ve İlâhi dostluğu kazanma arzusu, fedakârlık ve hay­siyeti, bitmek bilmeyen ilim arayışı ve tabia­tın sırlarını açığa çıkarma uğraşısı insanoğlu­nun özünün yalnızca bir kaç boyutudur. Bun­lar bile zihinleri şaşkınlıktan şaşkınlığa uğrat­maya yeterlidir.

 

Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Büyük Eseri

 

Hakikatte insanoğlu her türlü rahmet ve iyili­ğin, refah ve saadetin pınarıdır; ne derece güç olursa olsun her türlü meselenin çözümüdür. Ancak insanoğlu güdükleştiği, cevheri çürü­meye başladığı zaman ve "İnsan"lık çerçeve­si içindeki kimselere daha az rastlanır oldu­ğunda veya daha ziyade insanların topluluk­lar vasıtasıyla yüceltilemez oldukları durum­larda; İnsanlığa yardım için peygamberler gönderilir. Bunu takiben toplumların içinde bütünlük İçerisindeki 'insan'lara yeniden rast­lanmaya başlanır. Her çağda nübüvvetin en büyük vazifesi bu olmuştur. İnsanlık tarihinin de tasdik ettiği üzere bu vazifeyi en geniş bir topluluk üzerinde gerçekleştirmek ve nübüv­vetin getirdiği bu enmbüyük aşamayı temin et­mek, son peygamber Hz. Muhammed @re nasip olmuştur. Faziletli, idealleri çerçevesin­de güçlü ve birbirine kenetlenmiş bir topluluk şeklinde kaynaşan bu insanlar topluluğu hep­si aynı inancı paylaşmış ve hepsi de aynı ga­ye için mücadele vermişlerdir.

Hz. Muhammed @ tebliğine en namüsait şartlar altında başlamıştı. Kendinden Önce ge­len hiçbir peygamber ve yenilikçinin karşı­laşmadığı güçlüklerle karşılaşmıştır. Daha önceki peygamberlerin gönderildiği milletle­rin toplumsal şartlan ve manevî iklimi kesin­likle Arabistan'daki cahiliyye devri şartların­dan daha iyi idi. Bütün bunlara rağmen Vazi­fesini yerine getirme konusunda Hz. Muham­med @'in sağladığı başarı kendisinden önceki peygamberlerinkine nazaran çok daha çarpı­cıdır.

Hz. Muhammed @ tebliğ vazifesine tavır ve hareketleri hâlâ vahşî ve hayvanı özelliklerin ön planda olduğu bir toplum arasında başla­mıştı. Ancak onları insaniyetin en yüce mev­kiine yükseltmiş ve peygamberlik sınırlarına yaklaşmalarını temin etmiştir. Peygamberle­rin sonuncusu Hz. Muhammed @'in gelişin­den ve tebliğini tamamlayışından sonra hiçbir kimseye artık bu durum nasip olmayacaktır.

 

Yalın Gerçek

 

Gerçek şu ki, Hz. Muhammed @'İn bütün as­habı onun peygamberlik mucizesinin parlak ışığıdırlar ve asîl peygamberler neslinin sağ­ladığı büyük merhalelerin delilleridirler. Al­lah'ın yaratıkları içinde zirveleri temsil et­mektedirler. Hz. Muhammed @'in temiz kalpli ashabı, asîl davranışlarıyla ilham verici örnekler oluşturarak, tevazu, iyilik ve mü­kemmeliyet duygularını diğer insanlara taşı­mışlardır. Bu vazifeyi hiçbir sanatkâr sanatı vasıtasıyla gerçekleştirememiştir. Ve Hz. Muhammed @'in ashabının şahsiyetinin göz­lerimizin önüne serdiği ebedi güzellik ve mü­kemmellik beyitini hiçbir şair yazamamıştır ve bundan sonra da yazamayacaktır. İnsanlık tarihinde de böylesine asil insani davranış nu­muneleri kaydedilmemiştir. Bu insanlar dai­ma güçlü bir iman taşıyarak, daima saf ve samimi, mütevazı ve Allah korkusuyla dolu, müşfik ve iyi niyetli olarak derin bir hakikat bilinci içinde, müşfik bir kalple hayatlarını idame ettirmişlerdir. Gündüz Allah yolunda cihad ederken cesur ve fedakâr, gece ise dai­ma ibadetle meşgul zâhid kimseler olmuşlar­dır. Dünya zevk ve nimetlerine kayıtsız kal­mışlar ve idareleri altındaki insanlara daima âdil ve yakın olmuşlardır. İşte, hayatlarım Hz. Muhammed @'in nebevi kontrolü altında geçirenler böyle kimselerdi.

 

Fiiliyattaki Sıdk

 

İslâm peygamberinin yetiştirdiği müminler güvenilip, dayanılabilecek kimselerdiler. Kalpleri Allah korkusu ile dolu olup âhireti dünyaya tercih etmekteydiler. İnsanın içinde­ki madde arzusuna galebe çalan maneviyatı haizdiler. Dünyanın kendileri için yaratılmış olduğu konusunda hiç şüpheleri yoktu ama yine de önlerinde duran öteki hayat bilincini hiç gözden kaybetmiyorlardı. Bunun sonucu olarak, bu insanlar daima dürüst, ticaret ve iş­lerinde doğru Ölçüp tartan, vazifelerinde dü­rüst ve gayretli, idareden sorumlu oldukların­da yumuşak-kalpli ve merhametli, zengin ol­duklarında cömert, sıkıntılı durumlarda sabır­lı, adalet hizmetlerini yürütürken imtiyaz ta­nımaz ve âdil, kendilerine emanet edilen me­selelerin üstesinden gelmede gerçek bir na­musluluk içinde olan kimselerdiler.

 

Yöneticilerin Takvası

 

Bu yüce şahsiyetlerin nefislerine ne derece hâkim olduklarını gösteren bir Örnek olarak ilk İslâm halifesi Hz. Ebu Bekir ile ilgili şu °lay zikredilebilir: Bir keresinde hanımı, tatlı bir şeyler almak istedi. Buna göre günlük harcamalarında kısıntıya giderek bir miktar tasarrufta bulunmuştu. Hz. Ebu Bekir bunu öğrendiğinde biriken parayı beyt-ül mala (ha­zineye) geri verdi ve hazineden aldığı günlük tahsisatını hanımının tasarrufta bulunduğu

miktarda azalttı. Bununla ilgili olarak yorum­da bulunurken de bu hâdisenin ailesinin daha az bir günlük harcama ile idare edebileceğini gösterdiğini ve Müslümanların yöneticisinin beytülmal'e ait para ile rahat ve bolluk içinde yaşamasının doğru olmadığını söyledi. Ken­disinin o vakitten sonra daha Önce aldığı mik­tarda günlük tahsisat almaya hakkı bulunma­dığına inanıyordu.

Şimdi İse o vakit dünyanın en büyük impara­torluğu durumunda bulunan Müslümanların yöneticilerinin seyahati ile ilgili bir olay zik­redilecektir. Bu yöneticiden Öylesine korkul­makta idi ki, en büyük kumandanlar ve bütün valiler asla onun emirlerini yerine getirme-mezlİk edemezlerdi. Tarihçi İbn-i Kesîr onun şu seyahatini anlatmaktadır: "Beyt-ül makdi-se giderken Hz. Ömer İbn-ül Hattab boz bîr hecin devesini sürüyordu. Kendisini güneşten koruyacak bir başlık ya da örtüsü yoktu. Üzengi bulunmadığı için ayakları devenin sırtının her iki tarafından sarkıyordu. Eyer olarak ise yorulduğunda dinlenmek üzere ser­mek için kullandığı kaba bir yün örtüyü de­venin sırtına yerleştirmişti. Eyerin üzerinde yaslanmak için ve indiğinde dinlenmek için kullandığı yaprakla doldurulmuş yün veya deri çantası vardı. Gömleği kaba kumaştandı, eski idi ve bir tarafından koltukaltı yırtıktı.

Gulmas kabilesinin reisini çağırttı. Çağrıya icabet eden reisten Hz. Ömer gömleğini yı­katmasını ve yırtık kısmının yamanmasını is­tedi. Gömleği yamanana kadar giymek için bir şeyler getirilmesini istemesi üzerine Hz. Ömer'e İpekten bir gömlek getirildi. Gömle­ğin görüntüsünden etkilenen Hz. Ömer onun neden mamul olduğunu sordu. İpek olduğu söylendiğinde ipeğin nasıl meydana geldiğini sordu. Daha sonra gömleğini çıkardı ve yı­kandı. Yamanan gömleği kendisine getirildi­ğinde İpek gömleği çıkardı ve eski gömleğini giydi.

Daha sonra Gulmas kabilesi reisi Hz. Ömer'e "Sen Arabistan'ın kralısın, halbuki burada in­sanlar deve gibi yük hayvanlarını küçümserler. Bizanslıların yaptığı gibi, nüfuz sağlamak ve heybetli görünmek için daha güzel elbise­ler giymeli ve at sürmelisin" şeklinde tavsi­yelerde bulundu. Hz. Ömer bunları reddede­rek: T"Cenab-ı Hakk'm bize ihsan ettiği nam ve şöhret, Müslümanlığa aittir.. Kendi şahsı­mız için sadelik kâfidir." demiştir, (el-Bidâye ve'n-nihaye, c. VIII, ss. 59-60).

Bir diğer tarihçi, Taberî, Ömer b. Hattab'ın bir diğer yolculuğunu nakletmektedir. "Hz. Ömer, bir vesileyle Hz. Ali'yi Medine'de ve­kil bırakarak ashabtan bazısı ile bir sefere çıkmıştı. (Kızıl Deniz kıyısındaki) Ibla'ya doğru yolculuk ederken, buraya yaklaştıkla­rında yolun kenarına gitti ve kölesine devesi­ni ardından getirmesini söyledi. Su dökmek üzere bineğinden indi, geriye döndüğünde ise devesini kölesininki ile değiştirdi. Onu karşı­lamaya gelen bir grup Ibla'lı Hz. Ömer'i tanı­mayarak ona halifeyi sordular. Ömer halife­nin önlerinde olduğunu söyledi. Cevabı anla­mayan Ibla'lı grup geri döndü ve Hz. Ömer'i ancak Ibla'ya vardıktan sonra karşılayabildi­ler." (Taberî, c. IV, ss. 203-204).

İnsanın kötü arzularına başarıyla direnmesi İçin örnek teşkil edebilecek olan insaniyet ör­neği davranışlardı bunlar. Bu tarihî olaylar takva, iffet, fedakârlık, şefkat, adalet, cesa­ret, sadakat ve hikmet yönüyle birer numunedir. Tarih sayfalarında dağınık olarak mevcut bulunan bu temel fazilet örnekleri bir tarihçi, yazar, psikolog veya din ilimleri öğ­reticisi bir kimse tarafından toplanacak olsa dünya biyografi külliyatına büyük bir katkı olurdu. Bu biyografiler büyük bir cazibe, canlılık ve âlicenaplık oluştururdu. Hz. Mu-hammed @'in nübüvvet pınarından faydala­nan kimselere ait olayların tam bir kaydı tu­tulmamış olmakla birlikte o dönem Arap mü­elliflerine ait sahih ve yine de edebî üslubunu korumuş pekçok vaka ve hayat hikâyesi kale­me alınmıştır. Çizilen bu şahsiyet tabloları son peygamber Hz. Muhammed @'in ashabı­nın şahsiyetini inşa konusunda neler yaptığını ve çabaları vasıtasıyla meydana gelen asil toplumu göstermektedir. Dördüncü halife Ali b. Ebû Talib'in şahsiyetinin portresini çizen bu sözel tablolardan biri renkliliği ve yoğun­luğu münasebetiyle dünyanın ölümsüz edebi eserlerinden biri olarak kabul görmeye hak kazanmaktadır.

Bir vesileyle Halife Muaviye (M. 661-680) Hz. Ali'nin yakm arkadaşlarından Dırar b. Damre'den Hz. Ali'yi anlatmasını istedi. Dı-rar şunları anlattı: "Vallahi o çok cesur yü­rekli bir dava ve gayret adamıydı. Daima en son sözü söyleyendi, ama hep de âdil ve doğ­ru olanı söylerdi. Onun konuşmasının her ke­limesinden hikmet taşardı. Dünyaya ve ni­metlerine kayıtsızdı; gece ve gecenin karanlı­ğı ona göre daha itibarlı idi. Vallahi, onun gözleri kuru olmaktan ziyade yaşla dolu olur­du ve daima üzüntüden bitmiş gibi dururdu. Kendisini devamlı suçlayan bir vicdanı vardı. Kaba kumaşlardan yapılmış giysileri giymek­ten ve basit yiyecekler yemekten hoşlanır ve sıradan bîr insan gibi yaşayıp kendisi ve di­ğer insanlar arasında bir ayrım gözetmezdi. Ne zaman birşey sorsak hemen cevaplardı. Yanına vardığımızda ilk selâmı o verirdi ve davet ettiğimizde itiraz etmeksizin icabet ederdi. Ama bu yakınlığına rağmen ondan çekinmemiz, onun mevcudiyetinde konuşma­mıza ya da konuşmasına müdahalede bulun­mamıza imkân vermezdi. Güldüğü zaman dişleri kar tanesi gibi parlardı. Muttaki kim­selere hürmet duyar ve fakirleri severdi. Hiç bir nüfuzlu ya da yetki sahibi kimse ondan haksız bir kazanç umamazdı. Hiçbir zayıf kimse adaletinden ümidini kesmezdi. Allah'a yemin ederim ki yatsıdan sonra da onu sık sık seccadesinin üzerinde sakalını tutup üzüntüy­le ağlarken görürdüm. Ağlayarak şöyle fer-yad ettiğini duymuştum: 'Ey Dünya, beni ayartmak mı İstiyorsun? Cazibe tuzaklarını bana mı sunuyorsun? Benden uzak ol! İşine git ve bir başkasını kandır. Seni talâk-ı selâse ile boşadım. Ey dünya, senin zevklerin geçi­cidir ve müddetin kısadır, cazibe vasıtaların güvenilmez ve tehlikelidir. Halbuki yol uzun ve güzergâh çok tehlikeli olmasına rağmen benim pek az azığım vardır!" (Sıfatu's-saf-vet, c. I, s. 122)

 

İlk İslâm Toplumu

 

Hz. Muhammed @'in çabaları vasıtasıyla meydana gelen ilk İslâm toplumu dünya tari­hinde bilinen en faziletli, zarif ve mükemmel topluluktu. Çünkü onlara rehberlik eden kim­se insanlığın en iyi öğreticisi idi. Bu toplulu­ğun güzel ve uyumlu oluşu ve insan şahsiye­tinin en iyi özelliklerini bir arada barındırıyor oluşu bu topluluğa mensup Abdullah b. Me-sud tarafından şöyle özetlenmiştir: "Onlar bütün insanların kalben en temiz ve ilmen en derin olanları idiler. Allah onları Rasûlüne yoldaş ve yolunu dünyada geçerli yol kılma davasını yürütmeye memur kılmıştı. Bu seç­kinliğe rağmen hepsi mütevazi idiler." (Da-rimi)

İlk İslâm toplumunu diğerleri ile karşılaştıran herkes onun her türlü toplumsal nizamdan hayli üstün olduğunu görecektir. Bu topluma mensup kimselerde belli bazı zaaflar bulunsa bile-çünkü insanlar hata ve yanlışlardan mü­nezzeh değildir- bu eksikliklerin sahip olduk­ları diğer mükemmel insanî ve ahlâkî, mane­vî niteliklerin gölgesinde kaldıkları görüle­cektir. Hiçbir dönem ve yerdeki cemaatlerde görülmeyen faziletlerin onlarda mevcut oldu­ğu görülecektir. Şeyhül-İslâm İbn-i Teymiy-ye insanlığın temel faziletlerinin numunesi olan bu topluluğun üstünlüğünü şöylece orta­ya koymuştur: "Ashab müslümanlarm içinde­ki en mükemmel topluluktur, çünkü imanın ve faziletin zirvesine erişmişler ve her türlü hizipleşme ve sürtüşmelerden uzak durmuş­lardır. Onlara atfedilen bir kaç yanılgı noktası ise, daha sonra gelen Müslümanlarm hareket­leri İle onların ahlâk ve davranışları karşılaş­tırıldığında, oldukça önemsiz kalmaktadır. Buna benzer olarak, bir kimse İslâm mensup­larının hatalarını ve eksikliklerini diğer İnanç mensuplarınmkilerle karşılaştırdığında müs­lümanlarm hatalarının diğerlerinin zaafları

yanında çok küçük kaldığını görecektir. Ger­çekte müslümanlarm hatalarım büyütüp fazi­letlerini karalayan ama diğer milletlerin ta­mamen lekeli tarihlerini görmeyen kimse bir yalancıdır. Böylece, bu şekilde varılan bir so­nuç kişinin kendi yanlış hükümleri ve cehale­tinin dile gelmesi demek olur." (Minhacü's-Sünne, c. III, s. 324).

 

Daha Sonraki Nesiller

 

Hz. Peygamber @'in tebliği, gelecek nesillere örnek teşkil edecek olan parlak ahlâkî davra­nış ve sözleri ve hepsinden öte İslâm pey­gamberinin bütün bir şahsiyeti bütün zaman­lar için bir ışık vazifesi görecektir; bu örnek­lik kesinlikle yaşadığı zamanla ve aralarında yaşadığı kimselerle sınırlı değildir. Hz. Pey­gamber @ bütün milletler ve bütün devirler için bir güç menbaıdır, çünkü o dünyanın her köşesine ve bucağına ışık veren güneş gibi­dir. Hakikatte, insanlık hoşgörü, Özgürlük, sosyal adalet, ilim talebi gibi insanî faziletleri kısaca insanlığın bütün yüce değerlerini ona borçludur. Onun Nebevî tebliği tarihte vic­danları aydınlatan ve gelecek nesilleri doğru­luk yoluna koyan manevî bir güç olarak işlev görmüştür. Bu tebliğ Allah'a iman, hesap gü­nünün hak oluşu, Allah'ın daima gozetleyici olduğunun şuuruna varma, Cenneti ümit ve Cehennemden korku gibi unsurları içerir. Peygamberlerin şahsiyet ve tavırları sâde ve muttaki bir hayat yaşama, dünyayı önemse­meme ve âhiretten endişe duyma, kendisine ve yakınlarına nazaran diğer insanların iyili­ğine öncelik verme bakımlarından en güzel örnek teşkil etmektedir. Bunlar insana ahlâkîyatın ince noktalarım kavrama içgörüşü veren insanî etkiler olup nübüvvetin daimi rehberiyet konularını teşkil etmektedir. Doğ­ru bir hayat sürme yolunda azimli pek çok nesil birbiri ardınca gelmiş ve geçmişte pek çok âlim, hikmet ehli, önder ve sûfi yetiş­miştir. Bunların hepsi yüce inanç ilkeleri ile tanışmış ve aynı nebevî okulda kalp temizliği ve güzellik bulmuşlar; ahlâkî dürüstlük, inşanî şefkat, nezaket, yumuşaklık, doğruluk ve sadakat gibi hasletlerin hikmetini burada öğ­renmişlerdir. Bunların pek çoğu diğer toplu­luklar üzerinde hüküm süren kimseler olmuş­lar; değişik ülkelerin hazinelerini kontrolleri altına almışlar; servet ve zaferin sağlayabile­ceği her türlü zevk ve nimet ellerinin altında bulunmuş, ancak onlar saf bir kalple ve Al­lah'a ibadet aşkıyla yalnızca O'na itaat ederek zühd ve takva hayatı yaşamışlardır.

Hz. Peygamber @'in tebliğine muhatap olan kimseler zaman ve mekân olarak birbirlerin­den ayrılmışlar, ancak istisnasız tümü Hz. Muhammed @'in nübüvvetinin güzel meyva-ları olmuşlardır. Onların şahsiyetlerinin çeki­ciliği ve güzelliği Hz. Muhammed @'in manevî terbiyesinin parlaklığının bu kişilerin ruhlarında yansımasıdır. Onların bu cazibesi­nin ebeveynleri ile bir ilgisi yoktur, kendi şartları veya özel dehaları da bunu temin et­miş değildir. Çünkü eğer İslâmî tebliğe mu­hatap olmamış ve Hz. Peygamberin yollarını aydınlatan örnekliğine şahit olmamış olsalar­dı muhtemelen hepsi de puta tapan vahşi ca­navarlar olarak yetişeceklerdi. İslâm peygam­berinin yolunu izleme şevk ve gayretleri ol­masaydı, ne Allah'ın birliğine iman edip kö­tülükten sakınacaklar ve ne de fedakâr, müte-vazi, müşfik ve faziletli kimseler olacaklardı.

 

Nebevi Okulun Talebeleri

 

Şimdi Arabistan'dan çok uzakta ve mükem­mel öğreticiden yüzyıllarca sonra doğmuş ve ırk olarak Arap da olmayan nebevî okul tale­belerinden bir kaç örneği ele alalım. Bunlar­dan biri aslen Kürt olan ve hicretin altıncı as­rında doğan Sultan Selahaddin Eyyûbi'dir (ö. 1193 H). Kâtibi İbn Şeddad onun hakkında şöyle yazmaktadır: "Hükmettiği imparatorlu­ğun kaynaklan yeterince tasarrufta bulunma­sına müsaitti, ama bir dinar ve kırkyedi dirhemden başka bir şey bırakmadı. Bir keresin­de onu Beyt-ül Makdis'e gidecek hacılarla birlikte gördüm, ama beytülmalde onlara yardım edecek hiçbir şey kalmamıştı. Ona mese­leden bahsettiğimde sonunda hazinede saklı bazı değerli maddeleri onlara hediye almak için satmaya karar verdi. Satıştan elde edileni geriye tek dirhem kalmaksızın onlara verdi. Kesesini bolluk zamanlarında açtığı gibi güç şartlarda da kolayca infak ederdi. Bundan do­layı hazine sorumluları âcil durumlarda sarfe-dilmek üzere gizli bir para bulundururlardı, çünkü ona kalsa son kuruşuna kadar hepsini verirdi. Bir keresinde kinayeli olarak kendile­ri için paranın ve toz-toprağın aynı şeyler olduğu insanlar bulunduğunu söylüyordu. Yani böylece dolaylı yoldan kendi fikrini açıkla­mış oluyordu. Daima kendisinden istenenin daha fazlasını verirdi." (en-Nevadiru's-sulta-niyye, ss. 13-14).

Kuzeyde Suriye'ye ve güneyde Nubye çölüne uzanan bu büyük imparatorluğun hakimi, bu dünyadan göçtüğünde kelimenin hakiki anla­mında "meteliksizdi". Bütün mal varlığı ce­naze masraflarını karşılamıyordu! İbn-i Şed­dad şunları kaydetmiştir: "Gömülmesi için hazırlıklar yapıldı. Bu işi mezarının örtülmesi için gerekli kamış demetleri gibi ufak tefeği bile ödünç alarak gerçekleştirdik. Öğle na­mazından sonra ucuz bir örtüyle kaplı tabut mezar basma getirildi; kefeni bile veziri Kadı Fadıl tarafından temin &di\di." (a.g.e., ss. 13-14).

Sultan Selahaddinin biyografisini yazan bir diğer müellif, Stanley Lane-Poole, bu büyük fâtihin fedakârlık, insaniyet ve âlicenap özel­liklerine şöyle atıfta bulunmaktadır: "Kudüs'ü fethetmesi Selahaddin hakkında bilinen tek şey olsa bile, bu onun çağının ve belki de bü­tün zamanların en yiğit ve İyi kalpli fâtihi ol­duğunu İspatlamaya yeter." (Saladin, ss. 233-234).

Böylece iyilik ve fazilet sahibi olmak ve ge­lecek nesillere değişik meziyetler aktarmak için sınırsız imkânlar sağlayan Hz. Muham­med @'in tebliğinin sağlıklı etkisi tarihin her döneminde işlev görmüştür. İslâm dünyasının en uç noktasında bulunan Araplarla veya ilk mİislüman olan gruplarla yoğun şekilde "te­masa geçmemiş olan; Araplarla ırk, kültür ve dil bağı vasıtasıyla yakınlığı da bulunmayan «ek çok ülkedeki insanlar İslâm'ı kabul et­mişler, akıl ve kalp melekelerini kullandıkları mfikemmel nitelikler sergilemişlerdir. Genel­likle, İslâm'ı yüce ruhlu kimseler vasıtasıyla kabul eden bu insanların sonraki nesillerin­den zühd ve takva sahibi pek çok fatih ve yö­netici çıkmıştır. Bunların pek çoğu öyle itidal ve fazilet sahibi ve öylesine içlerine Allah korkusunu sindirmiş, âdil, fedakâr, müşfik, dürüst ve adil kimselerdi ki bu özellikleri di­ğer din ve inançların ruhban sınıflarının bile fevkinde idi.

Bu durumla ilgili olarak Hindistan'daki İslâm'ın uzun tarihinin her safhasında bulabi­leceğimiz sayısız fazilet timsali muttaki ruh­lardan bir örnek daha verilebilir. Bu kimsenin şahsiyeti öyle bir renk ve zerafet taşımaktadır ki onun ruhunun derinliklerinden gelen ahlâkı halen insanların içine ışık tutabilecek tazeliktedir. Bu kimse Gucerat Sultanı II. Muzaffer'dir (1511-1526). Malva Sultanı II. Mahmud Halacî (1510-1531) ile aralarında uzun zamandır devam eden bir husumet var­dı. Mahmud'un kardeşi Muhammed kendisi­ne isyan edip Muzaffer'in himayesine sığındı­ğı için Mahmud Muzaffer hakkında kötü duygular besliyordu. Bu yüzden Mahmud, Muzaffer için daimi bir endişe kaynağı idi. Zaman içerisinde Mahmud Racput veziri Mendi Rai'nin nüfuzu altına girdi ve vezir efendisinin başkent Mandu'dan ayrılması ko­nusunda sabırsızlanarak onu buna zorladı. Mahmud kaçarak Muzaffer'in yardımını iste­di. Muzaffer Mahmud'un geldiğini duyar duymaz çadırını, hazinesini ve fillerini gön­derdi ve onun gelişi şerefine bir ziyafet dü­zenledi. İntikam duygularıyla dolu ve eski düşmanının zayıflığından istifadeye istekli hiçbir kimse Mahmud'u böyle en saygılı bi­çimde ağırlamazdı. Ancak Muzaffer'in halle­dilecek bir meselesi yoktu. Çünkü o, eski düşmanına nazik ve yardımcı olması imkanının kendisine Allah'ın rızâsını kazanmak için Allah tarafından verilen bir fırsat ol­duğunu düşünüyordu. Mahmud'a karşı gös­terdiği davranışların seyri onun bir Müslü­man hükümdarın iktidarı yeniden ele geçir­mesine yardımcı olmak konusundaki istek ve endişesini göstermektedir. Muzaffer bu tarz davranışı şahsiyetine daha uygun bulmuştur. Muzaffer kendi ülkesini tehlikeye maruz du­rumda bırakmış olarak kuvvetlerinin başında Mandu'yu kurtarmaya gitti. Racputun asker­lerini şehrin duvarları önünde iki kere mağ­lup etti ve kaleyi ele geçirdi. Racput'un asker­leri kanlarının son damlasına kadar savaşmak üzere cohar merasimi (nihai sonuç için savaş meydanına gitmeden önce kadınları ateşe at­mak) yaptılar. Nihayet, Mandu burçlara tır­manılarak yapılan kanlı bir muharebe sonucu alındı. Ondokuz bin asker ölmüş ve sokaklar kan gölü olmuştu.

Mandu'nun fethi de Muzaffer'in şahsiyetinin asilliği ve îslâmî şuuru konusunda bir diğer delil sunmaktadır. Muzaffer'in ordusundan bazı ileri gelenler ona verimli Mandu krallı­ğını Gucerat krallığına ilhak etmeyi tavsiye ettiler. Onlara göre bu krallık Mahmud'un akılsızca hareketlerinden dolayı kaybedildi­ğinden bu mümkün olabilirdi. Bu kimseler bir bakıma ülkenin asırlardır süregelmekte olan bir geleneğini, askeri kuvvet sayesinde alman toprakların muzaffer olan kimseye ait olduğu düşüncesini dile getirmekte idiler. Muzaffer başkenti ele geçirdiğine göre onun sahibi olma konusunda da her türlü hakka sa­hipti.

Muzaffer komutanların böyle düşündüğünü öğrendiğinde ordularının şehre girişini yasak­ladı. Mahmud Muzafferi başkentte bir süre dinlenmek üzere kalmaya davet etti ama o bunu nazikçe reddetti ve ordularına Ahmeda-bad'a dönme emri verdi. Mahmud'a cevabı, Mahmud'un yardımına yalnızca şu İlâhi emre uymak üzere geldiğini belirtmek oldu: "...din uğrunda yardım isterlerse, ... onlara yardım etmeniz gerekir..." (8: 72). Ve Rasûlullah @ şöyle buyurmuştu: "Müslüman müslümanm kardeşidir. Onu düşmana teslim etmez ve' aşağılamaz."

Muzaffer daha sonra şunları ilâve etti: "Şimdi benim vazifem bana, sana ve İslâm'a şeref getirdi, ancak arkadaşlarımın konuştuklarına kulak asarsam Allah yolundaki bütün çabam ve mücadelem boşa gitmiş olacak. Bu müba­rek işte yeralmama sebep ben değil sensin, bundan dolayı topraklarıma dönmek istiyo­rum. Çünkü ne emeğimin değersiz sayılması­nı, ne de faziletli hareketimin kötülükle karış­masını istiyorum."

Mandu fethedildiğinde, Mahmud, Muzafferi muhteşem Malusa dağları arasında inşa edil­miş güzel şehri ve muhteşem kalesini göster­mek üzere oraya götürdü; ülke ormanlıktı; derin vadiler, güzel göller ve verimli toprak­lar mevcuttu. Şehrin tabu yerleşimi varolan güzelliğine ayrı bir heybet katıyordu. Bu gü­zellik, bu zafer münasebetiyle daha da süs­lenmiş ve iki hükümdarı karşılamak üzere ne­şeli yüzleri İle insanlar yollarda sıralanmış­lardı. Ancak Muzaffer neşeyle gülümseyen genç kızlara bakmaktan kaçınmak İçin gözle­rini yere indirdi. Sonunda, Mahmud bu haya sahibi dostuna "Efendim, mesele nedir? Bu kızlara başınızı kaldırıp bir kez bile bakmı­yorsunuz." diye sormaktan kendini alıkoya­madı.

Muzaffer sakince cevapladı: "Mahmud, bu bana helâl değildir. Allah bize: 'Mümin er­keklere söyle, gözlerini bakılması yasak olan­dan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar' demedi mi?"

Bu cevaba şaşıran Mahmud zayıf bir sesle tekrar, "ama bunlar benim tebam ve ben de senin kölenim! Müşfikliğinle beni kazandın ve bundan dolayı sen bunlardan birine sahip olmak istersen bu sana helâldir" dedi.

Ama Allah'ın haram ettiğini kulların helâl kı-lamayacağını bilen Muzaffer bu cevapla da tatmin olmadı. (Ayrıntılar için bkz. Asfi, Zafer-ul-Walu).

. Bil niuttakî ve muhterem hükümdar böylelik­le İslâm'ın emirleri ve ahlâkî talepleri doğrul­tusunda oluşan güzel ve mübarek bir şahsiye­te misal teşkil etmiş olmaktadır. Dininin Ön­gördüğü şekilde yaşamış olan bu hükümdar Delhi Sultanlarından Fîrûz Tuğluk'un saltana­tı esnasında İslâm'a dönen bir Rahput olan Didvana'nm Veliyu'l-mülkü, hanedanlık silsi­lesinde yedinci kraldır. Hz. Muhammed @'e muhabbet ve saygı duyan ve O'nun tebliğleri uyarınca yaşamaya gayret göstermiş bulunan Muzaffer'in Hz. Muhammed @'in insaniyet-kârane etkisinin imbiğinden geçmiş olduğuna hiç şüphe yoktur.

 

Daimî İlham Kaynağı

 

Doğuda ve batıda, ortaçağda ve çağımızda nübüvvet tebliğinden nasip almış pek çok in­san beşer hayatının çeşitli sahalarında hariku­lade ahlâk ve davranış timsali olagelmişler­dir!

Hz. Muhammed @'in nübüvvetinin bariz et­kileri kendisini son derece parlak şekilde or­taya konmuştur. Bu Tarık'ın kahramanlığında veya Muhammed b. Kâsım'ın yiğitliğinde, veya Musa b. Nuseyr'İn cesaretinde görünür hale gelmiştir. Bu etki bazen İmam Ebû Ha-nife veya İmam Şafiî'nin zihnî çaba ve derin­liğinde veya İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'in ortaya koyduğu yılmak bilmeyen azİmkârlığında kendini göstermiştir. Bazı du­rumlarda ise tezahürünü Nureddin Zengî'nin müşfikâne iyiliklerinde ve Salahaddin Eyyû-bî'nin dinmek bilmeyen gayret ve çabalarında gerçekleştirir; bazen Gazzalî'nin dehası veya Abdülkadir Geylanî'nin üstün maneviyatı, ve­ya İbn-i Cevzî'nin belagatinin güçlülüğü şek­linde ortaya çıkar. Bu etki bazen Gazneli Mahmud'un cesaret dolu kahramanlığında, İbn-i Teymiyye'nin müthiş ilim birikiminde veya Evrengzîb Alemgir gibi metanet timsali zâtların tavırlarında akis bulur. Hz. Muham­med @'İn enfüsi etkileri ise Müceddid-i elf-i sâni'nin yazı ve vaazlarında inkârı mümkün olmayan gerçekler ve hakikatin özü olarak ortaya çıkar. Abdülvahhab'ın hakikate çağrısı veya Şah Veliyyullah'm uzak görüşlü basireti veya daha sonraki müceddidlerin fedakârlığı da bu enfüsî etkilerin birer yansımasıdır.

İnsanlığın yüceliğine delâlet eden bu dehâ ve irfan timsâli kimseler faaliyetlerini değişik sahalarda göstermiş olmakla birlikte eğitim ve rehberlik kaynakları aynıdır: Hz. Muham-med @'in nübüvveti sonucu meydana çıkan büyük birikim.

Bu tarihî güç yalnızca beşerî kabiliyetlerin tam olarak gelişmesini temin etmekle kalma­mış, pek çok engelleme ve tarizlere rağmen her devirde yüce şahsiyetler yetiştirmeyi başarmıştır. Bu kaynak harikulade ruh güzelli­ğine sahip, Allah'tan korkan insanlar yetişti­ren ve terbiye eden bir iyilik mektebidir.

Bu insanlar daima şu İlâhi emre uygun olarak insanlığın koruyucu ve hâmisi olmuşlardır: "..müminlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden, hiçbir kimsenin kınamasından korkmayan bir topluluk..." (5: 54).

Nübüvvet'in reddedilme ihtimallerine karşı ise şu ihtar her insan için daima geçerlidirO "...Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse, şüphesiz, yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir topluluk getiririz." (6: 89).

Bu bölüm Kenan Dönmez tarafından çevrilmiştir.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM SON PEYGAMBER

 

Giriş

 

Peygamberlik müessesesi, Hz. Muhammed @ İle mükemmelliğe erişmiş ve Allah kulla­rına olan nimetini tamamlamıştır (5: 3). Bu ifade şu anlama gelmektedir: Hz. Muhammed @'in tebliğ ettiği din, kalıcı bir hayat tarzını meydana getirebilecek, bütün temel ihtiyaçla­rı karşılayabilecek kapsamda; tam bir düşün­ce, uygulama ve medeniyet sistemini haiz olup yeni durum ve şartlarda insanların karşı­laşabileceği her meselenin çözümü için lâzım olan öğreti ve vasıtalara da sahiptir. Bu ne­denle bu dinin, bir başka yol gösterici veya kaynağa ihtiyaç bırakmadığı izah edilmekte-dir.

Diğer bir ifadeyle, insanlık kemâle ulaşırken önüne hazır konulmuş çözüm taslaklarına bağh kalamazdı; ona evrensel İlkeler veril­mişti ki, çeşitli sosyal, siyasî, hukukî ve iktisadî meselelerde Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber @'in Sünnetinde belirtildiği gibi ilahi Rehberlik ışığında kendi çözümlerini seçip bulmada irade sahibiydi.

Bu başarıda şüphesiz en önemli pay, kendisi­ne verilen evrensel ilkelerin her an değişen şartlar ve yeni fikirler arasında kaybolmaksi-zın, daima canlı ve diri kalması, ayrıca bu il­kelerin taşıdığı orijinal rengin aslından birşey kaybetmemesinde gösterilebilir.

Bir misâl verirsek, kişi doğumdan süt çocuk­luğuna, oyun çağına, bulûğ çağına ve yetiş­kinliğe doğru büyüyüp, geliştikçe kıyafetleri de şekil ve büyüklük olarak değişiklik göste­rir; ancak tam erişkinliğe vardığında kıyafeti vücuduna tamamen uyacak şekilde mükem­mel ölçülerini bulur. Artık kişinin kıyafetleri açısından yeni büyüklük ve şekil arayışı ihti­yacı kalmamıştır. Çünkü vücudu tamamen gelişmiştir ve artık bir değişikliğe uğramıya-caktır. Kıyafetlerini zamanın ve yerin gerek­tirdiği moda, desen ve zevklere göre değişik­liğe uğratsa bile kıyafetinin temel Ölçüleri de­ğişmez kalacaktır.

İşte peygamberliğin sona ermesi de buna benzer bir durumdur. Peygamberlik Hz. Mu-hammed'in @ gelişiyle kemale ermiş oldu­ğundan, Temel Rehberlik insanların ihtiyacı­nı genelde karşılar ve insanlığa tebliğin temel ilkelerini zedelememek şartıyla zaman ve mekânın şartlarıyla uyum içinde kalma hürri­yetini verir.

 

KISIM 1

 

PEYGAMBERLİĞİN SONU

 

Kur'ân-ı Kerîm, "Muhammed, sizden hiçbir kimsenin babası değildir; o, Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur..." (33: 40) ayetiyle Son Peygamber Hz. Muhammed @ ile bize, peygamberliğin sona ermiş olduğunu haber vermektedir. Ayetin bu kısmında "bel­ge niteliği taşıyan bir esere son mühür vuru­lunca, artık bu, eserin tamamlanmış olduğunu ve bundan sonra hiç bir ilavenin yapılmaya­cağını ifade eder. Hz. Muhammed @ de bir peygamber olarak peygamberler halkasını ka­pamıştır ve ondan sonra peygamber gelmeye­ceğine dikkatimiz çekilmektedir," (Yusuf Ali, The HolyQur'an, s. 119, Not 3731).

Açıklama: Kullanacağımız deyim hâteme'n-nebiyyînâk (peygamberlerin sonuncusu). Hâtem'm anlamı, en sonuncu, en son teşeb­büs, ya da kapanış olarak yapılan en sonuncu ilâve, faaliyet. Ayrıca en son vurulan mühür (tasdik) anlamında da kullanılır. Râğıb el-İsfahânî'ye göre, Hz. Muhammed @'in Hate-mü'n-Nebİ adını almasının sebebi, peygam­berlik müessesesinin onunla kemâle erip ta­mamlandığı ve bunun sonucu olarak da pey­gamberlik halkasının yine onunla kapanması gösterilmektedir. Hz. Muhammed @ ile pey­gamberlik halkası sona ermiştir ve artık bir daha peygamber gelmeyecektir (Müfredâtu'l-Kur'ân). İbni Sideh, el-Muhkem adlı eserin­de herhangi bir şeyin hâterrii ya da hâtime'si o şeyin bitip sona ermesi şeklinde izah edil­mektedir. Kısaca özetlersek, hâtemü'n-nebi tâbirinin, Hz. Muhammed @'in peygamberler halkasının en sonu olduğu manasında kulla­nıldığını söyleyebiliriz. Hz. Muhammed @ peygamberler halkasının sonunda ve bu hal­kanın tamamlanması için sonuncu olarak gönderilmiştir (Müfti Muhammed Safi', Me'ariıı'i-Qur'an, c. VII). Arap lisanına göre hâtm kelimesi "damga vurmak, mühürlemek, kapatmak, nihayete erdirmek ve bir işi bitirip rahatlamak" gibi anlamlar taşımaktadır. Bu­rada birkaç misâl verelim:

1- Hâtemu'l-amel, işi bitirip boş kalmak de­mektir.

2- Hâtemu'l-ina', tencereyi kapatmak de­mektir. Yani tencere öylesine kapatılmış ve mühürlenmiş ki, içine ne bir şey gire­bilir, ne de içinden dışarıya çıkabilir.

3- Hâtemu'l-kitab, mektubu kapatıp muha­fazası için mühürlemek anlamına gelir.

4- Hâtemu'l-ale'l-kalb, kalbin mühürlenmesi demektir. Yani kalbe öylesine damga vu­ruluyor ki, ne bir şey anlayabiliyor, ne de içine yerleşmiş bir fikir kolay kolay atıla­biliyor.

5- Hâtimetu'l-meşrûbin, bir içkiyi içtikten sonra alman tad demektir.

6- Hâtimetu külli §ey'in âkıbe ve âhire, her şeyin bittiği, akıbet ve âhiret demektir.

7- Hâtemu'ş-şey'e belaga âhire, bir şeyi bi­tirmek, onun sonuna gelmek demektir. Aynı anlamda hâtm-ı Kur'ân denilir ve sûrelerin son âyetleri hâvâtim olarak bili­nir.

8- Hâtimü'l-kavm-ı  âhiruhûm:    Kavmin hâtimi demek, kabilenin son ferdi demek­tir. (Bkz. Lisanü'l-Arab, Kamus ve  el-Mevârid).

işte bütün bu açıklamaların ışığında dil bilim­ciler ile Kur'ân-ı Kerîm müfessirleri, Hâte-mü'n-Nebİyyîn deyimini İttifakla "Peygam­berlerin sonuncusu" olarak tercüme etmişler­dir. Hâîem kelimesi, Arap lügatinde, mek­tuplara seri halde basılan posta damgası yeri­ne değil; zarfın kapanması, içine herhangi bir evrak veya maddenin alınmaması için ağzına yapıştırılan mühürlü muma verilen addır.

Burada sadece üç sözlükten bahsedilmiştir. ^akat, mesele sadece bu üç sözlükle sınırlı değildir. Arapça sözlüklerin hangisi ele alı­rsanız alınsın, orada hâtem kelimesinin aynı şekilde tercüme ve tefsir edildiği görülür. Fakat dini İnkâr edenler, sözlük veya benzeri kitaplar vel kelimenin sözlük anlamını da bir yana bırakıp bunu tevile kalkışmışlardır. On-larm mantığına göre nasıl ki, hâtemu'ş-şu'ara, hâtemu'l-fukahâ ve hâtemu'l-müfes-sirîn "şairlerin, fakîhlerin ve müfessirlerin sonuncusu" denilmesi, bunlardan sonra bir daha ne bir şair, ne bir fakih ve müfessir doğmayacak anlamına değil, bu ilim dalının o şahısla kemâl noktasına ulaştığı anlamına-dır. Fakat bu bâtıl bir iddiadır. Böyle bir un­vanın mübalağa yapmak üzere kullanılması, hatem kelimesinin gerçek anlamının "kâmil ve mükemmel" olduğuna ve bu kelimeyi "son ve nihaî" anlamında kullanmanın yanlış addedilmesi gerektiğine hiçbir surette delâlet etmez. Böyle bir iddia ancak dilin kurallarını bilmeyen bir kimse tarafından ileri sürülebilir Hiçbir dilde, mecazen veya benzetme şeklin­de kullanılan bir kelimenin gerçekten aynı anlam taşıdığı görülmemiştir. Siz bir Araba "Ca'e hâtemü'l- kavm" derseniz, o hiçbir za­man bunun "kabilenin en faziletli ve en kabi­liyetli mensubunun geldiğini" değil, sadece basit ve tabiî anlamıyla, "bütün kabilenin gel­mesinin ardından son ferdinin de geldiğini" anlayacaktır.

Bunun dışında şu husus da unutulmamalıdır ki, hâtemu'ş-şu'ara, hâtemu'l-fukahâ ve hâtemu'l-müfessirîn gibi unvan ve künyeleri verenler insanlardı ve İnsanlar bu tür unvan ve künyeleri verirken o kabiliyette bir insanın daha doğmayacağını bilmek durumunda de­ğildirler. Bu bakımdan insanların verdikleri bu tür unvanlar yalnızca birer mübalağa ola­rak görülmelidir. Oysa, yetenek bakımından olsa dahi, Allah bir kimseye hâtem derse pek mümkündür ki, bu kelimeyi gerçek anlamda kullanmaktadır. Yani, ne kişilik, ne yetenek bakımından böyle bir kişi dünyaya bir daha gelmeyecektir. O halde, eğer Allah birine hâtemü'n-nebiyyîn diyorsa pek muhtemeldir ki, ondan sonra başka bir nebi veya peygam­ber gelmeyecektir. Çünkü, Allah her şeyi bilendir, ama insanlar her şeyi bilmezler. Onun İçin, Allah'ın birine hâtemü'n-nebiyyîn demesi, insanların, birine "hâtemu'ş-şu'ara" veya "hâtemü'l-fukaha" vb. demesi nasıl aynı olabilir? (Tefhimu'l-Kur'ân, c. IV, ss, 139-151).

Hâtemü'n-nebiyyîn deyiminin taşıdığı vasıf­lar gösteriyor ki Hz. Muhammed @'in diğer peygamberlere nazaran tam bir mükemmelli­ğe sahip olması ve peygamberliğin onunla kemâle ermesi, onun harikuladeliğine eşsiz bir delildir. Tabiî olarak, herşey büyür, adım adım gelişir, büyümesini sürdürür, kemale erer, olgunlaşır ve nihai noktasında en üst ve­rime ulaşır. Ve bu, meyve misali, tam olarak gözlenilebilir bir hakikattir. Kur'ân-ı Kerim bunu açıkça şu ifadelerle vurgular: ".. .Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3). Dinimiz, daha önceki peygamberlerin dinleri, kendi zamanlarında tamam ve bozulmaya karşı muhafaza edilme­sine rağmen, kemâl haline Hz. Muhammed @'İn zamanında ulaşmış olup, Kıyamet günü­ne kadar da, tüm insanlığa Son İlâhi Kelâm olarak kalacaktır.

Burada, dinin kemâle ulaşması denilince, bu din yaşanılan çağın lüzumu olan bütün ihti­yaçları karşılayacak bir biçimde donatılmış, .bütün bir düşünce sistemi oluşturması, prati­ğe uygulanması, çağdaş yapılanmaya müsait

olması, insanoğlunun tüm sorunlarını, ayrın­tılı ve kendi temel prensipleriyle çözüme ulaştıracak bir muhtevaya sahip olması aklı­mıza gelmektedir. Böylece insanlık, kılavuz ve rehberlik için başka hiç bir kaynağa ihti­yaç duymayacaktır. {Teflrimu'l-Qur'an, c. 1). Rasûlullah @ bunu şu hadisleriyle ifade bu­yurmuşlardır: "Size apaçık ve aydınlatıcı öy­le bir yol bıraktım ki, bu yol vasat (orta) bir yoldur. İçinde gece ve gündüz dengeli yani eşittir. Gösterdiğim bu yola girip, ona uyarsa­nız, hiçbir zaman şaşırmazsınız."

İbnİ Kesir ise, "(Mâİde süresindeki) bu âyet Hz. Muhammed @'den sonra peygamber gel­meyeceği şeklindeki inancımıza açık bir de­lildir. Nebi (peygamber) kelimesi genel, rasûl (elçi) kelimesi ise özel birer kelime ol­duğu için, artık peygamber gelmeyecek de­mek, Hz. Muhammed @'den sonra herhangi birinin elçi olup olmaması diye bir problemin olmayacağını açıkça ifade eder. Bu görüş, Ashabtan bir grup tarafından bildirilen müte-vaîir bir hadisle de ifade edilmiştir." (Mufti Muhammed Safi', Me'arifıı'I-Qur'an, c. VII).

 

Hadîsler

 

Hz. Muhammed @ peygamberlik müessese­sini tamamlayan, peygamberlerin sonuncusu olan bir peygamberdir. Ondan sonra peygam­ber gelmeyecektir. Peygamber olduğunu id­dia edenlerse, ya yalancı ya da müşriktir. Bu konu, Ashabtan sonraki her devirde, üzerinde müslümanların ittifakla karara vardıkları ve tasdik ettikleri bir mevzudur. Bizzat Hz. Pey­gamber @, çeşitli sebeplerle, farklı başlık ve işaretlerle bu konuyu açıklığa kavuşturmuş­tur. Herhangi bir bozulmayla veya sözlerinin manasının değiştirilerek kullanılmasına mey­dan vermemek için ardından, herhangi bir şüpheye sebebiyet verecek bir söz söylemek istememiştir.

Hâtemü'n-nebiyyîn tâbirinin, hem Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli yerlerinde bahsedilen konular açısından, hem sözlük ve hem de gramer kurallanna göre ne anlama geldiğini yukarıda gördük. Şimdi, bu tâbirin Hz. Peygamber @'in pek çok hadisinde de aynı anlamda kul­lanıldığını göreceğiz. Bu hadislerden bazıları şunlardır:

Rasûlullah @ buyurdu: "İsrailoğulları zama­nında onları (âmirlerin, valilerin ahâliyi idare ettiği gibi) peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber ölürse, onun yerine başkası geçerdi. Şüphesiz ki, benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler bulunur, (Ümmeti bu devlet reisleri idare eder)." (Bu­harı).

Rasûlullah @ buyurdu: "Benimle Peygam­berler (ziimresin)in benzeri, şu bir kimsenin meseli ve benzeri gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış ve binayı süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette halk bina­ya girip gezmeye başlar. Ve (eksik yeri gö­rüp) hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş (bırakılmamış) olmasaydı! derler. Bunun so­nunda Rasûlullah @: İşte ben o (yeri boş bı­rakılan) tuğlayım, ben Hâtemü'n-nebiyyin'im (Peygamberlerin sonuyum!) buyurmuştur. (Diğer bir ifadeyle "benimle, peygamberler camiasına benzetilen o eksik kalan bina ta­mamlanmıştır. Şimdi ise birisinin gelip dol­duracağı hiçbir boşluk yok artık!"). (Buharı).

Aşağıda zikredilecek hadis ile beraber Müs­lim'de aynı konuya temas eden dört hadis vardır: "Ben geldim ve peygamberlik halkası, tamamlandı." Aynı hadis, aynı sözlerle Tirmizî'dt de kaydedilmektedir. Ayrıca Ebu Davud tarafından da nakledilmiştir. Hadisin son cümlesi ise "Benimle peygamberler hal­kası sona erdi" şeklindedir. Müsned-i Ah-med'de aynı hadis bazı ufak kelime değişik­likleriyle Ebu Hureyre'den bildirilmiştir. Rasûlullah @ buyurdu: "Bana altı şeyde di­ğer peygamberlere karşı üstünlük verildi:

1- Bana verilen sözler kısa, özlü, fakat manası geniştir.

2- Allah tarafından, düşmanların kalbine korku verilerek, bana yardım edildi.

3- Harpte elde edilen ganimetler bana caiz kılındı.

4- Yeryüzü bana mescid kılındı, ve temizlik için de bir vasıta oldu. Diğer bir ifa­deyle, [Benim şeriatimde her yerde ibadet edilebilir. Şayet su bulunamazsa, teyemmüm (susuz, yani'kuru olarak yapılan temizlik) iyudu') ile de ibadet edilebileceği, yalnız ba­na verilen bir izindir.]

5- Ben bütün insanla­ra gönderildim ve;

6- Peygamberler halkası benimle kapandı." (Müslim, Tirmizî, İbn-i Mâce).

Rasûlullah @ buyurdu; "Risale! ve nübüvvet (peygamberlik) silsilesi bitmiştir. Benden sonra ne bir râsûl, ne bir peygamber gelecek­tir." (Tİrmizî, Müsned-i Ahmed).

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: Ben Muham-med'im, ben Ahmed'im, ben Mâhi (silici, te­mizleyiciyim. Benimle küfür kapandı ve si­lindi. Ben Hâşir'im (bir araya toplayıcı), benden sonra insanlar mahşerde toplanacak­lardır. (Yani benden sonra gelecek olan yal­nızca kıyamettir). Ve ben 'Akib'im ÇAkib, kendisinden sonra herhangi bir peygamber gelmeyen kişiye denir)." (Buharı, Müslim, Tirmizî, Muvaîîa, Müstedrek).

Rasûlullah @ buyurdu: "Allah'ın gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini Dec-catın gelişi konusunda uyarmamış olsun. (Ancak o, kendi zamanlarında gelmemiştir.) Şimdi ben peygamberlerin sonuncusuyum, siz de ümmetlerin. Dolayısıyla o, sizin aranızdan zuhur edecektir." (İbn-i Mâce).

Abdu'r-Rahrnân b. Cübeyr, Abdullah b. Amr b. el-As'dan işittiğini belirterek şöyle demiş­tir: "Bir gün Rasûlullah @ evinden dışarı çık­tı ve bize yaklaştı; âdeta bize veda edercesine üç kez şöyle seslendi: 'Ben ümmî (okunıası-" yazması olmayan) bir nebiyim!' ve ilâve etti. 'Benden sonra artık Peygamber gelmeyecek­tir!" {Müsned-i Ahmed).

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Artık nübüv­vet ve risalet haberleri kesiliyor, benden son­ra Nebi ve Rasûl yoktur. Mübeşşirattan başka nübüvvetten (ilham alacak) bir şey kalmadı" buyurdu. Ashab: "Mübeşşirat nedir?" diye sorduklarında Rasûlullah: "Hak rüya" ya da "sâdık rüya" buyurdu. (Yani, artık vahiy gel­meyecektir. Olsa olsa bîr şahıs sâdık bir rü­ya şeklinde işaret alabilecektir). {Müsned-i Ahmed, Neseî, Ebu Davud).

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Eğer benden sonra Peygamber gelecek olsaydı bu, Hattab oğlu Ömer olurdu." {Tirmizî).

Rasûlullah @, Hz. Ali'ye şöyle buyurdu:

"Sen bana, Musa'ya nisbetle Harun gibisin, fakat benden sonra peygamber yoktur." (Buharı ve Müslim). Bunu Rasûlullah, Te-bük seferine giderken, Hz. Ali'yi, Medine'de kendi yerine vekil tayin ettikten sonra açıkla­mıştı. Bu izahın yanlış anlaşılmasına meydan vermemek için de, kendisinden sonra hiç kimsenin peygamber olmayacağını vurgula­mıştır.

Sevban, Rasûlullah @'den rivayetle şöyle bu­yurduğunu zikretmiştir: "Ümmetimden otuz yalancı (kezzâb) türeyecek, kendilerinin pey­gamber olduğunu iddia edecektir. Oysa ben peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra artık peygamber yok." (Ebu Davud).

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Sizden önce İsrailoğullan arasında öyleleri vardı ki, pey­gamber olmadaki an halde (Allah tarafından) kendileriyle konuşulurdu. Benim ümmetim içinde böyle biri olacak olsa bu Ömer olur."

(Buharı). Müslim'de geçen aynı mevzudaki hadiste yukellemûn (kendileriyle konuşulan­lar) kelimesi yerine muhaddesûn kelimesi geçmektedir ki, ikisi de Allah ile kelâm etme (konuşma) şerefine nail olan veya kendileriy­le gayb perdesinden konuşulan kimseler anla­mına gelmektedir. Hadîsin işaretine göre, bu ümmet içinde peygamber olmadığı halde Al­lah ile konuşma şerefine ermiş bir kimse ol­saydı, o Ömer olurdu.

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Benden sonra peygamber gelmeyecektir; ümmetimden son­ra (başka bir peygamberin) ümmeti de yok­tur." (Beyhâkîve Taberanî).

Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Ben, son pey­gamberim; mescidim de (Medine'deki Mes-cid-i Nebevî) son mesciddir." (Müslim).

Ebu Hureyre rivayet etmiştir: "Nübüvvetten, (ilham alacak) rüyay-ı salihâdan başka hiçbir şey kalamdı." (Buharı ve Müslim).

Enes b. Mâlik, Rasûlullah @'in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Şüphe yok ki artık, risalet (elçilik) ve nübüvvet (peygamberlik) tamamlanmış ve benden sonra, sona ermiştir. Benden sonra ne rasûl ne nebi gelmeye­cektir." (Tirmizî).

Bu ve benzeri pek çok hadis Sahabeden bir­çok kişi tarafından bildirilmiş, ayrıca birçok muhaddis tarafından da kuvvetli bir tasdikle rivayet edilmiştir. Bütün bunlar şunu göster­mektedir: Hz. Muhammed @, çeşitli yol ve vesilelerle kendisinin son peygamber olduğu­nu ve kendisinden sonra peygamber gelme­yeceğini açıkça belirtmiştir. Ve peygamberlik halkasının kendisiyle sona erdiğini, her kim kendisinden sonra nebi veya rasûl olduğunu iddia ederse, o kimsenin bir sahtekâr ve ya­lancı olacağına işaret etmiştir. Başka kim, Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle hâteme'n-nebiyyîn sıfatının daha otoriter, daha güveni­lir ve en son açık delil olarak yorumlayabilir? Bizzat Hz. Peygamber @'in sözleri kuvvetli bir destek ve kaynaktır; ayrıca Kur'ân-ı Ke­rim'in metnini açıklarken, bu sözler daha da güçlü anlam kazanmakta ve otoritesi termektedir.

 

Sahabenin İcma'ı

 

Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'ten sonra üçüncü olarak kabul edilen otorite kaynak, Ashab-ı Kİram'm icma'ı (görüş birliği)dır. Güvenilir ve gerçek tarihî kaynaklar vasıtasıyla ispat­lanmıştır ki, Ashab-ı Kiram Hz. Peygamber (S)'in vefatından sonra, peygamberlik iddia­sında bulunan herkese karşı savaşmıştır: Bu açıdan, "Müseylemetü'l-Kezzâb Vak'ası" ve­fatından hemen sonra cereyan etmiştir. Hz. Ebu Bekir, Ashabın tamamının desteğiyle sözkonusu kişiye karşı kuvvet hazırlayanların başıydı. Bundan başka, bu kadar açık Asha­bın bir oy birliği yoktur. Bu olay, ayrıca bü­tün ümmetin ulemâsının ittifak ettikleri bir olaydır.

Ashab-ı Kiramdan sonra, dördüncü sırada ümmetin âlimlerinin görüş birliği (ittifakı) gelir. Eğer birinci yüzyıldan günümüze kadar tarihî kayıtlara bakarsak, bir görüşte olabile­cek bütün muhtelif, farklı derecedeki görüşle­ri temsil eden âlimlerin değişik devirlerde, değişik konular üzerinde, farklı fikirlere sa­hip olduklarını görmemize rağmen, her za­man, ittifakla Hz. Muhammed @'den sonra başka bir peygamber gelmeyeceğine ve her kim peygamberlik iddiasında bulunursa veya bu iddia sahiplerine (yalancı peygamberlere) inanırsa, o kişinin artık kâfir olacağına ve Millet-i islâm dairesinin dışına çıkacağına, ittifakla karar verilmiştir. Bu görüşü destekle­yen bir kaç misâl verelim:

1- İmam Ebu Hanife (80-150 H) zamanında, peygamber olduğunu İddia eden bir kimse, bunun alâmetlerini göstermek üzere kendisi­ne fırsat tanınmasını İstemişti. İmam Ebu Ha­nife ise şöyle karşılık vermişti: "Bir kimse­den peygamberliğine dair delil isteyen tıpkı böyle bir iddiada bulunan gibi kâfir olur. Zira Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: Benden sonra peygamber yoktur." (Mcnahbu'î-İmam Ebu Hanife, c. I, s. 161, Haydarabad, Hindis­tan 1321).

2-  Allâme İbni Cerîr (224-310 H), Peygam­berliğin sona erdiğini belirten ayeti (33: 40): ünlü eseri Tefsiru'l-Kur' ârida. açıklarken, bu­nun anlamını şu sözlerle ifade etmektedir. "Rasûlullah @, peygamberlik silsilesini ka­pamış ve onu mühürlemiştir. Şimdi bu kapı kıyamete kadar kimseye açılmayacaktır." (Tefsir-i İbn-i Cerîr, c. XXII, s. 12).

3- İmam Tahavî ( 239 - 321 H), Akıde-i Se-lefiyye adlı kitabında selef-İ sâlihînin, özel­likle İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'İn görüşlerini belirtirken şunları söylemektedir: "Hz. Muhammed @, Allah'a kulluk için seçildi. Peygamber, seçil­miş bir elçi, peygamberler halkasını tamam­layıcı, muttakilerin lideri, en faziletlisi, âlemlerin Rabbİnİn dostu ve elçisi olarak se­çildi. Ondan sonra her peygamberlik iddiası büyük bir dalâlet ve nefsin arzularına tapın­maktan ibarettir." (Şerh-i Tahavîyye fi'l-'ah-deti 's-selefiyye).

4- Allâme İbn-i Hazm Endülüsî (384-456 H) ise şu hususu belirtmiştir: "Şüphesiz ki vahiy halkası, Hz. Peygamber @'in vefatıyla sona ermiştir. Böyle olmasının sebebi de, Vahyin Rasûlden  başkasına  gelmeyişidir;   Allah Teâlâ'nm kelâmıyla: 'Muhammed içinizden herhangi birinin babası değil, o Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.' (33: 40)." (el-Muhalla, c. I, s. 26).

5- İmam Gazzalî (450-505 H): "Eğer bu kapı (yani, icmaı hüccet veya delil olarak kabul et­meme kapısı) açık bırakılırsa, çok kötü ve va­him sonuçlara varmak mümkündür. Mesela, biri Peygamber Efendimizden sonra başka bir peygamberin gelebileceğini söylerse, o zaman, hiçbir kaygı duymadan, ona küfür İs-nad {tekfir) edilir. Fakat tartışmanın bu nok­tasında, birisi çıkar da, bu isnadın caiz olma­dığını, bu hususta icmanın gerektiğini ve bu nedenle de bunun bir güvenirlik ifade etme­yeceğini belirtebilir. Geçmişte olanlara bir göz gezdirirsek, bu görüşü savunan kişi 'O peygamberlerin sonuncusudur' âyetini ve 'Benden sonra peygamber gelmiyecektir' ha­disini tevil ve tahrife kalkışacaktır. Bu kişi pekâlâ, hâleme'-nebiyyîn tâbiri ile yalnızca büyük ve azîm peygamberliğin sona erdiğini iddia edebilir. Şayet böyle birine nebiyyîn kelimesinin umûmi olduğu söylenirse, onun için bunu hususî (kısmî) kılmak hiç te zor değildir. 'Benden sonra nebi yoktur' ifadesi­ne gelince, denilebilirki, burada rasûl keli­mesi kullanılmamıştır. Yani kendisine göre nebî ile rasûl arasında fark vardır ve nebi, rasûld&n üstündür... Kısaca, bu türden pek çok boş konuşma yapılabilir, çünkü kelime oyunu öyle zor bir iş değildir. Gerçekten de, zahirî olarak yapılan kıyaslama ile (zevahir teşbih), her türlü imkân ve ihtimal göze alı­nabilir. Bu gibi tevil ve tahriflerde bulunanın, 'nasları' da inkâr ettiğini söyleyemeyiz. Fa­kat, böyle bir kişinin görüşlerine karşı fikirle­ri ileri sürdüğümüzde, Ümmet 'Benden sonra peygamber gelmiyecektir' hadisini, Hz. Pey­gamber @'in yaşadığı şartların gerçeklerine dayanarak, istisnasız ve ittifakla 'Hz. Pey­gamber @'den sonra ne rasûl ne de nebi gel­meyeceği1 şeklinde anlamıştır. Ayrıca, üm­met bu konuda (tahsis) İhtimalinin olmıya-cağı konusunda ittifak halindedir. O halde, böyle bir kişi hakkında 'icmayı reddediyor' ifadesi hâricinde bir şey söylenemez." (el-lktİsadfi'l-itîkad, s. 114).

6-  Muhyi's-Sünne Begavî (ö. 510 H), Tefsir-i Me'âlimu't-Tenzil adlı eserinde şöyle belirt­miştir: "Allah Teâlâ, peygamberliği onunla Muhammed @ ile sona erdirdi. O halde Mu-hammed @ peygamberlerin sonuncusudur. İbn-i Abbas demiştir ki: Kadir-i Mutlak olan Allah (bu âyetle - 33:40) bildirmiştir ki, on­dan sonra peygamber gelmeyecektir." (c. III, s. 158).

7- Allâme Zemahşerî (467-538 H), tefsirinde şöyle yazmaktadır: "Eğer (kıyamet kopma­dan önceki) son zamanda İsa aleyhisselâmın yeryüzüne İneceği inancı varken, Hz. Mu­hammed @ nasıl Son Peygamber olabilir, de­nilirse, ben de derim ki: Onun Son Peygam­ber olması şu manada anlaşılmalıdır: Ondan sonra hiç kimse peygamber yapılmayacaktır, ve Hz. İsa, ondan evvel peygamber yapılan kişiler arasındadır; kaldı ki, Hz. İsa geldiği zaman, Muhammed @'in Şeriatı'na tâbi ola­cak ve namazını ümmetin diğer fertleri gibi Kıble (Kâbe)ye yönelerek kılacaktır. Diğer bir ifadeyle, Hz. İsa, Muhammed @'in üm­metinden olacaktır." (Tefsir-i Keşşaf, c. II, s, 215).

8-  Kadı İyaz (ö. 544 H) da şunları belirtmek­tedir: Her kim peygamberlik iddiasında bulu­nursa, veya bazı filozof ve müfrit sûfilerin yaptığı gibi, herhangi bir kişinin peygamber­liği elde edebileceğini, kalp temizliğiyle buna ulaşmanın mümkün olduğunu kabul ederse, veya bunun benzeri bir kimse peygamberlik iddiasında bulunmamakla birlikte vahiy aldı­ğını ileri sürerse... bütün bu kişiler kâfirdir. Çünkü Hz. Peygamber @, bize kendisinin son peygamber olduğunu, daha sonra başka peygamber gelmeyeceğini söylediği için bun­lar Peygamber Muhammed @'i redd (inkâr) etmektedirler. Hz. Peygamber, kendisinin son peygamber olduğu ve bütün insanlığa gönde­rildiği gerçeğini Allah'tan almıştır. Bütün ümmet şunda ittifak halindedir, bu sözler kendilerinin zahiri manasına işaret eder. An­lamca bundan başka bir manaya veya yoruma varılabilecek bir İhtimal mevcut değildir. O halde, bütün bu saydığımız grupların ve ben­zerlerinin, geçmiş bilgimize olduğu kadar, ic-maya dayanarak, kâfir olduklarında kesinlik­le şüphe yoktur." (Şifâ, c. II, ss. 270-271).

9-  Allâme Şehristânî (ö. 548 H): "Ve bunun gibi... (İsâ aleyhisselâm hâriç) Rasûlullah Muhammed @'den sonra bir başka peygam­ber geleceğini ... söyleyen kimse kâfirdir ve bu konuda iki kişi arasında bile ihtilâf yok­tur." (el-Miîel ve'n-Nihal, c. III, s. 249).

10- İmam Râzî    (543-606 H), hâteme'n-nebiyyîn âyetini açıklarken şunları belirt­mektedir: "Bu âyette   ve hâteme'n-nebiyyîn denmesinin sebebi şudur: Bir peygamberden sonra başka bir   peygamber gelme ihtimali varsa, şeriatla ilgili bazı konular eksik ve noksan bırakılmış demektir. Bu suretle, daha sonra gelen peygamber, önceki peygamberin açıklamasında veya tebliğde eksik bıraktığı yerleri tamamlar. Fakat kendisinden sonra başka bir peygamber gelmeyecekse, o ümme­tine karşı ziyadesiyle şefkal ve ilgi gösterir, anlattığı emir ve hükümlerde daha bütün ve doyurucu açıklamalar yapar, tıpkı bir baba gibi, çünkü o, artık kendisinden sonra çocuk­larının başı ve hamisinin bulunmayacağını bilir." (Tefsir-i Kebir, c. VI, s. 581).

