VASİYETLER BAHSİ - 098Vasiyet - 4. Sayfa
Vasiyetin Keyfiyeti Hakkında Bir Bâb
MALIN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET ETME BABI
Vasiyetin Durumuna Bakıldığı Hakkında Bir Fasıl
AKRABA, KOMŞU VE ŞÂİR KİMSELERE VASİYET BABI
BİNA, ARAÇ, TARLA VE BAĞ BAHÇE GİBİ ŞEYLERİN MENFAATİNİ VASİYET ETME BABI
İslâm Bayrağı Altında Yaşıyan Gayr-I Müslimin Vasiyeti
Vâsi İle Vâsinin Sahip Olduğu Yetkiler Hakkında Bir Bâb
VASİYETLER BAHSİ
Vasiyetin Keyfiyeti Hakkında Bir Bâb
Hangi vasiyet caizdir, hangisi değiidir. Müstahap olan hangisidir ve vasiyetten dönüş neyle olur. (Vasiyet vacip değil, ancak müstahaptır.) Kıyâs ise vasiyetin caiz olmamasını gerektirir. Çünkü vasiyet, kişinin mâliki bulunduğu bir şeyi, mülkünden çıktıktan sonra başkasma vermesidir. Oysa, kişinin değil mülkünden çıkan bir şeyi, mülkünde olan bir şeyi bile kasdederek bir kimseye : -Ben onu sana yarın verdim» demesi caiz değilken «Ben öldükten sonra falanca malımı falana verdim» demesinin caiz olmaması evleviyetle lâzım gelir. Fakat insanlar vasiyete muhtaç oldukları için biz vasiyetin cevazını istihsan ediyoruz. Çünkü insan zinde ve sağlıklı bulunduğu sürece uzun ümitler beslemekte ve âhiret hayatı için gereken çalışmada kusur ve gevşeklik göstermektedir. Ancak hastalandığı ve öleceğinden kaygı duymağa başladığı zaman malında göstermiş olduğu gevşeklik ve kusuru kısmen olsun telâfi etmek ister. Ama öyle bir şekilde ki, eğer kendisi ölüp bu dünyadan göç ederse malı Allah (Azze ve Celle) yolunda harcansın. Eğer şifa bulup, hastalığından kalkarsa yine onu dünyevî hayatı yolunda harcamaya imkân bulsun. İşte insanın bu ihtiyacına binâen biz vasiyeti meşru görüyoruz, ki buna benzer bir açıklamayi biz kiralama bahsinde de yaptık. Bundan başka şu da vardır: Kişinin malları üzerindeki mâlikiyeti ölümünden sonra da tamamen zail olmaz. Nitekim cenazesinin yerden kaldırılması ve borçlarının ödenmesi gibi masraflar onun malından yapılmaktadır. Eğer malı onun ölümünden sonra yine onun olmasaydı bu masrafların o maldan yapılması caiz olmazdı. Kaldı ki Kur'an da Hadis de vasiyetin caiz olduğunu açıkça bildirmektedirler. Kur'an:«Yaptığı vasiyetten veya borcundan arta kalanın- ([1]) âyet-i kerimesidir. Hadis de;
«Cenâb-ı Allah ömürlerinizin sonunda mallarınızın üçte birini size bağışlamıştır, ki onunla amellerinizi arttırasmız. Onu istediğiniz yere koyabilirsiniz- ([2]) hadîs-i şerifidir. Vasiyetin cevazı hakkında ayrıca icma da vardır. Sonra, metni geçen bu hadîse binâen, eğer kişi yabancı, yâni varisi olmayan bir kimseye malının üçte birini veyahut ondan daha az bir miktarı vasiyet ederse -varisleri razı olmasalar bile- vasiyeti geçerlidir.
Aliah (Azze ve Celle) izin verirse biz ileride en sevaplı vasiyetin hangisi olduğunu açıklayacağız. (Eğer kişi malının üçte birinden fazla vasiyet ederse vasiyeti geçerli olamaz.) Zira Peygamber Efendimiz (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) - Sa'd İbn-i Ebi Vakkas (Radıyallâhü anh) "in hadisinde geçtiğine göre- S a d' ı malının hepsini ve yansını vasiyet etmekten men'ettikten sonra ona: «Üçte bir yeterdir. Hattâ üçte bir de çoktur- ([3]) buyurmuştur. Hem de kişi öldükten sonra mala ihtiyacı kalmadığı için mah varislerine geçerek onların hakkı olur. Ancak şeriat -yukarıda anlattığımız üzere- ihtiyaca binâen kişinin, vârisi olmayan kimselere malının üçte birine kadar vasiyet etmesine göz yummuş ve fakat vârislere -ileride anlatacağımız üzere- aralannda ayırım yapılmış olur diye cevaz vermemiştir. İAncak eğer kişi öldükten sonra vârislerinin hepsi reşit olur ve yaptığı vasiyeti kabul ederlerse o zaman geçerli olur.) Çünkü geçerli olmaması vârislerin hakkını korumak içindir. Vârisler kendi haklarından vaz geçtikten sonra ise, geçerli olmaması için bir sebep yoktur. (Fakat vasiyet sahibi daha sağ iken vârislerin kabulü muteber değildir.) Çünkü vasiyet sahibi daha sağ iken mah vârislerine geçmediği için onların kabul etmeleri, mal onların değilken vâki olduğu için muteber değildir. Bunun için, eğer kabul de etseler vasiyet sahibinin ölümünden sonra pişman olabilirler. Zira muteber olmayan bir şeyin hükmü yoktur. Ancak diyebiliriz ki: Kişinin hastalanması ile onun malına vârislerinin hakkı geçmiş olur. Bunun içindir ki kişi hasta iken malının üçte birinden fazla olan bağışlan sahih olamaz. Ne var ki bu, kişinin aynı hastalıkta ölmesi şartına bağlıdır. Bu itibarla, malm vârislerine geçmesi ancak vasiyet sahibinin ölümünden sonradır. Vasiyet sahibi öldükten sonra ise -eğer vârisler kabul ederlerse- mal artık onların olduğu için pişman olamazlar.Kişinin, vârislerinden birine malından bir şey vasiyet ettiği zaman da diğer vârislerin kabul etmeleri de böyledir. Yâni eğer kişinin Ölümünden sonra kabul ederlerse kabulleri muteberdir. Kişi daha ölmemişken kabul etmeleri ise muteber değildir.(Vârislerin kabul etmeleriyle vasiyet edilmesi geçerlilik kazanan mal) biz Hanefilere göre (vasiyet sahibi tarafından kendisine vasiyet edilenin mülkiyetine geçer.) îmam-ı Şafiî: «Vârisler tarafından onun mülkiyetine geçer» demiştir. Fakat doğru olan, bizim görüşümüzdür. Çünkü vasiyet edilen malın kendisine vasiyet edilenin malı olmasına sebep, vasiyet sahibidir. Vârislerin kabul etmesiyle ise, sâdece şer'i engel ortadan kalkmış olur. Engelin kalkması için ise malın teslim alınması şart değildir. Nihayet bu da, rehin olan alacaklının rehnin sahibi olan borçlunun rehini satmasını kabul etmesi gibidir. (Kişinin, kendisini öldürene -eğer bilfiil onu öldürmüş ise- ister yanlışlıkla İster bilerek olsun, vasiyeti geçerli değildir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SellerrO :«Kişinin, kendisini öldürene vasiyeti sahih değildir» ([4]) buyurmuştur. Hem de kendisine herhangi bir şeyi vasiyet edeni öldüren kimse, Allah (Azze ve Celle)'m geciktirdiğini çabuklaştırmış olur. Bunun için, kişinin vârisi kişiyi öldürdüğü zaman nasıl onun mirasından mahrum oluyorsa, bu da, kendisine malını vasiyet eden kimseyi öldürdüğü zaman, onun kendisine vasiyet ettiği maldan mahrum olur.
îmam-ı Şafiî ise: «Vasiyet edeni öldürene vasiyet sahihtir» demiştir. îmam-ı Şafiî'ye karşı olan delilimizi yukarıda açıkladık. (Eğer kişinin, kendisini öldürene yaptığı vasiyeti vârisleri kabul ederlerse -İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre- vasiyet geçerli olur. İmam Ebû Yûsuf ise -, «Yine de geçerli değildir.) Zira kendisine vasiyet edeni öldürmesi suçu, vârislerin vasiyeti kabul etmeleriyle üzerinden kalkmaz. Kendisine edilen vasiyetin geçerli olmaması da suçlu olduğu içindi» (demiştir.) îmam Ebû Hanife ile îmam Muhammed ise: «Kendisine edilen vasiyetin geçerli olmaması vârislerin yararı içindi. Vârisler kendi yararlarından vaz geçince, geçerli olmaması için bir neden kalmaz» demişlerdir. (Kişinin, vârisleri arasmda herhangi birine de vasiyet etmesi geçerli değildir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallalîahü Aleyhi ve Sel-lem) :«Cenâb-ı Allah her hak sahibinin hakkını vermiştir. Şunu bilin ki hiç bir vârise vasiyet olamaz» ([5]) buyurmuştur. Hem de eğer vârise vasiyet olsa, vârisler arasında ayırım yapmak olur, ki bu da aralarındaki karşılıklı sevgi ve akrabalık bağının kopmasına yol açar. Hem de hibeler bahsinde geçen hadise binâen, vârisler arasında kimine bağışta bulunmak nasıl zulüm ise, ona vasiyet etmek de zulümdür,Fakat şunu bilmek gerekir ki muteber olan varislik, kişi vasiyet ederken değil, ölürken vasiyet ettiği kimsenin ona vâris olmasıdır. ([6]) Çünkü vasiyet Ölümden sonra bir tasarruf olduğu için onun hükmü ancak ölümden sonra sabit olur. (Hasta olan kimsenin vârislerinden birine bağışı da vasiyet gibidir.) Zira hastanın bağışı da vasiyet hükmündedir. Bunun içindir ki hastanın bağışı malının üçte birinden çıkar. Hasta olan kimsenin vârislerinden birine bir şeyi ikrar etmesi ise -ikrar sağlıkta olan bir tasarruf olduğu için- hükümde vasiyetin tersidir. Yâni onda muteber olan, kişi ölürken değil, ikrar ederken vârisin ona vâris olmasıdır.
(Eğer diğer vârisler kabul ederlerse, o zaman vârise edilen vasiyet geçerli olur.) Bu istisna hem yukarıda rivayet ettiğimiz hadiste rivayet edilmiştir. Hem de vârise edilen vasiyetin geçerli olmaması diğer vârislerin hakkını korumak içindi. Bunun için, eğer kendileri kabul ederlerse geçerli olur. Eğer vârislerden kimisi kabul kimisi reddederse, o zaman ancak kabul edenin payı kadar geçerli olur. Çünkü onun yetkisi ancak payının miktarı kadardır. Reddedenin payı miktarında ise vasiyet geçersizdir. (Müslümanın gayn müslime, gayn müslimin de müslümana vasiyeti geçerlidir.) Birincisinin dayanağı:- «Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara karşı âdil davranmanızı yasaklamaz- ([7]) âyet-i kerimesidir. İkincisi de : Çünkü müslüman olmayanlar islâm bayrağı altında yaşamayı kabul ettikleri zaman bütün muamelelerde müslümanlarla eşit olurlar. Bunun içindir ki her iki tarafın da gerek sağ iken ve gerek öldükten sonra birbirlerine olan bağışlan geçerlidir.(el-Cami-üs'Sağir'de -Müslümanlarla savaşmakta olan gayr-ı müslimlere edilen vasiyet geçersizdir- diye kaydedilmektedir.) Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) : «Allah, ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar» ([8]) buyurmuştur. (Vasiyetin kabulü vasiyet edenin ölümünden sonradır. Eğer kendisine vasiyet edilen kimse, vasiyet eden daha sağken vasiyeti kabul veya reddederse onun kabulü de reddi de geçersizdir.) Çünkü vasiyet ölümden sonra bir tasarruf olduğu için onun hükmü ancak vasiyet edenin ölümünden sonra sabit olur. Bunun için onun Ölümünden önce vasiyetin kabulü de, reddi de hükümsüzdür.
(Kişinin) vârisleri ister zengin, ister fakir olsunlar (malının üçte birinden az miktarda vasiyet etmesi müstahaptir.) Zira böyle yapan kimse, ölümünden sonra malından kendisine kalan hissenin tamamını kendine harcamayıp bir miktarını vârislerine bıraktığı için akrabalık hakkını gözetmiş olur. Fakat eğer üçte birin tamamını vasiyet ederse, o zaman kendi hakkından hiç bir fedakârlık yapmadığı için vârislerine hiç bir iyiliği yoktur. Sonra malın üçtebirinden az miktarda vasiyet etmekle hiç vasiyet etmemekten hangisinin daha iyi olduğu hakkında ulemanın ihtilâfı vardır. Ulemanın çoğu demişlerdir ki: Eğer vârisler fakir iseler ve mirastan kendilerine düşen hisselerle zenginleşmiyorlarsa, hiç vasiyet etmemek daha iyidir. Çünkü vasiyet etmemek, fakir olan vârislere yardım etmek demektir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Sadakanın en üstünü, sana kargı kin besleyen akrabana yaptığın yardımdır- ([9]) buyurmuştur. Hem de kişinin vârisleri fakir oldukları zaman eğer malından hiç bir şey vasiyet etmezse fakir olan vârislerine yardım ettiği için, hem fakirlik, hem akrabalık hakkını gözetmiş olur..Eğer kişinin vârisleri zengin iseler veyahut mirastan kendilerine düşen hisse ile zenginleşiyorlarsa, vasiyet etmek daha iyidir. Çünkü o zaman, vasiyet etmek yabancı fakirlere yardım etmek, vasiyet etmemek de akrabaya bağışta bulunmaktır. Birincisi ise, onunla Allah (Azze ve Celle) nzâsı kasdedildiği için ikincisinden iyidir. Kimisi de demiştir ki: Bu durumda kişi hangisini yaparsa sevap kazandığı için ikisi arasında muhayyerdir. Zira birincisinde fakirlere yardım etmenin, ikincisinde de akrabalık hakkını gözetmenin sevabı vardır. (Vasiyet edilen mal, kendisine vasiyet edilen kimsenin kabulü ile onun malı olur.) î m a m Z ü f e r ise bu görüşe katılmayarak : «Vasiyet de miras gibidir. Zira her ikisi de malın bir şahıstan bir diğer şahsa geçmesi olduğu için her ikisinde de ikinci şahıs birinci şahsın yerine geçer. Miras ise, vâris onu kabul etmese de mal sahibinin ölümü ile onun mülkiyetine geçer. Bunun için vasiyette de -miras gibi- kabul şart değildir- demiştir, ki İmam-ı Şafii' nin de iki kavlinden biri bu yoldadır. Biz diyoruz ki: Vasiyet ile ikinci bir mülkiyet sabit olur. Bunun içindir ki kendisine vasiyet edilen kimse malda bir kusur gördüğü zaman onu vasiyet edene satan kimseye geri veremez ve onu vasiyet eden kimseden satm alan kimse de onda bir kusur gördüğü zaman onu kendisine vasiyet edilen kimseye geri veremez. Bunun için vasiyet miras gibi bir şahıstan bir diğer şahsa geçiş olmayıp birinci şahsın, malı ikinci şahsa temlik etmesidir. Bir kimse ise, herhangi bir malı bir başkasına eğer o başkası kabul etmezse temlik edemez. Miras ise, bir şahsın bir diğer şahsın yerine geçmesi demek olup onda yukanda geçen hükümlerin hepsi câridir. Bunur için miras, şeriat tarafından yapılan cebri bir temlik olduğu için orda kabul şart değildir. (Vasiyetin sâdece bir durumda kabulü şart değildir, ki o da şudur t Eğer vasiyet edenden sonra, kendisine vasiyet edilen kimse de -henüz vasiyeti kabuJ etmemişken- ölürse, vasiyet edilen mal) is-tihsânen (vârislerinin mülkiyetine geçer.) Kıyâs ise, bu vasiyetin de geçersiz olmasını gerektirir. Zira -yukarıda da açıkladığımız üzere- bir kimseye ait bir malın bir başkasının mülkiyetine geçmesi için o başkasımn o malı kabul etmesi şarttır. Bu da, satıcı abcıya: «Şu malımı sana sattım- dedikten sonra alıcının henüz -Kabul ettim" dememişken Ölmesi gibidir. îstih-sânın da dayanağı şudur: Vasiyet, vasiyet edenin ölümü ile onun tarafından kesinleşmiş olup artık kendisi vasiyetini bozamaz. Ancak kendisine vasiyet edilen kimsenin hakkı için mevkuf kalır ve onun ölümü ile, vasiyet edilen mal onun mülkiyetine geçer. Nasıl ki muhayyerlik şartı ile bir malı satm alan kimse de malı kesin olarak kabul etmeden öldüğü zaman mal onun mülkiyetine geçer.
(Eğer bir kimse, malı kadar borçları olduğu hâlde vasiyet ederse vasiyeti geçerli olamaz.) Zira borcun ödenmesi daha önemli bir ihtiyaç olduğu için borcu ödemek daha önce gelir. Zira borçları ödemek farzdır. Vasiyet etmek ise bir teberrudur. (Ancak eğer alacaklılar kabul ederlerse o zaman, vasiyet -de bir ihtiyaç olduğu için- geçerli olur.) Çünkü o zaman borç kalmadığı için meşru olan sınır içinde vasiyet geçerli olur. Zira kişinin vasiyete ihtiyacı vardır(Çocuğun da vasiyeti geçerli değildir.) İmam-ı Şafiî: «Eğer hayır işlerinde olursa çocuğun da vasiyeti geçerlidir. Zira H z . Ömer (Radıyallâhü anh) erginlik çağına yaklaşmış bir çocuğun vasiyetini infaz etmiştir. ([10]) Hem de vasiyet sevaplı bir tasarruf olduğu için onda çocuğa mânevi bir kazanç vardır. Eğer vasiyeti geçerli olmazsa, vasiyet ettiği mal başkasına kalacağı için bu kazançtan mahrum kalacaktır- demiştir.
