Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 82. Sayfa - 1Cilt

 

b-Af

 

İnsanları hak yola iletmesi, dosdoğru yola kavuşturması için Cenab-ı Allah, Muhanımed (s.a.v.)'i hazırlamıştı. Ona kamil ah­lak bağışlamıştı. Kamil ahlakı sayesinde insanların kalplerini

birbirine ısındırmış, onları bir araya getirmişti. Ancak taşkınlık edip büyüklük taslayan ve heveslerini hakka tercih eden kimse­ler, bu birlik ve beraberliğin kapsamı dışında kalmışlardı. Pey­gamberlikle görevlendirilmesinden önceleri de aşiretini sever, dostlarını kendine yakın tutardı. Kimseye düşmanlıkla davran­mazdı. Bilakis kavmi arasında temiz bir melek olmuştu. Çirkin söz ve fiillerden uzak dururdu. Heveslerine uymaz heveslerinin serkeşliğine fırsat vermezdi. Kimseye düşmanlıkla mukabelede bulunmaz, kavga ve gürültü çıkarmazdı. Söz ve fiillerinde kabalı­ğa ve çirkinliğe yanaşmazdı. O doğru sözlü ve güvenilir bir insan­dı. Muhtaca yardım eder, zayıfın imdadına koşardı. Zamanın mu­sibetleri karşısında felaketzedelere yardım elini uzatırdı. Allah'ın yasakları çiğnenmedikçe ya da faziletler tecavüze uğramadıkça, kendisine zulmedenleri affederdi.

Meryem oğlu Isa müsamahakâr olup kötüleri affederdi. Pey­gamberlerin tamamının ahlakı böyleydi. Özellikle Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)'in ahlakı da böyleydi. O olumlu bir insandı. Olumsuz değildi. Hayır işler, kötülükten uzak dururdu. Sabırlı ve müsamahakar bir tacirdi. Rivayet olunduğuna göre Kureyşli-ler'den biri, bi'setten önce peygamber efendimizle bir alış veriş yapmıştı Fakat Muhammed (S.A.V.)'de bir alacağı kalmıştı. Pey­gamber Efendimiz onu üç gece bekledi. Adamın kaybolup da hak­kı zayi olmasın diye alış veriş yapmış olduğu yere gidip orada bek­ledi.

Onun bu ahlakı peygamberlik sonrasında da devam etmiştir. Bu güzel ahlakı, İslam davetini yaparken kendisine destek ol­muştu. Kötülükleri affetmeyi kendine şiar edinmişti. Rabbinin: "Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme." Emrine uyarak cahiliyetten yüz çevirmişti. Onun bu güzel ahlakı, insanları delile gerek kalmadan imana çekiyordu. Her ne kadar hakkın kendisi asıl itibariyle açık ve net idiyse de onun bu güzel ahlakı hakka daha da açıklık ve netlik kazandıryordu. Affın, insa­nı Islama davet edici bir unsur olduğunu ortaya koyan bir olayı aktaralım size

Garis bin Haris, bir ağacın altında istirahate çekilip uyumakta olan Resulüllah (s.a.v.)'i öldürmeye yeltendi. O esnada çevresinde bulunan insanlar da çevreye dağılmış dinleniyorlardı. Peygamber Efendimiz uyandığında Garis'in yanı başında dikilmiş ve kılıcını çekip kafası üzerinde durdurmuş olduğunu gördü. Garis: "Seni benden kim kurtarır?" diye soruyordu. Peygamber (sav) inanmış bir kalp ve sadık bir lisan ile: "Allah koruyacaktır." dedi. Böyle de­yince de Garis'in elindeki kılıç yere düştü. Bu defa Peygamber Efendimiz kılıcı alıp Garis'e doğrultarak: "Ya seni benden kim kurtaracak?" diye sordu. Garis: "Bu kılıcı eline alanların en hayi-lısı ol." deyince Peygamber efendimiz onu bıraktı ve affetti. Ga-ris'in nefretten sonra kalbi Peygamber Efendimize ısınmaya baş­ladı. Daha önceleri onu öldürmek isterken bilahare onun yoluna davet eden bir insan oldu. Kavmine dönerek insanları Muham-med'e ısındırmaya ve dinine yaklaştırmaya çalışıyor, şöyle diyor­du: "Allah'ın en hayırlı kulunun yanından size geldim."

Peygamber efendimizin ahlaki güzelliklerinden söz eden ve mü'minlerin anası Hatice'nin, önceki evliliklerinden doğan oğlu Hind bin Ebi Hale şöyle demektedir: Resulülîah (sav) dilini tutar, konuşmazdı. Ancak milleti ilgilendiren, onları nefret ettirmeyen ve birbirine ısındıran hususlarda konuşurdu. Her kavmin büyü­ğüne ikramda bulunur, onu onların basma emir tayin ederdi. İn­sanları sakındırıp uyarırdı. Hiç kimseye kötülük düşünmezdi. Ashabının durumunu araştırır ve insanlara, halkın durumunu sorardı. İyi kimselere iyilikte bulunur ve desteklerdi. Kötü kimse­leri kınar ve ayıplardı. Mutedil olup anlaşmazlık çıkaran bir insan değildi. Halkın gaflet içine düşüp batıla meyletmelerinden kork­tuğu için, kendisi uyanık dururdu. Her duruma karşı hazırlıklı idi. Hakkı teslim etmede kusur göstermezdi. İnsanların seçkin ve hayırlıları ona arkadaş olurlardı. En çok nasihat tutan kimse, onun yamnda üstün kimse idi. Onun yamnda en yüksek makam­da bulunan kimse, insanlara iyilikte bulunan kimse idi. [1]

Onun topluluk arasında nasıl davrandığına ilişkin bilgiler ve­ren Hind bin Ebi Hale, şöyle demektedir: Halkın toplu oturduğu yere vardığında neresi boş ise oraya otururdu. Başkalarım da böy­le yapmaya özendirir ve bu yolda emir verirdi. Toplantıda bulu­nan herkese paymı verirdi. Yani herkesle ilgilenirdi. Birlikte ol­duğu kimseler Meclis arkadaşları kadar önemsediği kimsenin ol­madığım anlarlardı. Bir kimse bir ihtiyacı hususunda kendisiyle konuştuğu zaman onu sabırla dinler, hemen çekip gitmezdi. Ancak kendisiyle konuşmakta olan kimse sözünü bitirip gitmeye yö­neldiği zaman oradan ayrılırdı. Kendisinden herhangi bir husus­ta dilekte bulur an kimseye makul cevap verirdi. İnsanların hep­sine güzel ahlak ve sabırla davranırdı. Hak hususunda herkes onun yanında eşitti. Onun oturduğu meclis, hikmet, haya, sabır ve emanet meclisi idi. Onun oturduğu meclislerde sesler yüksel-mezdi. Haram şeyler övülmezdi. Hatalar işlenmezdi. Yanında oturmakta olan herkes mutedil olup takva hususunda birbirleriy­le yarışırlardı. Mütevazi kimseler olup büyüklerini sayar, küçük­lerine merhamet ederlerdi. Muhtaç kimseleri kendilerine tercih eder, yabancının hukukunu korurlardı.

Resulüllah (s.a.v), her zaman güleryüzlü, yumuşak huylu, mü­tevazi, merhametli bir kimse idi. Kaba, gürültücü, kavgacı, kötü söz söyleyici, ayıplayıcı, lüzumundan ziyade şakacı değildi. Hoş­lanmadığı şeyleri görmezden gelirdi. Umduğu şeyler hususunda ümitsizliğe kapılmaz, elde edemediği şeylerden ötürü de hayıf-lanmazdı. Tartışmadan, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden ve ısrardan uzak dururdu. İnsanları da bu üç şeyden uzak tutmaya çalışırdı. Hiç kimseyi ayıplayıp kötülemez, gizli taraflarını araş-tırmazdı. Ancak sevabını umduğu şeylerden sözederdi. Konuştu­ğu zaman, yanında bulunan kimseler başlarını önlerine eğip din­lerlerdi. Tıpkı başlarının üzerinde bir kuş duruyormuş da onu ür­kütmemek için kafalarını kaldırmıyor gibiydiler. Sustuğu zaman onlar konuşmaya başlarlardı. Yanındayken birbirleriyle tartışıp çekişmezlerdi. Meclis arkadaşlarının güldükleri şeye kendisi de gülerdi. Onların beğendiklerini kendisi de beğenirdi. Garip kim­seleri sabırla dinler, dileklerine kulak verirdi. Öyleki O'nun asha­bı, konuşurken çok yumuşak huylu olduğunu görürlerdi. Kimse­nin sözünü kesmezdi. Ancak kendisiyle konuşan kimse yanından ayrılacağı zaman kendisi de ayrılır ve sözünü noktalardı. Yumu­şak huyluluk gösterir, kötülükten sakınır, takdir ve tefekkür ederdi. İnsanlara eşit şekilde bakar ve onları dinlerdi. Lüzumlu şeyler üzerinde tefekkür ederdi. Kendinde hem yumuşak huylu-luğu hem de sabrı birarada toplanmıştı. Hiç bir şey gözünden kaç­mazdı. [2]


 

[1] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve'n-Nihaye, c. 6, s. 33.

[2] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve'n-Nıhaye, c. 6, s. 33.