GANİMETLER VE GANİMETLERİ PAYLAŞMA BABI - 117Ganimetler - 4. Sayfa
GANİMETLER VE GANİMETLERİ PAYLAŞMA BABI
Ganimetlerin Taksim Keyfiyeti Hakkında Bir Fasıl
Ganimetten Bâzı Kimselere Bağışta Bulunmak
Düşmanın Bir Yeri Ele Geçirmeleri Babı
GANİMETLER VE GANİMETLERİ PAYLAŞMA BABI
(İslâm askerleri düşmandan bir yeri zorla aldıkları zaman, devlet yöneticisi muhayyer olup isterse o yeri alanlar arasında dağıtır.) Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hay-b er'i aldığı zaman öyle yapmıştı. ([1]) (İsterse o yerin sakinlerini yerlerinde bırakıp onları cizyeye, arazilerini de haraca bağlar.) Nasıl ki Hz. Ömer de Irak'ı aldığı zaman diğer As-hab'ın muvafakatıyla Öyle yapmış ([2]) ve Ashab arasmda ona muhalefet edenler tutunamayıp ortadan silinmişlerdir. Bunun için bu iki tasarruf da bize örnek olup yönetici hangisini isterse onu uygular. Kimisi: «askerlerin ihtiyacı olduğu zaman birinci tasarruf, olmadığı zaman ikinci tasarruf daha evlâdır. Çünkü hiç değilse devlet hazinesi için bir gelir kaynağı olur- demiştir. Yöneticinin muhayyer olup hangisini istese uygulayabilmesi de gayrimenkul mallar hakkındadır. Menkul mallan ise sahiplerine bırakmak caiz değildir. Çünkü bunun cevazı hakkında şeriatta bir delil yoktur. Gayrimenkul malların da sahiplerine bırakılması cevazına t m a m -1 Şafiî muhalefet ederek: «Çünkü sahiplerine bırakmak, askerlerin hakkını veyahut malını karşılıksız olarak ellerinden almak demektir. Haraç da az olduğu için bu hakkı karşılayamaz. Esirlerde-ki askerlerin hakkı ise öyle değildir. Çünkü yönetici gerekli gördüğü zaman esirleri köleleştirmez de, onları öldürür, ki o zaman bu hakkı tamamen ibtal etmiş olur» demiş ise de, rivayet ettiğimiz Hz. Ömer'in tasarrufu onun görüşüne karşıdır. Kaldı ki bu tasarrufta müslü-manlar için daha büyük bir yarar vardır. Zira arazinin, sahipleri elinde bırakılması halinde -sahipleri ekim ve tarım usulünü bildikleri için- hem arazinin verimi fazla olur, hem askerler araziyi işletme masrafından kurtulmuş olurlar. Hem de araziden gelen haraç devlet hazinesi için sürekli bir gelir kaynağı olur. Haraç da her ne kadar az ise de devamlı olduğu için ilerde arazinin değerinden daha fazla olur. Ancak bu tasarrufun mekruh olmaması için arazi sahiplerine aynca, araziyi işletebilecek kadar menkul malların da verilmesi gerekir. (Yönetici esirler hakkında da muhayyer olup isterse onlan öldürür.) Zira hem Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) esirleri öldürmüş, ([3]) hem de öldürme ile bir daha müslü-manlann başına gaile açmaları ihtimali ortadan kalkmış olur. (İsterse onları köleleştirir.l Çünkü köleleştirilmelerinde müslümanla-nn hem maddi kazancı, hem de -onunla müslümanlara kötülük yapmaları önlendiği için- manevî kazancı vardır. (İsterse) H z. Ömer'in Irak halkı hakkında yaptığı gibi (onları hür olarak İslâm devletinin himâyesi altında yaşıyan gayrimüslim bir azınlık olarak bırakır.) Ancak Allah (Azze ve Celle) izin verirse ileride anlatacağımız üzere (arap müşrikleri île dinden çıkmış olanlar bu hükümden müstesnadırlar.) (Esirleri -kendi ülkelerine geri gitmek üzere- serbest bırakmak- caiz değildir.) Zira onlan geri göndermekle düşmana güç verilmiş olur. (Eğer esirler müslümanhğı kabul ederlerse) o zaman kötülükleri başka bir yolla önlenmiş olduğu için (artık Öldürülemezler. Fakat köleleştirilebilirler.) Çünkü müslüman olmadan esir düşmüşlerdir. Kaldı ki köleleştirilmelerinde müslümanlar için maddî kazanç vardır. Fakat esir düşmeden müslümanlığı kabul etmeleri halinde -buna sebep bulunmadığı için- köleleştirilemezler.
(İmam. Ebû Hanife'ye göre esirleri fidye karşılığında bile olsa, geri vermek caiz değildir. Diğer iki İmam ise: -esirleri müslüman esirlerle değiştirme yoluyla geri vermek caizdir» demişlerdir.) ki İmam-ı Şafii de buna kaildir. Çünkü bu işlemle, birtakım müslümanlar esaretten kurtarılmış olurlar. Bir müslümamn kurtulması ise, bir kâfiri öldürmek, yahut ondan yararlanmaktan daha iyidir, imam Ebû Hanife de şöyle demiştir:
Eğer biz onu geri verirsek düşmanı güçlendirmiş oluruz. Düşmanın güçlenmesine mâni olmak ise, esarette olan müslümanı kurtarmaktan daha iyidir. Çünkü esarette olan müslüman, esarette kalmasının zararını yalnız kendisi çeker. Düşmanın güçlenme zaran ise bütün müslümanlara aittir.
Mezhebte, esirleri -fidye karşılığında bile olsa- geri vermenin caiz olmadığı, meşhur ise de, el-Siyer-ül Kebir'de «eğer müslüman-lann mala ihtiyacı varsa esirleri fidye karşılığında bırakmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü Bedir savaşında Peygamber Efendimiz CSallallahü Aleyhi ve Sellem) aldığı esirleri fidye karşılığında bırakmıştır- ([4]) diye geçmektedir.
Eğer elimiz altındaki esir, müslüman olursa bir müslüman esir karşılığında geri verilemez. Çünkü bu değiştirmenin bir faydası yoktur. Ancak eğer kendisi bunu istiyor ve bir daha küfre dönmiyece-ğine güveniliyorsa, o zaman verilebilir.
(Esirleri karşılıksız olarak bırakmak caiz değildir.) t m a m -1 Şafiî: «caizdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir esirlerinden kimini karşılıksız olarak bırakmıştır- ([5]) demiştir. Biz de;
«Müşrikleri nerede bulursanız öldürün» ([6]) âyet-i kerîmesine dayanıyoruz. Hem de esir düşen kimsenin esir düşmekle köle olma hakkı sabit olur. Sabit olan bir haktan ise karşılıksız olarak vaz geçilemez, îmam-ı Şafii' nin dayandığı hadîs ise mensuhtur.
