Beklenen Peygamber - İslam Tarihi - 1Cilt - 100. Sayfa
BEKLENEN PEYGAMBER
Büyük Adam
İnsanların ahlaki ve akli Özellikleri, bedeni niteliklerinden anlaşılır. Ama istisnai şahısların ruhi, ya da akli oluşumları, onların bedenlerindeki istisnai değişikliklerden anlaşılır. Mesela yüzle-rindeki kaşlardan, ya da bazı organlarındaki çarpıklıklardan veya gözlerindeki titreşimlerden belli olur. Bunu da psikoloji ve fizyoloji ilmine vakıf olan kimseler anlayabilirler. Şüphesiz vücudun normal yapıda oluşu ve organları arasındaki uyum, kişinin akıllı ve sağlam karekterli olduğunu ispatlar. Ruhi düzen, çoğunlukla bedeni düzenle bir arada bulunur. Bu nedenle hem görünürde ve hem de içte, ruhi düzenle bedeni düzen arasında mizaç ve ka-rekter uyurau görülür. Kişinin vücudundaki unsurlar uyumlu olur ve bir karışıklık bulunmazsa, o kişinin ruhu olgun, aklı tam ve ahlakı mükemmel olur.
Peygamber (sav) efendimizin, Miraç hadisinde bazı peygamberlerle ilgili tasvirleri, onların bedeni yapılarının mükemmelliğini ispatlamaktadır. Onların bedenlerindeki olgunluğun yanısı-ra güzellik ve cemalleri de vardı. İnsanları onlardan nefret ettirecek hiçbir yönleri yoktu. Said bin Müsseyyeb'in rivayetine göre Peygamber (sav), sahabilerine İbrahim, Musa ve İsa'yı tasvir ederken şöyle buyurmuştur:
"ibrahim'e gelince, ona arkadaşınızdan (benden) daha çok benzeyen ve arkadaşınıza (bana) da ondan daha çok benzeyen birini göremedim. Musa uzun boylu bir kimseydi. Kıvırcık saçlı ve burun kemeri kalkıktı. Sanki Şenude [1] kabilesinin adamların-dandı. Isa bin Meryem'e gelince, o, kızıl renkli olup orta boyluydu. Saçı düzdü. Yüzünde çok benler vardı. Sanki hamamdan çıkmış da başından su damlıyordu. Halbuki başında su da yoktu. Aranızda en çok Urve bin Mesud'a benziyordu."
Ülül-azm peygamberlerden bu üçü hakkında yapılan tasvir, onların endamlarının düzgünlüğüne ve bedeni yapılarının mükemmelliğine işaret etmektedir. Bazı cüzi evsafları arasında farklılıklara rağmen, bedeni yapıdaki düzgünlük hususunda hepsi de eşit idiler. Dare Kutni'nin Enes bin Malik'ten rivayet ettiğine göre, Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın göndermiş olduğu peygamberlerin hepsi güzel yüzlü ve güzel sesli idiler. Sizin peygamberiniz ise, onların hepsinden daha güzel yüzlü ve daha güzel seslidir."
Peygamber efendimiz türedi bir peygamber değildi. Ondaki bedeni yapı ile cismi evsaf, insanların dikkatlerim çekecek kadar uygun ve mütenasipti. Cismi güzel, ahlakı güzel bir insandı. Ku-reyşliler'e Kur'an-ı Kerim ile meydan okuyup putlarım kötülerken, putlara yapılan ibadeti iptal ederken bile güzel bir dil kullanıyordu. Kureyşliler onun amcası Ebu Talib'i görerek bu hususta kendisiyle konuşmuşlardı. Ebu Talib, Peygamber efendimizi Ku-reyşliler'e karşı himaye ediyordu. Kureyşliler kendi akıllarınca kabilelerinin en güzeli, en yakışıklısı ve en kuvvetlisi olan bir genci evlatlık olarak getirip Ebu Talib'e vermek ve karşılığında Mu-hammed bin Abdullah'ı alıp öldürmek istediler. Fakat Ebu Talib, kardeşinin oğlu Muhammed üzerine yapılan bu pazarlığı reddederek zekice, ama tahkir edercesine onlara şu cevabı verdi: "Kendi oğlunuzu bana veriyorsunuz ki, onu sizin için besleyeyim... Ben de, öldüresiniz diye oğlumu size vereyim... Bu olacak şey midir T
Bu rivayet, Peygamber efendimizin bedenen de mükemmel olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenab-ı Allah onu düzgün bir şekilde yaratmış ve ona güzel bir endam bahsetmişti.
