Seri Kaideler - Fıkıh - Fikihusuluhsk - 41. Sayfa
Delillerin Çelişmesi, Bağdaştırılması, Bağdaştırılamayadan Tercih
1. Delillerin Çelişmesi Gerçekte Var mıdır?
2. Şer'i Delillerin Çeliştiklerini Zannetmenin Sebebleri:
B. Delil Olmayan Bir Metnin Delil Zannedilmesi:
C. Geçici Olarak Gönderilen Hükmün, Devamlı Olduğunu Sanmak:
a. Tahsis Yaparak Tevil: (Tevilun bit-tahsis)
Delillerden Birini Diğerine Tercih Etme:
1. Fıkıh Alimlerinin Tercih Şekilleri:
2. Hadis Alimlerinin Tercih Şekilleri:
Delillerden Birinin Hükmünün Neshi
5. Neshin Varlığını Gösteren Deliller:
Neshedilmesi İmkansız Olan Hükümler:
Nesheden ve Neshedilen Ayetlere Misaller:
Birbirini Nesheden Hadislere Misaller:
D. Kur'ânın Hadisleri Neshetmesi
E. Hadislerin Kur'anı Neshetmeleri
H. Hükümle Amel Ettikten Sonra Nesih
1. Hükümle Amel Etmeden önce Nesih
İ. Ağır Hükmün Kaldırılıp Hafifinin İndirilmesi
J. Hafif Hükmü Kaldırıp Ağırının İndirilmesi
L. Sadece Lafzın Neshi (Tilavetin Kaldırılması)
Hem Lafzın, Hem de Hükmün Neshi Şekli
Nasih ve Mensuhu Bilme Yolları
Neshin Gerçekleştiğini İnkâr Edenler
SERİ KAİDELER
Delillerin Çelişmesi, Bağdaştırılması, Bağdaştırılamayadan Tercih
Bu konulara kitabın çeşitli kısımlarında yeri geldikçe değinilmişti. Bununla birlikte, birbirleriyle ilintili olan bu konuları, toplu bîr şekilde özetlemenin faydalı olacağı düşünüldü ve özetlenerek anlatılmaya çalışıldı.
Delillerin Çelişmesi
Bundan maksad, bir hüküm hakkında, birbirine zıt olan iki veya daha fazla delilin bulunmasıdır. Bunu iyi anlamak için aşağıda sıralanacakkonuları
bilmek gerekmektedir.
1. Delillerin Çelişmesi Gerçekte Var mıdır?
Deliller, sağlam oldukları, manalarını açık seçik bir şekilde ifade ettikleri ve iyi kavranıldıktan takdirde, birbirleriyle çelişmezler. Zira bu delilleri beyan eden ve bunların İfade ellikleri hükümleri koyan merci tek bir mercidir.
Yüce Mevlanın ve O'nun adına konuşan peygamberinin böyle bir tenakuza düşmeleri, mümkün değildir.
Diğer yandan, şer'i deliller, mükellefin yükümlü olduğu hükümleri İfade ederler. Eğer bunların gerçek manada çeliştikleri mümkün olursa, yükümlü olan kul, hangisini yapacağını bilemez ve bilemediğinden dolayı da ondan hüküm düşer. Böylece o hüküm boşuna zikredilmiş olur. Hâşâ şeriatın koyucusu böyle bir abesle iştigalden beridir, münezzehtir.
O halde, gerçekte deUerin çelişmesi söz konusu değildir. Ancak çelişir gibi oldukları bir vakıadır. Bunun sebebi nedir?
2. Şer'i Delillerin Çeliştiklerini Zannetmenin Sebebleri:
a. Delillerin birbirleriyle bağdaşma şeklinin kapalı olması:
Aslında deliller, birbirleriyle çelişir bir durumda değillerdir. Fakat okuyucu onların çeliştiklerini zanneder. Çünkü onların bağdaşmaları oldukça kapalıdır. Buna misal olarak: Beyi ölen hanımın, bekleme süresi hakkında inen ve birbiriyle çelişiyor gibi görülen şu iki âyet zikredilmektedir:
"İçinizden ölüpte geride eşler bırakan erkekler, karılarının evlerinden çıkartmayarak, bir yıla kadar bakılmasını vasiyet etsinler. Şayet kadınlar evden çıkacak olurlarsa, kendileri için yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur..."[1]
"Sizden, ölen ve geride eş bırakan erkeklerin eşleri dört ay on gün iddet beklerler. İddetlerini tamamlayınca kendileri için meşru bir surette yaptıkları işlerde size bir günah yoktur..."[2]
Görüldüğü gibi, birinci âyel-i kerime, kocası ölen kadının bekleme süresinin bir yıl, ikinci âyet-i kerime ise, dört ay on gün olduğunu ifade etmekledirler.
- Cumhur ulema, bu iki âyetin birbirleriyle çeliştiklerini ve bunları bağdaştırmanın mümkün olmadığını, bu itibarla birini diğerine tercih etmek gerektiğini ve son âyet Kur'an'daki sıralamada daha önce geliyorsa da birinci âyeti nesh ettiğini (hükmünü kaldırdığını) söylemişlerdir. Ancak, Fahreddini Razi, sıralamada önce gelen bir âyetin sonra gelen âyeti neshe demeyeceğini ve bunları birbirleriyle bağdaştırmak icabettiğini bildirmiştir. Bunlar, şu şekilde bağdaştırılmıştır;
- İki âyetin konulan farklıdır. Bu nedenle âyetler arasında çelişki, dolayısıyla nesli yoktur. Zira birinci âyet, kocası Ölen kadının kocasının evinde kendi istek ve iradesiyle bir yıl kalabileceğini ifade etmektedir ve kadının bekleme süresiyle alakası yoktur. Eğer iddet bekleme ile alakası olsaydı, bu iş kadının İsteğine bırakılmazdı. Kadın buna mecbur tutulurdu. Ayette böyle bir mecburiyet yoktur. Bu sadece, ölenin velisinde kadının bir hakkıdır, dilerse o hakkını kullanır. Dilerse kullanmaz.
- İkinci âyet ise. kocası ölen kadının bekleme mecburiyetinde olduğu müddeti beyan etmektedir. Buna göre bir hanımın kocası ölürse, o dört ay on gün beklemek zorundadır. Bu süreyi tamamlamadan evlenemez. Fakat bu kadın islerse, ölen kocasının evinde bir yıl kalabilir. Mirasçılar, onu çıkaramazlar.
Biz de bu iki âyeti bağdaştıran görüşün daha isabetli olduğu kanaatindeyiz. Zira âyetlerden birinin hükmünün kalktığını söylemektense, mümkün olduğu sürece her ikisinin bükümlerinin de geçerli olduğunu söylemek daha evladır. Fakat, bunları bağdaştırma şekli oldukça kapalıdır. "Bağdaştırmaya çalışmanın bir zorlama olduğunu" söyleyenlere verilecek cevabın tatminkâr olmadığı da bir gerçektir.
B. Delil Olmayan Bir Metnin Delil Zannedilmesi:
Şer'i delillerin çeliştiklerini zannetmenin ikinci sebebi de delil olmayan bir metnin delil olduğunu sanmak ve diğerleriyle çeliştikleri kanaattna varmaktır.
Meselâ; Mut'a nikânının (belli bir zamana kadar geçici evliliğin) haram kılındığını beyan eden mütevatîr hadisler karşısında böyle bir evlenmenin caiz olduğunu beyan eden Abdullah b. Abbas'ın ve benzerlerinin kanaatlerini delil zannetmek, mut'a nikahı hakkında çelişkili deliller olduğu tahminini doğurur. Halbuki, mütevatir hadislere ters düşen haberi ahadler delil olamaz ve çelişki meydana getiremezler. Bu konuya bilahare değinilecektir.
C. Geçici Olarak Gönderilen Hükmün, Devamlı Olduğunu Sanmak:
Yüce Mevla ve O'nun elçisi Resulullah, belli bir zamana kadar geçerli olacak bir hükmü bildirirler, onun geçici olduğunu İfade eden bir şey zikretmezler. Kullar o hükmün kıyamete kadar devam edecek bir hüküm olduğunu sanırlar Sonra birinci hükmün süresi bitince ikinci hükmü beyan ederler. Bu defa kullar, bu iki hükmü ifade eden delillerin çeliştiklerini zannederler. Halbuki mesele, birinci hükmün sona erdiğini ve ikinci hükmün yürürlüğe girdiğini beyandır. Çelişkili hükümler koyma değildir. İşte buna İslâm hukukunda nasih ve mensuh denilmektedir. İleride buna da değinilecektir.
Bağdaştırma Yolları (Tahsis ve Takyid):
Birbiriyle çelişiyor gibi görünen delilleri revü etme yoluyla bağdaştırmak mümkündür. Daha önce tevilden bahsedildiğinden, burada ona özetle değinmek gerekmektedir.
Tevil Etme:
A. Tarifi:
Tevil bir kelimeyi zahiri manasından çıkarıp muhtemel olan başka bir manasında kullanmaktır.
B. Şartları:
Tevil'in doğru olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
a. Tevil edilen mana, kelimenin gösterdiği muhtemel manalardan biri olmalıdır. Bir kelime, ihtimali olmayan bir manaya tevil edilemez.
b. Tevili gerektiren bir sebep bulunmalıdır. Meselâ, sözün zahiri manası, herkes larafından bilinen dini bir esasa muhalif olması veya tesbiti daha kuvvetli olan bir nassa ters düşmesi, yahut manayı ifade şeklinde daha güçlü olan bir metne zıd olması, onun tevilini gerektiren sebeplerdendir.
c. Tevil, dayanaksız olmamalıdır. Yoksa yanlış olma ihtimali büyüktür.
C. Kısımları:
Tevil edilen nasların iki ana kısmı vardır:
A. Allah Tealimin yaratıklarına benzediği imajını veren âyet ve hadislerin tevili. Meselâ:
fıkıh usulü 537
"... Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir..."[3] âyetindeki "Allah'ın eli" ifadesini "Allah'ın kudreti" şeklinde tevil etmek. "... Rahman olan Allah arşın üzerine oturdu"[4] âyetindeki "oturdu" ifadesini "hâkimiyeti altına aldı" şeklinde tevil etmek ve buna dayanak olarak da "Allah'ın benzeri hiç bir
şey yoktur..."[5] âyetini zikretmek, buna misal olan tevillerdendir.
Bu türden olan tevillerin asıl gayesi, Allah Tealayı tenzihtir, nasları birbirleriyle bağdaştırma değildir. Bu İtibarla konumuzun dışındadır.
B- Kulların yükümlü oldukları hükümlere ait olan nasların tevili.
Bizim konumuzla ilgili olan tevil, işte bu türden olan tevildir. Çünkü bunun gayesi, birbirleriyle çelişiyor gibi görülen nasları bağdaştırmaktır. Böyle bir tevil sayesinde İki nasdan birini iptal etme yerine, her iki nasla da amel edilmiş olur ki, asıl olan da budur. Bu kısımdan olan tevil de kendi içinde İki ana kısma ayrılmaktadır:
a. Tahsis Yaparak Tevil: (Tevilun bit-tahsis)
Bundan maksat, birbirleriyle çelişiyor gibi görünen iki nasdan birini genel hüküm diğerini de genel hükmün sadece belli fertlerine has olan özel bir hüküm sayarak tevil etmek, böylece iki nassı birbiriyle bağdaştırmak ve her ikisiyle de amel etmektir.
Mesela; "Sizden Ölüp de geride eş bırakan erkeklerin karıları, dört ay ongun iddet beklerler"[6] âyet-i kerimesi, beyi ölen her hanımın -hamile olsun veya olmasın- dört ay on gün idde! beklemesi genel hükmünü İfade etmektedir. Halbuki şu âyet "... Hamile kadınların iddeti ise, doğum yapma-larıyla tamamlanmış olur..."[7] gebe olan kadınların iddetlerinin doğum yapmaları olduğunu beyan etmektedir. O halde, doğum yapan hanım, aynı zamanda beyi ölen bir hanım ise hükmü ne olacaktır? Birinci âyete göre dört ay on gün mü? Yoksa İkinci âyete göre doğum yapması mı? İki âyetin zahirde çeliştikleri sanılır. Fakat, iki âyeti tahsis yoluyla bağdaştırarak bu vehmi gidermek mümkündür.
Şöyle ki: Birinci âyetin genel bir hüküm İfade eden bir nas olduğu, ikinci âyetin İse, sadece hamile olan kadınlara mahsus olduğu belirtilir. Buna göre: ''Hamile olan kadın, kocası defnedilmeden dahi doğum yaparsa, iddeti bîtmiş olur. Yeni bir beyle nikâhlanabilir. Hamile olmayansa, dört ay on gün beklemelidir" hükmüne varılır.
Görüldüğü gibi. bu iki âyeli bu şekilde bağdaştıranlar, "hanımın iddet beklemesinin asıl sebebi, rahmin boş olup veya olmadığını tesbittir" diyen alimlerdir. (Bunlar, iki sürenin kısa olanını esas almaktadırlar).
"Kocası ölen kadının İddet beklemesinin sebebi, hem rahmin boş olup olmadığını tesbit etmek, hem de kocaya bir vefa borcunu ifa etmektir" diyen alimler ise, bu iki âyeti şöyle bağdaştırmışlardır: Kocası ölen kadın, her halükârda dört ay on gün iddet beklemek zorundadır. Ancak, hamilelik durumu daha uzunsa, doğum yapıncaya kadar beklemek şarttır. (Bunlar iki süreden daha uzun olanını esas almışlardır).
b. Kayıtlayarak Tevil (Tevilun bi't-Takyîd):
Bundan maksad ise, birbiriyle çelişiyor gibi görünen iki nasdan birini kayıtsız şartsız mutlak hanımlığı kabul etmek, diğerini de kayıt koyan bir nas saymak ve mutlak olanda da bu kaydın geçerli olduğuna karar vermektir. Böylece mutlak olan nas, kayıtlı sayılarak tevil edilir ve her iki nas bağdaştırılmış olur.
Meselâ; "Leş, kan, domuz eti, bir de Allah'tan başkası adına kesilen, size haranı kılındı..."[8] âyet-i kerimesinde, "kan" kelimesi kayıtsız ve şartsız olarak zikredilmiştir. Buna göre etlerin üzerinde dahi kalsa, her kan haramdır Şu âyette ise; "De ki: Bana vahyolunanlarda, yiyen bir kişinin yediği her hangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Ancak leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki, o pistir- ya da doğru yoldan çıkarak, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların yenmesi haramdır..."[9] "Kan" kelimesi, "akıtılmış olma" kaydıyla birlikte zikredilmektedir.
Birinci âyet kanı mutlak olarak, ikinci âyet ise akıtılmış olarak zikrettiklerinden iki âyet arasında çelişki varmış gibi görünür. İşte bu âyetlerden, kayıtsız olan birinci âyet de kayıtlı sayılarak, levil edilir. Ayetler bağdaştırılıp her ikisiyle de amel edilmiş olur. Buna göre,-haram kılınan kanın, "akan kan" olduğu hükmüne varılır.
Delillerden Birini Diğerine Tercih Etme:
Eğer herhangi bir tevil yoluyla, birbirine zıd görünen delilleri bağdaştırmak mümkün olmazsa, duruma bakılır:
Onlardan birinin (zaman itibariyle), diğerinden daha sonra geldiği tesbit edilemez ise, tercih yollarından biriyle, delillerin biri diğerine tercih edilir.
A. Tercih Şekilleri
Metinlerde tercih şöyledir:
a. En kuvvetli sayılan muhkem İle onun alt derecesinde olan nıüfesser, birbiriyle çeliştiklerinde muhkem mülessire tercih edilir.
Mesela: "... İffetli kadınlara zina isnad edenlerin şahidliklerini ebediy-
yen kabul etmeyin"[10] âyetinde "ebediyyen" ifadesi bulunduğu için bu âyet muhkemdir. "...İçinizden adalet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahid tutun..."[11] âyeti ise, müfesserdir. Muhkem olan birinci âyet, müfesser olan ikinci âyete tercih edilir ve zina iftirasında bulunanın tevbe ederek adil olma sıfatına sahip olması halinde dahi şahitliğinin bir daha kabul edilemeyeceği hükmüne varılır.
b. Müfesser ile onun alt derecesinde olan nass birbiriyle çelişirse, müfes-serler nasslara tercih edilirler. Mesela: "Adet görme dışında kendisinden kan giden kadın, her namaz vakti için abdest alır"[12] hadis-i şerifi müfesserdir. Buna mukabil, adet görme dışında kendisinden kanın gittiğini soran hanıma, Resulullah'ın: "Ey Fâtime! Sen her namaz için abdest al”[13] buyurması ise, bir nassdır.
Burada müfesser nassa tercih edilir ve adet görme dışında kendisinden kan giden kadının, her namaz için değil, her namaz vakti için abdest alması gerektiği hükmüne varılır.'
c. Nass ile onun alt derecesinde bulunan zahir'in çelişmeleri halinde, nass, Zahir'e tercih edilir.
Mesela: "... Size helal olan ve hoşunuza giden kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenin.. ."[14] âyet-i kerimesi nassdır. Dörde kadar hanımla evlenilebileceğini ifade etmektedir.
Buna mukabil "evlenilmeleri haram olanlar dışında, iffetli olarak, zina etmeyerek, mallarınızla, evlenmek istemeniz size helal kılındı..."[15] âyeti ise, zahir'dir.
Evlenilecek kadınlar için her hangi bir sayı sınırı belirtmemektedir. Burada Nass olan birinci âyet, ikinciye tercih edilir ve dörtten fazla kadınla ev-lenilemeyeceği hükmüne varılır.
d. Delaletu'l-İbare ile Delaletıf1-İşare. birbirleriyle çeliştikleri zaman, birincisi daha kuvvetli olduğundan, ikincisine tercih edilir.
Mesela: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas yapma size farz kılındı"[16] âyet-i kerimesi, delaletul-ibaresiyle, her kasıtlı katile dünyada kısasın gerekli olduğunu' ifade etmektedir. Buna karşılık "kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır"[17] âyeti delalü'l-işare'si ile 'kasıtlı katile, ahirette cezasını çekeceğinden, dünyada kısas cezası uygulanmaz" manasını ifade etmektedir. Bu iki delaletten birincisi tercih edilir ve kasıtlı katile, ahirette göreceği cezaya ilaveten dünyada da kısas uygulanacağı hükmüne varılır.
e. Delaletu'I-İşare ile Delaletu'l-Fahva'nın birbirleriyle çeliştikleri zaman da birincisi daha kuvvetli olduğu için İkinciye tercih edilir.
Mesela: "Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası, cehennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır"[18] âyet-i kerimesi delaletu'l-işaresiyle 'kasıtlı katile, ahirette cezasını çekeceğinden dünyada kısas cezasının uygulanmayacaağım ve cezanın bir uzantısı olan keffaretin de gerekmediği' manasını ifade etmektedir. Şu âyet ise: "Kim bir mü'mini hata İle öldürürse, keffaret olarak bir mü'min köle azad etmesi, bir de öldürülenin ailesine diyet ödemesi gerekir..."[19] delaletu'l-fahvasıyla 'kasıtlı katile de keffa-retin gerektiğini' ifade eder ve bu İki delalet birbiriyle çelişirler. Birincisi daha kuvvetli olduğu için ikinciye tercih edilir ve kasıtlı katile keffarel gerekmediği hükmüne varılır.
f. Delaletu'l-Fahva ile Delaletu'l-İktİza'nın çelişmeleri halinde de birinci deelalet şekli daha kuvvetli olduğundan ikinciye tercih edilir.
Hadisler Arasında Tercih
Yukarıda zikredilen tercih şekilleri hadisler İçin de geçerlidir. Bu tercih yolları dışında hadislerin birbirlerine tercihi için başka yollar da vardır. Bunları da şu şekilde özetlemek mümkündür: Eğer iki hadis-i şerif birbirleriyle çelişiyorlarsa:
1. Fıkıh Alimlerinin Tercih Şekilleri:
a. Mütevaûr olan hadis, mütevatir olmayana tercih edilir. Meselâ, mut'a nikâhının yasaklandığını beyan eden mütevatir hadis, bunun caiz olduğunu İfade eden ve Abdullah b. Abbas'a isnad edilen ahad hadise tercih edilir. Bu konu bilalıere izah edilecektir.
b. Ravilerinin hepsi adil olan hadis, ravilerinin bazıları zayıf olan hadise tercih edilir.
c. Şafii ve Hanbel Üzere göre sened zinciri bitişik olan hadis, sened zinciri kopuk olan mürsel hadise tercih edilir.
d. Hadislerin dereceleri aynı ise, Ebu Hanİfe, fakih olan sahabinin rivayet ettiği hadisi, fakih olmayanın rivayet ettiğine tercih eder. İmam Malik, Medine halkının amel ettiği hadisi, onların amel etmediklerine tercih eder.
2. Hadis Alimlerinin Tercih Şekilleri:
Hadis alimleri; yukarıda zikredilen tercih sebeplerine ilaveten şunları da tercih sebebi saymışlardır:
Eğer İki hadis birbiriyle çelişir ve bağdaştınlmalan da mümkün olmazsa, tercihler şöyle yapılır:
a. Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesei, Tİrmizi ve İbn Mace'nİn ittifakla rivayet ettikleri hadis, bunların ittifak etmedikleri hadise tercih edilir.
b. Daha sonra, Buhârî ve Müslim'in İttifak etlikleri hadis, diğerlerine tercih edilir.
c. Sonra, Buhârî'nin rivayet ettiği hadis, diğerlerinin rivayet ettiklerine tercih edilir.
d. Sonra, Buhârî'nin aradığı şartları kuşatan hadis, bunlara sahip olmayana tercih edilir.
e. Sonra, Müslim'in aradığı şartlara sahip olan badis diğerlerine tercih edilir.
f. Haram kılan nas, helal kılana tercih edilir.
Delillerden Birinin Hükmünün Neshi
Şayet delillerin bağdaştırılması mümkün olmazsa bunlardan birinin hükmünün kaldırıldığına karar verilir ve bu meseleye nasih ve mensuh meselesi denilir. Bu konuda şunlar, zikretmek uygun görülmektedir.
1. Neshin Ehemmiyeti:
Abdurrahırum b. Habib es-Selemi diyor ki: Hz. Ali, insanlara kıssalar anlatan bir hikayecinin yanından geçti ve ona: "Sen, nasibi, mensuhtan ayırmayı biliyor musun? dedi. O da: "Hayır" diye cevap verdi. Bu defa Hz. Ali ona: "Hem kendin helak oldun. Hem de İnsanları helak ettin" buyurdu."[20]
Said b. Feyruz Ebu Buhleri[21] diyor ki: "Hz. Ali, Küfe Mescidinde insanlara kıssalar anlatan bir hikayeciyi gördü ve onun için: "Bu adam, beni tanıyın, beni tanıyın. Ben falan oğlu filanım" diyor. Sorun ona bakalım nasilı-le mensubu birbirinden ayırabiliyor mu? dedi. Ona: "Mü'nıinlerin emirİ sana diyor ki: Nasilıle mensubun farkını biliyor mu?" elediler. O da: "Hayır" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali: "Bir daha gelip burada konuşmaya kalkışmasın" buyurdu."[22] Dahhak b. Muzahim diyor ki: "Abdullah b. Abbas, kıssalar anlatan bir hikayecinin yanından geçti ve ona ayağı ile vurdu, sonra ona: "Sen, nasihle mensuhun farkını biliyor musun? dedi. Adam, hayır dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas ona: Hem kendin helak oldun, hem de başkalarını helak ettin dedi."[23]
Görüldüğü gibi Hz. Ali ve İbn Abbas, nasih ve mensuhun ne demek olduğunu bilmeyen vaazlara sohbet etmeyi yasaklamışlar ve onların hem kendilerini hem de diğerlerini helak ettiklerini beyan etmişlerdir. Bu da konunun çok önemli bir konu olduğunu göstermektedir. Buna hayret edilmemelidir. Zira nasih ve mensubu bilmeyenlerin, kaldırılan hükümleri geçerli, sonradan gelen hükümleri geçersiz zannetmeleri ve ona göre fetva vermeleri her zaman muhtemeldir. Böylece hem kendileri günah işlerler, hem de diğer insanları saptırırlar. Bu nedenle müçtehid olan veya fetva makamında bulunan alimlerin bunları bilmeleri kaçınılmaz bir zarurettir.
2. Nesih Kavramı:
Nesih kelimesinin lügatta bir kaç manası vardır.
A. Alıntı yapmak ve aktarmak. Bir kitabın diğerinden kopya edilmesi gibi. Kur'anı Kerim, Levh-i Mahflız'dan alındığından, bu manaya göre Kur'anın tümüne neshedilen (Levh-i Mahfuzdan aktarılan) demek caizdir. Şu âyet-i kerimede geçen "yazıyoruz" diye tercüme edilen ve nesih kökünden türetilen "nestensihu" kelimesi, bu manada kullanılmıştır. "İşte Kitabımız size gerçekleri söylüyor. Şüphesiz Biz, dünyada iken yaptıklarınızı yazıyor (kopya ediyor)duk."[24] Nesh'in lügattakt bu manasının konumuzla herhangi bir alakası yoktur.
B. Bir şeyi iptal edip başkasını onun yerine koymak. "Güneş gölgeyi nes-hetti" cümlesindeki '"neshetti" ifadesi, bu manadadır. Yani, güneş gölgeyi kaldırıp onun yerine geldi demektir. Bizim konumuzla ilgili olan ve şu âyette de zikredilen nesihten maksat, işte budur. "Biz, bir âyeti nesheder (hükmünü, kaldırır) veya onu unutturursak, daha iyisini veya aynısını getiririz..."[25]
- Basra valisi Utban b. Ğazvan'ın şu hutbesinde geçen nesih de bu manadadır: "Halid b. Umeyr el Adevi diyor ki: Utbe b. Gazvan bize bir hutbe irade etti. Allah'a hamdedip onu övdükten sonra şunları söyledi: ... Hiçbir peygamberlik yoktur ki, neshedilip sonunda kıralhğa dönüşmüş olmasın. Sizler, bunları duyacaksınız ve bizden sonra bir çok valileri deneyeceksiniz."[26]
"Zamanlar ve çağlar birbirlerini neshettiler" cümlesindeki nesih de bu manadadır. Bir zaman veya çağ gider, başkası onun yerine gelir demektir.
C. Bir şeyi giderip yerine herhangi bir şey koymamak. "Rüzgar izleri neshetti" cümlesindeki nesih bu manadadır.
"Rüzgar hiç bir iz bırakmadı" demektir. Şu âyette geçen, nesih kökünden türetilen ve giderme olarak tercüme edilen "yensahu" ifadesi de bu manadadır. "...Allah, şeytanın soktuğu şüpheleri giderir (nesheder)."[27]
Kur'an-t Kerimde bu manada neshin bulunup bulunmadığı ihtilaflıdır. Ebu Ubeyde, Kur'anda bu manada neshin olduğunu, Resulullah'a bazı sûreler İnip sonra kaldırıldığını, insanların onu yazıp okumadıklarını iddia etmiş.
Nesih kelimesinin ıstılahı manasına gelince; fıkıh usulü alimleri, bunu çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Bunlardan en meşhurları şunlardır:
a. Nesih, şer'i bir hükmün müddetinin sona erdiğini açıklamadır. Bu tarife göre neshin iki yönü vardır. Allah Tealaya göre nesih, geçici olan bir hükmün sona erdirdiğini beyandır.
Bize göre nesih ise, bir hükümle başkasını değiştirmektir. Çünkü biz, kaldırılan hükmün geçici olduğunu bilemeyiz.
b. Nesih, istikrar bulan bir hükmün daha sonra gelen bir hitapla kaldırılmasıdır. Öyle ki, ikinci hitap olmasaydı, birinci hüküm geçerli sayılırdı.
c. Nesih, şeriatın koyucusunun, daha sonra beyan ettiği bir delille, şer'i bir hükmü kaldırmasıdır.
Bütün tariflere göre, nesihte geliş zamanları farklı olan iki ayrı nassın bulunması gerekmektedir. Bunlardan önce gelen ve kaldırılana mensuh, sonra gelen ve sabit kalana da nasih denilmektedir.”[28]
3. Neshe Misaller;
a. Önceki ümmetlerde geçerli olan ve İslâm gelince neshedilip kaldırılan hükümlere bir örnek: Yahudilere, belli hayvanların ve İç yağlarının haram kılınıp sonra Muhammed (sav) ümmetine helal kılınmasıdır. Bu hususta Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Biz, yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Sığır ve davarın İse, sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında iç yağlarını da haram kıldık. Azgınlıklarından dolayı, onları bu şekilde cezalandırdık.. ."[29] Diğer bir âyette ise şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammedi De ki: "Bana v a hy olu ilanlarda, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Ancak, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki, bu pistir- yahut doğru yoldan çıkarak Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların yenmesi müstesnadır (haramdır)."[30]
Görüldüğü gibi, birinci âyette yahudilere, deve, kaz, ördek gibi tırnaklı hayvanların; sığır ve davarın da belli iç yağlarının haram kılındığı beyan edilmekte, ikinci âyetle İse, bunların Muhammed (sav) ümmetine yenmesi yasaklanan şeyler arasında bulunmadıkları zikredilmekte ve yahudilere, azgınlıkları sebebiyle koyulan bir kısım yasakların. Muhammed ümmetinden kaldırıldığı ifade edilmektedir.
b. İslâmcla önce var olan daha sonra kaldırılan hükümlere misal: Ölen kişinin ölümü anında anne ve babasına ve diğer akrabalarına vasiyet etmesinin farz kılınması, daha sonra miras paylarını belirten âyetlerle neshedilme-sidir. Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakıyorsa, anne-babaya ve akrabalara, örfe göre vasiyette bulunmanız, size farz kılındı. Bu, muttakiler üzerine bir borçtur.[31] Diğer bir âyette ise şöyle buyuruyor:
"Allah size, evlatlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının kadınların İki katı olmasını emretmektedir... Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakırsa, ana ve babanın her birinin terekeden payı altıda birdir. Şayet ölenin çocuğu yok da, kendisine ana ve babası mirasçı oluyorsa, annenin payı üçte birdir..."[32]
İşle Nisa Sûresi'nin bu âyeli bundan sonra gelen âyet, bir de en son âyeti, aynı surede geçen ve ana-babaya, akrabalara vasiyet etmeyi tarz kılan âyeli, neshelmişler. hükmünü geçersiz kılmışlardır.
Bu hususla Abdullah b. Abbas diyor ki: Kişi ölünce, malı çocuğuna kalırdı. Ana ve babaya ise vasiyel edilirdi. Nihayet Allah Teala bu hükümlerden dilediğini neshetti (kaldırdı). Erkeğe, iki kadının payı kadar verdi. Ana ve babadan herbirine mirasın yerine göre altıda birini veya üçte birini verdi. Karıya, sikizde bir veya dörtte bir pay verdi. Kocaya mirasın yansını veya dörtte birini verdi."[33]
c. Daha önce gelen bir hadis-i şerifin, sonra gelen bir hadisle neshedil-diğine misal ise, şu hadis-i şeriftir:
"Ben, sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edin. Üç günden fazla kurban etlerini bekletmenizi yasaklamıştım. Bundan sonra o etleri uygun gördüğünüz kadar bekletin. Yine ben sizlere deri su kapları dışındaki kablarda bulunan şiraları (üzüm sularını) içmenizi yasaklamıştım. Artık bütün kaplarda olan şiralardan için. Ancak, sarhoşeden birşeyi içmeyin."[34] Hadisin başka bir rivayeti şöyledir: "Bensiz-lere, kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Muhammed'e annesinin kabrini ziyaret etmeye dair izin verildi. Sizler de kabirleri ziyaret edin. Zira bu ziyaret ahireti hatırlatır.”[35] Görüldüğü gibi, hadis-i şerifte daha önce belli şeylerin yasaklanıp daha sonra serbest bırakıldığı beyan edilmektedir.
4. Neshin Hikmeti:
Aslında semavi dinler, yaratıcı yüce Mevla tarafından, kullarının menfaat ve maslahatlarını gerçekleştirmek maksadıyla, onlara gönderilen ilahi nizamlardır. Gönderen merci bir, gönderilen yaratıklar da aynı sınıftan olduklarına göre, semavi dinler arasında ve onların sonuncusu olan İslâm şeriatının kendi içinde nasih ve mensubun olmaması icap etmektedir. Buna rağmen, gerek dinler arasında, gerekse İslâm dininin kendi İçinde nasih ve mensuhun bulunduğu bir gerçektir. O halde bunun sır ve hikmeti nedir? Bu hususta şu noktalara dikkat etmek gerekir:
a. Nesih olayı, dinlerin temel esasları olan, Allah Tealanın sıfatları, kulların mutlak menfaatleri, geçmiş ve gelecekle ilgili olan haberler ve benzeri konularda ceryan etmemiştir. Hiç bir semavi din, Allah'ın (hâşâ) zalim olduğunu, yalan söylemenin caiz olduğunu, cennet ve cehennemin olmayacağını söylememişlerdir. Zira bunlar dinin temel esaslanndandır.
b. Dinin detayı mahiyetindeki hükümlerde ise, nesih olayı gerçekleşmiştir. Sebebi ise, ilk yaratılışından kıyamete kadar devam eden beşeriyetin he-pisinin farklı seviyede olmaları ve her seviyede olana münasip olan hükümlerin konulmasıdır. Böylece dinin temel esasları olmayan konularda bütün İnsanlığı çelikten kalıplar İçine koymak yerine her ümmete, zamanına uygun olan veya terbiyesini icap ettiren hükümler koyulmuş olsun. Mesela, İsrail oğullarının azgınlığını terbiye için onlara belli hayvanlar haram kılınmış ve Cumartesi günü avlanma yasağı konmuş, onlardan sonra gelen ümmetlerden ise bu yasaklar kaldırılmıştır.
Îslâmda Neshin Sebepleri:
İslâmın kendi içinde neshin vuku bulmasının hikmetleri
a. İnsanları, detaylı hükümlere tedrici bir şekilde alıştırmak, onların düşkün oldukları kötü huyları aşamalı olarak tedavi etmektir. Buna misal olarak içki ve kumarı zikretmek mümkündür.
İnsanlar, nefsi okşayan içki ve kumara çokça düşkünlerdi. Günümüzün cahilleri gibi, İçki içmeyi bir meziyet sayıyorlardı. Allah Teala İçkiyi tedrici bir şekilde yasakladı ve böylece o cahilleri aşamalı bir şekilde tedavi etti.
-Birinci olarak, İçkinin hoş bir şey olmadığını beyan etti ve buyurdu ki;
"Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden sarhoş edici İçkiler ve güzel rızıklar edinirsiniz..."[36] Bu âyette, güzel rızıklar karşılığında, sarhoş edici içkiler zikredilerek, içkinin güzel bir şey olmadığına işaret edilmiştir.
- ikinci olarak, içki ve kumarın zararlı şeyler olduklarını açık bir şekilde beyan etti ve buyurdu ki,
'"Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar İçin faydaları da vardır. Ancak günahları faydalarından daha büyüktür..."[37] Büyük günahı icap ettiren şeyler insanlar için zararlı olan
şeylerdir.
-Üçüncü olarak, İçkiyi günün uzun bir bölümünde yasakladığını bildirdi ve: "Ey İman edenler! Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın..."[38] buyurdu. Bu âyetten sonra mü'minler, gündüzün tamamında, gecenin de bir bölümünde içki İçmiyorlardı.
- Dördüncü olarak, içkiyi ve kuman tamamen yasakladı ve şöyle buyurdu: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiziniz." "Şüphesiz ki, şeytan, kumar ve içki İle aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık bunlardan vazgeçmez misiniz?"[39]
b. İnsanlara putperestliği hatırlatacak her şeyi yasaklamak, daha sonra kafalardan bu düşünce silinince, gerçek anlamıyla putperestlik olmayan hususları serbest bırakmak, keza kötü alışkanlıklara çağrışım yapacak vasıtaları yasaklamak, bunlardan tamamen vazgeçilince o yolları serbest bırakmaktır. İşte şu hadis-i şerifte, kabirlerin ziyaretinin önce yasaklanması putperestliği çağrıştıracak davranışlara engel olmak gayesine, belli kaplarda şira içmenin yasaklanması, içkiyi hatırlatacak vasıtaları ortadan kaldırmak maksadına bina-endir.
Bu maksad hasıl olunca, kabirleri ziyaret ve her türlü kapta şira içmek serbest bırakılmıştır. "Ben sizlere, kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım, artık onları ziyaret edin... Yine ben sizlere, deri su kapları dışındaki kaplardan şira içmenizi yasaklamıştım, artık bütün kaplarda olan şıralardan için. Ancak sarhoş eden bir şeyi içmeyin."[40]
Cahiliye döneminde, mirasın tümü ölenin en büyük çocuğuna veriliyordu. Bu adeti kırmak için tedrici hükümler koyuldu. Önce, mirastan ana, baba ve akrabalara da vasiyet edilmesi farz kılındı,[41] daha sonra ise, mirasın ölenin yakınları arasında belli paylar şeklinde dağıtılması emredildi.[42]
Hulasa, İslâmda neshin vuku bulması çeşitli hikmetlere binaendir. Yoksa yüce Mevla'nın -hâşâ- bilmediği bir neticeyi denemesi için değildir. Neshe bu gözle bakanlar, Kur'anda neshin olamayacağını iddia etmektedirler. Bunlar, neshin hikmetlerini düşünmelidirler.
5. Neshin Varlığını Gösteren Deliller:
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, bir âyeti nesheder (hükmünü kaldırır) veya onu unutturursak, daha iyisini veya aynısını getiririz. Allah'ın herşeye kadir olduğunu bilmez misiniz?"[43]
Diğer bir âyette: "Biz, bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman ki, Allah ne indirdiğini çok iyi bilir, müşrikler, Peygamber'e: "Sen ancak bir iftiracısın" derler. Hayır! Onların çoğu bunu bilmezler"[44]
buyurmaktadır.
Başka bir âyette de: "Allah, hükümlerden dilediği hükmü siler, dilediğini bırakır. Esas kitap O'nun katındadır"[45] buyurmuştur.
Görüldüğü gibi, birinci âyetle, âyetlerin neshedilebileceği veya unutturulabileceği; ikinci âyette, âyetlerin birbirleriyle değiştirileceği; üçüncü âyette ise, Allah'ın dilediğini silip kaldıracağı ve dilediğini de olduğu gibi bırakacağı zikredilmektedir. Bunlar da ıstılahı anlamda nesih demektir. Nitekim, ölen kişinin ana-baba ve akrabalarına, örfe göre vasiyet etmesi farz kılınmış[46] daha sonra, bütün akrabaların mirastaki paylan belirlenmiş [47]ve Önceki âyet nes-hedilmiştir. yine ölen erkeğin hanımının bir yıla kadar iddet bekleyebileceği beyan edilmiş [48]daha sonra böyle bir kadının sadece dört ay on gün idde bekleyeceği bildirilerek birinci iddel şekli neshedilmiştir.[49]
Keza, zina ettiği dört şahitle tesbit edilen kadının, ölünceye veya Allah'ın bir çıkar yol göstermesine kadar evlerde göz hapsinde tutulacağı[50] beyan edilmiş, daha sonra ise, bekâr olduğu halde zina eden kadın ve erkeğe yüz sopa vurulacağı[51] evlenmiş iseler recmedilecekleri bildirilmiş[52] ve evlerde tutma cezası neshedilmiştir.
Yine İnsanların hem açığa vurdukları, hem de içlerinde gizledikleri kötü niyetlerinden sorumlu olacakları beyan edilmiş,[53] daha sonra ise, kişinin ancak gücünün yettiğinden sorumlu olacağı, içinden geçirdiği kötü niyetlerinden sorumlu tutulmayacağı bildirilmiş[54] ve birinci âyet neshedilmiştir.[55] Bunların benzerleri çoktur. Bilahere zikredilecektir.
Ancak Mutezile mezhebine mensup olan Ebu Müslim el-İsbahani, Kur'an-da neshin olmadığını ve neshin varlığını ifade eden âyetlerden maksadın, Kuran âyetleri değil, mucizeler olduğunu, neshe örnek gösterilen misallerin birbirleriyle bağdaşlınlabilineceğini söylemiştir.
Bu meseleye konumuzun sonunda değinilecek, Ebu Müslim'in ve onu tak-lid eden modernisücrin şaz duruma düştükleri görülecektir.
6. Neshin Şartları:
Bir hükmün, neshedilmeye müsait olması için aşağıda zikredilen şartları içermesi gerekir. Aksi takdirde hükmün neshi mümkün değildir. Bu şartlar özelle şunlardır:
a. Nesheden ve neshedilen hükümlerin birbirleriyle bağdaştırılması İmkansız olmalıdır. Daha önce de belirtildiği gibi, iki hükmü herhangi bir tevil yoluyla bağdaştırmak mümkün olursa, ortada nesih diye bir durum olamaz.
b. Nesheden delil, neshedilenden sonra inmiş olmalıdır. Çünkü nesih, bir hükmü kaldırıp diğerini onun yerine koymak veya yerine bir hüküm koymadan var olan hükmü sona erdirmektir. Bu da iki delilin bulunmasını, birincinin ifade ettiği hükmün, ikinci tarafından kaldırılmış olmasını gerektirir. Bu ise, neslıedenin daha sonra gelmesini icap ettirir. Aksı takdirde, bir anda birbirine zıt iki hükmün gönderildiği varsayımına ulaşılmış olur ki, hikmet sahibi yüce Mevla ve O'nun elçisi Hz. Muhammed (sav) bundan beridirler.
c. Neshedilecek hüküm, aklıselim sahibi olan insanlar tarafından iyiliği veya kötülüğü hakkında ittifak edilen bir hüküm olmamalıdır. Zira, gerçekten İyi olan hükümlerin emredileceği ve kötü olanların da yasaklanacağı ve bunların değişmeyeceği muhakkaktır. Çünkü Allah, İslâm nizamını kullarının menfaat ve maslahatlarını gerçekleştirmesi ve onlara gelecek zararları önlemesi için göndermiştir.
Bu nedenle, yalan söylemeyi, zulmü, hayasızlığı ve benzeri kötülükleri yasaklayan, Allah'a imanı, ana-babaya itaati, dürüstlüğü, adil olmayı ve benzeri iyilikleri emreden hükümlerin neshedilmeleri imkansızdır. Ancak bazı ümmetleri cezalandırmak için temiz olan şeylerin onlara yasaklandığı vardır. Mesela, İsrail oğullarına azgınlıkları sebebiyle, Cumartesi günü avlanmanın ve belli tırnaklı hayvanların etlerinin yasaklanması bir cezalandırmadır. Böyle bir durumda, kulların menfaatine olan şeylerin neshedilmeleri mümkündür ve olmuştur. Bu bir istisnadır.
d. Neshedilecek hüküm, ebedilik ifade eden bir kayıtla kayıtlı olmamalıdır. Aksi takdirde neshi mümkün değildir. Çünkü hem bir hükmün ebediliğini bildirmek, hem de onu sonradan kaldırmak bir çelişkidir. Mesela, cihad etme farzı, neshedilmesi imkansız olan hükümlerdendir. Zira Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "...Cihad, Allah'ın beni göndermesinden itibaren ümmetimin sonu Deccalle savaşmcaya kadar, devam edicidir. Onu ne zalimin zulmü iptal edebilir, ne de adaletlinin adaleti.”[56]
Neshedilmesi İmkansız Olan Hükümler:
Bu şartlara göre şu hükümlerin neshedilmeleri imkansızdır:
A. Dinin Aslını Teşkil Eden Hükümler.
İtikatla ilgili olan hükümler bu türdendir. Mesela; Allah'a, ahiret gününe iman etmeyi emreden. Allah'a ortak koşmayı ve zinayı yasaklayan hükümlerin neshedilmeleri mümkün değildir. Zira bunlar, dinden dine değişmeyen İlahi düsturlardır.
B. Ahlâk Ve Faziletin Temelini Teşkil Eden Hükümler.
Mesela; adaletli olmayı, ana-babaya iyi davranmayı, dürüst olmayı emreden, zulmü, yalanı ve başkalarının hakkını yemeyi yasaklayan hükümlerin kaldırılıp, yerlerine bunların zıddı hükümlerin konulması mümkün değildir.
C. Ebedilikle Kayıtlanan Hükümler.
Naslarda zikredilen herhangi bir hüküm, "ebedî" kaydı İle kayıtlı olursa, neshedilmesi kabil değildir.
D. Halvr. vaad ve lehdid İfade eden hükümler de neshedilemezler. Çünkü, bLinların neshi haber verenin yalancılığını ifade eder.
E. Naslarla tesbit edilmeyen hükümler.
Çünkü nesih, naslarda bulunan bir özelliktir. Naslar dışında olamaz. Buna göre;
a. İcmaın, Kitap ve .sünneti neshelmesi mümkün değildir. Çünkü bir nas kesin ise, onun hilafına icma yapılama?;. Kğre nas zanni bir delil ise, onun aksine icma yapmak mümkündür. Bu da şunu ifade eder:
Fıkıh alimleri, zanni delile muhalif olan ve daha tercihe şayan görülen bir delile dayanarak icma etmişlerdir. Artık bu icma'ı bozmak caiz değildir.
b. Kitap ve sünnetin de icma'ı neshetme ihtimali yoktur. Zira neslıedenin daha sonra gelmesi şarttır. Kitap ve sünnet ise, icmadan önce vardır.
c. Kitaba veya sünnete yahut kıyasa dayanılarak yapılan icma, yeni bir icma ile neshedilemez.
d. Maslahata dayanılarak yapılan icmaın neshedilmesi mümkündür. Zira zamanla maslahatlar değişebilir,
e. Kıyas, kitap, sünnet ve icmaı neshedemez. Zira kıyas yapabilmek için Kitap, sünnet ve icmaın bulunması gerekir, yoksa kıyas batıldır.
f. Kitap, sünnet ve İcmaın, kıyası neshetme ihtimalleri de söz konusu değildir. Zira bunlar, kıyaslan önce mevcuttur. Önce gelenin sonra geleni nes-hetmesi ihtimal dışıdır.
g. Kıyas, kıyası neslıedemez. zira kıyas, görüşe ve içtihada dayalı olan bir delildir. Görüşün görüşü neshetmesi sözkonusu değildir. Ancak bir müetehidin kıyası, diğer bir müetehidi bağlamaz. O, daha farklı bir hükme varabilir. Bu bir nesih değil, başka görüş ileri sürmektir.
7. Neshin Zamanı
Şüphesizki nesih, Resulullah (sav) hayatta iken mümkündür. Onun vefatından sonra neshin bulunması İmkânsızdır. Çünkü nesih, vahiy ile olur. Resulullah (sav)'ın al lirete İntikalinden sonra vahiy kesilmiştir. Ayrıca nesneden delilin, neshedilene- eşit olması şarttır. Vahye eşil olacak hiç bir şey yoktur ki, onu neslıedebilsin.
8. Neshin Kısımları
Nesih, açık nesih, kapalı nesih olmak üzere iki ana kısma ayrılmaktadır.
A. Açık Nesih:
Açık nesihte, kaldırılan hükmün sona erdiği açıkça beyan edilir. Resulullah (sav)'ın şu hadis-i şerifinde durum böyledir:
"Ben sizlere, kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edin. Üç günden fazla kurban etlerini tutmanızı yasaklamıştım. Bundan sonra o etleri uygun gördüğünüz kadar tutun. Yine ben sizlere, deri su kapları dışındaki kaplarda bulunan şiraları içmeyi yasaklamıştım. Artık bütün kaplarda olan şiralardan için. Yalnız sarhoş eden bir şeyi içmeyin.”[57]
Kıblenin neshini beyan eden âyet de açık neshe misaldir:
"Ey Muhammed! Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzününüz onun tarafına çevirin..." [58]Bu âyette de ilk kıble olan Kudüs'ün kıble olmasının neshedildiği açıkça beyan edilmektedir.
B. Kapalı Nesih:
Örtülü olan nesihde, kaldırılan hükmün sona erdiği açıkça beyan edilmemektedir. Ancak ortada, birbiriyle çelişen ve bağdaştınlmalan imkânsız olan iki nas bulunur ve bunlardan birinin daha sonra geldiği bilinir. Böylece son nassın birinciyi neshettiği kararına varılır. Örtülü olan nesih, kendi arasında iki kısma ayrılmaktadır:
a. Hükmün Tümünü Nesih:
Burada kapalı nesih Önceki hükmün tümünü neshetmiş olur. Fertlerinden hiç biri istisna edilmiş olamaz. Bu şıkka misal olarak beyi ölen hanımın İddet bekleme süresini belirten şu iki âyet zikredilmektedir:
"İçinizden ölüp de geride eşler bırakan erkekler, kadınlarının evlerinden çıkarümayarak, bir yıla kadar bakılmasını vasiyet etsinler..."[59] Bu âyet, ölenin hanımının bir yıl idde! bekliyeceğini ifade etmektedir.
"Sizden ölen ve geride eş bırakan erkeklerin eşleri, dört ay on gün iddet beklerler..."[60] Bu âyet ise, Ölenin hanımının dört ay on gün iddet bekleyeceğini İfade etmektedir. Naslann içinde birbirlerini neshettiklerine dair herhangi bir açıklama yoktur. Fakat iki nasda belirtilen iddet süresi birbiriyle çelişmekte ve sıralamada önce de olsa, dört ay on günü içeren âyetin daha sonra indiği bilinmektedir. Bu itibarla bu âyetin bir yıl süreyi içeren âyeti zımnen (kapalı olarak) neshettiği hükmüne varılmıştır.
Ancak bazı alimler, iki âyetin birbirleriyle bağdaştırılabileceğini, neshe gerek olmadığını, zira iddetin bir yıi olduğunu belirten âyetin kadının kocasının evinde bir yıl kalma hakkına sahip olduğunu ifade ettiğini, diğerinin ise, kadının her halükârda dört ay on gün İddet beklemesi İcap ettiğini ifade buyurduğunu söylemişlerdir.
b. Hükmün Bir Bölümünü Nesih:
Burada ise, kapalı nesih, önceki hükmün fertlerinden yalnız bir bölümünü nesheder. Diğer fertler için önceki hüküm geçerlidir.
Bunun misali ise, iffetli kadınlara zina isnad edip de iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyen iftiracılar ve böyle bir iddiada bulunan kocadır. Bu hususta yüce Mevla şöyle buyurmuştur:
"İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra dört şahid getiremeyenlere seksen değnek vurun..."[61] Görüldüğü gibi, bu âyet-i kerime, iffetli kadınlara zina isnad edip de dört şahid getiremeyen herkese seksen değnek vurulmasını ifade etmektedir. Şu âyette ise, kocanın farklı bir hükme tabi olduğu beyan edilmektedir:
"Karılarına zina isnad edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahid tutup yemin etmesiyle olur."[62]
Görüldüğü gibi, bu âyette kocanın karısına zina etti iddiasında bulunması halinde, dört şahit getiremezse, ona dört defa yemin ellirileceğİ, eğer yemin ederse, artık ona .sopa vurulmayacağı beyan edilmiş ve birinci âyetin genel hükmünden kocalar İstisna edilmiştir. İşle bu ela hükmün belli fertlerini kapatı bir şekilde nesihtir.
Ancak bu İki âyeti, nasih ve mensuh kabul etme yerine bunlardan birincisini anım (genel hüküm ifade eden), İkincisini de onu tahsis eden (belli fertleri İstisna eden) kabul elmek daha isabetlidir. Böylece iki nassın da tevil edilerek bağdaştmlmalan sağlanmış olur.
9. Neshin Şekilleri:
Nasih ve mensuhla ilgili olan en önemli konulardan biri de neshin çeşitli şekillendir. Çünkü neshin dinler arası nesih, âyetler arası nesih, hadisler arası nesih, âyet ve hadis arası nesih, sadece hükmü nesih, sadece tilaveti nesih, hem hükmü hem de tilaveti nesih, bir defa nesih, tekrar eden nesih, hükmün yapılmasından sonra nesih, hükmün yapılmasından önce nesih, yerine hüküm konularak nesih, konulmayarak nesih, hafifi getirip ağırı nesih, ağırı getirip hafifi nesih gibi çeşitli şekilleri vardır. Bunlar, misalleriyle birlikte İzah edilmeye çalışılacaktır.
A. Dinler Arası Nesih:
Daha Önce izah edildiği üzere, semavi dinleri gönderen yüce Mevladır. Bunların kaynağı tek olduğundan, temellerini teşkil eden hükümlerde değişiklik söz konusu değildir. Mesela, Allah'ın varlığı ve birliğine, ahiret günü ve ondaki hesaba iman etme gibi, itikadi konuların geçmiş ümmetlere ait olan veya gelecekte tahakkuk edeceği bildirilen haberlerin neshedilmeleri imkânsızdır.
Buna karşılık, belli şeylerin helal veya haram kılınması gibi, kulların yükümlü kılınacakları hükümlerde insanlık geliştikçe nesih hadisesinin vuku bulduğu görülmektedir. İlahi dinlere mensup olan insanlar bu gerçeği kabullenmektedirler.
Ancak yahudiler, dinlerin arasında neshin olmayacağını, bunun bir karar değiştirme sayılacağını, yüce Mevla'nın da bundan uzak olduğunu, çünkü karar değiştirme, sonucu bilmemeden kaynaklanacağını söylemişlerdir.
Aslında nesih, bir karar verip sonra onu değiştirmek değildir. Nesih, geçici olduğu Allah tarafından bilinen ve kullar tarafından bilinmeyen hükümlerin sürelerinin sona erdiğini beyan etmektir. Bunda yüce Mevla'ya bir eksiklik isnad edilmesi sözkonusu değildir. Zira, bir kısım insanların manevi hastalıklarını tedavi elmek için onlara belli yasaklar koymak, bu hastalıklara yakalanmayanlardan o yasaklan kaldırmak bir eksiklik değil, aksine hikmetli davranmaktır. Şeriatın koyucusu hakim olan Allah Tealaya yaraşan bir sıfattır.
Nitekim. Allah Teala. İsrail oğullarının buzağıya tapmaları yüzünden onları cezalandırarak tevbelerinin birbirlerini Öldürmeleri şeklinde kabul edileceğini bildirmişti. "Bir zaman Musa kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Buzağıyı ilah edinmekle şüphesiz kendinize zulmettiniz. O halde yaratanınıza tevbe edin ve birbirinizi öldürün. Yaratanınız katında bu sizin için daha hayırlıdır..."[63] Halbuki Muhammed (sav) ümmetinin tevbesinin bir daha yapmamaya karar verip Allah'tan aff dilemesiyle kabul edeceğini beyan etmiştir.
Yine Allah Teala, İsrail oğullarının azgınlıkları yüzünden onlara deve, kaz, ördek gibi bazı tırnaklı hayvanların etlerini yemeyi, Cumartesi günü avlanmayı yasaklamış,[64] Muhammed ümmetinden bu yasakları neshedip kaldırmıştır.[65] Kaldırılan diğer hükümlerin de çeşitli hikmetleri vardır.
Diğer yandan yahudilerin kendi Tevratlarında dinler arası nesihlere örnekler zikredilmektedir. Mesela, bir yerde şu ifade geçmektedir: "Allah Teala, Nuh'a gemiden çıktığı zaman şöyle buyurmuştur: Ben, bütün canlıları sana ve soyundan gelenlere yiyecek kıldım. Bunları size bitkiler gibi serbest bıraktım. Kan hariç. Onu yemeyin. Sonra AHalı, Musa'ya ve İsrail oğullarına bir çok hayvanı haram kıldı."
Bu hüküm nesih değil de ya nedir?
Ellerindeki Tevratın başka bölümlerinde şu ifadeler geçmektedir: "Adem (a.s), kardeşi bacı ile evlendiriyordu. Sonra Allah bunu, Musa (a.s) ve diğerlerine haram kıldı." "İbrahim Halilu'r-Rahman'a, oğlunu boğazlamasını emretti. Sonra ona; 'oğlunu boğazlama" buyurdu."
"Musa, İsrail oğullarına, buzağıya tapanlarını öldürmelerini emretti. Sonra onlardan kılıcı uzaklaştırmalarını emretti."'
Bütün bu ifadeler, nesihe birer örnektirler.
Hulâsa, yahudiler, dinler arasında nesih olayının bulunamayacağını iddia etmişler, fakat ellerindeki Tevratta da nesih olaylarının zikredildiğini unutmuşlardır. Asıl meseleleri İse, sonra gelen hiristiyanlık ve İslam dinine iman etmemelerine bir mazeret bulmaktır.
B. Ayetler Arası Nesih:
İslâm ümmetinin hemen hemen tümü, Kuran-ı Kerimin âyetleri arasında neshin aklen caiz olduğu ve fiilen de gerçekleştiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Ancak Ebu Müslim el-İsbahanî, şülerin bir bölümü ve .son dönem alimlerinden bazıları, âyetlerin birbirlerini neshelmeleri, aklen mümkün olsa da fiilen gerçekleşmediği kanaatindedirler. Çünkü bir hükmün konulması, iyi oluşunu, onu kalclırmaksa, kötülüğünü ifade eder. Bu da meselenin neticesini bilmemeyi gerektirir ki, Allah Teala bundan münezzehtir.
Aslında belli bir şeyin özel bir zamanda İyi, diğer bir zamanda ise kötü olması mümkündür. İlaçlarda durum böyledir. Dolayısıyle bunların dayanakları o kadar tutarlı (Jcğildir. Bu mesele daha sonra izah edilecektir.
Kur'an-ı Kerimin âyetleri arasında neshin fiilen gerçekleştiğini beyan eden selef-i salibin ve cumhur ulema, neshediimiş olan âyetlerin sayısı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilafın iki temel sebebi vardır:
a. Bunlardan biri, nesih kavramını farklı şekillerde anlamalardır. Mesela bazı alimler, tahsis, takyid, kasr, İstisna ve neshi aynı şeyler saymışlar ve Kur'anda neshin çokça bulunduğunu tesbit etmişlerdir. Hicri 738'de vefat eden ve bu sahada en geniş eserlerden birini yazan Hibelullah b. Abdurrahman el-Barezî bu türden olan alimlerdendir. İbn cl-Barezi'ye göre Kur'anda iki-yüz kırk dokuz (249) âyet neshedilmiştir. Neshedilen âyetlerin sayısı ise, yüz-sekiz (108) âyettir.
Yine bu alime göre, "kılıç âyeti" diye adlandırılan "Mukaddes olan haram aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız Öldürün. Onları yakalayın, çemberinize alın. Her gözetilecek yerden onları gözetin..."[66] âyeti ile elli bîr surede yüz ondört (114) âyet neshedilmiştir. Bunlar da genel olarak, müşriklerden uzak durmayı, onlardan yüzçevirmeyi ve onlara dokunmamayı ifade eden âyet-i kerimelerdir. Keza buna göre "kıtal âyeti" diye adlandırılan, "Kitap ehlinden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenlere, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayanlarla ve hak din olan İslâmı din edilmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın"[67] âyeti ile de yedi surede sekiz âyet neshedilmiştir. Bu zatın misalleri incelenince, nesih kavramını oldukça geniş tuttuğu görülmektedir. Buna göre tahsis, kasr, takyid ve istisnalar da nesihtir.[68]
Halbuki, hicri 117'de vefat eden, nasih ve mensuhla ilgili en eski eseri yazdığı bildirilen Kalade b. Deame cs-Sedusî'nin tesbitine göre, Kur'anda neshedilen âyetlerin sayısı kırk âyettir. Çünkü bu zat. nesih kavramını daha dar tutmuştur.[69]
Hicri 124'de vefat eden İbn Sihab ez-Zührİ'nin "en-Nasih ve'l-Mensuh" isimli eserinde tesbitine göre ise, Kur'anda neshedilen âyetlerin sayısı yaklaşık olarak kırk âyettir.[70]
Hicri 911 'de- vefat eden Celaleddin es-Sııyııtî'ye göre ise, Kur'anda neshedilen âyetlerin sayısı yirmidir.[71]
b. Neshedilmiş olan âyetlerin sayısı hakkında ihtilaf etmelerinin diğer bir sebebi de, âyetleri birbirleriyle bağdaştırmada farklı metodlar takip etmeleridir. Bazı alimler, var güçleriyle âyetleri birbirleriyle bağdaştırmaya çalışırken, diğerleri, buna gerek görmemişler ve selefin bu husustaki herhangi bir
rivayetini almadan kaçınmamışlardır.
Nesih hususunda ihtiyatlı davrananlardan biri de yukarıda zikredilen Su-yuti'dir.
Biz de Kur'anda neshedilen âyetlere misaller zikrederken, Suyuti'nin tesbitlerini gözününde bulundurmaya çalışacağız.
Nesheden ve Neshedilen Ayetlere Misaller:
Önce neshedilen âyeti, sonra onu neshedeni zikretmeye çalışacağız:
a. "Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakıyorsa, ana-babaya ve akrabalara örfe göre vasiyette bulunması, size farz kılındı. Bu muttakiler üzerine bir borçtur."[72]
Bu âyeı, miras hükümlerini getiren Nisa Suresi'nİn onbir, oniki ve yüz yetmiş altıncı âyetleriyle neshedilip hükmü kaldırılmışın-.
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Ölenin malı, çocuklarına veril-Iirdi. Ana-babaya ise, vasiyet yapılırdı. Allah, bunlardan dilediğini neshetti. Çocukların erkek olanlarına, kızların iki katını verdi. Ana-baba'dan her birine (yerine göre) altıda bir veya üçle bir verdi. Karıya sekizde bir veya dörtte bir, kocaya ise yarım veya dörtle bir verdi."[73]
Suyuti diyor ki: "Bazılarına göre bu âyet, miras âyetleriyle; diğer bazılarına göre "Şüphesizki Allah her hak sahibine hakkını verdi. Artık mirasçıya vasiyet edilemez”[74] hadis-i seriliyle; Başka bir kısım alimlere göre ise, icmayla nesh edilmiştir.”[75]
b."İçinizden ölüpte geride eşler bırakan erkekler, karılarının evlerinden çıkarılmayarak, bir yıla kadar bakılmasını vasiyet etsinler. Şayet kadınlar oradan çıkacak olurlarsa, kendileri için yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur...”[76]
Bu âyet, şu âyetle neshedilmiştir:
"Sizden Ölen ve geride eş bırakan erkeklerin eşleri, dört ay on gün id-det beklerler...”[77]
Bu hususla Abdullah b. Abba.s diyor ki: Birinci âyette “bakılmasını vasiyet etsinler" ifadesi, miras âyetinde kadına verilen dörtle bir veya sekizde bir payla neshedilmiştir. Yine bu âyette geçen "bîr yıla kadar kalma" süresi İse, İkinci âyette geçen "dört ay on gün" ifadesiyle neshedilmiştir.[78]
c. "Boşanan kadınlar, üç ay başı İddet beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri onlar için helal değildir. Kocaları, sulh olmak isterlerse, iddet süresi içinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler...”[79]
Bu âyetin, "Kocaları... onları geri almaya daha çok hak sahibidirler" bölümü, "karısını üç talakla boşayan kocanın, karısı, başka bir koca ile evlenip boşanmadan önce onu geri alamayacağını İfade eden şu âyetlerle neshedilmiştir:
"Boşama iki defadır. Bundan sonra kadınlar ya iyilikle tutulur ya da güzellikle bırakılır... Eğer erkek bu kadını bir daha boşarsa, kadın başka bir erkekle evlenmedikçe kendisine helal olmaz. Eğer ikinci koca kadını boşarsa, ve onlar da (birinci koca ve kadın) Allah'ın koyduğu sınırları koruyacaklarına kanaat getirirlerse, tekrar nikahla birbirlerine dönmelerinde her İkisine de bir günah yoktur..."[80]
Bu görüş de, Abdullah b. Abbas'dan nakledilmiştir. Ancak önceki âyetin üç talakla boşanmayan kadınlar hakkında, son iki âyetin de üç talakla boşanan kadınlar hakkında olduklarını söyleyerek âyetleri birbirleriyle bağdaştırmak mümkündür. Buna göre burada nasih ve mensuh yoktur.
d. "Doğuda, batıda Allah'ındır. Her nereye yönelirseniz, Allah'ın yüzü (rızası) oradadır..."[81] Bu âyet-i kerime, namaz kılarken herhangi bir yere yönelinebileceğini beyan etmektedir. Kıbleye yönelmeyi emreden şu âyetle neshedilmiştir.
"Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin..."[82]
Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki, Kur'anda ilk neshedilen mesele kıble meselesidir. Bir de boşanan kadınlara, kocalarının tekrar dönebileceklerini ifade eden Bakara Sûresi âyet İkiyüz yirmi sekizdir. Zira bir koca karısını üç talakla da boşasa, ona tekrar dönmeye başkalarından daha fazla hak sahibi idî. Bu âyette; "Boşama iki defadır... Bir daha boşarsa kadın başka bir erkekle evlenmcdikçe o kocaya helal değlidir" âyetleri ile neshedilmiştir.[83]
Bera b, Azib de diyor ki, HasuJullah, Medine'ye ilk geldiğinde, annesi taralından dedelerinin veya dayılarının yanında konakladı. O, Kudüs'e doğru yönelerek on altı veya onyedi ay namaz kıldı. Resulullah (sav), kıblesinin Bey-tullah (Kabe) olmasını arzuluyordu. (Nihayet Kabe'nin kıble olduğu bildirildi.) Resulullah'ın kabeye yönelerek kıldığı ilk namaz, ikindi namazı idi. Bazı insanlar da onunla beraber namaz kılmışlardı. Onunla namaz kılanlardan biri çıkıp başka bir mescidde namaz kılan ve rükû halinde olan bir cemaatın yanına vardı ve "Ben Allah'ı şahid tutarak diyorum ki, Resulullah'la birlikte Mekek'ye yönelerek namaz kıldım" dedi. Cemaat, bulundukları şekilleriyle Beytullah'a döndüler..."[84]
Bir kısım alimler, kıblenin kabeye döndürülmesin! beyan eden son âyetin, başka bir âyeti değil, hadisi neshetliğini, zira Kudüse yönelmeyi emreden her hangi bir âyet bulunmadığını, bunu Resulullah'in bir inli sünnet olarak yaptığını söylemişlerdir.
e. "Fuhuş yapan kadınlarınıza karşı içinizden dört şahid getirin. Şahitlik yaparlarsa, ölüm onları alıncaya veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun. Sizden fuhuş yapan kadın ve erkeğe eziyet edin. Tevbe edip kendilerini düzeltirlerse, onlardan vazgeçin, "[85]
Bu iki âyet, şu âyetle neshedilip hükümleri kaldırılmıştır. "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun...”[86]
Bu hususta, Abdullah b. Abbas diyor ki: "Fuhuş yapan kadınlarınıza karşı..." âyetinde yalnız kadınların hükmü beyan edildi. "'Sizden fuhuş yapan kadın ve erkeğe eziyet edin..." âyetinde ise, kadın ve erkeğin hükmü birlikte zikredildi. Sonra bunlar, "Zina cek-n kadına ve zina eden erkeğe seksener sopa vurun" üyeliyle neshedildiler. Hükümleri kaldırıldı."[87]
Ubade b. Şamil de diyor ki: (Son âyel İnince) Resulullah şöyle buyurdu: "Benden alın, benden alın. Allah fuhuş işleyenlere bir yol açtı. Evlenmiş olan evlenmiş olanla zina ederse, yüz sopa vurulur, bir de taşlanarak öldürülür. Bekar olan, bekar olanla zina ederse, yüz sopa vurulur, bir de bir yıl sürgün edilir.”[88]
f. "...İçinizde olanı açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder..."[89] Kulun içinden geçirdiği her şeyden hesap vereceğini ifade eden bu âyet, şu âyetle neshe-dilmiştir. "Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiğiyle mes'ul tutar..."[90]
Bu hususta Ebu Hureyre diyor ki: Birinci âyet inince, Resulullah'ın sahabelerine çok ağır geldi. Onlar, Resulullah'a gelip önünde diz çöktüler ve şöyle dediler. Ey Allah'ın Rasulü! "Bizler, namaz, oruç, cihad, zekât gibi gücümüzün yettiği amellerle yükümlü kılınmıştık. Sana bu âyet indi. Biz buna güç yetiremiyoruz..." Daha sonra aziz ve celil olan Allah, "Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği İle mes'ul tutar..." âyetini indirdi."[91] Bunun benzeri bir hadis de Abdullah b. Abbas'dan rivayet edilmiştir.[92]
g. "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de Allah'tan korkasınız diye sayılı günler olarak oruç farz kılındı... Gücü yetenlerin, bîr yoksulu doyuracak kadar fidye vermesi gerekir."[93]
Abdullah b. Ömer ve Seleme b. el-Ekva'a göre bu âyetin.......(yetıkune)
bölümünün manası, "güç yetirenler" demektir ve âyetin bu bölümü, bundan sonra gelen şu âyetle neshedilmiştir: "...sizden her kim Ramazan ayına erişirse onu oruçla geçirsin..."[94]
Bu hususla Seleme b. el-Ekva' diyor ki: "'Gücü yetenlerin bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir..." âyeti İnince, dileyen insan orucunu yiyor ve yerine fitre veriyordu. Nihayet bundan sonra inen âyet geldi, bunu neshetti ve her gücü yetenin oruç tutması gerektiğini beyan etti. "[95] Abdullah b. Ömer de aynı görüştedir.[96]
Abdullah b. Abbas ise. âyetteki: "... (yetikunehu) İfadesini güç yetireme-yenler manasına yorumlamış ve âyetin oruç tutmaya güç yetiremiyen yaşlıları İfade ettiğini, bunların her gün için bir fakiri doyuracak kadar fitre vermelerinin emredildiğini, bu itibarla âyetin nesh edilmediğini söylemiştir.[97]
Diğer yandan, yukarıda zikredilen âyetin, "sizden öncekilere farz kılındığı gibi" bölümünün bundan sonra gelen üçüncü âyetle neshedildiği, söylenmiştir. Zira önceki ümmetlerin yalnız akşamlan orucu bozup geceleri de oruç tutma mecburiyeti vardı. İlk zamanlarda müslümanlar da aynı şekilde oruç tutma zorunda olduklarını kabullenerek oruçlarını yalnız akşamleyin açıyorlardı. Fakat bazıları buna dayanamadılar, bu nedenle geceleri oruçlu geçirme hükmü neshedildi.
Ayrıca yine bundan sonraki âyetle: "Sayılı günler" ifadesinden maksadın, "Aşure" orucu veya her ayda üç gün tutulan ve beyaz günler diye isimlendirilen günlerin orucu olduğunu ve bu orucun farziyetinin "... sizden her kim Ramazan ayına görürse onu oruçla geçirsin..." âyetiyle neshedildiğini söyleyenler de vardır.[98]
h "Sana haram ayda savaş etmeyi soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak
büyük günahtır..."[99] âyeti, şu âyetle neshedilmişür: "... Ey iman edenleri Müşrikler sizinle nasıl topluca savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın. Bilin ki Allah, mutlaka takva sahipleriyel beraberdir."[100]
ı. "Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak müslüman olarak ölün"[101] âyetinin, "Allah'tan hakkıyla korkun" bölümü şu âyetle nesli edilmiştir: "Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun..."[102] Birinci âyetin nes-hedilmediğini söyleyenler de vardır.
j. "...Yeminleşerek mirasçı yaptıklarınız kişilerin paylarını da verin..."[103] Bu âyet, bir kısım insanların: "Eğer ben Önce ölür isem, sen bana mirasçı ol. Sen ölür isen, ben sana mirasçı olayın" diyerek yeminleştikle-rini, bunların yeminleri gereği birbirlerine mirastan pay vermelerini emretmekledir. Ve bunun hükmü şu âyetle neshedilmiştir: "...Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre, birbirlerine daha yakındır..." yani, akrabalar birbirlerine mirasçı olurlar. Yemini eşerek belli insanlaram mirasçı kılınmaları yersizdir. Bu İtibarla neshedilmiştir.[104]
k. "... Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir..."[105] Bu âyet-i kerime, yahudilerin, aralarında hüküm vermesi için Resulullah'a gelmeleri halinde, Rasulullalı'ı, hakemliği kabul edip etmemede serbest bırakmış ve aralarında hüküm vermesini mecburi kılan şu âyetle neshedilmiştir: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyma..."[106]
1. "... Eğer sizden sabırlı yirmi kişi çıkarsa, ikiyüz kişiye galip gelir. Sizden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiye galip gelir..."[107] Bu âyet-i kerime bir mü'minin, savaşla on kâfire galip geleceğini beyan etmiş, mü'minlerin, sayıca çok olan kâfirlerle savaşmada gevşek davranmamalarını emretmiştir. Bu âyet, yükümlülüğü daha hafifleten şu âyetle neshedilmiştir: "Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti... Bundan böyle içinizden sabırlı yüz kişi çıkarsa, ikiyüz kişiye galip gelir. Bin kişi çıkarsa, Allah'ın izniyle ikl-bin. kişiye galip gelir..."[108] Bu âyet bir mü'minin iki kâfire galip geleceğini beyan etmiştir.
n. "Ey iman edenler! Peygamberle gizli konuşmak İstediğiniz zaman, konuşmazdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer sadaka verecek bir şey bulamazsanız, şüphesizki Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir."[109] Bu âyet-i kerime, Rasuluîlah'la fısıl-daşmak İsteyenlerin, önce sadaka verip sonra bu şekilde konuşabüecekler-ni beyan etmiş ve daha sonra gelen şu âyetle neshedilmiştir: "Gizli konuşmanızdan Önce sadaka vermekten mi çekindiniz? Bunu yapmadığınız halde Allah sizi affetti..."[110]
Bu hususta Hz. Ali diyor ki: "Ey iman edenler! Peygamberle gizli konuşmak İstediğiniz zaman, konuşmazdan önce bir sadaka verin..." âyeti inince, Resulullah bana: "Bu sadakanın bir dinar olmasını nasıl görüyorusun?" dedi. Ben de, "ona güçleri yetmez" dedim. "Peki, yarım dinar olsa"?" dedi. Ben: "Ona da güçleri yetmez" dedim. "Peki, ne kadar olsun1?" dedi, ben de: "Arpa tanesi ağırlığında altın olsun" dedim. Resulullah (sav): "Sen çok kanaatkarsın" dedi. İşte bunun üzerine "Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten mi çekindiniz?..." âyeti indi ve benim sebebimle Allah bu ümmetin yükünü hafifletti."[111]
n. "Artık bundan sonra başka kadınlar sana helal değildir. Güzellikleri hoşuna gitse de onları başkalarıyla değiştirmen de helal değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler hariç..."[112] Bu âyet-i kerimenin, sıralamada bundan Önce bulunan fakat daha sonra indiği belirtilen şu âyetle neshedildiği ve Resulullah'm dilediği hanımla evlenmesinin helal kılındığı beyan edilmiştir.
"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını... Sana helal kıldık..."[113] Bu hususta Hz. Aişe (r.anha) diyor ki: "Resulullah ölmeden önce, kadınlar ona helal kılındı."[114]
o. "Ey elbisesine bürünen (Peygamber)!" "Geceleyin az bir bölümü hariç, kalkınamaz kıl)." "Gecenin yarısında kalk yahut yarısını biraz eksilt, yada onu artır ve Kur'an'ı tane tane oku."[115]
Resulullah'a gecenin çoğunu veya yarısını, yahut yarısından biraz eksiğini ibadetle geçirmesini emereden bu âyetleri, mü'minfer de yapmışlar, gecenin bu miktarlarını tayin etmede ve onları ibadetle geçirmede zorlanmışlardır. Öyleki, ayaklan şişer olmuştur. İşte bunun üzerine sûrenin son âyeti irir iniş, gece İbadetinin farziyetini kişinin gücünün yettiği miktara indirmiştir. Daha sonra da, namazın vakitlerini zikreden İsra sûresinin yetmiş sekizinci âyeti[116] ve Rum Sûre.si'nin on yedi ve on sekizinci âyetleriyle de[117] bu surenin son âyetinde kişiye gücü ölçüsünde tarz kılınan namazı, ümmetten ittifakla kaldırılmışlardır. Böylece müslümanların gece namazı kılmak fark değil, nafile haline gelmiştir. Resulullah'tan da kaldırılıp kaldırılmadığı ihtilaflıdır. Bu sûrenin son âyeti şöyledir: "Şüphesiz ki, Rabbin senin ve beraberindeki bir kısım insanların, gecenin üçte İkisine yakın, yarısı ve üçte biri kadar bir müddet kalkıp namaz kıldığını biliyor... Allah, o namaz vaktini tam hesaplayamayacağınızı bildi ve sizi affetti. O halde (namazınızda) Kur'andan kolayınıza geleni okuyun. Allah içinizden hasta olanları, yer yüzünde Allah'ın lütfundan rızık arayanları ve Allah yolunda savaşanları bilmektedir. O halde (namazınızda) Kur'andan kolayınıza geleni okuyun... "[118]
Bu âyetin "Kur'andan kolayınıza geleni okuyun" bölümü, mü'minlerin güçlerinin yettiği kadar namaz kılıp onda Kur'an okumalarını emretmiş ve sûrenin başlamanda belli müddetlerde kılınması emredilen namazı neshetmiş-tir. daha sonra bu da ümmetten nesheclilmiştir.
p. "Ey mü'minler! Güçlünüz, zayıfınız hep birlikte savaşa koşun...”[119]
âyet-i kerimesinin: "...zayıfınız" bölümü, özürlülerin savaşa katılma mecburiyetinde olmadıklarını beyan eden şu iki âyetle neshedilmiştir:
"Allah'a ve Peygamberine karşı samimi oldukları takdirde acizlere, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara cihada çıkmamaktan dolayı bir sorumluluk yoktur."[120]
"(Savaşa katılmayıp geride kalan) köre bir günah yoktur, topala bir günah yoktur, hastaya bir günah yoktur. "[121]
r. "Zina eden erkek, ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadın da, ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenebilir. Bunlarla evlenmek mü'minlere haram kılındı."[122]
Bu âyet-i kerimenin, mutlak evlendirmeyi emreden şu âyetle neshedildi-ği bildirilmekte ve zina edenlerle etmeyenlerin birbirleriyle evlenebilecekleri belirtilmektedir. "İçinizden bekâr olanları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin."[123]
s. Hülasa, Kur'an'daki nasih ve mensulı âyetlerin sayısı, bazı alimlere göre oldukça azdır. Yirmi âyeti geçmemektedir. Bunların en meşhur olanlarını zikretmeye çalıştık. Diğer bazı alimlere göre ise, oldukça çoktur.[124]
Kanaatımızca, "Kur'an'da nasih ve mensuhun sayısını abartanlar, İfrattan uzak değillerdir. Zira misal verdikleri âyetlerin çoğunu birbirleriyle bağdaştırmak mümkündür. Diğer yandan, "Kur'an'da hiç nasih ve mensuh yoktur" diyenler de tefrite kaçmışlar, birbiriyle çelişen âyetleri zorlama tevillerle bağdaştırmaya çalışmışlardır. Vakıa, Kur'anda nasılı ve mensuh vardır. Fakat sayıları o kadar çok değildir.
C. Hadisler Arası Nesih:
Nesihin şekillerinden biri de hadislerin birbirlerini neshetmeleridir. Bütün İslâm alimleri, hadislerin birbirlerini neshettikleri hususunda ittifak etmişlerdir. Son zamanlarda ortaya çıkan marjinal bir fırka, bunlarda da neshin olmadığını idcKa etmişlerse de bunlara itibar edilmemektedir.
Birbirini Nesheden Hadislere Misaller:
a. Kabirleri ziyaretin yasaklanıp sonra serbest bırakılması:
Büreyde el-Eslemi diyor ki: Rasulullalı (sav) şöyle buyurdu: "Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edin. Kurban etlerini üç günden fazla bekletmenizi yasaklamıştım. Artık onları uygun gördüğünüz kadar bekletin. Su kapları dışındaki kaplardan şıra içmenizi yasaklamıştım. Bundan sonra bütün kaplardan için. Fakat sarhoş eden herhangi bir şeyi içmeyin.”[125] Görüldüğü gibi Resulullah, önce kabirleri ziyaret etmeyi, üç günden fazla kurban etlerini bekletmeyi ve su kaplan dışında kaplardan şira içmeyi yasakladığını, daha sonra ise, bu yasağı neshettiğini bizzat kendisi beyan etmektedir.
b. Mut'a[126] nikahının serbest bırakılıp sonra yasaklanması:
Sahih olan görüşe göre, Resulullah'ın döneminde bu nikah, önceserbest bırakılmış, sonra yasaklanmış, tekrar serbest bırakılmış ve sonra kıyamete kadar yasaklanıp haram kılınmıştır.[127]
Bu hususta İmam Nevevi diyor ki: "Doğru ve tercihe şayan olan şudur ki, mut'a nikahı iki kere helal kılınmış ve iki kere de yasaklanmıştır. Hayber'in fethinden önce helaldi. Hayberin fethi esnasında yasaklandı. Sonra Mekke'nin fethi ve Evtas (Huneyn) savaşında helal kılındı. Bu ikisinin zamanlan birbirine bitişik olduğu için bunlar bir sayıldı. Huneyn savaşından üç gün sonra kıyamete kadar haram kılındı."[128]
Mut'a nikahı çokça gündeme getirildiği için bu mesele hakkında genişçe malumat verilmeye çalışılacaktır.
Mut'a Nihakına Dair Görüşler:
1) Mut'a nikahı kesin olarak haramdır. Bunu yapan günahkârdır. Abdullah b. Abbas hariç bütün sahabiler ve onlardan sonra gelen alimler bu görüştedir. Şii mezhebi dışında diğer bütün mezhepler de aynı görüşü beyan etmişlerdir. Hatta Abdullah b. Abbas'ın da daha önceki kanaatini değiştirerek mut'anin haram kılındığını söylediği rivayet edilmektedir.
Müslümanların kahir çoğunluğunu teşkil eden bu alimler, mut'anın haram olduğuna dair şu âyeti ve hadis-i şerifleri zikretmişlerdir.
A. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Mü'minler, muhakkak kurtuluşe ermişlerdir. Öyle mü'minler ki,... onlar namuslarını korurlar. Ancak zevceleri, (eşleri) ve sahip oldukları cariyeleri hariç, bunlardan dolayı kınanmazlar. Kim, bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşan mütecavizlerdir."[129]
Âyet-i kerime müminlerin namuslarını harama bulaştırmadan koruyacaklarını ancak hanımları ve cariyeleriyle ilişkide bulunabileceklerini bunun dışına taşanların haddi aşan mütecavizler olacaklarını beyan etmiştir. Kendisiyle mut'a nikahı yapılan hanım, kişinin ne eşi ne de cariyesidir. O halde mut'a yapan kişi haddi aşan mütecavizdir. Zira İslâm'da eşlerin ve cariyelerin hukuku bellidir. Mut'a yapılan hanım bu haklara sahip değildir. Öyle ki, erkeğin ölmesi halinde mirasından pay alamaz. Belirlenen süre bittikten sonra kendiliğinden boş sayılır v.s. Bu da gösteriyor ki, kendisiyle mut'a yapılan hanım ne bir eş ne de" bir cariyedir.
B. Resulullah (sav), bazı savaşlarda mut'a yapmayı serbest bırakmış, daha sonra kesin olarak yasaklamıştır. Konu ile ilgili olarak şu hadisleri zikretmek yeterli görülmektedir.
a. Hz. AH (r.a) diyor ki: Resulullah (sav) Hayber savaşı esnasında kadınlarlamut'a yapmayı ve vahşi olmayan eşeklerin etlerini yemeyi yasakladı."[130]
- Muhammed b. Ali diyor ki: Ali b. Ebi Talib (r.a) Abdullah b. Abbas'ın mut'a hakkında yumuşak davrandığını görünce ona: "Ey Abbas'ın oğlu yavaş ol. Zira Resulullah (sav) Hayber savaşı esnasında mut'a yapmayı ve vahşi olmayan eşekleri yasakladı."[131]
- Hz. Ali (r.a) diyor ki: Resulullah mui'a yapmayı yasakladı. Mut'a evlenme imkânı olmayanlara serbest bırakılmıştı. Sonra evlenme, boşanma, iddet bekleme ve kadın erkeğin birbirlerinden mirasçı olmaları hükümleri inince, artık mut'a neshedildi."[132]
b. Sebre b. Mabed el-Cuheni'nin oğlu Rabi diyor ki, Sebre, Resulullah'la birlikte Mekke'nin fethi savcısında bulunmuştu ve şunları söyledi:
"Biz orada onbeş gün kaldık. Resulullah bize kadınlarla mut'a yapmamıza İzin verdi. Ben, kavmimden bir adamla beraber çıkıp gittik. Ben ondan daha yakışıklı idim. Onun çirkine yakın bir şekli vardı. Her birimizin birer aba'sı vardı. Benim abam eskiydi. Amcamın oğlunun abası i.se, yeni ve parlaktı. BİZ, Mekke'nin üstüne veya altına varınca karşımıza, boynu uzun kendisi şirin genç deve gibi bir kız çıklı. Ona dedik ki: Seninle bizden birimiz mut'a yapabilir mi? O da: Ne verebilirsiniz? dedi. Bizler, her birimiz abasını açtı. Kız, ikimize de bakmaya başladı. Arkadaşım kızın yantarafa baktığını görünce şöyle dedi: Bunun abası eski, benim abam yeni ve parlak. Kız da iki veya üç defa, onun abasının zararı yok dedi. Sonra ben onunla mut'a yaptım. Rasulul-lah mut'ayı yasaklayıncaya kadar onunla kaldım."[133]
- Diğer bir rivayette Sebre şöyle demiştir: Ben o kadınla üç gün kaldım. Sonra Rasulullah buyurdu ki:
"Kimin yanında kendileriyle mut'a yapıları kadın varsa artık onu bıraksın.”[134]
- Başka bir rivayette Sebre, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Ben sizlere, kadınlarla mut'a yapmaya izin vermiştim. Şüphesiz ki Allak bunu kıyamete kadar haram kıldı. Kimin yanında bu kadınlar varsa, artık yolunu serbest bıraksın. Onlara verdiğiniz şeylerden hiç bir şey geri almayın.”[135]
Yine başka bir rivayette Sebre, şöyle demiştir:
"Şüphesiz ki, Rasulullah (sav) mut'ayı yasakladı ve şöyle buyurdu: Dikkat edin! Mut'a bu günden itibaren kıyamete kadar haramdır, kim bir şey verdiyse onu almasın. [136]
c. Seleme b. el-Ekva diyor ki: "RasuluUah (sav) Evtas savaşının olduğu yıl bize, mul'a yapmaya üç defa ruhsal verdi, sonra onu yasakladı."[137]
Beyhaki, "Mekke'nin fethi ile l-vtas savası birbirlerine çok yakın olduklarından aynı zamanı ifade ederler" demektedir.
d. Abdullah b. Ömer diyor ki: Ömer b. el-llattab halife olunca bir hutbe okudu ve şöyle dedi: "Şüphesiz ki RasuluUah (sav) bize mut'a yapmaya üç defa İzin verdi, sonra onu haram kıldı. Allah'a yemin olsun ki, kimin evli olduğu halde mut'a yaptığını öğrenirsem, onu mutlaka taşlayarak öldürürüm. Ancak Resulullah'ın bunu yasaklamasından sonra, tekrar helal kıldığına dair dört şahit getirirlerse, kendilerini kurtarırlar.”[138]
e. Hz. Zübeyr'in oğlu Urve diyor ki: Hakim'in kızı Havle, Ömer b. el-Hat-tab'ın yanma vardı ve ona: ''Ümeyye'nin oğlu Rebİa bir kadınla mut'a yaptı. Kadın da ondan gebe kaldı" dedi. Bunun üzerine Ömer, cübbesini sürükleyerek kızgın bir şekilde dışarı çıktı ve şöyle dedi: "Evet bu bir mut'a yapma. Şayet benden önce herhangi bir kimse bunu yapanı recmetmiş olsaydı ben de bunu mutlaka recmederdim."[139] Bu son rivayet gösteriyor kî, her ne kadar Hz. Ömer mut'a yapana zina cezası uygulayacağını söylemişse de, kendi döneminden önce böyle bir şey yapılmadığından bundan vazgeçmiştir. Şüpheden dolayı cezayı düşürmüştür.
f. Ebu Hureyre (r.a) diyor ki: Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Evlenme, boşanma, iddet bekleme ve miras (hükümleri) mut'ayı haram kıldı.”[140]
g. Hz. Halid'in torunu Ikılid b. Muhacir diyor ki: Bir kişinin yanında otururken, başka bir kişi geldi ve o oturandan mul'a yapma hakkında letva isledi. Oturan adam sorana, onu yapmasını emretti, ibn Ebi Amre ise letva verene: 'Yavaş ol" dedi. Adam: 'Bunda ne var? Bu. takva sahiplerinin önderi olan Resulullah'ın döneminde yapılmıştı' dedi. İbn Hbi Amre şu cevabı verdi: "Mut'a yapmaya, İslâm'ın ilk döneminde, çaresiz kalanlara ruhsal verilmişti. Buna ruhsat, leş, kan ve domuz etini yemeye ruhsat gibiydi. Sonra Allah dinini kuvvetlendirdi ve mul'ayı yasakladı."[141]
h. Urve b. Zübeyr diyor ki; Bir gün Abdullah b. Zübeyr Mekke'de ayağa kalktı ve bir kişiyi kasdederek[142] şöyle dedi: "Bir kısım İnsanlar var ki, Allah onların gözlerini kör ettiği gibi. kalplerini de kör etmiştir. Bunlar, mut'a yapmaya fetva veriyorlar." Bunun üzerine o adam, Abdullah b. Zübeyr'e seslenerek şöyle dedi: "Şüphesiz ki sen, çok katı ve sert birisin. Muhakkak ki mut'a, takva sahiplerinin önderi döneminde yapılmaktaydı." Abdullah da ona şu cevabı verdi: "Sen, kendini dene de görelim. Allah'a yemin olsun ki eğer onu yaparsan, seni kendi taşlarınla recmederim."[143]
2. Mut'a nikahı helaldir. Şii İmamiye'ye göre mut'a nikahı neshedilmemeş-tir. Dileyen günümüzde dahi bunu yapabilir. Ancak bunu yapmak İçin şu şartların gerçekleşmesi gerekir:
a. Tarafların teklif ve kabulünü içeren bir akdin bulunması gerekir. Sadece buna, kalben razı olmaları veya hiç bir akid yapmadan mut'a yapmaları, yahut yazı ya da işaretle bu nikahı akdetmeleri caiz değildir.
Teklif şekilleri, "seninle mut'a yaptım" veya ''seninle evlendim" yahut "seni nikahladım" ifadeleriyle gerçekleşir.
Kabul şekilleri İse, mut'a yapmaya rıza göstermeyi ifade eden her türlü sözdür.
b. Akid yapılırken, verilecek mehrin mutlaka belirtilmesi gerekir.
c. Akid yapılırken mut'atiın devam edeceği sürenin de belirtilmesi gerekir.
Şii mezhebine göre, kendisiyle mut'a yapılan kadının hakları özetle şunlardır:
1. Kadından doğacak çocuğun soyu tesbit edilmiş olur. Çocuk, mut'a yapan tarafların çocuğudur, diğer çocuklardan farkı yoktur.
2. Kadın, sürenin bitiminde İddet beklemek zorundadır.
İddet bekleme süresi: Hamile için doğum yapmasına kadardır. Hamile olmayan için, adet görüyorsa iki defa adet görmesidir. Görmüyorsa ve adet görme yaşında İse, kırk beş gündür. Mut'a yapan koca ölürse, kadın dört ay on günden veya hamlini vaz etmeden hangisi daha uzun olursa o kadar bekler.
3.Mut'a yapan kadının konut hakkı, nafaka hakkı ve mirasçı olma hakkı yoktur.
4. Mut'a yapan kadının boşanması, ittifak edilen sürenin bitimi veya bu süre için kadından vaz geçildiğinin beyanı ile gerçekleşir.[144]
Görüldüğü gibi, şiirlerde, belli şartların tahakkuk etmesi halinde mut'a yapmak caizdir. Bunlar, görüşlerine delil olarak aşağıda zikredilen şu âyeti, yasaklanmasından önce mut'anın helal olduğunu belirten hadisleri, Abdullah b. Abbas'ın önceki görüşünü ve ehli beytten rivayet ettikleri kendi kaynaklarındaki hadisleri zikretmişlerdir. Konu hakkında geniş bilgi almak isteyenler, şü kaynaklara baş vurmalıdır. Biz burada, dayandıkları âyeti ve hadisleri zikredip onlara ne gibi cevaplar verildiğini kısaca serdetmeye çalışacağız: a. Allah Teala şöyle buyuruyor: "... O kadınlardan faydalanmanıza[145] mukabil, kararlaştırılmış olan mihirlerini[146] verin."[147]
Şii İmamiye mezhebinden olan alimler, bu âyete dayanarak ve buna "belli bir vadeye kadar" lafzını ekleyerek âyeti "o kadınlardan -belli bir vadeye kadar- faydalanmanıza mukabil kararlaştırılmış olan ücretlerini verin" şeklinde okuyan Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Ubey b. Kâ'b'ın şaz kıraatlerine dayanarak mut'a nikahının helal olduğunu söylemişlerdir.
Sünnete bağlı kalan alimler ise, bunlara şu cevabı vermişlerdir: Bu âyetin mut'a hakkında indiğini söylemek yersizdir. Zira Allah Teala bundan sonra gelen âyette: "O kadınlarla ailelerinin izinleriyle evlenin”[148] buyurmuştur. Bilindiği gibi velinin İzni ve iki şahidin şehadeliyle yapılan evlilik, normal evliliktir. Mut'a için böyle bir şey söz konusu değildir.[149] Bu âyetin önünde ise şu ifade geçmektedir: "... Haram kılman kadınların dışındaki kadınlarla, iffetli olmanız ve hayasızlık yapmamanız halinde mallarınızla evlenmeniz size helal kılındı.”[150] İffetli olma ve sefahate düşmeme sıfatlan, evlenmeden maksadın sadece şehvani arzuları doyurmak olmadığını ifade etmektedir.'Bu ad mut'anın kıtsdedilmudiğini gösterir. Zira mut'a yapanın tek maksadı, şehvani arzularını gidermektir. Onun aile yuvası kurarak iffetini koruma veya çocuk sahibi olma diye bir maksadı yoktur. Mut'a yapan kadın, kısa zamanda durmadan adam değiştirir, iler bir zaman diliminde bir başkasının kucağına varır. Böyle bir kadının illetini muhafaza etmesi pek güçtür. İşte âyetin ön tarafında geçen bu sıfatlar gösteriyor ki, Şiilerin âyetin "onlardan faydalanmanız" bölümünü "muta yapmanız" şeklinde İzahları yersizdir.
Abdullah b. Mes'udun, Abdullah b. Abbas'ın ve Ubey b. Kaab'ın âyete, "belli bir vadeye kadar" ifadesini ilave ederek okumalarına gelince, bu bir şaz kıraattir. Ona dayanılamaz.
Ayrıca şu âyet-i kerime de, mut'a yapmanın haram olduğunu ifade etmektedir: "Mü'minler, mutlaka kurtuluşa ermişlerdir. Onlar öyle mü'minler-dir ki- namuslarını korurlar. Ancak hanımları ve sahip oldukları cariyeler hariçtir. Bunlardan dolayı kınanmazlar. Kim de bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşan mütecavizlerdir."[151]
Şüphesiz ki, mut'a yapılan kadın, ne kişinin hanımıdır, ne de cariyesi. O halde bunu yapan haddi aşan mütecavizdir.[152]
Diğer yandan şiilerin iddia etlikleri gibi âyelin, mut'a hakkında İndiği kabul edilse bile bu âyet neshedilmistir.
Nitekim Hz. Aişe ve Kasını b. Muhammed'e göre: "O kadınlardan faydalanmanıza mukabil kararlaştırılmış olan mehirlerini verin" âyetinin,[153] "onlar öyle mü'minlerdir ki, namuslarını korurlar. Ancak hanımları ve sahip oldukları cariyeler hariçtir. Bunlardan dolayı kınanmazlar. Kim de bunun Ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşan mütecavizlerdir"[154] âyeti taralından neshedİlmîş.
Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ud'a göre de evlenme, boşanma, iddet bekleme ve kadın erkek arasındaki mirası beyan eden âyetlerle n es h edil mistir. Hülasa Nisa Sûresinin yirmi dördüncü âyetini mut'anın caiz olduğuna dair deli! göstermek hiç bir yönü ile doğru değildir.[155]
b. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud, Cabir b. Abdullah, Amr b. Hu-reys ve benzeri sahabeler; Tavus, Ala, Said b. el-Müseyyeb ve İbn Cüreyc gibi alimler, mut'a nikahının neshedilmediğinî söylemişlerdir. Bu da mut'anın caiz olduğunu göstermekledir.[156]
Ebu Hamza diyor ki: Abdullah b. Abbas'a, kadınlarla mut'a yapma soruldu. Abdullah b. Abbas ona ruhsat verdi. Kölesi ona: "Herhalde mut'a yapmak zor durumlarda ve kadınların az oldukları yerde olabilir" dedi. Abdullah b. Abbas da: Evet, dedi.[157]
Kays diyor ki, ben Abdullah b. Mes'ud'un şöyle dediğini işittim: "Biz, Ra-sulullalrın yanında savaşıyorduk. Yanımızda kadınlar yoklu. Dedik ki: Kendimizi iğdişleşlirelim mi? Ra.sulullah onu bize yasakladı ve bize belli bir süreye kadar elbise karşılığı kadınlarla evlenmeye ruhsal verdi." Sonra Abdullah şu âyeti okudu: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Haddi aşmayın. Allah, haddi aşanları sevmez."[158]
Cabir b. Abdullah diyor ki: "Siz, Kasulullah'ın ve Ebu Bekir'in dönemlerinde, bir avuç hurma veya un karşılığında bir kaç gün kadınlarla mut'a yapıyorduk. Nihayet, Ömer b. el-Haltab geldi ve Amr b. llureys meselesinden dolayı onu yasakladı."[159]
Diğer bir rivayetle Ebu Nadre diyor ki: "Ben, Cabir b. Abdullah'ın yanında idim. Bir kişi geldi ve ona: 'Abdullah b. Abbas la Abdullah b. Zübeyr, Hacc-ı Temettü ve kadınlarla mut'a yapma hususunda ihtilaf" ettiler' dedi. Cabir de:
'Biz, onları KasuSullah döneminde yaptık. Sonra Ömer bunları bize yasakladı. Bir daha onları yapmadık' dedi."[160]
Görüldüğü gibi sahabilerden nakledilen bu görüşler, mut'anın kaldırılmadığı imajını vermektedirler. İşte şiiler bunların sözlerine ve ehli beytten naklettikleri sözlere dayanarak mut'a nikahının caiz olduğunu iddia etmişlerdir.
Bu konuda da onlara şu cevaplar verilmiştir:
Abdullah b. Abbas önce bu görüşle idi sonra görüşünü değiştirdi. Nitekim Veki'in. Hallabi'nİn, Beyhaki'nin ve Ebu Avane'nin naklettiklerine göre, Said b. Cübeyr Abdullah b. Abbas'ın bu görüşünden döndüğünü rivayet etmiştir. Muhammed b. Kaab diyor ki: "Abdullah b. Abbas dedi ki: Mut'a yapma İslâm'ın ilk dönemlerinde vardı. Kişi yabancı bir beldeye gidiyordu, orada tanıdığı kimse olmuyordu. Orada kalacağı müddet kadar bir kadınla evleniyordu. Kadın onun eşyalarını korusun, durumunu düzeltsin. Nihayet: "Mü'minler namuslarını korurlar. Ancak hanımları ve sahip oldukları cariyeler hariçtir"[161] âyetleri indi. bu İki türlü kadının haricindeki bütün kadınlarla evlenme haram oldu.[162]
Abdullah b. Mes'ud ve Cabir b. Abdullah'ın görüşlerine gelince; "Sahabeler, Resulullah (sav)'ın döneminde mul'a yapmışlardı. Sonra mut'a yapmak yasaklanmıştı. Fakat bunlara mut'anın yasaklanıp neshedildiği ulaşmamıştı. Hz. Ömer döneminde savaşların çoğalması dolayısıyla buna fiilen yeniden başvurunlar oldu. Ömer b. ilattab bunun Resulullah tarafından yasaklandığını ilan etti ve bunu engelledi.
Hülasa, kadınlarla geçici evlenme mahiyetinde olan mut'a nikahı İslâm-dan önce yapılan, sonra da kaldırılan hükümlerdendir. Bu hususta ümmet İttifak etmiştir. Yalnız Şii imamiyeye göre caizdir Sahabelerin ve onlardan sonra gelen alimlerin kahir çoğunluğu, bütün sünnİ mezhepler bu evlenme şeklinin neshedildiği görüşündedirler.
Hadis-i şerifler de bu doğrultudadır. Bazı sahabelerin farklı görüş beyan etmeleri, çoğunluğa karşı mukavemet edecek kuvvette değildir.[163] Kaldı ki bu hususta diretti. Meşhur olan Abdullah bin Abbas'ın görüşünü değiştirdiği nakledilmektedir.
D. Kur'ânın Hadisleri Neshetmesi
Neshin şekillerinden biri de Kur'an'ın hadisleri neshetmesidir. Bu hususta iki görüş vardır:
a. Cumhur ulemaya göre, Resulullah'm sünneti, sünnetle neshedildiği gibi, Kur'anla da neshedilmiş olabilir. Nitekim, kıblenin Kudüs olması, Rasu-lullah'ın kendi içtihadıyle gerçekleşmiştir. DaJıa sonra kâbenin olması âyetle sabit olmuş, böylece âyet hadisi neshelmiştir.
Bu hususla Bera b. Azib şunu rivayet etmiştir: "Rasufullah, Medine'ye ilk geldiğinde Ensar'dan olan dayılarına misafir oldu. Onaltı veya onyedi ay Kudüs'e doğru namaz kıldı. Resulullah, kıblenin kâbe (Beytullah) olmasını ar-zuluyordu. Resulullah'm kâbeye yönelerek kıldığı İlk namaz, ikindi namazı idi. Onunla birlikte bir topluluk da namaz kılmıştı. Onunla namaz kılanlardan biri çıkıp, diğer bir mescidin rükû halindeki cemaatine vardı ve: "Allah şahidim olsun ki, ben Resulullah (sav) İle birlikte Mekke'ye yönelerek namaz kıldım" dedi. Cemaat bulundukları halde Beytullah'a döndü."[164]
Evet önce Resulullah, Kudüs'e yönelerek namaz kılıyordu: Şu âyetin inmesiyle bu sünnet neshedildi. Resulullah kâbeye yönelerek namaz kılmaya başladı.
"Ey Muhammedi Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müminler) siz de nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin..."[165]
Kur'anın sünneti neshettiğine diğer bir misal de Resulullah'm, Medine'ye göç edecek olan mü'min kadınları müşrik olan kocalarına iade etme şartını Hudeybiye sulhunda kabul etmesi ve bunun şu âyetle neshedilmesidir: "Ey Peygamber! Mü'min kadınlar sana gelip Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup İleri sürmemek ve iyilikte sana karşı gelmemek şartıyla biat ederlerse, Matlarını kabul et. Allah'tan onların affedilmelerini iste..."[166]
b. İmam Şafiî, "Kur'anın, sünneti neshetmeyeceğini, şayet Kur'an, sünneti neshederse, bunun sünnetle beyan edilmesi gerektiğini, böylece sünnetin Kur'anla değil sünnetle neshedilmiş olacağını" söylemektedir.
İmam Şafii'yi buna İten asıl sebep şudur: Şayet Resulullah (sav)'ın sünnetinin Kur'an tarafından neshedildiği kabul edilecek olursa, âyetlerin genel ifadelerine dayanılarak bir çok sünnetin neshedildiği iddia edilmiş olur. Böylece sünnet şer'i sahadan uzaklaştırılır. Bunun ise, tehlikesi pek büyüktür. Zira Kur'anı bize açıklayan Râsulullah'tır. Onun sünneti bırakılırsa, akli izahlara kalkışılır ve yanlış sonuçlara varılabilinir.
Mesela; "...Allah alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır..."[167] âyetinin genel manası, alınır ve "Her türlü alış veriş helaldir, hadislerin beyan ettikleri aldatma içeren alış verişlerin yasaklanması neshedilmiş" denilecek olursa, aslında Resulullah'm yasakladığı bir çok alış verişe cevaz verilmiş olur ki, bu da sakat bir sonuçtur.
Keza, zina eden erkek ve kadından her birine yüzer sopa vurmayı emreden[168] âyetin, evlendikten sonra zine edenlerin recmedilmesi sünnetini nes-hettiği iddia edilebilinir. Benzeri birçok misal zikredilebilinir.
Vakıa İmam Şafii'nin kuşkusu yerinde bir kuşkudur. Nitekim yaşadığımız dönemde bu tür iddialara çokça rastlanmaktadır. Buna rağmen cumhur'un görüşü daha kuvvetlidir. Kötü niyetlileri, önlemek mümkün değildir. İmam Şafii gibi de davranılsa onlar marazlarına başka bir yol bulur onu işletmeye çalışırlar.
E. Hadislerin Kur'anı Neshetmeleri
Neshin şekillerinden biri de budur. Bu husus alimler arasında tartışma konusudur.
a. Cumhur ulemaya göre, Kur'anın mütevatir hadislerle neshedilmesi caizdir. Çünkü kuvvellilik bakımından mütevatir hadisler âyetler gibidir. Diğer yandan Kur'anın mülevatir olmayan haberi ahad hadislerle neshedilmiş olması mümkün değildir.
b. İmam Şafii'ye göre ise, Kur'anın mütevatir hadislerle dahi neshedilmesi imkansızdır. Kur'anı ancak Kuran neshedebilir. Zira nasih ve mensuhun gerçekleşeceğini bildiren âyetlerin açık ifadeleri bunu göstermektedir.
"Biz bir âyetin hükmünü kaldırırsak veya onu unutturursak, daha iyisini veya aynısını getiririz."[169] Hadisler, Kur'andan ne daha İyi, ne de onun aynısıdır. O halde hadisler mütevatir de olsalar, Kur'anı neshedemezler.
"Biz, bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki, Allah ne indirdiğini çok iyi bilir- müşrikler: 'Sen ancak bir iftiracısın' derler. Hayır! Onların çoğu bunu bilmezler. "[170] Görüldüğü gibi âyetlerin birbirleriyle değiştirilmesi beyan ediliyor. Hadislerle değiştirilmeleri bahse konu edilmiyor.
c. İbn Hazm'e göre ise, âyetlerin, mütevatir olmayan haberi ahad hadislerle de neshedilmeleri mümkündür. Zira İbn Hazm'ın kanaatine göre, sünnetin hepsi kafidir. Sahih olması şartıyla lesbüi kesindir. Kat'i olan Kur'an'ın, yine kat'i olan sahih sünnetle neshedilmesi mümkündür, velevki sünnet haberi ahad şeklinde olsun.
Kurtubi, İmam Malik'in de aynı görüşte olduğunu söylemekte ve bu görüşün daha sahih olduğunu belirtmektedir. Kur'anın haberi ahad olan hadislerle neshedildiğine misal olarak şu âyet ve hadisleri zikretmektedir:
1) "Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakıyorsa, ana-babaya ve akrabalara, uygun bir şekilde vasiyette bulunmanız, size farz kılındı. Bu muttakilerin üzerine bir borçtur"[171] âyet-i kerimesi, Amr b. Harise, Ebu Elmame el-Bahili ve Enis b. Malik'ten rivayet edilen şu haberi ahad olan hadisle neshedilmiştir: Resulullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz ki Allah, her hak sahibine hakkını verdi. Artık mirasçıya vasiyet yoktur.”[172] Âyet-i kerime ana-baba ve akrabalara vasiyet etmenin bir borç olduğunu beyan ederken, hadis-i şerit', artık bunun kaldırıldığını beyan etmektedir.
Vakıa bu âyet. Kurlubi'nin anlattığı gibi hadisle değil, miras hükümlerini beyan eden Nisa Sûresi onbir, on iki ve yüz yetmiş altıncı âyetlerle neshedilmiştir. hadis-i şerif ise, sadece âyetlerin birbirlerini neshettiğini bildirmektedir. Bu itibarla, âyetlerin haberi ahad olan hadislerle neshedildiğine örnek teşkil etmemektedir. Ayetlerin birbirlerini neshetmeleri konusunda bu Örnekler zikredilmiştir.
2) Âyetlerin haberi ahad olan hadislerle neshedildiğine diğer bir örnekte şu âyetler ve hadis-i şerif zikredilmektedir:
"Zina yapan kadınlarınıza karşı içinizden dört şahit getirin. Şahitlik yaparlarsa, ölüm onları alıncaya veya Allah, onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. Sizden zina yapan iki kişiye de eziyet edin. Tevbe edip kendilerini düzeltirlerse, onlardan vazgeçin..."[173] Bu iki âyetin, Ubade b. es-Samit'ten rivayet edilen şu hadisle neshedildikleri söylenmiştir.
Resulullah (sav) buyurdu ki: "Benden alın. Benden alın. Allah, o kadınlara yol gösterdi. Evlenmiş olanın evlenmiş olanla zina etmesinin cezası yüz sopa vurulması ve recmedilmesidir (taşlanarak öldürülmesidir). Bekarın bekarla zina etmesinin cezası ise, yüz sopa vurulması, ve bir yıl sürgün edilmesidir.”[174]
Vakıa, hadis-i şerif yukarıda zikredilen âyetleri neshetmiş değil, onların İçerdikleri hükümleri açıklamıştır. Allah Teakı, Resulullah'ın dili ile zina edenlerin cezalarını beyan ederek hangi yolu gösterdiğini ifade etmektedir. Bu bir nesih değil, açıklamadır.[175]
3) Hadisin âyeti neshettiğne başka bir örnek de şu âyet ve hadis gösterilmiştir:
"Artık bundan sonra senin için başka kadınlar helal değildir. Güzellikleri hoşuna gitse de onları başkalarıyla değiştirmen aciz değildir..."[176] Bu âyetin, Hz. Aişe'nin rivayet ettiği "Resulullah Ölmeden önce kadınlar ona helal kılınmıştı"[177] hadis-i şerifiyle neshedildiği söylenmiştir.
Vakıa, bu âyelin kendisinden bir önce gelen elli birinci âyetle neshedildiği beyan edilmiştir.
Ümmü Seleme (r.anh) diyor ki: "Resulullah ölmeden önce Allah ona evlenmesi haram olanlar dışında dilediği kadınla evlenmesini şu âyetle helal kıldı: "Ey Peygamber! Hanımlarından dilediğini bırakıp dilediğini yanında tutabilirsin. "[178]
Nasih ve mensuh ilminin üstadı sayılan Nehhas da haberi ahad olan hadislerin Kur'an'ı nesh edemeyeceği görüşünü tercih etmiş ve Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Ali b. Hüseyn ve Dehhak'm da ayni görüşte olduklarını zikretmiştir.[179]
Diğer yandan Ahzab Sûresi âyet ellikinin neshedilmediğini söyleyenler vardır. Nitekim Hasan el-Basri, Muhammed b. Sİrin, Ebu Bekr b. Abdurra»-man, Ebu Umame el-Bahili ve Muhammed b. Kaab b. el-Kurezİ, farklı gerekçelerle bu kanaattadırlar. Ubey b. Kaab, Hbu Rezi'n ve İkrime'ye göre İse, ko^ numuz olan âyet Resulullah'a özel bir sınıf kadınların haram kılındıklarını be-, yan etmektedir. Onlar da yahudi ve hıristiyan kadınlarıdır. Diğer kadınlar dptf ğildir. İbn Cerir et-Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Bunlara göre dft* âyetin neshi sözkonusu değildir.[180]
Tirmizi'nin, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre, Nisa Sûresi âyet el-Malikide Resulullah'a yasaklanan hanımlardan maksad, aynı sûrenin 50. âyetinde zikredilen dört kadın türünün haricinde olan kadınlardır. Helal kılınan dört kadın türü: Evlenmiş olduğu hanımlar, cariyeler, kendisiyle hicret eden ve akrabası olan hanımlar, bir de kendisini Resulullah'a hibe edecek olan mü'min kadınlardır. İşte 52. âyette, bu sınıfların dışındaki hanımların Resulullah'a helal olmadıkları beyan edilmiştir.[181] Görüldüğü gibi bu görüşe göre de konumuz olan âyet neshedijmemişlir.
4) Sünnetin âyeti neshettiğine başka bir örnek de şu âyet ve Resulullah'ın şu fiili sünneti zikredilmiştir: "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun[182] âyet-i kerime evli, bekar ayrımı yapmadan her zina edene yüz değnek vurulmasını emretmekte, halbuki Resulullah'ın fiili sünneti, evli olanlara böyle bir sopanın vurulmadığını göstermektedir. Nitekim Resulullah (sav), evli olarak zina eden Maiz b. el-Eslemi'ye, Cüheyniye kabilesine mensup olan kadına ve kocasının İşçisiyle zina eden kadına yüz sopa vurmamış, onları sadece recmetmiştir. îşte evlilerden sopanın düşmesi sünnetledir ve sopa vurmayı emreden âyet evliler açısından neshedilmiştir.
Kanaatimizce burada nesih değil, tahsis sözkonusudur. Yüz sopa vurmanın sadece evlenmemiş olanlara ait olduğunu ifade eder.
F. Bir Defa Nesih
Bunun misali, kocası Ölen hanımın iddet bekleme süresini bir yıldan[183] dört ay on güne[184] döndürmesidir. Bu da bir defa olmuştur. Nesihlerin kahir çoğunluğu bu kabildendir.
G. Birkaç Defa Nesih
Bunun misali ise, kıblenin, Kudüs'ten çevrilip serbest bırakılması[185] daha sonra Kabe'ye çevrilmesidir.[186] Bir de mut'a nikâhının üç defa serbest bırakılıp her defasında yasaklanması ve sonunda kesin olarak yasaklanmasıdır.[187]
H. Hükümle Amel Ettikten Sonra Nesih
Neshin şekillerinden biri de budur: Buna örnek olarak, Kıble'nin çevrilmesi, mut'anın serbest bırakılıp yasaklanması ve benzeri nesihler zikredile-bilinir. Zira müslümanlar, önce Kudüs'e doğru namaz kılmışlar, daha sonra Kabe'ye yönelmeleri emredilmiştir. Yine onlar önce mut'a yapmışlar, sonra neshedilmiştir.
1. Hükümle Amel Etmeden önce Nesih
Buna misal olarak, şu hadiseler zikredilmektedir:
Resulullahla fısıldaşmaktan önce sadaka verilmesi emredildi. Bu mü'min-lere zor geldiğinden Allah Teala daha sadaka vermeden önce onlardan bu yükümlülüğü kaldırdı. Şu iki âyet bunu belirtmektedir: "Ey iman edenler! Peygamberle gizli konuşmak istediğiniz zaman, konuşmazdan önce sadaka verin... Gizli konuşmadan önce sadaka vermekten mi çekindiniz? Mademki bunu yapmadınız, Allah sizi affetti..."[188]
Hz. İbrahim'e, oğlunu kesmesi emredildi, İbrahim onu kesmeden bu emri neshedildi. Şu âyetler bunu ifade etmektedirler:
"Biz, İbrahim'i, halim selim bir evlat ile müjdeledik. Çocuk onunla yürüyecek çağa gelince, İbrahim ona: "Yavrucuğum! Ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak ne dersin" dedi. Çocuk da: "Babacığım! Em-rolunduğunu yap. İnşaallah benî sabredenlerden bulacaksın" dedi. Her ikisi de Allah'ın emrine boyun eğip, İbrahim çocuğu alnı üzerine yatırın-ca, Biz ona: "Ey İbrahim! Rüyana sadakat gösterdin. İyilikte bulunanları Biz, böyle mükâfatlandırırız diye seslendik. Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandır. Biz ona, çocuğun yerine büyük bir kurbanlığı fidye olarak verdik. "[189]
Hükümle amel etmeden önce, neshedilmesinin diğer bir misali de, namazın, miraçta elli vakit farz edilip kılınmasından önce, beş rekâta indirilmesidir.[190]
İ. Ağır Hükmün Kaldırılıp Hafifinin İndirilmesi
Neshin şekillerinden biri de, var olan ağır hükmü kaldırıp onun yerine daha hafifini koymak suretindeki nesîhdir.
Buna misal olarak savaşta, önce bir mü'minin on kâfire denk tutulması ve birin ona karşı savaşmasının emredilmesi, daha sonra bunun hafıletilerek, bir mü'minin iki kafire denk tutulması ve birin ikiye karşı savaşmasının emredilmesi zikredilmiştir. Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Eğer içinizden sabırlı yirmi kişi çıkarsa, iki yüz kişiye galip gelir. Eğer sizden yüz kişi olursa, kafirlerden bin kişiye galip gelir..." "Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti. Çünkü içinizde zaaf bulunduğunu biliyordu. Bundan böyle, içinizden sabırlı yüz kişi çıkarsa, iki yüz kişiye galip gelir. Eğer sizden bin kişi olsa, Allah'ın izniyle ikibin kişiye galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir."[191]
J. Hafif Hükmü Kaldırıp Ağırının İndirilmesi
Buna misal olarak, Önce üç gün olan Aşure orucunun emredilip, daha sonra neslıedilerek bir ay olan Ramazan orucunun emredilmesi zikredilmiştir. Bu hususta Abdullah b. Ömer ve Hz. Aİşe diyorlar ki; Ramazan orucu inmeden önce Aşure orucu tutuluyordu. Ramazan ayında oruç tutma inince ar-tık dileyen Aşure orucunu tutuyor, dileyen tutmuyordu.[192]
Buna, başka bir misal de, daha Önce Ramazan orucunu yiyip yerine fitre vermenin serbest olması daha sonra her güç yetirenin oruç tutması mecbur edilip fitre verip oruç yiyebilme noktasının neshi zikredilmiştir. Abdullah b. Ömer ve Seleme b. el-Ekvaa göre, orucun sayılı günler olduğunu ve gücü yetenlerin fitre vererek oruçlarını yiyebileceklerini beyan eden Bakara Sûresi'nin 184. âyetini, hasta ve yolcunun dışında herkesin oruç tutma zorunda olduğunu emreden 185. âyeti neshetmiş, böylece oruç tutma yerine fitre verme ruhsatını kaldırmış ve hükmü daha ağırlaştırmıştir.[193]
Ancak, Abdullah b. Abbas, birinci âyetin neshedilmediğini, fitre vererek oruç yeme ruhsatının yaşlılara ait olduğunu, bunların da fitre vererek Ramazan oruçlarını yiyebileceklerini söylemiştir.[194]
K. Sadece Hükmün Neshi
Neshin şekillerinden biri de herhangi bir âyet veya hadisin hükmünü kaldırıp lafzını aynen bırakmaktır. Genel olarak nesinden bu anlaşılmaktadır.
Buna misal olarak şu âyeti zikretmek mümkündür:
"Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakıyorsa, ana-babaya ve akrabalara uygun bir şekilde vasiyette bulunmanız size farz kılındı. Bu, takva sahipleri üzerine bir borçtur"[195] âyetinin hükmü, daha önce de belirtildiği gibi, miras hükümlerini beyan eden Nisa Sûresi 11, 12, 176. âyetlerle neshedilmiştir.
Fakat âyetin lafzı aynen Kur'anda mevcuttur.
L. Sadece Lafzın Neshi (Tilavetin Kaldırılması)
Eğer nassın lafzı ortadan kaldırılır, fakat içerdiği hükmün devam ettiği bil-dirilirse, yalnız lafzın neshi söz konusu olur.
Bu türden olan nesihlere çok ender olarak rastlanmakta ve alimler arasında tartışmalara yol açmaktadır. Bu nedenle, mümkün olduğu ölçüde misalleri fazlaca zikredilecektir.
a. Bir metinde şöyte buyurulmaktadır: "Eğer, Adem oğlunun iki vadi dolusu malı (diğer bir rivayette altını) bulunsa, mutlaka üçüncüsünü ister. Adem oğlunun boşluğunu ancak toprak doyurur. Allah, teube edenin tevbe-sini kabul eder."[196] Bu metin hakkında şu sahabeler farklı görüşler zikretmişlerdir:
1) Ebu Musa el-Eş'ari,[197] Ubey b. Kaa'b,c [198]Zeyd b. Erkam[199] ve Ebu Vahid el-Leysî,[200] bu metnin bir Kur'an âyeti olduğunu, lafzının Kur'anın toplanmasından önce kaldırılıp manasının ise, devam ettiğini beyan etmişlerdir. Bunlara göre bu metin sadece lafzı neshedilen (tilaveti kaldırılan) âyetlerdendir.
2) Abdullah b. Abbas,[201] bir rivayete göre Ubey b. Kaa'b[202] ve Enes b. Malik[203] bu metni rivayet etmişler ve "Bilemİyoruzki bu âyet mi, yoksa değil mi?" demişlerdir. Bunlara göre ise bu metin, ya lafzı kaldırılıp manası bırakılan bir âyettir veya Resulullah'ın hadisidir.[204]
3) Abdullah b. Zübeyr,[205] Hz. Aişe,[206] ve bir rivayete göre Enes b. Malik[207] bu metni. Resulullahın hadisi şeklinde rivayet etmişlerdir.
Görüldüğü gibi, bu metnin lafzı neshedilen bir âyet olup olmadığı kesin değildir, ihtilaflıdır.
b. Diğer bir metinde de şöyle buyurulmaktadır:
Enes b. Malik diyor ki: Biz, Bir-i Maune Gazvesinde şehid edilen yetmiş kişi hakkında İnen şu Kur'an âyetini okuduk, sonra o kaldırıldı (neshedüdi). "Bizden kavmimize tebliğ edin ki biz, Rabbimizin huzuruna vardık. O, bizden razı oldu ve bizi de razı etti."[208] Görüldüğü gibi, Enes b. Malik'in rivayetine göre bu metin de lafzı neshedilip manası baki kalan âyetlerdendir. Bunun mütevatir olmadığı unutulmamalıdır.
c. Başka bir metinde şöyle buyurulmuştur:
1) Hz. Ömer diyor ki: Bizim, Allah'ın Kitabında okuduğumuz âyetlerden biri de şu İdi: "Babalannızdan yüz çevirmeyin (onları bırakıp başkalarının babanız olduğunu iddia etmeyin). Zira sizin babalarınızdan yüz çevirmeniz, küfürdür (inkardır veya nankörlüktür)."[209] Görüldüğü gibi, Hz. Ömer'in rivayetine göre bu da lafzı neshedilen ayetlerdendir.
2) Ebu Hureyre ise, bunu Resulullah'dan bir hadis şeklinde rivayet etmiştir.[210]
d. Lafzı neshedilip (tilaveti kaldırılıp) hükmü baki kalan âyetlere en Önemli bir misal de, evlendikten sonra zina edenin taşlanarak öldürülmesini beyan eden şu recim âyetidir: "Evlenmiş olan erkek veya evlenmiş olan kadın zina edecek olurlarsa, onlardan her birini mutlaka recmedin (taşlayarak öldürün)."[211]
Haricilerin ve Mutezileden Nazzam'ın dışında bütün İslâm ümmeti, İslâm-da evlendikten sonra zina edenin cezasının, taşlanarak Öldürmek olduğu hakkında İttifak etmişlerdir. Buna delilleri ise, lafzı neshedilip hükmü kalan ve kendisine recim âyeti denen bu âyet, bu âyetin varlığını bildiren hadis-i şerifler, recmin varlığını beyan eden hadisler ve Resulullah'ın fiilen uyguladığı recim olaylarıdır. Konunun öneminden ve günümüzde öz güvenlerini kaybedenlerin Hariciye düşüncesini hortlatmaya çalışmalarından dolayı, bu meseleye Özetle değinilmesi gerekli görülmüştür.
Evvelâ recim âyetinin lafzını kimlerin rivayet ettikleri, sonra bu âyetin varlığının nasıl vurgulandığı, daha sonra recmetme cezasının Resulullah'ın sözlü hadislerinde nasıl zikredildiği, en son olarak da Resulullah'ın recim ceza-sini fiilen kimlere uyguladığı özetlenmeye çalışılacaktır.
1) Recm âyetinin lafzını rivayet edenler:
Bu âyet, tercüme ettiğimiz şekliyle, şu sahabilerden nakledilmiştir.
aa) Abdullah b. Abbas, Hz. Ömer'den rivayet etmiştir.
Abdullah b. Abbas, Hz. Ömer'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Korkarım ki, insanların üzerinden uzun zaman geçerde, içlerinden birileri çıkar ve der ki: "Ben, Allah'ın Kitabında recim diye bir şey bulamıyorum." Böylece insanlar, Allah'ın farzlarından bir farzı bırakarak sapmış olurlar. Dikkat edin! Kişinin evlenmesinden sonra zina etmesi, şahitlerle İsbat edilir veya zinadan hamile kalınır yahut zina eden itiraf edecek olursa, recmetmek haktır ve vardır. "Evlenmiş olan erkek veya evlenmiş olan kadın zina edecek olurlarsa, onlardan her birini mutlaka recmedin" âyetini bizzat ben kendim okudum. Resulullah recmetti. Ondan sonra bizler de recmettik."[212]
bb) Said b. el-Müseyyeb, Hz. Ömer'den rivayet etmiştir.
Said diyor ki: Ömer, hacdan Medine'ye döndü ve insanlara bir hutbe okudu. Onda şunları söyledi: "... Ey insanlar! Size sünnetler konuldu ve farzlar gönderildi. Artık apaçık bir yol üzere bırakıldınız. Sakın İnsanları sağa sola saptırmayın. Sakın ha sakın recim âyeti hakkında helaka düşmeyin. Birileri çıkıpta: "Biz Allah'ın Kitabında (zina eden için) iki ceza bulamıyoruz" demesin. Zira, Resulullah da recmi uyguladı, biz de uyguladık. Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer insanlar, "Ömer b. el-Hattab, Allah'ın kitabına İlavede bulundu" demeseler, ben: "Evlenmiş olan erkek veya evlenmiş olan kadın zina edecek olurlarsa, onlardan her birini mutlaka recmedin" âyetini (Kur'anın bir kenarına) yazardım. Zira biz onu okumuştuk."[213]
cc) Kesir b. es-Salt, Zeyd b. Sabit'ten rivayet etmiştir.
Kesir diyor ki: "Said b. el-As İle Zeyd b. Sabit, Mushafı yazıyorlardı. Onlar şu âyete ulaşınca Zeyd b. Sabit dedi ki: Ben, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Evlenmiş olan erkek veya evlenmiş olan kadın zina edecek olurlarsa, onlardan her birini mutlaka recmedin." Dedim ki, Ey Allah'ın Rasulü! Onu bana yazar mısın? Fakat bu, sanki Resulullah'ın hoşuna gitmedi."[214]
Beyhaki'nin rivayetine göre hadisin sonu Resulullah buyurdu ki: "Onu yazmaya benim gücüm yetmez" şeklindedir.[215] Yani, Resulullah bu âyetin yazılı olarak tesbitini istememiştir. Hikmetini İse, ancak Allah bilir.
dd) Zırr b. Hubeyşi, Ubey b. Kaa'b'dan rivayet etmiştir.
Bu rivayette, recim âyetinin lafzı neslıedilmeden önce Ahzab Sûresi'nde bulunduğu zikredilmektedir.[216]
ee) Kesir b. es-Salt'ın kardeşinin oğlu, Zeyd b. