Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 19. Sayfa
İSLAM'IN ÇEVREYE TEBLİĞ EDİLMESİ
Emrolunduğun Şeyi Açıkça Söyle
îslam davetinin gizlilik içinde ilerleyişini gören Cenab-ı Allah, bu daveti daha başka bir safhaya intikal ettirmek için Peygamber efendimize şu buyruğu verdi:
"O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma. O alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Allah ile beraber başka tanrı tutanlar, yakında (yaptıklarının sonucunu) bilecekler. Andolsun biliyoruz, onların söylediklerine senin göğsün daralıyor (canın sıkılıyor). Sen rabbini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol. Sana yakın (yani Ölüm) gelinceye kadar rabbine kulluk et."(Hicr: 94-99)
Bu ayet-i kerimeler, îslam davetini tebliğ görevinin en son aşamaya ulaştırılmasını emrediyordu. Bu davetin, nefislere daha fazla tesir etmesi için görev daha da ağırlaştırılıyordu. Siyer kitaplarından bazılarına göre, Peygamber efendimizin, bütün insanları islam'a davet etmekle görevlendirilmesi şu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra olmuştur: "(Önce) en yakın akrabanı uyar." Bu görüşte olanlardan birisi de İbn Kesir'dir. O, bu ayet-i kerimelerin nüzulüyle ilgili olarak görüşlerini şöyle açıklamaktadır:
"Cenab-ı Allah, risaleti tebliğ etmesi için peygamberine şöyle emretti: "(Önce) en yakın akrabanı uyar ve mü'minlerden sana uyanlara kanadını indir (onlara karşı mütevazi ve şefkatli davran). Şayet sana (uymaz) karşı gelirlerse: "Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım" de. Galip ve esirgeyen (Allah)'a tevekkül et. O ki (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü o, işitendir, bilendir.'
(Şuara: 214-220)
"O (yol) sana ve kavmine bir şereftir ve yakında (ona uyup uymadığınızdan) sorulacaksınız." (Zuhruf. 44)
"Kur'an'ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan (Allah), elbette seni dönülecek yere döndürecektir." (Kasas- 85)
Yani, sana okumayı farz kılan ve seni onu başkalarına tebliğ etmekle yükümlü kılan Allah, bu görevi yapıp yapmadığını sormak üzere, seni ahirete döndürecektir.
Nitekim bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurulmuştur: "Rabbin hakkı için biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden mutlaka soracağız." (Hicr. 92-93)
Bu hususu teyid eden ayet ve hadisler gerçekten çoktur.[1]
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, îmanı İbn Kesir, îslam davetinde aşamalar olmadığı görüşündedir. Ona göre Peygamber efendimiz, en yakın akrabasını uyarmakla emrolunduğun-da bile, îslam daveti umumiydi. Ayet-i kerimede en yakın akrabasını uyarmakla emrolunması, bu davetin sadece yakın akrabalarına yapılması gerektiği hususunu ifade etmemekte, aksine davete ilk önce kendi yakın akrabalarından başlaması istenmektedir. Herkesi içine alan bu genel davete, ilk olarak akrabalardan başlamak gerekiyordu. Yoksa bu, davet sadece yakın akrabaya yapılması gibi bir özellik taşımıyordu. Muhammedi risalet, hiçbir ayrım yapılmaksızın herkese tebliğ edilmelidir.
Biz, Muhammedi risaletin genel bir davet olduğu görüşüne muvafakat ediyoruz. Bize göre bu davet, Peygamber efendimizin yakın, ya da uzak akrabalarına özgü bir davet değildi. Ancak bu, davet ve hitabın ilk basamağım teşkil eden bir ayet olduğu için, Peygamber efendimiz önce en yakın akrabasını uyarmakla emrolunmuştur. Ama aynı zamanda bu ayet, yabancıları da islam'a çağırması gerektiği manasını taşımaktadır. Yakın ile uzak kimseler arasında herhangi bir fark gözetilmemektedir.
