İSLÂM DA HÜKÜMET - Islamdahukumet - 17. Sayfa
Îsıam Aleminde, İslâmi Hükümet Kurmak İçin Çalışmalar
Hazırlayıcı Tarafından Bîr Kaç Söz:
Din Ve Siyaset Müslüman Olmayanlar Nazarında Din
Bizim Siyasi Düşüncemizde Cahilce Din Anlayışı Ve Bunun Neticeleri
Bunu Caiz Görmenin Yanlışlığı Ve Bunun Tahkiki
Hazret-Î Yusuf Aleyhisselâm Ve Devlet İdaresi
Din İle Siyaseti Birkirînden Ayırmanın Müdafaası Ve Bunun Tahkiki
Din İle Siyasetin Birbirinden Ayrılmasının Tarihî Ve Ruhi Tahıiıi
Esasa Aît Birkaç Sual Ve Cevapları :
Kıssayî Yusufdan Yanlış Ve Hatalı İstidlal
Habeşistan Muhaceretinden De Yanlış İstidlal
Enbiya Aleyhîsselam'ın Heyetleri (Mission)
Doğrudan Doğruya İddia Edenler :
2. Vasıtalı Uluhiyet İddiasında Bulunanlar
Peygamberlerin Îslah Edici Çalışmaları
Siyası Nazariyenin İlk Usulü :
Îslâmî Hükümetin Vazîyetî Ve Şekilerî
Îslami Hükümetin Hususiyetleri:
Hilâfet Nazariyesi Ve Bunun Altındaki Siyası Meseleler
Hükümetin Lüzumu Ve Ehemmiyeti
Hakimiyet Ve Hilâfet Tasavvurları
Hilafet Ve Hükümdarlık Mefhumu
Hilafet-İ Îlâhiye'den Maksad Nedir?
Milliyetin Ayrılmaz Zaruriyeti :
Milliyeti Terkb Eden Usuller (Elemanlar)
Milliyet Unsurları Üzerine Aklı Bîr Tenkîd
İslamda Taassuba Karşı Girişilen Mücadele
İslamda Birleştirme Ve Ayıkma Usulü
Îslami Kavmiyetin Teşekkülü Ne Şekilde Olur?
Dine Bağlılık Uğrunda Maddî Alakaların Feda Edildiği
Resulullah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemin Son Vasiyeti
Körükörüne Avrupa Taklitçiliği
İslami Milliyetin Hakiki Mefhumu
İslâm Anayasasının Ve Kanunlarının Mehazları
Sünnetin Kanun Mehazı Olması Üzerine Ümmettin İcmâı
Hülafa-İ Raşidinîn Teamülü Ve Müctehî Dinî Ümmetin Hal Ve Fasl Ettikleri
Resulün Sünnetinin Kanun Mehazı Olma Vasfı
Sünnetin Kanun Mehazı Olduğu Hakkında
Müslümanlar Arasındaki İhtilaflar
Sünnetin Kanun Mehazı Olması Hakkında
Uydurulmuş Hadislerin Bulunması Güvensizliğe Niçin Sebep Oluyor?
Rivayetlerin Sıhhatînî Araştırma Usûlü
Sünnetin İtibar Edilir Olmasının Delilleri
Mutafarrık Haberlerin Hususiyetti
Ahkâm Olan Hadislerin İmtiyazına Ait Hususiyetler
Hakimiyet Kimin Hakkı Olabilir?
Hükümetin Çalışma Sahasının Hududu
Hükümet Organlarının Çalışma Hududu Ve Bunların Birbirleriyle Alakaları
Teşrii (Kanun Yapıcı) Meclîslerin Hududu
Hükümetin Muhtelif Organlarının Birbirleriyle Alakası:
Medenilik (Vatandaşlık) Ve Bunun Esasları
Vatandaşlar Üzerinde Hükümetin Hakları
İslâm Anayasasının (Düstûr'un) Esasları
Saadet Devri Ve Örnek Dört Hallfe Devrine Bakış
3. Müslümanlar Arasında Eşitlik :
6. Makuf'a (Doğru İse ) İtaat .
7. İktidar Îçin İstekli Bulunmak Ve
Haris Olmanın Men Edilmiş Olduğu
9. Emr Bil-Martjf (Doğru İşe Emir) Ve Mün-Ker (Eğri İş) Den Men Etmenin Hakları Vb Farz Olması .
Beytülmalin Emanet Olduğunu Düşünmek
Kanun Vazı'ının Çalışma Dairesi
Tabir-İ Ahkâm : (Hükümlerin Tefsiri)
Seebest Kanun Vazetmenin Çalışma Şekli
İçtihadın Kanun Mahiyeti Kesbeylemesi
Muamelat Hakkında Kanun Yapmanın Dört Bölümü
Adlîye Kararları İle Devlet Kanunlarının Farkı
İslam Nizamına Göre İhtilaflı İşlerin Halledilmesinde Sahih Usul
Cevap : Kur'an-I Kerimin Usûle Ait Hidayetleri '
Devr-İ Saadet-İ Nebevi'de İhtilafların Halledilme Usulü
Kaza (Duruşma) Yani Adliye İşleri.
İslâmî Hükümetin Bir Kaç Cephesi
D. İslâmî Hükümette Zîmmîlerin Vaziyeti:
2. Zimmîler Üç Kısma Ayrılırlar :
F. İslamda Harp Kanunu Ve Esaret :
A. Tslânıi Hükümet Ve Hilafete Ait Bazı Sualler.
B. El - Hilafet Veya El - Hükümet Sual :
C. İlâhi Hükümet İle Papalık Usulünün Farla :
D. İslâmî Hükümet Ve Müslüman Hükümet
E. Hilâfet Meselesi Ve Fırkacılık.
Memleket İdaresinde Kadınların Vazifeleri
A. Kanun Vazeden Meclislerde Kadınların İştiraki Meselesi
B. İslâmî Hükümette Kadınların Çalışma Dairesi.
C. Cemiyetin Islahı Ve Terbiye
A İslâm İ Hükümette Zimmî Reâyâ (Tebaa)
A. Anayasanın (Düstur) Un Tefsiri Hakla:
C. Devlet Başkanının Ve Hükümet Reisinin «Veto» Hakkı.
1. Yaşamaya Hürmet Veya Yaşama Hakkı.
2. Zayıfları Ve Malüllerî Korumak:
3. Kadınların Namuslarının Korunması :
6. İyiliğe Yardım Etmek Ve Fenalığa Yardtun Etmemek.
9. Zalimin İtaatini Reddetmek Hakkı.
10. Siyasî İdarecilikte İştirak Hakkı.
13. Şeref Ve Haysiyetin Korunması.
14. Şahsî Yabayısın Korunması.
15. Zulmün Karşısında Direnme Hakkı.
17. Fikir Ve Akide Serbestliği Hakkı
18. Dinî Eziyetten Korunma Hakkı.
20. Başkasının Yaptığı İşden Meaiul Olmamak.
21. Şüpheler Üzerine Hüküm Yürütülemez.
1. Gayrı - Müslîm Reâya'mn Çeşitleri.
Cizye Ve Harar Tahsilinde Kolaylıklar .
4. Gayrı - Müslimlere Verilen İlâve Haklar.
Çağdaş Devrin Bazı Aldatmacaları
Îslâm İçtimai Adaletin Ta Kendisidir
İslamdan Maksat Adaletinta Kendisidir:
İçtimaî İdareler Ve Bunların İdareleri.
Serveti Sarfetmek Hususunda Mesuliyetler.
Zulmün Ve Haksızlığın Ortadan Kaldırılması.
Beytülmalda Tasarruf Etme Şartları.
Yönetim İşleri Ve Memurların Seçilme Usulü
İçtimaî, Muaşereti, Siyasî Eğitim Ve Öğretim Hakkında Umumî Usul :
B. Îslâmî Hükümette Eğitim Ve Öğretim Usullerine Ait Kur'an-Î Hidayet.
Vatandaşlık Ve Yabancılık Durumu.
Îslâmî Hükümetin Hususiyetleri
İslamî Hareketin Hususî Çalışma Tarzı
Alemşümul Hükümette İslâmî Hükümetin Çalışma Tarzı
Îslamî Nizamın Kaim Kılınmasının Sahih Şekli
Siyasî İnkılap Mı Daha Öncedir Yoksa İçtimaî İnkılap Mı?
İSLÂM DA HÜKÜMET
Naşir'in Önsözü
îslâmda Hükümet, isimli kitabımızın ilk baskısının, ciddî ilim çevrelerinde tahminimizin çok üstünde bir hüsnü kabul gördüğüne şahit olduk.
Birinci baskı nüshalarının az bir zamanda bitmesi ve mevcutlarının elden ele dolaştığını müteaddit defalar bizzat görmemiz, bu cazip rağbetin açık delilini teşkil etmiş oldu. Gerçeğe susamış Üniversite talebeleri, islâm (Islâmî ilimler) araştırıcıları, ilim çevreleri, siyaset meraklıları bu eseri, ısrarla aradıklarından1 aynı eserin ikinci baskısını hazırlamaya karar verdik. Fakat bu ara, muhterem müellif eseri bir daha gözden geçirmek, bazı hususları ilâve etmek bazı yerlerde daha geniş malûmat vermek bazı müphem kalan meseleleri izah etmek arzusunu izhar ettiler. Bu meşru mazeretimize binâen, ikinci baskının yayın i;$i, elimizde olmayan sebeblerden dolayı, bir müddet gecikınis oldu. Allah'a sonsuz hamd ve senalar olsun ki, eser mükemmel bir şekilde tamamlandi.. Artık, bu eserde îslâmm siyasî nazariyesini, muhtelif cephelerden ve çeşitli yönlerden incelemek ve mütalâa fctmek mümkün olacaktır.
îlk baskıda bu eseri, yalnız bir cilt olarak tanzim etmiştik. Esasen hacimli olan esere yeni ilâveler de eklenince sahifeler bir hayli çoğalmış oldu. Bu bakımdan, eserin tamamını iki kısma bölmeyi daha uygun bulduk. Bu baskının tertibine gelince; birinci bölümde, kitabın esası gözönüne alınmıştır. Bu kısım, yalnız ilim bahisleri ve nazari mevzuatı ihitva eder. ikinci hısım ise, Pakistan'da Islâmî Hükûmet'i teessüs ettirmek için, sarf edilen gayretli çalışmaları ve bu hususta ileri sürülen amelî çalışma sistemlerini etraflı bir şekilde anlatır. Allah izin verirse, yakında ta-nıamîanmış olarak takdim edilecektir.
Eu eserin, ilmî menbalara istinat ettiğini söylemeğe bile lü-m oln>adığı kanaatindeyiz. Muhterem müellifin yalnız ismi dahi her okuyucu için yeter bir teminat demektir. Ümit ederiz ki, İslâm âlimleri ve siyasî ilimleri tedris eden üniversitelerin fakültelerinde okuyan talebeler ile ilmî titizliğe hâiz tahkikgiler ve lir mî araştırma ve inceleme yapanlar için de istenildiği gibi faydah bir eser ortaya çıkmış olsun...
Eu büyük te'lif eserin, son baskım hem yazı bakımından hem ete baskı bakımından, daha iyi olan ofset baskısında yapılmışür. Elimizden gelen her türlü gayreti sarfettigimizi ve katlandığımız zahmetleri, muhterem okuyuculanmız herhalde daha iyi takdir ederler.
(Lahor, 13 Şevval 1386 - 24. Ocak. 1967).[1]
Müellifin Önsözü
İslâm'ın siyasî nizamı hakkında, yirmi yirmi beş seneden beri bir çok şeyler söylemek ve yazmak fırsatı elime geçti. Mevzu-umuzıın esasına ait ve bu köke bağlı veya kökle alâkalı mevzularda, nazarî hakundan bir hayli şeyler ortaya koydum: Bu İş. hakkındı daha iyi malûmat verip, daha etraflı bir şekilde anlatmak yoluna gittim. Artık öyle bir merhaleye gelmiş oluyorur kî, şu içinde bulunduğumuz zamanda, amelî ve pratik olarak Vs-lâm'da Hükümetin nasıl olabileceğine dair plân çizilmiş bulunuyor. Bu mevzular uzun bîr zaman süresince, çeşitli yerlerde bir çok taraflariyle her fırsatta anlatılarak izahları yapılmış; beyan ve takrir suretiyle, konferans şeklinde açıklanmış mevzulardır. Bunların büyük bir kısmı da zaman zaman yazılıp, makaleler şeklinde ortaya konmuş ve neşredilmişlerdir. Fakat şimdiye kadar, bu mevzular, hep bir araya toplanıp, müstakil bir kitap haline gelmemişti. Bir kaç sene Önee Cenâb Hurşîd Ahmed Sâ-hib, muhtelif mevzulardaki kaleme alıp yazdıklarım ve konferans şeklinde konuşmalarımdan meydana gelen kısımları bir araya getirerek, tertip ve tedvin edip( «Islâmda Hükümet» ismi altında bir eser hazırladı. Fakat, o zaman, elde bulunan bütün maddeleri ve mevzuları bir araya getirmek mümkün olmamıştı. Ve bunların hepsi de lâyıln veçhiyle işlenmiş sayılmazdı. Bundan başka, bu eserde, nazarî bahislerle «Pakistan'da islâmî bir hükümet» teşekkülü için çalışmalar sırasında, cereyan eden mevzular bahis dışı kalmıştı.
Şimdi, Idare-i Maarif-l islâmî «İslâm Maarif Dairesi» nin n«zareti altında Cenâb Hurşîd Ahmed Sâhibf çalışmalara devam ilerek benim bu hususa ait bütün yası ve fikirlerimi bir araya °pladı. İki kısma ayırıp, mürettep ve müdevven bir eser haline °5"!tı. Jıif kısımda «islâmî Hükûmet'e ait bütün nazarî bahisler araya getirilmiştir, ikinci kısımda ise, «Pakistan'da Islanıl Hükümet» kurma çalışmaları sırasında cereyan eden mevzuları İhtiva etmektedir. Şimdi, Islûmî Hükûmet'in siyasi nazariyeleri ite bu hükümet nizamının bütün amelî ve pratik planla», bir arada ve toplu olarak okuyucunun gözü önüne serilmiş bulunuyor.
Bu kitabın neşrinden önce okuyucular, muhtelif fırsatlarda ufrcak, bu madalyonun bir tarafını görmek imkânı içinde İdî-ler. Halbuki son çalışmalar neticesinde, madalyonun her iki tarafını da güzden geçirmek mümkün olduğu gibi, bu fikrin çeşitli cephelerini bu albümde seyretmeleri kabil olacaktır, işte, eserin asıl faydalı tarafı da burasıdır.
Ben de, bu eseri, hu defa tekrar ve yeniden, tam olarak gözden geçirdim. Kitabın hazırlayıcısı da benimle her bakımdan müşaverede bulunup, yeni tertip ve tedvinde, bana danışarak çabştı. Ümit ederim ki, elde bulunan bu eser şimdiki haliyle sadece umu-1 mî ve alelade okuyucuların, faydalanmalariyle kalmayıp, aynı. zamanda hususî olarak, İslâm ilimleri ile siyasî ilim talebeleri ve diğer araştırıcılar da büyük çapta istifâde etmiş olsunlar.[2]
Hazırlayanın Önsözü
İnsanın içtimaî ve medenî yaşayışında vücuda getirilen çeşitli idarelerin tedvir işlerinde, en fazla ehemmiyet verdiği ve en çak üzerinde durduğu iş, hükümet teşkili meselesidir. Hükümet demek, bir memlekette bir ülkede oturanların usûlü dairesinde bir kamın ve bir nizâma bağlanarak, kendi içtimaa vaziyetlerini tanzim ve tertip etmek işidir. Bunun kudretini, bunun 'kuvvetini ve hükmünü kendi işlerimin ürerinde nüfuzhı ve yürürlükte sayarlar, insan, daha medeniyet yolculuğuna çıktığı yaşayışın ilk çağlarında 'böyle bir teşekkülün, böyle bir idarenin zarurî olduğunu anlamıştır. Bütün insanlık tarihi, hep «hükümet», «devlet» ve «siyaset» üzerine dayanır, işte, «Tarih» denilen şey de bunun tanzimi, tertibi ve bunun ilerleyip gelişmesinden ibarettir.
Şimdiki zamanda, amelî ve pratik -bakımdan -ilerleme ve içtimaî yaşayışta, rahat etmenin muhtelif yollarında biı- takım manialar, karışıklıklar, anlaşılması zor usûller, insanın karşısına çıkarak, bazan «çıkmaza sapma» şeklinde tebarüz eder. Bunlar hükûmet'in çalışma sahası ile bir arada yürütülmek istenirler.
Günümüzde, hemen hemen bütün dünya ülkelerinde, «Hükümet» in vazifesinin sadece, memlekette emniyet ve asayişi sağlamak, memleketi zabt-ü rabt altına almaktan ibaret değildir. Belki, içtimaî adaleti yaymak, halkı anlayışlı bir şekilde refah yolunda yürütmek, olduğu da malûmdur. Bu «hükümet» in müspet bir hareket tara olması lâzımdır ki, yaşayışın her tarafına tesir edip gidüe-bilsin.[3]
Hükümet ve İslâm
İslâm, kendi tarihi boyunca, Hükûmet'in ehemmiyetini hiç bir zaman gözden kaçırmamıştır. Enbiya-yi Kiram (A.S.) devrinde içtimaî kuvveti, İslâm'a tâbi kılmak yolunda çalışmaları devam etmiştir. Onların, peygambe-râne davetlerinin ağırlık noktası «İktidar» m yalnız, Haık Teâlâ'da olduğu ve Hak Tealâ'ya has bulunduğunu göstermektedir. Bu şekilde, - her türlü gizli ve açık - «Şirk» i ortadan kaldırmak yoluna gitmişlerdir.
Onların her birinin de halka şöyle hitap ettiklerimi görmekteyiz:
Ey benim kavmim, AUaha ibadet edin; sizin ondan başka ilâhınız yoktur. [4]. A'raf 65.
Bu peygamberlerin her biri de, yine Allah tarafından gönderilmiş, Allah tarafından tayin edilmiş olduklarını ileri sürerek, halkın itaat etmelerini istemektedirler.
«Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz.» Şu'arâ 163
Hak Teala'nın göndermiş olduğu bu «Kullar» yer yüzünde «O»nun dininin kanun ve nizamının kaim olması için, yaşayışın her sahasını tanzim etmek ve islâh etmek yolunda çalışmışlardır. Hak Taalâ'nm kanununun her yer de ve her zaman, icra edilmesi yolunda uğraşmışlardır.
Onların, bu çalışıp uğraşmaları, yaşayışın her hususunun düzene girmesi içindir. Bu arada, elbette ki, «hükümet» in de ıslâhi ve tertibe konup nizâm dairesine alınması, bu işin mühim mevzularından biridir. Kur'an-ı Kerhn'i düşünerek okuduğumuz zaman, Hazret-i Yûsuf (A.S.), Hazret-i Mûsâ (A.S.), Hazret-i Dâvûd (A.S.), Hazret-i Süleyman <A,S.) ve Zat'ı Risaletpenâhîleri Hazret-i Resûlullah (S.A.V.) in da, usûl dairesinde, nizamlı ve düzenli bir «Hükümet» teşekkül ettirmek yolunda, çalışıp uğraştıiklarım bütün açıkhğiyle görmek mümkündür. Yine încil ve Talmûd'u [5] da düşünerek mütalâa edersek, diğer «Benî İsrail» peygamberlerinin de, bu iş hakkında çalışmış olduklarını öğrenmek imkânı vardır. Onlar da doğru bir «hükûmet»'i<n kurulması yolunda çalı şıp uğraşmışlar, yanlış ve gayri kanunî «hükümet» lere karşı ağır bir şekilde, her taraftan cephe almış ve tenkitlerde bulunmuşlardır.
îslamî düşünceye göre, «hükümet» e ait ehemmiyet ölçüsünü, aşağıdaki «Emr-i îlâhî'» den anlamak mümkün olur ki, orada «yerin ve göklerin Hâliki» kendi «Nebî» sine (S.A.S.) şu şekilde dua etmesini öğretmek istemektedir:
«Söyle: Yâ Rabbî: beni, doğru bir girişle girdir ve doğru bir çıkıştan çıkar, bana kendi indinden, yardımcı bîr kuvvet (iktidar, hükümet) ver.» (İsra Sûresi, 80).
îşbu âyet-i kerime, Hicret-i Nebevi (S.A.S.) den pek az önce nazil olmuştur. O zamanın zahirî vaziyeti göaö-rıüne getirilirse, «hükümet» in ve «iktidar» in ehemmiyet derecesi kendiliğinden aydınlanmış olacaktır. Bu âyet-i kerimenin mefhumu hakkında Mevlânâ Mevdûdî Sâhitb, aşağıdaki cümleleri beyan buyurmaktadır:
«Ya sen kendin, bana iktidar ata kıl, yahut ta bana müzaharet gösterecek herhangi bir «hükümet» vücuda getir ki, onun kudreti vasıtaslyle dünyayı, saplanmış bulıuıdıuğu şu fenalıklardan, temizleyip kurtarabileyim. Fenalıklardan, açık saçıkhklarrîaja, ardı arkası kesümeyet kötülük selinin, -önüne geçip, onu kurtarıp, senin adalet kanunun câri olması ve yürümesi yolunda çalışayım.»
Hasan Basrî (R.A.) Kıtâde (R.A.), Ibn-i Cerîr (R. A.), tbn-i Kesîr <R.A.) ve diğer müfessirler, bu âyet-i kerimenin tef şiirini, yukarıda anlattığımız şekilde beyan ederler. Bu hususun teyidi hakkında, şu hadis-i şerif d*1 nazarı dikkate alınmalıdır:
Hak Tealâ, Kur'an ile karşı koyup, ortadan kaldırmadığı çok şeyi «hükümet» vasıtasiyle, karşı koyup, ortadan kaldırır.
Buradan anlaşılıyor ki, islâm dünyada yapmak iste diği ıslâhat işinde vaaz edip, nasihat ve öğüd vermekle kalmamış, aynı zamanda bilfiil işi ele almış ve siyasî nok-tay? da ihmal etmemiştir. Hükümet ve «Siyaset»! de işe karıştırmıştır.
Yine, Hak Tealânm böyle bir duayı, peygamberine öğretmek İstemesinden sabit oluyor ki, «din» in tutunması, «şeriat» in infaz edilmesi, hududullah'ın icrası içinde, «Hükümet» e ihtiyaç vardır. Bu yolda çalışmak için, sadece cevaz vermekle iktifa edilmemiş, bu iş zarurî sayılmıştır.
Bazı kimseler, yanlış düşünerek, bu meseleden peygamberin dünyaya bağlılığı olduğunu ve dünyayı istediği şeklinde bir anlayışı benimserler. Bu hatalı bir düşüncedir. Zira, dünyaya bağlanmak ve dünya 'isteği maksat olsaydı, o zaman, istekte bulunan şahıs, «iktidar» ve «hükümet» i kendisi için istemiş olurdu. Hak Tealâ'mn dininin yükselmesi, ayakta tutunması için, istenen «hükû-kûmet» ve «iktidar» ancak, Hakka bağlılığın iktizasının tâ kendisidir. Şahsî .bir gaye için değildir.
Bu meselenin daha iyi anlaşılması için, aşağıda kaydedilen âyât-ı kerimelere ve Hadis-i şeriflere de göz gezdirelim.
«Evet... Biz resullerimizi, vazıh ve aydın delillerle
gönderdik. İnsanların Ölçüyle (adaletle) hareket etmeleri için, onlarla (peygamberlerle birHkte) kitap ve mizan (ölçü) da ıi&mii kıldık. Bir de «demir» i (Kılıç, silâh, hükümet kuvveti ve iktidar) nazil kıldsk ki onun İçinde şiddetli bir kuvvet ve halk için çok faydalar vaTdır.»
(El-Hadîd, 25)
O. o kimsedir ki. resullerini hidâyet ve hak din üzere gönderir, tâ kî, ... müşrikler hoşlanmamalar dahi .... onun
«lini kuvvetli ve aychın kılınsın. (Es - Saf, 611
«Acaba kim. Allanın kuluna gönderdiğiyle, hüküm vermez? Ancak kâfirler hüküm vermezler. (El-Mâide : 44)
Ve yine Resûl-i Ekrem, buyurmuşlardır "ki: «îslâm ile devlet (hükümet) ikiz kardeş gibidirler. Bunlardan biri olmaksızın, Ötekisi de kâmil olmaz. îslâm bir binadır, «hükümet» de onun bekçisi. Temeli olmayan bina çöker, bekçisi bulunmayan yer de dağılır gider.» Kenz-ül-Ummâl
îslâm düşüncesine göre «din ile devleti birbirine zıt görmek» asla mümkün değildir. Bunun neticesidir. ki, bir müslüman daima kendi «hükümet» inin inandığı esaslar üzerine kurulması için çalışır. Bu yolda çalışma, Müslüman dininin ve imânmm iktizasıdır. O,-Kur'an-ı Kerim'de ve Hazret-i Resûl-i Ekrem'in Hadis-i Şeriflerinde her ne şekilde olursa olsun, ahlâk ve muaşeret âdabı derslerini öğrenmiştir. Yine böyle, siyaset, medeniyet v? içtimaî yaşama yolunun vazıh hüküm ve "kaidelerini de görmüş ve anlamıştır. Tabiîdir ki, yukarda saydıklarımızdan, iikinci sıradakinin yani, «hükümet» in bulunması şart ve farzdır. Bu «hükümet» fiilî bir şekilde ortaya çıkmadıkça, «kanun» un bir parçası imlemez bîr hâl almış olur.
Bunun neticesinde de Kur'an-ı Kerim'in ortaya koymak istediği «içtimaî yaşayış» vücut bulmaz. Ve işte bu sebebledir ki, «ümmet» in fukahası ittifakla, «İmamet» (Önderlik, devlet reistiği) in nasbini, «İmam» in tayin edilip seçilmesini farz bilmişlerdir. Bu hususta kusur etmek, ihmal göstermeği de, en büyük dinî emri yapmamak gibi saymışlardır.
Allâme îbn-i Hazm «El-Faslü Beyan El-Milel Ve'n -Nihal» isimli eserinde şöyle beyan eder.
«Bütün Ehl-i Sünnet, merci'iye, Şiîler ve Havariç hep bu hususta ittifak ederler ki, «îmam» nasb etmek, «İmam tayin etmek, farzdır. Bu İmam âdil olup, Hak Tealinin hükümlerini icra kılıp Resûl-ü Ekrem'in (S.A. V-) getirdiği kanun ahkâmına uygun bir şekilde, halkın işlerini yürütmek, memleketi idare etmek ve siyasî işleri düzene koymak yolunu tutmuş bulunan böyle bir İmam'a itaat etmek yine -farzdır.»
El-Fasl-ü Beyan - El-Milel Wn - Nihal Cilt IV. Sa-hife; 87.
Şah Veliyullah Sâhib, bu hususta şöyle yazmaktadır «Câmi'i şarâ'it» b'r «halife» nasb ve tayin edip baş-* çirmek müslümanlar üzerine vacibün 'bi'1-kifâye'dir. bu hüküm de kıyamete kadar devam eder.
. Şah Veliyyullah Sâhib, İzâlet - ül- hıfâ\ Maksad I, Fasıl I.
Bu öyle mühim bir meseledir ki, bütün «ümmet» bunun üzerinde icmâ eder. Amelî ve fiili bakımdan da, Re-sul-i Ekrem'in (S.A.V) ve sahabc-i kiram (R.A) «imam» nasb edip tayin etmek hususunda çok titizlikle durmuşlar ve bu işe büyük ehemmiyet vermişlerdir.
Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in (S.A.V.) dünyadan göçtük lerini müteakip, mübarek vücutlarının teçhiz ve tekfinin den Önce İmam'ın seçimi işinin üzerinde durmuşlardı. Bu şekilde, Zat-ı saadetlerini kurmuş bulunduklar! nizâm ve vücuda getirmiş oldukları, merkeziyet işlerinin düzeni, bozulmaktan ve dağılmaktan kurtarılmıştır. Onun yapmak istediği işler de tam olarak devam ettirümiştir.
İslâm, maddî iktidara ihtiyaç gösterir. Böyle olmaksı zın kendi camiasını tam bir şekilde vücûda getiremez. Bunsu\ hiç bir iş yapılamaz ve insanlığın ıslâhı içiflı büyük işler de başarılamaz. Bunun içindirki, Kur'ân-ı Kerim de bu meseleyi izah ederken, Islâm'm maddî iktidarı, nın manevî İktidarına bir destek olduğunu bildirmiştir. O Zaman, iyilikler ayakta tutunup, fenalıklar da silinip ortadan kalkar.
Kendilerini yer yüzüne yerleştirdiğimiz ve iktidar sa hibi kıldığımız kimseler (Müslümanlar), namazı kılar, ze kâtı Öderler. Onlar, doğru işe emredip, eğriliklerden men-'eâen kimselerdâr. tşte, işlerin hepsinin sonu, Allâha aittir. (El - Hacc, 41.)
Şimdi, biz, bu bahislerden şu neticeleri elde etmiş o-îuyoruz:
1 - Hükümet teşkili, insan topluluğunun zaruri, temel binasıdır. Bu, olmaksızın, yaşayışta içtimaî intizamı düşünebilmek bile çok zordur.
2 - İslâm, insanlar için kül halinde, bir yaşayış dü zenidir. İçtimaî yaşayış için de, aydın ve açık bir yol gösterici ve rehberdir.
3 - İslâm'da, din ile iktidar arasında, her o% ^.kilde ulursa olsun hiç bir zıtlık ve tefrik yoklar. Caiz değildir. O, bütün yaşayış düzenini Allah kanununa tâbi kıl mak ister, işte bu maksat içindir ki, siyaset de İslâm kanunları arasmda tanzim edilmiştir. İslâm'da -«hükümet» in ayakta tutunması ve sağlamlaşması için, kanuna bağlı bulunmak lâzımdır.
4 - Hak Teâlânın hükümlerinin bir kısmına bağlanmak, bir kısmım bırakmak, «O»nun hükümlerine ilâveler yapmak, veya bir kısmını ortadan kaldırmak, dünyada ve ahirette İlâhî ukubeti istilzam eder. Bu gibi işler, ister gÖ nül arzusu ile olsun, ister başika birinden korkmak, yahut hatır için olsun, aynı neticeyi doğurur ve hep aynıdır.
5 - Din ile hükümet ve devletin a kadar yakınlıkları vardır ki, bunlardan biri diğerinin bir parçası sayılır, islâm'da, «İslâm hükümeti» ve «İslâm devleti» olmaksızın, zulüm, adaletsizlik ve keyfi idare, her tarafı sarmış olur. Neticede Cengiz fesadı baş gösterir, haksızlıklar alır yürür. îslâm, «hükümet» siz ve «devlet» siz, olursa bu hal deki «îslâm», kolu bacağı kırık, sakat vücuda benzer. İşe yaramaz bir hal alır. O zaman, Allah'ın «din»inin hüküm sürmesi yerine, «kölelik» «esaret» ve «sefalet» devresi baş lar,
Bunun için <'slâmd:ı hükümetin temellerinin sağlam kurulması zarureti vardır, «islâm hükümeti» ne sımsıkı, bağlanmak, onun ayakta tutunup kuvvetli olması için ça Iişmak lâzımdır.[6]
Son Çağ Ve Îslâm Hükümeti
Meselesinin dinî cephesi budur. Fakat iyi düşünür ve son çağın vaziyetini inceden inceye gözden geçirirsek o za man islâm'da bir hükümetin teşekkül etmesinin tam zamanı olduğunu ve herşeyden fazla bunun zarurî bulunduğunu Öğrenmiş oluruz.
Avrupa'da, gayri dinî bükümet'in teessüs etmiş bulunması göz önüne alınarak hususî bir şekil alıp, ortaya yıkmış ve bize de arzı endam etmiştir. Avrupa'da malûm şekilde, bir «Papalık» nizâmı ta eskiden beri kurulmuş bu lunuyordu. «Bu papalık» dîn nâmı altında padişahlardan. aaha da kuvvetli, onlardan daha da kudretli, padişahlardan daha da müstebîd bir şekilde hükümet sürüp, saltanat etmekteydi. Olmadık mezâlimi, din kisvesine sokarak, icra etmek yolunu tutup gitmişti. Papalığın bu tarzı hareketine, zamanın ilerlemesiyle halk da bunun için çareler aramıştı. Bu «Papalık» müessesesi, hakiki Hıristiyanlığa o kadar muhalif hareketlerde bulunmuş, o kadar ölçüsüz davranmıştı ki, onun bu yaptıkları kendiliğinden onu dinin haricine çıkarmış; din namı altında yapılmadık haksızlıklar ve rezaletler bırakmamıştı. Bunun asıl sebebi, hakîkî bir dinî «hükümetlin mevcut olmadığı ve gayrı -dinî hükümet ve gayrı - dinî siyâset güdülmesi ve bunlara da «dinî» süsü verilmesindendir.
1832 de intizamlı bir şekilde «sekülarizm» cereyanla n başladı. O zaman «Jakob Holik» tarafından din ile siyâsetin birbirinden ayrılması fikri ortaya atıldı. O zaman ki fikir ve -siyaset adamları bu hareketin öncülüğünü, yapıyorlardı. Bu fikir hareketi çok geçmeden siyasi sahada da muvaffak oldu. Siyasî rejim olarak kabul edilmek imkânını da buldu. Hülâsa olarak bu hareketin gayesi «din» î ferdî yaşayış sahasına münhasır kılmaktı, işin başlangıcında, «din» ile kimsenin alâkası olmayacak, kimse de «din» işime karışmayacaktı. Tam manasiyle tarafsız kalınacak ve ferdin «inanç Ve din» hürriyeti de korunmuş o-lacaktı. Fakat bir müddet sonra boı hareket başka bir şekil aldı. Bu defa «din» karşı cephe almak, zorla «maddecilik» tarafına yöneltmek, bir nevi «komünistlik ve sosyulisrlik» yolunu tutmak, ortaya çıktı.
Stîkülamm'in şekil değiştirip bozımımsı nasıl oldu?
İlk bakışta, bunu kavramak ve tam olarak anlamak mümkün değildir. Bir kısım inançsızlıklar insanın karşısına çıkmakta ve onun fikir ve düşüncesini dağınık bir hâ-lo sokmaktadır. Çeşitli fikirler türlü türlü düşünceler, insanın kafasına girip, bir sürü «... izm» ler doğurmaktadır. «Komünizm» «sosyalizm» «kapitalizm» ve bunların benzer leri, insanın fikrinde kökleşip, yaşama sahası bulmaktadırlar. Neticede, insanı her bakımdan, maddeciliğe sürük-, Ilıyor.
1- «Komünizm ve sosyalizm» hakkında tenkidlerde bulunan meşhur münekkit N. Crew - Hunt şöyle yazıyor:
Komünizm, sefalet, perişanlık, gark-ü zaruret ve iç timâî düzenin bozulmasının neticesi değildir. Zira, bu rejimi tatbik eden ülkelerde, halk sınıflan içinde, iyi ve bol keseden para kazanan, maaş alan işçilere, müreffeh bir seviyede yaşayanlara da pek çok rastlanmaktadır. Komünizmin meydana çıkışını, halkın eskiden gözünün kapalı oluşuna, şimdi gözünün açıldığına, sermâye sahiplerinin, yani, kapitalistlerin istismar düzenine karşı koymak yolunu tutmuş olduklarına, onların kötülüklerini, istismarlarını ve adaletsizliklerini anladıklarından, mevcut nizâmı ortadan kaldırıp müsavat ve eşitlik nizamını tesis etmek yoluna gidilmek için olmamıştır:
Son denemelerden elde edilen neticeye göre, hakikat te, komünizm bir kısım nazariye ve nizamların toplamının ismidir ki; bizim yaşayışımızda, varlıklarına ihtiyâç olan nazariye ve nizamların yerine arızî olarak oturmuştur. Bu nizam ve nazariyeleri bundan önce dîn temin ediyordu. Bu boşluğu dîn dolduruyordu. Din ortadan kalkıp, onun yerine gayrı-dinî nizam ve dinsizlik girince, bu boşluk kendisini hissettirdi. O zaman bu boşluğu telâfi etmek için çareler arandı, neticede de «komünizm» çaresi bulun du. «Komünizm» dinsizliğin neticesidir. Bu nizâm da, iş ve düşünce karşısına çıkacak olursa, o zaman, yaşayışta alemşümul başka bir hayat nizamı ortaya çıkmış olur ki, bu yeni çıkmış olan nizam, diğer usûllerin öncülüğü vazifesini görmek ister» [7]
Sosyo - komünizm tarafını iltizam etmemiş bulunan iar da din ortadan kalkınca fikir emniyetsizliği, ruhî ıstı-rab ve inanç zaaflarına mağlup olup giderler.
2 - Ferdin karşısına yeni yeni arzular ve istekler dikilmiştir. Ferd, yalnız kendi şahsı arzu ve isteklerini tekemmül ettirmek yolunu tutar. Millî ölçü üzerine kurul muş bulunan, amme maslahatlarını, zaman zaman - yerine ve İcabına göre - kendisinin şahsi veya İçtimaî yaşayışımda, bir nevi zulüm telakki, eder. Herhangi bir müstakil, ahlâkın disiplini altına girmek istemez. Durum böyle olunca da, millî yaşayış için de ahlâkî zabt-ı rabt kalmaz. işte bunun neticesin dedir ki, asrımızda çok büyük ve muazzam iki cihan harbi patlak vermiştir. Bu iki harp yüzünden yaralanıp ölmüş olanların sayıları, insanlık tarihi boyunca vuku bulmuş bütün muharebelerdeki ölü ve yaralı sayısının toplamından kat ıkat fazladır.
3 - Bu sosyo - komünizm, umumî ahlâkî tesirleri de yok edip ortadan kaldırır. îstiklâH nefis, sobât-i kadem cesaret ve buna benzer ahlakî hasletler şöyle durs-un; iyilikle kötülüğü birikirinden ayırd etme hususlarına da maddeten imkân vermez. Her türlü müsbet kabiliyetleri de ortadan, kaldırır.
Bu ölçüler yerine, hasis istifâde yolunu bulmak, zamana uymak, gününü gün etmeği düşünmek gibi şeyleri, ferdî ve içtimaî ahlâkın temel kaidesi kılar. Bunların da neticesinde içtimaî yapı her tarafdan çöküntüye uğrar. O zaman da huzur, emniyet ve güven tamamen ortadan silinip gider.
4 - Tecrübelerden öğrenildiğine göre, eğer sırf maddî bir istifade gözönünde bulundurulup gaye edinilmiş olsaydı ve herhangi bir ahlâki ve manevî nizama bağlılık olmasaydı; haddi zatında, insan, yine bu maddi istifadeyi tam olarak elde edemiyeeekti. Arnold Toynbee, seküla-rizm neticelerini inceliyerek, açık bir lisanla bu hareketin başarıya ulaşamadığını şu şekilde beyan eder:
«Eğer yaşayışın maksadı, sırf maddî istek, dünyevi zevk ve dünyâ arzulan üzerine kurulmuş bulunsaydı, ferdin maddeten iyi geçinmesi, maddî isteklerini elde etmesi dünyevî huzur ve rahata 'kavuşması yine. de mümkün o-lamıyacağı son tecrübelerden artuk anlaşılmış bulunuyor. Yine kesinlikle anlaşılmış oluyor ki, eğer, sekülarizm'in i-leri ve yüksek iddiaları manevî ve ruhani maksadlarm yanı başında bulunursa, işte o zaman ancak bunların zımnî neticesi olarak, insan dünyevî huzur ve rahatı da el de edebilir» [8]
Gerçeği şu şekilde belirtebiliriz ki, sekülarizm şimdiki hâlde fiilî olarak muvaffakiyetsizliğe uğramamış ise de tarih ancak bunu ilerde açıklayıp gösterecektir. Dükkat ettiğimiz zaman göreceğiz ki şimdiki sekülarizm çok eski ve miadını doldurmuş bir düşüncedir. Zamanın üerleme-siyle bir daha onun semtine dönmek imkânı kalmamış^ tır.
«Sekülarizm» bazı tarihi sebeplerden doğmuştur. Mu ayyen ve malum bir muhitin içinde de ancak gelişebilecek
tir. Bu sebepler ve bu muhit mevcut olmasaydı, elbette ki «sekülarizm» m.eydana çıkamayacaktı Onu tutundur-mak da mümkün olmayacaktı.
Yukarıda mevzu bahs ettiğimiz gibi, sekülarizm ada verilen bu sisteme göre dinin devlet ve hükümet işleriyle hiç bir alâkası olmayacaktı. Fakat bu noktayı dikkatli bir incelemeye tâbi tuttuğumuz zaman görülecektir ki, bu re jim haddi zatında dîne ve dînî nazariyelere karşı menfî ve muhalif bir tavrın sahibidir. 19 uncu asrın tarihini gözden geçirdiğimiz zaman, anlaşılacaktır ki, «sekülarizm» ferdi ve millî mevzularda, fert için, tam bir hürriyet ve serbestliğe taraftarlık etmekte ve bu rejimin asıl siyâsî tutumunun da esası... hükûmet'in bu gibi işlere ınüdahele etmemesi — gaye ve maksad olarak düşünülmüştür. Aneak ayrılması düşünülen ,bu hususların hepsi de birbirine bağlı, yekdiğerinden ayrılamıyan hususlardır.
Sekülarizm ancak hükümetin sadece bir «müdafaa sistemi» yani (Poliçe state) mahiyetine girdiği zaman mu vaffak olabilir. Bu şu demektir kî, «sekülarizm nizamiDr da,»hükümet'in vazife ve selâhiyeti, sırf memlekette zab t-u rabtı temin etmek, asayişi sağlamak olacaktır. Hükû met, dıştan gelecek olan taarruzları karşılayacak, içte çıkacak kargaşalıkları yatıştıracak emniyetsizlikleri gider mek yolunda çalışacak ve başka bir iş görmiyecektir. îş-te, ancak böyle bir nizam ve böyle bir rejimde, ferdin tam manasiyle, hürriyeti bahis mevzuu olabilir. O zaman ferd, istediği gibi yaşar. Bu şekildeki hükümet de — hiç olmazsa dini akidelere ait hususlara karşı tarafsız kalır, bu gi'bi şeylerin hiç birisine hiç bir şekilde müdahele etmeği caiz görmez.
Fakat, bu düşünce, ancak 19 uncu asrın seküîa-rizm'inde bulunuyordu. Bu gün ise vaziyet tamamen baş kadir. Ve hükümet düşüncesi, hükümet mefhumu, tamamen değîşm'ştir. Bugün, hükümet denilen nesne, artık eskiden tasavvur edildiği gibi koca bir put değildir. Bu günkü hükümet bir dâire içine çekilerek, memlekette çeşitli cephelerden olup bitenlere ve olup biteceklere alâkasız, kalamaz. Bugünün hükûmet'.'nin pek çok vazifeleri vardır. îş sahası pek geniştir. O artık yaşayışın her cephesiyle meşgul olmakta, bu yaşayış tasvirinin her nok tasını çizmek yolunu tutmaktadır. Kendi polisi ve zabıtası vasıtasiyle düzen ve intizamı temin eder, cehaleti ortadan kaldırmak yoluna gider; ilim ve bilgi meşalesini yakar ve ilimle her tarafı aydınlatmağa çalışır sefaleti ortadan kaldırmak, servetin adilâne şekilde taksimini sağ lamak, içtimaî fenalıkları ve kötü alışkanlıkları silip sü-pürmek, şehir ve köy halkını ahlâkî ve içtimaî sahada yetiştirip fertlerin gelişmelerini sağlamak, hastalara ilâç tedarik etmek, onlarm tedavisine çalışmak, haksızlığa uğramış olanların haklarını kendilerine iade etmek; darda kalan, sıkıntıda bulunanların imdadına koşmak, ve bu kimselere yardım elini uzatmak gibi çeşitli vazifeler, hükümetin yapması icabeden vazifeler cümlesindendir.
Hülâsa olarak, bu günün hükümet denilen müessesesi her bakımdan, refahı ve felahı temin etmekle mükellef olmaktadır. Bunun içindir ki, böyle bir hükümet, fikrî naza riyelere ve akidelere bağlı bulunan hususlara karşı alakasız ve lâkayıt kalamaz. Her ne şekilde olursa olsun, — az veya çok — bu gibi akımlarla meşgul olacaktır. Yine, her ne şekilde olursa olsun, iyilikle fenalığın refahla sefaletin ölçülerini tayin etmek için bir mizan bir ölçüye sahip bulunacaktır. Bu mizan ve bu ölçü'ye göre de kendi polisine, kendi zabıta kuvvetlerine ne şekilde ve ne suret te hareket edeceklerine dâir emirler verecektir. Bu sebeplerdendir ki artık bu günkü hükümet 'bir nazarî hükümet olarak kurulamaz.
Tariiıî hatıralar bakımından .sekülarızm üzerine kurulmuş, onun tarif ettiği temeller üzerine oturtulmuş ve bu fikre bağlı kalınarak düzenlenmiş bir hükümet hakikatle hiç bir şekilde ve hiç bir noktadan mevcut olmamış, daha kurulmadan ortadan silinip gitmiştir, denebilir. Bu temeller üzerine kurulmak istenen hükümet kalesi sırf bir arzu ve bir istekten başka bir şey olmamış, mev cut bulunan boşluğu doldurmaık için ancak bir hayal mah sülünden başka bir şey değildir. Bugün artık, dünyada sekülarizm için yerleşecek, sığınacak bir yer kalmamış tır. Tarih de bunu gösterip gözümüzün Önüne sermektedir .
Bugün artık zarurî olan ve mevcudiyeti elzem bulunan «hükümet» tam mânasiyle «sekülarizm» nazariyesine muhalif bulunan «hükümet» tir. îslâm da ancak, böyle bir hükümetin kurulup tutunmasını istemiş ve bunun için çalışmıştır.[9]
Îsıam Aleminde, İslâmi Hükümet Kurmak İçin Çalışmalar
Yukarda çizilmiş bulunan şeküden iıktidâr'ın nizam ve intizamının çeşitli cephelerini görmüş bulunuyoruz.
İkinci Dünya Savaşından sonra, Müslüman ülkelerinim çoğu istiklâllerine kavuşup, hürriyetlerini elde ettiler. Bu ülkelerin hemen hemen hepsinde, veya 'bir çoğunda îs-lâmî n zam dairesinde, bir tslâm hükümeti kurmak için çalışmalar başladı. O zaman tabiatiyle şu nokta kendisini hissettirdi: Sanki mevcut bulunan medeniyetin son bulması üe bir boşluk, bir açıklık ortaya çıkacak ve meydana gelecek olan bu boşluğu doldurmak icap edecektir. Bu da bir hakikattir ki 19 uncu asırda, Müslüman ülkeler birer birer Ayrupa sömürgecileri tarafından avlanıp, yutulmuşiardi. Bunlardan ancak, üç dört memleket hariç hepsi esaretin ve köleliğin karanlığına gömülmüşlerdi. Birinci dünya savaşından sonra, işler değişmeğe başladı. Uyanmalar baş gösterdi. Ancak ikinci 'Dünya Savaşından sonra Müslüman ülkeleri birbiri arkasından hürriyete kavuşup, istiklâllerini elde ettiler. Şimdi bugünkü günümüz de 34 müstakil Müslüman devleti vardır. [10] Bu ülkeler kendilerinin siyasi ve medenî istikbâlleri itçin çalışıp uğraşmaktadırlar. Bu ülkelerde siyasi istiklâl ve siyasi hürriyetle birlikte, bir takım mühim meseleler baş gösterdi. Müslümanlar, sömürgeci «iktidar»m tahakkümü altında yaşadıkları m.üddetçe kendi içtimaî yaşayışlarına, her nasılsa, îslâmı bir şekil verebilmişler, dinî yaşayışlarını mükemmel bir surette zabt-u rabt altına almışlardı.
O zaman onlar, kendi imanlarının iktiza ettiği bütün cepheleri tam bir şekilde taltib edememekle beraber, yine de ferdi ve içtimaî yaşayışın bir çok cephesinde Hak Te-alânın emirlerime ve Resûl-ü Ekrem (S.A.V) in talimine uyabiliyorlardı. Tabiatiyle, hürriyete kavuşup, istiklâl elde edilir edilmez, şu mesele ortaya çı'ktı: Şimdi, umumî yaşayış nizamı, hükümet şekli rejim ve kanunların îslâ-mî usullerle ayarlanması lâzımdır. îşte bu, asırların Ötesinden beri gelen îslâm Millet' lerin in en vazgeçilmez isteğidir. Müslümanlar, îslâmî nizamın, «kurulacak olan hükümet »in üzerinde hâkim bulunmasını taleb ederler. Bu da her bakımdan kendisini hissettirir.
Târihin, geniş görüşü karşısında bu hareket pek mü himdir. Bunun içindir ki, onlar, ümitle güvenle istikbâle bağlanmaktadırlar Fakat, derin düşündüğümüz zaman şu noktayı anlamış olacağız ki, Müslümanların veya bir müs lüman istediği «İslâmî hükümet» nasıl olacak ve hangi şekilde bizim önümüze çıkmış bulunacaktır. Tabiatiyle hü kûmet'in «islâmî hükümet» olması isteniyor bütün imkân lar bunun İçin sarf ediliyor, bu hükûmet'in İslâm ölçüleri ne uyması bekleniyordu. Maalesef bu meselenin asıl hakikati böyle değildir. Bu gayeye engel teşkil eden asıl sebep şudur: Müstemleke İdaresindeki öğretim ve eğitimin tabu neticesi olarak kültür sah/bi- bulunanlarla aydın kimselerin çoğu kendilerini İslâm'dan uzaklaştırmışlardı. Bunların büyük çoğunluğunun — müslüman olmalarına rağmen — İslâmiyet hakkında bilgileri yoktu. Yine bu sınıftan başka bir zümrenin ise İslâm hakkındaki bilgileri, ancak bir kaç yanlış yamalak şeyden ileri gitmiyordu. Diğer bir zümrenin de maalesef, zihinleri Öyle zehirlenmişti ki kıraldan ziyade kıralcı kesilmişlerdi. Bütün bu gurublar, İslâm gerçeklerine karşı, kötü düşünmekte ve körü körüne kuru bir Avrupa taassubuna saplanmış bulunuyorlardı. Avrupa'nın her türlü fenalıklarını, pembe cam arkasından seyrediyorlardı. Bu güruh, artık İslâm ortadan kalkmış, İslâm'dan eser kalmadığı nazarı ile İslam'a bakıyorlardı. Hatta körü körüne, hiç düşünmeden dahi, Av rupa'nm her çeşit fenalıklarını, rezaletlerini ve sapıkları m — medeniyet diye — taklit etmek, Avrupa'Ulara uymak yolunu tutmuş gidiyorlardı. Bunu da, âdeta kendilerine bir din ve iman edinmişlerdi. Bu güruh, kendi memlc ketlerinde ve kendi vatanlarında, diğer halk çoğunluğu ile — milletin istekleri, arzuları ve hissiyatma karşı mü cadele ve çekişme halindeydiler. İlerlemek için de kendile rine göre başka başka çareler düşünüp duruyorlardı. Bir tarafdan gaflet ve cehalet, diğer tarafdari da kotümserlik ve kötü maksada dayanan düşünce ve birbirlerine karşı düşmanlık hüküm sürüyordu. Bu gibi çekişmeler, İslâmi Hükûmet'in kurulmasına doğru giden yolun aydınlığını gidermekte ve bu yolun üzerine taş yığıp, yolu kapatmaktaydı.
Bizim fikrimize gelince; bu anlaşmazlıkları yok etmek ve ortadan kaldırmak için en iyi çâre; bir taraftan îslâmi öğretim ve eğitimi genişletip daha şümullü bir-şek le koymak ve halkın fikir ve düşüncesini terbiye edip onla rı geliştirmektir. Diğer taraftan da yaşayışın her dalında öyle bir idare hazırlamalı ki, yukarıda bahsedildiği gibi, Mür^'K-anlarm çoğunluğunun istekleri ve arzuları yerine gelip, onların hissiyatı ile bağdaşsın. İslâmi şekilde hazır İanıp, her sahasını ve her hususunu saracak bir mahiyetle ortaya çıksın ve İslâmi hayat tarzma-her bakundan uyduğu beiirsin. tşte, ancak böyle olursa, «Milletsin işleri nizama girip, «Millet»arasında mevcut bulunan ters çekişmeler yerine, müsbet bir halde düzen kurulabilir ve senelerce sürecek olan yol, bir kaç ay içinde aşılmış olur.[11]
İslam Ve İçtimai Adalet
İslâm'da hükümetin mesuliyetlerinden biri de içtimai adalet» sağlamak ve umumî tazminat ve garantiyi gözö'nünde bulundur-ınık ve bu hudut dairesinde, her yaşayan kimse için haysiyet ve >.erofiyk, ko'ayhkla, sıkıntı çekmeden yaşamayı temin etmektir. Mekke'de Har mevsiminde toplanmış bulunan telam âlemi kongresinin umumi toplantısında Mevlânâ Seyyid Ebul - A'Ia Mevdûdî Sahih, bir makale okumuşlardı. Bu makaleyi buraya naklediyoruz. Bu makalede" İslâmî hükümette geçim, İçtimai adafet ve medenî mesflfSerin siyaseti üzerinde etraflı bahisler Yardır.[12]
Bu Kitab Hakkında Bir Kaç Söz
Mevlânâ Seyyid Ebu'l—A'lâ .Mevdûdî Sahib'-in hattı hareketinin en mühim tarafı şudur : İki zarurî meselenin ayni zamanda, iki cephesini bir arada, hakkiyle çalışarak tamamlamak ister. Üstadımız,' bir taraftan, Islâmî hayat nizamım, dinî ve aklî'delillerle-ileri sürer ve İslâm'ın asıl tahmini günümüzün düiyle açık bir tarzda beyan eder. Yazılarını okuyan okuyucu, yaşayış hakkındaki îslâm noktayı nazarı hususunda külli ve geniş bir bilgi ye sahip olur, onun bütün cephelerini bir defada ve bir çırpıda görmüş bulunur. Üstad hiç çekinmeden ve hiç korkmadan zamanımızın çeşitli fesadlârına karşı koymuş İslâm'ın yaşayış nizamının üstünlüğünü ve yüksekliğini her cepheden isbat etmiştir. Diğer taraftan da İslâm nizamım sırf nazarî bakımdan teş«h ve izah etmekle kalmamış, şurasını da üeri sürmüştür ki, bu nizam, bugünkü şartlar muvacehesinde nasıl kurulacak ve nasıl tutunabi-lecok? Bugünkü şartlar dahilinde İslâm'ın hakiki şekli ne suretle yerleşebilecektir? Bu mühim suallere cevap-veren Mevlânâ Mevdûdî sâhib'in bu eseri, yaşayışın her dalma temas etmiştir. Ancak İslâmî hükümet f kri hususundat bu hükümetin çalışma nizamı hakkında da daha etraflı ve geniş ölçüde bahisler ortaya koymuştur. Üstad, «îslâ-nıî hükümet» i öyle bir güven, inanç, geniş görüş ve fikir a.çiklığı ile meydana çıkarmıştır ki, bu «hükûmet»in her cephesi tam olarak, kendisini göstermektedir. Zamanımız da bu hususta onun kadar muıharet göstermiş bulunan kimseye' rastlanmaz. Şüphesiz bu cepheden «Q» Araf ve Acem'in (Bütün İslâm milletlerinin) içinde biricik şahsiyettir, Bıf hususta, zamanımızın icaplarına uygun bir şekilde «tslâmî Hükümet» in tam ve kâmil bir plannı çizmiş tir. îctihâd basiretiyle de böyle bir «hükümet»e ait, bütün meseleleri tahlil ederek göz Önüne sermiştir. İşte bun lar, onun hattı hareketinin mümtaz vasfıdır.
«îslâmî hükümet» hakkında Mevlânâ'nm [13] yazdığı bu mevzular bu makaleler, daha öncedenneşredilmiş bulunuyordu. Bunların bazıları da müu ferid broşürler halinde basılmış ve büyük bir aîâka görmüştü. Fakat bu mevzular tasnif edilip neşredtlmemişti. Ben bir ara Mevlânâ'nm Islâmî Hü kûmet hakkındaki yazılarının bir kısmını bir araya top hyarak İngilizce bir eser hazırlamış ve îslamîc Law and Constiitution; İsiâm Hukuku ve Teşkilâtı Esâsiyesi ismiyle yayınlamıştım. Bu defa da eserin, ayrıca Orduca olarak neşredilmesine lüzum hâsıl olduğunu düşündüm. Fakat Mevlânâ'nm fazla meşguliyeti bu iş için şahsen çalışmasına imkân bırakmıyordu. Onun için ben de Kitabın İngilizce nüshasını yeniden gözden geçirdim. İngilizce metninin yenden basılması için çalışıyordum. Bu sıra yine .Kitabın Orduca metninin de neşrine lüzum olduğu ihtiyacı yeniden belirdi. Bazı dostların ısrarı ve Mevlânâ'nm bizzat kendisinin de rehberliği altında eserin Urducasını da hazırlamayı üzerime aldım, Büt,ün mevzuları topladıktan sonra, şunu düşünmek zorunda kaldık ki; İslâmî Hükümet vo İdlâmî Kanun mevzularını ayrı ayrı kitabUr şeklinde hazırhyalım. Zira bir eser, iki kısım makalelerin bir arada bulunmasına tahammül edecek durumda değildi. Bunun için 13S0 senesi (M. 1960) ben, Mevlânâ'mn Islâmî Riyaset--Islâmda Hükümet ismi altında yazmış bulun duğu bütün mevzuları bir araya getirip, tanzim ve tertip edip hazırladım. Hamd olsun ki bu eser de neşr edildikten sonra çok makbule geçti. Her sınıftan okuyucunun is tiîâde ettiği anlaşıldı. İlim erbabının onu beğendiği gibi, Üniversite mensupları da onun kadr-ü kiymetini takdir ettiler. Şuçası da bir hakikattr ki bu eser birkaç bakımdan tamamlanmamış olup bazı noksanlıkları mevcuttu. E-ser bu haliyle neşredilmiş oldu. Bilâhare, muhterem Mevlâ nâ İdâre-i Maarif-i Islamiye^lslâm Maarif Dâiresi'nde bu mevzudaki bütün yazılarını toplayıp bir araya getirdi. Bunlara yeni bjr şekil ve tertip verdi. Bir kaç ay uğraştık tan sonra, biz de, ilk takdim ettiğimiz «İslâmî hükümet» nazariyesi çalışma nizamı ve «idare sistemi» diye bu e-seri sunmak imkânını bulduk.
Bu eserde, Mevlânâ Mevdûdî Sahib, imkân haddinin son derecesinde çalışarak, islâmî Hükümet hakkındaki bütün yazılarını hususî bir şekilde toplıyarak tertibe koymuştur. Bu- eserin ilk baskısnda, teorik bahislerle Pakis-tanda kurulması düşünülen «İslâmî Hükümet» için sarfe-dilen gayret ve çalışmalara ait yazılara da yer verilmişti. Fakat bu yeni baskıda bunlar birbirlerinden ayrılarak, ay n ayrı tertiplendi. Bu kitap ise, yalnız nazari ve ilmî ı hisleri ihtiva eder. Pakistan'da îslâmî Hükümet kurulması mevzuundaki çalışmalar meyanında cereyan eden ^ bahisler ayrı bir ciltde okuyucularımıza arz edilecebtirJ İşbu kitaba Tercüman ül-Kur'an'dan da bazı bahisler a-\ lınmıştır. Bu şekilde eski mevzuları bir araya getirilip ay n bir eser sunmayı uygun görmeyip, onlara da burada kısmen yer vermiş olduk. Fakat, o yazılardan bu eserle a-lâkah olmıyan kısımları çıkardık. Çünkü maksadımız o eski mevzuları canlandırmak ve eski ihtilafları tazelemek • «eğildi. Esasen bunları tekrar dile getirmekte de bir fayda mülâhaza edilemez. Tertib işinde, asıl mevzu ile ilgili u Unan kısımları ve her zaman için kıymetini muhafaza eden bahisleri seçmeye önem verdik. Ayrıca Tercüman ül - Kur'an'dan bazı bahisler ahndı. Bunun sebebi de Kur' arı anlayışı üzerinde düşündüğümüz içindir. Haşiyelerde de siyaset ilmine âit bütün bahisleri açıklamış bulunuyoruz. Bunları iki ayrı müstakil makale şeklinde ter tipledik. Bu 'ki kısımdaki makaleler, eldeki şekilleriyle ilk defa basılmış oluyor. «Tefh/m-ül-Kur'an» ne kadar zım v bahisleri olduğunu ortaya koymakla okuyucuya ilmî bir fayda sağlıyor. Böyleliıkle bu eseri mütalâa edenler çeşitli cephelerden istifade etmiş olacaktır. Bundan başka bir şekilde de böyle bir istifadeyi temin etmek mümkün değildi.
Hazırlayıcı şu noktanın üzerinde de ihtimamla durmuştur ki, bir tarzda tertip etmiş olsun. Eserden bazı çı-Karmalan yahut da ilâve edilen bahisleri Mevlânâ'nm kendisiyle müşavere ederek yaptık. Esasen, Mevlânâ'nın yaEilarında ufacık bir değiştirme pek kolay bir iş değildir. Fakat bu yazılar, yirmi beş seneden beri çeşitli vesile lerle yazıldıklarından, bugün İçin de bir kitap şeklinde tanzim edildiğinden bu değiştirmelere ihtiyaç hasıl oldu. Bu mecburi değişiklikler yapılmış olmasaydı, böyle bir kitap da meydana gelmezdi. Hakikatte ise, Mevlânâ bu işi bizzat tasvip ederek muvafık bulduğu için yapılma ya tevessül edildi Yoksa Mevlânâ katiyen bunlara izm vermezlerdi. Bu. suretle bu kıymetli yazılar, mürettep bir şekilde, ilim erbabının ıttılaına sunulmaktadır.
Hazırlayıcı olarak bana gelince, benim ilmî kifayet-ylzliğ-im ve ilimdeki sermayesizliğim tamamen anlaşılmış olduğundan, bu hâlimle bu işi yapmamış olsaydım ve bu iş de vakitleri gayet az bulunan Mevlânâ hazretlerinin kendisine kalmış olsaydı, o zaman eserin hazırlanması bü1 hayli gecikmiş olacaktı. Ben, Mevlânâ hazretlerine min-netdar ve medyunu şükranım ki, bana bu kadar itimad gösterip böyle 'bir eseri hazırlamama muvafakat edip, bu hizmeti benim üzerime muhavvel kıldı. Benim için de bu eseri hazırlamak hakikaten bir saadettir. Bu hususta, Mevlânâ'nın, bana her adımda rehberlik etmiş bulunmaları da büyük bir nimettir. Zatı faziletlerinin müşavereleri ile, rehberlikleri altında böyle bir eseri hazırlamak işini başarmak benim için hakikatte bir şeref bir iftihar vesilesidir.
Benim bu sahada ne derece ihtimam gösterdiğimi, bu işin mesuliyeti üzerinde ne kadar titizlikle durduğunu Ce nab-ı Hak, elbette ki çok iyi bilir. Eğer bu îşde bir nebze" kadar muvaffak oldumsa, bu Hak Teâlâ'nın fazlından j-leri gelmektedir. Bir hatam, .bir kusurum olmuş ise, benim ihmalciliğimden doğmuştur. Hak Teâlâ'dan başka, levfi-k dileyecek kimsem yok, <Ve mâ tevfikıy îlıâ Billâh,
Not : Hind - Pıkistanda, Urdu lisanında «Mevlânâ» \e «Mevlevi» Profesör, üstad ilim ve fazilet sahiblerine söylenen hîtab unvanıdır. «Sahib» beyefendi kelimesine tekabü! eder. Bia bu gibi bir nevî hususî İstılah mahiyetine girmiş bulunan kelimeleri aynen muhafaza ettik. Mütercim.[14]
Hazırlayıcı Tarafından Bîr Kaç Söz:
İslâm'ın siyasi nizâmını mütalaa ettiğimiz zaman, her şeyden Önce, şöyle bir sual ile karşılaşıyoruz. İslâm düşüncesine göre Din nedir ? Ne demektir ? Siyaset, iktidar ve yaşayışın içtimaî işlerine ne dereceye kadar müdahale eder? Din, hudutlu ve muayyen bir düşünce dairesi İçinde, çok kere yanlış şekillerde anlaşılmıştır. Halkda dini ve- siyasî diye iki ayrı mefhum üzerinde durarak, böyle bir fikri her tarafa yaymış bulunuyor. Bunun için, her şeyden önce burada islâm düşüncesine göre Din ve siyaset nazariyesi bahsini açıklamak istedik.
Zamanımızda, islâm düşüncesi hakkında, Mevlânâ Mevdûdî'-nin hususî bîr programı ve bir hareket tarzı vardır. Meviânâ'ya' göre, bu iki şeyin birbirinden ayrılması «zorlamaca» ve «uydurmaca* bir iş olur. islâm'ın câmî ve âlemşümul inkılâbı düşüncesi, bu işi sâf bir aynada aksettirilmiş olan tasvir gibi, vazıh bir şekilde göstermiştir.
Biz de burada Mevlânâ'nın bu mevzuda kaleme almış bulundukları muhtelif yazılarını tertipleyip bir araya getirdik. Burada, müslümanlar arasında mevcut bulunan, siyasî çekişmeleri başa alarak, Tercüman El - Kur'an'daki bahislere de yer verip, terti-l>e koyup, bu incilerden bir gerdanlık meydana getirip sunduk.
Hazırlayıcı : Hurşîd Ahnrîed[15]
Din Ve Siyaset [16] Müslüman Olmayanlar Nazarında Din
Hazret-i Muhammed Resûlullah (S.A.V.) bi'setinden yani peygamberliğini ilan etmeden önce, din hakkında bütün dünyadaki umumî anlayış, kanaat ve telâkki şu şekil de idi.
Yaşayışın bir çok şubesi vardır, din de bu şubelerden bir tanesidir. Yahut başka bir tabirle, dîn, insanın dünyevî yaşayışının ayrılmaz bir parçasıdır, insan hayat mek-i ebinden kurtulup, diplomasını alıncaya kadar, din onun işine yarar, bu mektepten kurtulunca da dînle alakası kesilir. Din'in alâkadar olduğu mevzu da, ancak insan ile «ma'bud» unun arasındaki rabıtadır. Bu şekilde her kim için yüksek felah makamı hasıl olursa o şahıs için bütün diğer dünyevî işlerden alâkayı kesmek ve yaşayışın diğer şubeleri ile ilgiye son vermek; ancak yaşayışın dîn denilen bu şubesine bağlanmak lâzım gelirdi, işte bu şahıs da ancak o zaman Felah bulmuş olurdu. Fakat, bununla beraber, Ma'budların her hangi bir şahsa inayet na zarı ile bakması ve dünyevî işlerde ona bereket vermesi arzu edilecek olursa o zaman yaşayışın diğer şubeleri me-yanında da, dîn'i dâhil etmiş olması icâb ederdi. Dünyada ki bütün işlerin keyfine göre dönüp gitmesini arzu eden her şahıs da, bir takım güya dîni merasim icra eylemekle, ma'bud yahut da mabudlar'ı memnun etmek için çalışırdı, insanın ilk alâkası kendi nefsiyledir. Onun karştsında kendi varlığı daresinde dünyanın ilerisi, sağı, solunu ve her tarafını birbirinden ayn ayrı birer başka şey gibi düşünmekte idi. Bunlarla alâkalı olan insanın, Ma'budu da bunlardan tamamiyle ayrı ayrı bir şeymiş gibi telâkki ediliyordu. Bunların ikisinin arasında hiç bir ilgi hiç bir bağın mevcut olmadığını hesaplıyorlardı.
îşte, cahiliye devrinde, din anlattığımız şekilde tasav vur ediliyordu.
Din'in temeli üzerinde o zamanlarda medeni bir oe-miyet düzeni, muaşereti ve ahlakî bir bkıa kurulduğunu anlıyamıyorlardı. O zamanlar, medeniyet ve toplu yaşamak demek, insanın her cephesini kuşatan bir nizamdır diye düşünülmüyordu. Bu, insan yaşayışının her cephesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlayan yoktu. Bütün yaşayış binasının buna dayandığını kavrayan mevcut değildi. Böyle bir şey olmadan, yaşayış nizâmı diye bir şey olmayacağı elbette ki, bilinen ve açık olan bir husus tur. îşte bu hakikati düşünemiyorlardı.
Dünyanın her yerinde, «din» ile «medeniyet» birbirinin yanı başında yürüyüp gitmektedir. Dünyanın her neresinde olursa olsun bu iki kavramın birbirlerinden ayrılması isten m işse, o zaman, bunların ikisinin de tamamen yahut da ... hiç olmazsa pek çok bakımdan ... birbirlerine ihtiyaçları, olduğunu anlamak mümkün olmuştur. Yine bu iki şeyin, yani din ile medenyietin bir arada bu-îunnıasinl, zıd şeylerin bir araya gelmiş olması gibi düşü nenler dahi, yine de bunları bir yerde, birbirlerinin yanında bulmuşlardır.
-«Din»in «medeniyet» ve «toplu yaşama» üzerinde tesi ri kuvvetli olmuştur. Bunun için, yine bunları birbirinden ayırmak da hiçbir zaman faydalı olmamıştır. «DSn»in «medeniyet» ve «içtimai yaşayış» üzerinde tesirli bulunma sı neticesinde «medeniyetten uzak kalmak isteyenler» arasında rahipliği, dünyâ işleriyle alakadar olmaktan nefret etmeği dünya lezzetinden kaçınmayı, âlem-i esbab ve ilel* den alâkayı kesmeyi, toplu ve insani yaşayıştan uzak dur mayı doğurmuştur. İnzivaya çekilmek, yalnız yaşamak gi bi taassup unsurlarına girmiş ise de, bunun tesiri pek fazla olmamış ancak küçük çapta kalmıştır. Bunun hilafına, din ile siyaseti ayırma,. insanın -dünyevî yaşayışı yolunda ileriye doğru adım atması için mâniıa teşkil etmiş; insanın terakkisi yolunun üzerine taş, yığarak bu yolu ka patmıştır. Bundan başka medeniyet ve medenî yaşayış i-Çİn sırf madde — perestliğe ve hasis nefsânî İsteklere uy mava yol açmıştır.
Bu gibi şeyler «din»i kirleterek bozmuş ve berbat bir hale, getirm'ştir. Dinde olmayan hurafeler dine eklenince, din nıülevves bir hâle gelmiş, kendisinden beklenen fâirîe ler yerine fenadan da beter neticeler doğurmuştur. îşte hunim idindir ki, herhangi bir şeyin temizliği ve paklığı üu^unüldüğü zaman O'na hemen bir dinilik ve mukaddes Uk kisvesi giydirilmiştir.
Bu kisve giydirildikten sonar ne bir kimse kendi vic danı karşısında mesuliyet duyar; ne de başkaları ona tariz cüfib'Iirler. işte, yine bunun içindir ki tahrif edilmiş dinler de'ibâdet diye isim takılan şeylerin çoğu lezzet perestlik hayâsızlık ve bunlara benzer şeyler Öyle karışmışlardır ki, bu dinlerin saliklcrinin kendileri bile bu dini bir tarafa bırakmış olsalar, ibâdet diye vasıflandırdıkları bu gibiı işlerin isnv ahlâksızlıktan başka bir kelime ile vasıflandırmaktan kendilerini alamazlar.
Dîn ile medeniyetin teâmûl haline gelmiş bu meselelerini bir tarafa bırakırsak göreceğiz ki, haikkatte dünyanın ne tarafında olursa olsun, dinsizlik üzerine kurulmuş olan medeniyet ve içtimaî yaşayışın temellerinin üstüne ahlâksızlık binasının oturtulmuş ve onun üzerine de ahlâksızlık çatısı kondurulmuştur.
Hakikî dindar görünmek isteyen zümre ise, kendilerinin kurtuluş ve felah bulmaları için, dünya'-dan el çekip, dünyevî işlerde, dünya halkının nefsanî istekleri ve nohsan görüşlerine göre ... ki, bunlar kendilerini her zaman âlim zanneder, her zaman da câhil ve noksan kimseler oldukları tebeyyün eyler... hareket etmeyip, öyle bir yol tutmak isterler ki bu tuttukları yol ile, bir kaç dinî merasim icra siyle, güya kendi Mabutlarının gönlünü hoş edeceklerini düşünürler. Zira onlara göre dîn yaşayışın bir eki bir yaması bir ilâvesinden başka bir şey değldir. Bunun içindir ki yine dine bağlandıkları zaman, mahzâ bu yama'ya bu ilâve'ye bağlanmış olurlar.
/Wkat şu da vardır ki her türlü siyasî zulüm ve haksızlık her çeşit geçim ve maişet adaletsizliği, bir nevi toplu yaşama düzensizliği ve her şekil medenî sapıklıklar, bu ek'e, bu ilâve'ye bağlı bulunmaktadır. Hattâ; hile, dalavere, eşkıyalık bile... Her nevi yalan, dolan, dün-ya'yı karıştırmak fesat, çıkarmak, yağmacılık, tefecilik, servet toplamak, kârun yolu tutmak, ihtiras, fahişelik ve her çeşit ahlâksızlık bu araya girer.[17]
Islâmî Düşünceye Göre Din
Hazret-i Resulü Ekrem (s.a.s) her hangi bir başka inak sad için değil mahzâ şu maksat için gönderilmiştir ki, dîni böyle cahilce, tasavvurlardan silip temizlesin. Aklî ve mantıkî bir tasavvur ortaya koysun. Sâdece ortaya koymakla da kalmasın, bunu, medeniyet ve toplu yaşayış nizamının esâs temeli olarak, ayakta tutsun. Bunu, muvaffakiyet yoluna götürüp, yürütüp gitsin. Zât-i Bipenâhileri, Din yaşayışın bir eki bir ilâvesi kabul edildiği taktirde, bu din mânâsız bir şey olur. Diye buyurmuşlardır. Cemiyetin bütün ihtiyaçlarını karşılaya-nııyan, ona, baştan sona kadar bir nizam ve intizam ve-remiyen, yarım yamalak düsturlar elbette ki dîn olmak* tan çok uzaktır. Böyle beşeri uydurmalara dîn veya mezhep demek, yanlış ve hatadır. Hakikatte ise, dîn yaşanılan hayatın bir cüz'ü bir parçası değil, O, haddi zatında yaşayışın tamamı, bütünü ve ta kendisi olduğu gibi, varlığımızın asıl hedef ve gayesi, hakiki ruhu, «O»nu hareket ettiren ve yürüten kuvvet kaynağıdır. Hem nazarî hem fikri ve hem de amelî olarak yaşayışın miyar'ı ve mihenk taşıdır Yaşayış sahasında her adımda doğru ve eğri yolu birbirinden seçip ayırmak lâzımdır. Eğri yolu bırakıp doğru yolu tutmak gerekir. Bu şaşmayan yolu da yine dîn gösterir. Yaşayışın bitmez, tükenmez yolculuğunda... ki bu yolculuk, dünyânın başından âhirete kadar, ardı arkası kesilmeden sürüp gider... dîn insanı her merhalede, her menzilde, saadet ve muvaffakiyete götüren bir rehber ve bir yol kılavuzudur.
lşte, böyle- bir dm'in ismi de İslam'dır. Bu yaşayışınki, yaması, ilâvesi olmak için gelmemiştir.
Câhiliye tasavvurları gibi, dîn'i yaşayışın eki, yaması ve ilâvesi diye düşünürsek, O'nun gelişinin asıl maksadı, ortadan kalkar ve hiç olup gider insanın kendisi ile Rab'bı arasındaki bağdan, alâkadan her ne '^adar bahs edilirse, bir o kadar da, insanın diğer insanlara olan alâkasından ve bağlarından; ayni zamanda yi-ne bu inşânın diğer varlıklar ve kâinat ile olan alâka ve 'âğlarından da bahsetmek lâzımdır. îşte, İslâm'ın geli-9'nin asıl maksadı da .insana bu hakikati haber vermek ıQmdir. Çünkü, insanın bu alâkalan ve bu bağlan birbi-d ayrı ve münferid değillerdir. Bunlar, «kül» haÜnde birbirlerine bağlı olarak tertiplenmişlerdir. Bu «kül»ün cüzlerinin doğru ve sahih bir şekilde tertiplenmesi, bir araya getirilmesi insanın felah ve kurtuluşu-ua sebep olur.
însânın kendisi ile Halik'inin arasındakü, alâka ve bağ doğru ve sahih1 olarak, bilinmedikçe, bu İnsanın kâinat ve d'ğer mevcudat ile olan bağ ve alâkaları da doğru ve sahih olarak bilinemez. Bu ikisinin birbirine olan bağları doğru v$ isabetli olarak bağlanması lâzımdır. Muvaffak olmak ve feiâh bulmak kabil olsun. Din insanı fikrî ve amelî bakımdan hayat boyunca bu muvaffakiyet yolunda yürümeğe hazırlar. Bu işi hazırlayıp yapmayan ve bunu tekâmül ettirmek i^tı çalışmayan ve cöyle bir karakter arzetmeyen fikir sistemine din denemez. Bu işi de tam mânas'yle hazırlanmış ve tekemmül ettirilmiş bulunca din de ancak ve ancak islâm'dır. İşte bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor: Allah indinde dîn yalnız İslâm'dır. (Ali tmran, 19)[18]
Din Ve Medeniyet
İslâm'ın husûsi bîr düşünce tarzı (Attİtude of mîn-de) vardır. Bütün yaşayış içinde yine husûsî bir noktayı nazarı (Cutlock of life) bulunmaktadır. Bunlardan. başka, yine onun bir husûsî çalışma şekli de mevcuttur. İşte, bu düşünce tarzı, bu noktayı nazar ve bu çalışma şekli İslâm yaşayışının doğru yolunu göstermiştir; Bu , düşünce tarzı, bu noktayı nazar ve bu çalışma şekli bir uraya gelip toplanırsa, bunların heyeti umumîyesinm adı İslâm ve İslâm Medeniyeti olur. Burada anlatılan dîn ile Medeniyet ve içtimaî yaşayış birbirinden ayrı şeyler delillerdir. Bunlar bir arada, birbirlerine bağlı, birbirlerine kaynamış bir «kül» teşkil ederler. Bu kül -:1e yıkayışın her meselesini intizâma" koyan bir yasaya na^arAye-sıdir.
Hak Teâlanm, i&san üzerindeki hukuku nt-AirJ. İnsanın kendisini kendi üzerinde bulunan hukuku nedir,?, Anne Babanın, karı - koca ve çocukların, yakınlarını ve akrabaların, komşuların ve misafirlerin, din kardeşlerinin, gayri din mensuplarının, dostların, düşmanların, bütün insan topluluğunun, hattâ kâinatta bulunan h.er-şeyin ve her tür)ü kuvvet (enerji)nin hak ve lmkv*da.n nedir; İşte, O hak - hukuk arasında kâmil bir muvâzene temin edip, bunları ahenkleşdirip, adâteti kaim kılan şey dîn'dir; yani İslâm dînidir. Bir kimsenin müslüman olması, onun bu hak ve hukuku tamamen gözetmesini ve yerine getirmesini gerektirir. Bir Müslüman, bu hakların hepsini tam olarak adaletle ödemeği hore. bilir. Bu olmazsa, bu hakların biri diğerine tecavüz ederek, biri diğerini çiğneyerek, biri diğerine feda edilerek, dehâna ederse, zulüm adaletsizlik ve h&ksızhk y^I bul-ır; ve nihayet bu düşünce tarzı ve b\ı yaşayış nazariyesi ortadan kalkar. îslâm olduğu gibi tatbik e-düec^k olursa, ölçüler yerli yerini bulunca, insanî yaşayışın üarenüec&İ: neticeleri tezahür eder. Ahlâkî yükseliş, ruhî temizlik paklık insanî istidadın ve insanî fıtratın s* *n. hafine ve son noktasına çıkmış olur Yaşayışın bütün çaî^ıp çırpınmalarında... her ne şekilde bir çalısına sahası olursa olsun... öyle bir yol gösterilmiş olur ki bu yolun ns tarafından gidilirse gidilsin, bir aslî merkeze ulaşıp, bu merkezde birleşmek mümkün olur.
îşte bu merkez, işleri düaene koyan merkezdir. Bu bakımdandır ki, herşeyin kıymeti, (valve) bu merkezde edilmiştir. Her şeyin bir miyar üzerine yürüyüp gitmesi bu merkezde sağlanmıştır. Bu merkeze varmış olacak her şeyde muvaffakiyet yolunu tutar ve bu muvaf fakiyet yolunda yürümeğe devam edip gider. Karşısına çıkacak olan her engeli de çiğner, geçer.
Ferdin, tok başına yaşayışından tutun da, cemiyetin bir bütün halinde yaşayışının büyük çaptaki işlerine kadar bu ölçü hep aynıdır, ayın şekildedir; aynı tarzda hüküm sürer Bu merkezin tanzim ettiği işler meyamndâ, bir kimsenin şahsî yiyeceği, içeceği, giyim kuşamı, meslek ve iş sabası, alış verişi sözü sohbeti, hulâsa, yaşayışın lıer cephesi, her türlü işi gücü için hudutlar, ölçüler tay'n edilmiştir. Tâ ki, asıl ma'ksad olan bu merkea'in yolunu tutup gelenler, hep doğru yolu takip edip, sapık yola sapmasınlar ve çıkmaza girmesinler.
Yine, şu hususu da tanzim etmiştir. Bu toplu fertleri, birlik içinde yaşayışlarında birbirleriyle o-lan münasebet ve alâkalarını mürettep ve muntazam bir usûl üzere takip etsinler. Toplu yaşama, geçim, siyâset ve yaşayışın her sahasında ilerleyip, doğru yolu tutsunlar ve aslî maksad olan menzile ulaşsınlar. Kendilerini şaşırtan, gerçek gidiş yolunun izini kaybettiren sapa ve kör bir yola sapmasınlar.
Yine aynı minval üzere, İslâm camiasının halkı ile, gayr'ı İslımı camiaların halkları arasında; dostlukta ve düşmanlıkta, savaşta ve barışta, menfaatlerin birleşip ayrıldığı yerlerde zaferde ve mağlubiyette, ilim ve fen elde etmek hususlarında, medeniyet ve kültür mübadelesinde dahi ve usûllere bağlı bulunup, riayet etsinler. Devletlere münasebetlerin muhtelif cepheleri, bu ana yolun üzerine manialar çıkarmasın ve bu.caddenin ortasına taş yığını doldurup yolu kapatmasın. Hattâ şu kadar da mümkün olsun ki, insanlık camiası içinde bulunan câhil ve sapık 'kimseler bile, ister » istemez veya bilerek - bilmeyerek, bu maksada hizmet etsinler. Çünl;ü, fıtratın asıl iktizası gereğince, onların da takip edecekleri yol islâm caddesinde yürüyenlerin yolundan başka bir yol değildir.
Hülâsa olarak kaydedelim ki, bu öyle bir noktayı nazardır ki, cami'den tutun da, çarşı pazardan, harp sahasına kadar; İbâdet usulünden tutun da, radyo ve uçak pilotluğu yapmak vazifesini; gusûl, abdest, taharet, istincâ gibi, cüz'i meseleleri, büyük külli ve içtimaî, bir arada yaşama, geçim, siyâset, memleket idaresi, milletlerarası m:inas&betleri, ilk mektep tahsilini, tabiat eserlerini tahkik etmeği ve ilmî konuları çözecek miktarda, bilgi sahibi oluncaya kadar; yalayışa ait bütün çalışmaları, fikir ve hareketin bütün sahalarını, bir birlik ve vahdet haline koymuştur, bunun cüz'lerinde maksatlı bir tertip, gayeye matuf bir bağ ve rabıta vücuda getirilmiştir. Bunların hepsi birlikte bir makinanm parçaları, aletleri gibi birbirlerine monte edilmiş, yerli yer-ne yerleştirip oturtularak bu makinanm çalışması ve harekete geçmesi sağlanmıştır.
Din dünvada öyle bir inkılâp tasavvurudur. Ceha-İetin yoğurduğu hamur ile bunu mukayese etmek, hatta böyle bir mukayese etmeği tahayyül bile etmek mümkün değild'r. 'Bugünkü devrimizde teknolojide ileri giden milletlerin ilmî ve teknik buluşlarını, yedinci Milâdî asırla karşılaştırdığımız zaman,'bugünün ilim ve fenninin ve bu sahada çalışan aklın o" kadar ilerlemiş olduğunu görürüz ki, bu iki çağ birbirleriyle kıyas dahi kabul etmez. *akat buna rağmen, bugün, o kadar köhneperestlik; o kadar karanlık düşünce mevcuttur ki, dünyaya ün sal-mı§ olan Avrupa Üniversitelerinden-en yüksek ilmî paye Ue mezun olmuş en yüksek ilmî unvanı kazanmış buludan kimseler dahi çok vakit l»u inkilap tasavvurunu id- etmek o kadar âcizdirler ki, sanki eski cahiliye devrinden bugüne kadar hiç bir şey olmamış ve hiç bir _sey öğrenmemiş gibidirler. Binlerce sene öncesi putperest insanların dîn hakkındaki o* sefil, çökmüş ve çürümüş fikirlerinden halâ vaz geçmiyorlar. Bu çürük fikir içinde saplanıp kalıyor ve bu çürük fikirleri de asırlar boyunca nesilden nesile intikal ettirip gidiyorlar. Akli tenkidin ve ilmî tahkikin en iyi yolu ile yetişmiş olmalarına rağmen ve bunların en iyi- şekildeki terbiyesiyle dahi bundan kurtulanı iyorlar.
Öyle ki, hanekâhların, tekkelerin ve mescidlerin hücrelerindeki karanlık köşelerine sığınıp oturmuş bulunanların dindarlık ve dîne bağlılıkları, inziva köşesine çekilip, bîr post üzerine kurulup, Allah Allah diye bağırmaları ibadet sayan bunu din'in mânası diye telâkki eden ve -dîni sadece bu şekil ibâdet içinde hudutlanclı-ran kimselerin düşüncesine şaşmamak lâzımdır.
Yine bu şekilde, diğer bir tslâmî camianın, bir kaç garkı terennüm ederek, ta'ziye meclisleri kurmaları, mersiye ve nefesler okuyarak bazı merasimler icra etmeleri de hayret edilecek bir şey değildir.
Bütün bu zümreler, ciddî bir öğretim dışında kalan, islâm'ın hayatî bütünlüğünü ve geniş ihatasını idrâk edemiyen, aydınlatılmaya muhtaç zümreleri teşkil etmektedirler.
Fakat bir de, ilim nuru ile aydınlanmış tnüunan bazı kimselerin beyinleri, daha çok köhne - perestliğe saplanmış, eskinin ve eskiciliğin karanlığından kurtulamamışlardır. Bunların çoğunun, islâm dîni hakkındaki «dîn» mefhumu anlayışlarını, maalesef yine eski cahiüye devrinin gayrimüslimlerinin içinde görmek mümkündür.[19]
Bizim Siyasi Düşüncemizde Cahilce Din Anlayışı Ve Bunun Neticeleri
îslâmi ilimleri tedrjs eden mektep ve medreselerden yetişmiş zümrelerin noksan din anlayışı ve bu tarz düşünce ve tasavvurları, yalnız kendilerini yoldan saptırmakla kalmaz, aynı zamanda dünyaya karşı en ileri Hak Nizâmını temsil eden îslâmin medenî ve toplu yaşama cephelerini de hatalı ve yanlış bir şekilde aksettirirler. Kendilerini de bu hatalı işlerin mümessilleri diye ortaya atarlar. İslâm'ın ölüm kalım savaşı yaptığı ve herseyden önce istiklâlini kurtarmak gibi ,en mühim ve hayati meseleleri dururken zımnî ve fer'i meseleleri ön plâna alan bu güruh, acayip ve garip yollarla meselelerini halletmeğe kalkışırlar.
Bu da dîn tasavvurunun eksik ve hudutlandırıhmş muhtelif şekillerinden ortaya çıkmıştır.
Bir ara, bir zatı muhteremin, şöyle buyurduğunu duydum.
— Ben ilk önce Hindistanlıyım sonra da müslüma-mm. [20]
Bu zât, bu cümleyi söylediği zaman, İslâm'ın coğrafi bir taksim şekli kabul edeceğini düşünüyordu. Müslüman Türk, Müslüman Iran'lı, Müslüman Mısırlı, Müs-Hindistan'h ve bunlara ilâveten müslüman Pencâb-ttiüslüman Bingâle'li, müslüman Dekhanlı ve müslüi;\ı.n Madras'iı [21]. Bu ülkelerin müslümanı ve İslâmiyet anlayışları ayrı ayrı olacakmış???..
Her ülkenin müslümanı, kendi ülkesinin hâl ve vaziyetine göre, ayrı ayrı bir Islâmî anlayışa mı sahip olacaktır? Bu yüzden bunlar birbirlerinden ayrılacaklar mı? Her ülkenin müslümanı kendi ülkesinin mevkiine ve vaziyetine göre ayrı ayrı yol mu tutacak? Yaşayış hususunda ayrı bir noktayı nazara mı sahip olacak? Ayrı !>ır görüşten hareket ederek kendilerine ait. bir istikâmet mi çizeceklerdir? Maalesef böyle düşünen müslüman-lar da az değildir. Bunlar, İslâm'ın iktisadî, siyasî ve hukukî değerlerini bir tarafa bırakıp ayrı bir yol tutmak düşüncesine saplanmışlar vs kendi kafalarına göre, böy-lo bir görüşün istikametine kapılıp gitmişlerdir. Bu görüş istikametinin cazibesine de kendilerini kaptırmışlardır. Bu muhtelif kavimler, muhtelif usuller ortaya çıkarıp, uydurdukları bu usullere bağlanmışlardır. Son-ra da kalkıp, müslümanlık yolunu tutmak istemişlerdir. Bunun içindir ki, onlara göre İslâm bir dinî ek, dinî yama ve d'nî ilâve şeklini almıştır. Dünyevi yaşayışın herhangi bir uydurma yoluna, uydurma metoduna uyar hâle gelmiş; dünyevi yaşayışın suyuna göre akıp gider bir şekle gelmiştir.
Başka bir zat-ı muhterem de şöyle Duyuruyordu : — Müslümanlar, din ile dünya işlerini aydınlatmalıdırlar. Bunları belirtip ortaya koymalıdırlar. Dîn'e ait olan meseleler, inşân, ile Allah arasında bulunan meşe-. lelerdir. Yâni bunlar akâîd ve ibâdât'tan ibarettir. Bu ölçü dahilinde Müslümanlar yollarını takip edip yürü-meİKÜrler. Bu yolu bırakmamalı ve bu .yoldan sapmamalıdırlar. Dünyevi işlere ve dünya meselelerine gelince, burada dîn'in müdahelesine her hangi bir zaruret ve lüzum yoktur. Diğer milletlerin, dünyevî işbri ayarladıkları gib\ müslümanlar da bu gibi meselelerini ayarlayıp gitmelidirler.
Üçüncü bir Zat-ı Muhterem de şu şekilde öğüt veriyordu.
— Müslümanlar için dîni, medenî ve lisânı bakımdan elbette ki ayrı bir nizâm da zaruret vardır. Fakat siyasî ve iktisadî hususlarda ayrı bir cemaat haline gelmelerine lüzum yoktur. îş hayatında, muamelelerde müslîm ve gayri müslîm arasında fark gözetmek tamamen uydurma ve yapmacılık olur. Burada müslümanla-nn muhtelif zümreleri de kendi aralarında, muhtelif maksat ve çeşitli gayeler için, ayrı cemaatler, teşkil etmelidirler, îsterlerce gayri dinî usûl üzere, siyâset ve geçim meselelerini halletmek için de çalışıp uğraşabilirler.
Müslüman kavimlerinin Ölü vücutlarmı canlandırmak iddiasında bulunan başka bir muhterem zât da, şu şekilde düşünüyordu.
— Asıl mesele, Hak Teâlâ'ya imân ve ahiret gününe inanmaktır. Kitâb ve Sünnet'e tabî olmak değildir. Belki, tabiat elemanlarına hâkim olmak, tabiat kanunlarını anlamak, bunları insan iradesi altına alarak, pratik hayata tatbik etmek, elde edilen elemanları malûm ve muayyen kanunlarla işletip faydalanmaktır. Bu vasıtalarda, medeniyet yolunda ilerlemek ve bu usûlle dünyaya hakim olmaktır.
İşte o zâtın nazarında, bunlardan başka hiç bir şeym ehemmiyeti de yoktu. Bu kanaate göre Japon dÜ-suncesi olsun, Alman düşüncesi olsun, isterse daha baş* bir düşünce olsun, mühim değildi. Bunlar birbirinden farkii değildi. O zât için bunların hepsi de Islâmî düşünce idi. Nitekim o zâta göre bu işlerin neticesi de hep ayniydi. Neticede ne doğarsa- doğsun, onun için fark etmiyordu., O zâta göre İlerlemek sadece yer yüzüne hâkim
olmaktı. Yer yüzünü ele geçirmekti. Doğru iş bu idi. İsterse İbrahim'in 'A.S.) karşısında Nemrûd olsun, neden ülmıyacakmış? O zâta göre, mü'min denilen kimse", galip gelecek kadar kudretli bulunan kimse idi. İsterse bu kudretli ve galip kimse, Hazreti İsâ (A.S.) karşısında Ro-manm putperesti olsun; neden olmıyacakmış?
Başka bir kalabalık güruh da, güya müslümanların hak ve hukukunu korumak için kendilerini ortaya atmışlardır. Onların indinde-İslâm yahut da İslâm medeniyetinin hafızası mahza şu meselenin ismidir ki, bu nam altında onlar kendi şahsî haklarını (Personel Law) korumağı teminat altına almak isterler. Onlar, kendi söz ve yazılarını «mevcut devlet» in söz ve yazısına göre. ayarlarlar içinde bulundukları devletin dil ve yazısına ayak uydurup giderler. Bu gibi şahısların da şahsiyetleri üzerinde, «islâm» elastiki bir şekil alır. İstenilen her şeye uydurulacak kadar, zayıf bir hale gelir. Bunlar, bir de kendilerini müslümanların mümeasili olduklarını ileri sürerler. Bunların indinde seçimleri kazanıp meclislere girmek, yahut dairelere müdür tayin edilmek veya her ,hangi bir iş başına getirilmek, İslâm iğin en büyük bir kıymettir. Bu .gibi emellerine nail oldukları zaman, îs-lâmın bütün ehemmiyetli ana meseleleri de halledilmiştir diye düşünürler. Akfei takdirde, müslümanların çoğunluğu, bu gibilerin mümessilliklerini, meclis azalıkla-rmı, müdürlüklerini veya iş başında bulunmalarını kabul etmeyip de itiraz ederlerse, o zaman îslâmî hak ve hukuk tamamiyle çiğnenmiş olur. İslâmın hak ve hukukunu korumak ve onun prestijini kurtarmak lâzımgelir diye feryadı basarlar ve tabiî ki, ortalık karışır.
işte, şimdi bakınız; muhterem okuyucular, düşünceler ne kadar karışık ve ne 'kadar çeşitli ve ne kadar dallı budaklıdır. Fakat bunların içinde, yine de değişmeyen bir tek hakikat vardır. O da, bu zümre ve güruhların hepsinin de İslâm anlayışı ve düşünceleri tam ve kâmil bir şekilde - ge^en bahiste söyleyip anlattığımız -Cahüiye devrindeki din anlayışı şeklindedir. Cahiliye devrinin din tasavvuru gibi İslâm'ı tasavvur etmeleridir. Bu anlayış ve bu tasavvur, zamanına göre, yeni yeni kılık ve kıyafete girip, başka elbiseye bürünerek ortaya çıkmıştır. Bu kisve, her gün bir gün evvelkinden biraz daha fena ve daha da kötü olmuştur.
Bu zümre hakikatin hakikî müslümanlığm ne demek olduğunu ve hakikî müslüman'ın kime denebileceğini, doğru dürüst olarak anlayıp bilselerdi; hakikî mânada, îslâmî cemaatı hangi evsaftaki müslümanların meydana getirebileceğini Öğrenmiş bulunsalardı; o zaman bütün bu hatalar ve bu yanlışlıklardan kurtulmuş olurlardı.
Kanunî şekle gelince; her kim Kelime-i Tevhidi Lisâ-nen söyler ve dinî zaruriyatı da açıkça- inkâr etmezse, o zat müslümandır. Fakat bu şahıs, bu şekilde müslüman olunca, onun bu vaziyetteki müslümanlığı, ancak müslümanların zahirî sayılarını, âdet itibariyle bir tane artırmaktan başka bir işe yaramaz. Biz de ona kâfirsin diyemeyiz. Onun hak ve hukuku, İslâm hak ve hukuku olur. Sırf islâm'ı ikrar etmekle İslâm camiasına dahil bulunur. Ancak Islâmm istediği yalnız bunlar değildir. İslâm dairesinin içine girmek de yalnız bunları ifade etmekle ol-
. Asıl mesele, îslâmın hakikî şeklinin kafalarda yer yerleşmesidir. Müslümanm düşünce tarzı, tama -men Kur'an-ı Kerim'deki düşünce tarzı gibi olmalıdır.
Yaşayışta, karşılaşılan bütün iş-güç sahasında Kur'an-ı K-srinvi gözonüne almak gerekir. Siz de yaşayışın kıymetlendirilmesin i (valau) Kur'an-ı Kerim.1 in miyarına göre tayin etmelisiniz. Kur'an-ı Kerim'in sizin için çizmiş olduğu yolu bilfiil takip etmelisiniz. Ferdî işlerinizin her birinde ve içtimaî meselelerinizde yalnız «0» nun tayin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Kerim, sîzin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışınızda, muhtelif yollan bırakıp, bir tek istikamet tutmalısınız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâ-yet-i Muhammedîyeyi (S.A.V.) sizin önünüze koymuştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman yaşayışın herhangi bir iş sahasında, sizin yolunuz onun yolundan ayrılmıyacaktır. îşte, Kur'an-ı Kerim'de gösterilmiş bulunan, bu yola da «Sebil-ül-Mü'minîn : Mü'minler her birinde ve içtimaî meselelerinizde yalnız «O» nun tayin ettiği yolu takip etmelisiniz. Bunun için Kur'an-ı Ke-rm, sizin önünüze konmuştur. Siz, kendi yaşayışınızda, muhtelif yollan bırakıp, bir tek istikamet tutmalısınız ki bu istikameti de Kur'an-ı Kerim, size göstermiş ve Hidâ-yet-i Muhammedîyeyi 'S.A.V.) sizin önünüze koymuştur. Eğer sizin düşünceniz bunu kabul ediyorsa, o zaman yaşayışın herhangi btr iş sahasında, sizin yolunuz onun yolundan ayrılmıyacaktır. İşte, Kur'an-ı Kerim'de gösterilmiş bulunan, bu yolu da «Sebü-ül-Mü'mmîh : Mü'minler yolu» diyeceğiz.[22]
Kur'anl Düşünce: (Mantalite)
Islâmî düşünce mi? Kur'an-î düşünce mi? •=— Bunlar hakikatte birdirler ve ayrı şeyler değillerdir. — Bu yaşar yış nazariyesinin unvanı altında, bazı düşüncelere de îman etmek lâzımdır. Bazı ibadetleri de ifa eylemek icap ediyor. Bir kaç «şiar» — ki umumî istilanda, bunlara: «Şe'âir-i Mezhebi : D'nî Şiarlar» denmektedir. — ı da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bir parça düşünürsek, bu nazariyenin zımnında, yiyecek şeyler, giyecekler, elbisenin şekli, muaşeret âdabı, yolculuk, muaşeret usûlleri, ticaret ve alış veriş, geçim ve iş güç, siyasî rejim, medeniyet ve toplu yaşamanın çeşitli durumları, maddî vasıtalar ve tabiî kanunlar, ilim öğrenmek ve onu kullanmanın çeş tli yolları, bunların bazılarına bağlanıp, bazılarını bırakmak. ,
Noktai nazar bir olunca, düşünce tarzı ve gaye de bir olur. Bağlı bulunma, yahut da terkedip bırakmanın ölçüsü de yine aynı olur. Bunun için, yaşayışı devam ettirmenin yolları, çalışıp uğraşmanın istikameti, dünya muamelelerinin usulleri de aynı olup birebirlerinden hiç bir ayrılıkları olmaz. Hükümlerin tefsirinde ve fer'î hükümleri, asla intibak ettirmenin hususlarında ve cüz'î, hatta, ufak tefek ihtilâflar ve ayrılıklar olabilir. Bu, bir düşüncenin muhtelif şekillerde kendisini göstermesinin neticesinden ileri gelen şeydir. Bunlar, fer'î ve arızî ihtilâflardır, asla ve hiç bir zaman esasî ve cevheri ihtilâflar değillerdir. Kat'iyyen aslî ve küllî ihtilâflar değillerdir.
îşte, İslâm bu temel üzerine, yaşayışın bütün cephelerini tertibe koymuştur. Bu cephelerin her birini diğerine bağlamıştır. Bunların arasında da hiç bir ihtilâf şekli ortada bırakmamıştır. Bîr zât, isterse Pakistanlı olsun, isterse Türkiyeli Türk olsun veya Mısırlı Arap olsun; eğer bu zât müslüman ise, bu gösterilen yolu takip edecek ve bu yolu tutup gidecektir. Bunun hilâfına, bunun ak&i istikametine bir yol takip eder ve o yolu tutu]) gi-derse, o zaman, kendi inandığının, kendi îman ettiğinin hilâfına ve kendi îman ettiğinin aksı istikametine, yürii- olacaktır.
Şimdi, siz de ister dinî bakımdan, ister dünyevî bakımdan olsun, bu yoldan ayrılmazsanız, ve bu yolları birbirlerinden ayrı tutmazsanız İslâm görüşüne göre, dünya ve ahiret işinin birbirine, bir zincirin halkaları gibi bağlı olduklarını göreceksiniz. Bunların İkisi de yaşayışın merhaleleridirler. Birincisi çalışma ve uğraşma merhalesi, ikincisi ise, bu çalışma ve uğraşmanın neticelerini elde etmek ve semerelerini toplamak merhalesidir. — Siz yalayışın ilk merhalesinde, yani bu dünyada neler ekerseniz, neler ederseniz, ikinci merhale olan ahiret merhalesinde onun neticelerini elde edecek ve onun semeresini o zaman toplayacaksınız. — İslâm'ın maksadı, İslâm'ın gayesi, sizin düşüncenizde ve sizin çalışma sisteminizde, Öyle bir şekilde tertip edilmiştir kit siz, eğer yaşayışın birinci merhalesi denilen dünya merhalesinde sahih ve doğru bir yol tutmuş olursanız, ikinci merhale olan ahiret merhalesinde de salrh ve doğru neticeler elde eder, sahih ve doğru semereye kavuşmuş olursunuz. İşte bundan dolayıdır ki, bütün dünya yaşayışı tam olarak, bütün ve kül olarak, bir «dinî yaşayış» dır diyeceğiz. Burada, akaîd ve ibadetlerden tutun <ia, medeniyet, toplu halde yaşama, siyaset, geçim ve sa-irenin usulleri ve furuâtı, her şey ve herşey, bir manevî gaye ve maksada rabtedilmiş ve bağlanmıştır. Siz eğer, kendi siyasî ve geçim işlerinizde İslâm'ı tecviz etmeyerek onu, uygun görmiyerek onun yerine başka bir sistem, başka bir nizam tutmak isterseniz, o zaman bu iş zımnî bir irtidat küllî ve açık yoldan sapıtmaya kadar sürükler.
Bu demektir ki, siz, İslâm tâlimini bölerek, parçalı-yarak, taksim ve tefrik ederek, bunların bazılarını kabul edip, bazılarına bağlanıp, bazılarını reddedip bırakmış oluyorsunuz. Siz, dinin akaidini, inançlarını, ibadetlerini kabul ediyorsunuz; fakat, onun yaşayış nizamını, hayat yolunda çizmiş olduğu düzenli plânı kabul etmeğe yanaşmıyorsunuz. Halbuki bu ibâdet binasının esas temelleri de, dünya yaşayış plânının üzerine oturtulmuş ve kurulmuş bulunuyor.
Her şeyden önce, böyle bir ayırma, böyle bir taksim ve tefrik İslama göre yanlış ve hatalıdır. Islâmın hakikatine iman etmiş, onun güzelliik ve üstünlüğünü idrâk etmiş ve ona can ve gönülden bağlanmış bulunan her müs-lüman .ayırma yohma gidemez ve böyle bir niyet besliye-mez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuş -tur:
Bu nasıl iş? Siz (Allah'm) kitabının bazı kısımlarına imân eder, kabul edersiniz de bazı kısımlarına inanmaz, inkâr mı edersiniz?
(Bakara, 85)
Bu âyet-i kerîmenin açıkladığı mâna, sizin şu tuttuğunuz yolu tam olarak anlatmıyor mu? Sizin ayırmak, tefrik etmek yolundaki kanaat ve hareketiniz, adı geçen bu âyet-i kerimenin işaret ettiği durumun tâ kendisi değil midir? Siz bu şekilde ayırıp tefrik etmek yoluna gittikten sonra, Islâmî itikadınız da uzun zaman devam etmeden ortadan kalkmış, olacaktır. Çünkü İslâm'ın umumi yaşayış düzenine alâkasız ve lakayt davrandıktan sonra, sizin iınajıç ve ibâdetinizin de binası çökecek, ortadan kalkıp gidecek ve mânâsız bir hâl almış bulunacaktır. Zira, gayrı îslânû yaşayış düzenine inanıp îman ettikten sonra,, Kur'an'a îman etmek, Kur'an yolunu tutup gitmek imkânı yoktur. Yine, o nizam ve usuller, bu nizam ile ve bu usullere her bakımdan ve her adımda muhalif ve zıd-dır.
Buılun aksi olarak, siz eğer' kendi siyasî ve içtimaî yaşayış tarzınızı İslâm'ın tecviz ettiği yol ve çizdiği şekil üzerine kurmuş olursanız, o zaman ayrı ayrı partilere, siyasî kanaatlere, hiziplere bölünmeğe ve ayrılmağa ne lüzum var? — Allah partisi, Allah fırkası ve Allah hizbi -*- Bu da her işe ve her hususa kâfi değil mi?
Nitekim, sermaye sahibi kapitalist ile çalışan işçi, arazi ve malikâne sahibi ağa ile bu arazide çalışan çiftçi ve ekinci, memleketi idare eden idareci ile idare edilen memleket halkı arasında, o zaman ne bir anlaşmazlık bulunur ne de bir ihtilâf kalmış olur. Belki bunların, bu zıt ve birbirlerine muhalif görülen ve haddi zatında bir olan .zümrelerin esasda aralarında bir anlayış, bir birlik, bir muvafakat ve bir nevi iş ortaklığı ve iş taksiminden başka bir şey de usulen mevcut bulunmaz ve olamaz. Şimdi, siz bu usule mutabık bir şekilde, neden kendi milletiniz arasında ve milletinizin muhtelif sınıfları meyan uıda bir ahenk vücuda getirmek için çalışmak istemezsiniz. Ellerinde böyle mükemmel bir İslâmî usul ve îslâmî niz'im mevcut olmayan zümreler ve milletler arasında se mecburî olarak sınıf ihtilâfları (Class War) ateşi ister istemez alevlenecektir. Ve alevlenmiştir bile. O zaman, siz bu ateşten nasıl kaçınacaksınız? Nasıl kurtulmuş olacaksınız?
Eğer siz, maddeten ilerlemek, yükselmek, kalkınmak ve yer yüzüne hâkim olmak istiyorsanız, o zaman İslâm'ın kendisinin, bu yolu size göstermiş, bunun kapılarını sizin yüzünüze açmış olduğunu anlamanız lâzımdır. ' Bununla beraber îslâmda Firavunca, Nemrutça yükselmek ve kalkınmakla, İbrahimce ve Musâca, kalkınmak ve yükselmek arasında fark gözetilmiştir. Bu kalkınmalardan biri, Japonya veya Ingiîterenin kalkınması şeklidir. Diğeri ise, Saîıabe-i Kiram (R.A.) in İslâm'ın ilk çağlarmdaki kalkınmaları ve ilk m üslüm anların yükselmeleridir. Kalkınma iki şekildedir. İkisi de anasırı, elemanları kendilerine ram etmişlerdir. Sebepleri hesaplayarak, ilmim tabiî kanunlarından istifade ederek kalkınma neticesini elde etmişler. Fakat bu iki kalkınma ve bu iki yükselmenin arasında yerle gök arası kadar fark vardır. Siz ancak, bu neticelerin dış ve kabuğa ait sebeplerini görebiliyor ve onların üzerinde düşünüyorsunuz. Bunların ruhî ve ahlâkî cephelerini görmekten ve düşünmekten çok uzak bulunuyorsunuz. - Doğudan batıya kadar uzak -Dünya-perestlerİn kalkınmaları, gelişmeleri, ilerlemeleri ve yükselmeleri, tabiî kaynakları ve elemanları kontrol altına almak, sebep ve neticelerini doğru kullanabilmek iledir. Bu da yaşayışın hayvanı cephesidir. Böyle madde gücü ile kalkınma ve bu şekilde yer yüzüne hâkim olma, Kur'an-ı Kerim'in vaad ettiği kalkınmanın yer yüzüne hâkim olmanın tamamen aksine, tamamen zıddı-nadır. Bu şekilde her ne kadar tabiî kaynakları ve elemanları kontrol altına almak sebeplerini ve neticelerini istendiği şekle yöneltmek, istendiği gibi kullanmak mümkün oluyorsa da, yine bunların asıl gayesi-, yaşayışın esas maksadı olan, ahlâkî ilerleme ve ruhî yükselme gerçekleşmez. Bu ahlâkî ilerleme ve ruhî yükselmenin, elde edilmesi için de ancak ve ancak, Hak Tealâ'ya îman etmek, ahiret gününe inanmak, lâzımdır. Yaşayıştaki bu çalışıp çabâlamaların bir demir çerçeve içinde kontrol altına alınarak, namazla, oruçla, hac'la ve zekâtla size farz kılınmasının sebebi bu değil midir? Bunlar İslâm'ın erkânıdırlar ki, siz bunlara kendi düşüncenizle — Mevlevîlikten galat bir mezhep — Hoca'nın yanlış din anlayışı diye bir ıstılah uydurmuş bulunuyorsunuz.[23]
Niçin İslâmi Hükümet?
Şu meseleyi de izah ettik ki, eğer müslümanlar, müs-lümanca yaşamak -istiyorlarsa; bu yaşayışlarını müslü-manca devam ettirmek yolunu tutuyorlarsa, yaşayışlanmıı bütününü, tümünü, Hak Tealâ'nm itaati yoluna uy-durup,'ister - ferdî, ister içtimaî 'işlerinde - Hak Tealâ'nm kanun ve şeriatının hükümlerine uygun bir şekilde, bir hayat nizamını kabul etmeleri gerekir.
îslâm, hiç bir zaman, şu hâli kabul etmez ki, siz kal-ksp da, Hak Tealâ'ya iman ettiğinizi ileri sürüp, kendinizi mu'min diye ilân edip, sonra da yaşayış yolunda, yaşayış işlerinde Hak Tealâ'nın kanunlarının hilâfına ve aksine, gayn îlâhi kanunlara tabi olup gidesiniz... Böyle bir şekli reva görmek ve bunu caiz saymak, İslâm'ın büyük bir tenakuza düşmüş olması demek olur.
Halbuki İslâm, tenakuzu caiz saymadığı giıbi, esasen hikmeti vücud sebebi de tek tek her ferdin ve bütün insanlığı içine düşmüş olduğu bütün yanılmalardan kurtarmak İçindir. îslâmî Hükümet ve îslâmî Anayasa istemenin arkasında şu düşünce kendisini hissettirir ki, eğer bir müslüman Allah Tealâ'nm kanunlarına itâaat etmi-yecek olursa, esasen, o kimsenin -müslümanhk - iddiası ve ben müslümamm demesi şüpheli bir duruma girip, onun müslümanlığı hakkında tereddüdü mucip olacaktır. Bu mevzu Öyle bir kesin hakikattir ki, bütün Kur'an bu hakikat için deli teşkil eder. [24]
Kur'an-ı Kerim'e göre, AUah-ü Tealâ, Malik el- Mülk* tür. Yaratmak O'na mahsustur; bunun için de fıtraten ve tabiî olarak, Emr hakkı (memleket idaresi hakkı — Right to rule - da yine O'nun hakkıdır. Yalnız O'na aittir. O ülkesinde (donıinion) kendi kullarım istediği gibi idare eder ve hâkimiyetiyle bu idareyi yürütüp gider. Bu işde hiç. bir kimsenin ve hiç bir başka varlığın hiıküm sürmesine ve bu idare işine karışmasına meydan verilmez. Böyle bir şeyi iddia etmek, hattâ tasavvur bile etnıek, temelinden hatâ ve yanlıştır. Doğru yol birdir. Ve tektir. Bundan başka doğru yol yoktur.
Her kim, «O» nun halifeliği ve nâibliği hususiyetini ihraz ederse, o kimse Ü'nun ger'î kanunları gereğince, bu şer'î kanunların icabına göre ülkeyi idare edip işleri tedvir edecektir
Söyle; Ey Malik el-mülk olan Allah, Sen, istediğine mülk verirsin, istediğinden de çekip ahrsııı.
<ÂH îmran; 26)
İşte, bu Allah, sîzin Rabbıuızdır ki, mülk de onundur. (Fatır, 13.)
Mülk de (Devlet ve memleket ve dünya) onun hiç bir ortağı yoktur. (L nî israil, 111.) İşte, hükm, (kumanda ve memleket idaresi) ulu ve büyük Allah'a aittir. (El-Mü'min, 12.)
O'nun hükmüne hiç bir kimse iştirak edemez. (El - Kehf, 26} Dikkat : Acaba yaratma ve emr (idare ve hükümet)
' O'nun isi değil midir? (A'raf, 54.)
Derler : Acaba» emr'de (Devlet idaresi ve kumanda) bize de bir iş düşer mi? Söyle : Emr tamamen Allah'a inahsu&tur. (ÂM tnırân, 154.)
Bu esas usûle göre, teşri' hakkı, kanun yapma yetkisi, tamamiyle insandan alınmıştır; insanın elinden çıkmıştır, insan ise, yaratılmış bir 'kul olduğuna göre, köle gibi mahkûm bir durumdadır, insanın o zaman vazifesi kanun yapmak değil, «O» nun kanununa boyun büküp itaat etmektir. Zira Mâlik el - Mülk O'dur. Elbette ki, İlâhî kanunun hududu içinde, bu Kanun'dan istinbat etmek, içtihad eylemek, fıkhı meseleleri tedvin kılmak, O'-nun şeriatının ruhu ve islâm mizacının çerçevesi içinde, bu hususları gö'zönünde tutarak, bu Aslî Kanun'un ışığı altında, ferî kanunlar yapmak, hakkı da Ehl-i iman'a tanınmıştır. Nitekim, açık hüküm bulunmayan meselelerde, kanun tertip etmek ve bu gibi işler hakkında hü'küm vermek de yine Ehl-i İman'a verilmiş olduğundan, aslî kanunun rehberliği altında, fer'î konunun nasul yapılacağı anlaşılıyor. Fakat, esas ve ana meselelere gelince; eğer bir kimse, bu gibi hususlarda, İlâhî Kanun'ıı bırakıp da herhangi bir şahsın, yahut da şahısların veya bir idarenin veyahut da bir idare sisteminin uydurup ortaya attığı kanunu, kendisine kanun sayıp, ona tabi olmak o kanuna boyun eğmek, o kanun gereğince işlerimi yürütmek veya yürütülmesini sağlamak yolunu tutarsa, o zaman Tağut'a tâbi olmuş olur. Hak Tealâ'nın itaatından çıkar. İsyan yoluna sapmış duruma girer. Onun yaptığı işlerin ve verdiği kararların hepsi de bâtıl olup, bu kararlara uyanlar da hakikatte mücrim, günahkâr ve suçlu duruma düşerler.
Siz, kendi dilinizle yalan' uydurarak, şuna helâl buna haram demeyiniz. (En - Nahl, 116)
Rabbınız tarafından, size nârfl olmuş bulunana tâbi olunuz' ve ondan gayri kimseyi kendinize Velî dîye tanımayın. (A'râf, 3.)
Allah'ın gönderdiği ile hüküm vermeyen, k&mselfer kâfir (güruhundan) dırlar. (El - Mâ'ide, 44.)
(Ey Peygamber): Sana ve senden öncekilere nazil* bulunana imân ettiklerini sananları görmedin mi ki, on-
lara, inkâr edip kabul etmemeleri için emir verilmiş olduğu halde, yine de «Tağut'»un talimine uymak istediler.
(En-Nisa, 60.)
Yer yüzünde, Hak Tealâ'nm asıl maksadı «hükümet» in kendi kanunlarının esası üzerine kurulmasıdır. Bu husus, peygamberler vasıtasiyle bildirilmiştir. Bu işin ismine de HiiMeİ denmiştir.
Biz peygamberleri, Allah'ın izni ile mahza kendisine itaat edilsin diye gönderdik, (başka bir şey için göndermedik). (En-Nisâ, 64.)
îşte biz, sana Kitâb'ı hakla gönderdik. Tâ ki, Sen de Allah'ın sana göstermiş olduğu şekilde halkın arasmda hüküm veresin. (En-Nisâ, 105)
Sen; onlara, Allah'ın gönderdiği gibi hükm edersin. Onlarn keyiflerine tâbi olmazsın. Allah'ın sana gönderdiği şeylerden dolayı, karışıklık çıkarmamak için de onları uyarırsın. ' (El-Mâide, 49)
Acaba: Cahiliyenin verdiği hükümler gibi mi hüküm verilmesini istiyorlar? (El-Mâide, 50)
Ey Dâvûd: Biz, seni yer yüzüne halife diktik; Halk arasında hak ile (adaletle) hüküm ver, keyfe tâbi olma. işte; keyfe tâbi olmak seni Allah yolundan saptırır... (Es-Sâd, 26)
işte, bunların hilâfına, Cenâb-ı Ralbb-iil - âlemin tarafından gönderilmiş bulunan Peygamberlerin getirdikte-rı kanunlar yerine, herhangi başka bir temele istinad ^en kanunlara tâbi olmak isteyen kimse ve bu gibi kanunlara bagh bulunan her hükümet ve her adalet sistemî, hakikatte adalet sistemi olmayıp zulümden başka bir şey değildir. Zalimdir ve haksızdır. Her bakımdan. ve hor hususta, bu iki hükümetin ve bu iki idare sisteminin - adalet bakımından da, şekil, ve görüş zaviyesi bakımından da — birbirleriyle çok geniş ölçüde ihtilafları ve ayrılıkları vardır. Bunların bütün çalışmaları, fiil ve hareketleri, asılsız, esassız, ölçüsün ve* mi;yarsız, olup, temelinden bâtıldır. Bu gibi kanunlara tâbi olanların yerdikleri hüküm ve vardıkları kararların h^psi ve bütünü hiç bir meşru temel üzerine istinat etmez. Bu kararlar ve bu hüküm fr f asından çürüktür- Hakikî «Mâlik el-Mülk» bir kin ^cn eline kudret vermeyip buyruk sahibi. <Char-ter)f .kılmadığı bir kimsenin de başına geçtiği ve idaresini ele geçirdiği hükümet ve idare sistemi, nasıl olur da meşru bir hükümet, hakikî ve kanunî bir âdare sistemi olur-. [25]
O zaman, ne yaparsanız yapınız ve ne edersenis ediniz, bunların hepsi de Allah kanunu muvacehesinde bir hiç mesabesindedir.
İman ehli bu gibi gayri İlâhî kanunların ^hariel varlıklarını fiilî (defacto) olarak kabul etmek zorunda kalsalar dahi, meşru bir şekilde, işlerinin, hallü faslında (de-jure) onların doğru ve sahih olduklarını kabul etmezler. İmam Ehli'nin, işlerinde asıl hüküm sahibi olan, emir veren ve hüküm icra eden Allah'tır. Allah'ın karşısına dikilip de, ona karşı kafa tutup, isyan yoluna sapmış olanlara da, İman Ehli itaat etmez:. Bu gib'Ierden de kendi işlerinin hallü faslını istemezler. Bu şekilde hareket eden, İman Ehli'nin hilâfına yol tutmuş olanlar ve.onlarm aksine hareket edenler, iman sahipliği ve müslümanhk iddiasında bulunsalar dahi, hakikî iman sahipleri, vefalı ve sadakatli mü'minler zümresinin dışında kalmış olurlar.
Bu mesele açık olarak aklın hilaf madır. Herhangi bîr hükümetin basma, isyankar bir güruh gedmiş bulunsun da, sonra, imân sahipleri de böyle isyankâr birisinin idaresi altında bulunan hükümete ve onun skt'danna boyun büküp, teslim ohıp, hem ân bu hükümeti meşru vo kanunî bir iktidar tanısınlar. Hele bu yetmiyormuş gibi, Cenab-ı Hak tarafından da böyle isyankâr bif hükümete selin de itaat edin ve uyun deımslş ofeuı?
Söyle: Biz, işledikleri işler yüzünden en. foüyuk ssar rara kimlerin uğramış olduklarım srâe hafcer vere&n nü? Onların dünya yaşayışındaki çalışmaları boşa gitmiştir,, heba olmuştur. Fakat onlar kendilerini iyi şeyler yaptıklarını zannederler. İşte, Rabbleı&tfn ayettaTİne ve Rabb'-lerine kavuşacaklarına inanmazlar. Bumm iğindir ki, çaların amelleri de hiç olmuştur; Kıyamet güntt de biz o«-lara, bir değer vermiyeceğiz. (El- Kcht 10.3- 105).
İşte bu Âd (kavmi) dir. (Bu Âd kavmi) Allahın âyetlerine bağlanmaktan kaçındı. Allah'ı» resullerine karşı isyan yolunu tuttu. <O kavim), her inatçı zâlimin emrine de tâbi oldu. (Hud, 59)
İşte biz, Musa'yı Firavunca-ve onun güruhuna, âyetlerimizle ve delillerle aydnı sultan gönderdik. Onlar (Fi-ravn güruhu) Firavun'un emrine tâbi oldular. Halbuki Firavun'un emri yetkin değildi . (Hud, 96.)
Zikrimizden, kalbini gafil kılmış bulunduğumuz kimseye itaat etme. Böyle kimse, keyfine tâbi olup işini azıtın ıştır. (El - Kehf, 28.)
Ey Peygamber, söyle: Benim Rabbim, ister gizli olsun ister açık olsun, her türlü fuhşu (kötü iş) günahı, haksız tecavüzü ve hiç bir delil indirmemiş olduğu halde, Allah'a ortak koşmanızı katiyetle haram kılmıştır. (A'raf, 33.)
Kendisine hidâyet yolu gösterilip bellendikten sonra, Resul ile çekişmeğe kalkışan ve müminlerin yolundam başka bir yola tâbi olan sizler, ibadet ettiğini Allah'ı bırakıp da, ancak kendinizin ve babalarınızın uydurup isin> taktıkları şeye mi ibadet edersiniz? Allah bunlar için hiç bir dielil göndermemiştir. İşte hüküm ancak Al-laha mahsustur. Allah öyle emreder M, kendisinden başka lvimseye ibadet etmeyiniz. (Yusuf, 40).
Kentlisine hidayet yolu gösterilip, bellendikten sonra, Resul ile çekişmeğe kalkışan ve Müminlerin yanından başka bir yola tâbi olan kimseyi, biz de, dönmek istediği taraf A çevirir ve Cehenneme, ulaştırırız. Onun son dönüşü ise, çok fenadır^ (En-Nisâ, 65)
Evet... Senin Rabbine and olsun ki; onların aralarında, çıkan çekişmede seni hakan kılmayıp, senin verdiğin hükümlere tabi olmadıkça, imân etmiş sayılmaz -lar. (En-Nisâ, 65)
Ne zaman, onlara dense, geliniz Allah'ın nazil kıldığına ve O'nun Resulüne tâbi olun, münafıkları göreceksin ki, senin yolunun önünü öyle bir şekilde kapatırlar ki... (En-Nisâ, 61)
İşte. Allah, kâfirler için müminlerin zararına bir yol göstermez. (En-Nisâ, 141)
Bu yüce âyetler Kur'an-ı Kerim'in muhkem âyetle-rindendir. Bunlar katiyen müteşabih âyetler değildir, işte bu merkezî akidedir ki, İslâm'ın fikir nizamı, ahlâk nizâmı, medeniyet nizâmı, hep bu temel üzerine kurulmuştur. Müslüman, Islâmî muaşeret ve îslâmî hükümet teessüs ettirmedikçe, kendi imânın icaplarını tam olarak, tamamlamış sayılmaz. Miislümanın, Islâmca yaşayışı o zaman tekemmül etmiş olur ki, o müslüman, İlâhî Kanunu her yerde ve her hususta yürürlükte olmasını sağlamış olsun. Bütün yaşayışında, bütün iş gücünde, bu kanuna bağlanıp bu kanunla hep işlerini yürütüp gitsin.
Enbiyâ-i Kiranı (Aleyhi Selâm) da yalnız bu maksatla, bi'set etmişlerdir ki Allah'ın hâkimiyet nizamını cemiyete nakşedip ayakta tutsunlar.
Bu maksadın husulü için, görüyoruz ki - hicretten önce - Hazret-i Resûl-i Ekrem, (S.A.V.) mübarek lisanları ile şu şekilde dua ediyordu:
De ki: Yâ Rabbî; beni doğru bir girişle girdir, ve bir çıkıktan çıkar ve bana kendi indinden yardım bir kuvvet ver. (Isra Sûresi : 80)
Yani, «Ya sen kendin, bana iktidar atâ kü, yahut da bana müzâharet gösterecek herhangi bir hükümet vücuda getir kî, onun kudreti vasıtasiyle, dünyayı saplanmış bulunduğu şu fenalıklardan temizleyip onu kurtarabileyim. Fenalıklardan, açık sapıklıklardan ardı arkası kesilmeyen kötülükler selinin önüne geçip, onu kurtarıp, senin adalet kanununun carî olması, yürümesi yolunda çalışayım.
Hasan Basrî (R.A.) Kıtade (R.A.) Ibn-i Cerîr (R. A.) İbn-i Kesir (R.A.) ve diğer müfessirler, bu âyeti kerimenin tefsirini anlattığımız gibi beyan ederler. Bu hususun teyidi hakkında, şu Hadis-i Şerif de nazarı dikkate alınmalıdır.
Hak Tealâ Kur'an ile karşı koyup, ortadan kaldırmadığı çok şeyleri, hükümet vasıtasiyle karşı koyup ortadan kaldırır.
Bu Hadis-i Şeriften anlaşılıyor ki, islâm, dünyada yapmak istediği İslâhat işlerinde yalnız vaaz, nasihat ve öğüt vermekle kalmamış bu hususu amelî olarak ele almış, siyasî noktayı da ihmal etmemiştir. Hükümet ve siyaset işlerini işe karıştırmıştır.
Hak Tealâ, yukarda zikredilen duayı kendi peygamberine öğretmiş olmaları ile sabit oluyor ki, dinin hükümran olması, ve şeriatın tatbik edilmesi, hududullah'ın icrası için de hükümete ihtiyaç vardır. Ve bu vasıftaki hükümetin varlığı hayati bir ihtiyaçtır. Bu yolda çalışıp uğraşmak için sadece tavsiye ile iktifa edilmemiş, belki asıl maksat ve matlûp da bu mesele, yani hükümetin mevcudiyeti meselesidir. Bazı halk yanlış düşünerek, bu meseleyi Peygamberin dünyaya bağlılığı, dünya isteği şeklinde ortaya koymak isterler; bu doğru değildir. Zira dünyaya bağlılık ve dünya isteği olsaydı, bu isteğin sahibi, iktidarı ve hükümeti kendisi için istemiş olurdu.
Hak Tealâ'nn emrettiği dinin yükselmesi ve ayakta tutunması için istenen hükümet ve iktidar ancak Hak'fca
bağlılığın iktizasının La kendisidir. Onun icabıdır. Şahsî "bir gaye için değildir.[26]
İslâm Ve İktidar
Yukarıdaki bahislerden, îslâmî hükümetin niçin zarurî olduğu anlaşıldı. Fakat muhtelif cephelerden din ile siyasetin birbirlerinden ayrılmaları, şekilindeki de şeytanî nazariye müslümanların zihinlerine girmiş ve müa-lümanların düşüncelerini tesir altında bırakmıştır. Çeşitli, çeşitli tefsirler, türlü türlü tevillerle, bunun mümkün olduğunu zihinlerine sığdırmak yolundaki çalışmaları da gördük. Bunun için, biz de şimdi İslâm'ın ne gibi inkılâplar vüeuda getirmiş olduğunu, ne gibi değişiklikler ve ne gibi devrimlere yol açmış bulunduğunu ve bu hususlarda ne gibi yanlış teviller, hatalı tefsirler ortaya atılmak istendiğini; bunların hakikatlerinin ve bunların asıl mahiyetlerinin nelerden ibaret olduğunu göstermek isteriz.
Tefhîm-el Kur'anda, aşağıdaki âyet-i kerime'nin [27] tefsirinde :
Fitne ortadan kalkıp, Allah'ın dini yerleşinceye ka-<lar, onlarla dövüşünüz, bırakıp çekilirlerse, o zaman; zâlimlerden başka kimseye karşı düşmanlık yoktur. (El Bakara, 193)
denmiştir. Bırakıp çekilmekten ma'ksat, kâfirlerin kendi küfrü ve şirklerini bırakıp da çekilmeleri değildir.
Bu küfürlerinden ve bu şirklerinden vaz geçmeleri değildir. Fitne ve fesadı terkedip çekilmeleridir. Taarruzu bırakıp da çekilip gitmeleridir. Kâfir, müşrik, tabiat-perest müîhid kimselerden hangi zümre olursa olsun, bu gibi toplulukların kendi akidelerine bağlı oldukları görülür. Bunların da inançları dairesinde ibadet ederler; yahut da keyifleri istemez yapmazlar. Bahis mevzuu olan bu âf değildir1. Onları bu sapıklıklarından kurtarmak için de biz, ancak anlayış dairesinde ve liyakatli bir şekilde,, kendilerine nasihat veririz; lâf anlatmaya çalışırız. Fakat onlar, bu nasihatları ve bu sözleri ve bu -öğütleri ya dinlerler veya dinlemezler. Fakat kalkıp da bize yele kabartıp savaş yolunu tutarlarsa; o zaman iş değişir. Yani onlar, yer yüzüne hâkim olmak, yeryüzünün iktidarını ellerine geçirmek için çalışırlar; yeryüzünde hâkim bulunması icabeden ilâhî Kanunun hükümranlığı yerine,, kendilerinin uydurdukları bâtıl kanunları yürür hâle koymak yolunu tutarlarsa ve bu hareketin neticesi olarak, Allah'ın kullarını, Allah'tan başkasına kul etmek için zorlarlarsa, meselenin nereye dayanacağını elbette herkes tahmin edeıbilir. Böyle bir niyet ve harekete tam mânasiyle fitne ve fesâd denir, tşte, bu fitne ve fesâd kılıç zoru ile ortadan kaldırılmalıdır. Kâfirler bu işlerinden, bu gidişlerinden vaz geçmedikçe, Jlü'nıinler de kılıçlarını kınlarına koymamalıdırlar.
Yukarıda altını çizmiş olduğumuz bu bahis üzerine, Tefsir El-Kur'an okuyucularımızdan malûmat ve ilim sa* hlbi, ileri gelen bir zat şu şekilde itirazda bulunmuştu:
1. Bu tefsirden şu mânâ çıkıyor ki, emniyet ve selâmet, sulh ve barış yolunu tutmuş olan islâm, diğer dinlere müdahale ediyor; bunun için de, savaşı caiz görüyor. Halbuki açık emir vardir: Lâ ikrabe fî'd-dîn : Dinde zorlama yoktur. (Bakara: 256)
Bu tefsir, yukarıda bahsedilen âyet-i kerimeye zıd olmuyor mu?
2. İslâm muhalifleri için, kendi din, mezhep ve akideleri üzerinde serbest bulundukları hakkındaki Lekiim diınüküm ve Liyedin : «Sizin dininiz kemlinize ve benimkisi kendime.» (Kâfirûn, 6) âyet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar akidelerinde serbesttirler. Bir akîde, bii* fikir serbest olunca, o akideyi yaymak, tebliğ etmek de serbest olmaz mı? Görülüyor ki, onların akidelerine, de serbestlik tanımıştır. Kur'an-ı Kerim'in mefhumun dan da bu serbestlik anlaşılıyor. Muhtelif zamanlarda, kargı karşıya yapılmış olan münazaralardan da bu nokta belirtilmiştir. Meselâ Kur'an-ı Kerim'de buyuırulduğuc gibi : Ehl-i Kitab ile, ancak iyi bir şekilde (tatldıkla) münazaraya girişin. (Ahkebût, 46)
îslâm, diğer dinlerin ve mezheplerin ibadethanelerine ve ibâdet şekillerine müdahale etmez. Hattâ Resûl-i Ekrem (S.A.V.) kendilerinin Mescid-i Nebevî'lerinde Ehl-i Kitab'da, kendi ibadet şekillerinde ibadet etmeleri için müsaade frile vermişlerdi. Hazret-i Yûsuf aleyhisse-lâm, Aziz-i Mısr'ın hizmetini iltizam ettiği vakit, bu Aziz-i Mısr, o zaman, akîde ve amel bakımından müşrik idi. Evet, o zaman hal böyle iken de şöyle söylemişti:
Ey!.. Benim hapishane arkadaşlarını, çeşitli ilâhlar mı iyi yoksa Bir olan kudret sahibi bulunan Allah mı? (Yûsuf, 39)
Buradan da şu mâna anlaşılıyor ki, başkalarına da, kendi fikirlerini, kendi akidelerini yaymak ve anlatmak hususunda bir hak tanınmıştır.
3. Altı çizilmiş bulunan cümleleri gözönüne aldığımız aaman Müslümanların, 'karma ülkelerde, yani hem. müslümanlar hem de gayri müslimlerle meskûn bulunan yerlerde nasıl yaşayabilirler? Gayri - müslim medeniyet ve gayri - müslimlerle bir arada yaşarken, işlerinde, şehir ve devlet dairelerindeki vazifelerini nasıl d%-vam ettirebilirler? Böyle olunca, onlaruı siyasî akideleri müslümanların işlerine mâni olmaz mı? Müslümanlar Turkiyede yahut da iran'da olsalar, zatı âlilerinin (Mev-dûdî) söylediğine göre, oralarda dahi c;had bayrağı açmaları lâzım gelir. Nitekim söylediğimiz bu memleketlerde tam olarak islâm kanunları, İslâm hadd-ü hududu yürürlükte değildir. Bu âlemşümul siyaset ile ve h\x minval üzere gidilirse hiç bir şekilde müsbet bir ıs yapılamaz. Çekişmenin ardı arkası kesilmez. Herhangi başka bir cemaat de, müslümanlarla geçinmek, müslümanlara yardım etmek, onlarla bir arada, bir şehir ve aynı memlekette yaşamak istemez. Bu şekilde, yine Müslüman, ce-maatiyle hiç bir gayrı-Müslim cemaatın, hiç bir hususta, anlaşmasına, bir yerde barınmasına ve geçinmesine de imkân kalmaz.
Zat-ı âlilerinin buyurduğu gibi olsaydı, o zaman iş birliği de tamamiyle ortadan kalkmak zorunda kalırdı. Eğer müslüman cemaatın, kendi fikir ve akidelerini yaymaları için bir hak tanınıyorsa, o zaman, bu hak gayri -Müslimlere de tanınmalıdır. Bilhassa onların hâkimiyette bulundukları yerlerde bu hak onlara verilecektir.
Herçi ber hod ne - Tpesendî, ber diğerân mepesend.
Kendine beğenmediğin şeyleri, başkaları için de beğenme.
Resûl-i Ekrem, Sallallahü aleyhi ve Sellem, Medine-i Münevvere'de iken Ehl-i kitâb ile iyi geçinmek yolunda, onlarla muahedelere girişmişlerdir. Bu muahedeler, hangi şartlar üzerine istinat etmiştir. Mekke'deki günlerinin ilk devrelerinde de Zat-ı saadetlerinin tavır ve hareketi 4e bunu teyid etmez mi? Başka bir tâbirle, gayri - Müslim hükümet veya cemaatin arasında böyle bir müslü-man cemaati bulunursa, o zaman, bu müslümanlar hemen kılıca mı davransınlar? Küfür cephesinin kanun ve nizamlarını ortadan kaldırmak için savaşa mı girişsinler? Acaba kim böyle bir tutumu mantıklı sayabilir?. Kim buna tahammül eder?
Yukarıdaki bu uzun İtirazın cevabını bir kaç cümle ile vermek mümkündü. Esasen bu itirazın kendisi de yanlış anlayışlardan ileri gelmektedir. Bu itiraz ve bu gibi bir çok itiraz yığınları, İslâm'a gerekli seviyeden ve ona dosdoğru bir noktadan bakmaktan mahrum olanlara musallat olmaktadır. Bu eksik ve hatalı anlayışlar insanları öyle sarmıştır ki, bu yüzden müslümanlar kendi dinlerinin esas kaidelerini anlamaktan âciz bir hale gelmişlerdir. Bundan dolayı bu itrazın cevabını biraz geniş ve etraflıca vermek icabediyor.[28]
İslâm Heyeti (Mission)
Mevzua girerken önce şu noktalan düşünmek lâzım geliyor: Emniyet ve Selâmet'! müeyyideleştiren. islâm'ın mânası nedir? Ve Dînde zor kullanmak yoktur. (El-Ba-kara, 256) ve yine Sizin dininiz kendinize ve benîm dii-nimde kendime (Kâfirûn, 6) bu mübarek âyetler nasıl bir mâna taşıyor? Hele şu suale bakınız: Hazreti Yûsuf Aleyhisselâm, peygamberlik etmek için mi gelmişti? Yoksa, başka bir iş için mi? Bu sözlere ayrı ayrı cevap vermeden Önce, evvelâ' şu suale cevap vermek bir zaruret oluyor: Bu dünyada, İslâm'ın heyeti (mission) nedir?
Nasıl olur da bir kısım zorbalar iş başına geçerek, idarecisi bulundukları milletlerin sırtına binerek yapmadıklarım bırakmazlar. Bu zorbaların her biri Tanrılık, ilâhlık iddiasında bulunarak, diledikleri gibi tahakküm ederler. Bütün bu zâlimlere ve hakikat düşmanlarına, İslâm yolunda yürüyenler itaat mı edecektir? Nasıl olur da bu gi'bi gayri meşru hükümetlere ve bu gibi saltanatlar için ve bu kükûmet ve saltanatların başında bulunanlar İtendi emniyet ve selâmetlerini temin etmek maksadiyle, tebaa toplar, cemâatler kiralar, adam toplarlar. Kendi idare mekanizmalarını çalıştırır ve bu mekanizmanın çalışması için kalkıp da İslâm fabrikasının makinelerinden faydalanmak isterler. Hem de îslâm dininin unsurları tunların istedikleri gibi o bâtıl işleri yürütmek için hiz met mi edecek? Nasıl olur da, bir kaç ahlâkî usul ve kaide öğreterek, insanları, kendi keyiflerine râm edip; halita herhangi bir - sözüm ona - nizam ve bir medeniyet yüklerler de, «insan» da nizam ve medeniyet adı takılan î>u şeylere, boyun mu eğecek?
Eğer iş böyle ise o zaman İslâm'ın Budistlik (Bud-'dhmet) veya Sen Pol (Saint Paul) ün uydurduğu Hris-tiyanhk'tan farklı bir tarafı kalır mı? O zaman, bu yüce dinin kitabında katilûhüm «Savaşınız» cümlesinin mânasını anlamak pek kolay olmaz. Acaba, bu âyetteki korkunç mânâ niçin vahyedilmiştir, öyleyse bu din kendi' sâliklerine savaş ve cihad emri yerine; muhaliflerinizin karşısına geçip şöyle söylemelerini istemez miydi?
— Biz zavallıları niçin öldürmek istiyorsunuz? Biz ne hükümet nizamında bir değişiklik yapmak istiyoruz, ne de bir inkılâp ortaya atmak gayesini güdüyoruz. Ne mevcut medenî nizamı düzeltmek, ne de bunu doğru bir şekle koymak niyetindeyiz. Bunlar için de propaganda yapmıyoruz, yapacak da değiliz. İktidar, kimin elinde olursa olsun, iş başında kim bulunursa bulunsun, biz, onun emrine uyarak, onun hükmü altında yaşıyacağız. Bizim maksadımız, gayemiz, zamanın hükümetine uymak ve boyun eğmektir. Her hükümet ve her iktidara, boyun eğip, onlara tabi olmak, dinimiz ve îmanımızdır. Böyle olunca da sizin bize karşı sert davranışınızın sebebi ne? Bırakınız biz de 'kendi dinî inançlarımıza göre, ibadet edeceğimiz şeye ibadet edelim. Bağlı bulunduğumuz varlığa kulluk edip gidelim. Bundan size ne zarar gelir? Sizin dünya görüşünüz ve medenî anlayışınız ne olursa olsun, idare sisteminiz ne şekilde yürürse yürüsün, bunların hiç birine karışacak değiliz. Bu gibi şeylere, karşı "koymamak, bunlara dokunmamak, bizim akîde ve imanımızın icabıdır. Bizim böyle bir hareket tarzımızdan size ne gibi bİT zarar gelebilir?
Eğer, iyi ve mâkul bir şekilde bunun cevabı ortaya konacak olursa, görürüz ki, o zaman, amelî olarak, Haz-ret-i Peygamber (S.A.V.) ve onun sadakatli ve vefakâr sahabîlerinin Mekke Müşriklerinin karşısındaki vaziyetleri biz'm bu günkü İngiliz [29] idaresi altında bulunduğumuz vasattan pek de farklı sayılmaz. Mekke'nin o müşrikleri ve İslâm'a karşı duran Mekkeliler pek o kadar da gayri mâkul kimseler değillerdi. Sadece bir kaç kişinin toplanıp camide, yahut o zamanın vaziyetine göre mescide benzeyen bir yerde, bir avuç müslümanm ezan okumasına, namaz kılmasına, arada sırada meclisler ve toplantılar tertipleyerek, kendi aralarında ve kendilerine ait işleri konuşmalarına ve bu bir avuç müslümanm yalnız kendi aralarında propaganda yapmalarına mâni olmaları için mühim bir sebep yoktu.
Fakat işin iç yüzü böyle değildir. İslâm, kendisine , bir hayat nizamı kurmayı gözönündç bulundurmuştur. İslâm'da, akâid, ibadat, ahlâk ile birlikte, ferde ait iş ve çalışma yolu toplumca yaşayış nizamı, topyekûn yasayışın iş güç sahası ve her çeşit işlemlerle ilgili hükümler ve kanunlar tanzim edilmiştir. Eğer bir İslâm Devleti, İslâm tebliğini tam olarak, bütün olarak, bu nizamın tarafına çevirmemiş İse, 0 zarnan İslâm davasını gütmemiş demektir. îslâmın davasında, bu nizamı tam olarak gozonünde bulunduran bir İslâmî hükümet bu dâvayı hak üzerine kurmak ister. Bu nizamı, ayakta tutmak yoluna gider. İnsanlığı bu nizam ile felaha ulaştırmak için çalışır. Bu nizamın karşısına çıkacak olan her bâtıl nizamı da, ortadan kaldırmak yoluna gider. Her şeye rağmen, kati olarak kendi nizamını hâkim kılmış olur. Diğer nizamlar da onun karşısında yıkılıp ve dağılır gider. Böyle olması onun mahiyeti iktizasıdır. Hak ve sadakat üzerine kurulmuş bir nizam ileri sürülmelidir. Amelî olarak, böyle bir nizam kurmak yolunu takip etmeyen İslâm'ı Hükümetin gayesi; tamamen mânâsız ve boş sözden ibaret olur. Hattâ bundan daha da mânâsız ve daha da boş bir şey olmaz ki, bir nizam, başka nizamları hem bâtıî sayacak; hem do kalkıp o bâtıl saydığı nizamları ortadan kaldırmak için çalışmıyacak ? Tam tersine hareket ederek, o nizamların barınmasına imkân verecek. Bu bâül nizamlar için de hizmet etmek yolunu mu tutacak?
Bu da bir tarafa dursun, esasen, bu husus da bilbe-dâhe apaçık bir şekilde muhaldir ki, bjr kimse bir yaşayış nizamına bağlanmış olacak ve bu nizamın doğruluğuna inanacak, b?r de kalkıp, inanmadığı ve bağlanmadığı başka bir yaşayış nizamının otoritesinin altına girmek is-tiyecektir? İnanmadığı o başka yaşayış nizamının hâkimiyeti altında da yaşamak yoluna gidecektir? İşte bunun içindir ki, bu nokta tamamiyle aklın hilâfına olur Bir kimse, hem kendisinin takip ettiği nizamı isterken, bu Rİzam'a davet etmesi, bu nizâm için çalışması, yine İslâm bu muhalif nizamın da sağlanması yolunda çalışacak ve onun tahakkümü altında yaşamayı öğrenmek isteyec^K-
tir. Halbuki, İslâm'ın kendine ha» bir nizâmı olunca, bu pîzam'a davet etmesi, bu-nizâm için çalışması, yine İsiârn nizâmının, fıtratı iktizasıdır. Bu İslâmî fıtratın iktizası, di şer nizamların yıkılması ve onların yerine îslâmi tek başına hâkıirsiyutinı devam ettirmesidir
ısîâın, her mensubunu, hep bu mukaddes uğruna harekete geçirir. BUıün telkin ve talimatiyte bu fikri ayakta tutarak yenici bir dinamizm meydana getirir. Bu itibarla, iman sahibi olmak iddiasında baiurrimarın, derecesi ve ölçüsü, aynı samanda mihenk taşı ve miyarı bu yolda göstereceği fedakârlığın seviyesine bagiı-dıı. İman sahibi olmak iddiasında bulıuaajilara su sual sorulup cevabı alınınca, bu kimselerin, imân ölçüsü kendili ğinden belirmiş olur.
İslâm'a inanmış olanlar, İslâm'ın zaferi için mallara ile canları ile fedakârlığa hazır mıdırlar? Yoksa, yalnız bu nizamın kurulmasını temenni ederek bâtıl ve uydurma nizamların baskısı altında yaşamağa mı razıdırlar?
Kur'ân-ı Kerim'i ve Hadis-i Şerif-i, bu her iki kaynağı da göz önüne getirip tetkik edelim. O zaman bu mesele en iyi şekilde aydınlığa kavuşmuş olur. — Ancak şu şart la ki, kalplerdeki!eri gizlememek ve her şeyi açıkça orta ya koymak şartiyle — Görülecektir ki gerçek bütün a-Çikhğı ile tecelli edecek, İslâm'ın asıl mâna ve mefhuma meydana çıkacak ve sizin anladığınız, bildiğiniz ve beyan buyurduğunuz gibi olmadığı ispat edilmiş olacaktır.
Hakikat şudur ki, biz İslâm'ın hakikatini anlayarak, bilerek iman etmiş isek, o zaman bizim varlığımın herhan gi bir gayrı Îslâmi hükümete karşı bulunacaktır. Kat'iy-ven böyle bir gayrı İslâmî hükümetin tahakkümü altında kalmağa tahammül etmiyeceğiz. Gayrı -' Müslimlerle karjşjılıklı yardımlaşma veya işbirliği olsun olmasın, ne olursa olsun; eğer biz kendi iman ettiğimiz İslâm üzerinde samimi isek, o zaman vazifemiz, her yerde İlâhî kanun o-lan, Şeriat-ı Rabbanî'yi cemiyete hâkim kılmaktır. Bunun nüfuz etmesi için çalışıp, gayret sarf etmemiz icab eder. işte bizim müslüman olmamız, bundan başka bir şarta bağlı değildir. Allah yolunu tutmak istiyenler de bu çalışma usulünü göz önüne almalıdırlar. Gayrı müslimlerle karşılıklı yardımlaşmamız ve işbirliği yapmamız, düşünü len bu şekilden başka türlü olmayacaktır. Elbette ki İslâm, emniyet ve selâmet huşunda müeyyideler ihdas etmiştir. Fakat İslâm'ın görüşüne göre, hakiki emniyet ve selâmet, Hududullah'ın kaim kılınması ile mümkün olur, Emniyet ve selâmetin, İslâm'ın dışındaki şeytânı sis temler vasıtasiyle teessüs edebileceğini düşünenler, bu nizamlarla normal ve düzgün bir iktisâdi düzenin işliyece ğini sananlar; İslama mahsus üstün cemiyet görüşünü kat'iyyen anlamamış kimselerdir. Buradan da açıkça belli oluyor ki, İslâm ne böyle bir emniyet ve selâmete yar dımcıdır, ne de onu himaye eder. Başka türlü kâim kılınmış bulunan emniyet de emniyet değildir. Ancak İslâm'ın kendisinin kıldığı emnyet, emniyettir. Asıl maksad da bu îslâmi emniyettir. İşte, bu emniyetin içinde de insan selâmetin yolunu bulacaktır.
Lâ krâhe fi'd-din — Dinde zorlama yoktur. Bu â-yet-i kerimenin mânasını şu şekilde anlamak lâzım gelmektedir: İslâm kendi akaidini cebirle hiç kimseye kabul ettirmek yolunu tutmaz. Esasen, akîde denilen şey de zor la kimseye yüklenebilecek bir şey değildir. İslâm'ın ibâdetleri de böyledir. Onun ibâdetleri akidesinin şartıdır. Zor kullanmak, cebir ve şiddet sarf etmekle kimseye yüklenilmez. Nitekim, sahih olmayan imanla, kalbe inmeyen bir duygu ve niyeti halisleşmemiş bir tavırla yapılmayan ibâdet, manasız bir hâl alır. Bütün ibâdetlerin içtejf gelen Ûivi bir arzu ile, aynı zamanda dış baskı ve tesirlerden uzak bir serbestlik içinde ifâ edilmesi lâzımdır. İslâm cemiyet düzeni olarak, bu hürriyeti ve serbestliği hazırlar. İslâm, şu meseleyi de caiz görmez ki, ülkenin hükümeti • =r (State) nin, nizamı üzere kurulmuş bulunan medeni kanunlar ve medenî nizamlar, Allah kanunundan ve Allah nizâmından gayrı, herhangi bir kanun ve nizam olsun. Böyle uydurma bir kanun ve nizam da Allanın arz küresi üzerinde câri kılınmış bulunsun. AUaha karşı gelmiş kimselerin hükümleri, İslâm ülkesinde ve Allanın ar zmın üzerinde infaz edile dursun. Müslümanlarda bu uydurma kanunlara tabi olsunlar? (!)
Durum böyle olunca, elbette ki, bir fırka, dğer bir fırkanın dinine müdahale edecektir. Müslümanlar, kâfirlerin dinlerine müdahele etmemiş olsalar dahi kâfirler, müslü-.manlarm dinine müdâhale etmekten geri kalmıyaeaklar-dır. Bunun neticesinde günümüzün müşrikleri kendi soy suz prensiplerini İslâm dinine sokmuş olacaklardır. İslâm' in yüksek ve hayatî akidelerine bir sürü küfür pren-s'pleri karışmış olacaktır. Bütün bu bozucu, karıştırıcı tesirlere karşı İslâm'ı aslî safiyetiyle muhafaza edebilmek için müslümanlar kendi yurtlarında dinlerinin istediği vasıfta tam bir hürriyete sahip b;r nizam kurmaları gerekmektedir,. Böyle bir nizâm içinde bulunan gayrı müslimlere karşı da Lâ i krâhe fi'd-din «m-rivle hareket edilir.[30]
Bunu Caiz Görmenin Yanlışlığı Ve Bunun Tahkiki
Buraya kadar, fikirlerimize itiraz eden muhterem ızı uyarmak huşunda ileri sürdüğü delilleri gözden geçirdik. Ne acıdır ki, halkın çoğu da bu yanlış düşüncelere saplanmış bulunuyor.
O zat'ın ilk delili şudur : Sizin, fitneden maksadınız; küfrün galib olması ve kâfirlerin üstün çıkmaları ise, o zaman, cihad ve savaşın da gayesi şu-ol'acaktır: fitne dediğiniz şey —sizin tefsirinize göre— ortadan kalkıncaya kadar savaş devam edecektir. Bu fitne'nin yerine de Allah'ın dîni kâim kılınacaktır. Allah'ın dîni kâim kılınma dıkça da savaşa son verilmiyecektir.
Bu hususu, böyle kabul ettiğimiz takdirde İslâm tezada düşer! Bir taraftan lâ ikra he fi'd - dSn = Dinde zorlamak yoktur» deniyor, diğer taraftan da gayrı'müslim-lerin kendi fikir ve inançlarına uygun hükümet nizâmı kurmalarına mâni olunuyor. Onların, kendi kairunlarını tatbik etmelerinin karşısına dikilip, bu başka inanca sa-hib kimselere zorla, Allah'ın dînî kabul ettirilmek isteniyor.
Bir taraftan leküm dinû-küm ve liye dîn = «Sizin di niıüz kendinize benim dînim kendime» deniyor. Diğer taraftan da islâm dininin haricindeki din mesuplarmı kendi dinî akidelerinde serbest bırakmıyor. Onların kendi usul ve nizâmları gereğince, işlerini tanzim etmelerine mâni olunuyor. Böyle bir hareket tarzı nasıl makûl olabilir? Hal-bûki islâm hiç bir mevzuda tezada düşmez. Bu bakım dan sizin tefsiriniz doğru olamaz.
İkinci delil de-şudur: Eğer gayrı Islâmî hükümetin varlığı İslâm noktayı nazarında fitne ise, bu fitneyi de ortadan kaldırmak bütün müslümanlar için, bir vazife <r luyorsa, o zaman, Hazret! Yûsuf Aleyhisselâm'ın Mısırdaki gayrı Islâmi hükümette nazırlık veya vezirlik vazife sini üzerine almış bulunması mümkün olabüir mi? Bu memuriyeti sırasında, Mısırdaki hükümetin kanunlarını
tatbik etmesi kabil midir? Nitekim, âyet-i Kerime'de şey le deniyor.
Melik'in kanununa göre, o kardeşini alıkoyamazdı. (Yûsuf, 76)
Bu âyet-i Kerimeden de böyle bir mana çıkmıyor mu?
Üçüncü .delil de şudur: Siz, bu şekildeki bir tefsiri doğru sayarsanız, o zaman şu durumu da kabul etmeniz icâb eder ki: islâm, her bulunduğu yerde bitmez tükenmez savaşların çıkmasını hazırlayacak ve bu kanlı savaş lan, bütün müslümanlara farz kılacaktır. Böyle olunca, acaba müslümanlar dünyanın neresinde emniyet içinde bulunabilirler? (Böyle bir tefsir gereğince, bütün müslümanlar, yalnız gayrı Müslim devletlerle savaşmakla kalmayıp müslüman kanunları tam olarak icra, etmeyen di ğer müslüman hükümetlerle de savaşmaktan kurtulamı-yacaktır. Bizim dîni düşüncemiz ve yapmakla mükellef olduğumuz farizelerîmiız bu şekilde olursa böyle şartlar içinde hangi gayrı Müslim komşumuz bize emniyet edebilir? Bu yakın devletlerle komşuluk münasebetleri kurulst bilir mi? Ve hangi devlet böyle bir tutum ve gayemiae tahammül edebilir?
CEVAP
a- Bu delillerden birincisi, mevzuyu tamamen yanlış^ anlamanın neticesidir. Herhangi bir şahıs, — kendine gi£ re "~ herhangi bir alddeye inanır. Bu akideye göre de bir yaşayış yolu tutup gider. Kendi nazariyesine göre, içti". maı yaşayışına uygun bir nizâm kurar.
Fakat bu nizamı bir ülkenin bütüıiVhalkına, astla kabul ettirmek [31] tamamen ayrı bir iştir. İt razda bulunan zât, bu iki şeyi aynı şey gibi telâkki ediyor. Bu iki müeyyide arasındaki farkı nazarı itibara almıyor. Lâ ikrâ he fî'd-dîn ve Lekiim diynüküm ve Kye dîn gibi âyetlere yarılıyor. Halbuki bu âyetlerin biribiriyle alâkası, işin baş. langıeı içindi. Eîbetteki bir, herhangi bir gayrı Müslimi kendi akidesinden zorla döndürüp, İslâm akidesini kabul etmeye, yahut da kendi dinî ibâdetlerini bıraktırıp da namaza, oruca sarılmalarını mecbur edemeyiz. Buna mukabil. İslâm dışında bulunanların da, ahlâk, öğretim, medeniyet, muaşeret, geçim, kanun, siyaset, vesair hususlarda kendi nazariyelerini müslümanlara her ne şekTlde olursa olsun kabul ettirmelerine razı olamayız. İslâm dışmdakilerinin kendi fikirleri ve kendi tuttukları yol üzerinde yürüyüp gitmelerine şüphesiz muvafakat ediyoruz. Fakat, bizim kendi fikirlerimizin ve kendi tuttuğumuz yolun ters istikametine ve hilâfına, bir sistem ortaya konup da bu yolda gitmekle zorlanmış, olmayalım Memleket idaresi, yaşayış nazariyesine İs-tinâd ettiğinden, bütün kanunlar, bütün inzibatî nizamlar polis işleri diğer iktisadî mevzular ve çalışma hayatı da nazariyelere göre tanzim edilecektir. Böyle bir hükümetin idaresi altında biz kendi yaşayış nizâmımızı, kendi fikrimizi,.kendi yolumuzu kendi usulümüze göre nasal tan zim edeb'liriz? Ve, böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bz ister kabul edelim ister kabul etmiyelim, ne şekilde olursa olsun, dinimize muhalif olanlar, kendi siyâsî galibiyetleriyle, kendi fikirlerini, kendi nazariyelerini bize zorla kabul ettirmeğe kalkışmiyacaklar mı? Ve bizim bütün yaşayışımız üzerinde kendilerini söz ve nüfuz sahibi kılmıyacaklar mı?
Böyle bir meseleyi caiz saymak şuna benzer: Meselâ onlar z'nâyı helâl sayarlar. Bu fiili meşru addederler; halka da zina yapmağı ve şunun bunun karısı ile düşüp kalkmak hususunda müsaade verirler. Hatta teşvik bile ederler. O zaman bizim, siyasî kudreti olmayan hükûme timiz de kendi otoritesini gösteremez. Zina bizim camiamız içinde yayılıp gider. Ve biz de yavaş yavaş buna alışırız. Bir "müddet sonra da zina meşru bir şekle girmiş olur. İşte bizim müsaade edemiyeceğimiz nokta da budur. Yine bunun gibi, meselâ onlar tefeciliği helâl ve meşru sayarlar. Hükümetleri de tefeciliği iktisadî düzenin bir icabı sayar. Memleket, idaresi de onların elinde bulununca, o zaman, biz'm en çekingen, en ihtiyatkâr, en sofu dindarımız bile bu tefeciliğin pençesinden kendini kurtaramaz. Zira, bizim alacağımız bir parça ekmek parasının içme bile çeşitli yollarla, türlü vasıtalarla, tefecilik parası karışmış olacaktır. Böyle olunca, nasıl olur da böyle bir ekmeği alıp yiyebileceğiz? Hele, bunlar dehrîlik, ilhâd tablatperest, akidelerine de sâlik olurlarsa, memleketin umumî n'zam ve memleketin öğretim sistemi de onların elinde bulunursa, bu şekildeki mülhidâne nazariyeler ve gayri ahlâkî âdetler, memleketin her tarafında hâkim olacaktır.
Böyle bir ortamda ise, memleketin refah ve saadet kapılan birer cehennem kapısına dönmiyecek midir?
O zaman, aramızda bulunan en ileri, dindarlar ve onların nesilleri de kendi elleriyle küfür ve ilhâdın tefessüh etm^ş ahlâkının kucağına atılmıyacaklar mıdır? On-*ar, Allahm emrettiği kanunları kaldırıp, kendi uydurma kanuiü"armı memlekette yürürlüğe koymak istedikleri zaman, memleketin umumî medenî nizamı da yine bu iman yoksulu kimseler tarafından tertiplenmeyecek mi? O zaman inandığımız kanunlar ortadan kalkacak onların yerine inanmadığımız kanunlar yürürlüğe konacaktır. Böyle bir icraata kim muvafakat edebilir ve bu işe hangi imanlı müslüman müsaade edebilir?
Böyle olunca da, Lâ ikrâhe fi'â-din hükmü nasıl tatbik edilebilir? Başkaları kendi dinlerinde, bizim aleyhimize olarak, bildiklerini yapsınlar, biz de bütün bunlara katlanıp, hareketsiz mi kalalım? Veya biz kendi dinimizde serbest olmak istiyelim de, onlar buna muvafakat gösterip tahammül etmesinler ve buna müsaade de ver-mesinier?[32]
Hükümetin Zaruri Oluşu
İçtimaî yaşayışın intizama girmesi içim herhalde bir zor kullanabilecek kudret (Coercive Power) e ihtiyaç vardır. Buna devlet (State) yahut da hükümet : (Gouvernement) denir. Böyle, bir kuruluşun zarurî olduğunu, bugün artık inkâr edecek kimse bulunamaz. Ancak, Sosyo-komünizm (iştirakiyat) akidesine göre,, bir ara yaşayışta öyle 'bir merhale tasavvur ediliyor ki, o merhaleye ulaşılınca, insan için, bundan böyle içtimaî yaşayışta, herhangi bir hükümete ihtiyaç kalmıyacak-tır. insanlar bu gibi şeylerden kurtulmuş olacaklardır. [33] Falçat bu söz veya bu tasavvur, tamamiyle hayal âleminin mahsulüdür. Böyle bir neticeyi doğuracak, ne bir müşahade ne de bir tecrübe görülmüştür.
Toplum hayatının tecrübeleri ve insanın fıtrî kabiliyetleri de açık olarak göstermiştir ki, medeniyetin ayakta durabilmesi ve devam edebilmesi için mutlaka bir kuv-vet-i kahire'ye ihtiyaç vardır. Bu içtimaî kuvvet, kendi kudreti ile ve kendi gücü ile medeniyeti ayakta tutar. Bu hususta bütün nazariyeler ve içtimaî fikir mektepleri (School) ittifak ederler. Bunların her biri kendi nazariye ve fikir mekteplerine göre, bir çalışma sistemi kurmuşlardır. Bu çalışma sistemiyle bu kuvvet-i kahire birleşerek içtimaî yaşayışı kendi nizamlarına göre teşkilâtlandırırlar. Kendi gayelerine uygun olan medenî şekli ihya etmek ve bu kuruluşu iç ve dış tesirlere karşı muhafaza etmek, bu Kuvvet-i Kahirenin nev'ine göre ve çalışma sisteminin şekline göre değişir. Bu değişikliğin neticesinde usulü veçhiyle, medeniyet nizamı üzerinde tesirini göstermiş olur.
Bu içtimaî kuruluşların, yalnız cemiyet üzerinde değil, ferdî yaşayışta da büyük çapta tesiri olur. Böyle bir devletin, kendini zorla ve kuvvet kullanarak hâkim duruma getirdiğini kabul etmek lâzımdır. Herhangi bir hükümet, kendi idaresi altında bulunan halkın, kendi esas .nazariyelerine, çalışma sistemine inanmasını ve imanla
bağlanmasını ister. Bazıları bunu kabjl etmek istemezlerse de, yine ister istemez inanmadıkları ve istemedikleri bu nazariyelerin, yine de hiç olmazsa % 90 ma razı olmak zorunda kalacak ve kendi imanının ve akidesinin bu kadarını da bu nazariyelere feda etmiş bulunacaktır. Muhalifi olduğu bu sistemde, kendi düşüncelerinin ancak % 10 nunu muhafaza edebilecektir.
Hükümetin bu hususiyeti ve bu şekli gözönünde bulundurulunca, şurası da kendiliğinden anlaşılır ki, hükümetin mevcudiyeti zarurî ve kaçınılmaz bir şeydir, içtimaî hayat için de lâzım ve gereklidir. Düşünce sahibi ve iz'ânı bulunan hiç bir kimse için de bu hakikati anlamakta zorluk yoktur.
Şimdi, şöyle böyle bir zümre, mahdut mânadaki bir mezhebe değil de, alemşümul1 bir Din'e itikad etse ve bu itikadında sadık bulunsa, yaşayışının her sahasını da bu itikadına göre tanzim etmek istese; o zaman içtimaî nizamı tertibe koyacak olan bu kuvvet-i kahire'yi eline geçirmeye çalışmıyacak mıdır? Böyle yapmıyacak olursa bu defa başkalara, Kuvvet-i Kahire'yi ellerine geçirirler, o kimse de mecbur bir duruma girmiş olup, Kuvvet-i Kahire'yi elinde bulunduranların hükmü altına girer. Bunun neticesinde de, içtimaî ve ferdî yaşayış nizamının en az % 90 ını feda eder. Bundan başka, kendi din'i yerine de Kuvvet-i Kahire'yi elinde bulunduranların din'lerine tâbi olup, onların yollarında yürümeğe devam eder.
Medenî yaşayıştaki bu ikrah, isteksizlik her ne şekilde olursa olsun birisi tarafından, ,diğer tarafın üzerine yüklenecektir. Biz bunu modern kâfirlere yüklemediğimiz yahut da yükleyemediğimiz takdirde, modern kâfirler bizim üzerimize yükleyeceklerdir. Bunun iç'n, kâfirler bizi bu isteksizliğe mecbur etmeden ve bizi cehennem yoluna itmeden önce; biz onlara bu ikrahı, isteks'zliği yükleyelim de onları cennet yoluna sevk etmiş olalım... Böyle olursa daha hayırlı ve daha iyi olmaz mı?
Bu husus işin bir cephesidir. îkinci cephesine gelince; yeryüzünün mâliki ve.sahibi Allah Tealâ'dır. Yeryüzünde barınmak, yeryüzü nimetlerinden faydalanmak», yeryüzünün mülkünde tasarruf sahibi olmak hakkı O'n-dan elde edilir. Her kim O'nun emrine boyun eğer, O'nun fermanına itaat ederse, O'nun fıtrî ve şer'î kanunlarına da muti olmalıdır. Böyle yapmadığı takdirde, o kimse, zâlim olur, gâsib olur, isyankâr olur. Bu itaatsizlik yalnız Hak'ka karşı gelmek ve O'na muhalefet etmekle bitmez, neticede yeryüzünün nizamı da bozulur, fesat çıkar, insanlığın huzurunun kaçmasına da sebebiyet verilmiş olunur.
Buna istinaden denebilir ki, Allah tarafından gelen, emirle yeryüzünde faydalanacak kimse, O'nun fıtrî ve şer'î kanunlarına tâbi olmaktan kaçınmayıp, itaata devam etmelidir. Her kim, kaçınıp itaat yolunu tutmazsa, o zaman, o kimsenin yeryüzünde barınma hakkı kalmaz.
Fakat, Allah Tealâ'nın inayeti çok büyüktür. O'nun hilmine de haddü pâyan yoktur. O bu kabil kimselere yalnız yeryüzünde barınıp geçinmeleri için, sadece mühlet vermekle kalmaz, hattâ onların, küfr, şirk, dehricilik ve ilhadlarına da göz yumar. îşi azıtıp ileri' götürmelerine ve yeryüzünde fitne ve fesâd çıkarmağa kalkışacakları zamana kadar müsamaha gösterir.
Fakat bu sapık zümreye, şer'î kanunları kaldırıp bu "uıkaddes kanunların yerine kendi uydurma kanunlarını yürürlüğe koymalarına ve yeryüzünde idareyi ellerine alarak bu kanunlarla her tarafı fitne ve fesâdla doldurmalarına elbetteki cevaz verilmez. îş bu. raddeye varınca, O'da kendi şer'î kanunlarına imân etmiş bulunanlara .şöyle emir verir:
Kâfirleri hak kanununa tâbi etmek için onlan zorlamayın. Fakat ikâfirlerin ve küfrün musallat olmasına da asla müsaade etmeyin. Fitnenin bütün kudretlerini ortaklan kaldırmak, yok etmek ve yeryüzünde benim dinime bağlanmak istemeyenleri büyültmeyin, çoğunluk kılmayın. Küçültün, azınlık kılın diye buyurur: Boyun efip de cizyeyi kendi elleriyle getirip verinceye kadar. [34] (Tev-be : 29).[35]
Hazret-Î Yusuf Aleyhisselâm Ve Devlet İdaresi
Bu gerçekler anlaşılıp zihne yerleştikten sonra, ikinci delilin kuvveti de kendi kendine ortadan kalkmış olur. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, eğer hakikaten Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber idiyse, elbette ki,, onun da yaşayışının heyeti umumiyesi, hak olarak gelmiş bulunan diğer peygamberlerin yaşayışlarının heyeti umumiyesinden, başka bir şekilde olmayacaktı ve olamazdı. Yâni, Allanın dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak, bu dinin tutunması ve ayakta durması için çalışmak.
Bu bir aslî hakikattir ki, bütün peygamberlerin bir ve tefsirinde de bu umumî kaideyi gözönünde bulunduruyoruz. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm kendi hükümeti devrinde, Mısır'da Allah dini yerine Melik'in (Mısir Kiralı) dinini nüfuzlu ve câri kılmak istemiş olsaydı, o zaman Yûsuf-i Sıddîk ile, bildiğimiz ve iyi tanıdığımın Sır iskender ve Fazl-ül-Hakk [36] arasında usul bakımından bir fark kaifır mıydı? Yazık ki, bu işde de halk, işin aslından çok uzakta bulunuyor. Onlar gerçeğe uygun olarak Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm kıssasının aslını da bilmiyorlar. Bu kimselerin zannma göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm, o devrin Melikine şöyle demişti:
Yeryüzünün bütün hazinelerini bana bırak. (Yûsuf, :S5) [37].
Bu sözler, Hazret-i Yûsuf tarafından iltizam babında bir istekti. Bu istek, Melik'in sarayında kabul olacaktı. Hazret-i Yûsuf da mansıbını elde etmiş bulunacaktı. Bu mansıp, orada, o zaman en büyük mansıp ve makam idi. Ancak oradaki hal ve vaziyet tamamen başka türlü idi.
Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, mukaddes vazifesinin başlangıcından beri, diğer peygamberlerin takip ettikleri yoldan gitmişti. Her peygamber, umumî olarak önce halkı, îlâhî gerçeği kabule davet etmişti. Bilâhare bu daveti kabul edenleri terbiye etme safhası başlamıştır. Son kademe ise, İlâhî gerçeklerle yetişmiş olan mü'minler gurubu, ile bütün cemiyetin kuşatılması ve fethi başarılmıştır. Bu kudsî dâva, her seferinde olduğu gibi, böyle başlamış ve böyle bitmiştir.
Yûsuf Aleyh is s elam'in da ilk davetlerine ait Sûre-i Yûsuf'un beşinci rükû'unda, vaaz ve nasihatlere ait eşsiz örnekler mevcuttur. Fakat büyük neticeye gidebilmek için daha önemli hareketlere girişmek icabediyordu. Zuhur eden hâdiseler, O'nu çevresine daha yakından tanıtmasına sebep olmuştu. Nitekim, Mısır Aziz'inin karısı ve nedimelerinin tavır ve hareketleri sonunda Yûsuf Aley-hisseiâm'ın' peygamberlere mahsus olan müstesna ismet ve ahlâkı hemen hemen herkes tarafından bilinmiş oldu. Ve bu yüce peygamberin derin bilgisi, aynı zamanda rüya yorumuna mahsus olan vukufu O'na Mısır Meliki'nin hürmet ve itimadını kazandırmış oldu. Yûsuf Aleyhisselâm, nübüvvet vazifesini memleket çapında bir satha yayabilmek niyetiyle, Mısır Melikl'nden hükümdarlık selâ-hiyetlerini talep edince, bu isteği şükranla karşılandı ve iktidara ait bütün selâhiyetler kendisine tevdi edildi.
îşte bu sebeplerden dolayı, Melik'den:
îc'alniy ala hazâ'in el - arz : Bana yer yüzünün bütün hazinelerini teslim et. Diye iktidarı istemişti.
Yâni yeryüzünün bütün vesailini benim elime teslim et, demişti.
Yûsuf Aleyhisselâm, halktan çoğunun zannettiği gibi alelade bir maliye nazırlığı makamını talep etmemişti. O, n^r türlü seîâhiyeti haiz tam bir iktidar istemiştL Bu mevki ile çok müessir bir durum kazanmış oluyordu. Böyle bir makam günümüzde Italya'daki Mussolini'nin eline geçmiş [38] bulunuyor. Şu farkla ki, İtalyadaki Kral Mussolini'ye itimad ettiğinden değil, ancak, Faşist partisinin kuvveti karşısında, boyun eğmek zorunda kalmıştı. Fakat Mısır Meliki, Yûsuf Aleyhisselâm'ı ciddî bir şekilde severek, hürmet ederek, itimad ediyordu. [39].
Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın iktidarının misilsiz şahidi bizzat Hak Tealâ'dır:
İşte, biz bu şekilde Yûsuf'a yeryüzüne yerleştirdik, orada istediği gibi barınır. (Yûsuf 56)
Yâni, o ülkenin bütün iktidarını onun eline verdik.
Bu âyet-i kerimelerden başka, Sûre-i Ma'ide'de, bunu teyid eder mahiyettedir, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâ-mın kendi, kavmine verdiği beyanatta:
Ey! Benim kavmim; Allah'ın size bahşetmiş olduğa nimetleri hatırlayın, hatırlayın ki, sizin içinizdien nebiler ortaya çıkardı; sizi hükümdar kıldı. Alemlerin halkından kimseye vermediklerini de size verdi. (El-Mâide, 20)
Her şüpheden uzak bir şekilde anlaşılıyor ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'm elde ettiği iktidar, Mısır'da büyük değişiklikler meydana getirmişti. Firavunların yerine Benî İsrail, hükümeti ele almış ve bütün idarî kademelere yerleşmeğe muvaffak olmuşlardı. Hiç bir kavim ;çin onlarla rekabet edecek bir imkân kalmamıştı.
Dinî bakımdan da Hazret-i Yûsuf'un hükümeti hakkında, yine Sûre-i Mâide'nin şehadet ettiğini görüyoruz. Adı geçen sûrede Hazret-i Mûsâ Aleyhisseiâm, kendi çağ* daşı bulunan Firavun'a hitap ederken, Eski Kıbtî (Mısır* lı) kavmin imanından bahsetmiştir.
Bundan önce, Yûsuf, delillerle size geldi, fakat siae gelmiş bulunan hu şeyler hakkında tereddüt ettiniz. Ancak, ölüp gidince dediniz ki, Allah ondan sonra, Ur < peygamber göndermez. (Mü'muı, 34).
Yani, siz dediniz ki, bundan böyle bu peygamber gibi. bir peygamber gelmeyecektir.
Hazreti Yusuf aleyhiaselâm hakkındaki bu en yüksek mercî Ve makamın şahadetinden sonra, gayrı islârM hükümete hizmet etmenin doğru olabileceğini kim iddia ve istidlal edebilir? V© hak üzerine .gelmiş buhüian bir peygamber de böyle yapmıştır (Siye halkı bu mesnetsiz tftâratarU şaşırtmağa ve aldatmağa kim cür'et edebilir?
Âyet-i-kerime şu şekilde devam ediyor: Kardeşim, melik'itı dînine gö^e alıkoyamazds. (Yusuf Sûresi)
Bu âyet-i kerimeden Hazret-i Yûsuf'un, Firavunun kanunlarına tabi olduğuna dair bir mana çıkarılmak istenmiştir. Evet âyet-i kerimenin mâna.ve mefhumundan buna benzer bir şey anlaşılmaktadır, AneaK, yine bahsedilen mefhumun tam olarak anlaşıldığını da kabul edemeyiz. Asıl dikkati çeken husus, Yûsuf' Aleyhîsselâm, böyle bir meseleyle, kendi hükümetinin başlangıcında ve '-\& ^-nelerinde karşılaştığı anlaşılıyor. Nitekim, Mısır'da iktidara geçtiklerinden bir kaç sene sonra meghur kıtlık im^îa* mıştı. îşte bu sırada kardeşleri de hububat ty>icın edebilmek için uğralıyorlardı. Bu vak'anuı cereyan ettiği nenelerde, Mısır'daki idare ve inzibat kanunları da daha değişmemişti. Devlet işlerini kökünden değiştirmek, elbette ki bir zamana muhtacdı. Yavaş yavaş ve tedricî bir su™ rette yapılabilirdi. Dünyada gelmiş ve gelecek olan en büyuk ve gerçek inkılâbı yapmış olan, Hazret-i Resûl-ü k&rem (S.A.V.) Arabistandaki ananevi kanunları da an-Caic on seneden zîyade bir zamanda değiştirebilmişlerdi.
Miras kanunu üç veya dört senede değişti. Nikâh ve talâk kanunu, hicretten beş altı sene sonra kemâl seviyesini buldu. Askerî ve harp kanunları da ancak sekiz senede tamamlandı. Islâmî hayat tarzı ve ticarî muameleye ait kanunlar da dokuz senede son şekVnî aldı. Şarabın içilmesinin kat'î olarak menedihnesi, hicrî sekizinci senede tamamlanmış oldu. Tefeciliğin ticarî hayattan tama-miyle kaldırılması dokuz sene sürdü.
Aynı şekilde, Hazret-i Yûsuf (Â.S.) in da Mısırda bir hayli kanunu değiştirmesi icabediyordu. Bu" kanunların da değişmesi pek tabiî olarak bir zamana muhtaçtı. Cemiyetin yeni bir istikamete çevrilmesi şüphesiz ki, anî ve kısa bir sürede olmasına imkân yoktu. Bu istihale devrinde elbetteki eski kanunlar mecburî olarak istimal edilecekti. Hal,, böyle iken, bir Allah Peygamberi başkalarının cahilce kanunlarını tecvîz edip, bu kabil kanunlara uymuş olmasının, nasıl istidlal edilebildiği doğrusu şayanı teessüftür?
3 - Üçüncü delil, gerçek olarak bir delil değil bir özürdür. Bunun cevabını da daha önce vermiş bulunuyoruz. Bu bakımdan, burada yalnız bir hadis-i şerif-i hatırlatmak kâfidir. Hazret-i Resûl-ü Ekrem'in bu hadisini Ebu Dâvûd, şöyle nakleder: i Zat-ı Saadetleri buyurdular ki:
Cihad, benim bîsetimden itibaren, bu ümmetin son «umreleri, Deccal üe dövüşecekleri zamana kadar carî olacaktır.. Herhangi bir zâlimin zulmü, bunu iptal edemediği gibi, herhangi bir âdilin adli de bunu iptal edemeyecektir. (Ebû Dâvûd)
Yâni, cihadı, hiç bir özür ve hiç bir bahane ortadan aldıramıyacaktır. Bizim üzerimize, en şiddetli zâlimler~tle saldırsalar, yine cihad ortadan kalkmış olmıyacaktır.
Bu g^bi şiddet hareketleri, cihad etmemek için balıane olamıyacağı gibi hükümetin modern kâfirlerin elinde olması, sureta ve iğreti bir cemiyetin kuruluşu, toplum hayatına taallûk eden işleri asrı miişriklik icaplarına c*öre yürürlüğe konması da müslümanlari aldatacak bir sebep olamaz. Eğer bir müslüman ülkesi esas islâmi hüviyette bir hükümet ve iktidara kavuşmuş olsa dahi, diğer müslüman ülkelerde, zulüm, zorbalık, fesad ve fitne hüküm sürse, istiklâl sahibi müslümanîar ..kendi ülkesinde rahat rahat oturup, dışarda olup bitenlere seyirci kalamaz. O tarafla da alâkalanmaları ve olup bitenlere kar-,şı gözlerini açmaları gerekir,[40]
Din Île Siyaseti Birbirinden Ayırmanın Batıl Nazariyesi Ve Yûsuf Aleyhisselam Kıssasından Yanlış Bîr İstidlal [41]
Tercüman - Ül - Kur'an okuyucularından bir Zât-ı Muhterem (Sâhib) düşüncelerini şöyle ifade ediyor:
Sûre-i Yûsuf hakkmda Zat-ı âlilerinin (Mevdûdî Sâhib), Kur'an anlayışlarından istifade etmek isterdik.
Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Yûsuf Aieyhisselâma yeryüzünde barınmasının atâ kılındığı belirtilmiştir. Kendileri de devlet mekanizmasında mümtaz bir şahsiyet vasfım ihraz etti. Fakat, malûmdur «ki, o bir peygamberdi- Bundan dolayı kendis1' için risâlet vazifesini: ifa eylemek zarureti vardı. Firavun sarayındaki iman sahibi §ahsm beyanından da anlaşıldığına göre, Yûsuf Aleyhis-selânun; .nübüvvetine, Firavun kavmi iman etmediler. Bu tokana tepkisi, O'nun vefatına kadar sürüp gitti. Son güne kadar da bu işin gecikmesi devam etmişti. Yine de Firavun ve onun kavm iman yoluna gelmemişlerdi. Bununla beraber, yine de Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm onların devlet işlerine iştirak etmekten de kaçınmamıştı. Bu durum şöyle bir suale yol açıyor: Allanın seçkin bir peygamberi, nasıl olur da Allah'a ait olmayan <Gayrı tlâhî) devlet nizamında çalışmağa iştirak eder? Halbuki, O, bu kavmin kargısında kendi nübüvvetini beyan etmiş, bu kavme davette bulunmuş,-fakat bu kavim, O'nun nübüvvetini kabul etmemiş ve davetine de icabet eylememişlerdir. Bu şekilde, İslâm davetini kabul etmemiş bulunanlara karşı Hazret-i Yûsuf için, bu kavimle savaşa' girişmek icabetmez miydi? Yoksa, mecburiyet karşısında o ülkeden çekilip gitmesi mi lâzım gelirdi. Fakat, O, ne hicretten, ne de cihad hakkında bir şey buyur-madıklan gibi hattâ bu kavimden nefret edip, nefretini de izhar eden, bir hareketine işaret etmiyorlar. Şimdi Zâtıâlileri, bu noktaları nasıl tevil edebiliyorlar? Diye cevap talep edilmektedir. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'dan Önce, geçmiş bulunan Benî İsrail tarihi hemen hemen tamamiyie karanlıktır. [42]. Bu duruma karşılık, Kur'an-ı Kerim'in işaretlerini açıklamak bir hayli zor işdir. Ancak, Kur'an-ı Ke-rinVin mücmel işaretlerinden, çıkan mânalar, Hazrett Yûsuf Aleyhisselâmın, Mısır'daki gayri Uâbî bir hükümet nizamına iştirak etmediğini şüpheden uzak bir şekilde, ortaya çıkarır. Kendisi tam mâna&iyle muhtar bir halde idi. Hükümetin de her türlü icraatını kendileri sevk ve idare ediyordu. Aşağıdaki âyet-i kerimenin, üzerinde durulduğu zaman, bu mesele kâfi miktarda açıkhği ka-vuşmug olur.
De ki, beni yer yüzünün hazineleri üzerine getirin, ben (onları) muhafaza eder, (ve Ira işi) bilenimdir. Ve biz de böylece, Yûsuf'u yer yüzüne yerleştirdik. Orada istediği gibi baruur. (Yûsuf, 56 - 56)
Yâni: Yûsuf Aleyhisselam diyor ki, beni hazinelerin Üzerine hâkim kılın: Elbette ki, onları muhafaza ederim, korurum, bu işi bilirim, bitgi sahibiyim. Biz de bu hikmet dairesinde Yûsuf'a yeryüzünde ata ihsan ettik. O da istediği gibi yerleşip, istediği gibi barındı.
Yukarıda zikredilen âyet-i kerime'den, Yûsuf Aley-hisselâmın istediği tam bir#muhtar idarecilik, her istediğini yapabilecek bir mevki ve tam bir selâhiyet sahibi olmaRdı.
Hazâ'İn - eî - arz «yeryüzünün hazineleri» kelimelerini gören bazıları, hazâ'in kelimesinden, hazineyi hatırlı-yarak, bir nevi maliye nazırlığı ve iktisad vekilliği ve bu vazifelere benzer unvanlar düşünmüşlerdir. Halbuki asıl makyat, devlet kuvvetmi ele geçirerek, bu otoriteyi Hak yolunda bir vasıta kılmaktır. (Resurces).
Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm Mısır saltanatının bütün vesâyilini istemiştir. Ve kendisine verilen bu selâhi-yet, O'nu Mısır'ın en büyük siyasî kudreti haline getirmişti.
Yetebevve'ü nıin-hâ haysü yeşâ'ü : «istediği gibi ba-Rü»p, istediği gibi eğlendi.»
Bu hususu da halkın çoğu, gerçek tarafiyle anlamamıştır. Bu zümreye göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm jatediği yerde, bir bina kurup, bîr ev inşa edip bu mali-«aneye yerleşmiş olmasıdır. O'na arzu ettiği yerde bir evı oturma hakkının verilişi şeklinde yorumlanmıştır. «aı anlayış seviyesinde asıl mânanın kaybolmuş oldu-u Sörüyonız. Xşîn doğrusu, bu kadar dar bir cihete çevrilebilir mi? Halbuki, bu barınma O yüce peygamberin, iktidarı ve siyasî seviyesiyle oranlı olmasını gerektirmez mi? Böyle bir bakışla, hadise ele alınınca, bann-ma ve yerleşme kelimelerinin şümul derecesi genişler ve Aimumîleşir, Ve Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'ın Mısır ülkesinin biricik idarecisi ve hâkimi olduğu apaçık anlaşılmış olur»
Bundan sonra, hatıra şöyle bir sual gelebilir. Acaba Haaret-i Yûsuf Aleyhisselâm iktidarın bütün dizginlerini ele geçirince, memleketin içtimaî nizamını, medenî ahlâkım, siyasî mevzuatını İslâm usullerine göre değiştirmek, yenileştirmek ve ıslah etmekte ne derece bir muvaffakiyet, elde etmiştir? Maalesef, bu noktayı aydınlatacak tarihi belgelere sahip değiliz. Yalnız Sûre-i Ma'ide'deki bir işaretten anlaşılıyor ki. Hazret-i Yûsufun mevzuubahs edi len iktidarı, gelişigüzel bir şahsın iktidarı gibi değildir. Böl ki bu peygamber uzun bir müddet iktidarlarını devam ettirdi. Haleflerinin de uzun bir zaman Mısır hükûmeti-. nin başında olmaları kuvvetle muhtemeldir. Netice olarak, İlâhî bir lütuf ata ve hikmet eseri olan ve o devirde kimseye nasip olmayan bu iktidarın, azamet ve şevketle uzun müddet devam ettiği söylenebilir.
Nitekim şu âyet-i kerime bu hususu işaret etmektedir:
Ne zaman Mûsâ kendi kavmine dedi: Ey benim kavmim, Allahuı size bahsetmiş olduğu nimetler, hatırlayın. Hatırlayın ki, sizin içinizden nebiler ortaya çıkanh, sîzi hükümdar kıldı, âlemlerin halkından kimseye vermediklerini de size verdi. (El-Mâ'ide, 20)
Bu âyet-i kerimenin delaletiyle anlıyoruz ki, tsl&ml yaşayışta hâkim olmanın, iktidar sahibi bulunmanın yegâne şartmm, bütün yaşayış safhalarına İslâm nizamı-i*n prensiplerini nakşetmek olduğu anlaşılmış olur.
Sûre-i Mâ'ide'deki âyetten, zatıâlileri (Mevdûdî'ye yazan şahıs) şu neticeyi çıkarıyorlar: Kıbtî (Mısırlı) kavmi, Hazret-i Yûsuf'u kabul etmekten kaçınmıştır. Fakat haddi zatında bu netice de çıkmıyor. Ben zannediyorum ki, orada da Hindistanın vaziyeti gibi bir ahval vardı- Memleketin mühim bir kısmının sakinleri, İslâm'ı kabul etmişlerdi; fakat memleket halkının hepsi de İslâm'ı kabul etmemiş henüz şirk yolunda kalmış bulunuyorlardı[43]
îslâm'ı kabul etmiş olanlar da uzun bir müddet iş başında kalmışlardı. Yavaş yavaş, onların da ahlâkî ve irkadî vaziyetleri bozuldu, (degenerate). Doğru yoldan yaptılar, kölelik derekesine düştüler. Hattâ, okadar aşırı gittiler ki-, şahıs-perestlik yolunu bile irtikâp ettiler. Fitne ve fesâd baş gösterdi. Müşriklerle bunların arasında da bir fark kalmadı. Bu hususta Sûre-i Mü'min'de Âl-i Firavun'un hakkında da işaretler vardır:
İlk önce, Yûsuf, sarih delillerle si/in aranıza geidlf fakat buna rağmen, siz, yine size gönderilmiş bulıraai;^.? hakkında, tereddüt ettiniz, o da vefat ettikten sonra, iÂ% söylemediniz mi, bundan böyle bir daha, Hak Tealâ başka bir Resul göndermlyecektir?
Altı çizilmiş cümlelerden ilk cümle bize şunu göste-r'iyor ki, Hazret-i Yûsuf'un yaşadığı devirde, ülkenin ge- bir kısmında, Yûsuf Aleyhisselâm'uı nübüvvetine çok ler inanmıyorlardı. Nitekim, Errbiya'mn çoğunun tercümelerinde böyle olduğu görülmüştür. İkinci cüm-en de anlaşılıyor ki, O Peygamberden sonra, O'na inaittuş. bağlı bulunmuş kimseler de, sonradan aşırı gitme (galîHk) yoluna sapmışlardır. Bundan böyle bir daha Peygamber gelmez diye de söz söylemişlerdir. Bunun için de. Hazret-i Yûsufdan sonra gelmiş bulunan Peygamberleri de kabul etmemiş, inkâr etmeğe kalkışmışlardır. Nitekim, bazı Yahudilerle Hıristiyanlar da aynı şekilde düşünmektedirler. Ancak, Hazret-i Yûsuf devrinde Peygamberlik bitmemişti, hitam bulmamıştı. Bir daha Peygamber gelmiyecektir diye de bir şey bildirilmemişti.
Her ne olursa olsun, yine de âyet-i kerime'nin mânasından, Hazret-i Yûsuf (A.S.) un ikt darı devrinde, '• ülkede hiç kimsenin iman etmediği neticesi çıkarılamaz. Belki, diğer işaretleri de gözönüne alıp mütalâa ettiğimiz takdirde, orada bir ehl-i imân zümresinin teşekkül etmiş olduğunu anlamış oluruz. Bunlar da Benî İsrail ile karışarak, bir müddet için İslâm Nizamını kaim kılmışlardı. Sonradan yavaş yavaş bozuldular, inhitat (degenerate) baş gösterdi, bozulup gittiler.[44]
Din İle Siyaseti Birkirînden Ayırmanın Müdafaası Ve Bunun Tahkiki
Geçen mevzuda, Yûsuf Sûresi hakkında bazı suallerin neşrinden sonra, vefat etmiş bulunan tanınmış bir muhterem zât — kendisine Han Bahâdır, diye hitabedi-len büyük bir şahsiyet — o zaman U.P. (United Provi-nces : Birleşik eyaletler) (maliye nazarı) Collektor'u makamında bulunuyordu. Bu yazı üzerine mufassal bir ten-Tsit yazmıştı. Mevlânâ Mevdûdî Sâhib'in cevâbını bildirmeden, bu tenkidin okuyuculara arz edilmesine imkân yoktu. Bunun için biz de ilkönce onun yazısını ve onun yazısına ait bahisler . burada naklettik. Daha sonra da müellifin cevabını ortaya koyduk. [45]
Tefsir yazan zat-ı muhteremden şu nokta sorulmah-<lır: Yûsuf Aleyhİsselâm, bir Gayrı - Islâmî hükümet nizamının rüknü, elemanı ve böyle bir hükümetle iş birliği yapan bir vazife sahibi olmuş mudur? Yoksa olmamış mıdır? Acaba asıl maksad olan mesele de bu mudur? Eğer, olmuş ise, o zaman Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâ-mm böyle bir vazife alması, Islâmî noktayı nazardan caiz midir, yoksa değil midir? Mevlânâ Mevdûdî Sâhib, buyuruyorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm hususiyet itibariyle, Mısır'da Gayrı-îslâmî kanunları uygulayan bir hükümetle iş birliği yapmamıştır. Ve yine zatnı faziletleri buyuruyorlar ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm hususiyet bakımından Mısırda'ki Gayri-Ilâhî hükümet nizamına iştirak etmemiştir. Hayret! Yine de Mevlânâ kendisi şu âyet-' kerimeyi ileri sürerek, Bu âyetle Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm şöyle söylemişti :
Dedi: Beni yeryüzünün bütÜH hazinelerine koruyucu dikiniz; Ben iyi bilenimdiir, (onları İyi idare ederim, korurum) Biz de ona iktidar verdik, Biz Yûsuf'u yeryüzüne yerleştirdik, istediği gibi yerleşecek ve istediği gibi baru,acaktir.
Şimdi görüyoruz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhİsselâm Mısır Firavunundan şu talepde; bulunmuştu. Sen beni, dev-tet hazinelerinin başına geçir. Firavun'da onun bu isteği-H gözönüne alarak talebini yerine getirmişti. Zat-ı Pey-g&mberileri Firavun'un hükümet nizaminin bir rüknü, r elemanı ve ileri gelen bir şahsiyeti sıfatını ihraz etmiş " unuyordu. Bu işlerde Firavun'la iş birliği yapıyordu, anâ Mevdûdî Sâhib, bu açık neticeden kurtulmaiğin, boşuna uğraşıp didiniyor. Hazret-i Yûsuf'un istedi-ği tam selâhiyet ve tam ihtiyar olduğunu buyuruyor.
Her şeyden önce, külli selâhiyet ve küîlî ihtiyarât hakkında Kelâm-ı Kadîm'in lâfızlarında, sarih bir şey bulunmamaktadır. Bu lâfızların tâbirini Mevlânâ Sâhib kendisi Kelâm-ı Kadîm'in sözlerine, cümlelerine eklemek istiyor. Maksat, Kelâm-ı Kadim'in mefhumunu, Mevlânâ kendi noktayı nazarına uygun bir şekle koymaktır. Nitekim, bu zihniyet hakkında, ihtimal, merhum îk-b&V'n şu şiiri yersiz olmayacaktır.
Hod bedeltec nehen, Kur'ân - ko bedlel dîtec heen? Kendini değiştireceğin yerde, Kur'an-ı mı değiştiriyorsun?
Fakat, bu umumî cümleleri de ilâve etmek, Mevlâ-ân'nm içtihat ve nazariyesini yine de teyit etmez. "** Hazret- Yûsuf Aleyhisselâm malî idare hususunda tam selâhiyet ve külli ihtiyar istemiş olması ve bunu rla elde etmiş bulunmasına rağmen memleket idaresinde tam. mânasiyle söz ve hüküm sahibi Firavunun tâ kendisiydi.. Hazret-i Yûsuf'a bu ihtiyarı, bu selahiyeti veren de yine Mısır Firavunu idi. Bununla beraber, Hazret-i Yûsuf bu külli ihtiyarı ve bu külli selahiyeti de elde ettiği halde, o zamanki hükümet nizamında hükümetin bir rüknü bir elemanı, b?r memuru ve nihayet böyle bir hükümetle işbirliği yapan bir şahıstan fazla bir şey olamazdı.
Hazret:i Yûsuf Aleyhisselâm'm, «Mısır saltanatının bütün kaynaklarını benim elime veriniz diyerek bunun neticesinde de elde etmiş olduğu selâhiyetler öyle tür se-lâh:.yetti ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu.» diyen Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in bu iddiaları hakikatin tamamen hilâfmadır.
Şunu da bilmeliyiz ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm*-m istediği şey malî selâhiyettL Kendisine verilen aelahi-
vet ve ihtiyarâtda yine malî hususlardadır. «Bütün niyetler» drndiği zaman, bunun içine malî selâhiyetin dı-?jnda, diğer işler de girmiş olur. Meselâ: Polis, inzibat, askerî işler, adliye ve saire... Bunlar hakkında, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm'm ne istediğine ve ne verildiğine dair bir bahis "yok. O zaman, Mevlânâ Mevdûdî Sahib'in buyurdukları, «O'nun elde ettiği selâhiyetler, Öyle bir selâhiyet idi ki, bütün Mısır ülkesi sanki onundu cümleleri de tamamen asılsız ve esassızdır.
Buna göre, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm vaziyet bakımından Mısır'ın hazinelerini tasarruf ettikten sonra,. Mısır saltanatının bir rüknü, bir elemanı, devletin bir memuru veya işbirliği yapan bir kimse haline gelmiş oluyordu.
Ne malûm ve hangi delil ile isbat edilebilir ki, o zaman, Mısır Firavunu kendi saltanatından el çekmiş ve çekilip gitmişti; Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm da, onun yerine geçerek, saltanata kurulmuştu. Bana göre, bu vak'ü tarihen de sabittir. Kur'an-ı Kerim ile isbatma uğraşmağa lüzum yoktur. Halbuki, Kur'an-ı Kerhn'in meâ-ü de esasen, bunun böyle olmadığını, yâni Mısır Firavununun çekilip gitmediğini anlatıyor. Aşağıdaki âyet-İ kerime, bu hususu açıklamaktadır:
Melik dedi: Onu benim yanıma getirin. Onu kendime dost edineyim. O'nu konuşturunca da dedi: Sen bundan böyle bizim yanımızda emniyetle barınırstn,.. (Yûsuf, 54)
Bu âyet-i kerimelerin ikisinden de anlaşıldığına gör x'e, Mısır'ın Firavunu Hazret-i Yûsuf'u kendi saltanatının CI* yakın adamı, mutemedi, emniyetle işlerini tedvir edecek birisi ve kendisine bir nevi müşavir tâyin etmişti. Su âyetlerin hiç birisinden şu da asla sezilmiyor ki, Mı-s*r hükümdarı, o zaman kendi hükümetinden ve kendi
emrettiği hükümdür kî, kendisinden başka kimseye ibadet edilmesin. (Yûsuf, 39 - 40)
Ve böylece Hazret-i Yûsuf vezirliği üzerine aldıktan sonra da zarurî olarak tebliğ işini devam ettirmiştir. Elbette bu âyetlerden kat'î ve şüphesiz olan mesele de şudur ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi arzu ve isteği üe gayri - islâmî bir hükümetin rüknü ve bir elemanı haline gelmişti. Bundan sonra da yine o ülkede gayri - islâmî ■kanun ve gayri - isîâmî nizâm yürürlükte idi, Yûsuf (A.S.) a da bu yaptığından dolayı, Hak Teaiâ tarafından bir takdir vâki olmamıştır. Bunun aksine, kendisi de mükâfatlandırılmıştır. Nitekim, Yûsuf (A.S.) in yeryüzüne yerleşip, istediği yerde barınması da bir mükâfat diye vasıflandırılıyor. Buyuruluyor ki:
Biz Yûsuf'u bu şekilde yeryüzüne yerleştirdik. Orada istediği gibi barınsın.
Bundan da şu netice elde edilir ki, alelade müslü -mandan Peygambere kadar, gayri ~ islâmî bir hükümetin rüknü ve elemanı olmak câiadlr. Yalnız câizUkle de kalmaz, belki bir nevi farz-i kifâye haline de girer. Vâcib bile olur. Nitekim, HazretJi Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile Mısır hazinelerine tasarruf etmiştir. Bu sözün delili; Hazret-i Yûsuf'un bu işi istekle üzerine alması, yalnız bunun câizliğini değil, aynı zamanda vâcibliğini gösterir. Yoksa, Firavun, bunu istememişti. Hattâ Hazret-i Yûsuf bu işi talep ettiği zaman kendisinin, koruyucu ve iş bilenim demişti ve bunlarla da övünmüştü. «Ben yapabilirim iddiasında bulunmuştu. Kendi kabiliyetini ileri sürmüştü.
(...... bu mevzu hakkında bazı aklî deliller de ileri sürülüyor. Bu deliller meyanmda Habeşe muhaceret işi de ortaya atılıyor. Bu hadiseden de bazı istidlaller yapılıyor. Aynı mevzu daha önce de geçmiş olduğundan yazının uzamaması için bu kadarla iktifa ediyoruz.
Cevap
Han Bahadır Sâhib'e ziyadesiyle teşekkür borçluyuz ki bu meselelere temas ederek, bir kere daha, kendi açık düşüncesini Önümüze sermiş oluyorlar. Vaktimizi, bu meselenin tahliline sarfetmemizin sebebi yalaız şu ümitledir ki, bu hususta hakikati öğrenmek istiyenlerin çoğu gerçeği şaşırtan delillerle,... Gayrullah'a itaat veya başka ve daha açık bir tabirle; islâm li-gayrillâh : Allah-dan başkası için îslâm telâkkisini... caiz saymakta ve küfür rejimlerine hizmet etmeği mubah, hatta farz-ı kifâye addetmektedirler. Bu doğrudan ayrılmış insanları cerhetmek için bu cevabı yazmak zarureti hâsıl oldu.
Burada Yûsuf (A.S.) kıssasını yeniden ele aldık ve bir daha gözden geçirmek yolunu tuttuk.
İlk bahis bir hayli delillere istinad ediyor ve mevzu-yu etraflıca ortaya koyuyordu. Fakat Han Bahadır Hazretleri, nedense, birinci bahsi bırakıp ikinci bahis üzerinde Önemle durmuşlardır. Halbuki zat-ı muhteremin yazdıklarının çoğu, birinci bahse aitti. İhtimal ^olarak, hepsinin cevabını bizim birinci bahsimizde bulabilirlerdi.[46]
Her ne ise, dikkat etmemelerinin sebebi ne olursa olsun, sonuç bizim için hayırlı oldu. Onların tekrar tekrar ileri sürdükleri hususları, aydınlatmak bizim İçin kolay olmadı. Bu mevzuîarla ilgili diğer bahislerin açıklan-masiyle ancak bu hususlann anlaşılması da mümkün ala-caktu'. Bunun da zamanı gelmiştir.[47]
İslâm'da Tenakuz Var Mıdır?
Dünyada herhangi makul bir kimsenin istediği vasırların başında, her şeyden önce, şu şart vardır; Bir meselenin ileri sürülüşünde veya bir tezi müdafaa ediş tarzında tenakuz ve tezada düşmeye meydan vermemek. Akıl sahibi alelade bir insan bile, karşısındakinin sözlerinde bir mantık silsilesinin bulunmasını ister. Sözlerde bir tenakuz bulursa hemen itiraza kalkar. Daha ileri bir akıl sahibi, hiçbir zaman böyle tenakuzu icabettiren sözlere tahammül etmez. Fakat ne tuhaf ve acayip bir vakıadır kit itiraz edilecek olan, akıllının da üstünde bir dâhi değil, aklın yaratıcısı ve bütün hikmetlerin sahibi bulunan Hak Tealâdır. Yâni bu itiraza mânız kalacak olan alelade câhil, bilgisiz bir kimse değildir. Bu insanlık çapındaki vak'alara itiraz edecekler arasında, ilimde temayüz eden şahıslar, hadiseleri teftişe tâbi tutan akıl ve zekâ temsilcileri, hikmet ve irfanla mümeyyiz sahabîler ve dünya muamelâtını iyi bilen içtimaiyatçılar da vardı. Düşünce ve bilgi sahibi bu seçkin kişiler, elbette ki, Allah'ın muazzez kelâmında, tenakuz olmasını istemezler. Böyle bir nakiseye de tahammül etmelerine imkân olabilir miydi? Yâni onlara şöyle mi hitap edilmesi lâzımdı t Ben arzın ve semavatm yegâne hükümdarıyım, sizlere de yeryüzünün ayrı ayrı köşelerinde birer küçücük hükümdarlık ihsan büyürdüm. Ve sonra da halka şöyle mi ilâhî ferman^erikti; Ey halk! Benim buyruklarıma itaat edin. Benden başka, o diğer ufacık hükümdarlara da itaat etmekten inhiraf etmeyin, isterlerse bu iktidar sahipleri, benim hükümlerim ve emirlerim hilâfına icraatta bulunsalar dahi, yine onlara uymakta kusur etmeyin. Bu idareciler kendi menfaatleri için bir kanun uydururlar, bundan başka herhangi bir kanunu da kabul etmezler. Üâhî kanunları yürürlüğe koyacakları yerde, arızî ve cemiyeti gittikçe dejenere eden kanunları tatbik ederler. Gözleri ve idrâkleri ilâhî kanunları gönnemezlikten gelir. Kendi nefislerine tapan bu zümre, keyfî kanunlarına hak kanunu ismi de vererek, halkı bu bozuk prensiplerle idareye kalkışırlar.
Hak Tealâ, kendi mümtaz peygamberlerini, ancak şunun için vazifeli kılmışlardır ki, yeryüzü sakinlerini İlâhî dine davet etsinler, sonra da bu hayatî davetin tam zıddı bir şekilde hidâyete'çağırdıklarının kanunlarına müzaheret göstersinler (!) (Hatta Han Bahadır Sahib'e göre bu yolda hizmet etmelerini bile tavsiye ediyormuş.) Ham de irâde buyurmuş ki, bu dinden başka bir din'e de bir nizama da çalışıp hizmet edebilirsiniz (!). O din'in de. - Gayri ilâhî din - muvaffak olması için uğraşıp liyakatinizi gösterin diye mi buyurmuş (!). Bir taraftan, bütün yeryüzü sakinleri arasından bir zümreyi seçerek, bir has ümmet kurmak isteyecek, onlara doğru yolu gösterecek, onlar vasıtasiyle de doğru yolun (mârufun) yayılmasını sağlamak yoluna gidecek, eğri yolu (mumken) de bu ümmet vas&tasiyle ortadan kaldırtacak; bu ümmete de helâl haram ve saireyi öğretecek; diğer taraft&n dr. kalkıp onların bazı seçkinlerine farzı kifâye mi kılacaktır? Bu kimselere siz de gelin, ..bu eğri yol (münker) lerin ayakta tutunması ve revaç .bulması için, sarfedüen gayretlere iştirak edin mi denmiştir? Veya doğru yolun karşısına çıkıp durun; bu yoldan, kimseyi geçirmeyin diye mi talimat verilmiştir? Doğrulukları kaldırıp, bunların yerine eğrilikleri ayakta tutmak mı telkin edilmiştir? itaat etmeyenler indinde bizim doğru yol dediğimiz eğri yoldur, eğri yol diye bildirdiğimiz de doğru yoldur; fanlar böyle dedikleri için, siz de gelin onların vasıflandırdıkları gibi harekete geçin, bunların kalkınması için çalı-9m diye mi buyurulmuştur.
işte tenakuz meselesi açık olarak buradadır. Bizim Ç-lr* olduğu kadar muarızlarımız için de tezat bundan başka bir şey değildir. Bu, o kadar açık ve bellidir ki, düşünüp taşınmağa da ihtiyaç yoktur.
t:akat düşünülecek ve hayret edilecek asıl nokta şu-rasıdır ki, tefsir yazmış bulunan, fıkıh ve makulat ilimlerinde tedris etmek kabiliyetini ihraz etmiş bir zümre,.. kendi akülaruun yettiği kadar ., Coleectorliik : (maliye nazırlığı), devlet işleri idareciliği ve bunun gibi koca koca mansıplar ve makamların mesuliyetini ellerinde tutarlar da, bu işlerde bu gibi mevzularda da tenakuza düştüklerinin farkına bile varmazlar. Sonra da Hak Tea-lâ ha-kkmda, onların akılları öyle bir hâle gelir ki, alelade, akılsız, bilgisiz, cahil bir avam halktan bile buna benzer fahiş bir hata sudur etmez.
Han Bahadır Sahib, yazısında şöyle diyor : «İki âyetten d© sarahatle sabit oluyor'.kit Hazretti Yûsuf Mısır hazinelerinin başına geçtikten sonra da Mısır'da Firavunun saltanatı devam ediyordu. Mısır Firavununun dini de kanunu da o ülkede, yürürlükte bulunuyordu. Yoksa, Allah istemeseydi, Melik'in kanununa göre. O, kardeşini alıkoyamazdı. Bu cümlelerden açık bir şekilde anlaşılıyor k, Mısır'da Melik'in «dini» o zaman yürürlükteydi.»[48]
Din Mefhumu
Zat-ı muhterem bu cümleleri yazarken, meseleyi ispat etmekte sabırsızlık göstermiştir. îlmî zihniyete uygun olarak, biraz daha bu mevzu üzerinde durmuş olsaydı, düşmüş olduğu bu açıV tenakuz hususunda düşünürdü. Bu meselenin hal şeklini yine Kur'an-ı Kerim'de bulmuş olacaktı. Şimdi lütfedip biraz da bizim maruzatımıza teveccüh buyursunlar:
îşte kendisinin naklettiği âyet-i kerimede, Mısır'ın mülkî kanununun, Firavun hâkimiyetine temel teşkil eden kanunun din - el - Melik : Melik'in dini, kelimeleriyle beyan Duyurulmakta olduğunu görüyoruz. Buradan da agıkca anlaşılmış oluyor ki, din demek sadece, «ibadet edilir şekiller» bizim bugünkü anlayışımızdaki din demek değildir. Kiliselerde, mabetlerde icra edilegelen dinî merasimler gerçek jünle alâkalı değildir. Âyet-i Ke-rime'deki din bir cemiyet sisteminin ismidir ki, bu sistemin kanunları gereğince, polis mücrimleri yakalar adalete teslim eder. Adliye işleri, malî mevzuat ve askerî hususların, tedvir edilmesine usul ittihaz eden kaynağın ismi din'dir.. Bu gerçek temel gözönüne alınarak memleket nizamı • kurulur. Bütün medenî işler bu nizam üzerine yürütülür. Kur'an-ı Kerim'de yaşayışın bütün cephelerine hâkim olan nizamlara toplu olarak din denmiştir. Mısır ülkesinde de bu nizam ve bu usul, Piravun'un tasvibi gereğince, Piravun'un emri ve onun idaresiyle kurulmuş bulunduğundan buna da dîn - el - melik diye Kur'an-ı Kerim'de isim verilmiş ve 'bu kelimelerle İfade edilmektedir.
Buradan <ia şu mesele kendiliğinden açıkça anlaşılıyor ki, dînullah : Allah'ın dini, bizim şu bildiğimiz gibi, camilerde, meseidlerde kılınan namaz, edilen dua, tutu -lan oruç ile hudutlandırılmış olan şeylerin ismi de degil-<"r- Belki bu dînullah'dan maksad, cemiyete mahsus olan er mevzuda tam ve bütün olarak şeriate baglanmanm smidir. Bu şeriat, rızayı Üâhîye'ye dayanır ve onun hamiyetine istinat eder. Bütün içtimaî yasayışuı da her afim, her cephesini sarar ve kavrar. Şimdi şu noktayı nePmanUî zamanı gelmiştir. Acaba Hazret-i Yûsuf (A.S.)1 lik lQln Peyfamberlikle vazifelendirümiştâı? Peygamber-
vazifesinin maksat ve hedefi ne olabüsrdi? miı ûsuf (A.S.) acaba dînullah'a davet içjn a din - ül - melik'in nüfuzunu bir kat daha art-"û gelmişti?.
Eğer, Han Bahadır Hazretlerinin tevili ve tefsir yazan faziletli zevatın tefsirleri, ... ki Han Bahadır Hazretleri, bunların isimlerinin basma bizi korkutmak için de koca koca unvanlar eklemiştir. ... kabul edilecek olursa,1 o zaman şöyle bir durum meydana gelmiş olur ki, AUahü Tealâ bir taraftan kendi Nebisine «Sen git de şu benim kullanma, bilhassa şu Mısır'a yerleşmiş, oturmuş bulunan kullarıma, bildir, onları davet et de Dîmülah : Allah'ın dini'ne inanıp sarılsınlar.» diye emir buyursun; diğer taraftan da yine Attahti Tealâf yine aynı Peygamberine, aman dikkat, benim hidâyet ve benim himayemde, giderek şu din - ül - melik : Melik'in dinenin sağlamlaşması ve ayakta tutunması için de hizmet et. Sakın hizmette kusur etmeyesin!. Vazifeni bu hususta da yapman ica-
* beder, diye buyursun...
Kerem buyurulsuu», Hak Tealâ'nm bu şekildeki emrinin ve bu şekildeki hareket tarattım, neresinde tenakuz ortaya çıkmaz ki? Bu işin kendisinde mi? Han Sahibin buyurduğu gibi Peygamberin ifâ ettiği vezirlik vazifesinde mi? Yoksa ikisinin birlikteki mahiyetlerinde mi?
Allaha sığınılarak denebilir ki, güya Hak Taalâ ile, su zamammızdaki ileri gelen ve kendilerini dindar diye ortaya atanlar arasında bir fark yokmuş (!). Bu gibi zevatın secdeden başı kalkmaz ve alınları secdeden nasır tutmuş olur. Fakat bu zevatın, (Eşraf çocukları) m.s. (Master of sience) derecesi almak için efendileri olan sahip zadelerine - İngiliz yetiştirmelerine - gayret sarfe-tier, uğraşırlar, Sonra da enspektörlük derecesine varınca dinî mücessem bu büyükler, şu ileri gelen dindarlar bu insandan putlara arz-ı minnet eder dururlar ki, bu iki ayaklı devletlû putlar, kendi mensubu oldukları ailelerine nimet ve bereket ata kılmış ve onlara da bu ens-pektörlüğü bir lûtf olarak inayet buyurmuşlardır. Devamla, yine Han Sahib Hazretleri buyuruyorlar:
Bundan su da lâzım gelmez ki, Hazret-i Yûsuf (A. g) Mısır ülkesinin vezirliğine geçtikten sonra, tebliğ-i risalette de bulunmamış, yahut da kendi risâletim açıklamaktan çekinmiştir. Bunun hilâfına, Zat-ı Peygamibe-rîleri, zat-ı muhteremin bildikleri gibi hattâ hapishanede bile, arkadaşlarına vahdaniyeti îlâhiyeyi tebliğ etmek yolunu tutmuştur... Elbette bu âyetlerden kati ve şüphesiz sabit olan mesele de şudur ki, Hazret-i Yûsuf (A. S.) kendi arzu ve isteği ile, bir gayri - İslâmî hükümetin bir rüknü, bir elemanı haline gelmişti. Bundan sonra da yine orada gayri - îsîâmî kanun ve gayri - İslâmî nizam yürürlükteydi...
.Böyle bir açıklama yine tenakuza bir delil teşkil eder. Nitekim zat-ı devletlerinin ileri sürdükleri hususa biraz olsun dikkat edilmiş olurısaydı böyle fecî bir hatâ işlenmiş olmazdı. îddia edildiği şekilde olunca, Hazret-i Yûsuf (A. S.) nasıl--bir vahdaniyet tebliğinde bulunmuş olabilirdi? Eğer bu vahdaniyetin mânası, m&bedler-de ibâdetleri ve memleketin temel nizamım teşkil edecek kanun ve nizamlar bir ve tek Allah için olacaksa, bütün yaşayış tarzı dînullaha tâbi kılınacaksa, o zaman, Han Bahâdır Hazretlerinin teviline göre Hazret-i Yûsuf (A. S.) memuriyeti kabul etmesi, Hakkı tebliğ etmek vazifesine muhalif ve zıd olmazım? Yok eğer onun risaiet tebliği böyle değil de, mabedlerde dinullah yürürlükte °ulunsun; memleketin içtimaî nizamının her tara-fmda ^ din - ül - melik yürüyüp gitsin. O zaman, böyle 'bâr ay-nntmın vahdaniyet olmayıp bir aeneviy^L : ürineiîik (dı> Um) tebliği olduğu da fiilî olarak tebeyyün eder.
Böyle bir durumdan sonra, şöyîte bir sual de ortaya olur: Hazret-i Yûsuf (A.8.) un risaletini ilân et-esinin maksadı hangi sebebe matuftu? O bir peygam-r olarak, halka — hükümdar da dahil olmak üzere — y e hitap etmesi lâzım gelmez mi? Ben yerin ve göklerirı sahibinin yeryüzünde bir mümessiliyim, bunun için sizin Allah'tan korkmanız ve bana uymanız gerekir. Nî-tek'm bütün peygamberler de böyle hitap etmişlerdir :
Allah'tan çekininiz ve bana itaat ediniz. (Eş - guara, I0S.)
Bu mânadaki bir ilâna rağmen, yine de Hazret-i Yûsuf (A.S.) un gayri müslim hükümdarın efendiliğini kabul etmesi, ona boyun büküp itaat etmesi îslâmî nizam yerine onun nizamına hizmette bulunması nasıl izah edilebilir? Ne ile kıyas kabul eder? Yok eğer onlara şöyle söylemiş olsaydı: Ey cemaat, ben arzın ve semalara! mutlak malikinin mümessiliyim; yeryüzünde onun. nebİ-siyim, fakat benim vazifem sizi Mısır Meliki'nin itaatına çağırmaktır. Devlet başkam olması dolayısiyle onun emirlerini dinlemeniz gerekir. Demiş olsaydı, bu tebliğ nübüvvet vazifesi ile kabili kıyas olabilir miydi? Akıl sahipleri için bu beyanat, bir kurtuluş vesilesi teşkil edebilir miydi? Halbuki o seçkin peygamber, isabetli hareketleri, hikmet dolu ibretli sözleriyle çevresinin takdir ve hayranlığını kazanarak vezirlik payesine kadar yük-selmişt1. Onun hal ve tavrında, herhangi bir nâkise ve tezat bulunmuş olsaydı, kendisine vezirlik gibi ikbal kapılan değil, daha başka âkibeüerin mazharı olurdu Hele. günümüzün fikir adamlarının, bu şekildeki zıddiyet taşj--yan bir tutumu kabul etmeleri mümkün müdür? Madem ki, Peygamberlik müessesesi cemiyeti her bakımdan ıslah edici ve bütünlük arzeden kaidelerin doğduğu bir mercîdir. Hak Tealâ elçilerini böyle bir memuriyetle vazifeli kıldığına göre, bu mukaddes peygamberlere de bi-lâ istisna herkesin uyması ve onları hayat rehberi olarak tanımaları lâzım gelir. Bu âyet-i kerime bu hususu teyid etmektedir: Hiçbir Peygamber göndermedik ki, ancak Allah'ın izni i!e ona itaat edile. (Eş - guara, 108)ı Sütün peygamberlerin insanlığa sundukları en büyük gerçek, tevhîd olduğuna göre, bu nur kaynağı taifeden nasıl olur da bir peygamber çıkar ve kendisine tâbi olanlara Allah'a itaat etmelerini değil de Allab"t.a yayrı-ra itaat etmelerini söyliyebilir? Allah kullarını AJJ&h'ın izni ile değil de Allah'dan gayrisinin izni ile, Allah'tan ^ayrışma itaate sevkedebilir?
Kur'an-ı ^Serim, kendisinin Allah tarafından vahye-dildjğini şu şekilde isbat etmek ister :
Allah'tan başkasının indinden (gelmiş) olsaydı, her halde orada bâr hayli ihtilâflar bulurdunuz. (En - nisa, 64)
Yâni, eğer bu kitap, Allah'tan başka birisi tarafından gönderilmiş olsaydı, ey halk siz o zaman bu kitapta bir hayli ihtilaflı şeyler ve tenakuzlar bulacaktınız; mânası gözönümâe tutulmuştur.
Fakat Han Bahadır Sâhib ve onun gibi düşünen kimselerin tevilleri kabul edilirse, Kur'an-ı Kerim'in beyanatında birçek tenakuzların var olduğu zehabiyle hareket edilmiş ©hır. îşte o zaman, Kur'an-ı Kerim'in kendisi hakkındaki, Allah'ın kelâmı olduğuna dair ileri sürdüğü ölçü de bozulur. Kur'an-ı Kerim pek saygısızca ve cahilane bir şekilde itham ve töhmet altında kalmış olur. Alelade Vr kelâm mesabesine indirilir. Hattâ o zaman Kur'an-ı Kerim'e akıl ve irfan sahibi bir insanın telif eseri olduğu nazarı ile de bakılmaz.
Gerçek şudur ki, Han Bahadır Sahib'in bu şekildeki düşünceleri, kendilerinden önce başlamış olan ve sürüp gitmekte bulunan ve uzun bir zamandan beri devam ede-gelen bir zihniyetin ibret verici mümessilliğini temsil etmektedir. Ve İslâm'ı kaba nefislerine ve sığ akıllarına Kore tefsir eden sahte müslümanlara ait yıkılış tarihimi-
zi*ı acıklı sahifelerini bu bozuk telâkkiler doldurmaktadır.[49]
Din İle Siyasetin Birbirinden Ayrılmasının Tarihî Ve Ruhi Tahıiıi
Günümüzün müslümanı, kendi büyük maksadını unutarak, insanlığa Örnek teşkil eden hayatını bir tarafa bırakarak, dünya hayatının bataklığına düşmüştür. Bugün onun nazarında dindarlığın mânası, ibâdet ve muaşeret âdabı hususunda birkaç şer'î noktaya bağlanmaktan başka birşey değildir. Öyle ki, isterse kendi cemiyetinin yaşayış gayesini dünya perestler tanzim etsinler, isterse cemiyeti din düşmanları şevki idare etsin-, ve bu idarec;ler dinimizin menettiği bir fiili yapmış olsalar bi-^ le bildiğimiz bu müslüman için birşey- fark etmez. O zaman, bu gafletin cezası -da Allah tarafından öyle bir sekide verilir ki, onların koca koca ülkeleri, yerleri yurtları birbirinin arkasından kâfirlerin eline geçer, kâfirlere boyun eğmek zorunda kalırlar. Fakat ne onlar kendileri, ne de bildiğimiz o müslümanların uleması bu cezayı da anlamaz ve yine kusurlarının ne olduğunu kavramazlar. Hangi kusurlarının neticesi olarak bu cezaya çarpıldıklarının, hattâ niçin cezaya çarpıldıklarını dahi farketmezler. Bu durumdan kurtulmak için düşünmek ve bu gayri islâmî düzeni değiştirecekleri yerd?, küfür nizamı altında yaşamak için şer'î çareler bulmağa ve fetvalar uydurmağa çalışırlar.
Nitekim, bu fetvalardan biri de ıztırâr : mecburiyet bahanesidir. Bunu ortaya atarak, tslâmî yaşayış için Sözüm ona - yeni bir plân tertiplerler. Bu plânla da gayrı - şer'î ve gayrı - islâmî nizam altında yaşamayı caiz sayarak, ömür sürüp gitmek isterler. Bunun için de Allah Taaîâ tarafından ardı arkası kesilmeyen cezalar devam edegelir. Onlar da bu musibetlerin sebebini anlamadan cezanın daha büyüğü sökün eder. Kendilerini dalâletten dalâlete götürür, islâm'dan çok uzaklara atar.
Onlar, bu ıztırâr : mecburiyeti alelade bir mecburiyet gibi düşünürken, Allah'ın sünnetini de bir tarafa bırakarak, ardı arkası kesilmeyen yeni yeni mecburiyetler türer. Her yem' mecburiyet arkasından daha başkası ve daha ağırı kendisini gösterir. Bu şartlar altında küfür içinde :slâm ve küfür tahakkümü altında islâm'ı caiz sayıp gidersiniz. Fakat, Hak Tealâ tarafından gönderilmiş olan bu cezalar, bu tip müslümanların yine gözlerini açmaz. Hatta.onlar bu durumu umumî bir kaide gibi kabul ederler. Biz küfür iktidarı altında İslâm'ı devam ettirme-e;e mecburuz. Küfrün her türlü tahakkümü ve tasallutu-na mâruz kalmak zorundayız diye bu zelil duruma katlanılır. Nitekim bu «mecburiyet» in ^arkasında da küfre karşı hürmet göstermek temayülü bile başlar.
Meselâ, ölü hayvan eti yemek. Buna ne zaman mecbur olunursa, o zaman böyle birşey istikrah ve ttainti ile karşılanır. Bunu herhangi bir basit akıl sahibi bile anîamamazlıktan gelemez. Aslında bu ölü hayvan eti yemek haramdır. Mecbur kalarak bu et yenilir. Yendiği "zaman da hiç olmazsa kalbde bir nefret, bir kerâhat hissi uyanır. Böyle bir etin istekle ve lezzetle yenmesine imkân yoktur. Bu etten ancak doyuncaya kadar yenilir. Mecburiyet karşısında yenen bu et iştahla yenmez, bu stten; kavurma, kıyma yapıp pilavınızın üstüne oturta-'nazsınız, isteksizlikle ancak açlıktan ölmemek için iste-bir parça karnınızı doyurursunuz.
İste bu nefret, bu isteksizlik (istikrah) bütün iş . bütün muamelelerde vardır. Bunların hakikatte olduklarını bildiğiniz halde, arızî ve mecburiyet tahtında helâl şekle girdiklerini düşünmüyor ? Bu şekilde bütün bir kavim, bütün bir millet, i yaşayışının medenî, içtimaî ve siyasî işlerinde dair t h ?U no^tavı gözönünde (bulundurmalıdır: Mecburiyet tinda bu hallere tahammül etmektedir. Şer'î ve ruhî bakımdan mecburiyete uyuyor. îşte bu günkü bu yaşayış nizamında nefret etmekle, kerahat hissi duymakla, çekinmekle, yâni-ancak yaşıyacak kadar ölü hayvan eti yemek gibi bir durumda kalmak mümkündür. Böyle bir hâle de az bîr zaman tahammül edilebilir. Kısa bir zaman için dayanmak imkânı olabilir. Tabiatler, mizaçlar çok geçmeden bu şekildeki kerahatli yaşayıştan bıkarlar. Karşı gelmeğe başlarlar. Yoksa Hak Tealânın, küfür nizamını benimsiyenlere şöyle mi emir vermesi lâzımdı:
«C halde içlerinden her sınıftan bir zümre çıkmalı, bir zümre de küfür üzerine kesb-i kemâl eylemeli, giden zümreler döndükten sonra, onları dalâlete sevketnıek yolunda, çalışmalı ki, onlar da iyice dalâlete yuvarlanıp gitsinler.» Yahut da :
Sizin idinizden bir zümre olsun ki, bunlar kötülüğe davet ederler, fenalığı emredip, iyilikten, doğru yoldan menederler... [50]
Şimdi din hususunda öyle muazzam bir ilerleme hayal edilmiştir ki, bu sayede nice nice sofular, âbid ve zâ-hid geçinen kimseler, teşbihlerini çekerek, vekillik, hâkimlik , avukatlık işlerine de giriştiler. İnanmadıkları, iman etmedikleri kanunlarla halkın işlerini düzene koymağa, halk arasındaki dâvaları halletmeğe, onların arasında hüküm vermeğe kalktılar. Aynı zamanda inandıkları ve iman ettikleri kanunu da, yalnız arada sırada sözlerini okumak için evlerinin raflarında süs olarak tutarlar. İşbu ilerlemenin sayesinde de gurup gurup şalinle-, rin (?), muttakilerin (?) ileri gelen âbid (?) ve zâhid-lerin (?), çocukları da, yeni yeni dershanelerde, mektep^ lerde, kolejlerde ders öğrenmeğe gittiler. Oralarda, dink;iüK, maddoperestlik ve ahlâk dışı dersler Öğrenmek vjhıuu tutarlar. Sonra da kalkar bu küfür nizanımda fiilen çalışmağa başlar ve bu nizamın kökleşmesi, için gayret sarfederler.
Bir rejim ki, o çocuklar babalarının gafletleri sayesinde ve bunlar da kendilerinden evvel gelen kuşakların bu kabil tutumları yüzünden, müslümanların basına esareti musallat etmişlerdir.
Erkekler bu şekildeki hizmetleriyle küfre hizmet ederken, kadınlar da erkeklerden geri kalmamak için bu yarışa hız vermektedirler. Cehalet, dalâlet ve ahlâksızlık kasırgasını estirmekte maharetlerini isbat ettirmişlerdir. Farz-ı fcifaye'yi ifa etmek için, erkekleri çpk gerilerde bırakmış oluyorlar. Bu farizeye (!) ilk önce erkekler başladı, fakat kadınlar bu ğavallı kadınlar, bu dinî fari-zelerini (!) yerine getirmek için onlardan baskın çıktılar. Bu hâtûn kişiler, ortaya atılmamalardı, herhangi lor gayrı - müslim muhitte gayri - müslimler onlarla selâm sabahı kesecek, onlarla düşüp kalkmıyacak, kendilerine medeniyetsiz yaftasının" yaptırılması gibi korkunç bir tehlike karşısında idiler. [51]
Bugün din'in bu yeni şekilde düzeltilip, tanaam edilmesini acaba kim istemez, kim düşünmez, kim beğenmez?" Hakikatte ise, bu yeni tanzim şekli , bu yeni düzeltSıle>" (mebuslar) değil de kadın mümessiller ifâ ediyorlar. {Müellif).
meler, bugünün işi değildir- Bu zamanımızdan yüzlerce sene önce başlamıştır. Ne zaman ki, Tatar kâfirleri müs-lüman ülkelerini istilâ ettiler; bu bozgun havası da foaş-.adı ve devam edip gitti.
O zaman yalnız «küfür nizamı altında Islâmî yaşayış» meselesi ortaya çıkmakla kalmadı. Koca koca ulemâ ve sulehâ (âlimler, sâlih ve teiniz kmseler) kendileri dfe *)u küfür nizamına hizmet etmek yolunu tuttular. Bugün bizim mekteplerimizde okunan Arabî ders kitaplarının çoğu bu ulema-i kirâm-i din ve müftiyân-ı şer-î meün : İleri gelen din uleması ve kuvvetli şeriatın müftülerinin yazmış oldukları kitaplardır ki, o zamandan beri islâm dünyasında hâlâ okunmaktadır.
Bu yanlışlığın ve bu hatânın eksikliği:, şimdi bu hatâ ve bu yanlışlığa bir de eski olduğu için mukaddeslik kisvesini giydirmiş oluyor. Bu böyle bir seyr takip edince, zamanımızın fakihleri, muhaddisleri ve müfessirlerinin bu hatâya kapılmalarında hayret edilecek birşey olmaz.
Şu husus da açık gerçektir ki, bir yanlış ve bir hata «ski olunca, sakinlik ve doğruluk vasfını ihraz edemez. Hata ve yanlış olarak kalır. Hatta zamanın geçmiş olması da hatâyı doğru kılmaz. Yine aynı şekilde hatânın çok kimseler tarafından da benimsenmiş bulun -ması ve çok kimselerin de bu hatâya saplanm'ış bulunması, da hatâyı hatâhktan kurtarmaz. Eğriyi doğru yapmaz.
Hak'kın kaim olması ve sebat bulması isteniyorsa, Allah'ın Kitabından ve Resulünün sünnetinden başkasına bağlanmakla bir netice almak mümkün olmaz. Bütün bu yıkılış devrinde, ilkönce mecburiyet tahtanda ve küfür devletinin baskısı altında islâm nazariyesi ortaya çıkmış, yavaş yavaş iş ilerleyerek, nizam-ı küfr'e hizmet caiz sayılmış, sonca da müstehaphk derecesine varmış ve daha sonra da farz-ı kifâye makamım ihraz etmiştir.
Bu yüksek nazariyeye (!) bakınız, nereden başlamış ve nerelere kadar ulaşmıştır. îş bununla da kalmamış rezalet son dereceye varmış, «Dinî serbestlik tanı-, yan hükümdarlara sadakat göstermek dinin iktizasıdır.» denmiştir.
Bu nefsanî tefsirciler çalışarak şu hususu da elde etmişlerdir: Kendi gerilemelerinin her merhalesinde-aşağıdan aşağıya düşmek, derekeden derekeye yuvarlanmalarına mazeret bulmak için de Allah dininden medet ummak isterler. Onların bu istekleri, kendi zanlarma göre şu formüle istinat ediyor: Allah'ın dini bizim bütün ihtiyaçlarımızın giderilmesini tekellüf ettiğinden, gimcL karşılaşmış bulunduğumuz mecburiyetler hususunda da onun rehberliği ile yürümemiz gerekir. Fa,kat aslında, bu zahirî formülün içinde başka ve diğer bir formül de saklıdır. O da, bu şekilde çalışan kimselerin işlerini istedikleri gibi yürütmekle herşeyden istifade edebilmeleridir. Madem kî, biz şimdi böyle bir dine sahip olmak bahtiyarlığını elde etmiş* bulunuyoruz. Ve biz'böyle bîr »dine îman etmek saadetine kavuşmuşuzdur, bunun karşısında hiç olmazsa, bu dinde farz olan şeyleri yerine getirelim. Biz l>o dini ilerletmek yerine gerisi gerisine götürelim. Yânı bizim buna bağlılığımız, dinimizin, her türlü mükellefiyetini üzerimize alaralk, Allah'ın mü kü olan şu arz üzerinde bu nizamı sağlamlaştırmak ve bu hususta karşılaştığımız her zorluğu ortadan kaldırmak şeklînde olmayacak-. 7" Zira bu ^orioHarm kalkmasını dinimiz tekellüf etmiştir — bîz böyle bir cehd ve gayreti tamamen hayali-ten silerek kendi zevku sefamıza bakalım. Müslüman-*p*n bulunduğu ülkelerde ne olursa olsun, işimizin ve ^ eŞ*aatimİzin yolunu tutalım. Bir uşak gibi, bizlere ne mır vei"Hirse onu yapalım. Hattâ din dışındaki her türlü doktrinlere ayak uyduralım. Başımıza hangi rejim gelirse gelsin, onlara itirazsız boyun eğelim. Dinimiz her haî-ü kârda bütün ihtiyaçlarınım karşılamağı tekellüf «tnıiştir. Ve biz de böyle bir dine mensup olmak saıade-tinî elde etmiş bulunuyoruz, derler ve demek isterler.
İşte bunun içindir ki, böyle hatalı'düşünenler ve bu .şekilde hatalı yola sapanlar, bu hususu meşru kılmak ve doğru olduğuna kendilerini inandırmak itin de Kur'an-ı Kerim'den ve Hadisi Şerif den boyuna delil arayıp durmaktadırlar. Bütün Kur'an-ı Kerirn'i taradıktan sonra, işlerine yarayacak olan Ankebut sûresi, Bakara, Al-i îm-ran, Enfâl, Tövbe değil de yalnız Yûsuf süresidir. Bu sûre de yalnız Han Bahadır Hazretlerinin istidlal buyurdukları âyât-ı kerime'lerdir.
Bu şekilde bütün Sîret-i Nebevi de gözden geçirilir, baştan başa bakılır. Ne Mekke'deki olaylar, ne Tâifdeki taşa tutmalar onları alâkadar eder. Bedir ve Uhud hesaba katılmaz. Onların gözü işlerine yarıyacak olan tevil kabul etmesi ihtimali bulunan hemen şu vak'aya sımsıkı sarılırlar:
Müslümanlardan bir zümre, asr-ı saadette Habeşistan'a lrcret etmiş, bir müddet orada Hıristiyan bir hükümdarın memleketinde kalıp güya o devletin tebaası ol-muşlarmış (!).
'Fakat mevzuu gerçek cephesiyle düşünmeyen bir "kimse değil de, hakkı ve hakikati arayan birisi kalkıp ti;> bu hususları tahkik edip anlamak isterse, bu hakikatin mahiyeti de Yûsuf (A.S.) kıssasındaki gibi bir neticeye bağlamı. Zira, bir Nebî Allahü Tealânın hidayet ve emriyle bir küfür nizamında, gayr-ı İlâhî kanunun yürütüldüğü bir devlette, başta bir melik olduğu halde vezirlik gibi en müh'm bir mevkiyi işgal etmesinin sebebi, asıl maksada bu sebepıe ulaşması ve meseleyi bu yoldan halletmesi içindir.
Müslümanların da Habeşistana muhaceretlerinin se- bir müslümarı cemaat için, bir gayrı - müslim medeni ve t ve siyaset nizamı altında hiç olmazsa barınacak bir ver bulunması ve kendi mescidlerinde kendi usullerine göre, ibadet edeb'lmelerı ve kendi kalblerinde bulunan akidelerini hiç olmazsa dilleriyle söylemek imkântna kavuşabilmeleri içindir.
Bu netice başka suallerin de doğmasına yol açmaktadır. Biz bunları ehemmiyetlerine göre tasnif etmiş bulunuyoruz. Bunlara sırasiyle cevap vereceğiz. Cevaplarımızın olduğu gibi anlaşılmadı için şu meselelerin araştırılması icabeder :[52]
Esasa Aît Birkaç Sual Ve Cevapları :
1. Al'ahü Tealâ'nın Peygamberleri vasıtasiyîe insanlara göndermiş olduğu din yalnız ibadethanelere mi hasred'lmiştir, yoksa bütün insanî yaşayış sahasına mı şâmildir?
2. Bu dinî getirmiş olan peygamberlerin hepsi de bir tek maksat için mi gelmişlerdir; yoksa, her birin'n ayrı ayrı muhtelif maksatları im vardır? Bunların bazılarının maksat ve gayeleri diğerlerinin zıddına mıdır?
3. Hak Tealâ'mn hakikatte insandan istediği ne-dır? Bütün yaşayışı boyunca O'na kulluk etmek, O'nun kanunlarına tâbi olarak çalışmak, O'nun emrine boyun pküp gitmek mi? Yoksa, yalnız ibadet edip de diğer işede istediği gibi hareket eylemek ve keyfinin istediği hareketi yapmak mıdır?
Bu suallerin cevabı şöyledir :
Allah’ın göndermiş olduğu din, hayatın her safhası-oja u^atan bir sistemdir. Her devre ışık tutan ve rehber ur'an-ı Kerim yalnız ibadete değil, aynı zamanda medenî, siyasî, iktisadî, hukukî, askerî ve muaşerete ait bütün müeyyideleri İhtiva eder. Daha önceki semavî kitaplarda bulunan hükümleri fesh ve iptal etmiş ve bunların yerine kıyamete kadar devam edecek olan ölümsüz prensipler vazetmiştir. Diğer semavî kitaplardaki hükümler hakikatte hüküm değil de bir tavsiyeden ibaret olabilirler. Bunlara bağlanmanın iyi olduğu büdirilmiş, fakat bağlanmanın zarurî ve farz olduğu ortaya konmamıştı. Ta ki Allah'a karşı bir diyecek kalmamış olsun.
Bu şekilde ikinci sualin cevabı da şöyledir :
Nübüvvet, günümüzde umumiyetle şu şekilde düşünülüyor: Muhtelif peygamberler, muhtelif heyetlerle geldiler. Hattâ bir peygamberin vazifesi, cemiyetteki küfür nizamını ortadan kaldırmak için savaşa girişmek olur, bir d:ğeri de birincisinin aksine olarak, küfür nizamı içinde yalnız mahdut bir kısım dinî ve ahlâkî ıslâhat ile iktifa eder; belki kendisi de küfr nizamuıa muti olup, sadakatle bu nizama hizmet etmek yolunu tutmuş olabilir. Böyle bir anlayış Kur'an-ı Kerim'in beyanına mutabık olmaz. Zira, bütün kuvvetiyle birlikte şu tasavvur gözönüne geliyor: Peygamberlerin hepsinin de nübüvvetlerinden maksat, bir ve aynı olmalıdır. AUahü Tealâ'mn böyle ikisi birbirine zıd, biribirinin hilâfına, biribirinm aksine yo' tutmasını, akıl da kabul etmeğe hiç bir zaman hazır değildir. Hattâ herhangi bir mâkul kimse de;"^böy-le bir Allah'a (neuzü billah) hâkim Allah diye inanamaz Bir taraftan insanların hidâyeti için bir peygamber göndersin, diğer taraftan da kalksın bu peygamberin yapacağı işlerin tam zıddına, tam tersine hareket edecek başka bir peygamber göndermiş olsun?. Bu da ayrı bir meseledir ki; bir peygamber Islâmî nizamı kurmak için, çalışacak, uğraşacak, didinecek, son merhaleye getirecek, başka bir peygamber de çıkacak, bu merhaleleriîı basında mı, arasında mı, sonunda mı, her neresinde olursa olsun, işe girişecek, birincisinin yaptıklarını bozacak ve onun işini baltalayacak? Bir üçüncüsünde çıkacak, davet, tebliğ, yahut da savaş yerine bir nevi aracılık* mahiyetine girip, hususî şekillerle işi yürütmeğe* 'başhyacakmış? Bunlar muhtelif yollar tutacaklar da aynı maksat uğrunda yürüyecekler? Hayır böyle birşey olamaz,. :Bu peygamberlerin hepsi aynı yolu tutacak ve aynı maksat uğrunda çalışacak ve muhtelif şekillerle, muhtelif yollar takip etseler de aynı gayeye doğru gideceklerdir. Yâni Allah nizamını yeryüzünde kaim kılmak için, şekil ihtilâflarını peygamberlerin aslî maksatlarının ihtilâfı diye düşünmemek lâzımdır. Böyle düşünürsek Hak Tealâ'ya bundan daha büyük ne gibi bir iftira atmış olacağımızın da farkına varmamız icabeder.
Üçüncü sualin cevabı şöyledir: Günümüzün müslti-manları umumiyetle şöyle düşünmektedirler: Allah Tea-lâ'riın insanlardan istediği yalnız şudur: Ona ibadet edilecek, bazı meselelerde, meselâ gusül, taharet ve bazi helâl haram ölçülerine bağlı bulunmak. Onlara göre, Allah'ın insanlardan başka bir istediği yoktur, insanî yaşayışın geniş sahasında insan keyfinin istediği kanunlara bağladır; yahut da akfmca, şeytanları, cinleri, insi yeryüzüne musallat telâkki eder. Bu cevap günümüzün dünya - pe-restlerinin aklına ne kadar da uygun bir cevaptır.
Ed-dînü yüsrün : Dinde kolaylık vardır. Yahut da M&ce'ale aleyküm fi'd-dinî min harecin : Sizin için dine zorluk konmamıştır, taraftan olan güruh «'isterlerse'.endileri için bir hayli kolaylıklar icat ededurs'unlar°yie olduğu takdirde her ne şekilde olursa olsun, bu da uk ve ubudiyet tasavvurunun tamamen ortadan kalkden*ektir. Kulluk denen şey belki de bundan daha Un bir hal. almaz. Zira, bir kut yirmi dört saat zarfında ancak bir iki saat, o da zahirî bir şekilde kulluk edecek, diğer vakitlerde ise bu kulluktan kurtulup gidecek... Yahut da efendisine bir selâm çakmakla kulluk vazifesini bitirip tamamlayacak... Ondan sonra da bütün işini gücünü başka kaynaklara, başka taraflara bağlamakta serbest olacak... Bu arada .bildiğini de okuyacak.. Acaba bu kimseler Allah'ı nasıl biliyorlar? Yoksa, onlara göre Cenab-ı Hak, kendini insanların Hâlıki, Rab-bi diye vasıflandırdıktan sonra, diğer taraftan da bütün insanları kendi başlarına mı bırakmıştır? Ne yaparsanız yapmız, ne ederseniz ediniz, diye gayet ufak ve küçücük bir kulluk ve ubudiyetle mi iktifa ediliyor?
Herhangi bir baba, kendi çocuğuna babalık vasfı ile, herhangi bir erkek karışma kocalık sıfatı ile, herhangi •bir hükümdar kendi ülkesi halkına hükümdarlık hakkı ile, bu kadar küçücük şeylerle iktifa etmez. Bu kadar ufak bir alâkaya razı olmaz. Bir kaç merasim icra ederek, güya sadakat gösterisi ile vazifeler yerine gelmiş olmaz. Babalık, ftocahk ve hükümdarlık hakları da tamamen yerine gelmelidir. Evlâdın babasına karşı, hak -kiyle "evlâtlık etmesi lâzımdır. Kadının kocasına karşı sadakatli ve itaatli olması gerektir. Memleket halkının da adil ve dürüst hükümdarına karşı vatandaşlık vazifesinin icaplarını yerine getirmeleri lâzımdır.
İnsanoğlu nefsine ait en küçük hakkın yerine gel^ meşini isterken neûzü billah bu na&l Allah olacak ki, bütün insanlar, bütün insanlık âlemi ve bütün kâinat onun mahlûku bulunacak da O da bunların bakıcısı ve koruyucusu (perverdigârı) olmasına rağmen, bunların O'nun-la bir alâkası olmıyacak imiş???
Din ve nübüvvet iktizası gereğince, kulluk hakkındaki bu tasavvur doğru değilse ve hakikaten Allah Tea-lâ'mn gönderdiği dinin insanların bütün içtimaî ve ferdî hayatlarının her tarafına şâmil ise; eğer Allah'ın kullardan istediği her hususta ve her mevzuda, O'nun kanunlarına uymak, O'nun hidâyet yolunu tutmak ise; eğer Al-iahu Tealâ peygamberlerini hak yaşayış nizamını kurmak yolunda davet etsinler ve bu nizamı ayakta tutsunlar, bir Allah'a itaat edip, ona bağlansınlar diye göndermiş ise, o zaman mâkul bir kimse için, şunu kabul etmek pek kolay olmaz ki, bütün peygamberler arasında yalnız ve sadece Hazret-i Yûsuf (A.S.), gelmiş bulunan ûigcr peygamberlerin hilâfına, dinullahı kaim kılmak yerine, kalkıp da din - ül - Melik'in hükmü altında maliye nazırlığı hizmetine boyun eğmiş olsun???
Bu meselede olduğu gibi, herhangi mâkul bir kimse, şu iki zıt meseleyi de birbiriyle bağdaştıramaz: Bir taraftan Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Arab'ın gayri - Islâmî nizamını kaldırıp, onun yerine îslâmî nizamını yürürlü-ğe^koymak için çalışıp uğraşacak, diğer taraftan Zat-ı Risâletpenahîlermin ülkesine yakın, Habeşistanm gayrı"-islâmî nizam'ım, o kadar haklı ve doğru addedecek ki, Müslümanlardan bir cemaata bu nizam altında yaşamalarını sağlamak yolunu ihtiyar edecek... Aynı zamanda bu'cemaat, din mefhumunu iyi anlamış kimselerden meydana gelmiş olacak. Dini gerçek değerleriyle tam bir cemiyet sistemi olduğunu kavramış ve bilmiş bulunacaklar... Buna rağmen bu cemaat, dini dağınık, birbirinden ayrı, birbiriyle alâkası ve ilgisi olmayan, birbirine bağlı bulunmayan bir şey mi addedecek?. Yine bu cemaat için Su hususlar o kadar kolay kabul edilebilir mi?ıEnbiyanm hâl tercümeleri, Kur'an-ı Kerim'in tâlim?, dinin ahkâm e evamiri hep birbirinden ayrı, birbirine zıt, her biri ay ayrj şekillerde parçalara bölünmüş, ayrı ayrı tevil ve S}r kabul eden bir şey olsun!.. Bunlardar her cüz'ü dt .a, bunların her bir tarafı diğerta Cuz>ün yanı oaşında, bunların her bir tarafı diğer Pişiğinde, açık bîr tenakuz rengi almış bulunakat bir Hâkim'in kurmuş bulunduğu bu dini mürettep, muntazam bir nizam olma vasfı içinde görenler, onun her eüz'ünü ve her tarafım tefsir ve teşrih ederken, onun tabiatını küllî bir nizam olarak gözonünde bulundurmaktan başka bir çare olmadığını bilmelidir. Her kim de bunun dışında bir tefsir, bir -tâbir veya bir tevil yoluna giderse — şöhret sahibi bir ulema olsa dahi — bu kimselerin ileri sürdüğü, hiçbir fikri kabul etmesin. Yine bu cins müfessirler, bu dinde tenakuz vardır veya Enbiyay - i Kirâm'ın işleri arasında bir çatışma vardır diye bir iddiada bulunurlarsa, bu kabil fikirlerin hiçbir kabul edilme haysiyetine lâyık olmadığı kat'iyetle tasdik edilmelidir.
Bu mevzuu burada neticelendirirken şimdi, Sûre-i Yûsuf'un bahis mevzuu olan yerlerini ve Habeşistan muhacereti bahsini, doğrudan doğruya açıklayıp aydınlatacağız.[53]
Kıssayî Yusufdan Yanlış Ve Hatalı İstidlal
Sûre-i Yûsuf da. beyan edilmiş bulunduğu şt Hz. Yûsuf (A.S.) kısası üzerinde düşünürsek, malûm olur ki, zat-ı peygamfoerilen, daha peygamberlik şerefini elde etmeden, kendi kardeşlerinin gadrine uğrayarak bir tüccar kafilesinin hıyaneti neticesinde Mısır Âalz'inin kö-, leşi olmuştu. Bu kölelik devrinde yahut da bu devirden sonra, zat-ı peygamberleri hapsedilinceye kadar, geçen zamanda Hak Taalâ tarafından kendilerine peygamberlik vazifesi bahşedilmiş oldu. — Çok defalar böyle oldu-ği gibi, Peygamberlik ekseriya sıkıntılı geçen zamanlarda veya hapis hayatında iken atâ kılınır. Nitekim hapishaneden önceki hayatında O'nun kelâmından Peyganı-berâne bir söz nakİedÜmemiştir. Ancak kendisi temiz ve fpâk-b, ir-insan olarak tanınmıştı.—.Peygamberlik şerefini elde ettikten sonra, zat- peygamberileri ilk evvelâ yanındaki hapishane arkadaşlarına duyurmağa koyuldu. Nübüvvet vazifesini ifâ yolunu tuttu. Bu davetin hülâsası Sûre-i Yûsuf'un beşinci rükûunda beyan buyuruî-muştur. Bu bahisleri okuyan herkes Öğrenecektir ki, «ıra-da iken, O çevresine şöyle hitap ediyordu : Erba&ün müteferrikun : Çeşitli ilâhlara kulluk, ibâdet etmeyin, Bir olan Rabb'a ibâdet ve kulluk edin. Bu mümtaz peygamber yalnız kendi muhitini değil, irşadını daha geniş halk tabakalarına da teşmil etmek istiyordu. Büyiik bir şevkle tebliğine devam ediyordu : Şu Melik : Kıral denilen ve sizce Rabb diye bilinen, ldm&e benim Kabb&u değildir. Banim Rabfokn ancak Allah'dır. Baısa uyan ve uyacak olan milletin ibâdet ve kulluğu da ancak bu Allah'a kulluk ve ibâdet etmekten ibaret olacaktır. Eübettekî h» müessir sözler zindariın kalın duvarlarını delip geçmeîrto gecikmeyecekti. Nitekim, Allah'ın teçhiz ve tezyin ettiği bu peygamberin; diyanet, hikmet, takva ve basiret hususundaki harikulade hal ve etvarı, Mısır hükümdarını bile teshir etmekte gecikmedi. Ye bu hükümdar, Hazret-i Yûsuf (A.S.) talep ederek O'na Mısır saltanatının bütün salâhiyetlerini tevdi etti.
Şimdi Hazret-i Yûsuf (A.S.) un önüne kî yol açılmış oluyordu. Bu yollardan biri, îslârm inkılâp için umu-mı davet, çalışıp çabalamak, harp darp, etmek ve bu mücadelenin uzun müddetini göze almaktı. —• ki -çok vakit davetlerde böyle olur ve böyle olmuştur — İkinci 'se şöyle idi: Allah Taalâriın 'böyle bir zamanda onun ıe vermiş olduğu kuvvet ve kudretten faydalanmak. ^? .^uvvet^ bu kudreti kullanmak ve tam manasiyle işin -si için istifade etmek. Kendisine tam salâhiyet olan iktidar sahibi Melik'in verdiği bu salâhiyet set f1011*161^ düzenini fikir, ahlâk, medeniyet ve slya-ı*« değiştirmeğe çalışmak. Aîlah-ü Taalâ'mn kendisine vermiş olduğa- basiretle, birinci yolu değil de ikinci yolu maksada ulaşmak hususunda daha yakın ve daha kestirme buldu. Bu yolu da tutup yürüdü.
Onun bu gayrı - îslâmî nizama hizmet etmiş olması, alelade, karın doyurup göbek şişlrip ense kalınlaştırmak için değildi. Hele şahsî makam ve mansıp sahibi olmak İçin hiç değildi. Fâsİd nizamın ufak tefek işlerinin bir intizama girmes' için de böyle bir mevkiye geçmemişti. Ancak maksada ulaşmak için bir vasıta idi. O da bu vasıtayı ibt'mâl etti. Aslında Hazret-i Yûsuf (A.S.) da difer peygamberler gibi, yaşanılmaya değer olan gerçek yolu açmak ve insanlığa ölümsüz gerçeği öğretmek için vazifeli kılınmıştı.
Bu işi alelade bir hükümet memuriyeti telâkki eden zümre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) un bu makama îslâm nizamını cemiyete hâkim kılmak için geldiğini kabul etmek istemiyorlar. Bu ^nkâr ehline göre, bu yüce peygamber, kâfirâne nizamın sultası altında Maliye Nazırlığı (Finans ministert veya iktisat vekilliği hizmetini ifâ etmişte Ve bu mevki şimdiki mevcut devletler ve hükümetlerin mâliyesini idare eden, defterdar, mal müdürü, hazine emini ve nihayet maliye nazırından daha yüksek bir makam değildi. Hattâ bizim şu ülkemizdeki (şimdiki Hindistan ve Pakistan) kongre vekillerinin ve bakanlarının birisinin rütbesine veya makamına bile çıkarmak istemiyorlar. Tâ ki, bu nüfuzlu mevki vasıtasiyle asıl yapmak istediği icraatı umum halka teşmil etmek imkânından mahrum olsun diye. Bu karanlık zihniyet kendi süflî durumlarına sahte bir mazeret uydurmak için Yûsuf (A.S.) m vezirliği üzerine almasını gelişi güzel bir şahsın bu makama gelişinden farklı görmüyorlar. Pek tabiî olarak, vezirliği ele geçirince, hakikatte bütün iktidar cevheri de (Substance of power) eline geçmiş olacaktı.
O, selâhiyeti ve iktidarı Melikten istemişti. Yalı ut da bu mevkiyi elde etmiş veya bu mevkiyi zorla koparıp alm'ışti. İnkarcı zümre bu hususlara ehemmiyet v?citi k istemiyor. Hazret-i Yûsuf (A.S.) iktidara geçince acaba Meliki azledip tahtı ele geçiremez miydi? Asıl üzerinde durulması lâzım gelen mesele şudur ; Hz. Yûsuf (\.S.)> Taleb ettiği makamla, acaba kâfirâne - nizamı mı devam ettirecekti? Yoksa, bu vazifeyi kabul ederken, kendi maksadım mı gerçekleştirmeğe azmetmişti? Yâni İslâm rejimini mi ihya etmek istiyordu?
İkinci ehemmiyetli mesele de şu noktadadır?. Acaba hakikaten O'nun elde ettiği bu selâhiyetler ve bu iktidar, o zaman o memleketin nizamını değiştirmeğe yeterli miydi yoksfl yetersiz miydi?
Bizim kanaatimize göre, din ve nübüvvet mesleğinin iktizası şudur:
Bize göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) -'m, İc'alniy *aiâ hazâ'in il - arz : Beni yeryüzünün hazinelerinin başına
geçir. [54] demes;nden maksat îslâmî nizamı kurmak olmalıdır. Şunu da bilmek lazımdır ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m — hazâ'in el - arz - ı, talep etmesinden maksat bütün vasıtaların ve bütün vesilelerin ve bütün kaynak-krm (Resources) kendi eline geçmesini sağlamaktı.
Han Bahadır Sahib hazâ'in kelimesinden alelade verği mânası çıkıyor. Halbuki, Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde
bu kelime, vergi ve maliye mânasına gelmemiştir.
Kur’an-ı Kerim'in tâlimi üzerine tetkikde bulunduğumuz zaman bu kelimenin açık bir şekilde, vesâyil, vasıtalar,
kaynaklar, yâni (Resources) mânasına geldiği anlaşılacaktır. [55]
Sözün gelişinden de anlaşıldığına göre, bir mülkün bütün vasıtaları, bütün kaynakları bir kimsenin eline geçince, o zaman, o kimse, o mülkün,ve o ülkenin bütün iğlerini ele geçirmiş olup ülkenin hâkimi durumuna gelmiş olur. Bütün vesayili ele geçirmek ile ülkenin üzerinde hüküm ele geçirmek aynı şeylerdir. Bu meselenin teyidinde Bible : (Kitab-ı Ahd-i Atik) de dahi beyan vardır. Orada sarahatle bahsedilmiştir ki, o zaman Mısır Firavunu, sadece ismen hükümdar ve melik : Kıraldı. Yoksa amelen ve bilfiil iktidar ve hükümdartık HazreM Yûsuf (A.S.) in elinde bulunuyordu. [56]. Yâni, döndürmesi, geri bırakması yakışık almaz, böyle yapmıyacak-tır. Bu âyetlerden Hak Taalâ'Um ademi kudreti bahis mevzuu değildir. Bu âyetlerde zülüm, imanı zayi etmek, mü'minleri münafıklarla birbirine karıştırmak, mü'min-leri unutup bırakmak ve bu gibi şeyler Hak Taalâ'nm usulüne uymaz, O'nun şanına yakfışmaz. O'nun için yakışık olmaz, münasip düşmez, mefhumları açık olarak an-laşıln.
Şimdi Hazret-i Yûsuf (A. S.) iktidarı elde ettikten sonra, o' ülkede yine din - ül - Melik : Hükümdarın kanununun yürürlükte olduğunu Kur'an-ı Kerim'-de buyurulduğu Mâ kâne le-yeftıoze ehâhü fî din-t*l melik: Melikin kanununa göre, kardeşini aU koyamazdı. (Yûsuf, 76). .gibi meseleyi tahkik etmek yolun'a gidelim. Bu bahse ait akla gelen ük şey şudur ki, umumiyetle âyet-i kerimeyi tercüme edenler, doğru tercüme etmemişlerdir. Mütercimler, bu cümleden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) dinül -Melik : Melikin kanunu gereğince kardeşini alıkoyamazdı, şeklinde bir mâna çıkarmışlardır. Halbuki bu alıko-yamazd'ı kelimesi kudretsizlik ifadesi değil de isteksizlik manasınadır. Yâni, cümlenin doğru tercümesi açık şekilde şöyle olmalıdır. Bu alıkoymak işi Yûsuf (A.S.) a yakışır bir iş değildi. Yahut da Melik'in kanununa göre, Yûsuf (A.S.) için kendi kardeşini bu tarzda alıkoymak münasebet almazdı, münasip düşmezdi.
Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde de bahsedilen konuşmalardan anlaşıldığı gibi, maksat ademi kudret : Kudretin olmaması değil de adem-ı. münasebet yakışmamak, münasebet almamaktır. Meselâ başka yerlerdeki mâkâne nin tercümelerine de bakalım :
Mâ kâne'llahü İİ yutli'a - küm al'el gaybî : Hak Tea-lânın size gaybi bildirmesi gerekmez, (yakışık almaz, münasip değildir.) (Al-i îmran, 179)
Buradan anlaşılan şey, Hak Tealâ size gaybi bildirmez, demek değildir. Bildiremez, bildirmek imkânı yoktur, bildirmeğe kadir değildir demek değildir. Ancak buradan şu mâna anlaşılır: Hak Taalâ'nın size gaybi bildirmesi usule uygun değildir, yakışık almaz, münasip düşmez, uymaz, gerekmez, demektir.
Yine buna benzer birkaç misâl :
Mâ kâne/llahü li - yuzıy'a îmane küm : Allah sızan imanınızı zayi edecek değildir. Bakara, 143. Yâni, Hak Tealâ'mn sizin imammzı hiç etmesi yakışık almaz.
Fe - mâ kâne'llafhü li - yeztimehüm : Allah onlara zulmedecek değil. Tevbfe 70. Yân , Hak Taalâ'nm zulmetmesi münasebet almaz, uygun değildir.
Ve bir diğer yerde :
Mâ kâne'llahü li - yezere'l müminine âlâ mâ en tüm aleyh : Hak Taalâ Mü'minleri, sizin bağlı bulunduğunuz.
şeyden döndürecek değildir- (Al-i îmran, 179)
Aynı şekilde, Sûre-i Yûsuf'da bahsi geçen âyet-i ke-me'den bir evvelki âyette şöyle bir cümle geçer :
Mâ kâne le - nâ en nüşrike bi'llahi nün şey'in : Herhangi bîr seyit Allah'a ortak koşacak değiliz. (Yûsuf, 38) Yâni, ortak koşmak, şirk yoluna gitmek bize yakışmaz, b:zim akidemize uymaz.
Buradan şöyle bir mâna anlaşılmaması gerekir : Biz Hak Tealâ'ya ortak koşmağa, şirk yoluna gitmeğe kudret sahibi değiliz, istesek de ortak koşamayız. Bu cümle doğru olarak şu mânada anlaşılmalıdır: Bizim gibilere, bizini gibi halka, Hak Taalâ'ya ortak koşmak,, şirk yolunu tutmak işi yakışık aîır bir iş değildir. Bu bizim için yapılacak iş değildir, bize uymaz, bizim için münasebet almaz.
Bahsettiğimiz âyetlerden, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m Melik'in kanunlarma göre hareket etmek istiyordu da, bu kanuna göre de kendi kardeşini alâkoyamıyordu diye bir netice gıkarmak doğru olmaz. Halbuki, Kur'anî ıstılahları ve cümlelerin mânalarını gözönünde bulundurursak, bu mevzunun sahih ve doğru mânası şu şekilde anlaşılır :
Melik'in kanununa göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m *<Ü kardeşini alıkoyması yakışık almazdı. Hazret-i Yû-kvJt^ §aU Ve makamma uygun düşmezdi. Elbette bu tetid"1 kerime'den sabit oluyor ki, Hazret-i Yûsuf (A.S.) mî T3" geld*kten sonra dahi, yine o ülkede gayrı - islâ-suf ^^ yürürlükte kalmıştı. Yani Hazret-i Yuna kad m karde^er^nm ° ülkeye vardıkları zama-r- bu gayrı - Islâmî kanunlar, yine o ülkede icra. ediliyordu. Fakat biz bu hususta, yukarıda anlattığımız gib! düşünmek zorundayız. Bir memleketin medenî nizamını hepsini birden bir gecede değiştirmek mümkün değildir. Cemiyet mikyasındaki bu değişme bir zaman işidir. İslâm inkılâbı da böyle olmuştur. İktidar, islâm'ın eline geçer geçmez, bir çırpıda, bir dakikada, cahiliye nizamına ait herşeyin ortadan kalkarak, bir anda îsl&mî nizamın yerleşmesi hayal bile edilemez. Hattâ Hazret-i Resul-ü Ekrem (S,A.) devrinde bile, devlet nizamının değişmesi tedrici olmuş ve on seneden fazla süren bir zaman içinde bu değişiklik başarılmıştır. Buna göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in hükümeti devrinde, bütün eski nizamların değişmesi de yine zamana bağlı idi. Mecburî olarak birkaç sene gayrı - islâmî kanunlar yürürlükte İmlunmaya devam etmiştir. Hazret-i Yûsuf (A.S.) in düşüncesinde, ilâhî kanunları icra etmek; nazarı itibara alınmamış ve'hep kâfirâne kanunlarla memleket idare «ditip gitmiştir, şeklinde bir netice çıkarmak da hiçbir zaman doğru olamaz.[57]
Habeşistan Muhaceretinden De Yanlış İstidlal
Mevzuu kapamadan Önce bir kere de Habeşistan muhacereti hadisesine bir göz atalım :
Bu hadise, bize şunları anlatmaktadır : Habeşistan-<la gayrı - müsiîm bir hükümdar vardı. Hazret-i Resûl-ü Ekrem de, Müslümanlardan bir cemaati oraya gönderdi. Bazılarının düşüncesine göre güya bunlar, o ülkenin vatandaşı olacak, artık oraya yerleşip, orada barınıp ya1 sayacaklardı. Sonra, yine bu sahabe-i kiram, o ülkenin hükümdarına sadakat gösterecek, orada barınıp gideceklerdi. Yine onlar, bu hükümdarın idaresi altında kendi akidelerinde serbest olacaklar, istedikleri gibi ve istediklerine ibadet edecekler, hem de bu hükümdara, komşulardan biri saldınırsa, bu müslünıanlar da bu hükümdarın hasmına karşı zafer kazanması ve muvaffak olması için dua (!) edeceklerdi.
Fakat bu vak'ayı bu şekilde anlamak ve bu tarzda değerlendirerek anlatmak tamamen hatalıdır. Plânı tersinden çizmek ve hesabı yanlış yapmak, hatalı yola düşmekten başka bir şey değildir.
Şimdi, meselenin izahına geçelim:
1. Hazret-i Resul-ü Ekrem, müslümanlardan bir cemaatı Habeşistan'a muhaceret etmek için, yola çıkardığı zaman, Habeşistan hükümdarının Nasara : Hıristiyanlar arasında, en salih, en temiz kimse olduğu nazarı itibara alınmalıdır. Nitekim, hadis-i şerif'de gidecek olan muhacirlere, Habeşistan diyarırim vaziyetini anlatırken,. Zat-ı Saadetlerinin şu şekilde beyanda bulunduklarını görüyoruz :„
Ve hine arzu sıdkun : Orası doğruluk ülkesidir.
2. Müslüman muhacirlerin o ülkeye gidişlerinden maksat, ülkenin tebaası, vatandaşı olmak, o ülkeye yer-te§ip daimî barınıp kalmak değildi. Zat-ı Saadetleri, Habeşistan'a muhaceret edecek olanlara, muhaceretlerinden önce şöyle bir müjde vermişlerdi :
v haractüm, ifâ, arzll - Habeşe, hattâ yac'a&'Uahü ferecaa ve mahrecâ : İnşallah siz Habeşistan ül- varmcaya kadar, Hak Taalâ sîze bir kurtuluş ve blr terce ihsan ©der.
buradan şu mesele açık bir şekilde anlaşılıyor ki, o ^, ^ §u hususlar düşünülmüştü : Müslümanlar uşra-*n ağır eza ve cefâya dayanamıyacak bir hâle gelmislerdi. Bunun için Zat-ı Saadetleri muvakkat olarak, sahabelerinin bir parça nefes alabilecekleri bir yer arar nnşlardı. Nihayet Habeşistan'ı bu maksada uygun bulmuşlardı. Bu ülkede, Müslümanlar, bir müddet için baskıdan kurtulup, küfre karşı tekrar derlenip toplanabilirlerdi. Nitekim netice de bu şekilde olmuştur.
Hâdisenin gerçek yüzü bu olduğuna göre, o zaman, müslümanların slrf bir akide serbestliği yüzünden, gayrı - müslim bir hükümdar ülkesine gitmelerine ve o hükümete sadakat gösterip tebaa olmaya ve işin en feci tarafı olan, istikbâle ait bir gayeleri olmadan yaşamalarına imkân ve ihtimal verilebilir mi?
Bu müslüman muhacirler, Habeşistana vardıktan pek az sonra; Mekke kâfirleri de onların arkasından, bir sefaret heyeti yola Çıkardı. Bu hey'et Necâşî (Habeşistan hükümdarı) ndan, bu cemaatı Mekke'ye geri göndermek talebinde bulundu. Elimizdeki Siyer : Resul-ü Ekrem'in hâl tercümesine ait kitaplarda ve muhaddisle-rin hepsinin müttefik olarak beyanlarına göre, o ara Necâşî ile Hazret-j Cafer RadiyaUahü Tealâ anh (Cafer ibni Ebî - Tâlib, Zat-ı Saadetlerinin amcazadesi ve Hazret-i Ali'nin büyük kardeşi) arasında cereyan eden konuşmalar şu şekilde anlatılmıştır :
Necâşî yalnız Kur'an-ı Kerim'deki ıbeyanlarm Hazret-i îsâ (A.S.) tarafından tasdik edilmiş olduğunu bil--dirmekle iktifa etmeyip, Hazret-i Resuldü Ekremin (S. A.V.) in dahi nübüvvetini ikrar etti. Hâl böyle olunca, Necâşî'nin müslüman olup olmadığı hakkında artık ne gibi bir şüphe ve tereddüte mahal kalmış olabilir?
İmam Ahmed (Ahmed 'bni Hanbel rahmetullahü aleyh) Abdullah ibni MJes'ûd (*R.A.) den rivayetle, — Abdullah ibni Mes'ûd, Necâşî ile müzakere meclisinin şahsen şahidiydi. — Necâşî'nin sözlerini aynen şu şekilde nakletmektedir:
Dedi : Merhaba bi - küm, ve li - men ci'tüm, min in-x3ihi, eşhedü ennehü resul'Allah'i ve innehü el-leziy ne-cidü fi'l - İncile ve innehü'l - leziy beşşere bibi 'ebnü Meryem e.
Size merhaba sizi gönderene de merhaba; O'nun Allah resulü olduğuna ben şehadet ederim. İşte İncil'de bulmakta olduğumuz kimse de odur. İşte yine Hazret-i Isa' ibni Meryem'in de müjdelediği şahıs odur.
Şimdi nasıl olur da bu sözleri söyleyen ve böyle konuşan birisine siz kalkıp da gayrı - Müslim dersiniz?
Beyhakî, Amr ibn-i As'ın kendisinden rivayet eder ki: (Amr ibni As, Müslümanları Mekkeye geri, çevirmek için, Mekkeüler tarafından gönderilmiş bulunan heyete dahildi. Bu heyet Necâşî ile konuşarak ve Necâşî'den Müslümanlara Habeşistan'da, barınmak müsaadesi verilmemesini sağhyacak ve onları Mekke'ye geri getirmek için çalışacaktı.)
Amr ibni As bu meseleyi aynen şu lafızlarla naklet-nıiştir:
Gelip'Mekke halkına şu şekilde bilgi verdim:
Eshame (Habeşistan hükümdarının ismi) şöyle zannediyor ki, bu arkadaşınız (hakikaten) Peygamberdir.
Hakikat bu merkezde iken, Resûl-ü Ekrem'in Peygamberliğini kabul eden, ikrar, veren bir kimseye nasıi <*a kalkıp gayrı - Muslinidir diyebiliriz.
İbn-i Hişam, Siret-i Nebevî'de Amr ibni Âs'm İslâm'ı abul etmesi bahsinde şu hâdiseyi ileri sürüyor ve Amr
As'm o zamanki vak'aya ait şu cümlelerini anlatı –Benim sözümü dinle ve O'na tâbi ol. Elbetteki O (Hazret-i Resûl-ü Ekrem) hak üzerinedir. Elbette ki, kendi muhaliflerine galip gelecektir. Nitekim Mûsâ da Firavun'a ve onun- ordusuna galip gelmişti.
Bu hâdiseden de anlaşıldığına göre, Amr ibni As, ilk evvelâ Necâşî'nin tebliği ile, kendi kalbinde iman hareketini uyandırmıştır.
Allâme Abd el-Birr, tsti'ab'da şu hutbeyi nakleder:
Necâşİ, Hazret-i Resûl-ü E&rem (S.A.V.) le Hazret-i Umm-ü Habibe'nin (Radiyallahü Taalâ Anha) nın gıyaben nikâhını kıydığı zaman açık bir şekilde şu sözleri söyledi :
Muhammed'in (S.A.V.) Allah'ın Resulü olduğuna şehadet ederim.
İşte, Isâ ibni Meryem (aleyhi selâm) in geleceğini haber verdiği bu zattır.
Bunların hepsinden daha mühim ve daha istinadlı rivayet Buharî ile Müslim'in müttefikan rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir :
Necâşî'nin vefat haberi gelince, Hazret-i Resûl-ü Ekrem, onun için gıyabî cenaze namazı kıldı ve buyrudular: Bugün salih bir kimse vefat etmiştir. Kalkınız da kardeşiniz Ashame için namaz kıhnız.
Bütün bu kesin ve gayet kuvvetli delillerden S'.m*a> Habeşistan muhaceretinin asıl sebepleri açık olarak meydana çıkmış oluyor. Bu husustaki bazı kimselerin yapmış olduğu istidlalin de hatalı olduğu anlaşılmış olması lâzım gelir.[58]
BAB : II
Hazırlayıcının Notu
Hindistan'da Müslümanların yeni siyasî uyanışlar., bizim için yeni yeni bir takım meseleler doğurmaktadır. Bunların en mühi--mi istikbalde Müslümanların siyasi nizamı ne olacak, düşüncesiı-dir. Her Müslümamn gönlü, kendi içtimaî nizamlarının îslâm temelleri üzerine kurulmuş olmasını istemektedir. Fakat günümüzde, dünya müslümanlarının çoğu, Müslümanlığı sevmelerine .rağmen hakikî müslümanlığı iyi anlamıyorlar. Şu şekilde ki, onlar İslama inanıyorlar, Islama bağlıdırlar; fakat tslâmın emrettiği şekilde yaşamasını bilmiyorlar.
Bu meseleyi, Müslümanların düşüncelerine yerleştirme!» için, Mevlânâ Mevdûdî Sahib tslâmın hayat nizaminin ne olacağının -esas plânım, tertiplemiş ve ortaya, koymuştur. Tafsilatiyle anlatmıştır. Onun bu husustaki beyanatından biri Lahor'da 1939 da toplanmış bulunan «Müslüman Kardeşler Birliği» nin toplantımrsf-öa konferans şeklinde takrir edilmişti. Daha o zaman, Müslümanlar, kendi millî vaziyetlerinin ne şekil alabileceğini dahi tayin etmiş değillerdi. Mevlânâ bu bahsinde, kendisi bizzat, îsîâm Mîlletine (ümmetine) îslâjnî hükümetin temelinin ne şekilde olabileceğini anlatmıştı. Bu hükümetin ne maksatla kurulabileceğini ve bunun esasa ait umdelerinin ne olacağını bildirmişti.
Önümüzdeki sahifelerde göreceğiniz bu makale, ikinci bil* Mevlânânın gözden geçirmesinden- sonra, zamanın değişm-a- hükmünü kaybeden bazı kısımları çıkardıktan bazı iîâvisîö-ae ekledikten sonra, muhterem okuyucuların huzurlarına arz e ıWi. Muhterem Müellif bazı yerleri, daha geniş bir şekilde anlatmıştır. Hazırlayıcı[59]
İslamın Siyası Nazariyesi
Elbette şu hususları bir hayli duymuş, çok yerde de görmüşsünüzdür: «İslâm bir Cumhuriyet rejimidir», «islâm, otoriteyi tasvip eder, o halde mutlakıyet yâni diktatörlüğü benimser», «tslâm sosyalizmin öncüsüdür». Bu ve bunlar gibi diğer iddialar.. İslâmın doğuşundan sonra, birinci asırdan itibaren başlayan ve günümüze kadar söylenegelen bu sözlerin ardı arkası kesilmiş değildir. İlmî bir temele istinat etmeyen bu sözler, daha ziyade bu mevzuda konuşan şahsın kanaatine göre bir vasıf almış ve bu yolla halka sirayet etmiştir. Ancak, benim düşünceme göre, hakikî dini anlamış, incelemiş ve kavramış bulunan kimselerin sayısı binde, belki onbinde bir çıkmaz. Hele Is-lâmın tam bir hayat nizamı olduğunu kavrayanların sayıları bunlardan daha da azdır.
Evvelâ şu, «islâm bir Cumhuriyet rejimidir; iddiasını tetkik etmek yerinde olur. İslâm'ın Cumhuriyet rejimi nasıl bir Cumhuriyettir? Bu Cumhuriyetin gayesi ve asıl mahiyeti nedir? İçtimai veya siyasî adalet hususunda ne gibi hükümler ve ne gibi kaideler koymuştur. Bunları hangi esaslara istinat ettirmiştir? Bazı kısa görüşlüler, İslâm'ın bir kısım dış şekil ve hükümlerine bakarak, ona Cumhuriyet veya en üst kademedeki idareciyi körükörü-ne desteklemek maksadiyle de bazan âmiriyet, meşrutiyet, diktatörlük veya sosyalizm gibi isimler takmakta ve bu sistemleri İslama iliştirmek yoluna gitmişlerdir. Çok zamanlar bu gibilerin, kendi zihinlerinde uydurdukları bir Şeyler belirir ve derhal tslâmı da bu kılığa sokup bu şekilde göstermek yolunu tutarlar. Onlara göre dünyadaki, °ilhassa, dünya ülkelerinde iktidar sahibi bulunan kudretli devletlerin, kendi ülkeleri üstünde tahakküm eden hükümetlerin çeşitli sistemlerini gözönüne koyup, bunlarm kabul edilmesini isterler... Hele en fazla moda olan ve herkes tarafından beğenilen kaç şekil varsa, uysun veya uymasın, o şekle sokup, o kılığa g'rdirip, Ortaya çıkmak iÇ'n uğraşırlar. Bunu isbat etmeğe kalkışmayı da kendilerince en büyük dinî hizmet sayarlar.
Onlar, ihtimal ki. İslâm'ı şu şekilde anlamaktadırlar: Felâketten kurtulmuş bulunan ,-ır yetim çocuk gibi, birisi tarafından himaye altına alınmak.. Yahut da şoy!e düşünürler: Bizim şerefimiz, sâdece müslüman olmaya bağ-u değildir. Muasır medeniyet yolunda terakki etmemize ve ilerlememize bağlıdır. Bu terakki ve ilerleme ne yolda
olursa olsun..
İşte bu gibi düşüncelerin neticesinde, bu günkü dünyada sosyo - komünizmin gürültüsü ve patırtısı büyümüş müslümanlar arasmda kabul görmüş, bu yıkıcı akün, müs-îümanları da kendi hedefine sürüklemiştir. Bu çılgın gurup bir de îslâmîyeti, bir nevi sosyo-komünizmdir diye tanıtan kitaplarının yeni baskısını piyasaya sürmekten
çekinmemişlerdir.
İş bu kadarla bitmemektedir. Ne zaman diktatörlük (Dictatorship) modası ortaya çıksa, bu zümre hemen ortaya atılıp, Emir'e itaatin farz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Arkasından bir de fetva çıkararak, İslâm nizamının heyeti umumiyesi ve her prensibinin «Emire itaat-ı tnahz* dır» yâni İslâm diktatörlüktür diye ilân etmeğe kalkışmışlardır.
Hülâsa, günümüzde İslâm'ın siyasî gerçeği ve hüviyeti, bir nevi muamma ve bilmece halini almıştır. Bu bilmece diğer bir ifade ile, bir kafeste bulunan çeşitli kuşların ötüşlerine benzer. Herkes kendi temayül ve meşrebine göre İslâm'a bir elbise biçmek yolunu tutmuştur.
İşte bütün bu sebeplerden dolayı, derin bir araştırma ve ilmî" metodlara uygun bir tahkike girerek İslâm nazariyesinin esas prensiplerinin ne olduğunu, gün ışığına çıkarmayı kendimize farz saydık. Bunu yapmaktan maksadımız, sadece şu başı boş ve dağınık, asli ve esası olmayan düşünceleri ve boş fikirleri bertaraf etmek değil d*r. Bu şekilde düşünenlerin ve bu hatalı yola gidenlerin ağızlarını kapatmak da değildir. Esasen bu gibiler, kendi sözleri ve kendi fikirlerini ilân etmekle, cehaletlerini, bilgisizliklerini kendileri ispat etmişlerdir. Onların iddialarına göre, İslâmda herhangi bir siyasî ve medenî nizam yoktur. Bu anlayışlariyle, cehaletlerini ispat etmek iğin bize lüzum bırakmamışlardır. Belki, gerçeği insanlığa arz etmek ve insanlık camiasının ufkundaki sun'î sis ve bulutların dağılmasına vesile olarak, onları aydnıhğa kavuşturmak en aziz emelimizdir. Zira, onların bu aydınlığa herhalde ihtiyaçları vardır. İsterse, bu ihtiyaçlarının olduğunu anlayacak kadar izanları ve şuurları olmasın...[60]
Esas Mukaddemeler
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, İslâm bazı dağınık fikirler, dağınık düşünceler ve dağınık hattı hareketlerden meydana gelmiş bir toplam değildir. Bu kol-. Seksiyonda şuradan bîr şey, buradan başka bir şey der-teyip bir araya getirterek, sıralanıp tertibe konmuş ola-tti&a. İslâm, baştan sona kadar intizamlı binaya veriian isimdir. Temelinden sonuna kadar sağlam bir esasa istinat edilerek inşa edilmiştir.
islâm'ın en büyük erkânından tutun da, en ufak cüz'-!. na kadar, herşeyin mantık esaslarına istinat eden usul üzerine konulmuş olduğu görülür. İslâm, insan , ^y^mm her şubesine ait, öyle sağlam kaideler ve ka-er ar Vazetmiştir ki, bunların hepsinin ruhu ve esas i €n h: bu ilk usulden alınmıştır. İşte bu ilk uyuldallar ayrüir- Bunlar^, çok dalı bulunan bir esas köküne ve bu köke bağlı dallara benzetil ebilir. İlk usul bu köktür. Sıra takip ederek bu kökten gövde çıkar. Daha sonra da dallar ve daha sonra da ince dallar meydana gelir. Fakat nasıl bu ince dallar, dallara ve dallar da gövdeye ve köke bağlı olarak bir bütün teşkil ederlerse, İslâm da bu hikmete e.ş olarak, her cüz'ü birbirine bağlı bir bütün teşkil eder.
Bunun içindir ki, îslâmî yaşayışın herhangi bir dalı veya şubesi, ele alınınca, doğru bir neticeye varmak için, asıl kökü ve esası ele almak lâ&m gelir. Böyle, yapılmadığı takdirde, islâm'ın ruhu asla anlaşılmış olmaz.[61]
Enbiya Aleyhîsselam'ın Heyetleri (Mission)
İslâmda iki mesele bütün müslümanlarca - malûmdur: Bunlardan birincisi şudur: İslâm, bütün peygamberlerin kurduğu heyettir: (Mission). İslâm, yalnız Hazret-i Mu hammed ibni Abdullah (S.A.V.) m kurduğu bir heyet değildir. Tarihin en eski devrinden beri, örnek yaşayış düsturunu gösteren bu kaynak, insana ait.-hayatın tâ başm-danberi Hak Taalâ tarafından gönderilmiş bulunan ilk peygamberin kurduğu ve o zamandan bugüne kadar süregelen heyet, (mission) dir.
ikincisi ise şu hususdur: Hak Taalâ tarafından, şimdiye kadar yeryüzüne birçok peygamber gelmiştir, O'n-ların hepsinin de gelişlerinden maksat, Bir olan ve Tek bulunan, Eşsiz olan Hak Taalâ'mn vahdaniyetini bildirmek; ve ancak O'na ibadet edileceğini göstermektir. Yalnız O'na (O'ndan başkasına değil) ibadet ettirmektir
Müslümanlar tarafından ehemmiyetle üzerinde durulan ve hemen hemen her Müslüman tarafından artık açıkça belli olan husus şüphesiz bu iki meseledir. Bu mevzu, bütün müslümanların üzerinde anlaştıkları en kuvvetli noktadır. En büyük âliminden tutunuz da, en cahil bir müslümana kadar, bütün müslümanlar böyle düşünür ve böyle bilir. Fakat buna rağmen, ben bu hususta perdeyi bir parça daha aralamak ve bu noktayı daha geniş bir şekilde açıklamak istiyorum. Çünkü bu iki esas meseleyi anlamak, ilerde karşılaşacağımız, mevzuları anlamak bakımından önemlidir. Ve bu perdenin arkasında bir hayli meçhul kalan gerçekler vardır. Bunları da gün. ışığına çıkarmak icabeder.
Şimdi biraz olsun, tecessüs gözü ile bakmağa başlayalım. Bu şartla bakınca şu hususu düşünmemiz gerekir Bir Allah'a Allah diye inanmaktan maksat nedir? Ve şu soruya da bu arada bir cevap bulmamız şarttır. Niçin yalnız Allah'a ibadet edilecek, ondan başkasına ibadet edilmiyecektir? Yine şu soruya karşılık vermek zorundayız: Neden hiç bir kimse, Allah'tan başka birine Ku) olmayacak ve ancak O'na Kul olacak?
Ma [eküm nün ilâhin gayruhü : Sizin, O'ndan başka bir İlâhınız yoktur. (EJ-Araf, 65)
Hu dünya çapındaki muhteşem ilânla, bütün Ta-ğutî kudretleri ve kuvvetleri niçin dağıtmak ve ortadan kaldırmak istemiş ve bunları niçin silip süpürmüşlerdir?. Gerçek bundan başka bir şey değilse, şimdi biz niçin camilerde ve mescidlerde Bir ve Tek olan Hak Taalâ'nnt karşısında yerlere kâpa-ı«p secde edelim de, camiden ve mescidden dışarı çıkınca da zamanın hükümetine — hangi zamanın hükümeti olursa olsun — kayıtsız şartsız, itaat yolunu tutup sadakat gösterelim. Hele şu hükümet demlen nesnenin karşısında jQyun bül&p baş eğelim. Ki, bu hükümet her ne şekilde Ursa olsun, kendi tebaasının ve kendi ülkesi halkının v°ya çok, dinî akidelerine ve inançlarına da mü.iahale eder...beraberce tahkik edelim. Allah hakkında. Embiya (A.S.) Ue dünyanın diğer kuvvetlerinin arasındaki mücadelenin sebebi nedir?
Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, yüzlerce yerde şu meseleyi tekrar tekrar açıklamak istemiştir: Her zaman kâfirler ve Müşrikler hep Enbiyâ-i Kiram (A.S.) ile mücadele edip savaşmışlardır. Bu kâfirler veya Müşrikler çok defalar, Hak. Taalâ'nın varlığını inkâr etmiyorlardı. Onlar da ne de olsa verin ve göklerin hâUki diye bir Aİ-îah mefhumunu kafui ediyorlardı. Hattâ bu Kâfirler ve bu Müşrikler kendilerinin Allah tarafından yaratıldıklarına kani İdiler. Bütün kâinat nizamının Allah'ın elinde olduğuna dair bir kanaatleri, vardı. Yağmuru O yağ-dıt'ıyor, suyu O gönderiyor, mevsimleri O meydana getiriyordu. Güneş, ay, yıldızlar ve yer küresinin O'nun emrinde olduğuna iman ediyorlardı:
Onlara söyle: Yer ve yeryüzünde bulunanlar kime aittir, biliyor musunuz? Diyeceklerdir ki, Allah'ın. Söyle siz (hiç) diişünmez misiniz? Söyle yedi göklerin ve arş-s a/îm'in Raihbi kimdir? Diyeceklerdir Allah'dır, Söyle (hiç siz) korkmaz mısınız? (çekinmez mismiz)? Söyle, her şeyin idaresinin kudreti (melekût) kimin elindedir, kim (herseyi) himaye eder ve kendisi himaye edUmez (himayeye ihtiyacı yoktur). Biliyor musunuz? Diyeceklerdir. Allah. Söyle; ya niçin siz böyle aldandınız (kandınız)? (Mü'minûn, 84,-89).
Onlara sorsan, gökleri ve yeri kim yaratmış, güneşi ve ayı Mm hükmü altına almış, elbette Allah diyecekler; Ya neden yüz çevirirler. (Ankebût, 61).
Eğer onlara sorsan acaba kim gökten su indirip de, yer öldükten sonra bu su ile o yeri diriltti (canlandırdı) r FîbetU kî, Allah diyecekler. (Ankebût, 63).
Eğer onlara, sorsan; kendilerini de kim yarattı. Elbette ki Allah diyecekler. Ya nh/m yüz çevirirler.
(Efe-zuhruh, 87) Yukarıda mevzubahsedilen bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Allah Taalâ'nın Haliklİk vasfı o yerin ve göklerin mutlak Mâliki olması hususunda bir ihtilâf yoktu. Onlar da bu zikred'len hususlara inanıyorlardı. Bundan ua anlamak mümkün oluyor ki, Enbiyâ (AS) m geliş maksadı, onlara bu hususları öğretmek değildi. O halde bu peygamberler ne için gelmişler, bu çetin mücadele ve savaşlar ne üzerine yapılmıştı? Bu müthiş kavgaların sebebi ne olabilirdi?
Kur'an-ı Ker'rn'in bildirdiği cihetle, bütün bu şiddetli mücadelelerin çok mühim bir sebebi vardı. Bu büyük çatışma, peygamberlerin hepsinin de şu gerçeği ilân etmelerinden doğuyordu: Sizin bir Allah'ınız vardır. Bu Allah sizin de, yerûn de, göklerin de halikıdır, İlâhınız ve ve Rabbımzdır. Ondam başka bir İlâha bir Rabb'a inan-mamajîiiz lâzımdır. Fakat ne gezer; dünya bu sözü kabul etmeğe hazır değildir. Onun içindir ki, çekişmeler de başladı. Şimdi geliniz de tecessüsle ve inceden inceye bu mevzu üzerinde duralım. Bu büyük beşerî kavganın sebebini araştıralım. Bu çatışmanın iç yüzünde neler vardır? îlâh'dan maksad nedir? Rabb kelimesinin mahiyeti ve mânası nedir? Enbiyâ neden ısrarla yalnız Allah'a, Rabb ve İlâh diye inanılacağını söylemiştir?[62]
Îlah Ve Rabb Mefhumları?
Biliyorsunuz ki, İlâh mefhumu, mabûd, ibâdet edi-kudret mânasına gelir. Fakat şunu da hesaba kat-lazıindır ki, maalesef siz Mabudun mânasını da unut-ı-Ü5 oluyorsunuz. Mâbud, denilen kelimenin aslı abede gelir. Abede de Abd'den yâni kul ve köle keli-gelir. İbadetin mânası bildiğimiz ibadet yâni değildir. Tam mânasiyle kulluk etmek, kölelik etmek, bütün yaşayışı boyunca, emre boyun eğmek, boyun bükmek, hizmete hazır olmak, fermana itaat etmek için buyruğu yerine getirmek, yolunda hazır bulunmak
demektir. İşte bunlar tam bir halde, kül halinde ve hepsi bir arada, ibadettir. Hizmet yolunda hazır bulunmak, Ttarşısında el bağlı divan durmak, kulluğu itiraf ederek boyun bükmek, baş eğmek; (manen ve maddeten) vefakârlık; sadakat cazibesine tam mânasiyle kapılmış olmak; ferman dinlemek için, canla başla' ve her şeyi ile fedakârlığa hazır bulunmak; bu yolda mal ve canla ça-lişmak, bir işe emir verilmekle değil de bir işaretle bile derhal içten gelerek koşmak; efendi ne isterse, derhal tereddüt etmeden ve gecikmeden yapmak; efendinin kuvvet ve kudreti karşısında, kendi arz ve zilletini belirtmek; efendinin koymuş olduğu herhangi bir kanuna, neden ve niçin demeden sorgu sualsiz, canla başla itaat etmek, onun hükmünün haricindeki hiç bir şeye eğilmemek ve böyle şeyleri tamamen hiçe saymak; her nerede efendinin fermanı olursa orada kelleyi koltuğa almak; işte bu gibi vasıflar ibadetin asıl mefhumudur. Ve insanın asıl Mabudu da, kendisine karşı bu şekilde ibadet edilen Mâ-bud'dur.
Rabb mefhumu ne demektir? Arap lisanına göre, Rabb kelimesinin mefhumunun asıl mânası, besleyen, besleyici ve koruyucu demektir. Dünyada da bu besleyici "ve koruyucuya ibadet edildiğinden; bu besleyici ve koruyucu Rabb de mâbudluk sıfatını ihraz eder. Yâni, bu besleyici ve koruyucu, insanları beslediğinden, ve koruduğundan kullarının mâliki ve onların efendisi şeklinde wr varlık olur. Nitekim, alelade Arapça konuşmalarda, mal sahibi, mülk sahibi kimseye de yine Rabb-ül-mâl denir. Yahut da bunun gibi evin sahibi ve evin mâlikine de yine" Rabb - üd - dâr diye söylenir. - însan, kendisini besleyen, kendisine rızık : (Geçim) veren bir varlığı elbette ki düşünür. Bu varlık, insanı besler, onu korur,. onun ihtiyaçlarını temin eder, onun sıkıntılarını bertaraf eder. İnsan bundan bir çok şeyler bekler. Meselâ, kendisinin her hususta geçimini., ilerlemesini, sıkıntılardan kurtarılmasını, onun lütfü ve inayeti karşısında hayat boyunca karşılaşacağı her türlü müşkülâttan kurtulmak-ve bu gibi şeyler bekler. Meselâ, kendisinin her hususta geçimini, ilerlemesini, sıkıntılardan kurtarılmasını, onun lütfü ve inayeti karşısında hayat boyunca karşılaşacağı her türlü müşkülâttan kurtulmak ve bu gibi şeyler. Böyle bir varlığı veya böyle ümit ettiği bir kudreti iasan kendisinin sahibi, mâliki ve efendisi olduğunu düşünerek; onun fermanına ve emrine boyun büker; işte bu varlığın bu gibi kudretin de ismi Rabb'dır. [63]
Bu ki kelimenin mânalarına göz atıp düşünürsek, göreceğiz ki, insan'ın karşısına bur varlık dikilerek, şu iddiada bulunuyor: Senin ilâhın benim, senin Rabb'tn b*e-nim, bana kulluk edecek misin? Bana ibadet edecek mi; sin? Yoksa, ağaç mı? Tas mı? Deniz mi? Hayvanlar mı?" Güneş mi? Ay mı? Yıldızlar mı? Acaba O'ndan başka ki insanın karşısına çıkıp bu koca davayı ortaya at- cesaretinde bulunabilir? Asla! Hiç bir kimse! însanm karşısına hiç bir kimse dikilip de, bana ibadet edeceksin, bana kul olacaksın diyemez. Yalnız bir §ey vardır; o da insanın kendisi, şu gördüğümüz, şu büdiği-** hiç bir şeye yarannyan bir insan bu cür'eti gö«tere-... Evet bu adamlardan biri, bir ara kalkar <İa inşa-' kasasına dikilir ve ben senin Rabbınım, bana ibadet edeceksin diye tutturur. Elindeki büyük imkânlarla şı-maran ve ne olduğunu unutan bu adam çılgın bir ihtiras nöbetine tutularak kalkar da Allah'hk iddiasında bile bulunur. Çünkü insan zihniyetinde tahakküm hırsı ve hevesi vardır. Bu azgın ihtiras, insan için, iktidarı ele geçirmek, yahut menfaat temin etmek, her ne şekilde olursa olsun, diğer insanları kendine râm etmek, kendine muti eylemek suretiyle başlar; yavaş yavaş bu menfi duygu cinnet derecesine vararak Allahlık : ulûhiyet iddiasına kadar varır. İnsan yâni şu bildiğimiz adamlardan biri, kendisini diğer hemcinsinin Tanrısı yapar da işin içinden çıkar. Çevresini köle haline getirmek, kullar ve esirler gibi onlara boyun eğdirmek, onlara karşı hüküm vermek, bu hükmünü yürütmek, kendi isteklerini onlara kabul ettirmenin neticesinde bir ilâh olarak cemiyete musallat olur.
însan, insanlığının basından bu güne kadar, böyle Tanrı olmak gibi cazip bir şey? — bütün insanlık ömrü — boyunca görmemiştir, tatmamıştır. însan için, ufacık bir kudret, bir servet; bir parçacık zekâ veya bilgi; yahut da herhangi bir şekilde azıcık bir kol gücü, elde edildi mi, insan kalkar bunu bir büyüklük zannederek kendi haddini aşmağa başlar ve diğer insanların üzerinde, yâni bu saydığımız hususlarda geri kalmış bulunanlara karşı —. parasıa pulsuz fakir kimselere, zayıf, nahif, güçsüz kuvvetsiz kimselere; bilgisi kıt, cahil kimselere; yahut da elinden iş gelmeyen beceriksizlere — tahakküm etmeğe başlar. îşte böyle bîr hal, bir nevi Tanrılık iddiasıdır.
Bu şekilde Tanrılık etmek hevesine kapılmağa yeltenen insanlar, iki çeşit Tanrılığa yeltenirler ve iki yoldan giderler.[64]
Doğrudan Doğruya İddia Edenler :
İnsanların bazıları çok cesaretli ve ataktırlar; hemen ortaya atılırlar ve uzun boylu düşünmeğe lüzum hissetmeden ve kimseden çekinmeden, peşin hükümlü olarak iddiada bulunurlar. Yahut da onların elinde Tanrılık iddiasında bulunmak iç'n yeterli vasıta bulunduğundan, öoğrudan doğruya kendilerine insan üstü payeler verirler. Ve bu şekilde doğrudan doğruya kendilerini Tanrı ilân etmeğe yeltenirler. Meselâ, böyle bir hâdiseye örnek olarak Firavunu ele alabiliriz. Görüyoruz ki, bu adam, milletine başkan olunca ve emrine amade duran, bir ordu bulununca, kendi idaresindeki halka, Ene Rabbüküm - ül - a'lâ : S'zin yüce Rabbiniz benim (En - Naziat : 24) demedi mi? Yahut da: M'aÜmtü leküm min ilâhin gayriye : Kendimden başka sizin bir ilâhmız (Tanrınız) olduğunu bilmiyorum. (El-Kasas: 38). Diye beyanda bulunmadı mı?.
Hazret-i Musa (A.S.) Firavundan kavminin serbest bırakılmasını istediği zaman, ona sen Rabbü)âleminin kuliuğuaü kabul et demişti. Firavun da cevap olarak, Benden başka birisinin Tanrılığını (Hanlığını) kabul edersen seni hapse attırırım- (Eş-şuara: 20) Tehdidinde bulunmamış mlıydı?
tşte aynı tarzda, başka bir hükümdar da Hazret-î İbrahim (A.S.) karşısında buna benzer bir iddiada bu-Ummuştu. Onun da bahsi Kur'an-ı Kerim'dek* şu lafızlarla beyan buyrulmuştur :
«Sea, İbrahim İle Rabbı hakkında çekişmeğe^ girişe-** görmedin mi? A Halı ona mülk vermişti... Ne zaman, *bra&im, oha dedi: Dirilten de öldüren de benim Ra&ban-^>; O da (karşılık olarak) söyledi: Ben diriltir ve ben . İbrahim de dedi; İşte Allah, güneşi şarktan doğuruyorr sen de garptan doğdur (bakalım) ? Küfür yolunu tutmuş bulunan kimse, o zaman afalladı...» (El - Bakara; 258>
Şimdi o kâfirin niçin afalladığını düşünebiliriz. Afallamış olması hangi sebebe istinat ediyordu? Bu şaşkınlığın asıl sebebi şu idi: O, Hak Taalâ'nm kâinatın hükmü-* nü elinde bulundurduğuna, güneşi doğdurup batırdığına bile inanmıyordu. Fakat münakaşa mevzuu, kâinatın mâlikinin, kim olduğu meselesi değildi. Bu çatışma asıl şunun üzerinde cereyan ediyordu, insanlar üzerinde ve bilhassa o zamanki Irak ülkesinde yaşayan insanlar üzerinde mâlikiyet hakkı kimindi? Bu karşı koymanın sebebi de, o ülkenin hükümdarlığının kendi elinçle olması id'.. Halkın canı, malı elinde olduğu gibi, istediği gibi de hükmedebiliyordu. Bu sınırsız selâhiyetle yaşatabilme ve Öldürme imkânına da sahip olduğunu sanıyordu. Ben cari bağışlarım ve ben istediğimi Öldürürüm gibi iddialara kapılmıştı. Kendi sözünün kanun ve bütün tebaasının da kendi arzusuna göre hareket etmesini istiyordu, îşte bunun için de, Hazret-i ibrahim (A.S.) dan, kendisini Rabb olarak tanımasını taleb etti. Bana kulluk ve ibadet edeceksin dedi. Hazret-i ibrahim (A.S.) .da bu talebe şu mukabelede bulundu : Ben ancak yerin ve göklerin HâJik?. ve Rabb'ı olan Allah'a ibadet ve kulluk ederim, dedi. O zaman bu sözler kargısında, yalancı ilâh afalladı. Hazret-i ibrahim de, şaşıran birine ibadet edilip, onun kargısında boyun eğilir mi dedi? [65]
Bu şekilde îlâhîık, Tanrılık iddiasında bulunmak şıs iki Idşiye, yâni IFiravunla Nemruda münhasır değildir. Daha dünyanın muhtelif yerlerinde nice nice Tanrılık iddiasında bulunan ve her şey bizdendir diyenler ve buna benzer vasıfları nefsine mal edenlerin sayıları bir hayli kabarıktır.
iran'da, hükümdara ve padişaha Hüdâvend ve HÜdâ kelimeleri kullanmak âdet halindedir. Güya bu kelimeleri söylemekle Iran şahma karşı tam mânasiyle kulluk ve ubudiyet vecibeleri ifa edilmiş oluyor. Halbuki, hiç bir acem (Iranî) onları Tanrıların Tanrısı : (Allah) diye düşünmez. Bu zavallı Iran şahının kendisi de bu iddiaya kalkışmaz, fakat bu kelimeler eski zamandan kalma boş laflardan ibarettir.
işte bunun gibi yine Hindistanın muhtelif yerlerinde bazı hükümdarlar da kendi neseblerini, soylarını dev-tâ : Tanrıcık' lara ulaştırmak isterler. Nitekim bunun gibi, güneş ailesine mensup olanlar, Ay abesine mensup olanlar : Sure bensî ve Çand bensî gibileri günümüzde bile şöhretlerini kaybetmiş değillerdir.
Onlar Raca'ya da ann dîtâ : Rızık veren demektedirler. Onun karşısında çok kereler secde bile etmektedirler. Halbuki artık bugün zavalft Racaların çoğu ken-öilleri dahi bu idd'ada değillerdir. Fakat böyle şeyler bu dünyada olagelmiştir. Ve bugün dahi bunun gibilerine rastlamak mümkündür. Bunlara her yerde rastlanamaz.
Ancak, bazı yerlerde yine buna benzer iddialar yok değildir. Hattâ bazı yerlerde, hükümdarlara, o ülkenin 'Mh'ne göre Öâh veya Rabb lafızlarının karşılığı olan ke-1 "meler açıkça söylenegelmiştir Fakat bu kelimeler doğrudan doğruya uluhiyet iddiası için değilse t'e yine bu Kelimelerin altında bu mefhuma benzer bir şey gizlenmiş bulunuyor. Bu gibi uluhiyet iddiasında bulunmak için aQiktan açığa ben Rabb'im. Ben ilâhım. Demeye hacet '°«- İşte insanlar üzerinde iktidarını sağlamış bulunan aşka bir sivrilmiş insan, da hükümranlığı ve buvruğiı eline geçirince, efendilik ve biraz daha ileri giderek Tanrılık dâvasına kalkıp uluhiyet iddiasında bulunur. Nitekim Firavun da Nemrud da böyle yapmışlardı. Söz ve kelime olarak bunları söylemeğe de lüzum yok. Hakikatte ise, onlar tlâhlık ve mâbudluğun mefhumunu iddia ederler, lafzım değil. Esasen lafzın da ehemmiyeti yok, asıl maksad mâna ve mefhumdur. İşte böylece onlara itaat eden ve kulluklarında bulunan halk da hep onlarl bir çeşit ilâh telâkki ederek, bu adamlara Rabb'lık ve llâhbk sıfatını bilfiil teslim ederler, isterlerse, dilleriyle bu gibi ilâh ve rabb kelimelerini de söylememiş olsunlar. Bu cemiyeti yöneten kimseler de dilleriyle söylemeseler bile, hal ve hareketleriyle amelen .kendilerini ilâh ve rabb addederek işin içinden çıkarlar.[66]
2. Vasıtalı Uluhiyet İddiasında Bulunanlar
Hülâsa, insanlar arasında doğrudan doğruya uluhiyet iddiasında bulunanların bazılarından bahsettik, tkin-ci bir kısmı insanlar da vardır ki, bunların ellerinde kâfi derecede kudret ve imkân yoktur. Böyle bir iddiaya doğrudan doğruya kalkışmak için ellerinde vesileleri de yoktur. Pakat bunlar politikanın bütün entrikalarına vâkıftırlar. Halkın zihnine ve kalbine nüfuz ederek dolayısiy-le böyle bir iddiaya kalkışırlar. Bu gabi insanlar ise, bazı acayip şeyleri, meselâ, işlerine yarıyacak olan herhangi bir şeyi ele alarak; o meyamda, herhangi bir ruh, herhangi bir devtâ : Tanncık, herhangi bir mezar, türbe veya kabir, herhangi bir yıldız, yahut da ağaç ve bunun gibi şeylere üâhhk vasfı uydurup, halka da bunlar her ne şekilde olursa olsun size bir zarar verebilirler, yahut da sizin hacetlerinizi görürler diyerek, saydığımız şeyler eibi bu hiçtvr işe yaramıyan tabuları ilâhlaştırır ve ilâh-Iık kudretini bunlara atfederler. Bunların gönüllerini hoş ettiğiniz takdirde size yardımları dokunur. Size hayır bereket gösterirler, size iyilikleri dokunur; aksi takdirde size fenalıkları dokunur, hayır - bereket ortadan kalkar, hastalık kıthk sıkıntı baş gösterir, derler. Onlardan me-ded umanlara da kendileri vasıta olurlar. Halktan istediklerini, bu tabularını öne sürerek elde ederler. Bunun neticesinde de kendilerini onların vasıtasiyle, bir nevi ilâh yaparlar ve kendilerinin ellerinde bir kudret olduğunu halka bu vasıta ile telkin edip giderler.
Onların memnun olmasını sîze iyilik etmelerini istiyorsanız, bize inanın, bizim büyüklüğümüzü kabul edin. Bizi memnun ederseniz, onları da memnun etmiş olursunuz. Kendi, malınızı canınızı ırz ve namusunuzu bize bırakın, biz sizi koruruz, derler.
Düşüncesiz, cahil kimseler de bu gibilerin sözlerine kanarak, yavaş yavaş bu uydurma yalancı ilâhlar taraftar bulur, halkın kalblerine yerleşir; bu ilâhların mümessili kesilen öteki açık gözler de, bunların sayesinde ilâh-laşıp giderler. Buna benzer başka bir zümre de vardır. Bunlar, kehanet, müneccimlik, talih tutmak, yıldıza bakmak, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, çör çöp yakmak, tütsücülük, nazar boncukçuluğu ve saireyi ellerinde alet olarak kullanırlar. Dolayısiyle kendilerine bir nevi üâh-kk süsü verirler. Bunlar, Allah'ın kulluğunu kabul etmiş bulunan kullara şöyle söylerler: Siz doğrudan doğruya "ak Taalâ'ya yakınlık elde edemezsiniz. Bârgâhı uluhi-yete yakınlık elde etmek için, biz vasıtayızdır. Biz bu der-Sahın kapısı sayılırız. İbâdet merasimi bizim vasıtamıs-3- ıcrâ edilir. Sizin doğumunuzdan ölümünüze kadar bü-Un- dinî merasim bizim elimizle yapılmalıdır.
buna benzer bir zümre de ortaya atılıp, bu defa Allah'ın kitabını alet ederek, uluhiyet iddiasında bulunurlar. Bunlar da, Kurıan-ı Kerim'i bilmekten* mahrum bulunan ve Kur'an-ı Kerim dilini anlamıyanlara karşı, kendilerini Kur'an-ı Kerim'in arkasına saklıyarak, kendi telâkkilerine göre, Allah Taalâ'nin. dilinden iftiralar uydurup, helâli haram, haramı helâl kıbp, hükümler ortaya atmağa kalkışırlar. Bu şekilde, onların da sözleri ve uydurdukları kanunluk vasfını kesbeder. Neticede insanları Hak Taalâ'nuı hükmü yerine, kendi uydurup ortaya attıkları hükümlere Hak Taalâ'nin hükmü diye halka intikal ettirirler.
îşte yine bu sınıfa ait Brahmenlik : Hindu din büyüğü veya Papalık ve daha çeşitli isimler altında, tâ dünyanın eski devirlerinden beri dünyanın muhtelif yerlerinde süregelmiştir^ Bunun sayesinde de bazı aileler, silsileler, soylar diğer insan toplulukları üzerincte^-yük^ aeklik, üstünlük ve efendilik taslayıp gitmişlerdir.[67]
Fesadın Kökü :
işte bu bahisleri gözden geçirdiğimiz zaman görüyoruz ki, dünyada fesadın kökü ve fitnenin aslı ve esası, insanın insanlar üzerinde kendisini ilâh yapmak istemesinden geliyor, ister bu Tanrı kılmak ve îlâh'lık iddiası, doğrudan doğruya olsun, isterse, doğrudan doğruya olmayıp vasıtalı bir şekilde olsun, bozgunun asıU kökü budur. Bu çeşmenin suyunu zehirleyen asıl zehirli maddenin madeni de burasıdır.
Hak Taalâ insan fıtratının bütün sırlarını iyi kullarına öğretmiştir. Binlerce sene tecrübeden sonra yine görülmüştür ki, insan yine de ne olursa olsun, herhang' bir şekilde ilâh kabul etmekten vazgeçmek istemiyor. Onun yaşayışında bir ilâh, bir Rabb kabul etmemek imkânı yoktur. Allah'a bağlanmadığı takdirde, o zaman başka başka şeyler uydurup Rabb ve îlâh diye bunlara bağlanacaktır. Böyle bir mecburiyetin dışına çıkmasına imkân yoktur. îşte bunun neticesinde de bir sürü yapmacık ilâhlar ve Rabb'ler türemeğe başlamışlardır. Bu sahte ilâhlar ve Rabbler her tarafta üreyip, dünya halkının başına belâ kesilmişlerdir. Şimdi, siz biraz olsun etrafınıza baktığınız takdirde göreceksiniz ki, milletlerden de bazıları, diğer bir milleti kendilerine Rabb ittihaz edip işin içinden sıyrılmışlardır. Bunun gibi yine bir halk sınıfı diğer sınıflardan birini kendilerine Rabb edinmişlerdir. Bütün bunlar bir tarafa dursun, memleketi idare eden partiler de kendilerini, halka Rabb yahut îlâh mevkiine koydukları gibi, halk da bu güruha böyle bir paye atfetmiş durumdadır. Çıkarlarına böyle bir tutum elverişli geldiğinden, bu makama kene gibi yapışmışlardır. Böylece m'Iletterin başına geçenler, şeytanın Hak Taalâ'-ya karşı benlik ve varlık taslaması gibi, nefsanî uluhiyet makamının parlak koltuğuna kurulmuşlar ve bu sl-nıftan bazıları da millî şef ismi altında makamlarından kopmak istememişlerdir. Aynı zihniyeti taşıyan başka bir güruh da, milletlerinin basma diktatör kesilerek, Mâ alimtü leküm nün ilâhin gayriye : Sizin için, kendimden başka bir İlâh oldtuğunu bümiyorum. [68] teranesini tutturmuşlardır. İnsanlık camiası veya tek başına insan, her ne şekilde olursa olsun, hiçbir vakit ve hiç bir zaman Ilâhsiz kalmamıştır.
insanın, insan üstündeki bu kabil, şeytanvarî Îİâhhk töd'.asmın neticesinde neler olduğunu, şu basit misal gözlerimizin önüne serebilir: -ilâhî irfan ve temyizden bir kimsenin polis müdürü veya herhangi bir idareci olduğunu farzedelim; bu şahıs kendisini bir şey oldum zannederek, selâh iye tini nefsine âlet eder ve bir nevi uluhiyet iddiasına kalkışarak, gücünün yettiği kimselere karşı şiddet ve tahakküme yeltenir. Haklıyı haksız ,haksızı haklı çıkarır. Ve bu minval üzere adalet mülkünü tarumar eder. Ne oldum şarabını içtiğinden, benlik sarhoşluğunun ona daha neler yaptıracağmı siz tasavvur buyurunuz...
Allah'a değil de nefsine tapanların bu kabil rübubi-yet ve uluhiyet iddiaları ile içtimaî hayat içinde kuvvet ve nüfuz mercîlerini ele geçirmeleri neticesinde, çok kere zulüm, İsyan, gayri meşru menfaat temini, ölçüsüzlük, eğrilik ve sayılmayacak derecede rezaletler bir korkunç âfet gibi cemiyeti kırar geçirir. Fıtrî olarak temiz ve hür yaratılmış olan insarii, bin bir türlü esaret kanunla-^, zindanvarî ve ıstırap dolu bir hayata mahkûm eder. Böyle bir icraatın neticesinde ise, o cemiyet geriliğin karanlık ve korkunç pençesinde yıkılışa mahkûm olur, gi-df.r.
Doğrunun ve doğruluğun cevheri, Zat-ı Sadakatpe-nâhîleri, (Hak Taalâ, O'na O'nun âline ve ashabına sala-vat ve selâm göndersin.) Ne kadar doğru buyurmuşlardır:
Allahu Taalâ (azme ve celle) buyuruyor İd: Ben kullanım temiz yarattım. Sonra şeytan gelip, onları yollarından saptırdı. Onlara helâl olan şeylerdten kendilerim mahrum bıraktı. (Hadis-i Kudsî).
İşte insanların başlarına gelen belâların, musibetle-rir., rezaletlerin ve fenalıkların dalbudak saldığı kök budur. Gerçek mânada bir ilerlemeğe engel teşkil eden sebepler de bu noktadan çoğalıp yayılmaktadır. Ahlâkı bozan, İlmî, fikrî kuvvetleri felce uğratan, medenî yaşayışa zehir katan, cemiyet hayatını dejenere eden, siyasî ve İktisadî hayatı faziletten uzaklaştıran ve hülâsa olarak insanlığı insanlıktan uzaklaştıran hep bu korkunç meseledir. İnsanlık zincirinin ilk halkasından bu güne kadar, şer ve kötülüğün bu korkunç fideliği devam ede-gelmektedir. Maddî salgın hastalıklarından daha müthiş olan bu tahribatı durduracak tek bir Çâre vardir. İnsan, bu çeşitli ve türlü türlü uydurma Tanncıklan, ilâhları ve Rabb'cikleri bir tarafa bırakarak, yalnız ve yalnız Ce-nab~ı Rabb - ül - âlemi'ni Rahb olarak tanıması şarttır. O zaman, bu dertlerden bu belâlardan tamamiyle kurtulmuş clunur. Bundan başka ne çare ve ne de çıkar bir yol vardır. Hangi fikre, hangi felsefeye veya hangi doktrine sı-ğınılırsa sığınılsın bu çeşitli ilâhlar, onların ensesine binecek ve bunlardan kurtulamıyacaklardır.[69]
Peygamberlerin Îslah Edici Çalışmaları
İnsan hayatını temelinden düzeltmek, onu yaratılışına uygun yola sevkedebümek için, Enbiyâ (A.S.) nin nurlu kafilesi, en çetin gayret ve çalışmaların bayraktarlığını yapmışlardır. Bu insanlığın gerçek rehber ve mürşitlerinin mücadelelerindeki esas nokta, insanların insanlar üstündeki uiuhiyet ve rububiyet iddialarını kökünden sö-kÜp temiızlemekti. Onların aslî meslek ve heyetleri, insanin §u yalancı, uydurma Tanrıeıklardan ve Rabcikler-<*en ve bu şerli sultanın zulmünden, haksız menfaat sömürücülüğünden kurtarmaktı.
Onların pırıl pırıl ıştddıyaaı ulvî maksatlarının hedefi SU idi: İnsana insanlığını Öğretmek, insanı insan karşımda baş eğdirmemekÖ. Bütün insanların eşit olduğu ıkİ tatbikî olarak gerçekleştirmekti. İçtimaî hayatı üzere tesis etmekti. Ve yine insanlara, Allahu Taa- ibadet etmenin yolunu açmaktı.
Onların hepsinin de büyük müjdeleri şöyle idi :
Ey kavim, Allah'a ibadet ediniz, sizin O'ndan gayrı bir İlâhınız yoktur. [70]
Fakat Hazret-i Muhammed-Î Arabî (S.A.S.) bu tev-hid akidesini en güzel şeklîde beyan etmişlerdir:
işte ben sizi uyarıcıyundır. işte, Vahid - ul - Kahhar olan Allah'tan başka bir" ilâh olmadığı hakkında sizi uyarıyorum. Göklerin ve yerin ve bu ikisinin arasında bulunanların da Rabb'i ancak O'dur. (Sad, 65-66).
Elbette ki sizin Rabbınız gökleri ve yeh yaratmış bulunan Allah'tır. (A'raf, 54).
Güneş, ay ve yıldızlar, hep O'nun emrine boyun bükerler. Dikkat, yaratmak da «enir» de O'nun değil midir? (A'raf, 54).
İşte, O, bir ve tek olan Allah sizin Rabbınızdir. O'n-dan başka herhangi bir İlâh yoktur. Her şeyin yaratıcısı O'dur. Bunun için sizin O'na kulluk etmeniz' lâzımdır. O sizin her şeyinize -'e her işinize yeter. (En'âm, 102).
(Halka) ancak Allah'tan başka birisine ibadet etmemek için emir verildi. Temiz bir yol ile ihlâs ile ibadet edercesine ibadet.. (El-Beyyine, 5.)
Geliniz bizimle sizin aranızda . müşterek bulunanı (husus) ta, birleşelim ldt Allah'tan başkasına ibadet et-miyelim, O'na hiçbir şekilde ortak koşmıyahm, Allah'tan gayrı» aramızda bazımızı da kendimize Babb diye uydus*-mıyalim, (Âl-i îmran 64).
tşte bu mânâ âleminden doğup #a karanlık dünyamızı aydınlatan, sesler, insan ruhunu, insan aklini, insan fikrini ve düşüncesini hep bu maddî kuvvetlerin baskı ve köleliğinden kurtarmak gayesine matuftur.
İşte bu emsalsiz düstur, gerçek hürriyetin yegâne anahtarıdır. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) in örnek hattı hareketi Kur'an-ı Kerim'de şöyle tavsif edilmektedir:
(Bu Peygamberdir İd), onların sırtından yüklerini kaldırıp, onların (boyunlartndaki) zincirleri eözer. (Sûre-i A'râf; 157)[71]
Siyası Nazariyenin İlk Usulü :
Peygamberler (A.S.) örnek ve ideal insan yaşayışı için öyle bir düzen tanzim etm şlerdir ki, bu nizamın mihveri ve merkezi, bu nizamın cevheri ve ruhu, îslâmın siyasî görüşünün temeline istinat eder. Bu siyasî nazariyenin de esası ve temel' şudur: islâm'a göre, hüküm vermek ve kanun vazetmek ihtiyara ti ve selâhiyeti tamamen insanlardan selbedilmis ve insanların elinden çıkmıştır. Bütün insanlar, ister toplu halde olsunlar, isterse tek başına olsunlar, kanun yapmak ve hüküm vermek İslâm'da yalnız Allah Taalâ'ya aittir. Bu selâlryet ancak ve kat'î olarak Hak Taalâ'nın elindedir.
İşte, hüküm Allah'tan bankasının değildir. Onun emri gereğince, mahza kendisine itaat edilecek, kendisinden başkasına her ne şekilde olursa olsun ibadet edil-nüyecektir. işte sağlam din de budur. (Yûsuf; 40).
Derler : Emrin hakkında bize de bir iş düşer mi? s°yle : Emr tamamen Allah'a mahsustur. (Âl-i Îmran, 154)
^ Dilinizin vasf edip, yalan uydurduğu gibi, buna heI»l» şuna haram demeyiniz. (En Nahl, 116).
Her kim, Allah'ın nazil kumaş bulunduğuna göre u«üm vermezse, işte o kâfirlerden olur. (Maide, 44).
Bu nazariyeye göre, hakimiyet : (Sovereignty) tek ^ina ve yalnız Allah'a aittT. Kanun vazıı : (Law - giver) yalnız Hak Taalâ'dır. [72] Herhangi bir insan, bu insan peygamber bile olsa yine kendi indinden hüküm vermekten yahut da bir hüküm kaldırmaktan men edilmiştir. Cümle peygamberler dahi Allah'ın hükmüne itaat etmek mecburiyetindedir.
Ben, ancak bana vahy olunmuş şeylere tâbi olurum, (En'âm, 50)
Umum insanların da cümle peygamberlere (A.S.) taat etmelerinin sebebi O'nlar kendiliklerinden hüküm vermezler, kendileri kanun vaz etmedikleri gibi yalnız: Hat Taalâ'mn hükümlerini ve kanunlarını beyan ettiklerinden dir.
Hiç bâr peygamber göndermedik İd, ancak AHalı'nt izni ile kendisine itaat edile. «îz;n» : (Sanction). (En - Nisa, 64)
îşte bunlar o kimselerdir ki, onlara kitap, hükm ve nübüvvet verdik. (En.am, 89)
Hüküm : (Authoritv)
Hiç bir beşerin haddi değildir ki, Allah'ın böyle bir kitabı, hükmü ve nübüvveti gönderlmiş olduğu halde, halka şunu söylesin; «Siz, Allah'a değil de bana kul olacaksınız.» Bilâkis böyle bir ihsan ve beşaretten sonra,-insanhğa şöyle hitap edilir:
«Siz gelin de Allah'a kul olun.» (Al-i îmran, 79)
Buna göre İslâm Devletinin aslî hususiyet ve prensipleri hakkında Kur'an-ı Kerim'deki (yukarıda anlatıldığı g?foi) temel kaideleri açıklıyalım :
1. Herhangi bîr zümre, herhangi bir a^le, silsile, sülâle, hanedan, herhangi bir sınıf veya devlet, hükû met ve saltanat dahi, meşru ve gerçek hâkimiyet sahibi değildir. En yüksek hâkim : Hâkim-İ A'lâ (sovereign) yalnız ve ancak Allah Taalâ'dır. Diğerleri hep tebaa ve reayadırlar.
2. «Kanun vaz etmek» de Allah'dan başka kimsenin hakkı değildir. Bütün müslümanlar toplanıp bir hıraya gelseler dahi, kendileri iç:n bir kanım vaz' edemezler. Aynı zamanda, Hak Taalâ'mn vaz1 etmiş oldu-;;u kanunları da en ufak bir şekilde tevil ve tahrif edemezler ve değiştiremezler. (34).
3. îslâmî devlet de yalnız Allah tarafından peygamberi vasıtasiyle gönderilmiş bulunan kanuna, - her ne şekilde olursa olsun, her ne halde bulunursa bulunsun - istinat etmelidir. Bu devletin idarî :şlerini yürütecek olan hükümet de, ancak ve ancak bu kanunlara itaat etmek ve bu kanunları nazarı itibara almak şar-tivle idarenin başında bulunabilir. Bu hükümet, ancak Allah'ın kanunlarını icra etmekle mükelleftir; başka k'r şey yapamaz.[73]
Îslâmî Hükümetin Vazîyetî Ve Şekilerî
Bu mevzu tetkik edildiği zaman, ilk nazarda şu hususlar göze çarpacaktır: îslâmî hükümet, Avrupa-vârî £ayrı - dinî Cumhuriyet (Seculer Democracy) değildir, -^cak bu isim felsefî, noktayı nazardan Cumhuriyet oluştur. Gayrı - îslâmî cumhurî hükümetde, en «yük-* hâkimiyet» ülkeırn sâkinlerinin umumun elindedir, şiarın reylerine göre, kanunlar yapılır; onların reylerine bu kanunlarda değiştirmeler olur. .Bu kanunlar istendiği zamanda icra ve infaz edilir yahut da icra edilemez, kâğıt üzerinde kalıp gider. İslâm'da ise böyle bir ş?.y .yoktur ve olamaz.
İslâm'da insanların yaptığı kanunlarla mukayese kabul etmiyecek yükseklik ve derecede bir kanun yapma makamı vardır. O da Allah Taalâ'dır. Resulleri va-sıtas?yle bu gerçek ve ulvî kanunlar gönderilmiş olup bu hükümler milletlere ve hükümetlere teb-.1 ğ edilmiştir- Bu bakımdan Islâmî Hükümete, Avru-pavari mânada «Cumhuriyet demek» imkânsızdır. Eöyle bir Islâmî Hükümete; «Üâhî Hükümet» ismi v.rmek daha doğru olur. İşte bu İstılaha îngilizce-iu de (theoeracy) : dinî hâkimiyet denebilir. Fakat burada da yine mühim bir başkalık vardır. Avrupavârî <theoeracy) ile islâmî teokrasi, yine biribirinden ayrı ve bambaşka bîr şeydir. Avrupa teokrasisinde malûm bir AÜmre, bir ruhanî smıf, hususî bir mezhebi topluluk (Priest Class) Hak Taalâ'nın ismini kullanarak, kendilerine alet ederek, bu ismin arkasına sığınarak, kendileri hâkimiyet' ele geçirirler, kendileri kanun vaz ederler ve bu kanunları da yürürlüğe koymak yolunu tu -tarlar.[74]
Bunlar, amelî ve fiilî bir şekilde, kendilerini Tanrı verine koyarak, halkın üzerine musallat olup, halkın ensesine b'nerler. işte böyle bir hükümete, böyle bir durumda İlâhî hükümet yerine, şeytanî hükümet ismi vermek daha doğru,olur.
Bunun aksine, İslâmî teokrasi, bambaşka bir ma-h:yet arz eder. İslâmî teokraside hâkimiyet herhangi bir ruhanî zümren n yahut da mezhebi ve dinî bir sınıfın, elinde değildir. Bu hâkimiyet umum müslümanlann,. hattâ tek tek her müslümanın elindedir. Bütün müslü-manlar, hattâ müslümanlann her ferdi bile, Allah Taalâ'nın kitabı ve O'nun Resulünün sünnetine uyarak bu hâkimiyeti yürütüp giderler. Eğer bana bu husus Âçin ayrı ve yeni bir istilah vaz etmek ve bir terim ismi vermek müsaadesi verilirse, ben buna (Theo - demoeracy) yan'j «ilâhî cumhurî hükümet» demek istiyeceğim. Zira, böyle bir hükümette böyle bir idare sisteminde «hâkimiyet» yalnız Hak Taalâ'nın elindedir. Allah'ın ikti-dar-ı âlâ'sının (Paramaouncy) sayesinde, müslümanla-ra mahdut ve sınırlı bir şekilde, umumî hâkimiyet : (Limited Popüler soveicignity) ata kılınmıştır. Böyle bir hükümette, inzibat, intizam ve icrâî. kuvvetler : (Exe-cutive) ve tanzim etme :şi (Legistature) müslümanla-rın reyine bırakılmıştır. Hükümet İdaresinin başında bulunanları, müslümanlar istedikleri zaman azletmek salâhiyetine mâliktirler. Bütün nizamlar, muamelât ve «Şeriatı ilâhî'de hakkında acıdık bulunmayan hükümce, müslümanlann ;cmâ şeklinde alacakları, müşte -e« kararla ve İlâhî kanuna mutabık olması şartiyle uküm istintaç ederler. İlâhî kanunun tefsiri ve şerhi "iç bir zümreye, hiç bir hanedan veya nesle yahut blr hususî topluluğa verilmiş değildir. Bütün müslü-ar arasında herkes bu hakka sahiptir. Ancak, içtihâd kabiliyeti olmak ve bu mevzuda rüsuh sahibi olmak şartı ile tâbir ve teşrih edilebilir. İşte bu itibarla bu hükümet bir demokrasi hükümetidir. Ancak, böyle bir demokrasi hükümetinde de İlâhî kanun mevcud olunca, Allah Taalâ'nın Resulü vasıtasiyle göndermiş bulunduğu hükümler elde olunca da, herhangi bir müs-lüman, ister bu müslüman bir ferdi vahid olsun, isterse herhangi bir emîr olsun; yahut kanun koyan zümre olsun, müctehid veya âlim olsun, dinde en ileri gelen bir şahsiyet olsun, hattâ bütün dünyadak Müslümanlar bir araya toplanıp gelseler dahi bu ilâhî kanun hükümlerinde en ufak bir değişiklik yapmak hakkına haiz olamazlar, işte bunun için bu hükümet nizamı «teokrasi» dir.
Yukarıda bahsedilen hususları biraz daha etraflıca şerh etmeğe çalışalım: İslâm'da demokrasinin hudud landırılması ve bu şekilde kayda bağlanması niçin ve ne sebepledir? Bu hududlandırmanın ve kayda bağlanmanın şekil ve nevileri nedir?
Bazıları bu hususta itirazda bulunurlar. Hak Taalâ böyle yapmakla, insandan, akıl ve ruh serbestis'mi kaldırmıştır. Halbuki, hakikat tamamen bunun tersinedir. Hak Taalâ insandan akıl ve ruh serbestisini kaldırmadığı gibi; akla, düşünceye, hattâ vücuda ve cisme de serbestlik bahşetnvştir. İşte bunun en kesin delili de kanun vaz etmek işini Hak Taalâ'nın kendi elinde tutma-sıdır. Kanun yapmanın Allah'ın elinde bulunması, insanın fıtrî serbestliğini elinden almak için değ'ü, belki bu fıtrî serbestliği korumak içindir. Böyle olmasaydı, insan esas yolu şaşırır ve kendisinv kendi ayağı ile çamura yuvarlayıp giderdi.
Avrupanın isim uydurup taktığı şu gayrı - dinî Cumhuriyet, iddia edildiği gibi, halk hâkimiyetine (Popular sovereignity) ye istinat eder. Bu hususta biraz düşünmek ve bu meseleyi tahlil etmek lâzımdır. O zaman göreceğe ki, toplanıp da hükümet kurmuş olan halk kendisi bizzat kanun vazıı değildir. Hattâ kendileri de bu kanunları icra ve infaz etmezler., Onlar, hâkimiyeti muayyen bir zümrenin eVne vermişlerdir. Bu zümre halkın yerine halka kanun vaz'ederler. Bu kanunları da yine bu zümre infaz yolunu tutar. Bu maksat için de bir seçim şekli tertiplenmiştir. Bu kanun yapan ve seçilmiş olan zümrenin düşüncesine göre, halk , ahlâk, emanet, diyanet ve adalet nimetlerinden niahrum bulunmaktadır. Seçilen zümreye göre, halkın düşünce-snin hiç bir ehemmiyeti yoktur. Yâni halk hiçtir. Bunun için de seçimleri kazananlar ve seçimlerde muvaffak olanların çoğu, halk üzerindeki servetleri, bilgileri, ataklıkları, hitabet kabiliyet' ile yalan vaitler ve aldatıcı propaganda sayesinde seçilirler. Halk onlar için kandırılan ve menfaatlerine göre güdülen bir zümredir. Bu usullerle ahmaklaşan ve daima gerçek dışı hâdiselerle başbaşa bırakılan efkârı umumiye bu güruha kendilerini idare edecek yetküeri vererek, işin içinden çıkarlar. Politika bezirganları da iş başına geçince de servetlerini daha çok arttırır, şahsî menfaatlerini Ön plana alarak, devletin ve milletin sırtından daha müreffeh geçinmek îçn, hususî sınıfların faydalanmaları uğrunda kanım çıkarır, nizamlar düzenlerler. Bu çıkarcı kanunların maddî yönü zavallı halkın sırtına yüklenir. İşbu belâ Amerikada da vardır, İngilterede de mevcuttur. Bütün Cumhuriyet cennetinde yaşadıklarını iddia eden memleketlerin hepsinde de aynı durum cereyan etmektedir.
»Meselenin bu taraf mı gözden geçirdikten sonra, Şimdi farz edelim ki, bu seçilmiş zümre, halkın istekleri yc halkın rızası üzerine kanunlar vazedip yürütme yolunu tutmuştur. O zaman şunu da görüyorâz ki, halkın kendis bu kanun ve nizam mefhumundan hiç bir şey anlamamaktadır, insanın fıtrî zaafının neticesinde, ba-xan kendisine ait işlerin çoğunu, her tarafını veya her cephesini göremez. Bu yapılan işlerin hakikat derecesi-n de tâyin edemez. Hattâ bir çok hususları asla göremez haldedir. O zaman bu gibi işlerin hal ve faslı, (Judgement) da tek taraflı olur. Bunun üzerine, tesir altında kalmak, tarafgirlik, şunun bunun tavsiyesine râm olmak, hattâ kendi nefsinin arzusuna uymak ve bu g'.bi şeylerin baskısı alfanda, sâf ve temiz olarak aklî ve ilmî hususlarda insanın tarafsız olarak rey vermesine imkân yoktur. Ve hattâ çok kere, aklî ve ilmî husus-, larda, gayet açık ve gayet belirli meseleler dahi, yukarıda bahsettiğimiz, tesir altında kalmalar, tarafgirlikler, nefsânî istekler ve sa:renin karşısında mağlup olup giderler! Bu noktanın isbatı için bir hayli misâl .yermek kab'ldir. Burada bir tanesinden bahsedebiliriz:
Bir zamanlar Amerikada içki içme yasağı' kanunu (Prohibition Law) ortaya çıkmıştı. İlmî olarak, içkinin sıhhate zararlı olduğu isbat edilip ileri sürülüyordu. İçkinin aklî ve zihnî kuvvetler üzerinde kötü tesirleri olduğu beyan ed'liyordu. Medenî hayatı berbat ettiği»1 ortaya atılıyordu. Bu gerçekler kabul edildikten sonra, Amerikan efkârı umumiyesi, içki içmenin yasak edilmesine razı oldu. Neticede içki İçmenin yasak edilmesi için bir kanun teklif edildi. Nitekim bu kanun halkın reyi ile kabul edildi. [75]
Fakat kanun yürürlüğe konunca, y'ne bu kanuna rey vermiş bulunan halk, kanuna karşı geldi. Bu kanunu dinîemiyenler gizlice daha çok içki içtikleri gibi, sakJica yapnan içkiler daha kötü ve sıhhat için çok daha mu-üirdi. Yapılan istatistiklerdeki rakkamlar, içkinin serbest olduğu zamandan daha fazla içildiğini spat ediyordu. Bunun neticesinde de suçlar çoğaldı; yapılmadık rezalet kalmadı. Nihayet yine aynı halk, bu defa rey vererek, eskiden haram kılmış oldukları içkiyi bundan böyle helâl kıldılar. [76]. İşte içk'nin haram olduktan sonra tekrar helâl kılınması, ilmî ve aklî bakımdan, içki hakkında önce düşünülen hususların yanlış olduğu ve içkinin zararlı değil de faydalı bir şey olduğu ispat edü-diğ için değildi. Yalnız, halkın kendi cahilane isteklerine bağlı bulundukları ve nefsânî arzularına karşı gelemedikleri için, içki helâl kılındı.
Böyle bir halk, kendi hâkimiyetini ve kendi nefsini şeytana uydurmuş ve bu. şeytanın tahakkümü altına girmiştir. Nefsânî emeller kendilerine îlâh olmuştu. İşte bu ilâhlarına kulluk etmek için de bu kanunu değiş-t rip, zararlı olduğunu bildikleri halde, içkiyi yine serbest bıraktılar. Akıl, ilim ve mantık gereğince bu nesnenin zararlı olduğu bilindiği halde, yine bu kötülüğe boyun eğdiler. Buna benzer daha bir çok tecrübe var-clir. Bu tecrübelerden şu kesin neticeye gitmek mecburiyeti vardır. însan kanun koyma : {Legislator} ehliyetine ve kabil yetine sahip değildir. Eğer bir insan diğer ilâhlara boyun eğip kulluk etmezse bile, yine her ne şekilde olursa olsun, kendi nefsânî isteklerine boyun eğip kulluk edecektir. Kend; şeytanî nefsini kendisine ilâh yapıp onun hükmüne uyacaktır.
Bunun için, insan hürriyeti bir ölçü dairesinde mü- bir şekilde ayarlanmış olmalıdır. Bu sebepten dolayı Hak Taalâ'da islâm'da bazı ölçüler ve hadler tây\n ftmiijtir. Bilindiği gibi İslâm'da bunlara «Hududuİlah : (Divinc Lamites) denir. İşbu hudud, bu ölçüler, insan yaşayışının her sahasına, her şubes ne birkaç usul, nizam ve bazı kat'î ahkâm : (Hükümler) koymuştur. Bunun neticesinde yaşayışın her sahasında denge, ahenk ve itidal elde edilmiştir. Asıl sebep de şudur-ki, siz tam olarak istediğinizi yaparcasına serbest ^olursanız, başkalarının hukukuna tecavüz etmeniz de aynı nisbette artacağından bazı nizamlar : (Regulations) da yapmak lâzım gelir. Bu nizamlarla serbest hattı harekete bazı ölçüler ve bazı hududlar tayin edilir. Bu ölçülerin hiçe sayılmasına ve hududun aşıîmasnla müsaade verilmez. Çünkü bu ölçülerin bozulması ve hududun aşılması, hakikatte başkalarının hakkına tecavüz ediJdiğ1, yaşayış nizamının bozulmasına ve bu şekilde işlerin fâsid bir hâle gelmesine sebep olacaktır.
Misâl olarak, insana ait- geçim s'stemini gözönüne alalım. Hak Taalâ, şahsî mâiikiyet hakkı üzerine zekâtı farz kılmıştır. Faizi ve tefeciliği men etmiştir. Gayrı meşru ortaklıkları ve ticarî anlaşmaların önüne sed çekmiştir. Veraset için kanun vaz eylemiştir. Para kazanmanın ve sarfetmenin usulleri bildirilmiştir. Bütün d anların ne şekilde olacağını göstermiştir.
İnsan, eğer gösterilen bu usuller üzerinde hareket ederse ve kendi -ş gücünü bu gösterilen şekillere uydurmuş olursa; o zaman, bir taraftan kendi şahsî serbestliğini ve şahsî hürriyetini : (Peraonal Liberty) muhafaza etmiş-olmakla beraber, diğer taraftan da sınıf mücadelesi: (Class War) ne son verilmiş olup, bir zümrenin diğer zümre üzerinde tahakküm etmesinin ve bir sınıfın diğer halk sınıflarının üzerine tasallutta bulunmasının ortadan kalkması sağlanmış olur. Bu esas - kaideler olmaksızın ferdî servet azmanlığı olan zâlim kapitalizm, işçi sınıfı üzerinde diktatörlüğünü kurarak, cemiyetteki muvazeneyi tahrip etmiş olur.
Yine bunun gibi, ailevî hayata : (Family Life) gele lim. Hak Taalâ, şer'î giyinme ve kuşanma, şeref ve namus, erkeğin idareyi elinde bulundurması; kan - koca, çocuklar, ana - baba hak ve vecibeleri, nikâh - talak hul' (Talak müddetinin sona ermesi) hükümleri, taaddüdü -zevcat (Polygamiy) : (çok kadınla evlenmenin) şartı ve müsaadesi; zina »ve kazf (zina ve bu hususta başkalarına iftira atmak) müeyyide ve'cezalarını tâyin etmiştir. Bunlar huduttur, bunların her birine gereken dikkat ve saygının gösterilmesi lâzımdır. Fertler bu hususlara ne kadar riayetkar olursa, cemiyetin bünyesi de o nisbette sağlam ve sıhhatli olur- Aksi takdirde, insanın evi kendisi ;çin bir zindandan farksız bir hale gelir. Eğer İslâm'ın aile hususundaki mühim prensipleri lâyıkı veçhiyle tatbik edilmezse, kadının şeytanî serbestliği, günümüzdeki gibi insan medeniyetini kökünden ve temelinden dağıtıp berbat eder.
Yine aynı şekilde, insanların medenî ve içt'maî haklarını korumaları için Hak Taalâ «Kısas Kanunu)) ihsas et-m ştir. Hırsızlık edenin cezası elinin kesilmesidir. İçkinin haram küınmasV-kadınlara ait Örtünme emri ve bunlar gibi müstakil kaideler de vaz edilmiştir. Bu müeyyidelerle fesadın ve anarşinin önü alındığı gibi bu gibi hastalıkların cemiyete girdiği kapı da en kuvvetli şekilde kapanmış olur.
Şimdi burada ben, Hududullahm geniş ve mükemmel fihr stini size çizecek ve bunları sıralayacak değilim. Bunların insan yaşayışı için ne kadar ehemmiyetli ve ne kadar zaruri olduklarını birer birer sayıp dökecek de delilim. Burada size ancak şu kadarını söylemek ve hatırlatmak istiyorum ki, Hak Taalâ öyle bir müstakil, değişmez ve tadil kabul etmez bir düstur (Constitution) koymuştur ki, bu düstur insanın ne ruhî serbestliğini ortadan kaldırır, ne de onun aklî ve fikrî hürriyettim elini kolunu bağlar ve muattal bırakır. Belki, bunlar için saf, temiz ve doğru bir yol gösterilmiştir ki, insan kendi cehaleti ve zaafından dolayı, her zaman düşebildiği hatâ ve unutkanlıktan kurtulup, kendi fikrî ve aklî kuvvetlerini yanlış yolda harcamasın. Ve insan hakikî felah ve ilerleme yolunda doğru caddeyi tutup, yürüyüp gidebilsin.
Faraza, sizin bir ara dağlık mıntıkaya yolunuz düşmüş olsa, yoldan geçerken ,göreceksiniz ki, bir tarafta derin dereler, diğer tarafta sarp kayalar vardır. Caddenin kenarına da işaret taşları konmuştur. Yoldan geçen ' yolcular, yanlışlık yaparak, bir tarafa çarpmamaları ve uçuruma yuvarlanmamaları için. İşte burada yolu gösteren işaretler, yolun kenarına dikilmiş bulunan bu korkuluklar ve işaret taşları yolcuların hürriyetlerini kısıtlamak gayesi ile mi konmuşlardır? Elbette ki, aklı selim böyle bir iddiayı varit görmez. Asıl maksat, yolcuların selâmetini korumak ve onları tehlikeli durumdan kurtarmak, onları muhtemel bir tehlikeye karşı ikaz etmektir. Her dönemeçte, her viraj "başında, herhangi bir tehlikeli yerde bu gibi işaretler ne için konmuştur? Pek tabiidir ki, sizin doğru yoldan sapıp tehlikeye düşmemeniz için . Yok, aksi takdirde bu işaretler nazarı itibara alınmaz da hürriyet sarhoşluğu ile gel'şi güzel yol yürünürse ölüm tehlikesi de kendüiğinden davet edilmiş olur.
İşte Hak Taalâ da bunun için; yâni selâmet yolunu tutup da maksada ulaşmamız için, bu şekilde «hudut» tayin etmiştir. Bir düstur kararlaştırmıştır. Bu hudut, insan yaşayışmdaki yolculuğun doğru ve şaşmaz istikametini tayin eder. Aynı zamanda, yol istikameti boyunca, her hangi bir dönemeçte, virajda, yolun herhangi bir tehlikeli yerinde, size doğru istikameti, bu yol işaretleri gösterir. Siz bu işaretleri takip ederek caddede tehlikeye düşmeden yürüyüp gidersiniz. Size de o tarafa değil, bu istikamette yürürseniz doğru yolu bulursunuz deniyor ve bu. yol işaretlerle gösteriliyor.
Hak Taalânın mukadder kıldığı bu düstur, değişmez ve değişme kabul etmez bir düsturdur. Eğer siz isterseniz, bazı Avrupavârilik felâketine uğramış Müslüman ül-İteler gibi, bu düsturun hilâfına harekete kalkışıp bu düsturun aksine bir yol tutsanız büe, yine siz bu düsturu değiştirmiş olamazsınız. Çünkü bu düstur kıyamete kadar kalacaktır ve değişmeyecektir. Islâmî hükümet de kurulunca yine bu düstur üzerine kurulacaktır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye durdukça bu düstur dünyada baki kalacaktır. Belki bu düstur bir zaman için dahi sizin ülkenizden de kalkmış otamyacaktir. Müslüman bulunduğunu? müddetçe bu düstura bağlı bulunmanız şarttır. Buna mecbursunuz..[77]
İslâmi Hükümetin Maksadı :
Bu «düstur» un Ölçüsü dahilinde İslâmî Hükümetin kurulmasının maksadını da Hak Taalâ kendisi tâyin etmiştir. Bunun açıklanması hususunda da Kur'an-ı Kerim' in muhtelif yerlerinde, âyetler vardır. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki :
«İşte biz peygamberlerimizi, parlak delillerle gönder-(l'k , onlarla birlikte Kitap ve Mizan (ölçü) de nazil kıl-<"U kî, halk arasında adaletti kaim kılsınlar. Bir de «D«s mir» i nazil kıldık ki, bunda şiddetli kuvvet, halk için de fuydater vardır.» (El Hadîd, 25).
İşte bu âyet-i kerimede «Demir» den maksat, siyasî *uvvet yahut da «kuvvet-i kahire» (Coercive power).
dii1- Resullere de şu vazife ver.lmis.tir ki, Hak Taalâ'nın nurlu hidâyeti ve Hak Taalâ'nın Kitabı ile onların eline verilmiş bulunan Mîzân (ölçü) ile doğru ve sahih bir şekilde, mütevazin (Well Balanced) bir vazyetde, halkın yaşayış nizamına rehberlik etsinler ve içtimaî adaleti : 'Sociaî Justice) kaim kılsınlar. Kur'an-ı Kerim yine buyuruyor ki :
Onlara eğer yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek (üosdoğru.namazlı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emr ederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar. Bütün umurun akıbeti Allah'a râci'dir. (El - Hacc, 41).
Siz halkın arasından çıkarılmış bulunan en iyi ümmetsiniz ki, mârufa (doğru yola) emr eder, «miinker» den (eğri yoldan) men «der ve Allah'a iman eylersiniz. (ÂI-i îmrân, 110.)[78]
Îslami Hükümetin Hususiyetleri:
A. Müsbet ve âlem şümul hükümet :
Yukarıdaki âyetlerin üzerinde düşünüldüğü zaman açık bir şekilde anlaşılacaktır ki, Kur'an-ı Kerim'in planladığı hükûmet'ten maksat, menfi (Negative) bir htikû-frıet değildir. Bunun bir müsbet (positive) maksadı vardır. Bu hükümetin hedefi halkın birbirlerine karşı, bir nevi üstünlük tesis etmeleri değildir. Hürriyeti bir züm-ıe lehinde istimal edip yine bu zümreyi tafdil ederek onu memleket müdafaası için kullanmak da değildir. Bu nizamın değişmez iktizası, içtimaî adaleti ahenkli bir şekilde gerçekleştirerek, Allah'ın Kitabı'nuı emri gereğince, bu adaleti câri kılmaktır, islâm Devletinin maksadı, cemiyetin bünyesini kemiren fenalıklar, ne şekilde olursa olsun, ne vaziyette bulunursa bulunsun ortadan kaldırmak ve tahribat yaptığı yerden kesip atmaktır. Bu fena-klarm yerine ne şekilde olursa olsun, ne vaziyetde bulunursa bulunsun, iyilikleri yerleştirmektir. Bu iyilikleri Hak Taalâ Kitabında anlatıp beyan ettiği gibi yürürlüğe koymaktır. Bu işleri başarmak için mahalline ve yerine göre de siyasî kuvvetten faydalanmak ve siyasî kuvvet ve kudreti de kullanmak vardır. Bundan başka tebliğ, (propaganda) telkin ve tâlim de hesaba katılmıştır. Talim ve terbiyenin her sekli gözönünde tutulmuştur. Topluma müsbet şekilde tesir etmek, onların üstünde fazilete dayanan bir nüfuz kullanmak dahi hesaplanmıştır.
Malûmdur ki, bu şekildeki bir hükümet, işlerini muayyen bir daire içinde hududlandırmasına imkân yoktur. Bu nevi hükümet alemşümul bir hükümettir. Böyle bîr hükümetin çalışma sahası, bütün insanlığı ihata eder. Bütün insanlık yaşayışının her sahasını sarar. Böyle bir hükümet ve böyle bir teşkilât insanî yaşayığm her şubesinde hususî bir ahlâk nazariyesi ortaya koyar. Bu ahlâk nizamını kendine has bir şekilde tanzim eder. Buna mukabil hiç bir şahıs, hiç bir kimse için hususî (private) muamele yoktur. Şahıslar arasında ayrılık gayrılık gözetilmez. İşte bunun içindir ki, bu hükümet bir nevi faşist veya komünist hükümet şekillerine benzetilmek istenmiştir. Fakat dikkat edilirse, bu hükümetin alemşümulİüğü olmakla beraber, içinde bulunduğumuz bu zamanda yaşadığımız bu asırda, ne tam mutlakiyet (Totalitation) ne de b'r istibdat (Authoritataion) hükümetlerinin şeklindedir. Böyle bir hükümet şeklinde, şahsî hürriyet ortadan kalkmış değildir. Ne de böyle bir hükümette bir şahıs tarafından istendiği g'bi emir vermek yâni «âmiri-yet» : (dictatorship) nazarı itibara alınmıştır. Böyle bir hükümetin haddi kemali başka b'r şeydir. O da İslâmî hükümet nizamının esası demektir ki, bilmen hükümet şekillerinin hiçbirine uzaktan veya yakından bir benzer-* k arzetmez. Tamamiyle kendisine mahsus bir hüviyeti haizdir. Hak ile bâtıl arasında ne kadar ince bir nokta vardır. Bunu idrâk eden bir basiret sahibinin kalbi şe~ hadet eder ki, böyle ahenkli ve düzenli bTr nizam, hakikatte insan eseri olamaz. Bu nizamı tertibe koymak ancak HakTaaİâya mahsus olabilir, O da Hâkim ve Habir oîan Hak Taalâdır,[79]
B. Cemaatli Ve Usul Üzerine Hükümet
îsîâmî hükümet düsturunun ikinci meselesi de şudur: Bu kuruluşun maksadı ve dünya çapındaki alemşümul ıslâhatı nazarı itibara alınacak olursa bu mesele kendiliğinden açıklanmış olacaktır. Böyle bir hükümet ancak Öyle bir halk arasında kurulabilir ki, bu cemaat bahsedilen düsturlara iman etmiş, inanmış olsunlar. Bu düsturlara göre amel etmeğ: kendilerine bir aslî maksat saysınlar. Onlar bu düsturların yalnız kurtarıcı vasıflarına inanmakla iktifa etme>ip, bu İlâhi sistemin bütün hususiyetlerin ve her noktasını iyi anlamış olmaları gerekir.
islâm, bu hususta herhangi bir coğrafî sınıra, renk Cs'yah, beyaz ırk vesaire) ve lisan kaydına bağlanmaz. O, İlâhî nizamını bütün insanlığın karşısına çıkarmıştır. O, kendi ulvî gayesin ve kendi islâh programını bütün insanlığın gözleri Önüne sermiştir. Bu gayeyi bu programı kabul etmek isteyen herhangi bir k'mse hangi ırktan ve hangi soydan gelirse gelsin; hangi memleketten, hangi milletten olursa olsun, bu İslâm camiasına ortak olur, Bu cemaata karışır ve hükümet kurmak hakkına da mâlik bulunur. Yok, bunları kabul etmediği takdirde, -o zaman bu hükümeti kurmakta b'r hakkı kalmaz. Ancak bu nü-, kûmetin muayyen hududlan dahilinde, (maddî ve manevi hududîarj -.vZimmi» tebaa (Protected Citizen) vaziyetinde kalır. Bu zimmileri korumak için de İslâmda yine bunların haklan ve hukukları mahfuzdur. Bunların canları, malları, haysiyet, şeref ve namuslarının tamamının korunması da lâzun gelir. Ancak hükümet kurmak hususunda kendilerine bir hak tanınmaz. Zira, bu hükümeti kuracak olanların, böyle bir kuruluşa samimî olarak inanmaları ve bağlanmaları icap eder. [80]
İşte bu sebeplerden dolayı, İslâmın bu hükmüne istinat edilerek, onu Komihvst Devlet sistemine benzetmek istem'slerdir. Fakat komünist devlette başka sistemlere bağlı bulunanlar da kurulacak olan hükümete iştirak ederler: Onları vazife dışı bırakmak, komünistlik yolunu takip eden hükümet sisteminde yoktur. Fakat bu husus, İslâm hükümet'nde vardır. İslâmla komünistliğin arasındaki büyük farklardan biri de komünistlik iktidarı elde edince, kendi prensip ve gayelerini başkalarının üzerinde zorla tatbik etmeğe kalkmasıdır. Komünistl'k halkın malını, mülkünü, emlâk ve arazisini zorla alır. Terörlük, adam öldürmeler, kan dökmelerin derecesi yükselir. Binlerce, on binlerce insanı Sibiryanm cehennemine gönderirler. Fakat İslâm kendi prensiplerine inanmıyanları, kendi nizamına bağlı kalmak istemiyenleri, yani gayrı -Müslimlere o kadar lûtüf ve şefkatle sinesinde barındırmıştır ki, onların hakkında adaletle zulüm, doğrulukla eğrilik hususunda bir imtyaz hattı bile çizmiştir. Bu âdi! hükümleri gözden geçiren herhangi bir insaflı kimse, bir bakışta şunu anlar ki, Hak Taalâ tarafından gelmiş olan bu kurtuluş nizamının, beşerî hastalıkları ne sekide ve nasıl çalışarak sıhhate kavuşturduğunu anlar ve idrâk eder. Bu aydınlık sistemin, uydurma, düzmece ve yapmacık ıslahatçıların çizdikleri kanlı yoldan geçme-diğ ni teslim eder. Her şeye ait hakkın hakkiyle teslim edildiğini görür.[81]
Hilâfet Nazariyesi Ve Bunun Altındaki Siyası Meseleler
Ben şimdi size, Islâmî hükümetin teşkilatını ve bunun çalışma tarzını biraz olsun açıklıyacağım. Şu meseleyi de müteaddit defalar söylem'ştim. İslâm'da yegâne ve tek Hâkim Allahu Taalâ'dır. Bu temel usulü gözör.ün-â?. bulundurarak, şimdi siz şu sual üzerinde düşünebilirsiniz. Yeryüzünde Hak Taalâ'nın kanununu hükümran kılmak iç'n, çalışma yolunu tutanların mevkileri nedir? Ne olmalıdır ve bu mevkileri nasıl elde etmelidirler? O zaman siz yine kendi zihninizde şu şekilde düşünmeniz lâzım gelir: Bu ilâhî kanunu tatbik etmek istiyenlere el-betteki Cenab-ı Hak tarafından bir niyabet, bir tâyin suretiyle selâhiyet verilmiş olması lâzımdır. Sahih ve doğru olarak bu mevkileri ancak İslâm onlara vermiştir. Nitekim, Kur'an-ı Ker'm'de buyrulmuştur ki:
Sizin içinizden, iman edip de sâlih amel tutan kimseleri, Allaih yeryüzünde halife nasbetmeği vaad eder. Nitekim sizden evvelkiler de halife nasbetmişti. (En - Nur, 55)
İşbu âyet-i kerime İslâm hükümet nazariyesini : (Theory of state) gayet açık ve belirli bir şekilde ortaya koymaktadr. Burada iki esaslı nokta vardır:
Bipinc'si: İslâm'da hâkimiyet ve hükümet yerine hilâfet kelimesi kullanılmıştır. Isüâm nazariyesine göre, Hâkimiyet Allah Taalâ'ya mahsustur. Madem ki, Rabb-ül-alemîn her mekânda ve her yerde hükümran olduğuna göre, İslâm hükümetinin başındaki idareci olsa olsa Hâkim Alâ'nın bir halifesi : (Viegerent) olabilir. Bu kimse de ancak kendisine emanet edilmiş olan selâhiyetler dahilinde (delegated powers) icra-i hükümet etmeğe mü-sadelidir.
İkincisi de şu husustur k\ âyet-i kerime'de Halife nasbedilmek vaadi, bütün müminlere verilmiştir. Herhan-g' b;r hususî şahsın halife olabileceği söylenmemiştr. Bundan şu anlaşılır ki, her mümin halife olabilir. Hak Taalâ tarafından müminlere vaad edilmiş bulunan hali-t'el'k de umumî hilâfettir. (Popüler vicegererency) Herhangi bir muayyen şahsa, yahut da aileye, hanedana, soya, silsileye, zümreye ve sınıfa mahsus değildir. Her müm'n kendi yerine göre, Allah Taalâ'nın halifesidir. Halife olmak hasebiyle, bu müminlerin herbiri de fert fert ve tek tek Allah Taalâ'ya karşı sorumludur.
«Sizlerden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz de kendi sürünüzden sorumlusunuz.» (Hadis-i Şerif).
Bu ha'ifelerden herbiri diğer halife karşısında halifelik bakımından hiçbir aşağılık ve seviyesizlik durumunda değillerdir.[82]
İslâmî Cumhuriyetin Vaziyeti
İslâmî Cumhuriyetin temeline ait esasları görmüş olduk. Umumî hilafet nazariyesini de incelersek şu neticelere varmış oluruz :
1. Böyle bir camiada herkes halife olabilir ve herkes n:sbet dahilinde halifelik vazifesinde ortaktır. Bu şerait altında, sınıf, zümre, doğum yeri, yahut da içtimaî mevki farkları ve imtiyazları artık geçerli olamaz. Bu camianın fertlerinin herbiri, her bakımdan eşit ve aynı seviyededir. Yine bu camiada fazilet denilen vasıf, şahsî kabiliyet ve insanlarla muaşeret ve şahsî seciye (siyret) "le elde edilebilir. Nitekim Zat-ı Risaletpenahîleri fS.A V.) müteaddit defalar açıkça beyan buyumıuçla-rtAr ve \ bilhassa Veda Haccında ümmetine su j^fc^» h/t*p etmişlerdir :
«Ey halk! Dinleyin, sizin Rabbiniz Bir'dir. Ne Ara-bın Aceme, ne de Acemuı Araba bir üstünlüğü vardır. Ne de beyazın (yüzü kırmızı olanın) Siyaha, ne de siyahın beyaza bir üstünlüğü vardır. îşte, sizin içinizde AI~ lalh indînde en makbul bulunan da en fazla takva sahibi olandlır.» [83]
Mekke'nin fethinden sonra, bütün Araplar, İslâm'ın hayat saçan dairesi içine toplandılar. O zaman Hazret-i Resû!-ü Ekrem (S.A.V.) kendi ailesine de — ki bunlar da Araplar arasında Brahmenler vaziyetine giriyorlardı. — hitap ederek buyurdu ki:
«A Hah a hamd olsun ki, sizden câhiliyenin kibir ve ayıplarım uzakiastırmiştır. Ey halk! İnsanlar iki çesit-rîrler, kerim olanlar Allah'a yaklaşır, (yükselir) fena is (utanlar (kötü kimseler) ise, Allah'ın indinde alçalırlar. -Halk hep Adem evlâdıdır. Allah da Ademi topraktan yaratmıştır. Allah Taalâ buyurmuştur ki, ey halk, biz sizi für erkek ve bir kadından yarattık.».
2. Böyle bir inancın meydana getirdiği toplumda, herhangi bir ferd yahut da bu camianın içinde ayrı bir zümre için doğum yeri, seviye belirten bir mevki (social status) veya büyük iş adamı olmak gibi vasıflar bu şekildeki bir cemiyet m'marisi içinde ihtilâf (dissbilities) mevzuu olamaz. Yine aynı cemiyet Örgüsü İçinde, şahsî kabiliyette yükselmenin ve her meşru gayretin karşısına bu ihtilâf mevzuu çıkıp da fertleri b'r noktada tutmağa mahkûm edemez. Çünkü, bu düzende her fert aynı hakka sahip olmanın imtiyazını taşır, ilerlemenin yolu fertlerin bütünü için açılmıştır. Fert kendi kabiliyet ve istidadını kullanarak g-'debildiği kadar yolda yürür gider. Bundan başka bir yol da herkes için kapalıdır. Öyle ki, kölelerin ve bu kölelere ait çocukların da büyük makamlar işgal ettiğine dair İslâm Tarihi en kuvvetli b!r şahittir. Bahis mevzuu edilen bu köle ve çocukların, İslâm ordularına yenilmez başkumandan ve önemli eyaletlerde vali (governor) oldukları ve o beldeierdeki iler! gelen eşrafın da bu kabil idarecilerin hükmü altına girdikleri yine bilinen vakıalardandır. Ayakkabı tamircilerinin bile İslâmî İmamet makamının mümtaz şahsiyetleri olarak, memleketi idare ettikleri de meşhur hâdiselerdendir. Dokumacıların, basma satan esnafın içinden muktedir müftüler, kadılar, fakîhler çıktığını saymakla bitirmenin imkânı yoktum Bu sayılı ilim adamları, islâm büyüklerini anlatan kitaplarda hürmet ve rahmetle yâdedilirler.
Bir hadis-i şerif de şöyle buyurulur :
Size bir Habeşî köîe dahi başkan olsa, onu dinleyip itaat etmeniz gerekir. [84]
3. Bu inançlarla bezenmiş bir camiada ,herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin : (group) diktatör olması için bir sebep düşünülemediği gîb, bu tarz bir idarenin barınabilmeği de imkân haricidir. Çünkü bu başatta her müslüman bir halifedir. Hiç b'r kimse veya bir zümre (3o, umum müslümanlardan hilâfeti selbedip, kendisini mutlak hâkim ilân etmeğe hakkı yoktur.
Memleketin idaresini ele alacak olan kimsenin asıl hususiyeti şudur: Ya bütün müslümanlar toplanıp rey verdikleri bir kimseyi halife seçerek, işlerini ona teslim ed p kendilerine vekil tayin edecekler veya ıstılah mâ-nasiyle bütün halifeler yâni bütün müslümanlar, onun halifelik etmesine, işleri tedvir etmesine muvafakat edip r*za göstereceklerdir. Seçilen bu zat, İslâm Milletinin bilumum işlerini intizama koymak ve memlekete ait her
umuru, Hak ölçülerine göre yürütmek için seçiİLVg olup, selâh yet onun elinde temerküz fconcentrate) etmiş olacaktır.
Böyle bir mevkiye gelen zat, her şeyden önce Hak Taalâ'ya karşı mesul olup, aynı zamanda kendisini seçmiş bulunan, hilâfet hususunda kendisine vekâlet vermiş olan diğer halifelerin her ferdine karşı mesuldür.
Bu zat, mesuliyet hissi duymaz, kendisine gayr-ı meşru olarak, mutlak surette itaat ettirmek isterse ve kendini mutlak âmir. (Dictotor) hâline getirirse, o zaman bu kimse bir halife değil, hakkı gasbeden bir suçlu durumuna düşer. Nitekim bilinen bir gerçektir ki, her ne pahasına olursa olsun, âmiriyet : (diktatörlük) hilâfetin zıdchdir.
Şüphe götürmez bir gerçektir ki, Islâmî Hükümet, bir alemşümul hükümettir. Yaşayışın bütün şubeleri, bu şubelere ait teferruatlı kısımlar bu geniş dairenin içine pığmıştır. işte bu küllîlik ve alemşümul mahiyetin sebebi ve asıl temeli de Allah'ın âlemşümul kanununu, îslâmî hükümetin her cihetiyle tatbik etmesi içindir. Hak Taa-îâ yaşayışın her dalında öyle yol gösterici hidayetler bahsetmiştir ki, aslında bu kurtarıcı ve faziletli düsturların dahi hayatı baştan sona kadar, kuşatması ve sarması icabeder. İslâm Hükümeti, kendi umdelerine zat hareket ederek bu hidayetleri ortadan kaldırıp, kanunsuz bir otorite hüv'yeti (Regimentation) içinde polis vazifesi görme yetkisi de yoktur. Bu hükümet aynı zamanda, şu mesleği yapacak şu mesleği yapmayacaksınız diye kimseyi icbar edemez. Veya falan ilmi öğreneceksiniz, filân ilmi öğrenmeyeceksiniz şekl nde baskı yapma hakkı da yoktur. Yine aynı şekilde, çocuklarınızı şu şekilde terbiye edecek, şu şekilde etmeyeceksiniz; hattâ başınıza şu serpuşu giyecek, şu serpuşu giymiyeceksiniz; şu alfabeyi kullanacak veya bu alfabeyi kullanmıyacaksınız; kadınlarınızı şöyle gaydirecek iböyle giydirmiyfeceksiniz tarzında kanunlar çıkarıp millete de dikte ettirmeğe hakları olamaz.
Bu İlâhî salâhiyetleri, — b'r zamanlar, Avrupadaki Alman ve İtalyan diktatörleri ellerine geçirmişlerdi. Tür-kiyede ve diğer İslâm ülkelerinde meydana çıkan dikta yöneticileri yukarıda mevzuu bahsedilen icraatlara girişmişlerdi; — İslâm, hiç bir zaman ve hiç bir suretle kendi nizamında hiç bir devlet başkanına bu gibi salâh'yet-ler vermemiştir. Bundan başka, mühim bir nokta da şudur ki, İslâm'da her ferd, bir tek şahıs olarak, Allah'a karşı sorumludur. Bu şahıs çerçevesi içindeki mesuliyet (Personel Accountability) de başka kimsenin îrtesesi yoktur. Buna göre, her kim kanun sınırları içinde, tamamen serbest ve hür olmak isterse, kendisi için istediği yolu tutabilir. Her ne tarafa yönelmek dilerse, kendi kuvvetini dilediği tarafa temerküz ettirebilir ve o yolda kullanabilir. Eğer bir emt hakkı ve yetkisi olmıyacak şek'lde hareket ve icraata baş vurduğu takdirde, bu zûl-miyle Allahu Taalâ'yı âlet olarak kullanmış olacaktır. Bunun içindir ki, insanlık için örnek bir devir olan, Zat-ı Risaletpenâhîlerinin ve O'nun dört büyük halifesine ait en mükemmel hükümetlerde bu gibi haksız bir zabt-ü rabt (Regimentation) görülmemiştir.
4. Bu camiada, her reşid ve âkil müslümana, — ister erkek olsun, ister kadın olsun — yol tutma ve rey verme hakkı verilmiştir. Çünkü bunların her biri kendi burumlarına göre bir halifedirler. Hilâfetin yükünü taşımaktadırlar. HaJc Taalâ bu hilâfeti herhangi bir hususî Ölçü, liyakat ve servetle şartlı kılınamıştır. Ancak oıan ve amel-i salih gibi bir şart konmuştur. Buna göre, rey vermek hususunda her miisiüman aynı haklara sahiptir.
İslâm, bu umdeleriyle mükemmel bir Cumhur ye t sistemi, ortaya koymuştur. Diğer taraftan da ayrılık, infiratçılık : (individualism) kapılarını tamamen kapatmıştır. Çünkü infirad.çihk birliği dağıtıp ortadan kaldırır. Birliğin aksi ve onun tam zıddıdır. Böyle bir kuruluşta, etrad ile cemaat birbirleriyle yekvücut hale gelmiştir. Ne ferdin şahsiyet toplumun içinde eriyip gitmiştir* — komünizm ve faşizm düzeninde olduğu gibi — ne de ferd, kendi had ve hududunu aşarak topluma zarar verecek hâle gelebür. — Batı dünyasındaki Cumhuriyet rejimlerinde olduğu gibi.
islâmda, ferde ait yaşayışın maksadı, toplum yaşa-yışının maksadıdır. Yâni İlâhî müeyyidelerin cemiyete nakşedilmesi ve bu vesile ile Hakkın rızasına nail olmaktır. Yine bu düzen iç'nde ferde mahsus bütün haklar ferde teslim edildiği gibi, toplum hakkında da farzları yerine getirmesi lâzımdır. Bu şekilde ferd ile toplum arasında bir bağdaşma vücuda getirilmiştir. Ferd, kendi imkânlarını her hususta kullanmak yetkisine mâlikdir. İlerlemiş ve gelişmiş bulunan bu imkânlar da toplumun kurtuluşu ve aynı cemryet çatısı altında yaşıyan kitlelerin yaşama seviyesini düzeltmelerine yardımcı oİur. Bu husus müstakil b^r bahisdir. Fakat burada bu mevzuyu etraflıca izah etmek fırsatı maatteessüf yok. Çünkü, yanlış anlayışların kapısını aralamamak ve îslâmî Cumhuriyete ait karakteri olduğu gibi gösterebilmek lâzım gelmek ted:r.[85]
BAB III.
Bir Kaç Söz
Kur'an-ı Kerim Attahu Taalâ'nm son kitabıdır. Bu kitapta yerin ve göklerin Hâliki, yaşayışın bütün esas meselelerine ait hidâyet yolunu, en mükemmel bir şekilde insanlara atâ kılmış bu usûlü de her zamana mahsus olmak üzere, tatbikini emir buyurmuştur.
Her kim, bu usûlü gözönünde tutar ve bu usûle sıkı sıkıya bağlanırsa, muvaffak olup, felah bulmuş olacaktır :
Benim hidayetime tâbi olanlar için ne korku vardır, ne de mahzun olurlar. Bizim âyetlerimizi yalanlayıp (gizleyen) küfür yolunu tutan kimseler ise ateş ashabıdırlar. Kaldıkça hep orada kalırlar. (El - Bakara. 38 - 39).
işte bu Kur'an-ı Kerim'de yaşayışın her şubesine ait temel hidâyet atâ kılınmıştır. Bu bahsin esası, insana beşikten mezara kadar hidayet, etmektir. — Hattâ mezardan sonraki yaşayış için dahi aydın bir rehberdir. — Buna göre her ne şekilde olursa olsun, Hak Taalânın bu kitabı siyasi meseleleri sükût ile geçemez. Kur'an-ı Kerim, din ile dünyanın birbirinden ayrılmalarını, tefrikini, fitne olarak göstermiştir. Kendisine inananlardan da şunu talep etmiştir :
Kâffeten hepiniz İslâm'a giriniz.
Aşağıdaki makalede Kur'an-ı Kerim'in aiyasî tasavvurları tanzim ve tertip edilmiştir.
Tefhim El - Kur'an, Mevlânâ Seyyid Ebû'l A'Iâ El MevdûdM-n'n tarihî tefsiridir. Bu eserde, içinde bulunduğumuz asrın meseleleri ve Müslümanların yeni düşünceleri karşısında, Kur'an-ı Ke-rirn'in hakikî mevzuları teşrih ve izah edilmiş, aynı "zamanda güzel bir şekilde anlatılmıştır. Bu tarihî eser, beş cilde şâmildir. Bunlardan üç cildi basılıp bitmiş, dördüncü cilt baskıdadır. Bu satırların yazan; bu tefsirin bütün bahislerini seçerek üç ayrı ma-Kaıeae sıraıaaı. bu maKaıeıeraeKi mevzular siyasî nizama aittir.
Kitabın birinci kısmı Kur'anın Siyaset Nizamı ismi altında bu bahisleri ortaya koymaktadır. Siyaset Nizamına ait esas meselelerden bahsedilir. Diğer kısımlarda ise bu bahislerin tâli ve fer'î bahislerinden makaleler hazırlanmıştır. Bu şekilde takdim edilmektedir. (Hazırlayıcı)[86]
Siyaset İlmînin Esas Soruları
Siyaset ilminin esas mevzuu fert ile hükümetin arasındaki münasebetlerdir. Bu ilim şu bir kaç temel soruya cevap verir :
1. Hükümet niçin lâzımdır?
2. Hükümette «hakimiyet-i a'lâ : en yüksek hakimiyet kime aittir?
3. îtaat ve sadakata ait usul nedir?
4. Hükümetin maksadı ve onun esas vazifeleri nelerdir?
Bu çok önemli suallere Kur'anJı Kerim'den cevap verilecektir. Kur'an-ı Kerim'in siyaset hakkmdaki yüksek prensiplerini lâyıkı veçhiyle anlıyabilmek için, ilk Önce kâinatta insanın yerini ve mevkiini bilmek; onun hayat gayesinin nelerden ibaret bulunduğunu öğrenmek lâzımdır. Elbette ki, bu iki mühim suale de yine mukaddes kitabımızda en isabetli cevap bulacağımız pek tabiîdir. Bu itibarla, tslâm'ın ilk yaşayış prensiplerine ait bazı esas meseleler bahis mevzuu edilip, bilâhare Kur'an-1 Kerim'in siyasî müeyyideleri anıklanmak suretiyle takdim edilecektir.[87]
Bazı Temel Hakikatler
Herseyden önce, okuyucu, Kur'an-ı Kerim'is asıl maksadına nüfuz etmelidir, ister iman etsin, isterse iman etmesin. Ancak bu yüce kitabı anlamak için bu mühim şartın yerine getirilmesi şarttır. Zira Kur'an-ı Kerim'e vahiy yolu ile nail olan Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu husustaki beyanları şu şekildedir :
1. Bütün kâinatın Hâliki, Mâliki ve hüküm buyuranı olan Hak Taalâ, kendisine ait sonsuz büyüklükteki mülkünün bu ufacık köşesinde; yâni şu yeryüzü denilen yerde insanı yaratmıştır. însana, anlayış, düşünce ve bilme melekeleri ihsan edilmiştir. İyiliği fenalıktan ayirdet-me kabiliyeti vermiştir. Seçme gibi irade serbestliği de atâ kılınmıştır. Eşyayı tasarruf gibi yüksek hasletlerle de teçhiz edilmiştir. Hülâsa olarak denebilir ki, bir nevi muhtariyet : (Autonomy) verilerek, bu yeryüzünde ken-d:sine halife kılmıştır.
2. Hak Taalâ. insanı bu şekilde yeryüzünde kaim kıldığı zaman, açık ve anlaşılır bir tarzda ona peygamberleri va*tasiyle şu meseleyi bildirmiştir: Sizin (bütün dünyanızm mâliki, sizin mabudunuz ve sizin hâkiminiz Ben'im. Benim bu saltanatunda ne sizin «muhtariyetiniz» ne de kullardan herhangi birisinin en ufak bir müdahalesi olabilir. Benden başka da sizin kulluk ve ibadet yapmağa lâyık ve müstahak kimse yoktur. Bu dünya, yaşayışında s;zin elinize verilmiş bulunan bu muhtariyet ise, hakikatte bir nevi deneme ve imtihan içindir. Bu imtihan °i* müddet sürecek, sonra siz geri dönüp yine benân huzuruma geleceksiniz.. Ben de işlerinizin mahiyetini iyilik
veya kötülük derecesini size bildireceğim. İmtihanda muvaffak olup olmadığınız hakkında karar vereceğim. Sizin iğin en doğru yol şudur: Beni kendinize yegâne mâbud ve hâkim kabul ediniz. Göndermiş olduğum hidayetler manzumesine göre hayat yolunuzu tanzim ediniz. Dünya hayatınıza bir büyük imtihan nazariyle bakınız. Ta ki, sizin için asıl maksat, bizim indimlzdeki son denemeyi vermek olsun. Bunun aksi olarak, sizin takip edeceğiniz herhangi bir yanlış yol, gösterdiğimiz düsturların zıddına bir istikamet de takip edebilir. Birinci yolu tutarsanız - kiy yolu tayin edip gitmek hususunda serbest bıra-kılmışsmizdir. - o zaman siz dünyada emn-ü emâmmız-da huzur ve güven içinde ömür sürecek ve bana dönüp geldikten sonra da ebedî hayatın rahat ve sevincine kavuşmuş olursunuz. Bu sonu gelmeyen saadet yurdunun ismi «Cennet» tir. Yok eğer yine siz ikinci yolu tutup giderseniz — ki yine siz bu yolu seçip seçmemekte serbest bırakılmıştınız — o zaman siz dünyada huzursuzluk, fesat ve emniyetin bozulmasına sebep olacaksınız. Bu kötü sıfatlarla dünyadan göçüp de ahirete intikal ettikten sonra da sonsuz ıstırap ve azabın içinde musibetlerin tadını tadacaksınız. Böyle bir suçlanma yerinin ismi de «Cehennem» dir.
3. Şu büyük gerçek de anlaşılmıştır ki, Kâinatın Mâliki insan oğluna yeryüzünde barınmak için yer verdi. Bu şekilde de ilk insanları (Adem ile Havvayi) hidâyet yoluna yöneltti. Cenab-ı Hak&ın bu iki kuluna ait evlâtları yâni bütün insanlık ailesi bu hidâyet yoluna uyarak yeryüzünde çalışıp gitmelidirler. Bu ilk insanın cehaleti ve bilgisizliği yüzünden değil, gerçeğin bu merkezde olduğu içindi. Bu ilk rehber aileye Hak Taalâ'nm bir lûtfu inayetidir. Ve aydınlık yolun onların aziz şahsında bütün insanlığa bahsedilmesi sebebine istinat ediyordu. Bu yüzden ilk in&an hakikatle beraber yeryüzüne gerçek mânasını kazandırmış ti. Onların yaşayış yolları Hak Taalâ'ya itaat yâni «İslâm» idi. Onlar kendi evlâtlarına da Allah'a itaat etmeyi yâni «Müslim» olmağı öğretmişlerdi. Fakat zaman geçirifce, asılar ilerleyince, gitgide bu iki Örnek insanın evlâtları, bu doğru yaşayış yolunu (dini) unuttular. Bu güzel yoldan ayrıldılar. Çeşitli şekilde yanlış yollara ve hatalı istikametlere saptılar. Gafletleri, onları bu çıkmaz yola sürükledi. Fenalıklara âlet olarak bu emsalsiz yolu terkettiler. Bu defa kendi zan ve hayallerine göre yerin ve göklerin sahibi bulunan Allah'a karşı, çe-ş't çeşit insanî ve gayrı insanî, maddî ve gayrı maddî hayalî varlıklar uydurarak, Allah'a bu malikiyet ve Ha-likiyet hususunda ortaklık koştular.
Hak Taalâ'nın kendilerine atâ kılmış olduğu hakikat ilmi : El - ilm'i de değiştirip türlü türlü hurafeler, nazariyeler ve felsefeler karıştırarak, sayısız mezhepler ve dinler icat edip durdular. Onlar Hak Taalâ'nın mukarrer kılmış bulunduğu adilâne ahlâk ve medeniyet usulünü : (Şeriat'ı) bir tarafa bırakarak, kendi heva ve heveslerine kapılıp nefsânîyetlerinin emrettiği taassupla öyle uydurma kanunlar vaz ettiler ki, Allah'ın mülkü olan arz, bir zulüm ve fesat ocağına döndü.
4. Hak Taalâ, insana muayyen bir ölçüde bir irade vcrmişt'r. Bu iradenin yanı başında ona gideceği yolu da tâlim buyurmuştur. Bu emredilen İlâhî sistem insanın -yaratılışına ve fıtrî istidadına uygun düşen en mükemmel düsturdur. Bu üstün nizamda, insanın insanlar üzerinde 'tahakküm hakkı yoktur. İnsan haksız bir şekilde fcask. unsuru olamaz. İnsan için ister fert olsun ister toplu bir şekilde olsun, muayyen bir zaman tanınmıştır. Bu mühlet zarfında, oniara şöyle denmiştir: Gerçeklere karsı kafa tutmak yoktur* Diğer insanların da hukukuna riayetkar olacaksınız!
Nitekim onlara da bir örnek teşkil etmek üzere, bazı imana sarılmış bulunan insanları seçerek bunların rızasına uymak, gösterdikleri yola gitmek hususu bildirilmiştir. Bu iman sahiplerini kendisinin mümessili va vekili tâyin etmiştir, insanlara göndermek istediği beşaretler bunlar vasitasiyle gönderir. 'Bu şahsiyetler; in-sanhğı doğru yolda yürümeğe davet etsinler ve insanlara unuttukları doğru yolu hatırlatsınlar diye vazifeli kılınmışlardır.
5. Bu peygamberler, muhtelif zamanlarda ve devirlerde muhtelif memleketlerde ve ülkelerde, nübüvvet vazifesiyle şerefi erimişlerdir. Bu büyük zatların hepsinin de dinleri bir ve aynı idi. Yâni, insanın ilk yaradılış gününden itibaren kendisine gideceği doğru yol gösterilmiştir. Bu yüce peygamberlerin hepsinin de aynı doğru yola hidayet ettiklerini görüypruz. Yâni «Ahlâk ve medeniyetin» ezelî ve ebedî usulü. Yaşayışın başmdanberi insanlar iç/n kararlaştırılmış olan usul. Onların heyetleri de birdir ve aynıdır. Gaye, kendi cinsinin çocukarım (nevi beşeri) bu din ve bu hidayet yoluna davet etmektir. Sonra,. bu daveti kabul eden halkı bir araya toplayıp, muntazam bir şekle koyarak, bunlardan b:r ümmet vücuda getirmektir. Bu ümmet A11 ahu Taalâ'nın kanunlarına bağlı bulunacak ve bu kanunun yürürlükte olması için çalışacaktır. Bu kanuna karşı gelenleri ve bu kanuna muhalefet etmek yolunu tutanlarla mücadele edilecektir. İnsanlığın büyük önderleri olan bu yüce peygamberler kendi devirlerinde bu hayatî vazifeleri gayet mükemmel bir şekilde ifâ ettiler.
Fakat maalesef her zaman, insanların çoğu peygamberlerin bu davetlerini kabul etmeğe hazır olmamalardır. Bu daveti kabul ederek «ümmet-i Müslime» olmak haysiyetini elde etmeğe yanaşmamışlardır. Kendi başlarina yol tutmak istemişlerdir. Hattâ bu insanlar arasında bazıları Hak Taalâ'nm göstermiş olduğu hidayette» tamamen ayrılarak Allah'ın emirlerine bir çok tahrifat uydurup eklemişler ve Hak Taalâ'nm hidayet yolunu bozup, tahrip etmişlerdir.
6. Nihayet Hak Taalâ (C.C.) Arabistan ülkesinde,' Hazret-i Muhammed (S.A.V.) bu mukaddes vazifeyi en üstün bir şekilde ifâ etti. Ük insan ve ilk peygamberle başlıyan bu muazzez memuriyet son ve en yüce peygamberle ikmâl edilmiş oldu. Bu en büyük peygamberin davet sahası bütün bir insanlık âlemidir. Daha evvelki Nebilerin dinine sâlik olanlar da bu davetin hudutları içindedir. En doğru ve en sahih yolu göstermeğe gelmiştir. Kabul edenlerden bir ümmet hazırlanıp bu ümmeti şu şekikle vazifelendirmiştir: Bir taraftan Allah'ın hidayet yolu üzerinde evvelâ kendi yaşayış nizamlarını düzene koyacaklar-, diğer taraftan da dünyayı islâh etmek için çetin gayretler sarfedeceklerdir. Bu ulvî davetin ve hidâyetin yolunu gösteren kitap da Kur'an-ı Kerim'dir Ce-nab-ı Hak bu hidâyet kitabını Hazret-i Muhammed (S.A~ V.) vasıtasiyle nazil kılmıştır.[88]
İslamî Yaşayış Tasavvuru
Kur'an-ı Kerim'in dünyamızla ilgüi insan yaşayışıma sahih nazariyesine ait etraflı ve tam bir bahis şu ây kerimede bulunmaktadır :
Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, kend&Jerf-ne verilecek olan cennet mukabilinde satm almıştır. (Bu müminler) Allah yolunda savaşırlar, ölürler de öldürürler de... Bu Tevratta da, tncilde de, Kurbanda da hak olarak vâdedilmiştir. Allah'dan ziyâde ahdine vefa eden içimdir? (Ey müminler) yapmış olduğunuz bu alış ve-rişden dolayı «evinin. Bu, en büyük saadettir (Tevbe, 111) JBurada iman hakkında, Allah'la kul arastada böyle bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma Kur'an-ı Kerim'de «bey» : (alış veriş) tâbiri ile ifade edilmiştir. Bu tâbirden anlaşılıyor ki, iman denilen mefhum sadece bir ma-baddettabia : Tabiat ardı (Ulturanature) bir akide değildir. Hakikatte ve haddi zatında iman bir anlaşma ve bir alış veriş meselesidir. Bu anlaşma ve bu alış veriş ile, kul kendi nefsini, kendi malını, kendi canını Allahu Taalâ'ya kendi eliyle satmlş olur. Bu alış verişi kabul eden Hak Taalâ da kabul ettiği satışın bedeli ve mukabili olarak bu kulu öldükten sonra, yâni bu kulun ikinci' yaşayışında cennete götürüp, bu kuluna cennet ata kılar. Şimdi bu mühim mevzuu aslına uygun şekilde anlatabilmek için., ilk önce bu alış - veriş meselesinin mahiyetini :zah etmek ve bu ahş verişin içinde anlaşılmayan noktaları açıklamak lâzımdır. Lâyıkı veçhiyle şerh edilmedikçe fikirlere ve düşüncelere aslî mânasiyle nakşe-dilmesi son derece zor olacaktır.
Bu gerçek, esas olarak nereye taallûk eder ve hangi hususlarda alâkalıdır? Zira insana bahşedilen canın da malın da hakikî mâliki yine Allahu Taalâ'dır. EJlbetteki1 canın, malın, insanın ve her şeyin hâliki yine Allahu Ta-alâ'dır. İster -kendi indinde bulunsun, isterse bağışlayıp verm'ş olsun, bunların üzerinde tam bir tasarruf hakkına mâlik bulunan yine de Allahu Taalâ'dır. Durum böyle olunca bu alış verişin mânası ne demek olur? Böyle bir alış veriş olur mu diye artık soru sorulamaz. Allahu Ta-alâ'nın karşısında ne insan bir şeydir, ne de herhangi bir .şey Hak Taalâ'nın mülkiyetinden çıkamaz ki, Hak Taalâ dönüp de bunu yeniden satın almış olsun.
Fakat insan için bir şey daha vardır. O da Hak Taalâ'nın insana vermiş bulunduğu bir irade ve muhtariyet hususudur. Yâni insan için tanınmış bulunan intihap» (seçme hakkı) ve iradesinde serbest olma keyfiyetidir. : (Free Will and freedom of Choiee).
Bu muhtariyet olunca, hakikatte nefs - ülemer : (işin aslı) değişmez. Ancak insan muhtar olunca, istediği bir şeyi kabul eder, yahut da reddedebilir. Başka bir tâbirle bu muhtariyetin mânası, insan hakikatde kendi nefsine, kendi zihnine ve cismî kuvvetlerine ve bu dünyada bunlar iğin elde ettiği iktidarlara tamamen mâliktir ve istediğini yapabilir tarzında anlaşılması lâzım gelir. Bu gibi şeyleri istediği gibi kullanma hakkı da tam olarak insana verilmiştir. Bu hususlardaki serbesiyetin belli bir hududu vardır. Hak Taalâ tarafından mecbur edilmeksizin, zorlanmaksızın, insan kendisi kendi şahsını bu kuvvetlerin mâliki kılmağa kalkışır ve zanneder ki, artık kendisinin Hak Taalâ'ya ihtiyacı yoktur. İnsanın kendisi şu ufak muhtariyet ile Cenab-ı Hak'ka ait kuvvetlere tasarruf etmeği bile aklından geçirir.
İşte alış - veriş meselesinin cereyan ettiği nokta da. burasıdır, insanda bulunan bu şeyleri Hak Taalâ satın almak istiyor gibi bir düşünce de doğru bir mâna taşımaz. Beîk; bu alış verişin sahih ve doğru şekli şudur ki, Hak:' Taalâ'nın insan indinde bıraktığı bu şeyleri, insan tam bir emânetle muhafaza etsin; hıyanet ve emniyeti suiistimal' etmeğe yeltenmesin. Çünkü insana her iki yoldan birini tutmak hususunda serbestlik tanınmıştır. Bu hususta istenen şeyleri, insan kendi rızası ve gönlü ile ~— mecburiyetle değil — vermeğe hazır olsun. Benim elimde bulunan şey benimdir demesin. Kendisinin elinde bulunanlar hususunda ihtiyar sahibi olduğunu farzetme-sın. Belki emanetçi olduğunu bu tasarrufun da emanetçilikten ileri geçmediğini kabul etsin diye ikazlara mâruz kalmıştır. Kendisine kısa bir müddet için verilmiş bulunan cüz'î Sıfatlara kapılıp da, hiyânet edebilmek serbestisini de kullanmaktan sarfı nazar etsin diye doğru yola davet edilmektedir.
Bu şekilde, dünya hayatında insanın elinde bulunan bu arızî muhtariyeti de — ki bu muhtariyet insanın kendisinin kendisine vermiş olduğu muhtariyet değil de Hak Taalâ tarafından verilmiş olan bir muhtariyettir. — Hak Taalâ'nın ihsan ettiği bu muhtariyeti, insanın kendi eliyle tekrar Hak Taalâ'ya satmasını yâni O'na bırakmasını talep etmektedir. Bunun karşılığı ve bedeli olarak da insana, ebedî yaşayışta cennet vaadedilmiştir. Bu alış - verişin bedeli ebedî âlemde cennet olarak Ödeneceği buyu-rulm ustur.
Hak Taalâ ile bu alış - verişi yapmış olan insan da alış - verişi yapıp muameleyi bitirince nıü'min olur. İma-nm ikinci bir ismi de bu alış - verişi yapıp bitirmektir. Bu alış - verişi yapmayan, bu muameleye yanaşmayan, yahut da alış - verişi yaptıktan sonra muamelenin şartlarını bozan, söz verdâkten sonra, alış - verişin bozulacağı bir hareket takibeden kini.se de kâfir olur. Küfür de bu ajış - verişe yanaşmamanın yahut da bozmanın başka bîr ismidir.
Bu alış - verişin mânasını anladıktan sonra, şimdi de hu alış - verişe taalluk eden teferruata geçelim. Bunları tahlil etmeğe çalışalım :
1. Bu alış - verişte, Hak Taalâ insanı çok büyük iki imtihana çekmektedir. Birinci imtihan şudur: insan serbest bırakılmış olunca, bu serbestlik içinde kendi kıymetini takdir edip etmediği, Dünya hayatına kapılıp ebedî Mâliki'ni tanıyıp tanımadığını, Kendisini yaratan Hâfkine sadakat göstermeyip nankörlük mü ediyor?
ikinci imtihan da şudur: insan kendi Allah'ına ne kadar güveniyor, O'na ne dereceye kadar itimat ediyor? Çünkü bu alış - verişte verilecek olan bedel, nakit ve peşin değil veresiyedir. Ancak öldükten ve dünyayı değiştirdikten sonra insan bu bedeli elde edebilecektir. Bu bedeli ödemeği de Allahu Taalâ vaad buyuruyor. Buna mukabil, insan bu günkü serbestliğinin tadını tadmıştır; ve bu muhtariyet dolayısiyle elde ettiği kolaylığı terketmek istemez.
2. Dünyadaki bütün islâm toplulukları hep Fıkhî kanunlarla hareket ederler. Bunun için, bu kanunlara göre, bazı akidelere imân etmek icabeder. Hem iman etmek, hem de söz vermek lâzımdır. Böyle bir imana sahip olan kimseye — hiç bir Şeriat Kadısı (Şeriat üzerine hüküm veren hâkim) herhangi bir açık ve kesin delil ile sabit olmadıkça, — «Sen gayrı - Muslinisin, İslâm camiasının -haricine çıktın» diyerek hüküm veremez. Bu hak hiç bir hâkime ve hiç bir kimseye verilmemiştir. Hattâ, «senin verdiğin şu ikrar da yalandır» diye de söyliyemez. Ancak bu imanlın muteber olup olmadığı yalnız Allah indindedir. Bu meselenin hakikati şudur: Kul düşünce ve amel'in her ikisinde de kendi serbestliğini ve muhtariyetini AUahu Taalâ'nm eline teslim eder. O'nun hakkı olan hakikî mülkiyetin de, bu kul kendisine ait olmadığını bi-h'r ve bu mâliklik iddiasını bir tarafa bırakır ve gerçek bir kul olur.
3 Herhangi bir kimse, İslâm kelimesine söz verip, <îruç, namaz ve diğer îslâmî hükümler ve emirlere de kağh olursa, fakat onun vücudu ve ruhu, onun fikrî ve kuvvetleri kendi malını, vesilelerini, kaynaklarını ^ imkanlarını kendi elinde tutmak ister ve kendisini unların mâliki ve mutasarrıfı telâkki ederse, — menşe bakd bunlara tasarruf etmekte serbest olmakla beraber — bunların kendisine ait olduğunu düşünürse, o zaman bu dünyada mümin ve iman sahibi görünse ve tanınsa dahi, hakikatde Allahu Taalâ'nm indinde bu kimse gayrı - mümindir. Çün'kü böyle bir kimse Kur'an-ı Ke-rim'de imanın esası olarak bildirilmiş bulunan Allahu Ta-alâ ile böyle bir muameleye yanaşmamıştır, Allah rızasına rağmen, kendi malını ve canını esirgemiştir. Allah'ın rızası olmayan hususlarda canını ve malını heba etmiştir, işte bu iki şekildeki işin neticesinde kat'î olarak iman sahibi olmakla iman sahibi olmamak anlaşılır. Mahni, canını Allah'a teslim etmeyen veya teslim etmek için söz. verdikten sonra muameleyi alış verişi tamamlamayan ve bu şeylerin kendisine ait olduğunu iddia eden bir insan imanlı sayılamaz.
işte, imanın bu hakikati, yaşayışın başından sonuna kadar, Islâmı yaşayış ile kâfirâne yaşayışı birbirinden ayırtr. Sahih mânada iman etmiş bulunan bir müslüman, kendi yaşayışının her şubesini ve her sahasını Hak Taa-lâ'nın rızasına tâbi kılarak çalışır. Bu yolda da herhangi bir yerde her ne şekilde olursa olsun, kat'î bir surette» muhtariyet iddiasında bulunmaz. Ancak belki bazı zamanlar unutkanlık saikasiyle Allah'la yapmış olduğu bu alış - verişin bazı taraflarını unutarak, bazan muhtar bir şekilde hareket eder. Fakat bu böyle olsa dahi, bu gibi kimseler yine ehli iman zümresinin teşkil ettiği bir camia içinde bulunurlar, içtimaî vaziyetlerinde, herhangi bir zabıta, siyaset, medeniyet, muaşeret ve geçim işlerinde Allah'ın rızasını gözeterek telâmı hükümleri tatbik ederler. Allahu Taalâ'nıh şer'î kanunlarına bağlanırlar. Bu kanunlardan kurtulmak yoluna gitmezler. E^jer arızî bir şekilde gaflet bile etseler, kendileri uyarılır ve böyle serbestçe hareket etmeği bırakıp kulluk yolunu tutsun diğer ehli iman tarafından da ika» edilirler.
Ajlah'dan kurtulmuş gibi çalışmak, kendi nefsinin Herine tâbi olup kendini muhtar zannederek gitmek ıste da da düşünür taşınırlar, «biz neyi yapalım, neyi y° ayalim» derler. Yapacakları bir işte, Allah yolunu b rakip kendi nefsanî isteklerine tâbi olmuş ve yaşayışlarında kâfirâne yol tutmuşlardır. İster halk bunları müslüman olarak tanısın, isterse yine halk bunlara kâfir ismi versin veyahut da gayrı - müslim diye vasıflandırsınlar. Hepsi de aynı kapıya çıkar.
4. Bu alış veriş yapıldıktan sonra ve bu alış verişe göre, insan her hususta Hak Taalâ'nm rızasına tâbi olmalıdır. Bu rızayi İlâhî, insanın kendisinin tecviz ettiği, şeyler değildir. Hak Taalâ'nm bildirdiği hususlardır. İnsanın kendi kendine uydurup ortaya attfığı hususlar, Hak Taalâ'nın rızasına sebep olamaz. Bu gibi şeylere de tâbi clmak yine rızayı îlâhiye ,yol açmaz. Bunlar, insanın kendi rızasına sebep olur. Bu da bahsettiğimiz alış verişin hilafıdır. Bu gibi şahsî ve nefsanî hareketler alış verişi bozar.
Allah karşısında yapılnfış olan alış verişi, ancak o k'tnse veya kimseler veya zümreler devam ettirirler ki, tütün yaşayışlarinin her tarafında ve her yolunda Hak Taalâ'nıa kitabına, O'nun peygamberinin sünnetine — ki fcu sünnetin aslı ve esası da kitaptan gelmiştir — tâbi ol^P giderler.
Bunlar, bahsedilen alış - verişin muntazam olduğu ususlardır. Bunlar anlaşıldıktan sonra, şu mesele de naüığindejj anlaşılacaktır: Bu alış - verişdeki, fiyat ve ' yanı °ennet içinde bulunduğumuz bu günkü dün-
b f^ sonra' ku dünyanın nİnayetinde verilecektir. El-e Şurası da açıktır ki, verilecek olan bu cennet sırf ni în ^arŞ"iğında verilmiyecektir. Yâni satıcı kendisi- unyevî yaşayışını ortaya koyacaktır. Bu yaşaylş tar-
21 bir ticaret maU gibi satışa a edilecektir. Ve bunun karşılığında da bedel alınacaktır demek değildir. Belki bu iş bir değiş - tokuş işidir. Satıcı kendi dünyevî yaşayışında, elinde bulundurduğu muhtariyetleri bir tarafa bırakacak, tasarruf sahibi olduğunu düsünmiyecek; Al* lan karşısında elinde bulunanlara bir yed-i eminden bir emanetçiden başka bir şey olmadığını hesaba katacak ve Allah'ın rızasına uygun bir şekilde elinde bulunan şeylere tasarruf edecektir?
îşte bunun için alıcı bu işde kârlıdır. Alıcının dünyevî yaşayışı bitinciye kadar, bu satış malı da yine kendi elinde bulunacaktır. Hakikatte şu da açıktır ki bu satış şartları, alıcının dünyevî yaşayışının son anma kadar bütün şartlan ile devam eder. Ancak, bu satış vadesinin ödeme zamanı geldiği vakte kadar sabşın bedelini almi-yacaktir. Yâni hayatının sonundan sonra, bu bedeli almağa ancak hak kazanacaktır.
Bu hususların vazedihnesiyle birlikte şunu da bilmek lâzımdır ki, bu mevzuda bu hususu niçin beyan ediyoruz. Yukarıda iman edip, ikrar verdiği halde, imtihan zamanında imtihandan muvaffakiyetle geçemeyen bazı kimselerden bahsedildi. Bunlar, bazen tenbeilik, bazen, hulûsu niyetin zayıflığı, bazan da kat'î münafıklık, bazan da herhangi bir sebeple, Allah yolundan ayrılırlar, inandıkları din yolunda kendi canlarını ve mallarını feda etmekten esirgerler. Bunun için, bu gibi kimselerin yahut da zümrelerin tuttukları yolu tenkit ettikten sonra, şimdi şurasını da açıkça söyliyelim ki, sizin kabul edip ikrar verdiğiniz iman nedir? îman demek, sırf bir isimle^iktifa etmek değildir. Belki esasda şu hususları kabul ettikten sonra, ikrar vermektir. Allah Taalâ sizin nefsiirzin, varlığınızın ve malınızın hakiki sahibi ve mâlikidir. Bu şekilde ikrar verdikten sonra, eğer siz kendi nefsinizi, varlığınızı, malınızı ve canınızı, Allah yolunda kurban etineğe, feda etmeğe hazır olmalınınız. Diğer taraftan da kendi nefsanî kuvvetlerinizi ve elinizde bulunan kaynaklarınızı Allah'ın tâyin ettiği şartların dışında kullanmamalısınız. Verilen ikrarın gereğini yapmayıp da ikrarın hilâfına hareket etmiş olursanfiz, o zaman siz yalan ikrar vermiş bulunacak ve bir yalancı olacaksınız.
Hakiki ve doğru iman sahipleri ancak, kendi nefsini ve varlığını, malını ve canını, Allah'ın eline bırakıp, ondan başka mâlik ve sah;p tanımayan kimselerdir. Her nerede Allah'ın hükmü olursa hemen gecikmeden ve bir şey esirgemeden bunlardı feda etmeğe hazır bulunan şahıslardır. Her nerede Allah'ın hükmü yoksa, O'nun bir emri bulunmuyorsa, • bu kimse elinde bulunan bu malından ve canından zerrenin zerresini bile harcamağa hazır olmamalıdır.
Bu hususta da bîr çokları bir hayli itirazlarda bulunurlar. Ku'an-ı Kerim'dek' bu vaadden ^bahsederek bu gibi vaadlerin Tevratta ve Incilde de olduğunu söylerler. Fakat Incilde bu vaad'in bulunması bu itirazları desteklemez. Hattâ Incilde bu vaad'n bulunması bu itirazı esassız hâle getirir. Şimdiki dünyada mevcut bulunan «Ena« cÖ» : Inciller'de Hazret-i İsa (A.S.) in bu hususa taalluk eden bâ^ı öğütleri vardır. Meselâ onlardan bir örnek şudur :
Ne mutlu adalet için matrud olanlara, zira göklerin melekûtu anlarındır. (Metta İncili bab, 5, fıkra 10. Ki-tab-ı ahdi - Ced^d, Paris Krallık matbaası 1827 sahife 5. Türkçe tercümesinden aynen nakledildi.. (Mütercim)
Kendi hayatını bulan, onu zayi ede. Ve benjm için kendi hayatını zayi eden anı bula. (Incil-i Mettâ bab 10. Fıkra 39. Sahife 13.).
Ve her kim benim ismim için evleri, ya k-armdaşla-rh ya kız karındaşları ya babayı ya anayı ya avreti ya oğulları ya tarlaları terk ederse, yüz kat ala ve ebedî şekliyle hayata vâris ola. (Mettâ bab 19, fıkra 29. sahife 25). Zamanımızdaki şekliyle elimizde bulunan Tevrat da şüphesiz ki bu mevzu yoktur. Çünkü Tevratta ölümden sonraki yaşayış «Hayat ba'd el - mevt» ve kıyamet günü hesabı «yevm ül hesâb» ve uhrevî ceza ve mükâfat hakkında bilgiler geniş bir şekilde mevcut değildir. Halbuki, bu akîde esasda dinin ayrılmaz bir cüz'üdür : «Güzün lâ -yenfekk.» Bununla beraber elde mevcut bulunan Tevratta mu mazmuna rastlamıyoruz. Hakikaten Tevratta bu mevzu yoktur. Neticesini de çıkarmak doğru değildir. işin aslı şudur ki, Yahudiler, gerileme devirlerinde bir hayli maddeperest ve dünyaperest olmuşlardır; rahatlığa ve hoş vakit geçirmeği özlemişlerdi. Onların indinde nimet ve ihsan, ahiret hayatına matuf olmayıp, halihazır dünyada nakit ve peşin olarak elde edilendir. Bundan dolayı Kitab-ı îlâhî'de bahsedilen ihsan vaatlerini onlar hep bu dünya için düşünürler. Onlarca «cennet» mefhumunun her türlü vasfı kene gibi yapıştıkları Filistin ülkesinde ümit edilir. Misâl olarak, Tevratın müteaddit yerlerinde rastladığımız bu mazmundan bir kaç cümle alalım :
«Yâ Isrâ'îl dinle: Allahımız Kabb, Rabb-i vahiddir. Ve A İlah "m olan Kabin, bütün gönlünden ve bütün canından ve bütün takatindan fazla seveseni» (Tevrat Ki-ta'D el - istisna : Tevrat ei müsennâ. Bab 6, fıkra 4 - 5. Kitab-ı Ahdi Atik. Paris Kırallık Matbaası 1827. Sahife 211* (Türkçe tercümesinden aynen alındı).
«Seni kendine edinen seni yaradan ve düzen (ortaya gıkaran) baban bu değil midir?.»
(Tevrat El - Müsenna Bab 32, Fıkra 6, Sahife 242).
Onlarca bağlılığın mânası, Allah'a götüren bir bağlbk değil dünva mülküne celbeden bir ihtiras şeklindedir. Burada dünyanın geçici nimetlerine kavurmaktır. Bütün bu hırsın altında Filistin ülkesinin rüyası yatmaktadır.
Bu günkü şekliyle Tevrat, ilkönce aslma uygun değildir. Tamam olmadığı gibi saf olarak, halis Kelâm-ı îlâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata başka kelâm da karışmlış ve eklenmiştir. Tevratm içinde Yahudi kavminin rivayetleri, hikâyeleri ve kıssaları, nesil ve ırk taassupları, vehim ve hayâlleri, istek ve arzuları, yanlış anlayışları, fıkhî içtihadlarmm tâdil edilmiş şekilleri bir yığın şeklinde ve işin en feci tarafı olarak, İlâhî Kelâm ismi altında yer almıştır. Öyle bir tahrifata uğramıştır ki, kelâmın aslını karışmış[89] olanlardan ayırt etmek mümkün değildir. [90]
Din Ve Hak Kanunu
Zina eden kadınla zina. eden erkeğin her birini yüzer kırbaçla kırbaçlayın. Siz eğer, Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde onlara acımayınız. (Nur, 2).[91]
Yukarıdaki âyet-i kerimede nazarı dikkati celbeden ilk şey, zina yaparak günah işliyenlere, cezaî müeyyide-ftttı tatbik edilmesiyle meydana gelmiş olan inzibat meselesidir. Âyet-i kerime bu hususu, Allah'ın dini olarak açıklamış ve en belirli bir tarzda ifâde etmiştir. Bu, Kur'-anî delille, kat*î olarak malûm olmuştur. Din, yalnız ria-maz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetlerden ibaret değildir. istisnasız olarak, cemiyetin bilumum ihtiyaçlarına cevap Teren, bütün kanunlar, din çerçevesi içinde yer almaktadır. Bu itibarla, dini kaim kılmak sadece namazı edâ etmeklc bitmiş olmuyor. Namazın kaim kılındığı yerde, ancak d'nin bir hükmü ifâ edilmiş olur ki, bu cüz pek tabiî olarak dinin bütünlüğünü ifâde edemez. Hangi memlekette olursa olsun, dinin inzibatî hususları yürürlükte olmaz ve o cemiyette başka cezaî müeyyideler ve başka kanunları tatbik edilmekte ise, demek ki orada Allah'ın dini de reddedilmişte. Böyle bir cemiyet düzeninde «di-ııullah» dan bir eser kalmış sayılmaz. [92]
Hükümetin Lüzumu Ve Ehemmiyeti
Söyle yâ Rabbî* benî doğru girişle girdir ve doğru çıkıştan çıkar ve bana kendi indinden yardımcı bir iktidar ver. (îsra Sûresi: 80)
Bu ulvî âyet, bir peygamber duasındaki mühim ihtiyacı aksettirmektedir. Cemiyetin duçar olduğu felâketi ve bu yaranın iyi şekilde nasıl sarılacağına bilen Hakkın elçisi Rabbine şöyle niyaz ediyor: Bana hükümlerin icra mevkiine uyacak bir iktidar ver. Veya bana yardımcı olacak herhangi bir hükümeti ortaya çıkar. Onun kuvvet ve kudreti vasıtasiyle, bu dünyayı kurtarayım. Fenalıkların ve ardı arkası kesilmeyen kötülükler selinin önüne geçip yolunu şaşırmış insanlık camiasına Hak Nizamının adalet ve güzelliğini göstereyim. Âyet-i Kerime'nin tefsirinde, Hasan Basri, Kıtâde, tbni Cerir ve İbni Kesir ve bunlar gibi kıymetli müfessirler kaydettiğimiz gibi mâna vermişlerdir. Bu tefsiri şu şerefli Hadîs-kat'î bir açıklığa kavuşturmaktadır :
Hak Ta ala, Kur'an ile ortadan kaldırmadığını, hii kûmet vasıtasiyle ortadan kaldırır. (Hadîs).
Kesin olarak anlaşılıyor ki; îslâmın dünyada yapmak istediği ıslâhatta yalnız vaaz ve nasihat yolu ihtiyar edilmemiş, bu cihan çapındaki fikir manzumesi, aynı çapta amelî olarak ta eîe alınmış ve bu dört başı mâmur ceht ve gayretin tabiî neticesi olarak islâm'ın örnek siyasî hükümeti vücuda gelmiştir.
Hak Taalâ'nm bizzat kendisi, kendi Nebisine öğrettiği bu dua ile sabit oluyor. Dinin kaim kılınması ve şeriatın infazı, hududullahm icrası için hükümet istenmiştir. Bu hükümetin elde edilmesi yalnız caiz sayılmamış, aynı zamanda lâzım görülmüş ve zarurî olarak düşünülmüştür. Ba^ı idrâk yoksunları, anlayış hatasına düşerek, bu şekilde hükümet talep etmeği dünyaperestîik ve dünya isteğ: olarak vasıflandırmak isterler. Böyle "olsaydı bir azîm peygamber hükümeti kendi adına talep ederdi. Halbuki o hükümeti Allah için 'istiyordu, Ve böyle kudsî bir istek, Kur'an-ı Kerim'de mevzubahs ediliyordu. Allah'ın emrettiği dinin kaim kılınması için taiep edilen hükümet dünya-perestlik ve şahsî istek için değil, Allah sevgisinin iktizasındandır. [93]
İşte Yûsuf (A.S.) sûresinde de aynı talebi gorüyo-*uz. O da ahlâkî ve içtimaî ıslahat yolunu tutmak istedi-ğ-1- zaman, risâletin tabî bir zarureti olarak iktidarı ele geçirmek istemişti. Bütün büyük peygamberlerde olduğu gibi, Peygamberimiz de (S.A.V.) gelmiş ve gelecek devletlerin en güzidesini kurarak, îslâm dinin.n kaim olmasında, kendi hükümetini vasıta kıldılar.
Kur'an-ı Kerim'de bu meselenin şerhi hakkında, şöy-Je buyurulmuştur:
Onu benim yanıma getirin, onu kendime dost edineyim. Ocunla buluştuğu zaman dedi fcâ: Bu günden itibaren bizim yanımızda emniyetle, güvenle ka-ia çaksın. (O da) dedi ; Benî yeryüzünün bütün hazmele-riniıı babına geçjr, ben onları korurum ye İ>ilenimdir.
(Yûsuf 54 - 55)
Bundan evvelki bahislerde bu sûrenin mevzuu, etraflıca anıklanarak anlatıldı. Ve artık anlaşılıyor ki; istenen bu vazife alelade bir memuriyet ve bir işçilik değildir. Ve istenen memuriyeti ise, makam peşinde koşan, koltuk düşkünü kimselerin istediği tarzda bir makam ve bir mansıb da değildi*1. Bu mukaddes arzunun hedefi, gerçek inkılâbın kapılarını açmak için baş vurulan gayet mâkul ve müessir bir çaredir. Hazret-i Yûsuf (A.S.) ahlâkî hasletleri gözönüne alınarak; on, onbir senelik dirayet, hikmet ve emniyetin erişilmez Örneklerini vermiş; şerefli mazisine binaen, kendisine istediği bu makam bir minnet duyguları altında verilmeğe hazırlanmıştı.- Bu, kapının açılmadı için bir işaretti. Hazret-i Yûsuf (A.S.) m denenmesi pek uzun sürmüştü. Denemeler sırasında herhangi bir şekilde bir köşede unutulup bırakılmamıştı. Mısır padişahından sokakta oyun oynıyan çocuğa kadar, faziletleri duyuhnus ve şayi olmuştu. O, bütün imtihanlarını muvaffakiyetle vermiş ve kendisinin emanet hususundaki müthiş titizliği, diyaneti, dürüstlüğü, hilmi, zekâ^ îiirayeti, feraseti, büyük işler yapma kabiliyetleri, engin gönüllülüğü ve bütün bu ahlâkî değerlerin üzerinde bir nur gibi ışıldayan, nefsi zabt edebilmek gibi ancak seçilmiş kullara yergi olan bu sıfatla, o zamanki asır içinde eşine ve emsaline rastlan ılmıyacak bir şahsiyet olarak tanınmıştı.
Halk ve saray erkânı, zamanla onun yüce hüviyetini tanıyınca artık ona muhalefet edecek kimse de kalmam'ıştı. Mısır padişahı bile, silâhını atarak ona teslim olmuştu. Hazret-i Yûsuf'un (A.S.); «Ben korurum: Hafz» ve «ben bilen imdir : Alim» demesi sırf bir iddiadan ibaret değildi. Bu, ispat edilmiş bir meseleydi. İşte bunun için kendisine inanıldı. Artık Hazret-i Yûsuf (A.S.) m hükümeti eline geçirdikten sonra yapacağı işler kalıyordu, Hazret-i Yûsuf (A.S.) kendi isteği ile padişahdan iktidarı talep etmişti. Padişah ve saray erkânı da onun bu işleri yapabilecek kabiliyette olduğuna kanaat getirmiş bulunduklarından ve bu makam için onun kadar ehliyetli başka birisini bulmak kabil olmadığım anladıklarından bu işi onun eline teslim etmekte tereddüt etmediler, îşte onlar, bu şekilde kendi memleket işlerinin noksanını düzeltmiş ve tamamlamış oldular. O, kendi lisa-niyle bu işi padişahdan talep edince; padişah ve iktidar çevreleri bu isteği öyle bir cânü gönülden kabul ettiler ki, sanki bu işe uzun zamandanberi hazırlanmış ve *»k'-denberi bunu bekliyor gibiydiler. Bir işaret bu meselenin derhal olup bitmesine kâfi gelmişti.
Talmud'un beyanına göre, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in ktidarı istemesi yalnız padişahın kendisinden değil, padişahın bütün aile efradı ve halefleri nezdinde vâki olmuştur. Bu talep, padişahla beraber bütün aile efradı ve halefleri- de ittifakla kabul etmişlerdir.
Hazret-t Yûsuf '(A.S.) un istediği, elde ettiği ve kavuştuğu bu iktidarın mahiyeti ve şümulü nedir?
Düşüncesiz ve bilgisiz kimseler, Hazâ'in - ©1 - arz cümlesindeki ha/â'in : hazineler kelimesine bakarak, bunu hububat taksimi gibi alelade bir iş gibi ve buna benzer işlerle mukayese ederler. Hazret-i Yûsuf (A.S.) bir nevi hazine emini, maliye müdürü, defterdar, yahut da kıtlık zamanındaki iaşe nazırı, yiyecek karnesi dağıtan oüro başkanı, maliye bakanı, yiyecekler bakanı gibi bir şeye benzetmeye kalkarlar. Fakat Kur'an-ı Kerim ve Talmud'un müttefik olarak şehadetlerine göre; hakikatte Hazret-i Yûsuf (A.S.> Mısr saltanatının muhtar-ı ,küi-lû, Roma ıstılahına göre diktatörü olmuştu. Memleketin her işi ve her hususu beyazından siyahına kadar, onun elinde ve önün ihtiyarında idi.
Kur'an-ı Kerim bu hususu şu şekilde beyan buyuruyor: Hazret-i Yâkub (A.S.) Mısıra ulaştığı zaman, Haz-' let-i Yûsuf taht üzerinde oturmuştu.
Babasını tahtın üzerine çıkardı. (Yûsuf, 100).
Hazret-i Yûsuf (A.S.) in yine bu mevzuda, kendi lisanı i!e söylediği bir cümleyi Kur'an-ı Kerim şu şekilde nakleder :
Yâ Rabbj, Sen bana mülk vermişsindi? (Yûsuf, 101).
Su maşrabasi hırsızlığı meselesine gelince; ora hükümetin memuru, Hazret-i Yûsuf (A.S.) m su maşraba-sım, pad'şah su maşrabasi olarak vasfediyor.
Dediler, padişahın su maşrabasım kaybettik. (Yûsuf, 72).
Hak* Taalâ Yûsuf (A.S.) m Mısırdaki iktidarından bahsederken; «Bütün Mısır ülkesi onundfu.» şeklinde va-niy buyurmuştur.
Orada istediği gibi bar mirdi. Yûsuf, 56)
Bu gerçek, Bible (Kitabı Ahd-i Atîk ve Kitabı Ahd-î Cedîd) de şu şekilde anlatılmaktadır. Bu kısımda Firavunun Yûsuf (A.S.) a söyledikleri sözlerimize sehadet eder :
«Ve Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, çünkü bu cümleyi Allah sana malûm eyledi. Senin gibi âkil ve dana yoktur. İmdi sen evim üzerine ol ve cümle halkım ağzına baksın, ancak taht hesabiyle senden büyük olayım. Ve dahi Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, işte seni bütün Mısır diyarı üzerine nasbeyledim. Bâ'dehü Firavun mühürünü elinden çıkarıp, anı Yûsuf (A.S.) in eline kodu,, hem ana tülbent libas giydirip, bir altın tuğu boğazına. takdı. Ve anı kendi ikinci kucusune b'ndirip, (tahtına) önünde herkes diz çöksün deyû nida ettiler, ve anı bütün Mısır diyarı üzerine nasbeyledi. Hem dahi Firavun Yûsuf (A.S.) a dedi ki, ben Firavunum, bütün Mısır diyarında senin izn:n olmaksızın, bir adam elini ya ayağını kaldırmaya... Ve Firavun Yûsuf (A.S.) m adını «Saf-nâthn Fa'nâkh» : Dünyayı Kurtaran kodu, ve ona on şehrin imamı Futîfer'in kızı Esnath'i zevce olarak verdi. Bâdehü Yûsuf (A.S.) cümle Mısır diyarının seyretmeğe çıktı.»
Talmud'un nakline göre, Yûsuf (A.S.) un .kardeşleri Mısır'dan dönüp babalarının yanma avdet edince, babalarına Mısır hükümdarı olan kardeşleri Yûsuf (A.S.) u şu şekilde anlattılar :
Kend ülkesinin sakinleri arasında, en büyük selâ-h'yet onun elindedir. Herkes onun emirlerine uymaya mecburdur. Onun sözü bütün ülkede geçmektedir. Her hangi bir işi yapacağı zaman Firavundan müsaade almasına lüzum yoktur.
İkinci sual de şudur ki : Hazret:i Yûsuf (A.S.) bu devletin icra yetkilerini ne maksatla istemiş ve niçin bu. ehemmiyetli selâhiyeti elde etmişti? Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu hizmetleri yaparken mevcut küfür nizamının kanun ve usullerini mi takibediyordu ? Yoksa, hükümet ve ktidar eline geçince, islâm, siyaset, ahlâk ve medeniyet usullerini mi kuracaktı? Bu suallerin en iyi cevabını Al-lâme Zemahşerî, «Keşşaf» isimli tefsirinde vermiş bulunuyor:
Hazret-i Yûsuf (A.S.); Beni yeryüzünün hazineleri- başına geçir.
Demişti. Onun bu talepten maksadı, yalnız şu. idi : Bu vesile ile Hak Taalânm emrettiği gerçek kanunları tatbik etsin. Ülkesindeki mazlumlara kaklarını verebilsin. Allah'ın adaletini yaymak için, iktidarını bir vasıta kılabilsin. Vazife aliriış olduğu işleri yapabilsin. Nihayet .Enbiyânın yolunu tutup gitmek imkânına kolaylıkla mâlik olsun. Peygamberlerin politikacılar gibi dünya sevgisi ve dünyanın kirli işlerine bağlılıkları olmaz. Hazret-i Yûsuf (A.S.) da sayılan maksatların husulü için iktidarı talep etmişti.
Hakikat şudur: Bu sualin kendisi de başka bir sualden doğmaktadır. Bu yeni sual de pek mühim ve esaslı b'r sualdir. Eğer Hazret-i Yûsuf bir peygamber ise, o zaman Kur'an-ı Kerim'de bildirilen diğer peygamberlerin hattı hareketini takip etmesi lâzımdır. Nasıl olur da bir taraftan islâm'a davet eder, diğer taraftan kendisi kalkar da Allah yolundan gitmeyen, kâfîrâne rejimin yü-rümes", için hizmet etmek yolunu tutar? Belki bn sual bununla da bitmez. Bu sualden daha da ince ve daha da önemli yeni bir sual ortaya çıkar. Hazret-i Yûsuf (A.S.) teiniz ve'doğru.yol tutan bir insan mıydı? Yoksa değil miydi? E^er Hazret-i Yûsuf (A.S.) doğru ve temiz bir insan ise, o zaman bir temiz ve doğru insan nasıl olur da hapishanede iken, peygamberlik iddiasında bulunarak :
Şu bir yığın uydurduğunuz ilâhlar mı iyidir? Yoksa, bir tek ve kudret sahibi bulunan Allah mı?
Sözünü söyler? Yine bundan başka nasıl olur da müteaddit defalar tekrar tekrar, Mısır halkının karşısında şu ibretli uyarmaları yapar ki :
Sizin için şu uydurup kendi indinizden çoğaltıp durduğunuz ilâhlardan biri de bildiğiniz şu Mısır padişahıdır? der.
Hazret-i Yûsuf (A.S.) bilhassa şu tebligatı ile her devre ışık tutan ve yegâne hakikati açıktıyarak peygamberlik akidesini açık bir şekilde beyan eder :
Ferman vermek, buyruk sahibi olmak yalnız bir ve tek bulunan AIIalnı Taalâ*nındir.t Ondan başka kimsenin bir 'ktidar hakla yoktur.
Sonra, bu nasıl bir iş olur: Aynı Hazret-i Yûsuf (A. S.) diğer taraftan amelî ve fiilî işe gelince; kalkıp da tenkit ettiği ve nizamını değiştirmek istediği, bildiğimiz, kâfirâne nizamı takibeden şu Mıslr padişahının hükümet rejimine hizmet etmek yolunu tutup da gider? Yalnız. hizmet etmek yolunu tutmakla da kalmaz, belki, kendisi bu rejimin yürütücüsü, tertibe koyanı, muhafızı olup; hattâ Mısır padişahının rububiyetine de boyun eğip onun. temel nazariyesi olan :
«Kanun yapmak, buyruk sahibi bulunmak Allanın; değildir de benim kendimin yâni padişah olan benimdir.
Fikrine sahip olur? Hakikat şudur ki, bu âyetlerin tefsirini müslümanlar gerileme devrinde herhangi bir zihniyetin neticesinde bu şekilde ileri sürmek istemişlerdir. Burada biraz da Yahudi hususiyetinin kokusu sezilmektedir. Yahudilerin asırlardanberi tuttukları yol malûmdur. Onlar düşünce ve ahlâk bakımından *m alçak seviyeye düşmüşlerdir. Eski tarihlerinde, onların da mümtaz-bir çok şahsiyetler yetiştirdiklerini okuyor ve bunlardan. 'bret dersi alıyoruz. Onlar böyle aşağı bir duruma düştükten sonra, kendilerini mazur gösteren birçok bahaneler icat eder, bu yalanlarını ispat için deliller uydururlar. Ne yazık ki, şimdiki müsîümanlar da böyle olmuşlardır. Ve İslama ihanet eden, kâfir hükümetlerin uşaklarına boyun eğmektedirler. Onlar da bu alçak derekeye düştükten sonra, geçmiş tarihin parlak sahifelerine bakarak, İslâm ve Islâmm ileri gelenlerinin hayat sahifelerini okuyarak utandıklarından, haya ve hicap hissi duyduklarından, bu utanç hissi altında kendilerini teselli etmek, halkın haklı husumetinden kendilerini kurtarmak maksadiyle, bu sefil nazariyeleri uydurarak, ellerinde koz olarak kullanmak iç'n, Yûsuf (A.S.) gibi yüce ma-kamlı bir peygamberin «küfr» yolunda hizmet ettiği şeklinde iğrenç yalan ve iftiralara sığınmak ihtiyacını hissediyorlar. Halbuki herhangi bir ülkede, [94] yalnız ve tek olarak İslama bağlı bir mü'min bulunsa, bu kimse imanî feraset ve hikmet ile mücehhez olsa, o kimse yine yapayalnız, kendi basma, bu ahlâk ve hikmetinin kuvvet ve gücü ile Islâmî inkılâbı tahakkuk ettirebilir. Bu müminin ahlâk kudreti - Bu ahlâkî kudretin nasıl kullanaca-ğın'ı ve nasıl bu kudretten istifade edilebileceğini bilmesi şartiyle - orduya, silâha, askerî malzemeye ve herhangi bir şeye ihtiyaç, bırakmadan, o müminin bulunduğu memleketi fethetmeğe ve teshir eylemeğe o ülkenin saltanatını dağıtmağa bile kâfi gelecektir. [95]
Hakimiyet Ve Hilâfet Tasavvurları
İslâm'da hakimiyet tasavvuru, bütün meselelerin üs--tünde en mühim bir mahiyet arzeder. Çünkü gerçek olarak Hâkim olan bu sonsuz kâinatın Hâüki Allahu Taala'-dır. O, Hâkim-i âlâdır, tktidar-ı âlâ ; (En yüksek iktidar) O' nun hakkıdır. însan ise, durumu ve va*ziyeti bakımından bu Hakim-i âlâ'nın halifesi, mümessiK ve bir nevi vazifeli memurudur. Her şeyde olduğu gibi, siyasi nizamda da bu Hâkim-i âlâ'nın kanunlarına tâbi olması lâzîmdır. Halifenin vazifesi ise, Hâkün-i âlâ'nın kanunlarını asıl kaynağa uygun bir şekilde yürütmek ve infaz etmektir.
Hâkimiyet mevzuunu en güzel şekilde ifade dden şu Âyet-i kerimedir:
Ey benim hapishane arkadaşlarım, çeşitli ilâhlar mı iyidir yoksa bir ve tek bulunan Kaihhar Allah mı? Ondan gayrı sizin ibadet -ettiğiniz şu şeyler, kendinizin ve kabalarınızın uydurup isim takdıklaruıızdan başka bir şey değillerdir. Halbuki Allah bunlar için bir detöl göndermemiştir. Elbette ki Hüküm ancak ve ancak Allah'a aittiî. O, ancak kendisine — kendisinden başkasına değil — ibadet edilmesi için emir vermiştir. İşte sağlamı din budur. Fakat halkın çoğu düşünemezler. (Yûsuf, 39-40)
Bu cümleler Hazret-i Yûsuf (A.S.) un beyanatından bir parçadır. Bu cümleler tevhîd ve Üâhî hâkimiyet hakkında en güzel anlatış şeklidir. Burada Hazret-i Yûsuf (A.S.) din mefhumunu öyle bir tarzda ileri sürmüştür ki, ehl-i hak ile ehl-i bâtıl tamamen biribdrinden ayrılmıştır. Yâni Tevhid ile şirk arasındaki fark tamamiy-le belirtilmiştir. Sonra bu» fark öyle isabetli ve makul bir şekilde ifade edilmiştir ki, alelade bir zekâya sahip b'r kimsenin bile benimsiyeceği bir şekildedir. Bu mesele bir başka hususiyet de araetm ektedir. Bu sözlerin muhatabı olan insanlar, o zamanlar, fikirleri ve düşünceleri itibariyle karanlıklar içinde idiler. Nitekim o zaman bu sözler' söyleyen yüce insan da, kaderin bir hikmeti olarak, bir köle idi. Arkadaştan da O'nun vaziyetine benzer bir vaziyette idiler. Gayet açık ve kesin bir şekilde aynı zamanda herkesin anlıyacağı bir üslûpla hitap etmişti :
«Acaba bir efendiye köle olmak mı iyidir, yoksa çe-§it çeşit efendilere köle olmak mı iyidir?» Bu sözler, orada bulunanların kalblerinin tâ içine kadar işlemişti, ^e yîne aynı şekilde konuşmuştu: Bütün dünyanm mâliki bulunan br efendiye mi kölelik etmek iyidir, yoksa kölenin kölesi bulunan bir efendiye nü kölelik etmek iyidir? HazreM Yûsuf (AJ3.) arkadaşlarına doğrudan doğruya şöyle bir teklif yapmış değildi : «Siz kendi dîninizden vaz geçin ve benim.dinime girin.» O, hikmet kaynağı peygamberlik vasfı ile, mukaddes daveti en arifane bir tarzda ve her biri bir kelime incisi olan şu bözlerle zımnî olarak yapmıştı: Allah'ın fazl-ü "keremine bakınıs! Acaba bizden başka kimseyi kendisine kul etmiş midir? Fakat halk O'na şükretmiyor, bu hususu an Uyamıyor, kendileri kalkıp kemlileri için Rabb'ler uyduruyorlar; bu Rabb'Iere de kul oluyorlar. Sonra Hazret-i Yûsuf (A. S.) bu defa onların dinlerini tenkid etmiş, makul bir.şekilde, gönüllerini incitmeden dinlerinin her türlü fenalıklarını açıklayıp ortaya kovmuştur : Şu mabudumuz dediğiniz nesne, kimseye bir şey vermemiştir, kimsenin velinimeti değildir, hiç bir yerin ve hiç bir ülkenin de mâliki dleğikttr. Siz ona servet sahibi yahut da sağlık ve hastalık veren kioj.se diyorsunuz ama, bu dediklerinizin hepsi boş sözlerden ve lâf- güzaftan ibarettir. Bunlar hep uydurma sözlerdir. Uydurduğunuz bu isimlerin içinde hiç bîr veHnimetlik ve R&bb'lsk yoktur. Halildyet ve Eu-bubiyet mevcut değildir. Asıl hakikî mâlik Allahıı Taa-lâvdır. Bu Allah Ta a!a hem bizim hem de bütün kâinatın Halikı ve Kabb'khr. Bu hakikati kabul etmek lâzımdır. Siy dle bunu kaî>ul edin, buna teslim ohın. O'ndan başka ki iaşenin ne R-ububâyet ne de Mâbudluğa hakkı yoktur. Hüküm vermek, emir buyurmak tamamiyle O*na aittir. Bütün İhtiyara t ve salâhiyetlerin hakla da O'na mahsııs-tur. O'nun d» hükmü şudur ki, kendilinden başka hiç. bir kimseye ve hiç bir nesneye ibadet etmemektir. [96]
B. Firavun dtedi ki: Ey saray halkı! Ben sizin için kendimden başka bir İlâh olduğunu bilmiyorum. (El - Kasas, 38)
Bu sözlerden Firavunun ne demek istediği anlaşılır. Firavun demiyordu ki: «Ey saray halkı! Ben sizin, yerin ve göklerin halikıyım». Nitekim böyle bir sözü değil Firavun, ağzına zincir vurulması lâzım gelen bir deli bile zor söyliyebilir. Firavunun bu beyanatından, «Ey saray halkı! Benden başka sizin herhangi bir mabudunuz yoktur.» şeklinde bir mâna çıkarılmaz. Çünkü, Mısır halkının inançlarına ve akidelerine göre, daha bir sürü rnâ-bud vardı. Bu bir sürü mabuda ibadet edilirdi; hattâ Firavunun kendisi bile bu mâbudlara ibadet ederdi. Firavunun mâbud olması ve mâbudluk makamına yükselmesinin sebebi ise şu idi: Onu güneş ilâhı olarak telâkki ediyorlardı. Bu hususta en büyük delil de yine Kur'an-ı Ke-rim'in âyetlerinde mevcut bulunmaktadır. Firavun kendisi de ilâhlara ve hattâ ilâhcıklara da ibadet ederdi. Bu ilâhların ve ilâhcıklarm dahî bir nevi bakıcısı ve koruyucusu idi.
Bu noktadan düşünürsek, Firavunun o zamanki hattı hareketi, alelade bir hükümet başkanın tutumundan pek de farklı değildir. Nitekim, hükümet ve devlet başkanlarının çoğu da Allah'a ve O'nun Peygamberine inanmakla beraber, O'nun kanununu unutmuş görünüp bir tarafa bırakmışlardır. Kendi kendilerini de bir çok şeyi yapabilecek bir seviyede görürler. AUahu Taalâ'nis mümtaz şeriatından ayrı kanun uydurur ve kendilerini muhtar addeder, siyasî ve kanunî hâkimiyeti ellerinde bulundururlar. Böyle bir zihniyetin iddiacısı ilan idareci ister pad'şah olsun, ister halkın rızası ile güya seçilmiş birisi olsun. Bu sutıfa mensup kimseler, yeryüzünde Allah ve Resulünün kanunlarını değil de, kendi kanunlarını yürürlüğe koymuşlardır; îş bu neticeye vardıktan sonra, Firavunla bu adamcağızların arasında ne gibi bir fark olabilir?
Şimdi başka bir meseleye gelelim; bu da bahsimiz içinde ayrı bir bölümü teşkil eder: Halkımızın bilgiden yoksun bir zümresi, durmadan Firavuna lanet yağdırırlar. Fakat bu lanet okuyanların kendileri Firavun hükümetine benzer hükümetlerin tarafgirliğini yaparlar. Hakikati kendilerine meslek ittihaz edenler ve böyle kıymetli bir yükü yüklenmiş bulunan şahıslar ise, sözün ve istilâhların mânasına've ruhuna bakarlar, yalnız lâfızlara ve kullanılan kelimelere değil... Bu bakımdan iFravunun kendisine İlâh demesi ve böyle bir iddianın mânası ancak hâkimiyet anlamına gelir. Bu hâkimiyetten gaye ise, istediğini yapabilen bir hâkim demektir. Ve sahip çıktığı bu hâkimlik sıfatını ilen etmektedir. Burada ilâh kelimesi istilâh olarak kullanılmıştır. [97]
C. O kimse kî, yerin ve göklerin mülkü O'nundür. Hiçbir oğul edinmemiştir, mülk'de O'nun hiç bâr ortağı da olmamıştır. Her şeyi O yaratmış ve her şeyin takdirini mukadder kılmıştır. (Eli - Furkân, 2).
Burada kullanılan «mülk» kelimesi Arapçada padişahlık, hükümdarlık, kıralhk, iktidar-ı âlâ : en yüksek iktidar ve hâkimiyet : (Sovereynly) demektir. Matlup şudur ki, Allahu Taalâ bütün kâinata Mutlak Muhtar, İhtiyar sahibi, Ferman veren, Buyruk Buyuran'dır, Bu ihtiyaratta bu fermanda hiç bir şeyin zerre kadar bir hakkı yoktur. Bu gerçek de kendiliğinden şu meseleyi istilzam eder. O'ndan başka, herhangi bir mâbud kabul edilemez. İnsan, Mâbud diye telâkki ettiği şeyden, her türlü menfaat veya zarar geldiğine inanır. Hiç bir şeye yaramıyan, hiç bir işe gücü yetmeyen büâkis kendileri korunmağa muhtaç olan nesnelerin mâbudluğuna, en ahmak veya en budala bir insan D İs inanmaz.. Şimdi siz, Hak Taalâ Celle Şanühu'dan başka kâinatta hiç bir varlığın elinde kudret olmadığına kat'î bir şekilde anlamış olsanız, şüphesiz ki O'nun karşısında boyun büker, acz ile niyaz ile baş eğersiniz. Bu kesin idrâk ve imandan sonra, ne herhangi bîr el O'ndan başkası için adak getirir, ne de herhangi bir dili O'ndan başkasına hamdeder. Ne de kimse O'ndan gayrısma dua" edip, şükranlarını bildirir. Ne de dünya yüzünde ahmaktan daha ahmak birisi çıkıp da gerçek Rabb'i Zülcelâli bırakıp, O'ndan başkası için kul olmak yolunu tutar. Ve yahut da herhangi bir kimsenin hüküm vermek hakkına mâlik olduğunu kabul eder. Bu meselenin teyidi için yukarıdaki âyetlerle birlikte şu âyet-i kerimenin medlulünü da göz-önüne alalım: Bu âyet-i kerime de yerin ve göklerin mutlak hükümdarlığının Allahu Zülcelâle ait olduğunu bildirmektedir :
D. Göklerde ve yerde ne varsa ne yoksa, hep Allah'a aittir. Siz, kendi kalbinizde neyi açıklarsanız, neyi de gizlerseniz elbettelrî O'nun hesabına çekilecektir. Ve sonra, istediğini gufrana ulaştırır (afv eder) istediğini de azaba çarptırır. îşte o Allah herşeye kadir Allah'tır. (El - Bakara, 284).
Bu âyet-i kerimenin üzerinde düşünürsek, şunu anlamış olacağız. Din'in ilk temeli ve esas akidesi Hâkimi-yet'in Allahu Taalâ' ya mahsus olduğunu belirtmektir. Allah'ı Taalâ'mn göklerin ve yerin mutlak mâliki olması ve "göklerle yerin arasında bulunan kâinatın da mutlak rahibi bulunması, her şeyin O'nun mülkü olması, Öyle bir temel hakikattir ki, insan için bundan başka türlü hareket etrnek ve başka türlü düşünmek imkânı yoktur. Bunun dışında hareket etmek veya düşünmek sahih ve doğru olamaz ve olmıyacaktır. İnsan, ancak Allahu Taalâ'-nın karşısında boyun eğip, ancak ona itaat eder. Yine bu âyet-i kerimenin medlûlunda daha bir çok mânalar mevcuttur. Bir kere mesuliyet mefhumu açıkça görünmektedir. Yâni herhangi bir iş ister açık olsun, ister gizli, Hak Taalâ'dan gizli değildir. Hak Taalâ her işlenen fiile vâkıftır. Ve işlenen her fiilin hesabı sorulacaktır. Neden ve niçin böyle yaptınız, yahut da böyle düşündünüz diye sorguya çekecektir. İşte bu şekilde her insan tek tek yaptıklarından Allah'a karşı mes'uldür. Yaptık lanndan dolayı Muhakeme-i Kübrada hesap verecektir. Allahu Taalâ ister gizli (gayb) isterse açık (şehade) nin ilmini elinde tutmaktadır. Hattâ kalblerin bir köşesinde saklanmış bulunan en ufak bir şeyi dahi bilmektedir. Kafalarda, zihinlerde, düşüncelerde neyin geçip geçmediğinden elbette ki haberdardır. Hiç bir şey O'na gizıi ve kapalı değildir. Âyet-i Kerime'nin son kısmında yine Hak Taalâ'nın her şeye mutlak olarak kadir olduğunu bildirmektedir. O, kimsenin kanununa tâbi olmadığı gibi kimsenin nizamına da bağlı değildir. O kimseyi dinlemeğe de mecbur değildir. O mâliki mutlaktır. İstediğine ceza ver:r ve istediğini de bağışlar; küllî ve tam ihtiyârat O'nun elindedir. Her şey O'nun yarattığı bir nesne olup ve her şey O'na karşı bir yok mesabesindedir. [98]
E. Benden önce gönderilmiş bulunan önümüzdeki Tevrah tasdik ederek geldiğim halde, size haram edilmiş bulunan bazı şeyleri helâl kılmak için Rabb'mızdan âyetler getirdim. İşte O'ndan çekininiz ve bana itaat ediniz. Elbette ki, Allah benim de sûân de Rabb'nmzdır. Işt» O'na ibadet fedin. Bu, en doğru yoldur. (Al-i İmrân, 50-51).
Buradan anlaşıldığına göre, Hazret-i İsa (A.S.) davetinin de esası diğer peygamberlerin davetlerinin esası gibi üç nokta üzerinde toplanmıştır :
Birincisi : İktidar-ı âlâ'nın Hak Taalâ elinde bulunduğudur. O'nun rızası için kulluk yolu tutulacak, O'na tam olarak itaat edilecek; ahlâk ve medeniyetin bütün nizamları O'nun isteğine göre tanzim kılınacaktır. Yai-niz, Allah'a boyun eğilecek ve yalnız O'na kulluk edilecektir.
İkincisi: Kudret-i âlâ sahibinin mümessili olan peygambere de mümessillik vasfı ile itaat edilecektir.
Üçüncüsü : İnsan kendi yaşayışında helâl ve haram; caiz, gayrı - caiz şeylere bağlı bulunması hakkmda yalnız Hak Taalâ'nın kanununu takip edecektir. Kanun ve inzibat nizamı yalnız Allah'a mahsustur. Beşere ait düzme kanunlar hükümsüzdür.
Buna göre, hakikatte Hazret-i Mûsâ (A.S.), Haz-ret-i Muhammed (S.A.V.) in ve diğer bütün peygamberler de hep aynı heyetlerle gelmişlerdir. Bu mukaddes vazife :1e mükellef peygamberler hep aynı gayenin reh-beriiğini yapmışlardır. Risalet bakımından aralarında en ufak bir fark yoktur. Muhtelif peygamberlerin muhtelif heyetlerle geldiklerini iddia etenler, onlarm maksat ve gayeleri arasında ayrılık düşünenler, büyük bir hatâya saplanmış ve yanlış yol tutmuşlardır. Mâlik-ül - mülk indinde, O'nun tebaası ve reayamı jaezdine memur olarak gelmiş bulunan kimselerin gelişlerinden ve memuriyetlerinden maksat nasıl ayn ayrı olabilir ki, bu tebaayı bu reayayı, kafa tutmaktan ve kendi başına buyruk ke silmekten alıkoyup, kendilerini muhtar addedip şirk yoluma gitmelerine mâni olsunlar diye vazifeli kılınmışlardır. Bütün insanlığa, iktidar-ı âlâ'ya karşı hiç kimseyi veya kır otoriteyi, her ne hususta olursa olsun hiç bir şekilde ortak tanımamalarım öğretmek cehdiyle mueatiele sahasına atılmışlardır. Hakiki mâlike kulluk vazifesini yerine getirmenin yüksek faziletiyle mücehhez olmaları,. itaatin ehemmiyetini kavramaları, vefakârlığın haysiyetine u.aşmaları esas tutularak, îlâhî davete muhatap cdihnişlerd'r.
Ne yazık ki, elimizde mevcut bulunan încillerde Haz-ret-i Mesih (A.S.) in heyeti tam ve açık bir' tarzda beyan edilmemiştir. Kur'an-ı Kerim'deki gibi sarih, vazıh ve toplu halde anlatılmamıştır. Yukarıda mevzubahse-dilen üç mesele, dağınık işaretler şeklinde birbirine karıştırılarak aniatılmıştır. Meselâ, Üncüdeki şu âyetten, Hazret-i Mesih (A.S.) m yalnız Allah'a kulluk yoluna davet ettiği anlaşılmaktadır :
Zira yazılmıştır ki, Kabb Allah'ına, secde ve yalnız O'na ibadet eyleyesin.
(încil-i Mettâ, Bab. 4. Fıkra 10. Kitab-ı Ahd-i Cedîd Sahife. 4).
Bu cümleden yalnız, Hazret-i Meşinin Allah'ın vahdaniyetine ve yalnız O'na ibadet edileceğine kaîl olduğu anlaşılmaz;- O'nun bütün çalışmasını ve gayretini hep bu yolda sarf ettiği anlaşılır. Isâ (Â.S.), Allah'ın emr-i şer'î-sine tam mânasiyle itaat edilmesini sağlamak için büyük gayretler sarf etmiştir. Meselâ:
«Melekûtun gelsin, muradın gökte nice kılınirsa yerde dahi böyle kılınsın.»
(Mettâ Bab, 6. fıkra 10, Sahife, 7.)
Hazret-i Mesih (A.S.), kendi kendini semavî hükümetin mümessili sıfatı ile ileri sürmüş ve halkı bu yolda kendi itaatına davet ettiği bir vakıadır. Bu husus, O'nun muhtelif sözlerinden açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Hazret- İsâ (A.S.), kendi memleketi bulunan Naaıra'da mukaddes davete başlayınca, orada ilk önce kendi yaicınları ve hemşehrileri tarafından muhalefetle karşılandı. Bu hususta, Mettâ, Markos ve L/uka (incili tertip edenler) her üçü de müttefiktirler. Bu kimselerin üçünün de rivayetleri hemen hemen birbirlerinin aynıdır.
«Nebi kendi ülkesinde kabul edilmedi.»
Ne zaman ki, bu büyük peygamberin öldürülme hazırlıkları başladı; bu sefer halk: «Buradan çekil, gizlice g t.» Dediler. O, öteler habercisi peygamber de bu tavsiyelere şu cevabı verdi:
«Bir Nebi bu şartlar altında çekilip gitmez. Buna imkân yok.» (Luka, Bab, 19. Fıkra 38).
Son defa Urşelilim'e geldiği zaman, O'nun bağlıları yüksek sesle şu sözleri haykVrdüar :
«Dediler kî, Rabbin isminde gelen Melik mübarek otsun.» (Luka Bab, 19, Fıkra 38)
Bu sözler', duyan Yahudi âlimleri gücendiler. Hazret-i Mesih (A.S) a: «Bu kimseleri sustur.» dediler. Peygamberleri de :
«Ol dahi cevap verip onlara dedi ki, ben size derim ki: Eğer bunlar sükût ederler ise taşlar çağıralar.» (Luka Bab, 19, Fıkra 40)
Yine aynı masum peygamber şöyle buyurmuşlardır:
«Ey cümle yorgun ve yüklü olanlar! Bana gelin ve ben stâte rahat vereyim. Boyunduruğumu üzerinize alın ve benden ki halım ve alçak gönüllülüğü öğrenin ve canlarınıza rahat bulaşınız.» (Metta Bab, II. Fıkra 28 - 29, Sahife, 14)
Hazret-i Mesih (A.S.) da diğer peygamberler gibi, insanların yapıp uydurdukları kanunlar yerine îlâhî kanunların yürürlükte olması yolunda çalışıyordu. - Metta ve Markos'un rivayetlerinden apaçık bir şekilde bu nokta anlaşılmaktadır. Her iki İncil'in de rivayetlerin hülâsası şöyledir: «Yahudi uleması, senin talebelerin, büyük' lerin ve ileri gelenlerin rivayetleri zıddına ellerini yıkamadan nasıl yemek yerler diye itirazda bulundular. Bunun üzerine Hazret-i Mesih buyurdu ki: Riyakârların hâli böyledir; onlar vaktiyle sair peygamberlerin sözlerine de itiraz etmişlerdi. Bu ümmetin dili bana hürmet ediyor, fakat gönülleri benden uzaktır.» Ve bu mûteriz-lere şu şekilde insanî ahlâkı Öğretmişlerdi:
Siz de Allah'ın hükümlerini iptal edip, kendi tarafınızdan uydurduğunuz kanunları yürürlüğe koymaktasınız. Allah, Tevrat'ta aha, babaya hürmet edilmesini emir buyurmuştur- Herkim ana ve babasına fena bir şey söylerse o kimse öldürülsün diye hüküm vermiştir. Şimdi siz kalkmış diyorsunuz ki, birisi kendi anasına ve babasına diyebilir ki, benim size karşı yapmakta olduğum hizmetler sizin işinize yaramıyorsa, ben onları Allah'a adarım. Bu verdiğiniz hükümden, baba ve anaya hizmet etmemek caiz olmuyor mu? (Metta Bab, 15, Fıkra 3-9 ve Markos Bab, Fıkra 5 - 13) [99]
F. İşte Rabbiniz O Allah tır ki, gökleri ve yeri alta günde yarattı. Sonra da kendi makamında sağlam olarak karar buldu. Ardı arkusU kesilmeden geceyi takip eden gündüze, gecenin perdesi örtüldü, Oüneş de, ay da, yıldızlar da hep O'nnn fermanına boyun bükerler. Dikkat! halk etme (yaratma) ve emr (hükümetine) ona aittir. Bütün âlemlerin Babbı bulunan Allah ne mübarektir. (El - A'raf, 54).
Hak Taalâ, isteva ale'1-arş : «makamında sağlam olarak karar buldu.», cümlesinin etraflıca şerhi ve tafsilini anlamak bizim için pek zordur. Şu kadar var ki. Al-lahu Taalâ, kâinatı yarattıktan sonra, kendisinin şu hudutsuz saltanatına, herhangi bir makamda bir merkeze karar verdi- işte bu merkezde tecelliyâtını mütemerkiz kıldı. Ve bu tecelliyatın mütemerkiz bulunduğu makamîn ismi de Arş'dır. Oradan bütün âlemlerin üzerine feyz ihsan eyler. Oradan bütün kâinatın tedbirini tertibedip, emir buyurur. Şu cihet de mümkündür ki> bu âyet-i keri-me'deki Arş kelimesinden maksad, iktidar ve hüküm sahibi bulunmaktır. «Arş üzerinde karar bulmak» tan maksad da, Hak Taalâ kâinatı yarattıktan sonra, onun idaresini de eline aldı demektir.
Her ne ise, istevâ al'el arş'ın mânası ne olursa olsun, Kur'an-ı Kerim bu mevzuyu ele alarak, Hak Taalâ'-mn yalnız kâinatın Hâliki olmayıp, aynı zamanda kâinatın mutlak idarec;si ve müdebbiri olduğu hakikatini en güzel şekilde ;nsan zihnine yerleştirmektedir. O, dünyayı yoktan var ettikten sonra dünya ve yarattığı bil'ciim-le mahlûkattan alâkasını kesmediği gibi, yarattığı şeyleri de kendi başına bırakmamıştır. Amelen ve bilfiil, bütün âlemin her cüz'ünün ve küllî âlemin idaresi ve saltanatı bizatihi o sonsuz dest-i kudrettedir. Fiili olarak. her şeyin, her varlığın ve her zerrenin takdiri O'nun hükmüne bağlıdır.
Kur'an-ı Kerim, bu şekilde, esasa ait yanlış anlayı-şîn Önüne sed çekmek yolunu tutmuştur. Böyle olunca, hiç bir şekilde insan şirk'in sapiık yoluna saplanmaz ve kendisini de muhtar ve başı boş addetmek dalaletinin sevdasına kaptırmaz. Kâinatın nizam ve tertibi İle Hak Taalâ'nın alâkasız olduğunu zannetmenin gerektirdiği netice şudur ki, insan, kendisini yahut da diğerlerinin mukadderatını AUah'dan başka birisinin elinde olduğu kanaatine sahip olur. Böyle düşünen mahlûk karşısında da boyun eğmek yolunu tutan, yahutta kendi mu-kadderatım kendi tayin ettiği.zehabı ile şahsını muhtar telâkki eder.
Burada üzerinde durulacak bir nokta daha vardır* Kur'an-ı Kerim'de. Hak Taalâ'nın yaratma ve idare işlerine ait kullanılan kelimeler ve ıstılahlar, ister hakiki mânada olsun, ister mecaz ve istiare mânasına alınmış bulunsun, ekseriya saltanat, hükümet ve padişahlığa ait kçlime ve ıstılahlar kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in bu beyan tarzı o kadar vazıh bir şekildedir ki, herhangi alelade anlayışlı birisi Kur'an-'i Kerinı'i okuduğu zaman, bundan başka bir şey anlamaz ve hissetmez.
Aklı noksan bazı tenkidç'ler, kendi akıllarının noksanlığını hesaba katmıyarak hep tersinden düşünüp şu neticeyi çıkarmak istemişlerdir: Güya bu Kitap telif edildiği zaman, insanın zihninde hükümet ve saltanat nizamının hâkim olduğu fikrini ileri sürerek bu kitabın müellifi (Bu sersem kafalılara göre, Hazret-i ResûMi Ekrem (S.A-V.) neüzübillâh Hak Taalâ'ya sözüm ona padişahlık izafe ederek ortaya çıkarmak istemiştir. Halbuki işin esasmda Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü da'mî ve ebedî hakikat, bu düşüncesiz kafaların iddialarından veya anladıklarının tamamen aksinedir. Em büyük ve tek gerçek şudur ki, şu yeryüzünde ve namütenahi göklerin saltanat ve padişahlığı ancak bir «zat» a aittir. Hâkimiyet (sovereignty) diye isimlendirilmiş olan husus da yine O'nun Zat'ına mahsustur. Bu kâinat nizamı da bir merkezî nizam-ı kâmildir, ki, bu nizamda bütün ihtiyarat yine o Zat m elindedir, işte bundan dolayıdır ki, bu ni-zam'da herhangi bir kimse, şahıs veya zümre cüz'î veya külli olsun, her ne şekilde olursa olsun hâkimiyet iddiasında bulunursa, kendisini korkunç bir şekilde aldatmış ve feci bir yalana saplamış ^plur. Ve yine bu nizamı tertibe koymak için de O'nun gösterdiği yoldan başka herhangi bir yol doğru değildir- Şurası da yine doğru ve-değişmez bir gerçektir ki, dinî ve mezhebi bakımdan ibadet edilen Mâbud'a, siyasî ve medenî hükümdarlığı (So-vereignty) da teslim etmek lâzımdır.
«Lehü'l - halk ve'l - emr : Halk etme (yaratma) ve emr (hüküm verme) O'na mahsustur.» Cümlesinin şerhine gelince, «istevâ al'el - arş» cümlesinin şerhinde etraflı olarak açıklanmış oîdu Bu mesele hakkında demiştik k', Allah Taalâ yalnız Halik değü, aynı zamanda emit* veren ve hüküm buyurandır. O .kendi mahlûkatını yarattıktan sonra, onların işlerini başkalarına bırakmamış ve cümle mahlûkatının üzerinde hükmünü icra kılmağa devam etmiştir. Halk ettiklerinden hiç birisini de kendi başlna bırakıp, onları kendi basma buyruk sahibi ktfma-miştır. Yaratılmış olanlar istedikleri gibi hareket edemezler. Amelî ve fiilî olarak bütün kâinatın tedbiri Hak Taalâ'nın elindedir. Geceyle gündüzün biribirinl takip etmeleri de kendi başlarına olmayıp Allah'ın hükmü iledir. Allah isterse,. bunları istediği gibi değiştirir ve istediği gekle sokar. Onları murad ettiği bir nizamla yeniden tertipler. Güneş, ay ve yıldızların da kendilerine mahsus bir iradeleri yoktur; bu cesim nesnelerin de;her türlü umuru Hak Taalâ'nın yed-i .kudretindedir. Yalnız Cenab-ı Hak'kın fermanına boyun bükerler. Bunlar da mahkûm ve mecbur birer köledirler- O. «Elbette ki, Allah istettiği gibi hüjkmeder.» (El - Mâide, 1)
Allahu Taalâ mutlak hâkimdir ve bütün küllî irade yalnız kendisine mahsus bulunmaktadır. Dilediği gibi hükmeder; kullarından hiç bir kimsenin O'nun hükümlerine karşı söz söylemek, niçin ve nasıl demek hakkı yoktur. Elbetteki bu tlâhî hükümlerin hepsi derin birer e, sonunda mutlaka hayır tecelli edecek bir mas-
lahata raebnidir. Fakat Müslüman bir kul, bu hükümlere itaat ederken, bu kudsî hükümlerin hikmet ve maslahatı nedir diye peşin bir araştırmağa girmez. Ancak hüküm sahibi böyle hüküm vermiştir diye itaat eder. Hüküm sahibi bir şeyi haram kılmışsa o haram olan şey .ne olursa olsun ve niçin olursa olsun mutlak surette haramdır. Helal olan şey de yine ne şekilde olursa olsun helâldir. Niçin ve ne sebepten helâl olmuştur diye araştırmak bize düşmez. Zira, Hak Taalâ her şeyin yegâne mâliki olduğuna göre, bu şeyleri kullarına ya haram kılmıştır, yahut da müsaade vermiştir. îşte bunun için Kur'-an-i Kerim nimetlerin helâlliği ve haramlığı hakkında Mâliki Hakikinin müsaadesi veya ademi müsaadesinden başka hiç bir araştırma yapılmasına lüzum olmadığım bildirmektedir. Yine aynı şekilde, kulların yapacakları işlerin caiz veya çayrı caiz olmasının da esası bundan Toaşka bir şeye istinat etmez. Hak Taalâ'nın caiz İçildiği •câizd'T- Caiz kılmadığı da asla caiz değildir. [100]
H. Kendi dilinizle tavsif edip yalan uyduraraktan, bu helâldir ve şu haramdır demeyin. Böyle olursa Allah'a yalan iftira atmış olursunuz. Elbette Allah'a yalan iftira atan kimseler asla felah bulmazlar.
(En - NahI, 116).
Bu âyet-i 'kerime gayet açık bir şekilde, helâl ve haramın değerlendirilmesinde ancak Cenab-ı Hak'kın selâ-hiyet sahibi olduğunu bildirmektedir. Başka bir tabirle şöyle ifade edilebilir ki, Kanun vâzu yalnız Allah'dır. Herhangi bir kimse, kendi bildiğine göre, beşerî hâdiseleri değerlendirip bu fiillerin caiz ve gayrı caiz olduğunu ileri sürerse, böyle bir adam, haddini aşmış ve kulluk vazifesini çiğnemiş olur. İnsanlar yalnız, ilâhî kanunu mesned ittihaz ederek bu örnek hükümlerden istinbatla, falan umumî kanunun muvacehesinde şu hususî şey. de helal veya haramdır; yine aynı şekilde filan umumî kanuna göre şu fiili yapmak, caiz veyahut da caiz olmadığı söylenmesi pek tabiîdir-
Kendi başına buyruk olarak helâl veya haram hakkında, yahut da caiz, gayrı caiz hakkında, hüküm vermek, Hak Taalâ'ya yalan isnad edip, iftira atmaktır. Böyle çirkin bir iş iki sebepten dolayı işlenebilir. Ya ileri sürülen bu hüküm, tek mesned olan tlâhî Kitap nazarı itibara alınmadan verilmiştir; yani kitabın caiz kıldığını o kimse, gayrı caiz saymış, caiz kılmadığına da caiz. demiştir. Veyahut da Hak Taalâ, helâl kılmak, haram kılmak işini insanın eline vermiş, insanı da yaşayışında serbest kılıp, «Sen kendin için bir şeriat meydana getir» demiş olmalıdır. îşte bu şeklin her ikisi de yalan uydurarak Allahu Taalâ'ya iftira atmak demektir. [101]
1. Söyle : Allah'ın gize göndermiş bulunduğu rizık hakkında hiç düşünmediniz mi? Bunlardan helâl kıldığı da var, haram kıldığı da. Söyle, acaba Allah mı size izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı atarsınız?
(Yûnus, 59).
Urdu lisanında rızk : (rızık) kelimesi halk arasında umumiyetle yiyecek, içecek gibi şeylere denir. Bu kelimeye verilen bu basit mâna ile, yemek sofrasını nazarı itibara alan halkımız, dinî hurafeler, gelenekler ve merasimler gibi şeylerin üzerinde dururlar. İşaret ettiğimiz ûu yanlış anlayış, doğrudan doğruya câhil halk tabakalın işi olmaylp, ulema unvanlı bir zümrenin kifayetsiz vs gelişi güzel çalışmalarının bir neticesi olduğu gayet aÇiktır. Halbuki Arapçada rızk kelimesi yalnız yiyecek ve içeceğe münhasır değildir. Belki, in'âm, ihsan, hediye, atiye ve bahşiş ve her verilen şey demektir. Bu kelimenin mânası geniş ve umumîdir. Hak Taalâ, dünyada insana ne vermiş ise, bunların hepsi de rızkdır. Hatta çoluk ve çocuk bile «rızk» dır.
Meşhur adamlar ansiklopedilerinde : «esnıü'ür - ri-«al» kitaplarında, bir hayli râvilerin isimlerine rastlıyoruz. Bunlar nıeyanında rızk rûzeyh ve nzkullah isimlerine de tesadüf ediyoruz. Bunların hemen hemen mânaları birbirlerinin aynı ve Urduca «Allah verdi» demektir. Meşhur duayı hatırlayalım ;
AHahümme erinâ'l-hakka ve erzuknâ fttibâ'ah.
«Ya Rahbi, bize hakkı göster ve flnze ona tâbi ohna-ğm nasib et»
Umumî konuşmalarda şöyle bir tâbir kullanılır : «Ruzika ilmen : falan adama ilimden nasib verildi. Ha-dis-i Şerif'de şöyle buyuruhnuştur;
«Hak Taalâ her hâmile kadının karnındaki çocuk için bir melek gönderir, bu melek, çocuk var olur olmaz, onun bütan Ömrü boyunca rızkım hazırlamakla mükelleftir.
Bü Hadis.-i Şerif'de kullanılmış olan «rızk» kelimesinden maksat sadece yiyecek, içecek değildir. Çocuğun bir ömür boyunca elde edeceği sadece yiyecek, içecek değildir. Buradaki «rızk» dan maksad, çocuğun dünyada yaşadığı müddet içinde ihtiyacı bulunan herşeydir.
Kurıan-ı Kerim buyurur ki : Ve mimmâ rezaknş, - hum yünfikun : Onlara verdiğimiz rraktan, başkalarına da verirler.
Görülüyor ki «rızık» kelimesinden, yalnız yiyecek, içecek ve yemek sofrasında bulunan şeyleri düşünmemek lâzımdır- Allahu Taalâ sadece yiyecek, içecek üzerinde durmuş olduğu, diğer hususlarda insanı serbest bıraktığı şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmamak gerekir. Böyle br sakat telâkkiye saplanmak, alelade bir hata olmayıp, muazzam ve çok mühim bir iman zaafıdır. Halbuki Allah'ın dini, hayatm her dalını ve her şubesini kuşatan emsalsiz bir sistemdir. Diğer bir hatalı düşünüş de, «I>in ilmi» olarak bir şeyin haramlığını bilmek, sadece bu mevzu üzerinde çalışıp ömür tüketmeği anlamışlardır. Onların medeniyet anlayışına göre, insan kendi işinin idaresi için, kendisi hudud tayin eder. Yaşama tarzına istikamet veren usuller kararlaştırır. Allan'in kitabına ihtiyaç hissetmeksizin kendi başına kanun vaz' etmeğe de kalkar. Bu fahiş hata ve gerçekten kopup uzaklaşmış zihniyet, ne yazık ki, yalnız halkın bügisiz tabakasına mahsus bir keyfiyet değildir. Bu topluluk içinde, din uleması, kabuk ve kısır bilgi sahib müftüler, İdrâks'z Kur'an-ı Kerim müfessirleri ve hadis şeyhleri gibi etiket sahibi yığın yığın şahsiyetler... Dine böyle bir anlayış merceği ile bakmanın bizzat dinî parçalamak ve bölmek olduğunu bilmelerine imkân yoktur. Böyle bir düşünceye sahip olduktan sonra ve ilâhî Şeriatı yalnız yiyecek ve içecek mevzuunda hüküm veren bir müessese haline getiren bu kimselere şöyle bir sual tevcih edilebilir: Böyle bir düşünceye sahip olmanızın, ne kadar büyük bir günah ve cürüm olduğunu biliyor musunuz?. Rızkın Allah'dan geldiği gibi, siz kendiniz de Allah'ın değil misiniz? O zaman nasıl olur da, Allanın mülkünde istediğiniz gibi tasarrufta bulunabiliyorsunuz? Keyfini -zin istediği şekilde hududlar ve usuller tayin ediyorsunuz?
Herhang" bir hizmetkâr, herhangi bir uşak, ben kendi efendimin,,patronumun veya ağamın sahibi olduğu bir malına, istediğim gibi tasarruf etmek ve dilediğim gibi bu malın tasarrufu hakkında usuller vaz'edebilirJm id-d-1 asında bulunsa;, efendimin, patronumun ve ağamın da sözünü- dinlemem hususunda bir sebep yoktur dese, boy-te bir uşak hakkında ne gibi bir hüküm verirsiniz? Evinizdeki hizmetçiniz, yahut da iş yerinizdeki hademeniz, evinizde veya iş yerinizde, «her şeyi ben bildiğini gibi, keyfimin istediği şekilde kullanırmı; mevcut eşyalardan istediğim gibi faydalanırım diyerek bir nevi muhtariyet iddiasına yeltendiği takdirde acaba siz bu uşağınıza ne gibi bir muameleyi reva görürsünüz?
Bu uşağın yahut da odacının tutumu o zaman baş-kalaşmış olur; yani bu uşak veya odacı efendisini tanımıyor ve kendi basma buyruk kesilerek aynı zamanda hizmet ettiği yerin malına da sah'p çıkıyor demektir. Böyle bir uşak veya odacı o zaman mütecaviz ve gasib burumuna düşmez mi? Artık bu uşak hakkında şöyle bir durum varid olur: Uşağın kendisi uşak olduğunu bildiği halde, uşak olduğunu kabul ettiği halde, çok iyi biliyor ki-, mal ve eşya kendine ait olmayıp uşaklık ettiği kimsenindir. Bunlara rağmen, yani bile bile, sonra da kalkıp mallar hakkında istediğim gibi tasarruf etmek, istediğim gribi kullanmak hususunda usuller koyacağım, kanunlar vazedeceğim, diyor. Malların tasarrufu hakkında usul koymak ve kanun vaz etmek de benim hakkımdır diye iddiaya kalkışıyor. Hem de efendisine bir şey sormak lüzumunu duymadan ben istediğimi yaparım diye ortaya atılmaktan çekinmiyor..
Nihayet netice olarak şöyle bir vaziyet ortaya çıkar : Bu efendi, bu ağa kend;si uşağına, malını kullanmak hakkını vermiştir. Bu meyâhda, malların tasarrufu i nizam ve kanun yapmasına da müsaade etmiştir. hak kendisinin iken, uşağına tevdi etmekte mahzur
görmemiştir. Böyle bir iddianın sahibi olan uşağa, senin bu iddian ne gibi bir mesnede istinad ediyor diye bîr stı-a] tevcih edilebil r. Yoksa bu sözleri sen kendi kafandan mı uyduruyor sun diye uşak itham altında tutulabilir. Eğer birinci ^ekil varitle, yani uşağın mallan Kullkiıma-sı için hakikaten efendisi emir vermişse, o zaman mesele yoktur. Aksi takdirde, yani ikinci şekle göre, uşak herhangi bir mesned göstermekten mahrumsa, bu uşak yalancı ve iftiracıdan başka bir şey olamaz. Cürmüıı de en büyüğünü işlemiş bulunur. [102]
J- «Allah'ın gönderdiği ile hüküm vernıeyeii kimseler kâfirdirler, zâlimdirler, f asalettirler.,» (Maide, 44, 45, 47).
Bu âyet-i kerimede, Allahu Taalâ, kendi gönderdiği kanun gereğince işleri haliü faal etmeyen ve bu örnek kanuna uygun b;r şekilde hüküm vermeyenler hakkında üç şekil buyurmuştur : Kâfir., zâlim., fâsık...
Gerçek açık şekilde anlaşıLnjştır ki, insan-, Allah'ın hükmü ve O'nun göndermiş bulunduğu ulvî kanunu bırakıp da, kendi uydurduğu veya başkaların m uydurup ortaya attıkları kanun, ite, işlerin haili yoluna gxhr ve ;r-timaî hayat' tanzime yönelirse, yukarda sayıh old.ı §u üç cünnii işlemiş olacaktır.
Evvelâ böyle bir tutumun ilk kademesi, AUah'uı kanunlarını inkâr etmiş olmaktır- Allah'ın hükmü inkâr edilince böyle meş'um bir fiilin faili kâfir olur. ;5onra köyle bir iş adalet ve insanlık vasıfları ile bağdaşamaz. Çünkü adaletin en doğrusu Allah'ın koymuş olduğu ada-tettir. Allah'ın lütfettiği adalet hükmünü bırakıp kendi Bildiği gibi, yahut da başkalarının koydukları kanunla hüküm vermek, zulmün tâ kendisi olur. Bunu yaparı da zâlim olur. Üçüncü sıfat da şöyle bir mânayı ifşa etmek-: tedir: Böyle bir kül, kul olduğu halde, kul olduğunu bildiği halde kendi mâlikinin, kendi sahibinin kanununu bırakarak ve bu kanundan kaçınarak; kendisinin yahut da herhangi bir kimsenin uydurduğu ' kanunu câri kılmak yoluna g'derse, hakikatde kulluk ve itaat dairesinin dışına çıkmış olur. Bu da «Pısk» dentektir. Küfür de, zulm de, fısk da bu her zehirli sıfatın üçü de Allahu Taalâ'-dinlememen'n isimleridir. Her nerede Hak Taalâ'nin Imk-dinlememenin isimleridir. Her nere-te Hak Taalâ'nın hükmünün dışına çıkılıyorsa, orada bu üç şeyden üçünün de bir arada olmamasına imkân yofrtur. Mutlaka bu üç rnez-mum^ıfat, bir arada bulunur. Ancak ilâhî fermana kar-şı gelmenin, Hak'kın hükmüne karşı diretmenin de dereceleri ve şekilleri vardır. O zan tan bahsi geçen bu üç fena işin de azlığı ve çokluğu bakımından dereceleri olacaktır. Meselâ, Allah'ın emrettiği kanunun hilafına işleri tedvir etmeğe yeltenen birisi, Allah'ın o en güzel hükümlerinin yanlış ve insanların uydurduğu kanunların doğru olduğunu ileri sürecektir. Bu şahıs tam mânasiyle hem kâfir, hem zâlim ve hem de fâsık olur- Fakat başka bir kimse, tlâhî hükümlerin <Joğruluğıma inanıp, amelî bakımdan ve fiiliyatta Allah'ın kanunu ile değil de insan-iarın uydurdukları sözde kanunlarla işleri yürütmeğe yeltenırse; bu adam, ilâhî hükme itikad ettiğinden dolayı akide bakımından kâfir olmaz v<î islâm ümmetinin dî-şında kalmaz; fakat böyle br kimsenin imanı, küfür fısk ve zulmün karışımından bir şey olur. Her kim, hayatını tanzim eden bütün iş ve gücünde tlâhî hükümden ayrılmış olup, başka bir tarafa saparsa, tam ve katıksız bir kâfir ve aynı zamanda fâsık ve zâlim demektir. Fakat bazı-işlerinde Allah'ın kanununa tâbi olup da bazısına da tâbi olmazsa, böyle bir. akide sahibinin imanı, küfr, zuliim ve fısk ile karışık bir hal almış demektir. Bu kimsenin vaziyeti bazı yerde kâfirâne olur, bazı yerde olmaz. Bu saham küfr, fısk ve zulüm derecesi yaptığı işlerin mahiyetin? göre ayarlanır.
Bîr kısım müfessirler, bazı âyetleri kasıtlı olarak tevil edip, ~?hli kitabın Önüne sermek için çalışırlar. Fakat aslında İlâhî Kelâm'da bu tevü için herhangi bir münasebet bulunmaz. Bu kabü tefsircilere, bu tarz bir işe ve bu şekiltte bir tevile en iyi cevabı Hazret-i Huzeyfe (R.A.) vermiştir. Bir ara bir zat gelerek Hazret-İ Hu-zeyfe'ye şöyle bir sual sordu: «Beni İsrail hakkında söy-lenm'ş bulunan bu üç âyet-i kerime'de, Yahudilerin. Allah'tan nazil olan ahkâmı bırakarak, bu ahkâm m hilâfına işlerini kendi bildikleri gibi hallü fasl yoluna ' gittikleri beyan edil-nektedir. Bu kavim, bu âyet-i Kerime'ye göre kâft, zâlim ve fasık mıdır?
Huzeyf? (R.A.) bu suale şu şekilde cevap verdi: Bütün acılar Beni Israilin, tatlılıklar da sizin olsaydı, şu Beni İsrail size ne iyi kardeş olurlardı- Hayır, böyle değil, Allah'a yemin ederim kd, siz de onların gittikleri yolu adım adım takip ediyorsunuz; o yoldan gid'yor-sumız. [103]
Hâkimiyeti llâhiye'nin bu temel uStJHi, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde anlatılmıştır. Allah'tan başka her kim bir nesneyi yahut da bir kimseyi muhtar-ı mutlak telâkki ederse, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği ıstılah karşılığı olarak bu nesne «Tâgut» tur. Bö*yle yapan 3a Tâ^ut'd kulluk ecmiş bulunur. O da Allah'a kulluk ettanı tersinedir.
K. Her kim Tâğufu bırakıp da Allah'a iman eder-i$te o, hiç kopması imkânı olmayan sağlam bir tutanağa sarılmıştır. Elbette Allah duyan ve bilendir. (El - Bakara : 256)
Burada Tâğut kelimesi, lügat noktayı nazarından; haddini bilmeyen, aşırı giden, haddini tecavüz eyleyen, herhangi bir şahsa denir. Kuı-'an-ı Kerim ıstılahına göre Tâğut'dan maksad, kulluk haddini aşan, kulluk haddini v£câvüz eden, kendisini efendi ve patron koyan; Allah'ın itullarını da kendisine kul yapmak istiyen kimsedir.
Bir kimsenin Allah karşısında boyun eğmekten kaçınması, isyan etmesi, aşırı gitmesi, haddini bilmemesi üç şekilde olur.
Birinci şekil: Kul esâs itibariyle boyun eğmektedir. Hakkı kabul edip, Hakka teslim olmaktadır- Fakat iş ımele gelince, fiiliyatta bu usulden uzaklaşır; ya kendisini ğahsen mulıUr kılmağa yeltenir, yaiıut da başka bibisinin kulluğuna boyun eğmiş olur. işte bu «fısk» dır.
İkinci şekil : Kul Hak Taalâ'nm emrine boyun bük--nek hususunda usulen inhiraf eder, ya kendisini muhtar Vlmağa yeltenir, yahut da başka bir kimsenin kulluğuna girmek yolunu tutar. Bu vasıftaki bir insanın durumu 1a «küfr» dür.
Üçüncü şekil : Bu kul, Mâiik'ne karşı gelir, baddi-ıi aşar, Mâlikinin mülküne sahib çıkmağa kalkışır, O'nun ebaasına hükmetmeğe yeltenir. îşte bu üçüncü şeklin 'smi de Tâğuttur. Haddi zatında herhangi bir kimse T-j-*ut'u bırakıp, Tâğutu inkâr etmedikçe Allah'a iman et niş sayılmaz, mümin durumunda değildir. [104]
Başka bir âyet-i kerime'nin üzerinde de düşünelim:
Sana nâ/U kılınmış bulunana ve »enden evvel de nâ-«1. ki finmiş olana iman ettiklerini sananları görmedin
wi?' İstiyorlardı ki, işlerini Tâğut yolu ile halletsinler; halbuki onlara bundan vaz geçmeleri için hüküm verilmişti. (Nisa: 60).
Bu âyet-i kerime'de Tâğut'tan maksad, açık olarak bilinmektedir ki, Allah kanunundan başka bir kanundur. Ki böyle bir kanunla işlerin hal ve faslı yolu ihtiyar edilmektedir. Allah Taalâ'nın iktidar-ı âlâsmm koyduğu nizamın dışındaki gayrı meşru bir nizamdır. Allah'ın kitabına istinad etmeyen bir kanundur- Bunun için de bu âyetin mânası şu şekilde bir açıklığa kavuşmaktadır : Arîslet yolunda Allah'ın kanununu bırakıp da Tâğut'a tâbi olmak ve cemiyet sistemini bu Tâğut kanunu i'.e yürütmek, imâna muhalif ve münâfidir. Allah'ın ve O'nun kitabına imân etmenin iktizası şudur ki: İnsan, adalet diye ortaya atılmak istenen Tâğutî nizam ve kanunları temelinden reddetmesi gerekmektedir. Kur'an-ı Kerim'e göre de Allah'a imân etmekle, Tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani Tâğut reddedilmedikçe Allah'a iman, tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiç bir zaman birarada bulunamaz. Allah'a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda Tâğut'a tabi olmamak demektir. [105]
Yukarıdaki bahisde, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği hâkimiyet tasavvuru açık bir şekilde açıklanmış- oldu. Bu tasavvura göre, hâkimiyet hususunda insanın herhangi, bir şekilde, hakkı olmadığı belirtilmiştir. Bunun *Çin, Kur'an-ı Kerim insanı yeryüzünde Hak Taalâ'nın hal'fesi ve naibi olarak vazifelendirmiştir. Bu naibliğin de heyeti ve evsafı şu şartları gerektirmektedir: Bu nâib, kendisini nâib tâyin etmiş bulunanın, yani hakiki mâli kin emrine ve hükmüne göre hayatı tanzim etmest lâzımi âyet-i kerime bu hususu işaret etmektedır Aı dir:
tteenİn Rab bin, meleklere, ben yeryüzünde bir halife kılacağı'» dediS> zaman..» '(El - Bakara; 30)
jjaiife, o kimseye denir ki, herhangi bir mülkde herhangi bir yerde, kendisine muayyen bir İhtiyarat»-verilir ve mülkü11 hakikî mâlikinin emrine göre, o da bu mülkün 'slerii16 bakar. Yani mülkün sahibi bulunan Mâlik'in verine a:^er ve onun naibi olur. Bu halifenin yahut da naibin eli^^k* bu ihtiyarât kendisine ait değildir; kendinden #elnıenrştir; onu nâib diken, onu bu işin başına getiren Z^an şıkmsştır; bu kimseye selâhiyet, onu bu makama tâyi*1 etmiş bulunan tarafından verilmiştir. E£er bu kimse, kendisini mâlik bilmeğe yeltenirse ve kendisin'1 tev^' edihniş olan bu ihtiyarâti usulü dairesinde istimal r-mezse, ası) Malik'e değil de herhangi türedi birisine f'^im etmeğe kalkışırsa, bu uydurma mâlike arz-ı tf'b^y^ ederse- gaddarlığın ve zulmün en büyüğünü
etmi§ olur-[106]
İtaat Ve Sadakat Usûlü :
Yu}i;ii'ida anlatmış olduğumuz, Hâk'miyet ve hilâfet tasavvurunun ^^ ve mantıkî iktizası itaat ve sadakattir B1' itaat ve»sadakatin aslî kaynağı da yine ancak Haîik-i Zü'ce*a* ve O'nun hidayetleridir. Hükümet işlevinde ve deV|el: meselelerinde ve diğer bütün hususlarda da bu aslî k:ıyna£a ^aat ed:üp sadakat gösterilmelidir. Bu meselenin *zanını Kur'an-ı Kerim şu şekilde beyan kılmıştır :
Ey iman etmiş bulunan kimseler. Allah'a itaat ediniz, O'nun "usûlüne de sizin içinizden bulunan ülu'l – enire de. Bir mesele üzerinde anlaşmazlığa* girerseniz ve eğer hakîkaten siz Allah'a ve ahiret gününe iman eden kim-geier iseniz» bu meseleyi de Allah'a ve O'nun. Resulüne havale ediniz, işte bu hayırlı ve en iyi yoldur. (En Nisa, 59)
İşte bu âyet, Islâmın bütün mezhebi, medenî, siyasî, nizamının temel kaidesidir. İslâmî hükûmet'n de ilk düsturudur. Bu esas Üzerine aşağıda geniş ve etraflı olarak anlatılacak olan hususlar kaim kılınır :
1. İslâmî nizamda asıl itaat edilecek olan Allalıu Taaîâ'dır. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur. Bundan ötesi tefemin *.tır. Müslümanm ferdî yaşayışında ve müslümanlarm içtimaî yaşayış nizamında, merkez ve mihver olarak Allah'a itaat ve O'na sadakac daima en başta gelen bir keyfiyettir. Diğer itaatler, vefakârlıklar ve sadakatler, ancak, Allahu Taalâ'ya karşı olan itaatin karşısında bulunmamak, bu itaata muhalif olmamak şartiyle kabul edilebilir. Yoksa, bu aslî itaatin muhalifi olan her itaat bâtıldır ve cevaz verilmez. Bu hususta Hazret-i Risaletpenahi (S.A.V.) buyurmuşlardır:
Lâ tâ'ate li - mahlûkin fî masiyeti'l - Halikı. :
Halika karşı masiyette hiç bir mahluk için itaat yoktur.
2. İslâmî nizamın ikinci temeli de Resûl'e itaat etmektir. Bu itaat kendisi «mustakillun bizzat» itaat de-ğUdir. Allahu Taalâ'nm itaatinin zımnında bir itaattir. Resûl'e itaat edilmesinin sebebi, Resûl'ün istinadlı bir vasıta ile Allah'ın hükümlerini ve emirlerini bize ulaştırmasıdır, işte biz Allah'a itaat etme işini de ancak Resule ıt;âat etmekle gösterebiliriz. Allah'a itaat denilen her bir şekildeki itaat, Resûl'e itaat olmaksızın mûteber n?amaz. Resule itaatsizlik, etmek, gayrı müstakim olarak Allah'a itaatsizlik demektir. Allah'a karşı gelmektir. Bu hususta şu hadis-i şerif gözönüne alınmalıdır:
lfer kim bana itaat ederse, Allah'a itaat etmiştir ve her kim bana karşı gelirse, Allah'a harsı gelmiştir.
Bu hususu Kur'an-ı Kerim'de de tam bir agıkhk ve kesinlikle görmek mümkündür.
3. Yukarıda bahsettiğimiz iki itaatten sonra üçüncü bir itaat daha mevcuttur. Bu üçüncü itaat ise, bahsedilen iki itaatin tahtında, bu iki itaatin fer'î ve bunlara göre elbetteki talî derecededir- Diğer bir ifade ile iki itaatin bir devamıdır. Bu itaat da İslâm Nizamında, bütün müslümanlar için vâcibdir. Bu husus da Müslümanların kendilerinden, kendi aralarından çıkmış olan «ulu'l -emri) e itaat etmeleridir.
Bn «Ulu'l - emr» mefhumuna bütün islâm camias ferdi?-inin hepsi dahildir. Bunlar Müslümanların bir millet halinde yaşamalarını tanzim ve tertibe koymak için aralarından çıkan kmselerdir. Bu zümre Müslümanların içtimaî hayata ait büumum işlerini tedv'r eden kimselerdir. Bunlar ister fikrî ve zihnî çalışmaları ile rehberlik ets'nler; - Ulemâ-i dîn gibi - ister siyasî rehberlik yolunu tutsunlar; Vali, Lider ve Önder gibi - ister mülkî ve intizamı ?şlerde rehberlik etsinler - Vali ve Hâkimler gibi - yahut da adalet işlerini düzenlesinler, - kadılar ve hâkimler gibi medenî, muaşeret ve içtimaî işlerde Müs-Inmanlarm işlerini görüp rehberlik etsinler - kabile ve aşiret, geyhteri gibi, - köylerin, kasabaların işlerini çeviren köy ağaları gibi, - isterse askerî işleri yürütmek yolunu tutsunlar; - kumandanlar ve serdarlar gibi - Hülasa her ne suretle olursa olsun, müslümanlar arasından çıkmış emir sahibi kimselerdir. Bunlara da itaat etmek lâzımdır. İdareci zümreye karşı gelmek, bunlarla çekişmek, îslâm nizamını bozabileceğinden doğru ve caiz sayılmamıştır. Cemiyet işlerini üzerine alan bu kimselere itaat edilmesinin şartı da bu zevatın müslümaniann kendi aralarında bulunması ve Müslüman zümrelerinin içinden çıkmış olmalıdır. Bunların kendilerinin de Allah ve Kesul'e itaat etmeleri zarureti vardır. Bu iki şartı haiz oldukları zaman, onlara itaat edilir. Yoksa yukarıdaki âyet-i kerimenin emrettiği mâna gereğince ve aynı durumu aydınlatan Hadis-i Şerifin açık beyanına göre, itaat edilme vasfını kaybetmiş olurlar. Böyle idarecilere asla itaat edilmez- Misâl olarak aşağıdaki Hadis-i Şerifleri tetkik edelim :
İster hoşlansın ister hoşlanmasın, dinlemek ve İtaat etmek bir M uslum una lâzımdır. Fakat ma'siyet için emir verilmemiş olacaktır. Ma'siyet için emir verilince bu emir ne dinlenir ne de itaat edilir. (Buharı ve Müslim)
Ma'siyet için ne dinlemek vardır ne de itaat etmek. İtaat etmek ancak mâruf (dloğru iş) içindir.
(Buharı ve Muslin1.).
Sizin için, barı emirler çıkar ki, siz bu emirlerin bazısını doğru bulur, bazısını da eğri kabul edersiniz; eğri bulduğunuzu kabul edemezsiniz, sizden mesuliyet kalkar; beğenmezseniz, kurtulmuş olursunuz. Fakat eğri bildiğiniz halde itaat ederseniz ve tâbi olursanız mesul olursunuz. Sahabîler sordular: Bir ara, bir zaman böyle hâkimler ortaya çıkarsa onlarla dövüşelim mi? Buyurdular : Namazlarını doğru dürüst kıldıkları müddetçe hayır.
(Müslim).
Bu Hadis-i Şerif'den anlaşılıyor ki, namazı terk et-mek, açık bir şekilde itaat edilmemek için bir delil teşkil «diyor. Namazı kıldıkları müddetçe onlara karşı dövüşyok ur. Demekki onlar Allah ve Resulünün yolundan ayrılmamışlardır. Buna göre de onlara karşı gelmek, onlarla savaşmak doğru olmayacaktır.
Aynı durumu açıklayan diğer bir Hadis-i Şerif :
Sizin en kötü önderleriniz, kendilerine karşı sizin düşmanlık beslediklerinizdir ki, onlar dla size karşı düşmanlık beslerler; siz onlara lanet edersiniz- onlar da size Jânet ederler. Dedik: Ya Resulallah (ÜS.A.V.) biz o zaman; onlara karşı koyalım mı? Buyurdular : Madem ki sizin içinizde namaızlarını kılıyorlar, karşı koymayın, namazlarım madem ki, kılıyorlar, karşı koymayın. (Müslim)
Bu Hadis-i Şerifler, yukarıda beyan edilen şartları açıklamaktır. Yukardaki hadis-i şerifde «namaz kılmak» kelimes'ni görenler, bu kelimeden, yani hususî olarak namaz kılmak mefhumunu anlarlar. «Madem ki namaz kılıyorlar bunlara karşı koymak yoktur.» diye düşünürler, halbûk Hadis-i Şerifde beyan edilen namazdan maksad iyi bir müslüman olmanın işaretidir. Namaz, İslâm'ın fer dî ve içtimaî yaşayışının nizamını kâim kılmak demektir. Namaz kuman bir yerde demek ki, İslâmî Nizam ve İslâmî Hükümet asliyes:ni muhafaza etmiş oluyor. Yoksa böyle olmasaydı iş başında bulunanlar Namaz kılmakla beraber hakikaten islam dairesinin dışına çıkmış, islâm'dan ayrılmış oldukları takdirde nasıl o-lur da böyle İslâm'dan uzaklaşmış bir kimseye Müslüman lar- itaat ederler? Bu hususta y'ne Hazret-i Resul-i Ekrem (S.A.S.) yol göstermektedir:
Siz kendi amirleriniz (önderleriniz) le çekişmeyin, ancak onların tuttukları yol, açıktan açığa küfre giderse ve bunun için her ne suretle olursa ol$un, siz bir delil elde ederseniz, o zaman onlara kar*ı gelmek, bizim indimi/ de de AUahu Teâlâ'nm indinde de makbul bulunmuş olur. O zaman iş değişir- (Buharı ve Müslim)
4. Ayet-i Kerime'n'n mevzuu bahs ettiği dördüncü bir mana daha vardır. Kafi ve müstakil bir şekilde görü yoruz ki, îslâmî nizamda, Allah'ın hükmü ve Resul'ün u-sulü üzer'ne en son kanun ve en son mesned (Final Auto-ilthy) bu yoldur. Müslümanlar arasındaki meselelerde yahut da Müslümanlarla hükümet erkanı arasındaki me selelerde anlaşmazlık vuku bulabilir. O zaman bu anlaşmazlıkları Kur'ân ve sünnete havale etmek lâzımdır. Her ne şekilde iş neticelenirse, müslümanların buna teslim olmaları icabeder. Bunun gibi yine bütün yaşayış mesele lerinde kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekrem'i son mes ned ve son merci olarak kabul etmek icab eder. îslâmî nizamın bu zarurî usulü' îslâm nizâmım, kâfirâne nizamdan ayırır. Bu nizama uymak istemiyen her şey de elbet te ki İslâmî nizam olmayacaktır.
Bu mevzuda halkın bazısı şöyle bir şüpheye düşerler. Hayatın bütün yaşayış şubelerinde Kitabullâh'a ve Sün-net'e nasü baş vurabiliriz? Meselâ belediye işlerinde, demiryolu meselelerinde, yahut postahane ve buna benzer birçok çeşitli mevzularda... Kitabullahda ve Sünnetde bunlara a;t açık hükümler yoktur.
Halbuki hakikatte bütün bu işler, Dîn'i usulün benzer leridirler. Müslümanla Kâfiri ayıran mümeyyiz fark da buradan doğar. Kâfir kendisini işde ve her hususta mutlak olarak serbest telâkki eder. Müslüman ise, aslında kul olduğunu hesaba katarak, bu kulluk dâiresi içinde serbestliği nazarı itibara almıştır. Bu kulluk dairesindeki serbestliği de yine kendi kendinden değil, Rabbi Zül celâlden elde etmiştir. Kâfir bütün işlerinde ve muamele lerinde. kendi uydurduğu kanun ve nizamlara tabidir
Hak Teâlâ'nın usul ve nizamına bağlanmak hususunda bir mesned ittihaz etmez. O'na ihtiyacı olduğunu da idrak etmez. Fakat müslüman, kâfirlerin tam aksine olarak, her rşinde ve her muamelesinde ilk evvelâ Hak Teâla'nm rızâsını arar. Sonra Resul-i Ekrem'in bütün bir insanlığa örnek olan sünnetine uymak yolunu tutar. Müslüman, ya pacağı işlerde Kitâb ve Sünette acSk bir hüküm bulursa bu hükme uyar, bulamadığı zaman, o işi yapıp yapmamakta serbest olur. Ancak bu serbestlik de bir delile ve bir hüccete istinad etmelidir. Şeriatı getiren Zat, bu hususta bir hüküm koymamış ise, o zaman Kitaba ve Sün nete muhalif olmamak şartiyle müslüman da yapacağı is-de serbest kalır.
5. Bir müslüman yahut da Müslümanlarla ülul'emir arasında ihtilâf çıkabillir. Bu iht;lâfı en son halledecek olan husus yine kitabullah ve Sünnet-i Resul-i Ekremdir-Bu son mesnede inanıp itikad etmiş bulunan, bunlardan başka bir şeyle meselenin halledilmesi yoluna gitmez. Bu ihtilâfın hallinde ister üFülemr haklı çıksın isterse halk gıksın, her ikisi de neticelenmiş olan hükme boyun eğmek zorundadırlar.
Şimdi, böyle bir meseleden diğer b:r mesele meydana çıkmaktadır. Böyle bir ihtilâf zuhurunda hangi makam bu işi Kitabullah ve Sünnete göre hail ve fasl edecektir? Bu makamın bir Dmi meclis ve Ulemâ toplantısı, ya hut da bir Yüksek adalet divanı (Superme Court) olmasını yüce şeriat bize tayin etmemiştir. Bizi buna mecbur kılmamıştir. Böyle bir makamın bulunması gerektiği tak dirde, bu makamın vazifeleri şu hususlar olacaktır: İslâm'ın ruhuna uygun kanun düzenleme; Adlî makamların neticelendirdiği davalara icabettiği takdirde hususi bir şekilde bakmak ye Ki'tabullah ve Sünnetin iktiza ettiği şe-Ülde .meseleyi hail ve fasl etmektir. Hakkı batıldan ayırt edip bildirmektir.
Kur'an-j Kerim, sadece bir ayin ve usul kitabı değil dir. Aynı zamanda bir tâlim, terbiye ve telkin kitabı da olduğundan bu ilâhi Kitabda gayet ibretli vaazlar, beşer akimi hayranlığa sürükleyen nasihat ve Öğütler vardır. Bu itibarla, bu mukaddes kitab bir kanun ve bir nizamı temsil etmekle beraber, aynı zamanda bir hikmet ve mas lahat kitabı olduğu da aşikârdır. Kur'ân-ı Kerim, bu- iki meseleyi birden nazari itibare alarak, insanlığı hidayete sevk etmek yolunu tutmuştur. Birinci şekle göre, Kur'ân -ı Kerim'deki mevzu bahs ett'ğimiz dört usule iman etmek lâzımdır. Müslüman olmak iddiasında bulunmak,. bu iki şeklin birleştiği bir bütüne inanmakla olabilir. Bun lardan birinden inhiraf etmek, doğru olamaz- îk:nci bir mesele de şudur: Bu müslüman ikendi yaşayışını tanzim etmek için. Kur'an-7 Kerim'in koyduğu her iki sekile de dikkat etmesi icabeder. Yani hem ahkâma dikkat edecek hem de vaaz ve nasihatleri gözönünde bulunduracaktır. Yalnız bir tek şey, insanı doğru yolu Sırat el-mustaki-m'e ulaştırır ki o da Kur'ân-ı Kerimi tam olarak gözönünde bulundurmaktır. Oradaki nasihatlerin bir çoğunda Yahudilerin ahlak ve hareketleri misal diye gösterilmiştir. Bu misaller gösterilmekle müslümanlar lâtif bir şekilde ikâz edilmişlerdir.
Onlara denmiştir ki, sizden önce gelmiş geçmiş veya henüz hayatlarını idâme ettiren milletler, ümmetler, din usulünden ayrıldıkları için bö^le aşağılıklara saplan nmş gitmişlerdir. Sizin için onlar birer ibret teşkil etmelidirler. Şimdi bundan böyle Allah'ın Kitabından ve Resulün hidayetinden dönen ve kendüe bildiklerine giden millet ler ve yine Allah'ın Kitabın&ve Resulün hidayetine boyun eğmek istemeyen, "başkanlar* Öderler, önderler'in peşinde gitmek, hatta Kitab ve sünnetten başka kendisine mesned ittihaz eden «din» büyükleri ve siyas: rehberlerin peşine takılmak, öyle bir fenalıklara insanları saptırır ki, bunun sonunun ne olacağını kesdirmek kolay değildir! İşte bu gibi kimseler veya zümreler Benî Israilin düştükleri dereye düşüp yuvarlanıp giderler.[107]
Önsöz
İslamın siyasi nazariyesi, nesebden nesebe intikal ederek, yanı babadan evlâda geçen merkezî bir sistem değildir. Geçen bab'-larda İslâm'ın siyasî tasavvuru üzerinde durulmuş ve mevzular açıklanmıştır. Bu bahislerde bu tasavvurun bir merkezi makamı olduğunu bildirdik. Şimdi Kur'an ve lugatta kullanılan kelime ve istilan lann manalarının üzerinde durup bunları tahkik ve şerh etmek îeab ediyor. Bazıları bu ıst:lahların tam manalarını bilmediğinden, hatta halk, «hilâfetsin manasının «niyabet» olduğuna dair fikirleri olmadığından ve hilâfet'ın manasının yalnız «yerine geçmek», «birisinin yerine geçip oturmak» onun işini takib etmek Orduca «ca-nişînî» anlamında olduğunu ileri sürüyorlar. Kur'ânj-ı Kerimde, bu lafızdan maksad, sadece insana tevdi edilmiş boltı-nan selahiyet ve dünyadaki işleri yürütmek hakkını sahib olmak değildir. Daha insanoğlu yeryüzüne inmeden orada bulunan mahlü kun da yerine geçmesi, o mahlûkun yerini tutması için insana verilmiş bir husustur. Bu meseleyi açıklamanın sebebi, bu husus t;* İstidlal edilen Hadîsi Şerifi kabul etmeyenlerin aydınlanması içindir. Bu mevzu hususi bîr tarzda okuyucuların nazarı dikkatleri ne sunulmak istendi. Bu Hadisi Şerifin medlulünü kabul etmeyenlerin ileri gelenleri, şu iddiayı ileri sürmektedirler: Hazreti Adem'e verilmiş olan «hilâfet,» Hak Tealâ'nm o'nu yeryüzünde halife naşı bi, yani kendisine naib tayin etmesi mânasında değildir. Cenabı Hak, Adem'i yeryüzünde bulunan daha evvelki mahlukatm yerine geçirmek, bu mahlûkatın yerine oturtmak istemişti. Hatta Hadisi Şerifin medlulünü bizim söylediğimiz gibi kabul etmeyen zümre, ŞU iddiada da bulunmaktadırlar. HUafet'In manası sadece, yerine geçmek olduğuna göre, Hilâfet-i İlahiye tasavvuru, manasız olur.
Yani insanın Hak Teâla'ya naib olduğunu kabri etmek istemiyorlar.
Bu hatalı İddiayı, yeni yetişenler, Hadisi Şerifi inkar edenler ile dinsizliğin ele başları, durmadan ileri sürüyorlar. Zamanınuz-0», banlar her tarafda yine seslerini yükseltiklerinden, bu mesele nin de açıklamasına zaruret hasıl
Bunun içindir ki, Mevlanâ Mevdûd! Sahib'in «Tercüman ttl-Kur'ân» daKİ istidlal tanını, burada ortaya koymak icab ettt. Diğer taraftan bazı kalem erbabı da Mevlana'ya (Mevdûdî) itiraflar da bulunmuşlardı. Mevlanâ da onlara cevap vermek için bu mevzuu etraflıca izah buyurmuş ve Tercüman Ül - Kur'ân'da neşr et^ mislerdir. Bu yazı Tercüman ü!- Kar'ân'm zilkade 1352 tarih (Şubat 1933) tarihli nüshasında çıkmıştır. (Hazırlayıcı)[108]
BAB IV
Hilâfetsin Manası
Hilafet bahsine gelince, ilk önce Arap lügatinin üzerinde durup araştıralım. Bakalım, bu kelimenin manası hakikaten Arap lugatında acaba, sadece yerine geçmek, kaymakamlık arkasından gelip birinin yerine oturmak ^Orduca: Câ-nişini = Sussess) midir, yoksa, niyabet, vekâlet = (Vicegerenty) manasına da gelmiş midir?
Lügat bahsi:
İmâm Râgıb tsfahani, «Müfredat» isimli eserinde hi lâf et kelimesini su şekilde tarif eder:
Ve'1-hilâfetü niyâfetü niyâbetün an'if gayri, immâ bi-gaybeti'1-menûbi anhu ve immâ H-mevtihi, ve immâ ii arz'hi, ve immâ li-teşrifi'î- mustahlifi»
Hilâfet demek, başka biline niyabet etmek demektir. İster niyabet edilen kimse gâib (gayrı hazır) bulucu», ister ölüm sebebiyle olsun, isterse azctnden dolayı, >a-hutda bu hâlife olan kimse, hâlife kılan kimse taratman yüceltilmek için de böyle bir vazifeye getirilmiş olabilir.
«Leane» meşhur lugatında * (Arabic EnglishlexİG<m)
halife» kelimesinin manasını (şuccessor)'yerine ge- ye, kayd ettiği gibi bundan başka (Vkegerent) = manasına geldiğini de yazmıştır.
Hilâfet işinde, kendisine halife tayin eden, nâib kılan kimsenin ölmüş olması veya mevcut bulunmaması da Şart değildir. imâm Râgıb'ın yazdığı gibi:
«Halefe fulânen, kâme bıTemri, anhü, immâ ma'hü Ve immâ bâ'dehü.»
Han kimse filan kimseye halife tayin oldu demek, onun işini eline aldı demektir. İster onun bulunmasiyle bir arada olsun, ister onun bulunmaması ondan sonra olsun.
Bu kelimenin kökünden bir yığın kelimeler de iştikak etmiştir. Bunların iştikaklarına göre mâna itibariyle bazı değişiklikler de vuku bulur.
Halefe hilâfeten: Cümlesurn manasındaki «halife olmak» ya onun arkasından gelmektir, yahut da onu takib etmek demektir.
Halefehü hilâfeten, kâne halifetehü ve bakiye ba'de hü ve câ'e ba'dehü. (Tâcül-arüs) Onun halifesi oldu, o-nun halifesi idi, ondan sonra kaldı veya ondan sonra geldi, demektir. Kur'ân-ı Kerim'de Duyurulmuştur:
Onlardan sonra öyle bir yerlerini tutan geldi ki, kitaba varis oldu. (A'raf 169)
Musa, kardeşi Harûna dedi, benim kavmimin arasında sen benim yerime geç naibim ol.
(A'raf 142) Dedi: Siz bendten sonra ne de kötü niyabet ettiniz? (A'raf 150)
Biz isteseydik, yeryüzünde sizin yerinize geçen melekler yaratırdık. (Zuhruf, 60.)
«Tehallefe»nin manası ise, gerisi gerisinden yol tutmak demektir. İstikamet yolunu geriden takibetmektir. Gerek Medine halkına, gerekse civarındaki Araplara Resulü İlah'dan geri kalıp gitmek yakışık almazdı. (Tevbel20).
«Ahlefe» harap olmuş, dağılmış şeyi asi haline getirmek, haleti evveliyesine irca etmek, yahut bunun .yerine bir şey vermek, bozulmuş şeyin yerine konacak bir şey koymak demektir.
Allah sana bedel verdi ve senin için bu iyidir, demek, yani sana onun yerine geçen bir şey verdi, senin elinden çıkmış bulunanın yerine bir sey verdi. Sana bunun yerine bir ivaz bir karşılık verdi.
(Nihaye, ibn - il - Kesîr) Nitekim Hak Taalâ buyurmuştur ki : Her ne infak ederseniz (başkalarına verip onları geçindirirseniz) o zamato O da bunun yerine konacak size bir şey verir. İşte O rızk verenlerin en iyisictir. (Sebaf 39.)
Hadis-i Şerifde de şöyle buyurulmuştur Allah, gazinin nafakasını tekeffül etmekle ona bedel verir.
Hallefe ve istahlefe'nin mânası da kendisine iıaiife tayin etmek demektir.
Filan kimse filan kimseyi halife kıldı- Yani kendi yerine geçen birisi kıldı. (Tâc - ül - arûa)
Onun yerine onun işini görecek bir kimse kıldı. Nitekim istahlefe de böyledir.
Istahlefe dendiği zaman, «nıenûbira anh» : niyabet edilen kimse, tasrih edilmez, o zaman bunun mânası §u olur : «Kendisine halife kıldı», onun yerine onun işini görecek birisi kıldı. îstahlefe fülânen, ey ce'alehü halifeten lehü.
Yani, bir kimse filan kimseyi kendi yerine geçirdi. Kendi yerine işlerine bakacak adam kıldı.
Eğer, «halife kılan», işlerini tevdi eden kimse sarahatle belli olsa, o 2aman kendisine, yerine geçen veya naib tayin etmiş bulunan şahsın da bahsi geçmiş olur. «Istahlefe fülânen min fülânin; ey ce'alehü mekânehü»
Filan kimse, filan kimseden yerini ele aldı demek, yani onun yerine geçti demektir. Buna göre, Kur'an-ı Kerim'de sadece «istihlâf» kelimtesî kullanılmış olup, fakat «mtistahlefün - leh» (yerine geçilmiş olan) dan b ahsedilmemiştir.
Biz onları yeryüzünde halife edeceğiz, nitekim onlardan evvelkileri de etmiş idik. (En - Nur, 55).
Bu gibi yerde «istihiâf » m mânası şöyledir : Âllahu Taalâ onları yeryüzünde kendisine halife tayin etti. Fakat her nerede «müstahrefan» - leh» : (yerine geçilecek kimse) den bahs edilmişse, orada mâna, başka birisinin yerine başka birisinin halife tayin edilmesi vardır. Fakat, ne zaman, bir evvelki nâib ortadan kaldırılırsa, elbette onun yerine başka bir yeni nâib geçeceğinden bahs edihr. O ıaman, bu mefhum her ikisine de şâmil olur. Nitekim biz de kendi konuşmalarım'ızda böyle bir ifade kullanırız. Hâkim-i A'lâ filan kimseyi filan kimsenin yerine tayin etti ve filan kimseden sonra nâib oldu deriz. Meselâ : İstahlefe'l - Melikü'l- Lordu Ardenii ba'cle'l - lordi Raydinge fi vilâyeti! Hindi. O zaman bu cümlenin mânası şöyle olur : Koral, Lord Arden', Lord Riding'den sonra H;ndistan ülkesinde iş basma geçirdi, işleri tevdi etti. Kendisine nâib kıldı. Yahut da şöyle söylememiz icabeder : Lord Arden, Lord Riding'den sonra Hindistan ülkesinde Kirala niyabet etti. Bu iki mefhumun arasında herhangi bir tezad ve tenakuz yoktur, tki cümle de aynı mânadadır. Burada ikisi birden bulunmuyorlar ki, zıd şeylerin bir araya toplanmış olması vuku bulsun; birisi iş başında iken, ondan sonra, yani o çekildikten sonra, diğeri iş başttna geçmektedir -
Bunun gibi :
Dilerse, sizi ortadan kaldırır ve ğtni istihlai ettirir. îş başına geçirir. Buradan ^vîe bir mâna anlaşılmaktadır : Allahu Taalâ, sigin yerinizi uas-kasina verecek; aynı zamanda şu da anlaşılır ki, Alh Taalâ sizden sonra başkasını kendine «nâib» tayin çektir : Fakat lügatin hakikî mânasında lıer iki tarafı da düşünürsek yine bu iki mânanın ikisinin mevcudiyeti birbirlerine zıd ve mugayir değildir.
«Ce'alehü halîfeten» in mânasına gelince, bu cümlenin mânası sadece halife kıldı demektir. îater bu halife, nâib olsun, ister yerine gecen olsun» hangi mânada olur sa olsun bu mefhumla cümle tamamlarmaz: esu cümleye bir tamamlayıcı cümle yahut mefhum l&cım gelir. Btmiuı için «müstehlafün - leh» : (yerine geçilen) yahut «bışsmi-bün - anh» : (kendisine niyabet edilen) den de bahis geçmesi lazımdır, tster bu mefhumlar açıkça yahut da wr:a-mî olarak bahsedilsin; ne şekilde olursa olsun cürale tamamlanmalıdır. O zaman cümlenin mefhumu açık olur. Meselâ :
Ve'zkürû iz ce'aleküm Hülefâ'e min ba'di kavini Kâhin.
Hatırlayın ki, sizi Nuh kavmindea sonra hatifi
Ve'zkürû iz cl'alehüm hülefâ'e min ba'di kavmi Mkı. Hatırlayın kî sizleri Âd kavminden sonra h&üfe fctfdı.
Sümme ce'alnâküm hel'ife fi'l - ardi inin ba'dihim - nanzure keyfe ta'melûne
Sonra sizi onların ardından yeryüzünde halife kıl- ki, nasıl iş tutacaığnıızı görelim? (Yûnus 14).
Fakat her nerede «mustahlefün - leh» den işaret ise, orada bir «mustahlefün- - leh» in mukadder ve olduğunu cümlenin gelişinden hesaplamak lâ- Meselâ :
Yâ Dâvûdü innâ ce'alnâke halîfeten fi'l - ardı. Ey Dâvûd; biz seni yeryüzünde halîfe laldık. (Sad 26).
Inniy câ'ilün fi'î ardı halîfeten. Ben yeryüzünde halife kılmaktayım. (Bakara, 30).
Bunlar ve bunlar gibi olan diğer ayât-r kerime'lerde, «halîfe» kelimesi «k-lmak» ile bir arada zikredilince şu Hualm cevabı verilmesi icabediyor: «İnsanı halife kılan kimdir?» Siz eğer derseniz, insandan önceki mahlûkat yahut da geçmiş kavimler, milletler, padişahlar, daha eski halifeler... O zaman yine cümle noksan kalmış olur. Bir zahmet daha artar. Bazı âyetlerin mânamı, cümle ile tamamlanmıştır ; fakat bazısının daha tamamlanmamış halde görünür- Meselâ : Ve yec'alüküm hülefâ'e'l - ardı. Sizi yeryüzünün halifesi kılar.
Cümlesinde «hüîefâ» kelimesi, «yeryüzüne» rauzaf-dır. izafe ettirilmiştir. Bu cümlenin kelime kelime (mot â mot) tercümesi «yeryüzünün halifesi» olur. O zaman, bu cümleden, «yeryüzünde daha önce bir mahluk vardı da onların yerine halîfe kıldım» mânası nasıl ç'ıkarılabi-lir? Ve yine:
«İnnîy câ'ilün fi'l - ardı halîfeten» in mânasını da bu şekilde düşünürsek yeryüzünün daha evvelki sakinlerine halîfe olmak icabeder. O zaman, şu suâl karşısında kalmış oluruz: Allahu Taalâ, niçin Kur'an-ı Kerim'de* bu yeryüzünün daha evvelki sakinlerinden ve bunların İriim-İer, ve neler olduklarından hiç bahsetmemiştir? Onlaraı yerine insanı halife kıldığına dair bize herhangi bir haber vermemiştir? Vermiş ise, nerede? Eğer vermemiş iser o zaman, diyebiliriz ki, lisan ve edebiyat bakımından bu cümlenin mânası hangi şekilde anlayışa daha fazla ya- «Ben. vaziyetleri belli olmayan : (Meçhulül - hal)
eryüzü sakinlerine bir halife tayin etmekteyim» mi? Y^ksa aynı cümleden şöyle bir mâna mı anlaşılır?. /Ben yeryüzünde kendime bir nâib tayin etmektenim»
mi? Şimdi eğer dinleyici Arapçanm gramerini (Sarf-i Arabî) bilse ve Mevlânâ... [109] nm tertiplemiş olduğu aklî mukaddemelere de tamamen bigâne olduğunu kabul etsek bile, yine bu cümleyi duyan bu iki mânadan hangisinin asıl maksad olduğunu kolaylıkla anlamış olacaktır.[110]
Hilafet Ve Hükümdarlık Mefhumu
Bu lûgavî bahisler tahkik edildikten sonra ben zât-ı faziletlerinizden hilâfetin bu mefhumu üzerinde biraz düşünmelerini istirham ediyorum. Nitek'm Mevlânâ Hz. kendileri de, kendileri için neyi kasdetmiş olduklarını göreceklerdir. Zatı Faziletleri şöyle buyuruyorlar :
«H'lâfetün fi'l - ard'dan maksad yeryüzündeki saltanat ve hükümetin yerine geçmektir.»
Mevlânâ... «İnniy câ'ilün fi'lardi halifeten» in tercümesini şu şekilde yazmış bulunuyorlar:
«Ben yeryüzünde bir padişah nasbettim» Sonra da altına bir de not ilâve etnrşlerdir: «Hazret-i Adem, kendisinden evvelki yeryüzü sâkinlerinin yerine padişah nas-bedilmiş oldu.»
Lütfen düşünsünler, hilâfet kelimesinin mânası sadece yerine geçmek, kaymakamlık, birinin ardından is başına gelmektir. Böyle olunca, bu kelimenin neresinden padişahlık ve hükümdarlık mefhumu çıkar? Eğer «hilâfetin» kendisinde böyle bir mefhum yok ise, — elbette ki yoktur — o zaman, bu mefhum «hilâfet» için bir nevi itibarî mâna olur. Halife hilâfeti elde edince, ne şekilde olursa olsun, idareyi ele alacak herhangi bir hüküzr.iar-lığa ve iktidara da kavuşmuş bulunacaktır. Şimdi insan da böyle bir «hilafeti» elde edince, ki burada zatı faziletlerinin kendilerinin itirafına göre, saltanat ve hükümdarlık bütün ihtişamı ile Önünde parlamaktadır. O zaman hiç olmazsa şuna da inanmalı ki, ir^san «halife» olunca da — ne olursa olsun — bir hükümdar olmuştur.
Buyuruyorlar ki, Kur'an'da ilmi tahkik ile sabit olduğuna göre, insandan önce yeryüzünde herhangi bir mahluk vardı. Bu mahlukata da bir hükümdar hükümdar olmuştu.
imdi, hükümdar olmak için, ilim, hikmet, irade- ihtiyar kudret ve daha birçok başka sıfatların mevcud olması şar ti vardır. Nitekim bunlar olmaksızın yeryüzüne ve yeryü zünün sakinlerine hükümdarlık etmenin imkânı yoktur, ilmî tahkikattan anlaşıldığına göre, insandan önce yeryüzünde bu saydığım'ız sıfatları haiz olabilecek bir mahlûk bulunmamaktadır. Bu hususu Kur'an-ı Kerim dahi tasdik etmektedir. Biz kendimiz de diyoruz ki, insan, Hak Taalâ'nın mahlukati arasından en efdal mahluktur. Yani Meleklerden de — ki, onların hakkında (tbâdün mükerremûn : Değerli yakın kullar- Enbiya, 26) buyu -rulmuştur. — daha efdal yine insandır. Çünkü bu meleklerin - ilmi eşyadan : (şeylerin bilgisi) haberleri yok tur.
Sonra onları Meleklere göstererek dedi : «Siz doğru iddiada İseniz, bunların isimlerini bana bildirin. 'Onlar da dediler, Hanıd olsun sana, sen m bize öğrettiklerinden başka bizim bu hususta bir bilgimiz yok. (Bakara, 30-31)
Hatta melekler irâde ve serbestlikten de tamamen mahrumdurlar :
Emr edildikleri hususlarda Allah'a karşft gelmezler vt ne emredilmişse onu yaparlar. (Et - Tahrim, 6).
Melekler bir tarafa dursun; ikinci mahlûk da cinlerdir. Kur'an'da bunların yeryüzünde hükümdarlık ettiklerini anlatacak bir işaret yoktur. Bu ikisi de bir 'tarafa, dursun; kaldı hayvanlar, bitkiler ve cemad&t... Bunlar rın durumunu siz de pekâlâ biliyorsunuz. Şimdi bu saydıklarımızın dışında, kim yeryüzünde hükümdarlık edebilecek bir durumda olabilir ki; insan da onun yerin© ge-<;ip, o hükümdar ortadan kalktıktan sonra hilâfeti devir almış olsun?.
Şimdi bu insanın yeryüzüne eski sakinlerine halife olacağını kabul edelim. — ki, bu'yeryüzünün eski sakinleri, insandan önce yeryüzünde hükümdar idiler — O zaman şöyle bîr sual ha<hra gelmez mi? Bunlar bilasâle hükümdarlık mı ediyorlardı? Yoksa bunlar binniyabe birinin yerine hükümdar mı olmuşlardı? Zatı Faziletleri de birinci şıkkı kabul edemezler. Çünkü îslâmî akideye £öre, bilasâle ve bizzat hükümdar ve hüküm sahibi Hakk Taalâ'dır- Ondan başfca kimsenin hüküm sahibi olmağa hakkı yoktur. Her kâine de hüküm verme hakla verilmiş ise ,yine Hak Taaiâ tarafından atâ kılınmıştır. Şimdi ikinci ş*ıkka gelince, bu şıkkı kabul ettiğimiz takdirde, o zaman size göre «hilâfet ardından hjlâfet» diye bu iş sonu geîmiyecek bir zamana kadar uzar gider; insandan evvelki evvel kimdi diye sorulur. Bu halifeler birbiri ardından halifeliği nasıl teslim almışlardı, diye de sorulabilir. Nihayet bu halifenin kendisinden önceki halifeden evvelki halifenin daha evveli ve en ilk kaynağı nedir de-n*r. İşte o zaman en ilk kaynağın Allah Taalâ olduğu meydana çıkar. O zaman mevzuumuz aydınlığa kavuşarak, iktidar ve hükümdarlığın da yine «İlâhî hükümdarlık» olduğu ortaya çıkmış olur.[111]
Kur'anî İşaretler
Şimdi Zâtı Faziletlerin»! dikkatini Kur'an-ı Kerim'e doğru celbedelim. Bu aslî kaynak, insanın elde etmiş olduğu bu hilâfetin hakikatde İlâhî hilâfet olduğunu en Kesin şekilde bildirir. Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ'nın insanı en güzel şekilde yarattığını beyan eder.
îşte biz, insanı en güzel şekilde yarattık. (Et - Tin : 4)
Biz onu kendi elimizle yarattık.
Dedi : Ey iblis, benim kendi elimle yarattığıma senin secde etmen için ne mani oldu.
(Sad, 75) Sonra biz kendi indimizden ona ruh üfürdük (Secde, 9).
Sonra onu güzel bir şekle koydu ve O'nun ruhundan- ona üfurüldü.
Daha sonra İlim ve nimet vermekle şereflendirildi.
Ve ademe bütün isimleri öğretti. (Bakara, 31).
Ve sizin için göklerde ve yerde ne var ne yoksa onların hepsini emrinize verdi. (El - Casiye, 13).
işte bu saydığımız vasıflar, insanın yaradılışından kemal derecesine yükselmesine kadar elde ettiği şeylerdir. Hak Taalâ, o zaman, Adem'e (İhsana) secde etmeleri için meleklere emir buyurdu. Bu mevzu Sâd Sûresinin sonunda öyle bir şekilde beyan edilmiştir ki, üzerinde uzun uzun düşünmek icabeder.
O zaman, senin Rab bin, Meleklere dedi ki; işte ben beşeri topraktan yaratmış bulunuyorum. Onu güzel bir şekilde ortaya çıkardım ve kendi ruhumu ona üfledini; simdi siz de onun karşısında secde ederekten durunuz. Melekler hep secde ettiler. Ancak îblis şanına yediremedi (kendini büyük saydı) ve kafirlerden oldu idi- Dedi : Ey İblis, benim elimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu, (ne mani oldu). Acaba sen sanma yakıştıra-madm mı? ( kendini büyük mü saydın?) Yoksa sen (hakikaten) yücelerden raisin? Dedi : Ben ondan iyiyim. Sen beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yaratmışsın. Dedi çık oradan, sen kovulmuşsun. (Sad, 71 - 77)
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Meleklerin insana secde etmeleri için emir verilmesine sebep, Allahu Ta-alâ'nın kendi eli ile manen insanı yaratmış olmasıdır. Bu itibarla insan, Hak Taalâ'nın sanat ve kudretinin kâmil bir mazharadır. Aynı zamanda insanın içine Hak Taalâ. kendi ruhunu» üfürmüştür. Ve mahdud miktarda insana Hak Taalâ kendi sıfatlarından bir şeyler de vermiştir. Bu şekilde hiç bir mahlûkun erişemediği yüksek bir seviyede Hak Taalâ'ya yaklaşmak imkânı insana bahşedilmiştir, İşte Hak Taalâ'mn sıfatiannctan bir mktar, inanda tezahür edince de insanın yeryüzünde «Halife» kılınması ilân edilmiştir. Nitekim Sûre-i Bakara'nın dördüncü rükûunda işaret buyuruknuştur. Melekler de bu hususta tereddüde düşmemişlerdi. O zaman da Allahu TaaUL, Meleklerin karşısına insanın faziletini ortaya koy-^Ak istemiş ve kendisine en yakın mahlûkunun ilmî vasfını Meleklere anlatmıştı- Bununla da Meleklere, insanın «halife» olmak kabiliyetini bildirmiş ve Meleklere insa-nın halifeliğini kabul etmeleri emredilmişti. Kabul edip«tmiyeceklerin de meydana çıkmasa için secde kılınması buyurulmuştu. Bu emri bütün melekler kabul etmişler, baş eğip secdeye kapanmışlardı. Ancak Şeytan o zaman bu Halifeliği kabul etmek istememiş ve bunun neticesinde de Bar'gâhı Uluhiyetten koyulmuştur.
Bütün bu işaretlerden, bu cümlelerden acaba neler anlaşılmaktadır? İnsanın bütün mahlûkattan efdal olma-smın sebebi ne olabilir? Bütün bu Önemli suallerin cevabını yine Kur'an-ı Kerim'de bulmaktayız. Buvuruhıyor ki:
«Biz onu kendi sıfatlarımızdan iyi bir mazhari kıldık. Ona kendi ruhumuzdan bir şeyler üfledik.»
Ve diğer mahlûkların çok fevkinde olan bu yaratığa, meleklerin secde edilmesi emrediliyor. Bütün bu safhalardan sonra da «Biz onu halîfe kıldık.» diye üân ediliyor. Hilâfeti ilân edilen bu «Halife», nasıl olur da yeryüzünün eski sakinlerine hâlife olabilirdi?
Yeryüzünün eski sâkinlerinin yerine başka, bir gelecek ve bu yeryüzünün eski sakinlerine halife olacaksa o yaman meleklerin karşısında İnsanı Halife ilân edilmesine, onun faziletlerinin sayılıp dökülmesine, onun bu makama lâyık olduğunu isbat etmeğe ne lüzum vardı? Sonra yine bu Meleklere emir verilerek, «gid>n şu toprak küresini yani yeryüzünü imar edin, sonra da siz orada bulunan eski sakinlerin yerini alın da orada secde edin» mi deniliyordu- ?[112]
Hilafet-İ Îlâhiye'den Maksad Nedir?
Kur'au-ı Kerim'de işaret buyurulan başka bir mesele de Hilâfet-i İlâhiye mefhumunun apaçık anlatılmış bulunmasıdır.
Biz Emahetfİ göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar buna üzerlerine almaktan çekindiler ve bundan korktular. İnsan ise bunu yüklendi. İşte insan şüphesiz zâlim ve habersizdir. (Ahzâb, 72)
Bu âyet- Kerime'deki Emanet'ten makaad, «îhtiyâ-rat» : (Freedom of choice) : «Seçme serbestisi» ve bunun mesuliyeti (Responsability) dir.
#îşaret-i Ilâhî'yeden, maksad şudur : Gökler, yer ve dağlar bu yükün altından kalkacak- durumda değillerdi; onlarda bu yükü kaldıracak kudret ve takat yoktu. în-Kandan önce bu ağ*ır yükü yüklenecek ve bu ağır yükün altına girecek durumda bulunan hiç bir mahlûk olamazdı. Nihayet insan yaratıldı ve bu çok ağır yük; insanın üzerine yüklendi. Bu beyandan şu çeşitli noktalar ortaya çıkmak tadır :
1. İnsandan önce yeryüzünde ve göklerde, bu emanetin yükünü kaldıracak kabiliyette hiç bir mahluk yoktu. İnsan, bu yükü yüklenen ilk mahlukdur. Bunun için, o, bu Emânet mansıbında herhangi bir mahlukun yerine geçmemiştir. (Succeşor) : b'r evvelkinin yerine gelip oturan olmamıştır-
2. Sûre-i Bakara'da, Hilâfet diye bildirilen bu şey, burada «Emanet» kelimesiyle anlatılmıştır. «Emanet» ıstılahı ve sözü kullanılmıştır. Nitekim Meleklere de isbat edilmiştir ki, siz «hilâfete» layık varlıklar değilsiniz. Bu isi görecek vasıflara malik bulunmuyorsunuz. Ancak insan bu hilafete ehliyet sahibidir. Bu ağır mesuliyet yükünü ancak insan taşıyabilir. Yine buyurulmaktadır k': Yerde ve gökte bizim Emanetimizin yükünün altından kalkacak vasıflara sahip, herhangi bir mahluk yok-tu- Yalnız ve ancak insan bu yükü yüklenebilir ve ancak
bu yükün altından kalkabilir...
3. HÜâfet ve Emanet mefhumları aydınlatılmak is-ir. Bu iki kelime şu nizamı âlemde, İnsanın sahih haysiyetini, mukaddes memuriyetini ye hususiyetlerini aydınlatmaktadır- însan yeryüzünün hükümdarı, idarecisidir. Fakat bu hükümdarlık, bu idarecilik, «bilasâle» (kendisine ait) değildir. Bu hükümdarlık «büemâne» (kendisine tevdi edilmek suretiyle.: Delegated) dir. Bunun için Allahu Taalâ, tevdi etmiş olduğu bu ihtiyarât : (Delegated power) «Emanet» diye tavsif edilmiştir. İnsan da tevdi edilmiş olan bu ihtiyarâtı elinde bulundurup bunlan kullandığından insan bir «Halife» : (Vicegerent) dır diye söylenmiştir. İşte bu açıklamaya göre, «halife» nin mânası şu oluyor ki, bu iş kime hangi şahsa verilirse, o kimse, o şahıs veren kimsenin yerine, veren sat tarafından bu ihtyarâtı kullanacaktır. İngilizce bir tâbirle (Person Ebcercising Delegated Powers) olur. Yani «kendisine tevdi edilen ihtiyarât kuvvetlerini kullanacak olan kimse.»[113]
BAB : V
Takdim
Hİnd - Pakistan Ülkesi taksiminden Önceki Hisıdistanda, siyasî meselelerin en başında bulunan en mühim mevzu milliyet ta<-savvuru meselesi idi. Müslümanlar her zaman kendileri için, ayrı bir «milliyet» düşünüyorlardı. Kesidi camialarının da yarı bir millet olduğunu İleri sürüyorlardı. Oalar asta gayrı - Müslim milletlerle bir arada yaşayamayacaklarını ve gayrı - Müslim akvam ile bir millet olmayı tasavvur edemiyoriardı. Böyle bir şeyi de asla kabul etmelerine İmkan yoktu. Fakat yirminci asırda, Avrupa'nın tesiri altında kalan Hindistanın siyasî veçheleri yüzünden «Birleşik Milliyet» fitnesinin ateşi alevlendi. Bu mesele, ileri gelen şahsiyetlere hatta derin görüş sahiplerine btle tesir etmişti.
Merhum AÜame tkbal, Mevlanâ Mevdûdi Sâhib ve diğer mütefekkirler, bu zümrelerin bu şekildeki düşüncelerine cevap vererek «Birleşik Milliyet» fikrini agsr bir surette tenkid ettâl«r, îşte o zamanki fikri rehberliğin neticesinde Müslümanlar, «Birleşik Milliyet» fikrinden vazgeçtiler. îkS ayn mİUet meşumu kabul edS-lerekP Pakîstamn kurulması hareketine yol açıla;.
Bu uyanışta Mevlanâ Mevdâılî Sahlb'in de büyük bir hissesi vardır. Bİx de Zatı Faziletlerini» bu husustaki yazmış ve söylemiş bulunduğu mevzuları biraraya getirip bunltrcn arasından ea mîibim iki mevzuu seçtik. Bu iki mevzu Tercüman - ül - Kur'an'-m, 1SSS Ka*sim - Aralık aylarında ve yine 198& Haziran nüiSMa-larıoda neşredilmiştir. Bundan önce de bu husustaki mevzular ayrıca bir kitapta da toplanmıştır. Şüphesiz, bu mevzular on milyonlarca (Lakhon : 10 milyonlar) halkın fikrine tesir etti. Neticede Müslüman Milliyetçiliğinin ne demek olduğu ortaya çıkmış oldu. Hazırlayıcı[114]
İslimi Milliyetin Mahiyeti
İnsan, yabani yaşayıştan medenî hayata adım attlıği zaman, toplum arasındaki ferd için bazı vecibeler kendili- ortaya çıkar. Birlikte yapılması gereken işler ve meseleleri, ferdleri ister istemez bir araya getirir; böylelikle şahısların birbiriyle kaynaşması, anlaşması ve karşılıklı yardımlaşması mümkün olur. Bu birlik onları, daha güçlü ve hayata karşı daha hazırlıklı kılar. Medeniyetin yeni mesafeler katetmesiyle beraber, toplumdaki bu birlik dairesi d;.1 daha genişleyip gider-Nihayet büyük b'r insan kütlesi, bir araya gelirler ve bir hayli, insan da bu dairenin içine girer. Fertlerin biraraya toplandıkları bu dairenin ismine «Kavim : Millet» diyoruz. Bu kel'nıeye yani millet veya milliyet bugünkü mânada ve bugünkü istilanda yeni ortaya çıkmış bir tâbirdir. Fakat bu kelime esk'den beri, medenî milletler ve medenî kavimler için yine de kullanılmış bir ısülahdır. Bu kelime ile eski Mısır, Babil, Roma, Yunan ve d'ğer bir hayli medenî topluluklara isim verilmiştir. Bugün Avru-pada da böyledir. İngiliz milleti (kavm), Fransız milleti, Alman milleti, İtalyan milleti vesaire.,, denmektedir.[115]
Milliyetin Ayrılmaz Zaruriyeti :
Şüphe yoktur ki, milliyet İlkönce mâsuna bir cazibe gibi ortaya çıkmıştır. Yani, bu cereyanın ilk nraksadı, hususî bir topluluğu bir araya getirmek ve bu yek vücut haline gelen kütleyi müşterek bir gaye ve hedefe sevket-
Jhekti. Bu hareket toplum çin mecburî bir oluş şeklinde- göster İdi. Fakat bu tarzda ortaya çıkan bil* millet, bu uŞİa beraber bir asabiyet : taassup (şovenlik) boyasına ayandı. Milliyetler.her nerede olursa olsun, kuvvet bu-
lunca «taassup» boyası da rengini koyulaştırdı. Ne aa-rnan bir kavim : Millet efradı millî menfaatlerin,! Ön plâna alarak bir birlik meydana getirmişlerse, yahut da başka bir tabirle, kendi milliyetlerinin kalesine girerek bu kalede toplandıkları takdirde, -" "aman zarurî olarak bu kaleniii içindekilerle dışındakiler arasında bazı farklar ve imtiyazlar da kendini gösterdi Kaleye sıg'ınmış millet efradı bu defa her muamelede, her hususta kendilerini kalenin dışındakUcrs tcr-ih Aîmsfc yolunu tuttular- Dı-şardakilerden kendiîerini ayırmağa başladılar. İşte o zaman, bu iki zümre, yani kalenin dışmdakilerle kalenin içindekiler arasında, menfaat temin etmek ve nüfuzlarını yaymak hususunda ihtilâflar da doğmuş oldu. Neticede bu zihniyeti [116]deal haline getiren milletler, kendi menfaatlerini korumak için, diğerlerinin yani kalenin dışında-kilerinin menfaatlerini de feda etmek yoluna gittiler. Neticede bu zihniyetin peşinden savaşlar ve barışlar tu-reyip gitti. Fakat ister barışta, isterse savaşta bu iki millet zümresinin arasında daima bir ayrılık fikri o»ğrafî mânada da yeni hududların meydana çıkmasına sebebiyet verdi. Bu milletlerin yeni tutumlarının ismi de «millî asabiyet : taassup» ve «millî hamiyyet» dir. İşte bu telâkki milliyetin ayrılmaz bir zarurîyatıdır ki, «milliyet» ile birlikte, m'lliyetle beraber doğmuştur.[117]
Milliyeti Terkb Eden Usuller (Elemanlar)
Bir toplumda milliyet fikrinin mümeyyiz bir vasıf kazanabilmesi için ferd ile kütle arasındaki münasebetlerin düzenlenmesi ile mümkün olabilir. Her ne şekilde olursa olsun kuvvetli ve kudretli bir disiplin tatbikatı umumî efkârı muayyen bir gayeye sevkedefaümelidir. Ferdlerin her birinin ayrı bir valık oldukları hesaba katılmakla beraber, onîar toplu halde bir vücudu aa-fe;us, lan gerekir. Bu ferdlerin sözü bir, düşüncesi bir. maksadı bir, çalışma yolu bir, işleri de bir olup bir daire içme toplanmaları icabeder. Millî gaye, sayısı çok olan fertleri yekpare haline getirmelidir. Sağlam sarp kayanın parçalan gibi birbirlerine kaynamış bulunmaları gerekir. Milletin fertlerinin fikirlerine bu kaynama öyle yerleşmiş olmalıdır ki, millî menfaatlerde ve millî gayelerde onlar .nep bir tek şahıs gibi düşünüp bir tek şahıs gibi hareket edip, her işde ve her güçte birbirlerine bağlanıp, her hususta fedakârlığa hazır olmaları icabeder-
Bh birleşme, bir araya gelme, iş birliği yapma, birliği teşkil etme muhtelif sebepler ve inuhtelif saiklerden meydana gelebilir. Fakat dünyariın ta başından bu güne kadar, tarihin başlangıcından günümüze kadar, dünyaya bir şu kadar milletler, kavimler gelip gitmişler veya gelip gtmemişlerdir. Ancak îslâmî ..milliyetin aşağıdaki sayacağım bazı hususiyetleri vardır" kî, gelmiş geçmiş veya gelip geçmemiş milliyetlerde'; bu hususiyetlere aâla rastlanamaz. O rnilletlerdeki iş birlikleri, birleşmeler,, bir-araya gelmeler; unsurların terkibi, aşağıda sayacağımız bazı diğer yardımcı sebeplerle olmuştur. ' /
1. Irk birliği : Buna soydaşlık da diyebiliriz. Nesil Erliği demek de mümkündür.
2. Ülke ve memleket birliği : Buna da vatancıhk, memleketçilik diyeceğiz.
3. DU birliği : Bu da milliyetin teşekkülü, birliğin kurulması 'İçin zamanımızda en kuvvetli âlet, en kudretli vasıtadır. Milliyetin meydana gelmesinde bu hususun ^üyük bir hissesi vardır.
4. Renk birliği : Vücudlarının derisinin aynı renkte °lduğunu gören ferdler, kendilerinin aynı cinsten oldukarun hissederler. Bu his sebebiyle ilerlemiş olduklarım zannederler ve mevcut kuvvetlerine istinad ederek, kendi vücutlarının rengine benzemiyen kavimleri hakir ve aşağı görürler. Kendi vatanları içinde bu kabil zümrelere hayat hakkı tanımak istemezler. Ve ayrı renkte olan insanları ayrı bir soy telâkki ettikleri gibi onlarla kaynaşmak steinez ve onları ayrı bir nazarla görürler.
5. Geçinme dâvası birlimi : Bu birl:ğin de asıl gayesi üstün bir geçim seviyesine ulaşmaktır. Bu zümrenin ferdleri kendilerine daha iyi geçinme imkânı elde etmiş olduklarırtı ileri sürerler. Bunun neticesinde de d'ğerle-rinin menfaatleri karşısında kendi çıkarlarını korumak için mücadele ve çekişme yolunu tutup giderler.
6. Hükümet nizamı bh'îîği : Bir hükümetin tebaasının müşterek kanunların altına girmeleri ve bu kanunlara boyun eğmeleri, diğer hükümetlerin tebaasına karşı, kendi aralarında birleşmiş olmalarıdır. Bunlar da kendi hükûmetîernin tebaası olmayanlarla kendi aralarına bir hudud, bir sınır, bir ayrılık vücuda getirirler-
Tâ eski zamanlardan, yirminci asra kadar, gelmiş geçmiş, ortaya çıkmış bir şu kadar «milliyet» lern ana unsurunun b'r araya gelmelerinin hususiyetini araştırıp tahkik ettiğimiz zaman görürüz ki, bu anasır, her şey -den ziyade yukarıda saydığımız sebeplerle bir araya gel-m'şlerdir.
Şimdi iki üç bin sene evveline dönelim. İlk önce Yunanlılık, sonra Romahlık, daha sonra îsraillilik ve sonra îranllik vesaire... Hep bu sebepler üzerine teşekkül et-nıişt;r. Bugün zamanımızda da Almanlık, îtalyanlık, Farnsızlık, îngüizFk, Amerikanlık, Rusluk, Japonluk ve saire de hep yukarıda saydığımız saikalarla ortaya çıkmış bulunuyor.
Şurarfı da tamamen doğrudur ki, dünyanın muhtelif kavim ve milletlerinin teşekkülünde bu saydığımız temel sebepler, milletlerin fertleri arasında bir bağ meydana cretirmiştir. Ancak böyle olmakla beraber, şu hakikat da inkâr edilemez ki, yukarıda söylediğimiz bu sebeplerle teşekkül etmiş bulunan milliyetler, her zaman insanlık âlem-'nin basma bir belâ kesilmiş ve büyük felâketlerin doğmasına yol açmışlardır.'
Bu şekilde teşekkül etmiş bulunan milliyetler dünyayı ve büyük insanlık ailesini yüzlerce, binlerce parçaya bölmüş, darma dağın etmiştir. Bu kısımlardan, bu parçalardan, her biri de diğer kı&miara, diğer parçalar hakkında düşmanlık hisleri beslemiş ve daima yekdiğerleri hakkında kötü niyetlerin sahibi olmuşlardır. Bu arada müstevli devletler ülkelerine zorla kattıkları parçalarda da müsbet bir değişiklik yapamamış ve onları da düzel tememiştir. Aslında bir neslin başka bir neste, bir soyun başka bir soya tahvili imkânsızdır. Bir memleket, bir ülke, bir vatan başka bir ülke, başka bir memleket ve başka bir vatan olamıyacaktır. Milletçe bir dil konuşanlar diğer brr dili ana dilleri gibi kokuşup benirnsemeiLeri daima muhal bir şeydir. Bir renk taşıyanların başka bir renk taşımalarına imkân ve ihtimâl mevcut değildir- Bir kavmin geçim dâvası, diğer kavmin geçim dâvası ile aynı değ ldir. Bir hükümet öteki bir hükümetle a>nı olamıyor. Bunların neticesinde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Yukarıda sayılan zorlayıcı sebeplerle teşekkül etmiş buludan milliyetler, herhangi bir şekilde anlaşma ve barış yolunu tamamen ortadan kaldıran bir vasatın içine düşmüşlerdir. Millî taassubla birbirleriyle üıtlâfa düşen ve hırs-te yarıdan bu siyasî kuvvetlerin bu savaş ve döğüşleri deli bir yarışma içinde daima bir çekişme atmosferinde de-v&m ödip g:decektir. Saydığımız sebeplerden teşekkül et- bulunan milliyetler arasında daima fesad alevi kendişini gösterecektir. Dünya yüzünde daimî bir fesada, emniyetsizliğe ve güvensizliğe yol açılnış oluyor. Elbette kî, Hak Taalâ bunların hecine ağır lanet yağdıracak, şeytan ise bu feci duruma sevinecektir. Çünkü bu gâlbd şeyler, şeytanı ezelî ve ebedî düşmanı olan însana karşı kullanabildiği en kuvvetli silâhıdır. [118]
Cahîliye Taassubu
Bu şekilde kurulmuş bulunan Milliyetlerin fıtrî iktizası, «taassubu» meydana çıkarmış olmasıdır. Bir millet, bir kavim, diğer millet ve diğer kavme "karşı yabancılık hissi ile bizden değildir diye nefret besler, onlara karşı muhalefete kalkar. Nefret hissi beslemenin ve muhalefetin sebepleri*ned;.r? Burada hak, sadakat, temiz insan olma, namuslu bulunma, adalet sahibi olma ve bunlar gibi şeylerin i§in içinde yeri yoktur. Ancak ve ancak şu vardır : Meselâ bir kimsenin rengi siyahdır, bu kimse beyazın "udinde hakir görülmeye lâyık ve bu yüzden aşa-ği olmağa mahkûmdur. Yahut birisi Asyalıdır. Avrupalı bu adama karşı nefret hissi besler; ona karşı her türlü zulmü reva görür; yaptığı haksızlıktan meşru görür-Meşhur Einstein, ünlü bir âlim olmasına ve zamanımızda dünyada eşine az rastlanan kimselerden bulunmasına rağmen, sırf Yahudi ve îsrail kavmindendir diye Alman-yada kendis'ne insanlık haysiyet ve şerefine yakışmayan .vvameleler yapıldı. Taşkîdî [119] bir habeşi zenci ve sivah kimse olduğundan kendisine ne gibi muamele yapıldığını büiyoruz. Medeniyetin merkezi diye tanınan Amerika'da, zencilere yapılan zulümlerin derecesi karanlık çağlan pek aratmamaktadır. Orada medenî Amerikalı bir aenciyi yakalayıp canlı canlı yakabilir. Zenciler, beyazla-na evlerine giremezler. İstedikleri caddelerde çok vakit yürüyemezler. Tedrisattan istifade edemezler. İnsan haklarının bir çoğundan mahrumdurlar.
B'r Almanın Alman olması, bir Fransızuı da sadece Fransız olması, birbirleriyle düşman olmaları için kâfi bir sebepdir. Bunların her birinin iyilikleri, güzellikleri,' diğer tarafın gözünde da;ma kötülük ve çirkinlik alarak görünür. Afganlıların sadece Afganlı olmaları ve Suri-yede Şam halkının Arap olmaları, İngiliz ve Fransız uçaklarının bu zavallıların kafalarına bomba yağdırma hakkı vermektedir. Geri kalmış milletlerin şehirlerini ve memleketlerin i. tahrip etmek ve bir harabeye çevirmek iler- (!) memleketi erce tabiî bir hadsedir. Ve yine müs-t^mlekelerdeki katliam hareketleri ihtiyar tarihin yüzünü adamakıllı kızartmıştır. Bu arada Avrupalıların karşılıklı olarak, şehirlerini yerle bir ededek derecede viraneye çevirmeleri, kendilerine milliyet prensibinin neye mal olduğunu çok kat'î bir şekilde göstermektedir-
Hülâsa olarak diyebiliriz ki, bu cins imtiyazlar, insafı ve hakkı tanıyan gözleri kör edip, insanı dalaletin karanlığına bırakmıştır. Bu yüzden de insanlığın alemşümul ahlak, şeref, namus gibi bütün manevî güzellikleri, bu şekilde zeh'denmiş ve milliyetlerin içinde yok olup gitmiştir. Bu faziletlerin ortadan kaikmasiyle, adalet yerine zulüm, doğruluk yerine eğrilik, doğru yerine yalan, şeref yerine alçaklık yükseltilmiş oldu.
Acaba liyakatsiz, kötü, pis ve şirret bir k'mseyi, liyakatli, iyi, temiz ve namuslu bir insana tercih etmekten daha feci, bundan daha korkunç bir zihniyet tasavvur edilebilir mi? Çünkü kötü kimse sırf milliyeti itibariyle iyi olarak telakki edilmektedir... Siyah ise haddi zatında iyi olduğu halde kötü olarak damgalanmıştır. Birine si tesadüf eseri, Avrupanın bir dağında doğmuştur. İkincisi ise yine tesadüf eseri olarak Asyanın bir şehrinde dünyaya gelm'ştir. Birincisinin konuştuğu dil, ikincisinin konuştuğu dilden ayrı bir dildir. Birincisi bir hükümetin t.ehaasıdır, ikincisi bu hükümetin tebaası defidir. Acaba viicud derisinin rengi, ruh temizliğinin üzerinde bir tesir cra eder mi? Derinin siyahlığı, ruhu da karartmağa muktedir midir? Bu naaıl bir iştir? Acaba denizlerin, dağların, ovaların ve nehirlerin insan ahlâkı ve vasıfları üzerinde bir tesiri mi vardır? Nasıl olur da aklı başında. Rulunan ve beyni işleyen bir insan, doğuda hak olan bir şey' batıda bâtıl olarak kabul eder? Nasıl olur da bir kalb-i selim, bir temiz yürek, iyilik, §eref, namus, ve insanlık vasfını bir tarafa bırakır da, bunların yerine da-marlardaki kanın rengini konuşulan dili, toprak ve memleketi, insanî meziyetlerin ölçülmesinde bir miyar olarak tanır ?[120]
Milliyet Unsurları Üzerine Aklı Bîr Tenkîd
Bugünkü milliyet teşekkülünün ve millî bütünlük binasının nelerin üzerine kurulduğunu bir parça düşünelim. Ve bu mevzuyu lâyıkı şek-lde tahkik edelim. Mevzu bahsedilen milliyet esasları acaba gerçek üzerene mi, yoksa bir hayal ve serap üzerine mi kurulmuştur?.
Bu görüşün istinad ettiği temellerin sağlamlık veya çürüklük derecesi ned'r?
İlk önce ırkçılık üzerinde duralım. Irkçılık ne demektir? Irkçılık üzerine kurulmuş bulunan milliyet sağlam bir kaideye oturtulmuş olabüir mi? Bu görüş ilk önce bir kan gurubu iştiraki esasından harekete geçmiştir. Ve bu fikren başlangıç noktasını da baba ve annenin nut-iesi teşkil etmiştir. Bu suretle insanların kan gurupları meydana gelmiştir.. Bu nutfeler çoğalınca aileler teşekkül eder. Sonra kabileler- aşiretler ve daha sonra ırk meydana çıkar. Bu şekilde insan soy ve sopunu düşünecek daha gerilere giderek ırkçılık saikasına saplanır ve kendi ırkını en yüksek bir ırk olarak görmeğe başlar. Biraz daha da uzaklara daha geri zamanlara gidersek göreceğiz ki, irsiyet ve ırkçılığın temeli ve kökü tamamen çürüktür. Zira bu hususta biraz daha düşündüğümüz takdirde, insanlık denizine çeşitli ırklara ait kan ırmaklarının aktığını tesbit etmiş oluruz. Acaba bu ırk den zine akan kanlar veya ırkların asıl kaynağı nerede-c<ir? Ne olursa olsun bunların arasında saf ve temiz kalmış ve başka kanlar ve ırklarla karışmamış olan bir saf ırk bulunabilir mi? Daha geri zamanları düşündükçe bun-la-nn hepsinin kaynağının aynı ve bir olduğunu da hesa-'"a katmak icab eder. Buna rağmen, yine de ırkçı-ar bu karışıklık ve kanı hesaba katmayarak
yine nesil ve ırk ^sası üzerine milliyet fikrini Burmak isterler.. Bunları bir birlik sebebi olarak ortaya atarlar. Şurasını bildikleri halde — bütün insanların babası ve annesi birdir. — yine de bu çürük nazariyenin peşine takılırlar. Nasıl olmuş da bütün insanlar bir babadan ve bir anneden tütfedikleri halele ayrı ayrı jrklara bölünmüşlerdir? Bu noktayı .hiç bir zaman düşünmezler. Bütün insanlardın asıl soylarının bir ve aynı olduğunu da hesaba katamazlar. Halkı muhtelif nesillere, soylara ve ırklara bölmek istiyorlar; fakat onlar daha ileriye ve daha eskiye gitmek yolunu tutmuyor, insanlık ırk m m daha eski zamanlarda araştırmasına ya-na-şmıyorlaı. Hatta insanların ırk bakımmdaln hepsinin âe bir ve aynı ırktan geldiğini de gözönünde bulundurmak zahmetine bile katlanmak yolunu tutmuyorlar. Madem ki insanların nesli nesebi, aslı faslı birdir, o halde bu Ârîlik bu Sâmilik ne demek oluyor? Bu hususu derinliğine düşünmüyorlar...
Ülke ve memleket birliği fikri de hakikat noktayı nazarından tamamen ve büsbütün mevhum bir şeydir. Bunun da aslı faslı, heyeti umumiyesiyle çürük ve sun'î-dir. İnsanın doğduğu yer, olsa olsa bir gez : (Metreden biraz noksan) murabba kadar bir şeydir. Bundan fazla bir yer değildir. Acaba insan bu bir metrelik yeri mi kendisine vatan ve yurt b;lmesi lâzımdır? O zaman bu kaideyi gözönünde tutarsak hangi memleket, vatan ve yurt olmaz kî... Bu, şekilde olsa olsa ancak bu bir metrelik yer vatan olmalıdır. Halbuki bu zavallı kendisine vatan olarak bazan bir kaç mil murabba, yahut da bir kaç yüz mil veya bir kaç b'n ve milyon mil murabbaı kendine vatan biliyor. Aklınca bir hudud çizerek burası benim vatammdır diyor. Aklında çizdiği bu hududun haricindeki yerleri hiç bir zaman hiç bir surette kendisine vatan ve yurt #iye düşünmüyor ve o çizdiği hududun. dışı ile alâkası olmuyor. İşte bu da, dar görüşün kısa bakışır bir neticesidir. Bunun neticesinde yeryüzünün bütünü vatan olabilmek haysiyetini.kaybediyor. Bu zavallıya bütün yeryüzünün vatan olmasına ne mâni vardır? Bu düşünceden mahrum olan insan, bir metre murab-bada doğmuş olduğu halde, bu kadardık bir yeri genişleterek binlerce mil murabbaa kadar çıkararak, burası benim vatanımdır dediğini görüyoruz. Bu yer biraz daha genişlerse, acaba bütün arz küresi bu adamın vatanı olmıyacak -mıdır? Eğer insan, bir parça şu dar görüşten. kend'ni kurtarabildiği takdirde - zaman yörecektir ki, yanlış telâkkisinin haddi - fasıl (ayırıcH hudud) diye tayin ettiği dağlar, ovalar, denizler, nehirler ve sairenin-arkasmdaki yerlerle, vatanım dediği yerler arasında hiç b'r fark yoktur. Diğer bütün ülkeler de kendi barındığı toprak gibidir. Her ülke, yeryüzünün birer parçasından başka bir şey değildir. Şimdi hangi sebeple ve neye dayanarak, denizleri, dağları, ovaları, nehirleri, hususî bir maksada matuf olarak ayırabilmek hakkını kazanmış-oluyorlar? «Ben yeryüzünün sakiniyim, bütün arz kürre-si de benim vatanımdır» şeklinde bir itiraf herhalde gerçeğe en yakın bir söz olsa gerektir. Ve bu söz şu şekilde devam etmelidir : İnsanlar, hep bu yeryüzünün, mâmur olan dörtte bir mıntıkasında otururlar. Benim vatanım da şu dörtte bir mâmur mıntıkadadır. Bu yer küresinin dörtte b'rinde oturan, yaşayan, barınan ve geçinen insanların hepsi de benim vatandaşlarımdır. Bu seyyarenin (gezegen yıldız) üzerindeki insanların hepsi de hukuk bakımından benimle aynı hak ve hukuka sahiptirler. Sen nasıl yeryüzünde bir metre murabbalık bir yerde "Qğdumsa, onlar da benim gibi bir metre murabbalık yerde doğmuşlardır.
Dü birliği bahsine gelince: Halk zümreleri ayrı ayrı dilleri konuşurlar. Bu dil ile birbirlerine fikirlerini anlatırlar'. Ayrı diller, halk zümrelerini biribirine daha çok yabancı etmiştir. Bir dili -konuşanlar kendilerini diğerlerine nazaran birbirlerine daha yakın hissederler. Fakat konuşulan dilin aynı oluşu, hiç bir zaman fikir birliğine de bir sebep teşkil etmez. Zira bir fikir en aauı-dan ayrı ayrı olmak şartiyle on dilde söylenebilir. Acaba bu on çeşitli dili konuşan kimselerin hepsi de bir fikir birliği içinde midirler? Bu durumun tam aksi olarak, en azından on çeşitli fikri de bir dilde anlatmak kabildir. Hatta şu noktayı da nazarı itibara almak lâzımdır: Aynı dili konuşanlar arasında çeşit çeşit fikirler ve düşünceler', b ribirinden tamamen ayrı mefkureler de bulunur Bunun için, Milliyetin esas prensibi olan düşünce birliğine, dil birliği ile karşı gelinemez. Düşünce birliğ\ dil birliğini iktiza etmez, hatta dil birliği ile de düşünce birliği ortaya çıkmaz. Bu noktada gayet mühim bir sual karşirmza çıkmaktadhr. frisanın insan olarak değerlendirilmesinde ve onun iyi veya fena oluşunda hangi dilin tesiri olabilir? Almanca konuşan bir insanın, Fransızca konuşan bir insana tercih edilme sebebi acaba bu kimsenin sadece Almanca konuşmasa mıdır? Halbuki asıl dikkat edlecek nokta, zatî cevherdir, konuşulan dil de-ğild'r. Biraz derin düşündüğümüz takdirde, görmüş olacağız ki, dil denilen şey, bir memlekette iş gücünü yürütmek, muamelâtı yoluna koymak için kullanılan bir vasıta ve bir aletten başka bir şey değildir. Br memleketin dilini bilen bir şahıs, iş gücünü yürütmesi bakımından, bu dil kendisine bir fayda temin eder. Fakat insanlığın di bakımından bölünmesine bu iş bir delil teşkil etmez. Bu da sahih ve doğru olarak istinad edilecek bir temel değildir.
İnsan toplulukları arasında renk farkı ile milliyet teşekkülüne gelince: Bu yukarıda mevzuubahs ettiğimiz iddiaların hepsinden daha boş ve daha manasız ve daha hayalîdir. Renk demek, vücudun bir şeklinden başka bir şey değildir. İnsanın da insan olmak şerefi vücud rengiyle kaim olmadığından, bilâkis ruha ve nefs-i natı-ka'ya bağlı bulunduğundan, bu insanın vücud derisi her ne renkte olursa olsun, h;ç bir ehemmiyeti haiz olamaz, insanların sarı, kırmızı, siyah ve beyaz renkli olması niçin bir ayrılık sebebi olsun? İnsanlar niçin renk ayrüı-ğı yüzünden biribirine düşman kesiliyorlar? Acaba beyaz inekle, siyah ineğin sütünde bir fark görülebilir mi? Asıl mesele sütün süt olmasıdır; isterse bu süt beyaz ineğin sütü olsun, isterse kara ineğin sütü olsun. Fakat insan aklı bozuk yollara saptığı için, insanilik vasfını bir tarafa bırakmış ve insanları sadece derilerinin rengine bakarak, bir değer hükmü imâl etmiş ve insanları birbirinden ayırmağa kalkmıştır. Dikkatler de bu deri rengine müteveccih kılınmıştır.
Geçim meselelerinin müşterek olmasına gelince: Bu da insanın yalnız kendisini düşünüp de diğer hemcinsini düşünmekten alıkoyan bir çocukluk eseridir. îlâhî kudret böyle bir şeyi asla vücuda getirmemiştir. Âdem evlâdı daha çocukluk yaşından itibaren, az veya çok kendi maişetini düşünmeğe başlar. Çalışmak ve geçimini temin etmek için önünde geniş bir meydan vardır. Yaşayışta sayısız ve hesapsız vasıta ve vesileler, geçim ihtiyacını teinin etmek maksadı ile insanın emrine amade kılınmıştır. Gözleri ihtirasla parlayanlar bütün bunları kâfi addetmezler. Şunu da bilmezler ki, nzık kapıları her taraftan yüzlerine açıktır. Buna rağmen, şu rîzık kapıları, başkalarına kapansın da bize açılsın diye düşünürler, işte bu köfci düşünceye saplanmış büyük topluluklar bir araya
gelip kend: menfaatlerini ön plâna alan bir birlik vücu-*da getirmek yolunu tutarlar. Ve milliyet binalarının temelini böyle bir menfaat görüşü ile 'kurmuşlardır. Onlar şu tarzda bir düşünceye sahiptirler : Bizleri geguu meselesi birleştirmiştir. Bir zincirin halkaları gibi kenetlenmiş bir durumdayız. Ancak bu birlik sayesinde kendi haklarımızı korumak imkânını buluyoruz.
Bu şeklide kurulmuş olan cemaatler »kendi etrafla-ılna bir duvar inşa etmişler ve böyle bir surun içine sığınarak, d'ğer insanlarla ilgilerini kesmiş bulunuyorlar. Kendi elleriyle kendi hayat sahalarını daraltmışlardır. îşte onlar yalnız koyu bir bencillikle, hasis menfaatlerini düşündüklerinden; kendi elleriyle kendi ellerini çolak ve ayaklarını da topal bir duruma getirmişlerdir. Gözleri dönmüş bir vaziyette rızk ararken, başkalarının rızkını kapatmağa uğraşmaktadırlar. Başkalarının rızık kapılarını da kapatalım derken bu defa kendi rızık kapılannır da anahtarını kaybederek, uğraşıp dururlar.
Hu mevzuda uzağa gitmeğe lüzum yoktur; günü müzdeki Avrupa ülkelerinin ekonomik tutumunu gözönü-ne getirelim. Aynı ihtirasla yaaıp tutuşan Amerikaya ve Japonya'ya bir bakalım. Bu ülkeler, geri kalmış memleketleri öyle bir sömürmüşlerdir ki, elde ettikleri zenginlik onları tatlı bir uykunun kollarına atmıştır. Böyle bir rehavetli uykudan uyandırılıp rahatsız olmamaları için, etraflarına çevirdikleri ekonomik duvarı daha ziyade tahkim etmek için müthiş bir gayret göstermekten geri kalmazlar. Böyle bir emperyalist zihniyet, yeryüzü sakinlerini sömüren ve sömürülen diye iki guruba ayırmıştır. Daha açıkça», «Ben yiyeyim sen yeme; ben iyiyim sen fena» gibi bîr tutum zamanımızın sözde medenî devletlerine bir slogan olmuştur. Elbette ki, böyle bir yol, hakkaniyet bakımından akıllıca bir iş değildir, Hak Taalâ, eryüzündeki insanlara fazl-ı kereminden, geçimini tenin etmek için serbestlik vermiş ise bir kabahat, bir kusur mu işlemiştir?
Hükümet nizamı iştirakına gelince: Bu husus yukarıda anlatıla gelen çeşitli şekillerin en çürüğü ve en mesnetsizidir. Bu temel, bu mesned üzerine hiç bir zaman sağlam bir milliyet teessüs edemez. Bir imparatorluğun içindeki çeşitli tebaaları ayrı ayrı bir devlet haü-ue getirip bu devletleri sadakat ve vefakarlığa zorlayarak merkezî hükümete bağlamak ve böyle karışık bir nalitadan bir milliyet meydana çıkarmak hiç bir zaman muvaffak olmamış ve netice vermediği gibi, pek az sonra dağılıp gitmiştir. Bu merkezî hükümet ne zaman kuvvetli olursa, tebaasına boyun eğdirecek, kendisine sadakat göstermeğe mecbur edecektir. Fakat devlet dizginleri bir parça gevşedi mi, o zaman bu sun'î şeküde bir araya getirilmiş unsurlar (elemanlar) hemen dağılmağa yüz tutarlar. Hindistandaki Moğol (Timurî) hükümeti zayıflayınca, bu ülkenin muhtelif mıntıkalarındaki unsurların ayrı ayrı siyasî yollar takip etmelerine ve ayrı ayrı teşekküller haline gelmelerine hiç bir şey mani olamadı. Aynı şekildeki dağınıklık, Osmanlı devletinin başına gelmekte de gecikmedi. Son zamanlarda Genç Türk-ter, güya Osmanlı devletinin binasanı tamir etmek için uğraştıkları halde bir fayda toerain edüemedi. Ufak bir sadme :1e, bu duvarın tuğlaları döküldü gitti. Daha yem bir misâl de Avusturya - Macaristan devletkÜr. Tarifade bu kabil emsallere pek çok rastlamaktayız. Bütün Ördeklerden sonra., devlet ve hükümet nazariyesi Üzerine m&et teşekkül ettirmeği düşünenlere ve bunun mümkün olduğunu ham hayallerinden geçirenlere, bizim de bir ke-i uğurlu olsun demekten başka bir sözümüz kalma-
Bu tenkidin neticesi olarak, şu gerçek *kesinlikle ve açık olarak ortaya çıkmıştır ki, insan ırkını ne 'kadar da çok parçalara ayırmak istemişlerdir. Fakat bu ameliyeyi • yapanlar, hiç bir aklî mesnede istinad etmemişlerdir. Onları bu işe sevk^den saik, maddî ve hissî sebepler oı-muştuı. Bu tefriklerin dairesi de elâstikidir; istenildiği kadar genşler ve istendiği kadar • daralabilir. Bu gibi zorlamaların tutunup kalması da cehaletin karanlığına, bakışın ve görüş zaviyesinin darlığına istinad eder. İlim ve irfan yayıldıkça, basiret zaviyesi genişledikçe, kalb açılıp vüsatini buldukça , maddî ve hissî perde ortadan kalkar. Öyle bir seviye kazanılır ki, ırkçılık yalnız insan ırkı, vatancılık şu ülke ve bu memleket sınırlarından taşarak, bütün biryeryüzü olacak; ve insanlar arasındaki renk ve dil ihtilâf diye bir şey kalmayacak ve insanî düşünce insanlık birliğinin, temeli olacaktır. Hak Taalâ, yeryüzünde yaşayan kulları için, çalışma ve rızık temin etme imkânı atâ kılmıştır. Siyasî nizamlar bazan güneşin karşısına çıkan bulut gibi bu rızık aramanın önüne geçmek istiyorlarsa da buna rağmen yine de Allah kullan bütün bu gayri meşru nizamlara karşi direnerek, gerçek hayat nizamını bulmağa çalışmaktan geri kalmıyorlar.[121]
İslâmın Geniş Nazariyesi
İslâm'ın ortaya attığı nazariye hakikî bir nazariyedir.
İslâm] insan ve insanlık arasında herhangi bir maddî farka kail değildir. îslâmm bildirdiğine göre, insanların hepsinin aslı ve menşei birdir:
Sizi bir tek varlıktan (nefs-i valhid'den) yaratmıştır. Ondan da onun eşini (refikasını) yaratmış ve bunlardan bir çok erkek ve kadınlar (türetip dünyaya) yaymıştır. (En - Nisa, 1)
Yanlış telâkkilere göre; ülke- memleket, doğum yeri, gtünı yeri, defin olunan yerler, bir tercih sebebi olur-Ksn^ Gfilâtn bütün bu değerleri reddederek, büt''.n insan-lana asılda ve cevherde eşit olduklarını bildirmiştir:
İşte, sizi bir varaktan (nefs-i vahidden) yaratmış buhman O'dur, Sonra siz, bir müddet karar bulur, sonra da (toprağa) tevdi edilmiş olursunuz. (El-Eıı'âm, 98)
Aynı zamanda, nesil, neseb, aile ve sülâle ihtilâfları çıkaran zihniyeti ve bu görüşün mesnedlerini de tama -men yıkmıştır:
Ey iman etmiş ola» kimseler, biz sizi bir erkek re bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıya sın iz ve tanıştasınız diye sizi milletler ve aşiretler kıldık. İşte sizin içinizden, Allah'ın indinde en değerlisi en mutteki (ahk&mı ilâhiye dikkat eden) niztih*. (El Hücûrat, 13)
Büyük insanlık ailesinin milletler ve aşiretler halindeki durumu, ancak b'rbirlerini tanımak için bir veaÜe olabilir. Yoksa ayrı milletten veya ayrı aşiretten olmak bir çekişme, bir haksızlık ve bir üstünlük sebebi olamaz. Ve bu ayrı ayrı camialar, insanlık çapındaki birliği unutmamalıdırlar. İnsanlar arasındaki veya m'lletler arasındaki İmtiyaz ve esas üstünlük, ahlâkî yükseklik ve amei-lerdeki iyilik ve fenalık derecesine göredir.
Mukaddes âyetler, ayrılık çıkaran, grupların ve taraf taraf bölünerek çekişen milletlerin neden hu karan-3ık yola saptıklarını ibret dolu sözlerle açıklamaktadır, imparatorlukları ve sınırlarına sığmayan, koca devletleri yerle bir eden bu korkunç n'fak hastalığının tek sebebi, bu toplulukların fitne çıkarmaları ve taraflara bölünerek yeryüzünü kana boyamalarıdır. Jşte milletlerin bu şuursuzca boğuşmaları, pek tabiîdir ki, Hak Taalâ'nuı gaaabı-na çarpılmış olmaları yüzündendir. Milletlerarası düşmanlık, düşmanlık azabmın tadını tatmak demektir:
Yahut da sbd gurup gurup yapar ve size bazımda bazınızın kuvvetini taddmr. (En'am, 5)
Yukarıda bahsedildiği şek İde, tefrika çıkarmak, bloklara ayrılmak işini, Kur'an-ı Kerim, ağır cürümlerden saymıştır Bu sebeple de bu işin elebaşılarından olan Firavun'a Kur'an lanet etmiştirv? onu. İlâhî azaba müstahak görmüştür :
Firavun kendini yeryüzünde büyük gördü ve yeryüzü halkını guruplara ayırdı. [122]. (El - Kaaaa, 4)
Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün Hak Taalâ'ya ait olduğunu bildiriyor ve Hak Taalâ'rîin Benî nev'i beşeri bu yeryüzünde kendi hilâfeti üe yüceltmiş olduğunu beyan ediyor. Yeryüzünde ne var ne yoksa, Beni nev'i Beşerin emrine tahsis edildiği anlatılıyor, insanın muayyen bir ülkeye bağlanıp, bu ülkeye kul olmasının bir sebebi olmadığı açıklanıp, yer küresinin geniş sahasının her tarafı insan için açık bir sahadır.deniyor. Bir ülkede adaletsizlik olursa, darlık baş gösterirse, başka bir ülkeye gidilmesi tavsiye ediliyor.
Hak Taalâ. ilk insanî yarattığı zaman buyurdular ki;
Ben yeryüzünde bir halife kılmaktayım. (Bakara, 30)
Gtirmedinmi ki, Allah yeryüzurate ne var ne yok si-2ÎB emrinize verdi. (Et - Hacc, 65)
Acaba Allah'ın yerinin yüzü geniş değil midir? Orada her tarafa göç edip durun* (En - Nisa, 100)
Şimdi Kur'an-ı Kerim'in tamamım göjsden geçirebiliri». Aeaba Kur'an-ı Kerim'in emirlerinin tirinde nesli-yet : (ırkçılık), nesebiyıet ; (aoyculuk), vataniyst : (üi-keçilik) ve (memleketçiHk) gibi fikirlerin teyioî hususunda hiç bir şeye raslamaımz mümkün müdür? îiâhî davet, bütün insanlar ve bütün insanlık alemi içindir. O, yeryüzü sakini bütün insanları, insan denilen mahlûkları iyiliğe ve doğru yola çağırmaktadır- Orada herhangi bir kavim için tahsis edilmiş bir şey yoktur. Herhangi bir ülkeye de yine hasredilmiş bir mevzu bulunmuyor. Orada yeryüzünün herhangi bir köşesine bir hususiyet tahsis edilmiş olsayâİ ancak Mekke için olabilirdi. Halbuki Mekke hakkında da şöyle buyurutmugtur:
Sevâ'üni'l - 'âkifü Öy-hi ve'I – bari (Hac. 25)
Yani ister asıl Mekke'nin yerli halkı olsun, isterse Mekke'nin haricindeki yerlerin halkı oisun, müslüin&niar hep birdirler. Birbirleriyle aynı seviyededirler.[123]
İslâmın Taassuba Karşı Olduğu
Kör bir taassuba karşı herkesden önce Hazret! Re-sül-ü Ekrem (S.A.V.) bizzat ve en müessir bir şekilde mücadele etmiştir. Aile, sülâle, soy - sop imtiyazları, bunlarla övünmeler, neseb ve ailevî şerefi dili: tb: üstünlük iddiasında bulunmak gibi âdetlerle, İslâm dok-irini arasında geniş bir uçurum vardır- Böyle bir zihniyetin ° zaman ki, temsilcileri Kur'an-ı Kerim hakkında xoyle düşünmüşlerdi: «Bu Kur'an Allah tarafından nazil kılınmış olsaydı, herhalde Mekke yahut da Tâif'in ileri <relen şahsiyetlerinden birisi vasıtasiyle nazil kılınmış
olurdu.»
Ve dediler : Yoksa, bu Kur'an, iki büyük şehirden birini» halkından bir kimseye nazil kılınmış olurdu.
(Ez - Zuhruf, 31)'.
Din düşmanlığının o devirdeki en azılı örneği olan Ebu Cehil, Zat-ı Risaletpenâhilerinin, nübüvvet iddiacında bulunmalarını, aiielerin'n iftiharâtına bir iftihar daha eklemek için olduğunu ileri sürüyordu. Ve bu zift beyinli inkâr mümessili şöyle diyordu:
«Bİz, Abdi Menaf oğullarının karşısında bulunuyoruz. Her hususta onlarla yarışmaktayız. Biz, binicilikte onlara rakibiz. Biz yedirmek, içirmek, bezl-ü bahşişde onlardan üstünlük iddiasmdayız. Şimdi onlardan biri kalkmış da «Bana vahy geliyor» diye ortaya bir laf atmıştır. Yemin ederim ki, bunun için biz Muhammed (Sallal-lahü aleyhi ve sellemi) kabul etmiyeceğiz.
Bu düşünce yalnız Ebu Cehil'in düşüncesi değildi. Bütün Kureyş, inkarcıları da Ebu Cehil gibi düşünüyordu. Onların çarpık zihniyetlerine göre Allah Elçisinin ile-t'i sürdüğü nübüvvet dâvasında ve getirdiği dinde şu ku-ur vardı :
Mezheb-i û kâti'i mülk ü neseb, Ez Kureyş ü münkir ez fazl-i Arab-Der n:gâh-i û yeki balâ vü pest, Bu gulâm-i hviş ber yek hvân nişest Kadr-i ahrâr-i Arab ne'şnâhte, Bâ kiliftân-i Habeş der sahte
Ah meran bâ esvdân âmihtend, Abrûyi dûdimânî rihtend.
Din'i kesip atmıştır, bütün mülk ü ceseb-i,
Ne Kureyş'i bıraktı ne şeref-i Arab'ı.
Yüksek, alçağı gördü hep aynı seviyede,
Aynı sofrada yemiş yemeği kölesiyle,
Ve kıymet vermemiştir Arattın eşrafına,
HabeşÜ köleleri Öğüp almış yanma.
Siyahlarla Beyazlar, karışmış Wr birine,
Irkçılık iftiharı ortadan kalkmış yine.
(tkbal. Esrar-i Hodî, tab IH. 1948 Lahor, Sahife 20)
Ali Gencelnin Manzum Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. (Mütercim)
İşte bu sebepten dolayı Kureyş kabilesi, Benî Haşi-me cephe aldı. Benî Hâşim de onların bu saldırganlıklarına karşı Hazret-i Resûl-ü Ekrem'i himaye etmeğe kalktılar. Halbuki Benî Hâşim'in çoğu müslüman değillerdi. îslâmiyeti kabul edenleri de pek azdı- Ebu Tâlib ve onun etrafı, akrabalık, gayretiyle Kureyşin karşısına, dİkiidi-ler. Kureyşin din düşmanı azılı kafirleri, de bu sefer hücumlarını bütün bir peygamber ailesine teksif ettiler. Fakat Müslümanlar, o zaman sayı itibariyle çok az olduklarından inkarcı gurupların saldırılarına fcarşi daha fazla mukavemet etmelerine maddeten imkân yoktu. Bu sebeplerden dolayı bir kısım Müslümanlar Habeşistana göç etmek zorunda kaldılar. Gidenlerin çoğu nüfuzlu aile lere mensup kimselerdi. Ve bazıları hak-perest olduklarından değil, kabilecilik taassubu yüzünden Kureyşle çatışıyordu. Fakat o sıralarda Kureyş kafirleri çoğunluğu teşk'l ettiklerinden, inananlar ve inananları destekleyenler amansız bir baskıya mâruz kalıyorlardı. Bu sebeple Babeşistana iltica eden Müslümanlar ve onları akrabalık bağlarına istinat ederek takip eden kimseler, bir müddet için Kureyş düşmanlığından kurtulmuş oldular.
Araplar, Benî israil peygamberlerinin, önceden verdikleri habere istinat ederek, uzun bir gamandan beri böyle müstesna bir oluşu beklemekte idiler. Vakta ki, Allah Resulü, insanları ebedî gerçeğe davet etmeğe bağlayınca ye bu mukaddes haber Medine'ye ulaştığı zaman, Medine şehrinin çoğunluğunu teşkil eden bir zümre îslâ-mm nur saçan prensiplerini kabul ettiler. Medinedeki Yahudiler de son peygamberin zuhur etmesini bekledikleri halde, sırf Yahudilik taassubu yüzünden gerçeğe gözlerin- kapattılar. Ve bu inkârlarını şu kavmiyet tüten kelimelerin kalıbına döktüler: «Gelecek olan peygamber. mutlaka Benî İsrail'den olmalıdır. Benî İsrail dururken, naşı! olur da Benî İsmail'den bir peygamber gelebilir?» Onlar bu taassuba öyle bir saplanmışlardı ki-, bunun neticesinde muvahhidliği bir tarafa bırakıp, kalkıp Müşriklerle birleştiler.
Hıristiyanların da vaziyeti bundan pek farklı değü-di. Onlar da gelecek olan bu peygamberin mutlaka Şam (Suriye ve Filistin) civarından çıkmasını düşünüyorlardı. Araplar arasından herhangi bir peygamberin zuhur edebileceğine b;r türlü inanamıyorlardı. ,
Zatı Risaletpenahilerinin (S.A.V.) ferman-ı saadetleri imparator Herakliyos'a ulaştığı zaman, Kureyş tüccarlarına şöyle söylemişti :
«Evet, ben bir peygamberin zuhur edeceğini biliyordum. Fakat bu peygamberin sizin içinizden çıkacağını hiç de ümit etmiyordum.»
Yine, Mısır ülkesi hükümdarı Makokos'a Zat-ı Risaletpenahilerinin ferman-ı saadetleri ulaştığ1! zaman, bu hükümdar da şöyle söylemişti :
«Evet gelecek olan peygamberlerden, bir tanesinin daha gelmesi halâ beklenmektedir. Bunların biri daha gelmemiştir. Bu hususu ben de biliyorum, fakat bu Zat'ın Şam ülkesinde zuhur edeceğini ümit ediyordum.»
Bundan daha da katı bir taassup Acem ülkesinde hüküm sürmekte idi. Zat-ı Risaletpenahilerinin ferman-ı saadetler Acem hükümdarı Hüsrev - Pervîz'e (Kisra Ebervİz) ulaştığı zaman, bu hükümdarı kızdıran acaba ne İdi ? Niçin bu hükümdar, Zat*-ı Saadetlerinin elçisine şöy'e demişti :
«Nasıl olur? Bir köle milletin (Yani Araplar) ferdi, Acem Şehinşahına böyle hitâb edebilir ?>
Çünkü- Hüsrev - Perviz, Arapları aşağılık ve alçak b:r millet olarak düşünüyordu. Arapları kendi hükmü allında ezilmek zorunda bulunan bir zümre telâkki ediyordu. Bu şekilde bir kanaata sahip olduğundan, böyle bir millet efradı arasından bir Hak elçisinin çıkmış olabileceğini, kabul etmeğe hazır değildi.
Islâmın en azgın düşmanlarından biri olan Yahudiler, Arap veya diğer milletler arasında hüküm sürmekte olan taassup cehaletini, islâm aleyhine kuvvetli bir silâh olarak kullanmak yolunu tuttular. Med'ne münafıkları i;e anlaşarak, bir zamanlar «Bi'as» muharebesi yüzünden kan döken tarafların tekrar birbirlerine düşmelerini tem'n için, aralarına nifak tohumu ekildi. «Evs» ve "Hazrec» kabilelerinden meydana gelen Medine halkı, birbirlerine karşı kılıca davrandılar, işte bu hâdise üzerine şu muazzez âyet-İ kerime nazil kılındı:
Ey iman etmiş bulunan kimseler! Siz eğer, kendilerine kitap verilmiş bulunanlardan bazı zümrelere uyarsanız, tâbi olursanız, onlar mutlaka sîzi iman ettikten sonra, tekrar küfr yoluna saptırırlar. (Âl-i îmrân, 100).
İşte bu, ırkçılık, nesepçilik, vatancılık ve ülkecilik 'm alevlendiği bir vasatta, Allah Resulü, mu- ,h ev; vazifesini yürütmüş, Muhacirinle Ansan birleş-iirmiş* Muhacirin, Anaârın bağ ve bahçesinde elele vere-j ek çalışmıştır. Bu kalb ve İş birliğini gören Kureyş Müş-rikleri Medine münafıkları ile anlaşarak, Müslümanları ıcf n yıkmak yolunu tecrübe ettiler. Münafıkların ele-başlarmdan bulunan Abdullah İbni Ubeyy yıkıcı bir mak-sadla ^öyle söylemeğe başladı :
«İşte Küreydin fakir fukarası bizim ülkemize gelerek, s'ül çiçek oldular. Onların misâli şuna benzer kâ, kargayı besle gözünü oysun.»
Aynı iğrenç münafık, Ansar'a da şu sözleri söylüyordu :
«Siz onları başınıza çıkardınız- Kendi ülkenizde om Ura yer verdiniz. Kendi mallarınızdan onlara da bir hisse ayırıp teslim ettiniz. Yemin ederim ki, siz bir gün onların elinden zarar göreceksiniz.»
Kur'an-ı Kerim de bu kabil nifakçılara şu muhteşem cevabı vermiştir :
Onlar, o kimselerdir ki: Resulün yanında bulunanlara geçim vermeyiniz de dağılıp gitsinler. Diyorlar. İste göklerin ve yerin hazineleri AUahındır. Fakat münafıklar bunu kavrayamazlar. Onlar derler ki, Biz Medine-ye dönersek, o zaman, bizim ileri gelenlerimiz, aşağılık Kimseleri oradan çıkarıp atacaktır. Fakat izzet sahibi ol-nıak Allah'a, O'nun Resulüne ve müminlere mahsustur. Ancak münafıklar bunu da bilmezler. (Munafikûn, 7 - 8)
İşte bu taassub gayretkeşliğinin neticesinde, Abdul- İbni Ubeyy Hazret-i Ayşe Radıyallahü teala anha. tini arttırdı. Fakat Hazreçlilerin himmetiyle, il- ve Resulünün düşmanı bulunan bu kimse, kendi eeaasan kendi eliyle hazUrUyarak, münafıklar zümresine : bir nümune-i imtisal oldu.[124]
İslamda Taassuba Karşı Girişilen Mücadele
Yukarıda etraflıca ele alınan meselelerden açık ve kesn olarak şu netice elde edilmiştir: Küfr ve sirk gibi .kapkara bir cehaletin yanı başında yer alan en büyük düşmanlık, ırkçılık, nesebcilik, vatancüık, ülkecüik ve bu sınıfa giren telâkkilerdir- Bütün bu sapık zihniyet, lalamın kurtarıcı davetine ve İslâm'ın ilerlemesine kötü bir mania teşkil etmiştir. Bu şeytanî fikirleri temsil eden guruplarla İslâm daima çarpışmak zorunda kalmıştır. Öyle ki, Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) yirmi üç senelik peygamberâne - yaşayıaliarı müddetince, küfrün dîaftaletin den sonra üzerinde durup mücadele ettiği ve ortadan kaldırmak istediği mesele de işte bu «cahiliye taassubu» denilen ve hemen hemen bütün bir insanlık ailesine musallat olan korkunç illettir.
Zat-ı Risaletpenahilerinin örnek hayatları ve hadis kitapları okuyup tetkik edildiği zaman görülecektir ki, Fahri Kâinat Resul-ü Ekrem (S.A.V.) Hazretlerinin ne şekilde ve ne vaziyette bu toprak ülkede kan, ırk, renk, dil, ileri gelen aile, geri bulunan aile, zenginlik, fakirlik, eşraflık, gayrı eşraflık farklarını ortadan 3İlip süpürüp, insanlık mefhumunu bu mülevvesliklerden kurtarmış., insanlarla ve insanlar arasına^ girmiş bulunan, fıtrata ay-lon bu duvarları söküp atmıştır. Bütün insanları aynı seviyeye getinn:ş; insan olmak vasfını onlara öğretmiştir. Zat- Saadetlerinin bu husustaki tâlimi şöyledir :
Taassup yoluna devam ederek ölen bizden değildir. Taassup yolana çağıran bizden değildir- Taassup yolunda savaşan bizden değildir.
yine Zat-ı Saadetleri buyurmuşlardır ki:
Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur. Varsa an-^ din ve takva iledir. Halkın hepsi de Adem evlâdıdırlar. Adem de topraktan yaratılmıştır.
Irk, soy, Vatan, memleket, ülke, lisan, renk farkını ortadan kaldırmak yolunda Zat-ı Saadetleri şöyle buyurmuşlardır :
Ne bir Arabın bir Acem'e (Araptan gayrisi) ne de bir Acem'in Araba üstünlüğü vardır. Siz hepiniz Âdem evladısınız.
(Buharı ve Müslim)
Ne bir Arabın bir Acem üzerine ne de bir Acemin Arap üzerine ne de bir beyazın siyah üzerine, ne de bir siyahın beyaz üzerine bir imtiyazı, bir Üstünlüğü (fadl) vardır. Varsa ancak takva iledir.
(Zâd - ül - Maad)
Elbette ki, dinleyecek ve ftaat edeceksiniz. İster, sft~ zûı için kafasındaki sacları kuru üzüm gibi kıvırcık bir Habeşî köle dahi emir tayin eöHmİş olsun, yine siz dinleyecek ve itaat edeceksiniz.
(Buharî Kitab - ül - ahkâm) [125]
Mekkenin fethinden sonra, kılıç zoru ile Kureyş kâfirleri boyunlarını eğdikleri zaman, Zat-ı Risatetpenahi-ler: şöyle bir hutbe vermişlerdi:
İyi dinleyiniz; imtiyaz ve iftihar için vesile olan ve imtiyaz ve iftiharın mayası bulunan kan (ırk) ve mal (zenginlik) gibi şeyler şimdi benim ayağımın altındadır.
Ey Kureyş topluluğu! İşte Hak Taalâ sizden cahilS-ye böbtirlenmesiyle, ata baba fle övünmeği silip kaldırdı-
Ey halk! Sizin hepiniz Âdemdensiniz. Aılrm r-.; ttij»-raktaııdır. Soy ve ırk ile iftihar edilmez. Ne Aratan Aceme ne de Acemin Araba iftihar edecek bir üstünlüğü yoktur. İşte Allah indinde sizin en makbul bulunanızın en fazla takva, yolu tutmuş olanınızdır.
İbadet-i İlâhiye esnasında Zat-ı Saadetleri kendileri için Allah huzurunda üç hususa şehadet etmişlerdir. Birincisi, Allah'ın hiç bir şeriki ve ortağı olmadığı. İkincisi; Muhammed (S.A.V.) in Allah'ın kulu olduğu. Üçüncüsü ise, bütün Allah kullarının kardeş olduklarına dairdir- Kulların hepsi de kardeştir.[126]
İslam Milliyetinin Temeli
Hak Taalâ ve O'nun Resulü, cahiliye milliye tinin bütün maddî, hissî ve hayalî temellerini yıkıp, yok etmişlerdir. Dünyadaki milletlerin bir çoğunun kuruluşuna esas teşkil eden bütün bu mevhum şeyleri, cemiyetin sinesinden kesip, atmışlardır. Renk, soy, ırk, neseb, vatan, ülke, yer, dil, geçim sebebiyle birleşme ve bu sayılan tefrik unsurlarını besleyen* ve meyaana getiren koyu cehaletle beraber mâkul olmayan her düşünceye son vermiş-lerdir. Şerefli ve haysiyetli bir yaşama imkânı, istisnasız olarak, insanlığın her ferdine aynı ölçü ve seviyede tanınmıştır.
İnsanlık ailesini, biribirine hasım ve düşman eden, ayrı ayrı milletler topluluğunu zehirlenrş olan bu fikirler, tamamiyle ortadan kaldırılırken yeri de boş bırakılmamış, geceyi silip süpüren bir güneş gibi, b mahal nur ve ışık saçan ulvî prensiplerle tezyin edilmiştir. Teiniz ve saf aklî delillere ist'nat eden yepyeni bir milliye} mefhumu ortaya konmuştur. Bu yüce mefhum, madde, ülke ve neseb gibi unsurlara dayanmaz, istinat ettiği yegane husus, öze ve ruha mahsus olan bir temeldir. Böyle bir nizamda bir fark ve bir imtiyaz mevzuubahs ise mutlaka manevî ve ruhîdir. İnsanın karşısına, yapmacık olmayan, doğrudan doğruya kendi öz gerçeğ'ni temsil eden fıtrî bir sadakat ortaya konmuştur ki, bu muhteşem fikrin adına <Ja İslâm diyoruz. Allah Taalâ'ya ibadet ve kulluk etmek, nefs temizliğine dikkat etmek, âmelin iyi olmasına itina göstermek ve Allah tan korkup çekinmek ve beni nev-i beşer bu hayat dolu prensiplere davet etmek islâm'ın şaşmayan bir şiarıdır. Bu ebedî kurtuluş davetini kabul eden bir kimse, islâm Milletinin fertlerinden biri olur-Bu daveti kabul etmeyen ise, bu Millet fertlerinden olmaz ve yabancı sayılır..İslâm'a iman etmiş bulunanların hep-s de bir millettirler.
İşte böylece sizi aracı bir ümmet kıldık. (Bakara, 143)
Bu millet, İslâm milletidir; diğerleri ise, islâm milleti değil, küfr ve dalalet milletidirler. Küfr ve dalalet zümre.cr arasında ihtilâf mevcut olduğu halde, yine İslâm milletinin karşısında hep bir millet sayılırlar.
Allah, kâfir kavmi hidayete eriştirmez. . (Tevbe, 37)
Bu iki millet arasındaki fark; soy sop, ırk neseb, imtiyazına h:ç bir zaman istinat etmez. Buradaki yegâne imtiyaz ancak akîde ve âmel itibarı iledir. Bu ölçüye göre, frr babanın iki oğlundan biri Müslüman diğeri kâfir olduğu takdirde aralarında kapanması mümkün olmayan bir fark olacak ve ebediyen b'ribirinden ayrılmış bulunacaklardır. Bu iki maddî kardeş birbirlerine tamamiyle yabancı olacaklardır. Fakat iki yabancı kimseden biri dünyanın bir köşesinde diğeri de dünyanın bir ucunda olsa dah , eğer bu iki kimse, İslâm dâvetine icabet etmiş iseler, hemen kardeş olup giderler. Onlar bu milliyetin ortak fertleri olurlar.
Bu iki kavim arasında; vatan, ülke ve memleket ihtilâfı da imtiyaz sahibi olmak için bir delil teşkil etmez. Burada vatan, ülke, memleket imtiyazı olmayıp, ancak hak ile bâtıl imtiyazı vardır.^ Olabilir ki, bir şehir, bir mahalle, hattâ bir eve mensup iki kimseden biri Müslüman kavimden diğeri de kâfir kavmindendir,, thtilâf yalnız İslâm ve küfr arasındadır. Şehir, mahalle ve ülke kavgası mahiyetinde değildir. Bir Habeşistanlı, îsîâm dairesine intisâb etmekle, islâm dairesine intisab etmiş-bulunan bir Merakeşli (Mağribli) ile kardeş olur.
îslâmda, vücudun derisinin rengi de milliyet ayırımına bir sebep teşkil etmez. Bu sebeple rengin de bir ehemmiyeti yoktur. Hak Taalâ kullarından birini beyaz. bir diğerini de siyah yaratmıştır. Renk de Hak Taalâ-nın yarattığı bir şeydir. İslâm mefkuresine göre, en iyi renk, en iyi boya Allah boyasKhr .
Allah rengine boyanınız, O'nun boyasından **Jıa İyi acaba kimin boyası vardır. (Bakara, 138)
İslâm nazarında bir beyaz ile bir siyah insan aynıdır. Bir milletin efradıdırlar, lalamda ancak iki millet vardır : Biri İslâm milleti, yani Ümmet-i îslâmiye bir diğeri de Küfr milleti, yani kâfirler. Asftl ayrılık bu iki kavim arasındadır.
L'sana gelince, Îslâmda Usan, İslâm ile Küfr arasında bir tefrik vasıtası değildir. îslâmda konuşulan herhangi bîr lisan değil, kalbin lisanı mühimdir. Bütün dünyada, nekadar dil konuşan varsa, İslâm dairesine intisap ederek Müslüman oldukları takdirde, İslâm ümmetinin bir ferdi sayılırlar. Bu itibarla Arapça konuşanla, Arfi-ka dili konuşan arasında tslâma bir fark gözetilemez. Orduca konuşanların müslümanlığı ile Arapça konuşan^ ların müalümanlıkları arasında bir fark nazarı itibara alınamaz. Bunların dilleri ayrı elduğu halde müslüman-iıkları birdir.
Geçim işleri ve siyaset ihtilâfları da îslâmda bir değer ölçüsü değildir- Bu mevzuda da Küfr ile İslâm farkı vardır. 'Tutulacak yol, altın servetine göre değil, iman servetinin hükmüne göredir, İnsanî saltanat yerine ilahî saltanata baş eğilir. Gerçekten hür seciyeli olanlar, İlâhî hükümranlığa sadakat gösterir ve İlâhî hükümete bağlanırlar. Bu kurtuluş r izamına vefakâr olurlar. Kendi mal ve canların1! Ha'k Taalâ'ya satarlar. Bu inanışın havasını teneffüs edenler, ister Hindistanda olsunlar, isterse Türk standa bulunsunlar veya başka bir ülkede yaşasınlar, hepsi de bir tek vücut ve bir tek ruh gibi yalnız ilâhî saltanata boyun bükerler. Bu gerçek inanışın dışında fanlar ise, İlâhî saltanata karşı gelmiş mevcut imkânlarını şeytana ve ağrazı nefsan iyelerin e satmış olurlsçfc O zaman bu zümre islâm kavmi olma şerefini kaybetmiş •bir başka kavim hüviyetine girmiştir. Böyle bir yaşama sistemiyle kâfirlik vasfına bürünmüş olurlar. Bunların herhangi bir, devlet tebaasında olmaları veya iktisadî nizamları ne şekilde olursa olsun bu hususlar Islâmı alâkadar etmez. îslâmı alâkadar eden yegâne husus, bu insanların her mevzuda İlâhî saltanata uymuş olmalarıdır-
Bu şekilde, islâm dairesinin ışık saçan muhitinde, hissî ve maddî tek prensibin olmadığı kesin bir şekilde anlaşılır. Ve bu muhit doğruyu temsil eden aklı, saf ve temiz, düşünceyi temsil eder. Bir evin içindeki iki kişiden biri bu daire muhitinin içinde bulunabilir, diğeri de bu ^&:re muhitinin dışında kalabilir. Biri doğunun tâ uzak kir köşesinde diğeri de batimin tâ bilmem neresinde oldukları halde bu iki şahıs da İslâm dairesinin muhiti içine girerler.
Sirr-ı aşk ez âiem-i erhâm nist, Ü zi Sam ü Rûm ü şam nist Kevkeb-İ bî şark ü garb ü bî gurûb Der medareş ney şimal ü ney cenûb.
Aşkın sırrı değildir, alem-i erham'dan, Aslı gelmemiş onun Sam ü Rûm ü Şâm dan Bir yıldız ki yok onun, şarkı garbı, gurubu Medarında bulunmaz ne şimal ne cenubu.
İkbal
Bu dairenin muhiti bir tek kelimedir. Bu kelime Lâ-lâhe illallah Muhamnıedun Resulullah'dır. Bu kelimeler dostluğun da düşmanlığın da temelidir. Bundan başka İslâm muhitinde temel yoktur. Bu kelimelere ikrar veren ile bu kelimeleri kabul etmeyenler arasknda sonsuz fark vardır- Bu kelimelerin ayırdığını ne ırk ne kan ne tıesefc, ne de başka şey birleştirebilir. Ne toprak, ne ülke, ae memleket, ne renk, ne iktisadî sistem, ne geçim, ne :kmek kaygısı, ne devlet, ne hükümet, ne de başka bir ey, bir araya getirebilir. Bu mukaddes kelimelerin bir-îştirdiılderini hiç bir şey ayıramaz. Bu kelimelerin bir-îştirdiğinı ne deniz derya, ne nehir dere, ne dağ ova, e de yeryüzünde bulunan herhangi bir kuvvet bu iman utmiş kimseleri birbirinden ayırmağa kadir olamaz. Bu en büyük gerçeği ifade ed*n kelimelerin çizdiği dairenin içindeki Müslüman her nerede olursa olsun müslüman-dır. Bu Müslümanların arasında herhangi bir fark yoktur. Bu Müslümanlar~Çinde de olabilirler, Marekeş (Mağ rib") de de olabilirler. Siyah da olurlar, beyaz da olurlar. Hindistanın Orducasmlı da konuşurlar. Arapça da konuşurlar. Sami ırkından <ia olurlar. Aryâî ırkından da olurlar. Şu hükümetin tebaası da bulunurlar, bu hükümetin de... Dünyanın neresmde olursa olsun, her müslüman
İslâm milletinin ve İslâm kavminin bir ferdidir. İslam camiasının birer rüknüdürler- İslâm sitesinin hemşehrisi (citizen) idirler. İslâm ordusunun askeridirler. İslâm kanunlarının muhafızıdırlar. İslâm şeriatı yalnız ibadet, muamelât, muaşeret, geçim, siyaset değil, yaşayışın her dalında, her şubesinde olduğu gibi, tabiiyet, milliyet, ırk, lisan, vatan gibi b'r Müslümana tanıdığı haklan bütün jnüslümanlara da tanımıştır.[127]
İslamda Birleştirme Ve Ayıkma Usulü
İslâm, kendi camiasını ve bu birliğin fertlerini maddî alâkadan tamamiyle tecrit etmez. En mükemmel bir ölçü dairesinde bu mevzulara ait müeyyideler vaz eder. Meselâ, «Süa-y' rahm» için hüküm koymuştur. «Kat'-i rahmi» men etmiştir. Bb,ba ve anneye itaati, onlara boyun bükmeği bildirmiştir. Bu hususu ehemmiyetine binaen tekîd etmiştir. Kan (neseb) alâkaları için veraset kanunları koymuştur. Hayır işlerinde sadakalarda, infak-da (başkalarını da geçindirmek) hususunda akraba olanları, akraba olmayanlara tercih etmiştir. Kendi aile efradına, ev halkına yakınlık göstermeği, düşmanlara kar-Şî mal ve canın korunmasını emretmiştir- Zalimlere kar-§ı savaşa-girmeği bildirmiştir. Böyle bir savaşta ölenleri Şehid olarak kabul etmiştir. Yaşayışa ait bütün muamelelerde din ve mezhep farkı gözetmeden, bütün insanlar ıçia — Savaşı kâfirler hariç — dertler'ne ortak alacak Ve çâre bulacak şekilde hükümler koymuştur. İnsanlara sevgi ve şefkat gösterilmesini öğretmiştir. Islâmın -bir hükmü, memleket ve vatanın korunması için çalışılmasın; yahut da gayri müslim komşu ile sulh ve sükûnet içinde geçinmemek mânasına gelmez [128]
İslâm daima bir ölçü nispetinde, dış alâkalara yer vermiştir. Fakat İslâm milliyeti (kavmiyeti) ile gayrı İslâmî milliyet (kavmiyet) arasında ancak şu tarzda bir farkı nazarı itibara almıştır : İslâm dışında bulunan başka zümreler, ayrı bir kavmiyet teşkil eder. Islama karşı muhalefete kalkar, îslâmı baltalar, iman dışındaki mefkurelere kapılır, bu mefkureleri iman mefkuresine tercih eder ve kavmiyet esaslarım saplandıkları o fikir üzerine kurmaya kalkışırlarsa, o zaman İslâm her zaman ve me , bu tuttukları yol için onlardan uzak kalmak feds g gösterir.
Bu husubla Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor ' İbrahim ve oîiuıs!a birlikte bulmi&sılar sizin k-ijk -cm iyi örnektirler. Onlar kendi kavimlerine şöyle demişte?-jî: Biz sîzden ayrı ve uzağszdir. Biz sizi ve sizin Allah'tan î^ayrı ibadet ettiklerinizi kabul etmiyoruz. İşte bunun içî« de bizimle sizin aranızda düşmanlık başlamıştır. Siz de Allah'a iman edip O'nun vahdaniyetini kabul ettiğiniz zamana kadar bu düşmanlık devam edecektir.
(El - Mümtehinne 4; Yine buyuruluyor ki :
İman yolu tutmayıp küfre karşı sevgi besleyen, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin, sizler arasından her kim böylelerini dost edinirse zalimlerdendir. (Tevbe, 23)
Yine emredilmiştir ki :
Sizin kendi karılarınızdan ve çocuklarınızdan da size düşmanlar vardır, bunlardan çekininiz ve korununuz.
(El - Teğabün, 14)
Sizin vatanınızda dininize karşı düşmanlık edenler bulunuyorsa, din için vatanınızı ve ülkenizi bırakıp.başka yere göç edin. Her kim din uğruna vatariını'bırakıp da hicret etmezse hakikatte münafık sayılır. Böyle-ieri ile sizin alâkanız kalmaz.
Allah yolunda hicret etmedikleri müddetçe onları dost edinmeyin. (Nisa. 89)
Bu şekilde, Küfr ile tslâmın ayrılması hususunda, yakın ve en kuvvetli akrabalık bağı olan kan (nesil) feda edilmiştir. Anne, baba, kardeş, evlat, nıüelü- olup olmamak hususunda birbirlerinden ayrılırlar. kendi soyumuzu, soydaşlarımızı, Allah'a düşman °'UP olmamak için bırakır, terk ederiz, Vatana da, memlekete de bu yolda Allah'a ısmarladık çekeriz, onu da terk ederiz. Böyle bir vatanda Küfr ile îslâm çek'şmeai olunca o vatandan ayrılmamız icabeder. îalâm, dünyaya her şeyden önce gelir- Her şey îslâma feda edilir. İslâm, hiç bir şeye feda edilemez.
islâm, çeşitli insanları birbirine kardeş kılmıştır. Bunların arasında ne kan, ne nesil, ne vatan, ne ülke, ne memleket, ne di, ne renk, ne başka bir maddî birlik vardır. Fakat bunlar tsiâm dairesinde birbirlerine kardeştirler.
islâm bu mevzuda bütün müslümanlara hitab ederek buyurur :
Hep birlikte Allah'ın ipine sanlın ve dağılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, siz bir zamanlar birbirinize d limandınız. O sizin kalblerinizde ülfet \ir cudia getirdi. Onun nimeti ile siz birbirinizin kardeşi oldunuz. Siz ateş çukurunun dibindeydiniz. O sizi bundan kurtardık
(Al-i Imrân, 103)
Bütün diğer gayrı müslimlere hitaben de buyurul-muştur ki :
Tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı öderlerse- onlar da sizir din kardeşleriniz olurlar. (Tevbe, 1.1)
Müslümanların vasfı da şu şekilde bildiriliyor : Allah'm Resulü Muhammed ve onunla birlik bulunan kimseler, kâfirlere karşı şiddetli ve kuvvetlidirler, kendi aralarında birbirlerine ı-ahmedenlerdir. (El - Feth, 29)
Allah'tan gayrı bir mâbud bulunmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in onun kulu ve Resulü olduğuna şahadet vermedikleri müddetçe halk ile dövüşmek için izin verilmiştir. Yim» onlar bizim kıblemize yüz çevirmelidir
ler; bizim kestiğimiz eti yemelidirler. Bizim gibi namaz kılmalıdırlar. Böyle yapan kimselerin canları ve malları bize haram olur. Ancak adalet ve kanun onların haklarını helal kılar. Bundan sonra onlar da müslümanlarm mâlik bulundukları bütün hak ve hukuka mâlik olurlar; Müslümanlara farz olan hususların hepsi onlara da farz olar.
(Ebu Davud Kitab - iü - Cihad)
Müslümanlık dairesine girmiş bulunan bu müslüman-lar bütün hak ve hukuk, farize ve vecibelerde diğer müs-lümanlarla aynı olmakla kalmayıp, hatta bu müslüraan-lar diğer müslümaniara destek bile olurlar, onlarla bir-l'kte İslâm «küll» ünün «cüz» lerini teşkil ederler. Bu hususta da Hadis-i Nebevi şöyle hidayet kılmıştır :
Müslümamn müslümana bağlılığı bir duvarın tuğlar laruun bağlılıkları gibidir, bunların biri diğerini tutar ve sağlamlaştırır.
Mişkât, Kitab - ül - âdâb, Bâb eş - şefkati ve'r - rahmeti al'el - halkı.
(İttifakla bildirilen Hadis), Başka bir yerde :
Muhabbette» sevgide ve atufette müminlerin misali bir tek cisim misalidir.
Bu vücudun uzuvlarından birisi sızlarsa, bütün vü-eııdü rahatsızlık ve ızdırap sarar.
Mişkât, yine ittifakla bildirilen Hadâs)
İslâm Milletinin bu şekilde birleşerek ortaya çıkmış bulunan vücudunun ismine Resûlullah (S.A.V.) «Cemaat» kelimesi ile isim vermişlerdir. Bu hususta da yine Zatı R!saietpenahüeri buyurmu^ardir ki:
Allah'ın eli cemaatin üzerindedir, bu cemaatı dağıtmak isteyen alJeşe düşer.
Ve yine :
Cemaatten bir kan?? ayrılan kimse, İslâm halkasından kendi boynunu kaçırmış olur,
(Ahmed, Efoi Davud ve Mişkat rivayetlerine göre. Kitâb - ül - iman).
Bu kadarla iktifa edibnem'ş olup_ hattâ şöyle buyu-rulmuştur :
Sizin cemaatinizi dağıtmak isteyen kimseyi öldürünüz.
Ve bu inci tanelerinden daha ıgıltılı olan mukaddes emirler şu noktaya dayanmaktadır :
Bir araya toplanmış bulunan bu ümmeti dağıtmak için yeltenen kimseyi her nerede bulunursa bulunsun, kılıçla vurunuz. (Müslim Kitab - ül - emare)[129]
Îslami Kavmiyetin Teşekkülü Ne Şekilde Olur?
Bu cemaatin kuruluşu ve bir araya gelmesindeki esas, rabıta, kan, ırk, ülke, memleket, toprak- lisan ve renk gibi şeyler değildir. Bu cemaat arasmda HazretM Selmân-i Farisî (R,A.) vardı. Hazret-i Selmân İranlıydı. Fakat ne zaman onun hangi ırktan olduğu sorulduysa, «Seîman ibni İslam»: Islâmın oğlu Selman diye cevap alındı. Hazret-i Ali Radiyallahu Teâlâ anhü, Selman hakkında şöyle buyurmuştur:
Selmanü minnâ ehli'l - beyti :
Selman bizim ehli beyttendir.
Yine bu arada zikredilmesi gereken iki mühim sa-habî vardır. Bunlar Bâzan ibni Sâsân ile onun oğlu Şehr ibni Bâzân'dır. Bu iki zatın nesepleri de İran hükümdarı Behram Gûr'a ulaşır. Hazret-i Resûl-ü Ekrem, Bâzan'ı
Vemen'e oğlunu da San'a'ya vali tayin etmişlerdi. Ve bu misallere eş olarak, bu ulvî cemaatın arasında Hazret-i Bİlâl-i Habeşî de vardı. Bu büyük sahabî hakkında Haz ret-i Ömer Radıyallahü teâlâ anh şu kıymetli sözleri söylemişlerdi:
Bilalün Seyyidinâ ve mevlâ seyyidinâ:
Bilâl bizim efendimizin kölesidir, fakat bizim de efendimizdir.
Bu örneklere ilâveten Hazret-i Suheyb-i Rûmî Radi-yallahü teâlâ anh vardı. Bu zata Hazret-i Ömer Radayal^ lahü Teâlâ anh, namazda kendi yerine imamet ettirmiştir. Hele Ebu Huzeyfe Radıyallahü Teâlâ anh'ln kölesi Hazret-i Salim Radıyallahü Teâlâ anh için Hazret-i Ömer vefat edeceği sırada şöyle demişti:
Salim bugün hayatta olsaydı hemen hilafeti eline teslim ederdik ve mü si umanlar in işlerini ona verirdik.
Zeyd :bni Harise Radıyallahü Teâlâ anh da azadlı bir köle idi. İşte bu zat öyle bir zattır ki,_ Fahri Kâinat Hazret-î Risaletpenahi (S.A.V.). k^ndi halasının kızı üm-nıül - müminin Hazret-i Zeyneb-i ona vermişti. Bu zatın oğlu Hazret-i Üsâme ibni Zeyd'i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) islâm ordularına kumandan tâyin etmişti. Hem de Hazret-i Ebu Bekir Sıddık, Hazret-i Ömer - ül *- Faruk, Hazret-i bu Ubeyde ibni. Cerrah, Radlıyallahü Taalâ anhüm, gibi zevatın ve bir hayli ileri sahabîlerin katıldıkları muharebede kumandanlık etmiştir. Üsâme hakkında Haz ret-j Ömer kendi oğlu Hazret-i Abdullah ibni Ömer Rar ^yallahü anha şöyle buyurmuştur :
Ey Abdullah, 11 sânı en in babası senin babandan da-"a efdâl, Üsâme'nin kendisi de senin kendinden daha. [130]
Muhacirin Örneği
İşte, bu mübarek cemaat, îslâmın baltasını ellerine alarak, cehaletin ve taassubun bütün putlarını kırıp ortadan kaldırdılar. Irk, nesil, vatancılık, memleketçilik, renk- lisan ve bunlar gibi eski cahiliye devri ile yeni ve modern cahiliyenin isimlendirerek zamanımıza kadar tapma geldikleri şeylerin hepsini, istisnasız olarak, baştan sona kadar silip süpürüp dünyayı bu gibi müievves şeylerden temizlediler.
Resûl-ü Ekrem (S.A.V.), kendileri de ta ibrahim Peygamberden (A.S.) beri ecdadının bulunduğu, yaşadığı vatanı olan Mekke'yi terkederek maiyetini, ashabını alıp Medine'ye hicret etti. Bu h'cretin sebebi olarak, Re-sûl-û Ekrem'in ve sahabelerinin kendi yurduna, vatan ve memleketlerine karşı bir sevgileri olmadığü neticesi çıkarılamaz. İnsanlarda memleket sevgisi doğuştandır. Zat-ı Saadetlerinin Mekkeyi terkedip hicrete karar verip, yola çıkacakları zaman buyurmuş oldukları Hadis-i Şerife dikkat edelim :
«Ey Mekke! Sen dünyada benim için en kıymetli şeyisin. Fakat ne yapalım ki, senin sakinlerin, semle yaşayan halk, benim için barınma ve kalma imkânı bırakmadılar.
Hazret-i BilâH Habeşî, Medineye geldikten sonra orada hastalandı. Hastalığı sırasında Mekkede cereyan etmiş bulunan hâdiseleri birer birer hatırlayıp, memleket hasreti ile şu şiir1 irticalen söylemişti. Bu şiirler günümüze kadar şöhretini muhafaza etmiş, dilden dile dolaşarak, müslümanlara o günlerin elemini duyurmuştur :
Keski ben bilseydim ki Fahh'da geceyi nasıl geçiriyordum. Ve nasıl ezharı (bir kokuilu yaprak ve «celÜ» (papatya cinsi bir çiçek^ kokluyordum. Ve yine nasıl
ben bir gün Mahbet'in (bir yerin ismi) su çukuruna dalıp, oradan Şama ve Tufeyl (iki dağın ismidir) civarına
bakıyordum ?
Bu kadar vatan ve memleket sevgisi beslemesine rağmen, bu Zevat-ı Kiram, îslâm için sevdikleri memleketlerini bırakıp hicret etmişlerdir. [131] Kendilerine boy le ,bir emir verilince yapamayız demediler.[132]
Ansar'ın Hattı Habeketleri
Diğer taraftan Medine'de bulunan Ansar, Mekkeden hicret edip gelmiş olan muhacirlere başları ve gözleri üzerinde yer verip, onlara emsalsiz bir hüsnü kabul gösterdiler. Canları ve malları üe onlara hizmet etmek yolunu tuttular. Bu hususta HazreH Ayşe RadiyaJlahü Te-âiâ Anhâ şöyle buyurmuştur :
Medine Kur'ıuı Üe feth olmuştur.
Nebiyyi Ekrem, Sallallahü Aleyhi ve Sellem, Muhacirlerle, Ansan birbirleriyle kardeş etti. Aralarında kardeşlik bağlarını kurdu. Her Ansar bir Muhaciri kardeş edindi. îş o kadar basit değildi. Kardeşlerden biri kendisine birini kardeş edinince, kendi maundan ona miras bile vermek yolunu tuttu. Bu hususta o kadar ileri gidildi ki, diğer miras sahiplerinin zarar görmemeleri için Hak Taalâ bu usulü âyet-i kerime ile men etti :
Veraset hususunda kan bağlılığı (neseb) bulunanlar diğerlerine tercih edilme hakkıma mâliktirler. (El - Enfâl, 75)
Ansar, kendi tarlalarını, bağ bahçelerini, edinmiş oldukları bu kardeşleriyle yarı yarıya bölüşmek yoluna gittiler. Benî Nıızayr arazisi feth edilince Ansar Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) e şu hususu arzettiler:
Yâ Resulullah, bu araziye bizim ihtiyacımız yoktur, bu araziyi bizim muhacir kardeşlerimize ver.
Onların bu tok gözlülükleri ve cömertlikleri hakkında Hak Taalâ Kelâm-ı Kâdim'de şöyle buyurmuştur :
Onlar öyle kimselerdir ki, kendileri sıkıntı içinde oldukları halde başkalarına cömertlik ederler. (El - Haşr, 9)
Hazret-i Abdullah- ibni Avf ile Hazret-i Saad İbni Rabî' Ansarî arasında kardeşlik bağı kurulmuştu. Hazret-i Saad kendi din kardeşine yalnız malının yarısını vermekle kalmadı, ferağata bakınız ki, iki karısından birini boşayıp da din kardeşini evlendirmeği bile düşündü. Devri R'saletten sonra Muhacirin arka arkaya hilafet vazifesiyle riyaset mevkiine geçtiler. O zaman Medine halkından kimse çıkıp da, siz bu ülkenin halkı değilsiniz, nasıl olur da siz hükümetin başına geçersiniz de biz geçemeyiz? Sizin bizim ülkemizde hükümet etmekte ne hakkınız var? Diye bir itirazda bulunmadı.
Zat-ı Risaletpenahîleri ile Hazret-i Ömer (R.A.) Medine civarında Muhacirlere arazi tevzi ettikleri zaman Ansardan hiç bir kimse kalkıp da «bunları ne diye bizim ülkemize yerleştiriyorsunuz?» demedi. Böyle bir sözü kimse hatırından bile geçirmedi.[133]
Dine Bağlılık Uğrunda Maddî Alakaların Feda Edildiği
Daha sonra, Bedir ve Uhud muharebeleri vuku buldu. Bu çarpışmalarda Mekkeli muhacirler, kendi yakın-
ları ve kendi akrabaları ile, din yolunda dövüştüler. Hazret-i Ebu Bekir, kendi oğlu Abdurrahman (R.A.) a kılıç çekmekte tereddüt göstermedi. Hazret-i Huzeyfe (R.A.) kendi babası Ebu Huzeyfe'ye karşı hücuma geçti. Hazret-i Ömer (R.A.) bu savaşlarda kendi'dayılarının kanı ile ellerini boyadı. Hazret-i Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) in amcası Abbas (R.A.) amcazadesi Ukayl (R.A.) damad-lardı. Hazreti Ömer (R.A.) o ara bütün esirlerin öldürdükleri zaman, diğer alelade esirler gibi muamele görmüş lerdi. Hazret-i Ömer (R.A.) o ara bütün esirlerin öldürülmesini ileri sürüyordu. Elbette ki, bu meyanda Resul-ü Ekremin yakınları ve akrabaları da öldürülecekler' arasında bulunuyordu. Hatta Ömer (R.A.) in kendi akrabaları ve yakınları da vardı. Ve hatta Hazret-i Ömer (R.A.) bu mevzuda çok şiddetli bir fikir ileri sürmüştü :
Herkes kendi yakınını ve akrabasını öldürsün de ibret olsun.
Fakat hidayeti ilâhîye bu işi durdurdu.
Mekke fethi sırasınd? Hazret-ı Resûl-ü Ekrem, (S.A.V.) kendi kabilelerinden başka kabile mensuplarını ve kendi akrabası olmayan kimseleri yanma alarak kendi kabilesi efradına ve kendi memleketi ve ülkesi ve vatanı olan Mekke'ye hücuma geçmişt'. Soy ve neseb yakınlıkları olmayanların, memleketlisi bulunmayanların elleriyle kendi memleket halkına, kendi akrabalarına, yakınlarına, ve kendi kabile efradına karşı silahlı bir mücadeleye g'rişmiş ve bu korkunç çatışmanın neticesinde bir Çok mühim savaşlar baş göstermişti. Böyle bir şey, Araplar için tamamen yepyeni bir şeydi. Arap tarihinde buna benzer bir hadiseye asla rastlanmamıştı. Araplar arasında o zamana kadar kimsenin 'kendi kabilesi efradı olmayanlarla ve yabancılarla birleşerek, kendi kabilesi ttienauplarma, hemşehrilerine, memleketlilerine ve vatandaşlarına karşı savaşa giriştiği görülmemişti. Bu gaye uğruna yapılan savaşlar, herhangi bir intikam hissi, toprak kazanmak, arazi elde etmek, mal edinmek, maddî menfaat sağlamak .için değildi. Bir tek maksad gözönün-de tutuluyordu. O da Kelimeyi Hakk'ı yükseltmek...
Kureyşİn ipsiz sapsızları öldürüldükleri zaman, Ebu Süfyan huzuru saadete gelerek arz eyledi:
«Yâ ResuluUah,, Kureyşİn genç fidanları kesildiler, bundan böyle Kureyşİn şanü şöhreti artık kalmamıştır.»
Rahmeten li'l - âlemin, bu sözü duyunca, Mekke halkına aman verdi. Aman verildiğini gören Ansar zannettiler ki, Fahr-i Kâinat, kendi memleketlilerine ve kendi akraba ve kab'le mensuplarına karşı refet gösteriyorlar. Kendi aralarında şu şekilde konuşmağa başladılar:
«Nihayet Zat-ı Saadetleri de bir insandır, ne de olsa kendi memleketlilerine ve kendi kabilesi efradına karşı bir parça yakınlık hissi duymuştur.»
Zat-ı Saadetleri bu kabil konuşmaları haber alınca, Ansarm toplanmalarmı emir buyurdu; onlara hitap ederek :
Ben hiç bir zaman kendi aile efradıma ve kendi kabile mensuplarım;ı yakınlık ve muhabbet hissi beslemem. Ben A İlah in kulu ve O'nun Resulüyüm. Allah için sizin ülkenize hicret edip sizin yanınıza gjeldim. Şimdi benim yaşayışım ve benim ölümüm de sizinle bir arada olacaktır.
Allah'ın Resulü, bu konuşmalarında ne söylemişler-se, olduğu gibi tatbik etmişlerdir. Mekkeyi Muazzama inkarcıların elinden kurtarıldıktan sonra, artık Zat-ı Saadetlerini Medineye hicret ettiren sebeplerden hiç birisinden eser kalmadığı halde yine de Zat-ı Saadetleri Mekke'de kalmak arzusunu izhar etmediler. Medineye dönmeği arzu buyurdular, işte bu mesele de isbat ediyor ki, gat-ı R'saletpenahUerinin Mekke'ye karşı hücuma geçmiş olmaları, ne bir intikam hissi, ne de vatana bağlılık duygusu ile, ne de başka bir saika ile olmuştur. Sadece ve yalnız Kelime-i Hakk'm yükseltilmesi uğruna yapılmıştır.
Bundan sonra da Hüvâzin ve Sekîf emlâki feth edilip ele geçti. O zaman yine, halk arasında bir nevi yanlış anlayış doğdu. Allah Resulünün bu emlâkden Kureyşİn yeni müslüman olmuş bulunan gençlerine fazla hisse verdiği ileri sürüldü. Ansar gençlerinin bu fikirleri; Zatı Saadetlerinin kabile ve hemşehri gözettikleri şeklinde ortaya çıkmıştı. Bu gençler şöyle diyorlardı :
«Allah Resulünü aıfv etsin, KureyşHlere fazla verdi ve bizi unuttu. Halbuki, şimdiye kadar, bizim kılıçlarımızla onların kanları akmıştır.»
Bu sözleri duyan Resul-û Ekrem, onları toplayarak kendilerine şöyle buyurdu :
Benim bu zümreye daha çok mal ve mülk tevzi et-mfintia sebebi, bu kimselerin muslümanlığa yeni girmiş olmalarıdır. Bu balamdan kalblerinin kazanılması gözö-nune alınmıştır. Sizler bu dünya malına karşılık, Allah Taalâ ve O'mın Resûlü'nün yakınlığını elde etmek istemez misiniz?
Beni Mutallaka gazvesinde, bir Gıfarî ile bir Avfî biritoirleriyle çekiştiler. Avfilerle Ansar arasında anlaşma vardı. Bunun üzerine Avfiler Ansardan yardım iste» <£iler. Gıfârîler'in de Muhacirin ile aynı şekilde bir ahitte-vi vardı. Aynı şekilde Gıfârîler de Muhacirini yardıma çağırdılar. İki taraf da kılıca sarıldığından, kan dökülmesine ramak kalmıştı. Resulullah (S.A.V.) e haber ulaştırıldı; :Îd taraf birbirlerine girmek üzeredirler dencfâ. Zat-ı Saadetleri buyurdular ki:
Bu nasıl bir iştir? Siz nasıi olur da kendi dilinizle, taraflarınızdan cahiliye usulü ile yardım talebinde bulunursunuz?
Mâ leküm ve - li - da'vet'il - câhiliyyeti.
Bu cahiliye davetiyle ne oluyorsunuz?
Bir Muhacirinin bir Ansan vurduğunu söyledikleri zaman Allah Resulü :
Cahiliye âdetlerine göre, yardıma çağırmağı bırakınız, bu gayet kötü bir iştir.
Bu gazvede, kabilecilik taraftarlar m m meşhur ele basısı Abdullah ibni Ubeyy de vardı. Muhacirinle anlaşması bulunan bir kimsenin, Ansarla anlaşması bulunan bir kimseyi vurduğunu duyunca şöyle söylemişti :
Bunlar bizim ülkemize, bu ülkenin gülleri çiçekleri oldular. Biz hepimiz onların karşısında baş eğmek zorunda kaldık. Bunların durumu, «besle kargayı oySun gözünü» misaline benzer. Yemin ederim ki, Medineye varınca, şeref sahibi bulunan bizler bu alçakları oradan çıkarıp atmağa kaçıracağız.
Sonra Ansara da şöyle konuşmuştu :
Bu ne biçim iş, siz bunlara kendi yerlerinizi verdiniz; kendi yurdunuzda bunları barındırdınız; kendi mallarınızı onlarla bölüştünüz. Yemin ederim kî, siz bir gün onların ellerine düşerseniz size yapmadıklarım bırakmazlar.
Bu sözlerden Resulü Ekrem haberdar edilince, adı geçen şahsın müşlüman oğlunu huzuruna çağırtarak, bu gerçekten inanmış gence babasmın nifak saçan sözlerinden bahsetti
Genç n^üslüman, babasına karşı büyük bir sevgi beslerdi. Kabilesi içinde babasına olan bağlılığı ile meşhurdu. Fakat böyle bir hâdiseden sonra, Allah Resulünden şöyle bir müsaade taleb etti :
Yâ Resulullah, eğer emir buyurduğunuz takdirde, hemen gider babamın kafasını keser, onun vücudundan ayrılmış başını huzurunuza getiririm.
Alemlere rahmet olarak gönderilmiş büyük ve biricik insan böyle bir şeye müsaade etmedi.
Muharebeden geri dönülüp Medineye gelindiği zaman, İbni Ubeyy'in oğlu, babasına giderek, yalın kılıç bir vaziyette, şöyie haykırdi :
Resulullah izin vermedikçe, sen artık bundan böylt Medinede barınamazsın. Şeref sahibi olan bizler bu alçakları Medineden çıkaracağız demişsin. Sen bilmiyor musun ki, şeref yalnız Hak Taalâ'nın, O'nun Resulünün ve Müminlerindir.
Bu beklenmedik hitap karşısında şaşıran baba, şuursuzca bağırıp kabilesinden yardım istemişti :
Ey Ehl-i Hazrec! Bakınız ne günlere kaldık. Benim kendi oğlum, kendi evimde beni barındırmak istemiyor!
Bu feryada benzer sözleri işiten halk, oraya koşuştu. Fakat Abdullahın kararı gayet kesind;. İlk sözlerinde şiddetle ısrar ediyordu:
EesuluUahdan müsaade almadıkça bu adamı Medine gölgesinde barındırmama imkân yoktur!
Hâdise tekrar oradaki topluluk tarafından Allah Resulüne intikal ettirilince, Zatı Saadetleri şöyle emir buyurdular;
Gidin Abdullah a söyleyin babasını evinde rahat bıraksın,
Abdullah Du emri alınca, kılıcını kınına soktu ve babasına:
Sen ancak Allah Resulünün müsaadesiyle burada bakmak imkânına sahip olabilirsin! [134]
Beni Kaynukâ vakasında, Hazret-i Ubbâde iteni, Sâ-mit, onların işleriyle meşgul olmak için emir almıştı. Hazret-' Ubbâde, hıyanet eden kabilenin Medine ve civarından uzaklaştırılmasına karar verdi. Bu cemaat, Hazret-i Ubbâdenin kabilesi Hazreclilerle anlaşma halinde idi» Fakat Hazret-i Ubbâde bu hükme varırken, böyle bir anlaşmayı nazarı itibara almadığı gibi bu hususu hatırından ve hayalinden bile geçirmedi.
Beni kurayza hâdisesinde de, Evs'in ileri gelen lideri Hazret-i Saad ibni Maâz, bu işi -tedvir etmekle vazifelendirildi Hazret-i Saad, Beni Kurayzânın yaptıkları işleri değerlendirerek, onların erkeklerinin öldürülmesine, kadın ve çocuklarının alıkonmasına ve mallarının müsaderesine karar verdi. Bu hükmü verirken, Beni Kurayza ile kendi kabilesi arasındaki mevcut anlaşmayı kaale almamış, yalnız islâmî noktai nazardan hareket etmişti. Kendisinin dahi uzun bir müddet aynı kabilenin arasında yaşadığını ve adı geçen kabilenin içinde Ansarm bir çok akrabalarımın bulunduğunu katiyyen hesaba katmamıştı. Halbuki Araplar o zamanlar böyle anlaşmalara son derece ehemmiyet verirlerdi. [135]
Îslam Cemaatinin Aslî Ruhu
Yukarıda sıraladığımız deliller ve vakalar bize şu gerçeği teslim etmektedir: îslâmî Milliyetin kuruluşunda, ırk, nesil, soy sop, vatan, memleket, ülke, lisan ve rengin hiç "bir önemi yoktur. Bu binayı kuran mimar, b;r hayalden değil, doğrudan doğruya hayatın gerçeklerinden hareket etmiştir. İnsanlık âleminin bütün ham maddelerini gözönünde bulundurmuştur. Her nerede elle tutulur iyi ve mütaamıel bir malzeme görmüş ise, fofnasan-da ö malzemeyi ikullannuşör. îmanın ve 8aUh aanelin, malzemesini yoğurup pişirerek bu binanın yapısına yerleştirmiştir. Bunlardan bütün insanlığı çerçeveleyen bir bina meydana getirmiştir. Bu miViyst binası bütün küreyi arzı kaplar. Bu muazzam binanın devamı ve ayakta durması, bu binada bulunan muhtelif asılların, muhtelif şekillerin, muhtelif ülkelere ait parçaların bir tarafa bırakılmasına ve muhtelif ayrı asılların unutulmasına bir asıl ve bir kökün nazarı itibara alınmasına bağlıdır. Bu binada ayrı ayrı renkler ortadan kaldırılarak, her yer bir boyaya boyanmıştır. Ayrı ayrı yerler, ayrı ayrı yurtlar bırakılmış br Mahrece-i Sıdk (doğru çıkış) dan çıkılmış ve bir medhal-i sıdk : (doğru çıkıştan) girilmiştir. İşte bunlar Millî birliğin : (Vahdet-i milliyetin) esaslarıdır.
Eğer bu millî birlik dağılır, bu vahdet bozulur, milleti teşkil eden cüzler birbirinden ayrılır, kendi asıllarını bırakır, nesillere, ırklara bölünür, kendilerine maiısus vatan, memleket ve ülkelere ayrılır, muhtelif renk ve şekillerle birbirlerinden uzaklaşırlarsa muhtelif ve birbirine zkî dünyevî maksadlann peşine takılırlarsa, o zaman bu binanın temelleri çöker, duvarları yıkılıp gider. Bu binanın parçalan her biri bir tarafa dağılır. Bu şekilde olan hiç bir hükümet yaşamamış ve hiç bir -devlet de-' vam edememişt'r. Bilâkis dağılıp gitmişlerdir. îslâmî milliyette, islâmî kavmiyette, yukarıda saydığımız milliyet ve kavmiyet esasları yoktur. Orada nesil, soy sop, ırk, vatan, ülke, lisan, renk ve herhangi bir maddî sebe-^ıı bulunması kat'iyyetle muhal ve imkânsızdır. îşte yukarıda baihsi geçen milliyetlerden bu ikinci şekil day&ruk-** ve daimî bir şekildir.
İşte onun gömleği, dini Ma kefendir.
Buma göre, her kim, müslüman olursa ve İslâm yo- tutmak isterse, milliyet esasında ne kadar kan ırk, toprak, ülke, ve buna benzer şeylere ist"nad eden prensipler varsa, bunların hepsinden uzak kalmalıdır. Her kim, bu esaslara bağlanırsa, islâm daha onun ne kalbine ne de ruhuna nüfuz etmediğini bilmesi lâzımdır. Böyle bir kimsenin burnu daha cahiliye kokusu ile doludur. Bu gün oftnasa bile yarın muhakkak ki, b'r gün bu kimse İslâm'dan ayrılacak, İslâm' da elbette ki, ondan uzaklaşmış olacaktır. [136]
Resulullah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemin Son Vasiyeti
Allanın Resulü (S.A.V.) kendi devri saadetlerinden bir müddet sonra, müslümanlar arasında tekrar cahiliye taassubunun hüküm süreceğini sezmişlerdi. Böyle menfur bir zihniyetin tekrar müslümanlar arasında hüküm sürmesi korkunç bir dönüş demekti. Bu eskiye ait taassup kasırgası pek tabiî olarak, İslâm binasının temellerini sarsmaktan geri kalmıyacaktı. Bu noktayı gözönünd0 bulunduran Allah Resulü müteaddit defalar, bu tehlikeyi tekid ile bildirmişlerdir :
Benden sonra küfre geri dönüp de bazınız bazınızın boyunlarını vurmuş olmâyasımz. (Buharî Kitab - ül - Fiten)
Zatı Risaletpenahi, ömürlerinin sonuna doğru gittikleri «Haccet r ül - veda» da Arafatta irat ettikleri hutbede, umum müslümanlara şu emsalsiz gerekleri' biİdif-diler :
Şunu duymuş olun ki, bugün, bütün cahiliye işleri, âdet ve an'anesi benim ayanımın altındadır. Ne bir Ara-bin bîr Aceme (A rap tan gayrı) ne de bir Acem'in bîr Araba imtiyazı, fazileti vardır. Siz hepûıiı Âdem evlâdısınız. Adem İse, topraktan yaratılmıştır. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar da birbirleriyle kardeştirler. Cahilîyenin bütün zihniyetleri silinmiş, bâtıl kalmıştır. Şimdi, sizin kanlarınız smln namuslarımız ve sîzin mallarınız birbiriniz için haramdır. Nitekim, siz bugün hac mevsiminde bulunuyor ve sizin için, bu ay ve bu fcünler nasıl haram ise, sizin birbirinizin kanuna, mah-jnc, şeref ve namusuna tecavüz etmeniz de boyîe harımdır.
Sonra Zatı Saadetleri Mumya teşrif buyurdular. Bu hususu daha iyi belirtmek ve daha kuvvetli bir şekilde tekid etmek için orada da şu mealde bir hitabede bulundular :
Dikkat edin, benden sonra, sapık yola sapıp da sakın birbirinizin boyunlarını vurmayıraz.
Çok geçmeden siz de Kabbinize kavuşacaksınız. O /aman yaptıklarınızdan ve ettiğiniz amellerinizden sorulacaktır.
Dinleyiniz! Eğer sizin içisı bir zenci (Habeşî) ki'Âe de emir olarak tayin edilmiş olursa ve Allah'ın Kitalisaa mutabık olarak islerinizi idare ettiği tukdltde elbette ki, siz onun sözünü dinleyecek ve İtaat edeceksiniz.
Allah Resulü, İslâmın bu hayat dolu emirlerim bü-dircFkten sonra, kendilerini can ve gönüldt-n dinleyen halka, şu suali tevcih ettiler :
Bu haberleri sizlere olduğn gibi ulaştıralım mı?
îslâm cemaati bir ağızdan cevap verdiler :
Evet, Ya Resulallah!
Tekrar buyurdular :
Allafh'ı bu hususta şahit tutarım.
Alemlerin kendisiyle ögtindugü son peygamber, bu hitabelerini şu sözlerle bitirdiler;
O mevcuttur, vardır, fakat bu hususları size haber veren mevcut ve var değildir. [137]
Veda Haccmdan sonra Uhud Harbi şehidlerinin mezarlığına geldikleri zaman orada da şu hakikati açıklamış oldular ;
Ben bakî âleme gittikten sonra, sizin şirk yolunu tutacağımızdan korkmam, ancak sizlerin dünyaya sarılarak birbirinizle savaşmanızdan korkarım. Böyle yaparsanız helak olursunuz, nitekim sizden evvelki ümmetler de böyle japtıklanndan helak olup gitmişlerdir. [138]
İslam İçin En Büyük Tehlike
Kâinatın Efendisinin, ümmeti namı hesabına üzüldüğü, endişe ettiği ve korktuğu bu şekilde bir fitnenin ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumun ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini Zat-ı îüsaletpenahileri elbette ki, çok iyi biliyorlardı. î^âm'ın ilk mes'ut devrinden günümüze kadar, İslâm Ümmetinin felâketlerine bu feci fitneden başka bir şey sebep olmamıştır, demek mümkündür. Zat-ı Saadetlerinin bu fânî dünyayı terk ettiklerinden bir kaç sene sonra, Hâşimî ve Emevî taassubunun neticesinde fitne baş gösterdi. İşte bu kahredici fit-;ıe, îslâmm aslî siyaset nizamını o zaman dağıtıp param parça etmekte gecikmedi. Bu yıkıcı kasırganın neticesinde çok geçmeden Arapîik, Acemlik, Türklük taassubu çeşitli şekillerde meydana çıktı. Bu parçalanmalar ve esastan kopma hareketleri îslâmm siyasî birliğine son vermiş oldu. Daha sonra, îslâm ülkelerinde muhtelif hükümetler kurulmağa başladı. Bu yeni kuruluşlar fitnenin son halkalarını meydana getirdi. Bu başka başka devletler İslâm'ın aslî birliğinden ayrıktılar. Son asırlarda dünyada iki büyük İslâm Devleti vardı. Bu iki. devlet dünyadaki öbür îslâm devletlerin hepsinden kuvvetli ve hepsinden daha büyük ve nüfuzlu idiler. Bunlardan birisi Türk Osmanlı devleti, d'ğeri de Hindistan Moğol (Timu-rî) devleti idi. Aynı fitne bu iki devleti de yeryüzünden sildi süpürdü. Hindistandaki Timurî hükümeti, halkı Hindistanlı ve Moğol (Tirmırî) diye ikiye ayırdığı için son buldu. Türkiye'de ise, halk Türk, Arap ve Kürt diye birerinden ayırcüıkları için koca imparatorluk dağillıp gitti.
îslâm tarihinin başından beri, bu tarihin tamamına bir- kere göz atalım. O devirde her nerede bir İslâm Devleti kurulmuş ise, bu hükümette, ırkçılık, nesilcilik, kavmiyetçilik imtiyazları nazarı itibara alınmaksızın, her zümreden ordu kumandanları, kalem erbabı, kılıç sahibi kahramanlar devlet hizmetinde istihdam eddlmişti. Sîz bir Iraklıyı Afrikada, bir Şamlıyı İranda, bir Afganlıyı Hindistanda diyanetle, vefakârlıkla, sadakatle ve emanete ittiba ile hizmet ifâ ettiklerini görebilirdiniz. Bunlar bu ülkeferde sanki kendi memleketlerinde bulunuyormuş gibi <ıanla başia çalışıyorlardı. Idlâmî hükûmetlier kurulduğu zaman, hiç bir vakit, bu hükümetin elemanları muayyen bir yerden muayyen bir ırktan seçilmiş değillerdi!. Her ırktan ve her memleket halkında seçile gelmişlerdir. Her yerden, her memleketten iş başaranlar, ellerinden iş gelen müslümanlar bu hükümette vazife almışjiar ve işleri en iyi şekilde yürütmüşlerdir. Bu elemanlar, Dârül - İslâm olan her ülkeyi kendilerine vatan, memleket ve yurt bilmişlerdir.
Fakat ne zaman, şahsî garaz ve taassup ortaya çık-mı9ı fitne baş göstermiş, fesad ayakiianmışaa böyle bir vasatta renk, nesil, ırk, ülkeciiiık, memleketçilik imtiyazan görülmüştür. Bu defa İslâm düşmanlarına karşı kullanılacak olan kuvvetler, birbirlerini ezmek için harekete geçmişlerdir. Müslümanlar arasında İç çekişmeleri baş 1 göstermiş ve muslümanlık kudreti ve kuvveti zayıflayıp ortadan kalkmış, yabancılar da müslümanlara musallat cjmak imkânını bulmuşlardır. [139]
Körükörüne Avrupa Taklitçiliği
Günümüzün müslümanları herhangi bir teftiş ve tahlile lüzum hissetmeden, hatta körü körüne denecek bir tarzda Avrupa milletlerinden ırkçılık, kavmiyetçilik, memleketçilik, vatancüık, ülkecilık gibi fikirleri benimsemekle iktifa etmeyip, bu sistemleri kendi ülkelerinde tatbik mevkiine koymuşlardır.
Arapların sanki İslâmlıkla hiçbir alâkaları yokmuş gibi, hali hazır durumda Araplıkları ile Öğiinmek yolunu tutmuşlardır. Keza Mısırın yeni idarecileri, tarihin zâlim simaları olan Firavunlarla iftihar ederek, bu kanlı saltanat tacMârlarma millî kahramanlık payesi vermişlerdir. Asırlarca Islâmın bayraktarlığını yapmış olan Türkler de manevî hüviyetlerinden soyunarak, kavmiyetçiliği bu pflâ-na almışlar. Cengiz ve Hülâgü Han gibi kimselerin saksında bir melce aramışlardır. Irkçılık rüzgârı, İranda da tahribat yapmaktan geri kalmamıştır. Kavmiyetçilik ta-assub ve gayretine kapılarak, sırf mevhum Arap emperyalizmine karşı koymak gayesiyle Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Hüseyin (ît.A.) ı kendileri için kahraman ilân ederken, diğer taraftan da millî kahraman olarak Rüstem ve tsfendiyarı ileri sürmektedirler. Bu şahısların menkıbelerini söyleyip durmaktadırlar. Hindistanda bu fikir hastalığına yakalanmaktan kendini kurtarama-niştır. Bu gibi zümreler, Zemzem suyund'an alakalarını keserek, Ganj nehrinin sularını mukaddes su telâkki ederek, neredeyse bu bulanık suyu cennet suyu diye halka sunacaklardır. Bu gibi fikir öncüleri, İslâm ileri gelenlerini bir tarafa bırakıp, Bohem ve Ercen'i kendilerine nyülî Üder, millî kahraman kılmışlardır. Gerçekten uzaklaşan bu kimseler, Mekke ülkesini unutup Tekselâ, Mo-hen, Cadaro ve Herpâ'ya bağlanıyorlar. Her fırsatta bu yerlerden bahsederek, çevrelerine tesir etmek istiyorlar. Bütün bu menfî Örnehfter, körü körüne yapılan Avrupa taklitçiliğinden başka bir şey değildir. Bu kabil yabanliklerin ismine bir de kalkıp medeniyet diyorlar.. Bu kopyacı ve basma kalıp kafalı kimselerin hakikatleri görmelerine elbette ki, imkân yoktur. Onlar bu çarpık zihniyetle ancak zahirî görüri'er. Dış görünüşün süslü püslü rengi onların gözlerini büyülemiştir. Avrupa medeniyetine göre Ab-ı Hayât gibi görülen hususlar, islâm medeniyetinde bir öldürücü zehir olduğunu anlıyacak bir, idrâk ve dirayetten mahrum oldukları için yaptıkları tahribatı sezecek şuurları yoktur.
Avrupa milliyet ve kavmiyetinin temeli, ırk, nesi, memleket, ülke, vatan, dil ve renk biriği zeminine atılmıştır. Bu görüşün neticesinde, herkes diğer millet ve diğer itkin fertlerinden çekinip uzak kalması icabeder. Milletdaş, kavmidaş, ırkdaş, dildaş, ülkedaş olmayanlardan nefret etmesi lâzım gelir. İsterce bu kimseler, sö-2Üm ona kararlaştırılmış hududdan bir mil mesafeden daha az bir uzaklıkta yaşamış olsun, yine onlara yabancı gözü ile bakılır. Neden bakılmasın ki, orada başka bir ırkın mensubu olan fert, ne kadar doğru insan ve ne kadar temiz bir kimse oilsa dahi,, yine de öbür millet mensubu için doğru ve faziletli bir kimse sayılmaz. Bir ülkede oturan bir kimse, diğer ülkenin vatandaşlarına her ne ka-<lar sadakatle hizmet etmeğe amade olsa dahi makbule geçmez. Bir ırkın bir ferd', diğer bir ırkın ferdi tarafından itimada şayan kimse değildir.
îslâm milliyetine, İslâm kavmiyetine gelince, durum tamamiyle değişir. Bu mevzuda iş her bakımdan başka türlüdür. Yukarıda anlatılanların tamamen aksi ve zıd-dıdır. Islâmdaki kavmiyetin ve milliyetin temeli, ırka, nesle, nesebe, vatana, ülkeye, memlekete, yere - yurd!a dayanmaz. Ancak itikada ve amele dayanır. Bütün dünya müslümanlan hangi cinsden, hangi ırktan, hangi nesilden, hangi ülkeden, hangi memleketten, hangi vatandan olurlarsa olsunlar, bu sayılanların imtiyazları ve ayrılıkları gözönünde bulundurulmaksızın, hiç bir suretle nazarı itibara alınmaksızın, hep birdirler, hep birbirlerinin yadımcıları ve hayatın çeşitli sahalarında hep birbirlerinin ortakları hükmündedirier. B't hintli Müslüman Mısıra gider, o ülkenin sadakatli bir hemşehrisi olur, hizmet yolunu tutar; 3anki Hindistanda bulunuyormuş gibi bu diyarın müslümanlan ile her bakımdan kaynaşır. B'r Afganlı Müslüman, meselâ Şam'da (Suriyede) hudutları korumak için canını feda eder; sanla bu kimse Afganistan için canını feda etmiştir. îşte bunun :çin, bir müslümanın ülkesiyle diğer bir müslüman ülkesinin arasında herhangi bir coğrafî hudut yahut da ırkî ve saire ayrılık - gayrıîık yoktur. Müslüman bu ayrılık ve gayrı-lığı düşünmez ve düşünemez, işte bu fark ve büyüik bir uçurum vardır. Orada kuvvetin sebebi olan nesne, burada öldürücü zehirdir.
Merhum AUâme İkbâl ne de güzel söylemiştir : Apnî millet per kıyâs akvâm-ı magrib see ne ker, Hass hee terkîb - meen, kavm-i Resûl-i Hâgimî, Un-ki cemi'iyyet ka hee mülk ü neseb per imtiyaz, Kuvvet-i mezheb-see müstahkem hee cem'iyyet terî
Kendi milletini, Avrupa milletleriyle mukayese ©tane, Haşîmî KesaîDo, ümmet terkibi ayrı ve hususî bir
variyettedir.
Onların cemiyetlerinin temeli ülkeye ve nesebe münhasırdır,
Fakat senin cemiyetinin temeli din üzerinde sağlamlık bulmuştur.
Bazı kimseler, vatancılık, milletçilik, kavmiyetçîıüük» ülkeciük, hemşehricilik ve ırkçılık gibi fiâkrlerin yanında, İslâm Miüiyetçiliği ille de bir alâka kurulabileceğint ileri sürerek içine düştükleri fikrî perişanlığı belli etmişlerdir. Bu zavallıların iki çeşit milliyetçiliği bir arada göstermek istemeleri ve iki zıd mefhumu bir araya getirmeleri gaflet/erline bulunmak bir örnek teşkil etmiştir. BÖy le imkân dışı bir meseleyi ileri sürerek, gerçeğe giden yolu bir çıkmaza çevirmişlerdir. Bu meselenin sebeV cehaletten ve dar görüşlülükten başka bir şey değildir. Hak Taalâ hiç bir vakit bir göğüs içinde iki. gönül yaratmamıştır. Bir gönülle de iki ayrı ve birbirine zıd sevgi konmamıştır. Bir kalbde de iki ayrı milliyetçilik esası vücuda getirilememiştir. Bu birbirine zıd iki şey bir araya toplanamaz. Milliyet mefhumunun esası, kendisi ile kendisinden başkasını ayırt etmekten başka bir şey değildir. Islâmî milTyette ve îslâmî kavm'yette yalnız Müslümanlıkla gayr-ı - Müslim vardır. Ve başka bir şey yoktur. Bir Müslüman diğer birisini ya Müslüman bilir, yahut da Müslüman bilmez; işte ayrılık ölçüsü bundan başka bir şey cüeğildir. lalamı milliyetçilik, îslâm kavmiyetçiliğin iktizası budur. Vatancılık, memleketçilik, ırkçılık, nesilcüik ve saire gibi esaslar üzerine kurulmuş bulunan milliyet ve kavmiyet, diğerleri ile alâkayı kesmek de -mettir. İsterse bu yabancı görülen kimseler iyi insan olsalar dahi düşman addedilmeğe mahkûm olurlar. Şimdi aklı sahibi bu iki ayrı şeyi, bu İki ayrı ve birbirlelîne zıd hususların bir araya toplanabileceğini iddiaya k&'kışabilir? Siz bir müıslüman olarak, hem br miislü-m&m kendinize milletdaş kabul edecek, hem de bir gayn-Müslimi kendinize yine aynı şekilde milletdaş sayacaksınız. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Siz kendi ülkenizde bulunan bir gayrı - Müslimi mületdas. addedecek ve kendi ülkeniz dışındaki bir Müslümani yabancı telakki edeceksiniz. Böyle bir anlayışa hangi müslüman tahammül edebilir?
Bunlar bir araya toplanabilirler mi? Hiç sizin içinizde dirayetli kimse yok mudur? (Sûre-i Hud, 78)
İşte şimdi iyice anlaşılmıştır ki, Müslümanlıkla, Hindistanlılık, Türklük, Afganlılık, Araplık, tranîlik diye hissiyata kapılmak, Islâmî milletin temellerini bozar, çürütür, ortadan kaldırır. îslâm Birliğini dağıtır, param parça eder. Böyle bir durumun neticesi sadece aklî değil; tecrübe ve müşahedelerle de meydandadır. Müslümanlar, ne zaman ve ne şekilde olursa olsun, vatancılık, ülkecilik, kavimc'lik, ırkçılık, nesilcilık taassubuna kapıl-mış'arsa, Müslümanlığa zarar gelmiştir. Nitekim Zat-ı Risaletpenahileri bu hususta şu gerçeği buyurmuşlardır: Benden sonra siz küfr yolunu tutup da birbirinizin boyunlarınızı vurmuş olmayanınız.
İşte Resul-ü Ekremm (S-A.V.) in endişesi de budur. Bunun için, Müslümanlar sapık fikirlere kapılıp, hiç bir b?şer fikriyle mukayese kabul etmiyecek derecede yüksek ve- ulvî olan İslâm fikriyatından uzaklaşmamalı, elindeki emsalsiz cevherin kıymetini takdir etmek ferasetini göstermelidir. Bütün müslümanlar için yapılacak tek iş, Müslüman milliyetçiliğinin esasını, Hazret-i Resul-ü Ekrem, Muhammed SaBallahü aleyhi ve sellemin tebliğ ettiği ve tatbik ettiği şekilde anlamak ve fiiliyata döktir. Bunun aksine gitmek, onun davetine sığmaz ve doğru olmaz. [140]
İslami Milliyetin Hakiki Mefhumu
Zamanımızda Müslüman cemaatlerini «Kavim» veya «Millet» kesmeleriyle mânalandırmak yaygın bir âdet haline geldiği gibi aylı kelimeler ıstılah olarak da kullanılmaktadır. Bu kelimeler İslâm'a has bir toplumun vaziyetini belirtmek hususunda revaç bulmuştur. Bazı kimseler bu ıstılahı Kur'an-ı Kerim'de kullanıldığını hesl-ba katarak, kendi fikirlerimi '.leri sürmek maksadiyie suiistimal yoluna gidiyorlar. Kur'an-ı Kerim'de ve Ha-dis-i Şerif de Müslüman topluluklar için «Kavm» kelimesinin kullanılmasını (Nation : Millet) mânasına alıyorlar ve bu millet mânasını da günümüzdeki millet mefhumu şeklinde anlıyorlar. Halbuki Kur'an-ı Kerim'deki ve Ha-dis-i Şerif deki kavim kelimesi (Nation : Millet) mânasına gelmemektedir.
Hülâsa olarak şunu belirtmek İsterim ki, bu lafızların bu şekilde kullanılması ve böyle bir mâna çıkarılması haddi zatında Islâmda kabili telif değildir. Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif de kullanılan diğer kelimeler de vardır. Bu sadece bir ilmi bahis değildir, bizim umumî olarak hatalı tasavvurumuz ve hatalı düşüncemizdir ki, kelimenin asıl mânasını ve mefhumunu bırakıp da kendimiz bir mefhum uyduruyor ve bu mefhum üzerinde kendi yaşayışımıza göre içtihadlara girişiyor ve yaşayış nizamımızı da buna göre düzenlemeğe kalkıyoruz.
«Kavim : Millet» lafzının İngilizce -karşılığı «Nation» dur. Bunlar cahüiye devrinin ıstılahlarıdır. Cafailiye dev-«kavntiyet : Milliyet» (Nationality) hiç bir a»-hususi bir medeniyet topluluğu ifade etmez- Gerçek bir medenî temele (Cultural Basis) dayanamaz. Ne eski cahiliye devrinde ne de yeni ve modern cahiliyede kavmiyet veya milliyet bir hars temeline bağlı değ'ldir. Orada gönüllü ve düşüncenin kökü, neslî, nesebi, ırkî ve rivayete bağlı ilgilere sevgi beslemektir. Hir de bazı tarihî rivayetleri birbirine ekleyerek bir kavmiyet tasavvuru : Ml'iyet tasavvuru, ortaya çıkabiliyor. B» milliyet ve tkav-miyet tasavvuru, şaibelerden uzak değildir.
Eski Araplarda «Kavim : Millet» kelimesi umumiyetle bir soya, bir kabileye, bir ırk bölümüne, bir aşiret halkına isim olarak verüdli. Bu şekilde îngiüizce «Nation : Millet» de yine bir kimsenin neslinden gelenlerin müşterek cinsi (Commun Descent) diye tasavvur edilirdi.
Bu şekilde düşünmek, tslâmî kavmiyet veya milliyet tasavvurunun tamamen h'lâfmadır. Kur*an-ı Kerim'deki «Kavim : Millet» mânasına kullanılan kelimeleri, haM-katte Millet diye tercüme edemeyeceğim; bu kelimenin karşılığına diğer Arapça bir kelime koymak. istersek «Şaab : ulus» ve buna benzer kelimeler kullanacağız ki, İslâm milletine de bu kelimeleri kullanmak doğru olmaz. Müslüman cemaatler için de bu ıstılah kullanılmamıştır. Bu ıstılah kullanıldığı takdirde, kelimenin mefhumu içinde, kan birliği, nesil ve ırk birliği yahut da topraik ve ülke birliği ve saire bulunmaktadır. Fakat bahsettiğimiz gibi îslâmî cemaatlerde ve îslâmî topluluklarda bu gibi bağlardan I. ortulmak ve kesin "brr şekilde bütün bu alâkalardan sıyrılma» lâzım gelmektedir. Nesebden, toprak birliğinden ve maddî alâkaların cümlesinden feragat etmek gerekmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de, İslâm topluluğunu ifade etmek için kullanilan kelime «hizb» kelimesidir. Bunun da îa-gilrâce karşılığı «Party»~dır. Kavimler, nesil, soy, toprak iştiraki ve saireye bağUdîtr. Fakat partilerde böyle bar yoktur. Yalnız meslek ve mefkure birliği vardır. Nitekim partler yalnız kendi maksad ve meramlarının peşinde koşarlar. Maksad ve meramlarına son derece bağlıdırlar. Bunlar bir usûl, bir meslek ve bir merama inanırlar; o usul, o maksad ve o meranın yolunda çalışır giderler. Bu usul, bu maksad ve merama bağlı olmayanları — isterse en yalan kimseleri bulunsun, — kendilerinden saymazlar.
Kur'an-ı Kerim, bütün yeryüzünde, yeryüzünün mâmur ülkelerinde, meskûn ^bölgelerinde sadece ik' partiyi nazarı itibara almaktadır İki partinin dışında başka bir parti tanımaz. Bu partilerden bir tanesi «Allah Partisi» (Hizbüllah) dır. Kur'an-ı Kerim'in tanıdığı ve mevcudiyetini bildirdiği ikinci parti ise «Gayrullah partisi» yani Allah'a bağlı olmayanlar partisidir. Biz buna Şeytan partisi : Hizb - üş - şeytan) diyeceğiz. Bu şeytan partisi mensupları ister usul, meslek ve meram bakımından birbirleriyle aynı olsunlar, ister birbirleriyle ihtilaflı bulunsunlar, Kur'an-ı Kerim bunları bir partiden sayar- Nitekim her ne şekilde olursa olsun, her ne surette bulunursa buaınsun, onların partisinde îslâmî renk yofctur. Aralarında az veya çok ihtilâftar olsa d!ahi; îslâmî olmayınca şeytanî parti olmakta müttefiktirler.
Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur :
Onların üzerine şeytan çullanıp, Allahı zikretmeği unutturdu. İşte bunlar şeytan partîsindendir. Dikkat!. Şeytan partisi mensupları zarar görenlerdirler. (MüeadiÜfe, 19)
Bu durumun aksine, Allah partisine dahil olanlar, ister, soy sop, nesil neseb, ırk olsun, ister vatan, memleket ve yurt olsun isterse lisan, yahut da tarihî rivayet-ter birliği olsun, her hususta birbirleriyle ayrı bulunabilirler Hatta bunların arasında dededen ve atadan kalma kan davası dahi olsa, bunların hepsini bir tarafa bırakırlar ve yalnız Allah Taalâ'nın gösterdiği yolda bir fikir birliği bir meslek ve bir meram için birleşirler, b;rbirle-rine sarılmar, birbirleriyle birleşir gidenler. Bunlar san-k'. Allah'ın ipine (Hablullah) : «ilâhî Riştec» de birbirlerine sımsıkı bağlanarak, sarılarak her bakımdan ö>nek bir topluluk meydana getirirler. Bu Allah ipinde yeni bir partinin azalan mahiyetine girerler. Şeytanî parti m en suplar mdan tamamen ve her bakımdan her yönden alâkalarını keserler.
Parti iht'lâfları, baba ile evlâdın arasını açar, hatta evladı baba mirasından bile mahrum eder. Hadis-i Şerif-de buyurulmuştur :
Ikî ayrı milletin : «ümmetin» mensupları birbirlerinden miras almazlar.
Parti ihtilâfı kadını kocasından ayırır. Bu inanç ayrılığı bu çiftin tekrar hikâhlanm alarmı da haram kılar. Hayat yolunda bu ailenin iki ferdini iki başka yola sevkeder. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur :
Ne o kadınlar o erkeklere helâldirler ne de o erkekler o kadınlara helâl olurlar. (El - Mümtehinne, 10)
Part' ihtilâfı bir kardeşi bir kardeşten uzaklaştırdığı gibi, bir kimseyi de bütün aile efradından ayırır. O kimseyi, bütün aile efradiyle görüşmekten ve her türlü alâka göstermekten men eder. Hattâ Hizbullah mensupları, bazı yakın akrabaları ile de evlenmekten men edilmişlerdir k!, Hizbüşşeytan mensupları ile tam mânasiy-lo her türlü aıüâka sebepleri ortadan kalkmış olsun. Kur'an-ı Kerim buyurmuştur :
Müşrik kadınlar îmâna gelmedikleri müddetçe kendileriyle evlenmeyiniz ve nikahlanmayınız. Mümin cari-ve. müşrik hür kadından iyidir, hoşunuza gitmese dahi;
ti*-a di kadınlarınızı da iman etmedikçe mttşrik erkeklerle evlendirmeyiniz, nikâhlastıayıiîia. İsterse hoşaımra gitmesin, elbette M, iman sahibi köle, hür bir i»ftşr?kten daha iyidir, isterse sizin hoşunuza gitmesin.
Bu partide yalnız, nesil, vatan, ülke, kavmiyet ihtilâfları ortadan kalkmakla kalması, belki bu parHier ayrılarak bir dâvays yürütmek i§îr* birleşir vs Allah pat tisinin usul ve meramını kabul ederler. Başka her türlü bağlardan da alâkalarım kesmiş olurlar. Kur'an-ı Keriuı'-de buyurulmuştur :
İbraihim ve onan 3 örnek idiler. $kuaî onl zim sizinle ve Allahlı bırakarak kamız yoktur; biz siz! kaboü etmiyoruz, l^te bizimle sizin aranızda ebedî olarak adavet ve başlamıştır- Siz bir olan Allah'a iman etfineeye kadar da hu düşmanlık sürüp gidecektir* İşte İbrahim ila b&batet-na, ancak senin için afv İsterini, denüşti.
(El - M'.tmt?>ımo. 4)
Yine aynı şekilde :
îbrahimin babası için m&ğî
ad etüği sosninü tutmak İçindi.
Allaha düşman olduğu tebeyyisn
tşte bu parti ihtilâfları, yakınların ve ai'e efradını adasındaki bağları da haram kılar. Hatta baba, kanfeş veya oğul Şeytan partisine mensup olurlarsa, Hizbullah ma kar^ı da gaddarlık yoluna giderlerse, o za-Hizbullah mensupları, onlarla olan sevgiyi keserler, tîi-ı Kerim'de buyurulmuştur :
cephe alanlarla dostluk olmaz. İsterse, bunlar babalan olsun, isterse evladları olsun, âöterse kardeşleri olsun, isterse aşiret mensupları olsun Bunlar Allah partisi (mensuplarıdırlar) ndendirler. Dikkat- Allah partisi (mensupları) felah bulanlardırlar, (Mücadik, 22)
Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlar için bu -şekilde parti mefhumu ifade eden ikinci bir kelime daha kullanılmıştır. Bu kelime de «Ümmet» lafzıdır. Bu kelime Hadis-i Şeriflerde daha fazla kullanılmıştır. Ümmet demek muayyen bîr gaye ;:çin topjlanan camia demektir. Bu camianın efradı arasında müşterek bir gaye, müşterek bir meram ve maksad bulunur- Bu cihetle de bunlar «Ümmet» olurlar, bıuuara «ümmet» denir. Bunun gibi bir devirde yaşayan cemaatlerin efradına da yani asırdaşlara da &ümmet» denir. Hattâ bir nesilden gelen, bir soya mensup veyahut da bir üüke halkına, bir memleket ahalisine dahi ümmet denir. Müslümanların ümmet olmalarm-daikJ- esas ise, böyle nesil, toprak, ülke, geçim birliğ; meseleleri üzerine istinad etmez; onların ümmet olmaları meram, meslek ve gaye birliğine dayanır. Kur'an-ı Kerim'de buyurulmuştur :
Siz, halk edilmişler arasından seçilmiş olan en iyi ümmetsiniz ki, halkı doğruluğa (mârufa) emreder, halkı fenalıklardan (miinker) men eder; Allah'a da iman edersiniz. (Al-i tmran, 110).
Ve böylece, bix sizi mutavassıt bir ümmet kıldık İd, Resulün sizi gözettiği gbi (si/in üzerinizde gözcülük ettiği gibi) siz de halkı gözetesiniz. (El - Bakara)
Bu «Mutavassıt Ümmet» (Bîç ki ümmet) lafzından maksad, müslüman milletler arası bir cemaatin (înter-national Party) nin ismidir. Dünyanın bütün ümmetleri, bütün halkı arasmda öyle kimseler seçilinter ki, bunlar muayyen, has bir usule ve bir merama inanırlar, hususî bir program dahilinde çalışırlar ve bu meramı diğerlerine duyururlar. Başkalarını da bu usulü kabul etmeğe hazırlarlar. Bu zümre, her millet, her ulus arasından seçilip toplandığı ve bir parti teşkil ettiklerinden bunların haddi zatında hiç bir m'lletle, kavimle ve ulusal alâkalan yoktur. Bu. sebepten dolayı bunlar «mutavassıt ümmet» dirler. Fakat bu ümmetin efradı diğer kavimlerle, diğer miPİetlerle, diğer uluslarla alâkaları, her türlü ve her çeşit alâka ve bağlan kesip kopanp atmakla beraber, bu milletlerin, bu kavimlerin, bu ulusların arasmda yepyeni bir bağ, yepyeni bir alâka, yepyeni bir ilgi kurmak için çalışırlar. Bu alâka da 'dünyada Allah kanunu nu kaim kılmak için yapılan mukaddes gayret ve çalışmalardır
«Siz beni nev-î insan üzerinde gıözciisünuz.»
Cümlesinden şu anlaşılıyor ki, Hak Taalâ, Müslüman ümmetin efradına insanlar üzerinde zabt-ü rabtı temin etmek, inzibatı sağlamak için bir nevi zabıta vazifesi gördürmektedir.
«HaJc arasından seç'lip çıkarıldınız» demek ise, eu ayı ifade eder ki, Müslümanların heyeti umumiyesi dünya çapında bir heyettir.. Bu heyetin hülâsası, zübde-si ve ruhu «hizbullah» : (Allah partisi, bu partinin rei-s' ve Lideri Efendimiz Hazret-i Muhammed Resulullah aleyhi ve sellemdir. O da, bu partinin meramını, mesleğini ve düşüncesini, çalışma sistemini, Ûâhî kanunlardan ^touştır. Bütün zihnî, ahlâkî, maddî kuvvetlerle hu ugur-^ çalışma yolunu tutmuştur, Bu partinin meramı ve fesd karşısında; muhalif olan her şeyi silip süpöiomuştur. îşte Müslüman Ümmet:nin temeli de bu maksada ve bu merama istinaf eder,
Müslüman topluluğu için kullanılan üçüncü ıstılah da «Cemâat» kelimesidir. Bu kelime Nebiyyi Zîşan Sal-lallahü aleyhi ve sellem tarafından Hfedis-i Şeriflerde pek çok kullanılmıştır. Bu kelime de hizib keiimes'. gibi tamamen parti mefhumunu ifade eder. Parti ile aynı mânayı taşıyan bir kelimedir.
Nitekim buyumlmuştur ki:
Size cemaate sarılmanızı tavsiye ederim.
Yahut da :
AUahıri eli cemaatin üzerindedir.
Bu gibi Hadis-i Şerifler üzerinde düşünürsek, Resu-lullah Sallallahü aleyhi ve seliem, sureti mahsusada, bilerek ve kasden,. «Kavim» : Millet, «Şaab» : Ulus ve buna benzer mefhumları ifade eden kelimeler kullanmaktan bilhassa çekinmişlerdir. Bu kelimelerin yerine hep «Cemaat» : (topluluk) kelimesinin kullanmışlardır. Hiç bir zaman Zatı Saadetten buyurmarmşiardir ki:
Siz îıer saman «Kavimle» birlik olunuz.
Yahut da yine buyurmamışlardır ki:
A İlah m eii kavmin üzerindedir»
îşte Müslüman topluluğunun, bir araya toplanmış olmalarını belirtmek için her zaman ve her yerde «kavim» yerine «cemaat» kelimesini veya hizb : (parti) ıstılahını kullanmağı tercih etmelerdir. Bu gibi kelimeleri kullanmağı daha münasip ve daha uygun görmüşlerdir.
«Kavim» lafzı da kullanıldığı zaman, bir kısım insanların bir maksad, bîr meram ve bir fikir birliği yolunda birleşerek, bir mefkure yolunda yürüdükleri, mânası anlaşılır. Ve böyle bir mânayı ifade etmek için bu kelime lruiiamhr. Bu zümre kendi yaşayış nizamlarına ve meram ve mesleklerine göre, kenditermt* Wr «kavun» ismi
verirler. Fakat parti va hizb kel'melerinin mefhumları ile «kavim» kelimesinin mefhumu arasmda bazı farklar vardır. Partide ya bir mefkurenin peşinde bulunulacak veya bulunulmiyacakHır. Bulunup bulunulmamakla par-tmin içinde olmak ve parti harici kalmak ortaya çıkar < Siz b'r partinin meram ve mesleğini kabul etmezseniz, o partiden olamazsınız. O partinin ismini de kullanamazsınız. Pek tabiîdir ki, o partiden mebusluğa adaylığınızı koyamazsınız; dolayısiyle mebus seçilemezsiniz. O par-t'nin prensiplerini müdafaa etmezsiniz. Parti mensupları size, siz de parti mensuplarına karşı yardımlaşmada bu1,unmaz*?u2. Eğer siz herhangi bir partinin gayesine tam mânası yle ve şuurlu bir şekilde iştirak ediyorsanız ve kend^, partinizden başka hiç bir partiye bağlı değilseniz, fakat sizin ana - babanız da sizin partiden değil de başka bir partinin mensubu iseler, kalkıp da sizin 'kabul etmediğiniz parti azaları meyanında sizin de isminizi yaz-dınrlarsa, halbuki böyle b:r partiye inanmıyor ve güvenmiyordunuz; işte o zaman bu meseleyi duyanlar veya görenler muhakkak ki, kahkaha ile güleceklerdir. «Amma da maskara bir durum» diyeceklerdir. Fakat parti tasavvuru, kavim tasavvuruna tahvil edilirse, o zaman vaziyet başkalaşır. Yukarda saydığımız hususların hepsi de bir tarafda kalmış olur.
İslâm, bir milletler arası parti mahiyetindedir. Onun partisindek' parti erkânı, parti azam ve parti mensupları arasında bir eşitlik sağlanarak, bir camia : (Society) vücuda getirmek için hüküm vermiştir. Bu camianın arasında evleniniz, nikahlanınız, kaynaşınız demiştir. 8u camamn daire muhiti içinde kendi çocuklarınızın talim ve terbiyesiyle meşgul olunuz, onlara da bu partinin meramını ve gayesini öğretiniz, onları da bu partiye aza kaydettiriniz; öğrens'nler, benimsesinler, inansınlar tâ ki bu partiye bağlanmış olsunlar.
îste böyle bir partinin kavmi olunmalıdır ki, bu mukaddes bağın ve insanlık için en büyük gerçeği temsil eden bu n zamın, soy - sop, ırk, nesil bağlarından da, vatan, ülke, toprak alâkasından da, tarihî rivayetlerden de, kavmiyetten de çok üstün olduğu görülebilsin-..
Böyjle bir gayeye ulaşabilmek için ne yapılmışsa hep doğru olmuştur. Fakat ne yazık ki, Müslümanlar, gitgide bu hakikati unuttular. Aslında bu manevî partinin üyeleri olan Müslümanlar, zaman geçtikçe parti üyeliğini bırakıp kavmiyetçilik, müliyetçilik, ulusçuluk esasları peşine takıldılar. Nihayet bu marazı hal ilerleyerek o dereceye göMi M, parti mefkuresi, milliyetçilik, kavmiyetçilik, ulusçuluk tasavvuru içinde eriyip gitti. Böylelikle müslümanlar da Almanlar gibi, Japonlar gibi yahut da İngilizler g'bi milletlere bölündüler; kendilerine çeşit çfr-şit, türlü türlü isimler taktılar. Islâmı, kavim ve millet değil de bir ümmet hazırlamak istediğini ve bu yolda, çalıştığını unuttular. îslâmın hazırlamak istediği ve par-t: şeklinde vücuda getirmek için uğraştığı heyetini tamamen değiştirdiler. Bu hakikatleri unutarak, kendilerinden ayrı ve kendilerine yabancı bulunan gayrı - Müslim kavimler, gayrı - Müslim milletlerin cah'lce «kavmiyet, müliyet ve ulusçuluk» tasavvurlaruıın peşine takılıp gözlerini onların gittikleri yola diktiler. Bu hatalı temel üzerine kurulan bina kötü ve çirkin tesirlerini göstenne&te gecikmedi. İşte bu hatadan ve bu yanlışlıktan vaz geçil-mediği müddetçe Îslâmın ihyası ve aslına uygun bir (Reform) için çalışmak faydasız olacaktır.
Bir partinin erkânı, br partinin azası arasında, muhabbet, sevgi, birbirine bağlılık, birbirlerine yardun esas* kaim olunca, böyle bir vasatta şahsî, zatî yahut da ailevî hususiyetler görünmez. Bu partide birbirine yakınlık ve bağ ancak bir usule bağlanıp, bir meram takip etmekle olur. İşte bu partinin herhangi- bir azası, cemaat, usul ve meramından aynlırsa, partiyi yıkmak yolunu tutarsa, o zaman diğer parti azalarınızı yalnız ona yardım etmekten kaçınmaları kifayet etmediği gibi, bilâkis o bozguncu azaya karsı gaddarâne hareket etmek, zecrî hareketlere baş vurmak farz olur- Partinin gayesine inanmayanlar ise, parti dışı kalırlar. Bu söylediğimiz hususlar bugünkü dünyamızın parti nizamnamesinde mevcut usullerden ve hususlardandır. Hatta bazı partilerde parti gayesinden ayrılanların ve partiyi baltalamak yolunu tutania-nn ölüm cezasına çarptırıldığı görülmüştür. [141]
Burada bir parça da Müslümanların hâline bakalım: Bu zümre, kendi partilerini bırakarak, parti yerine «kavim : millet» anlayışının peşine takılmak hususunda ne kadar yanlışlığa kapıldıkları ifadeye sığmaz. Onlar arasında çok kimseler şahsî menfaatlerini düşünerek gayrı -îslâmî usullere baş vurmuş ve diğer Müslümanlardan aa yardım beklemek gafletine düşmüşlerdir. Yadım görmedikleri zaman şikâyet yaygarasını basarlar: Müslüman Müslümana yardım etmiyor diye, feryad ederler. Müslüman, Müslümanın kardeşi olduğu tavsiyesini de çoktan unutmuşlardır. Bazan yardım eden kimse çıkar da yardım ederse, bunun ismine îslâmî yardım derler. Hepsinin dilinde de îslâmî yardımlaşmadan bahis geçer, Isiâmî kardeşlikten sözler söylenir. îsiâmdaki yakın' alâkanın ismi ağızlarda tekrarlanıp durur, fakat hakikate gelince, bunların yaptıkları işlerin hepsi de îslâmın hilâîm& ,İslama aykırı mahiyettedir. Bunlar Islama uymayan ilerine İsîâmî isim takarlar, bu şekilde yardım iddiaları da boş sözlerden ileri geçmem. İslâm, b'r cemaatin, bir topluluğun, bir zümrenin ismidir ki, hakikatte yukarıda bahsedilen vaeıflar canlanmış olacaktır, tslâmî cemaat arasmda herhangi bir şahıs, İslama aykırı olan bir işe girişemeE., Bilmeden veya herhangi bir sebep*e böyle bir işe girişirse tevbe etmesi gerekir- Herhangi birine herhangi bir şekilde yardım edilirse, İslâm yolunda edilir. Boyİeîikie İslâm camiası hayatî prensiplerini yaşayarak, canlılığını muhafaza eder. Bu camia içinde de kimse lalamın aksine hareket etmeğe kalkmaz. Fakat sizin camianız, îs!âmî mefkurenin hilâfına, kendi düşündüğünüz, kendi duyduğunuz «kavmiyet, milliyet» mefkuresi yolunu takip eder ve müslümanlar arasmda da — sırf bunların adı müslümandır diye Islâmî kardeşlik hilafına — müslüman olmak taassubu maksadiyle yakınlık ve yardımlaşma yolunda giderseniz, o zaman cahiliye kav-niyetçiliğinin adını islâm camiasına koymuş olursunuz.
Bu safhalara ek olarak iahiliyenin bir kerametini daha gösterebiliriz: Meselâ, sizin içinizde bir kavmî : millî duygu doğar. Siz de kalkıp, teklifsizce, mahiyetini düşünmeden buna «tslâmi duygu» ismini takarsnız. S"-zin tslâmî duygu diye isim taktığınız bu millî veya kav mî duygudan hareket ederek, bir kimseye müslüman diyorsunuz; bu kimseye müslüman diye hürmet ediyorsunuz; O'na yakınlık gösteriyorsunuz. Günün birinde takdir ettiğiniz bu fciımsenin eline iktidar geçiyor. V*î icraat devri başlayınca, Siz bu üfctndar sahibinin işlerinin ve yaptıklarının îslâma uygunluğunu veya tamamiyle zıd b:r tavır takındığını hesaba katmıyorsunuz. Böyle bir şahıs aileden gelen bir örfe dayanarak, taklidi bir müslümanlıkla mı iktifa etmektedir? Bütün bu hususlar nazarı itibara alınmadan peşin hüküm vermişsiniadir. Siz ona müslüman dediğiniz halde onun düşüncesi, fikri ve yaptığı işler müslümanhğa tamamen aykırı olsa bile yine de böyle bir insan sizin nazarınızda müslümandır. Böyle bir kanaatle müslümanlığı ruhen değil de cismen tanımış oluyorsunuz. Karşınızdaki insanın isminin Ahmed, Mehmed, Ömer ve Ali olması sizin için kâfi gelmektedir. Bu noktadan hareket ederek ve îs-lâmın hakikatini bir tarafa bırakarak, bu gibi kimselerin toplanıp kurmuş oldukları hükümete de Islâmî hükümet İ3min takar ve boylebir hükümetin ilerlemesini de kendi ilerlemeniz olarak addedersiniz- Bu hükümete faydalı olmayı da İslama faydalı olmak sayıyorsunuz. Onun ilerlemesi, kalkınması, îslâmm tamamen zararına bile olsa, zıddına dahi olsa, siz her şeye rağmen bu hükümete İslâm hükümeti ve İslâm devleti diyorsunuz. Sizin isim verdiğiniz bu şey, Almanların da benimseyip verdikleri, A'manlık gibi bir şeydir. Alnıanlık, herhangi bir usul ve nizamın ismi değildir. Sırf bir kavmiyet ve bir milliyet ismidr. Bir şoven milliyetçi Alman, ancak Almanların ilerlemesini ve yükselmesini ister; diğer milletlere mensup olanların derlemesini ve yükselmesini ^stemez. Başka milletlerin derlemesinin onlarca bir ehemmiyeti yoktur. Yalnız Alman ilerlemelidir. Siz de o şoven Almanlar gibi bir şoven müslümanhk peşine takılmışsınız. Bu zihniyete göre tasavvur ettiğiniz bir «müslümancıilk» uyduruyorsu nuz. Sizin gbi milliyetçi şoven müslümancılar da yalnız müslüman ismi taktıklarının ilerlemesini ve yükselmelerini isterler. Fakat bu ilerleme ve bu yükselme, ister İslâm usulüne uysun, ister uymasın; İslama muvafık ol-s veya olmasın; onlar için hiç bir ehemm'yeti yoktur, t bu uğurda bazan amelen ve fiilen, Îslâmm aleyhi- bile çalışılmaktan çekinilmez. Bütün bunlara «cahiliyet» demiyelim de başka ne gibi bir isim verelim?
Herhalde şu nokta zihnimize çıkması imkânsız bir şekilde nakşedilmelidir ki, Müslüman, yalnız milletler arası partin'n azalarının ismidir. Bu parti, dünyada insanlığın felahı ve ilerlemesi için, bir hususî meram, bir hususî nazariye, bir hususî iş programı ve birlıususî çalışma tarzıdır. Bu programdan ayrılıp kendi şahsî veya içtimaî vaziyetinizi gözönünde tutarak, başka bir program, başka bir nazariye, başka bir çalışma sisteminin üzerinde yürürseniz, o zaman siz nasıl olur da bu yaptığınız işlere kalkar islâmî isim takabilirsiniz?
Meselâ, filan devlet, kapitalizm (sermayecilik) sistemini takip ediyorsa, dünya efkârı umumiyesince belli ve alenî, olan bu durumdan sonra, siz nasıl kalkar da bu devlet için «hayır kapitalist değ'ldir d'e sosyalist veya komünisttir» diyebilirsiniz? Nasıl olur da kapitalist (sermayedar) bir hükümetin ismi, sosyo-komünist hükümet olur? Nasıl böyle zıd bir şeye, onun tam zıddı ile ;sim takılabilir? Nasıl olur da faşist bir idare tarzının hükümet rejimine siz kalkıp da cumhuriyet veya demokratik bir sistemdir, diyebilirsin'z? Herhangi bir kimse kalkıp da hatalı bir şekilde, bir ıstılah yerine diğer bir ıstılah kullanırsa, onun 'smini buna, bunun ismini şuna, şunun İsmini de ona takarsa, siz hemen itirazı basar ve bu kimsenin cahil ve bilgisizliğine hüküm verirsiniz. O kimseyi cehaletle vasıflandırmakta hiç de gecikmezsiniz. Fakat ş'mdi görüyorsunuz ki, «tslâm» ile «Müslüman» ıstılahlarını siz böyle yerinde olmayarak kullanıyorsunuz. Hakikatte Islâmla ve Müslümanlıkla alâkası olmayana da kalkıp Müslüman ismi vermekte tereddüt etmiyorsunuz. Cahiliyetin ismine kalkıp Müslümanlık adı takıyorsunuz. Bu, cehaletten de öte bir kötü sıfattır.
«Müslüman» kelimesinin kendisinden anlaşılıyor ki, bu kelime «ism-i zât : şahıs ismi» değildir. Bu kelime «îsm-ı sıfat : Vasıf ismi» dir.
Müslüman :smi, İslama bağlı bulunan, islâm talimini takip eden, islâm yolunda giden kimseye verilir. Bundan başka bir mefhum ifade etmez. Bir kimse bu yolda, bu-susî surette, ahlâkî, fikrî, amel* vasıflarla vasıflann.iŞ olursa, bu vasıfları belirtirce, onun bu iyi sıfatlarının toplamına «islâm» denir. Bu Ölçüye göre, siz bu kelimeyi «Bir müslüman kimse için» bu anlamda kullanmıyorsunuz. Siz bu kelimeyi meselâ, Hindu, Japon, Çinli kelimelerinin kullanıldığı şekilde söylüyor ve Hindu, Japon ve-yan Çinli bir kimseye söylediğiniz isimler gibi isim takıyorsunuz. Sizin isim verdiğiniz bu müslüman, ister bütün harekât ve sekânâtile Islama muhalif, İslama mugayir hareket etsin, sizce ona «müslüman» denecektir. Çünkü bir kere adı müslümandır. İsterse bu kimse yaptığı işlerle kendini tamamen îslâmdan gayrı Mâm dışı ibir kale getirm'ş olsun, siz yine ona müslüman diyeceksiniz. Önün yaptığı işler, hep kendi şahsî, keyfî isler de olabilir, îslâmla ilişiği de olmayabilir. Ama bir kere kendisine müslüman adı takılmıştır. Hakikatte ise böyle bir kimsenin islâm ismi taşıması, haksız bir iktisâb olur.
«Müslüman menfaa «Müslümanhğjn yükY'ne yukardaki örnek gibi, ti», «Müslümanların ilerlemesi»
selmesi», «Müslüman hükûmdt», «Miisüman devlet», «Müslüman rejim» , «Müslüman bakanlık», «Müslüman itdare», «Miü^fliürttan nizam» ve bunun gibi bir sürü tabirler ağızlarda dolaşıp durmaktadır. Ancak siz bu kelimeüert hakikî mânalarına göre o zaman kullanabilirsiniz ki, bu saydlklianiraaz, îslâmî nazariyeye, îslâmî usule muvafık olup, Islanıl heyete uysun ve bu îslâmî heyeti her hususta tamamlasın. îslâmın getirmiş olduğu tâlime bağlı bulunsun. Böyle olmayınca, bu saydıklarımızın hiç birîsne «müslüman» kelimesi ilâve etmek ve bunları müslümana izafe etmek asla ttoğru olmaz. Artık bu* gibi kimselere istediğiniz takdirce istediğiniz ismi takabilirsiniz. Fakat buıtfura yalnız müslüman smi takamazsıniz. Çünkü îslâma ait vasıfları da bir tarafa bıraksak bile, müslümanlık noktasından da bunların bu hükümetin basında bulunan şahsın ismen müslüman
Siz hiç bir zaman, sosyalist yahut da komünist vasfı bulunmayan ve bu gibi şeylerle ilişiği olmayan bir şahsa kalkıp da sosyalist yahut da komünist der misiniz? Meselâ sosyalist yahut da komünist olmayan bir hükümete «sosyalist hükfenet», «komünist devlet» vesaire diye bir şey söyayebilir misiniz? Öyle ise, Müslüman muamelesine lâyık bir kimsenin de tslâmdan alâkasını kesmiş, kendi şahsî ve keyfi usulüne tabi olmuş yahut da gayrı îslâmî milliyete bağlanmış ve bu gibi şeyler sarılmış olmaması lâzımdır. Böyle olmayınca nasıl ona müslüman diyebiliriz?
İşte bu yanlış anlayışın neticesinde, siz kendi medeniyetinizi, kendi içtimaî vaziyetinizi, kendi tarihinizi de yanlış yola saptırmış oluyorsunuz. Meselâ, îslâmın yüzde yüz aksine, tslâm nizamının zıddına hükümet kurmuş . bulunan padişahlara ve hükümetlere siz «îslâmî hükû -metler» diyorsunuz. Bu fahiş hatanın yegâne sebebi de bu hükümetin başında bulunan şahsın ismen müslüman olmasıdır.
Meselâ; Kurtuba, Bağdad, Delhi ve Kahiredeki tarihî eserlere bakarak bunlara îslâmî medeniyetin bir parçası olarak bakıyorsunuz. Halbuki bütün ömrünü ayyaşlıkla geçiren ve saraylarda dilediği gibi zevkli sefa sûren bu gibi padişahların yaptırmış olduğu eserlere îslâmî bir hüviyet atfetmek doğru obnayan b:r harekettir. Ne aaman size îslâm medeniyet eserlerine dair bir şey sorulursa, hemen Agrâ şehrine döner, oradaki «Tac-i Mahal» i gösterip, işte îslâm medeniyet eserlerinin en iyi örneği» dersiniz. Halbuki, bu eserin îslâmia kat'iyyen bir alâkası yoktur. îslâmın neresinde Ölen bir kimseyi toprağa gömerler de onun gömüldüğü yerin üzerinde' muazzam, kubbeler yapar, binalar vücuda getirirler. Bu uğurda on milyonlarca ropya sarfederler. Bu taş yığınlarının meydana gelmesinde îslâmî olarak hangi mücbir sebepler gösterilebilir?
îslâmın iftihar edilecek tarihin'd'en size sual sorulunca hemen bir bülbül gibi, AbbâsHerin, Selçukîlerin ve Moğolların (Timurîlerin) isimlerini sayıp dökersiniz. Fakat gerçek îsılâm tarihi adesesinden bu vak'aîara bakılınca, eğünüîen bir çok işleri değil altın suyu ile yazmak, bu günah listelerini (diğer bir tabirle bu fihrist-i cerai-mî) kara mürekkeple yazmak icabeder.
Siz, ismi müsîliman olan hükümdarların ve padişahların tarihine kalkıp da «îslâm Tarihi» ismini takıyorsunuz. Hatta bu mevzuda daha da ileri giderek, îslâm tarihi diyorsunuz- Bu hataya düşmenizin sebebi de isimlere göre hüküm vermiş olmanızdır.
îslâm heyetini, usul ve esasını nazarı itibara almadan tarih sayfalarına eğildiğinizden îslâmî hareketlerle gayrı - Îslâmî hareketleri biribirûıe karıştırıyorsunuz. îslâm tarihine kıymet verdiğinizi zannederek, sözde ve isimde Müslüman olan hükümdarları himaye etmek ve onları tarih muvacehesinde müdafaa etmekten başka bir şey düşünmüyorsunuz. GÖj-üş zaviyenizin eğriliğinden .dolayı, herhangi bir mtisiümana ait olan şeyin veya işin ismine îslamS şey veya îslâmî iş. demektesiniz. Sizin dü-Süncenize göre, herhangi bir kimseye Müslüman dendiği takdirde, ister bu kimse gayri - îslâmî iş ve harekette bulunsun, isterse bütün hattı hareketini de gayrı - îslâmî usule göre tanzim etsin, ismi Müslüman ismi olduğu için, siz onun işlerine de Islâmî damgasını çekinmeden vurmaktasınız.
Şu eğri görüş zaviyeniz, kendi milli siyasetinizi de eğri bir kaide üzerine oturtuyor. îslâmın 'usul, nazariye ve heyetinden gözünüzü başka taraflara çevirmiş olduğunuz halde, bir kavim bir millet uydurup ortaya çıkarıyor ve bunun ismini de «Müslüman kavim, Müslüman mill«b> diyorsunuz. Sonra bu kavim tarafından yahut bu kavmin namına veya bu kavim için sizden herkes ve her zümre, çalışıp gitmek yolunu tutuyor. Size göre her&es Müslümanların mebusu, Müslümanların tenıs'lcisi veya lideri olabilir. Bu adam Müslüman kavme, Müslüman millete mensup almalıdır, isterse bu zavallı islânun «i» sinden bile haberdar olmasın ve tsîâmla hiç bir ilişiği de bulunmasın... Bu adamın sadece ismi müslümandır ya...
Herhangi bir partinin peşine takılıp gidersiniz. Bu partinin gayesi ve hedefi herhangi bir şekilde olabilir İster bu partinin istikameti tslâmî olsun, isterse olmasın, sizin islâm dedikleriniz bu partideler ya, artık bu partiye İslâm partisi dememeniz için bir sebep kalmaz ve sizce her türlü şüphe yersiz bir şeydir. Büyük ümitlerle bağlanmış olduğunuz partinizin yaptıkları işlerden elde edilen emekler haram oflısa b'le, sizce ehemmiyeti yoktur. İktidar kürsüsünde oturan kimselerin isimlerinin Müslüman olması sizi her bakımdan, tatmin ettiğinden, bu kimseler bulundukları iktidar koltuğundan îslâmî maksadlara muhalif hükümler vermeleri ve îslâma uymayan kanun çıkarmış olmaüarı kanaatinize göre mühim bir mesele teşkil etmez.
Aynı şekilde, bir hayli şeylere îslâmî diyorsunuz ki, "hakikatte bunların islâm ile hiç bir alâkaları ve hiçbir alış verişleri yoktur. Bunlar esasen gayrı - islâmî şeylerdir. Halbuki du gibi işleri de himaye etmeği, onları korumağı kendinize vazife bilmektesiniz. Koruduğunuz, müdafaa ettiğiniz, bu şeyler ise hakikatte îslâmın aksine ve zıddmadır. Fakat s'zin için îslâmî sayılırlar. Sizin gayret sarfettiğiniz, uğraşıp didindiğiniz, paranızı, ropyala-rınızi harcadığınız maksatlar, hiçbir zaman îslâmî değildir. İşte bunların heps;. de bir yanlış anlayışın neticesidir ki, siz, kendi bendinizi bir «kavini», bir «millet» kılmış, fakat îslânım hakikatte bir «Milletler arası parti» olduğunu, onun maksadınım dünya hükümranlığını kurmak olduğunu, bütün bir 'nsanhğın refahı ve kurtuluşu için çalıştığını unutmuş bulunuyorsunuz.
Siz, kendi «kavim veya milletinizi» parti olarak tasavvur etmedikçe ve bu partinin maksad ve meramını takip etmedikçe, yaşayışınızın hiç b'r muamelesi doğru olmayacak ve siz de hakikate erişmeyeceksiniz. [142]
İstidrak (Anlayış)
Îslâmî cemaate, kavim yerine parti dernek lâzım geldiğine dair neşredilen yazı üzerine bir çok kiit^DÎerin bu kanaatimize iştirak etmedikleri anlaşılmış bulmaktadır. Halbuki parti yerine kavim kelimesi kullanfldığı zaman, vatana bağlı milliyet mefhumu ortaya çıkmış olur. Bir millet arasında muhtelif siyasî partilerin bulunması ve her birin'n ayrı ve değişik gayelerinin bulunması tabiî bir şeydir. Buna rağmen bunların hepsi bir memleket için bir bütün teşkil ederler. Bu mevzuda olduğu gıh\ Müslümanlara da bir «part:» dendiği zaman, Müslüma; ların o ülkenin veya o memleketin bir cüz'ü sayılmış oi^ duklarını düşünmek icabeder. Bu bakımdan Müslüman-
da bir vatana ve bir millete bağlanması lâzım gelir.
Cemaat, yahut da parti kelimesi umumiyetle halk arasında siyasî partiler ve teşekküller için söylendiğinden yukarıda bahsedilen yanlış anlayışın doğmasına sebebiyet vermiştir. Fakat bu mefhum, bu kelimenin asıl ve hak'ki mânası değildir. Bu mefhum kullanıla kullanıla bu mânayı almıştır. Bu kelimenin hakiki mâna ve mefhumu şudur: Halkın bir kısmının hususî bir akide ve nazariyeye bağlanarak bir maksat ve meram için bir araya toplanmaları ve bir cemaat teşkil etmeleridir. Kur'an-ı Kerim bu mefhumu ifade eder şekilde hizb ve ümmet lâfızlarını kullanmıştır. Cemaat kelimesi hadislerde ve diğer Islâmî ilimlerde de kullanılmıştır. İfade ettiği mefhum da yine parti mefhumudur.
Pek tabiîdir ki, bir millet arasında, bir kavim içinde, bir ülkede veya memlekette, bir cemaat olunca, bu zümrenin kendine has, hususî düşünceleri ve bazı siyasî görüşleri olabilir. Bu gibi cemaatlere örnek olarak siyasî teşekkülleri gösterebiliriz. Bunlar mensup oldukları kavmin veya milletin bir cüz'ü olarak faaliyet gösterirler.
Bu meyanda, ikinci bir cemaati de nazarı itibara alabiliriz. Bu cemaat küîlî nazariyeye ye âlemşümul i>ir tasavvura (World İdea) Sah'bdir, Bu cemaat efradmın karşısında bütün bir nev-i beşer, bütün hir insanlık camiası vardır, Millet, vatan, ülke ve saire farkı gö&îtil-meksizirs, dünya çapında bîr gayenin temsilcileridirler. Onlar, bütün yaşayış yolunun düzenlenmesi ve bir ölçü dahilinde tanaimi içia yepyeni bir yolun ufkunu. açarlar. Kendi n asar iyelerinde, mealektarînâe ve meramlarında, akide, ülkü- ve ahlak prensiplerinden tutun da ferdî ve içtima! mevzularm. heyeti umraniyesini gözönündo bulundururlar. Müstakil bir yaşayış n taamı, müstakil bir medeniyet ve müstakil bir içtimaî toplum (Civilisation) için çalışırlar.
Bu cemaat hakikatte bir cemaat olmakla beraber, bild'ğimiz şu kavimlerin cüz'ü olan cemaatlerden değildir. Bu cemaat, hududlarla çevrili ve muayyen bir ma-hale sığdırılmış kavim ve milletlerle kıyas kabul etmiye-cek bir üstünlüğü tems:l eder. Bu birliğin nizamnamesinde, nesil, neseb ve tarihi rivayetlerle öğünme taassubu gibi iptidai bir anlayışa yer yoktur.
Bu yegâne nizamın heyetinde nesil, neseb, tarihî rivayet taassupları yoktur. Bu gibi şeyler tamamen silinmiş, süpürülmüş ve ortadan kaldırılmıştır. Dünya yüzündeki çeşitli kavmiyet ve milliyet sebeplerini giderip, yerine gerçek değerlere göre bir milliyet ve bir kavmiyet meydana getirmiştir. Şimdi bu cemaatin nasıl bir kavmiyet ve nasıl bir milliyet meydana getirdiğini etraflı olarak izah edelim :
Islâmın meydana getirdiği milliyetle, nesle, ırka ve tarihî milliyet yerine bir akli kavmiyet ve milliyet (Ra-tional Nationality) vücuda getirilmiştir. Kuru ve cansız kuvvetler yerine isme dayanan bir kavmiyet ve milliyet. (Expanding Nationality) kurulmuştur. Öyle bir kavmiyet ve öyle bir milliyet kurulmuştur ki, bu kavmiyet ve bu maliyetin temelleri akla ve medenî birlik esaslarına istinad eder. Yeryüzünün bütün mamur mıntıkalarını kendi dairesi içine almağı hedef tutar. Aslında böyle bir kavm'yet vücuda getirmek, hakikatde bir cemaat vücuda getirmek demektir. Nitekim, böyle bur cemaatin ortaya çıkması, doğum yeri ve saireye istinad etmez. Belki bir nazariye ve bir meslek ve bir meram takibetmek esasına istinad eder. Bu prensiplere istinad eden bir cemaat kurulmuş olur.
Şimdi, müslüman diye isimlendirilen gurup, bu ikinci kısım oemaatin ismidir. Bu şekülde teşekkül etmiş olan cemaat, bildiğimiz mânadaki partiler gibi bir parti eleğidir. Bu partiler bir kavmin, bir milletin içinden çakan teşekküllerdir. Fakat bu cemaat kavmî milleti vücuda getiren partidir. Bu vasıftaki -parti müstakil bir medenî nizam ve müstakil bir medeniyet (civilisation) kurmak ister. Küçük küçük veya ufak tefek milliyetiarin dar çerçevesini bırakarak, aklî temeller üzerine pek geniş ve pek büyük bir dünya kavmiyeti ve pek büyük bir dünya milliyeti (World NationaÜty) vücuda getirmek ister. Bu şekle «Kavim» demek şu bakımdan doğru olabilir : Siz kendiniz, dünyadaki neslî, nesebi, ırkî veya tarihî kavmiyetlerinizi bir tarafa bırakır, bu gibi telakkilere bağlı bulunmağı gözden tamamiyle çıkarmış olursunuz. Ancak, bu şartların gerçekleşmesi ile, kendi medeniyetinizin nizamını, hayat nazariyenize ve içtimaî düşüncenize (Soc'al'philosophy) göre kurabilirsinz. Fakat şu mânada da «kavim» olmak, hakikatte bir «cemaat» olmak demek oluyor. Nitekim bir tesadüf eseri olarak muayyen bir yerde doğmak (Mere Accideut of Birth) dola-yıs'yle bir kimse bu kavmin bir uzvu olamaz. Bir kavmin uzvu olabilmek için, herhangi bir şahsın, herhangi bir kavimden olup da sonradan o kavmin akidesini, mesleğini ve meramını bırakıp da bu kavimin meslek ve akidesine girmesine mâni olacak bir şey yoktur. Bu kavmin sistemini kabul eden herkes bu kavmin azası olur. 'Buna göre, biz burada ne söyledikse, esas olarak şu hususu ortaya atmak istedik: Müslüman kavmiyeti, müslüman milliyeti, bir parti ve bir cemaat olma-sı esasına istinad eder. Cemaat olmak asıldır, esasdır ve köktür. Kavmiyet ve milliyet ise onun dalı, onun fer'i ve esasa göre tâli derecededir. Cemaat olmak vasfmm dışında bulımulduğu takdirde ve sırf mücerred bir kavim veya millet olmak yolu tutulduğu zaman yıkılışı hızlandıran dejenere olmak (Degeration) keyfüyet! baş göstermekte geeikmiyecektir.
Hakikat şudur ki, bütün »ir insanlık tarihinde, İslâm cemaatının hususiyetleri daima en alâka celbedici ve en bretll bir safha teşkil etmekte ve diğer bütün ha-disata ışık tutacak ehemmiyettedir. Zira, îslâmdan önce Buda dini (Budhamet) ve Hıristiyanlık, kavmiyet ve milliyet hududunu yıkarak topyekûn insanlığa hitap etmişlerdi. B;ir nazar'ye. ileri sürerek bir meslek ve bir meram öne sürerek âlemşümul bir kardeşlik vücuda getirmek için çalışmışlardı. Fakat bu iki dinin ikisi de bir kaç ahlâkî usul ve b'r kaç nasihattan başka bir şey söylememiş ve bir müsbet iş görememişlerdir. İçtimaî yaşayışı düzenleyen ve medenî hayatın ihtiyacı olan külli bîr nizam ve umumî bir kanun ve geniş ölçüde bir usul vaz edememişlerdir. Alemşümul kardeşliğ": (Brotherhood) u yapmak yolunda bir çığır açamamışlardır.
îslâmdan sonra Avrupanm ilmî medeniyeti kendi varlığını ortaya koydu. Bu medeniyet Jrendisini alemşümul olarak tanıttı. Halbuki bu medeniyet, ilk çıktığı günden it'baren «milliyetçilik : Nationalism» yolunu tutmakta gecikmedi. Bu sebepten dolayı alemşümul bir kavmiyet vücuda getirmek bakımından muvaffakiyetsMiğe uğradı.
Halihazır durumda, Marksizm ve sosyokomünizmi gözönüne alalım: Bu nazariye, kavmiyetin hududlannı «ırmak ster. Alemşümul bir medeniyeti' temsil etmeğe Çalışıp. Fakat daha şimdiye kadar, bu yeni medeniyert, ^^ portresini ortaya çıkaramadığından önümüzde bu- bu Marksizm nazariyesi de -yâne kavmiyet ve milliyet yoluna girmiş ve bu yolda yürümeğe başlamıştır. [143]
Bu zamana kadar, bu meydanda yalnız ve yalnız İslâm at koşturabilnı iştir. Irkçılığa dayanan ve bir tarihî mesnede dayanan milliyetleri ortadan kaldırıp, medenî temeller üzerine kavmiyet ve milliyet yahut da cemaat vücuda getiren yine ancak ve ancak îslâmdır. Alemşümul kavmiyeti ortaya koyan yine islâm'dır. îslâmin bu pek ulvî idealini İyi bilmeyenler için, onun yaşanan hayata vazettiği prensiplerle hem bir kavim hem de bir parti meydana getirdiğini anlamak pek zordur. Dünya yüzündeki h'ç bir sistem ve hiç bir millet böyle bir müeyyide ile kurulmuş değildir. Görülüyor İd, ttalyada doğmuş bulunan bir adam, italyan oluyor, italyan kavminin bir parçası sayılıyor. Bu adam Italyada doğmamış olsaydı, İtalyan olmayacaktı. Hiç bir zaman da İtalyan kavminin bir uzvu sayümıyacaktı. Bu esasa dayanarak kavmiyet mefhumunu düşünenler, bir insanın itikad ve düşünüş bakımından bir millet, daha doğrusu bir kavim veya ümmet efradı olabileceğini kat'iyyen düşünemiyorlar. Bir ferd, inanış ve düşünce tarzını değiştirmekle bir kavmin efradı olmaktan çıkar ve bu topluluktan uzak
İşte bu vasıf bir millet olmak vasfı bir kavim olmak vasfı değüdir. Belki bu, bir parti olmak vasfıdır. Şimdi görüyoruz ki, bir parti kendisi için ayrı bir medeniyet usulü takip etmek istiyor. Kend'si için ayrı ve müs-tak'i bir kavmiyet iddiasında bulunuyor. Bu kavmiyeti kalkıp da herhangi, muayyen bir yere, muayyen bir ülkeye bağlamak istemiyor. Aynı zamanda yine de kalkıp muayyen bir yere bağlanıp kalıyor. Bu mesele o zaman içinden çıkılmaz bir muamma ve bir bilmece halini, alıyor.
Uzun müddet gayri - Islâmî öğretim ve eğitim neticesinde, Islama uymayan usullerle yetişmek sebebiyle, Müslümanlar da gayrı - Müslimler g'.bi düşünmekte ve «Tarihi kavmiyet» in cahilane tasavvuruna kapılmış görünmektedirler.
Müslümanlar, vahye mahsus bir fikir cevherine sahip bir topluluk olduklarını, dünya çapında bir inkılap yapmak İçin ortaya çıkmış bulunduklarını, yaşayışın gayesini kendıi görüşlerine göre izah ettiklerini, cemiyetlerine bu İlâhî kanunları nakşa muvaffak olduklarını, dünyadaki yanlış nizamları devirip, muntazam ve planlı prensipler tatbik edeceklerini, unuttular.
Onlar, bunların hepsini, bir tarafa bırakarak, kendilerini bir kavim, bir millet bilmek yoluna gittiler. Yani şu bldiğimiz kavim ve şu gördüğümüz milletlerden birisi gibi «kavim ve millet».
Şimdi, onların meclislerinde, toplantılarında, konferanslarında, cemiyetlerinde, gazetelerinde, mecmualarında, risalelerinde gerçek içtimaî yaşayışlarından bahis geçmez. Dünya «kavimliğini» bir tarafa bırakıp da bir «ümmet» olduklarını görmek imkânsızdır. Batı taklitçiliğinde b'r ümit ışığı arayan bu milletlerde sathî bir müs-^ ortada dolaşır durur.
Bu tarz Müslümanlık daha ziyade nesle, sülâleye veya siyasete dayanır. Bir ferdin babasının veya dedesinin Müslüman oluşu ona da veraset yolu ile intikal etmiştir. Bu mefhumu muhafaza etmek ve bu hususu geliştirmek yolunda çalışır, d'dinirler. İtalya diktatörü Musso-lini de böyle yapmıştı. O da İtalyanların ilerlemesi için çalışıp uğraşırdı. Bir usul ve bir nazariyeye bağlıydı ama bu usul ve nazariye ancak İtalyanlar için faydalı olması mevzuubahs idi. Diğerler! için böyle bir şey ehemmiyete alınmıyordu. Müslümanlar da buna benzer bir yol tuttuklarından yıkılışın pençesinden kurtulamadılar.
Bu çok elîm ve fecî yıkılışın sebeplerinden en mühimi, koca bir ümmetin kavmiyet ve milliyetlere ayrılarak parçalanması ve tek tek yutulacak ve yok edilecek bir duruma gelmes'dir. Bu yıkılışın sebeplerini araştırdığımız zaman, şu hususu hatırlatmak gerekiyor:
Siz, ırkî ve tarihî bir mesnede dayanarak, bir kavim olamazsınız, hakikatde siz kavim değil bir cemaat olabilirsiniz. Sizin kurtuluşunuz, sizin felah bulmanız, sizin ilerlemeniz için, sizin içinizde sizin gönlünüzde cemaat olmak hissi (Party sense) doğmuş ve gelişmiş olması lâzımdır.
Cemaat olmak hissinin unutulması ve ortadan kalkmış bulunması o kadar fena neticeler meydana, getirmiştir ki, saymakla ve aralamakla bitmez ve tükenmez. Bu hal, müthiş b'.r iman zaafının korkunç neticesidir. Müslüman kendi kurtuluş yolunu terkettiği için, önüne çıkan herhangi bir yolu takip ediyor. Her fikri, her âdkr trini ve her sosyal görüşü tereddütsüz kabul ediyor. Kabul ettiği bu fikir, bu doktrin ve bu sosyal görüşler ister islâm fikriyatına uysun, isterse uymasın bu mevzuları bir tahlil süzgecinden geçirecek seviyede değildir. Ne acıdır ki. bir Müslüman, Nasyonalist (Milliyetçi söven"* oluyor, Komünist oluyor, Faşist usulüne boyun eğiyor. Bu gibi. fikir tuzakları hakkında kat'iyyen fikir yorup düşünmek istemiyor.
Avrupanın çeşitli içtimaî felsefelerinin «mavera - üt - tabia» : (Tabiat ardı) 'fikirlerin diğer ilmî ve gayrı -ilmi nazariyelerin her birinin peşine takılmış bulunan bir hayli Müslüman görebilirsiniz. Dünyanın herhangi medeni, siyasî, içtimaî hareketlerinde az çok bir kaç Müslümana rastlarsınız. Bu da hayrete mucibdir ki, böyle yapmakla beraber bu zevat yine de kendilerine «biz Müalümanız» diyorlar. Hattâ kendilerini de Müslüman | olarak biliyorlar. Çeşitli yollara kapıldıkları halde yine de Müslümanlık iddiasından vaz geçmemektedirler. Fakat şunu bir türlü akıllarına getirmiyorlar ki, «Müslüman» kelimesi doğum ile bir kimseye takılan bir lakab değildir. Müslüman, tslânı yolunu tutup gidenlere veril-nrş olan bir sıfatın ismidir. Hakikatte İslâm yolundan ayrılmış, İslâm yolundan başka bir yola sapmış, başka bir yol takip etmiş bulunan bir kimseye «Müslüman» i&-mıını vermek «Müslümandır» demek her bakımdan yanlış ve hatalıdır. Milliyetçi Müslüman, «Şoven Müslüman» (Müslim Nationalist) «Komünist Müslüman» ve bu gibi ıstılahları kullanmak Müslüman için imkânsız bir şey olup, böyle oir şey: «Komünist sermayedar, komünist kıral», «Komünist padişah» demek gibi olur. [144]
BAB. 6
Kitabımızın ikinci bölümünü teşkil eden bu kısımda,. İslâm'da Hükümetin esasları, temelleri ve çalışına sistemini mütalâa edeceğimiz gibi, aynı zamanda tatbikata ait plânlar hususu üzerinde de duracağız.
Ancak bu şekilde islâm'da Anayasanın açıklığa kavuşmuş bir plânı gözümüzün önünde bulunacaktır.
İlk önce, bu kısımda islâm'da Anayasanın ve kanunların mehazlarından bahsetmek daha münasip olacaktır. Bu mevzu açıklandıktan sonra, sırasiyle diğer bahislere geçeceğiz. Iskamın Anayasası üzerinde bu araştırma yapılırken, bu anayasanın asıl mehazının Kur'an ve Sünnet olduğu isbat edildikten sonra, diğer ülkelerde tatbik edilmekte olan tecrübeler hakkındaki bir çok yanlış anlavış-lar da kendiliğinden ortadan kalkmış bulunacaktır.
Müslüman ülkelerdeki mevcut hükümdarlıklar ve zamanımızın yenilik taraftarı ilericilerin fikirlerindeki hatalar da ortaya çıkmış bulunacaktır. Bunların bu hatalı hattı hareketlerinin sebebi, İslâm'da Hükûmet'in asıl mehazlarına kadar gitmeyip, Avrupai usullere, tslâmî hükümeti istinat ettirmek yolunu tutmalarıdır. Şüphesiz biz: diğer ülkelerin de tecrübelerinden faydalanmış bulunuyoruz. Pakat yine de kendi nizamımız dairesinin dışına çıkmamamız lâzımdır. Bu nizamımızın ruhunu muhafaza etmeliyiz. İşte bunun iğin her şeyden Önce Anayasanın mehazı için istifade edilecek olan şekillerde de kendi önümüzde bir yığın mamalar çıkarıp kendi kendimize müşkülât çıkarıyoruz. Bu bahis üzerinde dururken zarurî olarak bir mesele ile karşılaşıyoruz. — Bu da Hadisi Şerifi inkâr etmek gafletidir—'Bazıları, Hadisi Şerifler hakkında zihinleri şüpheye sokmak yolunu tutarlar. Hadisi Şeriflerin hüccet ve kanun mehazı olmasına, itiraz ederler, îşte bu yüzden bu noktayı tenkit etmek, bu hususu etraflıca açıklamak ve meselenin doğru şeklini ortaya koymak icabediyor.
islâm'da devlet nizamı hakkında Hadisi Şeriflerden başka aydınlatıcı ve açık bir formülün ortaya konamıya cağı bir gerçektir.
Muhterem Müellifin bu husustaki muhtelif yazıları-m bir araya getirip tertibe koyduk. Haşiyelerde de bunların nerelerde ve ne zaman kaydedilmiş olduklarını belirttik. Hazırlayıcı[145]
İslâm Anayasasının Ve Kanunlarının Mehazları
İslâm'da hükümet nizamı öyle bir kuruluştur ki, bu siyasî kuvvetin temeli ve memleket düzeninin esası İlâhî Hâkimiyet ve Nübüvvet gerçeklerine dayanan hilâfet'e (Hilâfet alâ mlnhâc in - nübüvve) istinad eder. İslâm, bütün kanun ve nizamların bu noktaya istinad ettiğini ve bu noktanın şümulü dahüinde yürütüleceğini bildirir. Bu gün, dünyanın her neresinde böyle bir hükümet kurulmağa kalkışılırsa, bu hükümetin şekli,. çalışma sistemi, memleket nizamı bakmamdan istinad. edeceği kanun mehazları için, bir kaç önemli hususun gözönünde bulundurulması gerekir. Bu belli kaynaklar, Kur'an-ı Kerim, Sünnet-î Resûlullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem, Hûlefa-i Raşidîn'in teamülü ve Müctehid-i Ümmet'in işleri ne şekilde hal ve faal ettiklerine dair verdikleri örneklerdir.
İslâmın yazılı olmayan ve kâğıt üzerine geçmemiş bulunan Devlet Anayasası bu dört kaynaktan alınmaktadır. Bunları tetkik edip gözden geçirdiğimiz zaman İslâm Hükümetinin şekli ve bu hükümetin mahiyetine ait bir harita önümüze serilmiş olacaktır. Usûlde, külliyatta, ahkâmda, hadiselerde, bizim istinad ettiğimiz esaslar bu dört kaynaktır. İslâm Devletinin Anayasası da bu dört değişmez kaynaktan alınmıştır. [146]
1. Kur'an-I Kerim.
İslâm Hükümeti Anayasasının dört esas kaynağından birincisi, en önemlisi ve en başta geleni Kur'an-ı Kerim'dir. İslâm ıstılahında [147] «K'tab» dendiği zaman, Hak Taalâ'nm, kullarına hidayet olmak üzere, Resulü vasıtasiyle göndermiş bulunduğu Kitab demektir. Mefhum bakımından bu kitab. Resmî bildiri (Oficial Ver-sion) veya İslâm ıstılahına göre «İlâhî Kelâm» dar. Bu Resmî beyanı halka iletmek ve açıklayıp - anlatmak ve amelî olarak tatbikini temin etmek için de Peygamber gönderilmiştir.
Allanın sünneti ise Hak Taalâ'nıh, Peygamber vasıtasiyle kullara öğretmek istediği hususlardır ki, bu mevzuların ince meselelerin ve usullerini Peygamberini kalbine ilka' etmiştir. Vahiy yolu ile bildirilen bu İlâhî emirlerin ne sözlerinde ne de mânalarında, her ikisinde de Peygamberin şahsına ait ne akıl, ne düşünce, ne fikir, ne irade ne de isteğinin en ufak bir müdahalesi olmaktadır. Peygamber ise, bu kelâm için ancak çok emin bir emanetçi mevkiindedir. İlâhi bir postacı hüviyetinde olup, Hak Taalâ tarafından aldığı emaneti Hak Taalâ-îiın kullarına ulaştımaktan başka bir vazifesi yoktur. Aynı zamanda Hak Taalâ'nm bahşetmiş olduğu ilim, basiret ve derin anlayışla bu yüce Kelâm'm mânalarını ve Mefhumlarını şerh ve beyan eder. Bahsi geçen tlâhî usuller üzerinde ahlâk, muaşeret, medeniyet ve toplu yaşama nizamlarını gerçekleştirir. Kendi yaşadığı ve telkin ettiği pâk ve temiz ahlâkı üe halkın düşüncesinde, fikir hayatında gerçek bir inkılap vücuda getirir. Fenalıklardan kaçınma, manevî temizlik ve nefisle mücadele gibi gerçek insanların sıfatları olan değerleri halkın ruhuna yerleştirir. Bu amelî ve fazilet timsali rehberlikle halkı Öyle bir şekilde yetiştirip geliştirir ki, yeni b;r camia (Socety) yeni bir zihniyet, yeni bir fikir ve düşünce sistemi, yeni bir örf ve âdet, yeni bir kanun ve nizam ortaya çıkmış olur. Sonra, Peygamber bu halkı Allah'ın kitabı ve yine aynı kaynaktan doğan Sünneti ile yetiştirir. Ve kendilerinin örnek ahlakını çevresine nakşeder. Bu şekilde Peygamberin yetiştirmiş olduğu bir cemaat vücuda gelir. İlâhî bilgi, ahlâk ve aşkla tezyin edilmiş bu topluluk, kendilerinden sonra, gelecek olan nesillere hidayet meşalesini yakmak için çalışıp giderler.
Kur'an-ı Kerim, Hak Taalâ tarafından nazil kılınmış bulunan semavî kitapların en sonuncusu ve en mükemmelidir. Müslümanlar, bütün bu îlâhî kitapların hepsine birden iman etmelidirler. Fakat bu kitaplar içinde, hidayet kanunu ve yaşayış nizamı olmak bakımından yalnız Kur'an-ı Kerim'e ittiba edilir. Ve yalnız Kur'an-ı Kerim'e bağlılık esas ve zarurîdir. Şunu da iyi büayoruz ki, fiili olarak ittiba etmenin ve bağlı bulunmanın hududu nereden başlarsa, o noktada diğer kitapların hükümlerinden alâkayı kesmek icabeder. Yalnız Kur'an-ı Kerime bağlanmak ve ona tabi olmak Ve kendimiz için. yalnız bu kitabı hidayet mehazı ve hücceti (Authority) bilmemiz lâzımdır. Bunun da bir kaç sebebi vardır:
1. Kur'an-ı Kerim'in mukaddes sözleri ve kelimeleri noktası noktasına, Hazret-i Resulullah Sallallahû aleyhi ve Sellem'in beyan buyurdukları gibi aynro ve-
harfiyen mahfuz kalmıştır. En ufak bir değişikliğe uğramamıştır. Ük günden itibaren yüzlerce, binlerce hatta on binlerce insan tarafından, hiç ara verilmeksizin, olduğu gibi Öğrenilip, ezberlenip okuya gelinmiştir. Yüz binlerce ve milyonlarca 'İnsan da her gün bu kitabı yazılı nüshalarından okumaktadırlar. Kitabın yazılış şeklini aynen muhafaza etmeğe çalışmaktadırlar. Bu kitabın cümlelerinde, ibarelerinde, hatta kelime ve harflerinde bile zerre kadar ihtilaf olmamasına dikkat edilmiştir. Bundan dolayı artık bu hususta hiç bir şek ve şüpheye yer yoktur. Hazret-i Resulü Ekrem sallallahû aleyhi ve sellem, Kur'an-ı Kerimi kendi saadet devirlerinde Arapça dilinde nasıl duyurmuş ise, bu güne kadar bütün dünyada, dünyanın her tarafında, ihtilafsız olarak yayılmış bulunmaktadır. Dünyanın en ücra yerlerine kadar yayılmış olan, yeryüzündeki bu tek îlâhî ıfcitap, ilk vah-yedild'ği tazeliği ve fjdiyeti muhafaza etmektedir.
2. Kur'an-ı Keritm'in nazil kılınmış olduğu dil, Arapçadır. Arapça İse yaşayan bir düdir. Açık ve ebedî bir lisandır. Kur'an-ı Kerim nazil kılındığı zaman ise, en ileri gelen edebî bir dildi. Bu yüce kitabın mâna ve mefhumlarını anlamak hususunda ölü dillerde çekilen zorluklara, külfetlere ve zahmetlere kat'iyyen rastlanmaz.
3. Tamamen haktır ve başından sonuna kadar, Talîmi îlâhiyeden ibarettir. Bu kitapta herhangi bir şekilde, insanî cazibeler, nefsanî istekler, millî veya kabile ve ahretlere a:t garazlar, cahilane sapıklıklar ve şaibeler yol bulamamıştır. Bu kitapta, îlâhî kelâma her hangi bir şekilde kat'iyyen zerre kadar1 insanı kelâm karışmamış ve kanştarıuTiamıştır.
4. Bu kitap mükemmel ve camî bir kitap olarak, bütün hakikatleri, maarifi, hayrat ve satfihatı fair araya toplamıştır. Kendisinden önce nazil kılınmış buhın-an semavi kitapların da bütün hakikatlerini, maarifini, hayrat ve salihatını ihtiva etmektedir. Ve Öyle bir camî' kitaptır ki, insan bu kitabı gözö'nünde bulundurduğu zaman kend:, kendisini diğer semavî kitapları gözönüne almaktan müstağni kılar.
5. Bu kitap, Rabbani Hidâyetlerin ve ilâhî Tâlimin en yeni mecmuasıdır : (Latest Edision). Hususî ahval dairesinde bazı kitaplarda gösterilmiş olan bazı hidâyetlerde Kur'an ile açıklanmış olup, önceki kitaplarda bulunmayan bazı hidayetler ilâve edilerek bazısı da değiştirilip daha mükemmeli konmuştur.
Biz bîr âyetin hükmünü başka bir âyetle değiştirir ve yahut unutturursak elbette ki, ondan daha iyisini veya onun gibisini göndeririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu acaba bilmez misiniz? (El - Bakara, 106).
Bundan dolayı, herhangi bir kimse, ata ve babasının yoluna değil de İlâhî yola girip İlâhî hidayete tebâ-iyet etmek isterse, elbette ki, bu mecmuanın yeni tabından, son nüshasından istifade etmesi icabeder. Bu yeni nüsha ve emsalsiz hüccet de yine Kur'an'dır. Ondan evvelki kitaplar değildir. îşte bunun içindir ki, İslâm, bundan evvelki kitaplara, tebaiyet etmekten ve onlara bağlı bulunmaktan alâkayı keserek yalnız Kur'an-ı Kerime teba'yet edip, yalnız Kur'an'a bağlı bulunmağı emr etmiştir. Bütün dünya halkına da, Kur'an'a bağlanmağı ve bu kitabı yegâne düstur olarak kabul etmeğe çağırmıştır. Müslümanlar için & bu kitap Ük ve temel hidayet mehazı olarak kararl aştırılmış tır.
lîiz sana kitabı hak ile nazil kıldık ki, bununla halk Arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hüküm veresin.
(Nisa, 105).
O*na (Nebî'ye) iman edenler, O'na hürmet gösterenler, yardlmı edenler ve O'nunla nazil kılınmış bulunan nûr';ı tâbi olanlar, işte felah bulan kimselerdir. (A'râf, 157 >
Allah'ın nazil kılmış bulunduğu ile hüküm vermeyen boyleleri, kafirdirler... BÖyleleri zalimdirler... BÖyleleri fasikdirler. (Ei - Mâide, 44 - 47).
Tjşte görülüyor ki, [148] Hak Taalâ'nın nazil kılmış bulunduğu kanuna göre hüküm vermeyen kimseler yine Hak Taalâ tarafından üç ayrı sıfatla cezalandırılmış olmaktadırlar. Birincisi, böylelerinin kâfir oluşlarıdır. İkincisi bu güruhun zâlim oluşlarıdır. Üçüncüsü ise böylelerinin fa sık olduklarıdır. Bu âyet-", kerimeden kesin olarak şu mesele ortaya çıkmaktadır: Kim olursa olsun, Allah'ın kanununu ve yahut da O'nun hükümlerini bir tarafa bırakarak, kendisinin veya başka insanların uydurdukları kanunlar ve hükümler üzerine işlerini hal ve fasl yoluna giderse, o zaman üç büyük cürüm irtikâp etmiş olur-. Birincisi, İlâhî Hükümleri inkâr etmekle, Hak Taalâ'yı da inkâr etmiş sayılacağından böyle bir fiil küfürden başka bir gey değildir. İkincisi, yapılan bu iş adalet ve insafın aksine olduğundan — nitekim en doğru ve en sahîh adalet, îlâhî adaletten başka bir adalet olamı-yacağmdan — O'nun hükmünü bir tarafa bırakarak uydurma hüküm vermek doğrudan doğruya zulm'dür. Üçüncüsü ise, insan kul olmak hasebiyle kendi efendisi-nın ve kendi mâl'kinin koymuş bulunduğu kanun ve ni-2wndan dönüp de kendisinin yahut da başka insanların uydurup ortaya atmış bulundukları kanunları icra etme- kalkarsa, hakikatde kulluk ve itaat dairesi muhitinin çıkmış olacağından bu iş de fıskdır.
İşte, bu küfr, bu zûlm, bu fısk kendi çeşitleri bakımından hakikatte her üçü de Hak Taalâ'nın hükmünden ayrılmak, O'nun emrinden kaçınmak demektir. Har nerede, Hak Taajâ'mn hükmüne karşı gelmek varsa, bu üç şeyin orada bulunmamasına imkân yoktur. Pek tabiî olarak, kaçınmanın, karşı gelmenin, derecesine ve yerine göre bu cürümlerin farkları ve dereceleri vardır.
Müslümanlar için [149] asıl kaynak ve hüccet Kur'-an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'e muhalif bulunan her şey kesin olarak bilinmelidir ki, tâbi olunacak, bağlanılacak şeylerden değildir.
Rabbıııızdan size indirilmiş bulunana tabi olunuz. Ve O'ndan başka koruyucu edinip tâbi olmayın (A'râf, 3)
Kur'an-ı Kerim hükümlerinde ve onun tâliminde kimsenin hatta peygamberin kendisinin bile kat'iyyen değiştirme, tağyir ve tebdil etme hakkı yoktur.
Söyle (Ey peygamber) ben bunu istediğini gibi de-ğiştiremem. Ancak bana vahy olunana tâbi olmak zorundayım. Elbette ki ben Rabbmia isyan etmekle büyük günün azabından korkarım. (Yunus, 15)
Kur'an-ı Kerim, îsiâmî hükümetin ilk ve en başta gelen mehazıdır. Onda Hak Taalâ'nın ahkâmı ve buyrukları vardır. Bu ahkâm ve buyruklar, insanların bütün yaşayışlarında onlara bir örnek teşkil eder. Eksiksiz olarak hayatın her dalı için muteber ve câridir. Burada yalnız münferid ahlâk dersi verilmemiştir. İçtimaî yaşayışın (Social life) her cephesinin ıslahı ve tanzimi için hidayet yolu gösterilmiştir. Kat'î hükümler konmuştur.
îşte bu tibarla İslâm hükümeti kurulacağı zaman hangi esaslar üzerine bina edileceği de anlatılmıştır. 2. Sünnet-i Resûlullâh [150]
İkinci mehaz [151] Resul-ü Ekremin sünnetidir. Malumdur ki, Nebî Sailallahû aleyhi ve Sellem. Kur'an-ı Ke-rim'in hidayeti altında ve koyduğu usul muvacehesinde, îslâmı, Arap ülkesinde carî ve nâflz kılmıştır. İslâmî tasavvuru amelî olarak ortaya koymuştur. Bu tasavvur gereğince bir camia teşkil etmiştir. Bu camiayı tanzim ederek bir devlet kurmuştur. Bu devletin muhtelif şubelerini ortaya çıkarmış ve bunların plânlarını çizmiştir. Bu ilerin Sünnet-i Resûlullâh olduğu elbette ki malûmdur. Bunların yardımı ile Kur'an-ı Kerimin hidayetleri belirmiştir. Ve Kur'an-ı Kerim'in bu hidayet ışığı altında bu ,'şlerin amelî vaziyetleri tatbik sahasına girmiştir. İşte bu düsturu gözönünde ondurarak, biz de îsiâmî düsturun son şeklini (Precedents) nazarı itibara alıp bu düstur? rivayetlere (Convensions of the Constitution) ile çok büyük meseleleri halletmiş bulunuyoruz.
Buna göre, bizim ittihaz ettiğimiz düstur için, Sünnet ikinci mühim mehazdır. Fakat maalesef bu hususun ehemmiyet'ni küçümsemek için, .bir zümre bunun kanunî Hüccet (Legol Sanction) olmasını önlemek istemektedirler. Bu kimseler bu hususun ehemmiyetini yalnız in-i:âr etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda efkârı umumiyeti, de bu esasa karşı gelmek için hazırlıyorlar. Bu bakımdan, biz burada Sünnetin asla vaz g-eçilem'yecek bir Hüc-Cet olduğunu açıklamak zorunda bulunuyoruz.
İşte bu [152] bir tarihî hakikattir ki, Nebî Sallallahü aleyhi ve Sellem nübüvvet ile kesbi şeref ettfkten sonra, kendilerine Hak Taalâ tarafından Kur'an-ı Kerim nazil oldu. Fakat iş Kur'an-ı Kerim'in nüzulü ile kalmadı. Dünya çapında bir rehberliği temsil eden bir Cslâm topluluğu meydana getirildi. Yeni bir medeniyet nizamı ortaya çıkıp yeni bir rejim ile hükümet teessüs ett:. Şimdi ortaya şöyle bir sual çıkmaktadır: Hazret-i Muhammed Sallallahü aleyhi ve Sellem Kur'an-ı Kerim'i elde ettikten sonra başka ne gibi işler yapmıştır? Nasıl bir naznı meydana getirm ştir? Acaba sadece Peygamberlik va3fı ile diğer peygamberler gibi Kur'an-ı Kerhn'de bahsedilen Hakkın rızasını talep etmekten başka bir şey yapmış mıdır? Yoksa peygamberlik hususiyeti ikt'zası gereğince Kur'an-ı Kerim'i duyurduktan sonra iş bitmiş midir? Acaba Kur'an-ı Kerimin talimi tahtında kendi kavil ve fiilini, Müslümanlar için bir mesned ve bir hüccet olarak koymuş mudur, yoksa koymamış mıd'^? Birinci şıkkı kabul edersek, Sünnetin de Kur'an-ı Kerimle birlikte mesned ve hücced olduğuna inanmaktan başka çaremiz yoktur. İkinci hususu kabul edersek, Sünneti de ayrı bir kanun ve bir nizam olarak kabul etmemiz icap eder. Başka bir şekil olamaz ve olmasına da imkân yoktur.
Kur'an-ı Kerime ait bulunan hususlarda şu husus tamamen açıktır kr, Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem yalnız mektup dağıtan postacı hükmünde değildir. O, Hak Taalâ tarafından gönderilmiş bulunan bir rehber, bir hâkim ve bir muallimdir.
Bundan dolayı ona itaat etmek, onun yolundan git-rnek Müslümanlara farz ve elzemdir. O'nun yaşayışı bütün iman ehl* için bir örnek ve bir numunedir. Her hususta ve her yönde «memurun minallah» tır. Mekkede iken tslâmı kabul edenler arasında kendilerini bir lider o'arak ortaya atmadı. Neûzü ballan bu liderlik mansıbını da ortaya koymak istemedi. Böyle olsaydı Medineye hicret etmezlerdi. Med'neye yerleştikten sonra, orada bir îslâın hükümeti kurdular. Çünkü emir böyle idi. 0 zaman Muhacirler ve Ansar ile muhtelif mevzularda müşaverede bulundu. Muhacirler ile Ansar îslâm hükümeti kurulunca Hazret-i Resulü Ekrem Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve Sellemi kurulmuş oran devletin basma getrdiler O'nu memleket idaresinin başkanı (Sadr), umumî kadı (Genel hâkim) ve orduların başkumandanı olmasını istediler. Kur'an-ı Kerim, Zatı Saadetlerinin bütün bu hususiyetlerinin hududunu ve ölçüsünü tayin etmiştir. Mansıbı nübüvvetin yanı başında bunlara da yer vermiştir. Şu noktaya da dikkat etmek gerekir ki, akılca kabul edilen bu husus yani bir peygamberin yalnız ve sadece Allanın Kelâmını okumaktan başka vazifesi olmayıp bundan başka daha bir çok işleri de olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Bir peygamber Allanın kelâmını duyurduğu müddetçe peygamberlik vasfını haizdir. Bunun dışında alelade bir insandır. Alelade insanlar gibi hareket eder. Böyle olmakla beraber yine kendileri bizatihi insanlar için bir örnek ve bir numune insandar. Islâmın başından günümüze kadar müs-lümanlar arasında ittifakla Hazret-i Muhammed sallal-J&hu aleyhi' ve sellemin en mükemmel bir örnek ve bir emsalsiz numune olduğu kabul edilmiştir. Her zaman ve Mekânda ittiba edilmesi vacip ve itaat edilmesi farz olarak inanılmıştır. O'nun emirlerine uymanın ve nehyet-tîkler nden uzaklaşmanın bir saadet vesilesi olduğuna canü gönülden inanılmıştır. Hattâ herhangi bir gayn -muslini âlim bir kimse bile, MüslftmanMrım daima peygamberlerinin emrü nehyine inandıklarını ve onun Sun-net'ni kendilerine örnek ittihaz ettiklerini inkâr edemez. Ve hattâ bu gayrı müslimler bile İslâmın ikinci mehazının Kur'an-ı Kerim'den sonra Resulü EkremiiL Sünneti olduğuna kanaat getirmişlerdir. Şimdi hiç bir kimse kalkıp da :'tiraz edemez ki, İslâm kanunlarının esası ve İslâm nizamının temeli Sünnetin haricinden başka bir şe- " ye istinad eder. Şimdi şöyle bir şey düşünmek muhal bir gey oluyor: Resulü Ekrem sadece Kur'an-ı Kerimi okumak ve okutmakla kalmış ve Kur'an'ın tâlimini kendi hattı hareketlerine Örnek tutmamıştır. Belki Kur'an-ı Kerim 'in tâlimini kendi hat ve hareketlerine örnek tutmakla ancak peygamberlik vazifesini tamamlamıştır. Buna göre Zat-ı Saadetlerinin tâvru hareketleri bir bütün olarak Kur'an-ı Kerîmin amelî cephesinden başka bir sev olmadığına kanaat getirmek icabediyor. Birinci şe-kü düşünülürse, o zaman Hazret-i Resulü Ekremin mübarek sözleri İslâm'ın kendisinden başka bir.şey olamaz. ik nei şekle göre düşündüğümüz zaman, Fahri Kâinat Efendimizin, o büyük dâvasını Kur'an-ı Kerim ile ispat etmiş olduğu anlaşılır.
Kur'an-ı Kerim, Zat-ı Saadetlerinin mansıbını tayin oün;s ve Risâlct vazifesini nasıl yapacağım da bildirmiş-
A. Muallim ve mürebbi olmak bakımından Resulün vasfı.
Kur'an-ı Kerim'de [153] dört yerde Nebî sallalahü aleyhi ve sellemin risâlet mansıbının tafsili hakkında beyan vardır:
Hatırlayın: İbrahim ile İsmail, Beyt'in tembellerini yükseltiyorlarcb... (Onlar şöyle dua ediyorlardı)... üa Râbhî bunlar arasından kendileri için bir Resul biset ettir ki, Kitabı, hikmeti öğretip onları temîzlesfaı. (El - Bakara, 127 - 129).
Nitekim içinizden size bir Resul gönderdik ki, sîze hi/jıîı âyetlerimizi okur ve sizi temizler ve sfee kitabı ve hikmeti öğretir, hem de Sizin bilmediğiniz şeyleri size tâlini eder. (El - Bakara, 151)
Allah müminlere, kendilerinden bir Resul göndermekle ihsan inayet kılmıştır. Bu Resul onlara O'nun âyetlerini okur ve onları temizler ve onlara Kitabı vç hikmeti öğretir. (AH İmran, 164)
O. Öyle bir kimsedir ki, ikmmîler (okuma yazma bilmeyenler) arasından onlar için bir Resul biset ettirdi. (Bu Resul) onlara O'nun âyetlerini okur ve onları temizler ve kendilerine kitabı ve hikmeti öğretir. (El - Cüm'a, 2)
Bu âyet-i kerimelerde sık sık tekrarlanıp bildirilmiş olan şu mesele vardır: Hak Taalâ kendi Resulünü sadece Kur'an-ı Kerimin âyetlerini duyurmak için göndermemiştir. Belki bir peygamberin biset ettirilmesini1 n üç maksadı vardır:
Brincisi : Zât-ı Saadetleri halka kitabı öğretir.
İkncisi : Kitabın derin mânalarını açıklayarak hik-meti de öğretir.
Üçüncüsü : Zatı Risaletpenahileri, halkın içtimaî ve ferdi fenalıklarını ve kötülüklerini ortadan kaldırıp bun-ların yerine onları tslâmın güzel ve yüksek ahlâkı ile tezyin eder. Ve aynı zamanda. Hak Nizamını gerçekleştirerek, üstün ve sıhhatli cemiyet düzenini meydana getirir. Şu da* açık bir keyfiyettir ki, kitap ve hikmet tâlim etmek, Kur'an-ı Kerimin sözlerini duyurmaktan başka. bir iştir. Yoksa böyle olmasaydı bir de Kitabın ve hikmetin öğretilmesinden bahsedilmesine lüzum yoktu. Yalnız tebliğle değil aynı zamanda fiilî ve tatbiki olarak hareket etmek, değişmez bir düsturdur. Aksi takdirde, terbiye etmek ve temizlemek gibi kelimeler kulianıhnaadu Âyet-i Kerime gayet belirli bir şekilde Zat-ı Saadetlerine muallimlik Ve mürebtoîl'k mansıbının ata kılındığını ve bu işlerle de vazifeli bulunduklarını bildirmektedir.
Şimdi nasıl olur da Kur'an-ı Kerimin bu kadar açak ve mükerrer beyanlarına rağmen, bir kimse kalkıp dıa bu iki şeyin yani muallimlik ve mürebbil'ğin risaletin cüzlerinden olmadığını söylemeğe cesaret eder? Ve Hazret4 Resulü Ekrem Saüall&hü aleyhi ve Sellem'in bu işler için memur edilmediğini, kendi şahsî düşüncesine göre böyle hareket ettiği iddiasında bulunabilir? Bu gibi sapık f> kirleri kabul edemiyeoeğimize göre, Kur'an~ı Kerimin sözlerini duyurmakla beraber Zatı Saadetlerinin beyan buyurdukla-rı sözlerin de kitabı tâlim ettirmek ve hikmeti öğretmek için olduğu aşikârdır. Zatı Risaletpenahilıeri-nin ulvî hal ve harekâtından fertlerin ve içtimaî kütlelerin Huzuru Saadette terbiye olmaları lâzımdır. Peygamberim'z'n mukaddes sünnetinin Allah canibinden olduğunu kabul eylemek ve boyun eğmek bir iman ve bir vicdan borcudur. Yoksa bu gerçekleri kabul etmeyip, inkar yoluna gitmek," risaletin kendisini kabul etmemeğe denk bir küfür değil mrdir?
B. Resulün kitabı şerh edici vasfı.
Sure-i Nahl'de Hak Taalâ buyurmuştur :
(Ey Peygamber) Biz sana hatırlatmayı (zikr) da öğrettik ki, nazil kılınmış bulunanı halkın kendilerine
açıklamış olasın. (Nahl, 44).
Bu âyeti kerimeden apaçık bir şekilde anlaşılıyor ki, Nebî sallallahü al?yhı ve seMeme tevdi edilmiş olan kudsî vazifelerden biri de Kur'an-ı Kerim'deki Hak Taalâmn İnsanlık için emir buyurduğu yüce kanunları ve hı'dayet-ieri açıklamaktır. Herhangi bir akıl sahibi olan kimse dahi anlar ki, bir sözü anlatmak veya bir kitabı tâlim ettrmek sadece bu sözlerin tekrarlanması ile mümkün olmaz. Mukaddes kitabın açıklanması ve anlatılması bir ihtiyaç ve bir zarurettir. Açıklamak ve anlatmak bir ihtiyaç ve bir zaruret olunca, bu vazifeyi yerine getiren kimse, bu kitapta 'ifade edilen yüksek ve derin manalı mefhumları açıklayacak ve bazı sözler ilâve edecek ve bu mânaları yepyeni kelimelerle anlatacaktır. Ancak bu şekilde kitabm mahiyeti daha iyi anlaşılabilir. Hatta kitapta amelî olarak gösterilmesi lâzım gelen mevzular olursa, kitabı açıklamakla vazifeli kılınmış olan kimse, bu hususları bizzat amelî olarak göstermek (Practical Demonstration) yolunu ihtiyar edecektir. Böyle bir usulü tatbik mevkiine koymak suretiyle kitabın mefhumu en güzel bir tarzda anlatılmış olur. Eğer bu şekilde bir usule müracaat edilmemı'ş olsaydı kitabın yüksek ve derin manalı mefhumunu anlamayanlar boyuna sual sormak zorunda kalacaklardı.
Şimdi şöyle bir mesele de kendini hissettirmektedir. Acaba Kur'an-ı Kerimin sözlerini ve mefhumunu açıklamak ve anlatmak hususunu Zatı Saadetleri kendi ihtiyarları ve şahsî arzularına göre mi ifa ediyorlardı? Yoksa Hak Taalâ, Zatı Saadetlerine bu mevzuda ayrı bir ta-l'mat mı vermişti?.
Bu noktada görüyoruz ki, Hak Taalâ, kendi Resulüne kitap nazil etmekteki maksadını açıklarken, Resulün kendi düşünce ve fiilî ile açıklama yapmasının lâzmı geldiğini bildirmiştir. Şayet, böyle olmasaydı Zatı Saadetlerinin Kur'an-ı Kerimi anlatma ve açıklama hususiyetleri, kendilerinin risalet mansıbından ayrı tutulur muydu?. Zatı Saadetleri de vahy olunan Kur'an-ı Kerim âyetlerini tefsir etmekten ve her türlü açıklamaktan sakınıp çekinmezler miydi? Şimdi bu gerçeği kabul etmekten uzaklaşmak acaba risalemi kabul etmemekten başka ne ile iaah edilebilir?.
C. Resûl'ün önderlik vasfı ve Örnek olma hususiyeti.
Sure-i Al-i îmran'da Hak Taalâ buyurmuşlardır ki:
(Ey Peygamber) Söyle: Siz Ali ahi severseniz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin... Söyle: Allahn itaat ediniz ve Resule de.... Eğer dönerseniz elbette ki Allah kâfirleri sevmez. (Al-i İmran, 31 - 32).
Sure-i Azab'da da şöyle buyunılmuiştur :
Elbette ki, sizlerden AUaihı ve Ahiret gününü, isteyen kimselere Resulullah'da en güzel örnek vardır. (Ahzab, 21)
Bu ik' muazzez âyet-i kerimenin her ikisinde de Hak Taalâ kendi Resûlüjıün önder edinilmesini ve Örnek alınması gereken en mükemmel bir insan olduğunu bildirmiştir. Resule candan ve gönm'den bağlanmayı emrediyor. Yalnız O'nun yaşayışının örnek alınması isteniyor. Gayet açık bir şekilde anlatılıyor ki, Cenabı Hakkm b'z-■âen ümidini keseceği şekilde hareket etmiş olmayalım. Hak sevgisini kazanmak isteyenler iç'n yapacak başka bir iş kalmasın, deniyor. Bu İlâhî tebliğe karşı gelmelerin cezası da küfür damgası ile damgalanmaktan başka bir şey olmadığı bildirliyor. Şimdi buyurun bakalım, Zatı Risaletpenahileri kendi kendilerine mi önder ve rehber olmuşlardır? Yoksa Hak Taalâ mı O'nun bu makama çıkarıp önder rehber kılmıştır?
Eğer Kur'an-ı Kerimin bu apaçık ve asla şüphe kabul etmez enVrLerini gözönüne alarak Zatı Saadetlerinin Hak Taalâ tarafından bütün insanlığa önder tayin edildiğini kabul etmemiz lâzmı gelirse, pek tabiîdir ki, Onun her türlü hal ve harekâtına uymamız gerekir ve yine O sevgili peygamberin yaşayışını örnek yaşayış diye kalbimize nakşetmemiz lâzımdır. Bu güneşten daha belirli keyfiyet nasıl inkâr edilir ve nasıl kabul edilmek istenmez?
Şimdi şöyle bir iddiada bulunmanın ne kadar akıl ve iz'an dışı bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz : «Resulü örnek edinmek Kur'an-ı Kerimi örnek edinmek değildir.» Böyle idrâk ve iman dışı b'r şey varit olsaydı, Kur'an-t Kerim'de «Fe'ttebi'u'l - Kur'âna (Kur'aana tabi olunuz) yerine «Fe'ttebi'ûniy» : (bana tabi olunuz) dedi.
îşte bunun içindir ki, Resulullah sallallahü aleyhi ve seîlemı'n yaşayışına en güzel örnekdir diyen Allah kelâmından başka hangi mâna muteber ve sahih olabilir?.
D. Resûl'ün teşriî vasfı.
Sûre-i A'rafda Hak Taalâ, Peygamberi sallalahü aleyhi ve sellem hakkında buyurmuştur ki1:
Onları doğru yola götürür, eğri yoldan men ©der, kendilerine temiz şeyleri helâl kılar. Ve yine kendSlerSne İtiş (habis) şeyleri haram eder. Sırtlanndald ağır yükleri kaldırır ve zincirlerini lorar. (Araf, 157)
Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Hak Taalâ, açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve selleme teşriî selâ-biyet (kanun koyma hakka) (Legistatke Powers) atâ kılmıştır.
Allah tarafından emir ve yasak, hel^l ve haram Inl- yalnız ve sadece Kur'an-ı Kerimde bildirilenler kadar değildir, O aziz peygamber, Kur'an-ı Kerimin ışığında haram ve helâli1, tayin buyurmuştur. O'nun hüküm verdiği ve yahut da men ettiği şeyleri de Allah Taalâ-nın kendisine vermiş olduğu »elâhiyetlerle yapmışta*
Bu bakımdan, Sünneti Seniye de İlahî Kanunun bir parçasıdır. Bu husus Sure-i Haşr'da daha açi'k ve daha kat'î bir şekilde belirtilmiştir:
Size gönderilmiş (verilmiş) bulunan Resulü kabul edin, sarılın ve O'mın men ettiği şeylere de son verin. AUahtan da korkun (çekinin) Elbette İd Allah şiddetli üzab edendir. (El - Haşr, 7)
Bu iki âyet-i kerime üzerinde düşünürsek hiç bir zaman ve hiç bir şekilde, Kur'an-ı Kerimfn, tarnamiyle helâl ve haramı, emr ve nenyi beyan ettiği neticesine varamayız. Böyle bir ifade Kur'an-ı Kerimin tevilidir de diyemeyiz. Belki bu Allah kelâmının bir izahıdır. Allah Taalâ emr ve nehy, helâl ve haram hususunda Resulünün ef âlini bütün insanlık için bir miyar ve bir Ölçü kılmıştır. Her hususu olanca teferriiatiyle Kur'an-z Kerimde beyan buyurmamıştır. Bu esas bilinen bir gerçek olduğuna göre ibir insan fcaUap da nasıl o büyük ve ec*1-sali olmayan peygamber 'için, hatâ ve yanlış isnadında bulunabilir? Bu çirkin ve sefil iddia haddi zatında A11&-hti Taalâ'ya yöneltilmiş olmaz mı? Ve hele Allah Taalâ unutmuş da ResuluUah bu usulleri kendiliğinden yapmıştır denebi(lfr mi?
E. Allah Resulünün Hâkimlik (yargıçlık) vasfı.
Kur'an-ı Kerim bir yerde değil, müteaddit yerlerde ve gayet açık olarak, Nebî sallallahü aleyhi ve aeUemrn hâkimlik yapmasını beyan buyurmuştur. Misâl olarak bir kaç âvetri kerimeyi gözd'en geçirelim:
İşte, biz sana Kitabı hak ile gönderdik ki, bu Kitapla Allanın sana gösterdiği gibi, halk arasında hüküm veresin.
(Nisa, 105)
(Yâ Muhammed) ve söyle, Al lalı m nazil kılmış bulunduğu kitaba îmân eyledim. Sizin aranızda da adaleti yayayım diye emir al d mı. (Eş - Şûra, 15)
İşte elbette ki, müminlere yakışan söz şudur ki, kendi aralarında hüküm verilmek için Allafaa ve Resulüne çağrılıkları zaman, duyduk ve itaat ettik diyeler.
Onlara ne zaman «Allanın nazil kılmış bulunduğuna ve Resûl'e gelin» dense münafıkların senden öyle bir çekilip uzaklaştıklarım görürsün ki...
Hayır Senin Kalıbına and olsun ki, onlar aralarında »çıkan anlaşmamazlıkta seni hakem kılıp verdiğin hükümlere hiç bir şekilde sıkılmadan, tam bir itaatle sana bağlanmadıkça iman etmiş olmayacaklar. (Nisa, 65)
Bu ayat-ı kerimelerden açık olarak anlaşılıyor kıl, Nebî sal:alahü aleyhi ve sellem, kendiliğindeni ortaya çıkmış yahut dg. müslümanlar tarafından seçilmiş, bir hâkim durumunda değildir. Bir mümin, Allah Resulünün tebliğ ettiğ' Risalete inandığı gibi o yüce peygamberin hâkim olduğuna da iman etmesi gerekir. Bu kabil bir itikat, İmanın en mühim bir şubesi ve tefrik kabul etmeyen bir eüz'üdür. Bu şekilde Tman edilmedikçe, mükemmel: bir itikata sahip olunması imkânsızdır. Allah Resulüne kargı niçin ve neden demeden itaatte bulunmak ise farzdır.
Dördüncü âyet-i Kerimede «Allanın nazil kılmış bulunduğu Kur'an» ve «Resul» den ayrı ayrı kelimelerle açıkça mevzubahs edilmektedir. Buradan da fceaı'n olarak anlaşılıyor ki, bu iki şey ayrı ayrı ve müstakil olarak birer mercidirler. Birincisi Kur'an-ı Kerimdir toi, kanun olmak bakımından bir mercidir. ikincisi de Resul ve hâkim olmak bakımından ta'r mercidir. Bunların herhangi birinden dönmek ve bunların herhangi birine karşı yüz çevirmek küfrü iltizam ettirir. Mümin olmağa mâni olur.
Son âyet-i Kerimede hiç bir şüpheye yer bırakmadan şu gerçek de bildirilmiştir: Allah Resulünün hâkimliğini tam olarak ve en ufak bir itiraza kapılmadan kabul cmeyen kimse kat'iyyen mümin olamaz. Hatta Allah Resulünün vermiş olduğu hükümlerden bir kimsenin kalbi sıkıldığı takdirde iman sahibi olmuş sayılmaz. Tâ k'. içinden yani kalbinden bu menfî hissi kazıyıp atmadıkça...
F. Allah Resulünün hükümdarlık, idarecilik ve amirlik vasfı.
Kur'an-ı Kerimde şu husus dahi gayet belirli bir şekilde tekrar tekrar bildirilmiştir: Nebî sallallahü aleyhi ve sellem, Allah tarafından tayin edilmiş bir idareci ve bir âmirdir. Bu vazife de Zatı Saadetlerine risalet ile birlikte atâ kılınmıştır.
Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak, Allahın imi ile kendisine itaat edile. (En - Nıisa,04)
Her kim, Resûl'e itaat etmiş olursa elbette ki, Alla-ha dla itaat etmiştir. (En - Nisa, 80)
tste sana biat «dip sarılanlar, muhakkak Allaha da biat «dip sarılmışlardır, (El - Fetih, 10)
Ey iman etmiş bulunan kimseler: AlIaJıa itaat ediniz, Resulüne de itaat ediniz ve amellerinizi boşa çıkarmayınız.
(Muhammed, 33)
Ne mümin bir erkeğe ne de mümin bir kadına şu iı ak düşmez ki, Allah ve O'nun Resulü bir işde muhakeme yapıp da hüküm verdikten sonra itiraz etmiş olsun-lar. Her ldm Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse el-hetteki apaçık bir daüâlete düşmüş olur. (El - Ahzab, 36)
Ey iman etaniş olan kimseler! Allaha itaat edinîz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz. Ve kendi içinizden olan «ülülemr»e de. Bir şey hakkında aranızda, ihtilafa düşerseniz ve sfcc Allah ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bunu Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz. (En - Nisa, 59)
Bu âyet-i kerimelerden açıkça anılaşılıyor ki, Allah Resulü kendi kendine ortaya çıkıp «ben idareciyim, ben hâkimim, ben âmirim» diyen bir lider değildir. Yahut da «haık beni seçip bu makama getirmiştir» diye iddia etsin. Gerçek olarak, o, Allahu Taalâ tarafından böyle bir makama getirilip bu vazifeye tayin edilmiştir. Bu işe de memur edilmiştir. Onun bu hâkimliği, bu idareciliği ve bu amirliği risaletinden ayrı, risaletinin dışında bir şey değildir. O, Resul olunca, bu vakfeler de Allah tarafından kendisine tevdi edildi. Allah tarafmdlan O'na itaat ve O'nun huzurunda boyun bükmek emri verilmiştir. O'na itaat etmek aynen ve haddi zatında Aliaha itaat etraek-t;r. O'na biat etmek de aynen ve haddi zatında Allaha itaat • etmek olur." O'na îtaat etmemek ve karsı Erelmenin tek ve kat'î manası, Allaha itaat etmemek ve Allaha karsı gelmektir. Böyle bir durumda insanın her işledüği amel gayrı makbul ölüp Allah indinde bir kıymet taşımaz.
Aynı zamanda, Ehl-i imana (Ehli imandan maksad bütün ümmet efradı ve ümmetin başındaki idarecilerin hepsidir) kendi işlerinde ve muamelelerinde istedikleri; gibi hareket edip işlerini kendi diledikleri şekilde hal ve fasl etmek hakkı verilmemiştir.
Son âyet-i kerima, şu gerçekleri de kati olarak orta-ya koymuştur. Birbirini arka arkaya takip eden üç itaat için hüküm verilmiştir :
1. Evvela ve başta Aiülahu Taalâya itaat.
2. Bandan sonra Resul'e itaat.
3. Daha sonra da «ülül-emr'e» itaat.
Bu cümlelerden ilk önce şu nokta anlaşılır ki, Resul «iilül-emr» e dahil değildir. Belki Resulün derecesi ülül-emr'den daha üstün ve ülül - emr'dlen ayrıdır. Resulün derecesi Allah tan sonra ikinci gelmektedir.
Bu mevzuda/önemli olan nokta şudur : Ulül - emr ile bir ihtilâf ve bir anlaşmazlık olabilir, fakat Allah Resulü ile kat'iyyen ihtilaf çıkarılamaz. Ve aynı zamanda ortaya çıkmış bulunan her husustaki ihtilafın halli için iki merc: vardır: Birincisi Hak Taalâ, ikincisi de Allah Resulüdür, ihtilafı hal edecek merci yafibız ve sadece Allah olsaydı o zaman âyetti kerimede bahsi geçen «Resulü» kelimesinin söylenmesine ne lüzum vardı ve bu İfadeden başka ne anlaşılabilir?[154]
Ayet-i kerimedeki «Allaha havaîe ediniz» emrinden ve «ihtilâflarınızda AUahı merci tanıyınız» ifadesinden maksad da elbette fci Kur'an-ı Kerim'dir. Yani Allah Kitabından başka bir şey değildir. «Resule havale ediniz, ihtilaflarınızda Resuiü merci tanıyınız» demekten mak-sad da Resulü Ekremin, saadet asrmdaki ulvî. hayatlarıdır. Allah Resulünün ahrete teşriflerinden bu yana bu merci ancak sünnettir. [155]
Sünnetin Kanun Mehazı Olması Üzerine Ümmettin İcmâı
Biz eğer Kur'an-ı Kerime hakkiyle inanı** da, kendi uydurduğumuz fikir ve nazariyelerin bataklığına saplanmazsak, o zaman göreceğiz ki, Kur'an-ı Kerîm açık, kat'î ve şüph> kabul etmez bir şeküde şu gerçekleri ortaya koymuş bulunmaktadır: Allanın Resulü, SallaUahû aleyhi ve sellera, bütün bir insanlığa gönder'lmiş buMuman bir Muallim, bir Mürebbî, (öğretmen .ve eğitmen) bir Önder, bir lider, bir Reh-ber, Allah Kelâmının bir açıklayıcısı, bir Şârı' ve Kanun yapıcı (Law giver), bir Hâkini, bir İdaree ve Âmir, bir Başkumandan vasıflarını da taşımaktadır. Allah Resulü bu vasıfları Kitab-ı Kerime isti
naden Risaletin ayrılmaz bir cüz'ü olarak elde etmiş bulunuyor. I3âhî Kelâmdaki bu apaçık görülen gerçekler, Sahabe-i Kiram devrinden bu güne kadar bütün müslümanlar tarafından ittifakta kabul edilmiş ve benimsenmiştir. Buna göre, yukarda bahsedilen bu vasıflar dairesinde Zatı Saadetlerdin bütün yaptığı işler, ahval ve ef-âl Kur'an-ı Kerimden sonra ikinci kanun mehazı (Source of İaw) dır.
Sünnetin kanun mehazı kabul ediümesinin kararlaştırılmış olmasından sonra şu sual meydana çıkar: Sünneti belirtmek ve bunu tebeyyün ettirmenin usulü nedir? Hangi vasıtalarla ve nelerle biz sünneti elde edeceğiz?
Bu sualin cevabı olarak, şunu arz edeceğim ki, bugün ün dört asırdan br çeyrek kadar az bir zaman geçmüjptir. Bu suaı yalnız devrimizin müslümanlarına mahsus olmayıp her devirde aynı sual mevzu bahs edilmiştir. Bir buçuk bin seneye yakın bir zaman önce biseti nübüvvet vuku bulmuştur. O zamandan günümüze kadar sünnet na-sü devam etmiş ve bırakılmamıştır? Bu hususta iki tarihî hakikat vardır :
1. Birincis" şudur ki: Kur'an-ı Kerimin talimi ve Hazret-i Munammed Sallallahû aleyhi ve sellemin sünneti üzerine Islama mahsus yaşayışın başUadığı ilk günden beri bu tâlim ve bu usul gayet canlı olarak günümüze kadar zincirleme devam edegelmiş ve ayakta tutulmuştur. Yaşayışta bir gün bile bu tarz tatbikatın arası kesilmemiş ve inkitaa uğramamıştır. Bütün îslâmî tedvir işleri de buna.göre yürütülüp gitmiştir. Bugün, bütün dünyada yaşayan müslümanSann akidelerinde, düşünce tarzında, fikirlerinde, ahlâk ve âdetlerinde, ibadet ve muamelelerinde, yaşayış nazariyelerinde ve hayat yollarında bu esas bütün titizliği ile nazarı itibara alınmıştır. Bu hususta bazı İhtilâflar varsa da bunlar arasında yine bir ahenk mevcuttur. Bu şekSde, bütün yeryüzüne yayılmış bulunan müslümanlar bir-ümmet olmak vasfını bu'top-maz bağ sayesinde kazanmışlardır. Bu geniş, camianın ümmet olma temeli de yine bu cevher olmuştur. Buradar şu mesele de sabit oluyor ki, muaşeret usulü üzerine yürürlükte olan bir sünnet vard'tr. Bu sünnet yüzlerce se-nedenberi zincineme bir şekilda devam ettiriliniştâr. Bu sünnat kaybolmuş bir şey değüdir ki, biz onu aramak, bulmak ve elde etmek için uğraşalım? Buna kavuşabilmek için karanlıklarda uğraşıp did'neiim?
Yukarıda geniş olarak anlattığımız gibi, Nebî Sallal-îahû aleyhi ve sellem, kendi devri saadetlerinde müslü-manJar :çin, sadece bir vaiz, bir mürşid ve bir tarikat şeyhi değildi. Belki amelî olarak, îslâmî cemaatın, yani İslâm ümmetinin lideri, Önderi, rehberi, yol göstericisi, âmiri, 'darecisi, hâkimi, kanun vazu, terbiye edicim, muallimi idi. Her ne şekilde olursa olsun, akide ve düşünceden tutun da amelî yaşayışın bütün noktaiîarına kadar, İslâm camiasını teşkil ettiıren yalnız Zatı Saadetleridir. Zatı Risaletpenahilerinin bildirdikleri, öğrettikleri, kararlaştırdıkları usuller ve yoKar üzerine îslâm camiası teşekkül etmiş bulunuyor.
O yüce peygamberin öğrettikleri sadece namaz, oruç ve hac gibi işlere inhisar etmemiştir. Bunları öğretmekle .'si bitirmemişlerdir. Müslümanlar da aadtece vaaz dinlemek ve öğütlere kulak asmakla, kalmamışlardır. Vaaz-* dan sonra da müslümanlar kendi hallerine bırakılmamışlardır. Halbuki gerçek tamamen başkadır. Zatı Saadet-lerîniaı öğrettikleri namaz, denhal mescidlerde, camilerdte bir cemaatin teşekkülüne sebep olmuş ve müslümanlar bu usulü ayakta tutmuşlardır. Yine aynı şeklide evlen-ft^fc; aile kurmak, talak ve miras hususlarına ait, Zata Saadetlerinin mukarrer kıldıkları kanunlara, derhal müSlüman aileler uyarak, işlerini bu kanunlar üzerine tanzim etmek yolunu tutmuşlardır. Alış verişte de Zatı Risaûföt-penahilerinin kararlaştırdıkları İslâm iktisadına ait kanun ve nizamlar, çarşı ve pazarda revaç bulmuş, herke® tararından da benimsenmiştir. Ad3î işlerde ve ihtilâfların haKecliImesinde Zatı Saadetleri ne yapmışlarsa telâm hukukuna temel ve kaynak teşkil etmiş ve bütün İslâm memleketlerinde tatbik edilmiştir. Muharebelerde ye dış devletleri? münasebetlerde Zatı Saadetlerinin tutumu devletlerarası hukukun dogtmasına sebebiyet vermiştir. Hülâsa, topyekün îslâmî yaşayışta ve îslâmî hayat nizamında o mukaddes peygamberin yaptıkiarı işlerin her cephesinde İnsanlığın, Efendisinin, Sünnetinin yürürlüJk-te olduğu görülmüştür. Zata Saadetleri, Sünnetini ya kendi devirlerinde tamamen yürürlüğe koymuşlar yahut da kendilerinden sonra bu sünnet üzerine kararlar venilinuş-tir. Buna göre Zatı Ris&letpen ah'terinin sünneti isldâmın ayrılmaz bir eüz'ü olmuştur. Çünkü Allah Resulü kendileri bu hususu islâma bir cüz' yapmışlardır.
tşte Sünnet diye bilinen maıunı ve-mütaaref, bu örf ve âdetlerdir ki, camiden iktisadî hayata, adalet, hükümet daireleri, devletlerarası hukuka kadar, müslüman-lann içt;maî yaşayışlarının bütün şubelerinde Zatı Saadetlerinin amelî oîarak başladıkları :.şler kendilerinden sonra Hu.efa-i Raşidin tarafından devam ettirilmiş ve zamanımıza kadar da içtimaî hususlarda süre getirilmiştir. Son asra kadar da hiç bir kes'nti olmadan zincirleme sürüp gelmiştir. Son zamanlarda bir inkıta vuku bulmuşsa da bu kesinti ancak hükümet, adalet, umumî kanunlar ve idarî işlerde vuku bulmuştur ki; bu durum işleri k&rma karışık b;r halle getirmiş ve içinden çıkılmaz; bir şekle sokmuştur.
Sünnet hususunda, bir tarafda istinadlı hadislerin rivayeti diğer tarafdan da mütevatiren süre gelen üm-msftin yaptığı işler ve tuttuğu ameller vardır. Bunların her ikisi de birb'rlerine uymakta ve mutabakat etmektedirler.
2. İkinci tarihî gerçek de şudur ki, Nebî Sallaliahû aley hi ve sellemin devri saadetlerindfen sonra da her zaman müsliimanlar şu hususta titizlikle durmuşlardır: Sünnetin sabit b!r halde tasbit edileb lmesi için çok büyük ilmî çalışmalar yapılmış ve bu uğurda büyük gayretler sarf edilmiştir. Burada bir de şu husus vardır, ki, yufeart-da bahsettiğimiz belli ve mutaaref sünnetler ile büinen ve mutaaref sünnetlerden başka diğer bazı sünnetler de vardır. Bu ikinci kısım sünnetler Zatı K.:saietpenahilerî-nin devri saadetlerinde pek maruf ve mütaaref olmamışlardır. Bunlar muhtelif zamanlarda, Zatı Risaîetpenahi-îerinin ihtilaflar hakkındaki hal ve fasılları, bazı nasihatler* ve ÖğütiLeri, bazı emir ve nehiyleri, bazı takrir ve beyanları, [156], müsaadeleri, yahut da amelen gösterip duyurdukları şeylerdir. Ancaik bazı hususî şahıslar bunlara vâkıf idiler. Umum halk bunları bilmiyorlardı.
Bu sünnetere aH bilgiler, halk efradı arasında yayılmış bulunuyordu. Ümmet efradı Zatı Saadetlerinin devrinden ve ahrete teşriflerinden sonra bunları toplamağa başladılar. Hemen işe koyulup o mübarek hadis-i şerifleri îslâm ülkelerinin dört bucağından toptLactilar. Nitekim, o zamandan beri, halifeler, idareciler, âmirler, hâkimler, müftüler, hatta avam halk bile kendi işleri icafa] bir çok mesetıelerle karşılaşıyorlardı. Bu meseleleri ne . şekilde değerlendireceklerini düşünmeden önce, acaba Zatı Saadetleri, bu iş hakkında ne gibi bir hüküm vermiştir diye titiz bir araştırmaya girişiyorlardı. İSger böyle bir emir ve hüküm varsa ona göre hareket ediyorlardı. Olmadığı takdirde ise o zaman diğer çarelere baş vuruyorlardı.
Yaşanılan hayatın her şubesinde cereyan eden hadiseleri İsıâma göre değerlendirmek ihtiyacı, «Sünnet» i aramayı icabettirdi. Ve bu çalışmalar Hadis ilminin doğmasına yol açtı. Böylelikle Sünnet hakkında bilgisi olan kimseler araştırıldı. Böyle bir bilgisi o5an şahıslar da bu bilgilerini başkalarına duyurmayı ve başkalarını haberdar etmeği kendilerine bir vazife bildiler. İşte bu iş Hadis rivayetlerinin başlangıcını teşkil etti. Hicretin 11 in-, c senesinden İtibaren işe girişildi ve hicretin üçüncü hatta dördüncü yüz yılına kadar bu çalışmalar devam etti. İslâm âleminin her tarafında dağınık bir halde bulunan Hadisler toplandı. Bir araya getirildi. Hadis mevzularını tertipleyenler, her türlü kanşıfeîıkları bertaraf edebilmek için en zor usullere baş vurdular. Nitekim, bir hakkı is-bat yahut da iskat eden herhangi bir Sünnet, veya helâl ve harama ait bulunan yahut da b'risiiün ceza görüp görmemesine ait olan hülâsa bütün ahkâm ve kanunlar Sünnetlerin üzerine tedvin edildi. Bunlar hakkmd'a İslâm hükümetleri, adalet makamları, fetva daireleri, o kadar titizlikle durdular ki, her kim kaikıp da Zatı Saadetler* şd'yte buyurdu; (Kale'n - Nebiyyü sallallahû aleyhi ve sellem) dedi mi, hemen hâkim, kadın veya müftü onun sözüne itibar eder ve bu söz üzerine hüküm verirdi. Bu. defa bu mevzuların üzerinde daha da titizlikle duruldu. Ahkâma ait olan Sünnetler üzerinde incedıen inceye tetkikler ve tenkMler yapıldı. Rivayetlerin zincirlemelerine
dikkat edildi. Rivayetler arasında da tetkikler bagiîadı. Bütün bunlar yapıldıktan ve bütün malzemeler toplandıktan sonra, incelemelere girişildi1. Rivayetler sağlam bulunduğu takdirde kabulı edildi. Yahut da rivayet sahiplerinin vaziyetleri şüpheli görülerek kabul edilmedi. Bundan sonra sünnetlerin sıhhat ve doğruluk derecelerini ölçen kaide ve ölçüler hususunda artık herkes aynı fikre sahip oldu. Sünhetuierin kanun mehazı olması dolayı-siyle, her s gücde, adalet işlerinden, hükümet muamelelerine kadar Sünnet üzerine hüküm vermek yoluna gidildi. Bunun için yapılan araştırma ve incelemelerde kat'-Ayyen müsamaha ve ihmal gösteritmedi.
Bu hususları tahkik etmenin ve incelemelerin usulü ortaya kondu. Bu ilmî ve usule uygun çalışmaların neticeleri îslâmm ilk Hilâfet devrinden, zamanımıza kadar, nesilden nesile zincirleme bir şekilde, bize kadar manevî bir miras olarak gelnrştir. Arası kesilmeden, bila inkıta, her nes'û tarafından muhafaza eoSmiştir.
Bu ik; gerçeği, bir kimse iyi anlarsa ve sünneti tahkik etmenin usul ve kaidelerini ilmî bir şekilde mütalâa ederse, halledilmesi zor görünen bu çok mühim mesele de kendiliğinden halledilmiş olacaktır. [157]
III
Hülafa-İ Raşidinîn Teamülü Ve Müctehî Dinî Ümmetin Hal Ve Fasl Ettikleri
Üçüncü mehaz [158] Hülefa-i Raşidinin teamülüdür. Peygamber sallallahû aleyhi ve sellemden sonra, Hülefa-i
Raşid nin İslâm devletini ns şekilde idare ettiklerine dair rivayetler, tarihî misaller pek canlı olarak Hadis, tarih v*j siyret kitaplarmda yer almıştır. Bunların lıer biri tizim için birer örneK olmak hususiyetini taşımaktadır.
îslâmın ta başından bu güne kadar, dinî ahkâm vö cvâmirin tabiri ve anlatılması hususunda, Sahabe-i Kiramın (radiyalSahü teâlâ anhüm) ittifak ettikleri usul gözönündâ bulundurulmuştur. Buna istilanda «icma» denir. Anayasa ve kanunî işlerde de Hülefa-i Raşidün, Sa-lıabilerle müşavere etmişler, onlara fikir1 danışmışlardır. Bu müşaverelerin ve danışılan fikirlerin neticesi, bizim iç'jn hüccsttir. Yani onların vardıkları isabetli ve sağlam karara bağlı bulunmak lâzımdır. Nitekim, Sahabilerin bir iş hakkında müttefikan vardıkları karar, istinadlı kanım tab ri ve istinadlı çalışma kaidesi olmuştur. îslâmın bu ön saftaki saffetli zümresinin vardıkları kararlar arasında ihtilaf mevcut! o&tfuğu takdirde ve böyle ibir meselede iki veya ikidgn fazla muhtelif tabir şekilleri olabileceğimi hesaba katmak lâzım gelir. Yine bu şekitdeki muamelatta da bir kavil ile d'ğer bir kavil arasında İhtilaf olabilir. O zaman bu iki -kavilin her ikisine de itibar edilebilir. Şöyla br hüküm de çıkabilir ki, bir kere Zatı Saadetleri, zaman ve zemin icabına ve meselenin vaziyetine göre böyle hüküm vermişler, diğer bir defa da aynı meseleye benzer bir meselede yine zaman ve zemin icabı foaş-kp. türlü hüküm vermişlerdür. Fakat Sahabiler arasında ittifak olursa şurası anlaşılmış olur ki, bu işin bir tek hal şeklinden başka bir şekli olamaz. Zira Sahabiler doğrudan doğruya AUah Resulünün sallallahû aleyhi ve sillemin şakirdleri * ve talebeleri mahiyettndedirler. Onun elinde terbiye görmek gibi misilsiz bir mazhariyetin sahibidirler. Onlar hiç b:r zaman ittifakla ne muamelaıtta hata ederler, ne de doğru yolu eğri yola değiştirirlerdi.
Ne de dbğruyu bildikleri halde eğriyi kabul edecek kimselerden idiler.
Dördüncü mehaz ise, Müctehidin-i Ummet'îm hal ve f asi ettiJderidir. Bu zevat, 'kendi ilim ve basdretüenaıi kullanarak muhtelif kanunî meseleleri aydınlatmak ve açıklamak yolunu tutmuşlarda. Bunların ietÜıadları isterse hüccet olmasın fakat yine de İslâm Anayasasının ruhu ve usulü olarak bilinmeli ve bizim için en iyi rehberlerden sayûm aMniar.[159]
îşte bizim Anayasamızın ve kanunlarımızın temelini bu dört esas mehaz teşkil eder. Şimdi biz İslâm Anayasasını yazmak ve kâğıt üzerine getirmek istersek, bu dört mehazın ka'delerini gözönünde bulundurmamız icap eder. Meselâ îngiltered[e halk yeni bir Anayasa hazırlamak isterlerse, kendilerinin daha önceden uydurmuş oldukları (vaz edilmiş olan) kanunlarını (Statüte Law) ile örf ve âdetlerine ait medenî kanunlarını (Commun Law) ve eldeki rayiç Anayasalarını (Constitutions of the cinstitu-tion) bir arada bulundurup bunların cüziyatuıı bir kâğıt üzerine yazıp tesbit ettikten sonra ancak başka bir kanun veya nizam çıkarırlar ye bu şekilde işleri yürütmek yoluna giderler. [160]
Resulün Sünnetinin Kanun Mehazı Olma Vasfı
Aşağıda Hakim S. E. Rahman Sahiıb ismindeki hâr zâtın yazmış bulunduğu bir mektuba cevaben müellifin bir uyarmasını ve açıklamasını naklediyoruz. Bu mektup Tercüman El - Kur'an'uı sahifeîerindte, bahsi geçen Sahiib
(Beyefendi) ile Profesör Abdiilhamid Sıddıkî arasında cereyan etmiştir. Bu mektupta Sünnetin kanun mehazı olduğuna dair müeBfin ileri sunduğu gayet kıymetli fikirler ve bu hususta alâkalı mevzuat yer almaştır. Bu bakımdan böyle bir yazıyı okuyucularımıza sunmak, bizim için mes'ut bir vazife oldu. Bu yazının yazılmasına sebebiyet veren mektubu burada aynen nakletmeye lüzum hissetmed'k. Çünkü aşağıda muhterem müellifin verdiği cevabın medlulünden mektupta ne demek istedi ği pek iyi bir şekilde aniaşilmaktadr.
Mektup sahibi muhterem zat, kendi- vaziyetini açıklamış ve sıra ile şu hususlara işaret buyurmuşlardır : Şunlardan 3 numaralı husus hakkında bazı sualler tevcih etmişlerdir. Bu işaret edilen hususta, mevcud yanlış anlayışlara göre bazı istekler ortaya çıkmıştır. Bu sebepten dolayı biz de bu bahse ait bazı meseleleri gün ışığına çıkarmak ve sual sahibi muhterem zata arzetmek isteriz ki, iyi ölçerek, tartarak ve dikkatle bunların üzerinde dursunlar. Ve bu d'üşunceden sonra bize de hak versinler.
Sıddıkî sahib, Eimme-i Selefin tertip ve İtasnif etmiş oldukları fıkhı yeniden gözden geçirmenin gerektiğini ileri sürüyor. Ve onların bu hususta yaptıkları herhangi Tsir içtihadı mesele ve istinbat için Kur'an ve Sünnete ne derece sadık kaldıklarını veya kalnıadiklarırun da îiae-r'nde durmak lâzım geldiğinin tesbitini istiyor. Mektup yazarı fazılı muhterem, iddialarına şu şekilde devam ediyorlar:
«Şu da malumdur ki, Kur*an-<ı Ilakirn'e ait olan hususlarda ve ona ait tefsir ve tabirde hakikaten, heri»* müttefiktir. Ve kimse' bu husustan aynhmyor. Fakat Za ti âlileri bitiyorlar İd, Sünnet meselesi &tUafljdn\»
Bu beyan edilen kelimelerden biz de şunu anlıyoruz ki, muhterem zata göre, lalâmî ahkâmın anlaşılması için Kur'an-ı Kerimin zarurî bir merci ve mesned1 olmasa hu-, susunda bir diyecek olamaz. Fakat Sünnetin bu vasufda bulunması, hususunda biraz düşünmek lâzımdır. Çünkü bu husus htilaflidır. Bu zatın sözlerinden, ihtilaflı olan hususlar ne gibi mevzulardır? Nelerdir ve hangileridir? [161]
Sünnetin Kanun Mehazı Olduğu Hakkında
Müslümanlar Arasındaki İhtilaflar
Hangi Meselelerdir?
Sünneti bizatihi (Yani Resulullah sallallahû aleyhi ve sellemün ahval ve ef ali, emirleri ve nehiyleri) kanun mehazı ve ahkâmın mercii olması hususuncla ihtilaf vardır, diye bir gaye mevcutsa, o zaman biz dfe şunu arz ederiz ki, bu hakikatin tam aksine ve zıddına bir meseledir. Müslüman ümmetin varlık meydanına çıktığı o mes'ut günden zamanımıza kadar böyle bir ihtilaf Ehl-i İslâm arasında mevcud olmamıştır ve asla mevcut değildir. Ümmetin hepsi de daima şu meseleyi kayıtsız ve şartsız olarak kabul etmişlerdir: Hazret-i ResuSü Ekren? sallallahû aleyhi ve sellem, müminler için Allahu Taalâ tarafından itaat edüSnesi icabeden ve O'nun hükümlerine itaat etmek, emirlerini ve nehiylerini dinlemek ve tebai-yet etmek her müslümana farz küınmıştır. Zatı Saadetleri de bu yolda yürüyerek müslümanlara, kendi ahval ve ef alini, takrir ve beyanları ile talim ettirmişSJer-dir. [162] Biz de ona uymakla vazifelendirilmiş bulunuyoruz. Yaşanılan hayatın her şubesinde zuıhur eden her hadisede yalnız O'nun göstermiş oldHığu yojjian yürür ve i§lerin hal ve fasünda onu takip ediyoruz. Başka türlü hal ve fasla da cevaz veremeyiz.
İslâm tarihinde geçmiş olan şu 1381 sene zarfında böyle bir ihtilâf ne zaman ve nerede vuku bulduğu bizce malum değildir. Böyle bir İhtilafın mevcud olduğuna dair ©Simizde hiç bir tarihî haber ve delil yoktur. Ufak tefek düşünce ayrılıkları, pek mevzu ve münferid bir şekilde başka türlü anlayışlar, her zaman ve her yerde, her milletin arasında, her zümre içinde olabilen şeylerdir. Bu ümmetin fertleri, hiç bir zaman, ümmetin veya mîlletim müsellem olan meşaleleri hakkında muamz olma rmşlardır; böyle bir şeyi düşünmek dahi yanlış bir şeydir. Böyle alemşümul ve müsellem b:r mevzu sahih ve açık bir şekilde ihtilaflı olabilmesi doğru dteğildir. Böyle olduğu takdirde, esasen bu müsellem mevzuya, mesele de diyemeyiz. Yine bu kabil garaz ve saldırılardan Kur'-an-ı Kerim bile kurtulamamıştır. Garazkâr iddiacılar işi o derece ilerletinler ki1, Kur'an-ı Kerimin tahrif edildiğini bile icüdia etmekten kendilerin alıkoyamazlar. Şimdi biz neye istinaden Kelâm-ı İlâhînin merci ve sened olması hakkında :htilaf vardlır diyebiliriz? [163]
Sünnetin Kanun Mehazı Olması Hakkında
Mâni Olan İhtilaflar Nereye
Sığabilecekler?
İhtilaflı Sünnetler kendi başlarına bir taraf da bırakılıp mesned ve merci olmasalar; ihtilaflar da mevcut olsa bu iş için herhangi bir hususî meseOede Sünnet olarak bildir'len şey de ileri sürülürse, o zaman şunu düşünmek lazımdır ki, hakikaten bu şey isbat edSimiş Sünnet midir , yoksa değil midir? Böyle olunca, bu gibi ihtilaf Kur'an-ı Kerimin âyet ve mefhumunun menşednde de olabilir. Her i&m sahibi, herhangi bir mesele ve hüküm hakkında Kur'an-ı Kerimde, açık bir emir olduğu veya olmadığı hususunu anlayabilir.
Mektup yazan fazılı muhterem, kendileri Kur'an-ı Kerimin tefsir1 ve tabir ihtilaflarından bahsediyor. Bu ihtilafların nereye sığabilecekleri nazara ahnmakla beraber, Kur'an-ı Kerimi haddi zatında merci ve mesned olarak kabul ediyor.
Şimdi karşımıza şöy<!e bir sual çıkıyor: Bu şekilde ayrı ayrı meselelerde Sünnetlerin isbatı ve tahkiki hususunda ihtiSafın olduğu ileri sürüldüğü halde yine de bu Sünnetler; haddi zatında «fi nefsini» Sünnet olarak mesned ve merci olarak kabul etmeği niçin düşünüyor?
Mektup yazan kanun âlim; fazıl zat için elbetteki, Kur'an-ı Kerimin herhangi bir hükmünün muhtelif şahıslar tarafınd'an muhtelif tabir ve tefs:rleri olabilir. Bir kimse idarî yahut da acfcSî işlerde bu tabir ve tefsirleri nazarı itibara alarak ilmî usul ile hüküm verir. Fakat hüküm verdikten sonra da yine hükme esas olarak, nazarı tlbara aldığı hüküm menşeini kendi ilim dairesinde verdiği bu hükmü, hükmü İlâhiye istinad ettirir. Halbuki kendi verdiği hüküm, hükmü Hâninin kendisi dte-ğild'r. Bu hüküm hakkında böyle bir iddiada, buitana-maz.
Bu şekilde Sünnet'n tahkiki hakkında da ilmî vasıtalar kullanılır. Herhangi bir mesele hakkındaki Sünnet, bfr fakihın veya bir kanun koyucunun (Leg'stator) yahut da adalet hâkiminin indindte sabit olunca, bu hüküm Resulün hükmüdür. Kati olarak bunu söylemese i — ki verilen bu hüküm Resul tarafından verilmiştir .— verilen hüküm Resulün hükmüne istinaden verilmiş olduğuna göre yine Resulün hükmü demektir. Her iki şeklin, ikisinde de şu mesele zarurî olarak iihtüaflı olur: Hakikatde bu hükümlerin hangisi aynen Allahın hükmü veya hangisi aynen Resulün hükmüdür? Bence böyledir. Acaba sizce nasıldır? Fakat benim de sizin de Allah ve O'nun Resulüne ait o5an son_ mesnedi (Final Authority) kabul eder inanırsak, bizim aramızda ihtilaflı bir husus kalmaz, O zaman Allahın ve O'nun Resulünün hükmü de kendi yerinde biaim için kanun olup, kabul edilmesi ve uyulması lazım gelen kanunun esası ve te-. m eli olur.
Buna binaen, ben S. E. Rahman Sahibe şu meseleyi anlatmak ;stemekten özür dilerim. Fıkıh meselelerinde, kendileri, Kur'an-ı Kerimdeki tefsir ve tabir ihtilafını kabul etmekle beraber, Kur'an-ı Kerimi kanun merci ve mesned kabul ediyorüar da Sünneti de aynı şekilde kabul etmekten niçin çek;niyoş^ar? Sünnet meselelerinin cüs'iyatı hakkında ihtilaf olduğunu ileri sürerek - ki ihtilaf da ileri sürülebilir - Sünnetin kanun mercii olmasını kabui etmekte düşünceye dalmalarında seoep ne olabilir? [164]
Uydurulmuş Hadislerin Bulunması Güvensizliğe Niçin Sebep Oluyor?
Sahib Hazretleri, Sünnetin mesned olarak kabul edilmemesi hakkında şöyle beyan buyuruyor: «Bir hayli uydurma hadisler, geçerli olarak, Hadîs kitaplaitında bulunmaktadır.» Bu iddiadan sonra şu sözleri de İ2âve ediyorlar: «Uydurulmuş Hadisler hakkında koca koca kitaplar da yazılmıştır.» Zatı Muhterem, bunları söylemekle şunu ortaya atmak istiyorlar : Sünnetin kendisi şüpheli bir şeydir. Olabilir ki, bu şüphe, sözü kısa kesmek istemesinden doğmuştur. Belki aslında Zatı Muhterem, böyle bir iddiada .bulunmak istememiştir. Fakat iddia varid ise, ben de şunu söylemek İsterim kî, bu hususta daha fazla düşünsünler. Ciddi bir tahkikten sonra, inşallah kendileri keşf edeceklerdir ki, Sünnetin şüpheli olduğuna dair delil olarak Meri sürdükleri hususlar, hakikatte Sünnete ait olan aslın mahfuz bulunduğuna ve her türlü şüpheden uzak olduğuna en kat'î bir delildir. Bu deliller Sünnete güven vermek için ortaya konmuştur. Bir parça geç kalmış olmakla beraber şu suali sormak —«"bnriyetindeyim: Acaba hangi geçerli hadis ırieemiM»-lan ve hangi hadis kitapları böyle uydurulmuş hadislerle doludur? Muhtelif muhaddlisler, hadis kitaplarını tedvin etmiş olmalarına rağmen, kendi imkânlarının son haddine kadar ince eleyip sık dokumuşlar ve şu nokta üzerinde ittifak bitmişlerdir: îtimad edilir ve güvenilir Hadisleri bir araya getirsinler ve itünad edilecek şekle koysunlar
Bu hususta Sihah-i Sitte (Altı had'is kitabı) ve Mu-vatta'ın ilmî seviyesi o kadar yüksektir ki, ilim erbabı ittifakla bu kitaplara istinad eder ve onları her hususta baş vurulacak, şaşmaz ve kiymetli bir mehaz olarak bilirler. ~
Yine br parça geç ojsa dahi şunu da söyliydim ki, bütün Hadis mecmualarına bir kaç tane uydurma hadis g'rmjş olduğunu farzetsek bile düşünülecek şey Fazılı Muhteremin işaret buyurdukları, o koca koca kitaplar bunların hangileridir? Halbuki o *koca kitapların mevzuun şudur: Hangi hadisler ne şekilde uydurulup ortaya atüır? Kimler hadis uydururlar? Hadüs uydumcusu yalan cı (kezzab) raviier kimlerdir? Uydurma Hadisler nerelere girebilmişlerdir? Hangi kitaplardaki hangi hadisitere itibar edilemez? Hangi ravilere itimad ederiz ve hangilerine itibar edemeyiz? «Uydurma» hadisi'eri «Sahih» hadislerden nasü ayırabiliriz? Rivayetlerin doğrulukları, zayıflıkları ve sakatlıkları ve saireyi nasıl tahkik ederiz? O koca kitaplar vasıtasiyle uydurma Hadisleri ayıklamakla biz öy;e b'r emniyet kesbetmiş oluruz ki, sanki hırsızlık yapan hırsızları yakalamış, çalman- malları onların elinden tekrar almış ve kendilerini de hapishaneye tıkmış gibi oluruz. Nasıl ki, çaimmış mallar ele geçtikten ssnra bunların sah'plerini bulmak için hususî bir usulün konduğu g'bi, ilerde de yapılacak hırsızlıkların yine bu usulle keşfedilmesi sağlanmıştır, îşte Hadîsler d'e bu şekilde ayıklanıp uydurmaları bir tarafa bırakılmıştır.
Fakat hayret edilecek nokta şurasıdır ki, her nasılsa bir kere hırsızlığın vukubulması, emniyetsizliğe sebep olur. Bu emniyetsizlik de her zaman ve her yer için olamaz. Elbette ki, tedbir alındığı zaman böyle bir emniyetsizlik mevzu bahs edilemez. Şüphesiz ki, bu gibi uydurmalar güveni sarsmış olacaktır. Fakat yaşayışın her ye-r'nde ve her sahasında güvensiz olamayız. Eğer böyle olmasaydı ve hırsızlar yakalanıp tedbir aima imkânı bu-lunmasaydı biz dünyanın neresinde rahat barınabilirdik? Şima'i nasü olur da, muhterem yargıç hazretleri, bir hırsızlık vaVası olmuş, failleri yakalanmış olmasına rağmen, sırf hırsızlık olmuş diye artık emniyet kalmadığı iddiasında bulunabilirler?
Nasıl olur da fazüı muhteremleri, Sünnet hakkında böyle ilmî bir emniyet tedbiri varken güven sahibi olmak istemezler? Ve hele bu tedbirler hırsızlığa imkân verilmeyecek bir tarzda olunca halâ güvensiziiık iddiasında nasü söz sahibi olurlar? [165]
Rivayetlerin Sıhhatînî Araştırma Usûlü
Fazh muhteremleri, mektuplarının sonunda şu fikrî ileri sürüyorlar:
«Bendeniz, bu hususta ifrat ve tefrit ola'uğuna kani değilim. Sünen-i Mütevaris (Anane Üe gelen Sünnetiter) yaai İbadetlere meselâ : Namaza, oruca, veya menaeik-i Hacca ve saireye ait sünnetler - uydurmalarla karışmamış ve mahfuz kalmıştır. Fakat diğer hususlara ait Hadislerin, hadis rivayetleri ile birlikte dirayet (görgü) üzerine de kurulmaları ieabederken, böyle olmadıklarından onların hüccet olduklarını kabul edebilmek için târihi tenkide taraftarız.» diyorlar.
Bu mesele bir hadde kadar doğru bir noktayı nazardır. Fakat bu noktada da bazı hususlar vardır ki, ben zatı muhteremi b'r parça daha fazla düşünmeğe ve tetkik etmeğe davet ederim, thtiyaç hissettifclerâ tarihî ten-kidleri, daha önce Hadis ilmi âlimleri yapmışlardır. Buna aa Hadis İmi denmiştir. Hadis ilmi demek, bu tarihî tenkidin başka bir ismidir. Islâmın ilk yüz yınndan bu güne kadar bu ilim hususunda o kadar tenkidler ve incelemeler yapılmıştır ki, herhangi bir fakih veya muhad-d'is âe §u meseleye — ister ibadetlerde olsun, ister muamelatta olsun veya hangi meselelerde olursa olsun, — Resulü Ekrem saUallahû aleyh ve selleme isnad ettirilmiş bulunan herhangi bir rivayeti tenkadsiz ve tahklksiz hüccet orarak kabul etmeğe hazır olmamışlardır. Bu ilim, hakikatte tarihî tenkid ve tahkik'n en iyi örneğidir. Modern zamandaki tarihî tenkid metodunun en iyinnin de îyisidir. Bundan daha iyi tenkid ve tahkik etmek 's^Û&r <$a yoktur. Bunun üzerine/.herhangi bir ilerleme ve ileri gitme (improvement) yapmak imkânı da kalmamıştır. Belki bunu da söyleyebiliriz ki, Hadis âlimlerinin- tenkid ve tahkik usulleri öyle incelikler ve öyle kılı kırk yarma seklinde olmuştur ki, zamanımızda bile tarihî tenkidci-lerin zihinlerine. b'le sığamıyacak kadar ileri gidilmiştir.
Bu mevzuda şu gerçeği de korkmadan ve çekinmeden söyüyebüiriz ki, dünyada yalnız ve sadece Hazretti Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellemin Sünnet ve Siy-ret ve O'nun devrinin tarihî vak'aları kadar hiç bir kim-sen'n hattı hareketi incelenmiş ve hiç bir kimsenin hayatı nazarı dikkate alınmış ve hiç bir kimsenin yaşayışı üzerinde durulmuş değildir. Hiç kimsenin ne haatı ne de Siyret ve Sünneti, Zatı saadetlerinki gibî böyle muhad-disler tarafından olduğu gibi incelenip sık dokunarak tah kik ve tenkid edilmiştir. Hatta bugüne kadar dünyada hiç b'r kimsenin, hiç bir tarihî devrin bu kadar ince noktaları mahfuz kalmamış ve üzerinde titizlikle de durulmamıştır. Bunu kabul etmek de tarihî bir zarurettir.
Bence üzülecek bir nokta daha vardır ki, bizim şu yeni zamanımızın ilim ehli, bu iîmî gerçekleri inceliyerek mütalâa etmemektedirler. Bu zümre, eski. devrin il'im ehlinin görüşleri ve onların beyan uslûfcund'an mahrum bulunmaktadırlar. Yoksa şurası da anlaşılmış olurdu ki, Hadis' ilminde sakat hadisleri ayıklamak, tarihî tenkidin ik'nci isminden başka bir şey olmadığı gibi hem de en mükemmelidir.
Biz şunu da söyliyebiliriz ki, ıslah etmek ve ileriietmek için yine de kapılar kapanmış değildir. Kimse de kalkıp iddia edemez :ki, Muhaddislerin sakat hadisleri
ayıkhyarak tertipledikleri şekil son şekiîdir ve bundan sonra artık bir şey yapılamaz.
Günümüzde de herhangi bir arimse çıkıp da Hadîs ilmine vâkıf olduğunu ortaya konsa ve gerçekten de bu ilme vukuf kesbetmig ibuhmursa, aynı usullerle ve yahut da daha başka usullerle Hadislerin uydurulmuş olanlarını sahihlerinden ayıklamak yolunda incelemelerde bulunabilir.
Resulullahm hakikî Sünneti olan şeyler bir tarafa bırakılıp da, uydurulan şeyler Zatı Saadetlerine isnat ettirilmesini nasıl istenrş olabiliriz? [166]
Dirayet (Görgü) Nün Hakikati
Ahad'is-i Şerife okunurken, rivayetlerin yanı başında dirayet (görgü) den de bahis geçer. Muhterem mektup yazan, bu hususa da temas etmiştir. Bu mevzu mut-tafıkun aleyh bir şeydir. «D'rayet» (Görgü) mefhumunda usul ve husus noktalarından, muhaddisler ve fukahâ-nın arasında ihtilaflar olmakla beraber, bu kelimenin mefhumunda, hemen hemen ihtilâf yoktur. Bu ıstılah, Sahabiler devrinden günümüze kadar süregelmiş ve kullanılmıştır. Elbette ki, bu hususta da şu meseleyi göz-onünde bulundurmak isteriz k;. — ben de ümid ediyorum ki, benimle muhterem mektup yazarı arasmda da bu ıstılahın mefhumunda bir ihtilaf olmasın — dirayet o kimseler için itibar edilir ki, onlar Kur'ann Kerm, Hadis-H Şerif ve tsîâmî fıkıh mütalâası ve tahkikinde ömürlerinin büyük bir kısmını sarfetmîş olsunlar. Uzun ve çetin tecrübelere gir'şip mümarese kesbdtsinJer. Basirete ve tahkike erişsinler, tslâmî düşünce-nizamı ve çalışma Ölçüsünün nazariyelerine vukuf kesbetsinler. Ancak îslâ-mî usul ve kaideler hususunda söz sahibi olacak ilim erbabını bu saydığımız vasıflar içinde kabui edebiliriz. Aksi takdirde başka ölçülere itibar edemeyiz. Şüphesiz W, akK delillerin üzerinde durmak için. de bizi herhangi &r şey, alıkoyamaz. Ve kimsenin de dilini tutamayız. Fakat ne olursa olsun, tslâmî ilimiierde bilg'siz bulunan i, hoşlarına giden bir Hadisi kabul eder, hoşlarina gitmeyen diğer bir Hadisi d!e reddederlerse, bu da bizim iç n ölçü olamaz. Yahut da lalamdan başka herhangi bir gayrı - islâmî fikir nizamı iıe ve gayrı - islâmî düşünce ile terbiye görmüş olan zevatı kiramdan biri, kal-kip da gayrı - slâmî ölçü ile Hadislerin üzerinde durup bunların bazılarını red ve bazılarını da kabul ederse, biz yine böyle bir ölçüyü nazarı itibara alamayız. Müslüman milleti için, ne onların dirayetleri (görgüleri) kabul edilecek bir şey olur ne de bu milletin içtimaî ruhunda, böyle şeylerle işleri aklen hal ve fasl etmek doğru olur. îslâ-mm şaşmaz ölçüsüne göre, İslâm terbiyesi görmüş bulunan akıl ile İslama ait mizacın ahenkli olması şarttır. Gayrı islâmî akıl ve ecnebi mizaç ile ve yabancı usûl ile terbiye görmüş olanların bu daire içinde herhangi bir hizmet ifa etmesi mümkün değildir. [167]
Sünnetin İtibar Edilir Olmasının Delilleri
Sünneti ayırmak hususunda muhterem mektup yazarı, Siinen-i Mütevaris (anane i±e gelen sünnetler) yani ibadetlere ait sünnetler ve «diğer hususlara ait Hadis -ler» demektedir. «Bunların birincilerinin mahfuz ve gü-venitir olduklarından, ikincilerinin ise tenkid ve tahlriıke muhtaç bulunduklarından bahsetmektedir. Bu hususta muhteıem mektup yazarı ile müttefik olmak bizim için zordur. Dış görünüşe göre bu ayırmada şu nokta göz-önünde bulundurulmuştur: Nebî Sallallahû aleyhi ve sel-îemin ibadetler hakkında göstermiş bulundukları yol ümmet arasında amelî olarak yaygın haldedir; nesilden nesle uyulup gidilmektedir. Bunun için de «mütevaris» Sünnetler mahfuz kalmıştır, diğeneri ise yani muamelata ve yaşayışın diğer hususlarına ait olanlar veya Resulü Ekrem sallallahû aleyhi ve sellsmin diğer hidayetleri, ameıî olarak yayılmamıştır; bunlar üzerine de herhangi bir medenî ve muaşereti nizam kurulmamıştır; iktsadî işlerde revaç bulmamıştır; adalet işlerinde dle ibudlar üzerine hükümler verilmemiştir; bu hususlar ancak, dağınık kimselerin hafızalarında kalmış dağınık rivayetler halindîe rivayet edilmiştir. Bu sebeplerden dolayı bu gibi hususlar inceden inceye tetkik edildikten sonra itibar edilefei-lit1.» demektedir.
Muhterem mektup yazarı, bu şekilde tahkikden başka bü şey düşünmüyorlarsa, beni yanlış anlayıştan kurtarmakla kendilerine minnettar etmiş oluyorlar. Fakat düşünceleri bunun dışında ise, o zaman arz edeyim kâ, bu da Sünnet tarihinin hakikati haline mutabık değildir.
Asıl hakikat şudur k1, Nebî sallallahû aleyhi ve sel-lem, kendi devri saadetlerinde müslümanlar için sadece bir vaiz, bir mürşit ve bir tarikat şeyhi değüdi. Belki amelî olarak, islâmî cemaatın yani İslâm Ümmetinin lideri, önderi, rehberi, yol göstericisi, âmiri, idarecisi, hâkimi, kanun vâzıı, terbiyecisi, muallimi idi. Her ne şekilde olursa olsun, akîde ve düşünceden tutun da ameli yaşayışın bütün noktalarına ikadar, islâm camiasını kuran yâlnız Zatı Saadetleridir. Zatı Saadetlerinin bildirdikleri, Öğrettikleri, kararlaştırdıkları usuller ve yollar üzerine, siam camiası teşekkül etmiş bulunuyor. Zatı Saadetlerinin öğrettikleri yalnız namaza, oruca ve menasıki hac gibi işlere inhisar etmesine imkân olamaz. Yalnız ibadetlere müteallik işlerle iktifa edilmesini düşünmek islâmın -dünya çapındaki inkılâbını görmemezlikten başka bir şey değildir.
Belki hakikat tamamen başkadır. Zatı Saadetlerinin öğrettikleri namaz yayılmış, derhal mescidlerde ve camilerde cemaat teşekkül edip, bunu ayakta tutmuşlardır. Yine aynı şekilde, evlenmek, aile kurmak, talâk, miras hususlarına ait Zatı Saadetlerinin mukarrer kıldıkları kanunlara,, derhal müslüman aileler uyarak, işlerini bu kanunlar üzerine tanzim etmek yolunu tutmuşlardır. Alış verişte de, Zatı Risaletpanahüerinin kararlaştırdıkları kanun ve nizamlar, çarşı, pazarda revaç bulmuş ve herkes tarafından benimsenmiştir. Adîî idlerde ve ihtilafların hal ve faslında Zatı Saadetleri ne yapmışlarsa, hemen memleketin temel kanunu haline gelmiştir. Muharebelerde ve dış devletlere karşı yapılan muamelelerde, Zatı Saadetlerinin düşmanlara karşı tuttukları hattı harekete uyulmuştur. Fethedilen ülikelerin halkma ye işgal edilen araziye ait hususlarda doğrudan doğruya sünnet tatbik edilmiştir. Hülâsa bütün îslâmî yaşayışta ve hayatın her şubesine ait işlerde daima sünnetin kaim olduğu görülmüştür1. Zatı Saadetleri, bu Sünneti ya kendi devirlerinde tamamen kaim kılmışlar, yahut da kendilerinden sonra bu Sünnet üzerine kararlar verilmiştir. Buna göre, Zatı Risaletpenahilerinin sünneti tslâmm ayrılmaz bir cüz'ü olduğu şüpheden uzak bir gerçektir. Çünkü Zatı Saadetleri, kendi sünnetlerini İslama bir cüz' yapmışlardır.
îşte Sünnet diye bilinen bu malum ve tarif edilmiş, örf ve âdetler ki, camiden başlayıp da çarşı pazar, adalet ve hükümet daireleri, milletlerarası siyasete kadar müsiümanların içtimaî yaşayışlarının bütün şubelerinde Zatı Saadetlerinin amelî olarak başladıkları işler kendilerinden sonra Hülefa-i Raşidin tarafından devam ettirilmiş ve zamanımıza kadar da içtimaî hususlarda süre getirilmiştir. Son asra kadar d!a bu hususlarda hiç bir kesinti olmadan, zincirleme sürüp gelmiştir. Sonra kesinti olmuşsa da bu kesinti ancak, hükümet, adalet ve umumî kanunlarda ve idarî işlerde vuku bulmuştur ki, bu vuku bulma da bu işleri karma karışık bir hale getirmiş, içinden çıkılmaz bir şekle koymuştur.
Eğer zatı âlileri (mektup yazan zat) mütevaris sünnetlerin mahfuz kaldıklarına kail iseler,, ki, bunlar iba-dat ve muamelata aittirler ve bu şekilde maruf ve mutaaref Sünnetlere Mütevaris Sünnetler deniyor. Bu hususlarda bir tarafda istinacüı hadisler, diğer taraftan da ümmet arasında tevatür-ü amel vardır. Buniarın ikisi de birbirîerine mutabıktırlar. Bunlara Mlüsjlüinaniartn difc-katsizliklerinden herhangi bir karışıklık, arttırma ve eksiltmeler girmemiştir. Ümmetin uleması da kendi devirlerinde her zaman «bid'at» ler üzerinde titizlikle durrmış-îar ve bid'atleri ayırmak için çareler bulmuşlardır. Hemen hemen de her bidat'ın muayyen bir tarihi vardır. Bu da Nebî sallallahû aleyhi ve sellem zamanından beri sünnetler meyamna sokulmak imkânını göstermiş ve her zaman da ayıklanmıştır. Müslümanlar da bu bid'atleri, mutaaref ve hakikî sünnetlerden ayıklamakta pek de zorluk çekmemişlerdir. [168]
Mutafarrık Haberlerin Hususiyetti
Malum ve mutaaref Sünnetlerden başka bir kısım Sünnetler de vardır ki, bu Sünnetler Zata Risaletpenatıi-lerinin saadet devrinde şöhret bulmamış ve umumî olarak revaç görmemiştir. Bunlar muhtelif zamanlar, muhtelif vesilelerle münferid ahvalde Zatı Saadetlerinin işler ha;kkında vermiş oldukları hükümlerle, bazı mevzularda hâl ve fasl işleri, bazı hidayetler, bazı emirler ve nehiy-ler, takrirler ve icazetler (müsaadeler), yahut da hususî şahıslara amelî olarak gösterip duyurdukları mevzulardır ki, herkes bunlara vâkıf değildi. Ancak bazı muayyen kimseler bunları biliyorlardı. Ümmet efrad^ arasında, bunları toplama işi de Zatı Saadetlerinin vefatlarını müteakip başlamıştır. Nitekim, o zamandan beri Halifeler, idareciler, âmirler, hâkimler, kadı ve yargıçlar, müftüler, hatta avam haîk da kendi işlerinin muhiti icabı, bir çok meselelerle karşılaşıyorlardı. Bu meseleleri nasıl hal ve fasl edecekleri hakkında kendi düşüncelerine baş vurmadan, Zatı Saadetleri, acaba ibu işler hakkında ne gibi hüküm vermiş olduğunu araştirıyorlardl Böyle bir emir ve hüküm varsa ona göre hareket ediyorlardı. E^er o mevzuda bir hüküm yoksa o zaman diğer çarelere baş vuruluyordu.
Bu şekilde, Sünnet arama işi başladı ve bu bir ilim halini aldı. Bu defa, acaba kimler sünnet hakkında bir şeyler biliyor diye araştırıldı. Böyle bir bilgisi olan kimseler de bu bilgilerini diğerlerine duyurmak ve başkalarını haberdar etmeği kendüerine bir vazife büdiler. îşte bu safha, Hadis rivayetinin başlangıcını teşkil etti. Hicretin 11 inci senesinden itibaren, şurada burada dağınık halelle bulunan Hadisler toplandı. Bİr araya getirüLdû Mevzuları tertipleyenler, bunların üzerinde 6 kadar titizlikle durdular ki, her türlü karışıklıklardan korunmasına azamî dikkat sarfedildi. Nitekim bir hakkı ispat yahut da batıl eden herhangi bir sünnet veya helâl ve harama ait bulunan, yahut da birisinin ceza görüp görmemesine ait, hülâsa bütün ahkâm ve kanunlar Sünnetlerin üzerine tedvin edildi. Bu müeyyideler hususund'a hükümetler, adalet makamları, fetva daireleri, o kadar titizlikle durdular ki, her kim, kalkıp da «Zatı Saadetleri şöyle buyurdu (Kale'n - Nebiyyü Sallallahû aleyhi ve sel-iem)» dedi mi hemen hâkim, kadı veya müftü onun sözüne itibar eder ve derİial bu mübarek sözlere göre hüküm verirdi. Bu defa Sünnetler üzerinde daha da titizlikle dururlardı. Ahkama ait olan Sünnetlerde inceden inceye tetkikler ve tenkidler yapıldı. Rivayetler zincirine dikbt ediâdi. Dirayetlerle rivayetler arasında da tetkikler başladı. Bütün bunlar yapıldıktan ve bütün maddî deliller toplandıktan sonra incelemelere girişildi. Ya rivayetler sağlam buiunup kabul edildi. Yahut da rivayet sahiplerinin vaziyetleri şüpheli görülerek kabul edilmedi. Bu safhadan sonra da, Sünnete ait rivayetlerin kabul edilip veya kabul edilmemek hususunda konuian kaide .ve ölçüler, bu mevzuda çalışan bütün ilim çevrelerince kabul edildi.
Bu Sünnetlerin çoğu hakkında ulemâ, fukahâ ve mu-haddisinin büyük bir zümresi müttefikdirler. Bir kısmı da ihtilaflıdır. Bazılarının Sünnet olarak kabul ettiğini, bazıları kabul etmezler. Bu ^ihtilaflar hakkında yüzlerce ulemâ arasında, asırlarca Önceden .başlayan ilmî tenkidler son derece geniş tutulmuş ve bu hususta her türlü onktayı nazar istidlal edilerek kararlar verilmiştir. İstidlallerin esasları ve mesnedleri de fıkıh ve hadis kitaplarında kayıtlıdır. Bugün artık herhangi bir ilim sahibi için, bir mevzunun Sünnet olup olmadığı hakkında karar verebilmesi de bu istidlaller tahtında pek zor bir iş değildir.
Buna göre, Sünnetin isminden ürküp çekinme sebebinin neye istinad ettiğini bir türlü anlıyarruyorum. Elbette ki, bu ilim üzerinde vukuf sahibi olmayan zümreler ve bu ilimden uzak bulunan kimseler, Hadisler arasında ihtilaf vardır diye duydukları zaman ürpermeğe . başlıyorlarsa haklı değillerdir. [169]
Ahkâm Olan Hadislerin İmtiyazına Ait Hususiyetler
Bu hususta şu meseleyi de iyice anlatmak isteriz ki,. Hadisler meyanmda «Aıhlkânı» ihtiva etmeyenler <îe vardır. Bunlar sadece tarihî Hadisler yahut da zamanın kargaşalıklarını anlatan veya insan ahlâkını tedavi eden ilâç mahiyetindekilerle, men&kıb, fezaü ve bu gibi işlere taalluk edenlerdir Bunların üzerinde fazla inceleme yapmaya ve ahkâm ihtiva eden Sünnetler gibi kılı kırk yarmak için ter dökmeğe lüzum yoktur. Bunun için bu mev-zulardaki Hadisler ancak rivayet hükmünü taşır ve rivayet kiymetini haiz olurlar.
Fakat ahkâm ihtiva eden Sünnetler böyle değildir. Ahkâma ait Sünnetler, asılsız ve uydurma yahut da yalan rivayetlerden tamamen temizlenmiş bulunmalıdır. Bunları rivayet eden râvilerin rivayetlerinde zayıf haberler mevcud olabilir. Fakat'mevzu yani uydurma olanları ayıklama işleri pek kolay olmamıştır. Zayıf haberleri de yine Fıkıh mektepleri (mezahip) çok kere kabul et-mişıerâür. Çünkü bu haberler ve Hadisler Kur'an-ı Kerimin hükmüne uymaktadırlar. Bunun içinmutearref Sünnetlerde rivayetlerin zayıf olması nazarı itibara alınim-yarak, dirayetler kuvvetli olduğundan bu gibi Sünnetlere itibar edilir. Dirayetin de kuvvetli oluşu, rivayetin sahih olduğuna delil teşkil eder.
Muhterem mektup sahibine kısaca yapmış olduğum bu uyarma ve açıklama şu sebebi hedef edinmektedir: Bu yazalar alelade halk tabakasından biri tarafından kaleme alınmamıştır. Bilâkis bu kalem sahibi memleketimizin Yüksek Mahkemelerinin bir hâkimi ve bir yargıcıdır. Bu durumda bulunan büyüklerin, Sünneûn şerl ve kanunî hususiyetine ait bu şekilde zayıf tarafları olursa, bu kabil mevki sahiplerinden, beklenilmeyen bir hayli hareketler doğabilir. Adliyenin bazı ileri gelen zevata da Sünnete ait bu gibi, üinı dışı düşüncelere kapılmışlardır ki, bu durum sahih ve Ümî noktayı nazara muvafık değildir. Bu yanlış anlayışlardîan dolayı ben de istedim 'ki. bu meselelerin gerçek mahiyetini gün ışığına çıkarayım. Bu açıklama şüphesiz ki, yalnız muhterem, mektup yazarının şahsına münhasır olmayıp, diğer bütün adlî mercilerde bıuunan hâkimlerimizin dikkatlini celbetrnek içindir. Biz kendi Adliyemizi, islâmm mukayese kabul etmeyen üstün ve ulvî hukuk bilgileri ile mücehhez görmek
istiyoruz. [170]
BAB. 7
1952 senesi Kasım ayının 24 ünde Karaçi'de baro birliği başkanı, Mevlâna Ebu'l A'lâ Mevdûdi'yi Islâmî Anayasa mevzuu hakkındaki toplantıda, konferans vermek için cjavet etmişti- lîu toplantıdan maksad, münevver zümreye, adlî çevrelere ve bilhassa genç. hukukçulara Islâmî Anayasa bahsinde doğru bilgiler vermek ve aynı zamanda zihinlerdeki menfî anlayışları bertaraf etmekti. O zaman memleket, tarihi ve mühim günler geçiriyordu Memleketin her tarafımla Islânıî Anayasanın bir an önce yapılması isteniyordu. Bunun için her tarafta mîlletin sıesi yükseliyordu. Kasım 1952 senesi Nazimuddin'in raporu ileri sürüldü. Fakat tıalkın isteği üzerine bu raporun icra edilmesi bir ay kadar gecikti. Tabiî olarak, Avrupa usulü île yetişmiş ve Avrupada eğitim görmüş kimselerin zihnini bu hususta bir çok sualler kurcalıyordu. Bunlara cevap vermek zarureti vardı. '
Mevlâna Mevdûdî bu, toplantılara iştirak etti. Bu suallerin cevaplarını mükemmel bir şekilde ortaya koydu. Müzakerenin başlangıcında, Mevlânâ Mevdûdî bir takrir ile, tslânıî hükümetin ve Islânıî Anayasanın esaslarına ait plânı ilmî bîr vukufla açıkta diktan sonra, buhusnsta kendisine birkaç saat, sual tevcih edildi. Mevlânâ da bu sualleri gayet parlak bir şekilde cevaplandırdı.
Mevlâna'nın n sağıdaki satırları Islânıî Hükûmet'in esaslarını aydınlatan beyanlan ihtiva eder. (Hazırlayıcı) [171]
İslâmî Hükümetin Esasları
İlk önce, Anayasa ve hükümetin birkaç mühim ve esasa ait meseleleri üzerinde durmak isteriz. Kısaca şunu söylemek isterim ki, îslâmın aslî mehazlarında acaba elimimde ne gibi kaideler bulunmaktadır? Buradan da îslâ-mın Anayasasına ait meseleler üzerindeki ölçüler amaşı-hr. îslâm bu hususta ne gibi noktalar üzerinde durmuş ve neler üzerinde durmamıştır. Onun yapmak istediği şeyler sadece tavsiyeden ibaret midir? Yoksa kat'î ah-kâmmıdır ki, bunları biz müslümanlar, kabul etmek zorunda olup reddedemeyiz. Bu meyanda Islâmî Anayasa hususunu ele alarak dokuz esas mesele üzerinde konuşacağız.
1. Bu mevzuda karşımıza İlk çıkacak olan sual şu dur: Hâkimiyet kimin hakkıdır? Herhangi bir hükümdarın mı, herhangi bir zümrenin mi, yahut da bütün bir milletin mi, ve yahut da Hak Taalanın mı?
2. İkinci sual : Hükümetin çalışma dairesinin hıi-dWu nedir? Ne dereceye kadar ve hangi hudud dairesinde hükümet itaat edilmeğe hak iktisab eder ve nerelerde ve hangi şartlar dahilinde bu hak ortadan kalkar
3. Üçüncü ve esasa ait sual Anayasa hakkındadır: Hükümetin muhtelif organları (Organ of the state) yani icra kuvvet : (Executive), Adliye: (Judiciary) ve kanun yapma. (Legistatiutre) ün ayrı ayrı çalışma sahaları nelerden ibarettir? Bunlardan her biri ayn ayrı ne gibi vazifeler ifa ederler. Bu vazifelerin ölçüleri nelerden ibarettir? Ve bunların birbirleriyle alâka dereceleri ne nis-bettedir?
4. Dördüncü mühim sual de şudur : Hükümetin varlığından maksad nedir? Hükümet hangi maksadlar
için kurulur ve hangi maksadlar için çalışır ve ayakta tutunmak için hangi esaslara iktiran etmesi lâzımdır?
5. Beşinci sual : Hükümet kendi nizamını yür itmek için (icra Vekilleri Heyetini) ne şekilde teşekkül ettiriır?
6. Altıncı sual : Hükümet nizamini yürütenler ve devamını sağlayanlaçın ne gibi vasıflarda (qualifica-tions) olmaları icatbf&er?. Hangi zümre veya ne gibi kimseler bu mevkilerde vazife alabilirler? Ve hangi vasıftaki kimseler bu gibi işreri yürütmek ehliyetinde ve kabiliye-tindedirler?
7. Yedinci sual : Anayasada vatandaşlığın temelleri ve esaslarının nelerden ibaret olduğudur? Hangi kimseler bu hükümetin medenî vatandaşları olabilirler ve hangi zümreler olamazlar?
8. Sekizinci sual : Medeni haklara mâlik olan vatandaşların veya ülke içihd'e yaşayan zümrelerin esas hak ve hukukları-nelerdir?
9. Dokuzuncu sual : Hemşeriler, vatandaşlar ve ülkede yaşayan diğer zümreler üzerinde hükümetin ne gibi hakları vardır ve bu haklar nelerdir?
Her Anayasada bu esas hak ve temel hususiyetler gözönünde bulundurulur. Şimdi bakalım, İslâm bu suallere nasıl ve ne gibi cevaplar vermiştir? [172]
Hakimiyet Kimin Hakkıdır?
İlk Önce şu sualin üzerinde duralım: Islâmî hükümetin Anayasasında. «Hâkimiyet» hakkı kime verilmiştir?
Kur'an-ı Kerim, bu sualin cevabını bize açık wq kesin olarak vermiştir. Her manada ve her şekilde hâkimiyet Âllahu Taalânındır. Bunun içindir ki, hakikaten hakikî ve mutlak hâkim Hak Taalâdır. Islâmda Hak Ta-alânm hâkimi alâ olduğuna inanmak zarureti vardır. Bu jnese.eyi, bir kimse iyiden iyiye anladığı zaman şunu da kavramış olacaktır: ilk önce hâkimiyetin, manasının ne demek olduğunu bilmek icabeder. [173]
Hâkimiyet Mefhumu
Siyaset ilmindeki ıstılahd'a bu kelime Eh Yüksek İktidar ve Mutlak İktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse, yahut da bir topluluk veya bir idarenin başında bulunanın hâkim olması ve hâkimiyeti elinde tutmasından maksad şudur: Onun her hükmü kanun mahiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse, hükümetin ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hükümlerini yürütür ve hudutsuz ihtiyarat ve salâhiyet sahibi olur. îdare edilenler de böyle bir kimseye kayıtsız şartsız itaat etmeğe mecbur olurlar. Bu kayıtsız şartsız itaat ister istekle olsun ister isteksiz ve kerahetı'e olsun, kabul edilmelidir. Onun hükümranlık salahiyetlerini ve onun ihti-yarâtım, kendi iradesi altında, hiç bir şey hududlandır-maz ve kısamaz. Fertlerin de onun karşısında herhangi bir hakları olamaz. Ferdlere verilmiş bulunan bir hak var ise, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş, olur. Böyle birisi isterse vermen bu hakları genişletir, yahut da kısar veya tamamen ortadan kaldırabilir. Kanunî bir hak ortaya çıkarsa, bu da ancak kanun koyan «şarî» (Lavv-giver) den gelmiş ve ortaya çıkmış olacaktır. Buna göre bu şârf verilmiş olan bu hakkı almak isterse geri alacak ve artık hiç bir hak da ortada kalmamış olacaktır ki, böyle bir hak istenebilsin. Kanun da hâkimiyeti elde bulunduranın iradesinden çıktığına göre, fertlerin ona itaat <?tmek zorunda bulunduklarına nazaran, tamamen ve her şeyde onun isteği olacaktır: Hâkimiyeti elinde bulunduranı d'a herhangi bir kanun müızem. kılmadığı iğin, böyle birisi tam manasiyle kendi zatında Kaadir-i Mutlak'tır. Onun hükümleri hakkında, iyi veya kötü, sahih veya hata, doğru veya yanlış diye sual sorulamaz. O ne yaparsa yapsın, hep iyidir. Onun itaatma girmiş olanların, bu işlere fena demek hakları da yoktur. Onun yaptıklarını da kabul etmemek olamaz. Bunun için, onun Sübbûh (Teşbih edilen) Kuddûs (Mukaddes) ve hatad'an Münezzeh (Temiz, pâk) Olduğuna inanmak icabeder. tster bu varlık böyle bir durumda olsun isterse olmasın, üzerinde durulmaz.
İşte bu, Kanunî Hâkimiyet (Legal Sovercignty) düşüncesidir ki, kanun bilen bir kimse (Fakih : Jurist) bu düşünceyi ileri sürer. Bundan daha az bir kudret veya imkâna da artık «Hâkimiyet» denemez, bu isim verilemez. Fakat böyle bir «Hâkimiyet» bugün artık farazi bir mefhum haline gelmiştir. O kadar küçülmüştür ki, hakikî bir hakimiyet yahut da siyaset ilmi ıstiıahmda «siyasî hâkimiyet» : (Political Sovereignty) bile kalmamıştır. Yani amelen bu iktidarın mâliki bulunan da böyle, bir kanunî hâkimiyet tasallutuna uğramıştır. [174]
Hâkimiyet Hakîkaten Kimindir?
Şimdi ilk önce şu sual ortaya çıkıyor: Böyle bir hâkimiyet hakikaten insanlık camiası içinde mevcut mudur? Eğer bu şekilde bir hâkimiyet varsa, nerededir? Bu tarz bir hâkimiyeti eldîe tutabilen kimdir ve nedir?
Niçin, herhangi bir padişahlık (mutlakıyet) nizamında herhangi bir padişah böyle bir hâkimiyeti elinde bulundurur? Yahut da niçin haç bir zaman ibuîundurmaz ve bulunduramaz? Şimdi, 'herhangi bir diktatör yani mutlak müstebid bir hükümdarın durumunu ele alalım. Böyle bir iktidarı tahlil ederek ve üzerind'e durup çeşitli cephelerden incelediğimiz takdirde, görülecektir ki, bu idarecinin salahiyet ve ihtiyaratını bir çok haricî sebepler kısmıştır. Bunlar onun iradesine tabi değillerdir.
Ve sonra herhangi bir Cumhuriyet nizammda herhangi muayyen bir hususta parmak kaldıranların gerçekten bir hâkimiyetleri var mıdır? Bu mevkide bulunan kimselerin de hâkimiyet düye ortaya attıkları şeyleri incelediğimiz zaman, görülecektir ki, bu zahirî mutlak ih-tiyaratm arkasında esas iktidarı elinde bulunduran başka kuvvetler de vardır.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, siyaset ilminin ileri gelenleri, Hâkimiyet nazariyesini açık bir şekilde ortaya atmak istedikleri zaman, insanlık camiasının geniş dairesi içinde, bu mevzunun tam mefhumunu aramak için çırpınıp dururlar. Neticede de birşey elde edemez olurlar. Bu maksatî'a yapılan fikir elbisesi hiçbir vücuda yakışmaz ve bu giyim de hiç bir bedene uymaz.
Bunun için insanhk dairesinde, hatta bütün mahlû-kat arasında bu elbisenin ve bu giyimin uyabileceği bir vücud ve beden bulunmaz. Ancak... Bu hakikati Kur'an-ı Kerim, mutaaddit yerlerde tekrar tekrar ortaya koymuştur ki, hakild hâkimiyeti elinde bulunduran yalnız ve mahzâ Allahu Taaladır. Ancak ve yalnız O, mutlak ihtiyar sahibidir.
Fa'lün li mâ yüriyd : (İstediğini yapan) dır [175] Ancak O, gayrı mes'ul ve her ne yapmışsa veya etmişse soru sorulmaktan münezzehtir. Hiç kimseye cevap vermek zorunda da değildir
Lâ yüs'elü am-mâ yefalü : (Ne ettğinden sual sorulmaz) [176]. Tam iktidarın mâliki de yine O'dur.
«Bi yedıîhi melekûtu külli şey'in : (Hsrşeyin iktidarı O'nun elindedir.)[177] O, öyle bir varlıktır ki, onun inti-yârâtını hiç bir kuvvet ve kudret kısamaz ve hudutlandıramaz.
«Ve hüve yüciyrü ve lâ yııcâTÜ aievhi (O himayesi altına alır ve onu hiç bir şey himaye ed'emez) [178] O'nun zatı herhangi bir hatâdan münezzeh ve pâk'dir.[179]
«El - melik el - kııddûsü's - selâm u : (Hakiki padişah, mukaddes, pak varlık ve selâmetlik bağışlayandır.) [180]
Hâkimîyet Kîmin Hakkıdır?
Şimdi ikinci sual vârid oluyor. Hakikaten meselenin aslını bir tarafa bırakırsak eğer Hak Taalâ herhangi başka bir kimseye hâkimiyet vasıflarından bazısını vermek isterse, o zaman hakikatte Jrim bu hâkimiyet vasıflarını elde etmek hakkına mâliktir? Tâ ki, onun'hükmü kanun olsun? Onun karşısmda başka bir kimsenin itiraz, etmek hakkı olmasın. Ona kayıtsız ve şartsız itaat edilsin. Onun hükmüne karşı her ne suretle olursa olsun iyic' veya fenadır denmeyip, doğrudur yahut yanlıştır diye iddia edilmeyip, sorgu sual sorulmasın. Böyle bir hak ister herhangi ıbii* şahsa verilsin, ister herhangi bir idare sistemine bahşedilsin, isterse .bîr ülke halkının çoğunluğuna atâ kılınsın, kime verilirse verilsin, ne şekilde olursa olsun, yine şu husus sorulabilir: Bu hak hangi esas üzerine verilmesi gerekir? Bu meselenin sebebi nedir? Fertler böyle bir hüküm sahibi olmaya nasıl hak kesbedeceklerdir? Bu sualin, en geniş şekline herhangi bir suretle cevap verilmek istenirse, bu cevap şu olabilir: Halkın rızası, acaba bu hâkimiyetin meşru olması için delil teşkil edebilir mi? Fakat nasıl olabilir de böyle 1>ir şeye inanılır ve razı olunabilir? Herhangi bir şahıs, kendi isteği ve kendi rızası ile, kendini kendi eliyle başka bir kimseye satıp, kendini başka bir kimsenin malı kılabilir? Satın alan kimse de bu şahıs üzerinde nasıl meşru bir mâ*-likiik ve sahiplik hakkını elde etmiş sayılabilir?
Eğer halkın bu şekildeki rızası bu kabil bir mâliki-yet'ı haklı ve meşru kılmazsa, demek olur ki, o zaman hangi yanlış anlayış üzerine, sadece çoğunluğun (Cumhur) un rızası olmakla bir kimse hâkimiyet hakkını ele .geçirebilir?
Kur'an-ı Kerim açık ve gayet belirli bir şekilde bildirmiştir ki, Allahu Taalânın mahlûklarının üzerinde herhangi- başka bir mahlûkun hüküm sürmek hakkı yoktur. Hüküm sürmek hakkı yalnız ve mahza Allahu Taa-lâmndır. Çünkü, Ailahu Taalâ, kendi mahrukatının Hâ-Jiki'dir. Yaratmış olan O'dur.
Eiâ lehü'l - halku ve'l - emrü.
Dikkat, yaratmak da emir de O'nundur, (Araf, 54)
Bu öyle makul bir meseledir ki, halkın hiç bir ferdi "bunu inkâr edemez ve Allahu Taalâ'nm Hâlık olduğuna itiraz edemez. O'nun Hâlikliğini herkes kabul eder. [181]
Hakimiyet Kimin Hakkı Olabilir?
Şimdi üçüncü sual ortaya çıkıyor ki, faraza halk ile "bâtıl arasında bahsedilirse, Hâkimiyet mansıbının hangi insanî iktidara verilmesi gerekir. Ve insanlık camiası İçinde hangileri bu iş için tercih ediıir? İnsan için — ister bu insan, bir fert olsun, yahut da- bir zümre olsun, veya bir millet veya kavim topluluğu olsun, ne olursa olsun — Hâkimiyet denilen nesne Öyle kolay kolay yenidir yutulur ve hazmedilir şeylerden değildir ki, bunun üzerinde fertlerin hüküm yürütmeleri hususunda hudutsuz salâhiyetleri ve ihtiyarâtı olabilsin. Onun karşısında da hiç bir kimsenin söz söyiiyebilecek bir hakkı olmasın. Herhangi bir hüküm vermekte ve işleri düzene koymakta, onun hatasız olduğu kabul edilsin. Bu şekilde ihtiya-rât, herhangi bir insanın eline geçti mi zulmün ortada bulunması da muhakkaktır. Bu zulüm, içtimaî ve muaşereti hususlarda da olabilir. Bu hususların haricindeki meselelerde de yani devletin dış münasebetlerinde de olabilir. Böyle bir zabtü rabtm fıtratının içinde fesadın bulunması muhakkaktır. Hiç bir insanî yaşayışın da bu f^-saddan kurtulmasına imkân yoktur. Çünkü bu gib: hâkimiyetler hakikî bir hâkimiyet değildir. Böyle hâkimiyetler hakikatte hâkimiyet hakkı olarak elde edilmemiştir. Uydurma bir şekikfe hâkimiyet makamı elde edilkı-ce böyle bir otorite makamının ihtiyarâtı da sahih, doğru ve meşru olamaz. Bu mühim mesele, Kür'an-ı Kerim'-de şu lafızlarla beyan buyurulmuştur :
Allanın nazil kıldığı ile hüküm vermeyen böyleleri. zâlimdirler. (El - Mâ'ide, 45) [182]
Allah'ın Kanunî Hakimiyeti
İslâm, bütün bu sebeplerden dolayı, şu meseleyi kesin olarak ortaya koymuştur: Kanunî hâkimiyet, hâkimiyet diye kabul edilen hakikî ve bütün kâinat üzerindeki hâkimiyettir. Böyle olunca bu hâkimiyeti elinde bulunduran ortaksız ve şeriksiz olarak insanlar üzerinde de hâkimiyete mâliktir. Bu husus, Kur'an-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde beyan buyrulmuştur. O kadar çok yerde beyan edilmiştir ki, bunları tek tek saymak güçtür. O kadar kuvvetli bir şekilde beyan edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli bir beyan olamaz. Misal olarak bazı yerlerdeki âyetleri nakledelim:
İşte hüküm yalnız A Halın id ir ki, mâlız a kendisinden başkasına ibadet etmiyesiniz diye emir vermiştir, İşte sağlam din d!e budur.
(Yusuf, 40) Başka bir yerde :
Kabbınızdan size nazil kılınmış bulunana tâbi olunuz, ve ondan başka kimseyi koruyucu edinip tâbi olmayınız.
(A'raf, 3}
Diğer bir mahalde, Hak Taalâ bu kanunî hâkimiyetten kaçınanı açık olarak kâfir tâbiri ile vasıflandırmış-tır.
A Hal ı in nazil kıldığı ile hüküm vermeyen böyleleri kâfirdirler. (El - Mâide, 44)
Bu âyet-i kerimeden apaçık olarak anlaşılır ki, Allah Taalânın kanunî hâkimiyetini kabul etmenin İsmi iman ve Islâmdır. Bunu kabul etmeyip reddedip inkâr eylemek de katiyyetle küfürdür. [183]
Resül'ün Hususiyeti
Dünya üzerinde Allah Taalânın bu kanunî hâkimiyetinin mümessilleri de Enbiya (Peygamberler) aleyhi se-lâm'dırlar. Yani, onların vasıtasiyle bize malûm olup, bizce anlaşılır ki, bizim için Şârî (Kanun koyan) : (LawGiver) ne gibi hükümler vermiş ve ne gibi kanunlar koymuştur ?
Bu kanunlar ve bu Âükümler Enbiya vasıtaaiyle olunca islâm'da Allah Taalânm hükmü altında onlara (Nebilere) kayıtsız şartsız itaat edilmesi hükmü verilmiştir. Kur'an-ı Kerimi tetkik ettiğimiz zaman, görülecektir ki, Allah tarafından gelmiş "bulunan Peygamberler bu hususu şu şekilde ilân etmişlerdir:
Fe'ttekûilahe ve etîy'ûni : (Ali ah tan çekinin ve bana itaat edin). [184]
Yine Kur'an-ı Kerim, bu hususta kat'î ve açık olarak şu beyanda bulunmuştur:
Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak Allanın İzni ile kendisine itaat edile. (En - Nisa, 64)
Her kim, ResuPe itaat etmiş olarsa elbette ki Allaha da itaat etmiştir. (En - Nisa, 80)
Hatta Kur'an-ı Kerim daha da açık bir şekilde şu hususu ortaya koymuştur: İhtilaflı meselelerde Resulün verdiği hükme kayıtsız şartsız tabi olup kabul etmedikçe bir kimse müslüman olamaz.
. Hayır, senin Rabbına and olsun İd, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıkta Seni hakem kılmayıp verdiğin hükümlere hiç bir şekilde sıkılmadan, sana tam bir itaatle bağlanmadıkça iman etmiş olmayacaklar. (En - Nisa. 65)
Ve başka bir yerde buyurulmuştur :
Ne bir mümin erkeğe, ne de bir mümin kadına şu hak düşer ki, Allah ve O'nun Resulü bir işde duruşma yapıp hüküm verirlerse, bu işde artık bir güne itiraz etmeyder. Her kim Allaha ve O'nun Resulüne karşı gelirse elbette ki apaçık bir şekilde dalalete düşmüş olur. (El - Ahzâb, 36)
Bunlardan sonra artık .şüpheye bir mahal kalabilir mi? İslâmda kanunî hâkimiyet mahza ve kül olarak Allanın ve O'nun izni ile de Resûlünündür. [185]
Siyasi Hakimiyet Allahındır
Bu mühim Anayasa meseleleri halledildikten *sonra. şöyle bir sual ortada kalıyor. Bundan sonra siyasî hâkimiyet (poiitical soverignty) kimin olacaktır?
Bu sualin cevabı da şu olabilir ve şu olmalıdır: Bu Allanın olmalıdır. Nitekim insanlar da bir mümessil gibi siyasî iktidarı Allah Taalânm kanunî hakimiyetini nafiz (en force) kılmakla ayakta tutabilirler. Bu şekilde dahi kanun ve siyaset ıstılahında hâkimiyetin (Sove-reign) sahibi, olan kimseye dahi hakikî hâkimiyet sahibi diyenıiyeceğiz. Gayet açıktır ki, kudret ve iktidar sahibi olmak kanunî hâkimiyet demek değildir. Çünkü böyle bir iktidarın ihtiyarâtından daha yukarıda, daha üstün bir kanun, onun ihtiyarâtını hudutlandırır. Ve onun ayağını bağlar. Yahut d'a bu ihtiyaratı değiştirmek imkânı bırakmaz. O zaman da iktidar sahibi bulunana da hâkimiyete sahiptir diyemeyiz. Şimdi bu vaziyette bulunan bir kimseye sahih bir mefhum olarak ne diyebileceğiz? Bu sualin cevabını da Kur'an-ı Kerimin kendisi halletmiş bulunuyor. Kur'an-ı Kerim bu mefhumu «hilafet» lafzı ile beyan etmiştir. Yani ikti darı elinde tutan kimse haddi zatında hâkimiyeti elinde tutmaz, hâkimiyeti elinde tutan Hâkimi A'lâya niyabet eder. [186]
Cümhuri Hilafet
Bu niyabet lafzından sizin zihinlerinize «Zilllullah» veya «Papalık» veyahut da «Padişahın tlâhî hukuku» : (Divine Right of the King) girmemelidir. Kur'an'ın hükmüne göre Allah Taalânın bu «niyabeti- makamı» herhangi bir ferd-i vahid, yahut herhangi bir hanedan veya herhangi bir zümrenin hakkı değildir. Belki bu, bütün halkın hakkıdır 'ki, bu halk Allanın Hâkimiyeti Mut-lakmı kabul etmişlerdir. Bu da kendilerine Resul vası-tasiyle ulaştırılmıştır. Bunlar tiâhî Kanuna en yüksek ve en üstün kanun olarak inanmışlardır.
Sizin içinizden iman edip de sâlih amel işlemi»? olan lara Allah yeryüzünde halife kılacağını vaadetmiştir.
(En - Nûr, 55).
Bu mesele, Islâmî hilafeti, kayserilik (imparatorluk), papalık ve Avrupai tasavvurdan alınmış olan dinî hükümet (Theocracy) nin tam aksine bir Cumhuriyet kılmıştır. Bu büyük fark olmasına rağmen, Avrupa hatkmırı Cumhuriyet diye isim taktıkları şeyle-halk hakimiyet ni ederinde tuttuklarını iddia ederler. Biz müslümanlar da Cumhuriyet dediğimiz zaman — bizim Cumhuriyet dediğimiz Cumhuriyette de — halk yani Cumhur-i Ha-k (Halkın hepsinin topluluğu) ancak sadece hilafeti ellerinde tutarlar. Hükümet nizamını yürütmek için Avrupalıların Cumhuriyetinde, umumî rey verenlerin v? oy sahiplerinin reyieriyle hükümet kurulur, değiştirilir ve yürütülür. Bizim Cumhuriyetimizde ise bu husus yine böyledir. Şu farkla ki, onların düşüncelerine göre Cumhuriyet hükümeti, hâkimi mutlak ve muhtarı mutlaktır. Biz;m düşüncemize göre ise, Cumhuriyet h1 laf e ti, Allah Taalâ'nın kanunlarına bağlıdır. Hakimi mutlak değildir. [187]
Hükümetin Çalışma Sahasının Hududu
Bu şekilde Hilâfetin teşrihinden sonra şu mesele de kendiliğinden halledilmiş olacaktır: İslâm Anayasasına göre hükümetin çalışma sahasının hududu nedir? Madem ki bu hükümet Allah hilâfetidir ve Allah Taalânın kanunî hâkimiyetini kabul ediyor, o zaman n<* de olsa böyle bir hükümetin ihtiyârat dairesini de Allah Taalâ muayyen bir hudud dairesinde tahdid etmiş olması da kararlaştırılmış olacaktır. Hükümet ne yaparsa ve ne ederse ve nasıl çalışırsa çalışsın hep bu hududun dahilinde olacak ve bu hududu tecavüz etmeğe kanunen ve Anayasa gereğince müsaadeli olmayacaktır. Bu mesele sadece mantıkî olarak Allah Taalânın hâkimiyeti, kanun usulüne bağlı değil, belki bu meseleyi açık bir şekilde Kur'an-ı Kerim, kendisi de beyan buyurmuştur. Kur'an-ı Kerim'de yer yer hükümler konup bu husus üzerinde durulmuştur.
İşte bu Allanın hudududur ki, bu hududa yaklaşma, yin.
İşte bu Allanın hudududur ki, bu hududu aşmayın.
Her kim Allah in hududunu aşmış olursa, böyleleri zalimlerdendir.
Bunlardan başka umumî kaide olarak şu hüküm de verilmiştir :
Ey iman etmiş bulunan kimseler, Allah a itaat ediniz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz ve kendi içinizden olan ülülemr'e de.. Bir şey hakkında aranızda ihtilafa düşerseniz ve siz Allah ve ahlret gününe iman ediyorsanız, bunu Allah'a ve O'nun Resulüne- havale ediniz. (En , Nisa, 59)
Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, hükümete itaat etmek, Allah ve O'nun Resulüne itaat etmek tahtında lâzımdır. Serbestçe ve alelade bir şekilde değil. Buradan yine açıkça anlaşılıyor ki, Allahın hükümlerinden ve Resulün itaatından uzak bulunmak şartiyle, hükümete itaat etmek isteği için bir hak ve bir sebep ortada kalmaz. Bu noktanın daha açık bir şekilde anlaşılması hakkında da Hazret j -Resûl-ü Ekrem Sallallahu Alevhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:
La ta'ate li-men 'asa'Uah. : Allah a karşı isyan eden kimseye itaat yoktur. Ve yine Hiç bir yaratılmış için Yaratana karşı masiyet için, itaat yoktur.
Bu âyet-i kerime bu usulün yanı basma şu usulü de koymuştur: Müslüman camiasında her ne suretle olursa olsun, anlaşmazlıklar vuku bulabilir. Bu anlaşmazlıklar, ister fertlerin kendi aralarında yani bir fert ile diğer bir ferdin arasında olsun, ister zümrelerin ve bir zümre ile diğer bir zümrenin, yahut da bir fert ile bir zümrenin arasında olsun, ister memleket halkı ile hükümetin ara>-sında ve yahut da hükümetin muhtelif elemanlarının arasında olsun, hulâsa her nerede olursa olsun, bu meselelerin hal ve faslında ve karara bağlanması için esas ve son merci Allah Taalâ ve O'nun Resulü olacaktır. Bu usûl de aslında kendi sınıfı bakımından şu meseleyi gerektirir: Hükümet işlerinde iktidarı ellerinde tutanlar da her hangi bir ihtilaflı muamelelerde ve çözülmesi lâzım gelen işlerde karşılaştıkları müşkülatın hal edilmesini Ki-tabullah ve Sünnet-i Resulullaha göre yapıp neticelendir, meleri gerekir. [188]
Hükümet Organlarının Çalışma Hududu Ve Bunların Birbirleriyle Alakaları
Şimdi şu mesele de hal olunmalıdır: Acaba hükûmetin muhtelif organlarının (Organ of the state) ihtiyaratı ve çahşma hududu neler olmalıdır? [189]
Teşrii (Kanun Yapıcı) Meclîslerin Hududu
Teşriî (Mükanine : Legislature) organ o şeydir ki, biz ona eski istilanda (Ehlü'l-halli vel'akd) denir. Bu mevzuda şu mesele de tamamen açıktır ki; bu teşriî organ Allahın Kitabı ve Resuİullahın Sünneti hidayetinin .sığı altında çalışacak ve bunların aksine, kendi icmâı (oy birliği) ile dahi her ne suretle olursa olsun, herhangi bir kanun yapmak salahiyetinde olmayacaktır. Şimdi ben siz. lere Kur'an-ı Kerimde bu meselenin nasıl anlatılmış olduğunu arz edeyim:
Herhangi bir erkek veya kadının Allah ve O'nun Rev sülünün herhangi bir işde yapmış oldukları hail u fasl ve vermiş oldukları hüküm karşısında, her ne şekilde olursa olsun, hiç bir suretle hüküm vermek hakkı yoktur. Böyle yapmak isteyen ve buna yeltenen kafir olur.
Bunun için de bu jlükümJer şımu iktiza ettirir: Allah ve O'nun Resulünün hükümlerinin hilafına her ne suretle olursa olsun kanun vaz etmek teşriî meclisin ihtiyarât ve salahiyetlerinin haricinde kalır. Bu gibi yine herhangi bir kanun da kanun yapıcılar tarafından yapılmış ve ka. :ıun hükmüne getirilmiş olsa dahi, yukarıdaki esas kaidenin -cab ettirdiğine göre, Anayasa (Düstur) ve kanunların hududuna tecavüz etmiş ve Anayasayı çiğnemiş (Ul-ero vires of the Constitution) hükmünde olacaktır.
Bu meyanda şu sualler varid oluyor: ilk önce Islâ-mî Hükümette teşriî organ (kanun yapan) ne vazife görecektir?
Bu sualin cevabı şudur: Elbette bu organ da baz? vazifeler görecektir. Bunları sırahyalım:
1. Herhangi bir işte ve hususta, AUahın ve O'nun Resulünün açık ve kesin bir hükmü varsa, teşriî organ bunlar hakkında hiç bir değiştirme ve tebeddülat yapa. mamakla beraber, bunların icrası ve infazı için zarurî olan kaideleri ve nizamları (Rules and Regulations) kararlaştıracaktır.
2. Allah'ın Kitabında ve Resulullahın Sünnetinde bulunan bazı ahkâm'ın çeşitli tâbir ve tefsirleri olmak ihtimali mevcud olduğundan teşriî meclis bu tâbir ve tefsirlerin üzerinde çalışacak, son şeklini tesbit edecek ve kanun haline getirecektir. Bunun için de teşriî mecliste çalışan şahısların hep, ehli ilim olmaları ve muhtelif meseleler üzerinde çalışabilmek ehliyetini haiz bulunmaları çarttır. Yoksa onların yanlış yamalak yapacakları hail ü İasl, varacakları netice ve karar şeriatı karma karışık hale sokar. Fakat bir soru da seçime iştirak ederek rey verenlerin hakkında varid olabilir. Böyle vasıflara sahip kimseler 'nasıl seçilebilir? Usulen bunu da kabul etmek icabeder ki, kanun yapmak için değil de esasda kanun tâbir etmek için, bu meclis hazırlanır. Şu şartla ki, bu meclis salahiyetini aşıp da tahrif yoluna gitmemelidir.
3. Bazı muamelelerde de herhangi bir usul ve esasa ait hüküm mevcud değildir. O zaman teşriî organın vazifesi şudur: İslâmın usuU âmmesini (Umumî kaidesini) gözönünde bulundurarak bu hususlar hakkında kanun vaz eder. Yahut da bu gibi meseleler hakkında daha önce fıkıh kitaplarında bir hüküm veya hükümler mevcud ise bunları inceler ve bunlardan münasib bulduğu birini seçip umumî kanun haline getirir.
4. Bazı meseleler ve muamelelerle de karşılanabiliri ir ki, bunlar hakkında ne rehber olabilecek bir usul, ne de buna benzer bir hüküm bulunur. O zaman teşriî organın vazifesi bunlar üzerinde hükümler ittihaz etmek ve kararlar vermek olur. Zira böyle hususlarda Hak Taalâ kanun vaz'etmek hususunu serbest bırakmıştır. Bunun için böyle meselelerde ve bu g'.bi muamelelerde teşriî organ münasib kanunlar vazeder. Bu kanunlar da ancak şu şartla .vazedilebilir ki, her ne suretle olursa olsun, herhangi bir şer'î hüküm veya usule mugayir olmamalıdır. Bu gibi meselelerde de esas usul şu olacaktır: Verilen bu hükümler ve kararlar men edilmiş hususlara ait olmayıp mubah hususlarda olmalıdır.
Bu dört esas kaideyi, biz Allah Resulünün Sünneti i;e Hülefa-i Raşidinin teamüllerinden ve Ümmetin Mücte-hidlerinin reylerinden ve nazariyelerinden elde etmiş oluruz. Gerektiği talkdirde bunlar hakkmda mehaz ittihaz edilen hususlar da bildirilmelidir. Fakat benim düşünceme göre, herhangi bir kimse, tslâmî Hükümetin esasî kaidelerini biîdikten sonra, geniş akıl ile : Akl-i âmm : (Common Sense) şunu kavrar ki, bu şekildeki hükümette teşriî organın vazifelerinin hududu bunlardan başka bir şey olamaz. [190]
İcraî Organın Hududu :
Şimdi de icraî organa gelelim: Bir Islâmî Hükümette ioraî organın (Executive )asıl işi ilâhî Ahkâmı nafiz ve carî kılmaktır. Bu ahkâmın nafiz ve carî kılınması için de memlekette ve camia arasında münasib ahvali, hazırlamaktır. Burada islâm Hükümeti ile îslâm olmayan bir hükümet arasında bir imtiyazî hususiyet farkı vardır. Bu imtiyazı hususiyet ortada olmazsa, o zaman herhangi bir kâfir hükümet ile Islâmî hükümet arasında bir fark kalmaz. İkisi de birbirinin aynı olurlar. îslâm hükümetinde ioraî organ : (intizamiye) Kur'an-ı Kerimde «Ülül-emr», Hadis-i Şrif'de «Ümerâ» diye zikredilen organdır. Kur1an-ı Kerimde de ve Hadis-i Şerif de de her ikisinde ÜlüL emr için «dinlemek ve itaat etmek : (Obedience) hükmü verilmiştir. Şu şartla ki, bunlarda Allahm ve O'nun Resulünün hükümlerine tâbi olmalıdırlar. Bu hükümlerd-en azade kalıp masset, bid'at ve din'de yeni ve uydurma şeyler çıkarmak yoluna gitmemelidirler.
Kur'an-ı Kerim, bu hususta açık bir şekilde şöyte beyan buyurmuştur:
Kalbini bizim zikrimizden gafil kıldığımız ve kendi havasına tabi olan ve işin haddini aşan, kimseye itaat etme.
(El . Kehf, 28)
Ölçüyü kaçıranların emrine itaat etmeyin. BÖyleleri yeryüzünde fesad çıkarırlar ve ıslâh etmezleır.
(Eş - Şuara, 151 - 152).
HazreU Resul-ü Ekrem Sallallahû aleyhi vesellem de bu hususu izah ederek bu mesele hakkında şöyle beyan buyurmuşlardır:
Sîze herhangi bir zenci köle de âmir tayin edilirse *e Allahm Kitabı ile sizin işinizi idare etmek yolunu tutarsa,
onu dinleyip itaat «diniz. (Müslim)
Masiyet için emir verilmemiş ise, isterse hoşlansın, isterse hoşlanmasın her Müslüman kişiye dinleyip itaat etmek düşer. Fakat masiyet için emir verilince ne dinle, mek var ne de itaat etmek. (Müttefikim aleyh hadis)
Masiyet için itaat yoktur. İtaat ancak doğru iş içindir. (Müttefikini aleyh hadis)
Her kim, bid'ateı birisini överse, elbetteki Islâmın ortadan kalkması için yardan etmiş bulunacaktır.
(El-Beyhakî fî Şuab il - iman)
Bu izahtan sonra îslâmî hükümette icra! organın çalışmasının hududu ve ölçüsü hakkında artık hiç bir şüphe kalmamış olacaktır. [191]
Adliyenin Çalışma Hududu :
Şimdi <ie Adliye (Judiciary) ye gelelim. Biz eski ıs-tılahda buna «Kaza» : (Kadılık) diyoruz. Bunun da çalışma dairesinin ve* iş hududunun îlâhı Hâkimiyet kanunu dairesinde olacağı kendiliğinden anlaşılır, islâm ne .zaman kendi hükümet usulünü kaim kılmış işe, o zaman ilk kadı (Hâkim : Yargıç) Peygamberlerin kendüeri olmuşlardı. Onların bu husustaki vazifeleri, halkın işlerini ve ihtilaflarını ilâhî kanunun ışığı altmda hal edip hüküm vermekdi. Peygamberlerden sonra, bu makama geçmiş bulunanlar da onların gittikleri yoldan başka bir yoldan gitmiyeceklerdir. İşlerin hal ve faslında İlâhî Kânunu göz önünde tutacaklardır. Bu kanun da Hak Taalâ peygamberi vasıtasiyle nazil kılmış bulunuyor. Kur'an-ı Kerimde Sûre-i Mâ'idenin iki rükû'u, bilhassa bu mevzu üzerine iıâ zil kılınmıştır. Orada Hak Taalâ buyuruyor ki, Biz Tevratı nazil kılmakla hidayet ve aydınlık gönderdik. Benî İsrail'n bütün Nebileri ve sonra Rabbanileri (Yahudi âlimleri) ve Ahbar'ı (Yahudi din adamları) Tevra-tm hükümleri gereğince Yahudilerin işlerini hal ve fasl ederlerdi. Daha sonra İsa îbn_i Meryem'i gönderdik. O'na da înc'l'i ata kıldık. Bunda da hidayet ve aydınlık vardır.
Kur'an-ı Kerim, bu tarihî hadiseleri beyan ettikten sonra, Hak Taalâ Re3ul-ü Ekrem'i muhatab ederek şöyle hitab buyuruyor: Biz bu Kitabı (Kur'an-ı) hak olarak sana gönderdik:
Onların arasında Allahm nazil kılmış bulunduğu ile hüküm ver ve sana Hak (hakikat) geldikten sonra onların keyfine tabi olma. (El-Maide, 48)
Devam ede gelerek Hak Taalâ, bu beyanı şu fıkra ile tamamlıyor:
Acaba cali i I iye hükümleri gibi işlerinin hall-ü faslını mı »sterler? Anlayıp yakin hasıl etmiş olan kimseler içim acab^ Alİahın hükmünden daha iyi olabilecek ne gibi bir hüküm vardır?
Bu takrir meyanmda Hak Taalâ üç yerde şöyle buyuruyor :
Al!ahin nazil kılınış kanunu ile işleri hail ü iasl et-meyip hüküm vermeyenler, kâfirdirler, zalimdirler, fastk. dirlar. (Sûre-i Mâide, 42 . 50).
Bunlar olduktan sonra, bilmem artık şunu söylemeğe lüzum var mıdır ki, b:r Islâmî hükümetteki adaletde ilâhî Kanunu icra ve infaz etmekten başka bir şey olsun ve işlerin hail ü faslında bundan başka bir kanun yürürlükte bulunsun? [192]
Hükümetin Muhtelif Organlarının Birbirleriyle Alakası:
Şimdi ortada şu sual kalıyor: islâm'da hükümetin bu üç organın birbirleriyle alâka dereceleri nelerdir? Bu hususta açık ahkâm mevcud değildir. Ancak saadet devri ve Hülefaî Raşidinin teamülü (Convention) bize bu hususu aydınlatıyor. Bu teamülden toiz şunu anlıyoruz: Hükümet reisinin alakası nereye kadardır ve nelerdir? O zaman hükümet reisi olmak bakımından bu reis, bu üç organın üçünün de başında bulunuyordu. Bu hususiyet Nebi sallallahû aleyhi ve sellem'den elde edilmiştir. Htiiefâ-î Raşidin de aynı ölçü içinde hareket etmişlerdi. Fakat bu devirde Reisin emri altında biz bu üç organı bir birlerinden ayrı tutmuş 'bulunuyoruz. O devirde «Ehlil-hal ve'l akd' (Teşriî Organ) ayrı idi. Bunların müşaverele-riyle Hülefa-î Raşidin devrinde intizam! işler de yürütülür, kanunî meseleler de tartışılır, hükme bağlanırdı. Fakat zabt-ü rabt ve memleketin idaresi işi, Emir'ler (ümerâ') nın elinde idi. Bu da ayrı idi. Bunlar Kaza: (Adalet) işlerine müdahale etmezlerdi ve edemezlerdi. Kadı (Hâkim: Yargıç : Judge da ayrı idi ve bu Kadı, Emirlerin hükmü altında değildi.
Memleketin mühim meseleleri için polis kuvvetleri teşk'l etmek, intizamı ve kanunî meseleleri hal eylemek yolunda bazan Öyle meselelerle karşılaşılırdı ki, Hülefa-i Raşidin, o zaman hep «Ehlü'l hail ve'l akd» i çağırıp onlarla müşaverede bulunurlardı. Müşavere bitince de bu Ehlü'l - hal ve'l akd'in işi sona ermiş olurdu.
İntizam! (îcraî) işler, Halifenin emri altında yürütülürdü. Onun kararlaştırmış olduğu kararlar gereğince vo onun hükümlerine mutabık icra organı da çalışıp gidero.:.
Kadıları tay'n eden, halifenin kendisi olmakla beraber,, bir kadı bir kere tayin edildikten sonra, Halifenin bu kadının işine karışmağa hiç bir hakkı ve salahiyeti yoktu. Bir kimse mevki bakımından hükümet başında bulunmuş olsa bile, herhangi bir şahıs tarafından aleyhinde bir iddiada bulunulduğu takdirde, o zaman kadı, hakikati aydınlatmak için, bu mevki sahibi kimseyi alelade bir halk efradı gibi çağırır ve yaptığından hesap sorardı.
O zaman için bizim elimizde bulunan misallerin hiç birisinde, hiç bir islâm ülkesinde bir kimsenin, aynı zamanda hem kadı hem de âmil (Memleket idarecisi) olduğuna dair malumat yoktur. Yahut da herhangi bir âmii veya valinin (Governor) veya devletin başında bulunan kimsenin de bir kadının adalet hususunda verdiği hükümlere karışmış olduğunu ve karışmak hakkına malik bulunduğunu göremiyoruz. Yine bunun, gibi, en kodama-nm kodamanı kimsen'n de meselâ, Devlet ricali veya asker; erkân ve ileri gelen kumandan ve sairenin de hesap vermek için kadının huzuruna çağrıldığı zaman gitme-mezlik ettiğini de bilmiyoruz.
Bu plân üzerine biz, şimdi de mevcut ihtiyaçlarımızı hal edip gitmekteyiz. Ancak bu hususta ufak tefek değişiklikler yapılmıştır. Buna rağmen bu usulü yine ayakta tutmak için uğraşıyoruz. Bu ufak tefek değişiklikler de şudur: Meselâ Hükümet reisinin icraî ve adlî hususlarda. Hülefa-i Raşid;,nden daha az salahiyeti ve üıtiya-ratı vardır. Buna göre, bizim kendi reisimizin bu salâhiyet ve ihtiyaratını kısmamızdan maksadımız, reisin bir gün kalkıp da diktatörlük taslamasını önlemek içindir. Bir de bu kısmanın d'ğer bir sebebi, onun işleri elinde tuttuğu zaman, herhangi bir sebepten dolayı halka karşı adaletsizlik vaki olmaması içindir. .
Bu sırada bir zatı muhterem kalkıp şu suali sordu: Sizin bu husustaki fikrinizi mehazı nedir?
Bu suale şu cevabı verdim: Benim delilim şudur : Hülefa-i Raşidin devrinde icraî ve adlî organlar birbirlerinden ayrı idiler. Hükümet başkanı da serî hükme göre bu ikisini birden her ne suretle olursa olsun elinde bulunduramazdı. Fakat şu hususta vardır ki, Hükümet başkanı bazan kadılık vasfı ile adalet kürsüsüne oturur ve o zaman da kendisi icraî işlere müdahale etmezdi. Fakat Hülefa-i Raşidin devrinde halk bu halifelere o kadar itimat etmişlerdi ki, son adalet hükmünün halife tarafından verilmesini isterlerdi. Halife de hüküm verince artık kimsenin diyeceği bir"şey kalmazdı. Şimdi biz eğer, böyle güvenilir bir şahsı bulamazsak, — Hülefa-i Raşidin gibi — o zaman islâm Anayasası gereğince, İslâm hükümetinin başkanını hem «baş kadı» (En yüksek rütbeli hakim): (Chef Justs) yapar hem de icraî kuvvetlerin en yüksek başkanı kılarız. Bu iki vasıf zarurî olarak bu zatın elinde birleşir.)
Bu şekilde biz bu planda bazı değişiklikler de yapabiliriz. Meselâ biz «Ehl üHıal ve'l-akd» seçmenin usulünü ve kaidelerini değiştirir ve günün iiktizası gereğince, bunlarla muntazam bir meclis kurabiliriz. Adalet dairesinde rîc muhtelif dereceler ihdas edilebiliir. Meselâ tahkik kısmım ayırır ve çalışma kısmına da ve işin üzerinde kararlar aldıktan sonra yürütme kısmına da ayrı şekiller verebiliriz. Ve bunlar gibi olan başka hususları da değiştirebiliriz.
Burada iki sual ortaya çıkar. Bu suallere de cevap vermek zarureti vardır. Birincisi şudur: Acaba İslâm'da .şu mesele vakî olmuşmudur ki, adliye işlerinde kaza hususunda Ehl-ül-hal ve'l - akd, bir meseleyi bu mesele Allanın Kitabına ve Resulullahın Sünnetine aykırıdır diye geri çevirip kesip atmış mıdırlar? Bu hususta da bir hüküm verildiğine dair benim bir bilgim yoktur. Hülefai Raşidinin teamülünde «kaza»» mevzuunda böyle bir şey gorünemezdi. O zamanki kadılar arasında da böyle bir hüküm verebilecek bir kadıyı göstermek mümkün değildir. Benim düşünceme göre, o zamanki Ehl ül - hal ve'l akd, Kitaib ve Sünnetin ışığı altında basiret sahibi kimseler idiler. Bunların hepsi de bir tarafa, Hülefa-i Raşidinin kendileri bu meselelerde o kadar itimatlı kimseler idiler ki, onların başkanlıkları devrinde; herhangi bir şekilde, Kitab ve Sünnetin hilafına hiç bir şey yapılamazdı. Biz eğer bugün Anayasamızda bu husus için herhangi bir itimad edilir ve güvenilir bir nizam bulamazsak ve bizim her ne suretle olursa olsun, kanun yapan meclisimi, zin yapacağı kanunlar hakkında Kitabullah ve Sünnetde bir hüküm olmazsa ve o zaman da Adliye, Kitap ve Sünnetin hilâfına bulunan hükümleri reddederse, bu Adliyeye böyle Vr salâhiyet tanımamız lâzım gelir.
îkinci sual de şudur: îslâmda Teşriî Organın: (Kuv-ve-i mukanine): yani «Ehl ül - hal ve'l _ akd» in sahih vasfı nedir? Ne şekilde olursa bu organ sahih olur? Acaba bu heyet, sadece hükümet riyasetinin istişare heyeti midr? Hükümetin başında bulunan zat bu heyetin çoğunluğunun yahut da "ittifakla verdiği kararlan kabul edip etmemekte veya reddetmekte veya istediği gibi değiştirmekte serbest ve ihtiyar sahibi mi olsun?
Yoksa Hükümetin başında bulunan kimse, bu heyetin çoğunluğunun veya ittifakla verdiği kararların mefhumuna ve medluîuna bağlı bulunmak zorunda mıdır? Bu hususta Kur'an-ı Kerim bazı emirler beyan etmiştir. Müslümanların içtimaî işlerde birbirleriyle müşaverede bulunmalarını emr eylemiştir.
Ve emriihüm şûra beynehüm. Onların işleri» arala, nnda müşavere ile olur.
Peygamber-i Zîşan Efendimize de bu husus'ta hitap edilerek Hükümet başkanı -bulunmaları hasebiyle hitap edilerek, Hak Taalâ şöyle buyurmuştur:
(Memleket işleri) Emr hakkında onlarla müşaverede bulun. (Müşavereden sonra) karar verirsen, AHaha tevekkül et. (AH îmrân, 159).
Bu iki âyeti kerime gereğince müşavere zarurî oluyor. Hükümet başkanına da müşavere etmek yolunda hidayet ediliyor. Müşavereden sonra bir karara varılırsa g zaman Allah'a tevekkül edilecek ve iş aonuna kadar yürütülecektir. Fakat burada bu sualin cevabı tam ve açık bir şekilde ortaya çıkmıyor. Hadis-i Şerif de bu hususu bize aydınlatacak açık bir hükme Taslamıyoruz. Elbette ki, HülefaJ. Raşidinin teamülünden, İslâm uleması umumî olarak şu neticeyi çıkarmıştır: Hükümet intizamının . asıl mesulü hükümetin başkanıdır. Hükümet başkanı, Ehlü'1-hal ve'l-akd ile müşavere etmek mecburiye tinded r. Ancak, onların ittifakla yahut da ekseriyetle vermiş bulundukları reye göre hareket etmek mecburiyetinde değildir. Başka bir tabirle diyebiliriz ki, Jüikû-met başkanının müşavereden sonra bir nevi «veto» hak' ki da vardır.
Fakat bu nazariye, umumiyetle bir hayli yanlış an-'ayışîara yol açmaktadır. Nitekim halk bu noktadan bazı değişikliklerin bulunabileceğini anlamaktadır. Her hususta bir müşavere edilmesini düşünüyorlardı. Hülefa-i Ra şidin'n devrindeki müşaverelerde bulunan kimselerin ya-ni Ehlü'l - Hal ve'l - akd'ir meclisleri muntazam bir şekilde değildi. Bunlar dağınık k'mseler idiler. Ancak lüzumu halinde toplanır, konuşur ve sonra dağılır kendi işlerine giderlerdi. O zaman şimdiki gibi muntazam parlamenter bir şekil de yoktu. Bugün mevcud olan muntazam teşriî meclisde bulunmuyordu. Bu işlere kendilerine vakfetmiş kimseler de dağınık halde idiler, iş icabı toplanır, bir şekil bulur, sonra çekili'p giderlerdi. Zamanı-mızdak: gibi, partiler de mevcud değildi. Parti mitingleri de yapılmazdı. Partiler olmayınca da elbette ki, bunların programları da yoktu ki, her biri bir toplantı, bir miting tertipleyip kendi meramını anlatması da,muhaldi. Müşavere lâzım olduğu zaman, çağrılanlar gelir, gönül huzuru ile oturur, halife kendisi de meclisde bulunur, mesele ileri sürülür, muvafık, muhalif her cephesi' konuşulur, görüşülür, serbestçe tartışılır, duruşuhır herkes bildiği ve güvendiği delilleri ileri sürer, herkes reyini beyan eder, Halife de reyini beyan eder ve netice alınırdı. Öyle bir rey üzerinde durulurdu ki, bütün meclis bu reyi kabul eder ve karar verilirdi. Bazan da bir hususta ittifak hasıl olmazdı. Fakat ittifak hasıl olmaması bu meselenin hakkında verilen reylerin veya kararların hatalı .olduğundan değil, kararların birinin diğerine tercih edilme sindendi. Fakat yine de Hülafa-i Raşidin devrinden katiyyen böyle bir misal veremeyiz ki, Hallü akd meclislerinin herhangi birisinde bu meclisin azaları meyanın-da esaslı bir ihtilaf çıkmış olduğuna dair bir vak'a zikr edilegels'.n. Yalnız Hülefa-i Raşidin devrinin bütün süresinde ancak iki yak'ada zamanın Halifesi, Ehli Hail ü akd'ın toplu olarak verdikleri kararın hilâfına hareket ettiği görülmüştür. Birisi Üsame'nin ordu şevki meselesinde oldu. İkincisi de Mürted'lerin üzerine açılan cihad meselesi hakkında. Fakat bu iki vak'anm her ikisinde de Sahabıler, Halifenin verdiği karara teslim oldular. Bu da şu demek değildir' ki, İslâm Anayasası Halifeye her zaman ve tamamen «veto» hakkı tanınmışta*. Kanun gereğince o bu işde istediği gibi hareket eder diye Halifeye bir hak vermiştir. Sahabiler de ister istemez Halifenin kararlarına gönülleri razı olmasa dahi itaat edeceklerdir.
Hayır mesele böyle değildir. Belki mesele şu şekildedir ki, o zaman Sahabiler, Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü anh'e o kadar itimat eder, onun dirayetine, bilgi ve ferasetine o kadar güvenirlerdi ki, artık Ebu Bekirin ver-riiğ karardan daha iyisi olamaz diye düşünüyorlardı. Dinî işlerde Ebu Bekir Radiyallahü Taalâ anh'm ne kadar ehemmiyetle durduğunu biliyorlardı. İşte bunun için hepsi Ebu Bekirin fikrini kabul etmekte tereddüt etmediler. Hafetâ işin neticesi ortaya çıktıktan sonra da Ebu Bekirin ne kadar isabetli karar vermiş olduğu anlaşıldı ve herkes bildi ki, Ebu Bekir böyle bir karar vermemiş oldaydı İslâm ortadan kalkmak tehlikesiyle başbaşa kalacaktı. Nitekim, nıürtedler meselesinde Ha&ret-i Ömer, radiyallahü anh hejkesden ziyade Ebu Bekirin fikrine muhalefet ediyordu. Açıktan açığa şu sözleri söylüyordu : ;:A!lah Ebu Bekirin işinde benim göksümü açsın da ba-r,a bu işin hakikatinin ne olduğu belli olsun.»
Şimdi, siz örnek verdiğimiz bu hadiselerden İslâm'da «Veto» nedir ve bu mesele nasıl değişikliğe uğradığını çıkarabilirsiniz. Ve daha sonradfin buna benzer şeyler başka yerlerde de ortaya çıkmıştır.
Eğer- Hülefa-i Raşidin devrindeki Şûra'mn şekli, onun ruhu, Şûra meclisinin azalarının zihniyeti, onların ahlakı ve onların diğer hususlarını Örnek alarak gözönün-dc bulundurursak, bundan" daha iyi bir örnek olmadığı gibi, bundan daha iyi bir çalışma tarzı ola-miyacağım anlamakta zorluk çekmeyiz. Biz, eğer bu şekilde çalışmakla, son mantıkî neticelere varırsak, o zaman her şeyden ziyade şu nokta üzerinde durup şunu söyliyebilirz ki,.bu şekildeki bir şûra meclisi. (Müşavere meclisinde) eğer Sadaret makamını elinde bulunduran oii1 kimse veya meclis erkânı, kendi reylerini ortaya atarlarsa, ve bu reylerin karşısında muhalefet edilmezse o zaman bu rey umum tarafından kabul edilmiş sayılır ve «istisvab-i amm» Referandum mahiyeti almış olur. Yok eğer herhangi bir reyi, umumî reyler" reddederse, c rey sahibi muaf sayılır. Fakat şimdi, bMm için kendi memleketimizde böyle bir ruh ve böyle bir zihniyet ve bu şekilde Şûra meclisi kurmak, mümkün değildir. Bunun ;çin de bizce, ister icraî meclisde olsun ister teşriî mec-üste olsun, ekseriyetin reylerine tâbi olmaktan başka bir çare kalmamıştır. hükümetin vücudunun maksadı.
Şimdide şu meseleye gelelim ki, îslâm hangi temel ve esasî maksatlar (Objectives) ileri sürerek Islâmî hükümetin kurulması için çalışmıştır. Kur'an-ı Kerim ve Sün-net-i Resulullah bu maksatları etraflıca izah etmişlerdir.
Kur'an-ı Kerimde buyurmuştur ki:
Biz Resullerimizi aydan delillerle gönderdik. Onlarla birlikte Kitap ve Mizan (ölçü) da nazil kıldık ki halkın arasında adalet kaim kılınsın. (El-Hadid, 35).
Yeryüzüne, işte böyle yerleştirmiş bulunduğumuz kimseler, namazı ayakta tutarlar, zekâtı öderler, doğruluğa emr ederler ve eğriliklerden de men ederler. (El-Hac, 41).
Hadis-i şeriflerde de bu husus şöyle beyan edilmiştir:
Allah elbette ki Kur'arı ile ortadan kaldırmadığı şeyleri Hükümet vasi ta siyle ortadan kaldırırdı. (Tefsir-i Ibn-i Kesîr).
Yani, mevcut bulunan fenalıklar ve kötülükler Kur'an-ı Kerimin nasihatleri ile ortadan kalkmayınca Hak Taalâ hükümeti bu iş için memur kılar ve bu fenalıkları ortadan ka'.dırtır..
Bunlardan anlaşılıyor ki, Islâmî bir hükümetin kurulması ve ayakta tutunmasından asıl maksat, lalamın •slah proğramınin bütün ülkelerde tatbik edilmesi için lâzım ve gereklidir. Bu şekilde tslâm, insanlık için daha :yi ça'ışma yolunu bulabilir. Yalnız emniyeti sağlamak, yalnız memleketin hududunu 'korumak, yalnız halkın yaşayış seviyesini yükseltmek îslâmın son maksadı değildir. Belki, îslânu diğer gayrı - îslâmî hükümetlerden .ayıran imtiyazlı vasıf, İslâmm, bütün insanlığın fenalıklarını ortadan kaldırmak istemesi ve bütün insanlığı iyiliğin aydınlık caddesinde yürütmek yolunu tutmak için çalışmasıdır, tslâm, fenalıkları ve kötülükleri ortadan kaldırmak ve silip atmak için bütün imkânlardan âfttifa-dn etmeği gözönünde bulundurduğundan, hükümet de bunun için bir vasıta olarak kullanılmaktadır. [193]
Hükümet Nasıl Teşekkül Eder
Bu esasî meseleleri izah ettikten sonra, şimdi karşımıza beşinci sual çıkmaktadır: Hükümetin esası nasıl kurulmalıdır? Bu hususta en müh'm mesele devlet baş- . kanının (Head of the Satate) nasıl kararlaştırılacağıdır. Bu devlet başkanına, îslâmda «Halife» veya İmam, yahut da, «Emîr» ve başka ıstılahlar da kullanılmıştır. Bu meseleyi iyi anlatmak veya anlamak için bir tslâm tarihinin tâ başından beri bu işi gözden geçirmemiz icap ediyor. [194]
Devlet Başkanının Seçimi :
Muhterem okuyucular ve dinleyicilerin bildikleri gibi, bizim îslâmî yaşayışımızın başlangıcı Mekke'de küfr içinde başladı. O zaman Hazret-i Resulü Ekrem Sallal-lahü aleyhi ve sellem, Mekkede Islâmî yaşayışı kaim kılmak iç n küfr ile mücadeleye girişmiş bulunuyorlardı. Bu îslâmî yaşayış, kendi dairesi içinde, muhtar bir hale gelerek kendisi için siyasî ve içtimaî nizamını kurmak yo-uiiıu tuttu. O zaman b:r muhtar ülke (State) kurularak maksada doğru ilk adım atıldı. Bu muhtar hükümet, ilk îslâmî hükümettir ki; bunun başında da Zat-ı Saadetleri bulunuyorlardı. Zat-ı Risaletpenahileri ise, ne bir kimse tarafından seçilip bu makama getirilmişti, ne de kendi kendilerini, ellerindeki kuvvet ve kudretle, bu makama çıkarmıştı. O, Hak Taalâ tarafından doğrudan doğruya bu iş için memur edilm'şti.
Zat-ı Risaletpenahileri, on seneden- fazla bir zaman için, bu hükümetin başında bulunmak vazifesini ifa etti. Sonra kendi yerlerine kimin geçeceği .hakkında açık ve kesin bir emir buyurmadaki çekilip gittiler. Bu sükûtun böbebi, Kur'an-ı Kerimin şu hükmü gereğincedir: [195]
Ve Emrühüm Şûra Beynehüm :
Onların hükümet işleri, aralarında müşavere iledir. Sahabeyi Kiram da bunu ihildfter ki. müslümanlar için kendi ülkelerini idare edecek olan başkanın bu mevkiye gelmesi seçim ile olacaktır. Yani. müslümanlar toplanarak birbirleriyle müşavere edecekler ve aralarından birini seçecek ve bu işe memur edeceklerdir. Nitekim, müslümanlar hep toplanıp birinci Halife olan Haz-ret-i Ebu Bekir radıyallahü Taalâ anh'i seçtiler ve îş basma, getirdiler. Sonra, HazreU Ebu Bekirin de son günleri yaklaşanca kendi filerine göre, Hilâfet için en uygun, şahıs Hazret-i Ömer olmasına rağmen, yine de kendisine bir halef tayin etmedi. Ancak Hazret-i Önierm münasip olacakını vasiyetinde bildirdi. Hastalığı sırasında ve tam bu dünyadan göçeceği zaman müslümanların umumi toplantısında şöyle hitap etti:
«İsterinisiniz ki, ben sizin için birisini halef tayin edeyim? Allaha yemin ederim ki, düşünüp taşınditm ve böyle bir kimse üzerinde duramadım. Akrabamdan da kimseyi bu işe münasip görmedim. Ancak ben size Ömer ihı» Hattab'ın Halife obuasını münasip görüyorum. O. ntuı sözünü dinleyiniz ve ona İtaat ediniz.» dedi.
Halk da hep bir ağızdan şöyle cevap verip haykırdılar: [196]
«Dinledik Ve İtaat Ettik.»
(Taberî cild 2, sahife 618, Matbaayi îstikamet Mısır) Bu şekilde Müslümanların ikinci hal fesinin hilafete namzetliği de birinci halifenin müşaveresiyle oldu ve u-jnum müslüman halkın da fikri alınarak Hilafet makamına getirildi.
Bundan sonra Hazret-i Ömer radiyallahu Taalâ anh-da dünyadan göçecekleri zaman, Hazret-i Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin en yakın altı arkadaşının bulunduklarını hesaba katarak, bu altı kişi ile bir mec-Uk kurulmasını ileri sürdü ve bunlara da: «Aranızdan birini seçiniz ve Müslümanların işlerinin başına getiriniz.» Dedi. Sonra şunu da ilân etti ki: «Sizlerden herhangi biriniz Müslümanların müşaveresinin hilafına kend5 kudretini kullanarak, kendisini Emir yapmak isterse, onun boynunu vurunuz.»
(Ömer EH - Faruk, Mehmed Hüsey n Heykel Paşa, Cild, 2, sahife 313).
Bu meclis konuşarak, danışarak, müşavere ederek, evvela Hazret-i Abdurrahman ibni Avf'ı seçim işine memur etti. O da Medinenin umumî efkârını yoklayıp geldi. Bu işi yaparken de ev ev gezip kadınlara kadar halkın fikrini sordu. Fikir sormak için ne müderrisleri bıraktı ne de talebeleri ihmal etti. Yalnız bununla da iktifa etmedi. Memleketin her tarafını köy köy, kabile kabile dolaştı. Ümmet efradının bu husustaki fikirleri üzerinde titzlikle durdu. Çadır çadır nabız yokladı ve netteeyi elde ederek geldi. O zaman Hazret-i Osman ile Hazret-i Alinin en çok itimada şayan kimseler oldukları ve halkın güvenini kazanmış bulundu klan anlaşıldı. Halk bu iki
hıstan Hazret-i Osman'a daha fazla rağbet gösteriyordu. Bu netice üzerine nihayet Hazret-i- Osman Radiyallahu anh, Hilafet mansıbına getirildi. Ve Halife-i Müslimin seçldi. Müslümanlar da umumî toplantı yaparak Haz -ret-i Osman radiyallahu Taalâ anh'a biat eli verdiler.
Daha sonra Hazret-i Osmanın şehadeti vak'ası ortaya çıktı. Ümmet arasında büyük üzüntülü meseleler doğdu. Bu sırada bir kısım sahabiler, Hazret-i Ali radiyal-lUıu Taalâ anh'm evinde toplandılar. Kendisine: «Bu gün zat-ı hilafetpenahilerinden bu iş içm daha evla bir kimse yoktur.» Dediler. Onlar ısrar ediyorlardı. Fakat Hazret-i Ali böyle ağır bir yükün altmâ girmek istemiyordu. Sa-habilerin aşırı derecede ısrarı karşısında Hazret-i Ali Hilafet mansıbını kabul etmek zorunda kaldı. Ve saha-M-e-re şöyle buyurdu: «Hilafeti bana yüklemek istiyorsanız, Camiye kadar gelmelisiniz. Bana biat etmeniz gizlice olamaz. Bu ancak bütün Müslümanların rızası île olabilir.» (Taberî Cild, 3, Sahife, 450)
Zat-ı Hülaf etpenahileri, camiye geldikleri zaman, bütün Muhacirin ve Ansar orada toplanmışlardı. Bunların
Şuna da şüphe yoktur iti, Müslümanlar meyanında Şiîler, şu meseleye kaildirler: imamet mansıbı da nübüvvet mansıbı gibi Allah, tarafından verilmiş olması lâzımdır. Fakat bu ihtilâf fiili ve ameli olarak zamanımızda kendiliğinden ortadan kalkmış bulunmaktadır. Şiilerin ititoat ettikleri on ikinci imamın gaybetin^en s-onra, onun tekrar ve ikinci defa zuhur edeceği zamana kadar, imamet mansıbı durgunluk devri geçirmektedir. Buna göre, müslümanlarm içtimaî işlerinin yürütülmesi için herhangi bir kimsenin ortaya çıkması lazımdır ki, böyle bir kimse Şillerce de imamlık vasfını taş madığmâan ve Allah tarafından-nasb edilmediğinden alelade bir kimse olacaktır.
Çoğu uzak yerlerden gelmiş bulunuyorlardı. Kendi istek ve rızaları ile biat elini uzattılar.
Daha sonra da malum olduğu gibi Hazret-i Ali Ra-diyaüahu Taaîâ Anha karşı suikast hazırlandı. Tam vefat edeceği sırada kendisine «Kimi' halef tayin edeceği» soruldu. Zat~i Hilaf etpenahileri bu hususta bir şey demediler. Bu sefer oradaki halk tarafından tekrar şöyle bir sual soruldu: «Sizden sonra büyük oğlunuz Hazret-i İmam Hasan'a biat edelim mi? Zat-ı hilaf etpenahileri ne müsbet ne de menfî bir cevap verdileiwve ancak şöyle dediler:
Mâ âmir küm ve lâ enhâ küm, entüm ebser.
Ne size böyle bir şey emr eder, ne" de sizi böyle bir peyden men edebilirim, siz daha iyi bilirsiniz.
(Taberî, Cild 2, sahife 1X2)
İşte devlet başkanı seçiminin Hülafa-yi Rasidin devrinde teamülü bu şekilde olmuştur. Sahabeyi Kiramın toplu olarak çalışmaları bu iş.için ıböyle olması, Nebi Stillallahu aleyhi: ve sellemin sükûtu ve Hak Taalânın emri gereğin ceclir.
Ve emrühüm şûra beynehüm. Onların işleri müşavere iledir.
Bu istinada göre de îslâmm Anayasası olacak olan esaslardan kat'î şeküde sabit oluyor ki, îslâmda devlet reisi hükümet başkanı seçim üzerine ve umum müslüman halkın rızasına bağlıdır. Bu şekln başka türlüsü oktur. Herhangi! bir kimse holünün kuvvetine, gücüne, runa dayanarak kendisini Müslümanlar için başkan veyaiıut da emîr yapıvermek hakkına mâlik değildir. [197] Bu da bir tarafa dursun, yalnız bununla da iş bitmiyor, müslümanlar için böyle başkanlık etmek ve yahut da halife olmak, herhangi bir aile, hanedan veya zümreye de inhisar ettirilmesine müsaade edilmez.[198] Seçim hususunda da her ne şekilde olursa olsun, zor kullanılamaz ve serbestçe Müslümanlar tarafından seçim yapılır. Şu mesele de vardır <ki, bu seçim ve Müslümanların nza-s:nin temin edilmesi nasıl anlaşılacaktır? Bu hususta İslâm herhangi bir muayyen usûl vaz etmemiştir. Zaman ve zeminin iktizası gereğince bu iş için muhtelif usuller vaeedilebilir. Ancak şu şartla ki, makul bir tarzda ümmet efradının kime daha fazla itimat ve güvenleri olduğu anlaşılabilsin. [199]
Şura Meclîsinin Teşekkülü
Emîrin (Hükümet başkanının) seçiminden sonra ikinci, mühim mesele de «Ehl ül _ hal ve'l-akd» i yani (Şûra Meclisinin erkânını) seçmek meselesidir. Acaba kimler bu meclise seçilecek, nasıl seçilecekler ve kaç kişi seçileceklerdir? Dikkatsiz ve tahkikaiz mütalâa edenler bu hususta şöyle düşünmüşlerdir: Hülefa-i Raş'din devrinde Şûra Meclisinin azaları umumî seçim usulü ile (General Elections) seçilmemişlerdir, tslâmda müşavere heyeti İçin muayyen bir kaide yoktur. Belki bu.mesele zam a nm halifesinin muvafık gördüğü şekilde olmuş ve istediği kimseyi çağırıp müşavere etmiştir. Fakat böyle düşünmek, bu zamanın meseleleri i!e, o zamanın meselelerim aynı şekilde mütalâa etmek ve aynı şekilde görmekten ilen geliyor. Halbuki bu gibiler, o zamanın meselelerini, o zamanın şartlarına göre gözönünde bulundursalardı bu işin ne şekilde olduğunu ve bu hususta da nasıl çalışıldığını anlarlardı.
İslâm, Mekkeyi Mükerremede, bir hareket olarak ortaya çıktı. Hareketin mizacı şöyle idi : İlk defa lalama «Lebbeyk» deyip de sarılanlar îslamî hareketin liderinin arkadaşı, dostu, işlerde yardımcısı, müşaviri ve çabşan eli kolu mahiyetinde olmuşlardı. Netekim, İslâm'da bunlara «Sa-bıkıyn.: evvelin» denerek, tabiî bıV şekilde Hazret-: Nebî Sallallahü aleyhi ve sellemin arkadaşları ve müşavirleri diye kararlaştırılmışlardır. Ha^k Taalâ tarafından sarahatle hüküm gelmemiş olan mevzularda, Zatı Saadetleri de bu zevat ile her zaman müşaverede bulunmuşlardır.
Daha sonra, bu harekete yeni yeni simalar da iltihak ettiler. Bu defa muhalifler işe girişerek, bu hareketi bal. talamağa koyuldular Berikiler de onların karşısında çs-lıştılar. Bunlar yaptıkları hizmetlerde, fedakârlığa katlanan, dirayet ve basiret sahibi kimseler olmakla mümtaz bir cemaat idiler. Bunlar, o zaman seçimlerle ve reylerle iş başına' getirilmiş kimselerden değillerdi. Bunlar denemeler ve tecrübeler üzerinde kendiliklerinden müşa. vn olmuş -kimselerdi ki, böyle olması elbette ki, seçim (Etection) den daha doğrudur. Mekkeden hicret edilmeden önce durum böyle idi. O zaman Zat-ı Risaletpenahi-lerinin etrafında iki çeş't müşavir bulunuyordu. Birinciler Sabikin-i Evvelin yani ilk müslümanlar, ikinciler de sonradan îsîâm dairesine intisap etmiş bulunanlar arasındaki bilgili, dirayetli, tecrübe sahibi ve elinden iş gelen kimselerdi. Bu iki zümrenin mensupları öyle kimselerdi ki, bu zevata bütün müslümanlar, Peygamber-i Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem'e itimat ettikleri gibi güven duyarlardı.
Bundan sonra meşhur hicret hadisesi vuku buldu-Bu hadisenin başlangıcı da şöyle oldu: Hicretten iki buçuk yıl önce, Medine halkının ileri gelen şahsiyetlerinden bir kaç zat, îslâmı kabul etmişti. Bu kimseler nüfuz sahibi olduklarından Îslâmı Evs ve Hazreç kab'le halkına da yaymış bulunuyorlardı. Bu defa Medine halkının daveti üzerine Zat-ı Saadetleri ve diğer muhacirin kendi yer ve yurtlarını bırakarak Medineye gittiler. Orada bu İslâm hareketi bir siyasî nizam şeklini aldı. Ve zamanla bir hükümet haline geldi.
Şu da ayrı ve mühim bir meseledir ki, Medinede İslâm, bu gibi zevatın sayesinde yayılıp her tarafa sirayet edince, bu k'mseler de yeni içtimaî ve siyasî nizam için ayrı ayrı yerlerin liderleri şekline geldi. Onların makamları da şu oldu ki, Zat-ı Saadetlerinin müşavere meclisinde Sabıyıyn-i Evvelin ve Muhacirinin tecrübeli ve ileri gelenleri ile aynı ölçüde gözönünde bulunduruldu. Ve müşavere heyetinin evvelki iki unsuruna bir üçüncü unsur daha ilâve edildi. Bu zevat yani «Ansar»: yardımcılar yine fıtrî ve tabiî bir şekilde seçilmişlerdi. Bunlar da müslümanlar tarafından itimad ,edilir ve güvenilir kimselerdi. Nitekim, bunlar öyle güvenilir kimseler oldular ki, zamanımızdaki gibi bir seçim usulü ortada olsaydı ve bunlar da reye istinaden seçilmek isteselerdi muhakkak seçilirlerdi.
Sonra medenî yaşayış başladı. Müşavere edilecekler de kendiliklerinden iki zümreye ayrılmış oldular. Birinci zümre, sekiz on sene kadar siyasî, askerî ve tebliği (İs-lâmı tanıi^na ve yayma) işlerinde çalışmış bulunan tecrübe sahipleri ve iş bilen kimselerdi. Halk da bunların bilgi ve iş başarma kabiliyetlerine güvenir ve her meselede onların fikirlerine itimat ederlerdi. İkinci zümre ise, Kur'an-i Kerim anlayışında, dinî bilgi hususunda ve f\-kıbda çnhret kazanmış kimselerdi. Bunlar da yine .halk tarafıncan güvendir ve itimat edilir zevat idiler. Hattâ Resulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemden sonra halk bu zevatın din ilmi hakkında en fazla bilgi sahibi olduklarına kani idiler. Hattâ bazan Zat-ı Rişf>ietfignahileri, kendileri de Kur'an-ı Kerimi filan kimsetfg» öğreniniz» diye tavsiyede bulunmakla, bu zevatın Kur'ana olan vukuflarını tasdik buyurmuşlardır.
İşte bu iki ayrı hususiyet taşıyan zümrelerin ikisi de birlikte o zamanki Şûra Meclisine tabiî bir şekilde kendiliklerinden seçilip gelmişlerdi. Ve bu meclisin azaları olarak meclisi teşekkül ettirmişlerdi. Bunlardan biç birisinin, bugünkü alelade seçim usulü Üe seçilmelerine ihtiyaç kalmamıştı. Herhalde bildiğimiz bugünkü seçim usulü ile rey toplayarak seçilmek lazım gelseydi, o zamanın müslümanları elbette ki, bu zevattan başka kimseyi de seçmiyeceklerdi.
îşte bu suretle Zat-ı Saadetlerinin devrinde Şûra Meclîsi teşekkül etmiş oldu. Bu meclis, Hüîefa-i Raşidir. devrinde de müşavere meclisi olarak devam edegeldi. Bunlar Düstur! hususlarda (Kanunlara esas olacak meselelerde) t:tizlikle duruyorlardı. Daha sonra bunlar, başkalarını da yetiştirdiler. Yeni yetişenlerin içinde dirayetlerine ve bilgilerine güvenilir bulunanları yeniden müşavere meelis:ne getirdiler. Bu cemaat, kendilerine «Ehl ül - hal ve'l - akd» denilen cemaat efradıdırlar. Bu ıstılahın manası da (çözmek ve düğümlemek : Yani meseleleri hal etmek ve hükme bağlamak) demektir. Hüîefa da bu zevat ile müşavere etmeden hiç bir mühim meselede karar vermezlerdi. İşte bunların yaptıkları ve yapacakları işlerin kanunî olma hususiyetinin ölçüsünü şuradan anlayabiliriz ki, Hazreti Osman Radiyallahu Taalâ anh'ın şeha detinden sonra, Sahabilerden bir kaçı Hazreti AH Radi-yaîlahü Taalâ anh'm evine toplanmış, ve kendisinden halifeliği kabul etmesini istedikleri zaman, Hazret-i Ali Ra diyallahu anh onlara şu cevabı vermişti Bu iş siste düşmez. Bu ancak şûra ehlinin ve Bedr ehlinin yapacakları iştir. Şûra ehli ve Bedr ehli kimin halifeliğine rıza göstarirse, halife o olacaktır. Toplanalım da bu meseleyi görüşelim.
(El-imame ve's - siyase, İbn-i Kuteybe ELFutûh matbaası Mısır. Sahife 41).
Bu cümlelerden açık olarak anlaşılır ki, «Ehl-üUıal ve'l - akd» o zaman muayyen bir kaç kimseden ibaret idi. Bu zevat daha Önceden de bu duruma sah.p bulunan k'm-selerdi. Milletin mühim meselelerinde karar vermeğe salahiyetli ve ehliyetli zevat idiler.
Buna göre şöyle düşünmemek icap eder: Zamanın halifesi bu gibi zevatı keyfi istediği gibi tayin etmiştir. Yahut da kendisi seçmiştir. İstediği zaman bunları çağırıp müşavere eder, istediği zaman da çağırmaz.
Fakat burası da bilinmiyor ki, o zamanki «Ehl - ül - ha), ve'l - akd» yahut da Şûra Meclisi, kimlerden teşekkül etmişti. Ve milletin meselelerinin hangi hususları kimlere sorulurdu ve kimler bu meselelerde fikr beyan etmek salahiyetine haiz idiler?.[200]
Hülefa-i Raşidinin teamülleri de Resulü Ekrem örneğinin neticesinden istinbat edilmiştir. Emîr için, herkes müşavir olamazdı. Emîr de kendi keyfinin istediğini bu işlerde müşavir seçemez ve tayin edemezdi. Belki bu işe getirilmiş olan zevat, umum müslümanlar tarafından itimad edilir kimseler idiler. Müslümanlar- bu seçkin zümrenin hulûsu niyetlerine, bilgi ve ehliyetlerine tam mana-siyle güven duyuyorlardı. Devletin ve devlet n başında bulunanların da bunlarla müşavere ederek verdikleri kararlar öyle bir karar oldu ki, halk bu kararlan can ve gönülden kabul ederdi. Çünkü kendilerine inanırlardı. Hükümetin verdiği kararların tatbikatında halk yardımcı dahi olurdu.
Şimdi bir de şu sual kalıyor: Halkın itimadım kazanmış bulunan kimselerin hangi vasıf ta olmaları lâzım geüyor? Bu da nereden belli olacaktır? Şimdi şu da malumdur ki, îslâmın başlangıcında bu gibi zevatın vasıfları kendiliğinden belli idi. Bugün o vasıflar mevcud değil ve o şartlar da ortada yoktur. Ve o zaman medenî ahvalde bir hayli manialar vardı ki, bugün o manialar ortadan kalkmıştır.
Bunun için biz, bugünün hal ve vaziyetinin ikfzası-na göre, herhangi bir şekilde, imkân olan ve gayri meşru olmayan bir yol ile bu grbi zevatı araştırıp bulup seçebiliriz. Cumhurî kavmin yani (Millet efradının kalabalık çoğunluğu) nun güvenini kimler kazanmıştır diyebile-biliriz. Ve bunları iş başına getirebiliriz. Zamanımızda dahi mevcud bulunan seçim şekillerinden birini tatbik edebiliriz. Ancak şu şartla ki, bu seçim şekli öyle bir vasiyet alsın ki, işin e3as gayesi ortadan kalkmış olmasın,. [201]
Devletin Şekli Ve Neviyeti
Bundan sonra üçüncü meseleye gelelim. Bu mühim mesele de şudur: îslâmda devlet şekli ve neviyeti nasıl olacaktır? Bu hususu anlamak için de yine Hülefa-i Ra-şidin devrine dönerek, o zamanın tarihine göz atarsak, bu husus da anlaşılmış olacaktır. O zaman «Emir-el müminin» o zata denirdi ki, müslümanlar bu zata; «sem' ve taat (sözünü dinlemek ve itaat etmek) şartiyle» biat ederlerdi. Böyle bir zat, ümmet efradı tarafından güvenilir, it^mad edilir ve halk içtimaî işlerini onun eline teslim eder, kendisinden bu işleri mükemmel bir surette yürütmesini beklerlerdi. Yan: devleti bu zatın eline teslim ederlerdi.
Bugün ne İngiltere Kiralı, ne Fransız Cumhur Başkam, ne Büyük Britanyanm Başbakanı, ne Amerikan Başkanı ne de Ru^ Diktatörü Staünin vasfı, böyle bir vasıf gibidir. Onlara hiç benzemez. İslâm Emir el - müminini sadece devlet başkam yahut da hükümet reisi değildi. Aynı zamanda Başbakan yani «Reisi viizerâ» idi. Yine aynı zamanda islâmî parlamentonun bir azasıydı. Ve hatta bazan da bu parlamentonun başkanı idi. Konuşulacak ve danışılacak mevzuların büyük bir kısmı kendisine düşerdi. Devletin bütün işlerinden de o mesuldü. Hem de bu mesuliyette kendi kendisine de hesap vermek zorunda idi. Böyle bir parlamentoda ne hükümet (veya iş başında bulunan devlet) ne de iktidar partisi vardı. Ne de onun karşısında muhalefet partisi bulunuyordu. Bü -tün parlamentoda bir tek parti vardı. Devletin başında bulunan zat, eğer hak tarafını iltizam edip, doğru yolu tuttuğu zaman, bütün parlamento muvafık parti olurdu. Yok eğer devlet başında bulunan zat, bu defa batıl tarafı iltizam edip batıl yol tutarsa o zaman bütün parlamento muhalif parti olurdu. Bu parlamentoda parlamento nun her üyesi de her hususta serbest idiler. Bir hususta ittifak ettiler mi, ittifak ederlerdi. İhtilaflı olan hususta da ihtilaflı olurlardı. O zaman, Halife de Halifenin yardımcıları bulunan vezirler de parlamentonun reyine karsı kendi reylerini bildirirlerdi. Bu rey ya kabul edilir yahut da red edilirdi. Birisinin bu işde istifa etmesinden yahut da çekimser davranmasından dolayı hiç bir şey sorulmazdı ve sorulamazdı. Halifeye gelince, Halife de yplnız ve sadece parlamentoya karşı sorumlu değildi. Belki bütün ümmeti islâmiyeye karşı sorumlu idi. Halife yalnız memleket işlerinde sorumlu tutulmazdı. Her isinde ve hatta şahsî ve zatî işlerinde de sorumlu idi. Her gün beş defa, halkın önünde camiye geüp, halk ile birlikte bulunurdu. Halkın karşısına çıkardı. Her cuma günü de hutbesini okuyarak, halka hitap ederdi. Ülkenin ..mumî ahvali hakkında bizzat beyanda bulunurdu. Halk ile birlikte, her gün bulunduğu şehrin çamurlu sokakla-rmda dolaşıp dururdu. Herkes ve her şahıs, istediği zaman, Halifenin eteğini tutup söz söylemek hakkına mâ-iik idi. Umumi toplantılarda herkes kalkıp Halifeye sual tevcih edebilirdi. O zaman hükümet reisinden veya hükümeti temsil eden kimselerden ancak parlamento azalarının sual sorması ve başka kimselerin sormaması gibi bir kaide yoktu. Parlamento azaları soracakları sualleri dalın önce not edip bildirsinler diye bir kaide de yoktu. Herkes, her zaman ve her yerde halifeye her hususta sual sorardı. Bu umumî bir kaide idi. Ve bu kaide şu şekilde halifelerin kendileri tarafından ilân edilmiştir:
Eğer ben sizin için iyi çalışırsam, bana yardımcı olu. nuz. Şayet ben sizin için iyi çalışmaz ve kötü yol tutarsam, o zaman beni siz düzeltip doğru yola göturünüz. Ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, yoksa ben Allaha ve O'nun Resulüne karşı masiyet yolunu tutarsam o zaman sizin için bana karşı itaat etmeniz için bir sebep kalmaz.
(Es - Sıddıyk, Mehmed Hüseyin Heykel, Sahife, 67). Bu devlet İdare tarzına, zamanımızdaki devlet tarzları ve rejimleri ıstılahında» hiç bir ıstılah bulmak kabil değildir. Ancak, îslâm mizacına en uygun bir devlet idare tarzı ve rejimidir ki, bizim de idealimiz budur. Ancak îslâm camiası, bu şekilde idare edilebilirdi ki, îslâm inkılabı nazariyesinde bunun en mükemmel şekli hazırlanmıştır. Bu bakımdan îslâm camiası gerilemeğe yüz tuttuğundan bu şekilde bir idare zor olacaktır. Şimdi, biz eğer bu ideal rejimimize dönmek istersek, o zaman bizim için dört esasa sarılmamız ^cap eder ki, ancak bunlarla kendi ahval ve zaruriyatımızı tertibe koyabiliriz.
1. Devletin mesuliyeti bir kimsenin eline tevdi edildiği zaman, bu zat sadece halkın mümessili olmayacak,
aynı zamanda halkın alelade bir ferdi olarak halkın diğer efradının karşısında bulunacak, yapacağı işlerde de sadece müşavere etmekle kalmıyacak, aynı zamanda herkese karşı her işinde hatta kendi şahsî işlerinde dahi, mesul olup, suallere cevap verecek durumda bulunacaktır.
2. Particilik sisteminin tamamen ortadan kalkmış olması lazımdır. Zira particilik sisteminde manasız taassup başta gelir. Böyle bir devlet rejiminde parti taassubunun bulunması gayet manasızdır. Particilik sisteminde hükümet jüzami majıasız ve yersiz taassuplara kapılır ve şöyle bir ihtimal de ortaya çıkar: Herhangi iktidar düşkünü b:r kimse, iktidarı elinde tutmak veya iktidarı elde etmek için halkm parası ile kendine müstakil himayeciler sağlar. İstediği' gibi müşaverede bulunur. Ve istediği gibi de kendi dileklerini ve fikirlerini halka kabul ettirir.
3-. Böyle bir hükümette asayiş nizamları karma karışık ve dolambaçlı yollara sokulmamalıdır. Hesap sorulduğu zaman ne hesap soranlar ne de hesap sorulan kimse ve ne de kötülükler vuku bulursa bu kötülüklerin asıl mesullerini bulmakta zorluk çeksinler.
4. Son olarak ve en mühimi de şudur ki, her emir sahibi Emir yani devletin başında bulunan kimse ile Şûra ehli, yani müşavere heyeti azalan, Öyle kimselerden seçilmeleri lâzımdır ki, bu kimselerin kalblerinde îslâmm tavsif ettiği vasıflar tam olarak bulunsun. [202]
Ülülemr'în Vasıfları :
Bu vasıflar (Qualifications) meselesi hakkında îslâ-mî noktayı nazardan büyük ehemmiyeti bulunduğunu düşünmek lâzımdır. Hattâ ben şu kadar da diyebilirim ki, îslâmî düsturun yürümesi veya yürümemesi münhasıran öuna bağlıdır.
Emaret (Emirlik : devlet başkanlığı) ve Şûra Meclisinin azası olabilmek için kanunî bir ehliyet tanınmalıdır. Bunun için, seçim üzerinde nezaret edecek birisi veya bir heyet ve yahut da bir hâkim veya hâkimler heyeti bulunmalıdır ki, bir kimsenin seçilip seçilememek hususunda ehliyeti olup (Eligible) olmaması üzerine daha önceden karar versin. Bundan başka ikinci bir şekil ehliyet dahi bulunmalıdır: Bu ehliyet de seçecek olan kimseler hakkında olması icap edecektir ki, bunlar seçilecek olan şahsın da seçilebilmesi, seçimin tecviz edilmesi veya rey verilmesi bakımından ehliyetli midirler, değil midirler tayin edilmesi icap eder. Birinci şekil ehüyet, bir ülkeiıin on milyonlarca ahalisinin arasında herkes için olabilir. Fakat ikinci şekildeki ehliyet ancuk amelî ve fiilî olarak bir ülkenin milyonlarca ahalisi arasından bir kaç kişi de bulunabilir. Birinci kısım ehliyet için Anayasada bazı amelî maddeler ve hükümler (Operative Clauses) konmalıdır ki, bunlar seçimlerde nazarı itibara alınırlar. Fakat ikinci kısım ehliyet için, bu ehliyetin ölçüleri, Anayasanın ve Düsturun bütün ruhunda mevcut bulunmalıdır. Bir Anayasanın, bir Düsturun muvaffakiyeti münhasıran o zaman mümkündür ki, cumhuru halkın (Halk topluluğunun hepsinin) fikirlerini ve düşüncelerini terbiye edip 3ahih ve doğru ibir seçim iç'n hazırlı-yabilsin. Tâ ki, halk da seçecekleri kimsenin evsafını Ana yasa veya Düsturun ruhuna uygun olup olmıyacağmı ayırt edebilsinler.
Kur'an-a Kerimde ve Hadis-i-Şerifde bu her iki kaynakta .da, bu İki çeşit ehliyetten bahisler vardır. Birinci kısım ehliyet için, dört esas üzerinde durulmuştur:
1. Müslüman olmak. Nitekim Kur'anf-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor:
Ey iman etmiş bulunan kimseler Allaha itaat ediniz ve O'nun Resulüne de itaat ediniz ve kendi içinizden olan ülülemre de... (En - Nisa, 59).
2. Erkek olması lâzımdır. Nitekim Kur'an-ı Kerİm. do buyurulmuştur
Erkekler kadınların koruyucularıdır. (En - Nisa 34)
Bu hususta Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuşlardır :
İş Itrin in idaresini kadınların eline bırakmış olan kavini felah bulamaz. (Buharî)
3. Akil ve reşid olması lâzımdır. N tekim. Kur'an-ı Kerim de bu hususta şu emri ihtiva etmektedir:
Allah m sizi babına koymuş butundluğu mallarınızı, akılsızların eline vermeyiniz. (En-Nisa, 5).
4. islâm ülkelerinin sakini bulunması lâzımdır. Ni. tekim bu mevzuda da Kur'an-ı Kerim şöy'e buyurmuştur:
İman edip de hicret etmemiş olanları, hicret edinceye kadar korumak hususunda size bir şey düşmez. (Bir mesuliyet terettüb etmez.) (El-Enfâl, 72).
işte kanunî vasıflar bu dört vasıftan ibarettir. Bu vapıfalra malik bulunan herkes, Emaret ve Şûra Meclisinin azahğma seçilebilme hakkına sahiptir. Bunlar için bu kimsen'n ehliyeti vardır. Şimdi de şu sual ortaya çıkar: Sayısız ve hesapsız kimseler bu vasıflara mâlik bulunduktan sonra, seçilmek isterler veya seçilmek istemezler. Böyle bir durumda ne olacak? Bu sualin de cevabını yine Kur'an-ı Kerimde ve Hadis-i Şerif de bulacağız:
Allah size enir eder İd, emanetleri ehil olanlara tevdi edesiniz. (En-Nisâ, 58)
Allah indinde sizin en değerliniz» sâzin en muttaki burananızdir. (El-Hücurat, 13)
O dedi ki: Elbette Allah onu sizin üzerinize seçti. Ona bilgi ve cisim (kuvveti) bakımından üstünlük verdi.
(El-Bakara, 247)
Kalbini kendi zikrimizde» gafil kıldığımız ve kendi hevâ-i nefsine tabi olan ve işinin ölçüsünü kaçırmış bu. lunaa kimseye itaat etme. (Bl-Kehf, 28).
Her kim Md'at koyan kimseyi överse, elbette ki İs-tûnun dağılması için yardan etmiş olur. (El-Beyhakî)
Allaha yemin ederim İd, biz öyle bir kimseye işleri, mîzi tevdi edemeyiz ki, bu kimse herhangi bir kimseden bir şey bekleye yahut da haris bir kimse ola. (Buharî ve Müslim)
Elbette ki, bizim indimizde sizin içinizde en hain kimse, en çok şey isteyen haris kimsedir. (Ebu Davud)
Bu vasıfların bazısı her zaman Anayasaların br çoğunda'da bulunabilir. Fiilî olarak da nazarı itibara alınır. Meselâ mansıp düşkünü bir kimse seçilmek hususunda ehliyetsiz olarak vasıflandırılmıştır. Başka vasıflarda kanunî ölçüler tayin edilmiş olmamakla beraber, bi-7'm Anayasamızda veya Düsturumuzda esas hidayetler de vardır. Seçime nezaret edecek olan şahıs veya heyetin vazifelerine şunu da ilâve etmek icap eder ki, bu şahıs veya heyet her seçim zamanı seçilecek olan k'msenin vasıflara uygun olup olmamak hususunu halka bildirsin. Şunu da bildirsin ki, böyle bir kimse lalamın istediği ülülemr olmak noktayı nazarından ehliyete haiadir. [203]
Medenilik (Vatandaşlık) Ve Bunun Esasları
..limdi de medenîlik (vatandaşlık) meselesine gelelim, îslâm bir fikir ve iş u:zamı 'olduğuna göre, bu nizam üzerine bir hükümet kurup ayakta tutmak ister. Bunun için de kendi hükümeti dairesinde . vatandaşlığı iki tasımda kararlaştırır. Sonra, doğı a olmak ve temiz bulunmak Î3-İânun esas ruhu olduğundaa, îslâm herhangi Kr hile ve aldatmaca olmaksızın vatandaşlığı şu taksim üzerine beyan eder. Dünyayı aldatanlar gibi de şu noktayı gönüllünde bulundurmaz ki, sadece sözde bütün vatandaşları ve hemşehrileri aynı seviyede görüp de fiil!yatta bunların arasında farklar gözetmiş olsun. Belki İslâm herhangi bir. unsura insan haklarını tanıdı mı, onun hakkında hiç bir şekilde adaletsizliğe müsaade edemez. Meselâ bugün Amerikadaki zencilere, R«syadaki komünist olmayanların durumu ve bütün dünyanın gayrı - dinî rejimlerdeki ekalliyetlere yapılan muameleleri tecviz etmez.
islâm noktayı nazarından medenîlik (vatandaşlık) şu İki noktada ayrılır:
1. Müslümanlar.
2. Müslüman olmayan zunmÜer.
1. Medenî Müslüman vatandaşlar ve hemşehriler hakkında Kur'an-ı Kerimde şöyle buyrulmuştur:
İman edip de hicret eden mallan ve canlan ile Allah yolunda çalışan (cihad eden) ve bunlaıiı barındıran ve yardım eden kimseler birbirlerinin dostları ve (hamileri) türler. İman edip de hicret etmemiş olanları, "hicret edinoeye kadar korumak hususunda size bir şey düşmez, (bir mesuliyet terettüp etmez.) fEl - Enfâl, 72)
Bu âyet-i kerimede medenîliğin yani vatandaşlık ve hemşehriliğin iki esası beyan edilmiştir. Birincisi, iman, ikincisi ise, De rül-islârada oturup, Dârül îslâm vatandaş* ve hemşehrisi olmaktır. Şimdi heVhangi bir kimse iman etmi© fakat Darül - küfr tabüyetini terk etmeyip — ki bu hususu hicret kelimesi ile anlatmak istiyoruz. — Darül - İslama gelmemiş ise, bu kimse Darül-- ts!âm vatandaşı ve hemşehrisi değildir. Bunun aks ne, Darül - islâm -da bulunan ve Darül - Islâmda oturan ve yaşayan kimseler, isterlerse doğum itibariyle Darül - küfre mensup olsunlar, isterlerse Darül - tslâma mensup bulunsunlar ve sonradan Darül - küfrden hicret edip de Darül - îslâ. ma gelmiş olsunlar [204] burada Darül-îslâmm vatandaşı ve hemşehrisidirler ve Darül - tslâmın d ger vatandaşları Uq aynı haklara malik bulunmaktadırlar. Darül - îslâmm diğer vatandaşları ve hemşehrileri de bu kimseleri korumak ve yardım etmekle mükelleftirler. Bu müslüman vatandaşlar üzerinde, Islâmın bütün nizamını ayakta tutmak bîr vecibe olur. Vatandaşlar islâ-mın hükümlerini yürütmekten sorumlu olurlar. Nitekim bunlar usulen bu nizamın hak olduğuna inanırlar. Bunun için de tamamen kendi kanunlarım yürür hale koymak isterler. Kendilerini bütün dinî, ahlâkî, medenî ve siyasî hususlarda kendi kanunlarının hükümlerine bağlı bulundururlar. Bütün feraiz ve vecibeler onların boyunlarına borç olur. Onların hükümetleri, hükümeti korumak ve müdafaa etmek için kendilerinden her türlü fedakârlığı ister. Y^ne onlara şu hakkı da verir ki, böyle bir hükümet için «ülülemr» seçebilir veya seçilebilirsiniz ve Şûra Meclisi (Parlamento) ya da iştirak edebilire niz. Böyle bir hükümetin kilit noktalarında da vazife almak hakkınız olur. Ta iki, bu hükümet hakiki vasfı ile ayakta tutunup devam edegelsin. Bu kaidenin en bariz mevcudiyeti saadet devri ile, örnek dört halife devirleridir. O zamanlar hiç bir zınımînin Şûra Meclisi azası olduğu görülmemiştir. Yahut da herhangi bir ülkeye vali (Gouvernor) olduğu vaki değildir. Aynı zamanda kadı veya hükümetin herhangi bir dairesinde vezir yahut nazır, ordu kumandanı olmaları da imkânsızda. Halife seçimler'ne de karışmaları gayrı mümkündü.
Halbuki, bu zımmîler yine Hazret-i Resulü Ekremin devri saadetlerinde de mevcut bulunuyorlardı. Örnek dört halife devrinde de bunların îslâm ülkelerindeki sayıları on milyondan fazla idi. Eğer hakiikaten zunmîlerin yukarda saydığımız işlerde bir haklan ve bir hisseleri olsaydı, herhalde Allanın Nebisi onların bu haklarını teslim etmemezlik/etmiyeceği gibi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellemin elinde yetişmiş ve tabiye görmüş kimseler, zincirleme olarak otuz seneden fazla bir zaman devlet :daresini ellerinde bulundurdukları halde niçin bunların bu haklarım teslim etmemişlerdir?
2. Zimmî vatandaşlardan maksat, islâm ülkeleri hudutları dahilinde yaşayan bütün gayrı müslimlerdir ki, bunlar îslâm a itaat edip Islâmî hükümete sadakat gösterirler. Bunların da Dâriil-îslâmda doğmuş olmaları veya Dârül-lslâm dışından Dârül-tslâma gelip zımmîlik hakkını talep etmelerine bakılmaz, İslâm, bu şek'ldeki vatandaşların dinlerini, kültürlerin: ve şahsî haklarını can ve mallarını, namus ve şereflerini korumağı üzerine alır. Onlara yalnız mülkî kanunlar icra edilir, diğer karı unlar icra edilmez. Bu mülkî kanunlarda da müslüman-larla aynı haklara mâlik olurlar. Kilit noktası olan memuriyetlerden başka herhangi bir memuriyet- de intisap ederler. Vatandaşlık serbestisinde de müsiumanlarla aynı haklara mâlik bulunurlar. Muamelatta v«* iş güçte muallim ani ardan ayrı bir şekilde kendilerine muamele edilmez. Fakat memleketin korunması ve müdafaa edilmesi hususunda onlar muaf tutulmuşlardır. Bu hususta bütün yük yalnız müslümanların üzerine konmuştur.
Bu şekildeki iki çeşit vatandaşlık üzerinde ve bunla rın ayrı ayrı vasıfları olduğu hakkında, birisi kalkıp iti* razda bulunacak olursa, o zaman biz de ona diyeceğiz ki, ilk önce bunlara Islâmın ne suret.e muamele ett ğine bak, bir de dünyanın medenî geç nen devlet rejimlerinin ekalliyetlere yapmış olduğu muameleleri gözden geçir. Diğer rejimlerde, o rejimi kabul etmeyenler, yahut da millî hükümetin hududunun dışından gelmiş olanlar, veya millî ekalliyetler hakkında ne gibi muameleler yapıldığını göz-önüne almak icabeder. Pek haklı olarak diyebileceğiz ki, başka rejimdeki hükümetlerle, Islâmî hükümet rejimi a-rasında bu vaziyet mukayese edilirse, îslâmın bütün rejimlerden bu vaziyet hakkında çok daha insaflı davrandıği anlaşılır. İslâm bunların hepsinden daha adaletli, daha da cömert olup başka rejimlerin halledemediği bir şek İde bu işi halletmiştir. Diğer rejimlerde bin bir türlü karışıklıklarla, memleket halkı çeşitli tasniflere tâbi tutulmuştur. Fakat îslâmda b'r tek tasnif vardır. O da is. lâma inananlar ile İslama inanmayanlardır. İnananlar ise, onun bütün usul ve kaidelerine bağlı bulunurlar; bu usul ve kaidelere göre îslâmî hükümeti kurup yürürtürler. Bunu kabul etmeyip inanmayanlar ise, memleketin intizamım devam ettirmek için bir Ö'çü dahilinde memleket işlerinde çalışırlar. Onlar hükümet nizamını devam ettirmek külfetinden de kurtulmuş olurlar. Fakat kendilerinin bütün insanî ve medenî haklarının muhafazasını Islâmî, hükümet ve müsHimanlar tekeffül eder. [205]
Vatandaşlık Hakları :
Şimdi şu noktaya gelelim: îslâmda vatandaşlığın esas hakları (Fondamental îtights) nelerdir?
îslâmda vatandaşa ilk verilen hâk, onların can, mal, namus ve şerefinin korunmasıdır. Herhangi bir kanunî şekil olmaksızın, onların bu haklarına tecavüz edilmesin. Bu hususu Nebî salUlahu aleyhi ve sellem müteaddit ha-dis-i şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Veda Haccmda Zat-ı Saadetleri meşhus hutbelerinde Islâmî yaşayış nizamının kaidelerini beyan 'buyurmuşlardır:
STzin kanlarınız ve mallarınız; ırz ve namusunuza hürmet gösterilmesi lâzımdır. Bu hac gününün hürmeti gibi. Bu hürmet hakkında Zat-ı Saadetleri şu noktayı da belirtmişlerdir;
Ancak islâm hakkı ile. Yani İslâm kanunları dola-yısiyle bir kimsenin canı, malı, ırz ve namusuna bir tecavüz vuku bulursa, îslâmî kaide ve usul gereğince bu za~ rann telafi edilmesi lâzımdır.
İkinci mühim hak da şahsî hürriyet hakkıdır. If. lamda kimsenin hürriyeti belli kanunî şekilde kendisine bir cürüm isbat edilmedikçe selb edilemez; e.inden alınamaz.
Ebn Davud, şöyle bir rivayeti kaydeder: Bir ara Medine halkında birisi şüphe üzerine yakalandı. Sanabilirden biri, okunmuş bulunan bu bahsettiğimiz hutbenin okunduğu sırada ayağa kalkarak, Nebi saHallahu aleyhi \e selteme şu suali sordu: Benim komşularımdan biri herhangi bir şüphe üzerine yakalanmıştır. Bu adamın yakalanmasının sebebi nedir? Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ikinci defa bu zatım sözünü dinledi ve şehrin emniyetini idare eden zatı kaldırarak* yakaladığı bu kimsenin yakalanması için makul bir sebep beyan edip edemiyece-ğini sordu. Fakat üçüncü defa Şahabı sözünü tekrarladı ve şehrin emniyeti ile vazifeli bulunan zat da makul bir cevap veremedi.
O zaman Zat-ı Saadetleri emirlerinde şunu bildirdiler :
Hallû lehü ciyranehü : Onun komşusunu kendisme bırakınız [206]
Bu hadiseden şu mesele anlaşılıyor: Bir şahıs hakkında belli başlı ve kat'î bir töhmet delili bulunmaksızın ve bu îtham sabit olmadan, bu kimseyi tutuklu bulundurmak İslâm kaidelerine uymaz.
İmam*Hattabî, telif etmiş 'bulunduğu Ma'âlim - Es -Sünen isimli eserinde bu hadîsi şerh ederek şöyle yazar:
Îslâmda iki çeşit hapis vardır: Bir! «Haps-i Ukubet» yani ceza hapsi. Adalet cezayı tayin ettikten sonra herhangi bir kimse haps edilir, tutuklanır. İkincisi; «Hapsj îstizhar» yani arama tarama hapsi. Müttehem araştırılmak için hapsedilir. Bunlardan başka îslâmda herhangi bir hapis şekli yoktur.[207]
Bu hususta İmam Ebu Yûsuf, telif etmiş olduğu Kitab-El-Harâc'da şöyle yazar: Herhangi bir kimse sırf itham yüzünden tutuklanamaz. Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sadece itham için kimseyi tutuklama-roıştır. Elbette davacı ile davalının her ikisinin de adalet huzurunda hazır bulunmalarında zaruret vardır. Davacı kendi davasını isbat etmek için işe girişir, ithamını :s-bat edemezse, o zaman dava edilen salıverilir. [208]
Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh bir dava görürken şu hususu beyan buyurmuştur:
Îslâmda hiç bir kimse adaletsiz olarak tutukluna -maa. [209]
Üçüncü mühim hak da fikir hürriyetidir. Bu mevzuda Islâmî kanunların en güzel izahı Hazret-i Ali Radiyallahu anh devrinde oldu. O zamanlar Havaric güruhu peydahlanmıştı. Bunlar günümüzün Anarşist ve Nihîist-îerine benziyordu. Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, devrinde bunlar açıktan açığa mevcut hükümeti kabul etmek istemiyorlardı. Bunların ortadan kaldırılması için kılıç kullanmak gerekiyordu. Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, onlara şu şekilde haber gönderdi:
Bulunduğunuz yerde kabınız; aramızda kan dökülmesin; yolları da kapamayınız ve kimseye zulüm de etmeyiniz.
(Neyi el-evtar c:ld 7, sahife 139).
Başka bir zaman yine Hazret-i Ali Radiyallahu anh Haricilere şu mesajı gönderdi:
Siz fesat çıkarmadıkça biz de sizinle savaşa girme, yiz. (Neyi el-evtâr cild 7, sahife, 133).
Bu örneklerden açık bir şekilde anlaşılıyor ki, herhangi bir topluluk ne şekilde düşünürse düşünsün, bu düşüncelerini emniyetle bu fikirlerini açığa vurabilirler. İslâm rejimi bu kabii hareketlere mâni-olmaz. Elbette ki, onlar kendi fikirlerini ve düşüncelerini zorla ve şiddet kullanarak (By Violent Mean) ortaya koyup kabul ettirmeğe kalkar ve hükümet düzenini bozmak ve dağıtmak yolunu tutarlarsa, o zaman iş değişir.
Diğer bir hakka da İslâm fazla ehemmiyet vermiştir. Bu çok önemli nokta da şudur: İslâm devleti sınırlan içinde yaşayan halkı, medenî yaşayışın esası zaruri-yatmdan mahrum bırakmamaktır. Bu hususta İslâm zekâtı farz kılmıştır. Zekâtın farz olduğu hakkında Alla-hm Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan buyurmuşlardır:
Zenginlerinden alır ve fakirlere verirsin. (Buharı ve Müslim!
Başka bir hadis-i şerifte Zat-ı Risaletpenahileri şu gerçeği işaret etmişlerdir.
Hükümet, kimsesizlerin kimsesi ve hamişidir.
Diğer bir hadis-i şeriflerinde de Zat-ı Saadetleri şu ölçüyü belirtmişlerdir:
Hiç bir şeyi olmadan ölen bir kimsenin mesuliyetleri (borçlar ve saire) bize aittir. (Buharî ve Müslim)
İslâm, bu mevzularda vatandaşlar arasında müslü-man veya ekalliyet yani zımmî arasında fark gözetmez. Zımmîler de müslümanlar gibi bu medenî haklardan faydalanırlar. Hükümet, aç olan, çıplak olan, barınacak yeri bulunmayanları açıkta bırakamaz. Hazret-i Ömer bir ara bir zımmîye tasladı. Bu zınımî dilenen ihtiyar bir Yahudi idi. Örnek devlet reisi Hazret-i Ömer, derhal bu şahsı cizye vermekten muaf tuttu. Ve kendisine maaş bağlanması için hazine memuruna şöyle yazdı:
AHaha yemin ederim ki, gençliğinde faydalandığımız kimseyi İhtiyarlığında kendi başına bırakmak, insaf değildir. (Ebu Yusuf, Kitab - El - Haraç S. 72)
Hazret-i Hal'd Radiyallahu anh, Hiyre'nin gayrı müslimlerine bir. vesika yazıp vermişti. Bu vesikada açık olarak şu hususlar bildirilmişti:
Yaşlılardan veya herhangi bir sakatlığı bulunanlardan, yahut da iflâs etmiş olanlardan ve fakirlerden cizye alınmayacaktır. Bundan maada - musJümanlann beytül-malinden de bu gibi kimselerin geçimlerini temin için ma-a& verilecektir. Bu şekilde geçimleri sağlanmış olacaktır. (Kital - el - Haraç, Sahife 85). [210]
Vatandaşlar Üzerinde Hükümetin Hakları
Geçen bahiste saydığımız haklara karşı hükümetin de vatandaşlar üzerinde bazı haklan vardır. Bu haklar meyanında ilk Önce itaat hakkı gelir; îslâmda buna «sem' ve tâat» : (dinlemek ve itaat etmek) ıstılahı konmuştur. AUahın Resulü sal! ali ahu aleyhi ve sellem bu hususta serahatle şu beyanda bulunmuşlardır:
Es-sem'ü ve't. taatü fi'l - usrî vel - yiteri vel - mto şettâ vel-mükreh.
Sıkıntılı günlerde ve ferahîık zamanında, hoşa giden ve hoşa gitmeyen şeylerde dinlemek ve itaat etmek vardır.
Yani herhangi bir hüküm birisinin hoşuna gitsin, gitmesin, kolay olsun zor olsun> her ne şekilde olursa olsun itaat edecektir.
islâm hükümetinin vatandaş üzerinde ikinci mühim hakkı da şudur: Vatandaşlar bu hükümete karşı sadakat gösterecekler ve hukûmetüı iyiliği için çalışacaklardır. Kur'an-ı Kerimin ve hadi s-i şerifin bu husustaki ıstılahında- «Nush» kelimesi kullanılmıştır. Arapça tercümesinde buna (Loyality): Meşru tanımak ve (Allegiance): (sadakat göstermek) diyebiliriz. Hatta bu mefhumların manalarından bu husus daha da genişlik arz eder. Bu mesele, insanın iyi bir niyetle ve kalb sadakati ile hükümetine bağlı olması demektir. Bu hükümete zarar gelmesini hoş görmemektir. Kalben de bu devletin yükselmesi için çalışmaktır.
Pek tabiîdir ki, iş bu kadarla kalmaz. İslâm vatandaşlarına, var kuvvetleriyle hükümete yardımcı olmak vazifesi düşer. Bu hükümet için mal ve can ile fedakârlık etmek icabeder. Bu fedakârlığı esirgememek lâzımdır. Hatta Darül-tslâm'da bir tehlike baş gösterirse, o zaman Kur'an-ı Kerimin açık beyanına göre, gerekli fedakârlıklardan kaçman kimse münafık sayılır. Kudreti kuvveti olduğu halde îslâmı mal ile can ile müdafaa etmeyenler münafıklardan addedilirler.
Muhterem dinleyiciler ve okuyucular, Islâmî hükümet dediğimiz hükümetin* şekli ve tarzı budur. İşte biz hali hazır zamanımızda kurmak istediğimiz ve kendisine Islâmî hükümet diyeceğimiz hükümet de ancak bu şekildeki bir hükümettir. Siz ne isterseniz söyleyiniz, ister se-külar (Laik), hükümet, ist*r demokratik hükümet ve isterse teokratik .^ıükûmet deyiniz. Biz bu ıstılahlar üzerinde durmuyoruz. Biz sadece şu nokta üzerinde duruyoruz ki, îslâm olmak ve Islâmî itikada inanmak iddiasında bulundukça bizim yaşayış nizamımız ve hükümet rejimimiz bahsettiğimiz bu esaslar üzerinde kurulmalı ve bu esaslar üzerinde ayakta tutunmalıdır. [211]
BAB : 8
İslâm Anayasasının (Düstûr'un) Esasları
Bu zamanda, yani devletin Anayasasımn hazırlık safhalarının son merhalelerine gelindiği şu sırada, ilim erbabı tarafından «Düstur sâz asambli» (Anayasa hazırlama kuruluna) tam manasiyle ve imkân haddinin son derecesiyle yardım edilmelidir ki, doğru bir islâm Anayasası hazırlamak mümkün olabilsin. Biz bu mevzuda, kendi kudretimiz nisbetinde hizmet görmeğe gayret ediyoruz. 1951 senesinin başında bütün muslüman partilerinin mümessilleri ve âlimler dahi îslâmî hükümet için 22 esas maddeyi ittifakla tertip ederek, mühim bir hizmet ifa ettiler. [212] Fakat bu çalışma -meyanmda bazı kimselerin muhtelif düşüncelerini gördüm. Bir tarafta müs-lüman halk, diğer tarafta tahsil görmüş zümreler başka bir taraftan da Anayasa hazırlayan kurul erkânı aralarında bir hayli kimse yanlış anlamalara kapılmışlardır. Nitekim onlar tarafından bu fikirler muhtelif ve çeşitli şekillerde, türlü türlü kelimelerle ortaya çıkarılmaktadır. Kur'an-i Kerim'de herhangi bir Anayasa için rehberlik edecek mevzu bulunmamaktadır, diyorlar, islâm'da hususî ve herhangi bir şekilde hükümet rejimi icap ettirmez ve Islâmî Anayasa (Islâmî Düstur) diye bir şeyin de ismi olamaz diye iddia ediyorlar.
Bu şaşırtıcı sökerin arkasında bazı deliller de yok değildi. İlmin ortadan kalktığı devirde, fikrî kargaşahk-!ar doğurmak için böyle gürültülü işler bilhassa tesirli °lur. Bunun üzerine ben de bu hususta ve bu babta bîr kaleme almayı zarurî gördüm. Kitap ve Sünnetin bu husustaki bütün tasrihlerini bir araya toplayarak A-nayasaya ait ahkâm bulunanları toplu hâle getirip halkın istifadesine sundum. Bununla şimdiye kadar, îslâm ulç_ masının tslâm Anayasası için hangi usûller koydukları ve hangi mehazlara baş vurdukları -açıklanmış olacaktır. Bununla da yine Anayasa hazırlama kurulu (Düstur sâa asambli) erkânımn karşısında da Allanın hücceti tamam-' lanmış olacaktır. Yine bu kurul için, Allanın ve O'nun Resulünün hükümleri beyan edilmemiştir gibi bir bahane de ortadan kalkmış olacaktır.
Bu bahisler, bu ihtiyacı karşılamak için kaleme alındı. Burada sırasiyle Anayasaya ait meselelerdeki Âyât-ı Kuraniye ve sahih hadisleri kaydedecek ve bunlardan ahkâmın nasıl çıkarıldığını da anlatacağız. [213]
İlâhî,Hakimiyet :
İşte hüküm sadece Allahmdır. Ancak ve ancak kendisine ibadet edilip başka birine ibadet edilmemesi için emir vermiştir. Elbette ki sağlam din de budur. <Yusuf, 40)
Bu âyet-i kerime açıkça bildiriyor ki, iğlerin hallü fasl ihtiyarâtı ve emir buyurma hakkı (yahut da başka i)ir tabirle söyleyelim «Hâkimiyet») Allah Taalâ'ya mahsus ve münhasırdır. Burada herhangi bir şekilde, kari-neii ve iki mana verebilen kelime olmadığına göre bu hâkimiyetten sadece «Kâinatî hâkimiyet»: (Univeraal S°-verignty) mefhumu anlaşılıyor. Allah Taalânın bu hâkimiyeti öyle bir kâinatî hâkimiyettir ki, hem siyasî he*11 kanunî olmakla beraber aynı zamanda hem ahlakî ve hem de itikadîdir. Kur'an-ı Kerimin kendisi de böyle k|r hâkimiyetin — bütün kısımları ve ekleri ile beraber \llah Taalâya mahsus've münhasır olduğunu açık dlerle beyan buyurmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerimde açıkça bildirilmiştir ki, Allah Taalâ sadece Rabbtinnas «Halkın Rabbı» ve llâhün-nas «Halkın ilâhı» değildir. Aynı zamanda o, Melikün-nas «Halkın padişahı, hükümdarı» dır da.
Söyle; halkın Rabbına, halkın İlâhına ve halkın Padişahına (MeLikine) sığınırım. (En-Nas, 1-3).
Orada deniyor ki, Allahu Taalâ mülkün mâlikidir. O'nun bu hükümdarlığında, bu padişahlığında, hiç bir şekilde şeriki ve ortağı diye bir şey yoktur.
Söyle» ey mülkün mâliki Allattım, istediğine mülk verirsin, istediğinden de alırsın...
(Âl-i îmran, 26). Mülk'de O'nun şeriki olamaz. (fara;"111).
Dikkat! îyaratmak ve emir vermek O'nun değil mi. Jir?. (El - A'raf, 54)
Rabbinizden size nazil kılınmış bulunana tâbi olunuz -ve ondan başka kendinize kimseyi koruyucu edinerek tâbi olmayın. (A'raf, 3).
Her kim, Allafaut nazil kılmış bulunduğu ile hüküm vermezse, böyleler! kâfirlerdirler. (EI-Maide, 44)
Allah Taalânın siyasî ve kanunî hâkimiyetinin bu tasavvuru, Islâmın ilk temel usullerindendir. lalamın tâ başından bugünkü günümüze kadar, bütün îslâm hukukçuları, «hüküm vermek Allah Taalâuın kendisine hasdır.» .prensibinde müttefiktirler. Nitekim Allâme Amidî meşhur «IJsul-i Fıkıh» kitabında Kitab El - İh kânı fî usûl il - ahkâm» da şöyle yazar :
Bilmek gerektir ki, A İlahtan başka bir hüküm sahibi yoktur ve O'nun hükmünden ve hükmettiğinden baş. ka da yine bâr hüküm yoktur.
Şeyh Muhammed Hıdrî de kendi Usûl-t Fıkıhında, bu husus, bütün Ehl-i Islâmm müttefik bulundukları bir akide olarak beyan eder.
Elbette kî hüküm Allanın-hitabıdır. AUahtan başka birinin hükmü yoktur.
Bu da bütün müslümanlarm ittifak ettikleri bir ka-ziyyedir.
Herhangi bir İslâm Anayasası (Düstur), her şeyden önce Allah Taalânın siyasî ve kanunî hâkimiyetini kabul etmeden, tslâmî bir Anayasa olamaz.
Bu husus o Anayasanın maddeleri meyanmda açık-ce. yazılmış olmalıdır. İlâhî hükümete itaat edileceği ve Râkim-î A'lâ'ya boyun büküleceği ve O'mın ahkâmının ifâ edilmesinin farz olduğu da aynı şekilde yazılmalıdır, [214]
Risâlet Makamı :
Peygamberler Aleyhisselâm umumiyetle ve Hazret-fc Muhammed Sailallahu aleyhi ve sellem bilhassa Aliah Ta-alâmn bu siyasî ve kanunî hâkimiyetinin mantarıdırlar. Yani Allah Taalânın bu hâkimiyetinin insanlara tatbik edilmesi peygamberlerin vasıtasiyle olmaktadır. Ve bu sebepledir ki, Allanın Peygamberi olmuşlardır. Bu itibarla onların hükümlerine itaat etmek ve onların yolundan gitmek, onların hükümlerine niçin ve neden demeden, kayıtsız ve şartsız inanmak, her ferdin, her zümrenin, her kavmin üzerine farz ve lâzımdır. Yine de lâzımdır ki, Allahm bu hâkimiyetine inanıp kabul etsinler.
Bu husus, Kur'an-ı Kerimde müteaddit yerlerde açıkça bahsedilmiştir. Misal olarak aşağıdaki âyâtı kerimelerden bir kaçına göz -gezdirelim:
Her kim Resule itaat ederse, Allah a da itaat etmiş olur. (En-Nisâ' 80)
Hiç bir Resul göndermedik ki, ancak Allahm izni ile kendisine .itaat edile. (En - Nisa' 105).
(Yâ Muhammed) Biz sana'kitabı hak ile nazil kıldık kî, Allanın sana gösterdiği gibi, halkın arasımla hüküm veresin. (En - Nisa' 105).
Resul size ne getirdikse onu alınız ve sizi neden men ettiyse, ona son veriniz. (EMIaşr, 7)
Hayır; senin Rabbına and olsun ki, Onlar aralarında çıkan anlaşmazlıkta, seni hakem kilmayıp verdiğini hükümlere hiç bir şekilde sıkılmadan, sana tanı bir itaatle bağlanmadıkça iman etnı's olmayacaklardır. (En . Nisa, 65).
İşte bu nokta da îslâmî hükümetin Anayasasının ikinci esasıdır. Burada Allahm hâkimiyetini ikrar ettikten sonra ikinci ikrar da şu olmalıdır: Böyle bir hükümette Kitabullahın yanı başına Resûlullah sailallahu aleyhi ve sellemin isbatlı sünnetlerini de kanun mehazı olarak kabul etmek icabeder. îcraî, teşriî ve adlî hususlarda bu sünnetin hilâfına hükümler ortaya konamaz ve kanun yapılırken yapılacak olan kanun da bu sünnetlere aykırı bulunamaz. [215]
Hilâfet Düşüncesi :
Sizin aranızda iman edip de salih amel eden kimselere, Allah yeryüzünde hâlife kılacağım vaad etmiştir. Nitekim sizden önceki kimseleri de halîfe kalmıştı. (En-Nûr, 55).
Bu âyet-i kerimeden açıkça iki mühim esası kanun anlaşılıyor. Birincisi, Islâmî hükümette sahih makam, «hilâfet» makamıdır. Hâkimiyet makamı değildir. îkin-eisi de şudur: Bir islâmî hükümette hilâfeti elinde bulundurmak herhangi bir şahsa, herhangi bir hanedana, veya herhangi bir zümreye mahsus değildir. Belki bütün islâm ümmetine, islâm ümmetinin her ferdine atittir. Allah Taalâ bunlara serbest bir hükümet atâ kılmıştır.
Birinci noktanın teşrihi şudur ki, aynı ha-kikat şu işi icabettirir ki, hâkimiyet sahibinin kendi zatmın haricinde öyle bir kudret bulunmayacak ki, onun ihtiyarâtını hududlandırsın ve kıssın, onun kendisinin yaptığı kanunlar ve nizamların dışında onun elini ayağını bağlayan ve kendisinin yapacaklarına mâni olabilen herhangi bir kanun ve nizam bulunsun.[216]
Şimdi eğer bir hükümette ilk adımda şunun üzerine iman edilirseki, Allanın ve O'nun Resulünün bildirdikleri kanunların üstünde hiç bir kanun ve nizam yoktur; bu kanunların hilafına da bir iş yapılamaz. Bu hükümetin Teşriî Organı da bu kanunun hilâfına bir kanun vaz' ede-., mez. Adliye işlerinde de bu kanuna aykırı hükümler olamaz. O zaman, bundan açıkça şu mana anlaşılır ki, Allah ve O'nun Resulünün hâkimiyeti karşısında böyle bir hükümet hâkimiyet iddiasında bulunamaz ve hakikî hâkimiyetin de esasda Allah ve Resulüne ait olduğu kabul üipf mevcut hükümetin başında bulunan yahut da idarecisi, ancak ilâhî hâkimiyetin bir mümessilinden başka bir vasıf taşımaz. Bu mevkideki idareciye de «halife» dİ-veceğiz. Bu şekildeki vaziyetin ismine sahîh istilanda «hâkimiyet» diyemiyeceğiz. Sadece «hilâfet» diyeceğiz. Bu vasıf kararlaştırılmış olursa, bu vasıf üzerine böyle bir hükümetteki işe «Hâkimiyet» deyecek olursak, o zaman istilan bakımından da tenakuza düşmüş oluruz. EL bette "ki, Allanın hükmü ve O'nun Resulünün Sünneti tahtında kendi yapacağı işlerde, muhtar olarak, ittiba etmezse, o zaman şüphesiz doğrudan doğruya bu iş hâkimiyet olur. Fakat böyle olunca da Islâmî hükümetteki 4stılahda bir tenakuz yeniden baş gösterir.
İkinci noktanın teşrihi de şudur: Bir islâmî hükümetin bütün sakinlerinin müslüman olması vasfiyle, top. lu olarak, bunlar hilâfet mansıbını elde bulundururlar. İşte bu mühim ve hakikî usul tslâmî Cumhuriyetin esasıdır. Bu şekilde gayrı - islâmî cumhuriyetlerde ise esas içtimaî hâkimiyettir ki, (Popular Sivereignity) usulü üzerine kaim olmuştur. Fakat hakikatte bu şekildeki îslâmî Cumhuriyetin temelleri içtimaî hilâfet (Popular Viceğe-rancy) usulü üzerine kurulmuştur. Bu nizamda hâkimiyet yerine Hilâfet ıstılahını kullanmak icabeder. Buradaki iktidar Hak Taalâ tarafından bahşedilmiş bulunan bir iktidardır. O'nun çizmiş bulunduğu hududlar dahilinde, bu iktidarı kullanmak icabeder. Fakat bu Hilâfetin şu Mahdut iktidarı yukarıda bahsettiğimiz Kur'an-ı Kerimin "ükümleri gereğincedir. Bu hükümlere göre, herhangi "ir muayyen şahıs veya muayyen bir zümreye bu iktidar verilmiş değildir. Belki hükümetin ülkesi dahilinde ya§ayan bütün müslümanların «min haysül cemâa» : 'Toplu olarak) haklarıdır. Bunun iktizası şudur ki, müs-üınanlar kendi rızalariyle aralarında müşavere ederek, kendi işlerini yürütmek için bir kimseyi vekil tayin ederler. Bu kimsenin vekâleten başkanlığı müslümanlan rızasına bağlı olur. Müslümanlar kendisinden razı oldukları müddetçe onların işlerini yürütür. îste bunun içindir ki, Hazret: Ebu Bekir »(R.A.) Taalâ «HilâfetuUah kelimesini kullanmaktan, müslümanları men etti. Zira hilâfet aslında Müslüman Ümmetinin hakkıdır. Doğrudan doğruya Ebu Bekirin veya diğer halifelerin hakları değildir. Hilâfetin de esas vasfı, müslümanların kendi istekleri ve rızaları ile halifelik ihtiyarâtını bir şahsın eline tevdi etmeleri ve bu şahsı kendi işlerini idare etmek jçin vazifelendirmeleridir.
Bu iki noktanın her ikisi de gözönüne almaraik îs-lamî Hükümetin Anayasası (Düstur) u öyle bir şekilde yapmalıdır ki, bu Anayasa ile iş basma gelecek olan kimse veya kimseler herhangi bir şekil ve surette, Hâkimiyet iddiasında bulunmayıp bu hükümette ancak aydın ve açık bir şekilde halife olduklannı nazan itibara alsınlar. [217]
Müşavere Usulü
Yukarıda bahsettiğimiz gitii içtimaî Hilâfetin iktizalarını Kur'an-ı Kerim açık sözlerle beyan buyurmuştur; . Onların işleri, aralarındaki müşavere Ue olur. (Eş - Şura, 38 >
Bu ;' Tet-i kerimede Islâmî yaşayış nizamının şu hususiyeti beyan edilmiştir . Bütün içtimaî işler nıüşa* vere ile icra edilsin. Bu, sadece bir beyan değildir. Belki sözün mefhumundan anlaşılır ki, bu bir emir ve bir hükümdür. Bunun için "herhangi bir içtimaî iş, müşavere olmaksızın yapılamaz. Müşaveresiz içtimaî işleri yapma*"
menedilmiş bulunuyor. Nitekim Hatib Bağdadî, Hazret-i AJi Radiyallahu Taalâ Anh'dan rivayetle şu hususları nakleder.
Arz ettim ki, Ya Resulallah! Senden sonra öyîe işlerle karşılaşabiliriz ki, bunlar hakkında ne Kur'an-ı Kerimde bir hüküm bulabiliriz ne de Zatı Saadetlerinin Sünnetinde bunu aydınlatabilecek hir mevzu ile karşılaşmak mümkün olabilir? Buyurdular ki, benim ümmetimin ibadet eden (âbid) zümrelerini toplar [218] ve onlarla müşavere edersiniz. Müşavere sırasında da bir tek kimsenin reyine iktifa etmeyesûıiz. (Ruhül _ Maânî)
Sonra yine bu müşaverenin asıl ruhunu da Nebî sal-lallanu aleyhi ve sellemin lâfızlarında beyan- edilmiş olduğunu görürüz:
Her kim bir hulusta bir kardeşiyle müşavere eder, fakat bu işi o kardeşten başkasının daha iyi bildiğini büir-se, im işde hiyânet etmiştir, (Ebu Davud)
Bu hüküm gayet geniş mefhumla beyan edilmiştir. Burada müşavere için herhangi hususî bir şekiî tayin edilmemiştir. Bu bakımdan, îslânun. ahkâmı bütün dür, ya için. olduğuna ve her zaman geçerli bulunduğuna göre bu şekilde bildirilmiştir. Eğer her ne suretle olursa olsun, müşavere için muayyen bir usul vaz edilmiş olsaydı, o zaman İslâmın ebedî ve âlemşümul, mahiyeti kalmazdı.. Müşavere doğrudan doğruya umum halk ile mi yapılır, yoksa halkın mümessilleriyle mi? Bu mümessilleri alelade halk mı seçer, yoksa avam halk değil de ileri gelen halk (Havas) mı seçer? Bu müşavere edilecek olan. ların seçimi bütün memlekete mi şâmil olur, yoksa devletin başında bulunan kimse tarafından mı seçilirler? Bu seçim, bildiğimiz gibi rey toplamak suretiyle mi olur?. Yoksa mümessilliği aşağı yukarı belli olabilecek zevat ll!kendilerini mümessil diye mi ortaya atarlar? Şûra Meclisi bir dereceli mi oîur? Yoksa iki dereceli mi olur? Bunlar öyle suallerdir ki, her camiada bunların cevapları ayrı ayrı şekildedir. Her medeniyet bu hususta kendisi için bir şekil üzerine karar vermiştir. Yine bunların cevapları durum ve ahvâlin değişmesine, zaman ve zeminin icabına göre değişecektir. Zaman ileriledikçe bunlar da yeni. yeni şekiller alabileceklerdir. îşte bunun içindir ki, Şeriat bu hususları serbest bırakmış ve üzerinde durmamıştır. Ne hususî bir şekil tayin etmiş ne de herhangi bir şekli men eylemiştir. Elbette ki yukarıdaki âyet-i kerimeyi teşrih eden hadislere de göz atmamız icabeder. Bu hadisleri gözden geçirdiğimiz zaman üç mesele üzerinde durmuş oluruz:
1. Müslümanların herhangi bir içtimaî işi müşave-
Iresiz yapılamaz. Bu mesele diktatörlüğün kökünü kazımak için lâzımdır. Bunun için devlet işlerinde mühim i§-
ileri devlet reisinin kararlaştırmasının önüne geçilmiş o-lur. Devlet reisinin nüfuz kullanarak istediği gibi işleri idare etmesine meydan verilmez. Böyle olunca da diktatörlük için açık kapı bulunamaz. Nitekim diktatörlük demek istibdat ve mutlakiyet demek olduğundan .istibdat
ive mutlakiyet de müşavereye muhalif bir husustur. Bu şekilce yine Anayasada arızî veya müstakil bir şekilde
(duraklama olamaz. Tam ihtiyarât da Devlet başkanına ve memleketin reisine verilmemiş olur. Her ne şekilde o-lursa oisun, istibdat men edilmiştir. İstibdat ve mutlakıyet üzerine tslâmî hükümet teessüs edemez.
2 içtimaî işlerle alâkadar olan herkes bu işlerde müşaverede bulunmalıdır. Bunlar isterlerse müstakimen, doğrudan doğruya müşavereye iştirak ederler; isterlerse güvendikleri ve itimat ettikleri bir kimseyi (Mutema-düm aleyh) mümessil olarak ortaya çıkarırlar ve bu kimse ile müşavere edile gelir.
3- Müşaverenin serbest ve herhangi bir garaz ve riyadan arî bulunması icab eder. Dalavereli ve dolam -baçlı yollardan müşavere edip de rey ve fikir almak hakikatte müşavere değildir, dalaveredir. Müşavere manası bu gibi şeylerden anlaşılamaz.
Buna göre, Düsturun (Anayasanın) ne olursa olsun bu husustaki tafsili de anlaşıldı. Bu meselelerde Şeriat, ne şekilde olursa olsun bu üç noktayı gözönünde tutmuştur. Bu esaslara göre, halk ile veyahut da halkın itimat ettiği ve güvendiği ve güvenerek vekâlet verdiği kimse lerle müşavere edilmeksizin, devlet işleri yürütülemez Yürütülmesi de sahih ye doğru olamaz. Bunların seçilmesi hususunda da herhangi bir nizam konabilir. Fakat nizam öyle bir şekilde olmalıdır ki, bütün Ümmet bu i§e iştirak edebilsin. Hattâ bu işde halkı ve yahut da halkm mümessili ve vekili olan kimseler aldatılıp tamahlandı-nlmasına da meydan verilmemesi icabeder. Yoksa bu şekilde reyleri alman mümessillerin reylerinin hakikatte kıymeti kalmaz. [219]
Seçim Usulü :
Devlet başkanı, bakanlar, şûra ehli (Parlamento azaları) valiler ve idarecilerin seçimleri üzerinde ne gibi nı*suslar gözönünde bulundurulmalıdır? Bu hususta da Kui"'an-ı Kerimin ve Sünnetin hidayetlerini nazarı itibara almak icabeder. Buyrulmuştur ki:
Allah size emr ediyor ki, emânetleri ehillerine tevdi edesiniz. (En - Nisa, 58).
Elbette ki, sizin Allah indinde en değerliniz en muttaki olanınızdır. (El-Hüccurat, 13). Hadis-i Şerif de;
Sbin Önderleriniz meyanında en iyileri, sizin sevdik-leriniztfır ki, onlar da sizi severler. Siz onlara hayır dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Sîzin Önderlerinizin en kötüleri de onlardır ki, siz onlara karşı nefirt-t hissi duyaısınız, onlar da size nefret hissi duyarlar. Siz -onlara iânet edersiniz, onlar da size lanet ederler.
(Müslim'in rivayet'/?.
AHaha yemin ederim ki, bir şey isteğinde bulunanları yahut da makam hırsına sahip olan kimseleri kendî-mizo koruyucu seçenleyiz. (Muttefikun Aleyh Hadis)
Elbette ki, bizim indimizde, en hain kimse sizin ara. iH/daki en haris kimsedir. (Ebu Davud)
Bu Hadis-i Şeriflerden sonra, yine aynı mevzua temas eden tarih sahifelerini, karıştırdığımız zaman, göreceğiz ki, İslâmla şereflenmiş devirlerde, en kötü şey olarak vasıflandırılan hareketin, hırs ve fazla istek olduğu görülür. Nitekim ulemadan Kalkaşandî, «Subh ül A'sâ» diye telif ettiği eserde bu hususu şu şekilde ifade eder:
Hazret.i Ebu Bekir bir ara üzülerek şu şekilde bekanda bulundu. Hazret-i Besul-ü Ekrem saüallahu aleyhi vesilemden bu İş hakkında sordum. Buyurdu İd: Ey Eb» Bekir bu iş, o kimse içindir ki, bu işe karşı aşırı derecede istekli olmaya. Bu iş yırtınan kimse için değildir. Bun» karsı isteksiz olan kimse içindlir. Buna istekli olan iç*11 değildir. Bu iş o kinişe İçindir ki, bu senin hakkıudtr, densin. Bu benim hakkımdır diyen kimse için değiMir,[220]
(Subh - ül - A'sâ, Kalkaşandî, C. 1, S, 240).
Bu hidayetler, vaziyet bakımından sadece «Usulî hi-iayetler» olmalarına rağmen yine de bu rivayetlerde seçilecek olan başkanın veya idarecinin vasıfları belirtilmiş oluyor. Beğenilmeyen ve istenmeyen kimselerin iş başına getirilmelerinin ne gibi neticeler vereceği1 de ortaya çıkmış bulunuyor. Fakat her ne şekilde olursa olsun, şimdi Anayasa hazırlayan kurul (Düstursâz) ların vazifesi şu. 6mı ki, bu hidayetleri gözönünde bulundurarak bunlara -iiDpiî bir şekil vereler ve bu hususta münasip tedbirler alalar.
Seçim için her ne nizam koyarlarsa koysunlar, bu nizamda emin, güvenilir ve muttaki kimselerin seçilmelerini düşüneler. Seçilecek kimselerin halk arasında sevgi kazanmış olmalarına dikkat etsinler. Millete iyilik edecek kimselerin seçilme imkânlarını sağlasınlar. Seçim reylerini toplamakla halkın nefretini kazanacak kimselerin seçilmelerine mani olmak yolunu bulsunlar.-Zira böyle olmazsa, onlar da halkın bedduasını alır ve lanetini kazanmış olurlar. Bu işi üzerlerine almış bulunanların elbetteki bu işi iyi başaracakları ümit edilir. [221]
Kadınların Mansıpları :
Erkekler kadınların koruyucularıdırlar. (En - Nisa 34).
Hadis-i Şerif :
İşlerini kadınlara teslim eden kavim felah bulamaz. (Buharı)
Bu^nass ile bu hususta kat'î hüküm verilmiştir ki, memleket işlerinde mesuliyetti iğler ve mevkiler (isterse memleket reisi yahut hükümet başkanlığı olsun, bakanlık Şûra Meclisi azahğı, yüksek idarelerin ve yüksek mahkemelerin azahğı olsun) kadınlar için münasip işlerden değillerdir. Bunlar, kadınların eline bırakılamaz. Bunun için îslâmî hükümette kadınları bu gibi işlerin başına getirmek münasebet almaz.[222] Belki de onların vücut yapıları bu gibi işler için elverişli değildir. Açık nass'lann hilâfına, Hak Taalânın itaatini ve Resule bağlılığı kabul etmiş bulunan kimseler tarafından Kurulmuş olan böyle bir hükümette bu açık emirlerin hilafına gidilemez. Bu gibi işlere müsaade edilemez. [223]
Hükümetin Maksadı :
Yeryüzüne yerleştirmiş bulunduğumuz bu kimseler namazı ayakta tutarlar* zekâtı Öderler ve marufa (doğru yola) emr edip münkerden (eğri yoldan) men ederler. (El - Hacc, 41).
Bu âyet-i kerimede îslâmî hükümetin maksadı vücudu ve onun esasî feraizi anlatılmıştır. Kâfir hükümetler gibi, yalnız memleketin iç asayişini temin edip ve dış hudutlarım muhafaza ile memleketin refahım yükseltmekle iktifa edilemez. Bunların hilâfına, îslâmî hükümetin, İslâm hükümeti olmak bakımından ilk vazifesi, namazi, zekâtı kaim kılsın, iyilikleri lalamın aydınlığı al-tmda, Hak Taalâ ve O'nun Resulünün iyilik olarak bildirdikleri hususların yayılmasını sağlasın ve fenalıklardan — Hak Taalânın ve O'nun Resulünün kötü olarak bildirdikleri — fiillerden de insanlığı korusun. Böyle bir hükümete ancak, İslâm hükümeti ismi vermek mümkündür. Böyle olmayınca, herhangi bir hükümet İslâm hükümeti olmak hakkına mâlik değildir. Böyle bir hükümet namazı ayakta tutmaz, zekâtı Ödetmez, iyilikleri emr etmez; fenalıklardan men etmez ise, önün îslâmî hükümet olmakla bir alâkası kalmaz. Böyle bir hükümetin idaresi altında bulunan yerlerde zina, fuhuş, içki, kumar, çeşitli fuhuş edebiyatı, müstehcen şeyler, fuhuş ve müstehcen gösteriler (tiyatro, s-nema ve çeşitli eğlence yerleri), kadın ticâreti, karma öğretim ve cahiliye devrinde olduğu gibi'kadınların kendilerini satmak için kırıtmaları (te-berrüc), erkeklerle kadınların şehvanî karışmaları bulunup, sarahaten kötü şeyler (münkerler) yasak edilmedikçe bu hükümet Îslâmî hükümet olmak vasfını taşıyamaz.
îslâmî hükümetin Anayasasında (Düstur) bu saydığımız hususlara dikkat edilmesi icabeder. Nitekim Kur'-an-ı Kerim de bu hususları belirtmiştir. Hükümetin bu hususlardaki farizelerini saymıştır. [224]
Ülül-Emr Ve Îtaat Usûlü
Ey iman etmiş olan kimseler, Allah a itaat ediniz, Onun Resulüne de itaat ediniz. Ve kendi içinizden çıkan îilülemre de. Bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz ve sis:
Allaha ve ahiret gününe iman edenlerden iseniz, bu işi Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz. İşte bu en iyi ve en güzel tevildir. (En - Nisa 50).
Bu âyet-i kerimede, üç mühim nokta belirmektedir. Bunlardan her biri Anayasa hükümleri (Düsturî hükümler) dirler. Anayasa meseleleriyle alâkalıdırlar. îlk önce şu nokta üzerinde duralım ki, Allah ve sonra Resulüne itaat, itaatm aslıdır. Her müslüman fert, müslümanllk vasfı ile ve her müslüman kavim müslüman kavim olmak hususiyetiyle "bu meselelere bağlı bulunmalıdır. Bu itaat herhangi bri itaatden en öne alınmalıdır. Uîülemr'in itaati bundan sonra gelir. Bunlardan daha önce ve daha evvel değildir. Bunlarm zımnında ve bunların tahtmdadır. Serbestçe değildir. Bu mevzunun daha geniş izahını aşağıdaki âyet-i kerimede bulacağımız gibi hadis-i şeriflerde de göreceğiz:
Hiç bir mümin erkeğe ve hiç bir mümin kadına şu hak düşmez ki, Allah ve O'nun Resulü bir işde haliü fasl edip hüküm versinler de, ister bu mesele onların lehine isler aleyhine olsun (ona tabi olmasınlar). Her kim AI-taha ve O'nun Resulüne karşı gelirse elbetteki apaçık bir dalalete düşmüş olacaktır. (El . Ahzâb, 36)
Her kim Allahm nazil kılmış bulunduğu üzerine hüküm vermezse, böyleleri kâfirlerdirler. Böyleleri zalimlerdi rîc t., Böyleleri Kasıklardırlar.. (El- Mâide 44 - 45 - 47)
Ve Hadis-i Şeriflerde:
İster hoşuna gitsin ister hoşuna gitmesin, her müslüman erkeğe ve her müslüman kadına, masiyet yolun. da emir verilmedikçe dinlemek ve itaat etmek lâzımdır.
Ancak masiyet için emir verilmiş olursa ne dinlemek vardır ne de itaat etmek. (Buharı ve Müslim)
Eğer size, işlerinizi yürütmek için Zenci bir köle de tayin edilse, ve sizin işlerinizin basma getirilirse, Kîtabul-Iah iîe sizin işlerinizi idare etmek yolunu tutarsa, onu da dinleyecek ve itaat edeceksiniz. (Müslim)
Masiyet için itaat diye bir şey yoktur. Elbette ki, itaat doğru iş (maruf) içindir. (Buharî ve Müslim)
AHaha karşı isyan yolunu tutmuş olana İtaat yoktur. (Tabaranî)
Kitap ve Sünnetin tm sağlam ahkâmı şu hususu kuvvetle ifade eder ki, îslâmî hükümetle kanun hazırlayan meclis Hak Teâlanm ve Resulünün ahkâmına muhalif o-lan bir kanun vaz edemez. Eğer böyle bir kanun vaz ederse, bu kanun derhal reddedilir ve yürürlüğe gelmesine mâ ni olunur. Bu şekilde, Ayât ve Ahadis de bu hususu bildirmektedirler ki, herhangi bir İslâmî hükümette adaletin mevcut olması için Allah ve O'nun Resulünün kanunlarını infaz etmek ve yürür hale koymaktan başka bir çâre olamaz. Hattâ, herhangi bir hâkim de İlâhî kamına muhalif bir kanunu, — kanun yapanlar böyle kanun yapmışlar diye — tatbik edemez. İki kanunun birbirine muhalif ve zıd olduğu görülürse, Allah ve O'nun Resulünün kanunu elbette ki, &anun yapıcı meclisin ve kurulun kanunlarının üstünde olacaktır. Ayât ve Hadisler bu hususu açık bir surette belirtmişlerdir, İslâmî hükümetin icra organları da böyle, Allah hükmüne ve Resûlullahın Sünnetine mugayir bir kanunu tatbik edemiyecekleri gıb> her
hangi bir zabıta veya başka kanunları yürütmekle vazifeli kurullar da bunu yapamıyacaklardır. Hiç bir idarî teşekkül ,' Allah ve Resûlullaha karşı masiyet mefhumunu taşıyan bir kanun veya herhangi bir nizamı yürürlüğe koyamazlar. Eğer bu hususu gözönünde bulundurmaz ve dinlemezlerse o zaman halk kendilerine itaat etmez ve edemez; itaat ederlerse Hak Taalâ indinde günahkâr olurlar. Kanunu da kanun yapıcısını da, yürütücülerini de dinlemeyip itaat etmezlerse Hak Taalâ indinde mücrim Bayılmazlar. Bunun hilafına böyle işlere tevessül e-den ve Hak Taalânm ve Resulünün ahkâmına muhalif kamın ortaya çıkaran hükümet kendisi cürüm işlemiş olup günahkâr mevkiine düs_er.
İkinci mühim nokta da şudur: Herhangi bir İslâm hükümetinin başında bulunan «ülül-emr» müslüman olmalıdır. Bu noktanın iki sebebi vardır. İki cihet de âyet-i kerimede belirtilmiştir. Birincisi şöyledir: «Ey Aman etmiş bulunan kimseler» Ve devamla;
«Sizden olan, sizin içinizden bulunan ülül-emr» Denmiş olduğuna göre, burada her iki mefhum da açık bir surette anlaşılıyor. Bunlardan birincisi: «Ülül-enıre itaat hükmü» dür.
Her müslüman ülül-emre itaat edecektir, fakat ikincisinde de bu ülül-enırin sizin içinizden, sizden olması söylenince yani ülül-emrin de müslüman olması lâzımdır. Müslüman olan ülül-emre itaat edilecektir. Pek tabiîdir ki, müslüman olmayana değil.
İkincisi de şudur: İhtilâf halinde ihtilaflı mesele Allah Taalâya ve Resûlullaha havale edilecektir. Bu şekilde hüküm verilmiştir. Açıktır ki, halk Üe hükümet'arasında herhangi bir suretle ihtjlâf ortaya çıkabilir, O zaman ve O'nun Resulünün hükmünün hakem olarak kabuJ edilmesi lâzımdır. Bu da elbette Müslüman ülül-emr ;çin olabilir; kâfir ülül-emr için olamaz. Bundan başka, istinattı hadiselerde de bu hususta sarahat vardır. Bunu teyid mahiyetinde hatta tekid mahiyetinde Hadisler mevruttur. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz gibi Hazret-i Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerini de yine göz Önünde bulundurmak icabeder. Buyurmuşlardır ki:
Eğer size, işlerinizi yürütmek için Zenci bir köle de tayin edilse ve sizin işlerinizin basma getirirse Kitabullah ile sizin işlerinizi idare etmek yolunu tutsa, onu da dinleyecek ve itaat edeceksiniz.
Ve yine :
Allaha karşı masiyet yolunu tutmuş olana itaat yoktur.
Burada yine Hazret-i Ubâde ibn-i Sabit'den rivayet edilen bir Hadisi nakledelim.
Hazret-i Ubâde ibn-i Sabit buyuruyor ki, biz Zat-ı Saadeti Nebevilerine biat ettiğimiz zaman şu hususlar üzerine biat ettik :
Kendi amirlerimiz (hüküm verenler) ile iht'.Iâf çı-karnııyalım, fakat onların işlerinde açıktan açığa bir küfr görürsek ve onların bu küfrü Allah indinde bizce sabit görünürse, o zaman iş değişir.
(Buharî ve Müslim)
Başka bir hadisde de şu şekilde anlatılmıştır ki, halk, fena muamele yapan hâkimler ve idareciler hak -Kında, «kendilerine karşı gelelim mi?» diye sordukları zaman, Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdiler :
Hayır, madem ki sizin aranızda -natpazı ayakta tutuyorlar. (Müslim)
Bu en kesin hüccetlerden sonra şu hususta artık şüphe kalır mı ki, îslâmî bir hükümetin başına her ne şekilde olursa olsun gayrı müslim bir Sahib-i Emr (Devlet Reisi) getirilmiş olabilsin. Böyle olursa bu iş şuna benzer ki, meselâ komünist ve sosyalist hükümetin başına getirilecek olan devlet reisi komünistliğin yahut da sosyalistliğin muhalifi bir kimse olsun. Veya herhangi bir Cumhuriyet hükümetinin Cumhurbaşkanlığına Cumhuriyete muhalif bir başkanın getirilmesi hiç akla sığar mı? Elbette ki böyle bir şey realite olarak mümkün değildir.
Üçüncü nokta da şudur: Ayet-i kerimenin medlulü gereğince* müslümanlar ile ülül-emr arasında ihtilâf çıkabilir. Buradan da şu anlaşılıyor ki, müslünı ani arla ülül-cmr arasında ihtilaf çıkabilir. Buradan da şu anlaşılıyor ki, müslümanlarla ülül-emr arasında ihtilaf çıkması men edilmiş değildir. Müslümanlara da ihtilaf çıkarabilmek hakkı tanınmıştır. İhtilâf çıktığı zaman , bu ihtilâfı halledecek merci ancak Allah Taalânm Kitabı ve O'nun Re:, sülünün Sünnetidir. Bu iki merci, her ne şekilde hüküm verirlerse, — ister ülül-emrin lehine ve halkın aleyhine, ister halkın lehine ve ülül-emrin aleyhine, — her iki taraf da buna razı olacak ve kabul edeceklerdir. Şimdi şu mesele aydınlanmış oluyor ki, her ne suretle olursa olsun, ihtilâfı halledecek bir idare sistemi de bulunmalıdır ki, bu idare de AHahm Kitabı ve O'nun Resulünün Sünneti ile ihtilâfı halletsin. Bu idare veya kurul, herhangi bir ulema meclisi, bir yüksek adalet divanı (Superm court) ne olursa olsun bir teşekkül olacaktır. Bunun ne şekilde teşekkül edeceği hakkında Şeriat bizi muayyen bir yol tutmağa mecbur kılmamıştır. Fakat ne de olsa böyle bir idare veya kurul olmalıdır. Bu kurul da şu vasıfları taşımalıdır ki, icrâî, teşriî (kanun yapan) ve adlî organ-
ların aleyhine ve bu organların verdikleri hükümlere ve kararlara, bu kurul veya idarenin neadinde dava acıtabilip karar istensin. Bu idare veya kurulun da elbette ki, esas usûlü Kitap ve Sünnetin hidayetleri ışığı altında işleri hal ve fasl etmek ve hakkı batıldan ayırmak olacaktır. [225]
Esası Hukuk Ve İçtimai Adalet
Allah sise, emanetleri haline tevdi etenenizi emreder. Halk arasında da hakemlik ederseniz adaletle hüküm veriniz. (En . Nisa, 58)
Ve bir kavme (zümreye) olan düşmanlığınız sizi adaletten ayrılmağa sürüklemesin, adaleti gözetirseniz; bu iş takvaya daha yakındır.
Bu âyet-i kerimeler geniş manada mÜ3İümanları ferdî ve içtimaî hususlarda adalete bağlamaktadır. Elbette ki, müslümanlara böyle bir hüküm verilince îslâmî hükümeti de bu işten vareste tutmamıştır. Hattâ, o da adalete bağlı bulunacaktır. Hele îsİâmî hükümetin adalete bafh bulunması daha da önemle ele alınması icabeder. Çünkü, halk arasında hüküm vermek daha ziyade hükümete düşen bir iş ve en çok onun kudretindedir. Elbette ki, hükümetin icraatında adalet olmazsa yaşayışın hiç bir sahasında adalet mefhumu diye bir şey kalamaz.
Şimdi bakalım bu iş hükümeti ne dereceye kadar alakadar eder? Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sel-lem ile Dört Örnek Halifenin halk arasında hüküm vermek hususunda adaleti nasıl gözetmişler ve hangi hususları nazarı dikkate almışlardır ve adaletin tesbiti için neler yapmışlardır?
1. Veda Haccındaki meşhur hutbede, Hazret-i Resulu Ekrem, sallallahu aleyhi ve sellem, İslâmî hükümetin esas usullerini ilân buyurdukları zaman bu meyanda şu mühim usul üezrinde de durmuşlardı.
Elbette ki sizin kanlanınız, mallarınız ırz ve namusunuz bu günün hürmeti gibi muhteremdir.
Bu ilân gereğince, İslâm ülkelerinin bütün vatan -daşlarımn canları, malları, ırz ve namuslarına hürmet edilmesi ve korunması için esası bir hak ortaya konmuştur. Bu-hakka her hükümet dikkat etmelidir; bu hakkı gözetmek mecburiyetindedir.. Bu şartları yerine getirirse bu hükümetin ismine «İslâmî Hükümet» diyebiliriz. [226]
2. Bu hürmete dikkat ediîmez, ehemmiyet verilmeyip hiçe sayılırsa o zaman ne olacaktır? Bu vaziyetin de cevabını yine Hazret-i Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek lafızlarında bulacağız:
Böyle yaparlarsa kendi canlarını benden kurtarırlar, fakat islâmın hakkı ve onların hesabı Allah'a kalır. (Buharî ve Müslim)
Elbette ki, onların canları ve malları bizce hürmetlidir, ancak bu can ve malın üzerinde hak olursa, onların hesabınj görmek ise Allah'a aittir. (Buharî ve Müslim)
Herkes O'nu (Yani kelime-i tevhidi) söylerse o zaman kendi malını ve canını benden kurtarmış olur. Ancak onun hakla ve hesabı (kalbindeki) AHaha aittir. (Buharî)
Bu hadisler şu hususu beyan eder ki, îslâmî Hükümette herhangi bir vatandaşın tam bir hürriyeti vardır; malına, canına, ırz ve namusuna hürmet gösterilip tecavüz edilmiyecektir. Madem ki, islâmî kanunlar gereğince, böyle bir vatandaşın üzerine yahut da aleyhine bir hak isbat edilmemiştir, onun bu hakları korunacak ve hürmet devam edecektir.
3. Birisinin üzerine, yahut da birisinin aleyhine hak isbat edilmesi nasıl olacaktır? Bu hususu da lalamın Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle anlatmışlardır :
Sana iki hasım gelirse, birincisinin iddiasını dinlediğin gibi ikincisinin de iddia (veya müdafaasını) dinlemeden aralarında hüküm verme. (Ebu Davud, Tirmizî, Ahmed)
Hazret-i Ömer radiyallahu anha ait bir dava görme vakası şu şekilde nakledilmiştir:,
îslâmda hiçbir kimse, adalet olmadan tutuklanamaz. (Müvetta)
Bu vakanın tafsilini Mu vatta şöyle anlatıyor: Buradan anlaşılıyor ki, o zaman Irak'ın yeni fethedilmiş ülkelerinde, bazıları yalan yere jurnalcilik ederek, ihtilafları yahut da bir garazları olan kimseleri yakalatmağa çalışıyorlardı. Şikâyetler Hazret-i Ömer Radiyallahu anha intikal ettirildi. O zaman bu mesele hakkmda hüküm vererek yukardaki cümleyi buyurdular: Bu cümlede kullanılan «adalet» demek, «bildiğimiz adaletin kanunî hükmü: (Due processe of law) demektir. Yani ıfoir kimse için isnat edilen cürüm isbat edilmiş olup açık bir şekilde karara bağlanmış olacaktır. Böyle bir karar olmaksızın İslâm'da herhangi bir kimse tutuklanamaz ve tevkif edilemez.
4. Hazret-i Ali Radiyallahu anhm hilâfet de bazıları hükümeti meşru tanımak için hazır . O zaman Zat-a Hilafetpenahileri, onlar:
Bulunduğunuz yerde kaimiz ve Mzimh\ ^îr aramızda kan dökülmesin. Yollan da kapamayım/. Kimseye de zulmetmeyiniz. Böyle yapmazsam?, o /.aman -. = ?.:s?îf* taraşa gireceğim. (Neyi Sİ - Evtâr).
Yani siz istediğiniz gibi düşünebilirsiniz. Sizin fikriniz ve düşüncenizle bizim işimiz yok. Elbette ki, siz "bu düşünceniz yüzünden hükümete karşı koymamalısınız. Şayet hükümete karşı baltalama hareketlerine girişirseniz, o zaman sizin karşınıza çıkılacaktır.
Bu gayet sarih vakalardan sonra, acaba islâm düşüncesine göre, adaletin bu vaziyette dahi icrâî kuvvetler tarafından nazarı itibara alınmamış olduğuna dair bir şüphe kalır mı? îcrâî kuvvetlere, adaletin kanunî hükmü olmadan istediği kimseyi tutuklamak, yahut da istediği kimseyi tevkif edip veya istediği kimseyi şehir dışına veya memleket haricine menfaya göndermek, istediğinin dilini, ağzını kapatmak ve arzu ettiğini fJkir beyan eylemekten men etmek selâhiyetleri tanınmamıştır. Hükümetlerin çoğunun nizamlarında bulunan böyle salâhiyetler hiç bir zaman ve hiç bir vakit islâmî hükümetin nizamında olmamıştır ve olamaz. Ve şimdi, «Halk Arasında Adaleti Gözetme» mefhumundan ikinci bir manayı da yine Islâmm istinatlı rivayetlerinden ve haberlerinden anlıyoruz ki, îslâmda devletin başkam, hükümetin reisi, umum valiler ve bunların benzerleri, en yüksek kumandanlar, hüküm sahipleri ve buyruk buyuranlar ile umum halk efradının hepsi bir kanun ve bir adalet nizamına tabidirler. Kimsenin' kimseye, her ne şekilde olursa olsun, hiç bir kanunî imtiyazı yoktur. Hiç bir kimse içim de hu bir adalet mercii bulunamaz. Yine hiçbir kimse, ne şexilde olursa olsun, kanun karşısında istisnaya tabi tutulamaz.
Hattâ Resul-ü Ekrem sallaHahu aleyhi ve sellem son çağlarında, kendi kendileri için şu şekilde beyan buyur .
«Her kimin benim aleyhime bir iddiası varsa gelsin hakkım ispat edip alsın gitsin.»
Hazret-i Ömer ^Radiyallahu Taalâ anh da ileri gelen bir ülke valisini (Cebelet îbn-i Eyeem Gassânî) bir beâe-n iiçin kısasa çekti.
Hazret-i Amr İbn-i As, Hazret-i Ömer nadiyallahu Taalâ anh'den valileri için dokunulmazlık hakkı isteyinno, Hazret-i Ömer, «Böyle bir şey olamaz» diye kabul etmedi. Bununla da iktifa etmiyerek, halka şu ilânı yaptırdı: «Her kimin herhangi bir validen şikâyeti varsa, bu şikâyetlerini gelip açığa vursun. Tâ ki, adalet tecelli etsin.» [227]
Umumi Refah :
Onların mallarının üzerinde fakirlerin ve yoksulların da hakkı vardır. (Ez-Zariyat, 19).
Onların mallarından bir sadaka al, bununla onları pak kıl, temizle ve kendileri hakkında da hayır dua et. (Et-Tevbe, 103).
İşte, Allah onlara sadakayı farz kılınıştır. Zenginlerinden alınır, fakirlerine verilir. (Buharı ve Müslim)
Koruyucusu bulunmayan kimsenin koruyucu hükümettir. (Ebu Davud, Tırmizî, Müsned-i Ahmed, Darimî)
Her kim ölüp, boynunda bir borç kalıp da mal bırakmamış olursa, onun bu borcunu karşılamak bana ait. tir; malı varsa mirasçılarına aittir.
Başka bir rivayette de:
Her kim bir borç bırakır ve Ödiyemiyecek durumda olursa benim yanıma gelmeli, ben onun koruyucusuyum:
Her kim bir mal bırakırsa, bu mal onun mirası ularına aittir. Hiç bir şey bırakmayıp da borçlu giderse bize aittir.
(Buharı ve Müslim)
Mirasçısı olmayanın mirasçısı benimdir. Onun borçlarını öder ve mirasını alırım. (Ebu Davud)
Bu âyetlerden ve hadislerden açıkça anlaşılıyor ki, lalamı Hükümetin vazifelerinin en mühimlerinden biri de zekât işinin tanzimidir. Bu hükümetin, mesuliyetleri me-yanında bir mesuliyet de şudur ki, kendi ülkesi dahilindeki bütün halkın geçim vasıtalarını sağlasın; yardıma muhtaç olanlara yardım etsin ve âciz bulunanların ge-çmlerini temin etsin. Bunlar, Kitapta ve Sünnetde kar-şı.aştığımız en büyük hükümlerdir. Kur'an-ı Kerimde ve Hadis-i Şerifde Anayasa meselelerine ait daha bir, hayli hükümler varsa da bunların Anayasaya aidiyetleri az olduklarından biz de onların hepsini burada beyan etmedik. Şimdi, herkes Anayasa denilen kanuna bir parça. aşina olsaydı, bizim ileri sürdüğümüz bu âyetlere ve hadislere bakarak, bunlarda tslânıî Anayasanın esas temellerinin mevcut olup olmadığım görecektir. Eğer herhangi bir kimse çıkıp <îaf > boş iddia yerine, doğrudan doğruya, ilmî istidlal ile, bu ahkâmda Anayasa ile alâkalı bir şey yoktur diyebilir ve ıbunu ispat edebilirse, biz de o zaman deriz ki, Anayasa hangi esasî meseleler üzerine (Tefer~ değil esas meseleler) kurulabilir ki, bu meseleleri;
Kitap ve Sünnette görmek kabil olmasın?
Kitap ve Sünnet bunlar hakkmda bizi hidayet kılıma-v mış bulunsun?.
O ^aman elbette ki, bu kimseye bizi aydinlatabildiğinden dolayı minnettar olacağız. Yok eğer bizim yukarıda bahsettiğimiz meselelerin Anayasaya ait olmadığını ispat edemezse ve;
«Böyle meseleler Kur'an ve Hadisin taliminin aydınlığında bulunmamaktadır».
Diyemezse, o zaman — münafık olmayan temiz kim. seler gibi — iki doğru yoldan birisinde yürüyecektir. Ya doğrudan doğruya bu hükümleri kabul edecek ve memleketin Anayasasını bunun üzerinde tesbit edecek, diğer hususları da münasip bulacaktır. Yahut da doğrudan doğruya ve açıkça;
«Biz Kur';um da inanmıyoruz, Sünnete de; bizim iman ettiğimiz şey, bildiğimiz şu demokresi denilen nesnedir. Kendimize işveyi hasene (en güzel örnek) olarak Amerika veya İngiltere yahut da Hindistan Anayasalarını kabul ediyoruz»
Diye söylemeleri gerekir. İşte, bu iki yoldan birini tutmaları icabeder. Bu ancak temiz insanlara yakışan bir harekettir. Kaldı ki, bizim karşımızdaki yol yarıya gelmiş, güneş de karşımızdaki yolu aydınlatmıştır. Böyle bir aydınlıkta bir kimse nasıl olur da;
«Ben bu karanlık yolda gidemiyorum.»
Diyebilir? O zaman, acaba halk bu koca yalanı yutar mı yutmaz mı bilemeyiz? Eğer bu, sırf bir şeref kurtarmak meselesi için ise, bu yalanın sahibine ne söylenebilir ki...? [228]
BAB : IX
Önceki bölümlerde, îslâmî hükümetin esasi usulleri hakkın--.lı muhtelif cephelerden bahislerde bulunuldu. Şimdi bir Örnek devirden bahsederek, tarihî araştırmalara girişmek istiyoruz. Başlangıçta bu devirdeki işler Zat-ı Saadet-i Nebevilerinin mübarek elleriyle yapılmış ve bu devirde içtimaî ve ferdî iıayat nizamı tamamen değişmiş ve yeni baştan bir hayat nizamı devam etmp-
Efo başlamıştır.
Bu devir, aydınlığın ve nur meşalesinin devridir, tslâmî tarihin her çağında da müslümanlar bu devrin meşalesinin nurundan aydınlanmışlardır. Bu nurdan feyz elde etmişlerdir. Ve bu şekilde feyz elde etmeğe de devam etmektedirler, işte lslâ:nm hattı hareketi ve ilerleme plânı bu devirdir. Bu devirde hükümet denilen husus İçin yeni bir düşünce ve yeni bir fikir ortaya ç-.k-r/nş olmakla k-almamış, belki bu örnek; eti ile, derisi ile, kanı ile bütün vücudu ile dünyadaki hükümet denilen hususun şeklini değiştirmiş ve hükümet denilen mefhum hakkında insanlığın dü-şünepsini bambaşka yapmış ve yeni düşünceyle kurulmuş olan hükümet, kendi Ölçüsü dahilinde İşe devam etmiştir.
Dünyada, herhangi bir nizam bu düşünce ayarında, başk?. bir hükû.net bir gün dahi hattâ bir lahza dahi dünya yüzünde hâli.m olmuş iddiasında bulunamaz. Bu tasavvur ve bu nizam ile Tvuu^muş olan bir tek hükümet vardır, o da yalnız ve yalnız İs-lâmî hükümettir. Bunu tslâmın mucizesi olarak kabul etmek gerektir. Ve bu mucize ile tslâmî hükümet, beşerî hükümet tek çeşitleri içinde emsaline erişilmesi imkân olmayan bir vasıf taşır. Hazırlayıcı[229]
Saadet Devri Ve Örnek Dört Hallfe Devrine Bakış
1 Saadet Devri
İdamın doğuşu ile birlikte müslümanlara mahsus bir içtimaî yaşayış da meydana çıkmış oldu. Daha sonra, hicret vukubuldu. Hicretten sonra siyasî kudret ve kuvvet elde edildi. Bu mühim hadiseler kendiliğinden bir Is-lâmî Hükümetin doğuşuna sebebiyet verdi. Yani işler kendiliğinden bir hükümet şekline girdi. Bu oluşta birkaç açık ve ışıklı usul vardır ki, bu husus ;bizi her şeyden fazla, ilgilendirdiğinden Önce bu nokta üzerinde duracağız ve bu bahisler sırasiyle ele alınacaktır.
1. İlâhî kanunun üstünlüğü :
Bu hükümetin esas kaide ve usulü, «hâkimiyet mah-zâ ve münhasıran, Hak Taalânındır» gerçeği üzerine kurulmuştur. İman ehlinin kurduğu hükümet ve devlet aslında ve esasmda hâkimiyet değil de bir «Hilâfet» dir.. Bu hilâfetde hükümetin başında bulunan kimseye keyfî hareket etmek ve mutlak bir otorite hakkı tanınmadığı gibi, iş'eri kendi bildiğine göre tanzim etmek yetkisi de verilmemiştir. Bu ııevkiye getirilen kimse, ilâhî hâkimi-yetin zımnında buıtman ilâhî kanunlar gereğince işlerin yürütülmesine çalışır. Bu kanunların kaynağı da Allanın Kitabı ve Resulullahin Sünneti olduğu malumdur. Kur'-an-ı Kerim'de bu kaide muhtelif yerlerde bahsedilmiştir, Sûre-i N-'sâ'da âyet 59, 64, 65, 80, 105, Sûre-i Mâ'ide'de 44, 47. Sûre-i A'râf'da 3, Sûre-i Yûsuf'da 40, Sûre-i Nûr'_ da 54, 55, Sûre-i Ahzâb'da, 36, Sûre-i Haşr'da 7. Bunlardan başka Hazret-i Resulü Ekrem Şallallahu aleyhi ve sellem de mütaaddit hadis-i şeriflerinde esasa taalluk eden bu usul hakkında geniş ve etraflı bir şekilde açıklamada bulunmuş ve serahatle şu hususları beyan etmiş -İcrdir:
Sizin için Allanın Kitabına tabi olmağı tekidle tavsiye ederini. Onun helâl kıldığı şeyleri helâl bilecek, haram kıldığı şeyleri de haram bileceksiniz.[230]
AHah sizin için bazı iarizeler farz etmiş bulunuyor, bunları ihmal etmemeniz lâzımdır; sîze, bir kısım haramlar tayin eylemiştir, bunları da dikkatle gözönünde bu -lundurmanız, bırakmamanız gerekir; sizin için bir kısım hudutlar tayin eylemiştir, bu hudutları aşmamanız ica-beder, bazı şeyler hakkında da hiçbir şey söylenmemiştir, sükût geçilmiştir. Unutularak değil, bilerek sükûtla geçilmiştir. Sizin de bunlar hakkında bahse girişmemeniz lâzım gelir. [231]
Her kim Kitabullaha uyarsa, dünyada dalalete düşmez, ahirette de bedbaht o I imiz.
Size, sarıldıkça dalalete düşmeyeceğiniz iki şey bırakıyorum: Bunlar Allah'ın Kitabı ve O'nun Kesulünün Sünnetidir.
Size ne emrettimse, ona, bağlanın, sizi neden men ettimse, ona son veriniz. [232]
2. Halk Akasında Adalet :
İk:nci esas kaide de halk arasında adaleti temin etmektir. Böyle bir hükümet bu esas üzerine kurulur. Buna göre, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'in ortaya koyduğu kanunlar çerçevesi dahilinde, bütün halk efrarlı aynı
seviyede tutmak ve aynı gözle görmek icabeder M^mi ketin en aşağı seviyesinin daha aşagısındaki bir ^-ile memleketin en ileri gelenleri hep aynı Ölçüde, muamele görmeli, aynı seviyede tutulmalıdır! Kanun herkes için hep aynı olmalıdır. Kimsenin kimse ister kanunî olsun, isterse kanunun icra edilmesi huşu iarında olsun, ne imtiyazı, ne de bir üstünlüğü olmal-ch-Vatandaşlar arasında imtiyaz ve fark gözetmek, bu nü. kûmetin esaslarına sığmaz. Kur'an-i Kerim'de, Hak Taa lâ bu hususta kendi Resulüne şu hidayeti frldirinekte-dir:
De ki: Sizin aranızda adaleti temin etmek içjj, emir aldım.[233]
Yani ben taraftarlık ve düşmanlık Sozetrn^siz[n arı aleti ortaya koymak için memur edildim. Herhangi bir kimseye taraftarlık etmek, yahut da herhangi fojr Wn_ şeye karşı düşmanlık göstermek benim hakkım delildir Benim dinı;ade kimsenin kimseye bir farkı ve imtiyazı bulunamaz. Kendimizden olsun, yatoanoı olsun, büyü^ suiı, kiiçr.k olsun, zengin veya fakir kimse olsun, bunla-r.r hiç birisinin arasında ayrı bir hak ve hukuk yoktur Bunlar hukuk bakımından, adalet karşısında aynı sevî yedelerdir. Günah olan, haram olan şey herkes içjn p-ü_ nahtıy, herkes için haramdır. Helâl olan şey de herkes için helâldir. Farz olan şeyler herkes için farzdır. ger) keıdim, kendi şahsım dah: İlâhî Kanunun alemşümuilü-ğünden istisna edilmiş değilimdir.
Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem kendileri de bu umumî kaideyi şu şekilde açıklamışiardır:
Sizden öncekilerin helak olma sebebi şudur : Onlar aşağı derecede bulunan kimseleri cezalandırır ve yüksek. derecedeki ileri gelenleri bırakırlara!. Mtihammed'in (SalIaİlahu aleyhi ve sellem) varlığını elinde bulundurana yemin ederim ki, Fatime (Hazret-i Resulü Ekranım kızı) da böyle bîr şey yaparsa muhakkak onun da elini keserdim. [234]
Hazret-i Ömer (E.A.) buyuruyor ki:
Hazret-i Besulullah SaJlallahn aleyhi ve [235]sellemi gördüm kî, kendi nefislerine bile ihtiyatlı davranıyorlardı. [236]
3. Müslümanlar Arasında Eşitlik :
Bu kaidelerin teferruatı olarak, üçüncü bir kaide de ortaya çıkar. Bu kaide gereğince böyle bir hükümette şu mesele de müsellemattandır: Bütün, müslümanlar arasında, hak ve hukuk bakımından, renk, ırk, soy, sop, lisan ve şurada doğmak, burada doğmak bakımıri&an hiç bir fark nazarı itibara alınmaksızın eşittirler.
Herhangi bir ferdin diğer fertlere yahut da zümreye, herhangi bir zümrenin de diğer zümreye, yahut da ferde ister soy _ sop bakımından, isterse başka bakımlardan olsun, böyle bir hükümetin idaresi dahilinde, her ne suretle olursa olsun bir fark ve bir inıtiyazî hukuk' gozönünde bulundurulamaz. Herhangi bir hususiyetle ve vasıfla kimse kimseden farklı ve ayrı - gayrı olamaz.
Kur'ari-ı Kerimde muhtelif yerlerde Hak Taalâ bu hususu açık bir surette beyan buyurmuştur:
Müminler birbirleriyle kardeştirler. (El - Hucürât,. 10).
Ey iman etmiş bulunan kimseler, friz sizi bir erkek. ten ve bir kadından yarattık. Ve sizi kabileler ve oymaklar haline getirdik ki, birbirinizi t' tanışanınız. Elbette M, L-i/M\ içinizden Allah indinde en makbulünüz en fazla takva yolunu tutanınızdır. (El - Hücürat, 13).
Hazret-; ResuJ-ü Ekrem Saîlallahu aleyhi ve sellem du hususa şu şekilde işaret buyurarak, bu kaideyi daha açık bir şekilde beyan etmişlerdir:
Elbette Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. O, ancak sizm kalblerînize ve amellerinize bakar [237]
Müslümanlar hep kardeştirler. Hiç bir kimsenin kimseye takva hariç, bir üstünlüğü yoktur.[238]
Ey halk! Dikkat edin. Sizin Kabbınız hep birdir. Ne feir Arafcmı bir Acem'e (Araptan gayrisi) ne de bir Acemin bir Araba, ne bir siyahın bir beyaza, ne bir beyazıu bir siyaha üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir.[239]
Her kim «Lâ ilahe illallah» a şehadet verirse, bizim kıblemizi kıble sayarsa, ve bizim kestiğimizi (hayvanları) erse, işte o müslüraandır. Her mü si umanın lehindeki ve aleyhindeki haklar onun üzerinde de bulunur.[240]
Müminlerin birbirlerinin kanları aynıdır, başkalarının karşısında aynıdırlar. Bunların en alçağının alçağının da hakkı diğerlerinin boynunadır.[241]
Müslümana cizye yoktur.[242]
4. Devletin Mes'uliyeti :
Böyle h'.r hükümetin ayakta tutunabilmesi için dördüncü mühim kai^e de şudur:
Devlet, kendisine verilmiş bulunan, ihtiyarât, salahiyetler ve mallardan mesuldür. Bunlar, Allanın ve müs-lümanlarin bu devlete tevdi ettikleri emanetlerdir. Bu emanetler, Allahtan korkan, iman sahibi, adaletli kimselere tevdi edilmelidir. Emaneti muhafaza etmek için iman sahbi olan kimse, iman itibariyle bu gibi şeylerde ağ-raz-i nefsanî ile tasarruf etmeye kendini haklı bilmez. Kur'an-ı Kerim bu hususu şu şekilde izah buyurmuştur:
Allah size emanetleri, ehline tevdi etmenizi emr eder. Ektik arasında da hakemlik ederseniz, adaletle hüküm veriniz; bununla Allah size ne güzel nasihat veriyor. Elbette k" Allah duyan ve görendir.[243]
Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de bu hususu şu şekilde izah buyurmuşlardır:
Dikkat edin! Sizin her bîriniz birer çobansınız. Her birini/; de kendi sürünüzden mesulsünüz. Büyük imam (de\lct reisi) ise halka çobanlık eden kimsedir. O da kem* di sürüsünden mesuldür.[244]
Herhangi bir vali müslüman tebaasının işlerini yola koyarken ölür ve bu işte hıyanet yolunu tutmuş ise, Allah o valiye Cennete girmeği haram kılar.[245]
Hiç bir emir yok ki, müslümanların işlerini yöneltmeğe memur edilir de, sonra da canla başla müslüman-lar için çalışmaz ve işe girişmezse, dikkat edin, böyleleri asla müslümanlarla birlikte Cennete giremez.[246]
Hazret-i Resul Sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Ebû Zer Radiyallahu anten hitaben şöyle buyurmuşlardır :
Ey Ebâ Zer, sen zayıf bir kimsesin. Hükümet işi ise bir emanettir. Böyle bir iş, kıyamet gününde pişmanlığı w nedameti mucib olur. Bu iş hakkını tanı olarak vere-miyen bir kimsenin elinde olamaz. [247]
Hıyanetin en büyüğü bir valinin tebaasını ticaret mevzuu yapmasıdır. [248] Bizim işlerimize valilik edecek herhangi bir kimsenin, karısı olmazsa hemen evlenmeli-dîr; hizmetçisi bulunmazsa hemen kendisine bir hizmetçi bulmalıdır; barınacak evi olmazsa hemen kendisim barınacak bir ev edinmelidir; binecek bir şeyi yoksa kendisine bir binecek bulmalıdır; bunlardan başka birşey elde etmiş bulunan kimse, ya hiyanet etmiştir, yahut da hırsızlık yapmıştır [249]
Emir olan kimsenin hesabı hem uzun sürer hem de en şiddetli hesap olur. Azabı da herkesinkınden daha fazla. Emir olmayan kimsenin hesabı ise kısa sürer ve azabı da ehven olur; çünkü Emirler, müminler arasında va. ziyetleri itibariyle zulmetmeğe daha elverişli durumdadırlar; herkes de müminlere zûlm ederse, Allah as!a onu bağışlamaz.[250]
Hazret-i Ömer Ratiiyallâhu anh buyurmuştur ki: Fırat nehri sahilinde bir keçi yavrusu dahi zayi edilmiş olursa korkarım ki, Allah onun hesabım da bana sorsun [251]
5. Şüra Ve Müşavere (Kurul)
Bu hükümetin uyacağı beşinci mühim kaide de şu dur: îslâmî hükümette her zaman_müslümanlarla müşavere etmekle ve müslümanların rızasını elde eylemekle devlet işleri görülür. Bu devlet işlerini ancak müşavere ile yürütür ve nizamlarının temeli de müşavere üzerine konmuş olur. Kur'an-i Kerimde bu hususta şunlar fcmy-rulmuştur:
Onların işlerinin yönetilmesi, ara hırında müşavere iledir. (Şûra, 38)
Devlet işi hususunda onlarla müşaverede bulun. (AI-i Imrân, İ59)
Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ Anh, şu şekilde beyan Duyurur ki:
^ Ben bir ara Resulullah Sallallahu aleyhi ve seli eni in hu/mu sn aitlerinde iken şu suali sordum: Zat-ı Saadetlerinden hOü'ra, karşılaşacağımız bir nadîseye a^. ne Kur'an-ı Keıimde ne de Hadis-.i Şeriflerde herhangi bir hüküm bulamazsak? o zaman ne yapacağız? Buyurdular ki :
Ümmetim arasındaki abîd kimseleri toplarsınız. Onlarla aranızda müşaverede bulunursunuz. Bir tek kimsenin düşüncesi ile de hüküm vermezsiniz, [252]
Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh, buyurmuştur: Her kim, müşavere olmaksızın, kendisinin yahut da, bir başkasının emirliği için çağırırsa, bu kimseyi öldürmemek size helâl-olmaz. [253]
Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ şu hususu da bildirmiştir :
Müşaveremiz hilâfet yoktur.[254]
6. Makuf'a (Doğru İse ) İtaat .
Bu hükümetin kaim olabilmesi için altıncı kaide de şudur: Hükümete itaat etmek yalnız ve sadece marufda (doğru işler) vacibdir. Mâ'siyet işlerinde kimse için itaat .?tmek yoktur. Kimse de böyle bir şeyi isteyemez. Başka tâbirle bu kaideden şu husus anlaşılır: Hükümet ve hâkimler (hükümeti ellerinde bulunduranlar) in ancak şu hükümlerine itaat etmek halk için vacib olur: Bu hükümler kanuna uygun bulunsun. Kanunlara zıt ve muhalif olan hükümlere itaat olmadığı gibi, kanun hilafı hüküm vermek de kimsenin hakkı değildir. Hiç .kimseyi, böyle bir hükme itaat etmesi için zorlamak olamaz. Kur'an-ı Kerimce HrTet-i ResuLü Ekrem Sallallahu aleyhi ve selleme biat edilirken, ancak,.maruf (doğru işler) de biat «Q;''n itaat edileceği şartı ileri sürülmüştür. Halbuki yine aynı Kur'anda Zat-ı Saadeti Nebevilerinin herhangi bir masiyetten beri ve uzak oldukları da bildirilmiş ve maruf'dan ayrılanııyacakları da beyan edilmiştir.
Maruf hakkında sana karsı gemlemeleri şartiyle... (Mümtehine, 12.)
Resulullah Sallallahu aJeyhi ve sellemin kendileri de bu mevzuda şöyle buyurmuşlardır:
Müslümana, dinlemek ve itaat etmek gerekir. îs-tf*r hoşuna giden, ister hoşuna gitmeyen bir hususta olsun. Mademki masiyet için emredilmemiştir; dinleyecek,x İtaat edecektir. Fakat masiyet için bir emir verilirse o zaman ne dnlemek, ne de itaat etmek vardır. [255]
Allaha karsı masiyet için itaat yoktur. İtaat ancak maruf içindir.
»Bu hususta Nebî Sallalaitu aleyhi ve sellemin bir nayli beyanları ve işaretleri vardır. Bunları sırasiyle arz. ediyoruz:
Allaha karşı isyan edene itaat edilmez.
Hiçbir mahlûka, Halika karşı masiyet için itaat yoktur.
Allaha itaat etmeyene itaat yoktur. Valilerden herhangi birisi, Allaha karşı masiyet ipin si/e emir verirse ona itaat etmeyeceksiniz. [256]
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, bir hutbesinde aynı gerçeği beyan etmiştir :
Her kim, Muhammed Sai la Ihılın aleyhi ve sellem Ümmetinin bir işini eline alır da bunu Allanın Kitabına göre yürütmek yoluna gitmezse, Allah m laneti onun üzerine olacaktır. [257]
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, Halife seçilince ilk konuşmaları şu şekilde oldu :
Ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Ne zaman Allaha ve O'nun Resulüne karşı isyan yolunu tutarsam, o zaman siz de bana itaat etmiyeceksiniz.[258]
Hazret-i Ali Aleyhisselam buyurmuştur ki: İmam. Müslümanların üzerine şu şartla farzdır: Al-lahın nazil kılmış bulunduğu kanun üzerine işleri yürütüp, tatbik etsin; emâneti eda etsin. Böyle yaptıkça hal-liin, üzerine onu dinlemek ve itaat etmek farz olur. Bu imam onları ne zaman bir işe veya yardana çağırırsa, «Lebbeyk» diyecekler ve imamın çağrısına da itaat edecekler.[259]
Yine kendi hilâfeti devrinde bir hutbelerinde aynı gerçeği şu sözlerle açıklamışlardı:[260]
Allaha itaat ettiğim müddetçe, size emir verirsem,. • itaatiniz? istemek hakkım vardır. îster hoşunuza giden* ister hoşunuza gitmeyen hususlarda olsun. Ne zaman Allaha karşı gelmek için size emir verirsem; kimseden masiyet için .itaat istenemez, ttaat maruf (doğru iş) için-dir. İtaat maruf içindir. İtaat maruf içindir. [261]
7. İktidar Îçin İstekli Bulunmak Ve
Haris Olmanın Men Edilmiş Olduğu
. Hükümet hususundaki mühim kaidelerden biri de ^udur: Hükümetin bütün mesuliyeti! makam ve mevkilerinde, bilhassa hilâfet, makamında, en Fazla yakışık almayacak ve münasip olmayacak kimseler, böyle bir makam ve böyle bir mevki telde etmek için çırpınıp duran kimselerdir. Kur'an-ı Kerimde.bu hususta şu hidayetler vardır:
îşte bu âhiret yurdudur; biz onu o kimselerin kılarız kî, onlar yeryüzünde büyüklük peşinde koşmazlar, fe-sad da çıkarmazlar. (El - Kasas, 83).
Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve seUem de bu hususta şu beyanda bulunmuşlardır :
Ailaha yemin ederim ki, bir kimse bir mevki için istekli ve haris olursa, işimizi Öyle bir kimseye teslim etmeyiz[262]
Sizin içinizden en haini, en çok istek sahibi haris kimsedir. [263]
Kim ki, makam ele geçirmeğe istekli ve haris olursa, böylesine'bir mevki ve iş teslim edemeyiz. [264]
Ey Abdnrrahman İbn-î Semere; emirlik isteme, çünkü sen bunu istersen, üzerine bir yük almış olursun. Yok[265]
eğer sen istemeden bu işi senin eline verirlerse, o zaman bunun hakkını eda etmek için yardımcı olmuş bulunur -sun .[266]
8. Hükümetin Kuruluş Sebebi :
Böyle bir hükümetin başında bulunan ve hâkim durumda, olan kimsenin ilk vazifesi de Islâmî yaşayış nizamı için çalışmak ve bu Islâmî yaşayış nizamını değiştirmek yoluna gitmemektir. İyiliklerde ve fenalıklarda ve kötülüklerde Islâmî ölçüyü gözönünde bulundurup iyiliklerin aydınlığı ile fenalıkların ortadan kalkması için çalışmaktır. Kur'an-ı Kerim, bu hükümetin maksad-ı vücudunu şu şekilde beyan eder.
Yeryüzüne yerleştirmiş bulunduğumuz bü kimseler, nımiazı ayakta tutarlar, zekâtı öderler ve maruf (doğru yol) için emr edip, mün^er <eSH yoi> dan m^ ederler. (El- - Haec, 41)
İşte böylece biz sizi **racı bir ümmet kıldık ki, halkın üzerinde gözcü olursunu/' nitekim Resul de sizin üzerinizde gözcüdür. (El - Bakara, 143).
Siz, halk için çıkarıl*11^ bulunan en iyi ümmetsiniz kî, marufa (doğru yol) emx eder ve münkerden, (eğri yol) men edersiniz; Alla*'a <*» tanırsınız. (Al-i Imran, 110).
Bundan başka, Muh#.'nmed Sallallahu aleyhi ve sel -ıem ve Zat-ı RisaletpenaHİIerinden önce gelmiş bulunan bütün peygamberler, hep.**' de Kur'an-ı Kerimin buyurduğu gibi, şu maksat için çtf-kşmışlardır:
Dini kaim kılıp da, *i'n yolanda dağlasınlar. (Eş-Şûra, 13)
Dini kaim kılmağa v<< dini dağılmaktan korumağa memur idiler. Bunlar, gayfi süslün dünyanın Kargısında yalnız şu maksat için çal'31y°rlardı:
Tamamen din ancak Allanın dini olsun. (El - Enfâl, 39).
Hak Taalâ, diğer enbiya™ ümmetlerine olduğu gibi, ZaU Risaletpen ahilerinin ümmetine de şu emri vermiştir :
İhlas ile ve temiz olar»k> AUaha ibadet etmelidirler. (El - Beyyine, 5.).
Bunun için Zat-ı Risa'^Pe^üennin kurmuş bulundukları hükümetin esas g;ı>'esi ve maksadı vücudu da dini, bütün kanun ve nizan'lan ile kaim kılmaktır. Dinin içine hiç bir şekilde karışık'ık ve yabancı şeylerin girmesine mani olmalıdır. Aksi takdirde îslâmî yaşayışta ayrılık gayrılık çıkar. Bu sot' nokta hakkında da Hazret-i Re&ulü Ekrem sallallahu ;ıleyhi ve sellem, kendi ashabıııa ve kendisinden sonra gelecek olan haleflerine de bu husus hakkında tekid- ile tenbihde bulunmuşlardır:
Her kim, bizim işimizde, aslında olmayan bâr şey *hdas edip de ortaya atarsa, bu şey kabul edilmez. [267]
Size uydurulmuş şeyler hakkımda dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Çünkü her uydurma şey bid'attir. Ve her bid'at de dalalete götürür. [268]
Herkes bid'at sahibini (bid'at koyan kimseyi) överJ se, elbetteki İslâmm dağılmasına yardım etmiş olur. [269]
Bu hususta Zat-ı Risaletpenahilerinin şu Hadis-i Şerif leri.de bize ulaşmıştır: [270]
Hak Taalâ indinde en fazla üç kimse beğenilmez. Bunlardan biri o kimsedir ki: îslâmda ne şekilde olursa olsun cahilîye yolunu yürütmek isteye. [271]
9. Emr Bil-Martjf (Doğru İşe Emir) Ve Mün-Ker (Eğri İş) Den Men Etmenin Hakları Vb Farz Olması .
Bu hükümetin kaidelerinden en sonuncusu da şu kaidedir ki, bu kaide ile hükümetin ayakta tutunması ve doğru yolda devam etmesi sağlanır. Müslüman her yerde hak sözü söyleyecek, iyiliği ve doğruluğu himaye edecektir, içtimaî, mülkî ve idarî hususlfr-da herhangi bir .yanlışlık ve hata görürse ve uygunsuz bir işle karşdaşır-sa, imkânı derecesinde bunu düzeltmeye ve doğrultmaya çalışacaktır.
Kur'an-ı Kerimde bu mesele hakkında şu hidayetler vardır :
İyiliğe ve takvaya yardım ediniz. Günah ve aşırı gitmek için yardım etmeyiniz. (El - Mâide, 2)
Ey iman etmiş bulunan kimseler, AHahtan çekininiz \? doğru - dürüst söz söyleyiniz. (El - Ahzâb, TO).
Ey ,iman etmiş bulunan kimseler, «Kıstfı» (adalet ölçüsü) nü kaim kılanlardan olunuz. Allah'ın şahid. olduğunu, biliniz, isterse kendi şahsınız yahut da ana babanız v^ya yakınlarınızın aleyhine olsun. (En - Nisa, 135).
Münafık erkeklerle münafık kadınlar, birbirlerine bağlıdırlar. Onlar münkere (eğri yol) a emreder ve ma-rufdan (doğru yol) dan menederler... Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin koruyucularıdır. Bunlar <la .marufa emreder, münker'den menederler. (Et - Tevbe, 67-71)..
Kur'an-ı Kerimde ehl-i imanın vasfında şu beyan vardır : '
Maruf'a emredicilerdir ve münkerden de menedîci-îerdîr. A Hah m ölçülerini onlar korurlar. (Et - Tevbe, 112).
Hazret-i Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve selle-nıin bu husustaki hidayetleri şöyledir :
Sizden herhangi bir kimse, bir münker (eğri iş) görürse, onu eliyle değiştirmelidir; eli Üe değiştirmek imkânı olmaz ise, o zaman dili ile; dili ile de değiştiremez-' se, kalbi ile; bu da imanın en zayıfıdır. [272]
Kendilerinden sonra yakışık almayacak bir zümre onların yerine geçer. Bunlar söylediklerini yapmayan kimselerdir. Emir verilen şeyleri de yapmazlar. Eli ile bi:nlarla mücadele eden kimse ise mümin kimsedir. Dili \lr yine bunlarla mücadele eden kimse de mümin kimsedir. Kalbi ile de bunlarla mücadele eden kimse de ınü-nıttı kimsedir. Bundan sonrasında bir hardal tanesi kadar iman yoktur. [273]
Cihadın en faziletlisi adl'i, (yahut da hakkı) zâltn" bir hükümetin karşısında söylemektir.[274]
Halk içinde bir zâlimi görüp de onun eline yapışma, yıp manî olmayanlar üzerine, Allanın umumî azap göndermesi uzak bir ihtimal değildir. [275]
Elbette ki, benden sonra bazı emirler ortaya çıkar lar, her kim onların yalanlarına doğrudur derse ve onla rm zulümlerinde kendilerine yardımdı olursa benden. d* ğil<Ür. Ben de ondan değilimdir. [276]
Yalanlarda sizin bazı önderleriniz (Eimme) ortaj Bunlar sizin rızıklarınızı ele geçirirler. Sizinle konuştukları zaman da yalan söylerler, iş yaptıkları zaman da .işleri kötü yola götürürler. Siz onların kötülüklerini (eğri işlerini) iyi görüp iyi göstermedikçe ve onların yalanlarına doğrudur demedikçe sizden razı olmazlar. Siz, o zaman onların karşısında hakkı söylemelisiniz. Onlar bundan hoşlanmamalar ve size tecavüz etseler dahi. Herhangi bir kimsede bu yolda ölürse elbette ki şehid olarak ölmüştür. [277]
Her kim,[278] Rabbının rızası hilâfına yol tutmuş bulunan hükümeti memnun etmek için çalışırsa,, böyle kimse AllalıiE dininden çıkmış olur. [279]
Örnek Dört Halîfe
İşte bunlar memleket idaresinin usulleridir ki, Allah Resulünün saadet asrında, hükümet nizamı bunlar Üzerinde kaim kılınmış ve devam ettirilmişti. Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra, örnek Dört Halife zamanında yine hükümet bu esaslar üzerinde devam ede geldi. Zat-ı Risaletpenah ilerinin doğrudan doğruya talim ve terbiyesini görmüş, ,O"nun eli altında yetişmiş ve ameli irşatlarla tecrübe kazanmış bulunan ve içtimaî hususlarda ve muaşeret adabında ve her türlü devlet işlerinde Ü'nun yolunu tutup yürümüş olan Örnek Dört Halifenin her ferdi, şunu çok iyi biliyorlardı ki, îslâmm ahkâmı ve tslâmın ruhu üzerine hükümetin' kurulup gitmesi ve devam etmesi lâzımdır.
Hazret-i Resulü Ekrem, Sallallahu aleyhi ve sellem, kendileri bizzat, ne şekilde olursa olsun, muayyen bir şahsı kendisine halef tayin etmemiş olmamakla beraber, müslüman camiası halkının kendileri de şunu biliyorlardı ki, Islâmda Şura (müşavere) ile bir hilafet iktiza etmektedir Bunun için, orada, herhangi bir saltanat hanedanı ve padişahlık sülâlesinin iş başına gelmesine ne kimsenin tahammülü vardı, ne de .kimse böyle bir iktidarı ele geçirmek için yeltenmek cesaretini gösterebili yordu. Ve ne de kimse, hilâfeti ele geçirmek için çırpınıp duruyordu. Hatta ismen bile olsa bu iş için uğraşılmıyordu. Belki biribirinin ardından gelen dört sahabî (R.A.) halkın serbestçe seçmesi ve rıza göstermesiyle halife tayin edil-, diler. Bu hilafet için Ümmet-i îslânıiye Hilâfet-L Râşide (Doğru dürüst hilafet) demişlerdir. Bundan da kendi kendine şu nokta açık bir şekilde ortaya çıkmış oluyor ki, Müslümanların nazarında en doğru hilâfet usulü de bu usul olmuştur.[280]
Seçimle Hîlâfet
Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin yerine geçmek için, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu anhı münasip görüp, bu fikrini iler: sürdü. Bütün Medine halkı — ki, o zaman bunlar, bütün ülkenin amelen ve fiilen mümessilleri vasfını taşımakta idiler. — arasında kimse bu seçime karşı gelmedi; niçin ve ne sebeple demeden rıza ve rağbet ile, memnuniyetle bu işi karşıladılar ve Hazret-i Ebu Bekir'e biat elini uzattılar.
Hazret-i Ebu Bekir radıyallachu taalâ anh, kendis! de hayata veda edeceği sırada Hazret-i Ömer'in hakkında vasiyet etmek için ahaliyi camiye (Mescid-i Nebeviye) topladı ve halkın önünde şöyle konuştu :
Ey halk, siz istermisiniz ki, ben kendi yerime geçecek birisi hakkında size bir şeyler bildireyim, siz de ondan memnun olasınız? Allaha yemin ederim ki, bu hususta karar vermek için zihnimi çok zorladım, çok düşünüp taşındım. Kendi yakanlarımdan değil belki benimle alâkası bulunmayan Ömer ibn-i Hattabı size münasip gördüm. Onun benim yerime geçmesini size tavsiye ederim. Ben böyle karariaştırdım. Siz de onu dinleyecek ve ona itaat edeceksiniz.
Bu tavsiye üzerine halk şu cevabı verdi :
— Biz de senin sözlerini duyduk ve itaat ettik.[281]
Hazret-i Ömer Radıyallahu anh da ömrünün son senesinde Hacca gittiği zaman birisinin şöyle söylediğini duydu:
— «Eğer Ömer Radıyallahu anh vefat ederse, o zaman füan kimseye biat edeceğiz. Nitekim Ebu Bekir'e de drt? edildiği zaman bu biat tesadüfen olmuştu. Fakat muvaffak oldu.» [282]
Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, böyle bir konuşmağa kargı şu beyanatta bulundu :
Halk bilmelidir ki, bazıları gâsibâne bir şekilde tasallut etmeğe kalkışmak niyetindedirler.
Nitekim Medineye döner dönmez hemen bu meseleyi ele aldı, ilk hutbesinde mufassal olarak anlattı, Sakıfe-i Benî Sâide hadisesini nakletti. Şu noktayı da bilhassa açıkladı ki, mevzu bahs edilen hadise hususî ahvalde olar bir meseledir. Hazret-i Ebu Bekir'in hilâfeti anî olarak ileri sürülmüş, halkın kendisine biat etmeleri için de ilk önce kendisinin Ebu Bekir Sıddıka biat ettiğini anlattıktan sonra bu tarihî hadise hakkında şu bilgiyi de cemaate arzetti :
Ben eğer o zaman böyle yapmadaydım ve bu şekilde hilâfet işini halletmemiş olsaydım, bi/Jerte toplantıda bulunanlar o zaman meclisten kalkar giderlerdi ve ihtimal, günler ve geceler boyunca hep bu iş üzerinde münakaşa edeceklerinden bir netice de alamaz ve kimseyi de ikna edemezdik. Bu mühim işin telâfisi de pek zor olurdu. Bu iş bu şekilde bir muvaffakiyete erişti ise, bu demek değildir ki, istikbalde de hep bunu gözönünde bulundurmak icabedecektİr. Sizin aranızda acaba Ebu Bekir gibi olgun ve iş bilen, makbul bir şahsiyet bulunuyor mu? Şimdi eğer sizin içinizden herhangi bir müslümaıı, müşavere olmaksızın bir kimseye biat yolunda elini uzatacak olursa, biat edecek olan da, biat edilecek kimse de, her ikisî de kendilerinin katledilmelerini hazırla i ^ş olacaklardır. [283]
Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, kendisinin teşrih ettiği bu kaideye istinaden vefat edeceği sırada,, eaiife'ik meselesinin halledilmesi için bir seçim meclisi kurulmasını emretti ve buyurdu ki:
«Her kini, müslümanlarla müşaverje olmaksızın kendisini emîr kılmak isterse ve bu yolda çalışmağa girişirse, onu Öldürünüz.»
Yine bu kaideye istinaden kendi oğlunu halife olmaktan men etti. Bunun sebebi de halifeliğin bir nevi irsî şekle girme ihtimalini önlemek idi.[284]
Bu seçim meclisi altı kişiden ibaretti. Bu meclisin üyeleri Hazret-i Ömer'e göre tslâm Ümmeti arasmc1^ en makbul ve en sevilmiş ve en güvenilir zevat idi.
Bu meclis işe girişti. Çalışmağa başladı. Kendi azalarından biri olan ve herkes tarafından da güvenilen Hazret-i Abdurrahman İbn-i Avf Radıyallahu Taalâ anhı bu işle vazifelendirdi. Hazret-i Abdurrahman tbn-i Avf arayacak tarayacak ve çalışacak, nihayet kimin halife olacağını tesbit edip, onu ileri sürecekti. Bu muhterem sahabî işe girişti. Halk İle temas etti. Cemiyetin fikrini ve temayülünü yokladı. Acaba halk kimin halife olmasını istiyor ve kime daha çok güveniyordu? Hattâ Hac'dan dönmekte olan kafileler de gereken temasa geçti. Nihayet halkın fikirlerinden şu neticeyi çıkardı: Halk ekseriyetle Hazret-i Osman Radıyaîlahu Taalâ anh'a daha fa.zîa itimat gösteriyordu. [285] Bu esa3 üzerine Hazret-i Osman da halifeliğe seçildi. Müslümanların umumî toplantısında da kendisine biat edildi.
Hazret-i Osman şehid olduktan sonra, halkın bir kısmı Hazret-i Ali'yi halife seçmek için uğraşıyordu. O zaman Hazret-i Ali bu zümreye şu sözleri söyledi :
Bu iş size düşmediği gibi böyle bir şey de yapamazsınız. Bu salahiyet size verilmemiştir. Bu, Şûra Ehli ile" Bedr ehlinin yapacağı bir iştir. Ne zaman Şûra Ehli ile Bedr ehli, birini halife yapmak isterlerse, o kimse halife olacaktır. Simdi hep birlikte toplanalım da bu iş üzerinde düşünüp, konuşalım. [286]
Taberînin rivayetine göre, Hazret-i Ali şu şekilde beyan buyurmuştu :
Bana biat etmek gizliden gizliye olamaz, bu müslü-manların rızasına bağlı bir iştir. Onların rızası olması lâzımdır. [287]
Hazret-i Ali'nin vefatından biraz önce, halk kendisine su suali sormuştu: Acaba biz, Zat-ı Hilafetpenahile-t.ı.va büyük mahdumları Hazret-i Hasan'a biat edelim mi? Dediler. Zat-ı Hilafetpenahileri de onlara şu cevabı vermişti;
Ben size ne böyle yapmız ne de böyle bir şey yapmazınız diyebilirim. Siz kendiniz işin daha iyisini bilirsiniz.
Zat-ı Hilafetpenahileri hayatlarının son demlerine doğru, mahdumlarına son vasiyetlerini söylerken bir şa-nıs şöyle bir sual sordu: Ya Emirel Müminin, neden kendinize bir veliahd (yerine «geçecek kimse) tayin buyur muyorsunuz?
Bu suale de şu cevabı verdiler :
Ben de müslümanlan Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in bıraktığı vaziyette bırakmak istiyorum.
Bu hadiselerden ve bu vak'alardan açıkça anlaşılıyor ki, Hilâfet meselesine ait, Dört Örnek* halifenin ve Ashâb-ı Resulullah Saîlallahu aleyhi ve sellem'in müttefik olarak düşünceleri şu olmuştur ki, bu hilâfet mansıbı; bir intihabı, bir seçim mansıbıdır. Müslümanlar, toplanacak birbirleriyle mjişaverede bulunacak ve serbestçe, rızaları ile aralarında birini seçeceklerdir. Bu işde irsî veya kuvvet ve zor kullanılarak, fors majorla iş başına gelmek ve emirlik elde etmek Hülâfa-i Raşidîn ve Sahabeyi Kiramın düşüncelerine göre, doğru değildir.[288]
Müşaveremi Hükümet
Bu Dört Örnek Halifenin dördü de, ister hükümet nizamında, ister hükümetin inzibatî işlerinde olsun, is -terse diğer islerde olsun, her hususta ve her muamelede, halkın ileri gelenleri olan Ehl-ür-rey ile müşavere etmek-siyin bir işe girişmezlerdi. Sünen - ûd - Dârimî'de Haz-ret-i Meymûn ibn-i Mihrân'dan rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh'ın usulü şöyle idi: Ne zaman Hazret-i Ebu Bekir bir mesele ile karşılaşırsa, ilk önce bu hususta Kur'an-i Kerimde bir hüküm olup olmadığına bakardı. Böyle bir hüküm bulamadığı takdirde, Hazret-i Resul-ü Ekrem'in böyle bir mesele i'ekarşılaşıp karşılaşmadığını araştırırdı. Karşılaşmış ise, ne gibi karar verdiği ve ne şekilde hareket ettiği üzerinde dururdu. Allah Resulünün sünnetinde bu işe ait bir hususa raslamadıgı takdirde o zaman kavmin ileri gelenlerini ve halk arasında bulunan temiz kimseleri toplar, onlarla müşaverede bulunurdu. Müşavere heyeti ittifakla rey verdikleri takdirde bu reye göre hareket ederdi. [289]
Hazret-i Ömer de kendi halifelik devrinde böyle bir usul takip ederdi. [290]
Müşavere hususunda Hülâfa-i Raşidîn'in tuttukları tavrı hareket şu idi: Onların devrinde Şûra Ehli tam bir serbesti ve hürriyet içinde çalışırlardı, istedikleri gibi reylerini beyan ederlerdi. Kimse onları zorlayamazdı. Hilâfet hakkında da Hazret-i Ömer, tertip ettiği bir meclisi açarken şu beyanatta bulunmuştu :[291]
Siz halk olarak, bana işlerinizi emanet etmiş oluyorsunuz. Bu itibarla size şu teklifi ileri sürüyorum: Bu emanetin yükünü benim üzerime yüklemiş bulunuyorsunuz. Ben de bu işde, sizin bir iş arkadaşınız, sizin bir iş orta-ğsmz olup, ben de bu iştle sizin gibi alelade bir fertten başka bir şey değilim. Bugün, siz halk olarak, hakka ikrar vermiş, hak zümresiniz. Sizinle aramızda herhangi bîr ihtilâf vukuk ulursa, bu hususu birlikte halletmeğe çalışmamız icabeder. Hiç bir vakit istemem ki, benim fikrim ve benim düşünceme göre hareket edip, benim dediğime teslim olasınız. Benim her aklıma gelen şeye de tâbi bulunanınız. [292]
Beytülmalin Emanet Olduğunu Düşünmek
Beytülmali Hak Taalânm ve halkın (Public) bir emaneti olarak bilmek icabeder. Bu hususta kanunun hilâfına ne yapılırsa ve ne harcanırsa caiz değildir.
Hükümet başında bulunanların şahsî keyifleri, şahsî işleri ve şahsî maksatları için BeytülmaÜn harcanması haram ve yolsuzluktur.
Hazret-i Ebu Bekir, Halife seçildikten iki gün sonrpf maişetini kazanmak için çarşıya giderken Hazret-i Öme-re rasiadı. Halifenin üstündeki elbise eskimiş bulunuyordu. (Hilâfetten Önce malî durumu İyi idi). Hazret-i Ömer Halifeye şu suali sordu: «Ne yapıyorsun ya Eba Bekir?» Müminler Emîri, şu cevabı verdi: «Çoluk çocuğu ne yapayım?» Hazret-i Ömer, fikr'ınİ şu şekilde ifade etti: «Ya Eba Bekir! Şimdi s*z müslümanların, işlerini yoluna koymakla vazifelendirilmiş bulunuyorsunuz. Bu işle, devlete ait işler birbiriyle bağdaşamaz» Aynı yere gelerek bir konuşmalara muttali olan Ebu Ubeyde, Beytülmal işlerini tanzim eden memuru çağırdı. Hazret-i Ebu Ubeyde ile şu husus konuşuldu: Biz, Zat-ı Hilaf etpen ahileri ne do Muhacirinden herhangi bir kimse için kararlaştırılmış bulunan miktar kadar bir maaş takdir etmiş bulunuyoruz. Zaten bu tahsis, ister zengin olsun, isterse fakir ölsün bütün muhacirlere tefriksiz olarak ödenir. Bu» şekilde bu kimselere bir geçim.imkânı temin edilmiştir. Bu miktar ise, aşağı yukarı senelik dört bin dirhemdir.
İki sene sonra, Halife Ebu Bekir, bu fânî âleme gözlerini yumarken Beytülmalden maaş olarak' aldığı sekiz , bin dirhem tutarındaki parayı tekrar Beytülmale geri verilmesi için vasiyet etti. Bu meblağ, Hazret-i Ömer'in huzuruna getirildiği zaman Müminlerin Emîrj şöyle buyurdu:
Allah Ebu Bekir'den razı olsun ve ona rahmet eyle sin. Kendisinden sonra iş başına gelmiş bulunanı sıkıntıya sokmamıştır. [293]
Hazret-i Ömer, bir beyanında Halifenin Bey tül™, .il Üzerinde ne gibi hakları olduğunu şu sözlerle açıkladı:
Allah m malından hiç bîr şey benim için helâl dildir. Ancak bîr çift ayakkabı, bir entnn, soğuktan ve sıcaktan korunmak için bir aba ve Kureyşin orta halli bir ailesinin sarfedeceği kadar evimin geçim masrafı. ISen bir insan ve müslünıan olarak bununla iktifa etmem gerekir.[294]
Başka bir beyanatında da şöyle buyurmuştur:
Ben bu hususta üç meseleden başka bir .şeyin doğru olmıyacağmı anlıyorum; Hak edilmeksizin feir şey almamak. Hakka mutabık olarak ödemek. Bâtıla karşı koymak. Benim sizin şu mallarınız üzerindeki vaziyetim herhangi bir yetimin malı üzerindeki velinin vaziyetidir. Eğer ben muhtaç olmazsam bundan hiç bir şey aîamam. Muhtaç olursam o zaman maruf (doğru yol) ile alabilirim. [295]
Hazret-i Ali Radiyallahü Taalâ Anh, Emir Muaviye-île karşılaştıkları zaman îıaîk ile müşaverede bulunuyordu. O sırada Muaviyenin halka bol bol bahşişler ve atiy-yeler dağıttığı söylendi. Ve Muaviyenin bahşişler sayesinde ve para harcıyarak kendisine bir hayli taraftar topladığından bahsettiler. Bütün t>u söylentilere Islâmın eşsiz kahramanı şu cevabı verdiler:
Nasıl, siz istemlisiniz ki, ben de böyle gayrı meşru yollarla muvaffak olayım? [296]
Saadet asrının bu son Halifesine, kendi kardeşi Akîl İbn-i Ebu Tâlib, Beytülmalden kendisine para verilmesini isteyince, bunu da kabul etmeyip şöyle buyurdular:
Sen îstermisin ki, kardeşin müslümanların parasmı sana verip de celıeoneoıde kendisine yer hazırlasın? [297]
Hükümet Düşüncesi
O zamanki halk hükümetin ne olduğunu ve ne şek 1-de bulunacağını şöyle düşünüyordu: İdarenin başında bu. lunmak vasfı ile bunun kendi makam ve vecibelerine ait bazı işleri vardır. Kendi hükümetlerinin başında elbette ki, birisi bulunacaktı. Bu zat da âmil idi. Olan ve olması icabeden şeyleri, muntazaman minber^ üzerinde halka bildirecekti. Halk da memleket işlerinden haberdar olacaktı. Nitekim Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh, hilâfete seçildikten sonra ilk defa Mescid-i Nebevî'de umu mî biatin arkasından minbere çıkarak halka şu sözlerle bitap etti :
«Sizin başınıza idareci olarak iş başına getirilmiş bulunuyorum. Fakat ben içinizden en iyi bir kimse değilim. Varlığımı elinde tutan Zata yemin ederim ki, ben bu makama kendi isteğim ve arzumla gelmiş değilim. Bu mevkii istekle ele geçirmiş değilim. Bu vazifeyi bana baş-'*a birisinin yüklemesini de istemedim. Bunun için Allaha dua da etmedim. Kalbimde de bunun İçin bir istek ve bîr hırs da doğmadı. Böylece bunu istemeksizin kabuî etmek zorunda kaldım. Bunun sebebi, Müslümanlar arasında fitne ve Araplar arasında da irtîdat (müslümanhktan dönme) Önlenmiş olacaktır. Bu vazifede artık benim için rahat ve huzur içinde gün geçirmek yoktur. Belld bu benim için çok ağlr bir yüktür ki, üzerime yüklenin^ bulunuyor. Bu yükü benim sırtlayıp taşıma kudretim yoktur. Ancak şu vardır İd, Hak Taalâ bu işde bana yardım ede. Ben isterdim kî, benim yerime herhangi bâr kimse bu yükü taşıyabilsin. Şimdi eğer siz ey cemaat isterseniz, As-hab-ı Kesulullah'tan herhangi birisini bulabilir ve bu işi yürütebilecek kudrette olanını ortaya çıkarabilir ve bu ise seçebilirsiniz. Bana biat etmiş obuanız, sizin yolunuzu kesmesin. Yine size söylüyorum ey cemaatı Zat-ı Risaletpenahilerinin sizin için yaptıklarını ben yapabile. cek kudrette değilim. Nitekim Zat-ı Saadetleri şeytanın. şerrinden mahfuz bulunuyordu. Zat-ı Risaletpenahilersne gökten vahy nazil olurdu. Ben eğer doğru iş görürsem, o zaman siz bana yardımcı olacaksınız. Yok ben eğer eğri iş görürsem, o zaman siz beni doğruluğa sevkedeook ve doğrultacaksınız. Doğruluk emanettir, yalan ise hiya-nettir. Sizin aranızda zayıf bulunan kimse, benim .indimde kuvvetli olabilir, şu kadar ki, Allanın yardımı ile ben onun hakkını kendisine verebileyim. Sizce birisi kuvvetli olabilir, fakat bence o kimse çok zayıftır, Allahln yardımı ile ben ondan hak alabileyim. Hiç bir zaman şu da olmamıştır ki, herhangi bir kavini, Allah yolunda yürümeği bıraksınlar da Allah da onları zillete düşürmüş olmasın. Yine hiç bir kavim yoktur ki, kötü ve yakışık iş. lere kapılsınlar da, Allah onların üzerine umumî musibetler yağdırmış olmasın. Mademki ben Allaha ve O'nun Resulüne itaat ediyorum, sîz de bana itaat edeceksiniz.
Yok eğer ben Allah ve O'nun Resulüne itaat etmek yolundan döner, itaatsizlik edersem siz de o zaman bana herhangi bir suretle itaat edecek değilsiniz. Ben (Allah yolunda) yürüyenlerdenim. Başka bir yol tutanlardan değilim. [298]
Hazret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh de halifeliğe seçildiği zaman bir hutbe okumuş ve o mey anda .şöyle buyurmuştu :
Ey cemaat! Herhangi bir hak sahibi, kendi hakkını şu dereceye çıkaramaz ki, Allah a karşı masiyet hususunda kendisine itaat edilsin... Ey cemaat! Benim için, sizin üzerinizde haklar vardır. Bu hakları şimdi ben size anlatacağım: Bunlara göre siz bana bağlanacaksınız. Benim sizin üzerinizde şu hakkım vardır ki, ben sizden harâc veya Aüahın ata kılmış olduğu şeylerden kanuni bir vaziyet olmaksızın hiç bir şey olmıyayım. Sizin de benim üzerimde şu hakkınız vardır ki, bana bu şekilde teslim etmiş olduğunuz mâldan, hak ve kainimi uygun olmadan hiç bir şey harcamıyayım. [299]
Hazret-i Ebu Bekir, Şam ve Filistinin mühim meselelerini Hazret-i Amr ibn-i'Âs'a tevdi edip ve kendisine şu şekilde nasihat verdi :
Ey Amr! Sen her neyi kalbinde gizler veya her neyi açıklarsan Cenab-ı Hak Taalâ hepsini bilir. Allahtan kork ve O'ndan çekin. Nitekim O, senin her işini görür ve bilir. Çalıştığın işlerde, ahiret için çalış. Yaptığını her işte, tuttuğun her amelde, Allanın rızasını gözönünde bulundur. Kendi maiyetinde bulunanlar ve seninle birlikte ça lisanlarla kendi evladın gibi muamele et. Halkın sırlarını kurcalama, onların zahiri vaziyetlerine göre kendileriyle muamele et. Kendi kendini doğrultursan* senin elinin al. tındaki halk da kendilerini doğrultmuş olurlar.[300]
Hazret-i Ömer de vali tayin edip gönderdiği kimseleri yola çıkarırken, kendilerine şöyle hitap ederdi:
Ben, sizi Ümmet-î Muhammet Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine vali tayin ediyorum ki, halkın varına yoğuna sahip çıkasınız diye değil, namazı ayakta tutmanız, halk arasında hak ve adaletle iş görmeniz, halkın hakkını adaletle eda etmeniz için sizi vazifelendirip gönderiyorum. [301]
Bir ara Zat-ı Hilâfetpenahiler-t, halkın umum toplantısında şöyle hitap ettiler :
Ben kendi memurlarımı, siz halkı dövsünler, malarınızı alsınlar diye göndermiyorum. Onları şunun için gönderiyorum ki, sizi ve sizin dininizi, Hazret-i Resulün yolunda yürütsünler. Her kim bunun hilafına bir mesele ile karşılaşırsa gelip bana şikâyet edecektir. Allaha ye. min ederim ki, bunun cezasını hemen veririm. Ve karşılığını da telâfi edip öderim.
Bu hitaba irad edilirken Hazret-i Amr Ibn-i Âs, (o zaman Mısır valisi bulunuyordu) Hazret-i Ömer'den şu suali sordu:
Herhangi bir kimse müslümanların valisi olur da bir kimseyi tedib için döğerse, o zaman Zat-ı Hilafetpenahileri bımu da mı cezalandırıp, telâfi mi edecekler?
Bu suale, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh şu cevabı verdi :
Evet, Allaha yemin ederim ki, bunu da cezalandırır ve telâfi ederim. Ben kendim, Resulullaü SaUaUahu aleyhi ve sellçmin bizzat kendisinin tazmin ve telâfi edip Ödediklerini gördüm. [302]
Bir ara Hazret-i Ömer, bütün valilerin mahkeme huzuruna çıkarılmalarını istedi. Halkın bulunduğu umumî bir toplantıda ayağa kalkarak dedi ki:
Bunlar aleyhinde her kim kendisine zulm edildiğini iddia edip de şikâyette bulunursa, gelip şikâyetini bildirsin. Bütün halkın içinden yalnız bir kimse ayağa kalktı ve Amr İbn-i As'ı işaret ederek şikâyette bulundu:
Bu zat benden gayrı kanunî şekilde yüz pul : (kara: bakır para) aldı.
Hazret-i Ömer, Amr ibn-ı As'a, bu ithama cevap ver, dedi. Fakat Amr ibn-i As şahsına yöneltilen bu şikâyete cevap veremediğinden, iddia edilen para kendisinden tazmin ettirildi. Buna rağmen, şikâyetçi işi çok iieri vardırdı. Amr ibn-i As öyle bir vaziyete geldi ki, kendi yakasını kurtarmak için, adamcağızın her pulu içic iki altın vermekle ancak bu ithamdan kurtulabildi. Ve adamı razı etti, davasından vaz geçirdi. Bu hadise üzerine Hazret-i Ömer, Amr ibn4 As'a şu sözlerle nasihat etti :[303]
Siz valiler, bu kapıyı açmayınız. Ben kendim, Resu-lullah Sallallahu aleyhi ve sellemin kendilerinin bizzat telâfi edip tazminat ödediklerini gördüm, dedi.[304]
Kanunun Üstünlüğü
Bu, halifeler, kendi şahıslarını bile kanundan üstün saymazlardı. Belki onlar, kendilerini memleketin alelade bir vatandaşı bu vatandaş ister müslüman olsun, islerse zımmî bulunsun — ile aynı seviyede görürlerdi. Hükümetin başında bulunmak vasfiyle, kadıları halifeler tayin ettikleri halde, bu kimseler bu makama geldikten, sonra dava görüp hüküm vermek bakımından Öyle serbest idiler ki, bu kadılar halifenin aleyhine, dava görüp hüküm verdikleri zaman, halifenin bu hükme teslim olması icabederdi. Sanki halife değil de memleketin alelade bir vatandaşının davası görülüyormuş gibi hareket edilirdi.
Bir ara, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh iie Hazret-i Übeyy ibn-i Kâab arasında ihtilaflı bir mesele zuhur etti. Her ikisi de Hazret-i Zeyd ibn-i Sabit Radıyallahu Taalâ anh'ı hakem tayin ettiler. Her iki taraf Ja Hazret-i Zeyd'm huzuruna geldiler. Zeyd ayağa kalkarak Hazret-i Ömer'i kendi yerine oturtmak istedi. Fakat Hazret-i Ömer bu teklifi kabul etmeyip Hazret-i Ü-beyy'in yanı basma oturdu. Daha sonra Hazret-i lîbeyy meseleyi anlatıp davasını ileri sürdü. Hazret-4 Ömer de davayı kabul etmeyip reddetti. Usûl gereğince HazretJ, Zeyd, Hazret-f Ömer'e yemin ettirip ettirmemek stediği-ni sordu. Karşı taraf yemin ettirip ettirmemek hususunda biraz düşününce Hazret-i Ömer kendisi yemin etti ve mesele sona erdi. Hazret-i Ömer bu hadisenin sonunda şöyle buyurdu :
Eğer burada Ömer'i alelade bir şahıs gibâ kafeul edip, adalet huzurunda Ömer'e de herhangi bir şahıs muamelesi yapmamış olsaydı, Zeyd'in kadıfck etmek kabiliyeti olmayacaktı.[305]
Buna benzer bir meseleyi Hazret-i Ali Radiyaltabu •anh'a da karşılaşmıştı. Küfede bir hıristiyan, şehrin pazarında kendisinin kaybolmuş zırhının satıldığını ileri sürdü. Emirülmümininlik vasfı ile, Hazret-i Aliden bu meselenin -halledilmesini istedi. Ve kadı'mn yanına gfr türmeğe kalktı. Fakat bu mesele hakkında hiç bir delil ve şahit gösteremediği için Kadı da onun aleyhinde hüküm verdi. [306]
îbn-i Hallikân'ın rivayetine göre, bir ara Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh ile bir zımnıî arasında ihtilâf vuku buldu. Ve iş kadıya intikal etti. O zaman meşhur Şureyh, kadı idî. Taraflar kadının huzuruna gelince, kadı Şureyh derhal ayağa kalkarak Hazreti Ali'yi hürmetle karşıladı. Hazret-i Ali bu hürmeti hoş görmedi ve kadıyı azarladı. Ve şöyle buyurdu :[307]
îşte bu, senin adaletsizliğinin başlangıcıdır![308]
Taassuptan Uzak Hükümet
lalamın ilk devrinin öyle b'r hususiyeti vardı ki, o aevirde, her şey saf ve temiz, islâm usulüne, İslâm ruhuna uygun olması için çalışılıyordu. Aşiretçilik, kabüe-cilik, ırkçılık, vatancılık, yurtçuluk, hemşehricilik ve bunun gibi şeylere ait taassuplardan daha üstün, daha yüksek b'r birlik ve bir eşitlik halk arasında hüküm sürüyordu.
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellemin bu fânî dünyaya veda etmesinden sonra, Arap aşiretleri ve kabileleri arasında taassup bir kasırga gibi hortlamağa bağladı. Peygamberlik iddiasında bulunanlar da ortaya çıktılar. Bu mesele, irtidâd hareketlerine vahim bir şekil vermişti. Müaeyleme'nin mensuplarından ve müritlerinden biri söyle diyordu :
Ben Müseyteme'nin yalancı olduğunu ve yalan söylediğim" biliyorum. Fakat Rabf a'nın yalanı, Muzarr'in doğrusundan bence daha doğru ve daha iyidir. [309]
Nübüvvet iddiasında bulunan başka birisi de Tuley-ha idi. Tuleyha'yı himaye eden Benî Gatfân'ın ileri gelenlerinden bir kimse de şöyle d;yordu :
Allah'a yemin ederim ki, kendi anlaşmış bulunduğumuz (halif) bir kabilenin peygamberine mürid olmak, benim için Kureyşin peygamberine mürid olmaktan elbette ki, daha sevimlidir.[310]
îşte tam bu kargaşalık devrinde Hazret-i Eîbu Bekir Hicri 11 - 13 (milâdî 632 - 634) ve ondan sonra da Hazu ret-i Ömer Radiyallahu Taalâ anh, (Hicrî 13-24 : Miladî 634 - 645) bitaraf ve taassupsuz tuttukları yol, yalnız Arabistan kabilelerinin tamamını değil, aynı zamanda Arabistanın dışındaki, İslâm dairesine girmiş bulunan ülkelerin yeni müslümanlan arasında da adalet ve eşitliği temin eyledi. Hatta, bunlar, kendi aile efradına ve kendi kabileleri mensuplarına her ne şekilde olursa olsun, en küçük bir imtiyaz gözetmekten çekinirlerdi. O zaman, bütün boş taassuplar ortadan kalktı ve Müslümanlar arasında bir nevi milletlerarası kardeşlik mefhumu ortaya çıktı. İslâmın iktiza ettirdiği ruh, İslâm ülkeleri halkı arasında yayıldı. Bu bakımdan da bu iki halifenin devirleri, hakikaten örnek alınacak bir devird'r.
Hazret-i Ömer, son zamanlarında şu noktayı hissetti ki', kendisinden sonra yine Arap kabileleri arasındaki ts-assup — ki İslâmî hareketin bu kadar kuvveti: olmasına ve inkılâbın tesirine rağmen yine de tamamen ortadan kalkmış değildi. — yeniden hortlayabilir ve bunun neticesinde de İslâm, arasında bir hayli fitneler çıkması ihtimalden uzak sayılamazdı. Nitekim, kendi yerine kimin geçebileceği ihtimali mevzuunda konuşulurken, Hazret-i Abdullah İbn-i Abbas ile Hazret-i Osman Radiyallahu Taalâ anh üzerinde duruldu. Ve Hazret-i Osman hakkında düşündülderini şu sözlerle açıkladı:
Eğer ben, O'nu kendi yerime geçmesini muvafık görürsem, o, Benî Ebî Mu'ıyt'ı (Benî Ümeyye'den bir kol) halkın başına musallat edebilir. Böyle olunca dla bıu güruh Allaha karşı itaatsizlik yolu tutarlar. Aîlaha yemin ederim ki, ben böyle yaparsam, muhakkak Osman da dediğim gibi yapacaktır. Osman da böyle yaparsa, halk ister istemez, masiyet yolunu tutar. Halk arasında kargacık çıkar ve bu hareket Osman'ın öldürülmesine sebep ohir.[311]
Bu mesele, Hazret-i Ömerin fikrini, hayatının son demlerine kadar meşgul etmiş ve kurcalamıştı. Nitekim 'hayata gözlerini yummağa bir kaç gün kala, Hazret-İ Ali Radiyallahu Taalâ anhı, Hazret-i Saad ibn-i Bb-i Vakkas Radiyallahu Taalâ anh ve Hazret-i Osman Radıyallanu Taalâ anhı çağırarak şu söaleri söyledi :
Benden sonra herhangi biriniz halîfe olabilirsiniz. O zaman kendi kabilenizin mensuplarını, halkın boynuna bindirmeyiniz.[312]
Bundan sonra Sahabîlerin en ileri gelen silolarından altı kişiye, kendi aralarından birini" halife,seçmek vazifesini verdi. Bu altı kişilik heyete, îslâmm hidayetlerini gözönünde bulundurmalarını şart koşmakla kalmadı, bir şart daha koştu ki, halife seçilmiş bulunan kimse, fcat'iyyen kendi kabilesinin mensuplarına hiç bir imtiyae hakkı tanımayacak Ye J-'n bir hususta kendi kabile efradını gözetmiyecektir.[313]
Fakat talihsizlik eseı. üçüncü halife Hazret-i Osman, (Hicrî 24 - 35 : Milâdî 645 - 655) bu prensibimat-luba muvafık bir şekilde devam ettiremedi. Onun devrinde Benî ümeyye, devletin mühim vazifelerini üzerlerine aldılar. Ve beytülmalden kendilerine bol bol maaş kopardılar. Diğer kabilelerin mensupları da bu durumun acısını hissettiler. Hazret-i Osmana göre bu, «sılayı rahmin» icabı îdi. Nitekim bu mevzuda şu sözlerj söyledi:
Ömer, Allah rızası İçin, kendi akraba >e yalanlanın mahrum bırakıyordu. Ben ise yine Allah rızası için k**uH akraba ve yakınlarıma bakıyorum.
Ebu Bekir ile Ömer,- Beytülmal hakkında kendilerini, yakınlarını ve akrabalarını sıkıntıda bulunduran şekli nazarı itibara abraşlardır. Fakat ben böyle bir sılayı rahmi beğenmiyorum. [314]
îşte böyle bir tutumun neticesinde Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'm endişe ettiği mesele ortaya çık. ti. Hazret-ı Osmanın aleyhinde bir isyan hareketi baş .gösterdi. Bu vak'amn neticesinde Hazret-i Osman şehid olmakla kalmadı, kabileler arasında bir hayli karışıklıklara yol açıldı, ki bu karışıklıklar, da- Hülefâ-i Raşidin nizamının nur meşalesini söndürdü.
Hazret-i Osman'dan sonra Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ Anh, (Hicrî 35 - 40 . Milâdî 655 - 660) işleri eski Ölçü (minval) üzer-ne yürütmek için çalıştı. Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anhümâ'-mn koymuş oldukları usulü tekrar kurmak için uğraştı. Hazret-i Ali, tamamiyle aşiretçilik ve kabilecilik taassubundan uzak idi.
Emîr Muav'yenin babası Ebu Süfyan; Hazret-i Ebu Bekir'e biat edeceği sırada; Ebu Bekir, Ebu Süfyanım, içinde bulunduğu bu taassup ruhunu ortadan kalalrmaK için çok uğraştı. Fakat o bu tutumundan vaz geçmiyece-ğirr ileri sürdü ve Hazret-i Ali (R.A.) ye gelip dedi ki:
Kureyş'in en ufak kabilesinin bir koluna mensup b» adam (yani Ebu Bekir) nasıl olur da halife olur; sîz ayaklanmağa hazırlanırsanız, ben gider çöldeki süvarileri toplar getiririm.
Fakat Hazret-i Ali ve oradakiler açıktan açığa Ebu Süfyana şu cevabı verdiler :
Senin böyle yapmak istemen, İslama ve m usluma»-lığa düşman olduğuna delâlet eder. Biz hiç bir zaman istemeyiz ki, sen çöldeki süvarileri ve piyadeleri toplayıp getiresîn; Müslümanların hepsi de birbârinin iyiliği için çalışan kimseler ve birbirlerine muhabbet gösterenlerdi*. İsterse onların memleketleri ve onların viicudlan birbirlerinden bir hayli uzak mesafede bulunsun. Elbette ki, münafıklar birbirlerini kesmek isteyen kimselerdirler.
Biz Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ aiıh'ı bu maka m ıh ehli olarak tanıyoruz. Eğer o bu mansıba ehil olmasaydı, biz ouu hiç bir zaman bu vazife ile vazifelendirmezdik [315]
Hazret-i Ali de Halife olduktan sonra yine bu noktayı gözönünde bulundurdu. İs'.âmın esas ruhuna, uygun olarak, Arapla Acem (Araptan gayrisi) zengin ile fakir, Haşimî ile gayrı Haşimî, bunların heps'ni aym gözle görmek yolunu tuttu. Hepsinin hakkında aynı adalet ve aynı eşitlikle muamele etmeğe başladı. Herhangi bir zümrenin diğer bir zümreye, herhaiıgi bir kimsenin diğer bir kimseye tercih edilmesine meydan vermedi. Bu şekilde başka zümrelerin kıskançlık ve rekabet sebeplerini de ortadan kaldırmak yoluna gitti.[316]
Cumhuriyet Ruhu
Bu hilafetin en mühim hususiyetlerinden biri de, böyle bir nizam içinde tenkid, rey beyan etmek, fikir hürriyeti, tamamen serbestçe ve tam bir serbestlikle ortada bulunmasıdır. Halifeler, her zaman halkın elinin ulaşabileceği bir vaziyette idiler. Kendileri de Şûra Ehlinin arasında oturur, görüşmelere iştirak ederlerdi. Orada asla hükümet partileri yoktu. Serbest bir muh:.tte, Meclisin azası ve herkes meclise iştirak eder ve kendi imanlarına ve kalblerinin inancına göre fikirlerini ortaya atarlardı. Bütün muameleler, Ehl-i Hal ve'l akd'ın önünde eksiksiz ve noksansız yürütülüp giderdi. Hiç bir şey saklanıp giz-lenmezdi. İşlerin karara bağlanması, delil üzerine stinad ederdi. Kimseden ne korkmak vardı ne de çekinmek. Ne hatır vardı ne de gönül. Ne taraftarlık vardı, ne de kayırmaca...
Sonra, bu Halifeler, yalnız kendi kavim ve milletlerine karşı Müşavere Meclisini idare eden bir alet değillerdi. Her gün beş defa halk ile birlikte namaza gelerek, cemaat ile namazlarını kılarlardı. Her hafta bir kere cuma günleri, umumî toplantı yaparlardı. Halife, her sene iki defa bayramlarda ve Hac toplantısında halkın karşısına çıkardı. Onların evleri de her yerde kendisinden hesap sorabilirdi. Onların evleri d% halka ait evlerin arasında idi. Kapılarında ne kapıcı, ne muhafız, ne teşrifat nâzın, ne hususi kalem müdürü, ne de perdeci gibi hizmet erbabı bulunurdu. Evlerinin kapıları her zaman, herkesin yüzüne açıktı. Çarşıda ve pazarda yanlarına muhafız almadan halkın arasında gezip dolaşırlardı. Her noktada, herkes bu halifelere istediğini söyliyebilir ve her yerde onları tenkid edebilirlerdi. Herkes onlardan hesap sor -makta serbest idi. Bu* serbestliği kullanmak da ayrıca hususî izne ve müsaadeye tâbi değildi.
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahu Taalâ anh, yukarıda bahsettiğimiz hususları hilâfetinin ilk günlerinde halka şu sözleriyle ilân etmişti:
Doğru yolu tutarsam, bana yardım ediniz, yok eğer ben eğri bîr yol tutarsam, o zaman siz beni doğrultunuz!
Bir ara Hazret-i Ömer, bir cuma hutbesinde: «o andan itibaren kimsenin nikâhda dört yüz dirhemden fazla rcehriye kararlaştırmaması» fikrini ileri sürdü. Bunu duyan ibr kadın ayağa kalkarak, şu sözlerle bu karara itiraz etti :
Senin böyle bir hüküm vermeğe hakkın yoktur. Çünkü Kur'anda kantarla mehriye verilmesi hususunda müsaade vardır. Sen, bunu nasıl olur da bir hududa bağ- ! layabîlirsin, dedi.
Bu haklı itiraz karşısında Hazret-i Ömer derhal fikrinden vaz geçti.[317]
Yine bir gün Hazret-i Selmân-i Farisi, Hazret-i Ö-mer den şu sözlerle hesap sordu :
Herkesin hissesine bir entari düşmüş iken nasıl olur da senin hissene iki entari düşmüş olabilir? Dedi.
Hazret-i Ömer, oğlu Abdullah ibn-i Ömer'in şahidli-ğine baş vurarak, ikinci entarinin kendisinin olmayıp, oğluna ait olduğunu, bu giyeceği ödünç olarak aldığını bildirdi. [318]
Adalet sembolü bu halife, başka bir toplantıda halka şu suali tevcih etti :
Ben bazı işleri geciktiriyorum, siz buna ne dersiniz?
Bu suale Hazret-i Bişr Ibn-i Saad Radiyallahu anh şu sözlerle cevap verdi :
Sen böyle yaparsan, biz de seni doğru yola getirmesini biliriz.
Hazret-i Ömer, bu cevaptan gayet memnun olup, şu karşılığı verdi :
O zaman siz de halk için çalışmış olursunuz. [319]
En fazla ve en ağır tenkidler Hazret-i Osman zamanmda vukubuldu. O da hiç bir zaman zorla ve cebren kimsenin ağzına kapatmak yoluna gitmedi. Her zaman tenkidlere ve itirazlara delillerle cevap verdi. Halka kendisinin kabahatsiz olduğunu bildirdi.
Hazret-i AH zamanında Haricilerin dili aşırı derecede uzamıştı. Ağızlarına geleni söylüyorlardı. Hazret-i Ali de emsalsiz bir sabırla bunların taarruzlarına tahammül ediyordu. Bu ara, beş Hariciyi yakalayarak Huzuru Hi-lefete getirdiler. Bu kimseler açıktan açığa dil uzatarak, işin ölçüsünü kaçırmış küfür ediyorlardı. Hatta açıktan açığa sokaklarda ve halkın arasında;
«AUaha yemin ederiz ki Aliyi öldüreceğiz» diyorlardı.
Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh, onların beşini de sah verdi. Ve kendi adamlarına da şöyle buyurdu :
Sîz de istemlisiniz ki, onlar gibi dili uzun ve ağzı bo-zuk olasınız? Onlar mademki fiilî bîr şekilde isyana girişmemişler ve şiddete baş vurmamışlardır, sadece dilleriyle muhalefet ettiklerinden dolayı kendilerine herhangi bJr cürüm yüklenemez. [320]
Dört Örnek Halife devrini teferruatiyle yukarıda anlattık. O zaman aydın bir meşale devriydi. Asırların en nurlu kaynağı idi. O devirden bu yana bütün zaman bölümlerinde, fakihler, muhaddisler ve b;lumum dindar müslümanlar her asırda bu devri gözönünde bulundurmuşlardır ve İslâmın dini. siyasî, ahlâkî ve içtimaî nizamı için bu devri bir miyar ve bir ölçü olarak 'kabul etmişlerdir[321]
BAB 10
1958 senesi IAbor'da milletlerarası İslâm! Meclisin toplantılarına, Avrupa müsteşrikleri ve İslâm dünyasının mütefekkir uleması iştirak etmişlerdi. BU toplantının otimımlftruim birinde (80-Ocnk. 1958) Mevflânâ Seyyid Ebû'I - A'lâ MevdûdS kanun vaz'ı ve içtihad mevzuu ürerinde fikirlerini bir makale ile ileri sürdü-ier. Bu makale İslâmi hükümetin bir cephesiyle alâkalı bulunduğundan - yâni İslâmi hükümette k^nun. vaa'ının çalışma şekli hususunda - biz de bu bahse dahil ettik. Makaı'enin sonundu/ da bazı itirazları cevaplandırmışlardır. Bu itirazlar, bir kısım «yeni-iifiseverler : İlericiler» in öne sürdükleri hususlardır. Merlâna o-zaman bunlara da cevap vermişlerdir. Bunların yanı sıra, ba*ı bahislere de girişmişlerdi. Bu bahisler, kanun yapıcılığı ile alâkalı olduğundan onlara da burada yer verdik. Hazar kıyıcı[322]
İslâmda Kanun Vaz'ı Ve Bunun
Çalışma Dairesi Ve Bu Hususta
İçtihadın Yerî
İslâm'da kanun vaz'ının çalışma dairesi nedir ve neresindedir? Bu hususta içtihadın da yeri nedir ve nerededir? Bu bahsi bilmek için, her şeyden önce iki meselenin izah edilip anlaşılması zarureti vardır, Bu iki meseleyi iyice anlayıp gözönünde bulundurmamız lâzım gelir.
îlk evvelâ şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, İslâm'da Hâk:miyetin münhasıran ve mahza HakTaalanm olduğunu kabul etmek icabeder. Kur'an-ı Kerim Tevhid akidesini açıklarken, bu hususu da tam bir aydınlıkla ortaya çıkarmıştır. Bu esasa göre Kur'an-ı Kerimin buyurmuş olduğu «Allahü Vahdehü Lâ şerik© lehii : Bir tek ve ortağı bulunmayan Allah sadece dinî manada mâbud değildir. Aynı zamanda siyasî ve kanunî bakandan da hâkim, (hüküm veren) itaat edilmesi gereken, emir ve nehy'de ihtiyar ve salâhiyet sahibi hem de kanun vaz*-ıdır. Allah Taalânın bu kanunî hâkimiyetini, (Legal so-veregnty) Kur'an-ı Kerim, o kadar açık ve kesin bir lisan ile beyan edip, o kadar ehemmiyetle bunun üzerinde durmuştur ki, bununla Allah Taalânın dinî mâbudluğunu da iyice belirtmiştir. Ve bu prensibi gayet parlak bir şekilde ortaya koymuştur. Kur'an-ı Kerime göre Allah Taalânın iki hususiyeti vardır. «Uluhiyet» iktizası îbu İM hususiyet birbirlerinden ayrı olmayıp birbirinin ayn cüzüdürler. Bunlardan birisi inkâr edildiği zaman gerçekte Uluhiyet de inkâr edilmiş olacaktır. Sonra şu hususta da asla şüphe olmaması lâzımdır. İlâhî kanun dendiği zar.ıan bu kanun fıtrî ve tabiî kanundan başka bir şey delildir. Buna göre İslâm'a «Davet» de insanları Allahm Kanunundan başka kanunlara tabi olmaktan kurtarmak, ve onları ahlâkî, içtimaî yaşayışta Allah Taalânın Serî Kanununa bağlamak içindir. Şer'î kanun da Enbiyayı Kiram aleyhisselâm vasıtasiyle insanlara gönderilmiş bulu-nan kanunlardır. Bu şer'î kanunları kabul edip inanırsak o zaman bunun karşısında kendi ileri sürdüğümüz yahut da süreceğimiz ve kendi muhtariyetimizle kendi hazırlayacağımız kanunları bir tarafa bırakmamız icabeder. Böyle bir işin ismine de «İslâm : (Surrender) denir. Allahm ve O'nun Resulünün hükümlerini bir tarafa bırakarak, kendi düşüncemizin ve kendi fikrimizce hüküm vermemizin doğru olabileceği ve hakkımızda iyi neticeler verebileceği zihniyetini kesin olarak reddetmek lâzımdır. Ne bir mümin erkeğe ne de bir mümin kadına yakışık almaz ki, Allah ile (Viran Resulü bir iş hakkında hüküm versinler de müminler bu hususta başka bir yol seçmek istesinler. Herkim ki, Allah ve O'nun Resulüne karşı gelirse, elbette ki, apaçık bir dalalete düşmüş olur. (Ahzab, 36).
İkinci mühim mesele şudur: Tevhid-i İlâhî ile aynı derecede ehemmiyet kesbeden bir husus da Hazret-i Mu-hammed Sallallahu aleyhi ve sellem'in son peygamber olduğuna inanmaktır. Tevhid-i İlâhî akidesi vasıtası ile yani Allah ve O'nun Resulüne tanı ve gerçek bir iman sayesinde bir amelî nizam ortaya çıkar. İslâm bütün yaşayış nizamının temellerini bu akidenin üzerine kurar. Bu inanç gereğince Allah Taalâ bundan Önce diğer Enbiyayı Kiram Aleyhisselâma gönderdiği tâlimi ikmal ederek ,bir kısım başka talim de- ilâve etmiştir. îslâmm Peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem de bu talimin hepsini bir araya toplayarak gelmiştir. Bunun için Hidayet-i İlâhiye ve teşri'in (kanun vaz etme) istinadının mehazı yalnız bir tek şeydir. îler de de hiç bir hidayet ve teşri' (kanun ortaya koymak) gelmiyeceği için insanların buna bağlanmaları şarttır. Bu Muhammedi tâlim, en üstün kanundur ki, (Supreme law) Hâ-kim-i A'lâ'nm nzasiyle Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem buna mümessillik etmiştir.
i5u kanun da Hazret-ı Muhammed Sallallahu aleyhi ve seneme iki şekilde ulaşmıştır. Birincisi Kur'an-ı Kerim vasıtasiyle, yani kelimesi kelimesine Hak Taalânın hidayetleri ve ahkâmını iht'va eden şekilde. İkincisi de Haz-r»t-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellemin işveyi ha-senesi (en güzel örnek) vasıtasiyle ki, buna da biz Sünnet deriz. Ve ki Kur'anî menşeinin izahı ve teşr hicür. Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve selîem sadece Allah tarafından gelen bir mektup dağıtıcısı mahiyetinde değildir. Kendisine vahy edilen kitabı alıp da bu hususta hiç bir şey söylememesi veya hiç bir açıklama yapmamış olması mümkün değildi. O'nun bir rehber, bir önder, bir hâkim ve bir muallimlik vasfı dahi vardır. Kendi akvâl: (sözlferi) ve efâli (yaptığı işler) i'e anelen ilâhî kanunu şerh etmek vazifesi idi. Sahih olan bu menşe ve bu. mehaza göre, fertleri terbiye edecekt. Terbiye görmüş fertlerden bir cemaat hazırlayacak ve yaşayışı tanzim edecekti. Sonra bu tanzim edilmiş yaşayışın saha-smdakileri de bir araya getirecek doğru ve örnek bir hükümet şekli meydana koyacaktı. Ve İslâm usulü üzerine mükemmel b'r medeniyet kurulmuş olacaktı. Zat-i Ri-sa'etpenahileri bu işleri tam 23 senelik peygamberlik hayatları devrinde tamamladılar. İşte bu sünnettir ki, Kur'-2n-ı Kerim ile birlikte Hâkim-i A'lâ'nın kanun üstünlüğünü ve kânrlliğiııi ortaya koymaktadır. İşte bu üstün ve bu kâmil kanunun adına da islâm ıstılahında «Şeri1-p.t» denir.[323]
Kanun Vazı'ının Çalışma Dairesi
Bîr kimse, bu esası hakikatleri duy-unca önce şöyle zanneder. Böyle bir îslâmî Hükümette kanun vaz'etmek için imkân bulunmayacaktır. Yani islâm'da herhangi bir şekilde artık kânun vazetmeğe ihtiyaç yoktur. Çünkü İslâmda hak;ki kanun Allah tarafından vaz edilmiş ve. jş de bitmiştir. Müslümanlarm da Hazret-i Peygamberin getirdiği ilâhî kanuna tabi olmak ve bağlanmaktan başka bir işi yoktur.
Fakat iş n hakikati başkadır. İslâm'da herhangi bir şekilde kanun yapmak menediimiş değ Mir. Yapılacak kanunlar İlâhî kanunun hududu dahilinde alınmış ve hıı. dudlandırılmıştır. Bu üstün İlâhî Kanunun tahtında bu kanunun hududu dairesinde insanî kanun yapılmasına müsaade edilmiştir. Buna da bir çalışma dairesi tanınmıştır. Şimd: ben bu hususları bir-kaç satırla izah etmeğe çalışacağım.[324]
Tabir-İ Ahkâm : (Hükümlerin Tefsiri)
İnsan yaşadığı hayat içinde^iiyle muameleler ve Öyle meselelerle karşılaşır ki, bunlar hakkında ne Kur'an-ı Kerimde ne de Sünnet-i Resulullahda her ne suretle olursa olsun, açık bir hüküm kat'î bir ka:de veya her ne şekilde olursa ols\ın, hususî bir usul bulunamaz. Bu gibi meselelerde ve böyle muamelelerde, Fakih (fıkıh âlimi) veya kadı (hâkim) yahut da herhangi bir kanun vaz' eden idare ve kurul, şeri'atın verdiği hükmü ve kararlaş-Lirmı^ bulunduğu kaideyi de bozmaz. Bu, şu manaya da gelmez; bunlar kanun vaz etmek için çalışamazlar, insanî kanun vaz 'etmek şekli meyamnda, bu muameleler hususunda, şu nokta, her şeyden Önce gözönünde bulundurulacaktır : Bu meselenin hakikati ne olabilir?. Bu hakökat nasıl ortaya çıkabilir?. Bunun hakkında nasıl hüküm verilebilir?. Sonra karşılaşılacak bu gibi meseleler, esas hükümlere nasıl intikal ettirilecek ve umumî hükümler, ferî hüküniıer için ne şekilde kanun mahiyeti taşıyacaktır?. Bu işlerin hepsi ile birlikte şu husus da müşahhas bir şekilde tesbit edilmelidir: İstisnaî haller ve vakalarda bu hükümler vç bu kaideler gözönünde bulundurulmaksızın ne dereceye kadar çalışabilme imkânı vardır ve bu iş bu hususta nereye kadar sığabilir?[325]
Kıyas :
Yine bu şekilde Öyle işler ve muamelelerle karşılaşırız ki, bu hususta da şeriatın herhangi bir has hükmü yoktur Fakat karşılaştığımız bu muameleler hakkında hüküm vermek ve bunları karara bağlamak zomndayız. Şeriat ise, bu muamelelere benzeyen diğer hususlara hüküm koymuş ve kaidelerini bildirmiştir. Şimdi bu da-re-nin içinde kanun vaz etme işi şu şekilde olab':Ur: Bu hükümlerin sebeplerini ve illetlerini ayrı ayrı, tek. tek sahih bir şekilde anlayarak,, b'lerek belirtmek ve bütün muameleleri, bu hükümler ve kaideler üzerine tatbik edip yürütmek gerektir. Şu hususu da gözönüne almak lâzımdır ki, bu muamelelerde asıl sebep olarak gösterilen noktalarda hüküm istinadlı olmalıdır. Muamelelerde bu sebepler gözönüne alınmazsa o zaman varılan netice de istinadlı olamaz.[326]
İstînbat
Yine bunun gibi bazı meselelerle karşılaşabiliriz ki, Bunlar hakkında herhangi muayyen bir hüküm bulunmaz. Fakat bu mahzuru da ortadan kaldıracak camî ve külli bir usul donmuştur. Yahut da şer'i 'şu meseleyi or taya çıkarmıştır ki, Hangi mesele ve ne gibi iş, beğeni, îirse, o iş iyidir. Buna göre bu usulün aydınlığında beğenilmeyen şeyleri ortadan kaldırmak lâzım gelir. Beğenilir şeyleri de yaymak icabeder. Bu gibi muamelelerde kanun vazedenin işi şudur: Şeriatın bu usulüne mutabık ve Şa-ri'in ortaya koyduğu bu esasa göre, amelî meseleler hakkında kanunlar hazırlasın. Ancak hazırlanacak olan kanunlar da Şeriatın usullerine ve Şâri'in koyduğu esaslara aykırı olamıyacaktır.[327]
Seebest Kanun Vazetmenin Çalışma Şekli
Bunlardan maada, yine bir hayli muamele or ve bir yığın meselelerle karşılaşabiliriz. Şeriat, bunlar hakkında tamamen sükût ile geçmiştir. Bunlara ait ne doğrudan doğruya bir hüküm vardır, ne de bu meselelere benzer meseleler hakkında hüküm verilmiştir. Hiç olmazsa bu benzer meselelerin şekline kıyas ile hüküm çıkarmak imkânını bulalım.
Şeriatın bu hususlarda sükût ile geçmesi şuna delâlet eder : Hâkim-i A'lâ bu hususta insanları tamamen serbest bırakmış ve bu gibi işleri tamamiyle insanların reylerine terketnriştir. Bunun için biz bu gibi meseleler hakkında serbest bir şekilde kanun vaz edebiliriz. Fakat bizim bu hususlarda yapacağımız kanunlar da yine esas itibariyle
İslâmuı ruhuna ve umumî usule uygun bulunması icabeder. îslâmm umumî m:zacına muhalif ve îslâmî yaşayışın hak'katı gözönünde bulundurulmaksızın yapılamaz.[328]
Îçtîhad :
Kanun yapmak işinin ye İslâmî kanun ve nizamın, zamanın ilerlemesi ve vaziyetlerin değişmesinde dahi, yürüyüp gitmesi ancak bu iş üzeründe çalışacak olan ilmî tahkik heyetinin tetkikte bulunması mümkün olur. Bu işin ismine de islâm Şeriatinde «îçtihad» denir. Bu kel'menin lügat manası şudur : «Herhangi bir işi neticelendirmek için son derece gayretle çalışmak.» îstüahda ise manası şudur: Son derece gayret sarfedip çalışarak, bir meselenin üzerinde tslâmuı ne gibi hükümler koyduğunu ve bu hükümlerin nıenşeinin ne olduğunu ve niçin böyle olduğunu araştırmak.»
Bazı kimseler yanlış anlayarak, «İçtihad» denilen şoyi. serbestçe rey vermek ve fikir ortaya atmak manasına alırlar. Fakat îslâmî kanunun ne olduğunu bilen iıerkes, bu gibi yanlış anlayışa kapümas. İçtihadın kanunî nizam hakkında her ne suretle olursa olsun serbestçe rey vermek ve serbest fik'r ortaya atmak olmadığı malûm olan bir gerçektr. Ve kanunun asıl mehazı Kitap ve Sünnettir, insan da kanun vaz etmek istediği zaman bu hususları gözönünde bulunduracak ve her surette, kendi yapacağı kanunu bunlara istinad ettirecektir. Bunların tayin ettikleri hududun dışına çıkmayacaktır. Rey vermek ve fikir beyan etmek de tamamen serbest olmayıp bu dairenin hududu dahilinde olacaktır. Bunlardan müstağni kalınarak, içtihad edilirse, buna islâmî içtihad denemez, islâm kanun ve nizamlarmuv da bu gibi işlerde Veri bulunamaz.[329]
Îctihad Îçin Gereken Vasıflar
İctihaddan maksad, Kanunî İlâhiyi, nsanî kanunla değiştirmek demek değildir. Kanun hakikatini anlamak vo bunun ışığı altında, bunun rehberliği ile Islâmın kanun ve nizamlarını, zamanın ilerlemes'ne muvazi olarak harekete geçirmektir. Sahih bir içtihadın olabilmesi için, kanun vazeden kimselerde veya kurullarda veyahut da ictihadda bulunanlarda aşağıda sıralayacağımız vasıflar bulunmalıdır.
1. Şer at-i İlâh yeye iman etmiş bulunmak. Bu Şeriatın hak olduğuna inanmış olmak. Bu Şeriate hulûsu âyetle bağlanmak. Bu Şeriatten kurtulmak, fikir ve maksadına katiyen sahip bulunmamak. Herhangi bir usulde ve Ölçüde Allah Şeriatından başka bir usul ve Öîçü nazarı itibara almağı düşünmemek.
2. Arap 1 sanma, bu Usanıp, kaidelerine, gramerine, edebî ölçülerine teşbih ve istiarelerine mükemmel bir şekilde vakıf olmak lâzımdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim bu lisanda nazil kılınmıştır. Sünnet de bu dilde olduğundan bu ikisini anlamak ve bunlardan hüküm İstihraç etmek ancak bu dile tam bir vukuf ile mümkün olabilir.
3. Kur'an-ı Kerimi ve Sünneti Seniyeyi iyi,bilmek. Yaîmz bir kimse bunu bilmekle ve ahkâmın mevkilerini anlamakla da olmaz. Belki Şeriatın külliyatını da bunun maksat!arım da iyi bir şekilde anlamalıdır. Bir taraftan da şunu ortaya koyabilmelidir ki, Şeriat insan yaşayışı, nm ıslahı için ne gibi toplu bir nizam kurmak istemiştir. D ger taraftan şunu da bilmeli ve anlamalıdır ki, bu toplu nizamın şubeleri ve dalları nelerdir ve nerelere şâmil oîur. Şeriat bu toplu nizamın tarihini hangi çizgilerle çizmiştir. Nizamı ıslah etmekte ne gibi maksadlar gözönünde bulundurmuştur. Başka bir tabirle söyliyelim, ki, ıçtihad, Şeriatın tâ içine kadar işlemiş bulunan Kur'an ve Sünnet'e ait ruhu bulmanın ve ortaya koymanın ilmidir..
4. Müctehidîn-i Selef, ümmetin işlerine vukuf sahibi olduklarından dolayı ictihadlar ortaya koydular. Bunlar sadece bir tertiplemeden ibaret değildir. Belki bunlar kanunda ilerlemenin zincirleme (continuity) 3u-ret'yle devamıdır. îetihaddan maksad herhalde şu da değildir k;, her nesil bir evvelki neslin koyduğu usuUeri değiştirip yahut da bırakıp veya bunlara yeni şeyler iKıve etsin.
5. Amelî yaşayış meselelerinde ve karşılaşılan ahvalde, bu mesele ve bu ahvali, vaziyetin icabına göre, Şeriatın hükümleri ve usulü üzer nde tertip'eychilmek.
6. İslâmî ahlâk Ölçüsüne göre, kendi şahsî ahvalini tanzim etmiş bulunmak. Nitekim böyle olmazsa, ic-ühad makamında bulunan kimseye halk :timad etmez. Bu kabil şahısların verdiği hükümlere ve ileri sürülen kanunlara da hürmet gösterilmez ve dinlenmez. Ve halk tunları salâhiyet sahibi olmayan kimseler yapmıştır fikrine kapılır.
Bu vasıfları beyan etmekten maksadımız, içtihada kalkacak bir ikmsenin, iefhada başlamadan önce, bu vasıfların kendisinde mevcud olduğunu ispat etmesi de-tJiMir. Belki maksadımız şudur ki, İctihad ile İslâmî kanun ve nizamların gerştirilmesi için bu sahih noktalar gözönünde bulundurulursa, ancak o zaman kanunî yollardan yürümek mümkün olur. Bunun içindir ki, bu vazifeyi deruhte edecek ilim ehlinin yetiştirildiğ zaman bu vasıfların mevcut olup olmayacağı da nazarı itibara alınmalıdır. Buniar olmaksızın, yapılacak olan kanunlar ne bir İslâmî kanun ve nizam mahiyetini taşır, ne de İslâm camia3i bu kanun ve nizamları benimsemeğe tahammül eder.[330]
İçtihadın Sahîh Usulü
İçtihadın kanun vaz edici mahiyette olması ancak şu şekilde kabul edilebilir ki, ietihadda bulunacak olan kimselerin bu hususta tam bir ehliyet ve kabiliyetleri olsun. Ehüyet ve kabiliyet olduktan sonra da ietihad usulünün sahih olması için müetehid, ister ahkâm tefsir etsin, ister kıyas ve istinbat yolunu tutsun, her ne surette olursa olsun, kendi istidlalinin temelini Kur'an ve Sünnet'e istinad ettirmelidir. Mubahlar hususunda belki serbestçe kanun beyan edebilir. Fakat bu hususta da yine delil göstermesi icabeder. Meselâ falan, mevzu veya f'lan mesele hakkında Kur'an-ı Kerimde ve Sünnette bir hüküm yoktur diyebilmelidir. Yoksa kıyas için kendi s indinden bir esas ortaya atamaz. Kur'an-ı Kerimden ve Sünnetden elde ettTği istidlaller de ehli ilim indinde malûm olan istidlal şekilleri ve usulleriyle olmalıdır. Kur'an-ı Kerimden yapılacak olan istidlaller.de, muhakkak âyet-i keri-. menin mânasının ne demek olduğunu bilmekle- mümkündür. Bu âyetin manasını bilmek de Arap lisanına, lisanm kadeîer:ne ve gramerine (Sarf ve Nahiv) ve diğer te-ierruatına da vukuf sahibi bulunmakla olabilir. Kur'anın âyetîerindeki cümlelerin ilerisini - gerisini, sözün beyan tarzını ve sözün gelişeni de gozonünde bulundurmak icap eder. Bir mevzuda Kur'anın bir yerinde öyle fcir şekilde inana verilmesine dikkat etmek lâzımdır ki, bu mananın inceliğinden Kur'anın diğer yerlerindeki âyetler arasında tenakuz olmasın. Bu âyetin teyidi hakkındaki Sünnetler mevcut ise bunları da gözönüne almadan, âyetin teşrihi olan hadislere itTbar etmeden mana verilmemeli ve Sür, netin manasının da Kur'an-ı Kerime muhalif bulunmamasına da dikkat edilmelidir.
Sünnetten de istidlal ederken yine Kur'andan istidlal edildiği gibi Arapça lisanına ve bu lisanm kaidelerine (Sarf ve nahiv) cümlelerin ilerisi gerisi ve sözün gelişine de dikkat etmek icabeder. Bundan başka Sünnetin sahih rivayet edilip edilmediğini de rivayet ve Hadis ilmi kaide-leriyle gözönüne almak gerekir. Bu mevzuya ait başka rivayetler var mıdır, yok mudur bunları da tetkik etmelidir. Eğer bu mevzuda rivayet varsa bunları birbirleriyle karşılaştırmak lâzım gelir. Bunlardan başka, bir Sünnetten istidlal edilen ahkâm, Kur'anın sahih ahkâmına veya Sünnetin sabit olmuş diğer ahkâmına da mugayir olmamalıdır. İhtiyatlı hareketleri bir tarafa bıraakrak, indî mütalâa ile, keyfî tevilât ile, ictihâd eylemek ve icabında siyasî bir kuvvetin tesiri ve zoru altında ietihad yapılsa bile, bu hükümler kanun mahiyetine sokulsa dahi yine müslümanlarm gönlü ve vicdanları böyle bir içtihadı, İslârnî kanun ve İslâmî nizamın bir cüz'ü olarak kabul edemezler ve asla bu uydurmaları benimsemezler de.. Siyasî kuvvet ortada bulundukça belki bu hüküm yürür gider. Fakat siyasî kuvvet ortadan kalktığı veya zayıflayıp gevşediği zaman bu kanun ve hükümler de hemen redde^ ,dil:p ortadan kalkar, kimseler bunları dinlemez.[331]
İçtihadın Kanun Mahiyeti Kesbeylemesi
İslâmi kanun ve nizamda herhangi bir ietihad hükmünün kanun mahiyetine girmesi için muhtelif şekiller vardır.
1 - Birincisi bütün Ümmet Ulemasının bu mevzu üzerinde icinâ etmeleri.
2- Herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin içtihadınm, kanun mahiyetinde kabul edilebilmesi için, bütün m iislümanlar tarafından umumî olarak kabul edilmesi gerek:r. Halkın da kendiliğinden bu-içtihadı hükümlere tebaiyet etmesi icabeder. Meselâ, koca koca İslam ülkelerinde yaygın bulunan Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî fıkıhları gibi.
3- Br ictihad hükmünü, herhangi bir Müslüman Hükümetin kendisine kanun olarak kabul etmesi. Meselâ, Osmanlı devleti Hanefi fıkhını resmî kanun olarak kabul etmişti.
4- Siyasette, Anayasa hazırlayan bir meşru idare veya kurulun, îslâmî nizam ve kanunlar dairesinde bu icthadı kanun şekline koyması.
Bunların haricinde ehl-i ilmin , ictihad ile verdikleri diğer hükümler, umumî kanun mahiyetine giremezler. Ancak, fetva olarak kalırlar. Petvalık mahiyetinden ileri gidemezler. Bu da bir tarafa, kadılar (hâkimler) işlerin hal ve faslı hususundaki hususî mahiyettek meselelerde de bunları gözönünde bulundurup bulundurmamayı takdir edebilirler. Bunların benzeri (Precedents) üzerine hü-kdm yürütür veya yürütmezler. Fakat bunlar sahih manada kanunî mahiyet taşımazlar., Nitekim, Dört Örnek Hal fe de kendilerin'n hususî meselelerde verdikleri şahsî ictihad hükümleri böyle olmuştur. Bunlar İslâmî temel kanun mahiyetine girmemişlerdir. îslâmî nizamda kadıların içtihadı hükümlerinin -de kanun mahiyet: (Judge Made Law) taşımaları düşünülmemiştir.[332]
Bazı İtirazların Cevapları
İdamda kanun vaz'ı ve ictihad hakkındaki makalelerim bazı çevrelerde itirazlara yol açtı. Ben de mümkün olduğu kadar ve kısaca bu itirazları cevaplandırmağa çalışacağım.
İlk itiraz, Kur'an-ı Kerimin yanı başında Sünnetin niçin bulunduğudur. Bu hususta bir kaç noktayı sıra ile arz edeceğim Mesele bu şekilde, tamamiyle ye daha iy-şekilde aydınlanmış olacaktır.
1. Bu inkâr kabul etmez bir tar'hî hakikattir. Haz-ret-i Muhamnıed Resuîullah sallallahu aleyhi ve sellem,. nübüvvet makamı ile kesb-i şeref ettiklerinden sonra, kendilerine Hak Taalâ tarafından yalnız Kur'an-ı Kerim gönderilmekle kalmadı. Aynı zamanda bir âlemşümul hareketin önderlği ve rehberliği makamı da verildi. Bunun netiresinde bir îslâmî camia ortaya çıktı. Bu yeni içtimaî. ve medenî nizam kuru'du. Ve nihayet bir hükümet vü-cud buldu.
Burada şu sual de variddir: Kur'.an-ı Ker m nazil kılınmaktan başka Hazret-i Resulü Ekrem Sallalîahu aleyhi ve sellemin daha başka ne gibi vazifeleri vardı? Bu vazifelerin vasıfları ııe idi? Acaba Zat-ı Risaletpenahile-' , Peygamber!ik vasfı ile, Hak Taalânın mümessilliğini' ve elçiliğini yapmakla bu mümessilliği kendisi mi yapı -yordu, yoksa bunu sadece Kur'an-ı Kerim mi yapıyordu? Yoksa, Kur'anı duyduktan ve duyurduktan sonra, Zat-i Risaletpenahilerkı:n vazifesi bitiyor muydu? Allahm Resulü diğer nıüslümanlar gibi bîr fert miydi? Zat-ı Saadetlerinin bundan sonra akval (sözler) ve ef'ali (yaptık-lan) haddi zatında, bir hüccet bir kanunî mesned değil miydi?
Birinci şıkkı kabul edersek, o zaman şunu da kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Sünneti de Kur'an-ı Kerim ile birlikte, kanunî mesned ve hüccet olarak tanımak gerekir. îk'nci şık da ise, Sünnefn herhangi bir kanunî mesned olmak vasfı yoktur, demektir.
2. Kur'an-ı Kerime ait hususlarda şu da malûmdur ki, Zat-ı Saadetleri HazreU Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellern sadece İlâhî haberi tebliğ eden bir ha berci vakfında değildir. Allah Taalâ tarafından, kararlaştırılmış bir önder, b!ir rehber, bir hâkim (idareci ve âmir} ve bir muallimdi. Bu hususları İhtiva edecek tarzda bütün müslümanların O'na itaat etmesi farzdır. İman ehli için yaşayışlarının her cephesinde yalnız bu yolu Örnek kabul etmeleri bir zarurettir. Akıl da şunu icap ettirir. Herhangi bir peygamber, sadece Allanın kelâmını duyurmakla işini bitirip, Mukaddes Kelâmı duyurduktan sonra bir fertten farksız olması doğru değildir. Müslümanlara gelince, bu ümmet, Hazret- Resulü Ekrem'i her zaman için ve her yerde, Islâmm başından bu güne kadar vaoibü1. ittiba (izlenmesi gereken) b r örnek olarak kabul etmişlerdir. O'nun «emr ve nehy» (yapılmasını bildirdiği ve yapılmasından men etitği işler) leri vâcibül -itâa (uyulması gereken) olarak inanmışlardır. Hatta her hangi bir gayrı müslim âlim de bu hakikî ve gerçek meseleyi inkâr edemez. Müslümanlar her zaman ve her devirde, Zat-ı Saadetlerinin bu vasıflarına itnanıp kabul etmişlerdir. Bunun yanı başında da îslâmm kanun nizamını Kur'ana ve Kur'anla beraber Sünnete de istinad 'ettirmişlerdir.1
Şimdi ben bir türlü anlayamıyorum, bir kmse kaî-lup da Sünnetin bu vasfım ve bu hususiyetini nasıl olur <Ia inkâr eder ve şunu da nasıl ileri sürebilir ki, Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyh;i ve sellem, Kur'an-ı Kerimi okuttuğu zaman peygamber idi de Kur'an okutmadığı zaman, peygamberlik vasfı ortadan kalkıyordu. Şimdi, bir kimse böyle bir iddiada bulunduğu takdirde ona deriz ki, bu makamı Hazret-i Resulü Ekrem, kendi kendiisine mi elde etmişti? Yoksa bu makamı O'na Kur'an mı vermisti? Birinci şekle Islâmın herhangi bir iddiası yoktur, îk nci şekle gelince, esasen bu noktayı Kura'n-i Kerimin kendisi beyan etmiştir.
3. Sünnetin haddi zatında kendi başına kanun mer-hazi olarak kabul edilmesinden sonra, şu sual ortaya çıkar, bunu anlamak ve bunu belirtmek için ne gibi vasıtalar kullanılabilir?
Bunun cevabında da ben yine şunu arzedeceğim: Bugün aşağı yukarı on dört asır geçmiştir. Bu müddet zarfında da bu mesele ilk defa ileri sürülmüş değildir. Bin beşyüz sene önce peygamberliğe bi'set ettiğinden bu yana Sünnet süre gelmiştir. Burada da iki tarihî ha-lüka'a inkâr etmek mümkün değildir. Birincisi, Kur'an-ı Kerimin tâlimi ile Hazret-i Muhammed Sallallahu aleYhi ve seikmin Sünneti, muaşeret usulünde ve içtimaî husus-jfirda, Islâmm başından bu güne kadar örnek olarak süre goımiştir. Devam ederek, ardı arkası kesilmeden, zin-cirle.ntf olarak takip edilmiştir. Bu husus h:ç bir devirde, hiç bir zaman inkıta vuku bulmamıştır. Bütün idare mekanizmasında ve her iş güc sahasında devamlı olarak gözönünde bulundurulmuştur. Bugün, bütün dünya müs-iümanlarının akideleri, düşünüş şekilleri, ahlâk ölçüler!, ibadetleri, iş güçleri ve muameleleri, yaşayış nazariyeleri, hayat yolları için örnek olarak ayakta tutulmuştur. Bu hususta ufak tefek ihtilaflar da olmuşsa, bu ihtilaflar "ancak teferruatta olmuş, esasda olmamıştır. Bunlar arasında yine ahenk bulunmuştur. Müslümanlar, bütün yer yüzüne dağılmış olmalarına rağmen, bir ümmet olmak hususiyetini esasda sağlayabilmişlerdir. Bu meselenin is-bata da, içtimaî hususların Sünnet üzerine kaiim bulunması ve yüzlerce seneden beri Sünnetin zincirleme devam cdegelmesidir. Burada kaybolmuş bir şey olmadığından ıhunu arayıp bulmak için uğraşalım.
ikine tarihî hakikat, daha kesin ve daha da aydınlıktır. O da şudur: Hazret-i Resulü Ekremin hayatından sonra, her devirde ve her çağda müslümanlar, ispat edil-jniş (belli) Sünnetlerin neler olduğu mevzuunda çalışmışlardır. Ve hayat nizamında sonradan uydurulup, sahte yollarla sokulmuş buluann yeni şeylerin- neler olduğunu araştırdılar.
Bunlar nasıl uyduruldu, ve nasıl sokuldular? Müslümanlara göre; Sünnet, kanunî bir vasıf taşıdığından, işlerin hal ve faslında, adliyede davaların görülmesinde ve bu gibi hususlar Sünnet üzerine yürütüldüğünden, Müslümanlar, evlerinden tutun da, devlet işlerine kadar, .her şey buna bağlı bulunduğundan, muameleler de bu esas üzerine cereyan ettiğinden, bu eskilde incelemeler ve tahkikler hakkında müsamaha göstermemiş ve :hmal etmemiş kılı kırk varmışlardır. Bu incelemelerin ve tahkiklerin vasıta ve şekilleri îslâmın ilk Halifesinin devrinden bu güne kadar nesi-den nesle devam ederek, miras olarak bize kadar ulaşmıştır. Ardı arkası kesilmeden de her nesilde muhafaza edilegelmiştir.
Bu iki hakikati iyi anladıktan ve Sünnetin üzerinde ilmî tahk'kin ne şekilde olacağını bildikten ve böyle mütalâa ettikten sonra, Sünnet'ta kanun mehazı olması ve Kur'an-ı Kerimin yanı başında kanunlara mesned teşkil edeceği hakkında artık hiç bir şüphe ve tereddüde mahal kaTmaz. Halledilmesi zor görünen bu muamma da kendiliğinden halledilmiş olur.
4. Şüphesiz, Sünnetin incelenmesi ve belirtilmesi ve tesbit edilmesi hususunda bir kısım İhtilâflar olmuştur. Gelecekte de bu gibi ihtilaflar da olabilecektir. Fakat böyle ihtilâflar, Kur'an-ı Kerim ahkâmının manalarını tayin etmek hususunda dahi olab'den şeylerdendir. Böyle ihitlaflar, nasıl ki, Kur'&n-ı Kerimin kanım mehazı ol-masına mani teşkil etmezse, Sünnetin de kanun mehazı olmasına ve Kur'an-ı Kerimin yanı başında bulunmasına mani teşkil etmez* Daha eskiden de bu usulün kabul ed'kliği gibi, bugün de aynı şekilde kabul etmekten başka çare yoktur. Buna göre, her kim. bu hususda, Kur'an-ı Kerimin hükmü ayrı, Sünnetin hükmü ayrı olduğunu iler:. sürerse ,o zaman kendi sözü, kendi iddiasını cerh eder.
Ölçü böyle olsaydı, herhalde ümmetin ulemasının çoğu hiç olmazsa, 'ümmet efradının kalabalık bir zünıre-öi bu ölçüyü gözönünde bulundururlardı. Fakat öiçünün-oöyle olmadığına, it'bar edilince, o zaman, mesele de. kalmaz. İşte, bu usul üzerinde dünyanın her tarafında, yüzlerce, milyonlarca müslüman herhangi bir fıkhı mektep (mezhepler) altında toplanmışlar ve o koca koca ülke-'erde kendi yaşayış nizamlarım da Kur'an ve Sünnetin her ikisinin ışığı altında kurup yürütmüşlerdir.
İkinci tiraz da benim makalem üzerinedir. Makalemde tenakuz olduğu ileri sürülüyor. Ben diyormuşum ki, Kru'an ve Sünnetin açık ve kesin ahkâmında hiç bir şekilde değiştirme olamaz. İtiraz eden zatın düşüncesine göre, ben'm bu sözlerimde tenakuz bulunuyormuş. Zira ben yine diyormuşum ki, bazı istisnaî hallerde bazı hususlarda içtihad edilebilir.
Fakat bu sözlerimin neresinde tenakuz olduğunu maalesef bilmiyorum. Mecburiyet ve zaruret olunca dünyanın her yerinde istisna umumî kaidedir. Bu husus "herhangi bir kanun da olur. Kur'an-ı Kerimde de buna benzer müsaadeler için bir hayli misaller verilmiştir. Bu misaller hakkında Fukahâ muayyen usuller koymuşlar ve bu istisnaların ölçüsünü tayin eylemişlerdir. Nerelerde hangi şartlar dahilinde istisna olab'leceğini de bildirmişlerdir. Meselâ, şu örnekler filmimizin en güzel isbatıdır:
«Zaruretler, mahzurları ortadan kaldırır.» «Sıkıntı ko -layhğı çeker.» .
Üçüncü itiraza gelince, bu itiraza bu güruhun hepsi de iştirak ediyorlar. Sebebi de benim içtihad için bazı gartlar ileri sürmüş olmamdır. Bu huöusta ben yalnız kendin bu meseleyi ileri sürdüğümden, cevap vermek de yine bana düşen bir vecibe oldu. Önce, şunu arz edeyim k , itiraz eden muhteremler, bir kere benim ileri sürdüğüm şartlar üzerinde doğrudan doğruya düşünsünler, sonra da ileri sürmüş olduğum şartların hangisiini ortadan kaldırmak mümkündür ve bu şartların hangisi ol -mazsa. buna rağmen bu iş tamam olabilir? Meselâ, Şeri-ate hulusu niyetle bağlı bulunmayan bir kimsenin içtihad ea ilebileceği mi ileri sürülecektir? Yahut da Kur'an~ı Ke-rimin ve Sünnetin lisanı olan Arapça bilmeden mi icti-had yoluna gidilebilinecek? Veya Kur'an-ı Kerimin,ve
J.innei:m ahkâmını iyice anlamadan ve kavramadan, mü-caia.2. etmeden, Şeriatın hükümleri üzerinde tetkiklerde bulunulmadan mı ictihad yürütülebilinecektir? Yoksa uıUctelıidîn-i selef (daha evvelki müctehidler) in verdikleri hükümleri, hiç nazarı itibara alınmadan mı hüküm verilmeğe kalkışılacak? Ya. da dünya muamelatına ve dünya işlerine vâkıf olmadan mı işe girişilecek? Yine böylece, herhangi bir şekilde, îslârnî ahlâk Ölçüsü gözö-nünde bulundurulmadan mı ve Îslâmî ahlâk ile muttasaf olmadan mı, bir kimse bu işe el atacaktır. Şimdi, saydığımız şartların hepsi de bellidir ve ortadadır. Bu şartların hangisinin lüzumsuz olduğu anlatılsın ve ispat edilsin ki, biz de anlamış olalım. Şu da var ki, bütün i'r.îâm âleminde bu şartları haiz bulunan kimselerin sayısı on k ş den fazla değildir. İhtimal ki, muhaliflerimiz bunu ileri sürmekle bizi ikna etmeğe çalışıyorlar. Ve beş altı yüz milyon müslüman arasında bu şartları haiz olanlar ancak şu on kadar kişidir, fazla niçin olmamıştır?, demek istiyorlar. Biz de'diyoruz ki, onların dedikleri gibi olsaydı, ictihad edebilecek şahıslarda, bizim bildirdiğimiz vasıfların bulunmasına, lüzum olmasaydı, ortaya çıkan her bilgili bilgisiz ve herhangi bir kimsenin önünde içti-had kapıları açık bulunsaydı, o zaman ictihad edenler de bu kadar az kimse olmaz, her önüne gelen de içtihada kalkışırdı. Bunun neticesinde de bilgisizler, şüpheli niyet sahihleri, hulusu niyeti bulunmayan kimseler de, ortaya , çıkıp müslümanların boğazlarına sarılmazlar mıydı? Herkes meydanı boş görüp bildiğini okumaz mıydı?[333]
Kanun Vazetme, Şürâ Ve İcmâ'
Pakistan'da îslâmî kanunun icra kılınması bahsi me-yanmda Îslâmî kanun vazetmeğe ait muhtelif fikirler ileri sürüldü. Bu meyanda bir dost, muğlak bir üslûp ile şu yazıyı yazmıştır :
«Üslâmda kanun vaz' etmenin hakikat ve mahiyeti ve bunun çalışma dairesinin tayini hakkında bir hayli ifrat ve tefrit yolu tutulmuştur. Bir taraftan şu mesele ileri sürülüyor ki, İslâmda herhangi bîr şekilde kanun vay* etmenin yeri yoktur. Kanunu Allah Taalâ ve O'nun Resulü vaz' eder. Müslümanların vazifesi de bu kanuna göre işlerini tanzim etmek ve bu kanunu, icra etmekten başka bîr şey değildir. Diğer taraftan da bazılarının düşüncesine göre, kanun vaz* etmenin dairesi o kadar geniştir ki, müslüman hükümdarlar da bu meselede kendiler-ne, bir hak tanınmış olduğunu düşünürler. Onlara göre Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, sadece ibadetlere ait esas meseleleri kararlaştırmış fakat diğer işler üzerinde değiştirme ve düzeltmeler yapılabilir. Meselâ, namaz, oruç ve bunlar gibi amelî bir şekilde gösterilmiş olan hususlar hakkında da ilâveler veya çıkarmalar olabilir, diyorlar.
Şimdi lütfedip de şunu bize izah buyurun ki, İslâm', da kanun vaz' etmenin ölçüsü nedir ve bunun çeşitleri varsa nelerdir? Ve yine şunu da izah buyurmankz rica olunur ki, Hülefamn ferdî ve miişavereli hükümlerinin ve yine Eimmeyi fukahanm ve Müctehidİnin reyleri ve hükümlerinin kanun olma bakımından vasıfları nedir ve ne derecededir? Bu meyanda eğer Şûra ve Icmâ'ın hakikati üzerinde de bazı aydınlatmalarda bulunulursa çok mü -nasip olacaktır.»[334]
Cevap
Kanun Vaz' Etmenin Usulü
Islârada ibadetler dairesi İçinde kanun vaz' etmenin asla yeri yoktur. Ve buraya herhangi bir kanun sığdırı-lamaz. Elbette ki, ibadetler hariç, diğer muamelât için muayyen bir hudud içinde kanun vaz' etme imkânı vardır. Ve buraya kanun vaz' efeme sığar. Kitap ve Sünnetin sükût ile geçtikleri noktalarda ve meselelerde herhangi bir şekilde kanun vaz' etmek mümkündür ve olabilir.
Islâmda kanun vaz' etmenin esasen şu usul üzerine olmasa icap eder,; İlkönce ibadetlere ait hiç bir noktaya temas edilmeyecektir. İbadetler hakkında ne yapılırsa, ne edilirse kararlaştırılmış gibi olması icabeder. Buraya her ne suretle olursa olsun, yeni bir ibadet şekli, uydurulup sokulamıyacaktır. Bunlara ait ne şekilde hükümler konmuş ise o hükümler devam edecektir. Ve kimse bunlardan ayrılmayacaktır. Ne yapılmış ise yapılacak, ne bırakılmış ise bırakılacaktır. Sâri' (Allahu Taalâ ve O'nun Resuİü Sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi husufta, elbette ki, muamelât hakkında da sükût ile geçmişse ve nedense bahsetmemişse, bunun üzerinde biz, kendi düşüncemize s^re hareket etmekte serbest olduğumuzu anlayabiliriz.
îmanı Şâtıbî, Kitab El - İ'tisâm'da bu usulü şu şekilde beyan eder :
İbadetlerin hükmü, âdetlerin hükmünden ayrıdır. Adetlerde kaide şudur İd, her neyin hakkında sükût ile geçilmişse, bunlar üzerinde istendiği gibi düşünülüp çalışılmağa müsaade edilmiştir. Bunun hilâfına, ibadetlerde böyle bir mesele istinbat edilemez. Bu mesele Şeriatın aslında mevcud değildi. Nitekim, adetlerin hilâfına ibadetlerin esası açık hükme ve sa~ih izne tabidir. Şu farkla ki, âdetlerde bizim akhmız doğru yolu tayin edebilir. Fakat ibadetlerde akim kendisine, Allaha yakın olmak yolunun nasıl olduğu malum değildir.
(Cilt 2, S. 115)[335]
Muamelat Hakkında Kanun Yapmanın Dört Bölümü
a. Tâbir : Şârı'in bir mesele hakkında sarih emrini veya sarih nehyini tayin edip bu mesele hakkındaki Nassın menşeini belirtmek.
b. Kıyas : Şârı'in doğrudan doğruya sarih hüküm verdiği hususlara değil de onlara benzer hususları ölçerek hükmün illetini müşahhas hale getirip bu hükmün esası üzerine ikinci bir hüküm meydana çıkarmak. Ve bunların müşterek sebeplerini ortaya koymakla mümasil vak'alarda tatbik çylemek.
c. îstinbat ve içtühad. Şeriatın beyan ettiği geniş ölçüdeki usulleri cüz'i meselelere ve muamelelere intibak ettirmek. Nass'ları, belirtmek, delilleri ortaya koymak ve bunların niçin iktiza ettiklerini bildirmek ve Şârı'in bizim yaşayışımıza ait işleri ne şekilde tanzim etmek istediğini ortaya çıkarmak. '
d.Şeriat sahibinin bize hidayet yolu göstermediği ve sarih bir hüküm vermediği hususlarda, İslâmın geniş maksat ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak, zarurî bulunan kanunları vaz' edip bu hususu da tamamlamak.
Bununla beraber bu kanunlar da İslâmın ruhuna aykırı olmamalıdır. îslâmın mizacına muhalif bulunmamalıdır. Nitekim Fukaha indinde ıstılah olarak bunlara Ma-sâtfh-i Mürsele veya istihsan ve başka isimler de verilmiştir. Masâlih-i Murselenin manası, «Umumî Maslahatlar» demektir. Biz muvafakatımızla bunları gözönüne alı-nz. «İstihsan» dan da maksat şudur: Bir muamele hakkında zahirî kıyas ile hüküm verilir. Fakat bunaan daha ehemmiyetli bir mesele için bu hü&üm değişir ve başka bir hüküm verilebilir. O zaman birinci hükmün yerine, ikinci hükme tabi olmak icabeder. Buna «îstihsan» denir.[336]
Masâlih-Î Mürsele Ve Îstihsan
Kıyas ve istinbat tabiri için fazla tafsile, girişmeğe ihtiyaç yoktur. Fakat Masalih-i Mürsele ile tstihsan hakkında biraz malumat vermek yerinde olacaktır. Îmam Şatıbî, Kitab El - l'tisâm'da bu mevzu üzerine ayrı ve müstakil bir bab yazmıştır. Orada bu hususu güzel bir şekilde açıklamıştır. Hiç bir TJsul-ü Fıkıh kitabında onun kadar bu meseleyi iyi anlatan esere rastlamadım. Bu mevzu hakkmda mufassal deliller ileri sürerek isbat edi -yor ki, Masâlih-i Mürsel'den maksat, bazılarının anladıkları gibi kanun vaz'etmenin kapısını tamamen açık bırakmak, demek değildir. Belki bunun için üç şart lâzımdır :
Birincisi : Vaz'edilecek olan kanunun öyle vaz'edH-îrıesi lâzımdır ki, Şeriatın maksatlarına tamamen uygun olmalıdır.
İkincisi: Halkın önüne çıkacak olan bu kanunlar akla uygun olup, herkesin kabul edebileceği bir şekil arz etmelidir.
Üçüncüsü: Bu kanunlar hakikî ihtiyaçları karşıla-malıdır. Yahut da herhangi biı hakikî müşkülâta cevap verecek bir mahiyette olmalıdır. (Kitab El-1'tisâm, Cilt II, S. 110-114)
Sonra «İstihsan» bahsine geçerek, devamla şunları bildiriyor: Zahirî vaziyete göre, herhangi bir delil üzerine mukayese edilerek bir muamele için hususî bir hüküm verilmişse, fakat Fakıhin nazarında, bundan daha iyi bir §ekil bulunduğu takdirde ve ilk verilen hüküm maslahata muvafık olmazsa, yahut da verilmiş olan hükümde her ne suretle olursa olsun bir noksanlık bulunur ve yahut da karışıklık ortaya çıkma ihtimali varsa, lslâmî noktaya nazardan bunu bertaraf etmek gerekiyorsa, yahut da verilmiş olan bu hüküm örf ve âdetlerin aksi bulunursa o zaman, bu hüküm bozulup, bunun yerine münasip hüküm vermeğe «tstihsan» denir. Her ne suretle olursa olsun «îstihsan» için şu şart vardır ki, zahirî kıyası bırakıp d~a kıyas hilafı hüküm vermek için, kuvvetli bir şart ve durum olmalıdır ki, makul delillere istinad etmeli ve makul delillerle isbat edilmek imkânı mevcut olmalıdır.
(Cilt II S. 118 - 119)[337]
Adlîye Kararları İle Devlet Kanunlarının Farkı
Bahsettiğimiz dört bölüme ait, herhangi bir İmamın yahut da bir müctehidin ferdî reyi ve şahsî tahkikinin neticesi ustalıklı bir rey ve tahkik neticesi olabilir. Hatta ölçü bakımından ilmî şahsiyetlerin Ölçülerine göre de muvafık bulunabilir. Fakat buna rağmen yine bunlar «kanun» mahiyetinde olamazlar. Çünkü İslâm ülkelerinde, kanun vazetmek iğin Erbâb-ı Hail ü Akd'in müşaveresi yapıldıktan sonra, ya bunların icmâ'ı (ittifakla) ile yahut da cumhuru ile (çoğunlukla) hüküm vermelidir. Yani tâbir, kıyas, istiribat, içtihat ve yahut da istihsan ve maslahat-ı mürsele yollarından birini seçerek bu yoldan yürünürse ancak bir hüküm kanun şekline konabilir. Hülefa-i Raşidin devrinde de kanun vazetmenin usulü de böyle idi.[338]
Biz burada o devre ait bazı misaller ileri süreceğiz. Bu misallerle Hülefa-i Raşidin devrinde karşılaşılan kav-mî ve millî meselelerde nasıl kanun vazedilmiş olduğu hakkında fikir edinmek mümkün olduğu gibi, o devirde yine adlî hükümlerle kanunlar arasında ne gibi farklar bulunduğunu anlamak imkânı elde edilebilir.
a. Kur'an-ı Kerimde sadece şarabın haram olduğuna dair hüküm vardır. Bunun için herhangi bir ceza ve had tayin edilmiş değildir. Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin zamanında da bu hususta yine herhangi bir hususî ceza kararlaştırılmış değildi. Zat-ı Risaletpenahileri münasip gördükleri şekilde ceza verirlerdi.
Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ aimüma zamanında bu ceza için 40 kırbaç kararlaştırıldı. Fakat yine de bu iş için usulü dairesinde herhangi bir kanun yoktu.
Ha^ret-i Osman Radıyallahu Taalâ anh devrinde şarap içenlerden şikâyetler çoğaldı. Hazret-i Osman da Sa-habilerin müşavere meclisini topladı ve bu meselenin görüşülmesini talep ' etti. Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, kısa bir takrir vererek bu işin cezasının 80 kırbaç olduğunu bildirdi. Bu takrir ittifakla kabul edildi. Şûranın ittifakla verdiği bu hüküm, ilerisi için kanun maiyetine girdi ve kanunluk vasfını ihraz etti. Buna göre, bu kanun «icmâ» ile yapılmış bir kanundur. (EÛ'tisâm, Cilt II, Sahife, 101).
b. Hülefa-i Raşidin devrinde şöyle bir kanun dahi vazedilmiştir. İşçilere bir şey yapmak için verilen malzeme (meselâ elbise dikmek için verilen kumaş veya ziynet eşyası yapmak için verilen altın ye saire) zayi edilirse, işçi bu zararı tazmin etmeli ve bedelini ödemelidir. Bu hüküm de yine Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anhın takriri ile kararlaştırılmıştır. Burada bir nokta daha vardır. Olabilir ki, verilmiş olan malzemenin zayi olması hususunda işçinin hiç bir kabahati bulunmayabilir. İsçi bilerek de bunu zayi etmiyebilir. Fakat yine de sebebiyet verdiği zararın tazmini için hüküm verilmiş ve bu hüküm kamın mahiyetine girmiştir. Bu hükmün dayandığı sebep de ileride işçilerin, müşterilerden ^e işverenlerden aldıkları malzemenin korunmasında lâyıkiyle dikkat ve itina göstermelerini temin etmek içindir. Çünkü bu hususta maslahatı amme böyle bir kanunun varlığını gerektirmektedir. Bu hüküm hususunda da yine icmâ* vardır.. (Aynı eser cilt II. sahife 102).
c. Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, devrinde bir kaç kişi beraberce bir adamı öldürmüşlerdi. Bunların hepsi de kısasa çarpıldılar, imam Mâlik ve îmam Şafiî Rahmetullah anhüma, bu hükmü kabul ederlerse de yine bu hüküm kanunluk mahiyeti kesbedenıemiştir. Çünkü bu bir adlî meselenin hail ü fasl edilerek hükme bağlanmış olması idi. Burada Şûranın ne icmâ'ı (ittifak) ne de Cumhurî reyi (çoğunlukla karar) vardı.
(Aynı eser, C. II, S. 107).
d. Kocasından haber alamayan' bir kadın, adalet izin verirse, ikinci bir erkek ile evlenebilir. Kadm ikinci bir erkekle evlendikten sonra, birinci kocası çıkagelirse, o zaman bu kadnm vaziyeti ne olacaktır? Birinci kocanın mı karisi olacak, yoksa ikinci kocanın mı?
Bu mesele hakkmda Hülefa-i Raşidin muhtelif şekillerde hail ü fasl ederek hüküm vermişlerdir. Fakat bu hükümlerin hiç birisi de «kanun olma» vasfını elde etmemiştir. Nitekim, bu meseleler Şûraya da getirilmiş olmasına rağmen ne icmâ ile ne de Cumhurî rey ile de bunun hakkında hüküm verilememiştir.
(Aynı eser ait II, Sahife, 126).
Yukarıda geçen bahislerden şu mesele anlaşılıyor: îslâmdaki adlî hükümlerin, İngiliz kanunlarındaki vasıfları yoktur. îngilterede hâkimlerin verdikleri hükümler ve kararlar, emsal için kanun mahiyetini haiz olurlar. Fakat Islâmda Kadı'nm yani Hâkimin verdiği hüküm veya karar icra edilmekle beraber emsal teşkil etmeyip, diğer davalar için kanunluk mahiyetini ihraz edemezler ve diğer hâkimler kendi kıyas veya içtihatları üzerine hü -küm verebilirler. Bu hükümler de yine ve hiç bir suretle kanunluk mahiyeti taşımaz. Hatta bir hâkim, bir davada verdiği bir hükme de daimî olarak bağlı kalmayabilir. Başka bir davada da başka bir hüküm verip, kendi birinci verdiği hükmün yanlış olduğunu ortaya koyabilir.
Hülefa-i Raşidin devrinden sonra Şûrânm nizamı karma karışık bir hale geldi. O zaman Eiimme-i Mücte-hidin fıkıh hükümlerini tertip etmeğe başladılar. Bunlar da bir nevi, yarım kanun olmak mahiyetine girdi. Bir ülke halkının büyük bir ekseriyeti, bir imamın fıkhına bağlandılar. Başka bir'ülkenin halkı da diğer bir îmanım fık7 hma intisap ettiler. Meselâ, Irak halkı, imanı Ebu Hanife Rahmetullahı aleyhin fıkhına, Endülüs halkı da îmam Malik Rahmetullahı aleyhin fıkhına, Mısır ise, îmam Şafiî Rahmetullahı aleyhin fıkhına bağlandıkları gibi... Bu fıkıhların da umum halkın çoğunluğu tarafından kabul edilmiş olmalarına rağmen yine de kanunluk mahiyetleri tam değildir. Bu fıkıhlar, yine de sahih manada kanun olmamışlardır. Her nerede bir kanun vazedilnıişse, şu esas üzerine vazedilmiştir ki, memleketin hükümeti ve devlet bu kanunu, kanun olarak kabul etsin,[339]
İcmâ'
İcmânm tarifi hakkmda ulemanın muhtelif beyanları vardır. îmam Şafiî Rahmetullahi aleyhe göre, îcmâ-denilen husus; o şeyin, ismidir. «Bir mesele veya meseleler hakkında, ehli ilim tamamiyle ittifak etsinler ve bunların arasında herhangi bir ihtilâf olmasın» îbn-i Ce-rîr Taberî ve Kbu Bekir Er-Razî'nin ıstılahında, ekseriyetin kavline de «îcmâ» denmektedir. îmam Ahnıed Rahmetullahı aleyh de bazı meseleler hakkında şu hususu il-e-ri sürmüştür: «Bizim ilmimizde bir kavlin hilafına başka bir kavil yoksa, yani biz bu kavlin hilâfına, başka bir kavil
olduğunu bilmiyorsak, burada «İcmâ» vardır. Demek adı geçen İmam Rahmetullahı aleyhin ıstılahına göre de İcmâ bir kavlin hilâfına başka bir kavlin bulunduğuna dair malûmatın olmamasıdır. Bu hususun en doğrusu İc-mâ'nın hüccet oluşudur. Yani, kıyas ve ietihat üzerine yahut da herhangi bir kanun hakkında maslahat icabı ümmetin icmâ'ı olursa, o şeye tebâiyet edip, onu kabul etmek icabeder. Fakat ihtilâf şu noktadadır ki, icmâ'nm vukuu ve isbatı icabeder. Yoksa haddi zatında İcmâ'mn kendisinin hüccet olması zarurî değildir. Hülefa-i Raşidin, devrine ait olan hususlarda, ve o zamanki devirde, İslâmî nizam, usulü dairesinde yürütüldüğünden, bu nizam, Şûra ve müşavere üzerinde devam ettiriliyordu. Bunun için o zamanki icmâî ve cumhurî (çoğunlukla varılan netice) hükümler malûm ve muteber rivayetlerle sabittir. Fakat ondan sonraki devirlerde, nizamın vaziyeti karışınca, şûra (müşavere) usulü de karıştı. Hükümlerin belli olmasına da artık imkân kalmadı. Hakikatte hangi hususun icmâ ile ortaya konduğu, hangisinin konmadığı malûm olmadı. Buna göre, Hülefa-i Raşidin devrenin icmâ'î hü- . kümlerini ilmen, reddetmeden, kanunî mahiyette kabul etmek icabeder. Fakat sonraki devirlerde, herhang: bir kimse, filan mesele hakkında icmâ vardır dîye iddiada bulunduğu takdirde, o zaman tahkikciler ve ilim erbabı bu kimsenin davasını reddedebilirler.
Bu şekilde ve bize göre, hangi meselede icmâ olup, hangi meselede icmâ olmadığını belirtmek için, yine îslâ-mî Nizamın ayakta tutulmuş olması zarurîdir.
Umumiyetle şu da meşhurdur: İmam Şafiî Rahmetullahı aleyh ile İmam Ahmed İbn-i Hanbel Rahmetullahı aleyhin, her ikisinin reylerinde de esasen icmânm olmadığı kanaati vardır. Yahut da herhangi bir imam bu ıiu reddederse, şu demek değildir ki, bütün meselelerin ıiepsinde de icmâ yoktur. Asıl mesele şûradadır ki, herhangi bir mesele üzerinde durulurken, bir kimse ortaya çıkıp da şöyle bir iddiada bulunabilir: Ben bu hususta bir nazariye ortaya atarsam, bunda icmâ vardır. Ve artık bu mesele mevzuubahs edilmez. Halbuki, bu iddada bulunan kimse de bu iddiasını bir delille ispat edememektedir. O zaman, halk böyle bir iddia sahibinin davasını kabul etmez ve edemezler.
İmam Şafiî Rahmetullahı aleyh, kendi telifi olan îc-mâ'ül - ilm isimli kitabında bu mesele üzerinde etraflıca durmuş ve bu mevzuya geniş bir yer vermiştir. Ve bu mevzuda şu kıymetli bilgi bulunmaktadır:
İslâm dünyasının genişlemiş bulunması, ilim ehlinin her tarafa dağılmış olmaları, cemaat nizaııduun da-karmakarışık hale gelmesinden sonra, feri ve cüz'î meselelere ait hükümlerde, ulemanın akval ve nazariyelerinin neler olduğunu tayin etmek pek zor bir iş olmuştur. Bunun içindir ki, ferî meselelerde ve cüziyatta icmâ bulunduğunu iddia etmek hatadır. Elbette ki, îslâmnı usulleri ve erkânı ve büyük meselelerde icmâ olduğunu kabul etmek icabeder. Meselâ namazın beş vakit olduğu yahut da orucun ölçüleri ve saire gibi....
Bu hususu İmam îbn-i Teymiye Rahmetullahı aleyh şu şekilde izah eder :
îcmâ'nın manası şudur: Herhangi bîr hüküm hakkında bütün İslâm ulemasının ittifak etmesidir. Ve İslâm ulemasının ittifakla kabul ettikleri herhangi bir hUUam veya meselede İcmâ bulunduğu sabit olunca, artık k'm-semn bu hükmü tekrar ele almak hakkı olmaz. NJtekim bütün ümmet hiçbir zaman adalet üzerine ittifak tütmezler. Fakat bir çok meselelerde öyle vaziyet olur ki, bazı kimseler bazı mevzularda İcmâ bulunduğunu zanneder -ler. Halbuki aslında Iju meselelerde icmâ yoktur. Hatta çok vakit böyle meselelerde ikinci kavli muteber saymak icabeder.
(Fetavî, li - ibn-i Teymiye, Cilt, 1. Sahife, 406). Yukarıda ele alman nıevzudan şu husus iyice anlaşılır: Herhangi bir meselede Nass-ı Şer'î ile 'tabir, kıyas» iatinbat yahut da herhangi bir tedbir ve maslahata binaen ehl-i hail ü akd'in icmâ'ı veya ekseriyetin (çoğunluğu) hükmü bulunursa o zaman o mesele hüccet olacak ve kanunluk mahiyetini taşıyacaktır. Bütün islâm dünyasının Ehl-i Hail ü Akd'i böyle bir hüküm verirlerse, o "zaman bütün tslâm dünyası için bu hüküm kanunî bir mâhiyet taşıyacaktır. Yoksa herhangi bir İslâm ülkesinin Ehl-i hail ü akd'i böyle bir hüküm verirse, bu hüküm de ancak, o Ehl-i Hal ve akd'in bulunduğu ülke için kanun mahiyetinde bulunacaktır.[340]
İslam Nizamına Göre İhtilaflı İşlerin Halledilmesinde Sahih Usul
Soru: Kur'an-i Kerimde şu şekilde bir hidayet beyan edilmiştir :
Ey iman etmiş bulunan kimseler, AUalıa itaat edin, Resule de itaat edin, kendinizden olan iiKileni re de. Bir şeyde ihtilafa düşerseniz ve eğer siz Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunu AUaha ve O*nun Resulü-ae havale edin. Bu en iyi ve en güzel tevildir. (En - Nisa, 59).
Bu âyet-i kerimenin tefsiri hakkında Zat-ı Faziletme. abları (Mevlânâ Mevdûdî) Tefhim - ül - Kur'an'da şöyle beyan buyurmuştur:
Bahis mevzuu olan bu âyet-i kerimenin alâkadar olduğu meselelerde müstakil ve kat'î usul ile şu noktayı gözönüne almak icabeder. îslâmî nizam'da (rejimde) Al-lahm hükmü ve Resulün usulü, temel kanun ve son mes-ned hususiyetini haizdir. Müslümanlar arasında, yahut da müslümanlaria müslüman devlet ve hükümet arasında ihtilaflı bir mesele baş. gösterince, bu ihtilâfı halletmek için Kur'an ve Sünnete baş vurulacaktır. Bundan elde edilen ne tice ne olursa olsun herkes tarafından kabul edilip herkes bu neticeye teslim olacaktır. Bu şekilde de bütün yaşayış meselelerinde, Allahın Kitabı ve Allah Resulünün Sünneti son mesned ve merci olup son söz olarak kabul edilmesi ve bunların ahkâmına baş eğmek îslâmî rejimin lâzım gelen hususiyetlerindendir ki, bu nizam, kâfirane yaşayış nizamlarından ayırır.
Zat-ı Faziletlerinin açıklam alarmdan şu nokta kesin olarak anlaşılır. Bütün ihtilaflı meselelerde son kararı verecek merci, Allah ve O'nun Resulünün hükümleridir. Bu meyanda şöyle karışık bir durumla karşılaşabiliriz: Nebi Sallallahu aleyhi ve sellemin hayatlarında elbette ki, bu iş mümkün idi. O zaman, herhangi bir ihtilâf ortaya çıkınca, Resulü Ekrem Sallanahu aleyhi ve sellemin mübarek huzurlarına aksettirilir ve ihtilâf halledilirdi. Fakat mademki Zat-ı Risaletpenahileri Sallallahu aleyhi ve sel-lem bizim aramızda bulunmamaktadır. Ve sadece O'nun tâlimi bizim önümüzde duruyor. Ne zaman Islâmda bir hükmün tabiri meselesiyle karşılaşırsak, İslâm nizamına göre, bir şahıs, idare veya kurul, bu gibi işleri hal ve fasl etmeğe selâhiyet sahibi olması icabeder ki, bu hususta Şeriatın ortaya koyacağı hükmü gözönüne alarak, işi hal-lp+sin veya etsinler. Ümit ederiz ki, Zatı Faziletleri (Mev-iânâ Mevdûdî) bu noktada bizi aydınlatırlar ve bizi minnettar kılarlar.[341]
Cevap : Kur'an-I Kerimin Usûle Ait Hidayetleri '
Karışıklık olduğu bahsedilen bu suale cevap verebii-tnek için, Kur'an, Sünnet, Sahâbi devrinin teamülü, umumî akıl ve dünyanın belli başlı çalışma sistemlerini hep bir araya toplarsak, bîze yardımcı olacaklardır. Bunların hepsinin başında Kur'ana bakalım. Mukaddes kitabımızda bu hususta usule ait üç hidâyet vardır. Birincisi:
Bilmiyorsanız; zikir ehline (bilen kimselere) sorunuz. (Nahl 12, Enbiya 7.).
Bu âyet-i kerimede «Ehlü'z - zikr» kelimesinin çok manalı bir ıstılah olduğunu şözönüne almak gerek.r. «Zikr» kelimesi Kur'an ıstılahında hususî bir şekil arz eden bir ders için kullanılmıştır ki, bu dersi Allah ve O'nun Resulâ, Ümmete öğretmişlerdir. «Ehlü'z-zikr» o cemaat yahut da o halk topluluğuna denir ki, bu dersi gerçek olarak talim etmiş ve öğrenmişlerdir. Burada sadece «bilgi : ilim» (Know ledge) kasd edilmemiştir. Belki böyle denmekle burada Kitap ve Sünnetin bilgi ve ilmine ıtlak edilen bir nokta kasd edilmiştir. Buna göre âyet-i kerime şu şekilde anlaşılmış olur ki, muaşereti ve içtimaî hususlarda merci olan makamı o kimseler işgal edebilir ki, bunlar Kitab-ı İlâhî bilgisine sahip ve onun usullerine de vâkıf bulunurlar. Bunlar, Resulü Ekremin öğrettiği gibi Tâlimi îlâhiyeyi kavramışlardır.
İkincisi :
Kendilerine, korkulu veya emniyetli bir mesele vuku bulursa, bunu yayarlar. Eğer bunu Resule ve kendilerin-
den olan Ülülemre bıraksalardı herhalde bunlar meselenin hakikatini meydana çıkarır ve işin iç yüzünü onlara öğretirlerdi. (Nisa, 83).
Buradan anlaşılıyor ki, muaşereti ve içtimaî işlerde karşılaşılan mühim meselelerde — ister emniyetli :şler olsun, isterse korkulu ve endişeyi gerektiren meseleler veya harbe ait hususlar olsun, yahut da endişeyi mucip olmayan veya üzerinde düşünülen" hususlar olsun — müs-lümanlar için Allahm Resulü ve O ulvi Resulden sonraki devirlerde müslümanlar arasından çıkmış t bulunan ülül-emr (buyruk sahibi idareciler gibi) mecri olarak kararlaştırılmıştır.
Ülülemr mevkiinde olanlar «istinbat» etmek salâhiyetine haizdir denmektedir. Yani karşılaşılan muamelelerde bunlar, hakikati ortaya koyabilirler. Allahm Kitabı ve O'nun muazzez Resulünün gönderdikleri yollardan, bunun ne olacağını meydana çıkarırlar. Bu âyet-i kerimede içtimaî ve muaşereti işlerde, ehemmiyetine göre alelu-mum Ehlü'z-zikir yerine «ülülemr» merci olarak kararlaştırıldığından, ülülemrin de Ehlü'z-zikirden bu işi daha iyi halledeceklerine delil olur. Fakat ülülemr» de, hususiyet itibariyle yine kendileri Ehlü'z-zikir'dendirler. Nitekim, bunlar da karşılaştıkları muameleleri Allahm Kitabı ve O'nun Resulünün kavli ve hidayetleriyle hallederler. Ümmetin müşkül işlerini bu iki mesnedin ışığı altında sahih rey ile karara bağlarlar.
Üçüncüsü :
Onların işleri, aralarımla müşavere iledir. (Şûra, 38).
Bu âyet-i kerimede de müslümanların işler'nin hallü faslının son şeklinin ne olacağı bildirilmiştir.
Bu üç usulü bir araya toplayınca görürüz ki, bütün ihtilaflı işler hep:
Bunları Allah'a -tfe O'nun Resulüne bırakınız.
Mefhumunun menşeine bağlanmıştır. Bilfiil bu hususun gözönünde tutulması emredilmiştir. Halk karşılaştığı meseleleri Ehl'z-zikre havale edecektir. Onlar da bu meseleleri Hak Taalânın ve O'nun Resulünün hükümlerine göre karara bağlayacaklardır. Memleket ve içtimaî İşler ve daha ehemmiyetli meselelere gelince bunları da ülülemr'in karşısına getirecekler ve birbirleriyle müşaverede bulunarak Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah ile hak ve hakikati ortaya koyacaklar ve karara bağlayacaklor-dır.[342]
Devr-İ Saadet-İ Nebevi'de İhtilafların Halledilme Usulü
Şimdi, Devr-i Saadet-i Nebevî'de Sallallahu aleyhi ve sellem ve Zat-ı Risaletpenahîlerinden sonraki Hülefa-i Raşidin zamanında ihtilâfların nasıl halledildiğini tetkik edebiliriz. Zat-ı Saadetlerinin hayatlarında, karşılaşılan işler doğrudan doğruya Zat-ı Risaletpenahîlerine intikal ettirildi. Bildirildiğine göre, Allahm hükmü ve O'nun Resulünün kararı, ihtilaflarının halledimesinin mesnedi idi. Buna göre Zat-j Saadeteri kendileri, ihtilafları hallederlerdi. Fakat burada başka bir mesele de vardır ki, o devirde, islâm ülkeleri bir hayli genişlemişti. îslâm çok geniş beldelere yayılmıştı. Bu ülkelerin muhtelif yerlerinde bir hayli işler ve meselelerle karşılaşılırdı. Bunların hepsini, doğrudan doğruya Zat-ı Saadetlerinin huzuru mübareklerine intikal ettirmenin maddeten ve bilfiil imkânı yoktu. Maddî ve fiilî olarak da Zat-ı Risaletpenahîlerinin bu kadar işle meşgul olmaları da mümkün değildi.
Bunun için, memleketin muhtelif yerlerine Zat-ı Risale tpenahîleri tarafından muallimler gönderilmiş, halkın eşlerini öğretmek için memurlar tayin edilmişti. Bu zevat da halka dini öğretirler ve onlara karşılaşacağı meseleleri ne şekilde halledeceklerini tâlim ederlerdi. Bundan başka her ülkede, her vilâyette, emîr, âmil, kadı (hâkim) ler de tâyin edilmişlerdi. Bunlar da kendilerinin hangi daire içinde nasıl çalışacaklarını bilen kimselerdi. Bundan dolayı, sahih usul ile meseleleri hallederlerdi. Bu zevat ;
«Bunu Allah'a ve O'nun Kesulüne havale ediniz...» âyet-i kerimesinin ışığı altında işleri mükemmel olarak ballü faslını gözönüne alırlardı.
Bu usulü, Zat-ı Risaletpenahileri Sallallahu aleyhi ve sellemin kendileri beğenmişlerdir. Zikredeceğimiz şu hadis-i şerifde Zat-ı Saadetleri, ihtilafların ne şekilde halledileceğini ve meselelerin nasıl karara bağîanacağmı açıklamışlardır.
«Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Muâz Radı-yallahu Taalâ anh'i Yemen'e âmil : vali tavin ettikleri zaman, buyurdular ki:
— Ey Muâz! îşleri nasıl hallü fasl edecek ve karara bağlayacaksın ?
— Allanın Kitabına göre, Ya Sesulallah.
—. Ya, Allahm kitabında buna göre bir hüküm olmazsa? O zaman ne yaparsın?
— Böyle bir durumda, Sünnet-i Resulullah'a göre karar veririm.
— Ya, Sünnet-i Resulullahda da buna ast bir hüküm bulanı uzsun?
— O zaman, kendi reyime göre içtihat ederim. Allalıin Resulü, şöyle buyurdular :
— Hamd olsun O A Halı a ki. kendi Resulünün seçtiği kimseyi muvaffak kılmıştır.
(Tirmizî, Ebvab ül - Ahkâm» Ebû Dâvûd, K:tab ül-AJcdiya).
Zat-ı Risale tpenahîleri, devr-i saadeti nebevîyele-rinde, müşavere nizamını gözönünde bulundururlardı. Hak Taalâ tarafından vahy gelmemiş bulunan hususlarda müşavere ederlerdi. Müşavere ettikleri zevat da Ehl'ür - rey ve değerli kimselerdi.
Müşaverelerin en parlak misallerinden bir tanesini burada kaydedelim; Zat-ı Risale tpenahîleri Sâlîallahu aleyhi ve sellem, halkın namaza toplanması için ne yapılacağı hakkında müşaverede bulundular. Bu görüşme neticesinde de bildiğimiz «Ezan» takarrür etti. Zat-ı Ri-salepenahîleri de böyle olmasına karar verdiler.[343]
Hülefa-İ Raşidinin Teamülü
Hülefa-i Raşidinin devrinde de aşağı yukarı Zat-ı Saadetlerinin devri mübareklerindeki usul devam edegel-di. Şu farkla ki, devri saadette, Zat-ı Risaletpenahîlerinin kendileri vardı. Hülefa-i Raşidin devrinde ise bulunmuyorlardı. Devri Saadetle, son merci Zat-ı Saadetlerinin kendileri idi. Hülefa-i Raşidin devrinde ise, Zat-ı Saadetlerinin şahsen kendileri değil de, O'na ait rivayetler idi. Sünnet, dediğimiz bu rivayetler, halkın arasında yayılmış ve halk tarafından ezberlenmiş ve muhafaza edilegel-mişti.
Bu devirde üç ayrı idare vardı. Bu üç makam, işlerin hallü faslı hususunda meseleleri karara bağlarken yine;
Bunları Allaha ve O'nun Resulüne havale ediniz... hükmü celilini gözönünde bulundururlardı.
Şimdi bu üç makamı sırasiyle gözden geçirelim :
1. Alelumum ehl-i İlim. Bunlar umumiyetle Allanın kitabını bilen kimselerdi. Esasen bu zevatın çoğu ve hemen hemen hepsi de Zat-ı Saadetlerinin huzurunda, yetişmiş, O'nun maiyetinde bulunarak kendisinden ilim öğrenmiş, çok defala Zat-ı Saadetlerinin işleri nasıl hallettiklerine şahit olm ş kimselerdi. Bu zevat sadece halkın işleri hakkında feteâ verip, işleri karara bağlamakla kalmazlardı. Hattâ Hülefa-i Raşidinin kendileri de karşılaştıkları bir hayli meseleleri bu kimselere aksettirirler ve bu meseleleri ve işleri nasıl halletmek gerektiği hususunda bu zümrenin rey ve fikirlerine müracaat ederlerdi. Aynı zamanda Hülefâ bu zevatın kendilerinden, acaba Zat-ı Saadetlerinin, böyle bir işle karşılaşıp karşılaşmadıklarına ve karşılaşmış oldukları takdirde, meseleyi ne şekilde hallettikleri hakkında, malûmatları olup olmadığını da sormuşlardır. Çok defalar şöyle b'r durumunun görüldüğü vakidir ki, zamanın halifesinin bir mesele hakkında bilgisi olmamış, fakat bu zevatın o mesele hakkında belgileri olduğu görülmüştür. Hatta bazan, zamanın halifesi bir mesele hakkında karar verdikten sonra anlaşılmıştır ki, Resulü Ekrem Salîallahu aleyhi ve seîlem, bu mesele hakkında başka türlü karar vermişlerdir. O zaman Halife kararını değişt'rrmştir.
Ehl-i ilm'n varlığının faydası sadece, halkın fert fert işlerini halletmeleri veya Ülülemrin meselelerini çözmeleri değildi. Belki bundan başka bir faydaları da, bunların, herhangi b'r adalet makamının ve devletin veya herhangi bir Şürâ Meclisinin yahut da herhangi bir buna benzer kurulun, — Kitabullaha ve Sünnet-i Resuhıllaha mu-hal'f olarak — verebilecekleri ihtimal dahilinde bulunan hükümlere mâni olmalarıydı. Onların sağlam ve umumî reyleri, İslâm nizamının dayanağı ve istinadgâhı idi. Herhangi bir yanlış hükmü geri çevirir ve bunun doğrusunun ne olduğunu ortaya koyarlardı. Sehih nizamın, yürümesini tekeffül ederlerdi. Onlar herhangi bir meselede ittifak ettiler miydi, demek olurdu ki, bu meselede din doğru yolu göstermiştir. Bu yoldan başka bir yol ile bu meselenin hal ve fasl edilmesine imkân olmadığı anlaşılırdı. Onların reylerindeki ihtilâfdan da şu netice anlaşılırdı ki, bir meselenin Hallinde, iki veya ikiden çok. yol takip etmek mümkündür. Çünkü olabilirdi ki, bir de-ta böyle halledilmiş diğer bir defa da şöyle halledilmiştir. Hal şekli ne olursa olsun, fakat neticen.n aslında bir olması icabeder.
Onların varlığının sayesinde, Ümmet arasında herhangi b-r şekilde bid:atin yayılması ve bu bid'atlerin de halk tarafından kabul edilmesi asla mümkün değildi. Nitekim, her tarafta böyle bir cereyanı önleyecek dini çok iyi anlayan zevat vardı.[344]
Kaza (Duruşma) Yani Adliye İşleri.
Bu hususta tam bir aydınlıkla Halife Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, Kadı (Hâkim) Şureyh'e şöyle bir talimat yazıp göndermişti :
Allahm Kitabına göre hüküm ver. (Duruşma yap). Alahın Kitabında buna dair bir hüküm bulamadığın takdirde, o zaman Resulullah SaÜallahu aleyhi ve sellemin Sünnetine göre hükümde bulun. Ne Allahm Kitabında n« de Resulullahın Sünnetinde o mevzuda bir hüküm bulamazsa», o zaman sâlih kimselerin içtihatlarına uygun bir şekilde hüküm vereceksin. Ve eğer ne Allahm Kitabında ne ResuIuUahuı Sünnetinde ne de Salih kimselerin hükümlerinde bir şey olmazsa, sen istersen bu işin üzerin. de çabukluk göster. İstersen geciktir ve düşün. Bana kaursa, geciktirip düşünürsen senin için daha hayırlı ola çaktır, zannındayım. [345]
(En-Nesâ'î; Kitabü Âdab-ül-Kuzât).
Bu hususta yine Hazret-i Abdullah ibn-i Mes'ud'dan şöyle bir rivayet vardır:
Biz öyle bir devir geçirdik ki, bu devirde ne duruş-•na yapmak ihtiyacında bulunduk. Ne d« duruşma yapacak vaziyette idik. Yani (Devr-i Saadet-i Nebevi) den sonra AN ahu Taalâ azze ve celi, bizi gördüğünüz vaziyete düşürdü. Sizden her kim duruşulacak ve halledilecek bir mesele ile karşılaşırsa, bundan böyle Allanın Kitabtna £Öre durulma yapıp halletmesi lâzımdır. Eğer Allahm Kitabmda bulunmayan bir mesele karşısına çıkarsa, o zaman, Allah'ın Nebisi Sallallahu aleyhi ve sellemin nasıl duruşma yapıp işi hallettiği gibi duruşma yapıp işi halledecektir. Yok eğer bir mesele ile karşılaşırsa ki, bu iş İıakkluıda ne Allah'ın Kitabında bir hüküm bulunup ne de Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin, bunun hakkında bir karar vermiştir. O zaman, sâlihlerin ne şekilde duruşma yapıp karar verdiklerine bakacak ve o şekilde karar verecektir. Yok eğer. karşılaştığı mesele hakkında ne Allahm Kitabı, ne Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin ne de sâlihler bu hususta bir duruşmada bulunup karar verdikleri olmazsa, o zaman kend$ reyi gereğince ictihad edecektir. Ben korkuyorum, ben korkuyorum da denmi yecektir. Çünkü helâl de bellidir. Haram da bellidir. Bun-«ırm ikisinin arasında şüpheli işler vardır k% bunlar hakkında d:2 kalbinin huzuru ile şüphesini gidermeğe bakacaktır.
(En-Nesâ'î; Kitabü Adab ül - Kuzât). O zamanki adliye sadece halkın birbirleri arasındaki ihtilaflı işleri halletmekle kalmazdı. Aynı zamanda ic-raî organ (Intizamiye : Exucutive) nin aleyhine de halk dava açar ve bakmasını isterd.. Halkın bu husustaki' davalarını da görürdü. Adliye karşısına çıkmaktan kimse istisna edilemezdi. Ne bir hükümdar, ne vali, adalet makamının karşısına çıkmaktan imtina eyleyeb lirdi. Hattâ ne de zamanın halifesi, adalet huzuruna gitmemezlik edebilirdi. Adalet ancak Hak Taalânm emri ve CKnun Resulünün getirdiği kanun ile işleri hal ve fasî edip karara bağlardı. Halifenin aleyhine bile karar verirdi. O'nun işine hiç kimse- karışamazdı.
3. Ülül-emr. yan Halife ve onun Şûra Meclisi, son salâhiyet sahibi idare veya kuruldu ki, Kur1 anın hidayete ışığı altında müşavere ederek, memleketin içtimaî ve muhtelif muacşretî işlerinin hallin', üzerine almıştı. Karşılaşılan meseleleri Allahın Kitabı ve Resulün Sünneti hükümlerine uygun şekilde ele alırdı. Bu mesele hakkında acaba Ali ahin Kitabında ne gibi bir hüküm vardır diye araştırırdı. Sünnet bu hususta ne sj bi bir muamele görmüştür diye tetkikler yapardı. Bu iki kaynakta bulunmazsa, o zaman, din usulünün ruhunu muhafaza etmek şartiyle müslümanlarm meselelerini gozönünde bulundurarak, «akre bün ile's - sevâb» : doğruluğa en yakın b'r şekilde neticeye bağlardı.
Bu kurul, işleri daha ziyade, hadiselere, îsîâmî rivayetlere, fıkha ve diğer îsîâmî istinadlı menbalara göre, yürütürdü. İşlerin hal ve faslını, sahabîlerden — ki, bunların çoğu işlerinin halledildiği zaman huzuru saadette bulunuyorlardı — nakledilegelen rvayetlerin neticelerine göre tedvir ederlerdi.
Bu idare veya kurulun vaziyeti incelendiği zamaii görülecektir ki, külli kaidelerde ve ana hükümlerde kemali şiddetle ilk önce Allahın K" tabını gozönünde bulundurulmuş, Allahm Kitabında bulunmayan hükümler hakkında da Allah Resulünün Sünnetine baş vurulmuştur.. Fakat ne zaman bu ikisinden birinde aranılan hüküm bu-. lunmuşsa, o mesele bu iki hidayet kaynağının nuru altında halledilmiştir. Bütün bir Hülefa-i. Raşidin devrinde bu nokta gozönünde tutulmuştur. Bu usulün aksi olarak tek vak'aya rastlamak mümkün değildir.
Fiiliyatta memleketin işlerinin yürütülmesi ve hükme bağlanması yine bu ülülemrin el'nde olmakla bera -ber, hakikatte ise, bu icra heyetin'n değil de hakiki ve kanunî hüküm yine Kur'an ile Sünnetindir. Müslümanlar içtimaî hususlarda ve muaşereti durumlarda, ülülemre itaat etmelerinin sebebi de bu ülülemrin işleri Allahın Kitabına ve Sünnete göre yürütmelerinden ileri gelmektedir. Ülülemr hiç b;r suretle Allahın Kitabının ve Allah Resulünün hududunu aşmak salâhiyetinde değildir. Hattâ bu müessesenin Kur'an nassınin aksine bir kanun ortaya çıkarması, yahut da bir hüküm vermesi kimsenin aklından bile geçmez. Nitekim, Zat-ı Saadetlerinin devri Saadetlerinden sonra da kimse bunu aklının köşesinden dahi geçirmedi. Zat-ı Saadetleri emir sahibi sıfatında bulunuyorlardı, şimdi biz de emir sahibi olmak sıfatını taşıyoruz. Bu itibarla ve bu sıfata haiz olduğumuz için:
«Zat-ı Saadetlerinin hükümet başında bulundukları devirde, verdikleri hüküm ve koydukları usule bizim bağlı bulunmamız lâzım değildir ve O'nun verdiği hükümler gibi, hüküm vermiyebiliriz.»
Kabil'ndeh herhangi bir mülâhaza ve icraat asla duyulmuş ve görülmüş değildir.
Zat-ı Saadetlerinin ebedî âleme teşriflerinden sonra hilâfet idaresinin işi ele alması. Birine: Halifenin şu hutbeyi okumasiyle başlar :
Aİlaha ve O'nun Resulüne itaat ettiğim müddetle siz de bana itaat edeceksiniz. Ne zaman ben Aİlaha ve O'nun Resulüne karşı isyan yolunu tutarsam siz de bana itaat edecek değilsiniz.
Bu ilân ile bu mesele açıktan açığa anlatılmış oluyor ki, iş başında bulunan halifenin de iş başında bulunması yine kayda ve şarta tâbi idi. Başı boş değildi. Halife, Aİlaha ve Resulüne itaat ettiği müddetçe, ümmet de halifeye itaat edecektir. Başka bir tabirle ümmetin halifeye itaat etmesinin şartı şudur ki, bu halife Allah ve O'nun Resulünün hükümlerine bağlı bulunmalıdır. Bu şart ortadan kalktığı zaman, ümmetin halifeye itaat etme farzı da kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Ümmet iğin itaat denilen bir farz kalmaz.[346]
Umumî Aklın İktizası :
İncelediğimiz bu mevzulardan sonra, şimdi de umumî aklın iktizası mevzuunda duracağız. Kur'an-ı Kerimde bahsi geçen âyeti kerimenin menşei nedir? Ve fiilî olarak neyi iktiza ettirir? Bu âyet-i kerime, müslüman-larm bütün içtimaî ve muaşereti işlerini tertip ederek, üç itaati farz kılmıştır. Birinci derecedeki itaat elbette ki, Allah'adır. Sonra sırasiyle O'nun Resulüne ve son ra 'da müslümanlarm kendilerinden olan ülülemre'dir. Müslümanlarla. kendi ülülemr'leri arasında çıkacak ihtilâflarda da Allah ve Resul'e müracaat edilecektir. Bu hükümden şu husuâ anlaşılıyor ki, içtimaî işlerde esâs itaat Allah'a sonra Resul'e olması farzdır, Ülülenır'e itaat etmek ise, Allah ve Resul'e itaat etmeğe tabidir. İhtilâf sadece, halk arasında çıkmaz. Halk ile ülülemr arasmda da çakabilir. Bütün ihtilafları halledecek son merci de yalnız ülülemr değildir. Belki Allah ve O'nun Resulüdür. Alla-hm ve O'nun Resulünün hükümlerine hem halk boyun eğip teslim olacak, hem de ülülemr boyun eğecek ve teslim olacaktır.
Şimdi ilk önce, şu sual ortaya çıkar ki, Allah'a ve Resul'e müracaat etmekten maksat nedir? Ne şekilde Allah'a ve Resule müracaat edilecektir? Şurası da elbette vazıhtır ki, «Allah'a müracaat edilecek» cümlesindeki mana, insanın kendisinin Allahın huzuruna çıkıp, ihtilaflı davasını Allanın nezdinde beyan etmesi ve hüküm vermesini istemek değildir. Belki burada «Aİlaha müracaat edilsin» cümlesinden anlaşılan mana Allah'ın kitabına müracaat etmektir. Bu Kitabın ahkâmına bakılacak, ihtilaflı mesele bu kitabın hükmime göre halled;lecektir. Aynı şekilde «Resul'e de müracaat edilecek» cümlesinden de doğrudan doğruya Resul-ü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellemin kendisine müracaat edilmesi değildir. Evet bir müddet için bu şekil düşünülebilirdi. Fakat Resul artık müslümanlarm arasında, olmayınca, bu iş, olsa olsa ancak Zat-ı Risaletpenahîlerinin tâlim, akvâl ve ef'âlr ile, bize göstermiş bulunduğu hidayet yollarına müracaat etmektir. Esasen Resulün kendisine bizzat müracaat edilmesi, Saadet Devrinde de her zaman için amelen imkânsızdı. Tebük'ten Bahreyn'e kadar olan geniş bir îslâmî ülkenin içinde yaşayan, her şahıs herhangi bir ihtilâf mevzuunu Resule aksettirmesine imkân bulamazdı. O devirde dahi, «Resul'e müracaat edilecek» mefhumu, Resuiün Sünnetine müracaat edilmesi demekti. O'nun hükümlerini gözönüne almak idi.
Bundan sonra ikinci bir sual de ortaya çıkar. İhti-Jâflı meselelerde Allah'uı Kitabı ve Resulullahın Sünneti ile meseleler nasıl halledilecektir? Bunun usulü nedir? İşin zahirî şekli ile, bu hususta hüküm yerecek olanlar, y.ne insanlardır. Elbette Kitabullahın yahut da Sünnet-i ilesulün, konuşan dili yoktur. Fakat bu Kitabı ve Sün. " neti, hiç olmazsa -iyi bilen insanlar, yani âlim kimseler vardır. Bu gibi insanlar, Kitabın ve Sünnetin ahkâmını gözönünde bulundurarak, iki tarafın arasında hüküm verip meseleyi de karara bağlarlar. İhtilaflı bulunan bu iki tarafın, hiç bilisinden olmayan, tamamen tarafsız, üçüncü bir şahıs, veya heyet (kurul) ortada bulunur ki, işleri halletsin.
Bazı ihtilaflı meseleler olur ki, bunları bilgi sahibi herkes halledebilir. Bir kısım meseleler de vardır ki, bunların halled'Imesmde bir adalet kuruluna ihtiyaç olur. Diğer bir ku.n mefc-leleri de ülülemirden başka kimse halledemez. Fakat ihtilaflı meselelerin çeşidi ne olursa olsun, yine asıl menşe ve mehaz Allah'ın Kitabı ile Rcsu-Uıllahm Sünneti olacaktir.
İşte âyet-i ker.'mede bahsedilen umumî aklın yardımı da bu meselededir. Her bilgi sahibi, âyetin manaları üzerinde düşünebilir. Ancak, âyetler üzerinde düşünürken, herhangi bir surette âyetin işaret ett'ği mananın hilâfına dolambaçlı yollara gitmemelidir.
Şimdi şu nazariyeye baktığımız zaman görüyoruz ki, dünyanın her tarafındaki mutaaref usul, bu âyet-i kerimenin ileri sürdüğü usulden başka bir usul değildir. Her yerde aklın yardımına ihtiyaç vardır. Bugün, dünyada artık «Kantin tdaresi» : (Rule of Law) diye bir idare tanınmaktadır. Şunu da söylemek icap eder ki, dünyada adaletin kaim kılınması için ancak kanunun her xyden üstün olduğunu hesaplamak gerekir. Kanun karısında ,büyük, küçük herkes aynı olmalıdır. Alelade^ halktan bîr ferüe, iktidar başında bulunan ve hattâ ikti-cUrı elinde bulunduran hükümetin kendisinin bile kanun karşısında eşit olmaları icabeder. Kanun, ister* bir parlamento tarafından, isterse bir kurul tarafından yapılmış olsun, her ne şekilde yapılırsa yapılsın, bu yapılan şey kanundur. Bunu yapan Parlamento veya kurulun kendisi de kanun karşısında boyun esmelidir. Kanun hâkimiyeti, her nerede gerçekten mevcud ise, orada aşağıda sayacağımız dört hususun bulunması zarureti vardır:
1. Kanuna hürmet eden bir camiada hakikî idare kanunla kaim olur, indî veya keyfî olmaz.
2. Böyle bir camiada, halkın çoğunluğu kanunu bilmeli ve kanunun yürümesi için yardımcı olmalıdır. Bu kanunların heyeti umumiyesi ilmin aydınlığı altında garantiye bağlanmalıdır ki, ne camia bunu ortadan kaldı-ra;bilsin ne de herhangi bir siyasî iktidar bunu ortadan kaldırmağa cesaret etsin.
3. Tam manasiyle tarafsız bir adliye teşkilâtı da bulunmalıdır ki, halk ile hükümet arasında çıkacak olan ihtilafları kanuna göre temiz ve doğru olarak hallets n.
4. Bunların hepsinden daha da kudretli bir makam bulunmalıdır ki, içtimaî hususlarda karşılaşılan bütün meseleleri ve muameleleri halletmek salâhiyetine haiz olup, hallettiği meselelerde, verdiği hükümler kanun vasfını taşısın ve kanun hükmünde olsun.
Bu gerçekleri gözönüne alıp da düşündüğümüz zaman, anlaşılacaktır ki, Kur'an-ı Kerimde bahis mevzuu olan âyet-i kerimede, islâm camiasının ne şekilde idare edileceğinin esasa ait ana plânı çizilmiştir. Böyle bir sistemin yürümesi de yukarıda bahsettiğimiz dört noktaya dayanmaktadır. Ancak şu fark vardır ki, İslâm kanunları, dünyadaki bütün kanunların üstündedir. Çünkü orada, Allah ve Resulünün kanunu en yüksek kanun olarak bildirilmiş ve herkesin de bu kanunlar karşısında boyun eğmesi kararlaştırıldığı gibi, herkesin de bu kanunların1 karşısında eşit olduğu hükmü verilmiştir. Bu kanuna muhatap olan kimseler, bu kanuna tam nıanasiyle kalben, gönül Üe, iman edip inanmış kimselerdir. Şimdi bu kanunun İcaplarının tam olarak yerine gelmesi İçin de camianın arasında çok sayıda Ehlüz-zikr'in bulunması gerektir. Bu seçkin zümrede, içtimaî, muaşeret! ve yaşayış işlerinde halka her hususta yardımcı olurlar ve bunun neticesinde de, bu nizam daimî olarak ayakta tutunabi-lir. Bu iş bir de şunu iktiza ettirir ki, yalnız halkın kendi aralarında çıkması ihtimali bulunan ihtilafları hal etmek için değil, ayni zamanda halk ile halkı idare etmekte bulunan hâkimler (vali, yöneticisi ve saire) arasında da çıkması muhtemel ihtilafları hallederken kanunun her şeyden üstün olduğunu nazarı itibara alınmalıdır. Ülülemr'in kendileri dahi böyle bir idare veya kurulun verdiği kararlara boyun eğmeli ve kanunun üstün olduğunu kabul etmelidirler. İçtimaî, muaşereti ve herhangi bir hususta da bu kanunu ancak bu kurul tefsir ve şerh etmeli ve ancak bu kurulun ictihad]-r.ın neticesinde kanun kullanılabilmelide.[347]
BAB XI
Mevlânâ Mevdûdi Sahib muhtelif Anayasa, (düstur) meseleleri üzerinde zaman zaman beyanatta bulunarak bu mevzunun s;yasî ve nazarî taraflarını aydınlatmışlardır. Bu ilmî faaliyetler, memlekette An-ıyasa hakkındaki çalışmaların devm ettiği sıralar-ds cereyan etti. Bu meyanda bazı meselelerin karışık taraflarını .acLkLğa kavuşturmak için, Lâhor'da adil tahkikatın karşısına çıkarılmış, şerh edilerek, bazısı beyanat şeklinde bazıları da yazı i'e bir kısmı da sual ve ecvaplara yol açmıştı. Bu gibi sual ve ce-vnpların sayısı pek çok ise de biz" burada bazı mühim meseleler Jıpkkmda cereyan edenleri bir araya getirdik. (Hazırlayıcı)[348]
İslâmî Hükümetin Bir Kaç Cephesi
a. Lâdini (Sekular) Cumhuriyet, Teokras." ve İslâ-ınî hükümet.
İslâm hükümetinin kurulup, örnek icraatı ile, ulvî cemiyet hayatını kurarak her tarafı aydınlatması bizim idealimizdir. Buna Avrupa ıstılahındaki gibi «Dinî Hükümet» (Teokrasi : Theocracy) veya Cumhuriyet rejimi hükümet (Democracy) de diyemiyeceğiz.. İslâmî hükû-met'n bu iki, devlet şeklinden tamamen ayrı bir rejimi, ayrı bir siyaseti ve ayrı bir medeniyeti vardır. Bugün Avrupa terbiyesi görmüş, zihmleri tesir altında bulunan zümreler "tendi düşüncelerinde «îslâmî Hükümet» mefhumundan Avrupa modeli bir rejim şekli anlamaktadırlar. Avrupa ıstılahlarının tatbik edilebileceğini düşünüyorlar. Bu kimselerin bu şekilde düşünmelerinin sebebi de geride kalmış bulunan Avrupa tarihin: gözleri önüne getirip, bu tarîhin seyri üzerinde fikir yürütmelerinden leri geliyor.
Avrupa ıstılahında «d:nî hükümet» : (Theocracy) iki esas nazariyenin biraraya toplanmasından ibarettir:
1. Hak Taalânın kanunî hâkimiyeti (Legal Sove-reıg-nty) lafzmın işaret ettiği mefhum.
2. Papaların ve dinî önderlerin bir zümre olarak kendilerini Hak Taalâmn mümessili, Hak Taalânın vekili ve Hak Taalânın mütercimi yaparak bu hükümette kendileri için kanunî ve siyasî vasıflar ve hususiyetler sağlayıp, amelî ve fiilî olarak işi ele almaları.
Bu iki nazariyenin dışında hakikî bir meseleyi de üçüncü bir unsur olarak zikredebiliriz. Bu mühim unsurv : .Si)
da şudur: Hazret-i İsa Aleyhisselâmın încTinde ahlâkî tâlimden başka, herhangi bir şekilde kanunî 'hidâyet bahsi geçmemektedir. Diğer taraftan Sen Pol (Saint Paul) ün kurduğu Şeriatte de, Hıristiyanları Tevratın ahkâmından kurtarmış ve Tevrata bağlı kalan Hırist'yanları lâ-netlemiştir.
Şimdi siz, Hıristiyanlıkta, ibadet, muaşeret, muamelât ve siyasî meselelerle karşılaşırsınız ki, bu hususta Hıristiyanlık kanunlarında bu dinin önderleri ve ileri gelenleri tarafından icabett'ği zaman uydurulmuş ve ortaya atılmış kanun ve ahkâm bulunuyor. Bu kanunların ve ahkâmın İlahî olmak bakımından hiç bir vasfı yoktur.
İslama göre böyle bir hükümette, dinî hükümet (thcocracy) olma vasfı ancak bu hükümet rejiminin, bir cüs'ü addedilir. Oda, İlâhî hâkimiye ak'des'dir. İkinci cliüo gelince, yani dinî önderlerin iktidarı ellerinde bu -lundurmaları meselesi îslâmda sureti katiyede yoktur. Üçüncü cüz'de ise, Hır'stiyanlığm hilâfına, Islâmin Kur'-an-ı Keriminde, gayet geniş ve cami bir şekilde yaşayışın her sahasına tatbik edilebilecek vaziyette, ahkâm ve kanun mecmuası vardır. Bunların şerh ve tefsiri için de Nebî Sallallahu aleyhi ve sellemin akval ve ef ali hak -kında geniş rivayetler elde bulunmaktadır. Bu rivayetlerin de Sahihini, Sahihe olmayanından ayırt etmenin ve ayıklamanın şekilleri ve usulleri mevcuttur. Bu iki mehazda bulunan ve bize ulaşmış olan ne var ne yoksa, Hak" Taaîâ tarafından (Min canib Ulah) dır. Bunlardan başka, hprhangi bir fakih, imam, velî veya âlimin şu hakkı da yoktur ki, bu kimselerin kavli ve fiilleri (sözleri ve yaptıkları işleri) Üâhîlik vasfını taşıyıp, niçin ve ne sebeple denmeden kabul edilebilirisin?.
İşte bu noktalar gözönünde bulundurulduğu zaman, at^k bir şekilde anlaşılacaktır ki, Avrupa ıstüahmdaki
dinî hükümet : (Theocracy) denilen nesne ile İsîâmî hükümetin arasında yerden semâya kadar fark vardır.
Diğer taraftan, Avrupa ıstılahında Cumhuriyet re-j mi hükümet (Democracy) denilen bir idare tarzı daha vardır. Bu rejim de, iki esas nazariyenin birleşmesinin heyeti mecmuasının adıdır.
1. Halkın kanunî ve siyasî hâkimiyeti. Yani halkın çoğunluğunun yahut da bu halkın veya bu halk çoğunluğunun" seçmiş oldukları vek İler, mebuslar, mümessiller ve sairenin, vasıtasiyle amelen ortada bulunan bir hâkimiyet.
2. Bu hükümette, devleti kuran ve tanzim eden halk, serbestçe istedikleri gibi devleti kaldırır veya değiştirebilirler.
îslâmda ise,bu iki nazariyenin ik ncisi gözönündedir. Birinci nazariye Îslâmda iki ayrı hususa ayrılır. Birin-cis' Kanuni hâkimiyetin Allah Taalâjça mahsus olduğudur. Burada ahkam ve kanunlar, (ister bu ahkâm ve kanunlar KitabuUahda bulunsun, isterse Sünnet-i Resulul-lah'da olsun) değişmez ve kaldırılamaz. Sabit olarak ka-nunluk vasıflarını muhafaza ederler.
îkinc:si, îslâmda siyasî hâkimiyette, «Hâkimiyet»' yerne «hilâfet» (Yani hakikî hâkimiyet sahibi bulunan Allah Taalânın naibliği) ıstılaha vardır. îslâmî hükümetin ülkelerinde yaşayan bütün müslümanlar, bu hâkimiyeti ellerinde tutarlar. Yahut da bu hilafeti müslüman halk, ittifakla yahut da çoğunlukla itimat ett'kleri kimselere temsilci sıfatı ile verirler. Amelî olarak Hilâfeti bir kimsenin veya bir heyetin el'ne verip, işleri yürüitur-ler.
Bu esasa ait farklar, gözönünde bulundurulunca, görürüz ki, İslâm! hükümete, Avrupa ıstılahında yer alan «Cumhuriyet rejtmi» bir hükümet veya (Democracy) de diyemiyeceğiz. Böyle söylemek de gerçeğe uygun düşmeyecektir.
b. İslâm'da kanun vaz'etrae:
Yukarıda bahsedilen mevzudan kendi, kendine bu husus da anlaşılacaktır ki, islâm öyle bir hükümet rejimini icabettirir ki, bu rejimde kanun vazeden bir kurul, bir meclis: (Meclis-i Kanun Saz) : (Legslature) m mevcut bulunması zarureti vardır. Bu kurul veya meclis, müslü-manîann itimad ettikleri, kimseler toplanır icmâ yahut da çoğunlukla, işleri hal ve fasl eder, kanunlar vazeder ve bu kanunlar da Dârül-îslâm'da (islâm ülkelerce) icra ed'legilir. Böyle bir meclisin (Legislature) nasıl teşekkül edeceği, nasıl çalışacağı, azalarının nasıl seçilecekleri hakkında, Islâmda herhangi bir şekil kararlaştırılmış değildT. Bu bakımdan, her zaman ve her devir için, zaman ve zeminin icabına göre, bu işe ayrı ayri şekiller bulunabilir. Fakat bu hususta da şu noktalara dikkat edilmesi icabeder:
1. Hükümetin işleri müşavere esasına dayanacaktır.
2. Ver'lecek olan kararlar ya icmâ ile verlecek ("ittifaktı reyler) yahut da (cumhur) çoğunlukla olacaktır.
3. Kur'an ve Sünnetin hilâfına herhangi bir hususta karar verilemiyecektir. ister verilen bu karar icmâ1 (itt'fakh rey ile) olsa dahi--.
4. Kur'an ve Sünnetin ahkâmının şerh ve tefsin de ancak icmâ veya çoğunluk (cumKur) üe olabilecek ve böyle olduktan sonra, ancak bu şerh ve tefsirler- kanun-luk mahiyetine girebileceklerdir.
5. Kur'an'dr ve Sünnette, haklarında herhangi bir sekide hüküm bulunmayan meselelerde, bu kurula veya meclise toplanmış bulunan, müslümanlarm mümessilleri veya vekilleri, bu meseleler için kendileri kanun yapacaklardır. Ancak yapılacak olan bu kanunlar da yine icmâ yahut da çoğunlukla olacaktır.
6. Bu işler öyle bir şekilde tanzim edlecektir kj^ hükümet elemanlarının birbirleri arasında, yahut da hükümet İle halk arasında veya halk ile kanun yapan meclis arasmda veya hükümetin muhtelif organları ve muhtelif daireleri arasında her ne şekilde olursa olsun bir ihtilâf zuhur ederse bu ihtilâf da ancak Kitabullah ve Sün-net-i Resulullahın hidayetlerinin aydınlığı altında halledilecektir,
Niçin İslâmî hükümet?
Pakistanda böyle bir rejim ile hükümet kurulmasını istemekte hepimiz İçin bir hayli makul sebepler ileri sür-, mek imkânı vardır. Bunların en mühimmi üç sebepdir:
Diiincis!: Böyle bir hükümet bizim iman ve ;nancı-mızm iktizasıdır. Eğer, biz hürriyet ve istiklâl elde edip de muhtar olduktan sonra, Kur'anın ve Allah Resulünün ahkâmına, bağlı bulunmazsak ve islâmî ahkâmı icra etmek yolunda çalışmak istemezsek, bizim iman ve inancımız halis bir niyetten uzak olup, göstermelik bir şey olur.
İkincisi: Pakistanın Pakistan olmasının sebebi İs -lâm ve müslümanhktır. Nasıl olur da böyle bir ülkede İslâmî hükümet kurulmadan, islâm ahkâmı icra edilmeden Kur'anın ve Sünnet'n icabatı ortada bulunmadan Pakistan hükümet' diye bir hükümet ortaya çıkabilir ki, bu hükümetin kurulması için, on milyonlarca insan canlarını, mallarını, yerlerini, yurtlarını ve her şeylerini feda etmişlerdir.
Üçüncü 'sebep de şudur: Pakistan denilen bu ülkede, halkın büyük çoğunluğu Millî hükûmet'n, .îslâmî hükümet olmasını istemektedir. Herhalde hükümet de ekseriyetin rızası ile ayakta tutunabilir.
Şüphesizi olarak şurası da malûmdur ki, ülkemizde bir kısım Avrupa terbiyesi ile yet'şmiş kimseler de vardır. Bunlar Avrupa kültürüne alışmış ve Avrupalıların görüşlerinin hep doğru olacağını düşünen kimselerdir. Bunların düşüncesinde, İslâmî hükümeti tasavvur etmek dahi tamamen gayrı menus ve alışılmamış bir şeydir. Bunlara kendi öz ve üstün dünya görüşümüzü arûatmak ve bu nizamımızın kabili tatbik olduğunu ispatlamak kolay değildir.
Bunlardan başka, Pakistanda devlet dairelerinde çalışanlar arasında, kafalarına tamamen Avrupa taklidi bir sistem yerleştirmiş ve Batı modeli bir rejim ile hükümet nizamının kurulmasını isteyen bir hayli k!mse de vardır. Bunlar, ihtimal ki, tslâmî bir hükümet n'zamımn kurulduğunu görünce çeşitli karışıklıklar icat ederler.
Bunlar için münasip olan şey şudur: Bu k'mseleri yapılacak ve olacakları da kendi keyiflerine göre isterler, ve yine gelirlerini de eski İngiliz efendiler.nin devrindeki g'bi düzenlemek yoluna giderler. Bu zümrenin çoğu da kendilerini Cumhuriyet hükümetine meftun ve âşık göste-riyoHar. Ancak şunu da düşünmek lâzımdır ki, bir kaç kişinin yahut da bir kaç ailenin hatırı için, şu kadar halkı zahmete sokmak ve memleket halkının çoğunluğunun isted'ğini yapmamak ne dereceye kadar doğru olacaktır?[349]
D. İslâmî Hükümette Zîmmîlerin Vaziyeti:
İslâmî hükümette, Zimmîlerin vaziyeti hakkında bir kaç mühim sual ve bunlara ait cevapları burada gözden geçirmekte faide mülâhaza ediyoruz. Bu sual ve cevaplar sıras'yle şu mahiyettedir :
1. İslâmî hükümette, gayrı . müslim vatandaşlara İslâm ıstılahında «zimmî» denir. Bu kelime veya bu isim hiç bir zaman herhangi bir küfür ve herhangi bir kötü kel;me manası vermez. Bunun gibi bu kelimenin mefhumu herhangi bir gayri meşru iş veya herhangi bir kötü iş yapan manasına da gelmez. «Zimme» Arap lisanında kendisine tekeffül edilmiş («Guarantec» verilmiş) demekti, îslâmî hükümette bu gibi kimselerin haklan İslâm tarafından garantiye alınmış demektir. İster islâmî hükümet onların itaatini garanti altına alsın, isterse İslâmî hükümet onların haklarını ve huk ıkunu garantiye alsın, ortada bir garanti meselesi- vardır. Bu garanti iki taraflıdır.
islâmî hükümette ehli zimme'nin garantisi İslâmî hükümetin kendisinden verilmiş bir garanti değildir. Belki bu, Allah Taalâ ve O'nun Resulü tarafından verilmiş bir garantidir ki, bütün müslümanların bu garantiye sâdık kalmaları da farzdır. Bu garanti o kadar mühim bir garantidir ki, müslümanlar herhangi bir gayri müslim ülkedeki müslümanlar hakkında girişilen haksız meselelerde, müslümanlara karşı tutulan zalinıaâne işlere karşılık, müslüman ülkelerdeki zimmeti kabul etmiş bulunan,. lara, zâlim gayri müslimlerin dindaşlarının zulmüne mu-kab:l, müslüman ülkesindeki bu zimmîlik hakkı iktisap etmiş bulunanlardan hiç bir vpkit intikam alamazlar. Onlara karşı hiç bir zecrî harekette bulunamazlar. Hattâ gayrı müslim ülkelerdeki müslümanları katliâm etseler dahi katliamcıların, müslüman ülkelerinde bulunan dindaşlarından, yani zimmî dindaşlarından, bunun intikamını alamazlar. Bu zünmîlerin haklarına tecavüz edemezler. Herhangi bir îslâmî hükümetin parlamentosu da zimmîlerin haklarına hiç bir zaman çiğneyemez ve ayaklar al-tma alamaz. Alırsa İndallahda (Allah karşısında) mesul olur.[350]
2. Zimmîler Üç Kısma Ayrılırlar :
a. Anlaşmalar ve muahedeler gereğince îslâmî hükümete tâbi olan zimmîler.
b. Kılıç zoru ile, yani muharebe ile fethedilmiş ülkelerde sakin bulunan zimmîler.
c. Ne fethedilmiş ne de muahede ile anlaşma ya-fuimış bulunan diğer zimmîler.
.birinci kısım zimmîler hakkında, muahedede ve anlaşmada neler kararlaştırılmış ise o kararlar muteber olacak ve onun üzerinde hüküm yürütülecektir. îslâmî hükümet de bu muahedenin hükümlerine tâbi olacaktır.
İkinci kısım zimmîlerin haklarını ve hukuklarının hududunu ve Ölçülerini İslâm Şeriatı tayin etmiştir. Bu hükümler dairesinde haklarında muamele etmek icabe-der. Başka türlü hiç bir şey yapılamaz.
Üçüncü kısım zimmîlere gelince, onların hakkında her ne şekilde olursa olsun, ikinci kısım zimmîlerin hak ve hukukundan daha az bir hak tanınamaz. Bundan başka kendilerine bazı haklar da verilmelidir. Ancak bu haklar, îslâmî kanunlara muhalif olmayacak ve onlara ve, rilen bu haklar da îslâmî kaide ve kanunun karşısında kısılmış bulunmayacaktır.
3. Zimmîler hakkında Şeriatın koyduğu hak ve hukuk en azından şunlardır:
Dinleri hususunda tamamen serbest olmak, .
Dinî tâlimi kendi dinlerine göre öğretmek hususunda da tamamen serbest bulunmak.
Dinî edebiyatlarını ve kitaplarını serbestçe neşret -mek, yaymak ve-, kitap basmak.
Kanun hududu dahilinde dinî inançlarından bahsedip konuşmak ve bu hususta her ne suretle olursa olsun söz söylemek, imkân ve hürriyeti.
Mâbedlerinin serbestisi ve muhafazası.
Şahsî ve Zatî hukukunu muhafaza etmek.
Canlarını, mallarının ırz ve namuslarının muhafa-
Mülkî ve askerî kanunlar muvacehesinde müslüman-larla aynı şartlar içinde eşit olmak.
Hükümetten, bütün müslüman ve gayrı müslim zim-mîlerin aynı şekilde muamele görmeleri.
Müslümanlarla zimmîier arasında kanun noktayı nazarından fark gözetmemek.
Geçim hususunda, iş güç sahasının her cephesinde müslümanlarla aynı seviyede bulunmak.
İhtiyaç içinde bulunan zimmîleri de müslümanlar gibi Beytülmalden aynı şekilde faydalandırmak.
Bu hak ve hukuk, îslâmî hükümet tarafından sadece kâğıt üzerinde yazılı kalan hükümler olmayacak din ve imanın şartı icabı, amelen İslâmî hükümet ve ınüslü-manlar tarafından da buna dikkat edilecek. Ve nazarı itibara alınacaklardır. Şunu da hatırlatmak icabeder ki, gayri müslim hükümet nizamında bu gibi şeyler kâğıt üzerinde yazılmıştır. Amelî olarak gözönünde tutulmaz ve o ü'kelerde'de müslümanların haklan edâ edilmez. Müslümanların hakları sadece kâğıt üzerinde kalır. Bazan İcâğıt üzerinde de kalmaz.
4. Zimmîlerin müslüman şehirlerinde yeni mâbed yapmaları meselesine gelince :
Onların eski mâbedleri olduğu gib muhafaza edilecektir. Bunların tamiri ve bakımı sağlanacaktır. Müslüman şehirlerinden maksat, müslümanların çoğunlukla oturdukları Dârül-îslâmın içindeki şehirler demektir. Meselâ Küfe, Basra, Fustat ve bunun gibi şehirler. Diğer şehir, kasaba ve köylerde yeni mâbedler yapmak ve eski mâbedleri tamir etmek de usulü dairesinde tamamen serbesttir.
5. Zimmîlerin elbise ve giyim kuşamları hakkında bazı kayıt ve şartlar, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bunlar bazan yanlış anlamalara yol açmaktadırlr. Bu mesele esasen üç kısım kayıt ve şartı ihtiva eder. Bu mevzu ilk defa hicrî ikinci yüzyılda, mevcut hâl ve vaziyetin zarurî yatı icabı fukahanın gözönüne alarak verdikleri hükümlerden ortaya çıkmıştır.
Birincisi: Zimmîlerin askerî üniforma giymemeleri ve askerî işaretleri taşımamaları. Bunun sebebi de her reşid müslümanın icap ettiği zaman askerî hizmete çağrılırca gitmesidir. Gitmeyenlerin gayrı - müslim ve zim-mî olduklarının bilinmesi içindir. Çünkü zimmîler askeri hizmetlerden muaf tutulmuşlardır.
İkincisi: Müslümanlarla gayri müslimlerin arasında fark bulunmasının bazı hususlarda zarurî olmasıdır. Birbirine benzememelerinin lâzım geldiğidir. Çünkü arada muhtelif medenî meseleler olabilir ki, .bu medenî meseîe-ierin de birbirleriyle kaynaşmalarına imkân yoktur. Bu d?, müslümanlarm kahir baskısı altında kendi medeniyetlerini ve kendi ahlâk ve âdetlerini bu gayri, müslimlerin isteği olmaksızın yüklememelerini sağlamamak içindir. Meselâ müslümanlar, zorla kendi elbise şekillerini giydirmek için gayri müslimleri zorlamamalıdırlar. İslâm camiası dahilinde herhangi bir kâfir zümrenin de yetişmesine meydan vermemek içindir! Bunun gibi yine şu düşüncenin de meydana çıkmaması içindir ki, müslümanlar galip ümmet olmak hasebiyle, gayri - müslimleri, bir nevi köle durumuna düşürmek istemesinler de kendi anane ve âdetlerini onlara tahmil eylemek yoluna gitmesinler, îslâm, bu kâfirlerin de kendi zihniyetleriyle kendi istekleri dairesinde gelişmelerini gözönünde tutmak ister. Buna göre, gayri müslimlere de büküm veriliyor ki, kendi medeniyetlerini, kendi ananelerini kendi âdetlerini muhafaza etsinler ve dinî hususiyetlerini koruya gelsinler. Müslümanların camiasının içinde müstehlek olup gitmesinler. Nitek m Hanefî Fıkhının meşhur kitabı «Be-dayi'us sanayi» de bu hüküm şu cümlelerle beyan edilmiştir :
Ehli /inime bir kısam hususi alâmetler ve işaretler laşımaUtUrlar ki, onlar bu alâmetler ve işaretlerle tanıo-siiılar ve elbiseleriyle müslümanlar. benzemeyip ayrı olarak tefrik edilsinler. (Cilt 1. S. 113)
Bunun bir sebebi de bazı kanunî karışıklıkların önüne geçmek içindir. Meselâ müslümanlar için şarap içmek haramdır. Şarap yapmak, satmak, bunu muhafaza etmek de inzibatî kuvvetin karşısında suçtur. Fakat zimmîler için bu meselede bir suç yoktur. Şimdi, bir müslüinan bir âmmîye benzerse, elbisesi de onun elbisesi gibi olursa bir zimmî de meselâ şarap içerse, polis zimmîy , yakalayıp, gel bakalım derse, zimmî müslüman olmadığını ia-bat edinceye kadar bir hayli uğraşmak zorunda kalıp bir hayli zarar görebilir. Fakat eğer zimmînin elbisesinin şekli, kıyafeti müslümandan ayrı olursa, o zaman polis zimmînin z'mmî olduğunu hemen anlar ve kendisine hiç
bir şey diyemez.
Üçüncü şekildeki kayıtlar ve şartlar da hususî ahvâl ve zaman içindir. Bir zamanlar Sind'den İspanyaya kadar, pek çok geniş ülkeler, İslam ordularının çalışmaları neticesinde fethedilip İslâm halkası dahilinde alınmışlardı. Bu ülkelerin islâmdan evvelki halkının bir hayli bakiyeleri mevcut idi. Eski efendilerin".n tekrar iktidarı ele geçirmesi için bunların çalışmaları ihtimal vardı. Hattâ bu iddiada bile bulunuyorlar ve bu yolda da çalışıyorlardı. Tekrar ülkelerini eskisi, gibi kâfir nizamı altına sokmak istiyorlardı. Müslümanlar ise, dünyanın başka fafhleri gib', halkı kılıçtan geçirmek yolunu tutamazlardı. Çünkü müslümanlar toprak almak için değil, Allah mahlukları arasında Allah m'zam-mı hâkim kıîmak için çarpışıyorlardı. İslâm dinini kabul etmeyenleri de öJdüremez veya memleketten çıkaramazlardı. Ancak on-lan zıramî yaparak haklarını korumak yoluna gidebilirlerdi. Nitekim tatbikat böyle olmuştur. Fakat burada siyasî meseleler gözonünde bulundurularak zimmîlere uyacakları bazı kaideler tayin etmek icabetti.
Bu hususiyetler de öyle olmalı idi ki, -zmmîler bir daha baş kaldırıp müslümanlara karşı ayaklanmasınlar ve yeni yeni hadiselerin çıkmasına meydan vermesinler. Buna göre, kendi bineceklerinde, elbiselerinde ve başka içtimaî ve muaşereti hususlarda bazı noktalar üzerinde durulması icabetti. Bu usul de daimî değil, vaziyet icabı muvakkat bir zaman içindi. Bu hükümler ister fıkıh kitaplarında yazılmış olsun, isterse yazılmış olmasın, daimî olarak ehli zimuıeniiı iLserinde kalacak hükümler değildir.
6. İslâmî hükümette, herhangi bir gayri müslim, devlet reisi, hükümet başkanı, vezir, vekil ve bakan, ordu kumandam, kadı (hâkim ve yargıç) ve bunlar gibi kilit noktaları elinde bulunduran mansıb ve makamlara getirilemez. Hatta hükümetin polis teşkilatında bile ileri bir vazife alamaz. Bunun sebebi de bu hüküm tslâmî hükümette taassubun bulunuşu değil, 'İslâm hükümetinin ana prensiplerine bağlı bir mesele olduğu içindir. Çünkü bu işler, öyle bir kimsenin elinde bulunması icabeder ki, bu kimse, îslâmın ruhunu, Islâmm manasını, Islâmın hakikatini daha iyi bilmiş olsun. Sıdk ve iman ile, halis bir niyet ile İslama bağlı bulunsun. Böyle bir iman ve böyle bir halis niyet olmazsa o zaman îslâmî hükümetin kilit noktalarına yerleşmiş bulunanların gayri müslim reâyaya ihtimal ki, «bencillik ruhuna» (Mercenary Spirit) kapılırlar. Böyle bir zihniyet de îslâmî davranışa uymaz. Ş'mdi eğer böyle bir hususun onların kendileri hakkında doğru olup olmadığını sorarsak, onlar da açıktan açığa doğru olacağını itiraf ederler. Muhtelif zümrelere mensup zimmîlerin birbirlerine rakip olma ihtimali de vardır. Bu rakabeti de ortadan kaldırmak için bu hususta böyle düşünmek zarurîdir. Bundan başka, îslâmî hükümetin kilit noktalarında bulunanlar, sadakatle imanlarına bağlı olmazlarsa, o' zaman karın doyurmak, mide doldurmak, makam elde etmek gibi süflî yollara da saparlar. Siz de elbetteki böyle *jir tutuma razı olmazsınız.
7. Bize göre, şu sualin hiç bir zaman ve hiç b:r şekilde ehemmiyeti yoktur. Yani herhangi bir gayrı îslâmî hükümette, bu hükümetin iktidar dairesinde bulunanlar, müslümanlara karşı, nasıl muamele ediyorlar? Bu tutum nasıl olursa olsun, bir ehemmiyeti haiz değild'r. Bizim hak bildiğimiz şeye bağlı olmamız lâzımdır. Hak bildiğimiz mefhumu, kend; ülkemizde carî ve nafiz kılmalıyız. Başkaları da hak bildikleri hususları gözonünde bulundurabilirler. Yoksa başkaları da kendi ülkelerinde müs-"\lmanlara karşı şöyle davrandılar diye, biz hak bildiğimiz hususlardan vaz geçemeyiz. Böyle olunca, o zaman dünya karşısında bizim ne gibi bir iş proigramumz olduğu anlaşılır. Ne olursa olsun, biz şu hilebazhğı şu dalavereyi yapamayız: Kendi Anayasamızın sahifelerinde gayrı müslimlere karşı göstermece haklar yazıp kaydedelim de amelî hususlara ve fiiliyata gelince, başka türlü hareket edelim. Meselâ Hindistandaki müslümanlara karşı yapılan muameleler gibi... Yahut da Amerikadaki zencilerin hakkında davranılan iki yüzlü politika gibi... Veya Amerikalıların Kırmızı Derililere ettikleri muameleler gibi... Yahut da Demir Perde Oerisi memleketlerde gayrı komünistlerin maruz bırakıldıkları feci vaziyetleri tek-rarlayıcı bir şekilde, hareket edemeyiz.
Bunlar da bir tarafa dursun; şimdi bir başka soru da sorulabil r. Nasıl bir hareket tarzı takip edilmeli ki, müs-îüman ülkelerindeki gayri müslim ekalliyetleri tslâm hükümetine karşı -sadakat yolunda yürüsünler? Bunun cevabı da şudur: Sadakat ile sadakatsizlik Anayasaya sözde konulmuş olan bir kaç satırlık cümle ile elde edilemez. Belki yapılacak olan muamelelerin heyeti umumiyesi, sadakati veya sadakatsizliği temin eder. Hükümet ve çoğunluk, kendi elinin ve idaresinin altında bulunan ekalliyetlere nasıl muamele ederse, onun karşılığını görür.[351]
E. İslâm'da Mürted'in Cezası:
Adalette mürtedin cezası meselesi bir hayli üzücüdür. Bunun sebebi de islâm'da mürtedin nihaî cezasının ölüm olmasıdır. Birisi çıkıpta hayır böyle değildir, diyebilir, bu da ayrı b:r meseledir.
Bu itiraz bir yana, fakat eğer derse ki, hakikaten îs-iâmda böyle bir kanun yoktur, o zaman biz de diyeceğiz ki, ya bu kimse îslâm kanunundan haberdar değildir, yahut da «komşuların ağızlarını kapatmak kabilinden» kendi dininde hakikat olarak bildiği bir şeyi gizleyip üstünü örtü ile kapamak istiyor. îslâmdaki bu kanunu anlamak hususunda halkın karışıklığa kapılmasının bir kaç sebebi vardır.
Birincisi şudur: Bazı kimseler îslâmın hem din olmak hem de hükümet olmak itibariyle iki hususu birbirine bit'ştirip birden mütalâa ederler; Din ile hükümetin, îslâmda ayrı ayrı müesseseler olduğunu hesaba katmazlar. Halk bunların ikisini bir arada görmekle bunların ayrı ayrı olduğunu kavrayamıyorlar. Halbuki bunların ikisinin de hükümlerinin ayrı ayrı farkları vardır.
îkncisi de şudur: Şimdiki halihazır durumda, içinde bulunduğumuz şartlar dahilinde, gayrı müslim devlet ni-zamlarmdaki hükümlerin mevcudiyetini gözönüne alıyorlar. Müslümanlar kendileri de kendi hükümetlerinin, kendi memleketlerinin iğinde bir hayli gayrı - Islâmî terbiye ile yetişmiş kimseleri barındırmaktadırlar. Bu gibi kimselerin çoğu, yeni yetişen nesillerdir ki, yine aynı şekilde yetişmesine sebebiyet veriyorlar, Elbette ki, ıbunla-na çoğu, tslâmî kanunlardan habersiz bulunmaktadırlar. Halbuki tam manasiyle bir îslâm hükümeti iş başında bulunduğu takdirde yapılacak ilk iş, müslümanları tslâma karşı güvenli kılmak ve îslâm yolunda ortada bulunan güvenszlik için açık kapı bırakmamaktır. Müslümanları hakikî ve gerçek müslüman olarak yetiştirmek için çalışmaktır. İrtidâda gidebilecek yolları kapatıp gitmektir. tslâmî hükûiret kendi vazifelerini tam olarak yaparsa, o zaman gayri müslimlerin dahi küfür yolunu tutmamalarından emin olunabilir. Nerde kaldı ki, böyle bir hükümet içinde müslümanlar müslümanlığı bırakıp da küfür yolunu tutsunlar.
Üçüncüsü: Müslüman camiası bir taş ve, kaya gıb; &ir, bu taş ve kaya ile îslâmî hükümetin binası yapılır. Onlar bu noktayı unutuyorlar. Bu taş ve kaya ne kadar sağlam olursa, îslâm hükümeti de o kadar sağlam olur. Şunu da düşünmek icabeder ki, acaba dünyada hangi hükümet rejimi kendi tanelini baltalamağa kalkar ve kendi bind'ği dalı kesmeğe teşebbüs eder? Hükümetin esasını sarsacak hangi işlere müsamaha gösterilebilir ve böyle br şey nasıl toleransla karşılanabilir? Buna göre, biz de kendi hükümetimizin binasını teşkil eden taşlan ve üzerinde binamız bulunan temel kayasının, her bakımdan ve her tarafının sağlam olmasını ve kolay kolay ^dağılacak durumda bulunmamasını can ve gönülden niçin arzu etmeyiz? Ancak hiç olmazsa kendisini bizden ayırmak isteyen ve bizim aramızda ayrılık gayrıhk çıkarmak yoluna gidene, en azından, «Sen de mademki böyle istiyorsun, bizim ülkemizden çık da git» demeliyiz. Yoksa «Sen bizim içimizde bulunup da bizim binamızı yıkmak yolunu tutarsan, bizim kurduğumuz tezgâhı ıağıt. rr.ak istersen, elbetteki sana müsaade edemiyeceğiz»
Dördüncüsü: Şu husus da düşünülmelidir: Bir yanhş anlaşılmağa yol vermemek için şunu da bilelim ki, her çeşit mürted'in cezası ölüm değildir. Bunun da şekli ve çeşitleri vardır. Ancak işin son merhalesi ölümdür. Yalnız mücerredlik cürüm" ithamı buna sebep teşkil etmez. B:r kimse akide bakımından bazı hususlarda ayrılığa düşebilir. Başka birisi de açıktan açığa îslâmdan ayrılıp, diğer herhangi bir dine sülük eder. Üçüncü bir şahıs da îslâmdan döndükten sonra, fiilî bir şekilde Hak dinine karşı muhalefet yolunu tutarak, açıktan açığa zıd gitmeğe ve onu baltalamağa başlar. Şimdi, nasıl olur da islâm kanunları karşısında bu üç kimse aynı şekilde görülüp, bunların üçünün de durumları aynı tarzda mütalâa edilebilir?[352].
F. İslamda Harp Kanunu Ve Esaret :
îslâmdaki harp kanunu ve bilhassa esaret mevzuu üzerinde, adalet bakımından bazı sorular sorulabilir. Bu mevzuda şu meseleyi bilmek gerekir ki; îslâmın harp kanunu gerçekten bir kanundur. İslâm hükümetinin de bu kanuna dikkat etmesi lâzımdır. Başka kavimlerin veya milletlerin harp kanunlarına dikkat edip etmedikleri de yine bizi ilgilendirmez. Biz bu dış mülâhazalardan 'evvel, yine kendi harp kanunlarımıza dikkat etmeliyiz. Zira tetkik edince göreceğiz ki, milletler arasındaki naip kanunları denilen şeyler, gerçekte kanun değil bir kısım milletler tarafından kâğıt üzerine kondurulmuş ve kendi ken. dilerini aldatmak için uydurulmuş sözlerdir. Her kavim, lıer millet, kanun denilen bu şeylere bağlı kalacağım ü-*nid etm;ştir ve diğer muharip devletin de bunları göz önünde bulunduracağını ummuştur. îslâmda harp hak -kında bazı insanî ve medenî kanun ve kaideler koymuştur, îslâmın karşısında bulunan diğer muharip taraf ne yaparsa yapsın İslâm bu insanî hükümlere bağlı bulunacaktır. Onlar bu kanunları ve anlaşmaları bozsalar dahi islâm ordusu kendi harp kanunlarını çiğnemiyecektir. Bununla beraber, eğer bizim kanunlarımız daha insanî ve daha medenî ise, bu şu demek değildir ki,- diğerleri bize karşı bildiklerini okurken, biz de oturup onların yaptık-iarma razı olalım. Savaştığımız taraf, her ne isterlerse yapmakta serbest olsunlar da biz olmayalım? ihtimâl, bunlar, onlara da, harpte daha insanî davranmağı ve medeniyetin ne demek olduğunu Öğretmek için,dir.
Misâl olarak burada esaret ve kölelik meselesini ele alalım:
islâm'da bu işe şu şartlar karşısında müsaade edilmiştir: Düşman taraf, esir mübadelesine yanaşmaz, fidye de verip kendi esirlerini geri almak istemez ve aynı zamanda bizim esirlerimizi de geri vermek yoluna gitmezse, islâm, yine yakalanmış bulunanları hapishanelerde tutmağı yahut da toplama kamplarında alı koymağı ve bu gibi gayri insanî işler yapmayı muvafık görmez. Bunları fertler arasında taksim eder; fertlere ıağıtır. Bunun sebebi de müslumanların bunlar üzerinde nüfuz sağlamalarını kolaylaştırmaktır. O devirlerde dünyanın ibaşka ülkelerinde esirleri köle yaptıkları muhakkaktır. Buradaki «kölelik» kelimesi bizimle onların arasında ıstılah olarak müşterek bir kel'medir. Fakat îslâmî «kölelik» ile gayrı - îslâmî «köleliğin» arasında fark vardır. Islâmın bu yoldaki tuttuğu hareket tarzının dünyada misli görülmemiştir. Acaba şimdi dünyanın hangi kavmi arasında İs-lamdaki kadar çok ve tslâmdaki kadar önemli işlerde köleler ve köle çocuklarım görmek mümkün olmuştur? İslâm ülkelerinde bir hayli köle ve köle çocukları imamet (başkanlık), kadılık (hâkimlik), ordu kumandanlığı, emirlik, hattâ hükümdarlık makamlarını elde etmişlerdir. İşte bu medeniyetin ve insanlığın son haddedir ki, bu mes'ut manzarayı ancak İslâm kanunları dünyanın Önüne sermiştir.
Şimdi, eğer bugünkü dünya milletleri, esir mübadelesini kabul etmişlerse, Mâmın bu hususta hepsinden önce davranmış olduğunu inkâr etmek mümkün olamaz. Siz şu noktaya da memnun olmalıyız ki, yüzlerce sene önee dünyaya öğretmek istediğimiz bir hususu, dünya ancak şimdi razı olup öğrenmiştir.[353]
9. İslâmda Güzel Sanatlar :
Şimdi yine şöyle bir sual daha ortaya atılmaktadır: Isiâmîr Hükümette, güzel sanatların yeri ne olacaktır?. Bu meyanda resim yapmak, tiyatro, musiki, sinema, heykel ve bu gibi şeylerin isimleri bilhassa sıralanıyor.
Ben bu suaie kısaca şu şekilde cevap vereceğim: Sanat denilen şey, insanın fıtratından, insanın tabiatından doğan bir hassadır. Halik-i Fıtrat da bunu her işinde gözönünde tutmuştur. Bunun için esasda bu, menedilmiş ve cevaz verilmemiştir diye bir sual olamaz. Fakat sanat denilen şey de bugünkü Avrupa zihniyetindeki sanat mefhumu vaziyetinde mütalâa edilemez. Her medeniyetten, kendi usul ve nazariyesine göre ve kendi fıtratına uygun olmak üzere çeşitli şekillerde sanat eserleri doğmuştur. Milletler de bunu birbirlerinden almışlardır. Bunun caiz olup olmadığı hususunda durulmUimstır. Şimdi farz ede-îim k:, güzel sanat denilen şey Avrupai düşünceye göre olsa dahi, o zaman yine sanat sanat olarak yerinde kalır, ^akat Islamın yine de sanata ait bir nazariyesi vardır, u da şudur: Bu sanat, yani fıtratın doğurduğu bu hareket, putperestliğe, şehvetperestiiğe, şehvanî güzelliklere bağlanmağa ve bu gibi süflî hislere âlet edilmemesi lâzımdır. Îslâmî hükümet de bunun üzerinde durmalıdır. Avrupalılar ne düşünürlerse düşünsünler, ne şekilde sa-;ıatı telâkki ederlerse etsinler, bizi ilgilendirmez.
h. FıMıî ihtilâflar, İslâmî Hükümetin kaim kılınmasına mani teşkil etmez.
Şimdi bir de şöyle bir sual ortada kalıyor: Müslümanlar arasında bazı akide ve fıkıh ihtilâfları vardır. Hattâ bazan bu İhtilaflar esasa ait mevzulara kadar 'ilerlemektedir. O zaman ne olacak? Meselâ «Sünnet» de, Şiilerle Ehl-i Sünnet ittifak etmezler. 0 zaman Îslâmî hükümet nasıl yürütülecektir? Bu suale karşı sarih olarak benim cevabim şu olacaktır: Pakistanda bence rivayet edilen 73 fırkanın çoğu bulunmamaktadır. Her ortaya atı'mış olan bir kimse kalkın da bir risale, yabut bir kitap yazmış, bir kaç kişi de bu risaleyi yahut da bu kitabı okumuş ise, bu kabil kimselere yeni bir fırkaya mensup denemez.
Bizim ülkenvzde hali hazırda yalnız üç fırka vardır.
1. Hanefiler: Bunlar «Deobend'lüer[354] ve Brîlevî»[355] ler diye ikiye ayrılmakta ve aralarında fıkıh ihtilafı bulunmamaktadır.
2. Ehl-i Hadis.
3. Şiîler.
Bu üç fırkanın arasındaki ihtilâflar, bir İslâm hükümetinin kurulmasına mani teşkil edecek durumda değildir. Şahsî hukuka, dinî merasim ve ibadetlere ve dinî Öğ-ret.m ve terbiyede her fırka diğer fırkanın işine karışmazsa bu usul taraflarca kabul edilirse elbette ki, islâm Nizamı kurulmuş olur. Aynı zamanda, memleketin inti-a^mı, kanun ve nizamlara mutabık bir şek.lde parlamendan yürütülmesi için bu üç, fırkanın üçünün de fırka hikâyesini bir tarafa atmaları ve bilgisiz halkm zi-imılurini karıştıran karışıklıklara meydan vermemeleri lâzımdır.
Gerçek şudur ki, kitaplarda yazılan bir şu kadar müsiüman fırkalarının isimleri sadece kâğıt üzerinde mevcuttur. Bunlar haddi zatında mevcut değillerdir. Hattâ bu fırkalara hemen hemen hiç de raslanmamaktadsr. Her yerinden kalkan kimse başına elli kişi toplamışla bunlara da birer fırka mı denecektir? Bizim müelliflerin yazdıkları gibi bu on onbeş kişilik toplulukları fırka mı sayacağız? Eğer böyle olursa bu fırkaların sayılan hesapları belli olmayacak kadar çok olması icabeder. On-üç asırdan beri, bir çok yerlerde bir yığın fikir türemiş, sonradan da sönüp gitmiştir. Şimdi yer yüzündeki müs-iümanlar arasında altı veya yedi fırkadan fazla müslü-inan topluluğuna rastlamak kabil değildiV. Bunların bazıları arasında usule ait ihtilâflar yok. Diğerleri arasındaki ayrılık ise teferruattadır. Bu fırkaların da bazılarının sayıları o kadar azdır ki, hiç mesabesindedir. Bunlar ya muayyen yerlerde toplanmışlardır. Yahut da dünyanın her tarafına dağılmış bulunuyorlar. Ancak şimdi hali hazır durumda nıüslümanlar arasında gözle görülür iki fırka mevcuttur.
1. Ehl-i Sünnet .
2. Şiîler.
Dünya müslümanlannın çoğunluğunu da Sünnîler teşkil etmektedir. Sünnîler arasındaki fer'î fırkalara gelince, usul bakımından bunların da birbirleriyle el ile tutulacak ve «işte burada» denecek bir ihtilâfları yoktur. Olsa olsa ancak bir mezhebi, (Mektep) ihtilâfı yani fi-kir ihtilâfı (Seool of Thought) vardır. Ancak mubaha-sa severler, bunları ayrı ayrı fırka diye göstermek isti_ \orlar. Dünyanın herhangi bir amelî siyaset âlimi, dünyanın neresinde olursa olsun böyle ihtilâfların bulunma-smı bir îslamî hükümetin kurulması için mani teşkil etmez diye anlar.[356]
Hilâfet Ve Hakimiyet
A. Tslânıi Hükümet Ve Hilafete Ait Bazı Sualler. [357]
Bu bahis, Islâmî hükümet ve hilafete ait bazı meseleleri tahkik için bir Alman talebe tarafından sorulmuş olan sualler ve onlara verilen cevapları teşkil etmektedir.
Sualler :
1. Niçin Islâmî hükümeti yürüten kimseye sadece halife ıstılahı kullanılıyor?
2. Acaba Emevî halifelerine sahîh manada halife diyebilir miyiz?
3. Benî Abbâs halifeleri ve bilhassa Me'mun hakkında Zat-ı Faziletlerinin fikri nedir?
4. Hazret-i İmamı Hasan ve Hazret-i İmam Hüseyin ve îbn-i Zübeyr (RadiyaUahu Taalâ anhüm) hakkında zat-ı faziletlerinin düşüncesi nedir? 680 senesinde Is-lâm Milletinin gerçek rehberi kimdi? Hazret-i Hüseyin Radıyallahu Taalâ anh mıydı, yoksa Yezid miydi?
5. Acaba İslâmî hükümette ayaklanmak caiz bir is. midir?
6. Eğer ayaklananlar camiye yahut da diğer mukaddes yerlere (Harem, Kabe) ye sığınırlarsa islâm hükümeti bu gibi kimselere nasıl muamele edecektir?
7. Bir İslâm hükümeti Kur'an ve Sünnete uygun bir şekilde vatandaşlardan hangi vergileri tahsil edebilmek rrüsaadesine haizdir?
8. Acaba herhangi bir halife, kendisinden evvelki halifelerin tuttukları yoldan başka bir yol takip edebilir mi?
9. Haccac îbn-i Yusuf'un valiliği ve inzibatı temin etmek bakımından takip ettiği usul hakkında zat-ı faziletlerinin düşüncesi nedir?
10. Bir İslâm hükümeti, acaba, Kur'anda ve Sünnette bahsi geçmeyen ve sabık halife devrinde de benzeri bulunmayan bir vergiyi vatandaşlardan alabilir mi? Böy-ie bir tahsilata hakkı var mıdır?
Cevap:
Zat-ı âlilerinin göndermiş bulundukları suallere geniş ve etraflı olarak cevap verebilmek için yeteri kadar bir zamana kavuşabilmem şarttır. Halbuki şu hali hazır durumda bu imkândan mahrum bulunuyorum. Bu duruma binaenaleyh vereceğim cevaplar kısa olarak arz edilecektir:
1. İslâmî hükümette, hükümetin başında bulunan başkan veya- reis için «halife» kelimesin/n kullanılması zarurî bir ıstılah değildir. Bu mevkide olanlara emîr, imam, sultan vesaire gibi başka kel meler de söylenebilir. Hadiste, fikıhda, kelâm'da ve İslâm tarihinde bu gibi kelimeler kul lamlmıs-tır. Fakat burada zarurî olan birşey vardır; O da hükümetin esas nazariyesinin • hilâfet üzerine kaim bulunmuş olmasıdır. Sahîh bir islâm hükümet,, ne padişahlık, (kiraliyet) ne amirlik (hükümdarlık) ne de «avamı cumhuriyet» yani halk hâkimiyeti (Paktılar Söver-cîgnty) olabilir. Bunların hiç birisine benzemez. Bu iktidar şekillerinin hilâfına ancak bu hükümet Islâmî olabilir ki, böyle bir rejim de yalnız hakikî hâkimiyetin Hak Taalâya 'ait olduğu kabul edilmiştir. Allah ve O'nun Reülünün Şeriatı en üstün kânun olduğu gibi, çıkarılacak kanunların da esas menşei ve mehazı yine o mukaddes hükümlere istinat etmesi lâzımdır. Bu esaslara inanılacaktır. Hududullah dairesinin içinde çalışılacak ve işler bu dairede yürütülecektir. Böyle bir hükümette iktidar dan yegâne maksat, AUahın ahkâmını icra etmek ve O'-nun rızası gereğince fenalıkları ortadan kaldırıp, bunların yerine iyilikleri yerleştirmektir. Böyle bir hükûmet-eki iktidar ise, iktidar-ı âlâ (en yüksek iktidar) değil* dir. Buradaki iktidar veya emir sahibi olmak, Allah Ta-alâya niyabet etmektir. O'nun tevdi ettiği emaneti muhafaza etmektir, işte «Hilâfetin» manası da budur.
2. Emevî hükümdarlarına gelince, bunların hükümdarlıkları hakikatte hilâfet değildi. Onların devletlerinde îslâm kanunları icra edilmiş olmasına »rağmen, Anayasa «^Düstur»: (Constitution) da bulunan îslâmî esasları, ortadan kaldırmışlardı. Yine buradan başka, onlar hükümet isinde îslâmî ruhu da silip yok etmişlerdir. Bu fark, böyle br hükümetin ta başında bile kendisini hissettirmiştir'. Nitekim, bu hükümetin kurucusu Emîr Muaviye "nin kendi sözü şöyledir :
Ene evvel ül - mülûk : Ben ilik padişahım.
Hele Emîr Muaviye kendi oğlunu veliahd tayin ettiği zaman, Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anhın oğlu Hazret-i Abdurrahman ayağa kalkarak şöyle söyledi :
«İşte bu bir Kayserliktir. Ne zaman bir Kaysar ölürse, onun oğlu Kayser olur.»
3. Usul bakımından Abbasî hilafetinin vaziyeti de böyle idi. Bu bakımdan Benî Ünıeyye ile aralarında bir fark yoktu. Ancak şöyle bir fark vardı: Benî Ümeyye dinî hususlara- ehemmiyet vermezlerdi (indifferent), bunun hilâfına Benî Abbas kendilerinin dinî bir hilâfet veruhanî bir hükümet olduklarım iddia ederler ve bu nam altında para basarlardı. Dinî işlerde de Benî Ümeyyedcn fazla alâkadar idiler. Fakat onların dinî işlere fazla alâka, göstermeler! de bazan dine zararlı olmuştur. Meselâ Me'mumm bu alâkası öyle bir vaziyete girdi ki, dinle ilgisi bulunmayan felsefî meseleleri, her ne şekilde olursa oîsun, dinî bir akîde şekline sokarak hükümet gücü ile halka kabul ettirmeğe zorladı ve bu yüzden de bir hayli zulmetti.
4. Sual tevcih edilen devre gelince, hakikatte bu devir bir fitne ve kargaşalık devri idi. Müslümanlar o devirde büyük bir fikrî sıkıntı içinde bulunuyorlardı. O devirde müslümanlann hakikî Önderin'n kim olduğuna hüküm vermek bir hayli zordur. Fakat şurası da açıktır ki, Yezid siyasî kudreti elinde bulunduruyordu. Babası kendisine sağlam bir saltanat sağladıktan sonra kendisini vel'ahd tayin etmişti. Böyle olmasaydı ve Yezid. de d;ger müslümanların içine karışmış bulunsaydı, o zaman ihtimal ki, seçimi kazanmak hususunda sondan birinci gelmek şansını elde edebilecekti. Onun hilafına Hüseyin ibn-i Ali Radıyallahu Taalâ anh ise, o zamanki ümmet arasında en seçkin kimse idi. Serbest bir seçim olup da müslümanlann reylerine baş vurudaydı muhakkak ki, halk kendisine rey verecekti. Reyler onun hakkı olacaktı.
5. Zâlim emîrlere karşı ayaklanmak, bu şekilde sadece caiz değil belki bir farzdır. Zâlim emîrleri ve hü-: kümdarları kaldırıp, onların yerine adil ve sâlih bir hükümeti iş basma getirmek imkânı bulunduğu takdirde, ayaklanmak farz olur. Bu hususta- îmam Ebu Hanife-nin fikri gayet açıktır. Ebu Bekir Cassas, Ahkâm ül -Kur'anda ve El -Muvaffak E' Mekkî de Menakıbî Ebu Hanife'de bu meseleyi nakletmişlerdir. Bunun aksine. idil ve sâlih hükümete karşj ayaklanmak çok büyük bir günahtır. Bütün ehl-i islâm için böyle bir ayaklanmağı bastırmak için hükümete yardım etmek lâzım gelir. Bu arada bir de şu vardır ki, hükümet âdil olmazsa gerçek bir inkılâp ile de ortadan kalkabilir. Böyle bir imkân yoksa, o zaman nasıl bir yol takip edilmelidir? Bu husus şüphelidir. Eimmenin ve fukahanm bu husustaki fikirleri ihtilaflıdır. Bazılarına göre, sadece hakkı söylemekle iktifa ediür, ayaklanmak caiz görünmez. Hasalarına göre ayaklanmak, hattâ şehid olmak da vardır. Diğer b:r kısım, fukahaya göre de «İnşaallah İslah olur» diye dua ederek beklemek lâzımdır.
6. Âdil bir hükümete karşı ayaklanmış bulunan halk camilere sığınırlarsa onların bulundukları yer muhasara edilir. Eğer bu isyancı zümre, bulundukları yerden silah kullanıp kurşun veya diğer harp vasıtalarım istimal ederlerse, o zaman onların yaptıklarına karşılık kurşun atılır ve mermi de kullanılır. Hareme sığındıkları zaman, sadece muhasara edilir. Muhasara uzatılır ki, sıkıntıya düşüp silahlarını bıraksınlar. Haremde kan dökmek yahut da haremi taş veya kurşun yağmuruna tutmak kesin olarak doğru değ'ldir. Bu durumun aksine, zâlim bir hükümete karşı ayaklanmış bulunan halkın durumu başkadır. Esasen zâlim hükümetin varlığı haddi zatında günahtır. Böyle bir hükümet devam etmek için baş vurduğu çarelerle günahını çoğaltmış olur. Günahın? arttırmaktan başka bir iş yapamaz.
7. Kur'an ve Sünnet gereğince usulsüz vergi hakkında hiç bir cevaz yoktur. Müslümanlar, zekâtı ibadet diye, gayrı Müslimler de cizyeyi (itaati belirtmek için) verirler. Bundan sonra memleket işleri için hükümete kendüen bir şeyler bırakabilirler yahut da hükümetin muvafakatiyle bir şeyler verebilirler. Hirac ve mahsul
gelirinden alınan hisse buna benzer bir geydir ki, bunlar hakkında Kur'anda ve Sünnette şer'an bir karar yoktur. İslâm hükümeti ihtiyaca göre bunları kararlaştırır. Bu hususta asıl Ölçü memleketin hakikî ihtiyaçlarıdır. İEğer herhangi bir idareci veya hükümetin başında- bulunan kimse, kendi keyfi için bir vergi tarh ederse, bu vergiyi almak haram olur. Fakat memleket ihtiyaçlarına sarf etmek için halkm rızasiyle alınırsa o zaman helâl olur.
8. Evet böyledir. Yalnız kendisinden evvelkilerin değil kendisinin daha Önce verdiği kararları ve hükümleri de değiştirebilir.
9. Haccac ibn-i Yusuf, dünya siyaseti noktayi nazarından değerli bir adam idi. Fakat dinî noktayı nazar. da zâlim bir hâkim (vali) idi.
10. Evet bu şartlar da yine 7 numaralı sualin cevabında verilmiştir.
(Tercüman ül - Kur'an, Cilt 52, Sayı 2, Mayıs, 1959)[358]
B. El - Hilafet Veya El - Hükümet [359] Sual :
İslâm, yirminci yüzyılda dahi, kabili icra ise, o zaman bir hayli müşkilât arzeden nazariyeleri bir tarafa bırakarak, bunların yerine tbn-i Haldun'un hükümet vt, devlet nazariyesini nazarı itibara almakla daha iyi bir neticeye ulaşmak mümkün olamaz mı? Yani El - Hilafet yâ El - Hükümet. Bunlardan hangisi mümkün olabilir?.
Cevap :
Zamanımızdaki bir çok menfî tesirler İslâm Nizami-m bozmakta ve gölgelemektedir. Bazı nazariyeler ve bazı rüçhanlar îslâma giden yolun önüne mania teşkil et> inektedirler. Bunları birer birer incelersek, açık bir şekilde şu mesele anlaşılacaktır ki, bu gibi tesirler, müshV man ülkelerinin, uzun zaman Batı istilâsına uğrayıp Avrupalı milletlerin sultası altında 'kaldıkları sırada, bu sultanın tesiri ile ortaya çıkmışlardır.
Avrupa milletleri, bizim ülkelerimize musallat olunca, bizim kanunlarımızı, ortadan kaldırıp, kendi kanunlarını bize tahmil ettiler. Bizim kendi öğretim ve eğitim nizamımızı atıl ve batıl bırakıp, onlara ait öğretim ve eğitim nizamlarını, bizim ülkelerde icra etmek yolunu tuttular. Büyük küçük her türlü hizmetler ve memuri -yetlerde, bizim nizam ve bizim usul ile yetişmiş bulunanları bertaraf ederek, kendi Öğretim ve eğitim nizamları ile yetişmiş bulunanlarla kendilerinin mekteplerinde okuyup bitirenleri, bizim mekteplerden yetişmiş olanların yerine koydular. Yavaş yavaş iktisadî kuruluşlar, idarî işler ve hemen hemen her şey, Avrupaî terbiye ile yetişmiş olan zümrenin eline geçti. Bu usul ve bu şekildeki tarzı hareket, gitgide idare sistemini bizim medeniyeti _ nrzden, bizim yaşayış ve düşünüş tarzımızdan ayırdı. Bu yoldan ayrılmış ve başka bir yola sapmış, sapık bir nesi! ortaya çıktı. Bunlar, İslâmdan da, İslâm tarihinden de, îslâmın öğretim ve eğitim usulünden de, islâmî rivayetlerinden de ve her şeyden ilmî manada bigâne İdiler. Kendilerince tercih edilmesi lâzım gelen ve itibar edilecek olan hususlara da alâkasız bulunuyorlardı. İşte bizim İslama kaymamıza en büyük mania teşkil eden şey d? budur. Bu şekilde yanlış anlayışların neticesinde, İslâm yirminci asırda kabili icra değildir diye tutturulu -yor.
Gördükleri talim ve terbiyeleri tamamen gayrı islâmî olan bu güruh bundan başka ne yapabilirdi? Onlar, islâm kabili icra değildir diyeceklerdi. Çünkü îs-iâmı bilmiyorlar. îslârnı bilmedikleri gibi, İslâm yolu ile de amel etmiyorlardı. Buna hazır da değillerdi. Îslâmın lîir yaşayış nizamı olabileceğini de katiyen düşüneraiyor-lardı. Yaşayış nizamında, bunun amelî cephelerinin bulunduğunu akıllarından bile geçiremiyorlardı.
Şimdi bizim karşımızda ancak iki yol vardır: Biri ırk ve milliyet bakımından hep kâfir olmak için hazar -ilanmak ve ister istemez îslâmm ortada bulunan ismini de bir tarafa bırakıp bundan da kurtulmak... İkincisi ise halis bir niyet ve imân İle (münâfikane yollarla değil) mevcut eğitim ve öğretim nizamı üzerinde tetkiklerde bulunulup, bu sistemi tahlil edip; araştırarak tesbit eylemek ki, ne'gibi şeyler bizi, İslâm yolundan saptırıyor? Ve ne gibi değişiklikler yapmak lâzımdır ki, bununla İslâm nizamım yürütmek için halkı hazırlayabilelim? Ben büyük bir esefle şunu söyliyeceğim ki, bizim eğitim ve öğretim sistemimizde maalesef bu hususa1 hiç de ehemmiyet verilmemiştir Yalnız ehemmiyet verilmemekle de kalınmamış bu husus tamamen ihmal, dahi edilmiştir. Bu mesele, üzerinde derinliğine düşünülecek ve ehemmiyetle üstünde durulacak bir problemdir. Biz bu meseleyi kö -kimden halletmedikçe, İslâm nizamının yürüyeceği yolu da düzeltmiş ve İslâm nizamının caddesini temizlemiş ola-mıyacağız.
İbn-i Haldûnun hangi nazariyesine dönersek döne -îim yine bu meseleyi halletmek için bir yardım bulmuş olmayız. Çünkü, bugün meydana çıkmış bulunan bu meseleler çeşitlilik bakımından, îbn-i Haldun zamanında mevcut değillerdi. Meselenin hakikati ve onun hakikî mahiyeti şudur ki, sömürgeciler, bizim ülkelerimizden çekilip gitmek zorunda kaldıktan sonra, yukarıda bahsettiğimiz neslin eline hükümet ve iktidarı verip de Öyle git
mislerdir. Yani kendi eğitim ve Öğretim sistemleriyle yetiştirmiş oldukları kimseleri, kendi medeniyet ve yaşayıg usullerinin kaynaklarından su içermiş oldukları elemanları, iş başında bırakmışlardır. Bunlar vücut yapısı itibariyle bizim kavmimizden, bizim milletimizden olmalarına rağmen, ilmî, zihnî ve ahlâkî bakımdan ingilizlerin, Fransızların, Felemenklerin yerine geçip oturmuşlardır. Bu zümrenin elinde bulunan hükümet de bir hayli manialarla karşılaşır ki, bu maniaları ortadan kaldırmak gayet mühim bir meseledir. İbn-i Kaldunun nazariyeleri bu sahada iş görecek durumda değildir. Bunun için çok ehemmiyetle düşünüp taşınmak lâzımdır. Hali hazır durumu gözönünde bulundurarak bu işin ıslahı için yeni yollar açmak gerekir.[360]
C. İlâhi Hükümet İle Papalık Usulünün Farla :
Sual :
Risâl-i Peygam-i Hak'da, En Saîd Bezmî Sahibin kaleme aldığı bir makalede şu fikir ileri sürülmüştür:
îslâmî siyaset nazariyesinde, Mevlânâ Ebu'l - A'lâ Mevdûdî Sahib büyük bir ehemmiyetle şu noktayı ileri sürmüştür ki, böyle bir hükümet esas itibariyle halka karşı mesul değildir. Bu husus tarihî vasfı itibariyle de yeni değildir. Avrupada bir zamanlar «theocray» denilen bir hükümet nizamı vardı. Bu, Roma'nın büyük Papa'si-nın iktidarı elinde bulundurduğunun tasavvuru idi. Halk da şöyle düşünüyordu: Allahm bilfiil klonuşabilen bir idaresi bulunmadığından, bir kimse Allahm adına iktidar ve ihtiyaraü elinde tutabilir. Bu kimse de gayet kolaylıkla her türlü yanlış işler de görebilir. Mevlânâ Mevdûdî Sahibin halkayı hayâline göre, bu siyaset düşüncesi ile papalık siyaseti düşüncesi ayrı ayrıdırlar. Fakat hükümeti halkm karşi^mua mesul, diye hesaba katinadiğmdan bu hükümetin esasının cumhuriyet olacağına düşünmek tamamen hatâdır. Bunun için böyle b'r hükümet düşüncesi ile papalık hükümetinin düşüncesi arasmda herhangi bir şekilde fark olmayıp, aynı olduğu neticesini çıkarmaktan başka bir hal şekli olamaz.»
«Bezmî Sâhib, sonra da kendisi bir hal çaresi bulup ileri sürüyor. Fakat kendi bulduğu bu usul de onu ikaa etmiyor. Zat-ı Faziletlerinden ricamız, kerem buyurup da bu yanlış anlayış hakkında Tercüman El - Kur'arfda bir açıklamada bulunup, bu hatayı düzeltmeleridir. O zaman bizleri minnettar kılmış olurlar.
Cevap :
Bezmî Sahib ihtimal benim «islâm'da siyasî nazar \-ye : Islâmın siyasî nazariyesi» isimli eserimi okumamışlardır. Eğer o kitabımı okumuş olsalardı, herhalde benim düşünceme karşı böyle bir itirazda bulunmazlardı. Çünkü o yazıda Bezmî Sahibin takılıp kaldığı noktaların hepsi de izah edilmiştir, ileri sürülen düşüncelerin hepsine de cevap verilmiştir. Bezmî Sahib, eğer benim yazılarımı okumuş olmasına rağmen, itirazlarda bulunuyorsa, o zaman bu itirazlara hayret etmekten başka bir şey arz edemiyeceğim. Benim o yazımda şu cümleler dikkate değer:
«Avrupadaki teokrasi bildiğiniz giıbi, îslâmî teokrasiden bambaşka bir mahiyet taşır. Bilindiği gibi Avrupa teokrasisinde hususî bir zümre olan dinî liderler, Allahm adına, kendilerinin uydurup koydukları kanunları icra ederler. Füliyatta da kendilerinin Allah yerine koyup halk üzerinde tahakküme kalkarlar. Böyle bir hükümete de İlâhî hükümet derler. Halbuki, böyle devlet nizamlarının Üâhîlikle alâkaları olmadığı gilji. bunlara Şeytanî hükümet denmesi daha doğru olacaktır.
Bunun tam aksi olarak, İslâmda ileri sürülen teok-raai'de, hükümet herhangi bir mezhebi veya dinî zümrenin elinde değildir. Bu hükümet bütün müslümanların
__ kâffe-i muslinin n — elindedir. Bütün müslümanlar
bu hükûıneti Allanın Kitabı ve O'nun Resulünün Sünnetinin ışığı altında yürütmeğe gayret ederler. Eğer bana bu iş için yeni bir ıstılah vazetmek müsaadesi verirlerse, ben bu şeklideki hükümete «İlâhî Cumhurî Hükümet» : Thoo Demokratic State) diyeceğim. Nitekim bu hükümet, Allanın hâkimiyeti ve O'nun iktidar-ı A'lâ'smm tahtında olur. Bu iktidar ve hâkimiyetin altında müslüman-lara da umumî olarak, hududlanmış bir hükümet hakle: verilmiştir. Bu nizamdaki, idareci kadro yani iktidar, m'i dumanların reylerine istinad eder. Müslümanlar bir salısı seçip iş başına getirdikleri gibi, istedikleri zaman da yine bu kimseyi azletmek hakları var-dır. Allahın şeriatında herhangi bir mesele veya muamele hakkında açık hüküm bulunmayan hususlarda müslümanların ic-ma'ı ile îşler halledilir, hükme bağlanır. Bu i'ş herhangi bir zümrenin, yahut da ailenin elinde değildir. Bunun gibi yine îlâhî Kanunu tabir etmek, tefsir ve şerh eylemek de yine herhangi bir hususî zümrenin yahut da ai-ifMtin, hanedanın ve sairenin inhisarına bırakılmamıştır. Müslümanların umumu bu hakka maliktirler. îetihad kabiliyetini elde etmiş bulunan her müslüman bu iş yapar. Kabiliyeti olan herkes de ietiha^ payesini elde edebilir.»
Ben. sonra, yukarıdaki cümlelerin haşiyesinde bu hususu daha da fazla aydınlatmak için şu hususları yazmıştım:
Hıristiyan Papalar ve Patriklerin ellerinde, Hazret ı Isâ Aleyhisselâmm bir kaç"ahlâkî taliminden başka bir şeriat ve kanun yoktur. Bunun için, bu Papalar Patrikler kendi keyiflerine göre, kendi şahsî istek w ağraz-i nefsaniyelerine uyarak, kanunlar yapıp uydurmuşlardır. Bu kanunların da Allah indinden geldiğini ileri sürmüş ve icra etmişlerdir.»
Hıristiyanlığı tetkik etmiş ve Papalık tarihine vakıf bulunan herkes, benim bir kaç satırda anlattığım bw hususları çok iyi bilirler. Avrupanın Papalık nizama, Saint PauTün uydurduğu şeriata dayanır. Bu şeriat gereğince, Saint Paul, Musevî şeriat; lanetlemiş ve hıristi-yanlığı sadece bazı ahlakî tâlim üzerine kurmuştur. Bunları da «Kİtab-ı Ahd-i Cedid» de görebiliriz. Bu ahlâkî tâlimde herhangi bir şekilde medeniyet nizamına dayanan ve siyasetle alâkası bulunan hiçbir kanun yoktur. Papalar sonradan Avrupada ya doğrudan doğruya, kendileri yahut da maiyetleri vasıtasiyle teokrasi denilen hükümet tarzını ortaya çıkarmışlardır. Bunun iç n bir do kanun ve şeriat ortaya koymuşlardır. Şurası da bellidir ki, onların bu kanun ve şeriatleri vahy ve ilham'dan alınmış olmayıp kendileri tarafından uydurulmuş olduğu ortadadır. Bu meyanda onlar, bazı akâid nizamı, dinî â-mal, mezhebi merasim, nezirler ve niyazlar, adaklar, bazı içtimaî ve muaşereti kaideler tecviz etmişlerdir ki, bunların hiç birisi onların elinde bulunan Kitabullah'da yani. Hazret-i Isâya isnad ediien tncilde mevcut değildir.
Böylelikle, onlar kendilerini Allah ile kullar arasın-Ua, bir dinî makam sahibi kılmışlardır. Kendileri için bir uevi müştak 1 aracı ve simsar vaziyeti uydurup sağlamış-laidır. Onlar kilise nizamlarında dahi, çalışan kimselere bıı yığın hak, hukuk ve ihtiyarât tanımışlardır. Bundan başka halkın üzerine de bir nevi dinî vergi yüklemişlerdir. Bunların hepsinin kaynağı ve aslı esası yine havayı nefs ve uydurma hükümlerden başka bir şeye istinat etmez. Böyle bir nizama isim takılmak istendiği zaman d. «teokrasi)) dennrstir. Fakat hakikatte bunun değil teokrasi ile, hattâ «Theo» : (Allah) ile dahi hiç bir alâkası yoktur.
Şimdi, böyle bir teokrasinin, îslâmdaki İlâhî Hükümetle veyahut da Şer'î Hükümetle benzerliği nerededir? İslâmda, ahkâm ve evâmir açık bir şekilde, değişmez, ilâve yapılamaz bir halde, Kuran ve iSünntatekı kanunlarda mevcuttur. Bunları yürütmek de herhangi bir hususî dinî veya mezhebi zümrenin inhisarına bırakılmamıştır.
Sonra, yine Bezmî Sahib'in işaret buyurduğu şu husus da tamamen garıb bir noktadır. D.yor ki: «Biz de.,. Halifeye, Hıristiyanların Papaya tanıdıkları vasıfları tanıyoruz. Bunun içindir ki, bizim halifemiz de halkın kargısında mesul değildir.»
Bu iddialara cevap olarak, bundan önceki'yazılarımda belirtmiş olduğum 'hususlardan bir kaç cümleyi burada tekrarlıyorum :
Ben aşağıdaki âyet-i kerimenin medlulünden istin-bat ederek şöyle yazmıştım :
Sizlerden, iman edip de Salih amel edenleri, Allah, yeryüzünde halife {alacağını vaad etmiştir. Nitekim evvelkileri de halife kılmıştı. (Sure-i Nur, âyet, 55)
«Bu âyet-i kerimeden anlaşılan ikinci bir ince nokta da, halife kılınmak vaadi bütün müminler cindir. Burada, «onlardan herhangi birisini halife kılacağım» denmiştir. Buradan şu nokta aydınlanmış oluyor ki, bütün müminler hilafete haizdirler. Allah tarafından müminlere atâ kılınmış bulunan hilâfet umumî bir hilafettir.» Sonra devam ederek şu hususları açıklamıştım: îslâm nizamında, her şahıs halifedir. Bu hilâfet herhangi muayyen bir şahsın yalltıt da bir zümrenin inhisarında değildir. Yani öyle bir kimse yoktur ki, müslüman-•Iarın hepsinin elinden hilafeti alıp da kendisi mutlak ve müstebid buyruk sahibi olsun. Burada, bir kimse hükümdar veya buyruk sahibi olursa, bunun aslî vasfı ve hususiyeti şudur : Bütün müslümanlar yahut da ıstılahı lafızlarla söyliyelim, bütün halifeler kendi istek ve rıza-larıyle kendi halifeliklerinin düzenlenmesi için bu işi herhangi bir şahısda temerküz ettirirler. Bu şahıs, bir taraftan Allah karşısında mesuldür. Diğer taraftan bay-ka halifelerin karşısında halifeliği kendi şahsında temerküz ettirdikleri için onlara karşı yine mesul olacaktır.
Bundan sonra yine başka bir yerde, şu açıklamalarda bulunmuştum:
«İslâmî devlette, emir veya imam yahut da devlet başkanının vasfı şundan başka bir şey değildir: Hilâfeti ellerinde bulunduran bütün müslümanlar kendi rızaları ile, kendi aralarından iyi bir kimse seçerek bu emaneti onun eline tevdi ederler. Bunun için halife kelimesinin kullanılmasından maksat onun tek basma biricik halife olmadığıdır. Belki maksat şudur ki, her biri birer halife olan nıüslüm ani arın halifelikleri bu zatın elinde temerküz etmiş bulunuyor.»
Yine bu mevzuda yazdıklarım arasında şu husus da vardı:
Emîr, tenkitten vareste değildir. Alelade her müs-lüman dahi, bu emîri, yalnız içtimaî işîerde değil, bu emîrin kendi şahsî ve hususî yaşayışına ait işlerde bile lıer zaman tenkit etmek salâhiyetindedir. İBu emîr, azli kabil bir kimsedir. Kanun karşısında bu emîr ile alelade bir hemşehri aynı vasıfları taşırlar. Onun aleyhine de herhangi bir adlî makamda dava açılabilir. Adalet bakımından herhangi bir hususî imtiyazı da olamaz. Emîr, müşavere ile işleri yürütür. Şûra Meclisi de bütün müs-lümanlarm güvenebildiği bir meclis olmalıdır. Bütün müslümanların itimatlarını kazanmış olması icabeder.
Müslümanların bu meclisi reylere baş vurarak seçmelerinde hiç bir şer'î mahzur yoktur. Her ne şekilde olursa olsun, şu nokta da gözönünde bulundurulmalıdır ki, bütün müslümanlar tarafından kendisine bu kadar geniş salâhiyetle emânet tevdi edilmiş bulunan emîr, bu geniş salâhiyetlerine rağmen yine de takva ile ve Allahtan korkarak bu salâhiyetlerini kullanmalıdır. Kendi keyfine göre hareket etmemelidir. Böyle olmadığı takdirde müslümanlar bu emîri, ihraz etmiş bulunduğu, emirlik kürsüsünden hemen alaşağı ederler.»
Bu aydınlatmalardan sonra birisi ortaya çıkıp da bizim «teokrasimizi» Roma'nın son günlerinde kurulmuş bulunan Avrupa teokrasisine benzetirse, elbette ki, biz onu. İ kir hürriyetinden mahrum edecek değiliz. Buna hakkımız da yoktur. Ancak şurasını da arzedebiliriz ki, böyle bir düşünceye sahip olmak bilgi ve delilden uzak kalır.[361]
D. İslâmî Hükümet Ve Müslüman Hükümet [362]
Sual :
Hülefa-i Raşidinden sonra müslümanlar arasında bir çok hükümetler kuruldu. Bunlar İslâm Hükümeti mi idiler, yoksa İslâm dışı hükümetler midirler?
Cevap :
îşin hakikatına bakılırsa, bunlar tam manasiyle ne islâm Hükümeti idiler ne de İslâm dışı hükümetler idiler. Bu rejimlerde İslâm Anayasasının (Düstur) iki mühim noktası değişmişti. Biri seçim usulü ile kurulacak emirlik. İkincisi de müşavere usulü ile yürütülecek olan işler. Diğer hususlarda, îslâmî Anayasa (Düstur) ortada idi. İsterse, sahih şekilde bunu gözönünde bulundurmasınlar. Fakat bu Anayasayı (Düstur) ortadan kaldırmamış ve değiştirmemişlerdi. Bu hükümetler Kur'nn ve Sünneti kanun mehazı olarak kabul ediyor, buna inanıyorlardı. Adalet sahasında İslâm kanunlarım icra edi -yorlardı. Müslüman hükümdarların hiç birisinde İslâm kanunlarını ortadan kaldırmak cesareti yoktu. İslâm kanunlarını kaldırıp, bunun yerine kendilerinin uydurdukları kanunları infaz etmeğe yeltenecek cür'etleri yoktu. İslâm tarihi de tarih boyunca şuna şahittir ki, hiç bir zaman, hiç bir hükümdar böyle bir işe yeltenememiştir. Keyfî icraatların hemen arkasından Allah kulları zâlim emirlerin karşısına dikilip, az çok, iyi fena cihada girişmişlerdir. Fesat ve fışkın kapılarını kapatıncaya kadar da dövüşmüşlerdir.
İbn-i Teymiyenin ve Müçeddid-i Elf-i Sanî'nin bu gibi işler karşısında nasıl dikilip mücadele ettiklerini tarih kaydeder..[363]
E. Hilâfet Meselesi Ve Fırkacılık.
Sual :
İslâm'da yetmiş iki fırka mevcut iken, nasıl olur da hilafet meselesi böyle bir vasatta, kolay bir şekilde düzenlenebilir?
Ben buraya kadar bütün İslâm ülkelerindeki hilâfet meselesi bahsini ele almadım. Belki benim sözlerim, Pa-kistanda tslâmî hükümetin kurulması dairesi içindedir. Eğer muhtelif müslüman ülkeler de benim aydınlattığım bu usul üzerine İslâm Hükümetini kurmak isterlerse, elbette bu imkân vardır. Ve olabilecek bir iştir. Yine de mümkündür ki, öyle bir organizasyon yapılsın ki, bu ülkelerin hepsi, bir arada, bir federasyon teşkil etsinler ve aralarından bütün İslâm dünyası için bir Halife seçsinler.
Yetmiş iki fırka meselesine gelince, buna sadece Kelâm ilmi kitaplarının sahifelerinde rastlamak mümkündür. Hâlen fiilî olarak Pakistanda bu üç fırkadan başka fırka yoktur.
1. Hanefiier.
2. Ehl-i Hadis.
3. Şiiler.
Sizin de malumunuzdur ki, bu üç fırkanın uleması ilk defa bir islâm Hükümetinin esas usulleri üzerinde ittifak etmişlerdir. Buna göre, artık fırkaların mevcudiyeti îslânıî Hükümetin kurulmasına mâni olabilir diye bir endişeye mahal yoktur.[364]
Memleket İdaresinde Kadınların Vazifeleri
A. Kanun Vazeden Meclislerde Kadınların İştiraki Meselesi [365]
Bizden, hangi Islâmî usul ve ahkâma göre, kadınların kanun vazeden meclisde âza olmaları menedümiş olduğu sorulmaktadır. Aynı zamanda Kur'an ve Hadisde bu hususta ne gibi işaretler ve hükümlerin olduğu bilinmek isteniyor. Ve sonra da hangi hükümler gereğince bu gibi meclislerin isleri yalnız erkeklerin ellerine bırakıldığı sual edilmektedir.
Bu suallere cevap vermeden önce, biz bu meclislerin çeşidini ve doğru şeklini izah etmek zorundayız. Yani kadınların âza olabileceği bahis mevzuu, bulunan meclislere yanlış olarak «kanun - sâz» (kanun vazeden) meclisler denmesi esasen bu yanlış anlayışı doğurur. Bunlara «kanun sâz» : (kanun vazeden) meclisler denemez. Bunlara «kanun kuran, kanım yapan» meclisler denmesi lazımdır. Çünkü bunların işleri yalnız «kanun yapmak» değil «kanun vazetmektir», işte bu yanlış anlayıştan bir başka yan iiş anlayış da ortaya çıkıyor. Zihinlerin karışmasına sebep oluyor. O da şudur: Sahabîler devrinde kadınların da kanunî meseleler üzerinde durdukları, konuştukları ve r.?y beyan ettikleri ve bazı şeyler yaptıkları, hattâ Halifelerin kendileri bile bu kadınlarla çok vakit müşaverede bulunduklan ve onların reylerine başvurdukları görülmüştür. Şimdi şu mesele hayrete mucib oluyor k', bu gün, Islâınî usuller diye isim verilen hususlarda bu gibi meclislerde kadınların iştirak etmeler! niçin ve neden doğru olmayıp da hatalı olacaktır?
Gerçek şudur: Bugün adına «Kanun vazeden meclîs» denilen bu gibi meclisler, sadece kanun etmekle meşgul değillerdir. Meclislerin daha bir sürü başka işleri de vardır. Bu meyanda bütün memleketin mülkî siyasetini kontrol etmek; bakanları tayin etmek, muahedeler yapmak ve bozmak; memleketin asayiş vaziyetini gözönüne almak; emniyet ve zabıta gibi işleri idare etmek; vergi İşlerini tanzim ve bütçeyi hazırlamak; memleket n iktisadî işleri ile meşgul olmak; daha bunlar gibi bir hayli meselelerin yanı başında harp ve sulh gibi çok müh'm işleri karara bağlamak hep bu meclisin vazifeleri cümle-sindendir. Bu bakımdan bu meclislerin azaları sadece bir tfakîh veya bir müftü makamında bulunan kimseler degülerdir. Memleketin her hususunu gozönünde bulunduran «kavvam» : (Düzenleyici, koruyucu) durlar.
Şimdi bir parça düşünelim. Kur'an içtimaî yaşayışta bu makamı kimlere vermiştir ve kimlere vermemiş-ur?
Sûre-i Nisâ'da Allahu Taalâ şöyle buyurmuştur: Erkekler kadınların koruyucularıdır. Allah bazılarını bazılarından üstün kıldığı ve erkeklerin kendi malla-rmdan kadınlara geçim verdikleri için. Saliha kadınlar itaat eden, AUahın koruması sayesinde gıyabında (koca-îarsnın muhafaza edilecek şeylerini) muhafaza ederler.
(En' - Nisa 33).
Bu âyette Hak Taalâ sarahatle ve açık kelimelerle koruyuculuk ve düzenleyicilik vazifesini erkeklere vermiştir. Saliha kadınların burada iki vasfı beyan edilmiştir. B'ri itaat eder olmak, ikincisi de ikocalarının bulunmadıkları zaman, onların muhafaza edilmesi lâzım gelen şeylerini muhafaza etmek. Nitekim Allah muhafaza etmiştir.
Şimdi siz diyeceksiniz ki, bu hüküm ev hayatına ait bir mesele içindir. Memleket meseleleri için değildr. Fakat görüyoruz ki, âyet-i kerimenin birinci kısmında «erkekler kadınların koruyucularıdır, düzenleyicileridir» dendiğ ne göre, burada «fiil - buyûti» : (evlerinde veya evlerde» denmed!ğinden, bu cümledeki meselenin eve hars o^limemiş olduğu anlaşılır. Sonra yine siz şunu da kabul etmek istersiniz ki, bize de sorulduğu gibi Allah evde «kavvam» koruyucu kılmamış tır; kadına da «kunût» : (itaat etme) makamını gozönünde tutmuştur; o zaman siz bütün evlerin hepsinde yani bütün memlekette «kunût» : (itaat etme) makamını kaldırıp bunun yerine kav-vaniiyet : koruyuculuk makamını mı koyacaksınız? Evi korumak makamı memleketi korumak makamından da-
ha büyük ve daha yüksek derecede midir? Şimdi siz nasıl olur da dersiniz ki, Allah Taalâ bir evin koruyuculuğunu bir kadına vermediği halde bir memleketin koruyuculuğunu bir kadının eline vermek için izin vermiştir? Bunları bütün evlerin koruyucusu yapmakla bütün o&* raiyetin heyeti unıumiyesini . teşkil eden memleketin koruyucusu kılmıştır hükmü verilebilir mi?
Ve görüyoruz ki, Kur'an-ı Kerim kes'n kelimelerle kadınların çalışma dairesini tayin etmiştir:
Evlerinde otursunlar ve eski cahiliye devrinde olduğu gibi kırıtmasınlar. (El - Ahzab, 33).
Burada, yine şu meseleyi ileri sürenler vardır: Bu einir Zat-ı Risaletpenahîlerinin hanımları hakkında verilmiş bir emirdir. Biz de şu noktayı soruyoruz: Zat-ı Risa-lelpenahîlernr.n hanımlarının ne gibi noksanları vardı ki, onların evlerine bağlanması emrediliyor da, evin dışındaki işlerde, onların ehil olmadıkları ortaya konuyor?. Niçin diğer kadınlar bu hususlarda onlardan üstün tutulmuştur? Acaba bunun sebebi nedir? Bu da bir tarafa dursun, Zat-ı Saadetlerinin hanımları bu gibi kırıtma işlerinden menedilirken acaba diğer müslüman kadınlara kırıtma müsaadesi mi verilmiştir?. Nasıl olur da Zat_ı Saadetler'nin hanımlarına yabancı erkeklerle kırıtarak konuşmalarına ve yabancı erkekleri tahrik etmelerine izm verilmemiş de diğer müslüman kadınlarının yabancı . erkeklerle kırıtmalarına müsaade edilmiş ve bu yabancı erkeklerin erkeklik hislerini tahrik etmelerine izin mi verilmiştir? Bundan başka nasıl olur da Allah Taalâ kendi peygamberinin evini ve ailesini temiz tutmasını emrederken, diğer müslümanlann evlerinin bulaşık vaziyette kalmalarına göz yummuş olabilir?
Bundan sonra Hadis-i şeriflere gelebiliriz. Nebî Sal-Uallahu aleyhi ve sellemin açıfc hadisleri elimizdedr. Bu-yuruluyor ki :
Ne zaman, »izin emirleriniz halkın «n kötüsü, zenginleriniz en cimri kimselerden olur ve işleriniz de kadınların eline geçerse, o zaman yerin altı üstünden elbette ki iyi olacaktar. (Tirmizî)
Ebî Bekre'den rivayet edilen şu Hadis-i Şerif gerçeği "«İle tutarcasma göstermektedir :
Allah'ın Resulü Sallallahu aleyhi ve .sellem, Iran halkının Ksrâ'nm kızım kendilerine padişah kıldıklarını duyunca şöyle buyurdular :
İşlerini kadınların eline teslim eden bir kavim hiç İjir zaman felah bulmaz. (Buharı, Ahmed, Nesâî, Tirmizî)
Bu iki Hadis-i Şerif de şu hidayet İlâhiyenin hakikî tefsirini beyan etmektedir :
Erkekler kadınların koruyucularıdırlar.
Âyetinin hakikî tefsirini beyan etmekte ve açıktan açığa bildirmektedir ki, siyaset ve memleket idaresi kadınların yapacağı işlerden değildir.
Şimdi şu mesele kalmaktadır: Böyle olunca kadınların yapacakları işlerin ölçüsü nedir ve bu iş dairesinin hududu nerelerdedir? O zaman Zat-ı Risaletpenahîlerinin şu Hadis-i Şeriflerini ileri sürerek deriz k:, bu mevzu dahi şu Hadis-i Şerifde beyan kılınmıştır:
Kadm da koca&jüiın, evinin ve çocuğunun çobanıdır. O da bunlardan mesuldür. (Ebu Davud)
Bu Hadis-i Şerif de şu âyet-i kerimen n tefsiridir: Eylerinde otursunlar . Bu mevzuun daha geniş tefsiri ve daha etraflıca izahı hususunda, zikredeceğimiz şu Hadis-i Şerif, kadınları.
siyaset işlerinden ve onların ev dışındaki işlene alâkadar olmaktan menetmigtir :
Cuma (namazı) haktır Her müslümana da cemaat iie farzdır. Ancak dört zümre (bundan muaftır) : üoyııu bağlı olan köle, kadın, çocuk ve hasta olanlar. (Ebu Davud}
Ümm-i Atiyye'den şu hadis rivayet edilmiştir : Biz cenazelerin arkasından gitmekten men edilmiş bulunuyoruz. (Buharı)
Bizim için bu hususları aydınlığa kavuşturacak daha bir çok deliller nıeveud olmasına rağmen, bir karışıklığa meydan vermemek için, bu kadarla yetinmeği uygun bulduk. Zira bize sorulan sualler de geniş delilleri icap ettirmemektedir.
Şu hususu da tcsbit etmek gerektir ki, herhangi bir müslümana şu hakkın da verilmiş olduğuna kani değiliz: Bir müsltmıan Allah'ın ve O'nun Resulünün açık hüküm-' lerini duyduktan sonra, bu emirlere göre amel etmek ve bunların icabını yerine getirmek için kalkıp da aklî deliller istemez. Bir müslüman için — eğer bu kimse hakikî bir müslüman ise — ilk şart amel etmektir.
Sonra kendi fikrini güvenli bir hale koymak için, amel ettiği bu hükme kendisinin delil bulması gerekir. «Aksi takdirde, ilk önce beni aklî delillerle bu hüküm baklanda ikna edin, yoksa Allah'ın ve Resulünün hükümlerine inanrolıyaeağim» derse, böyle bir kimseye müslüman demememiz için bir sebep kalmaz. Nerde kaldı ki, bir îslâmî Hükümetin Anayasasını yapanlar için böyle bir isteğe müsaade edilmiş olsun? Amel etmek hükmünü kabul etmek için aklî deliller istemek gibi bir tavrın, îslâm içinde yeri yoktur. Böyle bir yer ancak İslâmm dışındadır.
Siyaset ve memleket idaresi işlerinde kadınların na-riç tutulmadığına delil olarak, Hazret-i Ayşe Radıyalla-iıu Taalâ anhanın Hazret-i Osmanın kanını isteme da. vasi ileri sürülüyor. «O zaman Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anlı iie Cerael muharebesine girişmişti» deniyor. Halbuki, ilk başta bu delil hatalıdır. Çünkü Allahın ve C'nun Resulünün hükümlerinde açık olarak mevcut bulunan bir mesele hakkında, herhangi bir Sahabînin tek başına yaptığı bir iş, delil olarak ileri sürülemez. Böyle bir şey hiç b:r zaman da hüccet olamaz. Evet şurası da doğrudur ki, Sahabîlerin temiz yaşayışları, bizim için her zaman bir hidayet meşalesidir. Onların gitmiş oldukları yolun -aydınlığında Allanın ve O'nun . Resulünün hükümlerini elde ederek doğru yoldan yürüme imkânını bulabiliyoruz. Fakat bu demek değildir ki, Allanın ve Resulünün hidayet kıldıkları hükümleri bırakıp da onlann tek başlarına gitmiş oldukları bir tek yanlış yol varsa o yanlış yola uyarak gidelim. O zaman bile böyle bir yolun yanlış olduğu o güzide Sahabîler tarafından bildirilmiş olduğuna göre, aynı yolun tavsiyesi ciddiyetle kabili telif olabilir mi? Sonra Ümmül - Mümininin kendisi dahî tuttuğu işin hatalı olduğunu anlamış ve nadim olmuştur. Buna rağmen, nasıl olur da İslâmda yeni bi*1 bid'at başlatmak için bu meseleye istinad edilir ve delil diye ileri sürülür ?
Hazret-i Ayşe Radiyallahu Taalâ anha'mn bu harekete girişeceğini haber alan Hazret-i. Ümm-ii Seleme kendisine bir mektup göndermişti. Bu mektubun tam metni Ibn-i Kuteybe'nin «El - Imâme ve's - Siyase» isimli kitabında vardır. İbn-i Abd-i Rabbiih' de bu mektubu aynen isimli eserinde nakletmiştir Lutfedip de baksınlar, orada ne kadar kuvvetli bir şekilde bu Anev2u üzerinde durcuimıgtur :
2a£-ı İffetpenahnennın eteği Kur aü Ae da.uâur. &iz bununla i>ir şey kazanamazsınız. Zat^ı lîîetpenahîîeri ha^ tutamıyor musunuz ki, Resulullah S al lal! ahu aleyhi ve sellem zatınıza ifrattan çeKİnmenizi buyurmuştur. Ve devamla, Düşünün bir kete, O sra böyle çölün ortasında şu taraftan bu tarafa, bu taraftan şu tarafa deve koştururken gördüğünü farzediniz, ResulufLaha ne cevap verebilirsiniz?
Sonra da Abdullah îbn-i Ömer'in şu sözü hatırlatılmaktadır :
Ayşenin kendi evi onun havdeeinden ilaha iyidir.
Hazret-i Ebu Bekre'nin şu sözünü Buharı nakletmektedir :
Benim Cemel muharebesinden uzak kalmak istememin sebebi Hazret-i Resulü Ekremin şu sözü hatırıma geldiği içindir :
İşlerini kadınların ellerine bırakmış olan kavini, hiç bir zaman felah bulamaz.
Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh bir tarafa, acaba o zaman hiç Şeriat ilmini bilen yok muydu? Oniar da açık olarak Hazret-i Ayşe'ye yaptığı işin Şeriat hududuna tecavüz olduğunu yazdılar. Hazret-i Ayşe R adı yal İnhu Taalâ anha, kemâl-i zekâsı ve fıkıh .bilgisine rağmen, bunların karşısında ileri sürecek bir delil bulamadı. O zaman Hazret-i Ali Radiyallahu Taalâ anh'ın sözleri şöyle idi. :
S.^2j şüphesiz olarak, Allah ve .Ktsttiümir; h;>*ıxı irin, sıkıînmk bu İşe girişmiş oldunuz. F;.-;. ' h;- son^ııHı ol-»KKiıüiMi:': ve >:./.i alâkadar ötincyen bir hür. Muharebe vo hııîk arasında düzen temin etmek (ıslah beynen - ı^as) Kadınları nereden alâkadar ediyor? Siz Osman Rada>;ıîiahıı Taalâ anhuı kanım iddia etmek .İçin ayaklanmış bu-hınuyorsnnuz. Fakat bun naüikatı söyliyeyim ki, sizi bu işe sevk eden ve sizi h\ı davaya sürükleyen kimse, Os-roanın katillerinden daha da çok günahkâr kimsedir.
Görüyoruz ki, bu yazıyı Seyyidinâ Hazrct-i Ali Ra-diyaüahu Taalâ anlı, Hazret-i Ayşeye yazmış ve onun yap'ığı bu işi açık bir şeklide hilâf-i şer1 olarak belirtmiştir. Hazret-i Ayşe de tamamen doğru olan bu sözlere karşı bir şey söyiiyernemiş ve çekilip gitmiştir.
Cemel muharebesi bittikten sonra Hazret-i Ali Radir yallahu Taalâ anlı, Ümmül Müminin RadıyaUalm Taalâ &r>ha, ile buluştukları zaman şöyle buyurdular :
Ey Havdec sahibesi! AUah sana evinde oturmanı emretmiş iken, sen kalkıp da harbe çıktın.
Bu hitaba karşılık Hazret-i Ayşe; «hayır, tez kadın, form evlerimizde oturmamız emredilmemiştir. Siyaset işlerinde ve muharebe meselelerinde de bize hisse veril-niştir» <liye cevap vermemiştir-.
Sonra şurası da açıktır ki, Hazret-i Ayşe, muharebeye katıldığından dolayı son derece pişman oldu. Zira, aliâme İbn-i Abdül - Bcrr, İst 'âb isimli eserinde bu fflev-zuyu şu şekilde kaydeder :
ümmül müminin, Abdullah İbn-i Ömer'e sitem ederek şu sözleri söyledi :
<Ya Ebu Abdurrahman, sen niçin beni girişmiş olduğum bu işten men etmedin?»
Ebu Abdurrahman, bu suale şu cevabı verdi :
Ben o kimsenin (yani Abdulüah tbn-i Zübeyr) senin düşüncende olduğunu biliyordum. Ve senin de böyle bir işe kalkışacağım ümit etmiyordum.
Bu cevap üzerine, Hazret-! Ümmül müminin :
Keski, sen benî men etmiş olsaydın da, böyle bir işe girişmiş olmasaydım, dedi.
Bunlardan sonra, Cenab-ı Sıddıka Kadıya!lalıu Taa. îâ Anhânın bu hareketinin bir delil olma mahiyeti kalır ıt.î ki, ilim erbabı bunu hüccet olarak kabul edebilsin? İslâmda kadınların dahi siyaset ve memleket düzeni iş-'erinde vazifeleri vardır diye iddia edilsin? Memleket işlerinde kadınlara da bir hak düşer diye fikir ileri sürülsün?.. Dünyada galip milletlerin çalışma sistemini kendiler.ne ölçü olarak alan zümreyi bir tarafa bırakalım. — Çünkü bunlar, çoğunluk ne tarafa giderse, hemen o tarafa sürüklenip giden kimselerdir. — O zaman şuna bakalım ki, bunlardan hangisi îslâmın, kendileriyle birlikte yürümesini isterler?
Onların gözü dışardadır. Fakat hiç olmazsa biraz olsun insafa yakın kimseler vardır ki, isim verdikleri şeyin bir parçacık olsun müsemmasına bağlanmak isterler. Hç olmazsa onlar, Allanın kitabında ve O'nun Resulünün Sünnetinde bulunmayan ve asırlar -boyunca tarihin şaha-detiyle mevcut olmayan şeyleri, delilsiz olarak, İslama bağlamazlar.[366]
B. İslâmî Hükümette Kadınların Çalışma Dairesi.
Sual:
Günümüzün İslâm hükümet rejiminde, kadınlara da erkeklerin yanıbaşmda siyasî, iktisadî ve d ğer devlet hizmetlerinde vazife görme hakkı, niçin tanınmaz? Halbuki İslâm, en karanlık devirlerde bile kadınlara bir mev-ki ve makam (Status) tanımıştı. Nasıl olur da bugün, kadınlar da erkeklerle aynı seviyede kendi murislerinden hak alamazlar? Hangi sebebe dayanılarak, kız talebelerin mekteplerde, kollejlerde ve üniversitelerde erkek talebelerle omuz omuza karma öğretim görmelerine ve memleketin ve milletin iktisadî işlerinin ilerlemesi için onların çalışmalarına müsaade edilmez?
Farzedelim ki, bir Islâmî hükümette kadınlara rey hakkı tanınmıştır. Bu zümre reylerin çoğunluğunu kazanmış ve seçim neticesinde muvaffak olup, devlet başkanlığı ve bakanlık gibi mevkileri de işgal etmeye hak kazanmış olsalar, böyle foir durumda ve hali hazır 20. nci yüzyılda, nasıl olur da İslâm ahkâmı gereğince kadınların hakkı olan bu yüksek mevkilerin kendilerine teslim edilmesinden imtina edilir? Halbuki yüksek devlet hizmetlerinde kadınların da hakları bulunduğuna dair bir hayli nrsalîer vardır. Meselâ, Seylân Başbakanı bir kadındır. Aynı zamanda Felemenk devlet reisi de'bir kadındır. İngiltere Kraliçesinin de bir kadın olduğu herkesin bildiği bir husustur. Sefaret makamına kadar yükselmiş bulu -naniar; Bhopal Nuvvabının kızı Abide Sultane (kadın şehzade) ve yine şimdki Felemenk sefiresi ıbulunan Begüm Ra'na Liyakat Ali Han veya Mrs. L/akhoshmee Pan-dît, Britanyada yüksek 'komiser ve Birleşmiş Milletlerde vaaife almış kadınlardan değil midir? Bu misallere geçmiş zamanlardan da misaller verilebilir. Nur-i Cihan, Ci-hansî - ki, Rani (kadın raca) Râz'ye Sultane (kadın şehzade) ve kadınların medarı iftiharı sayılan (Pride of Wo-man) Vâcid Ali Şah'm (sabık Odh devleti hükümdarmm) karısı Hazret~i Mahal gibi. Bu kadın ingilizlerin aleyh'ne cereyan eden muharebede kumandanlık etmiştir. Bunlar gibi daha bir hayli kadın, iş mevzuunda kabiliyetlerim isbat etmişlerdir.
Yine nasıl olur da muhterem (Merhum, eser yazıldı ğj zaman hayatta idi) [367] Fatma Cinnah'a devlet başkanlığı teslim edilmez? Pakistan'da islâmî nizam buna niçin müsaid değildir? Acaba bugünkü guöi kadınların doktor, adliyede avukat, noter, hâkim ve yargıç, ordu kumandanı ve bunlar gibi olmalarına İzin verilmez?
Kadınların da erkekler gibi, meselâ hastalan tedavi etmeleri pekâlâ mümkündür.
ıslâmın ilk muharebelerinde kadınların yaralılara baktıkları ve yaralıların yaralarını sardıkları, su dağıt -tıkların] ve diğer işler yaptıklarını Islâmî rivayetler bize bildirmiştir. Şimdi milletin yarısını teşkil eden kadınlar, ev'erin dört duvarı arasında hapsedilip bıı ^kılmaları hangi sebebe istinat ettirilebilir?
Cevap :
İslâmî hükümette, dünya ile alâkalı herhangi bir raeselede dah' Islâmî usulün kaldırı'masma katiyen müsaade edilemez. Böyle bir şeyin yapılmasına da meydan verilmez. Böyle bir hükümeti idare edenler ve yürütenler eğer gerçekten islâmî usullere inanmışlarşa, bu usul iizre işleri yürütmekten başka çareleri yoktur.
Kadınlara ait muamelede, îslâmî usul şudur: Kadınla, erkek, hürmet, namus ve şeref bakımından bu her iki sınıl' da aynı seviyede olup aynı haklara sahiptirler. Ahlâkî ölçülerde ise ayna seviyede değillerdir. Ahirette ecir bakımından yine aynı seviyededirler. Fakat bu iki insan cinsinin çalışma yerleri ve daireleri aynı değildir. Siyaset, memleket nizamı, askerî hizmetler ve buna benzer işler, erkeklerin çalışma sahasına girer. Bu gibi işleri kadınların eline verdiğimiz zaman, aile nizamımız - ki, bu nizamın mesuliyetinin büyük bir kısmı kadınların üzerindedir - temelinden dağılıp gider. Yahut da bir hayli başka yük de kadınların üzerine yüklenmiş olur. Böyle bir durum, fazladan, kadınların fıtrî vazifelerine eklenmiş olur. Elbette ki, kadınların fıtrî vazifelerine her ne suretle olursa olsun, erkeklerin iştiraki düşünülemez. Erkeklerin vazifelerinin yarısını paylaşan kadınlar, bir ile kendi fıtrî vazifelerini yapmak zorunda kalırlar. Faka.!: erkekler kadınların bu fıtrî vazifelerini paylaşmak imkânına mâlik değillerdir. Bu ikinci şekil, amelen mümkün olamıyacağma göre, ister istemez birinci şekil ortaya çıkar ki, Avrupai memleketlerdeki tecrübeler bu neticeyi göstermiştir. Artık gözü kapalı olarak, başkaları, nın ahmaklıklarını taklit edip, kendi camiamızın içine sokmanın akıl kârı olamıyacağı da malumdur.
^Şu da Islama sığacak şeylerden değildir ki, irsiyet bakımından kadınla erkek aynı seviyede olsunlar. Bu meseleye Kur'anın açık hükmü manidir. Nitekim îslâml ahkâma göre, ailenin geçimi ve malî yük, tamamen erkeğin üzerindedir. Kadının mehriyesi, nafakası, geçimi erkeğe tahmil edilmiştir. Bu hususta kadına herhangi bir yük yüklenmemiştir. Bunun içindir kî, kadın hisse bakımından aynı eşitliğe sahip değildir.
îslâmî usul, karma cemiyete: (Mahlut cemiyet) muhalefet etmiştir. Aile nizamını sağlam temellere bağla-maL. isteyen, herhangi bir ailevî nizam da karma cemiyeti makbul saymaz. Kadınlarla erkeklerin karma cemiyet halinde bulunmalarını doğru görmez. Böyle cemiyetlerin Avrupa ülkelerinde ne gibi kötü neticeler doğurduğu malumdur. Eğer bizim ülkemizin halkı da bu neticelere kavuşmak için çırpınıp duruyorsa, böyle süflî şeyleri lalar nıa sokmak için çalışmağa ne gibi bir lüzum olabilir? Yok eğer bu net;celerden kurtulmak isteniyorsa, o zaman !&• Umın bu hususa ne kadar ehemmiyet verdiği ve böyle şey7eri ortadan kaldırmak için nasıl uğraştığı da görü-nar.
Evet, saadet asrmda yapılan muharebelerde kadınlar, yaralılara bakarlar, onların yaralarını sararlardı.
Bunun manası şu değildir ki, muharebe olmadığı zamanda yani sulh devresinde de kadınlar dairelerde, fabrikalarda, kulüplerde, parlamentolarda çalışabilirler.
Erkeklerin çalışma sahasına giren kadınlar, erkekler kadar muvaffak olamamışlardır. Çünkü bunlar erkeklerin yapabilecekleri işler için yaratılmış değillerdir. Erkeklerin yapacakları işler için, ahlâkî, dimağı ve cismi evsafın bulunması şarttır. Bu evsafa göre ancak erkekler yaratılmış bulunuyor. Bu vasıfların bir kısmı kadınlarda bulunmuş olsa bile, bu gayıf vasıflarla kadınların erkeklere mahsus iş sahalarında görünmeleri, sun'î ola-ra.k kadınları erkekleşmeye tabi tutmaktan başka bir şey değildir. Böyle yanlış bir istikamet, bir hayli zararlar doğurur. Böyle bir tutum hem kadınlık camiasını dejenere eder, hem de bütün bir cemiyeti sarsar.
Bu duruma göre asıl zar^ şu olur ki, kadın ne tam manaslyle kadındır, ne de Cuı manasiyle bir erkektir. Kendi çalışma dairesinde çalışamadığı gibi, erkeklerin çalışma sahası içinde de çalışırken tam bir randıman vermesi imkân haricidir, ikisinin arasında bocalayıp gider. Yaratılışında kendisine verilen fıtrî değerini de kaybeder.
Cemiyet ve hükümet işlerinde meydana gelen zararlar da şunlardır: Ehil k mselerin göreceği vazifeler, ehil olmayan kimselerin ellerinde kalır. Kadınlar da yan erkekçe ve yan kadınca vasıflan ve hususiyetleriyle siyasî, iktisadî ve içtimaî işleri yürütmeğe uğraşırken bu işleri temelinden berbat ederler.
Kadınların iş hayatındaki verdikleri zararlar hakkında, misaller bir hayli çoktur. Fakat bunları bir bir saymakta bir faide yoktur. Fakat bu mevzuda bir kaç misal vermek fa:deden de hali olmaz. Şimdi iş hayatına atılmış olan milyonlarca kadının muvaffakiyet derecesine kısaca bir göz atabiliriz. Meselâ, Mısır devlet dairelorinde ve hususî sektörde yekûn olarak 110.000 kadın çalışmaktadır. Bunlar, hiç bir işi doğru dürüst yürüteme-dikler'nden boyuna şikâyetler yağmaktadır. Verdikleri randıman, istitastik ölçülere göre erkeklerle mukayese edilince p/c 55 in üstüne çıkmamıştır. Aynı şekilde Mısırdaki hususî sektör daima şu durumdan şikâyet etmektedir : Kadınların ağzında söz durmuyor, ve ticarî sırları ifşa ediyorlar. Böyle bir durum ise, pek -tabiîdir ki, büyük zararlar tevlit etmektedir.
Avrupa ülkelerinde bir hayli casusluk vakaları cereyan etmiştir. Bunlar da tahlil edildiği zaman, görülüyor ki, bir çoğunda kadın parmağı dönmüştür. Şöyle İti, bu vakalarda kadın parmağı dönmeyenleri hemen hemen göstermek kolay değildir.
İsiâmda kadınların eğitim ve öğretimi meselesine gelince; îslâmda hiçbir zaman men edilmiş değildir. Bunlar en yüksek ilmi elde etmek için çalışabilirler. Ancak bu hususta bir kaç şart vardır:
1. Bu eğitim ve Öğretim hususî bir şekilde olmaiı. d.:r. Kendisine mahsus b'r çalışma dairesi içinde yürütülmelidir. Bu cinse mahsus hazırlıkları bulunmalıdır. Ka-d.nılarm eğitim ve öğretimi erkeklerden ayrı hususiyetleri ihtiva etmektedir. Çünkü onların yetişmeleri hususun-da kendilerine mahsus noktaları gözönünde bulundurmak icabeder.
2. Eğitim ve öğretim sistemi karma olmamalıdır. Kadınlar, kadınlara mahsus dershanelerde ve mekteplerde, kadın öğretmenler tarafından ders görmelidirler. Karma öğretim sisteminin Avrupanm ve Amerikanın güya ileri gelen ülkelerinde ne kadar fena neticeler doğurduğu gözümüzün önündedir. O kadar ki, bunu inkâr etmek insan aklını durdurmak demektir. Misâl olarak şurasını arzedeyim ki, Amerikada 17 yaşma kadar olan kızlarla. erkek çocuklar orta okullarda (High Shcool) karma tedrisat görmektedirler. Bu gibi karma tedrisat sistemine tâbi okullarda her sene vasati olarak binden fazla kız gizli şekilde hamile kalmıştır. Böyle bir şey şimdi bizde görünmez. Fakat biz de karma sistemi uygularsak, aynı notice ile karşılaşacağımız muhakkaktır.
3. Yüksek tahsil görmüş bulunan kadınlar, çalışmak isterlerse, kadınların çalışabilecekleri iş sahalarında kadınlık şerefine yakışır işlerde ve kadınlara mahsus mevzularda çalışmalıdırlar. Meselâ, kadın dershanelerinde, kadın hastahanelerinde ve bu gibi yerlerde...[368]
C. Cemiyetin Islahı Ve Terbiye [369]
Sual :
Acaba îslâmî hükümet rejiminde kadınların hürri -yeti ve ilerlemeleri için herhangi bir mâni var mıdır?. Meselâ, onların süslenmeleri, yan çıplak elbise giyinip modaya uymak istemeleri gibi. Nitekim, zamanımızın yeni yetişen genç kızlarının giytjikleri modaya uygun, dar ve gönül avlayıcı bir şekilde giyinip, kokular sürünüp, pudra, ruj, tırnak cilâsı filan kullanıp makyaj yapıp, caddelerde gezinip ve günümüzün genç delikanlılarına gösterişte bulunup, Holivud filimlerinin tesiri altında kalarak «Tidi Boy» gibi artistlik hevesine kapılmak mümkün olabilir mi, olamaz mı?.
Böyle bir akıma ve modaya kapılan nıüslüman ve gayrı muslini delikanlıların ve genç kızların böyle serbestçe arzı endam etmelerine kanun (Legislation) vasi* tasiyle mâni olmak mümkün müdür? Bu gibi kızların ve delikanlıların baba ve analarına para cezası .gibi bir ceza konabilir mi? Böyle bir ceza müeyyidesi tatbik edilirse,
onların medenî haklan çiğnenmiş olabilir mi? Acaba kız izciler (Giriş Guide), (APWA : Kadınlar birliği) veya (YMCA : Genç Hıristiyanlar Cemiyeti) yahut (YWCA : Genç Hıristiyan Kadmlar Cem yeti) gibi kurullar Islâmî nizama sığar mı? Acaba kadınlar — İslâmî adliyeden — kendileri için boşanma talebinde bulunabilirler mi? Ve erkekler için bir tek kadınla evlenmek hakkı gözönüne alınabilir mi? Veya ister islâmî adalet karşısında veyahut da kendilerinin istedikleri gibi medenî (Civil Mor_ riage) yapmak hakkı elde edebilirler mi? Acaba kadmlar (kızlar da dahil) gençlik festivalleri, futbol maçları, temsiller (tiyatro gibi), dram ve komedi tiyatrosu, dans, raks, filim artistliği, güzellik müsabakaları ve bu gibi şeylere iştirak edebilirler mi? Veya hava yolları şirketlerinde hostes (Air Hostes) olabilirler mi? Millî ahlaka bozan işlerde meselâ sinema gibi, filün artistliği gibi işlerde veyahut da televizyon ve radyoda açık saçık şarkılar söylemek ve yine çıplak resim basan mecmualarda modellik ve müstehcen edebiyat magazinlerinde, musikide, dans ve raksdaki bütün bu tutumlar menedilebilir mi? Dans ve müzik ve sair ahlâkı bozan kulüpler ve emsali yerleri kapatmakta bir faide sağlanabilir mi?
Cevap :
îslâmî içtimaî yaşayışın ve muaşeret usulünün konması ve mevcut usulleri değiştirmek kanun zoru ile ol -maz. İlk önce eğitim, öğretim yolu ile halkın fikrini yükseltmek ve bu gibi hususlara bilhassa ehemmiyet vermek lâzımdır. Bu vasıtalara baş vurulduktan sonra yine bo. zdkluk devam ederse o zaman İslâmî kanun yolu ile inzibatî tedbirler kullanmakta bir mahzur olamaz. KadmJa-ruı çıplaklıkları ve hayasızlıkları hakikaten feci bir nastîi-Iıktıı1. Bu hastalığa hakikî ve doğru bir islâmî hükiımet tahammül etmez. Bu hastaliK diğer tedbirlerle ıslah edi-üp düzeltilemezse, o zaman kanun yolu ile ortadan kaldırılması çarelerine baş vurulur. Baş vurulması da icabetler. Böyle kanunî bir müdahaleye, medenî hürriyete sekte vurur nazariyle bakmak da doğru değ'ldir. Nitekim, kumarbazlara karşı tedbir olarak, onları yakalarlar. Yankesicilerin ensesine yapışıp ceza verirler. Bu gibi şeyler medenî hürriyeti ortadan kaldırmak ile aynı manayı taşır, içtimaî yaşayışta fertlerin bazı mükellefiyetleri olmalıdır. Medenî hürriyet denilen şey, herkesin bildiğini okuması demek değildir. Fertler, başkalarının huzur ve rahatını kaçırmayacak, başkalarının hürriyetlerine zarar vermeyecek kadar hürdürler. İstedikleri gibi keyiflerinin dilediği şekilde her ne isterlerse yapamazlar. İçtimaî nizamı bozmak iç'n kimseye bir hak tanınmış değildir. Hiç kimse, kendi keyfi için, içtimaî nizamda kötü şeyler öğreterek nizamı bozamaz.
Kız izciler (girls guide) in Islânıda yeri yoktur. (APWA): Kadınlar Birliğine gelince, bunun da çalışma dairesi kendine göre olmalı ve Kur'an-ı Kerim'in ahkâmına muhalif bir şekli bulunmamalıdır. (YWCA : Hıristiyan Kadınlar Birliği) de Hıristiyan kadınlar için ötebilir. Fakat müslüman kadınların bu teşkilâta katılmalarına müsaade edilemez. Müslüman kadınlar da isterlerse kendileri için bir (YWMA) : Genç Müslüman Kadınlar Bir-lği diye bir teşkilât kurabilirler. Ancak islâm dairesinin dışınp. çıkmamak şartiyle.
Müslüman kadınlar, islâmî adliyeye baş vurarak kocalarından ayrılırlar. (Hul'). Nikâhın feshi (Nullification) ve muvakkat ayrılma ': Tefrik (Judicial Separation) de* recesi dahi adlî makamlardan elde edilebilir. Ancak bu da Şeriatın koymuş bulunduğu kanunlar dairesinde olur ve yine Şeriat kanunlarına göre, bu karan vermeğe salâhiyetli bulunan adalet makamlarından alınabilir. taîak : (Divorce) mutlaka Kur'an-ı Kerimin açık lorine göre erkeğin elindedir ve hiç bir kimse erkeğe bahşedilmiş olan bu hakkı kendisinden selbedemez ve müdahalede bulunamaz.
Maalesef, bu da o meselelerdendir ki, Kur'an-ı &e" rim namına Kur'an-ı Kerime muhalif yol tutulmak istenerek Kur'an-ı Kerime muhalif kanunlar yapılmak isteniyor.
Bütün îslâm tarihi boyunca, Devri Saadeti Nebevî-den bu güne kadar, kimse bu hakkı erkeğin elinden geri almayı düşünemediği gibi hiçbir adalet müessesesi de bu 'şe müdahale etmemiştir.
Bu düşünce doğrudan doğruya Avrupadan aktarıma suretiyle bize gelmiştir. Böyle bir kaideyi getirmek isteyenler hiçbir zaman gözlerini açıp da bakmamışlar k*> Avrupamn bu talak kanununun arkasında ne gibi niyetler saklanmaktadır? (Back Ground). Ne gibi kötü neticelere sebebiyet vermektedir. O zaman bizim evlerimizden de skardallar çıkarak çarşı pazarı saracaktır. İşte böy^ le feci sonuçlar, Allanın kanunlarını kaldırıp, onun yerine uydurma kanunlar koymanın bir neticesi olduğu pe^ ' ubiîdır.
Böyle sapık telâkkiler bir ithal malt gibi bize aktarılmak isteniyor. Onların evlilik sisteminde tek kadınla nikâh vardır. Nikâhlı kadının ve çocuklarının korunması gözönüne alınarak, gayri meşru kadmdan doğacak olan çocuklara karşı sözde kalan böyle, bir tedbire baş vurul-muştur. (Fransanm önümüzde bulunan Örneği gibi.) Erkeğin nikâhlı karısından başka, diğer bir kadınla evlenmesi bir cürüm sayılmaktadır. Sanki bütün bu bağlık haramdan kaçınmak iç;n değil de nikâhlı kadını korumak içindir. Şimdi sorulacak nokta şudur: Kur'an-ı ftfecîd'in ebcedine vâkıf birisi nasıl olur da bu ölçüleri (Vo-lues) gözönüne alabilir? O kimseye göre de zina nasıl caiz olur da, nikâhın kanun yolu ile' haram ohnası için uydurulmuş bulunan bu acaip ve garip felsefe hak olabilir? Bu şekilde bir kanun yapmanın neticesinde, müslü-znanlar arasmda da, zinanın revaç bulması sağlanmış, olur. Bu defa kız arkadaşlar edinmek, 'Girl Friends) ve kapatmalar (Mteteresses) alıp yürür. Tabiatiyle ikinci kadın da ortadan kalkmış olur. Bu şekilde ortaya çıkmış bîr cemiyet, bu çehresiyle, asıl tslâmî cemiyet çehresinden çok uzak ve Avrupai çehreye çok > yakın bir cemiyet olur. Böyle bir cemiyete bir çokları hevesli olabilirler, fakat nıüslümanlar asla güvenli olamazlar.
Medenî nikâhla evlenmek meselesi elbette ki, müs-lüman kadının yanıbaşında bahis mevzuu değildir. Bu mesele olsa olsa herhangi bir müşrik kadınla evlenmek Uuausunda ortaya çıkar veya herhangi bir Hıristiyan ve^ yahut da Yahudi kadınla evlenirken bahis mevzuu olabilir. O zaman bu kadınlar İslâmda böyle bir kanun bulunduğu için MÜ3İümanla nikâhlanmaya razı olmazlar. Müslüman erkek de, aşkının belâsına kapılmış olduğundan evlenirken, dinî bağlara tâbi olmayacağına önceden söz vermek zorunda kalır.
Biri kalkıp da böyle bir işe atılacak olursa, İslamcı an bu hususta fetva istemesine ne lüzum vardır ki.. Gidip, bildiğini okusun. İslâmda kendi, yolunu takip etmeyenlere niçin, neden böyle bir müsaade versin? îslâmî adalet müessesesi de ne zaman ve ne hakla müslüman-l^ra bu şekilde evlenmek için izin çıkarsın?
Ş'mdi gelelim diğer tarafa, bir îslâmî hükümette kadınlar, gençlik festivaline (Youth Festival), oyun gösterilerine, tiyatrolara, dans ve raks, şarkı ve güzellik müsabakalarına katılmak isterlerse, yahut da hava yollan hostesi olarak yolcuların gönüllerini eğlendirmek için hizmet etmek yolunu tutarlarsa, o zaman Jtslânıî hükümetin varlığına ne lüzum vardır? Bütün bu işlerin hepsi de küfrde ve kâfir hükümetlerde kolaylıkla yapılacak işlerden, daha da geniş serbestlik içinde istendiği gibi olabilecek şeylerdendir.
Sinema, film, televizyon, radyo vesaireyıe gelince, bunlar Allah tarafından verilen kudret sayesinde ortaya çıkmış aletlerdir. Haddi zatında kendi başlarına fena şeyler değillerdir. Fakat fenalık bunları fena yolda ve fenalıklar için kullanmaktan doğar. Kötü yolda kullanılırsa insanlığın ahlakını bozar. îslâmî hükümete düşen vazife bu vasıtaları insanlığın felahı yolunda kullanmak ve ahlak fesadı için kullanılmalarını Önlemektir.[370]
Zimmilerin Hakları
A İslâm İ Hükümette Zimmî Reâyâ (Tebaa) [371]
Sual :
Ben. Büyük Hindu Kurulunda (Hindu MsJıa Sebha) da memurum. Geçen sene Hindu Kurulunun vilâyet pro-î paganda sekreterliğine seçildim. Zat-ı alilerinizi ismen tanıyorum. Kıymetli kitaplarınızdan «Müslümanlar ve Siyasî Çekişmeler» îslâmın Siyasî Nazariyesi, «îslâmî Hükümet Nasıl Kaim Kılınır?» ve «Selamet Yolu» nu ve diğerlerini okudum. Bu eserleri tetkik ettikçe îslâm hak. kındaki görüşüm tamamen değişti. Ve bende şöyle bir
kanaat yer etmiş oldu: Eğer bunlar daha evvel, ele alınmış olsalardı, gimdi çok karışık bir durum arzeden Hindu — Müslüman meselesi böyle bir hal almazdı.
Zat-ı faziletlerinizin, ileri sürdüğü ve insanları davet ettiğiniz bu Dahî hükümet yolu benimsenip tatbik edilmiş olsaydı, böyle bir rejimde yaşamak benim için de bir medarı iftihar vesilesi olurdu.
Buna rağmen, baza hususları sormak cesaretinde bulunacağım. Bu mevzuda sadece mektup yazmakla de^ ğil, Zat-ı faziletlerinizle bizzat görüşmek de istiyorum.
İlk önce şu hususun, tarafınızdan aydınlatılmasını rica ediyorum: Hindular, Hükûmet-i İlâhiyede ne derecede yer alırlar? Kendilerine Ehl-i Kitap hukuku mu tanınır, yoksa sadece zimmî hakkı mı tatbik edilir? Ehl-i Kitap ile zimmîlerin hukukuna ait risale ve kitap] arınız elime geçmedi. Ben ancak şu kadarını biliyorum ki, Müslüman Araplarîn Sindh'e yürüyüş tarihinde islâm orduları kumandanı Muhammed lbn-i Kasım ve Sindh'de onun yerine geçenler, Hindûlara da Ehl-i Kitap hukuku tanımışlar ve Ehl-i Kitap muamelesi yapmışlardır. Ümid ederim ki, Zat-ı faziletleri bu hususta geniş bir şekilde fikir beyan buyururlar. Ve ayrıca, Ehl-i Kitap ile Zimmî hukuku arasındaki farkları da etraflı olarak açıklamanızı rica ediyorum. Acaba bu sınıfa mensup ekalliyetler, memleketin asayiş ve inzibat işlerinde vazife alabilirler m:? Asker, zabıta ve kanun icra eden eleman olarak, Hindûlara da bir pay ve h'sse verilebilir mi? Şayet verilmediği takdirde, Hindûlarm çoğunlukta bulundukları eyaletlerde, Hükümeti İlâhiye kanunları gereğince, Hindular da hükümet işlerine iştirak edebileceği hususunu Zat-ı. faziletleri, kabul etmeğe hazır mıdırlar?
İkinci sualim de şudur: Acaba Kur'andaki askerlik, ve devlet işleri (Dîvânî ahkâm) müslümanlar gibi Hindulara da teşmil edilebilir mi? Acaba Hindûların kendi millî kanunları (Personal La w) Hindular üzerinde icra edilebilir mi, edilemez mi? Benim şahsî fikrim şudur ki, Hindular kendi irsî kanunlarında aile sisteminde ve buna benzer hususlarda kendi kaidelerine( Menu şaster'a göre) yaşayışlarını devam ettirebilirler. Eğer ettiremezlerse sebebinin açıklanmasını istirham ediyorum.
Şu da malumu âlileridir ki, bu sualler sadece dağı. njk ve muhtelif hukuk mevzuu olarak takdim 'kılındı.
Cevap :
Ben, zat-ı alilerinizin, mektupla bildirdiği bu fikirlere, kendimce büyük kiymet vermekteyim. Şurası bir hakikattir ki, Hindistanda Hindu - Müslüman meselesi karma karışık ve halledilmesi gayet zor bir mesele haline gelmiştir. İki ayrı camianın bir arada yasama problemi, hak ve adaletle çözüm yolu bırakılıp, şahsî, ailevî, zümre ve ırkî esaslar üzerinden halletmek yolu tutulduğun -dan bu ağır mesuliyet onların boynunda korkunç bir vebal olarak kalmıştır. Böyle ters bir tutum, şimdiki içinden çıkılmaz durumu meydana getirmiştir. Bu ^talihsiz gidişe biz de katılmak ve işfrâk etmek zorunda kalıp, hiçbir fayda elde edememişizdir.
Zat-ı alilerinizin, ileri sürdükleri sualleri şimdi sırası ile ve mümkün olduğu kadar kısa olarak cevaplandırmağa çalışacağım.
1. Eğer Hükûmet-i İlâhiye kurulursa, böyle bir rejimin vasfı bir kavmin ve bir milletin başka bir kavim veya millete ve yahut da kavimler ve milletlere tahakküm etmesi demek değildir. Belki bu hükümetin vasfı, usul üzerine kurulmuş olmasıdır. Böyle bir hükümetin zahirdeki yöneticileri memleketin halkı ve o memlekette oturanlardır. Bunlar da bu usule inanmış olan kimseler olmalıdırlar. Bu usule inanmak ve feu usulü kabul etmek istemeyen diğerleri, yahut da her ne şekilde olursa olsun, bu usule güvenleri bulunmayanlar, böyle bir hükümetin içinde, böyle bir hükümetin iktidarı altında «Ehl-i Zimme» vasfım ihraz ederler. Yani bunların muhafazasının mesuliyeti usulî hükümeti yürütenlerin ve yönetenlerin üzerinde olur.
2. «Eh 1-i Kitab» ve «Anım Ehl-i Zimme» : (Alelu-mum zimmiler) arasında hukuk bakımından herhangi bir fark yoktur. Ancak fark şu noktadadır ki, Ehl-i Kitap kadınlarla, müslüman erkekler evlenebildikleri halde diğer Ehl-i zimme kadınları ile evlenemezler. Fakat hukuk bakımından ise bu iki camia arasında herhangi bir fark yoktur.
3. Zimnıîlerin hukuku hakkında geniş denecek derecede bir yazı yazmış değilim. Fakat usulen size arze-debiiirim ki, zimmî iki çeşittir. Yani zimmîlik iki şekil ile ortaya çıkar. Biri, Islâmî hükümetin zimmîliğini kabul ettikleri zamai bu hükümetle muahede yapılarak ortaya çıkan ikincisi ise, muahede olmaksızın zimmîlikleri kabul edilenler. Birinci kısmı zimmîler hakkında muahedede ne varsa, onlar hakkında nazarı itibara alınır ve muahedenin şartlarına göre hareket edilir
İkinci kısım zimmîler için şeriatte lâzım gelen noktalar gözönünde bulundurulur. Bu esaslara göre, onların canlarını, mallarını, şeref ve haysiyetlerini korumakla mükellef olurum. Kendi canımızı, malımızı, şeref ve hay-siyet'mizi koruduğumuz gibi, onların da bu haklarım korum amjz gerekir. Onların bu mevzudaki hukuku müslü-manlarınki ile denktir. Zimmî kanının değeri de müslü-mau kanının değeri kadar olur. Kendi dinleri üzerine avael etmek hususunda tamamen serbest olurlar. İbadethanelerini muhafaza ettikleri gibi bu mabetler islâmî hükûmet tarafından korunur. Kendi dinî talimlerini tanzim, etmek hakkında mâlik bulunurlar ve zorla îslâmî Tâliia k'ndilerine yüklenemez.
Zimmîlere ait, îslâm Anayasasındaki (düsturî) kanunu inşallah geniş bir şekilde ele alarak kitap halinde neşredeceğim. [372]
4. Zimmilerin şahsi hukuk ve şahsi kanunlarına gelince, bu husus kendilerine tanınmış bulunan dini serbestinin lâzım gelen bir neticesidir. Bu bakımdan İslâmî hükümet, onların nikâh, talak (evlenme ve. boşanma > irsî, mülkî (Law of üıe land) ve diğer kanunlarına dokunamaz. Ancak onların icra edemiyeceklerî kanunlar, tatbikiyle memleketin nizamım ve başkalarının serbestisine zarar getirebilecek mahiyette olan kanunlardar. Meselâ-7Âmmî millet veya cemaat faizciliği caiz sayar. Halbuki tslâm böyle bir şeye müsaade edemez. Bu gibi menfî hareketlere meydan verd;ği takdirde, memleketin iktisadî du rumu bozulur gider. Tabiîdir ki, buna mani olunur, ve yine bu Örnek gibi, bir zimmî kavmin telâkkisine göre zina caiz olabilir. İslâm rejimi buna müsaade ederse, o zaman onların kötü ve yakışık almaz işleriyle fahişelik (Prosti. tution) memlekette alır yürür. Halbuki insan ahlakınm aksine olan bu iş, ceza kanunumuzun (kanun-u ta'zirat : Criminal law) ile dahi men edilmiştir. Elbette ki, medenî kanun ile de men edilir ve müsaade edilmez. Bu ölçülere göre diğer hususları da mukayese edebilirler.
5. Zat-ı alileri bir de zimmîlerin memleket zabıtasında ve diğer mülkî idarelerde vazife alıp alamıyacağı-nı soruyorlar. Meselâ, polislik, askerî hizmetler, kanun icrası işleri ve buna benzer resmî vazifelerde Hindûlara da bir iştirak payı düşer mi, düşmez mi? Düşmez ise, o zaman çoğunluğu Hindûlarla meskûn bulunan eyaletlerde siz müslümanlar, hükümeti îlâhiyede Hindûlarm da işti-iâk edebilecekleri bir durumu kabul etmeye hazır mısınız?
Bu sual bence iki yanlış anlayıştan ileri geliyor. Biri şudur ki, usulî gayrı millî hükümet (Ideological Non -National State) in sahih olan hususiyetini ve doğru vaâ-fını, gözönünde bulundurmuyorsunuz. İkinci nokta da şudur: Çalışma hayatı ve iktisadî sahadaki düşüncenin de aydınlanması icabeder. Birinci sırada ben bunu tasrih ettim ve aydınlattım. Usul üzerine kurulmuş bulunan hükümeti yani ideolojik devleti yürütmek ve bunu muhafaza etmenin ye ayakta tutmanın mesuliyeti bu nizama inanmış olan halkın üzerindedir.
Ancak inanmış bir camia böyle bir hükümetin ruhunu temsil edebilir. Tam bir halis niyetle din ve imanlarından aldıkları yüksek hasletlerle hükümetlerini ideal seviyeye çıkarabilmek için büyük gayretler sarfetmek ancak böyle bir topluluktan beklenebilir. Bu hükümetin devam etmesi için icabmda harp meydanlarında canlarını da feda etmeğe hazır bulunmalıdırlar. Diğerleri ise, bu usule inanmamaktadır. Böyle bir hükümete iştirak eder lerse, o zaman ne bu hükümetin kurulmasının güvesi?;. anlarlar ne de böyle bir hükümetin ruhuna vakıf olurlar. Bu hükümetin ruhuna göre işleri yürütemedikleri gibi ne de halis b r niyetle bu hükümetin ayakta tutunması için samimiyetle gayret sarfedebüirler. Devletin diğer mülkî ve idarî işlerinde vazife alacak olurlarsa, memur zihniyetiyle iş görür ve gün geçirerek ücret alırlar.
Bu zümre, askerî işlerde çalışmak ve asker olmak. isterlerse, böyle bir şeriat içinde, ücretli asker (Merece-naries) vasfından başka bir /asıfları olamaz. Kendilerinden böyle bir ahlâkî bir hasret de beklenemez. Pek tabiî olarak, lalâmî hükümet için bir fedakârlık ve müzaharet göstermezler.
İslâmi devlet sisteminde, ehl-i zimmeye herhangi bir iş tahmil edilmez. Askerî işlerin bütün ağırlığını müslü-manlar deruhte ederler. Ehl-i zimme'den ancak bir nevi müdafaa vergisi alınabilir. Fakat hem askerî hizmet gördürmek, hem de müdafaa vergisi almak g'bi, iki vazife ehli zimme'ye yüklenemez. Ancak ehli zimnıe kendi arzu ve gönül rızaları ile "askerî hizmet görmek isterlerse, o zaman kendilerinden müdafaa vergisi almmaz.
Mülkî işlerde ve sivil dairelerde çalışmalarına gelince, kilit noktalarda (key positjons) ve temel meseleleri ilgilendiren idarî ve asayiş işlerinde yine ehl-i zimmeye bir vazife tevcih edilmez. Fakat diğer memuriyetlerde ziînmîlerin çalıştırılmasında bir beis yoktur.
Şûra meclisi azalığma seçilmek için de ehl-i zimme'-yo rey verilmez. Elbette ki, zmmîler ayrı bir mümessil veya mümessiller bulundurabilirler. Bu mümessiller, zim-mîlerin jnedenî haklarını ve muhtarlıklarını korumak ve zimmîlerm işleriyle alâkadar olmak için müşaverelere iştirak ederler. Aynı şekilde, memleketin umumî işlerndc, intizam ve asayiş meselelerinde de kendi camialarının isteklerini ve dileklerini aksettirebilirler. Münas:p gördükleri şekilleri de ileri sürebilmek haklarıdır. Bütün bu işleri İslâmî noktayı nazara göre tedvir eden merci, Şûra Meclisi (Assembly) dir.
Açık ve kesin, olan mesele şudur ki, hükûmet-i İlâhiye herhangi bir kavmin, herhangi bir milletin veya herhangi bir zümrenin sultasında değ'Idir. Bu hükümet ancak, bu usulü kabul edip inananlar tarafından yönetilir ve yürütülür. Hükümete ancak bunlar iştirak edebilirler.
İdareci kadro, ister Hindu - zade olsun, ister Sirkh-;:âde olsun. Hangi kavimden olursa olsun yeter ki, bu usule gerçekten inanmış olsun. Islâmın devlet nizamına inanmayanlar Müslüman - zade bile olsalar, böyle bir hükümette yerleri olamaz. Olabilmesi için bir sebep de gösterilemez. Ancak bu hükümetin muhafazasında (Pro-tection) korunmasında faideli olabilirler. Fakat hükümeti yöneltmek, yürütmek işine iştirak edemezler.
Zat-ı aTlerinizin şu şekilde bir suali de var: Diyorsunuz ki, «H'ndûlann çoğunlukta bulunduğu eyaletlerde, Hükûmet-i İlâhiyedeki Hindular gibi bir vaziyetleri olabilmesini, müslümanlar kabul edebilecekler midir? Esasen Müslim Legue, liderlerinden bunu istemek lâzımdır. Nitekim alış veriş meseleleri ve değiş tokuş işleri de böy-led:r.
Şimdi biz burada başka sualler soracak, sonra da bunları kendimiz cevaplandıracağız.
Hindular için her nerede hükümet kurmak rcap ederse etsin, orada ancak iki esasa şekilde hükümet görebi-lirs:niz.
1. Ya bu hükümet Hindu mezhepleri esası üzerine kurulmuş olacaktır.
2. Veyahut da bu hükümet, milliyetçilik ve vatanperverlik yani muayyen bir ülkecilik üzerine bina edilecektir.
Birinci şekil tercih edilirse, böyle b:r durumda siz d*» kabul edersiniz ki, Hindular, hukukî bakımdan Hükûmet-i İlâhiye kurmazlar. O zaman biz de hukuk zavi-yes'nden bu hükümete «Ram Rac» hükümet diyebiliriz. Böyle bir hükümette pek tabiîdir ki, hükümetin başında bulunacak kimse de Hindu mezhebinden olacaktır. Noktası noktasına mensup olduğu mezhebe göre icraat yapacaktır. Başka türlü hareket etmesi de muhtemel değildir. Eğer böyle bir hükümette hukuk kaidelerine çok iyi dikkat edilirse, muameleleriniz bizimkinden daha iyi olursa elbette ki, o zaman bu hükümet ahlaken bizden üstün olmuş olur. Böyle olunca, şu İhtimal de yok değildir ki, bir gün bizim hükümeti llâhiyemiz sizin Ram Rac hükümetinizle değişmiş olâ. Yok eğer bu hususlar ve bu muameleler dediğimiz gibi değil de, dediğimizin aksine olursa, o zaman da er veya geç neticenin aksine tecelli edeceğ; şüphesizdir.
İkinci şekle gelince, hükümetiniz vatanperverlik ve milliyetçilik esasına göre kurulduğu takdirde, o zaman da bu hükümet Cumhuriyet (Demokracy) rejimini seçe-cekt'r. Böyle bir rejim kabul edilirse, orada, bulunan müs-ümanlar da sayıları nisbetinde bu hükümete iştirak edeceklerdir. Kendilerine de bu hükümette sayıları nisbetinde bir hak tanınacaktır. Fakat Hindu milliyetçiliği, esas olarak alınırsa, o zaman oradaki müslümanlara mağlup br millet muamelesi yapılacak (Subject Nation) ve onlara bu gözle bakılacaktır.
Bu iki şeklin ikisinde de siz yine Müslümanca muamele yapılmasını mı istiyorsunuz? Her ne şekilde olursa olsun, îslâmî hükûinette Zimmîlerin hakkındaki muameleler, Kur'an-ı Ker:m ve Hadislerin hükümlerinden başka türlü olanııyacaktır. Siz istiyorsunuz ki, millî hükümetiniz müslümanları katliam etsin. Tek bir îslâm çoCuğu hayatta bırakmasın. îslâmî hükümet de mukabele-i bil -misil olarak, intikam almak nıaksadiyle," kendi ülkesi dahilinde bulunan zimmüere aynı muameleyi yapsın. Böyle şey olamaz. Mesele bunun tamamen aksinedir. Hindu hükümette, Cumhurbaşkanı veya başkumandan müslü. man vatandaşlardan yapılabilir mi? Bunun gibi, herhangi bir zimmînin de îslâmî hükümetin basana getirilmesi veya 'slâm ordularının başına başkumandan tayin edilmesi muhaldir, yalnız herhangi bir zimmî îslâmî Hükümetin işlerinde ımıayyen şartlar dahilinde vazife alabilir.[373]
Etraflı İzahlar [374]
Zat-ı faziletlerinizin eserlerini ve daha önce lütfedip yazmış bulundukları mektupları okuduktan sonra, kendime de hak verdim. Çünkü Zat-ı faziletleri, temiz ve halis îslâmî bir hükümet rejimine taraftardırlar. Bu islâmî hükümette ehl-i zimme'nin ve ehl-i kitabın vaziyeti Hindû-lardaki Açhut'lar [375] gibi mi olacaktır?
Zat-ı faziletleri yazıyorlar ki, «Kindûlarm ibadethaneleri korunacaktır. Ve onların kendi dinî talimlerini düzenlemeğe hakları olacaktır.» Fakat Zat-ı faziletleri şu noktaya temas etmemektedirler: Acaba Hüıdûlara propaganda (dinî tebliğ) için hak verilecek midir, verilmeyecek midir? Bu arada Zat-4 faziletler; şu hususa da temas etmemektedirler: «Böyle bir hükümet kabul edildikten t^onra, onlar da bu hükümete inandıkları takdirde, bu hükümeti yürütme hususuna iştirak edebilirler. Bunlar ister Hindu - zade olsun, isterse sirkh - zade olsun.» Şimdi lütfedip de kerem buyurup şu hususu da izah buyursunlar ki, bir Hindu, Hindu olarak kalıp da Hindû-luğunu muhafaza ederek, aynı zamanda sizin hükümet usulünüze iman edip, bu hükümetin yürütülmesine nasıl iştirak edebilir?
Sonra yine Zat-ı faziletleri buyuruyorlar ki, Ehl_i Kitap kadınlarla Müslüman erkekler evlenebilirler. Fakat Zat-ı faziletleri şu noktayı da kapalı geçiyorlar, acaba Ehl-i Kitap erkekleri de Müslüman kadınlarla evlene-mezler mi? Eğer cevap menfî ise, yani evlenemezlerse, o zaman Zat-ı faziletleri niçin bu «üstün görme duygusu»: thsâs-ı Berterî: (Superiority Conıplex) hakkında daha etraflı iaahda bulunmazlar? Eğer Zatı-ı faziletleri, bunun isbatı içtn (Justification) İslama iman etmeğe taraftarlık ederlerse, o zaman niçin şunu kabul etmek ve şuna inanmak istemezler k% kendi buyurduğunuz gibi, «sözde müslüman» kimseler niçin îslâmî kaide ve kanunlardan kaçmıyorlar? Ve niçin bu günün nıüslümanmm meselesi ayrıdır? Ve y:ne niçin Zat-i faziletleri, şunu da kabul etmiyorlar kî, Hülefa-i Raşidin devrinde İslama sarılmış olan halkın çoğunluğu, hangi sebepten dolayı siyasî iktidarı elde etmek için istekli idiler? Eğer Zat-ı faziletleri, şunu da kabul etmek istemezler ise, o zaman 30 - 35 sene bu şekildeki îslâmî hükümetin nasıl devam ettiğini izah buyurmazlar ma? Ve sonra yine Hazret-i Ali Radi-yallahu Taalâ anh, o kadar dirayetli ve tedbir sahibi olmasına rağmen piçin kendisinin o kadar muhalifi vardı?. Hatta muhalifleri o kadar çoktu ki, Hazret-i Ayşe Radı-yallahu anha da bunların arkasında bulunuyordu.
Bundan başka, şu düğümün de Çözülmesi icabeder: Zat-ı faziletlerinin düşüncesine göre, böyle bir hükümeti yürütmek için, öyle yüksek ahlâklı ve öyle karakter sahibi bir kimseyi nereden bulup da getirebiliriz? Meselâ Hasret-i Ebu Bekir,, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman Ra-dıyallahu Taalâ Anhum, gibi eşsiz ve emsalsiz kimselerin zamanında, bu hükümet ancak bir kaç sene devam etmiştir. On dört asır sonra, böyle bir hükümeti tekrar göz önünde bulundurmak ve o zamanın vaziyetine göre bir hükümet s'stemi düşünmek acaba ne derece makul olabilir? Şuna da şüphe yoktur ki, Zat-ı faziletlerinin bu nazariyeleri her zaman müslümanlarm arasında zevk ile karşılanıp, beğenilriıektedir. Nitekim temas ettiğim bîr hayli müslümanlarda bu hususu müşahade ettim. Onlar, sizin söylediklerinizin hepsinin tamamen îslâmın ta kendisi olduğunu düşünüyorlar. Fakat, herkes de, benim yukardaki satırlarda ileri sürdüğüm hususlarda İtirazda bulunuyor ve size göre, Hilâfet-i Raşidin devrindeki gitoi halifeliği üzerine alacak karakterde bir kimseyi nereden bulacağız, diyorlar. Hele bu Zevat-ı K'ram, bu kadar iyi insanlar olmalarına rağmen, onların kurmuş bulundukları hükümet sistemi ne sebeple en fazla elli sene bile devam edememiştir? Şimdi bu böyle olunca, böyle bir hükümet nazariyesi, hüsnü akideden başka acaba ne olabilir ki?
Cevap :
Sizin sormuş bulunduğunuz sualler tamamen hakikattir. Ben de şimdiye kadar bunların üzerinde durma -mıştım. Bu bakımdan, vereceğim cevaplar, bu sualleri tamamen aydınlatacak mahiyette olmazsa bile, beni mazur görünüz. Eğer Zat*ı alileri, ilk önce esasî işler üzerinde söze girişip de, tedricen fer'î işlere ve zamanın siyasetine (Current Politics) gelirseniz, o zaman benimle fikir bakımından müttefik olamayız. Bunun için hiç olmazsa bu mevzular hakkında benim kadar uğraşmış olmanız icabeder. Buna göre ben öyle anlıyorum ki, daha Zat-ı alileri beni iyi tanımamışlardır ve iyi öğrenememişlerdir.
Lütfettikleri mektupta Zat-ı alileri şöyle yazıyorlar: Benim tahayyül ettiğim îslâmî hükümette, Ehl-i Kiiab ile Zimmîlerin durumları, Hindûlardaki Açhut'lar gibi olacak diyorsunuz. Ben de bu satırları okuyunca hayretler içinde kaldım. Çünkü, Zat-a alileri, ya benim açıkça, anlattığım, zimmîlerin durumunu bilmiyorlar, yahut da
Hindu Açhut'ların vaziyetine vukufları yoktur. îlk önce şunu bilmek lâzım ki, Açhut'ların durumları Mem Deh-rem Şaster'den [376] anlaşıldığına göre, onların hukukî durumları bakımından Islâmdaki zimmîlerin hukukî durumları ile h;ç de mukayese imkânı yoktur. Burada en mühim nokta da şurasıdır ki, Açhotlar meselesinde esas ırk ve nesil imtiyazı üzer nedir. Zimmîlikteki esas ise, akide üzerinedir. Eğer bir gün bir zimmî çıkıp da İslâmı kabul ederse, bu zimmr bize Emîr veya tmam da olabilir. Fakat herhangi bir Şovder, [377] herhangi bir akide ve mesleği kabul ettikten sonra, Serme [378] bağlarından acaba kurtulabilir mi?
Zat-ı alilerinin şu suali de çok tuhafdır. «Acaba bir H:ndû, Hindu olarak kalıp da sonra Islâmî hükümete inanırsa, bu hükümeti yürütenlerle iş birliği yapabilir mi?»
Galiba Zat-ı alileri su nokta üzerinde durmamışlardır: îslâmî hükümetin usullerine iman eden km.se iman ettikten sonra artık bu kimsenin Hindûluğu kalır mı? O da müslüman olur gider. Bugün bu memlekette on milyonlarca «Hindu - zade» vardır. Bunlar Müslüman olup, islâm usullerine iman etmişler, man ettikten sonra da artık bunlar müsl umandır! ar, Hindûlukları da kalmamıştır. İleride de herhalde inşaallah böyle Hindû-zâdeler yine İslâm usullerine inanacaklar, onlar da diğer müslü manlar gibi müslüman olacaklardır. Elbette ki, müsKi -man olunca, onlar da diğer müslümanlar gibi tslâmî hükümeti yürütmek ve yönetmek hususunda gayretle çalışacaklardır.
Şimdi şu suale gelelim: «Acaba İslâmî hükümette Hindûlara propaganda 3'apmak hakkı tanınacak mıdır, tanınmayacak mıdır?
Şunu da hemen arzedeyim ki, böyle bir sualin cevabı pek kısa bir cevap değildir. Çünkü propagandanın çeşitli şekilleri vardır. Ve şekle göre iş değişir.
Biri şudur ki, herhangi bir mezhebe mensup zümre, kendi mezhebini kendi nesline ve kendisine mensup bulunan halka öğretmek ister. Bu hususta yalnız Hindular değİ,l, zimmîlerin hepsine hak tanınır.
İkincisi de şudur: Herhangi bir mezhebe mensup zümre — yazılı yahut da sözlü kendi mezheplerini başkalarına — başka gayrı müslimlere öğretmek ve anlatmak is.terler. İslâm da dahil, kendi mezhepleri ile diğer mezheplerin arasındaki farkları belirtmek yoluna da gedebilirler. Bu hak da yine zimmîlere tanınır. Fakat, herhangi bir İslâmî hükümette bir müslümanm dininin değiştirilmesi iç;n yapılacak olan propagandaya müsaade edemeyiz.
Üçüncü şekle gelince: Herhangi bir mezhebe mensup zümre, kendi mezheplerinin esası üzerine muntazam bir şekilde harekete geçmek isteyerek, memleketin temel nizamını değiştirmek, İslâmî usûlleri ortadan kaldırmak ve bunun yerine kendi usullerini koymak isterlerse,^ bu çeşit faaliyetlere kendi hükümetimizin hududları içinde asla müsaade edemeyiz. Bu hususta daha fazla bilgi edinmek için, mufassal bir şekilde izah ederek yazmış olduğum «İslâm meen katl-i mürtedd ka hükm: Islâmda Mürteddin öldürülmesi; hükmü» isimli eserime bakınız. [379]
Ehl-i Kitab kadmlananı, müslümanlarla evlenmeleri -nin caiz olup da, müslüman kadınlarının ehl-i kitab ile evlenmelerinin caiz olmamasının sebebi şudur :
Böyle bir müeyyidenin ist:nad ettiği temel, «üstün, görme duygusu» üzerine kurulmamıştır. Bu ayrı bir i ihî meseleye istinad eder. Umumiyetle erkek kolay kolay tesir altında kalmaz. Bunun aksine, kadın daha kolay tesir altında kalır. Bir gayrı Müslim kadın, herhangi bir nıüslümanm nikâhı â'.tına g'rerse, bu kadının gayrı müs-lim kalacağı çok az ihtimal dahilindedir. Müslüman ol -ması ihtimali daha z vadedir. Fakat bir müslüman kadın herhangi bir gayrı müslm erkekle evlenirse, o zaman, kendi dinini bırakıp da gayrı müslinie olması ihtimali, daha çoktur. Bu kadının evlâtlarım müslüman olarak yetiştirmesi ve kendi kocasını da müsîüman etmesi beklenemez. Bu mühim sebepten dolayı müslüman kızlarının gayrı müslimlere nikâhlanmalarma müsaade edilmemiştir. Elbette ki, bir gayrı - müslime kadınla, kendi çocuklarının müslüman olarak yetiştirilmelerine rıza gösterirse evlen ilebilir. Fakat Kur'an-ı Kerim'de böyle bir hususa müsaade edilmekle beraber, bunun yanı başında da bu. gibi kimselerin imanının zayıflayacağını da işaret etmiştir. Şurası da açıkça gösterilmiştir ki, bir kimse, ~b\r gayrı müslimin muhabbetine yakalanırsa, ya onun imanı zayıflamıştır veya imanı tamamen ortadan kalkmıştır. Fakat hususî ahvalde bunda faideler olduğu takdirde, tevessül edilebilir. Buna rağmen yine de bu kabil evlenmeler pek makbul bir iş sayımlamış tır. Bazı ahvalde de bu iş tamamen menedilmiştir. Bu yasağın sebebi de, müslüman camiasına gayrı müslimlerin girmelerini Önlemek iğindir. Girdikleri zaman, ihtimal, münasebet almayan ahlâkî ve itikadı vaziyetlere tesir icra edebilirler.
Zat-ı alilerinizin şu sualine gelelim: îslâmî hükümet sadece niçin otuz, otuz beş sene devam etmiş ve daha fazla sürmemiştir? Bu husus mühim bir tarihî meseledir. öiz, islâm tarihim iyi tahkik edip, derin mütalâa buyur-saydınız, böyle bir neticenin sebeplerini anlamanız pek zdt olmayacaktı. Herhangi bir kimse.temayüz edip, hu-s;i3Î şekilde bir cemaate liderlik ederek, bir yaşayış nizamı düzenlerse, bu cemaat de bu nizamı tam olarak yü -rütmeğe muvaffak olduğu takdirde, böyle bir rejimin devam edebilme şarü ilk l'derden sonra gelecek olan liderlerin de seçkin kimselerden olması gerekir. Sonraki liderlerin de ilk liderler derecesinde bu usullere inanmaları lâzımdır. Liderlik öyle bir zümrenin elinde bulunmalıdır ki, bu idareci kadroyu umum halk da desteklemelidir. Aynı zamanda bu zümrenin idare edeceği halkın da hiç olmazsa büyük bir kısmının bu ideal nizamın kültür ve terbiyes ne vâkıf olmaları lâzımdır. Başta liderin ve daha. sonra da idareci kadronun söz dinletme kudretine mâlik bulunmaları icabeder. Buna mukabil halkın da söz dinleme seviyesi olmazsa, bu usul silinir gider ve bunun yerine de başka usuller ortaya çıkar. Bu mühim noktaları iyice zihnimize yerleştirdikten sonra, şimdi: islâm tarihine göz gezdirebiîiriz.
Nebî Salîallahu aleyhi ve sellem zamanında medenî bir inkılap ortaya çıktı. Yeni, bir yaşayış nizamı kuruldu. Bu sayede Arabistan ülkesinde ayrı bir ahlakî inkılap (Mora! Revolution) meydana geldi. Zat-ı Saadetlerinin liderliği ile temiz kimselerden ufak bir gurup hazırlandı. Bütün Arabistan halkı onların* önderliklerini kabul etti
ler. Fakat zaman ilerledi. Hülefa-i Raşidin devrnde ülkeler fethedildi, islâm memleketleri hızla genişledi. Fakat nizamın sağlam bir şekilde yerleşmesi aynı hızla devam edemedi. Çünkü, o zamanki neşir işi bugünkü gibi kolay değildi. Tâlim ve terbiye işi de bugünkü kadar hızla geliştirilemiyordu. Nakil vasıtaları da zaman im ızdaki gibi değildi. Bu sebeplerden dolayı İslâm camiasına girmiş bulunan bir çok insan zümreleri; ahlâkî ve zihnî ve~ amelî bakımdan Islâmî harekete çabuk intibak edemediler. Bunun neticesinde de İslâm diyarında, îslâmın hakikatini anlamış" ve bu nizamın ruhuna vukuf kesbetmiş kimseler azınlıkta kalıyordu. Olgun olmayan müslüman-iarm sayısı bunlara nisbetle pek fazla idi. >Bu zümre, usulen müslünıan hak ve hukukundan istifade ederek islâm camiasının içinde bulunuyorlardı. Gerçek ve doğru m üslürn anlarla aralarında bir fark gözetilmiyordu. Bu sebepten dolayı Hazret-i Ali: Radiyallahu Taalâ anh devrinde irtica hareketleri (reactionary movements) baş gösterdi. Müslümanların büyük bir kısmı bu hareketin tesiri altında kaldılar.[380]
Bu tarihi hakikati öğrendikten sonra, biz, Islâmî hü-kûmet'n 30 _ 35 sene devam ettiğine ve niçin bu müddetten sonra devam etmediğine başka sebep araştıracak değil 's. Bunun için de üzülmemize bir sebep de yoktur.
Bugün, eğer biz, salih ve temiz bir zümre hazirlaya-bilirsek ve bunlar arasında Îslâmın menşeine uygtm bir şekilde ahlâk ve terbiye yayılırsa, ve zamanımızda elde mevcut bulunan vasıtalardan da istifade ederek bir îslâ-mî nizam tertip edersek, elbette ki, yalnız kendi ülkemizde değil, be'ki dünyanın başka ülkelerinde de bir aİılâkî
vp medenî inkılap vücuda getirebiliriz. Biz şuna da inanıyoruz ki, böyle bir ahlâkî ve medenî zümreyi yetiştirip .'şleri onların eline teslim edersek, herhalde insanlara önderlik etmek bundan böyle herhangi bir partinin eline gcçnıiyecektir. Şimdi siz, müslümanların bugünkü vaziyetini gözönüne aldığınız için, bizim sarılmak istediğimiz ve hedefimizi teşkil eden böyle bir hükümete ve böyle bir nizama «tutunamaz» nazarı ile bakıyorsunuz.
Eğer temiz ahlâk, sahibi insanlar iş sahasına atdır-larsa, o zaman siz de inanacaksınız ki, yalnız müslünıan halk değil, belki Hindu, Hiristiyan, Parsı ve başka kavimler de bu nizama sarılacaklardır. Kendi dinî liderlerini bırakıp bu nizamı yönetenlere güveneceklerdir, işte bunun için, tâlim terbiye görmüş ve iyi yetiştirilmiş bir aiimre ile bu nizamı tanzim etmek ve hazırlamağı göz önüne alarak, bunun kuvveden fiile çıkması için Hak Ta-alâdan yardım etmesini niyaz etmekteyim.[381]
B. Zîmmilerîn Hukuku [382]
Sual :
İslâm ülkesindeki ekalliyet mezhepleri arasında, bu meyanda meselâ Hıristiyan, Yahudi, Buddah, Çin, Parsı, Hindu ve saire, acaba müslümanlar gibi hak ve hukuka mâlik olabilecekler mi? Acaba onlara da kendi dinlerini yaymak hususunda, şimdi bütün Pakistan ve diğer müslünıan ülkelerde olduğu gibi, müsaade verilebilecek midir? Acaba memlekette dinî ve yahut da yarı dinî dernekler, meselâ «Dinî Felaha Erdirme Ordusu : Salvation Army» Katedral, Kanont, Sen Jan veya Sen Frans ve bunlara benzeyen dernekler ve merkezler kapatılacak mıdır? (Nitekim bugün Seylanda olduğu gibi, ayna şey, diğer başka bir kaç ülkede de görülmüştür.) Yoksa müs. lüman çocuklara da geniş bir tolerans tanınarak, o teşkilatların merkezlerine gitmelerine ve orada modern eğitim yapmalarına müsaade edilecek midir?
Acaba, içinde yaşadığımız şu yirminci yüz yılda ekalliyetlerden cizye almak münasip olabilir mi? Mademki bu ekalliyet zümresi, ne askerî hizmetlerde çalıştırılabilecekler ne de hükümet işlerinde herhangi bir vazifeleri olacaktır. (Milletlerarası insanlık hakları ışıği altında acaba bu sınıf hükümete ne derece sadakat gösterebilirler?
Cevap :
İslâmî ülkede gayrı - müslim zümre bütün medenî haklar (Civil Rits) bakımından aynı haklara sahiptirler. Fakat Siyasî Hukuk (Political Rights) bakımından müs-lümanlarla aynı haklara sahip değillerdir. Bunun sebebi de şudur: islâm'da hükümet nizamını yürütmek mesuliyet1 yalnız Müslümanların üzerine yüklenmiştir. Her nerede olursa olsun, Îslâmî hükümet idareyi elinde bulunduruyorsa, orada Kur'an-ı Kerim ve Sünnet tâlimine uygun bir şekilde hükümet işleri yürütülür. Gayrı - müs-limler, Kur'an-ı Kerime ve Sünnet ahkâmına inanmadıkları iç'n pek tabidir ki, bu ahkâmın dairesinde çalışamazlar. Hükümetin mesuliyetlerine de iştirak edemezler. Bu bakımdan, müslümanlar ülkenin düzeni ve asayişi gibi bütün bu gibi mühim mevkileri ellerinde bulundurmak zorundadırlar.
Gayrı - müslim hükümetlerin çalışma şekli samimî olmayıp, münâfıkane bir şekildir. Bunun tam aksi olarak, îslâmî hükümetin çalışma tarzı doğru bir istikamete bağh o.lup tamamen imana istinat eder. Müslümanlar apaçık şu esası kabul etmiştir ki, herhangi bir işte veya herhangi bir sahada çalışırsa çalışsın, kendisini Allah Taa-lânın karşısında bulunduğunu bilir. Bunun için İslâmî hükümet, gayrı - müsl imlere de son derece müşfik davranmak zorundadır. Müslüman, gayrı müslimlere yalnız kâğıt üzerinde «Milli ekalliyet» (National Mnorities) haklarını tanımakla kalmaz. Onların fülı haklarını kendilerine teslim eder. Bir kimse bu hususta şüphe ederse, o zaman Amerikadaki Zenci (Negroes) lerin vaziyetlerini gözönüne getirebilir, Yahut da Rusyadaki gayrı - komünistlerin veya Çin ve Hindistandaki müslümanların durumunu düşünebilir. O ülkelerde bu gibi cemaatlere nasıl muamele edildiğini de hesaba katmak lâzımdır.
Asıl hayrete şayan olan cihet şurasıdır ki, niçin biz başkalarından utanarak, açıktan açığa kendi mesleğimizi, kendi fikrimizi ortaya koymayalım? Ve neden mesleğimiz tc fikrimiz üzerine işlerimizi yürütmeyelim,?..
Gayrı - müslimlerin propaganda yapmaları meselesi ne gelince, şu nokta da vardır ki, biiz kendi eılimizle kendi kökümüzü baltalayacak değiliz. İntihara da hiç bir niyetimiz yoktur. Bu ahmaklığa da göz göre göre razı olamayız. Kendi ülkemizin içinde bir ekalliyet ortaya çıkarıp karşımıza dikmek, akıl kârı olabilir mi? Yahut da yabancı sermayeye arkasını dayayarak yabancı hükümetlere güvenip bizim için baş belâsı olmalarına da hiç lüzum yoktur. N'tekim uzun müddet Türkiyede Hıristiyanlar böyle yapmışlardı.
Hıristiyan misyonerler, yer yer mektepler ve hastaneler yaparak, müslümanların imanlarını satın almak ve yeni yetişen müslüman neslini kendi milletine yabancı kılmak, (De - Nationalise) için çalışmalarına müsaade etmek, bence kendi milletimizi intihar yoluna götürmeli dernektir. Bizim idaremiz altında bulunan yerlerde bu liuauslar üzerinde elbette ki, son derece titizlikle durmak lâzım gelecektir.
Ecnebilerin kasıtlı olarak giriştikleri bu eğitim faaliyetleri, ilk bakışta bazı köksüz ve manevî yapımızdan uzak olan şahıslar için, faydalı olduğu ileri sürülse dahi, gerçekte bu gibi dıştan güdümlü çalışmalar islâmlar için bir dejenerasyon hareketi olduğu bilinen bir husustur. Fakat pek uzak olmayan bu neticeleri görmek onlar için imkânsızdır.
îslâmî hükümette gayrı - müslimlerden alman cizye nıuhtel f şekillerde alınır. Bir ülke ya fethedilmiştir. Yahut da muahedelerle İslâm ülkesine katılmış olabilir. Muahede ile olunca, bu muahede gereğince cizye tahsil edi-IL: Fethedilmiş ülke ise, umumî cizye ahkâmı üzerinden cizye alınır. Fakat Pak'stan bu iki şeklin hiç birisi ile Müslüman diyarı haline gelmediğinden bence bu ülkeriin gayrı müslimlerinden cizye almak için Şer'an bir zaruret yoktur.[383]
Bir Kaç Muhtelif Mesele
A. Anayasanın (Düstur) Un Tefsiri Hakla:
Sual :
Anayasayı tefsir etmek hakkı kime aittir? Tefsir organın mı yoksa adliyenin mi vazifesidir?
Eski Anayasada bu hak adliyeye verilmişti. Yeni Anayasada bu hak Adliyeden alınmış Teşriî organa verilmiştir. Böyle bir değişiklik, Adliyeye mahsus olan salâhiyetlerin daraltıldığına dair itirazlara sebep oluyor vebu hakkın Adliyenin elinde kalması isteniyor. Bu mesele hakkında bir zat şu fikri ileri sÜFÜyor: îslâmm ilk devrinde Adliyenin işi sadece davalara bakmaktı. Kanun tefsiri ve şerh etmek işi Adliyenin yapacağı işlerden değildi. Adliye bu hususta bir selâhiyete mâlik bulunmuyordu. Kanunun do^ru ve yanlış olduğu hakkında da mütalâa serdedemezdi. Böyle bir fikir doğru mudur? Doğru ise ne derece doğru olabilir?
Cevâp :
Zamanımızın kanun ve Anayasa meselelerinde, îslâmm ilk devirlerine mahsus durumu gözönünde bulundurmak gerekir. Fakat bu şekilde istidlal edenler daima şu büyük farkı gözönünde bulundurmalıdır: O zamanki içtimaa vaziyet ile bizim bugünkü içtimaî vaziyetimiz bir değildir. O zamanın iş- başında bulunan idarecileri ile bu devrin iş başında bulunan idarecileri de aynı değildir.[384]
Hülefa-i Raşidin devrinde Halifenin kendisi, Kur'an ve- Hadis âlimlerinin en büyüklerinden biri idi. Temiz ve doğru bir kimse olduğu için de bütün müslümanlarm itimadını ve güvenini kazanmış bulunuyordu. Yaşayaşta karşılaşılan herhangi bir mesele, onu din yolundan dön-düremezdi. O zamanının Şûra Meclisi azaları da aynı şekilde, millet arasında dini en fazla bilenlerden ve herkes-uen ziyade dine bağlı olan kimselerden teşekkül etmişti. Bu. seçkin şahsiyetler içinde, din hususunda her ne şekilde olursa olsun, ihmâl gösterecek kimse yoktu. [385] Nefsin neva ve hevesi ve bu gibi şeyler, onların hiç bir zaman dinlerinden döndüremiyeceği gibi, müslümanlar da bıuılann ne suretle olursa olsun bid'at koyacaklarına veyahut da îslâm yolundan başka bir yola sapacaklarından endişe etmezlerdi. İçtimaî kütlenin çoğunluğu yine o devirde din rengi ile boyanmışlardı. Hiç bir kimsenin herhangi bir değişiklik yapmağa ne cesareti vardı ne de böyle b'r şeyi düşünebilirdi. Hiç bir ;kimse de îslâm ruhuna aykırı herhangi bir hüküm veya karar vermeği aklından geçiremezdi. Bu yüksek ölçü o zamanki adalet'sisteminde de mevcud idi. Kadılık (Hâkimlik) makamına yüksel-m:ş bulunan şahsiyetler Kur'an ve Sünnet hususunda dikkatli kimselerdi. Son derecede muttakî, ahlaken titiz ve temiz şahıslardı. Onlar, İlâhî kanuna kıl kadar tecavüz etmeği düşünmezlerdi. Teşriî ve adlî organların vaziyeti de böyle bir vasatta ahenk içinde idi. Bütün kadılar davaları Kur'an ve Sünnetin ışığı altında görürler ve karara bağlarlardı. Herhangi bir zaruret karsısında ieti-had etmek zorunda kaldıkları hususlarda da islâm ruhuna uygun bir şekilde ietihad ederlerdi. Bir kadının tek başına ietihad edip hükme bağlamasına imkân olmayan hususlarda da kadı kendi başına ferden ietihad etmez, meseleyi Halifeye veya Şûra Meclisine arzeder ve onların toplu îctihadları üzerine bu husustaki Şeriat ahkâmını tay:n ederdi. Bu mevzularda toplu ietihad müessesesi Öyle ince eleyip sık dokurdu ki, din usullerine tamamiyle mutabık bulunurdu. Bu devirde şu da vâki değildi ki, kadılar, Şûra Meclisinin kanun olarak ilân ettiği hükümlerden başka, bir noktayı nazar takip etsinler. Nitekim, her-hang bîr kanunu, kabul etmekte müsaadeleri bulunsaydı bunun esası şu olabilirdi ki, bu kanun aslında kanunun esasma — yani Kur'an ve Sünnete —> muhaliftir. Kur'anın ve Sünnetin açık hükümleri bulunan hususlarda da kanun yapılamazdı. Kanun yapmak, ancak «Naaş» bulunmayan hususlarda olabilirdi. Ve ancak böyle meşe-lelerde zarurî olarak ietihad yoluna gidilirdi. Bu gibi durumlarda da elbette ki, toplu ietihad. ferdî ietihaddan daha çok güvenilir durumda olurdu, isterse toplu içti -hadda bazılarının reyleri diğerlerine uymasın.
Şimdi, şurası da malûmdur ki, bugünkü durum o zamanki durum değildir. Ne bugün devletin başında buhı-nan ne de kanun vazeden meclis azaları, Hülefayi Raşi-din devrinin hükümet başında bulunan kimsedir. Ne de bugünkü kanun vaz'eden müessese azaları, o zamanki Şûra Meclisi azaları gibidirler. Nf de bugünkü hâkimler, o zamanki kadılar vasfmdadırlar. Ne de kanun yapmak ve kanun tefsir etmek hususunda o zamanki titizliği gos -termek imkânı vardır. Durum böyle olunca, şimdi bizim, kendi Anayasamızın tefsiri için Hülefayi Ragidin devrindeki vaziyeti gözönünde tutarak onlann, zamanındaki şekilde bir müessese kurmadan önce bugünkü vaziyete dikkat etmemiz icabeder. Ancak bu tetkikten sonra, o dev-r^n benzerine dönelim. Bugünkü vaziyete göre, sert meseleleri alâkadar eden hususlarda son merci ne icraî organ, ne teşriî, ne adliye ne de müşavere heyeti olabüir. Ancak müslümanların tam manasiyle güven duydukları bir müessese olabilir. Şeriatı tahrif edip, bozma yolunu tutan ictihadlar, müslüman efkârı umumiyeyi menfî olarak tesir altında bırakmaktan başka bir netice veremez. Böyle olunca milletin güveni sarsılır. Anayasa hükümleri b'r tarafta dursun, alalade hükümlerde bile, şeriatın hilâfına, karar vermek ve her ne şekilde olursa olsun bir meseleyi indî şekilde karara bağdamak tehlikeden uzak nin mevcudiyeti şarttır ki, kanun vazeden teşrî organın nin mevcudiyeti şarttır ki, kanun vazeden teşri organın ölçü dışına çıktığını görürse, hemen karşısına çık^ır ikaz vazifesini yapabilsin. Böyle bir kurul veya idare de elbette ki Adliye ile olabilir.[386]
B. İslâm Ve Cumhuriyet [387]
İçinde bulunduğumuz şu günümüzde, Cumhuriyet nizamının, en iyi nizam olduğunu ileri sürüyorlar. Islâ-mî siyaset nizamı hakkında şöyle düşünüyorlar: İslâm uzamının da büyük bir kısmı, Cumhuriyet rejimi esası üzerine kurulmuştur. Benim düşünceme göre, Cumhuriyet rejiminin bazı noksanlıkları vardır. İslâm bu noksanlıkları da bertaraf etmek istemiştir. Bu noksanlıkları aşağıda sıralıyoruz :
1. Başka siyasî rejimlerde olduğu gibi. Cumhuriyet rejiminde de nihayet iktidar fiilî olarak ve amelen halkın ekindedir, deniyorsa da yine bu iktidar gerçekte birkaç kişin'n elinde toplanmış bir nevi danışıklı dövüş şeklinde ertaya konmuş ve yine halk bu şekilde kandırılmış, oluyor. Böylelikle, çoğunluk hâkimiyeti : (plutoc racy) veya zümre hâkimiyeti (Oligarchy) şeklini alıyor.
Bu nokta nasıl halledilecektir?
2. Halkın çeşit çeşit ve birbirine zıd görüşlerini aynı zamanda gözönünde bulundurmak ruhî bakımdan kolay iş değildir. Cumhuriyet ise, halk mesuliyeti esasına dayandığından bu işin içinden nasıl çıkılacaktır?
3. Halkın çoğu cahil ve bilgisizdirler. Bunlar saf. ve sade insanlardır. Çok vakit ihtiyatsız olarak, şahısları putlaştırma yolunu tutarlar. Şahsî garazlarının peşinde koşanlara kapılırlar. Bunlar da halkı sapık yola sürükleyebilirler. Bu vaziyet karşısında Cumhuriyet rejiminde milletvekili seçimi ile işi idare etmek mümkün olabilir mi?.
4. Halkın isteği ile, Meclise girecek olan mümessiller ve vekiller toplanarak bir idare kurulu meydana getirirler. Bu meclisin pek tabiidir ki, bir çok âzası olacaktır. Bunların da meseleler hakkında muıbahasa ederek işleri karara bağlamaları kolay olabilir mi?.
Zat-ı faziletlerinden ricamız bu hususların, bir Islâ-mî hükümette hal şeklinin çarelerini izah buyurmalarıdır. Bu mühim meselelere nasıl çare bulunacak ve ibu işler üasıl düzene girecektir?
Cevap :
Zat-ı alilerinin, Cumhuriyet rejimi hususunda ortaya attıkları tenkîdlerin hepsi doğru ve yerindedir. Fakat bu meselelerde son karan vermek için evvelâ bir kaç nokta üzerinde zat-ı alilerinin nazarı dikkatini çekmek ıcabeder.
İlk sual şudur : İnsanî muameleleri yürütmek için herhangi usul sahih ve doğru bir usuldür? Acaba, halka ait meselelerde halkın rızası gözönünde bulundurularak, halk ile müşaverede bulunulup meseleleri onların istedikleri gibi mi halledelim ve onların rızasına göre mi muamelelerde hüküm verelim ve onların itimatlarım kazana-lak, güvenler ni sağhyarak mı işleri karara bağlayalım? Yahut da, bir zümreyi veya birkaç şahsı işin basma geçirip oturtalım ve onlar da kendi keyiflerinin istediği gibi mi meseleleri halledip işleri yürütsünler? Halkın rızası olup olmadığını düşünmeden mi işleri devam ettirsinler? Birinci şekil doğru ve delillere istinad ediyorsa, o zaman bizim için ikinci' şekle dönmeğe ne lüzum vardır? tkinci şekle dönmenin kapısı artık kapanmış bulunuyor demektir. Buna göre, bütün bahislerin birinci şekil üzerinde cereyan etmesi lâzımdır. En doğru yol da budur.
Başka bir nokta da şudur ki, zaman zaman Cumhuriyet usulü ile çalışan bir hayli hükümet şekilleri ortaya çıkmıştır. Dunlardan hangi şekil tecviz edilecektir? Yahut hangileri tercih edilmeyecektir? Bunların çok çeşitli şekillerini bir tarafa bırakalım da Cumhuriyetin asıl usul ve maksadı üzerinde duralım. Acaba, bu şekilde ne yapılırsa maksada uygun olur ve muvaffakiyet yolu tutulmuş olabilir? O zaman bunun muvaffak olmasının üç sebebi vardır :
Birincisi : Cumhur . u Halk, mutlak muhtar ve mutlak hâkim farzedilmektedir. Bu itibarla Cumhuriyetin. tam muhtariyeti ve işlerin idaresinin tam ihtiyaratı Cumhur-u Halkın üzerinde olduğu ileri sürülüyor. Halbuki insanın kendisi aslında kâinatta ihtiyar sahib: değildir. İnsanlardan teşekkül etmiş bulunan Cumhur-u halk nasıl olur da bir hâkimiyete ehliyet kesbeder? O zaman tam salahiyet ve tam ihtiyar sahibi bir Cumhuriyet kurmak için çalışılanın manası, hâkimiyetin birkaç seçkin kişinin eline geçmesini sağlamak demektir. İşte îslâm, ilk adımda bu hastalığa çare bulmuştur. Islâmda Cumhuriyet bir esasi kanun üıerine bağlanmış ve orada kâinatın asıl hâkimi (Sovereign) tayin edilmiştir. Cumhur-u Halk da bu kanuna sarılarak işlerinin yürütülmesi yolunu tutmuşlardır. Buna göre Cumhuriyet idaresinin başında bulunanlar tam salâhiyet ve tam ihtiyarat sahibi değillerdir. Bu böyle olmayınca Cumhuriyet de muvaffak olamaz ve muvaffakiyet yolunda yürüyemea. Ademi muvaffakiyetin sebebi de burasKİir.
İkincisi : Hiçbir Cumhuriyetde halk şuurlu ve ahlak sahib': olmadan Cumhuriyet yüruyememiştir. îslâm, bu sebepten dolayı bütün İslâm camiasının fertlerinin terbiyesi üzerinde durmuştur. Bu meselenin esası şudur: îs-lâmda fertlerin fert olarak herbir şahsın iman duygusuna sahip olup, yani Hak Taalâ karşısında mesuliyet hiss ni duymaları lâzımdır, lalamın esas ahkâmı da buna bağlıdır. Bu hususta birşey eksik olursa, o zaman Cıan-huriyetin de muvaffakiyet imkânları azalmış olur.
Üçüncüsü : Cumhuriyetin muvaffakiyeti için mutlaka uyanık ve mazbut bir umumî reye ihtiyaç vardır. Bu umumî rey ancak o zaman doğru olur ki, camianın efradının hepsi iyi insanlar olsun ve salih kimselerden teşekkül etmiş bulunsun. Hiç olmazsa çoğunluğu teşkil eden zümre, iyi insanlardan ve faziletli kimseler olmalıdır. O zaman böyle b:r hükümetin yürüyebilmesi için içtimaî nizamda herhangi bir fenalık ve kötülüğün girmesine meydan bulunmaz.
Böyle bir cemiyetten çıkan üstün karakterli idareciler, işlerin yürütülmesinde büyük muvaffakiyetler kapanırlar. Bunun içindir ki, îslâm bizi her hususta hidayet kılmış ve doğru yolu da bizim önümüze koyarak göstermiştir.
Yukarıda belirttiğimiz hususlar bir araya gelirse, o zaman öyle bir Cumhuriyet teşekkül eder ki, muvaffakiyet yolunda devam eder ve yürür gider. Onun bu şartlar içinde yürümesinde hiçbir kimse kabahat bulamaz. Şayet bir kusuru olursa o zaman bu cumhuriyetin mensupları hemen bu kusuru giderir ve ıslah ederler. Bu ıslah ve düzeltmeden sonra şöyle bir mesele de vardır: Cumhuriyet sistemi tedrici olarak bir çok ıslahattan sonra beli: olan bu son şeklini almıştır. Fakat henüz hakikî şeklini almış değildir. Daha bir hayli noksanları yardır ki, bu hususların da tamamlanması gerekir.[388]
C. Devlet Başkanının Ve Hükümet Reisinin «Veto» Hakkı. [389]
Sual :
Bir zamandan beri ortada şöyle bir rivayet dolaşıyor : Pakistan devlet başkanına veya hükümet reisine «Emirel-müminin» yahut da -«Halifetül-müslimin» ünva-m ile hitap edilsin. Bu düşünce hususunda biraz daha fazla bilgi sahibi olmak lâzımdır. Hükümet başkanının ve devlet reisinin bir «feshetmek» hakkı meselesi de vardır. Nitekim Hazret-i Ebu Bekir Sıddıyk Radıyallahu Ta-a'â anh, sahabilere karşı «veto» hakkı kullanmıştır. Bu mesele münkirlerin zekât vermekten kaçındıkları ve nübüvvet iddiasında bulunanların kesin bir şekilde tedibi için cihad hükmü verildiği sırada vuku "bulmuştu. Haz-ipt-i Ebu Bekir, o zaman sahabilerin ileri sürdüğü nazariyeleri cerhederek, onların reylerini reddeyleyerek cihad hükmü vermişti. Bunun için de şer'î delil ileri sürmüş ve bu delil ile «veto» hakkına benzer bir kanun sağlamış ve ortaya koymuştur.
Bu mevzuyu aydınlatmak için Cenab-ı Vâlâya (Zat-ı devletlerinize) bazı sualler tevcih edilmiş bulunuyor. Ümit ederiz ki, bu suallerin cevaplarım bize açık olarak bildirirsiniz. Kıymetli cevabınız bizleri memnun edeceği
şüphesizdir.
1. Acaba Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh. bugünkü manada «veto» hakkı mı kullanmıştır?
2. Böyle bir «veto» hakkı kullanmış ise, bunun şer'î de'"i var mıdır? Veya yok mudur? Var ise nedir?
Cevap :
Dört Örnek Halife devrinin hükümet rejimi ile bugünkü devlet başkanlığı ve hükümet nizamı arasında yerle gök arası kadar fark vardır. O devirle bu devir arasındaki halk arasında da fark vardır. O devirde verilen bu karardan ve o devrin islâm tarihinden halkımız haberdar değillerdir. Ben bu mevzuyu gayet mufassal olarak ele aldım. [390] Bu hususta o bahisleri gözden geçirmeli. Buradan şu mesele açık bir şekilde aydınlanmış oluyor ki, Hilâfet nizamında «Veto» denilen hak ne demektir ve ne şekilde tefsir edilecektir. B*unun salâhiyet ve ihtiyarat dairesi nereye kadardır? O, «Veto» bizim bugünkü Anayasa ıslah işimizdeki «Veto» hakkından tamamen ayrı ve bambaşka bir şeydir. Hazret-i Ebu Bekir, sadece iki meselede istidlal ederek böyle yapmıştır. Biri Usâme meselesi, diğeri de .nürtedler aleyhine verilen cihad- kararı. Bu iki meselede Hazret-i Ebu Bekir, kendi şahsî reyi üzerine karar vermişti. Ve kendi reyi için Ki-tabullah ve Sünnet-i Resulullah'tan istidlal etmişti.
Usâme meselesinde istidlal şöyle idi: «Böyle bir iş Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem zamanında vuku bulmuş olsaydı ne yaparlardı? Ben de Zat-ı Saadetlerinin halifesi cJmak hasebiyle ne yapmalıyım? Bu gaileyi bastırmak benim için bir farzdır. Ben hiçbir şey değiştiremem ve yeni bir şey de ortaya koyamam», demişti.
Mürtedler meselesinde de istidlal şöyle idi: Bir kimse namaz ile zekât arasında fark gözetirse ve namazı kılacağım da zekâtı vermiyeceğim derse, o zaman böyle bîr kimse mürted durumuna girer. Böyle bir kimseye müslüman demek hatadır. Buna göre, bu güruhun delilleri kabili kabul değildir. İsterse bunlar «La fiâhe İllallah» demiş 'olsalar dahi... Madem ki, Islâmm esas şartlarını ifâ etmek istemezler ve bu şartlan ifâ etmemek için de diretirler, bunlar mürted sayılırlar ve bunlara karşı kılıç kullanmak lâzım gelir.
Bu deliller karşısında, Sahabey-i Kiram, Hazret-i Ebu Bekirin emirlerine boyun eğdiler ve onun dediklerini kabul ettiler. Eğer bu mesele bir «veto» meselesi ise, o zaman da yine Allah'ın Kitabı ve Resulullahın Sünneti tahtında bir «veto» dur. Kendi başına müstakil bir «veto» değildir.
Gerçekte bu hususa «veto» demek de sahih değ ldir. «Veto» demek hatalı ve yanlıştır. Nitekim, Hazret-i Ebu Bekir, istidlal ederek, ihtilâfı halletmiş ve Sahabeyi Kiramı ikna eylemişti. Sahabe de bu hususun sahih oldu. ğırna kanaat getirmiş ve hep birden razı olmuşlardı. Kanaat ettikten sonra da eski reylerinden rüeu etmişlerdi.[391]
BAB 12.
Bir zamandan beri şöyle bir sual üzerinde durulmaktadır : Araba İslâm'da esas insan hakları garanti altına alınmış mıdır, alınmamış mıdır? Sadece Avrupa tarihlerine ve Avrupanuı siyasî sahada ilerlemesinin seyrine vâkıf olan kimseler, bilgisizliklerin-cîen, bu hususta asü ilerleme yalnız Avrupa ülkelerinde olagelt-miştir, diye düşünmektedirler.
Eu düşünce temelinden yanlış ve hatalı bir düşüncedir. Halbuki, islâm, «insan haklarını» garanti altına aldığı zamanlar, dünyada kimse insan hakkı denilen nesneden haberdar büe değildi <Işte ilhami hidayetin mûcizesidir ki, yaşayış sahasında bu esası izah etmiş ve inam düşüncesinin ulaşabildiğe kadar bunu anlatmıştır.)
Mevlânâ Seyyid Ebu'l - A'lâ Mevdûdî Sahîb de I^ahor'da bir külüp'de yapılan toplantıya davet edilmesi üzerine vermiş olduğu konferansta, insan haklarına temas ederek insanî hukuku her cephesiyle şerh etmişlerdi. Halil Hanıidî Sahîb de bu konferansı o zaman kaleme almışlardı. Burada aynen nakledilmektedir.
İnsan haklan, bir taraftan Islâmî Hükümetin Anayasasının (düstur) ayrılmaz bir cüz'ti olduğundan, diğer taraftan da talanım bütün zabt ü rabtı bu esasa dayandığından, bu kitabın üçüncü kısmına bu hukukun nelerden ibaret olduğunu anlatmakla-başlıyoruz.[392]
İNSAN HAKLARI
Biz nıüslümanlan alâkadar eden mesele şudur: İnsan haklan bizim için yeni bir düşünce değildir. Başka, milletlerin nazarında bu hakların tarihi belki U.N.O. (United Nations Organisation) «Birleşmiş Mîlletler Teşkilâtı» ile başlasa da bizim için ehemmiyeti yoktur. İsterse bu mesele İngilterenin (Magna-Gharta) sn «Şahsî Hürriyet Kanunu» ile başlasın yine biace bir mesele teşkil etmez. Bizim bu husustaki düşüncemiz çok eskidir. Bu vesile ile insan hakları üzerinde durmak ve insanlığın esas haklarını izah etmek hususunda, arzedeyim ki, ilk evvelâ insan haklarının ortaya çıkış tarihini gözden geçirmek ıcabeder.
Temel haklar nelerdir?
Hakikatte bu tuhaf bir meseledir. Yeryüzünde bir insan, insanlar arasında insanlık hususunda kendi kendisine şöyle bir sual sorabilir: İnsan olan benim temel haklarını nelerdir? İnsandan başka bu kâinatta yaşayan öteki mahlûkat da vardır. Onların da bir hakları olması icabetmez mı? Bu hakları, fıtrat kendisi ortaya koymuş tur. Siz kendi kendinize bu haklan ortaya çıkarmamışsınız.
İnsandan başka diğer mahlûkat düşünce sahibi değildir. Yalnız insan düşünce sahibi olduğundan acaba benim haklarım nelerdir diye kendi kendine bu suali.,.teıvciiı edebilir. Bu sualin neticesinde de bu hakların nelerden ibaret olduğunu tayin.eder. O zaman bu haklar da belir, miş ve kararlaştırılmış olur.
Şu da tuhaf bir meseledir ki, kâinatta bir şu kadar mahlûkat arasında hiç birisi, insanın kendi hemcinslerine karşı yaptığı muameleleri yapmaz ve <îwmım insana karşı reva gördüğü hususları reva görmez. Hattâ görüyoruz ki, hayvanlar arasında bile Öyle- bir hayvan yoktur ki, kendi cinsinden olan diğer hayvanların üzerinde tahakküm etmeğe kalksın. Yahut da yine kendi cinsinden olan hayvanların üzerine sebepsiz saldırsın.
Fıtratın kanunu bir hayvani başka bir hayvana gıda maddesi olarak kararlaştırmış ise, gıda ihtiyacı olmadan bir hayvan diğer bir hayvana taaruz etmez. Herhangi bii1 yırtıcı hayvan da gıda zarureti olmadan veya bu ihtiyacını gördükten sonra, sebepsiz yere başka hayvanın üzerine çullanıp öldürmeğe kalkmaz. Hayvanlardan hiç birisi de kendi cinsinden olan hayvanlara, insanların kendi cinsinden olan insanlara yaptıkları muameleler gibi muamele etmezler. Belki bu, Hak Taalânm insanları hayvanlardan üstün olarak yarattığı ve hayvanlardan efdal kıldığının neticesidir ki, insan böyle muamelelere baş vuruyor. Yine bu Allahu Taalânm atâ kıldığı zekâ ve kuvvetin mucizesidir; însan bu dünyada harikulade işler başarıyor.
Arslanlara bir bakalım: Şimdiye kadar arslanlar birbirleriyle dövüşmek için bir arslan ordusu kurmamışlardır. Herhangi bir köpek, şimdiye kadar ibaşka bir köpeği köle olarak kullanmağa kalkmamıştır. Herhangi bir kurbağa başka kurbağaların ağzını kapatmağa yeltenmemiştir. Ista sadece insan, kendisini Hak Taalânm hidayetlerinden müstağni zannederse, o zaman elinde bulunan,, veya herhangi bir vesile ile eline geçmiş olan kuvvet ve kudreti kendi cinsinden insanlar üzerinde denemeğe kalkar. Kendi cinsinin efradına karşı zulüm ve zorbalık yolunu tutar.
İnsan, yeryüzünde yaşayışa adım attığı zamandan bugüne kadar, bütün hayvanların yapamıyacağı bir şekilde kendi cinsinin üzerine saldırmıştır. Yalnız ikinci dünya savaşında neler olduğunu söylemek kâfidir. Bununla da isbat ediliyor ki, insan herhangi bir şekilde olsun diğer insanların hak ve hukukunu gözönünde bulundurmak istememektedir. Sadece Hak Taslanın insana göndermiş olduğu hidayetlerin sayesinde ve peygamberler vasıtasiyle gelen ahkâm karşısında insanlık haklarına vukuf kesbetmiştir. Hakikatte ise, insana insanlık haklarını tayin eden, insanın kendisi değil, insanı yaratmış bulunan Halik'dir. Nitekim, ancak Halik, insan hak-iarınm nelerden ibaret olduğunu ve nelere dikkat etmek lâzım geldiğini de mufassal bir şekilde insanlara bildirmiştir.
İçinde bulunduğumuz devirde insan hakları anlayışının ilerlemesi;
Elbette şurasını da nazarı itibara almak icabeder ki, insan hakları üzerinde îslâmî nazariyeyi ortaya koymadan önce, bir kere insan hakları meselesinin tarihçesine göz atmak yalnız faideli değil, hatta lâzımdır.
1. Ingilterede King John (Kral Con) 1215 milâdî senede «Magna Charta» yi yürürlüğe koydu. Bu iş, (Ba-rons) derebeylerinin tazyiki neticesinde ortaya çıktı. Bu husus Kral ile derebeyleri arasında bir nevi anlaşma mahiyetinde birşeydi. Bu anlaşmada emirlerin yani derebeylerinin istekleri daha fazla nazarı İtibara almıyordu: Fakat bu anlaşmadan halkın hak ve hukukundan bırşey bahis mevzuu değildi. Sonradan halk bu anlaşmanın içinden bazı manalar çıkardılar ki, bu iş de, anlaşmayı ya.-zanlarm kendilerini bile hayretler içinde bıraktı. On yedinci asırda Kanun ile meşgul olan zümre şu hususu ortaya attılar: Bir suçun tahkiki sırasında, kaza mercilerinin karşısına çıkılmadan (Traü by Jury) sebepsiz yere hapsedilmek, adalete muhalif (Rights of Habcas Corpus) olup caiz değildir. İngiltere vatandaşlarından vergi almak hakları da yalnız muayyen şekilde olacaktır, keyfi olmayacaktır.
2. Tam Paine, 1737 - 1809 Pomflit'in «insan Hakları» (Rights of Man) Avrupa efkârı umumiyesi üzerinde büyük tesirler icra etti. Avrupalının fikrinde yeni bir inkılap vücuda getirdi. Pomflit 1791 de Avrupa ülkelerinde insan hakları düşüncesini yaydı. Bu zat, ilhamı dine inanmıyordu. Eassen o zaman Ilhamî din (Vahy ile gelen din, Peygamberlerin getirdikleri din) rJsyhinde cereyanların Avrupaya yayıldığı devirdi. Bu yüzden Avrupa halkı, Ilhamî dinlerde insan haklarından bahsedilmediği kanaatine sahip bulunmuyorlardı.
3. Fransız inkılabı tarihinin parlak sahifelerinden biri de «tnsan Hakları Beyannamesi» dir. (Declaration of tbe Rights of Man). Bu beyanname de 1789 da ortaya çıktı. Bu da 18 nci asrın içtimaî, felsefî nazariyelerinin ve bilhassa Roussau'nun içtimaî ıslahat fikirlerinin (Social Contract Theory) semeresi idi. Burada millî hâkimiyet, serbestlik, eşitlik ve frtrî hak ve hukuk ispat edilmeğe çalışılıyordu. Burada rey hakkı, kanun vaz'ı hakkı, vergi meseleleri ve vergi alma haklan.efkârı umu-miyenin kontrolüne bırakılıyor ve suç tahkikin n de ka-zaî meclis (Trail by Jury) de isbat edilmesine çalışılıyordu. [393]
Bu insan hakan beyannamesini, Fransız Anayasasını hazırlayan kurul, o zamanki İnkılap devrinde Anayasanın basma koyup, bunun için Anayasada bir yer ayırdı. Anayasada da bu hususa çok ehemmiyet verildi .
4. Amerika Birleşik Devletlerinde, on maddelik ıslahat kanunu meyanında ingiliz Cumhuriyet mefkuresini ihtiva eden bütün hak ve hukuka yer verildi.
5. İnsan hakları ve vecibeleri ehemmiyet kesbettik-ten sonra, Bogota konferansında 1948 'Amerika hükümeti de bu haklan nazarı itibara aldı ve ehemmiyetle üzerinde durdu.
6. Sonra Birleşmiş Milletlerin nazariyesi ve mefkuresi meyanında yavaş yavaş ikmal edilmiş bir şekilde her cepheden nazarı d'kkate alınarak ele alındı. Ve en son «înternational humain's rights» «Milletlerarası insan haklan beyannamesi : Âiemî Menşur-î Hukuk-i İnsanî» adı ile ortaya kondu.
1946 senesi aralık ayında Birleşmiş Milletlerin umumî toplantısında mevcut beyannameye şöyle bir madde de ilâve ed'lip, insanlar arasında «iskatı cenin»: (Genocide) (Çocuk düşürtmek) de milletlerarası kanun hilafı bir cürüm olarak kabul edildi.
Daha sonra 1948 aralık ayı «iskatı cenin» hakkında cezalar tertiplendi ve bu suçun önüne geçmek için bir karar imzalandı. 12. Ocak. 1951 de bu karar yürürlüğe gird\. Bu karara da «iskatı cenin» tavsif edilip aşağıda yazüı bulunan fiillerden herhangi birini yapmak suç sayıldı. Yani herhangi bir millî, nesebi veya ahlâkî (Etir-cal) zümre veya bunun bir kısmını ortadan kaldırılma: cürüm addedildi.
1. Herhangi bir zümrenin fertlerini öldürmek.
2. Bu gibi Mmselere dimağı veya cisim ağır zara: verdirmek.
3. Bu fertlerin üzerine, bilerek yaşayışlarını bozmak için bir kıa-im kimseleri saldırtmak. Yani böyle b^r saldırının maksadı, bir züreyi ortadan kaldırmaya matuf olacak.
4. Herhangi bir zümrenin zürriyet organlarını bozmak ve doğurmalarına mani olmak.
5. Zorla bir zümrenin çocuklarını başka b:r tarafa nakletmek ve devşirmek.
10. Aralık. 1948 de ortaya çıkan Milletlerarası İnsan Haklan Beyannamesinin mukaddem1 esin de şöyle deniyor:
«Süsas insan haklan, insan fertlerinin şeref ve hay--üyeti bakımından, katim ve erkeğin eşit hakları olmasını
gerektirir.»
Ve yine Birleşmiş Milletlerin kuruulşunun gayesi anlatılırken şu husus da ileri sürülmüştür :
«İnsan haklarına-' hürmet edilmesini sağlamak, nesil, .ûmıre, lisan ve din imtiyazı gözetilmeden-bütün insanlara temel serbestliği gözönünde tutmak ve milletlerarası ok iş birliği yohina gitmek...»
Yine bu şekilde Birleşmiş Milletlerin 55 nci oturumunda şu beyanname neşredildi:
Birleşmiş Milletler Kurulu, insan haklarına ve her. kıs için âlemşümul hak ve hürriyete hürmet göstermeli ve muhafaza etmek için çalışır.
Bu beyanname hakkında hiçbir devlet mümessili muhalif rey ileri sürmemiştir. Yalnız, bu beyannamede sadece umumî sözler ileri sürüldüğünden muhalif rey beyan edilmedi. Zira mevzu bahsedilen prensiplerin teferruatına inilmiyor, sözle iktifa ediliyordu. Milletlerarası herhangi bir anlaşma da yoktu ki, beyannameye imza koyan hükümetler, verdikleri söze bağlı bulunmağa zorlanabilsinler. Ve milletlerarası bu kanunu yürütmek yolunda hükümetleri zorlamak mümkün olsun. Şu noktayı da açık olarak söyleyelim ki, bütün bunlar sadece bir ölçü olmaktan başka bir şey değildi. Yalnız böyle bir ölçü gözönünde bulundurulmağa çalışılıyordu. Halbuki, bazı devletler buna bile rey vermekten kaçınmışlardı. Yani ne lehde ne de aleyhde rey kullanmışlardı. [394]
Görüyoruz ki, bu beyanname, insanlığın bu dünyadaki en iptidaî haklarını hiçe sayan hatta yok eden devletler tarafından neşredilmektedir. Buna rağmen yine de kendilerini dünyanın en medenî ve en ileri milletleri olarak ilân ediyorlar. Ve böyle bir durumda da müstemlekelerini ellerinde tutmak istiyorlardı. [395]
Bu kısa beyanımızdan sonra anlaşılıyor ki, bu hususa ait Avrupa düşüncesinin tarihi iki yüz küsur seneyi aşmamaktadır. Bu belli tarihten önce insan haklan diye bir mefhum tahayyül bile edilmiyordu. Bundan başka, eğer bugün bu haklardan bahsediliyorsa, bunun arkasında herhangi bir mesned (Authority) ve herhangi bir ic-raî kuvvet (Sanction) da mevcut değ Mir. Bu beyanname sadece iyi bir temenniden başka bir şey olamaz.
Buna mukabil, İslâm insan haklarını Kur'an'-ı Kerimin beyanında ve bilhassa îslâm Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellemin Veda Haccında irad buyurdukları hutbede ortaya koymuştur. B'rleşmiş Milletlerin veya Av-rupanm bu düşüncesinden çok daha önce ve çok daha evvel îslâm kendi milleti için, ister akide bakımından olsun, ister ahlâkî ve dinî bakımdan olsun, bu hükümlere itaat edilmesini farz kılmıştır. Bu hak ve hukukun korunması hususunu da Sat-ı Risaietpen ahileri, kendi devri saadetlerinde nazarı dikkate aldıkları gibi, Hülefa-i Raşidin fevrinde de nazarı itibara alınmıştır.
Şimdi, İslâmda bu hak ve hukukun ne şekilde kaim kılındığım etraflıca anlatmağa çalışacağım:[396]
1. Yaşamaya Hürmet Veya Yaşama Hakkı.
Kur'an-ı Kerimde dünyanın ilk cinayetinden bahis vardır. Bu, insanlık tarihinin ilk hadisesidir ki, bir insan başka bir insanın canına kıymıştır. Bu hadiseden de ilk defa b'r insanın başka bir insanın canına ve yaşayışına hürmet etmesi meselesi ortaya çıkmıştır. Oradan anlaşılıyor ki, bu dünyada herkesin bir yaşama hakkı vardır. Kur'an-ı Kerim'de hadise anlatıldıktan sonra şöyle bu-yuruluyor:
Hiç bir kimseyi öldürmemiş ve yeryüzünde herhangi bir fesat çıkarmamış olan birisini her kim öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir kimsenin hayatım kurtarırsa, o da bütün insanlaın kurtar-rmş gibi olur. Mâide, 32).
Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, bir insan öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. Buna mukabil bir insanın hayatını kurtarmak da bütün insanların hayatını kurtarmak gibi oluyor. Burada hayat kurtarmak kelimesi «thya» : (Yaşatmak) tabiri ile beyan edilmiştir. Başka bir tabir ile, bir kimsenin hayatını kurtarmak demek, onu yaşatmak, ona yaşayış vermek demek oluyor. Bu işde vahuz iki husus istisna edilmiştir. Birincisi; bir kimse başka bir kimsey Öldürürse, öldürülen kroşenin kısasına karşılık bu kimse de öldürülebilir. İkincisi de herhangi bir kimse yeryüzünde fesat çıkarmak isterse o imse de öldürülebilir. Bu iki ahvalin haricinde insan yaşayışı ortadan kaldırılamaz ve bir kimse de öldürülemez [397]. İnsan yaşayışının ve canının korunması tâ tarihin ilk devirlerinden beri aydmlatılmıştır. tnsan hakkında şöyle düşünmek de yanlış ve hatalıdır: «insan karanlık devirlerde ortaya çıkmıştır. Kendi hemcinsini ÖL düre öîdüre, nihayet ilerlemiş ve öyle bir vaziyete gelmiştir ki, artık insan, insan öidürmemeği dlbüneb.M mistir.» Böyle düşünmek tamamen hatalı ve Hak Taalâ hakkında şüpheli görüşe sürükler mahiyettedir. Kur'an-ı Kerimin bildirdiğine göre Hak Taalâ, tâ başlangıçtan beri ve her zaman insanlara hidayet yolunu göstermiştir. Bu hidayet yolunun içinde insanların insanlarla olan hak vr hukuku da belirtilmiştir.[398]
2. Zayıfları Ve Malüllerî Korumak:
Kur'anH Kerim'den ve Resulü Ekremin gösterdiği h'dayet yollarından anlaşılan ikinci mesele de şudur : Kadın, çocuklar, yaşlılar, yaralılar, hastalar ve buna benzer durumda olanlara zorbalık etmek caiz değildir. —. Bunlar ister bizim kendi milletimizden olsunlar, isterse biz'nı milletimizden olmayıp, başka milletlerden olsunlar, yahut da düşman olsunlar. — Bir harp vuku bulursa o zaman fertler esasen harp meydanında olurlar ve mesele değişir. Yoksa bunun dışında tecavüz kat'î olarak men edilmiştir. Bu usul, İslâm'ın kendi kavmine has değildir. Bütün insanlık için konmuş olan bir kanundur. Zat-ı RisaletpenahÜerinin bu mesele üzerinde açık beyanları vardır. Hülefa-i Raşidin devrinde de düşmanı karşılamak için, ordu sevk edlidiği zaman bu hidayetler ordu efradına anlatılırdı. Düşmana karşı hücuma geçildiği zaman, «kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve yaralı hastalara eî sürülmeyecektir.» Denirdi.[399]
3. Kadınların Namuslarının Korunması :
Yine Kur'ari-ı Kerimin ve Hadis-i Şeriflerin teyid ettiği hususlardan biri de, kadınların iffetine karşı hürmet göstermektir. Yani muharebede düşman tarafın kadınları — her ne suretle olursa olsun — Müslüman ordusu efradının eline geçebilir; o zaman kadınlara katiyen el sürmek yoktur. Kur'ana göre — herhangi şekilde olursa olsun — fuhuş men edilmiştir. Haram kılınmıştır. İster kadın müslüman olsun, isterse müslüman' olmasın; veya kendi milletimizden olsun, yahut da başka bir millete mensup bulunsun, isterse bu kadın dost bir milletin kadını olsun, isterse düşman memleketin kadını olsun, katiyetle el sürülmiyecektir.[400]
4. Geçimin Korunması:
Vazedilmiş olan esas kanunlardan biri de şudur: Aç bir insana — ne vaziyette olursa olsun — ekmek verilecektir. Çıplak bir insan — ne durumda bulunursa bulunsun — giydirilecektir. Yaralı ve hasta kimse — hangv ahvalde bulunursa bulunsun — tedavi, edilmeğe hak kes-beder. Şurasına da asla bakamayacaktır ki, bu ac, bu çıplak, bu yaralı veya hasta dost mudur, düşman mıdır? Bu umumî (Universal) hukuk kaidesidir. Düşmana dahi aynı şekilde muamele edilecektir. Düşman tarafa mensup bir kimse, bizim tarafımıza gelir yahut da getirilirse, ac olursa karnı doyurulacak, çıplak ise giydirilecek, ac ve çıplak bırakılmayacaktır. Hasta ve yaralı olursa önce tedavisi için çalışılacaktır. [401]
5. İnsaf Ve Adalet :
Kur'an-ı Kerim'in koyduğu değişmez usullerden biri de şudur: İnsanlara karşı insaf ve adaletle muamele edilecektir. Hak Taalânm bu husustaki emirleri şöyledir:
Herhangi bir kavmin düşmanlığı sizi hiddetlendirip de adalet yolundan ayırmasın. Adalet yolunu tutarsanız, bu takvaya daha yakındır. (Maide, 8).
Bu âyet-i kerinıe'de, islâm, şu esası tayin etmiştir: İnsana karşı — tek bir insan ferdi ve yahut da bir kavim ve insanlar topluluğu — her ne şekilde olursa olsun, adalet ve insaf ile muamele edilecektir. Dostlara karşı adalet ve insaf gösterilip, düşmanlara karşı adalet ve insaftan uzak kalmayı İslâm usulü tamamiyle reddetmiştir. Onların hakkında da adalet ve insaf gözetilmesin. denmemiştir.[402]
6. İyiliğe Yardım Etmek Ve Fenalığa Yardtun Etmemek.
Kur'an-ı Kerim'in bu bahiste tayin ettiği usullerden biri de şudur: İyilik ve hakkı ortaya koymak için yardım etmek lâzımdır. Zulüm ve haksızlık için yardım edilemez. Fenalığı kardeş gibi yakınlardan birisi dahi yapsa ona dahi yardım edilmez. Bunun tam zıddı olarak, iyiliği düşman dahi yapsa bu işde ona yardım etmek gerekir. Hak Taalâ, bu bahisde şöyle hidayet buyurmuştur :
İyilik ve Allahtan çekinmek için yardim ediniz. Günah ve tecavüz için yardjim etmeyiniz. (Maide, 2).
Burada iyilik -kelimesi «Birr» lafzı ile bildirilmiştir. Bu kelimenin Arapça'da lügat manası «hakkı yerine getirmek» demektir. Yani diğerlerinin de hakkını yerine getirmek ve takva yani Allah'tan çekinmek için birbirinize yardım ediniz. Bu da Kur'an-ı Kerimin daimî ve mus-ta&îl usullerinden biridir.[403]
7. Eşitlik Hakları :
Kur'an-i Kerim'in ehemmiyetle üzerinde durduğu usullerden biri de, insanlar arasında eşitliği ka;m kılmaktır. Bir kimse, diğer kimselere imtiyaz sahibi olmak isterse, bu, ancak ahlâk itibariyle olabilir. Bu husus da Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde işaret buyumlmuştur :
Ey halk; Biz sizi bir erkekten ve bir kadından halk-ettik. Ve birbirleninizle tanışasıniz d;ye ffa kabileler ve oymaklara ayırttık. Elbette ki, Allah iıuiinde sizin en makbul olanınız en fazla muttaki bulunan izdir.
(El - hücûrat, 13).
Bu âyeti-i kerime ile anlaşılıyor ki, insanların hepsi de esasta bir ve eşittirler. Muhtelif nesiller, soylar, muhtelif renkler, muhtelif diller hakikatde, insanlık âlemi için (her ne şekilde olursa olsun) makul bir taksim ve tasnif değildir.
İkinci mesele de şudur: Mevcut bulunan bu taksim ve tasnif, sadece insanların birbirleriyle tanışmaları cindir. Başka tâbirle bir kardeşlik eşitliği vardır. Bir kavmin veya b:r kabilenin diğer bir kavme veya diğer bir kabileye (her ne şekilde olursa olsun) imtiyazı ve üstünlüğü yoktur. Hukuk bakımından birbir' eriyle eşit ve aynıdırlar. Allah Taalâ bir tasnif daha ileri sürmüştür. Bu tasnife göre üstünlük lisanla, renkle, sDyla, ırkla değil, yalnız bir üstünlük varsa ve iftihar edilecek bir mevzu bulunuyorsa, o da temiz ahlak ve üstün seciyedir. İnsanlar fıtrî yaratılış bakımından birbirlerine eş olduklarından nesil ve renk farkı ayrılık' sebebi olamaz. Başkalarının haklarına tecavüz etmek İçin kimseye de bir hak tanınmaz. İftihar edebilmenin sebebi sadece Allah içinde makbul ve temiz kimse olmaktır. Bu mevzuda îslâmuı peygamberi de beyanda bulunarak, aydınlatmıştır. Zat-ı Risaletpenahileri Mekkenin fethinden sonra, şu müh m gerçeği ilân etmişlerdir:
Ne bir Arabın bir Acmıey ne de bîr Acemin Araba, ne bir beyazın siyaha, ne de bir siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük varsa, ancak takva iledir. Soy sop ile bir imtiyaz yoktur.[404]
Yani üstünlük ve imtiyaz ancak diyânot ve takva ile mümkündür. Meselâ bir kimse gümüşten d ğer bir kimse de taştan başka birisi de topraktan yaratılmış değildir. Belki insanların hepsi aynı şeyden yaratılmışlardır; ve bütün insanlar eşittirler. [405]
8. Masiyetten Çekinme Haklan.
Usullerden biri de şudur: Herhangi bir kimseye ma-siyet etmek için hüküm veya emir verilem yecektir. Bu iş bir kimseyi, ne iltizam ettirir ne de böyle bir şey için o kimse itaat eder. Masiyet için em r verilirse itaat etmemek gerekir. Kur'an hükümlerine göre, herhangi bir âmir, kendi eli altında bulunan diğerlerine mas yet etmek ve kanunsuz yola gitmek için hüküm veremez. Âmir böyle bir iş için hüküm verir yahut da câ z olmayan bir şekilde tecavüz etmeğe emrederse, böyle bir âmirin ne hükmü dinlenir ne de emrine itaat edilr. Zat-ı Risaletpenahileri de bu hususu şerh ederek şöyle buyurmuşlardır :
Hiçbir mahlûk için, Halika karşı mas-iyet yolunda itaat yolîtur.
Halikın caiz saymadığı ve masiyet olarak bildirdiği hususlarda itaat etmek için kimseye emir verilemez.. Ne hüküm verebilen buyruk sahiplerine böyle bir masiyet hükmü vermek hususunda hak tanınmıştır; ne de hüküm verilenlere bu hususta itaat etmeleri için bir emir verilmiştir.[406]
9. Zalimin İtaatini Reddetmek Hakkı.
Bu da İslâmm muazzam usullerinden biridir ki, zâlime karşı itaat etmek diye bir hak yoktur. Kur'an-ı Kerim bu hususa da şöyle işaret buyurmuştur: Hak Taalâ, İbrahim Aleyhisselâm'ı yeryüzünde halife kıldığı zaman, Hak Taalâ'dan, Hazret-i İbrahim şöyle bir dilekte bulunmuştu. Hak Taalâ da şöyle buyurdu :
Seni halka .imam kılmaktayım.
Hazret-i İbrahim de dileğini arz etmişti :
Benim neslimden de İmanı kıl! Diye dua etti.
O zaman Hak Taalâ'nın işareti şöyle oldu :
Benim vadim zâlimlere ulaşmaz. (Kakara, 124)
Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, zâlimlere karşı itaat etmek hususunda Hak Taalâ yazılı bir emir vermemiş ve bu gibi kimselere itaat edi'mesini reddetmiştir. [407]
Nitekim imam Ebu Hanife rahmetullahi aleyh de bu hususta şöyle buyurmuştur :
Herhangi bir zâlim, müslümanlara imam olmak salâhiyetinde değildir. Eğer böyle bir kimse imam olacak olursa, ona itaat etmek vâcib değildir.[408]
Böyle bir şahsa boyun eğilmeyecek ve ortadan kaldırılması için çalışılacaktır. [409]
10. Siyasî İdarecilikte İştirak Hakkı.
Islâmin insanlar için kararlaştırmış olduğu esas hakların en mühimlerinden biri de bütün müslümanlarm içtimaî işlerde ve hükümet meselelerine iştirak edebilme nakkıdır. Hükümet halkın müşaveresiyle kurulur. Halk ile müşavere ederek, işleri yürütür. Kur'an-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmuştur :
Elbette ki, onları (yani ehl-i imanı.) yeryüzünde hafife kılarız. (Sûre-i Nur, 55).
Halife kılınmak bir veya muayyen şahıslar için olmayıp çoğunluk içindir. Nitekim, bazılarını değil de «onları» buyrulmuştur. Yani «bütfın kavmin fertlerine halifelik veririz» denmiştir. Demek oluyor ki, hükümet herhangi muayyen bir ailenin ve hanedanın veyahut da bir zümrenin hakkı değildir. Bütün millet toplumunun ferden fert hakkıdır. Millet efradı ile müşavere edilmeksi. zin, bu iş olamaz. Kur'an-ı Kerim yine bu hususta şu İîâmî emri beyan etmiştir :
Onların işleri (hükümet işi) kendi aralarında müşavere iledir. (Şûra, 38).
Ve yine :
tş hususunda (Devlet işi) kendileriyle müşaverede btıhın. (Aî-i İmrân, 159).
Yani bu hükümet müşavere ile yürütülür. Bu hususta Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'ın sözlerinde de açık beyan vardır. Buyurmuştur ki:
Müslümanlarla müşavere etmeksizin, kimsenin hükümet başına geçmeğe hakkı yoktur.
Hükümet idarec si Müslümanlar razı olduktan sonra, iş basma geçebilir. Müslümanlar razı olmadığı takdirde demek ki, bir kimse hükümet basma geçemez ve memleketin idaresini de elf alamaz.
Bu hüküm gereğince, demek İslâm, Cumhurî ve müşavere esasına dayanan b'r hükümet nizamı kaim kılmak istemiştir. Bu da bagka bir meseledir ki, bizim talihsizliğimizden", üzerimize padişahlar musallat olmuşlardır. Tahakküm de etmişlerdir. Fakat böyle olmasına rağmen, İs-Iâm bunların bu şekilde padişahlık etmeleri için müsaade etmemiştir. Ancak bunların padişah olup da bizim üzerimize musallat obuaları yine bizim kendi ahmaklığımızın neticesinde olmuştur.[410]
11. Hürriyetin Korunması .
Başka bir usul de insan hürriyetinin korunması me-se'.?^:dir. Adalet hükmü hariç kimsenin hürriyeti elinden
alınamaz. Hazret-i. Ömer açık bir şekilde bu hususu belirtmiştir :
tsiâmda hiçbir kimse hak olmaksızın tutuklanamaz. (Hürriyeti selb edilemez.) [411]
Burada «Hak», adalet demektir. Kanun ve nizam dairesinde adliye işi demektir. (Judic al process of LaW).[412]
Yani bir kimsenin hürriyetini elnden almak şunu icabettirir ki, bu kimse bir gürümle itham edildikten sonra, dava görülmeğe başlanıp, bu kimseye savunma fırsatı verisin ve ancak bu şekilde dava bir neticeye bağlansın. Böyle olmadıkça, her ne şekilde olursa olsun böyle bir işe adaletli is denemez. Bu iş ^alelade, akim (Common Sense) .da icabıdır ki, itham edilene kendisini savunmak iç'n fırsat verilmelidir. Bir kimse herhangi bir kuru itham ile yakalanıp hürriyeti elinden alındıktan sonra böyle bir insana kendini savunma hakkı verilmezse, elbette ki, bu çirkin tutum îslâmın adalet anlayışına sığmaz. İslâm Hükûmetinn adliyesi demek, Kur'an hükümlerine tabi olmaktan başka bir şey değildir. [413]
12. Mülkiyetin Korunması .
Kur'an-ı Kerimin açık bir şekilde ortaya koyduğu esas haklardan biri de mülkiyet'n — ferdî mülkiyet — korunmasıdır. Hak Taalâ bu hususda şöyle işaret buyurmuştur :
Birbirinizin inalını aranızda bâtıl yol ile yemeyiniz. (Biakara 188).
Eğer Kur'an, Hadis ve fıkhı mütalâa edersek, şu sualin cevabını bulmuş oluruz; Başkalarının mallarından istifade etraek ne- gibi yollarla mümkündür? İslâm bu yolları ve bu şekilleri de mübhem bırakmamıştır. Bu iş için muayyen yollar ve usuller vazetmiştir. Bu usullere göre kimse, gayrı - caiz şekilde mal iktisap edemez. Hiç bir kimseye veya hiç bir hükümete, kanunu hiçe sayarak, konmuş olan bu muayyen şekillerin haricinde yani tslâ-mm sarahatle beyan etmiş bulunduğu şekillerden başka br şekilde, bir kimsenin mülkiye tine el uzatmak hakkı verilmemiştir.[414]
13. Şeref Ve Haysiyetin Korunması.
Esas insan haklarından biri de şeref ve haysiyetin korunmasıdır. Sûre-i Hücuratta bu hakkın mufassal bahsi vardır. Meselâ bu mevzuda şöyle işaret buyrulmuştur:
Bir kavim başka bir kavimle alay edemez.
Yani sizden bir zümre başka bir zümreyi alay mev-znu yapmasın.
Birbirinize lakap takmayınız.
Yani kelime uydurup alay için birinin isminin başına veya sonuna eklemeyin.
Kiminiz, kiminizi arkasından çekiştirmeğe kalkmasm. (Hücurat, 11 - 12).[415]
Böyle şeylerle insanlar birbirlerinin şeref ve haysiyetleriyle oynamağa kalkmamalıdır. Bu gibi fiiller men edilmiştir. Açıkça söyliyelim ki, insan ister yüzüne karşı olsun, isterse arkasından olsun alay edilmekten hoşlanmaz. Lakap uydurup takmak, meselâ (şaşı, topal, kam bur, sağır, cırtlak) gibi kelimeleri isimlerin başına veya sonuna eklemekten b:r fayda elde edilmez. Herkesin izzet, şeref ve haysiyetinin korunması garanti edilmiştir. Aynı şekilde yine halka karşı dil uzatmak da men edilmiş bulunuyor. [416]
14. Şahsî Yabayısın Korunması.
İslâmın esas kanunlarına göre, herkesin hususî ve şahsî yaşayışı (privacy) muhafaza altına alınmıştır. Kimse, başka kimsenin hususî ve şahsî hayatına müdahale edemez. Bu hususta Nur sûresinde sarahat vardır :
Kemli evinizden başka evlere girmeyiniz. Ancak müsaade şartiyle. (Nur, 27)-
Sûre-i Hücuratta şöyle beyan buyrulmuştur:
Gözetleyicilj'lk etmeyiniz. (Birbirinizin i>izli şeylerinizi gözetlemeyiniz.) (Hücurat, 12).
Hazret-i Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem de bu hususa şu şekilde1 işaret buyurmuşlardır :
Kendi evinizden başka bir kimsenin evini gözetlemek îııtkkı kimseye verilmemiştir.
Başkalarının gözetlemesinden, herhangi bir şekilde müdahalesinden azade bir şek'lde emniyetle kendi evinde oturması herkesin kanunî hakkıdır. Bunun gibi, yine kimsenin, şu hakkı da yoktur ki, başka birine ait olan mektubu veya yazıya müsaadesiz baksan. Nerede kaldı" ki, okusun. İslâm insanların şahsî ve hususî haklarını tamamen muhafaza altına almış, evlerin gözetlenmesini açıkça men etmşitir. Ancak, bir kimse çok mühim bir tehlikeye mâruz kalırsa, o kimseyi tehlikeden kurtarmak için, hususî ahvalde bu gibi vaziyetlere baş vurula-Ülir. O da bu.kimseyi ikaz edip kendisine tehlikeyi bildirmek maksadı için böyle b:r harekete tevessül edilebilir. Yoksa her ne şekilde olursa olsun, bir kimseyi gözetlemeği İslâm Şeriatı caiz saymamıştır.[417]
15. Zulmün Karşısında Direnme Hakkı.
İslâmda esas haklardan .biri de, b:r kimsenin zulme kiirşı direnme hakkıdır. Zulme uğrayan bir kimse sesini yükseltip, zulme uğradığını ilân eder ve sesini istediği şekilde yükseltlbilir. Hak Taalâ bu hususta şöyle işaret buyurmuştur :
Allah, çirkin sözler söylenmesini ve sesin yükseltil me&îni sevmez. Ancak zulme uğrayanlar (hariç). (Nisa, 148).
Yani mazlum kimseye, zâlimin karşısında sesini yükseltip uğradığı haksızlığı dile getirmek hakkı tanınmıştır.[418]
16. Fikir Beyanı Hürriyeti .
Zamanımızda üzerinde durulan mühim meselelerden biri de fikir beyanı hürriyetidir. (Freedom of Bxpres-sion). Bu günkü istilanda böyle deniyor. Fakat Kur'an ıstılahında bu mesele böyle bir ıstılahla söylenmemiş ve umumî olarak buna da «Emrün biLmâruf [419] ve Neh-yün an il - münker» denmiştir. Bu husus sadece insan için bir hak olarak tanınmakla kalmamış belki bu, insanlar için farz bile kılınmıştır. — Kur'andan başka bu hususta Hadîslerde de işaretler vardır, — însana, iyilikleri söyleyip, fenalıktan men etmesi farz kılınmıştır. Herhangi bir fenalık görürse, sadece sesini yükseltmekle kalmaz, belki bu fenalığı ortadan kaldırmak için de düşünmesi lâzım gelir. Böyle yapmak kudretinde olur da yapmazsa günahkâr olur. Müslüman için, îslânı camiasını teiniz tutması farzdır. Bu hususda bir müslümanın sesini kısmak ve söylemesi icabeden şeyleri söyletmemek büyük bir zulümdür. İçtimaî işlerin iyi bir şekilde yürüyebilmesi için bir kimsenin fikir beyanmm serbest olması icaıbeder. Bir kimse, iyilik için çalışmış ise, sadece iyi bir iş yapmış ok makla kalmaz, kendi insanlığına düşen vazifesini ifa etmiş olur. Buna göre herkes için fikir beyanında bulunmak Islâmda serbest olarak kararla^tırümış oluyor. Kur'an-ı Kerim, Beni İsrail'in alçaklığa düşme sebeplerfni beyan ederken, onların şu durumunu beyan etmektedir; Onlar, biri birlerini, yaptıkları fenalıklardan men etmezlerdi. (Maide, 79)
Yani herhangi bir kavim arasında öyle b'r vaziye't ortaya çıkar ki, o kavim içinde fenalıklara karşı kimse sea çıkaramaz; bir şey söyleyemezse, o zaman gitgide bu kötülükler bütün kavmi sarar ve o cbmiyetin dejenere olmasına sebep olur gider. Böyle 'bir kavim de Allanın azabına müstahak olamaz da ne olur?[420]
17. Fikir Ve Akide Serbestliği Hakkı
Islâmda, Kur'an tâlimi meyanında bir cümle, daha doğrusu bir âyet-İ kerime görüyoruz :
Iü, ikrâhe fi'd-dini : Dinde zorlama yoktur. OBakara, 256)
Bu kaide insanların düşünce serbestliği için konmuş bir usuldür. Bu usulle herkese akide ve fikir serbestliği verilmiştir. Yani bir kimse isterse iman yolunu tutar, isterse küfür yoluna gider.
İslâm'da fikir hakkında kuvvet kullanmak zarureti iki yerde vardır. Biri, îslâmî hükümetin istiklâl ve mevcudiyetini korumak maksadiyle cih,ad meydanında düşmana karşı savaşıhrken,. İkincisi de memleket sathında emniyet ve asayişi ayakta tutmak, fitne ve fesadı önlemek, cürüm ve cinayetleri ortadan kaldırmak, adalet nizamını kaim kılmak iç;n..
Düşünce ve itikat hakkında serbestlik hususuna gelince Mekkede müslümanlar Hakka inandıkları ve Hak-"W iwyledik!eri için, on üç sene dayak yediler ve incit 1diler. Nihayet isbat edildiki, gittikleri yol hakdır. Müslümanlar kendileri için, böyle bir hakkı, bu şekilde kazandıklarından, başkalarının da böyle bir hakkı olmasını elbette k', kabul ederler. İslâm tarihinin başından sonuna kadar, bütün sahifelerini tetkik ettiğimiz takdirde göreceğiz ki, hiç bir zaman ve hiç bir yerde müslümanlar, gayn müslİm reayayı (tebaa) İslâmı kabul etmeğe zorla-mamışlardır. Kimseyi İslâmı kabul etmedin diye de öldürmemişlerdir. Kimseye de dayak atarak Kelime-i Şe-hadeti s ö yi etme inişlerdir.[421]
18. Dinî Eziyetten Korunma Hakkı.
îslâm, muhtel.f dinî- zümrelerin, başka dinî zümreler aleyhinde harekete geçmek için çalışmalarını reva görmediği gibi, böyle bir meseleyi de kabul etmez. E ir mezhebin önderlerinin, diğer b'r mezhebin önderleriyle rekabete- girişmesine ve. bir mezhebin mensuplarının diğer bir mezhebin mensuplarına eziyet etmesine müsaade etmez. K'.ır'an'a göre herkes'n mezheb inanışlarına ve itikatlarda ve bu mezhep mensuplarının önderlerine ve rehberlerine hürmet edilmesi bildirilmiştir. Bu hususta Kur1 -ars-i Kerimin hidayeti şöyledir :
Allah'tan başkasını çağıranlara küfür etmeyin. (El - En'âm, 108).
Yani muhtelif din ve mezhep sâ'iklerinin akideleri ü serine ancak delil ile konuşulabilir. Onlara ileri geri söylenip küfür.edilmez. Makul bir şekilde tenkid edilmelidir. Yoksa onlara karşı kötü ve ç/rkin sözler söylenmemeli-dir. Birinin yok yere gönlünü incitmek doğru değildir. £ İrine bu şekilde eziyet etmek de caiz sayılmaz.[422]
19. Topbmma Hürriyeti Hakkı.
Fskir beyan etmek hürriyeti ve söz söyliyebilmek serbestisinin iktizalarından biri de toplanma hürr'yeti-dir. Bir toplumda muhtelif fikirlerin bulunması tabiî bir işdir. Kur'an-i Kerim muhtelif yerlerde herkesin her hususta fikrin'n aynı şekilde olmayacağını belirtmiştir. Bir usul ve bir nazariye etrafında toplanmış bulunanlar bir millet vücuda getirdikleri halde yine bu camianın arasında bazı hususî fikir mektepleri de bulunur. Bu f kir mekteplerinin mensuplarının fikirleri bazan birbirine yakın olur, bazan da uzak olur. Kur'an-ı Kerim bu hususta şu işarette bulunmuştur:
Sizin içinizden bir ümmet olmalıdır ki, bunlar mârufu emretmeli, münkerden men eylemelidirler.
(Al-i tmran, 104).
Amelî ve fiilî yaşayışta «iyiliğin» adına «mâruf» diyoruz. «Kötülüğe» de «münker» ismi veriyoruz. Muhtelif düşüncelere göre bu ikisinin arasındaki farklar da muhtelif olacaktır. Bu ihtilaflardan da yine muhtelif fikir mektepleri ortaya çıkacaktır* Bundan daha açık bir şey olabilir mi ki? Zümreler ve partiler de n'tekim bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Ve nitekim, bizim fıkhımızda olduğu gibi siyasî nazariyem'zde de muhtelif zümreler ve fikirler mevcuttur. Sorulacak sual şudur ki, îslâmî Anayasada (Düstur) ve Hukuk beyannamesinde, muhtelif fikir sahiplerinin fikirlerini beyan etmeleri yolunda toplanma serbestisi hakkı var mıdır, yok mudur? Bu sualin en mükemmel cevabını Hazret-i Ali ile Havaric'in karşılaşmaları had sesinde göreceğiz. Hazret-i Ali Radı. yallahu Taalâ anh, böyle bir muhalif fikir cereyanı ile karşılaştıkları zaman, bu fikir mensuplarına bir arada toplanmak için müsaade vermiştir. Ve o zaman Haricilere şöyle buyurmuştu :
S:z eğer kılıca davranmayıp da kendi nazariyenizi başkalarına kılıçla ve zorla kabul ettirmezseniz, sizin için tamamen serbestlik vardır.[423]
20. Başkasının Yaptığı İşden Meaiul Olmamak.
İslâm tâlimine göre insan ancak kendi yaptığı işden mesuldür.
Amellerinin cezasını da mükâfatını da kendisi görecektir. Başkasının işlerinden ve başkasının cürmim-<len dolayı bir başka kimse ne mesul olur, ne de ona suç yüklenip ceza verilebilir. Kur'an-ı Kerim, bu usul hakkında şöyle hidayet buyurmuştur :
Kimse kendi yükünden başka birisinin yükünü yüklenmez. (En'am, 1G3)
Başka birinin yerine başka birini yakalamak Islâma-Kiğmadığı gibi, sakallının yerine bıyıklıyı da cezalandırmak tslâm ölçülerine sığmaz.[424]
21. Şüpheler Üzerine Hüküm Yürütülemez.
Islâmda herkese şu hak tanınmıştır: Herhangi bir şekilde, "tahkik edilmeksizin ve ispat olmaksızın, kimsenin hakkında sadece şüphe üzerine hüküm yürütülme». Bu bahis hakkında Kur'an-ı Kerim'in açık hidayeti şöyledir: Herhangi bir suç hakkında haber verilirse, derin araştırma yapılıp tahkik etmek gerekir. Olabilir ki, her ne sebepten olursa olsun, bilmemezlik veya başka bir sebeple birisine haksızlık edilmiş olur. [425]
Yine bu hususta Kur'ari-ı Kerim şöyle işaret (buyurmuştur :
Şüpheden tamamen kaçınız, çünkü bazı şüpheler günahtır. (Hücurat, 12).
Hülâsa, îslâmra insanlara bahşettiği haklar bunlardır, îslâmın düşüncesi tamamen açık ve mükemmel bir şekilde insan yaşayışının başından beri verilmiştir. Her-şeyden mühim mesele de şudur ki, bugünkü dünyada insan haklan (Declaration of Human Rights) ilân edildiği halde, böyle bir beyannameyi icra edilebilecek bir müeyyide "C müessir bie kuvvet yoktur. Sadece yüksek bir Ölçüt' .ı ve bir temenniden başka bir şey olamamıştır. Bu ^üye de hiçbir millet amelî şekilde bağlı değildir. Bu nevzuda ."<--'-!i bir muahede de yapılmamıştır. Bütün ıHİetleri gj bu haklara bağlı bulunmak için mecbur ede-k bir şey de yoktur.
Fakat Müslümanların durumları böyle değildir. On-;ar Ai'ah Taalânın kitabına ve O'nun Resulünün SaUalla-k'd aleyhi ve sellem, sünnetine ve hidayetlerine bağlıdır-iar. Allah tarafından O'nun Resulü, esas haklan tam bir aydınlıkla ortaya koymuştur, İslânıî hükümet kurulunca da bu haklara dikkat etmesi icabedecektir. Böyle bir hü-kûmet bu hakları hem müslümanîara teslim etmelidir, hem de diğer milletlere. Bu iş içinde herhangi bir muahedeye ihtiyaç yoktur. Filan millet, bizim milletimizin haklarını teslim o^./;-or, biz de kendi ülkemizde yaşayan o milletin mensubu fertlere bu hakkı teslim etmeyelim diye de bir şey olamaz. Belki müslümanîara verilecek o-lan bu haklar, müslümanîara da, bu müslümanların dostlarına da, müslümanlarm düşmanlarına da aynı şekilde tanınacaktır.[426]
BAB 13
Anayasa I düstur) bahisleri meyanında karışık meselelerden bîri de azınlıklar meselesidir. Bu meseleler hakkında -sayısı? yanlışlıklar ortaya çıkarıldığından zihinler karışmıştır. .
Mcvlânâ Ebu'l - A'lâ Mevdüdî, istiklâlin hemen akabinde bu mesele üzerinde durmuş ve bütün cepheleriyle bu mevzuyıı izah ederek, bir Isîâmi hükümette zimmîlerin haklarının nelerden ibaret olduğunu açık lam "ştır, Mevlanâ, bu makalesini tekrar g"özden geçirmiş ve düzeltilmiş son şekliyle bu kitaba alınmıştır.
Adı geçen bu yazı Tercürr..ırı ü! - Kur'an'da Ağustos 1948 de neşredilmişti. Makalede bir tarafta Gayrı - İslâmî hükümetlerin Anayasalarında bulunan ekalliyet haklarından, diğer tarafta da îslâm? hükümetteki gayrı - müslimlerin haklarından bahsederek durum mukayeseli olarak gösterilmiştir.
Bu şekilde, İslâmî hükümetin gayrı - Müslimlere davranışiy--îe, diğer hükümetlerin ekalliyetlere kerşı tutumları açık bir tarz-d« ortaya çıkmış oluyor. (Hazırlayıcı)[427]
GAYRI MÜSLİMLERÎN HAKLARI
İslâmî hükümette gayrı - müsTmlerİn haklanndan oahsetmeden önce, şu noktayı zihinlere yerleştirmek icap eder ki, Islâmî hükümet hakikatte usulî (ideological) hükümettir. Böyle bir rejim, millî cumhuriyetten (National Democratic) den bambaşkadır. Burada bu iki ayrı ayrı rejime tabi olan hükümetlere göre, biz de bu meselenin farklarını ayrı uyrı muhtelif eepheleriyle ortaya. koyacağız. O zaman bu mesele etraflıca ve daha iyi bir şekilde anlaşılmış olacaktır.
1. tslâmî hükümet kentli hudutları dahilinde oturan halkı şu şekilde tasnife tâbi tutar:
Ya bu halk, bu hükümetin usullerine ve ideolojisine inananlardan müteşekkildir, yahut da inanmayanlardan.
Yani ya bunlar müslumandırlal*, yahut da gayri -muslinidirler.
1. Millî hükümette ise halk şu bakımdan tasnife tâbi tutulurlar: Bu hükümetin hudutları dahilinde bulunanlardan kimler bu hükümete mensupturlar ve kimler değillerdir. Yani bu hükümeti- yürütenler esasda kimlerdir ve kimler değildir. Bugün bütün hükümetlerin rejimlerinde halkı ikiye ayırırlar ve istilanda bunlara ekseriyet ve ekalliyet (çoğunluk ve azınlık) derler. Ve bu iki ıstılahı kullanırlar.
2. telâmı hükümette, hükümet ve devlet işlerini yürütmek bu hükümetin usulüne inanan bütün halk efradına aittir. Kendi nizam ve intizamı dahilinde gayrı - müslimle-re de münasip vazifeler verilebilir.
Fakat devlet reisliği ve hükümet başkanlığı gibi işler onlara tevdi edilmez.
2. Millî hükümette, devlet reisliği ve hükümet başkanlığı hususunda yalnız, kendi efradı kavmine itimad eder. Vatandaşlardan olan diğer ekalliyet mensupları böyle b;r hükümette itimada şayan ve güvenilir kimseler değillerdir. îsterse bunu açıktan açığa söyler, tsterse fiiliyatta böyle yapar. Ekalliyet efradından kimse kilit - ktalarda vazife göremez. Böyle bir vazife verilecek olursa, sadece gösterişten ibaret kalır. Memleketin asayişi ile ilgili mühim mevkiler de ekalliyete verilmez.
3. İslâmi hükümet kendi rejimi bakımından su me-seieyî gözönünde bulundurmakla mükelleftir :
Müslümanlarla» gayrı - müslimler arasındaki farkı açıkça beyan eder ki, Hangi haklarm müslümanlara mahsus olduğu ve hangi hakların gayrı . müslimlere ait olduğu Mlİnsin.
3. Millî hükümetlerde bu şeküde söz oyunu yap -mak gayet kolay bir işt'r. Memleketin bütün halkına, eşit haklara sahipsiniz denir, fakat bu haklar sadece kâğıt üzerinde yazılı kalır. Fiiliyata gelince, her zaman ve her yerde, çoğunluğun azınlığa karşı bir imtiyaz hakkı göz-önünde tutulur. B'öyle brr zeminde azınlıklara fiiliyatta ve hakikatte bir hak tanınmaz.
4. İslâmi hükümet, kendi tebaası içinde bulunan gayn - müslimlerin karışık hakları meselesini, onların bîr zimmîlik hakkı olduğunu kabul etmiş ve kendilerinin korunmasını tekeffül (Garantee) ederek halletmiştir. Bu şekilde onlara bir güven vermiştir.
Devlet kendi usulî nizamı içinde ve işlerin hallü akdi meyanında onlara müdahale ettirmez.
Yine bu sınıfa siz ne zaman isterseniz, İslâm usulü, nü kabul ederek müslüman olabilirseniz ve siz de diğer fertler gibi idareyi elinde tutan cemaatın bir ferdi olabi-İİrsmiz ve siz de idareye iştirak edersiniz, demiştir.
4. Millî hükümet nizamında, hükümetin kendi milleti saydığı kimseler ile kendi milletinden saymadığı kim-seJer arasında karışık işler,, halletmek için üç yoldan birisi seçilebilir. Ya kendi milletinden olmayan bu fertleri istihlâk edip devşirecek ve kendi, milletinden yapacaktır. İkinci şık olarak, bunların-varlığını ortadan kaldıracak; uidürmek, soymak, dağıtmak gibi yollara baş vuracak ve ziHimane bir şekilde .bu sınıfı memleketten kaçıracaktır. Tütüncü tedbir olarak, kendi milleti içinde Açhot (Hindu ' mezhebinde bir nevi afaroza uğramış, aşağılık görülen, el sürülmez, mundar cemâat) yapacaktır. Dünyadaki diğer Cumhuriyet rejimlerinin çoğunda, bu gibi tedb'rlere ba^ vurulduğunu görmek mümkündür. Eski' devirlerde de böyle idi. Şimdiki, modern çağımızda da bu usul değişm'ş değildir. Hindistan müslümanları bu durumun acı tecrübesini tadmışlardır ve halen tadmaktadırlar.
5. İslâmî hükümet, zimmî gayri - müslimler için, İslâm şeriatının tayin ettiği bütün hakları kabul etmeğe v teslim etmeğe mecburdur. Onların bu haklarını ellerinden almak, yahut da kısmak İslâm hükümetinin elinde değildir: Elbette ki, müslümanlar isterlerse bu zinv mîlere şeriatee kararlaştırılmış bulunan haklardan bir parça daha fazla haklar verebilirler. Fakat kendilerine fazladan verilecek olan haklar, Islâmın usulleri ile muhalif olamaz. Ancak onların haklarından bir şey de asla kısılamaz.
5. Millî hükümet, ekalliyete ,br hak verecek olursa, yine bu hakkı da ekseriyet (çoğunluk) verecektir. Bu haklan çoğunluk verdiğine göre, bir gün çoğunluk bu haklan istediği takdirde azaltır veya çoğaltabilir. Yahut da tamamen ortadan kaldırabilir. Çoğunluğun böyle bir hakkı her zaman için vardır. Böyle bir nizam içinde azınlığın vaziyeti, çoğunluğun bu zümreye acıyıp acımamasına bağlıdır. Azınlık, çoğunluğun kendisine acımağının sayesinde yaşayabilecektir. Hatta bu sınıfa en iptidaî insanlara tanınan haklan da tanımayabilir. Azınlığın oöy-Ie bir nizamda hiçbir garantisi olmadığı gibi, onlara bu hakların tanınacağına dair, bir şey de tekeffül edilmez.
îşte İslâmm zimmîlere karşı davranışı ile, millî Cumhuriyet rejimi hükümetlerin azınlıklara karşı davranışla n arasında yukarda saydığınuz esaslı ihtilaflar bunlardır. Davranış bakımından İslâmm diğer hükümet rejimlerine olan imtiyazı da bunlardır. Şu kadar var ki, bu hususlar gözönünde bulundurulmadan insan meseleyi kanştınp içinden çıkamaz bir hale sokacağı gibi, yanlış anlayıştan da kurtulamaz. O zaman zanneder ki, bu günkü millî Cumhuriyet rejimi hükümetler, ekairyetlerin veya azınlıkların haklarını teslim ediyormuş da İslâm, bu muamele hususunda aç gözlülük edip de vermiyormuş.
îzah ettiğimiz bu hususlardan sonra şimdi asıl mev-zuumuza gelebiliriz.[428]
1. Gayrı - Müslîm Reâya'mn Çeşitleri.
İslâmî kanun, İslâm camiası içinde yaşayan gayrı -müslim reayayı üç şekilde smıflandmr.
Birincisi; Sulh ve barış yolu ile, yahut da bir muahede ile islâm camiasının içinde yaşamağı kabul edenler.
ikincisi; Muharebe ederken mağlup olup da İslâm camiasının içinde yaşamak zorunda kalanlar.
Üçüncüsü; Ne muharebe ne sulh ne de muahede ile olmayıp İslâm ülkesinde Islâmî hükümetin arazisi içinde bulunanlar.
Bu üç sınıf zimmîler, umum zimme hakkında aynı şartlara tâbi iseler de yine birinci sınıf zimmîlerin diğer ikisinden biraz farklı haklan vardır. Bunun için biz de ehli zimmenin haklarını açıklamadan Önce bunların üçünün de ayrı ayrı vaziyetlerini gözden geçirelim. Ve bunların haklarındaki hükümleri de ortaya koyalım.[429]
Antlaşmalılar : (Muahidln) .
Bunlar, harpsiz yahut da harp arasında itaati kabul edip teslim olanlardır. îslâmî hükümet ile hususî şartlar dairesinde bir antlaşma, yaparak bu antlaşmaya bağlanırlar. Bunlar hakkındaki İslâm kanunu şudur : Sum şartlan ne ise harfiyyen tatbik edilir. Onlar sulh şartı olarak neleri ileri sürmüşlerse, İslâm hükümeti tarafından da bu şartlar kabul edilmişse, bu haklar tamamiyle kendileri için tanınacaktır. Düşmanı yola getirmek ve itaat dairesi içine almak için, bazan cömertçe şartlar da konabilir. Bu şartlar nelerden ibaret ise aynı şekilde devam ettirilir ve bunlardan bir şey eksiltilmez. Nitekim bugün ileri gelen medenî milletler de siyasî antlaşmalan bu esas üzerine yürütürler. Kararlaştırılmış şartlan bozmak, îslâmda sadece kanunsuz sayılmakla kalmayıp, bir haram ve büyük bir günah diye bildirilir. Bu esasa göre, yapılmış olan bir antlaşmanın şartları ister iyi olsun, isterse fena olsun herhangi bir değişikliğe uğramadan olduğu gibi nazarı itibara alınacaktır. Ve bu şartlarda zim-mîlerin aleyhine kıl kadar değişiklik yapılamaz, islâm rejimi ile diğer n zamların ve bu iki sistemin birbirlerine karşı durumları (Relative Position) arasındaki farkı dikkati nazara aldığınız takdirde, ne kadar büyük olduğu ortaya çıkar. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:
Siz bir kavimle savaşıp onlara galip gelebilirsiniz. Onlar da mallan karşılığında (cizye), canlarını ve çocuklarını kurtarmak isterler. (Bir rivayette sîzinle herhangi bir sulh yoluna gitmek isterler.) O zaman siz ka-rurlaşmış olandan başka onlara bir şey yükleyemezsiniz. Çünkü bu sîzin için doğnı değildir. Size caiz olmaz. [430]
Yine başka b:r hadisde şöyle buyurulmuştur : Dikkat! Herkim, anlaşma yapmış olduğu birisine zûlm ederse, yahut da onun hakkım kısarsa ve onu gücü ye.tmeytx!ek bir şey .içiıı zorlarsa, veyahut da onun ver. inek istemediği bir şeyi zorla almak isterse, elbette ki, biz, kıyamet günü onun (zorlanan kimsenin) sığmağı ve koruyucusu olacağız. [431]
Bu iki hadiü-i şerifteki kel'meler geniş bir mana taşıdığından, bunlardan küllî kaideler istinbat edilir. Bu kaidelere göre, zimmîlerle suih akdedilirken, sulh şartları tamamen ve aynen nazarı itibara alınacaktır ve ona göre hareket edilecektir. Eu şartlar üzerinde hiçbir değişiklik yapılmayacak ve hiçb'r şey kısılmayacaktır. Bu gibi şeyler katiyen caiz değildir. Ne kendilerine haraç yükienecek, ne onların arazileri ellerinden alınacak, ne binalarına el konacak, ne ağır şartlı kanunlar tatbik edilecek, ne din ve mezheplerine müdahale edilecek ve ne de haysiyet, şeref, izzet ve namuslarına saldınlacaktır. Zûlm ifade eden herhangi bir fiile teşebbüs edilemez. Bu camiaya herhangi bir husus zorla kabul ettirilmeyecek ve kudretleri dışında tekliflerde bulunulmayacaktır.
Bu hükümler üzerine islâm Fukahası sulh yolu ile fethedilmiş bulunan ülkeler halkına karşı yapılacak muameleler hakkında kanunlar tertip etmişlerdir. Bu kanunlarda takip edilen umumî kaide, onlara karşı tutulan tavru hareket ve yapılacak olan muamelede tamamen sulh muahedesine harfiyen uymak olmuştur.
İmam Ebu Yusuf, bu mevzuda şu hususu belirtmiştir:
Sulh namede kararlaştırılmış olan şey kendilerinden alınır ve bunun dışında birşey istenemez.. [432]
Fethedilmiş ülkelerin halka.
ikinciler; sonuna kadar müslümanlarla savaşıp, müs-lümanlara karşı kılıç kuUanıp nihayet mağlup olanlardır. İslâm orduları, bunların kalelerini ve istihkâmlarım yi -karak ülkelerine fatihâne girmişlerdir. Bu ülkelerin halkı da ztmnıî olurlarsa kendilerine bazı haklar tanınır. Bunların tafsili de fıkıh kitaplarında anlatılmıştır. Aşağıda bu hükümleri hülâsa edeceğiz. Bu hükümlerle, bu gibi ûmmîlerin vaziyetlerinin de kanun karşısında ne olduğu anlatılmıştır.
1. tmam kendilerinden cizye almasını kabul eder etmez, bunlar ehli zunme hükmüne girerler. Bundan böyle canlan, mallan, ırz ve namuslarım korumak mü&Hi-manlara farz olur. Nitekim cizye kabul edilir edilmez, cizyenin kabul edildiği dakikada, durum ne ise, Öyle kalir. [433] Bundan sonra ne imama ne de diğer muslu-manlara, bunların emlâkine el koymak, yahut <4a bunları köle yapmak ve esir etmek hakla yoktur.
Hazret-i Ömer RadıyaHahu Taalâ anh, Ha«reU E»m Ubeyde Radıyallahu- Taalâ anh'a şöyle buyurmuşlarda.
Sen onlardan cizyeyi aldıktan sonra, artık seran ya. pacak bir i«?in kalmamıştır. [434]
2. Zimme akdi icra kılındıktan sonra, artık onlar kendi yer ve yurtlarının sahibidirler. Mülkiyetlerini kanunî şekilde intikal ettirebilir ve mirasçılarına bırakırlar, yahut da istedikleri gibi hibe eder, alır, satar, rehin ta-rakır, hülâsa bütün bu jîklara sahip oIıf isla--mî hükümet onların yer ve yurtlarından mal edinmek için bir hakka sahip olamaz.[435]
3. Cizyenin miktarı ödeme gücüne göre ayarlanır Durumları İyi olanlardan fazla, ödeme güçlen iyi oJma-vanlardan daha az, büsbiitün fakir bulunanlardan gayet cüz'i alınacaktır. Hele hiçbir şeyi olmayıp da muütaşdu-rumda bulunanlardan ve yalayışları diğerlerin» «M*ta-metine kalmış olanlardan bir Şey tahsil edilmediği gibi kendileri de gözetileceklerdir, icabında bir şey de verilecektir.
Cizye için hususî bir miktar tayin edilmen^ olma, sına rağmen bu miktar öyle bir şekilde kararlaştırılacaktır ki, ödenmesi mümkün olsun, ödeme imkânı bulunsun ve ödenmesinde zorluk çekilmesin. Yoksa zamanımdaki bazı hükümetlerin vergi dairelerinin tahakkuk ettı™ık" lcri vergiler gibi ödeme kabiliyeti var mıdır, yok mudur diye düşünmeden, devlet hazinesinin menfaati böyledir kabilinden vergi tahakkuku gibi ciaye yüklenmiyecektir. Hazret-i Ömer, durumu iyi olanlardan aylık bir Rup-ya, (Türk parası ile bugünkü üç lira) orta halli olan kimselerden bunun yarısı, durumu iyi olmayanlardan ise ancak bunun dörtte birinin alınmasını kararlaştırmıştı. [436]
4. C'zye alınanlar «Ehl-i Kıtal» (Combattans) : savaşabilir kimseler olmaları nazarı itibara alınır. Savaşabilir kimselerden olmayanlardan cizye alınamaz. Meselâ, çocuklar-, kadınlar, deliler, körler, topallar, sakatlar, ibadethanelerin hademeleri, dîn adamları, rahipler, sinyas-tar (Hindu rahipleri), yaşlı ihtiyarlar, senenin uzun bir müddetini yatakta geçiren hastalar, cariyeler, köleler ve bu gibi kimseler cizyeden muaf tutulmuşlardır. [437]
5. Kılıç zoru ile fethedilmiş bulunan ülkelerin mâ-bedlerinin müslümanlar tarafından el konması, müslü-manlara verilmiş bir haktır. Fakat bu haktan istifade ptmeyip, bu mâbedleri kendi halinde bırakmak yine müslümanlar için bir fazilet ölçüsü diye bildirilmiştir. Hazret-i Ömer zamanında bu kadar ülke fethed^Miği halde hamların hiç birisinin ibadethaneleri i>;. y.Ü£tırıiiiiiş ne de dağıt tinim ad ığı gib' hiçbir şekilde teeavüs edilmemiştr. tmam Ebu Yusuf Rahmetulîahi aleyii bu hususta şöyle yazmıştır :
Kendi halinde bırakıldı. Ne yıktırıldı na de *"wav edildi. [438]
Her ne suretle olursa oîsun, eski ibadethaneleri yıkmak, dağıtmak ve bozmak caiz sayılmamıştır. [439]Muhafaza
edilmesi tavsiye edilmiştir[440]
2. Zimmîlerin Umumî Haklan.
Şimdi zimmîlerin umumî haklarını gözden geçirelim. Bu haklar, üç çeşit zimmî için de aynıdır.
Canlarının korunması :
Herhangi bir zunmînin kanının Kıymeti, müalüman kanmın kıymeti ile aynıdır. Bu noktada ayrılık ve gayrı-Uk yoktur. Eğer bir müslüman kasden bir zhnmîyi katlederse, müslüman da kısas olarak katled lir. Hazreti Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem devrinde bir müslüman bir zimmîyi katletmişti. O zaman Zat-ı Saadetleri kısas olarak müslümanın katledilmesine hüküm vererek şöyle buyurdular :
Omm .immîliğme herkesden ziyade benim sadakat göstermem gerekir. [441]
Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh zamanında Bekr ibn-i Va'il kabilesine mensup bir kimse, Hıyra'da bir âmmîyi öldürmüştü. Zat-ı Hilafetpenahîleri katilin, maktulün adamlarına verilmesini emretti. Nitekim, maktulün vârisleri de katili götürüp öldürdüler.
Hazret-i Osman, Radıyallahu Taalâ anh içendi zama-îiinda Ubeydullah ibn-i Ömer'in Radıyallahu Taalâ anh'in katline fetva vermişti. Mesele şöyleydi: Zannediliyordu ki; Ubeydullah şüphe üzerine, Hurımizân ile Ebû Lü'lü'-nün oğlunu öldürmüştür. Bunun da sebebi, bu iki Iranh-nın Hazret-i Ömer'in kaüine iştirak etmiş olmaları ihtimali idi.
Hazret-i Ali RadayaUahu Taalâ anh devrinde bir müslüman bir zimmîyi Öldürmüş olmak ithamı ile .yakalandı, ispat tamamlandı. Zat-ı Hilafetpenahîleri kısas ya-pılmasım emrettiler. Öldürülenin kardeşi gelip, «Ben kaîumdan vaz geçtim». Dedi. Fakat bu söz Halifeyi ikna etmediğinden, o şahsa şu suali sordu :
Yoksa karşı taraf seni korkutup, tehdit ın.i etti?
Adam cevap verdi :
Hayır; Anladım ki, katilin öldürüicı«siyle, kardeşim dîrümîş olmayacaktır. Bana diyet verilmesini emrediniz.
O zaman, Zat-ı Hilafetpenahîleri, kutilin bırakılmasını emrettiler ve bu hususta şöyle buyurdular :
Bizim zimmîlîğimizi kabul etmiş butunanlarüt kam bizim kanımız gibidir ve onların diyetti <Ie bizim diyetimi* Sibi. [442]
Başka bir rivayette Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, şöyle buyurmuştur:
Bunlar zimmîliği kabul ettiklerinden, onların malları bizim mallarımız gibidir ve kanları da bizim kanlanınız[443]
Bu mevzu üzerine İslâm fukahası hüküm koymuş ve bu husus şu esasa bağlanmıştır: Bir müslüman kasdî olmayarak ve bilmeyerek bir zünmîyi öldürürse, o aaman verilecek olan diyet, aynen müslümanlara verilecek olan diyet gibidir. Yani hata edilerek öldürülmüş olan nıüslü-mana ne mikdar diyet verilirse, hata edilerek öldürülmüş olan Z;mmîye de o kadar diyet verilecek ve kasden öldürülmüş bulunan zimmî için kısas icra edilebilecektir. [444]
İnzibati Kanunlar.
Ceza kanunları, zimmîlerle müslümanlar için aynıdır. 'Cürüm işlendiği takdirde müslümanın göreceği cezanın, aynısını zimmî de görür. Bir.mÜBİüman[445] bir zimmînin malını çalarsa, yahut da bir aimmî bir müslümanın malını -çaldığı takdirde her ikisi de aynı cezayı görür. Yani hır£izi]k suçunu işlediklerinden dolayı her ikisinin de elleri kesiliî. Br zimmî erkek veya kadın için, zina ithamı olursa, veya bir müslüman erkek ve kadın için, zina itham.', bulunursa, bunların hepsi de zina cezası görürler, Ancak, burada başka bîr mesele vardır: Şarap içmek hu-susunda ^immîler cezadan rmıafdırlar. [446]
Medenî Ve Mülkî Kanunlar :
Medenî ve mülkî kanunlarda da müslümanlar ile zimmîler arasında hiçbir fark gözetilemez. Hazreti Ali Radıyalîahu Taalâ anh, «Onların mallan bizim mallarımız gibidir.» buyurmuşlardır. Bu cümlenin manası şu demektir ki, nasıl biz müslümanlar kendi malımızı muhafaza etmek istersek, malımızın zayi edilmesinden hoşlanmazsak, aynı şekilde onl-arm mallarının muhafazası da müslümanlar a farzdn*. Bu esasa göre medenî ve mülkî kanun muvacehesinde de müslümanlarla zimmîler aynı haklara sahiptirler.
Ticaret işlerindeki usullere gelince, bizim için men edilmiş bulunan bazı usuller onlar için de men edilmiştir. Diğer bakımdan, bi.zim için serbest olanlar onlar için de serbesttir. Meselâ, bizim için haram olan faizcilik onlara da men edilmiştir. Onlar için de haram sayılacaktır. Elbette k\ zimmîler için bazı istisnalar vardır. Nitekim, şarap içmelerine birşey denemediği için bu nesnenin saUlması, alınması ve yapılması için de bir şey söylenmiye-'çektir. Yine aynı şekilde, müsliimanlara haram olan, fa kat z mmîlere haram olmayan domuz eti satmak veya domuz beslemek, domuz etinden yapılmış yemek satmak işlerinden onlar men edilmeyeceklerdir. Bu gibi, şeylerde haklar? teslim edilecektir. [447] Bundan başka bir müs-lüman da tesadüfen bir zimmînin şarabını zayi eder ve zarara sebebiyet verdiği takdirde, sebebiyet verilen »ararın tazmini lâzım gelir. «Dürer ül - Muhtar» da şöyle deniyor :
Bir Müslüman, bir zimmînin şarabını ve domuzunu zarara uğratırsa, bunları tazmin edecek ve bedelini ödeyecektir. [448]
Şereflerinin ve Haysiyetlerinin Korunması .
Zimmîye dille, elle eziyet etmek ve incitmek yahut da küfür etmek, döğmek, dayak atmak, veya zimmîye arkadan çekiştirmek dahi müsliimanlara yapılmış gibi caiz değildir. «Durer ül - Muhtar» da bu mevzu şu şekilde yer almıştır:
Onun incitilmesinin önüne geçilir ve arkasından çekiştirmek de bir müslümam arkadan gıybet gibi haramdır.[449]
Zimmîlerle yapılmış olan zimme akdinin müddeti, müslümanlar için daimîdir. Müslümanlar zimme akdine bağlı bulunmalı ve bunu devam ettirmelidirler. Bu akdi bozmağa hakları yoktur. Fakat zimmîlere istedikleri zaman zimmîlikten çıkma hakkı tanınmıştır. «Bedayi» de bu mevzuda şu bilgi vardır:
Zimme akdi bizim için korunması lâzfcm gelen bir haktır. Yani bir defa zimme akdi yapıldı mı biz onu bozamayız. Fakat zimmiler için bu hususa iltizam yofetar. (Yani onlar İsterlerse, zimmîlikten çıkabilirler. Buna bir diyemeyiz).[450]
Bir zimmî ne kadar büyük cürüm işlerse işlesin, zim-mîlik hakkını kaybetmez. Hatta cizye vermekten imtina bile etse, yine zimmîlik hakları ortadan kalkmaz. Aynı şekilde bir zimmî bir müslümanı katletse, muhal farz, Hazreti Resulü Ekrem Salîallahü Aleyhi ve sellem hakkında neûzu billah yakışık almayacak sözler söylese, bir müslüman kadınının namusuna tecavüz etse dahi bütün bu müthiş suçlar zimme akdini bozmak için bir sebep teşkil edemez. Bu kabil suçların cezaları muayyendir. Zimmî de alelade bir mücrim gibi bu cezaları görür. İş'le-mş olduğu suçtan dolayı zimmîye âsi sıfatı takılarak zimmeden çıkarılamaz. Ancak zimmeden iki şekilde çıkmak vardır. Biri İslâm diyarını bırakıp başka bir ülkeye gitmek. İkinci hal ise, İslâm hükümetinin aleyhinde açıktan açığa fitne ve fesat çıkarmak. Veya yine açıkça İslâm hükümetinin düşmanlariyle işbirliği yapmak. [451]
Şahsî Muamelât .
Z'mmîlerin kendi aralarındaki şahsî muamelelerinde ve işlerinde ikendilerine mahsus olan medenî ve ş/ahsî ahkâm {Personel Law) muteberdir. İslâmî kanunlar bunların üzerinde icra kılınmaz. Bizim için, şahsî muamelatta caiz o! mayan şeyler, onların kendi kanunlarında caiz olab lir. ö zaman, onların bu şekildeki işlerini men edemeyiz. İslâmî adalete bu gibi davalar intikal ettiği zaman da îsîâmî adalet bu hususta onların kendi millî kanunlarına göre hüküm verir. Meselâ onlarca akdedilen şahitsiz nikâh veya nıehriyesiz nikâh, yahut da kadın tarafından
ödenen para (ırahoma). İkinci nikâhda iddet-i talakın müddeti. Mahrem kimselerin başka başka olması.
Hülefa-i Raşidin devrinden bu güne kadar, bütün İslâmî hükümetler bu usulü takip etmişlerdir. Bir ara Hazret-i Ömer ibni Abdülaziz RahmetullaLi aleyh bu hususta Hazret-i Hasan Basrî Rahmetullahi aleyhden şu şekilde bir cevap istedi :
Nasıl olur da Hülefa-i Raşidin zimme ehlini Iıendi hallerine terkedip, onların mahrem olanlarla nikahlan-malarına, şarap ve domuz eti yemelerine bir şey demediler ve bu zümreyi serbest bıraktılar?
Bu suale Hazret-i Hasan Basrî Rahmetullahi aleyh şu cevabı verdi :
Onların cizye vermelerinin sebebi, kendi hallerine bırakılmaları ve kendi akidelerine göre hareket etmeleri içindir. Sana gelince, sen tabi olanlardansın. İslâmtia (bidat koyanlardan) yenilik çıkaranlardan değilsin.[452]
Fakat buna rağmen, bir meselede iki zimmî taraf arasında ihtilaf çıkarsa ve bunlar İslâm mahkemesi hu -. zuruna giderlerse, o zaman İslâmî adalet ile ve İslâm şeriat kanunlarına göre dava görülüp hüküm verilir. Yine aynı şekilde, onların şahsî ahvaline ait meselelerde bir taraf müslüman olursa, o zaman yine dava İslâm şeriatı üzerine görülür. Meselâ bir hıristiyan kadın bir müslüman erkekle evlenmiş ve bu kadının kocası da Ölmüş ise, o zaman bu kadın tam olarak İslâm kanunlarına göre muamele görür. İslâm kanununa göre vefat iddeti tutacak, ondan sonra evlenecek. Miras hususunda İslâmî ölçüye tabi olacaktır. Bunun dışında yapılacak nikâh muamelesi batıldır.[453]
Dinî Merasim,
Ehli zimmenin dinî merasim ve millî törenlerinin umumî yerlerde yapılabilmesine ait İslâmi kanun şöyledir: Ehli zimme kendi köylerinde ve kendilerine mahsus o:an mahallerinde bu gibi merasimleri tamamen serbest bir şekilde icra ıkılarlar. Fakat tamamen müslünıanlara at olan köylerde ve şehirlerde ve Islâmî hükümetin müa-lümanlara tahsis etmiş olduğu mahallerde, zimmüere böyle bir serbestlik verilip verilmeyeceği Islâmî hükümetin müsaadesine bağlıdır. «Bedayi'» de şu kayıt vardır:
Müslüman sayılmayan şehir, kasaba ve köylerde, zimmîler şarap içip, domuz besleyip, istavroz kullanıp, çan (nakus) çalabilirler. Bu gibi fiillerden men edilmezler. Bu gibi yerlerde kalabalık teşkil edecek derecede müslümanlar bulunsa bile... — Elbette ki bu gibi işlerin sapılması müslüman şehirlerinde hoş karşılanmaz. Yani Cuma ve Bayram namazları kılınabilen ve îslâmî ölçülerin gozönünde bulundurulduğu şehirlerde — Diğer fıak iş'erine gelince, bunlardan -kendilerince de fısk olduğu kabul edilenler ve kendi dinlerinde de haram olan işlerden sayılan zina, fahişelik ve buna benzer suçların yapılmasına müsaade edilmez. İster bu gibi işleri müslüman müslüman şehirlerde (Emsâr ül -- Müslimîn) de isterse kendi şehir ve kasabalarında yapsınlar [454]
Fakat müslüman şehirlerinde (Emsâr-i Müslimîn) açıktan açığa istavroz asılıp, ayin icra edilmesine, çan (nakus) çalınmasına; sokak, çarşı ve pazarlarda desteler gezdirilmesine izin verilmeyebilir.[455] Ancak onlar kendilerirun eski mâbedlerinm iğinde, kendi istediıkleri ayini icra ederler. Islâmî hükümet bu işlere müdahale etmez. [456]
İbadethaneler.
Müslüman şehirlerde (Emsâr ül - müslimîn) zimmîler kendi eski ibadethanelerini muhafaza ederler. Bunların mevcudiyetine kimse bir şey diyemez. Bunlar harap olur da tamire ihtiyaç gösterirse, tamir edebilirler. Fakat onıarm bu gibi şehirlerde yeni ibadethane kurmalarına müsaade edilmez. [457]. Fakat müslüman şehri olmayan (Emsâr ül - Müslimîn olmayan) şehir, kasaba ve köylerde zimmîlere yeni ibadethane kurmağa müsaade edilir. Bundan başka, şehirlikten (Mısr) çıkarılmış olan şehirlerde, yani İmamın artık orada cuma ve iki bayram namazı kılmasını bırakmış olduğu şehirlerde, zimmîler için yeni mâbed yapmak ve kendi âyinlerini açıkça icra etmek hakkı veriî'r. [458]
îbn-i Abbâs Radıyallahu Taalâ Anh'm bu mevzuda şöyle bir fetvası vardır:
Araplar (Müslümanlar) tarafından imar edilmiş bulunan şehirlerde (mısr) olanlara yeni mâbed yapmak, kilise kurmak ve nakus çalmak, açıkça şarap ve domuz kullanmak müsaadesi verilmez. Fakat Acemler (gayrı -müslimler) tarafından imar edilmiş bulunan şehirlerde ki, Hak Taalâ bunları Araplar (müslimler) için feth et tirm'ş ve (Müslümanların hükmü altına [459] girmişlerdir. Gayrı - müslimler ile muahedede ne varsa o şekilde muamele edilecektir. Müslümanlar muahedenin hükümlerine uyacaklardır. [460]
Cizye Ve Harar Tahsilinde Kolaylıklar .
Cizye ve haraç tahsilinde âmmîlere karşı sert davranmak ve, şiddet göstermek menedilmigtir. Kendilerine karşı yumuşaklıkla muamele edilmesi lâzımdır. Tahammül edemiyecekleri nisbette kendilerine cizye ve haraç da yüklenmiyecektir, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh'-i.n bu husustaki hükmü şudur :
Kudretleri yetmeyecek şeyleri onlara yüklemeyi-niz. [461]
Cizye yerine onların mallan ve mülkleri satılmaz. Hazret-i Ali Radıyallahu Taalâ anh, valilerinden birine yazdığı emirnamede şöyle buyurmuştur:
Haraç için, onların eşekleri, inekleri, giyecekleri ve diğer şeyleri ellerinden alınıp satılamaz. [462]
Yine Hazret-i Ali, bir ara zimmîler hakkında şu emri vermiştir :
Sıcaktan v e soğuktan kendilerini koruyacak olan elbiseleri, yemek yiyecek çanak ve çömlek takımları, oa-larm hayvanları ve tarlalarını {Sürecekleri ve ekin ekecekler? şeyleri, katiyen haraç için ellerinden alınıp satı. lamaz. Bir dirhem (elli kuruş) almak için de kimse kendilerini dövemez. Evlerinden çıkarılmak gibi bir ceza da verilemez. Haraç için bir şeyler de alınamaz. Nitekim onlara hâkim (idareci) tayin edilen kimseler, yumuşaklıkla muamele etmelidir. Bizim hflfclnmı e güzellikle atanmalıdır. Siz, eğer benim emrimin aksine hareket etmeğe kalkar ve ben de haber alamazsam, o zaman sizi benim yerime Hak Taalâ cezalandırır. Yok eğer bu kabil icraatınızı ben haber alırsam, o zaman da ben sizi azlederim. [463]
Bu hükümden şu anlaşılıyor M, cizye ve haraç tahsil etmek için zimmîlere şiddet gösterilmesi ve sert muamele edilmesi menedilmiş bulunuyor.
Hazret-i Ömer Radıyaüahu Taalâ anh, Şam valisi Ebû Ubeydeye bir ferman göndermişti. Bu fermanın hükümleri meyanında şu hususlar da vardı:
Müslümanları, onlara (zimmîlere) karşı zubn, etmekten meneyle. Zarar vermesinler ve onların mallarını yemesinler. Ancak kanunî şekilde ve helâl olmak şar-tiyle.
Hazret-i Ömer, Şam seferinde iken bir valinin zim-mîlerden cizye almak için onları cezalandırdığını gördü. Ve şöyle buyurdu :
Onlara oeza veremez ve incitemezsin. Sen onlara eziyet edersen, elbette ki, Hak laalâ da kıyamet güntt sana azap edecektir.
Halka eziyet etme. Elbette ki, dünyada halka eziyet edene; Allah da kıyamet günü azap edecektir. [464]
Hişam ibn-i Hakem, bir devlet memurunun cizye almak için bir Kıbti'yi (Eski Mısırlı) sıcakta ayakta beklettiğini gördü. Ona çıkışarak şu sözleri söyledi:
Sen Resulullah'ın şu sözünü bilmiyor musun? O yüce Nebî buyurdular iki:
Allah Azze ve Celle, dünyada halka eziyet edenlere, kıyamette azab edecektir. [465]
îslâm fukahası, «izye ve hiracı' ödemeyenler için, muvakkat bir zamana mahsus oknak üzere ve eziyet edilmeksizin tevkif edilmelerine hüküm verniklendir.
İmam Ebû Yûsuf, Rahmetuüahı aleyh bu mevzuyu: şöyle aydınlatır:
Kendilerine yumuşaklık gösterilir ve borçlarını öde-yinceye kadar alıkomırlar. [466]
Zimmîler içinde muhtaç ve faikir olanlar, cizyeden muaf tutulurlar. Bunlar yalnız cizyeden muaf tutulmakla kalmayıp, îslâmî hazmeden de kendilerine maaş verilir. Hazret-i Halid Radiyallahu Taalâ anh, Hiyre halkına yazmış olduğu Eraan -' Namede şöyle yazmıştır-:
Onlar için şöyle karar verdim ki, kendi içlerindeki ihtiyarlara, çalışazmyacak durumda olanlara, yahut da zengin iken fakir olanlara ve borcunu ödivecek halde olmayanlara sadaka verilsin. Bunlar cizye Ödemekten muaf tutularak çoluk çocuklarının geçimi İçin Beytülmal-derc kendilerine vardım edilsin ve geçimleri için maaş bağlansın.
Bir ara Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ .anh, sokakta dilenen yaşlı bir adam gördü. Bu şahsın niçin dilendiğini sordu. Zavallı adamın cdzye vermek için dilendiğini öğrenince, son derece kızdı ve yaşlı adamı cizye vermekten muaf tuttuğu gibi ona maaş verilmesini kararlaştırarak Hazine âmirine şöyle bir emirname de yazdı :
Allaha yemin ederim; asla insafa sığmaz ki, biz halkın gençlik zamanında kendilerinden faydalanalım da, ihtiyarlık cağlarında kendilerini yüz üstü bırakıp böyle rezil vaziyette terk edelim. [467]
Şam seferinde iken Hazret-i Ömer, bizzat kendisi özürlü zimmîlerin geçimi için maaş verilmesini kararlaştırdı. Bunlara yardım edilmesi için ıkararname de yaz-di.[468]
Bir zimmî ölür ve cizye borcu kalırsa, yahut cieye borcundan bir kısmını verip 'bir mikdar borçlu bulunursa, onun terekesinden cizye alınamaz. Veresesine de bu borcu ödemek için bir şey yapılamaz. Varisler ölmüş kimsenin cizye borcunu ödemeleri için zorlanamaz.[469]
imam Ebu Yûsuf bu hususta şöyle yazmıştır:
Bir zimmîndn cdzye borcu olursa ve bu fcarcu Ödemeden Önce ölürse, yahut da bir ıkısmını Ödeyip de bir kısmını ödemeden Ölürse, onun varislerinden bir şey istenemez ve terekesinden de bir şey alınamaz. [470]
Ticaret Vergisi :
Zimmîler de nıüslüman tüccarlar gibi ticaret vergisi öderler. Onların sermayeleri 200 dirhemi bulunca yahut 20 mıskal (tahmini olarak 100 lira gümüş para) servet sahibi olurlarsa vergi öderler. [471] Bu mevzuda fuka-hâ arasında ihtilaf vardır. Bazılarına göre zimmîler kazançlarının 7r 5 ni ticaret vergisi olarak Öderler. Müslümanlar için bu miktar %2,5 tur. Fakat 'bu husus hiçbir nass'a istinat etmez. Bu bir içtihat meselesidir. İçtihat e-dildiği vakit, zaman ve zeminin iktizası gözönünde bulundurulmuştur. O zaman müslümanlar daha ziyade memleketin muhafazası ve diğer devlet işleriyle meşgul oldukla-rmdan ticaret daha ziyade zimmîlerin elinde bulunuyordu. Bu sebepten dolayı müslümanların da ticarete rağbet göstermelerini sağlamak maksadiyle bu ölçü konulmuştur.[472]
Askerî Hizmetlerden Muafiyet.
Zimmîler askerî hizmetlerden muaf tutulmuşlardır. Düşmanlara karşı memleketin muhafazası yalnız müslüir; anların üzerindedir. Bu vazife müslümanlara farz kılınmıştır. Böyle bir hükümet kurmuş olan halk onun muhafazasını elbette ki kendi üzerlerine almış olması gerekil1. Fakat zimmîler de bu hükümeti korumak için, gönüllü olarak çarpışmağa katılmak isterlerse, bu istekleri kabul ediMr. Ancak savaşta onlar da kendi usul ve (kaidelerine ve inançlarına göre hareket ederler. Bu zümre, hükümetin ayakta tutunması için çalışmak ve çarpışmak isterse, o zaman kendileri, gönüllü ve ücretli asker (Mer-cenaries) durumuna girmiş olurlar ve bu sıfatla çarpışırlar. Fakat yine îslâmın ahlâkî kaidelerine bağlı bulunmaları şarttır. Bunun için İslâm, zimmîleri askerî hizmetlerden muaf tutmuştur. Ancak memleketin ve hükümetin korunması için kendilerinden iştirak hakkı olarak bir hisse alınır. Onların ödeyecekleri bu hiaae haJa-katte cizyenin bircüz'üdür. Sadece itaat için ödenen cia-yeden ayrıdır. Ödenecek plan bu hisse askerlik işine bedel mahiyetindedir. Memleketin korunması için ödenen bir iştirak hakkıdır. Nitekim cizye de yalnız muharip yani savaşaıbilen kimselerden alınmaktadır. Müslümanlar da zimmîleri korumaktan âciz bir duruma düşerlerse, o zaman aldıkları cizye ve bedelleri geri vermeleri icap eder.[473]
Yermuk muharebesinde Rumlar, müslümanların kai şısına çok sayıda bir ordu çıkarmışlardı. Müslümanlar da Şam civarında, fethetmiş oldukları yerlerin hemen hemen hepsin: bırakıp kuvvetlerini bir yerde toplamışlardı. Müslünan orduları kumandanı HazretJ-i Bbu Ubeyde Ra-dıyallahu Taalâ anh, kendi emri altında bulunan subay; vo memurlara gu emri verdi:
Şimdi siz, onlun muhafaza etmekten ve korumaktan âcîz durıımdasuuz. Bunun için şimdiye kaklar, onları boruma ücreti olarak almış olduklarımızı geri vermemiz icap eder. [474]
Bu emir gereğince, emirler ve memurlar, halktan toplamış bulundukları cizye ve haraç paralarını geri verdiler. • Belazurî, bu hu3usta, sabık zimmîlerin teessürlerini kitabında şöyle ifade eder :
Müslümanlar, Humus halkından almış bulundukları cizye ve haracı defterlere bakarak geri vermek istedikleri zaman, Humus halkı toplanarak ağız birliği Üe şöyle dediler :
Sizin hükümetiniz adıalet sever bir hükümettir. Zulme uğramaktansa, size bu parayı ödlemek, bizim için d»-b^ sevLiılidir. Şimdi hız de sizinle burada dövüşeceğiz. Savaşarak mağlup olup dağılıncaya kadar Hirkil «Herk-tiyos» u.ı adamlarım şehrimize sokmayacağız, [475] İslâm Iukabasının Zimmîleri himaye etmesi. İslâmm başlangıcında ve ilk devresinde gayrı _ müa-lim /--i m mî reayanın hukuk ve vecibelerini anlatan kanunların teferruatı etraflıca anlatıldı. Şimdi, Hülefa-i Ra§i-din'dcn sonraki padişahlık devrinde bu 'züınrey.,, nasıl muamele edildiğine bakabiliriz. Bunlara haksızlık yapıldığı zamanlar, islâm fukahasının bu yanlış tasarruflara, karşı nasıl direndiğini, ittifakla zimmüerin haklarının korunması içjin nasıl ayaklandıklarını ve onları nasıl koruduklarını tetkik edelim.
Meşhur ve herkes tarafından bilinen tarihî bir vak'a vardır. Emevî halifesi Velid ibnf-i Abdülmelik, Şam'da (Dimeşk) Yuhannâ kilisesini zorla ve cebren zâmmî hı-ristiyanlarm ellerinden alarak camiye tahvil etmişti. S/n-ra Hazret-i Ömer ibn-i Abdülaziz Rahmetul'.ah aleyh, hilafet makamına seçilince, Hıristiyanlar gelip şikâyette bulundular ve kendilerinin vaktiyle kiliseleri ellerinden f ılınmış olup camiye tahvil edildiğini bildirdiler. O zaman Hazret-i Ömer-i Sanî, Şam valisine şöyle bir emir yazdı: t.V.vı. kilise arazisinden ne kadar yer almış ise o kadar \vr oradan ayırıp veriniz. Hıristiyanlar kendilerine kilise yapsınlar ve orasını kendilerine bırnkmı.7.. [476]
Velid ibn-i Yezid. Kimlilerin hücuma geçmesinden korktuğu için Kıbrıs zimmîlerini yer ve yurtlarından ç> kanp tehcir ettiği zaman bu yer değiştirmenin tedbir mahiyetinde olduğunu halka bildirdi. Bu hususta îama'il abn-i Ayya§ şu ıbdigiyi verir:
Müslümanlar bu vaziyetten üzüldüklerini açığa vurdular. Fukaha da bu işin günah olduğuna kani olduklarını bildirililer. Fakat sonradan Yezid ibn-i Velid halifelik makamına geçince Kıbrıs zimmîlerini yerlerine geri gönderdi. Müslümanlar bu işi memnuniyetle karşıladılar. Onun yaptığı bu işit adalet ve insafa uygun buldular.[477]
Belazürî'nin beyanına göre, bir ara. CebeM Lübnan sakinlerinden bir zümre ayaklanmıştı. Salih ibn-^i Ali ibn-i Aodııilah, onları tenkil etmek için memur edildi. O da bir ordu ile Lübnanlıların üzerine saldırıp, erJceJılerini katletti. Diğerlerini de tehcir ettirdi. Bunlardan bir cemaatı bir tarafa yerleştirdi. İmam Evzâ'î o zaman hayatta idi. Bu imam Salih'in zulmünü haber alarak, ağır bir mektup yaz&?. Mektup şu satırları ihtiva etmektedir :
CebeM Lübnanm ehl-i zîmmesinin tehcir edildiklerini elbette biliyorsunuz. Onların arasında elbette ki, birçok kimseler ayaklanmağa iştirak etmiş değildi. Böyle olduğu halde, bazıları öldürülüp, bazıları da tehcir edilmişlerdir. Ben şunu anlamıyorum ki, bazı muayyen şahısların suçu İçin umum halka nasıl ceza verilebilir? Bu ceza için dle bunlar nasıl evlerinden çıkarılıp yerlerinden ve yurtlarından edilirler? Halbuki Allahu Taalâ'nin hükmü şöyledir :
«Kimsenin suçu başka bir kim&eye yüklenmes.» Bu hüküm icracı gereken bir hükümdür. Size em iyi
nasihat şudur İd, Allah Resulünün şu işaretini gözÖnümde bu I und urasınız :
«Her kim anlaşma yapmış olan (M nah id) bîrisin*» iuhnederse ve ona karşı zulüm yolunu tutarsa, ben keodini ondan davacı olacağım ve ben kenefim onu şikâyet
edeceğim.» [478]
Bu gibi sayısız tarihî misaller elimizdedir. Bunlardan anlaşılıyor ki, îslâm Uleması her zaman zhnme ehlinin hak ve hukukunu gözetmişlerdir. İster herhangi bir emir yahut da herhangi bir padişah olsun, ztmme ehline zulmetti nü Islâmî kanuna bağlı bulunan ve bu kanunları koruyan müslümanlar, bu gibi kimselerin yaptıklarını hoş görmemişler ve kendilerine karşı mücadele etmişlerdir.[479]
4. Gayrı - Müslimlere Verilen İlâve Haklar.
Buraya kadar Zimme Ehlinin kendi haklsrmdan bahsettik. Bu hakları İslâm şeriatı onlara bahsetmiştir. Bunlar zarurî olarak Islâmî hükümetin anayasasında yer ak malıdır.
Şimdi diğer bir meseleye gelelim; tslâmî hükümet, kendi gayrı - müsîim vatandaşlarına başka ne gibi haklar verebilir. Elbette bu hakların da İslâm usulü dairesinde olması pek tabiîdir.[480]
Devlet Reisliği Mansıbı :
İlk önce şu noktayı gözönünde bulunduralım ki, îs» lâmî hükümet bir usulî ve bir ideoloji hükümetidir. Bu hususta aldatmanın ve uydurma işlerin yeri olamaz. Din-&İ2 ve millî hükûmetlerdeki gibi ekalliyetlere yapılan muamele Islânıı hükümette olamaz. Islâmda hükümet reisi ve dev et başkanı makamında bulunan kimsenin Uma-'men İslâm nizam, kaide ve usullerine inanmış olması ve bu ölçülere bağlı bulunması şartı vardır. Bu hükümeti, îslâm usulü ve İslâm kaidelerine göre yürütmesi icabe-der. Bunun için ancak islâm usullerine ve İslâm nizamına inanmış olan ikimseier üevlet ve hükümet başkanı olabilirler. Bu vasıflara haiz olmadığı takdirde hiç bir kimse tslâmî hükümetin ve İslâm devletinin başına geçemez. Şûra Meclisi veya Prtapnento.
Bundan sonra, Şûra Meclisi yahut da parlamento meselesiyle karşılaşırız. Bu hususta da Islâmî nazariye göy-ledir: Şûra Meclisi azalığına gayrı - müslimlerin iştirak etmeleri doğru değildir. Fakat içinde bulunduğumuz bu günkü ahvâl içinde, bu hususu bazı şartlar dahilinde sığdırmak mümkündür. Ancak Anayasa bu noktayı tekeffül ederek garantiye bağlamalıdır. Bu şartlar şöyledir:
1. Parlamento, Kur'an ve Sünnetin hilâfına hiçbir şekilde kanun yapmağa yetkili değildir. Kur'an ve Sünnete muhalif olursa kanunî mesnedliğini kaybetmiş olui ve kanun olamaz.
2. Medenî ve mülkî kanunların da ilk mehazı yine Kur'an ve Sünnet olacaktır,
3. Kanunların tevsik edilip icra edilmesini üzerine almış bulunan şahsın da mutlaka müsluman olması şarttır.
Burada bir şekil daha vardır. Gayrı - müslimlerin menVeket parlamentosundaki üyelikleri asil parlamento üyeliği değil de, kendi cemaatlerini temsil etmek için ayrı bir mümessillik olabilir. Yahut da ayrı bir mümessiller gurubu bulundurulur. Bunlar kendi cemaatlerinin ib-tiyaç ve isteklerini meclise intikal ettirirler. Mülkî niza-. mm intizamı için kendi cemaatlerinin noktayı nazarını ileri sürerler. Meclisin asîl azalığı ve rey verme hakkı gayrı- - müslimlere verilemez. Onlar ancak meclisin bir azası sıfatiyle kendi cemaatlerinin işlerini tam bir serbestlikle ortaya koyarlar.
Onların çalışmaları şu şartlar dahilinde olabilir :
1. Şahsî ve hususî muamelelerinde kendileri ;çin kanun tecviz edilmesini teklif etmek. Varsa daha evvelki kanunların düzeltilmesini isteme haklan olmak. Hükümet başkanının tensibi ile böyle kanunların tasvibini talep etmek.
2. Hükümetin idaresiyle Şûra Meclisinin vereceği hükümler ve koyacağı kanunlar hakkında kendi cemaatlerini ilgilendiren hususlarda fikir beyan etmek; itiraa-da bulunmak, tam bir serbesti ile kendi cemaatlerini ilgilendiren hususlarda hükümetten kanunlar ve kararlar çıkarılmasını istemek. Kendi cemaatlerinin adlî işlerinin, düzene konmasını ileri sürmek.
3, Kendi cemaatlerinin ve umumî memleket muamelelerinin hakkında hükümete sual tevcih edebilirler. Hükümsün de bir mümessili veya mümessilleri onların bu suallerini cevaplandırır.
yukarıda bahsedilen hususlardan başka bazı ferî iğlerde ise, bunlar yine memleket işlerinin idaresine de iştirak ederler.
Mesela belediyeler ve mahalli idareler meclislerinde (Locîü Eodies) gayrı - müslimlerin mümessilleri bulunur ve onların da fikirlerine baş vurulur. Rey hakları da ta-tnamiüi gözönüne alınır.
Böyle bir Islâmî hükümetin idaresi altında bulunan gayrı - müslimlerin de yazı ve söz hürriyetleri aynı naüsr lümanlaruı yazı ve söz hürriyeti gdbd olacaktır. Onlar da müsliinıanlar gibi fikis beyanında, yazı yazmakta, söz söylemekte, toplanmakta ve diğer hususlarda müslür lara kanuna ne derecedebağlı bulunuyorlarsa gayrı - müs-limler de aynı derecede bağlı bulunacaklardır.
Kanunî hudutlar dahilinde onlar da müslümanlar gibi hâkimler, valiler ve idareciler) hükümet reisi ve diğer memleket idarecilerini tenkit edebilirler. Kanunun müa-lümanlara dinî mubahasa ve dinî konuşmalar serlbestisi
verdiği gibi onlar da kendi din ve mezhepleri hakkında mubahasa ve konuşmalarda tamamen serbesttirler.'Yine onlar kendi din mezheplerinin iyiliklerini söylemek ve kendi din ve mezheplerini Öğmekte kanunî bir engele maruz değillerdir. Bunlardan herhangi bir gayrı - müslim mezhebine mensup olanlar, başka bir gayn - Islâmî mezhebe intisap etmek isterlerse, tslâmî hükümet bunların işine karışmaz. Onların mezhep veya din değiştirmelerine de itiraz edemez ve mani olamaz. Elbette ki, tslâmî hü-kûmtin idaresi altında bulunan müslümanları müslüman-hktan döndürüp gayrı - Islâmî bir din ve mezhebe yöneltmelerine de müsaade edilemez. O zaman mürtedlik meselesi ortaya çıkar ki, bundan da yalnız mürtedin kendisi mesul olmaz. Mürtedıdi, irtidad yoluna sevk eden kimse de mesul olur.
Onlara kendi vicdanlarının emrettiği akidenin hilafına herhangi bir akideyi kabul ettirmeğe zorlamak da yoktur. Onlar, kendi vicdanlarının emrine göre istedikleri akideye salik olurlar ve istedikleri gibi akidelerini açıklarlar. Ancak onların bu akideleri hükümetin esas nizamına muhalif olamaz.[481]
Eğitim Ve Öğretim.
Onlar da memleketin umumî nizammca kabul edilmiş bulunan eğitim ve öğretim sistemine tabi tutulurlar. Fakat Î3İâmî eğitim ve öğretim meselesine gelince o zaman bu zümre îslâmî eğitime zorlanamazlar. Kendilerine has olan dershaneler kurmalarına ve bu dershaneler^ de yine kendi din ve mezheplerine göre eğitim ve öğretim yapmalarına, hatta eğitim ve Öğretimde tatbik edecekleri hususî usuller için de onlara hak tanınmıştır.
Memuriyetler ve vazifeler.
Bazı muayyen mevkiler ve memuriyetler dışında, gayrı - müslim zinımîler, devlet memuriyetlerine ginmekv; vazife almakta hak sahibidirler. Bu hususta hiçbir taassup gözönünde bulundurulamaz. Müslüman veya gayrı - müslim, bir memuriyette veya bir vazifede ehliyet sahibi olduğu takdirde, fark gözetilmeden bir eleman olarak, vazife ve memuriyete tayin edilirler.
Muayyen -mevkilerden bahsettik. Bu muayyen mevki'er, islâm usulü nizamında Jknlit noktalar ve önemli yerlerdir1. Bu mevkilerin üzerinde ince ve derin düşünülürse, o zaman hak verilecektir ki, gayrı - müslimlerin bu mevkilerde çalışmaları mümkün değildir. Umumî kaide olarak bu cemaat, esasî teşkilât, güvenlik teşkilâtı ile mahkemelerin ve ileri gelen devlet dairelerinin başkanlıklarına ve aynı önemdeki kilit noktaları olan makata ve mevkilere getirilemezler. Zira bu gibi işler o kimselere hastır ki, onlar bu usule inanmış ve iman etmişlerdir. Çünkü bu gibi mevkiler sadece çalışma üzerine kaim olmayıp, aynı zamanda, bir akide ve iman meselesi üzerine de kaimdir. Bu gibi mevkiler, memuriyetler ve vazifeler dışında diğer memuriyetler ve vazifelere, gayrı - müslim-ler veya zimme ehla kendi liyakatleri, ehliyet ve kabiliyetleri nisbetinde vazife alırlar. Meselâ, bir baş mühendis yahut da posta müdürü veya buna benzer işlerde çalışmalarına mani olunmaz.
Bu şekilde askerî hizmetlerde de çalışabilirler. Ancak askerî hizmetlerin de kilit noktalan hariç tutulmalı dir. Me5eîâ levazım amirliği ve muharip sınıfın gerisindeki işlerde çalışmalarına da bir mani yoktur.[482]
Geçim Ve Sanat Meselesi.
Sanat, ticaret, ziraat ve diğer .iş. ve meslek dalları, gayrı - müslim zimmîlere de müslümanlar gibi kapılar açıktır. Bu işlerde müslumanlara tanınan haklar aynı şekilde gayrı •> müslimlere de tanınmıştır. Gayrı - müsHm-Tere,bu gibi işlerde müslümanlardan ayrı hiçbir mesuliyet cayı düşmez. Her vatandaş, ister müslüman, isterse gayrı - müslim olsun, iş ve çalışma hususunda eşit olarak meydana atılabilir.
Gayrı - Müslimlerin korunması için tek şekil.
Şdmdi, bu meseleleri gözden geçirdikten sonra, en son şu noktayı da açıklıyayım ki, tslâmî hükümette gayrı - müslim vatandaşlar ve hemşehriler için verilmiş hak ve hukuk acaba komşularımız olan gayrı - müslim hükümetlerde de müslüman vatandaş ve hemşehrilere de, tanınabilir mi? Veya bunun tam aksi olarak tanınmaz mı? Tanınmadığı takdirde ne olacaktır? Ve böyle bir durumda kendi ülkemizde bulunan gayrı - müslimlere karşı tutumumuz ne olmalıdır?
Burada şu mühim nokta üzerinde durmak lâzımdır ki, biz müslümanlar, kâfirlere bakarak onların yaptıkları nı taklit ederek, onların yaptıklarım kendimize örnek ala mayız «Onlar müslümaniara adaletle muamele ediyorlarsa biz de gayrı — müslimlere adaletle muamele edelim. Veya onlar müslumanlara zulmediyorlarsa bizde kendi ülkemiz içjnde bulunan gayrı - müslimlere zulmedelim.» Böyle bir zihniyet ve tutumun Islâmda katiyen yeri yoktur. Biz, müslüman olmak vasfı ile kesin ve açık bir şe-kiîde bir usule bağlı bulunuyoruz. Kendi ıbağll olduğumuz usulün hududu içinde muamele etmemiz gerekir. Başka> lan ne yaparsa yapsın, bizi alâkadar etmez. Biz dinimizin emrettiği usulleri sadece kâğıt üzerinde tutamayız. Usulümüzle tam manasiyle amel etmemiz icabeder. Fiiliyatta ve amelde yeryüzünde icra edilmelidir. Biram için, yolumuzun mesuliyetini düşünerek ve buna göre har©-ket etmek lâzımdır.
Bundan sonra artık bilmem şu hususu da, aydınlatmağa lüzum var mıdır ki, Pakistan'da gayrı - müslimlerin korunmaları, onların refahının sağlanması, emniyet ve güven içinde yaşayışlarının temini, ıböyle bir tslâmî hükümet tarafından neden ve niçin tekeffül edilemiye-cektir? Bir Islâmi hükümet kurulduğu takdirde elbette ki, oların hakları da tekeffül edilmiş olacaktır. Sadece bu şekilde büyük Hint - Pakistan kıtasında bazı şeytanî şaşırtmaların, neticesinde zulüm ve karşılıklı zulüm icra edile gelmektedir. İşte bunun içindir ki, zulmün karşısında bulunanlar için bu meseleler aksi tesir yapıyor. An* cak söylediğimiz şekilde Pakistan bir adalet ülkesi ola^ bilirse o zaman- İndian Union (Hindistan Birliği) de ihtimal adalet yolunu tutar.
Ne yazık ki, gayri - müslimler uzun zaman, îslâmı yanîı§ anlatanların tabir ve tefsirlerini duymuşlar ve îa-'âmı başka türlü anlamış ve ters cepheden görmüşlerdir. İşte bunun içindir ki, onlar Islâmî hükümet ismini duyunca korkuyor, çekmiyor ve ürperiyorlar. Bazıları da gürültü patırdı kopararak, Hindistan birliği içinde bir dinsiz (gayrı dini) cumhuriyet kurulmasına taraftarlık ediyorlar.
Biz şuna hayret ediyoruz ki, böyle bir cumhuriyet isteyen zevat, halen mevcut bulunan Gayrı Dinî Hindis* tan hükümetindeki müsliimanlann feci halini gördükleri halde bir de kalkıp onlardan örnek almak arzusunda bulunuyorlar!
Acaba, ortadaki menfî örnek yerine, ıböyle bir nizam tecrübe edilemez miydi? Zira, bu nizamın temeli ve esasi Allah'tan korkmağa ve diyanete istinat edip, müstakil usuller dairesinde yürütülüp gider...[483]
BAB 14
İslâm'da hükümetin mesuliyetlerinden bîri de içtimaî adaleti sağlamak ve umumî tazminat ve garantiyi gözönünde bulundur-jthii ve bu hudut dairesinde, her yaşayan kimse için haysiyet ve şerefiyle, kolaylıkla, sıkıntı çekmeden yaşamayı temin, etmektir. Mekke'de Hac mevsiminde toplanmış bulunan İslâm âlemi kongro-tinin umumî toplantısında Mevlânâ Seyyid Ebul - A'!â Mevdûdî Sfîîıib, bir makale okumuşlardı. Bu makaleyi buraya naklediyoruz. Bu fnakalede îsîarm hükümette geçim, içtimai adalet ve medenî meselelerin siyâseti üzerinde etraflı bahteler vardır.
(Hazırlayıcı)[484]
İSLAM VE İÇTİMAİ ADALET
Allahu Taalâ insanı en güzel bir şekilde (Ahsen-i takvim) yaratmıştır. Burada garip bir mucize vaiiır. în-san çıplak iken dahi fesat ve fitne için rağbet göstermişti. Bumm için Şeytan fırsattan istifade ederek insanı aldatmış, onu kandırmış, fitne ve fesada yöneltmiştir. Tuhaf bir şey, Şeytan insanı kandırmak için çeşitli fitne ve fesat kılığına bürünerek insanın karşısına çıkmıştı. Hazret-i Adem Cennette iken, «Salon seni şeytan aldatmasın» denmişti. «Sen Allahm emrinden ayrılırsan, Cennetten çıkarılırsın» diye bildirilmişti. Şeytan da Adem AleyhLjseiâmı aldatabilmek için şu 3Özleri söylemişti:
(Ey Adem) seni ebedilik ağacına ve zeval bulmayacak devlete ileteyim mi? (Ta Ha, 120).
insanın bu fıtrî temayülü, zamanımıza kadar devam edegelmektedir. Bugün dahi yine insan, bir hayli yanlışlıklar ve ahmaklıklarla, kendisini Şeytana kaptırmıştır, insanların hepsi de iyi kötü, az veya çok şeytanın hilelerine kanmaktadırlar.[485]
Çağdaş Devrin Bazı Aldatmacaları
Bu aldatmanın en büyük şekli günümüzdeki, içtimaî' adalet (Social Justice) denilen nesnedir. Bu nesnenin al-datıeıhğı devamlıdır. Şeytan ilk önce ve bir müddet için-insanlan «Ferdî hürriyet» (îndavidual Liberty) ve serbesti i Liberalisin) ismi taktığı fikirlerle aldattı. Bunun neticesinde on sekizinci yüzyılın Gayrı * Dinî Cumhuriyet'eri ortaya çıktı. O zamanki Cumlıuriyetlerin esası kapitaliatliğe ve dinsizliğe dayanıyordu. O zaman bu rejim so.n derece revaç buldu. O vasat içinde kendi şahsî vaziyetini Ön plana almak isteyen 'herkes ferdî hürriyetten bahsederek sesini yükseltmeğe koyuldu ve yaygarayı bastı. Bu yeni cereyan hakkında halk şöyle düşünüyordu: Eğer yaşayışımız için böyle bir nizam kurulursa o zaman heryer güllük gülistanlık olacak! O sırada kapitalist gayrı - dinî cumhuriyet rejimi Avrupada yayılmıştı. Fakat gitgide o rejimde yaşayanlar şu.gerçeği anlamakta gecikmediler:,Bu rejim de yine Şeytanî vesveseden başka birşey değildi. Yeryüzü sakinleri için "bu nizamla da zulüm ve zorbalıktan kurtulmak imkânı yine yok. İBun^ dan sonra mefun Şeytan için, bu rejimi de uzun müddet devam ettirme mümkün olmadı. İnsanları daha fazla, aldatmada tutmak imkanını bulamadı.
Çok geçmedi, mel'un Şeytan yeni bir aldatmaca yolu keşfetti. Bu yolun adına da içtimaî adalet yahut da sosyo - komünizm dedi. Bu defa da bu yalanın kılığına bürünerek başıka bir rejim ortaya çıkardı. Bu yeni ni -zam, bu taze rejim de dünyanın kasesini öyle bir zulümle doldurdu ki, kâse zulüm ve şekavetle dolup taştı. Bu çeşit zulmün şimdiye kadar dünya bir eşini daha kaydetmemiştir. Fakat Şeytanın aldatışının en ağır noktası şöyle oldu ki: Bir çok memleketler ilerlemek için bu aldatmaca rejimi en son çare ve en son gaye olarak göa-önünde tutmağa hazırlandılar. Biz de şimdi bu aldatmaca perdesini açıp da hakikatleri ortaya çıkaralım:
Müslümanların hâli de böyledir. Ellerinde Allah Ta-alânm Kitabı ve O'nun Resulünün Sünneti ortada ve daimî olarak bir hidayet kaynağı halinde mevcutken yine <îe şeytanın vesvesesine kapılmışlar ve uyanmıyorlar. Bütün yaşayışlarında ve bütün muamelelerinde bu hidayetin meş'alesi önünde durup, ebediyete kadar kendierine kâfi bulunurken yine de karanlıklarda yürümek istiyorlar. Bai zavallılar 'kendi dinlerini bırakıp da cahilane sömürgeci medeniyetin düşünceleri peşine takılıp, varlarını yoklarını bu medeniyetin ve bu tarz düşüncenin eşkiya-sına kaptırıyorlar. Üstelik mağlubiyetten de kurtulamıyorlar. Buna rağmen, dünyanın herhangi galip milletinden biı ses yükselince, hemen onun peşine takılıp seslerini yükseltiyorlar. Hemen o tarafa dönelim diye feryadı basıyorlar1. Fransız inkılabı ortaya çıktığı zaman müslü-man ülkelerde talim terbiye görmüş kimseler, bu fikirlerin peşine takılmağı kendilerine bir farz telâkki etmişlerdi. Yerli yersiz, Fransız inkılabını övüp duruyorlardı. Bunu övmeyenlere, böyle bir cereyanı beğenmiyenlere do mürteci ismini takıyorlardı. O devirler geçti. Yine bizim sömürgeci eğitim ve Öğretimi gören fertlerimiz bu deia aa yine kıbleyi değiş tirdiler. Yeni başka bir kıbleye aoğru yöneldiler. Yeni bir devreye girdiler. Yeni sesler yükseldi. Bu defa içtimaî adalet ve sosyo-komünizm narası yükseldi. Bu gürütüye kapılanlar türedi durdu. Buna ne kadar tahammül edilir bilinmez. Fakat üzülecek nokta şurasıdır ki, sanki İslâm'ın kıblesi değişmiş gibi, bizim içimizden bir güruh, kıblelerini değiştirmek istiyorlar. Onlarca İslâm denilen şey zavallılıktan başka birşey değildir. Sanki bunların dediklerini kabul etmek İslâm için zarurîdir? Sanki sadece onların isteklerine ayak uydurmak ilerlemenin tek çaresidir? İslâm yolunda yürüyenler de «irticacı, gerici» dirler. Ve bu yolda yürütenleri Dinvi ric'î : «Gerici dinci» likle itham etmektedirler. İlk önce Islama, bir ferdî hürriyetçilik, serbest-çiHk , kapitalisttik, gayrı - dinî - cumhuriyetçilik ve Av-nıpa düşüncesine göre ayrı bir islâmî düşünce kılığı giydirmek istediler. Daha sonra da İslâmda içtimaî adaletir varlığını ve tslâmda sosyo>-komünizm mefhumlarının yeı aldığını ispata yeltendiler. îş o raddeye varda ki, talim terbiye görmüş halkımızın bir kısmının da zihinleri bu yeni kölelik sisteminin şekline alıştı. Nihayet bu cahili-ye taşkınlığına, aşağılık derecesinin en alt derkesine kadar boyun bükmek istediler.[486]
İçtimaî Adaletin Hakikati.
Şurada bu kısa makalemde şunu anlatır: ak istiyorum, ki, Qüiînaî a,dalet hakikatte ne gibi bir şeyin umidir. Böyle bir nizamın kurulmasının doğru şeklî nedir ve ne demektir?
Bu hususta ümidimizin pek az • olmasına rağmen, yine de içtimaî adalet diye ileri sürülen sosyo^komünız-mi tatbikat safhasına koymak sevdasına kapılanlara. — İnşaallah hatalarını anlarlar da çürük düsüncelerin-aen dönerler diye — bu mevzuyu açıklamak istiyoruz. Nitekim bir cahil, tam manasdyle cahil oldukça ıslahı mümkündür. Fakat bu cahil az bir şey öğrenirse o zaman şöyle diyecektir:
Kendimden başka sizin bir ilâhınız olduğunu bilemiyorum
Bu ölçüye göre, söz anlamayana- söz anlatma* da kabil değildir. Fakat Hak Taalâmn fazi ve id ayeti ile alelade ve umum halka söz anlatmak imkânı, makul deliller ortaya koymakla mümkün olabilir. Umid edilir ki, bunlar Şeytanın aldatıcı hilelerinden kurtularak, uyanmış olurlar ve avam halk aldatmacanın sapık yolundan kurtulabilirler. Dalâletin karanlığını bırakıp, hidayet aydınlığında yola devam ederler. Bunun için, benim bu maka-Icyf. ileri sürmekten maksadım da alel-umum halkın karşısına hakikati açıp aydınlatmaktır.[487]
Îslâm İçtimai Adaletin Ta Kendisidir
Bu vesile ile müslüman kardeşlerime herşeyden önce şunu hatırlatmak isterim ki, «îslâmda içtimaî adalet mevcuttur» diyen ve bu yolda seslerini yükselten züm- < re, tamanıon yanlış bir yola gidiyorlar ve maksatlı söz söylüyorlar.
Halbuki, meselenin doğrusu ve sahih şekU şudur : İslâm içtimaî adaletin ta kendisidir.» İslâm demek içtimaî adalet demektir. İslâm Öyle bir hak dindir ki, kâinatın Haikı, kâinatın Rabbi, bu dini insanların hidayeti için göndermiştir. İnsanlar arasında adaleti kaim kılmaK ve neyin adalet olup neyin adalet olmadığını bilmek ia-sanlarm hakkı değil, bu ancak insanların Halikının ve insanların Rabbinin işidir. Herhangi başka bir kimsenin adaletle zulmün ayarını ve ölçüsünü ortaya koyması da caiz değildir. Kâinatta bu hususiyet Allah'la insan arasındadır. Allah Mâlik, insanlar memluktur Buna göre, adaletin miyarını tayin etmek ve ölçüsünü kararlastır-ın^kj^memlûka düşen bir vazife değildir. Bu ancak Mâ^ iik bulunan Hak Taalâya aittir. Mutlak Mâlik olan da O'dur. Emir veren de, ferman sahibi de O'dur. İnsan istediği kadar yüksek bir makama erişsin, hattâ insan de-ğU, insanlıktan daha da üstün bir makama ulaşsa bile, nihayet kendi zihnini, kendi aklını -kullanacaktır. Her re şekilde olursa olsun, insanî ilim, insanî bilgi mahdut ölçüdedir. İnsan aklı kıttır ve yetersizdir. İnsan aklı isteklerden ve taassuplardan sıyrılamaz. Kaçıp kurtulacağı bir yer de yoktur. Böyle olunca şu imkân da yoktur' ki, aslı ve esası adalet üzerine konmuş bulunan bir nizam kurabilsin.
İnsanın kurmuş bulunduğu nizam iik başta adalet olarak görünür. Fakat amelî tecrübeler idbat eder ki, adalet denilen şey hakikatte adalet değildir. Buna göre her insan, bdr zaman için kurmuş bulunduğu nizama aldanır. Sonra noksanlıklar ortaya çıkınca, ilK kurduğu nizamdan bıkar; başka bir ahmaklığa, 'başka Mr budalalığa kapılır. Yeniden ahmakça tecrübelere girişir. Bu sebeplerden dolayı, hakikî adalet ancak o nizamda olabilir ki, bir Alimül - Gayb-ı veş - şehade, Subbuh ve Kuddüs, (Gizlileri ve açıklan bilen, teşbih edilen ve mukaddes) olan varlık bir nizam ortaya koymuştur.[488]
İslamdan Maksat Adaletinta Kendisidir:
Başlangıçta ikinci bir meseleyi de bilmek lâzımdır ki, bir kimse «îslâmda adalet vardır» derse, hakikatte meselenin manasını iyi kavramamış ve meseleye dar bir açıdan bakmış sayılır. Hakikat şudur ki, Islâmdan maksat adaletin ta kendisi olmasıdır. İslâm mahza adaleti kaim kılmak için gelmiştir. Hak Taalâ'bu mevzuda şöyle buyurmuştur :
İşte biz Resullerimizi aydın delillerle gönderdik. İnsanların adaletle hareket etmeleri için onlarla birlikte kitap ve mîzân (ölçü) de naz.il kıldık. Bir de demiri (silâh ve kuvvet) nazil kıldık kî, bunda insanlar için faydalar ve şiddetli kuvvet vardır. Ki bununla, Allah, kendisine ve Resulüne görmeksizin yardım edecek olanları bilsin. Elbette kî, Allah kuvvetli ve azizdir. (El - Hadid, 25)
Bir müslüman eğer gaflete saplanmamışsa, bu âki noktayı gözönünde tutarak hiçbir zaman Allah ve Resulünün emirlerini bir tarafa bırakıp, içtimaî adaleti başka bir tarafta aramaz. Ve böyle bir hataya düşmez.
Her nerede adaletin varlığını hissederse, görecektir ki, orada Allalun adaletinden ve O'nun Resulünün hükmünden başka bir adalet yoktur. Başka bir adalet de olamaz ve bulunamaz. Şunu da anlayacaktır M, adaletin kaim kılınmasının başka bir ^ekîi de mevcut değildir. Adaletin kaim kılınması ancak ve ancak İslâm ile olur. İslâm demek tam ve kâmil adalet demektir. Noksansız ve eksiksiz adalet demektir. Adalet, Islâmdan başka, telâmdan ayrı birşey değildir, islâm adaletin ta kendisidir. Isîâmın kaim bulunması adaletin de kaim olması demektir îslâm ile adalet ikisi aynıdır ve bir şeydir.[489]
İçtimaî Adalet Ne Demektir?
Şimdi bakalım içtimaî adalet ne gibi bir nesnenin is-r/ıidir? Bu nesnenin sahih şekli ne olabilir?[490]
İnsanî Şahsiyetin Gelişmesi .
Her insan camiasında binlerce; yüz binlerce ve milyonlarca fert vardır. Bu topluluk içinde her fert, ruh, akıl ve şuur sahibidir. Her ferdin de müstakil bir şahsiyeti, bu şahsiyetin içinde gelişip gider. Yine her fert, kendine mahsus olan bir zevkin sahibidir. Diğer bakımdan, yine her ferdin nefsiyle ilgili istekleri bulunmaktadır. Şahıs olarak her fert, cismî ve ruhî zaruretler içindedir. Bu fertlerin isteklerinin bir araya toplanmasından :ir istek mecmuası ortaya çıkar, Şu hususa da dikkat edilmelidir ki, bu aynı şeyi isteyen topluluklar da ayn birer h,eyet halindedirler. Bunlar tek tek münferitlikten çıkıp bir insanlık camiası haline gelirler. Btı camianın teşekkül^ efrat içindir. Efrat bunun için değildir. Efradın toplanarak bir camia teşkil etmesinden maksat, bu fertlerin birbirlerine yardımcı olmaları ye birbirlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmeleri sebebiyledir. Aynı cismî ve ruhî isteklerin ve İhtiyaçlarını gidermek İçin bir araya toplanarak bir camia teşkil ederler.[491]
Ferdî Mes'uliyet;
Şimdi şu meseleye gelelim. Bütün fertler, tek tek, Allah indinde mesuldürler. Bunların her birisi, bu mevcut dünyada tek tek muayyen bir zaman imtihana (her. bi- / risi için kararlaştırılmış bulunan ayrı imtihan) tâbi tutulurlar. Sonra Hak Taalâ huzurunda hesap vermeğe çağrılırlar. Acaba kendilerine dünyada verilmiş olan salâhiyetler ve imkânlar dairesinde nasıl çalışmışlardır. Hak Taalâ huzurunda mesuliyet ve hesap vermek içtimaî dtğü, ferdî'dir. Orada herhangi bir aşiret, kabile, ip illet ve saire gibi topluluktan hesap sorulacak değildir. An^aK fertlerden ayrı ayrı ve teker teker hesap sorulacaktır. Dünyadaki alâkalardan her türlü bağ kesilmiş olarak,, herkesin kendisinden hesap istenecektir. Herkes tek tek ve ayrı ayrı adalet-i Üâhiyenin huzuruna çıkarılarak, sen ne yaptın diye sorguya çekilecektir.[492]
Ferdî Hürriyet.
Bu iki mesele — yani bu dünyada insanî şahsiyetin, gelişmiş olması ve ahirette de insanın hesap verme meselesi — insanın bu dünyada iken kendisinin ferden hür ve serbest olmasını icabettirir. Eğer içtimaî hususlarda, , bir fert kendi isteğine uygun olarak şahsiyetini geügtU remezse, o zaman insanlık içinde şahsiyetini kaybetmiş olur. Onun kuvvet ve kudreti ortadan kalkmış, kendisini insanlığın içinde bir nevi mahpus vaziyetine sokmuş bulunur. O zaman ahirette böyle mahpus ve mahkûm zümrelerin kusurları, içtimaî nizam kurup da bu gibilerini bu nizamın baskısı altında tutanlara ait olmuş olur. Bu defa onlardan yani kötü içtimaî nizam kuranlardan sâdece kendi işlerine ait hesap sorulmakla 'kalmaz, belki diğerlerinin de hesapları sorulur. Onlara, «neden siz böyle bir nizam kurup da insanların bir kısmını atıl ve batıl bir hale getirip, yan sağlam yarı hasta duruma soktunuz» denir. Malumdur ki, hiçbir mümin kimse, işin sc-nunda Allah'ın karşısında böyle sorgu ve suale maruz kalmayı arzu etmez. Bu kimse, eğer Alalh'tan korkan bir kimse ise, o zaman fertlere daha fazla hürriyet vermek yolunu tutacaktır. Çünkü fertler hür olunca, kendi yaptıklarından kendileri sorumlu olur ve başkaları sorumlu olmaz. O zaman, bir ferdin yanlış yolda gitmesinin mesuliyeti de içtimaî nizamı yürütenlerin boynunda olmayıp kendi şahsının boynunda kalır.[493]
İçtimaî İdareler Ve Bunların İdareleri.
F^rdî hürriyeti gözden geçirmiş olduk. Şimdi de bakalım içtimaî ve muaşeretî meselede mesuliyet nedir ve nasıl olmalıdır? İnsanlar oymak, kabile, aşiret, ve nihayet milletlere ayrıln-lar. Yahut da toplanıp bunları teşkil ederler. Küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe tertiple bu iş yürüyüp gider. Başlangıçta bir erkekle bir kadın vardır. Sonra bunlara çocuklar eklenir. Daha sonra aile ve daha sonra da hanedan kurulur. Hanedanlardan kabile ve aşiretler doğar. Kabile ve aşiretlerden de kavimler ve milletler ortaya çıkar. Millet ve kavim de ortaya yıkınca, bir hükümet kurulur. Bunlara yerine göre içtimaî teşkilât deriz. Bu içtimaî teşkilâtın kuruluş maksadı da, bu teşkilâtı vücuda getiren fertlerin birbirine yaramı etmeleri ve fertlerin bu daire içinde şahsiyetlerinin gelinmesini temin içindir. Fakat asıl maksat, bütün bu ibarelerin her birinde — büyüğünden küçüğüne kadar — ferdî hürriyetin ortadan kalkmamasını sağlamaktır. Bir şalısın hürriyetine diğer bir kimsenin tecavüz etmesine ma"' olmaktır. Fertler de böyle hür -bir muhit içinde ve kül halinde bu idarenin altında ilerleyebilirler, işte meşe\e bu noktaya gelince, içtimaî adalet meselesi ortaya çakar. Burada ferdî ve içtimaî meseleler birbirlerine bağlı bulunurlar. Bir taraftan insanın gerçek bir kurtuluş yo-îunda olması yani felah bulması (için, fert olarak hür bir muhitte muaşeret hususlarında tamamen serbest olması lâzımdır. Ancak böyle bir cemiyet havası içende kendi şahsiyetini geliştirmesi mümkündür. Bu şekilde yine aile, kabile ve hanedan gibi topluluk iar arasında normal yani hürriyete dayanan bir yaşama tarzı olmalıdır ki, fert çalışma dairesinde kendini gayesine göre ilerletebilsin. Diğer taraftan insanın felah bulması şu meseleyi de gerektirir ki, fertler üzerinde aile hanedan, kabileler ve bütün cemiyet efradı — küçük idarelerden büyük hükümetlere kadar — bir haklan ve iktidarları olsun. Bu iktidar mevcut olunca da, fertlerden birinin, diğer bir ferde zulmetmesine müsaade edilmez ve bir kimsenin başka bir kimsenin hakkına tecavüz etmesine meydan verilmez. Bu mesele devam ederek, insanlığın başından günümüze kadar, ,her kavim, her millet ve her hükümette serbestlik ve muhtariyet diye bir husus kararlaştırılmıştır. Böyle bir karar ve hakkın tanınması da zarurî olmuştur. Diğer taraftan üstün bir kuvvetin bulunması lüzumu ve zarureti vardır ki, milletler ve hükümetler hadlerini aşıp kendileri de mütecaviz duruma, girmesinler.
Şimdi, İçtimaî Adalet, o şeyin ismi oluyor ki, orada fertler, sonra aileler, daha sonra da kardeşlikler, kavimler ve milletler her biri yerlerine ve vaziyetlerine göre, hakları olan serbestliği ve hürriyeti elde ettikten sonra, kimsenin hakkı zorlanmasın ve kimseye tecavüz edilmesin- zulüm ve kaba kuvvetin ortadan kaldırılması için, aile kudretindep başlanip, hükümet kudretine ve hükümetten daha üstün bir kudrete iktidar tes'im edilmiş olsun. Muhtelif fertler ve fertler topluluğu da insanlığın ilerlemesi için en müsait bir vasatta çalışabilsinler.
KapitalistUk ve Sosyc-Komüirâüiğin boş hayalleri.
Bir kimse bu hakikatleri iyi bir şekilde kavradıktan sonra, anlayacaktır ki, serbestlik, ferdî hürriyet, kapitalisttik, gayrı dinî cumhuriyet ve içtimaî adalet iddiasında bulunan her nizam, geçen -bahisde söylediğimiz gibi, Fransız inkılabından sonra ortaya çıkmıştır. Hakîkaten bunlar gibi ve beîki de bunlardan daha da fazla, Sosyo-komünizm bu iddiayı ortaya atmaktadır.
Şimdi, Kari Marks ve Engels'in nazariyelerinin peşine takılmış olanlar da bu hususta seslerim daha fazla yükseltiyorlar.
Birinci hizamın eksikliği yüzündendir ki, kendisine muayyen ölçülerin üstünde tanınan serbestlik hakkını kullanan fert, aile, hanedan, kabile, kardeşlik bağlan, hattâ millet üzerine saldırıyor... Bunun neticesinde de, içtimaî kurtuluş için, hizmeti ve muaşereti kudretin dt« siplininî ortadan kaldırıyor. İkinci nizama gelince, bunun da noksanlığı ve eksikliği yüzünden, böyle bir kuruluşta, hükümete aşın ve haddinden fazla kuvvet ve kudret tanımak, fert, aile, hanedan ve kardeşliklere ait bütün serbestlik ve hürriyetleri hemen hemen tamamen ortadan kaldırmıştır. Fertlerin, toplu halde çalışmalanna hükümet o kadar ehemmiyet veriyor ki, burada ruh sahibi !nsan yerine, mevcut bulunan adamlar birer cansız makı-na haline geliyorlar ve ruhlgrını da kaybediyorlar.
Her kim, bu şekilde içtimaî adaletin kurulabileceğini ilen sürerse, tamamen yalan söyleyip ve yalancıdan başka bii şey olamaz.
Sosyt>-komüm2in içtimai zulmün en kötü şeklidir. Bu rejim, hakikat olarak zulmün en kötü ve en fena şeklidir. Çünkü ne Nemrûd devrinde ne de Firavun zaman :;.da böyle bir zulme rastlanmış değildir. Cengiz Han bile böyle bir zulmü caiz görmemiştir. Durum böyle olunca hangi akıl sahibi kalkıp da bu nesnenin adına «içtimaî adalet» diyebilir?
Bir veya birkaç kişinin, kendi keyiflerine göre, uydurdukları içtimaî felsefe nazariyesi neticesinde, hudut -suz salahiyeti olan bir dikta rejimi kurulmuş ve bir mutlu azınlık milyonlarca insanın başına buyruk kesilmiştir. Daha doğrusu milletin başına belâ olmuşlardır. Halkın bütün malını zaptetmek, arazilerini ellerinden almak, fabrikaları devletleştirmek, bütün bir memleketi hapishane şekline sokmak bunların işlerinin esasıdır. Her kim de tenkid ederse, şöyledir, böyledir derse, şikâyet edip feryadını yükseltirse, hiç bir şey yapamıyacaktır.
Çünkü, adalet kapıları ve şikâyet mercileri tamamen kapanmıştır. Memleket dahilinde hiç bir cemaat hiç bir makam, hiçbir mevki bırakılmamıştır ki, halkın ne demek istediğini dinlesin ve halka cevap verebilsin. Hiç bir gazete ve hiç bir neşriyat halkın düşüncelerini akset^ t:rei\;e;c. Hiç bir adalet kapısı da açık değildir. Bu da bir tarafa, öyle bir casusluk teşkilâtı kurulmuştur ki; bir ferd diğer bir ferde muğber olduğu takdirde yalan yere bir töhmet ve bir iftira atabilir. Bu durum halkın birbi-. rınrien korkmasını sağlar. Bu terör ve yıldırma havası içinde vatandaşlar güya yaşarlar. Hatta bir kimse, kendi evü«ie bile ağzını açıp birşey söyleyemez. Söylemek is-teı^e, dört duvarın kulağı olduğunu ve bu kulakların hükümet namı hesabına işittiğini gayet iyi bilmelidir. Sonra Cumhuriyetçilik sözleri altındaki aldatıcı işler de ortaya çıkar. Bir seçim dalaveresi döner. Bütün bunlar bir felsefe uğruna yapılır. Daha doğrusu iktidarda olanlar bu sahte slogan'arla muhaliflerini her tarafta ezmek imkânını bulurlar. Halbuki onların seçimlerinde muhalif diye kimse de olamaz. Hiç bir surette, vicdanım satmamış ve bu düzmece felsefeye inanmamış olanların da muhalefet etme hak ve nasipleri yoktur.
Farzedelim ki, bu rejim geçim için serveti eşit bir şekilde taksim etse - halbuki şimdiye kadar hiç bir sosyo. komünist hükümet idaresi böyle bir icraata yanaşmamıştır - dahi acaba böyle bir taksimata nasıl olur da «Adalet-i r^ahz» : «Temiz adalet» diyebiliriz? Bunun adına nasıl eşitlik ismi takabileceğiz? Ben şurasını da sormak istemiyorum ki, böyle bir rejimde ve böyle bir sistemde, hâkim zümre ile mahkûm zümrenin arasında geçim ve servet bakımından bir eşitlik yar mıdır? yok mudur Ben yine şunu da sormak istemiyorum ki, 'bu nizamın diktatörü ile bu şahsın maiyetinde bulunan kimselerin yaşayış seviyeleri, halkın yaşayış seviyesi ile aynı mıdır9 yoksa değil midir? Yine şunu da sormak istemiyorum ki, diktatör ve onun maiyetinde bulunan zümre, bu uydurma felsefeyi ayakta tutmak isteyenler, niçin kendi nazariyelerini polis, asker, casus ve diğer hususî teşkilatlarla halkın üzerine musallat ediyorlar?
Ben-şunu soruyorum: Eoı gibi şeylerin hakikati ortada bulunurken, böyle bir rejimde ve böyle bir rejimin tatbik edildiği ülkede na3il olur da içtimaî adalet vardır diye iddiada bulunulur? Hele bu sual de bir tarafta dursun, bu tarz bir nizamın kurulmuş bulurichığu ülkenin vatandaşlarından biri bu-felsefe ve bu nazariyeye ve yahut da bu felsefe ve nazariyenin tatbikatı, hakkında en küçük bir tenkide teşebbüs ederse neden cezalanır ve neden serbest olarak fikrini söylemekten' menedilir?
Bu ne biçim bir adalettir ki, bu rejimde diktatör vg bu diktatörün maiyetinde bulunan avanesi, kendi felsefe ve nazariyelerini yürütmek için, koca bir ülkenin hatta ülkelerin her türlü imkân ve vasıtalarım kullanmakta ve her şeyi kendi fikirlerinin yürümesi için alet etsinler de, kendilerine muhalif iki kişi bile bulunmasın" Hiçbir toplantıca bunlara karşı söz söylenmesin, hiçbir basın ve yayın vasıtası kendilerinin hilafına yazı yazmacın?
Bu ne biçim adalettir ki, bütün arazi sahiplerinin arazisi ellerinden alınsın, fabrikalar fabrika s\ıhiplerin-jeri zaptedilsin, gasbedilmiş olsun? Ve bütün bir memlekette daha doğrusu memleketlerde bir tek toprak veya fabrika sahibi bulunmasın?.. Bu gasbedici nizama da dev r let densin?. Devlet denilen bu teşekkül de birkaç kişinin elinde olup, bu devleti de keyiflerine göre sevk ve idare etkinler?. Ve artık bir daha iktidar mevkiine kimse onların elinden almak imkânını bulamasın?. Ancak kendileri birbirlerinin ayağını kaydırarak iktidar mevkiine geçebilsinler?.. M değiştirsinler...?
Eğer insan denilen varlık sadece «mide» ve «işkembe» sahibinin ismi değilse ve insanca yaşamak sadece kamını doyurmağa bağlı bulunmuyorsa, o zaman sâdece geÇÛn eşitliğinin ismine nasıl olur da içtimaî adalet de* nebilir?
Yaşayışın her şubesinde her dalında zulüm ve hak- alıp yürüsün de, insanlığın her cephesi ortadan, da, sadece bir «karın doyurmak ve karın şişirmek» kalsın?. O zaman millî gelirin de halk arasında eşit olarak dağıtılması, icabetmez mi? Meselâ, diktatör hazretleri ve onun kuyrukları, kuyruklarının kuyrukları dg, karın doyurmak ve karın şişirmek hususunda diğer ./atanüaşlarla niçin bir eşitliği arzu buyurmazlar?
Şimdi bu korkunç ve muazzam zulmün ismine karın do/uroakta eşitlik vardır diye — böyle birşey de olmadığı halde içtimaî adalet ayakta bulunuyor nıu diyeceğiz? İşte, benim zatı alilerine arz ettiğim gibi, içtimaî nizamların en kötüsü, en berbadı da budur. İçtimaî zulmün en ağırı, en fenası da yine budur. İnsanlık tarihi başmdan bugüne kadar böyle bir kötü içtimaî zulüm görmemiştir. Galiba göremiyecektir de.[494]
İslâm'da Adalet Tasavvuru.
Şimdi, size kısaca İslâm'da adalet denilen şey'in ne olduğunu anlatayım. İslama şu mesele katiyen sığmaz ki, herhangi bir kimse, yahuc da bir zümre, «insanî yaşayışta adalet» diye bir feisefe ve bir nazariye ortaya. koyup, bunun tutunması için çalışıp, bu tasavvuru zorla halkın üzerine musallat kılmak yoluna gitsin. Bir şey söylemek isteyenlerin veya itiraz etmeğe yeltenenlerin de dillerini arkadan kessin.
Böyle bir makam ve böyle bir hak ne Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh için, ne Ömer Faruk Radı-ysllahu Taalâ anh için, hattâ ne.de Hazret-i Muhammed Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendisi için tanınmıştır, îslâmda hiçbir kimsenin diktatör olma hakkı yoktur. Yalnız Allah bu makama sahiptir. Ancak Allp.hm karcısında insanî arın niçin ve ne sebeple demede ı kayıtsız ve şartsız, boyun eğmesi lâzımdır. Hazret-i Muhammedi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendisi bile bu hükme tâbidir. Onun hükümlerine de şüphesiz ve kesin olarak itaat etmemizin sebebi, bize Allah'ın hükümlerini getirmesi ve bildirmesidir. Maazallah kendi indinden hüküm ortaya çıkarmak isteseydi biz itaat etmezdik. Allah Resulünün ve Resul'un Halifelerinin de hükümleri yalnız ve mahzâ Şeriatı Üâhiyenin icrasmdan başka birşey değildir. Bu itibarla, onların hükümleri temkid edilmekten çok ufaktır. Bunlardan başka herkes, her hususta tenkid etmek hakkına haizdir. Bu hakkı tam manasiyle kullanabilir.[495]
Ferdi Hürriyetin Hududa.
Allaha Taalâ, Îslâmda öyle bir hudud koymuştur ki, buniLiia ferdin serbestisi ve hürriyeti muayyen hudud* iarla çevrilmiştir. Hak Taalâ bir müslüman ferd için re:erin helâl \e nelerin haram olduğunu bildirmiştir. Han gi işler farzdır, yapılması lâzımdır ve hangi işlerden kaçınmak :cabeder? Başkalarının bizim üzerimizde ne gibi hakları vardır ve bizim başkalarının üzerinde ne gibi haklarımız vardır? Hangi şartlar dahilinde bir mülk bize intikal eder ve yine hangi vasıtalarla bir mülk bizim elimizden çıkıp başkalarına intikal eyler. Ferdlerin kendi camialarına arşı ne gibi farzları vardır, camianın da lerdlere ka^şı ne gibi farzları bulunmaktadır? Camianın iyilik hususunda ferdlere, aile ve hanedanlara ve kardeşlikler üzerinde ne gibi mesuliyetleri vardır. Ve hangi hizmetleri ifa etmeğe mecburdurlar?
Bütün bu hususlar, Kitap'da ve Sünnette müstakil düsturlar olarak kaydedilmiştir. Bu İlâhî kanunlar üzerinde herhangi bir değişme bahis mevzuu olamıyacağı gibi yeni addedilen bir şeyin de eklenmesine veya eksil-tilmesi olamaz ve olamıyacaktır. Bu düsturlarla bir şalisin ferdî hürriyeti ve ferdî serbestisi üzerinde, bazı mesuliyetler konmuştur ki, bunların hududunu aşmak ve bu hududlara tecavüz etmek kimsenin hakkı değildir. Ancak bu hududiann dariesi içinde mevcut bulunan hürriyetleri de ortadan kaldırmak, kısmak veya genişletmek bir hak olarak tanınmış değildir. Mal iktisabının da muayyen bir kaide ve usulü vardır. Bu kaide ve usullerin haricinde mal iktisap edilmesi haramdır. Yalnız bu kadarla da kalınmaz. Usulsüz ve kaidesiz mal iktisap edenlere, İslâmî kanunlar ceza tayin etmiştir. Fakat helâl olan vasıtalara baş vurarak mal ve "mülk edinenlerin. mal ve mülk hukuku da mahfuz olup korunacaktır. Bu mat tasarrufunu, kanunun müsâadesi olmaksızın ve meşru yollar bulunmaksızın sahiplerinden almak ve onıan mal ve mülklerinden mahrum bırakmak da mümkün de ğildir. Böyle bir camianın felah yolunda dosdoğru yürüyebilmesi için ferdler üzerine bazı farzlar konmuştur.
Ferdler bu farzları yerine getirmek mecburiyetindedirler. Fakat bunların dışında hiçbir kimse bir şey için zorlanamaz ve kimseye cebir kullanılamaz. Ancak ferdler kendi rızalariyle bir. şey verirlerse o zaman da kimse-bunları bu fiillerinden caydıramaz.
Yine bunun gibi camianın da ferdlere karşı vo hatta hükümetin de camia efradına karşı ifa edeceği bazı .arzlan ve vecibeleri vardır. Camia ve hükümet bu farzları ve bu vecibeleri eda etmezse, o zaman efradın da bu camia ve bu hükümete karşı olan farzları ve vecibeleri yerine getirmelerine mahal kalmaz, itaat etmemek haklımı elde ederler. Eğer bu müstakil düsturlar, üzerine iş-î*Jr yürütülüp amelî bir kisveye ^girerse, işte o zaman içtimaî a.aaiet de kaim olacaktır. Böyle bir cemiyette ise kimse içtimaî adalet diye bir iddia ortaya atamıyacak, kimsenin ut böyle bir iddia ortaya atmasına lüzum kalmayacaktır.
Bu düstur, yürürlükte bulunduğu takdirde ve mevcudiyeti gözle görünür vaziyette oldukça, o zaman rnüs-lümanlar, hiç kimsenin sahte ve aldatıcı sözlerine kapılma ihtiyacın' duymayacaktır. Esasen böyle bir kimse de rcüslümanlarj hiç bir vakit aldatamıyacak ve kandıramı-yacaktır. O zaman sosyo-komünizmin ortaya attığı içtimaî adalet diye isim verilen şeyin Islâmm ta kendisi olduğu da meydana çıkmış bulunacaktır.
İslâm, bu şekilde fert ile cemiyetin arasında bir muvazene ve ahenkli bir düzen kurmak ister. Bu düzende ne ferde tam ınaaasiyle hürriyet verilir ne de cemiye-te ferdi çiğnemek ve ferde zarar vermek hakkı tanjmır.
Aynı zamanda cemiyeti idare edenlerin de, ferdin, islâmî 'iüptıır gereğince elde etmiş bulunduğu hürriyeti kısıp azaltmak ve şahsiyetini geliştirmek iğin zaruri olan-suslsTj esirgemek salahiyeti olamaz.[496]
Servet İntikalinin Şartlan :
îslâmda bir ferd tarafından servetin başkalarına intikal etmesinin ancak üç şekli vardır: 1. Veraset. 2. Hibe 3. İktisâb. (Ticaret ve alış veriş gibi.)
Veraset o zaman muteber olur ki, herhangi bir malın meşru sahibinden onun varislerine şer'î kaidelerle mal intikal eder.
Hibe ise, —atiye de denebilir — herhangi bir malın, şarî mâliki ve sahibi tarafından kendi gönül ile şer'î kaideler tahtında verilmesidir.
Atiye eğer hükümet tarafından verilecek olursa, o zaman alan şahsın bunu hak edecek şekilde hizmet etmiş olmasına mukabil verilmiş olmalıdır. Yahud da hükümete büyük bir iyilik yaptığı için böyle kimseler devlet mallarından mükâfatlandırılır. Hükümet de vermiş olduğu bu atiyeyi meşru 'bir şekilde kendisine intikal etmiş bulunan mallardan vermelidir. Bundan başka, atiye vermek hakkına malik bulunan hükümet de serî kanun gereğince müşavere ve şûra ile yürütülen hükümet olmalıdır. Bu hükümetin sarfettiği ve harcadığı paralardan, halkın her zaman hesap sorması imkânı bulunan bir. hükümet olması gerekir.
Iktisab, çalışıp hak kazanmak demektir. İslâmda çalışıp hak kazanmanın da yolları tayin edilmiştir. Haram bir şekilde ele geçmiş şeye iktisâb haram olur ve caiz sayılmaz. Haram işlerden kazanılmış kazançlar da haramdır. Meselâ, hırsızlık, gazb, Ölçüde ve tartıda alış veriş yaparken eksiklik ve fazlalık yapmak, hiyanet, rüşvet, aldatma, fahişelik, ihtikâr, tefecilik, murabahacılık, kumar oynatmak, uydurma alış veri§, dolandırıcılık sarhoş edici maddelerin ticareti ve imalatı, fuhuş için aracüık ve buna benzer bazı işler. Islcmda helâl iktisâb sayılmaz:. Bu gibi adî ve iğrenç kazançların dışında, herJıangi bir meşru yolda çalışılıp kazanılmış bulunan ve iktisâb edilen servet caiz ve helâl servettir. Çok olması veya azlığı bahis mevzuu değildir. Böyle bir şekilde yani meşru yollardan elde edilmiş bulunan servetin ölçüsü ve lıududu yoktur. İstenildiğinden çok da olabilir, istenildiğinden daha da az olabilir. Az olduğu zaman diğerlerinden kırpıştırmak hakkı tanımadığı gibi, çok olduğu zaman da bu kazançtan zorla alınarak başkasına verilmek suretiyle bu servetin azaltılması cihetine gidilmez.
Fakat bu serveti kazanmanın şekli caiz ve meşru usullerin dışma çıkınca o zaman müsîümanlar için, bu servetin sahibine, «Min eyne leke hazâ? : Sen bunları nereden getirdin?» diye sual sormak hakkı tanınmıştır.
işte bu, servet hususunda tahkik edilecek ilk kanunî haktır. O zaman servet sahibi, elde etmiş bulunduğu servetin meşru yollarını isbat edebilirse, mesele kalmaz. Fakat isbat edemediği takdirde, yine o zaman İslâm hükümetine bu mallara el koymak hakkı da tanınmıştır.[497]
Serveti Sarfetmek Hususunda Mesuliyetler.
Meşru şekilde ve kanunî yollardan ellerine servet ve mal geçirmiş bulunanlar da tamamen unutulmuş ve kendi başlarına bırakılmış değillerdir. Bunların da bazı mesuliyetleri ve bağlı bulunacakları hususlar vardır. Fert olarak her kim servet sahibi olursa, bu serveti sarfet-mek hususunda, camianın bundan zarar görmeyeceti şekilde hareket edecektir. Yahut da servetini sarfettiği zaman ahlakına ve dinine halel getirmemelidir, islâmda şahsî serveti kimse fısk ve fücur yolunda sarfedemez. îçki içmenin ve kumar oynamanın kapılan kapatılmış -tır. Zina ve fuhşun ve buna benzer ahlaksızlıkların da Önüne sed çekilmiştir. Aynı şekilde, hür bir insanı yakalayıp köle yapmak veya hür bir kadını tutupda cariye kılmak, bunları alıp satmak da yasaklanmıştır. Zengin kimselerin, fakir çocuklarını satın alarak köle ve cariye haline getirtmelerine de müsaade edilemez. Para sarfetme-nin de bir ölçüsü ortaya konmuştur. İsrafın önüne geçilmiştir. Servet sahibi bir kimsenin refahı - hal içinde nazü nimetle yaşayıp da komşusunun aç yatmasına iyi nazar-ia bakıLmamıştır. îslâmda servetten de ancak meşru ve maruf (iyi) bir şekilde faydalanması caiz sayılmıştır. Bir kimsenin servetinden servet doğması da helâl ölçüler üzerindedir. Buna da bir usul ve hudut konmuştur. Şeriatın koyduğu bu usul ve hududu geçmemek lâzımdır..
İçtimaî hizmetler.
Şimdi İslâmdaki içtimaî hizmetler bahsine gelelim. Bu hususta her ferdin serveti muayyen Ölçüyü buldu mu zekât ödemesi lâzım gelir. Y;.ne aynı şekilde, ticaret malı üzerine, araziden elde edilen mahsule, hayvan ürünlerine, hayvanların üreyip çoğa malarına ve bazı başka şekilde de servet artışına zekât lâ^un gelir.
Şimdi siz. eğer, dünyada her fne şekilde olursa olsun meşru yolda servet edinirseniz, bunun da -hesabını tutarsanız, serî kaidelere göre ölçü de (misâb haddi) tamamlanırsa bu servetinizin de kanun ve kaideye göre zekâtınızı verirseniz, Kur'anj Kerimin tayin etmiş olduğu hakları öderseniz, masraflarınızı da yine şeriatın koyduğu kanun ve usul üzerine yaparsanız, o zaman birkaç sene içinde, ihtiyaç, içinde bulunan ook kimse de, fakru zaruretten kurtulup, vaziyetini düzeltmiş olur.
Bundan başka, yine servet bir ferdin elinde toplanmaz. Çünkü îslâmda *bdr ferd vefat edince pnun serveti mirasçılar arasında taksim edilir. Her ne şekilde olursa olsun, servetin bir elde toplanıp mütemerkjz olmasının önüne geçilmiştir.[498]
Zulmün Ve Haksızlığın Ortadan Kaldırılması.
Bunlardan başka, îslâmda toprak sahibi ile tarlada çalışan ekici, fabrika ve iş yerlerinde çalışan işçilerle iş verenler arasında cereyan edecek muamele ve anlaşmalar rıza dahilinde olmasana dikkat edilmiştir. Rıza esas olunca da kanun müdahalesine lüzum kalmaz. Fakat her nerede bu gibi işlerde zulüm ve haksızlık görünürse, o zaman Islâmî hükümetin tamamen müdahale hakkı vardır. Islâmî hükümet kanun vasıtasiyle bu haksızlıkların önüne geçer.
Amme hizmetleri için millî mülkiyetin (devlet mülkiyeti) hududu.
îslâm, herhangi bir teknik sahada veya ticarî mevzuda hükümetin muayyen bir ölçü koymasını da haram kılmamıştır. Herhangi bir sanayi veya ticarî ıeşebbüs amme menfaatine uygun olur veya umumî maslahat gerektirirse, ferdler de bu işi tekbaşlarma yürütmekten âciz olurlarsa, bu iş hususî teşebbüsün kudretinin üstünde bir durum arzederse veya halkın bu gibi İşleri yürütmeleri amme maslahat ve menfaatine uygun bulunmazsa, o zaman hükümet bu gibi işleri tertibe koyup intizamlı bir şekilde yürütme yolunu tutar. Yine bu örnek gibi, herhangi bir sanayi veya ticarete ait bir iş şubesi hususî teşebbüsün elinde olduğu zaman umumî maslahata aykırı bulunur veya dçtimaî yaşayışın muhtelif cephelerine zorar verecek şekle girerse, hükümet bu fertlere karşılığını ödeyerek bu müesseselerin idaresini eline alabilir-. Münasip bir şekilde de bu işleri yürütüp gider. Bu gibi tedbirlerin alınmasına şer'an bir mâni yoktur. Fakat îs1âm, bütün servet ve gelir kaynaklarının hükûme-ifn elinde bulunmasına, tek başına bütün sanayi ve ticar-î tesislere el koyup kendi inhisarı altında bulundurmasını kabul etmez. Yahut halkın elinde bulunan bütün araziyi devletleştirmesini -caiz ve meşru saymaz.[499]
Beytülmalda Tasarruf Etme Şartları.
Beytülmal hakkında îslâmm kesin hükmü şudur Bu Beytülmal, Allanın ve bütün müslümanların hakkıdır Beytülmal üzerinde kimsenin temellük maksadiyle ta sarruf salâhiyeti yoktur. Müslümanlar diğer işlerde olduğu gibi, beytülmallerini, serbest bir şekilde seçtikleri mümessillerine teslim ederler. Bu mümessiller de yine müşavere ile beytülmali, lâzım gelen yerler sarf ederler. Beytülmalden ne alınacak ise ve nereye bir sarfiyat yapılacaksa bütün bu tasarruflar serî usûller üzerine yapılmalıdır. Müslümanların da bilaistisna hepsinin beytülmal hakkında sual sormak ve hesap istemek hakka vardır.
Bir sual.
Sözlerimi burada bitirirken, düşünce sahibi bulunan herkese şu suali sormak istiyorum: Eğer içtimaî adalet, yalnız ve sadece geçim meselesinde olan eşitlik ve adaletin ismi ise, o zaman nasıl olur da her hususta adaleti gerçekleştirmiş bulunan islâm, bu adaletin içine sadece geçim adaletini sığdırmamıştır? Böyle bir adalet dairesinin içinde mevcut bulunan adaletler, geçim adaleti hususunda bizim için niçrin yetersiz oluyor? Niçin ve ne sebepten dolayı br zaruret sayılarak ve böyle bir zaruretin hatırı için ferdlerin bütün hürriyetleri ortadan kaldırılsın ve halkın meşru yollardan elde ettikleri bütün mal ve mülkleri ellerinden zorla alınıp bütün bir millet bir diktatör ve diktatör maiyetinin kölesi durumuna düşürülsün?
Nihayet, bizim kendi ulkelerâniMe/talâmî prenalple-re tamamiyle uyan sâf ve ternu bir çeri hükümet kurarak, Hak Taalânın kanunlarını tamamen icra kılmamıza ne gdbi bir mani vardır? Bû bdr gün bu idealimi» gerçekleştirebilirsek o zaman yalnıa aosyo-konrunistMgin çarpık ve gayrı _ insanî tesirlerinden kurtulmak ve u*ak olmakla kalmayıp, aynı zamanda zavallı esir sosyo-ko-münist - zede memleketler de .belki bizim yaşayış niza, munıa görüp anlarlar ki, îslâm aydınlığı dışındaki yürüdükleri yollar hep karanlık ve zulmetlidir. l§te ancak o zaman gözlerini açmaları mümkün olabilir ve gerçek aydınlığa kavuşmuş bulunurlar.[500]
BAB : 15
Bu k.smın son bahsi de, İslâm'da hükümetin örnek usulüdür. Bu. hususta Mevlâna Mevdudî Sâiıib, kendilerinin yazmış bulunduklar' Tefhim - iü - Kur'an tefsirindeki haşiyelerde kaleme alin ı? oldukları mevzuları tertiplemiş ve biraraya getirmişlerdir. Mevlâna'nm bu Tefsiri hakikat olarak çağımızın îslâm edebiyatının şaheserlerinden biridir. Biz, fcm eserin birinci kısmında, bu tefsirdeki, tslâmî hükümet düşüncesi mevzuunu anlatırken, bu tefsirin bazı haşiyelerinden bahsetmiştik. Şinıdj îslâmî hükümetin çalışma nizamı ve onun zabtü r-abtı meselesi, ortaya çıkınca, Örnek usul olarak bundan yine de bahsetmek lâzım geliyor.
Burada kısa, fakat toplu ve mükemmel bir şekilde, îslâmî hükümetin Örneği meyanmda, bu hükümetin içtimaî, siyasî, geçim, talim - terbiye ve muaşereti zabtü rabtıni ortaya koyacağız. Bu usullerin her biri de kendi basma müstakil birer usuldür. £u usi'ller üzerinde yürünürse, o .zaman en mükemmel ve en £ü~ ^ei bir camia ortaya çıkacaktır. îşte İslâm'ın da. isteği budur. Yani îslâm yeryüzündeki insanların öyle bir şekilde yaşamalarını istemektedir ki, emniyet ve asayiş kaim kılınmış olsun. Ahi-rette de, Halt Toalâ'run huzurunda baa*ar aşağı olmasın.
Buradaki, âyetlerin tercümeleri ve "bunların şerhi Muhterem Mevlâna'nm kendi kalemlerinden çıkmıştır. Hazırlayıcı da mevzuları birbirine bağlamak hususunda bazı cümleler eklemek zortm-da kalmıştır. Şimdi bu mevzudaki bahisler toplu bahislerdir. Elimizdeki şekliyle de ilk defa -basilmiş oluyor. (Hazırlayıcı)[501]
ÎSLÂMİ HÜKÜMETİN ÖRNEK USULÜ
1.Hükümetin Maksadı.
Kurlan-ı Kerim'e göre, hükümetin maksadı, iyilik, adalet ve İlâhî kanunu hâkim kılmaktır.
A. Yeryüzüne yerleştirdiğimiz kimselerin kendilerine iktidar verdik. Bunlar, namazı ayakta tatarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler ve fenalıktan menederier. tşlerin sonu da AUah*a aittir.
(Hac, 41).
Yani Hak Taalânın yardımına ve O'nun inayetine müstahak bulunan halkın vasıfları şudur: Yeryüzünde kendilerine iktidar ve hükümranlık verilince, şaflısî ahlâkları dtbiariyle fısk ve fücur, gurur ve kibir, kendilerini büyük görmek yerine, namazı ayakta tutarlar, ellerinde bulunan serveti gayrı ahlâkî yollarda ve boş işlerde, nefs havasında ve ayş-ü işrette sarf etmeyip, zekât öderler. Onların hükümeti, iyiliği ortadan kaldırmak için değil, iyiliği teşvik etmek gayesi ile hizmet görür. Fenalıkları teşvik etmek iç&n değil, fenalıklara son vermek için çahşir.
işte bu kısa tarif ile, îslâmda hükümetin nraksadı ifade edilmiş olur. Ve bu hükümetin memurları ve buyruk sahiplerinin vasıfları ve hususiyetleri de meydana çıkar. Bir kimse eğer anlamak isterse bu kısa imh ile îslâmda hükümet diye anlatıimak istenilen devlet şeklinin ne olduğu ve ne için vücut bulacağını kavramış olur.[502]
Bu ümmetin şeref ve imtiy&zî vasfı, bütün insanlık haklarım yerine getirmesidir. İyi ve makbul (maruf) işlere hizmet etmek, halkı bu hedeflere yöneltmek, fert ve cemiyet olarak hep bu yolda çalışmaktır.
B. Ve böylece sra iıraeı bir ümmet kıldık (ümmet-i vasat) hiz dünya halkının üzerinde gözcü (şahidi) olursunuz. Nitekim Resul de sizin üzerinizde (şahid) gözcüdür. (El - Bakara, 143).
İşte bu, Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine has olan önderliğin ilânıdır. Burada her iki cihete de «işaret» vardır. Bir tarafda Hak Taalâ-mn önderliği vardır. Buna göre, «Hazret-i Muhammed Sa'lallahu Aleyhi ve Sellem'in tebaiyetini kabul edenler doğru yoldadır» denmektedir. Bunlar doğrulukla ilerlemeğe yüz tutmuşlardır. Derleyerek, öyle bir mertebeye ulaşmışlardır ki, aracı ümmet olmak hakkını kazanmışlardır, îşte bu, kıblenin değişmesiyle alâkalıdır. Dirayet yoksunu kimseler, kıblenin bir mahalden diğer bir maha-le değişmesini sadece ve alelade bir yer değişmesi zannederler. Halbuki bu iş doğrudan doğruya o zamanki dünya ahvalinin değişmesi demektir. Hak Taalâ o zamana. kadar1, dünya önderliğini israil oğullarına vermişti. Bu âyet-i kerime ile takdiri îlâhî, bu önderliği ortadan kaldırarak, Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Selle-min ümmetini dünya milletlerine önder olarak tayin buyurmuştur. İsrail oğullarını da böyle bâr makamdan az-letmiştir. îşte bu hususun belirtilmesi için de kıblenin değiştirilmesi emredilmiştir. Yoksa kıblenin Beytülmu-kaddesten Kâbeye değiştirilmesinin başka bir sebebi yoktur.
Ümmet-i vasat» mefhumunun manası çok şümullüdür. Bu kelimenin tercümesini başka kelimelerle yapmak kabil değildir.
Bundan maksad, ümmetin Öyle yüksek ve öyle üstün bir makamı olmasıdır ki, adalet ve insaf ancak bu ümmetin vasıtasiyle kaim kılınmış olur. Dünya milletleri arasında başkanlık bu ümmete verilmiş bulunuyor. Bu ümmet doğruluk ve hakikat üzerinde yürür; eğrilik ve haksızlıkla alâkasj bulunmaz.
Sonra buyruluyor ki, sizi «ümmeti vasat» kıldığımızın sebebi de şudur:
«Siz, halkın üzesrîne gözcü olursunuz. Nitekim Resul de sizin üzerinizde gözcüdür.»
İnsanlar ahirette hesap vermeğe başladıkları zaman Resul de bizim mesul mümessilimiz olarak biae şehadet verip dâyecektir ki, bu ümmete, T>enim öğrettiğim doğru düşünce, sahih amel ve adalet nizamı üzere yürümüşler ve kendilerine öğretmiş bulunduğum düsturları noksansız olarak, bir şey değiştirmeden ve üzerine birşey eklemeden diğer halka da ulaştırmış ve Öğretmişlerdir. Amelî olarak da bu işleri doğru tatbik etmişlerdir. Bundan sonra Resulün yerine geçme vasfı ile, siz de umum insanlara şahidlik edip dersiniz ki, Resul bize neyi nasıl Öğretti ise, biz de aynen bunu bu insanlara ulaştırdık. Resul bize neyi nasıl gösterdİyse, biz de bunlara aynı şekilde noksansız ve eksiksiz gösterdik. Ve bu hususta hiç bir kusur işlemedik.
Bu şekilde bu dünyada bir kimse yahut da bir zümre Allah tarafından şahid olmak mansıbına yükselmiş, olursa, hakikatte bu kimse veya bu zümre, halka imamlık ve önderlik makamına da yükselmiştir. Buna göre nerede fazilet ve üstünlük varsa, orada mesuliyet derecesi de o kadar fazla ve büyüktür. Buradan şu mana da anlaşılır ki, nasıl F^sulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem-bu ümmete, Allah korkusu, doğru yaşamak, adalet, hak taraftarlığı dçdn canlı şahid ise, bu şekilde O'nun ümmeti de bütün dünya için canlı şahiddir. Nitekim Resulün akval ve ef ali bu ümmet için örnek teşkil ediyorsa, O'nun ümmetinin de akval ve ©Tali dünyanın diğer halkı için örnek teşkil edecektir.
Aynı âyetten bir de şu mana anlaşılır:
Nasıl ki Hak Tealâ, bir ümmet olarak, doğru yolda yürümeniz için, hidayet yolunu göstermek maksadiyle Regulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi göndermiş ve O' da sizi doğru yola götürmekten mesul ise — hatta o kadar mesul ki, zerre kadar bu hususta kusur etmiş olsaydı hemen Hak Taalâ kendisini muaheze ederdi — aynı şekilde O'nun ümmeti olan siz de dünyanın diğer halkını doğru yola götürmek ve hidayet yolu göstermek için, bir ümmet kılınmışsınızki, vazifenizi yapmadığınız zaman siz de muaheze edileceksiniz.
Şimdi eğer biz, Allah Taalânın adaleti karşısında doğru şehadet edip de; Senin Resulün vasıtasiyle bize ulaşmış bulunan hidayetlerini biz de senin diğer kullarına ulaştırmakta kusur etmedik, diye bildiremezsek, o za-man biz de ağır bir durumda mesul oluruz. Bize verilmiş bulunan imamlık ve Önderlik iftiharı da ortadan kalkıp gider.
Bizim imamertimiz ve bizim önderliğimiz devrinde, "hakikî kusurlarımız, fikir ve ameldeki sapıklıklarımız yüzünden, dünyada bu kadar fitne ve fesat ortaya çıkmıştır. Bunların hepsi i$in, Şer önderleri veya Şeytanlar, ins ve cinn de bir arada muaheze edileceklerdir. Bize de şu sual sorulacaktır: Dünyada o kadar masiyetler, zulümler ve sapıklıklar icra edilmişti. Bunlar icra edilirken sizler nerede idiniz[503]
C. Siz halk kin ortaya çtkanhnış en iyi Ümmetsiniz ki, doğru yola emreder, eğri yoldan m^a eder ve Allah'a da iman edersiniz.
(Âli İmran, 110).
Bu mefhum Sûre-i Bakara'nın 70. nei rükuunda da beyan edilmiştir. Nebiyyi Arabî Sallallahu Aleyhi ve Sel-]em'in tâbilerine bildirilmiştir ki, siz, dünyanın imamlığı, önderliği ve rehberliği mansıbına yükselmiş bulunuyorsunuz. Benî İsrail, ehliyetsizliklerden ve beceriksizlikleri yüzünden bu mansıptan azledildiler. Onların yerine siz geçirildiniz. Bunun için, şimdi siz ahlak ve amel bakımından dünyanın en iyi insan camiasısuıız. Siz de öyle vasıflar olmalıdır ki, bu vasıflar adil imamette zarurîdir. Yani iyiliği kaim kılmak, fenalığı ortadan kaldırmak, Allah (Vahdehü L*â Şerike Leh) m cazibesine kapılmak, hem itikadla hem de amel ile kendinizi Rabbe teslim etmek, sizin şiarınız olmalıdır. Buna göre şimdi size tevdi edilmiş bulunan vazifeden siz mesulsünüz. Bunu bilmeniz lâzımdır. Yanlış yolu bırakıp doğru yoldan yürümeniz icabe-der. [504]
D. Benî Israilden, kâfur yolu tutmuş olanlar, Davud'un ve İsa ibnri Meryem'in İlişimi ile lanet edildiler, bu, onların taşkınlık yaptıkları ve aşırı gittikleri içindir. Onlar eğriliklerden men etmez ve eğri ,işi ilerletirlerdi. Ne kadar da kötü işler işlerlerdi. (Maide 78 - 79).
Her kavim arasında taşkınlık ilk önce birkaç kişi tarafından baş'ar. Kavmin içtimaî vicdanı canlı ise, o zaman efârı umumiye bu taşkınlığa karşı koyar ve taşkınlık ortadan kalkar. Fakat kavmin efradı bu gibi işlerde müsamaha gösterirler, yanlış yol tutan güruhu ayıplayacakları ve onları doğru yola getireceklerine bu sapık
azınlığı beğenirlerse, o zaman cemiyet de bu yanlışlıklara ve bu eğri yol tutanlara kapılmış olur. Gitgide fenalık yayılarak bütün ferdlerd sarar. Ve bütün bir milleti berbat eder. İşte Benî îsrailin içtimai durumunun da tefessüh etmesine sebep olan hastalık budur. [505]
E. Ve O*nun yolunda çaBışınizj, olur ki, siz felah bulursunuz.
(Maide, 35)
Âyet-i kerimenin metninde «cahidû : çalışınız» kelimesi kullanılmıştır. Bu mefhum alelade çalışmak değil; burada karşılıklı çalışma mefhumu vardır. Çünkü kelime «Müeahede : karşılıklı çalışma» şeklinde kullanılmıştır.. Aynı zamanda kelimenin kökü «cehd» den geldiğine göre, sây ve gayretle çalışmak kasdedilmiştir. Sade çalışma değil, çaba ile demektir. Esas sahüı mefhum şu manayı aksettirir: Hak Taalânm emrettiği yolu kapatmak isteyen herhangi bir kuvvet ve illet ortadan kaldırılmalıdır. Bu yolu açmak ve AJlahm rızasını kazanmak için müs-lümanlarm işbirliği yapması ve birbirlerine dayanarak çalışması gerekir. Gerek kendi nefsinizi yahut da diğer müslümanları Allahtan başkasına kul yapmak isteyenlerin karşısına dikilerek ve onların bütün bu uygunsuz işlerinin önüne geçerek doğruluğu ortaya koymak için, dayanışmak, yardımlaşmak ve el birliği ile çalışmak şarttır. Ancak böyle bir çalışma sizin gerçek manadaki kurtuluşunuzun ve muvaffakiyetinizin ve Hak Taalâya yakın gla-. bilmenizin medarıdır.[506]
Bu âyet-i kerime, her mümin kulu, doğru olmayan işlerle savaşmağa, Allah yolunda çalışmağa, ne şekilde o'ursa olsun, hangi vasıta bulunursa bulunsun mücadele etmeğe davet eder ve yol gösterir. Bir taraftan mel'un şeytan, ve mel'un şeytanın şeytanî olan ordusu, diğer taraftan da insanın kendi nefsinin içinde bulunan arazı nefsaniyesi bütün bunlann yanında da Hak Taalâdan yüz çevirmiş yığm yığın insanlar, — ki, bunlar arasında her çeşit, içtimaî, medenî ve geçdm peşine takılıp Hak Taalâ-yı unutanlar da vardır. — başka bir taraftan, yanlış din, yanlış mezhep ve akideler ile medenî ve siyasî nizam kurup Allah Taalâya karşı ayaklanma yolu tutmuş olanlar ve Hakkın kulu olmak yerine batılın kulu olmağa insanları mecbur edenler. Bütün bu çeşitli düşmanlara karşı müslüman olanlar çarpışacak ve savaşacaktır. Karşıda bulunan ve savaşılması icabedenlerin hepsinin de silâhları ayrı ayrı olmakla beraber, bir tek gayeleri vardır ve bu. gayede müşterektirler. Onların gayesi insanı Allah'tan başka birisine itaat ettirmek ve Allah kulluğundan çıkarıp kula kul yapmaktır. Bunun hilafına insanın ilerlemesi, Hakka yakınlığı ve bu mertebeye yükselebilmesi, şu temel kaideye bağlıdır: Tamamen Allaha itaat etmek, ba-liiıiîidan zahirine kadar halis bir niyetle Allahın emrettiği yoî üzerinde bulunan maniaları ortadan kaldırmak için savaşa girişmek, her zaman ve her durumda bu maniaları temizleyip yolun açılması için çalışmak ve bu şekilde bu yolda yürüme imkânını bulabilmektir.[507]
İslâmî Hükümetin Durumu
İslâmî hükümetin hususî bir durumu vardır. Bu hükümet davet edici bir vasfa haizdir. Kendi salâhiyeti hu-duıları dahilinde ve idare ettiği ülkelerin dairesi içinde «Din» i kaim kılmak için çalışır. Bütün dünya milletlerine karşı îslâmın gerçeklerini açıklamak yolunu tutar. Ve dünyanın diğer bütün milletlerini de islâm yoluna davet eder. Bu hükümetin ayrı hususiyetlerinden biri de tebIdfci (misyoner), ve öğretici (muallim) oluşudur. Bu hükümet, bütün icraatını muhabbet, kardeşlik, müşavere, acıma, merhamet ve dert ortaklığı esaslarını gözönünde tutarak yürütür. İşte Islâmî hükümetin esas hususiyet ve vasıfları bunlardır.
A. Eğer Allah isteseydi, herhalde onlar da Allah a ortak konmazlardı. Biz de seni onlara koruyucu dikmeydik. Sen de onlara gözcülük etmezdin. Ve Allah'tan başkasını çağıranlara söğmeyiniz. Çünkü onlar da bilmedikleri için düşmanlıklarındıan Allah'a söğerljer. (En'am, 107 - 1Ö8).
Mesele şudur: C, sizi davetci ve tebliğci (misyoner) kılmıştır. Sizi üıtisab ağasa, zabtiye nazırı, polis müdürü tayin etmemiştir. Sizin vazifeniz, halkı aydınlatmak, Hakkı belirtip, halka Hakkı gözetmeği öğretmek, halka doğru yolu göstermek için çalışmaktır. Şayet bir kimse, hakkı kabul ederse ne alâ, aksi takdirde kabul etmeyebilir de.. Siz, halka zorla hakkı kabul ettirmeğe vazifelen. dirilmiş bulunmuyorsunuz ki, halka hakkı zorla kabul ettiresiniz. Zira onların bu inkârları size bir mesuliyet yüklemiş olmaz. Size denmemiştir ki, nübüvvet dairesi dahilinde, bâtıl peşinde koşan hiçbir kimse kalmayacaktır. Böyle kimseleri bırakmıyacaksımz. Yine size denmemiştir ki, illa Allah yolunda çalışmayanları yok edecek-s'tvk. Onlara zorla hakkı öğreteceksiniz. Acaba bir tekvini işaretle bütün insanlar Hak yolunu tutmazlar miydi, ü'akat maksat bu değildir. Maksat şudur ki, insanlar Hak ile batıl arasını ayırt etmekte serbest olsunlar. Sonra Hakkın aydınlığım gözönüne alarak batılın karanlığına bakıp bunların hangisinin iyi olduğunu seçsinler. Bu bakımdan sizin de esas Çalışma şekliniz, bu aydınlığın size göstermiş buluduğu yolda da yürümeniz olmalıdır. Karanlıkta yolunuzu şaşırıp sapıtmamalısınız. Başkalarına da bu yolu gösterip, onları da karanlıktan kurtarmalısınız. Bu daveti kabul eden halkı da kendi basma bırakmamalı ve birlikte çalışmalısınız. İsterse bunlar ehli dünya gözünde hakir görünen kimseler olsun. Bu daveti kabul ettikleri takdirde sizin gibi olurlar ve sizin yolunuzdan yürürler. Aksi haide bu daveti ka.bul etmeyenlere de gücenmek yoktur. Onlarla yumuşaklıkla geçinme yolunu tutacaksınız. Olabilir ki, gittikleri yolun kötülüğünü anlarlar da doğru yola giderler. Fakat kendi yolları üzerin^ de gitmekte ısrarlı olurlarsa, o zaman da onları kendi hallerine bırakırsınız.[508]
B. Allanın rahmet ve keremi iledir ki, sen onlara yumuşak davranırsın. Yoksa sen kaba ve katı yürekli olsaydın, herhalde onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şimdi onlaıfı bağışla ve kendileri için de mağfiret dile. İç. hakkuıda kendileriyle müşaverede bulun. Karar verirsen Allaha tevekkül et. Elbette ki, Allah tevekkül edenle ri sever.
(Âl-i İmran, 159).
C. Ehl-i kitab ile ancak güzellikle mubahasa ediniz. Ancak onlar arasından zulmeden zâlimler hariç.
(Ankebût, 46).
Yani mubahasa edilirken makul delillere istinat edilmelidir. Terbiyeli bir şekilde ve en uygun kelimelerle konuşma devam etmelidir. Şiddet gösterilmez ve tarize kalkışılmaz. Yumuşaklık gösterilerek karşı tarafın düşüncesini düzeltmek mümkün olur. Tebliğci ve davetçi (misyoner) in vazifesi öyle bir şekilde söz söylemektir ki, muhatabının gönül kapılarını açabilsin. Hak sözler. oradan içeri girebilmelidir. Doğru yol en canlı şekilde gösterilmelidir. Davetçi «pehlivan» değildir ki, güreşerek ve dövüşerek rakibini alt etmek yoluna gitsin. Belki o bir hekim gibi, bir doktor ve tafcib gibi, hastanın mizacını yoklayarak nabzına göre şerbet vermesi gerekir. Her zaman da şunu düşünmek icabeder: Acaba verilen ilâçlar da bir yanlışlık var mıdır, yoksa yok mudur, İlâçların yanlış olmamasına dikkat edilecektir. Çünkü yanlış ilâç hastalığı tedavi edeceğine bilakis hastalığı arttırır. Şu meseleyi de özönünde bulundurmak lâzımdır: Hastaya öyle ilâç verilmelidir,,ki, hasta fazla sıkıntı çekmeden hastalıktan bir an evvel kurtulsun, iyileşsin. Bu hidayet, ehl-i kitab ile mubahasa edilirken gözonüne alınmalıdır. Fakat illâ ehl-i kitapla böyle olacak da diğerleri ile olma^ yacak değildir. Bu usul, din temliği için Kur'an-i Kerimin koymuş olduğu umumî bir kaidedir. Kur'an-ı Kerim muhtelif yerlerde bu hususu tekrar tekrar bildirmiştir :
Kabinimi yoluna, hikmetle, güzel öğütle davet et ve kendileriyle en güzel şekilde mubah a se eyle. (NaİıI, 125).
İyilikle fenalık aynı değillerdir. Muhaliflerin hücumuna karşı) müdafaada öyle bir usul tutmalısın ki, en iyisi olsun. Sen göreceksin ki, seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse bile bu şekilde sıkı Iht dost oîup gider.
(Ha Mim Secde, 34).
Siz fenalığı iyilikle karşılayın. Biz onların ne gibi vasıflar (ona muhalefet için) uydurduklarını biliyoruz.
(Mümdnun, 96).
Afv île işe giriş, iyiliğe emr et, cahillerden yüz çe-vîr. (kendi hallerine bırak).
Eğer şeytan vesvese düşüncesini sana iletmek isterse, o zaman Allah'a sığın. (A'raf, 199 - 200)
Yani zulm yolu tutmuş bulunanlara karşı, onların zulümlerinin çeşidine göre muhtelif tavru hareketlerde bulunulacaktır. Asıl mesele yine her zaman, her kavimle, her milletle yumuşaklık ve tatlılıkla geçinilecektir. Dünyada Hak yolu davetçisinin izzet ve şerefi, birine karşı yumuşak davranmakla ortadan kalkmaz ve mezellet olmaz.
İslâm kendi tabileri, kendi muktedalan için izzet ve .şerefin bulunmasını zarurî saymıştır. Fakat tatlı söz söylemek, acizlik ve miskinlik değildir. Ancak herhangi bir zâlim, izzet ve şerefle oynamağa kalkarsa o zaman onu kendi haline bırakırlar. Yumuşatmanın çaresini ararlar.[509]
D. işte Firavun yeryüzündie dik kafalılık etti. Ve yeryüzü halkını bölük bÖKik ayırdı. (Kasas, 4)
Yani onun hükümetinin usulü şu değildi ki, devletinin hudutları içinde yaşayan halk hukuk bakımından eşit olup, birbirleriyle aynı olsunlar.. Belki onun medeniyet ve siyasetinin iktizası şu idi ki, ülkesinin sakinleri gurup gurup, bölük bölük ayrılsınlar. Bir kısmına imtiyazlar tanınsın, üstün haklar verilsin; diğerlerine aynı hak ve imtiyazlar verilmesin!.. Bir kısmı hüküm sürsün, diğerleri ise mahkûm durumda bulunsunlar.
Şimdi şüphe yoktur ki, îslâmda da Müslüman ve zinımî arasında fark gözetilir. Hukuk ve salâhiyetler bakımından bu iki camia aynı değillerdir. Fakat burada fark meselesi başka bir şeydir. Firavnî fark meselesi, bambaşka bir şeydir. Buradaki fark, Firavnî farkın tamamen aksine, tamamen onun zıddına, soy-sop, renk, li. ' san ve sınıf imtiyazları üzerine değildir. Bir usul ve nıes^ lek (meşreb) farkı meselesidir. Islâmî hükümet nizamında zimmîlerle müslümanlar arasında kanun bakımından hiçbir fark yoktur. Kanun muvacehesinde bunlar eşittirler. Fark ancak siyasî bir farktır. Bu farkın menşei de şundan başka bir şey değildir. Bir hukuk usulü hükümetinde, hükümetin idaresini elde tutmak, bu usule inanmış olan kimselerden teşekkül etmiş bulunan cemaatin hakkıdır. Her kim bu cemaate girerse ve bu usulü kabul ederse, o da bu hükümeti yürütmeğe hak kazanmış olur. Yoksa herhangi bir kimse bu usulü kabul etmediği takdirde, o zaman bu cemaatin dışında kalır ve hükümeti yürütmeğe iştirak edemez. Şimdi bu tefrik ile Firavnî şekildeki tefrikin arasında benzerlik acaba nerededir? Orada bir zümre hâkim, diğer bir zümre de mahkûm durumdadır. Mahkûm zümre ise, siyasî ve kanunî haklardan hatta insanî haklardan bile mahrum vaziyette bulunuyor, tfiç bir şey onların haklarını tekeffül etmiyor. Bütün gelir, menfaat, hep hükümran bulunan hâkim zümrenindir, bu zümreye hastır. Hak hukuk denilen şey de yine bu hâkim zümreye aittir. Diğerlerine bir şey verilmez. Verilirse de ancak hâkim zümre tarafından merhameten verilir.
E. Ey halk, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da onun eşini halk eden ve ikisinden de bir hayli erkekler ve kadınlar üretip her tarafa dağıtmış bulunan Rabbiniz.
den çekininiz. (Ndsâ, 1)
Yukarıdaki bahislerde, insanların eşit haklarından bahsetmiştik. Bilhassa ailevî ve hanedanî nizamın iyiliği ve sağlamlığı için zarurî olan kanunların konulmuş olduğunu işaret edelim. Bu mukaddimede bir taraftan Allah korkusu, O'nun rızasının hilafına bir harekette bulunmaktan kaçınmak, diğer taraftan da şu meseleyi gözö-nünde bulundurmak lâzımdır: İnsanların aslı birdir. Ve bunlar birbirlerinin kanlarından, etlerinden, kemiklerinde ve derilerinden ortaya çıkmışlardır.
«Sizi bir nefs-i vahideden yarattık» demek, insanların asıl hilkatlerinin bir tek fertten olduğunu bildirir.
Başka yerde Kur'an-ı Kerim bu meseleyi kendisi açıklamaktadır:
«Yeryüzünde bulunan ilk insan Adem'di. Dünyadaki insanların nesli ondan gelmiştir.» Diye bilgi verilmiştir.
«Bu nefs-i vahideden de onun eşini halkettik.» Bu hususun tafsilatı hakkında bilgimiz yoktur. Bu nefsi vahideden onun eşi nasıl yaratıldığı mevzuunda malumat sahibi değiliz ve olamayız da. Tefsir Ehlinin beyanı bu -kadardır. Bible (Kitab-i Ahdi Atik) de böyle beyan eder. İlk önce Adem Aleyhisselâm, sonra da Havva yaratılmıştır. Fakat Allah'ın Kitabı 'bu hususta bir şey söylemez ve bir şey açıklamaz. Hadis-i Şeriflerde bu mevzu hakkında bazı açıklamalar vardır. Bunlar da halkın anlayacağı vaziyette değildir. Bu bakımdan bu mesele üzerinde fazla durup Havva nasıl yaratıldı diye vaktimizi boşuna zayi etmeyelim. (!) Ancak şunu bilmeliyiz ki, insanların hepsinin aslı birdir.
D. Din hususunda isteksizlik (zorlamaca) yoktur. (Bakara, 256). [510]
Burada dinden maksat Allah Taalâya mahsus bulunan akide demektir. Yukardaki cümle Ayetelkürsîde beyan buyurulm ustur. Bütün yaşayış nizamı bu fikre isti^ nat eder. Ayet-i kerimenin mefhumunun manası şudur ki, «îslâm» öyle bir itikadî, amelî ve ahlâkî nizamdır ki, zorla kimseye bir şey kabul ettirmek istemez. Bu beşerî bir fikir değildir ki, baskı yapılarak, zor kullanılarak, birisine kabul ettirilsin. [511]
Yukardaki âyetler ve onların teşrihi îslâmî hükümetin hususî durumunu ve mizacını aydınlatır, islâm kendine has olarak yegâne hükümet sistemi ve yegâne jhükû» met rejimidir ki. kahir kuvvetle birlikte yine aynı zamanda dert ortaklığı, merhamet, şefkat, dostluk ve sevgiyi de bir arada bulundurmaktadır*
işte bu, öyle bir hükümet -sistemidir ki, insanlık içan tam bir rahmet olarak gelmiştir. Buna göre bu devletin esası ve hareket tarzı müşavere üzerine konmuştur.[512]
Müşavere
Rabbani işaret şöyledir :
Onların işleri aralarında, müşavere iledir. (Şûra. 38)»
İman ehlinin vasıflarından biri de Sûre-i Âl-i Im-ran'da 159 uncu âyetj kerime'de bahsedilen vasıftır. Yu^ kandaki âyet ve Sûre-i Âli îmran'm diğer âyetine göre, îslâmî yaşayış tarzının esas rüknünü müşavere usulü teşkil eder. Müşavere olmaksızın, içtimaî işleri yürütmeğe kalkmak, sadece cahiliye usulü ile iş görmek değil, aynf zamanda Hak Taalânm emretmiş olduğu usule de açık bir şekilde muhalefet etmek demektir. Bu bakımdan, Is-lâmda müşaverenin ne kadar mühim bir hususiyeti olduğu meydandadır. Bu hususa son derece ehemmiyet verilmiştir. Bu mesele üzerinde düşündüğümüz takdirde, karşımıza üç açık mesele ile karşılaştığımızı görürüz :
1. Herhangi bir meselede iki veya ikiden fazla kimsenin fikri ve düşüncesi bir tek kimsenin fikrinden ve bir tek kimsenin düşüncesinden elbette ki, daha isabetli ve daha da kuvvetlidir. Müşterek işlerde, indî hüküm vermek ve tek basma iş görmeğe kalkmak doğru değildir. Böyle bir yol tutmaya kimsenin hakkı yoktur. İnsafın iktizası da budur. Bir çok kimseyi alâkadar eden hususlarda birçok kimselerin de fikirlerini almak lâzımdır. Bu kimselerin sayıları pek çok ve bunlar bir hayli kalabalık olurlarsa, o zaman onların itimat ettikleri mümessilleri ile müzakere edilir ve onlarla müşaverede bulunulur. Fikirlerine ve reylerine baş vurulur.
2. Cemiyete ait müşterek meseleleri bir şahıs kendi keyfî ve indî mütalâasiyle yürütmeğe kalkışırsa, böyle bir icraat sahibi mutlaka şahsî garazının pençesine düşer. Başkalarının haklarım çiğnemeğe de kalkar. Yahut öyle bir hal ahrki bu kimse kendisini büyük görür de başkalarını hakir telakki eder. İslâm ahlâlfl bu iki sıfatı da kötü görür. Bir mümin böyle çirkin sıfatlarla muttasıf olamaz. Mümin kimse ne garazkâr olur, ne de başkaları-nm hakkına tecavüz etmeğe kalkar. Ne de böyle yapmakla kendisine fayda temin etmek yolunu tutar. Kibirli ve kendini beğenmiş de olamaz. Ben her şeyi biliyorum, herkesden de akıllıyım, diyemez.
3. Başkalarının işlerini ve muamelelerini yürütmek ve onların meselelerini halletmek durumunda olmak büyük bir mesuliyeti iktiza ettirir. Bir kimse Allah'tan korkar ve Allah huzurunda mesul olacağını bilirse, böyle bu a£ır \ ükü tek başına yüklenip, bu yükü tek basma taşımağa Jiaîkmaz. Bu ağır yükün altına girmeğe cesaret etmez: Hiçbir mesuliyet hissi taşımadan mevki ihtirasına kapılanlar, Allah'tan korkmayan ve kıyamet gününün hesabımdan da çekinmeyen kimselerdir. Allah'tan korkup, ahiret gününün hesabından çekinen ve bu hesabı düşünen kimseler, elbette ki, müşterek muamelelerin, müştereken yürütülmesi için çalışırlar. Btı meselelerle ilgilenenlerin hepsi, yahut da onların güvenilir mümessilleri ve vekilleri ile müşavere ederler ve onların iştiraki ile işleri yürütürler. Çünkü, ancak bu şekilde müşavere ile gerçek hal yolunu bulmak mümkün olur. Ve insaf da gözetilmiş bulunur. Eğer bu hususta bilmeyerek birisi hatalı bir yol tutmuş ise, diğerleri onun bu hatalı yolunun önüne geçer ve düzeltip doğru yola getirir. Hatalı yol tutulmuş olursa bunun da mesuliyeti bir tek şahsın üzerinde kalmaz. Mesuliyet taksim edilir.
Bu üç hususun üzerinde bir kimse düşünürse, o zaman şunu da anlayacaktır ki, îslâmm insanlara Öğrettiği ahlâkî talimin esasında müşavere iktiza eder. Bu yoldan ayrılmağa İslâm, katiyen müsaade etmez.
îslâmî yaşayışın içtimaî mevzularma ait en küçük meseleden, en büyük meseleye kadar istisnasız olarak hepsinde müşavere lâzımdır. Tîi usulden bir zerre kadar inhiraf etmek en 'büyük cürüm ve ahlaksızlıktır. İslâm da bu ahlaksızlığa asla müsaade etmez. Ev, işlerinden tutun da erkek ve kadının birbirleriyle olan davranışları ve çoluk çocuk terbiyesinde de müşavere lâzımdır. Aile ve akrabalık münasebetlerinde de aynı usule baş vurulur. Aklı başında olan aile mensuplarının fertleriyle de müşavere edilir. Bir aşiret, bir kabile veya kardeşlik ve yahut da koy halkı müşterek meselelerini bu usulle hal yoluna giderler. Fakat halk çok olunca ve bunların hepsinin müşavereye iştirak etmelerine imkân bulunmayınca, o zaman bunların itimada şayan ve güvendikleri nıüsessilleri ve vekilleri toplanıp bir meclis teşkil ederler ve bu meclis ile içtimaî işler müşavere edilir. Müşaverenin neticesinde ya itifakla yahut da çoğunlukla rey verilir. Bütün bir milletin işlerini yürütmek için elbette ki, bu milleti teşkil eden fertlerin fikirlerini almak icabeder. Onun için, bunlar da ancak itimat ettikleri kimseleri kendilerine mümessil veya vekil tayin etmelidirler, tman sahibi bulunan bir kimse cebir ve şiddet kullanarak veya başka usullere baş vurarak fikrini diğer kimselere kabul ettirmek yolunu tutmaz. Milletin üzerine musallat olup da dediğim dediktir diye baskı yapmak ve dolambaçlı yollardan nal kın rızasını mecburiyet tahtında elde etmek de aslında alda-ücılık ve hilekârlıktan başka <bir şey değildir. Müşavere hususunda, müşavere edilecek olan kimselerin de serbest olmaları lâzımdır. Serbestçe, — kimseden korkmadan, kimseden çekinmeden, taraf gözetmeden, taraftarlık etmeden ve tesir altında kalmadan — fikir .beyan edebilmelidirler. Bu şartlar tahakkuk etmedem ve işin içinde çeşitli şekiller, hileler ve hud'alar bulunursa o zaman Onların işleri aralarında müşavere iledir.» Âyet-i Kerimesinin medlulüne aykırı hareket edilmiş olur.
Onların işleri aralarında müşavere iledir.
Kaidesinin fıtratı ve çeşidi bakımından şu beş meseleyi gözönünde bulundurmak iktiza eder.
1. içtimaî muamelelerde, halkın hak ve hukukuna ait hususlarda halkın tamamen serbest bir şekilde rey vermeleri ve fikir beyan etmeleri lâzımdır. Aynı zamanda, bu muamelelerin ve bu meselelerin ne şekilde ve ne için yürütüldüğü hakkında tam manasiyle haberdar olmaları icabeder. Yine onların, kendilerini alâkadar eden meselelerde ve muamelelerde herhangi bir hatâ ve yanlışlık gördükleri takdirde yahut da herhangi bir kusur ve ihmal bulurlarsa içtihat edebilip, ıslah etmek yolunu gösterebilmek ve bu işleri yürütenleri ikaz etmek hakları olmalıdır.
Halkın ağzını ve dilini bağlayarak onlara hiçbir şe^ yi haber vermeyerek, halkın içtimaî meselelerini ve muamelelerini devam ettirmek imansızlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir hal,
«Onların işleri aralarında müşavere iledir.» Âyet-i kerimesinin emrine ihanet teşkil eder.
2. İçtimaî işleri» ve meselelerin yürütülmesinin mesuliyeti öyle bir kimsenin üzerinde olmalıdır ki, halk kendi rızalariyle bu işleri o kimse veya' o kimselere tevdi etmelidir. Tevdi etmek işi tam rıza ve tam istekle — ko'rkmaksızın, bir şey beklemeksizin ve serbestçe — olmalıdır. İşin içinde korkutmak, tamahlandırmak, para verilerek yahut da her ne şekilde olursa olsun bir menfaat vaad edilerek bir kimse iş -başına gelir de işleri â
rc etmeğe kalkışırsa, hakikatta bu şekil rıza demek değildir. Bir milletin işlerinin yürümesi şu demek değildir İçi T birisi çıkıp mümkün olan her çareye baş vurup, kendisini iş başına geçirsin. O, ancak halkın tam bir gönül rı/,asiyle iş başına geçerse o zaman meşru ve kanunî oh11'-
3. îşin başında bulunan idareci için, halk tarafındın seçilen veya tayin edilen müşavereci kimseler de yine halkın güvendiği ve itimat ettiği kimseler olmalıdır. Şurası da muhakkaktır ki, bu işde yine de hille, dalavere, tehdit ve temahlandirma, vaad etme, para ile halkın vicdanını satın alma ve buna benzer şeylerin yeri yok_ tu^- Bu şekilde bu makama çıkacak olanların da makam-lai*i gayn meşru olur.
4. Müşavere edilecek olanlar da yine kendi dinlerini, vicdanlarını ve bilgilerini gözönünde tutarak rey vermeh' ve fikir beyan etmelidirler. Tam bir serbestlik dairesinde düşüncelerini ortaya koymalıdırlar. Orada şu işin de yeri yoktur ki, birisine taraftarlık edip, yahut da ^İrisinden korkup veya daha başka bir şekilde vicdan ve (jiji duygusu serbestisinin dışında verilmiş olan rey ve beyan edilmiş bulunan fikirler de gayrı meşru olur. Böy-\c hiyanetler ve gaddarlıklar yine «Onların işleri arala, rıiula müşavere iledir.» âyet-i kerimesinin medlulüne ay-]cıri demektir.
5. Müşavereciler yani Şûra Ehli, ya icmâ ile (ittifakla) yahut da cumhur ile (çoğunlukla) rey vermelidirler Bu da nasıl kabul edilebilir ki, bar kimse bütün bir zjjjnrenin reylerini dinledikten sonra, «Ben Bilirim» dermekte hakh olup istediğini yapabilsin. O zaman müşaverenin manası kalmaz. Hak Taalâ âyet-i kerimede şöyle buyurmamıştır: «Onların muamelelerinde kendileriyle müşavere et»
Hak Taalâ şöyle buyurmuştur :
«Onların işleri aralarında müşavere ile olur.»
Yani onlar işlerini müşavere ile yürütürler. Başka türlü yürütmeğe kalkmazlar. Bu hidayet sadece müşavere edilmesi için değildir. Belki müşavere edildikten sonra bu müşaverenin neticesi üzerinde işlerin yürütülmesi içindir. Müşavere edilerek, icma veya çoğunluğun reyine uyulacak ve işler bu şekilde yürütülecektir.
îslâmda Şûra usulünün izahından sonra şu esas mesele de gözönünde bulundurulmalıdır ki, bu Şûrâ'ya iştirak edenler, müslümanların işlerinde ve meselelerinin yürütülmesinde kendileri de tam bir muhtariyete sahip değillerdir, istediklerini yapamazlar. Onlar ancak dinin; tâyin etmiş bulunduğu hudut dahilinde Allah Taalânm şeriatının dairesinde bu işleri devam ettirebilirler. Şu esası-da gözönünde bulundurmaları icabeder ki;
«Aranızda bir ihtilâf vuku bulursa bunu da Allaha ve O'nun Resulüne havale edeceksiniz.»
Bu küllî kadde gözönüne alınarak müslümanlar serî şekilde, ancak o işlerde ^müşavere edip, ancak o işlerini yürütebilirler ki, bu işler hakkında sarih bir Nass yoktur. Ve yahut da meseleler ve işler öyle bir şekilde olur ki, sarih nassı bu işler üzerinde açıkça tatbik etmek mümkün olamaz. Yoksa Allah Taalânm sarahatle hüküm-verdiği ve Resulün de Sünnetiyle bildirdiği hususlarda, sarih hükümleri bir tarafa bırakarak müşavere edip kendi indimizden hüküm çıkarmağa da hakkımız yoktur. İstediğimiz gibi serbestçe hüküm veremeyiz.[513]
Adalet Ve İhsan (İyilik Etme)
4. Allah, adalete ve ihsana ve yakınları gözetmeğe (sılayı rahm) için emir verir. Kötülük, hayasızlık (fu-huş) ve aşırı gitmekten meneder.
(Nahl, 90).
Bu muazzez âyet-i kerimede üç hususta emir verilmiştir. İnsanların içtimaî ve muaşerete ait yaşayışın doğruluğu bunlara münhasırdır.[514]
1. Adalet :
Adalet mefhumu iki müstakil hakikatten teşekkül <eder. Biri halkın birbirleri arasında hak ve hukukun münasip bir şekilde düzenlenmesi ve bu düzen üzerine kaim kılınmasıdır. İkincisi de bu hak ve hukukun herkese aynı şeklide tevziidir. Ordu dilinde, biz Arapların «adalet» dedikleri mefhuma «insaf» diyoruz. Fakat bu kelimeyi bu mefhuma kullanmak «Orduca» konuşanlar arasında yanlışlıklar doğmasına sebep oluyor. Halk bu kelimenin îuğat manasını gözönüne alarak zannediyorlar ki, hak ve hukuk iki kişinin arasında nısıf nısıf yani yarı yarıya olacaktır. Buradan adalet manasının da eşit haklar mefhumu olduğuna göre bazı hatalar sebebiyet veriyor. Meselâ bazı kimselerin muyyen haklan vardır ki, yarı yarıya değildir. Yan yarıya olmamakla beraber yine adalettir. Hakikatte adalet demek, tevazün, tenasüb yani denkleştirmek demektir. Yan yarıya veya tam maddî eşitlik demek değildir. Meselâ vatandaşlık haklarında, bazan eşitliği gözetmek adaletin hilafına olur. Bunun gibi ana, baba ve evlat meselelerinde eşitlik gözonünde bulundurulamaz. Muaşereti ve ahlâkî eşitlik baba, ana ve evlat hakkında eşit olamaz. Bunun gibi yine yüksek vazifelerde bulunanlar ve ağır mesuliyetleri ifa eden kimselerle, alelade kimseler arasında aynı seviyede eşitlik yoktur. Olması da imkânsızdır. Bunlar gözonünde bulundurularak, Hak Taalânm hükmettiği şey hukuk bakı^ mmdan eşitlik değil, tevazün, tenasüp, düzenleme ve denkleştirmedir. Hükmün esasen iktizası da budur ki, herkes bu hak ve hukuku bir denkleştirme ve bir düzenleme, tevazün ve tenasüp dairesinde, ahlâkî, medenî, muaşereti, kanunî, siyasî ve geçim noktayı nazarından kendini düzenleyerek ve denkleştirerek bu hak ve hukuku tam bir iman ile gözetsin.[515]
2. İhsan: (İyilik Etme):
İhsan demek, iyilik etmek demektir. Cömertçe muamele, dert ortaklığı, iyilik reva görme, iyi geçinme, göz yumma, afv eyleme, gormemezlikten gelme, birbirlerini gözetme, birbirlerini karşılıklı koruma, birisinin mukannen hakkından bir parçacık fazla verme, kendi hakkı olan şeyi bir parçacık az alma, tam yarı yarıya bölüşülen şeylerde karşı tarafa azıcık çok verip kendisi azacık alma ve buna benzer şeyler. Bunların ehemmiyeti, içtimaî yaşayışta yarı yarıya almaktan daha çoktur, daha da büyüktür.
Eğer adalet, muaşeretin, ve içtimaî yaşayışın, esası ise, ihsan da onun güzelliği, cemâli, süsü ve kemâlidir. Eğer adalet içtimaî yaşayışın ve muaşeretin münasebetsizliklerini düzeltip, acılarını ortadan kaldırırsa, ihsan da tatlîlık verir, onu düzeltir ve güzel bir hale koyar. Eğer herhangi bir muaşeret usulü şunun üzerine kaim olsaydı ki, her zaman her fert tartıyı ve Ölçüyü tam olarak gözönüne alıp bir dirhem kadar eksiklik ve fazlalık olmamasına dikkat etsin. Ufacık tefecik haklarını tahsil etmeğe kalksın. Elbette ki, bu, imkânı olmayan'bir şey olurdu. Tatbik kabiliyeti de bulunmazdı. Böyle olunca soğuk ve manasız bir yaşayış ortada bulunurdu. Muaşerette daima çekişme devam edip dururdu. Fakat şükür ve geniş tabiatlilik, bağışlama, ihlas, iyilik severlik, ortada olmalıdır. Bunlar yaşayışın tatlılıklarıdır, t^tmaî ya-yayışın gelişmesi için lâzım şeylerdir.
3. Bu âyetj kerimeden anlaşılan üçüncü hüküm de; «Yakınlara iyilik etmek, iyilikle vermek yani sılayı rahm» dır. Bu da yakınlar ve akraba arasında bir nevi hususî şekilde ihsan demektir. Bu hükümden sadece şu anlaşılmaz ki, bir kimse kendi akrabalarına, yakınlarına ve hısımlarına Karşı iyi davransın. Onların sevinçli ve kederli günlerinde kendilerine sevinç ve dert ortağı olsun. Muayyen hudutlar dahilinde onları himaye edip korusun. Belki bunun manasından şu da anlaşılır kd, kudret ve is-didat sahibi herkes, kendi kudreti dahilinde kendi şahsî malının sadece kendine ve kendi evladına ait olmadığını bilsin. Akraba ve yakınlarının da bu mal üzerinde bir lıakkı ve hukuku bulunduğunu göz önünde tutsun. Onların da haklarını teslim etsin. Şeniat-i tlâhî, müreffeh yaşayan her aile efradına bu hususta mesuliyet yüklemiştir. Bunlar, kendi aile ve hanedanlarının efradım açlık ve çıplaklıklarını gidermeden kendi hallerine bırakılacak değillerdir. Muaşeret hususunda bundan daha kötü ne olabilir ki, bir kimse dünya nimetleri içinde müreffeh bir şekilde yaşarken, onun yakınları, akrabaları ve hısımları, hatta kardeşleri bir parça ekmeğe ve bir hırkaya muhtaç kalsınlar. Şeriat, aile ve hanedan teşekkülünü birbirinden ayrılmaz bîr bütün olarak telâkki eder. Her hanedan ilk evvelâ kendi hanedanının yoksul fert ve yoksul efradının vaziyeti âle alâkadar olacaktır. Müreffeh durumda bulunanlar sıkıntı çekenlerin vaziyetlerini düzeltmek yolunu tutacaktır. Her hanedanın müreffeh yaşayan fertlerine, haklarını vermek farzdır. Bu esası Haz-retj Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, muhtelif emirlerinde beyan buyurmuşlardır. Bu hususu açıklayan müteaddit hadis-i şerifler vardır Tri, mesuliyet dere. ceJeri sıra ile gösterilmiştir. Bir insan üzerinde hakkı bulunan ilk Önce kendi ana ve babasıdır. Bundan sonra, karısı, çocukları, erkek ve kız kardeşleridir. Daha sonra, dereceye göre, akraba ve yakınları geldr. Bu a;levî zincir en yakın olandan devam ederek en sona kadar uzanır.
Bu hususu gözönünde bulunduran Hazreti Ömer Ra-dıyallahu Taalâ Anh, fakir ve yetim bir çocuğun amca zadelerini, bu çocuğa bakmağa mecbur tutmuş ve çocuğun bakımım onların üzerine tevdi etmişti. Başka bir yetim çocuk hakkında da şöyle hüküm vermişti: Eğer bu çocuğun en uzak bir akrabası bile feulunsa bu akraba bu çpcuğa bakacaktır. Bu çocuğa bakmak akrabaları için bîr vazifedir.
Ölçüye bakın.. Muaşereti ve içtimaî hususlarda her «Ferd-i vâhid» : (Ünite) bu şekilde kendi akraba ve yakınlarının vaziyeti ile alâkadar olursa, o zaman elbette-ki, içtimaî sefalet ortadajı kalkar. Muaşereti ve içtimaî yaşayış ne kadar ahenkli olur?.. Ahlâkî seviye de ne kadar yükselir?.. Ne kadar temiz bir durum ortaya çıkar.
Yukarıda bahsedilen bu üç iyiliğe mukabil, Hak Taalâ üç feanlıktan da korunmak için emir buyurmuştur. Bu fenalıklar önce fertten başlayarak bütün camiayı bozar ve alt üst eder. Bu fenalıklar şunlardır:
1. Fuhuş ve hayasızlık: Bu, o şeyin adıdır ki, bu. gibi işler yapılınca utanç duyulur ve yüz kızarır. {Elbette yüzlerinin perdesi yırtılmamış olanlar.) Bu fenahk haddi zatında kendisi çirkin bir iş olup aynı zamanda hayasızlığın ta kendisidir. Bu suçun bir çok çeşitleri vardır. Meselâ, kıskançlık, cimrilik, zina, çıplak gezme, Lût kavminin yaptıkları fiiller, mahrem olanlarla evlenmek gibi münasebet, hırsızlık, içki içmek, dilencilik, kötü söz söyleme, küfrübazkk ve saire.. Bu gibi davranışların hepsi kötü. işler, mezmum sıfatlardır. Ve hepsine birden (hayasızlık) denir. Bunlara benzer diğer fenalıklar da vardır. Meselâ, yalancılık, iftira, gizli sırları teşhir etmek, fenalık yolunu tutanlara yardım eylemek, fenalığa teşvik etmek, ahlâk dışı eserler yazmak, halkın behimî hislerine hitap eden tiyatroculuk ve filimcilik işleri, çıplak resim basmak, çıplak kadın teşhir etmek, kadın ve erkeğin umumî yerlerde yakışık almayan hareketlerde bulunma. !arı ve kadınların örtünmeğe.riayet etmeden tahrik edici kıyafetlerle sokağa çıkmaları... Daha buna benzer bir sürü kötü hareketler ...
2. Münker. Yasi kötü işler. Bunun dairesine de her türlü, kötülük sığar. Şeriatı İlâhiyenin men ettiği ve yasakladığı bütün kötü fiiller. Bunların sayılması bir hayli uzun sürer. Her türlü kötü ve fena şeylerdir.[516]
3. Aşırı gitmek, haddi hududu aşmak, mütecaviz clmak, haddini bilmemek, başkalarının haklarını çiğnemek, İster bu haklar Halik'dn hakkı olsun, isterse mahlukun hakkı olsun. [517]
Yönetim İşleri Ve Memurların Seçilme Usulü
îslâmî hükümette idarecilerin seçilme usulü diğer hükümet rejimlerinden tamamiyle ayrıdır. Bu hususta gözönünde bulundurulacak vasıflar şunlardır: Seçilecek kimse evvelâ ehliyetli, dindar, takva ehli ve halk ile iyi geçinmesini bilenlerden olması lâzımdır.
A. (Ey miislümanlar) Allah, size emanetleri ehillerine tevdi etmenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adaletle hüküm vermenizi emreder. Allah bunlarla size ne güzel Öğütler veriyor. Elbette ki. Allah her şeyi gören ve duyandır. (Nisa, 58)
Yani ey miislümanlar, siz Benî îsrailin saplandıkları fenalıklara saplanmayınız. Benî Îsrailin gittikleri hatalı yoldan gitmeyiniz. Onların yaptıkları kötülükleri yapma-yıni2. Onlar, hatalara, yanlışlıklara ve kötülüklere kapıldıkları için, kendi milletlerinin önderliğini, kendi dinî liderlikleri ni, kendi işlerinin yöneticiliklerini ve başkanlık makamını (Posıtion of Trust) ehliyeti olmayan, dindar bulunmayan, geniş düşünce kabiliyetinden mahrum, ahlaksız, dinsiz, liyakatsiz ve kötülük peşinde koşan kimselere tevdi etmişlerdi. Neticede bu dejenere olmuş güruhun idareciliği bütün bir milleti berbat edip gitti. Ey müslumanlar, size bunlan bildiriyoruz ki, sakın aynı yola sapmak istemiyesiniz. Emanetleri ehil olan kimselere vermelisiniz. Yani emanetleri o kimselere veriniz 'M, bu yükün altından kalkabilsin.
Beni îsraililn ikinci bir zarflan da şu: İnsaf ruhu onlarda kaybolup gitmişti. İmanlarını şahsî garazları için hiç çekinmeden satarlardı. Onlar için adalet düşünülmeyecek kadar unutulup gitmişti.
İşte maalesef Beni îsrailin bu insafsızlıklarının en acı örnekleri şimdi biz müslümanların içinde de peydahlandığı görülmeğe bağladı. Bir tarafta Hazreti Muham-med Sallallahu Aleyhi ve Selleme iman *etmek iddiası ortada, diğer tarafda ise kendi aralarında, putlar uydurup, bu putlara tapınmak yolunu tutanlar da meydandadır.
Bir zamanlar, cahiller kızlarını canlı canlı toprağa gömerler, kendi üvey anaları ile nikahlanırlar ve Kabe-nin etrafında anadan doğma, çırıl çıplak dolaşırlardı. Fakat sözde Ehl-i Kitap olan güruh da bu gibi işleri yapan sapıkları da Ehl~i İman'a tercih ederdi. Hele şu sözü de söylemekten utanmazlardı: «Bu güruhun yolu Ehl-i imanın yolundan daha doğrudur.»
Bunun üzerine, onların -bu insafsızlıklarından dolayı kendilerini, Allahu Taalâ, tedib etti. Müslümanları hidayet için de; «Ey Müslümanlar, sakın siz de onlar gibi olmayınız» dedi. Birşey söyleyecek olursanız, ister dost olsun, isterse düşman olsun, insafla söyleyiniz ve insafı da elden bırakmayınız. Herhangi bir hususta hakemlik etmek ve hüküm vermeniz icap ederse, adaletle hüküm veriniz. Sakın adaleti elden çıkarmayınız. [518]
B. Müsriflerin işine de uymayınız. Bunlar yer yü-Kimde fesat çıkaranlardır, ıslah eden değillerdir.
(Şûâra 151 - 152).
Yani, israf yoluna giden ve yeryüzünün düzenini bozan ve fesat nizamını yürütmek isteyen emirler, reisler, idareciler, önderler, hükümdarlar ve buyruk sahiplerine itaat edilmeyecektir. Emirleri dinlenmeyecek ve işlerine uyulmayacaktır. Bu israfa güruh, ahlâkî ölçülerde yularını koparmış deve gibi yürürler, nereye gideceklerini bilmezler. Onların hiçbir ıslâh edici hareketine raslanmaz. Ancak bozgunluk çıkarırlar. Fitne çıkarır ortalığı karıştırırlar. Yürütmek istedikleri nizam daha başlangıçta tefessüh eder. Siz eğer felah bulmak istiyorsanız, eğer Allah'tan korkuyorsanız, bu gibi fesatçı kimselere itaat etmediğiniz gibi, bu müfsidlere işlerinizi de tevdi etmeyiniz. Onlar şahsî menfaatleri adma ıslahatçıyız diye ortaya çıkan kimselerdir.
Bu hususta Hazret-i Salih Aleyhisselâmın kendi kavmine ileri sürdüğü doktrin şöyledir: Onun vazifesi de sadece dinî tebliğ değildi. Medenî ve ahlâkî meselelerin ıslahı idi. Siyasî bir inkılaptı. Onun davetinin gayesinde bu usuller yer alıyordu. [519]
C. Kalbini kendi zikrimizden gafil kılmış bulunduğumuz kimseye itaat etme. Bu kimse kendi nevasına tâbi olup, işi azıtmıştır. (Kehf, 28).
Yani, böyle kimselerin ne sözünü dinleyiniz ne de onların emirlerine boyun eğiniz. Bu güruhun karşısında onlara evet demeyiniz. Burada itaat kelimesi itaatin tam mefhumu ve geniş manası ile gözönünde bulundurulmuştur..
Ayet-i kerimenin metninde «Kâne emrühü füruta» :
İşi azıtmıştır denmektedir. Biz bu kelimelerin tercümesini bildirdik. Fakat buradan başka bir mesele ortaya çıkar. Yani bu kimse, Hakkı arkasına atmış, ahlak hududunu aşmış, i§i de azıtmış, haddi tecavüz etmiştir.» Her ne şekilde mana verirseniz veriniz, bu, Hak Taalâyı unutmak, kendi nevayı nefsine tabi olmak, her işte ölçüyü kaçırmak, haddi hududu aşmak demektir. Böyle kimselere itaat edilmez. Buradan şu da anlaşılıyor ki, itaat edilecek kimse, kendisi de haddini bilmelidir. Hile yolu ile bu kimse kendisine itaat ettirirse, bu itaat da hileli itaat olur.[520]
Müdafaa, Savaş Ve Barış Usulü
îslâmî hükümet her bakımdan sağlam bir temel üzerine bir kaideye ve bir esasa istinat ederek kurulur. Askerî, içtimaî ve iktisadî işler de aynı şekilde köklü usullere daya nır. Bu büyük mesuliyetlerin hakka verilmeksizin ve müdafaa kuvvetleri hazırlamaksızm Îslâmî hükümetin hakkı verilemez.
A. Siz de onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuv-vel, at ribât (ağıl) lan hazırlayın ki, Allah'ın ve sizin düşmanlarınız ve sizin bilmediğiniz ve sadece Allahın bildiği diğer düşmanlarınız da yüsınlar. (Korksunlar).
(Enfal, 60).
Bu âyet-i kerimeden şu nokta anlaşılıyor ki, Müslümanların her zaman harp malzemesi ve müstakil bir ordu, (Standing army) hazır kuvvetler bulundurması lazımdır ki, anslzın saldıran bir düşman kuvvetine karşı, mukabele imkânı olsun. Silah toplamak, harp malzemesi hazırlamak ve bunları en mükemmel bir şekilde tedarik etmek ve düşmanlara karşı koyacak bir durumda hazır bulundurmak icap eder.
Her kim Allah'a ve O'nun Resulüne karşı harp açarsa, yeryüzünde de fesat çıkarmağa kalkarsa onun cezası ya öEdürülmek, ya asılmak yahut da eli ve ayaklan kesilecek yahut da memleketten sürüleceklerdir. İşte bu onlar için dünyada bir alçaklık ve horluk olduğu gibi, ahi-rette de kendilerine büyük azap vardır. (Maide, 33)
Ayet-i kerimenin metninde «Arz» yani yeryüzü diye bahsedilmektedir. Buradaki yeryüzünden maksad bildiğimiz «kürre-i arz» değil, alelade bar memleket ve bir ülkedir. îslâmî hükümette, emniyet ve asayişi temin etmek mesuliyetini üzerine almış bulunanlar, Allah ve Resulüne karşı harp açan kimseleri âyet-i kerimede bildirildiği gibi cezalandırırlar. Allah ve Resulüne harp açmak ise, sahih olarak kurulmuş, meşru İslâm hükümetine karşı harp açmak demektir. Allah Taalânın rızası böyle bir nizamın bulunmasıdır. Resulünü de bunun için göndermiştir ki, yeryüzünde örnek, salah ve doğru bir nizam kaim îniınsın. Bu nizam altında yeryüzünde bulunan ne var ne yoksa hepsi, yani insan, hayvan, ağaç ve her şey emniyet içinde kalsın. Bütün bunların emniyet içinde olması insan fıtratının kemal derecesine ulaşması demektir.. Ancak bu sayede insan ilerleyip yükselebilir. Ve bunlar olmaksızın ortalık fesat ve berbatlıkla sarılmış olur.
Yeryüzünde böyle bir nizam kurulduktan sonra, bu nizamı bozmak, dağıtmak için yeltenmek, en ufak Ölçüde de olsa, adam öldürmeğe, yağmacılığa, yol kesmeğe, adam soymağa ve her türlü fenalığa doğru yol açar, Ni-liayet bu işler gelişerek, örnek nizamın altından girip üstünden çıkar ve işte hakikatte bu iş Allah ve O'nun Resulüne karşı harp açmak demektir.
Hindistan Ceza Kanununda da,,her kim İngiltere hükümetinin Hindistandaki hâkimiyetine karşı gelirse ve böyle bir işe teşebbüs edersıe «Kirala : İngiltere kirala» na karşı harp açmıştır deniyor.» (Waging War Against The King) Bu gibi suçlulara çeşit çeşit cezalar veriliyordu. İsterse bu savaş açmak, ıssız bucaksız, memleketin ücra bir köşesinde, alelade bîr askere karşı gelinmek suretiyle olsun. Yine de kirala harp açılmış addedilir.
Bu âyet-i kerimede muhtelif cezalar, sıra ile tertip* Jenip beyan edilmiştir. Bunun üzerine zamanın kadısı (hâkim) yahut da imam kendi içtihadını kullanarak, cürüm derecesine bakarak, yukarıda bildirilen cezaların birisi ile mücrimi cezalandırır. Asıl mesele şuradadır ki, böyle bir kimseyi islâmî devletin ülkesinde barındırmak, İslâmî nizamı alt üst etmek yolunu tuttuğundan en fena. cürüm olur. Cezaların da en son haddi, o kimseyi memleketten uzağa sürmektir.
C. Ne Allah'a ne de ahiret gününe iman etmeyenlerle, Allah'ın ve O'nun Resulünün haranı kıldığı şeyleri haram bilmeyenler ve hak dini kabul etmeyenler ve kendilerine kitab verilmiş bulunan kimselerden de cizye vermeyenler cizyeyi elleriyle getirip verinceye kadar ve boyun bükünceye (kendilerini küçük görünceye) kadar savaşınız. (Tevbe, 29).
Burada savaşmak, o kimselerledir ki, bunlar Şeriatı kendi yaşayışlarında kanun olarak kabul etmezler. Allanın Resulü vasıtasiyle göndermiş olduğu şeriata bağlanmazlar.
Savaşın son haddi, onların iman yolunu tutmaları ve Hak dine tebaiyet etmeleri değildir. Belki savaşın son haddi, bu zümrenin dik kafalılık etmekten vaz geçmele* ridir. Kendilerinin kuvvet sahibi olmadıklarını kabul ettikleri zaman; yeryüzünde hâkim bulunmak iddiasından vaz geçtikleri takdirde; «Hâkim nizamın hak dini tabi-lerinin olduğunu» teslime yanaşırlarsa; Hak dinin tabile, rine boyun bükerlerse ve Hak dinine sâlik olanların hükmünü kabul ederlerse elbette ki, savaş sona erer.
Cizye denilen şey zimmîlerin korunması için îslânıî hükümete verilen bir bedel ve karşılıktır. Burada bir işaret daha vardır. Bu güruh, islâmî hükümetin emrine tabi olduklarını bildirmek için kendi elleriyle cizyeyi getirip vereceklerdir. Yani doğrudan doğruya itaat ettiklerini bildireceklerdir. Kendilerini küçük görecek ve büyüklük taslamayacaklardir. Bundan maksad şudur: Onlar yeryüzünde büyük değillerdir. Büyük olanlar, EhLi İmandır ki, hilafet-i ilâhiye farzını ifa ederler.
Başlangıçta bu hüküm Yahudilerle Hıristiyanlara aitti. Fakat zaman ilerleyince îslâm dairesi genişleyince Hazret- Resulü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Me-cusîleri (îranlı Zerdüştîleri) de bu hükme dahil edip onlardan da cizye alarak zimmî kılmıştır. O'ndan sonra sahabeyi karam ittifak ile bütün Arabistan ülkesinin haricindeki gayrı müslimleri ve diğer gayn - müsîim milletleri de bu hüküm altında topladılar.
Bu cizye öyle bir şeydir ki, bu hususta büyük meseleler çıktığı halde on dokuzuncu milâdî asırda, nıüslüman-îarm siyasî durumu bozuluncaya kadar müslümanlara ödendi. Bu tarihten sonra yine de bazı yerlerde devam edegeldi. Gayrı _ müslimlerin rahatlarının temini için istekle kendileri tarafından tediye edildi. Fakat Allah'ın dini o kadar yüksektir ki, Allah'a karşı gelenlerin boyun büktüğünün işareti olarak kendi elleriyle cizyelerini getirip vermeleri şart konmuştur. Açık ve doğru mesele de buradadır ki, Allah'm dinini kabul etmek istemeyenler, kendi tuttukları yol hakkında zorlanamazlar. Ancak kendilerine şu hak da verilmez ki, Allah'ın yeryüzünde, iktidarı ele geçirip buyruk sahibi olsunlar. Dünya hâkimiyetine doğru giderek, içtimaî nizamı bozup kendilerine mahsus fâsid nizamı kursunlar. Nerede bu iş baş gösterirse, fesat çıkar, o zaman ehl-i imana da savaşmak düşer. Onlarla savaşılacak ve itaata getirileceklerdir. îtaata gelmenin işareti de işte bu cizyedir.
Şimdi söyle bir sual üzerinde duralım. «Madem M, bu cizye, o kadar kiymete haiz 'bir şey değildir, öyleyse niçin bunun üzerinde bu kadar ehemmiyetle duruluyor» diye sorulmaktadır. Bu sualin cevabı şudur: Bu u-sul, gayri müslimlerin serbest bırakıldıklarının bedelidir.
Yani Islâmî iktidarın hüküm sürdüğü bir ülkede, kendi sa pik yollarında yürüyebilmek için bu parayı öderler. Cizye ödemekle serbestliklerini satın alırlar. Hak ve hukukları da teminat altına alınmış olur. Bunun bir faydası da şudur: Zimmîlerin, her sene cizyeyi ödedikleri zaman, Allah yolunda zekât vermek şerefinden mahrum olduklarına hatırlarlar. Bu şeref yerine sapak yolda yürümektedirler. Belki, zekât vermekten mahrum olmanın kendileri için bir talihsizlik olduğunu düşünürler.
D. Ancak kendilerini ele geçirip, onları baskı altına almadan önce tevbe ederlerse (bir şey yapmayınız) Biliniz İd, Allah afv edici ve merhamet sahibidir. (Maide, 34).
Yani eğer ortalığı karıştırmaktan ve fesat çıkarmaktan vaz geçer de tevbe eder ve doğru nizamı alt üst etmek için uğraşmayı bırakırlarsa ve bundan sonra tutacakları işleriyle doğruluğa yönelecekleri ve fesattan vaz geçecekleri sabit olursa, onlar afv edilir ve eski yaptıkla nnın. cezasını da çekmezler. Yukarıda bahsettiğimiz hususta elbette ki, insanların hususî hakları bahis mevzuu değildir. Hususî haklar ortadan kalkmaz. [521] Meselâ onlar herhangi bir kimseyi öldürmüş iseler, yahut da herhangi bir malı çalmışlarsa ve yahut da bir kimsenin canına veya malına kasdetnıiş ve bir zarar vermişlerse, kanun ge-reğince, bu cürümlerin hesabı sorulur. Fakat ayaklanma, baş kaldırma, itaatsizlik, Allah'a ve Resulüne karşı gelme hususları afv edilir; bunlardan dolayı ceza görmezler. [522]
İçtimaî, Muaşereti, Siyasî Eğitim Ve Öğretim Hakkında Umumî Usul :
A. Ve senin Rabbin karar verdi ki:
1) Mahza kendisinden başka kimseye ibadet etme-yesiniz.
2) Ana babaya iyilikte (bulunasmız). Olur ki, onlardan biri yahut da ikisi sizin yanınızda yaşlanırlar. On lara «uf» demeyiniz. Onları azarlamayınız. Tatlı söz söyleyiniz. Merhametle, yumuşaklıkla onların karşısında- eğilin. Ya Rabbî onlara rahm eyle diye dua ediniz. Nitekim onlar da bana küçük iken baktılar. Sizin Rabbınız sizin içînizdekini daha iyi bilir. Eğer siz sâlih kimse iseniz, el-tatfte İd, o da kendine dönüp gelenleri afv eder.
3) Akrabaya da, yoksula da, yolda kalmışlara da hakkım ver.
4) Fakat israfla saçıp savurma. Elbetteki saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine kar. şi nankördü.
5) Rabbinden beklediğin rahmeti istemek için kendilerinden yüz çevirirsen, yine onlara yumuşak söz söyle.
6) Ellerini boynuna kenetleme, fakat büsbütün de açıp germe. Sonra melamete uğrar üzülür kalırsîn. Elbette ki, senin Rabbın istediğinin rızkını genişletir veya azaltır. Elbette ki, o kullarından haberdar ve görücüdür.
7) Geçim sıkıntısı korkusundan da evladının öl-dürmeyesiniz. Biz onlara da siz© de rızkınızı veririz. Elbette ki, onlarm katli çok büyük bir günahtır.
8) Zinaya da yaklaşma, işte bu bir açık hayasızlık ve kötü bir yoldur.
9) Allah'ın haram kıldığı bir nefsi de öldürmeyin. Ancak hak il© ola. Her kim zulüm görerek öldürulürsfl biz onun sahibine (kısas için) salahiyet verdik. Ancak onlar da öldürme işinde ölçüyü kayırmasınlar. Çünkü o vardım görür.
10) Yetimin malına da (olgunluk çağma gelinceye kadar) yaklaşmayınız. Ancak iyi bir şekilde.
11) Ahdinize de vefa ediniz. Şüphesiz İd ahit sorumluluktur. '
12) Ölçüyü tam olarak ölçün. Tarttığınız zaman da doğru tartın. Bu sizin için iyi ve hem de akıbeti daha da güzeldir.
13) Bilmediğin şey üzerinde de durma. Elbette'ki, kulak, göz ve kalb, bunların hepsi de mesul olur.
14) Yeryüzünde yürürken böbürlenerek yürüme. Elbette ki, sen ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna ulaşabilirsin. Bunların hepsi de fenadır ve Rabbinin indinde de kötüdür. (Hoşa gitmez şeylerdir). Bunlar senin Rabbanin sana vahyettiğî, gönderdiği hikmettir. (Benî İsrail, 23 - 39).
Burada çok büyük esasa ait usuller ortaya konulmuştur ki, İslâm bu prensipleri insanî yaşayış nizamını kaim kılmak İQİn vaz'etmiştir. Zahiren bunlar Nebi Sal-lalahu Aleyhi ve Sellem'in doktrinidir. Mekke devri bitip de Medineye geldiği zaman bildirilmiştir. Çünkü o zaman dünyaya yeni bir nizam, yeni bir yaşayış, yeni bir îslâmî muaşeret usulü, yeni bir hükümet esası koyacaktı. Fikre, ahlaka, medenî yaşayışa ve iktisadî sisteme istikamet veren yepyeni kanunî usuller vaz edilecekti.
Bu arada Sûre-i En'âm'm 19 uncu riikûuna ve onun haşiyelerine göz gezdirmek de faydalıdır.
1. Burada mesele, yalnız Allah'tan başka kimseye ibadet etmemekle bitmiyordu. İstenen doğrudan doğruya şu idi: Yalnız O'na kul olacaksın. Başka kimseye boyun bükmeyeceksiniz. Kayıtsız şartsız itaat yalnız O'nadır. Başka kimseye ibadet yoktur. O'nun hükmünü yegâne hüküm bileceksin. O'nun kanununu, kanun olduğunu kabul edeceksin. Ondan başka kimsenin hâkimiyetini de kabul etmiyeceksin. Bu usul sadece dinî bâr akide ve inanç değildir. Bunlar, bütün bir ahlak, medeniyet ve siyaset nizamının temel taşıdır ki, Nebiyi Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem amelî olarak tahakkuk ettirmiş ve kaim kılmıştır.
O zaman bunlar bu binanın nazarî tarifi ve planı idiler. Allah Taalâ Celle Şanühü Malik ül - mülk ve Hâkimi A'lâ olarak mülküne Şeriat kanununu göndermişti.
2. Bu âyet-i kerimede bildiriliyor ki, Allah Taalâ'-dan sonra hukuk bakımından en önde gelen insanın kendi ana babasıdır. Evlâd, ana babaya itaat edecek, hizmet edecek ve edeb hakkını gözetecektir. Muaşereti ve içtimaî ahlak, evladın ana ve babasına alâkasız kalmamasını icap ettiriyor. Onlara karşı iyilikte bulunsunlar ve kendilerine hürmet etsinler. Yaşlı zamanlarında hizmette kusur etmesinler. Nitekim onlar, evlâtlarını en küçük yaştan itibaren her türlü ihtiyaçlarını görerek yetiştirmişler, nice nice sıkıntılarını çekmişler ve nazlarına katlanmışlardır. Bu âyet sadece bir tavsiye, bir öğüt değildir. Belki bu esas üzerine, ana _ babanın serî hukuku buradan ortaya çıkmaktadır. Bu hukukun tafsilini ve teferruatını da Hadis-i Şeriflerden elde ediyoruz. Ve yine Îslâmî muaşeret usulü, ahlak ve terbiye kaidelerine göre, ana - babanın hak ve hukukunu gözetir. Müslümanların medenî hayatı bu âdâb ve erkânı düzenlemiştir. İslâm-, bu gibi prensipleri daimî olarak gözönünde tutmuş, îslâmî hükümetin kanunlarında ve nizamlarında, eğitim ve öğretim sisteminde ailevî ve idarî mevzularda bu hususları titizlikle ve bir disiplin altında muhafazasına çalışılmıştır. Bunları katiyen ihmâl etmemiştir.
3 - 5. Bu üç hükümden de şunlar anlaşılıyor: in-sanm kazandığı ve kendi elinde bulunan servet sadece kendisine ait değildir. Belki insan kendi ihtiyaçlarını itidal dairesinde gördükten sonra diğerlerinin de haklanın ■ödemelidir. Kendi akrabalarının, yakınlarının, konu komşusunun ve hatta başka ihtiyaç sahiplerinin yanı başında cemiyet içindeki Öbür insanlar içdn de muaşeret adabının usul ve kaideleri de bulunuyor. Aynı zamanda bütün içtimaî değişiklikler gösteriliyor. Cömertlik, dert ortaklığı, yardımlaşma ruhu teşvik edilmektedir.
Hatta o zaman halk, kendi kendiüklerdnden -hukuk kanunları bir tarafa dursun- yukarda bahsedilen usullere bağıanıyoıdu.. Bu ahlâkî hakları eda etmek için kanun onları zorlamıyordu. Fakat onlar bu şekildeki hareketleri içten gelen bir şevkle yapıyorlardı.
6. «Ellerini boynuna kenetleme» den maksat ise, istişare yolu ile cimrilik etmemektir. «Büsbütün de açık germek» de israf ve saçıp savurmaktır. 4 numara ile 6 numaradaki fıkralar, açıktan açığa şunu emrediyor ki, lîalk itidal yolunu tutmalıdır. Ne cimri olup servetin devri daimine mani olmalıdır, ne de sağıp savurup kendi geçimlerini sıkıntıya sokmalıdırlar. Bu iki tutumun da tam zıddi olarak bir ahenk ve denkleşme olmalıdır. Her şey gerine göre kullanılacak ve yerine göre harcanacaktır. Bu şekilde mükemmel ve hesaba uygun olarak yersiz sarfiyatın kötülüklerine kapılmamak lâzımdır. Gösteriş, riya ve buna benzer şeylere para sacfedilmeyeoektir. Ayyaşlık, fısk ve fücur için para harcanmayacaktır. îhsanın .hakikî ve zaruri ihtiyaçları ve faydalı işleri haricinde olan bütün bu gibi paralar, servetin sarfını yanlaş yola .götürür. Hakikatte bu iş Allanın nimetlerine karşı küf-ran olur. Bu şekilde para harcayan ve servetini sarf eden kimseler de şeytanın kardeşi olurlar.
Bahsi geçen bu îfususlar sadece, ahlâkî talim, ve ferdî hidayetler değillerdir. Gayet açık olarak şu hedef gö-zetilmiştir: Cemiyet içinde muvazeneli bir muaşeret usu!ü, ahlâkî terbiye, mükemmel bir nizam ve kanunî bağlılık meydana getirmek yolunda mal sarfını öğretmek içindir. Boş yere ve manasız işlere para harcanmasının önüne geçmek gayesi gözönünde tutulmuştur. Nitekim Medinede hükümet kurulduktan sonra, açık olarak ve bir kaç defaya mahsus olmak üzere amelî olarak belirtilmiştir. Bir taraftan israf ve boş yere para harcamak kanunen haram kılınmış, diğer taraftan da bu işin önüne geçmek maksadiyle kanunî tedbirlere baş vurulmuş, bunlara muvazi olarak da muaşeret usulünü ıslâh etmek suretiyle eski usul ortadan kaldırılaıak her cephesiyle bu içtimaî hastalığın önüne set çekilmiştir. Her nerede israf ve saçıp savurma görülürse, o zaman hükümete, elindeki mevcut kuvvetle bu kötülüğün önüne geçmek müsaadesi verilmiştir. Aynı şekilde zekât ve sadaka hükümleri de cimriliğin kuvvetini kırmış ve bu kötü. tutumun devamına imkân bırakmamıştır. Bu vesile ile paranın bir elde toplanıp atıl bir hâle gelmesine mâni olunup devlet ve halk arasmda devri daimi sağlanmıştır. Bu tedbirlerden sonra, efkârı umumiye değişmiş ve cömertlikle israfın farkı anlaşılmış ve itidal yolu takip edilmiştir. Efkârı umumiye-ye aynı zamanda mutedil irtsanları öğmüş ve bunları içj-timaî küfenin çiçek sepetinin iri gülü olarak tanıtmıştır. O zamanın zihnî ve ahlâkî terbiyesinin neticesi bu güne kadar müslüman camiada bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu itibarla müslümanlar nerede olursa olsunlar, para toplayıp biriktirenler iyi gözle görmezler. Müslümanların nazarında eli açık ve cömert kimseler daha makbul ve daha da muhteremdirler.
Burada şu meseleyi de bilmek lazımdır: Allah Taa-lâ kullarımın rizkmı az çok farkla vermektedir. İnsanlar bunun ne gibi bir maslahatla olduğunu bilemezler. Bu bakımdan rızkın taksimini, fıtrî nizâmın hilafına, bir kimse sun'î yollarla bozamaz ve bu işe müdahale edemez. Fıtrî adem-i tesaviyi (eşitliği) sunî ve uydurma müsavata değiştirmek imkânı da yoktur. Fıtrat, rızık taksiminde haksızlık etmiştir diye düşünmek de haksızlık olur. Böyle bir şey tamamen yanlıştır. Doğru geçim yolu, Hak Taalâiun takdir kıldığı nzıka kani ve razı olmaktır.
Bu meyanda fıtrat kanununun şu kaidesi de vardır: Medineye hicretten sonra, rızık ve geçim meseleleri hak-lındaki fena ve manasız düşüncelerin ortadan kalkması da yapılan ıslahatta gözönünde bulundurulmuştur. Sınıfsız ve zümreleşmekten uzak bir camianın teşekkülü için çalışılmıştır. Medine-İ Münevverede insan medeniyetinin sağlam temelleri her hususta, Hak Taalânın yaratmış bulunduğu fıtrat üzerine kurulmuş ve bu hususun göz önüne alınarak yürünmesi istenmiştir. Hak Taalânın fıtrat yolu ile insanlar arasında koymuş bulunduğu farklarında hakikatte İlâhı maslahata dayandığı öğretilmiştir. Bu şekilde ahlak, tavru hareket ve içtimaî camianın diğer işleri de hep fıtrat kanunları üzerinde cereyan etmesi murad edilmiştir. Geçim hususundaki farklar, fazla gelir veya az gelir meselesi hakkında bir zulme uğrandığı zehabı tamamen bertaraf edilmiştir. Böyle düşünmek, yani geçim hususunda fıtrî fark olduğunu gözönünde bulundurmak, bjr hayli ahlâkî, medenî, ruhî yükselmelere ve bereketlere sebep olur. işte Halik-i kâinat, insanlar arasında bu şekilde fıtrî bir fark koymuş bulunması, insanların kendileri için bir iyiliktir diye düşünülecektir ve bunun maslahat iktizası böyle olduğunu kabul edeceklerdir.
7. inci fıkra, tâ eski zamanlardan beri süre gelmekte olan geçâm düşüncesinden dolayı meydana gelen endişeli durumu tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu düşünce doğumun önüne geçmek ve doğumu kontrol meselesidir.
Fakirlik korkusu ile eski devirlerden beri, çocukları kati eder, yahut da ıskatı cenin yoluna giderlerdi. Bugün, aynı durum başka bir şekilde ortaya çıkmıştır. Doğumu kontrol ve gocuk doğumuna set çekmek hususunda tslâmî doktrin bu defa insanların önüne şu hidayeti sürmüştür: Doğacak çocuklarınızı ortadan kaldırmak için uğraşmayın. Onları büyütmek ve yetiştirmek için çalışınız. Onları Allahu Taalâ yarattığı için, elbette ki, onların yiyeceklerini ve geçimlerini de Allah düşünmüştür. Bu fıkra, insanın geçim hususunda olan endişesini tamamen ortadan kaldırıyor. Ve insanın bu yoldaki hatalı düşüncesi değişiyor. Âyeti Kerimede deniyor kd, rızık sizin elinizde değildir. Rızık vermek Allah Taalânın elindedir. Elbette ki, dünyaya gelecek olanların rızkını da kendileriyle birlikte Allah gönderecektir. Tarihin tecrübeleri de bunu isbat etmiştir ki, dünyanın neresinde insan çpğalırsa, orada yiyecek de kendiliğinden çoğalmaktadır. Bu bakımdan Allahu Taalânın yaratma nizamını bozmak maksadiyle in-sanuı müdahalesi ahmaklıktan ve kuru vesveseden başta birşey değildir.
işte bu tâlimin neticesi olarak, Kur'an-ı Kerimin nâ-sil kılındığı tarihden günümüze kadar, müslümanlar arasında evlat Öldürmek hususunda umumî bir temayül gösterilmemektedir.
8. «Zinaya yaklaşmayın.» Bu hükme muihatap bulunanlar fertlerin tek tek kendileri olduğu gibi, aynı zamanda bu emre içtimaî heyet de dahildir. Fertlere verilmiş olan bu emrin manası yalnız zina fiilini yapmayın demek değildir, belki zina fiilinin başlangıcı olan işlerden de sakınınız, o yola yönelmeyiniz, demektir. İçtimaî hu-susa gelince, içtimaî yaşayışta zinayı tahrik eden sebep ve saikaları ortadan kaldırmak o camiaya farzdır. Bu maksatla talim - terbiye vasıtasiyle bu gibi kötülüklerin önüne geçmelidirler. İçtimaî durum düzeltilip İslah edilmeli, muaşereti yaşayış ahenkli bir şekilde kurulmalı ve buna ait her türlü tedbir alınmalıdır.
Bu mesele Islâmî yaşayışın gayet geniş temellerinden biridir. Buna göre hem zina, hem de zina ithamı ce-sayı müstelzim olmuştur. Fuhuş ve buna benzer işlerin teşhir edilmemesinin de üzerinde durulmuştur. Şarap (içki) musiki, dans toplantıları ve çıplak resdmler ve (zi^ na ile yakından ilgili bulunan nesneler) in kapıları kapatılmıştır. Islâmda nikâhın kolay olması iğin her çeşit tedbir alınmıştır. Zinayı tahrik edici vasıtalar, da yine ortadan kaldırılmıştır.
9. Buradaki «katli - nefs» den maksat sadece bir kimsenin başka birisi tarafından öldürmek değildir. Burada «kendi kendini Öldürmek (intihar)» de katl-i nefis, hükmünün dairesi içine girer. Nefis yani can ve varlık Allah tarafından hürmet gösterilmesi icabeden bir şeydir. Bu esasa göre, insanın kendi nefsi de başka nefisler gibi hürmeti gerektirir. Bir insanın nasıl başka bir insanı Öldürmesi büyük günah ise, kendisini de öldürmesi büyük günahdır.
İnsanların en büyük hatalarından biri de kendisini, kendi canının mâliki telakki etmesidir. Kendisini kendi canının maliki olarak düşününce kendisine ait sandığı canını yok etmekte bir mahzur da görmez. Halbuki can denilen bu nesne onun mülkiyetinde değildir. Bu can Al-îahu Taalânın mülkiyetindedir. Biz nefsimizi telef edersek, o zaman Allah'ın mülkiyetinde olan bir şeyi, hakkımız olmayarak telef etmiş bulunduğumuzdan, O'na karşı gelmiş oluruz. Böyle yapmağa da hiçbir şekilde hakkımız yoktur.
Dünya gibi bir imtihan yerinde Allah Taalâ bizi hep imtihan eder. Son çağa kadar da imtihan devam edecektir. Bu imtihanın neticesi ister iyi olsun isterse fena olsun, bu imtihan sürüp gider. Allah'ın vermiş olduğu şeyi vakti gelmeden ortadan kaldırmak ve imtihan kurulundan kaçmak haddi zatında, esasında yanlış ve hatalıdır. Nerede kaldı ki, böyle büyük bir günah vasıtasiyle, bu imtihandan kaçınmak, Allah'ın indinde ne kadar da fenadır. Hak Taalâ sarih lafızlarla intihan haram kılmış ' tır.
Bunun ikinci manası da şudur: însan bu dünyada, ufak tefek bazı sıkıntılara mâruz kalar. Bazı üzüntülerle karşılaşır. Hatta rezillikle ve rüsvaylıkla karşı karşıya bulunabilir. Bu küçük ve ufak tefek sıkıntıları, ne kadar da ağır olsalar elbette ki, ebedî ve daha büyük sıkıntı ve üzüntülere tedbil etmek doğru değildir.
Burada yine «hak ile katletmek» ten bahsedilmiştir. Islâmda ancak beş hususta hak ile katil vardır.
1. Kasdî olarak cinayet işleyen mücrimi kısas yolu ile öldürmek.
2. Hak dini yolunda fesat çıkarıp, hak dini yolunu kapatmak ve kargaşalık çıkarmak isteyenleri savaşta öldürmek.
3. İs'iîmi hükümet nizamını alt üst etmek ve bozup dağıtmak yolunda çalışanları ceza olarak öldürmek.
4. Evli bir Kadın veya evli bir erkek zina irtikâp ettikleri zaman ceza olarak öldürmek.
5. îrtidat yoluna sapıp mürted olan kimseyi de öldürmek,
İslâmda ancak bu beş hususta canın hürmeti ortadan kalkar ve öldürmek işine cevaz verilir.
«Onun velisine (mirasçısına) biz kısas hakkı atâ kıldık.» Burada da yine îslâmî kanuna göre, cinayet hadisesinde, asıl iddia makamı olmak hakkı hükümete değü de öldürülmüş bulunan kimsenin mirasçılarına verilmiştir. Bunlar isterlerse katili af ederler, isterlerse diyet glırlar veya kısas olarak Öldürürler. Bu onların bilecekleri bir iştir.
«Katilde ölçüyü kaçırmamak» muhtelif şekillerde ohır. Bunların hepsi de men edilmiş bulunuyor. Meselâ , intikam hissi ile coşarak, katilden başka, katilin mensup bulunduğu yakınlarından da bir kaç kişiyi de Öldürmek. Yahut, mücrime işkence yaparak öldürmek. Yahut da katilin Ölüsüne antikam maksadı Üe yakışıksız şeyler yapmak; meselâ derisini yüzmek, azasını kesmek ve saire. Yahut diyet alıp, diyet aldıktan sonra yine de Öldürmek ve buna benzer şeyler.
Burada bir nokta daha vardır: «Maktulün mensup larına yardım edileceğinden» bahsediliyor. Şimdi şu me_ sde de ortadadır ks, acaba bunlara kim yardım edecektir? Fakat lalamî hükümet kaim kılındıktan sonra, kimin yardım edeceği de belli olur. Bu yardım işâ, maktul kimsenin anlaşmış bulunduğu kimseler, yahut da aşireti ve kabilesi değildir. Yardım edecek olan Islâmî Hükümet ve onun adalet nizamıdır. Elbette ki, adaletin yerine gelmesi için Islâmî hükümet yardım edecektir.
10. Şurası da vardır ki, Islâmî hükümet kurulunca, bu hükümete mahsus olan usulün iktizası, «yetimlerin hak ve hukukunun muhafazası» da gözönünde bulundurulacaktır. Bunların korunması hususunda tedbirler alınacaktır. Bu tedbirlerin teferruatı Hadis ve Fıkıh kitaplarında mevcuttur. Sonra şu husus da vardır ki, îslâmî hükümet, bütün kendi ülkelerinde, İslâm kanunlarına göre hareket etmek yolunu tutacaktır. Korunmak için kimsesi bulunmayanları da korumak, yine îslâmî hükümete aittir. Nitekim Zat-ı Râsaletpenahileri Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır :
Bakıcısı ve koruyucusu bulunmayan kimsenin bakıcılığı ve koruyuculuğu bana aittir.
İslâm kanunları bu hususa geniş yer ayırmıştır.
11. Du da sadece ferdî bir ahlak meselesidir. Muayyen bir zaman için değil, belki İslâm devleti ayakta bulunduğu müddetçe, hem iç hem de,dış siyasetin temel kaidelerinden biridir.
12. Bu hidayet de sadece fertlerin birbirleriyle olan muamelelerine, alış verişlerine inhisar etmez. Belki îslâmî hükümet kurulduktan sonra bu işûı üzerinde durmak hükümet vazifeleri meyamna girer. Çarşı pazardaki rayici ölçü ve tartıları kontrol etmek, bunların üzerinde durmak, ölçüye dikkat etmeyenleri cezalandırmak ve zorla yola getirmek hükümetin yapacağı işlerdendir. Bu genâş usul şunun için konmuştur: Ticarette, alış verişte her türlü namussuzluk, hilebazlık ortadan kalksın, hükümet de bu işi her zaman kontrol edip, hilebazlığa meydan vermesin.
13. Bu hususun da menşei şudur : Halk, kendi ferdî ve içtimaî işlerinde «kat'î bilgi : ilim» yerine, zan üzere yürümesin. îslâmî muaşeret usulünde bu noktanın manası gayet geniştir. Bu nokta ahlâk, kanun, siyaset ve memleket intizamı, ilim, eğitim ve öğretim sistemi, hülasa yaşayışuı her dalında gözönünde bulundurulacaktır. Yoksa bundan doğacak olan fenalıkların ve kötülüklerin haddi ve hesabı olamaz. Kat'î bilgi yerine sadece zan ve vehim üzerine hareket etmek insan yaşayışını alt üst eder. Ahlakî meseleler de yine zandan ve şüpheden kaçınmak lazımdır. Meselâ bir kimse yahut da bir zümreyi sadece şüphe ve zan üzerine yakalayıp itham altında bulundurmak ve tahkik etmeden kendisine ceza vermek hiç bir şekilde doğru olamaz. Kanunlar da şunu ileri sürerler ki, kimse sadece zan üzerine ceza göremez. Ve şüphe üzerme de hüküm yürütülemez. Hatta cürümlerin tahkiki meselesinde de, zan ve şüphe üzerine bir kimseyi yakalamak, döğmek veya eziyet edip suç yüklemenin katiyen doğru olmadığı hakkında umumî kaide konmuştur. Yabancılar için de, tahkik edilmeksizin ve kat'î neticeye varılmak sızın, sadece zan üzerine ve ağızda dolaşabilen söz üzerine hüküm Verilemez.
Eğitim ve öğretim nizamında ilim denen şey zan üzerine yürütülemez, ilim ve bilgi hiç bir zaman, zan, -şüphe ve mesnedi olamayan kıyas üzerine -devam edemez. Bunların hepsi bir tarafa dursun, evham - perestliğin kökünü kesmek için, iman sahiplerine şu husus öğretilmiştir : inanılacak şeyler ancak Allah ve O'nun Resulünün bildirdiği ilim ile isbat edilip inanılacaktır.
14. Bu fıkrada şu husus da bildirilmiştir. Kendini beğenmişler ve kibirliler ve kendilerini büyük sayanların yürüdükleri gibi yeryüzünde yürünmeyecektir. Bu hidâyet ferdî olmakla beraber aynı zamanda içtimaî ve millî bir meseledir. Bunların cemiyetçe haklan verilmelidir. İçtimaî yaşayışta, dert ortaklığı, .biribirine yardım, hak tanımanın ve hak vermenin ruhu tamamen carî bulunacaktır. Her akraba diğer akrabaya yardımcı olacaktır. Her kudret sahibi muhtaç insanların yardımına el uzatacaktır. Bir yolcu, bir köye veya bir şehire gelirse, o yerin halkı bu yolcuya karşı misafirperverlik gösterecektir. Muaşeret kaidelerindeki düşünce o kadar geniş ölçüde tutulmuştur ki, herkes kendinin ve kendi malının üzerin de diğer insanların hakkını hisseder. Bu yolda hizmet ederken hakkı yerine getirdiğini anlar. Yoksa birine iyilik yaptım diye o kimseye karşı minnet yüklemeğe kalkmaz. Bir kimse hizmet etmekte imkânsız durumda olursa özür diler. Hak Taalâ'dan fazl talebinde bulunur ki, Allah ona kudret versin de o da hizmet yolunda çalışsın.
Bu noktalar îslâmî doktrinin, sadece ferdî ahlak talimi değildir. Belki Medineye gelindikten sonra, muaşeret kaideleri ve hükümetin esas nizamı, bu doktrinler üzenne kurulacaktı. Burada farz ve nafile sadakalar içjin hükümler vardır. Vasiyet, veraset, vakıf usulleri kararlaştırılacaktı, letimlşrin haklarının muhafazası nazarı itibara alınacak, her yerden, her ülkeden gelen yolcuların barın malan göz Önünde bulundurulacaktı. Oradaki hükümlere göre en azından bir yolcu, on gün misafir edilecek ve bakılacaktı. Bunların ikisi de birbirlerinin yanı başlarında yer alırlar. Du hidayet gelmemiş olsaydı, o zaman saadet devrinde Medine sokaklarında hükümeti kurmuş bulunanlar, buyruk sahipleri, hükümetle çalışan kumandanlar, cebbarâne ve kibirli yaşayışla, ne yaptıklarını bilmez vaziyetle, kendilerini dev aynasında görebilirlerdi. Bu hidayetin neticesindedir ki, hattâ savaş zamanlarında bile, onların ağzından, kibir ve gurur ifade eden sözler çıkmamıştır. Onların oturup kalkmaları, konuşup görüşmeleri, gî. yim kuşamları, barındıkları evleri ve yerleri, bindikleri hayvanlar da tamamen mütevazı bir vaziyette idi. Islâmm bu ilk öncüleri fakir dervişler gibi yaşarlardı. Fatih olarak bir şehre veya bir ülkeye girdikleri zaman dahi, bobür lenmez ve halkın canına korku düşürmezlerdi.[523]
Bu hususların sonunda şu meseleye de işaret buyurmuştur: Men edilmiş bulunan şeye irtikap etmek, Hak Teâlanm indinde hoş karşılanmaz. Yahut da başka tabirle Hak Teâlanın herhangi bir hükmüne karşı gelmek ve itaatsizlik etmek olup, beyenilmeyen şeylerdir. [524]
B. Îslâmî Hükümette Eğitim Ve Öğretim Usullerine Ait Kur'an-Î Hidayet.
Müminler hep birden savaşa çakmasınlar, o halde içlerinden her sınıftan bir zümre savaşa çıkmalı, bir kısmî da din üzerinde derin bilgi edinmeli, (fıkıh yürütmeli) tâ, ki, döndükleri zaman, kavmi ikaz etsinler.
Olur ki, onlar Allah'ın men ettiklerinden çekinirler.. Takva yolu tutarlar. (Tevbe, 122).
Bu âyeta kerimenin menşeini bilmek için aynı sürenin 9 neu rüknündeki âyet-i kerimeyi de gözönüne almak lâzımdır. Buyuruluyor ki:
Bedevi Araplar, Allah'ın Resulüne nazil kıldığı hükümlerin ölçüsünü bilmediklerinden, küfür ve nifakta şiddetlidirler. (Tevbe, 97).
Burada şu mesele ortaya konmuştur: İslâm ülkesinin şehirden uzak kalmış köylerinde yaşayan bedevi A-raplar, ekseriyetle küfür ve nifak hastalığına yakalanmışlardır. Bunun sebebi de pek tabiîdir ki, cehaletleridir. İlim merkezi ile temasları olmadığından ve ilim ehlinin sohbetinden mahrum bulunduklarından, Allah Taalâ'nm emrettiği dinin ölçüsünü bilmezler ve bunun için de küfür ve nifak illetine saplanıp kalmışlardır. Şimdi buradan şu anlaşılıyor ki, bedevileri ve köylüleri ;bu halde bırakmamak lâzımdır. Onları cehaletten kurtarmak gerekir. Islâmî şuuru onların zihinlerine nakşetmek lâzımdır. Bunu yapmak için de bütün bedevî ve köylü Araplar teker teker Medineye getirmek ve onlara bu şekilde ilim Öğretmek icap etmez. Makul olan hareket, onların bu -hınduğu kö"lere bilgili kimseler göndererek, ilmi bulundukları yer1 Te götürmektir. Meselâ Medineden, Mekke'den ve drğe ilim. ocaklarından bilgili kimseleri seçip, kasabalara, k< ylere gönderilmelidir. Bunlar köylülere bügi. öğretip onlara Islâmî talimi öğretebilirler. Nitekim, Zat-ı Saadetleri devrinde de böyle yapılmıştı.
Burada îslâmî hareketi kuvvetlendirmek için başka bir hakikat daha vardır. îşin başında, islâm, Araplar arasında yepyeni bir şeydi.. îslâma karşı şiddetli bir muhalefet vardı. Bu hidayeti kabul etmek istemiyorlardı. Buna rağmen, o zaman îslâmı kabul etmek isteyen Araplar îslâmın mahiyetini öğrenmek için İnceden niceye sual soruyorlardı. Her cepheden bu yeni dini tetkik ediyorlardı. Aklı selime ve temiz vicdanlara hitap eden bu îlâhî tebliğ, en kısa zamanda gönülleri teshir etmiş ve her yerden fevç fevç gelen halk bu en mükemmel dine sarıldılar. Islâmm bütün, hususiyetlerine iman ederek, onun yüklemek istediği farzları ve diğer hususları yüklendiler. O sırada bir hayli kimse de îslâmı kabul edenlerin suyuna kapılıp, titiz bir tahkike lüzum hissetmeden İslama girdiler. Yeni müslüman olan ülkelerin halkı arasında islâm hızla gelişti ve kuvvet buldu. îslâmın mensupları çoğaldı. Fakat buna rağmen bu ülkelerde tam bir îslâmî nizam kurulamamıştı. Bu ülkeler halkının çoğu îslâmî şuura malik değillerdi, islâm nizamının icap ettirdiği ahlaka da sahip bulunmuyorlardı, Nitekim, bu husus Tebük gazvesinde ortaya çıktı. Tebiik gazvesine gitmeğe bunların çoğu hazır değillerdi. O zaman Hak Ta a'â işaret buyurup îslâmî hareketin genişlemesi için nasıl hareket edileceğini bildirdi. Bunun üzerine o zaman talim ve terbiye görmüş bazı kimseler muhtelif mamure* îere gönderilip, Îslâmı Öğretmek için vazifelendirildiler.. Bunların her biri tayin edilmiş bulundukları yerlere gidip vazifelerini ifa ettiler. Halk bu şekilde îslâmı öğrendi. Nihayet bütün ülkelerde îslâm şuuru doğdu ve AİiaH Taalânm hududunun ne demek olduğu anlaşıldı.
Bu mevzuda şu meseleyi de anlamak lâzımdır ki, umumî eğitim ve öğretim hakkında âyet-i kerimede hüküm vardır. Burada «umumî halk» : (Ammetünnâs) bahsi geçmektedir. Âyeti Kerimenin işaret ettiği, bilgi öğrenmekten maksat, yalnız kitap okumak için, okuyup yazmak, öğrenmek değildir. Belki açıktan açığa mesele nin hakikati, âyetin devamında bildirilmiştir.
Halk din hakkında bilgi elde edeceklerdir. Bu husustan haberdar olup bilgi sahibi bulunacaklardır. Gayrı müslimâne yaşayışı bırakacaklardır.
işte Müslümanlığın, eğitim ve öğretimden maksadı budur. Allah Taalâ, daimî olarak bunu kararlaştırmıştır ki, her Öğretim ve eğitim nizamının asıl maksadı da bu olacaktır.
Buradan şu nokta da anlaşılmamalıdır ki, tslâm, halka sadece okuma ve yazma öğretmek istememiştir; dünyevî ilimlerle de alâkasızdır. Belki îslâmî eğitim ve öğretimin asıl hedefi, altını çizmiş bulunduğumuz yuka rıki. hususların tamamiyle tahaıkkuk etmesi için çalışmaktır.
Yoksa bir kimse kendi çağının Einstein veya Freud'ü olabilir. Fakat din anlayışından uzak kalıp da, gayrı -müslimâne yaşayış usulü takip ederse, o zaman îslâmî eğitim ve öğretim bu gibi kimseyi lanetle anar.
Âyet-i Kerimede bir cümle daha zikr edilmektedir:
«Din üzerinde derin bilgi edinmeli.»
Bu cümleden halk bir hayli yanlış mana anlamıştır. Bunun zehirli tesiri uzun bir müddet, müslümanlarm dinî işlerinde belki dinî eğitim ve öğretimde kendisini göstermiştir. Allah Taalâ o zaman
«Dinde derin bilgi edinmeli»
Diye buyurmuş olduğundan burada «din» den maksat sadece din ve fıkıh ilmi mi zan etmişlerdi. Halbuki burada «din bilgisi» demek, bu nizamda basiret sahibi olmak demektir. Yani «îslâmin dinî nizam» ında, bu nizamın ruhunda, aslında bilgi edinmek, her cephesini, her köşesini, Öğrenmek ve bilmek, aynı zamanda insan yaşayışını, bu dinî nizama tatbik etmesini becerebilmek seviyesi demektir. Fakat bunu bir tarafa bırakalım da, âye tin metnindeki «Fıkıh» kelimesinin üzerinde duralım. Hukuk ilmine ıstılah'da «Fıkıh» denir. Bu ıstılah gitgide îslâmî yaşayışta şekil alarak (ruhun mukabili) mufassal bir ilmin ismi olmuştur ki, halk İlâhî Ahkama mutabık olarak bu ilimle işlerini tanzim eder. Burada bir kelime iştiraki vardır. İster İslâmî nizamın ruhu olsun, isterse îsîâmî kanunlarla yaşayışı nizama koymak olsun bu iş «tafakkuk» yani din ilminde derin bilgi edinmektir. Fakat yine de maKsadjn tamamı bu kadar değildir. Sadece asıl maksadın bir cüz'üdür bu. Bu yanlış anlayıştan, din sâîiklerine de dinin kendisine de bir hayli zararlar da doğmuştur. Bunları tetkik edip ortaya koymak istersek, koca koca kitaplar yazmamız icap eder. Şimdi biz sadece hatırlatmak için ancak kısaca şunu ileri sürmek isteriz ki, Müslümanın dinî eğitim ve Öğretimi dinîn ruhundan hali olursa, sadece dinin zahiri şekli teşrih edilmiş olur. [525]Bunun neticesinde bu eğitim ve öğretim cansız bir heykele benzer. Dindarlığın asıl maksadı da elde edilmiş olmaz. İşte yanlış anlamanın en büyük şekli de budur. [526]
Vatandaşlık Ve Yabancılık Durumu.
A. Elbette ki, iman edenler, hicret edenler, malla-riyle ve canlariyle Allah yolunda savaşanlar ile bunfarı fc>arınd!ıran ve yardım edenler... Bunlar birbirlerinin ktr ruyııcusu ve yardımcılarıdır. İman edip de hicret e tine-
yenlerin ise, hicret edinceye kadar koruma mesuliyeti size ait değildir. Bu müminler, din yolunda sizden yardım dilerlerse, sizinle arasında ahit bulunan bir kavme kargı, olmamak şartiyle yardım etmek »izin vazifenindir. Elbette ki, Allah sizin ne ettiğinizi görendir. (Enfâl, 72).
Bu âyet-i kerime îslâmî Anayasanın mühim bir maddesidir. Burada şu usul gözönünde bulundurulmuştur ki, «velayet» : (koruyuculuk, yardımlaşma ve bağlılık) yalnız müslümanların arasında olacaktır. Yani Darül - İslâm dahilinde bulunanlar îslâm Devletinin himayesi altındadır. Eğer bu müslümanlar, Darül - Islârnın dişinde iseler, o zaman hicret edip Darül İslama geleceklerdi:;< Bunun dışında îslâmî ülkelerin haricinde bulunan müv-lümanlara karşı yine kardeşlik vardır. Fakat onlara kargı «velayet» : (koruma) yoktur. Yine bu şekilde hicret cdipde gelmeyen müslümanlar hakkında yine «velayet : koruma» yoktur. Onların da darülküfr vatandaşlığa terp edip, hicret edip, Darül1- İslama gelmeleri lâzun&r. «Velayet» kelimesinin Arapçadan tercümesi himaye etmek, yardım etmek, korumak, desteklemek, dostluk etmek, yakınlık göstermek, himayesindekinin işi ile alâkadar olmak ve bunun gibi mefhumlardır. Bu âyet-i. kerime üzerinde toplu olarak durulacak olursa, şu mana çıkar M, bir hükümet kendi vatandaşlarına, vatandaşlarda hükümete ve diğer vatandsjşlara karşı koruyucu durumdadırlar. Bu itibarla bu âyet-i kerime, «düsturî ve siyasî velayet» : Anayasa hükmüne göre siyasî koruma işini hükümet kendi ülkesinin hudutları iğine almış bulunuyor. Bu hududun dışındaki müslümanların korunması, yahut da himayeleri bu hükümetin vazifesinin dışında bırakılıyor. Velayetin mevcut olmamasının da bir hayli kanunî sebepleri vardır ki, biz şimdi bunların hepsinden bahs etmeyi lüzumlu görmüyoruz. Misâl olarak şu noktaya işaret edelim ki, «Adem-i Velayet» e istinaden darül - küfr ile darül - islâm müslümanları birbirlerine vâris değillerdir. Birisi de diğerinin kanunî velisi (Guardian) : «koruyucusu» da değillerdir. Islânıî hükümet böyle bir müslümana darül - küfür hemşehriliğinden ayrılıncaya kadar, vazife ve memuriyet de veremez. Buna. göre Îslâmî devletin mesuliyeti, bu devletin içinde yaşayan müslümanlar içindir. Dış ülkelerde yaşayan müslümanlar bu mesuliyetin altına girmemişlerdir. İşte bu durumu aydınlatmak için Zat-ı Risaletpenahüeri şöyle buyurmuşlardır :
Ben müşrikler arasında oturan müsliraıanlarr kora-makla mükellef değilim.
Bu şekildeki Îslâmî müeyyide, uzun çekişmelere, kavga ve savalara müncer bulunan ve milletlerarası meseleleri Karıştıracak olan bir meseleyi kökünden halletmiş; oluyor. Nitekim, bu gün bazı hükümetler de, kendi hu-düLıarı dışında bulunan ekalliyetlerin mesuliyetini üstüne almakla, ardı arkası kesilmeyen muharebelere meydan vermişlerdir.
Yukarıdaki fıkra ile darül „ îslâm dışında oturan müslümanlar «Siyasî Velayet» alâkasının dışında bırakılmışlardır. Fakat bundan sonra gelen fıkra bu vaziyeti izah ederek, dış ülkelerdeki bulunan müslümanlar bu alâkanın dışında olmalarına rağmen, onlarla tamamen alâka kesilmez, denmiştir. Onlarla «dinî kardeşlik» mefhumu devam edecektir. Eğer onlara herhangi bir şekilde-zulm edilmiş ise, onlar da Îslâmî kardeşliğe istinaden, darül - İslâm hükümetinden veya darfül- İslâm ülkesi sa kinlerinden yardım isterlerse mazlum kardeşlere yardım etmek farzdır. Fakat bu husus biraz daha açıklanmalıdır ki, bu din kardeşlerine yapılacak olan yardım, körü körüne yapılmış olmasın. Böyle bir yardım, milletlerarası mesuliyetleri, ahlâkî hudut ve ölçüler gö'zö'nünde tutularak yapılacaktır. Zulmeden kavmin, darül - islâm hükümeti veya kavmi ile bir muahedesi varsa, o 2aman, bu muahedeyi bozacak şekilde bir yardım yapılamaz.
Âyet-i kerimede muahede yerine «misak» kelimesi kullanılmıştır. Arapça olan bu kelimenin kökü «vusûk» dan gelir. «Vusûk» demek, Ordu dilinde de kullanılan vusûk manasından başka bir şey değildir. Yani güvenmek, itimat etmek manasınadır. Misâk kelimesi de bir devletin diğer bir devlete karşı güvenlik içinde Bulunmasıdır. Meselâ aramızda muharebe yoktur denir. İster açık bir şekilde saldırmazlık paktı yapılsın, isterse açık olarak saldırmam azlıktan bahs edilmesin. Güvenilir bir hâl bulunursa buna «misâk» vardır, denir.
Sonra âyet-i kerimenin metninde «sizinle onların arasında bir misak» dan bahs ediliyor. Bundan da gayet açık bir şekilde anlaşılıyor ki, darül - İslâm hükümetinin herhangi bir gayrı Islâmî hükümet ile sadece yazılı veya sözlü paktı değil, bu hükümetin kavmî milleti ile diğer bir millet efradı arasında bulunan mutaarref anlaşmalar da bunun dairesi içindedirler. Islâmî şeriat katiyen şu me seleye cevaz vermez ki, Müslüman Hükümet başka h'x hükümetle veya müslüman hükümetin fertleri başka bir hükümetin fertleri ile anlaşma yapmış olsunlar ve bu inlaşmanm mesuliyetini de yüklenmiş bulunsunlar. Hu vt'a ya müslüman hükümet yahut da bu hükümetin fertleri silkinip bu mesuliyeti omuzlarından atıversinler. Elbette ki, darül - İslâm hükümetinin muahedelere bağiı bulunması sadece bu hükümetin ülkesi hudutları dahilinde bulunan müslümanlara ait olur. Diğer ülkede bulunan müslümanlara ait değildir. Bu şekilde «Hudeybiye sulhu sırasında, Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke kâfirlerine bu şekilde muamele etmişti. O zamanki anlaşmanın mesuliyeti Hazret-i Ebu Busayr ve Ebû Cen-del'in ve diğer darül , İslâm dışında yaşayan müslüman-larm üzerine yüklenememişti. [527]
B. Bir kavmin hıyanetinden korkarsan (ahitlerini) açıkça onların karşısına çıkar.
(Enfal, 58)
Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, herhangi bir şahıs yahut da bir zümre ile muahedemiz olduğu takdir-^ de, onların bu muahedeye sadık kalmadıklarından şikâyet etmek, yahut da bize karşı bir hiyanet yolunu mu tutmuşlar diye endişeye düşmek, bizim için caiz olmaz. Aramızdaki muahedenin hükmü kalmamış veya ortada ıbir muahede yokmuş gibi hareket etmek de doğru değildir. Ancak karşı tarafın muahedeyi bozmak yolunda olduklarını tavrı hareketlerinden sezdiğimizi daha Önce onlara. bildirdikten sonra, artık aramızdaki muahedenin yürürlükte olmadığını ve kendi tutumları yüzünden muahede şanlarının ortadan kalktığı ifade edilecektir.
Bu emri İlâhiye istinaden Zatı Risaletpenahileri, Is-lamın milletlerarası siyaset usulünde şu esasa ait kararı bildirmişlerdir :
Bir kavim ile arada muahede bulunursa, bu muahedenin müddeti bitmiş olmadan daha önce, muahede bozulmayacaktır. Muahede hükümlerinin devam edeceği veya fesh edileceği karşı tarafa bildirilecektir.
Zatı Saadetleri şu mühim kaideyi de gözönünde bulundurmuşlardır :
Sana hıyanet edene hiyanet etmeyeceksin.
Bu usul sadece bir öğüt olarak ve kitapları süslenıek iğin konmamış, bu usul yaşayışta amelen bağlı bulunulacak bir usuldür.
Nitekim bir ara emîr Muaviye Rum'a saldırmak maksadiyle, Rum hududuna ordunun toplanması için emir vermişti. Muahedenin bitmesine de daha bir müddet zaman vardı. Nitekim bu durumu gören ve Sahabî olan. Hazret-i Amr ibn-i Anbese Radıyallahu anh, ihticacda bulunarak, Resulü Ekremin hadisi şerifini ortaya koyda ve bu hususta ısrarla durdu. Nihayet Muaviye Hazret-*: Amr'in sözlerine boyun eğmek zorunda kaljiı ve ordunua toplanmasından vaz geçildi.
Bir taraflı muahedeyi feshederek, harp ilân etmeksizin karşı tarafa saldırmak eski câhiliye devrinin usulüdür ki, zamanımızda modern câhiliye mensupları arasında da bu usul pek rağbettedir. Nitekim bunun en yeni misallerinden birini ikinci dünya savaşında gördük. Al-manlaran Rusyaya, İngilizlerle Rusların îrana saldırışları mevzaumuzun canlı örneklerindendir. Umumiyetle bu münasebetsiz tutuma, saldırıdan önce kargı tarafı haberdar edersek, o zaman karşı tarafı uyarmış oluruz, onlarda karşı koyabilir, düşüncesi bahane edilmektedir. Fakat bu gibi bahaneler ahlâkî mesuliyeti ortadan kaldırmaz. O idarecileri de günahtan kurtaramaz.
Her hırsız, her yol kesen, her zina eden ve her katil ve her düzenbaz, yaptığı cürümlere bu gibi bahaneler uydurur. Şimdi işin tuhafı şudur ki, Milletler camiasına mensup milletler kendi aralarında bu gibi ahlaksızlıkları caiz sayarken, fert olarak bu ülkelerde yaşayan vatandaşları böyle bir ahlaksız yaparsa onları, mücrim adedi-yorlar.
Burada şu noktayı da bilmek zarureti vardır ki, îs-lâmı kanun sadece bir hususta haber vermeksizin saldırıya müsaade edilmiştir. Kam taraf, anlaşmayı bozduğunu bildirmeksizin bize karşı düşmanca hareketlere giri, şir ve saldırmağa hazırlanırsa, o zaman biz de artık yukarıdaki âyet-i kerimenin medlulünün haricine çiKtmş oluruz. Başka bir hükme girer ve düşmana haber ve^ue-den saldırabiliriz.
İslâm Fakihleri bu istisnaî hükmü, Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hareketinden istidlal ediyorlar. Kureyş. Beni Huzâa vakasında açıktan açığa Hudeybiye sulhu anlaşmasını bozdular. O zaman Zat-i Saadetleri de muahedeyi hükümsüz kıldıklarına dair karşı tarafa haber vermeden, Mekke üzerine hücuma geçilmesi için emir buyurdular. Fakat biz bu istisnaî 'kaideden faydalanmak istersek, o zaman bütün ahvalde Zat-ı Saadetlerinin bütün tavrı hareketlerini gözönünde bulundurmam iz icap eder. Hadis ve Siyer kitaplarında bu meseleler etraflıca anlatılmış tu*.
1. Kureyşin muahedeyi bozduğu o kadar açık bir gerçekti ki, itiraza mahal hiç bir husus yoktu. Bunu Kureyş de itiraf ediyordu. Kendileri muahedeyi yenilemek için Ebu Süfyanı Medineye göndermişlerdi. Bu da ortada bir muahede hükmü kalmadığma dair açık bir delildir. Muahedeyi bozmuş olan karşı tarafa da acaba bi?. de bu muahedeyi bozalım diye sormaya lüzum kalmaz. Aslında muahede kendiliğinden bozulmuş bulunuyordu.
2. Onlar tarafından muahede bozulduktan soara, yine Zat-ı Saadetleri, tarafından bu 'kavim yine muahid kavim olarak düşünülmüştü. Fakat Ebu Süfyan, Medineye gelip de Zatı Rdsaletpenahilerinden, muahedeyi yenilemek talebinde bulununcaya kadar da Zatı Saadetleri muahedeyi resmen bozulmuş saymamışlardı. Fakat Ebu Süfyanın bu teklifi muahedenin bozulmuş olduğunu meydana koydu ve Zatı Saadetleri de yenilemeği kabul bu-yurmadılar.
3. Kureyş aleyhine muharebeye girişmek açık olarak belli idi. Zatı saadetleri, hiç bir zaman altatıcı işlere tevessül edecek bir zat değillerdi. Sallallahü Aleyhi ve Sel-lam, zahirde dost görünüp sulh iddiasında bulunupda gizliden gizliye harp yolunu tutan bir idareci değildi.
Bu mesele Nebî Sallallahü Aleyhi ve Selîem'in işveyi hasenesi (en güzel örnek) tir. Bu hadisede yukarıdaki a-yetin umumî hükmünü bozmanııştır
Milletlerarası ihtilaflarda bir çok konuşma, görüşme ve hatta üçüncü bir devletin aracılığına-rağmen, yinede kuvvetli tarafın haklı çıktığını görüyoruz. Bu bakımdan bizim de kuvvet kullanmamız caizdir. Fakat yukarı-ki âyetin medlulüne gelince, ahlakî bir ilândan soara, kuvvet kullanmamız icap eder. Gizli ve saklı olarak muharebeye girişmek ve barışta imiş gibi görünüp savaş yolunu tutmak ahlaksızlığım İslâmî tâlim bize öğretmemiş tir. [528]
C. Bundan böyle onları savaşta ele geçîrirsen kendilerini korkut olur ki, arkalarından gelenleri düşündürürler.
(Enfal, 57).
Bu âyet-i kerimeden anlaşılan mesele şudur: Muahede yaptığımız bir kavim, muahede kaidelerine uymaz da tesbit edilen şartları ihlâl ederek bize karşı savaş açarsa, o zaman bizim de muahede şartlarını -bir tarafa atarak, savaşa girmek hakkımız olur. Aynı şekilde aramızda muahede bulunan başka bir kavim, bizim düşmanımız olan kavimle bir anlaşma yoluna gidip de, bizim aleyhimize onlara yardım ederse, o zaman, bu kavimle de daha evvel yaptığımız muahedenin hükmü kalkmış olur. Nitekim bu kavmin fertleri de fert olarak, kendi
kavimlerinin bağlı bulunduğu muahedelerin hilâfına hareket ederlerse ve bizimle savaşan kavme yardımda bulunmak ve onlarla birlikte bizim aleyhimize çalışmak yolunu tutarlarsa, o zaman yine, bunlarla -yaptığımız muahedede yazılı bulunan can ve mal muhafazasından mesuı olamayız. [529]
D. Eğer onlar sulha temayül gösterirlerse, sen de sulha yanaş. Allah'a da tevekkül et. Elbette ki, O bilen w duyandır. Yoksa sana hile yapmak isterlerse, elbette Kî, Allah sana yeter... (Enfal, 61 - 62).
Yani, milletlerarası meselelerde korkakça bir usul takip etmiyeceksiniz. Allah'a güvenecek ve cesaretle ortaya atılacaksınız. Düşman ne zaman sulh kapısı açmak isterse, siz de bu teklife yanaşacaksınız. Fakat bu sulh teklifi iyi niyete dayanmayıp da bir hileye matuf yapılmak isteniyorsa, o zaman yine siz Allah'a güvenip, cesaretle karşı koyacaksınız. Öyle bir harekette bulunacaksınız ki, hile yoluna giden hilekâr düşman, bu hile ile sizi kandırıp yumuşatarak aldatmasın. [530]
Yukarıdaki sahifelerde, Kur'an-ı Kerimin siyasî mef^ humlan ve îslâmî hükümetin milletlerarası mevzularda-ki 'usullerinin esasları anlatıldı. Kur'an-ı Kerim yaşayışın her dalma ait açık hidayetler getirmiştir.. Müslümanlara da ferdî ve içtimaî muamelelerde ve meselelerde bu hidayetleri gözönünde bulundurmak farz olmuştur. Bu bidayetlerin aydınlığı altında muamelelerini yürütmelidirler. Böyle yapmakla ancak, onlar kendi din ve imanlarının muktazayatını tamamlamış olurlar.[531]
BAB : 16
Nihayet Mevlânâ Mevdûdl Sahih aşağıda bahs edeceğimi» makaleyi de Ali Garh Müslim Üniversity : (Ali Garh lafâm Üniversitesi) İslâm tarih ve medeniyeti encümeninin daveti üzerine Istiriçî Hal'da, 12. Eylül. 1940 da okumuşlardır. Bu makalede o zamanın hususi ahvaline ait bulunan bahisleri çıkardık, diğer hususları muhafaza ettik. Bu husiuflar İslâmf hükümetin ayakta tutunması ve devam etmesinin durumu Ue alakalı ve bu hükümetin çalışma tarzı hakkında malûmat vermektedir. (Hazırlayıcı)[532]
İslâmî İnkılabın Yolu
İslâmî hükümetin keyfiyetini Öğrendikten sonra, bu hükümeti maksada ulaştırmanın yolu nedir, diye düşünebiliriz. İşin başında arzettiğim gibi, herhangi bir camiada bu şekilde fikrî, ahlakî, medenî sebepler ve hareketler mevcut olursa, böyle bir hükümet ortaya çıkabi-Iir. Söylediğimiz gibi, bir limon çekirdeğini toprağa di -kerseniz, bu çekirdek büyüyüp ağaç olduktan sonra bundan enbe (Hint - Pakistanda yetişen bir meyvedir) meyvesi alınamaz. îslâmî hükümet de bunun gibi bir mucize olarak ortaya çıkamaz. Bu hükümetin ortaya çıkması için, onun temeline ait hayat nazariyesi, yaşayış maksadı, ahlak ölçüsü, hareket tarzı, Islâmın mizacına uygun bulunmalıdır. Onun lideri ve önderi, memurları, işlerini İdare edenler, tam manasiyle İslâm anlamını kavramış bulunmalıdırlar. Sonra kendi çalışmalariyle cemiyet içinde bu zihniyeti ve bu ahlakın ruhunu yaşatmalıdırlar. Daha sonra bu temel üzerine eğitim ve öğretim için yeni bir sistem hazırlayıp, tslâmın karekterine göre a-dam yetiştirmelidirler. Müslüman alim, müslüman felsefeci, müsilüman tarihçi, müslüman maliyeci, müslüman iktisatçı, müslüman hukukçu, müslüman siyasetçi ve hü îâsa olarak, her mevzuda ve her hususta îslâmı gerçek manada kavramış, İslama bağlı elemanlar cemiyeti çepeçevre kuşatmalıdır. Bunlarda şu kudret de bulunmalıdır
ki, dünyanın Allah'ı bilmez ve iman mahrumu fikir önderleri karşısında, kendi düşünce ve fikirlerini müdafaa edip, üstün seviyelerini (Intellectüal Leader ship) isbat edip ortaya koymalıdırlar. Fikrî ve aklî bakımdan, aym zamanda amelî olarak da bu dünyadaki yanlış yaşayış nizamına karşı çetin bir mücadele kabiliyetleri olmalıdır.
Böyle bdr çalışma ve mücahedede, sıkıntılara, musibetlere, üzüntülere, eziyetlere ve her türlü fedakârlıklara göğüs gerebümelidirler. Sebat ve azimleri ile hulusu niyetlerini isbat kudretine haiz olmalıdırlar. İmtihan ve denemelerin karşısında mihenk taşına vurulan saf altın gibi oiup, bozuk ayarları ortaya çıkan kimselere benzememedirler. Mücadelelerinde kendi fikir ve fiillerini, kendi ideolojilerine göre ortaya koymalıdırlar. Onların her sözü, her işi, temiz, garazsız, doğru - düzgün olmalı ve Allah'tan korkup, insanlığın kurtuluşu için çalışmalıdırlar, tnsanlık için adalet ve güven yolunda gitmelidirler. Fit. ratın cemiyet içinde doğurduğu bütün hususiyetlerde bu iyilik usulü üzerinde durmalıdırlar.
Aşağılık ve düşük karakterli kimselerin baskılarına karşı koyabilecek bir mizacın sahibi olmaları bilhassa şarttır. Halkın düşüncesinde inkılabın zihniyeti yerleş-melddir. İçtimaî yaşayış için hükümetin hususî nizamını koruyabilip, cemiyeti buna göre hazırlanmasını bilmeleri icap eder. Yanlış ve sapık nizamları kaldırmak ve değiştirmek cesaretinde bulunmaları lâzım gelir. Böyle bir nizama göre, hükümet kurulduktan sonra, bu hükümeti yürüten en küçük memurundan en büyük idarecisine kadar herkesin bu nizamın memuriyet vasıflarını göstermesi lazımdır.
Muhterem dinleyiciler!
Bu inkılabın ortaya çıkması ve bu hükümetin kuvveden fule gelmesinin yolu budur. Biz ancak bu vasıflara ulaşabilmiş bir kuruluşa Islânıî hükümet diyebiliriz. Sizler, limî hüviyeti olan şahsiyetlersiniz. Elbette ki. dünyada bir şu kadar inkılabın olduğunu teferriiatiyle bilmek tesiniz. Şimdi şurası sizce açıktır ki, böyle hususiyetleri olan bir inkılap hareketinin ön saftaki lideri, fikir adamları ve bu davanın mensupları bu hükümetin keyfiyetine
göre bir anlayış seviyesine, medenî ve ahlakî bir düşünceye yükselmiş olmaları gerekir.
Fransız inkılabında da kendine has ahlakî ve fikrî sebepler vardır. Bu vasatı Voltaire, Rausseau, Montesque ve diğer fikir adamlara hazırlamışlardı. Rus inkılabını da Marks'm, Lenin'in ve Trostski'nin fikri ve amelî önderlikleri ve onlar gibi çalışan binlerce kimse meydana getirmiş ve sosyo-komünist nazariyesi üzerine devlet kun4. .muştur. Almanya'nın nasyonal sosyalizminin de kendine göre, ahlâkî, ruhî, medenî zemini vardır ki, bunun da kök ve esası Hegel'in, Fişte'nin, Nitschea'nin, Goethe'ndn ve diğer Alman mütefekkirlerinin fikirlerine istinat eder. Sonra Hitlerin liderliği ile ortaya çıkmış oldu.
Aynı şekilde Islâmî inkılâbın da bir esas nazariyesi vardır. Fakat bu nazariyenin muharriki, Kur'an-ı Kerimin nazariyeleri ve tasavvurlarıdır ki, Sdyretj Muham-rciediyenin Sallallahu Aleyhi ve Sellemin üzerine istinat eder. Neticede içtimaî yaşayışın zihnî, ahlâkî, ruhî ve medenî temelleri de bunun üzerine istinad edip, diğerlerini tamamen değiştirir.[533]
islami inkılabın yolu
Bu makalede, zatı alilerinizin karşısında şu davayı {process) açıklamak istiyorum ki, bunun neticesinde Islâmî Hükümet bütün açıklığı ile vücud bulacaktır. [534]
Seçkin bir ilim ehlinin huzurunda bulunmam dolayı-siyle, benim için bu hakikati izah etmek hususunda fazla vakit sarf etmek zarureti yoktur. Hükümet nasıl bir keyfiyette olursa olsun, (uydurma bir usul olmamak şar-tiyle) kurulabilir. Bahis mevzuu olan hükümet, en sağlam usullere istinat ettiğinden, istendiği zaman başka bir şekle .veya istenmediği zaman başka bir şekle konacak bir şey değildir. Böyle bir kuruluşun ortaya çıkması, iç-aınaî, ahlâkî, ruhî, medenî ve tarihî sebeplere dayanması pek tabiîdir. Bunun için bazı iptidaî meselelerin hazırlıkları (Pre-requisites) ve bazı fıtrî iktizaların bir araya gelip hazırlanmaları lâzımdar ki, bunların neticelerim mantıkî vaziyette görüp, mukaddematı (Prqmises) bunun üzerine tertiplemeniz mümkün olabilsin. Nitekim, kimya ilminde, bir kimyevî terkibi, daima bu terkibin teşkil ettiği unsurlarda aramak lazımdır, işte içtimaî işler de böyledir, içtimaî işlerde de hal ve vaziyetin iktizasına gö^ re, fertlerin bir araya gelmesi bir camiayı teşkil ettiklerini gösterir. Bunun neticesinde de hükümet kurulur. Sonra hükümet vaziyetini ve yürüyeceği yolu tayin eder. Bu şekilde işin mukaddimesinin başka ve işin neticesinin başka olmasına da dmkân yoktur. Meselâ, yine kimyadan misâl verelim. Bir elmanın hususiyetleri başka ve onun terkibindeki hususiyetler başka olamaz. Aynı şekilde dikilen bir limon çekirdeğinden enbe (Hint - Pa-kistanda yetişen güzel kokulu bir meyve) fidesinin yetişmesine imkân yoktur. Yine mümkün değildir ^ki, bir millet bir zihniyet tahtında teşekkül etsin de sonra bu camia başka bir zihniyette bir hükümet ortaya çakarsın.
Fakat burada başka bir mesele vardır: Cemiyet idareci bâr kadro tarafından zorlanırsa (Cebriyet) : (De-terminism) bu zorlama ve cebrilik insan iradesini yok eder ve ortadan kaldırır. Şüphesiz olarak, böyle bir dikta ve zorlama olmaksızın, hükümetin şekil ve keyfiyetini fertler ve fertlerden meydana gelmiş bulunan cemaatler tayin ederler. Bu tercih onların istek ve iradesine bağlıdır. Aslında bu da sabit olmuş bir meseledir ki, hükümet nizamını ortaya koymaktan maksat, fıtrata uygun düşen sebepleri bir araya getirmek ve fertlerin yani milletin ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmaktır. Bu bakımdan, böyle bir işde fertlerin karakterlerini harekete geçirmek icabeder. içtimaî ahlakı meydana getirmek ve fertleıi terbiye etrr^k zarureti hasıl olur. O zaman hükümet nizamı fıtrata uygun bir şekle girip yürür. Bütün bu sebepler ve amiller bir araya geldikten sonra ve uzun çalışmalardan sonra, hükümet nizamı kuvvet ve kudret elde edebilir. O zaman millet için de başka bir nizam al-fcnria yaşamak bir hayli zor ve müşkül olur. Nitekim, ağaç koküyle ayakta tutunur. Ve kökün varlığına dayanarak gelişir, büyür ve sonra meyve verir, gimdi biraz, düşününüz, hükümetin başında bulunanlar ferdi haysiyetleri itibariyle, içtimaî vaziyetleriyle ve aynı zamanda, ahlâk nazariyöleriyle bir yaşayış nizamına bağlanmış olurlarsa, imkân mı vardır ki, böyle bir vasatta, başka / bir yaşayış nizamı ortaya çıksın. Bunun aksini düşünmek, boş hayalden, boş düşünceden ve boş işten başka, bir şey değildir ve olamaz.[535]
Îslâmî Hükümetin Hususiyetleri
Şimdi, îslâmî hükümet dediğimiz kuruluşun hususiyetlerinin ve keyfiyetinin ne olduğuna bakabiliriz.
Burada îslâmî hükümeti, diğer hükümetlerden ayıran mümtaz bir hususiyet vardır, islâm hükümeti, diğer hükümetlerin zıddına ve aksine olarak, kavim-perestlik^ milliyet-perestlik ve doğum yerine bağlı .bulunmak grbî hususlardan tamamiyle uzaktır. Böyle bir hükümet rejimi tamamiyle kendine mahsus olan sıfatlar taşır ki, buna İngilizce istilanda (îdeological State) denir. Şimdiye kadar dünya böyle bir hükümet rejiminden haberdar değildir. Bu tarz bir sistemi de bilemez. Çünkü böyle bir rejimi görmüş değildir. Eski çağlarda, halk sadece bir hanedan ve yahut da bir zümre hükümeti biliyordu. Daha sonra ırkçılık esasına dayanan bir hükümet rejimini benimsediler. Fakat usule bağlı yani belli prensiplere göre hareket eden bir hükümeti kabul etmek, ırkçılık taassubundan sıyrılmak ve yalnız kanunlarla iş gören bir hükümeti u Çimmek ve tasavvur etmek zihinlerin kabul edebileceği bir husus değildi. Çünkü böyle bir şey hıris-tâyanlık akidesinde de mevcut olmadığı gibi diğer sistemlerde de böyle bir idealden eser yoktu. Bu bakımdan o .zamanki vasatta usule bağlı bir hükümeti düşünmek hile mümkün olmuyordu. Nihayet Fransız inkılabı vuku bulunca prensiplere de dayanan bir hükümet fikri de ortaya atılmış oldu. Fakat bu düşünceler de nasyonalizm — milliyetçilik idealinin karanlığına gömülüp gitti. Sonra da sosyo-komünizm nazariyeleri kendini gösterdi. Bu nazariye üzerine bir hükümet kurulması fikri de belirdi. İş tatbikat sahasına dökülünce başka türlü bir nasyonalizm ortaya çıktı. Böylelikle bu noktaya kadar gelen bu -akım da neticesiz kaldığı gibi, başka şekillere girdi ve aslî heyetini kaybetti.
Görülüyor ki, dünya tarihinin başından günümüze iadar gelip geçen sayısız hükümet rejimleri iğinde yalnız İslâm hükümet rejimidir ki, her türlü millî, kavmî ve toprak şaibelerinin üstüne çıkarak tertemiz bir vaziyette kalabilmiş ve sadece ideolojiye dayanan bir hükümet rejimidir. Daveti bütün insanlık içindir. Böyle bir kuruluş ancak bu ideolojiyi kabul eden kimseler tarafından meydana getirilebilir ve milliyet esasım üstünde olan insanlık esasına göre bu bina yükseltilir.
Böyle bir hükümet emsalsiz ve benzeri görülmemiş bir şey olduğundan, dünya halkı bilmeden daha doğrusu koru körüne bu kurtuluş rejimine karşı koydular. Yalnız, gayrimüslimler değil, hattâ müslümanların kendileri bile bu İlâhî hidayetlerle kurulan örnek nizamın mutazam-ıiiiiı olduğu hususları (İmptlications) anlamaktan âciz î<i" er. Müslüman ülkelerinde yetişip gelişenler bile içtimaî hususlarda Avrupai düşüncelerle yetiştiklerinden,, Avrupanm siyasî ilimlerine (Social Sciences) kapılmışlardır. Bunun için onların da zihinleri böyle bir şeyi an-la;.niktan ve kavramaktan âcizdi. Ne kadar yazıktır ki, müslüman ülkelerinin çoğu son zamanlarda hürriyetleri ii elde ettikten sonra dahi kendilerine hükümet plânı olarak Millî Hükümet (Naztioan State) den başka bir plân düşünemediler. Maalesef bunların düşüncelerinde îslânıî ilim ve düşünce ve «Usulî Hükümet» rejimi bir türlü yerleşemiyor. Bütün İslâm dünyasında karışık ve Arap saçma dönmüş bir usul tatbik edilmek isteniyor. Halk ise îslâmî hükümetin sadece ismini biliyor. Fakat bu zavallılar da böyle bir kuruluşun ne şekilde olabileceğini ve ne şekil alabileceğini akıllarından bile geçiremediklerinden mecburi olarak Millî Hükümet rejimine sarılıp kalıyorlar. Milliyetçilik düşüncesi (Natio analistic ideology) nin peşine bilerek veya bilmeyerek takılıp gidiyorlar. Düşünebildikleri program da yine milliyetçi hükümet esasına dayanan bir hükümet programıdır. Halk, ümmet, cemaat,, millet, milliyet, emire itaat gibi Îslâmî ıstılahları söyleyip duruyor. Fakat esas fikir itibariyle bunların hepsini milliyetçi ve ırkçı ıstılahlara göre ifade etmektedirler. Gayrı - îslâmî kumaştan Îslâmî elbise yapıp giyinmek istiyorla.".
Usulî hükümetin keyfiyetini anlamış bulunuyorsunuz. Şimdi biraz daha dikkat edip şu meseleyi de anlamak lâzımdır ki, bu düşünce, bu hareket şekli, bu amelî program ve bu noktanın başlangıcı, 'bu iş içdn bîr mesele teşkil edemez. Nerede kaldı ki, bu zümre ile işi halledp, vaziyet sağlam bir şekle konabilsin? Doğrusu şudur ki, yukarıda saydığımız hususların îıer biri ayrı ayrı, bir keser mahiyetindedir ki, bunlar bahsettiğimiz usulî hükümetin kökünü baltalarlar.
Usulî hükümetin esası, kavimlere ve kavmiyetlere dayanmaz. Sadece insanlığa İstinat eder. Burada, her kim H usulü kabul ederse, bu usule bağlanırsa, bu hükümete iştirak eder. Kabul etmeyenler de'sekilip gider. Şimdi düşünenin bir kere, zihnini, lisanını, tavır ve hareketini ve her şeyini milliyetçilikle yoğurmuş bir kimse, nasıl olur da bu insanî usulü kabul edebilir?[536]
Hilâfeti Islâmiye ;
İslâmî hükümetin ikinci hususiyeti de böyle bir hü-ikûmette esas hâkimiyetin Allah Taalâya has olduğudur, tslâmî hükümetin esas nazariyesinde [537] mülk Allah Ta-Taala'nın halifesi olmak hasabâyie yine Allah Taala'nm gi bir şahıs, yahut hanedan, herhangi bir zümre veya kavim belki bütün insanlığın dalıi bu hâkimiyetle bir ilgisi (sovereignty) yoktur. Hüküm vermek ve kanun yapmak da mahza Allah Taala'mn hakkıdır, tnsan, Allah Taala'nm halifesi olmak hasebiyle yine Allah Taala'nm hükmettiği kanunları olduğu gibi tatbik etmek mevkiindedir. Hükümetin sahih durumu da bundan başka bir şey değildir. Bu da iki şekilde izah edilebilir, la, insan doğrudan doğruya, Allah tarafından olan Kanun ve Düstur il e hükümetin başına getirilir. O'nun hilafetine bütün insanlar hep bir arada iştirak edip imanettikleri ve tabî oldukları kanunları yürütmeğe hazırlanırlar. Bu işde bu insanlar topluluğunun her ferdi teker teker Allah Ta-alâ karşısında mesul olurlar. Çünkü Hak Taalâ aşikâr veya gizli her şeyi bilir. O'nun ilminden hiçbir şey gizli değildir. O'na karşı yalan uydurulup da söylenemez. Hilâfetin mesuliyeti bize tevdi edilmiş olduğuna göre, bu, şu demek değildir ki, biz istediğimiz gibi hüküm verelim de istediğimiz gibi bu hükümleri yürütelim. Halkı kendimize köle yapalım. Onların başlarını kendi karşımızda eğdirelim. Halktan vergi alalım da kendimiz içjin saraylar yapalım. Hakimane salahiyetleri kullanarak kendi keyfimize bakalım. Bu salahiyetleri, kibir ve bencilliğimize alet edelim. Biz şu hususların gerçekleşmesi için Allah Taala'nın kanunlarına bağlı bulunup bunları yürütmeğe çalışırız: Bu kanunların carî ve nafiz olması için hiç bir şekilde kusur etmemeğe çalışmak. Eğer bizim bu yolda bir kusurumuz veya garazımız, hevayı nefse tabi olup taassup, taraftarlık, dinsizlik ve densizlik için girerse, o zaman Hak Taala'nm adaleti karşısında ceza göreceğimize inanmak. Dünyada bu cezayı görmezsek de ahirette mutlaka göreceğimize hakkiyle kani olmak.
Bu nazariye ve bu plana göre bu bina kurulur. Bu binayı bir ağaca benzetelim ki, bu ağacın en ufak dallarının en ufağına kadar her şey dünyevî hükümetlerden (Secular States) tamamen aymdır. Bunun terkibi, bunun mizacı, bunun fıtratı böyle şeylerle karışamaz. Bu binanın devam etmesi ve bu ağacın gelişmesi için, hususî bir düşünce, hususî bir zihniyet ve hususî bir tavrı hareket lâzımdır. Bu hükümetin siyaseti, bu hükümetin ordusu, bu hükümetin adliyesi, bu hükümetin maliyesi, bu hükümetin vergi usulü, bu hükümetin inzibat işleri, bu hükıt metin harici siyaseti, sulh ve harp tutumu ve baştan sona kadar her işi dünyevî hükümetlerden tamamen ayrı olmalıdır.
Burada adalet işlerine bakan hâkim, burada daniştay baş hâkimi, adliye müşavirleri diğer hükûmetlerinkine benzemez. Hattâ polis müdürü ve en yüksek inzibat âmiri bile farklıdır. Bu hükümetin kumandanın hattı hareketi de diğerlerine benzemez. Hariciye nazırları da siyaset düzenbazlığını bilmezler. Hülâsa, bu hükümetin işle-^ rini yürütmeğe iştirak eden bütün halk efradı, ahlâkî ve zihnî terbiye bakımından bu hükümetin takip ettiği yola uymalıdırlar. Islâmî hükûrnetn vatandaşlarından tutun da, idareciler, iş adamları, hâkimler, direktörler, ordu kumandanları, sefirler, nazırlar, hülâsa içtimaî yaşayışın bütün unsurlarını teşkil eden elemanlar, bir makinanın bütün parçalan gibi tamamen birbirine intibak etmelki'r. Bir makinanın parçalan gibi birbirleriyle ilgili olan îs-lâmî hükümetin halkının kalblerinde Allah korkusu bulunmalı ve Allah Taalânın karşısında mesuliyet hissi drymalıdırlar. Bu hükümeti yürüten en ufak memurundan en büyük makamlarda bulunan idarecilere kadar aer şahsın ahreti dünyaya tercih eden kimselerden olma:-sı lâzımdır. Böyle bir nizam altında yetişip terbiye gör-meîeri lazımdır. Onların nazarında ahlakî ilerleme Ölçüsü dünyevî menfaatten çok yüksek olmalıdır. Hükümetin esas gayesi olan insanlığın yükselmesini gözönünde tutmalıdırlar. Her yaptıklan işde Hak Taalânm rızası için çalışmalıdırlar. Şahsî, kavnıî, aşiretçi ve milliyetçilik kayıtlarından kurtulup bu gibi şeylere köle olan kimselerden olmamalıdırlar. Dar görüşten ve taassuptan tamamen azade bulunmalıdır. Bu kimseleri servet ve hükümet kürsüsünde bulunmak kudurtmamalıdır. Servet ve iktidar için aç gözlü olmamalıdırlar. Şunu da bilmelidirler ki, yeryüzünde onların eline geçmiş bulunan hazineler onların olmayıp, ancak bu hazinelere bir emanetçiden başka bir şey değillerdir. Hükümet vasıtasiyle ellerine geçmiş bulunan mamurelerin koruyucusu, gözeticisi olduklarını bilip, bunları korumak için gece uykusunu feda etmekten çekinmemelidirler. Halkın canını ve malını, ırz ve namusunu, şeref ve haysiyetini hiç bir tesir altında kalmadan, korkmadan ve çekinmeden korumak lazımdır. Fatih olarak bir ülkeye girdikleri zaman, bu ülkenin halkının rualmı yağma etmek, halka zulm etmek, rezalet çıkarmak, şehvet peşinde koşmak gibi çirkin fiillerden çe kinmelidirler. Öyle hareket etmelidirler ki, fethedilmiş olan ülkenin ıalkı kendi mallarını ve canlarını, çoluk çocuklarını, îslâm askerlerine emanet edebilsinler ve korunacaklarından emin olsunlar. Milletlerarası meselelerde ve milletlerarası siyasette, doğruiuk, adalet, usul, ahlâk, muahede ve her şeyde itimat telkin etmelidirler.
îşte ancak bu vasıflara sahip bulunan kimseler İs-iâmî hükümetin kurup yaşatabilirler. Madde - perest ve (Utilitaryen) menfaat-perest : (Utilitarian Mantality) zihniyetini güden, dünyevî faydalar, şahsî veya kavmi (mi:lî) diye yeni usul koyan kimselerden olmamalıdır. Bunlar hiçbir şeyde ne Allah'ı düşünürler ne de ahireti. Bu gibi kimselerin bütün maksatları ve gayeleri ve tuttukları işlerin esas mihveri, sadece dünyevî menfaat ve zararı.düşünmektir. Böyle kimseler, nasıl olur da böyle bir hükümet kurup yürütebilirler. Bu gibi idareciler, hükümet binasının muhiti açjinde mevcut oldukça, bu binanın temellerinde köstebekler yuva yapmış demektir.[538]
İslamî Hareketin Hususî Çalışma Tarzı
Şimdi kısa tarihî bir bahisle,. Islâmî inkılap ile, içtimaî yaşayışın esaslarım değiştirmek ve yeni baştan nasil kurulacağı hususunu, huzurunuzda aydınlatmak istiyorum. Bu yolda çalışmak için hususî bir çalışma tarzı (Tecluiicjue) nedir ve bu tarzla nasıl maksada ulaşılaoi-jir ve ne dereceye kadar muvaffak olunabilir?
Hakikatte 'İslâm, öyle bir hareketin ismidir ki. öu hareketin esası yalnız ve biricik olan Allah hâkimiyeti nazariyesi üzerine insan yaşayışının temelini kurmuştur. Bu hareketin liderleri halkın dediği gibi, Allah'ın Resulleridir. Biz de bu harekete katılmak istersek, hiç olmazsa, bu liderlerin gittikleri yoldan gitmeliyiz. Onların hareket tarzlarına uymalıyız. Çünkü böyle bir işde O'nlar-dan başka yol gösterici bulunamaz. Bu bakımdan böyle bir harekete katılmamız için Enbiya Aleyhisselâmın ayak izlerini izlemeliyiz. Kadîm zamanın enbiyasının izleri hakkında bizim fazla malumatımız yoktur. Ancak Kur'ani Kerim'de bunlar hakkında bazı işaretler vardır. Bâib-le'in «Ahd-i Cedid» : (tncil) kısmında, Hazret-i Mesik Aleyhisselam'ın bazı istinatsız akvali bize ulaşmıştır. Fakat bunların hakikatlerini öğrenmek imkânı elimizde değildir. Orada Îslâmî hareket için açık bir şekilde ne yapılması icabettiği hakkında bir şey anlamak kabil değildir. Hazret-i Mesihin işaretleri, sonraki devirlere safi-yetiyle intikal etmemiştir. Bu hususta yegane mükemmel ve aydın bir yol varsa o da Hazret-i Resulullah Muham-med Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gösterdiği yoldur. Bunun için bu yola yönelmek sadece bir akideye istinat etmez. Belki bu yol, inişi yokuşu ve dolambaçlı tarafları malum olan bir yoldur ki, bizim de bu yoldan gitmemiz gerekir. Buna göre bu liderler arasında sadece Hazret-i Resulü Ekrem Muhammed Mustafa SallaHann Aleyhi ve Sellem'in önderliğinin teferruatı malumdur, îslâmın ilk hareketinin başlangıcından, bu İslâm hükümetinin teessüsüne kadar, Anayasa, haricî ve dahilî siyaset, memleketin nazmı ve intizamı ve yaşayışın her merhalesinin tafsiline kadar noktası noktasına malumat .almak mümkündür. Îslâmî hareketin çalışma filanı ancak bu önderin çizdiği plan üzerinde görünebilir.
Allah Resulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İslâm davetine memur olup, bu işle vazifelendirildiği zamanki dünyada ahlakî, medenî, iktisadî ve siyasî meseleleri nasıl halletmek yoluna gittiğini elbette ki, siz de çok iyi bilmektesiniz. O zaman, Roma ve tran emperyalizmi ortada idi. Zümre ve sınıf imtiyazları da hüküm sürüyordu. Caiz olmayan gayrı meşru menfaat edinmek (Eco-nomic Exploitation) dahi mevcut idi. Bunun yam başında ahlakî düşüklükler de cemiyeti pençesine almıştı. Memleketin içinde ve ^ışında Öyle meseleler vardı ki, biribi-rmden karışık bir. durumda idi. Bunlar ancak bir liderin tedbiri ile çözülebilirdi. Millet de cehalet denizinde yüzü-yorau. Ahlâkî sükût, fakirlik ve sefalet, derebeylik, dahili çekişmeler ve çeşitli kargaşalıklar halkı bir girdap g'bi içine almıştı. Bahreyn'den Yemen'e kadar bütün Arap ülkeleri, Irakın verimli toprakları da dahil olmak üzere hep İranlıların tasallutu altında îdi. Kuzeydeki mmtıkalar da Hicaz'a kadar Bizans sultası altında bulunuyordu. Hicaz'ın içindeki Yahudi kapitalizmi de iküsa-den ülkeyi hâkimiyeti altına almıştı. Bunlar tefecilikle Arapların kanlarını emiyor ve iliklerini sömürüyorlardı. Habeş hükümeti de Hicaz'a saldırmış Mekke'yi tahrip için harekete geçmişti. Bu hükümete mensup bir zümre tam bir sulta ve tam bir kudret ile Hicazla Yemen arasındaki Necran mıntıkasına yerleşmiş bulunuyorlardı, işte o zaman Hak Taalâ bir Önder ve bir rehber gönderdi. Bu Önder kendi ülkesinden itibaren bütün dünyaya şu cihanşümul davette bulundu : îlk önce bir ve tek olan Allahıı Taalâdan başkasına "kul olunmayacaktır Ancak ve yalnız Allah'ın kulluğu kabul edilecektir.
Önce bu hususa ehemmiyet vermesi, başka hususlara ehemmiyet vermemesi ve alâka göstermemesi demek değildir. Belki Zatı Risaletpenahileri bütün meseleleri her cephesinden mütalâa ederek hal etmek yolunu tutmuştur. İlk öne vahdaniyeti öğretti. Sonra insanların ahlakî ve medeni yaşayışlarındaki bozuklukları düzeltip, ortadan kailindi. Bunun da ilk şartı, insanın kendi başına buy sible) -^madiğim ortaya koymak oldu. Başka tabirle in-ruk müstakil (tndependent) ve gayrı' mes'ul (Irrespon-samn kendi kendisini ilâh kılmasına son verdi. Yahut da insanın «İlâh ül - âlemin» den gayrı, başka birine bu başka biri ister insan olsun yahut da insandan gayrisi - islerini teslim edemiyeceğini Öğretti. Bu gibi şeylerin kökü tamamen kazınmadıkca, Islâmî nazariyeye göre ve yukarıda bahsettiğimiz gibi, her ne olursa olsun, bir ferdi ıslah mümkün olmazdı. İçtimaî bozukluklar da ortadan kalkmazdı. Bunun için ıslah yolunda ilk yapılacak iş, insanı kendi başına buyruk olma zihniyetinden kurtarmak ve dünyanın sahipsiz olmadığım ona anlatmaktı. Dünyanın hakikî Sahibi ve Padişahını tanımasını ve O'nun emrine teslim olmak ihtiyacında bulunduğunu öğrenmeliydi. Ancak bu şekilde bu Padişahın koyduğu had ve hududu aşmaya yeltenmez ve kendi başına buyruk olduğu zaman uğrayacağı zarar ve ziyanı kavrayabilirdi.
Akıl ve hakikatin (Realism) iktizası da budur ki, doğru bir usul ile, O'nun karşısında boyun bükülür ve O'na, itaat edilir.
Diğer taraftan şunu da öğretti ki, mevcut olan dün-yanm Hükümdarı ve Padişahı bulunan bir tek Mâlik vardır. Ancak bu Mâlik ihtiyar ve buyruk sahibidir. Başka bir kimsenin ve başka hiçbir varlığın hüküm yürütmeğe ve buyruk sahibi olmağa hakkı yoktur. Hakikatta da O'ndan başka bir ilâh bulunmamaktadır. Bunun cindir ki, O'ndan başka bir kimseye kul olunmaz ve olunamaz. Başkasının hükmü dinlenmez. Kimsenin karşısında da baş eğilmez. Orada artık hiç bir «Majeste : (Hiz Majes-ty : Haşmetlu, Devletlu Hazretleri) filan yoktur. İzzet sahibi bir tek Majesty olan O varlık ancak bu hakka sahiptir. Orada herhangi bir Ekselans : (Hiz Hignes : Asa-letlû, Fahametlû Hazretleri) falan da yoktur. Bu lakap yalnız temiz ve güzel iş yapan kimselerindir. Orada yine herhangi bir Lord cenapları (Lordship : Asaletmeâb Hazretleri) de yoktur. Herkes asaletmeaplıktan, Lord-luktan bir hisseye mâliktir. Orada herhangi bir kanun vazı'ı da yoktur. Kanun vaz'etmek O'nun hakkidir ki, kanun koymak salahiyeti vardır. Orada ne ağa, ne patron ne velinimet, ne raca ne maharaca ne ebedi şef ne millî şef, ne herhangi bir şef, veya ne de koruyucu vardır. İktidarın anahtarı da kimsenin elinde değildir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Zeminden semaya kadar ne var ne yoksa hepsi de köledir ve kuldur. Rab ve Mevlâ ancak bir tek varlıktır.
Buna göre, o zaman, her türlü kulluk, her türlü itaat, her türlü bağlılığa bırakıp da bu varlığa kul olmak, bu bir varlığa itaat etmek bu bir varlığa bağlanmak o'nun hükmüne boyun bükmek icapeder. İşte bu, bütün ıslahatın ash, esası ve köküdür. Bu esâs üzerine ferdi tavru hareket ve içtimaî nizâma ait binanın yeni baştan plânı çizilir ve kurulur. Bulunduğumuz yer yüzünde Adem Aley-hisselam'dan bu güne kadar ve bu günden kıyamete kadar insanî yaşayışın meseleleri bu nizam üzerine devam edip gider.
Hazreti Muhammet Sallallahü Aleyhi ve Sellam'dan gayrı kimse bu esaşî ıslahı hazırlamak için davette bulunmamıştır. Siyasi ve içtimaî işlerde, halk üzerinde bu kadar tesirli olan kimse de yoktur ve çıkmamıştır. Halkın üzerinde tesir icra ederek, halkı böyle bir yolda çalışmaya başka bîr yola kimse sevk etmemiştir. Görüyoruz ki, o bir tek kimse olduğu halde kalkıp Lâ lâhe illallah mefhumunu ilân etti. Bu sadece peygamberane bir şekilde ileri atılmak için değildi. Hakikatde tslâmî hareketin ne şe kilde olacağını ilân etmek içindi. Bu ıslahat hususunda kirr.se O'na yardım etmiyordu. Hatta halk, bu kelimeleri bile kabul etmek istemiyordu. Lâ ilahe illâllah'ı temel o: arak kabul edenler de Zat-ı ÎÜsaletpen ah ilerinin yanı N.'tjjiru'a tahammülü çok güç sıkıntılara katlanıyor ve bu esası yerleştirmek için uğraşıyorlardı. Fakat çok geçmedi, Lâilâhe illallah, sesind duyup gelenler Zat-ı Saadetlerinin etrafına toplandılar. Bir hayli zahmet, meşakkat ve mücadelelerden sonra bu binayı da kurmaya muvaffak oldular. Bu bakımdan tslâmî hareketi yürütmek için hususî tedbire ve amelî hikmete ihtiyaç-vardı ki, bunun da-başı Tevhidi sağlamlaştırmaktı.
Tevhid akidesi sadece bir dinî mesele değildir. Arz. ettiğim gibi içtimaî yaşayış nizamı da tam olarak ancak bunun üzerine kurulabilir. İçtimaî yaşayışta, insanın kendi başına buyruk ve Allah'tan gaynsına kul olmaktan kurtulması icabediyordu.
Bugün dünyanın her tarafında minarelerden «Eşhe-dü En lâ ilahe illallah» sekleri yükseliyor. Ne bunu söyleyenler buna dikkat ediyorlar, ne de bunu işitenler bu mukaddes kelimede ne derin bir mana bulunduğu üzerinde düşünüyorlar. Fakat bu ilândan asıl maksadın ne olduğu anlaşılırsa ve bunu soyliyenin de şu manada soylo-bul etmem; sadece ve ancak bir ve tek olan Allah'tan . diğini kabul edelim: «Benini Hak Taalâ'dan başka bir hükümdarım yoktur. Ben hiçbir hükümdara boyun eğmem; hiçbir buyruk altına girmem, hiçbir kanunu kabul etmem; hiçbir adalet (Jurisdiction) a eğilmem; kimse bana hükmedemez; kimsenin nizam ve kaidesine evet demem; hiçbir imtiyaza hak ve hukuk tanımam; hiçbir hükümet, hiçbir mukaddeslik farkı ve ihtiyârât sahibi kabul etmem; sadece ve ancak bir ve tek olan Allah'tan başka birşey tanımam.» O zaman siz de göreceksiniz ki, birçok itlrâk yoksunları böyle bir anlayışı kabul etmiye-ceklerdir. Aç gözlüler bu esasa inanmak yoluna gitmeyeceklerdir.
Siz isterseniz dövüşün, isterseniz dövüşmeyin. Dünyanın kendisi sizinle savaş halindedir. Şunu da anlayacaksınız ki, zeminden semaya kadar ne var ne yoksa düşmandırlar. Her tarafta sizin için yılan, ejderhal ve yırtıcı canavar mesabesinde bulunan düşmanlarınız var-dır.
Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem o karanlık çağda bu sesi yükseltti. Bu sesi yükselten davetin mahiyetini çok iyi biliyordu. Duyanlar da bu sesin hangi manada ifade edildiğini arılıyorlardı. Bu gerçek kurtuluş hareketine kapılanlar dövülüyorlardı. Bu sesi kısmak için her türlü çareye baş vuruyorlardı. Çünkü muhaliflerin Brahmaniyetleri (Brahmenlik) ve Papalıkları tehlikeye giriyordu. Hükümdarların hükümdarlıkla -rı, sermaye sahiplerinin sermayeleri, tefecilerin menfaatleri, nesil - perestlerin neslî üstünlükleri (Racial Supe-riority) mil'iyetçi ve ırkçıların tutunduğu temeller, ecdat-cılann dedeleri ve ataları, put pere^tlerin putları tehlikeye giriyordu. îşte bu sebepten dolayı şöyle buyurul-m ustur.
EJ - küfrü milletin vahidetün :
Küfür bîr tek millettir.
Ve bu vecizenin mısdakı gereğince savaşa girilmiştir. Bu yolda savaşmakla bir hareket baş göstermiştir. Hu mücadelede yalnız bir kısım halkın düşünceleri- temiz ve hakikatlan kabul etmeğe hazır bulunuyordu. Bunların vicdanlarında sadakat vardı. İnandıkları şeyin hak olduğunu bildiklerinden bu yolda canlarını feda etmeğe ve ölmeğe de hazır idiler. Biz hareket için böyle bir halk topluluğuna ihtiyaç vardı. Bir bir, iki iki, dört dört bir ara ya gelip toplandılar ve işe giriştiler. Katlanmadık sıkıntı ve çekmedikleri eziyet ve çile kalmadı. Bu uğurda evlerini barklarını da bırakıp hicret ettiler. Yakınlarını, sevdiklerini dost ve ahbaplarını bıraktılar. Dayak yiyenler, hapsedilenler-, binbir eziyete katlananlar ve ölenler, oldu. Çarşı pazarda taşlananlar, tahkir edilip küfür işiten ler tahammül ettiler. Kafalarımı kırılmadı, evler mi dağılmadı... Her şey yapıldı, her çareye baş vuruldu. Fakat bü tün bunlara rağmen islâm ne sağlamlığını kaybetti n? :ie İslâmî iman sarsıldı.
-Bunun ilk faydası şu idi: Böyle bir işe iradesi zayıf ve daldan dala konan kimseler yanaşamadılar. Bu harekete katılanlar Âdem soyunun en seçkinleri idiler. Ancak bu seçilmişler bu harekete katıldılar. Esasmda da bu böyle olmalıydı. Bu işe üstün seciyeli kimseler lazım di. Herhangi bir insan bu davaya faydalı olamazdı.
Sonra bu halk topluluğu giriştikleri bu işde şahsi garaz veya ailevî bir maksat için bu çetin musibetlere katlanmıyorlardı. Yalnız Hak için, sadakat için ve Allah rızası için bütün bu sıkıntı ve cefalara göğüs geriyorlar di. Bu yüzden açlıktan öldüler ve dünyanın cefasına duçar oldular. Bütün bu ağır ve şiddetli mücadelelerin neticesinde aslî gaye ve aslî maksat olan sahih Islâmî zihniyet doğdu ve ortaya çıktı. Lâzım olan ve ulaşılması gereken merhale de bu idi. Onların kalplerinde temiz Islâmî karakter kendisini gösterdi. Onların Allah - perestlik-leri hulus ile göründü. -Musibetlere katlanarak telâmın dershanesinden hakikat dersi alarak geldiler. Herhangi
bir şahsın maksadı için bu zümre ortaya atılmamış ve bir ölüm kalım mücadelesine girişmemişlerdi. Çalışıp ça-balamalar, uğraşıp didinmeler, türlü .musibetler, zahmetler, sıkıntılar, darma dağın edilmeler, dayaklar, ölümler, hapsedilmeler, yoksulluklar, yerden yurttan hicretler gibi bütün bu merhalelerden geçip şahsî ve zatî tecrübeler sayesinde bu asli maksadın bütün teferruatına kadar kalp lerini ve ruhlarını hazırladılar. Hatta onların şahsiyetleri, bu maksadın kemâl bulmasına yardım bakımından, namaz farz oldu ki, dikkati nazarlar bir nokta üzerinde toplan-s!ü. İnanılan ve kabul edilen hâkimin (hükümdarın) hakimiyeti tekrar tekrar itiraf edilsin. Bu akide kökleşsin ve sağlam bir hâle gelsin. O hükümdarın hükümdarlığı akidesi, yerleşip sağlamlaşsın ki, dünya işleri hep O'nun hükmüne göre yürüyüp gider. O'nun ALÎM ÜLr GAYBÎ VEŞ-ŞEHADE: gizliyi ve aşikâre olması ve Mâliki yevmüd-din: hesap gününün sahibi vasfını taşıması ve Kâhinin fevka ibadih; : kullar üzerinde kudretli bulunması hakikati zihinlere ve kafalara yerleşsin. Her hal ve kârda O'ndan başka kimseye kulluk edilemiyeceği bilinsin. Kalblere nüfus etsin.
Bir taraftan bu esaslara göre yeni gelenler bu yolda terbiye ediliyor, diğer taraftan da îslânıî hareket meyvelerini vermeğe başlıyordu. Halbuki, küfür ehli bu ilk müslümanlara ezâ ediyor, liapsediyor' ve bazılarını evlerinden dahi çıkararak, onlara çeşitli şekillerde zulmediliyordu. Fakat bütün bunlara tahammül edildi. Acaba bütün bu güçlüklere neden ve niçin sabrediyorlar, göğüs geriyorlardı. Görüyoruz ki, bu kimselerin gözünde, kadın, altın, mal mülk ve hiçbir şeyin kıymeti yoktu. Onlar hiçbir şahsî menfaat da gözetmiyorlardı. Allah'ın bu kullarının sadece sadakatleri vardı. Bu insanların kalpleri niçin böyle bir cazibeye kapılmıştı? Uğrunda her ezâ ve cefaya katlandıkları bu şey ne idi ki, kendilerini hiçbir şey dıırduranaıyordu. 'Anlaşılıyor ki, bu enerji kaynağ; Lâilâhe İüâllâh'tir. İnsanî yaşayış nizamını değiştiren prensip bu yüce kelime idi. işte bu sesin yükselmesi için sadakatle, hakikatle, imanla dünyanın bütün menfaatleri feda ediliyordu. Can, mal, çoluk çocuk, herşeyden vaz geçiliyordu. O zaman gözler açılıyor, kalpler genişliyor, gözlerin önünden perdeler kalkıyor, hakikatin manzarası olduğu gibi ortaya çıkıyordu. İşte ancak bu cemaatı, şahsî güzelliğin gururu, ecdat - perestlik cehaleti, dünyevî garazlar ve dünya muhabbeti aldat amamıştı. Ve işte hu cemaat bu sese layıkiyle cevap verdiler. Ne kadar muhalefete, eziyete uğradılarsa da bütün bu karşı koymalar kırılıp atılmıştı. Hakikat severler ve bu temiz insanlar gitgide çoğalarak gayelerini başarıya ulaştırdılar.
O zaman, bu hareketin başında bulunan lider de kendi şahsî yaşayışı ile bu hareketin amelî taraflarını ortaya koydu. Her kavlü ve fiili ile İslanıin hakiki Ruhunu gösterdi. O zaman insanlar İslâm'ın ne demek olduğunu anladılar. Bu hususu uzun uzadıya anlatacak değiliz. Ancak kısaca birkaç misal vereceğim:
Zatı Risaletpen ahilerinin hanımı Hazret-i Hatice Ra-dıyallahu Taalâ anha, Hicazın en zengin kadınlarından biriydi. Zat-ı Saadetleri de onun ticaret işlerine bakard:. İslâm daveti başlayınca Zat-ı Peygamberîleri bütün bu işleri bir tarafa bıraktı. Olanca varlığını bu mukaddes işe vakfetti. Bütün Araplar kendisine düşman kesildiler. Kendilerinin ve muazzez hanımlarının nesi var nesi yokta îıirkaç bene içinde hep bu yolda harcadılar. İş o rai-deye vardı ki, bir ara Hicaz'ın «Melik ül - tüccarı» : En rengin tüccarı bulunan Zat-ı Saadetleri, davet ve tebliğ
Taife gitmek istedikleri zaman binecek bir merkep hıîe bulmakta zorluk çektiler.
Kureyş milleti de Zat-ı Saadetlerinin bu ülkeye hükümdar olmasını teklif ettiler. «Seni kendimize padişah yapalım, beğendiğin en güzel kadını sana verelim, senuı ayaklarına kapanalım, yalnız şu başladığın hareketten Vaz geç» dediler. Fakat O Zat, insanlığın kurtarılması İçin gelmişti. Bu maksat uğruna, taşlanmağa ve kötü sözler işitmeğe razı idi.
Kureyş ve Arap ileri gelenleri Alemlerin Fahrine, şöyle diyorlardı; Yâ Muhammed, (Sallallahu Aleyhi ve . Scllem) nasıl olur da biz senin meclisinde oturur ve senin sözlerini dinliyebiliriz ki, bizler senin meclisine geldiğimiz zaman meclisinizde hep köleler, kullar, beş parasız kimseler (maazallah) aşağı kimseler oturuyorlar. Nasıl olur da biz şu aşağılık zümre ile aynı yerde oturabiliriz. Nasıl olur da b'z onlarla aynı seviyeye düşeriz.
Fakat O Zat, insanlar arasında aşağılık ve yukarılımı kald'.rmak ve insanları aynı seviyeye getirmek i^in g-e)nıişti. Onların hatırı için fakirvve parası"bulunmayan kirr.seluı kıracak değildi. .
Bu hareket için, Zat-ı Saadetleri, kendi kavmr.ii, kendi iiîkeoıni, kendi kabilesini, kendi.hanedan ve ailesini ve aynı zamanda herşeyini feda etmekten çekinmen.igli. Çünkü û Zat, insanları-insan etmek, insanlara insanlık öğretiiick iğin dünyaya gelmişti. İnsanları kurtai.rr.akla v>ı/.ıfe!e::airilmişti. Böyle bir daveti insanlığa ulaştırmağa nıomanlu. Eğer Zat-ı Saadetleri kendi ailesini, kendi ha-neda.nu] düşünseydi, Hâşimî olmayan kabilelerin mensupları o zata karşı naşı! yakınlık hissi duyablir, ve. O'na nata! bağlanabilirlerdi? Eğer Zat-ı Saadetleri, Kureyş iktidarına karşı cephe almasaydı, Kureyşten olmayan diğer Araplar kendisine nasıl itimat edebilirlerdi?
Eğer Zat-ı Risaletpenahileri, Arap milletinin üstün olduğunu ileri sürseydi o zaman Habeşistanlı Bilâlî Habeşî, Suheybî Rumî ve İranlı Selmani Farisî Hazretleri Radı-yallahu Taalâ anhüm, etrafına toplanırlar mıydı? işte O'nun işi her türlü şahsî, ailevî, hanedanı, kavmî, vatanî ve memleketçiliğe dair en ufak bir mefhumdan uzaktı.
Mekkeden hicret edip Medineye geldiği zaman, düşmanlarının dahi kendisine teslim etmiş bulundukları emanetleri sahiplerine iada etmek için Hazret-i Ala Radıyal-lahu Taalâ Anh'ı memur etti. D üny a-perest bir kimse eline geçirdiği bir şeyi, böyle bir fırsat Varken, geri iade ettirir miydi? Fakat Allah - perest kimse ise kendi can düşmanlarının haklarına dahi zerre kadar tecavüz etmez. Bir taraftan bu düşmanları Zat-ı Saadetlerinin canına kast etmek isterlerken, diğer taraftan Zat-ı Risaletpena-hiîeri de bunların emanetlerini geri vermek için çalışı -yordu.
İş te bu ahlak, Arapları hayretten hayrete düşürüyordu. Ben. katiyetle diyebilirim ki, o tarihten iki sene soüra Bedir savaşında Zat-ı Saadetlerinin karşısında yer aiajj bu kimseler şöyle söylüyorlardı: Biz kiminle savaşıyoruz? Hicret gecesi kendisini öldürmek için uğraştığımız sırada o bizim emanetlerimizi geri vermeğe çalışıyordu. Bu melek hasletli zatla mı çarpışıyoruz? Evet, o zaman Arapların elleri Zat-ı Saadetlerine karşı harp ediyordu. Fakat kalpleri yaptıkları bu işi tasvip etmiyordu. Bedir'-deki kâfirlerin mağlup olmasının . sebebi de bu ahlakî yükseklik olsa gerektir.
Onüç sene süren çetin çalışmalardan sonra, Zat-ı Saadetleri, Medinede küçük bir devlet teşkil etmesine sıra geldi. O zaman bu devletin halkı terbiye görmüş ve tam bir îslâm düşüncesine sahip birkaç bin kişiden fazla değildi. Bu camianın teşkil ettiği hükümet on. sene kadar Allah Resulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in rehberliği altında devam edegeldi. Bu az zamanda hükûme-leri tslanun her cephes.ni öğretti o devirde Islami ide-tin ht r cephesi, îslâmî usul ile yürütüldü ve Zat-ı Saadetleri islamm her cephesini öğretti o devirde islami ideoloji de manevî düşünceden (Abstract idea) genişleyerek, ilerlevip bir medenî nizâm haline geldi. Bu nizamca îslâmın inzibatî, talimî, adlî, muaşereti, içtimaî, iktisadî, malî müeyyideleri ortaya kondu. Savaş - barış ve milletlerarası münasebetlerine dair kaideler nizamlaştı. Yaşayışın her sahasına ait usuller vaz'edildi. Bu usuller dairesinde yaşayış devam ettirildi. Bu hususî usul ile çalışacak olanlar yetiştirilip, diğerlerini de yetiştirmek için işe giriştiler. Bu zümre, İslâm idaresini öyle örnek olarak öne sürdüler ki, sekiz sene gibi kısa bir zamanda, Medine kasabasında kurulmuş bulunan bu küçücük devlet bütün Arabistan yarım adasını idaresi altına aldı. Fevç fevç halk, İslâmm bu amelî çalışmasını görüyor ve İslama sanılıyorlardı. Halk gözü ile görüyor ve şahit oluyordu ki, gerçek insanlık denen şey İslâmiyettir. İnsanlığı felaha götürecek olan yol ancak-bu Hak yoludur. Buna en azgın İslâm düşmanları bile kanı oldular. Yalnız kanî olmakla kalmayıp, bu yeni dine öyle sarıldılar ki, varlarını yoklarını hatta canlarını bile İslâm uğruna feda ettiler. Bu kimseler önce bu harekete karşı senelerce dövüşmüş şahıslardı. Halid ibni Velid, Ebu Cehilin oğlu Akreme, Eu Süfyan gibi İslâm düşmanları, müslüman olunca Hak dinine hadim o'dular. Hazreti Hamza Radiyallahu Anh'ın katili Hind (Hazret-i Hamzanm ciğerini yemek isteyen kadın) ve Vahşi sadakatle baş eğerek, gelip İslama teslim oldular. Fakat Zat-ı Saadetleri onlara karşı kin tutmadı. Zaten o yüce peygamberin herhangi bdr garaz duymasına da imkân yoktu.
Tarih yasarları hataya düşerek, bu emsalsiz inkılabın savaşlarla meydana geldiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki o kadar kısa zaman süren savaşlarla, savaşçı olan, bütün bir Arp kavmi nasıl mağlup edilebilirdi? Tarafla-un zayiatı da bin veya bin yüz kişiden fazla değildir, inkılaplar tarihine bakarsanız, kendiniz de hak vereceksiniz ki, buna ancak «Kansız inkılap» : (Bloodless Revolu-tion) demek doğru-olur. Bununla beraber bu inkılap sa-dece memleketin ahvalini ve nizamını değiştirmekle kalmada. Zihniyetlerde, görüş zaviyesinde ve düşünce tarzında öyle bir başkalık meydana geldi ki, yaşayış usulünde ve bütün bir ahlakî davranışta bambaşka bir millet meydana çıktı.
Bu millet eskiden zinayı mubah gören, kadınların iffetine tecavüz eden ve aynı zamanda içkiye düşkün bir topluluktu. Fakat İslâmiyet! kabul ettikten sonra, içki ve zinanın ortadan kalkmasında alemdar oldular. Hırsızlığı âdet edinmiş ve bunu mübâh sayan bu millet, bu defa dostlarının evinde bile yemek yerken, acaba, caiz olmayan üi şey mi yaptım diye nefislerini sorguya çektiler. Bu şekil bir yemek yemenin Kur'an-i Kerimde yasak edilmiş olmadığı söylendiği halde yine de titizlikte ileri gittiler. Vaktiyle yol kesmeği, kervan soymayı adet edinmiş bulunan ve geçimini bu iş üzerine kurulmuş olan bu kavim öyle bir değişti ki, bu kavmin, bu ümmetin alelade fakir bir askeri, İran saltanatı yıkılıp giderken, îran Kisrası-nm milyonlarca altına bedel olan kıymetli tacım, yanma alarak, gecenin karanlıklarında ıssız çöllerden geçerek getirip kumandanına teslim etmişti. O tarihten Önce böyle bir hadisenin eşine yeryüzünde rastlamak acaba mümkün olabilir miydi? işte bu yüce dinin insanlara yapmış olduğu tesir, halis bir niyetten başka birşey değildir. Burada artık riyakârlık hastalığından katiyen bahs edilemez. Eskiden bu kavmin fertleri indinde, insan hayatının hiçbir kıymeti yoktu. Kendi çocuklarını kendi elleriyle diri diri toprağa gömerlerdi. Bu insanlar bilahare, öyle merhametli oldular ki, bir tavuğu bile keserken içlerinde merhamet hissi doğdu. O kadar doğru ve temiz bir ahlaka sahiptiler ki, cahiliyet devirlerinde yapmadıkları kalmayan bu kavmin fertleri, Hayber kalesi fethedildikten sonra, tahsildarlık memuriyeti ile, vergi tahsil ederlerken, kendilerine büyük bir meblağ tutan rüşvet teklif edilip de devlet vergisini azaltmalarını bildirdikleri zaman, bu rüşveti kesin olarak red etmişti. Yahudilerle aralarında olan müşterek mahsulü de yan yarıya bölerek, onlara «siz hangisini isterseniz onu alınız» demişlerdi. Yahudiler de tahsildarların bu tavrını şahid olunca, parmak-ları ağızlarında kalmıştı. Ve gayri ihtiyari şöyle bağırmışlardı: «işte artık yeryüzünde adalet kaim oldu.»
Bu hükümetin idarecileri ve valileri, hükümet konaklarında ve saraylarda değil, halkın arasında oturur, gezer ve dolaşırlardı. Sokaklarda, çarşı ve pazarda yaya yürürlerdi. Onların evlerinin kapısında, ne muhafız, ne kapıcı ne de teşrifatçı vardı. Gece bile her isteyen vatandaş, evindeki idareciye müracaatını yapardı. Bu ümmetin içinde öyle hâkimler yetişti ki, bir Yahudinin iddiası karşısında zamanının halifesini bile mahkemeye getirtti. Halife kendi oğlunu ve kölesini şahit göstermek isteyince Hâkim bunları kabul etmemek cesaretini de gösterdi. Bu ümmetin içinde, öyle* kumandanlar yetişti ki, harp sırasında bir şehri tahliye ederken, vaktiyle şehir halkından alınmış bulunan cizyeleri geri verdi. «Bu bizim hakkımız değildir» dediler. Bu ümmetin içinde öyle elçiler yetişti ki, Iran Baş kumandanının sarayında kumandanın karşısına çıkarken, îslânıî ve insanî eşitlikten vaz geçmedi. Bu usulü açıktan açığa belirtti. Açık bir lisan ile İran kumandanının karşısında, trandaki sınıf ayrılıklarını tenkit etti. Bu konuşma o kadar tesirli oldu ki Iran ordusu efra dinin kalblerinde insanlık dini hakkında bir sevgi belirdi. Bu ümmet efradı arasmda öyle ahlak sahibi kimseler çık ti ki, hırsızlık yapan kimse kendi ayağı ile gelerek elinin kesilmesin,, talep etmiş ve diğer kimse de zina ettiğini iddia ederek cezalandırılmasını istemiştir. Maksat öteki dün yada Cenabı Hakkın huzuruna çıkarken hırsızlık ve zina suçunun cezasını görmüş ve kurtulmuş olarak çıkmaktı Bu ümmetin ordusunun askerleri, para ve dünya için savaşmıyorlardı. Sadece iman yolunda çarpışıyorlardı Onlar kuıdi ceplerinden para harcayarak harp meydanlarına koşuyorlardı. Elde ettikleri ganimet mallarını da kendilerine a'ı koymayıp, bölünmesi için kumandanlarının huzuruna getiriyorlardı. Acaba, dçtimaî ahlak ve zihniyeti ki-ı.gia bu şekilde değiştirmek mümkün müdür? Tarih gözümüzün önündedir, insan ahvalinin tepeden tırnağa silah zoru ile böyle bir inkılap geçirdiğine dair sizler bir misal verebilir misiniz?
Gerçekten enteresan bir mesele gözümüzün önündedir. On Üç sene zarfında ancak on veya on iki bin müslü-manla bütün bir ülke müslüman oldu. Çok az bir insanla böyle bir neticenin alınmış olması doiayısiyle «bu muammayı nasıl halledebiliriz» diye düşünüp duranlar var. Halbuki, imsele gayet basittir. Yeni bir ideoloji Üzerine yaşayışın plânı çizilmişti. Fakat ilk önceleri halk bu hareketin mahiyetini sezememişti. Böyle bir değişikliğe niçin lüzum görü'üyordu? Neticeyi tahmin edemiyenler çeşit çeşit düşüncelere saplanıyorlardı. Şüphe ve tereddüt geçiri-yorlardı. Böyle şairane sözler söyleyen bu insan (neuzü biilah) acaba delirmiş midir diye hayret ve dehşet içinde kalmışlardı. Yoksa hayal-perest midir diye kendi kendilerine soruyorlardı. O zaman, sadece yüksek zekâlı kimseler iman ettiler. Bu zevat, hakikati görüyor ve îslâmın insanların kurtuluşu için geldiğini anlayabilen kimselerdi. Zamanı gelip de bu fikir nizamı üzerine bir hayır nizamı kurulunca, halk gözünü açtı. İşin ne olduğunu ve ne neticeler verdiğini de gördüler. O zaman iyice anladılar ki, yapılmak istenen iş, Allah'ın seçkin kulu tarafından zulmün ortadan kaldırılması için ele alınmış ve zafere ulaştırılmıştır. Artık bu gerçek kurtuluş hareketine karşı koymaları için bir sebep kalmadığını anladılar. Ve bütün güçleriyle bu yolda çalışmağa başladılar. Ancak basiret gözü kapalı bulunanlar bu hakikati görmemezlikten geldiler.
îslâmın içtimaî inkılabının takip ettiği yol, böyle bir yoldur. İşte plânı çizilen, binası kurulan inkılap böyle yapılmıştı. Halk bu işin başarıya ulaşmasını mucize sayıyordu. Evet, Peygamberin mucizelerinden biri de budur. Tarih de bize anlatıyor ki, bu hareket, tabii yoldan gelişen bir hadisedir. Burada illet olduğu gibi ilmî ve mantıkî deliller de vardır. Biz de bugün, o tarihî pîân üzerine hareket edersek, yine aynı neticeyi elde ederiz. Elbette şurası da vardır ki, böyle bir iş yapmak için, îslâmî imanın giiurıı, zekâ ve düşünce, sağîam karar verebilmek kudre^ ti, şahsî zaaflardan kurtulmak ve fedakârlıklara katlana bilmek istidadı olmalıdır. Aynı zamanda himmet ve gayret sahibi kimselere ihtiyaç vardır. İnandıkları gaye için çalışıp da başka yönlere dönmeyenler de lâzımdır.
Dünya yaşayışındaki kendi şahsî menfaatlanndan fedakârlık eden kimseler bulunmalıdır. Bu ümit uğruna, anneler, babalar, çoluk çocuklar, dostlar, mal ve mülkler feda edecekler olmalıdır. Biz bunları kaybettikse ne za-ran vardır diyebilenler bulunmalıdır. Bu maksad uğruna gabşma yolundaki maniaları bertaraf edecek kimseler meydana girmelidir.
Böyle bir ümmet ilk önce Allah sesini yükseltir, sonra da işe girişirler. Nitekim işin başında da böyle olmuştu.[539]
Emniyetli Yol[540]
Sual :
Aşîığ'C'aki iki şüpheli mesele huzurunuza arzediliyor Lütuf ve keren buyurup bunlar hakkında sahih nazari yenin ne olduğunu izah buyurmanızı rica ediyoruz.
1. Tercüman ül _ Kur'anın geçen sayısında bir okuyucuya ait şöyle bir sual neşredildi :
Hazert-i Resuiullâh Sallallahu Aleyhi ve Sellçra'e bir hükümete başkanlık etmesi teklif edildiği halde acaba bu tekUfi niçin kabul buyurmadılar? Halbuki Hazrei-i Yusuf Aleyhisselâm, kendilerine teklif edilen bir iktidarı kabul edip bu iktidardan faydalanarak müminlerden ve salih kimselerden* bir cemaat hazırlamak yolunu tercih ettiler. Acaba aynı yol tutulmuş olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Bu suale verilen cevabı okudum, fakat beni tam manasiyle ikna edemedi. [541] Bence Hazret-i Yusuf Aley-hisselâmm yolu tutulmuş olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Zat-ı Saadetlerine, Mekke halkı padişahlık teklif ettikleri zaman niçin kabul buyurmadılar da, ayrı bir devlet kurmak yoluna gittiler? Şimdi bizim de böyle mi yapmamız icabeder? Lütfen bu hususu izah buyurunuz. Acaba benim bu fikrim ne derece doğrudur? Yoksa tamamen ha. tali mıdır?
2. Zat-ı Faziletleri, yine yazıyorlar ki, herhangi bir merhalede böyle bir vaziyet ortaya çikmış olursa, o zaman, zamanımızda mevcut bulunan Anayasa usullerini ortadan kaldırıp, bunun yerine sahih bir usul koymak için artık düşünmeğe mahal kalmaz. Boı hususta halk da, îslâmî cemaatin teşkili için bir hadde kadar, kurullara girmenin seçimlere iştirak etmenin doğru olduğunu düşünmektedirler. Bu mevzuda da içtimaî noktai nazarı izah buyurmama rica olunur.
Cevap :
Bizim için bütün Enbiya Aleyhimselâmın tuttukları yola itaat edilmesi lâzımdır. Hatta Zat^ı Saadetleri de bu hususu açık olarak beyan buyurmuşlardır. Kur'an-ı Kerimde de aynı emri görüyoruz. Kur'an-ı Kerim hiçbir peygamberin tuttuğu yolu ortadan kaldırmak istememiştir. Böyle olunca da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tuttuğu yol da başka bir yol değildir.
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e padişahUk teklif edildiği zaman, bu padişahlık bir şarta karşılık, ileri sürülmüştü. Bu şart da şudur: Zat-ı Saadetleri, Ddnî tebliğ ve daveti bırakıp, onlara karışacak ve ancak bu şekilde onlara padişah olabilecekti. Eğer Hazret-i Yusuf Aleyhis. selâm'a da böyle bir teklif vaki olsaydı, o da böyle bir teklifi reddederdi.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a, kayıtsız şartsız, hudutsuz olarak tam bir ihtiyarât verilmek şartı ile iktidar teklif edilmişti. Hazret-i Yusuf, böyle bir teklifi kabul etmiş, iktidara geçince mülkün nizamını Hak dinî üzerine usûl vaz'ederek tanzim etmişti. Memleketi, bu yolda ida -re etti.
Nebiyyi Ekrem Sallaüahu Aleyhi ve Seİleme de böyle bir teklif vaki olsaydı, elbette ki, savaşsız elde edeceği bu neticeyi, savaşla eide etmeğe tercih ederdi. Fakat o zamanki Mekke ileri gelenleri tarafından teklif edilen bu hükümet, temiz ve saf İslâmî nizamı yürütmediği gibi o zamana kadar halkın ve efkârı umumiyenin de böyle bir hükümete gerçekten yardımcı olabileceklerini, biz mümkün göremiyoruz.
2. Seçim mücadelesi ve kurullara iştirak meselesi, bir gayrı islâmî Anayasanın mevcudiyeti halinde, bir gayrı dinî : lâik (Secular) Cumhuriyet (democracy) kurulup da, böyle bir cumhuriyetin yürütülmesi için olursa, o zaman bizim Tevhid akidemize ve dinî inancımıza muhalif olur. Fakat biz memleketin efkârı umumiyesini kendi dinî düşüncemiz ve akidemize uygun şekle getirebilmek ve böyle bir memleketin nizamını kendi dinî akidemiz .üzerine kurmak imkânını bulmak düşüncesi ile ve Anayasayı da îslâmî bir Anayasa ile değiştirmeği nazarı itibara alarak, bu yolda yürümemiz için bir mani yoktur dedik. Tabiî savaşarak, kanlı çarpışmalara girerek, elde edebileceğimiz neticeyi, dövügmeksizin elde etmemize mani olmak yolunda Şeriat bir hüküm koymamıştır. Fakat şu hususu da iyi anlamamız lâzımdır ki, bu çalışma metodunda şu unsurlar bulunmalıdır:
1. Memlekette, vaziyet öyle olmalıdır ki, efkârı umumiye, bu nizamdan başka bir nizamın kurulmaması-na karşı koyacak güçte olmalı ve bu nizamı yürütmeğe hazır bulunmalıdır. Yahut da bu nizamın kurulmasına
. yeterli olmalıdır.
2. Biz, kendi tebliğimizde, davetimizde ve propagandalarımızda öyle bir yoldan yürümek imkânına malik bulunmalıyız ki, memleket halkının büyük bir çoğunluğunu kendimize hemfikir yapabilelim ve gayri İslâmî ni-aam yerine îslâmî nizamı kurmak için efkârı umumiyeyi hazırlamak mümkün olsun.
3. Seçimler gayrı İslâmî Anayasa için olmamalı ve gayrı îslâmî Anayasa yapmak için bir kurulun toplan ması gözönünde bulunmamalıdır. Ancak memleketia ni-zanıuun yan* İslâmî nizamın Anayasasını hazırlamak için olmalıdır.[542]
Alemşümul Hükümette İslâmî Hükümetin Çalışma Tarzı [543]
Sual :
Bir müslüman için, şu mesele üzerinde fazla istidlale lüzum yoktur ki, — sahih îslâmî anlayışa sahip olmak şartiyle — yaşayış nizamında bir tek maksat vardır: Hükümeti ilâhiyeyi kaim kılmak.
Açık olarak bellidir ki, bu maksada ulaşmak için, öyle bir yol tutulmalıdır ki, fıtrata ve akla bu işin yapılması müsaid bulunsun. Ve bu şekilde aslî dava yürütülebilsin. Hükümeti ilâhiyeyi ilk defa kuranlar Enbiyayı Kiram Aleyhdsselâmdırlar. Bu bakımdan bu davada onların .yollarını takip etmek icabeder.
Peygamberlerin yaşayış sahifelerine göz gezdirdiğimiz zaman, iki yol takip eden peygamberler görüyoruz:
1. Davetleri sırasında muntazam bir hükümeti olanlar. Bu hükümet, camianın üzerinde otorite .sahibi idi. Ve bu hükümetlerde iktidar-ı A'la bir tek kişinin elinde
bulunuyordu. Hazret-i Yusuf ile Hazret-i Musa Aîeyhisselâm gibi.
2. Diğerlerinin zamanında ne muntazam bir hükümet ne de muntazam bir devlet vardı. Ne de camianın üzerinde otoriter bir makam bulunuyordu. Mevcut olan hükümet bir kabile reisinden farksız (Patriachol) bir hükümet idarecisi idi. Meselâ, Hazret-i .Hatemün - Nebiy-yin Sallallahu Aleyhi ve Sellem gibi.
Bu iki kısım peygamberlerin de ayrı ayrı çalışma sis temleri olduğu görülüyor. Herhalde siyasî vaziyetin zarureti bu ayrı çalışma şeklini gerektirmiştir.
Fakat zamanımızın ihatalı ve alemşümul hükümetleri, fertleri de her taraftan tesir sahasına almış olduğu. na göre bu muntazam, müessir ve mazbut iktidar, fikri ve amelî bakımdan da duruma hâkim bulununca, — ki, bu gibi iktidarlara eski tarihlerde raslamak pek kolay değildir — şöyle bir sual ortaya çıkıyor: Nasıl olur da hükümetsiz (Stateless) bir devirdeki çalışma metodları, yani Kabile reisliği hükümeti devrindeki usuller, şimdiki muntazam hükümetlere tatbik edilebilir? Nasıl olur da bu uğurda çalışanlar, modern hükümetlere karşı muvaffak olabilirler?
Hatamün - Nebiyyün Sallallahu Aleyhi w Sellem, muntazam bir hükümetin karşısında bulunmuyordu. Hazret-i Yusuf Aîeyhisselâm da bunun aksine muntazam bir hükümet karşısında idi. Nitekim Hazret-i Yusuf Aleyhis-selâm da iktidar sahibi olmak ve hükümet kudretini (So-vereign Power) eline almak istemişti :
Beni yeryüzünün hazinelerinin başına geçir. Demişti. Netice de arzu ettiği şekilde cereyan etmişti. Zamanımızın hükümetleri ise elbette ki, Hazret-i Yusuf Aîeyhisselâm devrinin hükümetlerinden daha kuvvetli, daha kudretli ve daha da alemşümuldürler. «Niçin bunları kaldırıp da yerine başka bir hükümet getirelim» diyenler çoktur. Hükümet kurmağa çalışırken veya kurulduktan sonra inkılaplar- baş göstermez mi? Kanlar dökülmez mi? Bolşevik Eusyada olmadı mı? Şurası da malumdur ki, tslâm yıkıp dağıtmak, kan dökmek ve ortalığı berbat etmek için gelmemiştir. İslânıın programı ve hattı hareketi çok incedir. İslâm mefkuresine göre, zorla ve kanla iş yapmak doğru değildir. Belki islâm m hareket tarzı daha ince ve daha da derindir. Buradan anlaşıldığına göre, kanlı İnkılap yerine dirayete dayanan bir çalışma yapılmalıdır. Böyle bir hareket tarzı kabul edilirse, o zaman müslümanların hükümete muhalif olmaları doğru olmaz, bilakis hükümeti desteklemek lâzımdır.
İktidardan maksat, kudret sahibi olarak atıp tutmak olmadığım söylemeğe bilmem lüzum var mıdır? Meselâ, Nuvvab Sahip Tercümanın bir nüshasında Hazret-i Yu_ suf Aleyhisselâmm kısası meyanmda beyan buyurdukları gibi, muntazam bir cemaat hazırlayıp bu vasıta ile işler yürütülmelidir. Hâkim kuvvet (Suvereign Power) i bu cemaat vasıtasiyle elde etmelidir.
Cevap :
Şüphesiz olarak, bu ahvalde İslâmî hükümet alemşümul olunca, fâsid hükümet nizamları da ibtidaî şekilde kalır. Buna göre çalışma ve yürütme tarzı da değişir, fakat iğin usulü bakımından ve gaye noktayı nazarından bir değişiklik olamaz. Bu işin usulü şudur ki, ilk evvelâ biz davamızı ileri süreriz ve bu davaya katılmak isteyenleri çağırırız. Bize katılıp, evet diyenler toplanıp gelirler. İntizamlı bir şekle girerler. Sonra efkârı umumiyeye baş vurarak, yahut da Öyle bir vaziyet doğar ki, elde mevcut kanunlara ve Anayasaya göre, hükümet nizamının bizim elimize geçmesi mümkün olur. O zaman biz de camianın ahlakı, medenî, siyasî, iktisadî ve diğer nizamlarının üzerinde düşünür ve bu mevzuları tanzim ederiz. Faydalı hususları tesbit edince hemen işe girişiriz. Elimize geçen bütün imkânların hepsini kullanır ve kendi galışma tarzımızdan (Methode) istifade ederiz. Bizim çalışma tarzımız böyle olacaktır. Fakat daha güvenli bir vasıta ile iktidar mevkii (Substance of povver) elimize geçerse, o zaman davamız için halkı toplamağa da lüzum kalmaz. Derhal işe başlar ve bütün şer'î yollarla İslâmî inkılâbı kaim kılarız.[544]
Îslamî Nizamın Kaim Kılınmasının Sahih Şekli [545]
Sual :
Bir çok kimseler Pakistanın istikbali hakkında fikir yürüterek şu suali sormaktadırlar: Zat-ı Faziletmeablan, yahut da diğer ulemâ neden islâmî hükümet için bir Anayasa hazırlamamışlardır. Eğer Anayasa hazırlayan kurulun : (Ayin - Sâz AssambH) elinde böyle bir metin bulunursa, pek tabiîdir ki, tetkiklerde bulunur ve işler tanzim edilir.
Bu sual sadece bana değil, bu mevzu ile alâkadar olan diğer ilim ehline de çok defa sorulmaktadır. Fakat, Zat-ı Faziletlerinin bu sualine cevap vermemi ve bu cevabın da Tercüman ül - Kur'anda neşretmek istediklerini talep ettiklerinden, benim iğin bu noktayı açıklamak bir zaruret oldu. înşaallah bu husus aydınlanır da siz de ortada bulunan yanlış anlayışları bertaraf etmiş olursunuz.
Cevap ;
Zat-ı Alilerinin bu sualine karşı geniş ve etraflıca cevap vermek icabeder. Bu da şu durumda mümkün olmayıp, ciddi bir tetkike ihtiyaç göstermektedir. Ancak elimizdeki bilgilerle iktifa ederek, kısaca şunu arzedebi-lirim ki, bu şekilde Zat-ı alilerinin istekleri kuvveden fiile çıkacağı ümid edilir.
Bugünkü cemiyetimizde, muaşeret, ahlak, siyaset; iktisat ve maarif gibi içtimaî müesseseler islâmî değildir. Şimdiye kadar gayrı îslâmî çizgiler üzerinde yürünüp gidilmiştir. Şimdi sadece ortada siyasî bir hareket vardır. Böyle bir temel sayesinde kurulmuş bir nizamın içinde bulunuyoruz. Yukarda temenni ettiğiniz işlere yavaş yavaş sıra gelecektir. Bu vaktin geldiği zaman da, islâmî nizam diye buyurduğunuz mesele sadece bir İslâmî Düstur : Anayasa hazırlamak işine münhasır kalmayacak ve iktidar başında bulunanlara «gelin bunu yürütün» demekle iktifa edilmeyecektir. Maalesef herkes öyle zannediyor ki, bu iş bir hastahane tesis etmek işi gibi, bir bina ve bir kaç doktorla herşey hal yoluna gider. Yahut da bir okul kurmak gibi de değildir ki, bir tane bina bulup bir kaç masa, sandalye* ve birkaç öğretmen bulduk mu iş tamamlanmış olsun. Hayret edilecek mesele şurasıdır ki, maalesef bizim tahsil terbiye görmüş, bilgili zevatımız da bu işi de bu kadar görüyorlar. Belki de onlar Anayasa hazırlamayı alelade bir nuska yazmak gibi bir şey zannediyorlar.
tslâmî hükümetin bu ülkede kurulması iki şekilde mümkün olabilir:
1. Halihazır durumda memleket işlerinin idaresini ellerinde bulunduran zevatın isUunî meselelerde halis niyet sahibi olmalara lâzımdır. Bu kimselerin vaitlerin' tutmaları icabeder. Kendi milletleri ve kavimlerinin de bunlara inanmış olması gerekir. Bunların da hakikatle — sösde değil — böyle bir işi başarmak kabiliyetleri ou. îunmalidu1. Aksi takdirde bunlar, imanlı olmalarına rağmen, «Pakistanda iktidarda bulunuyoruz diye iş bitti dememeleri gerekir. Biz bu mevkide iken İslâmî nizamı kuracağız ve bu işi ehil olan kimselere tevdi edeceğiz zihniyetini taşımaları lâzımdır. İşte bu en makul şekildir ki, bizim de Anayasa hazırlayan kurulumuz, gayrı İslâmî nizamı, İslâmî nizamla değiştireceğini ilân edebilir. Ve. bu değişikliğin zaruri olduğunu ileri sürebilir. Bundan sonra, İslâmî İlimlerden haberdar olan kimseler bulunup Anayasa hazırlayan kurula iştirak ettirilmeli ve onların yardımı ile muntazam bir Anayasa hazırlanmalıdır. Bilâhare seçimler yapılırken de memleket işlerini yürütebilecek kimselerin seçilebilmelerin dikkat edilecek, bu zevatın İslâmî Nizâmı devam ettirecek ehliyette olmaları göz-önünde bulundurulmalıdır.
Ancak böyle bir gelişmeden sonra, sahih bir usule istinad eden ve Cumhuriyet şeklinde karar kılınarak, ih-fcîyarât ve salahiyetler ehil kimseler eline geçmiş olur ve yaşayış nizamı da İslâmî usul üzerine kurulabilir.
2. İçtimaî vaziyetin esası yavaş yavaş değişmelidir. Umumî bir hareketle ıslahat yapılarak, temiz İslâmî anlayışı yerieşLrTr*elidir. Artık o zaman faz!a zorluk görülmeden ve güçlüklere uğramadan kendi kendine İslâm» Nizam kök salmış olur.
Biz şimdiye kadar, hep birinci yolda yürüdük ve birinci şekli tecrübe ettik. Eğer bu işde muvaffak olursak, bu demek değildir ki, Pakistan devletinin ayakta tutunması için bizim milletçe çalışıp uğraşmamız faidesiz oi-mvfjtur. Belki bu çalışmaların asıl sebebi islâmî niza;n olduğundan, Pakistan devleti kurulup ortaya çıkmıştır. Bu maksada da daha rahat Ve daha kolay yoldan ulaşmış bulunuyoruz. Fakat Maazallah, Allah göstermesin,. biz bu işde muvaffak olmasaydık ve bu ülkede bir gayrı -İslâmî hükümet bulunsaydı ve gayrı - İslâmî nizam tatbik edilseydi, o zan; an bu müslümanlann bütün zahmetleri, çektikleri m^akkiitior ve katlandıkları fedakârlıklar, göz göre goie hie. eiap gitmez miydi? Şurası da vardır ki, biz, Pakistanı vurduğumuza göre, ülkemizde er geç İslâmî noktayı nazarı yerleştireceğiz. O zaman, btt işde de muvaffak olmak için ikinci yolu tutmak bizi maksada daha. kolay ulaştırır. Nitekim Pakistan kurulmadan önce de bu böyle düşünülmüştü.
Ümit ederiz ki, bu izahtan sonra halk bizim vaziyetimizi iyice anlamış olur. Biz herhangi bir işi vaktinden evvel yapamayız ve yapmayız da. Şimdi İslâmî Nizam hakkında bilgi vermemiz talep edilmektedir. Eğer bu kabul edilirse, o zaman elbette ki, Anayasanın hazırlanması hususunda da mümkün olan yardımı yapacağız. Fakat bu esası mevzuları iş başında bulunan zevat uygun görmezse, o zaman Anayasanın (Düstur) tarihini çizmek ve plânını ortaya koymakta ne fayda olabilir?[546]
Siyasî İnkılap Mı Daha Öncedir Yoksa İçtimaî İnkılap Mı?
Sual :
Bizim ülkemizde herkes tarafından daima konuşulan şöyle bir mesele vardır :
Islâmm usu! ve ahkâmı pek güzel ve pek iyidir Fakat bunların tatbik kabiliyeti yoktur. Halkın ve ileri gelenlerin İslama karşı kalben bağlılıkları vardır. Buna rağmen lalamın sahih mefhumunu ve onun icabettirdiğı hususları da pek bilmemektedirler. îslâmî kanunlar İcra mevkiine" konduğu taktirde, rejimin düşünce ve disiplinine karşı aksi bir tesir baş göstermesi muhtemeldir. Bunun için siyasî inkılaptan önce bir içtimaî inkılaba lü-z'im görüyorlar. Bu içtimaî inkılap yerleşmeden önce îs-lâmî hükümeti kurmak acaba vakitsiz bir iş olmaz mı, diyorlar.
Cevap :
Bu meseleyi etraflıca izah etmek istersek, uzun bir cevap vermemiz lâzımdır. Fakat burada kısaca şunu arz edelim ki, elbette siyasî inkılaptan daha önce medenî, içtimaî, ahlakî bir inkılaba daha ihtiyaç vardır, işte Is-lâmî inkılabın fıtrî yolu da budur. Fakat şurası da doğrudur ki, İslâmda ahkâm ve kanunlar sadece zorla yürütülmez. Bu İlâhî müeyyidelere en başta inanmak gerekir. Bir iç cezbesi bulunması şarttır. Fakat şunu da kim inkâr edebilir ki, Pakistanın kaim olması ve ayakta tutunması siyasî inkılapsız olabilirdi? Buna göre, ilk önce içtimaî inkılap mı yoksa siyasî inkılap mı diye bir sual sormak tamamen manasız olacaktır. Fakat burada şu sual varit oluyor ki, halkın düşüncesine niçin şu mesele yerleşmez ki, biz şimdi kendi memleketimizde acaba îslâmî nizamı mı yürütüyoruz, yoksa kâfirane nizamı mı? İşte o zaman siyasî iktidarın da hakikî maksadı kendiliğinden belli olur. Bu da bir tarafa, ahlakî,inkılabı ortaya çıkaralım diye de hükümet mekanizmasının yürümesini durdurtamayız.
Allah'a ve O'nun Resulüne iman eden ve Allah'ın iktidar-i A'la'yı elinde bulundurduğuna kani olan bir millet, elbette ki, içtimaî hususlarda da siyasî hususlarda da bu noktayı gözönüne alacak ve kâfirane nizam üzerine kendi yaşayış nizamlarını kuramıyacaklardır. O zaman bu kavmin ve bu milletin efradına şu iş de farz olacaktır ki, bu fertlerin her biri diğer fertleri bu yolda uyarsın ve ahlakî Öğütler versin. Aynı zamanda hayet-i hâkimiyeyi de gayrı - Îslâmî yoldan gitmekte kendi haline bırakamazlar. Ben şöyle anlıyorum ki, eğer biz bu şekli gözönünde bulundurursak, o zaman hiçbir vakit «ferdî irtidat» yoluna da gitmeyiz. Fakat «içtimaî irtibat» a gelince elbette ki, bu irtidatm yolunu tutmuş oluruz.
Bu meselenin şu şekilde ikinci bir cepheli vardır : hğer siz ahlakî ve içtimaî inkılabı daha önce elde etmek istiyorsanız, evvelâ bu inkılabın vasıtalarının neler c-du-ğunu düşünmeniz lâzımdır. Eibette ki, bu vasıtalar, eğitim, öğretim, muaşeret âdabının ıslahı, zihniyetin değişmezdir ve bunun gibi şeylerdir. Bunlar için de bir hükümetin mutlaka kanunî ve siyasî vasıtaları vardır Hükümet kudreti yalnız kendi başına bir ıslah vasıtası olmakla kalmaz,-diğer ıslah vasıtalarının üzerine de tesir icra eder. Buna göre, «hükümet vasıtalarından istifade etmi-yeiün» demek manasızdır. Bizim reylerimiz ve ödediğimiz vtıgilerle hükümet icraatına devam edebilir. Şimdi biz bu cahilliği, bu ahmaklığı nasıl üzerimize alabiliriz ki, üir taraftan biz münferiden, fert olmak bakımından İslâmiyet-.1 çi olalım da içtimaî bakımdan da îslâm yolunu düzeltmeye çalışalım da diğer taraftan hükümetin ahlâkı düzeltecek olan bütün vasıtalarım bar tarafa bırakalım, istifade etmeyip, bunların fısk ü fücur yolunda kullanılmasını temin edelim....[547]
[1] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 9-10.
[2] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 11-12.
[3] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 13.
[4] «îlâh,» «Rabb.» «ibâdet,* ve «din» gibi ıstılahların, doğru mânalarını anlamak için bak: Kur'an kî çar bünyâdî istilaheen. — Kur'anın dürt temel ıstılahı. Seyyid Ebul-A'lâ El-Mevdûdî. îs-lanüc Publicatlona, Lahore.
[5] Kitâb-i Mukaddes, Ahd-i Cedid ve Ahd-i Atik.
[6] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 15-21.
[7] R..N. Crew Hunt Teory and practlce of Communism -L.ondon 1951. SaJıife 6
[8] Arnold, î. Toynbee, Chiristianity among the religins of world. S. 56
[9] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 21-28.
[10] Eser yazıldığı zaman 34 idi. Bugün 4ü tür. Mütercim.
[11] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 28-31.
[12] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 31.
[13] Mevlânf1, ÜrrUıen üstacl elemektir, yani Mevdûdî "Hürmeten kelimeyi aynen muhafaza eıtim. Mütercim.
[14] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 33-37.
[15] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 41.
[16] Bu mevzu Mevlânâ Seyyid Ebu'l A'lâ El - Mevdûdt tarafından yazılarak «Tahrik-i âzadi-yi Hind or Müslüman — Hindistan hürriyet hareketi ve mttslüman» isimli eserden alınmıştır. Cild i b&t, yi îslamic publicaions Ltd. Lahor. Hazırlayıcı
[17] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 43-46.
[18] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 46-48.
[19] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 48-52.
[20] Bu bahia yazılırken, daha Hindistan ile Pakistan birbir- ayrılmamışlardı. Fakat, bugün yine milliyet esâsı ortaya çı-kıP da devletler kurulunca,- böyl* bir zihniyet, islâm dünyasının «rafına dahi yayılmış bulunuyor.
[21] Hindistan ve Pakistan muhtelif yarı muhtar eyâletleri zmayıcı.
[22] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 53-58.
[23] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 58-63.
[24] Eyk nihayet ehemm istifti: Gayet mühim bir fetva ta-lebi'nden iktibas edileli. Sahife 8 - 14 . Hazırlayıcı
[25] (- Charter) veya metinde olduğu gibi Sultandan veya Başkandan maksadımız, Mâlik el - Mülk olan Hak Tealâ, bir kimsenin eline «mülk» (memleket idaresi) teslim edip ona halifelik verip, — gerçek Halife, Sultan, Başkan ve bu gibi şahıslar kendi başlarına iş yapan kimseler değillerdir. — işlerin tedvirini ve yürütülmesini onun. eline bırakmış olduğu kimsedir. O'nıın peygamberine, O'riun kitabına inanan, bağlanan ve Şeriat-i îlâhiye'nin aydınlığı aHmeSâ, çalışmayı kabul eden, bu mes'uliyeti uhdesine alan, hükümet ve memleket idaresini tedvir eden, yahut da bunun başında bulunan kimse, idare usulünü bu Şeriate uygun şekilde devam ettiren ve adalet sistemini bu yola uyduran, hükümet veya idare mekanizması veya şahıs, Allah tarafından Sultanlık (Char-ter'.lik) : Buyruk sahipliği vasfına haiz olur. Bu Charter :: Sultan (Buyruk sahibi) nin vasfım Kıır'an-ı Kerim, kendisi beyan etmiştir. Onların arasında, Allah'ın göndermiş olduğu hususlar üzerine hüküm ver, denmiştir;
[26] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 63-73.
[27] tşbu mevzu, Tercüman El-Kur'an'da 1361 Hicrî senesi, Şaban ile Şevval arası, Eylül - Kasım 1942 Milâüi'de neşredilmiştir. Hazırlayıcı.
[28] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:73-77.
[29] Bu mevzu 1942 de yazılmıştır. O zaman Hindistan ve 1 akıştan İngilizlerin idaresi altında bulunuyordu. Hazırlayıcı.
[30] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 77-83.
[31] Malûmdur ki hükümet demek, kelimenin asıl manasmu göre zor kullanmak, ba&kı yapmak demektir. Bu manayı
ifafle a-den (Coercion) başka bir ismidir. Nazariyede isef usûl ve kanun gereğince, hükümetin esasdan, temelden halkın üzerinde de tahakküm edeceği de malumdur. Bu hükümet işinin icâbıdır.
[32] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 83-88.
[33] Müellifin, Sosyo - Komünizm dediği şey'in son merhalesi (Stage) dir. Bu görüş Sosyo — Komünizm düşünürlerine göredir. Engels ve Lertfn, şöyle demişlerdir, «O merhaleye ulaşılınca, orada cabrî hükümet nizâmı ortadan kalkmış olacaktır Bunun yerine de sınıf farkı bulunmayan öyle bir muaşeret nizanU.jiurulacaktır ki,
içtimaî yardımlaşma esasına istinâd edip, böylece hükümetin var lûzûm ve ihtiyaç hasıl olmayacaktır.
Yalnız komünistliktir ki, hükümeti lüzumsuz hale getirebilir orada herhangi bir smıf farkı Kalmadığından, birini ortadan «aldırmağa uğraşmak icap etsin» Lenin, The State Revolution, New York, 1935 P. ?5 Bu muhayyel - görüşe Komünizm ıstılahın a hükümetin ortadan kalkması ve gelişmesi denmiştir. (The State
"VVıthera Away) Hazırlayıcı.
[34] Onlarla savaşın, boyun eğip de cizyeyi kendi elleriyle getirip verinceye kadar.. (Tevbe : 29).
Muhterem Müellif, bu âyet-i kerimenin şerhi hakkında, Tef-toîm - ül - Kur'anda şöyle yazar :
Savaş neticesinde onlar, kendilerince iman ettikleri şeyi bırakıp da Hak dinine bağlanmazlar. Fakat onlar bu mağlûbiyetle, artık kafa tutmağa ve tahakküm fikrine mecal getiremezler. Onlan yâni kâfirleri yeryüzüne hâkim olacak duruma getirmeyin Emir sahibi olmalarına meydan vermeyin. Yeryüzünde yaşayış nizamım kurmak, hüküm sahibi olmak emir vermek ve önderlik «tmek (imamet) hak dinine bağlı bulunanların elinde olmalıdır. Kâfirler ise, müslümanların emri altında mukaddes hükümlere tâbi bir şekilde, boyun büküp ve itaat ederek yaşayıp gitmelidirler.
Cizye demek, îslâm hükümeti tarafından ^gayri müslimlerin yâni zimmîlerin emniyetini sağlamak, onları korumafc ve onların faklarını nmnafaza etmek için, zimmüer tarafından islâm hükû-, metine ödenen bir paradır. Aynı zamanda cizye, bu cemaatin emre itaat ettiklerine bir delil ve bir semboldür.
«Elleriyle getirip cizyeyi versinler...» demek, doğrudan doğruya itaat ederek, boyu» e£er vaziyette cizyeyi ödemeleri demektir.
Küçük kılın, azınlık -kılm'dan maksad da, onların büyük olmamaları, çoğunluk haklarına sahip bulunmamalarıdır. Yeryüzün.-de hâkim duruma geç memeleridir. Yeryüzünde hâkim olacaklar» unlar değil, Hüâfet-i tlâhî farizasını ifâ edecek olan Ehl-i îman oimalıciır. Allah'ın dinine sarılmayan, kendilerinin yahut da baş-kalarınm eğri, bozuk ve sapık yollarını tutup giden güruh'un hürriyet ve serbestlik Ölçüîeri, şu kadardır ki, istedikleri gibi, kendi hususî işlerinde hatalı yol takip edebilirler. Fakat bu.imandan mahrum zümrenin, yeryüzünün herhangi bir yerinde iktidarı ele geçirip - tahakküme kalkışmalarına, hükümranlığı ve memleket idaresini e!e almalarına hiç bir zaman hak tanınmaz. İnsanların içtimaî yaşayış nizamını kendi sapık zihniyetlerine uydurmalarına ve bu sapık rejimlerini yürütüp gitmelerine de asla meydan
verilmez. Böyle bir kuvvet onların ellerine geçtiği zaman fesâd doğur. O zaman cîa Bhl-İ îman'a onların ellerinden bu kudreti almak farz olur. Onları doğru yola tâbi kılmak, bu yola boyun emdirmek de lâzım gelir. Ehl-İ îman İçin bu yolda çalışmak, gayelerin .'ii üstünü olan bir farzdır.
[35] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 88-92.
[36] Bu mevzu yazıldığı zaman, bu zevattan biri Puncâb -M-ğan de Bingâl devletlerinin Sadrıâzamları (Başbakanları) idiler. Şimdi, onların yerine, herhangi bir gayri islâmî devlette, Müsliv-nıan vekil'c (bakan) ne gibi bir vazife düşer diye düşünmemiz lâzımdır.
[37] Bu âyet-i kerime hakkında daha geniş malûmat için bak: Tefhİm-ül-Kur'an, Cild II, Sahife 13 - 14. Haz rlayıcı.
[38] Bu satırlar yazıldığı zaman Mussolini hayatta idi. Hem de hm- istediğini yapan bir diktatördü.
[39] Meşhur müfessirj imam MÜcâhid'in yazdığına göre, bu Melik'İn kendisi de Hazret-i Yûsuf vaaıtasiyle İslâm'ı kabul etmişti, (tbn-i Cerir).
[40] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 93-99.
[41] Bu mevzu, Tsrcümaa-ûf-Kur'an, Rebiülahir, 1363 {Ni- '944) 4e neşredilmiştir. (Hazırlayıcı)
[42] tncil ve T&hnud'd-a da bu hususta sarih bir şey yoktur-ÎSskl Mısır tarihinde de bu hususu aydınlatacak bahislere raslamaJt mümkün değildir.
[43] Bible'da (Kitab-i And-i Atîk : Tevrat) Hazret-i Mûsâ zamanında Mısır'da birkaç yüz bin kadar halk vardır. Tah- bunların sayısı (20 Lakh) yâni 2.000.000 hesaphyabiliriz. O i Mısır'ın mâmur mıntıkası da en az ülkenin % 10 uydu.)
[44] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 99-104.
[45] 'Bu bahis, Tercüman-ül-Kur'anf Muharrem ve Sefer 1364 Ve Şubat 1945) tarihli neşriyattan alınmıştır. (Hazırlayıcı).
[46] Bu bahisler, yukarıda bahsi geçen îslâm or iktidar : ve iktidar» İsmi altında kaleme alınmıştır.
[47] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:104-111.
[48] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 111-114.
[49] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 114-119.
[50] Müellif, muarızlara cevap vermek İçin âyet-i kerân&-nin kelimelerinin zıd lafızlarını koymuştur. (Mütercim).
[51] Pakistan'ın İstiklâlini kazanmasından sonra da yine bu mesele devam edegelmektedir. Şimdi Müslüman toplumun yaşayışı Şu şekli almıştır: Eşraf kızları açık sahalarda güya askerî talim âıye oyunlar oynamakta, Müslüman Sahibzadîler. Kerimeyi mü-«erremler : Eşraf kızları borazan öttürme talimi yapmak için Avrupa ülkelerinin yolunu tutmuşlardır. Diğer memleketlerde de Müslümanların mümessilliklerini (millet vekiliğ^) erkek müellif.
[52] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 120-127.
[53] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 127-132.
[54] Sure-i Yûsuf, üyet, 55.
[55] Meselâ:) Sûrct-i Munafİkûn, âyet: 7
Halbuki, göklerin ve yerin bütün hazineleri (Hazâ'in)' Allah'ındır.
Sûre-i Hicr, âyet 21
Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri (Hazâ'in) bizim indimizde olmasın.
Yoksa Rabbinin hazineleri onların indinde mi?
SünH Tur, âyet, 37
Ateşte bulunanlar cehennem hazine muhafızlarına derler.
[56] Bible (Kitab-ı Ahd-i Atik) de Seyyidinâ Yûsuf (A.S.) kıssası anlatılarak, Firavunla aralarında geçen bahisler, şu cümlelerle nakledilmiştir:
Pes Firavun kullarına dedi, hiç bunun gibi ruhullah içinde olan adam bulabilir miyiz? Ve Firavun Yûsuf'a söyledi : Çünkü bü cümleyi Allah sana malûm eyledi, senin gibi âkil ve dânâ yoktur, tmdi sen evim üzerine ol, (sen benim evimin sahibi ihtiyarı olacaksın) ve cümle halkım ağzına bakam. Ancak taht hesabiyle senden büyük olayım ve dahi Firavun Yûsuf'a dedi kî: tşte seni bütün Mısrr diyarı üzerine nasb eyledim. Badehu Firavun, mühÜ-rünü elinden çıkarıp, anı Yûsuf'un eline koydu. Hem ana tülbent libas giydirip bir altın tuğ boğazına taktı. Tevrat, Kitab-ı Ahd-i Atik, Sifr-i Tekvin - il - mahlûkat Bab, 41, âyet, 38 - 44 - Paris Kıratlık Matbaası 1827 sahife; 41 - 42 Türkçe tercümesinden aynen nakledildi. Mütercim.
Siyah yazılmış cümlelerden sarih bir şekilde anlaşıldığına göre, Firavun kendisi de Hazret-i Yûsuf (A.S.) a inanmıştı; O'nun Peygamberliğini kabul etmemiş idiyse de ilk görüşmede ona imân edecek kadar kuvvetli bir inanç yolu tutmuştu. Bundan altı yedi sene sonra, Hazret-i Yûsuf (A.S.) in kardeşleri, Mısır'a uiaştı-lar- O zaman Hazret-i Yûsuf (A.S.) onlara şöyle söyledi :
(Tevrat âyet 8.) Ve hâlâ beni buraya gönderen siz değil, bel-Allah'dır. Ki beni hem Piravun'a babaf hem cümle hanümanı^-"a <aile badına ve evine) ağa ve bütün Mısır diyarına vali ey- T6z *>abama varub ana deyün ki, oğlun Yûsuf böyle der ki, etnT* bCnİ> °ümle Mıs)r>m Sultanı eyledi. Yanıma gel ve tehir ^ e- Tevrat, Sifr-i tekvin - el - mahlûkat Bab. 45, âyet 8. 9. Pa Matbaası 1827, Sahife 54. Türkçe tercümesinden aynen aakı**Wi. (Mütercim).
[57] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 132-140.
[58] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 140-144.
[59] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 147.
[60] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 149-151.
[61] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 151-152.
[62] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 152-155.
[63] Bu iki ıstılahın mufassal şerhi için ba&: .Kur'an Ki ç&r- ifcen, Kur'anm dört esas ıstılahları. Seyyîd • tslamic publicatins Ltd. Lahor.
[64] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 155-158.
[65] Bu mevzuun geniş teşrihi için hak: Müellifin, Kiir'an Pbi. İM. Lahore.
[66] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 159-162.
[67] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 162-164.
[68] el - Kasas, 38
[69] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 164-167.
[70] Süre-i Hucl : 4, 5, 6 8
[71] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 167-169.
[72] Hâkimiyet-i îlâhiye fikri hakk:nda daha fazla malûmat ahnak için bak. Bu eserin yedinci babı, (Hazırlayıcı).
[73] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 169-171.
[74] Hıristiyan papalar ve patrikler indinde, Mesih Haz-ret-i İsa (A.S.) in bazı ahlâkî Öğütlerinden başka (şeriat» diye bir şey bulunmamaktadır. Bunun için, onlar istediMeri gibi hareket eder, kendi nefsânî isteklerine de tâbi olurlar. Kendi keyiflerine göre, kanunlar yapar, nizam uydururlar. Bunların da Allah tarafından olduğunu ileri sürüp, bu gülünç iddiada da bu»-lunurlar. Nitekim Bakara sûresinde söyle buyuruimuştur: Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yarap da sonra bu kitap Allah tarafındanda- diye söylerler. (Bakara, 79.)
[75] Bu kanun 1918 de Amerikan kongresinde kabul edildi.
[76] 1933 araîık ayında bu kanun' kaldırıldı.
[77] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 171-181.
[78] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 181-182.
[79] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 182-184.
[80] Bu hususda daha mufassal malûmat, bu kitabın on babında verilmiştir.
[81] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 184-185.
[82] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 186-187.
[83] Tefsiri Ruh - ül - ma'ânî. BeyhaKî ve İbn-i Merduye'yo istinaben, cilt, 26 . sahife, 48.
[84] Buharı, Kitab - ül - ahkâm.
[85] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 187-192.
[86] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 195-196.
[87] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 197.
[88] Tefhim - ül - Kur'an mukaddimesi, cild 1, sahife 16
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 199-203.
[89] Tefhim.- ül - Kur'an, cild, II. sahife, 235 - 239
[90] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 203-213.
[91] Tefhim. - ül - Kur'an, cild III. sahife, 343
[92] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 213-214.
[93] Tefhim - ül - Kur'an. Cilt, II. Sahife, 638
[94] Tefhim - ül - Kur'an. Cilt, H. Sahife 411 - 413
[95] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 214-222.
[96] Tefhim - ül - Kur'an, Cilt, H. Sahafe 401 - 404
[97] Tefhim - ül, - Kur'an, Cild. III. Sahife, 433 - 434
[98] Tefhim - ül - Kur'an. Cild 1, Sahife 222 - 223
[99] Tefhim - ül - Kur'an, CİM I. Sahife, 253 - 25«
[100] Tefhim - ül - Kur'an, cild, %. Sahife, 438 .
[101] Teftfim - ül - Kur'an, Cild, II. Sahife, 578
[102] Tefhim - ÜI - Kur'an, Cild H. Sahife,' 293 - 294 .
[103] Tefhim - ttl - Kuran, Cild I. Sahife, 475 - 476
[104] Tefhim - ül - Kur'an, Cild, I. Sahife, 196 - 197
[105] Tefhim - ül - Kur'an, Cild, 1, Sahife, 367. (2) Tefhim- - Kur'an, Cild, 1. Sahtfe 62 .
[106] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 222-246.
[107] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 246-254.
[108] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 255-256.
[109] Mevdûdî Sahib'e cevap yazan zât. (Mütercim).
[110] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 257-263.
[111] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 263-266.
[112] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 266-268.
[113] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 268-270.
[114] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 273.
[115] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 275.
[116] Tercüman - ül - Kur'an, Aralık 1933. (Hazırlayıcı).
[117] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 275-276.
[118] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 276-280.
[119] Bu 2at Biçvanaland'in Baminydalû kabilesinin reisi idi. Kendi ülkesinde Avrupalılar cürüm işledikleri ataman, diğerleri gibi dayak yemelerini bildirmişti. Bunun üzerine tngilizJer onu kabilenin başından alaşağı ettiler. Fakat onun ülkesinde yaşayanlar arasmüa, İngiliz yüksek komiserinin kendisinin de iti-
r.af ettiğine göre, Avrupalılar edepsizliği son haddine vardırmalardı. Sonra şu zavallı Taşkidiye, sen Avrupalılarla yerlileri aynı şekilde muhakeme ettin, diye yapılmadık kötülük bırakılmadı, ingiltere hükümeti ile aralarında bulunan anlaşma gereğince, Avrupalı zevatı kiram ile yerli halk aras:nda tita fark gözetilecek ^iye de bir madde konmamıştı. Fakat bu zavallı sadece siyah renkli insan olduğundan kendisine bu eza ve cefa reva görülmüştür.
[120] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:280-282.
[121] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 283-290.
[122] Bu âyet-i kerime, Mısır tarihinin meşhur vak'aaına fyef-ret eder. Mısırda Firavun, Mısır halkını «Kıbtî : Mısırlı» ve Gayrı - Kıbt! : (Mısırlı olmayan.) diye iki gurupa ayırmış ve haklarına-* ayrı ayrı muamele tatbik edilmesini kararlaştırmıştı.
[123] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 290-293.
[124] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 294-300.
[125] Bu Hadis, Arap eşrafına hitaben söylenmiştir. «SI» Hab«$l zencf bir köle dahi eratr tayin edilse, yine dinleyip İtaat İşte şovenliğe karşı Ist&m! milüyetia en gOcel cevabı.
[126] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 300-302.
[127] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 302-307.
[128] Burada şu meseleyi de izah etmek lâzımdır ki, gayrı muslini 'kavimlerle müslüman .kavim arasında rabıta ve alâkanın iki ayrı hususiyeti bulunmaktadır.
Birincisi: Bu gayri luüslimlerin de insan olmaları bakımından diğer insanlar gibi aynı haklara mâlik .bulunmalarıdır. Bu nokta-rUıki ayrılık, islâm ile Küfr'e sâlik olmak keyfiyetidir. İslâm bu durumda yine onlara karşı, yüksek insanlık hasletlerine göre muamele erter. iyi geçinmeği kendisine usul ittihaz eder. icabı halinde onların dertlerine koşmağı bir vazife bilir. Onlara karşı cömirt davrandığı gibi, şeref ve haysiyetlerini de korur.
İkincisi: Gayrı müslim milletler, mütecaviz olmadıkları ve İslam'a düşmanlık etmedikleri müddetçe, onlarla dostane bir geçim yolu takibedilir; müşterek maksatlara matuf olan işlerde yardımlaşmak cihetine gidilir, gerektiği takdirde o mülltlere yardım eii uzatıl:r. Bütün bu münasebetler İslam'ın yüksek faziletlerine istinat ettirilirken, hiç bir zaman bu gibi dış münasebetlerde tsp lâmr hükümlerden feragat edilmediği gibi, onlarla kültürel bir kaynaşmağa gidilmez. Hiç bir zaman, islâm miUiyeit bir tarafa bırakılıp, ırkçılığa müstenit bir Hindistan milleti, veya Çin milleti gibi bir kuruluşa gidilmez. Küfr ile islâm bir arada mütalâa edilemediği gibi, Küfr - islâm karışımı bir kavim vücuda getirmek muhal ve imkân harici bir istir.
[129] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 307-312.
[130] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 312-313.
[131] Bazı caniler Resülüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem'e şöyle bir yalan uydurur ve iftipu. etmekten çekinmezler. Güya Zatı Saadetleri şöyle buyurmuşlardır : Hubb ül vatanı min el îmân : Vatanı sevmek İmandandır. Halbuki bu hadis doğru değildir. Ve Zatı Saadetlerinin aslî talimine uygun düşmemektedir.
[132] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 314-315.
[133] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 315-316.
[134] Bu hadisenin bütün tafsili tbni Cerir tefsirinin cild, 28, . 66 - 70 de zikredilmiştir,
[135] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 316-322.
[136] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 322-324.
[137] Bakınız: Buharı Kitâb - ÜI - Fiten. Müslim, Mişkât. Ki-tâb el imâre ve Sîreti ibni
[138] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 324-326.
[139] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 326-328.
[140] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 328-333.
[141] İslâm'da mürtedin Öldürülmesi bu esas üzerinedir. Da-ha fazla bilgi edinmek için bakınız: «Mürtedin Cazası» Yazan, Seyi Ebul - A'lâ Mevdûdî, Islamic publishins İtd. Lahor.
[142] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 333-351.
[143] Mârksizmin günümüzdeki tatbikatı da milliyetçilik (nasyonalizm) in tuzağına düşmekten kurtulamamıştır. Stalin ve onun etrafındaki idarecilerin çalışma programı, bu kadronun Rus milliyetçiliğinin cazibesine kapılmış olduklarını açık bir şekilde göstermektedir. Rus sosyo - komünizm edebiyatında, hatta 1936 daki yeni devlet anayasasında yer yer, (Ata Baba vatanı» : (Fat-herland) den bahsedilmektedir. Fakat tslâm, her yerde «Dar - ül -İslâm» : (tslâm ülkesi) kelimesi kullanmaktadır. Father land, veya motherland : (Ata - baba yurdu) veya ana nine ülkesi lanılmanuştır.
[144] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 351-359.
[145] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 365-366.
[146] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 366-367.
[147] «îalâmî medeniyet ve bunun usul ve mebdeleri>> isimli alındı.
[148] Tefhim ^ ül - Kur'an, Cild, 1. Sahife, 475 - 476
[149] «îsîâmî medeiyetin usul ve mefodeleri»isimli slındı.
[150] Islâmi Anayasanın temelleri. Sahife, 5 .
[151] Bu hususta mufassal bahis için bak: Sünnetin P;;*tur °ima hususiyeti. Tefhimat cild, I ve Tefhimat Cild, HI.
[152] Milletler arası tslâmî toplantılarda okunan bu makaleye itirazlar vuku bulmuştur. Bunların cevabında Tercüman - ül ~ Kur'an, Ocak 1958 de üstadın yazıları neşredilmiştir. Bundan maada «Sünnet ki âyini haysiyet» : Sünnetin düstur olma hususiyeti, makaleden' de buraya iktibas ettik.
[153] Sünnet ki ayînî haysiyet : Sünnetin düstur olma hu- lîsiyeti isimli eserden iktibas edilmiştir. Sahife, 74 - 85.
[154] Tahkik ettiğimiz zaman göreceğiz ki, saadet devrinde bile çok mühim İşlerde, îsîâmın ilçri gelenleri tarafından Allah Resulünün Sünneti merci olarak tanınmış ve bir hadise karşısında Resulü Ekremin ne şekilde hareket etntfş olduklarına, bakıl-*nıştır. Resulü Ekremin devri saadetlerinde islâm hükümeti bütün Arabistan yarımadasını idaresi altına almaştı. On milyonlarca mil murabbalık geniş bir ülkede her işin, her muamelenin ve her hususun,
*Zatı Saadetlerinin kendilerine intikal ettirilmelerine imkân yoktu. Zatı Saadetlerinin her işi şahsen ve müstakil olarak hal ve faal etmeleri mümkün değildi. O zaman da lalam Hükümetinin valileri, idarecileri, âm'Irieri memleketi idare ediyorlardı. Kadılar, hakimler de tslâmı olanca güzelliği ile tatbik ediyorlardı. Bu aziz kimseler için de Kur'an-ı Kerimden sonra,
baş vurulacak ikine i merci Allah Resulünün muazzez Sünnetleri idi.
[155] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 367-387.
[156] Serî ıstılahda Takrir, Zatı Saadetlerinin huzurunda yar-Ptfan işler hakkında buyurdukları .beyanat demektir. Bazı şeyleri caiz görmüşler bazısını da men etmişlerdir. Diğer manada ise «Takrir» herhangi bir şeyi beyan etmektir.
[157] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 387-393.
[158] îslâmî Düstur kî tedvin : (islâm Anayasasının hazırlanması) isimli Ebul A'lâ Mevdûdinin eserinden iktibas edildi, îslamic Pbl. Ltd. Lahor.
[159] Islâmî kanunun diğer bahisleri için bak: Müellifin lâmî kanun» eseri. îslamic Publ. Ltd. Lahor: (Hazırlayıcı)
[160] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 393-395.
[161] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 395-397.
[162] Takrirden maksad, zaman ve zemin icabı herhangi bir şekilde Zatı Saadetlerinin hüküm verip beyan buyurmalarıdır. Yahut da herhangi bir kimsenin yaptığı bir işi görüp de ona böyle yapmıyacaksın, böyle yapılmaz dememiş olmalarıdır.
[163] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 397-398.
[164] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 398-400.
[165] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:400-402.
[166] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 403-405.
[167] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 405-406.
[168] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 406-409.
[169] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 409-411.
[170] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 411-413.
[171] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 417.
[172] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 419-420.
[173] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 420-421.
[174] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 421-422.
[175] Hûd, 107
[176] El^Enbiyâ' 23 .
[177] El-Mü'minûn 88.
[178] El-Mü'minûn 88 ,
[179] El-Haşr 23 .
[180] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 422-424.
[181] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 424-425.
[182] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 425-426.
[183] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 426-427.
[184] Sûro-i Şu'arâ Ayet : 108, 110, 126, 144, 150, 163, 179 .
[185] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 427-429.
[186] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 429.
[187] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 430.
[188] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 431-432.
[189] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 432-433.
[190] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 433-435.
[191] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 435-437.
[192] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 437-438.
[193] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 438-447.
[194] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 477.
[195] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 447-448.
[196] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 448.
[197] Bazıları şu sebepten dolayı şüpheye düşmüşlerdir: İs-lâmda mademki tamamen seçime dayanan bir usul vardır. NasiJ. olur da padişahlık devrindeki ulemâ kuvvet ve zor kullanarak kendilerini devletin başına geçiren kimselere müsaade etmişlerdir? Bu şüphenin esası iki ayrı meseleyi biribirine karıştırmaktan ileri geliyor. Meselenin biri şudur: Isl&mda Halifelik ile Emi: -lik biribirine karıştırılmaktadır. Diğer mesele de şöyledir: Birisi çıkıp da böyle hatalı bir usul ile emir olmuş ve devletin basma geçmişse böyle bir durumda ne yapılacağının bilinmemeaidir. Birine? meselenin cevabı şöyledir: îsîâm ulemasının ittifakla kabul ettikleri Halifelik, ancak umumî seçimle ve bütün Müslüman halkın rızası ile olmalıdır. İkinci meselenin doğru cevabı şöyledir: O zamanki uleman.n yumuşak davranmalarının sebebi, böyie bir Emirliğin yalnız intizamı sağlamak ve asayişi korumak bakımından faydalı olduğundandır. Bu şekilde memleketin başına musallat olmuş bulunan Emirin, din nizamını bozmaması lâzımdır. Bü şartlar tahakkuk ettiği taktirde, ulema, zorla Emirliği eline geçirmiş bulunan şahsa karşı, ayaklanmayı doğru bulmamışlardır. Bunun sebebi de bir anarşiye yol açmamak içindir. Bunun dışında ulemâ hiçbir zaman Emirliği ele geçirenlerin emirliklerini sahih saymamışlar, cebir ve tasallut ile Hilafetin doğru olabileceğine hüküm vermemişlerdir.
[198] Bu hususta bazıları şu şüpheye düşüyorlar ki; «Hilâfetin Kureyş kabilesi mensuplarında olacağına» dair hadisler
vardır. Kureyş kabilesi mensupları Halifelik için daha haklı görülmüştür. Bunun cevabını da telif ettiğim «Resâil ve Mesâ'il isimli eserde vermiş bulunuyorum.
[199] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 449-453.
[200] Burada şöyle "bir mesele üzerinde de durmak icap ediyor: Ehl-ül-rıal ve'l - akd niçin yalnız Medinede idiler? Bunların Mödinedeki vaziyetleri ne idi? İslâm ülkelerinin diğer mıntıkalarından niçin güvenilir mümessil ve saire çağrılmıyordu?
Ei! meselenin şu şekilde iki makul cevabı vardır; îslâmî hükümet, herhangi bir millî hükümet değildir. Belki islâmî hükümet şu şekilde ortaya çıktı: tik evvelâ bir nazarî tebliğ (fikir yayma) yolunu tuttu ve halkın düşüncelerini ve ahlakını değiştirip bir inkılap meydana getirdi. Sonra bu inkılâbın neticesinde bir medeniyet usulü ve yaşayış şekli ortaya çıktı. Daha sonra bir hükümet şeklini aldı. Tabiatiyle, bu gibi bir hükümette fıtraten itimadın ve güvenin merkezi, inkılabın temelini kuran o şahsı vahid idi. Sonra bu inkılabı benimsemiş bulunanlar ve inkılabın temelini kurmuş bulunan zatın sağ eli ve saf kolu olan kimseler
de bu itimad ve' güven merkezinin etrafında toplanıp ikinci itimad ve güven noktaları oldular. Böyle, bir hükümetin liderliği de fıtrî ve tabiî liderliktir. Bu liderden başkasına ve bu liderin güven duymadığı kimseye de halktan bir fert dahi itim».'t etmez. Bu suret le, o zaman tenkid etmek ve söz söylemek tamamen serbest olmasına ve herkese böyle bir hak tanınmış bulunmasına rağmen Ara bist-anın herhangi bir köşesinde yahut da diğer islâm iUkeierinde su. şekilde bir ses duyulmadı ki,,niçin yalnız Medine halkı veya Aledinedekiler «halletmek ve hükme bağlamak» meclisine aza olmak hakkına mâliktirler.
2. İkincisi de şudur: O zamanki medeniyetin vaziyetine göre, şu da mümkün değildi ki; o zamanın o kedar geniş ülkelerinde Afganistandan tutun da kuzey Xfrikaya kadar umumi seçim yapılması imkânı olsun. Sonra da buralardan hükümet merkezi-no mümessiller gelsin ve alelade veya fevkalâde (gündemli ve gündem dışı) toplantılar yapılsın ve ülkenin her yerinden de gelmiş bulunan mümessiller bu toplantılara iştirak etsinler.
[201] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 453-459.
[202] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 459-462.
[203] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 462-466.
[204] Hicret edip gelenler hakkında Kur'an-ı Kerimde, ihtiyati tedbir olarak bir deneme (Examine : imtihan) meselesinden bahsedilmiştir. 8u tedbir muhacir kadınlar hakkında beyan burulmuş olmasına rağmen buradan umumi bir usul elde edüebite-ccglnden dışarıdan gelen herhangi birisi veya muhaceret iddiasında bulunan bir kimsenin Darül - îslâma kabul edilmesinden önce bu kimsenin müslttman ve muhecir olması hususunda emniyet telkin etmesi icap ediyor. Çünkü hicret bahanesiyle başka niyetler içîn de İslâm ülkelerine gelebilir. Bir kimsenin de hakUd ima-ıan ne olduğunu Allah Taaladan başka kimsenin bilmemesine rağmen yine de zahirî durumdan önen ne gibi bir kimse olacağının tahkik. edilmesi icabeder.
[205] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 466-470.
[206] Ebu Davud, Kitab El Kaza .
[207] Ma'âlim Es-Sünen, Kitab El Kaz
[208] Kitab El - Harâc, Sahife 107
[209] Müvettâ, Bâb Şart Eş - Şahid
[210] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 470-474.
[211] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 474-476.
[212] Bakınız, Ek No: 1
[213] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 481-482.
[214] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 482-484.
[215] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 484-485.
[216] Bu hususun teşrihi birinci kısımdaki bahislerde geçti.
[217] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 486-488.
[218] Yani öyle kimseleri toplayın ki, Allaha ibadet ederler, tiu kimseler kendi başlarına buyruk olmayıp karşı gelmek yoluna da sltmezler.
[219] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 488-491.
[220] Bu husus Hadis kitaplarında aynı kelimelerle de aynı 'anızlarla da bize gelmemiş olmakla beraber, bu bir tarihçinifl 'beyanı olduğuna göre biz de bunu bu şekilde naklettik. Hadis ol-sun. olmasm istinath bir rivayettir. Bu mealde diğer rivayetler ^c vardır. Bu şekilde olunca zayıf rivayetlerin de istinat edilnıe-sıııde Ur mahzur yoktur. Zira bu gibi rivayetlerin teyidi hakkınca bir hayli sahih rivayetler de vardır.
[221] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 491-493.
[222] Bu meselenin şerhi hakkında bak. Bab II .
[223] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 494.
[224] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 494-495.
[225] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 495-501.
[226] Hadisin metninde yalnız müslümanlarm esas hukukundan bahsedilmiştir. Fakat ts!âm Şeriatı gereğince, şu da müsellem bir usuldür ki, İslâmî hükümetin himayesini kabul etmiş bulunan herhangi bir gayrı - müslim de askerî ve mülkî kanunlar muvacehesinde müslümanlarla aynı haklara malik bulunacaktır.
[227] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 501-505.
[228] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 505-507.
[229] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 511.
[230] Kenz ul - ummâl Tabaranî ve Müsned-i Ahmed'e istinaden Hadis No. 907 - 966. Daire tül - Maarif matbaası; Haydar-âabad 1955 .
[231] Mişkât, Dar-i Kutnî'ye istinaden, Bab el - 1'tisâm bil-kıta.b ves - sünne; Kenz ül - ummâl. cild 1, s. 981 - 986 .
[232] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 513-514.
[233] Mişkât, Rezin'e istinaden, bahsi geçen bâb.
[234] Buhar)î, Kitab - ül Hudûd, Bab 11 - 12 .
[235] Kitab - ül - Haraç, îmam Ebû Yûsuf, S. 116, Salefiye matbaası Mısır. İkinci baskı. Müsned, Ebu Davud Et - Tayalîsî, ı-Tadis Nr. 55 t>airet ül - maarif matbaası, Haydarabad, 1321.
[236] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 514-516.
[237] Tefsir-i ibn-i Kesir, Müslim ve ibn-i ltfâce'ye istir., .den cilt 4 sahife 217, Mustafa Muhammed matbaası Mısır 1937
[238] îbn-i Kesir, Tabaran)îye istinaden C. 4. S. 217
[239] Tefsir-i Ruh üî - Maanî, Beyhakî)'ye istinaden ve lbn-i Merdûye C. 26. S. 148. Mtiniriye matbaası Mısır
[240] Buharî, Kitab Es-sal&t. Bab 28.
[241] Ebu Davüd Kitab Ed-Diyât Bab 11. &esâî Kitab El - K>ısSme, Bab 10 - 14.
[242] Ebu Davûd. Kitab El Emare, Bab 34
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 516-518.
[243] Sûre-i Nisa âyet, 58.
[244] Buharı, Kitab El- Ahkâm, Bab 8 . Müslim Kitab El -"Emare Bah. 5 .
[245] Buharı, Kitab El - Alıkâm Bab 8; Müslim, Kitab El îmân, Bab 61; Kitab El - Emare Bab 5
[246] Müslim Kitab El - Emare Bab 5 .
[247] Kenz üi, - Ummâi G. 6, S. 68 - 122 .
[248] (1) Kenî, al - Uııımâl Ç. 6. Sahife 78.
[249] (2) Kenz ül - Ummâl C. 6. Sahife 346 .
[250] Kenz ül - Ummâl, C. 5. Sahife 12 r. 25
[251] Kenz ül - Ummâl, C. 5, Sahife 12 – 25
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 518-520.
[252] Kenz ül - Ummâl, C. 5, S. 2577
[253] Kenz ül - Ummâl, C. 5, S. 2354 .
[254] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 520-521.
[255] Buhar)î, Kitab El - Ahkâm, bab 4. Müslim, Kitab El-Emare bab 8. Ebu Davud, Kitab Ei - Cihad bab 95. Nesâ)î, Kitab £2 - Biy'a, bab 33. îbn-i Mâcce, Ebvab El - Cihâd, bab 4 .
[256] Kenz ül - Ummâl C. 6. Hadis No. 293, 294, 296, 299, 301
[257] Kenz ül - Ummâl, C. 5. S. 2505 .
[258] Kenz iil - Ummâl, C. 5. Hadis 2282 . Hazret-i Ebu Be-kirin bu mühim ve meşhur konuşması şu şekilde rivayet edilmiştir- «Ben, Allah'a karşı gelirsem, siz de bana karşı geiiniz.» Kenz üi - Ummâl C. 5. S. 2330 .
[259] Kenz üî - Ummâl C. 5, S. 2531
[260] Kenz ül - Ummâl, C. 5, S. 2587 .
[261] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 521-523.
[262] Buharî, Kİtab El - Ahkam, Bab 7. Müslim Kitab El Emare, Bab 3.
[263] Ebu Davûd, Kitab El Emare, Bab 2.
[264] Kenz ül -. Ümmâl, O. 6, S. 206 .
[265] Kenz ül - Ümmâl, C. 6. S. 69. Şu hususta da kimse şüphe etmemelidir: îslâmda hükümet işlerine istekli olmnrnnk lâzım iken nasıl olmuş da HazretM Yusuf kıssasında Hazret-i Yusuf, Mısır hükümdarından bir makam istemişti. Fakat şunu da bilmek lâzımdır ki, hakikatde Hazret-i Yusuf herhangi bir İslâm'ı hükümet. içır-de ve îsl&mî ülkede bulunmuyordu. Bir kâfir hükümette ve bir kâfir ülkedeydi. Sonra Yusuf Aleyhisselam, çok iyi biliyordu ki, padişahtan bu en büyük mevkii istediği zaman rerl edilmeyecektir. Eğer bu iktidarı ele geçirmek istemeseydi, kâfir kavmi cie müessir bir şekilde hidayete davet etmek fırsatını ele geçirmiş olamayacaktı. Dikkat edilirse Yusuf Aleyhisselâmın hangi niyetle teşebbüse geçtiği açık bir şekilde ortadadır. Burada hususî bir vaziyet vardır. Böyle bir durum da îslâmın umumî kaidesi olamaz. Böyle bir kaidenin de islâm mefkuresi ile kabili *e!if olamıyacağı meydandadır.
[266] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 524-525.
[267] Mişkat, Bab El - î'tisam bi'l - Kitab ve's - Sünnet .
[268] Mişkat, Bab E] - î'tisam bi'l - Kitab ve's - Sünnet .
[269] Mişkat, Bab El - î'tisam bi'l - Kitab ve's - Sünnet .
[270] Mişkat, Bab El - Î'tisam bi'l - Kitab ve's - Sünnet -
[271] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 525-527.
[272] Müslim, Kitab El - îmân Bab 20. Tirmizî Bbvab El Fiten, Bab 12. Ebu Davûd, Kitab El - Melâhim, Bab 17. îbn Mâcce, Ebvab El - Fiten, Bab 20.
[273] Müslim, Kitab El - îman, Bab 20.
[274] Ebu Davûd, Kitab El - Melâhim, Bab 17. Tirmizî, Kitab El - Fiten, Bab 12. Nesâ'î Kitab El - Bi'at, Bab 36. îbn-i Mâcce, Ebvab El - Fiten, Bab 20.
[275] Ebu Davûd, Kitab El - Melâhim, Bab 17. Tirmizİ, K tab El - Fiten, Bab 12.
[276] Nesâî Kitab El ^ Biya, Bab 34 - 35 .
[277] Kenz ül Ummâl, C. 6. S. 297 .
[278] Kenzjjl - Ummâl, C. G. S, 309 .
[279] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 527-530.
[280] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 530-531.
[281] El - Tabarî, Tarih El - Ümmem Ve'l - Mujlûk, C. 2, S. 618 El - Matbaat ül - İstikamet, Kahire, 1939.
[282] Bu işaret şu husus hakkındadır ki, Hazret-i Ömer Radıyallahu Taalâ anh, Sakıyfe-i Benî Sâide. meclisinde tesadüfen ayağa kalkarak, Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahu Taalâ anh'ın ismini ortaya atıp bunun münasip olacağını bildirmişti. Hazret i Ebu Bekirin elini kaLdırarak, hemen biat etmişti. Ebu Bekirin Halife olup olmayacağı hakkında daha önce müşavere edilmemişt-î.i. Bu miişavere orada o esnada ve aniden olmuştu.
[283] Buhar!, Kitab - ul - Muharibin, Bab 16 Müsned-Î Ah-meö, C. \ Hadis No: 391 . Üçüncü baskı. Dârülmaarif matbaası, Mısır. 1949 Müsned-i Ahmed'in rivayetinde Hazret-i Ömer'in süzleri şöyle anlatılmıştır: «Bir kimse, 'mÜslümanlarla müşavere •etmeksizin herhangi bir emîre biat ederse, »ki, bu emîre de kimse biat etmemiştir... yoksa bu şahıs için herhangi bir biat varsa,
c da bu biata göre biat etmişse.... Başka bir rivayette Hazret-i Ömer'in beyanı şöyledir: Her kimseye müşavere olmaksızın e<nîr-lik tevcih edilirse, bu kimse için bu sebeple bu emirliği kabul etmek helâl olmaz, «tbn-i Hacer, Feth El - Bari, C.S. 125 Hayriye matbaası, Kahire. 1325 Hicrî.
[284] Et -Taberî, C, 3, S. 292 . Ibn-i Esir, C. 3, S. 34 45-Jriâretü't-tıbaat 'il - müniriye, Mısır, 1356 H.
[285] Bu bahsin geçtiği eserler : Ve İbn-i Kuteybe, El - îmâ ry.e ve's - Siyâse, C. 1, S, 23, El - Futuh matbaası, Mısır. 1331 îicrî.
[286] tbn-i Kuteybe C, 1. S, 41
[287] Et - Taberî, C, 3. S. 45 .
[288] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 531-536.
[289] Sünen-i Darimî, Bab~El - Fütya ve mâ fiyhi min'eş-sidde .
[290] Kenz ül Ümmâl, ,C. 5. S. 2281 .
[291] İmâm Kbu Yûsuf, Kitab ül Harâc, S. 25 .
[292] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 536-357.
[293] Kenz ül - Ümmâl C. 5, S. 2280 - 2285
[294] lbn-i Kesir, El - Bidaye ve'n Nihâye C. 7. S, 134. Mat-baat Es - Sâade, Mısır.
[295] Ebu Yûsuf, Kitab ül Haraç, S. 117 .
[296] îbn-i Ebi'l - Hadîd, Şerh-i Nehe ül - Belâğa. C. 1, S. 1S6 Darülküttib El - Arabiye, Mısır. 1329 H.
[297] îbn-i Kuteybe, El - imame ve's - Siyase C. 1, S. 71 .
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 538-540.
[298] Taberî, C. 2. S, 450 îbni Hişam. Es Siyretünneoeviye C. 4. S. 311 Matbâa'i Mustafa El - Babî. Mısır 1936 . Kenz ül -Ümmâl, C. 5. Hadis Nr, 2261 - 2264, 2268
[299] imâm Ebu Yûsuf, Kitab ül - Harâc. S. 117,
[300] Kenz ül - Ümmâl, C. 5. S, 2313
[301] Et-Taberî C. 3, S. 273 .
[302] Ebû Yûsuf, Kitâb ül - Haraç, S, 115, Müsned-i Ebû Da-vfıd Et-Tayalisi, Hadis Nr. 55. îbn-il Bsîr, C. 3. S. 30, FTtr-Taberî C. 3. S. 273
[303] Ebu Yûsuf, Kitab ul - Haraç, S. 116
[304] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 540-545.
[305] Beyhakıy, Es - Sünen ül - Kübrâ, C. 1, S. 136 Darettil Tnaarlf-i Haydarabad Matbaası. îlk tabı, 1355 Hicrî.
[306] Bahsi geçen eser.
[307] Vefiyat iÜ - A'yan, C. 2, S. 168 Mektebet En - Nihzat El-Mısriyye, Kahire 1948
[308] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 545-546.
[309] Et-Taberî, C. 2, S. 508
[310] Et-Taberî, C. 2, S. 487.
[311] îbn-i Abdülbirr, El - Istî'âb, C. 2, S. 476. Dairetül ma,-urif-i Haydar-âbad tabı, birinci bab.
[312] Eü-Taberi C. 3, S. 264
[313] tbn-i Kutaybe, El - İmame ve's Siy&se, C. 1, S. 25
[314] Kenz ül - Ümmâl, C. 5, S. 2324 .
[315] Kenz ül - Ümmâl, C. 5, S. 2374, Et-Taberî, C. 2, S, 449 . İfen-i Abdül-berr, El - îsti'âb, C. 2, S. 689 .
[316] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 546-551.
[317] Tefsir-i îbn-i Kesir, Ebü Ya'lâ'ya ve tbn-il Münzer'e istinaden C. 1, S. 467 .
[318] Er - Riyâd En-Nadra fî Menâkib El - A^ere, li} -lîuhibb Et-Taberî C. 2, S. 56, Mısır tabı, Siyretü Ömer tbp>il -Kattâb, li - ibn-il Cevzî S. 127.
[319] Kenz ül - Ümmâl, C, 5. S. 2414 .
[320] El-Mebsût L,i-s-Sarahsî C. 1Q C. 125
[321] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 551-554.
[322] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 557.
[323] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 559-562.
[324] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 562.
[325] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 562-563.
[326] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 563.
[327] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 564.
[328] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 564-565.
[329] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 565.
[330] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 566-568.
[331] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 568-569.
[332] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 569-570.
[333] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 570-577.
[334] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 577-578.
[335] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 578-579.
[336] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 579-580.
[337] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 580-582.
[338] Bu hususun şerhi için bak, bu lîitap Bab. 8.
[339] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 582-585.
[340] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 585-588.
[341] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 588-589.
[342] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 590-592.
[343] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 592-594.
[344] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 594-596.
[345] Buradaki geciktirmekten iki maksat vardır. Birisi şy-:lur ki, kadı (hâkim) meseleyi geciktirir ki, bu müddet zarfında, fcfj.şka bir (kadı) belki bu meseleye benzer bir mesele ile karşılaşır da bir hal şekli bulur. Neticeyi geciktiren kadı" da bu vesile ile davayı karara bağlamış olur. îkincisi de bu kadı, meseleyi kendisi halletmez. Kendisinden daha elverişli başka bir kurul ve-y. makama havale eder. O n>akam veya kurul da davayı karara "bağlar.
[346] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 596-600.
[347] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 600-604.
[348] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 607.
[349] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 609-614.
[350] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 614-615.
[351] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 615-622.
[352] Bu meselenin geniş ve etraflı olarak ele alındığı eser için, «Mürtert kî seza îslâmî kanun meen : İslâm Kanununda mürtedin cezası» Mevlânâ Seyyid Ebul'kA.'lâ Mevdûdî . tslamic Pbl. Ltd. iLahor.» bakmalı.
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 622-624.
[353] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 624-626.
[354] Deobend ve Brîle :
Hind Pakistanda iki meşhur tslâmî Üniversite: 1. Deobend: Zamanımızda, halen faaliyette bulunmakta ve Hsnefî fıkhı üzerine çalışan bir yüksek medresedir. Hfndîstan';n Sharanpur eyaletinde Deobend kasabasmdadır. 15 Muharrem 1283 hicrî kamerî (1867) perşembe günü kurulmuştur. Merhum Mev-îârtâ Muhammed Kasım, (vefatı 1297 Hicrî Kamerî 1881 Milâdî) -tarafından küçük bir medrese olarak kurulmuş, fakat zamanımızda El-Ezher'den sonra İslâm âleminin en büyük ilmî müessesesi ve en ileri üniversitesidir. Tahminen 3500 talebesi vardır. Bilhassa Hind - Pakistan ve Güney Asya için ulema yetiştirir. Bu sacrlann yazarı «Mütercim» bu üniversiteden yetişen bir hayli değerli ulema iib tanışmak imkânını' buldu. İlk «Sadn> rektör Mevlânâ Muhammed Yakûb idi. Sonra Mevlânâ Reşid Ahmed Kengûhî (vefatı 1323 Hicrî Kamerî : 1905), daha sonra Şeyh ül Hind lakabı ile anılan Mevlânâ Mahmûd ul - Hasan (Birinci dün-y:\ wva-;..Ua halkı Türklere müzaheret göstermek yolunda kışkırtmak suçundan İngilizler tarafından Maltaya sürüldü ve 192*
de vefat etti. (Hak Taalâ rahmet eyJeye) Onun devrinde Medrese en büyük şöhrel sahibi oldu. Daha sonra. Mevlânâ Şubbeyr Ah-ınect Osnıanî (3.949 do. vefat etti), Onun yerin? ikinci Şeyh ül -Hind lakabını almış bulunan. Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî (1S50 de vefat etti) ve sonra Mevlânâ Ubeydullah Sindhî (1954 tie vefat ettî) daha sonra Mevlânâ î'zâz Ali ve ondan sonra Mevlânâ Ahme'd Ali (1962 de vefat etti). Zamanımızda Deobend «sadr» i Rektörü, Mevlânâ Kaari (hafız) Muhammed Tayyib -dir, yardımcısı ve ders emini Mevlânâ Şeyh ül - hadîs, Fahred-din Murâd - âbâdîdir. Deobend kasabanın nüfusu 30 bin kadar vg bu nüfus hep bu üniversitenin talebe," elemanları ve mensup^ larından teşekkül eder. Bu üinversite sayesinde bu kasaba koca bir şehir olmuştur.
Deobend uleması sünnet ve hadise çok sıkı bağlıdırlar.
3. Eh] -i Hadis: Hİnd Pakistan ve İslâm ülkelerinin ço-gurda yayılmış bulunan Ehl-i sünnete mensup bir fırkadırlar. Bunlar, nadis'e çok ehemmiyet verirler. Kıyas'i zayii' düşünürler, lıatta hadis'leri, hüküm istintaç eylemek hususunda hempn hemen Kur'anla synı kıymette görürler. Bunlar, dört mezhebin dördüne do bağlılığı aynı derecede hesaba katarlar, tmam Şafiî i ip îmara Ahmecl İbn-i Hanbel'in ictihadiannı, İmam-ı Azam ile İmam Ma-likden üstün sayarlar. Hind - Pakistanda, bu fikrin ileri gel^n beş âlimi Merhum Seyyid Ahmed Şehîddir. Bunların ileri gelenle-r ir iten Merhum Nuvvâb Siöüık Hasan han Alim Nuvvâb (hüküm-CKi-) dır ki, kendisine Mevlânâ Sıddık Hasan han denir. Zamauı-ı.mz€.r. ileri gelen âlim Mevlânâ Senâullah Amritseri'dir. BunİP-nn merkezi Lahor, Gucrânvale ve Layalpur (Pakistanda) d-r. îîer üç şehirde yüksek medreseleri ve ''s.rül ulumları vardır.
(Mütercim ileri gelen Ehl-i hadis'den çok kimselerle göriiş-i.vjştür.)
(i) Buraya kadar ol*an bütün yazılar, Islâmic Pbl. Ltd de'.nşredilmiş olan ve adalete tevcih edilmiş bulunan «Kadiyant mes'ele — or us le ahlâkî, temeddünî or siyasî pehlû» : Kacliyanî meselesi — Bunların ahlâkî, medenî ve siyasî cepheleri, isimli kitaptan alındı. (Hazırlayıcı)
2. Briîâ : Zamanımızda halen faaliyette bulunan, meşhur Islâmî üniversitelerdendir. Ehemmiyet bakımından Deobenddejf senr?. gelir. Talebe bakimmdan da Deobendden azdır.
Kurucusu Briîâ eyaleti hükümdarı o zamanki tâbir ve unvanları ile Alâ - hazret (Majeste) Ahmed Rızâ Han'dır. Alini Lir zat olduğundan kendisine Mevlânâ Ala - Hazret Ahmed Rizâ han denir. Hükümdar olmakla beraber ilmü fradl hakiminden sayılı âlimler meyanmda ' İsmi geçer. îslâmî ilimlerden maad& riyaziye ve felekiyat ile de uğraşırdı. Bu ilimlerde de telifatı vardır. 12 cildlik Fetaviyi Rezaviyeyi yazmıştır, Hanefî fıkhı, fetvâ-lsn hakkındadır. Şair bir zat İdi. Farsça, Arapça ve Orduca şiirler söyler, koca divanı vardır. 2 cildlik Kur'an-ı Kerim Tercüme ve Tefsiri vardır. Zatı risaletpenahilerinin naaÇ-i şeriflerinde bir kaç dilde koca eserler de yazmıştır. îki defa hacca gitti. 25 Sa-fer 1340 hicrî Kameride vefat etti.
Brilâ'da kurmuş bulunduğu Islâmî üniversite, Hinci - Paki«-îtan ve Güney Asya içiçn ulema yetiştirir.
. Brila uleması, bazı tasavvufî hususlarda: Meselâ; negir, miya'.:, kaside okumak, evliya türbesini ziyaret ve evliya mutasav-v:("ier:n ver-ıt. günlerini h atmamak, o günlerde merasim ic.ra et-jr;ek gibi hususlarda muhalefet etmez ve ehemmiyet venr'.pr. Bri-la'nm çok muazzam bir kütüphanesi vardır.
(Mütercim Profesör Ali Genceli, heriki medreseyi ziyaret etmiştir.)
[355] (Mütercimin notları)
[356] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 626-631.
[357] Tercüman El - Kur'andau -'"idi. Cilt 52 sayı 2. Mayıs 1959
[358] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 632-637.
[359] Tercüman ül -.Kur'an Cilt, 51, Sayı i. Ekim 1061. denalındı.
[360] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 637-640.
[361] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 640-646.
[362] d ve h bahislerimi ek i sual ve cevaplar 27. Ekim. 1952 cUı K&raci barosu tarafından akdedilen toplantıda bahsedilmişti Hazıılayıcı
[363] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 646-647.
[364] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 647-648.
[365] Tercüman ül - Kur'an, Şubat 1952 sayısından alındı.Hazırlayıcı
[366] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 648-657.
[367] Pakistan kurucusu ve ilk devlet başkam Seyyicl Mubammed Ali Cinnah'm kız kardeşi. Mütercim
[368] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 657-663.
[369] Tercüman ül Kur'an, Ocak 1962 .
[370] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:663-668.
[371] Tercüman ül - Kur'an. Receb - Şevval 1363 Temmuz -Eylül 194.4 .
[372] Bu hususta Cemaatti İslâmî iki risale yayınlamıştır.
[373] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 668-676.
[374] Tercüman ül - Kur'an, Zilkade - zilhicce 1363, Kasım, \ralık 1944 sayısından alındı.
[375] Açhut : Hindular arasında yaşayan Gayrı Hindu ekal-tivet, el sürülmez kimseler.
[376] Hindu dinî esas kanunlar:. Mütercim
[377] Gayrı Hindu, Hindu mezheplerine göre temizenmeyen zümreye mensup. Mütercim
[378] Hindu mezheperine göre, bir nevi dinî «mintiar gibi bir şey» . Mütercim
[379] Bu mevzu kitap halinde neşredilmiştir. Mürtedd kî seza - Islâ.mî kamun meen.» (îslâm'î kanunda Mürtedd'in cezası) _ tslâmic Fbl. Ltd. Lahor.
[380] Yan: bu hareketin manası, İslâmiyete sarıldıktan sonra bile, &z olsa dahi cahiliye nizamına temayül göstermekti.
[381] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 677-685.
[382] Tercüman El - Kur'an, cilt 57, sayı 1. Ekim 1961 rfayı-stodan alındı.
[383] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 685-688.
[384] Tercüman El - Kur'an, Cilt 59, Sayı 3, Eylül 1962 .
[385] Malûmdur ki, şimdi Anayasayı tekrar gözden geçirmek yolu tutulmuştur. Anayasa ve kanun tefsiri hakkı Adliyeye mi yoksa teşriî organa rai verilmelidir diye düşünülüyor.
[386] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 688-692.
[387] Tercüman Ul Kur’an , Cilt 60, Sayı 3. Haziran 1963 den
[388] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 692-695.
[389] Tercüman ül - Kur-an, Cilt 61, Sayı 2. Kasım.. 19» .
[390] Bab 7, müşavere bahsinin sonu. Mütercim
[391] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 695-698.
[392] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 701.
[393] Esasen bu mevzu kendi başına incelenmeğe değer bir mevzudur. Avrupa mefkuresi ne dereceye kadar İslâmî tâlimden müteessir olmuştur? Bu hususta profesör İl yas Ahmed merhumun kitabı (The Social Contnact and the Islamic State) Ordr Pbl. House Allah Abad 1944 mütalâa edilirse faideden hali olmayacaktır.
[394] O zaman Birleşmiş Milletlerde 48 devlet üye idi. Bunlardan S i çekimser rey verdiler. Çekimser rey vertenler anasında Rusya da vardı.
[395] Medenî insanların kendi cinslerine karşı tutacakları muaşöret usulü hakkında bakınız: Hurşid Ahmed (Fanaticis'îti întolerance and îslâm)
[396] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 703-710.
[397] AUahın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmeyiniz. Benî israil, 23 âyet-i kerimesine de bakılmalıdır.
[398] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 710-711.
[399] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 711-712.
[400] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:712.
[401] İstekte bulunanların da yoksunların el a i onların malları üzerinde, hakları vardır. (Ez - Zariyat, 19).
Sevmemelerine rağmen, yoksullara, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler. <Ed - Dehr, 8).
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 712.
[402] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 713.
[403] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 713-714.
[404] Firavun nizamını Kur'an-o Kerim iptal eylemiş ve bu hususta şu gerçeği beyan etmiştik «Firavun k^ridici-ni yer yüzünde büyült gördü. Ve halkı bölük böük ayırdı ve bunlardan bir bölüğü zayıflattı. {El - Kasas, 4).
Yani îslâmda içtimaî yaşayışta «alt - Üst» denilen bir mefhum yoktur. Bunun gibi hâkim zümre ile mahkûm zümre diye c£& bir şey bulunmaj.
[405] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 714-715.
[406] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 715-716.
[407] Daha fazla malumat almak için Kur'an-ı Kerimin şu .âyetini gözÖnünde bulundurmak icabeder: Müsriflerin emirlerine itaat etmeyiniz. (^iarâ, 151)
Kendi zikrimizden kalbini gafil kıldığımız kimseye itaat etme- (Kehf, 28) Ta guttan kaçınınız. (Nahl. 36)
îşte Ad'ler bunlardı. Onlar Rablerûıin âyetlerini inkâr ettiler. O'nun Resullerine karşı da isyan yoı'unu tuttular. Herhangi bir inatç,< zorbanın emrine de itaat ettiler. (Hud, 59)
[408] Bu hususta mufassal malumat için müellifin en yeni eseri olan Hilâfet or Mulukiyet : (Halifelik ve Saltanat) a bakınız. Tercüman ül - Kur'an (1964 - 1965) de yayınlandı.
Muhterem müellif Mevlânâ Mevdûdî sahib'in, bu eseri de yine Mütercim tarafından 1967 - 68 senesi Dhakka'da dilimize çevrilmiş, Hilâl yayınları tarafından basılmaktadır. Yakında okuyu-cuîara takdim edilecektir.
(Mütercim)
[409] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 716-717.
[410] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 717-718.
[411] îmam Malik ve Muvatta'a istinaden.,
[412] Hılk arasında hakem os'ursflmz adaletle hüküm veriniz. (Nisa, 58)
[413] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 718-719.
[414] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 719-720.
[415] Daha geniş malumat almak için bak: Tefhim el - Kur" an Sûre-i Hücûrat ve Tercüman ül - Kur'an. Haziran 1966
[416] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 720.
[417] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 721.
[418] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 721-722.
[419] Siz halk arasından ortaya çıkarılan en iyi ümmetsini» l'.i, iyifiğe enir eder fenalıklardan men edersiniz.
(Al-i İmran, 13).
[420] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 722-723.
[421] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 723-724.
[422] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 724.
[423] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:724-725.
[424] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 725-726.
[425] Eğer bir fâsik sise bir haber getirirse onu tahkik edü». Bilmeksizin bir kavme kötülük edip, sonra pişman ofrnaraiE, mümkündür. (Hücurat, 6
[426] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 726-727.
[427] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 730.
[428] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 732-735.
[429] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 735.
[430] Ebu Davud, Kitab ül - Cihad
[431] Ebu Davud, Kitab ül - Cİhad
[432] Kitab ül - Harâc, S. 35 .
[433] Bedayi Es - Sana)''
[434] Kitab - ül - Harfim S. 82
[435] Peth ül - Kadir,
[436] Feth Üİ - Kadir, C. 4, S. 359 .
[437] Beüayi, C. 7, S. 111 - 113 . FeÜı ül - Kadir, C, 4. S. 73-372, Kitab ül - Harâc. S. 73 .
[438] Kitab ül - Haraç S. S3
[439] Bedayi. C. T, S. 114 .
[440] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 735-739.
[441] Burhan, Şerh-i Mevâhib Er - Raiıman, C. 3, S. 287
[442] Burhan, Cüt 2, S. 2S2
[443] Durr-i Muhat, C. 3, S. 203 .
[444] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 740-741.
[445] Kitab üî - Harâc, S. 208 - 209 . El - Mebsût C. 9. S. 57 - 58 . înıam Malik Raiunetullahî aleyh indinde zimmîler Şarap muamelesinde olduğu gibi, zina muamelesinde de istisna edilmiş*-lerdir. imam Malijc, Hazret-i Ali Radıyallahu anh ile HazretU Ömer Radıyallahu »anh'm hükümlerine iatinaden hu neticeye varmaktadır. Zimmîlerin zina meselesi kendi milletleri arasında kendilerinin şahsi meseleleri olduğundan bu gibi cürümlere müslümanlar karışmazlar Yani 2immîler kendi şahsî fea.nunlarma göre mu-amele görürler.
[446] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 741-742.
[447] El Mebsût, C. 13, S. 37 - 38
[448] Durer ül - muhtar, C. 3, S. 273
[449] Durer ül - Muhtar, C. 7, S. 112 .
[450] Eeclayi, C. 7, S. 113 . Feth ül - Kadir S. 82 - 381 ".
[451] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 742-744.
[452] El - Mebsût, C. 5, S. 38 - 4-1 .
[453] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 744-745.
[454] Müslüman şehirleri (Emsar ül - Müslimin) şer'î ıst;- kullanılmıştır. Bu ıstılah o yerler için denilir ki, arazi mÜs-Kİmanlann mülkiyetindedir. Orada İslâmi usul icra edilir ve telâm İşaretleri görülür. Meselâ, Cuma, namazı gibi.
[455] Şerh-u's - siyer il - kebir C. 3, S. 215.
[456] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 746-747.
[457]Bedayi C. 7. S. 114. Şerhu's - siyer il i- kebîr, C. 3, S. 251
[458] Bedayi C. 7, S. 114. Şerhis - siyer il Kebîr C. 3. S. 257.
[459] Kitab ül - Harâc S. S, 82.
[460] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 747.
[461] Kitab ül - Haraç, S. 8, 82 .
[462] Feth ül -- beyan C. 4, S. 93 .
[463] Kitab ül - Haraç, S. 9
[464] Kitab - ül Haraç S. 70 .
[465] Kitab - ül - Haraç, S. 85 .
[466] Kitab - ül - Haraç. S. 72 ve Feth ül - Kadir C. 2. S. 373
[467] Kitab ül - Haraç, S. 72 - Feth ül - Kadir. C. 2, S. 373
[468] Feth ül - Buldan Bel&züri Avrupa baskısı S. 129 .
[469] Kitab ül - Haraç, S. 70 El - Mebsut C. 10 S. 81
[470] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 748-751.
[471] Kitab ül - Haraç, S. 70 . Burada vergi ödenmesinde nisabın son haddine varması şart değildir. Bu son Ölçü haddi, zaman ve zemine göre değişir.
[472] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 751.
[473] Bu meselenin etraflı izahı için bak. Mebsût C. 10. S. 73 79 . Hidâye, Kitab es - siyer . Faal rî keyfiyeti kısmet i'l -gar.aim ve bâb el - cizye. Peth ül - Kadîr, C. 4, S. 327 - 328. ve 3S9 - 370 . Dışarıdan bir hücuma maruz kalınırsa ve gayri -ır.üslim vatandaşlar da müdafaaya katılmak isterlerse, onların bu teklifi kabul edilir. Fakat böyle bir durum olunca, o zaman ciz-ya hakkı aükut eder. Burada şu açık gerçeği ortaya, koymak fa-ideden uzak değildir: Cizyenin sözü edilince gayri müslimler Ün-perip korkuyorlar. Bu mevzu bir zamanlar îslâm aleyhdarlanni» propaganda vasıtası olmuştu. îslâm düşmanları, cizyeyi olduğundsn başka türlü göstererek, müslümanlan acaiplik ve zalimlikle suçlamışlardı. Hakikatte bu usulde hiçbir zaman korkacak ye çekinecek birşey yoktur. Cizye aslında, gayrı - müslimlerin dış tehlikelere karşı korunması ve muhafaza edilmesi karşılığında alı-rîn bir çeşit ücrettir. Bu ücvret de yalnız, kudret ve Ödeme im-kânırv. mâlik bulunan kimselerden alınabilir. Eğer böyle olmasaydı o zaman buna «cizye» adı verilmez «cereme» denirdi. Sonra müslümanlar da kudretleri dahilinde zekât vermek zorundadırlar. Zekât için müslüman erkeği değil müslüman kadını da mükelleftir. Halbuki cizye kadmlardan alınmaz. Cizyenin şartları tefer-rüatiyle malumdur. Bunlar bilindikten sonra, nasıl olur da birisi kalkıp «cizye» ye «cereme» diyebilir. Hayrettir doğrusu!
[474] Kitab ül - Haraç S. 111 .
[475] Kitab ül Haraç, S. 111 .
[476] Futuh ül - bildan, A.vnıp.ı baskısı. S. 132
[477] P_rJn. ül - bulden S 156 .
[478] Belazarî. Futuh ül - buldan. 156
[479] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 751-756.
[480] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 756.
[481] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 756-759.
[482] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 759-760.
[483] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 760-762.
[484] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 763.
[485] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 765.
[486] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 765-768.
[487] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 768.
[488] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 769-770.
[489] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 770-771.
[490] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 771.
[491] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 771-772.
[492] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:772.
[493] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 772-773.
[494] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 773-778.
[495] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:779.
[496] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 779-781.
[497] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 782-783.
[498] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 783-784.
[499] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 785-786.
[500] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 786-787.
[501] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 791.
[502] Tefhim - til - Kur'an, C. 3, S. 234
[503] Tefhim ül - Kur'an, C. 1, S. 119 - 120
[504] Tefhim ül - Kur'an, C. 1, S. 279
[505] Tefhim ül - Kur'an, C. 1, S. 279
[506] Tefhim ül ~ Kur-an, C. 1, S. 466 - 467 .
[507] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 793-799.
[508] Tefhim ül - Kur'an, Cilt 1,, S. 570 - 571
[509] Tefhim ül - Kur'an, Cilt. 3. S. 708 - 709 .
[510] Tefhim ül - Kür'an, C. 1, S. 319 t- 320 .
[511] Tefhim ül - Kur'an, C. 1, S. 196 .
[512] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 799-806.
[513] Tefhim ül - Kur'an, Cilt, 4 . Sûre-i Şûra tefsiri. Tercüman ül - Kur'an. C. 3, Sayı 1, Sahife' 29 - 33 .
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları:806-811.
[514] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 812.
[515] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 812-813.
[516] Tefhim ül - Kur'an C. 2. S. 564 - 567.
[517] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 813-816.
[518] Tefhim Ül - Kur'an C. 1, S. 362 - 363 .
[519] Tefhim ül - Kur'an C. 3, S. 524 .
[520] Tefhim ül - Kur'an C. 3, S. 23 ,
Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 816-819.
[521] (Tefhim ül.- Kur'an, C. 1. S. 466
[522] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 820-824.
[523] Tefhim ül - Kur'an C. 2, S. 608 - 617 .
[524] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 824-837.
[525] Tefhim ül - Kur'an C. 2. S. 250 - 252 .
[526] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 837-841.
[527] Tefhim ül - Kur'an C. 2, S.- 161 - 163 .
[528] Tefhim ül - Kur'an, C. 2, S. 153 - 155
[529] Tefhim ül - Kur'an, C. 2, S. 153 .
[530] Tefhim ül - Kur'an C. 2, S. 153 .
[531] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 841-849.
[532] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 853.
[533] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 855-857.
[534] Bu makale 12 Eylül 1940 da lalam Tarih ve Medeniyeti Encümeninin daveti üzerine Ali - Garh Üniversitesinde Istirci Hal'da okunmuştur.
[535] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 857-859.
[536] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 859-862.
[537] Bu nazariye hakkında daha geniş malumat için bu kitabın daha evvelki bablanna baKınız.
[538] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 862-865.
[539] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 865-882.
[540] Bu sual ve cevaplar Tercüman ül - Kur'anın Muharrem 1365 : Aralık 1945 de çıkmıştı. Bu mevzuyu Hint - Pakistan taksiminden önee anlamak daha kolay olurdu. (Hazırlayıcı)
[541] Bu mektup ve cevabı da «Heme-gîr riyaset meen taiı-rîk-i îslâmî ka tarîk-i kâr» : (Alemşümul hükümette Islâmî hareketin çalışma tarzı) adı altında ayrıca neşredildi).
[542] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 882-885.
[543] Tercümaül - Kur'an Ramazan - Şevval 1364. Ekim Kasım 1945 -
[544] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 885-888.
[545] Tercüman ül - Kur'artdan alındı. Zilkade 1367 : Aralık 1948 .
[546] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 888-891.
[547] Mevdudi, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları: 891-893.
İslami Okul Okulların En Önemlisi