Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 32. Sayfa
Müşriklerin Kur'an-ı Kerim'i Dinlemeleri
Utbe bin Rebia, Kureyş adına Peygamber efendimizin yanına varıp ona dostluk gösterisinde bulunarak liderlik, hükümdarlık veya servet teklifinde bulunmuş ya da eğer cinler tarafından çarpılmışsa bir büyücü getirerek kendisini tedavi ettirme Önerisinde bulunmuştu. Onun bu önerilerine karşı Peygamber efendimiz cevap olarak şu ayet-i kerimeleri okumuştu:
"Ha mim. (Bu; kitab) Rahman ve Rahim Allah tarafından indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış arapça okunan bir kitaptır..." (Pussiietı-a)
Bu ayetleri dinledikten sonra Utbe bin Rebia arkadaşlarını yanına dönmüş ve onlara şöyle demişti: "Ey kavmim bu işte gelin bana itaat edin. Diğer hususlarda bana itaat etmeyebilirsiniz. Allah'a andolsun ki, ben bu adamdar öyle bir söz dinledim ki, daha önce bir benzerini, işitmemiştim. Ona verecek bir cevap bulamadım."
Müşrikler, yüksek tesirini öğrendikten sonra Kur'an-ı Ke-rim'i dinlemek için büyük bir tutku duymaya başlamışlardı.
Onu tasdik edip iman etmek için değil onun mahiyetini öğrenmek ve ona karşı cevaplar hazırlamak için dinlemek istiyorlardı. Bazı müşrikler inatkar ve münkir olmakla birlikte, Kur'an-ı Kerim'in tehdit ve uyarılarından korkuyorlardı. Hatta sadece Peygamber efendimizin tehditlerinden de korkar hale gelmişlerdi. Rivayete göre Peygamber efendimiz, Ebu Cehil'e şöyle demişti: uEy Eba Hakem! Allah'a andolsun ki, çok az gülecek, çok fazla ağlayacaksınız." Bu tehdit, onun taşlaşmış kalbini kısa anda yumuşatmış ve nezaketle Peygamber efendimize şöyle demişti: "Ey kardeşimin oğlu peygamberliğinden bana ne kötü tehditlerde bulunuyorsun?!" Görülüyorki, Ebu Cehil, kabile içinde yakın akrabalık bağı ile Peygamber efendimize güzel bir hitapda bulunuyor. Halbuki onun böyle güzel bir hitapta bulunması daha önce görülmüş ve alışılmış şeylerden değildi. Kur'an-ı Kerim, Kureyşli büyükleri cezbediyordu. inanmasalar bile, onu dinlemek istiyorlardı. Velid bin Muğire de Kur'an-ı Kerim'i dinlemiş ve onu Kureyşlilere şöyle tavsif etmişti: "Vallahi onun okuduğu sözden daha üstün söz olamaz. O bir nurdur. Onun Öyle bir tatlılığı var ki, sanki kökü çok verimli toprakta, bol sulu bahçelerde yükselen, dalları etrafa uzanan gül salkımlı bir hurma ağacı gibidir! O insan sözü değildir!" Velid Kur'an-ı Kerim'in şiir oluşunu kabul etmemiş, ama inkardaki inadı nedeniyle onun sihir olduğunu söylemiştir. Başlangıçta her ne kadar Kur'an-ı Kerim'in bir sihir olduğuna inanmamışsa da, daha sonra inatkarlığı sebebiyle sihir olduğunu söylemiştir.
Mü'minleri Kur'an-ı Kerim'in kendisi ve Peygamber efendimizin sevgisi ile ihlasları cezbediyor, kalpleri iman ile aydınlanıyordu. Müşrikler beliğ ve edebi sözleri tanıdıkları, gönülleri bu gibi sözlere yakınlık duyduğu için, Kur'an-ı Kerim onları kendine çekmiştir. Ama kendileriyle iman arasına karanlıklar girmiş, küfür perdesiyle örtülmüştü:
"Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır." (Bakara: 7)
Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye tutkun idiler. Büyük küçük bütün müşrikler, Kur'an-ı Kerim'i dinlemek istiyorlardı. Küçükleri iman ediyorlardı. İnatçı kafİrlerse Kur'an-ı Kerim'i dinledikçe küfür ve inatlarını arttırıyorlardı. Delil kuvveti, ihlaslı kimselerin kalplerine iman nurunu dolduruyordu; kindar ve hasetçi kimselerin kalplerine ise küfür ve inadı dolduruyordu. Kalpleri küfür ve inatla doldukça Peygamber efendimize, onun davetine ve davetine icabet eden kimselere karşı öfkeleri de fazla-laşıyordu.
îbn îshak, tbn Şihab ez-Zühri'nin şöyle dediğini rivayet eder: Ebu Süfyan bin Harb, Ebu Cehil Amr bin Hişam, Ahnes bin Şurayk bin Veheb es-Sekafî (bu, Zühre oğullarının müttefiki idi) bir gece evlerinden çıkıp Resulullah (sav)ın okuduğu Kur'an-ı Kerim'i dinlemek için evinin etrafına gidip siperlendiler. O sırada Peygamber efendimiz evinde namaz kılmaktaydı. Bu adamlardan herbiri Kur'an-ı Kerim dinlemek için bir yere oturdu. Fakat herbiri, diğerinin orada bulunduğundan habersizdi. Peygamber efendimizi şafak atmcaya kadar dinlediler. Sonra oradan ayrıldılar. Yolda birbirlerine rastlayınca birbirlerini ayıpladılar ve şöyle dediler: "Artık bir daha buraya gelip Kur'an dinlemeyelim. Eğer aramızdaki bazı beyinsizler bizi görecek olurlarsa, kalplerine şüphe düşer." Böyle dedikten sonra oradan ayrıldılar. Ertesi gece yine herkes aynı yere gelip Peygamber efendimizin evinin etrafında durdular ve Kur'an-ı Kerimi dinlemeye başladılar. Şafak ağarmcaya kadar orada durdular. Sonra evlerine gitmek üzere oradan ayrıldılar. Fakat yolda yine birbirleriyle karşılaştılar. Yine bir önceki gün olduğu gibi, bir daha aynı davranışı tekrarlamamak üzere birbirlerine söz verdiler. Üçüncü gece yine herke aynı yere geldi. Peygamber efendimizi Şafak ağarmcaya kadar dinlediler ve sonra oradan ayrıldılar. Yolda karşılaşınca birbirlerine: "Tekrar Muham-med'in evinin yanına gelip Kur'an dinlememek üzere birbirimize yemin etmeden buradan ayrılmayalım" dediler ve artık Mu-hammed (sav)in evinin yanına gelip ondan Kur'an-ı Kerim dinlememek üzere yeminleştiler. Onlar hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyurdu:
"înkar edenler: "Bu Kur'an-ı dinlemeyin okunurken gürültü edin, belki bastırırsınız dediler." (Fussiiet-26)
Müşrikler Kur'an-ı Kerim'i dinledikten sonra, duydukları ayetler hususunda kendi aralarında müzakerede bulunurlardı. Örneğin Kur'an- ı Kerim'i dinleyenlerden biri olan Ahnes bin Şüreyk es-Sekafî, Ebu Süfyan'dan dinlemiş olduğu Kur'an ayetleri hakkındaki görüşünü sormuş, Ebu Süfyan da ona şu cevabı vermişti: "Ey Eba Sa'lebe! Allah'a andolsun ki, Muham-med'den duyduğum şeylerin bir kısmını biliyordum. Manalarını da anlıyordum. Ama duyduğum bazı şeyler de vardı ki, onların manalarını ve onlardan neler kastedildiğini bilmiyorum.' Ebu Süfyan'm bu sözüne karşı Ahnes aBen de aynı durumdayım" demişti. Sonra Ahnes, Ebu Süfyan'ın yanından kalkıp Ebu CehiTin yanına gitmiş ve ona şöyle demişti: "Ey Eba Hakem, Muhammed'den dinlediklerin konusunda ne düşünüyorsun?"
Ebu Cehil şöyle cevap verdi: "Ben birşey dinlemedim. Biz ve Abdü Menaf oğulları (Haşimiler), şeref ve şan hususunda şimdiye kadar yarıştık durduk! Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar arabuluculuk ederek diyet yüklendiler. Biz de yüklendik. Onlar, halka ihsanda bulundular, biz de bulunduk. Onlarla binekler üzerinde at başı beraber oluncaya kadar, at yarıştırırcasına yarıştık, durduk. Şimdi ise onlar "kendisine, gökten vahiy gelen bir peygamberimiz var!" demeye başladılar. Biz böyle birini nereden bulalım da onlara yetişebilelim?! Vallahi biz hiçbir zaman ona inanmayız. Onu tasdik etmeyiz!"
Bu rivayeti nakletmekteki amacımız şudur: Müşrikler Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye yöneliyorlardı. Müminler de aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'i okumaya ve dinlemeye yöneliyorlardı. Ancak aralarında şu fark vardı: Müminler, hakkı bulmak ve ona iman etmek maksadıyla Kur'an-ı Kerim'i dinlemek istiyorlardı. Müşriklerse hakkı talep etmeksizin Kur'an'ı Kerim'i dinlemek istiyorlardı. Onları cezbeden, sadece Kur'an-ı Kerim'in tatlılığı güzellik ve parlaklığıydı. Hakkı talep etmedikleri için Kur'an-ı Kerim'e iman etmiyorlardı. Kalbleri çeviren yüce Allah, delilleri ve belgeleri görüp tanısınlar diye, onları Kur'an-ı Kerim'e yöneltiyordu. Bunun sebebi de, bundan sonra inkar edecek olsalar bile, hiç değilse delilleri gördükten ve hakkı duyduktan sonra inkar edip yüz çevirmeleridir. Haklarında sapıklıkta kalmaları mukadder olduğu için, onlar Kur'an- ı Ke-rim'den yüz çeviriyor ve hakkı kabul etmiyorlardı. Artık ileri sürecek mazeretleri kalmamıştı. Çünkü onlar hidayetten yüz çevirmiş ve sapıklıkta kalmayı tercih etmişlerdi. Bununla birlikte onlar gecenin karanlığında Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye gidiyorlardı. Kur'an-ı Kerim'i dinlememek hususunda kendi aralarmda sözleşmiş olmalarına rağmen, sözlerini bozuyor ve yine gizlice, geceleyin Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye gidiyorlardı. Peygamber (sav) efendimiz, onlara gündüz açıkça Kur'an-ı Kerim'i okuduğu zaman, Kur'an-ı Kerim'e uyanların sayısı çoğalmasın diye onu dinlemiyorlardı. İçlerindeki inkar gözlerinde perde oluyor, boğazlarında düğüm meydana getiriyordu.