(Eğer tslâm askerleri savaş bölgesinden dönmek isterlerken beraberlerinde, düşmandan aldıkları hayvan sürüleri bulunup da götü-remiyorlarsa, onları ne Öldürebilir ve ne de yerinde bırakırlar. Ancak keser ve kestikten sonra da yakarlar.) İmam-ı Şafii: «onları yerinde bırakırlar. Zira Peygamber Efendimiz, eğer yemek için olmazsa herhangi bir hayvanı kesmekten nehyetmiştir.. ([7]) demiştir. Biz diyoruz ki: hangi hayvan olursa olsun eğer sahih bir maksat için kesilirse caizdir. İslâm düşmanlarının gücünü kırmaktan daha sahih bir maksat da olamaz.
Hayvanları kestikten sonra yakmak da, düşmanların yararlanmaması içindir. Nasıl ki düşmanın evleri de bunun için yıkılır. Hayvanları kesmeden yakmak ise caiz değildir. Çünkü ondan nehyediî-miştir. ([8]) Hayvanları kesmeyip öldürmek de caiz değildir. Çünkü işkencedir. Silâhlar da, eğer beraber götüremezlerse -düşman yararlanmasın diye- yakılır. Demirden olan silâhlar gibi yanmayan silâhlar da, düşmanın bulamayacağı yerlere gömülür. (İslâm askerleri düşman toprağından geri dönmedikçe, ele geçirdikleri ganimetleri paylaşamazlar.) îmam-ı Şafii: «düşman toprağında dahi ganimetlerin taksiminde sakmca yoktur.» demiştir, ki bu ihtilâf «İslâm toprağına girmeden, ele geçirilen ganimetlere mâlik olunur mu olunmaz mı?» diye edilen ihtilâftan kaynaklanmaktadır. Bize göre mâlik olunur, îmam-ı Şafii'ye göre olunmaz. Bu ihtilâftan aynca bir takım meseleler daha ortaya çıkmaktadır; ki biz onları da kifâye adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. Imam-ı Şafii: -bir mala, eğer o mal mubah ise -avlarda olduğu gibi- onu ele geçirmekle mâlik olunur. Ganimet mallan da, düşman toprağında dahi olursa düşmandan alındıktan sonra ele geçirilmiş olur» demiştir. ([9])Bizim de dayanağımız, Peygamber Efendimiz'in ganimetleri dar-ûl harpta satmaktan nehyetmesidir. Zira bir malı taksim etmek de onu satmak hükmünde olduğu için taksim de nehyin altına girer. Hem. de bir şeyi ele geçirmek onu güven altına almakla olur. Ganimet malları ise, düşman toprağından dışarı çıkarılmadıkça güven altında olmayıp sahipleri tarafından her an için> geri alınması mümkündür. (Ganimet mallarına ortak olmada bilfiil savaşa katılanlarla bilfiil katılmayıp yedekte duran askerler arasında fark yoktur.) Çünkü -yerinde öğrenildiği üzere- her ikisi de savaş kasdıyla sının geçmiş, yahut savaşta hazır bulunmuşlardır. Askerler içinde hastalık veya benzeri bir mazeret dolayısıyla savaşa giremiyenler de -aynı sebebe binâen- öyledirler.
(Eğer İslâm ordusu ganimetleri daha İslâm toprağına çıkarmamışken yardımcı güçler gelip onlara katılırlarsa, onlar da ganimetlere ortak olurlar.) İmam-ı Şafii: -savaş bittikten sonra gelenlere pay yoktur- demiştir, ki bu ihtilâf da yukarıda geçen ihtilâftan kaynaklanan meselelerden, biridir. Bize göre ise ganimetlere ancak, ordu İslâm toprağına girdikten, yahut -düşman toprağında dahi olsa- ganimetler taksim edildikten veya satıldıktan sonra gelenler ortak olamazlar.
(Savaşta askerleri sevk ve İdare edenlerin ise -eğer kendileri bizzat savaşa katılmazlarsa- ganimetlerde bir haklan yoktur.) İmam-ı Şafiî iki kavlinden birinde onlara da pay verilir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);'Ganimet, olayda hazır olanların hakkıdır» ([10]) buyurmuştur. Hem de onlarla ordunun hacmi kabardığı için manen cihad etmiş sayılırlar» demiştir.
Biz diyoruz ki: bunlar bilfiil savaşta bulunmak kasdıyla sınırı geçmedikleri için savaşa bilfiil katılmış gibi değillerdir. Bunun için savaşa bilfiil katılmaları gerekir, ki kendi durumlarına göre, yâni eğer süvari iseler süvarilere, piyade iseler piyadelere göre hak sahibi olsunlar. îmam-ı Şafiî' nin dayandığı hadis ise, H z. ö m e r' de mevkuftur, yahut «ganimet, savaşa katılmak maksadıyla savaşta hazır olanların hakkıdır- mânâsındadır.
(Eğer ordunun, ganimetleri taşıyacak araçları yoksa, yönetici, ganimetleri askerlere iğreti olarak dağıtır ve İslâm toprağına vardıktan sonra onlardan geri alarak yeniden ve bu kez esaslı bir şekilde aralarında paylaştırır.) Ben diyorum ki = Muhtasar'da böyle demiş ve askerlerin muvafakatim şart koşmamıştır, ki es-Siyer-üI Ke-bir'in de rivayeti bu yoldadır. Bu konunun kısacası şudur: eğer ordunun, ganimetleri taşıyacak araçları olursa ganimetler o araçlarla islâm ülkesine taşıttırılır. Çünkü hem ganimetler, hem araçlar ordunun malıdır. Şayet ordunun araçları bulunmayıp, beytülmahn varsa yine böyledir. Çünkü beytülmal da müslümanlann malıdır. Eğer askerlerden bir kısmının, yahut hepsinin araçları olursa -es-Siyar-ü Sağeir'in rivayetine göre- ganimetleri taşımaya zorlanamazlar. Çünkü bu, tamamen bir kiralama akdi olduğu için her iki tarafın da kabulü şarttır. Bunlar da, arkadaşının hayvanı çölde ölüp de kendisinde fazla bir hayvan bulunan kimse gibidirler. Ssyer-ül Kebir'in rivayetine göre ise zorlanırlar. Çünkü bu, genel bir zararın şahsî bir zararla önlenmesi kabilindendir.
(Ganimet malları taksim edilmeden, düşman toprağında satılamazlar.) Çünkü ganimet mallan taksim edilmeden kimsenin malı değildir. îmam-ı Şafii: «satılabilir» demiştir, ki bu ihtilâfın sebebini yukarıda açıkladık.