Çünkü herkes, herhangi bir ayrıma tabi tutulmaksızın îs-lam davetine icabet etmekle mükelleftir. "(Önce) en yakın akrabanı uyar" ayet-i kerimesinin sadece Peygamber efendimizin yakın akrabalarına mahsus olduğunu zannediyoruz. Bu sebeple Peygamber efendimiz Safa tepesi yanında akrabalarını toplantıya çağırırken, başkalarını çağırmamıştır. Belli bir gruba yapılması gereken bir hitabı, başkalarına yöneltmek ve başkalarını bu hitapla yükümlü kılmak, akla uygun düşmemektedir. Aksine bu hitabın sadece akrabalarına yöneltilmesi gerekiyordu. Cenab-ı Allah, bir ayet-i kerimede de peygamberine şu emri veriyordu: "O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma. * chict: 94)
îbn îshak'dan nakledilen şu ifadeler yukarıdaki görüşü te'yid etmektedir: Bi'setten sonra geçen üç yılın nihayetinde Cenab-ı Allah peygamberine, emrolunduğu şeyi açıklamasını ve müşriklerin eziyetlerine karşı sabretmesini emir buyurdu. Resulullah'm ashabı, namaz kılacakları zaman Mekke dışına gider ve namazlarını orada gizlice eda ederlerdi. Bir ara Sa'd bin Ebi Vakkas birkaç sahabiyle birlikte Mekke-i Mükerreme dışında namaz kılmaktayken, bazı müşrikler kendilerini gördüler. Kıldıkları namazdan ötürü onlarla alay ettiler ve onları ayıpladılar. Nihayet sahabilere hücum edip onlara vurmaya başladılar. Sa'd bin Ebi Vakkas da, eline geçirdiği bir devenin çene kemiğiyle müşriklerden birinin kafasını yardı. Böylece islam tarihinde ilk kan akıtılmış oldu. [2]
îbn tshak da bu konuda şöyle der: İnsanlar kadınlı erkekli, topluluklar halinde İslam'a girdiler. Nihayet İslam'ın şanı, Mekke-i Mükerreme'de yayılmaya başladı. İnsanların sohbet konusu oldu. Bundan sonra güçlü ve muktedir olan yüce Allah, Resulüne, kendisine gelen hakkı insanlara açıklamasını ve rab-binin emirlerini ilan etmesini emir buyurdu. Peygamber efendimizin İslam davetini gizlice yapmaya başlamasından ve bu daveti gizlice yürütmesinden, Cenab-ı Allah'ın İslamiyet'i açıklamasını ve daveti ilan etmesini emretmesine kadar geçen süre, üç yıl kadar olmuştu. Üçüncü yılın bitiminde Cenab-ı Allah ona şu buyruğu göndermişti: "Emrolunduğun şeyi açıkla ve ortak koşanlardan yüz çevir."
Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, Muhammedi davet, üç yıl içinde üç aşama kaydetmiştir. Buna "Zad'ül- Mead" adlı eserinde tmam îbn Kayyım işaret etmiştir. Çünkü ilk aşamada gelen davet Peygamber efendimizden zuhur etmiş; ikinci aşamada nübüvvet hanesinden çıkarak Peygamber efendimizin dostlarına ve arkadaşlarına intikal etmiştir. Peygamber efendimiz davetini arkadaşı ve ilk dostu Ebu Bekir'e açmıştı. Ondan da Osman bin Affan ve Talha bin Ubeydullah gibi zatlara tebliğ edilmiştir. Peygamber hanesinden Safîye ile Zübeyr'e ve diğer yakın akrabalara İslam daveti açıklanmıştı. İşte bu İslam davetinin ilk mertebesidir. îbn Kayyım, davetin aşamalarını anlatırken, ilk olarak buna işaret etmiştir. Sonra da umumi davet dediğimiz ikinci davet aşaması gelmektedir ki, bu aşamada Peygamber efendimiz bütün Kureyşliler'e hak davetini açıklamış ve onlara hitapta bulunmuştu. Davetini sadece nübüvvet hanesine ve yakın akrabalara özgü kalmamıştı. Davetin her aşamasında, başlangıç noktasında kalınmamış, aksine diğer aşamalara da intikal edilmiştir. Tıpkı aydınlığın karanlığa si-ı rayet edişi gibi İslam daveti hep ileriye doğru mesafe katetmiş-tir. Yakın akrabaları uyarma aşamasında Peygamber efendimiz bütün Kureyşliler'e konuyu açmış, sadece Abdulmuttalib oğullarıyla Haşim oğullarını değil, bütün Kureyşliler'i alenen islam'a çağırmıştır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamber (sav)'in bu daveti yaparken öne sürdüğü delili ne idi? Halbuki kendisi bu davete başlarken Kur'an-ı Kerim'den çok az bir kısım nazil olmuştu. Sonraları peyderpey Kur'an-i Kerim nazil olmaya başlamıştı. Hiçbir halde denilemez ki, herhangi bir kimse, Kur'an-ı Ke-rim'e dair tartışmada bulunmuştur. Ya da Kur'an-ı Kerim'in gerçekliğine dair bir delil istemiştir. Şu halde ortaya sürülen bir delil ve ikame edilen bir burhan olmadan, insanların peygambere tabi olmasını te'min eden unsur ne idi?
Bu sorulara' cevaben deriz ki: İnsanları hakka davet eden ve gerçeğe ulaştıran şey, hakkın ve gerçeğin kendisi idi. Peygamber (sav)'in hayatını inceleyenler, onun hayatında yalana asla yer olmadığını görürler. O güvenilir bir kimsedir. Davranışlarında insanı şüphelendirecek herhangi bir husus yoktur. Onun nefsi saf ve temizdir. Temiz huyludur. Akıllı bir kimse olup düşüncesinde asla sapkınlık yoktur. O, bütün davranışlarında doğru yolda olmuş ve bilinçle hareket etmiştir.
Sonra Peygamber efendimizin insanlara beyanı her şeyin üstünde olan Kur'an-ı Kerim'i okumuştur. Kur'an-ı Kerim o kadar yüce bir kitaptır ki, hiçbir insan onun yüceliğine eremez. Kur'an'da, insanların gönüllerini aydınlatan nurlar vardır. în-sanları putlar hususunda aydınlatan hususlar vardır. İnsanlar daha önce putlara taparken, Kur'an-ı Kerim'le karşılaşınca putların güçlerini yitirdiğini, gönüllerindeki mertebelerinin yıkıldığını gördüler. Akıllarına gelen diğer semavi dinlerin kalıntılarıyla İbrahim peygamberin dininden kalan bazı izler ve geleneklerle artık Araplar'ın gönüllerinde yerlerini kaybeder oldular. Halbuki daha önceleri Araplar, Hac ibadetini eda ederlerken İbrahim peygamberin dininin bazı prensiplerine göre hareket ederlerdi. İbrahim peygamberin Hanif dinine mensup olmakla onur duyar ve iftihar ederlerdi. Başkalarının sahip oldukları nimetlerden ötürü hased duymaz, kin gütmez ve sevimsiz bir rekabete girişmezlerdi. Halbuki bu kötü huylar ve hasletler başkalarını ileriye doğru adım atmaktan geri koymuştu.
Peygamber efendimize tabi olan ve onunla birlikte iman eden kimselerin nefisleri saf ve temizdi. Onların kalpleri putperestlik kirlerine bulanmamıştı. Onları İslam'a kavuşturan yegane şey hakkın ve gerçeğin kendisiydi. Ayrıca Peygamber efendimizdeki apaçık mucizeler, onları gerçeğe ulaştırmıştı. İnsan psikolojisi ve karakteriyle uğraşan araştırmacılar, hakla karşılaşma esnasındaki insanların kalplerini üç kısma ayırmışlardır:
1- Hidayete yakın olan kalpler. Bunlar hakla kanaat ederler, kendilerine açıklanan hakikate uyarlar. Hakkın açıklanması, onları doğru yola iletmeye yeter. Başka bir delile ihtiyaç duymazlar. İşte böyleleri hakka bakarlar. Kalplerinde, lezzetlerle şehvetlerin heveslerine yer yoktur. Gönülleri hikmetle aydınlanıp saflaşmıştır. Kalpleri hidayet nuruyla aydınlanmış olduğundan, sadece hakkı konuşur ve hak ile amel ederler. Hak yolunda yürürler. Hak davetçisinden, kendilerine ayrıca başka bir delil ve burhan göstermesini istemezler. Çünkü hakkın kendisi, doğruluk delilini bizzat kendi içinde taşımaktadır. İşte bu gibi kimselerin gönülleri hakka susamıştır. Hakkı gördüklerin-
de hemen kabul ederler. Bu guruba giren insanlar, davetin ilk aşamasında Peygamber (sav)'e tabi olmuşlardı.
2- Kendilerinde daha önceden malumat bulunan ya da gönüllerine hak ve batılın saikleri bir arada yerleşmiş olanlar. İşte bunlarda hak ile batılı birbirinden ayırt edebilecek bir idrak vardır. Bunlar, kalplerindeki düşüncenin kötülüğünü reddedecek delillere ihtiyaç duyarlar. Elde edecekleri delil ve burhan kendilerine hakkı bulmada yardımcı olur, yollarını aydınlatır. Hakkın bayrağı altına girebilmeleri için, onlara sadece hakikatin açıklanmış olması yeterli değildir. Sadece hakkı açıklamakla onları doğru yola erdirme imkanı yoktur. Hakikatin açıklanmasının yanısıra deliller de takdim etmek gerekir. Bu deliller sayesinde hidayetin saiklerini batılın saiklerine tercih edebilirler.
3- Kalplerinde sapıklığın galip olduğu kimseler. Bunlar sapıklığın bahtsızlığına yenik düşen kimselerdirler. Hakkın kendisi için hakka tabi olmazlar. Hakkın aydınlığı kalplerinde görünmez. Hakkı istemek için ihlaslı basiretleri de yoktur. Basiretleri perdelenmiş, kalpleri mühürlenmiştir. İdraklerinin üzerinde örtü vardır. îşte bunlar, hakka düşman olan nıuannidler ve büyüklük taslayan kimselerdir. Hak ve hakikat erbabına düşmanca tavırlar takınırlar. Hak ve hakikat erbabı ise, hakkı müdafaa ederler. Şu halde bu iki gurup arasındaki ilişki, bir nevi boykotu andırır. Muannidler, hakkın yayılmasına engel olmaya çalışırlarken, hakikate bağlı olanlar da, hakka gelen saldırıları bertaraf etmeye çalışırlar. Bu nedenle, iki gurup arasındaki problemi, kılıçtan başka halledebilecek bir faktör görülmemektedir.
"Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki, Allah, kimin (ondan istifade ederek) gayıpta (görmediği halde) Allah'a ve Resulü'ne yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür/' (Hadid:25)
Peygamber efendimizin getirdiği davete ilk icabet edenler Hz. Hatice, Ebu Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Zübeyr ve bunlarla birlikte ilk sınıfa tabi olup hemen iman eden kimseler olmuşlardır. Bunlardan sonra da, Kur'an-ı Kerim'in kendilerine icaz ile hitap edip meydan okuduğu kimseler gelmişlerdi. Bunların bir kısmı hakikati görüp doğru yola ermişler, bir kısmı da sapık azgınlığa düşmüş ve haddi aşıp günahkar olmuşlardı. Bu iki taraf arasında mücadele olmuş ve tecavüzde bulunanlar kılıcı elç almışlardı. Tabii ki, ebedi bir davetin sahibi olan Peygamber efendimizden, yerinde durup şerrin tecavüz etmesine ve hakkın ezilmesine göz yumması beklenemezdi.
İslami Okul Okulların En Önemlisi