Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 6.4 - 6.Cilt

Hadis No. 67. 1

Hadis No. 68. 1

Hadis No. 69. 1

Hadis No. 70. 1

Hadis No. 71. 1

Hadis No. 72. 1

Hadis No. 73. 1

Hadis No. 74. 2

Hadis No. 75. 2

Hadis No. 76. 2

Hadis No. 77. 2

Hadis No. 78. 2

Hadis No. 79. 2

Hadis No. 80. 2

Hadis No. 81. 2

Hadis No. 82. 2

Hadis No. 83. 3

Hadis No. 84. 3

Hadis No. 85. 3

Hadis No. 86. 3

Hadis No. 87. 3

Hadis No. 88. 3

Hadis No. 89. 3

Hadis No. 90. 3

Hadis No. 91. 3

Hadis No. 92. 3

Hadis No. 93. 3

Hadis No. 94. 4

Hadis No. 95. 4

Hadis No. 96. 4

Hadis No. 97. 4

Hadis No. 98. 4

Hadis No. 99. 4

Hadis No. 100. 4

Hadis No. 101. 4

Hadis No. 102. 5

Hadis No. 103. 5

Hadis No. 104. 5

Hadis No. 105. 5

Hadis No. 106. 5

Hadis No. 107. 5

Hadis No. 108. 5

Hadis No. 109. 5

Hadis No. 110. 5

Hadis No. 111. 5

Hadis No. 112. 5

Hadis No. 113. 5

Hadis No. 114. 5

Hadis No. 115. 5

Hadis No. 116. 5

Hadis No. 117. 5

Hadis No. 118. 5

Hadis No. 119. 5

Hadis No. 120. 5

Hadis No. 121. 5

Hadis No. 122. 5

Hadis No. 123. 5

Hadis No. 124. 5

Hadis No. 125. 5

Hadis No. 126. 5

Hadis No. 127. 5

Hadis No. 128. 5

Hadis No. 129. 5

Hadis No. 130. 5

Hadis No. 131. 5

Hadis No. 132. 5

Hadis No. 133. 5

Hadis No. 134. 5

Hadis No. 135. 5

Hadis No. 136. 5

Hadis No. 137. 5

Hadis No. 138. 5

Hadis No. 139. 5

Hadis No. 140. 5

Hadis No. 141. 5

Hadis No. 142. 5

Hadis No. 143. 5

Hâtmü'n-nübüvvet Fikrine Şehadet Eden Diğer Hadisler 5

Hadis No. 144. 5

Hadis No. 145. 5

Hadis No. 146. 5

Hadis No. 147. 5

Hadis No. 148. 5

Hadis No. 149. 5

Hadis No. 150. 5

Hadis No. 151. 5

Hadis No. 152. 5

Hadis No. 153. 5

Hadis No. 154. 5

Hadis No. 155. 5

Hadis No. 156. 5

Hadis No. 157. 5

Hadis No. 158. 5

Hadis No. 159. 5

Hadis No. 160. 5

Hadis No. 161. 5

Hadis No. 162. 5

Hadis No. 163. 5

Hadis No. 164: 5

Hadis No. 165. 5

Hadis No. 166. 5

Hadis No. 167. 5

Hads No. 168. 5

Hadis No. 169. 5

Hadis No. 170. 5

Hadis No. 171. 5

Hadis No. 172. 5

Hadis No. 173. 5

Hadis No. 174. 5

Hadis No. 175. 5

Hadis No. 176. 5

Hadis No. 178. 5

Hadis No. 179. 5

Hadis No. 180. 5

Hadis No. 181. 5

Hadis No. 182. 5

Hadis No. 183. 5

Hadis No. 184. 5

Hadis No. 185. 5

Hadis No. 186: 5

Hadis No. 187: 5

Hadis No. 188: 5

Hadis No. 189. 5

Hadis No. 190. 5

Hadis No. 191. 5

Hadis No. 192. 5

Hadis No. 193. 5

Hadis No. 194. 5

Hadis No. 195. 5

Hadis No. 196. 5

Hadis No. 197. 5

Hadis No. 198. 5

Hadis No. 199. 5

Hadis No. 200. 5

Hadis No. 201. 5

Hadis No. 202. 5

Hadis No. 203. 5

Hadis No. 204. 5

Hadis No. 205. 5

Hadis No. 206. 5

Hadis No. 207. 5

Hadis No. 208. 5

Hadis No. 209. 5

Hadis No. 210. 5

Yukarıda Zikredilen Hadislerde Hâtmü'n-nübüvvet't Deliller 5

KISIM 6. 5

SAHABENİN DİLİNDEN HÂTMÜ'N-NÜBÜVVET. 5

İcmâ Ve Önemi 5

Hâtmü'n-Nübüvvet Ve Bu Görüşün Reddine Karşı Ashabın İlk İcmaı 5

Sonuçlar 5

Diğer Sahte Peygamberler Ve Selef-İ Sâlihîn'in Tavrı 5

Ashab Ve Tâbiûnunhâtmü'n-Nübüvvet İle İlgili Delilleri 5

Hadisçiler (Muhaddisûn) 5

Müfessirler (Müfessirûn) 5

Fakihler (Fukaha) 5

Sûfîler {Mutasavvıflar) 5

Tevrat Ve İncil'de Hâtmü'n-Nübüvvet Konusu. 5

Musa Aleyhisselâm Ve Kavmi 5

Şuayb Aleyhisselâm.. 5

Daniel Peygamber 5

İsa Aleyhisselâm Ve Kıssası 5

İbrahim Aleyhisselâm.. 5

Yakûb Aleyhisselâm.. 5

Nübüvvetin Sona Erişi İle İlgili Bazı Aklî Deliller 5

Âdetullah da Nübüvvetin Sona Ermesini Gerekli Görmektedir 5

 

9-10) Rabbim bana şöyle hitap etti: 'Ey Ha-bibim, Ey Muhammedi' Ben: 'Kulunuz ola­rak buradayım!' diye cevap verdim. Rabbim şöyle buyurdu: 'Seni nebilerin sonuncusu yapmama üzüldün mü?' Ben: 'Hayır ey Rab­bim!' dedim. O: 'Ey habibim, senin ümmeti­ni ümmetlerin sonuncusu yapmama üzülür müsün?1 buyurdu. Ben: 'Asla ey Rabbim!' dedim. Daha sonra bana şöyle buyurdu: 'O halde, rahmetimi ümmetine taşı ve onlara kendilerini ümmetlerin sonuncusu yaptığımı söyle!' buyurdu." (Nakleden Hâtıb ve Deylemî, bkz. Kenz, c. VI, s. 112).

 

Hadis No. 67

 

"Peygamberlerden söz almıştık, senden, Nuh'dan, İbrahim'den..." (33: 7) âyetinin tef­sirini yaparken şöyle buyurduğunu Rasûlul-lah @'den bizzat işiterek rivayet eden Ebu Hureyre'dir: "Ben yaratılış bakımından ilkim, ancak hasrolunma bakımından onların sonun-cusuyum." (Nakledenler İbn-i Ebî Hatim, İbn-i Mirdeveyh, Ebû Nu'aym, Delâilü'n-nü-büvve [s. 6]; Deylemî, İbn-i Asâkİr, İbn-i Ebi Şeybe, İbn-i Cerîr ve İbn-i Sa'd; İbn-i Kesir, Tefsir, Begavî, Tefsir, c. VIII, s. 890; Dur-rü'l-Mensur, c. V, s. 84; Kenzü'l-Ummâl, c. VI, s. 112).

 

Hadis No. 68

 

Katade, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben, yaratılışta Âdemoğlu-nun ilkiyim, hasrolunma bakımından ise so­nuncuyum." (İbn-i Sa'd hadisin mürsel oldu­ğunu belirterek nakletmİştir; Kenz, c. VI, s. 102; İbn*i Ebî Şeybe de Katade'den naklet-miştir).

 

Hadis No. 69

 

Muâz b. Cebel, Rasûlullah @'in Hz. Ali'ye şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ya Ali! Ben (sadece) nübüvvetle senden farklıyım. Sen ise insanlardan yedi şey ile üstünsün (farklısın). Kureyş'ten hiç kimse bunlarda se­ni geçemez. İlki, sen onların Allah'a ilk imân edenlerindensin..." (Ebu Nu'aym'ın Hıl-ye'sinden naklen Kenz, c. VI, s. 156).

 

Hadis No. 70

 

Hz. Enes, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: Risalet ve nübüvvet de­vam etmeyecektir; bundan dolayı benden sonra bir nebî gelmeyecektir, bir rasûl de gel­meyecektir. Geride yalnızca mübeşşirat kala­caktır." İnsanlar "mübeşşirat nelerdir?" diye sorduğunda Rasûlullah: "Müslümanların sa­dık rüyaları nübüvvetin bir cüzüdür." diye cevaplamıştır. (Nakleden Ebu Ya'la, -bkz. el- Feth, c. XII, s. 232).

Bu hadis daha önce ayrıntılı şekilde tartışıl­mıştı. Burada Rasûlullah @'den sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği ve yalnızca nü­büvvetten bir cüz kalacağı tekrar edilmiştir.

 

Hadis No. 71

 

Sehl b. Sa'd es-Sâ'idî'den rivayetle bir gün Hz. Abbas (Müslüman olduktan ve Mek­ke'nin fethinden sonra) Rasûlullah @ 'den hic­ret etmek için izin istedi. Rasûlullah ona şöy­le yazdı: "Ey amcacığım, neredeysen orada kal; çünkü Allah nübüvvet (zincirini) benim­le kapattığı gibi hicreti de seninle kapatmış­tır." (Nakledenler Taberanî, Ebû Nu'aym, Ebu Ya'la, İbn-i Asâkir ve Îbnu'n-Neccâr; bkz. Kenz).

Mekke'nin fethiyle artık Mekke bir İslâm yurdu olduğuna göre, oradan hicret etmek için geçerli bir sebep kalmamıştır.

 

Hadis No. 72

 

Hz. Ali, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Seni arkamda halifem ola­rak bırakıyorum." Ali: "Ya Rasûlullah! Sen­den ayrı mı kalacağım?" diye sorunca Rasûlullah @ şöyle cevapladı: "Sen kendini bana Harun'un Musa'ya nisbeti gibi görmüyor musun? Şu kadar ki benden sonra peygamber yoktur." (Taberanî Mu'cemu'l-Evsâfmâ& nakletmİştir).

 

Hadis No. 73

 

Amr'den aynı lafızla aynı hadis rivayet edil­miştir. (Nakleden Hâtıb. Bkz. Kenzü'l-Ummâl,c. VI, s. 154).

 

Hadis No. 74

 

İbn-i Abbas'tan da benzer bir hadis rivayet edilmiştir. Bu hadis Taberanî'nin Mu'cem-i gebtr'vnûe nakledilmiştir. (Bkz. Kenz, c. VI, s. 154).

 

Hadis No. 75

 

Hubeyş b. Cünade, Rasûlullah @'in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Ya Ali! Senin bana nisbetin Harun'un Musa'ya nisbeti gibi­dir. Şu var ki benden sonra peygamber yok­tur." (Nakleden Ebû Nu'aym -ÂT<?Hz'da zikre-dildiği üzere)

 

Hadis No. 76

 

Esma bint Humeys, Rasûlullah @'in Hz. Ali'ye şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ya Ali, senin bana bağlılığın Harun'un Mu­sa'ya bağlılığı gibidir, şu kadar ki benden sonra peygamber yoktur." (Nakleden Taberanî).

 

Hadis No. 77

 

Mâlik'in rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur; "Eğer benden sonra nebi ola­cak olsaydı, bu kimse şüphesiz Ömer b. Hat-tab olurdu." (Nakleden el-Hâtıb).

Bu hadis daha Önce ele alınmıştı. Buna göre, Ömer-ül Faruk nübüvvet kemalâtından büyük Ölçüde nasiplenmiş olmasına rağmen nübüv­vet kapısı kapandığından dolayı o makama erişemeyecektir.

 

Hadis No. 78

 

Hz. Aişe'nin rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ben nebilerin sonuncu-suyum ve benim mescidim (bir peygamber tarafından inşa edilmiş bulunan) mescidlerin sonuncusudur." (Nakleden Deylemî, İbnu'n-Neccâr ve el-Bezzâr. Bkz. Kenz).

Bu hadisin söyleniş gayesi çok açıktır. Rasûlullah'tan sonra başka peygamber gelme­yeceği ve (ondan sonra) bir başka peygambe­rin mescid inşa etmeyeceği beyan buyrul-muştur.

 

Hadis No. 79

 

Hasan'dan rivayet edilen mürsel bir hadise göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ben yaşayanlara ve benden sonra doğacak olanla­ra gelmiş olan bir tebliğciyim." (Nakleden İbn-i Sa'd; bkz. Kenz, c. VI, s. 101; Ha­sa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 188).

 

Hadis No. 80

 

Ebu Kubeyle'den rivayetle Rasûlullah @ şöy­le buyurmuştur: "Benden sonra başka bir ne­bi, sizden sonra başka bir ümmet gelmeye­cektir. Bundan dolayı, Rabbinize ibadet edin, günde beş vakit namaz kılın, Ramazan ayın­da oruç tutun ve aranızdaki meselelerde siz­den olan emir sahiplerine itaat edin ki Cenne­te girebilesiniz." (Nakleden Taberanî ve Beğavî; bkz., Kenz).

 

Hadis No. 81

 

Ebû Saîd el-Hudrî, Rasûlullah'ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Benden önce gön­derilmiş peygamberlerin ümmetleri içinde bir muhaddes (kendisine hâdiseler ilham olunan kimse) bulunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse bulunursa (ki, şüphesiz bulunacaktır) o da muhakkak Ömer'dir." (Nakleden İbn-i Asâkir -bkz. Kenz; ayrıca el-Hasa'isül-Kübrâ'da, c. II, s. 129) kayde­dildiği üzere nakleden Taberanî.)

Rasûlullah @ bir diğer vesile ile Ömer'in muhaddes olduğundan açıkça bahsettiği vâkidir. Diğer bazı hadislerde ise eğer bu ümmetten bir peygamber çıkacak olsaydı bunun Ömer olacağı bildirilmiştir. Bütün bu beyan­ların ışığında Hz. Ömer'in nübüvvet mertebe­sine varamayacağı anlaşılmakta ve böylece (Rasûlullah'ın vefatından sonra) hiç kimsenin nübüvvet makamına gelemeyeceği ortaya çıkmaktadır.

 

Hadis No. 82

 

Âkil b. Ebî Tâlib, Rasûlullah @'in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Yâ Âkil! Allah'a yemin ederim ki seni iki hususiyetin için se­verim: Bana olan yakın akrabalığın için ve Ebu Talib'in sana olan sevgisi için. Sana ge­lince yâ Cafer (İbn-i Talib)! Senin tabiatın ve davranışların bana benzemektedir. Ve sana gelince, yâ Ali! Senin bana bağlılığın Harun'un Musa'ya olan bağlılığı gibidir; şu kadar ki benden sonra peygamber gelmeye­cektir." (Nakleden tbn-i Asâkir -bkz. Kem).

 

Hadis No. 83

 

Ebu'1-Fazl, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Rabbim Allah, Kudret ve Yücelik sahibi bana on isim vermiştir: Mu-hammed, Ahmed, Ebu'l-Kâsım, Fâtih, Hâtem, Mâhi, Âkib, Haşir, Yasin, Tâ hâ!" (Nakleden İbn-i Asâkir, Kamil'de İbn-i Adiy, Kenzfi. VI, s. 116).

 

Hadis No. 84

 

Câbİr, Rasûlullah @'den şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet etmiştir: "Ben Muham-med'im, ben Ahmed'İm, ben Hâşir'im." (Nak­leden Taberanî- bkz., Kenz, c. VI, s. 116).

 

Hadis No. 85

 

Benzer bir hadis Huzeyfe'den rivayet edil­miştir. (Saîd b. Mansur Süneri'mde. naklet -miştir. Kenz, c. VI, s. 116).

 

Hadis No. 86

 

İbn-i Abbas Rasûlullah'ın: "Ben Ahmed'İm, ben Muhammedim, Haşirim, Mukaffayım ve Hâtemim!" buyurduğunu rivayet etmiştir. (Nakleden Hâtib ve İbn-i Asâkir -bkz. Kenz, c.VI, s. 116).

Bütün bu hadislerde, Rasûlullah'ın peygamberlerin sonuncusu olduğunu belirten sıfatı bir çok defa geçmektedir.

 

Hadis No. 87

 

Ebu Mâlik el-Eşarî, Rasûlullah'm şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Allah bu işi nü­büvvet ve rahmet olarak benimle başlattı; (kı­sa bir süre sonra) halifelik olacak, ondan son­ra zâlim sultanlık olacak ve nihayet ümmet içinde küstahlık, zulüm ve kargaşa galebe ça­lacaktır." (Nakleden Taberanî, Mu'cemü'l-Kebîr, bkz. Kenz, c. VI, s. 29).

 

Hadis No. 88

 

Benzer bir hadis Muaz tarafından bizzat Rasûlullah @'den rivayet edilmiştir. (Nakle­den Ebû Dâvud et-Tayâlisî ve Beyhakî, Sü-neriinden Kenzü'l-Ummal, c. VI, s. 29).

 

Hadis No. 89

 

Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benden sonra mübeşşi-ratian kişinin göreceği ya da ona gösterile­cek olan sadık rüyadan başka bir şey kalma­yacaktır." (Nakleden Beyhakî, Şuabe'l-İmam; Kenz, c. VIII, s. 33).

 

Hadis No. 90

 

Esma b. Mâlik, Rasûlullah'm şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmektedir: "Eğer benden sonra peygamber gelecek olsaydı bu muhakkak Ömer b. Hattab olurdu." (Nakleden Taberanî; bkz. Kenz, c. VI, s. 146).

Daha önce zikredilen diğer hadislerde de Hz. Ömer'in peygamber olmadığı ortaya konmuş­tur. Böylece Hz. Muhammed @'den sonra peygamber gelmeyeceği ispatlanmış olmak­tadır.

 

Hadis No. 91

 

Muâz fitnelerle ilgili uzun bir hadiste Rasûlullah'm şöyle buyurduğunu rivayet et­miştir: "Nübüvvet sona ermiştir ve bundan sonra zâlim idareler olacaktır. Bu idareyi doğruluk üzere alıp aldığı gibi bırakana Al­lah'ın rahmeti daim olsun." (Taberanî Mu'ce-mü'l-Kebir'inde nakletmiştir; bkz. Kenz, c. VI, s. 29).

 

Hadis No. 92

 

Katade, Rasûlullah'ın bir gün Kabe'nin duva­rına dayanmış vaziyette otururken şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Kıyamet günün­de yetmiş ümmet haşrolacaktır. Biz onların en sonuncusu ve aynı zamanda en hayırlısı olacağız" İbn-i Cerir tarafından Tefsir'inde. kuntum hayra ümmeh [siz ümmetlerin en ha-yırlısısıniz] (3: 106) âyetini açıklarken nakle­dilmiştir. (Dürrü'l-Mensûr, c. VI, s. 64).

 

Hadis No. 93

 

Ensardan Muhammed b. Hazm da benzer bir hadisi rivayet etmiştir. (Nakleden Maverdî -Kenz'de c. VI, s. 232 kaydedildiği üzere).

 

Hadis No. 94

 

Abdurrahman b Semûre, Rasülullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benim ümmetim bir bağ gibidir ki sahibi ona bakar. Kuyularını temiz tutar, sıraları düzenli yapar. Ağaçları budar. Meyvaları bir yıl bir toplulu­ğa diğer yıl bir diğer topluluğa verir. Tevafu-ken ikinci yılın meyvesini tadı daha iyi ve ürünü daha bol olur. Beni hak din üzere gön­derene yemin olsun ki, Meryem oğlu İsa be­nim ümmetimden kendi havarileri kıratında insanlar bulacaktır." (Nakleden Ebu Nu'aym bkz,/fenz,c.VI,s. 106).

 

Hadis No. 95

 

Katade'nin rivayet ettiği bir mürsel hadiste Rasülullah @ şöyle buyurmuştur: "Ben hatim (bir şeyi peygamberliği sonlandıran) ve fâtih (bir şeyi yeni yaratılanların ilki olmak sıfatıy­la açan; başlatan) olarak gönderildim. Ben cevâmiu'l-kelim ve fevatihü'l-kelim olarak gönderildim." Hasa'isü'î-Kübra adlı eserde Ibn-i Şibab cevâmiu'l-kelim ifadesinin kısa ve veciz ifade yeteneği olduğunu bildirmek­tedir (c. II, s. 194). Geçmiş peygamberlere vahiy yoluyla belli emirler gönderilirdi, an­cak bizim peygamberimize gönderilen emir­ler daha kısa ve veciz olmuştur. Fevatihü'l-kelim ise yeni ilim sahaları açan ve bazı ba­ğımsız ilim dallarının ortaya çıkmasına neden olan terimler anlamına gelmektedir. (Nakle­den Beyhakî, Şu'abü'l-İmamjbkz. Kenz, c. VI, s. 106).

 

Hadis No. 96

 

Amr b. Kays Rasülullah @Tin şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ beni bek­lenen bir vakit için ve önemli bir iş için seçti. Bundan dolayı kıyamet günü en son suale çe­kilecek ve ilk haşrolacak ümmet biz olaca­ğız." (Nakleden Dârimî; Kem, c. VI, s. 110).

 

Hadis No. 97

 

Selman, Rasülullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah arşı yarattığında boyu doğudan batıya uzanan bir kalemle arş üzeri­ne bir nurla (Lâ ilahe illallah Muhammed'er-Rasülullah) yazdı. Rasûlullah'a itaat etmeyen cezalandırılacak ve ona itaat eden mükâfat­landırıl ac aktır. Onun ümmeti, ümmetlerin en hayırlısı ve Ebu Bekr de o ümmetin en hayır-lısıdır." (Nakleden Râfi'î; Kenz, c. VI, s. 138).

Bu hadis peygamber olmamasına rağmen Ebu Bekr-i Sıddık'ın İslâm ümmetinin en ha­yırlısı olduğunu açıkça beyan etmektedir. Bu aynı zamanda bu ümmetten bir peygamber çıkmayacağını da ispat etmektedir. Aksi tak­tirde peygamber olmayan Ebu Bekr bir pey­gamberden daha hayırlı ve faziletli olurdu ki bu mantıken imkânsızdır.

 

Hadis No. 98

 

İbn-i Abbas: "Kur'ân'dan sonra başka vahiy olmadığını" rivayet etmiştir. (Bkz. el-Muhta-sar min Müşİkilu'l-Asâr, s. 452). Bu Kur'ân-ı Kerîm'den sonra bir başka kutsal kitabın vah-yedilmeyeceğini beyan eder.

 

Hadis No. 99

 

Ebu't-Tufeyl Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Allah katında benim on ismim vardır:" (Ebu't-Tufeyl, "ben onların sekizini hatırlıyorum" demiştir) "Muham-med, Ahmed, Ebu'l-Kasım, Fâtih, Hatim, Akib, Haşir ve Mâhi." (Nakleden Ebû Nuıa.ym, Delâilü'n-Nübüvve s. 12).

 

Hadis No. 100

 

"İbn-i Abbas (r.a.) Rasûlullah'ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Nübüvvet benim içindir sizin içinse yalnızca halifelik vardır." (Nakleden İbn-İ Asâkir al Kenz, c. 6, s. 180).

Görevlerin bölüşümünün söz konusu edildiği bu hadis İslâm ümmetine halifelikten daha üstün bir vazife verilmediğini, bunun sebebi­nin nübüvvetin Rasûlullah'la birlikte sona er­miş olması olduğunu açıkça belirtmektedir.

 

Hadis No. 101

 

"İbn-i Şihâb'dan rivayet edilen bir mürsel hadîse göre (amcası Abbas'a hitaben) Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: 'Ey amca­cığım, gönlün rahat olsun, seninle hicret so­na ermiştir; tıpkı benim nübüvvet bakımın­dan hâîeme'n-nebiyyîn (nebilerin sonuncusu) olduğum gibi." {Kenz, c. VI, s. 178. Nakle­denler: Rûyânî ve İbn-i Asâkİr).

 

Hadis No. 102

 

Seleme b. el-Ekvâ, Rasûlullah @'in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Ebu Bekr insan­ların en efdalidir, şu kadar ki o peygamber değildir." (Taberanî; İbn-i Adiy, Kâmil; bkz Kenz, c. VI, s. 137).

 

Hadis No. 103

 

İkrime b. el-Ekva' babasından aktardığı bir rivayette babasının bizzat Rasûlullah'tan @ şöyle işittiğini söylemiştir: "Ebu Bekr benden sonra insanların en efdalidir, şu kadar ki o peygamber değildir."  (İbn-i  Adiy; Taberanî, Mu'cem-i Kebîr; el-Hâtıb, el-Müîtefek ve'l-Müfterek ve Deylemî; Kenz, c. VI, s. 138).

 

Hadis No. 104

 

Hz. Ali, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Cebrail bana göründü. Ona, '(Medine'ye) benimle kim hicret edecek?' di­ye sordum. Cebrail: 'O kişi Ebu Bekr'dir ve o senden sonra ümmetinin işlerinde emin ola­caktır ve o senden sonra ümmetinin en efdali­dir!' dedi." (Nakleden Deylemî; Kenz, c. VI, s. 138).

 

Hadis No. 105

 

Ebu'd-Derdâ, bir vesile ile Rasûlullah @'in kendisine şöyle hitap ettiğini rivayet etmiştir: "Yâ Ebu'd-Derdâ! Dünyada ve âhirette sen­den daha faziletli bir insanın önünden yürü­yorsun. (Şunu bil ki) ondan daha faziletli olan nebiler ve rasûller dışında Ebu Bekr'den daha hayırlı bir adamın üstüne güneş doğma­mış ve batmamıştır." (Nakleden İbnu'n-Neccâr; Kenz, c. VI, s. 140).

 

Hadis No. 106

 

Hz. Ali, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Peygamberlerinden sonra bu ümmetin en faziletlisi Ebu Bekr'dir; ondan sonra ise Ömer gelir." (Nakleden İbn-i Asâkir; Kenz, c. VI, s. 143).

 

Hadis No. 107

 

Zübeyr, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benim ümmetimin benden sonra en faziletlisi Ebu Bekr ve ondan sonra Ömer'dir." (Nakleden İbn-i Asâkir; Kenz, c. VI, s. 142).

Bütün bu hadislerde zikredilen Ebu Bekr'in Muhammed ümmetinin en faziletlisi olması­na rağmen peygamber olmadığı gerçeğidir. Buna göre İslâm ümmetinden bir peygamber çıkmayacaktır ve peygamber olmayan bir kimse asla peygamberlerden efdal olamaz.

 

Hadis No. 108

 

Ömer  b.   Hattab'dan  rivayet   edilmiştir:

"Rasûlullah @ ashabı ile bir toplantıda idi.

Dabbe (çöl kertenkelesi) avlamış bir bedevi ikageldi ve 'kimdir bu adam?' diye sordu. Oradakiler: 'O, Allah'ın peygamberidir' dedi­ler. Bedevi, elindeki dabbeyi Rasûlullah @'in Önüne atarak: 'Lat ve Uzza'ya yemin ederim kî, bu dabbe sana iman etmezse ben sana iman etmem', dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @: 'Ey dabbe!' dedi. Kertenkele açık bir dille ve herkesin duyacağı şekilde: "Buyur, emrine amadeyim ey kıyamet ehlinin şereflisi!' dedi. Rasûlullah: 'Kime tapıyor­sun?' diye sordu. Dabbe: 'Semud'da arşı, yer­yüzünde saltanatı, denizde yolu, cennette rah­meti ve cehennemde cezası olana tapıyo­rum!" dedi. Hz. Peygamber: 'Ben kimim?' diye sordu. Dabbe şöyle cevap verdi: 'Sen âlemlerin Rabbinin elçisi ve peygamberlerin sonuncususun! Seni tasdik eden kurtuluşa er­miş, yalanlayan hüsrana uğramıştır!' Bunun üzerine bedevi müslüman oldu." (Nakleden­ler Taberanî Muce'mü'l-Evsat ve Mu'ce-mü's-Sagîr ve İbn Adiy; Hâkim Mucizât, Beyhakî, Ebu Nu'aym ve İbn-i Asâkir. Bu hadisin râvî zinciri içerisinde Taberanî'nin ve İbn-i Adiy'in hocası Muhammed b. Ali b. Ve-lid el-Basrî dışında sika olmayan hiç kimse yoktur. Süyûtî Hasais'inds Ömer'in bu hadisi ile ilgili İçlerinde Muhammed b. Ali b. Ve-lid'in bulunmadığı bîr başka ravi zincirini zikretmiştir. Ebû Nu'aym bu hadisi bu sika raviler zinciri ile nakletmiştir).