(Düşman toprağında ölen askerlerin ganimetlerde bir hakkı yoktur. Ganimetlerin İslâm ülkesine çıkarılmasından sonra ölenler ise hisseleri vârislerine verilir.) C' -kü miras ancak ölenin malına düşer. Ganimetler ise, İsic r- =sme getirilmeden, askerlerin malı olamaz. İmam-ı Şâ ı i ise: «düşman yenilgiye uğradıktan sonra ölen askerlerin hissesi vârislerine kahr- demiştir. Çünkü ona göre -yukanda da geçtiği üzere- ganimet mallan ele geçirilmekle askerlerin malı olur. (Askerlerin düşman toprağında ele geçirdikleri ganimetlerden yem vezneleri ve buldukları yiyeceklerden yemeleri caizdir.) Ben diyorum ki: K u d u r İ bunu böyle mutlak olarak söyleyip -muhtaç oîduklan zaman» diye kayıd koymamış ise de, bir rivayete göre ihtiyaç şarttır, bir rivayete göre şart değildir. Birinci rivayetin dayanağı şudur ki: Ganimet mallan bütün askerler arasında müşterek olduğu için kişi ondan ancak ona muhtaç olduğu zaman yararlanabilir. İkinci rivayetin dayanağı da. Peygamber Efendimiz (Sal-lallahü Aleyhi ve Selleml'in Ha y b e r'in yiyecekleri hakkındaki; Yiyin, hayvanlarınıza yedirin, fakat yükleyip götürmeyin» ([11]) hadisidir. Hem de kişi savaş esnasında -zengin de olsa- yiyecek ve hayvan yemine muhtaçtır. Çünkü savaşta olan kimse, sürekli olarak beraberinde ne yiyecek ve ne de hayvan yemini taşıyamadığı gibi, arkadan ona yetiştirmek de mümkün değildir. Bunun için savaşta olan herkese ganimetlerden yemesi ve hayvanına yedirmesi caizdir. Silâh ise öyle değildir. Çünkü savaşta olan kimse devamlı olarak silâhını beraber bulundurur. Bunun için kişi ganimet olarak ele geçirilen silâhlan kullanamaz. Ancak muhtaç olduğu zaman alır, kullanır ve işi bittiği zaman tekrar yerine bırakır. Hayvan da silâh gibidir. Yiyecek de ekmek, et ve yağ gibi yemekte kullanılan şeylerdir. (Askerlerin ganimet mallarından odun kesmeleri de caizdir.) Bâzı nüshalarda bunun yerine «koku kullanmaları caizdir» diye geçmektedir. (Askerlerin ganimet mallarından kendilerini ve hayvanlarım yağlamaları da caizdir.) Zira buna da ihtiyaç vardır. (Ayrıca buldukları silâhları da kullanabilirler. Fakat bunların hepsi ganimetlerin taksiminden önce olması şartına bağlıdır.l 'Bu da -yukarıda geçtiği üze-eğer silâha ihtiyaçları olursa caizdir. (Fakat ganimet mallarından hiçbir şeyi satmaları caiz değildir.) Çünkü -yukarıda da söylediğimiz üzere- kişi ancak kendi malını satabilir. Ganimet mallan ise, paylaşılmadan önce, kimsenin malı değildir (Eğer bir gayrimüslim) darül harpta (müslüman olursa hem kendini, hem küçük çocuklarım, hem -ister kendi elinde olsun, ister bir müslümanın veya İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüslimin elinde emânet bulunan- menkul olan bütün mallarını kurtarmış olur.) Yâni onun oturduğu yeri aldığımız zaman ne ona, ne küçük çocuklarına, ne de menkul olan mallarına dokunamayız.. Çünkü hür olan bir kimse müslüman olunca artiK köleleştirilemez. Küçük çocukları da, kendisi müslüman olunca kendisine tâbi olurlar. Menkul mallarına da dokunamayız. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm);Kim ki müslüman olurken, elinde
bir mal bulunursa o mal onundur» ([12]) buyurmuştur. Ancak bu menkul mallara dokunamayışımız, kendi elinde olması, ya da birmüslümanın veya İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüslimin elinde emânet olarak bulunması şartına bağlıdır. Çünkü bu mal kendisinde emânet olarak bulunan müslümanın veya İslâm himâyesi altında olan gayrimüslimin eli de onun eli gibi sıhhatli ve dokunulması caiz olmayan bir eldir. Fakat kendisinden gasp olunan, ya da kendisi tarafından, İslâm himâyesi altında olmayan bir gayrimüslime emânet bırakılan malı Öyle değildir. Çünkü ne gasp eden kimsenin, ne de İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin eli, dokunulması caiz olmayan bir el değildir. (Bu kimsenin oturduğu yeri aldığımızda gayrimenkul olan mallan ise bize ganimet olur.) İmam-ı Şafii -gayrimenkul olan malları da, elinde olduğu zaman menkul olan mallan gibi kendisinindir» demiştir. Biz diyoruz ki: gayrimenkul mallar ülkenin aynlmaz birer parçası olduğu için gerçekte şahsın olmayıp ülkeyi idare eden devletin malıdır. Kimisi demiştir ki: Bu göröş İmam Ebü Hanife'-nindir ve İmam Ebû Yûsuf un da son görüşüdür. imam Muhammed'e ve İmam Ebû Yûsuf un ilk görüşüne göre ise, gayrimenkul mallar da menkul mallar gibidir. Çünkü İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre gayrimenkul mallar üzerinde şahsi mülkiyet vücuda gelemez.
İmam Muhammed ise: «vücuda gelir» demiştir. (Bu kimsenin karısı da ganimet olur.) Çünkü kansı darül harpta yaşı-yan gayrimüslim olduğu için müslümanlıkta kocasına tâbi değildir. Karısının karnındaki çocuk da ganimet olur.) îmam-ı Şafiî: «doğan çocuk nasıl babasına tâbi ise, henüz doğmamış çocuk da Öyledir» demiştir.
Biz diyoruz ki -, doğmamış çocuk annesinin vücudundan bir parça sayılır. Bunun için annesi köleleşince onunla birlikte o da köle-leşmiş olur. Doğmuş olan çocuk ise, annesinden aynldığı için onun vücudundan bir parça değildir ve dolayısıyla onun köleleşmesiyle köleleşmez. (Büyük çocukları da ganimet olurlar.) Çünkü büyük olduk-lan için babalarına tâbi değillerdir. (Savaşa katılmış olan köleleri de ganimet olurlar.) Çünkü bu köleler efendilerine karşı geldikleri için onun elinden çıkıp ülke halkına tâbi olmuşlardır.
(İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin elindeki malları da) ister emânet olarak elinde bulunsun, ister onu gasp etmiş olsun (ganimet olur.) Çünkü İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin eli dokunulmaz değildir. (Bir müslüman veya İslâm himâyesi altında olan bir gayrimüslim tarafından gasp edilmiş mallan da İmam Ebû Hanife'ye göre ganimet olur. İmam Muhammed ise ı «ganimet olmaz» demiştir.)
Ben diyorum, ki: Es-siyerül Kebir'de ihtilâf bu şekilde açıklanmıştır. el-Camis-Sağirin sarihleri ise, İmam Ebû Yûsuf'un da tmam Muhammed' le beraber olduğunu söylemektedirler.
İki İmam: «çünkü mal da sahibine tâbidir. Mal sahibi mûslü-manhğı kabul etmekle dokunulmazlık vasfını kazanınca onunla birlikte malı da bu vasfı kazanmış olur- demişlerdir.
imam Ebû Hanife de: «bu mal aslında herkese mubah olan bir mal olduğu için kim onu ele geçirirse ona mâlik olur. Sahibi de müslümanlığı kabul ettiği için dokunulmazlık vasfını kazanmış değildir. Nitekim eğer darül harpta birisi onu Öldürürse o kimseye kısas lâzım gelmez. Onun dokunulmazlığı insan olduğu içindir. Ancak müslüman değilken insanlığa zararlı olduğu için bu vasıf kendisinden kalkmıştı. Müslüman olunca bu vasfı tekrar geri döndü. Onun bu malı ise öyle değildir. Çünkü onun elinde olmadığı için heder olmuş bir maldır. Bunun için onu kim ele geçirirse onun olur- demiştir.
(İslâm askerleri düşman ülkesinden çıktıktan sonra ganimet mallarından artık yiyemez ve hayvanlarına yediremezler.) Çünkü o zaman zorunluk ortadan kalkmış olur. Oysa, düşman toprağında iken zorunluktan ötürü yer ve hayvanlarına yedirirlerdi. Hem de düşman toprağından çıktıktan sonra ganimetteki haklar kesinleşmiş olur. Hattâ eğer kişi ölürse onun hissesi vârislerine kalır. İslâm ülkesine çıkmadan önce ise öyle değildir. (Eğer düşman toprağmdan çıkarken bir kimsede fazla kalmış bir yiyecek veya yem varsa, onu ganimetlerin araşma geri bırakması gerekir.) Yâni eğer ganimet malları paylaşılmadan önce İslâm ülkesine dönülürse hüküm böyledir, ki bir rivayete göre îmam-ı Şafii de buna kaildir. Diğer rivayete göre ise îmam-ı Şafii bu kimseyi de gizliden düşman toprağına girip soygun yapan kimseye kıyâs ederek: «geri bırakması gerekmez- demiştir. Biz diyoruz ki: bu kimse ile gizliden düşman toprağına giren kimse arasında fark vardır. Zira bu kimse ihtiyaçtan dolayı o yiyeceği veya hayvan yemini almıştı. İhtiyaç ise, İslâm ülkesine dönüldükten sonra ortadan kalkmış olur. Düş-
man ülkesine gizliden giren kimse ise öyle değildir. Zira bu kimse, eline geçirdiği mal islâm ülkesine getirmeden önce de onun hakkı idi. Eğer ordu, ganimetleri paylaştıktan sonra İslâm ülkesine dönerse o zaman kişide fazla kalan yiyecek veya hayvan yemini -eğer kendisi muhtaç değilse fakirlere verir. Muhtaç ise kendisi yer. Zira artık geri vermesi mümkün olmadığı için, yerde bulunan mal hükmündedir.[13]
Ganimetlerin Taksim Keyfiyeti Hakkında Bir Fasıl
(Ganimetten, önce beştebir çıkarılır.) Zira Cenâb-ı Hak CAzze ve Celle) :-Bilin ki. ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah (Azze ve Celle)' in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolda kalmışlarındır- ([14]) buyurmuştur. (Geri kalan beşte dördü de ganimeti ele geçiren askerler arasmda taksim edilir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-îem) öyle yapmıştır. ([15])
İmam Ebû Hanife'ye göre (atlıya İki hisse, yayaya bir hisse verilir. Diğer iki İmam ise: «atlıya üç hisse verilir» demişlerdir.) ki İ m a m-ı Şâfi i'nin de görüşü bu yoldadır. Zira Abdullah Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber Efendimiz, atlıya üç, yayaya bir hisse vermiştir. ([16]) Hem de herhangi bir şeyde hak sahibi olmak, o şeyi elde etmek yolunda gösterilen çabaya göredir. Atlının gösterdiği çaba ise, yayanın gösterdiği çabanın üç katıdır. Zira atlı savaşta hem gider, hem döner, hem yerinde durur. Yaya ise, sadece yerinde durur. îmam Ebû Hanif e' nin delili de îbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) 'nın: -Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) atlıya iki hisse, yayaya bir hisse verirdi» mealindeki hadîsidir. ([17]) Hem de kavli hadiste Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :«Atlıya iki hisse, yayaya bir hisse vardır- ([18]) Kaldı ki Abdullah fbn-i Ömer' den dahi. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in atlıya iki hisse, yayaya da bir hisse verdiği yolunda bir rivayet daha vardır. Bu itibarla Abdullah tbn-i Ömer'in rivayetleri arasında çatışma bulunduğu için diğer Ashab'm rivayetini tutmak lâzım gelir. Hem de gidiş ile geliş aynı cinsten olduğu için ikisi bir fiil sayılır ve dolayısıyla atlının çabası, yayanın çabasından bir kat fazla olur. Aynca, kimin kimden ne kadar fazla çaba gösterdiği, kesin olarak bilinemediği için zahir olan sebebe bakılır. Atlıda ise -biri kendisi, biri atı olmak üzere- iki sebep vardır. Yayada da -sadece kendisi olmak üzere- bir sebep vardır. Bunun için atlının hakkı, yayanın hakkının iki katıdır. (Bîrden fazla atlara hisse verilmez.) îmam Ebû Yûsuf: «eğer kişinin iki atı olursa her iki ata da hisse verilir. Zira Peygamber Efendimiz iki ata hisse vermiştir. ([19]) Hem de bir at bazen yorulduğu için kişi diğerine muhtaç olur» demiştir. îmam Ebü Hjanife ile tmam Muhammed de: Bera1 b. Â z i b' in iki atı olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona sadece bir atm payını vermiştir. ([20]) Hemde kişi aynı anda iki atm sırtında savaşamadığı için, şayet iki atı da olsa, yalnız birinin sırtında savaşır. Bunun içindir ki üç at olduğu zaman üç ata pay verilmez. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Bera' b. A z i b'e iki atın payını vermesi de, ona bağışta bulunmuş olduğu mânâsma mahmuldür. Nitekim Seleme b. Ekva' yaya olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona da iki pay vermiştir. ([21]) (Bu konuda beygirlerle cins atlar arasında fark yoktur.) Zira Kur'an-ı Kerîm'de düşmanı yıldırmak bakımından atlar arasında ayırım yapılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
«Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın, ki Allah'a ve size düşmanlık edenleri yıl curasınız- ([22]) buyurmuştur. Hem de «at- denildiği zaman, ister beygir, ister cins at, ister melez olsun hepsine denilir. Hem de eğer cins at daha çevik ve daha fazla koşuyorsa, beygir de daha güçlü ve başı daha yumuşaktır. Bunun için her birinde, diğerinde bulunmayan bir üstünlük vardır. (Düşman toprağına atlı olarak girdikten sonra atı ölen kimseye iki hisse, düşman toprağına yaya olarak girdikten sonra at temin eden kimseye ise bir hisse verilir.) I m a m -1 Şafii ise, her iki surette de bunun tersini söylemiştir. İbn-ül Mübarek de İmam Ebû Hani f e' den ikinci surette de kişiye iki hisse düştüğünü nakletmiştir. Kısacası: bize göre muteber olan, sının geçerken, î m a m -1 Ş â f i i' ye göre iki savaş yaparken kişinin sahip olduğu durumdur. İmam-ı Şafii: -çünkü ganimetleri hak etmenin sebebi, düşmanla savaşıp onu yenmektir. Bunun için muteber olan, kişinin savaşırken sahip olduğu durumdur. Sınırı geçmek ise -evden çıkmak gibi- savaşmak için bir vesiledir. Bir takım şer'i hükümlerin savaşın inceliklerine bağlı bulunması da, bu incelikleri bilmenin mümkün olduğunu gösterir. Şayet mümkün olmaz veyahut zor da olsa, savaşta bulunmak bilinmesi mümkün olan bir şeydir» demiştir. Biz diyoruz ki: sının geçmek bilfiil savaşmak sayılır. Zira düşmanın içine, sının geçmekle korku girer. Bundan sonraki durum ise savaşın devam halidir, ki ona itibar olunmaz. Kaldı ki savaşın inceliklerini öğrenmek de zor bir şeydir. Hattâ -savaşta taraflar birbirlerine karışıp kimsenin kimseden haberi olmadığı için- kişinin savaşta bulunup bulunmadığını bilmek de öyledir. Bunun için, kişi sınırı geçerken hangi durumda ise o durum muteberdir. Zira savaşa katılmak gayesiyle sınırı geçmek -zahiren savaşa katılmak için olduğundan- savaşa katılmak yerine geçer.
Eğer kişi atlı olarak savaş alanına girdikten sonra yer dar olduğu için atından inip yaya olarak savaşırsa -ttifak ile- atlıların hissesini hakkeder. Eğer savaş alanına atlı olarak girdikten sonra atını satar, yahut başkasına hibe eder, ya da rehin olarak veya kira ile verirse - Hasan îbn-i Ziyâd'ın İmam Ebû Hanife'den rivayetine göre- yine de atlıların hissesini hakkeder. Çünkü sının atlı olarak geçmiştir. Zahir olan rivayete göre ise, yayaların hissesini hakkeder. Zira savaşa banlamadan atını başkasına vermesi, atlı olarak savaşa girmek gayesiyle sının geçmemiş olduğunu gösterir.
Eğer atlı savaş bittikten sonra atını satarsa atının hissesi sakıt olmaz. Kimine göre, eğer savaş esnasında da satarsa yine böyledir. Fakat en doğrusu şudur ki sakıt olur. Çünkü atını satmasından, onu -sırtında savaşmak için değil- ticâret için getirmiş olup para edeceği zamanı beklemiş olduğu anlaşılır. (Köleye, kadına, çocuğa ve İslâm himâyesi altındaki gayrimüslime ganimetten hisse verilmez. Ancak onlara uygun görüleceği miktarda ganimetten bağışta bulunulur.) Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadın, çocuk ve kölelere ganimetten hisse vermez, ancak onlara bir miktar bağışta bulunurdu. ([23])
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yahudilere karşı kendisine yardım eden yahudilere de ganimetten bir şey vermemiş, yâni onlara; «Bu da sizin hissenizdir» dememişti, ([24]) Hem de cihad bir ibâdettir. Gayrimüslim ise ibâdete ehil değildir. Çocuk ile kadın da cihada güçleri yetmez. Bunun içindir ki onlara cihad farz olmamıştır. Köle de, yulan efendisinin elinde olduğu için, gerektiğinde efendisi onu cihaddan alıkor. Ancak bunlara bağış olarak bir şey verilir, ki onlar için hem cihada karşı bîr teşvik olsun, hem de derece bakımından diğerlerinden aşağı oldukları bilinsin. Kendisiyle kitabet akdi yapılan köle de henüz köle olduğu için ona da hisse verilmez. Sonra köleye, eğer bilfiil savaş yaparsa bağışta bulunulur. Çünkü efendisinin hizmeti için savaş alanına geldiği için o da ticâret gayesiyle gelen kimse gibidir. Kadına da, eğer yaralıları tedavi ve hastalara hizmet ederse bağışta bulunulur. Çünkü kadın gerçek bir biçimde savaş yapmaktan acizdir. Bunun için kadının bu çeşit hizmetleri gerçek savaşın yerine kaimdir. Köle ise öyle değildir. Çünkü kölenin gerçek savaşa gücü yeter. İslâm himâyesi altında olan gayrimüslime de, eğer bilfiil savaş yapar veyahut savaşanlara yol gösterirse bağışta bulunulur. Çünkü yol göstermede de müslüman-lar için yarar vardır, hattâ yol gösterdiği için ona yapılan bağış -eğer yol göstermesinde büyük bir yarar bulunuyorsa- ganimetteki hissesinden daha fazla da olabilir. Fakat bilfiil savaştığı zaman ona yapılacak bağış, ganimetteki hissesi kadar olamaz. Çünkü bilfiil savaş cihaddır. Cihadta ise, gayrimüslim ile müslüman kimse bir tutulamazlar. Yol göstermek ise cihadın amellerinden değildir. Bunun için onun karşılığı, varabildiği kadar yüksek olabilir. (Ganimetin beşte birine gelince: bu da üç hisseye ayrılıp bir hissesi yetimlere, bir hissesi yoksullara, bir hissesi de yolda kalmışlara verilir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yoksul olan akrabaları da bu üç sınıf kimselere dahildirler.) İmam-ı Şafii: «Ganimetlerin beştebirinin beşte biri, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarının
hakkıdır. Bunda zengin ve yoksullar eşit olup ancak erkeğe iki kadının hissesi kadar verilir ve Haşimioğl lan ile Mut-taliboğulları' dan başkasına verilemez. Zira Cenâb-ı Hak (A'zze ve Celle) :Bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beştebiri Allah CAzze ve Celle)'in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve yakınlarının, yetimlerin, yoksulların ve yolcularındır» ([25]) diye buyururken Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seüem)'in zengin ve yoksul olan akrabaları arasında ayınm yapmamıştır- demiştir. Biz de diyoruz ki: Hulefâ-i Raşidin hepsi ganimetin beşte birini bizim dediğimiz şekilde üç hisseye ayıragelmişlerdir. Raşid halifeler de bizim için yeterli birer Örnektirler. Hem de Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ; -Ey Haşimoğulları topluluğu, Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) insanların kendilerinden yıkadıkları kiri size uygun görmemiş, bunun yerine size ganimetin beşte birinin beşte birini vermiştir.» ([26]) diye buyurduğuna göre, ganimetten bu hisse Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarına zekât yerine verilmiştir. Zekât ise yalnız yoksullara verildiği için, bunun da Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yalnız yoksul olan akrabalarına verilmesi lâzım gelir. Kaldı ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hisseyi kendi akrabalarına, akrabası oldukları için değil, kendisine yardımcı oldukları için vermiştir. Nitekim parmaklarını birbirlerine geçirerek onlar hakkında;
«Bunlar cahiliyede de, İslâmiyette de benimle şu şekilde beraber olagelmişlerdir- ([27]) diye buyurduğu hadisi bunu açıklamıştır. Zira bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, nassdan murad, akrabalık yakınlığı değil, yardım yakınlığıdır. (Ganimetin beşte birine müstahak olanlar arasında Allah (Azze ve Celle)'in da zikredilmesi ise, herhangi bir kimseye hisse belirtmek için olmayıp, Allah'ın ismiyle teberrüken başlamak içindir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hissesi de onun vefatıyla sakıt olmuştur. Nasıl ki «safi»de onun vefatıyla sakıt olmuştur.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hisseye Peygamberlik vasfıyla müstahak idi. Ondan sonra ise bir Peygamber yoktur. Safi de: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in -zırh, kılıç, câriye gibi- ganimetten kendine ayırdığı şey demektir. Imam-ı Şafii: «Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hissesi ondan sonra gelen halifelere verilir» demiş ise de, yukanda açıkladığımız delil onun görüşüne karşıdır. (Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabaları da, hisselerine) yukarıda açıkladığımız üzere (onun zamanında ona yardımcı oldukları için müstahak idiler. Ondan sonra ise, fakir olanları fakir oldukları için müstahak olurlar.) Ben diyorum ki: Bunu K e r h i söylemiştir. T a h a v i ise: -Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in fakir olan akrabalarının hissesi de sakıttır- demiştir. Çünkü -yukarıda rivayet ettiğimiz üzere- bunun hakkında hem icmâ vardır. Hem de ganimet de zekât gibi bir şey olduğu için, nasıl zekât Peygamber Efendimiz (Sallala-hü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalanna yakışmıyorsa bu da Öyledir. Birinci görüşün delili de -ki en doğrusu da odur- H z. Ömer (Radıyallâhü anh) 'm Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'in fakir olan akrabalarına hisse vermiş olduğuna dâir rivayettir. ([28]) Zira icmâ, zengin olanlarının hissesi sakıt olduğu hakkındadır. Fakir olanları ise geçen üç sınıfa dâhildirler.(Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak için ve hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şeyden beşte bir hisse çıkarılmaz.) Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır. Eğer bu bir veya iki kişinin düşman toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa o zaman onun hakkında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir hisse çıkarılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onlara yardım göndermeyi de üzerine almış demektir. Bunun için, getirdikleri mal düşmandan zorla alınan malın hükmünde olur. (Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak İçin ve hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şeyden beşte bir hisse çıkarılmaz.) Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır. Eğer bu bir veya iki kişinin düşman toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa o zaman onun hakkında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir hisse çıkarılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onlara izin verdiği için, gerektiğinde onlara yardım göndermeyi de üzerine almış demektir. Bunun için, getirdikleri mal düşmandan zorla alman malın hükmünde olur. (Eğer düşman toprağına silâhlı ve gücü yerinde olan bir topluluk girip bir şey getirirlerse, o şeyden -hükümet onlara izin vermiş olmasa bile- beşte bir hisse çıkarılır.) Çünkü getirdikleri şey, düşmandan zorla aldıkları için ganimet sayılır. Hem de bu durumda –gerektiğinde- hükümetin onlara yardım etmesi gerekir. Çünkü eğer hükümet onlara yardım etmezse müslümanlar için gevşeklik olur. Bir veya iki kişi ise öyle değildir. Çünkü bir veya iki kişiye yardım etmek hükümete vâcib değildir.[29]
Ganimetten Bâzı Kimselere Bağışta Bulunmak
(Hükümetin savaş esnâsmda bâzı kimselere, onlan savaşa teşvik etmek için ganimetten özel mahiyette bağışta bulunmasında bir sakınca yoktur. Meselâ bir birliğe, hükümet: «getireceğiniz ganimetten beşte bir hissesi çıktıktan sonra gerisi size olsun-, yahut -kim bir düşmanı öldürürse, beraberindeki eşyası ona olsun» diyebilir.» Çünkü müslümanları savaşa teşvik etmek müstahaptır. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); Ey Peygamber, mü'minleri savaşa teşvik et- ([30]) buyurmuştur. Bâzı kimselere özel mahiyette ganimetten bağışta bulunmak da savaşa bir nevi teşviktir. Ancak savaşa teşvik bu şekilde olduğu gibi başka şekillerde de olabilir. Fakat ganimetin hepsini bir veya bir kaç kişiye vermek doğru değildir. Çünkü o zaman hak sahipleri haklanndan tamamen yoksun bırakılmış olurlar. Şayet hükümet bunu bir küçük birliğe sözlerse caizdir. Çünkü ganimette tasarruf yetkisi hükümetindir ve bâzan böyle yapmada maslahat bulunur(Fakat ganimetler İslâm toprağına getirildikten sonra ondan bâzı kimselere bağışta bulunmak caiz değildir.) Çünkü ganimetler İslâm toprağına getirildikten sonra, savaşarak onları ele geçiren askerlerin hakkı kesinleşmiş olur. (Ancak hükümet o zaman ganimetin beşte birinden bağış yapabilir.) Çünkü beşte bir, savaşanların değil, beytülmahn hakkıdır.
(Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası Öldürene verilmediği zaman, o da ganimet mallarından olup onun hakkında öldüren ile diğerleri arasında fark yoktur.) İmam-ı Şafii: -eğer öldüren kimse kendisine ganimetten hisse verilen kimselerden ise ve onu kaçarken ve arkadan vurmak suretiyle öldürmemiş ise, beraberindeki eşyası ona aittir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :-Kim ki bir düşmanı öldürürse, beraberindeki eşyası ona aittir- ([31]) buyurmuştur. Zahir de şudur ki bu söz, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) 'in şahsi bir tasarrufu olmayıp, şeriatın bir hükmüdür. Zira Peygamberler şeriat hükümlerini bildirmek için gönderilmiş bulunuyorlar. Kaldı ki kişiyi kaçarken değil, öldürene doğru yönelirken öldürmek, hüner ve erkeklik istiyen bir hizmet olduğu için, beraberindeki eşyayı onu öldürene vermek gerekir, ki manevî ecir bakımından da diğerinden üstün olduğu, bilinsin- demiştir. Biz de diyoruz ki: Her ne kadar bu kimse onu öldürmüş ise de, ordunun gücüne dayanarak onu öldürebilmiştir. Bunun için beraberindeki eşya da diğer ganimet mallan gibi ordunun müşterek malı olup Kur'an-ı Kerim'de Duyurulduğu şekilde taksime tâbidir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in H a b i b b. Ebû Seleme'ye;«Öldürdüğün kimsenin beraberindeki eşyasından sana ancak, senin amerenin gönül isteğiyle verdiği şey helâldir» ([32]) hadisi de bunu teyid etmektedir. Bunun için, şeriatın bir hükmü de, Peygamber Efendimiz CSalIallahü Aleyhi ve SellemJ'in bir tasarrufu da olabilen îmam-ı Şafii' nin hadisini biz ikinci mânâya hamlediyoruz,(Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası: elbisesi, silâhı, bineği ve bineğin sırtındaki eyer, âlet, heybe ve heybenin içindeki eşya ile beline bağlı kemerdeki parasıdır. Bunların dışında kalan şeyler, beraberindeki eşyadan, sayılmaz.! Bir başka bineğe binen hizmetçi-siyle bu hizmetçideki eşyası da beraberindeki eşyadan sayılmaz. Sonra, bir kimseye ganimetten bağışta bulunmanın hükmü yalnız şudur ki, bağışlanan şeyde o kimseden başkasının hakkı kalmaz. O kimsenin o şeye mâlik olması ise -daha önce açıkladığımız sebepten dolayı- ancak onu düşman toprağından çıkardıktan sonra gerçekleşir. Hattâ eğer hükümet: «kim ki bir câriye eie geçirirse câriye onun olsun» diye bir emir çıkarır, bunun üzerine bir kimse bir cariyeyi ele geçirir ve câriye iddetini tamamlarsa, o kimse o cariyeyi düşman toprağından çıkarmadan onunla ne cinsel ilişkide bulunabilir ve ne de onu satabilir. Bu da İmam Ebû Hanife ile î m a m Ebû Yûsuf'a göredir. 1 m am Muhammed'e göre ise, bu kimsenin bu câriye ile cinsel ilişkide bulunması da, onu satması da caizdir. Çünkü ona göre kişi. ganimet malına düşman toprağında taksim ediidiği zaman nasıl mâlik oluyorsa, ona bağışlandığı zaman da mâîik olur. Derler ki: bu ihtilâf, kişinin kendisine bağışlanan şeyi itiâf etmesi halinde de câri olup İmam Ebü Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre kişi zâmin olur, imam Muhammed'e göre zâmin olmaz.[33]
Düşmanın Bir Yeri Ele Geçirmeleri Babı
(Kâfirler kâfir olan bir diğer yeri alıp çoluk çocuklarıyla mallarını ele geçirdikleri zaman, onlara mâlik olurlar.) Çünkü kâfirin malı mubah olduğu için onu ele geçiren kimse ona mâlik olur. (Eğer bundan sonra biz o yeri alırsak, o mallardan neyi bulursak bize helâldir.) Çünkü o mallar da diğer malları gibidir. (Kâfirler -Allah (Azze ve Celle) korusun- bizim de mallarımızı ellerine geçirip kendi ülkelerine götürdükleri zaman ona mâlik olurlar.) îmam-ı Şafiî: -mâlik olamazlar. Çünkü müslü-manm malını ele geçirmek haram bir fiil olduğu için onunla mülkiyet sâkit olamaz- demiştir. Biz diyoruz ki.- Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) «Allah yeryüzündeki her şeyi size yaratmıştır» ([34]) buyurduğuna göre müslümamn malı dahi mubahtır. Ancak herkesin kendi malından istifade edebilmesi için bu mübahlık vasfı kalkmıştır. Kişinin kendi malından istifade imkânı kalmayınca ise, ondaki mübahlık vasfı tekrar avdet eder. Bunun için, biz nasıl onların mallarına, ele geçirmekle mâlik oluyorsak, onlar da bizim mallarımıza, ele geçirmekle mâlik olurlar. (Bundan sonra, eğer müslümanlar kâfirleri yenip de bu mallan ellerinden çıkarır ve daha aralarında taksim etmemişken sahipleri bu mallan bulurlarsa, onlardan bir şey alınmadan mallan kendilerine geri verilir. Eğer taksim edildikten sonra bulurlarsa, o zaman isterlerse, değerini Ödemek kaydıyla mallarını alabilirler.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun hakkında; Eğer sen malını taksimden önce bulursan, malın karşılıksız olarak senindir. Eğer taksimden sonra bulursan, değeri karşılığında senindir» ([35]) buyurmuştur. Hem de bu mai, sahibinin rızâsı dışında elinden çıktığı için herkesten önce onun hakkıdır. Ancak eğer taksimden sonra bir başkasına düşmüş ise, o kimseye malın değerini vermek gerekir, ki her iki taraf da mutazarrır olmasın. Taksimden Önce ise, ortaklar çok olduğu için bedeli ödenmese de herkesin zaran az olur. Bunun için bedelsiz olarak sahibine verilir.
(Eğer düşman toprağına giren bir tüccar bu malı satın alıp İslâm ülkesine getirirse, malın sahibi muhayyer olup isterse değerini verir de malını tüccardan alır, isterse tüccara bırakır.) Çünkü tüccar, malı para ile satın aldığı için ondan bedava almak ona haksızlık etmektir. Ancak eğer tüccar, malı para ile değil de, bir şeyle trampa etmek suretiyle almış ise, o zaman o şeyin değeri ne ise tüccara onu ödemek gerekir.
Eğer o malı bir müslümana hibe ederlerse, malın sahibi malını değeri karşılığında alabilir. Çünkü kendisine hibe edilen müslüman, o mala özel bir şekilde mâlik olduğu için ondan karşılıksız olarak alınamaz.
Eğer bu mal, ölçülen veya tartılan cinsten olursa, sahibi onu ancak taksimden önce alabilir, taksimden sonra alamaz. Çünkü taksimden sonra almasında kendisi için bir yarar yoktur.
