Salı, 20 Zilkade 1445
kuranda-cahil-cahiliye-cehalet

KUR’AN’DA CAHİL CAHİLİYE CEHALET

KUR’AN’DA CAHİL CAHİLİYE CEHALET.. 2

Mustafa Akman: 2

GİRİŞ. 2

1.       a. Cehalet Kavramının Önemi 2

1. b. Genel Anlamda Cehalet 4

1. c. Sözlük Anlamıyla Cehalet 4

1. d. Kavram Olarak Cehalet 6

1. e. Cehaletin Tarihi Seyri 8

1. f. Kur’an Öncesi Dönemde Cehalet ve Mahiyeti 12

1. g. Cehalet Kavramının Semantik Yapısı 15

1. h. Ahlak Terimi Olarak Cehalet 22

1.1. Hadis Terimi Olarak Cehalet 22

1. j. Fıkıh Terimi Olarak Cehalet 22

1. j. a. Bilgisizlik Olarak Cehalet (Cehl) 22

1. j. b. Bilinmezlik Olarak Cehalet 23

2. “Chl” Kavramının Geçtiği Ayetlere Toplu Bakış. 24

2. a. İnsan Fıtratına Sonradan Bulaşan Cehalet 24

2. b. Cehaletle İşlenen Günahlardan Tevbe. 25

2. d. Cahil İnsan Tipi ve Özellikleri 26

2. e. Cahillerden Yüz Çevirme Şekilleri 27

3. Kur’an’da Cehalet Kelimesinin Kalıp Olarak Kullanılışı 28

3. a. Mastar Olarak Kullanıldığı Ayetler 30

3. b. Fiil Olarak Kullanıldığı Ayetler 31

3. c. Sıfat Olarak Kullanıldığı Ayetler 32

3. d. Cehaletin Yaşanan Formu Olarak Cahiliye. 34

3. d. 1. Cahiliye Kelimesinin Bir Terim Olarak Mana ve Şumûlü. 34

3. d. 2. Cahiliye Çağının İlim ve Medeniyet Bakımından Özellikleri 36

3. d. 2. a. Cahiliye Düşüncesi (Zann’el-Cahiliyye) 37

3. d. 2. b. Cahiliye İdaresi (Hükm’el-Cahiliyye) 37

3. d. 2. c. Cahiliye Taşkınlığı (Teberruc’el-Cahiliyye) 38

3. d. 2. d. Cahiliye Taassubu (Hamiyyet’el-Cahiliyye) 38

3. e. Kur’an Bütünlüğü İçerisinde Cehalet,Cahiller ve Cahiliyet Ya Da Cehaletin Toplumsal Boyutu Cahiliye  39

4. a. Konuyla İlgili Kavramlar 39

4. b. Cehaletle İlgili Kavramlar Arasındaki Münasebet 40

5. Mazeret Olması Açısından Cehalet 41

5. a. Cehaletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi 41

5. a. a. Cehaleti Bilerek Tercih Etmek. 41

5. a. b. Durum – Mekân Açısından Cehalet 48

5. b. Cehaletin Sosyal Boyutu. 51

6. Sebep ve Sonuç Açısından Cehalet 64

6. a. Cehaletin Sebepleri 64

6. b. Cehaletin Sonuçları 65

6. c. Müslümanın Cehalet ve Cahile Karşı Tutumu. 66

Sonuç. 66

Kaynakça. 68

 

 

KUR’AN’DA CAHİL CAHİLİYE CEHALET

 

Mustafa Akman:

 

Van-Gürpınar’da doğdu. Erzurum Ata.Ü. İlahiyat Fakül­tesi’ ni (1987) bitirdi. 1999’da Van Yüzüncüyıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Kur’an’da Cehalet Kavramı adlı teziyle yüksek Lisans yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Yayınlanmış çalışmaları:

İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Kayıhan Yay., İst. 2000 (Al-i Ferrac’ın el-Özr b’il-Cehl kitabının çevirisi).

Kitab’a Vâris Olanlar, Ekin Yay., İst. 2004.

(Faruk Aktaş müstearı ile) Kur’an’da Cehalet Kavramı, Ekin Yay., İst. 2001.

Ayrıca; İslamî Araştırmalar (14/3-4, 2001 ve 16/1, 2003), İslamiyat (7/3, 2004), Marife (1/3, 2002) Fecre Doğru (64/2001) (Faruk Aktaş müstearı ile:) Umran (58-59-60/1999) ve İktibas (268/2001) dergilerinde yayınlanmış makaleleri vardır.[1]

 

GİRİŞ

 

Bir düşüncenin anlaşılmasında kavramların çok büyük bir önemi vardır. Bu nedenle anlaşılarak ya­şansın diye indirilmiş olan Kur’an’m, söz konusu bu anlaşılma süreci içerisinde öncelikle kullandığı kav­ramların anlaşılması gerekmektedir. Kavramlar doğ­ru anlaşıldığında muhakkak ki düşünce de doğru anlaşılacaktır. Yaşayan her şey gibi kelime ve kav­ramlar da zamanla değişmekte, yeni anlamlar ka­zanmakta ve eski manalarından bir kısmını ya da tamamını kaybedip başka bir anlamda kullanılabil­mektedirler. Bu nedenle Kur’an bağlamında bir ke­lime ya da kavramın şu anda hangi anlama geldiğin­den çok, vahyin o kelime ve kavramı kullandığı an­da söz konusu kelime ve kavramın hangi anlamlan ihtiva ettiği daha önemlidir. Çünkü vahiy, kavramı, o günkü manasında kullanmıştır. Başka bir ifade ile Kur’an, kullandığı kavramları, anlam sahalarını- ar­ka planlarını dikkate alarak kullanmıştır. Bunu tes­pit etmenin önemli bir yolu da Kur’an’m ilk muha­tabı durumundaki insanlardan bize kalan yazılı ve sözlü kültürün iyiden iyiye incelenmesidir.

Kur’an’da insanların uyması veya kaçınması iste­nilen inanç, söz ve davranışların, Allah’ın istediği şekilde oluşabilmesi, bu kavramların iyi ve doğru an­laşılmasına bağlıdır. Eğer Kur’an’da kullanılan kav­ramlar yanlış anlaşılırsa uygulama da yanlış olur. Bu takdirde istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Bu sebeple Kur’an kavramlarının çok iyi anlaşılması, izah ve tahlil edilmesi gerekir.

Bu bağlamda hem ferdî ve hem de toplumsal bo­yutları çok geniş olan cehalet konusu üzerinde geniş kapsamlı  çalışmaların yapılması, bunun sebep ve so­nuçlarının ortaya konulması bir zorunluluktur. Çün­kü görebildiğimiz kadarıyla “cahil”, “ceha­let” ve “cahiliye” kavramları genelde yanlış algılanmakta ve hatta Kur’an’ın yüklediği mananın bütünüyle zıtanlamında kullanılmaktadır. Biz de bu yanlışlığın köklerini tespit ve anlaşılması gereken şekli ortaya koymak düşüncesiyle belirtilen bu ko­nuyu olabaldiği kadarıyla değerlendirmeyi düşün­dük.[2]

 

1 a. Cehalet Kavramının Önemi

İlmin, bilmenin zıddı- bilmemek olarak tanımla­nan[3] cehalet, Kur’an’ın temel kavramlarından biridir. Bu kavram ve türevleri Kur’an’da genellikle olum­suz olarak ele alınmış; bundan, mü’minlerin uzak durması gereken ve onlara yakışmayan bir hal ola­rak bahsedilmiştir. İslam düşüncesinde bu kavram, İslam dışı toplumların ve fertlerin inanç, fikir, tutum ve yaşantılarım tanımlamak için kullanılan çok yön­lü bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu neden­le cehalet kavramı, itikadı, fikrî, amelî ve ahlakî cep­heleri ile insanların her yönünü ele almasından ve de İslam’a, müslümana ve teslimiyete zıt oluşuna bi­naen oldukça önemli bir kavramdır. O daha çok bir tavır ve bir hareketten oluşmaktadır. Bunun zan vs. dışında kayda değer bir felsefesi yani arka planı da olmaz.

Bu önemine binaen, geçmiş asırlarda Zemahşeri (v.538/1143) ve Alusi (v.1270/1854) gibi kimi müfessir ve araştırmacılar bu kavram üzerinde bir hayli durmuşlardır. Kavramın çeşitli anlamlarına dikkat çekmiş, iptidaî de olsa bir bakıma semantik yapısını ortaya koymuşlardır. Ne var ki bu tespitleri, çeşitli sebeplerden dolayı dağınık halde kalmış, dolayısıyla dikkat çekmemiş ve bu nedenle ya da belki de şart ve oluşumların da tesiriyle konu daha çok bilgisizlik noktasında yoğunlaştığı için onların kavram hakkın­da ne söyledikleri pek bilinememiştir.

Esasen müfessirler genel olarak yaşadıkları vasa­tın insanıdır. Dolayısıyla onların ilgilendikleri saha ve yaptıkları açıklamaların da kendilerini kuşatan sosyal ve kültürel çevrenin bilgi ve şartları çerçeve­sinde olması kadar doğal bir şey düşünülemez. Bu manada sözgelimi bilimsel konulara dair yaptıkları izahlarda bugünkü bilimsel verilere zıt bir takım açıklamalar yapmışlardır.[4] Onları, ortaya koydukları bu yanlışlardan ibaret telakki edip istifade edilmez kabul etmek yerine, bizim, onların miras bıraktığı birikimden, yanlış veya eksik olanları ayıklayarak olabildiğince istifade etmeye çalışmamız daha doğ­rudur diye düşünüyoruz.

Bunun gibi Arapça dil bilginleri de, muhtemelen sahip oldukları ya da ulaşabildikleri bilimsel koşul­ların oluşturduğu ortamın etkisiyle, İslâm öncesi ve bunun beraberinde Kur’an’daki kullanımını fazlaca dikkate almadan “chl” kavramının anlamının daha çok bilgisizlik demeye geldiğini ifade etmiş­lerdir. Bu nedenle cehalet hep bilmemek ve bu bağ­lamda cahiliye de salt bilgisizlik olarak anlaşılagelmistir. Oysa bu dönem için cahiliye kavramının kul­lanılmış olması, mutlak manadaki bilgisizlik ve cehaletten öte, Rabbani terbiyeden uzak oluşlarından ve Allah’la birlikte başka ilahlar da edinmiş olmala­rındandır.

İşte bu yüzden olacak ki bilindiği kadarıyla cahiliyyeyi barbarlık diye tercüme edenlerin ilki olan İgnaz Goldziher (v. 1921), cehilenin belirtilen bu bilgisizlik şeklindeki anlamının ikinci derecede olduğunu ve asıl anlamı olarak bu fiilin “alime”nin değil, bunun yerine “halume”nin zıddı oldu­ğunu ve bu nedenle sert, kaba yahut pek hoyrat ve nobran olmak manasına geldiğini belirtmiştir. Onun, geleneksel kanaatin temelde yanlışlığını ifade eden bu görüşünü, Toshihiko Izutsu (1914-1993), daha ileri bir düzeye götürmekle beraber kayda de­ğer bir hükme varmak şeklinde niteler.[5]

Kanaatimize göre bu, modern anlamda yapılmış olması itibariyle yerinde bir tespit olmak ve değerini takdir etmekle beraber durumun büsbütün böyle ol­duğu anlamına da gelmez. Çünkü Goldizher veya Izutsu’nun tespitleri doğrultusunda modern ve ge­nel bir değerlendirme olmasa da benzer yaklaşımları çok daha önce yaşamış değişik müfessirler de ortaya koymuştur. Bu anlamda sözgelimi Farabi’nin (v. 339 /950) yazmış olduğu meşhur “el-Medinet’ul-Fazıla” adlı kitabında ideal toplumun zıddı olarak değerlendirdiği topluma uygun gördüğü isim ” el-Medinet’ul-Cahile”dir.[6]

Cehalet” kavramının semantik yapısı ele alındığında bu kavramın ” ilmin” değil, daha çok ” hilmin” zıddı olduğu anlaşılacaktır. Durum böyle olmakla beraber sözgelimi müfessirlerin ima­mı Taberi (v.310/922), tefsirinde bu kavramı daha çok bilmemek anlamını çağrıştıracak şekilde yorum­lamaktadır. Bu nedenle kavram konulu çalışmalarda en eski temel kaynaklara inmek esas olmakla bera­ber günümüzde yapılmış modern çalışmaları gözar-dı etmemek ve değerini takdir etmek de gerekmek­tedir. Şüphesiz Zemahşeri (v.538/1143) ve Alusi (v.-1270 /1854) gibi Goldizher (v.1921) ve Izutsu’dan önce yaşamış kimi alimler, ilgili ayetlerin tefsiri sa­dedinde bu kişilerin kullandığı şahid- şevahidleri kullanarak kavramı doğru bir şekilde yorumlamış­lardır. Ancak yine de bu genel bir durum arz etme­miş kavramın hukukî boyutu her zaman için daha baskın olduğundan dolayı, bilgiyle ilişkisi daha faz­la ön planda tutulmuş ve terim bu perspektiften ele alınmıştır.

Öneminden dolayı günümüzde de cehalet kavra­mı ve boyutları üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmak­tadır. Bu çalışmalarda kavramın bilgiyle ilişkisi açı­sından mazeret boyutu, bunun sebep ve sonuçları ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Özetle söz konu­su kavram üzerinde yapılan çalışmaların ekserisinin onun bu yönünü ele aldığı görülmektedir.[7] Fakat biz konuyu, bu yönünü de ihmal etmeden daha geniş bir yelpazeden ele almaya çalışacağız. Bu anlamda Izutsu’dan da yararlanarak semantik analiz yöntemi ile Cahiliye Şiirine, Kur’an’a ve de hadislere dayana­rak kavram üzerinde tahliller yapmaya çalışacağız.

Esasen eğitim ile zıddiyet açısından çok sıkı bir ilişkisi bulunan ve Türkçe’ye de aynen geçmiş olan “cehl= cehalet = cahil ve cahi­liye” kavramlarının faili, ortaya koyduğu kabalık ve zorbalığım bir bakıma görgüsüzlüğünden dolayı sergilemektedir. Nitekim kendisinde hilmin zıddı ci­lan davranış ve sözler sadır olan yani cehalet sergi­leyen bu kişide eğitiminin seviyesi paralelinde halim-selimliğin tezahürleri daha bir artmaktadır. Şüp­hesiz burada bahsedilen, ahlakî- İslamî boyutu olan bir eğitimdir. Ki kişi bununla takva duygusuna- Al­lah’a karşı sorumluluk bilincine sarılarak vakar ve efendilik zırhına bürünecektir.

Bu arada şunu da belirtmekte fayda vardır; ceha­letin bir bakıma toplumsal boyutunu ifadelendirmek demeye gelen cahiliye kavramının, içeriğinin aydın­latılarak bunun, geçmişte yaşanan bir hal, hele İslâm öncesi döneme münhasır bir durum olmadığının açıkhkla ortaya konulması gereği vardır.

“Cahiliye kavramı esas itibariyle Araplar’ın İs­lam’dan önceki durumlarım ifade etmekle beraber Hz. Peygamber ‘cahiliye’ye geçmişte kalan bir dö­nem olarak bakmamış, aksine bunun her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve bu yönde uyarılarda bulunmuştur.”[8]

Biz bu çalışmamızda, Kur’an’da türevleriyle bera­ber sadece yirmi dört ayette kullanılan bu anahtar-teknik kavramı, müfessirlerimizin yanında bu hu­sustaki yeni çalışmalardan da faydalanarak ‘Kur’an’a göre Cehalet Kavramı’nm değişik yönlerini, tarihi sürecini ve mahiyet, sebep ve sonuçları ile bu arada bilgiyle ilişkisi yönünü de ortaya koymaya gayret edeceğiz.

Bu çerçevede biz içinde “chl” maddesi ve tü­revlerinin geçtiği ayetleri iki ayrı şekilde tasnif etme­yi uygun gördük. Bunlardan birincisinde ayetleri konu ve muhatabma göre tasnif ettik. Diğerinde ise ayetlerin tümünü kavramın kullanıldığı kalıptan ha­reketle iniş dönemini de dikkate alarak değerlendir­mek suretiyle bir tasnif yaptık.[9]

 

1. b. Genel Anlamda Cehalet

 

Yüce Allah, Adem’e (a) ve O’nun şahsında kıya­mete kadar gelecek olan bütün insanlara hitaben:  “Artık, Benden “‘size bir hidayet geldiğinde, kim Benim hi­dayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz” [10] buyurarak insanları dalaletten hidayete, cehaletten hilme çağırmıştır.

 Artık kim Allah’ın zikrinden, hidayet ve hidayet rehberlerinden yüz çevirmişse, dünyada sıkıntı çek­tiği gibi, kıyamette de kör olarak haşredilecektir. Kur’an’a göre insanın hidayeti reddetmesi, dalalet ve cehalettir. Bu da karanlıklar içerisinde kalakalmak­tır. Karanlığın karşılığı, nur; karanlıklardan kurtula­nın vasfı da münevver- aydındır. Bunlar aynı za­manda cehaletin ve cahilin karşıtlarıdır. Yani Allah hidayete çağırırken, şeytan ve taifesi de dalalete, ce­halete çağıracaklardır. Demek ki hidayet – dalalet, nur-zulumat, hilim-cehalet ikilemleri tarih boyunca birbirlerini yok etmek için deveran edip durmaktadır.

Tarih boyunca gelen her peygamber, cehalet ve dalaleti izale edip, İslam’ı yerleştirebilmek için gay­ret göstermiştir. Ne ki cehalet ve dalalet bataklıkla­rında olanlar hakkı tebliğ eden Allah Resullerinden yüz çevirmişlerdir. Dahası bu kimseler gerçekte ken­dilerine ait sıfatlarla Allah’ın elçilerini itham etmiş­lerdir.

Bahsi geçen önceki peygamberlerin başına gelen­lerin benzeri Muhammed’in (s) de başına geldi. Ebu Cehiller, cehaletlerini- zorbalıklarım sürdürmek için ellerinden geleni esirgemediler. O’nu da sihirbazlık, yalancılık, şairlik ve mecnunluk ile itham ettiler.

Ne var ki ilk dönemden itibaren Cahiliye Arapları’nın her tür zorluk ve zorbalıklarına maruz kalın­masına rağmen, müslümanlar hızla çoğalır. Bu ara­da İslam’ın geniş bir coğrafyaya yayılması, cahiliye-ye karşı galip gelmesi ve bu galibiyetin görüntüde bile olsa asırlarca sürmesi, cehaletin, adeta İslam öncesi Arap müşriklerine ait bir hal olduğu ve İslam ile birlikte bu devrin kapandığı intibaını vermiştir. Do­layısıyla o dönem bir ‘Cahiliye Dönemi’ olarak anıla-gelmiştir.

Yine de bu  döneme, İslam’a ve müslümanlara zorbalığın her türlüsüyle karşı konulduğu için, ‘Cahiliyet Devri’ denilmesi ve bunun bir daha geri dön­meyeceği yaygın bir kanaat haline gelmiş idi ise de bunun salt o devre ait olmadığı ve şartların oluşmasıy­la her an için belirebileceği kısa sürede anlaşılmıştır.

Nitekim çeşitli rivayetler[11] de bunu doğrular ma­hiyettedir. Dahası bu, her ne kadar Peygamber (s) müdahale ederek durumu düzeltmiş ise de O’nun terbiyesinden geçmiş olan o neslin bile nasıl da ko­lay bir şekilde şeytanın iğvasma maruz kalabildikle­rini göstermektedir.

Esasen insanlar, topluluk olarak İslam’ın nuruyla ne kadar aydınlanıp çevrelerini bununla aydınlatmışlarsa, cehalet karanlıklarından da o kadar uzaklaşabilmişlerdir. Nitekim böylesi bir aydınlık döne­mi, Peygamberimiz zamanında gerçekleşmiş olarak görmekteyiz. Ne ki Peygamber’in (s) ahirete irtihaliyle bu aydınlık fazla uzun sürmemiş, bu defa cahiliyenin azgınlığının alametleri yine yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.

Her ne kadar Peygamberimizin müslümanların cahiliye ortamı ve cehalet vasıflarına maruz kalmamaları için ‘Kitaba’ bağlılığı öngören emri[12] varid ol­muşsa da ne yazık ki bu emrin tezahürleri süreç içe­risinde topluluk yerine daha çok munferid insanlar­da görülegelmiştir. Böylece cehalet yine galebe çal­maya başlamış, ama bu defa modern bir cahiliyeye dönüşmüştür.[13]

 

1. c. Sözlük Anlamıyla Cehalet

 

Arapça’da fiillerin çoğu, gerek türevleri ve gerek­se bazı harfi cerler- ekler ile değişik anlamlar ifade ederler. Bu özellikte olan fiillerden biri de chl” fiilidir. Bu bağlamda ilk dönem Arap dilbilimci­leri cehile kökünden türeyen bu kelimenin iki mana ifade ettiğini tespit etmişlerdir.

1. İlmin zıddıdır.

2. Hafif meşrepliliktir.

Buna göre cehile fiili, aşağıdaki şekillerde kulla­nılmakta, aldığı mef’ul ve harf-i cerre göre anlamı değişmektedir:

1. Birine karşı zorbalık etti, kaba (ahmakça, sefih­ce) davrandı.

2. Birinin hakkını tanımadı.

3. Birşeyi bilmedi.

Haralli’ye (v.638/1240) göre de cehl, bilinmeyen şeyler hakkında bilgisizce ileri atılmaktır. Rağıb el-İsfehani (v.503/1109) ise cehl’i üç kısma ayırmıştır:

a. Bir kimsenin herhangi bir şey hakkında bilgiden yoksun olmasıdır ki, cehlin asıl manası budur. Bazı kelamcılar bunu nizamın haricinde yani sıra dışı cereyan eden fiiller için gerekli bir mana olarak kullan­mışlardır.

b. Bir şeyin aksini kabul etmektir.

c. İster doğru, isterse fasid bir itikadla inanılmış olsun, bir şeyin aksini yapmaktır. Namazı bilerek terk eden kimsenin yaptığı gibi.[14] Bunun gibi Türkçe’de de ce­halet, bilmezlik, bir şeyi bilmemek anlamında kulla­nılmaktadır.

Buna göre “Cehele” fiili şu şekilde çeşitli anlamlara gelmektedir.

1. “Cehiletü’l-kidr’u, tec’elu, cehlen: Tencerenin kaynaması şiddetlendi” Bu, ‘halimleşti’ fiilinin zıddıdır.[15] Fiil bu şekil ile cahiliyye şiirinde kullanılmış, tencere ve kazanlara iki önemli insan özelliği olan cehl ve hilm sıfatları verilerek il­ginç bir manzara ortaya konulmuştur. Zira yanan ateş üzerinde kaynayan siyah kazan istiaresi, bize, ga­yet özlü bir biçimde cehl ve onun karşıtı olan hilm kavramını anlatmaktadır. Burada ateşi, şiddet ve ga­zaba; tencerenin ateş karşısındaki sükûnetini hilme, yine tersinden, kaynamasını cehalete, kara kazanı da kara cahile benzetebiliriz ki basit ama öz olarak cehl kavramının iskeleti ortaya çıkmış olur.

Bu durumda cehlin anlam yelpazesinde merkezi bir nosyon olarak en ufak bir tahrik ile patlak ver­meye hazır, bir insanı her türlü haddini bilmezliğe itebilecek ateşli ve tutkulu bir tabiiyetin’ bulunduğu anlaşılmaktadır.

 2. “Cehile fulan’un ala ğayrihi yechel’u cehlen ve cehaleten: Kaba-katı-sert oldu, sefihleşti, ahmak oldu, mantıksız oldu ve zorbalık etti.”

Verilen bu manasıyla cehl kelimesinin yahut cehl kökünün birinci ve en belirgin özelliği, insanın bir çeşit hareket tarzıyla ilgili olmasıdır. Bu tür cehl kavramının tam karşıtı, “öfke dürtüsüne karşı koy­ma melekesi”[16] demeye gelen hilmdir.[17]

Fiil bu anlamda hadiste de çok kullanılmıştır. Oruçtan ve oruçludan bahseden bir hadiste: “ve in cehile ala ahadikum cahil’un…

Oruçlu birinize, bir cahil kabalık eder- atışıp sataşmak is­terse, zorbalık yapmaya kalkışırsa..”[18]

Nafiz Danışman fiilin bu anlamını, cahiliye Araplarımn kendileri de “cehile” fiilini, daha çok, bu son (zorbalaştı, zorba oldu veya zorbalık etti) mana­da anlamış ve kullanmışlardır.[19] demektedir.

Bu mana Amr b. Gülsüm’ün Besus Harbi dolayı­sıyla nazmettiği bir beytinde daha açıktır: “Ela la yechelenne ahadün aleyna fenechelu favke cehlil cahiliyna: Kim­se bize karşı zorbalık yapmasın, katı ve sert davranmaya

kalkışmasın! Aksi takdirde biz de Zorbalık Devri’ nin zor­balığının da üstünde zorbalaşır, sertleşiriz.”[20]

Nitekim I. Goldizher (v.1921), ‘Cahiliyetin anlamı nedir?’ adıyla yaptığı araştırmasında “cehile”nin bu bilgisizlik şeklindeki manasının ikinci derecede olduğunu ve asıl manası olarak bu fiilin “alime”nin değil, aksine “hallime” (sakin, sabırlı ve halim oldu)nun zıddı olduğunu ‘sert, kaba veya pek hoyrat ve nobran olmak’ manasına geldiğini ileri sü­rer[21] ve eş-Şenfera’mn şu şiirini zikreder:

Kendini bilmeyenler, ağır başlılığımı ehemmiyet­siz saymasınlar.

Bu manada meşhur şair el-Muhelhil b. Rebia şöy­le demektedir:

Ey Haris, bizim büyüklerimize karşı zorba olma (kaba davranma)! Şüphesiz, biz, şiddet ve hilm sa­hibiyiz.

Aynı anlamda bir haberde şöyle kullanılmıştır:

“Allahumme inni euzu bike min en echele ve yüchele alayye

Allahım kabalık etmekten ve bana kabalık edilmesinden sana sığınırım”[22]

3. “Cehile aleyhi: Olmadığı halde, cahil olduğunu izhar etti.”

4. “Cehile’ş-şey’e ve bihi: Bilmedi, tanımadı” anlamındadır. Arap kelamında bir şeyi bilmediğinde “cehiltu eş-şey’e” şeklindeki kullanım yaygın olarak bilinir. “huve yechel’u zalike denilir ki o bunu bilmiyor” demek­tir.”cehiltu eş-şey’e cehlen” denilir ki bu, “alimtuhu -onu bildim”in zıddıdır.

Huzeyfe (r), Peygamberimiz’in (s) kıyamete ka­dar olup-bitecek olanları hatırlattığı bir hutbesinden bahsederken: “alimehu men alimeh ve cehilehu men cehileh; onu bilen bil­miştir, bilmeyen de bilmemiştir.”[23] demiştir ki bu, söz konusu zıtlığı en güzel ifadeyle ortaya koymaktadır.

Yine, “el-mer’u aduvvün lima cehileh: kişi bilmediğinin düsmanıdır meşhur sözü de bu anlamdadır.

5. “cehhele yücehhilu techil: Biri­sini cehalete nispet etmek, cehalete düşürmek” an­lamına gelir. Nitekim hadis-i şerifte de: “Vallahi siz­ler, korkaklığa, cimriliğe ve cehalete düşürüleceksiniz” buyurulmaktadır.

6. “echelehu: Birini cahil kıldı, cahil buldu.”

7.  “cehile’l-hakke: Hakkı, hakikati zayi etti, isabet etmedi.”

8. “cahelehu: Birisine karşı sefihleşti.”

9. “ictehelehu’l-ğadebu ve’l-ungetu: Öfke ve hamiyyet onu cehalete sevk etti/ cehline sebep oldu.” Nitekim İfk hadisinde: “velâkin ictehelethul-hamiyye; lakin hamiyyet onu cehalete sevk etti,” buyurulmuştur.

10. “tecahele: Cahil olmadığı halde, cehale­tini izhar edip, cahil gibi göründü.” Edebiyatımızda da tecahül-i arif sanatı vardır ki bu, arifin yani bilen kişinin bilmezlikten gelmesi-bilmiyor (cahil) gibi gö­rünmesi demektir.

11. “istechele: Onu cahil saydı, cahil buldu, cehle yani adet ve karekteri olmayan şeye haml etti, hafifsedi, hafif gördü.” l istechelet’ irrihu’l-ğusne: Rüzgar dalı hareket ettirdi” de­nir ki sanki bu birini cehli kazanmaya hami etti de­nilmesine benzer.

Arapların en eski divanlarından birisi sayılan Nabiğa Divanı’nda: ‘aşk seni çağırdı ve o sevgilinin ko­naklama yerleri seni tahrik etti…’ Bu beyitteki ” istechele fiili ‘tahrik etti” anlamındadır.

Araplar bu fiilden “michel” ve “michele” yahut “ceyhel” ve “ceyhele” gibi alet isimleri çıkarmışlar ki, umumiyetle “külleme aleti” yahut ‘ateş karıştırma çubuğu’ manasına gelmekte­dir.

Yine Arapça’da bu fiilden türetilmiş bazı yer ve hayvan isimleri görmekteyiz:

“ardun mechelun: Dağ-tepe bulunma­yan yer” anlamındadır. “naketun mechuletun: Hiç sağılmamış deve” “el-cahil: Arslan” gibi.

Ayrıca “meçhul” olarak nahivcilerce ‘faili bilinmeyen fiil’ ve fıkıhcılar tarafından ‘nesebi bi­linmeyen kişi’ anlamında kullanılan bir kalıbı da vardır.

12.  “cahil: Cahil” bazen zem yoluyla zikredi­lir ki bu çoğunluktadır. Bazen de zem yoluyla ol­maz. Mesela, cahil, iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin kimseler sanır” [24]buyurulmuştur ki burada mezmum olan cehl değil, “hallerini bilmeyen” anlamı kasdedilmiştir. “cühlün, cühülün, cühhelün, cühhalün, cühelau” ise cahilin çoğul şekil­leridir.

13.  “cahiliye – cahiliyet:” Sözlüklere göre Peygamber’e (s) risaletin gelmesinden önceki sulh ve sükûnetin olmadığı; insanların bir hidayet rehberine sahip olmadıkları fetret devri[25] olarak ta­nımlanır.

 cehlun ve cehletun:” Bunlar “chl” fiilinin mastarları olup lugat açısından yukarıda sı­ralanan manaların hepsi için kullanılır. Her iki mas­tar da Türkçe’ye aynen geçmiş olup ihtiva ettikleri değişik manalarıyla birlikte sık sık kullanılmaktadır.

Fıkıh Usulü’nde cehalet, şer’i hükümlerde bilgi­sizlik anlamıyla ‘Semavi Olmayan Arızalar’dan sa­yılmış bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hadis Usülü’nde ise, cehaletü’r-ravi tabiriyle rivayet eden şahsın kim olduğunun bilinmemesi ma­nası kasdedilmektedir.

Kelamcılar nezdinde ise cehl, ortak iki manaya yorumlanmıştır. Bu anlamda Eb’ul-Beka’nın (v.1094 /1683) tasnifi şöyledir:

a.  Basit olanı; bilinmesi gereken bir şey hakkında bilgi sahibi olmamaktır.

b.  Mürekkeb olanı; ki o da gerçeğe uymayan bir şeye kesin olarak inanmaktan ibarettir. Mürekkeb olarak isimlendirilmesinin sebebi, kişinin bilmediği­ni de bilmemesi, diğer bir ifadeyle, yanlışa doğru olarak inanmasıdır.

Eb’ul-Beka, basit olarak isimlendirdiği cehl ile sehv, gaflet ve zühul arasında bir yakınlık bulundu­ğunu ifade etmektedir. Ona göre inanma açısından cehl olarak değerlendirilen şey, fiiller itibariyle ğayy -sapma olarak kabul edilir. Bundan dolayı cehlin-cehaletin ortadan kaldırılması ilimle, “ğayy-eğriliğ”in yok edilmesi de “rüşd-doğruluk”la mümkün olmaktadır. Yine görüşünde isabetli olana ‘doğru yolu buldu (reşede)’, hatalı olana da ‘sa­pıttı (ğava)’ denilmesi de bundan dolayıdır.[26]

 

1. d. Kavram Olarak Cehalet

 

Kur’an, insanı tanımlarken inanç, söz ve davranı­şına göre farklı kavramlar kullanır. Kavram, bir dü­şünce, sistem ve konunun ifade edilmesinde önemli rol oynayan sözcüklerdir. Bu sözcüklere önemine bi­naen ‘anahtar terim’ de denir.

Kavramlarımızın her biri, bizim söz konusu kav­ramı içine sığdırdığımız belli bir görüş açısını temsil eder. Kavram denilen nesne, böyle öznel bir pers­pektifin kristalleşmesinden başka bir şey değildir; yani kavram, görüş açısının aldığı, az ya da çok de­ğişmezlik arz eden bir formudur. Tabii ki burada söz konusu perspektif, bireye ait olmak anlamında öznel değildir; yani bireye değil topluma aittir. Çünkü bu, tarihi gelenek yolu ile evvelki çağlardan nakledilerek gelmektedir. Dolayısıyla tüm bir toplu­luğun ortak mülkü durumundadır. Ama yine de, bi­zim dünyayı kavramsal olarak tasvirimizi, nesnel gerçekliğin tam bir kopyası olmaktan uzaklaştıran aktif insan ilgisinden bir şeyleri devreye sokmakta­dır. İşin özünde semantik de, işte böyle kristalleşe­rek kelimeye dönüşmüş görüş açılarının tahlile da­yalı bir tetkikidir.[27]

Bilindiği gibi dil, bir canlı organizma gibi değişim ve gelişmeler gösterir. Bu nedenle anahtar terim işle­vi gören bir kavramın tarihi seyir içerisinde nasıl bir gelişim ve değişim geçirdiğinin takip edilmesi gere­ği açıktır.[28] Buna göre Kur’an’m, ilk muhataplarının düşünce ve hayatlarını mahkûm etmede temel bir ifade olarak kullandığı cehalet kavramının tarihi sü­reç içerisinde geçirmiş olduğu değişiklikler akabinde son olarak kazandığı manadan önce ilk döneni kullanıcılarının bunu hangi anlam çerçevesinde kul­landıklarını tespit etmek zorunluluğu vardır. Ceha­let kavramının Kur’an’da hangi anlam alam içerisin­de kullanıldığının anlaşılması bağlamında bunu be­lirlemek zorunludur. Bu ise nispeten geç dönemler­de yazılmış olan lugatlar ekseninde çözümlenebile­cek bir durum değildir. Esasen birbirini tefsir etme özelliğine sahip Kur’an ayetlerinden ve indiği or­tamdaki insanların sözgelimi Ebu’l-Hakem’in yakla­şımlarından ötürü Ebu Cehil diye nitelenmesinden hareket edildiğinde, bu kavramın baskın anlamının öncelikle teslimiyetten uzak bir zorbalık ve haddini bilmezlik demek olduğunu anlarız. Durum böyle iken çeşitli sebeplerden dolayı bu kavramın sonraki dönemlerde baskın bir şekilde öncelikle bilmezlik de­mek olduğunun ifade edildiğini görmekteyiz. Nitekim sözgelimi Müfredat yazarı İsfehani (v.503/1109), bu önemli kitabında bunu açıkça belirtmektedir.

Öte taraftan cahiliye döneminde tedavülde olan kelimelerin çoğu Kur’an’da kullanılırken o dönem­deki anlamlarını aynen muhafaza etmemiş, önemli ölçüde mana değişimine uğramışlardır. Kur’an’da özellikle anahtar terimlere yeni ve sözlüklerdekinden büyük oranda farklı anlamlar yüklenmiştir. Kur’an, Araplar’ın inanç ve yaşam tarzlarının çoğunu de­ğiştirdiği gibi kavramların anlam ve kullanım saha­larını da değiştirmiştir. Bu itibarla Kur’an’ın iyi anla­şılabilmesi için kavramlara yüklediği manaların çok iyi bilinmesi gerektir. Sözlük anlamları bu kavram­ların gerçek manalarını ifade edemeyebilir.[29]

Kur’an’da geçen herhangi bir kavramın anlamı, hicri VI. veya VIII. yüzyıllarda telif edilen ve Kur’-an’ın nüzulünden asırlarca sonra oluşmuş anlamları ön plana çıkaran lugatlerle belirlenemeyecek kadar, üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok hayati bir konudur. Sözgelimi Rağıb (v.503/1109) Müfredat’ını telif ederken cehalet kavramının esas anlamı­nın bilgisizlik olduğunu söylerken bu tespitinin ta­rihi semantik bağlamında hangi döneme yani cahili­ye dönemine mi, Asr-ı Saadet’e mi yoksa kendi yaşa­dığı dönemdeki kullanımına mı ait olduğunu belirtmemektedir. Bu durum hicri VIII. asırda telif edilmiş İbni Manzur’un (v.711/1311) Lisan’ul-Arab’ında da­ha bir belirgindir.[30]

Buna göre Kur’an’ın nüzulünden asırlarca sonra ve sistematik olmaktan uzak bir tarzda kaleme alı­nan lügatlere bakıldığında problem içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Çünkü bu durumda kelimelerin büyük ihtimalle Kur’an’ın nüzulü dönemindeki an­lamları değil, aksine nüzulden sonraki dönemlerde ortaya çıkmış anlam yüklenimleri ile lugatların ka­leme alındığı zamanlardaki anlamları öğrenilmiş olunmaktadır.[31]

 Esasen şu hususun da gözardı edilmemesi gere­kir, yapılmış her bir tanım bunu yapanın öncelikle­rinin bir belirtisidir. Diğer bir ifade ile farklı tanım­lar, amaçların değişikliklerinin bir alametidir. Bu ne­denle geçmiş dönem müelliflerini bu tür yaklaşımla­rından dolayı tenkit etmek de doğru olmasa gerek­tir. Kaldı ki onlardan büsbütün müstağni kalmak da olası değildir.

Çünkü bugünkü modern metotlarla elde ettiği­miz bir başka ifade ile semantik yoluyla sağladığı­mız anlamlara dahi yine onların verdiği ipuçları ile ulaşabilmekteyiz. Sözgelimi Müfessir eş-Şihab (v. 1069/1659), bunun (cehaletin) başkasının hukukuna tecavüz, söz ve fiil olarak zorbalık anlamında yaygın olarak bilinen bir kelime olduğunu belirtmekte ve Goldizher (v.1921) ile Izutsu’nun (1914-1993) kul­landıkları şiirle istişhad etmiştir.[32]

Daha önce ifade ettiğimiz gibi sonraki dönemler­de daha çok bilgisizlik olarak anlaşılacak, fakat Kur’an’da bu manasıyla az kullanılmış olan cehalet, bil­gisizliği de içerecek şekilde barbarlık ve zorbalık ya­ni halim ve selim olmanın zıddı olarak algılanmıştır. “a’lâ” harfi ceriyle birlikteki kullanımında gö­rüldüğü gibi bu, bir başkası veya başkalarına karşı taşkınlıkta bulunmak anlamına gelmektedir. Yukar­da çeşitli türevleri ve kullanım tarzlarını vermiş olduğumuz bu kelime risalet öncesi dönemde de kul­lanılmıştır. Bu artık ne şekilde ve neyle olursa ol­sun- kişinin hal ve hareketlerine layık görülen bir sı­fat tarzında kullanım alanı bulmuştur. Yine yukarı­da kendisine yüklenilen anlamlarıyla cehlin, Ebu’l Hakem Amr b. Hişam’a, Ebu Cehl (cehlin babası) şeklinde künye olarak verildiğini görmekteyiz. Ebu Cehil bilgilenme ve bilgelik açısından toplumunun sosyokültürel yönüyle en sivri kişisiydi. Ama bu kültür ve bilgi düzeyi değerler yönüyle ona sosyal bir statü kazandırmadı. Bu kişi o dönemde “zekası, yürekliliği, cömertliliği, inceliği ve insanlarla ilişki­lerindeki tutarlılığıyla tanınmış bir kimse. Öyle ki, bu seçkin yanlarından İslam’ın yararlanabilmesi için, Allah’ın Resulü ya onun veya Hazreti Ömer’in İslama gelmesi yolunda dua buyurmuşlar ve bilin­diği gibi, bu dua, Hazreti Ömer’in müslüman olma­sıyla gerçekleşmiştir.”[33] Esasen genelde böylesi kişiler halkın İslâm davetine kulak vermesine engel olan ve davete karşı çıkan kimseler olmuşlardır. Zaten onun Resulullah (s) tarafından bu künye ile isimlendiril­mesi, hakkı tanımazlıktan gelmesi, İslam karşısında batılın bayraktarlığını yapması ve bu yeni çağrıya karşı zulüm ve zorbalıkta zamanın Firavun’u olması sebebiyledir. Nitekim sonuçta Ömer, İslam’ın oğlu, Amr ise, cehlin babası olarak anılagelmiştir.[34]

 

1. e. Cehaletin Tarihi Seyri

 

Cehaleti sergileyen ilk kişi şühhesiz ki şeytandır. O bunu Rabbimize karşı işlemiştir. Şeytanın bu taş­kınlığı ilk cehalettir; haliyle kendisi de, ilk cahildir. Çünkü ilk asi odur. Zira isyan ve günah da bir an­lamda cehalet ve cehaleti sergilemektir.

Şeytanı bu cehalete sürükleyen- tavrı takınmaya sevkeden yegâne amil şüphesiz ki onun zannıdır. Bu ise ilk ‘cahiliye zannı’dır. Zira o, ateşten yaratılmayı, topraktan yaratılmaktan daha üstün bir meziyet zannetmiştir. İşte bu cahiliye zannı peşinden onu bu kez ‘cahiliye hükmü’ne sevk etmiştir. Zira o, Allah’ın hükmünü dinlememiş, ‘ben ondan daha hayırlıyım’ [35]demiştir. Şeytan buna rağmen tevbe yo­lunu seçmemiş ve hakka bile bile muhalefetini sür­dürmüştür. Bu ise ilk ‘cahiliye hamiyyeti’ demeye gelir. Bu meyanda o ilk defa ‘cahiliyet teberrücünü’ Adem ile eşi üzerinde gerçekleştirmiştir. Bütün bun­lar gösteriyor ki, cehalete her yönüyle ilk örnek ve önder olan, şeytandır.

Evet ilk insanın ilk günahı[36] işlemesi ve tevbesinin kabul edilmesinden sonra bu ayak kaydırmaları durmamış, şeytan iğvalarına devam etmiştir. O, bu kez de onun evlatlarına musallat olmuştur. Adem (a) risaletle görevlendirildikten sonra zürriyeti arasında tebliğde bulunmuş, tevhid inancını yerleştir­meye başlamıştır. Ne var ki o da boş durmamış, ken­di sergilediği cehaleti yaymaya çalışmıştır.

Böylece tevhid üzere tek bir ümmet halinde olan ilk ümmet ihtilafların baş göstermesiyle farklı kamp­lara bölünmeye başlamıştır. Nitekim cehalet ve ca­hillerin tarihini tespit sadedinde bu safhada Adem’in iki oğlunun ya da ademoğlundan iki kişinin[37] kıssası karşımıza çıkmaktadır. Onlardan biri, düş­manı olduğu belirtilen şeytanın yoluna girmiştir. Ötekisi ise Rabbi’nin rızasını kazanmaya devam et­miştir. Böylece insanlık bu noktadan itibaren iki gru­ba ayrılmış olmaktadır. Biri cehaletin taraftan olan cahiller grubu, ötekisi ise tevhidin bayraktarlığını yapan ve hilmi kendilerine İslamî literatürdeki ismiy­le İslâm olarak ahlak edinen muvahhidler grubu.

Daha sonra Habil ile Kabil (Kâin) kıssası olarak bilinecek olan bu olayın kahramanlarından biri, Al­lah’ın emirlerine bağlı, başkasına haksızlık etmekten çekinen muttaki insan tipidir. Diğeri ise, hakkına ra­zı olmayan, hep kendi menfaatini düşünen kıskanç ve saldırgan insan tipidir.[38] Bu ikincisinin temsil etti­ği şiarlar, zürriyeti cihetiyle devam etmiştir. Ta ki cehaletin taraftarları topluma egemen oluncaya ka­dar. Bunlar kendi cehaletlerini topluma yaymış ve bunun neticesinde insanlar, tevhidden sonra şirk bataklığna ve hem de farkında olmadan saplanıp kalakalmışlardır.

Bu duruma gelmiş halka, yeni bir peygamber gel­miş ve onları bir önceki peygamberin ümmetinin mensupları olarak müslüman değil, müşrikler (ceha­letin failleri olan cahiller) olarak kabul etmiştir. Bu durumu, Habil-Kabil kıssasından sonra ilkin Nuh Peygamber’in kavminde görmekteyiz. Onun kavmi Adem’den (a) sonra şeytanın iğvalarına maruz kal­mış, tevhidi unutarak onun yerine şirki oturtmuşlar­dır.[39]

Şeytan ise onları çeşitli argümanlarla saptırmaya devam etmiştir. Oysa onlar atalarının şahsında bu mel’una karşı ciddi bir sınavdan sonra yine apaçık uyarılmışlardı. Esasen tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Bunlar ya bunun farkında olmadan yahut bile bile uzaklaşırken de vardıkları noktada hakları olmadığı halde kendilerini tezkiye etmeye çalışmış ve mazeretlerini beyan etmişlerdir.

Derken peşi sıra peygamberler gelmeye devam etmiştir. Bunlar, karşılarında muhalefet eden, taklit ve körü körüne tebaiyet sunan, kendilerini doğru yolda sanan kavimlerine aynı mesajı ileterek cahil­lerden olmamalarını bildirmişlerdir. Ne ki her defa­sında kendilerine gelen elçiyi çeşitli cehalet tezahürleriyle dinlememiş olan bu kavimler, muhtelif şekil­lerde helak edilmişlerdir. Ya da gelen vahyi, zamanla tahrif ederek yeni bir peygamberin gelmesini ge­rektirir bir hale gelmişlerdir.[40]

Son olarak, kendilerini İbrahim Peygamber’in kavminden ve onun dininden sayan[41] Arap insanının şahsında bütün insanlığa Muhammed (s) gelmiştir. Zira O gelmeden önce insanlık yine cehalete boğul­muş ve her tarafı cahiller istila etmişti.

ibrahim’e (s) de suhuf verilmiş ve ona tabi olmuş bir ümmet olarak Arab insanı, zayi olup bir kalıntısı bile kalmamış[42] olan bu suhuflarm mesajını, tarihin bir döneminde çeşitli sebeplerden ötürü bu duru­mun farkında olmayan sonradan gelen nesiller ola­rak, şu veya bu şekilde keza şu veya bu kişi öncülü­ğüyle tebdil ve tahrif etmiştir. Bunlar işin özünü de unutunca artık başlarına bir kısım çıkarcı ve zorba insanlar baş olmaya başladı. Derken Nuh (a) döne­minde mevcut bulunanlar türünden tanrılar kendi­lerinde de oluşmaya başladı. Ve böylece bunlar da geçmiş kavimlerin başından geçen sünnetullaha du­çar oluverdiler. Nitekim risalete yakın bir döneme

dair gelen rivayetlerde Resulullah (s) dahil[43] kimi zatlar şirkten arınmış ve cahili adet ve geleneklere bulaşmamış olarak O’nun (a) dinine yönelmek iste­dikleri halde bunu herhangi bir şekilde öğrenme olanağma sahip olamadıklarından dolayı şaşırıp kal­mışlardır.[44] Bunlar, Mekke insanının İbrahim Peygamber’in dinine bağlılığından bahsedildiğinde doğ­rudan kastedilmeyen ayrı bir grup olarak hanifler ismiyle bilinmektedir.[45]

Nitekim bu hanifler o toplumun vaziyetinden sivrilmiş kimseler idi. Sözgelimi bunlardan biri ola­rak Zeyd b. Amr b. Nufeyl onların mensubiyet iddi­asına karşın “Ey Kureyş toplulukları! Allah’a yemin ediyorum ki, benden başka sizlerden hiç kimse İbrahim Dini üzere değildir!”[46] Oysa Mekkeliler kendi­lerinin şirk koştuğu iddiasına şiddetle karşı çıkmak­taydılar. Yine “Zeyd b. Amr, Ka’be önüne gidip sec­de ediyor ve Allah’a şöyle dua ediyordu: Allah’ım, ben sana nasıl ibadet edileceğini bilmiyorum. Senin hoşuna ne şekildeki ibadetin gideceğini bilsem, öyle ibadet ederdim. Fakat bunu bilemediğim için başımı önüme koyup, secde ediyorum.”[47] demekteydi.

Esasen Mekke insanının İbrahim’in (a) dinine bağlılığından bahsedilirken burada genel olarak toplumun bütününün sahip olduğu değerlerden bahse­dildiği açıktır. Yoksa bir takım özellikleriyle sivril­miş mahdut sayıda fert, koca bir toplumu temsil edemez. İşin özünde Araplar, bilindiğinin aksine bugünkü gibi dindar bir toplumdu. Onlar ataların­dan gördükleri yerleşik kurallara olan bağlılıklarına binaen kendi açılarından haklı olarak yeni gelmiş dine karşı sergiledikleri tavırlarından dolayı zorba­lık etmişlerdir. Keza yine bunu sapıtmamak(!) adına yapmaya çalıştıklarını da bilmekteyiz.[48] Çünkü onla­rın yeni dine ve müntesiplerine dair kullandıkları argümanlarda buna benzer ifadeler görmekteyiz. Nitekim onların bir kısmının Kabe’yi çıplak olarak tavaf ettiklerine dair gelen rivayetlerde bu durumu yine bizzat faili olan o kimselerin helal kabul etme­diğini anlamaktayız. Zira onlar, uzun süreç içerisin­de biraz da Mekke aristokratlarının taktikleri ile ih­das edilen din içerikli “ahmesîlik -kurumu”nun bir dayatması neticesi böyle davranıyorlar­dı. Aynı şekilde miras konusunda yapmakta olduk­ları ile beliyye, nesie, saibe, ham, vasile, hicabet, sikayet vs.[49] hakkındaki inançları hep din içerikli pra­tiklerdi. Evet, bu durumlar bir tahrifin neticesi idi. Ancak sonuçta bunlar din adına yapılmaktaydı. Bu anlamda Alusi (v.1342/1924), onların bisetten yakla­şık üçyüz yıl[50] önce yaşamış olan Amr b. Luhay dö­nemine kadar tevhid üzere olduklarım anlatırken bu arada onların inançları bağlamında sıraladığı şeyle­rin, bizim bugün İslâm olarak bildiğimizden öte şey­ler olmadığı görülmektedir.[51] Nitekim haram aylarda yaptıkları savaşlara fücur anlamında ‘Ficar Savaşları’ denmekte idi. Hatta Araplar fil hadisesinden sonra bile bir süre için tevhid üzere kaim olmuşlardır. Öte yandan Abdulmuttalib’in tevhid kokan yağmur du­aları insana ayrı bir zevk vermektedir.[52] Bütün bunlar onların üzerinde bulunduğu halin göstergeleridir. Onların üzerinde bulunduğu hal ise İbrahim’in (a) dini üzere olma iddiası idi.

Oysa onlar “İbrahim ve İsmail Peygamberlerin di­nini bırakıp, önceki ümmetler gibi sapıklığa düşerek putlara tapmaya başladılar. Ama yine de aralarında Hz. İbrahim’in dininden kalma bazı hükümlere sarı­lanlar vardı. Nitekim Kabe’ye saygı gösterip orayı tavaf ediyor, hac ve umre vecibelerini yerine getiri­yor, Arafat’ta ve Müzdelife’de vakfe yapıyor, kurban kesiyor, hac ve umre için tekbir ve tehliller getiriyor­lardı. Bununla beraber bu ibadetlere asılsız bazı şey­leri de ekliyorlardı.”[53]

“Arapları, putperestliğe sevk eden en önemli se­beplerden birisi onların Mekke’ye ve Kabe’ye duy­dukları saygıdır. Çünkü Mekke’den uzaklaşan bir Arap, mukaddes beyt’e olan saygısından ve Mekkeye olan derin bağlılığından dolayı, yanına mutlaka bu bölgeden bir taş alarak uzaklaşırdı. Nerede konaklarsa, onu bir yere koyar ve tıpkı Kabe’yi tavaf eder gibi kendilerine uğur getireceği inancıyla onu tavaf ederlerdi. Böylece Mekke’ye ve Kabe’ye olan bağlı­lıklarını da devam ettirmiş oluyorlardı. Çünkü put­perest Araplar, Hz. İbrahim ve İsmail’den öğrendik­leri üzere haccediyor, umre yapıyor ve kurban kesi­yorlardı.[54] Fakat onların bu bölgeye olan aşırı tutku­ları başka şeylere tapmaya kadar götürdü, asıl dinle­rinin yerine putperestlik hakim oldu. Hz. İbrahim ve İsmail’in dinini değiştirerek, putlara tapmaya yö­neldiler ve kendilerinden önceki toplumların duru­muna düştüler. Hatta Hz. Nuh’un kavminin taptığı putları hatırladıkları kadarıyla yeniden ortaya çı­kardılar.”[55]

Rivayete göre İbrahim’in (a) dinini putlar ihdas ederek resmi olarak[56] ilk kez bozan miladi üçyüzlü yıllarda yaşamış Amr b. Luhay’dır. Mekke toplumunda şirkin başlatıcısı olarak bilinen Amr o güne dek tevhid üzere kalmayı başarmış toplumunu tevhidden saptırarak şirke düşürmüştür.[57] Esasen onlar şirke düşerken kendilerinin doğru yolda oldukları­nı, bu yaptıklarının kendilerini Allah’ın dininden çı­karmadığını zannetmekteydiler.[58] Elbette ki bu bir süreç içersinde olagelmiştir. Kötülük-şirk insan tabi­atına aykırı olduğundan bunun defaten kabul edile­rek yaşanması kolay değildir. Önce buna bir yatkın­lık oluşur. Derken yavaş yavaş bulaşmaya başlanır. Bulaşıldığı zaman ise artık kurtulunması daha zor olmaktadır.

İbrahim (a) dininin dejenere olması sonucu Mek­ke insanı kendi hevalan doğrultusunda bir takım geçmiş -muhtemelen Salih- insanların adına ihdas ettikleri putlara yöneliyor ve kimi zaman onlardan, kimi zaman da onların vasıtasıyla yardım talebinde bulunuyorlardı. Bu nedenle Kur’an bu putlara, Allah katında kıymetli olan zatları temsil ettiği ve dolayı­sıyla kendilerini Allah’a yaklaştıracağı inancıyla çağ­rıda bulunan o insanlara şiddetle karşı çıkmış ve bunların hiç bir şekilde zarar da fayda veremiyeceklerini ilan etmiştir.

Onlar bu sapıklığı, hakkında Allah (c) bir delil indirmediği halde yapıyorlardı. Çünkü ibrahim Peygamber’den itibaren geçen uzun süre zarfında ken­dilerine yeni bir uyarıcı gelmemiş ve atalarının, saf dini tahrif ederek kendi tahminleriyle ortaya koy­dukları bir takım bidat ve hurafelere din diye sarıl­maya başlamışlardır. Bu hurafeler, hakkında dinî bir hüküm olmayan konularda da olmuş olabileceği gi­bi daha çok da tevhidi dinlerin tümünün ısrarla üze­rinde durduğu uluhiyet kapsamındaki konularda vukua gelmiştir.

Öte yandan Resulullah’ın, yazılı olmayan hukuk demeye gelen ve kulların maslahatını celb eden, şer’in ve aklı-selimin de uygun gördüğü “maruf- örf ile emretmesi şeklinde yükümlü tu­tulması da anlatılan bu durumun bir işareti olsa gerektir.

Esasen doğru-sahih haliyle örfün, öncekilerin, halk inanç ve yaşantısına dönüşmüş şeriatlerinin toplum üzerindeki etkisi olduğu anlaşılmaktadır.[59] Bilindiği gibi, “öncekilerin şeraitleri- şer’u men kablena” olarak doğru- sahih haliyle örfün,[60] toplum üzerinde büyük bir etkisi vardır. Onlar İbra­him’in (a) hanif dininin yayıldığı bölgenin insanıydı. Ataları kendilerine bu dini öğretmişti. Ne var ki bu tevhidi din zamanla dejenere olmuştu. Böyle iken insanlar hala kendilerini o dine nisbet ediyor, atala­rından tevarüs ettikleri bu din üzere olduklarını sa­nıyorlardı. Bu çerçeveden geneli ‘Din’den kaynakla­nan ya da bu din ile biçimlenen bir örfe sahip idiler. Başka bir ifade ile bu dinin bütün ilke ve kuralları (ibadetleri) kendilerinde, kötü adetlerin de karıştı­rıldığı bir örf halinde duruyordu.[61]

İslam Hukuku’nda ferî bir delil[62] olarak kabul edi­len örf, süre olarak uzun bir zamana yayıldığı, kap­sam olarak çeşitli ve biraz da müphem olduğu için her yer ve konuda aynen kabul edilmemiştir. Zira ‘münker’in çelişiği olan’[63] örfe sonradan kötü adetlerin karıştırıldığı sabittir[64] ve bu nedenle de mü­dahale edilmiştir.

İslâm cahiliyenin sahih olan örfünü ve maruf ta­sarruflarını[65] benimserken, kendi hukukuna muhalif tutumlarını, hele bunlar tevhide müteallik davranışlar ise büsbütün temizlemeye çalışmıştır.[66] Özetle ca­hiliyenin bu ‘İbrahimî Örfünü kötü adetlerden ayık­lamış; bir kısmını ibka, bir kısmını ıslah ve bir kıs­mını ise kökten reddetmiştir.[67]

Diğer bir ifade ile gelen bu Elçi (s) onların inanç­ları ve bütün hayat sistemlerine müdahale etmiştir. Elbette onlar, müslüman olduktan sonra bile İslâm değiştirinceye kadar alışkın oldukları örf ve adetleri üzerinde devam ettiler.[68] Ancak Bu müdahaleden sonradır ki üzerinde bulundukları bu adetlerini ya terk ya da yeni şekliyle icra etmeye başladılar. Ve iş­te Resulullah’ın kendisiyle emredecek olduğu örf de bu İbrahimî örf idi. Bunun yegâne sebebi reddetme­diği ya da şekillendirerek benimsediği bu örflerinin orijin olarak yine ilahî bir dine dayanıyor olmasıdır.

Bilindiği gibi Kur’an “Musaddık” ve “Muhaymin”[69] vasfıyla cahiliyenin ‘İbrahimî Örfünü münker adetlerden ayıklamış ve burada cari olan ör­fün bir kısmını aynen kabul etmiş, bir kısmını dü­zeltmiş ve bir kısmını ise kaldırmıştır.[70]

Şöyle ki selem, mudarabe, ortaklık (şirket), kasame ve araya gibi hukukî işlemlerini (örfünü) benim­semiş, örtünme,[71] çok eşlilik ve kölelik örflerini ıslah etmiş ve kabeyi çıplak tavaf gibi örfünü yani kötü âdetini de reddetmiştir.[72] Keza Muaviye’nin Ebu Süfyan’a nispetini maruf olduğu için normal karşılar­ken daha önce Ziyad b. Ebihi olarak bilinen Ziyad’ın, Ziyad b. Ebi Süfyan olarak Ebu Süfyan’ın ne­sebine nisbetini benimsememiştir. Buna, Aişe (r) (614-676) de dahil o dönemki müslümanlar tepki göstermişlerdir.[73] Keza İbni Cüd’an’ın evinde akdedi­len Hılful-Fudul anlaşmasına da taraftar olmuştur.[74]

Aynı şekilde Nesie’yi şiddetle reddederken çok evli­liği şekillendirmekle birlikte iptal etmemiştir.

Kanımızca bunun yegâne sebebi reddetmediği ya da şekillendirerek benimsediği bu örflerinin orijin olarak yine ilahî bir dine dayanıyor olmasıdır. Bilin­diği gibi onlar İbrahim’in (a) Hanif[75] dininin yayıldığı bölgenin insanıydı. Ataları kendilerine bu dini öğ­retmişti. Ne var ki bu tevhidi din zamanla dejenere olmuştu. Böyle iken insanlar hala kendilerini o dine nisbet ediyor, atalarından tevarüs ettikleri bu din üzere olduklarını sanıyorlardı.[76] Bu çerçeveden geneli dinden kaynaklanan ya da dinle şekillenen örfleri de aynı şekilde ayıklanmayı gerektiriyordu. Tıpkı din­leri gibi: Allah’a olan inançları ibka edilip buna kat­tıkları aracılar unsuru reddedildi. Hac ibadeti çerçe­vesinde Kabe’ye bağlılık[77] bağlamında Safa ve Merve bilinen şekle dönüştürüldüğü halde o ilave unsurlar kaldırılarak yürürlükte tutulmaya devam edildi.[78] Bu demektir ki İslâm cahiliye insanının ya da müşrikle­rin yapıp ettiklerini sırf onların tasarrufu olduğu için reddetmemiştir. Özetle eylemin mahiyet ve nedeni failden önde tutulmuştur.

Esasen belki de bunlara müşrik ve yine müşrik olduğu halde Yahudi ve Hıristiyanlar a ise ‘Ehli Ki­tap’ denilmesinin altındaki başlıca sebep bunların, intisap iddiasında oldukları peygamberden kendile­rine ulaşan yazılı bir belge-bilgiye sahip olmayışla­rıdır. Ötekiler ise tahrif[79] edilmiş de olsa kitap sahibi kişilerdi. İşte bu nedenle bunlara konumları aynı kalmakla beraber bir kısım hususlarda farklı davranılmıştır.[80]

Onlar takip etmekte oldukları Tevhid dinini unuttular. İbrahim ile İsmail’in (a) üzerinde bulun­dukları Tevhid dinini bozup değiştirdiler. Böylece putlara taparak kendilerinden önceki ümmetlerin düştükleri sapıklık bataklığına onlar da düştüler. Bu unutmalarının kendileri için bir mazeret olduğu el­bette düşünülemez. Çünkü Kur’an’ın durumu de­ğerlendirmesi ortadadır. Bundan öte Kur’an, akletmenin, fıkhetmenin, bilmenin ve de aldatılmamamn gereğine işaret ettiği yerde[81] onların bilmeden (bilgi­sizce) şirk koştuklarını belirtmekte ve fakat bundan yana kendilerini mazur göstermemektedir. Esasen geçmiş kavimlerin tümü de kendilerine gelen mesajı ya bilerek ve farkında olarak veya çeşitli sebepler­den dolayı unutmak suretiyle terk etmişlerdir. Bu ise sünnetullah çerçevesinde yeni bir elçinin gelmesini gerektirmiştir. Diğer bir açıdan Kur’an, peygamber­leri müzekkir- hatırlatan diye nitelemektedir. Önceki gelmiş olan resul ve risaleti unutmuş olan kimselere, bunları hatırlatması amacıyla gelen peygamberler yeniden tebliğde bulunmuş ve ancak onları mazur görmemişlerdir.

Bu anlamda Peygamber (s) onları dosdoğru dine davet etmiş ve onlardan her tür cahilliği terk etmele­rini istemiştir. Onlar ise işin başından itibaren, atala­rından miras almış olmayı yeterli görmek gibi bir garabetten ötürü kendilerini nispet ettikleri dine bağlılıklarını ifade ederek bu yeni mesaja sırt çevirmişlerdir. Gösterdikleri tepki ve mukavemet neticesi Mekke’deki zorlu yılların peşinden Allah’ın izniyle hicret edilmiş ve akabinde Medine’de güçlü bir bir­lik teşekkül ettirilmiştir. Bilahere müşrikler yenilmiş ve örnek Kur’an neslinin oluşturduğu İslâm devleti hüküm sürmeye başlamıştır.

Onlar uzlaşma ve yumuşaklık adına “sapmış ve atalarının dininden ve geleneklerinden çıkmış bir kimse olarak”[82] gördükleri Peygamber’den (s) atala­rını tekfir etmek, dinlerini kınamak ve ilahlarını red­detmekten vaz geçmesini yahut en azından yumu­şak davranmasını veyahut da kendi dinlerine geri dönmesini istiyorlardı.[83] Ancak Resulullah böylesi bir teklife sıcak bakmamış ve Allah’ın tevcihi doğ­rultusunda güzel bir örnek bırakmış, bu anlamda bir İslâmî hareket metodu takip etmiştir.

Esasen tevhid tebliğcilerine atılan en tehlikeli çen­gel de bu hareket metodundan saptıracak, uzlaşma ve sosyal örgütler içerisinde eritme tuzağı olsa ge­rektir. Bu nedenle tevhid tebliğcilerinin peygamber­lerin karşılaştığı gibi ‘Rabbimiz Allah’tır’ suçlanma­sının dışında hiçbir ithama maruz kalmayacak şe­kilde davranması gerektir. Çünkü -C. Said’in ifade­siyle- biz, karşı tarafa, kendi vicdanlarını bir muha­sebeye tabi tutacakları fırsatı vermemekten kaynak­lanan bir vebal altında oluruz.[84]

Derken cehalet bu kez yine dişlerini göstermiş ve yer yer cahiller belirmeye başlamıştır. Bu da zaman­la beraberinde vahyin kültüre (örf-adet) dönüşmesi­ni ve haliyle ona müntesip durumdaki insanların eskiler gibi dinin halâvetini tadamama durumunu doğurmuştur. Bu ise yüzyıllar sonrasını yüzyıllar öncesinin gözüyle- ölü gözlerle yorumlamak deme­ye gelen taklidin her tarafı kuşatmasına neden ol­muştur.

Bu anlamda Celaleyn’in meşhur şarihi Savi (v.-1241/1825), diğerlerinden farklı tüm meziyeti sayılır ki meşhur olmaktan ibaret malum dört mezhebe taklidi sağlamak gayesiyle Kur’an ve sünnetten isti­fadenin kişiyi küfre götürmesinden bahseder oldu.[85]

Oysa Kur’an onlara hidayet yollarım göstermek ve üzerinde düşünmek için nazil olmuş idi. Böyle iken insanoğlu, herkesin kendi gücü nispetinde isti­fade edebileceği Kur’an’a, onu anlama ve düşünme farizalarını terk etmişlerdir.

İşin özünde bu durum, Ömer’in (r): “Şüphesiz İs­lâm’da cahiliyeyi bilmeyenler türeyince İslam’ın gömleği ilik ilik sökülecektir.”[86] ifadesinin toplumsal bir yansımasıdır.[87]

 

1. f. Kur’an Öncesi Dönemde Cehalet ve Mahiyeti

Kur’an’ın nüzulünden önceki dönem, özellikle Mekke’deki durum, Cafer b. Ebi Talib’in (r) tanım­lamasıyla “Biz, cahil bir millettik. Putlara tapardık. Lâşeleri yerdik. Her türlü kötülüğü işlerdik. Akraba­larımızla münasebetlerimizi keserdik. Komşularımı­za kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zaif olan­larımızı yerdi!”[88] şeklinde özetlenmektedir.

Bu bağlamda dini buhran, içtimai, ahlaki buhran­dan daha az ve önemsiz değildi. Her şeyi inkâr eden itikatsızlıklar, tuhaf tuhaf akideler, hurafeler almış yürümüştü.

Bilhassa çölde yaşayan Araplar’m başlıca öğüncü, kahramanlık, şairlik, nüfuz ve servet sahibi oluş idi. Bütün bunlar, Çöl Arabı’nın fırsat bulunca basit se­beplerden dolayı adam öldürmesine, çapul etmesine mani olmuyordu.

Çöl hayatına nazaran şehir hayatı daha yumuşak­tı. Aile tam bir çöküntü içinde olup toplum hürler, esirler ve mevali diye çeşitli sosyal sınıflara ayrılmış­tı. Özellikle kadının durumu çok kötü bir vaziyette idi. Çeşitli putlar edinilmiş olup bunun yanında ku­mar oyunları yaygındı.[89]

Kur’an öncesi dönemde cehalet ve mahiyeti ile il­gili olarak aktarmış olduğumuz ve Arap cahiliye ha­yatını tasvir eden böylesi değerlendirmelerin o dö­nemin mahiyetini çok da gerçekçi olarak yansıtma­dığı ihtimali söz konusudur.

“Çünkü bu haberler ve rivayetlerle Peygamber’in (s) risalet öncesi dönem ve ortamının maddi geliş­me, edebiyat ve düşünce hayatı açısından küçüm­senmesi amaçlanmaktadır. O dönem ve ortam; ceha­let geri kalmışlık, sefalet, itilmişlik, perişanlık, bar­barlık, kültürel araç ve vasıtalardan mahrumiyet. düşünce, inanç, ahlak ve edebiyatta katı bir madde­cilik gibi sıfatlarla tanıtılmaktadır. Hâlbuki bu iddia­lar işlerin tabiatına ve apaçık mantıksal kurallara aykırı düştüğü gibi Kur’an-ı Kerim’in bildirdiklerine ve naslarına da ters düşmektedir.”[90]

Kaldı ki klasik siret kitaplarında yer alan ve daha önce işaret ettiğimiz karalama esasına dayalı bu de­ğerlendirmelerden farklı bazı kitaplar ve risaleler bulunmaktadır. Daha önemlisi Kur’an ayetlerinde o insanların bu anlatılanlardan farklı bir pozisyonda olduklarım görmekteyiz. Sözgelimi denizle ilgili ola­rak gelmiş olan ayetlere dair Derveze (v.1984) “Kur’-an’ın bu şekildeki açıklamalarını deniz hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan birinci derecedeki muha­taplarına yöneltmiş olması mantıklı olmaz.”[91] demek­tedir. Diğer taraftan onlar “Kur’an’da kullanılan her sözcüğü, orada yer alan her anlamı ve kullanılan her ifade biçimini, gerçek olsun, mecazî olsun, dinî ol­sun; sosyal, tarihî, ekonomik yaşamla ilgili, bilimsel ya da kozmoğrafya ile ilgili olsun ana hatlarıyla anlıyor ve kullanıyorlardı… Peygamberin onlara okuduğu şeyin, ki bu okunan şey peygamberliğinin temel direği ve büyük mucizesi olduğu halde, onun muhatap aldığı insanların anlamayacağı bir dille in­dirilmiş olması, akıl, mantık ve hikmet kurallarıyla uyum içinde olmaz. İçeriği ve kavramlarıyla anla­şılmaması, hatta çok yüksek seviyede kalıp orta halli insanların anlayamayacağı bir seviyede bulunması bile asla düşünülemez.”[92]

Şunu da unutmamak lazımdır ki Kur’an öncesi dönemle ilgili olarak anlatılanların ekserisi daha çok bedevi Arap insanı için anlatılmaktadır. Oysa bildi­ğimiz gibi yerleşik hayata geçmiş insanın ötekisine nazaran farklı bir kültür ve yaşam tarzı; ayrıca oluş­turduğu hayat kuralları vardır ve olmalıdır. Nitekim biz Kur’an’ın şehirlerin merkezi- başkenti demeye gelen ‘Umm’ul-Kura’ olan Mekke’de nazil oduğunu ve buranın o dönemin bir merkezi buluşma ve etki­leşim yeri olduğunu, bunun yanında orada bir otori­tenin mevcudiyetini bilmekteyiz. Burada panayırlar, ahmeslik kurumu vesair sebeplerle keza haram ay­lar ve Hac ibadeti nedeniyle bir kısım yerleşik kural­lar söz konusuydu.[93] Öte taraftan ‘müruvvet’, israf ve gösterişe dönüştüğü için Kur’an tarafından yerilmiş olsa bile[94] her kesimden Arap insanı için takdire şa­yan bir kişilik ve sosyal davranış tarzıydı. Kaldı ki İslâm, cahiliyenin fazilet sayılabilecek bütün erdem­lerini, sevk eden amiller bağlamında köklü değişik­liklerle de olsa benimsemiştir. Ve mesajını onların yabancısı olmadığı bu hususlara bina etmiştir. Keza himaye sistemi, kurulu düzenin yerleşik bir uygu­lamasıydı.[95] Bu münasebetle olmalı ki, Alusi, hilmin onların belirgin özelliği olduğunu belirtmektedir.[96]

Öte taraftan Arapça’nın o dönemdeki şaşaalı du­rumu, bu dili kullanan kimselerin edebiyat ve bela­gat açısından sahip oldukları selika ve o dönemin basını ve hatta enformasyon bakanlığı[97] olarak nite­lenen şiir ve şairin konumu onların ulaştıkları sevi­yenin önemli bir göstergesidir. Bilindiği gibi “dil sadece konuşmadan ibaret değildir; o, bir kültür kompleksidir.”[98] Bu nedenle kültürler kaynaşmasının söz konusu olduğu bir başkentte oturmakta olan bu insanların böylesi komplike bir dile sahip oluşları da o günün dünya şartlarında ileri düzeyde bir ko­numda olduklarının ifadesi olsa gerektir.

Bu halkaları birleştirip bir zincir oluşturduğu­muzda, Mekke halkının o günkü medeni dünyadan kopuk olmadığını, aksine onunla sağlam ilişkileri bulunduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Dönem ve de coğrafik yapının doğal bir sonucu, ilaveten o çağın sosyo-konjoktürel yapısının gereği olarak bireyler aşiretleriyle beraber olup onun des­teğine muhtaç olarak yaşamakta idi. Aşiret-toplum dışı kalmak ya da kalmaya mahkûm edilmek kadar ürkütücü bir şey düşünülemezdi. Çünkü kabile gü­venlerinin kaynağıydı. Bunlar o çağın kriterleriydi. Kaldı ki İslâm, her ne kadar ilk dönemden itibaren sonraki dönemlere kadar bir takım zorluklarla karşı­laşmış ve bunun yerine inanca dayalı kardeşlik ve tesanüt bağı ile Allah’a güvenmeyi yerleştirmiş ise de peygamberliğin ilk döneminde Resulullah’ın da bundan istifade etmiş olduğu bilinmektedir. Bunun yanında risaletin ilk dönemlerinden itibaren bu asa­biyet ruhunun esastan bazı zayıflamalara maruz kal­dığını da müşahade etmekteyiz.

Esasen cahiliye tabiri pek geniş bir anlamda alı­narak, bu devir Araplarının tefekkür, ilim ve inanç bakımından tam bir cehalet içinde yaşadıkları görü­şü tutunmuş bulunmaktadır. Bununla beraber şu hususu da belirtmekte fayda vardır: Bu devir insan­larının tamamen medeni vasıflardan mahrum ve ga­yet geri bir hayat tarzı içerisinde bulundukları neti­cesini çıkarmak pek isabetli bir görüş değildir. Çün­kü bu terim, Arapların o zamandaki din ve toplum hayatının bazı sakat adet ve geleneklerini ifade eder; yoksa bu devirde yaşayan Araplar tamamıyla me­deniyetten mahrum değildiler. Nitekim arkeolojinin Arabistan’ın değişik bölgelerinde meydana çıkardığı muhtelif yazıların varlığı, bulundukları halin bir göstergesi olması bakımından önemli bir tespittir.[99] Bu” konuda tarihçi İsmail Hami Danişmend de şu açıklamayı yapmaktadır:

“Cahillik manasına gelen bu ‘Cahiliye’ kelimesi­nin medeni seviye mes’elesiyle hiçbir alakası yoktur; yani bu kelime eski Arap medeniyetlerinin inkârı için ortaya atılmış ve asırlardan beri o manaya kulla­nılmış bir kelime değildir. Bundan maksat, İslâmi­yet’ten evvelki devrin sırf din buhranı ve müşriklik adetleriyle teamülleri bakımından bir gaflet ve dala­let devri olduğunu belirtmekten ibarettir.”[100]

Bir diğer açıdan Arabistan, umumiyetle zannedil­diği gibi çölden ibaret ve o kadar da dünyadan tecerrüt etmiş bir yer değildir. Hatta İran tehdidi al­tında bulunan Bizans’ın hakim olduğu Şarkî Akde­niz’e az çok bağlı bir memleket olduğu bile söylene­bilir. Araplar, gerek kuzey-güney ve gerekse doğu-batı arasında ticaret yolları üzerinde bulunmaları sebebi ile çok eski devirlerden itibaren Mısır, Habe­şistan, Suriye, Filistin ve Mezopotamya ile münase­bette bulunuyorlardı.[101]

Ahmed Emin bu konuda şöyle demektedir: “Cahiliyyet çağında Arapların dünya milletleri ile hiç bir ilişkileri olmayıp, kendi başlarına bir köşeye çe­kilerek yaşamış oldukları ve bir taraftan sahralar, diğer taraftan denizler, onları diğer milletlerle mü­nasebette bulunmaktan alıkoyduğu; gerek edebî ve gerek terbiye bakımından başkalarından bir şey alamadıkları insanlar arasında şuyu bulmuş ise de, bu görüş hatalıdır. Araplar, etrafındakilerin maddî ve manevî cihetlerinden faydalanmışlar ve münase­betlerde bulunmuşlardır. Fakat bu ilişkiler, o zama­nın medenî milletler arasındaki münasebetlere nis­petle daha zayıf olmuştur. Bu da Arapların coğrafî ve içtimaî durumundan ileri gelmiştir.”[102]

Bu hususta M. Fuad Köprülü de W. Barthold’un ‘İslâm Medeniyeti Tarihi’ adlı eserine ilave ettiği izah ve düzeltmeler kısmında: “Bedevi Araplar’m, esasen büsbütün yabancı olmadıkları, daima ticarî ve me­denî münasebetlerde bulundukları Sasanî ve Bizans dünyalarını pek iyi bilmelerinde, diğer mühim bir amili de unutmamak lazımdır: İslâmiyetin zuhuru sıralarında, çölün şark ve şimal uçlarında iki ehem­miyetlice Arap prensliği bulunuyordu; şarkta Sasanî imparatorluğunun himayesi altındaki Lahmî’lerle, şimalde Bizans’ı metbû olarak tanıyan Gassanîler”[103] diyerek bedevi Arapların medenî durumlarıyla tica­rî ilişkilerine işaret ediyor.

Bu bağlamda konuyla ilgili kitapların o döneme ait bilgiler verirken bu bilgilerin hangisinin hangile­rine ve hangi döneme ait olduğunu belirtmemiş ol­maları bir yana bu bilgiler sadedinde kız çocuklarını öldürdüklerine dair bilgi verirken bu iğrençliğin sanki o toplumu bütünüyle sardığını ihsas edecek şekilde verdiklerini görmekteyiz. Her ne kadar Kitab-ı Kerim de buna değinmiş ise de bunun o kadar yaygın bir gelenek olmadığını yine o dönemi anla­tan çalışmalardan öğrenmekteyiz. Keza o dönemin insanlarının ahirete dair inançları anlatılırken sanki onlardan hiç birinin buna inanmadığı kanaati ile an­latıldığını görmekteyiz. Kur’an’ın onlardan bu inanç­sızlığı taşıyanlarına dair çok sayıda nassı bulunmak­la beraber bu düşüncenin onların geneline ait olmadığnı yine Kur’an ayetlerinden[104] ve ilgili kaynaklar­dan öğrenmekteyiz.[105] Elbette burada Kur’an’ın an­latmış olduğu bir konunun aksini ifade etmek gibi bir düşünce yoktur, olamaz da. Lakin o döneme dair anlatılan ve bugüne dek sahip olunan kanaatlerin gerçekte öyle olmayabileceğinin de bilinmesi gerek­tir. Bu vesile ile belirtilen böylesi hususlardan hare­ketle Kur’an öncesi dönemle ilgili olarak bugüne dek yazılmış olan bilgilerin yeniden tetkik edilmesi ge­rektiğini vurgulamak istiyoruz.

Kur’an’ın muhatap kitlesine olan hitap tarzında şu husususun mutlaka dikkate alınması gereklidir. O dönemki insanlar grup grup ve farklı inançta in­sanlardı. Ve Kur’an’ın, onların herhangi bir düşünce veya eylemlerini eleştirirken bazen, bu konunun önemi parelelinde bunu, sanki onların tümüne aitmiş gibi anlattığını görmekteyiz. Yani bahis konusu etti­ği böylesi bir mevzunun onların tümüne mi yoksa bir kısmına mı ait olduğunu belirtmez. Sözgelimi adı geçen şenaatin alenen işlenmesi ve ötekilerin ise yapmıyor olsalar bile buna engel olmak şeklinde müdahil olmamaları, bunların da yapanların suçuna bir şekilde katıldıklarının; keza inkârın dile getiril­mesi de bunun ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan baskın bir şekilde gündemde tutulduğunun ifadesi olsa gerektir. Bu ise Kur’an düşüncesinin dayandığı en temel unsurlarından biri olmak hasebiyle hem inkârı seslendirenleri ve hem de buna tepkisiz ka­lanları birlikte, aynı ifade ile sorgulamayı gerektir­miştir.

Diğer taraftan onların güçlü bir ensab (soy kütü­ğü) ilmine vakıf olduklarını ve ayrıca hafıza olarak çok geliştiklerini, nitekim tarihlerini bu vesileyle ko­ruduklarını bilmekteyiz. “Bir şehir-devlet olarak Mekke, oligarşik temel üzerine kurulu mükemmel bir teşkilata sahipti. Okuma-yazma pek yaygın ol­mamasına rağmen nazım, nesir, belagat, gece top­lantılarında anlatılan hikâyeler v.b. edebi sanatlar, büyük alaka görüyordu. Şiir altın çağını yaşıyordu. Kureyşlilerin ticari amaçlarla yaptıkları seyahatler, Hac zamanlarında Arapların Mekke’ye akın akın gelmeleri ve hatta buranın beynelmilel kervanların uğrak yeri olması sebebiyle Mekkeliler, dünyayla iç içe olmuşlardır. Bu sayede nispeten örf ve adetleri, alışkanlıkları, davranışları ve bakış açıları incelmeye ve hassasiyet kazanmaya başlamıştı. Fil vak’ası gibi Arapları derinden sarsan dini ve sosyal bir olayın meydana gelmiş olması da Arapları, yaşadıkları an­lamsız bozuklukları sorgulamaya ve ufuklarını geniş tutmaya zorluyordu…

Müslüman yazarların bir kısmı İslâm inkılâbının ne kadar büyük olduğunu ortaya koymak için, İslâm öncesi dönemin kapkara, insanlık dışı bir dönem ol­duğunu isbat etmek gerektiğini zannetmişlerdir. Hâlbuki Araplar, ne kendi dönemlerinde, ne de ta­rihin bilinen başka dönemlerinde açıkça görülebileceği gibi, çoğu milletten apayrı ve olağandışı bir ha­yat ve anlayışa sahip değillerdi. Diğer milletlerden bir takım önemli eksiklikleri olmasına rağmen, çok az toplumda rastlanabilecek meziyetlere de sahipti­ler.”[106] Sözgelimi bilinen meşhur şekliyle kendilerine ‘kardeşin zalim de olsa yardım et’ mantığı hakimdi, ancak yine onlarda bu tutuma ve genel manada zul­me karşı bugünün ifadesiyle sivil toplum örgütleri kurma ve buna işlerlik sağlama faliyetleri de eksik olmuyordu.

Bu konunun,bu perspektiften ele alınmasının önemi büyüktür. Çünkü Peygamber’in mesajını yay­dığı ve bunların pratize edildiği ortamın gerçek du­rumunu bilmenin bu mesajın daha sağlıklı anlaşıl­masını sağlayacağı kuşkusuzdur.

Çeşitli sebeplerden dolayı Hz. İbrahim’in dinine Ahmesilik adı altında daha ciddiyetle sarılmış olan Araplar, kendileri için ihdas ettikleri böylesi bir ko­numun desteğiyle çevre kabileleri kendilerine saygı duymaya itmiştir.[107] Böylece sosyal konumlarını daha bir pekiştirmişlerdir. Hac dönemi ve panayırlar için bütün Hicaz bölgesinden heyetler gelirdi. Araplar bu mevsimde sikaye gibi kurumlarıyla misafirper­verliklerini göstererek onlara izzet ikramda bulunur ve onların beldelerine selametle dönmelerini sağlar­dı.  Burada Örf-adetler diğer bir ifadeyle kültürler kaynaşması söz konusu olmaktaydı. Öte taraftan bu panayırların da kendine mahsus bir hukuku vardı.[108]

Bu bağlamda Arapların Özellikle dini inanç ve ha­yata dair kimilerince[109] iddia edildiği gibi Yahudi ve Hıristiyanlardan pek de fazla etkilenmedikleri ve alıntı yapmadıkları keza dinlerin evrimini çağrıştıra­cak şekilde putperestlikten şirk dinine derken arala­rından bir muvahhid sınıfın çıktığı iddiası[110] yerine kendilerini onlardan apayrı bir millet ve din üzere kabul ettiklerini bilmekteyiz.

Suphi Salih de konuyla ilgili olarak şöyle demek­tedir: “Arapların -İslam’dan bir müddet önce- kâfi miktarda yazı malzemesine sahip olmayışları ve eserlerini koruyup edebiyatlarını nakletmek için bü­yük ölçüde hafızaya güvenmeleri sebebiyle okuma-yazmayı bilmediklerini söyleyerek ifrata sapmaya­cağız. Arap yarımadasının kuzeyinde bulunanların okuma-yazma bildiklerinden şüphe edilemez. Seç­kin bir ticari merkez olması sebebiyle Mekke’de, bi’setten bir müddet önce, Medine’ye nazaran daha çok okumuş insan vardı. Biz -bir takım haberlerde söy­lendiği üzere- o zaman Mekke’de sadece ‘okuma-yazma bilen on küsur adam bulunmasına’ ihtimal vermiyoruz. Senetleri sahih olsa bile bu haberler, dikkatli bir istatistik bilgisi ve kesin bir netice ve­remez. Üstelik son derece önemli böyle bir mevzuda, böylesi zayıf ve müphem bir delille kat’i hüküm vermek doğru değildir.”[111] Doğru olamaz, çünkü Belazuri’nin (v.279/892) on yedi[112] olarak verdiği ve sonraki birçok kaynağın kendisine dayandığı bu sa­yının, yine ilk kaynaklar baz alınarak değerlendiril­diğinde çok da isabetli bir tespit olmadığı anlaşıl­maktadır. Nitekim konuyla ilgili yapılmış bir çalış­mada bu sayının yirmi sekiz olarak verildiğini gör­mekteyiz.[113]

Son olarak şunu da belirtelim ki insan toplulukla­rının gelenekleri, dünyayı görüş tarzları hulasa kül­türleri kendisini o topluluğun dilinde gösterir. Çün­kü dil sadece konuşmadan ibaret değildir; o, bir kül­tür kompleksidir. Buna göre onların kullanmış ol­duğu bu dil ve bu dille ortaya koydukları eserler kendilerinin bugün çeşitli kitaplarda okumaya alı­şageldiğimiz türde bir vahşilik ortamında yaşama­dıklarını gösteriyor.

Kısacası o günkü şartlarda kendine mahsus yapısı olan Kur’an öncesi Arap toplumunun hali elbette bildiğimiz anlamda övgüye değer bir durumda de­ğildi. Yoksa Kur’an’ın nüzulüne gerek kalmazdı. Ancak söylenegeldiği gibi o günün muhtelif bölgele­rinde var olan sosyal seviyeden pek de aşağı bir du­rumda olmadığı da kuşkusuzdur.[114]

 

1. g. Cehalet Kavramının Semantik Yapısı

 

Kavramların semantik tahlili konusu çok yeni bir alandır. Her ne kadar sınırlı da olsa bu tür bir çalış­manın ilk işaretleri demeye gelen benzer tahliller, geçmiş bir kısım ulemada görülüyorsa dahi kesin olan bir şey vardır ki o da bu alanın Izutsu (1914-1993) ile revaç bulduğudur, kanaatindeyiz. Bu ne­denle böylesi bir çalışma yapan kişinin ondan müs­tağni kalması olası değildir. Nitekim biz de bu nok­tada ondan olabildiğince istifade ettik.

Semantik, bir dilin anahtar terimleri üzerindeki tahlilli bir çalışmadır. Anahtar sözcükler; Kur’an’da tek başına, birbirinden ayrı ve yalın halde bulun­mazlar. Her anahtar sözcük, diğer anahtar sözcük­lerle yakın ilişki halindedir. Bu kelimeler kendi ara­larında büyük küçük çeşitli gruplar teşkil ederler ve birbirlerine çeşitli yollarla bağlanırlar. Böylece bir semantik saha oluşur, yani anahtar sözcükler örgüsü teşekkül eder. Anahtar terimler kendi aralarında bir kelime hazinesi meydana getirirler. Bu kelime hazinesi kelimelerin birbirleriyle değişik ve çeşitli ilişkilerinden doğar. ‘Kelime hazinesi’ soyut bir kelimeler yekünü değildir. Bu kelimeler birçok bakımdan birbirlerine bağlanırlar.[115]

Esasen kavram konulu her çalışma bir anlamda semantik özellikli bir çalışma kabul edilebilir. Çünkü bunlar ilkin kelimenin tekil haldeki anlamını yansı­tırken, ikinci planda da yerleştirildiği alan ve bağıntı, içine girdiği diğer kelimelere itibarla, tali, izafi manasını sunmaktadırlar. Akabinde içerik yorumu­na gitmekte ve eş anlamlılıktan, ihtilaf ve zıddiyet esasından hareketle sonuca ulaşmaya çalışmaktadır­lar. İşte semantik de öz olarak bu demektir zaten.

Kuşkusuz semantik metot dikey ve yatay olarak iki çeşidiyle de Kur’an’ı anlamada Kur’an’a ve bu bağlamda sünnete alternatif olarak düşünülemez. Aksine semantik de diğerleri gibi bir ‘Kur’an’ı anla­ma vasıtası’dır. Çünkü semantik metotla Kur’an’m muhtevası diğer bir ifadeyle mesajının ne demeye geldiği ve bu yolla ne tür hükümler içerdiğinin tes­piti değil, daha çok süreç içerisinde ortamından ko­parılmış olan kavramlarının nasıl anlaşılması gerek­tiği üzerinde durulur. Bu arada şayet mümkün olsa belki ahkâmını tespite yardımcı bir unsur olarak ka­bul edilebilir. Çünkü işin özünde söz konusu kav­ramın kullanıldığı toplumda ne manaya geldiği ve Kur’an’ın buna ne anlamlar verdiği veya fazladan hangi anlamlar yüklediği tespit edilmeden bu kav­ramlarla iletilmek istenen mesajın anlaşılması kolay olmayacaktır. Bunun yanında hadislerde geçen bir takım tefsiri anlamdaki izahların[116] ilgili olduğu kav­ramı tahlil etmekten çok o konunun hüküm olarak ne şekilde anlaşılması gerektiği ile ilgili olduğu açıktır.

Şüphesiz kelimelerin manaya delaletlerinin tarihi demeye gelen tarihî semantik bağlamında kelimeler, münferid değil, bir bütün olarak, seçilecek tarihi ke­sitler çerçevesinde mukayese edilerek tarihi bir aradan sonra söz konusu kelimenin anlam çerçevesinin belirlenmesi ve diğer devirlerdekinden farkını gös­termek mümkün olabilecektir.

Hüseyin Atay’ın Taberi (v.310/922) ile Ebu Muin Nesefi (v.710/1310) ve Izutsu’nun (1914-1993) ise İbni Teymiye’nin (v.728/1327) Semantik Metod’u kullandıklarını belirtmeleri[117] en azından İslâm ule­ması tarafından semantiğin tarihi açısından kayda değer bir tespittir. Bu şunu gösterir: Bu metot henüz icat edilmiş bir metot değildir. Aksine meani (mana­lar), beyan ve bedi’ diye üç kısma ayrılan ‘Belagat’ olarak uzun yıllar önce kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim İslamî ilimlerde buna ‘İlmül-Meani’ adı ve­rilir. Buna göre beyan, mantık ilminin tasavvurat kısmının delalet bölümleri, siyak-sibak ve sebeb-i nüzul gibi konularm oluşturduğu bir bütün olarak semantik İslâm dünyasında dağınık da olsa bilin­meyen bir bilim dalı değildir. Ancak yine de bütün bunlar semantiğin bir asırlık bir zamandan bu yana hatta belki de bu manada bilimsel bir disiplin olarak Izutsu ile gündemimize girdiğini gözardı etmemizi gerektirmez. Çünkü geçmişte belirtilen alanlarda ya­pılan çalışma tarzının bugünkü semantik metot ola­rak anlaşılabilmesi için ve de bu amaçla epeyce disiplinize edilmesi gerekir.

Kur’an’ın kelime hazinesi büyük bir semantik alandır. Bütün kelimeler birbirleriyle doğrudan veya dolaylı bir anlam ilişkisi içindedirler. İki veya daha fazla anahtar terim, birbiriyle bir mana ilişkisi kurup bir ‘semantik alan’ meydana getirirler.

Bilindiği gibi bir kısım kavramların tümüyle bir bölümünün de kısmen tahrifata uğradığı, Kur’an’-daki kullanılan anlam ve ilk dönemde üstlendiği fonksiyon ile günümüzdeki kullanımı arasında bü­yük bir kaymanın olduğu kesindir.[118] Bir lisan içinde­ki kavramsal değişmelerin, bunun yansıttığı hayat tarzındaki değişikliklere paralel olarak seyrettiğini kabul etmek lazımdır. Bu olumsuz değişmeler sonu­cu kişiler arasında, çoğu zaman aynı kelimeleri kul­lanan fakat Kur’an’daki kelime yapısından neredey­se tamamen farklı bir kavram örgüsü ve dil ortaya çıkmıştır. Bunu bertaraf etmek ancak Kur’an’da ifa­desini bulan temel kavram sistemini anlamaya ça­lışmak ve onu anlayarak yerli yerinde kullanmakla mümkündür. Çünkü güvenilir bilgiler mutlaka doğ­ru bir kavram sistemi içinde ifade edilebilir. Bu ne­denle yapılacak ilk iş, kitaptaki kelimelerin grameri­ni iyice anlamak ve temeli tamamen buna dayalı yepyeni bir kavram sistemi oluşturmaktır. Bunlar­dan biri olarak cehalet kavramını görmekteyiz. Gü­nümüzde daha çok ve belki de sadece bilgisizlik ola­rak anlaşılmış olan bu kavramın etimolojik grameri, diğer bir ifadeyle semantiği-anlam yapısı incelendi­ğinde bu kavramın ilmin değil, hilmin zıddı olduğu görülecektir.

İslam’dan önceki zamanlarda bu kelimenin dini bir manası yoktu. Cehl insanın kişisel bir niteliği idi; ancak bu çok belirgin bir nitelikti. Cehl, İslâm’dan önceki Araplar’ın o derece tipik bir vasfı idi ki İs­lâm’dan önceye ait şiirde mutlaka hilmle beraber yer alırdı. Yine hemen her adımda rastlanan kavramlar­dan biri olan hilmin karşıtı idi. Bu noktadan hareket­le cehl kelimesinin-kökünün birinci ve en belirgin özelliği, insanın bir çeşit hareket tarzıyla ilgili olma­sıdır.

Anlaşıldığı kadarıyla cehl, hilmin karşıtı olarak, yanan bir öfke alevidir. Öyleyse cehlin muhtevasını ‘gazap’ oluşturur. Gazap ise, kalbin intikam duygu­suyla coşmasıdır. Gazabın yeri kalptir. Gazap kuv­vetinde ifrat, tefrit ve itidal sahibi olan insanlar üç kısımdır. Buna göre ne tefrit tarzında hamiyetsiz olmak ne de ifrat yönüyle cehlin dış görünüşü ga­zapta aşırı giderek zulümkâr olmak gerekir. Bunla­rın yerine halim olarak vakar sahibi olmak lazım­dır.[119]

Eğer cehl, yanan bir öfke alevi ise ki bu tasavvur da yine cahiliye şairleri tarafından “ihtidam” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bunun fiili, parlak bir alevle yakmak demeye gelen “ihtedeme”dir. Hilm de sükunet, kendine hakim olmak ve teenni ile karar vermektir.

Cehl ile hilm arasındaki bu aykırılık, Amr b. Ahhar al-Bahili’nin ilginç bir istiaresinde ifadesini bulmuştur. Önceleri cahilî iken sonra İslam’ı kabul eden şair şöyle diyor:

‘Cariyelerimizin avladığı (yani servis yaptığı) bü­yük kazanlar bir kere kaynamaya başladı mı (cahil) bir daha sükûnet bulmaz (halim olmaz).’

Bu şiirde dikkatimizi çeken ilk şey şudur: Şiir, şa­irin yemek kazanlarının daima kaynadığını ve hiç durmayacak gibi sürekli olarak yemek pişirdiğini anlatmaktadır. Ki bu, sonsuz bir zenginlik ve konuk­severlik sembolüdür. Şair, kazanları insan gibi gös­termek ve onlara iki önemli insan özelliği olan cehl ve hilm sıfatlarını vermek suretiyle, olağanüstü bir etki elde etmektedir. Konumuz açısından bu beyit, ilginçtir. Zira yanan ateş üzerinde kaynayan siyah kazan istiaresi, bize gayet özlü bir biçimde cehl ve onun karşıtı olan hilm kavramını anlatmaktadır. Ay­nı zamanda bu istiare, Kur’an’da Mısırlı kadınların baştan çıkarmaya çalıştıkları Yusuf’un (a) ağzından, nasıl yerinde kullanıldığını da gösterir:

“Rabbim zindan bana bunların beni çağırdıkları şey­den daha iyidir. Eğer sen onların tuzağını benden savmazsan şeh­vetle onlara uyarım ve cahillerden olurum.” [120]

Burada geçmekte olan “Asbu”[121] kelimesi, hil­min zıddı olarak cehaletle aynı işlevi görmesi itiba­riyle önemlidir. İslâm’dan önceki edebiyatta bu ke­lime (saba), aşk şiiri türünde önüne geçilmez gençlik şehvetini temsil eden teknik bir terimdir. Bu kelime, kalbine hakim olan, düşünce dengesini bozan, kişiyi doğru ve yanlışı ayırdedemez duruma getirip şaşkı­na çeviren ve sonunda zaptedilmez bir aşka yenil­miş duruma gelmeyi ifade eder. Muhabbel’in aşağı­daki şiiri bu bakımdan ilginçtir. Zira bu, az önceki ayetten de anlaşıldığı gibi “cehl”in başka bir adı olan “saba” ile “hilm” arasındaki mevcut kav­ramsal ilgiyi göstermektedir.

‘Birden Rabab’ı hatırladı ve onu hatırlaması bir hastalıktır. Ve derin bir aşka düştü insan bir kere de aşka düştü mü artık onun için hilm (sükûnet) ol­maz.’

‘Hilm’ ile ‘saba’nın aynı şekilde birbirine zıt an­lamda birleşimi, yine bu divanın müteakip beytinde görülmektedir.

‘O geceler ki aklı başında insanı cilvesiyle aşka düşürür.’

Gördüğümüz gibi cehl, en ufak bir kızgınlıkta iti­dalini yitirip kendine hakim olamayan delikanlı in­sana özgü bir hareket tarzıdır. Bu aşamada cehlin bilgisizlik kavramıyla bir ilgisi yoktur. Halim de ayartıcı arzu ve tutkularını yenen ve öfke karşısında kendine hakim olup itidalini muhafaza ederek sakin kalabilen insandır.

Yapılan açıklamalar, hilmin pasif bir özellik ol­duğu şeklinde yanlış bir fikre götürebilir. Hâlbuki mesele hiç de böyle değildir. Tersine hilm, ruhun öyle aktif ve olumlu bir gücüdür ki, insan onunla, kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras ve öfkesine gem vurup dindirir. Esasen hilm, aynı zamanda üs­tün bir akıl gücünün de işaretidir. Gücün olmadığı yerde hilm de yoktur. Hilm, başkalarını idare eden­lerin vasfıdır, başkaları tarafından yönetilenlerin vasfı değildir. Yaratılış bakımından zayıf ve güçsüz olan kişiye, kızdırıldığı zaman ne kadar sakin du­rursa dursun, halim denmez; o, sadece zayıf biridir. Oysa halim o kimsedir ki istediği zaman her şeyi yapabilecek kuvveti olduğu halde bunu dizginler ve hakim olur. Böylesi biri aynı zamanda kendisini zorbalıktan alıkoyacak güce de sahiptir. Halim düş­manını affeden, yukarıdan, üstün mevkiden ona ki­bar davranan kimsedir. Bu durum bize Kur’an’da Al­lah’ın sıfatı olarak[122] kullanılan halimin gerçek mana­sını da anlatmış olur. Allah, insanlar tarafından işle­nen günahları affeder, Allah merhametlidir; ama bu basit bir merhametlilik değil, kuvvet ve kudret üze­rine dayalı bir merhametlilik, derin hikmete bağlı bir affetmedir ki ancak sınırsız bir kudretle beraber bu­lunursa böyle hikmetli bir af söz konusu olabilir. Onun için hilm daima gerisinde şiddetli cezalan­dırma imkânını da taşır. Özetle Allah isterse ceza­landırır ama hilminden ötürü cezalandırmıyor.

Hilmin çoğulu anlamdır; gazap anında gücü yet­mekle beraber, teenni ile hareket ederek nefsi kont­rol altına alıp intikam duygularından vazgeçmektir.[123]

Öte yandan hilm akıl ile tefsir edilmiştir. Çünkü aklın gereklerindendir. Bu çerçeveden olmak üzere Allah (c) ‘Onların akılları mî onlara böyle yapmalarını emrediyor?’[124] demektedir. Şu halde hilm, aklın ve ze­kanın alt yapısını oluşturur. Buradan da anlaşıldığı gibi bu halimlik gerçekte aklî bir güç ve vakar sahibi olmak, aynı zamanda zahir yönü itibariyle akıl de­meye gelmektedir.

Aynı şekilde bu sıfat Kur’an’da iki yerde İbrahim (a) için kullanılmaktadır.[125] Bu ikisinde de İbrahim (a) takındığı tavırdan ötürü takdir edilmekte ve onun çok yumuşak huylu olduğu vurgulanmaktadır. İyi­liksever, hele babasına karşı son derece uysal olan İbrahim Peygamber’in, babasının şirk durumuna karşı takındığı tavırda cahillik kabalık etmediği ak­sine onun bu tavrının inancının gereği olduğunu be­lirtmek için ayet onu halimlikle tavsif etmektedir. Zira hilmi, mutlak anlamda yumuşak başlılık mana­sında görmemek lazımdır. Bilhassa dini konularda, manevi duygular, çiğnendiği zaman, yumuşaklık göstermek zilletin, sünepeliğin en kötüsüdür.

Keza Lut kavmini helak etmeye gelen meleklere karşı takındığı tavırda da onun tabiri caizse kendini bilmez, taşkın biri olduğu gibi yanlış bir anlaşılmaya mahal vermemek için halimlikle nitelenmektedir. Değilse İbrahim’in (a) burada da itiraz etmeksizin rıza göstermesi gerekirdi. Nitekim devamında bu­nun Rabbi’nin emri olduğu belirtildiğinde sergiledi­ği tavır, onun davranışlarına hakim özelliğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda ülkesinin putlarına karşı işlediği malum eyleminin akabinde göç ettikten son­ra kendisine bağışlanan çocuk (İsmail) için de aynı vasıf kullanılmaktadır. Nitekim o, babasının rüyası­na riayetini isterken ona, dahası ilahi düstura karşı gösterdiği teslimiyette halimliğini izhar etmektedir.[126]

Bu sıfat, müşriklerce negatif bir amaç ve hususta Şuayb (a) için kullanılırken öte taraftan aslında bu­nun bütün peygamberlerin vasfı olduğunu ve onla­rın bunun zıddı olan cehaletten sakındırılırken ken­dilerinin hilmin canlı örneği olduklarını görmekte­yiz.[127]

Bu bağlamda hilm “hulum”, çocukluktan kur­tulmuş, aklı başına gelmiş ve oturaklı bir tutum ser­gilemeye başlamış çocukların gelmiş olduğu ko­numa verilen bir vasıf olarak yine ağırbaşlılık özelliğini ortaya koymaktadır. Başka bir ifade ile bu, Fıkıh Usulü bilginlerinin mükellefiyet vasfına müstehak hale gelen yani buluğa ermiş çocuğun akletmesi eylemine verilen bir vasıftır.[128]

Hilmin vakar ile çok yakın ilgisi vardır. Vakar, tarz ve hareket asaleti demektir. Bunun yanında hilm ruhunun en yakın tezahürü de ihsandır.[129] Hil­min, içinde büyük güç ve yüksek enerji taşıyan özel bir alçakgönüllülük olduğu için görünür bir hareket­le kendini belli etmemesi, açığa vurmaması pek mümkün değildir. İşte hilmin vücuttaki görünümü,belirtisi vakardır. Çoğu kez “vakaru’1-hilm (hilmin vakarı)” deyimi kullanılır. Ümeyye devrinin şairi Halef b. Halife bu hususta bize ilginç bir misal vermektedir:

“Hepsinin üzerinde öyle bir hilm vakarı var ki ço­cukları bile heybetinden dolayı olgun insan (gibi)dir.”

Tabii bu şiir mübalağa ifade etmektedir. Ancak hilm kavramının bir özelliğini göstermesi bakımın­dan çok önemlidir. Vakar değerli bir kelimedir. Ha­limin en göze çarpan davranışını gösterir. Düşman açısından aynı şeref noktasına antipati ile bakılabilir. O zaman vakar, bir tekebbür belirtisi olarak görülür.

‘Zira düşman, göğsünü kabartmış, başını bir tarafa eğip omuzunu kaldırmış, zalim bir tavır takınmıştır.’

Bu durum, kibirli adamın tipik bir tasviridir. Ba­şını bir tarafa eğmek deyimi böyle kibirli bir insan için kullanılır ve “istekame’1-ahd (eğilmiş boyun düzeldi)” deyimi de kişinin gururunu yitirip küçük düşmesini ifade eder.

Bütün bunlarla beraber yüzeyin altında gizli ka­lan şeyleri göremeyen kimseler için, çok güçlü oldu­ğu halde zarafet ve tevazu gösteren halim ile sırf za­yıf olduğu için kibarlık ve gülümseme gösteren zayıf kimseyi birbirinden ayırdetmek kolay değildir. Ço­ğu kez gerçek halim ile insanın her şeyi yapabileceği güçsüz, zayıf adam birbirine karıştırılır.

‘Öyle sanıyorum ki bendeki hilmi görerek adam­larım bana bu kötülükleri yapıyorlar. Ama bazen halim adam bile itidalini kaybedip öfkesine kapıl­mak zorunda kalabilir (bazen halim bile cahil olmak zorunda bırakılır).

Hilm ile zayıflık arasını ayırdedememek, yalnız insanlar arası münasebetlerde değil, dini düzeyde de yani Mekkeliler’in İslam’a karşı tutumlarında da kendini göstermiştir. Zira müşrik Mekkeliler’in, ge­leceği vahiyle sık sık tekrar edilen ilahi cezanın gel­mediğini görerek şımardıklarım, İslam’a karşı bö­bürlenmelerini gittikçe daha artırdıklarını Kur’an haber vermektedir. Müslümanlara göre Mekkeliler, halim ile güçsüzlükten ileri gelen zayıflığı biribirine karıştırarak yanılıyorlar di.

Öte yandan cehl kavramı üzerinde yapılan tetkik, Kur’an’da başka bir önemli anahtar terim olan zu­lüm kavramını anlamamıza da yardım eder.

Gördüğümüz gibi hilmin dış görünüşü vakar ise, cehlin belirtisi de zulümdür. İçte bir duygu olan ceh­lin, görünür, fiziki davranış hali zulümdür. Zulüm, cehlin özel bir şeklidir. Kısaca cehl, kavramın içi, zu­lüm ise dışıdır, Herhalde bu, zulmün çoğu kez ter­cüme edildiği gibi basit bir ‘kötülük yapma’ olmadı­ğını bize anlatır. Yine bu, Kur’an’da inatçı kâfirlerin halini tasvir ederken kullanılan zulüm kelimesinin cehl ile birlikte anlaşılması gerektiğini de açığa çıkarır.

Onların Peygamber (s) ve O’nun arkadaşlarına (r) karşı izledikleri bütün zulüm hareketlerinin arka­sında cehl ruhu vardı. Şirk dahil her şeyin kaynağı bu cehl ruhu idi. Peygamber’e ve ilahi öğretiye karşı inat ve direnç göstermek suretiyle onlar, zulümlerini açıkça Allah’a yöneltmiş oluyorlardı. Ama Kur’an’a göre kimse Allah’a zulmedemez. Binaenaleyh onlar aslında yine kendilerine zulmediyorlardı. İşte Kur’-an’ın “zulmu’nnefs ‘kendine kötülük et­mek” deyiminin manası budur.

Bu noktayı iyi anlayabilmek için, cehl kavramı­nın, bütün insan hayatını kapsayan geniş bir kavram olduğunu hatırlamamız gerekir. Başka deyişle ne zaman ki insan kendi iradesini ve kendine hâkimi­yeti kaybederse o zaman cahil olur. Fakat moral ha­yatın daha yüksek düzeyinde cehl kavramı, ‘kişisel şeref ve ırz’ kavramlarıyla bağlantı kurarak özel bir renk alır. Bu takdirde cehl, şerefinin incindiğini, le­kelendiğini duymaktan ileri gelen bir çeşit kırgınlık ve öfkedir. Bu, İslam’dan önceki Araplar’m tipik davranışları idi. Yani şereflerinin incinmesi, onları en büyük öfkeye sürüklerdi.[130]

Bu muhtevada cehl, insanın, şerefinin ayaklar al­tına alınmasına karşı gösterdiği sert tepkidir. Küçük düşürülmenin zorunlu bir sonucudur. Kur’an’da “hamiyyete’l-cahiliyye” ifadesiyle kast­edilen mana da herhalde budur.

Kur’an’da cahiliye. olumsuz anlamda bir dini te­rimdir. Bir kere o kâfirlerin küfrünün temelidir. Ger­çekten, gururlu bağımsızlık ruhu, bildiği ve tabi ol­duğu dışında hiçbir otoritenin önünde eğilmeyi ka­bul etmeyen bu şiddetli şeref duygusudur ki kâfirle­ri yeni dine karşı bu kadar sert bir muhalefete itmiş­tir.

Burada cehlin ikinci semantik unsuruna ve ona bağlı olarak hilmin de semantik alanına geçebiliriz. Cehlin bu yönü, birinci yönüne bağlıdır ve ondan türemiştir. Bu, cehlin, açıklandığı şekilde bir mahi­yet taşımasının doğal sonucudur. Cehlin ikinci yö­nü, onun insanın entelektüel kapasitesi üzerindeki etkisi ile ilgilidir. Tabii bu etki, sadece olumsuz, yı­kıcı yolda olmaktadır. Cehl ne zaman harekete ge­çerse insan beyninin düşünme gücünü zayıflatır. Hangi durumda olursa olsun, sabır ve teenni ile ka­rar verebilmeniz için mutlaka halim olmanız gere­kir[131]

Tabii buna itiraz eden de olur. Mesela Peygamber’in (s) çağdaşı olan şair Ma’bed b. Alkame gibi:

‘Ellerimiz cahil davranıyor, ama aklımız yine ha­lim kalıyor.’

Böyle bir şey ancak teoride mümkündür. Bu sözü söylemek kolay ama tatbik etmek çok güçtür. İnsan ihtiraslarla körleştikten sonra nasıl olayları sükûnet­le ve objektif olarak görebilir? Genel bir kural olarak diyebiliriz ki cehl, aklı tamamen gidermese bile onu çok zayıflatır; ancak akıl, hilm ile beraber çalışırsa heyecana kapılmadan normal görevini yapabilir.

Cahiliye devrinde hilm, kabilenin başı olarak yö­netimi elinde bulunduran ‘seyyid’in vazgeçilmez temel vasfı idi.[132] Arabistan’da Kureyş kabilesinin hilmi çok meşhurdu. Ama bu demek değildir ki bütün Mekkeliler bedevi anlamda halim idiler. Aksine, Mekkeliler, bu eski Arap örfünü politik bir amaç içi­ne sokacak ve onu politik amaçla kullanacak kadar zekiydiler, demektir. Böylece onlar sıcakkanlı hara­retli komşularını, önce kendilerini kontrol etmek su­retiyle nasıl yöneteceklerini bildiler. Esasen, Kureyş’in siyasi amaca, idare tekniğine yönelik bu hilmini, aynı zamanda Mekkeliler’in ticari teşebbüsle­rinin ve başarılarının temeli olarak görmek lazımdır. Hatta bizzat Peygamber’in, Medine’ye hicretten son­ra ortaya koyduğu zeki devlet adamlığım da Kureyş’in bu özelliğine bağlamak, uzak bir ihtimal değildir. Muhammed (s) hakkındaki biyografik ha­disler, O’nun gerçekten birinci sınıf devlet adamı ve aynı zamanda son derece halim olduğunu gösterir. Bu iki özellik arasında kuvvetli bir iç ilgi vardır. Şu kadar ki Mekkeliler bu siyasi yeteneği, iş ve ticaret alanında kullandılar, Peygamber (s) ise bunu kendi ümmetini oluşturmada kullandı.

Gördüğümüz cehl, insanın sürekli bir huyu de­ğildir; zaman zaman ihtirasın patlayarak dışarıya vurmasını gösterir bir haldir. İnsan akıl ve zekâsı üzerinde etkisi bakımından da cehl, sürekli değil, geçici olarak düşünce dengesinin bozukluğunu gös­terir.

Fakat bir adam daima bu halde ise, daima cahil tabiatında bulunuyorsa o zaman o kimsenin hiç bir konuda adil bir hüküm veremeyeceğini söyleyebili­riz. Böyle bir insan, zihnen kördür. O, olayların içine giremez, eşyanın derinliğine nüfuz edemez, daima yüzeyde kalır. Onun anlayışı ve görüşü sathidir ve her zaman o, kendi sathi anlayışına göre hareket et­mek ister.

Kur’an, müşriklerin, eşyanın gerisindeki ilahi hik­meti sezememe hallerini “ğamr” sözcüğü ile an­latır. Ğamr, lugatta ‘şiddetli karanlık (cehalet ve da­lalet)’ anlamına gelir.[133] Küfür ve şüphe içerisinde bu­lunan kimseler, Kur’an üzerinde düşünmezler ve akletmezler. Bu münasebetle olmalı ki, ayetlerde “yefkahun” ve “yakilun”[134] gibi ifade tarzları sıkça geçmektedir.

Böylece cahilin ikinci manasına gelmiş oluyoruz: Olayların içine nüfuz edememek ve daima sathi dü­şünme ve dolayısıyla her zaman basit ve isabetsiz hükümler vermek.

“(Öldürülen) Nüşeybe’yi ben nasıl unutabilirim? Derini görmeyen cahil ise beni unutan bir kimse sa­nır.”

Bu kelime Bakara Suresi’nin: 2/273. ayetinde de aynen bu manada kullanılmıştır. Ayette son derece yoksul olmalarına rağmen utandıkları için durumla­rını belli etmeyen fakir insanların hali anlatılmakta­dır:

“ Utan­malarından dolayı, cahil, onların zengin olduklarını sa­nır. Sen onları simalarından tanırsın.”

Fakat Kur’an, genellikle bu kelimeyi, dini bakım­dan sathi görüşlülük, basit hüküm manasında kul­lanır. Kur’an’daki dinî manada cehl, insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki ilahî iradeyi anlaya­maması, Allah’ın ayetleri olan kâinat varlıklarım Al­lah’ın ayetleri olarak görememesidir. Bu husustaki yetersizliğidir. Böyle bir kimse için tabiat varlıkları, sadece tabiat varlıklarıdır. Herhangi bir şeyin sem­bolü değildir. Kur’an’a göre ise Allah, ayetleri açık bir şekilde, beyyinat olarak gönderdiği için cehl, çok açık olan dinî gerçeği, hatta ilahî vahyin en kolay ta­rafını bile anlayamamak demektir. Bu hususta Kur’an’da bolca misal vardır. Sözgelimi:

Onlara melekleri indirmiş olsaydık, Ölüler onlara konuşsaydı ve her şeyi karşılarına getirseydik yine Allah dilemedikçe inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu cehlediyorlar.” [135]

Cehl yalnız insanın, etrafındaki varlıkları yüzey­den bilmek, onların derinine inememek anlamına gelmez. İnsanın kendi kendini görememesi, kendi değerini idrak edememesi manasına da gelir. Ken­dini bilemeyen, kendi kapasitesinin sınırını da gö­remeyen ve bu yüzden kendi insanlık sınırları dışına çıkan kimse de cahildir. Bu görüş açısından kâfirle­rin Allah’a karşı davranışlarını anlatmak için sınırı aşmak manasındaki “tuğyan, ,bağy ve a’lâ” kelimeleri, “cehl”in somut ifadeleri olarak kullanılır.[136] Kısaca bu anlamdaki cehl, hemen hemen zihni körlük demektir.

Kur’an’daki dinî manadaki cehl, insanın kendi kendisini idrak edememesi, biyolojik ve fiziki yapı­sının arkaplanını derinlikli bir şekilde kavrayamamasıdır. Bunun başlıca sebepleri, inkarcı isyanın psi­kolojik yapısında “bağy-haddi aşmak ve istikbar-büyüklenmek” gibi duyguların varolması­dır. Daha doğrusu, bu, ‘zihni körlüktür.’ Kur’an, cehlin bu yönünü gayet güzel bir tarzda belirtmiştir:

Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur,” [137]

Onlar aklen kör ve aklen sağır idiler. O halde on­lardan dinî gerçeği anlamayı nasıl umabiliriz? Bu anlamda cahil olan kimseler hakkında verilen son yargı budur.

Cehlin bu semantik yapısı, onun karşıtı olan hilmin, nasıl akıl manası kazandığını anlamamıza yar­dım eder. Zira akıl, ancak sakin olduğunuz zaman yani aklî dengenizi koruduğunuz sürece doğru çalı­şabilir. Şu halde hilm, akıl ve zekânın temelidir. O aklın sakin bir durumudur. Aklı doğru çalışmaya ve isabetli karar vermeye muktedir kılan haldir. Ama pratikte ikisi de aynı manaya gelir.

Hassan b. Sabit, Haris b. Ka’b Oğulları’na karşı yazdığı bir hicivde kelimeyi bu anlamda gayet ilginç bir tarzda kullanıyor.

‘Ey Haris Oğulları, sizin akıllarınız (hilm-ahlam), sizi, beni hicvetmekten menetmiyor mu? Ama böyle bir şeyin sizden beklenmeyeceğini biliyorum. Zira siz, içi boş, vücudu iri fakat aklı kısa insanlarsınız. Zaten bir kavmin öyle uzun ve iri ol­masından bir şey çıkmaz. Zira onlar, katır yapılı ve kuş beyinli kimselerdir.’

Kur’an şu ayette kelimeyi daha açık bir manada kullanıyor. Mekkeliler’in, Peygamber’e karşı olum­suz davranışlarına işaret edilmektedir:

Onların akıllan mı onlara böyle yapmalarını emredi­yor? Yoksa zaten onlar kibirli ve azgın bir toplum mu­dur?”[138]

Yani onlar küçük akıllarına göre mi böyle yapı­yorlar? Mekkeliler’in, Peygamber’e kâhin, mecnun, şair diyerek O’na karşı olumsuz tavır takınmalarını akıllan mı emrediyor, yoksa onlar cehalet ve azgın­lık sınırını aşmış bir topluluk oldukları için mi bu şekilde davranıyorlar?

Buradan cehlin üçüncü manasına yani ‘bir şey bilmeme’ anlamına gelmiş olmaktayız. Bu anlamda artık cehlin zıddı “hilm” değil, ilim”dir. Ge­nellikle cehlin en iyi bilinen klasik manası budur. Fakat ilk zamanlarda bu mana, öteki iki mana kadar önemli değildi. Onlar kadar önemli olmamakla be­raber yine bu mana da İslam öncesi şiirde yer almış­tır. Ama bunun misalleri çok değildir. Antere’nin Muallaka’sında şu beyit bu örneklerden biridir:

Şair, sevgilisi ‘Able’ye seslenerek diyor ki: “Ey Malik’in kızı, eğer bilmiyor idiysen, bilmediğini bi­zim süvarilerimizden sorman gerekmez miydi?”[139]

Cehlin bu ‘birşey bilmeme’, ‘birşeyden haberi ol­mama’ anlamı, Kur’an’da önemli bir rol oynamaz. Kelime, Kur’an’da genelde ya birinci veya ikinci manada kullanılır. Üçüncü manaya bir misal olarak belki de şu ayeti verebiliriz, diyen Izutsu (1914-1993) daha sonra göreceğimiz gibi konuyla pek ilgisi bu­lunmayan şu ayeti vermektedir:

Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehaletle işlenip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” [140]Oysa bu hususun en makul örneği Bakara: 2/273 ayetidir.[141]

Cahiliye kelimesinin de gösterdiği gibi cehl keli­mesi, ilk iki manası itibariyle Kur’an’ın en önemli anahtar terimlerinden biridir. Bu kelimeyi iyice an­lamadan yeni dinin adı olan İslâm kavramının, Araplar’ın dini düşünce tarihindeki yerini tayin edemeyiz. Yukarıda gördük ki cehl, iki asıl manasıyla İslam’dan önceki devirlerde hilmin tam zıddıdır. Peki Kur’an düşünce sisteminde bu hilm kavramının yeri neresidir?

Izutsu, Kur’an’da hilmin yalnız Allah’ın bir sıfatı olarak kullanılmış olması durumunda bir önemi ha­iz olacağını belirtmekte ve akabinde bu kavramın eskisi gibi bir önemi yoktur demektedir. Keza Kur’an’da hilm kavramının, yalnız Allah’ın hilmini ifade etmekte önemli bir yer işgal ettiğini, İslam’dan ön­ceki şairlerin kendilerini ve başkalarını överek kul­landıkları ve Arap zihniyetinin göze çarpan vasıfla­rından biri olan insanlar arası hilm kavramının, Kur’an’da belirli bir rol almadığını ifade etmektedir. Ancak bu, İslam’ın hilmin içeriğine kayıtsız kaldığı anlamına gelmemektedir. Ona göre Kur’an, hilm kavramının içeriğine İslâm adını vermiş ve böylece sahiplenmiştir:

Cehl-hilm çifti üzerinde yapılan açıklama, hilm idealinin, Kur’an’ın insan ahlakı telakkisinde hala yaşadığını açıkça göstermektedir. Bu fikir Kur’an’ın yalnız bir yerinde değil, her tarafında göze çarpmak­tadır. Yani Kur’an’a baştan sona hilm ruhu hakim­dir. İnsanlar arası ilişkilerde ihsan ve adaletle hare­ket etmek, zulümden kaçınmak, şehvet ve ihtirasla­rına gem vurmak, yersiz kibir ve gururdan sakın­mak; bütün bunlar hilm ruhunun belirtileridir.

Daha önemli bir şey de var: Cehl denen insan ah­lakı, şimdi bizzat Allah’a karşı çevrilmiştir. Oysa İs­lam’dan önceki cehl kavramının, Allah’la veya tanrılarla bir işi yoktu, o yalnız insanların biribirine karşı olan davranışlarından ibaretti. Kısaca cehl iyi veya kötü sırf insandan insana olan bir ilişki çeşidi idi.

Fakat İslam’ın Mekke’de ortaya çıkmasıyla Arap­lar arasında yepyeni bir fikrin doğduğunu görüyo­ruz. Yukarıda işaret edildiği gibi cehl kavramı biri­birine sıkı sıkıya bağlı olan önemli bir fikir ağının merkezidir. İnsanın kudretiyle böbürlenmesi, sınır­sız biçimde kendine güvenme, kendine yeterlilik, hiç bir otorite önünde eğilmeme, keskin bir şeref duygusu, insanın kendisinden aşağılarına karşı uy­guladığı aldatıcı tekebbür vs. hepsi cehl kavramının çevresinde toplanan huylardı. Şimdi Kur’an’da bu kavramlar ağı, tümüyle Resulullah’a ve ona vahye-dilen kitaba, ilahî ayetlere ve dolayısıyla Allah’ın kendisine çevrilmiştir. Başka bir ifadeyle Kur’an, Araplar’ın Allah’ın hidayetine karşı gösterdikleri kin ve düşmanlığı bu cehl kavramının tezahürleri olarak görür. Kur’an’a göre müşriklerin düşmanca tutumu, İslam’dan önceki Araplar’ın karakteri olan bu cehl zihniyetinin belirtisinden başka bir şey değildir.

Yalnız cehl, bu şekilde yorumlandığı takdirde ar­tık eski durumunda kalmaz ve yapısında derin bir değişme meydana gelir. Zira bu durumda cehl, ‘yatay’ yani insanlar arası ilişki doğrultusunda değil, Allah ile insan arası bir ilişki halini almıştır. Müşrik Araplar burada cehli Allah’a yöneltiyorlar. Kur’an’a göre bu tür bir davranış, insana asla yakışmayan bir küstahlıktır. Çünkü insan kuldur, başka bir şey ola­maz. Bunun için bu anlamda cehl, Allah’ın huzu­rundan kovulması gereken bir harekettir. Peki, cehl kovulunca geride ne kalır? Tabi onun zıddı olan hilm.

Ama yeni İslâm düşünce sisteminde bu iki kav­ram, Allah’a çevrildikleri zaman bir biri arasındaki eski ilişkilerini sürdüremezler. Cehl sırf insani bir hareket tarzı olduğu sürece onun yokluğu hilmin varlığını ifade eder. Size, kardeşlerinize karşı cahilce davranmamanız söylenince, bu onlara karşı halimce davranın demektir. Fakat burada insanın sadece bir kul olduğu, kul gibi davranması gerektiği için Al­lah’ın huzurunda ‘ya cehl ya da hilm’ formülü artık geçerli değildir. İnsanın Allah’a, kendi Rabbine karşı davranışında cehl, doğal olarak söz konusu olamaz, ama hilm de söz konusu değildir. Çünkü gördüğü­müz gibi hilm, esasında kudret kavramı üzerine ku­rulu bir davranıştır, İnsan bilerek arzularına, ihtiras­larına gem vurduğu için sakin görünür. Ama her zaman kendi üstün gücünü bilir ve bu üstün gücü, bir an sabrı taşarak korkunç bir patlama yapabilir, korkunç bir öfkeye dönüşebilir. O halde bu da Al­lah’a karşı insanın izleyebileceği bir davranış olmaz. Bu, bir kulun yapacağı hareket değildir.

Yukarıda işaret edildiği gibi Kur’an, kâfirlerin kindar ve düşmanca davranışlarını, cahiliye hamiye­tinden çıkan son derece küstah bir davranış olarak nitelemektedir. Yani kâfirler, bu yakışıksız hareketi Allah’a karşı bile uygulamağa yeltenen kimselerdir. Ama bu demek değildir ki mü’min bu hareketin al­ternatifi olan hilmi, Allah’a karşı uygulayacaktır. Zi­ra Kur’an’a göre böylesi bir hilm de cehlden daha az haddi aşma değildir. O da cehl gibi insanın haddini aşmasıdır.

Gerçek mümin yani tam manasıyla gerçek kul, Allah’a karşı hilm doğrultusunda daha ileri gidip tevazu ve teslimiyete ulaşmalıdır. Bütün tekebbür ve istiğnadan vazgeçilmeli, tam teslimiyete erişilmelidir. Tevazu bu dereceye ulaşınca artık o, hilm değil İslâm olur.

Böylece İslâm kavramının hilmle nasıl irtibatlı ve aynı zamanda ondan nasıl ayrı bir şey olduğunu görmekteyiz. Kur’an açısından Allah’a tam teslimi­yet anlamındaki İslâm, sadece hilmin ortadan kaldı­rılması ve reddi değil, onun devamı ve ileri götü­rülmüş şeklidir. Bu yeni kavram, Arapların gün-görmüş eski şeref değerleri olan hilmi son sınırına kadar itmiş, o kadar itmiş ki hilm kavramı kendi ori­jinal çerçevesini de geçerek kendisinden çok farklı bir kavram yani İslâm kavramına dönüşmüştür. Bu bakımdan İslâm, hilm kavramının esaslı bir tadilidir. Önce objesi insan olan bu kavram, İslam’a dönüşün­ce objesi insanın Rabbi olur.

Tabii insanın Allah’a karşı izleyeceği davranış an­lamındaki hilm elbette sahneden çekilmek zorunda idi. Zira efendisine içtenlikle hizmet eden bir kulda en ufak bir gurur ve istiğna eseri olamazdı. Ama şu­rası muhakkak ki hilm kavramı, son unsurundan, yani güçten yoksun bırakılırsa yaşayamazdı. Nite­kim öyle olmuş, insanlar arası münasebetlerdeki hilm Kur’an’da yaşamamıştır. Kur’an’a göre ancak Allah, kullarına karşı halim olur. Kullar Allah’a karşı halim olamaz.

İnsan sıfatı manasındaki hilmin ortadan kalkma­sı, yeni bir kavram örgüsünün doğmakta olduğunu, teknik terimle, insan varlığında yeni bir oynar ekle­min teşekkül ettiğini gösterir. Bu yeni düşünce ek­lemine göre hilm kavramının kapladığı geniş alan, baştanbaşa yeniden örgütlenmek zorundadır: Yeni hatlar çiziliyor ve yeni bölümler meydana geliyor.

Önceki zıtlık, cahil-halim zıtlığı şeklinde idi. Ceh­lin zıddı olan hilm kavramı şimdi Kur’an’da birçok yeni kavramlara yer veriyor ki bu kavramların en önemlisi, bütün şümuliyle İslam’dır.

Beri taraftan Kur’an’ın, inatçı, gururlu kâfirlerin tipik bir davranışı olarak gösterdiği cahil kavramı da kâfir kelimesinin altına gizlenmiştir. Nasıl halim, sonunda müslim kavramına dönüşmüş ise, cahil de ilerleyerek kâfir kavramına dönüşmüştür. Bu da ye­ni bir zıtlık meydana getirmiştir: Kâfir-müslim zıtlı­ğı. Bu bize, cahil ve halim arasındaki eski karşıtlığın gösterdiği bütün dinî ve ahlakî manaları; kavramla­rın tümüyle yeniden örgütlenmesinden doğan yep­yeni bir ışık altında okumak zorunda bulunduğu­muzu gösterir.[142]

 

1. h. Ahlak Terimi Olarak Cehalet

 

Ahlakî bir terim olarak cehalet, kibir, bozguncu­luk, serkeşlik, bilgi ve görgüden yoksun olmak ve ayrıca bilgisizlik anlamlarına gelir. İlgili ayetlerde daha çok cehaletin fenalığı, cahillerin yanılgı ve kö­tülükleri üzerinde durulmuştur. Bütün peygamber­lere ilim ve hikmetin verilmiş olması ve bunun onla­rın önemli meziyetlerinden sayılması, cehalete karşı bir tavır olarak anlaşılmalıdır.

Cehl, daha önce geçtiği gibi, cahiliyede kullanılan manasıyla esas olarak azgınlık, serkeşlik, arzuların etkisinde kalmak demeye geldiğine göre bunun ah­laken terk edilmesi, erdemliliğe yönelinmesi demek­tir. Nitekim Peygamber (s) de hem icraatı hem de tavsiyeleriyle bu hususta örnek bir tavır sergilemiş ve buna teşvik etmiştir. Hadislerde gerek cehalet ve cehl gerekse bunlardan türemiş diğer kelimeler sıkça kullanılmış ve Peygamber (s) müslümanları din ve dünya işlerinde cehaletten kurtarmak için büyük ça­ba sarf etmiştir.

Bu manada cahil kişiliğin karşıtı, alimden ziyade halim olan kişiliktir. Bu ise ihtiyatlı, ağırbaşlı, ahlakı bütün ve bugünkü deyimle ‘medeni insan’ı ifade eder. Nitekim cahiliye edebiyatının birçok örneğinde görüldüğü gibi cehalet ‘şiddet ve saldırganlık’ ma­nasında kullanılmış ve kimi zaman bir erdem olarak kabul edilmiştir.[143]

Esasen konuyla ilgili ayet ve hadislerde müslümanlarm, bilginin zıddı olan cehaletle birlikte cahiliye dönemi ahlak anlayışını yansıtan öfke, şiddet, kibir ve saldırganlık anlamındaki cehaletten de arınmaları emredilmiştir.[144] Çünkü cahiliye toplumun­da böyle bir düşünce yapısı içerisinde ahlak da yarar ilkesini gözeterek maddi bir temele bağlı olarak oluşmuştur. Bu nedenle insanlar böyle bir ruha -belki farkında olmadan- sahip olmaktan yana uyarılmış­lardır.

Güzel ahlakın sabır, iffet, şecaat ve adalet plarak dört temele dayandığını söyleyen İbni Kayyım (v. 751/1350), kötü ahlakın da yine cehalet, zulüm, şehvet ve öfke olarak bu dört temele dayandığını be­lirtmektedir.[145] Buna binaen, fertlerin güzel ahlak sa­hibi olabilmek için belirtilen ilk dört temele sımsıkı sarılarak ve cehalete sürüklenmemek için de son dört husustan sakınmasını becerebilmesi gerekir.[146]

 

1.1. Hadis Terimi Olarak Cehalet

 

Hadis ıstılahında cehalet tabiri, bir ravinin cerh veya tadiline sebep olabilecek hallerinin bilinmeme­si anlamında kullanılmaktadır. Burada kavram her ne kadar sözlük anlamıyla onun kendi cehaleti gibi anlaşılıyorsa da gerçekte durum farklıdır. Çünkü buradaki cehalet ravinin durumunu araştıran kişi­dedir. Başka bir ifade ile ravinin cehaleti denildiğinde onun halini araştıran ve ancak hakkında bilgi sa­hibi olmayan kişideki mevcut cehalet demektir. Bu nedenle buradaki cehalet, sahibi açısından kınamaya konu olmamaktadır. Kınama, bunun yerine, hak­kında bilgi sahibi olunmayan kişiye dairdir. Çünkü onun hakkındaki cehalet cerh veya ta’dil edilmesine vesile olmaktadır. Yani bu durum onun adalet vas­fını zedeleyebilir.[147]

 

1. j. Fıkıh Terimi Olarak Cehalet

 

Cehalet ve cehl kavramın fıkıh terimi olarak kul­lanılışında genellikle şu farklılık göze çarpar: Cehl kişinin inanç, söz veya davranışları konusundaki bilgisizliğini, cehalet ise kendi dışında kalan durum­lara ilişkin bilinmezliği ifade eder. Bir başka ifadeyle cehl insanın, cehalet ise varlık ve olayların vasfı ola­rak kullanılır. Bununla birlikte bazen bu iki terimin birbirinin yerine kullanıldığı da görülür. Öte yandan fıkıh eserlerinde yer yer cehl, rıza ve iradenin bu­lunmadığını ifade etmek üzere “hata” ve “galat” kavramlarıyla eş anlamlı olarak kullanıldığı da vakidir. Mamafih cehl, bilinebilecek bir durum hakkındaki bilgisizlik, hata-galat ise bir şeyi oldu­ğundan başka türlü bilmek veya yanlış tasavvur et­mek anlamındadır. Bunlardan birincisi ” el-cehlul-basit”, ikincisi ‘el-cehlul-mürekkeb” diye anılır.[148]

 

1. j. a. Bilgisizlik Olarak Cehalet (Cehl)

 

Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorum­luluk ve hakların genel teorisini ele almayı hedefle­diği söylenebilecek olan “el-mahkûm fih-bih” bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklamrken, öncelikle kişinin ne ile yükümlü oldu­ğunu bilmesi şartı üzerinde durulur. Bu şart, İs­lâm’da kişinin sorumlu tutulması için yükümlülü­ğünün kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gön­derilmedikçe kimseye azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakmdırıcı olarak peygamberlerin gönde­rildiğini[149] bildiren ayetler ve benzeri naslar bu ilke­nin dayanağım oluşturur.

Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı il­kesi hemen hemen bütün alimlerce kabul edilmiştir.[150] Burada sorumluluğun temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi olma değil, bilgi­ye yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna dikkat edilmelidir.[151] Nitekim Molla Hüsrev (v.885-/1480) cehaleti ıstılah olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde tanımlamak­tadır.

Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama ha­linde bunlarla yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural olarak darulislamda bulunmayı bilgi karinesi, darulharpte bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir.[152]

Darulislamda bulunan kişi bakımından namaz kılmanın farz ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mazeret olarak kabul edilmemiştir.

Öte yandan Şehabeddin el-Karafi (v.684/1285) dinî vecibelerin nasıl yerine getirileceğine ilişkin bil­gileri edinmeyi ihmal etmenin bir çeşit masiyet ol­duğuna, dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri öğrenmemiş olmanın da mazeret sayılamayacağına işaret eder. İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğun­luğun bilgisi dışında kalamayacak dinî hükümleri bilmemenin mazeret sayılamayacağı bir kuraldır.

Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisna­ları meşru bir mazeret sayılmıştır. Ancak bazı yazar­ların belirttiği gibi[153] bunlar da esasen birer istisna de­ğil, ‘bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama’ ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bi­linmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün alimlerce darulislamda bulunanlar bakımın­dan da mazeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin ma­zeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilme­menin özür kabul edilişidir.

Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda özetlendiği şekilde olmakla bir­likte detaylar incelendiği takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değer­lendirmeler yapıldığı dikkat çekmektedir.

Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelamcıların me­todunu esas alan eserlerde ‘sorumlulukta bilgi şartı’ konusu işlenirken ele alınmakla beraber fukaha me­toduna göre kaleme alınan eserlerde ağırlıklı olarak ‘ehliyet arızaları’ başlığı altında incelenmiştir. Hanefi alimlerinin öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arı­zaları semavi ve müktesep olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların iradesi dışında oluşur, ikincisi ise onların iradesine bağlı sebepleri ifade eder ki bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. An­cak bu çerçevede söz konusu edilen durumların ta­mamı ehliyeti ortadan kaldırıcı veya daraltıcı Özel­likte değildir. Abdülaziz el-Buhari’nin (v.730/1330) belirttiği gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden bu teori içinde yer almıştır.[154]Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” [155]mea­lindeki ayette de ifade edildiği gibi cehl sonradan oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz bir durum olduğu için ‘arıza’ olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına sahip bulunması sebebiyle müktesep arı­zalar arasında sayılmıştır.[156]

Bütün bu hususlar, cehlin, ilmin zıddı olarak ka­bul edilmesi ilkesine bağlı olarak karşımıza çıkmak­tadır. Bu yönüyle cehaleti, daha sonra ‘cehaleti bile­rek tercih etmek’ başlığıyla yeniden işleyeceğimiz­den dolayı burada bu kadarla yetiniyoruz.[157]

 

1. j. b. Bilinmezlik Olarak Cehalet

 

İslâm hukukunda hukuki işlemlerle, bilhassa iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde hukuki işlem konusunun biliniyor olması ve belirlenmiş bulun­ması esası üzerinde önemle durulmuştur. Akdin ko­nusu ile ilgili belirsizlik için garar, bilinmezlik için ise cehalet terimleri kullanılır. Ancak Karafi’nin (v.-684/1285) işaret ettiği gibi alimler bu iki kavramı birbirinin yerine de kullanmışlardır.[158]

Bilinmezlik başlıca şu konularda ortaya çıkar: Sa­tılan malın, alıcıya göre cins, nevi veya miktar olarak bilinmemesi. Satış bedelinin bedelsiz olması. Vade­nin belirlenmemesi ve borç teminatlarındaki bilin­mezlik de satışı fasit kılar.[159]

 

2. “Chl” Kavramının Geçtiği Ayetlere Toplu Bakış

 

2. a. İnsan Fıtratına Sonradan Bulaşan Cehalet

 

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklen­mekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu in­san yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” [160]

Burada geçen cehl kavramı, olayların içine nüfuz edememek, daima sathi düşünmek ve daima basit ve isabetsiz kararlar almak anlamında kullanılan bir kavramdır. Ayetin anlatımından zulmün de cehlin de insanın kesbettiği bir tavır olduğu anlaşılmaktadır.

Bu, insanın doğuştan suçlu ve günahkâr olmadığı anlamına gelir.[161] Bu bağlamda “insanlar arasında gü­nah, doğuştan tutulduğumuz bir hastalıktır. Doğ­duğumuzda günah iltihabı benliğimizde zaten ya­yılmıştır… Gerçek Mesih İnanlısı, Tanrıya yaklaştık­ça kendi günahlılığını daha net görebilir.” ve bilinci duyabilir.[162] gibi bir mantık asla doğru olamaz. Çünkü kötülük genelde bilgisizlikten ve olumsuz yaşam koşullarından kaynaklanmaktadır.[163] Şu halde fıtrat her tür günah ve kötülükten (cehalet-zulüm) beridir. Onda bu nosyonların yerine kuvve halinde bulunan istidatlar mevcuttur.[164] O, bu istidatlarını kullanarak kendi iradesi ile doğru veya eğriliğe meylederek bunlardan birini tavır olarak sergileyebilir. Bununla beraber esasen fıtratta bir hak duygusu da vardır. Fıtrat hep hakka ve hayra yönelik bir seyir takip eder. Ondaki eğrilik meyli sonradan kazanılan bir azmanlıktır.[165] Nitekim fıtrat, hakkı kabul etme ve al­gılama kabiliyetidir.[166] Bu nedenle “istediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum.”[167] iddiasında bulunmak kadar sathi bir tasavvur ola­maz. Çünkü insanoğlu iyilik yapma duygusuyla do­lu olduğu gibi, bunu, dilediğinde rahatlıkla sergile­yebilecek bir yapıdadır da. O selamet bir fıtrata sa­hiptir. Sonradan bozulmamış bu fıtratının sesine ku­lak vererek kolaylıkla yapacağı her işte huzur duya­caktır.

Esasen fıtrat insanın dini karekteridir. Bu, mües­ses İslâm anlamında değildir. Aksine dine yatkınlık demektir. Çünkü fıtrî iman ile mükteseb iman bir birinden ayrıdır.[168] Nitekim dünyada tamamen bir sağ­duyuya, vicdana sahip olmayan kimse yoktur. Her insanın içinde iyiliğin de kötülüğün de hissi vardır. Bir kişi ne kadar bozulmuş, dejenere olmuş olursa olsun, vicdanında muhakkak kötülük yapmamasını ve iyilikte bulunmasını isteyen bir dürtü vardır. Böyle birisinin iyilik ve kötülük ölçütü yanlış olabi­lir. Ama sağduyusu ona yaptıkları hususunda itiraz eder. Bu, insanın salt bir hayvan olmadığını göster­mektedir. Onun içinde ahlaki bir duygu, iyilik ve kötülük arasında tefrik yapabilme hissi vardır. Ken­dini yapmış olduğu iyilik ve kötülüklerden sorumlu sayar. Eğer başkasına bir kötülük yapsa, ancak vic­danını susturarak tatmin olur ve eğer başkası ona bir kötülük yapsa, o zaman kalbinde bunun cezalandı­rılması gerektiğine dair bir istek oluşur. Çünkü iş­lemiş olduğu iyi ya da kötü fiiller için muhakkak in­sanın bir ceza ya da bir mükâfat görmesi gerektiği hissi fıtrat gereğidir.

Kişi yapısına dercedilmiş mevhum günah ve kö­tülükten dolayı değil, kendi iradesi ile seçtiği zulüm ve cehaleti sebebi ile zalim ve cahil olmaktadır. Çün­kü Allah, ona sadece bilgi ve akıl vermekle kalma­yıp aynı zamanda doğru yolu, şükretme ve küfret­menin yollarını, bunlardan hangisini dilerse o yolu izlemesi için açık açık göstermiştir. Keza her insanın içinde Allah (c) tarafından verilen ve vicdan denilen bir şey vardır. Her hal ve konumda kötülük yaptığı zaman onu ikaz eder. İnsan aklı ve fıtratı, bir suçun cezasının ve iyi bir işin de mükâfatının olmasını ge­rekli görür.

İlham, ıstılah olarak Allah tarafından insanlara şuur dışında, zihinlerinde yerleştirilmiş olan şey manasındadır. İnsanın nefsine iyi ve kötüyü ilham et­menin iki anlamı vardır. Birincisi, yaratıcısı ona iyi ve kötü eğilimi yerleştirmiştir ve bu his herkeste mevcuttur. İkincisi, herkeste şuursuz olarak şu ta­savvurlar söz konusudur: Ahlak bakımından hangi şey iyi, hangi şey kötüdür ve iyi ahlak ve amel ile kötü ahlak ve amel birbirine eşit değildir, fücur çir­kin bir şeydir, takva ise iyi bir şeydir. Bu düşünceler insan için yabancı değildir. İnsanın fıtratı buna aşi­nadır. Yaratıcısı ona doğuştan iyi ve kötüyü temyiz etme yeteneği vermiştir. Başka bir ifade ile insanın bir de ahlakî varlığı söz konusudur. Bu bakımdan Allah ona hayır ve şerrin farkını; hayrın iyi, şerrin ise kötü bir şey olduğunu ilham olarak vermiştir, iş­te değişik şekillerde de olsa her devirde ve medeni­yetin her seviyesinde bu tasavvurun mevcut olması, bunun insanın fıtratında var olduğunun apaçık ispa­tıdır. Yaratıcısı onun içine, birbirine zıt olan iyilik ve kötülüğü iki eğilim olarak yerleştirmiştir. Aynı za­manda ilham yoluyla ikisi arasındaki fark da anla­tılmıştır.[169]

Bu bakımdan, İslâm fıtratın dinidir; doğuşundan itibaren insanı kötülüğe çeken dış etkenler olmazsa, insanın İslâm’dan uzaklaşması mümkün değildir;

ama dış etkenlerin İslâm’ın tersi yönde olduğu bir toplumda bu etkenleri kullananlar olur. Ancak her durumda da kişi temiz fıtratla[170] geldiği dünyada çev­renin dayatması ve kendi kesbi sonucu bilahere sa­hip olduğu cehalet ve zulüm özellikleri sebebiyle se­lim olan bu fıtratından uzaklaşabilmektedir. Bu uzaklaşma ise keyfiyet ve kemiyet olarak çok ileri bo­yutlarda olduğundan olacak ki ayette insanın bu du­rumu, söz konusu vasfı belirtecek uygun sıfat kipleri ile ortaya konmaktadır. Nitekim şirk de arızi bir du­rum olduğu halde sonradan insanların birçoğu buna bulaşmaktadır.[171] Ancak bu ekseriyet, onun fıtrî oldu­ğunu göstermez.[172]

 

2. b. Cehaletle İşlenen Günahlardan Tevbe

 

..Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehaletle işlenip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” [173]

…sizden kim, cehaletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse…” [174]

…sonra şüphesiz Rabbin cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır)…” [175]

Bu üç ayetin işaret ettiği ortak vurgu, cahillikle bir kötülük işleyen kimse, yaptığı kötülüğün hemen akabinde tevbe ederse, Allah’ın, onun tevbesini ka­bul edeceği ve onu affedeceğidir.

Müfessirlerin ortak görüşüne göre buradaki cahil­lik olarak tercüme edilen ‘cehalet’ kelimesi, ilmin zıddı anlamında değildir. Şayet ilmin zıddı olan ce­halet demeye gelse, bu durumda ayetlerde geçen ifade, bilmeden/bilmeyerek günah işleyen kimse’demek olur ki, o zaman bilmeyerek işlenen günah için tevbe etmeye hacet olmayacaktır. Çünkü bilmeyerek yani hataen işlenmiş kötülük, kasten yapılmamıştır. Kal­dı ki hataen işlenilen günahların cezası bu ümmet­ten zaten kaldırılmıştır.[176] Bu nedenle mutlak anlamda yakın veya uzak bir tevbeyi de gerektirmemektedir.

Buna göre buradaki cehaletten maksat, sefeh ve budalalıktır. Yasak olduğunu bilmekle beraber gü­nah işleyen sefih ve budala kimseler ‘cahil’ olarak isimlendirilmektedir. Çünkü onlar, asinin cezalana­cağı, itaat edenenin mükâfatlanacağı şeklindeki bil­gilerinin gereğince hareket etmek yerine hevalarınca davranmak suretiyle bu günahı işlemişlerdir.

Özetle kim Allah’a, günah işlemek suretiyle isyan ediyorsa bu kişi ister bilerek ister bilmeyerek söz konusu tavrıyla cehalet sergiliyor demektir. Bu nedenle Peygamber’in ashabı, Allah’a asi olunan her şeyin cehalet, Allah’a asi olan herkesin de cahil ol­duğu hususunda icma etmişlerdir.[177]

Esasen Kur’an’ın bilmemenin karşılığı olarak kul­landığı kavram ” (chl’den daha çok “biğayri ilm”[178] ya da genelde bizzat “ilim-bilme” nin olumsuz kalıbı “la yalemun-bilmiyorlar”[179] ifadesidir. Ancak bu böyle olmakla beraber cehaletin bir bakıma anlamdaşı olan sefihliğin ve heva heve­sin arka planında da yine biğayri ilm yani bilgisiz olmak vardır.[180] Bu nedenle kapsamında bilmemeyi de bulunduran cehalet kavramının kendisi anahtar terim olarak hilimsizlik demek ise de -ki böyledir bu, geniş anlam sahasında ve de arka planında bilgi­sizlikten arı olduğu anlamına gelmez. Kur’an’da ge­nellikle cehalet halinde bulunan tiplere aynı za­manda hilmin zıddı olarak değil, bilmenin karşıtı olan bilmemek vasfı da nispet edilmektedir. Bu de­mektir ki bunların zorbalık ve taşkınlıklarının ya­nında aynı zamanda vaki duruma dair bilgiye ulaş­ma çabası göstermemiş olmaları itibariyle veya va­ziyete dair bilgilerine rağmen gereğince davranmı­yor oluşları nedeniyle ayrıca bilgisizlikleri de söz konusudur. Ancak bu, -muhtemelen- cehalet kav­ramının anlam sahasının çok geri planında olmakla beraber sonuçta kişinin kendisinden kaynaklı olması hasebiyle eyleminin vasfını değiştirmeyecektir. Zira cehalet kavramı eksenli düşünüldüğünde öyle veya böyle bu tip kimseler yaşantı olarak hilmin karşıtı olan envai türlü desiseler sergilemektedirler. İşte ce­halet bağlamında önemli olan da budur. Çünkü ni­hayetinde bu, bir kusurdan kaynaklanıyor ise bu durum yine onun failine ait olduğundan ve söz ko­nusu nedenle mazur görülemeyeceğinden ötürü ko­numunu değiştirmemektedir.

Anahtar terim olarak cehlin ayrı, bilmemenin ise daha ayrı bir şey olduğunun en bariz işareti, Kur’-an’da annelerinizin karnından çıkarken ayetinde, insanoğlunun cahiller olarak değil, bir şey bilmez ola­rak nitelenme sidir. Yine aynı ayette insana kulak, göz ve kalp verildiği,[181] devamındaki ayetlerde de ve­rilen bu imkân ve vasıtalarla kişinin ibret almak su­retiyle bilgisizliğini giderme olanağına sahip olduğu vurgulanmaktadır.

Dahası, bilinmesi- yapılması emir kipiyle istenen hususlar vardır.[182] Artık bu olanaklara sahip fertler kendilerine verilen bu imkânlardan istifade yoluna giderek olgun bir kişilik ve yapı sağlayamamışlarsa, başka bir ifade ile sorumluluklarının gereğini ifa et­memişlerse bu durumda kuralsız ve düzensiz bir hayatın pratiklerini sergilemekten kaçınma gereği duyamayacaklardır ve böylece de cehalet sergilemek durumunda kalacaklardır. Başka bir ifade ile konuş­ma ile beraber düşünmeyi de öğrenen fert öğrendiği bu şeylerden sonra düşünmeden sadece konuşarak hayatını sürdürüyorsa pek tabi olarak sorumluluğu­nu omuzlarında taşımak sureti ile cehaletten uzak duramayacaktır.[183]

 

2. c. Peygamberlerin Cehaletten Nehyi

 

…Bir zamanlar Musa kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emre­der dedi. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Cahiller­den olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi” [184]

“..Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde sakın cahillerden olma? [185]

…O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” [186]

…Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyle­der ve cahillerden olurum dedi.[187] Allah’tan aldıkları vahyi, hiç tasarrufta bulun­maksızın ümmetlerine tebliğ etmekle görevli pey­gamberlerin, hangi anlamda olursa olsun, cahiller­den olması veya cahiller gibi davranması düşünüle­mez elbette.

Bu ayetlerde peygamberlerin, ya doğrudan kendi ifadeleri hikaye edilerek, ya da Allah’ın ‘cahillerden olma? şeklindeki direkt nehyi ile cehaletten uzak durmakla emrolunmalarının gerekçesi onları böylesi muhtemel durumlara karşı eğitmek olsa gerek. Zira problemlerinin halli için kendisine gelen ve doğruyu öğrenmek isteyen kimselerle alay etmek, iman et­memekte direnen kimselerin akıl almaz isteklerini yerine getirmeyi düşünerek onların hepsini hidayet üzere toplama çabası içinde olmak, hakkında bilgi sahibi olunmayan ve sebebi açıklanmayan hususlar­da soru sormak, nefsin arzularına uyarak, istenme­yen sonuçları doğuracak hareketlerde bulunmak gi­bi durumlara meydan vermek onlara vaziyet eden kişilere  yakışmayacak  tavırlardır.   Dahası  cehalet demeye gelen bu tür davranış şekillerinden aynı za­manda fertler de sakınsın diye peygamberlerin şah­sında dikkat çekilmektedir.

Birinci ayette ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ soru­suna ‘alay edenlerden olmaktan Allah’a sığınırım’ yerine ‘cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ şek­linde cevap verilmiştir. Burada alaydan- istihzadan istiaze yerine, alayın kaynağı olan cehaletten Allah’a sığmılmıştır. Böylece cehaletin salt bir bilgisizlik de­mek olmadığını, ilaveten yanlış bir pratik tavır ol­duğunu da anlamaktayız.

Gerek bu ayette, gerekse diğer üç ayette geçen cehalet kavramlarının hiç birisi, ilmin zıddı olan cehl manasında kullanılmamıştır. Zira insanlarla alay et­me, bütün insanların hidayette olmasını isteme, hak­kında bilgi sahibi olmadığı şeyleri Allah’tan sorma ve nefsin arzularına meyletme gibi hususların hiç bi­risinin ilmin zıddı olan cehl ile doğrudan bir ilişkisi yoktur. Burada geçen cehl kavramları hilmin zıddı olan cehalet anlamına gelmektedir.[188]

 

2. d. Cahil İnsan Tipi ve Özellikleri

 

Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çok­ları cehalet segiliyor.” [189]

..Ey Musa! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tan­rı yap!’ dediler. Musa, ‘Gerçekten siz cahil bir toplumsu­nuz’dedi.” [190]

…Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi cahillik yapan

bir topluluk olarak görüyorum.” [191]

siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacakmısınız? Doğrusu siz, cahil bir kavimsinizl” [192]“… De ki: Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsu­nuz?” [193]

“…Ben, ken­disi ile gönderildiğim şeyi (İslam’ı) size duyuruyorum. Fakat sizi cahil bir kavim olarak görüyorum’ dedi!’ [194]

Bilindiği üzere Kur’an hem faili hem de fiili ceha­letle nitelemiştir. Diğer bir ifade ile kimi zaman fert­leri ve kimi zaman da fert ve toplumların “amellerini cehalet[195] diye niteleyen Kur’an’ın kendilerinden ‘cahil kavim’ veya ‘cahiller’ diye bahsettiği bu insanların, yukarıdaki ayetlerde zikredilen taleplerine ve menfi davranışlarına bakıldığında, onların akıllarını kul­lanmadan, hislerinden hareketle peygamberlere kar­şı akıl almaz tekliflerde bulundukları ve onları son derece üzecek kötü fiiller irtikap ettikleri görülmek­tedir.

Oysa bilindiği gibi bir kavmin içinde ne kadar çok akleden varsa, yani toplumsal bir yönelim ve ka­tılımla akledenlerin artmasıyla, değil sadece sosyal hayatta isabetli tutumların sergileneceği, bunun ya­nında, göklerde ve yerdeki cisimlerin ve fiziksel kuvvetlerin etkin bir şekilde kullanılabilmesi de sağ­lanmış olacaktır.

Buna göre bütün bu söyleyip yaptıkları, ilimden, bilgiden yoksun olduklarından değil, aklı geri plana atıp, tamamen hisleriyle ve arzularıyla davranmala­rından ileri gelmektedir. Burada geçen cehalet kav­ramları da yine hilm ve akim zıddı olan cehl mana­sında kullanılmıştır. Şöyle ki:

Cahillerin, yukarıdaki altı ayette peygamberlere yaptıkları teklifleri şöyle sıralayabiliriz: Gökten me­lek indirilmesi, ölülerin kendileriyle konuşması, herşeyin toplanıp karşılarına getirilmesi, İsrail Oğulları’nın Musa’dan kendilerine, diğer kavimlerin tanrı­ları gibi tanrı yapması, Nuh’un kavminin, ondan kendisine inananları etrafından kovması, Lut kavminin kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşma­ları, müşriklerin Peygamber’den putlarına ibadet etmesi ve Ad kavminin de Hud’dan onlara va’dettiği azabı bir an önce getirmesini istemeleri.

Buraya kadar sıraladığımız hususlara bakıldığın­da bunlardan hiç birisinin bilgisizlikten kaynaklan­dığı söylenemez. Sözgelimi bir peygamberden kendi putlarına ibadet etmesini istemenin bilgisizlikle hiç­bir alakası olamaz. Çünkü o teklifi yapanların hepsi, peygamberin, onları taptıkları batıl ilahları bırakıp her şeyi yaratan Allah’a inanmaya ve O’nun emirle­rini yerine getirmeye davet ettiğini kesin olarak bil­mektedir. Demek ki onlar Peygamber’e bu teklifi yalnızca sefihliklerinden yapmışlardır. Diğer pey­gamberlere yapılan teklifler de aynı şekilde, onların akıllarıyla değil nefislerinde besledikleri gurur ve kibirle yapılmış tekliflerdir. Cahil kavimlerin veya cahillerin özellikleri bağlamında yukarıda sayılan­lardan Nuh kavminin kendisine inananları yanın­dan kovmasını istemeleri, ne bilgisizlik, ne akılsızlık ve ne de başka bir şeyle izah edilebilir. Çünkü kendi tebliğ ettiği dine insanların inanmaları için her yolu deneyen, her zorluğa göğüs geren ve sonunda kü­çük bir azınlığa davasını kabul ettiren bir peygam­berden, kendisine inananları etrafından kovmasını isteyerek, ancak o zaman ona inanabileceklerini söy­lemeyi, müfessirlerin izah ettikleri gibi sefihlik, ap­tallık ve beyinsizlik dışında, hiçbir şeyle izah etmek mümkün değildir. İşte insan, cehle yenik düştü mü onun artık ne aklı, ne de fikri hiçbir şekilde kendisini doğruya ulaştıramaz. Çünkü o, salt hisleriyle ha­reket etmektedir.

Cahiller yaptıklarını bir ilme dayandırarak, bile­rek yapmaktadırlar. Şeytan, Firavun, Nemrud, İslâm açısından birer cahildir. Fakat bu demek değildir ki bunlar bilgisiz kişilerdir. Aksine bunlar bilgili ve kültürlü şahıslardır. Bunların cehaleti Allah’ın vah­yini engelleyip insanları kendilerine kul yapmaya çalışmalarındandır. Zanna ve kuruntuya uyanların davranışlarında ilimden hiçbir şey olmadığı gibi tam tersine onlar yaptıklarını bilerek yapmaktadırlar. Yani insanları yoldan çıkarmak, Allah’a isyan et­tirmek ve kendilerine kul ve köle yapmak için yap­tıkları davranışların farkındadırlar. Zira bunlar güç ve otoritelerinin elden  gitmemesi  için yaptıkları davranışlarım kendilerindeki ilimle yapmaktadırlar. Keza zan ve kuruntuya uyanların davranışlarında bu zan ve kuruntularında ilimden hiçbir şey olma­dığı gibi, onlar bu yaptıklarını bilerek yapmaktadır­lar. Yani ne yaptıklarının farkındadırlar. İşte cahiliyenin temel vasıflarından biri ilimden kaynaklan­maması ve doğrudan doğruya nevalarına uyan kişi­lerin bilinçli olarak salt kuruntularına (emaniy) da­yanmasıdır.

Sonuç olarak cehl ya da cehalet, toplumumuzda genellikle ‘ümmi’ karşılığında anlaşılmıştır. Ancak, ‘cahil’in okuma-yazma bilmeyen ya da mevki ma­kam sahibi olmayan kişi olmadığı,[196] İslamî muhtevayi kavrayan insanlar için daha bir kesinlik kazan­maktadır.[197]

 

2. e. Cahillerden Yüz Çevirme Şekilleri

 

 Sen affı(kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çe­vir.” [198]

…Siz, cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşlerine yap­tıklarınızı, biliyor musunuz?” [199]

“… yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığında ‘Selam!’ derler” [200]

“^ – …Biz, kendini bilmezleri (cahilleri arkadaş edinmek) istemeyiz “derler. [201]

Burada ele alınan ayetlerde Allah, kendisine gö­nülden bağlanan mü’minlere, düşünerek hareket etmeyen ve bu nedenle sadece hislerini ve arzularını tatmine çalışan tipteki insanlarla muhatap olmaksı­zın, onların olumsuz davranışlarından uzak kalma­nın öz olarak nasıl mümkün olabileceğini bildirmek­tedir. Çünkü cahiller hilm ve akıllarıyla değil, ta­mamen cehl ve tekebbürleriyle mü’minleri hafife almakta, adeta onlara tepeden bakmaktadırlar. Bi­rinci bölümde görüldüğü gibi, hilm vakara, vakar da islam’a ulaşırken; cehl istikbara, kibirlilik de küfre varmaktadır. Karşısındaki Rahman’ın kullarına ka­balıkla yaklaşan cahillerle, tartışma zemini bulmak mümkün olmadığı için, onlardan en güzel şekilde yüz çevirmek gerekmektedir.

Yusuf’un, kendisini kuyuya atarak öldürmek is­teyen kardeşlerine, aradan uzun yıllar geçtikten son­ra gösterdiği naziklik, onları incitmeden “Siz  Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?” diyerek olanları hatırlatması, cahillikle halimlik arasındaki farkı ve cahillerle girişilecek tartışmanın boyutlarını göstermesi bakımından çok ibret vericidir. Nitekim aynı surede şöyle denmektedir: “Andolsun Yusuf ve kardeşlerin(in kıssaların)da, soranlar için ibretler vardır.” [202]

Son iki ayette mü’minlere, cahiller tarafından sa­taşma vaki olduğunda dahi onlara misliyle mukabe­le etmeyip, sadece ‘Selam!’ diyerek geçmeleri ve ‘Si­zinle bizim aramızda ne hayır, ne şer herhangi bir şey yok’ şeklinde onların yaptıklarını görmezlikten gelmeleri tavsiye edilmiştir. Çünkü mü’minler, ca­hillerle tartışmaya girmekle tartışmayı baştan kay­betmek durumunda kalacaklardır. Sebebi ise, mü’minlerdeki hilm ve vakar onlarla tartışmaya müsait değildir. Cehalet ateşiyle kaynayan, hislerine ve gu­ruruna esir olmuş bir insanı durduracak, onu dü­şünmeye sevkedecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Çünkü o kendi benliğinden ve gururundan başka hiçbir şeyi kendisini frenleyici bir güç olarak kabul etmez. Öyle bir tiple halim ve vakur bir insanın aynı dereceye düşmesi istenmediği için mü’minlere, ”Bi­zim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz kendini bilmez (cahilleri arkadaş edinmek) istemeyiz” demeleri emredilmiştir.

Ayrıca cehaletin daha çok bilmemek anlamını ifade eden aşağıdaki iki ayete -ileriki bölümlerde bil­memek kavramı üzerinde ayrıca durulacağı için- bu­rada sadece işaret etmekle yetineceğiz.

Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa cahilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz[203]

Utan­malarından dolayı, cahil, onların zengin olduklarını sa­nır. Sen onları simalarından tanırsın.” [204]

 

3. Kur’an’da Cehalet Kelimesinin Kalıp Olarak Kullanılışı

 

Burada Kur’an’da geçen cehalet ile ilgili ayetleri kullanıldıkları kalıp itibarı ile dört ayrı bölümde in­celeyeceğiz. Bunlar, mastar olarak kullanıldığı ayet­ler, fiil halinde kullanıldığı ayetler, sıfat olarak kul­lanıldığı ayetler ve cehaletin yaşanan formu olarak cahiliye şeklinde kullanılan ayetlerdir.

Mastar, bir gerçekliğin soyut halidir. Söz konusu gerçekliğin ne demeye geldiği ve ayrıca bunun ge­rek fiil ve gerekse özellik-sıfat olarak biri veya birile­rine nispet edilmesi durumunda bundan ne anlaşıl­ması gerektiği, ancak bu soyut halinin iyice anlaşıl­mış olmasıyla mümkündür. Kur’an bağlamında kav­ram, daha çok mastar hali ile içinde bulunduğu ayet ortamında anlaşılacak, bunun siyak ve sibakı nazarı dikkate alınarak arka planı da değerlendirilmek su­retiyle bir kanaate sahip olunabilecektir. Bu nedenle biz de ilgili yerde öncelikle ayette geçen bu anahtar terimin çerçevesini belirleyerek akabinde ayet olarak tabiî ortamını da dikkate almak suretiyle kavramın kastını tespit etmeye çalışacağız.

Çünkü kelimeler, bir bakıma, sevk edildikleri ifa­de bütünlüğü içinde gerçek anlamını bulurlar. Yoksa kendi ön kabullerimizi Kur’an diye kabul etmek-ettirmek gibi bir yanlışa düşeriz.  Evet kendimizi Kur’an’ı, hakim değil mahkum, kendisiyle istidlal edilen değil, kendisi ispatlanmaya çalışılan düşünce­ler haline getirme yanlışına düşmekten kurtaramamış olacağız. Oysa her halükarda şu veya bu konu­da öncelikle Kur’an’ın vermek istediğinin ne oldu­ğuna bakılması lazımdır. Zira Kur’an’ın anlaşılma­sında izlenecek sahih metotları bilmek ve Kur’an’ı parça parça değil, bir bütün olarak yorumlamak ge­rekmektedir.[205]

İşte biz de bu espiriyi dikkate alarak cehl kavra­mının mastar halindeki kullanımını içeren ayetleri tahlil ettikten ve buralarda bu kavramın ne demeye geldiğini tespit etmeye çalıştıktan sonra bu çerçeve­de fiil olarak bunun birilerine nispeti üzerinde dur­duk.

Bir kavramın birilerine nispet edilmesi, söz konu­su kişilerin bu kavramı-eylemi sürekli bir şekilde iş­ledikleri, bu durumun kendilerinde bir yaşantı hali­ne geldiği anlamına gelmez. Aksine o kavramın içe­riğini veya sadece bir parçasını belki de yalnızca o esnada işliyorlar demeye gelebilir. Esasen söz konu­su davranışı muhtemelen değişik zamanlarda da gerçekleştiriyor olsalar bile, bu durum, o esnada oluşan pratik vaziyetlerinden ötürü, söz konusu dav­ranışın sıfat durumundaki kipini bu kişilere, belirti­len davranışı çevreleyen tabii ortam dikkate alınma­dan fevri olarak nispet etmeyi gerektirmez. Meğerki bu durum kendilerinde bir karakter haline gelmiş olsun ve bu nedenle söz konusu durum kendilerine o fiilin fail kipi olarak nispet edilebiliyor olsun.

Çünkü herhangi iyi veya kötü bir eylemi bütün zamanlarda, insan olmak hasebiyle herkes işleyebi­lir. Esasen bu doğaldır da. Nitekim bu yüzden ola­cak ki fert, küfür-şirk gibi kebairlerin sergilenmesi de dahil işlediği-işleyeceği günahlara karşı duyarlı olmaya ve bu vesileyle tevbeye davet edilmektedir. Bu ise bunların her an için işlenmesinin olası oldu­ğunun ifadesidir. Değilse bir kez iman ettik demekle böylesi hallere düşmekten kurtulunabilecek olsaydı dinin bu konuya dair hükümleri boşlukta kalırdı. Elbette bunun çeşitli sebepleri vardır. Ne var ki biz burada bu sebepler üzerinde durmayacağız.

Bilindiği üzere günah kavramında da durum bu­nun gibidir. Bir şahsın hayatında çeşitli günahlara düşmesi, bunları farklı zamanlarda işlemesi ve aka­binde tevbe etmiş olarak terk etmiş olması bu şahsı günahkâr biri olarak telakki etmeyi gerektirmez. Meğerki bu günahlar onu kuşatmış olsun. Mamafih söz konusu günahın Allah (c) tarafından itikadı gü­nah bağlamında değerlendirilmesiyle şirk veya kü­für diye nitelenmesi hariçtir. Esasen bu duruma bile kasıt, süreklilik ve yanlışa doğru diye itikat etmeksi­zin düşülmüş ise yine de bu, onun sıfat olarak nispe­tini gerektirmez. Değilse bu durumda fert böylesi bir konumdan illaki tevbe etmek suretiyle kurtulabi­lecektir. Çünkü Kur’an, bu tür kişilerin işlediği ey­lemin sıfatıyla muttasıf olmaya müstehak duruma gelmiş olduklarını kabul etmekte ve ona göre değer­lendirmektedir.

Elbette düşüncesine muhalif bir takım şeyler yap­ması kişiyi, bu düşüncesinden tard etmez. Lakin bunun bu kişide zamanla bir yaşantı haline gelmesi de gözardı edilemez. Buna göre daha önce anlatmış olduğumuz anlamda günah kavramındaki durum, cehalet kavramında da vakidir. Fertler düşünce ola­rak olumlu bir noktada olsalar bile kimi zaman ka­balık ve zorbalık edebilir, etmiş olabilirler. Hatta bunun farkında dahi olmayabilirler. Bunun da öte­sinde davranışının o anlama geldiğini dahi eyle­minden sonra öğrenebilirler. Bütün bu durumlar söz konusu eylemi cehalet olmaktan çıkarmadığı gibi böylesi bir duruma düşmüş fertlerin bu eylemin sı­fat kipi ile nitelenmelerini de gerektirmez. Nitekim Ebu Zerr’in (r) hadisesinde de durum bundan ibaret­tir. O da dini henüz öğrenme sürecindeki halis bir mü’min olarak galeyana gelmekte ve belki de yakın geçmişinin de etkisiyle bir yanlış yapmakta ve fail olarak kendisi değil, bunun yerine yaptığı yanlışı cahiliye diye nitelenmektedir. Hem de o, “Bu saatim zamanında, bu büyük yaşımda, bende hala cahillik mi var?”[206] dediği halde. Esasen bu tavır imanî bir ol­gu değil, ahlakî anlamda bir cahiliyedir. Nitekim bu manada İslâm’da, kalıntısı şeklinde olmak üzere cahiliye bulunabilir denilmiştir.[207]

Burada önemli olan bu durumun bir özelliğe- va­sıf haline dönüşüp dönüşmediğidir. Şayet böylesi bir cehalet izhar edilmiş ve akabinde nasuh bir tevbe[208] cereyan etmemişse, bunun yerine aynı veya ben­zer eylemler artan bir tonla tekerrür ederek kişide bir haslet haline gelmiş ise bu durumun fıkhı elbette ki ayrı olacaktır. Zira vasıf, bir istikrar ve devamlılık anlamı içerir; oysa fiilde böyle bir durum yoktur. Ni­tekim söz konusu Sahabi’nin (r) hatasından haber­dar olmasını, pişmanlığı-tevbesi takip etmiştir.

Buna göre fertler cehaleti bir yaşam tarzı olarak bütün hayatlarım kuşatacak şekilde prensip edinmiş ve bu, kendilerinde bir mantığa dönüşmüş ise bu safhada artık onların cahillik sıfatı ile nitelenmeleri­ne bir engel kalmamaktadır. Velev ki bu fertler ken­dilerine farklı bir gözle bakıp kendilerini değişik bir sıfatla niteleseler bile. Çünkü belirtilen haliyle bu fertler durumlarındaki değişikliğe binaen bir deği­şim geçirmiş olmaktadırlar.

Biz de bu halin bir göstergesi olarak cehaletin ca­hil kipiyle kullanıldığı ayetleri fiil şeklindeki kulla­nımlarından sonraya almayı uygun gördük. En son­da ise bütün bu anlatılanların bir anlamda yaşanan toplumsal hali demeye gelen cahiliye şeklinde kul­lanıldığı ayetleri verdik. Ta ki böylece bir sıra takip etme imkânı elde etmiş olalım.

Toplam yirmi dört ayette geçen cehalet kelime­sinden beş tanesi mastar olarak biri “cehul”, diğer dördü ” cehalet”[209] şeklinde nekre (belirsiz)olarak gelmiştir. Bunlardan ikisi Mekke’de,[210] diğerle­ri Medine’de nazil olmuştur.

Dört ayette muhatap olarak siz “techelun”, birinde ğaib olarak onlar “yechelun” şeklinde toplam beş ayette fiil olarak geçmektedir. Ve bu ayetlerin tümü de Mekke’de nazil olmuştur.[211]

Yine bunlardan on tanesi ismi fail kalıbında yani işleyen olarak gelmiştir. Bunlardan biri tekil kalıp “el-Cahil”[212] olarak marife şeklinde ve bulun­duğu cümlede fail olarak Medine’de inmiştir. Üç ta­nesi çoğul olarak ve bunlardan biri belirsiz bir şekil­de “cahilun” ve cümlede biri fail, birisi münada ve ikisi de marife şeklinde “el-cahilun”[213] gelmiştir. Bunların üçü de Mekke’de nazil olmuştur. Altı tanesi de yine marife ve fakat meful olarak gel­miştir “el-cahilin”.[214] Yine bunlardan dördü Mekke’de,[215] ikisi Medine’de[216] nazil olmuştur.

Son dört tanesi de nispet tarzında ve terkip şek­linde, marife olarak gelmiştir. Bunların dördü de Medine’de nazil olmuştur.[217]

 

3. a. Mastar Olarak Kullanıldığı Ayetler

 

Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehaîeten kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder.” [218]

Medine döneminde inmiş olan bu ayette geçen cehalet lafzı nekre (belirsiz) olduğundan her tür ce­haleti içine almaya müsaittir. Ayetin içinde bulun­duğu ortamda İslâm cemaatine hitap edilmekte, bu cemaat içerisinde olabilecek bir takım yanlışlıklar­dan yana uyarıldıktan sonra anlaşıldığı kadarıyla içinde küfür ve dalaleti de barındıracak şekilde ceha­letle işlenen kötülükten dolayı ancak tez elden tevbe edenlerin tevbesinin kabul edilebilecek olduğu vur­gulanmaktadır. Daha sonra yine İslâm toplumunu oluşturan bu fertlerin cahiliye dönemlerinde işle­mekte oldukları bir kısım eylemlerinden yana sakındırıldıkları görülmektedir.

“Burada sözü geçen ‘bilmemek’ten kasıt, ilmin zıddı olan bilgisizlik değildir. Burada sözü geçen ‘bügisizlik-cehalet’ yani akim zıddı olan durumdur. ‘Buradaki bilgisizlikten maksat, geçici lezzetlerin ka­lıcı zevklere tercih edilmesidir’ de denildiği gibi, ‘kendisinin günah işlediğini bilmemesi değil, maksat kendisine uygulanacak cezanın hakikatini bilmemesidir’ de denilmiştir.”[219]

Alusi’nin (v.1270/1854) izahı, ‘buradaki cehalet­ten murat, ilim yokluğu değil, akla aykırı bir işin yapılmasıyla ortaya çıkan sefeh ve cehldir. Zira bil­meyen kimsenin tevbeye ihtiyacı yoktur’ şeklinde­dir.[220]

Esasen cehalet ile amel, bazen şehvetin galebe­sinden olur. Kişi daha sonra tevbe edeceğini ve salih olacağını düşünür ve böylece şehvetine uyar. Bazen mağfiret ümidinden, rahmeti ümit etmekten kay­naklanan bir gevşemeden, kaynaklanabilir. Bazen de bu, işlenen kötülük üzerine terettüp eden ukubetin cehaleti şeklinde olabilmektedir.

Şüphesiz ki ayette geçen ‘cehalet’ lafzından kasıt, işlenen amelin günah olduğunu bilmemek anlamı değildir. Çünkü günah olduğunu bilmeden günah bir amel işlemek, tevbeyi gerektirmez. Kaldı ki Allah (c), işlediği amelin günah olduğunu bilmeyen kişiye ceza vermez. Şu halde ayetteki cehaletle günah işle­mek; şehvetin ve kızgınlığın akla hakim olduğu za­man işlenen suçun sonucunu düşünmeden günah iş­lemek demektir.

Ayetin ‘cehaletle kötülük işleyip’ kısmındaki ca­hillikten kastın, ‘günah olduğunu bilmeme’ olmadı­ğını şu ayet de desteklemektedir: ” ,…Eğer Sen bunların tuzakla­rını benden döndürmezsen (belki) onlara meyleder, cahil­lerden olurum.” [221] Her iki ayetteki ca­hillerden sözü aynı manadadır. Yani ‘eylemi, günah olduğunu bilerek bir takım sebeplerden dolayı işle­mek’ anlamındadır.[222]

Sizden kim cehaleten bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, şüphesiz Allah yarlığayıcıdır ve esirgeyicidir[223]

“Bu ayette cehalet; hata ve galat manasına değil­dir. Zira hata; tevbeye muhtaç olmaz, belki cehalet; bilerek işlenen günahtır. Zira günahı işleyen kimse o günahı sebebiyle fevt ettiği sevabı ve müstehak ola­cağı azabın miktarını bilmediğinden cehalet denildi­ği gibi şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle azıcık bir lezzeti hayr-ı kesir olan derecat-ı ahirete tercih etti­ğinden cehalet denilmiştir. Çünkü kalili kesire ter­cihle bir takım mazarrat ve mefasidi icab eden masiyeti irtikab etmek; süfeha ve cühela şanı olduğu cihetle, masiyeti ihtiyar edenlere velev alim olsa da­hi, cahil demek seza ve layık olduğuna işaret olun­muştur.”[224]

Ayetin bu ifadesi, küfürden tevbe etmeyi içine almaz. Çünkü bu iman edenlere yönelik bir hitaptır. Bu nedenle tevbenin, müslüman kimsenin günahla­rından ötürü yapacağı tevbe olduğu açıktır. Ayette­ki, ‘cehalet’ kaydı ile ‘hataen ve yanlışlıkla’ manası kastedilmemiştir. Çünkü hata ve yanlışlık için tev­beye gerek yoktur. Aksine bu ifadeden murat, arzu ve hevesler yüzünden işlenen günahlardır. Binaena­leyh bu ayetle kastedilen, müslüman bir kimsenin günah olduğunu bile bile bir günaha yeltenip, onu işlemesi, sonra da bundan gerçek manada tevbe et­mesi ve Allah’ın (c) onun tevbesini kabul etmesinin açıklanmasıdır.[225]

Buna göre ayetin anlamı, “Ey inananlar! Sizden her kim, din ve ahlaka aykırı kötü bir iş işler, bu fiili işlerken de şiddetli öfke veya isyan ettirici bir şehvet gibi kendisini kötülüğe yönelten-bir ortam içinde bulunur, sonra da tevbe edip Allah’a yönelirse”[226] de­mektir. Yani, buradaki cehaletten kasıt hikmete mu­kabil olan sefahet ve hafifliktir.

 Sonra, şüphesiz Rabbin, cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonrada bunun ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” [227]

Ayetin ifade ettiği mana çerçevesinde burada geçmekte olan cehalet kişinin aklını kullanmaması ve bu nedenle de zulme yeltenmesidir. Bunun se­beplerinden biri belki de bilgisizlik olabilir. Ancak temel nedeni, böylesi fertlerin tiynetlerinin bozul­muş olmasıdır. Çünkü bilgi sahibi olmak her zaman için doğru olmaya yöneltici olamamaktadır. Nitekim sosyal hayatta cehalet örnekleri sadece bilgisizlerden sadır olmamaktadır.

Cehalet, akıldan ve ilimden tecerrüd etmek ma­nasınadır ve hariçteki vukuat da bu manayı te’yid eder. Çünkü fenalığı işleyenlerin yüzde doksan beşi cinnet-i muvakkata halinde işler ve sonra aklı başına gelir, nedamet eder. Fakat ne çare ki kötülüğü işle­miş bulunur.[228]

Bicehaletin/cehaletten dolayı” ifadesinde, küfrün doğru olduğunu varsayarak kötülük oldu­ğunu bilmeden işlediklerine veya günah işleyenle­rin, gençlik ve toyluktan, şehvetin galebe çalmasın­dan dolayı akıbetleri hakkında çok az düşündükle­rine dair bir işaret vardır. Şöyle ki bunlar kötülüğü, şehvetlerinin galebe çalmasından dolayı akibetini dikkate almadan işlemişlerdir. Ancak bununla niyet­leri, Mevlaya isyan etmek değil, heva lezzetini tat­min etmektir.[229]

Sonuç olarak buradaki cehalet kelimesi İbni Atiyye’nin (v.546) de dediği[230] gibi ilmin zıddı değil, tavır değiştirmek ve dikkafalık yapmak anlamındadır. Zemahşeri (v.538/1143) ise: Allah’a ve işleyecekleri kötülüğün akıbetine arif olmadan (bilmeden) ya da kendilerine şehvetin galebe çalmasından ötürü akı­betini düşünmeden kötülük işlediler anlamındadır, demektedir.[231] Evet bu tür ayetlerde geçen ‘cehaletten dolayı kötülük işlemek’ kavramının Kur’an’daki ger­çek karşılığı bu son anlamdır; kendilerine şehvetin galebe çalmasından ötürü akıbetini düşünmeden hatta belki önemsemeden kötülük işlemek. Değilse, bu ‘bilmeden-farkında olmadan’ işlenen bir su’dan-suçtan” söz etmek olacaktır ki böyle bir kötü­lükten bahsedilemeyeceği açıktır. Zira bunun hem mantıken ve hukuken doğru olmaması ve hem de İslâm’ın bu tür yanlışlıklan görmezden geleceğini deklare etmiş olması söz konusudur.

” Onu (emaneti) in­san yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi). Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.” [232]

Anlaşılıyor ki insanoğlu, varlığı nedeniyle emane­tin sunulduğu akıl ve idrak vasıtasıyla cehalet ve onun pratikteki yansımasının ifadesi demek olan zu­lümden kurtulabilecektir. Elbette aklın da kendi sa­hasında çalışabilmesi için bir altyapıya ihtiyacı var­dır. Onun geri planının bilgi, tecrübe, beceri vs. ile donatılması lazımdır ki zulüm ve cehaletten kutrulunabilinsin.

Esasen daha önce belirttiğimiz gibi bilgili insan, zulüm ve cehalet sergilemez demek mümkün değil­dir. Bunun sergileniyor oluşunun altında belki de bilgi ve irfan yoksunluğu önemli bir etkendir. Bu an­lamda insanın fıtratına derc edilmiş olan doğruluk ve bunun yanında kötülükten sakınma nosyunu za­manla çeşitli şekil ve sebeplerle yerini zulüm ve ce­halete terkedebilmiştir. Bu durum kimi zaman far­kında bile olunmadan kendisini izhar edebilmekte­dir. Diğer bir açıdan, insan, yaptığının akibetinin vehametini çok cehlediyor. İşin özünde ise onun zalum ve cehul oluşu kendisine şehevî ve gadabî kuvvetlerin galebe çalmasındandır. İşte aklın bir özelliği de bu iki unsuru gözeten ve kontrol eden bir husus olmasıdır.[233]

Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa cahilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz!’ [234]

İman edenlere bir takım nasihatlerin yapıldığı bir ortamda gelmiş olan ayetteki cehalet sebebi nüzu­lünden de rahatlıkla anlaşıldığı gibi bilmeme[235] anla­mındadır. Çünkü ayet, eğer tahkik etmeksizin hare­ket edilirse, cehalet-bilgisizlik ile veya temelsiz bir bilgi üzere hareket edilmiş olunması ve bunun zemmedilmesi ile bunun yanında cehalet üzere hareket etmenin akibetinin devamlı bir nedamet olacağını beyan etmektedir.

Her ne kadar cehaletin bilgisizlikten çok hilimsizlik anlamını ifade ettiğini ve bu kavramın, esas an­lamı değilse bile içeriğinde bilgisizliği barındırdığı­nı, ancak bununla beraber hilimsizlik anlamının da­ha belirgin olduğunu vurgulamaya çalışıyorsak dahi yine de ikinci plandaki bu bilgisizlik anlamında kul­lanıldığının örnekleri de vardır. İşte bu ayette geçen cehalet, bu tip kullanımlardan biridir.[236]

 

3. b. Fiil Olarak Kullanıldığı Ayetler

 

Allahı’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fa­kat çokları cahillik ediyor.” [237]

Ayetin kastı ya Mekke müşrikleridir; ya da onla­rın bu  isteklerine  sıcak  bakan  müminlerden  bir grup.[238] Kavram kendi geniş anlam yelpazesinde her iki duruma da müsaittir. Şayet müşrikler kastedilmişse bu onların kabalık ve küstahlıklarının bir ifa­desi demeye gelir. Ki “mutlak cehalet bütün kâfirlere şamildir.”[239] ilkesi somutlaşmış olur. Yok, eğer mü­minler kastedilmişse bu durumda bilmemek anla­mını ifade etmesi daha açık gibidir. Esasen bu son durum dahi kelimenin anlamlan içersindeki diğer anlamlardan çok da bağımsız bir şekil arz etmez. Çünkü tarz ve ton olarak farklı ise de bilmemenin sonucu  ve  tezahürü  oraya  mütemayildir.  Dahası müşriklerin tavrının bir rengi de bilmemek olabilir. Kavramın anlam çerçevesi içindeki bölümlerin birbi­riyle ciddi bir bağıntısı vardır. Kaldı ki bu kavram burada fiil olarak kullanılmıştır. Doğru yanlış her tür fiili herkes işleyebilir. Önemli olan bunun deva­mını getiriyor olup olmamaktır. Müslüman kişinin tavrı, böylesi bir uyarıyı aldıktan sonra bilen olarak halim olmaya çalışmaktır.

” …onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap! dediler. Musa, ‘Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz.’ dedi.”[240]

Fakat ben sizi, cahilce davranan bir topluluk olarak görüyorum.”[241]

…siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşa­cak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz^ [242]

Meraği (v.1364/1945) bu son ayeti, ayette geçen cehaleti akılsızlık ve ahmaklık ile açıkladıktan sonra konu itibariyle benzeri olan Şuara 26/165-166 ayeti­ne atıfta bulunarak izah etmektedir.[243] Bu, Kur’an’ın kendi kendisini tefsir etmesi bağlamında yerinde bir izahtır.

“Cehalet kelimesi burada, ahmaklık ve budalalık anlamında kullanılmıştır.[244] Zemahşeri (v.538/1143) ve Razi’nin (v.606/1209) de belirttiği gibi Lut (a) bu­nu, hemen bir önceki ayette göre göre/ farkında ola­rak (basiret) yaptıklarını belirtmiştir. Bu ise bunun fıtrat mantığını bilmeyen kimseler olarak her şeyden habersiz ve akibeti bilmezler olarak değil, aksine sırf kendi heva heveslerine uyarak nobran oldukları için yaptıklarım göstermektedir.

Bu ayette geçen “cahil kelimesi ile ilk anlaşılan şeyin, arzularının esiri olup onlar yüzünden her aşırılığa düçar olan, üstelik ‘göz göre göre’ yani eylemi gereği tiksindirici bir günah işlemekte olduğunun tamamen bilincinde olarak, gafil olmayarak böyle olan insan olduğudur. Elimizdeki konu açısından bu örnek, özel bir öneme sahiptir. Çünkü ‘hilm’ kaide­sini bilerek gözardı etme eylemini içeren ‘cahil’in, esas olarak ‘bilgisizlik-cehâlet’le hiç bir ilgisi bulun­mamaktadır.”[245]

Ben, kendisi ile gönderildiğim şeyi (İslam’ı) size duyuruyorum. ‘Fakat sizi cahil bir kavim olarak görüyorum’ dedi.” [246]İşte Kur’an’ın içinde cehalet kelimesinin geçtiği bu ayetlerinden, söz konusu kavramın bilgisizlik değil de şehevî duygulara düşkünlük, zorbalık ve anlayışsızlık demeğe geldiği hususu en bariz bir şe­kilde anlaşılmaktadır.[247]

 

3. c. Sıfat Olarak Kullanıldığı Ayetler

 

Bir zamanlar Musa kavmine ‘Allah bir sığır kesmenizi emre­der’ dedi. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. Cahiller­den olmaktan Allah’a sığınırım, dedi[248]

Kur’an onların bu tutumlarına kalplerinin katı­laşması nitelemesini yapmaktadır. Bu durum, sergi­ledikleri sürekli cehaletin esas kaynağıdır. Yahut sergileyegeldikleri sürekli cehaletleri sonucu bu du­rum oluşmuştu. Çünkü onlara göre tutumlarına ya­kışan karşı tavır budur. Aksine, belirtilen durum (cehalet) O’nun (a) yerine kendilerinde bir sıfat hali­ne dönüşmüş ve artık Musa (a) bu sıfatı onlara nis­pet etmekte bir mahzur görmemiştir.

Şihab (v.1069/1659) ve Alusi (v.1270/1854), Rağıb’ın (v.503/1109) da belirttiği gibi cehlin ilmin zıddı, bir şeye olduğundan farklı itikad etmek ve bir şeyi olması gerekenden farklı -hakkındaki itikadı is­ter doğru ister yanlış olsun- yapmak anlamına gel­diğini bildirmekte ve buradaki cehlin de sıralanan ikinci anlamda olduğunu belirtmektedirler.[249]

Burada geçen ‘cahillik’ beyinsizlik ile aynı anlam­dadır. Çünkü bu gibi durumlarda alay etmek cahil­lik ve beyinsizliktir.[250]

Allah Teala’dan kendilerine haber veren Peygamber’e ‘bizimle alay mı ediyorsun’ şeklindeki sözle­rinde de onlar cahillik etmişlerdir. Nitekim “bazı dilcilerden, cahilliğin hilmin (ağırbaşlılığın) zıddı olduğu rivayet edilmiştir.”[251]

 Yeryüzünde dolaşıp kazanmaya imkân bulamayan, duru­munu bilmeyen kimselere karşı gösterdikleri tokluktan do­layı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir,” [252]

Burada cehalet, herhangi bir durumdan haberdar olmayan kişi anlamında kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de içindeki belirtilen kavram ile ilmin zıddı ol­maya en yakın ayet budur. Nitekim tefsirlerde, bu­na, cehile bihi”  maddesi doğrultusunda el-cahilu bihim, el-cahilu bihalihim ve bi hakikati halihim” şeklinde açıklık getirilmiştir.[253] Öte taraftan el-İsfehani cehalet kavramının genelde kınanma tarzında geldiğini söy­ledikten sonra bazen de kınamaya konu olmadan zikredildiğini bunun örneğinin ise bu ayet olduğunu ifade etmektedir. Nitekim buradaki cahilden murat, o fakirlerin hallerini bilmeyen, idrak edemeyendir. Yoksa kınanmış olan cehaletle eziyetlenmiş kimse kastedilmiyor.[254]  Burada  Rabbimiz  aslında  tecrübe ederek, haber alarak bilmenin zıddı olan cehli murat etmiştir, ” Huve yechelu zalike” denilir ki  la yarifuhu- onu bilmiyor” demektir.[255]

Al­lah dileseydi elbette onları hidayet üzerine toplayıp bir­leştirirdi, o halde sakın cahillerden olma! [256]

Buradaki cehaletten kasıt, Meraği’nin (v.1364/-1945) dediğinin[257] aksine ilmin zıddı anlamında bir cehalet değildir. Ta ki her cehaletin ayıp olmadığı Ve kişinin ilmini ihata edemediği konularda değil, öğ­renmesi vacip olduğu halde öğrenmediği (cahil kal­dığı) hususlarda kınanır diye söylenmek zorunda kalınsın.

Bu nedenle ayette Resulullah ve şahsında inanan­ların cehaletten büsbütün uzak oldukları, bu özelli­ğin onlara asla nispet edilmemesi ve böylesi bir ce­haletin onlardan nefyini temin kastıyla ‘cahil olma!’ yerine ‘cehalete nispet edilen kimselerden olma’ şeklinde bir ifade seçilmiştir.[258]

Burada Allah (c), anlam sahası içerisinde bilme­mek de bulunmasına rağmen müminler için cahillik sıfatını kullanmıyor. Bunun yerine bilmeyenler an­lamında “la yalemûn” ifadesini kullanmak­tadır. Maksat onların tasvir edilen bu hallerine mü­minlerin herhangi bir şekilde bulaşmadığının anlaşılmasıdır.Öyle ki kullanılan kelimelerde bile bir benzerlik söz konusu olmamaktadır.

“…sen affı (Kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çe­vir.” [259]

Burada “cahil ile murad; söz dinlemez ve delaile kanaat etmez ve küfründe musır ve muannid kim­sedir.”[260]

“O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamam tavsiye ederim.” [261]Senin cahillerden yani kafasına göre takılanlar­dan olmamanı öğütlerim. Bu ise vaziyete vakıf ola­rak, bilip bilmemenin ötesinde duyguların esiri ola­rak bir tutum takınmak demeye gelir.

…Eğer Sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum” dedi!’ [262]

Buradaki cehalet; ilmin yokluğu anlamında değil, hikmetin zıddı olan sefahet ya da kötülükleri işleyen sefihler anlamındadır.[263] Çünkü böylesi davranışlar bilgisizlikten çok şehvet gibi saiklerden kaynaklanır. Kişi kendini bu tür saiklere kaptırdığında yapmaya­cağı şey yoktur. Nitekim böylesi davranışlar bilgi düzeyi ne olursa olsun her seviyede insandan neşet edebilir.

” Yusuf dedi ki: Siz, cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı, biliyor musunuz!” [264]

Burada Yusuf (a), ifadesini maziye dönük olarak kullanmaktadır. Çünkü onlar bu özelliği terk etmiş halim bir kişilik sahibi olmuşlardı. Ancak onların olmuş bitmiş yahut yapılmış eylemlerini ifade eder­ken fiil kipi yerine bu fiilin ismi fail kalıbını kullan­maktadır. Çünkü o dönemde bu cehalet fiili kendile­rini kuşatmış bir durumda idi. Esasen yaptıklarınıda bu sebepten yapmışlardı. Yoksa bu, aklı başında birinin teşebbüs edeceği bir eylem değildi.

Hareketlilik ve hafiflik anlamına gelen “cehele”, insanın tabiatıyla da ilgilidir. İnsan hiç bir oto­rite ve ilahi gücün karşısında eğilmediği zaman kendisini özgür zanneder. Bu durum onu, şahsına yönelik küçük bir menfi hareket karşısında büyüklenmeye yöneltir. Cahiliyede kullanılan ‘enfu’ burnu büyük kelimesinin, gururlu bağımsızlık ruhunu yansıtması açısından çok önemlidir. Bugün Anadoluda, duygu ve hırslarına yenilip öfke seline kendi­sini kaptırıp giden ve ‘delikanlı’ denilen kesimin ca­hil sıfatıyla vasrflandırılması muhteva olarak aynı­dır. Cahil kimse olayların içyüzüne nüfuz edemez. Çoğu zaman bilgisiz ve isabetsiz karar verir.[265]

…yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine laf attığında (incitmeksizin) ‘selam!’ derler.” [266]

“Cahiller okuma yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişiler”;[267] “kendini bilmeyen edepsiz grup”[268] demektir.

Zemahşeri (v.538/1143) bu ayetin tefsirinde: Cehl ile murat; sefihlik, edep ve vera azlığıdır, demekte ve tefsiri sadedinde Hud: 11/29’da yaptığı gibi Amr b; Gülsüm’ün şiiriyle istişhad etmektedir.[269]

..Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz derler” [270]Buradaki cahiller, “beyinsizler ve yoldan çıkmış­lar anlamındadır.”[271]

De ki: Ey cahiller! Bana, Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyor­sunuz?[272]

Kıyamet sahnesi çerçevesinde insanoğlunun piş­manlığının ve bu pişmanlığın kendisine mazeret teş­kil etmeyeceğinin belirtilmesinden sonra aklını başı­na alması gerektiğini ihsas edecek ayetler verilerek devamında bu tür kimselerin hüsranda oldukları bildirilmektedir.[273]

Daha sonra nüzul sebebi olarak, müşriklerin ce­haletlerinden dolayı, Resulullah’ı kendi ilahlarına kulluğa çağırdıkları ve dolayısıyla kendilerinin de O’nun ilahına kulluk edecekleri teklifinde bulun­dukları rivayet edilen[274] ayet verilmektedir. Böylece bir anlamda önceki ayetlerde tanıtılan kişilerin layık oldukları sıfat da belirtilmiş olunmaktadır.

Artık kim bu yüce sıfatlarla mevsuf ilaha kulluk­tan yüz çevirir ve bu değersiz cisimlere kulluk ile meşgul olursa o kişi cehaletin en zirve noktasına ulaşmış demektir. Bu sebepten dolayı şübhesiz ki on­lar, bu nokta ve mevzuda belirtilen sıfatla vasfedilmeye layık olmuşlardır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet eden herkes cahildir.[275]

 

3. d. Cehaletin Yaşanan Formu Olarak Cahiliye

 

3. d. 1. Cahiliye Kelimesinin Bir Terim Olarak Mana ve Şumûlü

 

Cehalet kavramının içeriğinde her tür olumsuz taşkınlık daha bir belirgin olduğundan cehaletin ya­şanan hali olan cahiliye kavramına tercüme olarak ‘bilgisizlik çağı’ denilmesi çok da doğru olmamak­tadır. Böylesi sebeplerden dolayı Izutsu (1914-1993), cehl kavramını tercüme edilemeyen kavramlar cin­sinden saymaktadır.[276] Nitekim cahiliye döneminde ilmin zıddı zandır; genellikle bilindiği gibi cehl de­ğildir.[277]

Cahiliye kelimesi Kur’an-ı Kerim’de dört yerde geçmektedir.[278] Bu kelime yapı bakımından ism-i mensub veya yapma mastardır. İsm-i mensub olarak ‘cahile ait, cahile özgü, cahilce’ gibi manalara gelen cahili ve bunun müennesi olan cahiliye, sıfat tamla­maları içinde kullanılır. Ancak İslam’dan önceki dö­nemi ifade etmek üzere Kur’an ve diğer İslâm litera­türünde yaygın olarak kullanıldığı şekliyle cahiliye,

cahil kelimesine -iyyet ekinin ilavesiyle elde edilen yapma bir mastardır.[279] Diğer bir ifade ile cahiliye” kelimesi, topluluk ismi (ismu’1-cem’) olup, müfredi “cahilî”dir.

Ahmed Emin Fecr’ul-İslam adlı eserinde cahiliyeyi şöyle açıklamaktadır: Cahiliye bilginin zıddı olan cehl’den değil aynı kökten sabır ve tahammülün zıddı olan taşkınlık, vahşet, gazap, sefahat ve bar­barlık manasından alınmadır. Nitekim söz konusu kelime ifk hadisesinin bir fıkrasında bu manada kul­lanılmıştır.[280]

Cahiliye kelimesinin lugat manasında bulunan bilgisizlik, körükürüne hareket, ciddiyetsizlik, taş­kınlık, barbarlık gibi insanî vasıflardan uzak davra­nışlar, İslam öncesi devirde yaşamış bulunan Arap­ların ictimaî heyetlerine hakim olan davranışlardır. İşte bunun içindir ki bu devre Cahiliye Devri denil­miştir.

Cahiliye tabiri, Arabistan’da, İslâmiyet’in yayılma­sından evvel yahut daha dar bir mana ile İsa’dan (a) Muhammed’e (s) kadar geçen devre verilen isimdir.[281] Genellikle eski Arapça sözlüklerde bu devir, İslâmdan önceki fetret zamanı’[282] olarak tarif edilmiştir.

Cahiliye kelimesinin tam anlamına gelince, kabul edilen kanaate göre, kelime her tür ‘Cahillik Devri’ni

ifade eder. Nitekim bu anlamda olmak üzere Hristiyanlık’tan evvelki devre de bu ad verilmiştir.[283] Baş­ka bir tanımla, cahiliye, Peygamber’e risaletin gel­mesinden önceki sulh ve sükûnetin olmadığı devre manasınadır. Yani insanların bir hidayet rehberine sahip olmadıkları fetret devri demektir.[284]

“Fetret” İslam’dan önceki Arapların Yüce Allah’a, O’nun Resulüne ve dininin şearine karşı olan cehaletleri, neseple övünme, kibir ve zorbalık içerisinde bulunma hallerinin diğer bir adıdır. Cahiliyeye, bi’setten önceki veya Mekke fethinden önceki zaman da denilmiştir.[285] Genel anlamda ise bu kelime İslam’ın karşıtı olarak ‘Cahillik Devri’ni ifade eder. Çünkü İslam nur ve bilgi devri olarak telakki edil­miştir.

Nitekim Arap dili ile yazılmış tarihi ve edebi eser­lerde İslâm’dan önceki devri ifade etmek için “cahiliye, el-asr’ul-cahili veya asr’u ma kabl’el-İslâm” gibi tabirler kullanılmaktadır. İşin özünde ashap da bu kelime ile İslâm öncesini kastediyordu.[286] Sahabe bu kavramı, daha Resulullah hayatta iken kendi aralarında, geçmişle­rini nitelemek amacıyla ve de belirtilen dönemde yapıp ettiklerini yadederken kulanmaya başlamış­lardır. Dahası bizzat Resulullah tarafından da kulla­nıldığı mervidir.

“Cahiliyye kelimesini icad eden Devr-i Saadet müslümanları da arapçayı müslüman olmayan soy­daşları gibi arılıyorlardı. Binaenaleyh ‘cahiliyye’ ke­limesiyle İslamdan önceki devri kasdederken, o de­virde Ad, Semud, Medyen, Ma’in, Seba ve Him-yer medeniyetlerinin yaşamış olduğunu ve bu medeni­yet mensublarının çok şeyler bildiklerini pekâlâ bili­yorlardı. Ve eğer o medeni devirlerin mensub-larına toptan ‘cahiliyye’ adını vermişlerse, bunların İslam denilen yeni nizam’ın ahlaki ve hukuki telakkilerine aykırı kanaatler besledikleri için, bu isme layık gö­rülmüşlerdir.”[287]

Ancak cahiliye, Arap cahiliyesine mahsus bir hal veya muayyen bir devir değildir. Bilakis o herhangi bir zaman ve mekânda bulunması mümkün olan bir hal ve durumdur. Bu nedenle o, ilim, medeniyet, maddî ilerleme, fikrî, siyasî, ictimaî ve insanî değer­lerin herhangi bir seviyesinde bulunabilir.

Kur’an ‘ilk cahiliyet’ diye bir kavram kullanır. Ba­zı müfessirlere göre, bu ilk cahiliyet İslam’dan önce­ki küfür cahiliyetidir. Buna bağlı olarak son cahiliyet ise, İslam dönemindeki fısk ve fücur cahiliyetidir.[288]

Bu, şu şekilde gelmiş olan bir rivayete dayandı­rılmaktadır: Resulullah (s) Eb’ud-Derda’ya: Sende cahiliyet var, buyurduğunda o, küfür mü, İslam cahiliyeti mi?” demiş bunun üzerine Resulullah: ‘Bi­lakis küfür cahiliyeti’ cevabını vermiştir.[289]

Şu halde cahiliye, sadece İslam’ın zuhurundan önceki devri ifade etmez. O pozitif bir şeydir ve po­zitif olarak İslamî olana aykırıdır. Aynı şekilde ca­hiliye, insanın müslüman olmazdan önceki hayatını belirtir. Bu anlamda cahiliye bir anlayış ve davranış şekli olarak İslam’ın gerek itikadı prensiplerine ge­rekse ahlakî erdemlerine muhalif olan her tür unsu­run barınabildiği ve bulunduğu toplum ve o toplu­mu oluşturan fertlerin içinde bulunduğu konum­dur.[290]

Cahiliye lafzı, kimi zaman durum ifade eden bir isim olarak kullanılır. Nitekim Kitap ve Sünnet’te genellikle bu anlamda kullanılmıştır. Kimi zaman ise durum sahibi, yani o hali yaşayan kişi için kullanılır diyen Alusi devamla ,cahiliye lafzı özü her ne kadar sıfat ise de bu kelime çok kullanıldığından isim halini almıştır. Bu nedenle manası daha çok mastar manasına yakındır, demektedir.

Cahiliye durumuna, Ebu Zerr’e söylenen söz, Aişe’nin nikâha dair rivayeti ve sahabenin (a) ‘biz bir cahiliyede idik’ şeklindeki ifadelerini örnek veren Alusi, bu durumu yaşayan kişiye dair de ‘cahiliye taifesi’ ve ‘cahiliye şairi’ örneklerini verdikten sonra bunun cehle nisbet etmek demek olduğunu, bu ceh­lin ise ya ilmin zıddı olan ya da ilme tabi olmamak anlamındaki cehl demek olduğunu belirtmektedir.

Cahiliyenin anlamı çerçevesinde oruçlu ile ilgili hadis ve Amr b. Gülsüm’ün beytinden istidlalle ce­haletin sefahet demek olduğunu ve bu kelimenin be­lirtilen anlamdaki kullanımının yaygın olduğunu ifade ettikten sonra hakka muhalif bir amelde bulu­nan kişinin, bunun hakka muhalif olduğunu bilmesi durumunda bile cahil olduğunu söyler.[291]

Bu bağlamda cahiliyeyi tanımadan İslam’ın kıy­meti esaslı bir şekilde anlaşılamaz. Nitekim Ömer (r) İslâm’da cahiliyeyi bilmeyenler çoğalınca İslam’ın düğümleri teker teker çözülür, demiştir. Başka bir ifade ile İslam’ı tahkike dayalı olarak algüamayanlar yer yer İslam’ı cahiliye, cahiliyeyi de İslâm sanabilmektedirler.

Şüphesiz durum Ömer b. el-Hattab’ın yukarıda geçen sözündeki gibidir. Bu ise şundan dolayıdır:

Cahiliye ve şirk anlaşılmadığında keza Kur’an’m onu basitseme ve kötülemesi bilinmediğinde, içine düşülür; telaffuz edilir. Ona çağırılır ve güzel görü­lür, tasdik edilir. Ne var ki bu durumun cahiliye eh­linin üzerinde bulunduğu hal olduğu bilinmez. Ya da benzeri bir durum veya ondan daha kötü olduğu kavranmaz. Bununla da İslam’ın gömleği sıyrılır. Böylece maruf münker olur, münkerse maruf. Bidat sünnet olur, sünnet ise bidat. Bu bağlamda kişi, sırf iman ve tevhid olan değerlerinden dolayı tekfir edi­lir. Bunun gibi, sırf Resul’e (s) tabi olmak ve heva heves ile bidatlerden uzaklaşmak sebebiyle bidatçilikle itham edilir.[292]

“O günkü putlara tapanlardan hiç kimse o putla­rın yaratan, rızık veren, öldüren ve dirilten varlıklar olduklarına inanmıyorlardı. O putların yanında ve putlara karşı yaptıkları her şey bugünkü müşrik kar­deşlerinin kendi putlarının yanında yaptıklarından ibaretti. Böyle yapanlar kendilerinden öncekilerin sünnetine tabi olmuş, onların yolunu adım adım iz­lemiş ve her konuda karış karış, kulaç kulaç onlara uymuşlardır. İlmin ortadan kalkması cehaletin açığa çıkması yüzünden şirk, birçoklarına galip gelmiştir. Bunun sonucu maruf münker olarak, münker de maruf olarak; sünnet bidat diye, bidat da sünnet di­ye kabul edilir olmuştur. Küçükler böyle bir ortam­da büyüyor, büyüklerse aynı ortamda ihtiyarlıyor­lar. İslami sembollerin mumu söndü ve İslam’ın ga­ripliği daha da arttı. Alimlerin sayısı azaldı, sefih ve adi insanlar çoğaldı. Her türlü şer yeşerdi. Sıkıntılar şiddetlendi. İnsanların elleriyle yaptıkları ve kazan­dıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fitne fe­sat açığa çıktı. Fakat herşeye rağmen hakka tabi olan Muhammedi bir cemaat de bugün hala mevcuttur. Bunlar kıyamete kadar şirk ve bidat ehline karşı ci­hatlarını sürdüreceklerdir.”[293]

 

3. d. 2. Cahiliye Çağının İlim ve Medeniyet Bakımından Özellikleri

 

Arapların İslâm öncesi yaşayışlarının cahiliye ke­limesi ile ifade edilmesinin sebepleri araştırılırken onların hayat tarzına bedeviliğin hakim olması, çev­relerinde yaşayan insanlara göre medeniyet bakı­mından geri kalmaları, bilgisizlik ve gaflet içerisinde göçebe ve yarı göçebe hayatı yaşayan kabile toplu­luklarından oluşan kayda değer önemli bir tarihleri olmayan, puta tapan, kötülük yapmalarını önleyen bir dine, bir peygambere ve semavî bir kitaba sahip bulunmayan insanlar olmaları gibi hususlar üzerin­de durulmuştur. Eskiden beri kabul edilen bu anla­yışa göre cahiliye çağı ‘bilgisizlik dönemi’ demektir; İslamiyet ise aydınlanma ve bilgi dönemidir. Ve bu anlamda cahiliye döneminin karşıtıdır.

Bu teze karşılık özellikle son dönem araştırıcıları Kur’an, hadis ve cahiliye şiirinden örnekler deste­ğinde bu kavrama yeni bir izah getirmişlerdir. Buna göre cehl ilmin de zıddı olmakla beraber ki bu onun ikinci dereceden bir anlamıdır; bunun asıl anlamı, barbarlık diğer adıyla barbarlık dönemi demektir. İşte bu anlamda cehlin asıl zıt anlamı hilmdir. Hilm, metanet, güç, fizikî bütünlük ve sağlık, teenni, sü­kûnet, bağışlama, yumuşak huyluluk, ahlak ve ka­rakter sağlamlığı, fazla duygusal olmama, ihtiyat ve ılımlılık gibi manalara gelir.

Bu konuda Izutsu (1914-1993) şöyle diyor: Orjinal manada ‘cahiliye’ kelimesi, İslam’dan önce’ diye ter­cüme edilemez. Çünkü o, daha çok şimdiyi gösterir. Cahiliye, sadece İslam’ın zuhurundan önceki devri ifade etmez; o, pozitif bir şeydir ve pozitif olarak ‘İslamî’ olana aykırıdır. İnsanın müslüman olmaz­dan önceki hayatını belirtir.

Hâsılı ferdin hayatı, İslâm ile tam iki kısma bö­lünmüştür. Bu ana kadar o, bir cahil idi, bu andan itibaren ise artık bir müslim’dir. Bir insanın müslü­man oluşu, birçok şeyleri ifade eder, ama bizim özel görüş açımızdan bu, herşeyden önce benliğinden, kendi gücüne güvenmekten vazgeçip alçakgönüllü, halim selim bir kul olarak efendisi Allah’ın huzu­runda durmayı ifade eder. İnsanın cahiliye hayatına A, İslam’dan sonraki dönemine de B diyecek olur­sak, B’yi A’dan ayıran özellik kulluktur.

Hayatın A kısmı, bu teslimiyet ve tevazuya aykırı düşen, insanı Allah’a teslim olmaktan alıkoyan özel­likleri gösterir. İnsanın kendi gücüne güvenmesi, sı­nırsız benlik, tam. bir serbestlik, insanî olsun, ilahî olsun hiçbir otorite karşısında eğilmeme, hulasa kulluğa aykırı düşen her şey A kısmında vardır. Tarihî bakımdan da bu, İslam’dan önceki Arap düşüncesi­nin en belirgin vasıflarından biri idi.

Gerçekten İslam’dan önceki Araplar bu sıfatlarla meşhur idiler. Bunlar, onların gözünde kötü değil, insanın en ideal meziyetleri idi. İnsana yiğit “elfeta” unvanını kazandıracak yüksek vasıflardı. Çün­kü bunlar, Arapların zihninde çok köklü yeri olan ve birbirleriyle münasebetlerini düzenleyen ırz-namus düşüncesinin birer ifadesi ve gereği idiler.

Cahiliyenin bu özelliği “anefe-burnu büyü­mek, ibâ-insan şerefini düşürecek şeyleri red­detmek, hamiye-insanın korunması gerekli olan şeyleri korumaya düşkünlük” gibi adlarla belirtilirdi. İnsanı herhangi bir kimsenin iradesine tabi ol­maktan ve böylelikle cahili insanlık değerlerinin ana kaynağı olan şerefini yitirmekten alıkoyan şey, bu ateşli direnme ruhu idi. İslam öncesi şiirin her ye­rinde bu ruh, çeşitli şekillerde ifadesini bulmuştur. İşte bunu gayet güzel anlatan bir misal:

‘Biz daima insanların bizi gütmesini reddederiz. Biz onları yularsız gütmedikçe (kimseye teslim ol­mayız).’

İslam, cahiliyenin bu gurur ruhuna öldürücü bir darbe indirdi. Ya da diyebiliriz ki: İslam, cahiliye Arap zihniyetinin en nazik yerine dokundu, neşter vurdu. Zira o, her şeyden önce onlardan, bütün kâi­natın tek sahibi önünde küçülmeyi, Kur’an’ın istiğna ve tuğyan” dediği[294] türlü kibir, gurur ve kendini beğenmeden vazgeçip, bütün kâinatın tek tanrısı Allah’ın iradesine teslim olmayı istedi.

İslam açısından herkes, bu Rabb’in kuludur ve herkes büyük Rabbine karşı kulluğunu sınırsız bir teslimiyet ve tevazu ile belirtmelidir. Cahiliye insa­nının görüşüne göre ise hiç kimse kendisinden böyle bir şey istemeğe yetkili değildir; o kendi kendisinin rabbidir. Tevazu ve teslimiyet kime karşı olursa ol­sun, ona göre hür doğmuş Arabi köleleştirmekten başka bir şey değildir.

“Cahiliyye Çağı… taassub, barbarlık, zulüm, zor­balık, saldırganlık, vahşet, kabalık, merhametsizlik ve kabileciliği ihtiva eden, güçlülerin zayıfları ezdiği ve güçlünün haklı olduğu, fuhşun, kan davasının yaygınlaştığı, aynı zamanda gayr-ı islamilik olarak da anlaşılan bir dönemdir.”[295]

‘Cahiliye halkı davası’ tabiri, yapılan bazı çirkin işlerden dolayı Resulullah tarafından kullanılmıştır.[296] Cahiliye kültür ve sosyal hayat değerlerinin izlerini tamamen zihinlerden silemeyen müslümanlarda, za­man zaman bu kokuşmuş geleneğin depreştiği gö­rülmüştür. Nitekim Resulullah daha ilk dönemde kavga eden Ensar ve Hazrec kabilelerinin çağrısına cahiliyet halkı davası nitelemesini yapmıştı.[297]

Esasen İbni Kayyım’m (v.751/1350) da dediği gibi cahiliye davası, nefislerde potansiyel olarak mevcut bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu duygunun gün yüzüne çıkmasına engel olmak için sözgelimi Allah, Kur’an’da ‘örnek toplum’a kendi bilinen meş­hur -Ensar ve Muhacir- isimleriyle değil de mümin­ler, müslümanlar ve Allah’ın kulları diye hitap et­miştir. Bu kavramlar, toplumu sınıflara ayıran ve kendi geçmişleri ile kendilerine özel durumlarını ha­tırlatan bölücü kavramlar değildir. Bu yüzden insa­noğlunun imanın halâvetini tadabilmesi için böylesi cahili unsurları kalbinden söküp atması gerekir.

Cahiliye kavramı Kur’an-ı Kerim’de dört şekilde görülmektedir: “Zann’el-Cahiliyye Hukm’el-Cahiliyye Teberrüc’el-Cahiliyye ve Hamiyyet’el-Cahiliyye[298]

 

3. d. 2. a. Cahiliye Düşüncesi (Zann’el-Cahiliyye)

 

Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, ‘(zafer için) bizim elimizden ne gelir? ‘diyorlardı!’ [299]

Buradaki “cahiliye zannından ” murat cahiliye milletine mahsus zan veya cahiliye ehlinin zannıdır. Yani bu şekildeki zan ancak Allah’ı hakkıy­la tanımayan şirk ehlinin zannıdır.[300] Oysa İslam’la birlikte bu tür düşünceler yerini sağlam imana bı­rakmıştır.

İslam, cahiliyenin tevarüs ettiği İbrahimî inanç ve örfe kattığı her şeyi reddetti. Başka bir ifade ile cahiliyeden kalma gerek inanç ve gerekse örf olarak ona (cahiliyeye) mahsus her şeyi değiştirdi ve işe inançları değiştirmekle başladı. Ancak bu değişiklik, gayet tabiidir ki herkeste aynı etkiyi göstermemiştir. Cahiliyenin sapık inançlarından kurtulup İslam’a gi­renlerin hemen hemen tamamı bu yeni inanç esasla­rını içine sindirip özümserken, bir kısım insanların kalbinde hala gizli kalmış bir takım inanç problemleri bulunabiliyordu. Bu tür kalbî hastalıklar da tabii ki sıkıntı anlarında tezahür edip kendini gösteriyordu.

İçinde ‘cahiliye’ kelimesinin geçtiği bu ilk ayette anlatılmak istenen husus bunun bariz bir misalidir. Uhud Savaşı’nda müslümanlarm, Bedir’deki gibi parlak bir zafer beklerken, kaderin bir cilvesi olarak sıkıntıya düşmeleriyle kalplerinde bir takım tered­dütleri bulunanlar, Allah’ın yardımı ve zaferin gecikmesiyle, bu tereddütlerini açığa vurmuşlardır. Allah hakkındaki cahili düşüncelerini daha rahat bir şekilde telaffuz etmeye başlamışlardır.

“Müfessirlerin ekserisi ayetteki sözleri ve tutum­ları anlatılanların münafıklar olduğunu söylemişler­dir. Fakat ayetlerin anlam ve içeriği, bu görüşü kabul etmemize imkân tanımamakta onların,  çeşitli musibet ve endişelerin baskısı altında kalan müslümanlar olduğu görüşünü tercih etmemizi sağlamaktadır.””[301]

“Onların bu tavır ve imanları, Cahiliye Devri in­sanlarının ‘Uluhiyyet İnancı’nı hatırlattığı için, Kur’-an-ı Kerim’de ‘Zann-ı Cahiliyye’ diye adlandırılmak­tadır.’[302]

 

3. d. 2. b. Cahiliye İdaresi (Hükm’el-Cahiliyye)

 

Yoksa onlar cahiliyyet idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?[303]

İslam’ın gelmesiyle birlikte beşerî kaynaklı idare, yerini ilahî vahiyden kaynağını alan İslamî bir ida­reye bıraktı. Ancak bu yeni adalet anlayışı cahili ida­re gibi haksızlıklara ve kayırmalara yer vermediğin­den, bundan rahatsızlık duyan bir takım kimseler, istedikleri hükmü verdirebilmeleri için tekrar cahi­liye hükmüyle idare edilmeyi aramaya koyuldular. İşte bu ayette, İslam’a girdikten sonra, insanların ar­zu ve isteklerine göre düzenlenmiş olup ilahî bir ta­rafı olmayan cahiliye hükmünü, cahiliye idaresini isteyenlere alternatif olarak yine Allah’ın hükmü öne­rilmektedir.[304]

Zann’el-Cahiliyye” ifadesiyle cahili düşünce tarzının, hukme’l-cahiliyye” derken de cahili idare tarzının, İslam’ın inanç ve amel esaslarıyla bir daha geri dönmemek üzere ber­taraf edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu ayette görüldüğü gibi cahiliye, muayyen bir zamana mahsus değildir. O bir durum, bir vaziyet­tir. Bu durum dün mevcut olduğu gibi, bugün de, yarın da olur. İşte o zaman, İslam’a karşı olarak o, cahiliye ismini alır. Bu manada, Hasan-ı Basri’nin (v.110/728), bu cahiliye hükmünü arama durumu; Allah’ın hükmünden başka bir hüküm arayan her­kes hakkında umumidir, dediği rivayet edilmiştir.[305]

 

3. d. 2. c. Cahiliye Taşkınlığı (Teberruc’el-Cahiliyye)

 

Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliye (devri kadınlarının açılıp saçılarak, zinnetlerini göstererek yürüyüşü gibi yü­rümeyin” [306]

İlk cahiliye teberrücünün, müslüman hanımın if­fetine, edebine yakışmayan hareketlerde bulunması, tesettüre riayet etmemesi olduğu da zikredilmekte­dir[307]

Bundan önce inanç ve hüküm koyma alanlarında görülen cahiliye tezahürlerinden sonra, bu ayette de ailevî ve ahlakî alanda zaman içinde görülebilen cahiliye tezahürlerinden “teberrüc’el-cahiliyye’-cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıl­masının da İslam’ın gelmesiyle görülmemesi gerek­tiği emredilmektedir.

“İslamiyet’ten sonra cahiliye adetine tevessül edenlerin bulunacağına ayette işaret vardır. Çünkü; nehyolunan bir şey vuku bulacağına binaen nehyolunur. Zira; vuku bulmayacak şeyden nehiyde bir fayda olmaz, zamanımızdaki hal buna pek güzel şa­hittir.”[308]

İslâm kültürüne, medeniyetine, İslâm ahlakına ve İslamî düşünüş ve davranış tarzına aykırı her tür tu­tum ve davranış anlamına gelen cahiliye hakkında alimler ilk cahiliyenin ne demeye geldiği noktasında ihtilaf etmişlerdir.[309]

 

3. d. 2. d. Cahiliye Taassubu (Hamiyyet’el-Cahiliyye)

 

O zaman inkâr edenler, kalblerine cahiliyet taassubunu yer­leştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi![310]

Cahiliye tezahürlerinden dördüncüsü olarak Kur’-an’da geçen hamiyyet’el-cahiliyye” kav­ramı da, İslam’a yanaşmayan insanın psikolojisini ortaya koyması bakımından kareyi tamamlayan son öğe olmaktadır. Bundan önce ele alman üç kavram, itikat, muamelat ve ahlak alanlarında görülen olum­suzlukları gidermeyi amaçlarken, bu kavram, cahili inanç, yaşantı ve ahlak anlayışına sahip insanların sergiledikleri bu davranış bozukluklarının arkasın­daki ruh halini, cahiliye taassubunu, cahiliye öfke ve gururunu tasvir ederek cahiliyenin bu son tezahü­rünü de ortadan kaldırmaktadır.

Hamiyet, taassup; sekinet ise vakardır: Hamiyyet, bir menzilin en zirvesi anlamına gelen “elenf u”dur. Enfu. kızgın ateş ve güneş demektir. Di­ğer bir anlamı gazaptır. Kalplerin derinliklerinde sa­bit olan bir şeref duygusudur. Hamiyyetu’l-cahiliyye, hamiyyetten bedeldir. Şerefin incindiğini ve le­kelendiğini görmekten ileri gelen bir öfke halidir. Bu durum yerinde olmayan anlamsız hamiyyet ya da hakkı kabule engel olan hamiyyettir.[311]Ayeti cahiliyenin kendini bilmezliği şeklinde ter­cüme eden Izutsu (1914-1993), ayetin açıklamasını şöyle yapmaktadır:

“Burada ‘Cahiliyyetin kendini bilmezliği (Hamiy­yet el-Cahiliyye)’ diye tercüme ettiğim şey, aşiret mensubunun, o tahammül sınırını aşan aldırmazlı­ğına, putperest Arapların adeta simgesi durumun­daki akıl almaz kibire, en hafif derecede de olsa gururlarına gelecek bir halelin yahut geleneksel yaşa­yış biçimlerinin zevaline dair izler taşıyan herşeye karşı gösterdikleri inat dolu direnişe atıftır. Bu, aklı baştan alan inatçı ruhun, ‘göklerden’ müminlerin üzerine indirilen ruh sükûneti ile, mü’minlerin kritik durumlarda nefislerini kontrol etmeyi sürdürmeleri ve bu arada tutkularım zaptetme ve din namına sa­kin ve sebatkâr kalabilme eğilimleri ile keskin bir zıtlık içinde gösterildiğini belirtmeliyim. İslam’ın gö­rünüşü açısından, cahiliye; ‘iyi ile kötüyü birbirin­den ayırt etmeyi bilmeyen, yaptıkları fena işler için asla af dilemeyen, hayra sağır, gerçeğe dilsiz, ilahî rehberliğe de kör olan’ları tanımlayan öylesine kör ve şiddetli bir saplantı idi. İslâm öncesi Arap tari­hinde, sonu gelmez kan davalarını ilham eden ve sayısız sefalet ve felakete sebebiyet veren de, işte bu koyu, kör saplantı idi.”[312]

 

3. e. Kur’an Bütünlüğü İçerisinde Cehalet,Cahiller ve Cahiliyet Ya Da Cehaletin Toplumsal Boyutu Cahiliye

 

Hakikatte İslamiyet’ten önceki devirleri, İslâmî devirden ayırdetmek için ‘cahiliye’ kelimesinden da­ha kuvvetli bir ölçüt bulunamaz. Zira İslamiyet’ten önceki devrin, göze çarpan en kabarık çizgisi, zorba­lık ve zorbalığın muhtelif şekilleridir. İlk müslümanların ‘cahiliye’ kelimesinden anladıkları şey, budur.

Temelde cahiliye bir düşünme biçimi, bir sistem ve bir yaşam tarzıdır. İşte değer yargılarını, ahlak kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların ya­şayışlarına yön veren iki sistemden biri İslâm iken, diğeri de başka hangi ad altında olursa olsun cahiliyedir. Şirk bu sisteme daha çok inanç ve itikat yö­nüyle ad olurken, cahiliye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, diğer bir ifade ile sosyolojik yönüyle ad olmaktadır.

Kur’an’da -daha önce bir vesileyle değindiğimiz-” biğayri ilm” şeklinde geçen ifadeler, Türkçe meallerde genelde ve ancak yanlışlıkla ‘bilmeden, bilgisizce’ şeklinde çevrilmektedir. Oysa bu ifade ‘hiç bir ilim taşımadan, ilimden hiç bir şeye sahip olmadan’ anlamına gelmektedir. Öte yandan zanna ve kuruntuya uyanların davranışlarında, zann ve kuruntularında ilimden hiç bir şey olmadığı gibi, tam tersine onlar yaptıklarını bilerek yapmaktadır­lar; yani, ne yaptıklarının farkındadırlar. Kaldı ki cahiliyenin temel öğelerinden biri ilimden kaynak­lanmaması ve doğrudan doğruya hevalarına uyan kişilerin kuruntularına “emaniy” dayanmasıdır. İşte bu tür saplantılarla davranan insan, cahil insan­dır. Bunlar keyiflerine göre hüküm verirler. Ve bu­nun sonucunda da cahiliye bir sistem, bir yaşantı ve düşünme-inanma biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.[313]

 

4. a. Konuyla İlgili Kavramlar

 

Cehalet genel bir kavramdır. Bu kavramın kap­samına çok sayıda alt kavram girer. Sözgelimi ” zulüm, küfür, şirk, fitne, fısk, münker, nifak, heva, fesad, ism, fahşa, bağy, seyyie, bezr, israf, tuğyan, cürm, fücur, tefrika, istikbar” gibi. Bu kavramların hemen tümü cehalet şemsiyesi altında toplanır. Bunlar cehalet kavramının anlam sahasında yahut onun çeşitli tezahürleri olarak bulunurlar. Bu da cehaletin her tür kötülüğün esası olduğunu gösterir.

Nitekim cehele fiilinin zorbalık anlamında kul­lanmaya ihtiyaç kalmadığından dolayı bilgisizlik an­lamında kullanılmaya başlanması ve halkın bunun zorbalaştı anlamına geldiğini unutmasından yahut bilmez hale gelmesinden itibaren bu kavramın yeri­ne kullanılmak üzere ” zulüm, fısk, gu­rur, ceberrut, tuğyan, fücur” vb. gibi kelimeler kullanılmaya başlandı. Cehalet ile ilgili di­ğer kavramlar kısaca “sanem, vesen, erbab, inase, endad, cibt ve evliya” şeklinde sıralanabilir.

Bir dildeki kelimelerin birbiriyle çok girift bir ağ teşkil ettiği malumdur. Bu anlamda Kur’anî kavramların birbirleriyle çok özel bir bağlantısı olduğu gibi bunlar kimi zaman birbirlerinin yerlerine de kulla­nılmaktadır. Bazen bir kavram diğer kavramm yeri­ne kullanılır. Bir yerde bir kavram ile ifade edilen davranış başka bir yerde bir başka kavramla anlatı­lır. Yani bu kavramlar iç içe ve birbiriyle anlam iliş­kisi içindedir. Bunun yanında bu kavramların dela­let ettiği olgulardan birbirine doğru bir sürecin var­lığı da farkedilmektedir. Zira kimi zaman herhangi bir kavramın muhtevası diğer bir kavramın içeriğini kapsayabilmektedir. Sözgelimi bir olay belli bir sı­nırda kaldığı sürece günah diye nitelenir iken bu günah belli bir raddeden sonra artık özellik ve sıfat değiştirerek kebair, şirk veya küfür olarak kabul edi­lebilmektedir.[314] Nitekim büyük günahlar içerisinde hem kişiyi dinden çıkarmayan türden[315] ve hem de şirk olan hususlar vardır.[316] Bu tabir her ikisini de kapsamaktadır. Esasen bu son husus, müslümanlar arasındaki fikir  ayrılıklarının ilk mevzusu olarak kabul edilir. Zira hem polemiğe ve hem de ithama açık bir konudur. Öyle ki günümüzde bile her iki uç­ta görüş belirten çok sayıda insan vardır. Şu halde

herhangi bir şey için herhangi bir nitelemenin ya­pılmış olması, söz konusu o şeyin her yer ve za­manda aynı kalacağı ve aynı sıfatı taşımaya devam edeceği sonucunu doğurmaz.

İşin özünde, şirkin kaynağı itikat iken masiyet yani günahın kaynağı sırf şehvet olduğu için -zira kimse şirke, kötülüğünü bile bile inanmaz, şirk de olsa doğru diye inanır. Sözgelimi kurban kesmeye ve duaya şehvet sürüklemez, ancak içkiye ve zinaya şehvet-istek sürükler.- buna bulaşan insanın Elma­lı’nın (v.1942) da dediği[317] gibi duygularına hakim olması gerekir. İnsan olmak hasebiyle kendisinden bir takım yanlışlıkların peyda olması mümkün ise de bunun süreklilik arz etmesi diğer bir ifade ile kendisini kuşatması bambaşka bir durumdur.

Öte taraftan bir insanın, müslüman bir toplumda, o toplumda yaşıyor olması hasebiyle, İslam’ın amel­lerinden hiç birini yapmadığı halde, adı geçen sıfata müstahak sayılması uygun olmasa gerektir. Çünkü insanlık doğası çerçevesinde bir insanın hayat ve fel­sefesinin, inandığı değerlere uymaması-ters olması düşünülemez. Kaldı ki peygamberlerin gönderilme­si, kitapların indirilmesi mücerret bir tebliğ ve ilam için değil, insanların hayatında tatbiki bir hedefin uygulanması içindir. Değilse Allah’ın kitabı ve Resul’ünün (s) sünnetinde olan şeylere uymayı ve her­hangi bir işte Allah ve Resulüne müracaatı, ilk nesil, üzerlerine farz olmadan tatavvu olarak mı yapıyor­du? Yoksa bunları yapmakla mükellef sadece onlarmıydı? Buna göre kimse, bunlar bir takım ameller yaparlarsa ne ala, değilse zaten iman sahibidirler di­yemez.

Şu halde her tür şehevi duygunun kabarması ve iradenin zayıflayarak buna uyması ve dolayısıyla günah denilen fenomenin vukuu mümkün olmakla beraber bunun, insanın hayatına hakim olması gere­ken düşüncesine egemen duruma geçmesi de olası değildir. Bu manada masiyet kişiyi İslam’dan çıkar­maz mutlaka, ancak imanın hâkimiyetinin gözardı edilmesi de söz konusu değildir. Buna göre kişinin Lailahe illallah’ın bütün gereklerinden soyutlanması ve buna rağmen mümin-müslim sıfatını sürdürmesi imkânsızdır. Çünkü bu durumda Kur’an kıssaları ve özelde Beni İsrail’in durumundan bahsedilmesi an­lamsız kalır. Esasen günümüzde bu ifadeyi, mahiye­tini idrak etmeden ve de önemsemeden telaffuz eden yığınların aksine Mekke insanının bunu bilinçli olarak söylememesinin de izahı bu olsa gerektir.

Bu nedenle nefsine zulmederek günah işlemiş bir insanın bu günahının kendisini kuşatarak, Kur’an’da çok geniş bir kullanım alanı işgal eden ve cehlin fiili tezahürü olan zulüm yelpazesi içerisinde küfre gö­türen bir mecraya sokmuş olmasının mümkün ol­duğunu gözardı etmemek lazımdır. Nitekim İbni Melek ‘günahlar küfrün postacısıdır.’[318] demiştir.[319]

 

4. b. Cehaletle İlgili Kavramlar Arasındaki Münasebet

 

Bir fikir ve düşüncenin, bir sistemin, bir konunun anlatılmasında ve anlaşılmasında kelime ve kavram­ların önemi çok büyüktür. Kelime ve kavramlar de­ğiştikçe cümleler, dolayısıyla anlatılmak istenen şey­ler de değişir. Bunlar iyi anlaşılırsa ait oldukları dü­şünce sistemi de daha iyi anlaşılacaktır. Esasen ke­limelerin anlamları, yalnız başlarına değil, bir sistem veya sistemler içinde değer kazanır. Böylelikle keli­menin esas, izafî ve özel manası ortaya çıkar.

Kelimelerin, Kur’an sistemine girince aslî manala­rından farklı anlamlar yüklendikleri olmuştur. Kur’-an’ın anahtar terimlerinin hemen hepsi için aynı du­rum geçerlidir. Küfür kelimesinin aslî manası, ört­mek, gizlemek, birinin yaptığı iyiliğe veya verdiği nimete karşı kadir bilmeyip nankörlük etmektir. ‘Te­şekkür etmek’ anlamındaki şükrün tam karşıtıdır. Küfür kelimesi, Kur’an sisteminde mana değişimine uğramıştır. Artık küfür basit bir nankörlük değil, Al­lah’a, O’nun nimetlerine karşı nankörlüktür. O’nu, ayetlerini ve elçilerini inkâr etmektir.

Küfür kelimesinin muhtevasında süreklilik ve alışkanlık anlamları vardır. Çünkü örtmek birden ol­maz. Nasıl günahlar kalbi nokta nokta örterse, elbet­te bu şekilde örtülen kalpte iman değil, küfür var demektir. Böylesi bir durum ise kişiyi doğal olarak küfür mantığına sahip biri kılacaktır. Nihayet küfür iki ayrı boyuttan da gözükebilir. Biri, dinde aşağılanması gereken kişi ve şeyleri yüceltmek, ötekisi yüceltilmesi gerekeni küçümsemektir.

Kavramlar, Kur’an’da tek başlarına ve yalın halde bulunmaz. Diğer kavramlarla eş veya zıt anlamda bir mana ilişkisi kurarak bir semantik saha oluştu­rur. Birbirleriyle anlam ilişkisi olan kavramlardan biri ‘odak kelime’ kabul edilirse, bu odak kelimenin etrafında birçok ‘anahtar kavramlar’ dizilir ve birlik­te bir ‘mana alanı’ meydana getirir.

Allah (c), insanların ahlakî niteliklerini, inanç, söz, fiil ve davranışlarını çeşitli kavramlarla anlatır. Artık över veya yerer. Allah, insanı, iman veya kü­für, itaat veya isyan, salih amel veya kötü amel, tak­va veya zulüm sahibi olup olmama açısından değer­lendirir. Bu itibarla Kur’an’da insanı, inancı (iman, inkâr, şirk, nifak), sözü (doğru, yanlış, yalan), fiili (faydalı ve zararlı) ve davranışı (iyi ve kötü) yönü ile anlatan, niteleyen ve değerlendiren ‘anahtar kav­ramlar’ ön plana çıkmıştır.

Birbiriyle kurduğu mana ilişkisi ile bir ‘semantik alan’ meydana getiren anahtar terimlerden biri odak kelime kabul edilirse bu odak-kelimenin etrafında bir çok anahtar kelime dizilir ve birlikte Kur’an’ın kelime hazinesinde önemli bir ‘mana alam’ meydana getirirler. Bu anahtar terimler, olumlu veya olumsuz mahiyettedir. Biz, cehalet kavramını odak kelime kabul ettiğimizde bu odak kelimenin etrafında o-lumlu ve olumsuz mahiyette anahtar terimler yer alır. Buradaki cehalet kavramı odak kelime olmakta­dır. Bu kelimenin etrafındakiler ise anahtar terimlerdir. Allah, olumlu veya olumsuz kavramların yö­neldiği obje; insan ise bu terimlerin ifade ettiği ey­lemlerin failidir. Şirk, zulüm, küfür, nifak, tekzib vb. kelimeler ‘cehalet’ kelimesi ile olumlu; hilm, süku­net, vakar, ilim, sadakat vb. kelimeler ise zıt anlam­dadır. Olumlu ve olumsuz değer ifade eden anahtar terimler kendi aralarında bir semantik alan meydana getirir.

Cehalet ve hiim kavramlarım esas aldığımızda bunlar, odak kelimeler olmaktadır. Cehalet kelime­sinin etrafındaki kelimeler ‘cehalet’ ile yakından ilgi­si olan manalar taşır. Hilm kelimesinin etrafındaki kelimeler de aynı şekilde ‘hilm’ ile anlam ilişkisi içindedir. Bu iki kelime ve anlam sahaları ise zıt an­lam ilişkisi içindedir. Bir alanın odak kelimesi başka bir alanm normal anahtar-kelimesi olabildiği gibi, bir alanda normal anahtar kelime olan bir sözcük de başka bir alanda odak-kelime olabilir.

Farklı bir kültürün geleneği içinde oluşmuş bir anahtar terimin sadece sözlüklerde belirtilen anlam­larıyla yetinilmesi, o terimin Kur’an’daki gerçek an­lamını ortaya koyamaz. Belki, bu konuda bir fikir ve önbilgi verebilir. Ama asıl ve hakiki manasını anla­mada yeterli değildir. Özellikle Kur’an’ın bu anahtar sözcükleri, başka bir dile aktarıldığı zaman sözlük manası ile verilmesi hiç yeterli değildir. Bu, verilen kimi Türkçe karşılıklar, ilgili kavramın ifade ettiği manayı tam olarak yansıtamayabilir demektir. Me­sela Kur’an’ın en önemli anahtar kavramlarından bi­risi ve cehaletle doğrudan bir ilgisi olan zulüm kav­ramı ‘kötülük etmek’ veya ‘haksızlık etmek’  diye manalandırıldığı zaman yanlış olmaz, ama bu kav­ramın Kur’an’da ifade ettiği manayı tamamen yan­sıtmış olmaz. Zalim sadece ‘haksızlık eden’ veya ‘kö­tülük eden’ değildir. Aynı şekilde cehl ve bunun isim-sıfat şekli olan cahil sözcüğünün alimin zıddı, dolayısıyla temel anlamının ‘bilgisiz’ olarak alınma­sı, bu kavramın tam anlamını yansıtmaz. Bu anlam yanlış değildir, ama tam değildir; eksiktir, yetersiz­dir. Bu nedenle Kur’an’ı anlamak isterken elfazının ve terkiplerinin bütün inceliklerini gözetmek lazım­dır.[320]

Buna göre cehalet odak bir kavramdır. Önemli bir semantik alandır. Zulüm, şirk ve küfür de dahil ol­mak üzere geriye kalan diğer kavramlar ise anahtar terimler olarak cehaletle, çeşitli açılardan ve farklı yoğunlukta kesişecek şekilde ortak bir ‘mana alanı’ oluşturmaktadır. Bir diğer ifadeyle bunlar, cehaletin çeşitli tezahürleridir.[321]

 

5. Mazeret Olması Açısından Cehalet

 

Halimin zıddı olan cahil; zorba, azgın, vahşi, ace­lecilik karakteri olan, telkine uyan, öfkeli, hayvani içgüdülerine uymakla gaddar, bir deyişle de barbar olandır. Ve cehalet de böylesi birinin yaptıklarının adıdır. Nitekim o, bu tür tavırlarından dolayı belirti­len vasfa müstehak olmaktadır.

Bu böyle olmakla beraber cehalet, zamanla kendi semantik alanından kayarak yine kendi içinde mün­demiç bulunan özel bir anlamıyla temayüz etmiştir. Bu nedenle günümüzde cehalet denildiğinde akla gelen o geniş ‘anlam sahası’ içindeki cehalet değil, daha çok bilgisizlik anlamındaki cehalettir. Nitekim bu yaklaşım o denli bir yaygınlık kazanmıştır ki ko­nuyla ilgili kimi çalışmalarda bu kavram ve kavra­mın failleri hep bilgisizlik ve bilgisiz olarak mütalaa edilmiştir. Oysa kavram ve ona dair hadiseler aktarı­lıp yorumlanırken bahis konusu edilen şeylerin bil­gisizlikle fazla bir ilgisi olmamaktadır.[322]

 

 

5. a. Cehaletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi

 

Mazeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta Öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz burada konumuz itibariyle İslamî nasları bilmemekten doğan gerek itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların mazeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.

Kavram konulu çalışmalarda esas olan, söz konu­su kavramın temel yapısını ortaya koymak ve ona dair yanlış algılama ve kullanımlara işaret etmektir. Cehalet kavramın aslî yapısı bu şekilde ortaya kon­duktan sonra son olarak sivrildiği anlam olan bilgi­sizlik çerçevesinde de tahlil edilmelidir. Hele kav­ramın bu son yapısı farklı ilim dallarında önemli bir alana konu oluyorsa bunun gözardı edilmesi düşü­nülemez. Bu nedenle biz çalışmamızın bu yerinde bilgisizlik anlamında kullanılan cehaletin geçtiği konuları öz bir şekilde değerlendirmeye çalışacağız.[323]

 

5. a. a. Cehaleti Bilerek Tercih Etmek

 

Allah (c), Kur’an’ı insan için göndermiştir. Onu imana, iyiye ve doğruya çağırmış; her türlü kötülük­ten sakındırmıştır. Ancak insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irade hürriyeti içerisinde insan­lar, inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergi­lemişlerdir. İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır. Allah, Kur’an’da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri ve fiziksel yapı­ları itibariyle değil, inançları ve ahlakî yönleriyle değerlendirmiştir.

Akıl kelimesinin anlamlarından biri olarak bağ­lamayı dikkate alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak niteleyebileceğimiz akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi var­dır. Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp kullanmadığıdır. Çünkü Kur’an, ak­lım kullanmayanları aklı bulunmayanlara benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı bir ilişki vardır.

Kur’an’da akl kelimesinin sadece fiil olarak yer alması, onun dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir. Kur’an’da “akl” fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır. Buna göre akıl bir kabili­yettir. Bir malzeme, bir veri değildir. Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme ya­pamayacağı ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar. Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgi­sayar ya da işlerlik kazandırılmayan ‘okur-yazar’lık özelliği gibi.

Ancak Kur’an’ın bu buyruğuna rağmen, bugün, insanımız Kur’an’da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini ” heva” kelimesinin grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur’an’nı akletmeye teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.

Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksi­yonu apayrıdır. Bunlardan, akıl ile ilme sahip çık­mak şarttır. Zira cehaletle, ne hak ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.

Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre dav­ranmasının yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir. Akledilecek ki hem ferdi ve hem de toplumsal irade[324] ile doğrular tercih edilebilsin ve bu yolda bir süreç izlensin.

İrade sahibi olmak, Allah’ın (c) insanoğluna bah­şettiği üstün bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler ara­sından baskı altında kalmadan birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna emanetin veri­liş gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma yani ‘hiçbir şey bilmez’ özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen an­cak böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfede-meyecekleri, künhüne esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise ‘Kitap’ ile muttali olacaklar­dır. Nitekim bilgi eylemlerin anlamlı ve meşru kabul edilebilmesinin ilk şartıdır.

Fakat ademoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irade) kullanmaz yahut birine ihale edip onların bu özellikleri kendi yerine kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken ne­ticeye ulaşması düşünülemez.

Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda yahut İs­lam’ın egemen olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi şuur ve iradesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın ferdi olmak hasebiyle ‘hükmen müslüman’ olmakla, yani kendi­sinden sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah’ın vadettiği mükafaatlara nail olması olanaksızdır.[325]

Esasen insanoğlu özgür irade sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu şeylere karşılık verme, iradasini di­lediği şekilde tayin etme olanağına sahiptir. Bu nok­tada iki yönlü bir olgudan sözedilebilir. Biri, kendi­ne rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şey­ler. İkincisi de kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen şeylere müteveccih kendi irade­sini devreye sokarak şöyle veya böyle herhangi bir tercihte bulunması.

Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür iradesini devreye sokmak durumundadır.[326] Nitekim emanetin arz edilmesi de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür ira­de sahibi fertlerden oluşan toplum, kendine ait te­şekkül eden iradesini Allah’ın (c) kendisine tevdi et­tiği emanete karşı faal bir şekilde kullanma olanağı­na sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya ko­yacaktır. Bu tavır, sözgelimi Yunus’un (a) kavmi gibi olumlu olursa[327] bu zaten ilahî iradenin de dilemiş ol­duğu bir vaziyettir. Yok eğer durum bunun aksine cereyan etmişse, bu da artık öz iradeleriyle seçmiş oldukları bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği kavmine nispet ettiği sı­fat gibi bir vasfa mahkûm oluverirler. Artık Allah (c) dilemiş ise helak edilmekte .veya bunlara, tayin edi­len bir ecele binaen belirli güne kadar mühlet veril­mektedir.

Bu bağlamda günümüz açısından Allah’ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendi­sinden yana mesul tutulacağı ve ilelahire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmektir.[328]

Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları bağlamında insanları bilgilen­dirdiğini, böyle iken insanların herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri hususunda insanlara karşı Allah’ın şahitleri ve bizim de Allah’ın yanında, peygamberlerin dini tebliğ et­tiklerine dair şahitler olduğumuzu bildirir. Nitekim Rasulullah’ın Veda Haccında ‘haberiniz olsun tebliğ ettim mi?’ diye buyurması herhalde buna işarettir.

Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin farkında olması gere­kir. Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez. Bili­necek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine ay­kırı hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.

Analarından birşey bilmez olarak doğan çocuk­lar, doğup büyüdükleri çevre ve toplumun eğilimle­rine göre atalarının kendilerine talim ettiği çerçeve­de bir bilgilenme yoluna girmektedirler. Bu noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonun­dadır. Ancak atalarından ve toplumdan – çevreden edinilerek inanılan bu bilgilerin her zaman için doğ­ru ve yanlıştan arı olduğu söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir benimsemeden de bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumunda­dır. Çünkü hiç bir inanmış fert yaratıldığı gibi kal­kış olamaz. Zira iman yaratılışın üzerine kişinin bi­linçli kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle ulaştığı asgari bilgi ve bilinç düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile sa­pıklıktan kurtularak hidayet üzere ve ona tabi olan­lardan olmaktadır.

Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır. Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve onun ahlakî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelli­ğidir.[329]

Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve an­cak bizden bunu bu düzeyden takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a) gibi[330] mucizevi bir şekilde bir takım farklı özelliklerle dünyaya gelen insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve – veya imkânlara sahip olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü birinci durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar bağlamında semavî bir araz olarak değerlendiril­mektedir. Dolayısıyla normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak mazeret olamamaktadır.[331] Buna göre deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında ya­şayan bir fert için mazeret kabul edilen cehaletin, bu durumda olmadığı halde cehaleti bilerek seçen kim­seler için mazeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır.[332] Özetle istisnaî durumlar kendi öze­linde ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlı­ğını işaret ediyor olsa gerektir.

Bu nedenle sosyal hayatın uç noktalarından alı­nan istisnaî örnekler, hele dini öğrenme sürecini ya­şayan ve pratiği de buna bağlı olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki konumu belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomen­lerden hareketle kural belirlemek[333] çok da isabetli olmasa gerektir. Değilse aynı yayınevinin yayımla­dığı diğer bir kitapta cehaletin mazeret olmadığı yöntindeki  ifadeler[334]  ile kişiler kendileriyle  çelişkiye düşmüş olacaktır.

Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbni Abbas’ın (r) ayetlerde geçen “eben”, “haraç”, “fatıres-semavat” “ğîslin”, “hannan”, “evvah” ile “fadih”in ne anlama geldi­ğini bilmemesi[335] onların tevhidi de bilmediğine, di­nin man-talitesinden haberdar olmadıklarına mı alamet sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi geçen cariye[336] misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin, onların dinin özünü anlayıp an­lamadığına aldırış etmeden İslâm’ını kabul ettiğini mi ortaya koyar.

Oysa Ashab halis Arap idi. Onlar üstün üslupla­rın zevkine varıyor ve Resulullah’a (s) gelen ayetleri anlıyorlardı. Nitekim Kur’an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları ‘dil’e ve bu dildeki kav­ramlara yükleyerek veriyordu. Kur’an’dan herhangi bir şeyin manasını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen Resulullah’tan soruyorlardı. Esasen Kur’an, hüda ve kılavuz kitap olarak anlaşılsın için inmişti.

Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını ondan alı­yorlardı. Bilmediklerinde ondan öğrenme yoluna gi­diyorlardı. Onların yanlış anladığı fark edildiğinde ise O (s) veya O’nun terbiyesinden geçmiş şahsiyet­ler düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik kara iplikten seçilinceye kadar ayeti inince Adiy b. Hatem’in yaptığı, buna bir örnektir. O, biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının altına koyar şafak vakti çıkarıp bakardı. Bunlar birbirinden ayırd edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi. Resulullah (s) bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak ‘yastığın pek de enlidir.’ deyip durumu dü­zeltme yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebu Hureyre’nin necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir. Keza “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın“aye­tinden istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebu Eyyub el-Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, ayetin esasen şöyle şöyle anlaşılması ge­rektiğini ifade etmiştir.[337]

Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esas­ları bilmemek veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl ve idrak sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen cehalet, faraza mazeret olsa idi o zaman bu insanla­rın, kendilerinden kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehaletten dolayı bilinen duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti. Değil mi ki ma­lum durum cehaletlerinden kaynaklanmıştır.

Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlar ise bunun kendilerini bağlayıcı olması gerektir. De­ğilse kimse -bir hinlik söz konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış olana doğru diye sarılmış hiç kim­se sırf bu sebeple cerh edilemez. Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak samimiyetle kabul etmiştir. Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabul­leri, onların bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle kabul ettik­leri esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Ancak bunun, onların dürüstlükle­rine bir halel getirdiği de düşünülmemektedir. Söz­gelimi geçmişte muhaddisler, ‘yanlışa’ doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak nitelenen kimseler­den, hadis almakta mahzur görmemişlerdir.[338] Çünkü bunlar da sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden kimseler değildirler. Esasen ahlakî yön­den dürüst olduktan sonra kimse iddiaları cihetiyle olduğundan farklı şekilde itham edilmediği gibi bu dürüstlük de, vaki iddiaların, şayet gerçekten yanlış ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre birileri cehaleti sebebiyle yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple işlemekte ise bunların bu tu­tumlarından sorumlu olacakları açıktır. Çünkü zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.

Esasen burada konu, farkında olarak içine düşü­len ya da tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum tartışma konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve furu- ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır.[339] Ve bunlardan temel prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak söz konusu değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din’e örfen değil, ancak bu usulü kabul ile da­hil olunabilir.

“Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse ibadetleri doğru yapmakda, cahil­lik özür değildir. Dinini bilmediği için aldanan ce­hennemden kurtulamayacaktır. Allah-u Teala bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imam, hela­li, haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır”[340]

“Velhasıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer cahil, İslam dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten mümin olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini elde etmezse, ma­zur olup, hükmen mümin kılınıp cennet ehli olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehen­nem ehli olur. Zira ehliyetnamesi olduğu açıktır.”[341]

“Bir kimse cehaleti sebebiyle küfür olduğunu bil­meyerek kendi arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i islam’dan çıkar ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları ittifak et­tiler ki cahil tav’an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir olur. Zira cehil mazeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir.”[342]

“Artık bugün hiçbir millet din hususundaki ceha­letinden dolayı mazur sayılamaz… Binaen aleyh Allahu Teala kendi fazl ve keremi ile insanlara pey­gamberler göndermiş ve bu veçhile insanlar hakkın­da ‘Hüccet-i ilahiye’ tamam olmuş artık kimsenin ‘ne yapayım, Allah’ı bilemedim Allah’a dair bilgi edi­nemedim’ demeğe mecali kalmamıştır.”[343]

“Mükellef (sorumlu olabilecek durumdaki kişi) Allah’tan başkasına ibadetinde yahut Allah’tan baş­kasına kurban, O’ndan başkasına adak vesair Allah’a mahsus olan ibadetlerden biriyle Allah’tan başkası­na yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı, Müslim’in Ebu Hüreyre’den onun da Resulullah’tan (s) rivayet ettiği hadise binaen mazur görülemez. Ancak İslâmî olmayan bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu durumda bizzat cehaletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması ne­deniyle mazur görülür… Nebi (s) kendisinin mesajı­nı duymuş olanla İslâm ülkesinde yaşayıp da Resulü işitmiş olan hiçbir kimseyi mazur görmemiştir. Do­layısıyla kimse cehaletinden dolayı imanın temel il­kelerinden yana cahil diye mazur görülemez.”[344]

“Biz kırsal kesim Arablarından birçoğunun ebe­veyni, akrabası, kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle tevessül etmeyi onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa bulması hu­susunda kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yar­dım dilemeyi adet edinmiş ve bu hal üzere ölmüş­tür. Ancak onlara tevhidin, La ilahe illallah’ın manasını anlatacak kimse de ulaşmamış ve adağın, dua­nın ibadet olduğunu bunların sadece Allah için ya­pılabileceğini öğretecek kimse gelmemiş. İşte bu du­rumdaki kişilerin cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine katılmak, üzerine salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını kaza etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?

Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen kişinin cenazesine katılmak, üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar etmek, haccıru kaza etmek ve adı­na sadaka vermek caiz değildir. Çünkü zikredilen ameller şirk amelleridir… Ayrıca haklarında söz ko­nusu edilen, işledikleri amelleri kendilerine anlata­cak kimsenin gelmediği noktasında ise hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda Kur’an ayet­leri gayet açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli de mevcuttur. Bu haliyle içinde oldukları şirk haline dair sorma öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna rağmen onlar bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale razı olmuşlardır.”[345]

İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden başka bir şey değildir. Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendi­ne geliştirme yeteneğine sahip değildir. Kabiliyetle­rini geliştirmek için mutlak surette eğitime muhtaç­tır. İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçeve­sinde toplum yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme sürecinden[346] geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak türden ne kadar çok bilgi verilmişse yahut bu kişi toplumsal çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar almışsa kendisi­ne mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah’ın (c) olmasını istediği mantığa uygun düşecektir. Çün­kü fert bir takım fıtrî özelliklere sahip olarak doğ­makla beraber genelde yaşadığı çevrenin ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan örnekler olmuştur[347] ve olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal an­lamda bu çevre, ferdi ne yöne kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu yöne kanalize olacak­tır. Sözgelimi Ömer’in (r) sınamak niyetiyle kendi­sinden koyun satın almak istediği çocuğun takındığı sağlıklı tavır ve verdiği cevap, Kur’an’ı okumamış olsa bile onun öğretilerinin etkilediği atmosferde ya­şıyor olmasından neşet etmiştir.[348]

Esasen sünnetullah insanın müspet veya menfi geliştirdiği tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi belirleyen sebeplerin faili hür irade sahibi fertlerden oluşan toplumdur. Nitekim Kur’an, değişim-helak çerçevesinde toplumları yok eden sebepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol etmelerini sağlamaya yönelik or­tak anlamlar taşıyan muhtelif kavramlar kullanır.

Dinin insanın tutum ve davranışlarını, insanlar-arası ilişkileri ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması ve de topluma bir zihniyet ve de­ğerler sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da topluma yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan saf bir din olayından bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına göre, bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını buna göre ayarlayarak[349] kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır.

İslamda inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihayet bunu gerçekleştirmiş olması ge­rektiği anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır. İslam, baba ve atalarının inanç­larına körükörüne bağlılığı yererek, kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmak­tadır. Başka bir ifade ile fertler, Allah’ın (c) doğru yolun bulunması tavsiyesine karşılık daha önce bil­medikleri şu anki sahip oldukları envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda iradelerini İslamî ilkeleri öğrenmeye yöne­lik harcamadıklarından dolayı bu noktada söz ko­nusu ilkelere cahil kalmaktadırlar. Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine düşmek-sormak suretiyle öğrenmek zorundadır. Sora­rak öğrenme imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu kendisine aittir.[350] İşte cehaleti bilerek tercih etmiş olmak, bu demeye gelse gerektir.[351] Öyle ya mükellef, kendi gayreti- yö­nelmesi olmadıkça Allah’ın, bil- biliniz[352] tarzında ifa­de edilen buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl bile bilecektir? Oysa bilin­diği gibi Mekke insanı da bilgisizce “biğayri ilm”[353] evlatlarını öldürmekte ve çeşitli haramlar ih­das etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler vardı.[354] Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor oluşu onlara bir yarar sağlamamış ve bununla “muhteddin”[355] olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere zannetmekte ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.

Esasen ‘teklifi ma la yutak’ olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları zamanlarında farklı şeylere harca­mış oldukları vakit, güç ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat edemeyişleri farklı olmaktadır.[356] Çünkü Allah’ın gönderdiği kita­bına, verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı şeylerin bilgisiyle donanan ve de eme­ğini o uğurda harcayan insanın sorumluluğu ayrı­dır. İşte bu tür insanlar, kıyamet sahnesinde şayet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık,[357] kalkanına sığınmış ve cehaleti bilerek tercih etmiş insanlardır.

Buna göre cehaletin-bilgisizliğin mazeret oluşu, hakkında bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa Allah’ın dini ve O’nun istekleri hu­susunda böyle bir durum söz konusu değildir. Çün­kü O’nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna dur­madan seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılma­yı beklemektedir.

“Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü onlar uyarı­cıların uyanlarına kulak asmadılar. Ve helak oldu­lar. Onları uyarmak ve helak olmadan önce kendile­rini doğruya çağırmak yolunda hiç bir çaba sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helak edilmeleri zulüm olurdu.”[358]

Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (v. 1942) ise şöyle diyor: “Bu bilgisizlikleri onlar için as­lında müşriklikte ısrar etme açısından bir mazeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı arap müşriklerinin ço­ğunluğuna nazaran bu habersiz oluşlarında bir ma­zeret olma şüphesi bulunabilirdi… onun inişi işitil­dikten sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir ma­zeret teşkil etmeyeceğini kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtiva etmektedir.”[359]

Esasen Kur’an, toplumda oluşan olumsuzluklara karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir.[360] Çünkü anlaşılıyor ki, toplum hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal görevler yapılmadığı zaman, fatura sadece kötülüklerin sahiplerine değil, orada yaşayanların tamamına kesilmektedir. Bunun da ötesinde Kur’an, yeryüzünün herhangi bir parça­sında meydana gelen olayı da tüm yeryüzünün ola­yı olarak görmekte ve daima “, arz” kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehaleti bilerek tercih etmiş yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur’an’ın özellikle üzerinde durduğu ataları tak­lit hususu, onlardan tevarüs edilen değerlerin sorgu­lanması noktasında aklını kullanmayanların konu­munda olmamak hususunda dikkatli olunması gerektiği ve Kur’an’ın bunu ısrarla vurguladığı bilin­melidir.[361]

Kur’an kıssaları mahiyetleriyle beraber, kullar bunlardan ibret alıp kendi durumlarını bu zaviye­den gözden geçirsinler emrini de havidir. Bu an­lamda Kur’an kıssaları da bir manada ahkâm ayetle­rinin işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kı­yamet sahnesi şeklinde cereyan eden tasvirleri de dikkate alarak Kur’an’m mesajına kulak vermesi ge­rekir.[362]

Bilindiği gibi İslam-teslim olmak, iradeye bağlı bilinçli bir eylemdir. Kur’an’m bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekile­ceklerdir. Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur’an’-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle değil, sahip ol­dukları hür iradeleriyle yaptıklarından sorumlu var­lıklar halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rol­lerden birini tercih ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak durumunda­dır. Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi, ken­di hür iradesinde somutlaşmaktadır.[363]

“İslam insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğret­meye teşvik eder. Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mazeret sayılır mı? Hayır hiç bir zaman ‘cehaleti’ sebebiyle iyiliği kötülükte, itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak ye­ni müslüman olmuş, henüz öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur. Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız zikir eh­line sorunuz buyurmuşlardır.”[364]

“Ahkam-ı şer’iyeye cehil, dar-ı İslâm’da özür ol­madığından bir kimse ma’siyetin, ma’siyet olduğu­nu bilmeyerek işlemesinden azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu ayet delalet eder. Çünkü; Fahr-i Razi’nin beyanı veçhiyle bir kimse ma’siyetin, ma’siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muk­tedir oldukça o ma’siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin küfür olduğunu bilme­yerek Yehudiyette devam ettiğinde onun hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslamın zuhuruyla edyan-ı sairenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğin­den tahkik etmediğinden dolayı mazur olmaz.”[365]

Bunun gibi İslâm kültürünün egemen olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da İslam’dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde or­yantalistlerin tahrif ederek[366] tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış bir şekilde algılandığı İs­lam’a karşı lakayt ve dahası düşman olan insanlar mazur olmuyorsa[367] eğer bu durumda dosdoğru şek­line ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlen­dirmeyen insanlar mazur olabilir mi acaba?

Diğer bir açıdan, “fetret” ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden dolayı müstehak olduk­ları sıfatla nitelenirler. Bunun gibi dünya ahkâmı iti­bariyle durumlarına uygun muhatap oldukları hu­kuk ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bi­le olsa kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rıza­sıyla tevhidi tebdil ve tağyir etmişse, keza kendi ira­desiyle dinin şirk diyerek reddettiği bir itikadı be­nimsemiş, küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun bundan sorumlu tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır.[368]

Risalet gelmeden yani fetret döneminde de eşya ve olayların değer hükmü olarak “iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin= kubh” olduğunu akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde[369] Allah (c) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ila­veten bir de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi gönder­meyi gerekli görmüştür. Ancak bu dönemde bile in­sanlar yaptıklarından dolayı ahiret ahkâmı açısın­dan bir anlamda İslâm’ın ‘kanunilik ilkesi’nin bir ge­reği olarak mazur olmakla beraber dünya ahkâmı açısından niteleme itibariyle mazur sayılmamakta­dırlar.[370] Başka bir ifade ile Allah, biz hükmedici de­ğil, bunun yerine azap edici değiliz demiştir.[371] Nite­kim ilk şirkin Nuh (a) kavminde başladığı bilinmek­tedir. Ama aynı zamanda bu elçinin hitap ettiği o in­sanları müşrik diye nitelediği de malumdur. Bu ne­denle kişiler her ortamda yapıp ettikleriyle alakalı İslam’ın değer hükmüyle muhataptır.[372] Öte taraftan yine kişi, fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İs­lam’a göre küfür ve şirk olan bir tasarrufta bulun­muş ise bu tasarrufu kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret hali kendisi için bir özür teşkil etmemektedir.

Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi sorumlu ol­dukları hususları kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile gündemlerine soktuktan itibaren[373] iman etmeyenler bu davranışlarından ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda bırakılmak­tadırlar. “Bir peygamberin davetini işitip küfür ve şirkte ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza ve ihtilaf yoktur.”[374]

Buna göre Son Peygamber’in gelişinden bu yana günümüzde ve de gelecekte mesajın gündemde olu­şu, daha doğru bir ifade ile tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına sahip ol­ması hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası değildir.[375] Çünkü her ne sebeple olursa olsun İs­lâm düşüncesini öğrenmek yerine başka şeylerin pe­şine düşen insanların burada cehaleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek alimi olmaları realitesi söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynak­lanan bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsız­dır. Nitekim fukaha fetret deyince genelde İsa (a) ile Rasulü Ekrem arasındaki zamanı kastederler. Bu sü­rede gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir.[376]

Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış insanla­rın yaptıkları ve inandıklarıyla hesaplarını Allah’a verecekleri, Allah’ın ise onlara ne yapacağı husu­sunda ahkâm kesmenin gereği olmadığı açıktır. An­cak şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem fetret dönemi değildir. Aksine bir düşünce, İslam’ın evrenselliğini iptal manasına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed son elçidir şeklindeki İs­lam’ın temel hükümlerinden birini geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım çünkü Kur’an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini bilmek lazım. İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye gayret gösterme­miş yahut gerek görmemişse bunun kendileri için mazeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kitabın ölçülerini ve temsilcisinin hayatının güzelli­ğini esas alması gerekirken bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek ola­sı değildir.

Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajı­nın ulaştığı kimselerin cehaletinin mazeret olup ol­madığından öte peygamber mesajı ulaşmamış, bun­dan haberdar olamamış kişilerin bile mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır.[377] Bu durum günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin mesajından haberdar olduğu, cehaletlerinin bunu önemsemeyişlerinden yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan kaynaklandığı görülmektedir.[378]

 

5. a. b. Durum – Mekân Açısından Cehalet

 

Cehaletin-bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslam’ın egemen olduğu ülke olan darulislam, diğeri İslam’ın dışında bir inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak darulharbdir.[379] Dar, lugatlarda yerleşme mekânı olarak tavsif edilir.[380] Bunların birin­cisinde söz konusu şeyin (bilmemek) mazeret olma­dığı noktasında konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varid değildir. “Darulislamda bilmemek mazeret değildir.”[381] “Bize göre bilmemek özür değildir. Akıl bilgiye gö­türen bir vasıtadır.”[382]

Darulislamda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü darulislamdaki kişilerin bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle mazur sayıl­maz. Dolayısıyla şer’i hükümlere bilgisizlik – cehalet iddiasıyla kimse muhalefette bulunamaz. Çünkü bu­rada cehalet özür sayılamaz.

Buna göre İslam diyarında oturan herkesin farz­ları da, yasakları gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak deli­li kesin olmayan hususlar bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise başka bir suçu meşru kılmaz.

Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan mem­leketlerde İslamî hükümler hakkındaki cehaletin şer’î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir maze­ret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi; bir kimse darulharpte müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese; bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farz­ları bilmediği için yerine getirmese, öğrendiği za­man onları kaza etmekle mükellef olmaz. Bu son ka­ideye İmam Züfer (v.158/775) muhalefet etmiştir. O, kişi, İslam’ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzeri­ne almış demektir. Öyleyse onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte mazur­dur. Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri ka­za etmesi gerekir espirisinden hareketle öğrenince onları kaza etmesi vacip olur, demiştir.

İmam Züfer’in bu yaklaşımının aksine, fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Darulharb, şer’î hü­kümlerin bilinmesine elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil üzerinde cehalet ise teklifi düşürür. Çünkü Darulharbde müslüman olan kimseye hitap, tevec­cüh etmez.[383]

Esasen Darulharbde müslümanlarm İslamî hü­kümler hakkında bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Darulharb şer’i hükümlerin öğrenildiği, bili­nebileceği yer değil, aksine onların öğretümediği, bi­linmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Darulharb, İslamî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir. Ancak yine de “aslında İslâm diyarı olup sonra darulharbe dönüşen memleketlerin halkı, bil­memelerinden dolayı mazur sayılamazlar.”[384]

Darulharpte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebu Hanife (v.150/767) ve İmameyn’in görüşü şöyledir: “Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu de­ğildir. Bilgisizlik, delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından  ileri gelmiştir…  Darulharp üzerinde tebliğ velayeti kesik olduğundan, şer’i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz… Buna mu­kabil darulislamda bir kimsenin bu husustaki bilgi­sizliği özür kabul edilmez. Çünkü darulislamda bu­lunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz.”[385] Ancak mezhep imamları, darul-harpte İslam’a giren kimsenin, müslümarüara farz olan hükümleri, güvenilir bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.

Buna göre “cehalet, kitap ve sünnet nass’ı ile sabit olan hükümler hakkında bir mazeret teşkil etmez.”[386]

Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme olanağının olup olmadığı da­ha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bil­gisizliğin, mükellefin kendi kusuru olup olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dar­ulislamda bu imkân var olmasına karşın darulharpte yoktur.

Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin, sözgelimi resmi gaze­tede yayınlanması gibi bilinen neşir yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes ta­rafından bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun bilinmemesi itirazı kabul olunamaz.

Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır. Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca cehalet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi olmasa bile, biliyor farzedilmektedir.

Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusu­rundan dolayı olması durumunda bunun özür ola­mayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğru­dan doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının va­rolmasıdır. Nitekim Fakih Kasani (v.587/1191) de buna dikkat çekmekte ve darulislamı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak da bilme­menin mazeret olamayacağını belirtmektedir.[387]

Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehalet ayrı, bil­meye çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde cahil kalmak bambaşkadır. Bu, doğru­dan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur.[388]

“Şu kadar var ki ilmin-bilginin gerçekten var ol­ması şart değildir. Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise darulislamda mümkündür. Çünkü o şer’î ahkamın bilindiği, darulilimdir. Bu imkân darulharpte bulunmaz. Çünkü orası darul-cehalet, İslamdan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır. Çünkü bu ahkâm şe­riatın vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebu Yusuf (v.182/798) Ebu Hanife’den (v.-150/767) rivayet etmiştir. Ebu Yusuf şöyle dedi: Ebu Hanife şöyle diyordu: “Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına dair bilgi hususunda cehalet mazeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır. Bilmekle mükelleftirler… Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz… darulharbde Allah’a iman konusunda bil­memek bir mazeret değildir.”[389]

Burada vasatın esas alınması prensibi söz konusu olduğundan dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi imkânlarıyla ulaşabileceği hususlar yine ma­zeret sayılmamaktadır. Sözgelimi Allah’a iman et­mek noktasında kişi aklını kullanmak suretiyle ima­na ulaşabilir denilerek bu hususta da cehalet, maze­ret kabul edilmemektedir.[390]

Buradaki temel husus şu olmaktadır. Darulharb diye tesmiye edilen vasatta sadece İslamî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle bazı istisnalar söz ko­nusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslam’ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta bu nedenle İslamî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda böylesi bir yerde de­ğil bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek se­bebi de budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslam’ın mesajını ulaştırmak, önündeki engelleri kaldırmak ve İslam’ın hâkimiyetini tesis etmek demektir.[391]

Bu anlamda Mekke’de, müslüman olmanın değil, ama Allah’ın dininin anlatılmasının önünde ciddi manada engeller bulunmadığından cihada gerek du­yulmamıştır. Çünkü orada dinin elçisi mesajını her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup kamuoyu oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını duyup merakla dinlemeye yahut kabu­le gelenler olmakta idi.[392] Bu nedenle insanların, me­rak etmişlerse ve de kendilerini saptıran önderleri­nin hegamonyasından kurtulup peşine düşmüşlerse öğrenme imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan pa­nayırlarda “gece sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık meselelerin sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için oturumlar düzenlemelerde ele geçmez olanaklar sağlıyordu.”[393] Buna binaen Resulullah (s) da gerek bu dönemlerde gerekse hac döneminde gelmiş olan halkın çadırları­nı dolaşıp yaygın eğitim çerçevesinde mesajını anla­tıyordu.[394]

Keşful-Esrar’ın yazarı konuyu şu şekilde değer­lendirmektedir: Darulislamda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ suretiyle gerçekten ya da bu ortamda yay­gınlığına binaen takdiren ulaşmış sayılır. Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt ve cehalettir. Cehaletin taannüt şeklinde olmayanı ma­zeret sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç ma­zeret sayılamaz.

Darulharpten hicret etmemiş müslümanın cehale­ti kendisi için mazerettir. Öyle ki bunlar onu bağ­lamaz bile. Çünkü inmiş emirler onun açısından giz­li sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehalet özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur. Çünkü bu cehalet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır. Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile içkinin haram kılmışıyla ilgili rivayetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülke­sinde yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır. Kim bu andan sonra cahil ka­lırsa kesinlikle bu tamamiyle kendi kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı ol­mamaktadır. Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehir­de su bulunmasına rağmen peşine düşmeyip teyem­müm ederek namaz kılanın durumu gibi. Bunun na­mazı caiz değildir.

Esasen darulharp, cehalet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir. Bu nedenle orada yaşayanın cehaleti had­leri kaldırmada bir şüphe olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehaleti kaale alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına dair bilgi şer’î hitabın- ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram olduğuna dair cehaleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her taraf­ta yaygındır. Bu yüzden onun bu konudaki cehaleti hadler açısından şüphe sayılamaz. Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlı­ğından kaynaklanmış olup ve bu da mazeret sayı­lamaz. Darulharpteki hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehaleti özürdür. Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilme­se de bunları kaza etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir. Çünkü hitap ona ne işitmiş olması suretiyle gerçekte ve ne de ya­yılmış olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaş­mamıştır. Bilindiği gibi darulharp, İslam ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir ortam değildir. Bu sebep­le hitaba dair cehalet mazerettir. Çünkü o delili ara­mada kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehalet bizzat delillerin gizli kalmış olmasından kaynak­lanmıştır. Şöyle ki onlara yapılan tebliğin kesik ol­ması sebebiyle orada yayılamamıştır.

Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın-mesajın hükmü, muhatap ondan haberdar olmadık­ça kesinleşmez. Çünkü onun, ondan haberdar olma­dan ona inanması gücünü aşar. Bu sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle ta­mamlanmış demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü aşar. Şüphesiz onun yapabile­ceği, daveti yaymak (gündeme sokmak)tır. Nitekim Peygamber (s), çevredeki krallara mektup ve elçiler göndermek suretiyle kendisini herkese tebliğci yap­mıştır. Öyle ki o şöyle diyordu:(Agâh olun. Ben teb­liğ ettim mi? Allah’ım sen şahid ol). Bundan şu anla­şılır: Tebliğ, hitabın şöhret bulması ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından sonra cahil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır. Yani o, bu sebepten dolayı cahil kalmıştır. Çünkü hitap, gizli kalışının aksine şöhre­tinden dolayı rahatlıkla bulunabilecek hale gelmiş­tir. Bu nedenle biz, darulislamda bir zımmi müslüman olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip ol­duğunu bilmediğinden namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o insan­ların toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslam’ın ah­kâmını sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez. Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir yerdedir. Ve onu temin etme­mekle de kusurludur.[395]

Günümüzde İslam’ın ilkeleri, insanlardan ne is­tediği, nelerden sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse bu bilgilere, söz konu­su mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut kim­senin buna ulaşması noktasında bir bahane, bir ma­zeret ileri sürmesi mümkün değildir. Yaşadığımız coğrafyada bu inancı tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan, öğrenme imkâ­nı bulamayan tek kişiden bahsedilemez. Bilindiği gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bula­mamış dolayısıyla bilememiş ve cahil kalmış olmak bambaşkadır.

Şayet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii’nin (v.204/-819) dediği gibi bu durumda cehalet, ilimden daha üstün olurdu. Zerkeşi’nin (v.794/1392) nakline göre o şöyle demiştir: “Eğer cahil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olur­du.”[396] Öyle ya bilen, öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak, ötekisi mazur görü­lecek, affedilecek. Bu, İslam’ın temel ilkelerine ters­tir. Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim verilmesi düşü­nülemez.

Kaldı ki işledikleri amellerden yani kendi elleriyle yapıp ettiklerinden dolayı insanların felah yahut helake duçar olduklarına ve kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen naslarda kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek ya­hut bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağ­men bu durumda olan kimselerin aynı akibete ma­ruz kaldıkları belirtilmektedir.

Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut kavmin tekeline terk edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir. Bu nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve yaşantısını değiş­tirmiş ise bunun kendileri için cehalet mazereti ola­rak kabul edilmesi düşünülemez. Çünkü geçmişler­den geriye kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde inanıp pratize edilmedikçe bunların kabul edilmişli­ğinden bahsedilemez.

Şu husus da unutulmamalıdır ki peygamberler gereken nasihat ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin yolları açık açık kayde­dilmiştir. Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu ne­denle “Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğra­yan bir kavim oldular[397] ayetinin de ışığında kişiler ne­rede bulunursa bulunsunlar, hangi ‘dar’da yaşıyor­larsa yaşasınlar içinde bulundukları durumun hük­münü alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlen­dirmektedir.[398] Yalnız bu  hükmetmeyi,   azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır. Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da çeşitli vesi­lelerle bilgilendikleri bu İslam’a karşı olumsuz- ilgi­siz bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer hükmünü vermekten de imtina et­memektedir. Kaldı ki son mesaj bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir konuda, cehaletlerini affettirecek bir mazeret bırakmadılar.

Bir başka husus ise İslâm’ın kendi sahasında bile fertlerinin duyarlı olmasını isteyerek başka düşüncele­rin insanlarına benzemekten sakındırmakta oluşudur.

Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî sistemin inançlısı, bir örfün bağlısı kişi, tamamen veya kıs­men farklı bir dinin, bir felsefenin, bir örfün prensip­leriyle kaynaşır, mensublarıyla münasebetlerini sür­dürür ve onları taklid ederse, kendi dinî, felsefî sis­temi ve örfü ile olan rabıtalarını za’fa uğratmış olur. Bu za’f giderek büyür ve kaynaşılan prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı doğu­rur. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İs­lam dini, batıl din ve ideolojilerin bağlılarının mü’minler üzerinde müessir olmaması ve onları karan­lık inanç ve amellere sürüklememesi için teşebbühün her bir nevini yasaklamıştır.

Durum böyle iken fertlerin kendilerinden kay­naklanan sebeplerden dolayı yanlışa düşmelerini mazur görmesi düşünülemez. Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları durumu tavsif etmekle beraber bir takım özel hü­kümlere bağladığı görülmektedir.[399]

 

5. b. Cehaletin Sosyal Boyutu

 

Kişi, hakkında bilgisi olmayan hususlardan so­rumlu tutulamaz. Onun, konu ne ise önce o hususta bilgilendirilmesi gerekir. Kendisini bilgilendirmeden veya konunun bilgisine ulaşma imkanı sağlanmadan keza sorumlu tutulacak olduğu konuyu idrak etmesi için gerekli malzemeyi temin etmeden imtihan et­mek doğru olamaz. Bunun gibi sorumlu tutulan şe­yin de onun malzemesine (aklına) uygun olması ge­rekir. Nitekim insanı, kimin daha iyi amel işleyece­ğini sınamak için yaratan Allah (c) onun bu imtihan döneminde nelerden sorumlu olacağını ve ona bu yolculuğunda hidayet kaynağı olacak şeyin ne ol­duğunu da bildirmiştir.

İnsanoğlunu akıl sahibi olarak yaratmış olan O (c), kendisine mesaj (Kur’an) göndermiş, bu mesajı Elçisi’ne yaşatmış ve O’nun (s) bu yaşantısının ken­disi için güzel bir örnek olduğunu bildirmiştir. Bu nedenle O’nun (c) vermiş olduğu bu akıl nimetinin gerektiği şekilde değerlendirilip istemiş olduğu yön­de kullanılması gereği vardır.

Yaşanmakta olan bu imtihan sürecinin sonunda karşılaşılacak olan ahiret gerçeği ve buna bağlı ola­rak felah ve helak durumlarından habersiz olunma­sın, günün birinde belki de farkında olunmadan evet beklenilmeyen bir anda o hesap günüyle karşılaşılmasın diye bilgi göndermiştir. Bu anlamda nefis­lerin taşıyamayacağı- anlayamayacağı şeyi yüklemeyeceğini bildirmiş ve buna bağlı olarak muhkem, açık ve kolay kıldığım, ayan ve beyan olduğunu bil­dirdiği bu kitabında hiçbir şeyi geri bırakmadığım, her şeyi izah ettiğini belirtmiştir.

Bu bağlamda Allah (c), ahirette insanlar bizim bundan haberimiz yoktu demesin, son günde her tür hastalığın anası, inhiraf ve hatanın sebebi olan cehaletten- bilgisizlikten kaynaklanan her hangi bir mazeret- bahane ileri sürmesin diye Kur’an’ında bu anlamda çok sayıda ayet indirmiştir.

Evet hiçbir bahane kalmasın yahut böylesi baha­nelere sarılan insanların mazeretlerini yok etmek için mesaj göndermiş olan Allah, insanoğlunu, henüz dünya hayatında iken bu bilgiden haberdar olmasını sağlayarak bundan mesul tutacağını belirtmiştir. Hem nasıl özür – mazeret beyan edilebilsin ki O (c) bunların içinden elçiler göndermiş ve bunlarla gön­derdiği bilgiyi (Kur’an) de kolay kılmıştır.

Gönderdiği bu ayetlerde insanın aklını kullanma­sının gerekliliğini vurgulayarak böylece akletmemenin nihayetinde kendilerine zarar vereceğini, bu zarardan kurtulmaları için akledip- iman edip[400] Al­lah’ı tevhid etmeleri gerektiğini, O’na (c) ve Elçisi’ne (s) tabi olmalarını, itaatlerini sadece kendisinin oto­ritesine sunmalarını istemiştir. Bununla beraber mevhum tanrıları olumsuzlama üzerine kurulu bir tevhid ifadesi olarak alimler, heva-heves, zan, kuruntu vesaireyi rab ve ilah edinmekten sakınmaları­nı talep etmiştir. Başka bir ifade ile elçilerini (a) itaat edilsin diye göndermiş olan O (c), insanoğlunu sırf kendisine ibadet etsin diye yaratmıştır. Ve bu an­lamda kendi yoluna uyulmasını istemiş başka yolla­ra tabi olunmamasını taleb etmiştir.

Bu şekilde dinin, kabul edilmiş ilkelerin pratize edilmesi olarak amelden ibaret ve bu bağlamda itaa­tin dinin esas noktası olduğu sabitesi ortaya kon­muştur. Bu iki yönlü, bir birine zıt olan kutuplardan Allah’ın dinine tabi olmak ile dışında şey(ler)e itaat etmekten birini tercih, insanın iradesine bırakılmış, bunlardan Allah’ın dinine sarılmayı tercih etmiş in­sanın farkı ve dolayısıyla üstünlüğü vurgulanarak bu meyanda hidayete tabi olanlara da mükâfat vaat edilmiştir.

Evet, Allah Teala kullarından akıllarını kullanma­larını, kitabını düşünüp akletmeleri için kolay kıldı­ğını ve kendi iradeleri ile ona tabi olmalarını istemiş­tir. Nitekim onun ilk inkarcı muhatapları da tutum­larıyla, onu anlamadıklarını değil düşünmek iste­mediklerini, bu hususta gayret göstermediklerim be­lirtmişlerdir.

Şüphesiz Allah (c), kitabını dileyenin akledebileceğini ve esasen ondan sorumlu olduklarım belirt­miş ve bunun yanında son günde gerçek apaçık bir şekilde görüldüğünde artık vaki pişmanlığın bir fay­da vermeyeceğini bildirmiştir. Çünkü bu durumda artık kişinin sınanma dönemi kapanmış olmakta ve iradesiyle bir şeyi tercih etmesi imkanı kalmamakta dolayısıyla son pişmanlık fayda verememektedir.

Bu bağlamda ayetlerde kimin daha iyi amel işle­yeceğinin sınanması şeklindeki dünya hayatı süre­cinde kulluktan-bağîılıktan sorguya çekilineceği, sorgulanmanın sonucunda herkesin dünyada iken bağlı kaldığı merciye havale edildiği, özetle Allah’a isyan edilmişse akıbetin helak olacağı, berikilerin ise felaha ereceği, yani birilerinin imtihanı kazanıp biri­lerinin ise kaybedeceği vurgulanmaktadır.

Tıpkı önceden işlenmiş olan konulardan sorumlu tutulacağı bildirilen öğrenciler misali; dersin adı or­tada, müfredat belli, işlenmiş, anlatılmış. İmtihan olunacağı ve nelerden sorulacağı izah edilmiş. Böyle iken dersine çalışan ile çalışmayanın, çalışma gereği duyan ile duymayan, zahmetini çeken ile önemse­meyen kişilerin söz konusu imtihandan aynı sonucu alamadıklarında, biri düşük diğeri yüksek not aldı­ğında düşük alanın da ötekisi gibi mücazat yerine mükâfat, helak yerine felah bulacağını düşünmenin imkânsız oluşu gibi. Keza imtihan sonrası hele so­nuçların ilanından sonra tembel öğrencinin çırpınış­larının, üzüntü ve son pişmanlığının fayda vereme­yeceği gibi. Şimdi kimse bu vaziyetteki kişinin ça­lışmadığı, tembellik ettiği için başaramamasından dolayı mazur olduğunu bu nedenle de diğerleri gibi mesela üniversiteye alınması gerektiğini düşünme­mektedir.

Zaten bu yüzden olacak ki; Allah Teala da ölüme yakin ismini vermiştir. Nitekim bu isim, aynı şekilde kıyamet için de kullanılmıştır. Çünkü orada da artık kişinin sadece önceden yapmış olduğunun hâsılatı değerlendirilmeye alınmaktadır. Dahası bu, artık her şeyle çıplak gözle karşı karşıya gelmek ve artık piş­manlığın fayda vermeyeceği, herkesin ameliyle sor­gulanacağı an olduğu için böyledir. Yani kişi orada her şeyle yakinen, apaçık bir şekilde karşılaşmakta­dır o anda. Burada imtihan-düşünme ve amel dö­nemi kapanmakta, sorgulanma dönemi başlamakta­dır. Bu yüzden olacak ki apaçık bir mucize veya me­lek isteyen müşriklerin bu isteklerine karşı cevaben “eğer bir melek indirilseydi elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı[401] denilmektedir.

Evet işte böylesi ayetlerde verilen cevapta, bu du­rumda başlarına kıyametin kopacağı, o ana kadar kabul etmemişlerse hiç fırsat verilmeden helak edi­lecekleri bildirilmektedir. Özetle işin bitirileceği ifa­de edilmektedir. Çünkü bu vesile ile aynel yakin olarak kesin bilgiye sahip olmaları durumu vaki ol­maktadır.

Bu anlamda Kur’an, “ilmel yakin ve aynel yakin” inanmaya davet ettiği insanlardan mümin olanların kıyamete yakinen inandıklarını yani kıyameti ay­nel-ilmel yakin mesabesinde kabul ettiklerini keza bu durumun müminlerde karar kılmış bir özellik olduğunu-olması gerektiğini belirtmektedir.

Kaldı ki, Allah (c) kâinata, bu şekilde iman etmek isteyen yani yakinen kabul etmek isteyen insanlar için nice ayetler serpiştirmiştir. Onların bilgiden yoksun kalmalarına meydan vermeyerek akıllarını kul­lanıp gerçekten (yakinen) teslim olmalarını istemiş­tir. İşte bu durum insanların ileride bilgisizliği ma­zeret olarak ileriye sürmelerine imkân bırakmamış­tır. Ki bilgi vahiydir. Ve o da canlı (kâinat-insan), cansız (Kur’an) keza afak ve enfüsteki ayetlerden müteşekkil olarak Allah’tan gelmiş, insanların ilgi göstermesini bekler vaziyette ulu orta durmaktadır.

Bu çerçeveden olmak üzere, zanlarla hareket eden, ona tabi olan insanların yani Allah’tan gelen bilgiyi umursamayıp başka şeylere dalan insanların ahirette halleri şöyle olacaktır:

Gerçekten biz sizi yakin bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün kâfir olan da ah keşke ben bir toprak oluverseydim, diye­cek” [402]

Oysa o gün toprak olmak mümkün olmadığı gibi son pişmanlığın da hiçbir faydası olmayacaktır. Söz konusu durumu ilmel- aynel yakin müşahade ettik­ten sonra geriye dönüş hasreti çekilecek ama ne fay­da. Zira kimin daha iyi amel edeceğini sınama dö­nemi çoktan geçmiş olacaktır.

Dikkat edilirse ayetler son gün (ahiret-yakin) sor­gulamasının mahiyeti olarak daima yapıp edileni, ameli ön plana çıkarmaktadır. Hem de bu amel sa­hibinin bilgili-cahil olup olmadığına bakılmaksızın. Böylesi bir karine vermeden. Kıyametle ilgili sorgu­lanma ayetlerinde ise Allah Teala’nın suç işlemiş,ameline pislik- şirk karıştırmış herkesi eşit tuttuğu görülmektedir.[403] Nitekim Kitab’ın geliş amacı da bu değil miydi?

Anlaşılması kolay kılınan Kur’an’daki tarihî atıf­lar değişmez tabiattaki ahlakî öğretileri göstermek içindir. Bu bağlamda eski toplumların çoğu kendile­rine uyarıcı gönderildiği halde yollarını şaşırdığı için ibret unsuru olarak takdim ediliyorsa bu pasajla­rı okuyan bizlerin de bugün bu atıflardan ibret al­ması gerektir. Esasen ahiret sahneleri de birer uyarı­cı unsurdur. Nitekim ilk inen surelerde sure çapında ve kimi zaman karşılıklı sahneler[404] halinde kıyamet tasvirlerinin yoğunluğu, dahası böylesi sahnelerde saptıran ve sapan kimselerin tasviri, bu ayetlerin an­lam örgüsünde ahirete, geleceğe ve geçmişe (kıssa­lar) dönük kıssalardan ders alınması, üzerinde aklın çalıştırılması lüzumuna işaret olsa gerektir. Nitekim cennet tasvirlerinde bahsi geçen durumlar da böyle­dir. Tıpkı verilen ‘mesel’lerde[405] olduğu gibi.

Esasen elçilerin gönderiliş amacından işin özünde haberdar olan, hem de istedikleri zaman bunu ken­dilerine kalkan yapan, ancak anladıkları halde önemsemeyen kitleler, kendilerine uyarıcı olarak gel­miş elçiler ve onların mesajlarından yana gafil davranarak onları görmezlikten gelmek gibi yaklaşımla­rından sorumlu tutulmaktadırlar. Nasıl tutulmasın ki kendilerine Elçi gelmiş ve Kitap getirmişti. Üstelik onların bu Kitab’a tabi olmaları, kendisine itaat et­meleri istenmiş idi.

Oysa bu kitleler varislikle iktifa ederek emirlerin zıddını yapmış ve o kitabı amacının dışında bir şe­kilde değerlendirip uygulamada tahrif ve tebdil ede­rek özünden yana gafil davranmış ve onu arkalarına atarak hükmen iptal etmişlerdir.

Bu vakıanın, bir uygulama kitabı olan Kur’an noktasında da cari olduğunun müşahade edilmesi üzücü bir durumdur. Ne ki, kendilerini Tevrat veya İncil’e izafe eden Yahudi ve Hıristiyanlar, bu nispet iddialarına rağmen ‘hiçbir şey üzerinde’ [406]olamamışlarsa Kur’an’a ‘inandıklarını’ söyledikleri halde bunu gereğince ‘ikame etmeyen’ insanların, kendilerini Kur’an’ın bağlıları olarak tanımlamaları veya ona nispet etmeleri de hiçbir anlam ifade et­meyecektir.

Zira bu sonuncuların da İslâm’ı merak edip öğ­renme zahmetine katlanmak gereği duymadıkları, başka bir ifade ile Kur’an’ı akletmedikleri ve buna bağlı olarak cahil kaldıklarından ötürü ikame etme­dikleri ortadadır. Oysa yapılan teklifi, kabul eden akıldır. İman olayı bir icap ve kabul sorunudur. Hiç anlamadan iman edilmez, olsa olsa anlamadan bir korku saikiyle insan gizli bir bağlanma yapabilir. Her bağlanma Kur’an’daki iman kavramıyla ayniyet göstermez. Kur’an’ın önerdiği bağlanma ancak ve ancak basiret üzre bir bağlanmadır. Bu nedenle de akılları olduğu, akledecekleri bilgi (Kur’an) de yan­larında bulunduğu ve de bundan mesul olacakları kendilerine bildirildiği halde tıpkı geçmiş kavimler gibi onu kulak ardı edip arkalarına atmış kimselerin mazuriyeti söz konusu olamaz.

Kuşkusuz abdesti bozan şeyler olduğu gibi tev­hidi bozan şeyler de vardır. Bu olgu unutulmuş gi­bidir. Oysa analarından bir şey bilmez olarak doğan çocuklar doğup büyüdükleri çevre ve toplumun eği­limleri ile atalarının kendilerine talim ettiği çerçeve­de bir bilgilenme yoluna girmektedirler. Girmek du­rumundadırlar; çünkü fıtratın iman ve-veya isla­miyet keza fıtrat üzere doğmuş olmanın da İslâm’ı bilmek ve müslüman olarak doğmak anlamına gel­mediği, İslâm’ın ise şuurlu bir seçimle kabul edilebi­leceği malumdur.[407] Allah’ın (c) doğru yolu bulmayı tavsiye etmiş olmasına rağmen daha önce spordan, modadan, politikadan, sanattan, falburçtan, şucu veya buculuktan da anlamadıkları halde, bütün bunların her birine ait bilginin yanında Kitab’ın bil­gisi de bulunmasına rağmen bu çocuklar büyüme süreçleri içerisinde Kitab’ın bilgisinin dışındaki di­ğer bilgilerden biriyle mücehhez olmaktadırlar. Bu­rada atalarının ya da daha çok toplumsal iradenin (kamuoyu) dayatma- empozesi ile olsa bile neticede birilerinin tercihini Kur’an’ın bilgisinin dışında bilgi veya bilgilere yapması ve berikilerin ise, birilerine körü körüne taklidi seçmeleri olgusu söz konusu olmaktadır.

Bugün insanlar Allah’ın kitabı ortada olduğu hem de hemen her evde ve de birkaç adet bulunduğu halde, üstelik teknoloji-makineleşmenin sağladığı bol imkân ve vakte rağmen bunu öğrenmek, gerek­lerini yerine getirmek, öngördüğü insan olmak için gayret göstermemektedirler. Aksine Kur’an’ı arkala­rına atarak bunun yerine atalarından miras aldıkları-alabildikleri ile yetinmektedirler. Ama buna karşın çiftçisi çifti, rençberi hayvanı ile ilgili ince teferruatı dahi iyi öğrenme zahmeti- gereği duyabilmektedir.

Modaya gömülen kesimi, bu melanetin incelikle­rini, temsilcilerini taklid edebilmektedir. Moda mer­kezlerini, mankenleri, bu yılki, önceki, sonraki mo­dayı, renkleri çok iyi takip edebilmekte onları canı gönülden taklid edebilmekte, hayran olabilmektedir. Yani kendilerine en güzel örnek olarak resulleri de­ğil, onları tercih etmektedirler. Hem de bilgiyle ve de şuurla.

Sporseveri sporun envai türlü çeşidinden tutun, sporcusuna, takımına, renklerine kadar hangi spor­cunun ne sevdiği, hatta belki ayakkabı numarasına kadar; ama bilgiyle, ama isteyerek, ama severek öğ­renmektedir. Bugün piyasada sırf spora ait gazete­lerin yanında üstlendiği misyon ve genel okuyucu kitlesi itibariyle uzak olanına kadar hemen her gaze­tenin bir kaç sayfa spor haberi vermesi insanların buna ilgi gösterdiğinin apaçık alameti değil midir? Adam evini, arabasını, maskotunu v.s. ihtiyaçlarını dahi takımının rengine göre ayarlamakta onun maç­ları için oradan oraya gitmekte, kalbi onunla titre­mektedir.

Bugün insanlar ne olduğu malum televizyon ka­nallarına meftun olmuş, bu kanal senin bu kanal be­nim, bu sanatçı senin şu şarkıcı-türkücü benim, şu şarkı senin, bu aranjman-pop müzik benim sevdası­na düşmüştür. Keza bu filim senin şu dizi benim yahut hepsi de tümden benim sevincini tadar du­rumdadır. Aktör -aktrislerin, şarkıcı, türkücülerin isimleri, zevkleri, hayatları (cemiyet haberleri) gibi özelliklerini öğrenmenin ve bunlara dair bilginin pe­şine düşmekte, bunu talim etmekte, bunun gayretini gösterebilmektedirler. Keza şu konser senin, bu konser-şölen benim çaba ve sevdasındadırlar. Oysa Rabbimiz benzer durumda oldukları için öncekileri şid­detle uyarmıştı. Keza son olarak Mekke insanını böylesi taşkınlıklarından haberdar ederek akıllarını başlarına almalarını istemişti.

İnsanlar kendi çapında politikayı, politikacıları öğrenmeye, tanımaya, çalışmakta, onların ilkelerini tüzüklerini benimseme yahut reddetmeye dair bil­giyi, gayreti pekâlâ hem de istekle sarf edebilmekte şu mitin’g senin, bü miting benim rahatlığını ve sı­kılmadan, sevinçle katılma eylemini gerçekleştire­bilmektedirler. .Yoksa kimi zaman onca beklemeler ve hava muhalefeti gibi olumsuz şartlara rağmen öylesi bir katılım neyin ifadesi olabilir? Bilmiyor mu? Evet, ama daha önce bunun gibi diğer şeylerin (mesela İslâm) de bilmeyeni idi de tercihini pratik olarak meşgul olduğu bu şeyden yana koymuş, bunun bilgisini öğrenmeye çalışmış olmuyor mu? Oysa ‘Kitap’ insanın bilmediği-bilemeyeceği hususların varlığı esprisinden hareketle indirilmiş, onu bilmeye yöneltmiş ve ona bilinmesi gereken, dahası bilmesi­ni emir kipi ile istediği hususlardan bahsetmişti(r).

Dedikoduyu, dalavereyi çok iyi bilen, bilmek için gayret gösteren bir insanın başka hususları hem de bu özelliklerin çelişiği olan şeyleri öğrenmesi, onları yaşaması o denli kolay olamamaktadır. Ekonomiyi, ekonomik verileri, dövizi, borsayı takip etme gereği duyan bir insanın elbette ortadaki diğer bilgi türle­rine muttali olması gayet zordur. Kaldı ki bir insan tercihini a-b-c…den birinden yana yapmışsa ötekile­rinin cahili olacağından onlarda da at koşturması düşünülemez. Çünkü bu adam, her birinin kendine mahsus bilgisi kapalı ve müphem değil, aksine apa­çık şüyu bulmuş olduğu halde onları istememiş, se­çimini başkasına yapmıştır.

Bu bağlamda marangozluk, demircilik vs. gibi bir alanda, bunların birinde mahir olan, diğerlerinde olmadığı için elbette ki levme medar tutulmamakta­dır. Ancak bilmediği hususta zanaat eylemesi de mazur görülmemektedir.

Oysa burada bahsettiğimiz durum bir hayat tarzı, bir felsefe, bir düşüncedir. Bir tercihtir. Böyle iken aynı ilkenin tutarlılıkla onda da etkin kılınması ge­rekmez mi? Bu tıpkı Allah ile ‘dışmda’ki birini veli seçmeye benzer. Dışmdakini tercih etmiş birinin Al­lah’ın velayetinde söz hakkının olması mümkün mü­dür hiç? Nitekim tersi de aynı değil midir?

Öte yandan halk tarafından tevarüs edilen inanç­ların mahiyeti de hesaba katılmak zorundadır. Bu nedenle aklın mutlaka devreye sokularak hazır olanı Kur’an’a götürme ve sağlamasını onunla yapma mecburiyeti vardır. Değilse kişinin İslâm hakkındaki bilgisi verasetten ibaret kalmış ise böylesi biri ancak en fazla tatlı su müslümanhğmm bir ferdi olabile­cektir.

Öyle ya fertler, Allah’ın (c) verdiği nimetlerin en büyüğü olan aklı dumura uğratıp atıl duruma geti­rerek, yerli yerinde kullanmayıp zulmetmekte iken bu nimetin yanında bahse değer olmayan ekmek ni­metini kutsamakta, ona, akla verilmesi gereken de­ğeri vermekte iseler bu, onların içinde bulunduğu ya da taşıdığı değerleri(!) bir miktar sorgulamayı gerek-tirmelidir. Değil mi ki Allah (c), aklını pek kullan­mayan ancak din bazında kafasına göre takılan in­sanlar böylesi eğriliklerini terk etsin ve bu yaptıkla­rının akıbetinin ne olacağını bilsin keza o gün bir mazeret -yani biz bilmiyorduk, haberimiz yoktu, biz falan kişilere güvenmiştik- beyanında bulunmasın­lar diye Kur’an göndermişti. Şu halde ‘eşikte duranı yel çabuk kapar’ denilmiş ya işte böylesi insanlardan oluşan toplumlar belirtilen yele karşı en basitinden eşikte durmamak-aklını kullanmak gibi bir tedbir almak yerine kendisini ona kaptırmışlarsa bunun vebali yine kendilerinde olsa gerektir. Çünkü Rabbimiz gönderdiği bu Kur’an’da kendi dinine uyul­masını istemiş ve ancak belki bu şekilde rahmete kavuşturulmuş olunabileceğini bildirmiştir.

İnsanoğluna, aklını kullanarak dinine bağlanma­sını emretmiş olan Allah Teala bu tarzda hayat sü­rülsün diye dünya hayatında böyle yapmayanların ahirette akıbetinin ne olacağını sahneler halinde göz­ler önüne sermiştir. Orada, dünyadayken amelleri çürük olan insanlar ile tabi oldukları, peşlerinden gittikleri kişilerle aralarında geçen konuşmaları sah­nelemektedir. Bu sahnelerde önderlerine- liderlerine adeta robot gibi yahut papağan misali tabi olan in­sanların da onlarla beraber hem de cehaletlerine ba­kılmaksızın ila cehennemizzümera oldukları görül­mektedir.[408] Numarası verilen ayetlerde geçen sahne­lerde bunlar sapıklıkta olduklarını fark edip bunu itiraf etmektedirler. Ne var ki bunun kendilerine bir faydası olamamaktadır. Zira daha önce kendilerine ‘bilgi’ inzal buyurulmuş ve onda kendisinin benim­senerek peşinden gidilmesi istenmiştir.

İnsanın cahil kalıp şirke düşmesindeki ilk neden, melekelerini doğru kullanmaması, başka bir ifade ile ters kullanmasıdır. Tıpkı eğilimlerini olumsuz yön­de kullanması gibi. Bundan dolayı, çabaların, mele­kelerin kontrollü kullanımı ve duyguların doğru yö­ne kanalize olmasını sağlayacak formasyonun sağ­lanmasına endeksli olması gerektir.

Malum olduğu üzere peygamberler tabilerine hep uyacakları, pratiklerine indirgeyecekleri bir hayat nizamı getirmiş, kendilerine uyma iddiasındakilere, bu iddialarını kendisiyle doğrulayacakları ve böylece kendilerine hayat verecek olan bir yaşam biçimi sunmuşlardır. Buna rağmen toplumun bu çağrıya karşılığı sözden ibaret kalıp fiilî olarak mütref güçle­rin, firavunluğun toplumu yönlendirerek kendine bağlaması çabasına icabet etmek şeklinde gelişmiş, onların kendilerini adet ve geleneğin takdisi bağla­mında teslim almasına meydan vermiş ve tefekkür dahil her şeylerini kendine, kendi iznine bağlaması­na rıza göstermiş, sadece onun verdiği imkanlarla yetinmiş ve aynı zamanda bölük pörçük- grup- grup edilme oyununa gelmiş, şucu ve bucu olmuş ise bü­tün bu durumların cezasının muhatabı da özgür iradesini, toplum olarak iradelerini saf dışı tutan bu kitlelerin olsa gerektir.

Her dönemin yaşayan insanı akılsız yaratılsaydı, kendilerine vahiy gönderilmemiş veya buna benzer bir bahaneleri olsaydı, Allah katında bir mazereti olurdu. Ancak Allah mazeret belirtilmesin diye bü­tün bahaneleri ortadan kaldırdığını bildirmiştir.[409]

Şüphesiz ki, cehaletin mazeret oluşu, hakkında bilginin bulunmadığı meselelerde olması ön şartıyladır. Şimdi Allah’ın dini, O’nun istekleri hususunda -en azından yakın coğrafyada- böyle bir durum varit değildir. Çünkü O’nun (c) dininin kitabı kendi me­toduyla insanlara durmadan seslenmekte, hayra ça­ğırmakta ve anlaşılmayı beklemektedir. Böyle iken kimileri tutmuş onu, onun hiç istemediği bir şekilde salt dua, sevap kazanma ve ayrıca mezar başı bağış kitabı haline getirmiştir. Öte yandan kimse aklını kullanıp iradesiyle buna yönelme gereği duyma­makta ve dolayısı ile bu kitabın cahili kalmaktadır. Ama bilerek ama şuurla, endişe- kaygı duymadan, mahiyetini idrak etmeden. Oysa elçiler hep doğru yola iletmiş ve onun için de tabi olunmayı, evet itaat edilmeyi istemişler idi. Esasen bunu ilk muhatapla­rı[410] da şimdikiler de çok iyi anlamıştır. Ancak burada muhatap durumundaki fertlerin tavırlarının gerisin­deki amiller önemli rol oynamaktadır.

Şimdi Allah’ın kitabı gelmemiş olsaydı veya top­lumu oluşturan fertler tümüyle hadiste kendisinden sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen üç kişiden biri; çocuk, deli veya uyuyan[411] olsaydı bu durum bir ma­zeret vesilesi olabilirdi. Oysa gerçekten çocuk, deli ve uyurgezer olanlar dışında kimse ne çocuk ne deli ve ne de uyurgezerdir. Mamafih Allah’ın kitabı bo­zulmadan her tarafta bulunmakta, bu insanlar akıllı ve o kitap da anlaşılır ve akıbetten yana uyarmakta olduğuna göre birileri onu kulak ardı etmiş, pratikte tahrif etmiş ise artık kimse onların bu davranışını kendilerine Allah’tan daha rahim olmak demeye ge­lecek bir tavırla mazeret olarak ileri süremez. Değil mi ki ileri sürülen mazereti öncelikle O’nun (c) kabul etmesi gerekir. Ne var ki O (c) bu mazereti kabul etmeyeceğini daha önce ilan etmiştir.[412]Bilindiği gibi bilgi umumi ve özel diye ikiye ayrı­lır. Bunlardan umumi bilgi herkesçe bilinmesi gereken bilgidir. Çünkü bunun bilgisi gündeme girmiş ve dileyen buna rahatlıkla ulaşabilme olanağına sa­hiptir. İşte İslâm’ın sorumlu tuttuğu bilgi ve muhte­va da bu bilgidir. Daha çok bunun çelişiği için maze­ret kabul etmemektedir. Bu anlamda daha dünyada iken doğrularla eğrileri birbirinden ayırdetmek için insanı imtihan eden Allah (c), eğer mesajdan haber­dar olmuş insanları o bilgiyi öğrenmeyip dolayısıyla yaşamayacak olsalar bile affedecek olsaydı bu du­rumda eşit tutmayacağını ifade eden ayetler[413] hatta söz konusu imtihanın kendisi dahi -hâşâ- anlamsız olurdu. Keza şu ayetin içeriğini yaşama geçirmenin pek fazla bir kıymeti kalmazdı.

Şüphesiz sana bu kitabı hak ile indirdik, öyleyse sen de dini yalnızca ona halis kılarak Allah ‘a ibadet et[414]Ya da şu ayette ifade edilen dünyaya tekrar dön­me isteğini izhar etmenin bir anlamı olmayacaktı:

Onların peşlerinden gidenler: Keşke bizim için dün­yada bir kez daha dönmek mümkün oha da, onların (ön­derlerin) bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak dediler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hasretler halinde gösterecektir. Onlar hiç de cehennemden çıkacak değillerdir![415]

Öyle ya fark gözetmeyecektiyse niçin aşağıdaki ayetlerdeki gibi kişinin amellerini ön plana çıkarsındı. Bunun yanında insanlardan bazılarını niçin müşrikler diye nitelesin ve bunların inanç ve eylemleri olarak şirki affetmeyeceğini belirterek fertleri bun­dan ne diye sakındırsındı.[416]

Elçilerin gelişinin sona erdiği bu dönmede esasen müjdeci de uyarıcı da gelmiştir artık.[417] Şimdi, kıya­mette “…Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve Resul’e itaat etseydik” ve “Rabbimiz gerçekten biz, Efen­dilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular[418]diyenlerin sahnelerinin verdiği mesaj ne ola ki?

Bu bağlamda olmak üzere liderler avanelerini, kendilerine tabi olmak noktasında zorlamış değil­lerdir. Aksine onların tabileri kendi iradeleri ve ter­cihleriyle onların peşlerine düşmüş, onları, buyuran v.s. kabul etmişlerdir. Hem de kimi zaman din adına ve hem de Allah’a ulaşmak amacıyla. Bilindiği gibi Firavun da kendi kavmini ve bu arada sihirbazları kendine itaate- bağlılığa ve belki pislikleri işlemeye zorlamış olmasına rağmen, onlar o hallerinden do­layı mazur görülmemiş ve takip eden ayetlerde[419] suç­lular olarak nitelenmiştir.

Şimdi insanlar akletseler tabi olduklarının kendi­lerini helake sürüklediklerini, yollarının doğru ol­madığım pekâlâ anlayabilirler (di).[420] Çünkü liderler halkı kandırmak için her yolu denerler ve halk da onlara tabi olmaya devam eder. Mesela Firavnun yönetimi- idaresi aslında doğru olmadığı, sapıklığı apaçık olduğu halde tebaası ona itaat etmiş, onun emrine uymuş ve dolaysıyla da bu yaptıklarından mesul tutulmuş ve azaba layık görülerek cehennem­lik sayılmışlardır. Görüldüğü gibi liderlerin bu dalavereleriyle aldanmalarını Allah kabul etmemekte insanlardan amelen şükredenler olmalarını ve ancak bu durumda olanlara mükâfat verdiğini bildirmek­tedir.[421]

“Başka bir ifadeyle halktan insanlar şöyle diye­ceklerdir. Bizim bu sorumlulukta eşit paya sahip ol­duğumuzu nasıl söylersiniz? İnsanları aldatmak ve saptırmak için gece gündüz ne kadar planlar hile ve dolaplar kurduğunuzu bir hatırlayın. Sizin bize bü­tün dünyayı sunduğunuz, bizim de buna kandığı­mız doğru değil. Sizin bizi dolandırıcılık ve hileleri­nizle kandırdığınız ve her birinizin sıradan insanları kandırmak için her gün yeni bir yem ortaya attığı da bir gerçek.”[422]

Esasen Kur’an’da Musa (a) kıssasının bu denli uzun ve detaylı verilmiş olmasının zımnında, son­rakilerin içinde bulundukları yapıyı daha bir esaslı düşünüp aklederek kendi konumlarım göz önünde bulundurmaları gerektiği mesajı olsa gerektir. Çün­kü Kur’an kıssaları mahiyetleriyle beraber aynı za­manda kullar bunlardan ibret alıp kendi durumları­nı bu zaviyeden gözden geçirsinler emrini de havidir. Bu anlamda Kur’an kıssaları da bir manada ahkâm ayetlerinin işlevini görmektedir.

Rabbimizin bize hidayet kaynağı olarak gönder­diği Kur’an’da geçen bir kısım ayetlerde insanların davranış ve inançlarından dolayı muhasebe edile­ceklerini, bu kişilerin söz konusu eylemi bilip bil­meden yaptıklarına bakılmaksızın akıbetlerinin be­lirtildiğini görmekteyiz.[423]

Kur’an, hakkı kabul etmemiş Mekke müşriklerini bilmeyenler olarak nitelemekte ve bunların eğer bi­liyor olsaydılar durumun şöyle şöyle olacağını be­lirtmektedir. Diğer bir kısım ayetlerde ise onlar, ilerde bilecekler diye tavsif edilmektedirler. Burada bilgi mefhumu ön planda tutulmakta ve böylece ki­tap ve elçi gönderip aklı bu yolda kullanmaya me­mur kıldıktan sonra, yapıp ettiklerinden dolayı hiç kimsenin mazur olamayacağını belirtmiş olmakta­dır. Özetle bilmeyenler olarak nitelediği tevhid dışı bir düşünce ve amele sahip insanları, mazur gördü­ğüne dair hiçbir emare belirtmemekte, aksine bilen­ler olmak için ısrarla akletmeye teşvik etmektedir.[424]

Mesaja kulak vermemenin, onu önemsemeyip bi­rilerinin inhisarına terk etmenin sonucu olarak cahil kalmış olmanın özür sayılabileceğini varsaymak ola­sı değildir. Söz konusu cehaletin oluşmasında kitle­lere önayak olan kesim ve oluşumların tesiri göz ardı edilemez ise de netice itibari ile şahsî sorumlulu­ğu da beraberinde getirir.

Esasen insanın bir şeyi tanımadan ona inanması da mümkün değildir. Onun için Kur’an, Allah hak­kında detaylı bilgi verir. Meselelere çok yönlü baktı­rarak aklı eğitir. Böylesi bir eğitimden geçen akıl, de­lilsiz ve mesnetsiz hiçbir şeyi kabul etmeme yolunda meleke kazanır. Böyle olmasına rağmen insanlar bu çağrıya ne kadar anlaşılır olursa olsun ilgisiz kaldık­tan ya da yüz çevirdikten sonra bunun bir anlamı kalmayacaktır. Bu anlamda Resulullah, -(size, sarıldı­ğınız sürece sapıtmayacağınız bir şey bırakıyorum; Al­lah’ın kitabı Kur’an)…-, ifadesiyle insanlara hidayet üzere olmanın, selamete kavuşmanın yollarını gös­termiştir. Ancak ortada buna kulak verip aklederek gereğiyle davranan fertlerin bulunması gerekir ki bu, bilfiil vaki olsun.

Kur’an’m hitap ettiği insanlarca mesajının daha rahat anlaşılması, ferdin kendi kapasitesi-seviyesi miktarınca dersler çıkarabilmesi çerçevesinde kul­landığı anlatım dili tasvir metodudur. Bu metotta anlatılmak istenen hususlar soyut bir bilgi yığını ol­maktan çıkıp canlı sahneler haline dönüşmekte do­layısıyla okuyucu veya dinleyicinin bundan istifade­si, alması gereken ders kendi seviyesi paralelinde en üst oranda olmaktadır. Bu anlamda kişi psikolojik ve sair bütün unsurların da devreye girmesiyle me­sajdan edinmesi gereken dersi gayet net bir şekilde alabilmektedir.

Bu anlamda Kur’an kendisini okuyanların akletmelerini temin etmek, akıbetleri üzerinde düşünme­lerini sağlamak amacıyla kıyamet sahneleri bağla­mında kitaplarını sağından veya solundan alanların ve sağından veya solundan verilen bu kitapların açılması sahnelerini verir. Bunun gibi açılmış kitapla­rın tescil ettiği amellerin, evet insanoğlunun dünya­dayken kendi tercihiyle işlemiş olduğu, sorgulana­cağı kendisine önceden haber verilen amellerinin, yapıp ettiklerinin tartılmasından bahseder. Böylelik­le Allah (c), bahanelere şöyle veya böyle geçerlilik ihtimali vermemek ve çok değişik sahneler-tablolar halinde insanoğlunu aklını başına devşirmesi için inzar etmiş olmaktadır. Akıbetinin hayır olmasını, kitabının sağından verilmesini, sağından verilen ki­tabının açılırken amelleri tartıldığında saadete eren­lerden olmayı dileyen kişinin hazırlıklı olması için gayret göstermesini ve tercihini emir, tavsiye ve teş­vik edilen tarafa yapmasını isterken bu meyanda bir de yüzü ak olanlarla yüzü kara olacaklardan bah­setmektedir.[425]

Bunlarla beraber Kur’an, geçmiş ümmetlerden ya­na insanoğlunu bilgilendirmekte kendilerine gönde­rilmiş elçilerin verdiği mücadeleden, tevhid müca­delesi çerçevesinde anlatılan bu kıssalarda söz ko­nusu toplumların içinde bulunduğu tefessüh etmiş durum ile onlara gönderilmiş peygamberlerin, ken­dilerine tebliğ etmek yolunda harcadığı çabadan bahsetmektedir. Elbette Kitab-ı Kerim bu kıssaları hikâye olsun diye aktarmamaktadır. Sözgelimi Kur’an’da en çok tekrarlanan kıssa Musa (a) kıssasıdır. Bunun hem Kur’an’ın nazil olduğu hem de sonraki dönem ve oluşumlara telmihte bulunmaya mütevec­cih olmadığım düşünmek imkânsızdır. Zira Kur’an’­ın icabettiği yerde toplulukları aynı ifadelerle ikaz etmesi söz konusu ayetlerin gelecekteki insanların tamamına teşmilini ilzam eder.

Bu çerçeveden olmak üzere genelde insanlık tari­hi olarak takınılan tavra ve mesaja gösterilen ilgiye göre helak ve bu arada da müslüman olmanın karşı­lığı olarak da nitelenebilecek felah durumlarından bahsetmektedir kitabında Ulu Allah. Esasen kitabı sağ veya solundan verilen insanın, kitabı açıldığında burada kayıt altına alınmış amelleri tartılıp yüzü ak olan veya yüzü kararanlardan olduğu anlaşıldıktan sonra doğal olarak Allah’ın önceden haber verdiği mükâfat veya mücazat durumları ile karşılaşılmak­tadır. Diğer bir ifadeyle felah ve helak sahneleri dev­reye girmektedir ki insanoğlu tekrar-tekrar, çeşit-çeşit uyarılmış olsun da akıbetini kendisi, bizzat kendi inisiyatifi ve tercihi ile farkında olarak belirlemiş ol­sun.[426]

Değilse Kur’an ayetlerinde helak olduğu bildiri­len kavimlerin akıbetleri ile kıyamet sahnelerinin be­lirtilen sebep ve şekilde oluşunun verdiği mesaj doğru okunmuş olunamayacaktır. Çünkü şayet mevhum israil oğulları seçilmişliği mantığmdaki gibi insanın müslümanlık sıfatını isim olarak taşıması hem de mirasen almış olması kâfi olacaktıysa bir sıra halinde vermeye çalıştığımız bu ayet gruplarından -felahtan bahseden ayetleri de hesaba katarak- ne an­laşılması gerektiği müphem kalacaktır. Çünkü bilin­diği gibi o kavimlerin helakine kimi zaman münfe­riden sebebiyet veren bütün unsurların hepsinin günümüzde fazlası ile var olduğu sabittir. Böyle i-ken o günlerde bu hususlar malum neticeler doğu­ruyor idiyse bugün de aynı sonuçlan tevlid etse ge­rektir. Zira tarih açısından önemli olan kimlikler de­ğil, nitelik ve davranışlardır. Ne var ki o dönemler­de, helaki müstahak kılan amillerin yanında din de dejenere olur, mesaj anlaşılmaz olurdu. Bugün ise Allah’ın geçmiş bir va’di gereğince, önünde doğru anlaşılmasını zorlaştıran bir kısım engellerin varlı­ğıyla beraber dinin sapasağlam ayakta duruyor olu­şu söz konusudur.

Şüphesiz Allah insanlara, kendi aralarından insan peygamberler göndermiş ve onların yolundan git­melerini, peygamberlerine her hususta itaat etmele­rini emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyen­lere uymak veya sırf takliden baştaküere, ileri gelen­lere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için gösterile­cek geçerli bir mazeret değildir. Yüce Allah önceki­lerde[427] de olduğu gibi peygamberlerin yolundan sap­mak için gösterilecek hiçbir mazereti kabul etmeye­cektir. Onların getirdikleri yola aykırı yol izleyenlere itaat, -kim olursa olsun- meşru bir itaat değildir.

Çünkü böylelerinin sapıklıklarının peşinden giderek emirlerine itaat değil, ‘marufu emredip, münkeri nehy-etmek’ ilkesi ile ‘yaratana isyanı gerektiren hususlarda yaratılmışa itaat yoktur[428] şeklindeki nebevi düstur ge­reğince, böylelerini hizaya getirmek gerektir.

Bu, tarih boyunca birçok kimsenin hakkında bü­yük yanılgıya düştüğü önemli bir husustur. Uyulan kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri durumunda, kimlikleri, sıfatlan, nitelikleri, makam­ları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara ahirette hiçbir fayda sağlayamayacakları, böylelerinin hüs­randan kurtaramayacakları gayet açıktır. Başka bir ifade ile dünya hayatında Resulün gösterdiği çizgi­den gitmeyen ve onun getirdiği yolun aksini göste­renlerin izinden gidenler ahirette pişman olacaktır. Kitleler dünya hayatında iken itaat etmemeleri gere­ken lider ve önderlere itaat ettikleri için ahiret aza­bını görecekleri vakit pişman olup mazeret beyan etmeye çalışacaklar, ama bunun onlara hiçbir fayda­sı olmayacaktır.[429] Bu şekilde izlemeleri gereken yol olan İslâm yolunu bırakıp başını şeytanın çektiği ve yeryüzünde İslâm’a çağırmayan, İslam’dan başka din, düzen, ideoloji, sistem ve yollara çağıran kişilik­lerde müşahhaslaşan şeytanî yolları izleyen kimse­ler, ahirette karşı karşıya kalacakları oldukça sıkıntı­lı durumlarından kurtulmak için bu saptırıcı önder­lere duydukları amansız hıncı dile getireceklerdir.

İşledikleri amellerden yani kendi elleriyle ettikle­rinden dolayı insanların felah yahut helake duçar olduklarına, kesbettikleri sıfatlarıyla muaheze edil­diklerine dair gelen naslarda kısacası kıyamet sahne­lerinde insanların bunları bilerek yahut bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağmen kimileri, oto­ritenin keyfiyetine ve konuşanların anladıkları bir dille kelime-i tevhidi ifade ettiklerine bakmaksızın ki bu durumda anlayıp anlamadıklarını yoklamak dahi abestir- keza söylediklerini farz-ı muhal anlamasalar bile söyledikleri andan itibaren İslâm top­lumunda yaşamaları hasebiyle itaatlerini İslâmî ida­reye sunacakları hususunu nazar-ı dikkate almaksı­zın evet öylesi ortamlarda cari bir takım münferid naslara dayanarak İslâmî mantalitenin egemen ol­madığı böylesi ortamlarda din kaygısı duymaksızın hayatlarından memnun yaşayıp Kur’an’ı arkalarına atarak miras aldıkları hurafe, bid’at vs. ile dopdolu bir inancı yaşamaya rıza göstermiş, İslâm’dan yana gafil kalmış kişilerin mazur kabul edilebileceğini zannetmektedir. Oysa bu en basitinden insanları ol­dukları hal üzere kalmaya memnun hale getirmek, bir anlamda terk etmek demeye gelir.

Kişi içinde bulunduğu durumun fıkhını öğren­mek zorundadır. Ne zaman İslâm’ın herhangi bir emrine muhatap olmuşsa o andan itibaren onun de­tayını öğrenmek durumunda, gereğiyle amel etmek mükellefiyetindedir. Çünkü ona dair hukuk, akışına bırakılarak gelişi güzel icra edilecek olursa yerine getirilmiş olunamaz. Sözgelimi miras durumuyla karşı karşıya gelinmiş ise hukukunun öğrenilip ona göre icra edilmesi gerekecektir. Bu bağlamda kafası­na esen kendi meşrebine göre yorumlamış olmakla beraber tevhid de İslâm’ın bir emri, dahası en başta gelen emridir. Şimdi bir fert veya toplum bu emre muhatap olduğu halde bunu önemsemiyor, öğren­mek için gayret göstermiyor ve gereğini yerine getir­miyor ve hatta ‘kitab’ı okurken bile onu akletmek amacıyla okumuyorsa, bu bağlamda çeşitli uyarıcı­lara rağmen nasıl inanacağını ve ne şekilde davrana­cağını merak etmiyorsa bunun ne anlam ifade etti­ğini doğru okumak lazım geldiği izahtan varestedir.

Öte yandan cehalet mazeret ise o zaman bildirilen kavramların, verilen hüküm ve sıfatların bir anlam ve önemi kalmayacaktır. Bunun gibi akaid kitapla­rındaki elfaz-ı küfür bölümleri de değerini yitirecek­tir. Oysa Mekke insanı itaatten, helal-haramdan, te­vessülden, şefaatçılar ve aracılardan vs. dolayı bili­nen sıfatlara müstahak görülmüş idiyse aynı fiiller ve ifadeler Anadolu vs. insanında da vaki olduğun­da aynı kuralın işlerlik kazanacağı şüphesizdir.[430] Son Elçi gelmiş ve mesajı da kamunun gündemine gir­miştir çünkü. Geriye kalan, kitaba dosdoğru yakla­şıp onu bütünüyle kabul etmektir sadece. Tıpkı Resulullah’ın (s) buyruğunda geçtği gibi.

Şu halde herhangi bir coğrafyada hayat sürdüren ve atalarından miras aldıklarına sarılan ve fakat İs­lâm’ı bilmeyen, bilmediği için inanmayan insanlarında mazur olduğu söylenebilir mi? Veya onlar için de mazeretler bulmak olası değil midir? Oradakinin buradakilerden farkı ne ola ki?[431] Öyle ya buradaki anlamadığı, bilmediği, öğrenmediği şeye müntesip sayılacaksa ötekinin bunda kabahati ne? Üstelik Hı­ristiyan dünyasında, çeşitli sebeplerin yanında sa­rılmayı önlemek amacıyla İslâm’ın yanlış anlaşılması için çaba gösteren[432] oryantalistlerin varlığı da bilin­mektedir. Kaldı ki Hıristiyan ve Sabiiler’in küfrü de cehaletleri sebebiyle değil midir? Yoksa birileri ken­dilerini diğerleri[433] gibi Allah’ın kurtulmuş milleti gö­züyle görme arzusuna mı düşmektedir?

Bilindiği gibi İslâm açısından cehaletin hangi du­rumlarda mazeret teşkil ettiği hususuyla ilgili bu pa­radiğma, günümüzde ‘Dinî Çoğulculuk’ bağlamında ele alınmaktadır. Ferdin genelde doğduğu çevrede bulduğuyla tedeyyün ettiği, vahyin ise evrensel ol­duğu ve bu çerçevede kişinin,, tahrif edilmiş bile olsa bağlandığı bu dinden dolayı, hak mesajla tanışma olanağı bulamadıkça (fetret) ilahî adalet icabı cezaya müstehak görülmemesi gerektiği esprisinden hare­ket eden bu ekol, böylesi durumdaki bir insanın kur­tuluşa ermesi gerektiğini ya da esasen hakikat üzere olduğunu[434] savunmaktadır. Kimilerinin milli birlik-beraberlik için siyasi bir payanda olarak algıladığı,[435] kimilerinin ise ‘mevhum’ diyalog adına, İslâm sanki kendi uydurduğu ideolojisiymiş gibi dünden razı olduğu ve başkalarında olağanlaşmış[436] dinde reform için gerekçe saydığı[437] bu proje, esasen salt insan ve onun daha çok uhrevî kurtuluşu gayesine matufen[438] ele alınmaktadır. Buna göre ölü yahut yaşayan bü­tün dinler orjin itibariyle tevhidi dinlerdir. Diğer bir ifade ile İslâm zincirinin birer halkasıdırlar. Kurucu­ları olarak bilinenler ise muhtemelen kavimlerine gönderilmiş elçilerdir. Bu yol göstericilerden sonra kavimleri, çeşitli sebeplerle ve fakat genelde ya unu­tarak ya da farkında olmadan onların yaydığı dü­şünce ve pratiklerden sapmış, kimliklerine kadar farklı bir mecraya kaymışlardır. Böylece sahip olma­ya başladıkları şekildeki (yeni) ‘din’in ismi ve kendi­lerinin bu dine bağlı olarak nitelendikleri sıfatları değişmiş ve yeni bir isimle anılmaya başlanmışlar­dır. Zira bidayetten nihayete hak din hep İslâm ve müntesiplerinin sıfatı ise Müslüman olmuştur.[439] Ni­hayet yeni bir elçi gelmiş ve onlara yeniden ‘rüşd yolu’nu göstermiştir. Ennihayet Muhammed (s) da bu yolu, zincirin son halkası olarak bütün insanlığa yö­neltmiştir. İşte gerek Muhammed’ten (s) önce gerek­se sonra nerede ve kim olursa olsun gelen bu mesaja bihakkın vakıf olamamışlarsa bunların uyarıcı ol­madan azap edilmeyecekleri kaidesi gereğince ma­zur görülecekleri anlaşılmaktadır. Elbette bu vukufiyetle kastedilen bilfiil bilgiye malikiyet olmayıp sağ­lıklı olarak ulaşılabilen bilgidir. Burada madem yan­lış yol üzere oldukları halde mazur olabilmektedir­ler şu halde oldukları hal üzere terk edilerek mesaj­dan habersiz yaşamaları görmezden gelinebilir mi? gibi bir yanılgıya bu kez ‘din’in habersiz insanlara ulaştırılması emri engel olmaktadır. Zira emr-i ma­ruf ve nehy-i münker temel bir vazifedir. Ve tevhidi yaymak, ilk maruf emir ve şirk de en önemli münkerdir. İşte burada sorumluluk kendilerine tevhidi sağlıklı bir şekilde ulaştırmayan öteki kimselerde olmaktadır. Özetle tek olan hak (İslâm) gelmiştir ve bundan habersiz olanlar haberdar olasıya dek -uhrevî cihetle- mazur olmakla beraber bunun mesuli­yeti onu ulaştırmayan müntesiplerine aittir.[440]

 Toplumsal yapıda meydana gelen değişim, o top­lumda yaşayan bireylerde de bir değişiklik meydana getirmektedir ve yine tersine bir süreç olarak birey­lerde meydana gelen değişimlerin de toplumsal ya­pıda bir değişikliğe yol açtığından söz edilebilir. Esasen toplumun ölümünü belirleyen faktörlerin hep­sinin de önlenebilir nitelikte olması bağlamında Kur’an’ın bütün mesajı, insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı yaşamın ahlakî bir çizgide tutmasına yöneliktir. Bu anlamda insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir. Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevî, toplumsal yönüyse dünyevî olmaktadır. Kur’an’ın ifadeleri bi­reyleri içgüdüleriyle değil, sahip oldukları hür ira­deleriyle yaptıklarından sorumlu varlıklar halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla doğan birey uyumlu ya da uyumsuz rollerden birini tercih ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak durumundadır. Özetle iki bo­yutlu insanın hangisini tercihi kendi hür iradesinde somutlaşmaktadır. Buna göre sözgelimi sizden bin kişi olursa iki bine galebe eder ve az bir topluluk büyük bir topluluğu yener[441] gibi hükümler- bildirim­ler beraberinde bir takım mükellefiyetleri de getiri­yor olsa gerektir. Değilse bunlar geçmişte vukua gelmiş ve şu an hikâye olarak okunan pasajlar pozisyonunda kalacaktır. Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak iradeye bağlı bilinçli bir tavırdır. Bu, öncelikle kalbî bir eylem, sonra da bütün benliği kuşatıcı bir davranıştır.[442]

İyiyi de kötüyü de kabul etme yeteneğine sahip olmak anlamında bir fıtratla doğan insanlara değer ölçülerini (zihniyeti), içinde yetişecekleri toplum ka­zandırır. Bu demektir ki bireylerin iradî ve bilinçli bir eseri olan ve başka bir ifadeyle bütünüyle hür irade sahibi fertlerin amaçlarının- yapıp ettiklerinin bir tezahürü olan toplum, fert gibi kendine mahsus bir bilinç, nitelikleri olan bir gerçekliğe sahiptir.

Bugün toplum, mensuplarına bir takım İslâmî eğilim ve pratikleri öngörmediği, marufu tercihini şart koşması bir yana arzu etmesini dahi benimset­mediğinden ve hatta çoğu kere aksini telkin ettiğin­den, bir anlamda toplumun bir ürünü olan ve ken­disini ona (topluma ve- veya mühendislerine) teslim etmiş olan fert de kendi isteğiyle böylesi şeylere ilgi duymak-uğraşmak yerine tercihini gene onun da­yatmasıyla farklı şeylere yapmaktadır. Bu gerçek, işin özünde toplumun küçük bir sinonimi olan fertler üzerinde rahatlıkla izlenebilmektedir.

Esasen dinin, insanın tutum ve davranışlarını, in­sanlar arası ilişkileri ve toplumsal hayatı belirleyen ve de topluma bir zihniyet ve değerler sistemi ile bi­linç düzeyi kazandıran temel bir kurum olması ha­sebiyle neşet ettiği inancın da topluma yansıması ge­reği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan saf bir din olayından bahsetmek hele İslâm özelinde müm­kün olmadığına göre bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki değerler manzumesini kabul et­mek ve davranışlarını buna göre ayarlayarak kendi­sine sunduğu formu pratize etmek durumundadır.

Salih amel işlemeyip eğri işlere dalan fertlerin ço­ğalmasının, bu anlamda nefislerdekini değiştirme­nin yaygınlaşarak toplumsallaşmasının akabinde de­vreye giren yasa, umumi helak olmaktadır. Bu şu demektir: Önce iradî bir yönelim sonra da cebrî bir değişim söz konusudur.[443]

Şüphesiz değişmeyi belirleyen sebeplerin faili hür irade sahibi fertlerden oluşan toplumdur. Kur’an değişim-helak çerçevesinde toplumları yok eden se­bepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendi­lerini kontrol etmelerini sağlamaya yönelik ortak an­lamlar taşıyan muhtelif kavramlar kullanır. Tabi ki bundan amaç C. Said’in ifadesiyle düşünceyi don­duran karları eritecek uz bakış ” tabassur” ve uz görüşün ” itibar” ışıkları parıldasın[444] ki insanlar akıllarım başlarına alıp sorumluluklarının bilincinde olarak iyiliği emr ve kötülükten sakındırma kerva­nına katılsınlar. Söz konusu kıssalarda ve kavram­larda tebellür eden hisseyi ibretle alsınlar.

Şüphesiz Kur’an, baştan sona kadar, insanın ken­disine, Rabbine, diğer insanlara ve tabiata karşı gö­rev ve sorumluluklarını bildirir. Bu sorumlulukları­nın bilincinde olmayıp cehalet içinde bulunanlara sorumluluklarını öğretir. Unutanlara hatırlatır; so­rumluluklarını bilerek yerine getirmeyenleri ise şid­detle uyarır. Böylece, bütün bu uyarı ve ikazlara uymayanlar için hiçbir mazeret bırakmamaktadır.

Ancak insanlar, Rablerinden kendilerine gelen mesaja kulak tıkayıp iradeleriyle tercihte bulunarak yasaklarını çiğnemeye başladıklarında, bu eğrilik kendilerinde bir özellik halinde süreklilik kazanıp alışkanlık oluşturarak ve üstelik bir de yaygınlık ka­zandığında işte böylesi insanlardan oluşmuş bir top­lumu, bunlar kendilerindekini değiştirdiği için Allah (c) da onları Kur’an’ında çeşitli kavramlarla ifade et­tiği çöküntüye uğratır.

Bu sona gelmemek yahut bu acı sonuçtan etkilen­memek için böylesi bir toplumun pisliklerinden uzak durmanın ötesinde kesinlikle karşı tavır almak mecburiyeti de vardır. Nitekim hadiste şahidi olu­nan bir kötülüğe şöyle veya böyle mutlaka müdaha­le etmek gereğinden bahsedilmektedir. Bu bağlamda çoğunlukların inandığını görerek bir şeye sarılmak İslâmî bir tutum olamayacağına göre fertlerin, bu­lundukları ortamın doğal bir tezahürü olarak kendi­lerini içerisinde buldukları toplumun kodu duru­mundaki değerlere bigane kalmadan yönelmesi ve bilgilenmeye çalışması gerekir.

Böylesi hususlarda insanlar kendi iradeleriyle müstakilen tavır belirler. Buna ferdî irade demek mümkündür. Bir de bu iradelerin topluma egemen oluşuyla toplumsal irade söz konusu olmaktadır.[445] Buna göre hakim olan güç veya güçler Allah’a isyan­da azgınlaşıp insanları zulümle kendilerine bağlılığa itaate zorladıklarında toplumu oluşturan fertlerin bağımsız iradelerini kullanarak buna rıza gösterme­leri de, cephe alarak karşı çıkmaları da mümkündür. Nitekim kimi zaman kişinin kendisi sınıf olarak öte’de ‘özürleri kabul edilmeyecek azabı hak eden mustaz’aflardan olabilir. Ancak mantık olarak pekâlâ müstekbirce düşünebilmektedir.

İşte bu noktada toplumun bu iradesinin önemi mevzubahistir. Şayet gelen münker bir talebe olum­suz cevapla karşı çıkılacak olursa yani itaat edil­mezse bu, zaten bizatihi hayır olan tutumdur. Ki so­nucunu Allah’ın takdiri tespit edecektir. Ancak böy­lesi bir talebe bir toplum yekten boyun eğip teslim olursa bu da artık kendilerinin tercihidir. Yani hal­kın iradesinin o yöne teveccüh etmesidir. Bir toplu­mun takiye- maslahat zemininde oturması hele daha az bir kitleye- kuvvete karşı ikrah şemsiyesine sı­ğınması pek de doğru olmasa gerektir. Zira bilindiği gibi ikrah ancak münferit ve de geçici pozisyonlara münhasır bir vakıadır.[446]

Bu nedenle fertler, toplumsal iradelerini basiretle kullanmaya ve doğru bildikleri yönde duyarlılıkla tayin etmeye azmetmelidirler. Değilse kimi zinde güçlerin kitleleri yönlendirmeye matuf çeşitli şekil­lerde yanıltması ve onu dilediği şekilde ama yanlış bilgilendirmesi de söz konusu olacaktır.

Nitekim her devirde egemen sınıflar, örgütlü sınıf veya başka bir ifade ile iradelerini kendileri kullanan gruplardan çekinmişlerdir. Çünkü böylesi oluşum­ların hesap dışı bir muhalefete yol açmasından kor­kulur. Bunu önlemenin bir yolu muvazaalı san lon­calar[447] veya sendikalar oluşturmak iken, bir diğeri de itham ederek halk nezdinde töhmet altında tutmak şeklinde olmuştur. Buyuranlar halkı dilediği gibi yönlendirmektedir. Bu kimi zaman hadiselere değer hükmü vermede veya kişilere mesela terörist, fana­tik şeklinde nitelemede bulunmak suretiyle kimi za­man da resmi söylemde tebellür eden din ve ısmar­lama- muharref tarih desteği ile olmaktadır.

 Ne var ki bu yanlış bilgilendirilme ya da yönlen­dirilme “idlal”[448] dahi kendilerinin sorumlulu­ğunu ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü bu sapma “dalal”, işin başında kendilerini, iradelerini onlara teslim etmiş, onun varlığının devamına fiilen katkıda bulunmuş- bulunmakta olan kimselerin seç­miş- takınmış oldukları yolun zorunlu bir neticesi­dir. Ve burada halkın tüm bu olup bitenlere çanak tutucu rıza felsefesi, göz yumuculuğu yani müstahaklığı da görmezden gelinemez.

Nitekim bugün muaşeret ve benzeşme sonucu kültür kodlarına kadar bir değişim realitesiyle karşı karşıyayız. Öte yandan edille-i şerîyyenin tümünü saf dışı etmek demeye gelen, tarih süreci içersinde yerleşip kök salan ve mücadele ve sürtüşme alanı durumundaki mezheb ve tasavvuf olgusunun kültü­rel bir kod haline dönüşmesi de apayrı bir vakıa.

Esasen dinin kendisi bizatihi iradî bir olgudur. Kişi bunu mesela delilik gibi semavî bir araz (ehliye­te mani durum) olarak doğuştan getirmez. Yani ço­cuk bilgi elde etme vasıtalarıyla donatılmış olarak[449] doğarken şu veya bu dini-düşüne ey i irsî (genetik) olarak beraberinde getirmez. Bu şu demektir: Hiç kimse şurada veya burada doğmuş olmaktan yahut da Ayşe, Ali gibi isimler taşıdığı için otomatikman müslüman olamaz.[450] Belki çevresinden etkilenmek suretiyle İslâm’dan yana tavır koyması daha rahat olabilmektedir. Ancak gene de bu durumda bile se­viyece akil-baliğ olduktan itibaren vahiy üzerinde düşünmek sorumluluğunda olan insanın kendi öz­gür iradesi faal olarak devrededir; devrede olmak durumundadır. Değilse bir takım tazyikler altında kalıp dolayısıyla iradesi dumura uğramış fertlerin kabir sorgusunda herkes bir şeyler diyordu ben de dedim[451] arzında bulunanı Rabbimizin yargılamak ye­rine yarlığaması gerekecekti. Oysa O (c), ilgili naslarda hep kişinin müstakilen önce kendi ve sonra da toplumun yapıp ettiklerinden mesul tutulduğunu vurgulamaktadır.[452]

Yoksa tembelliği, boş vermişliği, umursamazlık ve vurdumduymazlığı kendine şiar edinmiş bir in­san veya toplumun böylesi özellik-özelliklerinden dolayı bir takım şeylere yabancı kalışını onlara ba­ğışlamak, onları bu durumlarına karşın bizatihi taltif etmek demeye gelmez mi? Değilse Rabbimiz niçin hüsrandaki insanların akıbetinden bahsederken -mesela Asr suresinde olduğu gibi- ameli salih işle­yenler ve hak ve sabrı tavsiye edenleri müstesna kılmaktadır ki? Bunun gibi eğer sözle iktifa edilecek olsaydı, din Allah’ın oluncaya kadar mücadele hede­fini gerçekleştirme zorunluluğu boşlukta kalırdı.

Nitekim “fukahaya başvurması gerekir. Sormadı­ğı zaman kusur işlemiş olacağından vacibi terk et­mekten dolayı mazur olmaz.”[453] diyen fukaha, sorum­luluğu ortadan kaldıran hususları sıralarken bunları ikiye ayırmaktadır: Semavî engeller (arızalar) ve ka­zanılmış (mükteseb) engeller.

Çocuğun baliğ olmasından sonra ehliyeti (sorum­luluğu) tamam olur. Sorumlu kişiye sorumluluğun­da etkili olan bazı engeller musallat olur. Sorumlu­luğu ortadan kaldıran haller iki kısma ayrılır:

1. Se­mavî engeller ‘el-avarid’s-semavi”: Bunlar kişinin kendisinden kaynaklanmamakta ve onun isteği ile oluşmamaktadır.

2. Mükteseb engeller el-avarid’1-müktesebe”: Kişinin kendi isteğiyle (iradesiyle) meydana gelen engeller. Bunlar ister kendi nefsinden kaynaklansın isterse başkasından fark etmez.[454]

Fıkıh Usulü’nde konumuz olan cehalet daima ka­zanılmış olan arazlar grubunda sıralanmıştır. Çünkü mükteseb arazların oluşmasında insanın kesbi ve ih­tiyarı etkindir.[455]

“Cehaletin kulun bir müdahalesi olmaksızın aslî bir özellik olmasına rağmen mükteseb (kazanılmış) arazlardan sayılmasının nedeni şudur: Kul ilim tah­sil ederek bunu izale etme kudretine sahiptir. İşte kudretinde bulunduğu halde ilim tahsilini isteyerek terk etmek, cehaleti istemek ve kesb etmek mesabe­sindedir… Ayrıca semavî arazlar sıralamasında ço­cukluğun, mükteseb arazlar sıralamasında ise ceha­letin öncelikle anlatılmış olması âdemoğlunun haya­tında ilkin bunların mevzubahis olması sebebiyle­dir…

Yeni bir din için genel olarak geçerli kural şudur: Hitabın (din), tebliğ edilmeden, sadece nazil olma­sıyla, kimse hakkında sabit olmaması gerekir. Çün­kü tebliğ edilmeden onunla ne iman ne de amel et­mek mümkündür. Ancak şu var ki bu yeni din gün­dem oluşturduktan sonra, kişiye bizzat tebliğ edil­miş olması veya olmamsı arasında fark yoktur. Bu artık herkesi bağlayıcı olmuştur. Çünkü Elçi (s) toplumun bütün fertlerine teke tek tebliğ etme imkânı­na sahip değildir. Esasen onun yapabileceği, onu toplum gündemine sokmaktır sadece. Bu haliyle de yayılma (gündeme girmiş olma), sanki onlardan her birine ayrı ayrı tebliğ edilmiş hükmündedir. Bu du­rumda hitabın yayılmasından sonra hitaptan yana cahil kalmış kişi bunun kendisine hükmen ulaşmış olması hasebiyle mazur sayılamaz. Dahası bu kişi kendisine hitap ulaşıp-tebliğ edilip ancak onunla amel etmeyen kişi mesabesindedir.”[456]

Nitekim bu durum günümüzde medya ile sağla­nabilmektedir. Çünkü bir takım duyurular gerek resmi gazete’de olsun gerekse çeşitli basın kuruluş­ları vasıtası ile olsun kamuoyuna ilan edildikten sonra bunların herkesçe bilindiği kabul edilmekte­dir. Bunun öğrenilebilme özelliği gereğince, bilinmi­yor oluşu mazur görülmemektedir. Esasen ilgisizlik, lakaytlık, vurdumduymazlık ve suistimal de ancak bu şekilde giderilebilmektedir.

Anlaşıldığı gibi gayrı İslamî geleneğin egemen olduğu toplumun (darulhap) fertlerinin her birine teker teker mesajın ulaşıp ulaşmadığı ve tavrlarmın bizzat tesbiti yoluna gitmek yerine o toplumun ge­nel olarak mesajdan haberdar olmadığı esası kabul edilmiştir. Binaenaleyh, sadece kendisine İslâm anla­tılmış ve tavrını olumsuz olarak ortaya koymuş kişi­ler gibi bir kayıt konmadan söz konusu toplum tüm­den durumunun gerektirdiği hükme mahkum edilmektedir. Nitekim resullerin getirdiği hak dinden sapmış kimselerden oluşan bir toplumu, bunu oluş­turan fertlerin teker teker değerlendirilmesi yerine geneldeki vaziyeti kaale alınarak -Allah’ın (c) hü­kümleri- kavramları ile hükmetmek çerçevesinden-gerektirdiği hükümle nitelemek gerekmektedir.

Resulullah ebeveyni dahil o insanları cehaletleri­ne bakmadan, yaşadıkları dönemi cahiliye diye nite­lemiş, özelliklerini taşıdıkları dine nispetle müşrik olarak nitelemiştir.

Yüce Mevla, in ahad’un min el-müşrikine istecareke… Eğer müşrik­lerden biri senden eman isterse ona eman ver öyle ki Al­lah’ın sözünü dinlemiş olsun sonra güvenlik içinde olaca­ğı yere ulaştır. Bu onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir” [457]demektedir.

Ayetin başında müşrik diye nitelediği insanın;

a. bilgisizliğini, b. Allah’ın dininden haberdar olmasını temin gayesiyle eman verilmesini ve, c. dinin ona ulaşmasınm sağlanmasını ferman buyurmaktadır. Bu­rada onların esasen bilmeyen insanlar olduklarını bildirmektedir. Mamafih durumunu bu şekilde tav­sif ettiği söz konusu kişileri ayetin başında sıfatsız bırakmayarak müşrikler olarak nitelemektedir.

Demektir ki bilgisiz olmaları, o akideyi taşıdıkları-yaşadıkları için müşrik olarak nitelenmelerine en­gel olmamaktadır. Çünkü eğer bilgisizlikleri kendi­leri için mazeret olsaydı, Allah (c) ayette onlardan -mazur kişiler yani mazeretlerini kabul etmiş olarak müşrikler diye bahsetmeyip bunun yerine tebliğden sonraki tutumlarına göre niteleme yapar veya ya­pılmasını isterdi.

Her topluma uyarıcı gönderilmiştir.[458] Bu uyarıcı-elçilerin gönderiliş amacı, onlara ahlakî bir mesaj ulaştırarak doğruyla eğriyi -hakla batılı tefrik edebil­meleri için ölçü sahibi olmalarını sağlamaktır. Bilin­diği gibi toplumlar uyarıdan habersiz olduğu sürece yanlışlıklarından dolayı yok edilmemişlerdir. Ancak bu açık sözlü uyarıcıların gelişinden habersiz olma­ları sadece o toplumlara helak-azap edilmeyeceği anlamım taşır.

Nitekim kendilerine elçi gelen bütün kavimler de bilahare mesajı dejenere etmiş olsalar bile helak edilmiş değillerdir. Zira helak genelde yaşayan elçiye karşı geliştirilen tavra karşı olmuştur. Bu bakımdan kimi kavimlere kendilerindeki inanç ve yaşantı de­ğişikliklerine binaen daha sonra yeni uyarıcılar gön­derilmiştir. Tıpkı Mekke toplumunda olduğu gibi. Kendilerine İbrahim’ ve akabinde İsmail (a) gönde­rilmiş olan bu kavim geçen uzun zaman zarfında kendilerindekini değiştirmiş, adı geçen bu peygam­berlerin dini kendilerinde bir örf olarak durmaya devam ettiği ve önemlisi bu din üzere olduklarım sandıkları halde yeni bir elçiye müstahak hale gel­mişlerdir. Bu durum ilgli ayetlerde (‘senden önce uya­rıcı gelmemiş bir toplumu uyarasın diye)[459] ifade edilmiştir. Demektir ki bunlar değişim geçirmiş ve deği­şimden sonra yeni bir mesaja muhtaç hale gelmiş­lerdir. Bu anlamda onlar ‘bize uyarıcı gelirse herkesten daha iyi uyarız’ [460]demişlerdir. Kur’an üs­lubu bunu kendilerine adeta ilk defa elçi gönderiliyormuş gibi ifade etmektedir.

Mekke’de dinî hayat bugünkü gibi canlı idi. Onlar da çeşitli sebeplerden dolayı özelde taklitte boğul­muş bir halde, atalarından miras aldıkları ve İbra­him’e (a) dayandırdıkları şirkten ibaret ata dinlerine sarılmışlardı. Haram aylarıyla, Kabe’nin inşasıyla, Beliyye’siyle, putlarının fiili hayatlarına egemen oluşları gibi örneklerle yaşantıları dinî bir görünüm arz etmekteydi. Nitekim onlar İbrahimî dinin bir kısmını unutup bir kısmını da dejenere etmiş idiyse­ler de dinde, hums-ahmesîlik “  adını verdikleri özel bir statü sahibi olduklarını iddia edi­yorlardı.[461]

Mevzu bahis edilen vaziyetteki bu insanların 2500 yıl civarında bir süre zarfında bir beşir ve nezir[462] ile uyarılmamış oldukları belirtilmiş olmasına rağmen Resulullah (s) onların atalarıyla beraber hiç birini mazur görerek müslüman kabul etmemiştir.[463] Oysa onlar da yine civardaki diğer çeşitli kavimler gibi doğru yol üzerinde olma yani müslümanlık iddia­sında kimselerdi. Sözgelimi, Mekke’de Allah’ın di­nini anlatmaya devam eden Ebu Talib himayesinde­ki Muhammed’i (s) şikâyet için Kureyş büyükleri Ebu Talib’e şöyle diyorlardı:

“Senin kardeşin oğlu bizim ilahlarımıza sövüyor, dinimizi ayıplamış, bizim aklımızı sefih görüyor ve bizim babalarımıza sapık diyor… Allah’a and olsun ki biz işte ona karşı, babalarımıza sövmesine, akılla­rımıza sefih demesine ve ilahlarımızı ayıplamasına karşı artık sabr edemiyoruz… O senin babalarının dinine muhalefet ediyor. Ve senin kavminin cemaa­tını dağıtıyor. Ve onların akıllarını sefih görüyor.”[464]

“Senin yeğenin tanrılarımıza küfretmiş, dinimizi ayıplamış, düşüncelerimizi kafasızca olmakla nite­lemiş, babalarımızı sapıklar olarak ilan etmiş bulu­nuyor… Biz, senden kardeşinin oğlunu alıkoymam beklerdik, fakat sen böyle bir şey yapmadın. Bizlerse, Allah’a yemin ederiz ki, artık tanrılarımıza küfredilmesine, babalarımıza hakaret edilmesine, dü­şüncelerimizin kafasızlıkla nitelendirilmesine ta­hammül edemiyoruz.”[465]

“O akıllarımızı hafife aldı. Atalarımıza küfretti. Dinimizi kötüledi. Topluluğumuzu dağıttı. Tanrıla­rımıza küfretti. Biz ondan büyük bir bela gördük… Atalarımızın sapıklıkta olduklarını söyledi… atala­rımıza küfredilmesine…”[466]

“İlahlarımıza hakaret etti, dinimizi ayıpladı, akıl­lılarımıza beyinsiz dedi, babalarımızın sapık oldu­ğunu bildirdi. Ya onu bizimle uğraşmaktan vazgeçirirsin, ya da aramızdan çekilir bizi başbaşa bırakır­sın. .. ona karşılık senin ve atalarının dinine karşı çı­kan, kavminin birliğini dağıtan, onları beyinsiz ve ahmak sayan şu kardeşinin oğlunu bize teslim et de biz de onu öldürelim… Ebu Talib, Resulullah’ın Allahü Teala’ınn elçisi olduğunu kabul etmesi ve ona her şeyiyle yardım etmesine rağmen, ar ve baba­larının dinini terki sebebiyle ayıplanma korkusu yü­zünden küfür üzere ölmüştü.”[467]

Ebu Talib ise böylesi talepleri Resulullah’a şöyle yansıtıyordu: “Onunla onların akıllarını sefihliğe nisbet ettin. Onların ilahlarını ve dinlerim ayıpladın. Ve onunla onların geçmiş babalarını küfre nisbet et­tin.”[468]

Buna karşın Resulullah (s) “Allah’ın emrini izhar etmekte onu gizlememekte, onların dinlerini ayıp­lamak, onları putlarından ayırmak ve onları küfürle­rine karşı uzak kalmak gibi hoşlarına gitmeyen şeylerle onlara karşı açıktan tavır alıyordu.”[469] Öyle ki Resulullah Şuara: 26/214. ayetin inmesini müteakip kavmini toplamış onların, içinde oldukları halin kendilerim cehenneme müstahak kılacağına işaretle kendilerini ateşten kurtarmalarını istemişti.[470]

Bu uyarılar kimi zaman doğrudan kendisine ya­pılıyordu: “Biz sana haber gönderdik ki, seninle ko­nuşalım. Biz vallahi Arabtan bir adam bilmiyoruz ki senin kavminin başına getirdiğin şeyi kendi kavmi­nin basma getirmiş olsun. And olsunki sen babalara sövdün ve dini ayıpladın ve ilahlara sövdün ve akıl­ları sefihliğe nisbet ettin (akılsızlar, sefihler dedin) ve toplumu dağıttın. Yapmadığın hiçbir çirkin şey kalmadı.”[471]

“Atalarımıza küfrettin. Dinimizi kötüledin… Utbe de Hz. Peygamber’e gelip: -Ey Muhammed! Sen mi iyisin, yoksa Abdullah mı? Sen mi iyisin yoksa Abdülmuttalib mi? diye sordu. Peygamber sustu. Utbe: -Eğer bunlar senden iyi kimseler ise, onlar senin ye­rip ayıpladığın tanrılara tapınışlardır. Yok, eğer sen onlardan iyi isen o zaman söyle, seni dinleyelim. Al­lah’a yemin ederim ki, hiçbir milletin sevip yetiştir­diği bir evladı, senin kadar kendi milleti hakkında uğursuz olmamıştır. Aramıza ikilik soktun, işimizi alt-üst edip bizi darmadağın ettin. Dinimizi ayıpla­dın. Bizi Araplar içinde rezil rüsvay ettin.”[472]

Şüphesiz toplumu yönlendirenler de halkı doğru diye inandıklarından çok bildikleri-duydukları yol­da yürümeyi temin adına uyarmaktan geri durmu­yorlardı: “Ebu Cehl şöyle dedi: -Ey Kureyş toplulu­ğu, Muhammed imtina etti. Ancak gördüğünüz gibi, dinimizi ayıplamaya babalarımıza sövmeğe ve akıl­larımızı sefih görmeye ve ilahlarımıza sövmeğe de­vam etmektedir.”[473]

“(Ebu Leheb,) ey insanlar, bu sizi aldatıp dininiz­den ve atalarınızın dininden ayırmasın! (diyordu)… Ebu Cehil b. Hişam şöyle dedi: Ey Kureyş toplulu­ğu! Şüphesiz Muhammed, bizim dinimizi ayıpla­maktan, atalarımıza küfretmekten, tanrılarımıza dil uzatmaktan ve aklımızı hafife almaktan vazgeçme­yecektir… Ebu Cehil, bir kimsenin Müslüman oldu­ğunu duyduğunda, eğer o Müslüman şerefli ve güç­lü bir kimse ise, onu kınayıp ayıplar ve şöyle derdi: ‘Senden daha iyi bir insan olan babanın dinini bırak­tın. Senin aklının kıtlığını söyleyecek ve görüşünü çürüteceğiz. Şerefini de yok edeceğiz!”[474]

Ebu Talib’in Ölümünün akabinde Ebu Leheb’in himayeyi üstlenmesinden sonra “Ebu Cehl, ona, ailesi mensublarından gelip geçmiş putperestlerin (hatta belki de bizzat Ebu Leheb’in) öldükten sonra Al­lah’ın huzurunda başlarına gelecek şeylere dair Resulullah’a bir sual sormasını Ebu Leheb’e teklif etti. Alınan cevap şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıktı: Putlar ve bu putlara tapanlar cehenneme gideceklerdi. Kaynaklarımızın bildirdiklerine göre Ebu Leheb bu cevap üzerine şoke olmuş ve yeğenini top­lum dışı ilan etmiştir. Sahip olduğu basit ön hüküm­ler arasında unutuyordu ki Ebu Leheb’in ataları, Resulullah’ın da atalarıydı ve onlara karşı bu sözleriy­le, o hürmette kusur etmiş olamazdı ve hiç bir tarafı tutmaksızın sadece bir prensibin tatbiki mevzu ba­histi. Gerçekte ise Resulullah’m takındığı bu tavır, son derece övülmeye değer bir şeydi; zira o, soy ve sopuna dahil kimselere eskiden beri bilinen bağlılı­ğına rağmen bu konuda en yakın akrabalarına bile bir ayrıcalık tanımıyordu.”[475]

Bu çaba şu raddeye varmıştı: “Bizden sefih çocuk­lar melikin beldesine sığınmışlardır. Kavimlerinin dininden ayrılmışlardır. Sizin dininize de girmemiş­lerdir. Yeni icad ettikleri bir dini getirmişlerdir. Onu ne biz tanıyoruz ne de siz.”[476]

Göründüğü kadarıyla bunun yaygın bir etkisi vardı: “Ebubekir es-Sıddık, Resuîullah’la karşılaştı­ğında ona şöyle sordu: ‘Ya Muhammed, tanrılarımı­zı bıraktığın, bizi akılsızlıkla itham ettiğin, ataları­mızı tekfir ettiğin hususunda Kureyşlilerin söyledik­leri gerçek midir?’ Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: ‘Evet.'”[477]

Şayet niteleme için cehalet mazeret olsaydı Resulullah (s) atalarının durumunu soranlara atalarınız ve siz bu halinizle cahil olmanız hasebiyle mazursunuz. Size İslâm ulaşmadığı veya benden öncekilerin getirdiklerinden sorumlu tutulmadığınız için evet sizler bu nedenle günahsız mazeretli kimselersiniz. Dolayısıyla ne atalarınıza ve ne de size henüz tebliğ ulaşmadan ne kâfir ne de müşrik denilebilir. Eğer size İslâm anlatıldığında siz de kabul etmez iseniz işte ancak o zaman kâfir olursunuz-kâfir denilebilir derdi. Oysa Peygamber böyle yapmak yerine genel olarak herkese ve hatta atalarına, bilinen bütün özellikleriyle Abdulmuttalib’e kısacası henüz tebliğ etmediği, risaletinden haberdar edemediği herkesi bilinen sıfatla niteliyor, cehennemlik olduklarını be­lirtiyordu.

Ancak burada azaba müstahak kılan küfür ile dünyada yaşarken özel birtakım sebeplerle içine dü­şülen ve fakat azaba müstahak kılmayan küfrü bir­birinden ayırd etmek gerekir. İlgili ayette biz hükmedici değil, azab edici değiliz[478] demekte olan Allah (c), dünya hayatında iken içinde olunan konumun değer hükmüyle nitelenmeye değil, aksine sadece varsa, kişinin risalet ulaşmamış yahut deli olmak gi­bi istisnaî sebeplerle değer hükmü sabit olmakla be­raber bu geçici sebeplere binaen azap görmeyeceğini belirtmektedir ki bu İslâm’ın ‘kanunilik İlkesi’nin bir gereğidir.[479] Buradaki azabı gerektiren- gerektirmeyen küfür[480] nitelemesi dünya hayatında ahkâmın icrası açısından belirlenmesi gereken konumu nitelemek itibariyledir. Yoksa kullar için berikini, altında yatan sebepleri bilmeden duruşuna binaen nitelemesi bir sabitedir. Kaldı ki bunun faraza azabı gerektiren mi gerektirmeyen mi olduğunu tespiti de çok lüzumlu değildir. Çünkü bu tespit sonuçta gerek fert gerek toplum hukuku itibariyle uygulanacak muameleyi belirlemek açısından yapılan bir tespittir. Peygam­berin onlara cehennemlik olduklarını ifadesi ise bu duruşun insanoğlu açısından öylesi bir akıbeti ge­rektirdiğini bilmesi itibariyledir. Bundaki özel se­bepler ise Allah (c) katında saklıdır.

Son risaletin gelişinden önceki devrenin fetret devresi olduğu ve Allah’ın ise elçi-mesaj gönderme­den kimseyi mesul tutmayacağı bilinmektedir. Böyle iken Resulullah’ın küfür üzere ölmüş insanları ce­hennemlik olarak nitelendirmiş olması şuna işaret­tir: Müslim’in de ‘bab’larmdan birine küfür üzerinde ölen nardadır,[481] demesi gibi insanın dünya hayatında iken üzerinde olduğu hal esastır. Diğerlerini bağla­yıcı olan kişinin vaziyet ve düşüncesidir. Bir insanın pratiğinde ve ifadelerinde İslâm görülüyor, hayat ve düşüncesini İslâmî ilkelere göre tanzim ettiği müşahade ediliyorsa onun müslümanhğına hükmetmek gerekecektir. Keza bir insan da -bir bütün olarak-amelinde şirk sergiliyor, davranışlarında küfür izhar edip ifadelerinde İslâm arz etmiyorsa bu zahir du­rumuna binaen ona da kâfir demek durumu vardır.

Nitekim daha önce Nuh kavminde şirki ilk kez başlatanlara ve sonraki tabilerine gelen elçi de onları cahil değil, müşrik diye nitelemiştir. Esasen bütün peygamberler, ‘istikamet’ üzere olmayı sürdüremeyerek sapan toplumların, istikametini düzeltmeye yönelik akidevî bir değişime vesile olmak üzere gönderilmişlerdir. Ve hitap ettikleri toplumu, uzak­laşmış oldukları ‘tevhid’ esasına davet ederek İslâmî toplumsal değişimin zeminini hazırlamaya çalışmış­lardır.[482]

 

6. Sebep ve Sonuç Açısından Cehalet

 

İnsanlık tarihi, yeryüzündeki insanların hiçbir za­man şu iki vaziyetin dışında kalmadıklarını göste­riyor: Hidayet veya dalalet, İslamiyet veya cahiliyet. Hidayet; Allah’ı bilmek, tanımak ve O’nun yo­luna tabi olmaktır. Cahiliyete gelince o, Allah’tan ga­fil olup, O’nu (c) tanımamak ve yolundan uzaklaş­maktır. Bu suretle önümüze iki önemli kavram ayrı­lığı çıkmaktadır. Bir tarafta cahiliye, öbür tarafta İs­lam, yani Allah’a karşı bir yanda kibir, gurur, küs­tahlık, öbür yanda tevazu ve teslimiyet.

Buna göre, daha önce belirttiğimiz gibi cahiliye muayyen bir zamana mahsus değildir. O, bir du­rum, bir vaziyettir. Bu durum dün mevcut olduğu gibi bugün de, yarın da olabilir. Gerektiren şartlar nerede ve ne zaman oluşursa işte o zaman, İslam’a karşı olarak cahiliye ismini alır.[483]

 

6. a. Cehaletin Sebepleri

 

1. Ataları taklit etmek: Cahillerden bir kısmı ken­dilerine gelen hakkı atalarına (geçmişlerine) uymak gayesiyle kabul etmezler, hakka muhalefet ederler. Bu tip kimseler eski dine ve dini inançlara, sadece geçmişleri böyle yaptığı için bağlı kalırlar. Ne yazıkki hiç akıllarını kullanmazlar. Kur’an bu yaklaşıma tarihten pek çok örnekler vermiştir.[484] Bu bağlamda asabiyeti de zikretmek gerekir. Cahiliye insanı zalim de olsa, mazlum da olsa birini sırf kendi ırkından, grubundan, aşiretinden olduğu için desteklerdi. Bu asabiyet onlarda o kadar güçlü bir hal almıştı ki on­ların dini haline gelmişti.

Nitekim Ebu Leheb, yeğeni Muhammed’e olan onca düşmanlığına rağmen Ebu Talib’in ölümünden sonra böylesi bir saikle[485] onu himaye etmeye karar verirken bu tavrı, Mekkeliler’ce makul karşılanmış[486] ve ancak yine fitlemekten de geri durmamışlardır:

Esasen onların da kendilerine mahsus bir takım değer ölçüleri vardı. Kuşkusuz bunların en önde ge­leni ‘kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa yardım et’ ilkesiydi. Bunu, atalarından görmüş olma temeli­ne dayandırıyorlardı. Kur’an ise buna saldırmış ve önce bu temeli çökertmiş ve daha sonra Peygambe­rin diliyle bunu ‘kardeşin zalim ise onu zulmünden alıkoymak suretiyle yardım et’ şekline dönüştür­müştür.[487]

2. Büyük adamları, özellikle din adamlarını taklit­te aşırıya kaçmak: Mevki ve makam sahiplerinin, li­derlerin de sırf şöhret sahibi oldukları için taklit edilmesi ya da onlara körü körüne itaat edilmesi, kişi­lerin helakine sebeptir.

3. Hiçbir ilim taşımadan veya ilimden hiçbir şeye sahip olmadan hareket etmek: Kur’an bu durumu şiddetle yermektedir. Bunun sebebi ilme değil, zanna  uyarak,   herşeyi  zanlarına  dayanarak  ölçmek, nefsani takdir ve tahminlerle bir takım yargılara var­mak. Kısacası zanna tabi olmaktır.

4. İnsanın hevasına tabi olması: Heva, nefsin tüm kötü istek ve arzularının toplu ifadesi demektir. Bu, daha çok görüş ve inançlara mahsustur. Hevaya tabi olmak çerçevesinde iyilik ve hakka bağlanmakla dünyadaki hayatın zehir olacağı yolundaki inanç da önemli bir husustur.

5. Ümniyyelerle hareket etmek: Ümniyye, kişinin nefsinde, hayalinde kurup durduğu arzuladığı, pe­şinde koştuğu hayaller, kuruntular, boş arzulardır. İşte, ilimden değil de hevaya uymanın sonucu zanndan kaynaklanan ümniyyeye dayanan,  atıp  tut­mayla oluşan cahili değer yargıları, cahil insanların hayatlarına yön verir, onların dünya görüşlerini bi­çimler.

6.  Nefse hizmet, kıyas ve tahmine bağlılık: Kur’­an, insanların sadece kendi nefislerine hizmet ettik­leri, hırs ve ihtiraslarını gidermek istedikleri ve sa­dece kıyas ve tahminle bazı kavramlar geliştirdikleri için hakkı inkâr ettiklerini ve batıla taptıklarını ifade etmiştir.

7. Şehvetlere tabi olmak: Fıtrata bulaşan hastalık­lardan biri de arzulardır-şehvetlerdir. Allah’ın dini daima, insanlardan uyulup uygulanması ve hayata yön vermesi istenen ilahî hükümleri kapsar. Ne ki hevaya tabi olarak şehevî arzularının giderilmesi, her tür cehalete bulaşma sonucunu doğurmuştur.

8. Şeytanın emir ve yasakları, tavsiye ve telkinleri doğrultusunda hareket ederek Allah’a karşı ma’siyette bulunmak.

9.  Kur’an, insanların hak ve hakikati anlamak ve kabul etmekten çekinmelerinin bir sebebinin de ken­di yanlışlıklarını teslim etmemeleri olduğunu belir­tir. İnsanın gururu, daha önce yanlış yolda olduğu­nu ve doğru yola sonra geçtiğini kabul etmekten kendini alıkoyar.

10. Dünyada zenginlik ve fakirliği, hayrın karşılı­ğı olarak kabul etmek: Cehaletin önemli bir sebebi de insanın iyi veya kötü amelinin ölçüsü olarak zen­ginlik ve fakirliğini baz almasıdır.

11. Şefaat ile ilgili yanlış düşünce ve inanç da ilk çağlardan itibaren insanların kötü yola sapmalarının başlıca sebebi olmuştur. Bu düşünceye göre Allah’ın bir takım sevgili kulları vardır. Bunlar kendilerini cehennemden mutlaka kurtaracaklardır.

12. Dünyevi gayeler de ayrı bir sebeptir. Kimi in­sanlar, mal ve mülklerinin devamını doğruluk ve dürüstlük  yerine eğrilik ve azgınlıkta  olduğunu vehmederler. Öte taraftan makam mevki hırsı veya muhafazası da önemli bir etkendir.

13. Cehaletin en önemli sebebi akletmemektir. Bu­nun yanında peşin hükümlü olmak da kayda değer bir diğer sebeptir.

14. Dış etkenler bağlamında kabul edilmek üzere, gelenek ve görenek de mühim bir etkendir. Nitekim şirk, cehaletin itikat noktasındaki bir te­zahürü değil midir?[488]

 

6. b. Cehaletin Sonuçları

 

Cahiliye toplumlarına heva-heves ve bilgisizlik hakimdir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Biri dü­şünmemek, merak etmemek ve bir diğeri de peşin hüküm ve zandır. Düşünce olmadan bilginin olması mümkün değildir. Peşin hüküm ise düşünmeye ma­nidir. Bunun bir sebebi de kişilerin cahil insanlara tabi olmaları, cahil insanların ise hem kendilerini ve hem de toplumu saptırmalarıdır. Zanna ve yalana tabi olmak cehaletin en bariz bir özelliğidir.

Cehaletin önemli sonuçlarından biri de eskiye bağlılıktır. Bu, hem cehaletin önemli bir sebebi ve hem de cehaletin tezahür ettiği bir sonuç olabilmek­tedir. Sözgelimi Ebu Talib’in iman etmesine engel, onun atalarının dininden ayrılmak istemeyişi olmuş­tur. Esasen bu, bir anlamda cehaletin ve dolayısıyla şirkin tarihi bir sebebidir.[489]

Cehalet ortamında büyüyen ve o kültürü edinmiş olan insanların en rahat yapabildikleri şeylerden bi­ri, büyüklenerek alay etmektir. Kibirlenmenin en bü­yük temsilcisi şeytandır. Şeytan bu yolda kendisine ayak uyduranların velisidir. Kötülüklerin başı olan kibirlenme akabinde dışındakilere alay etmeyi geti­rir. Çünkü bu duygudaki kişide sağlıklı bir muha­keme yeteneği olmadığından herşeyi basitseyip ala­ya alma özelliğine sahiptir. Bu durumun en iyi ifade­si, halk dilindeki ‘gözündeki merteği görmeyip baş­kasının gözündeki çöpü görmek’ sözü olsa gerektir.

Cehaletin en temel özelliği zulümkâr olmaktır. Diğer bir ifade ile cehalet kendisini zulüm ile teba­rüz ettirir. Nitekim barbarlık, zorbalık gibi niteleme­ler hep zulmün birer vechesidir. Bunlar ise cehaletin temel karşıtıdır. Buna göre genel manada haksızlık etmek olarak ifade edebileceğimiz zulüm, cahil ol­manın bir yansımasıdır.

Nankörlük de cahil olmanın bir tezahürüdür. İn­san ancak cehalet sergilediğinde verilen nimetlerin ve yapılan envai türlü iyiliklerin kıymetini takdir etmeyerek nankörlük etmiş olur. Bu anlamda kimi nankörler Allah’ın verdiği akıl nimetinin de kıyme­tini takdir edip gereğini ifa etmek yerine atalarından devraldıkları kötülüklere kaderi kalkan olarak kul­lanma yoluna giderler ve dolayısıyla Allah’ın, bu yaptıklarından razı olduğunu zannederler.[490]

Bu toplumlarda sorumsuzluk, her tür bağımlılık, ahlak ve fazileti hafife almak, bunalım, ihtilaf ve is­raf hemen her ferdi, bir tarafından kuşatmış, dolayısı ile böylesi herbir özellik cehalet neticesi olarak başlı basma toplumun birer alameti haline gelmiştir.[491]

 

6. c. Müslümanın Cehalet ve Cahile Karşı Tutumu

 

Allah (c), insanlardan “şeytana kulluk etmeyiniz, zi­ra hakikaten o, size apaçık bir düşmandır. Ve Bana kulluk ediniz. Bu, dosduğru yoldur” şeklinde ahit almıştır. Onlara tekrar tekrar “şeytanın adımlarına tabi olmayın” diyerek onu izlemeyi yasaklamış, “o, size daima kötü­lük ve çirkin iş yapmanızı emreder”, “aranızda düşmanlık ve buğzu koymak ister” gibi çeşitli ayetlerle insanları şeytana karşı uyanık durmaya çağırmış ve aldanmamaları için defalarca ikaz etmiştir.[492]

Bütün bu ikaz ve uyarılara rağmen, pek çok in­san, düşmanı olduğunu bile bile şeytana tabi olmuş, pek çokları onu veli edinmişlerdir. Şeytan ise, kendi cehaletini insanlara da sirayet ettirebilmek için vargücüyle çalışmış ve kendisine insanlardan dostlar, kabile ve hatta parti bile edinmeye muvaffak olmuş­tur. Dolayısıyla onlar hakkındaki zannını doğrula­mıştır.[493]

Bunun esas sebebi, belki de insanın tabiat olarak iyiye de kötüye de meyyal olarak yaratılmış olması­dır. Allah (c), ona iki yol göstermiş, hem kötülüğü, hem de kendisinden sakınmayı (takvayı) ilham et­miştir. Artık, ister şükredici (mümin) olsun, ister nankör (kâfir) olsun[494] diyerek insanı kendi ihtiyarına terk etmiştir. Ancak onun gerek hırslı, çok aceleci ve zalim olması ve gerekse Rabbine karşı çok nankör olması durumu, kendisinin azmasına, masiyetlere dalmasına yol açmıştır. Kısaca emanete hiyanet etme cehaletine düşmüş ve şer’î tekliflere riayetsizliği yü­zünden de cehul-çok cahil diye tavsif edilmesi sonu­cunu doğurmuştur. Nitekim Rabbimiz, emaneti gök­lere, yere ve dağlara sunduğunda, onlar onu yük­lenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular, onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahil­dir,[495] demiştir.

Bütün bu anlatılan uyarılara rağmen kendisine çeki düzen vermeyip fıtratında var olan iyiye yö­nelme ve doğruları kabul etme istidadını devre dışı bırakan insana Kur’an, sıcak bakmamaktadır. Onun kendisine gelen uyanlara gafil kalıp iradesiyle.aksi yönde bir hayat şekli ve anlayışını benimsemiş ol­masını cehalet ve cahiliye olarak nitelemek suretiyle bağışlamamaktadır.

Bu bağlamda Kur’an, cehalet kavramının en fazla cehl-teslimiyet, cahil-müslim ve cahiliyet-İslamiyet zıtlığı üzerinde durmuştur. Zira Kur’an’m ilk muha­tapları, ayetlerin iniş sebeplerinden de anlaşıldığı gibi, cahiller, kâfirler ve müşriklerdir. Bu nedenle Kur’an’da cehletmek ve cehalet, İslam’a uygun ol­mayan, İslam’ın ma’siyet saydığı, müslümanların yapmaması gereken haller olarak takdim edilir. Çünkü cahiliyet tamamiyle İslâmiyetin zıddıdır ve îslâmiyetin dışında kalan her şey cahiliyettendir.

Kur’an’da, cehalet, mutlak bilmezlik anlamında çok az kullanılmış olmakla beraber cahil, alimin, akilin, arifin, müdrik ve şuurlu olan kişinin zıddını oluşturmaktadır. Bu anlamda toy, tecrübe bilmeyen delikanlı anlamında cahil, aynı zamanda yaptığı ce­haletten dolayı gelecek cezayı düşünmeyen gafil kimsedir.

Cahil, ne yaptığını bilmeyen, tedbir, hikmet, ken­dini, haddini ve edeb bilmezlik gibi anlamlarda me­deniyetten yoksun anlamlara geldiği gibi yine bu manada cahil, kaba, ahmak, sefih, zorba, vahşi, dü­şünmeden hareket eden, muannit, edepsiz kimse olarak nitelenir.

Kur’an’da cehalet genelde kınanır; Müslümanla­rın şiddetle kaçınmaları gereken bir husus olarak ta­nıtılır. Bu bağlamda cehalete yaklaşmamayı, her­hangi bir nedenle bulaşılmış ise derhal tevbe etmeyi, cahillerden yüz çevirmeyi, onlara uymamayı, her türlü cahiliye ve ona mahsus hal ve unsurları iste­memeyi tavsiye etmektedir.[496]

 

Sonuç

 

Şüphesiz cehlin en yaygın ve çok bilinen anlamı, bilmemektir. Ancak Kur’an, bu kelimeyi daha çok olayların içine nüfuz etmemek, daima sathi düşün­mek ve dolayısıyla her zaman basit ve isabetsiz hü­kümler vermek anlamında kullanır. Buna göre cehl, en ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybedip par­layan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonu­cu düşünmeden hemen körükörüne atılan, ateşli, sabırsız kişinin sorumsuz davranışlarıdır. Bu, duy­gularına, hırslarına hakim olmayan aşırı bir insanın davranışıdır. Bu insan, doğruyu yanlışı düşünme öl­çüsünü yitirip kendisini öfkenin pençesine düşürür,

Hilm ise bu tür cehl kavramının tam karşıtıdır. Hilm, cehl patlamasını dizginleyebilen insanın ahla­kıdır. Buna göre halim, duygularını frenlemesini, kör ihtiraslarım yenmesini, ne olursa olsun canını sıkmayıp sakin kalmasını bilen kişidir.

Kur’an cehalet kelimesini genellikle dini bakım­dan sathi görüşlülük, basit hüküm manasında kul­lanır. Kur’an’daki dini manada cehl, insanın görü­nen eşya ve olayların arkasındaki ilahî iradeyi anla­yamaması, Allah’ın ayetleri olan kâinat varlıklarını Allah’ın ayetleri olarak görmemesi ve bu husustaki yetersizliğidir. Böyle bir kimse için tabiat varlıkları,herhangi bir şeyin sembolü değil, sadece tabiat var­lıklarıdır. Bu nedenle Kur’an’a göre cehl, aynı za­manda Allah, ayetleri açık bir şekilde gönderdiği halde çok açık olan bu gerçeği, hatta ilahî vahyin en kolay tarafını dahi anlayamamak demektir.

Kur’an, fıtratına zalimlik ve cahillik bulaşan insa­nı, bu özelliklerinden dolayı cehaletin öznesi olarak takdim eder. İnsanlar bu özellikleri sebebiyle, Allah tarafından kendilerine peygamberler gönderilerek uyarılmışlardır. Ancak bunlar söz konusu uyarıya kulak asmamış, hem fert ve hem de topluluk olarak sakındırılan hususlara bulaşmışlardır. Nitekim her yeni gelen peygamberin ümmetinin, önceki ümmet­lerin içine düştüğü durumdan yana uyarılması para­lelinde son ümmet de ehl-i kitap gibi olmaktan sakındırıldığı halde ne yazık ki onların başından ge­çenler aynen bunların da başından geçmiştir.[497]  

Bu anlamda peygamberler tebliğ görevini yerine getirirken sürekli olarak cahillerin anlamsız muhale­fetiyle karşılaşmışlardır. Çünkü onlar akıllanyla de­ğil de his ve arzularıyla davranmışlardır.

Esasen cehalet ateşiyle kaynayan, hislerine ve gu­ruruna esir olmuş bir insanı durdurup, düşünmeye sevk edecek ortamı oluşturmak gayet zordur. Bu tip insanlara yararlı olunamadığı durumlarda bu kez cahilliklerine bulaşmadan kurtulmak ve uzak dur­mak gereği söz konusudur. Onlardan kurtulma yol­larının başında ise yüz çevirmek ve ayetin ifadesiyle; bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz cahilleri arkadaş edinmek istemeyiz, de­mektir.

Bu bağlamda cahiliye, geçmiş belli bir dönemden ibaret değildir. Cahiliye belli bir hayat düşüncesi olan, belli bir toplumsal durumdur. Bu düşünce ve durum herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ortaya çıkabilir. Bir yerde bu düşünce ve durumların ortaya çıkması, cahiliyenin varlığının kanıtıdır.

Bilindiği gibi iyiyi de kötüyü de kabul etme yete­neğine sahip olmak anlamında bir fıtratla doğan in­sanlara, içinde yetişecekleri değer ölçülerini (zihni­yeti) toplum kazandırır. Bireylerin iradî ve bilinçli bir eseri olan ve başka bir ifadeyle bütünüyle hür irade sahibi fertlerin amaçlarının-yapıp ettiklerinin bir tezahürü durumunda olan toplum, böylece fert gibi kendine mahsus bir bilince, nitelikleri olan bir gerçekliğe sahiptir.

İnsanın davranışları-tasarrufları, kendine mal et­tiği fikirlerinin bir sonucudur. Şüphesiz insanın sa­hip olduğu bu fikir ve tavırlar genellikle toplumun sahip olduğu inanç ve düşüncelerle biçimlenir. Bu sebeple, insan ister bizzat kendisinin isterse başkala­rının çalışmasıyla psişik yapısını (nefsinde olanı) değiştirdiği zaman, kaçınılmaz bir sonuç olarak dav­ranışları da değişime uğrayacaktır.[498] Bu, böyle ol­makla beraber kendini böylesi bir vaziyetten azat edebilmiş kişi, toplumun durumunu düzeltmeye ça­lışmakla mükelleftir. Bir toplumda fahşa-münker yaygınlık kazandığında, bunlar süreklilik arz eder olduğunda insanlar bu duruma dur demek mecbu­riyetinde olurlar. Esasen iyiliği emir, kötülükten sa­kındırmanın sürekliliği çerçevesinde bunun daimi yapılması elzemdir. Çünkü toplum içinde fitne çık­tığı zaman kötü sonuçları, sadece o fitneyi çıkaranla­ra dokunmaz. Aksine tüm toplumu kuşatır. Ve zaten bu hale gelmiş toplumlar kendi iradeleriyle yapıp et­tiklerinden dolayı çökerler. Yani toplumsal hayat ve kollektif yazgıdan dahi tek tek bireyler sorumludur. Bu demektir ki fert hem bireysel hem de toplumsal planda mesul tutulmaktadır.[499]

Buna göre toplumda belli bir zümrenin yahut yö­neticilerin yapıp ettiklerinden o toplumda yaşayan diğer kitle, onlara engel olması gerekirken engel ol­madığından yahut desteklediğinden dolayı helak olmayı hak etmiş olmaktadır. Bu durumun en güzel örneği Semud Kıssası ile Firavun’un durumudur.[500] Firavun kıssasının bir benzeri de her inatçı zorbanın koyduğu yasaya boyun eğen Ad Kavmi’nin kıssasıdır.[501]  Oysa  bireyleri  salih    yapan  bir  ümmetin ilelahire yaşaması mümkündür. Bu hususu nazarı dikkate almak gereği vardır. Değilse Mevdudi’nin (1903-1979) de dediği gibi bir toplum geçmişlerine ait bir medeniyet yerine başka medeniyet ve kültür­lerin insanı olmuşsa artık bu toplumun eski ataları­nın devamı olarak görülmesi imkânsız olup helake duçar olmuş bir kavim olarak görülmesi gereği var­dır.[502]

Sözlük anlamıyla öfkeyi içinde barındıran bir hilimsizlik demek olan cehalet, Kur’an ayetleri, ha­disler ve de cahiliye şiirinde genelde bu anlamda kullanılmıştır. Ancak süreç içerisinde bu kavram esasen kendi anlamı içerisinde mündemiç bulunan bilgisizlikle eş anlamlı olarak kabul edilmiştir. Oysa bu kavram bilgisizlik anlamını da içermekle beraber öncelikle hilmin zıddı olarak kabalık, zorbalık ve haddim bilmezlik anlamlarına gelmektedir.

Cehalet kavramının semantiği çerçevesinde geç­miş dönemde Zemahşeri (v.538/1143), Şihab (v.-1069/1659) ve Alusi (v.1270/1854) gibi alimler çeşitli yorumlarda bulunmuş olmakla beraber bu kavram hakkında ilk olarak Goldizher (v.1921) ve akabinde Izutsu (1914-1993) değerli tahlillerde bulunmuşlar­dır. Buna göre cehalet hilmin karşıtıdır. Hilrn güç­süzlükten kaynaklanan bir tevazuyu değil, muktedir olmakla beraber bir vakarı ifade eder. Kaldı ki birin­cisi hilm bile sayılmaz. Öte taraftan semantiğin kök­lerini, geçmişte belagat adıyla okutulan ve çeşitli dalları mevcut olan ilimde bulmaktayız. Ancak bu ilmin, günümüzün modern anlamdaki semantiği karşılayabilmesi için epeyce tanzime tabi tutulması gerekir.

Cehalet çeşitli alanlarda değişik anlamlarda kul­lanılmıştır. Bu çerçevede cehaletin ahlak, hadis ve fıkıh dallarında kendine mahsus pozisyonları mev­cuttur. Sözgelimi ahlakta daha çok serkeşlik ve ölçü-kural bilmezlik anlamında iken hadiste ravinin du­rumunu bilememek demeye gelmektedir. Bunlardan birincisinde cehalet ayıp sayılırken ikincisinde bu tarzda telakki edilmemektedir. Fıkıhta ise bilgisizlik ve bilinmezlik olarak iki ayrı şekilde karşımıza çıkan cehalet, istisnai durumların haricinde bizatihi kusur sayılmaktadır.

Kur’an’da cehalet, öteki bir çok özelliğin yanında insan fıtratına sonradan bulaşan bir nosyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle cehaletle işlenen günahlardan tevbeyi sağlamak ve bunun yollarını göstermek için peygamberler gelmiş ve bunlar bu tür durumlara karşı mücadele vermişlerdir. Bu an­lamda Kur’an cehaleti yermiş ve cahil insan tipine karşı tavır koymanın keyfiyetini tespit etmiştir. Öte taraftan cehalet kavramı Kur’an’da çeşitli kalıplarda kullanılmıştır. Toplam yirmi dört defa geçmiş olan bu kavram genelde kınanmaya konu olmuştur.

Cehaletin yaşanan hali demeye gelen cahiliye de­ğişik tarzlarda ortaya çıktığı için Kur’an kavramın bu yönüne ayrı bir önem atfederek zann’el-cahiliyye, hükm’el-cahiliyye, teberruc’el-cahiliyye ve hamiyyet’el-cahiliyye gibi farklı terkiplerde kullanmıştır. Ancak bu durumların tümünü de kınayarak, kaçı­nılması gereken bir durum olarak ifade etmiştir.

Cehaletin anlam sahası içerisinde ve ayrıca yakın çerçevede değişik birçok kavram bulunmakla bera­ber bunlardan zülüm, şirk ve küfür en belirgin olan­larıdır.

Diğer bir açıdan cehalet geçmişte, fıkıh usulü ko­nusu olarak daha çok mazeret olup olmama bağla­mında değerlendirilmiştir. Bu manada sebep ve so­nuçlarını iyi değerlendirmek gereği saklı olmakla beraber cehaletin durum açısından tesbiti ve kişinin doğuştan getirdiği bir özellik olarak cehaleti- bilgi­sizliği, kendi tasarruflarının sonucu olarak sürdür­mekten sakınması gereğini vurgulamak lazımdır. Diğer bir ifade ile cehaleti bilerek tercih etmemek gerekir. Birinci durumda yani hiç bir şey bilmez ola­rak dünyaya gelmiş olmak insanın özelliği iken bu­nu sürdürmek insanın özelliği olmadığı gibi sosyal­leşmeye hazırlanan bir ferdin sorumluluklarını ifa edebilmesi için sakınması gerektir. Çünkü bu durum kendisi için mazeret sayılmayacaktır.

Böylece cehaletin, bilgisizliği de ifade etmekle be­raber bunun yanında hilmin zıddı olarak akıllıca

düşünmeyi ve vakarı geri plana iten, kaba ve olum­suz bir davranış biçimi ve yaşam tarzı olduğu anla­şılmaktadır.[503]

 

Kaynakça

 

1- Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Tercümesi, Hzr. Ali Özek Hayreddin Karaman- Ali Turgut- Mustafa Çağrıcı- İbrahim Kafi Dönmez- Sadreddin Gümüş, Suudi Arabistan Kırallığı Yayını, Medine-i Münevvere 1987.

2- A’zami, Mustafa, “Asr-ı Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri”, Trc: Durak Pusmaz, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Be­yan Yay., İst. 1994.

3- Abdulbaki, Muhammed Fuad, el-Mu’cem’ul-Mufehres li Elfaz’il-Kur’an’îl-Kerim, Çağrı Yay., İst. 1990.

4- Abdullatif, Abduşşafi Muhammed, el-Halet’ud-Diniyye fi’l-Hicaz Kubayl’e. Zuhur’ıl-İslam, (Dirasat Te’rihiyye el-Arabiyye el-Ceziret’ul-Arabîyye fi Asr’-ir-Rasul ve’1-Hulefa’ir-Raşidin, el-Kitab’us-Salis, el-Cüz’ül-Evvel, 1. baskı içinde), Camiat’ul-Melik Suud, 1989.

5- Abdullatif, Seyyid, Kur’an’ın Zihni İnşası, Trc: Mehmed Kürşad Atalar, Pınar Yay., İst. 1995.

6- Adam, Doç. Dr. Baki, Yahudilik ve Hıristiyanlık Açısından Diğer Dinler. Pınar Yay., İst. 2002.

7- Akbulut, Ahmet, Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelamı Problemlere Etkileri,. Birleşik Yay., İst. 1992.

8- Akçay, Mustafa, İmanın Oluşumunda Fıtratın Rolü ” SAK. Ü.İ.F.D., sy. 1, Adapazarı 1996.

 9- Akçay, Çağdaş Dünyada İnsan ve Dinî Sorumluluğu (Fetret Ehli Örneği), Işık Yay., İst. 2000.

10- El-Akkad, Abbas Mahmud, İbrahim Ebu’lEnbiya, Dar’ ur-Reşad el-Hadise.

11- Akman, Mustafa, Allah’ tan Başkası Adına Kesilenler, İslâmî Araştırmalar, cilt: 14, sayı: 3-4, Ankara 2001.

12- Akman, Kitab-ı Mukaddes/ Kutsal Kitaba Dair, Fecre Doğru (Aylık Dergi), sy.: 64 Şubat, Ankara 2001.

13- Akman, Muhammed Esedın Kur’an Mesajı Adlı Meal-Tefsiri Üzerine Bir İnceleme, İslâmî Araştırmalar, cilt: 16, sayı: 1, An­kara 2003.

14- Akman, İslâm Hukuku Açısından Cehalet, (Al-i Ferrac, EbuYusuf Midhat b. el-Hasan’dan tercüme), Kayıhan Yay., İst.2000.

15- Akman, Kitab’a Varis Olanlar, Ekin Yay., İst. 2004.

16- Akman ,Aile Planlaması. İslamiyat (üç aylık araştırma dergi­si), cilt: 7 sayı: 3, Ankara 2004.

17- Aktaş, Faruk (Mustafa Akman), Kur’an’da Cehalet Kavramı, Ekin Yay., İst. 2001.

18- Aktaş, ‘Kitaba Varis Olanlar I-II-III”, Umran (Aylık Dergi),sy.: 58-59-60, Haziran-Temmuz-Ağustos, 1999.

19- Akpınar, Doç. Dr. Ali, Kuran Ayetlerine Göre Hac İbadeti­nin Zamanı ve Daha Sağlıklı Bir İbadet İçin Bazı Teklifler, Marife (Dergisi), Yıl: 3 Sayı: 1, Bahar 2003 (Konya).

20- Aktan, Prof. Dr. Hamza, Mukayeseli İslam Miras Hukuku,. İşaret Yay., İst. 1991.

21- Al-i Ferrac, Ebu Yusuf Midhat b. el-Hasan, el-Özr’u b’ıl-Ceh’lı Tahte Micher’iş-Şer’î, 1. Baskı, Dar’ul-Kitap ve’s-Sünne, Karaçi- Mektebet’u Dar’ıl-Humeydi, Riyad 1994; Al-i Ferrac, Ebu Yusuf Midhat b. el-Hasan, İslâm Hukuku Açısından Ceha­let, Trc: Mustafa Akman, Kayıhan Yay., İst. 2000.

22- Ali, Cevad (1907-1987), Edyan’ul-Arab Kabl’el-İslam, (Dirasat’u Te’rih’il-Ceziret’il-Arab el-Ceziret’ul-Arabiyye Kabl’el-İslam içinde), el-Kitab’us-Sani, Camiat’ul-Melik Suud, 1984.

23- Aliye, Dr. Semire, el-Kada’ve’l-Örf fi’l-İslam, (Dirase Mukarene), 1. baskı, el-Müesseset’ul-Camiiyye li’d-Dirasat ve’n-Neşr ve’t-Tevzi, Lübnan Üniversitesi 1406/ 1986.

24- Altıntaş, Ramazan, Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Konya 1990.

25- Altıntaş ‘Cahiliye Arap Toplumunda Kadın”, D.İ. D., cilt: 37 sy:l, Ocak-Mart2001.

26- Alusi, Ebu’1-Fadl Şihabuddin es-Seyyid Mahmut (1802-1854), Ruh’ul-Meani fi Tefsiru l-Kur’an’ıl-Azim ve’s-Sebu l-Mesani, Tashih: Muhammed Hüseyin el-Arab, Dar’ul-Fikr, Beyrut 1993 vd.

27- Alusi, Mahmut Şükri (1857-1924), Buluğ’ul-Ereb fi Marifeti Ahval’ıl-Arap, Şerh: Muhammed Behçet el-Eseri, 2. Baskı, Dar’ul-Kutub’il-İlmiyye, Beyrut tsz.

28- el-Arif, Hişam Fehmi, Siyret’u İbrihim el-Halil fi Kur’an’îl-Mecid vel-Ahadis’s-Sahiyha, Dar’ul-Beşair el-İslamiyye; 1. baskı,. Beyrut 1417/1996.

29- Aslan, Dr. Adnan, Dinî Çoğulculuk Problemine Yeni Bir Yaklaşım, İslam Araştırmaları Dergisi, İsam (Diyanet Vakfı), sayı: 4, İst. 2000.

30- Aslan , Batı Perspektifinde Dinî Çoğulculuk Meselesi, İslam Araştırmaları Dergisi, İsam (Diyanet Vakfı), sayı: 2, İst. 1998.

31- Atar, Fahrettin, Fıkıh Usulü, Mar. Ü. İ. F. (İfav) Yay., İst. 1988.

32- Atay, Hüseyin, ‘Semantik”, E.Ü.S.B.E.D., sy. 7, Kayseri 1996.

33- Ateş, Ali Osman, Asr-ı Saadette Dinler ve Gelenekler, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslâm, Beyan Yay., İst. 1994.

34- Ateş, İslam’a Göre Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Adetleri,Beyan Yay., İst. 1996.

35- Ateş, Oryantalistlerin Hz. Peygamber İle İlgili İddialarına Cevaplar, Beyan Yay., İst. 1996.

36- Ay, Arkeolog Eyüp, İlahî Mesajın Kadim Medeniyetlerdeki İzdüşümleri: Kuran’ın Arkapılanına Arkeolojik Bir Yaklaşım, İslamî Araştırmalar (Dergisi), cilt: 9 sayı: 1-2-3-4, Ankara 1996.

37- Aycan., Dr. İrfan, Saltanata Giden Yolda Muaviye bin Ebi Süfyan, Fecr Yay., Ank. 1990.

38– Aycan, ‘Emevî İktidarının Devamında Sakîf Kabilesinin Rolü’, Ank. Ü. İ. F. Dergisi, xxxvı, 1997.

39- Aydın, Hakkı, İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) “(I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.

40- Aydın,   ‘İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) “(II), Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.

41- Aydın, Hüseyin, “Allah Resulünü Yeniden Anlamak”, Dini Araştırmalar (Dergisi), c. 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.

42- Aydın, Mahmut, Dinî Çoğulculuk Üzerine Bir Mülahaza, İslamî Araştırmalar Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 2, Ank. 2001.

43- Aydın, Mehmet, Müslümanların Hristiyanlara Karşı Yazdı­ğı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, DVY., Ank. 1998.

44- Azuzi, Dr. Hasan, Kur’an-ı Kerim’de İbrahimî Tevhide Çağ­rı, Hazret-i İbrahim’in İzinde. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı,İst. 2001.

45- Bağdadi, Ebu Mansur Abdulkahir (v.429/1037), Mezhep­ler Arasındaki Farklar el-Fark Beyne’l-Fırak, Trc: Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1991.

46- Bakkaloğlu, M. K. Abdüssamet, Cahiliyye Dönemi Aile Hukuku, (basılmamış yüksek lisans tezi), Marmara Ü. Sos, Bilimler Ens., İst. 1995.

47- El-Bani, Muhammed Nasuriddin, Tevessül (Çeşitleri ve Hükümleri), Trc: M. Emin Akın, Guraba Yay., İst. 1995.

48- Barnabas İncili, Trc: Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İst.

49- Barthold, W., İslam Medeniyeti Tarihi, Trc. ve Düzeltmeler: M. Fuad Köprülü, 4. basım, D.İ.B.Y. Ankara 1977.

50- Başkaya, Fikret, Yediyüz Osmanlı Beyliğinden 28 Şubata: Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Ütopya Yay., Ank. 1999.

51- Bebek, Adil, Maturidi’de Günah Problemi, Rağbet Yay., İst.1998.

52- El-Belazuri (v.279/892), Ülkelerin Fetihleri, Fütuhu’l-Büldan, Trc: Mustafa Fayda, Kültür Bakanlığı Yay., Ank. 1987.

53- El-Behiy, Muhammed (d.1905), İslami Düşüncede Oryanta­list Etki, Trc: İbrahim Sarmış, Ekin Yay., İst. 1996.

54- El-Bekri (v.487/1094), Cahiliye Arapları, Trc: Levent Öztürk, İz Yay., İst. 1998.

55- Beşir, İbrahim Beşir, et-Taam’u fil-Hayat’il-İktisadiyye ve’d-Diniyye vel-İctimaiyye fil-Asri’n-Nebeviyyi ve Asrı’ l-Hulefa’ir-Raşidin (r), (el-Cezi-ret’uI-Arabiyye fi Asr’ir-Resul ve’l-Hulefa’ir-Raşidin-Di-rasat’u Te’rih’il-Cezirefil-Arabiyye el-Cüz’ üs-Sani el-Kitab’us-Salis içinde), 1. Baskı, 1989.

56- Beyzavi, Nasruddin Ebulhayr Abdullah b. Ömer (v.-1096/1687), Envar’ut-Tenzil ve Esraru’t-Tevil (Aşağısında Tefsir’ul-Celaleyn es-Süyuti ve el-Mahalli), 2. Baskı, Şirketu mektebeti ve matbaatı Mustafa el-Babi el-Halebi ve evladıhı, Mısır 1965.

57- Beycuri (v.1277/1860) Hasiyet’ul-Allame eş-Şeyh İbrahim el-Beycuri ala Şerh’ıl-Allame İbni Kasım el-Ğuzzi ala Metni eş-Şeyh Ebi Şuca, Eda Neşriyat (İşraf: Mektebet’ul-Buhus’ud-Dira-sat), İstanbul.

58- Bilgin, Prof Dr. Beyza, İrşadda Evrensel Sorumluluk, I. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri (1-5 Kasını 1993), Diyanet İş­leri Başkanlığı Yay., Ank. 1995.

59- Bilmen, Ömer Nasuhi (v.1971/1391), Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yay., İst.

60- Bilmen, Kur ‘an’ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, BilmenYay., İst. 1965.

61– Buhari, Abdulaziz (v.730/1330), Keşf’ul-Esrar ala Usul’ıl-İmam Fahrul-İslam Ali b. Muhammed el-Pezdevi, Tashih: Ahmed Ramız, Tab: Hasan Hilmi er-Rizevi, 1307.

62- Buhari (v.256/870), Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Trc: Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Yay., İst. 1987 vd.

63- Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Gelişim Yay.

64- Canan, İbrahim, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., Ankara 1995.

65- Canan, Hz. İbrahim ‘den Mesajlar, Şule Yay., İst. 1998.

66- Carullah, Musa (1875-1949), Hatun, Yayma Haz.: Mehmet Görmez, Kitabiyat Yay., Ankara 2001.

67- Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, Yayma Haz.: Musa Bilgiz, Kitabiyat Yay., Ankara 2001.

68- Carullah, Rahmet-i İlâhîye Burhanları, (Mustafa Sabri’nin İlâhî Adalet kitabıyla birlikte basım), sadeleştiren: Ömer H. Özalp, Pınar Yay., İst. 1996.

69- el-Ceburi, Hüseyin Halef, Avarıd’ul-Ehliyet inde’-l-Usuliyyin, 1. Baskı, Camiat’u Ümm’il-Kura (Merkez’u Buhus’id-Direset’il-İslamiyye), Mekke 1988.

70– el-Cemel, İbrahim Muhammed Hasan, er-Rikk’u fil-Cahiliyye vel-İslam, Mecelle el-Camiat’ul-İslamiyye, yıl: 13, 50-51/ 1401.

71- el-Cemel, Süleyman bin Ömer Aciyli eş-Şafii eş-Şehiyr bi, el-Futuhat’ul-İlahiyye bi Tevdihî Tefsir’il-Celaleyn li’d-Dekaik’il-Hafıyye ve bil-Hamiş Tefsir’ul-Celaleyn ve İmla’u ma Metine bihi’r-Rahman min Vücuh’ıl-İrabı vel-Kıraatı fi Cemi’ıl-Kırraatı, Matbaa.t’u İsa el-Babi el-Halebi ve Şürekauhu Mısır tsz.

72- Cerrahoğlu, Prof. Dr. İsmail, Tefsir Usulü, 4, baskı, Diya­net Vakfı Yay., Ank. 1983.

73- Cündioğlu,  Dücane, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Kur’an Tetkikleri II, Tibyan Yay., İst. 1995.

74- Çağrıcı, Mustafa, ‘Cehalet” DİA, İst 1993.

75- Çağrıcı, Asr-ı Saadetle Oluşan İslâm Ahlakı, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan Yay., İst. 1.994. 76- Çakan, İsmail L., ‘Cehalet”, DİA, İst. 1993.

77- Çelik, Ali, “Asr-ı Saadetle Halk İnançları”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, Beyan Yay., İst. 1994.

78– Çelik, Yrd. Doç. Dr. Ali, İslâm’în Kabul veya Reddettiği Halk İnançları- Hicaz Bölgesi, Beyan Yay., İst. 1995.

79- Çelik,Takriri Sünnet-Mahiyeti Özelliklen ve Hükmü,Diya­net İlmi Dergi,clt. 36 sy. 2, Nisan-Haziran,Ank,2000.

80- Çığ, Muazzez İlmiye, İbrahim Peygamber -Sümer Yazılarına ve Arkeolojik buluntulara Göre-, Kaynak Yay., İst. 1997.

81- Damad, Mecme’ul-Enhür fi Şerh’i Mülteka el-Ebhur Mülteka Şerhi Damad.

82- Danışman, Nafiz, ‘Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei”, A.Ü.İ.F.D., c.V, sy. I-1V, Ankara 1956 (1958).

83- Davudoğlu, Ahmed, Selamet Yolları (İbni Hacer Askalani Büluğü’I-Meram tercümesi), Sönmez Neşriyat, İst. 1967.

84- Dihlevi, Ahmed Şah Veliyyullah (1114-1176/ 1704-1766), Hüccetullahiü ‘l-Baliğa, Trc: Mehmet Erdoğan, İz Yay., İst. 1994.

85- Dihlevi, Fevz’ul-Kebir fi Usul’ıt-Tefsir Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay., İst. 1980.

86- Demirci, Kürşat, Dinlerin Dejenerasyonu, İnsan Yay., İst. 1985.

87- Der Rah-ı Hak, Ehli Beyt Mektebine Göre İslam ‘da Usul-u Din, Kevser Yay., İst.

88- Derveze, İzzet (v.1984), Kuran’a Göre Hz. Muhammed’ın Hayatı (Asru’n-Nebi-Mekke Dönemi- Medine Dönemi), Trc: Mehmet Yolcu, Yöneliş Yay., İst. 1989.

89- Derveze, et-Tefsirül-Hadis Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri,Trc: Kurul, Ekin Yay., İst. 1997.

90- Derveze,  Kur’anü’l-Mecid [Kur’an’ı Anlamada Bir Yöntem Çalışması], Trc: Vahdettin İnce, Ekin Yay., İst. 1997.

91- Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali. Erkam Yay. (Altınoluk), İst. 1993.

92- Dönmez, İbrahim Kafi, ‘Cehalet”, DİA, İstanbul 1993.

93- Draz, Abdullah, Kuranın Anlaşılmasına Doğru, Trc: Salih Akdemir,’Mim Yay., Ankara 1983.

94- Dursun, Dr. Davut, Yönetim-Din İlişkileri Açısından Os­manlı Devletinde Siyaset ve Din. İşaret Yay., İst. 1989.

95- Dünya, Süleyman, İmam Gazali ve İman-Küfür Sının (Faysalu’t-Tefrika beyn’el-İslam ve’z-Zendeka), Trc: A. Turan Arslan, Risale Yay., İst. 1992.

96- el-Eb. Cercis (Georges) Davud Davud, Edyan’ul-Arab Kabl’el-îslam ve Vechuha el-Hadari vel-İctimai, 2. baskı, el-Müessese el-Camiiyye li’d-Dirasat ve’n-Neşr ve’t-Tevzi. Bey­rut 1408/1988.

97- Ebu Davud (v.275/889), Sünen-i Ebİ Davud ve Tcrcemesi, Trc: İbrahim Koçaşlı, Milli Gazete Yay., İst. 1983.

98- Ebu Zehra, Muhammed (1898-1974), Hristiyanlık Üzerine Konferanslar,. Trc: Akif Nuri, Fikir Yay., İst. 1978.

99- Ebu Zehra, İmam İbni Teymiye Hayatı-Fikirleri-Eserleri, Trc.: Ku­rul, İslamoğlu Yay., İst. 1988.

100- Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi Fıkıh Usulü, Trc: Abdulkadir Şener, 2. Basım, Ankara 1979.

101- Ebu Zehra, İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi, İst. 1994.

102- Ebu Zeyd, Nasr Hamid, Dinsel Söylemin Eleştirisi – Dinsel Metinleri Anlamada Bilimsel Bir Yönteme Doğru-, Trc: Fethi Ahmet Polat, Kitabiyat Yay., Ankara 2002.

103- Ekinci, Lütfi- Gilchrist, John, Evet Kitabı Mukaddes Tanrı Sözü ‘dür (Kitap Ehli’nden Sorulara Yanıtlar), Müjde Yay., İst.1993.

104- Elmalılı, M. Hamdi Yazır (1878-1942), Hak Dini Kur’an Di­li, (Sadeleştirme: Kurul), Çelik-Şura Yay., İst.

105- Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili Kur’an-ı Kerim ve Meali, Hazır­layan: Dücane Cündioğlu, İslamoğlu Yay., İst. 1993.

106- Emin, Ahmed (v.1954), Fecrü’l-İslam (İslam’ın Doğuşu), Trc: Ahmet Serdaroğlu, Kılıç Kitabevi, Ankara 1976.

107- el-Emiyri, Ahmed el-Bera’, İbrahim Aleyhisselam ve Da­vet ‘uhu fi’l-Kur ‘an’ıl-Kerim, Dar’ul-Menar. Cidde 1406/ 1986,

108- Erdoğan, Doç. Dr. Mehmet, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi 3. basım, M.Ü.İ.F.V. (Hav) Yay,, İst. 1994.

109- Esed, Mahmud Seydişehri, İslâm Tarihi -Tarihi Dini İslâm -İslamiyet Öncesi Araplar Mekke Devri Medine Devri, Hzr. Ah­med Lütfi Kazancı- Osman Kazancı, Marifet Yay., İst. 1995.

110- Esed, Muhammed (1900-1992), Kur’an Mesajı (meal-tefsir), Trc: Cahit Koytak- Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İst. 1998.

111- el-Ensari, Abdurrahman et-Tayyib, el-Ahvalu’l-Amme li’l-Cezire el-Arabiyye İndel-Bisetîn-Nebeviyye, (Dirasat Te’rihiyye el-Arabiyye el-Cezi-ret’ul-Arabiyye fi Asr’ir-Rasul ve’l-Hulefa’ir-Raşidin, el-Kitab’us-Salis, el-Cüz’ül-Evvel, 1. baskı içinde), Cami-at’ul-Melik Suud, 1989.

112- el-Ensari, Abdulkuddus (h.v.1403), el-Kabe Esma’en ve İmarat’in ve Mabed’en la Mabuden ve Te’rih’en Kabl’el-İslam, (Dirasat’u Te’rih’il-Ceziret’il-A-rab el-Ceziret’ul-Arabiyye Kabl’el-İslam, el-Kitab’us-Sani içinde), Camiatul-Melik Suud, 1984.

113- el-Ezraki, Eb’ul-Velid Muhammed (v.223/837), Kabe ve Mekke Tarihi, Trc: Y. Vehbi Yavuz, 2. Baskı, Çağrı Yay., İst.1980.

114- el-Farabi, Ebu Nasr (v.339/950), el-Medinetü’l-Fazıla İdeal Devletin Yurttaşlarının Görüşlerinin İlkeleri, Trc: Ahmet Arslan, K.B.Y., Ankara 1990.

115- Fayda, Mustafa, “Cahiliye”, Dİ A, İst. 1993.

116- Ferid, Ahmed, Cehalet özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Trc: Mustafa Yiğit, Guraba Yay., İst. 1996.

117- el-Firuzabadi, Mecduddin Muhammed b. Yakub (v.817/-1415), el-Kamusu’1’Muhit, 2. Baskı, Müesse-set’ur-Risale, Bey­rut 1993.

118- F. Peter Ford, Jr.. Kutsal Metin Olarak Kur’an: Çağdaş Hıris­tiyan Bakış Açısına Göre Bir Değerlendirme, Trc: İbrahim Görener, Bilimname (Düşünce Platformu Dergisi), yıl 1, sayı: 1,Kayseri 2003.

119- Gamidi el-Abdeli- Abdullah b. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin ve’r-Reddu Ala’d-Dullali vel-Mubtediin,1. Baskı, Mektebe’tüt-Tarafeyn, Taif 1991.

120- el-Gazali, Muhammed b. Muhammed Ebu Hamid (v. 505/1111), İhya’u Ulumi’d-Din bi Hamişihi Tahric’ul-İmam el-Hafız el-lraki: 2. Baskı Dar’ul-Hayr, Beyrut 1993.

121- el-Gazali, Kimya-yı Saadet I-II, Trc: Faruk Meyan, Bedir Yay.,İst. 1981.

122- Gözütok, Şakir, “Cahiliye Dönemi Aydınlarının İslam ‘a Karşı Tutumları” Y.Y. Ü. İ. F. D. sy. 2, Aralık 1998.

123- Gözütok, “Resulullah (s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri”, Dini Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.

124- Güngör, Ali İsra, Vatikan, Misyon Ve Diyalog, Töre Basım Yayın Dağıtım, Ankara 1997.

125- Günaltay, Şemseddin (1883-1961), İslam Öncesi Araplar Ve Dinleri, Sadeleştiren: M. M. Söylemez- M. Hizmetli, Ankara Okulu Yay., Ankara 1997.

126- el-Hacc Hasan, Dr. Hüseyin, Hadaret’ul-Arab fi Asr’ıl-Cahiliye, el-Müesseset’ul-Camiîyye li’d-Dira-sat ve’n-Neşr ve’t-Tevzi, 2. baskı, Beyrut 1409/1989.

127- Hallaf. Abdulvahhap, İslâm Hukuk Felsefesi (İlmu Usuli’l-Fıkh), Trc: Hüseyin Atay, 2. Baskı,. A.Ü.İ.F.Y., Ank. 1985.

128- Hamidullah, Muhammed (1908-2002), İslâm Müesseseleri­ne giriş, Trc: İhsan Süreyya Sırma, Düşünce Yay., İst. 1981.

129- Hamidullah, İslam Peygamberi (Hayatı ve faaliyeti) Trc: Salih Tuğ, 4. Baskı, İrfan Yay., İst. 1980.

130- Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahifa-i Hemmam İbni Münebbîh, Trc: K. Kuşçu, İst. 1967.

131- Hamidullah, Resulullah Muhammed. Trc: Salih Tuğ, ikinci yayın,İrfan Yay., İst. 1992.

132- Hamidullah, Aziz Kur’an, çeviri: Kurul, Beyan Yay., İst. 2000.

133- Harfuş, Abdulkadir Feyyaz, Kabilet’u Huzaa fi’l-Cahiliyye vel-İslam -Neseb, İlam, Şiir, Edeb-, Dar’ul-Beşair, Dımaşk 1417/1996.

134- Hasan, İbrahim Hasan (v.1968), Siyasi- Dini- Kültürel-Sosyal İslam Tarihi. Trc: Kurul, Kayıhan Yay., İst. 1987.

135- Havva, Said, el-Esas fı’t-Tefsir, Trc: M. Beşir Eryarsoy, Şamil Yay., İst. 1989

136- el-Hayyat, Dr. Abdulaziz İzzet, Nazariyyet‘ul-Örf, Mektebet’ul-Aksa, Amman 1397/1977.

137- Hazin, Alauddin Ali b. Muhammed el-Bağdadi (678-741), Lubabu ‘ t-Tevil fi Meaniy’ıt-Tenzil. (Hamişinde Nesefi’nin el-Medarik’ut-Tenzil ve Hakaik’ut-Te’vil Tefsiri). Matbaat’ul-Amire Mektebefu Hüseyin Efendi Ezher, Mısır 1328.

138- el-Hemmam, Mevlana eş-Şeyh Nizam ve Cemaattin min Ulema’il-Hind, el-Feteva el-Hindiyye (ve bi Hamişihi Feteva Kadiyhan ve’1-Feteva’l-Bezzaziyye), 2. Baskı, Dar’ul-Fikr 1991.

139- Heykel, Muhammed, Hazreti Muhammed Mustafa, Trc: Ömer Rıza Doğrul İnkılâb Kitabevi, İst. 1985.

140- Hicazi, M. Mahmud, Furkan Tefsiri, Trc: Mehmet Keskin, İlim Yay., İst.

141- Hobu, Dr. Ahmed Rahim, Tarihu’I-Arab Kabl’el-İslam es-Siyasi vel-Hadari, es-Senet’ul-Ula, Camiat’u Haleb Kulliyet’ul-Edeb ve’1-Ulum’ul-İslamiyye, Ha-leb 1996.

142- Hodgson, Mashall G. S., İslâm’ın Serüveni -Bir Dünya Me­deniyetinde Bilinç ve Tarih, İslam’ın Klasik Çağı; Trc: Kurul, İz Yay., İst. 1993.

143- Horovitz, Josef (1874-1931), İslamî Tarihçiliğin Doğuşu- İlk Siyer- Meğazi Eserleri ve Müellifleri, Trc: Ramazan Altmay-Ramazan özmen, Ankara Okulu Yay., Ankara 2002.

144- İbni Atiyye el-Endülüsi, Kadı Ebu M. A. b. Ğalib (481-546), el-Muharraru’l-Veciz fi Tefsir’ıl-Kitab’il-Aziz, Tahkik: el-Meclis’ul-İlmi, Fas 1975 vd.,

145- İbni Kelbi (v.204/819), Putlar Kitabı -Kitabu’l-Asnam, nşr. Ahmed Zekî Paşa, Rosa Klinke Rosenberger’in Almancaya çevisinden Türkçeye çev. Beyza Düşüngen, Ankara 1969.

146- İbni Esir (v.630/1232), el-Kamil fi’t-Tarih, İslam Tarihi, Trc: Kurul, Bahar Yay., İst. 1985.

147- İbni Esir (v.630/1232), en-Nihaye fi Garib’ıl-Hadisî vel-Eser, Tahkik: Tahir Ahmed ez-Zavi -Mahmud Muhammed et-Tennahi; Dar’ul-Kitab’il-Mısri Kahire- Daru’l-Kitab’il-Lübnani Beyrut, tsz.

148- İbni Habib, Ebu Cafer Muhammed el-Bağdadi (v.245/-859), el-Muhabber, Dar ‘ul-Afak’ıl-Cedide, Beyrut tsz.-

149- İbni Habib, el-Munammak, Tashih: Hurşid Ahmed Faruk, 1.Baskı, Alem’ul-Kutub, Beyrut 1985.

150- İbni Hazm ez-Zahiri (393-458), Usul-i Din Dinin Kaynakla­rına Bir Bakış, Trc: İbrahim Aydın, İnsan Yay., İst. 1991.

151- İbni Hişam (v.218/833), Siret-i İbni Hişam, Trc: Hasan Ege, Kahraman Yay., İst. 1985.

152- İbni Kayyım el-Cevziyye (691-751/1350), Hadi el-Ervalı ila Bilad’ıl-Efralı 2. baskı, Mektebet’u Nahdat’i Mısr, Kahire 1971.

153- İbni Kayyım el-Cevziyye Zad’ul-Mead -Rasulullah ‘ın (s.a.) Yolunda, Trc: Şükrü Özen, İklim Yay., İst. 1988.

154- İbni Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-Salikin Kur’ani Tasavvufun Esasları, Trc.:Kurul, İnsan Yay., İst 1990.

155- İbni Kesir. Ebu’1-Fida İsmail (v.774/1372), el-Bidaye ve’n-Nihaye, Büyük İslam Tarihi, Trc: M. Keskin, Çağrı Yay., İst. 1994.

156- İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Trc: B. Karlığa-B.Çetiner, Çağrı Yay., İst. 1990.

157- İbni Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim (213/828-276/889), eş-Şi’r ve’ş-Şuara, Takdim: Hüseyin Te­mim, 4. Baskı, Dar’u İhya’ıl-Ulum Beyrut 1991.

158- İbni Kuteybe, Hadis Müdafası (Te’vilu Muhtelifi’1-Hadis), trc: M.Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Yay., 1. Basım, İst. 1979.

159- İbni Manzur, Ebu’1-Fadl Cemaleddin Muhammed (630-711/1311), Lisanu ‘l-Arab, 1. Baskı, Dar’ul-Fikr Beyrut, 1990.

160- İbni Melek, İzzettin Abdullatif b. Abdulaziz (v.821-/1418), Şerhu’l-Menar ve Havaşihi min İlmi ‘l-Usul, (Hafızuddin en-Nesefi. Ebu’l-Berekat Abdullah b. Ahmed, el-Menar fi Usul’il-Fıkıh kitabının şerhi. Ayrıca devamında Yahya er-Rehavi el-Mısri’nin Haşiyesi ve kenarında biri Azmizade’nin diğeri İbni Halebi’nin olan iki kitab), Der-saadet 1315.

161- İbni Teymiye, Ahmed (1263-728/1328), Feteva (Mecmu ‘u Feteva), Cem ve Tertib Abdurrahman b. Muhammed’ b. Ka­sım el-Asimi en-Necdi el-Hanbeli ve İbnuhu Muhammed.

162- İbni Teymiye, Külliyat, Trc: Kurul, Tevhid Yay., İst. 1986.

163- İbni Teymiye, İman Üzerine. Trc: Salih Uçan, 2. Baskı, Pınar Yay.,İst. 1994.

164- İbni Teymiye,  Siyaset, esSiyasetü’ş-Şeriyye, Trc: Vecdi Ak-yüz,Dergah Yay., İst. 1985.

165- İbni İshak, Muhammed (v.151/768), Siyer, Hzr. Muham­med Hamidullah, Trc: Sezai Özel, Akabe Yay., İst. 1988.

166- İbrahim Enis, Abdulhalim Muntasır, Atiyye es-Sevali, Muhammed Halefullah Ahmed, el-Mu’cem u’l-Vasit, 2, Bas­kı, Kahire 1972.

167- İzmirli, Haşiyetu’l-İzmiri’ala Şerh’i Mirkati’l-Vusul (Molla Hüsrev’in Mirat’ul-Usul adlı kitabı), Şirket-i Sahife-i Osmaniyye (Ahmed Hulusi), Matbaa-i Amire 1309.

168- Izutsu, Toshihiko (1914-1993), İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Trc: Selahaddin Ayaz, Pınar Yay., İst. 1984.

169- Izutsu, Toshihiko, Kur’an’da Allah ve İnsan, Trc: Süleyman Ateş, Kev­ser Yay., Ankara, tsz.,

170- Izutsu, Toshihiko, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Trc: Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İst. 1991.

171- Kadızade, Emin Efendi (1720-1782), Büyük Amentü Şerhi, (Hzr. Faruk Meyan), 4. Baskı, Berekat Yay., İst. 1980.

172- Kallek, Cengiz, Asr-ı Saadet te Devlet ve Piyasa İlişkisi, (Bü­tün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslâm), Beyan Yay., İst. 1994.

173- Kapar, M. Ali, Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebeti, İlim Yay., İst 1987.

174- Kapar, Asr-ı Saadetle Müşrikler ve Müşriklerle İlişkiler, Bü­tün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan Yay., İst. 1994.

175- Karakaya, Hasan, Fıkıh Usulü, Buruc Yay., İst. 1998.

176- Karaman, Hayreddin, “Asr-ı Saadetle İslâm Hukukunun Oluşumu”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, Beyan Yay.’, İst. 1994.

177- Karaman, Hayreddin, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar İslâm Hukuk Tarihi, İrfan Yay., İst.

178- Kasani (v.587/1191), Bedaiu’s-Sana-i fi Tertib’ış-Şerai, Dar’ul-Kutub’ıl-İlmiye, Beyrut 1986.

179- Kayacan, Murat, “Azap Kimleri Kuşatır’, Haksöz Dergisi, sy. 94, Ocak 1999.

180- el-Kaysi, Mervan İbrahim, Mealimu ‘ l-Huda ila Fehm’îl- İslam, 3. Baskı, Mektebet’ul-Ğuraba, İst. 1992.

181– el-Kefevi, Eb’ul-Beka Eyyub b. Musa el-Hüseyni (v.-1094/1683), el-Külliyat Mu’cem fi’l-Müstelahat vel-Fruk’ul Luğaviyye, Tahkik: A. Derviş-M. el-Mısri, 2. Baskı. Müesseset’ur-Risale, Bevrut, 1993.

182- Kerrare, Dr. Abbas, Mekke- Medine ve Hac, Trc: Abdullah Öz, Şamil Yay., İst. 1982.

183- Kesler, M. Fatih, Kur’an-ı Kerim ‘de Yahudiler ve Hıristiyan­lar (Kur’an-ı Kerim ‘de Ehl-i Kitab), DVY.,Ankara 1995.

184- Kılavuz, Ahmet Saim, İman Küfür Sınırı-Tekfir Meselesi, 5. Baskı, Marifet Yay., İst. 1996.

185- Kılıç, Sadık, İslam ‘da Sembolik Dil, İnsan Yay., İst. 1995.

186- Kılıç, Kur’an’da Günah Kavramı, 1. Baskı,  Hibaş Yay.,Konya 1984.

187- Kıyıcı, Selahattin, İslâm Hukukunda Örf ve Adet, İşaret Yay., İst. 1990.

188- Kister, M.J., Mekke İle İlgili Bazı Rivayetler (Cahiliyye’den İslam’a), Trc: Ali Aksu, Cumhuriyet Ü. İ. Fak. D. Cilt: VI Sa­yı: 2, Sivas 2002.

189- Kitab-ı Mukaddes (Eski ve Yeni Ahit) Tevrat, Zebur (Mezmurlar) ve İncil, Kitabı Mukaddes Şirketi- Orhan Matbaacılık, İst. 1997.

190- Kocabaş, Şakir, İslam ‘da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), İz Yay., İst. 1997.

191- Kocatepe, Mehmet, Hz. Mulıammed’ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim, İttifak Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.

192- Kotku, Mehmet Zahid (1897-1980), Ehl-i Sünnet Akaidi,. Seha Neş., İst. 1980.

193- Köksal, M. Asım, İslâm Tarihi, Hz. Muhammed (s) Ve İsla­miyet, Mekke Devri, İrfan Yay., İst. 1981.

194- Kutub, Seyyid (v.1966), Fi Zilail’l-Kur’an, Trc: Bekir Kar­lığa -M. Emin Saraç- İ Hakkı Şengüler, Hikmet Yay., İst. tsz.

195- Kutub, Kur’an’da Edebî Tasvir, Trc: Süleyman Ateş, Hilal Yay., Ankara 1969.

196- Kutub, Muhammed, Akide, Şeriat ve Hayat Yolu La İlahe İllellah, Trc: S. Altay, 2. Baskı, Ravza Yay., İst. 1994.

197– Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Trc: Nurettin Yıl­dız, Risale Yay., İst. 1995.

198- Kutub, Tevhid, Trc: Nurettin Yıldız, 2. Baskı, Risale Yay., İst. 1990.

199- Le Bon, Gustave, Kitleler Psikolojisi, Trc: Selahattin Demirkan, 4. Baskı, Yağmur Yay., İst. 1979.

200- Macit, Nadim, Kur’an ve Hadise Göre Şirk ve Müşrik Top­lum, Konya 1992.

201- Maturidi (v.333/944), Kîtabü’t Tevhid, Trc: Hüseyin Sudi Erdoğan, Hicret Yay., İst. 1981.

202- McDowell, Josh, Marangozdan Da Öte (More Than a Carpenter), Trc: Levent Kınran, Kaya Basım Yayın Dağıtım Tic. Ltd. Şti., İst. 1997.

203- el-Meraği, Ahmed Mustafa (v. 1364/1945), Tefsiru’ l-Meraği, 3. Baskı, Şirket’u Mektebet’i ve Matbaat’i Mustafa el-Babi el-Halebi ve Evladuhu, Mısır 1962.

204- Mesud, Dr. Cemal el-Hadi Muhammed- Huca’, Dr. Vefa Muhammed Rafet, Ahta’u Yecib’u en Tusahhah fit-Te’rih Ceziret ‘ul-Arab -Nahve Te’sil’il-İslami lit-Te’rih’il-Ümme el-Müslime Kable Biset’i Muhammed (s), (Siret’u Hud ve Salih ve Şuayb ve Süleyman (a) ve Ashab’ul-Uhdud ve Ashab’ul-Fil -Siret’u İbrahim ve İsmail ve Hacer (a) ve Te’rih’u Haremillah el-Amin), Dar’ul-Vefa, 2. Baskı, 1989-1990.-

205- Mevdudi, Eb’ul-Ala (1903-1979), Tefhimu’l- Kuran. Trc: Kurul İnsan Yay.. İst. 1987.

206- Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Peygamberin Ha­yatı, Trc; Ahmed Asrar, 3. Basım, Pınar Yay., İst. 1992.

207- Mevdudi, Kur’an’da Firavun, Trc: Ömer Turan, Çizgi Yay., İst.1993.

208– Meydan Larousse. Meydan Yay., İst.

209- Mılne, Bruce, Tanrı Öğretisi Hristiyan İnancının El Kitabı, Trc: Levent Kınran, Yeni Yaşam Yay., İst. 1995.

210- Molla Hüsrev (v.885/1480), Mir’at’ul Usul (Naşir: Şirket-i Sehafiyye-i Osmaniyye Yusuf Ziyauddin ve Ahmed Naili ve Şürekası), Dersaadet 1321.

211- Motzki, Prof. Dr. Harald, Arap Olmayan Mühtedilerin Er­ken Dönem İslâm Hııkuku’nun Gelişmesindeki Rolü, Trc: Musta­fa Öztürk, Marife (Dergisi), Yıl: 1, Sayı: 2, Konya, Güz 2001.

212- Muhtar, Muhammed Ali, el-Hanefiyye vel-Hunefa, (Dirasat’u Te’rih’il-Ceziret’il-Arab el-Ceziret’ul-Arabiyye Kabl’el-İslam içinde), el-Kitabu’s-Sani, Camiat’ul-Melik Suud, 1984.

213- Mutahhari, Murtaza (1921-1979), Adl-i İlâhî,. Trc. ve not­landıran: Hüseyin Hatemi, İşaret Yay., İst. 1988.

214- Mutahhari, İslâmı Düşüncenin Yeniden İhyası. Trc: Muhammed Çiftçi, İhtar Yay., Erzurum 1997.

215- Müslim (v.261/875), Sahih-i Müslim ve Tercümesi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, İrfan Yay., İst. 1967 vd.

216- Nedvi, Şah Muinuddin Ahmed-Ansari, Said Sahib, Bü­yük İslâm Tarihi Asr-ı Saadet -Peygamberimiz ve Ashabı, Hzr. Eşref Edip, Trc: Ali Genceli, Şamil Yay., İst. 1985.

217- Nehcü’ I Belâğâ Hz. Ali’nin Hutbeleri Mektupları Emirna­meleri ve Kısa Sözleri, Trc: B. Işık- M.V. Taylan-F. Bozgöz, Birleşik Dağıtım Kitabevi, Ankara 1990.

218- Nesefi, Ebülberekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud (v.701/1301), Tefsir’un-Nesefi, Nesefi Tefsiri, Eda Neşr., İst. 1991.

219- Nesefi, Keşf’ul-Esrar Şerh’u el-Musannef alel-Menar, (Altın­da: Molla Ceyon b. Ebu Said b. Ubeydullah el-Hane’fi es-Sıddiki el-Meyhevi Sahib’u Şems’il-Baziğa, Şerh’u Nur’il-Envar ale’l-Menar), Dar’ul-Kutub’il-İlmiyye, Beyrut tsz.

220- Nesei, Hafız Ebu Abdurrahman (v.303/915), Sünenu’n-Nesei, Şerh: Hafız Celaleddin es-Süyuti, Haşiye: İmam es-Sindi, Trc: Heyet, Kalem Yay., İst. 1981.

221– Ortakaya, Mehmet, İslâm Öncesi Hicaz Bölgesi Araplannın Din Anlayışları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), A.Ü.S.B.E.. Ankara 1995.

222- Özcan, Hanifi, Maturidi’de Bilgi Problemi, M. Ü. İ. F. V. (İfav) Yay., İst.

223- Özcan, Maturidi’de Dinî Çoğulculuk. M.Ü. İlahiyat F. Vakfı (İfav) Yay., İst. 1999.

224- Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay., İst. 1982.

225- Özgültekin, Ömer, Kur’an’da İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), H.Ü.S.-B.E., Urfa 1996.

226- Paret, Rudi, Kur’an Üzerine Makaleler, Derleme ve Çeviri: Ömer Özsoy, Bilgi Vakfı Yay., Ankara 1995.

227- Pezdevi, Keşf Pezdevi, el-Hac Ahmed Hulusi ve el-Hac Mustafa Derviş ve Şurekası Şirket-i Sehafiye-i Osmaniye, Derseadet 1308.

228- Rafsancani, Haşimi- Bahoner, Cevad- Nasr, Seyyid Hü­seyin, İslâm Öncesi Cahiliyye ve Günümüzde Din Gerçeği, Trc: H. Çiftçi- N. Yıldırım, İhtar Yay., Erzurum tsz.

229- Rağıb el-İsfehani (v.503/1109), Müfredat’u Elfaz’îl-Kur’an, (Tahkik: Safvan Adnan Davudi), Dar’ul-Kalem, Dımaşk ve ed-Dar’uş-Şamiyye, Beyrut 1992.

230- Pignedoli, Sergio (Vatikan Eski Kardinali), Katolik Kilisesi Ve Musevi ve İslâm İnançları: İbrahimi Dinlerin Trialoğu, Trc: Mesut Karaşahan. (Ed. İsmail R. Farukî, İbrahimî Dinlerin Diyalogu kitabının içinde) Pınar Yay., 1. Baskı, İst. 1993.

231- Razi, Fahreddin (v.606/1209), Tefsir-i Kebir Mefatihu’ l-Gayb, Trc: Kurul, Akçağ Yay.T Ankara 1994.

232- er-Remeli, Şemsuddin Muhammed b. Ebi’ 1-Abbas Ah­med b. Hamza İbni Şihabuddin, Nihayetul-Muhtac ila Şerh’îl-Minhac, Haşiye: Haşiyet’u Ebuzziya Nurettin Ali b. Ali eş-Şibramilsi el-Kahiri, Hamiş: Haşiyet’u Ahmed b. Abdirrazzak Muhammed b. Ahmed, Şirket’u Mektebet’i ve Matbaat’ı Mustafa el-Bani el-Halebi ve Evladuhu, Mısır 1938.

233- Rıza el-Hüseyni, Reşid (v.1354/1935), Tefsir’ul-Kur’an’il-Hakim el-Menar, Mısır 1325.

234- Sabık, Seyyid, Fıkhu ‘s-Sunne Ayet ve Hadislerle İslâm İlmi­hali ve İslâm Hukuku, Trc: Ahmed Sarıoğlu- Tayyar Tekin, 3. Baskı, Pınar Yay., İst. 1992.

235- Sabri, Mustafa (1869-1954), İlâhî Adalet, (Musa Carullah’ın Rahmet-i İlâhîye Bürhanları kitabıyla birlikte basım), sadeleştiren: Ömer H. Özalp, Pınar Yay., İst. 1996.

236- Sabuni, Muhammed Ali, Saffetu’t-Tefasir, Dar’ul-Ensar lin-Neşr, İst. 1987.

237- Said, Cevdet, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Trc.: İlhan Kutluer, İnsan Yay., İst. 1984.

238- Sakallı, Doç. Dr. Talat, Hadis Tartışmaları İbn Hacer-Bedruddin Ayni, Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1996.

239- Sakallı, İslami Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğ­reten Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir.) Trc: Abdullah Kahraman, Pınar Yay., İst. 1997.

240- Sakallı, İslami Mücadelede Şiddet Sorunu, Trc: Halil İbrahim Kaçar, Pınar Yay., İst. 1995.

241– Salih, Subhi, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları. Trc: M. Ya­şar Kandemir, 3. Baskı, D.İ.B.Y., Ankara 1981.

242- Sarıcık, Murat, ‘Selm ve Cehl Kelimeleri Üzerine”, H.Ü.İ.F.-D., sy.3, Urfa l997.

243- Sarıcık, “Zann-ı Cahiliyye ve Hükm-i Cahiliyye”. S.D.Ü.İ.F.D.,sy. 1, İsparta 1994.

244- Sarıçam, İbrahim, ‘Cahiliyenin Asr-ı Saadete Dönüşümünde Kur’an’ın Rolü”, III. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu. Fecr Yay., Ankara 1998.

245- Sarmış, İbrahim, Teorik ve Pratik Açıdan Tasaivvuf ve İslâm, 3. baskı, Ekin Yay., İst. 2004.

246- es-Savi el-Maliki (v.1241/1825), Ahmed, Hasiyet’ul-Allame es-Savi ala Tefsir’ıl-Celaleyn, el-Mektebet’ut-Ticariyyet’ul-Kubra, Mısır 1956.

247- Şener, Mehmet, İslâm Hukukunda örf. İzmir 1987.

248- eş-Şerif, Ahmed İbrahim, el-Hicaz Kubayle Zuhur’ıl-İslam, (Dirasat Te’rihiyye el-Arabiyye el-Ce-ziret’ul-Arabiyye fi Asr’ir-Rasul ve’1-Hulefa’ir-Raşi-din, el-Kitab’us-Salis, el-Cüz’ül-Evvel, 1. baskı içinde), Ca-miat’ul-Melik Suud, 1989.

249- Sırma, İhsan Süreyya, “Asr-ı Saadet Öncesinde Mekke Top­lumu”’, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslâm, Beyan Yay., İst. 1994.

250- Stott, John, Tarihsel Gerçeklere Dayanan Mesih İnancı Tablosu Hıristiyanlığın Temelleri, 3. Baskı, Yeni Yaşam Yay., İst. 1998.

251- Sülün, Dr. Murat, Kur’an-ı Kerim Açısından İman-Amel İliş­kisi -İnanış ve Davranış İfade Eden Kavramların Tefsir ve Tahlili-, Ekin Yay., İst. 2000.

252- Şa’ban, Zekiyüddin, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usulü’l-Fıkh), Trc: İ. Kafi Dönmez, DVY., Ankara 1990.

253- eş-Şafii, Muhammed b. İdris (v.204/819), er-Risale (İslâm Hukukunun Kaynakları), Trc: Abdulkadir Şener- İbrahim Çalışkan, DVY., Ankara 1997.

254- Şakir, Mahmud, Hz. Ademden Bugüne İslâm Tarihi, Trc: Ferit Aydın, Kahraman Yay., İst. 1993.

255– Sami, Dr. Yahya, eş-Şirk’ul-Cahili ve Alihet’ul-Arab el-Mabude Kabe’l-İslâm, Dar’ul-Fikr’il-Lübna-ni, 1. Baskı, Beyrut 1986.

256- eş-Şihab (v.1069/1659),. Haşiyetu’ş-Şihab İnayetu’ l-Kadi ve Kifayet’ur-Radi ala Tefsir’ıl-Beyzavi, el-Mektebet’ul-İslamiyye Muhammed Özdemir, Diyarbakır.

257- Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir (224/839-310/923),Cami ‘ul-Beyan an Tevil’i Ay’il-Kur’an, Dar’ul-Fikr, Beyrut 1988.

258- Taberi,  Taberi Tefsiri (Taberi Tefsiri Terc),  (Tahkik: es-Sabuni), Trc: M. Keskin, Ümit Yay., İst. tsz.

259- Tecrid-i Sarih, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, (Ahmed Naim- Kamil Miras), 6. Baskı, D.İ.B.Y., Ankara 1982.

260- et-Tehanevi, Muhammed A’lâ b. Ali el-Mevlevi (v.1158/-1745), Kitab’u Keşşaf Istılahat’ıl-Fünun, Dar’u Sadır, Beyrut 1278.

261- et-Ticani, Dr. Abdülkadir Hamid, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, 1. Baskı, Trc: Vahdettin İnce, Ekin Yay., İst. 2001.

262- Tirmizi (v.279/892), Sünen-i Tirmizi Tercemesi, Trc: O. Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yay.; İst. tsz.

263– Tülücü, Süleyman, Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei, ATA.Üİİ.F.D., sy. 4, Ankara 1980.

264- Udeh, Abdülkadir, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Trc: Akif Nuri, İhya Yay., İst. 1976.

265- Ulutürk, Veli, ‘Kuran’da Cahillik ve İlim”, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16, Kasım-Aralık 1987.

266- Ulutürk, Kur ‘an ‘da Ehl-i Kitab, İnsan Yay., İst. 1996.

267- Üçok, Necip, “Lengüistik ve Lengüistikle İlgili Bilimler”, A.Ü.D.T.C.F.D., İkinci yıl, II. Cilt, sy. 2, İkinci dönem, Anka­ra Şubat 1944.

268- Vehbi, Mehmed, Hulasatu’I Beyan fi Tefsiri’l Kur’an, 4.Baskı, Üçdal Neş., İst. 1967.

269- Watt, W. Montgomery, Hz. Muhammedi’n Mekke’si, Trc: Mehmet Akif Ersin, Bilgi Vakfı Yay., Ankara 1995.

270– Watt, W. Montgomery, Hz. Muhammed Mekke’de, Trc: R. Ayas- A. Yüksel,A.Ü.İ.F.Y., Ankara 1986,

271- Watt, W. Montgomery, Kur’an’a Giriş, Trc: Süleyman Kalkan, A. Okulu Yay., Ankara 1998.

272- Weır, T.H., Cahalet Mad., İslam Ansiklopedisi, Trc: Ku­rul, MEB. Devlet Kitapları.

273- Werner, Prof. Dr. Charles, Kötülük Problemi, Trc: Sedat Umran, Kaknüs Yay., İstanbul 2000.

274- Yaran, Cafer Sadık, Kötülük Ve Theodise, Vadi Yay., Anka­ra 1997.

275- Yaran, İbn Arabî, Mevlâna ve Yunus Emre’ye Göre ‘Öteki”nin Durumu (İslam ve Öteki -Dinlerin Doğruluk, Kurtarıcılık ve Bir Arada Yaşama Sorunu- adlı kitabın içinde), Kaknüs Yay.,İst. 2001.

276- Yazçiçek, Ramazan, Dinsel Çoğulculuk Ya da A’mak-ı Hayal.Tezkire (Dergisi), Sayı: 35, Ankara 2003.

277- Yetik, Zübeyr, Yeryüzünde Kötülük Odakları Ebu Cehl, Be­yan Yay., İst. 1986.

278- el-Yevmi, Dr. Muhammed İbrahim. Fi’l-Fikri’d-Dinî el-Cahilî. Dar’ul-Mearif, Kahire.

279- Yıldırım, Suad, Peygamberimizin Kuranı Tefsiri, 2. baskı, Kayıhan Yay., İst. 1998.

280- Yıldız, İlhan, ‘Hz. Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları”, Y.Y.ÜİF.D. sy. 2 Aralık 1998.

281- Yılmaz, Faik, ‘Kur’an’da Cehalet Kavramı”, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.

282- Zebidi, Muhibbuddin Ebu’1-Feyz Seyyid Muhammed Murtaza el-Hüseyni el-Vasıti, Tac’ul-Arus min Cevahiri’ l-Kamus, Mısır 1306.

283- Zemahşeri, Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer (v.538/1143), Esas’ul-Belağa, Dar’ul-Fikr, Beyrut 1989.

284- Zemahşeri, el-Keşşaf an Hakaik’i Ğavamid’ît-Tenzil ve Uyunu’l-Akavil fi Vucuh’ît-Tenzil, (ve Zeylinde İmam Ahmed b. El-münir e-İskender’in el-İntisaf, Hafız İbni Hacer’in el-Kafi eş-Şaf fi Tahrici Ehadisi’l-Keşşaf, eş-Şeyh Muhammed Aliyan el-Merzuk, Haşiye ala’l-Keşşaf ve aynı kişinin Meşahid’ul-İnsaf ala Şevahid’il-Keşşaf adlı kitabları), Dar’ul-Kitab’ıl-Arabi, Beyrut.

285- ez-Zevzeni, Ebu Abdullah el-Hüseyn b. Ahmed, Şerh’ul-Muallakati’s-Seb’a, 1. Baskı, (Tahkik: M. H. Eb’-ul-Vefa, Tas­hih: M. Kassas), Dar’u Îhyaı’l-Ulum, Beyrut 1990.

286- Zeydan, Abdulkerim, Fıkıh Usulü, Trc: Ruhi Özcan, 2. Baskı ysz. 1982 (ve 1. Baskı, Ata. Ünv. Yay., 1979).

287- Zeydan, İslam ‘da Fert ve Devlet. 3. Baskı, Trc: C. A., DüşünceYay., İst. 1980.

288- Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, Trc: Ali Şafak, Kayıhan Yay.,İst. 1985.

289- Zeyveli, Hikmet, Kur’an ve Sünnet Üzerine (Makaleler), Bilgi Vakfı Yay., Ankara 1996.

290- Ziyauddin, Gümüşhaneli Ahmed (1813-1893), Ehli Sünnet İtikadı (Gümüşhanevi Akaidi), 2. Baskı. Bedir Yay., İst. 1982.

291- Zuheyli, Vehbe, Usulu’ l-Fıkhı’ l-İslami, Dar’ul-Fikr, Dımaşk 1986.

292- Zülaloğlu, Fevzi, Temel Kaynağımız Kuran, Ekin Yay., İst. 2002.[504]

 

 


[1] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 5.

[2] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 9-10.

[3] Meydan Larousse, 2/833, 835; Büyük Larousse, 4/2244.

[4] Bkz. Fahreddin Razi, Tefsir, 2/112 ve dipnot; Abdulkahir Bağdadi, Mezhepler, 259; Beycuri, Haşiyet’ul-Beycuri, 1/39.

[5] Izutsu, Dini ve Ahlaki Kavramlar, 51-52, agm., Allah ve İnsan, 192.

[6] el-Farabi, el-Medinet’ül-Fazıla, 80-90, 95, 243, 244.

[7] Sözgelimi bkz. Ebu Yusuf M. Al-İ Ferrac, el-Özr’u b’il-Cehl. Bu kitabın tarafımızdan yapılan tercümesi ‘İslâm Hukuku Açısından Cehalet’ adıyla Şubat 2000 tarihinde Kayıhan Yayınları’nca yayınlanmıştır.

[8] Mustafa Fayda, Cahiliye, 7/18; ayrıca bkz. Faruk Aktaş, Ce­halet, 11-16; krş. Buhari, Fiten b. 11 n. 34,15/6945-6946; Ah­met Akbulut, Siyasi Hadiseler, 16-17, 24, 58-61, 66, 73, 82-83, 281.

[9] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 11-16.

[10] Taha: 20/ 123-125.

[11] Bkz. Buhari, Menakıb, b. 11 n. 30-31, 7/3321-3322, Cenaiz, b. 38-39 n. 56-57, 3/1223-1224; Aktaş, Cehalet, 19-23.

[12] Resulullah’ın söz konusu tavsiyesi ile ilgili hadislerin tahlili için bkz. Hikmet Zeyveli, Makaleler, 19 vd.

[13] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 16-19.

[14] Zebidi, Tac’ul-Arus, 7/268; el-Firuzabadi; el-Kamus’ul-Muhit, 1267.

[15] Zemahşeri, Esasu’l-Belağa, 107; Zebidi, 7/268.

[16] Şah V. Dihlevi, Hüccetullah’il-Baliğa, 2/315 ve 264.

[17] Veli Ulutürk, Cahillik, 65.

[18] Buhari, Savm b. 2 n. 4, 4/1769; Müslim, Sıyam b. 29 n. 1151,3/361.

[19] Nafiz Danışman, Cahiliyye, 192-193.

[20] ez-Zevzenî, Şerh’ul-Mu’allakat, 128 ayrıca bkz. 174, beyit: 3; Şihabuddin Alusi, Ruh’ul-Meani, 3/371, 7/354, 355, cüz: 12 7/62, cüz: 14 8/368,11/65.

[21] T.H. Weır, Cahalet Mad: 3/11.

[22] Meraği, Tefsir, 14/156.

[23] Buhari, Kader, b. 3 n. İÜ, 14/6494.

[24] Bakara: 2/273.

[25] İbni Manzur, 11/129-130; İbni Esir, en-Nihaye, 1/322; İbra­him Enis vd., el-Mu’cem’u-Vasit, 143-144; Murat Sarıcık, Selm ve Cehl, 83.

[26] el-Kefevi, el-Külliyat, 350; ayrıca bkz. Aktaş, Cehalet, 23-30. Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 19-26.

[27] Izutsu, Kavramlar, 26.

[28] Misalen Esed, ‘kurtuluş’ kavramına dair, içinde geliştiği kül­türün -islâm veya Hristiyanlık anlayışına göre yüklendiği anlam ayrı ayrıdır demektedir. Kur’an Mesajı, Maide 29. not.

[29] Krş. İbni Hazm, Usul-i Din, 41,

[30] Firuzabadi için bkz. Dücane Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması, 166-167; ayrıca Kamus hakkında bir değerlendirme için bkz. Tecrid-i Sarih, 5/44, 364-366.

[31] Burada, ‘meal-tefsir’inde yaptığı çapraz atıflar vs. ile kapsamlı ve bütüncül bir semantik metod uygulayan M. Esed’in kimi zaman sadece, tarihi semantik bilgilendirmeden mahrum sözlüklere dayanarak sonuçlara varmaya çalışmasının yeterli, hatta belki isabetli olmayabileceğine dikkat çekmek istiyoruz. bkz. Mustafa Akman, Kur’an Mesajı, 127-155.

[32] eş-Şihab, İnayet’ul-Kadi, 3/117, 4/70, 5/92, 5/176.

[33] Zübeyr Yetik, Ebu Cehl, 11-14; ayrıca bkz. Tirmizi, Menkabe3926-3928, 6/240-241.

[34] Aktaş, Cehalet, 30-33. Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 26-32.

[35] A’raf: 7/12.

[36] İlk günahın çeşitli düşüncelerdeki karşılaştırılması için bkz. Esed, Bakara: 2/109., Nisa: 4/171., En’am: 6/163., Fatır: 35/16., Zümer: 39/12., Necm: 53/31. notlar; krş. Barnabas İncili, 129, 282-283, 299; Charles Werner, Kötülük, 83-102; Lütfi Ekinci- John Gilchrist, Kitabı Mukaddes, 38; (İncil) Romalılara, 5/12,18,19; 1. Korintoslulara, 15/22.

[37] Çünkü ayetler (Maide: 5/27-31) bu anlamı da verecek bir bağ­lamda gelmiştir. Yani bunlar doğrudan Adem’in (a) kendi evladı değil, bunun yerine yine O’nun neslinden gelme kişi­ler de olabilir.

[38] Krş. (Tevrat) Tekvin, 4/1 vd.

[39] Krş. En’am: 6/42-44; Hicr: 15/39 vd.; Nahl: 16/99,100; (Tevrat) Tekvin, 6/12-14,7/4.

[40] M. Fatih Kesler, Yahudiler ve Hıristiyanlar, 1.3, 50, 73; krş.Barnabas, 233, 263, 324.

[41] Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, 2/22-30, 136-139, 21.8 vd., agm., Tefhim, 3/539, 4/35, 7/240; Taberi, Taberi Tefsiri, 4/197-198;  Seyyid Kutub,  Fi  Zilal’il-Kur’an,   1/467  vd., 4/475, 5/69,142, 6/443, 508-509, 512,16/407.

[42] Necm: 53/37; A’la: 87/19; “…Şeriatları herkesçe ve bilhassa Araplar indinde meşhur olduğundan…” Mehmed Vehbi, Hulasat’ül Beyan, 15/6428; “,.:O muhitte intişar etmiş bu­lunmakta idi…” Ömer N. Bilmen, Tefsir, 7/3536.

[43] İzzet Derveze, Hayat, 2/34, 36, 39, 54; krş. Rudi Paret, Maka­leler, 20, 87, 90, 144, 152; Montgomery Watt, Hz.Muhammed’in Mekke’si, 72-73, 90-91, 94.

[44] Duha: 93/7; krş. Tecrid: 8/298-299.

[45] Bkz. Kürşat Demirci, Dejenerasyon, 42.

[46] Buhari, Ensar, b. 23 n. 49, 8/3585; Meraği: 27/65.

[47] M. Hamidullah, Müesseseler, 39.

[48] Furkan: 25/41,42; Sebe: 34/43,44; Sad: 38/6-8; Ahkaf: 46/22.

[49] İbni Habib, ef-Muhabber, 151-157; Ali O. Ateş, Örf ve Adet­ler, 85,135 vd.

[50] Mahmud Esed, Tarihi Dini İslâm, 244.

[51] Mahmut Şükri Alusi, Buluğ ‘ul-Ereb, 2/194 vd.

[52] Bkz. Mevdudi, Tefhim, 7/240.

[53] İbni Kesir, el-Bidaye, 2/308-310.

[54] İbni Kelbi, Ansam, 26-27; İbni Habib, el-Munammak, 21-29,142-Î47,164.

[55] M. Ali Kapar, Müşrikler, 27; krş. Ömer Özgültekin, İlim ve Cehalet, 63-64.

[56] Bu konunun değerlendirilmesi için bkz. Mehmet Ortakaya,Hicaz Bölgesi, 23-28; A.M. Abdullatif, el-Halet’ud-Diniyye, 43; Nitekim Amr b. Luhay bu İğrenç tutumu sergilerken Şahne b. el-Ahnef el-Cürhümî adlı birinin onu, Allah’ın Ha­rem Beldesi ve Beyti Haram’ında bir olan Allah’a ibadetten ayırıp putlara ibadet ettirmek, suretiyle İbrahim’in (a) dinini bozması dolayısıyla kavminin maruz kalacağı akıbetin kötü­lüğünden ötürü uyardığı ve karşı çıktığı belirtilmiştir, bkz. Abdulkuddus el-Ensari, el-Ka’be, 119,127,130; Esasen o dö­nemde bahsi geçen kavmin bu duruma yatkın hale geldiği, çünkü tevhid akidelerinde sapmalar oluştuğu ve Amr’ın kavminin lideri olması hasebiyle bunu sadece -tabir yerinde ise- resmi olarak tescil ettiği anlaşılmaktadır.

[57] Bkz. Buharı, Menakıb, b. 12 n. 33, 7/3323; Nesei, Küsuf 11 (1472), 3-4/194.

[58] Krş. Razi, 9/255,10/147, 527; ayrıca bkz. Barnabas, 125, 285, 345-348,357.

[59] Krş, Eyüp Ay, İlahî Mesaj, 184,188.

[60] Abdulkerim Zeydan, Fıkıh Usulü, 346; agm., İslâm Hukuku,313; Tecrid, 5/115 vd.; Abdulvahhap Hallaf, Hukuk Felsefesi,279-280; Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü, 97.

[61] Bkz. İbni Kuteybe, Hadis Müdafası, 152-156.

[62] Abdulaziz İzzet el-Hayyat, Nazariyyet’ul-Örf, 3 vd., nitekim İmam Şafii’deki kavl-i kadim -kavl-i cedid diye bilinen görüş farklılığının kaynağı da örftür, bkz. 39, 77; A. Hamid et-Ticani, Siyasi Düşünce, 38-53, 137; “İbn-i Teymiyye, ‘ibadet­lerde asıl olan nass bulunmadıkça, o ibadet yasaktır, adetler­de de nas bulunmadıkça mubahtır.1 demiştir.” El-Bani, Teves­sül 42; krş. İbni Teymiye, Siyaset 186.

[63] Krş. Esed, Nahl: 16/109. not; el-Hayyat, 21.

[64] Mehmet Şener, Örf, 95-131; Selahattin Kıyıcı, Örf ve Adet, 21, 26, 30; krş. Ramazan Altıntaş, Kadın, 68, 74-75; Örfün geçerli­liğine dair şartlar için bkz. Semire Aliye, el-Kada’ ve’l-Örf, 143-160; ayrıca örf ile adet arasındaki farklılıklar için bkz. el-Hayyat, 26, 29; Bu meyanda -tarihten bir örnek olarak- son­raki dönemlerde ihdas edilen ve isimlenmesi cihetiyle ko­numuzla ilgisi olan ‘Örfî Hukuk’a, -bu hukuka dair bir de­ğerlendirmede bulunmaksızın- bilahare ‘siyaseten katl’ adıy­la karıştırılan münker için bkz. Davut Dursun, Siyaset ve Din, 215-216,220-225,247-248.

[65] Sahih olan makbul tasarruflarına bir örnek için bkz. Mustafa Akman, Allah’tan Başkası Adına Kesilenler, 389-404; agm., Varis Olanlar, 34-44; ayrıca bkz. agm., Kur’an Mesajı, 127-155; agm., Aile Planlaması, 163-178.

[66] Krş. Zemahşeri, Keşşaf, 3/153; İbni Atiye, el-Muharrar’ul-Veciz 11/202.

[67] İbni Teymiye, Feteva, 20/65, 357, 32/174-175; Seyyid Sabık, Fıkh’us-Sunne, 3/178, 273, 4/345, 386, 422; Zeydan, Fıkıh, (1. Baskı), 333-334, agm., İslâm Hukuku, 41-73, 80-81, 89, 134, 161, 304-305, 313; Tecrid, 5/187-188, 6/30, 93-94, 102, 327, 7/3-10, 73-74; Hayreddin Karaman, Hukuk Tarihi, 30-35; Zekiyüddin Şa’ban, Hukuk İlmi, 196.

[68] Ahmed Emin, Fecrü’l-İslam, 328-36; Tecrid, 6/94,139, 8/136.

[69] Maide: 5/48; ayrıca bkz. Fevzi Zülaloğlu, Kur’an, 49-50, 60, 80-81,160-165,199-209, 217-220, 228-242, 269, 311.

[70] Dihlevi, Hüccetullah, 2/536; ayrıca bkz. Ali Çelik, Takriri Sünnet, 15-21, 35; agm., Halk İnançları, 122-128,136, 231, 242,250, 302-307; Tecrid, 5/115 vd., 187-188, 6/30, 7/3-10, 73-74, 93-94, 102, 139, 327, 8/136; Abdüssamet Bakkaloğîu, Aile Hukuku, 34-35, 102; Yahya Sami, eş-Şirk’ul-Cahili, 72, 75, 203-204; Hüseyin el-Hacc Hasan, Hadaret’ul-Arab, 20, 68, 82-84, 140, 146-147, 185-186; Hamza Aktan, Miras Hukuku, 20, 37-38, 41-42, 50-51; Muhammed Hamiduliah, Resulullah, 143, 183, 229-230, 260-263.

[71] M. Esed’in, (illa ma zahare minha: kendiliğinden görüneni hariç, Nur: 24/31) ayetinden hareketle tesettürün kaynak ve hükmünü hakim örfe (geçerli adet) dayandırma­sına yönelik değerlendirmemiz için bkz. Akman, Kur’an Me­sajı, 144-147; Musa Carullah, örtünme konusundaki örfün tashihle ibkasını ahkâm-ı vifâkiye olarak değerlendirmekte­dir, bkz. Hatun, 49, 138, ayrıca çok eşliliğe dair görüşleri için bkz. 80-88.

[72] el-Cemel, er-Rikk, 153-162; Montgomery Watt, Hz.M. Mek­ke’de, 31, 84.

[73] İrfan Ayçan, Muaviye, 196-198; agm., Sakîf Kabilesi, 130-131; Şemseddin Günaltay, Araplar, 107, 137; Nehcü’l Belâğâ, 366; dahası ‘zina çocuğu’ olmakla nitelendiğine dair rivayetler mev­cuttur. Bkz. Josef Horovitz, İslamî Tarihçiliğin Doğuşu, 133.

[74] M. Hamidullah, Peygamber, 1/55 vd.; ayrıca bkz. et-Ticani, 193-194.

[75] Hasan Azuzi, İbrahimî Tevhid, 47-53; Cercis el-Eb, Edyan’ul Arab, 137-138,192-196, 204-206; M. Ali Muhtar, el-Hanefiyye, 165-173.

[76] Bkz. Ateş, Örf ve Adetler, 40-41, 51, 63,138,149-151,155,161-176, 359; Tecrid, 4/544-545, 6/25-26; A. el-Bera1 el-Emiyri, İb­rahim, 158; İbrahim Canan, Hz. İbrahim, 14, 35, 63; et-Ticani, 110-113, 135-169; H. Fehmi el-Arif, İbrihim, 39, 187 ; Cevad Ali, Edyan’ul-Arab, 111.

[77] Abbas Kerrare, Mekke- Medine, 80-81, 91,102, 120, 122, 134-135; el-Bekri, Cahiliye, 55-56, 76; Cemal Mesud -Rafet Huca1, Ahta, 1/163; Ahmed İ. eş-Şerif, el-Hicaz, 21-36; Ahmed R. Hobu, Ter’ih’ul-Arab, 275-276, 288-289, 293.

[78] Bkz. el-Eb, 153,170, 214, 216-217; Ali Akpınar, Hac, 91-102.

[79] İncil’in tahrif edilmediği iddiası için bkz. John Stott, Hıristi­yanlığın Temelleri, 59-61; Ekinci- Gilchrist, 20, 72-73, 76-77, 92, 138, 221, 238, 288; ayrıca bkz. Josh McDowell, Marangoz, 31-32, 35; krş. M. Ebu Zehra, Hristiyanlık, 57 vd.; Mehmet Aydın, Reddiyeler, 50-54,75-76,145-184.

[80] Anlatılan son hususa dair bir değerlendirme için bkz. Ak­man, Allah’tan Başkası Adına Kesilenler, 389-404; agm., Va­ris Olanlar, 34-44.

[81] En’am: 6/95-103; Muhammed Kutub, Tevhid, 74, 358-359, 376.

[82] İzzet Derveze, Tefsir, 1/40-42 (Kalem: 68/6); agm., Hayat,2/191-192.

[83] İbni İshak, Siyer, 171, 204, 209, 210, 257, 266, 270, 291; Mahmud Şakir, İslâm Tarihi, 1/253-254, 260, 265, 283, 290; Nedvi-Ansari, Asrı Saadet, 1/28; Musa (a) hakkında benzer bir tesbit için bkz. Mevdudi, Firavun, 101-106.

[84] Bkz. Cevdet Said, Şiddet, 37, 42, 44, 51, 53, 80; Aktaş, Cehalet, 45-64.

[85] es-Savi, Haşiye ala Tefsir’ il-Celaleyn, 3/10.

[86] ibni Kayyım, Medaric’üs-Salikin, 1/262.

[87] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 32-49.

[88] M. Asım Koksal, Mekke Devri, 261-262; ayrıca bkz. Mevdudi, Tevhid, 3/267.

[89] H. Rafsancani- C. B.- S. H. Nasr, Cahiliyye, 12 vd.

[90] Derveze, Hayat, 1/10.

[91] Derveze, Hayat 1/28 ayrıca bkz. 10, 39, 201-205, 275-277; Öte yandan M. Hamidullah da Ra’d 13/17’nin izahında şöyle diyor: “Bu ifadede, metallerin söz konusu edildiği görülü­yor. Öyleyse, şöyle düşünülebilir: O zamanki Arabistan’da metalürji oldukça gelişmiş olacak ki, uygulama halka bir temsil olarak getirilmiştir.” Aziz Kur’an, 398 not: 5.

[92] Derveze, Hayat, 1/49 ayrıca bkz. 50-87,180., 210, 224-227, 243, 254-267, 334, 352-353; krş. Watt, Hz.M’in Mekke’si, 17, 31, 76,143.

[93] Ali O. Ateş, Dinler ve Gelenekler, 2/212 vd.; İhsan S. Sırma, Mekke Toplumu, 1/114; Hayreddin Karaman, İslâm Huku­ku, 3/25.

[94] Abdullah Draz, Kur’an’ın Anlaşılması, 133; krş. Weır, Cahalet Mad., 3/11-12.

[95] Mustafa Çağrıcı, İslâm Ahlakı, 5/67 vd.; Watt, Hz.M.’in Mek­ke’si, 34, 38 vd., 52,156.

[96] Bkz. İbrahim Sarıçam, Kur’an’ın Rolü, 19-20.

[97] İbni Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuara, 7.

[98] Necip Üçok, Lengüistik, 319.

[99] Bkz. M. Hamidullah, Hadis, 14.

[100] Süleyman Tülücü, Cahiliyye, 284 ve bkz. 283.

[101] İbni Habib, el-Munammak, 42-45, 219.

[102] Emin, 40, 69 vd.

[103] Barthold, W., İslam Medeniyeti, 129.

[104] Nahl: 16/38-58, 59; Tekvir: 81/8, 9; İsra: 17/51; Mürselat: 77/7, 29, 45; Yasin: 36/48, 78; Yunus: 10/18; Zümer: 39/3; Kehf: 18/52.

[105] İbni İshak, 77,136; Sami, 55-57; Ali Çelik, Asr-ı Saadet, 5/344-349, 369; Hüseyin Aydın, Allah Rasulü, 130; krş. Ebu Davud, Cenaiz b. 74 n. 3222, 4/187; Ahmed Davudoğlu, Selamet Yol­lan, 2/327.

[106] Ortakaya, 21,2.

[107] Ahmesi: Arap kelamında, dinine bağlı kimse demek­tir” el-Ezraki, Mekke Tarihi, 166, ve 147, 165-172; Kutub, Tevhid, 335-336, 341; Tecrid, 11/55-56, 6/32-34,138-139.

[108] Bkz. İbni Habib, el-Muhabber, 167-181, 266 vd.; agm., el-Munammak, 26-28, 53, 55, 67, 87,127-128,186 vd.; Tecrid, 6/25.

[109] Derveze, Hayat, 1/112,329,353-365, (390), 392,400,404-406,411-416.

[110] Derveze, Hayat, 1/194, 302-303, 306, 327-328, 337, 341, 355, 359, 363, 366-368.

[111] Suphi Salih, Hadis İlimleri, 10; ayrıca bkz. Derveze, Hayat, 1/248-252,266, agm., Kur’anü’l-Mecid, 67 vd.

[112] el-Belazuri, Ülkelerin Fetihleri, 691.

[113] Şakir Gözütok, Cahiliye Dönemi Aydınları, 176 vd.; ayrıca bkz. agm., İlköğretim Kurumları, 166 vd.; Aktaş, Cehalet, 34-45; krş. Mustafa’A’zami, Yazı ve Vahiy Katipleri, 1/367-386; Watt, Hz.M.’in Mekke’si, 95.

[114] Mustafa Akman, Kur’an’da Cahil Cahiliye Cehalet, Buruc Yayınları, Temmuz 2005: 49-62.

[115] Izutsu, Allah, 15-16, 27-28; agm., İman Kavramı, 276-277.

[116] Suad Yıldırım, Tefsir, 31, 43,102,138-139,142,162 vd.

[117] Hüseyin Atay, Semantik, 111, 139; Izutsu, İman, 78-79, 91, 203-204; krş. ibni Teymiye, İman, 140 vd.

[118] Ş. Kocabaş, bu bozulmadan ilk etkilenen kavramlardan birinin ilim kavramı olduğunu belirtmektedir. B. Temelleri, 17-21.

[119] el-Gazali, İhya, 3/320-322; hilm ve gazab için bkz. 3/318 vd.

[120] Yusuf: 12/33

[121] es-Sabve, hevaya meyletmek demektir. Bu kelime es-Sababe kökünden de türetilmiştir. Bu ise aşk ateşi demek­tir.” Beyzavi, Envar’ut-Tenzil, 1/495.

[122] Mesela Bakara: 2/263; Al-i İmran: 3/155.

[123] el-Firuzabadi, 1416-1417; İbrahim, el-Mu’cem’u-Vasit, 194.

[124] Tur: 52/32; Rağıb el-İsfehani, Müfredat, 203.

[125] Tevbe: 9/114; Hud: 11/75.

[126] Saffat: 37/101.

[127] Bakara: 2/67; En’am: 6/35; A’raf: 7/199; Hud: 11/46, 87.

[128] Krş. Nur: 24/58-59; Abdullah b. Ahmet Nesefi, Keşful-Esrar,2/455, 460, 467.

[129] Izutsu, Kavramlar, 296; Sarıcık, Cehl, 93.

[130] Krş. İbni Habib, el-Munammak, 99-107,122,161.

[131] Krş. Fussilet: 41/34-35.

[132] Bu anlamda Abdulmuttalib ve Ebu Süfyan’ın hilmi için bkz. İbni Habib, el-Munammak, 203, 220.

[133] Mü’minun: 23/54-63; Zariyat: 51/11; İbrahim, el-Mu’cem’u Vasit, 661.

[134] Nisa: 4/78; A’raf: 7/179; Enfal: 8/65; Tevbe: 9/87, 127; Haşr: 59/13-14; Bakara: 2/171; Mülk: 67/10; Maide: 5/58; Yunus: 10/100; Ankebut: 29/63.

[135] En’am: 6/111.

[136] Yunus: 10/23; Alak: 96/6; Taha: 20/24, 43; Zümer: 39/17; Şura: 42/27; Duhan: 44/19; Kasas: 28/4.

[137] Hac: 22/46.

[138] Tur: 52/32.

[139] ez-Zevzeni, 147, Tarafa b. el-Abd el-Bekri de bu anlamda şöy­le diyor: “Günler seni, cahili olduğun- bilmediğin şeylere muttali kılacak ve doyurmadığın o kişilerin haberlerini sana nakledecektir.” 75, ayrıca bkz. 113 4. beyit ve 4. dipnot.

[140] Nisa: 4/17.

[141] …(Yapacağınız hayırlar), ken­dilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah taatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dolaşıp kazanmaya im­kân bulamayan, durumunu bilmeyen kimselere karşı göstertikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. (Habibim!) sen onları görünce yüzlerinden tanırsın .Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan İstemezler. Yaptıklarınız ve yapa­cağınız hayırlarınızı Allah eksiksiz bilir ve karşdğını verir.”

[142] Izutsu, Allah, 193-207; Aktaş, Cehalet, 65-84. Mustafa Akman, Kur’a