 

Hadis No. 109

 

Benzer bir hadisi Hz. Aİşe de rivayet etmiş­tir. (Nakleden Beyhakî, bkz. Hasa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 65).

 

Hadis No. 110

 

Benzer bir hadisi Ebu Hureyre de rivayet et­miştir.   (Nakleden   Beyhakî,   Hasa'isü'l- Kübrâ).

 

Hadis No. 111

 

Benzer bir hadisi Hz. Ali de rivayet etmiştir. (Nakleden tbn-i Asâkir, Hasa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 65)

Vahşi hayvanların bile Rasûlullah @'in son peygamber olduğuna inandıkları gerçeği kar­şısında İslâm'a muti olduklarını iddia eden Kadıyanîlerin hâtmü'n-nübüvvet fikrini kabul etmemeleri ne kadar da üzücüdür.

 

Hadis No. 112

 

Ebu Zümel el-Cühennî'den rivayet edilen uzun bir hadis vardır. Ebu Zümel gördüğü rü­yayı Rasûlullah @'e yorumlatmak istemiştir. Rüyayı Rasûlullah şöyle yorumlamıştır: "Rü­yanda gördüğün dişi deve ve beni onun üze­rinde binici olarak görmen Kıyamet saatinin bizim ümmetimiz zamanında geleceğine işa­rettir. Çünkü benden sonra peygamber yok­tur, benim ümmetimden sonra da başka bir ümmet olmayacaktır." (Beyhakî'mDelâilü'n-Nübüvve'sinde nakledilmiştir. Bkz. İbn-i Ke­sir, Tefsir, eski basım; Tefsir-ül Beğavî, der­kenar, c. IX, s. 369).

 

Hadis No. 113

 

İsra (Hz. Muhammed'in Mekke'den Kudüs'e olan gece yolculuğu) ile ilgili uzun bir hadisi Ebu Hureyre, Rasûlullah'tan bizzat rivayet et­miştir: "Melekler: 'Ey Cebrail! Seninle bir­likte olan kimdir?' diye sordular. Cebrail: 'O, Muhammed Rasûlullah ve hâteme'n-nebiyyîndir_' d.iye cevap verdi. Daha sonra Allah Teâlâ Muhammed @'e: 'Sen benim habibim-sin.' Muhammed'in habibullah olduğu Tev­rat'ta yazılıdır. Ve Biz seni bütün âlemlere gönderdik. Senin ümmetini bütün ümmetlerin içinde ilk ve sonuncu kıldık. Senin ümmetin­de senin benim kulum ve elçim olduğuna şe-hadet edilmedikçe okunan bütün hutbeleri geçersiz kıldık. Seni yaratılışta peygamberle­rin ilki, hasrolunma bakımından sonuncusu kıldık. Sana tekrarlanan yediyi (Fatiha sûresi) verdim; ve onu senden önce hiçbir peygambere vermedim; ve sana Levh-i Mah-fuz'da saklı duran ve hiçbir peygambere ver­mediğim Bakara sûresinin son âyetlerini verdim. Seni fâtih ve hatim yaptım." (Nakle­den el-Bazzar; bkz. Mecma'u'z-Zevâid, ss. 27-29. Bu hadis Hasa'isü'l-Kübrâ'da s. 179 da İbn-i Cerir, İbn Ebî Hatim, İbn-i Mirdeveyhî, Ebu Ya'la ve Beyhakâ tarikiyle nakledilmiştir).

 

Hadis No. 114

 

İbn-i Abbas, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir. Hz. İbrahim'e bulundu­ğu yeri terketmesi emredildikten sonra Hacer ile birlikte Burak'a bindirilmiştir. Ne zaman, yeşil ve verimli bir arazinin üzerinde geçilse Cebrail'e bu yerde kalmak istediğini söyle­miştir. Fakat Cebrail her defasında "burada değil" demiştir. Sonunda Mekke'ye geldikle­rinde Cebrail "Ey İbrahim, burada in!" dedi. İbrahim: Burası ne biçim yer. Ne verimli bir vadi ne de sağılacak hayvanların olmadığı bir yer!" dedi. Cebrail: "Evet, burada senin nes­linden gelen ümmî peygamber zuhur edecek, ve Allah'ın yüce kelâmı böylece tamamlana­cak" dedi. (Hasa'ısü'l-Kübrâ, s. 9).

 

Hadis No. 115

 

Selman şefaat hadisi ile İlgili olarak Rasûlullah @'den şöyle rivayette bulunmuş­tur: "İnsanlar Muhammed @'in etrafında top­lanacaklar ve 'Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'ın (nübüvvet kapısını kendisi ile) açtığı sensin ve nübüvveti kendisi ile sona erdirdiği de sensin ve sensin geçmiş ve gelecek bütün ha­taları affedilen!' diyeceklerdir." (Nakleden İbn-i Ebî Şeybe; bkz. Fethu'l-Bâri, c. II, s. 378).

 

Hadis No. 116

 

Abdullah b. Haris, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Eğer Musa şu za­manda gelseydi ve siz de beni terkedip ona itaat etseydiniz ve onun yoluna uysaydımz şüphesiz dalâlete düşmüş olurdunuz. Çünkü peygamberler içinden sizin hissenize düşen benim ve ümmetler içinden benim hisseme düşen sizsiniz." (Nakleden Beyhâkî, Şu'ubü'l-iman; buradan nakleden Kenz, c. I, s. 49).

Benzer gayeyi taşıyan bir hadis daha önce (No. 48) ele alınmıştı. Bir hadiste de Rasûlullah @ kendisinin bu ümmetin pey­gamberi olduğunu ve bu ümmet için kendi­sinden başka bir peygamber zuhur etmesinin mümkün olmadığım özellikle belirtmiştir.

 

Hadis No. 117

 

Ebu'd-Derdâ da buna benzer bir hadis riva­yet etmiştir. Bu hadis Taberanî'nin Mu'cem-i Kebîr'inde (Kenz, c. I, s. 5) nakledilmiştir.

 

Hadis No. 118

 

Ebu Hureyre, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Hz. Musa'ya Tevrat na­zil olduğunda o, bu ümmetten bahsedildiğini gördü. Allah Teâlâ'ya: 'Ey Rabbim, bu levha­larda bütün ümmetlerin sonuncusu ve aynı zamanda bütün ümmetlerin Öncüsü olan bir ümmetten bahsedildiğini gördüm. Bu ümme­tin benim ümmetim olmasını ümit ederim!' diye nida etti." (Nakleden Ebu^Nu'aym, Deiâilü'n-Nübüvve, s. 14).

 

Hadis No. 119

 

İbn-i Asâkir, Ebû'z-Zübeyr'den, o Câbir'den o da doğrudan Rasûlullah'tan (Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu) rivayet etmişlerdir: "Adem'in iki kürek kemiği arasında Muham­med Rasûlullah ve hâteme'n-nebiyyîn yaz­maktadır." (Hasa'isü'l-Kübrâ, c. I, s. 7).

 

Hadis No. 120

 

Enes, uzun bir hadiste Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Musa, Allah Teâlâ'ya şöyle duada bulundu: 'Beni bu üm­metin (yani Muhammed ümmetinin) peygam­beri yap!' Allah: 'O ümmetin peygamberi aralarında çıkacaktır!' buyurdu. Musa: 'O halde beni o peygamber ümmetinin mensubu lal!' diye duada bulundu. (Allah): 'Sen ondan önce geldin ve o senden sonradır. Fakat sizi kıyamette dâr-ü Celâl'de bir araya getirece­ğim' buyurdu." (Nakleden Ebû Nu'aym Hil-y^'sinde H_asa'is'de aktarıldığı üzere, c. I, s. 14).

Bu hadisten Allah'ın yüce elçilerinden Hz. Musa'nın bile bu ümmetin bir mensbu olma­sının kabul edilmediği açıkça anlaşılmakta­dır. Buna göre Rasûlullah'tan sonra hiçbir kimse nübüvvet makamına yükselemeyecek­tir.

İkincisi nebiyyuha (o ümmetin peygamberi) kelimesi üzerinde durulmalıdır. Bu kelime te­kil olarak kullanılmıştır ve bu ümmetin tek bir peygamberi olacağını bildirmektedir. Ak­si taktirde kelime, "bu ümmetin peygamber­lerinden biri" şeklinde kullanılırdı.

 

Hadis No. 121

 

Mücahid, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Ben Muharnmed'im, ben Ahmed'im; Ben Rahmet Elçisiyim. Ben Ci-had elçisiyim. Ben Mukaffayım (elçilerin so-nuncusuyum) ve ben Haşirim (kıyamet günü kendisinin ardından gelecek olan) Ben cihad için gönderildim, ziraat için gönderilmedim!" (Nakleden îbn-i Sad; Hasa'is, c. I, s. 76'da kaydedildiği üzere).

 

Hadis No. 122

 

Abdullah b. Mesud, miraçla ilgili olarak riva­yet ettiği uzun bir hadiste Rasûlullah @'in Şöyle buyurduğunu anlatmıştır: "İbrahim aleyhisselâm bana: 'Ey oğlum, bu gece Rab-bini göreceksin. Senin ümmetin ümmetlerin sonuncusu ve en güçsüzü olacak. Eğer bu ümmet için bir şey istersen, ümmetine en ko­lay şeyin verilmesini iste. Bunu yap!' dedi." (Nakleden İbn-i Arafe, Ebû Nu'aym, İbn-i Asâkir, İbn-i Ebî Ubeyde vasıtasıyla İbn-i Mesud; bkz. Hasa'is, c. I, s. 162).

 

Hadis No. 123

 

Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Her ümmetin bir veya iki muallimi olur. Benim Ümmetimin muallimi olacaksa biri Ömer b. Hattab'dır." (Nakleden Taberanî, Mu'cemü'l-Evsat; oradan nakleden el-H_asa'ısü'l-Kübrâ, c. II, s. 129).

Aynı konu hakkındaki bir kaç hadis daha ön­ce ele alınmıştı. Fakat bu hadiste muhaddis yerine muallim kelimesi kullanılmıştır. Bu hadislerin gaye ve muhtevası farklı değildir. Ana gaye nübüvvetin sona erdiğini izah et­mektir.

 

Hadis No. 124

 

İbn-İ Asâkir, Selman'm rivayet ettiği uzunca bir hadis içinde Cebrail'in Rasûlullah @'e şöyle söylediğini nakletmiştir: "Rabbin diyor ki: Adem'i seçmiş olmamda bir beis yoktur, nebiler zincirini seninle sona erdirdim ve sen­den daha şerefli bir insan yaratmadım." (//<a-sa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 193).

 

Hadis No. 125

 

İbn-i Abbas, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Andolsun ki Allah Teâlâ bana dört vezirle yardım etti; ikisi se­madan: Cebrail ve Mikâil ile ikisi de bu yer­yüzünün sakini: Ebu Bekr ve Ömerdİr." (Nakleden Bezzar ve Taberanî- el-Hasa'isü'l-Kübrâ''dan aktarılmıştır: c. II, s. 200).

Bu hadis Ebu Bekir ve Ömer'in Rasûlullah'ın vezirleri olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Fakat bütün yüce hasletlerine rağmen peygam­ber olarak kabul edilmemişlerdir. Ümmetin de bu konuda icmaı vardır. Halbuki önceki peygamberlerin vezirleri ve yardımcıları pey­gamberlik derecesine yükseltilmişlerdir. Al­lah Teâlâ şöyle buyuruyor: "...kardeşi Harun'u da kendisine vezir yaptık." (25: 35). Ve bir diğer keresinde ise Hz. Musa şu söz­lerle dua etmektedir: "...Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap..." (20: 30-31).

Buna göre önceki peygamberlerin vezir ve yardımcıları peygamber olabiliyorken, Hz. Muhammed @'in vezirlerinin peygamber ola­mamış olması da gösteriyor ki bu ümmetin Rasûlullah @'den başka peygamberi olmaya­caktır.

 

Hadis No. 126

 

İbn-i Cerîr Kitabü's-Sünne adlı eserinde Câbir b. Abdullah'ın, Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu hadisi nakletmİştir. "Rasûlullah şöy­le buyurdu: 'Allah Teâlâ benim ashabımı, ne­biler ve rasûller müstesna, bütün insanlara üstün kıldı. Benîm ashabımdan dördünü seç­ti. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ve onları ashabımın en iyileri yaptı. Benim bütün asha­bımın gönlünde iyilik bulunur." {el-Hasa'i­sü'l-Kübrâ'da nakledilmiştir: c. II, s. 203).

 

Hadis No. 127

 

Ömer, (uzun bir kıssa içinde) Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ey ya-hudİ, sen ve senin milletin (bizden önceki) milletlerin ilkisiniz, fakat bizler milletlerin sonuncusuyuz ve Kıyamet gününde en hayırlı olan milletiz." (Nakleden Müsnedinde İbn-i Rahuya, Musannafmda İbn-i Ebî Şeybe, ak­tarıldığı kaynak el-Hasa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 209).

 

Hadis No. 128

 

Ebu Nu'aym, Halid b. Velid'in rivayet ettiği uzunca bir hadisi nakletmİştir. Bizans'ın Suri­ye'deki valisi Mahan, Halid b. Velid'e şöyle sorar: "Sizin Rasûlünüz size kendisinden sonra başka bir peygamber geleceğini haber verdi mi?" Halid b. Velid cevaplar: "Hayır, bilakis kendisinden sonra peygamber gelme­yeceğini söylüyor. Meryem oğlu İsa'nın ken­disinin müjdesini önceden halkına verdiğini de söylüyor." Bizanslı şöyle der: "Bunun bir şahidi de benim!" (bkz. Hasa'is, c. II, s. 484).

 

Hadis No. 129

 

Uzun bir hadiste Rasûlullah @'in şöyle bu­yurduğu Hz. Enes tarafından bizzat Rasûlullah'tan rivayet edilmiştir: "Beni bütün mahlukata rahmet ve bütün insanlığa rasûl olarak gönderen Rabbime hamd-ü sena olsun ki... benim ümmetimi ümmetlerin sonuncusu yaptı. Böyleyken onlar bütün ümmetlerin ön­deridirler. Allah Teâlâ: Senin Ümmetini üm­metlerin sonuncusu yaptım ve onları* diğer ümmetlere önder kıldım... yaratılma sırası ba­kımından seni nebilerin ilki yaptım ve diriliş bakımından nebilerin sonuncusu kıldım... ve seni fâtih ve hatim yaptım." (Nakleden Ebû Nu'aym -aktarıldığı kaynak el-Hasa'isü'l-Kübrâ, c. II, s. 197).

 

Hadis No. 130

 

İbn-i Ömer, Rasûlullah @'in Ali'ye şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Sen bana bağlı­lığın Harun'un Musa'ya bağlılığı gibi olma­sından memnun değil misin, şu kadar ki ben­den sonra nübüvvet ve miras yoktur." (Nak­leden Taberanî, aktarıldığı kaynak Hasa'is, c. II, s. 249).

 

Hadis No. 131

 

Ebu Nu'aym'ın naklettiği bir hadiste Yunus b. Meysere b. Halbis, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir melek ya­nıma geldi, elinde altın bir leğen vardı. Be­nim göğsümü açtı ve yıkadı. Sonra üzerine bir toz ekti. Sonra (melek) Sen Allah'ın Rasûlü Muhammed'sin, mukaffa ve haşirsin (kıyamete kadar kendisinden sonra peygam­ber gelmeyecek olan) dedi." (Hasa'is, c. II, s. 125).

 

Hadis No. 132

 

Dârimî ve İbn-İ Asâkir, İbn-i Ganem'den şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Cebrail semadan İnerek Rasûlullah'a geldi ve onun göğsünü açtı. Sonra Cebrail şöyle dedi: (Seni) koruyan ve muhafaza eden bir kalp, (Allah'ın öğütleri­ni dinlemek için) iki kulak-ve basiretli iki göz verildi. Bu Muhammed er-Rasûlullah, mu­kaffa* haşirdir." (Hasa'is, c. I, s. 65).

 

Hadis No. 133

 

Numan b. Beşir'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Ensarın reislerinden Zeyd b. Harise öğle ile ikindi arası bir vakitte Medine sokaklarında yürüyorken, birden düştü ve öl­dü. Bunu haber alan ensar, oraya koştu ve onu evine taşıdı. Onu iki Örtüye sarmışlardı. Evde ensardan kadınlar vardı. Kadınlar (ölü­ye) ağlıyorlardı. Ensardan bazı adamlar da orada idi. Akşam ve yatsı arasında ansitu, ansitu (dikkatle dinleyin) diye bir ses işitin-ceye kadar bu hal böylece devarn etti. Sesin nereden geldiğini araştırınca, örtülerin altın­dan geldiğini farkettiler. Mevta dili ile "Mu­hammed Allah'ın Rasûlüdür; ümmî nebî, ne­bilerin sonuncusudur. Ondan sonra peygam­ber gelmeyecektir. Bu sözler kadim kitaplar­da da vardır (Tevrat/İncil), bu bir hakikattir, bu bir hakikattir!"

 

Hadis No. 134

 

Ebu Ya'la sağlam bir isnadla Abdullah b. Zü-beyr'den şu hadisi nakletmiştir: Rasûlullah şöyle buyurdu: "Otuz deccal zuhur edinceye kadar, ki bunların arasında Müseyleme, Ansi ve Muhtar da vardır, (kıyamet) saati gelme­yecektir." (Fethu'l-Bâri, 14. bölüm, s. 343).

 

Hadis No. 135

 

Ibn-i Ömer'in rivayet ettiği uzun bir hadisin başlangıcında Ebu Bekr'in insanlara şöyle hİ-tap ettiği bildirilmiştir: "Bakınız, Allah Teâlâ onları Muhammed @ vasıtasıyla bir araya topladı; onları tek bir vücut halinde sabit ve vasat bir ümmet kıldı." {Kenzu'l-Ümmâl, c. III, s. 142).

Bu ümmet sabit ve kalıcı olacaktır, yani Kı­yamet gününe kadar başka bir peygamber gelmeyecektir.

 

Hadis No. 136

 

Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve' sinde Hz. Enes'in rivayet ettiği Isra (mîraç) ile ilgili bir hadisi nakletmiştir: Rasûlullah (göğe) yüksel­diğinde kendisini: "Selâmım aleyküm ey (ya­ratılmışlardan) ilki ve selâmünaleyküm ey (nebilerden) sonuncu (âhir) ve selâmün­aleyküm ey haşir (kendisi ile hesap günü baş­layacak olan)" diye selâmlayan bir grup insan gördü. (Zürkânî, Şerhü'l-Mevahib, c. VI, s. 40). Bu hadisin sonunda şöyle rivayet edil­miştir: Cebrail (Rasûlullah'a) bilgi verdi: Seni selamlayanlar İbrahim, Musa ve İsa idi.

Âhir ve hâşİr kelimeleri de hâtmü'n-nübüvvet inancının doğruluğuna şehadet etmektedirler.

 

Hadis No. 137

 

İbn-i Abbas, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Ebu Bekr ve Ömer'in bana olan bağlılığı Harun'un Musa'ya olan bağlılığı gibidir.'1 (İbn-İ Kayyım el-Cevziyye).

Bu hadiste Ebu Bekr ve Ömer'e peygamber olmadıkları halde Harun'un mevkiî verilmiş­tir. Bu da bu ümmetten (Rasûlullah'tan sonra) başka bir peygamber çıkmayacağını göster­mektedir. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı ilk olarak Harun'un mevkiine yükseltilmiş bu iki sahabe peygamber yapılırdı.

 

Hadis No. 138

 

Hadis Külliyatında Hatmü'n-nübüvvet Fikrî Ebu Hureyre, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Ebu Bekr ve Ömer se­ma ve arz sâkinlerinin en hayırlı s ıdırlar ve (kıyamet gününe kadar varolacak mahlukatm da) en hayırlısıdırlar." (Nakleden Deylemî; bkz. Kenz, c. VI, s. 143).

Bu hadis bizim güttüğümüz gayeyi açıkça desteklemektedir. Bu iki yüce sahabe kıya­met kopana kadar yeryüzüne gelecek olanla­rın en hayırlısı olarak tanımlanmışlardır. Bu­nun tabiî sonucu olarak, kıyamete kadar yeni bir peygamber zuhur etmeyeceğini söyleyebi­liriz. Çünkü nebi olmayan kimselerin nebi­lerden daha hayırlı olmaları mümkün değil­dir. Aynı mesele ile ilgili iki hadisi daha önce de ele almıştık.

 

Hadis No. 139

 

Ebû Ümâme, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "(Rüyamda) önüme bir terazi getirildi; terazinin bir kefesinde ben vardım. Daha sonra ümmetimin tamamı çağ­rıldı ve terazinin diğer kefesine kondu. Ben ümmetimin tamamından daha ağır bastım. Ben bu kefeden indirildim ve Ebu Bekr çıka­rıldı; o da ümmetimden daha ağır bastı. Daha sonra Ebu Bekr kefeden indirildi ve Ömer b. Hattab çıkarıldı. O da ümmetimden daha ağır bastı. Daha sonra bu terazi semaya kaldırıldı ve ben onun gittiğini gördüm." (Ebû Nu'aym Fadaüü's-Sahabe'de nakletmiştir; Kenz, c. VI, s. 143).

 

Hadis No. 140

 

Muaz b. Cebel, içinde az bir değişiklik bulu­nan benzer bir hadisi rivayet etmiştir. Taberanî bu hadisi Mu'cem-i Kebîr'de nak­letmiştir. Kenzu'l-Ummâl, c. VI, s. 143'te de bu hadis dercedilmiştİr.

 

Hadis No. 141

 

İbn-i Mesud, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "De ki, ey Allah'ım rahmetin ve bereketin nebilerin önderi, müt-takilerin rehberi ve nebîlerin sonuncusunun üzerine olsun." (Nakleden Deylemî, Hafız İbn-i Hacer Askalânî bu hadis mevkufun [yani sened İbn-i Mesud'da kalmıştır] demiştir. Kenz, eh s. 125).

 

Hadis No. 142

 

Dahhak b. Nevfel bir rüya ile ilgili olan uzunca bir hadisin bir bölümünde Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir; "...benim sürdüğümü gördüğün dişi deveye gelince, o gelmesi kaçınılmaz olan kıyamet saatidir. (Bundan dolayı) benden sonra pey­gamber ve benim ümmetimden sonra ümmet olmayacaktır." (Nakleden Taberanî, Mu'cem-i Kebîr ve Beyhâkî; bkz. Kenz, c. VIII, s. 35).

 

Hadis No. 143

 

Hz. Ali, Peygamberimize salâvat getirmeyi tarif ederken: "Nebilerin sonuncusu ve rasûllerin önderi" denilmesi gereğini beyan buyurmuştur. (Nakleden, Kadı İyâz,    eş-Şifâ).

 

Hâtmü'n-nübüvvet Fikrine Şehadet Eden Diğer Hadisler

 

Hadis No. 144

 

Hz. Ali'nin rivayet ettiği merfu (hassaten Rasûlullah'a İzafe edilen) bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki pek yakında fitne vuku bulacak!" "Bundan kurtulmanın yolu nedir?" diye sorulduğunda Resul-ü Ekrem şöyle buyurmuştur: "Kitabul-lah (sizinledir). Önceki milletlerin kıssaları ve gelecek olan nesiller hakkında hükümler orada mevcuttur. Bunlar sizin aranızdaki an­laşmazlıklar ile İlgili olan hükümlerdir. Bu kitap nihai hükmü verir. O bir oyuncak değil­dir. Kim haddi tecavüz ederek onu arkasına atarsa Allah onu kahreder. Kur'ân'dan başka bir şeyden hidayet isteyeni Allah dalâlete so­kar." (Nakleden Ahmed ve Tirmizî; Kenz, c. I, s. 45).

 

Hadis No. 145

 

Benzer bir hadis, sözlerinde çok az bir deği­şiklik olmak kaydıyla Zeyd b. Erkâm'dan da rivayet edilmiştir: "Kur'ân'a sarılan ve bunda devamlı olan kimse sırat-ı müstakim üzere olUr; bunu ihmal eden kimse ise dalâlete dü­şer." (Nakleden Müsned-i Ahmed ve Abdul­lah b. Humeyd; el-Kenz, c. I, s. 145).

 

Hadis No. 146

 

Zeyd b. Erkam'dan rivayet edilen merfu bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Size habîullah (Allah'ın ipi) olan Kitabul-lah'ı bırakıyorum. Her kim ona uyarsa sırat-ı müstakim Üzere olur; her kim de onu terke-derse dalâlete düşer." (Nakledenler İbn-i Ebî Şeybe ve İbn-i Hibbân Sahih 'inden Kenz, c. I, s. 147).

Bu hadisler Kur'ân'dan sonra başka bir ilâhi kitabın veya yeni bir şeriatın vahyedilmeye-ceğini ispatlamaktadır. Kur'ân'ın bîr kelime­sinin bile hükmü ortadan kalkacak değildir. Bunlar teşriî nübüvvetin devam etmediğinin delilleridir.

 

Hadis No. 147

 

Enes, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Ey insanlar! Allah Kitabını Rasûlünün dilinden inzal etti; ve ona bütün helâlleri ve haramları bildirdi. Allah'ın Rasûlünün lisanı vasıtasıyla Kitabında meşru (helâl) kıldığı şeyler kıyamet gününe kadar helâl kalacaktır ve Allah Rasûlünün lisanı va­sıtasıyla Kİtab'ında neyin haram olduğunu bildirdiyse o da ebediyen haram kalacaktır." (Nakleden el-Emanet adlı eserinden Ebu Nasr es-Sancarî; bkz. Kenz, c. I, s. 50).

 

Hadis No. 148

 

Câbir b. Sernûre, Rasûlullah'ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Bu din hükmünü sürdürecektir ve kıyamet günü gelinceye dek daima bir grup müslüman onu savunmak İçin cihada devam edecektir." (Nakleden Müslim-Kenz, c. VI, s. 23).

 

Hadis No. 149

 

Mugîre tarafından rivayet edilen benzer bir hadis Buharı ve Müslim tarafından nakledil­miştir (Bkz. Kenz, c. VI, s. 231).

 

Hadis No. 150

 

Benzer bir hadisi Ebu Hureyre rivayet etmiş, bu hadis İbn-i Mâce tarafından nakledilmiştir (Bkz. Kenz, c. VI, s. 231).

 

Hadis No. 151

 

Hz.Ömer, benzer bir hadisi rivayet etmiştir; bu hadis Hâkim tarafından Müstedrek'inde nakledilmiştir (Kenz, c. VI, s. 231).

 

Hadis No. 152

 

Benzer bir hadisi Muaviye rivayet etmiştir. Nakleden Ahmed b. Hanbel, Buharı ve Müs­lim (JKenz, c. VI, s. 232).

 

Hadis No. 153

 

Benzer bir hadis Sevban tarafından jivayet edilmiştir. Müslim, Tirmizî ve İbn-i Mâce ta­rafından nakledilmiştir. {Kenz, c. VI, s. 232).

 

Hadis No. 154

 

Benzer bir hadisi Ukbe b. Amr da sözlerinde­ki çok az bir değişiklikle rivayet etmiştir: "Saat gelene kadar onlar İslâm'a yapışacak­lardır." (Nakleden Müslim, -Kenz, c. VI, s. 232).

 

Hadis No. 155

 

İmrân b. Husayn, kelimelerde çok az bir de­ğişiklikle benzer bir hadisi rivayet etmiştir: "Nihayet onların sonuncusu deccal'le savaşa­caktır." (Müsned-i Ahmed; Ebu Davud ve Hâkim, Müstedrek; bkz. Kenz, c. VI, s, 232).

 

Hadis No. 156

 

Kurre b. îyas Müzenî, benzer bir hadisi riva­yet etmiştir. İbn-i Hibbân Sahih'inde, Ahmed Müsnedinde ve Tirmizî nakletmiştir (Kenz, c, VI, s. 232).

 

Hadis No. 157

 

Seleme b. Nufeyl benzer bir hadisi rivayet et­miştir. Taberanî'nin Mu'cem-i Kebîr'inde ve İbn-i Sa'd tarafından nakledilmiştir (bkz, Kenz, c. VI, s. 235.

 

Hadis No. 158

 

Benzer bir hadis Enes tarafından rivayet edil­miştir. İbn Hibbân'm Sahih'inde nakledilmiş­tir. (Kenz, c. VI, s. 235).

 

Hadis No. 159

 

Benzer bîr hadis Zeyd b. Erkam tarafından ri­vayet edilmiş Abd b. Humeyd tarafından nakledilmiştir.

 

Hadis No. 160

 

Sa'd b. Ebî Vakkâs benzer bir hadisi rivayet etmiştir. Nakledenler: Ebu Nasr es-Sencarî, el-lbâne ve Haravî, Dammii'l-Kelam, (Bkz. Kenz, c. VI, s. 235).

Yukarıda sıralanan bütün hadisler Muham-med ümmetinin kıyamet gününe kadar de­vam edeceğini yalın bir ifadeyle beyan et­mektedir. Bu hadisler de Rasûlullah'tan sonra peygamber olmayacağının açık delilidirler. Aksı halde sonraki insanlar kendi peygam­berlerinin ümmeti olarak adlandırılırlardı. Çünkü önceki milletler kendi peygamberleri­ne nisbetle isimlendirilirdi. Bizim peygambe­rimize inananlar da Rasûl-ü Ekrem'in ümmeti olarak isimlendirilir; önceki peygamberler­den birinin ümmeti değildirler.

 

Hadis No. 161

 

İbn-i Abbas, Rasûl-ü Ekrem'in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Bana daha önceki peygamberlere bahşedilmeyen beş şey veril­di; ama ben bununla övünmem -kızıl, kahve­rengi ve siyahı (dahil) bütün insanlığa gönde­rildim." (Nakleden Ahmed, Müsned ve Ha­kim, Tirmizî -bkz. Kenz, c. VI, s. 109).

 

Hadis No. 162

 

Hz. Ali, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bana benden önceki pey­gamberlerden hiçbirine bahşedilmeyen beş şey verildi. Ben beyazlara, siyahlara ve kızıl­lara gönderildim..." (Nakleden, Emsal'de As-kari -bkz. Kenz, c. VI, s. 109).

 

Hadis No. 163

 

Benzer bir hadisi Ebu Zerr rivayet etmiştir (Nakledenler Ahmed Müsned'mde, Hakim Müstedrek'te, ve Dârimî -bkz. Kenz, c. VI, s. 109).

 

Hadis No. 164:

 

Benzer bir hadisi Abdullah b. Ömer rivayet etmiş olup Hâkim (Tirmizî) ve Taberanî Mu'cemü'l-Kebîr'd& nakletmiştir (Kenz, c. VI, s. 109).

 

Hadis No. 165

 

Benzer bir hadisi Ebû Mûsâ el-Eş'arî rivayet etmiş olup Müsned-i Ahmed'de ve Mu'ce-mü'l-Kebîr'de nakledilmiştir (Kenz, c. VI, s. 109).

 

Hadis No. 166

 

Amr b. Şu'ayb babasından, o da kendi baba­sından işittiğine göre Rasûlullah @ şöyle bu­yurmuştur: "Bana daha önceki peygamberle­rin hiçbirine bahşedilmeyen beş şey verildi. Bunlardan birincisi benim bütün insanlara gönderilmiş olmamdır; çünkü, benden önceki bütün peygamberler yalnızca kendi kavimle­rine gönderilmişlerdir." (Nakledenler: Ah­med, Müsned'de ve Hâkim (Tirmizî) -bkz. Kenz, c. VI, s. 110).

 

Hadis No. 167

 

Benzer bir hadis Ebû Ümâme tarafından riva­yet edilmiş ve Taberanî tarafından Mu'ce-mü'l-Kebîr'de nakledilmiştir. Tirmizî bu ha­disin yalnızca bir kısmını nakletmiş ve sahih ve hasen olduğunu söylemiştir. (Kenz, c. II, s. 110).

 

Hads No. 168

 

Hâlid b. Ma'dan, Rasûlullah @'in: "Ben, bü­tün insanlığa gönderildim" buyurduğunu rivayet etmiştir.

Bu hadisler Resul-i Ekrem'in bütün dünyaya ve kıyamet gününe kadar yeryüzüne gelecek olan bütün insanlara gönderildiğini ispatlar. Resul-i Ekrem zamanında günümüze kadar yaşayan insanlar bu ümmetin mensubudurlar. Bu nübüvvet evrenseldir -bütün milletlere, ırklara, nesillere ait olma bakımından evren­seldir ve zaman ve devir bakımından evren­seldir. Bu noktayı daha önce üzerinde durdu­ğumuz Hasan'ın rivayet ettiği ve RasûluUah @'in "Ben (Allah'ın) yaşadığım günlerde ya­şayanlara ve benden sonra doğacak olanlara gönderdiği Rasûlüyüm!" buyurduğu hadiste ve yukarıda zikredilen hadislerde açıklanmış­tı.

Hz. Muhammed @'in nübüvveti kıyamet gü­nüne kadar yeryüzüne gelecek olan bütün in­sanların muhatap olduğu evrensel bir nübüv­vettir. Bunun için Rasûlullah'm nübüvveti kı­yamet gününe kadar geçerliliğini sürdürecek­tir. Bu gerçek delillerle ispatlanmışken, halâ Rasûlullah'tan sonra peygamber geleceğini iddia etmek Nebiyyİ Ekrem'in azametini al-çaltmaktır. Aşağıdaki hadisler bu gerçeği açı­ğa çıkaracaktır.

 

Hadis No. 169

 

Ebu Ümame, RasûluUah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Andolsun ki, Yüce Allah beni insanlara rahmet ve hidayet kay­nağı olarak göndermiştir!" (Müsned-i Ahmed ve Taberanî, Mu'cemü'l-Kebîr).

 

Hadis No. 170

 

Misver b. Mahreme Rasûlullah'm şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Andolsun ki, Allah beni bütün insanlara rahmet olarak göndermiştir." (Taberanî, Mu'cemü'l-Kebîr; bkz. Kenz, c. VI, s. 111).

 

Hadis No. 171

 

Hasan b. Süfyân, İbn-i Mende, Ebû Nu'aym ve Ibnu'n-Neccâr, Hz. Enes'ten rivayetle ben­zer bir hadis nakletmişlerdir. (Hasa'isüU Kübrâ, c. I, s. 16).

 

Hadis No. 172

 

Urve b. Ru'aym merfu bir hadiste RasûluUah @'den şöyle rivayet etmiştir: "Ümmetimin en iyileri onların ilkleri ve sonuncularıdır. Onla­rın ilkleri arasında Rasûlullah'm ashabı vardır ve sonuncusu Meryem oğlu İsa'dır. Bunların ikisi arasında dalâlet üzere olan bir grup var­dır. Onlar sizden değildir ve siz de onlar ara­sında değilsiniz." (Ebû Nu'aym Hilye's'mde mürsel hadis olarak nakletmiştir; Kenz, c. II, s. 132).

 

Hadis No. 173

 

Zümel b. Amr el-Ezherî'nin rivayet ettiği uzun bir hadis'te (Rasûlullah'm şöyle buyur­duğu nakledilmiştir): "Ey Arabistan halkı, ben Allah'ın bütün insanlara gönderdiği Rasûlüyüm..." (En nihayet sonra dedi...) "Benim çağrımı kabul edenlere mükâfat ola­rak Cennet vardır. Fakat beni reddedenler için durak yeri olarak Cehennem ateşi vardır." (Kenz).

 

Hadis No. 174

 

İbn-i Abbas, RasûluUah @Tin şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Allah bana dört vezir ile yardım etti-ikisi sema ehlindendir, adları Cebrail ve Mikâildir; ikisi de yeryüzü ehlidir, adlan Ebu Bekir ve Ömer'dir." (Nakleden: Taberanî ve Bezzâr).

Bu hadislerde kıyamet gününe kadar dünyadaki bütün insanların Rasûlullah'ın ümmeti olduğunu ispatlamıştır. Hz. İsa nübüvvet ma­kamında kalmış olmakla birlikte yalnızca Be­ni İsrail'in peygamberi olduğu için, ümmet-i Muhammed @'e peygamber olamayacaktır.

 

Hadis No. 175

 

Ebu'd-Derdâ, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Arş'a yaptığım gece yol­culuğunda bir nurla üzerine Allah'tan başka ibadete layık olan yoktur ve Muhammed Al­lah'ın Rasûlüdür. Ebu Bekr'ii S iddik, diye ya­zılmış yeşil bir inci gördüm." (Nakleden İbn-i Hibbân, Kiîâbu'z-Zu'afa ve Darekutnı, Ef-rad- bkz. Kem, c. VI, s. 138).

 

Hadis No. 176

 

Hz. Ali'den de benzer bir hadis şu ilave ile nakledilmiştir. "Ömer-ül Faruk, Osman Zin-nureyn." (Nakleden İbn-i Asâkir, bkz. Ha­sa'is).

Bu hadisler Rasûlullah'tan sonra bu ümmetin en iyisinin Sıddıkü'l-Ekber olduğunu ispatla­maktadır. O bile peygamberlik makamına yükselemediğine göre bu rütbeye kim yükse­lebilir?

Bir hikâye: İbn-i Asâkir Tarihinde ilginç bir hikâyeyi nakleder ve İbnu'n-Neccâr da kendi Tarihinde bunu Ebu Hasan Ali b. Abdullah Haşimî er-Rakkî'den rivayetle nakletmiştir: "Hindistan'a gitmiştim, orada pek çok şehir ve kasaba dolaştım. Bir köye gittiğimde üze­rinde siyah bir gül açmış bulunan bir gül ağa­cı gördüm. Çok güzel bir kokusu ve parlak koyu bir rengi vardı. Taç yaprağında parlak bir yazıyla şöyle yazılmıştı: 'Allah'tan başka tapılacak olan yoktur, Muhammed Allah'ın Rasûlüdür, Ebu Bekr-i Sıddik, Ömer-ül Fa­ruk.' Bunu gördüğümde hayretler içinde kal­dım. Bunun, birilerinin üzerine bu yazıyı nakşettiği sûnİ bir çiçek olduğunu zannettim. Fakat henüz çiçek açmamış olan bir diğer fi­danı açtığımda onun da taç yaprakları üzerin­de aynı şeyin yazılı olduğunu gördüm. Sonra­dan, üstelik bu köy halkının puta tapar olduk­ları ve Allah mefhumundan habersiz oldukla-

rını da öğrendim." (Süyûtî, Hasa'isü'l-Küb-ra,c. I, s. 8).

 

Hadis No. 178

 

Câbir, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Size iki şey bırakıyorum, on­lara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz. Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'im." (Nakleden: Neseî ve Tirmizî -Kem, c. I, s. 44).

Bu hadiste Rasûlullah @ insanlığın kurtulu­şunun Kur'ân'da zikredilen kurallara ve Ehli Beyt'e uymalarına bağlı olduğunu vurgulaya­rak kendisinden sonra başka bir peygamber daha gelmeyeceğini açıkça göstermiş olmak­tadır. Yoksa bıraktığı şeyler arasında gelecek olan yeni bir peygamberden de bahsederdi.

Bu mahiyette pek çok hadis vardır. Bunlar­dan birkaçı aşağıda verilmiştir:

 

Hadis No. 179

 

Zeyd b. Sabit de buna benzer şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Size ardımdan iki yardımcı bırakıyorum: Allah Teâlâ'nın Kitab'ı ki, hük­mü göklerle yer arasını kaplar ve benim Ehl-i Beyt'im. Bu ikisi Kevser'de, benimle buluşun-caya kadar birbirlerinden ayrılmayacaklar­dır." (Müsned-i Ahmed ve Mu'cem-i Kebîr'den nakille Kenz, c. I, s. 144).

 

Hadis No. 180

 

Benzer bir hadis Zeyd b. Erkam tarafından ri­vayet edilmiş ve Tirmizî tarafından nakledil­miştir, (Kem).

 

Hadis No. 181

 

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği benzeri bir ha­disi Hâkim {Müstedrek) ve Ebu Bekr eş-Şafiî nakletmişlerdir. (Kem).

 

Hadis No. 182

 

Irbâz b. Sâriye, Rasûlullah @'in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Ben size Allah'tan korkmanızı ve başınızda bulunan Habeşli bir köle bile olsa ona itaati tavsiye ediyorum. Çünkü, benden sonra pek çok ihtilâf ve bö­lünmeler bulacaksınız. Bundan dolayı benim ve râşid halifelerimin sünnetine bağlı kalmanız şarttır. Benim sünnetime sıkı sıkıya sarıl-pıalı ve bid'arterden kaçınmalısınız. Çünkü, her yeni şey bir bid'at'tir ve her bidat bir hata kaynağıdır." (Nakledenler: Ahmed Müs-nedinfe, Hakim Müstedreklnde, Ebu Da-vud, Tirmizî, İbn-i Mace -Kem, c. IV, s. 144).

 

Hadis No. 183

 

İbn-i Abbas, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Size sıkıca sarıldığınız taktirde asla dalâlete düşmeyeceğiniz bir şey bırakıyorum: Kitabullah ve Sünnetim!" Nak­leden Hâkim, Müsîedrek. (Kem, c. IV, s. 147).

 

Hadis No. 184

 

Benzer bir hadisi Ebu Said rivayet etmiş ve Baverdî, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, İbn-i Sa'd ve Ebu Ya'la nakletmiştir. (Kem, c. IV, s. 147).

 

Hadis No. 185

 

Benzer bir hadisi Zeyd b. Sabit rivayet etmiş­tir. (Müsned-i Ahmed, Mu'cem-İ Kebîr ve Sünen-i Sa'îd b. Mansûr'dan nakille Kenz, c. IV, s. 147).

 

Hadis No. 186:

 

Benzer bir hadis Câbir'den rivayet ediimiş olup hadisi İbn-i Ebî Şeybe ve Hatib naklet-mişlerdir. (Kenz, c. I, s. 148).

 

Hadis No. 187:

 

Benzer bir hadis Muaz tarafından rivayet edilmiştir. (Nakleden Deylemî. Kenz, c. I, s. 148).

Bütün bu hadislerde, Rasûlullah'ın ümmetine uymaları gerekli olan şeyleri tavsiye ederken, gelecekte zuhur edecek olan bir peygamberle ilgili bir İmada bulunmadığı aşikârdır.

 

Hadis No. 188:

 

Sa d, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir: "Ben Allah'a kulluk etmekten hoşnudum, Muhammed olarak onun Rasûlü olmaktan hoşnudum, din olarak İslâm'dan hoşnudum!" (İbn-i Saniy Ameî-i yevm ve'l-fe/dh kbında nakletmiştir.)

 

Hadis No. 189

 

Sa'îd b. Keysân, Suriyeli yaşlı bir âlimin (bizzat Rasûlullah'tan) şöyle işittiğim rivayet etmiştir: "Sizi Allah'tan korkmaya, sünnetime ve râşid halifelerin işlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya çağırıyorum ve başmızdaki Habeşli bir köle olsa bile onu dinleyin ve ona itaat edin!" (Begavî nakletmiştir -Kenz, c. I, s. 54).

 

Hadis No. 190

 

Hz. Ebu Bekr, Rasûlullah'ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Yeryüzünde her kim Allah'ın bir idarecisine karşı gelir ve onu kü­çük düşürürse, Allah da onu küçük düşüre­cektir. Her kim de bir idareciye hürmet göste­rirse, Allah ona merhametli davranacaktır." (Taberanî -Kenz, c. I, s. 55).

 

Hadis No. 191

 

Benzer bir hadisi Hz. İbn-i Abbas rivayet et­miştir. (Nakleden Sencarî)

 

Hadis No. 192

 

Benzer bir hadis Huzeyfe tarafından rivayet edilmiştir. (Deylemî nakletmiştir -Kenz, c. I, s. 55).

 

Hadis No. 193

 

Ma'kıl b. Yesâr, Rasûlullah'ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Kur'ân'm emirlerine uygun hareket edin. Helâl dediğini helâl bi­lin, haram dediğini haram bilin, ve buna göre amelde bulunun. Kur'ân'da bulunan hiçbir şe­yi hor görmeyin ve inkâr etmeyin. Size göre müteşabıh olan bir şey gördüğünüzde Allah'a ve âlimlere başvurun (Bu hadis bize kesinli­ğin olmadığı durumlarda âlimlere başvurma­mızı emretmekte ve bu tarz bir taklit bizzat Rasûlulfah @'in buyruğu olmaktadır. Bazı cahil kimselerin düşündüğü gibi şirk olarak kabul edilmemelidir) ki, benden sonra size (doğru yorumları) bildirsinler. Tevrat'a., İn­cil'e, ve Zebur'a, ve önceki peygamberlere Rabb'Ierinden indirilenlere de inanın." (Nak­leden Taberanî Mu'cem-i Kebîr ve Hakim -Müstedrek -Kem, c. I, s. 49).

 

Hadis No. 194

 

Ebu Hureyre, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Andolsun ki, Allah Tealâ bu ümmete her asrın sonunda dînlerini aslî şekline döndürecek müceddidler gönde­recektir." (Nakledenler Ebu Davudi, Hakim, BeyhakiMari/e'sinde-Kenz, c. I, s. 338).

 

Hadis No. 195

 

Temîm ed-Dârî Rasûlullah'ın şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Din ihlastır!" Biz Rasûlullah'a "kime karşı?" diye sorduk. "Al­lah'a, Kitabına, Rasûlune, Müslümanların idarecilerine ve bütün insanlara karşı ihlas­tır!" buyurdu. (Müslim).

 

Hadis No. 196

 

Huzeyfe, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Benden sonra iki adamı takip edin: Ebu Bekr ve Ömer." (Müsned-i Ahmed, Tirmizt, İbn-i Mâce -Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 197

 

Ebu Hureyre, Rasûluliah'tan şöyle rivayet et­miştir: "Kıyamet gününde Ebu Bekr'i, Ömer'i, Osman'ı ve Ali'yi sevenler hariç bü­tün ümmetler mahşere susamış olarak gele­ceklerdir!" (Râfi'î -Kem, c. VI, s. 161).

 

Hadis No. 198

 

îbn-i Mesud, Rasûlullah @'den şöyle rivayet­te bulunmuştur: "Ashabımdan iki kişiyi izle­yiniz: Ebu Bekr ve Ömer-Ammar (b. Yâsir)in yolunu izleyin ve İbn-i Mesud'un ahdine sâdık kalın!" (Tirmizî -Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 199

 

Benzer bir hadisi Huzeyfe, rivayet etmiştir. (Nakleden: Rûyânî -Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 200

 

Benzer bir hadîsi Hz. Enes rivayet etmiştir. {Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 201

 

Taberanî'nin naklettiği benzer bir hadis Hz. Câbir, tarafından rivayet edilmiştir. {Mu'ce-mü'l-Evsat) -bkz. Kem, c. VI, s. 142.

 

Hadis No. 202

 

Benzer bir hadisi Ebû Said rivayet etmiştir. {Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 203

 

Benzer bir hadisi Ebu'd-Derdâ rivayet etmiş­tir. {Kem, c. VI, s. 142).

 

Hadis No. 204

 

Câbir, Rasûiullah @'in şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr'dir." (Buharî, Müslim, Tİrmizî -bkz. Taberî, er-Riyâzu'n-Nadra, c. II, s. 204).

 

Hadis No. 205

 

Enes b. Mâlik, Rasûlullah @'in şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "Her ümmetin bîr emtn'i vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubey-de b. Cerrah'tır." (Buharî ve Müslim; Riyâzu'n-Nadra, c. II, s. 308).

 

Hadis No. 206

 

tbn-i Abbas, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Her şeyin bir zirvesi var­dır. Bu ümmetin zirvesi amcam Abbas'tır. Herşeyin bir dalı vardır. Bu ümmetin dallan Hasan ve Hüseyin'dir." {Kem, c. VI, s. 163).

 

Hadis No. 207

 

İbn-i Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Bu Ümmetin en hayır­lısı Abdullah b. Abbas'tır." (Nakleden Hâttabî -bkz. Kem, c. VI, s. 163).

 

Hadis No. 208

 

Câbir, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Ümmetimin haram ve helâl konusundaki en bilgilisi Muaz b. Cebel'dir." (Kenz, c, 6, s. 163).

 

Hadis No. 209

 

Hz. Ali, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Abdal Suriye'den çıkacak ve sayılan 40 olacaktır. Onlardan biri Öldü­ğünde, Allah yerine yenisini getirir ve insan­lara bu kimse ile birlikte bol yağmur ve düş­mana karşı yardım verilir." (Müsned-i Ah-med; Mişkat, s. 575).

 

Hadis No. 210

 

İbn-i Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Size Yemen'den bir adam gelecek. Adı Üveys'dir"... (sonunda şunu söyledi): "Sizden her kim onunla karşı­laşırsa ondan affedilmesi için dua istesin (çünkü Üveys'in duaları kabul edilecektir)." {Mişkat, s. 573).

 

Yukarıda Zikredilen Hadislerde Hâtmü'n-nübüvvet't Deliller

 

Hz. Muhammed @'in kalbinde ümmeti için beslediği sevgi ve merhamet ne kadar anlatıl­sa da tam olarak ifade edilemez. Hz. Muham­med @'e daha önceki bütün peygamberlerin ve meleklerin hiçbirine verilmediği kadar çok geçmiş ve gelecekle ilgili ilimlerin bahşedil­miş olduğu da bilinen bir gerçektir.

Ümmeti için hiç kimsenin bir yere sapıp, sen­delemeyeceği düz ve açık bir yol bıraktığına da inanmalıyız. Ümmetini yollarına çıkabile­cek bütün engeller konusunda bilgilendirdiği gibi doğru yolun işaretlerinden de haberdar etmiştir.

Bundan dolayı hadislerle ilgili geniş hazine­lere baktığımızda, Hz. Muhammed @'in üm­metinin sırat-ı müslakîm'de kalmasını sağla­mak için her türlü gayreti göstermiş olduğunu görürüz. Rasûlullah ümmetine kendisinden sonra önderlik edecek kişilerin isimlerini ve onların önde gelen özelliklerini de bildirmiş ve ümmetini bu önderlerin emirlerini yerine getirmeye ve onlara tam olarak itaat etmeye davet etmiştir. Bu görüşü destekleyen bazı hadisler yukarıda zikredilmiştir.

Hz. Peygamber @'in ümmetine olan bu şef­katinin idrakinde olan bir kimse hangi çeşit olursa olsun -zilli veya bürûzî- yeni bir pey­gamberin bu ümmete önderlik edemeyeceği­ne kesin şekilde inanır. Eğer bu böyle olma­saydı ümmetine gelecekteki olayları ayrıntısı ile haber veren Rasûlullah @ ümmetine yeni bir peygamber geleceğini de mutlaka haber verirdi ve kurtuluş için onu kabul etmeleri ve ona uymalarını emrederdi. Çünkü bir ümmete bir nebî geldiğinde bunların o nebiyi kabul etmeleri ve ona uymaları da farz olmaktadır; aksi taktirde bütün İyi amelleri neticesiz kalır ve boşa gitmiş olur.

Hz. Muhammed @'in ümmetine sürekli, râşid halifelere itaat etmeyi ve idarecilere Habeşî köle olsalar bile uymayı, ihtilâf ve çatışma durumunda âlimlere müracaat ederek onların tavsiyelerine uymayı emretmiş olması ve bu­nu sürekli vurgulaması çok Önemli bir husus­tur. Abdullah b. Mesud ve Ammar b. Yâsir'e uymayı da tavsiye buyurmuştur. Ashabından Zübeyr, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Muaz b. Ce­bel ve Abdullah b. Abbas gibi isimlere hür­met etmelerini buyurmuş; Üveys el-Kara-nî'nin zuhur edeceğini ve bu kimsenin de hürmete lâyık biri olarak kabul edilmesini ve kendisinden dua istemesini haber vermiştir. Hz. Muhammed @, ümmetini her yüzyılda bir gelecek müceddidler konusunda da bilgi sahibi kılmıştır. Suriye'den gelecek olan ab­dallardan ve onların dualarının kabul göre­ceğinden bahsetmeyi de ilâve etmiştir.

Ancak yeni bir peygamberin zuhur edeceğine dair tek bir hadis bile yoktur. Ümmetine onun işaretleri konusunda, hiçbir bilgi vermemiştir. Mantıken, eğer yeni bir peygamber gelecek olsaydı, ümmetine karşı büyük bir şefkat his­siyle dolu olan Rasûlullah @'in bu peygam­ber ile ilgili ayrıntılı bilgiler vererek ümmeti­ne rehberlik etmesi gerekirdi. Onun ismini, zuhur edeceği beldeyi, ne zaman ortaya çıka­cağını vs. bildirmesi gerekirdi; ve böylece ümmet yeni peygamberi tanıma konusunda zorluk çekmezdi.

İmanlı ya da akl-ı selim sahibi bir kişi bu ha­disleri inceledikten sonra şuna ikna olur: Hz. Muhammed'den sonra kıyamete kadar yeni bir peygamber daha gelmeyecektir.

Bunlar Hz. Muhammed @'in açıkça ve doğ­rudan ifade buyurduğu hadislerin yalnızca ikiyüz on tanesidir. Bu ifadelerin özü de şu­dur: Nübüvvet zincirinin son halkası Hz. Mu­hammed ile kapanmıştır ve nübüvvet Hz. Muhammed @'den sonra devam etmeyecek­tir. Bu konu ile ilgili garip tevillere yer yok­tur.

Gören gözü ve işiten kulağı olan kimseler bunları görmeli ve duymalıdırlar. Bunda el­bette ibret alacaklar için bir ders ve dikkate alacaklar için bir nasihat vardır. Hz. Muham­med @ bir şahittir.

Hamd, bütün yaratılmışların Rabbi, Rahman ve Rahîm Allah'adır! Salât ve selâm da, mut-takilerin önderi, nebilerin sonuncusu, bütün yaratılmışlara karşı Allah'ın elçisi, fahri kâinat, müjdeleyici ve uyarıcı, O'nun izniyle O'na davet edici olan efendimiz Muhammed tbn-İ Abdullah'ın üzerine olsun!

 

KISIM 6

 

SAHABENİN DİLİNDEN HÂTMÜ'N-NÜBÜVVET

 

Bu konu ile ilgili Önceki iki kısımda yüzden fazla âyet ile İki yüzden fazla hadis nakledi­lerek efendimiz Hz. Muhammed @"in pey­gamberlerin sonuncusu olduğu ve kendisin­den sonra teşriî veya gayriteşriî ya da her­hangi bir şekilde başka yeni bir peygamber daha gelmeyeceği ispatlanmıştır. Peygamber­lik İddiasında bulunanların yalancı, sahtekâr ve deccal olduğu gösterilmiştir.

Üçüncü kısımda ise hâtmü'n-nübüvvet inan­cının İslâm akidesinin gereklerinden ve te­mellerinden biri olduğu ve bu fikir ile ilgili olarak İslâm ümmeti arasında peygamberimi­zin devrinden bu güne kadar geçen ondört asır boyunca hiç bir şüphe ve değişik yorum ortaya çıkmadığı, konu hakkında ümmetin tam bir icma içinde bulunduğu ispatlanacak-tır.

Hadis, tefsir, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerin muhtelif sahalarındaki bütün âlimler bizlere bu konu ile ilgili reddi müm­kün olamayacak açık deliller bırakmışlardır. Bütün bir literatürü buraya aktarmak imkânsız olduğu gibi, ne kadar gayret sarfe-dîlse de bütün kaynakları tüketmek mümkün değildir. Bundan dolayı verilecek bilgiler, yalnızca ümmetin ve özellikle ashabın icma halinde bulunduğu konularla sınırlı tutulacak­tır. Bu kadarı bile konunun özeti mahiyetin­dedir.

 

İcmâ Ve Önemi

 

Hz. Muhammed @ bizlere pek çok nimet sunmuştur. Bunlardan birisi de icma-ı üm-met'tıv. icma Kur'ân ve Hz. Muhammed @'in sünnetinden sonra İslâm'ın üçüncü te­mel direğidir. İslâm ilahiyatında bu terim ortak kararı ve müçtehidlerin İttifak halinde ol­duğunu ifade eder. Kur'ân ve hadise itaat gibi jcmaya itaat de Müslüman için zorunludur. Uz. Muhammed @ peygamberlik devrini so­na erdirdiğinde, ardında günah ve hatadan berî (masum) bir başka kimse kalmadığında Allah'ın rahmeti ümmetin müçtehidlerinin ic-maı şeklinde tecelli etmiştir. Bu icmada Hz. Muhammed @ kendisi gibi hatadan korun­muştur. Eğer ümmet bir konu hakkında olumlu ya da olumsuz ortak bir karar verirse bu Allah'ın dileği addedilir; çünkü Hz. Pey­gamber @: "Ümmetim hata üzerine ittifak et­mez!" buyurmuştur.

Bundan dolayı usûl kitaplarında icma içti-had için faydalanılacak şaşmaz ve güvenilir bir ilke olarak kabul edilmiştir. Edille-i ser'iyye tâbir edilen içtihad hükümlerinin dayanağı olan kaynaklar sıralamasında icma Kur'ân ve sünnetten sonra üçüncü sırada yer alır. İcma, şeriatın temel ilkelerinden biri ol­duğu için hâtmü'n-nübüvvet fikri ile ilgili olarak bu kaynaktan da yararlanma yoluna başvurulmuştur. Tevhidin müellifi şöyle yaz­maktadır: "Hz. Muhammed @ hâteme'n-nebiyyin olduğu ve kendisinden sonra artık vahiy gelmeyeceği için ondan sonraki her dönemde ve İslâm'ın herhangi bir kısmı ile il­gili olarak müçtehidlerin icmamm hüküm yetkisinin olması Muhammed ümmetinin özelliklerinden biridir. Allah Teâlâ şöyle bu­yurmaktadır: 'Bugün size dininizi bütünle-dim...' (5: 4). Günlük hayatta meydana gelen olaylarla ilgili düzenlemelerin doğrudan va­hiy ile vazedilmiş olanları çok çok azdır. Va­hiyle nazil olan hükümlerin günlük olaylar vasıtasıyla kavranması ve bilinmesi mümkün olmasaydı bu hükümler soyut ve anlamsız görünür ve din tamamlanmış ve kemale ermiş kabul edilemezdi. Vahiy hükümlerine anlam kazandırma ve yeni hükümler istidlal etmek (çıkarsama) konusunda ümmetin müçtehidle-

ri gerekli ve vazifelidirler." (Tevhid, c. I, s. 49)

Kısaca şeriat hükümleri Kur'ân ve hadisten çıkarılır. Yine buna benzer olarak icma ge­rektiren konularda da başvuru kaynağı Kur'ân ve sünnettir.

Ancak icma da sınıflara ayrılır. Aşağıda ic-mamn nisbî değer sıralamasından bahsedile­cektir. En tercih edilen ve etkisi nihaî olan ashabın icmaldir. Fıkıh âlimlerinin tamamı­nın kabul ettiği üzere, bütün sahabeler belli bir konu hakkında görüş birliğine varmışsa-lar, bu Kur'ân'm hükmü kadar kesin kabul edilir. Başka bir durum da söz konusu olabi­lir: Sahabeden bazıları bir konu hakkında kendi görüş ve kanaatlerini bildirebilirler; an­cak sahabeden diğerleri bu hükmü reddetmez veya farklı bir görüş bildirmez ya da bir diğer ifadeyle sükût yoluyla tasdik etmiş sayılırlar. Bu da ashabın icmaı sayılır. Bu şekildeki İc­ma ise hadis-i mütevatir kuvvetindedir.

Konuyu daha derinlemesine incelediğimiz de delifm (icma) ikna etme bakımından en etki­li yol olduğunu görürüz. Çünkü, Kur'ân âyetlerinin ve hadislerin hakiki mânalarını ta­nımlama konusunda pek çok görüş ayrılığı varolabilir. İcmada ise böyle görüş ayrılıkla­rına hiç yer kalmamaktadır. Hafız İbn-i Tey-miyye şöyle demektedir: "Ashabın İcmaı ke­sin bir hükümdür ve mutlaka uyulmalıdır. Bütün delillerin en etkîlİsidir ve bütün diğer görüş ve hükümlere nazaran önceliklidir. Bu­rası bu konuyu ayrıntısı ile incelemek için uygun değildir ancak şeriat kaynaklarının te­mellerinden biri olan icmaya hakettiği mevki verilmiştir. Fukaha ve hakiki müminler ara­sında bu konu ile ilgili görüş ayrılığı mevcut değildir." {İkametü'd-delil, c. III, s. 130).

Şimdi asıl meselemize dönelim. Ve sahabe­nin icmamm hâtmü'n-nübüvveü nasıl İspatla­dığını görelim.

 

Hâtmü'n-Nübüvvet Ve Bu Görüşün Reddine Karşı Ashabın İlk İcmaı

 

Müseyleme'nin Sahtekârlığı: Müseylemet-ü'1-Kezzab (yalancı)ın daha Hz. Peygamber @ döneminde peygamberlik iddia ettiği ve kısa sürede bir miktar taraftar topladığı siyer kitaplarında aktarılan sahih bir hadisedir. Hz. Muhammed @'in vefatından hemen sonra Hz. Ebu Bekr-i Sıddık'm halifeliği zamanında Müseyleme ve taraftarlarına karşı bir cihad seferi gerçekleştirilmiştir. Muhacirlerden ve ensardan büyük bir çoğunluk, Müseyleme ve taraftarlarını, yalnızca Müseyleme peygam­berlik İddia ettiği ve iddiasının kabul görme­sini talep ettiği için kâfir olarak nitelemişler­dir. Bundan dolayı da bu kimselere kâfirlere uygulanan hükümler uygulanmıştır. Bu aynı zamanda ümmetin ilk icmaıdır. Müseyle­me'nin de Mirza gibi Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin hak olduğunu inkâr etme­diği ve Kur'ân'ın güç ve yetkisini hafife al­madığını kaydetmek ilgi çekici olabilir. Mü­seyleme de tıpkı Mirza gibi Hz. Muhammed @'in peygamberliğine inanıyor, ancak kendi­sinin de peygamber olduğunu iddia ediyordu. Hatta Müseyleme kendisi ve taraftarları için benimsediği ezanda bile eşhedü etme Mu-hammede'r-Rasûlullah kısmını muhafaza et­mişti. Tarih-i Taberfde olay şöyle verilmiş­tir: "(Müseyleme) ezanda Hz. Muhammed'i tasdik ettirir, kendisi de teşehhüd'ü {eşhedü enne Mühammede'r-Rasûlullah) söylerdi. Ezanı Abdullah b. Nevaha okur ve kameti de Huceyr b. Umeyr getirirdi. Huceyr teşeh­hüd'ü söylerken Müseyleme de 'Huceyr doğruyu söylüyor' derdi. Bu teşehhüd kelimeleri­ni yüksek sesle telâffuz ederdi." (Taberî, Ta­rih, c. III, s. 244).

Kısacası, Müseyleme namazını kıldı, orucunu tuttu, Hz. Muhammed @re ve Kur'ân'a da inandığını ifade etti. Ancak buna rağmen hâtmü'n-nübüvveû açıkça inkâr ettiği ve kendisinin de peygamber olduğunu iddia etti­ği için içmenle kâfir ilân edildi. Hz. Ebu Bekr, Yemame'ye Müseyleme'nin üzerine Hâlid b. Velid kumandasında pek çok muha­cir, ensar ve tabiûndan da kimselerin katıldığı büyük bir kuvvet gönderdi.

Ashabdan hiç kimse orduya katılmayı reddet­medi. Hiç kimse onların da ehl-i kıble oldu­ğundan veya kelime-i şehadet getirdiklerin­den, ya da Kur'ân'ı okuyup tâlim ettiklerin­den, namaz kılıp oruç tuttuklarından, Hacca gidip zekâtlarını verdiklerinden dolayı bu kimselerle savaşılamayacağtndan dem vur­madı. Hiç kimse ümmetin konu hakkında al­dığı genel karara itiraz etmedi; Müseyleme ve taraftarlarını kâfir ilan etmek için daha fazla delil getirilmesini talep etmedi. Hz. Ebu Bekr'in böyle bir sefer ilan ettiği ve Hz, Ömer'in buna itirazda bulunduğu şeklindeki bir hâdise siyer kitaplarında nakledilmektey-se de bu hâdise, zekatı vermek istemeyen bir kabileye karşı düzenlenen seferle ilgili olup şu şekilde gelişme göstermiştir:

Hz. Muhammed @'in vefatından sonra bazı kimseler zekât vermeyi reddettiler. Hz. Ebu Bekr bunların üzerine bir ordu göndermeye niyetlendi. Ömer-ül Faruk, halifelik maka­mından gelen bu teklife Müslümanların ye­terli teçhizata sahip olmadıkları ve silahlı güç bakımından eksik oldukları gerekçesiyle mu­halefet etti. Ancak, Hz. Ebu Bekr ile Hz. Ömer'in konuyu aralarında enine boyuna isti­şareleri sonucunda karan Hz. Ömer de onay­ladı.

Yani Müseyleme olayında Hz. Ömer'in baş­langıçta farklı düşündüğü ve sonradan halife Ebu Bekr ile aynı görüşü paylaştığı şeklindeki bilgi yanlıştır.

fCisaca, bu büyük hizbullah ordusu Yema-jne'ye doğru yola koyuldu. Bu ordunun gücü konusunda ilk siyer kitaplarında bir kayıt bu­lunmamakla birlikte, Taberî, halife Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın, Halid b. Velid'den istediği yazılı bir belgeden yaptığı nakilde, sahabe ve tabiûndan 1200 kişinin bu olayda şehit düş­tüklerini belirtmiştir. Taberî, Müseyleme'nin bu savaşa 40.000 kişi ile geldiğini ve bunla­rın 28.000'inin öldürldüğünü de kaydetmiştir. Müseyleme de öldürülenler arasında idi. Ge­riye kalanlar silahlarını bırakarak teslim ol­dular. Hâlid b. Velid'in pek çok ganimet ve esir aldığı kaydedilmiştir. Daha sonra bir ant­laşma imzalanmıştır.

Hâlid, Müseyleme'yi öldürüp Yemame halkı üzerinde kesin bîr zafer kazanınca Muceme adh bir kızla evlendi. Kız Müseyleme'nin ta­raftarlarından birinin kızıydı. Halife Ebu Bekr bunu öğrendiğinde Hâlid'i kınamak için bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: "Evinin bahçesindeki 1200 müslümanın kanı daha kurumamışken nasıl olur da kendini ev­lenme konusunda bu kadar rahat hissedebilir­sin?" (Taberî, Tarih, c. III, s. 254).

Bu gerçeklerden anlaşıldığı gibi pek çok sa­habe kritik bir dönemde olunmasına bakmak­sızın ve askerî bakımdan zayıf olduklarını farkettikleri halde korkmaksızın savaş alanı­na atılmışlardır. Bu kimselerin ezanı okuyor, narnaz kılıyor, Kur'ân tâlim ediyor ve Hz. Muhammed @'in peygamberliğini kabul edi­yor olmalarına bakmaksızın cesaretle bu ya­lancının karşısına birlik içinde bir ordu halin­de çıkmışlardır.

 

Sonuçlar

 

1- Bu vak'ada ashabın, Müseyleme'ye, peygamberlik iddiasını destekleyecek delil ve mucizeleri olup olmadığını sor­madıklarını görüyoruz. Yine de bütün sahabeler onun sahtekâr ve büyük bir yalancı olduğu konusunda hemfikirdirler. Ashabın onun karşısına savaş alanında ve onu yoketmek gayesiyle çıkmış olma­ları gerçeğinden şunu anlıyoruz ki, Hz. Muhammed @'den sonra her kim bir sö­zü veya bir takım sözleri tevil ederek Al­lah'ın Rasûlü olmak iddiasında bulunur­sa ashabın icmaı uyarınca küfür ve irti-dat suçu işlemiş kabul edilir ve gereğin­ce cezalandırılır.

2- Bundan dolayı Mirza ve taraftarları da her ne kadar bir takım zorlama tevillerle yeni bir şeriat getirmeyen, gayrimüsta-kil, geçici, zıllî veya bürûzî ya da kısmî peygamberlik İddiasında bulunuyorlarsa da sonuç olarak hâtmü'n-nübüvvet kav­ramının İçini boşalttıklarından ve genel­de Müslümanların gözlerini boyamaya çalıştıklarından dolayı küfür ve irîidat hükmünün açıkça muhatabıdırlar. Asha­bın Müseyleme ve taraftarları hadisesi ile ilgili icmaı müslümanlann Kur'ân âyetlerinin teviline ve tahrifine kapılma­larını yasaklamakta ve nübüvvet iddiası­nın açıkça küfür fiili sayılacağını ortaya koymaktadır.

3- Buradan çıkarılacak bir diğer sonuç da şudur: Bir kimse İslâm'ın bütün yüküm­lülüklerini, ibadetlerini, emir ve yasakla­rını samimiyetle yerine getirse ancak şeriatın bir hükmünü inkâr etse bile (eğer bu hüküm İslâm inancının temel hüküm­lerinden ise) şeriatın tümünü inkâr etmiş gibi küfür ve irtidat suçunu işlemiş sa­yılır. Müseyleme ve taraftarları da Hz. Muhammed @'e inanmalarına, namaz kılmalarına ve oruç tutmalarına rağmen kâfir olarak kabul edilmişlerdir.

Mirzâîler Tebliğ-i İslâm dedikleri çalış­maları ile pek övünürler. Ancak Müsey-leme'nİn olayı göstermektedir ki onlar İslâm'ı yaymak için her türlü adımı atsa-lar da inançları küfür ve irtidat temelli olduğu için (sonunda) kaybedenlerden olacaklardır.

Bu vak'adan çıkarılan, onun sahih oldu­ğunu ispatlamayacağı gerçeğidir. Aksi taktirde, Müseyleme'nin iddiasına ina­nanların Yemame'de çoğunluğu teşkil etmiş olması, iddialarının doğruluğuna delil teşkil ederdi. Onun askerlerinin sa­yısının 40.000'den aşağı olmadığı ve bu­na kadın, çocuk ve yaşlılar da eklendi­ğinde çıkacak rakamın ne olduğu tahmin edilebilir.

Halbuki Mirza çok daha az sayıdaki ta­raftarı ile pek gururlanmakta ve bu kim­seleri iddiasına delil olarak göstermekte­dir. Halbuki Mirzâîlerin sayısı Müseyle­me ve taraftarlarının sayısına asla erişe­mez.

Ashabın bu fiili, ümmetin herhangi bir grubunun bir sahtekârın ya da peygam­berlik iddia eden bir kimsenin ardından gitmesi durumunda, doğrudan İslâm dai­resinden çıkmış sayılacağını da göster­mektedir: Bu tip insanlar Yahudiler, Hı­ristiyanlar ve müşrikler gibi İslâm'ın açık düşmanlarından bile daha kötü ka­bul edilirler. Çünkü bunlar, genellikle müslümanlarm dahilî ve haricî düşman­lar tarafından kuşatıldığında ve müslü-manlar siyasî ve askerî bakımdan güçsüz olduğu zamanlarda ortaya çıkarlar.

Müseyleme'ye karşı cihad ilân edildiğinde de müslümanîar teçhizat bakımından zayıf ve kötü durumdaydılarr. Hz. Muhammed @ da­ha yeni ebedî âleme göçmüştü. Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler gibi İslâm düşman­ları Müslümanlara saldırmak için ve onlara karşı desiseler hazırlamak için fırsat kolla­maktaydılar. Ayrıca Müseyleme'nin ordusuna taraftarlarından başka diğer bazı düşman Arap kabileleri de katıldılar. Arabistan yarı­madasında karışıklık hüküm sürmeye başla­mıştı; barış ve huzur için daimî bir tehlike başgöstermişti. Çeşitli mezheplere ve fikir ayrılıklarına her yerde sıklıkla rastlanmaya başlanmıştı. Sorumluluk makamında bulunan ve önde gelen sahabeler bu durumdan endişe etmeye başladılar. Günümüzün ateist eğilimli politikacılarına bu konuda danışılmış olsaydı, onlar o zamanın İslâm devletine Müseyleme ve taraftarlarını İslâm'ın şartlarından pek çok­larını Müslümanlar gibi yerine getirdikleri için Müslümanlığın bir mezhebi gibi kabul etmesini tavsiye ederlerdi. Ayrıca Müseyle­me ve taraftarlarından gelecek saldırıyı bu şe­kilde bertaraf ederek, diğer düşmanlar ve mu­halifler ile savaşılmasın! da tavsiye ederlerdi. Halbuki bu devlet ilâhî emirlere bağlı bir devletti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ve diğer sa­habeler bu hususta geri adım atmadılar. İlk cihad seferi bu sahtekar ve yalancı peygam­berin üzerine gönderildi. Çünkü ashab, zafer ve galibiyetin sayılarının çokluğuna bağlı ol­madığım; kendilerine sayıca az olmalarına ve silah bakımından zayıf olmalarına rağmen Bedir'de zafer bahşeden Yüce Allah'a bağlı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ve yine bili­yorlardı ki kendilerine sayıca çok oldukları ve silahça güçlü oldukları bir zamanda gü­vendiklerinde Allah mağlûbiyeti tattırmıştı. Müminler gerçekten iman etmişlerse, sayıca az olsalar bile güçlüdürler; iman etmedikleri taktirde ise hiçbir şeye sahip değildirler ve hiçbir güçleri yoktur.

Kısaca, "Müslümanlar" kavramım bazı inan­mayanları da kapsayacak şekilde genişleterek dış düşmanlara karşı sayıca üstün görünmek karşı olduğu bir uygulamadır ve ayrı­ca faydası da yoktur.

 

Diğer Sahte Peygamberler Ve Selef-İ Sâlihîn'in Tavrı

 

Hz. Muhammed @ kendisinden sonra bazı kimselerin peygamberlik iddia edeceğini Ölü­münden Önce haber vermiştir. Ashab, tâbiûn ve daha sonrakiler her devir ve coğrafyada bu yalancı ve sahtekârlarla mücadele etmişler ve onlara mürted muamelesi yapmışlardır.

Hz. Muhammed @ döneminde, Esved Ansı peygamberlik iddiasında bulunduğunda biz­zat Hz. Peygamber @'in emriyle öldürülmüş­tür. Halifeler devrinde her kim böyle bir iddia ile ortaya çıkarsa derhal ölümle cezalandırı­lırdı. İbn-i Hacer Askalânî bu yalancı pey­gamberlerden bazılarının akıbetlerini naklet-miştir (Fethu'l-Bâri, c. VI, s. 455).

İmam Beyhâkî Kitâbu'l-Mehâsin ve'l-Mesâvî adlı eserinde Hz. Ebu Bekr döneminde Tu-leyha adlı bir kimsenin peygamberlik iddia­sında bulunduğunu yazmıştır. Halife Ebu Be­kir, Hâlid b. Velid'i bu kimseyi öldürmekle görevlendirmiştir. Fakat Tuleyha kaçmayı başararak Suriye'ye gitmiş ve bu yüzden ya­kalanamamıştır. Hz. Ebu Bekr'in vefatından sonra tekrar İslâm'a girdiği nakledilmektedir. (Kitâbu'l-Mehâsin ve'l-Mesâvî, c. I, s. 64).

Abdülmelik b. Mervan'ın halifeliği esnasında Haris adlı bir kimse de peygamberlik iddia­sında bulunmuştur. Halife ve (bazı sahabeler ve tâbiûnun da İçlerinde bulunduğu) âlimler Haris hakkında kanunî hükmü vermişler ve Haris çarmıha gerilmiştir. Kadı İyaz Şifa adlı eserinde şöyle demektedir: "Diğer halifeler ve yöneticiler de sahte peygamberlere, benzer muamelede bulundular. Zamanın âlimleri da­ima sahtekârlarla ilgili olarak aynı ortak fetvayı vermişler ve eğer bazı âlimler farklı fet­va vermişlerse, bunlar da kâfir olarak kabul edilmişlerdir. (eş-Şifâ).

Harun Reşid'in halifeliği döneminde bir keresinde bir adam Nuh peygamber olduğunu, Nuh'un esasen 1000 yıl yaşaması gerektiğini kendisinin kalan elli seneyi tamamlamak için gönderildiğini söylemiş ve delil olarak da "...o, bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı..." (29: 14) âyetini göstermiş­ti. Halife Harun İslâm âlimlerinden aldığı fet­va mucibince adamı diğer insanlara da ibret teşkil etmek üzere çarmıha gerdirdi; çünkü adam sahte peygamberdi. (Beyhâkî, Kitâ­bu'l-Mehâsin ve'l-Mesâvî, c. I, s. 64).

Halbuki Mirza'nm iddiaları bu adammkinden de fazladır. O kendisinin Âdem ve aynı za­manda Şit olduğunu ve bazen de Nuh oldu­ğunu iddia etmekte, diğer bazı durumlarda Musa veya İsa olabilmektedir. Davud oluşu ile de gurur duyabilmektedir. Reenkarnasyon yoluyla her peygamberin kimliğine bürüne-bilmektedir. Mirza, kitabında şöyle demekte­dir: "Ben Adem'im, Şit'im, Nuh'um, İbra­him'im, İshak'ım, Yakub'um, Yusufum, Mu­sa'yım, Davud'um, İsa'yım, Allah Rasûlünün İsminin mükemmel tezahürüyüm, yani ben zili (yansıma) yoluyla Muhammed'im, Ah-med'im." (Hakikatü'l-Vahy, s. 72).

Bu iddialara ilave olarak, bazı peygamberlere hakaret etmektedir. Ama onun şansına, bir grup müslüman iman kavramından o derece bihaber kalmışlar ki onun küfriyatım (din dı­şı konuşmalarını) İslâm sayabİlmişlerdir. Tabiî ki İngiliz yönetimi döneminde doğmuş olması da onun şansıdır. Çünkü o dönemde İslâm devletleri birbiri ardısıra çöktüklerin­den Mirza'dan hesap soracak hiçbir güç yok­tu.

Kısaca, Müseylemetü'l-Kezzab'm ve diğer sahte peygamberlerin hikâyelerinden anlaşıl­dığı kadarıyla, Hz. Muhanımed @'den sonra yeni bir peygamber daha gelmeyeceği husu­sunda inkârı mümkün olmayan bir icma söz konusudur. Bu vak'alarda bu sahtekârlardan iddialarını ispat için herhangi bir mucize is­tenmemiştir. Bu kimseler doğrudan mürted ilân edilerek ölüm cezasına çarptırılmışlar, çoğunun cezası da infaz edilmiştir. Ashab ve tâbiûndan hiçbir kimse de ümmetin bu icmaı-na hiç bir şekilde itiraz etmemişlerdir.

Kadı İyaz, Şifa adlı eserinde bu icma'nm se­bebini şöyle açıklamaktadır: "Çünkü Hz. Mu-hammed @ (ümmetine) kendisinin peygam­berlerin sonuncusu olduğunu ve kendisinden sonra kesinlikle yeni bir peygamberin gelme­yeceğini bildirmiştir. Onun peygamberlerin sonuncusu olduğu vahiy yoluyla da sabit ol­muştur. Üstelik ümmetin tamamı hâîeme'n-nebiyyîn teriminin dolaylı tevil ve tahsislere başvurmaksızın, açık ve zahiri anlamıyla an­laşılması gerektiği konusunda fikir birliğine varmışlardır. Bundan dolayı hâteme'n-nebiyyîn görüşünü reddeden herkes şüphesiz kâfirdir. Bu görüş İslâm akaidinin aslî ve be­lirleyici bir bölümüdür. (eş-Şifâ, Hindistan baskısı, s. 362).

Bağdatın ünlü müftüsü Seyyid Mahmud Alûsî, Rühü'l-Meâni adlı tefsirinde şöyle de­mektedir: "Hz. Mubammed @'in hâteme'n-nebiyyîn olduğu görüşü İlahi Kitabımızda yeralmaktadır ve sünnet tarafından özellikle vurgulanmaktadır ve ümmet bunun geçerlili­ği konusunda icma etmiştir. Bu nedenle bu görüşe karşı çıkan herhangi bir kimse kâfir ilân edilir; fikrinde İnat ederse ölümle ceza­landırılır." (Ruhü'l-Meâni, c. VII, s. 65).

İbn-i Hacer el-Mekkî, el-Fetevî adlı kitabın­da benzer bir görüşe yer vermiştir; "Hz. Muhammed @'den sonra başka bir kimseye halâ vahiy geleceğine inanan ve bunun mümkün olduğunu savunan bir kimse bütün müslü-manların icmaıyla/eA/zr edilir.

Molla Ali-yül Kâri, Şerh-i Fıkhü'l-Ekber adlı eserinde şöyle demektedir: "Hz. Muhamnıed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulun­mak genel icmaya göre açıkça küfür içeren bir fiildir." (Şerh-İ Fıkhü'l-Ekber, s. 202)

 

Ashab Ve Tâbiûnunhâtmü'n-Nübüvvet İle İlgili Delilleri

 

Ashab ve tâbiûnun bu konu hakkında icma ettiklerini bildirdikten sonra, tek tek görüşle­rinden bahsetmek zaruri gözükmeyebilir. An­cak yine de önde gelen sahabelerin ve tabiu-nun bu görüşü açıkça ve vazıh şekilde izah eden ifadelerine yer vereceğiz.

îbu Bekr Sıddık, Ridde (zekât vermekten sa­kınma) olayı ile ilgili olarak yaptığı bir ko­nuşmanın seyri esnasında şöyle demiştir: "Vahiy ebediyen sona erdi. Din kemâle erdi. Şimdi ben hayatta iken din tökezlemeye mi başlayacak?" (Neseî'den ve Sahiheyn''den ri­vayetle Riyazu'n-Nadra, c. I, s. 98 ve Süyûtî, Tarihü'i-Hulefa, s. 94).

Yine Hz. Ebu Bekr, Rasülullah @ vefat etti­ğinde: "Bugün Allah Teâlâ'dan gelen vahyi kaybettik." demiştir. (Delâilü't-Tevhidrmde nakleden Ebu İsmail Haravi -bkz. Kenzü'l-Â/, c. IV, s. 50).

Ömer b. Hattab'ın bu gerçeği defalarca tek­rarladığı Sahih-i Buhari'de mevcuttur, (c. I, s. 310).

Enes, Hz. Peygamber @ vefat ettikten sonra­ki bir zamanda, Ebu Bekr-i Sıddık'm Ömer'e kendisiyle Ümmü Eymen'e gelmesini söyle­diğini nakletmektedir. Hz. Peygamber de onu ara sıra ziyaret edermiş. Enes, üçünün birlikte Ümm-ü Eymen'e gittiklerini anlatmaktadır. Bizi kapısında gördüğünde gözyaşlarına bo­ğuldu. Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer onu teselli ederek şöyle dediler: "Bak, Ümmü Eymen, Allah, Rasûlü için daima en iyisini arzular, bu da onun için hayırlıdır!" Ümmü Eymen şöyle cevapladı: "Allah'tan gelen herşeyin Rasûlullah @ için hayırlı olduğunu biliyo­rum. Ben göklerden gelen vahyin kesildiğine ağlıyorum!" dedi. Bunu duyunca üç sahabe de ağlamaya başladılar. (Kem, c. IV, s. 48).

frfevâhib-İ Ledüniye'de*, başlangıçta Hz. Ömer'in Rasûlullah @'in öldüğünü inkâr etti­ği kaydedilmiştir. Hz. Ebu Bekr'in onu şid­detle ikaz ettiği ve şu hissiyat yüklü konuş­mayı yaptığı nakledilmektedir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Anam babam sana feda olsun. Senin fazilet ve kemalâtm o derece idi ki, Allah se­ni peygamberlerin sonuncusu olarak gönderdi ve seni (yaratılış bakımından) peygamberle­rin ilki olarak halketti. 'Peygamberlerden söz almıştık. (Ey Muhammed!) Senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir söz almışızdır." (33: 7) (el-Meva-hib, c. II, s. 496).

Hz. Ali, Rasûlullah @'i şöyle tarif etmekte­dir: "Omuzlarının arasında peygamberlik mührü vardı ve o peygamberlerin sonuncusu idi." (Tirmizî, Şemail, s. 3).

Ali'nin ifadesinden Rasûlullah'm sırtında bir peygamberlik mührü bulunduğunu ve bunun da peygamberlerin sonuncusunun alâmeti ol­duğunu anlıyoruz.

Tâbiûndan ve Ali'nin talebesi Seleme el-Kindî, Hz. Ali'nin talebelerine, Hz. Muham­med @'e şöyle salâvat getirilmesi gerektiğini söylediğini belirtmiştir: "Yeryüzünü yayan ve gökleri yaratan Rabbimiz! Her şeyin en hayırlısını, en yüce nimetlerini ve en yüce rahmetini, (saadet) kapılarını açan ve geçmiş­te açık kalmış olan nübüvvet (defterim) kapa­tan kulun ve elçin Muhammed'e bahçeyle!" (Kadı İyaz, eş-Şifâ).

Kadı İyaz, Hz. Ali'nin "...Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber (Muhammed)e salâvat getirirler..." (33: 56) âyetini okuduğunda şu salâvati getirdiğini nakletmiştir: "Ey Rabbim! Aziz ve Rahim olan Allah'ın ve huzurundaki meleklerin ve nebilerin, sıddıkların, şehidle-rin ve müttakilerin ve Seni teşbih eden bütün mahlukâtm rahmeti, Abdullah'ın oğlu ve pey­gamberlerin sonuncusu Mulıammed'in üzeri­ne olsun." (Şifa, c. III, s. 503).

İbn-i Mâce ve Beyhâkî ise İbn-i Mesud'dan şu salâvatı rivayet etmişlerdir: ''Ey Rabbim! Rahmetin, bereketin ve şefaatin rasûllerin 'e müttakilerin önderi, nebilerin sonuncusu olan Muhammed'in üzerine olsun!" (Şerhüş-Şifa, c. m, s. 530).

Hadisci Deylemî bunu doğrudan Hz. Mu­hammed @'den nakletmiştir, ancak Hafız İbn-i Hacer Askalânî bu hadisin mevkuf ol­duğunu bildiriliştir.

İbn-i Ebî Evfa ya, Hz. Muhammed @'in oğlu İbrahim'i görüp görmediği soruldu. İbn-i Ebî Evfa gördüğünü söyledi ve şunu ekledi: "Hz. Muhammed @'den sonra peygamber geleceği kaderde olsaydı İbrahim yaşardı." (Buharı, Sahih).

Suddî, Enes'e İbrahim'in kaç yaşında öldüğü­nü sordu. Hz. Enes: "Emekleme devrini ta­mamlamadan öldü. Eğer yaşasaydı peygam­ber olurdu, ancak yaşamadı; çünkü sizin pey­gamberiniz bütün peygamberlerin sonuncu­sudur." dedi. (İbn-i Asâkir, Telhis-i TarihÜ'l-Kebtr, c. I, s. 294).

Ka'bu'l-Ahbâr, Cennet ehlinin Rasûlullah @'in adını Abdülkerîm olarak ve Cehennem ehlinin ise Abdülcebbâr olarak bildiğini ifade etmiştir. Kutsal metinlerde ismi el-âkîb ola­rak geçer. Zebur'du ismi Fartk olarak geçer (el- Münâdî, Şerhü'ş-Şemâiî).

Daha önceki kısımlarda âkîb kelimesinin bizzat Hz. Muhammed @ tarafından kendi­sinden başka yeni bir peygamber daha gelme­yeceği anlamına geldiğinin açıklandığı zikre­dilmişti.

Vehb b. Münebbih, Önceki kutsal metinler konusunda uzman bir âlimdi. Bütün âlemle­rin yaratıcısı olan Allah'ın bu ümmet hakkında şöyle buyurduğunu söylemektedir: "Rah­metimi yağdırmaya onlarla başladığım gibi rahmetimi yine bu ümmetle sona erdirece­ğim." (Tefstr-i İbn-i Kesir, c. VIII, s. 96).

Süyûtî, Ebu Cafer Muhammed b. Ali'den şu nakli yapmıştır: "Yüce Allah Âdem'in neslini Âdem'in çocuklarının kaburga kemiklerinden âlemi meselde yaratırken elestü bi Rabbi-küm! t (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) Şa­hit istemişti ve 'evet!' kelimesini (kalu belâ) ile söyleyen Hz. Muhammed @ olmuştu. Bundan dolayı o peygamberlerin ilki ve en son yeryüzüne gönderilecek olanıdır." İHa-saisü'l-Kübrâ, c. I, s. 3).

Ashab ve tâbiûnun hâtmü'n-nübüvvet konu­sunda söylediği her şeyi bir araya getirip bü­yük bir külliyat yapsak yine de konu hakkın­daki bütün malzemeler toplanmış sayılamaz. Bu yüzden temel hadis kitaplarında hâtmü'n-nübüvvet konusu ile ilgili beyanlarda bulun­muş olduğu belirtilen zâtlardan ancak bir kıs­mının kısa bir listesini sunuyoruz:

Hâtmü'n-nübüvvet'm sahihliğine şehadet ge­tirmiş olan ashabın listesi: Ebu Bekir Sıddık, Ömer-ül Faruk, Ali, Abdullah b. Ömer, Aişe, Ubey b. Ka'b, Enes, Hasan, Abbas, Zübeyr, Selman, Mugire, Sa'd b. Vakkâs, Ebu Zerr, Ebû Saîd el-Hudrî, Ebu Hureyre, Câbir b. Abdullah, Câbir b. Semûre, Muaz b. Cebel, Ebu'd-Derdâ, Huzeyfe, îbn-i Abbas, Hâlid b. Velid, Abdullah b. Zübeyr, Âkil b. Ebî Talİb, Muaviye b. Cunde, Behz b. Hâkim, Cübeyr b. Mutim, Büreyde, Zeyd b. Ebî Evfa, Avf b. Mâlik, Nâfi, Mâlik b. el-Huveyris, Sefine (Ümm-ü Seleme'nin azatlı kölesi), Ebu Tu-feyl, Nuaym b. Mesud, Abdullah b. Amr, Ebu Hazm, Ebu Mâlik Eş'arî, Ümm-ü Kurz, Zeyd b. Harise, Abdullah b. Sabit, Ebu Kata-de, Numan b. Beşir, İbn-i Ganem, Yunus b. Meysere, Ebu Bekre, Saîd b. Heysem (?), Sa'd, Zeyd b. Sabit, Irbâz b. Sâriye, Zeyd b. Erkâm, Mesud b. Mekreme, Urve b. Ruâym, Ebu Ümâme el-Bahilî, Temim ed-Dârî, Mu­hammed b. Hazm, Sehl b. Sad b. Saidi, Ebu Zümel el-Cühennî, Halid b. Ma'dan, Amr b.

Şuayb, Mesleme b. Nufeyl, Kurra b. İyas îmran b. Husayn, Ukbe b. Amr, Sevban, Dahhak b. Nevfel, Mücahid, Mâlik, Esma bint Humeys, Hubeyş b. Cünade, Adullah b. Haris, Seleme b. el-Ekvâ, İkrime b. el-Ekvâ Amr b. Kays, Abdurrahman b. Semûre, Esma b. Mâlik, Ebu Kayle, Ebu Musa Eşari, Ab­dullah b. Mesud (radiyallahü anhüm).

Ashabın önde gelenlerinden bu 80 zât, daha önce açıkladığımız konunun canlı şahitleri­dirler. Onlar Mirza'nm peygamberliğine şe­hadet eden Kanhayya Lal gibi değildirler. Onlar nübüvvet güneşinin ziyalarıdır. İlâhi rehberlik yolunun yıldızları, nebevî İlimlerin mirasçısı, iman ve sadakat timsali ve bütün dünyaya ilim ve amel öğretİcisidirler. Onlar mübarek sahabe topluluğudur.

Bizler onlan taklit edersek selamete erişebili­riz. Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyur­muştur: "Benîm ve ashabımın benimsediği hayat tarzı budur!" Ashab doğru yolda oldu­ğuna göre bizler de onları takip ederiz. Eğer hakikat Hz. Muhammed @ ve ashabının ör­neklik ettiğinden başkası ise biz böyle haki­kati kesinlikle reddederiz. "Kurtuluşum senin sevgine son vermekle mümkün olacaksa, bı­rak olmasın. Böyle kurtarıcılığa ihtiyacım yok!" diyen şair ne güzel söylemiş.

Şimdi de iddiamızı delİllendirmek için İslâm'ın önde gelen âlimlerinin eserlerinden faydalanılacaktır. Tabiî ki bu da çok geniş bir ummandır. Ancak bu ifadelerin bazılarını ak­tarabilecektir. Alimlerin görüşleri muhad-disûn, müfessirûn vefukaha başlıkları altın­da incelenecektir.

Aslında İslâm âlimleri böylesi kesin sınıflara ayrılmış değildir. Her büyük âlim mukaddîs veya fakihtk. Aynı zamanda müfessîr'dir. Onları metodolojik bir sınıflama için de ser­gilemek çok güç olup aynı zamanda pratik de değildir. Bu yüzden aşağıdaki sınıflamalarda çok kesin sınırlar olmayışı tabiî karşılanmalı­dır.

 

Hadisçiler (Muhaddisûn)

 

Konuyu, hâtmü'n-nübüvvet ile ilgili bir dizi hadisi doğrudan Hz. Muhammed @'den ge­len şekliyle nakleden büyük muhaddislerden bahsederek açacağız. Bu nakledilen hadislere herhangi bir görüş farklılığı, yorum ya da tahsis karışmamıştır. Bu hadislerin tamamı zahiri manaları ile anlamını bulmuştur. Bu hadislerin tamamı önceki kısımda zikredil­miştir. Bundan dolayı hadisler değil, muhad-dislerin ismi zikredilmekle yetinilecektir:

İmam Buharı, İmam Müslim,

Neseî,

Ebu Davud Sicistanî,

Tirmizî,

İbn-i Mace,

İmam Malik,

Ahmed İbn-i Hanbel,

Tahavî,

İbn Ebî Şeybe,

Ebu Davud Tayalisî,

Taberanî,

İbn-i Şahin,

Ebu Nu'aym,

İbn-i Hibban,

İbn-i Asâkir,

Hâkim et-Tirmizî,

Hâkim,

İbn Sa'd,

Beyhâkî,

İbn Huzeyme,

Ziya,

Ebu Ya'la,

Muhyi's-Sünne el-Bagavî,

Dârimî,

Hatıb,

Said b. Mansur,

İbn Mirdeveyhî,

İbn Ebi'd-Dünyâ,

Deylemî,

îbn Ebî Hatem,

İbnu'n-Neccâr,

Bezzâr,

Ebu Said Baverdî,

İbn Adiy er-Râfiî,

İbn-i Arefe,

İbn-i Rahuye,

İbnu'l- Cevzî,

Kadı İyaz,

Abd b. Humeyd,

Ebû Nasr es-Sencerî,

Harevî,

İbn-i Münzir,

Dârekutnî,

Neseî'nin talebesi İbnu's-Seniy,

Rûyânî,

Taberî (fiiyazü'n-Nadra'sınâa),

Hattabi,

Hafecî,

Sahih-i Buharı şârihi Hafız İbn-i Hacer,

Sahİh-i Buharî şârihi Aynî,

Sahih-i Buharî sarihi Kastallanî,

Sahih-i Müslim şârihi Nevevî,

Siracü'l-Vehhac {Sahih-i Müslim Şerhi)'m

müellifi,

Sünen-i Neseînin şârihi Sindî ve

Câmiü't-Tİrmizî'nin şârihi eş-Şâbİ.

Bunlar hâtmü'n-nübüvvet ile ilgili hadis nak­letmiş olan muhaddislerdir. Aşağıda bu mu-haddislerin bazı Özel yorumları aktarılacaktır.

Kadı İyaz'm hâtmü'n-nübüvvefı ispatlarken Kur'ân ve hadisten delil getirdiği ve ümmetin bu konu hakkında kelimenin zahirî, hakikî, ve açık anlamında olduğu gibi anlaşılması ve hiçbir tevil ve tahsisin kabul edilemeyeceği şeklinde icmaya vardığını aktardığı daha ön­ce zikredilmişti.

Şeyhıı'l-İslâm Ebu Zur'a el-Irakî şöyle de­mektedir: "Bu ifade Hz. Muhammed @'in peygamberlerin sonuncusu olduğu gerçeğini göstermektedir." (Şerhü'ş-Şemâîl).

Muhaddis Abdu'r-Raûf Münâvî Şerhu'ş-Şemâil'de şöyle demektedir: "Hatmü'n-nü-biivve terimi yapısı itibariyle nübüvvetin ni­hayete erdiğini ispatın bir işareti olmaktadır; çünkü bir mühür ancak bir belge nihayete er­diğinde vurulur.

Hafız tbn-i Kesir bu mesele üzerinde çok durmuştur. Tefsirinden Önceki kısımlarda ba­zı nakiller yapılmıştı. Delilleri oldukça ikna edicidir ve nihayette Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddia eden kimsenin bu delillere dayanarak yalancı, sahtekâr ve Dec-cal kabul edileceğini, bazı tabiatüstü hariku­ladelikler gösterse bile buna inanılmayacağı­nı beyan etmektedir. (Bkz. Tefsir, İbn-i Ke­sir).

Zürkânî de bu meseleyi ele almıştır. Dördün­cü kısımda onun delillerini de ele almıştık. Zürkânî, Hz. Muhammed @'in son peygam­ber olduğunu ispat eden bir kaç hususî hâl ve durumunu tanımlamıştır.

Mevâhih-i Ledünniye adlı eserinde Kurtubî şöyle demektedir: "Bu böyledir çünkü Hz. Muhammed @'in Ölümünden sonra Vahy ebediyyen sona ermiştir." (Kurtubî, Mevâhib-i Ledünniye, s. 259).

Üçüncü asrın müceddidi İmam et-Tahavî el-Akidetü'î-Tahaviyye adlı risalesinde şöyle demektedir: "Hz. Muhammed @'den sonraki her peygamberlik iddiası bağy (isyan)dır. Ve şahsî hırs sebebiyledir. Hz. Muhammed @ bütün insanlara ve emlere gönderilmiştir. (Tahavî, el-Akideîü't-Tahavİyye, s. 14).

Şeyhülislâm İmam İbn-i Teymiyye, el-Fur-kan beyne evliya-u'r-Rahman ve evliyaü'ş-Şeytan adlı eserinde şöyle demektedir: ''Bü­tün peygamberlere vahiy gelmiştir. Özellikle Hz. Muhammed @, kendi peygamberliğinde, başkasına muhtaç kılmırudiği gibi, şeriatı da ne önceki ne sonrakilere muhtaç olmuştur. Hz. isa'nın durumu böyle değildir. Onun şeri­atı pek çok hususlarda Tevrat'a da dayanır ve onun bir tamamlayıcısı olarak kabul edilir. 3u bakımdan Hıristiyanlar Zebur ve Tevrat gibi, daha Önce gelen kitaplara ve yirmi dört peygamberin getirdiklerine bir çok meselede muhtaçtırlar. Daha önceki ümmetler ilham yolu ile haber alan (rnuhaddisûn) kimselere muhtaç durumda idiler. Fakat Muhammed ümmeti böyle değildir. Peygamberimiz diğer peygamberlere ait fazilet, marifet ve güzel amellerin hepsi ile donatıldığından ilhamla haber alıcı veya yeni peygamberlere ihtiyaç duymazlar." (el-Furkan beyne evliya-u'r. Rahman ve evliyaü'§-Şeytan: s. 56).

İbn-i Kayyım e-Cevziyye de Zâdü'l-Meâd adlı eserinde hâtmü'n-nübüvve konusunu ay­dınlatmıştır.

Sahih-İ Buharı'nin büyük sarihlerinden Kastallanî Mevahib-i Ledünniye adlı eserin­de hâtmü'n-nübüvve fikrini bazen ayrıntılı olarak ve bazen de Özet şekilde ele almıştır. Onun görüşlerini de önceki kısımda zikret­miştik. Müellif kitabında Hz. Muhammed @'in kabrini ziyaret şerefine nail olan bir kimsenin şöyle dua etmesini tavsiye buyur­maktadır: "Selâmün aleyküm ey rasûîlerin önderi, nebilerin sonuncusu!" (Mevahib, c. II, s. 509).

Büyük muhaddis Ebu Nu'aym Müsnedinde, İbn-i Teymiyye Cevab-ı Sahih li men bedde-le Dîne'l-Mesih'inde ve Şah Veliyullah Dehlevî İtikad'mda benzer şeyleri söylemiş­lerdir.

el-Hafecî, Kadı İyaz'ın Şifa'sını şerhederken şöyle demektedir: "Çünkü Hz. Muhammed @'den sonra hiçbiri rasûl ve nebi gönderile­cek değildir." Yine bir başka yerde el-Hafecî şöyle demektedir: "Bu yolla İbn-ül Kasım peygamberlik iddiasında bulunan ve kendisi­ne vahiy geldiğini söyleyen bir kimsenin bir tür akıl hastalığı bulunduğu hükmüne varıla­cağını ifade etmiştir." İbn-ül Kasım daha sonra peygamberlik iddiasında bulunan bir adam için ise mürted hükmünün uygun ola­cağını ifade etmiştir. İnsanları kendisine uy­maya ve iddiasını kabul etmeye, gizli ya da Müseyleme gibi aşikâre çağırmış olması so­nucu değiştirmez. Esbah b. Ferah, bir kişi peygamber olduğunu ve vahiy aldığım düşü­nüyorsa Şeriat hükümlerine göre mürted hükmündedir demektedir; çünkü bu kimse Allah'ın Kitab'ının hak olduğunu ve Hz. Mu­hammed @'in son peygamber olduğunu inkâr etmiş olmaktadır. Hz. Muhamnıed @ şöyle buyurmaktadır: 'Benden sonra yeni bir pey­gamber gelmeyecektir'1 Böyle bir iddia, Al­lah'a iftiradır."

Jbn-i Hibban şunları söylemektedir: "Nübüv­vetin kesbî (ameller yoluyla elde edilebile­cek) olduğunu ve bu nedenle nübüvvetin so­na ermediğini veya bir velînin nebiden daha üstün olduğunu söyleyen kimse zındıktır ve cezalandırılmaya müstehaktır." (Zürkânî, c. VI, s. 188).

Kadı îyaz da e§-Şifâ'da. şunu zikretmektedir: "Halife Abdülmelik b. Mervan yalancı pey­gamber Haris'i çarmıha gerdirerek öldürdü. Diğer bazı halife ve yöneticiler (sultanlar) de kendilerinin peygamber olduğunu İddia etme­ye kalkışan kimselere aynı cezayı verdiler. (Bütün devirlerdeki) âlimler de yalancı pey­gamberlerin ölüm cezası alması konusunda hükümdarlarla aynı görüşü paylaştılar ve hü­kümdarların bu hükmüne karşı çıkan kimse­lerin kâfir sayılacağına hükmettiler." (İkfar, s. 43).

Şerhü'ş-ŞifcidaL da şu ifadeler yer almaktadır: "Benzer şekilde, bizim de görüşümüz, kendi­sinin peygamber olduğunu iddia eden kimse­nin kâfir olduğudur. Bu iddianın Müseyleme ya da Esved el-Ansî gibi Hz. Muhammed @'in sağlığında ya da onun vefatından sonra yapılmış olması farketmez. Çünkü açık Kur'ân ve Sünnet «(Malarına göre Hz. Mu­hammed @ nebîlerin sonuncusudur. Bu iddi­ada bulunmak Hıristiyanların yaptığı gibi Al­lah'ı ve Rasûlü yalancı çıkarmak mesabesin­dedir." (Şerhu'ş-Şifa).

Subhü'l-Aşâ adlı eserde şunları görmekteyiz: "Şunlar inkâr edildiğinde kişiyi kâfir yapan iki inanç esasıdır: Allah Teâlâ'nın bize Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu bildirmesine rağmen Hz. Muhammed @'den sonra nübüvvet olduğuna İnanmak..." (Sub~ hü'l-Âşâ, c. XIII, s. 305).

Bunlar önde gelen hadis âlimlerinin beyan ve fikirleridir. Hiç birisi gayriteşriî, zıltî, bürûzi gibi yeni peygamberler sınıfından bahsetme­mişlerdir ve hiçbirinin şeriat getiren pey­gamberliğin sona erdiğini bildirirken şeriat getirmeyen peygamberliklerin kıyamet günü­ne kadar devam edeceği gibi bir görüşü de ol­mamıştır.

Diyelim ki muhaddisûn bu noktayı ihmal et­ti; bakalım müfessirler bu konu hakkında ne söylemiş. Müfessirler daima Kur'ân metinle­ri ile ilgili olarak ortaya çıkan karmaşık du­rumların izahı ile meşgul olmuşlar ve her şe­yi basit, çelişkiden uzak ve kesin sözlerle açıklamışlardır.

 

Müfessirler (Müfessirûn)

 

Hâteme'n-nebiyyîn teriminin gaye ve Önemi anlatılırken, dördüncü bölümde, müfessirle-rin çoğunluğunun ifade, hüküm ve tefsirleri­ne yer verilmişti. Bunları tekrarlamak yerine bu âlimlerin ve tefsirlerinin isimlerini zikret­meyi yeterli görüyoruz:

Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmi'u'l-

Beyân an Te' vili'l-Kur' ân. İmam   Râgıp    el-İsfahanî,   Müfredâtü'l-

Kıtr'ân. Hafız   İmadüddin  Îbn-İ   Kesir,  Tefsîru'l-

Kur'âni'İ-Azîm. Zemahşerî, Tefsinı'l-Keşşâf. Mahmud el-Âlûsî, Ruhu'l-Maânî fi Tefsin'l-

Kur' âni'l-Azîm. en-Nesefî, Medârİku'î-Tenzîl ve Hakâiku't-

Te'vil. Ebû   Muhammed   el-Huseyn   el-Bagavî,

Maâlimu't'Tenzil.

el-Hâzin, Lübâbu't-Te'vilfi Maânİ'î-Tenzîl. Fahruddîn er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb. el-Beydâvî, Envânı't-Tenzîl ve Esrâru't-

Te'vil. Celaiüddin es-Süyûtî, Ceİâleyn ve ed~Dür-

rü'l-Men$ûr fi Tefsİri'l-Me'sûr. Ebu Hayyan, el-BahrÜ'l-Muhit. el-Hatîb eş-Şİrbinî, es-Sırâcu'l-Munir. Ebu'1-Leys   es-Semerkandî,    Tefsir u'l-

Kur'âni'l-Azîm.

Ebû İshak es-Sa'lebî, el-Keşf ve'l-Beyân an

Tefsiri'l-Kur' ân. İbn  Atiyye  el-Endelûsî,  el-Muharrerru'l-

Vecîz fi Tefsiri'l-Kitâbi'l-Azîz. İbn-ül Arabi

Muhammed en-Nevevî, Marah Lebid. Kadı Senallah Panipati, Tefsirü'l-Mazhart. Şeyh İsmail Hakkı, Ruhü'l-Beyân. Şeyh Muiniddîn, Câmiu'l-Beyân. Şeyh Abdülkadir, Mudiu'l-Kur'ân. Ebu Muhammed Ruzbehan Şirâzî, Ârâisü'l-

Beyân. Abdurrahman   es-Saâlibî,   el-Cevahiru'l-

Hisânfı Tefsiri'l-Kur'ân. Şeyh   Kemalüddin   Hüseyin   el-Haravî,

Fevâtih-i llahiyye. Ebû's-Suüd,    İrşâdu'l-Akli's-Selim   ila

Mezâye'l-Kitâbi'l-Kerîm. Ahmed (Molla Civan), Tefsiru'l-Ahmedi. Kastâlânî, Tefsir ül mevahİb el-ledünniyye.

Bu zikredilen âlimlerin görüşleri daha önceki bölümde ele alınmıştı. Bunların hiçbiri hâteme'n-nebiyyîn ifadesi ile yalnızca serî nübüvvetin sona erdiğinin belirtildiği, zilli veya bürûzî peygamberliğin devam edeceği gibi bir tefsirde asla bulunmamışlardır.

Şimdi de araştırmacı ve eleştirmen sıfatlarını \idiz fukahanm görüşlerini ele alalım.

 

Fakihler (Fukaha)

 

eî-Esbah ve'n-Nezâir'in müellifi Kitabü's-si-yer ve'r-ridde adlı çalışmasında şöyle de­mektedir: "Bİr kimse Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğunu anlayıp, öğrenince­ye kadar hakiki mümin olamaz; çünkü bu, Din'in temel inanç kurallarından biridir. (Di­nin şartları dendiğinde ise farz, vâcib veya mesnun [Hz. Muhammed @'in amelleril olan ve müslümanlar arasında çok iyi bilinen kav­ramları anlaşılır.) (el-Esbah, s. 396).

İbn-i Nuceym, Kenzii'd-Dekaifdn şerhi Ban-rü'r-Rekâik adlı eserinde şöyle demektedir:

"Peygamberlerin yalan söylediğini, adâletJe hükmetmediğini veya kendisinin Allah'ın el­çisi olduğunu İddia eden bir kimse kâfirdir." (el-Bahr,c.V,s. 130).

Fetevâ-i Alemgirî'de şu ifadeler yer almakta­dır: "Hz. Muhammed @'in nebilerin sonun­cusu olduğu inancım taşımayan kimse Müs­lümanlıktan çıkmış olur. Eğer Allah'ın rasûlü olduğunu iddia eder veya aynı şeyi 'ben ha­ber/tebligat taşıyorum' mânasında [bir başka dilde, meselâ] Farsça ifadeyle 'men peygam-berem' derse kâfir olur. (Feîevâ-İ Alemgİrî, c. III, s. 263).

İbn-i Hacer el-Mekkî eş-Şafî şöyle demektedir: "Müslümanların icmama göre Hz. Muhammed @'den sonra da vahyin devam ettiğine iman eden kimse kâfirdir."

Molla Aliyyü'1-Kari Şerhu's-Şemâil'dt hâtmü'n-nübüvveâ şöyle açıklamaktadır: "Hâtmü'n-nübüvvet cümle yapısı olarak hâtmi-nübüvveye nisbetİ şunun gibidir ki, Hz. Muhammed İle nübüvvet evi mühürlen­miştir ve ondan sonra bu eve kimse gireme­yecektir."

Molla Şerh-i Fıkhü'l-Ekber'inâe şöyle de­mektedir: "İcmaya göre, Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddiasında bulun­mak küfrü gerektirir."

Bu ifadelere rağmen Mirzâî cemaatinin, Mol­la Aliyyü'l-Karî'nin hâtmü'n-nübiivve doktri­nini savunmadığını iddia edip ona 'Peygam­ber yeni bir şeriat getirmemişse bunun Hz. Muhammed @'den sonra da mümkün olabile­ceğini düşünüyordu' şeklinde yanıltıcı İftira­da bulunmaları çok şaşırtıcı olmaktadır. Hal­buki yukarıdaki ifadeler bu âlimin teşriî veya gayriteşrİÎ bütün peygamberlik çeşitlerinin Hz. Muhammed'den sonra kesinlikle müm­kün olmayacağı görüşünde olduğunu açıklık­la ortaya koymaktadır.

Bağdat'lı Mahmud el-Alûsî de şöyle demek­tedir; "Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğu fikri İlâhi Kitaplarda mevcut olup Sünnet tarafından tamamen açıklanmıştır. Ümmetin tamamı bu görüşün geçerliliği hak­kında icma içindedirler. Bundan dolayı bu görüşe karşı çıkan bir kimse kâfir ilân edilir ve görüşünde ısrar ederse cezalandırılır." (Ruhu'l-Maâni, c. I, s. 65).

Şeyh Süleyman Buharı Şerhü'l-Minhac'daki şiirde şöyle demektedir:

Her mükellef müslüman tasdik etmeli Tanımalı her zaman peygamberleri Kur'ân'da zikredilen özellikleri Sekizi bir arada zaten bilinmeli Sekizden sonra bir on daha gelir Kalan yedisi ise şöyledir: İdris, Hud, Şuayb, Salih ve ayrıca Zülkifl, Âdem ve kendisiyle peygamberliğin sona erdiği Habib oîan Muhammed'dir

Fusulül-îmadi'de aşağıdaki sözlerin küfür sözü olduğu bildirilmiştir: "Bir kişi 'ben Al­lah'ın elçisiyim' veya Farsça 'men peygam-berem' dese doğrudan küfre girer. Şayet ba­zıları bu kişiden iddiasını ispat için mucizeler isteseler bunlar da kâfir olur. Daha sonraki âlimler bir sahtekârdan onun yalanım ortaya çıkarmak ve utandırmak için mucize talep edilmesinin küfür olmadığını söylemişler­dir." (Fusulü'l-İmadi, s. 1300).

İmam Abdurreşid el-Buharî, Hülasâtü'l-Fetevâ adlı eserinde şöyle demiştir: "Bir kimse peygamberlik iddia etse ve diğer bir kimse de ondan iddiasını ispat için mucize göstermesini talep etse, bu talepte bulunan, bazı fakihlere göre kâfirdir; ancak, diğer ba­zıları niyet, sahtekârın mucize gösteremeye­ceğini ortaya koymak ise, bu kimsenin kâfir olmayacağı görüşündedirler."

Mînhacın şerhi Tuhfe adlı eserde bazı küfür sözleri şöylece sıralanmıştır: "Veya, bir kim­se bir rasûl veya nebiyi yalanlarsa, peygam­berlerden birinin bir günahı olduğunu iddia ederse, veya onların isminden toplumda onla­rı aşağı duruma düşürecek şekilde alaylı ola­rak bahsederse, veya Hz. Muhammed @'den sonra yeni bir peygamber gelmesinin müm­kün olabileceğini iddia ederse..." (İkfar, s. 42).

Bunlar sahih ve güvenilir fıkıh kaynakları olarak bilinen Fusûl ve Hülasatü'l-Fetevâ'd&n alman metinlerdir. Buralarda bize Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik iddia eden bir kimsenin kâfir (mürted) sayı­lacağı ve cezalandırılacağı anlatılmaktadır. Bu İddiayı mümkün gören ve ispat için muci­ze isteyen kimseler de kafir olmaktadır. Bu, diğer bir İfadeyle her sınıf ve çeşit peygam­berliğin Hz. Muhammed @'in vefatından sonra zuhurunun imkânsız olduğu anlamına gelmektedir. Bir kimse peygamberlik iddia­sında bulunduğu zaman, müslümanların gö­revi onu doğrudan sahtekâr ve yalancı say­mak olup, onun gerçek olup olmadığını araş­tırmak ve ondan mucize istemek yoluna git­memektir. Bunların gerekli sonucu olarak şu­nu söyleyebiliriz: Bir sahtekârın iddialarında doğruluk payı olabileceğini düşünmek -hâşâ— Hz. Muhammed @'İ yalancı saymak ve yüz­lerce hadisi inkâr etmek anlamına gelir.

Fıkıh hükümlerinde açıklıkla belirtildiği üze­re her çeşit ve türdeki nübüvvet devam etme­mektedir, sona ermiştir. Yalnızca bu da değil, her peygamberlik iddia eden, her kendisine vahiy geldiğini söyleyen kâfirdir, yalancıdır, deccalâır; şeriat getirdiğini söyleyip söyle­memesi durumu değiştirmez.

Şimdi kelâmcılara (mütekellimûn) gelelim. Onlar bütün karmaşık meseleleri kılı kırk ya­rarak açığa çıkarmışlardır.

Kelâmcılar {Mütekellimûn)

Büyük hadis ve kelâm âlimi Hafız İbn-i Hazm Endülüsî, el-Milel ve'n-Nihal adlı meşhur eserinde şöyle demektedir: "Bundan dolayı bütün bunları itiraf etmek zaruridir; Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik makamının varlığının ve devamlılığının ge­çerli bir iddia olmadığı aşikârdır; böyle bir iddia yalnızca safsatadır." (el-Fasl fi'l-Milel ve'l-Ehvâ ve'n-Nihal, c. I, s. 77).

Daha sonra şunları söylemektedir: "Yine bir kimse Hz. Muhammed @'den sonra Meryem oğlu İsa'dan başka birisinin de peygamber olabileceğini söylemesi, kâfir olduğunu söy­lemesinden farklı değildir. Çünkü hâtmü'n-nübüvvet'm hakk olduğu ispatlanmıştır." İbn-i Hazm aynı ifadeleri birkaç yerde tekrarla­mıştır (Bkz., a.g.e., c. I, s. 113; c. IV, s. 180, 198).

Kitabın bir başka yerinde ise şöyle demekte­dir: "Bir Müslüman Hz. Muhammed @'İn ve­fatından sonra yeryüzüne başka bir insanın peygamber olarak gelmesinin mümkün ve ca-İz olduğunu iddiaya nasıl kalkışabilir?"

Molla Aliyyü'l-Kaarî de Şerhü'l-Fıkhİ'l-Ek-ber'de daha önce de naklettiğimiz gibi nü­büvvet iddiasının bizzat küfür olduğunu be­lirtmiştir.

Ebu Hafs Necmüddİn Ömer en-Nesefî Aka-(V/'İnde "Peygamberlerin ilki Âdem aleyhis-seîâm, sonuncusu ise Muhammed @'dir." de­miştir.

Saadüddin et-Teftazânî, Nesefî'nin ifadesini şerhederken şöyle demiştir: "Hz. Muhammed @'in sözleri ve ona inen Allah kelâmı (Kur'ân) Hz. Peygamber @'in peygamberle­rin sonuncusu olduğunu bildirmiştir (33: 40). Yalnızca bütün insanlığa değil dnnlere de gönderilmiş olması onun peygamberlerin so­nuncusu olduğuna işaret etmektedir." (Şer-hu'l-Akaid, s. 135).

Bu konu temel akaid ve kelâm kitaplarında işlenmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:

el-Mu'tekadel-Müntekad, s. 209. Süyûtî, el-İtkan, c. II, s. 128. İbnu'l-Humâm,   el-Müsâyere fİ'l-Akaidi'l~Munciye fİ'l-Ahira s. 204. el-Yafiî, Mecmuâtu'l-Akaid, s. 15. Ahmed el-Merzuki, Akidetü'l-Avam, s. 12. Nevevi, Şerhu'l-Akidetü'l-Avam. Ebu Leys, Mesaîl.

Nevevi, Kesrü'l-Gays, s. 150. Mîzânü'l-Akaid'mde Şeyh Abdülaziz şöyle demektedir: "Muhammed @ Rasül, rasûllerin sonuncusudur." Cevheretü't-Tevhid adlı meş­hur akaid kitabında şu naat'ı görmekteyiz:

Yaratılanların en hayırlısı en mükemmelidir o Rabbimizin âlemlere rahmet gönderdiği son peygamberdir o

Şeyh Abdüsselâm b. İbrahim el-Mâlikî İthâfü'l-Mürid adlı kitabında şöyle demekte­dir: "Rabbimiz, Hz. Muhammed @'İ nübüv­vet makamına getirerek peygamberliği sona erdirmiştir ve ona hâteme'n-nebiyyîn demiş­tir (33: 40). Bu ifade risalet görevinin de de­vam etmemesini gerektirmektedir. Çünkü ge­nel olan sona ererse onun bir parçası olan özel de sona erer; ancak bunun tersi sözkonu-su değildir. Bundan dolayı Hz. Muhammed @'den sonra yeniden peygamber zuhur etme­yeceği gibi yeni bir şeriat da gelmeyecektir." (İthâfü'l-Mürid, s. 126).

Bu metindeki lâ tahtada'u (tekrar zuhur et­meyecek) kelimesi Hz. İsa'nın yeniden ortaya çıkacak olmasının hâtmü'n-nübüvveti naklet­tiği yanılgısını da bertaraf etmektedir. Çünkü Hz. Muhammed @'den sonra yeni bir pey­gamberin zuhur etmeyeceğini açıklamaktadır. Çünkü Hz. İsa daha önce peygamber olmuş­tur.

Şeyh Abdülgâni Nablûsû Şerh-i Kifâyetü'l-Avöm'mda şöyle demektedir: "(Peygamberle­rin) ilki Adem'dir ve kendisinden sonra yeni bir peygamber daha gelmeyecek olması bakı­mında Hz. Muhammed @ sonuncusudur. O, Muhammed b. Abdullah, hâîemü'l-enbi-ya'dır, nübüvvet ve risalet makamını bütün devirlerde dünya hayatının sonuna kadar ko­rumaya devam edecektir." (Şerh-i Kifâyeîü'l-Avam, s. 18).

Teşriî ve gayriteşriî gibi yeni nübüvvet sınıf ve kategorileri icat etmek isteyenler toplanan ve iktibas edilen bu metinleri dikkatle incelemelidirler. Kısa bir süre sonra bu tefsir ve vuzuha kavuşturucu izahların tahrif kapısını kapadığını farkedeceklerdir. Burada nübüv­vetin her çeşidinin sona erdiği beyan edilmiş ve hâtmü'n-nübüvvet ile Hz. Muhammed @'den sonra peygamberlik makamına yeni bir kimsenin geçemeyeceğinden başka bir şey kastedilmem iştir. Bu nedenle daha önce peygamberlik makamına ulaşmış bir kimse­nin yeniden zuhur edecek olması veya maka­mında kalmaya devam etmesi hâtmü'n-nübüvvet için bir çelişki teşkil etmez.

Şeyh Ebu Şükür es-Selimî Tevhid'ınde şöyle demektedir: "Rafızî'ler (gulat Şii'ler) dünya nebi'siz kalamaz demektedirler. Şia'nın bu görüşü küfürdür, çünkü Yüce Allah ve hâteme'n-nebiyyîn (yani nebilerin sonuncu­sudur) buyurmaktadır. Peygamberlik iddia­sında bulunan bir kimse bu iddiasıyla doğru­dan küfrünü ilân etmiş bulunmaktadır. Bu ki­şiden delil için mucize isteyen kimse de ken­disini küfür bataklığına atmış olmaktadır. Çünkü Kur'ân nassları hakkında şüphe ve be­lirsizlik hisleri taşınamaz. Bundan dolayı nü­büvvet makamına Hz. Muhammed @ ile bir­likte başka bir ortağın oturamıyacağına kati şekilde iman etmek müslümana vaciptir. Di­ğer yandan guiat Şia, 'Ali, nübüvvet makamı­nı Muhammed @ ile paylaşıyordu' demekte­dirler ki, bu başlıbaşına bir küfürdür."

Akidetü's Sajfarinî şerhinde şu ifadeler yer almaktadır: "Nübüvvetin ameller vasıtasıyla kazanılabileceğini düşünen kimse zındıktır ve cezalandırılmalıdır; çünkü onun kavli, itikadı, ve fikri nübüvvetin sona ermemiş ve bitme­miş bir kurum olduğu yönündedir. Halbuki bu Kur'ân ve mütevatir hadisle çelişkili bir durumdur. Çünkü bizim Peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusudur. ...Bu nübüv­vet makamının ilk sahibi atamız Âdem aleyhisselâmdır ve Habibullah Muhammed @ ile makam sonuncu sahibini bulmuştur. (Şerh-i Akidetü's Saffarini, s. 257).

Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzalî İktisad adlı eserinde hâtmü'n-nübüvvet konusuna değinmekte ve destekleyici deliller sunmaktadır: "Ümmet, hâteme'n-nebiyyîn (33: 40) ifadesi­ni ayrıntılı delillerin ışığında Hz. Muhammed @'den sonra başka bir nebinin ve başka bir rasûlün ebediyen mutlak yokluğu anlamında anlamıştır. Bu yorum, tevil ve tahsis götür­meyecek açıklıkta bir gerçektir." {el-İktisad fi'l-İtikad, Mısır baskısı, s. 128).

Aynı eserde İmam Gazzalî bu terimle ilgili her türlü tevil ve yorumu zırvalama ve delilik kabul etmiştir. Hâteme'n-nebiyyîn ve iâ ne-biyyi ba'de terimleri ile İlgili tevillerin ateist­ler tarafından ortaya atıldığına inanmaktadır.

Kelâm ve akaid âlimleri hâtmü'n-nübüvvet hakkında görüşlerini bildirmişlerdir. Bütün bu görüşler incelendiğinde teşriî peygamber­liğin sona ermesine rağmen gayritesriî pey­gamberliğin sürdüğüne dair bir ipucu aran­mış; ancak Mirzâîlerin kendi icatları olan böyle bir peygamberlik sınıflamasına gidildi­ğine kesinlikle rastlanılmamıştır. Şimdi de önde gelen sofilerin eserleri incelenerek teşriî veya gayriteşriî peygamberlik çeşitle­rinden bahsedilip bahsedilmediğine bakıla­caktır.

 

Sûfîler {Mutasavvıflar)

 

İrfan ehlinin Önde gelenlerinden Molla Cami Akaidnâme'sinde şöyle demektedir:

O sonuncusudur nebi ve rasûllerin Diğerleri her bir cüz iken, o bütünüdür rasûllerin

Ondan sonra yoktur başka gelecek rasûl Kimse yükselemez ondan sonra makam-ı rasûle

Hadis-İ Rasûl'e göre kıyamete yakın Arz'a gelecek Mesih-i İsa; ona bakın O da tâbi olacak Muhammed'İn şeriatına Takip edecek kökü, çünkü Mesih aittir nübüvvet ağacına, Muhammed'İn şeriatının hak olduğunu söyleyecek Ve herkese aynı hak inancı vazedecek.

Şerhü't-Tearufda hâtmü'n-nübüvvet çok ber­rak bir şekilde açıklanmıştır. Şerhü't-Tearuf tasavvuf ile ilgili en iyi kitaplardan biridir ve Keşfü'z-Zünun'ua müellifi Hacı Halife "et~ Tearruf adlı kitap olmasaydı, insanlar tasav­vufu anlayamazlardı" demektedir. "Yüce Al­lah nebiler silsilesini Muhammed @ ile sona erdirmiştir. Bundan dolayı Allah Teâlâ: 'O Rasûlullah ve hâteme'n-nebiyyîn'dir.' (33: 40) buyurmuştur. Bu kelime nasb (fetha) ile okunursa 'rasûl ve nebilerin mührüdür' yani sonuncusudur anlamına gelir. Kesre ile oku­nursa 'mührü basan ve (bîr işi) kapatan' yani sonlandıran anlamına gelir. Hz. Muhammed @ bir keresinde Hz. Ali'ye şöyle buyurmuş­tur: 'Senin bana nisbetin Harun'un Musa'ya nis'oetİ gibidir; şurası müstesna ki benden sonra peygamber gelmeyecektir!' Bir diğer zamanda ise Rasûlullah @ 'Ben Âkib'im (benden sonra peygamber gelmeyecek)' bu­yurmuştur." (Şerhü't-Tearuf, s. 14).

Mevlana Nizamî Gencevî, Mahzenü'l-Esrar'mda şöyle demektedir:

Sen ilmi ileriye taşıyacak nebi,

Muhammedi'sin Sen nübüvvet mührü eline verilmiş Muhammed'sin

Abdülkadir Geylânî Gunyetu't-Tâlibîn adlı eserinde şöyle buyurmaktadır: "(Gulat) Şİa Hz. Ali'nin de peygamber olduğunu iddia ediyor... Allah'ın, meleklerin ve bütün mahlu-katın lâneü kıyamet gününde bu şiilerin üstü­ne olsun ve toprak ve bahçeleri talan olsun, çöle dönsün, arzda yaşayacakları bir yer bu-lamasınlar! Çünkü aşırı fikirlerini abartarak ve küfürlerinde İnat ederek İslâm'a karşı çık­mışlar ve iman yolundan sapmışlardır. Al­lah'ı, Rasûlünü ve vahyi reddetmişlerdir. Bu fikre sahip olan kimselerin şerrinden Allah'a sığınırım!" (İkfarü'l-Mülhidîn, s. 42).

Şeyh Abdülgani Nablûsî Şerhü'l-Fera'id adlı eserinde gulat Şia'nın kâfir olduğunu beyan ederek şöyle demektedir: "Onların mezheple­rini tahrif ettikleri ve imanlarını bozdukları çok açıktır. Onların mezhebi, Hz. Muham-

med @'den sonra yeni bir peygamber gelece­ği gibi yanlış ve sapık bir fikri benimsemek­tedir. Bu Kur'ânî hakikatleri inkâra kadar varmaktadır. Kur'ân nassı açıktır, o nebilerin ve rasûllerin sonuncusudur (33: 40). Ayrıca şu hadis de göz önünde bulundurulmalıdır: 'Ben Âkib'im ve benden sonra peygamber ol­mayacaktır!' Yine bütün İslâm ümmeti bu âyet ve hadisin zahirî anlamıyla anlaşılması gerektiği konusunda icma halindedir. Bu fik­re karşı çıkan her kimseyi bu delillere daya­narak M/zr sayabiliriz." (a.g.e., s. 42).

Büyük tasavvuf ve sülük âlimleri gulat Şia'yı kâfir saymaktadırlar. Çünkü bu Şiiler teşriî olmasa da Hz. Ali'yi peygamber saymaktadır­lar. Bu da bir kimsenin her hangi bir çeşit nü­büvvet iddiasını kabul etmenin Kur'ân ve ha­dis hakikatlerini İnkâr etmeye eşdeğer oldu­ğunu göstermektedir.

Şeyh İmadüddin el-Umevî, Hayatü'l-kulûb fi Keyfiyet-i vusul ilel-mahbub adlı eserinde sufilerin genel inançlarını özetlemeye çalış­mıştır: "İcma ettikleri inanç esaslarını ve uy­maları gereken kural ve düzenlemeler konu­sunda benimsedikleri mezhebi bildirir dör­düncü bölümdür. Ebu'l-Hasan Eş'ari ve tale-belerince savunulan (ana) fikir Hz. Muham­med @'in, mahlukatın ilki ve peygamberlerin sonuncusu olduğudur." (Hayatü'l-kulûb, c. II, s. 2 derkenar).

Bunu kısaca tanımladıktan sonra, yazar konu­yu ayrıntısıyla ele alarak şöyle demiştir: "Hz. Muhammed @ peygamberlerin en kâmil ola­nıdır ve onunla birlikte Allah Teâlâ nübüvve­ti ebediyyen sona erdirmiştir, (a.g.e., c. II, s. 4).

Takiyüddin Abdülmâlİk Nüzhetü'n-Nâzirın adlı eserinde Hz. Muhammed @'İn fazilet ve kemalâtından bahsederken hâtmü'n-nübüvveti onun en kâmil özelliklerinden biri olarak nitelemektedir. Bu görüşünü destekle­mek için de çok sayıda hadis nakletmİştir. Bu hadislerin tamamı bir önceki kısımda aktarıl­mıştı. (Nüzhetü'n-Nâzirîn, c. I, s. 15).söylemiştir: "Hz. Rasûl @ bize rüyaların pey­gamberlik cüzlerinden bir cüz olduğunu bil­dirmiştir- Nübüvvetten insanlara bu cüzden başka bir şey kalmamıştır. Bu nedenle nü­büvvet kelimesi artık hiçbir şeye atfedilemez; şeriat getirmemiş kimselerden başkasına da atfedilemez. Bundan dolayı nübüvvet keli­mesinin Hz. Muhammed @'den sonra gelen İnsanlara izafe edilmesi yasaklanmıştır." (el-Fütuhatü'l-Mekkîyye, c. II, s. 495).

Fütuhatü'l-Mekkîyye'mn başka bir yerinde şunu görmekteyiz: "Bir insan nübüvvetten bir cüz olan mübeşşimt'& (rüyayı sadıka) nail ol­sa, bu kimseye hakikatte peygamberlik izafe edilemez; nübüvvet ancak nübüvvetin bütün cüzlerini haiz kimselere izafe edilebilir ve an­cak o kimseye nebi denebilir. Bize yasakla­nan ve ebediyete kadar sona ermiş olan nü­büvvetin bu özellikleri vardır. Bunlardan biri­si de Cebrail vasıtasıyla gelen vahiy yoluyla ikame edilen şeriat'tır. Bu özellik yalnızca peygamberlere hastır." (a.g.e,, c. II, s. 568).

Arabî, bu kavram hakkındaki görüşlerini İslâm ümmetinin tamamının ve bütün sofilerin ifade ettiğine yakın sözlerle beyan etmiş ve peygamberlik makamının Hz. Mu­hammed @'den sonra hiç kimseye izafe edi­lemeyeceğini; şeriat ıstılahı olan peygamber­liğin kıyamet gününe kadar mutlak olarak ve tamamen ortadan kalktığını söylemiştir. An­cak peygamberliğin kemâlatı bu ümmet için­de, Önceki ümmetlere nazaran çok daha sık ve güzel şekilde zuhur edecektir. Bu gerçek zahir ve batın âlimlerince inkâr edilemez. Bu husus önceki kısımda, Hz. Peygamber @'in hadislerinden ve ashab ve tâbiûnun kaville­rinden alıntılar yapılarak açıklığa kavuşturul­muştu.

Yukarıda nakledilen metinlerden ve Arabi'nin eserinden çıkardığımız sonuç şudur: "Şeyh, gayritesriî peygamberlik devam edecektir anlamında bir şey söylememiştir, bilakis o kemalât, mübesşirât ve velayet halen devam etmektedir ve bunlar gayritesriî nübüvvetin cüzleridir, demek istemektedir.

Bu satırlarda şeyh gayritesriî olan nebilerin rasûl olmadığını açıklamaktadır. Risalet an­cak nebilere şeriat geldiği zaman kemalâtma kavuşmuş olmaktadır. Bu satırlar hadiste ta­nımlanan şeyin aynısını tekrarlamış olmakta­dır: Sâdık rüya nübüvvetin bir parçasıdır. An­cak hiç kimse sâdık rüyanın nübüvvet oldu­ğunu iddia edemez.

Arabî, tesrî'm nübüvvet'in bir cüzü olduğunu söylemekte ve gayritesriî nübüvvetin de mümkün olduğunu bildirmektedir. Bu nübüv­vetin sona erdiği anlamına gelir: Sadece bazı cüzleri mevcut olacaktır ve böyle bir şey İslâm hukukuna ve akaidine göre ya da genel anlamda nübüvvet olarak kabul edilemez. Arabî, nübüvvetin aslî cüzlerinden olan teşri olmadığı müddetçe kimseye nübüvvet affedi­lemeyeceğini açıkça söylemiştir,

Böylece, Müslümanları, Muhiddin-i Arabî'-nin peygamberliğin devam ettiğine inandığı­na ikna etmeye çalışan Mirzâîlerin oyun ve aldatmacaları da açığa çıkarılmış olmaktadır. Buradan Muhiddİn-i Arabi'nin gayritesriî peygamberliği peygamberlik saymadığı, onun yalnızca nübüvvetin bir cüzü olduğunu ifade ettiği kolayca anlaşılacaktır.

Kısaca, Şeyh'in devam ettiğine inandığı şey nübüvvet değildir ve Şeyh nübüvvetin devam ettiğine inanmamaktadır. Bu, ümmetin icmaı ile oluşturulan bir inançtır ve buna sahip çık­mak farzdır.

Şeyh'in gerçek niyeti anlaşılamasa dahi, Kur'ân ve hadis gibi açık nasslar ve İslâm ümmetinin icmaı Muhiddin-i Arabi'nin muğ­lak bîr ifadesi uğruna silinip atılamaz.

Şeyh Abdülgani en-Nablûsî, Muhİddin-i Arabî'nin Fusûsü'l-Hİkemlnden bir pasajı şöyle açıklamaktadır: Risalet ve nübüvvet Hz. Muhammed @'in nübüvvete nail oluşun­dan sonra sona ermiştir, çünkü kıyamet günü­ne kadar nübüvvet niteliklerine sahip hiç kimse kalmamıştır." (Şerh-ü Fusûsü'i-Hikem, s. 81).

Müceddid-i Elf-i Sâni İmam Rabbani Mektu-bat'mda şöyle demektedir: "Bu bidat fırka (gulat Şia) ehl-i Kıble olduklarını iddia ettik­lerinden, onların dinin aslî akidelerini ve yay­gın şekilde bilinen ve uyulan şeriat kural ve kavramlarını inkâr ettiklerini anlayana kadar bunları kâfir ilân etmekten sakınırız." (Mek-tubat, c. III, s. 38; c. VIII, s. 90).

Böylece açığa çıkmaktadır ki, her kim müte-vatir olan İslâmî amel ve inanç esaslarını inkâr ederse kendini küfür bataklığına atmış olur. Hâtmü'n-nübüvvet de mütevatir bir fi­kirdir ve Ümmetin her devrinde ve herkes ta­rafından kabul görmüştür. Bundan dolayı Müceddid'in gözünde bu gerçeği inkâr eden bir kimse kâfirdir. Bu konu Fütuhatla. Mu-hiddin-i Arabî tarafından da ele alınmıştır: "Dinin esaslarında tevil'e kaçmak küfürdür" (Fütuhat't&(c. II, s. 257).

Bunlar sufİlerin görüşleridir. Böylece, ümmet bütün ilim dallarındaki âlimler ve bütün mut­taki ileri gelenlerin nübüvvetin Hz. Muham-med @ ile sona erdiğini düşündüğü ve bunu imanlarının bir parçası olarak telakki ettiği müşahade edilmiş olmaktadır.

Ümmetin bütün âlimlerinin görüşleri burada ele alınmış; tevile, tahsise ve sınıflandırmada ayrıntılara girilmeksizin şeriata göre nübüv­vetin Hz. Muhammed @ ile birlikte sona er­diği ve devam etmediği sarahaten ispatlanmış oldu.

Şimdi ise önceki nebilerin ve ümmetlerin gö­rüşleri ele alınacaktır. Gören gözlere ve işiten kulaklara hitapla: "...Allah'ın nûr vermediği kimsenin nuru olmaz." (24: 40).

 

Tevrat Ve İncil'de Hâtmü'n-Nübüvvet Konusu

 

Son olarak hâtmü'n-nübüvvet'in kadim kitap­larda hangi ayrıntılar ile ele alındığı incelene­cektir. Nübüvvetin Hz. Muhammed @ ile sona ermesi yalnızca bizim peygamberimize has bir özelliktir. Bu kâmil özellikten önceki ümmetlere kendi kitaplarında daha peygam­berimiz yeryüzüne gelmeden önce bahsedil­miştir.

Ancak Tevrat ve İncil daha sonra tahrif edil­mişlerdir. Bu kitapların pek çok kısmı değiş­tirilmiş, sansür edilmiş, tevil edilmiş veya ki­taplara eklemelerde bulunulmuştur. Günümü­ze dek bu konu ile ilgili komisyonlar kurula­rak bu kitapların metinlerinde değişiklikler yapılmaya devam edilmiştir. Bundan dolayı bu konu ile ilgili olarak Selef-i Sâlihin'in alıntılarından ve bizzat hadis-i şeriflerden faydalanılacaktır. Yani bu görüşleri muhad-dİslerin görüşleri olarak kabul edilebilir. Yine burada da engin bir ilim denizine dahnmakta-dır. Bu yüzden konu ile alâkalı birkaç misâl sunulacaktır.

 

Musa Aleyhisselâm Ve Kavmi

 

İbn-i Cerir Taberî, "...levhaları attı..." (7:150) âyetim yorumlarken uzun bir hikaye an­lattıktan sonra nihayet şu ifadede bulunur: "Musa: 'Ey Rabbim, ben bu levhalarda yara­tılış bakımından sonuncu ancak Cennete giriş bakımından birinci olan bir ümmet olduğunu gördüm. Ey Rabbim, onları benim ümmetim yap! (Allah) buyurdu: Onlar Muhammed üm­metidir."

Muhaddİs Ebû Nu'aym de Delâilü'n-Nübüv-ve adlı eserinde bu olayı nakletmiş ve ayrıca Hassan'dan rivayetle şunu nakletmiştir: "Bir gece, gecenin son saatlerinde bir tümsekde dikiliyorken bir ses işittim; bu en yüksek ava­zında bir insan sesiydi. Bunun bir tepenin zir­vesinde duran ve elinde bir meşale tutan Me-dine'ü bir Yahudiye ait olduğunu farkettim. İnsanlar onun etrafında toplanmışlardı. Niye bağırdığı sorulduğunda Yahudi şunları söyle­di: 'Ahmed yıldızı doğdu. Bu yıldız yalnızca nübüvvetin habercisi olarak doğar, başkaca da ufuktan tekrar zuhur etmez; bundan böyle Ahmed'den başka gelecek peygamber de kal­mamıştır."' (Delâilü'n-Nübüvve, s. 17).

Hüveyse b. Mesud nakletmektedir: "Aramız­da Yahudiler yaşardı. Yeni bir peygamber zuhur etmesinin yakın olduğundan bahseder­lerdi. (Bu Hz. Muhammed @ peygamberliği­ni ilân etmeden önce vuku bulan bir hadise­dir). Daima bu peygamberin Mekke'de zuhur edeceğini ve adının Ahmed olacağını söyler­lerdi. 'Şimdiye kadar böyle bir peygamber gelmedi. Bütün bunlar bizim kitaplarımızda ayrıntısı ile mevcuttur' derlerdi." (a.g.e., s. 17).

Ebû Saîd el-Hudrî, Mâlik b, Sinan'ın şöyle ri­vayet ettiğini nakletmiş tir: "Bir keresinde Benî Abd-ül Eşal kabilesine gittiğimde Ya­hudi Yuşa ile karşılaştım, bana şöyle dedi: 'Ahmed adlı bir peygamberin doğması (zu­huru) yakındır. Harem'de (Mekke) zuhur edecektir.' Daha sonra şunları ekledi: Bu yal­nızca Yuşa'nm değil, diğer Yesrib (Medine) Yahudilerinin de söylediği bir haberdir!"

Ebû Mâlik b. Sinan şöyle devam etti: "Ora­dan ayrıldım ve Benî Kurayza'ya gittim, ora­da da yakında zuhur edecek olan peygamber­den bahseden bîr grup insanla karşılaştım. (Kurayzalı) Züheyr b. Bete: 'Ahmed yıldızı doğdu! Bu yıldız sadece bir peygamber zuhur edeceği zaman doğar. Artık Ahmed'den baş­ka gelecek bir peygamber kalmadı. Onun hic­ret edeceği kasaba burasıdır!' dedi." (Ebû Nu'aym,De/â//,s. 18).

Kâbu'l-Ahbâr, babasının Yesrib'liler İçinde Tevrat'ı ve Musa'ya gelen vahyi en iyi bilen bir kimse olduğunu naklederek şöyle devam etmiştir. Bildiğini benden saklamazdı. Son saatlerinde beni yatağının başına çağırarak şöyle dedi: "Evladım, öğrenebildiğim her şe­yi sana aktardığımı biliyorsun. Hâlâ sana ak­tarmadığım iki sahife vardır ki, bunlardan bi­ri peygamberin tarifi ile ilgilidir. Onun zuhur etme zamanı yaklaşmıştır. Bunu sana söyle­meyi uygun bulmadım; ola ki bir sahtekâr bunu öğrenir de nübüvvet iddiasında bulunur ve sen de ona itaat edebilirdin. Bu iki sahife-yı senin görebileceğin bir sütuna kerpiçle sıvayarak gömdüm."

Kâbu'l-Ahbâr bu olayı nakletti ve nihayet şunları söyledi: "Bu sahifeleri aldım ve aşağı­daki satırların orada yazılı olduğunu gördüm: 'Muhammed @ Allah'ın elçisidir ve peygam­berlerin sonuncusudur, ondan sonra yeni bir peygamber daha zuhur etmeyecektir." (Nak­leden Ebû Nu'aym; bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr, c. III, s. 122).

 

Şuayb Aleyhisselâm

 

Vehb b Münebbih, Allah Teâlâ'nın Şuayb aleyhisselâma şöyle bir vahiy gönderdiğini rivayet etmiştir: "Yakında ümmî bir peygam­ber göndereceğim. Onun vasıtasıyla sağır ku­lakları, mühürlü kalpleri ve kör gözleri aça­cağım. Onun doğum yeri Mekke, hicret ma­halli Teybe (Medine) ve hüküm mahalli Suri­ye olacaktır... (sonunda şunu buyurdu)... Onun ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kıla­cağım. Vahiy defterini bu ümmete nazil ola­cak kitap İle kapatacağım, Bütün şeriatları bu ümmetin şeriatı ile ve bütün dinleri bu üm­metin dini ile nihayete erdireceğim." (Ebu Nu'aym, Delâil, s. 16; Süyûtî, Dürrü'î-Man-sur,c. III, s. 114).

 

Daniel Peygamber

 

Kâbu'l-Ahbâr İsrail oğullarının Babil'de azad edilişinin esas nedeninin Nabukadnezzar'm rüyası olduğunu rivayet etmiştir. O rüyasın­da, başı gökleri, ayağı yerlere değen büyük bir yaratık gördü. Vücudunun üst kısmı altın­dan, göğsü ve kolları gümüşten, karnı ve uy­lukları tunçtan, bacakları demirden ve ayak­ları kısmen demirden ve kısmen kildendi. Aniden gökten gelen bir taş bu yaratığın başı­na düştü ve onu paramparça etti. Bütün altın, gümüş, tunç, demir, bakır bir örnek hâle gel­diler. Daha sonra taş dağ haline geldi ve her yana yayılarak bütün yeryüzünü kapladı. Gökyüzü hariç herşey görünmez hale geldi. Bu rüyayı Daniel peygamber yorumladı: "O büyük yaratığın başını paramparça eden taş Allah'ın dinidir, kıyamete yakın bu ümmetin başına fırlatılacaktır. Allah daha sonra Ara­bistan'a ümmî bir peygamber gönderecektir. Bu din bütün dünyaya yayılacak ve taşın ya­ratığı yok ettiği gibi bütün dinleri ve milletle­ri yok edecektir!" (Ebû Nu'aym; Delâil, s. 20).

Aynı hâdise Süyûtî'nin Hasa'is adlı eserinde de mevcuttur. ( c. III, s. 24).

 

İsa Aleyhisselâm Ve Kıssası

 

Mugire b. Şube rivayet etmiştir: "Ben ve İbn-i Mâlik, Bizans kralı Mukavkıs'ın sarayına vardık. Kral bize Muhammed @ bizim ara­mazdayken nasıl Bizans'a varabildiğimizi ve Muhammed @ ve ashabının bizim kendisine gelmemizi engelleyip engellemediğini sordu. Biz de aynı korkuyla sürekli deniz kıyısını ta­kip ederek geldiğimizi söyledik. Daha sonra bize peygamberlik vazifesi ile zuhur eden Muhammed @ hakkında soru sordu. Biz de henüz içimizden hiç kimsenin onun davetini kabul etmediğini söyledik. 'Niçin?' diye sor­duğunda, 'o alalarımızca malum olmayan ye­ni bir din getirdi bizlere' dedik. Kral ve bizler atalarımızın dinine bağlı idik.

Mukavkıs daha sonra, kendi halkının (Ku-reyş) Muhammed @'e nasıl muamele ettiğini sordu. Biz de 'genç kimseler onu takip et­mekte; ona muhalefet edip savaşanlar ise ba­zen yenmekte ve bazen yenilmektedirler1 de­dik.

Mukavkıs onun gerçekten ne öğrettiğini söy­leyip söylemeyeceğimizi sordu. Biz de kısaca söylemek gerekirse 'vazettiği tebliğ çok sade, yalnızca eşi ve benzeri olmayan bir Allah'a İbadet etmemizi ve atalarımızın putlanna tap­mamamızı ve namaz kılıp zekât vermemizi istiyor' dedik.

Mukavkıs, 'bu namaz ve zekat nedir?' dedi. Biz de ona vakit isimleri ile birlikte günlük beş vakit namazı ve yirmi miskal altının kırkta biri olan zekatı anlattık.

Mukavkıs çok meraklıydı. Yine sordu: 'Bu zekatı nerelere sarfediyor?' Biz şöyle cevap­ladık: 'Paralaı aramızdaki fakir ve muhtaçla­ra sarfetmektedir.' Bİz ona ayrıca peygambe­rin akrabalık bağlarını birleştirmeyi ve kişi­nin sözüne sâdık olması gerektiğini tavsiye ettiğini de söyledik. Faizin, zinanın ve şara­bın yasaklandığım, Allah'tan başkasının adı­na kesilen hayvanların ona haram olduğunu da söyledik.

Mukavkıs haykırdı: 'Hakikaten o bir pey­gamberdir. Kıptilere ve Bizans'a erişince on­lar da tabiî ki onu kabul ve takip edecek. Çünkü İsa, onlara (kitap vasıtasıyla Kıpti ve Bizanslı âlimlere), gelecek bir peygamberin bu vasıflarından bahsetmiştir. Başarı onun olacak ve yaşayan hiç bir kul onu yenemeye­cektir. Onun dini, develer ve atlarla ulaşılabi­lecek bütün memleketlere yayılacaktır. Onun halkı onu her tür silahla savunacaktır.'

Biz, 'hayır biz ona bütün insanlık tâbi olsa bile asla katılmayacağız!' dedik, Mukavkıs başını Öfkeli bir şekilde sallayarak: 'Siz kan dökülmesini istiyorsunuz!' dedi.

Daha sonra Mukavkıs Hz. Muhammed'in so­yu ile ilgili somlar sordu. Ona Muhammed'in soylu bir kabileye mensup olduğunu söyledik Mukavkıs: 'Bütün peygamberler tıpkı İsa Mesih gibi hep soylu ailelere mensupturlar' dedi.

'O daima doğru mu konuşur?' diye sordu Mukavkıs. Bİz ona 'Evet, zaten doğruluğu sebebiyle Araplar arasında el-Emîn diye bili­nir' dedik. Bunun üzerine Mukavkıs bize me­seleyi bîr kere daha düşünmemizi tavsiye etti ve 'herkese doğru konuşan bir kimse Allah Teâlâ'ya yalan isnad etmez!' dedi.

Daha sonra bize Muhammed'i kimin takip et­tiğini ve kimin takip etmediğini sordu. Ken­disine 'onu genç kimseler takip ediyorlar' de­diğimizde, Mukavkıs: 'O tıpkı İsa Mesih ve geçmiş peygamberler gibi' dedi.

Ivlukavkis, 'Tevrat ehli Yesrib Yahudileri oiıu nasıl karşıladı?' diye sordu. Biz de: 'On-jar mukalefet ettiler. Onlara karşı savaşıldı, Ve bazıları öldürüldü, bazıları esir edildi, ba­zıları ise yurtlarından sürüldü.' dedik.

Mukavkıs: 'Onlar kıskançtır. Hasetlerinden dolayı muhalefet etmişlerdir. Yoksa biz Hı­ristiyanlar gibi Yahudiler de peygamberlerin Özelliklerini bilirler' dedi.

Mugire daha sonra şunları ekledi: Gitmemize izin verince ayağa kalktık. Ondan öyle ikna edici ifadeler duymuştuk ki, neredeyse Mu-hammed'e itaat eder hâle gelecektik. Birbiri­mizle konuşup şöyle dedik: 'Şu işe bak! Bu sâdık olmayan ve peygamberlerden çok çok uzakta yaşayan kral bile onun vazifesinin hak olduğuna şehadet ve bunu ispat edip ondan korkarken, ona bu kadar yakın yaşayan, onun akrabası olan bizler Allah'ın tebliğini ulaştırmak için kapımıza bir kaç kere gelmiş olan Allah'ın peygamberinin inanç ve dinini reddettik!'

Mugire daha sonra şunları da söyledi: 'Daha sonra ben İskenderiye'de kaldım ve Kıptî ve Bizans papaz ve keşişlerinden Muhammed @'in alâmetleri ile ilgili kitaplarında neler bulunduğunu sormak için her kilise ve ma­nastıra gittim.

Ebu Gani, halkın çok değer verdiği bir Hıris­tiyan âlim idi. Hastalara şifa vermesi için dua ettirmek üzere insanlar sürekli ona ziyarete geliyorlardı. Onu izledim. Büyük bir huşu içinde beş kez namaz kılıyordu. Ona, 'gele­cek yeni bir peygamber daha kaldı mı?1 diye sordum. O da 'Evet. O peygamberlerin so­nuncusudur. Meryem oğlu İsa ile onun ara­sında başka peygamber yoktur. O hakikaten peygamberdir. İsa (zuhur ettiğinde) ona iman etmemizi söylemiştir. Ahmed isimli ümmî bir Araptır. Yapı itibariyle ne çok kısa ne de çok uzun olacaktır. Gözlerinde hafif bir kırmızılık bulunacaktır..." (Ebû Nu'aytn, Delâil, ss. 20-21).

Mukavkıs, 'onlar kıskançtırlar' demişti. Bu ifadeler ve diğer din adamlarının söyledikleri zihnimde yer etli. Daha sonra Hz. Peygamber @'e gelerek bütün hadiseyi naklettim ve İslâm'la müşerref oldum. Bunun için Allah'a hamd ediyorum."

Nakledilen bu hâdisenin iki satırına özellikle dikkat edilmelidir; bu iki satırda nübüvvetin sona ereceği ve bizim peygamberimizden sonra devam etmeyeceği açıkça belirtilmiştir.

Bilal b. Haris şöyle nakletmektedir: "Suri­ye'ye ticarî bir sefere çıkmıştım. Şam yakın­larına vardığımda ehl-İ kitaptan birine rastla­dım. Bana 'aranızdan peygamberlik iddia eden biri çıktı mı?' dedi. Ben de 'evet!' dedim. Bana peygamberin simasını hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Ben olumlu şekilde cevap verdim. Daha sonra beni evine götürdü ve evinde peygamberin bir resmini buldu. Resimde peygamberin arkasında duran başka bir adam daha gördüm. Ona, 'Peygamberin arkasında duran bu adam kim?" diye sordum. O da şöyle cevapladı: 'Bundan başka bir pey­gamber gelmeyecektir ve bu kimseden sonra yeni bir peygamber daha olmayacaktır; ardın­daki kimse ise ondan sonra gelecek olan hali­fedir." (Taberanî, Kem, c. VI, s. 281).

Bilal b. Haris daha sonra şunu eklemiştir:

"Resme daha yakından baktığımda onun Ebu Bekr-i Sıddık olduğunu gördüm."'

 

İbrahim Aleyhisselâm

 

İmam Şa'bî, Hz. İbrahim'in sahi/elerinde (kutsal metinler) şöyle yazdığını nakletmiştir: "Senin neslinden, ümmî bir peygamber çıkın­caya kadar pek çok kabile birbiri ardınca ge­lecektir. Bu ümmî peygamber peygamberle­rin sonuncusu olacaktır." (Süyûtî, Ha-sa'isu'l-Kübrâ, c. I, s. 9).

İbn-i Cerir Taberî tefsirinde, Ebu'l-Aliyye'dan rivayetle şöyle nakletmektedir: Hz. İbrahim (Allah'a) şöyle dua etmiştir: "Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder!" (2: 123) Ona vahiy yoluyla şöyle hitap olunmuştur. "Duana icabet ettim, ancak bu önder peygamber kıyamete yakın zuhur edecektir."

İmam Beyhâkî, Amr b. Hakem'den rivayetle şöyle nakletmektedir: "Bize İslâm öncesi dö­nemde atalarımızdan kalan ve nesilden nesile intikal eden bir sahife miras kalmıştı. Hz. Peygamber @ Medine'ye hicret edince bu sahifeyi ona sundular. Alimlerden bu yazıyı çözmeleri istendi. Sahifede şunlar yazıyordu: 'Allah'ın adıyla, ki O Sâdık-i Mutlak'tır. Bu kıyamete yakın günlerde gelecek olan İnsan­lara bir Öğüttür, uyarıdır. Onların elbiseleri bol ve havadar olacaktır ve bellerine izar bağlayacaklardır. Düşmanları ile savaşmak için ummanlara dalacaklardır. Nuh kavminin söylemiş olsaydılar Tufan'dan kurtulabilecek­leri duaları söyleyeceklerdir. Ad kavmi de böyle dualar etseydİler kasırga ile yok olmaz­lardı veya Semud kavmi de böyle dualar et-seydiler o şiddetli çığlıkla yok olmazlardı." {Hasa'isü'l-Kübrâ, c. 1, s. 16).

Hz. Peygamber @ bunu duyduğunda gülüm­sedi ve tasdik etti.

Dinî metinler konusunda bilgi sahibi olan ve Hz. Peygamber @'den önce ölmüş bulunan Zeyd b. Amr b. Nevfel, Peygamber'in nitelik ve Özelliklerini tanımlardı. Bir keresinde şöy­le demişti: "Hz. İbrahim'in dinini araştırmak için bütün kasaba ve şehirleri gezdim. Yahu­dilerden, Hıristiyanlardan ve Mecusilerden, bu din İle ilgili olarak kime soru yönelttiy-sem, daima şöyle dediler: 'Bu din senden sonra zuhur edecek!' ve bana peygamberin Özelliklerini, benim size tarif ettiğim gibi an­lattılar. Yani bu peygamberden başka bir peygamber daha zuhur etmeyecek!" dediler. (Hasa'isu'l-Kübrâ, c. I, s. 25).

Muhaddis Ebû Nu'aym, Sa'd b. Sâbit'ten ri­vayetle şöyle nakletmiştir. Benî Kurayza ve Benî Nadir yahudilerinin hahamları özellikle Ahmed yıldızı zuhur ettiğinde peygamberin özelliklerini aynı şekilde tarif etmişlerdir: "Muhakkak o bir peygamberdir ve kendisinden sonra peygaı aber gelmeyecektir. Adı Ah-med'dir." Jlasa'isu'l-Kübrâ, c. I, s. 27).

Ebû Nu'aym, Ziyâd b. Lebîd'den rivayetle şöyle nakletmektedir: "Bir defasında Medine civarında bir tepeciğin üstünde iken aniden şöyle bir ses işittim: 'Ey Yesrib halkı! Allah'a yemin ederim ki, İsrailoğullarmm peygam­berliği artık gitmiştir (sona ermiştir, bitmiş­tir)! Bu Ahmed'in doğumu ile zuhur eden yıl­dızdır. O peygamberdir ve peygamberlerin sonuncusudur. O bir gün Yesrib'e hicret ede­cektir." {Hasa'isu'l'Kübrâ, c. I, s. 27).

Beyhâkî, Taberanî, Ebû Nu'aym ve el-Heraitî, Halife b. Abda'dan rivayetle şöyle nakletmişlerdir: "Bir gün Muhammed b. Adiy b. Rebiâ'ya şöyle sordum: 'Baban senin adını nasıl oldu da Muhammed koydu?" 'Bu­nu ben de babama sordum, bana şunu söyle­di: 'Suriye seferine çıkmış Benî Temim kabi­lesinden dört kişiydik. Diğerleri Safyan b. Mücaşi b. Adem, Yezid b. Amr b. Rebiâ ve Üsame b. Mâlik b. Hindif idi. Suriye toprak­larına girdiğimizde, kenarında bir kaç ağaç bulunan bir havuzun yakınında konakladık. Bu sırada yanımıza bir rahip geldi ve bizlere kim olduğumuzu sordu. Ona Mudar kabile­sinden olduğumuzu söyledik. Bunun üzerine bize şöyle dedi: 'Yakın bir gelecekte sizin aranızdan biri peygamberlik vazifesine tayin edilecek. Onu kabul etmekte acele edin ve ondan olan (rahmetle ilgili) hissenizi alın ki kendinize iyi bir rehber bulmuş olasınız. Çünkü O bütün peygamberlerin sonuncusu olacaktır.' Biz bunun üzerine daha da merak­lanarak 'o kimsenin adı ne olacak?' diye sor­duk. 'Muhammed!' dedi. Suriyeden döndük­ten sonra dördümüz de doğan erkek çocukla­rımıza peygamber olabilmesi ümidiyle Mu­hammed ismini koyduk." (Hasa'isu'I-Kübrâ, c.I, s. 23).

 

Yakûb Aleyhisselâm

 

îbn-i Sad, Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'den rivayetle şöyle nakletmiştir: Allah Teâlâ, Yakûb'a şöyle vahyetmiştir: "Harem'de üm­meti Beyt-ül makdisi yeniden inşa edecek olan bir peygamber gönderinceye kadar senin neslinden krallar ve peygamberler çıkarmaya devam edeceğim. O, peygamberlerin sonun­cusu olacak ve İsmi Ahmed olacak." (Ha-sa'is,c.l,s.9).

Bu mesele hakkında, hür düşünceli ve akl-ı selîm sahibi kimseleri bilgilendirmek maksa­dıyla bütün meşru delil ve dayanaklar ortaya konulmuştur. Hâtmü'n-nübüvvet doktrininin ardındaki hikmet kısaca ve akılcı bir biçimde açıklanacaktır. Ancak hür düşünceden kasıt din ve imandan uzak olmak değildir. Kur'ân ve hadİsden beslenmeyen kimseler, Önlerine getirilen delillere gözlerini ve kulaklarını ka­patarak cevap verirler. Buna rağmen, bilgi­lendirme bakımından her gayretin gösteril­mesi gerekmektedir.

 

Nübüvvetin Sona Erişi İle İlgili Bazı Aklî Deliller

 

Hâtmü'n-nübüvvetlç ilgili Kur'ân kaynaklı kesin delilleri ve bunların ayrıntılı açıklaması şeklindeki hadisler ortaya konulmuştu. Bu­nun haricinde ashabın icmaını ve din büyük­leri ve âlimlerin konu ile ilgili yüzlerce beyan ve tefsiri de aktarılmıştı. Akaid ve fıkıh ile il­gili genel kural ve esaslar başlıca bu üç kay­nağa dayanmaktadır. Dördüncü esas ise âlimlerin Kur'ân, hadis ve icmadan Öğrendik­leri ilmin yardımıyla kıyasta (akıl yürütme) bulunmalarıdır. Ancak kıyas akaidle değil, fı­kıhla ilgilidir. Kıyasın bir fıkhı hüküm tesis edebilmesi için Kur'ân'da, hadislerde ve ic-ma-i ümmette konu ile ilgili hüküm buluna­mamış olması gereklidir. Bir diğer ifadeyle, ancak ilk üç esas konu hakkında sessiz kal­mışsa kıyasa başvurulabilir. Kıyas akaid ile ilgili konulara uygulanamaz. Nasların ve as­habın söyledikleri akaid konusunda ele alınır ve değerlendirilir.

Konu Kur'ân ve hadislerden getirilen deliller ve selef-i sâlihin'in beyanları ile ispat edilmiş olduğundan muttaki müminler gönüllerinin derinliklerinden şöyle söylerler:

Kalbim ilim hakikati ile doldu Sırlar hazinesidir şimdi o Filozofların safsataları artık nazarımda bir kuruş bile değil Mesih olan meleğin tatlı sesi kulaklarımda çınlarken Bir eşek anırtısı beni korkutabilir ya da Çevirebilir mi yolumdan?

Gerçek şu ki akide ile ilgili bir hususun kalp itminanı ile kabul edilebilmesi ancak nübüv­vet ve vahiy ışığı ile mümkün olabilir; akıl yürütme ve delil getirme yolu hiçbir zaman kesin tatmin sağlamaz. İnanç konularında akıl yürütme yolu ile sonuca varmak isteyen­ler başarıya ulaşamamıştır. Celâleddin-i Rûmî şöyle demektedir:

Ne zaman akla son haddine kadar başvurdurma Divâne buldum kendimi sonunda Kısaca, bir müslüman Kur'ân'a, Sünnet'e ve ashabın icmaına baktıktan sonra başka bir şe­yin ihtiyacını duymaz. Bazı inanç esaslarının ardındaki hikmeti araştırma yoluna gitmez. Bütün bu zahirî hikmet, akıl ve mantık pırıltı­larını yüce Peygamberimizi bütün insanlığı aydınlatıcı meşale olarak yaratan Allah Teâlâ'mn mutlak hikmet ışığı hatırına feda eder. Belli bir inanç esasının altında yatan hikmet veya sebebi araştırma isteği duymaz. Çünkü, Hz. Peygamber @ bütün akıl ve mantıkların üstündeki Akil-i Mutlakm gösterdiği yolu izlemektedir.

Hz. Peygamber @'in gönlü, dünyadaki bütün akıl ve idrakin sadece bir yansıma olduğunu gösteren İlahi hikmete açıktır.

Kısacası, kendimizi meşru ve kesin nass ve delillerle tatmin ettikten sonra, aslında bu beyhude düşünce deryasına dalmaya gerek yoktur. Buna belki şu iki sebepten dolayı ihti­yaç duyulabilir: Birincisi, bir mesele mantık yoluyla açıklandığında etkili olur ve onu ka­bul etmek ve ona göre amel etmek kolaylaşır.

İkincisi, Mirzâîler Kur'ân ve hadiste geçen özel terimlere değişik ve uzak anlamlı yo­rumlar getirerek hâtmü'n-nübüvvet doktrini­nin mantıkla uyuşmadığını ima etmektedirler ve bu doktrinin Hz. Peygamber @'in mevkii­ni düşürdüğünü iddia etmektedirler. (Farsça beyit):

Haİn kimseler daima (iyi şeyleri) yok eder FaziJetleri saklar, serleri açık eder

Bundan dolayı, Mirzâîlerin hilelerini etkisiz kılmak ve düzenlerini bozmak arzusu İle ha­reket edilmiştir. Böylece hâtmü'n-nübüvveh akıl ve mantık yoluyla ispat edilmeye, bunun Hz. Muhammed @'e has ek bir mükemmeli­yet olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Hâtmü'n-nübüvveî Hz. Muhammed @'in di­ğer peygamberlere nazaran sahip olduğu bir mazhariyettir.

Rasûlullah @'den sonra her ne zaman, Al­lah'ın peygamberi ya da elçisi oldukları iddia­sıyla ortaya çıkanlar, Müslümanları dalâlete yöneltmek için türlü çeşit hileler hazırlamış­lardır. Onların çabalan üç nokta üzerinde odaklanmıştır: Birincisi, nübüvvet rahmet kaynağıdır. Eğer Hz. Muhammed ile birlikte nübüvvet sona ermiştir denirse bu rahmeten li'î-âleminln zuhuru ile rahmetin sona erdiği ve kıyamete kadar rahmet kapılarının kapan­dığı anlamına gelir ki böyle bir şeyin olama­yacağı bellidir.

İkincisi, ezelden ebede Allah'ın hükmü de­vam etmektedir, çünkü "Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın." (33: 62; 35: 41; 48: 23). Dünyada kötülük ve sapkınlık çoğaldı­ğında ve insanlar Allah'ın sırat-ı musta-kiffl'iaĞ&n döndüklerinde, Allah onlara rah­metinden olmak üzere peygamberler gönde­rir. Şimdi dünyada zulüm ve adaletsizlik bu derece yaygınken ve inançsızlık ve kötülük taraftar buluyorken, peygambere ihtiyaç du­yulmaktadır. Allah'ın rahmeti sonsuz oldu­ğundan, Allah sözü gereği dünyanın herhangi bir yerinde peygamber çıkabilir.

Üçüncüsü, geçmişte büyük peygamberleri daima şeriatlarını devam ettiren ve tebliğleri­ni sürdüren bir dizi kendilerine kitap ya da sahife verilmeyen peygamberler izlemiştir. Bu onların büyüklüğünü belirlemektedir. Bu­na benzer olarak pek çok devleti hükmü al­tında bulunduran, özerk ya da yarı-özerk top­raklara sözünü geçiren krallara imparator de­nir. Kıyas yaparsak Peygamberlerin Önderi olan bizim peygamberimizin de altında en az diğer peygamberlerin olduğu kadar takipçi peygamberleri olmalıdır. Nübüvvetin sona ermemesi onun şanına yakışmaz, vb...

Bunlar, kendi görüşlerine kuvvet kazandır­mak için istismar ettikleri fikirlerdir ve bu kisve altında peygamberlik ya da rasûllük id­dialarına zemin hazırlamaya çalışmaktadırlar.

Bu iddiaları en kısa ve gene) şekilde reddet­mek, onlara hâîmü'n-nübüvvet fikrinin kay­nağının bizler olmayıp kulu Muhammed @'i fahr-i kâinat olarak yaratan Allah Teâlâ ol­duğunu söylemekle mümkündür. Ve bu yüce Peygamber bize Rabbinden ne getirmişse bizler onu seksiz şüphesiz kabul ederiz Meselâ, eğer hâtmü'n-nübüvvet doktrini Hz. Muhammed @'in kemalâtmdan değilse, Al­lah'ın Rasûlünün kemalâtına kim nasıl karar verecektir? Bu kemalât Allah'ın, Rasûlüne bizzat vermiş olduğundan daha mı üstündür?

Gerçekte makul bir idrak seviyesi olan her insan hâtmü'n-nübüvvet'in Hz. Peygamber için ne derece büyük bir kemalat ve fazilet olduğuna ve kendisi için bundan daha iyi bir şey tahayyül edilemeyeceğine kendi kendine hükmedebilir. Ama yine de bu iddiaları ele alalım.

Birincisi, nübüvvet kesinlikle bir rahmet ve selâmet kaynağıdır. Hz. Muhammed @'in bu rahmeti elinde tutan son kimse olduğuna da inanıyoruz. Ancak rahmeten li'l-âlemin'in zuhur etmiş olmasının zahmet haline gelmiş olduğu, çünkü Allah'ın rahmet sıfatının bun­dan dolayı dünyada artık tecelli etmeyeceği görüşü kabul edilemez.

Buna cevap olarak, küçük rahmet kapıları ka­panmış olmakla beraber dünyanın payına dü­şeni kolayca alabileceği büyük bir rahmet ka­nısının açılmış olduğu, bunun da zahmet ola­rak nitelendirilemeyeceğidir. Bu rahmet, bü­tün insanlığın her devirde ulaşabileceği bü­yük bir rahmetttir. Mumların söndürülüp ye­rine büyük bir elektrik lambası yakılırsa ve bu lamba parlaklık ve güzellik itibariyle bü­tün diğer eski ışıklara üstün gelirse, bu ışık karanlığın kaynağı olarak gösterilebilir mi? Daha açık olmak gerekirse, göz kırpan bütün yıldızlar gökyüzünden kaybolup yerini güne­şin parlak ışığına bıraksalar, bu, gece gibi ka­ranlık menbaı mı sayılacaktır? "...Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyor­lar..." (4: 78).

Dünyanın kuruluşundan beri nebevi rahmet yalnızca yeryüzünün belli bir bölgesine, belli bir dönem için ve belli bir kavme has olmak üzere zuhur ediyordu. Hz. Musa, kavmine rahmet olmak üzere belli bir coğrafyaya gön­derilmişken, Şuayb da aynı çeşit bir hizmet için gönderilmişti. Eğer Halilullah Hz. İbra­him bir bölgeye Allah'ın rahmetini ulaştırmak için gönderilmîşse Hz. Lût da ayrı bir bölge­ye gönderilmişti. Aynı şekilde Âdem aleyhisselâm belli bir dönem belli bir millete gönderilmişken Hz. Nuh da başka bir dönem­de başka bir millete gönderilmişti. Hz. İbra­him, Allah'ın tebliğini vazetmek için bir asır­da gönderildi ise bir diğer asırda aynı vazife­leri yapmak İçin Hz. Musa bir diğerinde ise Hz. İsa gönderilmiştir.

Sonunda, Allah'ın rahmetini bütün insanlığa ve bütün devirlere şamil olmak üzere ulaştı­racak olan bir şahsiyetin Allah tarafından halk edildiğini görüyoruz. Bütün nur ve rah­metin gerçek ve aslî kaynağı olan bu kimse Hz. Muhammed @'dir. Şairin dediği gibi:

Allah için imkânsız değildir Bütün faziletleri bir zâtta biraraya getirmek!

Bu evrensel rahmet kaynağı önceki peygam­berlerin önderi ve peygamberlerin sonuncusu

olan Hz. Muhammed @'dir. O kendisinde bü­tün peygamberlere ait kemâlâtı toplamıştır:

Sen Yusuf un güzelliğine,

İsa'nın mucizelerine

ve (Musa'nın) Yed-i Beyza'sına sahipsin Diğer mükemmel insanlar neye sahipse, Sen bütün o faziletlere tek başına

sahipsin.

Önceki peygamberler kendi devirlerinde, kendi yörelerinde ve kendi toplumlarına ön­derlik yapmışlardı. Ancak bu parlak ay zuhur ettiğinde diğer ışıklar gözden kayboldu. Ve bu ay bütün devirlerde, bütün insanlığa yol göstermeye yetecek derecede parlaktı.

Veya, diğer bir ifadeyle, önceki peygamber­ler küfür karanlığını kendi bölgelerinde ve kendi toplulukları içinde kendilerine has yol­larla gidermeye çalıştılar. Sonunda peygam­berlerin sonuncusunun irhasat (ir kas'ı çoğu­lu) ışığının [irhas, kelime anlamı olarak 'te­meli koyan' demektir. Teknik olarak ise bir peygamberdeki peygamberlik gelmeden önce peygamber olacağına yorulabilecek olağandı­şı haller anlamına gelir, meselâ Hz. Muham­med @'İn atalarının alnında bir parlaklığın varlığı gibi. Nübüvvetten sonra gösterilen olağandışı haller ise mucize'dk] zuhur zama­nı yaklaştı. Ve bunu nübüvvet güneşinin do­ğuşu takip etti. Şİmdi bu göz kırpan yıldızlar görülmüyor. Güneş ışınları bütün kâinatı tüm parlaklığı ile doldurdu.

Artık sönen yıldızlardan dolayı dünyanın ka­ranlıkta kaldığına belki üzülen çıkabilir. Hal­buki bilge kişiler "evrensel nûr"un özel bir rahmet olduğunu bilirler ve bunun için Yüce Rablerine şükrederler.

Bir soru: Şimdi MirzaÜere şu soruyu yönel­tiyoruz: Sİz sözde gayriteşriî peygamberimi­zin rahmet kaynağı olduğunu söylüyorsunuz. Teşriî peygamberliğin, müstakil bir şeriatın, İlâhi kitap nazil olmasının, melek vasıtasıyla vahiy gelmesinin zahmet kaynağı olduğunu söylemeyi arzu etmezsiniz. Hatta bunların rahmet kaynağı olduğunu da itiraf edersiniz. Hz. Muhammed @'den sonra teşrif peygam­berliğin bittiğini, yeni bir şeriatın ya da yeni bir ilâhi kitab'ın nazil olmayacağını söylersi­niz. Şimdi düşünün bakalım bize karşı yö­nelttiğiniz suçlama size dönmüş olmuyor mu? Siz Rahmeten li'l-âlemiri'm rahmetin sona ermesi anlamına geldiği iddiasında bu­lunuyorsunuz. Rahmet'in sona ermesi bile hâtemü'l-enbiydmn yüceliğine bir eksiklik getirmiyorsa gayri-teşriî peygamberliğin de­vam etmemesi kesinlikle bir eksiklik getir­mez.

Kısaca, siz teşriî peygamberliğin rahmetinin kesildiğini kabul ediyorken nasıl olur da gayrİteşriîpeygamber rahmet dağıtmaya de­vam edebilir.

İkinci noktaya gelince, kısaca şunu söyleye­biliriz: Allah'ın hükmünün ve yasasının kâinat yaratıldığından beri değişmediği ve değişmeden de devam edeceğine şüphe yok­tur. Bundan dolayı ne zaman küfür ve isyan bu dünyada ağırlık kazansa, doğru ve yanlış arasındaki ayrım kalkmaya başlasa, Allah yeryüzüne rahmetinin tecellisi olarak pey­gamberler gönderir.

Ancak günümüzde bu iddiaya karşı iki itiraz Öne sürülebilir. Birincisi, küfür ve isyanın bu dünyada ağırlık kazandığı ve küfür ve İslâm arasını ayırdettirecek ölçülerin tamamen orta­dan kalktığı söylenemez; hakikati arayan kimselerin başvuracağı merci de kalmamış değildir. Bu iddia gerçeklere, gözlenenlere ve ayrıca nebilerin sonuncusu Hz. Muhammed @'in söylediklerine tamamen zıttır: "Benim ümmetimden daima sırat-ı müstakim üzere olan bir fırka bulunacak ve Allah'ın hükmü galebe çalana ve Meryem oğlu İsa Mesih yer­yüzüne inene kadar muhalifleri ile cihad et­meye devam edecektir." (Müsned-i Ahmed, s. 429). Ravi zinciri sikâ'dır.

Gerçekler ve gözlemler yine ispatlamaktadır ki nebîienn sonuncusunun manevî nüfuzu, aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına ve İnancı çok değişik coğrafyalara yayılmış ol­masına rağmen kuvvetle hissedilmektedir. Ümmet sürekli İslâmî hayat tarzına göre ye­tiştirilmekte ve eğitilmektedir. Bu günlerde şirkin ve bidatlerin aşırı derecede etkin olma­sına rağmen bu nübüvvet güneşinin ışıkları kötülüğün fazilet ve doğruluk üzerinde tam bir zafer kazanmasına müsaade etmemiştir. Müslümanlar halen uyanıktır ve doğru ile yanlışı ayırdetme bilincine sahiptirler.

Önceki peygamberlerin Hz. Peygamber @ karşısındaki durumu göz kırpan yıldızların parlak güneş ışığı karşısındaki durumu gibi­dir. Gökyüzü koyu yağmur bulutları ile kaplı olsa bile bu güneşin ışığı yine de bu yoğun bulut katmanlarım aşarak yeryüzünü aydınla­tır. Halbuki bulutlar gökyüzünü geceleyin kaplayacak olsa bütün dünya yıldızlardan ge­lebilecek en ufak bir ışık pırıltısından bile mahrum kalacaktır. Yine tamamen aynı şekil­de, küfür ve isyan önceki peygamberlerin devrinde dünyada ağırlık kazandığında ve doğru ile yanlış, iyi ile kötü. küfür ile İslâm arasını ayırdettirecek ölçüler kalktığında yeni bir peygamber gönderme ihtiyacı hissedili­yordu. Ancak, nebilerin sonuncusunun zuhu­rundan sonra böyle bir olay olması durumun­da küfür ve isyan utku kararsa bile, güneş ışı­ğı daima mevcuttur ve mevcut kalacaktır. Gündüz gündüzdür ve koyu bir geceye dön­memiştir.

Kısaca, nübüvet ve risalet güneşi halen ev­rensel nurunu dünya yüzüne saçmaktadır. Bu güneşin bazı ışınları belli bir dönemde Ebu Bekr-i Sıddık, Ömer, Osman Zinnureyn ve Ali-yül Murtaza şeklinde dünyayı aydınlat­mışlardı; bugün de aynı hizmeti bu ümmetin âlimleri görmektedirler. Ümmetin âlimleri ve din büyükleri önceki peygamberlerin kendi dönemlerinde gördükleri vazifeyi görmekte­dirler. Bu hizmetlerin banisi ise tabiî ki halâ Hz. Muhammed @, yani hâteme'n-nebiyyînûir. Ne mutlu İslâm topluluğunda yaşayarak bundan sonsuz menfaat sağlayan­lara! Bu parlak güneşin inayeti dururken müslümanların başka bir gaz lambası ya da muma ihtiyacı bulunmamaktadır.

Yİne eğer bir peygambere ihtiyaç duyulmuş olsa, bu durumun Hz. Peygamber @'in mut­lak Önderliği ve nübüvvetinin âlem-şümul ve kapsayıcı olduğu gerçekleriyle çslişeceği akılda bulundurulmalıdır. Üstelik küfür ve isyan günün kuralı haline geldiğinde insanla­rın yeni bir peygamberin zuhur etmesini iste­meleri de mutlaka gerekli değildir. Çünkü, Allah dilemediği sürece kâinat varlığını sür­dürürken Allah'ın kanununda bir değişiklik olmaz. Bu kâinatın düzeninin sona erme vak­ti geldiğinde, Allah Teâlâ kıyamet ve diriliş gününü halkeder. O vakit de nübüvvet zinci­rinin kaçınılmaz olarak kırılması gerekir. Ak­si taktirde kıyamet gününün gerçekleşmesi diye birşey sözkonusu olmazdı. Yani hep kö­tülük arttığında yeni peygamberler gelir ve dünya düzeni ebedİyyen devam ederdi; hal­buki bu Allah'ın iradesine aykırıdır.

Hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla kıyamet günü yeryüzünde Allah'ı hatırlayan ve zikre­den hiç kimse kalmadığında gerçekleşecek. Diğer yandan Mirzâîler, insanlar Allah'ı ve sânım unuttuğunda, Allah'ın insanları doğru yola döndürmek için peygamber vazifelendi­receğini iddia etmektedirler. Bunun doğura­cağı sonuç İse yeryüzünde insanların Allah'ı hatırlamayacağı vaktin hiç gelmemesi de­mektir. Ve böyle bir zaman gelmedikçe kıya­metin kopması da mümkün olmayacaktır.

Kısacası küfür, şirk, isyan ve kötülük yeryü­zünde çoğaldığında Allah insanları doğru yo­la iletmek için peygamberlerini gönderir. An­cak, bu Allah dünyanın devam etmesini dile­diği sürece olur. Şimdi peygamberlerin so­nuncusu zuhur ettiğine göre bu dünyanın ya­ratılış gayesine ulaşılmış olduğundan dünya Allah'ın iradesi sonucunda yok olacaktır. Ve bu ancak yeni bir peygamber daha zuhur et­memesi ile mümkün olacaktır.

Üçüncü noktaya gelince, Hz. Muhammed @'den sonra yardımcı peygamberler gelmesi kesinlikle hâteme'n-nebiyytn'in şanını yücelt­mez. Kur'ân ve hadisten öğrendiğimize göre önceki peygamberlerden bazısı diğer pey­gamberlerin hayat süreleri İçinde tamamlaya-madığı vazifelerini tamamlamak veya bir di­ğer peygambere yardımcı olmak için gönde­rilmiştir. Ama hâteme'n-nebiyyîn Hz. Mu­hammed @'in böyle bir yardıma ihtiyacı yok­tur; çünkü, kendisi her türlü şahsiyet mükem­meliyetine sahiptir.

Kur'ân'ın izah buyurduğu üzere Harun, Mu­sa'ya yardım için gönderilmiştir: "...Seni kar­deşinle destekleyeceğiz..." (28: 35).

Hz. Musa, bizzat bu yardım için dua etmiştir: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kar­deşim Harun'un dili benimkinden daha düz­gündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak gönder, çünkü, beni yalanlamalarından korkarım." (28: 33-34).

Ama hâteme'n-nebiyyîn nübüvvetle ilgili bü­tün cesaret ve kemalâtı haiz olduğu için bir başka peygamberin yardımına hiç bir zaman ihtiyaç duymamıştır. Bunun için kendisine bir yardımcı ya da yarım bıraktığı vazifeyi ta­mamlamak için kendisinden sonra bir pey­gamber gönderilmemiştir.

Misâl olarak bağımsız ve yarı bağımsız bir çok devletin yöneticilerinin bunlar üzerinde hükümran imparatorla olan ilişkileri gösterili­yor ve imparatorun şaşaası ancak emri altın­daki yönetici ve yardımcıların çokluğu ile belli olur deniyorsa, biz de nübüvveti impara­torlukla kıyaslamayız deriz. Eğer onların içti-hadlan buysa, Allah'ın haşmetini göstermek İçin emri altında bir çok tanrı ve tanrıçalar bulundurması gerekir ki Allah bizi böyle bir şeyi düşünmekten muhafaza buyursun.

Eğer Allah'ın yüceliğini ispat için emri altın­da pek çok tanrı ve tanrıça bulunması gerek­miyorsa (ki gerekmiyor), o halde fahr-i kai­nat, rasûl ve hâteme'n-nebiyyîn olan Hz. Mu­hammed @ 'in hayatı esnasında ve daha sonra yardımcı ve tamamlayıcı peygamberlere İhtiyaç duyması niçin vâki olsun?

Yine, aklın işaret ettiği üzere, bir imparator­luk için emri altında pek çok devletlerin bu­lunmasının onun kudret ve şaşaasına delalet etmesi ancak kendisinin bazı haklarını bu devletlerin yöneticilerine devretmesi veya onları vekil tayin etmesiyle mümkündür. Bu böyle olmazsa, bir toprak üzerinde iki kral kesinlikle barış içinde yaşayamaz. Bir kralm güç, iktidar ve eesaret kazanması durumunda aynı topraklar üzerinde bir diğer yöneticinin hüküm sürmesine müsamaha ile bakmayaca­ğı herkesin bildiği bir gerçektir.

Ancak nübüvvet, bir insanın başka bir insana tevcih edeceği bir makam değildir; yakın bir ifadeyle söylersek, derecesi ne kadar yüksek olursa olsun hiçbir İnsan bir diğerini peygam­berlik makamına çıkaramaz. Nübüvvet ilâhi bir lûtuftur ve doğrudan Allah tarafından ve­rilir.

Bundan dolayı, bir peygambere yaşadığı do­nemde başka bir peygamberin yardımcı ol­ması veya kendisinden sonra tamamlayama-diğı tebliği tamamlamak için başka bir pey­gamberin gelmiş olması o peygamberle ilgisi olmayan tamamen Allah'ın iradesi dahilinde bir hadisedir.

Yine, kendisine yardımcı gelmedi diye diğer peygamberlerin derece bakımından Hz. Mu-hammed @'den üstün olduklarım söylemek de mümkün değildir. Çünkü Kur'ân ve hadi­se dayanan delillere göre kıyamet gününde bütün nebi ve rasûller Hz. Muhammed @'in sancağı altında toplanacaklardır. Bundan do­layı ona nebiyü'l-enbiya da denmektedir. Bu Özellik de Hz. Muhammed @'e has bir fazilet ve üstünlük olup, önceki peygamberlerin dö­nem dönem ona tâbi olarak gönderildiklerini ve kendisinin başka bir peygamberin yardı­mına ihtiyaç duymadığını göstermektedir. Allah, Hz. Muhammed'e ve onun âl ve asha­bına rahmetlerin en yücesini nasip etsin!

İkinci bir soru: Peygamberlerin sonuncusu­nun büyüklüğü gerçekten kendisinden sonra gelecek olan gayriteşriî peyganjberlere bağh olmuş olsaydı, o vakit Hz. Muhammed @'e tâbi olan ve kendinden sonra gelen peygam­berlerin sayısının Musa ve diğer peygamber­lere gönderilenlerden daha fazla olması ge­rekmez mi? Mirza Hz. Muhammed @'in ve­fatından sonra kendisinden başka hiçkimse-nin pe)'gamber olarak zuhur etmediğini açık ifadelerle beyan etmiştir. Onların mantığına göre Hz. Muhammed @'in şanının yüceliğini bu da ispat etmez, çünkü Hz. Musa'ya Harun ve sonraları daha pekçok peygamber yardım etmişken {400 yıldır yalnızca bir peygamber ortaya çıkmıştır. Ve yine bu yeni peygamber (Mirza) kendisinin herhangi bir müslüman-dan daha İyi, makul bilgi seviyesindeki bir müslümandan daha âlim ve ahlaken daha mazbut olduğunu ispatlayamamıştır. Allah bu gibilerden bizi muhafaza buyursun! Bu iddia­lar tamamen hâteme'n-nebİyyîn Hz. Muham­med @'i taciz etmek içindir. Allah'ın laneti sahtekâr ve yalancıların üzerine olsun!

 

Âdetullah da Nübüvvetin Sona Ermesini Gerekli Görmektedir

 

İnsan akl-ı selimle iki şeyi bulabilir. Birincisi vahdet ve ikincisi kesret. Kişi biraz derinle­mesine düşündüğünde bunların her ikisinde de vahdet'in temel unsur olduğunu görür. Bi­zim zahiren gözlemlediğimiz bütün çokluk (kesret) aslında bir tekliğe bağlıdır. Bundan dolayı vahdet (teklik) ile sonlanmayan ve vahdete bağlı olmayan kesretin varlık yapısı­nın parçalanması ve hiçliğe dönüşmesi kaçı­nılmazdır. Bundan dolayı böyle bir kesretin varolduğunu iddia etmek saçma olur.

Meselâ, gökyüzüne baktığımızda sonsuzluk içinde parıldayan bir kesret görürüz. Onları yakından incelediğimizde bunların bir merke­ze bağlı olup onun etrafında döndüğüne şahit oluruz. Bu kesret bu vahdet ile sonlanmamış olsaydı, semavî sistem yerli yerinde duramazdı.

Şimdi hayvanlar, bitkiler ve madenler alem­lerine bakalım. Burada da aynı kanun geçerli­dir ve bu âlemleri de aynı kanun yönlendir­mektedir. Bir madenin değişik moleküllerine bakacak olursak, kesret buluruz, ancak bun­lar da bir özlü bütün (tevhid) içinde biraraya gelmektedirler. Bu özle olan ilişki bozuldu­ğunda bütün parçalanır.

Bitkiler âleminde dallar, yapraklar, meyve ve çiçekleri görürüz. Her birinin ayrı renkleri ve Şekilleri vardır. Kökle ilişkileri kalmadığı taktirde bu kesretin varlığım sürdürmesi bek­lenebilir mi?

Hayvanlar âleminin unsurları da el, ayak, göz, burun ve 360 adet eklem gibi uzuvlara sahiptirler. Bütün bu kesret tek bir öz birim şeklinde biraraya gelmemiş olsa yok olur gi­der.

Şimdi de şu makinalara, motorlara, arabalara, elektrik tellerine, su tesisat, vb. sistemlere ba­kalım; hepsinin de kesret olduğu halde vah­dete tâbi olduğunu görürüz. Makineler ken­dilerine enerji veren kaynaktan uzak tutulsa-lar, ya da arabalar parçalansalar, elektrik tel­lerinin bağlantısı kesilse veya su tesisatının boruları sökülse varlık sebepleri kaybolmuş ve işe yaramaz hâle gelmiş olmazlar mı?

Nübüvvet ve risalet örneği de bütün diğer âdetullah Örneklerinden farklı değildir. Bü­tün nübüvvet zincirinin en güçlü ve en mü­kemmel peygamberin şahsında sona ereceği­ni ve bu vasıtayla nübüvvet kesretinin fayda­lı ve kendi kendine yeterli bir vahdete kavu­şacağını söyleyebiliriz. Bu şahsiyet mükem­melliğine sahip tek kişi ise bizim peygambe­rimiz, hâteme'n-nebiyytn Hz. Muhammed @'dir. Bütün önceki peygamberler ve onlara nazil olan ilâhi kitaplar da bu gerçeğe şehadet etmektedir.

Aynı sembol Allah'ın bütün peygamberlerden aldığı ahidde de tebarüz etmektedir; eğer on­lardan herhangi biri, peygamberimizin devrinde yaşıyor olsaydı Hz. Peygamber @'e inanıp ona yardım edeceklerdi; "...ona mutla­ka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım ede­ceksiniz..." (3: 81).

Peygamberlerin bu ahdini tasdik ve Hz. Mu­hammed @'in peygamberlerin önderi olduğu­nu göstermek için Allah Teâlâ Hz. Peygam­berin hayat süresi boyunca iki defa bütün peygamberleri bir arada toplamıştır. Hz. Pey­gamber @ onlara namazda imamlık yaptığı için önderliği de böylece tescil edilmiştir. Bu hâdiseler sahih hadis kitaplarında rivayet edi­len İsra ve Miraç hadiseleridir. Yine Hz. Mu­hammed @ bütün peygamberlerden sonra ve kıyamete yakın bir zamanda gönderilmiştir ve Hz. İsa Mesih zuhur ettiğinde onun şeriatı­nı takip edecektir; böylece ahidin bütün şart­lan yerine gelmiş olmaktadır.

Diriliş gününde de yalnızca Hz. Muhammed @'e şefaat hakkı verildiğinden Hz. Peygam­berin önderliği bir kez daha tescil edilmiş olacaktır. Kısacası mantık, hikmet ve âdetul­lah nübüvvetin Hz. Muhammed @ İle son bulmasmı gerektirmektedir.

Âdetullahütan bir diğer misâl: Eşyaya bak­tığımızda belli bir amacın gerçekleşmesi için birkaç vasıta ve sebebin biraraya gelmesi ge­rektiğini ve bu ön gereklerin gerçekleşmesi için de uzun bir zaman süresinin geçtiğini gö­rürüz. Ve amacın daima en sonunda elde edildiğine şehadet ederiz.

Meselâ bitkileri ele alalım. Tohum yeşerme­den önce meydana gelen müdahİl süreçlerin tamamını gözönünde bulundurmamız gerekir. Tohumun yeşerme zamanı gelmeden önceki hazırlık süreçleri çok karmaşıktır ve uzun süre almıştır.

Buna benzer olarak bu kâinatın yaratılışının gerçek ve nihaî gayesi ve nübüvvetin gerçek özü Hz. Muhammed @'dir; o bu yüzden pey­gamberlik vazifesi ile vazifelendirilen son kimsedir.

Farsça bir dörtlükte Mevlana Muhammed Ever Şah, bu fikri ifade için şöyle beyan bu­yurmuştur:

Ey nebilerin ve rasûllerin sonuncusu, Senin ümmetin bütün milletlerin en hayırlısı

Biçil meye başlandığında ekin Kıymetli bir hasad olacaktır

Üçüncü misâl: Yine devlet yönetimi için yüzlerce memurun yetiştirildiğini, eğitildiğini ve bu amaç İçin terbiye edildiğini görmekte­yiz. Bunlar hep nitelikli kişiler yetiştirmek için yapılır. Bütün hazırlıklar tamamlandığın­da Sarayın Kralı ortaya çıkar ve tahta oturur; bundan sonra daha başka bir kimse beklen­mez.

Hâtmü'n-nübüvvet konusu da buna benzer. Peygamberlerin şahı da peygamberlik zinciri­nin sonuncusu olan Hz. Muhammed @'dir. Bu âdetullah:n ve mantığın gerekli gördüğüdür. Kısaca düşündükten sonra birkaç değişik örnek daha getirilebilir.

Bu hususta Kur'ân'dan, hadisden, icma-ı üm­metten ve selef-i sâlihinin söz ve yorumların­dan yeterli deliller alınmıştır. Görebilen bir göz ve işiten bir kulak için bunlar yeterlidir. Ebediyen şerri savunan insan için ise hiçbir ilaç çare değildir!

Kısaca, yaratılışın ilk gününden günümüze kadar nebiler, rasûller, ashab ve büyük âlimler ve büyük sufiler daima Hz. Muham­med @'den sonra hiçbir yeni peygamber gel­meyeceğini söyleyegelmişlerdir. Bu kimsele­rin hiçbiri bu konu ile ilgili bir tahsise veya dolaylı yorumlara girişmemiştir. Hâtmü'n-nübüvvet fikrini olduğu gibi kabul etmiş ve diğerlerine de aynı şekilde öğretmişlerdir. Bundan sonra da her kim, dinî metinleri tah­rif etmeye veya Kur'ânî terimlerin anlamları­nı eğip bükmeye kalkarsa cevabını şimdiden almıştır. (Müfti Muhammed Şafii).

Düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz, İNKILÂB YAYINLARI