Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Son Peygamber 2.cilt - 2Cilt - 47. Sayfa

 

Resulullah (s.a.v.), Davetini Sürdürüyor:

 

Boykot, Peygamber efendimizle aile efradının kolay geçim sebeplerini yok etmiş ve rızık temini için yollarını daraltmıştı. Buna rağmen o, davetinden vazgeçmemişti. Böyle bir güçlük ve sıkıntı içindeyken bile gecelerini kıyamla geçiriyordu. Hiçbir şey onun Allah'a bağlılığını engellemiyordu. Çünkü o, Rabbinin şu buyruğuna icabet etmişti:

"O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşan­lara aldırma/' (hict 94)

Bu ilahi buyruk üzerine o, Allah'a ortak koşanlardan yüz çe­virmiş ve insanları hakka davet etmeye devam etmişti. Allahü Teala da yardım ve desteğiyle onu korumuş ve zafer ihsan et­mişti. O, Rabbi ile ünsiyet içinde idi. Her ne kadar kavmi tara­fından yalnız bırakılsa da, Allah'ın beraberliği ona yetiyordu. Onun devamlı şiarı şu idi: "Allah'ım sen benim kavmimi bağış­la. Çünkü onlar gerçeği bilmiyorlar."

Söylediği sözlerden biri de şuydu: "ileride kavmimin soyun­dan, Allah'a ibadet edecek kimselerin geleceğini ümit ediyo­rum!"

Peygamber efendimiz ile müşrikler arasındaki mücadele ve tartışmalar devam ediyordu. Peygamber efendimiz onları hak­ka davet ediyor, onlarsa batıl ile- ona karşı koyuyorlardı.

Ebu Cehil, sahip olduğu eski dinin ve onun tanrısının inkar edileceğini gördüğü için, şaşkınlığa düşmüştü. Müşriklerin di­yanetine göre Cenab-ı Allah, göklerle yerin yaratıcısıydi. Gerçi Allah'a birtakım şeyleri ortak koşuyorlardı, ama onun tek Al­lah olduğunu kabul ediyorlardı. Bir defasında Peygamber efen­dimize şöyle demişlerdi: "Ya bizim tanrımıza sövmekten vazge­çersin, ya da biz senin tanrına söveriz!" Ebu Cehil ile benzerle­ri olan kimseler, hiç bir dine sahip değillerdi. Aslında onlar asabiyetten ve eahiliyetten başka bir şeye bağlı değillerdi. Hiç bir şeye inanmazlardı. Onların Allah'a sövmeleri beklenmezdi. Fakat yine de sövmüşlerdi. Ancak müminlerin, müşriklerin inandığı putlara ve taşlara küfretmemeleri konusunda emir na­zil olmuştu. Onlardan istenen sadece tevhide davet etmeleriydi. Putlara tapmanınsa batıl olduğu bildirilmiş ve şöyle denil­mişti:

"(Onların) Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, on­lar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler." (En'am: 108)

Müşriklerden biri, güya Kur'an-ı Kerim'de hikaye edildiğini iddia ederek İranlılarla ilgili tarihi olayları ve onların savaş hi­kayelerini gelip halka anlatır ve insanları aldatarak Kur'an-ı Kerimeden uzaklaştırır, sonra da Peygamber efendimizi kaste­derek şöyle derdi: "Ey millet! Allah'a andolsun ki, Muham-med'in konuşması benden daha güzel değildir. Onun söyledik­leri, daha önce yazılmış masallardan ibarettir!"

Kur'an-ı Kerim onlara şöyle cevap veriyor:

"Kur'an öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırıp sa­bah akşam kendisine okunmaktadır" dediler. Ey Muhammed, de ki: "Onu, göklerin ve yerin gizliliklerini bilen (Allah) indir­miştir. O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Şöyle dediler: "Bu ne biçim peygamberdir ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup bir melek indirilseydi ya!.." (Furkan: 5-7)

Bazı müşrikler önceki dinlere ait hakikatleri öne sürerek gü­ya Kur'an-ı Kerim'in manalarını bozacağını sanıyordu. Resulul-lah (sav)da aralarında oturuyor, onlarla mücadele ediyor, en güzel bir yöntemle onları hakka davet ediyordu. îkna' etme yol­larının hepsini deneyerek onları güzel bir üslupla gerçeklere çağırıyordu. "Siret" adlı eserinde tbn îshak şöyle bir rivayette bulunmaktadır:

"Bir gün Resulullah (sav), Velid bin Muğire ile mescidde oturuyordu. Nadr bin Haris de gelip yanlarına oturdu. Mecliste Kureyşlilerden diğer bazı kimseler de vardı. Resulullah (sav) konuşmaya başladı. Nadr bin Haris ona cevap verdi. Peygam­ber efendimiz yine konuşmaya başladı ve onu susturdu. Sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu:

"Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehennemin odunusu­nuz. Siz oraya gireceksiniz. Eğer bunlar tanrı olsalardı, oraya girmezlerdi; oysa hepsi orada ebedi kalacaklardır. Orada onla­ra ah etmek vardı; bir şey de işitemezler." (Enbiya: 98-ioo)

Bu ayet-i Kerimeyi okuduktan sonra Peygamber efendimiz oradan kalktı. Abdullah bin ez~Zebarı es-Sehmi gelip oraya oturdu. Velid bin Muğire şöyle dedi: Allah'a andolsun ki Nadr "bin Haris, ne kalktı ne de oturdu. Muhammed ise bizim ve taptığımız tanrılarımızın cehennem odunu olduğunu iddia etti.

Abdullah bin ez-Zebari ona şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki, ben burada olsaydım Muhammed'le tartışırdım. Hele ona so­run bakalım, bizim Allah'tan başka taptığımız her tanrı ve o tanrılara tapan bizler cehennem odunu olacak mıyız? Bizler meleklere ibadet ediyoruz. Yahudiler Üzeyr'e ibadet ediyorlar. Hıristiyanlar İsa'ya ibadet ediyorlar. Bütün bunlar da cehen­nem odunu mu olacaklar?"

Velid bin Muğire ile orada bulunan diğer arkadaşları, Ab­dullah bin ez-Zebari'nin bu sözlerini beğendiler. Muhammed (sav)in buna cevap veremeyeceğini sandılar. Peygamber efendi­miz buna karşı: "Allah'tan başkasına tapmak isteyenkimse, taptığı şeyle birlikte ateşte olacaktır" dedikten sonra, şu ayet-i kerime nazil oldu:

'^Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar, cehennemden uzak tutulanlardır. Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının çektiği şeyler içinde temelli kalırlar."<Enbiya-ıoMO2)

Kendileri için iyi şeyler yazılmış yani mutluluk takdir edil­miş olanlar, Isa ve Üzeyr ile Allah'a itaat ederek yaşamış olan yahudi ve hıristiyan alimleri olup, cahil kimseler bunlara tap-mışlardır. Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, o cahillerin bir kısmı meleklere ibadet ederlermiş. Güya meleklerin, Allah'ın kızları olduklarına inanırlarmış:

"Rahman çocuk edindi" dediler. O, (böyle şeylerden) yüce (münezzeh)dir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş kullardır. O'ndan Önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir.(Allah'ın) razı olduğundan başkası­na şefaat edemezler ve onlar, onun korkusundan titrerler. On­lardan her kim: "Ben O'ndan başka bir tanrıyım"! derse, onu cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız."

(Enbiya: 26-29)

Cenab-ı Allah, müşriklerin, İbnü'z-Zebari'nin sözünü beğen­diklerini şu ayet-i kerimelerle bize bildiriyor:

"Ey Muhammed! Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi. "Bizim tanrımız mı, yoksa O mu daha iyidir" Sana böyle söylemeleri, sadece, tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir." (Zuhruf. 57-58)

Kur'an-ı Kerim'de reddedilen bu haberler üç şeye delalet et­mektedir:

1- Peygamber efendimizle tartışan bu kavgacı toplum, kendi bilgileriyle değil, başkalarından aldıkları akılla ortaya çıkıyor­lardı. Yahudilerden , Peygamber efendimize karşı ileri sürecek­leri bir takım deliller istiyorlardı. Yahudiler de onlara, Pey­gamber efendimize Ashab-ı Kehf, ruh ve Zülkarneyn hakkında soru sormalarım telkin ediyorlardı, Kur'an, onların telkin ettik­leri bu soruların cevabını hakkı talep eden nefisleri tatmin ede­cek şekilde vermişti. Ama onlar yine iman etmemiş, ısrarların­da devam etmişlerdi. Büyüklük taslamaları, onların haktan sapmalarına neden olmuştu. Ümmi kimseler oldukları halde, eski dinlerin haberlerini araştırıyorlardı. Okuyacakları bir ki­taba ve düzenlenmiş bir bilgiye sahip değillerdi. Sadece yahudi-lerin ve Hıristiyanların bilgilerine dayanarak konuşuyorlardı. îman etmek, hakkı tanımak ve gerçeğe ulaşmak için değil, Pey­gamber efendimizle tartışmak ve onunla kavga etmek için ilim peşine düşmüşlerdi. Bu nedenle Allahü Teala, onların iç yüzle­rini açığa çıkardı; onların iman etmek için değil, küfürlerini de­vam ettirmek için bu bilgilerin peşine düştüklerini beyan bu­yurdu: "Meryem oğlu misal olarak verilince, senin milletin bu­na gülüp geçiverdi. "Bizim tanrılarımız mı, yoksa O mu daha iyidir" dediler. Sana böyle söylemeleri sadece tartışmaya gir­mek içindir. Doğrusu onlar, kavgacı bir toplumdur/' (Zuhruf 57-58)

Yani onlar, nereden olursa olsun, delil elde etmek istiyorlar­dı.

2- Aslında müşrikler, Peygamber efendimizin hak yolda bu­lunduğuna, Kur'an-ı Kerim'inse başkalarından alınarak taklit edilen bir kitap olmadığına inanıyorlardı. Ama onlar, ortaya çı­kışından sonra, yine de hak üzerinde tartışıyorlardı. Delillerle ilzam edildiği halde, yine de susmuyorlar, daha da inatçı bir ta­vır takınıyor ve inadın peşine saplanıyorlardı. Hakka karşı da­ha güçlü deliller bulmaya çabalıyorlardı. Bu nedenledir ki, hep­sinin huzurunda Nadr bin Haris denen şahıs, delillerle sustu­rulduğu halde, gerçeği kabullenmemizi. Etrafındakiler de hak­ka teslim olmamışlardı. Hakkın delilleri açığa çıktığı halde, işi inada bindirmiş ve teslim olmamışlardı. Nitekim îbn ez-Zebari gelip Peygamber efendimizi kendi aklınca ilzam edip susturacağım sanmıştı. Oysa, onun ileri sürdüğü deliller; eğer doğru yolu bulmak isteselerdi-hakkı tanımak için bir vasıta olacaktı. Ama onlar hakkı tanımak istemiyorlardı.

3- Boykot ve muhasaraya rağmen Peygamber efendimiz da­vetinde gevşeklik göstermemiş, müşrikleri ümitsizliğe düşür­müştü. Ama kendisi ve beraberindeki sahabileri hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdi. Zulme uğradıkları, işkence gördük­leri halde, o güçlü ve dayanıklı mü'minler, ümitsizliğe asla ka­pılmamışlardı.

Ibn îshak, Peygamber efendimizin kendi kavminden çektiği eziyetler konusunda birçok haberler nakletmiştir. Kavmi, Pey­gamber efendimize ve beraberindeki sahabilere karşı her türlü eziyeti denemişlerdi, tbn Kesir, "Tarih"inde bu mücadelelere dair haberleri naklettikten sonra şöyle der:

"Ibn Ishak'ın naklettiği bu kıssaların hepsi, Örneğin Kureyş-liler'in, Haşini oğullarıyla Muttaliboğullarına karşı boykot uy­gulaması, bu kararı bir sahifeye belge olarak yazması, onları Şi'b denen yerde muhasara altında tutması, nihayet bu boykot belgesinin iptal edilmesi ve o arada geçen diğer olaylar, îbn îs-hak'ın megazi ilmindeki üstünlüğünü ispatlar." Bu sebeplerdir ki, merhum Şafii şöyle demiştir: "Megazi ilmini öğrenmek iste­yen kimseler îbn îshak'ın çocukları durumundadırlar."

Bütün bu durumlar karşısında Peygamber (sav) efendimiz îslam davetini aralıksız devam ettiriyor, rabbinin emirlerini açıkça söylüyor, tebliğde hiçbir kusur ve gevşeklik göstermiyor­du. Azmini yitirmiyor, açlığa ve çıplaklığa aldırış etmiyor, göre­vini sürdürerek azim ve kuvvetle şöyle diyordu: "Ben çıplak bir uyarıcıyım!"

Rureyşliler eziyet vermekte o kadar ileri gittiler ki, fertlere eziyet etmekten vazgeçip bütün müslümanlara toplu olarak eziyet etmeye başladılar. Hatta onlara destek olan yakınlarına, dostlarına ve yardımcılarına da eziyet vermeye başladılar. Du­rum böyle olduğu halde, Peygamber efendimiz yine onların eza ve cefalarına aldırış etmedi. Çünkü o, alemlerin Rabbi tarafın­dan destekleniyordu.