Biz diyoruz ki: Vasiyet bir bağıştır. Çocuk ise bağışa yetkili değildir. Hem de çocuğun sözü mutlaka uyulması gereken nitelikte değildir. Oysa eğer vasiyetini geçerli kabul etsek onun sözüne bu niteliği vermiş oluruz. H z. Ömer (Radıyallâhü anh)'in, vasiyetini infaz ettiği çocuğa gelince: ya erginlik çağına yeni girdiği için mecazen ona -erginlik çağma yaklaşmış» denilmiştir. Ya da onun vasiyeti cenazesinin yerden kaldırılması hakkında idi ki bu vasiyet bize göre de geçerlidir. Sonra vasiyet nasü sevaph bir tasarruf ise, vasiyetin terki de -onda akrabalık hakkının gözetimi gibi üstün bir duygu bulunduğu için- keza sevaphdır. O hâlde çocuğun mânevi hayatı için vasiyet etmek nasıl kazançlı ise etmemek de öyledir. Kaldı ki çocuk için vasiyet kazançlı bir tasarruf da olsa, muteber olan, tasarrufun bâzı hâllerde kazançlı olması değil, lizâtihi kazançlı bir tasarruf olmasıdır. Nitekim çocuğun, karısını boşaması bâzı hâllerde kendisine kazanç sağladığı hâlde ne çocuğun kendisi ve ne de vasiysi çocuğun kansını boşayamaz. Eğer çocuk vasiyet ettikten sonra ölmeyip ancak büyüyüp ergenlik çağma girdikten sonra ölürse -vasiyet ettiği zaman çocuk olduğu için- vasiyeti yine geçersizdir. Çocuğun: «Büyüdüğüm zaman malımın üçte biri falancaya vasiyetim olsun» demesi hâlinde de hüküm böyledir. Çünkü çocuk, çocuk olduğu için -nasıl ne kesin ve ne de şartlı olarak kansını boşayamaz ve kölesini azatlaya-mazsa- ne kesin ve ne de şartlı olarak malını da kimseye vasiyet edemez. (Bir şeyi henüz doğmamış bir çocuğa ve bir kimseye henüz doğmamış bir yavruyu vasiyet etmek -eğer çocuk veyahut yavru vasiyet tarihinden itibaren altı ay içinde doğarsa* caizdir.) Birincisinin caiz olması Çünkü vasiyet bir yönden kişinin vasiyet ettiği malda başkasını kendi yerine geçirmesidir. Henüz doğmamış çocuk da mirasta malı bırakan kimsenin yerine geçtiğine göre, vasiyette de öyledir. Çünkü vasiyet de mirasın hükmündedir. Ancak vasiyette malı başkasına temlik mânâsı bulunduğu için vasiyet reddedilebilir, Miras reddedilemez. Bağış ise vasiyet gibi değildir. Çünkü bağış tam temlik olduğu için henüz doğmamış çocuğa bir şey temlik edilemez. Zira temlikte malı teslim alma imkânına sahip değildir. İkincisinin caiz olması da, çünkü henüz doğmamış yavru her ne kadar vasiyet edilirken varlığı kesin olarak bilinmiyor idiyse de, aradan altı ay geçmeden doğduğu için vasiyet edildiği zaman var olduğu anlaşılmış olur. ölen kimse de artık bir hayır yapamayacağı ve vasiyete muhtaç olduğu için ona vasiyet kapısı geniş tutulmuştur. Bunun için -bir ağacın ilerde tutacağı meyveler gibi- henüz var olmayan şeyleri vasiyet etmek caiz olmuştur ve bu, caiz olunca var olup ancak vasiyet edilirken varlığı kesin olarak bilinmeyen şeyleri vasiyet etmenin caiz olması evleviyetle lâzım gelir. (Gebe bîr koyunu bir kimseye vasiyet ederken karnındaki kuzuyu istisna etmek caizdir.) Çünkü koyun dendiği zaman ondan karnındaki kuzu anlaşılmaz. Fakat eğer kişi istisna yapmadan : -Bu koyun benim vasiyetimdir» derse, koyunun karnındaki yavru da annesine tebean vasiyet edilmiş olur. Bunun için koyurru yalnız olarak vasiyet etmek caizdir. Hem de henüz ana karnındaki yavruyu yalnız olarak vasiyet etmek caiz olduğuna göre onu vasiyetten istisna etmenin de caiz olması lâzım gelir.(Bir şeyi vasiyet edenin vasiyetinden dönmesi caizdir.) Zira vasiyet tamamlanmamış bir bağış olduğu için -hibeler bâbmda anlattığımız üzere- hibe gibi ondan dönüş caizdir. ,Hem de vasiyetin kabulü vasiyet edenin ölümünden sonra olduğu için vasiyet eden, yapmış olduğu icaptan -satış akdinde olduğu gibi dönebilir.
(Kişi vasiyetinden döndüğünü, açıkça söyleyince veyahut döndüğünü gösteren bir davranışta bulununca vasiyetinden dönmüş olur.) Vasiyetinden dönmüş olduğunu açıkça söylemesinin vasiyetten dönüş olması açıktır. Vasiyetinden döndüğünü gösteren bir davranışta bulunması ise, çünkü o da açıkça söylemesi gibi olduğu için onun yerine geçer. Nasıl ki herhangi bir malını muhayyerlik şartı ile sattıktan sonra o malında herhangi bir şekilde tasarruf eden kimse, bu 'tasarrufu ile onu satmaktan vaz geçmiş sayılır. Kısacası: Bir tasarruf ki, kişi onu başkasının malında yaptığı zaman o mal sahibinin mülkiyetinden çıkıyorsa -ki biz bu tür tasarrufları gasp bâbmda birer birer anlattık- kişi vasiyet ettiği malda da o tasarrufu yaptığı zaman vasiyetinden dönmüş olur. Sonra her fiil ki onunla, vasiyet edilen malda artış meydana geliyor ve malın, kendisine vasiyet edilen kimseye teslimi de ancak o artış ile birlikte mümkün oluyorsa, o fiil de vasiyetten dönüş sayılır.
Meselâ eğer bir kimse, elinde bulunan bir kavutu, ya da bir arsayı, yahut tarlasından gelen bir miktar pamuğu veya bir bez parçasını vasiyet ettikten sonra, kavutu yağla ıslatır, yahut arsada bina yapar, ya da pamuğu bir setreye dolgu yapar veya bez parçasını bir elbiseye astar veya yüz yaparsa, yaptığı vasiyetten dönmüş olur. Çünkü vasiyet ettiği bu eşyanın, kendisine vasiyet ettiği kimseye teslimi ancak kendilerinde meydana gelen artışlarla birlikte mümkündür. Fakat kişinin vasiyet ettiği binayı badana etmesi veya yıkması öyle değildir. Çünkü bu tür fiiller malın kendisinde değil, malın tabiindedirler. Vasiyet edilen malın vasiyet edenin mülkiyetinden çıkmasını gerektiren fiillerle de vasiyetten dönülmüş olur. Meselâ kişi vasiyet ettiği malı başkasına satar ve bir daha satın alır, ya da başkasına hibe eder ve bir daha geri alırsa, mal onun mülkiyeti altından çıktığı için onu vasiyet etmekten dönmüş olur. Zira kişinin vasiyeti ancak mülkiyeti altında olar, şeylerde geçerli olur. Oysa o, vasiyet ettiği şeyi mülkiyeti altından çıkarmıştır. Kişinin vasiyet ettiği davan kesmesi de vasiyetten dönmektir. Zira kişi sahip olduğu hayvanı kendi ihtiyacı için keser. Vasiyet edilen elbiseyi yıkamak ise vasiyetten dönmek değildir. Zira elbisesini başkasına vermek isti-yen kimsenin onu vermeden önce yıkaması âdettir. (Eğer bir kimse etmiş olduğu vasiyeti inkâr ederse vasiyetinden dönmüş olmaz.) İmam Muhammed böyle söylemiştir. İmam Ebû Yûsuf ise: -Dönmüş olur. Çünkü dönüş, edilen vasiyeti bozmak, inkâr da vasiyet edilmediğini söylemek olduğuna göre, inkârın dönüş olması evleviyetle lâzım gelir- demiştir.
İmam. Muhammed de: «Dönüş, edilen vasiyeti bozmak, inkâr da vasiyet edilmediğini söylemek olduğuna göre ikisi bir değillerdir. Bunun içindir ki evliliğini inkâr eden kimsenin evliliğini inkâr etmesiyle karısı boşanmaz» demiştir. (Eğer bir kimse «falancaya ne vasiyet etmişsem ona haramdır, ribâdır» dese, vasiyetinden dönmüş olmaz.) Çünkü bir şeye haram demek o şeyin varlığını kabul etmektir. (Fakat «Falancaya ne vasiyet etmişsem geçersizdir» demesi öyle değildir.) Zira bu deyim vasiyetten dönüşün taa kendisidir.
(Eğer kişi «Ben vasiyetimi erteledim- dese yine vasiyetten dönüş değildir.) Çünkü bir şeyi ertelemek -borcun ertelenmesinde olduğu gibi- o şeyi hükümsüz kılmak değildir. (Fakat «Ben vasiyetimi bıraktım» demesi dönmektir.) Zira «Bıraktım- -Hükümsüz kıldım- demektir. (Eğer kişi .Falancaya vasiyet ettiğim at falanındır- dese vasiyetinden dönmüş olur.) Çünkü bu deyimden -Falancaya vasiyet ettiğim atta falanı da ortak kıldım» mânâsı anlaşılmaz.(Fakat eğer kişi atı önce birisine, sonra bir başkasına vasiyet ederse, öyle değildir.) Çünkü bir şey iki kimseye vasiyet edildiği gibi, kişinin bir malı sıra ile iki kişiye vasiyet etmesi bu mânâyı taşır.
(Eğer bir kimse -Falancaya vasiyet ettiğim at vârisim olan falanındır» dese, birincisine ettiği vasiyetten) yukarıda açıkladığımız sebebe binâen (dönüp, vârisine vasiyet etmiş olur.) Vârise yapılan vasiyetin hükmünü de yukarıda açıkladık. (Eğer vasiyet ediîen ikinci şahıs sağ değilse, o zaman birinci vasiyetin hükmü bakidir.) Çünkü birinci vasiyetin bozulması, aynı şey ikinci şahsa vasiyet edildiği içindir. İkinci şahıs ise mal kendisine vasiyet edilirken sağ olmadığı için ona edilen vasiyet hükümsüzdür ve ona edilen vasiyet hükümsüz olunca birinci vasiyet olduğu gibi kalmış olur. (Eğer ikinci şahsa vasiyet edilirken ikinci şahıs sağ ise de, vasiyet sahibi ölmeden kendisi ölürse, vasiyet edilen mal vasiyet edenin vârislerine kalır.) Çünkü bu durumda her iki vasiyet de hükümsüzdür. Zira birinci vasiyet ikinci vasiyetle, ikinci vasiyet de kendisine vasiyet edilen kimsenin vasiyet edenden önce ölmesiyle bozulur.[11]
MALIN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET ETME BABI
(Eğer bir kimse malının üçte birini bir kimseye ve üçte birini de bir diğer kimseye vasiyet eder ve vârisleri kabul etmezlerse, malının üçte biri vasiyet ettiği iki kimse arasında müşterek olur.) Zira -yukarıda da geçtiği üzere- vârisler kabul etmedikleri zaman malın üçte birinden fazla vasiyet etmek geçerli olamaz. Burada ise malın üçte ikisi iki kişiye vasiyet edilmiştir. Bu iki kişi de istihkakın sebebi olan vasiyette eşit oldukları için istihkakta da eşittirler. Malın üçte biri de aralarında bölünebildiği için ikisi bu üçte birde ortaktırlar.
(Eğer birine üçte bir, birine altıda bir vasiyet ederse, o zaman ikisi malın üçte birinde ikili birli olarak ortak olurlar.) Çünkü vasiyet ikisine de edilmiştir. Ancak üçte bir, kendilerine vasiyet edilen miktardan az olduğu için, her biri kendisine vasiyet edilen miktar oranında onda ortak olur. Nasıl ki kişinin malı borçlarını karşılayamadığı zaman alacaklıları arasında -herkese alacağının miktarı oranında verilmek üzere- bölünür. Bunun için burada da malın üçte biri üçe bölünüp biri hissesi az olana, ikisi de hissesi çok olana verilir.
(Eğer bir kimse bir kimseye malının tamamını, bir kimseye de üçte birini vasiyet eder ve vârisleri kabul etmezlerse -iki İmama göre- malının üçte biri dörde bölünüp üçü birine, biri de birine verilir. İmam Ebû Hanife'ye göre ise her birine bir verilmek üzere ikiye bölünür. İmam Ebü Hanife -muhabat, siaye ve derahim-i mürsele ([12]) meseleleri dışında- hiç bir yerde, kendisine malın üçte birinden fazla vasiyet edilen kimseye fazla olan miktar oranından pay vermez.) iki İmam: «Çünkü bu vasiyet malın üçte birinden fazla olduğu için her ne kadar fazla olan miktarda geçerli değilse de, kendilerine vasiyet edilen iki kişiden birinin -hiç değilse geçerli olan kısımda- diğerinden fazla pay sahibi olması için şer'î bir engel yoktur» demişlerdir.
İmam Ebû Hanif e'de «Vasiyet malın üçte birinden fazla olan miktarda geçersiz olduğuna göre, kendilerine vasiyet edilen iki kişiden birinin diğerinden fazla pay sahibi olması da geçersizdir. Bu itibarla bu kimse sanki her birine malının üçte birini vasiyet etmiştir. Her birine malın üçte biri vasiyet edildiği zaman ise -bilindiği üzere- malın üçte biri ikisi arasında eşit bir şekilde müşterek olur.» demiştir. (Eğer bir kimse kendi maundan oğlunun payını vasiyet ederse vasiyeti geçersizdir. Eğer oğlunun payı kadar vasiyet ederse geçerlidir.) Çünkü oğlunun payı kendisi öldükten sonra maundan oğluna kalacak olan hisse okluğu için kendisinin malı olmayıp oğlunun malıdır. Oğlunun payı kadar ise, onun miktarında olan mal demek olduğu için oğlunun malı olmayıp kendisinin malıdır. Bunun için oğlunun payı kadar vasiyet etmek caizdir.
İmam Züfer ise, vasiyet edildiği zamana bakarak: -Birincisi de geçerlidir.» demiştir. Çünkü vasiyet edildiği zaman oğlunun payı henüz kendisinin malıdır. İmam Züfer'e olan cevabımız ise yukarıda geçti.
(Eğer bir kimse malından bir sehim vasiyet ederse -İmam Ebü Hanife'ye göre- bu kimse vârislerinden kendisine en az hisse düşen kimsenin hissesi kadar vasiyet etmiş olur. Ancak eğer bu hisse bıraktığı maun altıda birinden az olursa o zaman altıda bir tamam-lanır. Fakat altıda birden fazla olamaz. Diğer iki İmam ise: Bu kimse vârislerinden herhangi birinin kendisinden alacağı hisse kadar vasiyet etmiş olur. Ancak bu hisse, eğer vârisleri kabul etmezlerse üçte birinden fazla olamaz.) Çünkü «Sehim» dendiği zaman örfen ve özellikle vasiyet babında vârislerden herhangi birinin hissesi anlaşılmış olur. Vârislerden en az hisse alan kimsenin hissesi de kesin olduğu için kelime ona hamlolunur. Ancak eğer bu hisse üçte birden fazla olursa o zaman üçte bire indirilir. Çünkü vârisler kabul etmedikleri zaman vasiyet üçte birden fazla olamaz» (demişlerdir, imam Ebû Hanife de: «Sehim ancak altıda birdir. Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anh)'un Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den böyle naklettiği rivayet olunmuştur. ([13]) Hem de «Sehim» bâzan denilir de ondan altıda bir kasdedilir. Zira 1 y a s , Sehm'in sözlükte altıda birden ibaret olduğunu söylemiştir. Bâzan da «Sehim» denilir. Ondan herhangi bir vârise düşen hisse kasdedilir. Biz de bu ikisinden en azım tutuyoruz» demiştir. Ulema demişlerdir ki: Onların örfünde böyle idi. Bizim örfümüzde ise sehim parça demektir. (Eğer bir kimse i «Falancaya malımdan bir parça veriniz» diye vasiyet ederse o kimsenin vârislerine: -Ona istediğinizi verebilirsiniz» denilecektir.) Çünkü bir parçanın ne kadar olduğu bilinemez. Çok da olabilir az da. Ancak ne kadar olduğunun bilinememesi vasiyetin sihhatine mâni değildir. Vârisler de vasiyet sahibinin yerine geçtikleri için ne kadar olduğunun açıklanması onlara aittir. (Eğer bir kimse : «Malımın altıda bîri falanındır- dedikten sonra, ya aynı yerde veya bir başka yerde : -Malımın üçte biri onundur- derse -vârisler kabul etseler bile- malın yalnız üçte biri vasiyet olur. Çünkü altına bir üçte bire dâhildir. Eğer: -Malımın altıda biri falanındır- dedikten sonra ya aynı yerde veya bir başka yerde bir daha: -Malımın altıda biri falanındır» dese, falana yalnız bir tane altına bir düşer.) Çünkü bu kimse ikinci defada da: -Malımın altıda biri falanındır» dediği için ikinci defa birinci defanın tekrarıdır. Eğer bir kimse at veya davarlarının üçte birini bir kimseye vasiyet ettikten sonra at veya davarlarının üçte ikisi ziyana uğrayıp sâdece üçte biri kalır ve fakat kalan miktar yine de umum malın üçte birinden az ise, kalanın hepsi o kimsenindir.) İmam Züfer ise: -Kalanın üçte biri onundur. Zira ziyana uğrayanlarla kalanların ikisi de vârislerle, kendisine vasiyet edilen o kimse arasında müşterektir. Müşterek olan mal ise, ziyana uğradığı zaman ortakların hepsi -herkes kendi hissesi oranında- ziyan eder. Nasıl ki tereke değişik mallar olduğu zaman da öyledir» demiştir. Biz diyoruz ki: Mal burada bir çeşit olduğu için, kendisine vasiyet edilen kimsenin bütün malda dağınık olarak bulunan hissesini malın bir kısmında toplamak mümkündür. Bunun içindir ki müşterek olan mal bir çeşit olduğu zaman, eğer ortaklardan bir kısmı paylaşmak isterlerse -paylaşma, ortakların dağınık olan hisselerini malın bir kısmında toplamak demek olduğu hâlde- diğer ortaklar paylaşmaya zorlanırlar. Vasiyet de mirastan önce geldiği için biz vasiyeti malın bir kısmında topluyoruz. Bunun için burada sanki at veya davarların üçte biri değil, bir at veya koyunun üçte biri vasiyet edilmiştir. Müşterek mal değişik cinsler olduğu zaman ise Öyle değildir. Çünkü değişik cinslerdeki dağınık hisselerin bir çeşitte toplanamadığı için onda vasiyete öncelik verilemez. (Eğer bir kimse elbiselerinin üçte birini bir kimseye vasiyet ettikten sonra elbiselerinin üçte ikisi ziyana uğrayıp ancak üçte biri kalırsa, kendisine vasiyet edilen kimse ancak kalan elbisenin üçte birine müstahak olur.) Derler ki; Bu, eğer elbiseler değişik çeşitler olursa böyledir. Eğer elbiselerin hepsi aynı çeşitten olursa o zaman elbiseler de at ve davarlar gibidir, ölçülebilen ve tartılabilen cinsten olan mallar da öyledir. Çünkü bu tip olan mallardaki ortakların dağınık hisselerini malın bir kısmında toplamak mümkündür. (Eğer kişi üç tane atının üçte birini vasiyet ettikten sonra atlarından iki tanesi ölüp bir tanesi kalırsa, kendisine vasiyet edilen kimseye ancak kalan atın üçte biri düşer. Birden çok binalar da öyledir.)
Kimisi demiştir ki: Bu, yalnız İmam Ebû Hanife'ye göredir. Çünkü îmam Ebû Hanife, ortakların, aralarında müşterek binaları paylaşmaya zorlanamayacağı görüşündedir. Kimisi de: «Hepsine göredir. Zira iki imama göre de hâkim içtihat ettikten sonra binalardaki dağınık hisseleri binaların bir kısmında toplamak mümkün ise de, eğer hâkim içtihat etmezse mümkün değildir» demiş ise de fıkha en uygunu birincisidir.
(Eğer bir kimse bin dirhem vasiyet ederken onun elde olan malından başka, aynca bir takım alacakları da bulunuyor ve vasiyet ettiği bin dirhem onun elde olan malından çıkarılabiliyorsa, alacaklarının tahsili beklenmeden vasiyeti verilir.) Zira böyle ne vârislere ve ne de kendisine vasiyet ediien kimseye bir haksızlık yapılmadan herkes kendi hakkına ulaşmış olur. Eğer kişinin vasiyet ettiği bin dirhem onun elde olan malından çıkanlamıyorsa, o zaman elde olan malın üçte biri ne tutarsa verilir. Geri kalanı da, her alacak tahsil edildikçe onun üçte biri -bin dirhem tamamlanıncaya kadar- ödenir. Zira kendisine vasiyet edilen kimse de vârislerin ortağı olduğu için, eğer bin dirhemin hepsi elde olan maldan çıkarılıp ona verilirse vârislere haksızlık edilmiş olur. Çünkü alacaklar tahsil edilmedikçe elde olan mal ondan üstündür. Hattâ tahsil edilmeyen alacağa mal bile denemez. Eğer bir kimse Alî ile Hasan Ta malının üçte birini vasiyet ettikten sonra Hasan'ın ölmüş olduğu anlaşılırsa, vasiyet edilen üçte birin hepsi Ali'nin olur.) Zira ölmüş olan kimsenin dünya malına ihtiyacı kalmadığı için ona edilen vasiyet geçersizdir. Bunun için bu vasiyet de Ali ile cansız bir duvara edilen vasiyet gibidir.îmam Ebû Yûsuf dan ise: «Eğer kişi vasiyet ederken Hasan'ın öldüğünü bilmezse, A 1 i ancak üçte birin yansına müstahak olur. Çünkü kişi vasiyet ederken Hasan'i sağ bildiği için, ona göre vasiyet geçerli olup A 1 i' ye ancak üçte birinin verilmesine razı olmuştur. Fakat vasiyet ederken Hasan'ı ölmüş bilirse, öyle değildir. Zira ölüye edilen vasiyetin boş olduğunu bildiği için üçte birin hepsinin A 1 i' ye verilmesine razı olmuştur.
Eğer kişi: «Malımın üçte biri Ali ile Hasan'ın arasında olsun- derken Hasan sağ değilse, A I i yalnız üçte birin yansındı, müstahak olur. Çünkü bu deyimden, her birine üçte birin yansmdan fazla verilmemesinin istendiği anlaşılmaktadır. Yukarıda geçen deyim ise öyle değildir. Nitekim bir kimsenin -Malımın üçte biri Ali' nin -deyip de sükût etmesi hâlinde Ali, malının üçte birinin tamamına müstahak olur. Fakat eğer «Malımın üçte biri Ali ile» dedikten sonra sükût ederse o zaman A 1 i üçte bire müstahak olamaz. (Eğer hiçbir şeyi bulunmayan bir kimse, malının üçte birini vasiyet ettikten sonra çalışıp mal edinir ve ondan sonra ölürse, ölürken sahip olduğu malın üçte biri kendisine vasiyet ettiği kimseye kalır.) Zira vasiyet, kişinin kendisinden sonra bir başkasını kendi yerine geçirme aktı olduğu için onun hükmü ölümden sonradır. Bunun için, vasiyetin sıhhatine kişinin vasiyet ederken değil, ölürken mal sahibi olması şarttır. Eğer kişi vasiyet ederken malı bulunuyorsa da sonradan ziyaa uğrar ve fakat çalışıp tekrar mal edindikten sonra ölürse -açıkladığımız aynı sebebe binâen- yine öyledir.
Eğer kişi davarlarının üçte birini vasiyet ettikten sonra ve daha Ölmemişken davarlarının hepsi ölür veyahut hiç davarları bulunmazsa vasiyeti geçersizdir. Zira -yukarıda da anlattığımız üzere- vasiyet, ölümden sonra hükmü sabit olan bir akittir. Bunun için, kişinin ölürken vasiyet ettiği malın mevcut olması şarttır. Şayet vasiyet ederken davarları bulunmaz da sonradan davar edinir ve daha sonra ölürse -doğrusu şudur ki- vasiyeti geçerlidir. Çünkü kişinin malının üçte birini vasiyet ederken malının hiç bulunmayıp ancak sonradan mal edinmesi hâlinde vasiyeti geçerli olduğuna göre, davarlarının üçte birini vasiyet ederken hiç davarları bulunmayıp ancak sonradan davar edinmesi hâlinde de vasiyetinin geçerli olması lâzım gelir.Eğer kişinin: «Malımdan bir koyun falancaya verilsin» diye vasiyet ederken hiç koyunu yoksa, onun malından o kimseye bir koyunun değeri verilir. Zira «malımdan» dediği için maksadının koyunun maliyeti olduğu anlaşılır. Çünkü koyunun maliyeti mutlak malda da bulunur. Eğer kişi «malımdan» demeden «Ben öldükten sonra falancaya bir koyun verin» diye vasiyet ederken hiç koyunları yoksa, kimisi i «Vasiyeti geçerli değildir. Çünkü «malımdan» demediği için maksadının koyun olduğu anlaşılır. Koyunları ise yoktur» demiştir. Kimisi de : -Geçerlidir. Çünkü koyunları olmadığı hâlde «bir koyun» dediği için maksadının koyunun değeri olduğu anlaşılır» demiştir.
Eğer kişi -Davarlarımdan bir koyun verin» diye vasiyet ederken davarlan yoksa vasiyeti geçersizdir. Çünkü «davarlarımdan» dediği için maksadının koyunun kendisi olduğu anlaşılır. Fakat eğer -malımdan bir koyun» derse öyle değildir, ki bir çok meseleler buna göre tahriç edilir.
(Eğer bir kimse malının üçte birini bir kimse ile fakirlere vasiyet ederse, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre malının üçte birinin yarısı o kimseye, yarısı da fakirlere verilir.) î m a m Muhammed ise: -Üçte birin üçte biri o kimseye, üçte birin üçte ikisi de fakirlere verilir» demiştir.
Kişinin malının üçte birini yalnız fakirlere vasiyet etmesi hâlinde de - İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre- vasiyetin hepsi bir fakire verilebilir. î m a m Muhammed ise -yukarıda açıkladığımız üzere-: «En az iki fakire verilmesi gerekir» demiştir.(Eğer bir kimse bîr kimseye yüz dirhem ve bir diğerine de yüz dirhem vasiyet ettikten sonra bir başkasına da: -Ben seni onlara ortak kıldım» derse, o başkası her iki yüz dirhemin de üçte birine müstahak olur.) Çünkü ortaklığın sözlük anlamı eşitliktir. Bu kimse de, eğer ona her bir yüz dirhemden üçte bir verilirse hissesi onların hisselerine eşit olur. Zira her iki yüz dirhem de miktar bakımından birdirler. Fakat eğer kişi birine dört yüz dirhem, birine de iki yüz dirhem vasiyet ettikten sonra, bir 'başkasına: «Ben seni onlara ortak kıldım» derse öyle değildir. Çünkü iki vasiyetin miktarları bir olmadığı için her üçü arasında eşitlik sağlamak mümkün değildir. Bunun için biz bu örnekteki ortaklığı, yalnız üçüncü şahıs ile birinci ve ikinci şahısların ikisi arasında eşitliğe hamlediyoruz. (Eğer bir kimse vârislerine i «Falancanın bende bîr alacağı vardır. Sizden istediği zaman onu doğrulayımz» derse, onun bu ikrarı malının üçte birine, kadar doğru kabul olunur.) Bu bir İstihsându. Kıyâsa göre ise hiç doğru kabul edilmemesi gerekir. Çünkü miktarı açıklanmayan bir şeyi ikrar etmek her ne kadar geçerli ise de, bu ikrar ile ancak miktarı açıklandığı zaman hükmedilir. Vârislerin onu doğrulaması da fıkha aykırıdır. Zira davacı davasını ancak Şahit getirmekle isbat edebilir. Bunun için bu ikrar ile hükmedilemez. İstihsânın dayanağı da şudur: Bu kimse, vârislerinden önce alacaklısının hakkına ulaşmasını ister. Bu istedini ise vasiyet yolu ile de yapabilirdi. Ancak borcunun miktarını bilemediği veya unuttuğu ve borçtan da biran önce kurtulmak istediği için böyle söylemek ihtiyacını duymuştur. Bu kimse, vârislerine sanki «Falan kimse size gelerek bir alacak iddia ettiği zaman, ne isterse ona malımdan, veriniz» demiştir. Bu söz ise ancak malın üçte birine kadar doğru kabul edilebilir. Üçte birden fazla olan miktarda ise doğru kabul olunamaz.
(Eğer bir kimse bir şeyi yabancı ile bir vârisine vasiyet ederse, o şeyin yansı yabancının olur. Vârisine olan vasiyeti ise geçersizdir.) Zira bu kimse kendilerine vasiyet edebildiği ve edemediği iki kimseye vasiyet ettiği için birincisine olan vasiyeti geçerlidir, ikincisine geçersizdir. Fakat eğer bir şeyi sağ olan bir kimse ile bir ölüye vasiyet ederse öyle değildir. Zira ölü, vasiyet edilmeye ehil olmadığı için sağ olan kimseye ortak olamaz. Bunun için vasiyet edilen şeyin hepsi sağ olan kimsenindir. Vâris ise vasiyet edilmeye ehildir. Bunun içindir ki eğer diğer vârisler kabul ederlerse ona edilen vasiyet geçerli olur. Bu itibarla vâris ile ölü arasında fark vardır. Kişinin kendisini öldüren kimse ile bir yabancıya vasiyeti de böyledir. Fakat eğer kişi bir mal veya alacağı kendi vârisi ile bir yabancıya ikrar ederse, öyle değildir. Zira bu ikrar yabancı hakkında da geçersizdir. Çünkü vasiyet yeni bir temlik olup ortaklık ancak onunla oluştuğu için, o geçerli olmazsa ortaklık oluşamaz. Bunun için, vasiyet olunan şeye, kendisine vasiyet edilmesi geçerli olan kimse müstahak olur da diğeri olamaz.
İkrar ise, daha önce var olan bir mülkiyetin varlığını bildirmektir. Bu ikrar ile ise ortaklı bir mülkiyetin varlığı bildirildiği için bu mülkiyet ne ortaksız ve ne de ortaklı olabilir. Ortaksız olamaz. Çünkü daha önce ona ortaklık vasfı verilmiştir. Ortaklı da olamaz. Çünkü bu takdirde vâris, yabancıya ikrar edilen şeyde ortak olur. Bu ise vârise edilen ikrarın geçerli olmasını gerektirir. Hem de eğer bu ikrar yabancı hakkında geçerli olursa, yabancı vasiyet edilen şeyden neyi teslim alırsa vâris onda ona ortak olduğunu ileri sürebileceği için, o miktar hakkında olan ikrar bozulmuş olur ve durum böylece sürüp gideceği için ikrarın bir yaran kalmaz. Vasiyet ise yeni temlik olduğu için onda hisseler birbirinden ayrıdır. Bunun için birinde geçersiz, birinde geçerli olabilir.
(Eğer bir kimsenin -biri iyi, biri orta, biri de kötü olmak üzere- üç takım elbisesi olup da, bu takımlardan her birini bir kimseye vasiyet ettikten sonra biri kaybolup ancak kaybolanın hangisi olduğu bilinmez ve vârisler de inkâr ederlerse, vasiyet geçersiz olur.) Yâni eğer vârisler her birine : -Kaybolan takımın hangisi olduğunu bilemiyoruz. Bunun için sana bir şey veremeyiz- derlerse vasiyet geçersiz olur. Çünkü o zaman, kalan iki takımın kimlerin hakkı oldukları bilinemediği için hak sahibine hakkının teslimi mümkün olamaz. (Ancak eğer vârisler kalan iki takımı onlara verirlerse, o zaman engel ortadan kalktığı için kalan bu iki takım üçü arasında paylaşılır ve iyi olan takımın sahibine kalan iki takımdan iyisinin üçte ikisi, kötü olan takımın sahibine, kalan iki takımdan kötüsünün üçte ikisi ve orta olan takımın sahibine de kalan iki takımdan her birinin üçte biri verilir.) Çünkü iyi olan takımın sahibi kötü olan takımda ve kötü olan takımın sahibi de iyi olan takımda bir hak iddia edemezler. Bunun için, iyi olan takımın üçte ikisi iyi olan takımın sahibine ve kötü olan takıımn üçte ikisi de kötü olan takımın sahibine verilir. Geride, kalan iki takımdan her birinin üçte biri kalır, ki onu da, bizzahure orta olan takımın sahibine vermek gerekir. Çünkü eğer kaybolan takım iyi olan takım ise, kalan iki takımından iyisi, orta olan takımdır. Eğer kaybolan takım kötü olan takım ise, kalan iki takımdan kötüsü orta olan takımdır. Bunun için orta olan takımın sahibi kalan her iki takımda da hak iddia edebilir. (Eğer bir binada ortak olan iki kişiden biri binanın bir odasını bir kimseye vasiyet ederse) İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre (bina taksim edildiği zaman eğer oda vasiyet edenin payı içinde kalırsa, vasiyet ettiği kimsenin olur.) İmam Muhammed ise: «Odanm yansı onun olur- demiştir. Eğer oda vasiyet sahibinin payı içinde kalmazsa, o zaman binadan vasiyet sahibine düşen kısımdan odanm yüzölçümü kadar bir yer kendisine vasiyet edilen kimseye verilir. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed ise: «Ona odanın yarısının yüzölçümü kadar bir yer verilir. Çünkü kişi odayı vasiyet ederken odanın yansı onun olmadığı için, vasiyeti yalnız kendi hissesi olan yanda geçerlidir. Odanın diğer yansına paylaşma ile sonradan mâlik olsa dahi, bu paylaşmada değiş tokuş niteliği bulunduğu için, kişi odanın diğer yarısını sanki satın almış olur. Satın alınan mal ise, satın alınmadan önce vasiyet edilemez. Bunun için, eğer bina paylaşılırken oda vasiyet sahibinin payı içinde kalırsa bizzat odanın yarısı, eğer ortağının payı içinde kalırsa odanın yansının yüzölçümü kadar, vasiyet sahibinin payından bir yer ona verilir- demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf da: «Açıktır ki kişi odayı vasiyet ederken, paylaşma ile odanın tamamı kendisinin olacağını düşünerek onu vasiyet etmiştir. Zira hiç kimse her yönden kendisinden istifade edilmeyen bir malı vasiyet etmek istemez. Ortaklı olan maldan ise her yönden istifade edilemez. Bu paylaşmadaki değiş tokuş niteliği de tâli bir vasıf olup -gaye malı her yönden istifade edilebilir bir duruma getirmek olduğu için- önün asıl niteliği ifrazdır. Bunun içindir ki bu paylaşmaya ortaklardan biri istekli olduğu zaman diğer ortak veya ortaklar ona zorlanırlar. Bu itibarla odanın tamamı sanki vasiyet edilirken dahi, vasiyet edenin malı imiş gibidir. Odanın paylaşmada vasiyet sahibine düşmediği zaman, ona düşen kısımdan odanın yüzölçümü kadar bir yerin lâzım gelmesi de, ya o yerin odaya bedel olduğu içindir. Ya da kişinin odayı vasiyet etmekten maksadı odanm kendisi olmayıp onun yüzölçümü kadar herhangi bir yerdir. îşte bu iki ihtimali da göz önünde bulundurarak: -Oda kendisine düştüğü zaman odanm kendisi, ortağına düştüğü zaman odanm yüzölçümü kadar bir başka yer lâzım gelir» diyoruz» demişlerdir. Sonra .odanın vasiyet sahibinin ortağına düşmesi halinde eğer binanın yüzölçümü yüz, odanın da on arşın olursa, binadan vasiyet sahibine düşen hisse, oda kendisine vasiyet edilen kimse ile vârisler arasında on sehim üzerinden paylaşılarak dokuz sehim vârislere, bir sehim de kendisine oda vasiyet edilen kimseye verilir. Bu da imam Muhammed'e göredir. Çünkü î m a m M u -h a m m e d, oda kendisine vasiyet edilen kimseye odanın yarısını verir. Odanın yarısı da beş arşındır.
İmam Muhammed vârislere de -odanın yansı çıktıktan sonra- geri kalanı verir, ki o da kırk beş arşındır. Bunun için her beş arşın bir sehim kabul edilerek sehimlerin hepsi on olur. imam Ebû Hanife ile tmam Ebû Yûsuf'a göre de vasiyet sahibinin hissesi onbir sehim üzerinden paylaşılır. Çünkü kendisine oda vasiyet edilen kimseye on arşın, vârislere de kırk beş arşın düşer. Buna göre ise sehimler onbir olup iki sehim kendisine oda vasiyet edilen kimsenin, dokuz sehim de vârislerindir. Şunu da söylemek yerinde olur ki eğer vasiyet yerine ikrar olsa, kimisi: «Aynı ihtilâf onda da câridir», kimisi de s «îkrar ile vasiyet arasında fark bulunduğu için, İmam Muhammed ikrarda diğer iki imamdan ayrılmamıştır» demiştir. İkrar ile vasiyet arasındaki fark da şudur: Başkasının malı hakkında ikrar geçerlidir de, başkasının malını vasiyet etmek geçersizdir. Meselâ : Bir kimse başkasına âit bir mal hakkında «Falan canın dır» diye ikrar ettikten sonra eğer o mala herhangi bir şekilde mâlik olursa ona o malı o kimseye vermesi emrolunur. Başkasına âit bir malı vasiyet ettikten sonra o mala herhangi bir şekilde mâlik olan kimsenin vasiyeti ise geçersizdir. (Eğer bir kimse bir başkasının malından bir şeyi birisine vasiyet eder ve öldükten sonra o başkası vasiyeti kabul edip o şeyi o kimseye verirse caizdir. Eğer vermek istemese de vermeyebilir.) Çünkü bu vasiyet başkasının malından yapılan bir bağış olduğu için mal sahibinin kabulüne bağlıdır ve mal sahibi kabul ettiği zaman onun için de bağış olur. Bunun için vermeyebilir. Fakat kişinin malının üçte birinden fazla vasiyet etmesi, eğer vârisler kabul ederlerse öyle değildir. Çünkü bu vasiyet kişinin kendi malından yapıldığı için yapıldığı yer itibariyle geçerlidir. Geçersizliği ancak vârislerin hakkını korumak içindir. Vârisler kendi haklarından vaz geçince haklan sakıt olduğu için geçerlilik kazanır.
(Eğer iki kardeş, babalarından kendilerine kalan malı paylaştıktan sonra kardeşlerden biri, babalarının bir kimseye malının üçte birini vasiyet ettiğini ikrar ederse, kendisine düşen hissenin üçte birini o kimseye vermek zorunda olur.) Bu bir istihsândır. Kıyâsa göre ise, o kimseye kendisine düşen hissenin yansını vermesi gerekir, ki İmam Züfer'in görüşü bu yoldadır. Çünkü babalarının o kimseye malının üçte birini vasiyet ettiğini ikrar etmesi o kimsenin hissede onlara eşit olduğunu tazammün etmektedir. Oysa o kimse, eğer kendisi hissesinin yansmı ona verirse hissede kendisine eşit olur. îstihsânın dayanağı da şudur: Bu kardeş o kimseye terekenin üçte birini ikrar etmiştir. Tereke de iki kardeşin elinde olduğu için, kendisi kendi elindekinin üçte birini o kimseye ikrar etmiş olur. Fakat kardeşlerden birinin babalarının bir kimseye borçlu olduğunu ikrar etmesi öyle değildir. Çünkü borç mirastan önce geldiği için, kendisine düşen hissenin hepsini, ikrar ettiği borçta ödemek zorundadır. Terekenin üçte biri kendisine vasiyet edilen kimse ise vârislere ortak olduğu için onlardan öncelikli değildir. Bunun için ona bir şey verilmek istendiği zaman vârislere de o şeyin iki katı verilmedikçe ona verilemez. Hem de eğer bu kardeş kendisine düşen hissenin yansını o kimseye verirse, bakarsın diğer kardeş de aynı ikran yapar da o kimseye kendisine düşen hissenin yarısını verir ve o zaman, bu kimseye, terekenin üçte biri vasiyet edilmişken yansı ulaşmış olur. (Eğer bir kimse, birine bir koyun vasiyet eder ve öldükten sonra koyun bir kuzu doğurur, ancak koyun kuzusu ile birlikte terekenin üçte birini aşmazsa, koyun ile kuzunun ikisi de koyunun vasiyet edildiği kimsenin olurlar.) Çünkü koyun asaleten vasiyet edilmiştir. Kuzu da annesinin karnında iken ona tâbi olduğu için -terekenin paylaşılmasından Önce dahi doğarsa- vasiyete girer. Oysa, tereke paylaşılmadıkça ölünün malı sayılır. Bunun içindir ki borçlar ondan ödenir. (Eğer koyun ile kuzunun değeri terekenin üçte birini aşarsa, o zaman terekenin üçte biri -iki İmama göre- koyun ile kuzunun ikisinden, İmam Ebû Hanife'ye göre ise, önce koyundan, eğer koyun yetmezse o zaman kuzudan da çıkarılır.) El-Camiüssağiyr buna bir örnek getirerek şöyle demiştir: Farze-delim ki bir adamın altıyüz dirhemi iie ü'çyüz dirhem değerinde bir ineği vardır. Eğer adam, ineğini bir kimseye .vasiyet ettikten sonra ölür ve tereke henüz paylaşılmamışken inek üçyüz dirhem değerinde bir buzağı doğurursa, İmam Ebû Hanife'ye göre ineğin tamamı ile buzağının üçte biri, iki İmama göre de inek ile buzağıdan her birinin üçte ikisi ineğin vasiyet edildiği kimseye verilir. İki İmam -yukanda da söylediğimiz üzere- şöyle demişlerdir : Çünkü yavru annesinin karnında iken ona tebean vasiyete gir-'miş olur. Satışta olduğu gibi, doğup annesinden aynlması ile artık vasiyet edilmişlikten çıkmaz. Bunun için annesi ondan öncelikli değildir ve vasiyet ikisinde de eşit bir şekilde yürür. İmam Ebû H a n i f e de : «Anne asıldır. Yavru ona tâbidir. Tâbi ile asıl aynı çizgide olamaz. Eğer biz vasiyeti her ikisinde de beraber olarak yürütürsek, o zaman aslın bir kısmından vasiyet edilmişlik vasfı kalkar. Bu ise caiz değildir. Satışa gelince: o öyle değildir. Çünkü satılmış olan bir ineğin, beraberinde yavrusunun satıldığını kabul etmek ineğin satışında bir eksiklik meydana getirmez. İneğin satışı yine tamdır ve sahihtir. Ancak şu var ki, o zaman satışta verilen paranın bir kısmı yavruya bedel olacağı için ineğin bir kısmı bedelsiz satılmış olur. Bunun da bir zararı yoktur. Çünkü satışta asıl olan, satılan mal olup bedel tâbidir. (Bu da eğer tereke henüz paylaşılmamış iken yavru doğarsa böyledir. Tereke paylaşıldıktan sonra doğan yavru ise, zâten kendisine vasiyet edilenindir.) Çünkü o zaman anne tamamen onun mülkiyetinde iken yavruyu doğurmuştur.[14]
Vasiyetin Durumuna Bakıldığı Hakkında Bir Fasıl
fEğer hasta olan kimse bir kadına borçlu olduğunu ikrar, yahut ona bir şey vasiyet eder veya bir bağışta bulunur ve ondan sonra kadınla evlenirse, ikrarı geçerlidir. Fakat vasiyet veya bağışı geçersizdir.) Zira ikrar, hükmü hemen lâzım gelen bir tasarruftur. Kadın da kişi ona ikrar ederken kişiye yabancı idi. Bunun içindir ki kişinin ikrar ettiği şey malının tümünden çıkar ve ikrar -ister sağlık, ister hastalık hâlinde ediimiş olsun- kişinin borçlu olması nedeniyle geçersiz olmaz. Ancak hastalıkta edilen ikrarın gereği sağlık hâlinde edilen ikrarın gereğinden sonraya bırakılır. Vasiyet ise ikrar gibi değildir. Zira vasiyetin hükmü ölümden sonradır. Kişi Ölürken ise kadın ona mirasçıdır. Mirasçıya ise vasiyet geçersizdir. Bağış da her ne kadar görünürde hükmü hemen lâzım gelen bir tasarruf ise de onun da hükmü onunla ilgilidir. Zira onun hükmü, kişi ölürken kesinleşir. Kaldı ki malı, borçlarını karşılayamayan kimsenin ikrarı geçerli olduğu hâlde, bağışı geçersizdir ve kişinin borcu olmadığı zamanda da ikrarı malının tümünden çıkarken, bağışı -vasiyeti gibi- malının üçte birinden çıkar. (Eğer hasta olan bir kimse, oğluna borçlu olduğunu ikrar, yahut ona bir şey vasiyet eder, ya da bağışta bulunur ve oğlu da o zaman hıristiyan olup sonradan ve fakat kendisi daha sağken müs-lüman olursa, ikrarı da, bağışı da, vasiyeti de geçersizdir.)
Vasiyet ile bağışının geçersiz olması, çünkü kendisi ölürken oğlu müslüman olduğu .için ona mirasçıdır. Vasiyet ile bağışın ikisi de -yukanda da söylediğimiz üzere- hükümleri ya ölüm ile, ya da ölümden sonra kesinleşir.
İkrara gelince: her ne kadar ikrar, hükmü hemen lâzım gelen bir tasarruf ise de, kişi ikrar ederken kendisine ikrar ettiği kimse onun oğlu olduğu için onu kayırmış olmasından şüphe edilir. Yukanda sözü geçen kadın ise bunun gibi değildir. Zira kadın, kişi ona ikrar ederken kişinin kansı olmayıp sonradan onunla evlenmiştir. Hattâ eğer kadın o zaman onun kansı ılsa ve hıristiyanken onun ölümünden önce müslüman olursa -miras sebebi olan evlilik bağı aralarında bulunduğu için- ona ikran geçerli olamaz. (Kötürüm, felçli, çolak ve veremli olan kimselerin hastalığı eğer uzayıp müzminleşir ve artık ölmelerinden kaygı duyulmuyorsa, bağışlan mallarının tümünden çıkar.l Zira hastalık uzayıp müzminlesince artık insanda bir tabiat olur. Bunun içindir ki müzmin hastalıklı olanlar artık tedaviyi bırakırlar. Eğer hastalıkları ağırlaşıp yatağa düşseler, o zaman yeni bir hastalık sayılır.(Eğer bu kimse yeni hastalandığı zaman bir bağışta bulunup ondan sonra ölse -eğer yatağa düşmüş ise- bağışı malının üçte birinden çıkar.) Çünkü yeni hastalanan kimse eğer yatağa düşerse ölümünden kaygı duyulur. Bunun içindir ki tedaviye başvurur. Bunun için onun hastalığı -Allah (Azze ve Celle) daha iyi bilir- ölüm hastalığıdır.[15]
Bir Fasıl
(Eğer bir kimse Allah f Azze ve Celle) haklan ile ilgili birtakım vasiyetlerde bulunursa -kendisi ne şekilde onları sıralamış olursa olsun- önce -hac, zekât ve keffâretler gibi- farzlardan başlanır.) Zira farz sünnetten daha önemlidir. Zahir de şudur ki kendisi, Önce en Önemli olanın yapılmasını ister.
(Eğer güç bakımından farzların hepsi aynı derecede olurlarsa ve terekenin üçte biri de hepsine yetmiyorsa, kendisi önce hangisini söylemiş ise ondan başlanır.) Zira zahir şudur ki kendisi en Önemliyi önce söyler.
T a h a. v i ise, önce zekâttan başlamak gerektiğini ve zekâtın hacdan önemli olduğunu söylemiştir, ki îmam Ebû Yûsuf dan gelen iki rivayetten biri bu yoldadır. Diğer rivayete göre ise, îmam Ebû Yûsuf: haccı zekâttan önemli görmüştür ve îmam Muhammed de bu görüştedir. Birinci rivayetin dayanağı şudur: Zekât ile haccın ikisi de her ne kadar farziyette aynı derecede iseler de, zekâtta ayrıca kul hakkı da bulunduğu için zekât daha önemlidir. Diğer rivayet de, haccın hem mâli, hem bedeni, zekâtın ise yalnız mâli bir ibâdet olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Sonra, hac ile zekâtın keffâretlerden önce gelmeleri, hac ile zekâtın güç bakımından kefaretlerden üstün oldukları içindir. Zira hac ile zekât hakkında vârid olan uyarıcı emirler ([16]) keffâretler hakkında vârid olmamıştır. Keffâretler içinde de, adam öldürme, zihar ve yemin keffâretleri fitreden Önce gelirler. Zira fitrenin vücûbu bunların vücûbu kadar açık değildir. Fitre de kurbandan önce gelir. Zira fitrenin, Kur'an'ın emriyle vacip olduğunda icmâ vardır. Kurban ise vücubunda ihtilâf edilmiştir. Diğer vacipler de buna göre biribirinden önce gelirler.(Vacip olmayan şeylerden ise, vasiyet sahibi hangisini önce söylemiş İse önce o yerine getirilir.) Zira -yukarıda da anlattığımız üzere- zahir şudur ki: kendisi en önemliyi önce söyler. Bunun için sanki kendisi: -Ben hangisini önce söylemişsem siz ondan başlayın» demiştir.
Derler ki: Malın üçte biri -ister Allah (Azze ve Celle), ister kul hakkı olsun- edilen vasiyetlerin hepsine göre taksim edilir. Ondan hayır işlerine isabet eden kısım da yukarıda söylediğimiz sıraya göre harcanır ve vasiyet edilen şeylerin sayısı kadar sehimlere ayrılıp hep bir vasiyet imiş gibi davranılmaz. Zira her ne kadar hepsinden maksat Allah (Azze ve Celle) nzâsı ise de, her birinde kasd-edilen ayrı bir özellik vardır. Bunun için -insanlara edilen vasiyetler gibi- bunda da vasiyet edilen her şeye ayrı gözle bakılır.
(Eğer bir kimse kendisine farz olan haccı vasiyet ederse, vârisleri onun oturduğu yerden binip yola çıkacak bir kimseyi tutup onun yerine hacca gönderirler.) Çünkü ona vacip olan, oturduğu yerden hacca gitmek idi. Bunun içindir ki kişiye haccın vacip olmasında, kendisini oturduğu yerden hacca götürüp getirecek kadar güce sahip olması şart olmuştur. Vasiyet de vacip olan bir şeyi yerine getirmek içindir. Tutulan kimsenin de binerek gitmesi şart koşulmuştur. Çünkü kişiye yayan hacca gitmek vacip olmadığı için, onun yerine tutulacak kimsede de yalnız binerek gidebilme şartı aranmıştır.
(Eğer kişinin vasiyet ettiği para miktarı onun oturduğu yerden yola çıkacak bir kimseyi tutmaya yetmiyorsa, o zaman o para ile nereden yola çıkmak mümkün ise oradan yola çıkacak bir kimse tutulur.) Kıyâsa göre bu kimse yerine kimsenin hacca gönderilmemesi gerekmektedir. Zira vasiyeti, kendisine vacip olduğu şekilde hac-ci yaptırmaya yetmemektedir. Bununla beraber kesin olarak biliyoruz ki bu kimse vasiyetinin yerine getirilmesini istemiştir. Bunun için biz de, birinin ne şekilde olursa olsun yerine hacca gitmesini caiz kıldık. Zira vasiyeti mümkün olduğu şekilde yerine getirmek hiç yerine getirmemekten evlâdır. Mümkün olduğu şekil de söylediğimiz şekildir. (Eğer hacca gitmek üzere evinden çıkan bir kimse yolda ölür ve yerine birinin gönderilmesini vasiyet ederseJ İmam E b û H anif e'ye göre (yine de onun oturduğu yerden birinin gönderilmesi gerekir,) ki İmam Züfer de aym görüştedir. Diğer iki İmam ise, onun ulaştığı yerden birinin gönderilmesinin caiz olduğunu istihsân etmişdîr. Aym ihtilâf, kişinin başkası yerine hacca giderken yolda ölmesi hâlinde de câridir.
îki İmam : «Çünkü bu kimsenin hacca gitmek maksadı ile yola çıkması kendisine sevap kazandırmış ve vardığı yere kadar yol gitmenin farziyeti kendisinden sakıt olmuştur. Bunun için sanki kendisi öldüğü yerin yerlisi imiş gibi artık oradan itibaren birinin gönderilmesi vaciptir. Ticâret maksadı ile yola çıkmak ise öyle değildir. Çünkü ticâret için yolculuk yapmak ibâdet olmadığı için bu maksatla evinden çıkıp da yolda ölen kimse yerine, oturduğu yerden birisinin gönderilmesi gerekir- demişlerdir. İmam Ebü Hani f e : de «Hac vasiyeti denildiği zaman, vasiyet sahibinin oturduğu yerden birinin onun yerine gönderilmesi mânâsı anlaşılır. Zira vacibi gerektiği şekilde yerine getirmek vaciptir- demiştir.[17]
AKRABA, KOMŞU VE ŞÂİR KİMSELERE VASİYET BABI
(Eğer bir kimse komşularına bir şey vasiyet ederse -İmam Ebü Hanife'ye göre- komşuları evi kendisine bitişik olanlardır. Diğer iki İmam ise: -Aynı mahallede oturan Ve aynı mescitte namaz kılanların hepsi onun komşularıdırlar» demişlerdir.) îki îmam bunu istihsân etmişlerdir. Kıyâs ise î m a m E b û Hanife' nin görüşüdür. Zira -komşu-nun gerçek anlamı evi bitişik veya pek yakın olan kimsedir. Bunun içindir ki kişi komşulukla şüf'a hakkına sahip olur. Hem de kelimeyi bütün mahalle sakinlerine hamletmek mümkün olmadığı için onu kapı komşuda kullanmak zorunluğu vardır. îstihsânın dayanağı da, mahalle sâkinlerinin, hepsine Örfen komşu denilmesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Mescide komşu olanın mescitten başka yerde namazı olamaz» ([18]) diye buyururken, mescide komşu olanı «Ezan sesini işiten kimse» diye açıklamıştır. Hem de komşulara vasiyet etmekten gaye onlara yardım etmek olduğuna göre -evi bitişik olsun olmasın- bütün komşulara yardım etmek müstahaptır. Ancak komşuların birbirleriyle görüşmeleri ve oturup kalkmaları gerekir, ki bu da mescitleri bir olduğu zaman olur.
îmam-ı Şafii' nin «Komşuluk kırk haneye kadardır-diye açıklaması ise uzak bir mânâdır ve bu hususta rivayet olunan hadis de zaiftir. ([19]) Derler ki: «komşu- deyimi erkek, kadm, müslüman, gayr-ı müs-iim, herkese şâmildir. Bunun için bunların hepsi komşuluk hakkında eşittirler.
(Eğer bir kimse bir şeyi kayınlarına vasiyet ederse, kayınları ka-nsınin en yakın ve mahrem akrabalarıdırlar.) Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) eşi S a-f i y y e ile evlendiği zaman onun hatın için onun mahremi olan bütün akrabalarını azatlamıştır ve onlara «Peygamber'in kayınları»deniliyordu. ([20]) Bu açıklamayı îmam Muhammed ile Ebû Ubeyd ihtiyar etmişlerdir. -Kayınlar- kavramına ayrıca bahanın, oğulun ve diğer yakın akrabaların kayınları da dâhildirler. Zira bunların hepsine -kişinin kayınları- denilir. Eğer vasiyet sahibi ölürken karısı onun nikâhı altında ise veyahut rec'i talâk ile boşanmış ise de henüz iddeti bitmemişse, onun yukarıda geçen akrabaları vasiyete müstahaktırlar. Çünkü evlilik bağı kopma-dıkça kayınlık devam. eder. Vasiyet sahibi Ölürken de kayınlığın devamı şarttır. (Eğer bir kimse bir şeyi eniştelerine vasiyet ederse, enişteleri mahremi bulunan bütün kadınların kocalarıdır.) Zira bunların hepsine -ister hür, ister köle, ister yakın, ister uzak olsun- enişte denilir. (Eğer bir kimse bir şeyi akrabalarına vasiyet ederse, derecelerine göre önce onun en yakın akrabaları o şeye müstahak olurlar. Ana baba ve çocuklar akrabaya dâhil değillerdir. Akrabalar da en az iki kişiye denilir. Bu da İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki îmam ise: «Vasiyet ettiği şey islâmiyetten sonraki en uzak atası vâsıtası ile akraba olan herkese verilir- demişlerdir.) îslâmiyetten sonra kendisine en uzak olan ata da -ulemanın ihtilâfına göre- ya ilk müslüman olmuş, ya da müslüman olmamışsa da islâmiyete ilk yetişmiş atadır. Bu ihtilâfın faydası da, Ebû- T â 1 i b' in soyundan olan kimseler hakkında kendini gösterir. Zira E b ü T â 1 i b islâmiyete yetişmiş, fakat müslüman olmamıştır.
îki İmam: -Çünkü «Akrabalar- kelimesi karabetten gelmedir. Karabet ise yakınlık demek olduğu için, soyca kişiye yakın olanların hepsi onun akrabalarıdırlar» demişlerdir. îmam Ebû Hanife de: «Vasiyet de mirasın kardeşidir. Miras ise, derecelerine göre önce en yakın akrabalara kalır. Kaldı ki akrabalara bir şeyi vasiyet etmekten gaye, onlara karşı iyi davranmada, onlara iyilik ve yardımda bulunmada gösterilen kusuru telâfi etmektir. Bu ise yakın akrabalara mahsustur» demiştir. İmam Ebû Hanife'ye göre «akrabalar» kelimesi çoğul olduğu için ondan en az iki kişi kasdolunur. Nasıl ki mirâsta da öyledir. Şunu da bilmek lâzımdır ki akrabalara, ana baba ve çocuklar dâhil değillerdir. Çünkü bunlara akraba denmez. Hattâ eğer bir kimse babası için -Benim akrabamdır» dese ona saygısızlık etmiş olur. Çünkü dil örfünde bir kimseye bir diğer kimse vâsıtası ile ulaşan kimseye akraba denir. Ana baba ile çocuklar arasında ise vasıta yoktur. Akrabalar kelimesinin karabetten gelme olduğu için bütün akrabalara şâmil olduğuna da bakılmaz. Zira bu mânâ icmâ ile terkedilmiştir. (Eğer bir kimse: Malımın üçte birini akrabalarıma verin- diye vasiyet ederken iki amcası ve iki dayısı varsa) İmam Ebû Hanife vasiyeti de mirasa kıyâs ederek (Malının üçte biri iki amca-sımndır, demiştir.! Çünkü mirasta amca dayıdan daha yakındır. İki îmam ise yakınlık derecesine bakmadıkları için: -İki amca ile iki dayı onu dörde bölerler- demişlerdir.
(Eğer bu vasiyeti yapan kimse bir amcası ile iki dayısına bırakırsa, vasiyet ettiğinin yansı amcasının, diğer yansı iki dayısının-dır.) Çünkü -Akrabalar» çoğul olduğu için onda çoğul mânâsı göz önünde bulundurulur. Çoğul mânâsı ise nasıl mirasta en az iki ise vasiyette de Öyledir. Fakat eğer: -Malımın üçte birini akrabama verin» diye vasiyet ederse, vasiyet ettiğinin hepsi amcasınındır. Çünkü «Akraba- kelimesi türkçede tekil mânâsında kullanıldığı için amca vasiyet edilenin hepsini alır. Zira amca dayılardan daha yakındır. Eğer vasiyet sahibi bir amca ile bir hala ve bir dayı ile bir teyze bırakırsa, vasiyet ettiği şey amca ile hala arasında eşit olarak taksim edilir. Çünkü amca ile halanın yakınlığı aynı derecede ve dayı ile teyzenin yakınlığından daha güçlüdür. Hala da her ne kadar mirasçı değilse de vasiyete müstahaktır. Nasıl ki vasiyet sahibinin akrabası köle veyahut gayr-ı müslim olduğu zaman da mirasçı olmadığı hâlde vasiyete müstahaktır. Eğer vasiyet sahibinin akrabaları arasında kendisine mahrem olan kimse yoksa vasiyet geçersizdir. Çünkü kişi akrabalarına kendisine mahrem oldukları için vasiyet eder. (Eğer bir kimse bir kimsenin ailesine bir şey vasiyet ederse, İmam Ebü Hanife'ye göre o kimsenin ailesi eşidir.) Diğer iki îmam ise: «Kişinin ailesi -dil örfünde- kişinin kendilerine baktığı ve geçimlerini sağladığı kimselerin hepsine denilir. Nitekim: «Bana. ailenizin hepsini getirin- ([21]) âyet kerîmesi de bunu göstermektedir» demişlerdir. î m a m E b ü H a n i f e de: «Aile kelimesi eş mânâsında hakikâttir. Nitekim :
«Musa süreyi doldurup ailesiyle birlikte yola çıkınca Tur tarafından bir ateş gördü» ([22]) âyet-i kerimesinde aile bu mânâda kullanılmıştır ve «Falancanın ailesi vardır» denildiği zaman da «Bekâr değildir» demek istenir. Bir kelime de, mecazi mânâda kullanıldığını gösteren bir karine bulunmayınca ondan hakikî mânâ kasdedilir» demiştir. (Eğer bir kimse bir şeyi bir kimsenin aile efradına vasiyet ederse, o şey o kimsenin ev halkına vasiyet edilmiş olur.) Çünkü -aile efradı- ile -ev halkı» aynı mânâyı taşırlar. Eğer kişinin ev halkına vasiyet ederse kişinin babası ile dedesi de ev halkma dâhildirler. Çünkü evin temeli babadır. Eğer kişinin soydaşlarına, ya da sülâlesine vasiyet ederse, kişinin soydaşları baba tarafmdan oîan akrabalarıdır. Sülâlesi de babasının atalar zinciridir. Çünkü kişi annesinin değil, babasının soyundan sayılır. «Akraba» ise -sülâle» gibi değildir. Çünkü akrabahk baba tarafından da, anne tarafmdan da olabilir. Eğer kişi bir kabilenin yetim, kör, sakat veya dullarına vasiyet eder ve kabilenin yetim, kör, sakat veya dulları da sayılabiliyorlar-sa, onlara zengin, fakir, erkek, kadın, her yetim, her kör, her sakat veya her. dul girer. Çünkü sayüabildikleri için vasiyet edilen şeyi onlara vermek mümkündür. Fakat eğer sayılamayacak kadar çok iseler, o zaman vasiyet yalnız fakir olanla rinadır. Zira vasiyetten gaye sevap kazanmaktır. Sevap da ancak muhtaç olanlara yardım edildiği zaman kazanılmış olur. Bu vasıflar da muhtaçlığı andırdığı için onları fakirlik mânâsında yorumlamak caizdir. Fakat bir kabilenin genç veya bekârlarına vasiyet edip de, kabilenin genç veya bekârları sayılamayacak kadar çok iseler, öyle değildir. Zira o zaman, vasiyet geçersizdir. Çünkü gençlik veya bekârlık muhtaçlığı andırmadıkları için onları fakirlik mânâsında yorumlamak mümkün değildir. Vasiyeti geçerli kılmak da, vasiyet edilen şeyi onlara vermeyi gerektirdiği için mümkün değildir. Çünkü kaç kişi, kimler ve nerede oldukları bilinmediği için onların hepsini bulmak mümkün olamaz. Eğer bir kimse bir şeyi mutlak fakirlere vasiyet ederse, o şeyi en az İki fakire vermek gerekir. Zira -fakirler» çoğuldur ve çoğulun en azı da -yukanda da geçtiği üzere- ikidir. Eğer bir kimse bir şeyi «Falanoğulları»na vasiyet ederse -îmam Ebû Hanife' nin ilk görüşüne göre, ki diğer iki İmam da bu görüştedirler- kadınlar da onlara dâhildirler. Zira erkeklerin çoğulu kadınları içine alır. İmam Ebû Hanife sonradan bu görüşünden caymıştır. Çünkü -Oğullar» kelimesi erkekler için olup kadınlarda kullanılması mecazdır. Fakat »Falanoğulla-n» bir ulus, bir kabile veya bir boy adı olursa öyle değildir. Çünkü o zaman onunla ulus, kabile veya boyun bütün fertleri kasdedüdi-ği için kadınlar da içindedirler.
(Eğer kişi bir şeyi bir kimsenin çocuklarına vasiyet ederse, o şey o kimsenin çocukları arasında -erkek çocuklarla kız çocuklara eşit bir şekilde- paylaşılır.) Çünkü çocuk kelimesi erkek çocuğa denildiği kadar kız çocuğa da denilir. (Eğer bir kimsenin mirasçılarına vasiyet ederse, o zaman vasiyet edilen şey o kimsenin mi-çılan arasında -bir erkeğe iki kızın hissesi kadar verilmek suretiyle- paylaşılır.) Çünkü «mirasçılar» deyiminden, erkeklere kadınlardan fazla hisse verilmesini istediği anlaşılır.[23]
BİNA, ARAÇ, TARLA VE BAĞ BAHÇE GİBİ ŞEYLERİN MENFAATİNİ VASİYET ETME BABI
(Eğer bir kimse bir hayvan veya aracının birkaç yıl için veya süresiz olarak bir kimsenin hizmetine verilmesini vasiyet ederse geçerlidir.) Zira kişinin, sağlığında mâliki olduğu bir şeyin menfaatini kira karşılığı veya iğreti olarak bir başkasına verebildiğine göre, öldükten sonra da verebilmesi gerekir. Nasıl ki kişi mâlik olduğu eşyanın aynmı da sağlığında verebildiği gibi öldükten sonra da verebilir. Ancak menfaati vasiyet edilen malın menfaati, kendisine vasiyet edilenin oluyorsa da, mülkiyeti yine sahibinin uhdesinde kalır. Nasıl ki vakfedilen malın da yalnız menfaati, kendisine vakfe-dilenin olur. Malın mülkiyeti ise vakfedenin uhdesinde kalır.
Bu vasiyetin ayrıca bir özelliği daha vardır, ki o da bu vasiyetin hem süresiz hem geçici olabilmesidir. Çünkü vasiyet bizim kuralımıza göre bir temlik olduğu için miras gibi değildir. Zira miras, kişinin kendisine kalan malda mirası bırakan kimsenin yerine geçmesi olduğu için orada kalan şey maldır. Burada ise malın menfaatidir. Bir hayvan veya araçtan elde edilen kazancı da hayvan veya aracın menfaatim vasiyet etmek gibidir. Çünkü kazanç menfaatin karşılığı olduğu için o da menfaatin hükmündedir. (Eğer bir kimsenin hizmetine verilmesi vasiyet edilen hayvan veya araç, malın üçte birinden fazla değilse kendisine vasiyet edilen kimsenin onu kullanması için ona teslim edilir.) Çünkü araç veya hayvan malın üçte birinden fazla olmadığı için mirasçıların onda bir hakkı yoktur. (Eğer ölünün başka malı yoksa, o zaman araç veya hayvanı iki gün mirasçılar, bir gün de kendisi kullanmak üzere anlaşacaklardır.) Zira vasiyet edilen şey mal olduğu zaman nasıl kendisinin hakkı malın üçte birinde, mirasçıların hakkı da malın üçte ikisinde ise, menfaat olduğu zamanda da öyledir. Araç veya hayvan da parça-lanamadığı için onu üçe bölmek mümkün değildir. Bunun için biz anlaşmaya başvuruyoruz, ki her iki tarafın da hakkı kaybolmasın. Fakat eğer vasiyet edilen menfaat binada oturmak ise ve bina da üçe bölünüyorsa -bina malın üçte birinden fazla da olsa- onda anlaşmaya gidilemez. Çünkü binayı üçe bölmek hem mümkündür, hem de daha âdilânedir. Zira binayı üçe bölmekle kimsenin hakkı kaybolmadığı gibi bütün hak sahipleri aynı anda haklarında tasarruf etmeye başlarlar. Anlaşmada ise bir hak sahibi diğerlerinden Önce hakkında tasarruf etmeye başlamış olur. Bununla beraber şayet binayı da aralarında anlaşma ile paylaşmak isterlerse olur. Çünkü hak kendilerinindir. Fakat birincisi daha âdilâne olduğu için evlâdır. Mirasçıların kendi haklanm satmak istemelerine gelince: tmam Ebû Yûsuf dan: -Satabilirler. Çünkü binanın üçte ikisi yalnız onlarındır- diye söylediği rivayet olunmuşsa da, zahir olan görüş şudur ki satamazlar. Zira eğer ölünün başka mallarının da olduğu ortaya çıkarsa -o zaman bina terekenin üçte biri altına düşeceği için- kendisine vasiyet edilen kimsenin binada oturma hakkı binanın hepsinde olur. Hem de kendisinin elinde olan kısmın yıkılması hâlinde, oturmak için mirasçılardan binanın diğer kısmını isteyebilir. Oysa eğer mirasçılar onu satarlarsa bu imkân ortadan kalkmış olur. Bunun için satamazlar. (Binada oturma hakkı kendisine vasiyet edilen kimse. Öldüğü zaman bu hak vasiyet edenin mirasçılarına geri dönmüş olur. Zira vasiyet eden kimse, mülkiyetinde olan bir şeyde tasarruf hakkını ancak kendisine vasiyet ettiği kimseye vermiştir. Bu kimsenin ölümü ile bu hak başkasına geçtiği için vasiyet edenin o başkasına da muvafakat etmesi gerekir.
(Şayet vasiyet eden, daha sağken, kendisine vasiyet ettiği kimse ölürse vasiyet bozulur.) Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- vasiyetin hükmü ölümden'sonra gerçekleştiği için vasiyetin kabulü vasiyet edenin ölümünden sonradır. Bu kimse ise vasiyet edenden önce ölmüştür.
Eğer bir kimse araba veya binasının gelirini bir kimseye vasiyet eder ve o kimse de araba veya binayı bizzat kendisi kullanmak isterse, kimisi: «Caizdir. Çünkü gaye bakımından binada oturmak veya arabaya binmekle bina veya arabayı kiraya vermek arasında fark yoktur» demiş ise de en doğrusu şudur ki caiz değildir. Zira binada oturma veya arabaya binme hakkı menfaattir. Kira bedeli ise ayındır. Mirasçılar için ise ikisi arasında fark vardır. Çünkü eğer ölünün borçlu olduğu ortaya çıkarsa, borcu kira bedelinden ödemek mümkündür. Fakat eğer binada bizzat kendisi oturuyor veyahut arabayı kullanıyorsa buna imkân bulunmaz. Binada oturma veya arabaya binme hakkı kendisine vasiyet edilen kimse de bina veya arabayı kiraya veremez.
îmam-ı Şafiî ise: -Verebilir. Zira binada oturma veya arabaya binme hakkı kendisine vasiyet edildiği için bu hakka mâlik olmuştur. Bunun için bu hakkı başkasına da -bedel karşılığında veya bedelsiz olarak- verebilir» demiştir. Çünkü I m a m -1 Ş â f i i' ye göre menfaat da mal gibidir.
Bir mal bir kimseye vasiyet edildiği zaman o kimse o malı nasıl -bedel karşılığında veya bedelsiz olarak- başkasma verebiliyorsa bu da öyledir. Fakat bir şeyi iğreti olarak bir kimseye vermek o şeyin menfaatini vasiyet etmek gibi değildir. Zira bir şeyin menfaatim bir kimseye vasiyet etmek o menfaati o kimseye temlik etmektir. Bir şeyi bir kimseye iğreti olarak vermek ise - I m a m -1 Ş â f i i' ye göre -o şeyin menfaatini o kimseye ibaha etmektir.» Biz de diyoruz ki: Bir şeyi bir kimseye vasiyet etmek o şeyi ölümden sonra ve karşılıksız olarak o kimseye temlik etmektir. Bunun için, kendisine vasiyet edilen kimse o şeyi -iğreti olarak alınan şeye kiyâsen- başkasına bedel karşılığında veremez. Çünkü bir kimsenin bir başkasına bir şeyi iğreti olarak vermesi -bize göre- sağlığında o şeyin menfaatini o kimseye bedelsiz olarak temlik etmesidir. İğreti olarak bir şeyi alan kimse ise -bir şeyi kiraya vermek o şeyin menfaatim bedel karşılığında kiracıya temlik etmek olduğu için- nasü o şeyi kiraya veremiyorsa, bu da öyledir. Bunun sebebi de şudur: Bedel karşılığında temlik bozulamayan, bedelsiz olan temlik de bozulabilen bir akittir. Vasiyet de bir bağış, yâni bedelsiz bir temlik olduğu için bozulabilen bir akittir. Ancak bu akdi yalnız bağışı yapan kimse bozabilir. Bağışı yapan kimse de öldüğü için artık bozamaz. Bunun için bu akit de kesinlik kazanmıştır. Bununla beraber aslında bozulabilen bir temlik akdi olduğu için zail bir akittir. Zaîf bir akit ile ise güçlü bir akde mâlik olunamaz. Hem de -biz Hanefilere göre- menfaat mal değildir. Onu mal karşılığında temlik etmek ise onda mallık vasfını vücuda getirmektir. Bunu da ancak menfaati veren şeyin mülkiyetine sahip, olan, ya da menfaata bedel karşılığında mâlik olan kimse yapabilir. Zira kişi, menfaati ancak ona ne şekilde mâlik olmuşsa başkasına temlik edebilir. Eğer menfaata bedelsiz olarak mâlik olmuş bir kimse, onu bedel karşılığında bir kimseye temlik ederse mâlik olduğundan daha fazlasını temlik ettiği için sahih değildir. Şunu da bilmek gerekir ki: kişi, menfaati kendisine vasiyet edilen şeyi bulunduğu şehirden başka yere götüremez. Ancak eğer evi başka yerde olur ve menfaati vasiyet edilen şey de terekenin üçte birinden fazla, değilse, o zaman maslahat için onu evinin bulunduğu yere götürebilir. Zira vasiyet, vasiyet edenin maksadma göre uygulanır. Eğer kişinin evi, kendisine menfaati vasiyet edilen şeyin bulunduğu şehirde ise, vasiyet edenin maksadı, kişiyi yolculuk masrafına sokmadan o şeyi aynı yerde onun hizmetine sunmaktır. Eğer evi başka yerde ise, o zaman vasiyet edenin maksadı şeyi evinin bulunduğu yere götürmesidir.
Eğer kişi, araba veyahut binasının gelirini de bir kimseye vasiyet etmek isterse, edebilir. Zira şeyin geliri menfaatinin karşılığı olduğu için vasiyet edilebilmekte menfaatin hükmünü alır. Kaldı ki şeyin geliri para olduğu için o da şeyin kendisi gibi maldır. Bunun için, gelirini vasiyet ettiği araba veya binasından başka bir şeyi yoksa, vasiyet edilen gelir sâdece o yılının gelirinin üçte biridir. Çünkü o yılın geliri hazır bir mal olduğu için paylara bölünmesi mümkündür. Eğer kendisine araba veya binanın geliri vasiyet edilen kimse araba veya binayı mirasçılarla paylaşmak isterse yapamaz. Ancak bir rivayete göre îmam Ebû Yûsuf: «Kendisi de mirasçıların ortağı olduğu için onlarla paylaşmak isteğinde bulunabilir» demiştir. Biz de diyoruz ki: Bir kimsenin başkaları ile herhangi bir şeyi paylaşmak isteğinde bulunmas o kimsenin o şeyde bir hak sahibi olmasını gerektirir. Binanın geliri kendisine vasiyet edilen kimsenin ise, binanın kendisinde hiç bir hakkı yoktur.
Eğer kişi bir kimseye bir malmı,ryasiyet ederken o malın menfaatim da bir başkasına vasiyet eder ve o mal da terekenin üçte birinden fazîa değilse, o kimseye malın kendisi -fakat diğerine malın menfaatim vermesi şartı ile- teslim edilir. Zira ölü belli olan iki şeyi -birini diğeri üzerine atfetmek suretiyle- iki kimseye vasiyet ettiği için sanki her birine ayrı ayrı vasiyette bulunmuştur. Kaldı ki eğer malın kendisini bir kimseye vasiyet etmeden, sâdece menfaatini vasiyet etmiş olsaydı, malın kendisi mirasçılara, menfaati da vasiyet ettiği kimseye kalacaktı. O hâlde malın kendisini bir kimseye vasiyet ettiği zaman da yine öyledir. 2irâ miras ile vasiyetin ikisinde de malın ikinci şahsa geçişi birinci şahsm ölümünden sonra olduğu için vasiyet de mirasın kardeşidir, ki buna benzer daha birçok meseleler vardır. Meselâ: Eğer kişi bir kimseye kısrağını vasiyet ederken bir diğer kimseye de kısrağın karnındaki tayı, yahut bir kimseye bir yüzüğü vasiyet ederken bir başkasına da yüzüğün kaşını vasiyet eder, yahut: «Şu sepet A 1 i'nin, içindeki hurmalar da Hasan'ın-dır» dese, bu örneklerin her üçünde de vasiyet ettiği gibi hükmedilir. Yâni hiç birinde kabın sahibine kabın içindeki şeyden hisse verilmez. Fakat eğer her birine ayrı ayn vasiyet ederse - İmam Ebû Yûsuf'a göre yine böyle ise de- İmam Muham-m e d' e göre kısrak, yüzüğün halkası ve sepet vasiyet edildikleri kimsenindir. Tay, yüzüğün kaşı ve hurmalar da ikisinindir.
îmam Ebû Yûsuf: «Çünkü kişinin tayı ikinci şahsa vasiyet etmesinden, birinci vasiyetiyle birinci şahsa yalnız kısrağı vasiyet etmek istediği anlaşılmıştır. Bu itibarla kişi ikinci vasiyeti yaparken sanki: -Ben birinci şahsa yalnız kısrağı vasiyet ettim» diye açıklamada bulunmuştur. Bu açıklamayı da her ne kadar hemen yapmayıp bir başka zamana bırakmışsa da yine muteberdir. Çünkü vasiyet sahibi hayatta olduğu sürece vasiyetinden cayabildiği için, yaptığı vasiyetleri birlikte yapması ile ayn ayn zamanlarda yapması arasında fark yoktur» demiştir.
imam Muhammed de: «Kısrak dendiği zaman onun karnındaki taya da şâmildir. Yüzük de dendiği zaman onunla, yüzüğün halkası ile kaşının ikisi kasdedilir. Sepet ile içindeki hurmalar da öyledir. Bunun için kişi birinci vasiyetiyle birinci şahsa hem halkayı, hem kaşı, ikinci vasiyetiyle de ikinci şahsa yalnız kaşı vasiyet etmiş olur. Çünkü ikinci vasiyet birinci vasiyetten ayrı bir zamanda yapıldığı için birinci vasiyetin açıklaması olmayıp ayn bir vasiyettir. Ayn bir vasiyet olunca da onunla ikinci şahıs kendisine vasiyet edilen şeyde birinci şahsa ortak kılınmış olur. Fakat vasiyetler bitişik olduğu zaman öyle değildir. Çünkü o durumda ikinci vasiyet birinci vasiyetin bir istisnası hükmündedir» demiştir. (Eğer bir kimseye bahçesinin meyvesini vasiyet eden kimse Ölürken onun bahçesinde meyve varsa o kimseye yalnız o meyveler verilir. Eğer bu kimse -Bahçemin meyveleri hep falanındır» dîye vasiyet ederse, o zaman o kimseye gelecek yılların meyveleri de kendisi hayatta bulunduğu sürece verilir. Eğer bu kimse bahçesinin gelirini bir kimseye vasiyet ederse, bahçesinin mevcut olan geliri ile gelecek yıllara âit gelirlerinin hepsi o kimsenin olur.) -Meyve» ile -gelir» kelimeleri arasındaki fark şudur: «Meyve, dil örfünde mevcut olan meyvelere dendiği için henüz mevcut olmayan meyvelere şâmil değildir. Ancak eğer «hep- veyahut -dâima» kelimeleri gibi -onunla, henüz var olmayan meyvelerin de kasde-dildiğini bildiren karine bulunursa, o zaman henüz var olmayan meyvelere de şâmil olur. Gelir kelimesi ise var olan ve olmayan meyvelerin ikisine de şâmildir. Meselâ: A 1 i bahçesinin,» ya «tarlasının» veyahut «apartmanının geliriyle geçiniyor- dendiği zaman, «gelir- kelimesinden mevcut olan ve olmayan gelirlerin hepsi kas-dedilir. -Meyve» ise dendiği zaman onunla yalnız mevcut olan meyveler kasdedildiği için, bu mânâda kullanılmadığı zaman bu mânâda kullanılmadığını bildiren bir karine gerekir. (Eğer bir kimse, davarlarının sütünü, ya da sırtlarındaki yünü, yahut kannlanndaki yavruları bir kimseye vasiyet ettikten sonra ölürse, devamlı olarak -kaydını söylemiş olsa bile- yalmz, ölürken davarlarının sırtında bulunan yün, yahut karınlarında bulunan yavrular, ya da memelerinde bulunan süt o kimsenin hakkı olur.l Çünkü vasiyet, hükmü ölümden sonra câri olan bir akittir. Bunun için, kişi ölürken bu eşyalardan .nesi var idiyse sâdece onlar lâzım gelir. Yukanda geçen «meyve» ile -gelir» kelimeleri ise öyle değildir. Aralarındaki fark şudur: Vasiyet bir temliktir. Kıyâs ise mevcut olmayan bir şeyi temlik etmenin caiz olmamasını gerektirir. Ancak şeriat henüz mevcut olmayan meyve ve gelirler hakkında -satış ve kiralama akitleri gibi- bir takım akitlerin cevazına kail olduğu için, bunları vasiyet etmenin de caiz olması evleviyetle lâzım gelir. Zira vasiyet kapısı -yukanda da söylediğimiz üzere- ihtiyaca binâen Seniş tutulmuştur. Henüz mevcut olmayan yavrularla diğer ikisi hakkında ise hiç bir akit caiz değildir ve eser
gelmediği lçin, bunlan vasiye cut olanları öyle değildir. Çünkü davar satılırken onun karmnyavru, ortadaki yün ve memelerindeki süt de olur. Aynca bunlarla kacün kendini bulu" de[24]
İslâm Bayrağı Altında Yaşıyan Gayr-I Müslimin Vasiyeti
(Eğer bir Yahudi veya Hıristiyan, sağlığında bir havra veya kilise yaptırdıktan sonra ölürse, havra veya kilise kendisinden mirasçılarına kahr.) Zira îmam Ebû Hanife'ye göre bu da vakıf gibidir. Vakıf ise ona göre vakfı yapan kimseden miras kalan bir mal olup bozulamayan bir akit değildir. Bunun için bu da öyledir. Diğer iki imama göre de havra veya kilise yapmakla günâh işlendiği için onlara göre de geçerli değildir.
(Eğer Yahudi veya Hıristiyan, mahdut şahıslar için bir havra veya kilise yapılmasını vasiyet ederse vasiyeti malının üçte birinden çıkar.J Yâni eğer Yahudi veya Hıristiyan belirli bâzı kimseler için evinin özel bir manastıra çevirilm esini vasiyet ederse, vasiyeti geçerli olup malının üçte birinden çıkar. Zira vasiyette kişinin, ölümünden sonra malında hem başkasını kendi yerine geçirme, hem de malını o başkasına temlik etme mânâları vardır. Gayr-ı müslim ise bu her iki şeye de yetkilidir. Bunun için bu vasiyet her iki mânâya göre de geçerlidir.
(Eğer gayr-ı müslim, evinin umumî ve herkese açık bir kiliseye çevirilmesini vasiyet ederse, İmam Ebû Hanife'ye göre vasiyeti geçerlidir. Diğer iki İmam ise : «Geçersizdir.) Çünkü kilise yaptırmak her ne kadar g'ayr-ı müslimlerin inancına göre sevap ise de, gerçekte günâhtır. Günâh olan bir şeyi vasiyet etmek de -bu vasiyeti geçerli sayıp gereğini yerine getirmede günâh işlemeye teşvik mânâsı bulunduğu için- geçersizdir» (demişlerdir.) İmam Ebû Han if e de: Bu vasiyet her ne kadar gerçekte günâh ise de, onların inancına göre sevap olduğu için geçerli saymak zorundadır. Çünkü biz onların din ve inançlarına kanşmayıp saygı göstermekle emrolunmuşuzdur. Nitekim eğer bir gayr-ı müslim, gerçekte sevap ve fakat onların inancına göre günâh olan bir şeyi vasiyet ederse-onların inancına göre günâh olduğu için- caiz değildir. O hâlde bunun tersi de buna göredir- demiştir. Sonra, imam E b û H a n i f e' ye göre bir havra veya kilise yapmak ile yapılmasını vasiyet etmek arasında fark vardır. Zira İmam Ebû Hani f e demiştir ki: Kişinin bir binasını, mabede çevirmesi veya kendisine ait bir yer üzerinde bir mabet yapması ile, o bina veya yer onun mülkiyetinden -çıkmaz. Meğer yapılan mabet cami veya mescit gibi yapılması gerçekten sevap olan bir bina olursa, o zaman onun mülkiyetinden çıkar. Kilise ise, yapılması gerçekte sevap olmadığı için kendisini yapanın mülkiyetinden çıkmaz. Bunun için, kiliseyi yapan kimse öldükten sonra kilise, kendisini yapanın mirasçılarına kalır. Kaldı ki gayr-ı müslimler kiliselerinde, birtakım gözler yaparak ve odalar ayırarak bu göz ve odalarda kaldıkları için kiliseler umuma âit birer mabst değillerdir. Hattâ bu durumda olan cami ve mescitler de kiliseler gibi kendilerini yapanın mülkiyetinden çıkmaz ve kendilerim yapan kimse ölünce onun vârislerine geçerler. Mabet yapılmasını vasiyet etmek ise onu bilfiil yapmak gibi değildir. Çünkü vasiyet mülkiyeti gidermek için vazedilmiş bir akit-tir. Ancak gayr-ı müslimlerin ettikleri vasiyet eğer onların inancına göre sevap olmazsa gereğinin yerine getirilmesi gerekmez. Fakat eğer onlara göre sevap ise geçerlidir ve vasiyet ettikleri şey on-lann mülkiyetinden çıktığı için öldükleri zaman mirasçılarına geçmez. Kısacası; Gayr-ı müslimin vasiyeti dört çeşit olup biri, gayr-ı müslimlere göre sevap olan, bize göre olmayan vasiyettir, ki biz bunu yukarıda söyledik.
Biri, gayr-ı müslimin, kendisi öldükten sonra domuzlarının kesilip müşriklere yedirilmesi gibi bir şeyi vasiyet etmesidir. Bu vasiyetin sıhhatında -yukarıda da söylediğimiz üzere- eğer kendilerine vasiyet edilenler belirli kimseler ise ihtilâf vardır. Biri, gayr-ı müslimin -bir cami yapımı veyahut ışıklandırılması gibi- bizim inancımıza göre sevap olup onlara göre sevap olmayan bir şeyi vasiyet etmesidir. Bu vasiyet onlara göre sevap olmadığı için icma ile geçersizdir. Ancak eğer yapımı vasiyet edilen cami belirli birtakım şahıslar için vasiyet edilmişse, o belirli kimselerin mülkü olacağı için vasiyet geçerlidir. Biri -Kudüs' teki Mescid-i Aksa'nın ışıklandırılması, yahut bir Rum'un müslüman olmayan düşmanları ile sa-vaşılmasmı vasiyet etmesi gibi- hem bize, hem onlara göre sevap olan bir şeyi vasiyet etmektir. Bu vasiyet -belirli kimseler için olsun, olmasın- geçerlidir. Çünkü hem gerçekte, hem onların inancına göre sevap olan birşeyi vasiyet etmektir. Biri de -şarkıcı veyahut ağıtçı olan kadınlara yardımda bulunulması gibi- ne bizim ve ne de onların inancına göre sevap olmayan bir şeyi vasiyet etmektir. Bu vasiyet de, hem bizim, hem onların inancına göre günâh olduğu için geçersizdir. Ancak eğer kendilerine vasiyet edilenler belirli kimseler ise o zaman vasiyet geçerlidir. Çünkü kendilerine vasiyet edilen kadınların kimler olduğu bilindiği için vasiyet edilen şey onlara temlik edilmiş olur.
Nefsani isteklerine uyup hiç bir günâhtan sakınmayan kimsenin vasiyetine gelince: eğer bu kimse açıktan kâfir değilse, vasiyetinin sıhhati bakımından ona müslüman gözü ile bakılır. Zira biz zahire göre hükmetmekle emrolunmuşuzdur. Eğer açıktan inkarcılık yapıyorsa, dinden çıkmış kimse hükmündedir ve İmam Ebû H a n i f e ile diğer iki İmamın dinden çıkmış kimse hakkında olan meşhur ihtilâfları bu kimsenin de tasarruflarının sahih olup olmadığı hakkında câridir. Dinden çıkmış olan kadına gelince: en doğrusu şudur ki vasiyeti geçerlidir. Zira kadın olduğu için kendi hâlinde bırakılır ve ona dokunulamaz. Dinden çıkmış erkek ise öyle değildir. Çünkü dinden çıkmış erkek ya bir daha müslüman olur, ya öldürülür. (Eğer müslümanlarla savaş hâlinde olan ülkeden bir gayr-ı nıüs-lim, kendisine verilen güvence ile bizim ülkemize gelerek bir müs-lümana veya ülkemizde oturan bir gayr-ı müslime malının hepsim vasiyet ederse geçerlidir.) Çünkü malın üçte birinden fazlasını vasiyet etmenin caiz olmayışı mirasçıların hakkını gözetmek içindir. Bunun içindir ki eğer mirasçılar kabul ederlerse geçerli olur. Burada ise, mirasçılar müslümanlarla savaş hâlinde olan ülkede oldukları için gözetilmesi gereken bir hakları yoktur. Zira müslümanlarla savaş hâlinde olan ülke halkı, inancımıza göre hayat hakkına sahip değillerdir. Kaldı ki, bu gayr-ı müslime âit olan maun dokunulmazlığı kendisine güvence verildiği içindir. Güvence ise ona, vârislerinin hakkı için değil, kendisinin hakkı için verilmştr. Eğer bu gayr-ı müslim, malının hepsini değil, bir kısmını vasiyet ederse, o zaman vasiyet ettiği miktar alınıp geri kalanı mirasçılarına verilir. Tabiidir ki bu da yine kendisine güvence verildiği içindir. Eğer bu gayr-ı müslime bir müslüman veya bir gayr-ı müslim bir şey vasiyet ederse bu vasiyet de geçerlidir. Zira bu gayr-ı müslim islam ülkesinde bulunduğu sürece, bütün muamelelerde islam bayrağı altında yaşıyan gayr-ı müslimlerin hükmündedir. Bunun içindir ki -vasiyetten başka- sağlığında da yaptığı bütün temlik ve bağış akitleri geçerlidir. imam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf dan ayrıca: -Bu gayr-ı müslime edilen vasiyetler geçerli değildir. Çünkü kendisine her ne kadar güvence verilmişse de, müslümanlarla savaş hâlinde olan ülke halkından olduğu için her an ülkesine dönmek azmindedir ve dönebilir. Hattâ eğer kendisinden cizye alınmazsa bir yıl islâm ülkesinde kalamaz» diye söyledikleri de rivayet olunmuştur. Eğer islâm bayrağı altında yaşıyan gayr-ı müslim de malının üçte birinden fazla veyahut bir mirasçısına vasiyet ederse -müslü-manlarm vasiyetine kıyâsen- geçerli değildir. Çünkü islâm bayrağı altında yaşıyan gayr-ı müslimler de müslümanlar gibi islâmın muamelelere mütaalhk hükümlerini yüklenmiş olurlar.
Eğer islâm bayrağı altında yaşıyan gayr-ı müslim kendi dininden olmayan bir diğer gayr-ı müslime bir şey vasiyet ederse, vasiyeti -mirasa kıyâsen- geçerlidir. Zira müslümanlık dışında kalan bütün dinler bir din sayılırlar. Eğer islâm bayrağı altında yaşıyan gayr-ı müslim, müslümanlarla savaş hâlinde olan ülke halkından olup islâm ülkesinde oturan bir gayr-ı müslime vasiyet ederse, vasiyeti geçerli değildir. Çünkü ülkeleri ayrı olduğu için birbirlerine mirasçı olamazlar. Vasiyet de mirasın kardeşidir.[25]
Vâsi İle Vâsinin Sahip Olduğu Yetkiler Hakkında Bir Bâb
(Eğer bir kimse bir başkasını, vâsi yapar ve o başkası da onun yanında vasiliği kabul eder, fakat kalkıp gittikten sonra kabulünden cayarsa, red sayılmaz.) Zira onu vâsi tâyin eden kimse ona güvenmiş ve durumu öğrenmeden güveni içinde ölmüştür. Bunun için, eğer onun yanından kalkıp gittikten sonra cayması -ölü ister daha sağ iken, ister ölümünden sonra olsun- red sayılırsa, ölü ona güvenerek öldüğü için aklanmış olur. Fakat eğer bir kimse -bir malını satmak veyahut ona bir mal satın almak üzere- bir başkasına vekâlet verir ve o başkası onun yanında vekâleti kabul eder ve fakat kendisinden ayrıldıktan sonra kabulünden cayarsa, red sayılır.Çünkü ona vekâlet veren kimse sağ olduğu için ona yüklediği işi kendisi de yapabilir ve dolayısıyla, onun caymasından bir zarar görmez. (Eğer kişi kendisini vâsi tâyin edenin yanında, kabulünden cayarsa, red sayılır.) Çünkü kendisini vâsi tâyin eden kimse onu kabule zorlayamaz. Kaldı ki o reddettikten sonra bir başkasını tâyin edebildiği için aldatılmış da olmaz. (Eğer kişi -kendisini vâsi tâyin eden kimse Ölünceye kadar- ne red ve ne de kabul etmezse, onun ölümünden sonra serbest olup isterse kabul, istense reddeder.) Çünkü kendisini tâyin edenin sağlığında kabul ettiğini söylemediği için kimse onu kabule zorlayamaz. Ancak eğer terekeden bir şeyi satarsa o zaman vasiliği yüklenmiş olur. Zira onun terekedeki bu tasarrufu vasiliği kabul ettiğini gösterir. Kabul ise ölümden sbnra da olsa, muteberdir. Yaptığı satış akdi de -vâsi iken yaptığı için- muteberdir. Hattâ eğer satışı yaparken vâsi olduğunu bilmese bile yine satışı muteberdir. Fakat vekilin -vekil olduğunu bilmeden- yaptığı tasarruflar muteber değildir. Çünkü vasilik başkası yerine geçiş demektir. Zira ölüden velayet vasfı kalktığı için bu vasıf vâsi tâyin ettiği kimseye geçer. Bunun için vasilik başkasının yerine geçiştir ve böyle olunca da vâsinin yaptığı tasarrufun sıhhati için vâsi olduğunu bilmesi şart değildir. Nasıl ki veraset de başkası yerine geçiş olduğu için, mirasçının yaptığı tasarrufların sıhhati, mirasçı olduğunu bilmesine bağlı değildir. Vekâlet ise öyle değildir. Çünkü vekâleti veren kimse sağ olduğu için velayet vasfı kendisinde mevcuttur. Bunun için, eğer vekil vekil olduğunu bilmezse tasarrufu geçerli olamaz. (Eğer kendisini vâsi tâyin eden kimse ölünceye kadar vasiliği kabul etmeyen kişi: «kabul etmem- dedikten sonra ı «kabul ederim» demek isterse, eğer -Kabul etmem- dediği zaman hâkim onu çıkarmamışsa -Kabul ederim- diyebilir.) Çünkü vasiliğin bozulması ölüye zarar olduğu için, vâsi tâyin edilen kimsenin yalnız «Kabul etmem demesi ile vasiliği bozulmaz. Ancak vasiliğin bozulmamasın-da da vâsinin zararı vardır. Fakat bu zarar, vasiliğin ona kazandıracağı mânevi sevab ile telâfi olunduğu için Ölünün zararını önlemek daha evlâdır. Fakat eğer hâkim onu vasilikten çıkarmışsa -maslahatı gözettiği için- hâkimin onu çıkarması geçerlidir. Zira hâkim, zararı önleme yetkisine sahiptir. Vâsi de bâzan görevini yapmaktan âciz olduğu için vasiliğinin devamında zarar vardır. Bunun için hâkim onu çıkanr da onun yerine, ölünün malını koruyabilecek ve onda güzel ve yararlı bir şekilde tasarruf edebilecek bir başkasını tâyin eder. Şayet hakim onu çıkardıktan sonra: «Ben kabul ederim derse, kabulü hâkimin onu vasilikten çıkarmasından sonra olduğu için artık muteber değildir. (Eğer bir kimse bir gayr-ı mûslimi veya bir fasıkı vâsi tâyin ederse, hâkim onları çıkarıp onların yerine başkalarını tâyin eder.) Bu tâbir şuna işarettir ki: kişinin gayr-ı müslim veya fasıkı vâsi tâyin etmesi geçerlidir. Çünkü eğer geçerli olmazsa hâkimin onlan çıkarmasına gerek bulunmayacaktı. îmam Muhammed ise «Asü»da geçersiz olduğunu söylemiştir. Ancak İmam Muhammed'in bu sözünü kimisi : «Yâni aslında geçerlidir. Hâkim geçersiz kılar. Çünkü biz Ha-neftlere göre fasıkm velayet yetkisi vardır. Gayr-ı müslim de bâzan bu yetkiye sahiptir. Ancak fasıkta sağlam olmama şüphesi bulunduğu, gayr-ı müslim de din düşmanı olduğu için hâkim onlan çıkarır», Kimisi de: «Yâni gayr-ı müslimin tâyini aslında geçersizdir. Fasıkm tâyini de aslında geçerli ise de hâkim onu geçersiz kılar» şeklinde yorumlamıştır. «Asıl»da ayrıca fasıkm sağlam olmamasından korkulması da şart koşulmuştur. Zira kişinin sağlam olmaması, vasilikten çıkarılması için yeterli bir mazerettir.
(Eğer ölü tarafından tâyin edilen vâsi görevini yerine getirmekten âciz olursa) ölü ile mirasçıların hakkını korumak için (hâkim ona bir başkasını da yardımcı olarak verir.) Çünkü vâsi yetersiz olduğu zaman ona yardımcı vermede zarar vardır. Şayet vâsinin kendisi kendisinin yetersiz olduğunu ileri sürerek hâkimden yardımcı isterse, gerçekten yetersiz olduğu anlaşılmadıkça hâkim onun sözüne kulak veremez. Zira yükünü hafiflettirmek için yalan söylemiş olabilir. Eğer vâsinin büsbütün güçsüz ve beceriden yoksun olduğu anlaşılırsa, hâkim onu çıkarıp yerine bir başkasını tâyin eder. Fakat hâkim, güçlü, işinin ehli ve sağlam olan vâsiyi çıkaramaz. Çünkü bu vâsiyi ölü seçip tâyin ettiği için hâkimin tâyin edeceği vâsi onun kadar olamayacağı için onun görevde kalması daha iyidir. Bunun içindir ki ölünün babası baba ve dolayısıyla daha şefkatli olmasına rağmen ölünün tâyin ettiği vâsi ondan önce gelir. Eğer mirasçılar vâsiyi hâkime şikâyet ederlerse -vâsi yetkisini ölüden aldığı için- hâkim bizzat onda hıyanet görmedikçe onu az-letmemelidir. Ancak bizzat onda hiyânet gördüğü zaman onu azledebilir. Çünkü Ölü onu sağlam' diye tâyin etmiştir. Oysa sağlam olmadığı anlaşıldığından, eğeı ölünün kendisi sağ olsa onu çıkarırdı. Fakat Ölü sağ değildir ve hâkim onun naibidir. Bunun için hâkim vâsiyi azleder. (Eğer bîr kimse iki kişiyi vâsi tâyin ederse -İmam Ebû Hanİfe ile İmam Muhammed'e göre- iki kişiden biri tek başına ve diğerine danışmadan) Allah (Azze ve Celle) izin verirse ilerde anlatacağımız birkaç şey dışında (hiç bîr tasarrufta bulunamaz.)
îmam Ebû Yûsuf ise: «Her biri tek başına ve diğerine danışmadan her türlü tasarrufu yapabilir. Çünkü vasiliğin mânâsı ölünün maunda tasarruf etmeye yetkili olmaktır. Bu ise, bölünmesi mümkün olmayan ser'i bir vasıftır. Bunun için her birinin tek başına bu vasfa sahip olması gerekir. Nasıl ki iki erkek kardeşten her biri, tek basma ve diğerine danışmadan kız kardeşlerini evlendirebilir. Zira vâsi olmak, ölünün yerine kaim olmak demek olduğuna göre, bu mânâ ancak eğer vâsi ölünün sahip olduğu yetkinin hepsine sahip olursa gerçekleşir, ölü ise, kendi maunda tek başına tasarruf etmeye yetkili idi» demiştir, imam Ebû H a -nife ile îmam Muhammed de şöyle demişlerdir; îki.kişiyi vâsi tâyin eden kimse bir kişiye güvenemediği için iKi kişiyi tâyin eder. Bunun içüı, eğer biri diğerinden habersiz olarak bir tasarrufta bulunursa ölünün rızâsı dışına çıkmış olur. iki erkek kardeşten her birinin diğerinden habersiz olarak kız kardeşlerini evlendirmesi ise öyle değildir. Çünkü her birine verilen evlendirme yetkisi kendilerinde bulunan kardeşlik vasfından ötürüdür. Bu vasıf ise ikisinde de aynı derecede mevcuttur. Hem de kadının evlendirilmesi velîsi üzerine vacip olan bir hakkıdır. Hattâ eğer kadına denk olan bir kimse kadınla evlenmek teklifinde bulunup kadın da bu teklifi uygun bulursa, kadının velîsi onu o kimse ile evlendirmek zorundadır. Burada ise tasarruf, vâsinin hakkı olduğu için, vâsi muhayyer olup isterse yapar, isterse yapmaz. Bu itibarla, birinci meselede kardeş, kardeşine vacip olan bir ödevi yerine getirdiği için tasarrufu geçerlidir. İkinci meselede ise, arkadaş arkadaşının hakkını kullandığı için tasarrufu geçerli değildir. Nasıl ki iki ortaktan her biri aralarında müşterek olan borcu diğerinden habersiz olarak ödeyebilir de, aralarında müşterek olan alacağı diğerinden habersiz olarak alıp kullanamaz. (Ancak) yukarıda da söylediğimiz üzere (birkaç şey) zaruret bâbmdan oldukları için (müstesnadırlar. O şeyler de şunlardır:
1- ölünün kefen ve sair hazırlıkları.) Zira Ölünün yerden kaldırılmasını geciktirmede ölünün bozulma tehlikesi vardır. Bunun içindir ki ölünün komşuları bile, onun malından bu hazırlıkları görmeye yetkilidirler. Bunun için, iki vâsiden hangisi hazırsa diğerini beklemeden bu hazırlıkları görebilir.
2- Küçük çocukların yiyecek ve giyecekleri.) Çünkü eğer küçük çocuklara hemen yiyecek ve giyecek sağlanmazsa açlık ve çıplaklık nedeniyle ölmelerinden korkulur.
3- Ölünün yanında veya elinde bulunan emânetleri ve başkalarından zorla veya bozuk bir satış akdiyle aldığı mallan sahiplerine geri vermek.) Zira emânet olarak, yahut zorla veya bozuk bir satış akdiyle alman malları sahiplerine geri vermek gerektiğinden, bu mallan geri vermede yetkiye gerek yoktur.
4.5 - Ölünün borçlarını ödemek ve mallarını korumak.! Çünkü alacaklının kendisi de alacağının cinsinden nerede bulunursa alabilir. Mal da kimin elinde olursa o kimse, elinde bulunan malı korumakla yükümlüdür. Kaldı ki malları korumak yetki ve beceri isteyen bir tasarruf değildir.
6- Ölünün vasiyet ettiği şeyi vasiyet ettiği kimseye vermek.) Çünkü bu da beceri isteyen bir şey değildir.
7 - Ölü ile İlgili davalara hasım olarak girmek.) Çünkü her iki vâsinin birlikte davaya girmeleri mümkün değildir. Bunun içindir ki iki vekili bulunan bir davada iki vekilden ancak birisi bulunabilir.
8 - Bağışlan kabul etmek) Çünkü geciktirmede bağışın elden gitme tehlikesi vardır. Kaldı ki bağışı, anne bile kucağındaki çocuğuna kabul edebildiği için bağışların kabulü yetki isteyen bir tasarruf değildir.
9- Kaybolma tehlikesini başgosteren dağınık eşyayı bîr araya toplayıp düzene koymak.) Çünkü dağınık eşyayı olduğu gibi bırakmada eşyanın kaybolma tehlikesi bulunduğu gibi, herhangi bir malı elinde bulunduran kimse o malı düzene koymak zorundadır. Bunun için bu iş de yetki isteyen bir tasarruf değildir.
El-Cami-Üssağir'de «İki vâsiden her biri tek başına satış yapamaz ve alacakları tahsil edemez» diye kayıtlıdır. Çünkü ölü onların tasarrufuna ancak ikisi beraber olduğu zaman razı olmuştur. Hem de -satış olsun, alacağın tahsili olsun- ikisi de bir şeyi bir başka şeyle -özellikle aynı cinsten olmadıkları zaman- değiştirmektir. Bunun için ikisi de yetki isteyen birer tasarrufturlar.
Eğer Ölü, iki kişiyi ayrı ayrı vâsi tâyin etmiş İse, kimisi j «Her biri tek başına -bir kimsenin iki kişiye vekâlet verdiği zamanda olduğu gibi- tasarrufta bulunabilir. Çünkü ölü onları ayrı ayn tâyin ettiği için her birinin tek başına göreceği tedbire razı olmuştur» demiştir Kimisi de : «Yukanda geçen ihtilâf bu suretle de câridir- demiştir, ki en doğrusu da budur. Zira vasilik ölümden sonra olduğu için her ikisinde de bu vasıf, onları tâyin eden kimsenin öldüğü anda meydana gelmiştir. İki kişiye verilen vekâlet ise -birine diğerinden sonra verildiği için- öyle değildir. Bununla birlikte, bu iki vâsiden biri öldüğü zaman, her üç imama göre de onun yerine bir başkasının tâyini gerekir. Zira İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre biri tek başına tasarrufa yetkili değildir.
îmam Ebû Yûsuf da, her ne kadar birini tek başına tasarrufa yetkili görüyorsa da: «ölü iki kişiyi tâyin ettiği için .ikisinin sıra ile işe bakmalarını istemiştir. Sıra ile bakmak ise, ancak ölenin yerine bir başkasının tâyini ile mümkün olabilir» demiştir. Eğer ölen vâsi, kendi yerine sağ kalan vâsiyi tâyin ederse -zahir olan rivayete göre- bir başkasını tâyin etmesi hâlinde olduğu gibi sağ kalan vâsi tek başına tasarruflarda bulunabilir ve hâkimin bir başka vâsiyi tâyin etmesine gerek yoktur. Çünkü sağ kalan vâsi ölen vâsinin yerine geçtiği için, göreceği herhangi bir tedbir ölen vâsi tarafından görülmüş gibi olur.
İmam Ebû Hanife' den «Sağ kalan vâsi tek basma herhangi bir tasarrufta bulunamaz. Zira tereke sahibi onun tek başına göreceği tedbire razı olmamıştır. Fakat ölen vâsi eğer başkasını tâyin ederse Öyle değildir. Çünkü o zaman vâsiler iki olduğu için her birinin tedbiri iki kişinin tedbiri sayılır» diye söylediği de rivayet olunmuştur.
Eğer bir vâsi ölüp bir kimseyi vâsi tâyin ederse, tâyin ettiği vâsi -bize göre- hem kendisinin, hem vâsisi bulunduğu kimsenin vâsisi olur. î m a m -1 Şafiî ise, vesayeti de vekâlete kıyâs ederek: Birinci ölünün vâsisi olamaz. Çünkü bir kimseye vekâlet veren kimse, nasıl o kimseden başkasının vekâletine razı değilse bu da öyledir» demiştir. Biz diyoruz ki: Vâsi de, dede gibidir. Dede nasıl ölen oğlundan kendisine geçen yetki ile torununu hem kendisi bizzat evlendirebilir, hem de onu evlendirmek için başkasına vekâlet verebiliyorsa, vasi de ölüden kendisine geçen yetkiyi hem kendisi kullanabilir, hem başkasına verebilir. Çünkü kişinin vâsi tâyin etmesi, ölürken sahip olduğu yetkiyi başkasına devretmesidir. Bu kimse de ölürken hem kendi malında, hem kendisim vasi tâyin eden kimsenin terekesinde tasarruf etmeye yetkili idi. Bunun için, tâyin ettiği vâsinin de kendisi gibi her iki terekede de tasarruf etmeye yetkili olması lâzım gelir. Vesayeti vekâlete kıyâs etmek de doğru bir kıyâs değildir. Çünkü vâsi tâyin eden kimse, vâsisinin de bir gün öleceğini bildiği için onun da bir vâsi tâyin etmesine razıdır. Başkasına vekâlet veren kimse ise, sağ olduğu için kendi işini kendisi de görebilir. Bunun için vekilinin vekil tutmasına râza değildir. (Vasinin, mirasçılar yerine, kendisine terekeden bir şey vasiyet edilen kimse île terekeyi paylaşması geçerlidir. Kendisine terekeden bir şey vasiyet edilen kimse yerine, terekeyi mirasçılarla paylaşması ise geçerli değildir.) Çünkü mirasçı ölünün yerine kaimdir. O derecede ki, eğer ölünün satın aldığa bir malda kusur görülürse mi-râscı o malı satıcısına geri verebilir ve ölünün sattığı bir malda da eğer kusur görülürse aha o malı mirasçıya geri verebilir. Vâsi de ölünün yerine kaimdir. Bunun için, mirasçı hazır olmadığı zaman onun yerine vâsi hasım olabilir ve dolayısıyla vâsinin mirasçı yerine yaptığı paylaşma da geçerlidir. Hattâ eğer mirasçı geldiği zaman, ona düşen hisse, vâsinin elinde zayi olmuşsa, terekeden kendisine bir şey vasiyet edilen kimseye düşen hissede ortaklık davasında bulunamaz. Terekeden kendisine bir şey vasiyet edilen kimse ise her yönden Ölünün yerine kaim değildir. Çünkü kendisine vasiyet edilen şeye yeni bir sebeple mâlik olmuştur. Bunun içindir ki eğer o şeyde kusur görülürse kendisine vasiyet edilen kimse o şeyi -onda görülen kusur sebebiyle- satıcısına geri veremez. Bunun için eğer kendisine vasiyet edilen kimse -hazır bulunmazsa vâsi onun yerine kaim olamaz. Hattâ eğer kendisi hazır olmadığı bir sırada vâsi onun hissesini terekeden ayırır ve ona daha vermemişken vâsinin elinde zayi olursa, ona terekenin geri kalan kısmından hisse vermek gerekir. Çünkü terekenin -taksimi onun gıyabında yapıldığı için geçerli değildir. Ancak şu var ki vâsi onun ziyamdan sorumlu değildir. Çünkü vâsi emin bir kimsedir ve eğer onu terekeden ayırmamış olsa, onu terekenin içinde korumaya yetkili idi. Bunun için sanki tereke taksim edilmeden zayi olmuştur. Çünkü kendisine vasiyet edilen kimse terekede mirasçılarla ortaktır. Ortaklık mâl ise, zayi olduğu zaman bütün ortakların kesesinden gider. Kaldığı zaman da bütün ortaklara kalmış olur. İşte bunun için (eğer vâsi terekeyi mirasçılarla paylaşır ve kendisine vasiyet edilen kimsenin hissesini yanına alır da ona teslim etmeden zayi olursa, kendisine vasiyet edilen kimseye bu sefer, terekeden geri kalan miktarın üçte birinden hisse verilir.)
(Eğer ölü, bir bedel vasiyet eder, vâsi de terekeyi mirasçılarla paylaşarak bedeli yanına alır ve fakat elinde zayi olursa) imam Ebû Hanife'ye göre (bedel bu kez terekeden kalan miktarın üçte birinden çıkardır. Hattâ vâsi ayırdığı bedeli hacca gidecek olan kimseye verse bile eğer o kimse hacca gitmeden bedel onun elinde zayi olsa yine böyledir.) îraam Ebû Yûsuf ise: «Eğer zayi olan bedel terekenin tam üçte biri ise, ölünün hakkı artık kalmamıştır. Eğer terekenin üçte birinden az ise, bedel ancak üçte bir tamam oluncaya kadar verilir» demiştir.
ImamMuhammedde: «Zayi olan bedel -terekenin üçte biri kadar olsun olmasın- bir daha verilmez Çünkü tereke ölünün hakkı için paylaşılır. Oysa eğer ölünün kendisi sağlığında kendi malından bir bedel miktarım ayırıp da o bedel miktarı zayi olursa ona bir şey lâzım gelmez. O hâlde onun yerine kaim olan vâsinin de bedeli terekeden ayırdıktan sonra bedelin zayi olması hâlinde bir şey lâzım gelmemesi gerekir» demiştir. imam Ebû Yûsuf da: «Vasiyet dâima terekenin- üçte birinden çıktığı için, eğer terekenin üçte biri kalmazsa vasiyet bozulur- demiştir.
imam Ebû Hanife ise: «Tereke ondan bedelin çıkarılması için paylaşılmıştır. Çıkarılan bedelle hac ifâ edilmeyince ise, bedel sanki çıkarılmamış ve tereke paylaşılmadan sanki zayi olmuştur. Bunun için bedel bu kez, terekeden geri kalan miktarın üçte birinden çıkar» demiştir.
(Eğer bir kimse, yanmda bulunan bin dirhemin üçte birini bir kimseye vasiyet eder, mirasçılar da o bin dirhemi paylaşmak üzere hâkime verir, hâkim de, kendisine vasiyet edilen kimse hazır değilken o bin dirhemi paylaşırsa, hâkimin paylaşması geçerlidir.) Çünkü bu vasiyet geçerlidir. Bunun için eğer kendisine vasiyet edilen kimse vasiyeti kabul etmeden ölürse vasiyet edilen şey onun mirasçılarına geçer. Hâkim de halka ve –özellikle- ölülerle hazır olmayan kimselere hizmet etmek için tâyin edilmiştir. Hazır olmayan kimsenin hissesini terekeden ayırıp saklamak da yararlı bir hizmettir. Bunun için bu paylaşma geçerlidir. Hattâ eğer hazır olmayan kimse, geldiğinde hissesinin hâkimin elinde zayi olduğunu da görse, mirasçılarla herhangi bir davada bulunamaz.
(Eğer ölünün alacaklıları hazır değilken vasi terekeden bir şeyi satarsa caizdir.) Çünkü vâsi tereke sahibi olan ölünün yerine kaimdir. Tereke sahibinin ise, sağlığında -ölüm hastalığında dahi olsa- malından herhangi bir şeyi, alacaklılrı hazır değilken satması caizdir. Bunun için, onun yerine kaim olan kimsenin de satışı öyledir. Zira alacaklıların hakkı malın kendisinde değil, mâliyetindedir. Maliyet ise satışla kaybolmaz. Çünkü satış bir malı bir başka mal ile değiştirmektir. (Eğer bir kimse, malından bir şeyin satılıp parasının fakirlere dağıtılmasını vasiyet eder, vâsi de o şeyi satıp parasını aldıktan sonra para vâsinin elinde zayi olur ve ondan sonra o şeyin bir başkasına âit olduğu ortaya çıkarsa, vâsi sorumlu tutulur.) Çünkü satış akdini yapan, kendisi olduğu için akdin bütün gereklerini yerine getirmek de ona aittir. Akdin gereklerinden biri de satılan malın alıcıya verilmesidir.
Satılan mal ise, başkasına âit olduğu için alıcıya verilmesi mümkün değildir. Onun alıcıya verilmesi mümkün olmaymca da, alıcıdan aldığı parayı ona geri vermesi gerekir. (Fakat vâsi alıcıya verdikten sonra verdiğini ölünün terekesinden alır.) Çünkü vâsi ölünün İşçisi olduğu ve bu satışı onun vasiyeti üzerine yaptığı için o da vekil gibidir. Vekil ise, böyle bir ceremeyi çektiği zaman onu kendisine vekâlet veren kimseden alır.
im am Ebû Hanife t Allah rahmet eylesin) önce: «Vâsi, ödediğini ölünün terekesinden alamaz. Çünkü parayı alan. kendisi olduğu için ceremeyi de kendisine çekmesi gerekir» diyordu. Fakat sonradan bu görüşünden cayarak bizim söylediğimiz görüşe dönmüş ve -zahir olan rivayete göres «Vâsi, ödediği parayı terekenin tamamından alır demiştir. İmam Muhammed ise: «Terekenin üçte birinden alır. Çünkü bu ziyan vasiyetten doğan bir ziyandır. Vasiyet ise terekenin üçte birinden çıkar- demiştir. Zahir olan rivayet de, bu ziyanın aldanıştan doğan bir ziyan olduğu için Ölünün bir borcu olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Çünkü borçlar terekenin tamamından çıkar. Fakat hâkim veya hâkimin tâyin ettiği bir kimse bu satışı yaparsa sorumlu olamaz. Çünkü hâkimi böyle şeyler için sorumlu tutmak hâkimlik görevinin boş kalmasına yol açar. Zira o zaman, so-
rumlu durumlara düşmemek için herkes hâkimlik yapmaktan çekinecektir. Hâkimin tâyin ettiği kimse de bu hususta hâkim gibidir. Fakat vâsi öyle değildir. Çünkü vâsi de vekil gibidir. Şunu da bilmek gerekir ki, eğer tereke zayi olmuş veyahut terekeden kalan miktar vâsinin çektiği ceremeyi karşılayamıyorsa, o zaman ziyanı vâsinin kendisi çeker. (Eğer vâsi, terekeyi mirasçılar arasında paylaşırken mirasçı olan bir çocuğa bir altın kordon düşer, vâsi de kordonu satar ve parasını yanma alır, ancak para vâsinin elinde zayi olur ve ondan sonra kordonun bir başkasına âit olduğu ortaya çıkarsa, vâsi, kaybettiği kordonun parasını çocuğun malından alır.) Çünfcü vâsi kordonu çocuğun adına satmıştır. Ancak çocuk da verdiğini, kendi hisseleri oranında diğer mirasçılardan alır. Zira kendisine düşen kordonun başkasına âit olduğu ortaya çıkınca yapılan paylaşma bozulmuş olur.
(Eğer yetimin bir kimsede alacağı olur ve o kimse de ondaki bu alacağı başkasına havale etmek isterse, eğer yetim için havale daha iyiyse yetimin vâsisi havaleyi kabul edebilir.) Havalenin yetim için daha iyi olması da kendisine havale edilen kimsenin havale edenden daha kolaylıkla borçlarını ödemesi ve ödeyebilmesidir. Şayet havale eden kimse kendisine havale edilenden daha güçlü ve borçlarını daha kolaylıkla ödüyorsa, o zaman havaleyi kabul etmek caiz değildir. Çünkü bu kimseden yetimin alacağı daha geç tahsil edileceği için bu havale yetim için zarardır. (Vâsinin terekeden bir şeyi satması veya tereke hesabına bir şeyi satın alması, ancak eğer alım satımlarda halkın aldandığı kadardan fazla aldanmamışsa geçerlidir.) Çünkü kişinin büyük ölçüde aldatılmış olduğu alış veya satışta kazanç yoktur. Fakat eğer aldanma az olursa -az aldanmadan sakınmak mümkün olmadığı için- öyle değildir. Çünkü vâsinin az aldandığı alım veya satımı da geçersiz kılmak alım satımın kapısını kapatmaktır. Alış verişte kendisine izin verilen çocuğun büyük ölçüde aldandığı alım satımı ise - imam Ebû Hanife'ye göre- geçerlidir. Çünkü çocuk vâsi gibi olmayıp mala sahip olma vasfı ile malda tasarruf eder. Ona verilen izin ise üzerindeki hacn, yâni tasarruf memnuniyetini kaldırmaktır. Vâsi ise öyle değildir. Çünkü vâsi, şeriatın kendisine -faydalı tasarruflarda bulunması kaydı ile- vermiş olduğu bir yetki ile- başkasının malında tasarruf eder. Bunun için yaptığı tasarrufun zararlı olmaması şarttır. İki imama göre ise, çocuğun alım-satımı, eğer çocuk onda çok aldanmış ise -velisi ona izin vermiş olsa bite- geçersizdir. Çünkü aldanma gereksiz bir bağıştır. Çocuk ise kimseye bağışta bulunamaz. (Vâsi terekeden bir şeyi sattığı zaman, eğer ona dâir senet yazmak istenirse, -biri satışa, bîri de satışı yapan kimsenin vâsi olduğuna dâir olmak üzere- iki senet yazmak gerekir.) Zira böyle yapmak ihtiyata daha uygundur. Çünkü eğer ikisi bir kâğıtta yazılırsa, şahitler kâğıdı imzalarken kâğıdın muhtevasını ayrıntılı bir şekilde bilmeden kâğıda imza koymuş olabilirler. Bu ise onları yalancı şahitliğe sürükler. Kinlisi demiştir ki: Satış senedi yazılırken, bu sebepten dolayı «Falanın vâsisi falan tarafından- denmiyecek, «Falan oğlu falan tarafından- denecektir. Kimisi de: «öyle de dense bir sakıncası yoktur. Çünkü satışı yapanın vâsi olduğu zâten bilinmektedir- demiştir. (Vâsi, vâsisi bulunduğu büyük çocuğun -eğer o büyük çocuk hazır bulunmazsa- taşınılmaz malları dışmda her şeyini satabilir.) Zira vâsiyi tâyin eden babanın kendisi de çocuğunun ancak taşınılan mallarını satabilir, taşınılmaz mallarını satamaz. Bunun için babanın tâyin ettiği vâsinin de öyle olması lâzım gelir.
Kıyâs ise, vâsinin, vâsisi bulunduğu büyük çocuğun taşınılan mallarını da satamamasını gerektirir. Çünkü babanın kendisi de büyük çocuğunun taşınılan mallarını da satamaz. Fakat biz vâsinin satabilmesini istihsan ediyoruz. Çünkü taşınılan mallar içinde öyle şeyler vardır ki, eğer sahibinin gelmesi beklense çürüyüp gider. Bunun için o şeyleri satıp paralarını saklamak daha yararlıdır. Taşınılmaz mallar ise öyle değildir.
(Vâsi, vâsisi bulunduğu kimsenin malında ticâret edemez.) Zira vâsiye terekeyi yalnız koruma görevi verilmiştir .Ona terekede ticâret yapma yetkisi verilmemiştir. imam Ebû Yûsuf ile imam Muhammed demişlerdir ki: Kardeşin vâsisi, küçük kardeş ile hazır olmayan büyük kardeş hakkında, babanın hazır olmayan büyük çocuğu hakkındaki vâsisi gibidir. Anne ile amcanın vâsileri de öyledirler. Yukarıda geçen cevap bunların terekesi hakkındadır. Zira bunların vâsileri kendileri yerine kaimdirler. Kendileri ise, velisi bulundukları kimsenin malını ancak korumaya yetkilidirler. Bunun için vâsilerinin de kendileri gibi olması gerekir. (Vâsi, küçük çocuğun malı hakkmda çocuğun dedesinden Önce gelir.) İmam-ı Şafii ise; -Dede vâsiden önce gelir. Çünkü şeriat, çocuğun babası olmadığı zaman dedesini babası yerine geçirmiştir. Nitekim ölenin babası olmadığı zaman mirasının hepsi dedesine kalır. Bunun için dede vâsiden öncedir» demiştir. Biz diyoruz ki: Vâsiyi baba tâyin ettiği için babanın bütün yetkisi vâsiye geçer. Bu itibarla,' vâsisi bulunan kimsenin babası sağmış gibidir. Baba sağ olduğu zaman ise dededen önce gelir. Bunun için babanın vâsisi de dededen öncedir. Çünkü babanm, kendisi öldükten sonra yerine babasının geçeceğini bildiği hâlde vâsi tâyin etmesinden, çocuklarına vâsinin, -babasından daha iyi bakabileceğine kani olduğu anlaşılır. (Eğer baba vâsi tâyin etmeden ölürse o zaman dede babanm yerine geçer.} Zira babaya en yakın ve en şefkatli olan dededir. Nitekim vâsi, vâsisi bulunduğu kimsenin çocuğunu evlendiremediği hâlde, dede torununu evlendirmeye yetkilidir. Ancak vâsi tasarrufta -yukarıda açıkladığımız sebebe binâen- dededen önce gelir.[26]
Şahitlik Hakkında Bir Fasıl
(Eğer iki vâsi, ölünün kendileriyle birlikte bir başkasını da vâsi tâyin ettiğine şahitlik ederlerse şahitlikleri geçersizdir.) Çünkü kendisine şahitlik ettikleri kimsenin kendilerine yardımcı olacağı için, bu şahitliklerinde şahsî menfaat gözetmiş olmaları şüphesi vardır. (Ancak eğer kendisine şahitlik ettikleri kimse de vâsi olduğunu iddia ederse o zaman geçerlidir.) Bu, bir istihsandır. Kıyâsa göre ise -bu surette de aym şüphe mevcut olduğu için- yine de geçerli olmaması gerekir. îstihsanın gerekçesi de.şudur: ölü kendine vâsi tâyin etmese de hâkim ona tâyin edebildiği gibi, kişinin isteği üzerine hâkim kişiyi, onlar şahitlik etmeseler de onların yanına verebilir. Bunun için, onların şahitliğiyle, hiç olmazsa hâkim adam aramak külfetinden kurtulmuş olur. Vasilik ise'ancak hâkimin tâyini ile olur. (Eğer ölünün iki oğlu da şahitlik ederlerse böyledir.) Yâni eğer ölünün iki oğlu, -babalarmıp bir kimseyi vâsi ettiğine" şahitlik eder ve o kimse de inkâr ederse, şahitlikleri geçersizdir. Çünkü şâhitlik-leriyle, babalarından kendilerine kalan terekeye bakacak bic kim-s'enin tâyinini istedikleri için kendi menfaatîannı gözetmiş olurlar. (Eğer iki vâsi, Ölünün, yahut bir başkasının mahndsm bir şeyin 510nün küçük bir mirasçısına ait olduğuna şahitlik ederlerse bu şahitlik de geçersizdir.! Çünkü iki vâsi bu şahitliği yapmakla tasarruf yetkilerinin sahasını genişletmek istemiş olabilirler. (Eğer bu iki vasi, ölünün malından bir şeyin ölünün büyük olan bir mirasçısına âit olduğuna şahitlik ederlerse, yine geçersizdir. Fakat şahitlikleri eğer başkasının malı hakkında olursa geçerlidir.) tmam Ebû Hanife'ye göre böyledir. Diğer iki imam ise: «Şahitlikleri her iki surette de geçerlidir. Çünkü kendisine şahitlik ettikleri mirasçı büyük olduğu için şâhitlikleriyle yetki sahaları genişlemiş olmaz. Bunun için bu şahitliklerinde şahsi menfaat gözetimi yoktur- demişlerdir.
imam Ebû Hanife ise: -Bu şâhitlikleriyle her ne kadar tasarruf yetkilerinin sahası genişlemiyorsa da, koruma yetkilerinin sahası genişlemiş olur. Kaldı ki mirasçı büyük de olsa, hazır olmadığı zaman onun taşınılan malını satabildikleri için tasarruf yetkilerinin sahası da genişlemiş olur. Bu itibarla, kendi menfaatları için şahitlik ettikieri şüphesi yine vardır. Fakat şahitlikleri bir başkasının malı hakkında olduğu zaman öyie değildir. Çünkü ölü onla n yalnız kendi terekesine bakmak üzere vâsi tâyin ettiği için, vesayetleri altında bulunan bir kimsenin tereke dışındaki bir başka malına bakamazlar. Bunun için bu surette kendi menfaatları için şahitlik şüphesi yoktur. (Eğei iki kimse bir ölünün diğer iki kimseye bin dirhem borçlu olduğuna şahitlik eder ve diğer iki kimse de ilk iki kimseye aynı şâ-hitlİği yaparlarsa her iki partinin de şahitliği kabul olunur. Fakat eğer her bir partinin diğer partiye olan şahitliği ölürtUn ona bin dirhem vâsiyet ettiğine dâir olursa kabul olunmaz.! Bu, tmam E b C Hanife ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Ebû Yûsuf ise: «Borca dâir olan şahitlikleri de kabul olunmaz» demiştir. Fakat H a s s a fin dediğine göre tmam Ebû Hanife de tmam Ebü Yûsuf gibi söylemiştir. îmam Ebû Yûsuf dan ayrıca İmam M u -li a m m e d gibi söylediği de rivayet olunmuştur.
Kabul olunmanın gerekçesi şudur: Borç mala değil, kişinin zimmetine giren bir haktır. Zimmete ise, değişik sebeplere dayanan birçok haklar girdiği için, iki partinin birbirlerine, ölüden alacaklı olduklarına ettikleri şahitlikten, ölünün belli olan herhangi bir malında ortak oldukları sonucu doğmaz. Bunun içindir ki eğer bir yabancı iki partiden birinin borcunu kendi cebinden öderse, diğer parti onda ortak .olduğunu iddia edemez. Kabul olunmamanın da gerekçesi şudur: Borç her ne kadar mala değil, zimmete giriyorsa da, borçlunun ölümü ile zimmeti bozulduğu için, borcu zimmetinden terekesine geçer. Bunun içindir ki eğer ölünün iki alacaklısından biri, alacağını ölünün terekesinden tahsil ederse diğer alacaklı da onda ona ortak olur. Bunun için bu şahitlikten de iki partinin ortak olduğu sonucu doğar. Fakat borçlunun sağ olması hâlinde durum böyle değildir. Çünkü o zaman borçlar onun malında olmayıp zimmetinde olduğu için alacaklıların onun herhangi bir malında ortak olmaları söz konusu değildir. (Eğer iki kişi bir ölüyü kasdederek : -Bu iki kimseye tarlasını yet etti» ve o iki kimse de î -Ölü malının üçte birini bu iki kişiye ye bahçesini vasiyet etti» diye şahitlik ederlerse, her iki şahitlik de -ittifak ile- geçerlidir.) Çünkü bu iki şahitlikte ortaklık söz konusu olmadığı için şahsi menfaat gözetimi yoktur. (Eğer iki kişi: «Ölü, malının üçte birini bu iki kimsem vasiyet etti» ve o iki kimse de: -Ölü malının üçte birini bu iki kişiye vasiyet etti» diye şahitlik ederlerse her iki şahitlik de geçersizdir. İki kişinin : «Ölü, bu İki kimseye bir at vasiyet etti- ve İki kimsenin de: -Ölü, bu iki kişiye malının, üçte birini vasiyet etti» diye şahitlik etmeleri de keza geçersizdir.) Çünkü bu her iki örnekte de şahitlikler ortaklığı sonuçlandırır.[27]
[1] Nisa sûresi âyet 11
[2] Ebû Hüreyre, Ebû Derda, Maaz İbn-i Cebel. Hz. Ebû Bekir ve Halid b. Ubeyd (R.A.) tarafından rivayet olunan bu hadisi, İbn-i Mâce. Ebû Hüreyre'-den, Darekutnî, Maaz İbn-i Cebel'den, İmam Ahmed, Ebû Derda'dan, fbn-i Adiy ile Ukayli, Hz. Ebu Bekir'den, Taberâni de Halid b. Ubeyd'den naklen kaydetmişlerdir.
tbn-i Mâce (Vasiyetler) S. 199, Darekutni'nin Sünen'i (Nevadır) S. 488
[3][3] Eimme-i Sitte'nin Sapd tbn-i Ebî Vakkas (R.A.Vdan naklen kaydettikleri hadîsin tamamı şöyledir :
«Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e : -Yâ Resulüllah, benim malım çoktur. Benîm vârisim de sadece biricik kınındır. Ben malımın hepsini vasiyet edeyim mi? dedim. Peygamber Efendimiz (S.A.V) :
- Hayır, dedi.
-O halde üçte ikisini vasiyet edeyim, dedim. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):
- Hayır, dedifc
- öyleyse yarısını vasiyet edeyim, dedim. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) :
Hayır, dedi.
- öyleyse üçte birini vasiyet edeyim, dedim. Peygamber Efendimiz (S.A.V.):
- Neyse üçte bir olsun. Hattâ üçte bir de çoktur. Zira senin, malından verdiğin sadaka nasıl sadaka ise, çoluk çocuğuna yaptığın masraflar da sadakadır. Senin için, çoluk çocuğunu varlık içinde bırakırsan, onları şuna buna avuç açar durumda bırakmandan iyidir, buyurdu.» BuhârI (Cezıâiz) C. 1 S. 173. (Vasiyetler) C. 1 S. 383, (Bed'ül-halk) C. I S. 560, (Meğazi-Vedâ Haccı) C. 2 S. 632. (Nefekalar) C. 2 S. 806, (Feraİz) C. 2 S. 9?7, Müslim (Vasiyetler) C. 2 S. 40
[4] Darekutni (Kazalar) S. 525
[5] Ebü Dâvûd (Vasiyetler) C. 2 S. 40, Tirmizi (Vasiyetler) C. 2 S. 34, tbn-i Mâce (Vasiyetler) S. 199 Nesâl (Vasiyetler) C. 2 S. 131
[6] Bunu bir örnekle açıklamak iyi olur kanatmdayım. Örneğin : Malından bir çey kardeşine vasiyet eden bir kimse, eğer vasiyet ettiği zaman oğlu yok ve fakat ondan sonra bir oğlu olur ve ondan sonra kendisi ölürse, vasiyet ederken oğlu olmadığı için kardeşi her ne kadar ona vâris idiyse de, ölürken oğlu olduğu için kardeşi ona vâris değildir. Bunun için bu vasiyet geçerlidir. Eğer bu kimse kardeşine vasiyet ederken oğlu var ve lakat oğlu öldükten sonra kendisi ölürse, ölürken oğlu olmadığı için kardeşi ona vâristir. Bunun için bu vasiyet geçersizdir
[7] Mümtahİne sûresi âyet 8
[8] Mümtahine sûresi âyet 9
[9] Eba Eyyub, Hâkim b. Huzam, Ümm-İ Külsüm ve Ebû Hüreyre (R.A.V-dan rivayet olunan bu hadisi, İmam Ahmed, Eba Eyyub ile Huzam'dan, Hâkim, Abdurrahman b. Avf (R.A.)'ın hanımı Ümm-İ Küîsüm'dan -ki bu hanım iki kıbleye yönelik olarak namaz kılmıştır- Ebû Ubeyd, Kasım b. Selâm da «Kitab ülemyalnde rivayeti «Adamın biti Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e :
- Sadakanın en üstünü hangisidir? diye-sordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V.:
- Fakirliğinden ötürü sana karşı kin besleyen akrabana yaptığın yardımdır buyurdu» şeklindedir.
İmam Ahmed'in Müsnedi C. 5 S. 416, el-Müstedrek (Zekât bahsinin sonlan! C. 1 S. 406, Kltab-ülemval (Sadakalar babı) S. 353
[10] îmam Mâlik'in Muvatta'da kaydettiği bu olayın rivayet şekli şöyledir : «Hz. Ömer (R.A.)'e:
- Burada Gassanilerden henüz ergenlik çağına varmayan bir delikanlı vardır. Vârisleri Şam'da kalıyorlar. Kendisi çok zengindir. Burada ise sâdece bir amcası kızı oturmaktadır, dediler. Hz. Ömer (R.A.) :
- Malını amcası kızına vasiyet etsin, dedi ve çocuk Ceşem kuyusu adındaki suyunu ona vasiyet etti. Râvi demiştir ki : Çocuk öldükten sonra bu kuyu otuz bin dirheme satıldı.» Afcdürrezzak da buna Süfyan'i Sevri tarikiyle Amr. b. Hazm'dan şu şekilde nakletmiştir: «Bizde henüz erginlik çağına varmayan bîr çocuk vardı. Çocuk on onikı yaşlarında idi. Çocuğun bir halası vardı. Şam'da oturuyordu. Çocuk halasına otuz bin dirhem değerinde olan bir kuyusunu halasına vasiyet etti. Durum Hz. Ömer <R.A.)'e iletildi. Hz. Ömer {R.A.) çocuğun vasiyetini kabul etti.»
Muvatta' (Kazalar) S. 318
[11] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/357-369.
[12] MUHABAT), Satış akdinde satıcının alıcıya ikram etmesi demektir. Meselâ : bir kimsenin iki tane atı vardı. Birinin değeri bin yüz, diğerinin de değeri altiyüz dirhemdir. Eğer bu kimse, atlarından birinin bir kimseye ve diğer atının da bir diğer kimseye yüzer dirhem ile satılmasını vasiyet ederse bu kimse bîr alıcıya bin, diğer alıcıya da beşyüz dirhem ikram etmiş olur, ki bu bin beşyüz dirhemin hepsi vasiyettir. Eğer bu kimsenin bu iki attan başka malı yoksa, vârisleri de onun bu vasiyetini kabul etmezlerse, satışta ikram ancak, malın üçte biri miktarında yapılabilir ve kendisine bin dirhem ikram edilmesi vasiyet edilen kimseye üçte birin üçte ikisi, kendisine beşyüz dirhem ikram edilmesi vasiyet edilen kimseye de üçte birin üçte biri miktarında ikram edilir. Oysa eğer bu da diğer vasiyetler gibi olsaydı, malın üçte biri miktarında yapılan ikram —İmam Ebû Hanife'ye göre— ikisine eşit bir şekilde yapılmalı idi.
SÎATE : bir kısmı azatlanan kölenin diğer kısmına da azatlığın geçmesi demektir. Buna da şu şekilde bir Örnek getirilebilir : Eğer bir kimsenin, biri iki bin, diğeri bin dirhem değerinde olan iki kölesi olup da azatlanmalanni vasiyet eder ve başka malı da yoksa, eğer vârisleri kabul ederlerse iki köle de tamamen azat-lanıriar, kabul etmezlerse malın üçte biri miktarında azatlanırlar. Malın üçte biri de bin dirhem olduğu için, değeri iki bin dirhem olan köle, bin dirhemin Üçte ikisi, bin dirhem değerinde olan köle de bin dirhemin üçte biri miktarında azatlanırlar ve azatlık, kölelerin eeri kalan kısımlarına da buna göre seçer.
DERAHtM-t MÜRSELE de : kişinin «Ben öldükten sonra malımdan falancaya su kadar para verin» şeklinde verilmesini vasiyet ettiği para demektir. İmam Ebû Hanife ile diğer iki İmam arasında bunda da ihtilâf yoktur. Örneğin : Bütün malı üç bin dirhem olan bir kimse, birine bin, birine de iki bin dirhem vasiyet eder ve vârisler kabul etmezlerse, vasiyet sadece malının üçte biri olan bin dirhemde geçerli olur ve her üc imama göre de bu bin dirhemin üçte ikisi kendisine iki bin dirhem vasiyet edilen kimseye, üçte biri de kendisine bin dirhem vasiyet edilen kimseye verilir.
[13] TaberanlTıİn Abdullah îbn-i Mesud (R.A.)'dan rivayet ettiği bu hadisin metni şöyledir:
«Adamın biri Peygamber Efendimiz (S.A.V.) zamanında kendi malından bir sehim bir başkasına verdikten sonra öldü ve bir sehmin ne kadar olduğu bilinemedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz {S.A.V.)'e baş vuruldu. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) adamın malından o kimseye altıda bir verdi.»
Nasb-ürraye C. 4 S, 407
[14] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/369-380.
[15] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/381-382.
[16][16] Zekâtın önemini belirten uyarıcı hadislerden bir tanesi Buhâri'nin Ebû HÜreyre (R-A.)'dan naklettiği şu mealdeki hadîstir :
«Peygamber Efendimiz (S.A.V.) : «Kim ki Cenâb-ı Allah (C.C.) ona mal verdiği halde malının zekâtını vermezse, kıyamet günü malı, sözleri üzerinde iLi siyah nokta bulunan kel bir yılanın kılığına girip onun boynuna dolanır,' sonra M avurtlarını tutarak : «işte ben senin malınım, senin stok ettiğin altınlarım» der» buyurduktan sonra «Allah <C.C.Vm kereminden kendilerine verdiğinde cimrilik edenler, yaptıkları cimriliğin kendileri için iyi olduğunu sanmasınlar. Hayır, o cimrilik olanlar için kötüdür. Cimrilik edip vermedikleri, kıyamet günü boyunlarına dolandırılır» mealindeki Al-i İmran sûresinin 180. âyet-i kerimesini okudu.» Buhârl (Zekât-zekât vermeyenlerin günâh işlemesi) C. 1 S. 188-
[17] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/382-384.
[18] Darekutnİ (Namaz) S. 161, el-Müstedrek (Namaz) C. 1 S. 246
[19] Bu hususta varit olan hadîs hem müsnet, hem mürsel olarak rivayet olunmuştur. Müsned olarak rivayet oîunanı Taberânî, KaT) b. Mâlik'ten naklen şu şekilde kaydetmiştir ; «Adamın biri Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'e gelerek :
- Yâ Resûliilah ben falan mahallede oturmaktayım. Beni en çok incitenler komşulukta bana en yakın olanlardır, dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V., Hz. Ebfl Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali [R.A.)'ye :
- Gidin mescidin kapısında durun ve «Ey halk, bilin ki komşuluk kırk haneye kadardır ve komşusu, kötülüklerinden emin olmayan kimse cennete giremez» diye bağırın» buyurdu.»
Ebû Yala da Ebü Hüreyre (R.A.)'dan Peygamber Efendimiz (S.A.V.)"İr &$ le buyurduğunu nakletmiştir:
«Komşuluk hakkı kırk haneye kadardır. Bu taraftan, bu taraftan, bn taraftan, bu taraftan : Sağdan, soldan, önden ve arkadan.»
Beyhâkl'de Hz. Aİse (RA.Vnın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'den şunu naklettiğini kaydetmiştir:
«Cibril (Aleyhisselâm) bana komşuluk haklara kırk haneye kadar gözetmemi tavsiye etti: On hane hu taraftan, on hane bu taraftan, on hana bu taraftan ve on hane bu taraftan.» Mssb-ürraye C. 4 S. 413-414
[20] Müellifin «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) eşi Safİyye iie evlendiği za-man onun hatın için onun bütün yakın akrabalarım azat etti» şeklindeki beyanı bir zühuldür. Zira Ebû Dâvüd ve Hâkim gibi muhadislerin rivayetine göre bu kadın Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in eşi Safİyye olmayıp eşi Cüveyriye'dİr.
Ebû Dâvüd C. 2 S. 192. El-Müstedrek C. 4 S. 26
[21] Yûsuf S. âyet 2
[22] Kasas S. âyet 29
[23] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/384-389.
[24] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/389-395.
[25] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/395-398.
[26] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/398-409.
[27] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 4/409-411.
İslami Okul Okulların En Önemlisi