11- Allâme Beyzâvî   (ö. 658 H), tefsirinde şöyle yazar: "O, peygamberlerin sonuncusu­dur, bu halkayı sona erdirmiştir. Hz. İsa'nın ondan sonra gelişi Hz. Muhammed @'İn pey­gamberlerin sonuncusu olmasını değiştirmez, çünkü İsa geldiği zaman Hz. Muhammed @'e tâbi olacaktır." (Tefsİru'l-Envâm't-Tenzîl, c, IV, s. 164).

12- Allâme Hafizuddin en-Nesefî (ö. 710 H) de tefsirinde şunları belirtir: "O (Muhammed @), peygamberliğin sona erdiricisidir, pey­gamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra hiç kimse peygamber yapılmayacaktır. Bildiği­miz kadarıyla İsa, ondan Önce peygamberlik verilenler arasındadır. Geldiği zaman, Mu­hammed @'in şeriatına   uyarak gelecektir.

Başka bir ifadeyle, onun ümmetinin bir men­subu, bir ferdi olacaktır." (Tefsiru'l-Medâriku'f-Tenzil, s. 471).

13-  Allâme Alâaddin-i Bağdadî (ö. 725 H), Tefsir-i Hâzin adlı eserinde şöyle yazar: "Hâteme'n-nebiyyîn, bir başka ifadeyle Allah peygamberliği Hz. Muhammed @ ile sona erdirdi. Dolayısıyla şimdi, ondan sonra pey­gamber yoktur, hiç kimse de, bu konuda onun ortağı olmayacaktır... (Ve ifadenin so­nu itibariyle, 'Allah her şeyin bilgisine tam olarak sahiptir' ayetinde görüldüğü gibi) bu gerçek şudur. 'Ondan başka peygamber gel­meyeceği' Allah'ın ilmi dahilindedir." (ss. 471-472).

14- Allâme İbni Kesîr (ö. 774 H), Tefsir'inde şöyle yazmaktadır: "Peygamber Hz. Muham­med @'den sonra başka peygamber olmaya­cağına dair, bu ayet açık bir delildir. Ve on­dan sonra peygamber (nebi) olmadığı için, bir elçinin (rasûl) ortaya çıkışı çok uzak biı ihtimaldir. Çünkü elçilik müessesesi (risâleî) özel, peygamberlik {nübüvvet) genel mana­dadır. Her elçi bir peygamberdir, fakat her peygamber elçi değildir. Ondan sonra her kim bunu iddia ederse, harikuladelikler izhâr etse, istenilen şeyleri yerine getirse veya es­rarengiz şeyler gösterse, ortaya çıkarsa bile, o bir yalancıdır, bâtıldır, deccaldir, gafildir ve­ya sahtekârdır... Bu, kıyamet gününe kadar peygamberlik iddiasında bulunan herkesin sı­fatı ve konumudur." (Tefstr-i İbn-i Kesir, c. III, ss. 493-494).

15- Allâme Celâlüddin Süyûtî   (ö. 911 H.), Tefsîr-i Celâleyn'inde şöyle yazmaktadır: "Allah bunu bilendir; Peygamber Hz. Mu-hammed @'den sonra peygamber yoktur. Ve Hz. İsa geldiği zaman, Muhammed @'in seri-atine tâbi olarak hareket edecektir." (s. 768).

16- Allâme İbn-i Nuceym (ö. 970 H), fıkıh usulüyle ilgili meşhur eserinde şunları belirt­mektedir: "Her kim, Peygamber Hz. Muham­med @'in Son Peygamber olduğunu inkâr ederse, o kişi Müslüman  değildir; çünkü bu husus, bilinmesi ve kabul edilmesi gereken dinî vecibelerden    biridir." (el-Eşhâhu'n-Nezâir, s. 179).

17- Molla Aliyyu'I-Karî (ö. 1016 H), Şerh-i Ftkh-ı Ekberdt şöyle yazmaktadır: "Ümme­tin icmaına göre, Rasûlullah Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulun­mak küfürdür." (s. 202).

18- İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1137 H), bu ayetin tefsiri sadedinde, Tefsîr-İ Ruhu'l-Be-yan  adlı eserinde  şunları  belirtmektedir: 'Âsim, kelimeyi hâtem olarak okumuştur ki bu okunuşta kelime 'mühür basmak için kul­lanılan âlet' anlamına gelir. Aynı şekilde, 'damgalamak' veya 'basmak' için kullanılan âlete tâbi denilir. Bu, Hz. Muhammed @'in bütün peygamberlerin sonuncusu olduğu ve onunla peygamberlik silsilesinin mühürlendi­ği (sona erdiği) anlamına gelir.. Farsça'da bu­na   mühr-ü peygamber ân  (peygamberlik mührü) denilir ki, peygamberlik kapısı onun­la kapandı, peygamberlik halkası da onunla sona erdi, anlamına gelmektedir. Dİğer bir okunuş ile bu kelime 'mühür vuran kimse an­lamında1 hatimdir. Burada Hz. Muhammed @ mühürleyen ve damgalayandır, yani pey­gamberliği sona erdiren kişidir. Farsça'da bu­na 'peygamberlerin mühürdarı' mânasında mühr-ü huninde peygamberân denilmektedir. Böylece, bu kelime de 'son veren' veya 'bitiren' anlamında aynı köktendir.

Bundan sonra onun ümmetinin âlimleri ona yalnızca velayetle, mirasçı olabilirler. Pey­gamberlik mirası, onun hâtmiyyet'i (kapan­ması, tamamlanması) sonucu nihayete ermiş­tir. Hz. İsa'nın ondan sonra gelmesi, peygamberliğin sona ermesini etkilemez, çünkü hâteme'n-nebiyyîn demek, ondan sonra kim­seye peygamberliğin verilmeyeceği mana­sınadır... ve İsa aleyhisselâma ise ondan ön­ce peygamberlik verilmiştir. O geldiği zaman "Muhammed @'in Şeriatf'nın takipçisi ola­rak gelecektir; Hz. Muhammed @'in kıblesi­ne doğru namaz kılacak ve ümmetinin bir mensubu gibi olacaktır... Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaat, Hz. Muhammed (S)'den sonra her­hangi bir peygamberin gelmeyeceği üzerine ittifak etmiştir, çünkü Allah [Ahzâb suresinde şöyle] buyurmaktadır: 'O (Muhammed) Al­lah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusu­dur' ve Rasûlullah @ de şunu söylemiştir: 'Benden sonra peygamber de yoktur.' Şimdi bundan sonra biri kalkıp, Hz. Muhammed @'den sonra da peygamberlerin gelebileceği­ni söylese kâfirdir; çünkü böyle yaparak Kur'ân-ı Kerim'in açık hükmünü inkâr et­mektedir. Bunun gibi, tartışma hak ile bâtıl arasındaki farkı belirginleştirdiği için, bu ko­nuda şüphe eden kişilere karşı, küfür isnadı getirilecektir. Her kim Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulu­nursa, onun bu iddiası yalan (bâtıl)dan başka bir şey sayılamaz." (Ruhu I-Bey ân, c. XXII, s. 188).

19- Hicrî ikinci yüzyılda Evrengzeb Alemgir' in emriyle, Hindistan'da mümtaz bir heyet ta­rafından hazırlanan Fetevâ-i  Alemgirt'de şöyle yazılmaktadır: "Eğer birisi Muhammed @'i son peygamber olarak kabul etmezse, bu kişi Müslüman olamaz. Veya kendisinin, Al­lah'ın elçisi ya da peygamberi olduğunu söy­lerse, dinsiz olduğu ilânen duyurulmalıdır." (c. II, s. 263).

20-  Allâme Şevkâni (ö. 1255), Tefsîru'i-Fei-hu'i-Kadtr adlı eserinde şunları yazmaktadır:

"(Arap dili uzmanlarının) çoğu hârem keli­mesindeki (0yi kesre ile, 'Âsm isefetha ile okudular. İlk okuyuşa göre bu (hâlim), 'O (Muhammed @) peygamberleri tamamladı (veya sona erdirdi).' ikinci okuyuşa göre ise (hâtem), 'O, onlar (peygamberler için) sanki tamamlayıcı gibi oldu. Onların halkası ta­mamlanıldı' mânalarına gelir." (c. IV. s.

275).

21- Allâme Alûsî (ö. 1270 H), Tefsîru'l-Ru-hu'l-Me'ani adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Nebi kelimesi rasûl kelimesinden daha umumi mânadadır. Dolayısıyla, Muhammed @ ile peygamberliğinin (nübüvvet) sona er­mesi, aynı zamanda onun son elçi (RasüluUah) olmasını gerekli kılmaktadır. Ve onun peygamberlerin ve elçilerin sonun­cusu olması şu mânaya gelmektedir: Onun peygamberlik müessesesini bu dünyada elin­de tuttuktan sonra, peygamberlik makamı her insan için kapanmıştır (c. XXII, s. 32). "Al­lah'ın Rasûlünden sonra Peygamberlik iddia eden bir kişi tekfir edilmelidir. Bu konuda Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur." (c. XXII, s. 38). "Allah'ın elçisi, peygamberlerin sonuncusu olarak Allah'ın kitabında açıkça zikredilmiştir. Sünnete göre de bu nokta açıkça yorumlanmıştır. Ümmet ise bu konuda müttefiktir. Sonuç olarak bunun hilafına iddi­ada bulunan kimse tekfir edilmelidir, (c. XXII, s. 39).

Bu sonuçlar bir sistem dahilinde, hicrî birinci yüzyıldan günümüze kadar bütün İslâm dün­yasında herkes tarafından, hâteme'n-nebiyyîn Son Peygamber" olarak anlaşılmıştır. Her yaştaki bütün müslümanlarm müşterek inan­cı» Hz. Muhammed @'den sonra, peygamber-hk kapısının ebediyyen kapatıldığıdır. Ayrıca §u hususta da Müslümanlar arasında farklı karar veya herhangi bir tartışmaya mahal ol­mamıştır: Hz. Muhammed @'in peygamberli­ğinden sonra, peygamberlik {nübüvvet) veya elçılik (risâlet) iddiasında bulunan veya bu iddiayı kabul eden her kişi, kendini İslâm da-ıresınin dışına koymalıdır.

 

Muhammed Ikbâl'e Göre Peygamberliğin Sona Ermesi

 

Dr. İkbâl'e göre, "Bir peygamber şu şekilde tarif edilebilir: Tevhid gereği, kendisini tah­dit eden sınırları zorlamaya eğilimlidir ve müşterek hayat kuvvetlerine yeniden yön ve şekil vermek için fırsat aramaktadır. Hayatın fâni ve geçici merkezi peygamberin şahsında varolan sonsuz derinliklere gömülür ve sonra yeniden taze bir güçle yeniden fışkırır. Haya­tın eski gidişatını yok etmeye yönelir ve yeni yönler tayin eder. Tarihe yön veren güçleri kontrol edip bu suretle yeni bir gayeler dün­yası kurmak amacıyla, geri döner ve kendini zamanın akışına bırakır... Peygamberde tev­hid, insanın dünyasını tamamiyle değiştire­cek şekilde a/arlanmıştır ve dünyayı sarsacak psikolojik güçler uyandırır. Peygamberin en büyük arzusu, kendi dinî hayatının, dünyada yaşayan bir kudret hâline dönüşmesidir. Bu bakımdan peygamberin madde âlemine dönü­şü, âdeta kendi dinî tecrübesinin değerini be­lirleyen bir nevi amelî imtihan anlamına ge­lir. Peygamberin iradesi, yaratıcı icraatında, gerek kendisi, gerekse müşahhas olaylar hakkında hüküm verir ve bu olaylara nesnel ola­rak kendini aksettirmeye çalışır. Karşılaştığı nüfuz edilmez maddeyi idrak ederken, pey­gamber kendi kendini keşfeder ve tarihin önünde kendini tanıtır. Bu itibarla bir nebinin dinî tecrübesinin değeri hakkında hüküm ver­menin başka bir yolu da, oluşturduğu insan tipini ve tebliğlerinin ruhundan doğan kültür dünyasını incelemektir." (The Reconstructi-on of Religious Thought in İslam, Lahore 1977, s. 124).

Sonuç olarak, Peygamber'in mesajının ruhu­nu dışarı aksettiren beşeriyetin asaleti ve ev­renselliği, kültürün boyutunu, faydalanılma nisbeti ve mükemmelliği, Peygamber'in doğ­ruluğunu ve büyüklüğünü Ölçecektir.

Bu, gerçekte, Peygamber'in dinî bilgisini, tec­rübesinin değerini tek hakiki ve pratik olarak ölçen testtir. İnsanların uygulamalarında, Peygamber'in idealleri, değerleri ve dinî emirleri test edilecektir. Çeşitli problemleri ne Ölçüde doğru ve uygun bir şekilde çözdü­ğü, mesajın mahiyetini ve hakikatini göstere­cektir. İnsanlığın ilk çağlarında, Peygamber hazır çözüm ve hareket tarzlarını sağladığı için, onlar için bir bilgi kaynağıydı. Ne za­man ki insanlar herhangi bir yardıma ya da danışmaya ihtiyaçları olursa, Peygamber ge­rekli rehberliği yapmada yanlarındaydı. Bu gibi meselelerde, İnsanlar düşünmek ve sebe­bini sorgulamak zorunda değillerdi. Çünkü onlar adına bu görevi peygamber yapıyordu. Dr. İkbal'in ifadesiyle, "insanlığın çocukluk çağında, benim 'vahiy şuuru' ismini verdiğim bir ruhî enerji gelişir... ferdî düşünme ile ha­zır fikirler ve hareket tarzlarıyla birlikte sağ­lanan tercih hakkı arasında idareyi temin usûlü. Bununla beraber, aklıri ve eleştiri yete­neğinin doğuşu ile, hayat kendi faydası gere­ği, insan gelişiminin ilk safhasında ruhî ener­jinin akışını sağlayan ve rasyonel olmayan şuur tarzlarının ortaya çıkıp gelişmesini ön­ler."

"Konuya bu açıdan bakıldığındae, İslâm Pey­gamberi @'nin eski dünya ile yeni dünya ara­sında olduğu görülür. Bildirmiş olduğu vah­yin kaynağı gözönünde tutulacak olursa, İslâm Peygamberi eski dünya ve eski çağlara mensuptur. Fakat vahyin kaynağı bakımından kendisi yeni dünyaya, yeni çağlara bağlıdır.

İslâm Peygamberi'nde hayat, başka ilim kay­nakları keşfeder ve bunlar yeni hedefine uy­gundur. İslâm'ın doğuşu kıyas yoluyla düşün­menin ortaya çıkması anlamına gelir. İslâm'da peygamberlik kemâle erişir, zira kendi kendini ortadan kaldırmanın gerekli ol­duğunu keşfeder."

Başka bir ifadeyle, İslâm Peygamberi @, zamanın kavşak noktasında bulunmakta; bir ta­raftan tebliğiyle geçmiş çağların akılcı olma­yan yollarla ulaşılmış şuuruyla temasını sür-dürüyorken, bir taraftan da insanları, karşılaş­tıkları yeni problemlerde ve durumlarda ken­di zekâları, kavrama güçleriyle olayları kı­yaslayarak çözmeye teşvik ediyordu. O, ken­di problemlerini çözmek için ihtiyaç duyduk­larının ışığında insanlara birkaç temel ilke ve yöntem sağlamaktaydı. Sonuç olarak, Hz. Muhammed @ ile, vahyî ya da rasyonel ol­mayan şuurlanma ile tebligat mükemmelleşi-yorken, insanlık da hazır-cevap çözümlerle uzun süre idare edemeyecek bir noktaya geti­rilmişti. Şimdi karşılaştığı problem ve du­rumları çözmek İçin, Peygamber Muhammed @'in en son mükemmel tebliğinde saklı olan geçmiş tecrübelerin ışığı altında, aklını kul­lanmalıdır. Diğer bir ifadeyle, Vahiy, mü­kemmelliğe Hz. Muhammed @ ile ulaşıyor-ken, insanlığın hâdiselerdekİ rolünü noktalı-yarak tamamlıyordu. Onun Rehberlik Nuru her zaman orada, insanlığın yararına olarak kalacaktır."

Dr. İkbal, konuya daha ayrıntılı girerek şun­ları söylemektedir: "Bu derin bir algılamayı gerektirir. Şöyle ki, hayatı ebediyyen idare etmek mümkün değildir. Murakabeye dalıp kendini tam anlamıyla bilmesi için insan, en son kendi imkânlarıyla başbaşa kalmalıdır. Nihailik fikri İslâm'da çeşitli şekillerde karşı­mıza çıkar: İslâm'da ruhban sınıfının bulun­mayışı ve miras yoluyla geçen hükümdarlığın ortadan kaldırılışı, Kur'ân-ı Kerîm'de sürekli şekilde akla ve tecrübeye ve beşerî bilginin kaynaklan olarak tabiata ve tarihe verilen Önem. Bununla beraber, bu düşünce nitelik bakımından Hz. Peygamber @'in yaşantısın­dan farklı olmayan tasavvuf! sezişin, hayatî bir olay olarak artık mevcut olmadığı anlamı­na gelmez."

pr. İkbal'e göre, sona erme kavramı, sonuç olarak hayatın nihaî kaderi, hislerin akılla ta­mamen yer değiştirmesi olarak akla getiril­melidir. Bu tür bir şey ne mümkün, ne de is­tenilir. Bu fikrin entellektüel değeri İse bütün şahsî güç, tabiatüstü bir orijin fikrinin insanın tarihinde sona erdiği iddiasını yayarak, dinî bilgiye doğru bağımsız bir eleştiri tavrı oluş­turmaya çalışılmasıdır. Bu tür bir inanç, bu tür nüfuzun gelişmesine engel olan psikolojik bir kuvvettir. Bu görüşün getirdiği fonksiyon, insanın iç dünyasında, tıpkı İslâm'ın reçetesi­nin ilk yarısında, Önceki kültürlerde onu giz­leyen İlâhî Özelliklerin nüfuzunu ortadan kal­dırarak, insanın dış dünyasında eleştirel bir gözlem ruhu meydana getirip, besleyerek in-sanın iç dünyasını yeni bilgi sahalarına açık tutmaktır. Mistik tecrübe, istisnaî ve olağa­nüstü bir şekilde, bir Müslüman tarafından beşer dünyasının diğer yönleri gibi eleştiriye açık tabiî bir tecrübe olarak sayılmalıdır."

"Peygamberliğin sona ermesi meselesi, bir taraftan beşer hayatında tabiatüstü nesnelerin başlıca rolüne son verirken, diğer taraftan da, çevre ve tarihin oluşumu içinde kendi zekâ ve mantığının safhalarını keşfedip, kendi ya­rarına kullanarak, insana yepyeni bilgi ufuk­ları açmaktadır. Bununla birlikte, tabiat kuv­vetlerinden yararlanma İsteğiyle, muhtelif sa­halardaki çalışmaların izlediği, akla dayalı aşamalı ilerleme, insanın bizzat geçmiş aklî tecrübelerinin değerini tamamen safdışı ede­cek kadar gözlerini kör etmemelidir. İnsan şimdiki aklî tecrübeleri ve teşebbüslerin kay­nağını, insanın zeka melekelerini teşvik etmiş olan bu nihai ve tamamlanmış fikrî tecrübele­re bağlı olduğunu unutmamalıdır. Onsuz insan, hâlâ teoriye çeşni katan ve realiteyi gö-zardı eden, kendi nazarî felsefesine hapsol-muş olarak kalacaktır. Bu gerçeği anlamada düşülen hata şudur: İnsanın ruhî dünyasının Son ve Mükemmel Mesajında (Kur'ân-ı Ke­rim) mevcut olan somut bir maneviyat, mo­dern entellektüel ve rasyonel akımın hakiki kaynağıdır. Gerçekten de bu mesaj sosyal, ahlâkî, kültürel ve manevî problemlerimizin nihai çözümünde gözardı edilemez; aksi tak­dirde yanlış Ön kabullere dayalı yapılanma, medeniyet ve kültürü yok edecektir." (The Reconstrucüon of Religious Thoughî in is­lam, Lahore 1977, ss. 124-145).

 

KISIM 2

PEYGAMBERLİĞİN SONA ERİŞİ

 

Bu kısımda Hâtmü'n-nübüvvet ile ilgili bazı bilgiler Kur'ân-ı Kerîm, Hadis-i şerifler ve dinler tarihi ışığı altında ele alınacaktır. Bu konu özellikle Müslümanların Hz. Muham-med @'in son peygamber olduğu inancını sarsmak için, bunu tartışılan bir mesele imiş gibi sunmak üzere, yalan yanlış iddialar orta­ya atan ard niyetli kimselere bir cevap olarak da ele alınmaktadır. Konu bu bölümde ayrın­tısı ile işlenecektir.

 

Peygamberliğin Sonu

 

Birinci bölümde peygamberliğin mahiyetini tartışmıştık. Bu tartışma, bir peygamberin or­taya çıkmasının alışılmış olaylardan olmadı­ğını açıklamaktadır. Her ülke, halk ve dönem için peygamberin bizzat mevcudiyeti gerekli değildir. Peygamberin hayatı ve öğretisi, in­sanlara doğru yolu gösteren bir işaret feneri­dir. Onun öğretisi ve rehberliği canlı kaldığı sürece, peygamber de bizzat canlıdır. Bir peygamberin gerçek ölümü cismanî ölümü ile değil, öğretisinin kuvvetini kaybetmesi, ir­şadının ve rehberliğinin değiştirilmesi sure­tiyle vuku bulur. Daha önceki peygamberler ölmüşlerdir. Çünkü onların bağlıları Öğretile­rini bozmuş, talimatlarını değiştirmiş ve ha­yat hikâyelerine uydurma olaylar ilave ede­rek insanları yanıltmışlardır. Bugün daha ön­ceki kitaplardan Tevrat, Zebur ve indîden hiçbiri orijinal metin halinde bulunmamakta­dır. Hatta bu kitapların inananları bile orjinal kitaplara sahip olamadıklarını itiraf etmekte­dirler.

Önceki peygamberlerin hayat hikâyeleri uy­durma şeylerle o kadar karıştırılmıştır ki, ha­yatlarının tam ve güvenilir bir izahatını yap­mak imkânsız hâldedir. Hayatları masal ve efsane haline gelmiştir, hiçbir güvenilir kayıt bulunmamaktadır. Bu kayıtların kaybolması ve emirlerinin unutulması bir yana, belirli bir peygamberin ne zaman ve nerede doğup ye­tiştiği, nasıl yaşadığı ve insanlara hangi pren­sipleri getirdiği bile kesinlikle söylenemez olmuştur. Aslında peygamberlerin irşad ve tebligatlarının yok olması onların gerçek Ölümleri olmuştur.

Meseleyi bu ölçüye göre değerlendirince, hiç kimse Hz. Muhammed @ ve öğretisinin can­lılığını İnkâr edemez. Onun öğretisi hiç bo­zulmamıştır ve bozulamaz şekilde durmakta­dır. İnsanlığa gönderilen Kur'ân orijinal met-niyledir, kelimelerinde sonradan hiçbir deği­şiklik yapılmamıştır. Peygamberin hayatının bütün yönleri (sözleri, talimatları ve hareket­leri) tamamıyla muhafaza edilmiştir. Öyle ki, aradan bin dörtyüz yıl geçmesine rağmen, ta­rihteki resmi o kadar açık ve eksiksizdir ki, sanki onu gözlerimizle görmekteyiz. Hiçbir insanın biyografisi İslâm Peygamberi Hz, Muhammed @'inki kadar iyi bir şekilde mu­hafaza edilmemiştir. Hayatımızın her mesele­sinde Hz. Muhammed @'in rehberliğini ara­yabilir, O'nun örnek hayatından bir ders ala­biliriz: "Andolsun ki, sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimse­ler için Allah'ın Elçisinde en güzel bir örnek vardır." (33: 21). Bundan dolayı Son Pey­gamber Hz. Muhammed @'den sonra başka hiçbir peygambere ihtiyaç kalmamıştır.

Bundan başka, yeni bir peygamberin zuhuru için üç sebebe lüzum vardır. Sadece bir pey­gamberin vefatı başka bir peygamberin orta­ya çıkmasını gerektirmez. Yeni bir peygam­berin zuhuru için gereken şartlar şöylece özetlenebilir:

1- Daha önceki peygamberin öğretisinin değiştrilip bozulması veya tamamen yok olup yeni baştan ihyası gerekli olduğun­da: Böyle bir durumda insanların haya­tındaki kötülükleri temizlemek ve dinle­rini asıl ve saf şekline döndürmek için yeni bir peygamber gönderilir.

2- Vefat eden peygamberin öğretisinin ve getirdiği şeriatın tam olmaması dolayı­sıyla ıslâh edilmesi veya bazı ilaveler ya­pılması gerektiğinde: Bu reformu yap­mak için yeni bir peygamber gönderilir.

3- Önceki peygamberin Özellikle belirli bir kavme veya bölgeye gönderilmesi ve başka bir kavim, ulus veya ülke için pey­gambere ihtiyaç duyulması durumunda. (Başka bir durum da, bir peygamberin başka bir peygambere yardım etmesi için gönderilmesi olabilir. Ama bu tür pey­gamberler çok azdır ki, Kur'ân'da böyle peygamberlerden sadece ikisi belirtil­mektedir. Bu tür peygamberlik bir kural­dan ziyade istisnai bir durum olduğu için dördüncü şık olarak eklemedik).

Yeni bir peygamberin ortaya çıkmasını ge­rektiren üç temel şart bunlardır. Durumun dikkatlice gözden geçirilmesi bu şartlardan hiçbirinin bulunmadığını göstermektedir. Son Peygamber Hz. Muhammed @'in öğretisi canlılığını sürdürmekte olup bütünüyle mu­hafaza edilmiş ve titizlikle korunmaktadır. İnsanlığa sunduğu irşadlan eksiksiz ve kusur­suzdur; Kur'ân-ı Kerîm'de tesbit edilmiştir. İslâm'ın bütün kaynakları hiçbir suretle tahri­fe uğramadığından Hz Peygamber @'in her talimatı veya hareketi en küçük şüpheye yer bırakmaksızın anlaşılıp öğrenilebilmektedir. Böylece, öğretisinin değişiklikten uzak bu­lunması dolayısıyla yeni bir peygambere lü­zum kalmamaktadır.

İkinci olarak, Allah açıklamış olduğu emirle­rini Peygamberi Hz. Muhammed @ vası­tasıyla tamamlamış bulunmakta ve İslâm in­sanlık için eksiksiz bir din olmaktadır. Allah "Bugün sizler için dininizi kemâle erdirdim ve size olan nîmetimi tamamladım" buyur­muştur. (5: 3). İslâm'ın tam bir hayat tarzı olarak bütünüyle İncelenmesi bu Kur'ânî söz­lerin doğruluğunu ispatlamaktadır. İslâm bu dünya ve ahiret hayatı için rehberlik yapmak­tadır ve insanlara doğru yolu göstermesi için gerekli hiçbir şey ihmal edilmemiştir. Din ik­mal edilmiştir ve eksiklik mazeretiyle yeni bir peygamberliğe hiç bir sebep yoktur. (Ba­zıları "zamanın akışının, yeni bir rehber ve yeni bir din için yeterli bir sebep olduğu" gö­rüşünü ileri sürerler. Ve, "en son onüç asır evvel indirildi ve ister İstemez gelişti, fakat o zamana münhasır idi" derler. Bu itiraz bütü­nüyle temelsizdir. Sebeplerini ise şu şekilde sıralayabiliriz:

a- İslâm'ın mesajı ebedîdir, çünkü İslâm, bütün geçmişi, şu ânı ve geleceği bilen ve kendisi de ebedî olan Allah tarafın­dan indirilmiştir. İnsanın bilgisi ise sı­nırlıdır. İnsan gözü geleceğin bulanık manzarasını görmeğe muktedir değildir. Oysa Allah'ın bilgisi, zaman ve mekânın bütün sınırlamalarının üstündedir.

b- İslâm, insanın yaradılışına dayalıdır. İn­sanın yaradılışı bütün devir ve zaman­larda aynı kalmıştır. Bütün insanlar, ilk insanın kalıplarına konulmuş, ve insan tabiatının temeli değişmeden kalmıştır.

c- Beşerî hayatta, süreklilik ile değişim arasında güzel bir denge vardır. Herşey ne sürekli ne de değişkendir. Temel prensipler ve temel değerler değişiklik istemezler. Zamanın akışıyla haricî ka­lıplar değişirken, muayyen prensipler gözlenmiştir. Ve İslâm, hem sürekliliğin hem de değişikliklerin gerektirdiği İhti­yaçları karşılamıştır. Kur'ân ve Sünnet, Varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın özel ve en kapsamlı adı İslâm'ın ebedî hükümlerini ortaya koy­muş ve her çağın kendi ihtiyaçlarına gö­re içtihada başvurulmuştur. İslâm, temel prensiplere ve hayatın daimî değerlerine uygun olarak, insan toplumunun yıllarca süren gelişimi için mükemmel bir meka­nizma kurmuş tek dindir.

d- İlmî olarak, yeryüzünde insanlığın olu­şumu ile başlayan insan ırkının yaşantı­sı, hiçbir evrim geçirmeden mevcudiye­tini devam ettirmektedir. Medeniyetler ortaya çıkmış ve batmış, kültürler geliş­miş ve bozulmuş, imparatorluklar kurul­muş ve parçalanmış, fakat evrensel geli­şimin bu uzun silsilesindeki devir hep aynı kalmıştır. Bu yüzden; bazı asırlar­da, rehberlik, kendiliğinden zamanın akışıyla, temelsiz ve yüzeysel kalmış ve kullanılmaz hâle gelmiştir).

Son olarak, Hz. Muhammed @'in mesajı be­lirli bîr halk, yer veya dönem için değildi. O, cihan peygamberi yani bütün insanlığa haki­kat elçisi olarak gönderildi. Kur'ân, Hz. Mu­hammed @'e "Ey insanlar, ben hepiniz için Allah'ın elçisiyim" demesini emretmiştir (7: 158). O Rahmete'n-li'l-Âlemîn "Âlemlere Rahmet olarak" nitelenmiş (21: 107), görevi evrensel ve tüm insanlığa yönelik olmuştur. Ondan sonra yeni peygamberliğe hiç ihtiyaç olmamasının sebebi budur ve Kur'ân tarafın­dan hâteme'n-nebiyyîn olarak tarif edilmiştir. (Kur'ân ve Hadîs bu noktada çok açıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de "...Muhammed Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." bu-yurulmaktadır. [Ahzâb Sûresi (33): 40]. Hz. Peygamber @'in: "Peygamberlik zinciri be­nimle son bulmuştur." [Müslim, Tirmizî, İbni Mâcej ve "Benimle peygamberler (zümre­sinin benzeri şu bir kimsenin misali gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış ve binayı tamamla­yıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kal­mış. Bu vaziyette halk binaya girip gezmeğe başlarlar. Ve (eksik yeri görüp) hayret ede­rek; 'şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olma­saydı!' dediler. Ben o (yeri boş bırakılan)

kerpicim, ben hâteme'n-nebiyyîn''im (Pey­gamberlerin sonuncusuyum!)" buyurduğu ri­vayet olunmuştur (Buharı ve Müslim).

Bu sebeple, Allah bilgisi ve yolunun tek kaynağı Hz. Muhammed @'dir. İslâm'ı ancak gelecekte de insanlara rehberlik yapabilecek şekilde tam ve kapsamlı olan öğretisi aracılı­ğıyla Öğrenebiliriz. Dünya, yeni bir peygam­bere ihtiyaç duymamakta; ancak Hz. Muham­med @'e iman edecek, O'nun mesajını taşı­yacak, bu mesajı bütün dünyaya yayacak ve O'nun İnsanlığa sunduğu kültürün kurulması­na gayret eden kişilere ihtiyaç duymaktadır. Dünyanın, O'nun öğretisini pratiğe aktarabi­lecek ve hâkimiyetini kurmak için gönderil­diği İlâhî kanunla yönetilen bir toplum kura­cak karakterdeki insanlara ihtiyacı vardır. Bu yol Hz. Muhammed @'in yoludur ve bu yol­daki başarı insanlığın olacaktır. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Towards Understanding islam).

 

İslâm'ın Mükemmelliği

 

Mutlak kudret sahibi Allah'ın irade ve rızası İslâm'ı bütün zaman ve iklimlerde oluşacak taleplere uygun olacak şekilde mükemmelleş­tirmek ve tamamlamak şeklinde tecelli etmiş­tir. Allah'ın mübarek RasûlÜ Muhammed @ kendisine tevdi edilen tebliği halkına ulaştır­mış ve bütün gücüyle peygamberlerin sorum­luluklarını üstlenebilecek bir ümmet tesis et­meye çabalamıştır. Bu ümmet oluştuktan sonra bu ümmete İslâm'ın tebliğini yayma ve İslâm'ın ruhunu bütün sapma ve bidatlerden koruma ve insanlann doğru yolu bulması için onlara önderlik yapma görevleri tevdi edildi. "Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz." (3: 110).

Bütün bunlar kadim ve ebedî olan İlâhi ilim dairesinde gerçekleşmiştir; Allah'ın iradesi birbiri ardınca gelen peygamberlerin, nur ve ilim kaynağı olarak her devirde Allah'ın dini­ni cahil kimselerin abartmalarından, muhalif kimselerin tahribatından ve saf insanların aldatılarak yanlışa sapmasından korumak üzere gönderilmesini öngörmüştür. Allah'ın bu ira­desi şu hadiste dile gelmektedir: "Benim üm­metimden bir grup sırat-i müstakim üzere olacak ve bu grup daima çoğunlukta buluna­caktır. Onun dışında kalan kıyamet gününe kadar bu gruba bir zararda bulunamayacak ve onları aynı durumda görecektir." (Müslim, Sevban'dan naklen).

 

Hz. Muhammed @’den Sonra Nübüvvetin Sona Erişi

 

Allah'ın bu İradesi gerçekleştikten sonra, Peygamberlerin sonuncusu Muhammed @ ile birlikte iman ve Şeriat'le ilgili, insanın bu dünya ve öteki dünyadaki selâmetine yönelik hiç bir rehberİyetin söz konusu olmadığı bil­dirilmiştir. Vahiy, melekler veya Allah'ın el­çileri tarafından ilâhi davetin insanlara ulaştı­rılması artık mümkün değildi. (Kur'ân ayetle­ri ve Hadisler ilâhi vahyin melekler, özellikle Cebrail tarafından ulaştırıldığını kesinlikle te-yid ederler. Bu durum aşağıdaki ayetlerde de açıkça görülmektedir, fakat pekçok teolog ve skolastik âlim Cebrail veya diğer melekler­den bahsetmeksizin sadece vahiy hakkında konuşurlar. Halbuki Kur'ân, İlâhi vahyin ara­cısının Cebrail olduğunu açıkça belirtmiştir).

insanoğlunun eğitilmesi ve ona rehberlik edilmesi için Son Peygambere olduğu gibi daha öncekilere de İlâhi vahyin melekler ve özellikle Cebrail vasıtasıyla ulaştırıldığının Kur'ân-ı kerim'de defalarca tekrarlandığının gözlenmesi önemli bir olaydır. "Allah kulla­rından dilediğine emrini bildirmek için me­leklerini vahiyle indirerek şöyle der: 'İnsan­ları uyarın ki, Benden başka tanrı yoktur. Benden sakının!" (16: 2).

"Şüphesiz Kur'ân âlemlerin Rabbi tarafından indirilen bir vahiydir. (Ey Muhammed!) Apa-Çik Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir." (26: 192-195).

"Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gön­derir; izniyle dilediğini vahyeder. Doğrusu O yücedir, Hakîmdir." (42: 51).

"De ki: 'Kur'ân'ı, Ruh-ül Kudüs (Cebrail) Rabbirıin katından doğruluk rehberi, iman edenlerin sebatını artırmak, müslümanlara hi­dayet ve müjde kaynağı olmak üzere gerçekle indirmiştir." (16: 102).

"O kendiliğinden konuşmamaktadır. O'nun konuşması ancak bildirilen bir vahy iledir. Onu, müthiş kuvvetleri olan üstün akıl sahibi (melek-Cebrail) Öğretti. Kendisi yüksek ufukta iken doğrulu vermiş. Sonra yaklaşmış ve inmiştir. Aralan iki yay aralığı kadar belki de daha yakın oldu. (Allah, o anda) kuluna vahyedeceğini vahyetti." (53: 3-10).

"De ki, 'Cebrail'e düşman olan Allah'a düş­mandır', çünkü o, Kur'ân-ı Allah'ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol göste­rici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbi­ne indirmiştir." (2: 97).

"Bu Kur'ân, arşın sahibi katında değerli, güç­lü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçi­nin getirdiği sözdür. Arkadaşınız (Muham­med) asla cinli değildir. Andolsun ki, o, (Cebrail)'i apaçık ufukta görmüştür. O, gayb hakkında (verdiği haberlerden dolayı) suçla­namaz." (81: 19:24).

Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar yüce Ancak bir takım yüce ruhlu kimselerce algı­lanabilen ilham ve uyanıklık hallerinin, bu kimselerce uygulanan değişik riyazet ve gece ibadeti gibi durumlarda başlarına gelen olay­ların en yüce olanın Rasûllerİne gönderdiği İlâhi tebliğ kisvesindeki vahiylerle bir ilgisi yoktur. Böyle hallerle karşı karşıya gelenlerin ilâhî Özelliklere sahip oldukları ya da sırat-ı müstakim üzere oldukları konusunda bir delil de yoktur. Gayrimüslimlerin de bir nevi il­ham sayılabilecek bu tür hallerle karşılaştığı bilinen bir gerçektir. Bu tarzda pek çok olay açığa çıkmıştır ve bu Hz. Muhammed @'in şu hadisi ile de tasdik olunmaktadır: "Sizden önce İsrail oğulların in içinde keramet göste­ren kimseler vardı, ama onlar Allah'ın elçisi değildiler." (Ebu Hureyre). Meşhur Sufi Şeyh Muhyiddin-İ 'Arabi Endülüsî (Ö. 1240), sûfİ ve dervişlere gelen ilham hallerinin hakikatin algılanması ve kalplerinin aydınlanması ile sınırlı olduğunu, bunların emir hükmünün bulunmadığını ifade etmiştir. Eğer bu kimse­ler bunlara dayanarak Şeriat ile ilgili bir hü­küm koymak ya da bir hükmü ortadan kaldır­mak isterlerse buna itibar edilmez. (Fütuhat-i Mekkiyye, c. III, Böl. 310, s. 50 ve c. II, Böl. 283, s. 823). Şeyhülislam İmam İbn-i Teymiyye Kitabü'n-nübüvve adlı eserinde vahiy kelimesinin peygamberler ya da pey­gamber olmayan yüce ruhlu kimseler için kullanıldığını belirtmekle birlikte şunları ek­lemektedir: "Ruhanî dünyalara taşınmış, ve gaybın bazı sırlarına ermiş bu kimseler ne kusursuz ve günahsızdırlar, ne de peygam­berdirler. Bunların ilhamlarına güvenilemez, çünkü bazen şeytan onlara ilâhi kaynaklı ol­mayan şeyler fısıldar. Böylesi ilhamlar şeyta­nî kaynaklıdır ve bu kimselerin hataları ancak peygamberlerin getirdiği emir ve yasakların ilmi bilinirse farkedilir." (s. 67). Diğer bazı sûfiler ile özellikle "Müceddidi elf-i sâni" Şeyh Ahmed Serhendi bu mesele ile ayrıntılı olarak uğraşmıştır. Müceddid'in mektupları meseleyi büyük bir netlik ve doğrulukla açık­lamaktadır).

Hz. Muhammed @'den sonra nübüvvetin sona erdiği Allah'ın hükmü olup gaye ve niyeti hakkında hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kafi sözlerle bildirilmiştir. Hiçbir kimse de bu gerçeği inkâr edemez.

 

Ancak Son Peygambere Has Olan Özellikler

 

Kur'ân-ı Kerim'İn nübüvvetin sona erişini açıklamadaki üslûbu ve bununla İlgili olarak verdiği değişik sebepler oldukça tatmin edici­dir. Nübüvvetin sona erişini desteklemek İçin öne sürülen bir delil Son Peygamber'in üstün niteliklerinin ve özelliklerinin tanımlanması olmuştur. Mantık ve aklı selim sahibi herkes böylesine asil, yüce ve saygıdeğer bir Pey­gamber'in kıyamete kadar bütün İnsanlığın yol göstericisi, şâyân-ı imtisal öğreticisi ve kurtuluş ışığı olması gerektiğini idrak eder. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "Muhammed İçinizden herhangi birinin babası değil, o Al­lah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah herşeyi bilendir." (33: 40). Âyette, Mu­hammed @'in peygamberlerin sonuncusu ol­duğunu belirten ifadenin ardından gelen ve özel bir vurguya sahip olan "Allah her şeyi bilendir." sözlerine dikkat edilmelidir. Bİr peygamberin insanoğluna kıyamete kadar na­sıl rehberlik edebileceği, emir ve yasaklarının gelecekte insanların değişen ihtiyaç ve talep­lerine nasıl yeterli olabileceği düşünülebilir. Bu tarz soruların cevabı kısa ve tam yerinde­dir: Allah her şeyi bilendir.

Şimdi bir diğer misali ele alalım. Hz. Mu­hammed @'in son peygamber olduğunu açık­lamak için Kur'ân, tabiatıyla, İlk olarak gön­derildiği insanların dil ve tâbirlerini kullan­maktadır, çünkü önce onlara seslenilmekte ve onların Kur'ân'ın ifadelerini anlamaları ve bunu diğerlerine izah etmeleri beklenmekte­dir. Sözlü ilişki bakımından Arapça eşsiz ve ifade gücü çok olan bir dildir, nihayete erişi ifade için İse Hatem'den daha İyi bir ifade bulmak mümkün değildir. Bu Arapların ko­nuşmalarında, yazılarında ve şiirlerinde sona erişi ifade için kullandıkları bir kelime idi ve Hitam, Matem gibi Kur'ân'da Hz. Muham-nıed'@'in son peygamber olduğunu ve ondan sonra bu yüce mevkiye kimsenin çıkamaya­cağım belirten bütün ifadeler buradan türetil­miştir. (Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., İbn-i Manzur, Lisanü'l-Arab; Cevherî, Sthahü'l-Arabî; İbn-i Sidde, el-Muhkem ve Muciduddİn Fîruzabâdî, el-Kamusü'l-Muhit ile sonuncu eserin şerhi: Seyyid Murtaza Zebidî, Tâcu'1-Arûs).

Kur'ân, Son Peygamberin bütün zamanlar için mükemmeliyet timsali olan işaret ve özelliklerine de değinmektedir: "Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuş­mayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).

"(Ey Muhammedi) De ki: 'Allah'ı seviyorsa­nız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günah­larınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder." (3: 31).

"Ey Peygamber, Biz seni şahid, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'na çağıran, nurlan-dıran bir ışık olarak göndermişizdir." (33: 45-46).

Allah Teâlâ'nm ilmi ezelî ve ebedîdir; yer ve gökte gizli ve açık olan her şeyi kapsar. Hiç­bir güç Allah'ı geçici bir şeyin ebedî olduğu­na ikna edemez, çünkü bir yazar bile hüküm­ranlığının kısa süreceğini bildiği bir krala methiye düzmekten kaçınır; yine, hemen öle­cek hasta bir bebek için kimse sevinmez. (ibn-i Teymiyye de, önceden biliniyor olma gerçeğine dayanarak, İbrahim'in İshak'ı kur­ban olarak adamadığını iddia eder. İshak'ı kurban etme emrinin İbrahim'in bir çocuğu olacağı haberi ile çeliştiğine dikkati çeker. Ibn-i Kayyım "annesine daha İshak doğma­dan önce bir oğlu ve torunu Yakub'un dünya­ya geleceği haber verilmişken nasıl olur da Ishak kurban olarak adanır?" demektedir. İd­diasına delil olarak da şu ayetleri göstermek­tedir: "...'Korkma biz Lût halkına gönderil­dik' dediler. İbrahim'in zevcesi de ayakta durup dinliyordu, hemen güldü. Bunun üzerine zevcesine İshak'ı, ardından da Yakub'u müj­deledik." (11: 70-71). (Zâdü'l-Meâd, c. I, s. 16).

 

Hadislerin Muhafazası İçin Yapılan Düzenlemeler

 

Allah'ın iradesi, Hz. Muhammed @'in bütün insanoğlu için ve bütün devirlerde parlak bir örnek olması şeklinde tecelli etmiş olduğun­dan, takdir-i ilâhi onun hayatının, şahsiyeti­nin, alışkanlık, hal ve hareket tarzlarının ek­siksiz ve doğru şekilde kaydedilmesini temin etmiştir. Buna vasıta olan Müslümanlar Hz. Muhammed @'in görünümünü, meşguliyetle­rini, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri, kısa­ca onunla uzaktan yakından ilgili her şeyi ay­nı ciddiyet ve doğruluk içinde araştırıp bul­maya bütün bir ömür sarfetmişlerdir. Bu va­zife kendilerini öylesine meşgul etmişti ki, tarih bir başka şahsın bayatına yönelik böyle bir ilgiye asla şehadet etmemiştir. Sanki es­rarlı bir güç akıllarını ve kalplerini kavramış ve vazifelerini tamamlamadan dinlenmeme­leri konusunda sürekli baskı altında tutuyor­muş gibi bir durum hâsıl olmuştur.

Hz. Muhammed @'in hayatının en ince ayrın­tılarının kaydedilmesinde gösterilen büyük il­gi ve zahmetli dikkat, Hz. Peygamber @Tin dış görünüşünü, alışkanlıklarını, konuşma ve yürüyüşünü, yemek yeme ve giyinme şeklini ve sayısız benzeri ayrıntıları veren hadis ve siyer kitaplarında açıkça görülmektedir. Hz. Muhammed @'in ehl-i beytinden (ev halkı) veya vakitlerinin çoğunu onun yanında geçir­miş olan ashabından nakledilen bu olaylar onun hakkındaki sahih haberlerin nasıl ko­runduğunu göstermektedir. Hiç bir dil ve edebiyatta hiç bir kimsenin hayatı böylesine sahih bir şekilde nakledilememİştir.

İmam Muhammed b. İsa Tirmİzî'nin (M. 824-892) Şemail'ine kısaca göz atmak bile dış gö­rünüm, mizaç ve karakter, şahsi özellikler ve alışkanlıklar, hoşlanılan ve hoşlanılmayan şeyler hakkında böylesi ayrıntılı bilgiler top­lanmasının İslâm Peygamberine has bir hâdise olduğuna rahatlıkla ikna olunması için yeterlidir. Diğer meşhur şahsiyetler ve hatta peygamberler ile ilgili benzeri bilgiler ara­mak ancak beyhude bir gayrettir. Tabii ki, bütün bu gayretler şans eseri veya bir kaç ser-dengeçti şahsiyetin gayreti sonucu ortaya konmuş değildir. (Müslümanlar yalnızca Hz. Peygamber @'in biyografisini kaydetmekle kalmamışlar, onun devrindeki toplumsal, kül­türel, idari ve ekonomik şartlan da bildirmiş­lerdir. Bu da bizlere İslâm'ın ilk vazedildiği zamandaki toplumsal çerçevenin açık bir gö­rüntüsünü vermektedir. Önceki milletler hak­kında böylesine ayrıntılı bir tarih bulmak mümkün olmamaktadır. Bu tarihe kendisi şe-hadet etmek İsteyen kimseler Ebû'l-Hasen Ali el-Hazâî et-Tilmisânî'nin (1310-1378) et-Tahric'int veya bir başka âlimin, Allâme Abdülha'î el-Kettanî'nin et-Tertibû'd-Dariye adlı eserine başvurabilirler. Bunlar ikinci ilki­nin devamı ve tamamlanmış şekli olan Pey­gamber dönemi ile İlgili ansiklopedilerdir.)

Buna benzer olarak büyük âlîm İmam Buharı (M. 810-869) tarafından yazılan el-Âdâbü'l-Müfrecl adlı Hz. Peygamber @'İn söz ve fiil­lerinin, emir ve yasaklarının ele alındığı eser incelendiğinde de kişi bütün bunların tesadüfi gayretler olmaktan ziyade Allah'ın iradesi doğrultusunda sonraki nesillerin yolunu ay­dınlatmak için vücut bulmuş olduğuna ikna olur. Bu eserlerde, İslâm'ın ahlâkî ilkeleri, değer ve idealleri, toplumsal kuralları, so­rumluluk ve vazife öngördüğü alanlar, Hz. Peygamber @'den nakledilen sahih haberler vasıtasıyla açıkça ortaya konmuştur. Bu eser­ler şu ayetin hükmüne şehadet eder mahiyet­tedir: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sîzin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).

Bütün bu çabalar, Allah tarafından bütün in­sanlığa en güzel örnek olarak ortaya çıkarıl­mış olan yüce şahsiyetin yolunu takip etmek­ten kaçınmak için vesile arayabilecek tembel ve samimiyetsiz kimseleri bundan men için gösterilmiştir. Bu kimseler diğer peygamber­lerin dinine tâbi insanların konumunda değil­dirler. Çünkü eski peygamberlerden bugüne sadece isimleri ve muharref kayıtlar kalmış­tır. Kendilerini takip edenlerin yolunu aydın­latabilecek, ebediyyen örnek teşkil edebile­cek hayat hikâyeleri, hal ve hareketleri ile il­gili sahih haberler yoktur.

Hz. Muhammed @'İn hadisleri daha ziyade bir günlük veya hatırat tarzında ele alınmış ve peygamber oluşundan sonraki yirmi -üç yıllık hayatını içermektedir. Bu kayıtlar bize Hz. Peygamber @'in günlük işlerini, alışkan­lıklarını, meşguliyet ve eğilimlerini, hareket­lerinin ayrıntılarını anlatmaktadır. Kısaca, ha­disler Hz. Muhammed @'İn hayatı ve şahsi­yetine, gelmiş geçmiş hiç kimsenin gerçek-leştiremiyeceği kadar net ışık tutmuştur. Bun­lar kişinin sanki Hz. Muhammed @'in mecli­sinde bulunuyormuşcasına yakın bir şekilde onun hakkında her şeyi öğrenmesine vesile olmuştur: Ashabına vazedişini ve günlük iba­detlerini yapışını izliyor gibi olunur. Onun sahih portresini korumada böyle bir usûl iz­lenmiştir; bu portre herhangi bir resim, suret veya heykel benzeri temsillerin oluşturacağı tehlikelerden uzak bir tarzda çizilmiştir. Çün­kü kadim zamanların yüce ruhlu kimselerini takipçileri bu yollarla yüceltip İhtiram etmiş­ler ve onları ilahlık mertebesine çıkarma ya­nılgısına düşmüşlerdir.

Onunla bağlantılı her olayın ne derece canlı ve kesin tasvir edildiğinin anlaşılması için son Hacc'ındaki olayların okunması yeterli­dir. Dİğer kral ve devlet başkanlarının veya diğer önemli şahsiyetlerin sefer ve yolculuk­larının rivayet edilmesinde normal olarak at­lanan veya gözardı edilen hiç bir tarihi öne­me sahip olmayan ufak meselelerin bile as~ hab tarafından kaydedilmiş olduğu görülünce şaşırmamak imkânsızdır. (Sahih-i Siîte [Altı Hadis Kitabı] Hz. Peygamber @'in ihrama giriş şekli, kullandığı kokular, hayvan kurban edişi ve özel bir davranışda bulunduğu yerler gibi pek çok olayı ve haberi içermektedir. Se­ferleri esnasındaki dinlenme mevkileri bile kaydedilmiştir; Mİna'da bir yılanın zuhur edi­şi ve incinmeden uzaklaşıp gitmesi bile ravi-lerin dikkatinden kaçmamıştır. Muhaddisler Hz. Peygamber @'in devesine binme şerefine nail olmuş kimseleri dahi kaydetmişlerdir.)

Hz. Peygamber @ hakkındaki bu geniş kayıt ve haberler âlimler tarafından kitaplar haline getirilmiş (Sahih, Müsned v.b.) ve İslâm top­lumunun çeşitli merkezlerinde rehberlik et­mesi temin edilmiştir. Bugün Hz. Peygamber @'in yolunu izlemek isteyen bir Müslüman bu risalelerde onun hâl ve hareket tarzı hak­kında yeterli bilgiyi bulabilir. Müslümanların konuştukları bütün dillerde bu tür kitaplardan Çok sayıda ve yeterli kapsamda olanları var­dır. Bunlara dair verilebilecek örneklerden sadece biri olan Zâdü'l-Mead fi Hedyi Hay-ri'l-ibad Şeyhülislam İbn-İ Teymiyye'nin ta­lebesi olan İbn-i Kayyım tarafından yazılmış bulunan ve Muhaddislerin itina ve derin bil­gileri hakkında net fikirler veren bir eserdir.

 

Hz. Muhammed @ Ve Diğer Peygamberlerle İlgili Haberler

 

Bütün diğer peygamberlerin hayat hikâyele­rinin zamanın sis perdesi altında kaybolup da son peygamberin hatıralarının izlenecek par­lak bir örnek olarak kalabilmiş olması bu ko­rumanın Allah'ın iradesi ile gerçekleştiğini düşündürmektedir. Bu aynı zamanda önceki insanlık rehberlerinin yalnızca kendi devirle-rindeki insanlara gönderildiğine bir işarettir. Bundan dolayı takdİr-i ilâhi onların hayat hi­kayelerinin gelecek nesillere ulaşmasını ön­görmemiştir.

Yalnızca Hz. İsa'nın hayatına gözatmak bunu anlamak için yeterlidir. Hz. İsa Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed @'den önce gön­derdiği son peygamberdir. Havarileri ise Hz. İsa'ya karşı hürmet, muhabbet ve bağlılık ile onunla ilgili olarak gösterdikleri ebedî gayret bakımından ikinci sırada gelirler. Mürid ve taraftarları onu "Üç'ün Bir'i ve Bir'in Üç'ü" (Teslis) konumuna yüceltmişlerdİr. Ama yine de bu kurtarıcı Mesih'le ilgili korunmuş sahih belgeler çok azdır. Bunlardan yararlanarak onun hayatını ve şahsiyetini canlı biçimde değerlendirmek mümkün değildir ve buradan çizilen tablolar diğerleri tarafından takip edi­lebilmeye yeterli değildir. Daha, kısa bir süre öncesine kadar Hıristiyan dünyası Yeni Ahit'in (İncil) Hz. İsa'nın hayatının son üç yı­lını kapsadığı görüşünü savunmakta iken ye­ni araştırmacılar Havarilerin Hz. İsa'nın pey­gamberliğinin elli gününden daha fazlasına ait bir kayıt tutmadıklarını ortaya koymuşlar­dır.  (Rahip Dr.  Charles Anderson, Scot Encyclopaedia Britannica'mn 14. baskısın-daki "Hz. İsa" maddesinde şu açıklamaları yapmaktadır: "Hz. İsa'nın hayatını yazma te­şebbüsleri kesin bir şekilde terkedilmelidir. Buna yeterli malzeme kesinlikle yoktur. Ha­yatıyla ilgili sahip olunan kayıtlar hayatının 50 gününden daha fazlasına tekabül etme­mektedir." (c. XIII, ss. 16-17).

Diğer dinlerin kurucularının hayat hikayeleri­ni yazmak için gerekli malzeme de geri geti­rilmesi mümkün olmayan geçmişin esrar per­desi altında kalmıştır. Hayatları ile İlgili sa­hih gerçekler mevcut olmadığı gibi kendileri­ne atfedilen değişik hadisleri nakledenlerin birbirleri ile bağı da tamamen kaybolmuştur. Bundan dolayı hayatlarmdaki olaylar arasın­da bir zaman İlişkisi kurmak imkânsızdır. Bu birbirinden kopuk hikayeler ise asla insanlığı aydınlatmaya ve onlara rehberlik etmeye ye­terli değildir. (Bkz. Mevlana Seyyid Süley­man Nedvî'nin Hutbe-i Medres adlı eserinin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümleri).

Bütün bunlar ilâhi irade veya âdetullah gere­ği olmuş gibi görünmektedir. Çünkü bir dö­nem için bir öneme sahip tarihi şahsiyetlerin geçici bir iz bırakmış olması sözkonusudur. İnsanlığın yolunu ebediyen aydınlatma yete­neğinden yoksun değerlerin nesilden nesile aktarılmasını icabettİren bir durum yoktur. Fakat, ebediyen gerekli olan rehberiyet zama­nın sonuna kadar daima bir çiçek gibi taze şe­kilde yaşamalıdır.

 

Hz. Muhammed @ Ve Ashabı Arasındaki Muhabbet Bağı

 

Ahzab, Hucûrat, Tahrim ve Mücâdele sure-lerindeki kişinin sevgi ve bağlılığını Hz. Mu­hammed @'e yöneltmesi gereği ile ilgili emirler ve Fetih, Duhâ ve inşirah süresindeki Hz. Peygamber @'e atfedilen İlâhi iltifat, rahmet ve mükâfaat ifadeleri in­celendiğinde Hz. Peygamber @'in bütün za­manlar için ve bütün topluluklara gönderil­miş Allah'ın elçisi olduğu anlaşılmaktadır.

Bütün söz ve fiilleri ile parıldayan şahsiyeti­nin güzelliği dünyayı ebediyete kadar aydın­latacak bir güneş gibi etkisini sürdürecektir. Hz. Muhammed @ için yenisi geldiğinde hükmü kalkacak olan bir peygamberlik, Al­lah'ın Kitabında Hz. Peygamber @ için sık­lıkla kullanılan övücü sözler dikkate alındı­ğında söz konusu değildir. Böyle bir yeni nü­büvvetin söz konusu olması halinde Hz. Mu­hammed @ ve ona bağlı müslümanlar arasın­da varolan, etkili muhabbet bağı zaafa uğrar. Müslümanlar ile Hz. Peygamber @'in tebliğ ettiği emir ve yasaklar, onun ashabı, ehl-i beyti ve Allah'ın tebliğini ilk olarak vazettiği şehirler arasındaki bağlantı kopar. Yeni bir elçilik kaçınılmaz olarak Son Peygamber @ ile ona inanan kimselerin arasına girer ve muhakkak ümmetin bütünlük ve dayanışma­sını ihtiyarî ya da gayriihtiyârî biçimde bo­zar. (İmamet inancı ve ayrıca Şeyh Abdülka-dir Geylanî gibi Allah dostlarına gösterilen aşın ihtiram bazı sapık mezheplerin yanlış düşünceleri olup bu hizipler bu kimselerde peygamberlik nitelikleri ve hatta ilâhi nitelik­ler görmektedirler. Bu durum ise Müslüman­lar ve aziz İslâm Peygamberi arasındaki iliş­kinin en Önemli özelliği olan muhabbet bağı­nı azaltmaktadır). Bunun böyle olması çok tabiîdir ve eşyanın tabiatına uygundur, çünkü Allah Teâlâ insanların göğsüne iki kalp koy­mamıştır.

Yeni bir peygamber çıktıktan sonra da eski peygambere, ashabına, ailesine, doğum yeri­ne, diline ve kültürüne olan sevgi ve saygının dinmeden devam etmesini mümkün kılmak insanlık ve dinler tarihinde hiçbir kimse tara­fından gerçekleştirilemez.

Kur'ân ve hadis, Müslümanlardan Hz. Mu­hammed @'İ canlarından, mallarından ve ço­cuklarından daha çok sevmelerini ve onu dünyadaki her şeye tercih etmelerini talep et­mektedir. Hz. Peygamber @'in bir hadisinde şöyle buyrulmaktadır: "Ben kendisine baba­sından, oğullarından ve sevdiği bütün kimse­lerden daha sevgili olmadığım müddetçe kişi kâmil mümin olamaz." (Taberani, Mucemu'l-Kebir ve Evsat).

Buna benzer olarak Kur'ân da şöyle buyurul-maktadır: "Peygamber, müminlere kendi can­larından daha yakındır; onun zevceleri de müminlerin anneleridir..." (33: 6).

Sevgi imandan doğar, sadakatle yaşar ve se­venle sevilen arasına bir üçüncü girdiği an sadakat sona erer. Yeni bir peygambere iman etmek şüphesiz her şeyden sevgili olan Pey-gamber'e olan itimat, hürmet ve sevgiyi orta­dan kaldırır.

 

Hz. Muhammed @'in, Kendinden Sonraki Peygamberliği İmkânsız Kılan Özellikleri

 

Kur'ân, Hz. Muhammed @'in son peygamber oluşunu özgün bir üslupla ifade etmektedir: Yoğunluğu, hitap tarzı, nübüvvetinin evren­sel mahiyette oluşu, Şeriat'mm müteâl oluşu ve kendisinden sonra insanlığa başka bir vahy-i ilâhi gelmeyecek oluşu yepyeni bir şe­kil içinde ifade edilmiştir. Ama kullanılan ke­limeler sade bir Arapça'dır ve ifadelerde muğlaklık yoktur. Bu âyet Hz. Muham­med @ tarafından tebliğ edilen dinin mükem­mel, ebedi ve kıyamete kadar insanlığın ihti­yacını karşılayacak yeterlilikte olduğunu açık ifadelerle dile getirmiştir: "...Bugün size dini­nizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi ta­mamladım, din olarak sizin için İslâm'ı be­ğendim..." (5: 3).

Bu ayet Hz. Peygamber @ Arafat'ta veda hutbesini irad ettiği gün nazil olmuştur. Mu-haddisler ve tarihçiler bundan sonra vahy-i ilâhi gelmediği konusunda müttefiktirler. Rasülullah @ bu âyet nazil olduktan sonra 81 gün daha yaşamıştır. Ancak onu bütün kalp­leriyle seven pek çok ashabı içinde şüphesiz en önde yer alan Ebu Bekr ve Ömer bu ayetin vahyin nihayete ermesi anlamını taşıdığını hemen anlamışlardır. Vahyedilen âyetin öne­kini tahmin etmişlerdir; çünkü dini kemâle erdirmek peygamberler vasıtasıyla gelen vah­yin tamamlanması ve vahyin taşıyıcısının Yücelerden davet aldığı anlamına gelmekte İdi. Ashabdan bazıları gözyaşlarına boğulur­ken diğer bazıları da kıyameti gözlemeye başladılar. (Bkz. Sahih-i Buharı, Sahih-i Müslim, Camiü't-Tİrmizf, Sünen-i Neseî, Müsned-İ Ahmed ve Tefsir-i İbn-i Kesir). Yahudi âlimleri bu ayetin yalnızca İslâm di­nine has olduğu ve hiçbir dinin bu şekilde kemâlatla nitelendin lmediği yorumunu yap­mışlar ve sözkonusu âyetin müslümanlara ba­ğışlanan bir ayrıcalığı simgelediğini, bu ne­denle müslümanların bu âyetin indiği günü büyük kutlamalar için bir vesile kabul etme­leri gerektiği düşüncesindeydiler.

Hz. Peygamber @'e kendisini dinlemeye ve emirlerine uymaya hazır yüzbinden fazla as­habına hitabetmek için son bir fırsatı olduğu nebevi İlham vasıtası ile malum olmuştu. Hz. Muhammed @ ashabına şöyle seslendi: "Ey Nas! Benden sonra bir peygamber ve sizden sonra bir ümmet gelmeyecektir. Beni iyice dinleyiniz ve Rabbinize itaat ediniz, günde beş vakit namaz kılınız, ramazan orucunu tu­tunuz, fakirlere paylarını veriniz ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz. Eğer böyle yaparsanız, Cennet'e girersiniz." (Bkz., Buharı, Müslim, Tirmizî, Neseî, Müsned-i Ahmed ve Tefsİr-i İbn-i Kesîr).

Kur'ân-ı Kerim son peygamberin dininin, ışı­ğını bütün dünyaya yaymak ve diğer dinlerin yerine kâim olmak üzere vazedildiğini ve ke-malatı temsil ettiğini açıkça ifade etmektedir. "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah ye­ter." (48: 28).

"Müşrikler istemese de dinini bütün dinler­den üstün kılmak için peygamberini doğruluk rehberi Kur'ân ve gerçek dinle gönderen O'dur." (61: 9)..

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek is­terler. Kâfirler istemese de, Allah nurunu ta­mamlayacaktır." (61: 8).

Bütün bu vaad ve haberler Banş-SeJâmet Di­ninin büyük bir geleceği olduğunu açığa koy­makta ve Son Peygamber tarafından getirilen doğruluk rehberinin insanlık için dünyanın her yerinde ve her çağda hayatî bir ihtiyaç ol­duğunu göstermektedir. İnsanlar istemese de Allah'ın iradesi tecellî edecek; savaş ya da barış yolu ile de olsa düşmanları bunu nihai tahlilde kabullenmek zorunda kalacaktır. Bu dinin geleceğinin böylesine kesin olarak söy­lenebildiği gözönünde bulundurulursa dinde bir tahrifat beklemek ya da yeni bir Peygam-ber'in gönderileceğini düşünmek için bir se­bep bulunmadığı anlaşılacaktır.

 

Hz. Peygamber @'in Nübüvvetinin Evrenselliği

 

İslâm'dan önce vazedilen bütün dinler ve ka­nunlar belli milletlerin belli yer ve zamandaki ihtiyaçlarını gidermek için gelmiştir. (Bkz. Tesniye, 18: 15, 18 ve 33: 1-2) Yahudilik di­ni bütün İnsanlığa has kılmmadığı gibi, Ya­hudilere de dinlerini diğer ırk ve inançtaki kimselere tebliğ etmeleri hiç söylenmemiştir. Bunun aksine Eski Ahit Musa'nın İnancının yalnızca İsrailoğullarına vazedilmesini öngö­ren birkaç emir İçermektedir. (Ayrıntılar için bkz. Gazi Muhammed Süleyman Mansurpurî, Rahmetel'lil'Âlemîn, c. III, Bölüm 22). Bu­nun sonucu olarak Yahudilik, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasında ayrım yapan il­keler geliştirmiş ve insanların iyi ya da kötü davranışlarını İsrail'e ait olup olmadıklarına göre yargılayan değişik bir değerlendirme sistemi kurmuştur.

Eski bir Yahudi olan Meryem Cemile islam Versus Ahi al-Kİtab, Past and Present adlı eserinde şöyle demektedir: "Yahudiler inanç­larını diğer insanlara tebliğ etmedikleri gibi muhtedilere iyi gözle de bakmazlar. Tarihte kitleler halinde Yahudi olduğunu bildiğim yalnızca iki grup vardır -birisi Yemen'de Pey­gamberimizin doğumundan bir kaç asır önce ihtida edenler, diğeri ise Rusya'daki Tatar asılh Hazar krallığı." (ss. 22-23)..

Eski Ahit'in her sözünden anlaşıldığı üzere, bu kitap daha ziyade Yahudilerin atalanndan bahseden bir Şahnâme gibidir, manevî Öğre­ti, ahlâkî dersler, insanların eşitliği ve şerefli­liği gibi kavramları içermez. Kişinin nefsini terbiye etmesinin önemine değinmez. Âhi-ret'in bu dünyadan ve maddî şeylerden daha hayırlı olduğunu vurgulamaz. İnsanlara Allah korkusu ve ahiret azabından çekinme gibi duygulan aşılamaz. Kişiyi, Allah'ı hatırlayan bîr kul olmaya yöneltecek doğru yaklaşımlar­da bulunmadığı gibi, Yahudi olmayan okur­larda insan olmanın yücelticiliği ve ayrıcalığı bulunduğu hissini uyandırmaz. Bütün bir ki­tap, hikâye ve emirleri ile Yahudiler etrafında döner. Buna göre Yahudiler "seçilmiş mil-lef'tir, "Allah'ın oğulları "diri ar ve dinleri yü­cedir.

Hıristiyanlık da, benzer şekilde, yalnızca İs-railoğullanna hastır. Hz. İsa, tebliğinin yal­nızca Yahudilere has olduğunu havarilerine açıkça belirtmiştir. "Fakat İsa cevap verip de­di: 'Ben İsrailoğullarının kaybolan koyunlarından başkasına gönderilmedim." (Matta, 15:24).

Kenan'Jı bir kadın, cine tutulduğunu söylediği kızına şifa vermesi için Hz. İsa'ya başvurduğunda Hz. İsa şöyle cevap vermiştir: "Çocuk­ların ekmeğini alıp onu köpeklere atmak doğ­ru değildir." (Matta, 15: 26).

Hz- İsa yalnızca kendi halkına, Yahudilere, Filistin'de yaşayanlara vazetmiş ve on iki ha­varisini hakikati diğer insanlara yaymaktan menetmiştir. "Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine gir­meyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kay­bolmuş koyunlarına gidin. (Matta, 10: 5-6).

Diğer doğu ve Asya dinleri tarafından İnşa edilen sosyal yapıların şövenist (ırkçı) temeli daha da aşikârdır. Hintliler düşük kastlardaki insanları temiz olmamakla itham edip onları vahşi hayvan ve köpek mesabesinde görmek­teydiler. (Ayrıntılı bilgi için bkz., "Caste System and the Unfortunate Sudras," islam ad the Wortd).

Bu sebeplerden dolayı değişen şartlara ayak uydurabilmek İçin yeni emir ve yasakları ye­ni bir kanunla vazeden yeni bir peygamber gelmesi zamanın gereği ve İlâhi irade'nin arzusuydu. Çünkü dinler çoğu zaman uygula­mada gevşeklik sonucu bazı sapmalara uğra­yabilirler. Zenginlere ve yönetici sınıflara üs­tünlük tanınabilir veya bunun aksine meşru zevkler bile haram kılınarak, münzevî ve aşı­rı gelenekçi bir hayatın dayatılması dini yaşa­mayı dayanılmaz hâle getirilebilir. Zaman za­man yeni peygamberler gerekebilir. Bunun için Hz. İsa şöyle buyurmuştur: "Benden ön­ce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Al­lah'tan sakının ve bana itaat edin." (3: 50)

İşte bunlar yeni bir peygamberin gelişini ge­rekli kılan iki sebeptir. Ancak Kur'ân'ın vah­yi bu iki sebebi de ortadan kaldırmıştır; Al­lah'tan gelen evrensel bir mesajdır ve onun nimet ve rahmetini hiç bir millet inkâr ede­mez. "(Ey Muhammedi) De ki: 'Ey insanlar! doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve Öldüren Allah'ın, hepiniz İçin gönderdiği peygamberiyim." (7: 158). "Biz seni bütün in­sanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gön­dermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez." (34: 28).

"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gön­derdik." (21: 107).

"Âlemlere uyarıcı olmak üzere kuluna (Mu-hammed'e) hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'ân'ı İndiren Allah yücelerin yücesidir." (25: 1).

"Bu Kur'ân ancak âlemler için bir öğüttür." (38: 87).

Kur'ân'da İslâm'ın bütün ırklar, kavimler ve topluluklar için ortak bir akide olup belli bir topluluk ve bölgeye sınırlı olmadığına dair daha pek çok ayet vardır. Bu ayetler Yahudi­ler ve Brahmanlar arasında bir ayrım yapma­dığı gibi, ırk ve renk ayrımını veya toplumsal tabakalaşmayı da kabul etmez; sadakat ve doğruluğu, dürüstlüğü, sağlam iman ve tak­vayı, faziletli ve hayırlı davranışları tasdik eder. Üstelik bunları kimin ve nerede gerçek­leştirdiği Önemli değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ kullarına şöyle buyurmuştur: "Ey in­sanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir di­şiden yarattık. Sizi kavimlerler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyası-nız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz ve şerefliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakı-nanızdır." (49: 13).

İslâm Peygamberi de Mekke'yi fethi esnasın­da şöyle buyurmuştur: "Herkes Âdem ile Havva'dandır ve Âdem ise topraktandır. Ara-bin aceme takvadan başka bir üstünlüğü yok­tur." (Tirmizı).

Kur'ân İslâm'ın insanın fıtrat dini olduğunu ve kolay ve uygulanabilir olduğunu defalarca ifade buyurmuştur: "...Allah size kolaylık di­ler, güçlük dilemez." (2: 185).

"O sizi seçmiş, ceddiniz İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır." (22: 78).

Ruhbanlar ve cahil keşişler daha önceki din­leri zorlaştırmışlar ve uygulanabilir olmaktan çıkarmışlardır. İnsanlık dar ve geçilmesi mümkün olmayan bir geçide doğru yönlendi­rilmiştir. Son din ve son peygamberlik bütün bu güçlükleri sona erdirmiş ve insanlığın yü­künü hafifletmiştir. Son Peygamber' @in bu özelliğine işaretle Kur'ân şöyle buyurmakta­dır: "...O peygamber, onlara iyiyi emreder ve fenalıktan alıkoyar, temiz şeyleri helâl, mur­dar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, mükellefiyetlerini hafifletir." (7: 157).

Bütün bilge kimseler ve kanun koyucular in­sanoğlunun bütün ihtiyaçlarına uygun kural­lar bulmaya çalışsalar bile, Allah'ın ilmi dahi­lindeki böyle bir vazifeyi yerine getirmeye muktedir olamayacaklarını Kur'ân bizlere şöylece ifade buyurmaktadır: "Babalarınız ve oğullarınızdan menfaatçe hangisinin size da­ha yakın olduğunu siz bilmezsiniz. Bunlar Allah tarafından tesbit edilmiştir. Doğrusu Allah bilendir, Hakîm olandır." (4: 11).

"Allah size açıklamak ve sîzden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenİzi kabul etmek ister. Allah Bilendir, Hakimdir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa girmeni­zi isterler. İnsan zayıf yaratılmış olduğundan dolayı Allah yükü sizden hafifletmek ister." (4: 26-28).

İslâm'ın gelişinden sonra insanlara rehberiyet için evrence; ilkeler getirmek veya önceki şe­riatları yenilemek maksadıyla bir başka din gelmes: ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Allah ta­rafından gönderilen son din muhtevası itiba­rıyla tüm dünyaya hitap ettiği ve uygulama bakımından kolay olduğu için artık aşılması gereken bir engel ve kırılması gereken bir zincir kalmamıştır.

 

Kur'ân Ve Önceki Kitaplar

 

Kur'ân insanlık alemine sunulmadan önce inen bütün eski kitaplar, zamanın yıkımına maruz kalarak çelişki, tahrifat, değişiklik İçe­rir hale gelmiş veya tamamen yok olmuşlar­dır. Çünkü Allah, iradesi gereği onları koru-mamıştır. Bu kitaplar yalnızca indikleri din önderlerine has kılınmıştır. Çünkü kitaba mu­hatap millet, kitaba sınırlı bir zaman müdde-tince ihtiyaç duymakta idi. Kur'ân bu gerçe­ğe şu ayette işaret etmektedir: "Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş pey­gamberler, Yahudi olanlara onunla ve Rabbe kul olanlar, bilginler de Allah'ın Kitab'ından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat'a şahiddiler..." (5: 44).

Bu kitapların tahrif olduğu gerçeği bu dinle­rin mensuplarınca da kabul edilmiştir. Yahu­dilerin kitabı Yahudi tarihçilerin de beyan et­tiği gibi bir kaç kez yanmış ve tahrip olmuş ve tam olarak yok olduktan sonra en az üç kere yeniden yazılmıştır. İlk önce Nabukad-nezar (M. Ö. 605-564) önderliğinde Babilli-ler M. Ö. 586'da Yahudi ülkesine saldırmışlar ve muhteşen Süleyman mabedini içindeki kutsal metinler, Ahid Sandığı, Musa ve Ha­run'a ait eşyalarla birlikte yok etmişlerdir. Pek çok Yahudiyi katletmişyer ve kalanları 50 yıl süren Babil esaretine mahkûm etmiş­lerdir. Tevrat olarak bilinen Eski Ahitin ilk beş kitabı, Ezra tarafından hatırında kaldığı şeklîyle yeniden yazılmıştır; Peygamberler bölümünün de onun tarafından yazıldığı riva­yet edilmiştir. Bunlara daha sonra Nehemya ^rafından "son peygamberler ve Davud'un jnezmurlarT eklenmiştir.

Yahudi kitapları, ikinci kez M. Ö. 175'de IV. Antiochus'un tahta çıktığında ve Filistin Ma­kedonya krallığına dahil olunca yok edilmiş­tir. Antiochus Yahudileri Zeus ve Dionizos gibi Yunan ilâhlarına ibadet etmeye zorlamış; onların kendi ibadetlerini uygulamalarını, ço­cuklarım sünnet etmelerini ve hatta Yahudi Kitaplarını evlerinde bulundurmalarını ya­saklamıştır. Kudüs'teki mabede bir Zeus tapı­nağı inşa ettirmiş ve onun üzerinde domuzlan ve her türlü necis hayvanları kurban ettirmiş­tir. Daha sonra Yahudi Kitapları Makabiler tarafından yeniden yazılmış ve bu kitaplara "apakrifa" denen kısım ilave edilmiştir, ("apakrifa" bazı kesimler tarafından kutsal kabul edilen ancak Tevrat'ın dışında olduğu bilinen yazılardır).

Filistin 7 Eylül 70'de Titus (M.S. 40-81) ku­mandasındaki Romalılarca da istila edilmiş ikinci Mabed tahrip edilmiş ve Kutsal Metin­ler Roma'ya götürülmüştür. Yahudiler yine sürgün edilmiş ve dağıtılmışlardır. Sözlü Ka­nunun ebediyen kaybolacağından endişe eden bilgin hahamlar bu kanunu Mişna olarak bi­linen bîr kitapta toplayarak yazılı hâle getir­mişlerdir.

Yahudilerin vahiy eseri varsaydıkları yazıla­rın korunması ve doğruluğu hakkındaki gö­rüşleri ile müslümanlann değişikliğe uğrama­mış Kur'ân için kullandıkları ölçüler farklı­dır. Müslümanlar Kur'ân'ı Allah'ın değişmez Kelâm'ı olarak korudular ve vahyedildıği günden beri aslına uygun olmasına dikkat gösterdiler. Halbuki Yahudilere göre İbrani-ce yazmalarda meydana gelen değişiklikler onların ilâhi karakterine gölge düşürmekte­dir. Yahudilerin, Kitab-ı Mukaddes'in tanımı ve içinde yazarlığını "eski bilgelerin" yaptığı hısımlar bulunduğuna dair görüşleri ilginç ve aydınlatıcıdır. "Yahudi geleneği Kitab-ı Mu­kaddesin bazı kısımlarının kitapta adı geçen kimseler tarafından düzenlendiğinde, her ne kadar bu görüş makul olmasa da, ısrarlıdır.

Ama Kitab-ı Mukaddes'in bazı kısımlarının sonradan tahrifata ve değişime uğradığını iti­raftan da kaçınmamaktadır." (Velintine's One Volume, Jewish Encydopaedia, London, s. 93).

"Kadim Yahudi geleneği Eski Ahit'in ilk 5 kitabının yazarlığının (Musa'nın vefatını an­latan son sekiz ayet hariç) Hz. Musa'nın ken­disine ait olduğunu İddia eder. Ancak bu ki­taplarda pek çok tutarsızlık ve zahirî çelişki­nin mevcut bulunuşu hahamların dikkatini çekmiş ve bunları uzlaştırmak konusunda bu kişiler büyük çaba sergilemişlerdir." (Jewish Encydopaedia, c. IX, s. 589).

"Spinoza Eski Ahit'in ilk beş kitabının Mu­sa'ya değil Ezra'ya ait olduğunu söylemekte­dir... Ancak nihai tahliller bu kitapların en az 28 farklı kaynaktan neşet ettiğini göstermek­tedir." (Jevvish Encydopaedia, s. 590).

Yeni Ahit, Eski Ahitten daha fazla tahrifata maruz kalmıştır. Kitab-ı Mukaddes ilmi ile il­gili yeni bulgular ve bilgiler onun aslına uy­gun oluşu ile ilgili şüpheleri eskisinden daha da fazla artırmıştır. Nasaralı İsa ile günümüz İncili arasında telifi mümkün olmayan bir uçurum vardır. Matta, Markos ve Luka incil-leri İznik (M. 325) ve İstanbul (M. 381) Konsülleri esnasında temel Ortodoks Hıristi­yan akaidini tesbİt çabaları ve bununla ilgili tartışmalar başladığından günümüze kadar sürekli düzeltilmiş ve değişikliğe uğratılagel-miştir. Bu İnciller vahiy olmaktan ziyade, Hz. İsa'nın hayat hikâyesinden, onun söz ve fiillerinden ibaret görünmekte olup 65-100 yıllan arasında pek çok yazar tarafından de­ğişik kaynaklardan toplanmıştır. Matta, Mar-kos ve Luka indilerinin muhtemel yazarları hakkında çok çeşitli spekülasyonda bulunul­makla beraber bunların içeriğini ve kaynakla­rını gözden geçirmekte olan âlimler için bu halen bir sırdır." (Bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., E. O. James, Hisîory ofReli-gions, Londra 1956, ss. 176-180).

Bu kitapların sahihliği, ikinci ve üçüncü de­receden sahih kabul edilen garih hadis ve Haber-i vahid ile bile kıyaslanamaz. Bu du­rumda Hz. Peygamber @'in sünnetini içeren Sahih-i Sitte ise tabiatıyla aslına uygunluk bakımından bu kitaplardan çok çok üstündür. Müslümanlara göre, sahih hadislerin râvi (ri­vayet eden) zincirleri birbirine kesin ve ayır-dedilebilir şekilde bağlı olmalıdır; en son nakledenden Hz. Muhammed @'e kadar de­vam eden bu zincir kinlmamalıdır; rivayet edilen konu ilk nakledenin kesin bilgisi ve şehadeti dahilinde gerçekleşmiş olmalıdır; râviler takvaları, dürüstlük ve faziletleri ile tanınan kimselerden olmalıdırlar; her ravi kendisinden önceki raviden mutlaka birden fazla hadis nakletmiş olmalıdır, her ravi ilmi ile temayüz etmiş bir kişi olmalıdır; ve niha­yet hadisin muhtevası Kur'ân emirleri veya akaid ilkelerine, mütevatir hadislere zıt ya da insanların kabul etmekte tereddüt edeceği bi­çimde olmamalıdır. Halbuki Matta, Luka ve Markos ine illerinin derleyicilerinin kaleme aldıkları olayları hangi ravilerden öğrendikle­rini araştırmak beyhude bir çabadır. Bu kim­seleri tesbit etmek mümkün olamamaktadır.

Yeni Ahiân kimin tarafından kaleme alındığı şüphesine ilâve olarak incille ilgili bir diğer güçlük de onun asli dili ve tercümeleri İle il­gilidir. Aslen, Hz. İsa'nın dili olan kadim İb-ranice ve Koine (klasik sonrası Yunanca) dili ile yazılan İncil daha sonra pek çok dile tercüme edilmiştir. Sürekli bir dilden diğerine yapılan tercümeler eksik olmuştur. Gerçekte İncilde yazılanların büyük çoğunluğu, Müs­lümanların rivayet dedikleri kitleler arasında yaygın kabul gören sahih olmayan hikaye ve efsanelerle kıyas edilebilecek bir hikaye ve folklorik unsurlar koleksiyonundan başka bir-şey değildir. İncil ile Kur'ân öylesine farklı iki kitaptır ki ancak bu iki kitabı tanımayan kimseler onları kıyaslama gafletinde buluna­bilirler.

Fransız Oryantalist Eton Dien, Matta, Mar­kos ve Luka incillerinin edebî ve tarihî önemi ile ilgili değerlendirmesinde şöyle demekte­dir: "Hz. İsa'ya ve havarilerine Allah tarafın­dan gönderilmiş bulunan Kitab'ın kaybolmuş olduğuna şüphe yoktur. Aslî vahiyden bugü­ne kadar gelen hiçbir kısım yoktur; ya yokol-muş ya da kasden yokedilmiştir. Hıristiyanlar işte bu yüzden tek bir kitap yerine dört adet kitabı kabul etmişlerdir, ancak bunların da tarihî karakter ve sıhhati şüphelidir. İncil'in ilk örnekleri Hz. İsa'nın konuştuğu Sami dil­leri ile İlgisi olmayan Yunan dili ile yazılmış­tır. Ve bu da Yunanca İnciller ile bu kitapla­rın râvileri arasındaki bağın, Eski Ahit ve Kur'ân ile kıyaslandığında niçin bu derece zayıf olduğunu yeterince açıklar." (Edwai -Ala'ı - masihiyyye, ss. 52-53).

İncil'de pek çok hatalar vardır ve iç çelişkiler içermektedir. İnanılması mümkün olamaya­cak fikirler ve hatalar tarihî olayların anlatımı esnasında ortaya konmaktadır. (Mevlana Rahmetullah Izharü'l-Hak adlı eserinde İn­cil'de şimdiye kadar tesbit edebildiği 122 adet metinler arası çelişkiyi ve 108 adet hatayı göstermiştir. İncil'de, Allah'ın bütün dinlerde kabul edilmiş olan kudret ve kemâl gibi İlâhi sıfatlarına uygun düşmeyen özellikler Allah'a atfedilmiştir. Ayrıca Allah'ın mübarek pey­gamberleri bir yana sıradan fânilerin bile de­ğersiz kabul edeceği bir takım düşünceler peygamberlere maledilmiştir. Bütün esatir, efsane ve çelişkilerle dolu oluşuna rağmen Kilab-ı Mukaddes iki büyük din binlerce yıl boyunca inandıkları kutsal ki-tan olma Özelliğini devam ettirmiştir. İslâm'da bu durumu sınırlı anlamda olsa bile kabul ettiğinden, bu din mensuplarına Ehl-i Kitap adını vermiştir. Hindistan'daki Ve-da'lar ve İran'daki Avesta ise daha da eski tarihlere ait kitaplar olup onların aslına ulaş-mak ve aslî mesajlarının ne olduğunu öğren­mek mümkün olamamaktadır. Bilinmeyen zamanlardan kalmış bu kitapların sıhhatini ya da yazıldıkları çağı tespit etmek mümkün de­ğildir.

Paris Societe Asiatique üyesi A. Barth The Religions of India adlı eserinde Hintlilerin kutsal kitapları hakkında şunları yapmakta­dır. "Araştırmacıların, aslî kısımlarından ko­layca ayırdedebileceği bir miktar ilave kısım­ların hâricinde kalan eser, bir bütün olarak doğaüstü bir kaynaktanmış gibi görünme ça­basında olmayan ve değişik eserlerden çeşitli parçalar alarak yaşını gizleme gibi bir amaç taşımayan otantik bir kitaptır. Çok sayıda metin tahrifatı ve eklemeler mevcuttur, ancak tamamı iyi niyet ürünüdür. Fakat bu kitapla­rın yaşım yaklaşık olarak bile tahmin etmek çok güçtür. Brahmanalann bize ulaşan son kısımları çağımızdan beş asır ötesine ancak varabilmektedir. Veda külliyatının geri kalan kısmı uzak geçmişe ait, aslî tertibinin kesin olarak tespit edilmesi ve ilk olarak ne zaman ortaya çıktığının bulunması mümkün olma­yan bir edebiyat yığınıdır." (The Religions of India, ss. 4-5).

Ülkelerinin kadim düşünce ve edebiyat tarihi alanlarında derin bilgisi olan Hintli âlimlerin vardığı sonuçlan da gözlemlemeliyiz. Bun­lardan biri Kalküta Üniversitesi hocalarından olan Suresh Chandra Chakravarti'dir. The Philosophy of the Upanishads adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Balgandhor Tilak ve Max Müller tarafından iki uç görüş beyan edilmektedir. Tilak, Veda ilâhilerinin tarihi­nin M, Ö. 4500'e kadar ulaştığını düşünmek­tedir. Max Müller ise Rig-Veda'mn Aryan düşüncesinin en eski kayıtlarını teşkil ettiğini kesin bir dille ifade etmekte ancak bunun için M. Ö. 2200'den daha eski bir tarihi mümkün görmemektedir... Rig Veda'mn değişik ilâhileri tek bir Samhita'dâ toplanmış olması­na rağmen Rig-Veda'yı husule getiren parça­ların aynı zamanda ve bir defada bir araya getirildiğini söylemek mümkün olmadığın­dan dolayı Rig-Vedalai için kesin bir tarih belirlemek imkansızdır. Rig-Veda ilâhileri­nin, başlangıçtan sonuna dek bir araya getiril­mesinin asırlar boyu süren bir iş olduğu itiraf edilmek durumundadır." (The Philosophy of the Uphonishads, ss. 24-26).

VWalarm temel düşüncesi meşhur âlim ve Hindistan'ın eski Cumhurbaşkanı Dr. Rad-hakrishnan tarafından şöyle tarif edilmekte­dir: "Vebaların genel kapsamı kesin ve ay­rıntılı olmadığından değişik düşünce ekolleri tarafından ele alınmaya ve değişik yollarla şekillendirilmeye müsait bir konumda olmuş­tur. Veda'ların çok geniş bir kapsamının bu­lunması müelliflerin kendi ihtiyarları ile her­hangi bir bölümünü ele alabilmelerini müm­kün kıldığından müelliflerin kendi orjinal dü­şüncelerini katmasına da fırsat tanır." (Indi-an Philosophy, c. II, Londra 1927, ss. 21-22).

Farsların kutsal metni olan Avesta ile İlgili olarak ise konunun uzmanı bir bilim adamı­nın bulgularını aktaracağız. Bu kişi Harvard Üniversitesi Sâmİ dilleri bölüm başkanı ve Sami Müzesi kurucusu Robert H. Pfeiffar'dır. Avesta ile ilgili makalesinde şunları yazmak­tadır: "(Geleneğe göre) orijinal Avesta bütün ilmi içeriyordu ve bunun büyük çoğunluğu İskender tarafından yok edildi. Onun arta ka­lan kısımlarından M. S. 3. yüzyılda 21 ciltlik (veya nask) bir eser vücuda getirildi ancak bunlardan da yalnızca bir nask (Vendidad) tamamen sağlam kaldı; diğerleri ise kısmen daha sonraki dönemlere intikal etti. Doku­zuncu yüzyıldan sonra yalnızca ibadetle ilgili kısımlar Hindistan'a götürüldü ve halen bun­lar beş kısım halinde mevcuttur: Yaşna (Bu­na Gatha\ax da dahildir), Vispered, Vendi­dad, Yashta ve Korda Avesta." (Encyclopa-edia ofReligions, New York 1945).

Ancak Kur'ân bütün kendisinden önce gelen vahiyleri tasdik eden, bunları tamamlayan ve İlâhi rehberlik görevini yerine getiren son va­hiydir. İnsanlık doğru yolu bulmak; Allah'a dost olmak için hesap gününe kadar ona muhtaçtır. En ufak bir değişim ve tahrifata uğramadığı için özgün bir Kelâmdır. Onu her türlü değişim ve tahrifattan koruma sorumlu­luğunu Allah üstlenmiştir: "...o, değerli bir Kitaptır. Geçmişte ve gelecekte onu bâtıl kı­lacak olan yoktur. Hakim ve övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmedir." (41: 41-42).

Kur'ân'ın Tevrat'ın başına gelenlere benzer bir tahrifat ve değişime uğramıyacağı İlâhi bir sözdür: "Doğrusu Kitab'ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Bİziz." (15: 9).

İlâhi koruyuculuk sözü Kur'ân'ın korunması­nı, muhafaza edilmesini, mesajının yayılma­sını içerdiği gibi, unutulmasını ve uygulana­bilir olmaktan çıkmasını engellemek sözünü de içerir. Bu mânada Allah'ın Kendisi için kullandığı Hafız ismi oldukça manidar ve kapsayıcıdır.

Allah, Kitab'ı kulu Muhammed @'e indirdiği şekliyle muhafaza etmeye sözvermiştir. Allah bunu temin edecek her türlü düzenlemeyi yapmış ve bütün vasıtaları yaratmıştır. Kur'ân'ın bir ayeti indiği zaman Hz. Peygam­ber @'in sahabeleri onu ezberlemek için bir­birleri ile yarış ediyorlardı. Bunu temin eden şey Kur'ân'ın taklit edilemez olan ahengi, saflığı ve üslubunun zerafeti ve ayrıca ilk muhatap aldığı kitlenin kalp saffeti idi. Kur'ân ibadet şekilleri ile ilgili emirleri ve büyüyen İslâm toplumunun toplumsal siyasi, kültürel ve zihinsel ihtiyaçları ile ilgili emir­leri yan yana vermiştir. Bu sebepler Kur'ân'a karşı tatmin edilemez bir susuzluk benzeri iş-tiyakle sarılınmasım sağlamıştır. Bunun bir İspatı ise Hz. Peygamber @ henüz Medine'ye hicret edeli üç yıl gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, 625'te Mâune kuyusunda şehit edilenlerden yetmişinin hafız oluşudur. (el-Bidâye ve'n-nihâye, c. IV, s. 71. Ayrıca bkz. Sahih-i Buharı ve Müslim). Bütün bir Müslüman coğrafyasında, her dönemde Kur'ân'ı bütün kalbiyle öğrenen, çalışan ve diğerlerine öğreten çok sayıda insan daima varolmuştur. Müslümanlar Kur'ân okumayı daima sevmişler ve onun okunuşundan ilham ve sükun da bulmuşlardır. Müslümanlar ara­sında bulunmamış kimseler Kur'ân'ın tama­mının ezbere okunabileceğine inanmakta güçlük çekebilirler ancak bugün dünyada bir­kaç yüz bin kişi hafızdır.

Hz. Muhammed @'in ilk halifeleri Kur'ân'ın yalnızca hıfzedilmekle kalmayıp yazılı hale getirilmesine özel öncelik tanımışlardır. Pek çok hafızın katledilerek şehİd olduğu Yema-me halkı ile yapılan savaştan sonra Hz. Ömer, ilk halife Ebu Bekir'e Kur'ân'ı cem et­mesini tavsiye etti. Bundan Önce Kur'ân hur­ma dallarına, ince taş levhalara yazılı idi ve ayrıca hafızların ezberinde bulunuyordu. Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'e bu konuda sürekli üs­teliyordu. Nihayet Allah Teâlâ bu konuda Hz. Ebu Bekr'in göğsünü ferahlandırdı ve o da bu işi Zeyd ibn-i Sabit'e tevdi etti. Zeyd. Kur'ân'ı yazılı bulunduğu yerlerden ve hafız­ların ezberlerinden toplamış ve Hz. Peygam­ber @'in vefatından iki yıl sonra Kur'ân cem edilmiştir. Hz. Osman'ın hilafeti zamanında fvlüslüm ani arın fethettiği uzak diyarlarda Kur'ân'ın değişik şekillerde okunduğu haber­leri geldi. Arap olmayanların kitleler halinde Müslüman olması da Kur'ân'ın orjinal şekli ile muhafaza edilmesini gerekli kılmıştır. Bu­nun üzerine, Hz. Osman, Hz. Ebu Bekr'in asıl mushafmdan diğer mushaflara nakil işini ger­çekleştirmiş ve bunları İslâm ülkelerinin çe­şitli köşelerine göndermiştir. "İmam mushaf' adı verilen asıl mushafı da Medine'de muha­faza etmiştir. Hz. Osman'ın düzenlettiği bu kitap o günden bu yana değişmeden dünyanın her köşesinde Müslümanlar tarafından oku-nagelmiş ve hiçbir değişikliğe uğramamıştır. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi c. V, Böl. 4). Hicri 25 yılında bu şekilde dü­zenlenen Kur'ân'a karşı şimdiye dek hiçbir itiraz yükselmemiştir ve hiçbir müze veya kütüphane Kur'ân'ın değişik bir şekline sahip değildir. John Raylands Kütüphanesi Şark el yazmaları sorumlusu ve Manchester Üniver­sitesi Arap dîlİ edebiyatı öğretim üyesi A. Mingana şöyle yazmaktadır: "Avrupa kütüp­hanelerinde hicrî II. yüzyıl gibi erken dö­nemlere varan pek çok Kur'ân elyazması mevcuttur, ancak bunlar arasında bir kaç te­laffuz hatasından başka hiçbir hakiki değişik­lik mevcut değildir. Bu sonuca bu mushafları inceleyen Nöldekc ulaşmıştır. Bu satırların yazarı da bu makale sebebiyle onlardan John Raylands Üniversitesinde bulunan bir kaç ta­nesini incelemiştir." (Encydopaedia of Reli -gions and Ethics, c. X, s. 549). Bu konuda bütün İslâm mezhepleri arasında da tam bir icma vardır. Bütün Müslümanlar Kur'ân'ın hiç bir değişime uğramamış Allah Kelâmı ol­duğu ve kulu Muhammed'e Cebrail tarafın­dan indirildiği şekliyle hiçbir tahrifata, ekle­me ve çıkarmaya maruz kalmadan muhafaza edildiği konusunda hemfikirdirler. Artık hali­hazır baskı teknikleri ve vasıtaları ve onu ez­berleyenlerin sayısının yüzbinleri bulmuş ol­ması nedeniyle Kur'ân'ın tahrifata uğrama tehlikesi kesinlikle ortadan kalkmıştır. Ency-ciopaedia Britannica'mn 11. baskısında Kur'ân'ın mevcut kitaplar içinde en çok okunan Kitap olduğu gerçeğine işaret edilmekte­dir, (c. XV, s. 898, ll.bsk.).

Şarkiyatçılar ve özellikle de Batılı bilim adamları Kur'ân'ın metin olarak asliyetini muhafaza ettiğini kabul etmekle birlikte Kur'ân'm Hz. Muhammed @'e vahiy yoluyla inen Allah Kelâmı olduğunu inatla inkâr et­mektedirler. Bunlardan amansız İslâm düş­manı Sir William Muİr'in Life of Mahomet (Muhammed'in Hayatı) adlı kitabına batı eği­timinin ve liberalizminin coşkun bir destekçi­si olan Seyyid Ahmed Han gibi biri bile H_u-ra el-Ahmediyye adlı bir reddiye yazmıştır. Böylesine yanlı bir kitapta bile müellif şu gerçekleri itiraf durumunda kalmıştır: "Muhammed'in vefatından henüz çeyrek asır geç­tikten sonra halife Osman'ın katli üzerine başlayan şiddetli ve acı verici ayrılıkçılık (hi­zip) mücadeleleri o günden bu yana Muhammedî dünyayı kasıp kavurmaktadır. Ancak, okudukları Kur'ân halâ bir tanedir; ve günümüze kadar her dönemde aynı mushafın devamlı surette kullanılmış olması önümüzde mevcut bulunan Kur'ân'ın talihsiz halîfe tara­fından düzenletilen (istinsah ettirilen) asıl Ki­tap olduğunun kesin delilidir. Belki de dün­yada on İki asırdır böylesine katışıksız kalan bir diğer metin yoktur. Değişik bir kaç oku­nuş şekilleri ise telaffuzla ve harekelerle ilgi­lidir. Zaten harekeler de daha sonraki yıllarda icad edilmiştir." (Life of Mahomet, Londra, 1912, c. I, ss. 22-23).

Wherry Commentary on the Qur'an adlı ese­rinde "Kur'ân metninin asliye ti benzer tarihli metinler arasında tektir" demektedir. (Turn-ber, Londra, c. I, s. 359).

Kur'ân'ın bir diğer mütercimi Palmer şöyle demektedir: "Osman'ın istinsah ettirdiği kitap hazırlandığı günden bu güne tek asıl başvuru kaynağıdır." (Palmer, The Qufan, Mukaddi­me, s. 59).

Lane-Pool Selections from The Kur'an (Kur'ân'dan Seçmeler) adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Kur'ân'ın asliyetine en ufak bir şüphenin olmaması onun mümtaz bir özelliğidir... Onun okuduğumuz her kelimesi­nin on üç yüzyıldır değişmeden geldiğini tam bir güven ve itminanla bilmekteyiz." (Turn-ber, Londra, Mukaddime, s. 100).

Allah'ın kelâmının tahrifata uğramaması do­layısıyla, doğruyu yanlıştan ayırdetmek için İslâm yeni bir peygambere ihtiyaç duyma­mıştır. İnsanoğlu tarafından tahrif edilen ya da kısaltılan bir vahiy söz konusu olmadığı için vahyin yenilenmesi de gerekmemİştir..

 

Kur'ân'm, Hz. Muhammed @'den Sonra Peygamber Gelip Gelmeyeceği Hakkında Sessiz Kalışı

 

Yukarıda zikredildiğî üzere Kur'ân ebediyen Kİtabullah olup hakikat ve sıdk yolunu ay­dınlatmaya devam eden bir ölçü ve kriterdir. İnsanların manevî ihtiyaçları konusunda hiç­bir noktayı karanlık bırakmayan Kur'ân Mu­hammed @'den sonra yeni bir peygamber ge­lip gelmeyeceği konusunda tamamen sessiz kalmıştır. Eğer dünya yüzüne yeni bir pey­gamber daha gelecek olsaydı elbette bu me­sele açık bir şekilde ifade edilmesi gereken önemli bir hâdise olurdu. Hesap gününden önce gelecek "duman", "dabbe", "yecüc ve mecüc" gibi alâmetleri haber veren bir kitap eğer yeni bir peygamber daha eelecek olsaydı geldiğinde inananların kendisine kucak aç­malarını sağlamak için onun geleceğini mu­hakkak önceden haber verirdi:

"O günü gözetle ki, gök açık ve görünen bir dumanla dolacak ve insanları saracaktır. Bu korkunç bir azâb olacaktır." (44:10-11).

"Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dabbe) çıka­racağız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyecektir " (27: 82).

"Nihayet Yecüc ve Mecüc (şeddi) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman" (21: 96).

Bütün olacaklar haber verilirken; insanoğlu yeni olan her şeye karşı çıkan ve Allah'ın ye­ni bir elçisini ilk planda reddeden bir tabiatta iken; böyle bir şey tekrar vukubulacak olsay­dı Müslümanların yeni peygambere düşman­ca davranmamaları konusunda Kur'ân'da uyarılmaları gerekmez miydi? Çünkü yeni bir peygamberi red dolaylı olarak imanlarını teh­likeye atmış ve Allah'ın gazabını çekmez mi idi? Ümmetine olan merhamet ve sevgisi Kur'ân'da tarifini bulmuş olan bir peygamber nasıl olur da onları bu konuda karanlıklar içinde kıvranır bırakabilirdi?

"...İçinizden size sıkıntıya uğramanız kendi­sine ağır gelen, size düşkün, inananlara şef­katli ve merhametli bir peygamber gelmiştir." (9: 128).

Böyle bir peygamber'in Deccal'in geleceğini haber verip de yeni bir Peygamberin gelişi konusunda sessiz kalması mümkün müdür? Selametleri ve doğruluk yolunda kalmaları buna bağlı olan ümmeti için bu konu kesin­likle hayatî bir önemi haizdir.

Halbuki Kur'ân İslâm'ın kemale erdiği ve peygamberliğin son bulduğunu öyle açık ifa­de etmiştir ki Arapça'ya muttalî bir kimsenin bu meselelerle ilgili en ufak bir şüphesi ola­maz. Ancak kişi samimiyetsiz ve bazı bayağı hislerle Kur'ân'i ayetleri eğip bükebilecek ka­dar insafsız ise, o başka. Hz. Peygamber @ bu Kur'ânî ifadeleri daha bir vuzuha kavuştu­rucu sözler söylemiş ve inanan insanların zih­ninde bu konu ile ilgili hiç bir şüphe ve miip-hemiyet kalmamasını temin etmiştir. Meşhur hadisçi Mevlana Enver Şah Keşmiiî Akidel-Ü'l-İslâm adlı eserinde Nübüvvetin sona erişi ile ilgili 200 civarında hadis bulunduğunu be­lirtmiştir (s. 318). Devbend'li Mevlana Müfti Muhammed Safi Hatm-i Nübüvvetle İlgili 210 hadis bulunduğunu ifade etmiştir. Bu ko­nu ile ilgili hadislerin sayısı belki bundan da fazladır.

Bİr diğer âlim, Mevlana Mahmud Hasan Han 'yarü's-sünneti hatmü'n-nübüvvc adlı ese-inde ilk dönem âlimlerinin, muhaddis ve utasavvıflarının bulgularını Özetlemiştir. Bu tap belki de bu kona İle ilgili en ayrıntılı alışmadır. Kitapta nübüvvet iikesİ ele alına-ak izahlara yer verilmekte ve Hz. Muham-ed @'den sonra insanlığın niçin yeni bir peygambere ihtiyaç duymayacağı anlatılmak­tadır. Burada konu ile ilgili, Kütüb-i Sitte'den alınan dört hadise yer verilecektir.

"İsraÜoğulları zamanında onları peygamber­ler idare ederdi. Her ne zaman peygamber ölürse, onun yerine başkası geçerdi. Şüphesiz ki benden sonra Peygamber yoktur. Ancak halifeler bulunur." (Buharı, Müslim ve Tirmizt).

Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Be­nimle diğer peygamberler arasındaki benzer­lik şunun gibidir ki bir adam güzel bir ev inşa etmiş ancak köşeye bir tuğla yerleştirmeyi unutmuş. Daha sonra binayı görüp gezen ki­şiler bu tuğlanın bu köşeye neden konmadığı­nı merak ederlerdi. İşte ben bu tuğlayım ve hateme'n-nebiyim." (Müslim, Tİrmizî ve İbn-iMace).

Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Ben­den evvel hiç kimseye verilmedik altı şey ba­na verilmiştir: Bana mükemmel belagat yete-neği, bağışlandı; bir aylık yola kadar korku (salmak) İle yardım olundum; ganimet bana helâl kılındı; yeryüzü bana namazgah ve sebeb-i taharet kılındı; bana şefaat verildi; her nebi yalnızca kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlığa gönderildim ve nübüvvet zinciri benimle tamamlandı." (Tirmizî).

Cübeyr b. Mut'im'e göre Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im; ben o Mâhiyİm ki, Allah benimle küfrü izâle edecektir. Ben o Haşirim ki insan­lar beni takip ederek haşrolunacaktır. Ben Âkibim (sonradan gelenim), Hatem-ül Enbi-ya'yım (benden sonra hiç kimse Nebi olma­yacaktır)." (Buhari, Müslim ve Ebu Nu-aym).

 

Peygamberliğin Sona Erişi Hakkında Kesinleşen Görüş

 

Bu konudaki Kur'ân ayetleri ve pek çok de­ğişik rivayet zincirleri ile taşman hadisler çok açık ve sarih olduğu için Hz. Peygamber'in @ ashabı Allah'ın Son Elçisinden sonra nü­büvvetin sona erdiği ve ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği konusunda hemfikir olmuşlardır. Ashabın icması (bir konuda hemfikir olmaları) İslâm Şeriatının temel bir kuralıdır; çünkü Hz. Peygamber'in @ tebliği­ni onlardan daha iyi anlayıp yorumlayabile­cek başka hiç kimse yoktur. İşte bundan dola­yıdır ki istisnasız bütün ashab Müseyleme'yi kafir ilân etmiş ve ona karşı cihad açmışlar­dır. Müseyleme, Hz. Muhammed @'in peygamberliğini tasdik ediyor, taraftarlarına Kur'ân'a inanmalarını ve onun emirlerine uy­gun hareket etmelerini söylüyordu; ama bu­nun yanında kendisine vahiy geldiğini iddia ederek Kur'ân'ı yanlış yorumluyor ve son Peygamberin nübüvvetine ortaklık iddia edi­yordu. Bir nevi yardımcı peygamberlik çığırı açıyordu. Çünkü Hz. Muhammed@'in elçili­ği vasıtasıyla getirdiği hükümleri da kabul ediyordu. Böylece Müseylemetül Kezzab (Yalancı Müseyleme) İslâm'da peygamberlik iddia eden sahtekârların öncülüğünü yapmış oluyordu. Yemâme Savaşında Öldürüldü, an­cak bu sahtekârla savaşırken 1200 Müslüman şehid oldu. (Tarih-i Taberî, c. III, s. 254). Esved Ansî, Hz. Peygamber @ döneminde peygamberlik iddia eden bir diğer sahtekârdı ve bu iddiası nedeniyle o da öldürülmüştür.

Hz. Muhammed @'in vefatından sonra, bütün bir ümmet Hz. Peygamber @'in son peygam­ber olduğu konusundaki icmaya sahip çıktı ve bunun aksine iddia da bulunanları İslâm inancından sapmış âsiler olarak gördü. (Bu icmayı savunmuş olan büyük İslâm âlimlerinden bazıları şunlardır: Kadı Iyaz (ö. 1149) eş-Şifa, c. II, ss. 270-271; Allâme Şeh-ristânî (ö. 1153) el-Milel ve'n-Nihal, c. III, s. 249; Molla İbn-i Nuceym (ö. 1562) el-Esbah ve'n-Nezâir, s. 179; Molla Aliyü'1-Kari (ö. 1607) Şerh-ü Fıkh-i Ekber, s. 202; ve İmam Abdülvahhab Şa'rânî, eî-Yevakiat ve't-Ceva-hir, s. 35.) Bir kimse eğer bu kabul edilmiş ilkenin aksine bir iddiada bulunursa ya ken­dinden öncekilere ve sonrakilere aykırı bir şey yazmış olur ya da bu görüşü kasden tahrif etmeye yönelmiş olur. Bu İslâm İnancının bir sabit hükmü olmuştur.

İslâm tarihi böylesi sahtekârları müîenebbi veya yalancı peygamber adı ile anagelmiş ve bu alçaklık damgasını yiyen kimsenin hiçbir yetenek ve üstünlüğü kaale alınmamıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Ebû Tayyip Ahmed b. el Hüseyin el-Kindî (ö. 695), zamanının en önde gelen şairlerinden olmasına rağmen edebî çevrelerde bile metennebi adından başkasıyla hatırlanmamıştır.

Böyle sahtekârlardan Müslüman kitleler öyle nefret ve tiksinti duymuşlardır ki İslâm'ın uzun tarihi boyunca bunların sayısı şaşılacak derecede az olmuştur. Müslümanların çok de­ğişik coğrafyalara yayılmış bulunduğu ve dinî akidelerin buralarda kurumsallaşmış bi­çimde yerleşmediği ve değişik dönem ve ül­kelerde pek çok kereler toplumsal, siyasî ve ilmî karışıklıklar gerçekleşmiş olduğu da göz önünde bulundurulduğunda bu durum daha da şaşırtıcı olmaktadır.

Müslümanlarınki gibi dine büyük önem atfe­dilen toplumlarda peygamberlik iddiasının herhangi bir ben-merkezci şarlatan için başa­rıya şeref ve iktidara ulaşmada bir basamak olabileceği düşünülebilir; hâlbuki, böyle sah­te peygamberler diğer küçük dinî cemaatlere nazaran Müslümanlar arasında çok daha az bulunmuştur.

Müslümanlar arasında bu tip yalancı pey­gamberlerin fazla sayıda taraftar toplayama­mış ve başarıya ulaşamamış olmaları Müslü­manların öğrenim bakımından cehaleti gözö-nünde bulundurulduğunda, yine oldukça an­lamlıdır. Hz. Muhammed @'in sahih hadisi Müslümanlar arasındaki bu tip sahtekârların sayısının 70'i aşmayacağını önceden bildir­miştir. Müslümanlar arasında bunca olaylar geçmiş bulunmasına, pek çok mezheplere bö­lünmüş olmalarına ve bunca uzun bir süre geçmiş olmasına bakılırsa bu sayı çok çok azdır. Bu durum aynı zamanda aralarındaki ayrılıklara rağmen Müslümanların Kur'ân ayetlerine ve Peygamberliğin kendisi ile bir­likte sona erdiğini bildiren hadİs-İ şeriflere seksiz, şüphesiz iman ettiklerini de gösterir.

 

Özet

 

Hz. Muhammed @'in peygamberlerin sonun­cusu olduğu; bu nedenle de tebliğinin daha kapsamlı, nihai ve mükemmel olduğu önceki kısımda görülmüştü. Onun mübarek hayatı hütün ayrıntıları ile korunmuş olup tarihen cok net ve tam bir şekilde tasvir edilmiştir. İnsanlık onun rehberliğine güvenle bakabilir.

Genellikle daha önce gelen peygamberlerin tebliği tahrif edildiğinde veya tebliğe engel olunduğunda ya da kurallarda bazı değişik­likler gerektiğinde yeni bir peygamber gön­derilmiştir. Hz. Muhamnıed @'in tebliğ ettiği emir ve yasaklar nihai, evrensel ve tamamen korunmuş olduğundan yeni bir peygamberin gönderilmesi için bir sebep kalmamıştır. Hz. Muhammed @'in Hatem-ül Enbiya olduğu gerçeği İslâm tarihi boyunca İslâm'ın temel ilkelerinden biri olmuş ve Müslümanların gö­rünüş, davranış ve duyguları üzerinde derin İzler bırakmıştır.

Eski ve Yeni Ahife göre Hz. Muhammed @'den önce gelen her Peygamber bir sonraki peygamberin habercisi olmuştur. Ancak, Kur'ân'da Muhammed @'den sonra Allah'ın tebliğini mükemmelliğe erdirecek yeni bir peygamber gönderileceğine dair en ufak bir iz ve ima bulunamaz. Diğer yandan bunun zıddına pek çok âyet vardır: (Fahrüddin Râzî ünlü Tefsir-i Kebîrinde bu noktaya bu ayet­leri referans olarak değinmiştir: "Allah'ın dini her zaman sağlam ve her türlü hatadan muaf­tır. Değişik peygamberlere gönderilen deği­şik hayat kanunları o çağdaki ihtiyaçlar ve özel gerekler için mükemmeldir. Kadir-i Mutlak olan Allah, değişen hayat tarzlarının şeriatta değişiklik gerektirdiğini biliyordu ve bu nedenle yeri gelince bir diğeri ile değişti­riyordu. Ancak Hz. Muhammed @'in gelişi ile şeriat her açıdan mükemmelleştirilmiştir ye diriliş gününe kadar yaşayan bir güç ola­rak da muhafaza edilecektir. Kısaca, önceki hayat kanunları da mükemmel olmakla bir-"**e zamanla sınırlıydı. Halbuki İslâm şeri-ati bu zaman ve mekân kayıtlarından beridir.) "Bugün size dininizi bütünledim" ayeti bu çerçeve içinde anlaşılmalıdır: "...Bu­gün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için islâm'ı beğendim..." (5: 3). "Muhammed içinizden herhangi birinin babası değil, O Al­lah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu­dur..." (33: 40). "(Ey Muhammed!) De ki: LEy insanlar! Doğrusu ben göklerin ve yerin hükümranı, O'ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gön­derdiği peygamberiyim..." (7: 158).

Hz. Muhammed @'in Hatemül Enbiya oluşu sahih hadislerde de vurgulanmıştır. Bu temel ilkenin Önemine binaen birkaç misâl sunul­muştur: "İsrailoğullan zamanında onları Pey­gamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber ölürse, onun yerine başkası geçer­di. Şüphesiz ki benden sonra peygamber yok­tur. Ancak halifeler bulunur." (Öw/ian-Kitab-ü'l-menakib). "Benimle peygamberlerin ben­zeri, şu bir kimsenin meseli gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış ve binayı tamamlayıp süsle­miş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu va­ziyette halk binaya girerek gezmeye başlar­lar. Ve hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş olmasaydı! derler. İşte ben o tuğlayım, ben peygamberlerin sonuncusuyum." (Buharı).

Abdurrahman b. Cübeyr, Abdullah b. Amr b. As'dan işittiğini belirterek şöyle demiştir: "Bir gün Rasûlullah yanımıza geldiğinde yü­zünde sanki bizden ayrılacakmış gibi bir ifa­de vardı ve şöyle buyurdu: 'Ben ümmî peygamber Muhammed'im (bunu üç kez tekrar­ladı) ve benden sonra peygamber yoktur. (Müsned-i Ahmed). "Benden sonra peygam­ber ve benim ümmetimden sonra başka bîr ümmet yoktur." (Beyhaki).

Bu inanç öyle temelli ve sağlamdır ki bu gö­rüş etrafında hiç tartışılmayan bir fikir birliği vardır. Bu daima tartışma üstü bir iman mad­desi olmuştur. İslâm'ın metafizik yapısı ve kültürel binası bu temel üzerine inşa edilmiş­tir. İşte bundan dolayı Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulunan kim­seler doğrudan yalancı kabul edilmişlerdir; ulema böyle bir kimseyle münazaraya bile girişme mi şiir.

İmam Ebû Hanife zamanında peygamber ol­duğunu iddia eden bir kimsenin iddiasının geçerliliğini ispat için izleyici topluluğu kar­şısında İmam'la tartışmak istediği rivayet edilmiştir. Bu büyük İslâm fıkıhçısı doğrudan şu cevabı vermiştir: "Benden (peygamber ol­duğuna dair) bir delil isteyen kimse kâfir olur, çünkü Hz. Muhammed @ 'Benden son­ra peygamber gelmeyecek' buyurmuştur.'' (İbn Ahmed el Mekkî, Menahb-ı îmâm-ı Âzam Ebû Hanife'den naklen Mevdûdî, Tef-himü'l-Kur' ân).

Buna benzer olarak, İmanı Gazzalî şöyle de­miştir: "Bu konu hakkında icma mevcuttur. 'Benden sonra peygamberlik yoktur.' Bu Muhammed @'den sonra peygamber gelme­yeceğini belirler. Bu beyan öyle net ve kesin­dir ki, en ufak bir tevile meydan bırakma­makladır. Bunu başka türlü tevil eden kişi kâfirdir, yazdıkları saçmalıktır ve tevili küfür yazarı da kâfir kabul edilir, çünkü ümmef'm icmaının mevcut olduğu bir temel konuyu çarpıtmaya, örtmeye çalışmaktadır." (el-İkti-sadft'l-itikad).

Bütün bu açıklamalar Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin de tebliği gibi zaman ve mekânla mukayyed olmadığım göstermekte­dir. "...Seni insanlara peygamber gönderdik. Şahit olarak Allah yeter." (4: 79).

Meşhur âlim Kadı İyaz'ın ünlü kitabı eş-Şi-fa'da açık olarak belirttiği gibi "Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden o yaşarken ve­ya vefatından sonra hak iddia eden bir kimse yalancıdır."

"Her kim ki Peygamber Efendimizin pey­gamberliği ile beraber, yahut Peygamber Efendimizden sonra onun peygamberliğinin Araplara mahsus olduğu görüşünde olan Ya­hudilerden İsevİye [İsfahanlı bir Yahudi olan İsa b. İshak b. Yakub'a mensup olanlardır. Mervan oğullan zamanında peygamber oldu­ğunu iddia etmiş ve Yahudilerden pek çok kimse ona tâbi olmuştur] taifesinin başka peygamber olacağını ve yine Hurremiye [Ba-bek el-Hurremî'ye tâbi olanlardır. Abbasoğul-İan zamanında Azerbeycan'da ortaya çıkmış olup haramları helâl sayan Ibahiyyûn toplu-luğundandırlar] taifesinin dünya durduğu sü­rece peygamberlerin devam edeceğini, yahut râfizilerin pek çoğunun görüşünde olduğu gi­bi Hz. Ali'nin peygamberlikte Peygamber Efendimize, gerek onun varlığında, gerekse ondan sonra yani, o bulunmadığı zaman pey­gamberlikte ortak olduğunu iddia etse ve yine râfiziiere göre, onların her imamının peygam­berlikte ve hüccet olmada Peygamber'in yeri­ni tuttuğunu iddia ederse ve yine râfizilerden olan Bezigiye ve Beyaniye taifesinden Beztğ ve Beyan adlı kimselerin peygamber oldukla­rını söyleyenleri ve onların benzerlerini tekfir ederiz. Her kim ki kendisinin peygamber ol­duğunu iddia ederse, yahut peygamberliğin çalışmakla elde edileceğini, yahut felsefeciler ve aşırı görüşlü olan sûfiler gibi, kalbin te­mizlenmesi ve saflığı İle peygamberlik mer­tebesine erişileceğini iddia ederse biz bunla­rın hepsini tekfir ederiz."

"Ve yine onlardan veya başkalarından her kim ki, peygamberlik iddiasında bulunmasa da, kendisine ilham değil de vahiy geldiğini, yahut göğe yükseldiğini, cennete girdiğini, onun meyvelerinden yediğini ve güzel gözlü hurilerle kucaklaştığım iddia ederse, kâfir olup Hz. Peygamber @'i yalanlayanlardır. Çünkü Hz. Peygamber @ kendisinden son peygamber olduğunu ve ondan sonra hiçbir pcygamber gelmeyeceğini haber vermiştir. Aynı zamanda kendisinin son peygamber ol­duğu ve bütün insanlara gönderildiği, Allah tarafından haber verilmiştir." (Kadı Iyaz, eş-Şifa, Mısır, c. II, ss. 246-247).

İmam Şafiî de bu noktayı vurgulamıştır: "Al­lah Teâlâ Hz. Muhammed @'i insanlığı uçu­rumdan kurtarmak için göndermiştir. Bu bir yenilik değildir, çünkü insanlık tek bir millet olduğundan, Allah müjdeci ve uyarıcı olarak insanlara peygamberler göndermiştir. Hz. Muhammed @'in taşıdığı vazife bu peygam­berlik zincirinin bir halkasıdır; fakat son hal­kasıdır." (Şafiî, er-Rîsale, Lahor 1961, ss. 14-15).

"Allah Teâlâ Muhammed @'i yarattıklarının en hayırlısı ve en mükemmeli olduğu için bu vazifeyle vazifelendirmiştir. Peygamber, Al­lah'ın rahmetini tebliğ ve peygamberliği sona erdirmek için vardı. Kelimetullah'ı yaymak ve doğru yolu insanlığa göstermek için vardı. Hz. Peygamber'in aldığı ve aktardığı kelâm hak kelâm idi. Beşerî müdahalelerden berî İdi ve Allah'ın daha önce vahyettiklerinin evren-selleştirilmiş olanı idi." (a.g.e., s. 15).

Kur'ân'm, sahih hadislerin ve meşhur âlimle­rin bu konu ile ilgili beyanları Hz. Muham­med @'den sonra peygamber gelmeyeceği gerçeği hakkında en ufak bir şüpheye mahal bırakmaz. Bundan dolayı müminlerin sadakat odağı Rasûlullah @ olup, tüm diğer bağlılık­lar onunkinden sonra gelir. Onun tebliği ve mübarek şahsiyeti müminler için en yüksek tutulacak bir idealdir ve onun söz ve fiillerine sıkıca bağlılık bu dünyada ve Ahiret'te müminler için selametin tek yoludur. Kur'ân-ı Kerîm bu duruma şu ayetle dikkat çekmiştir: " Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok snan kimseler için Rasûlullah en güzel örnek­tir." (33: 21).

Burada Kadir-i Mutlak Allah, Müslümanlara, Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muham­med @'in yolunu ihlas ve şevkle takip etmelerini emir buyurmuştur. Yaratıcılarının ve Rablerinİn rızasını kazanmaları ancak bu şe­kilde mümkün olabilir. Kur'ân bunu kesin bir dille beyan etmektedir: "Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'a baş eğip el vermiş sayılırlar, Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir vere­cektir." (48: 10). "Allah'a ve peygamberine itaat eden, Allah'tan korkan ve O'ndan sakı­nan kimseler, işte onlar kurtulanlardır." (24: 52).

Onun tebliği en son tebliğdir, bu nedenle onun her mesele hakkındaki hükmü de nihaîdir. Bu itiraz etmeden kabullenilmesi gereken bir iman şartıdır. Kur'ân-ı Kerim bu­nu şöyle dile getirmektedir: "Hayır, Rabbin hakkı için, aralarında anlaşmazlığa düştükle­rinde seni hakem yapmadıkça ayrılmazlar ve senin hükmüne karşı hoşnutsuzluk duymaz­lar, tam teslim olurlar (6: 65). "Allah ve pey­gamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yoİu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sap­mış olur"" (33: 36).

Kur'ân-ı Kerim Hz. Muhammed @'in hük­münü nihai kabul etmeyen kişinin Müslü­manlık iddiasında bulunamayacağını açıkça Toplayıp düzenleyen, kıyamet günü hesaba çekmek için mahlûkatı toplayan söylemiştir: "Allah'a ve peygambere inandık, itaat ettik" derler, sonra da bir kısmı yüz çe­virirler. İşte bunlar inanmış değillerdir." (24: 47).

Hz. Muhammed @'in peygamberliğine iman etmiş olmak onun getirmiş olduğu İlâhi davete ve onun muttaki hayatına yoğun sevgi ve derin saygı duymayı gerektirir. Bir Müslü­man Allah'a ve Rasûlüne karşı sorumluluğu­nu ancak kutsal bir sevgi duygusuyla itaat et­tiğinde yerine getirmiş olur: "(Ey Muham­med!) De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışla­sın. Allah affeder ve merhamet eder." (3: 31). "De ki: 'Babalarınız, oğullarınız, kardeşleri­niz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, ho­şunuza giden evler sizce Allah'tan, peygam­berinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin..." (9: 24).

Sevgisiz itaatin peygamberliğe imanın gerçek gayesine uymadığım Kur'ân çok açık terim­lerle ifade etmiştir. İslâm kişinin kendisini Kadir-i Mutlak olan Allah'a İsteyerek teslim etmesidir. Bu bir ikna meselesi değil Hz. Mu­hammed @'in rehberliğini severek kabullen­me fiilidir. Bundan dolayı iman insanların kalbinde beslenir ve daha sonra ferdî ve top­lumsal davranış şekli olarak kendine has mo­delini de ortaya koyarak meydana çıkar. Kur'ân bu konuyu şöyle ele almıştır: "Bede­viler: 'İman ettik!' diyorlar. De ki: 'Siz iman etmediniz; siz boyun eğdik! deyin.İman he­nüz kalplerinize girmedi..." (49: 14).

Âyet, gönülde derinden derine yer etmeyen imanın hakiki İman olmadığını açıkça söyle­mektedir. Bu gerçek pek çok sahih hadisle de açıklanmıştır. Hz. Muhammed @ şöyle bu­yurmuştur: "Bana olan sevgisi ailesi, malı ve bütün diğer insanlara olan sevgisinden daha büyük olmadıkça hiç kimse gerçek mümin olamaz." (Müslim). "Allah'ı Rab olarak tanı­mış, Hayat nizamı İslâm ve Peygamberi Mu­hammed @ olan kimseden daha mutmain kim olabilir, o hakikatte iman meyvesini tat­mıştır." (Müslim).

Böylece, Hz. Peygamber @'e derin sevgi duymak imanın ön şartıdır. Ancak İslâm'da sevgi kavramı, aklı dışlamaz. Hz. Muham­med @'e duyulan körükörüne bir sevgi değil­dir: O bilgi ve hikmetten doğar. Hz. Muham­med @'e hissî muhabbet bağıyla bağlanma­nın sağlam sebepleri mevcuttur, çünkü onun tebliği ve şahsiyeti bizler için bir nur ve il­ham kaynağıdır. İnsanlık ona minnet borçlu­dur. Peygamber'e hakiki muhabbet kavramı Allah'a sevgili olan kulun insanlara da sevgili olduğunu belirler. Bu yalnızca duyu ve man­tığımızı değil varlığımızın tümünü etkileyen büyük bir şahsiyeti belirler. Onun tebliği bizi yalnızca mekanik olarak hakikati algılama durumunda bırakmaz, bize yalnızca Allah'ın nelere inanmamız gerektiği konusunda em­rettiklerini aktarmaz. Bütün bunları vicdanen ve ruhen idrak edip onun İradesine sevgi duymamızı sağlar. Böylece ortaya çıktığı gibi İslâm'ın gayesi mantık dışı bir Hz. Muham­med @ sevgisi oluşturmak değildir. Peygam­ber sevgisi mantığa dayalıdır ve onun tebliği­ne bilinçli şekilde uyarak bu sevgiye ulaşıla­bilir. Bundan dolayı Kur'ân'ın emirleri ile birlikte Hz. Muhammed @'in hayat örneğini takip etmek bir Müslüman için objektif bir gerekliliktir, çünkü peygamber kendi hevası ile değil ilahi ilhamla konuşmaktadır.

Hz. Muhammed @'İn sünnet'inin ebediyen geçerli oluşunun inkârı, Allah'ın, peygambe­rin kendi nevasından konuşmadığı hükmünün de inkârı demektir. Bu nokta şu hadiste vur­gulanmıştır: "Kim sünnetimi severse beni se­ver, kim beni severse Cennet'te kendisini be­nim yanımda bulur." (Tirmizî).

İslâm'da Sünnet'e bağlılık çok önemlidir. Çünkü bu yüce şahsiyetin manevi etkisinin varlığımızda gerçek ve sürekli tekrar eden bir faktör olması bu vasıtayla mümkündür. Kötü niyetli eleştiricilerin iddiasının aksine, Sün-net'in amacı, Ferisîler (eski Yahudlikte kendi­lerini pek mukaddes sayan dinî bir fırka) veya kuru şekilciler ortaya çıkarmak değil şuur­lu, kararlı, gönülden bağlı İman erleri yetiştir­mektir. "Âlemlere rahmet olarak" gönderilen bir kimse yalnızca ilâhi ilhamla hareket eder. peygamber @'in her dediği yapılmalı, her yaptığı taklit edilmelidir. Ancak bu taklit me-kanİk değil, özü kavrayan peygambere gönül­lü itaat tarzında yapılan bir taklit olmalıdır. Çünkü Peygamber bize şunu yapmayı emre­dip, şundan menederken gözönünde bulun­durduğu, insanın manevî ve toplumsal yararı­na yönelik gayeler mevcuttur. Ancak bu gaye bazen kolaylıkla farkedilİr, bazen ortalama kişilerin eğitilmemiş gözlerinden az ya da çok gizlidir; bazen onun tebliğ ettiklerinin derin amacını kavrarız, bazen de yalnızca sathî, anlık amaçlar farkederiz. Durum ne olursa olsun sahihliği ortaya konan her nebevî emri takip etmekle yükümlüyüz. Çün­kü Kur'ân'da "O kendi nevasından konuş­maz." (53: 8) buyurulmaktadır.

Onun rehberiyetini veya rehberİyetinin bazı unsurlarını görmezden gelmek ya da bir ke­nara bırakmak Allah'ın rahmetini nankörce red ve hafife almak anlamına gelir. İslâm'ın emir ve yasaklarının nihaî değil, insanların problemlerine anlık alternatif bir çözüm ol­duğu ve muhtemelen eşit derecede doğru, faydalı bu veya şu çözümden birini seçme Özgürlüğü bıraktığı anlamına gelir. Manen ve pratik olarak en azından zorlayıcı olmayan bu kolay ilke kişiyi her yere ulaştırabilir, ancak asla İslâm'ın ruhuna ulaştırmaz." (Muham-med Esed, islam at the Crossroads, 1963, s. 122).

Allah'ın insanlığa nimeti -mükemmel bir ken-di-kendine yeterli ideoloji, hayat programı, manevi rehberiyet, sosyo-ekonomik kanun-olan İslâm, Kur'ân'a ve onun emirlerinin pey­gamberlerin sonuncusu tarafından söz ve fiil­le açıklanmasına dayalıdır. Bu nedenle Sün­net İslâm şeriatının üzerine bina edildiği te­mellerden biridir. Hz. Peygamber @ bu nok­taya şöylece atıfta bulunmuştur: "Size iki şey bıraktım. Allah'ın Kitab'ı ve Sünnetim: Kim

onlara sıkıca sarılırsa hiçbir zaman dalâlete düşmez." (Buharı).

Hz. Peygamber @ ashabına Sünnet'i her türlü şüpheli işlerden uzak tutmalarını, aksi taktir­de bütün Şeriat'm tahrif olabileceğini söyle­miştir: "En iyi kelâm Allah'ın kelâmıdır ve en iyi yol Muhammed @'in yoludur. En kötü şey (dinde) bid'attir ve her bid'at dalâlettir.'' (Buharı).

"Benim ve sâdık halifelerimin yoluna uyun: Ona sıkıca sarılın. Bidatten kaçının. Her yeni şey bidattir ve her bidat dalalettir." (Ebu Davud).

Yukarıdaki bahiste, dinin kemale erdirilişinin ve peygamberliğin Hz. Muhammed @'in yü­ce şahsiyeti ile son buluşunun Kur'ân ve Sünnet'in hayatın bütün meselelerine sahih cevaplar temin edebileceği anlamına geldiği­ni gördük. Doğrudan İlâhi vahiy ve İlham ürünü olan bu iki kaynak Hz. Peygamber @'den sonra gelen herhangi bir kişi tarafın­dan nihai bir başka yoruma tâbi tutulmaktan çok münezzehtir. Kitab'ın ve peygamberliğin mükemmeliyeti ve nihailiği fikri İslâm dü­şünce ve toplumunun gelişiminde çok büyük etkide bulunmuş, bundan dolayı her çağdaki alimler İçin büyük bir ilgi ve merak kaynağı olmuştur.

Geçmişte, mütefekkir, tarihçi îbn-i Haldun, İhn-i Teymiyye ve onun sâdık talebesi İbn-ül Kayyım, Şah Veliyyııllah Dehlevî ile çağı­mızda Muhammed İkbal, nübüvvetin sona erişinin entellektüel, sosyal ve siyasî sonuçla­rını tartışmış Müslüman fikir adamlarından bazılarıdır. İkbal'i ele alırsak: "Bu fikrin akıl ve düşünce bakımından kıymeti, tabiat üstü bir menşe iddiasında bulunan her şahsi salâhiyet, beşer tarihinde nihayete ermiştir, itikadını husule getirmekle, sırlarla dolu ha­yatın her tezahürüne karşı müstakil tenkitçi bir davranış meydana getirmek istidadında olmasındadır. Bu çeşit itikat, böyle bir salâhiyeti neşvünemasına mâni olan ruhî bir kuvvettir. Bu fikrin vazifesi, insanın iç hayatı sahasında, yeni bilgi ufukları açmaktır, islâm'ın kabulünü ifade eden kelimenin ilk kısmı da bu mahiyetledir. Yani, insanın dış alemindeki tecrübeyi, tabiat kuvvetlerini, eski kültürlerin vermiş olduğu o ilâhi mahiyetten tecrid ederek, tenkidi mülâhaza ruhunu yara­tıp bu ruhu beslemiştir. Bu itibarla, bâtını ve tasavvufî hayat, ne derece müstesna ve gayritabiî olursa olsun, şimdi bir Müslüman tarafından, tabiî ve beşerî hayatın diğer saf­haları gibi her çeşit tenkit ve tetkike tâbi ta­mamen tabiî bir hayat tecrübesi telâkki edil­melidir.

İnsanın enfüsî tecrübeleri hakkında böyle bir görüş geliştirilmesi, Müslümanların dinî tec­rübe adı altında toplanan bütün sonsuz geçici izlenimler dizgesini somut bir ilim şemsiyesi altına toplamasını mümkün kılmıştır. Bu sa­yede, tasavvufi tecrübeler akımı ortasında birleştirici bir konsantrasyon gücü olan Kuran ve Sünnet ile donanan Müslümanlar, bu tecrübeleri kaos ortamından çıkarıp objek­tif değere sahip tutarlı veriler haline getirmek üzere tanımlamış, ilgilendirmiş, kıyaslamış ve koordine etmişlerdir. Bu değişkenler orta­sında dainıilik, bu birleştirici güç, peygam­berliğin Hz. Muhammed @ ile sona erdiği inancıdır. Peygamberlik Hz. Muhammed @'İn şahsiyetinde kemâle ve nihayete erdiği için, yalnızca onun daveti ve tebliği kelimenin   tam   anlamıyla   mutlak   ve   niha Bulguları ve tecrübeleri ne kadar parlak sa olsun başka hiç kimse şartsız itaat ve 1.T1" talep edemez. Tanınmış bazı sûfilerin g* -U1 leri şöyledir: "Doğru yolda olduğunu jhJ eden bir kimse bu iddiasını destekleyecek lil göstermelidir ve hiçbir delil Rasûlun , @'in yolunu izlemekten daha güvenilir de&ı dir." (Şeyh Ali b. Osman el-Hucrivî, Kesf.-'ı Mahcub, s. 13).

Ebû'l-Kasım Kuşeyrî şöyle yazmaktadır "İslâm'da tasavvuf ancak Şeriate uyulursa mümkündür. Bir Müslüman haram ve şüpheli olan şeylerden kaçınmalıdır. Zihnini boş şey­lerle doldurmamaiıdır. Vaktini Allah'ı hatırla­yarak (zikrederek) geçirmelidir." (Risâle-i Kuşeyrî, s. 185).

"Dileğim, Allah'tan korkman ve O'na itaat et­mendir. Sedat'ın emirlerini takip et ve gönlü­mü bütün sapık düşüncelerden uzak tut!" (Şeyh Abdülkadir Geylanî, Fuîuhü'i-Gayb, s. 395).

"İnsan peygamberin sünnetini ne kadar gay- . retle izlerse, Allah'ın rızası onun üzerine o | kadar çok olur." (Şeyh Şihabüddin Suhreverdî, 'Avahfü'l-Maarif\ s. 26).

İslâm mutasavvıflarının eserlerinde bu tarz ifadeler hiç eksik olmaz. Derin mistik ve enfüsî tecrübeleri olanların dahi ifadelerinin mutlak olduğu şeklinde iddialarının olmadığı görülecektir. Bu ifadeleri nihaî hakikatler olarak kabul etmek yerine mürİdlerine bu ifa­deleri Kur'ân ve Sünnet'i mihenk taşı olarak kullanıp tecrübe etmelerini tavsiye etmişler­dir.

Bu tavır Hz. Muhammed @'in hâteme'n-nebiyyın olduğu, böylece insanlık için en yüksek ideal teşkil ettiği şeklindeki temel inancın bir sonucudur. Her ilim ve tecrübe parçasının değeri ancak onun Öğretilerinin ışığı altında ölçülebilir.

Üstelik, Hz. Muhammed @'e yekvücut olarak sâdık kalınması Müslüman toplumun değişik kesimlerini bölünmez bir bütün haline geiir-miştir. Bütün Müslümanların bir anıya geldiği ortak temel burasıdır. Siyasetçi, işadamı, asker, âlim, sûfi, ne olursa olsun, bir Müslüman tek bir yol tutar; o da, kendisine hâteme'n-nebiyyîn tarafından gösterilen yol­dur.

Toplum yalnızca ortak ve benzer hususlarda teşekkül etmez: Farklılıklar ve ayrımlar da olabilir. Benzerlik ve farklılık mantıken zıt-tırlar, ancak onların tezahürü birbiri ile ilişki­lidir. Gerçekte bizim benzerlik anlayışımız, bu anda, bizim diğerleri ile olan ilişkilerimi­zin pozitif veya negatif veçheleri ile idrak üzerine dayalıdır. Benzerlik veya benzerlik duygusu olmadan birbirine ait olmanın karşı­lıklı olarak tanınması mümkün değildir; bun­dan dolayı birbirine zihin ve beden olarak şu ya da bu derecede benzemeyen ve bu gerçe­ğin farkına varacak kadar yakın ve akıllı ol­mayan hiçbir toplum yoktur. Giddİngs'in ifa­de ettiği gibi toplum bir nevi bilinç üzere ku­ruludur. (F. H. Giddings'ten nakleden Macii-ver, Socieîy s. 7).

Sıkı-örülmüş bir toplum için farklılıklar da eşit öneme sahiptir. Zevk ve eğilimlerdeki benzerlikler şüphesiz bir toplumun üyelerini birbirine çok yakın kılar, ancak tek başına toplumu oluşturamaz. Bir toplumun teşekkül etmesi için, içte homojenlikle birlikte dışarı­dan farklı olmak da şarttır. Bu farklılıklar bu grubun ayrı bir kimlik kazanmasını sağlar. Bir grubun iç homojenliği grup üyelerini içe­riden birleştirirken, dışarıdan kendilerini ayı­ran ayrım çizgileri bu birliği sağlamlaştırır ve grubun kimlik bilincini güçlendirir. Bu iki mantıkî zıtlığı kullanmadan dünyada adı du­yulmuş hiçbir topluluk yoktur. Bazı durum­larda, bu gayeyi ülkenin coğrafi sınırları sağ­lamıştır. Bir toprak parçasının sınırları içinde oturanlar bir grup oluşturmuştur; anavatanla­rına olan sevgileri onları bütünleştirirken bu insanları diğerlerinden ayırdedebileceğimiz bir vasıta da oluşturmuştur. Diğer bazı du­rumlarda bütünleştirici faktör ırk veya renk olabilir. Ancak, İslâm, İkbal'in deyimiyle "as­len dünyevî" olan bütün bu kollektif bütün­leştirme faktörlerini reddeder. Bunların yeri­ne, Tevhid ilkesini İnsanların birleşmesi için tek temel yapar. Müslümanların birlikteliği­nin temelinde de bu yatar. İslâm ümmehm diğer insanlardan ayıran temel de budur. Bu bağlamda, peygamberliğin sona ermiş olması fikri önemli ve hayati bir ek olarak işlev gö­rür. İkbal bunu şöyle açıklamıştır: İslâm esas itibariyle mükemmelen tanımlanmış sınırları olan dinî bir toplumdur. Tevhid inancı, bütün peygamberlere ve Hz. Muhammed @'in pey­gamberlerin sonuncusu olduğuna imandır. Son bahsedilen inanç Müslümanlarla gayri­müslimler arasındaki ayrım çizgisini fiilen çizmekte; belli bir kişi veya grubun bu toplu­mun bir parçası olup olmadığının anlaşılma­sını temin etmektedir. Meselâ Brahmanlar Allah'a inanırlar, Hz. Muhammed @'i de Al­lah'ın rasûllerinden biri olarak kabul ederler ve tıpkı Kadıyanîler gibi peygamberler vası­tasıyla gelen ebedî vahyi kabul ederler; ancak Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncu­su olduğunu kabul etmezler. Bundan dolayı onlar İslâm'ın bir kısmı ya da parçası olarak kabul edilemezler. Şimdiye kadar hiçbir İslâm mezhebi bu ayrım çizgisini aşmaya kalkışmamıştır. İran'daki Bahaîler peygam­berliğin sona erdiğini açıkça reddetmişlerdir. Ancak aynı zamanda ayrı ve yeni bir cemaat olduklarını ve teknik anlamda Müslüman ol­madıklarını da aşikâr şekilde beyan ve itiraf etmişlerdir. İnancımıza göre İslâm Allah tara­fından bir din olarak vahyedilmiştir, ancak İslâm'ın bir toplum ve millet olarak varlığını sürdürmesi tamamen peygamberin şahsiyeti­ne bağımlıdır." (Shamloo, Speeches and Sta-tements oflqbal, s. 108).

Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddia eden kimsenin yalnızca müfteri ve ya­lancı olmayıp İslâm ümmetinin dayanışması­nın temeline de saldıran bir kişi olduğu böy­lece açıklık kazanmaktadır. Hz. Muhammed @'den sonra peygamberler gelmeye devam edeceğine inanan bir kişi, ümmeti şiddetli tartışma ve çatışmalara maruz bırakacak bîr iş yapıyor demektir. Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu kesin şekilde beyan eden Allah, İslâm toplumunu her türlü bölün­meden korumuş ve kalıcı dayanışması İçin gerekli sağlam temelleri bir kerede oluştur­muştur.

Tarih bu inanışın İslâm toplumunun sınır du­varlarını takviye ettiğine ve varlığının değişik safhalarında onu pek çok felaketlerden koru­duğuna şehadet etmektedir. Bu inanış olma­saydı ayırıcı özelliği bulunan kollektif bir Müslüman kimliğinin teşekkül etmesi zor hatta imkansız olurdu. Kendilerini dış saldırı­lara karşı savunmak için gayrimüslim millet­ler etraflarında güçlü savunma duvarları inşa etmişlerdir -dil, renk, ırk vs. duvarları-. An­cak bu çabalar beyhude çıkmış ve bir süre sonra her bir topluluğun üyelerinin diğerleri­ne karşı nefret hissi duymadan kendi-kendisi-ni savunma duygusu ile kolay kolay harekete geçmediği farkedilmiştir. Böylece ferdîn ken­di topluluğu için duyduğu sevgi, diğer toplu­luklara karşı üstünlük iddialan haline dönüş­müş ve bu da muhalif toplulukların varlığım ortadan kaldırma güdüsünü geliştirmiştir.

Daha önce açıklandığı gibi, İslâm iç bütünlü­ğü tahkim etmek veya ümmete ayrı bir kol­lektif kimlik vermek için insanların birbirleri­ne karşı olan korku ve nefret duygularını istismar etmemiştir. Bunun yerine, Hz. Mu­hammed @'in hâteme'n-nebiyyîn olduğu fik­rini koyarak aynı gayeye ulaşmıştır. Hz. Mu­hammed @ bunu özlü biçimde beyan etmiş­tir: "...Her kim Muhammed @'e itaat ederse Allah'a itaat etmiştir. Herkim de Muhammed @'e âsi olursa Azîz ve Celîl olan Allah'a âsi olmuştur. Muhammed @ insanların arasını ayırdetmiştir (müminleri, münkirleri tekfir et­miştir)." {Buharı, Kitabü'l-İ'tisam bi Kita-bullah).

Hz. Muhammed @'in hâteme'n-nebiyyîn ol­ması ve İlâhi vahyin sona ermiş olduğu inan­cı, müslüman toplumları teokratik toplumlar­da mevcut her türlü olumsuzluklardan da mu­hafaza etmiştir. Bluntschli, Yahudi hahamla­rının Yehova'dan doğrudan emir aldıklarını söyleyerek halkı nasıl kandırdıklarını şöyle tasvir etmiştir: "Kutsal Şeriat altın dolu bir sandıkta korunurdu. Bunun üzerinde İlâhi rahmet tahtı vardı. Bu taht iki melek tarafın­dan korunur ve İlâhi vahyin tasdiki olarak hürmet görürdü. Sandık ve rahmet tahtı bir perdenin arkasında, yüceliklerin yüceliğinde ve Beytullah olan Kutsal Mâbed'de saklanır ve hahamlar tarafından dikkatle muhafaza edilirdi. Yehova'nın emirleri orada alınır ve halka açıklanırdı." (J. K. Bluntschli, The Theory of State, ss. 350-351.)

İşte bu hileler vasıtasıyla ruhban sınıfı neyin helâl, neyin haram olduğunu söyleyebilecek nihai otorite konumuna geldi. Onların sözü Allah'ın kelâmı yerine geçti ve halkı Allah'ın emirlerine değil kendi emirlerine itaate çağır­dılar. Kur'ân bu kötü durumu şöyle özetle­mektedir: "Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler..." (9: 31).

Hz. Muhammed @ Allah'ın elçi tayin ettiği yüce ruhların sonuncusu olduğundan, Müslü­manlara, onun taşınmasına aracılık ettiği Al­lah'ın emirlerine sıkı sıkıya uymaları ve ken­dilerini felakete sürükleyecek hevâ ve heves­lere tâbi olmamaları emredildi: "Âlemlere uyarıcı   olsun   diye   kulu   Muhammed'e Kur'ân'ın bu âyeti, İslâmî hayat yolunun de­ğişme bilmeyen, ebedi olan ve ne kadar mut­taki olursa olsun hiç kimsenin müdahalede bulunamıyacağı hayat değerleri üzerine inşa edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymakta-<j,r, Kadir-i Mutlak Allah her Müslüman'a na-zİk bir terazi, Kur'ân'ı ve Sünnet'i vermiştir. Bir Müslüman bu terazi sayesinde hâteme'n-nebiyyîn'den sonra gelen kişilerin söz ve amellerim rahatlıkla tartabilir Rabbine yak­laşmasını sağlayacak aracılara ihtiyacı yok­tur. Allah'ın en son tebliğini insanlara Hz. Muhammed @ vasıtasıyla ulaştırdığını ve Rabbi'nin rızasını ancak Hz. Muhammed @'İn yolunu İzleyerek kazanabileceğini çok iyi bilmektedir.

Bu hâtmü'n-nübüvvet kavramı İslâm'da her türlü ruhbaniyet ve saltanatı da ortadan kal­dırmıştır. Dünyada istişare kurumunun yer­leşmesi ile gerçek demokrasiyi (halkın kendi kendini yönetmesi) ilkesini tahkim etmiştir. Her türlü teokratik devlet şeklinin kökeninde, tabiatüstü bazı inanışlar yardımıyla belli bir kişi ya da sınıfın insanları, Allah ile özel tarz ilişkileri olduğuna ikna etmesi vardır. Bu şa­hıs veya sınıf böylece diğer insanların fevkin­de imtiyazlara sahip olduklarını iddia ederler. Yanılmaz oldukları için hiç kimse onları eleş-tiremez. "Onlar yeryüzünün değil gökler âle­minin vatandaşlarıdırlar." (C. P. Phii. iii, 201 ve Episîle to Diagnetus C). Onları idare edecek olan ilke ve kurallar da olağan kanun­ların fevkinde olmalıdır.

islâm Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu beyan ederek hiç kimsenin kendisi­ni Allah ile özel tarz bir ilişkisi olduğu iddia­sıyla cari kanunların üstünde tutmasına im­kan vermemiş olmaktadır. Tek bir şahıs ya da sınıf değil bütüw ümmet Mlafet görevine me­murdur: "Allah, sizlerden iman edip iyi dav­ranışlarda bulunanlara, kendilerinden önceki­leri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yer­yüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini {İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) kor­ku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadet:i. Çünkü onlar ba­na kulluk ederler, hiçbir şeyi bana eş tutmaz­lar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır." {24: 55).

"Bu vaadin doğrudan muhatapları RasûluJlah @ zamanında yaşayan müslümanlar ve do­laylı muhataplarının da gelecek müslüman nesiller olduğu dikkate alınmalıdır. Bu sözün Allah tarafından verildiği günlerde müslü­manlar korku İçindeydiler ve İslâm Hicaz'da henüz bütünüyle yerleşmemişti. Birkaç yıl sonra, bu knrku hâli yerini huzur ve sükûna bırakmakla kalmadı, aynı zamanda İslâm, Arabistan dışında Afrika ve Asya'nın geniş bölgelerine yayıldığı gibi, hem doğduğu ül­kede, hem de yayıldığı yerlerde iyice yerleşti. Bu, Allah'ın vaadini Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanlarında yerine ge­tirdiğinin tarihî delilidir. Dolayısıyla ilk üç halifenin hilafetlerinin Kur'ân tarafından doğrulandığı ve bizzat Allah'ın, onların takva sahibi müminler olduğuna şahitlik ettiğinden doğru düşünen kimse şüphe duymaz." (Mevdûdî, Tefhimu'l-Kur'ân).

Bu kavram temeli üzerinde inşa edilen bir toplumda çıkar çatışmasına, sınıf esasına da­yalı ayrımlara, ruhbanlığa, miras yoluyla geçen asalete yer yoktur. Sosyal mevkii ne olur­sa olsun hiç bir kimse hükümlere muhatap ol­maktan müstağni değildir, çünkü bu toplum­da herkes eşittir. Tarih, halifelerin sıradan va­tandaşlar gibi mahkemeye çıkarılıp kamu önünde açıkça sorgulandığı olaylarla dolu­dur. Hz. Ömer, bir suçlamaya cevap için ha­kim Önüne çıkmıştır. Buna benzer olarak Hz. Ali de bir Yahudi ile bir davada karşı karşıya gelmiş ve Yahudi haklı bulunmuştur.

Bu olaylar İslâm'ın hakkaniyet esasiı tavrını göstermeye yeterlidir. Müminlerin emîri da­hil hiçbir kimse etrafında kutsallık zırhı ile kuşatılmış değildir. Devlet, uygulamaların­dan dolayı kendisine tâbi olanlara karşı doğ­rudan sorumludur.

Hilafetin bütün ümmete verilen bir hak olma­sı vatandaşların kendi liderlerini seçmelerini de mümkün kılmıştır. Bundan dolayı, İslâm toplumunda hükümet şekli yalnızca Müslü­manların rızasıyla şekillenir ve onların güve­nine mazhar olduğu sürece iktidarını sürdüre­bilir. İlk halife Hz. Ebu Bekir göreve gelmesi sebebiyle yaptığı ilk konuşmada şu demokra­tik ruhla konuşmuştur: "Ey insanlar, sizin ta­rafınızdan emîriniz olarak seçildim, halbuki size bir üstünlüğüm yoktur. Doğru iş işlersem beni destekleyin; şayet dalâlete düşürsem, be­ni düzeltin. Doğruluk bir emanettir, yalan ona hiyanettir. Hakkını alıp ona teslim etmedikçe içinizdeki en zayıf, benim gözümde en güçlü -nüzdür. Ve içinizdeki en güçlünüz onda bulu­nan hakkı olmadıkça benim gözümde en za-yıfmızdır. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin ve olarak itaat et­mezsem siz de bana itaat etmeyiniz!" (İbn-i Kesir, el-Bidaye ve'n-nihaye, c, V, s. 248).

Halife, İslâm'ın istişare ruhuna ne derece bağlı olduğunu Allah tarafından gönderilme­diği için Allah'ın halifesi olarak adlandırılma­yı reddetmekle göstermiştir.

Bu halk tarafından halife seçimi tarzında işle­yen İlke aşağıdaki ayette açıkça tasvir edil­miştir: "Onların işleri aralarında danışma iledir." (42: 38).

Bu karşılıklı müşavere önemsiz bîr nokta de­ğildir. İslâm idare hukukunu işletecek olan önemli bir normdur. Hatibü'l-Bağdadî bu ma­hiyetle Hz. Ali'den rivayetle şu hadisi naklet­mektedir: "Kendisine, 'Ey Allah'ın Rasülü! Sen ölürsen ne yapacağız. Eğer Kur'ân'darı ve senden hakkında bir şey bulamadığımı? bir meseleyle karşılaşırsak nasıl davranaca­ğız?' Rasûlullah şöyle buyurdu: 'Ümmetim­den (Allah'a ve O'nun şeriatına) itaatkâr olan­lar bir araya gelsin ve mesele onların önüne getirilsin. Tek bir şahsın görüşlerine dayana­rak hüküm vermeyin." (Mevdüdî, Islamic Law and Consliîisîion, Karaçi, 1960, s. 83).

İstişareye bu kadar önem vermenin sebebi nedir? Cevap çok açıktır. Doğaüstü kaynaklı otorite devri sona erdiğinden İslâm devletinin başkanı yönetimle ilgili bütün önemli mese­lelerde, teokrasinin aksine, halka danışmakla emrolunmaktadır. Çünkü o ne vahiy almakta, ne de insanüstü nitelikler taşımaktadır.

Bu açık emir İslâm devlet idaresinin ilk ilke­leri arasında sayılabilir. Öyle kuşatıcıdır ki insan hayatının bütün sahalarını kapsar; öyle kesin ve kendi kendisini açıklayıcıdır ki hiç­bir keyfi yorum teşebbüsü onun gayesini çar-pıtamaz.

Peygamberliğin sona ermesi ile birlikte İslâm toplumuna, insanlık tarihinin değişik safhala­rında değişik peygamberlere ve en son olarak Hz. Muhammed @'e tevdi edilen vazife yük­lenmiştir.

"İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık..." (2: 143).

Hâtmü'n-nübüvvet fikri İslâm fıkhında da açıkça tezahür eder. Fakihler hiçbir zaman yalnızca Kur'ân ve Sünnet'in lafzını incele­mekle tatmin olmamışlardır, daima onların ruhunu anlamaya gayret göstermişlerdir. Şe­riatın değişik veçhelerinin değişkenlik gös­teren tarzlarının atkı ve örgülerinin arasından altın hikmet ipliğini yakalamaya çalış-^lr. Ellerindeki bu ipucu sayesinde Kur'ân ve Sünnet'in açık bir emrinin bulun­madığı insan hayatı ile ilgili meselelere ce­vaplar bulmaya çalışmışlardır. Bu yolla, za-nıatıla nıukayyed olduğundan değişken olabi­len insanların sosyo-politik ihtiyaçlarının ay-nntılarınj ortaya koymuşlardır. Bunun adı if-tihad'dır. İslâm tarihi talebeleri, daha önce Hz. Muhammed @'in kendisi tarafından do­kunan ağı kullanarak daha sonraki asırlarda sosyal düzeni muhafazada içtihadın oynadığı önemli rolü çok iyi bilirler. Bu sayede hem Müslüman toplumun geri kalmaması hem de iki ana i İham kaynağından -Kur'ân ve Sün­net- ayrılmaması sağlanmıştır. Aynı zaman­da, bu alimler yeni hayat manzaralarını aktar­ma ve bunların geçmişle bağlarını sağlama hadisesi üzerinde de yoğunlaşmışlardır. Geç­mişle olan yakın bağ İslâm ümmetine bir top­luma cüzlerden oluşan bütün özelliğini kazandıran özgün ruhaniyeti de vermiştir. Bu zorlu vazife İslâm fakihleri tarafından hak­kıyla yerine getirilmiştir.

Fakihler ietihad konusunda hep ılımlı olmuş­lardır. Hayatın statik değil dinamik olduğu­nun ve zamanın geçmesiyle hayatın ilerî-gi-diş ve genişlemesinin karmaşıklık oluşturdu­ğu ve bunun da yeni durumlar doğurduğunu çok iyi bilmekte idiler. Bu yeni durumları karşılamak için ilhamlarını İslâm'ın temel il­ham kaynaklarından, Kur'ân ve Sünnet'ten almışlardır. Dikkatlerini onlara yönelterek istidlallerde bulunmuşlar, ancak vardıkları sonuçların ne kadar doğru ve mantıklı olursa o!sun nihai ve mutlak olmadığı gerçeğini gözlerinden uzak tutmamışlardır. Çünkü ken­gerinin yanılmaz olmadıklarını biliyorlardı. Bundan dolayı insanlar her zaman onların bulgularını Kur'ân ve Sünnet mihenk taşına vurarak kabul veya reddetme hakkına sahipti­ler, islâm âlimlerinin hu tavrı bizzat kendile­rinin teşvik etmiş olması önemlidir. Mesela mam Mâlik şöyle demiştir: -'Peygamber @ hanemde, herkesin hükümlerini almaya veya reddetmeye hakkımız vardır." (Seyyid Cemaleddin Kasimî, Kavaidü'l- Takdis, s. 342).

Buna benzer olarak İmam Ebu Hanife de şöyle söylemiştir: "'Kendince benim verdiğim hükümlerin Kur'ân ve Hadis'ten temel alma-dığmı gören kimse benim hükmümle fetva vermesin." (Kasimî, a.g.e., s. 340).

İmam Ahmed b. Hanbel de bu konunun Öne­mini şu sözlerle vurgulamıştır:

"Yanımızda Allah'ın kelâmı ve Rasûlünün sünneti varken herhangi bir kimsenin hükmü­nü kabul etmek için bir sebep yoktur." (Kasımı, a.g.e.. s. 340).

Bu açıkça gösteriyor ki, hiç kimse hükmünün yanılmaz olduğunu iddia edemez. Hukuk'un yorumlanmasında farklılıklar olabilir ve hiç kimse şahsî fikrini diğerleri üzerine empoze edemez. Belli bir fikri kabul edip diğerini reddetmek her Müsİümana tanınmış temel bir haktır. İbn-İ Kayyım'ın ifadesiyle: "Ancak se­çenek ondan başkasının sözünde, o da işin mahiyeti gizli kalınca olur. Buradaki ondan başkası dediğimiz insanlar da onu ve onun sünnetini iyi bilen İlim ehlidir. İşte bu şartlar­la Efendimizden başkasının sözleri, uyulması caiz olup, uyulması vacip olanlar kısmına girmez. Bu İşin en son noktası o âlimlerin sö­züne uymanın caizliğidir ki, Efendimiz dışın­da bir alimin sözü ile iman etmeyen Allah'a ve Rasûlüne asi olmuş sayılmaz. Hz. Muhammed @ ile beraber kimse hükmedemez... Artık her kim bir takım sözleri ve kaideleri kendi anlayışı ve yorumuna göre inşa edip kurarsa ümmete ona uymak vacip olmaz." (İbn-i Kayyım, Zadü'l-Mead, c. I, s. 5).

Bu gayeye erişmek için Müslüman âlimlerin birbirlerinin görüşlerine hürmet etmeleri ve anlayışlı olmaları gereği açığa çıkmaktadır. Onlar İslâm'ı Kur'ân ve Sünnet'in müsaade ettiği en son sahaya kadar genişletmişlerdir. Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğu­nu sürekli göz önünde bulundurarak görüşle­rini hiçbir zaman mutlak ve nihai kabul etme­diler. Böylece (görüşleri İslâm'ın temelleri ile çatışmadıkça) her türlü fikrin savunucusu İslâm kanatları altında yer bulmuştur.

İslâm'ın bu birleştirici ve özümseyici ruhu çok çarpıcıdır. İslâm eleştirmenlerinden Hol­landalı Hurgronje şöyle demiştir: "İslâm hu­kukunun gelişme tarihini okuduğumuz zaman görürüz ki, bir yandan her yüzyılda İslâm fı­kıh âlimleri, en ufak bir tahrik üzerine, bir­birine çatıp kâfir olduklarını ispatlamaya ka­dar giderler; diğer yandan da, aynı kişiler, gittikçe artan bir fikir birliğiyle, seleflerinin aynı tür anlaşmazlıklarını gidermeye çalışır­lar." (Nakleden, İkbal, a.g.e., s. 164).

Buna benzer olarak Gİbb de şöyle demekte­dir: "İslâm hukuku Müslümanların karakte­ristik tevhid arayışının pratik ifadesidir. De­ğişik ekoller ayrıntılarda farklı olsalar bile te­mellerde aynıdırlar. Ortaçağ İslâm Dünyasın­da sosya! ideallerin ve hayat yollarının çarpı­cı değişimi bu olayın işleyişinin sonucudur." (H. A. R. Gibb, Muhammadanism, s. 10).

Daha sonra Gibb şöyle devam etmektedir: "Kur'ân ve Sünnet, sıklıkla söylendiği gibi, İslâm hukuk araştırmalarının temeli değil yalnızca kaynağıdırlar. Gerçek temel bu kay­nakları kullanma usullerini belirleyen zihin­sel tavrın içinde araştırılmalıdır. O vakit, ilk soru "Kur'ân ve Hadiste ne var?" değil "Kur'ân ve Hadis niçin hukuk kaynağı kabul edilmiştir?" İkinci soru ise "Emirler nasıl anlaşılmalı ve uygulanmalı?" şeklinde olmalı dır. Kur'ân ve hadis yanılmaz kaynaklar ola rak kabul edilir, çünkü bunlar İslâm dinirm, temeli ve hüccetidirler şeklindeki bir cevaD bazı çevrelerde tartışma götürür bulunabiljr ancak nihaî sebebin metafizik ve a priori ol' duğu akılda bulundurulmalıdır. Bu mükem­mel olmamanın bir sonucudur. İnsan aklı sa­hip olduğu güçler vasıtasıyla iyi veya kötü­nün gerçek tabiatını ve hatta hakikatin ne ol­duğunu tamamen kavramada yetersiz kaldıih için bu inancı kabul etmek durumundadır Mutlak iyi ve kötü yalnızca peygamberler va­sıtasıyla iletilen İlâhi vahiy vasıtasıyla biline­bilir. İlâhi emir gereği Âdem'in yaratılışından beri bu peygamberler sürekli birbiri ardınca yer yüzünde bulunmuşlardır. Bu peygamber­lerin tebliğ ettikleri vahiy ilke olarak birbiri­ne denkti; ancak insanlığın gelişme safhaları­na uyum sağlayan tedrici değişimler geçir­mekteydi. Böylece her bir peygamber kendi­sinden bir önce gelenin şeriatım ya değişikli­ğe uğratmış, ya da iptal etmiştir. Kur'ân son vahiy kitabıdır ve bu nedenle inanç ve davra­nış konusunda en son ve mükemmel çözüm­leri de içerir." (H. A. R. Gibb, Mohammada-nism, s. 91).

Kur'ân'da sürekli akıl ve tecrübeye başvurul­masının tavsiye edilmesi ve insanların bilgi kaynakları olarak tabiat ve tarihin öne çıkarıl­ması İkbal'e göre peygamberliğin nihaî oluşu fikrinin değişik veçheleridir. (İkbal, a.g.e., s. 126).

Buna göre, peygamberlik Hz. Muhammed @ ile birlikte sona erdiğinden ve mükemmelliğe ulaştığından, fizikî ve sosyal vak'aları ilâhı ilim ışığı altında yorumlama kabiliyeti kazan­ma açısından Müslüman, Kur'ân ve Sünnet'in ve çevrelerindeki dünyanın iyi bir gözlemcisi olmak durumundadır. Meseleye bu noktadan bakılırsa, o vakit, İslâm peygamberinin ka­dim ve modern dünya arasındaki tarihî kav­şak noktasında durduğu görülecektir. Vahyin kaynağı sözkonusu olduğunda kadîm dünya­ya aittir; vahyin manası ve ruhu sözkonusu olduğunda modern dünyaya aittir. Hayat yeni yönelimine uygun bilgilerin diğer kaynakları-nı O'nda bulur. Belki de Müslümanların saf spekülatif felsefe ile ilgilenmekle yetinmeyip ilgilerini gözlem ve deneye yöneltmelerinin ve yeni bilgi kaynakları arayışına girmeleri­nin sebebi bu yeni ruhtur. Bu bilimin geliş­mesine yol açmıştır. Tecrübî metodun Avru­pa buluşu olduğunu varsaymak yanlıştır. Duhrİng bize, Roger Bacon'un bilim kavram­larının ünlü adaşınuıkinden çok daha kesin ve açık olduğunu söylemektedir. Roger Bacon eğitimini İspanya'daki Müslüman üniversite­lerinden başka nereden almış olabilir? (a.g.e.).

Ünlü müellif Robert Briffault Makİng ofHu-manity adlı eserinde şu tesbitlerde bulun­maktadır: "Bilimimizin Araplara borcu şaşır­tıcı buluşlar ve inkılâbı teorilerden daha da fazlasıdır; bilim Arap kültürüne çok daha faz­lasını, bizzat varlığını borçludur. Gördüğü­müz üzere kadim dünya bilim-öncesiydi. Yu­nanlıların astronomi ve matematiği hiçbir za­man tamamen Yunan kültürünün iklimine uydurulamamış yabancı malıydı. Yunanlılar sistematikleştirdiler, genellemeler yaptılar ve teorize ettiler, ancak meşakkatli araştırma ça­lışmaları, pozitif bilginin biriktirilmesi, bili­min dakik ve kesin metodları, ayrıntılı ve uzun süreli gözlem, tecrübi sorgulama Yunan mizacına tamamen yabancı şeylerdi... Avrupa bilimi denen şey yeni bir sorulama ruhunun, yeni araştırma, deney ve gözlem metodlarının ve Yunanlılarca bilinmeyen türdeki bir mate­matiğin geliştirilmesinin sonucudur. Avrupa dünyasına bu ruhun ve metodlarm tanıtımı !se Araplar tarafından gerçekleştirilmiştir." (Robert Briffault, Making of Hıımanity, Londra, 1928, s. 191). Şu gözlemlerde bulunmaktadır: "Muhamnıed'in ashabının ve kendine inananların Zihinlerinde bıraktığı izin canlılığı, ilk önce, kendisini, tabiatıyla dini hareket sahasında kültürel bir teşvik olarak göstermiştir. Yeni  özümsemek ve yaymak gayesiyle Arapların entellektüel hayatına sistem ve usûl girmiş oldu. Yeni ilim sahaları kuruldu; ha­dis, felsefe, tarih ve hepsinin üstünde fıkıh. Kişi yalnızca yüzyıl önce Medine'de mevcut olan entellektüel yoksulluk ve izolasyonu gö-zönünde bulundurduğunda hayretler içinde bırakıcı bir değişim gerçekleştiğini kabul edecektir. Hele bir de bu değişimin en ufak bir dış etkiye maruz kalmadan bizzat Araplar tarafından Hz. Muhammed @ tarafından atı­lan temeller üstüne inşa edildiği öğrenildiğin­de hayret daha da artar...

Bu çağın çok yönlü entellektüel faaliyetlerini bir kaç kelime ile ifade etmek güçtür. Klasik İslâmî ilimler'den tarih ve felsefe, seküler (modern) tarih ve edebiyatı kuşatacak derece­de geniştir. Yunan tıp ve matematik ilimleri bir tercüme eserler kütüphanesinde faydalan­maya hazırdılar; özellikle cebir, trigonometri ve optik bilimi Arap ve Fars âlimleri tarafın­dan geliştirilmişti. Coğrafya-belki de kültü­rün en değerli ölçüm aleti-bütün dallarıyla or­taya çıktı; siyasi, organik, matematiksel, ast­ronomik, tabiî bilimlerle İlgili, seyahatlere İlişkin coğrafya, çok uzak mesafelerdeki halkların ülke ve medeniyetleri hakkındaki bilgileri bile temin etmiştir." (Gibb a.g.e., ss. 6-8).

Ancak Müslümanların deney ve gözleme ya­kında ilgi duymaları iç (en/üs) ve dış iâfâk)

İyilik kapılarını açan, hakemlik yapan dünyayla ilgili çalışmalar yapmaları ve bun­ları temel bilgi kaynakları olarak kullanmala­rı, onların görüşünü dünya ile kayıtlı veya materyalist yapmamıştır. Onlar hayatın bu gereklerini bir ibadet anlayışı içinde büyük hakikatin tezahürleri olarak kabul etmişler ve onların İçinde kaybolmamışlardır.