îbn Ishak'ın rivayetine göre, Resulullah (sav), Kur'an-ı Kerim'i onlara okuyup hakka davet ettiği zaman onunla alay ediyor ve "kalblerimiz, senin çağırdığın şeye karşı kapalıdır. Ku-laklarımızsa senin söylediklerini duymuyor. Aramızda perde vardır. Sen tebliğini yapmaya devam et. Biz de küfürde kalmaya devam edeceğiz" diyorlardı. Kur'an-ı Kerim'de de bu durumları şöyle anlatılmaktadır:
"Kur'an okuduğun zaman, seninle, ahirete inanmayanların arasına kapalı bir perde çekeriz. Kalplerine -onu anlamalarına engel olacak-kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Kur'an'da yalnız rabbini andığın zaman arkalarına dönüp kaçarlar. Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini, kendi aralarında gizli konuşurken de o zalimlerin: "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini gayet iyi biliyoruz. Bak nasıl misaller verdiler, (seni şaire, büyücüye, kahine ve mecnuna benzettiler) de (doğru yoldan) saptılar. Artık bir daha yol bulamazlar. Dediler ki: "Biz kernikler haline geldikten, ufalanıp toprak olduktan sonra, sahiden yeniden dirilecek miyiz? De ki: "ister taş olun, ister demir, ya da gönlünüzde büyüttüğünüz herhangi bir yaratık olun Allah sizi mutlaka dirütecektir." "Bizi tekrar kim diriltir?" diyecekler. "Sizi ilk defa yaratan." de" (W 45-51)
Bu ayetler kafirlerin Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye tutkuları yanında, şu üç şeye işaret etmektedir:
1- İçinde belagat bulunduğu ve güzel sözden anlayan kimseleri kendisine çektiği için müşrikler Kur'an-ı Kerim'i dinlemekten hoşlanıyorlardı. Böylece onlar kendi sözleriyle Kur'an'daki sözler arasındaki farkı idrak edecek olan ve sağlam bir ilahi hüccet olan alemlerin rabbinin kelamı arasındaki farkı anlıyor ve anlatıyorlardı. Somut ayetleri ve mucizeleri görünce şaşıyor, bunları birer belge ve delil olarak görüyorlardı. Aynı şekilde Kur'an'ın manevi ayetleri de onların kalplerini kendine doğru çekiyor; dinlemeye mecbur ediyordu. Böylece, kalplerine iman nuru girmeyen kimseler de, ilahi kelamın üstünlüğünü anlıyorlar di. Kur'an-ı Kerim onlara karşı bir hüccet ve beyyine olarak dimdik duruyordu. Onlarınsa, cahilliklerini haklı gösterecek bir delil ve mazeretleri yoktu.
2- Müşrikler, bir benzerini getirmek talebiyle karşılaşmadıkları halde, Kur'an'ın bir benzerini getiremeyeceklerini hissetmişlerdi. Ayrıca onda, kendi güçlerinin üstünde bir söz güzelliği görmüşlerdi. Daha önce duymadıkları bir belagat parlaklığıyla karşılaşmış ve beliğ sözler duymuşlardı. Öyle ki, müşriklerin sözcüleri kendi küfür ve sapıklığında devam ettiği halde şöyle demişti:
"Doğrusu Kur'an-ı Kerim yüksektir ve hiç beşer söylemiyor!" Böylece müşrikler Kur'an-ı Kerim'in belagatına teslim olmuşlardı. Ancak onun davetine kulak vermemişlerdi. Delilleri gördükleri halde küfrü, imana tercih etmişlerdi.
3- Müşriklerin inkarları, hakikati bulma arzusunun önüne geçmişti. Deliller, bu durumdaki kimseleri hidayete kavuştura-maz ve ikna edemez. Çünkü bu durumdaki kimseler hakkı talep etmiyorlar ve kendilerini imana götürecek yolu tanımak için uğraşmıyorlar. Hakka ulaştırmayacak eğri bir yola giren bir kimse, elbette hakka kavuşamaz. Girdiği eğri yolda devam ettiği sürece hidayetten uzaklaşır. Bu yolda yürümeye devam ettikçe de inkarı daha fazla artar. Her ne kadar, gerçek kendisini doğru yola çağırsa da, onun çağrısına kulak vermez. Çünkü emareler ve görünür durumlar onu doğru yola iletir. Doğru yol ise ihlastır. Hakkı talep etmekteki samimiyettir. Bu gibi kimselerin kalbi heva, heves ve şehvetlerin peşine düşmez. Hayrı yok eden bencilliğin ardına düşmez. Nefsi, kötülük yollarına karşı kapalıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi