Hâkimiyet Ve Kanun Koyma - Fikihusuluhsk - 5. Sayfa
BİRİNCİ BÖLÜM
HÂKİMİYET VE KANUN KOYMA
Egemenlikle kanun koyma yetkisi arasında büyük bir bağlantı bulunmakladır. Herhangi üike veya bölgeye hakim olduğu kabul edilen güç, oranın hayat sistemini belirler ve bu sistem de yasa kabul edilir.
Cahili topluluklarda, hakimiyetin insanlara ait olduğu düşüncesi egemen olduğundan, kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları, ya bir diktatör tağut veya halkın temsilcileri sayılan parlamenter tağutlar tayin ederler.
İslâm'da ise, kanun koyma yetkisi, sadece Allah Teala'ya aittir. Çünkü İslâm hukuku diai bir hukuktur. İlahi vahye dayanır. Bu dine göre Hakimiy-yet (egemenlik) kayıtsız şartsız Allah'ındır. Egemenlik Allah'ın dışında herhangi bir yaratığa ne tümüyle, ne de bölünerek kısmen devredebilir.
Bu husus İslâm'da ittifak konusudur. Bütün müslümanlar, gerçekte hakimiyetin yalnız Allah'a ait olduğu ve Allah'ın dışında her hangi bir aciz yaratığın Allah'a has olan bu sıfata sahip olmadığı, bu itibarla kanun koyma yetkisinin de yalnız Allah'a ait olduğu hususunda icma etmişlerdir.
Bu mesele Kur'an'da açık ve net bir şekilde zikredilmektedir. Konulan veciz bir şekilde İfade eden Kur'an, bu meselenin önemine binaen üç âyetinde;
"Hüküm, ancak Allah'ındır"[1] buyurmuştur.
İki âyetinde de: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların he-va ve heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bilkİ Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak ister. Muhakkak ki; insanların çoğu fasıktırlar. Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak bilen bir topluhık için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim vardır"[2] buyurmuştur.
Ayrıca üç âyette de "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeydiler işte onlar kafirlerin tâ kendileridir."[3] "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, İş te onlar zalimlerin tâ kendileridir."[4] "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler İşte onlar fasıklarm ta kendileridir"[5] buyurulmuşlur. Zaten İslâm hukukunda hükümler tarif edilirken egemenliğin ve dolayısıyla hüküm (kanun) koyma yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğu vurgulanarak şer'i hükümler şu şekilde tarif edilmektedir:
"Şer'i hükümler, Allah Teata'nın yükümlünün fiil ve davranışlarını; yapılması veya terk edilmesi gerekli olan fiiller, yapılıp yapılmaması serbest bırakılan ve sebeb veya şart yahut engelle İrtibatiandırılan fiiller şeklinde va-sıflandırmasıdır."
Evet, yükümlü olan kullar, kendileri için neyin gerekli, neyin gereksiz, neyin serbest ve neyin yasak olduğuna karar veremezler. Buna karar verecek merci, onları yaratan, denetimi altında bulunduran, bütün ihtiyaçlarını karşılayan, analarından daha merhametli olan ve kendilerine şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah'tır. Kulların hayat sistemlerini belirleme, Allah'a aittir. Akşam verdiği karardan sabahleyin dönebilecek kadar tutarsız, beşeri hırs, kin ve arzularından uzak olamayan aciz insanın hakkı ve yetkisi değildir. İslâm'ın simgesi olan -La ilahe illallah Muhammedun Resulullah- ke-limei tevhidinin ı: Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" kısmı, hüküm koymanın Allah'a ait olduğunu, kulluğun yalnız Allah'a yapılacağını, boyun eğmenin sadece ona olacağını ifade etmekte, "Muhammed Onun Peygamberidir" bölüm ise, Allah'a kulluğun yapılma şeklinin Peygamberden'öğrenilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Bu nedenle, İslâmî bir topluluk "egemenliğin yalnız Aîlah'a ait olduğunu ve her hususta Allah'a boyun eğileceğini baştan kabullenen bir topluluktur. Zaten "İslâm" kelimesinin manası teslim olmak ve verilen ilahi emre boyun eğmek demektir. "Şeriatın kestiği parmak acımaz" vecizesi de bunu ifade eder.
Görüldüğü gibi kişi itikadında, ibadetinde ve hayat sisteminde Allah'ın mutlak hakimiyetini ve yalnız O'na boyun eğileceğini kabullenmek zorundadır. Binaenaleyh;
a. İnancında Allah'ın tek ilah olduğuna inanmayan, başka bir kısım eşya veya zatların da uîuhiyette paylan olduğuna inanan bir insan "Allah'tan başka hiçbir İlah yoktur" ifadesini dolaylı da olsa reddettiği için müslüman
değildir. O, ya bir kafir veya bir müşriktir. "Allah üç ilahın üçüncüsüdür diyenler, şüphesiz kafir oldular. Halbuki tek bir ilahtan başka İlah yoktur..."[6] "Allah dedi ki: "İki İlah edinmeyin, şüphesiz ki O bir tek ilahtır...."[7] "Sizin ilahınız tek bir ilahtır, O'ndan başka İlah yoktur..."[8] "Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, her ikisi de fesada uğrarlardı. Arşın Rabbi olan Allah onların sıfatlandırmalarından uzaktır."[9]
b. Yine ibadetini yalnız Allah'a yapmayan, ibadette herhangi bir şeye veya zata pay vermeye çalışan kişi, Allah'a ortak koşma durumuna düştüğü için müslümanlık dairesi dışına çıkar. O ya bir müşrik veya bir münafıktır. En hafifi ile gösteriş yapan ve yaptığı ibadetten hiç bir fayda göremeyen bir riyakardır.
"De ki: Şüphesiz benim namazım, İbadetlerim, hayatım ve ölümüm, Alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum. Ve ben müslümanların ilkiyim..”[10]
c. Hayat, sistemini Allah'ın bizlere peygamberi aracılığıyla öğrettiği İlahi nizamdan (İslâm şeriatından) almayan kişi, Allah'a boyun eğmiş ve müslüman olmuş sayılamaz. Böyle bir insan ya cahili bir hayat yaşayan kafir ve zalimdir. Veya en hafifinden Allah'ın nizamından ayrılan bir fasık ve asidir. "Yoksa onların Allah'ın kendilerine izin vermediği bir dini kendilerine meşru kılan ortakları mı var?"[11]
Ne yazık ki. günümüzde, nüfus sayımlarına ve hüviyet kayıtlarına göre müslüman sayılan milletlerin oluşturdukları topluluklar, ilahi nizam olan Js-lâmdan hayat sistemi olarak tamamen kopmuşlardır. Bu gibi topluluklar, İslâmî bir topluluk değil, cahili topluluklardır. Bunların İslâmî topluluk sayılmamaları, inançlarında Allah'tan başka ilah olduğuna inanmalarından veya İbadetlerini Allah'la birlikte başka ilahlara yaptıklarından ziyade, İslâm'ı hayat sistemi olarak kabul elmemelerindendir. Çünkü bunlar, uluhiyetin en özgün sıfatlarından olan "egemenliği" Allah'tan koparıp, kanun koyan parlamenterlere ve onları seçen avam halka verirler. Bunların hukuk sistemlerini, kanunlarını, değer ölçülerini, davranış biçimlerini ve bütün yaşantı sistemini, seçip millet meclisine gönderdikleri aciz kullar belirlerler.
Hatta bu cahili topluluklardan bazıları o kadar ileri gitmiştir ki, açıkça la-. ik olduklarını ve dinin kendilerini bağlamadığını söyleme ve tescil etme cesaretini kendilerinde bulmuşlardır. Müslüman olanları aldatmak için de yeri geldiğinde müslüman kesilmişler, "ezan, bayrak" sloganları atmışlar ve mitinglerde Kur'an-ı Kcrim'i temiz olmayan elleriyle tutmaya ve ağızlarıyla öpmeye kalkışmışlardır.
İslâm görünümlü olan bu cahili topluluklardan bazıları İse, "devletin resmi dininin İslâm olduğunu anayasalarının ilk maddesi olarak yazmışlar, dine saygılı olduklarını İddia etmişler, fakat fiiliyatta İslâm nizamını yürürlükten kaldırmışlar, yerine ya İıeva ve heveslerinden kaynaklanan düşüncelerini veya (renklerin hukuklarını koymuşlardır. Artık bunların İslâm'la ne alakaları vardır?
İslâm bu gibi toplulukların müsiüman toplum olmalarını red eder ve bunlara "cahili topluluklar" damgasını vurur. Bu gibi toplulukları yönetenlere "Allah'ın indirdîğiyle hükmetmeye nler, işte onlar kafirlerin ta kendileridir"[12] diye seslenir. Bu yöneticilere kendi İradeleriyle boyun eğenlere de: "Sana indirilene ve senden Önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar tağutun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Halbuki o tağutu inkar etmekle emrolunmuşlar-dı..."[13] "Rabbİne yemini olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme, İçlerinde bir sıkıntı duymadan, tamamen boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar"[14] diye seslenmektedir.
Bu naslar karşısında İslâm'da egemenliğin kime ait olduğunu anlamamak mümkün değildir. Hangi aklı selim sahibi kabul ederki, Allah Teala, bütün kainatın yaratıcısı, sahip ve İdare edeni olsun, İnsanları yeryüzünü imar ettirmek için orada halifeler olarak yaratsın ve onlara sadece kendisinin emirlerine uymalarını, başka varlıkları dinlememelerini emretsin, bununla birlikte egemenlik halife olarak gönderdiği insanlara ait olsun.
Böyle bir çarpık mantığı ancak Allah'ın varlığına, kainatı yarattığına ve bütün yaratıkları sevk ve idare ettiğine inanmayan kafirler kabullenebilirler. Allah'ın varlığına, birliğine, mülkün sahibi olduğuna ve bu mülkü sevk ve idare edenler güç olduğuna inanan akli .selim sahibi insanlar ise, yoktan var etmede, kainat! sevk ve idarede egemenlik ve hakimiyet sadece Allah'a ait olduğu gibi, yeryüzünde halifeler olarak yarattığı insanların hayat sistemlerinin nasıl olacağını belirtmede de egemenliğin yalnız Allah'a ait olduğuna iman ederler ve O'nun gönderdiği ilahi nizamla sevk ve İdare edilmelerini İsterler. Nitekim Kur'an'ın âyetleri bu gerçeği haykırmakta ve "Rabbin tarafından sana vahyolunana tabi ol. Ondan başka ilah yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir. "[15] "Rabbinizden size indirilene uyun. O'ndan başkalarını dost edinip de kendilerine uymayın. Ne kadar az öğüt ahyorsunuz"[16] şeklinde müslümanların dini kurallara bağlanmalarını emretmektedir. Bununla birlikte bazı insanlar "Biz Allah'ın indirdiği Kur'ana da parlamenterlerin koydukları kanunlara da uyarız, hangisi işimize gelirse, onu alırız." tavrını takınmaktadırlar. İşte bu, hakkı batıia karıştıran bir düşüncedir. Aslında hak başkadır batıl başka. Bunlardan herhangi birinin diğerine karışması mümkün değildir. Fakat bir kısım şaşkınlar bunları karıştırır ve kendilerinin de feylesof olduklarını sanırlar. Aslında onlar cahiliye bataklığına gömülmüş gafillerdir.
Kur'an-ı Kerim bizlere "... doğrusu Biz seni, bir müjdeci ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik..."[17] "Ey Muhammedi Allah sana geçmiş kitapları tas tik eden hak bir kitap indirdi..."[18] "Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır?"[19] buyurmaktadır. İlahî nizamın dışındaki rejim ve sistemler kulların heva ve heveslerine dayandıklarından batıldan başka bir şey değillerdir. "Eğer onlar senin davetini kabul etmezlerse, bilkî onlar heva ve heveslerine uymaktadırlar. Allah tarafından bir yol gösterme olmaksızın heva ve hevesine uyandan daha sapık kim olabilir."[20]
Evet hakimiyet sıfatı yalnız kendisine ait olan Allah Teala, bize hayat sistemi ve hukuk nizamı olarak Hz. Muhammed'e (sav) indirdiği Kuranı göndermiştir. Bundan başka bir sistem arama cehalettir, gaflettir. Şaşkınlıktır, nefsin zebunu olmaktır ve İslâm'ın dışına çıkmaktır. Bu konuda suskun kalmak veya tavizkarane konuşmak yahut kulları tanrı edinenlere yaranmak için gerçekleri saptırmak müslümana yaraşmayan hallerdir.
Hülasa; istenilse de istenilmese de İslâm'da egemenlik Allah'ındır. Hiçbir zaman milletin veya belli bir ferdin, yahut kitlenin değildir. Otorite kaynağı yüce Mevla olduğu için kanun koyma hakkı da O'na aittir. Kutlar, ancak O'nun koyduğu kurallar ışığında fikir beyan edebilirler. O'nun serbest bıraktığı sahalarda ietihad yapabilirler. "Nas ile birlikte içtihada yo! yoktur."
İşle İslâm'ın bu esprisini kavrayamayan ve İslâm'dan yeterince nasibini alamayanlar 4 Nisan 1926 tarihinde İslâm Hukukunu yürürlükten kaldırıp yerine hayranı oldukları İsviçre Medeni Kanununu koymuşlardır.
Vakıa; bu kanun, bugün nüfusu yedi milyona ulaşamayan coğrafi durumu 22 egemen ve 6 yarım egemen eyalete ayrılan ve her egemen eyaletin kanunu bir başkasından farklılık arzeden İsviçre'nin Neuchatcl eyaletinden basma kalıp tercüme edilerek alınmıştır. Bu kadar küçük ve karmaşık yapıya sahip olan bîr devletin, bu devlette de en küçük eyaletlerden birinin kanununu Fransızca'dan çevirip asırlarca dünyanın üç kıtasını sevk ve idare eden bîr
ümmete uygulamaya kalkışmak kadar gülünç bir hadise olamaz. Bunun tarihte emsaline rastlanmamışla'. Bunu yapanların kendilerine güvenden yoksun Frenk mukallitleri olduklarını göstermekledir. Öyle ki adı geçen eyaletin kanununu, ülkede yaşayan İnsanlara faydalı olup olmayacağı düşünülerek alınmamıştır. Tercüme eden zatın Fransızca bildiği ve bu eyaletde Fransızca konuşulduğu için alınmıştır.
Aslında İsviçre'nin oturmuş bir hukuku yoktur. Katolik, prolestan ve diğer mezheblerin uzun zaman çekişmelerinden sonra İsviçreliler her coğrafi bölgeyi bir eyalet kabul etmişler ve her eyalele kendi örfüne ve adetine uygun yasalar belirlemişlerdir. Kanunlarının ana kaynağı ise, borcunu ödeyemeyen borçluları alacaklılara teslim ettirip köle olarak sattıran veya vücutlarını parçalatarak kapılarından asmalarına ruhsat veren İlkel "Roma îıuku-ku"dur.
Böyle bir karışık devletin küçük bir eyaletinden alınan ve kökü pirimitiv olan bir hukuku alıp İslâm ümmetine jop ve dipçikle zorla uygulayan frenk mukallitleri, bu hukuku överek ayyuka çıkarmışlar ve İsviçre'nin dünyanın en medenî ülkesi olduğunu iddia etmişlerdir. Yürürlükten kaldırmaya cesaret ettikleri ilahi nizam olan İslâm'ı İse, her münasebetle yermeye ve aşağılamaya çalışmışlardır.
Batılıların maddeten kalkınmalarından öte yaşam biçimlerine hayran olan ve aşağılık kompleksine kapılan bu insanlar, İsviçre Kanununu almalarına gerekçe olarak özetle şunları serdelmİşlerdir.
1. Günümüzde (1926'da) Türkiye Cumhuriyetinin "Mecelle dışında derlenmiş bir medeni kanunu (yurttaşlar yasası) yoktur."
Bu iddia sahibinin hayranı okluğu Avrupalıların dahi küçümseyemedik-leri yüce İslâm hukuku bulunduğu halde, böyle bir İddiada bulunmak gerçekleri görmemezlikten başka bir şey değildir. Bu hukukun her hükmünün başına bir rakam koyarak onu macldeleştirnıek pek kolay olduğu gibi, bunun maddeler hafine getirilmemesi onun için bir eksiklik değil, aksine bir zen-ginîikiir. Onun asaletini göstermektedir.
Vakıa bütün hak mezhebler gözönünde bulundurulduğu taktirde İslâm hukukunda bir beşerin karşılaşacağı bütün sorunların çözümünü bulmak mümkündür. Nitekim bu hukuk, asırlardan beri yeryüzünde yaşayan müslüman-lara ve gayri müslimlere uygulanmış ve bütün yurttaşlar tarafından saygınlık görmüştür.
Ortaya çıkabilecek her türlü hadisenin çözümü İçin bütün detaylarıyla uygulanacak hükümleri belirleyen böyle zengin ve mükemmel bîr hukuku hiçe saymak akıl işi değildir. Ne var ki zamanın adalet bakanı Mahmucl Esad
Bozkurt ve arkadaşlarının gözleri döndüğünden bu gibi karalamalara girişmeleri beklenilen bir olaydır,
2. "Mecelle 1869 yılında yazılmaya başlamış ve 1876 yılında tamamlanarak yürürlüğe konmuştur. 1851 maddedir. Yalnız sözleşmelerin küçük bir bölümüne değinmektedir. Sadece 300 maddesi bugünkü ihtiyaca uygundur. Geri kalan bölümü yurdumuzun gereksinmelerini karşılayamayacak ölçüde ilkel bir kısım kurallardan oluştuğu için uygulanana maktadır."
İslâm hukuku yalnız mecelleden İbaret değildir. Kaldı ki Mecelle de küçümsenecek kadar basit bir eser değildir.
Aslında basma kalıp tercüme edilen İsviçre derleme medeni kanununun, İspanyanın fethi neticesinde İslâm hukukundan kopya edilen bölümleri dışındaki diğer bölümleri tamamen Ükel ve bölgesel tüzüklerdir. Yüce İslâm'ı kaldırıp yerine böyle kırk yamalı bohçaya benzeyen ve birbiriyle çelişen tüzükler mecmuasını koymak akıl kârı değildir. İslâm'a duyulan kinden ve kuru taassubtan kaynaklanmaktadır.
3. "Mecellenin temeli ve ana çizgileri dindir. Dinler değişmezler. Oysa insanhk hayatı her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Bu değişim hiçbir zaman durdurulamaz. Yasaları dine dayalı devletler, dinler değişmediğinden hayat sistemi de devamlı değiştiğinden kısa bir zaman sonra yurdun ve milletin isteklerini karşılayamazlar. Din yasaları ilerleyen hayat karşısında şekilcilikten ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Dinler değişmediğinden onların yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden biridir."
"'Dinler değişmezler" ilkesi İzaha muhtaçtır. Çünkü:
Allah Teala insanları yaratıp yeryüzünde yerleşlirdiği ilk günden beri, onlara din göndermiştir. Bu dinlerin Allah'ın sıfatları, geçmiş ve gelecekle ilgili haberler gibi bölümleri değişmemişlerdir. Buna karşılık insanların hayat sistemini düzenleyen şer'İ hükümlerin, insanlığın geçirdiği evrelere göre değiştiği varittir. Mesela yahudilerin cumartesi günü avlanma yasakları İslâm gelince kaldırılmıştır.
Fakat Allah Teala'nın yürürlükten kaldırdığı bu dine mensup olan yahudi ve hristîyanlar eski dinlerinin aynen devam ettiğinde inatla ısrar etmişlerdir. Bu ayıp, kaldırılmış dinlen geçerli sayanların ve sığıra tapma gibi gülünç dinler icad edenlerin kusurudur. Hn son ilahi din olan İslâm'ı kabullenenlerin kusuru değildir. Zaten İslâm'ın dışında herhangi bir dini gerçek din saymak, inal ve cehaletten kaynaklanan bir taassuptur. "Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmeyecektir. O kimse, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır."[21]
Hülasa insanlık hayatının değişmesinin gerektirdiği ölçüde, Allah Teala gönderdiği seri hükümleri, bizlerin hikmetini idrak edemeyeceğimiz diğer sebeblerle birlikte, dinden dine yeterince değiştirmiştir. En son gönderilmiş olan İslâm dininin Kur'an, sahih sünnet ve ümmetin icinaına dayanan kesin şer'i hükümlerinin değişmesini İstemek ise, bunların koruma altına aldıkları esasların önemini idrak edememekten kaynaklanmaktadır. Mesela İslâm ceza hukuku, insanların canlarını, mallarını, akıllarını, namuslarını ve inançlarını koruma aitına almayı hedeflemektedir. Bu nedenle bir insanı haksız yere kasıtlı şekilde öldürenin öldürülmesini, hırsızlık yapanın elinin kesilmesini, zina edene bekar olması halinde yüz adet sopa vurulmasını, evlenmiş ise hayatına son verilmesini, içki içene seksen sopa vurulmasını ve İslâm'a saldıran kafirlere karşı savaşılmasını emretmektedir. İslâm'ın bu gibi hükümlerini değiştirmeye kalkışmak, bu yüce hedeflen hiçe saymak olur.
Şimdi "niçin İslâm, hırsızın elinin kesilmesini emrediyor? Bunu değişürelim. Hırsıza hürriyeti kısıtlayan hapis cezası verelim. Çünkü hayat değişti, hırsızlar çoğaldı. Kimin kolunu keselim. Önce benim kolumu kesmeniz gerekir. Ben de bu hatayı işledim" diyen bir insan, insanların malını emniyet allına alma yerine, hırsızları teşvik etmiş olmaz mı? Hele de hırsızlar, günümüzde olduğu gibi, devlet ricali olursa, İslâm'ın değişmezliğini bir nakise sayarak hırsızı okşamasının altında nelerin yattığı iyice belli olur. Bir tarihte Mısır parlamentosunda fuhuş yuvalarının kapatılması teklifi ileri sürüldüğünde bazı parlamenterler: "ya biz nereye gideceğiz" şeklinde itirazlarda bulunmuşlardır. Yine altmışlı yıllarda İngiltere parlamentosunda erkekler için fuhuş yuvaları açılıp açılmaması tartışılırken, lordlar kamarası mensuplarının bu hastalığa mensup oldukları için böyle bir kurumun kurulmasını savundukları, orta doğuda gazetelerin gündemini işgal etmiştir. Keza bir tarihte Türkiye de iktidarı devirip yerine oturan bir paşaya: "efendim rüşveti önleyin" denildiğinde "Alan razı veren razı ben ne yapayım" cevabını vermiştir. Aynı soru herkese sevgi dağıtan bir başbakana sorulduğunda da "Benim memurum işini bilir" cevabını vermiştir. El-betteki İslâm'ın tedavi etmek istediği hastalıkların devam etmesini isteyenler, İslâm'ın değişmesini İsteyeceklerdir. Böylece kendi cinayetlerine çare bulsunlar, neticede hem kendilerini hem de tüm toplumu helak etsinler.
Hülasa Mahmud Esadın İsviçre Medeni kanununu kopya etmesinin gerekçeleri arasında "dinin değişmezliğini" zikretmesi, aslında akan hayat sistemine ayak uydurmak değil, bir kısım ahlaksızlıklara ve cinayetlere meşru ma
zeretler bulmaktır. Yoksa 1926'dan beri jopla ve dipçikle uygulanan bu kanun, kimin hangi derdine çare olmuştur? Sadece ahlaksızlıkların, eşkıyanın ve sömürenlerin önünü açmıştır. Buna inanmayanın günlük herhangi bir gazetenin baş sabitesini okuması kaildir. Ne varki bir kısım iyi niyetli insanlar, bu çıkarcıların tezlerinde samimi olduklarını sanırlar, onların düşüncelerini canla başla savunurlar. Kraldan çok kralcı olma pozisyonuna düşerler. Bunlara tavsiyemiz, fikirlerini savundukları bu insanların karşı çıktıkları İslâm'ı okuyup anlamalarıdır. Bu taktirde hakkı batıldan ayırabileceklerdir.
"Dinlerin bir vicdan işi olarak kalması" meselesine gelince, bu tez, semavi olmayan Brahmanizm, Budizm gibi ilkel dinler için, bir de mensupları tarafından değiştirilen yahudilik ve hristiyanlık için geçerli olabilir. Çünkü bu dinlerde, insan hayatını düzenleyen hükümler, yok denecek kadar az kalmıştır. Geri kalan hükümler, mensuplarının heva ve heveslerine ters düştüğü için kitaplardan çıkarılıp yok edilmişlerdir. Fakat bu tez, hem din ve hem de devlet sistemi, hem yasa hem de ahlak düsturu, hem dünya hem de ahiret planı olan İslâm için etbetleki geçerli değildir. Zaten bu tez, dinlerinde hayatlarını tanzim eden hükümler bulamayan hristiyanlar tarafından ileri sürülmüş, fakat "Avrupalılar ne derse doğrudur" kompleksine kapılan hafifmeşrep insanlar da, bu tezin İslâm için de geçerli olduğunu sanmışlar ve bunu savunmaya koyulmuşlardır.
İnsanın ana rahmine düşmesinden, kabirde toprağa verilmesine kadar, bütün hayat safhalarını en dakik bir şekilde düzenleyen, geçmişten ibret almak için onu en veciz bir şekilde özetleyen ve gelecekteki perde arkasında nelerin olacağını filim gibi gözler önüne seren İslâm'ın, sadece bir vicdan işi olarak kalması nasıl söylenebilir? Söylense cie bu düşünceleri kim dinler? Zira İslâm'ın hükümleri, insanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak, akıllarına pes dedirtecek kadar güçlü ve ruhlarını huzura kavuşturacak kadar tedavi edici bir hukuk sistemidir. Onun her yönü ve her dalı mutluluk bahşeder. Örnek olması açısından şu misalleri zikretmek mümkündür.
Kişinin yiyip içmesi hususunda Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: "... Yeyin, için fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez."[22]
Giyim kuşam hususunda şunu emretmektedir: "Ey Ademoğulları, her mescide girdiğiniz zaman temiz ve güzel elbiselerinizi giyin."[23]
Yolda yürümenin adabı hakkında şöyle buyurmakladır: "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen elbetteki yeri yaramazsın, boyca da dağlara ulaşamazsın. "[24] "Rahman olan Allah'ın kulları yeryüzünde sükûnetle (tevazu ve vakar İle yürürler."[25]
Alış-veriş hususunda şunu emretmektedir: "Bir şeyi ölçerken tam ölçün, tartarken de doğru terazi ile tartın."[26] "İnsanlardan bir şey ölçüp alırken tam alan; onlara bir şeyi Ölçüp veya tartarken de eksik tutan hilekârların vay haline"[27]
Birbirimizle olan mali İlişkilerimizde şu yasaklan koyar: "Birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin, insanların bir kısım mallarını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere aktarmayın."[28]
Vazifelerimizin ifasında şunu emretmektedir: "Ey Muhammed de ki; çalışın, yakında Allah Peygamberi ve müminler yaptığınız İşleri görecektir."[29]
Fakir ve yoksullara yardımda bulunma hususunda da: "Mallarınızı Allah yolunda harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın, iyilik yapın. Çünkü Allah İyilik yapanları sever"[30] buyurmakladır.
İyiliği emretme, kötülüğe mani olma hususunda da şöyle buyurmaktadır: "İçinizde hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır."[31]
Anaya babaya, akrabaya, yetime, yoksula, komşuya, arkadaşa ve yolda kalanlara nasıl davranılacağı hususunda şunları emretmektedir: "... anaya babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara ve sahip olduğunuz kölelere iyi davranın. Şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.[32]
İdarecilerin insaflı ve adaletli davranmaları hususunda: "Ey iman edenler! Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun..."[33] "Şüphesiz ki Allah adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Kötülüğü, hayasızlığı ve zulmü yasaklar.. ."[34] buyurmaktadır.
Haksız yere kan akıtmayı yasaklayarak şöyle buyurmuştur: "Allah'ın Öldürülmesini haram kıldığı bir cana haklı bir sebeb olmadıkça sakın kıymayın. Biz haksız yere öldürülenlerin velisine bir yetki vermişizdir. O da Öldürmede haddi aşmasın..."[35] "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı..."[36] "Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır..."[37]
Malımızın himayesi için: "Erkek ve kadın hırsızların yaptıklarının karşılığı ve Allah tarafından bir ceza olarak ellerini kesin..."[38] buyuruyor.
Aklın muhafazası için; "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın İşinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz ki şeytan kumar ve içki İle aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan men etmeyi ister..."[39] buyurmakladır.
İrz ve namusun muhafazası İçin: "Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, her hangi bir ihtiyaç için dışarıya çıkarken baş örtülerini üzerlerine alıp Örtsünler. Bu onların başkaları tarafından tanınıp rahatsız edilmemeleri için daha uygundur..."[40] "İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun..."[41] "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız Allah'ın dinini tatbik hususunda onlara merhametiniz tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına şahid olsun."[42] diye emretmektedir.
Dinimizi koruma hususunda İse Allah Teala şunları emretmektedir: "Ey İman edenler! Çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizi sert ve kuvvetli bulsunlar. İyi bilin ki Allah kendisinden korkanların yanındadır."[43] "Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar o kafirlerle savaşın."[44] Şimdi bunun gibi yüce semavi emirleri içeren bu ulvi şeriatı kaldırıp yerine beyefendilerin heva ve heveslerinden kaynaklanan ve gün geçmeden değiştirilmeleri teklif edilen bir kısım tüzükleri koymak ilericilik midir? Yoksa ilkellik midir? Toplumun menfaatlerini mi yoksa sömürücülerin çıkarlarını mı düşünmektir?
4. "Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları gökten indikleri ilkel çağlara bağlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alın yazısını, bu-
günkü çağda bile, ortaçağ düzen ve kurallarına bağlamada dinin değişmez kurallarından ilham alan ve Tanrı katıyla ilişkili durumda bulunan kanunlarımızın, en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmama-hdır."
Vakıa İslâm dininin müslümanları geri bıraktığını iddia etmek, tamamen gerçekleri alt üst eden bir iddiadır. Çöllerde bedevi bir hayat sürdüren arap-lar, İslâm sayesinde yüzlerce yıl yaşamış Pers imparatorluğunu ortadan kaldırmayı, Bizansı sıkıştırıp kabuğuna hapsetmeyi başarmışlar ve fethettikleri yerlere İslâm şeriatını tatbik ederek oralarda yaşayan insanları kula kulluktan kurtarmışlar, yalnız Allah'a kulluk edileceğini öğretmişlerdir. Fethedilen bu ülkelerin halkı, kendi iradeleriyle putperestliği, yahudiliği ve hristiyanlı-ğı bırakıp İslâm dinine girmişler ve onun rahmetine ulaşmışlardır. Maddeten ilerleme bakımından zamanlarında insanlığın zirvesine ulaşmışlar ve karanlık çağlan geride bırakmışlardır.
Keza İslâm sayesinde, dağlarda göçebe halinde yaşayan Türkler ve diğer kavimler, Osmanlı devleti gölgesi altında bir arada kardeş olarak yüzlerce yıl yaşamışlar, zamanının ikinci büyük İmparatorluğu olan Bizansı ortadan kaldırmışlar, Avrupa'nın içine girip İslâm'ın şefkat ve merhamet esaslarından hris-tiyanlan da faydalandırmışlardır. Onyedinci asırlarda papazların bile "Allah müslümanları başımızdan eksik etmesin. Çünkü onlar geldikten sonra mezhebi çatışmalarımız sona erdi ve huzur içinde yaşar olduk" demelerine ortam hazırlamışlardır.
İstanbul fethedil irken Bizans'da uygulanan hukuk, bugünkü İsviçre hukukunun da temelini teşkil eden Roma hukukudur. Roma hukuku İnsanları ilerletiyor idiyse, niçin Bizanslılar müslümaniarın lopları karşısında dehşete kapıldılar da teslim oldular ve o ileri hukukları sayesinde icadlar yapıp müslümanlara karşı koyamadılar?
Diğer yandan. 1926'dan sonra İslâm hukukunu kaldırıp önüne gelen her devletten çeşitli hukuk dallarını kopya eden Türkiye Cumhuriyeti, bugüne dek ne kadar ilerleyebilmiştir. Aksine her geçen gün, biraz daha geriye gitmektedir. Öyle ki, İslâm'ın kaldırılmasından önce. bütün Avrupalılara meydan okuyacak güçte iken, bu gün onlardan yardım dilenir hale gelmiştir. Hatta bir taşıma aracının motorunu imal edemeyecek kadar geri kalmıştır. Bu hususta Kore gibi uzak doğu ülkelerinden bi'e geridir. İlaç sanayisi bile dış ülkelerin ruhsatları ile yürütülmektedir.
Memleketin İleri gelenleri, daha dün 19-18 yılında zulüm ve gasb üzerine kurulan, korsan İsrail devletinden bile medet beklemekledir. Batılıları her ziyaretlerinde "Bize yardım edin, yoksa korktuğunuz İslâm gelir" şeklinde onlara yalvarıp yakınmakta ve kendilerine bir lüturta bulunsunlar diye onlara karşı her zilleti kabulleneceklerini dilleriyle ifade etmektedirler. Şimdi Esad beye sorulmalıdır "Senin İsviçrede tahsil yapman neticesinde oranın Neuc-hatel eyaleti kanununu olduğu gibi kopya edip alman, bu memleketin neyini ilerletmiştir?"
Bir memleket, fahişelere göz yummakla veya hırsızlan himaye etmekle yahut insanları alkolik yapmakla mı ilerler? Yoksa çalışıp üretmekle, ahlak ve istikran sağlamakla mı? Devlet ve mîllet İşbirliğiyle ve beşeri güçleri seferber etmekle mi olur? Hğcr bunu yapamazsan hangi kanunu getirirsen getir durum değişmeyecektir, Nitekim Öyle olmuştur da... O halde neden İslâm'a bu kadar kin besliyorsunuz? Onu tahkir için her iftirayı ileri sürüyorsunuz?
5. "Türk hakimleri, derme çatma fıkıh kitaplarından ve din ilkelerinden kural bulup çıkarmak yoluyla yargı görevi yapmaktadır ve yargıç hükümlerinde belirli bir görüş, dini bir deyiş veya temel bir kaide ile bağlı değildir. Bu nedenle benzeri meseleler hakkında verilen kararlar ülkenin çeşitli yerlerinde çoğu kez farklı ve çelişkili olmaktadır. Sonuçta Türk halkı adalet dağılımında tutarsızlık ve devamlı bir karışıklıkla karşılaşmaktadır. Halkın alınyazısı belirli ve oturmuş bir adalete değil, rastlantıya, şansa ve birbirleriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karmaşıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını, devrimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine uygun yeni bir Türk medeni kanunun hızla meydana getirilmesini ve Türk medeni kanunun , medeni kanunlar arasında en yeni, en kusursuz ve halkçı olan İsviçre medeni kanunundan alınmasını gerekli kılmıştır."
Görüldüğü gibi Mahmud Esad,
- Fıkıh kitaplarının derme çatma olduğundan bahsetmektedir. Vakıa en basit fıkıh kitabı bile, bugüne kadar yazılan uydurma medeni kanun kitaplarından daha oturmuş ve daha asaletlidir. Bizlere, okuyacağımız hangi medeni hukuk kitabın; tavsiye edebilirler? Hepsi boş laflarla, yaldızlı sözlerle doludur. Fiili değeri keçi boynuzu kadar bile değildir.
Yine bakan, "'o zamanda Türk yargıcının önünde belli kurallar olmadığını, ülke çapında yargı birliğini sağlamanın imkansız olduğunu, bu nedenle adalete güvenin sarsıldığını" İddia etmektedir. Aslında İslâm hukukunu uygulayan hakim, ciddi ve kavranması zor olan meselelerde bile hangi hükmün uygulanacağını Önünde bulunan fıkıh kitaplarından anında İktibas edebilir ve bunda herhangi bir zorluk çıkması sözkonusu değildir. Yeterki hakim cahil biri olmasın fıkhı öğrenen biri olsun. Elbetteki çarşı pazardan tutulup getirilen bir yargıç İslâm'ın ne olduğunu bilmez.
Mahmud Esad "Türk milletine adalet dağıtmak ve onu keşmekeşlikten kurtarmak için en yeni, en kusursuz ve halkçı olan İsviçre medeni kanununu getirdiklerini" söylemekledir.
Vakıa, Mahmud Esad'ın "en yeni" diye övdüğü İsviçre Medeni Hukukunun temelini, Alman medeni hukuku, onun temelini İse Roma hukuku oluşturmaktadır. Roma hukuku ise, en köhnemiş ilkel hukuklardan biridir. Fakat hristiyan alemi, atalarının hukuku olarak bu kokuşmuş hukuku ısıtıp ısıtıp insanların önüne sürmüşlerdir. Hrisliyanlann leknik yönden ilerlediklerini gören bazı müslüman isimli kişiler, onların her söylediğinin ve yaptığının doğru olduğuna kanaat getirerek söylediklerini tekrar edip durmuşlardır. İşte Mahmud Esad ve arkadaşları da bu güruhdan olan insanlardandır.
Nasıl olur da İsviçre hukuku, en yeni hukuk olabilir? Alınan bu hukuk, bugün nüfusu yedi milyona ulaşmayan, milli birliğini tam olarak sağlamadığı için 22 tam bağımsız 6 da yarını bağımsız kantonlardan (eyaletlerden) meydana gelen, her kantonuna özel bir hukuk sistemi tanıyan ve nüfusunun % 70 Alman, % 20 Fransız geri kalanı İtalyan ve Çingenelerden oluşan İsviçre tarafından yepyeni bir hukuk olarak mı ortaya çıkarıldı? Yoksa protestan ve kaiolik mezheblerinin çatışmasını önlemek İçin, bütün hristiyanlann müşterek hukuku olan Roma hukukunun bir kısım düzeltmelerle kabul edilmesi miydi? Elbetteki ikincisi idi. Peki, 523-565 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Justinianus tarafından hazırlatılan, adına Corpus juris civilis[45] denen ve 533 de tatbikine başlanan bir kanundan iktibas edilen İsviçre kanununun neresi yepyenidir? Borçlarını ödeyemeyen borçluları, esir edip alacaklılara teslim eden, onları köle olarak sattıran, hatta alacaklılara borçlularını öldürüp payları oranında parçalara bölerek evlerinin önünde asmalarına izin veren[46] Roma kanununun neresi üstün ve neyi halkçıdır? Sizin aldığınız kanun, işte bu ilkel kanunun yumuşatılmış şeklidir. Orta çağlara değil, karanlık çağlara dayanmaktadır.
VII. yüzyıldan itibaren, İslâm fetihlerinin neticesinde, müslümanların İspanya'yı f'eth etmelerinden sonra, yüce İslâm hukuku karşısında gözleri kamaşan Avrupalılar, kendi benliklerini kaybetme kuşkusuyla XII. yüzyıllarda özellikle İtalya ve Polonya üniversitelerinde üzeri küllenmiş Roma hukukunu tekrar hortlatarak İslâm hukukuna karşı direnmek istemişlerdir.
Kokuşmuş bir hukukdan mülhem olan kanunu, değil ki İslâm'dan üstün saymak, onu İslâm ile kıyaslamak bile insafsızlıktır. Ne var ki devrim adına konuşanlar, her zaman haklı gösterilmişlerdir. İşte mesele budur.
6. "İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan Türk Medeni Kanunu tasarısının yürürlüğe konulmasından sonra «ülkemizin ihtiyaçlarıyla bağdaşmaz» tezi yerinde görülmemektedir. Çünkü;
a. Çağdaş medeniyet ailesinden olan ulusların gereksinmeleri arasında köklü bir ayrılık yoktur.
b. İsviçre devleti, farklı tarih ve geleneklere bağlı olan Alman, Fransız ve İtalyan soylarından oluşmaktadır. Bu kadar ayrı ırklardan ve farklı kültürlerden oluşan bir topluma uygulanma esnekliği gösteren bir yasanın Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı bakımından türdeş bir soyu barındıran bir devlette uygulama olanağı bulabilmesinde kuşku yoktur."
Esad beyin "çağdaş medeniyete sahip olan ulusların gereksinmeleri arasında köklü bir fark yoktur" şeklindeki iddiası, aynı dine ve benzer örflere sahip olan Avrupa hristiyan devletleri için kısmen geçerlidir. Çünkü bunlar, asıl orijinal esaslarından herhangi bir iz kalmayan hristiyanhkta, İnsanların hayatını düzenleyen hükümler bulamadıkları için, ataları olan putperest Romalıların İlkel hukukundan ilham almışlar, kendi arzuları ve gelenekleri doğrultusunda bir kısım kurallar belirlemiş ve bunların adına Hukuk (kanun) demişlerdir. Bu itibarla bunların hukuk sahasındaki gereksinmeleri birbirine yakındır.
Şimdi bunların gereksinimleri birbirine yakınsa, bütün insanlığın da bunların ihtiyaç hissettikleri şeyleri ihtiyaç hissetmeleri mi gerekir? Eğer böyle İse, örflerini putlaştırıp asıl hukuk kaynağı sayan İngilizlerin hukuku neden farklıdır? Japonlar neden İsviçre'nin hukukunu almamışlardır? Bugün dünyanın en büyük sömürücüsü olan ABD'nin hukuk sistemi niçin İsviçre'nin aynısı değildir?
Demek ki, Esad Bey'in bu tezi, sadece körü körüne Avrupa hayranı olmasının bir neticesidir.
Şimdi Esad Bey ve arkadaşlarına soralım: İnsanlar üzerindeki hegoman-ya ve sömürülerini sürdürmek için, bütün canlıları yok eden hidrojen ve etleri çürüten Napalm bombalarını yapmayı gereksinme sayan, insanlığı tehdit eden nükleer denemelerde ısrarı bir zaruret kabul eden, emperyalist devletlerin gereksinmeleriyle "zarar vermek de yoktur, zarara karşı zararla mukabele etmek de"[47] hadisini esas alan bir ümmetin gerekli gördüğü ve İhtiyaç hissettiği şeyler nasıl yaklaşık şeyler olabilir?
Yine, toplum için zararlı da olsa, piyasada pazar bulabilen çeşitli içkiler ve kumar araçları gibi eşyalara, değerli bir mal gözüyle bakan, bunları imal etmeyi iktisadi bir ihtiyaç sayan bîr zihniyetin gereksinmeleriyle, İnsanlara zararlı olan her şeyi yasaklayan bir inanca sahip olan insanların gereksinmeleri nasıl aynı olabilir?
Keza kadınları, fuhuş yuvalarına tıkayıp esir gibi tutan, onları serseri erkeklere peşkeş çeken, vücutlarını sattırıp elde edilen kazançtan belediyelerine vergi sağlayarak bunu da bir gereksinme sayan ve bu cinayeti İşleyeni, yer yer vergi rekortmeni kabul eden bir güruhun hukuk anlayışıyla, bir kadının namusunu korumak için gerektiğinde savaş açan bir asil ümmetin hukuk anlayışı, nasıl bir olabilir? Eğer Esad bey ve arkadaşları ırz ve namuslarını ayaklar altında çiğnetmeyi reva görüyorlarsa, diğer müslümanlara böyle bir adiliği zorla yaptırmaya elbetteki hakları yoktur.
Hülasa, İslâm'da egemenlik, dolayısıyla yasa koyma hakkı yalnız Allah Te-ala'ya aittir. O bizlere, kişilerin hırslarından, heva ve heveslerinden uzak olan,
hakkaniyet ölçülerini esas alan, ifrat ve tefritten uzak olan, tertemiz bir şeriat göndermiştir. Biz ancak onu kabullenir ve ona uyarız. Kendimiz için is-tediğimiz bu iyiliği başkaları için de isteriz.
[1] En'am57; Yusuf, 40, 70
[2] Maide, 49, 50
[3] Maide, 44
[4] Maide, 45
[5] Maide, 47. Bir kısım müfessirler son iki âyette geçen "zalim" ve "fasık" ifadelerinin de kafir anlamında olduklarını, kafirler yaptıkları davranışlarına göre kafir, zalim ve fasık olarak vasıflandınidıklannı beyan ederlerken, diğer bir kısmı müfessirler, Allah'ın indirdiği,İslâm'ı bırakıp başka kanunlarla insanları İdare edenlerin inançlarına göre vasıflandınidıklannı söylemişlerdir. Bu izaha göre Allah'ın nizaımyla hüküm vermeyen kişi, aynı zamanda bunun hak olduğuna da inanmıyorsa, işte bu kafirdir. Şayet hak olduğuna inandığı haİde ona göre hükmetmiyorsa yerine göre zalim veya fasık olur. Bu da tehdit altında kalma neticesinde mümkündür. Yoksa ilahi nizamı keyfi bir şekilde bırakan kişinin dînle alakası zedelenmiştir.
[6] Maide, 73
[7] Nahl, 51
[8] Bakara, 163
[9] Enbiya, 11
[10] En'am, 162, 163
[11] Şura, 21
[12] Maide, 44
[13] Nisa, 60
[14] Nisa, 65
[15] Enam, 106
[16] Araf, 3
[17] Bakanı, 119
[18] Ali İmran, 3
[19] Yunus, 32
[20] Kasas, 50
[21] Ali îmran, 85
[22] Araf, 31
[23] Araf, 31
[24] İsra, 37
[25] Furkan, 63
[26] İsra, 35
[27] Mutaffifin, 1-3
[28] Bakara, 188
[29] Tevbe, 105
[30] Bakara, 195
[31] Ali İmran, 104
[32] Nisa, 36
[33] Maide, 8
[34] Nahl, 90
[35] İsra, 33
[36] Bakara, 178
[37] Bakara, 179
[38] Maide, 38
[39] Maide, 90-91
[40] Ahzab, 59
[41] Nur, 4
[42] Nur, 2
[43] Tevbe, 123
[44] Bakara, 193
[45] Corpus juris civiles: Kanun külliyesi dört ana bölümden oluşmaktadır:
a. Institutiones: Bu bölüm Justinianus'un emri İle hazırlanmış ve 533 yılında yürürlüğe konmuştur.
b. Digesta veya Pandectae: Bu da Justinianus'un hukukçularının eserlerinden alıntı vapttrdığı toplama bir bölümdür. Bu da 533 yılında yürürlüğe konmuştur.
c. Codex: Bu dii imparator emirnamelerini içeren bir bölümdür. Justinianus hazırlatmış ve 534 yılında yürürlüğe konmuştur.
d. Novellae: Bu bölüm, önceki üç bölümün kaleme alınmasından sonra Justinianus'un yeni emirlerinden ibarettir. İşte Corpus juris civiles adlı Roma kanun külliyesi bu dört parçadan meydana gelmektedir. Bu külliyenin tümüne ilkellik hakimdir.
[46] XII levha kanunundaki Man us İnieciio (el koyma) yoluyla icra usulüne göre alacaklı borçlusu üzerine el koyardı. Onu altmış gün zincire vurup hapsettikten sonra borç yine ödenmediği taktirde, isterse onu öldürebilir, İsterse Roma dışında köle olarak satabilirdi. Hatta alacaklıların birkaç kişi olması halinde borçlunun vücudunu aralarında taksim etmelerine dahi müsaade edilmişti." (Konu İle ilgili olarak bakınız Dr. Türkan Radu, Roma Hukuku Borçlar Hukuku s. 22 İst. 1974; Dr. Ziya Umur: Roma Hukuku sn. 168 İst. 1974.
[47] İbn Mace, Kit. Ahkam, Bab: 17; İmam Malik, Muvatta, Kit. Akdiye, Bab: 31; İmanı Ahmed, Müsned, c. 5, sh. 327
İslami Okul Okulların En Önemlisi