(Düşman bizi yenilgiye uğratıp ülkemize girdikleri zaman bizim de ümm-ül veled olan cariyelerimize, ne kendileriyle kitabet akdini yaptığımız, yahut kendilerine : «ben öldükten sonra sen hürsün» dediğimiz kölelerimize ve ne de hürlerimize mâlik olamazlar. Biz ise onlan yendiğimiz zaman bunların hepsine mâlik oluruz.) Çünkü bir şeyi ele geçirmekle ona mâlik olabilmek için o şeyin mal olabilmesi gerekir. Hür olan kimse ise mal değildir. Ümm-ül veled olan câriye ile, kendisiyle kitabet akdi yapılan, yahut sahibi tarafından kendisine : -Ben öldükten sonra sen hürsün» denilen köleler de bir yönden hür sayılırlar. Kâfirler ise, şeriat küfür suçlanna karşılık, onların dokunulmazlık yasfmı kaldırdığı için öyle değillerdir. (Eğer bir deve kaçıp düşman toprağına girer ve onlar da deveyi yakalarlarsa, deve onların olur. Bunun için (eğer bir kimse bu deveyi satın alıp İslâm ülkesine getirirse, deve sahibi eğer isterse devesini ancak, parasını ödemek suretiyle alabilir.[36]
[1] BuharI (Meğazi-Hayber savaşı) C. 2 S. 608
[2] İbn-İ Sa'd'm Tabakat'ı (Osman b. Hanif'in hayatı) Nasb-Ürraye C. 3 S. 400
[3] Buharl (Meğazl) C. 2 S. 612, Müslim (Hacc) C. 1 S. «9, TİmıM (Siyer) C. 1 S. 205
[4] Müslim (Cihad) C. 2 S. 93, Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 10
[5] Buharf (Clhad) C. 1 S. 445
[6] Tevbe sûresi âyet 5
[7] Hadis olarak gariptir. tbn-İ Ebi Şeybe'nln «Musannefjrfnde ve İmam Mâlik'İn de «Muvatta» (Savaşta kadın ve çocukların öldürülmemesi) S. I67'de kaydettiklerine göre bunu Hz. Ebü Bekir, Şam cephesinde bulunan Yezid b. Ebû Süf-yan'a yazmıştır.
[8] Buhari (Dinden çıkanların hükmü) C. 2 S. 1023, Ebû Davud (Meğazi) C. 2 S. 7
[9] Tamamen gariptir. Nasb-ürraye C. 3 S. 408
[10] îbn-i Ebl Şeybe"nin «Musannef»inde, Taberanİ'nin ccucem»inde ve Bey-hakî'nin «Sünenninde Hz. Ömer tarafından söylendiğini rivayet ettikleri bu söz -Müellifin de dediği gibi- hadis olarak gariptir. Nasb-ürraye C. 3 S. 408
[11] Beyhaki <Kitab-ül Marİfe)de, Vakıdi de (Kitab-ül MeğazOde bu hadisi ayn ayrı senetlerle rivayet etmişlerdir, Nasb-ürraye C. 3 S. 409
[12] Ebû Yala, fbn-i Adi ve Beyhaki. Nasb-ürraye C. 3 S. 410
[13] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/288-297.
[14] Enfal sûresi, âyet 41
[15] Taberanİ (Mucem)inde Abdullah İbn-i Abbas (R.A.)'dan. Nasb-Ürraye C. 3 S. 412
[16] Nesaİ dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buharl (Cihad) C. ' S. 4(me gazi) C. 2 S. 607, Müslim (Cİhad) C. 2 S. 92, Ebû Dâvud (Meğazi C. 2 S. 19, Tirmizl (Siyer) C 1 S. 201, fbn-i Mâce (Cihad) C. 1 S, 21
[17] İbn-i Abbas'm hadisi olarak gariptir. Ancak Ebû Davud'un (Meğazi) C. 2 S. 19, Darekutni'nin (Siyer) S. 469 ve el-Müstedrek'İn C. 2 S. 131'de bu yolda rivayet ettikleri birtakım hadisler varsa da hepsi maluldür. Nasb-ürraye C. 3 S. 416-417
[18] Tamamen gariptir ve fbn-i Ebî Şeybe'nin onu rivayet ettiğini söyleyen, yanılmıştır. Nasb-ürraye C. 3 S. 417
[19] Darekutni (Siyer) S. 469 ve C, 2 S. 470
[20] Gariptir. Bilâkis İbn-i Mende «Hayat-üs Sahabensinde Bera b. Azib'in hayatını anlatırken Peygamber Efendimİz'in ona iki atın payını verdiğini kaydetmiştir. Nasb-ürraye C. 3 S. 419
[21] Müslim (Cihad) C. 2 S. 113
[22] Enfal süresi, âyet 60
[23] Müslim (Cihad) C. 2 S. 116, Ebû Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 18
[24] Beyhaki «Kitab-ül Marife»de Peygamber Efendimiz'in, Hayber Yahudi-lerine Karşı kendisine yardım eden Kaymika' Yahudilerine hisse vermeyip ancak onlara bağışta bulunduğunu kaydediyorsa da, Tirmizl de (Siyer) C. 1 S. 202'de Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in, kendisiyle birlikte savaşan birtakım Yahudilere hisse verdiğini ksvdetmisHr Nneh-verdiğini kaydetmiştir. Nasb-ürraye C. 3 S. 422
[25] Enlal sûresi, âyet 41
[26] Zekât öahsinde de geçtiği üzere bu hadis gariptir
[27] Ebü Dâvud (Haraç) C. 2 S. 60. tbn-i Mâce (Cihad) S. 212, Buharl (Cihad) C. 1 S. 444, (Kureyş'in menkıbeleri) C. 1 S. 497 ve (Meğazi) C. 2 S. 607
[28] Ebü Davud (Haraç) C. 2 S. 60
[29] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/297-304.
[30] Enfal sûresi, âyet 65
[31] Nesai dışında, Eimme-İ Sitte'nin hepsi: Buhar! (Cihad) C. 1 S. 444, Müslim (Cihad) C. 2 S. 86, Ebü Dâvud (Meğazi) C. 2 S. 16, İbn-i Mâce (Cihad) S. 209, Tirmizl (Siyer) C. 1 S. 202
[32] Taberanilıin hem el-Kebir ve hem el-Evsat'ta rivayet ettiği bu hadisin senedinde Arar b. Vakıa bulunmaktadır. Amr D. Vakıd ise, hadisleri metruktür.
[33] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/304-306.
[34] Bakara sûresi, Âyet 29
[35] Darekutni (Siyer) S. 473
[36] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/306-308.
İslami Okul Okulların En Önemlisi