Bi'setten Önce Peygamberimizin Zahitliği Hz - İslam Tarihi - 1Cilt - 92. Sayfa
Bi'setten Önce Peygamberimizin Zahitliği
Hz. Muhammed (sav) öksüz ve yoksul bir kimse olarak yetişti. Hayata öksüz ve fakir bir kimse olarak başladı. Babadan öksüz olarak dünyaya geldikten sonra anası, Ebva denilen köyde vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu kendi himayesine alarak büyüttü. Her ne kadar dedesi onun ihtiyaçlarını gideriyor, ona yoksulluğunu hissettirmemeye çalışıyor, sevgisini, şefkatini esirgemiyor, onu sevinç içinde yaşatıyor olsa da bu rahat ve huzuru uzun sürmedi. Çünkü dedesi onu kendi himayesine aldıktan iki sene sonra vefat etti.
Bundan sonra zayıf bir çocuk ve aciz bırakan bir yoksulluk içinde hayata yöneldi. Onu himayesine alan amcası Ebu Talib'in de çok sayıda çocuğu vardı ve aynı zamanda büyük yoksulluk çekmekteydi. Yanına aldığı bu çocuğun aklı, yaşının daha üstündeydi. Güçlü duygulara sahipti ve çevresinde olup bitenleri idrak ediyordu. Kendisini himayesi altına alan amcası, sevgilisi ve yoldaşı her ne kadar gönlünü ve nefsini gıdalandıracak sevgi ile şefkati cömertçe gösteriyorsa da yoksulluk içinde olduğunu hissediyordu. Amcasına muhtaç olmaktan tam olarak kurtaracak derecede olmasa bile, bir noktaya kadar ona yardım etmesini temin edecek bir işte çalışması gerekiyordu. Önce işe koyun otlatmakla başladı. Çobanlığı Sa'd oğullarının yamndayken Öğrenmişti. Bir miktar süt karşılığında Mekkeliler'in davarlarını otlatmaya başladı. Aldığı bu ücretten hem kendisi yararlanıyor, hem de amcasına yardım etmeye çalışıyordu.
Bundan sonra az mal ile, ya da başkalarının sermayeleriyle ticaret yapmaya başladı. Bu şekilde güvenilir bir kimse olarak tanındı. Daha sonra da Hatice'nin verdiği mallarla ticaret yaptı. Güvenirlik ve doğruluğuyla tanındığı için Hatice ona, başkalarına verdiği ücretin iki katını verdi. Çünkü onun elinde Hatice'nin malı giderek daha çok artmaya başlamıştı. Bundan sonra da Hatice ile evlendi. Servet sahibi oldu. Ama o, kendi şahsı için mal biriktiren bir kimse değildi. Çok büyük yekûn oluşturacak derecede servet sahibi olmadığı bilinmektedir. O, eline geçen kazancı hayır yollarına harcardı. Mesela akrabalarına, muhtaçlara ve darda kalan kimselere yardım için çabalardı. Çeşitli musibet ve felaketlere uğrayan kimselerin yaralarına merhem olurdu.
Böylece Hz. Muhammed (sav), gerçek zahidliğin en büyük örneğini ortaya koymuştur. Onun zahidliği, mahrum kimselerin za-hidliği gibi değildi. Tam aksine o, muktedir kimselerin zahidliği-ne sahipti. Temiz kazancın yollarına başvurur, sonra elde ettiği kazancı kendi menfaati için değil, başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için harcardı. Bi'setten önce durumu böyleydi. Bi'setten sonra da mal karşısındaki tavrı değişmedi.
Görüyoruz ki, Hz. Muhammed (sav), helal yoldan rızık kazanmak için güzel bir şekilde çalışmayı ihmal etmemiştir. Ama o çalışırken zevk ve eğlenceye sapmamış, nefsi arzularını tatmin için altın ile gümüş biriktirmemiştîr. Nişanlı atları, davarları ve ekin-leriyle övünmemiştir. Bunları, büyüklük taslamadan, mütekeb-bir davranmadan, malının çokluğuyla övünmeden ve boş yere tüketmeden uygun yerlere sarfetmiştir.
Bi'setinden önceki yaşantısında, malını hayır yollarına sarfet-tiği bilinmiyor şeklinde bir iddiada bulunulacak olursa, buna cevap olarak şöyle deriz: Alicenab ve cömert kimseler mallarını açıktan değil gizlice sarfederler. Onun bu alicenablığı ve cömertliği iki yönden bilinmektedir:
1- Mü'minlerin annesi Hz. Hatice, ona sükunet içinde hitap ederken şöyle demişti: 'Sen muhtaca yardım eder, zayıfı ağırlar ve musibete uğrayan, darda kalan kimseye destek olur, imdadına koşarsın.'
Onun bu yönünü açıklamak için Hz. Hatice'nin bu sözünü nakletmemiz yeterlidir.
2- Çokça kazandığı ve Hatice tarafından kendisine fazlaca ücret verildiği halde, alayişten uzak durduğu, müstakim bir hayat yaşadığı bilinmekte, fakat onun kendi kazancını biriktirip stok ettiği bilinmemektedir. Bi'setten önce nasıl zahidane bir hayat yaşamışsa, bi'setten sonra da aynı hayatı sürdürmüştür. Helal kazancı biriktirip çoğaltmak için değil, aksine ahlaki yollara harcamak, zayıflara yardım etmek için talep etmiştir. O, yoksullara yardım etmek için kazanmak peşine düşmüştür. Malını çoğaltmak istemesi, onu başkalarıyla paylaşmak amacına dayanmaktadır. Kendi şahsına ve aile efradına örfi Ölçüyü geçmeyecek kadar sarfederdi. Ne kendini muhtaç bırakır, ne de israf ederdi. Helal olan az malı harama tercih ederdi. Kendisini helal ve temiz şeylerden yoksun bırakmazdı. Cenab-ı Allah'ın kendisim peygamber olarak insanlara göndermesinden sonra da bu halini devam ettirmişti.
Hz. Muhammed (sav)'in cahiliyet ortamında kendi selim fıtra-tıyla ulaştığı zahidliği, zühdün en yüksek derecesi idi. Kendisini irşad edip doğru yola iletecek Kur'an-ı Kerim'in nüzulünden Önce tuttuğu zahidlik yolunun yüceliğini anlamak için, tasavvuf! zühd konusunda bazı mutasavvıfların sözlerini nakledeceğiz. Örneğin, Ibn Ataullah el-Iskenderi, "Hikem" adlı eserinde şöyle demiştir:
"Zahidin dünyada iki alameti vardır. Bu alametlerden biri, arzu ve şehvet sebeplerinin yokluğunda, diğeri de söz konusu sebeplerin varlığındadır. Mezkur sebepler varken kişi bu sebeplerden yüz çevirirse, bu onun zahidliğini gösterir. Mezkur sebeplerin yokluğunda kişinin bu sebepler hususunda rahatlık duyması, o kişinin zahidliğine alamet olur. Kişinin elinde mevcut bulunan nimetleri başkalarına vererek onları kendi nefsine tercih etmesi, elde mevcut bulunan nimetlere şükürdür. Kişinin nimetlerden yoksun kalması durumunda rahatlık hissetmesi de yoksulluğa karşı bir şükürdür."
Bi'setten önce Peygamber efendimizin zahidliği nimetlerin mevcudiyeti esnasında kişinin başkalarını kendi nefsine tercih edişinden de, nimetlerin yokluğu amnda kişinin rahat etmesi gibi bir zahidlikten de yüce bir zahidliktir. Çünkü o, lezzetlerin sebeplerini elde etmek için çalışan bir kimsenin zahidliğini gösteriyordu. Bu lezzetlerin sebeplerini elde ettiğinde onları kendine tahsis etmiyor, aksine bu hususta başkalarını kendi nefsine tercih ediyordu. Onun için nimetlerin yokluğu anında gösterilen zahidlik, söz konusu değildi. Çünkü o, nimetlerin varlığını ve yokluğunu beklemiyordu. Başkalarına harcamak, yoksullara vermek ve kendinden başkalarım yararlandırmak için nimet elde etmeye çalışıyordu. Onun zahidliği, daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, nimetleri elde etmeye çalışan kimsenin gösterdiği olumlu bir zahidlikti. Onun zahidliği, Hind felsefesinden esinlenerek elde edilen mahrumiyet zahidliği değildi. Bu zahidlik başkaları için çalışıp kazanan kimsenin zahidliğiydi. Kazandıklarının çok az bir kısmını, hayatını sürdürebilmek ve başkalarının yararına olan çalışmalarını devam ettirebilmek için kendi şahsına ayırıyordu.
İmam Ahmed (r.a) zahidliği birkaç mertebeye ayırmıştır:
1- Haramı terketmek.
2- Helalin fazlasını da terketmek. Hatta helalin bir kısmına karşı nefsi frenlemek. Bu mertebedeki zahidliğe sahip olan bir kimse, nefsini helalin bir kısmından uzak tutar. Ama bu helalleri haram saymaz. İleride helalin bir kısmını bulamayacağı ve muh-rumiyete düşeceği ihtimaline karşı nefsini idmanlı kılar. Bu da nefsin süslenip terbiye edilmesidir.
3- Zahidliğin en yüksek mertebesi, kişinin kendi nefsini dünya ile meşgul ederek Allah'ı zikretmekten gafil kalmamasıdır. Bu, arif kimselerin zahidliğidir.
Hz. Muhammed (sav)'in bi'setten önceki zahidliği, bu yüksek mertebeden daha da yüksekti. Çünkü o yaptığı her işte, yerine getirdiği her ibadette, düşündüğü her şeyde Allah'] sürekli zikretmekle meşguldü. Kendi nefsi için değil, başkalarının yararına kazanç sağlamak maksadıyla çalışırdı. O, yaşantısının bütün aşamalarında ibadet eden bir kimseydi. Sırf Allah rızası için çalışıp çabalardı. Nefsin zikrullah ile meşgul alması, ariflerin zühdüdür. Muhammed (sav)'in zahidliği ise bunun çok daha üstündeydi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi