ŞAHİTLİKLER BAHSİ - 083Sahitlik - 4. Sayfa
ŞAHİTLİKLERİ GEÇERLİ OLANLARLA OLMAYANLAR BABI
ŞAHİTLİKTE İHTİLÂFA DÜŞME BABI
ŞAHİTLİK ÜZERİNE ŞAHİTLİK BABI
ŞAHİTLİKLER
BAHSİ
(Davacının istemesi halinde şahitlikte bulunmak farzdır. Şahitler, şahitlik yapmak zorundadırlar ve onu saklayamazlar.) Çünkü Cenâb-ıHak (Azze ve Celle) :«Şahitler, şahitlik yapmak için çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar» ([1]) ve Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse muhakkak onun kalbi günah içindedir» ([2]) buyurmuştur. Şahitlikte, davacının istemesinin şart olmasının nedeni, şahitliğin onun hakkı olmasıdır. Bu nedenle tıpkı diğer haklar gibi o da hak sahibinin isteğine bağlıdır. (Hadlerle ilgili şahitlikte şahit, isterse olayı gizler isterse de açıklar.) Çünkü o, biri haddin yerine getirilmesi, öbürü de rezaletten korunmak olan sevaplı iki durum arasındadır. (Ancak olayı gizlemek daha iyidir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); yanında bu konuda şahitlik yapan adam:«Eğer sen onu elbisenle gizleseydin, senin için daha hayırlı olurdu.» ([3]) buyurdu Avnca ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :Her kim ki, bir Müslümanuı kusurlanm gizlerse Allah da hem Dünyada hem de Âhirette onun kusurlarını gizler.» ([4]) buyurmuştur. Aynı zamanda gerek Peygamber Efendimiz (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)'in ve gerekse Sahabenin, olayın gizlenmesini telkin etmeleri, olayı gizlemenin daha sevaplı olduğunun açık delilidir. (Ancak hırsızlık konusunda mala şahitlik etmesi gerekir.) Bu arada malı çalınanın hakkım korumak ve çalam rezil etmemek için (Şahit s Falanca, malı aldı diyecek, çaldı demiyecektir.) Bir de hırsızlığın ortaya çıkması halinde hırsızın elini kesmek gerekecektir. Eli kesmek ile zâminlik ise bir arada olmazlar. Bu nedenle de malı çalınanın hakkı korunmuş olmayacaktır.
(Şahitlik, bir kaç dereceye ayrılır. Bunlardan biri, zina konusundaki şahitliktir. Bu şahitliğin dört erkek tarafından yapılması gerekir.) Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) :Kadınlardan zina edenlere karşı içinizden dört şahit getirin([5])ve «İffetli kadınlara zina isnâd ettikten sonra dediklerinin doğru olduğunu kanıtlamak için dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurulur» ([6]) buyurmuştur. (Zina konusunda kadının şahitliği geçersizdir.) Çünkü Z ü h r i, yaptığı rivayette ;«Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ondan sonraki iki Hâlife devrinden beri uygulanan kural, kadınların şer'i cezalar ve kısas konularında şahitlik yapamamalarıdır.» ([7]) demiştir. Çünkü kadınların bu konudaki şahitliklerinde bu şahitliğin erkekler yerine yapıldığı şüphesi vardır. Bu nedenle de şüpheye dayanılarak iptal edilen meselelerde geçerli değildir. (Şahitliklerden biri de, diğr şer'i cezalar ve kısas konusunda yapılan şahitliktir. Bu konuda iki erkeğin şahitliği geçerlidir.) Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun- ([8]) buyurmuştur. Açıkladığımız nedenle (Bu konuda da kadınların şahitliği geçersizdir.) (Bunlar dışmdaki haklar konusunda hem iki erkeğin hem de bir erkekle iki kadının şahitliği geçerlidir. Bu hususta mal olan ve olmayan haklar arasında fark yoktur.) Örneğin : Nikâh boşama, idde, havale, vakıf, anlaşma (vekâlet, vasiyet) hibe, ikrar, ibra, çocuk, neseb vs. gibi.
İmam-ı Şafiî ise: «Kadınların erkeklerle beraber yaptıkları şahitlik, yalnızca mai ve malla ilgili meseleler de geçerlidir. Çünkü akıllarının az, kavramalarının zayıf ve yetkilerinin eksik olması nedeniyle asıl olan kadınların şahitliklerinin geçersiz olmaşıdır. Zira kadın, idareciliğe elverişli değildir. Bu nedenle de şerl cezalar konusundaki şahitliği geçersizdir. Aynı şekilde yalnız dört kadının şahitliği de kabul edilmemektedir. Ancak kadının şahitliği, zaruret nedeniyle mallar konusunda geçerlidir. Nikâh ise, önemi büyük, ve sık sık meydana gelmeyen bir mesele olduğundan Önemi daha az ve sık sık meydana gelen meseleler hükmünde kabul edilemez.» demiştir. Biz diyoruz ki; Asıl olan, kadının şahitliğinin geçerli olmasıdır. Çünkü kendisinde bu şahitliğe dayanak olacak ehliyet mevcuttur. Bu dayanak, onun olayları görmesi, kavraması ve anJatabiJmesidir. Çünkü birincisiyle şahit bilgi sahibi olur. ikincisiyle bilgi devam eder. Üçüncüsüyle de Hâkim bilgi sahibi olur. Aym nedenle kadının haber -hadîs vs.- rivayet etmesi geçerlidir. Kaldı ki fazla unutkanlık nedeniyle meydana gelen kavrama eksikliği, öteki kadının eklenmesiyle telâfi edilmektedir. Böylece ortada yalnızca şüphe meselesi kalmaktadır. Bu nedenle de kadının şahitliği, şüphe gerekçesiyle iptal edilebilen meselelerde geçersizdir. Yukarda sayılan haklar ise, şüphe ile birlikte sabit olan haklardır. Bu arada Kıyâsa aykırı olarak dört kadının şahitliğinin geçersiz olması, çok fazla dışarı çıkmamaları içindir. (Doğum, bakirelik ve kadının erkeklerce görülemeyen bir yerinde bulunan kusur hususunda tek bir kadının şahitliği geçerlidir.]
Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) «Erkeklerin bahamadıklan yerler hakkında kadınların şahitliği caizdir- ([9]) buyurmuştur. Hadisteki en-nisâ kelimesi elif-lâm almış bif çoğul olduğundan cins mânâsını ifâde eder ve dolayısıyla üçten azı da içine almaktadır. Böylece bu, İmam-ı Şafiî 'Tun, şahitlerin dört kadın olmalarını şart koşmasına karşı bir delil olmaktadır. Hem de bu tür şahitlikte erkekliğin aranmaması, nazar günahimn hafiflemesi içindir. Çünkü eşcinse bakmanın günâhı daha hafiftir. Aynı nedenle sayı unsuru da düşmektedir. Ancak şahitlerin iki veya üç olmaları ihtiyata daha uygundur. Çünkü şahit sayısının fazla olması halinde inandırıcılık vasfı daha fazladır.(Sonra kadının doğumla ilgili şahitliğinin hükmünü Boşama Bah-sî'nde açıkladık.) Bakirelik meselesinde ise eğer şahitlik yapan kadınlar, bir Kadının bakire olduğuna şahitlik ederlerse kadm bir sene bekletildikten sonra kocasından ayırılır. Çünkü bu durumda yapılan şahitlik, asıl olan bakireliğin devam etmesiyle teyid edilmiştir. Miras meselesinde, doğan çocuğun bağırdığına dâir şahitlikleri İmam Ebû Hanife'ye göre geçersizdir. Çünkü bu, erkeklerin de bilebilecekleri bir durumdur. Ancak çocuğun, cenaze namazının kılınması için kadının bu konuda yaptığı şahitlik geçerlidir. Çünkü namaz dini işlerdendir.
Diğer iki İmama göre ise, kadının miras için de bu konuda yaptığı şahitlik geçerlidir. Çünkü bu bağırma doğum sırasındaki bir sestir. Doğumda ise normal olarak hazır bulunmazlar. Bu nedenle bu ses konusundaki şahitlikleri, doğuma dâir şahitlikleri gibidir. (Bütün şahitliklerde Şahidin âdil olması ve şahitlik ederim demesi gerekir. Şayet şahit, şahitlik ederim demez ve: «Ben biliyorum» veya: înaıuyorum« derse şahitliği kabul edilmez.) Şahitlerde âdil-lik vasfının şart olması: Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Ceîle) âdilük konusunda:
«Doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden- ([10]) ve-Ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun- ([11]) buyurmuştur. Hem de şahidin doğruluğunu ortaya koyan âdilliktir. Çünkü yalan dışındaki günahları alışkanlık haline getiren bir kimse, bazen yalanı da alışkanlık haline getirir. İmam Ebû Yûsuf dan: -Fâsık, halk arasında şerefli ve ağır başlı bir kimse ise şahitliği geçerlidir. Çünkü o, şerefli olduğu için para ile yalancı şahitlik yapmaz, ağır başlı olduğu için de yalan söylemez.- dediği rivayet edilmiştir. Ancak ilk görüş daha sıhhatlidir. Yalnız şu var ki, Hâkim, Fâsıkın şahitliğiyle karar verirse bu, bize göre sahihtir. imam-ı Şafiî ise: -sahih değildir- demiştir. Bu konudaki fıkhi gerekçeler malûmdur
Şahitlik sözünün şart olduğunu da bu konudaki âyet ve hadisler açıkça belirtmektedir. Çünkü bu konudaki nasslarda yer alan emirler şahitlik sözüyle ifâde edilmiştir. Hem de şahitlik sözünde te'-kid fazladır. Nitekim, -Ben şahitlik ediyorum» ifâdesi yemin sözle-rindendir. örneğin:Bir kimsenin : -Allah'ın adıyla şahitlik ediyorum» demesi gibi. Böylece bu sözle yalan söylemekten daha çok kaçınılır.
Metinde geçen : «Bütün şahitliklerde» sözü, âdillik ve şahitlik sözünün geçen bütün şahitliklerde şart olduğuna işarettir. Hattâ bu iki husus, kadınların doğum ve diğer konulardaki şahitliklerinde de şarttır. Sahih olan görüş de budur. Çünkü gereklilik ifâde ettiğinden bu da şahitliktir. Nitekim bu şahitliklerin yapılması da mahkeme huzuruna mahsustur. Bu nedenle de bunlarda hür ve Müslüman olmak şartı aranmaktadır.
(İmam Ebü Hanife :-Hâkim Müslüman şahitte görünürdeki âdillik vasfına bakarak hasım itiraz etmedikçe şahitlerin gizli durumlarını sormaz» demiştir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-Zina isnadı suçundan ceza yemiş kimse dışında, bütün Müslümanlar, birbirleri hakkında yaptıkları şahitlikte âdildirler- ([12]) buyurmuştur. H z . Ömer' den de buna benzer birşey söylediği rivayet olunmuştur. ([13]) Hem de asıl olan, bir Müslümamrı kendi dinine göre haram olan bir davranıştan kaçınmasıdır. Bu husus ise yeterli bir delildir. Çünkü kesin durumu anlamak mümkün değildir. (Şer'î hükümler ve kısasta ise Hâkim, şahitlerin durumunu sorar.) Çünkü şahit, bu davaları düşürmek için hileye baş vurabileceğinden bu konularda derinliğine araştırma yapmak gerekir. Hem de şüphe, bu davâlan ortadan kaldırır. Şayet hasım, şahitlerin âdilliği-ne itiraz ederse Hâkim, durumlarını sorar. Çünkü bu durumda dikkate alınması gereken iki husus karşı karşıya geldiğinden bunlardan birini tercih etmek için Hâkim, durumlarını sorar.
(Diğer iki İmam ise: -Hâkim, bütün haklarda gizli veya açık olarak şahitlerin durumunu sormak zorundadır.» demişlerdir.) Çünkü Hâkim kararının temeli delile dayanır. Delil ise, âdil kimselerin şahitliği olduğundan Hâkim, âdilliğin bulunup bulunmadığını öğrenmeye çalışır. Böylece Hâkim, kararını da iptal edilmekten korumuş olur. Kimisi ise: -Bu durum asra ve zamana göre değişir- demiştir. Bu zamandaki fetva teamülü ise iki İmamın görüşüne göredir. (Sonra Hâkim, bir şahidin âdilliğini gizlice soruştururken âdilliği tespit edecek kimseye, şahidin nesebini, eşkalini ve oturduğu mahallenin camisini ihtiva eden gizli bir mektup gönderir. Tesbiti yapan şahıs, mektubu tekrar Hâkime gönderir.) Durumun öğrenilip aldatmanın meydana gelmemesi için bu işin tamamen gizli yapılması gerekir.
(Açık soruşturmada ise Hâkimin, âdilliği tesbit eden kimseyle şahidi bir araya getirmesi gerekir.) Böylece âdilliğin başkası tarafından tesbit edildiği şüphesi ortadan kalkmış olur. İslâm'ın ilk devrinde yalnızca açık soruşturma yapılmaktaydı. Bizim zamanımızda ise, huzursuzluktan korunmak için gizli soruşturmayla yetinilmektedir. İmam Muhammed' den: «Açık soruşturma, belâ ve fitnedir –huzursuzluktur-» dediği rivayet edilmiştir. Sonra, denilmiştir ki; Âdilliği tesbit eden kimsenin:O, âdildir ve şahitliği caizdir- demesi gerekir. Çünkü bazen, şahitliği caiz olmayan köle de âdil olabilir. Kimisi ise; -O, âdildir» demesiyle yetinilir demiştir. Çünkü şahidin hür olduğu, ev ile sabittir. Bu görüş daha sıhhatlidir. (Kimisine göre ise, şahitlerin durumunu sormak gerektiği görüşünde olan Hâkim, hasmın: -şahit âdildir» şeklindeki sözünü geçersiz sayar.) Yâni davalının sözünü geçersiz sayar. Diğer iki imamdan: «Dâvâlının, şahidin âdil olduğunu söylemesi caizdir.» dedikleri rivayet edilmiştir. Ancak İmam Muhammed'e göre, başka birinin de aynı şeyi söylemesi gerekir. Çünkü ona göre şahitlerin birden fazla olması şarttır Davalının sözü geçersizdir diyen asıl görüşe göre, davacı ile şahitleri nazarında dâvâlı, davayı inkâr etmekte yalancı ve iddiasında İsrar etmekle de haksız olduğundan şahidin âdilliğini tesbit etmeye ehil değildir. Şayet davâh; -Şahitler âdildir, fakat yanılıyorlar veya unutmuşlardır» derse bu takdirde sözü geçersizdir. Yok eğer: «Doğru söylüyorlar» veya: «Onlar, âdil ve doğru sözlüdürler» derse bu takdirde hakkı kabul etmiş olur. (Hâkimin, şahitlerin durumunu soran elçisinin bir kişi olması caizdir. Ancak iki kişi olmaları daha iyidir.) Bu, İmam E b û Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. î m a m M u h a m m e d ise : İki kişiden az olması caiz değildir, demiştir. Burada elçiden maksat, şahidin âdilliğini tesbit eden kişidir. Hâkimin, âdilliği tesbit edene gönderdiği elçi ile şahidin durumunu anlatan kişi konusunda da aynı ihtilâf mevcuttur.
îmam Muhammed diyor ki; şahidin âdilliğini tesbit etmek de şahitlik hükmündedir. Çünkü karar verme yetkisi, âdilli-ğin ortaya çıkmasına dayanır. Âdillik ise ancak bu kişinin tesbitiy-le ortaya çıktığından birden fazla olması şarttır. Nitekim bu kişinin âdil olması da şarttır. Aynı zamanda şer'i cezalar ve kısas konusunda bu kimsenin erkek olması da şarttır.İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf diyorlar ki: Şahidin âdilliğini tesbit etmek şahitlik hükmünde değildir. Bu nedenle onda. «Şahitlik ederim» demek şart değildir. Mahkemenin karar yetkisi ile şahidin birden fazla olması şartı ise şahitliğe mahsus, kıyâs dışı durumlardır. Şahitliğin dışında uygulanmazlar. (Şahitlerin âdilliğini gizli soruşturma ile tesbit eden kişide şahitlik ehliyeti şart değildir.) Hattâ köle dahi bunu yapabilir. Açık soruşturmada ise şahitlik ehliyeti şarttır. H a s s a fin görüşüne göre bunu yapan kişinin birden fazla olması ittifakla şart koşulmuştur. Çünkü bu soruşturma, yalnızca mahkeme salonunda yapılmaktadır Fıkıhçılar : İmam Muhammed'e göre. zina şahitliklerinin âdilliğini tesbit edenlerin dört kişi olmaları şarttır demişlerdir.[14]
Bir Fasıl
(Şahidin şahitlik ettiği meseleler ikiye ayrılır: Biri, kendi kendine kesinleşebilen meselelerdir. Örneğin: satış, ikrar, gasp, öldürme ve Hâkim kararı gibi. Sâhit. bunlardan birini duyduğunda veya gördüğünde şahit kılınmasa bile şahitlik edebilir.) Çünkü bu kimse, kendi kendine kesinleşebilen bir meseleyi öğrenmiştir. Şahitliği yeri-, ne getirmenin şartı ise hâdiseyi öğrenmiş olmaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) :Ancak (olayı) bilerek doğrulukla şahitlik yapanlar müstesna» ([15]) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de :Bir şeyi gün ışığı gibi biliyorsan bu konuda şahitlik yap. Yoksa vazgeç» ([16]) buyurmuştur.
(Şahit: «Ben, sattığına şahitlik ederim» der. «Beni şahit kıldı» demez.) Çünkü «Beni şahit kıldı» demesi yalandır. Bir şeyi perde arkasından duyması halinde şahitlik yapması caiz değildir. Böyle bir şahitliği Hâkim geçersiz sayar. Çünkü sesler birbirine benzediğinden bu konuda kesin bilgi meydana gelmemiştir. (Ancak evde, gördüğü kişiden başka kimse bulunmadığını bilerek içeri girdikten sonra kapıda oturur ve kapıdan başka da eve girilecek yer bulunmadığı halde içerdekini görmeden ikrarını İşitirse bu konuda şahitlik edebilir.) Çünkü bu durumda bilgi meydana gelmiştir. (Bâzı meselelerde de durum kendi kendine kesinleşmez. Örneğin t Şahitliğe şahitlik etmek gibi. Şöyle ki j Bir kimse, başka bir kimsenin bir konuda şahitlik yaptığını görürse şahitliğe şahit kıılmadıkça bu hususta şahitlik yapması câîz değildir.) Çünkü şahitlik kendi kendine kesinleşmez. O, ancak mahkemeye getirilmekle kesinleştiğinden başkasının isteği ve teklifi ile olması gerekir. Burada ise bu durum yoktur. (Aynı şekilde bir kimsenin, kendi şahitliğine şahit tuttuğunu duyan kimse buna şahitlik yapamaz.) Çünkü asıl şahit, bu işi kendisine değil, başkasına yüklemiştir. (Bir kimse, şahitlik yaptığına dâir kendi yazısını görürse şahitliği hatırlamadıkça buna şahitlik edemez.) Çünkü yazılar, birbirine benzediğinden kesin bilgi meydana gelmektedir.
(Kimisi: bu görüşün İmam Ebû Hanife'ye âit olduğunu, diğer iki İmama göre ise yazı sahibinin bu konuda şahitlik yapabildiğini söylemiştir. Kimisi de, bu kimsenin şahitlik yapamayacağında ihtilâf yoktur. İhtilâf, söz konusu yazının Hâkim tarafından mahkeme kayıtlarında veya kendi verdiği kararlar arasında bulunması halinde mevcuttur. Çünkü Hâkim arşivinde bulunan yazılar, onun mührü altında olup bunlarda eksiklik ve fazlalık meydana getirilemez. Böylece şahit, bu hususta bilgi sahibi olur. Senetteki şahitlik ise böyle değildir. Çünkü o, başkasının elindedir. Aynı ihtilâf, şahidin, şahitlikte bulunduğu meclisi hatırlaması veya güvendiği kimselerin kendisine : «Seninle beraber şahitlik etmiştik» demeleri halinde de mevcuttur.
(Şahit; neseb, ölüm, nikâh, gerdeğe girmek ve Hâkim tâ'yini meseleleri dışındaki konularda bir şeyi görmedikçe şahitlik edemez. Adı geçen meselelerde ise güvendiği kimselerden duyması halinde şahitlik edebilir.) Bu, bir istihsânckr. Kıyâsa göre ise caiz değildir. Çünkü şahitlik, müşahededendir.* Müşahede ise bilgi ile olmaktadır. Oysa burada bilgi meydana gelmemiştir. O halde bunlar da satış hükmün-dedirler.
İstihsân deliline göre ise, bu meselelerin sebeplerini görmek, özel kimselere mahsustur. Ayrıca bu meselelerle ilgili öyle bâzı hükümler vardır ki bunlar, asırlar geçtiği halde varlıklarını korumaktadırlar. Böylece eğer bunlarda, biribirinden işitmek yoluyla şahitlik kabul edilmezse bu, zorluğa pek çok hükmün işlemez hale gelmesine yol açacaktır. Satış ise böyle değildir. Çünkü onu herkes işitebilir. Kaldı ki şâ-hit, olayın halk arasındaki şöhretine şahitlik etmektedir. Bu şöhret ise, ya tevatür yoluyla veya güvenilir kişilerin söylemesiyle meydana gelir. Nitekim K u d û r i' de böyle denilmiştir. Bu tür şahitlikte, bir nevi bilgi sahibi olması için şahide, ya âdil iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının bilgi vermesi gerekir.
Kimisi ise: ölüm konusunda tek bir erkek veya kadının haber vermesiyle yetinilir. Çünkü ölüm. korkunç ve ürkütücü bir şey olduğundan onu ekseriya bir kişi görmektedir Böylece bu konuda şahitlerin birden fazla olmasmı şart koşmak biraz zorluk bulunur. Neseb ve nikâh ise böyle değildirler demiştir. Şahidin, şahitliği mutlak olarak yapması gerekir. Şayet Hâkime, duyarak şahitlik yaptığını söylerse şahitliği geçersiz olur. Nitekim mallar konusunda tasarrufun bir kişide olduğunu görmekle malın o kişiye âit olduğuna mutlak şahitlik yapılabildiği halde, şahit; tasarrufa dayanarak şahitlik yaptığını söylerse şahitliği geçersiz olur. Bu da aynen öyledir. Eğer bir kimse, birinin Hâkimlik makamında oturduğunu ve dava sahiplerinin yanma girip çıktıklarını görürse û kişinin Hâkim olduğuna şahitlik edebilir. Bir erkekle bir kadının aynı evde oturduklarım ve kan-koca gibi birbirlerine açıldıklarını görmesi halinde de durum aynıdır. Tıpkı bir malı bir kişinin tasarrufunda görmesi durumunda olduğu gibi. Bir kimse, falancanın gömüldüğüne kendisinin şahitlik ettiğine veya üzerinde namaz kıldığına şahitlik ederse bu, hâdiseyi görmek gibidir. Nitekim Hâkime bunu açıklaması halinde de şahitliği geçerlidir. Sonra K u d û r î' de istihsânın yukardaki beş meseleye tahsis edilmesi, duyarak şahitliğin vakıf meselesinde geçerli olmadığını ortaya koymaktadır. Oysa İmam Muhammed' den; bu. tür şahitliğin vakıf meselesinde caiz olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Çünkü yüzyıllar geçtiği halde vakıf kalmaktadır. Sahih olan görüşe göre ise, duyarak şahitlik, vakfın kendisinde geçerli fakat şartlarında geçersizdir. Çünkü şöhret kazanan kendisidir.Bir kimsenin tasarrufunda bulunan bir şeyin kendisinin olduğuna şahitlik edilebilir.) Çünkü tasarruf, mülkiyet için dayanak olan en kuvvetli delildir. Nitekim mülkiyeti sağlayan tüm sebeplerin delili maldaki tasarruf olduğundan kendisiyle yetinilebilir.imam Ebû Yûsuf dan: Bununla beraber malın tasarrufta bulunana âit olduğuna da şahidin inanması gerekir dediği rivayet edilmiştir.
Fıkıhçılar; Bu görüş îmam Muhammed' den bu konuda yapılan rivayetin izahı olabilir demişlerdir. Böylece bu, ittifakla şart koşulmuş olur. îmam-ı Şafii ise: -Tasarruf hakkıyla birlikte fi'li tasarrufun da bulunması gerekir» demiştir. Bâza fıkıhçılarımız da aynı görüşü savunmuşlardır. Çünkü tasarruf hakkı, hem mülkiyet hem de vekâlet yoluyla olabilmektedir. Biz diyoruz ki, fi'li tasarruf da biri vekâletle öbürü de asaletle olmak üzere ikiye ayrılır.
Sonra bu meselenin çeşitli şekilleri vardır. Şöyle ki: eğer şahit, hem malı hem de mal sahibini görürse şahitlik etmesi caizdir. Aynı şekilde mal sahibini görmediği halde malı sınırları ile birlikte görürse durum yine aynıdır. Bu, istihsânen caizdir. Çünkü neseb, duymakla da sabit olduğundan hakkında bilgi meydana gelmektedir. Eğer şahit, ne malı ne de mal sahibini görmezse veya sahibini gördüğü halde malı görmezse şahitliği caiz değildir.[17]
ŞAHİTLİKLERİ GEÇERLİ OLANLARLA OLMAYANLAR BABI
(Kör bir kimsenin şahitliği geçersizdir.) îmam Züfer: işitmeyle öğrenilen olaylarda kör kimsenin şahitliği geçerlidir. Çünkü bu tür olaylarda sadece işitmeye ihtiyaç vardır. Körün işitme organında ise bozukluk yoktur demiştir. Bu, aynı zamanda İmam Ebû Hanife' den de yapılan bir rivayettir.İmam Ebû Yûsuf ile îmam-ı Şafii ise: Olayı gördüğü sırada kör değilse şahitliği caizdir. Çünkü görme ile, bilgi meydana gelmektedir. Şahitlik ise ancak söyleyerek yerine getirilir. Bir olayın tarifi de onu anlatmakla yapılabilir. Örneğin: ölü hakkında şahitlik yapmak gibi. demişlerdir. Biz diyoruz ki; Şahitliği yerine getirmek, lehinde ve aleyhinde şahitlik yapılanları işaretle ayırmaya muhtaçtır. Oysa kör kişi, bunları ancak sesleriyle ayırabilir. Bu tür ayırmada ise, şahitleri çoğaltmakla kaçınılabilen gereksiz bir şüphe vardır. Tarifle kişiyi anlatmak ise hazırlar için değil ancak hazır bulunmayanlar için geçerlidir. Böylece buradaki şahitlik de şer'i cezalar ve kısas konusundaki şahitlik gibidir.
Şahit, şahitlik yaptıktan sonra körleşirse îmam Ebû Hanife ile îmam Muhammed'e göre bu, Hâkimin karar vermesine engel olur. Çünkü Hâkim için delil teşkil eden şahitliğe ehliyetin, karar esnâsmda da var olması gerekir. Halbuki-ehliyetin yok olmasıyla şahitlik geçersiz olmuştur. Böylece bu kişi, dil-
siz, deli ve Fâsık gibi olmuştur. Şahitlik yaptıktan sonra körleşen şahitlerin ölmeleri veya kaybolmaları halinde ise durum böyle değildir. Çünkü ölüm ile ehliyetin gereği tamamlanmış, kaybolmakla da ehliyet geçersiz olmamıştır. (Tevbe etse bile zina iftirası suçundan ceza yemiş kimsenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Ceîle) :«Bunların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin ([18]) buyurmuştur. Hem de bunların şahitliklerinin kabul edilmemesi, cezalarının bir devamı olduğundan cezanın aslı gibi bu bakımdan tevbeden sonra devam etmektedir. Başka bir suçla ceza yemiş kimsenin durumu ise böyle değildir. Çünkü şahitliğin kabul edilmemesi fâsıklıktan ötürüdür. Fâsıkhk ise, tevbe ile ortadan kalkmıştır. îmam- Şafii ise: -Tevbe etmesi halinde şahitliği kabul edilir. Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); «Ancak tevbe edenler müstesna- buyurmakla, tevbe edenleri istisna etmiştir, ([19]) demiştir.Biz diyoruz ki, istisna, bundan sonraki: Ve onlar asıl fasıklardır- ([20]) ifâdesine yöneliktir. Veya bu istisna «LÂKİN» mânâsında olup öncesiyle ilgili bulunmayan istisna tü-ründendir. (Zina isnadı suçundan ceza yedikten sonra Müslüman olan Gayr-ı müslimin şahitliği geçerlidir.) Çünkü Gayr-ı müslimin şahitlik hakkı vardır. Şahitliğinin geçersiz olması ise, yediği cezanın bir devamıdır. Oysa Müslüman olmakla onun, yeni bir şahitlik hakkı doğmuş olur. (Babanın, çocuğu ve torunlarının lehine, çocuğun da Baba ve Annesi ile kendi dedeleri lehine yapacakları şahitlik geçersizdir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :«Çocuğun Babaya, Babanın çocuğa, karının kocaya, kocanın karıya, kölenin efendiye, efendinin köleye ve işçinin iş verene yapacakları şahitlik geçersizdir» ([21]) buyurmuştur. Hem de çocuklar ile Babalar arasındaki çıkarlar birbirine bağlıdır. Bu nedenle de birbirlerine zekâtlarını veremezler. Aynı nedenle ya bunlar, bir bakıma kendilerine şahitlik yapmış olurlar veya bu şahitlikte töhmet meydana gelir.
Ben diyorum ki, işçiden maksat, Hocasının zararını kendi zararı, menfaatini de kendi menfaati olarak kabul eden özel öğrencidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -Bir evden beslenen kişi, o ev için
şahitlik yapamaz- ([22]) şeklindeki hadîsinin anlamı da budur. Kimisi ise, işçiden maksat, yıllık veya aylık ya da günlük tutulan işçidir. Bu işçi, şahitliğiyle iş verene kazandırdığı çıkarlar karşılığında ücret aldığından şahitlik için kiralanmış gibi olur.(Eşlerden birinin, öbürü için yaptığı şahitlik de geçersizdir.)
î m am -1 Şafii ise : -Eşin şahitliği geçerlidir. Çünkü malları ve tasarrufları birbirinden ayrıdır. Bu nedenle de aralarında kısas ve borçtan ötürü hapis cezası uygulanmaktadır. Bu şahitlikten kazanılan menfaatlere ise itibar edilmez. Çünkü bunlar, dolaylı olarak gerçekleşir. Tıpkı alacaklının, iflâs etmiş olan borçlusuna şahitlik yapması gibi.» demiştir. Biz diyoruz ki; Yukarıdaki Hadîs-i şerif bunu gerektirir. Hem de eşlerin menfatleri birbirine bağlıdır. Amaç olan da bu olduğundan eş, bu şahitliği yapmakla ya bir bakıma kendine şahitlik yapmış olur ya töhmet altında kalır. Alacaklının şahitliği ise böyle değildir. Çünkü onun şahitlik konusu malda tasarruf yetkisi yoktur. (Ortağın da ortaklık malı hakkında ortağı için yapacağı şahitlik geçersizdir.) Çünkü ortak olduklarından onlardan her biri, bir bakımdan kendine şahitlik yapmış olur. Ortaklık konusu olmayan bir mal hakkmdaki şahitlikleri ise geçerlidir. Çünkü bu durumda töhmet bulunmamaktadır.
(Kardeşin, kardeşe yeğenin de amcaya şahitliği geçerlidir.) Çünkü bunların mallan ve çıkarları birbirinden ayrı olup hiç birinin ötekinin malında tasarruf yetkisi bulunmadığından bu şahitlikte töhmet yoktur.
(Kadın gibi davranan erkeğin şahitliği de geçersizdir.) Maksat, çirkin hareketlerle böyle davranan kişidir. Çünkü böyle bir kimse fâsıktır. Konuşmasında yumuşaklık ve organlarında oynaklık bulunan kişinin şahitliği ise geçerlidir. (Yüksek sesle ağlayan ve şarkı söyleyen kadınların da şahitliği geçersizdir.) Çünkü bunlar günâh işlemiş olurlar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem), kadınların ahmakça olan, ağıt ve şarkı söylemelerinden nehyetmiştir. ([23]) (Haram içkileri içmeyi âdet haline getirenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü bu kimse, dininin yasakladığı bir işe girişmiştir.
(Kuşlarla oynayanın da şahitliği geçersizdir.) Çünkü bu iş, gaflete neden olduğu gibi bu işi yapan kimse, kuşunu uçurtmak üzere damına çıkmakla bâzan yabancı kadınların gizli taraflarını görebilmektedir Metnin bâzı nüshalarında: -Tanburla oynayanın» denilmiştir. Bu, şarkıcı demektir. (Halka şarkı söyleyenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü o, halkı büyük bir günâh etrafında toplamaktadır. Fâsıkhğa yol açtığından (Şer'î cezası olan büyük günahlardan birini işleyenin de şahitliği geçersizdir. Eteksiz olarak hamama girenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü avret yerini açmak haramdır. (Ribâ yiyen veya tavla ve satranç oynayan kimsenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü bunların tümü büyük günâhlardandır. Aynı şekilde bunlarla meşgul olduğu için namazı kaçıranın da şahitliği geçersizdir. Yalnız satranç oynamak ise, şahitliğe engel olan bir fâ-sıkhk değildir. Çünkü satrancın helâl olduğuna dâir içtihad yapılmıştır. K udıi ri'de, ribâ yiyenin bu işle meşhur olması gerekir. Çünkü insan, fasit akitler yapmaktan nadiren kurtulabilmektedir. Fasit akitlerin hepsi ribâdır.
(Yola işemek ve yolda bir şeyler yemek gibi âdi hareketlerde bulunan kimsenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü bu kimse, şahsiyetinden vazgeçmiştir. Aynı zamanda bu tür hareketlerden utanmayan bir kimse, yalandan da çekinmeyeceğinden yalanla itham edilir.
(Sahabe ve tabiinleri açıkça tahkir eden kimsenin de şahitliği geçersizdir.) Çünkü onun fâsıkhğı açığa çıkmıştır. Bunu gizleyen ise böyle değildir.
(Hattabiye mezhebi mensupları dışında, diğer bid'at mezhepleri mensuplarının şahitlikleri geçerlidir.) îmam-ı Şafii ise: «Geçerli değildir. Çünkü bu mezheplerden olmak, fâsıkhğm en ağır şekillerinden biridir.- demiştir.
Biz diyoruz ki; Bu mezheplerden birine bağlı olmak, itikat yönünden fâsıkhktırr. Kişinin bu tür fâsıklığa bulaşması ise, bu mezhebe inanmasından ötürüdür. Bu nedenle de bu kişi, bilerek besmelesiz kesilen hayvanın helâl olduğuna inanarak etini yiyen kimse gibidir. Teamül haline getirilen fâsıkhk ise böyle değildir. Hattabiler, Rafiziler'in aşırılanndandırlar. Onlar, yemin içen herkese şahitlik yapmanın caiz olduğuna inanırlar. Kimisi ise; bunlar, kendilerinden olanlara, şahitlik yapmanın vacip olduğuna inanırlar, demiştir. Böylece, şahitliklerinde töhmet kesinleşmiştir. (Dinleri ayn da olsa, Zimmîlerin birbirleri aleyhine yaptıkları şahitlik geçerlidir.) îmam Mâlik ile îmam-ı Şafiî ise: «Zimminin şahitliği kabul edijmez. Çünkü o fâsıktır. Nitekim Cenab-ı Hak (Azze ve Celle)'Asıl zâlimler, kâfir olanlardı» ([24]) buyurmuştur. Böylece onun dediğine karar vermemek gerekir. Bu nedenledir ki onun, Müslüman bir kimse aleyhindeki şahitliği geçersizdir. Böylece o da mürted1 hükmündedir.» demişlerdir. Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel-lem)'in, Hıristiyanların birbirleri aleyhine şahitlik yapmalarına izin verdiği rivayet edilmiştir. ([25]) Hem de, Zimmî, hem kendi hakkında hem de küçük çocukları hakkında tasarruf yetkisine sahip olduğundan kendi benzerleri aleyhine şahitlik yapabilenlerden olur. itikat yönünden fâsıklık ise, şahitliğe engel değildir. Çünkü bu kimse, kendi dinine göre haram olduğuna inandığı işlere bulaşmaz. Yalan ise, bütün dinlerce haram kılınmıştır. Mürted ise böyle değildir. Çünkü onun tasarruf yetkisi yoktur. Zimmînin, Müslüman bir kimse aleyhindeki şahitliği de böyle değildir. Çünkü o, Müslüman hakkında tasarruf yetkisine sahip değildir. Bir de Zimmî, Müslüma-mn hâkimiyetine öfkelenerek kendisine iftira edebilir. Bâtıl dinler ise, ayrı olsalar bile biri, ötekine egemen olmadığından kendilerini birbirine iftira etmeye sevk edecek öfkelenme yoktur.(Bizimle savaş halinde bulunan gayr-ı müslimin, Zimmi aleyhindeki şahitliği geçersizdir.) Allah daha iyi bilir ya... Maksat, güvence verilen savaş halindeki gayr-ı müslimdir. Çünkü o, Zimmi hakkında tasarruf yetkisine sahip değildir. Zira Zimmi, bizim ülkemiz halkından olduğundan ondan üstündür. Bu arada Zimmînin, savaş halindeki gayr-ı müslim aleyhindeki şahitliği geçerlidir. Tıpkı Müslüma-nın, hem onun hem de Zimmî aleyhindeki şahitliğinin geçerli olması gibi.(Aynı ülkeden olmaları halinde güvence verilen gayr-ı müslim-ierin birbirleri aleyhindeki şahitlikleri geçerlidir. Rum ve Türk gibi iki ülkeden olmaları halinde ise geçerli değildir.) Çünkü ülkelerin ayrı olması, birbirleri hakkında sahip oldukları tasarruf yetkisini ortadan kaldırır. Nitekim aynı durum, birbirlerinin miraslarına konmalarına da engel olmaktadır. Zimmi ise böyle değildir. Çünkü ülkemiz halkındandır. Güvence verilen gayr-ı müslim ise bu durumda değildir.
(Büyük günâhlardan sakınması halinde, küçük günâhları işlese bile iyilikleri kötülüklerinden fazla olan bir kimsenin şahitliği geçerlidir.) Şahitlikte aranan âdillik vasfının sahih olan tarifi budur. Çünkü bütün büyük günâhlardan kaçınmış olmak gerekir. Daha sonra da, söylediğimiz üzere iyilik ve kötülüklerden, çok olan taraf dikkate alınır. Küçük günâh ise, şahitlikte şart koşulan âdilliği bozmadığından dini bir hüküm olan şahitliğin de geçersizliğine yol açmamaktadır. Çünkü bütün küçük günâhlardan sakınmayı şart koşmak, hakların korunması için açık tutulan şahitlik kapısının kapanmasına neden olur.
(Sünnet olmayanın şahitliği geçerlidir.) Çünkü bu, âdilliğe zarar vermemektedir. Ancak dinle alay etmek maksadıyla sünnet olmamışsa şahitliği geçersizdir. Çünkü bu davranışıyla âdilliğini kaybetmiştir.
(Enenmiş olan kimsenin de şahitliği geçerlidir.) Çünkü H z . Ömer, enenmiş olan A 1 k a m e ' nin şahitliğini kabul etmiştir. ([26]) Bir de bu, bir kimsenin bir organının haksız olarak kesilmesi demek olduğundan tıpkı elinin kesilmesi hükmündedir. (Zina çocuğunun şahitliği de geçerlidir.) Çünkü Baba ve Annenin fâsıkhğı, çocuğun fâsıkhğını gerektirmez. Nasıl ki müslüman olmayan anne ve babanın da müslüman olan çocuklarına bir zararı yoktur. İmam Mâlik ise: bu kişinin, zina konusundaki şahitliği geçersizdir. Çünkü o, başkalarının da kendisi gibi zina çocukları olmalarını istediğinden töhmet altında kalır, demiştir. Biz diyoruz ki; Âdil kişi, bunu tercih etmez ve istemez. Burada söz konusu olan da Âdil kimsedir. (Çift cinsiyetti kimsenin şahitliği de geçerlidir.) Çünkü o, aslında ya erkektir ya kadındır. Hangisi de olsa, şahitliği nass ile geçerlidir. (İşçilerin şahitliği de geçerlidir.) Bütün Fıkıhçılara göre, buradaki işçilerden maksat, Padişahın emrinde çalışan işçilerdir. Yoksa işçiliğin kendisi fâsıklık değildir Ancak haksızlığa yardımcı olurlarsa şahitlikleri geçersiz olur;
Kimisi ise : işçi halk arasında şerefli ve ağır başlı bir kimse olup konuşmalarında saçmalamıyorsa -Fâsık hakkında î m a m Ebû Yûsuf dan rivayet edildiği' üzere- bu kimsenin şahitliği geçerlidir. Çünkü o, şerefli olduğundan şahsiyetini korumak için yalana kalkışmamakta, ağırlığı olduğu için de yalancı şahitlik için kira-lanamamaktadır. (İki kişi. Bahalarının hir kimseyi vâsi tâ'yin ettiğine şahitlik ederlerken o kimsede bunu iddia ediyorsa bu şahitlik İstihsânen geçerlidir, etmiyorsa geçersizdir.) Kıyâsa göre ise, Vâsi iddia etse bile bu şahitlik geçersizdir. Aynı şekilde kendilerine bir mal vasiyet edilen iki kişi veya ölüden alacaklı olan veya ölüye borçlu olan iki kişinin bu konudaki şahitlikleri ile ölünün kendileriyle beraber şu adamı da vâsi tâ'yin ettiğine dâir şahitlik yapan iki Vâsinin şahitliği de caiz değildir. Çünkü bu, şahidin, kendine şahitlik yapması demektir. Nitekim bu şahitlikle sağlanan menfaat kendisine aittir.
îstihsâna göre ise, ölümün malûm, kişinin de vasiliğe talip olması halinde Hâkim, onu Vâsi tâ'yin edebilir. Bu şahitlik ise, Vâsiyi tâ'yin hususunda Hâkime yeterli delildir. Yoksa bu şahitlikle herhangi bir hak sabit olmaz. Bu nedenle de bu şahitlik, kur'a hükmündedir, îki Vâsi, beraberlerinde üçüncü bir kişinin dahs bulunduğunu ikrar ederlerse Hâkim, üçüncüyü tâ'yin edebilir. Çünkü her iki vâsi, kendi ikrarları gereği tasarruftan âciz kalmışlardır.
ölümün malûm olmaması ve vâsilerin vasiliği inkâr etmeleri halinde ise Hâkim, Vâsi tâ'yin edemez. Bu nedenle de bu durumda vâsi tâ'yinini gerektiren delil şahitlik olur. Ölüye borçlu olduklarını ikrar eden iki kişinin bu konudaki şahitlikleri ölüm malûm olmasa bile geçerlidir. Çünkü bunlar, kendi aleyhlerinde ikrarda bulunduklarından ölüm, onların kendi haklarındaki bu ikrarlarıyla kesinleşmektedir.
(Eğer iki kişi, hazır bulunmayan Babalarının, falancayı Kûfe'de-ki borçlarını almaya vekil kıldığına şahitlik ederlerse bu durumda, vekil olacak kişi, kabul veya inkâr etsin bu kişilerin şahitliği geçersizdir.) Çünkü Hâkim, hazır bulunmayan bir kişiye vekil tâ'yin edemez. Vekilliğin sabit olması ise, bu iki kişinin şahitliğine bağlıdır.
Oysa bu kişilerin şahitliği vekilliği ortaya koyamaz. Çünkü töhmet altındadırlar.
(Hâkim, davacı şahitlerin ehliyetsiz olduklarına dâir şahitliği dinlemez ve buna karar vermez.) Çünkü fasıklik Hâkimin karar veremediği hususlardandır. Nitekim, kişi, tevbe ile fâsıklıktan kurtulduğundan Hâkimin bu konudaki karan bağlayıcı ve daimi olamamak-tadıı. Hem de bu şahitlik, gizlenmesi vacip olan sim ifşa etmektir. Halbuki sır yaymak, günâh olup ancak hakları korumak için vâki zaruret halinde buna ruhsat verilebilir. Bu zaruret ise, karar verilebilen konularda geçerlidir. (Ancak bu şahitler, davacının bunu ikrar ettiğine şahitlik ederlerse bu şahitlik geçerlidir.) Çünkü ikrar hakkında karar verilebilir.
(Davalı, davacının şahitleri kiraladığına dâir delil getirirse kabul edilmez,) Çünkü bu, mesnetsiz olarak şahitlerin ehliyetsizliklerine şahitlik etmektir.
Şahitlerin kiralandığı hususu, ehliyetsizliği destekleyici bir husus olmakla beraber bunun ispatı için hasım olacak kimse bulunmamaktadır. Çünkü bu hususta dâvâlı olan kişi, hasım durumunda değildir. Fakat eğer davâh; davacının şahitlik yapmaları için şahitlere on dirhem ödediğini, ve bu dirhemleri de onun elindeki kendi malımdan ödemiştir diyerek bu konuda getirdiği delil geçerlidir. Çünkü o, bu konuda hasımdır. Bu iddiaya binâen şahitlerin ehliyetsizliği de ortaya çıkar. Aynı şekilde dâvâlı, delil getirerek aleyhinde haksız şahitlik yapmamaları için davacı şâhitleriyle belli bir miktar para üzerinde anlaştığını ve bu parayı kendilerine ödediğini, ancak kendilerinin buna rağmen davacıya şahitlik yaptıklarını iddia eder ve ödediği parayı kendilerinden geri isterse getirdiği delil geçerlidir. Bu nedenle biz: davâh, davacı şahidinin köle veya zina isnadı suçundan ceza yediğini veya içki içtiğini veya zina iftiracısı veya davacının ortağı olduğuna dâir delil getirirse getirdiği delil geçerlidir. (Bir kimse, şahitlik edip henüz yerinden ayrılmadan ! Ben, şahitliğimin bir kısmında hata yaptım dediği takdirde, eğer bu, âdil bir kimse ise şahitliği caizdir.) Yâni söylemem gereken bir şeyi unutarak veya olmayan bir şeyi ekleyerek hata yaptım derse durum böyledir. Çünkü şahit, Mahkeme meclisinin mehabetinden böyle durumlarla karşüaşabildiğinden bu, açık bir özür olmaktadır. Bu nedenle anında telâfi edilmesi ve şahidin âdil olması halinde şahitlik geçerli olur. Ancak meclisten kalktıktan sonra döner ve hata yaptım derse durum böyle değildir. Çünkü bu hareket, hakikati Örtbas etmek ve hainlik yapmak üzere davacı lehine ifâde değiştirdiği şüphesini uyandırdığından ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Hem de meclis aynı olduğunda sonradan eklenen ifâde asıl şahitliğe katılır. Böylece ifâdenin tümü tek bir konuşma gibi olur. Meclislerin ayrı olması halinde ise durum böyle değildir. Şer'î cezaların veya nesebin bir kısmında hata meydana gelmesi halinde de durum aynıdır. Eğer ifâdedeki değişiklik, şüphe uyandırıcı mâhiyette ise durum böyledir. Yok eğer böyle bir durum yoksa şahit âdil olduktan sonra meclisten kalksa bile ifâdeyi tekrarlamakta bir beis yoktur.
Örneğin: şahitlik sözünü veya bunun yerine geçecek bir sözü unutması gibi. İmam Ebû Hanife ile îmam Ebû Yûsuf dan: Şahit âdil ise, ayrı mecliste ifâdeyi düzeltmesi halinde de sözü geçerlidir, dedikleri rivayet edilmiştir. Ancak asıl olan bizim dediğimiz gibidir. Allah doğruyu en iyi bilendir.[27]
ŞAHİTLİKTE İHTİLÂFA DÜŞME BABI
(Şahitlik, davaya uygun is6 geçerli, uygun değilse geçersizdir.) Çünkü konaklarında davanın şahitlikten önce meydana gelmesi şahitliğin, geçerli olmasının şartıdır. Böylece şahitliğin davaya uygun olduğu durumlarda dava daha önce meydana gelmekte iken şahitliğin davaya uygun olmadığı durumlarda ise dava şahitlikten Önce meydana gelmemektedir. (İmam Ebû Hanife'ye göre, her iki şahidin ifâdesinin söz ve mânâ bakımından aynı olması gerekir. Şöyle ki: Şahitlerden biri, bin dirheme Öbürü de iki bin dirmehe şahitlik ederse, İmam Ebû Hani-fe'ye göre bu şahitlik geçersizdir. Diğer iki İmama göre ise, davacı iki bin dirhem dava ediyorsa şahitlik, bin dirhem için geçerlidir.) Aynı şekilde şahitlerden birinin yüz, öbürünün, ikiyüz veya birinin bir talâk, öbürünün iki talâk ya da birinin bir talâk öbürünün üç talâk demesi halinde de durum aynıdır.
İki İmam diyorlar ki: her iki şahit de bin dirhem veya bir talâk üzerinde birleşmişlerdir. Fazlalığı ise yalnız bir şahit söylemiştir. O halde yalnız birinin söylediği fazlalık değil ikisinin de birleştiği miktar kesinleşir. Böylece bu, bir şahidin bin dirhem, öbürünün se binbeşyüz dirhem demesi gibi olur.
İmam Ebû Hanife ise diyor ki: şahitler, sözde ihtilâfa düşmüşlerdir. Sözdeki ihtilâf ise mânâda da ihtilâf olduğunu gösterir. Çünkü mânâyı ifâde eden sözdür. Şöyle ki; bin kelimesi, iki-bin anlamında kullanılamaz. Tam tersine bu iki ifâde birbiriyle çelişen ayrı iki cümle olduğundan her biri için bir kişi şahitlik yapmış olur. Bu nedenle bu, paraların cinsi konusunda değişik ifâde vermeleri gibi olur.
(Şahitlerden biri, bine öbürü İse binbeşyüze şahitlik eder ve davacı da binbeşyüz dava ediyorsa şahitlik bin dirhem için geçerlidir.)
Çünkü her iki şahit hem söz hem de mânâ bakımından bin dirhem üzerinde birleşmişlerdir. Çünkü bin ile beşyüz birbirine atfedilen iki ayn sözdür. Atıf ise kendisine atıf yapılanı takviye eder. Bir talâk ile bir buçuk talâk ve yüz ile yüzelli de böyledir. On ile onbeş ise böyle değildir. Çünkü aralarında atıf harfi bulunmadığından bin ile ikibin gibidirler. (Eğer davacı, benim falancada sadece bin dirhem alacağım vardır derse. Şahidin, alacağın binbeşyüz dirhem olduğuna dâir şahitliği geçersizdir.) Çünkü davacı, şahitlik konusu malın miktarı hususunda onu yalanlamıştır. Davacının, bin dirhemin dışında bir şey istememesi de böyledir. Çünkü burada asıl olan yalanlama olduğundan dava ile şahit ifâdesinin uzlaştırılması gerekir.
Şayet davacı; Ondaki alacağım daha önce binbeşyüz iken beş-yüzü almıştım veya bağışlamıştım derse şahitlik geçerli olur. Çünkü bu durumda dava ile şahit ifâdesi arasında uzlaşma meydana gelmiştir.
(Her iki şahit de bin dirheme şahitlik eder ve onlardan biri; borçlunun, beşyüzü ödediğini söylerse bindeki şahitlikleri geçerlidir.) Çünkü bu hususta birleşmişlerdir. (Ancak beşyüzünün ödendiğini söyleyen şahidin bu sözü dinlenmez.) Çünkü bu, tek kişinin şahitliğidir. (Ancak başka biri de bu hususta onunla beraber şahitlik ederse sözü dinlenir.)
tmam Ebû Yûsuf dan : Alacağın beşyüz olduğuna karar verilir. Çünkü beşyüzün daha önce ödendiğini söyleyen şahit, alacağın yalnızca beşyüz olduğuna şahitlik etmiş olur, dediği rivayet edilmiştir. Buna karşı olan görüşün gerekçesi ise, yukarda açıkladığımız gibidir. Beşyüzün Ödendiğini bilen (Şahidin, dâvâlı beşyüzü aldığını ikrar etmedikçe alacağın bin dirhem olduğuna şahitlik etmemesi gerekir.) Böylece haksızlığa yardıma olur.
fCami'us-Sağir'de: İki kişi, falancanın bin dirhem borcu olduğuna şahitlik ettikten sonra onlardan biri, borçlunun bu borcu ödediğini söylerse borçla ilgili şahitlik geçerlidir.) Çünkü borcun varlığı konusunda ikisi de birleşmişken daha önce de açıkladığımız üzere ödendiğine sadece biri şahitlik etmektedir. T a h a v i, Fıkıhçıla-nmızdan bu şahitliğin geçersiz olduğunu söylediklerini rivayet etmiştir. Bu, fmam Züfer'in de görüşüdür. Çünkü davacı, borcun ödendiğini söyleyen şahidi yalanlamıştır. Biz diyoruz ki; bu, ilk şahitliğe konu o)an borçla ilgili bir yalanlama değildir. Şahitlik yapılan konu ile ilgili olmayan yalanlama ise, şahitliğin geçerliliğine engel değildir. (İki şahit, falancanın Zeyd'i Kurban bayramında Mekke'de, diğer iki şahit de onu Kûfe'de öldürdüğüne şahitlik eder ve Hâkim huzurunda bir araya gelirlerse Hâkim, her iki şahitliği de geçersiz sayar.) Çünkü şahitliklerden birinin yalan olduğu muhakkaktır. Bu arada bunlardan biri, öbürüne tercih edilemez. (Şayet bu şahitliklerden biri daha önce yapılır ve ona göre karar verildikten sonra öbürü yapılırsa sonradan yapılan şahitlik geçersizdir.) Çünkü birinci şahitlik, kararla birleşmekle tercih edilir duruma geldiğinden ikinci şahitlikle bozulmaz.
(İki kişi, bir kimsenin bir inek çaldığına şahitlik eder, fakat renginde ihtilâf ederlerse hırsızın eli kesilir. Şayet biri, ineği öbürü İse öküzü çaldığında şahitlik ederse hırsızın eli kesilmez.) Bu, İmam Ebû Hanife'ye göredir
Diğer iki imam ise: her iki durumda da hırsızın eli kesilir, demişlerdir.
Kimisi ise: bu ihtilâf, siyahlık ve beyazlık gibi renklerde değil, siyahlık ve kırmızılık gibi birbirine benziyen renklere mahsustur, demiştir. Kimisi de: bu ihtilâf, bütün renklerde vardır, demiştir.
İki İmam diyorlar ki: siyah hayvanı çalmak ile beyaz hayvanı çalmak aynı şeyler olmadığından hırsızlıkların her biri için iki şahit bulunmamıştır. O halde gaspta olduğu gibi burada da karar verilmez. Kaldı ki şer'i ceza konusunda karar verilmemesi daha evlâdır. Böylece bu da, şahitlerin, hayvanın erkeklik ve dişiliğinde ihtilâf etmeleri gibi olur. İmam Ebü Hanife ise diyor ki: İki şahidin ifâdesini uzlaştırmak mümkündür. Çünkü hırsızlık olayları geceleyin uzaktan görülmektedir. Renkler ise ,ya birbirine benzemekte veya aynı hayvanda bulunmaktadır. Şöyle ki; Siyahlık hayvanın bir tarafında olur ve onu bir şahit görür, beyazlık da hayvanın diğer tarafında olur ve onu da Öteki şahit görür. Gasp ise böyle değildir. Çünkü o, gündüzleyin yakından görülür.
Erkeklik ve dişilik ise aynı hayvanda bir arada bulunmaz. Ayrıca hayvanın erkeklik ve dişiliğini öğrenmek için onu yakından görmek gerektiğinden bu iki durum birbirine karıştırılmaz.
(Bir kimsenin bir başka kimseden bin dirheme bir hayvan satın aldığına şahitlik eder, başka biri de hayvanı binbeşyüze aldığına şahitlik ederse şahitlik geçersizdir.) Çünkü şahitlikten maksat, satış akdinin yapıldığını ispatlamaktır. Bedelin değişik olması ise, akdin de değişik olmasına yol açmaktadır. Böylece şahitliğe konu olan iki akit meydana gelmekte ve her akit için iki şahit bulunmamaktadır. Hem de davacı, şahitlerden birini yalanlamış olur. Satıcının davacı olması halinde de durum aynıdır. Açıkladığımız nedenle, davacının, azı veya çoğu dava etmesi arasında bir fark yoktur. (Davacı kârı olmak üzere bir mal karşılığında yapılan HUL1 meselesi ile davacı, katil olmak üzere kasıtlı öldürme meselesinde yapılan şahitlikte de aynı durum vardır.) Çünkü maksat, ihtiyaç duyulan akdi ispatlamaktır. Sâyet dava başka taraftan yapılırsa bu, daha önce açıkladığımız hususlarda borç akdi gibi olur. Çünkü bu takdirde katilin bağışlanması ile talâk, hak sahibinin ikrarıyla kesinleştiğinden ortada sadece borçla ilgili dava kalmaktadır.
Rehin meselesinde ise; eğer davacı malı rehne koyan ise şahitlik geçersizdir. Çünkü onun rehinde bir payı bulunmadığından şahitlik davâsız kalır. Yok eğer davacı, rehni alan ise, bu da borç davası gibidir. îcâr meselesinde ise eğer dava, kira süresinin başlangıcında açılmışsa bu da satış akdi gibidir. Yok eğer davacı, kiraya veren olur ve dava, sürenin bitiminde açılırsa bu, borç davası gibidir. (Nikâh ise, İstîhsânen bin dirhem ile caizdir. Her iki İmam ise : bu İhtilaflı şahitlik, nikâhta da geçersizdir demişlerdir.) Emali'de ise, îmam Ebû Yûsuf un görüşü îmam E b û H a n i -f e ' nin görüşüyle beraber zikredilmiştir.
İmam Ebû Hanife ise diyor ki; Nikâh meselesinde mal, akdin aslından değildir. Nitekim nikâhta asıl olan, kadın ile erkeğin birbirine helâl olmaları, aralarında evlilik bulunması ve meh-rin, kadının malı olmasıdır. Kaldı ki akdin aslında ihtilâf yoktur. Bu nedenle akit kesinleşir. Sonra, akdin aslında bulunmayan bir hususta ihtilâf meydana geldiğinde her iki şahidin birleştikleri aza karar verilir.
Sahih görüşe göre; her iki şahidin söylediği malların azını veya çoğunu dava etmek aynıdır. Sonra denilmiştir ki, imamlar arasındaki söz konusu ihtilâf, kadının davacı olduğu durumda mevcuttur. Kocanın, davacı olduğu durumda ise anılan şahitliğin geçersizliği hususunda ittifak vardır. Çünkü bazen kadının gayesi mal olduğu halde kocanın gayesi devamlı olarak akdin gerçekleşmesidir.
Kimisi ise: her iki durumda da imamlar arasında ihtilâf vardır. demiştir. En sıhhatli görüş de budur. Gerekçesi ise, yukarıda açıkladığımız gibidir. Allah (Azze ve Celle) daha iyi bilir.[28]
Bir Fasıl
Mirasla İlgili Şahitlik
[Bir kimse, açık delil getirerek herhangi bir evin Ölen Babasına âit olduğunu ve elinde bulundurana emânet veya ödünç olarak verdiğini söylerse evi alır ve bu konuda kendisinden babasının Öldüğüne ve evi kendisine miras bıraktığına dâir delil istenmez) îmam Ebû Hanife ile îmam Muhammed'e göre fıkhî kural olarak şahitler, murisin öldüğüne ve malı vârise miras bıraktığına şahitlik etmedikçe malm murise âit olduğunun sabit olmasıyla vârisin olduğuna karar verilemez. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise durum böyle değildir. O, şöyle der: murisin mülkiyeti demek vârisin mülkiyeti demek olduğundan murisin mülkiyetine şahitlik etmek, vârisin mülkiyetine şahitlik etmek demektir. İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed ise: vârisin mirastaki mülkiyeti yeni bir mülkiyettir. Nitekim fakir olan murise verilen sadakayı zengin olan vârisin alması caizdir. O halde mülkiyetin vârise geçtiğine şahitlik edilmesi gerekir, demişlerdir. Ancak mülkiyetin kesin olarak vârise geçmesi için malın, ölüm esnasında murisin mülkiyetinde olduğuna şahitlik edilmesiyle iktifa edilmiştir. Açıklayacağımız üzere murisin bir maldaki tasarruf hakkı konusunda da bununla iktifa edilmiştir. K u d û r i' deki meselede de tasarrufla ilgili şahitlik mevcuttur. Çünkü malı ödünç veya emânet olarak alan ile kiracının maldaki tasarrufları mal sahibi-
nin tasarrufu yerindedir. Bu durum ise, malın çekilip taşınmasına ihtiyaç bırakmamaktadır.
(Eğer şahitler, bir evin ölen bir kimsenin tasarrufunda olduğuna, ölürken de bu tasarrufun var olduğuna şahitlik ederlerse şahitlikleri caizdir.) Çünkü zâminlik nedeniyle maldaki tasarruf, mülkiyete dönüşür. Murise tasarruf hakkını verenin bilinmemesiyle de mala zâmin olunur ve böylece mal. onun mülkiyetine geçmiş olur. Bu nedenle tasarrufla ilgili şahitlik, malın ölüm esnasında murisin mülkiyetinde olduğuna şahitlik etmek gibidir.
(Evi tasarrufunda bulunduran sağ bîr kişiye karşı şahitler, evin bir kaç aydan beri davacının tasarrufunda bulunduğunu söylerlerse şahitlikleri geçersizdir.) İmam Ebû Yûsuf ise: geçerlidir çünkü tasarruf da tıpkı mülkiyet gibi bir haktır. Nitekim şahitler, evin, davacının malı olduğuna şahitlik etselerdi şahitlikleri geçerli olacağından bu da öyledir. Böylece bu şahitlik, davalının evi davacıdan aldığına şahitlik etmeleri gibi olur, demiştir. imam Ebü Hanife ile İmam Muhammed'e göre ise; burada şahitlik, belirsiz bir hususta yapılmıştır. Çünkü tasarruf, sona eren bir hak olduğu gibi, mülkiyet, itimat ve zâminlik gibi kısımlara aynlır. Belirsiz bir şeyin iadesine karar vermek ise imkânsızdır.
Mülkiyet ise; malûm olduğu gibi çeşitleri de yoktur. Malı davacıdan almanın durumu da böyle değildir. Çünkü bu, malûm bir durum olduğu gibi hükmü de malûmdur. Bu hüküm, malı geri vermenin vacip olduğudur. Hem şahitlik konusudur. Oysa söylemek, görmek kadar kesin olamaz. (Şayet davalı, bu iddiayı ikrar ederse ev, davacıya verilir.) Çünkü ikrar edilen maldaki belirsizlik ikrarın sahih oluşuna engel olmamaktadır (Eğer iki şahit, davalının, evin daha önce davacının tasarrufunda olduğunu ikrar ettiğine şahitlik ederlerse ev davacıya verilir.) Çünkü burda şahitlik konusu olan ikrardır. İkrar ise bilinen bir husustur.[29]
ŞAHİTLİK ÜZERİNE ŞAHİTLİK BABI
(Şüphe ile kalkmayan her hakta şahittik üzerine şahitlik yapmak caizdir.) Bu, istihsânen caizdir. Çünkü buna şiddetle ihtiyaç vardır. Nitekim asıl şahit bâzı engellerden ötürü bazen şahitlik yapamamaktadır.
Bununla beraber, şahitlik üzerine şahitliğin caiz olmaması, hakların kaybolmasına yol açacaktır. Bu nedenle biz, şahitlik üzerine şahitliğin caiz olduğunu söylüyoruz. Bu, bir kaç panitlik şeklinde de olsa caizdir. Ancak bu şahitlikte ya asil şahitliğin yerine geçmesi veya, ihtimal payının fazla olması bakımından şüphe unsuru mevcuttur. Oysa, asil şahitleri, çoğaltmak suretiyle bundan kaçınılabilir. Bu nedenle bu şahitlik, şer'i cezalar ve kısas gibi şüpheyle ortadan kalkan hükümlerde geçersizdir.
(İki kişinin, iki asil şahidin şahitliğine şahitlik etmesi caizdir.) îmam-ı Şafiî ise: -Bu şahitliğin ancak her asil şahide iki şahit olmak üzere dört kişiyle caizdir. Çünkü buradaki İki şahit, bir asil şahidin yerine geçmektedir Böylece bunlar, şahitlikte kadın gibidirler.» demiştir. Biz diyoruz ki; H z. Ali: ([30]) -Bir kişinin şahitliğine ancak iki kişi şahitlik edebilir.» demiştir. Hem de asil şahidin şahitliğini ak.tarmak, bir haktır. Böylece bunlar, sırayla iki hakka şahitlik etmiş olacaklarından şahitlikleri geçerlidir. (Bir kişinin, yalnız bir şahidin şahitliğine şahitlik etmesi geçersizdir.) Bu, aynı zamanda İmam M â 1 i k ' e karşı bir delil olan. H z . Ali' den yaptığımız rivayet gereğincedir. Hem de bu şahitlik, bir hak meselesi olduğundan şahitlerin gereken sayıda olmaları lâzımdır (Şahitliğe şahitlik şöyle yapılır: Asil şahit, kendi şahidine; «Falanca oğlu falancanın, şu hususu ikrar ettiğine ve beni kendine şahit kıldığına şahitlik ediyorum. Sen de bu şahitliğime şahit ol- der.) Çünkü şahit şahidi, asil şahidin vekili durumunda olduğundan, daha önce de geçtiği üzere şahitliğin kendisine yüklenmesi ve vekil kılınması gerekir. Şahit şahidi, şahitliği mahkeme meclisine götürebilmek için bu şahitliği Hâkim huzurunda yapacağı şahitlik gibi yapması gerekir. (Beni kendine şahit kıldı dememesi halinde de şahitlik caizdir.) Çünkü kendisine, «şahit ol» denmese bile başkasının ikrarını duyan kimsenin bu konuda şahitlik yapması caizdir. «Şahit şahidi, şahitlik yaparken şöyle der: -Falancanın, yanında şu hususu ikrar ettiğine şahitlik yapan Zeyd'in, beni bu şâhitliğine şahit kıldığına ve bana s bu şahitliğime şahit ol, dediğine şahitlik ediyorum.-] Çünkü, şahit şahitliğinde, şahit şahidinin ve asil şahidin şahitliğiyle şahitliğin, şahit şahidine yükletildiğinden söz edilmesi gerekir. Bu şahitliğin, hem yukardaki ifâdeden daha uzun hem de daha kısa ifâde şekli de vardır. Ancak işlerin en iyisi, orta halli olanıdır.
(Falanca, beni kendine şahit kıldı, diyen kimse, benim şahitliğime şahit ol, demedikçe onu duyan, şahitliğine şahitlik yapamaz.) Çünkü şahitliğin, şahit şahidine yükletilmesi gerekir. Bu, İmam Muhammed'in görüşüne açıkça uymaktadır. Çünkü ona göre, hem şahit şahitlerinin hem de asil şahitlerin şahitliğiyle karar verilebilir. Nitekim, bir hakkın talebi halinde zâminlikte ortaktırlar. Bu, aynı zamanda İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'un görüşlerine de uymaktadır. Çünkü onlara göre de delil olması için asil şahitlerin şahitliklerini Mahkeme meclisine aktarmak gerektiğinden delil olacak bu şahitliğin şahit şahidine yükletilmesi gerekir.
(Asil şahitler, ölmedikçe veya üç günlük ve daha fazla mesafe uzaklıkta bulunmadıkça veya Hâkim huzuruna gelemeyecek kadar ağır hasta olmadıkça şahit şahidinin şahitliği geçersizdir.) Çünkü şahitliğe şahitlik, ihtiyaç için caizdir. İhtiyaç ise, ancak asil şahidin şahitlik yapamaması durumunda mevcuttur. Nitekim saydığımız nedenlerle bu durum gerçekleşmektedir. Bu arada şer'î sefer süresini nazara almamızın nedeni, asil şahidin şahitliğine engel olan gerçek nedenin mesafe uzaklığı olmasıdır. Anılan sefer süresi ise, hükmen uzak kabul edilir. Nitekim, bâzı dinî hükümler, bu sefer süresine bağlıdır. Söz konusu şahitlik meselesi de aynı durumdadır, imam Ebû Yûsuf dan : Bir kimse, sabah şahitlik yapacağı yerden akşama kadar evine varamıyorsa bu durumda halkın haklannı korumak için şahitliğe şahit tutmak caizdir, dediği rivayet edilmiştir.
Demişlerdir ki; birinci görüş, daha uygun, İkinci görüş ise, daha acımalıdır. Fakih Ebül-Leys de ikinci görüşü benimsemiştir. (Şahit şahitlerinin asil şahitlerin âdil olduklarını söylemeleri caizdir.) Çünkü şahit şahitleri buna ehildirler. (Aynı şekilde, şahitlik yapan iki kişiden birinin, öbürünün âdil olduğunu söylemesi de caizdir.) Çünkü bu durumda olsa olsa bunu söyleyen şahit için, arkadaşının şahitliğiyle beraber kendi şahitliğine göre karar verilmesi avantajı vardır. Kaldı ki. âdil bir kimse, kendi şahitliğinde olduğu
gibi başkasının şahitliğiyle ilgili sözünde de böyle bir şeyle itham edilemez. Nasıl edilsin ki?.. Arkadaşının şahitliği reddedilse bile onun kendi hakkındaki sözü geçerlidir. Bu nedenle de itham söz konusu değildir.
(Şahit şahitleri, asil şahitlerin âdil olduklarını söylemezlerse bu caizdir, ancak Hâkim, durumlarım inceler.) Bu imam Ebû Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed ise: Bu durumda şahitlikleri geçersizdir. Çünkü adaletsiz şahitlik yapılamaz. O halde şahit şahitleri, asil şahitlerin âdil olduklarını bilmedikleri takdirde şahitliği aktaramazlar. Bu nedenle de şahitlikleri geçersizdir, demiştir.
İmam Ebû Yûsuf diyor ki: Şahit şahitlerine düşen görev, asil şahitlerin âdil olduklarını söylemek değil, şahitliği aktarmaktır. Çünkü âdil olup olmadıklarını bilmeyebilirler. Ancak şahit şahitleri şahitliği aktarırken Hâkim, asil şahitlerin âdilliklerini araştırır. Tıpkı asil şahitlerin bizzat gelip şahitlik yapmaları durumunda olduğu gibi.
(Asîl şahitler, şahitliği inkâr ederlerse şahit şahitlerinin şahitliği geçersizdir.) Çünkü iki tarafın söyledikleri arasında çelişki bulunduğundan bu şahitlikte şart olan, şahitliği şahit şahitlerine yükletme gerçekleşmemiştir. (Eğer iki kişi, diğer iki kişinin, falanca kabileden plan, falanın kızı falancanın bin dirhem borcu olduğuna dâir şahitliklerine şahitlik eder ve kadını tanıdıklarını söylediklerini söylerler, ancak davâcımn getirdiği kadın için dâvâlının bu kadın olup olmadığını bilmediklerini söylerlerse bu durumda davacıya: bunun falanca kadın olduğuna şahitlik edecek iki şahit getir denilir.) Çünkü şahitlerin, kadını tanıdıklarına dâir şahitlik gerçekleşmiştir. Ancak davacı, hazır olan kadından hak talep etmektedir. Oysa borçlu olan, başka bir kadın olabilir. O halde bu kadının, asil şahitlerin dedikleri şekilde tanınması gerekir. Bu meselenin bir benzeri de şahitlerin, sınırları belli bir malın sınırlarını söyliyerek satıldığına ve alıcıya verildiğine şahitlik etmeleridir. Bu durumda, davalının elinde bulunan malın söylenen sınırlarla sınırlı olan malın kendisi olduğuna şahitlik edecek diğer iki şahidin daha bulunması gerekir. Davalının, şahitlerin' belirttiği sınırların kendi tasarrufundaki malın sınırları olduğunu inkâr etmesi halinde de durum aynıdır.
(Hâkimin Hâkime bu konuda yazdığı yazı da şahit şahidi ifâdesi gibidir.) Çünkü bu yazı şahitliğe şahitlik anlamındadır. Ancak Hâkimin, diyaneti kâmil, yetkisi de tam olduğu için tek başına meseleyi aktarabilmektedir.
(Şahitlik ve Hâkim yazısı meselelerinde şahitler, kadını özel kabilesine nisbet etmedikçe Temim kabilesinden deseler de bu caiz değildir.) Çünkü burada kadını tarif etmek gerekir. Tarif ise, genel olan Temim kabilesine nisbetle gerçekleşmez. Çünkü bu kabile sayılamayacak kadar çoktur. Bu tarif ancak kadını özel kabilesine nisbet etmekle gerçekleşir. Kimisi, Ferğaneli kadın demek genel, özcündlü kadın demek ise özel bir nisbettir demekte, kimisi ise, Semerkantlı ve Buhâralı demek genel bir nisbettir, derken kimisi de, küçük sokağa nisbet etmek özel, büyük mahalleye ve şehire nisbet etmek ise geneldir, demiştir. Sonra tarif, tmam Ebû Hanife ile îmam Muhammed'e göre uzak dedeyi zikretmekle kesinleşirken İmam Ebû Yûsuf'a göre asıl olan, tarifin bu şekilde kesinleşmediğidir. Böylece özel kabileyi zikretmek, dedeyi zikretmek gibidir. Çünkü bu kabile uzak dedenin adını taşıdığından yakm dede hükmünde kabul edilmiştir. Allah (Azze ve Celle) en iyi bilendir.[31]
Bir Fasıl
(İmam Ebû Hanife: Ben, yalancı şahidi çarşıda teşhir ederim, fakat cezalandırmam, derken diğer iki İmam: Biz, onu dayakla incitir ve hapsederiz, demişlerdir.) Bu, İmam-ı Şafii' nin de görüşüdür. Her iki tmam diyorlar ki: ([32]) H z. Ö m e r'den, yalancı şahide kırk cop vurduğu ve yüzünü siyaha boyattığı rivayet edilmiştir. Hem de yalancı şahitlik, insanlara zararı dokunan büyük bir günâhtır. Ancak bunun için takdir edilmiş belli bir ceza bulunmadığından onu işleyen idâri ceza ile cezalandırılır. İmam Ebû Hanife ise diyor ki Şürayh, Hz. Ömer ile Hz. Ali devirlerinin Kadısı -yalancı şahidi teşhir ediyor fakat dayak atmıyordu. Bir de teşhirle de yalancı şahitlikten vazgeçildiğinden onunla yetinilir. Dayakta daha fazla azarlama varsa da bu, onun yalancı şahitliğini ikrar etmesine engel olmaktadır. İşte bu hususu nazara alarak cezayı hafifletmek gerekir. H z. ö m e r' in uygulaması ise, siyâset gereğidir. Nitekim cezanın kırk dayağa ve yüzü karartmaya çıkarılması bunu göstermektedir. Sonra teşhirin nasıl yapılacağı Şürayh' dan rivayet edilmiştir. Şöyle ki o, çarşı ehlinden olan yalancı şahidi bulunduğu çarşıya, çarşı ehlinden olmayanı da kavminin arasına en çok kalabalık oldukları ikindiden sonra gönderir ve: «Şürayh size selâm söyler ve der ki, biz bu kişinin yalancı şahit olduğunu öğrendik. Ondan sakının ve halkı da ondan sakındırın» derdi. Şems'ül-Eimme Es-Serahsî, diğer iki İmama göre de yalancı şahidin teşhir edildiğini söylemiştir. Onlara göre ta'zir ve hapis Hâkimin kararıyla uygulanır. îdâri cezanın nasıl yapılacağını Şer'i Cezalar Bahsi'nde açıkladık. (Cami'üs-Sağir'de -. yalancı şahit olduklarını ikrar eden iki şahide dayak atılmaz. İki İmam ise; cezalandırılırlar, demişlerdir, diye geçmektedir.) Bu şahitlere dayak atılmamasının sebebi, yalancı şahitliğin yine yalancı şahidin kendi itirafı ile ortaya çıkmasıdır. Bunu şahit ile ortaya koymak ise, mümkün değildir. Çünkü bu, şahitliği ortadan kaldırmaktır. Halbuki, delil, bir şeyi ortaya koymak içindir. Allah (Azze ve Celle) her şeyi en iyi bilendir.[33]
ŞAHİTLİKTEN DÖNME
(Şahitliklerine göre hükmedilmeden şahitlikten dönen şahitlerin şahitliği düşer. Çünkü herhangi bir hak, ancak Hâkim kararıyla kesinleşir. Hâkim ise, çelişkili ifâdeye göre karar veremez. Bu gibi şahitlere tazminat uygulanmaz. Çünkü bunlar, ne davacıyı ne de şahitlik yaptıkları kişiyi zarara sokmamışlardır.
(Eğer şahitler, şahitliklerine göre hükmedildikten sonra şahitlikten dönerlerse karar bozulmaz.l Çünkü son ifâdeleri, ilk ifâdeleri ile çeliştiğinden karar, bu çelişki ile bozulmaz. Bir de sonuncu ifâde, doğruluk bakımından ilk ifâdeden farksızdır. Kaldı ki ilk ifâde kararla birleştiğinden kuvvet kazanmıştır. (Bu şahitler, şâhitlikleriy-le yol açtıkları zararları karşılamak zorundadırlar.) Çünkü kendileri tazminat sebebini itiraf etmişlerdir, ifâdelerdeki çelişki, söz konusu itirafın sıhhatına engel değildir. Allah (Azze ve Celle) izin verirse biz bunu da sonra açıklayacağız. (Şahitlikten dönüş, ancak Hâkim huzurunda sahihtir.) Çünkü bu, şahitliği bozmak demek olduğundan tıpkı şahitlik gibi ancak mahkeme meclisinde yapılır. Bu, Hâkimin bulunduğu meclistir. Hangi Hâkim olursa olsun durum aynıdır. Hem de şahitlikten dönmek, tev-be etmek demektir.
Tevbe ise. işlenen suça göre olur. Şöyle ki: gizli suçun tevbesi gizli, açık suçun tevbesi de açık olur. Hâkim meclisi dışında şahitlikten dönüş sahih olmadığından hakkında şahitlik yapılan kişi. şahitlerin şahitlikten döndüklerini iddia ederek yemin etmelerini istese kendilerine yemin ettirilmez. Aynı şekilde bu kişinin, şahitler aleyhindeki delili de geçersizdir. Çünkü o, geçersiz bir dönüşü iddia etmektedir. Ancak bu kişi, şahidin falanca Hâkimin huzurunda dönüş yaptığına ve Hâkimin, hakkında tazminat kararı verdiğine dâir delil getirirse bu delil sahihtir. Çünkü delilin geçerliliğinin sebebi olan Hâkim huzurunda dönüş sahihtir.
(İki kişi, bir mal konusunda şahitlik eder ve Hâkim bu şahitliğe göre karar verdikten sonra şahitler, şahitlikten dönerlerse aleyhinde şahitlik yaptıkları kişi için mala zamin olurlar.) Çünkü haksız olarak zarara yol açmak, zaminliğe sebep olur. Tıpkı yolun ortasında kuyu kazan gibi. Nitekim burada da şahitler, haksız olarak zarara yol açmışlardır. î m a m -1 Şafiî ise: Şahitler zamin olmazlar. Çünkü zararın esas sorumlusu olan kişi bulununca sebep nazara alınmaz, demiştir. Biz diyoruz ki: zaminlik, zararın esas sorumlusu olan Hâkime yüklenemez. Çünkü o, şahitlikle bu karara zorlandığı gibi Hâkime bu tür zararların yüklenmesi, halkın Hâkimlikten kaçınmasına yol açacaktır. Malı davacıdan da tahsil etmek imkânsızdır. Çünkü karar kesinleşmiş gitmiştir. Böylece sebep nazara alınmıştır. Bu arada şahitler ancak, davacının malı teslim alması halinde zamin olurlar. Bu mal, ister borç oisun isterse de peşin bir hak olsun durum aynıdır. Çünkü malın zayi oluşu, ancak davacının teslim almasıyla gerçekleşir. Hem de şahitlerden zararı peşin almak ile dâvâlıyı borçlu bırakmak arasında hiç bir benzerlik yoktur. (Şayet şahitlerden biri şahitlikten dönerse malın yarısına zamin olur.) Burada asıl olan, dönen şahidin dönüşüne değil, kalan şahidin şahitliğine itibar edilmesidir. Nitekim, şahitliğiyle hakkın yarısı kalan bir şahit kalmıştır. (Eğer bir mal konusunda üç kişi şahitlik eder ve bunlardan biri şahitlikten dönerse kendisine zaminlik lâzım gelmez.) Çünkü şâhitlikleriyle hakkın tamamı tahsil edilecek kadar şahit kalmıştır. Şöyle ki s malın, davacıya âit olduğu, kesin delil ile ortadadır. Kaldı ki zayi edilen malın başkasına âit çıkmasıyla mevcut zaminlik bile ortadan kalktığından zaminliğin meydana gelmesini önlemek evlâdır.
(Şayet şahitlerden biri daha şahitlikten dönerse dönen iki şahit, malın yansına zamin olurlar.) Çünkü onlarda birinin kalmasıyla hakkın yansı kalmaktadır. (Eğer bir erkek ile iki kadir şâik eder ve kadınlardan biri şahitlikten dönerse hakkın dörttebirine zamin olur.) Çünkü kalan şahitlerle hakkın dörtte üçü kalmıştır. (Eğer iki kadın dönerlerse hakkın yarısına zamin olurlar.) Çünkü erkek şahidin kalmasıyla hakkın yarısı kalmıştır. (Eğer bir erkek ile on kadın şahitlik eder ve daha sonra sekiz kadın şahitlikten dönerlerse kendilerine zaminlik lâzım gelmez.) Çünkü şâhitlikleriyle hakkın tamamı kalacak kadar şahit kalmıştır. (Eğer bir kadın daha dönerse bu takdirde hakkın dörtte birine zamin olurlar.) Çünkü bu durumda hakkın yarısı erkeğin, dörttebiri de kalan kadının şahitliğiyle kalmıştır. Böylece hakkın dörtteüçü kalmış olur. (Eğer hem erkek şahit hem de kadın şahitler şahitlikten dönerlerse bu durumda İmam Ebü Hanife'ye göre erkek, hakkın altıdabi-rine kadınlar da altıdabeşine zamin olurlar. Diğer iki İmama göre ise, hakkın yarışma erkek diğer yancına da kadınlar zamin olurlar.) Çünkü onlar, çok da olsalar ancak bir erkeğin yerine geçerler. Bu nedenledir ki bir erkekle beraber olmadan şahitlikleri geçersizdir. İmam Ebû Hanife ise diyor ki: iki kadın bir erkek yerindedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seî-lem), akıllarının noksanlığı konusunda: Onlardan iki kişinin şahitliği, bîr erkeğin şahitliğine denktir.» ([34]) buyurmuştur. Böylece buradaki şahitlik, altı erkeğin şahitlik yapması ve sonra şahitlikten dönmeleri gibi olur. Daha önce açıkladığımız nedenle (Her on kadın, da şahitlikten döner ve erkek dönmezse her iki görüşe göre de bu durumda kadınlar hakkın yansına zamin olurlar. Eğer iki erkek ile bir kadın bir mal konusunda şahitlik eder ve daha sonra üçü de şahitlikten dönerse zaminlik, kadına değil erkeklere lazım gelir.) Çünkü tek kadın bir şahit değildir. O, bir şahidin bir kısmı olduğundan verilen karar ona yükletilemez. (Eğer iki şahit, bir kadının mehr-ı misi miktarıyla evlendiğine şahitlik ettikten sonra şahitlikten dönerlerse kendilerine zaminlik lâzım gelmez. Mehr-ı misl'den az bir miktarla evlendiğine şahitlik etmeleri halinde de durum aynıdır.)
Çünkü kadınlık organının menfaatleri, zayi olduğunda kıymet biçilen türden değildir. Çünkü zaminlik, bilindiği üzere ödenen ile zayi edilen arasında benzerliği gerektirmektedir. Organa zamin olunması ve kıymet biçilmesi ise ancak ona sahip olmakla olur. Çünkü mülkiyete geçmekle o da zorunlu olarak kıymet biçilen türden olmaktadır. Böylece organın önem arzeden bir yer olduğu da ortaya konmuş olur.
(İki şahidin bir erkeğin mehr-ı misi miktarıyla bir kadınla evlendiğine şahitlik etmeleri halinde de durum aynıdır.) Çünkü burada zayi olanın karşılığı mevcuttur. Zira kadınlık organı erkeğin mülkiyetine geçmekle kıymet biçilen bir mal olmuştur. Karşılığı bulunan bir malın zayi edilmesi ise zayi edilmemesi gibidir. Çünkü za-minüğin temeli, benzerliğe dayanmaktadır Karşılığı bulunan bir malın zayi edilmesiyle karşılığı bulunmayan bir malın zayi edilmesi arasında ise benzerlik bulunmamaktadır. (Eğer iki şâhlt, mehr-ı mislden fazla bir miktara şahitlik ettikten sonra şahitlikten dönerlerse fazlalığa zamin olurlar.) Çünkü onlar, fazlalığı karşılığı olmaksızın zayi etmişlerdir. (Eğer iki şahit, bir şeyin kıymetinin miktarıyla veya fazlasıyla satıldığına şahitlik ettikten sonra şahitlikten dönerlerse zamin olmazlar.) Çünkü burada malın karşılığı nazara alındığından bu dönüş malı zayi etme anlamında değildir. (Yok eğer kıymetten az bir fiyatla satıldığına şahitlik etmişlerse aradaki farka zamin olurlar.) Çünkü onlar, bu kısmı karşılıksız olarak zayi etmişlerdir. Bu konuda kesinleşmiş satış ile satıcıya muhayyerlik tanınan satış arasında fark yoktur. Çünkü bu durumun sebebi, daha yapılmış olan satış olduğundan muhayyerliğin sona ermesiyle hüküm satışa taallûk eder. Dolayısıyla zarardan da şahitler sorumlu tutulur.
(Eğer iki şahit, bir kimsenin, karısını münasebette bulunmadan boşadığına şahitlik ettikten sonra şahitlikten dönerlerse mehrin yansına zamin olurlar.) Çünkü şahitler, düşmek üzere olan bir zamin-liği pekiştirmişlerdir. Nitekim bu kadın, üvey oğluyla münâsebette bulunsaydı veya mürted olsaydı mehr tamamen ortadan kalkacaktı. Hem de cinsi münâsebetten önceki boşama, akdi feshetme mânâsında olduğundan Nikâh Bahsi'nde de geçtiği üzere mehrin tamamının ortadan kalkmasını gerektirir. Sonra kadına mehrin yarısını müt'a olarak vermek daha nikâhın başlangıcında şahitlerin şahitliğiyle vacip olmaktadır.
(Eğer şahitler kısasa şahitlik eder ve suçlu öldürüldükten sonra şahitlikten dönerlerse diyete zamin olurlar, kendilerine kısas cezası uygulanmaz,) î m a m -1 Ş â f i İ ise: kendilerine kısas uygulanır. Çünkü Öldürmeye sebep olmuşlardır. Böylece başkasını adam öldürmeye zorlayan kimse gibidirler veya ondan daha çok cezayı hak etmişlerdir. Çünkü şahitlere dayanan Ölü sahibine kısas konusunda yardımcı olunurken zorlananın engellenmesine çalışılır. Biz diyoruz ki, öldürme doğrudan doğruya şâhitlerce yapılmadığı gibi onlar buna sebep de olmamışlardır. Çünkü sebep, bir şeye ekseriya yol açan husustur. Burada ise yol açmamaktadır. Zira suçlunun bağışlanması dinen daha iyidir, öldürmeye zorlanan kimse ise böyle değildir. Çünkü o açıkça kendi hayatım başkasının hayatına tercih etmektedir.Hem de Ölü sahibinin, kendi isteğiyle suçluyu öldürmesi, şahitlerin olayla ilgisini kesen hususlardandır. îlgiyi kesmeye bile en azından kesinliği ortadan kaldırarak şüpheyi gerektirir. Şüphe ise kısası önler. Mal ise böyle değildir. Çünkü o. şüpheyle birlikte de kesinlesin Meselenin tafsilâtı. Muhtelif adlı kitaptan öğrenilebilir. (Şahit şahitleri, şahitlikten dönerlerse zamin olurlar.) Çünkü mahkeme meclisindeki şahitliği kendileri yaptıklarından zarardan da onlar sorumlu tutulur. (Eğer asil şahitler, şahitlikten dönerek i biz, adımıza şâhttlik edenleri şahitliğimize şahit kılmadık, derlerse zamin olmazlar.) Çünkü bunla zararın sebebi olan şahit kılmayı inkâr ettiklerinden bununla Mahkeme karan bozulmaz. Zira bu, hem doğru hem de yalan ihtimali olan bir ifâde olduğundan şahidin şahitlikten dönmesi gibidir. Mahkeme kararından önce bunu söylemeleri halinde ise durum böyle değildir. (Eğer asil şahitler t Biz onları şahit kıldık fakat yanıldık, derlerse zamin olurlar. Bu, İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebü Hani-fe ile İmam Ebû Yûsuf'a göre ise zamin olmazlar.) Çünkü karar, şahit şahitlerinin şahitliğiyle verilmiştir. Zira Hâkim, müşahede ettiği delile göre karar verir. Bu delil ise, şahit şahitlerinin yaptıkları şahitliktir. İmam Muhammed diyor ki: Şahit şahitleri asil şahitlerin şahitliğini aktardıklarından asil şahitler de mahkeme meclisinde var kabul edilirler.
(Eğer hem asil şahitler hem de şahit şahitleri şahitlikten dönerlerse İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre yalnızca şahit şahitlerine zaminlik lâzım gelir.) Çünkü onların şahitliğiyle karar verilmiştir.
İmam Muhammed'e göre ise aleyhinde şahitlik yapılan kişi muhayyerdir. İsterse asil şahitleri isterse de şahit şahitlerini zamin kılar. Çünkü İmam Ebü Kanife ile İmam Ebû Y.û suf'a göre karar şahit şahitlerinin şahitliğiyle, İmam Muhammed'e göre ise asil şahitlerin şahitliğiyle verildiğinden aleyhinde şahitlik yapılan kişi, her iki görüşten birini seçmekte serbesttir. Görüşler, birbirinden farklı olduklarından zaminlik konusunda ikisiyle birden amel edilmez. (Eğer şahit şahitleri: asil şahitler, şahitliklerinde yalan soy İti yorlar veya yanılıyorlar, derlerse buna itibar edilmez.) Çünkü da ha önce verilen karar, onların dedikleriyle bozulmaz. Bu sözleriyle zamin de olmazlar. Çünkü onlar, kendi şahitliklerinden dönmemişlerdir. Ancak asil şahitlerin dönüşüne şahitlik etmişlerdir. (Şahitleri âdillikle tezkiye edenler, bundan dönerlerse zamin olurlar.) Bu, İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: zamin olmazlar. Çünkü onlar, şahitler hakkında iyi söylemişlerdir. Böylece muhsanlık şahitleri gibi olurlar, demişlerdir. İmam Ebü Hanife diyor ki: tezkiye, şahitliği işler hale getirmektir. Zira Hâkim tezkiyesiz şahitliğe göre karar vermez. Böylece tezkiye, karar için sebebin sebebi anlamındadır. Muhsanlık şahitleri ise böyle değildir. Çünkü muhsanlık, cezanın sebebi değil, sadece şartıdır. (Eğer iki şahit, edilen yemine, diğer ikisi de yeminin şartına şahitlik ettikten sonra şahitlikten dönerlerse zaminlik yalnızca yemin şahitlerine lâzım gelir.) Çünkü meydana gelen durumun sebebi yemindir. Zarar ise, sâde şartı değil, sebebi ispatlayanlara yüklenir. Nitekim Hâkim de, şartın şahitlerine göre değil, yemin şahitlerine göre karar verir. Yalnızca şart şahitlerinin şahitlikten dönmeleri halinde zamin olup olmayacakları konusunda fıkıhçılar ihtilâf etmişlerdir. Buradaki yeminden maksat, köle azadı yemini ile cinsi münâsebetten önceki boşama yeminidir.[35]
[1] Bakara sûresi, âyet: 282
[2] Bakara sûresi, âyet: 283
[3] Peygamber Efendimizin'in kendisine bu sözü söylediği kimse, Ebû Dâ-vûd ve Nesaİ'nin rivayetine göre Peygamber Efendimiz'in yanında her hangi bir şahitlikte bulunmamış, ancak zina İşleyen Maiz adındaki adamı, Peygamber Efendimize gidip suçunu söylemeye teşvik etmiştir. Matz de Peygamber Efendimize giderek kendisine bu suçu işlediğini dört defa tekrarlamış ve Peygamber Efendimiz Maiz'i recmettirdikten sonra Maiz'i bu suçunu söylemeye teşvik eden Hezal adındaki adama : «Sen onu elbisenle gizleseydin senin için daha hayırlı olurdu. Yâni daha sevap kazanmış olurdun» buyurmuştur.
Ebû Dâvud (Şer'i Cezalar) C. 2 S, 245, El Müstedrek (Şer'i Cezalar) C. 4 S. 363, îmam Ahmed'in Müsned'i C. 5 S. 216
[4] Buharî (Mezalim) 3, Müslim (Birr) 58, 72 (Zikir) 38, Tirmizİ (Hudud) 3
[5] Nisa sûresi, âyet: 15
[6] Nur sûresi, âyet : 4
[7] îbn-i Ebi Şeybe'nin Musannef'inde bu ifadeyle naklettiği bu hadisi Şa'-bl, Nahal, Hasan-i Basri ve Dahhak : «Şer'i cezalarda kadınların şahitliği geçersizdir» şeklinde kaydetmişlerdir. Abdürrezzak da Musannef'inde Hz. Ali'nin «Kadınların şahitliği şer'i ceza ve kanla ilgili dâvalarda geçersizdir» diye söylediğini rivayet etmiştir. Nasburraye C. 4 S. 79
[8] Bakara sures, âyet : 282
[9] Bu ifade ile gariptir. Abdürrezzak Musannef'inde Zühıi'den :Kadınların doğum yapmaları ve kendilerinde bulunan gizli kusurlar gibi, kadınlardan başkasının öğrenemediği hususlarda kadınların şahitliği geçerli görüle-gelmistir» şeklinde kaydetmiştir. Darakutni de Sünen'İnde Huzeyfe (R.A.)'dan Peygamber Efendimizin ebenin cahilliğini kabul ettiğini rivayet etmiştir, ki bu hadis soyun ispatı konusunda da geçti. Darakutni (Ahkârtı) C. 2 S. 524. Nasburraye C. 4 S. 80
[10] Bakara sûresi, ftyet: 282
[11] Talak sûresi, ayet 2
[12] İbn-i Ebi Şeybe'nin Musannef'i (Ahm-Satımlar babı) Nasburraye C. 4 S. 81
[13] Darekutni rivayetine göre Hz. Ömer, Ebü Musa el-Eş'ari'ye gönderdiği bir talimatnamede «Başkasını karalamak suçundan ceza yemiş, ya da daha önce yalancı şahitlik ettiği görülmüş kimselerle, yakınlık veya dostluk etkisinde kaldığından şüphe edilenler dışında, bütün müslümanlar adaletlidir ve birbirlerinin leh ve aleyhinde şahitlikleri geçerlidir» yazmıştır. Bu talimatnamenin metni çok uzun olduğu için buraya alamadık. Görmek isteyenler Fıkh-ı İslâm Tarihi adındaki tercememizin (birinci baskı) 152-153. sayfalarına bakabilirler.
[14] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/203-210.
[15] Zuhruf sûresi Âyet: 186. Bu âyet'in tamamı şu mealdedir: «Allah'ı bırakıp da (karşılarında el açıp) dua ettikleri putlar (Hiç kimseye)
şefaat edemezler. Ancak (olayı) bilerek doğrulukla şahitlik yapanlar (şefaat edebilirler.)
[16] Beyhakl ile Hakîm'in Abdullah İbn-i Abbas'tan rivayetlerine göre bu hadis şöyledir:
«Adamın biri Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'den şahitliği sordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) :
- Güneşi görüyor musun? buyurdu. Adam:
- Evet, dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):
- Olayı, güneşi gördüğün gibi gördüğün zaman şahitlik et. Yoksa etme, buyurdu.»
El MÜstedrek (Ahkâm) C. 4. S. 98
[17] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/211-214.
[18] Nur sûresi, Ayet: 4
[19] Nur sûresi Âyet: 5
[20] Nur sûresi 4'üncü âyetin devamıdır.
[21] Gariptir, îbn-i Eb-i Şeybe ile Abdürrezzak bunu Kadı Şureyh'in sözü olarak. «Oğulun babasına, babanın oğluna, kadının kocasına, kocanın karısına, ortağın -aralarında müşterek bulunan birşey hakkında- ortağına (eğer başka bir-şey hakkında olursa caizdir.) İşçinin, işverene ve kölenin efendisine şahitlik etmesi caiz değildir» şeklinde kaydetmişlerdir. Feth-ül Kadir C. 6 S. 477 ve Nasburraye C. 4 S. 8233
[22] Ebû Dâvûd (Şahitliği kabul olunmayanların babı) C. 2 S. 151 Tirmizl (Şahitlikler) C. 2 S. 57
[23] Tirmizl Cabir b. Abdullah (RA.Vdan bu hadisi şu şekilde nakletmiştir : «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Abâürrahman b. Avf'un elinden tutup onu beraberinde evine gatürdü. O sırada Peygamber Efendimiz (S-A.V.)'in oğlu İbrahim can çekişiyordu. Peygamber Efendimiz <S.A.V.) onu dizleri üzerine koyup ağladı. Abâürrahman:
-Yâ Resûlallab, sen de mi ağlıyorsun? Oysa sen ağlamaktan nehyedilmiş-sfaı, dedi. Peygamber Efendimiz (A.S.): - Hayır, ben ağlamaktan nehyedilmemisimdir. Ben ahmak olan İki sesten nehyedilmisim. Oynayan ve şarkı söyleyen kadının sesi ile, bir musibet anında yozunu vurup yakasını yırtan kadının ağlayıp ağıt yakması, buyurdu.» Tirmizİ (Cenâiz) C. 1 S. 131. El Müstedrek C. 4 8. 40
[24] Bakara sûresi Ayet: 254
[25] Bu lâfızla gariptir. îbn-i Mâceh Câbir b. Abdullah'tan bu hadisi «Peygamber Etendimiz (S.A.V.) ehl-İ kitabın birbirleri aleyhine şahitliklerini kabul etmiştir» şeklinde rivayet etmiştir. Ebû Davud'a aynca buna yahudllerle ilgili olarak bir örnek kaydetmiştir. İbn-İ Mâceh (Ahkâm -Ehli kitabm birbirlerinin aleyhine şahitlikleri babı- C. 2 S. 173 Ebû Dâvûd C. 2 S. 256
[26] Ebû Nuaym'ın (El Hilye)de anlattığı bu hikâye şöyledir :
Cârud adındaki adam Kudâme'nin içki içtiğine şahitlik etti. Hz. Ömer (R.A.):
-Seninle beraber başka şahit de var mı? diye sordu. Cârud :
-Hayır, dedi Hz. Ömer (R.A.) :
- Senin bu şahitliğin cezalandırılmanı gerektirir, dedi. Cârud :
- Senin kayınbiraderin İçkiyi içsin de ben cezalandırılayım Öyle mî? dedi. Bunun üzerine, enenmiş olan Alkame adındaki adam:
- Enenmiş olan kimsenin şahitliği geçerli midir? diye sordu. Hz. Ömer (R.A.):
- Enenmiş olan kimseye ne olmuştur ki şahitliği kabul edilmesin, dedi. Alkame :
- öyle ise ben de şahidim İd o adam içki ile kustu, dedi. Hz. Ömer (B.A.) :
- Tamam dedi ve KudâmCye içki cezasını verdi Nasburraye C. 4 S. 86
[27] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/214-223.
[28] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/223-227.
[29] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/227-228.
[30] Gariptir. Abdurrezzak (Musannef tade Hz. Ali {R.A.)'dan: «ölmüş kimsenin şahitliğine ancak iki kişinin şahitlik etmesi geçerlidir» diye söylediğini kaydederken, tbn-i Şeybe de (Musannef'inde) Şa'bİ'den :
«Bir kimsenin şahitliğine ancak iki kişi şahitlik edebilir» diye söylediğini kaydetmiştir. Narburraye C. 4 S. 87
[31] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/228-232.
[32] ibn-İ Şeybe (Musannef)'inde (Şer'I cezalar babı) Velid b. Ebû Mâ-Ifk'ten, Hz. Ömer'in Şam tarafındaki valilerine yalancı şahit hakkında «değnek vurulur, yüzü siyaha boyanır, saçı traş edilir ve uzun süre hapsedilir» diye bir genelge yazdığını kaydetmiştir.Abdürrezzak da (MusanneOinde bunu kaydederken aynca Hz. Ömer'in bir yalancı şahidin yüzünü karaya boyattığını, sargının boynuna atılıp kabileler arasında dolaştırılmasını emrettiğini de kaydetmiştir. Nasburraye C. 4 S. 88
[33] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/232-233.
[34][34] Bu hadis Ebû Said'i Hudri, Abdullah ibn-İ Ömer, Ebû Hureyre ve Abdullah ibn-i Mesut'tan rivayet edilmiştir. Buharİ'nin kaydettiği Ebü Saidî Hudri'-nin rivayeti şöyledir :
«Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ;
-Ey kadınlar topluluğu, sadaka verin. Ve çokça istiğfar edin. Zira ben sizin cehennem halkının çoğunluğunu teşkil ettiğini gördüm, buyurdu. Hazır bulunan kadınlardan biri :
-Yâ Resulallah, sebebi nedir, cehennem halkının çoğu niçin biz oluyoruz? Peygamber Efendimiz (Aleyhi'ssalâtü ve's-selâm) : -Siz kadınların dili bozuktur, yakınlık hakkını gözetmiyorsunuz. Akıl taşıyan insanlar arasında siz kadınlar kadar aklı ve dini eksik kimse yoktur, buyurdu. Kadın : -Yâ Resulallah, akıl ve dinin noksanlığı nedir? diye sordu. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): -Aklın noksanlığı, iki kadının yaptığı şahitliğin bîr erkeğin yaptığı şahitliğe denk olmasıdır. İşte aklın noksanlığı budur. Bir de aradan günler geçer kadın namaz kılmaz ve ramazanda oruç tutmaz. Bu da din noksanlığıdır, buyurdu.» Abdullah İbn-i Ömer'in rivayetini de Müslim rivayet ettikten sonra : «Bu tıadls bu şekliyle Ebû Saİdl Hudrt ve Ebû Hureyre'den de rivayet edilmiştir» dire yumaktadır.Abdullah îbn-i Mesut'un rivayetini de Hâkim (El Müstedrek'te) aynı ifâda le naklederken hadisin sonunu -Kadınların din eksikliği şudur ki : Onların her-!ungi biri yirmidört saat oturur da Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle)'s tek bir sec-İede bulunmaz» cümlesiyle bağlar.
Buharl (Hayız) C. 1 S. 44, Zekât C. 1 S. 197, Oruç C. 1 S. 261, Bayramlar :. I S. 131, Şahitlikler C. 1 S. 363
Müslim (îmân) C. 1 S. 60, E! Müstedrek < Nikâh» C. 2 6, 190
[35] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 3/235-241.
İslami Okul Okulların En Önemlisi