Fikih - 14. Sayfa - Fikihusuluhsk
1. Örf Kesin Olan Bir Nassa Ters Düşmemelidir.
2. Örfün Her Durumda veya Çoğu Zaman Kendisine Uyulan Bir Örf Olması Şarttır.
3. Örfün Daha Önceden Yerleşmiş ve Hüküm Zamanında da Geçerli Olan Bir Örf Olması Şarttır.
Örfün Ve Örfe Dayanan Hükümlerin Değişmesi:
Örfün Değişmesiyle Hükümlerin de Değiştiğine Dair Misaller:
Örfle Zanni Delilin Çatışması:
9- ÖRF
İnsanların alışageldikleri ve işlerini düzenlemede esas aldıkları bir kısım söz ve törelere örf denir.[1]
Örfün Delil Oluşu:
Alimler, örfün dinî delil olacağı hakkında ihtilaf etmişlerdir.
1. Hanefi ve Malİkî mezhebinden olanlar:
Örfün fıkhî hükümlere dayanak olabileceğini söylemişler ve delil olarak şunları ileri sürmüşlerdir:
a. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey Muhammedi Sen affı al. Örfü (marufu) emret ve cahillere aldırış etme."[2]
Bu âyetin zahiri örfün dinî bir delil olduğunu göstermektedir.
b. İmam Ahmed b. Hanbel Müsned'inde, Abdullah b. Mes'ud'dan şu merfu hadisi rivayet etmiştir: "Abdullah b. Mes'ud der ki: Müslümanların güzel gördükleri bir şey, Allah katında da güzel, kötü gördükleri şey ise, Allah katında da kötüdür.”[3]
c. Ebu Süfyan'ın hanımı Hind, Peygamberimiz'e gelip kocasının nafaka hususundaki cimriliğinden şikâyetçi olunca Resulullah Hind'e şu cevabı vermiştir: "Ebu Süfyan'ın malından örfe göre sana ve çocuğuna yetecek kadar al.”[4]
d. İnsanların herhangi bir hususu örf haline getirmeleri, o hususla amel edilmesinin, insanların menfaat ve maslahatına uygun düştüğünü veya onlardan zorluğu kaldırdığını gösterir.
Maslahatı gerçekleştirmek şer'i bir delildir. Zorluğu gidermek ise, şer'i bir gayedir. Aynı zamanda bir nevi maslahattır. Bu itibarla örf de şer'İ bir delil sayılır.
İslâm geldiğinde, Arapların maslahatlarını gerçekleştiren bir kısım örflerini reddetmemiş, aksine kabul etmiştir. Mesela, "diyeti" sadece suçluya değil, onun bütün erkek akrabalarına yüklemiştir. Yine mirasta "asabe"[5] müessesesini kabul etmiştir.
2. Hanefi ve Malikilerin dışındaki alimlerin örfü delil kabul etmedikleri görüşü şöhret bulmuştur. Bununla beraber İmam Şafii'nin önce Irak halkının örfüne dayanarak tesis ettiği bazı hükümleri, Mısır'a döndüğünde Mısırlıların örfünü esas alarak değiştirdiği bilinmektedir.
Karrafî şöyle der: "örf, bütün mezhebler arasında müşterek bir delildir. Araştıran bunu açıkça beyan ettiklerini görebilir."
Şafii mezhebinden olan İmam Nevevî şöyle der: "Yeminlerde, itiraflarda ve söyleniş şekline göre anlamı değişen benzeri şeylerde fetva verecek alim, bunları söyleyenlerin memleketlisi olmalı veya örflerine göre sözlerinden neyi kasdettiklerinİ bilen biri olmalıdır. Böyle olmayan kişinin bu hususlarda fetva vermesi caiz değildir."[6] Örfün delil olduğunu kabul eden alimler, örf hususunda şunları söylemişlerdir: "Örfen bilinen birşey, şart koşulmuş gibidir." "Örf ile sabit olan, nas ile sabit olmuş gibidir."
Örfte Aranan Şartlar:
Müctehidin fetva ve içtihadına, hakimin hüküm ve kararına dayanak olabilecek bir örfte şu şartların bulunması gereklidir.
1. Örf Kesin Olan Bir Nassa Ters Düşmemelidir.
Bu İtibarla İnsanların faiz yemeyi örf haline getirmeleri, hiçbir zaman bu sömürü aracını meşru kılmaz. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Faiz yiyenler, yerlerinden şeytanın çarptığı gibi kalkarlar. Bu, onların: 'Faiz de aynen alış-veriş gibidir' demelerindendir. Halbuki Allah alış-verışi helal, faizi ise haram kılmıştır..."[7]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve eğer iman ediyorsanız faizden arta kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah'a ve Rasulü'ne karşı harb ilan etmiş olduğunuzu bilin."[8]
Yine, bir kısım kadınların, İslâmi tesettürden uzaklaşıp açık saçık bir halde gezip dolaşmayı örf haline getirmeleri, bu hayasızlığı elbettekİ meşru kılmaz. Ve böyle kadınların cehennemin yakıtı olmasını engellemez. Çünkü, Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammedi Mü'min kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar. Irz ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zaruri olanlar dışında zinetlerini göstermesinler..."[9]
Diğer bir âyeti celilede şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammedi Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle: Dış örtülerini üzerlerine alıp örtsünler..."[10]
Peygamber (sav) efendimiz, açık-saçık olan kadınlar hakkında şöyle buyuruyor:
"îki sınıf cehennemlik insanlar vardır ki, ben onları henüz görmedim: Ellerinde bulunan sığır kuyrukları gibi kamçılarla insanları döven topluluk. Bir de giyinmiş oldukları halde çıplak olan, (erkekleri) kendilerine meylettiren, (onlara) meyleden ve başları deve hörgücü gibi olan kadınlardır. Bunlar cennete giremezler. O'nun kokusunu dahi alamazlar. Halbuki cennetin kokusu beşyüz senelik bir mesafeden alınır."[11]
Peygamber efendimiz (sav) koku sürünüp, sokaklara çıkan kadınlar İçin de şöyle buyuruyor:
"Herhangi bir kadın koku sürünür, sonra kokusunu alacak bir topluluğun yanından geçerse o kadın zaniyedir."[12]
Son olarak bir kısım sun'İ süslerle bezenip iffetli insanları yoldan çıkarmaya çalışan kadınlar hakkında Hz. Ömer'in oğlu Abdullah şunu rivayet eder:
"Peygamber (sav), saç takan kadını, saç taktıran kadını, ben yapan kadını, ben yaptıran kadını lanetledi."[13]
2. Örfün Her Durumda veya Çoğu Zaman Kendisine Uyulan Bir Örf Olması Şarttır.
Binaenaleyh, kendisine uyuiup-uyulmaması müsavi olan bir örf, şer'i delil olamaz. Çünkü İnsanlar bazen bununla amel eder, bazen de etmezler. Böylece birbirine zıt iki teamül sözkonusu olur. Bunların hiçbiri de delil olamaz. Mesela:
Bir baba kızını evlendirirken ona bir kısım mallar verir de, sonra o malların ödünç olarak verildiğini söyler, kız da kendisine çeyiz olarak hibe edildiğini İddia ederse, örfe başvurulur. Herkesin veya çoğunluğun uyduğu örfe göre hüküm verilir. Şayet her iki tarafı destekleyen ve birbiriyle çelişen eşit İki örf bulunursa, örflere İtibar edilmez. Yemin etmesiyle birlikte babanın İddiası kabul edilir. Çünkü veren odur, ne niyetle verdiğini daha iyi bilir.
3. Örfün Daha Önceden Yerleşmiş ve Hüküm Zamanında da Geçerli Olan Bir Örf Olması Şarttır.
Hükümden sonra ortaya çıkan bir örfe itibar edilemez.
Örfün Kısımları:
Örf, değişik yönlerden çeşitli kısımlara ayrılmaktadır:
1. Yapılan bir iş veya söylenilen bir söz olması bakımından ikiye ayrılır:
a. Ameli örf:
Burada yapılan bir İşin örf haline gelmesi söz konusudur. Mesela, insanların bazı eşyaları satın alırken aldım-sattım sözünü söylemeden parayı verip eşyayı almaları, kahvehane ve hamam gibi yerlere girerken ne kadar kalacaklarını tayin etmemeleri, bir şeyi sipariş vermeleri, mehrin bir kısmını peşin ödeyip diğerini tecil etmeleri gibi örfler ameli örflerdendir.
b. Kavli Örf:
Bu kısımda ise, söylenilen bir sözün örf halini alması söz-konusudur. Mesela, "et" kelimesine balık etinin girmemesi, "merkeb" (binek) kelimesinden sadece eşeğin anlaşılması, "evlâd" kelimesinden erkek çocuğun kasdedilmesî, "şart olsun"[14] sözünün hanımı boşama anlamına gelmesi, "beygir" (yük taşıyan) kelimesinden sadece iğdiş atların anlaşılması kavli örflerdendir.
2. Bütün insanlar tarafından kabullenilmesi veya sadece bir ülke halkı, yahut da sadece bir meslek erbabı tarafından benimsenmesi bakımından da örf, genel örf, özel örf olarak ikiye ayrılır:
a. Genel Örf:
Herhangi bir devirde bütün İnsanların kabullendikleri örftür. Yukarıda zikredilen amelî örfler bu türdendir.
b. Özel Örf:
Sadece bir ülke veya şehir halkının yahut yalnızca bir meslek erbabının benimsedikleri örftür. Bazı yerlerde "merkeb" kelimesinden sadece eşeğin anlaşılması, ticaret erbabının alacaklarını isbat için yalnız özel defterlerine itibar etmeleri özel örflerdendir.
Örfün Ve Örfe Dayanan Hükümlerin Değişmesi:
Mezheb imamlarının zamanında mevcud olan örflere itibar edilerek bir kısım fıkhı hükümler konulmuştur. Örflerin ülkeden ülkeye değişik oluşu bunlara dayandırılan hükümlerin de değişik olmasına sebep olmuştur. Ayrıca zaman geçtikçe örflerin değişmesi, sonradan gelen alimlerin öncekilere muhalefet etmelerine sebep olmuştur. Bu tür ihtilaflara "delillerden kaynaklanmayan, sadece zaman değişiminden kaynaklanan ihtilaflar" adı verilmiştir. Bu hususta meşhur fıkıh alimi İbn Abİdin şöyle der: "Fıkhı hükümler, ya açık bir nassa dayanır ki, bunlar fıkhın birinci derecesini teşkil ederler, ya da ictihad ve görüşten kaynaklanırlar. Müctehid, bu tür hükümlerin çoğunu zamanındaki örfe dayandırmıştır. Öyle ki, o zamandaki örf değişik olsa İdi, müc-tehidin o husustaki içtihadı da değişik olacaktı. İşte bu nedenledir ki, İnsanların örf ve adetlerini bilmek itihadın şartlarından sayılmıştır. Birçok hükümler, zamanın değişmesiyle değişir. Zira hükümlerin değişmemesi insanların zarar görmelerine sebep olur ve kolaylaştırıcı olan Şeriat-ı ğarrâ'nın genel kurallarına ters düşer. Aynı mezhebten olan alimlerin sonradan gelenlerinin, öncekilere muhalefet etmeleri bundan kaynaklanmaktadır. "[15]
Örfün Değişmesiyle Hükümlerin de Değiştiğine Dair Misaller:
a. Hanefi mezhebine göre bir insan bir şeyi gasbederse:
- Ya o şeyi aynen muhafaza etmiş olur, bu durumda malı sahibine iade etmekle yükümlüdür.
- Veya o şeyde değerini düşüren bir işlem yapar. Bu durumda, o şeyle beraber düşen değeri de aynca ödemekle yükümlüdür.
- Yahut o şeyde değerini artıran bir işlem yapar. Bu halde ise, mal sahibi İki şık arasında serbesttir. Ya malını gasıba bırakır, ondan değerini alır, veya gasıbın artırdığı miktarı gasıba öder ve malını geri alır.
Bu hükümler karşısında bîr adam bir elbiseyi gasbeder de, onu başka bir renge boyarsa, acaba değerini artırmış mı, yoksa eksiltmiş mi olur?
Ebu Hanife'ye göre, siyah renge boyarsa değerini düşürmüş olur. Çünkü Ebu Hanife döneminde siyah renkli elbiseler hoş görülmez imiş. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise, elbisenin siyah renge boyanmasının değerini artıracağını söylemişlerdir. Çünkü bunların zamanında Abbasî halifeleri siyah giydiği için siyah renkli elbiseler, daha fazla rağbet görmekte imiş.
b. Hanefi mezhebine göre, önceleri vakıf mallarının kiralanması belirli bir müddet ile sınırlı değildi. Daha sonra gelen alimler, zamanlarındaki örfe dayanarak ev ve dükkân gibi, gayri menkullerin bir yıldan, tarla ve tarım arazilerinin üç yıldan fazla süreyle icara verilemeyeceği hükmünü koymuşlardır.
c. Ebu Hanife, an ve ipek böceğini diğer haşarata kıyaslayarak satılmalarının caiz olmadığı görüşünde idi. Daha sonra İmam Muhammed örfe dayanarak bunların satılmasına cevaz vermiştir.
d. Bir adam evini satar da taşınabilir merdiveninden söz etmez ise, merdivenin satılmış sayılmayacağı görüşü hakim iken, daha sonraları evler iki katlı olunca, merdivenden söz edilmese dahi satışa dahil olacağı görüşü hakim
olmuştur.
e. Maliki fakihleri, örfe dayanarak "erkeğin başının açık olmasının" doğuda yaşayan insanlar için şahsiyeti zedeleyen bir husus olduğu, batıda yaşayan insan için ise, şahsiyeti zedelemediği görüşüne varmışlardır. Günümüzde İse, doğuda bulunan insanlar İçin de durum değişmiştir.
Örfle Zanni Delilin Çatışması:
Eğer örfle zannî bir delil çatışırsa, örfün zanni delili kayıtlayacağı görüşü savunulmuştur.[16]
1. Bu nedenle müctehidler, örfe dayanarak bir şeyin yapılmasını sipariş verme anlamına gelen "Akd-i İstisnâ"yı caiz görmüşlerdir. Terziye elbise, marangoza masa, saraca mest sipariş vermek gibi. Halbuki akd-i istisna, haber-i ahad olan ve zann ifade eden şu hadis-i şerifle çatışmaktadır:
Hakim b. Hizam'ın (r.a) şunları söylediği rivayet edilir: dedim ki: Ey Allah'ın Rasulü! Adam bana geliyor, bende bulunmayan birşeyi kendisine satmamı istiyor. Ben ona satışta bulunup, sonra o şeyi çarşıdan satın alarak verebilir miyim? Resulullah (sav) şu cevabı verdi: "Kendinde olmayan birşeyi satma."[17]
Fıkıh alimleri bu hadis-i şerifin kaçan kölenin, ürküp vahşileşen devenin, sudaki balığın ve benzeri şeylerin satılamayacağını ifade ettiğini söyleyerek; sipariş verme işinin örfen yapılması dolayısıyla bu hadis-i şerifi sınırladığı (belli fertlere tahsis ettiği) görüşünü savunmuşlardır.
2. Hanefi ve Maliki mezhebinden olan alimler, şer'i şerife mugayir olmayan ve örfen İtibar edilen bütün şartların taraflarca ileri sürülmesi durumunda geçerli olacağını söylemişlerdir. Mesela, satıcının parayı alıncaya kadar sattığı şeyi elinde tutacağını şart koşması veya alıcının alacağı eşyanın yerine monte edilmesini şart koşarak satın alması caizdir. Halbuki şartlı alış-veriş, görünüşte birbirleriyle çelişen ve tesbitleri zannî olan şu üç lıadis-i şeriften birincisine ters düşmektedir.
Amr bin Şuayb babasından babası da dedesinden, Resulullah (sav)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Bir sözleşmede hem ödünç verme, hem de satış yapına helâl değildir, Alış-verişte iki şart koşma helâl değildir. Garanti edilemeyen bir şeyin satılarak kâr edilmesi helal değildir. Kendinde Bulunmayan bir şeyi satmak helal değildir.”[18]
Her ne kadar bu hadiste iki şart zikredilmiş ise de diğer bir rivayette şöyledir:
"Resulullah, şartlı ahş-verişi yasaklamıştır."[19] Bu rivayet de dikkate alınarak bir şartla, daha fazla şartın farksız olduğu kanaatine varılmıştır.
Bazı alimler örfün yukarıdaki hadisi kayıtladığı görüşünü savunmuşlar, ayrıca aşağıdaki hadis-i şerifle örfün zanni delilleri kayıtlayacağı görüşünü desteklediğini ve birinci hadisi kayıtladığını söylemişlerdir.
Cabİr b. Abdullah'tan (r.a) rivayet ediliyor ki: Bir gazveden dönerken, Cabir yorgun olan devesinin üzerinde gidiyor idi. Resulullah (say) yanından geçerken deveye vurdu ve dua etti. Bunun üzerine deve daha önce gidemediği bir şekilde yürümeye başladı. Cabir der ki: Resulullah (sav): "Bunu bir okka karşılığında sat bana" dedi. Hayır, dedim. Yine Resulullah (sav): "Bunu bir okkaya sat" dedi. Ben de aileme varıncaya kadar binmemi şart koşarak onu sattım. Medine'ye gelince deveyi Rasulullalı'a getirdim. Parasını nakit olarak bana verdi. Sonra oradan ayrıldım. Arkamdan birini gönderdi. Dönünce bana şöyle buyurdu: "Ben deveni alacak değilim. Deveni al. O senindir" buyurdu.[20]
Görüldüğü gibi Câbir (r.a) ailesine kadar binmek şartıyla devesini satmıştır. Burada esen rüzgârlardan daha cömert olan Resulullah (s.a.v), babası Uhud'da şehid düşüp geriye, bir oğul, dokuz kız evlâdı bırakan Câbir (r.a)'a ikramda bulunarak evvelâ deveye dua edip, onun daha güçlü hale gelmesine vesile olmuş, sonra onu satın alarak Câbir'in öfkesini yatıştırmış, sonunda da hem devenin bedelini vermiş hem de deveyi iade etmiştir.
Şu hadis-i şerif ise, alış-verişin geçerli olup şartın hükümsüz olacağını ifade etmektedir:
Hz. Aişe (r.a.) buyuruyor ki: Berire adlı cariye bana geldi. Ailemle (sahibimle) her yıl bir okka Ödemek suretiyle dokuz okka karşılığında âzad edileceğime dair yazılı sözleşme yaptım. Bana yardımda bulun dedi. Ben de: eğer ailen (sahibin) isterse bu mikdarı onlara sayayım (vereyim). Senin velayetin benim olsun, dedim. Berire ailesine gidip onlara bunu söyledi. Fakat onlar bunu kabul etmediler. Berire onların yanından Hz. Aİşe'ye geldi. O sırada Resulullah da orada oturuyor idi. Berire şöyle dedi: 'Ben bunu onlara arzettim. Fakat onlar velayetin kendilerinde kalması halinde ancak kabul edeceklerini söylediler. Resulullah bunu duydu. Hz. Aişe de durumu Resulullah'a İzah etti. Bunun üzerine Resulullah Hz. Aişe'ye "Onu satın al. Velayetin onlara aid olması şartını kabul et. Fakat velayet azâd edenindir" buyurdu.[21] Hz. Aişe'de emredileni yaptı. Bundan sonra Resulullah hutbeye çıktı. Allah'a hamd edip, O'nu lâyıkıyla sena ettikten sonra şunları söyledi: "Bazı adamlara ne oluyor da Allah'ın Kitabında yeri olmayan bir kısım şartlar ileri sürüyorlar. Allah'ın Kitabında yeri olmayan şartlar batıldır. Velevki yüz şart olsun. Allah'ın hükmü daha âdil ve O'nun şartı daha kuvvetlidir. Velayet azad edene aittir. "[22]
Görüldüğü gibi üç hadis-İ şerif birbiriyle çeiişir gibidir. Bu itibarla tesbit-leri zanni olduğu gibi delaletleri de zannidir. Dolayısıyla örfle kayıtlandınl-malarına kani olanlara"yanlış yapmaktalar" demek doğru değildir.
Diğer yandan zikredilen bu üç hadis-i şerif müctehidlerin delillerini incelemeden görüşlerini eleştirmeye kalkışmanın cehaletten kaynaklandığını, ilmi araştırmalara ters düştüğünü, kişinin bilmediği şeyin düşmanı olabileceğini ve Hakk'a ulaşmanın yolunun ilim ve irfandan geçtiğini göstermektedir. Bir kısım insanlar bu hadislerden sadece birini görünce ve ona muhalif olan bîr içtihada rastlayınca hemen o içtihadı hadise ters düşüyor diye eleştirmeye kalkışıyorlar. Bu hususta nasların derinliğine İnmek gerekir.
[1] Örfle adet arasındaki en belirgin fark; örfün, çoğunluk tarafından kabullenilmesi, adetin ise ferdlere mahsus olmasıdır. Bununla beraber adet, bazen geneüeşe-rek Örfe dönüşür.
[2] A'raf Suresi; 199
[3] Müsned, İmam Ahmed, c.l, sh. 379
[4] Buhârl, Kit. Buyu', bab: 95, Kit. Nafaka, bab: 9, 14, Kit. Ahkam, bab: 14, 28; Müslim Kit. Ekdiye, bab: 7 hn. 1714; EbûDâvûd, Kit. Buyu', bab: 79, hn. 3532; Nesei, Kit. Kudah, bab: 31; İbniMace, Kit. Ticeret, bab: 65 hn. 2292; Darimi, Kit. Nikah, bab: 56; Müsned, İmam Ahmed, c. VI, sh. 39, 50
[5] Bir kısım mirasçılar bazı faraziyelerde mirasın hepsini veya pay sahihlerinden geriye kalan bütün mirası alma hakkına sahihtirler. Bu tür miracçılara "asabe" denilir. Mesela biri vefat edip geriye bir oğul, bir erkek kardeş ve bir de hanım bıkakırsa hanımı mirasın sekizde birini oğlu ise asabe olduğu için geriye kalan kısmın tümünü alır. Erkek kardeşe bir şey düşmez. Çünkü ondan daha önce gelen oğul asa besi vardır.
[6] Bkz. Şerhu'l-Muhazzeb, c. I, sn. 46
[7] Bakara, 275
[8] Bakara, 278-279
[9] Nur, 31
[10] Ahzab, 59
[11] Müslim Kit. Libas, bab: 35, Kit. Cennet, bab: 52, İm. 2128; Müsned, İmam Ahmed, c. II, sh. 356, 440; Muuatta, İmam Malik, Kit. Libas, bab: 7
[12] Tirmizi, Kit. Edeb, bab: 35, hn: 2787; Nesei, Kit. Zinet, bab: 35, hn: 5129; Ebû Dâvâd, Kit. el-Tereccül, bab: 7, hn: 4173; Müsned, İmam Ahmed, c. IV, sh. 400, 414; Darimi, Kit. İstizan, bab: 18
[13] Bukârî, Kit. Hudud, bab: 82, 83, 84, 85, 86, 87; Müslim, Kit. Libas, bab: 115 hn. 2122, 2123, 2124, 2125; Tirmizî, Kit. Libas bab: 25, hn: 1759; Nesei, Kit. Zinet, bab: 22, 23, 24, 26, 27, hn: 5251; îbniMace, Kit. Nikah, bab: 52, hn: 1987
[14] Eğer "şart olsun" sözü örfen kişinin hanımını boşadığını ifade ediliyorsa bunu söyleyenin hanımı boş olur. Mesela, "Ben bu işi yaparsam şart olsun" derse, sonra da o İşi yapsa hanımı boş olur, Fakat "şart olsun" kelimesini söyleyen kişinin bulunduğu beldenin örfüne göre "Yemin olsun" anlamına geliyorsa, sadece yeminini bozmuş olur. (Hukuku İslâmiyye Kamusu, c. II, sn. 244, madde, 201)
[15] İbni Abidin, Mecmeatu'r-Resâil, c. II, sh. 126)
[16] Zanni deliller iki kısma ayrılır: a- Tesbitİ zanni olan deliller. Bunların tesbitleri kesin değildir. Zannidir. Haber-iahadlar bu kabildendir, b- Delaleti zanni olan deliller. Bunların tesbitleri kesin veya zanni olabilir. Fakat taşıdıkları manayı ifade edişleri zannidir. Kur'an-ı Kerimin manası kapalı olan âyetleri bu türdendir. Meselâ: "Kuru" kelimesi hem hayız hem de hayızdan temizlenme manasına gelir.
[17] Nesei, Kit. Buyu', bab: 60; Tirmizi, Kit. Buyu' bab: 19; EbûDâvûd, Kit. Talak, bab: 7 lın: 2190; İbni Mace, Kit. Ticaret, bab: 20, lın: 2188
[18] Ebû Dâvûd, Kit. Buya, bab: 68 hn: 3504; Tirmizi, Kit. Buyu', bab: 19, hn: 1234; Nesei, Kit. Buyu" bab: 60,71,72; Darimi, Kit. Buyu", bab:26
[19] Bkz. Taberani, el-Evsat; İbn Hazin el-Muhalla; Hattabİ, el-MealimNeylu'l-Evtar, c. V sh. 202.
[20] Buharı, Kit. Cihad, bab: 113, Kit. Şurut, bab: 4; Müslim Kit. Musakah, bab: 109 hn: 715; Tirmizi, Kit. Buyu1, bab: 30, hn: 1253; Ebû Dâvûd, Kit. Buyu1 bab: 69 (70)', hn: 3505; Müsned, İmam Ahmed, c. III, sh. 299
[21] Resulullah (s.a.v) burada cariyenin hürriyetine kavuşması için sahibinin İleri sürdüğü yersiz şartın geçici olarak kabui edilmesine izin vermiş ve fakat gerçek durumu hutbesinde izah etmiştir.
[22] Buhârî, Kit. Salah, bab: 70, Kit. Buyu", bab: 67,73, Kit. Mekatib, bab: 1, 3, Kit. Şu-rut, bab: 17; Müslim, Kit. İtk, bab: 2 hn: 504; Ebû Dâvûd, Kit. İtk, bab: 2 hn: 3929, 3930; Tirmizi, Kit. Vasaya, bab: 7, hn: 2124; Nesei, Kit, Buyu' bab: 85,86, hn: 4646; îbniMace, Kit. İtk, bab: 3, hn: 2521; Müsned, İmam Ahmed, c. VI, sh. 82
İslami Okul Okulların En Önemlisi