Sonlu (fâni) olanı araştırmaları sonsuz (baki) olana inanmaları sonucunu doğurmuş­tur. Böylece, fizik dünya ile ilgili bilgileri ruhanî hayatta daha yücelere ulaşmak gibi ulvî bir fayda için kullanmışlardır. Bundan dolayı, isimleri bütün dünyada dillerde dola­şan Müslüman ilim öncülerinin aynı zamanda ilâhiyatçı olması tesadüf değildir. Dinî dü­şüncenin önderleri olarak, fizikî hâdiselerin ve toplumsal hayatın özlerini ortaya koymuş­lar: kendi görüş açıları doğrultusunda hayata geçirmişler, ve böylece onları İslâm tarafın­dan beyan edilen ruhanî sürecin bütünleyici bir parçası haline getirmişlerdir. Rom Lan-dau'nun ifadesi ile: "(Müslüman âlimler) dai­ma bir teoriyi denemeye can atarlardı ve hiç­bir zaman deney yapmaktan yorulmazlardı. Dinlerinin verdiği azimle motive olmuşlardı ama bilimsel araştırmalarında dogmaların kendilerine mani olmasına hiçbir zaman izin vermemişlerdir. Çünkü amaçları soyut değil pratikti, basitleştirmeye ve açıklığa kavuştur­maya ihtiyaçları vardı. Matematik başarıları­nın en bariz yönü şudur: dogmanın kendisine değil entellektüe] açıdan yetersiz olanların dogmaları tahrif etmesine karşıydılar." (Is-lamand the Arabs,ss. 170-171).

Hz. Muhammed @'in gelişiyle peygamberli­ğin nihayete ermesi geçmişle gelecek arasın­da mevcut bulunan boğazın açık bir şekilde köprüye kavuşması anlamına gelmektedir. Bütün müsltimaniarın itaat odağı Hz. Mu­hammed @'in şahsiyeti olmuştur. Üstelik, bundan ondöıt asır Önce Allah'ın insanlığa en son tebliğini Muhammed @ vasıtasıyla ulaş­tırmasından bu yana bu tebliğ insanlık için yaşayan bir ideal olarak korunmuştur ve ko­runacaktır. Bu tebliğ geçmiş ve hal arasındaki engelleri ortadan kaldırmış ve eski-yeni tartışmaları etrafındaki meseleleri halletmiş­tir. Peygamberliğin nihayete ermiş olması bizlere geçmiş ve hâl arasında farklılık gibi gözüken şeyin bir göz aldanması olduğunu onların bir ve aynı şeyler olduğunu göster­miştir. İnsanlık İlâhi Nûr'un aynı kaynağın­dan ışık almaya devam etmektedir: Hz. Mu­hammed @.

Yukarıdaki tartışmadan açıkça anlaşıldığı gi­bi imanın bu şartı -peygamberliğin sona erdi­ği inancı- yalnızca doğaüstü öneme sahip bir dogma değildir. Bu inancın toplumsal etkileri olmuştur ve İslâmi medeniyetin oluşturulma­sında Önemli rol oynamıştır. Müslümanların önüne Hz. Muhammed @'in şahsiyetinde so­mutlaşan bîr mükemmellik modeli getirilmiş­tir. Bu model onların zaman ve mekandaki değişikliklerden etkilenmeyen bir ahlâkî ve manevî değer standartma kavuşmalarına sağ­lar. Bu model değişik çağlardaki değişik ırk ve renkteki insanları bir ümmet halinde bü-tünleştirmiştİr. İnsanların entellektüel merak duygularını harekele geçirmiş ve farklı bir kültürel kimliğin temelini atmıştır. Ünlü manzum eseri Rumuz-i Behudi'd& İkbal, İslâm ümmeti için Hz. Muhammed @'in hâîeme'n-nebiyyîn oluşu fikrinin hayati önem taşıdığını ümmetin bir ferdi olarak şöy­le İfade etmiştir: (Hz. Muhammed @'İn) Pey­gamberliği bizim sistemimizin, dinimizin ve hukukumuzun temelidir. Çeşitlilik İçinde bir­lik oluşturur ve bizleri, İnsanlığa barış mesajı sunmak üzere bir araya gelmiş, sıkı ilişkiler ağma sahip, bir cemaat şeklinde kaynaştırır. Bu birleştirici, hayat verici fikrin elimizden gitmesine izin verirsek, bu bizim bir millet olarak yokoluşumuz anlamına gelir. Çünkü bu bize dinamik bir görünüm ve gaye birliği temin eden merkezdir.""

Bundan dolayı hâteme'n-nebiyyhı Allah'ın insanlar üzerine olan nimetidir. İbn-i Kesîr "bugün size dininizi bütünledim" âyetinin an­lamını meşhur tefsirinde şöyle açıklamakta­dır: "Allah'ın ümmetee en büyük nimeti dini

biitünlemiş olmasıdır. Bu sayede İslâm üm­meti ne İslâm'dan başka bir dine, ne de Mu hamnıed @'den başka bir peygambere ihtiyaç duymamaktadır. Hz. Muhammed @ bütün in­sanlığa rehberlik etmek gayesiyle gönderil­miş hâteme'n-nebiyyîn'dır." (İbn-i Kesîr; fefsir-i Kur'âni'l- 'Azîm, c.H, s. 12).

Hz. Peygamber @ o karakteristik açık sözlü üslûbu ile peygamberliğin sona erişinin nasıl bir nimet olduğunu şöyle açıklamıştır: "Allah sizi İslâm ve Muhammed vasıtasıyla (sırat-ı müstakim için gerekli rehberlik arayışı ile il­gili) herşeyden âzâd etmiştir." {Buharı, Kitâ-bu'1-İ'tisâm bi'1-Kitâb ve's-Sünne).

 

KISIM 3

 

HZ. MUHAMMED @: SON PEYGAMBER

 

Nübüvvetin Sona Erişi: İnsanlık İçin Bir Nimet

 

İlâhi hikmet insanlık kemâle erişince pey­gamberliği sona erdirmeye karar verdi. İnsa­noğlu yüzyıllar boyunca pek çok sebeplerden dolayı cehalet bağı ile oldukça dar bir çerçe­ve içinde yaşadıktan sonra, şimdi bilginin ge­niş ve açık dünyasına, entellektüel gelişme ve evrensel dayanışma dönemine geçmiş ve ta­biatın sırlarım anlamaya hazır hale gelmişti. Aile, kabile, ırk, renk ve ülke kavramları ye­rine, kozmik aşkınlık ve insanlığın bir bütün olduğu anlayışına varılmaya başlanmıştır. Semavî rehberiyet ve ortak çaba göstermenin faydalan sayesinde aydınlanma ve eğitim yo­luyla insanhğın felah ve refahını engelleyen bütün bölücü güçlerin üstesinden gelinmesi beklenmektedir. Şimdi, bu hayatî merhalede, insanlık, hayatını Sonuncu Peygambere gelen vahyin ışığında, ona iman ederek ve daha ön­ceki vahiyleri tamamlayan, koruyan ve tasdik eden Kitab'ın sunduğu kural ve kanunlara uyarak inşa etmek durumundadır. İşte bu ger­çekleştikten sonra insanlığın İlerlemesi kendi çabalarına, düşünce ve gayretine ve bu ümm-ü'l-Kitab'm aydınlığında ileri yürümesine bağlıdır.

Tarih, insanların, yalancı peygamberlerin ve kâhinlerin sahip oldukları iddiasında bulun­dukları mucizevî güçler ve vahiyler hakkında yargıda bulunurken, karşı karşıya kaldıkları karmaşa ve fesada şehadet etmektedir. Sıklık­la bütün bir cemiyet böyle sahtekarların se­bep oldukları felâketler yüzünden anarşiye düşmüşler ve enerjilerini bu dertlerden ko­runma uğruna sarf etmişlerdir.

Allah'ın sâdık bir elçisinin gelişi ise herhangi bir siyasî reformcunun ortaya çıkışı gibi de­ğildir ve bu reformcuları reddetmek ilâhi cezaya ve gazaba müstehak olmayı gerektir­mez. İtaate davetleri Allah'ın rızası veya ga­zabı ile ilgili olmayan diğer ülke ve topluluk liderlerinin aksine peygamberler doğruluk ve adaletin ölçülerini ortaya koyan kimselerdir. Onların davetine karşı çıkmak dalâlet ve kö­tülükle ittifak etmek anlamına gelir; peygam­berler halklarına ilâhi adaleti dağıtan kimse­lerdir. Önceki milletler, Kur'ân'm buyurduğu üzere, dinsizce hareket etmeleri ya da ahlâkî çöküş ve müsriflikleri dolayısı ile değil, pey­gamberlerini inatla reddettikleri ve onlara küstahça davranışlarda bulundukları için helak olmuşlardır. Kur'ân'ın kötü zihniyetli insanların peygamberlerine karşı giriştikleri çirkin hareketleri sayısız âyetlerde dile getir­miştir. Bunların bir kaçı aşağıdadır:

"...her ümmet, kendi peygamberini ortadan kaldırmak çabasında bulundu ve hakikati yok etmek için, bâtıla dayanarak, mücadelesini-sürdürdü. Biz de onları yakalayıverip yok et­tik; bir gör, onlara verdiğim ceza nasıl oldu? (40: 5).

"...bir ümmete ne zaman peygamber geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri peşin­den yok edip hepsini birer efsane yaptık. İnanmayanlar topluluğu rahmetten ırak ol­sun." (23: 44).

"O peygamber: 'Rabbim! Beni yalancı saymalarına karşılık bana yardım et!' dedi. Allah da: 'Az sonra pişman olacaklar!' buyurdu. Gerçekten onları bir çığlık yakaladı ve onları süprüntü yığını hâine getirdik. Haksızlık eden topluluk rahmetten ırak olsun." (23: 39-41).

"Andolsun ki senden önce de birçok peygam­berler alaya alınmışt., onlarla eğlenenleri ala­ya aldıkları şey mahvetti." (6: 10).

"Andolsun ki senden önce de nice peygam­berler alaya alınmıştı. İnkâr edenleri önce er­teledim, sonra cezalarım verdim. Cezalandır­mam nasıldı?" (13: 32).

"Hepsi peygamberlerimi yalanladı da azabı hakettiler" (38: 15).

"Biz, hiçbir kasabayı uyarıcılar göndermeden helak etmedik." (26: 208).

Peygamberliğin sona erişi insanlığı belirli aralıklarla girdiği sıkıntılı durumlardan kur­tarmıştır. Her sâdık peygamber bütün insanlı­ğı kurtaran ilkeleri getirdiğinde, insanlar onun sıdkiyetini anlamak için bütün işlerini bırakmak durumunda idiler. Bu sürecin sona ermesi daima güç bir iş olan bu çabadan İn­sanlığı kurtarmıştır. Peygamberler hâlen geli­yor olsa idiler, her yeni peygamber müritle­rinden itaat talep edecek ve kendisine karşı çıkanları küfürle niteleyerek onlarla sonuna kadar savaşacaktı; mevcut dinlerden ayrı bir cemaat oluşturacak ve dünya halâ bu çeşit kavgalarla meşgul olacaktı. Yücelerden gön­derilmiş Allah elçileri olduklarını iddia eden­lerin çoğu kesinlikle aykırı kişiler, sahtekâr veya güç ve iktidar peşinde olan hırslı kimse­lerdir yada güçlü bazı kimselerin kullandıkla­rı bir araçtırlar. Böylesi niyetleri bulunmayan iyi niyetli sahte peygamberlerin de kendi ce­haletleri, yanlış-yönlendirici meditasyonları ve yanlış bir takva ve zühd anlayışı neticesin­de bu yola sevkolundukları görülecektir. Geçmişte dünya her nevi sahte peygamberler görmüştür. Onların haksız iddialarda bulun­dukları genişleyen tecrübelerimiz ve bilgimi­zin ışığında günümüzde kolayca anlaşılmak­tadır, insan psikolojisine daha derinlemesine nüfuz edildikçe ve siyasî entrikacıların gizli amaçlan daha iyi anlaşılmaya başladıkça bu iddialar artık yankı bulmamaktadır.

 

Yalancı Peygamberlerin Yol Açtığı Kafa Karışıklıkları

 

Eski Ahit, kadim zamanlarda Yahudi toplu­munu bu tip yalancı peygamberlerin nasıl meşgul ettiğini ve bunların ne çok sayıda ge­lip geçtiğini bize aktarmıştır. Ben-İ İsrail'in Kutsal Kitapları, bu yalancı peygamberlere karşı ihtarlarla doludur.

"İşte ben yalancı düşlerle peygamberlik edenlere karşıyım, Rab diyor, ve onları anla­tıyorlar, ve yalanları ile ve boş övünmeleri ile kavmimi saptırıyorlar; ve onları ben gönder­medim, ve onlara emretmedim; ve bu kavme hiç faideleri yok." (Yeremya, 23:32).

"Ve size gelince, peygamberlerinizi, ve falcı­larınızı, ve düşlerinizi, ve müneccimlerinizi ve efsuncularımzı dinlemeyin, onlar ki, size: Babİl kralına kulluk etmiyeceksiniz, diye söylüyorlar; çünkü onlar sizi toprağınızdan azaklaş tirsini ar ve ben sizi süreyim de yok olasınız diye size yalan peygamberlik ediyor­lar." (Yeremya, 27: 9-10).

"Ve bana Rabbin şu sözü geldi: Ademoğlu, peygamberlik eden İsrail peygamberlerine karşı sen peygamberlik et, ve kendi yürekle­rinden peygamberlik eden adamlara de: Rab Yehova şöyle diyor: O ahmak peygamberle­rin vah başına! Onlar ki kendi ruhları ardınca yürüyorlar, ve bir şey görmemişlerdir." (He-zekiel, 13: 1-3).

"Memlekette şaşkınlık ve dehşet oldu; pey­gamberler hile ile peygamberlik ediyorlar ve kâhinler onların eli İle hâkim oluyorlar; kav­mim de böyle seviyor; ve bunun sonunda ne yapacaksınız?" (Yeremya, 5: 30-31).

'Çünkü İsrail'in Allah'ı, orduların Rabbi şöy­le diyor: Aranızdaki peygamberleriniz ve fal­cılarınız sizi aldatmasınlar; ve gördüğünüz rüyalara kulak vermeyin. Çünkü onlar size Benim ismimle yalancı peygamberlik ediyor­lar; onları ben göndermedim." (Yeremya, 29: 8-9).

"Ve anladım, İşte onu Allah göndermemişti; fakat bu peygamberliği bana karşı söylemişti; ve Tobiya ve Sanballat onu ücretle tutmuşlar­dı. Bunun için ücretle tutulmuştu, ta ki, kor­kayım da öyle yapayım ve suç işleyeyim ve beni çekiştirmek için ellerine kötü bir haber geçsin." (Nehemya, 6: 12-13).

Yahudilerin tarihi, Eski Ahit toplandıktan sonra da Yahudi toplumunda sahte peygam­berlerin ortaya çıktığım göstermektedir. Bu kimselerin büyük bir çoğunluğu Yahudilerin bir çok sıkıntıya, tekrarlayan kuraklık ve fe­laketlere maruz kaldıkları ve halkını yeniden eski güzel günlere döndürecek, düşmanları kahredecek ve kaybettikleri güç ve şerefi kendilerine iade edecek bir Mesih bekledikle­ri dönemlerde ortaya çıkmışlardır. Yahudi milletinin bu mesih inancı onların en kötü günlerde bile kendilerine güven duymalarını temin etmekle birlikte bencil kâhinler ve ya­lancı peygamberler bu durumu kendi çıkarla­rı uğruna kullanmışlardır. Pek çoğu kendi şahsî menfaatleri için peygamberlik İddiasm-da bulunmuş, yeni gruplar oluşturmuş; halka eski putperest ibadet şekillerini yeniden tanı­tarak onları yanıltmışlar ve tam bir ahlâkî çöküntü ve sapkınlığa sebep olmuşlardır. Hal­kın sahih inançlarım terk etmesine yol açmış­lardır. Bu durum tabiatı ile iyi niyetli Yahudi âlim ve din adamlarının endişe duymasına neden oldu. "Tarihî Amerikan ve İngiliz Ya­hudi Toplulukları" üyesi olan Albert M. Hyamson bu yalancı-Mesihler ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Yahudi devletinin ba­ğımsızlığını en son kaybedişinden şu son bir kaç nesil öncesine değin, Yahudi tarihi pek çok kendiliğinden menkul Mesih'in gelip geçmesine şahit olmuştur; Diaspora'nm (Ya­hudilerin bağımsızlıklarını kaybettikten sonra dünyanın dört bîr yanına dağılması) en karan­lık dönemlerinin yalancı peygamberleri, ken­dilerini Yahudi ırkının atalarının sürgün edil­diği topraklara dönüşüne adamış, kendiliğin­den ortaya çıkan önderler de bu geçit resmi­nin içinde sürekli yer almışlardır. Özellikle ilk dönemlerde Mesih'in ortaya çıkışının ar­dından isyan ve ayaklanmalar başlamış ve Mesih sıklıkla Yahudi karşıtı zulümün yay­gın olduğu yerlerde zuhur etmiştir. Daha son­raki dönemlerde ise Mesihlik hareketleri da­ha ziyade siyasî bir mahiyet arzetmiştir. Bu ayaklanmaların dinî yönü çok az istisnalar hariç mevcut değildi; ama pek çok kereler fa­aliyetini tanıtma endişesindeki yeni öğret­men, nüfuzunu dinî yenilikler getirmek yolu ile artırmayı düşünerek Yahudiliğin temel öğretilerinde tahrifat yapmış; bu da sonuç olarak Yahudiliğe büyük zararlar vermiştir. Bazen yeni mezhepler ortaya çıkar bazen de İslâm ve Hıristiyanlıkla ilgili inançlar bütü­nüyle Yahudilik üzerine uyarlanmıştır." (Encyclopaedİa of Religions and Ethics, c. VIII, s. 581).

Hıristiyanlık çağının açılışı da şahsî, siyasî, ekonomik ve mezhebi çıkarlara bağla olarak sahte-peygamberlerin sıklıkla zuhur etmesine şahitlik etmiştir. Yeni Ahifm bazı bölümleri bu sahte peygamberler ve bunların yol açtığı kötülükler ile ilgilidir: "O günlerde Yeruşâlim'den Antakya'ya bazı peygamberler indiler. Bunlardan Agabus adlı biri kalkıp bü­tün dünya üzerinde büyük bir kıtlık olacağını Ruh vasıtası ile bildirdi; bu da Klavdiusun günlerinde oldu." (Resullerin İşleri, 11: 27).

"Orada bir çok günler geçirirken, Agabus de­nilen peygamber Yahudiyye'den indi. Ve bize gelip Pavlus'un kuşağını aldı; kendi ayakları­nı ve ellerini bağlayıp dedi: Ruhül Kudüs şöyle diyor: Yeruşâlimdeki Yahudiler bu ku­şağın sahibini böyle bağlayıp Milletlerin eli­ne vereceklerdir." (Resullerin İşleri, 21: 10-11).

"Yalancı Peygamberlerden sakının; onlar size koyun esvabında gelirler, fakat iç yüzden ka­pıcı kurtlardır." (Matta, 7: 15).

"Fakat övündükleri şeyde bizim gibi bulun­sunlar diye, fırsat arayanlardan fırsatı kesmek için, yapmakta olduğum şeyi de yapacağım. Çünkü bu gibi adamlar sahte Resuller, hileli işçiler, Mesih'in Resulleri suretine girenler­dir." (Pavlusun Korintoslulara İkinci Mektu­bu, 11:12-13).

"Ey sevgililer, her ruha inanmayın, fakat Al­lah'tan mıdır diye, ruhları imtihan edin; çün­kü dünyaya çok yalancı peygamberler çık­mışlardır." (Yuhannanın Birinci Mektubu, 4: 1).

"Fakat şehirde sihirbazlık eden, kendisini bü­yük bir adam göstererek Samiriyye ahalisini hayrete düşüren Simun adlı biri vardı ve Al­lah'ın Büyük denilen kudreti budur, diyerek küçükten büyüğe herkes ona dikkat ederler­di." (Resullerin İşleri, 8: 9-10).

"Pafos'a kadar bütün adayı dolaştıktan sonra, Baryeşu denilen bir sihirbaz Yahudi'yi, bir yalancı peygamberi buldular." (Resullerin İş­leri, 13: 6)

"İsa cevap verip onlara dedi ki: Sakın kimse sizi saptırmasın çünkü bir çokları: Mesih be­nim diye benim ismimle gelip birçoklarını saptıracaklar." (Matta, 24: 4-5).

"Onları meyvalanndan tanıyacaksınız. İnsan­lar dikenlerden Üzüm, yahut deve dikenlerin­den incir toplarlar mı?" (Matta, 7: 16).

"Çünkü bu gibi adamlar, sahte Resuller, hileli işçiler, Mesih'in Resulleri suretine girer. Ve şaşılacak şey değil, çünkü şeytan kendisi nur meleğinin suretine girer." (Pavlusun Korin-toslulara İkinci Mektubu, 11: 13-14).

Hz. İsa'dan sonraki iki yüz yıl boyunca muci­zeler gösterdiğini iddia eden ve çeşitli kera­met ve kehanetleri ile cahilleri kendilerine celbeden sahtekârların sayısı Öylesine çoktu ki, Hıristiyan kilisesi birlik ve imanını muha­faza etmekte zorlanmaya başlamıştır. Bu du­rumu Hartford Teoloji Fakültesi Greko Ro­men ve Doğu Kiliseleri Tarihi profesörü Ed-win Knox Mitchell "Hıristiyanlıkla Sahte Peygamberlik" adlı makalesinde şöyle ele al­mıştır. "Bu yalancı peygamberlerin yüce hik­met sahibi kişilermİş gibi davranmaları kili­seler ve kiliselerin önderleri arasında konum­larım tehdit eden hareketler olarak algılandı ve güvensizlik yarattı. Ancak bu ilk dönemde sahte -vahiy sahiplerini baskı altına alabile­cek bir 'disiplin şekli' mevcut değildi. Bu 'manevî kıymetleri' ölçecek ve deneyecek belli bir standart yoktu. Ancak daha sonra ki­liseler hayat tarzlarını değiştirecek bu sapma­lardan kendilerini koruyacak ölçüleri buldu­lar, bulamadıklarında ise oluşturdular. Bu ko­nuda gerek konsüller esnasında gerekse fer­den ilk başvuru kaynağı havarilerdi. Onlar bu konudaki hükümleri Rabbin sözleri ve İsa'nın zihniyetine göre veriyorlardı... Hiyerarşik ki­lise kurumlaşması sağlam bir doktrin oluştu­rabilmek ve imana yabancı yeni ve garip dü­şüncelere karşı bir set çekebilmek gayeleri ile desteklendi ve onaylandı. Hermas Pastor (Mana xi ve xii) ve Ignatius (Eph. vii, ix ve xvi, Mag, viii, Trd vi, Phil ii, iii, Symr iv, vii ve Pol iii) sahte peygamber ve âlimlere karşı uyarı ve öğütlerle doludur; ve Ignatius piskoposlara itaat edilmesi hususunu özellik­le önermektedir. Sağlam bir inancı koruma­nın bu şekilde mümkün olacağına inanıyordu. Clement te buna benzer olarak Kilisenin bir­liğini ve saflığını muhafaza etmede piskopos­lara (presbiterler) dayanmaktadır. (1 ve Cor. xlii-xliv). Ancak buna rağmen sahte-peygamberlik iddiaları tamamen ortadan kaldırılama-dı ise de geriletilebilmiş ve Kilise'de önde gelen bazı kimselerce biraz düzenleme altma alınabilmiştir. Didache bize, genelde karşı çıkılmasına ve lânetlenilmesine (xi-7-12) rağ­men Suriye'de (veya Mısır'da) hâlâ kehanet ve sahte peygamberliğin serbest ve iyi bilinen bir olay olduğunu bildirmektedir. Ancak bu akımların modası artık geçmiştir, çünkü bu tip aykırı düşüncelere karşı genel bir güven­sizlik ve muhalefet yaygın bir hâl almıştır. Gnostikler de peygamberlere ve kiliselere sa­hip olmuşlardır. Ayrıca her Hıristiyanın Al­lah vergisi yeteneğini din konusuna uyarlaya­bileceği şeklindeki ilk dönem Hıristiyan şart­larının diriltilmesi yönünde çabalar varola-gelmiştir.

Kiliseler artık bu konuda savunmaya geçmiş­ler ve havarilerden aldıkları mirası muhafaza için işbirliği geliştirme yollarını araştırmaya başlamışlardı. Eldeki en etkili vasıta ise kon­süllerde ortak hareket edilmesi idi. Bu düşün­ce piskoposları bir araya getirmiş, prestij ve güçlerini artmıştır. İsa'nın sözlerine başvurul­duğu kadar havarilerin söz ve yazıları ile Es­ki Ahitten de faydalanılmış ve bunun bir düşünce standartı getireceği lehinde fikirler oluşmuştur. Oluşan bu yeni külliyat sayesin­de, yeni peygamberlik iddiaları yazılı kayıtla­rın baskısı altına alınmış ve yeni söylemler üretmekten ziyade eski nebevî telâkkileri yo­rumlamak tercih edilir olmuştur. Bu arada ikinci yüzyıl itibarı ile bütün istikrarsız ve arada sırada zuhur eden keramet, kehânet ve üstün yeteneklere de itibar edilmez olmuş ve bütün bunlar her bir kurumlaşmış kilisenin baskısı altında ve onlara tâbi olarak kalmış­tır." (Encydopaedia of Religions and Ethics: c. X, s. 383).

 

Nübüvvetin Zirvesi

 

İslâm peygamberine gönderilen kâmil ve ni­hai ilâhi rehberlikle birlikte nübüvvet zinciri­nin sona ermesi son derece mantıki ve kaçı­nılmaz bir hadisedir. Akide ve hukuk, ferdi ve toplumsal davranış normları Son Peygam­ber tarafından nihaî olarak ve kapsamlı şekil­de tam ve uygun ilkelerle yerleştirilmiştir. Bu ilkeler ışığında her ülke ve her devirde sağ­lıklı ve İlerlemeci bir toplum inşa etmek mümkündür. Aynı zamanda, böyle tesis edil­miş bir toplumda ferde hiçbir baskı uygulan­maksızın tam bir hürriyetin tanınmasına da müsait bir ortam hazırlanır. Böyle bir top­lumda ferdin şahsiyetinin gelişmesi ve maneviyatının mükemmelleşmeği bütün bir toplumsal grubun İlerlemesi ile ortaklaşa bir şekilde yürür. Fert, toplumsal nizamda eksik olan ve fıtri yeteneklerine zıd olan hiçbir dü­zenleme bulamaz. Bu durum daima zamanlar üstü olan İslâm hukukuna bağlı kalmakla olur. İlâhi hikmet bu kanunda somutlaşan fert ve toplumun birbirlerinin gelişmesine engel olmayacak tarzda biraraya gelme örneğini or­taya koymuştur.

Bu geniş kainat, onun varlığını devam ettiren kanunlar ve insanın geçmiş ve şimdiki konu­mu hakkındaki bilgilerimiz, Allah'ın her şeyi adalet dahilinde ve bir denge üzerinde yarat­tığını bize ispat eder. Bazı durumlarda göz­lemlediğimiz dengesizlik ve istikrarsızlıklar ise tabiî hâdiseleri ve onların sırlarını yanlış algılamamız veya bu konular hakkındaki bil­gi yetersizliğimiz nedeni iledir. İnsan davranışlarını düzenleyen kanunları idrak etmek ve kavramak için ise kâinatın zahirî ve fizikî te­zahürlerini anlamak için gerekenden çok da­ha keskin bir his ve algılama yeteneği gere­kir. Çünkü insan davranışı bâtını teşkil eder, ruhun mündemiç özüdür; fizik dünya ise bu­nun zahire yansımasıdır. Hz. Muhammed @'in nübüvveti insan kalbinin bütün gizli noktalarını açığa çıkardığı için İlâhi rehberlik yolunun zirve noktasını teşkil etmiştir. Ondan sonra yeni bir Allah elçisinin çıkması bu ne­denle bizzat âdetullah'a aykırıdır ve insanlığı bir diğer gereksiz imtihana sokmuş olurdu.

 

İslâm'ın Hayatiyeti

 

Hiçbir insan, Hz. Muhammed @'in güneş gi­bi parlayan rehberiyetîni takip ettiği takdirde, manevî mükemmeliyete, Allah'ın dostluğunu kazanma mertebesine, nefis ve ahlâk terbiye­sine ulaşamadığını iddia edemez. Böyle bir şey olmuşsa, o, kişinin sabırsızlığı, korkaklı­ğı, maddiyata düşkünlüğü veya İlâhi kelâm ve nebevî emir ve yasaklar konusundaki ce­haleti nedeniyle gerçekleşmiştir. Kişi ihlaslı ve samimi ise İslâm onu nübüvvete yakın olan veliyullah derecesine dek yükseltebilir.

İslâm'ın bu özelliklerinin işaret ve alâmet-İ farikası, mucizelerle dolu Kur'ân, hayat ve dinamizm dolu namaz'du. Her çağda insan­lar bu vasıtalar sayesinde en akıllı ve yete­nekli kimselerin bile erişemiyeceğİ yücelikle­re varmışlardır. Bu saf gönüllü insaniar İslâm'da daima çok sayıda varolagelmişler-dir. Faziletli hayatları, insanlara ve Allah'a olan sevgilerinin davranışlarında tezahürü ile Müslümanlar İçin daima yeni bir nebevi reh­berliğe gerek duyurmayacak bir örneklik teş­kil etmişlerdir. İnsanları daima Allah'a İtaat, namaz ve Allah yolunda gayret göstermek yoluyla İlâhi emirlere uyum içinde olmaya teşvik etmişlerdir. Bunu emreden âyetin canlı numuneleri olmuşlardır: "Allah'ın uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, atanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorhık kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, oeygamberin size şahit olması, sizin de in­anlara şahit olmanız için size müslüman adı­nı veren O'dur. Artık namaz kılın, zekât ve­rin Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" (22: 78).

İslâm'ın kökleşmiş bir niteliği de kendi özüne aykırı her şeye isyan etme temayülüdür. İnsanî değerlere zararlı tavır ve sapkınlıklara karsı mücadele; kötülük, zulüm ve baskıcı güçlerle savaş, İslâm'ın bu dahilî kudretinden gelmektedir. Bu tavır İslâmî ahlâk ilkelerini ayakta tutmakta ve öne çıkarmaktadır. Bu kudret, hakikatin, zorba hükümdar karşısında dile getirilebilmesini, kişinin şahsî hırs ve ne­vasından vazgeçmesini, makamı, mevkisi ve hatta hayatı pahasına bütün İslâm inancını yok edebilecek bidat ve sapkınlıklara karşı çıkmasını da temin eder.

Allah'ın Kitab'ı müminlerin hakikat ve adalet konularında sebatlı olmalarını; anne-baba ve akrabalarının aleyhine olsa bile doğruyu söy­lemelerini, iyilik ve takvada yardımlaşmaları­nı; günah ve sapkınlıktan kaçınmalarını; Al­lah yolunda cihad etmelerini; doğruyu emir ve kötülüğü yasaklamalarını; Allah'ın ve O'nun dostlarının rızasını aramalarım; şeyta­na uymamalarını ve âhireti dünyaya tercih et­melerini tavsiye buyurmuştur. Hz. Muham-med @'in fiilî ve kavlî sünneti de aynı kalıpta şekillenmiştir ve her insanı doğru yola uyma­ya, azgınlık ve sapkınlıktan sakınmaya; kötü­lüğe karşı gücü ve yeteneği nispetinde eli, di­li ve kalbi ile karşı çıkıp mücadele etmeye davet etmiştir. Allah düşmanları ile işbirliği yapan ve hakiki imanı yıkmaya uğraşanlara ise ceza ihtarında bulunmuştur. Bu tarz ha­disler pek çok sayıdadır ve her devirde, İslâm tarihinin her kritik dönemecinde reformculara Islâmî ilkeleri kanlarının son damlasına kadar savunmak yönünde daima kuvvet vermiştir.

iman edenlerden, Allah'a verdiği ahdi yeri­ne getiren kimseler vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir." (33: 23).

Allah'ın Kitabı böylece İslâm ümmetini kötü­lük ve cehaletten korur, kalplerini hakikat ve fazilet ruhu ile canlandırır, zayıf ve takatsiz­lere güç ve cesaret verir.

 

İslâm'ın Ezelî Tazeliğinin Esrarı

 

"Tarih boyunca İslâm davetinin ışığının ka­rarması ya da ilkelerinin küfürle örtülmesi vaki olmamıştır; İslâm şuuru saflığını kaybet­miş bir inanca tâbi olma durumunda hiç kal­mamıştır. Bu inancı saptırmak ve yanıltmak gayretlerine karşı birileri daima mukavemetle durmuştur. Tarih, İslâm'a bir süre tehlike teş­kil etmiş ancak şimdi adı sanı duyulmayan pek çok hareketi kaydetmiştir. Bugün Kade-riyye, Cehmiyye, Mutezile, Kur'ân'm Mahluk oluşu, Vahdet-i Vücud,Dww İlâhî vb. akım­ların ne anlama geldiğini çok az kişi bilir. Halbuki bu terimler bir zamanlar arkalarında kendilerine destek olan güçlü iktidarların da yardımıyla çok önemli düşünce akımları idi­ler. Ancak nihaî olarak İslâm hepsine üstün­lük sağlamıştır. Bu güçlü hareketler bugün yalnızca felsefî risalelerde yer alan sıradan fi­kir akımlarıdır. Gayrislâmî düşüncelere karşı İslâmî ruhu korumak için mücadele geleneği İslâm'ın kendisi kadar eski bir olaydır." (Sa-viours oflslamic Spirit, c. I, s. 11).