Şüphesiz Peygamber efendimizin bedenindeki bu uyumun İslam davetine de olumlu yönden etkisi olmuştur.İnsanlar Peygamber efendimizin bu davetine de icabette bulunmuşlardır. Çünkü onun yapmış olduğu İslam daveti, ruhi bir aydınlıkla birlikte insanlara yöneltilmişti. Bu hususu destekleyen şöyle bir rivayet nakledilmektedir: Muhammedi davetin yankıları çevrede görülüp İslam'ın hakikatleri Arap Yarımadası'mn her tarafında tanınıp, çoğunlukta olan yalanlayıcıların haberi etrafta şüyu bulduktan sonra, Arabi'nin biri Peygamber efendimizin yanına gelmişti. Peygamber efendimizin görünüşü onun çok hoşuna gitmiş, yüzünün parlaklık ve aydınlığı onu kendine hayran bırakmıştı. Alnındaki nurun parıldaması, Arabi'yi meftun etmiş ve Arabi ona sen kimsin? diye sorunca Peygamber efendimiz: "Ben, Abdullah oğlu Muhammed'im" demişti. Arabi, idrak edici bir inanç ve imanla şöyle sormuştu: "Kureyşliler'in yalancı dedikleri adam sen misin?" Peygamber efendimiz evet deyince Arabi şu karşılığı vermişti: "Sendeki bu yüz, yalancı bir kimsenin yüzüne benzemiyor. Senin insanları davet ettiğin şey nedir? "
Onun bu sorusu üzerine Peygamber efendimiz İslam'ın hakikatini açıklamış, o da iman ettiğini ilan etmişti.
Peygamber efendimizi anlatan kimseler, çok şeylerden bahsetmişlerdir. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre onun simasında, yüzünü aydınlatan bir nur ve güzellik varmış.
Burada peygamber efendimizin vasıflarını nakleden rivayetlerden iki tanesini anlatacağız. Bunlardan biri Hz. Hatice'nin oğlu Hind'e aittir. Hind, insanları dikkatlice tetkik edip ona göre tavsif eden bir insanmış. İkinci rivayet de Ümmü Mabede aittir. Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan'ın Hind bin Ebi Hale'den yaptığı rivayet şöyledir: Cennet gençlerinin efendisi Hasan (r.a) diyor ki: "Dayım Hind bin Ebi Hale'den Peygamber efendimizin vasıflarını sordum. O gerçekten iyi tavsif yapan bir kimseydi. Bana Peygamber efendimizin bazı yönlerini ve niteliklerini açıklamasını ümit ediyordum ki, o evsafta tutunayım. Bana dedi ki:
"Her ululuk Resulüllah'ta toplanmıştı. Yüzü ayın ondördü gibi parlardı. Uzuna yakın orta boyluydu. Saçı ne dümdüz, ne de kıvırcıktı. Hareliydi, Saçı kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dö-külürse onları birleştirmezdi. Birleştikleri zaman da onları ayırmayıp oldukları gibi bırakırdı. Saçını uzattığı zaman kulaklarının memesini aşardı. Teni kırmızı ile karışık ak ve güzeldi. Alnı açık ve genişti. Kaşları uzun ve kavisliydi. Kaşlarının uçları ince, araları çok yakındı. Fakat çatık değildi, iki kaşının arasında bir damar vardı. Bu damar, kızgınlık zamanında kabarıp görünürdü. Burnunun iki kaş arasında başladığı yer yüksekçeydi ve ucu da ince idi. Bundaki uyum ve ölçülülük, dikkat edenlerin gözünden kaçmazdı. Burnunda ayrı bir parlaklık vardı. Sakalı sıktı. Yanakları düzdü, yumru ve tombul değildi. Ağzı tabii bir büyüklükteydi. Dişleri inci taneleri gibiydi. Göğsünden göbeğine kadar çizgi gibi inen ince tüyler vardı. Boynu uzuncaydı. Gümüş gibi ak ve paktı. Bütün uzuvları düzgündü. Ne şişman, ne de zayıftı, ikisi ortası, sıkı etliydi. Karnı ve göğsü bir seviyede idi. Çıkık değildi. Göğsü ve iki küreğinin arası genişti, iri yapılı, iri kemikliydi. Soyunduğu zaman vücudundan nur saçılırdı. Vücudu kıllı değildi Yalnız omuz başları ve pazulan biraz kıllıydı. Bilek kemikleri uzun, el ayaları genişti. El ve ayak parmakları kalınca ve uzuncaydı. Ayaklarının altı düz değil, çukurca idi. Ayakları hafif etliydi. Üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı. Yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır; iki yanına salınmaz; adımların, geniş atar; yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir; vakar ve sükunetle, rahatça yürürdü. Bakmak istediği zaman bakacağı tavafa tamamıyla dönerek bakardı. Etrafına gelişigüzel bakınmaz-dı. Daha çok yukarıya değil, yere bakardı. Yürürken ashabının gerisinde yürürdü. Birisiyle karşılaştığı zaman, önce kendisi selam verirdi."
Bu anlatılanlar Peygamber efendimizin güzellik ve olgunluğunu gösteriyor. Ondaki erkek güzelliğini ve insan mükemmelliğini ispatlıyor. Peygamberimizdeki fevkaladelikler, insanların nazarlarını celbediyordu. Ona bakanlar, gözlerini başka tarafa çeviremezdi. Hakkında önyargılı olmayan bir kimse, kendisiyle karşılaştığında, ona Öfke, ya da kıskanç-lıkla bakmazdı. Onda mükemmel bir erkeklik örneği görürdü. Ahlaki yüceliklerini hisseder ve dostluk bulurdu. O kimseye karşı büyüklük taslamaz ve kimsenin yanından gururla geçmezdi. Aksine arkadaşlarının gerisinde ve alçakgönüllü tavırla yürürdü. Karşılaştığı herkese, dostluk ve sevgisini göstermek üzere selam verirdi ki, aralarında düşmanlık, asık suratlılık ve nefretleşme hakim olmasın. Yapısı ve endamı güzeldi. Karşılaştığı kimseler onu sever ve onunla karşılaşmaları dolayısıyla hoşnutluk duyarlardı. Cahiliyet döneminde kendisiyle herhangi bir kimse arasında çekişme ve düşmanlık görülmemişti. Aksine o, herkese dostça davranır ve başkalarından da dostluk görürdü. İçinde eğrilik ve nefretleşme duygularını taşımayan müstakim gönül sahibi kimselere yakındı. Ayrıca Ce-nab-ı Allah ona öyle kuvvetli bir cazibe vermişti ti; herkes onun temiz ve güzel bir insan olduğunu hemen anlardı. Onun temiz ve salim nefsinin güzelliklerinde nefret ve öfke duygularına yer yoktu. Kimseyle çekişmezdi.
Şimdi de Peygamber efendimizin Mekke'den Medine'ye hicret ederken uğradığı Ümmü Mabed'in kendisi hakkında yaptığı tavsife kulak verelim:
Abdulah oğlu Muhammed (sav), beraberinde Ebu Bekir, kölesi Amir bin Füheyre, kılavuzları Abdullah bin Uraykıd ed-Deylemi , ile birlikte Ümmü Mabed'in evine varmışlardı. Ona, yanında satılık et, ya da süt bulunup bulunmadığını sormuşlar, ama kadının yanında bir şey bulamamışlardı. Kadın şöyle demişti: "Eğer yanımızda bir şey bulunsaydı, sizi ağırlamaktan geri kalmazdık" Gerçekten de kadının evi kıtlık ve yokluk içindeydi. Peygamber efendimizin gözü, kadının çadırının bir köşesinde duran bir koyuna takıldı: "Ey Ümmü Ma'bed, bu koyun da neyin nesi?" diye sorunca, Ümmü Ma'bed: "O, kıtlıktan dolayı zayıf düşmüş bir koyundur" diye cevap verdi. Peygamber efendimiz: "Onu sağmama izin verir misin?" diye sorunca, Ümmü Ma'bed: "Eğer sütü varsa sağ" cevabını verdi. Peygamber efendimiz koyuna dua ederek eliyle sırtını sıvazladı ve Allah'ın adını anarak sağmaya başladı. lOrada bulunan herkese yetecek kadar süt elde etti. İkinci defa yine sağdı ve orada bulunan kapları sütle doldurarak Ümmü Ma'bed'in evinde bıraktı. Ümmü Ma'bed'in kocası eve geldiğinde bu sütleri görüp hayretle : "Ey Ümmü Ma'bed, bu sütler nereden geldi. Evde sağmal bir hayvanımız yoktur. Koyunumuz da süt veremez. Sen bu sütleri nereden elde ettin?! " diye sordu. Karısı Ümmü Ma'bed şu cevabı verdi: "Hayır vallahi ben bu sütü başka bir yerden getirme-dim. Yalnız bize, şöyle ve şöyle konuşan mübarek bir adam uğradı. Bu süt onun eseridir" Böyle deyince kocası dedi ki: "Allah'ayemin olsun ki, mutlaka bu Kureyş'in aramakta olduğu adamdır!' Bu defa Ümmü Ma'bed sözünü şöyle sürdürdü:
"Güzelliği açıkça görünen, iyi ahlaklı, yüzü güzel bir adam gördüm. Göbekli değildi. Kafası küçük değildi. Vücudu düzgün ve intizamlıydı. Gözü siyah, parlaktı ve çekikti. Sesinde insanı etkileyici bir özellik vardı. Gözleri sürmeli gibiydi. Kaşları hilal gibiydi, boynu uzunca ve sakalı da sıktı. Sustuğunda vakarı, konuştuğunda yüceliği ortaya çıkıyordu. Konuşması tatlıydı. Ne lüzumundan fazla, ne de gereğinden az konuşurdu. Sözleri rahatlıkla anlaşılırdı. Kelimeler, ipe dizilmiş inci taneleri gibi düzgün bir şekilde ağzından çıkardı, insanların en kıymetlisi, en değerlisi ve en güzeliydi. Uzaktan böyle göründüğü gibi, yakındayken de en tatlı ve en güzel bir insan olarak müşahade edilirdi. Orta boydan biraz uzundu. İki muhafız (Ebu Bekir ile kılavuz Abdullah bin Uray-kid) arasında bulunuyordu. Bu üç kişi arasında en parlak ve en gözalıcı kimse oydu. Endamı diğerlerinden daha güzeldi. Çevresini saran arkadaşları vardı. O konuştuğunda sözlerini dinlerlerdi. Emir verdiğinde hemen hizmetine koşarlardı. Kimseye suratını asmaz ve hatasını yüzüne vurmazdı."
Onu görenlerin tavsifleri işte böyleydi. Bu tavsifler üç şeye işaret etmektedir:
1- O, güzel bir vücut yapısına sahipti. Organları arasında tena-süb vardı. Öyle ki, bir ressam, vücut yapısı mükemmel ve yaratılışı düzgün bir insanın resmini yapacak olursa bu tavsiften daha uygun, daha güzel bir resim yapamaz. Peygamber efendimizin, görenlerin gözünde meydana gelen bir parlaklığı ve alımlılığı vardı. Dostu ve düşmanı bu hususta görüş birliği içindeydiler. Onun görünüşü, kendisine bakanlarda bir etki meydana getirirdi. Bu güzel evsafı, sevenlerinin tasdiklerini arttırır, inkar edenlerin haset ve Öfkelerini fazlalaştırırdı. Çünkü muhalifleri; ondaki bu güzellikleri ve üstünlükleri gördüklerinde kendi görüşlerinin çürüyeceğini ve Muhammed (sav)'in görüşlerinin güçleneceğini anlıyorlar, dolayısıyla ona karşı düşmanlıklarını daha da arttırıyor-lardı. Ondaki üstünlükler, çıplak gözle bile görülüyordu. Bu üstünlükler, reddedilmesi mümkün olan haberler değil, gözle görülen müşahedelerdi. Kureyşliler ondaki bu yüksek oluşumu biliyor ve görüyorlardı. Bu nedenledir ki, Ebu Talibe gittiklerinde, kardeşi oğlu Muhammed'i kendilerine verdiği takdirde ona mukabil, kendisine Kureyş'in en gözde gencini vereceklerini ifade ettiler. Fakat Allah'ın Resulü ve insanlığın nuru Muhammed nerede, başka gençler nerede?!
2- Muhammed (sav)'in temiz kalbi, onun yüzüne aydınlık ve nur saçıyordu. Yolda yürürken bile, kalbinin temizliği nedeniyle, Cenab-ı Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu nur, etrafını hale-lendiriyordu. Tıpkı Ümmü Ma'bed'in dediği gibi, alnı parlıyor, ışık saçıyordu. Ama buna rağmen Peygamber efendimiz büyüklük ve üstünlük taslamıyor, insanlar arasında mütevazi bir şekilde hareket ediyordu. Onlardan biriymişçesine davranıyordu. Sadece kendisinde risaletin üstünlük ve fazileti vardı. Cenab-ı Allah ona manevi makamlar bahsetmişti.
3- Peygamber efendimizde, nsanları kendine çeken büyük bir cazibe vardı. Yine onda Öyle bir heybet vardı ki, bu heybeti sayesinde insanlar onun sözüne itaat ederlerdi. Bunun yanısıra kendisine olan sevgileri de sonsuzdu, insanlara, sevgiye dayalı bir otorite ile hükmederdi. Kendisine karşı kin ve öfke taşımayan, ya da muhalefet duygularıyla dolu olmayan nefisler, ona karşı sevgi taşırlardı. Ama kin ve Öfke duygularıyla dolu olan nefisler, onun sözlerine karşı direnme duygusu taşırlardı. Bu gibi nefisler şerle lekelenmişlerdi. Çünkü içlerinde şeytan barınmakta ve şeytani vesveseler onlara hakim olmaktaydı. Bu kalpler Peygamber'! tasdik edemezlerdi. Ona karşı inkarcılık ederlerdi. Gerçekte müşrikler, ondaki hak ve hakikati biliyorlar, ama, ona karşı inatçılıklarından vazgeçmiyorlardı. Onda insanları etki altına alan bir gücün mevcut olduğunu, sözlerinin ve getirdiği davanın gerçekliğini ispatlayacak delillerin bulunduğunu açıkça görüyor, biliyorlardı. Bu nedenle diğer Arap kabilelerine koşarak, kabileleri Peygamber efendimizden soğutmak için ellerinden gelen gayreti sarfedi-yorlardı. Böylece Peygamber efendimizin, kendi yüksek şahsiyetiyle onları etkilemesinin, Allah'ın kendisine verdiği delil ve mucizelerle onları İslam'a kazandırmasının önüne geçmek istiyorlardı. Her ne kadar müşrikler bu yolda büyük çabalar harcadılarsa da, insanları Muhammed'e kulak vermekten uzaklaştıramadılar, ona boyun eğip teslim olmalarını engelleyemediler. Çünkü hak, apaçık ortadaydı. Delil ve hüccetler gün gibi aşikardı. İslam da-vetçisi olan Hz. Muhammed, insanları kendine çekmekteydi. Hakkı arzulayan gönüller ona kulak vermekten kendilerini ala-mıyorlardı. Onun getirip kendilerine tevcih ettiği ve kendilerini davet ettiği risaletin gerçekliğinden şüphe etmiyorlardı.
Resulüllah (sav)'daki her şey onun güçlülüğünü, güzellik ve olgunluğunu ispatlıyor, ilan ediyordu. Yaşı 6O'ı geçtiği halde vücut şekli bir gencinki gibiydi. Saçına sakalına aklar düşmemişti. Sahainlerinden kendisiyle bir arada bulunanlar, saçmdaki ve saka-lındaki ak telleri saymışlar, bu ak tellerin sayısı yirmiyi geçmemişti. Enes (r.a)'e göre bu ak tellerin sayısı onbir taneydi. Dolayısıyla Peygamber efendimizin yaşı 6O'ı geçtiği halde, genç bir insan olarak nitelenmesi mümkündü. Saçında bazı kısımların renk değişikliği olmuştu. Bu değişikliğin kınadan ileri geldiği zannediliyordu, ama öyle değildi. O koku sürünmeyi severdi. Rivayete göre kendisi şöyle buyurmuştur:
"Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün aydınlığı namaz".
Görülüyor ki Peygamber efendimiz, namazı dünyevi bir iş olarak vasfetmiştir. Çünkü namazdan, kendisine sevdirilen dünyevi şeylerden biri olarak bahsetmiştir. Çünkü namazda Allah'ın zikrinin ve manevi bir yönün bulunması yanında, dünyaya düzen veren bir özellik de vardır. Kişinin dünyevi yönünü düzeltir. İnsanın kalbini terbiye eder. Vicdanını kabalıktan korur. Kötülüklerden ve çirkinliklerden alıkoyar. İşte böylece hem dünya, hem de ahi-retle ilgili işleri yoluna koyar.
Peygamber efendimiz koku sürünmeye çok özen gösterirdi. Sürekli olarak koku sürünürdü. Öyle ki, onun oturduğu meclislerde ve geldiği taraflarda koku hissedilirdi. Bir çocuğun başım eliyle okşadığı zaman, o çocuğun başından günlerce güzel koku gelirdi. Peygamber efendimizin o çocuğun başını okşamış olduğu, başından hissedilen güzel kokulardan anlaşılırdı. Şüphesiz insan güzel kokudan dolayı rahatlık duyar. İnsanlar pis kokulardan nefret edip uzaklaşırlar. Peygamber (sav) efendimiz manevi temizliğe önem verdiği gibi, maddi temizliğe de önem verirdi. Bu hususta Kadı İyaz şu açıklayıcı ifadelerde bulunur:
"Peygamber efendimizin bedeninin temizliği, kokusunun hoşluğu, temizliği, vücudunda pisliklerden ve görülmesi gerekmeyen şeylerden uzak oluşuna gelince, Cenab-ı Allah bu hususta ona, başkalarında bulunmayan özellikler bahsetmişti. Buna ek olarak ona, vücut temizliği ve ahlak güzelliği de vermişti. O: "Din temizlik üzerine kuruldu" demiştir. Enes: "Resuluilah'ınkinden daha hoş bir koku, bir misk, bir anber koklamadım" demiştir. Cabirbin Semüre şu rivayeti yapar:
"Resulüllah (sav) elini yanağına sürdü. Elinde bir serinlik ve güzel koku gördüm. Sanki elini esansçının kavanozundan çıkarmıştı. "
Musafaha yaptığı bir adamın elinde, o gün akşama kadar güzel bir koku hissedilirdi. Elini bir çocuğun kafasına koyduğunda, kendisinin mübarek kokusu sebebiyle diğer çocuklar arasında o çocuk seçilir ve bilinirdi. Bir defasında Resulüİlah (sav) efendimiz Enes'in evinde yatmış ve uykudayken terlemişti. Enes'in annesi bir şişe getirerek Peygamber efendimizin terini toplayarak o şişeye koydu. Resulüİlah (sav) bu durumu görünce terini niçin şişede sakladıklarını sordu. Kadın: "Bu teri kendimiz için esans yapacağız" cevabını verdi. Gerçekten de Peygamber efendimizin kokusu, esansların en güzeliydi.
"Tarih-ül Kebir" adlı eserinde, Hz. Cabir'den rivayette bulunan Buhari şöyle der: Peygamber (sav) bir yoldan geçer ve peşinden bir adam yürürse, onun kokusundan, nerelere ayak bastığını anlayabilirdi. Ishak bin Raheveyh'in anlattığına göre, ondaki bu güzel koku bir esans eseri değildi.
Müzeni, Hz. Cabir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Resulüllah (sav) bir bineğe binmiş, beni de arkasına bindirdi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ağzıma aldım. Bana misk gibi koku veriyordu. " [2]
Şimdi de Ishak bin Raheveyh'in rivayetine göz atalım. Bu rivayette anlatıldığına göre, Peygamber efendimizin kokusu, esans sürünmekten ileri gelmiyordu. Aksine bu, Allah'ın ona verdiği bir lütuftu. Şüphesiz böyle bir durumun meydana gelmesi normal ve mümkündür. Aklen ve şer'an imkansız değildir. Çünkü Cenab-ı Allah ona, her insanda bulunmayan bazı özellikler bağışlamıştı. Doğrusu Cenab-ı Allah, peygamberliğini kime ve nereye vereceğini en iyi bilendir.
Fakat sahih rivayetlerle sabit olduğuna göre, Peygamber efendimiz güzel kokular sürünürmüş. Bu onun için bir eksiklik değil, aksine onun güzelliklerinden biridir. Yine sahih rivayetlerde sabit olduğuna göre Peygamber efendimiz, bu dünyada kendisine sevdirilen şeylerden birinin de güzel koku olduğunu söylemiştir.
Ne olursa olsun, Muhammed (sav) efendimiz kendisinin yanında oturan kimselerin, kendisinden nefret edip uzaklaşmamaları, kendisine yaklaşıp sevmeleri için vücudundan güzel kokular saçılmasına özen gösterirdi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi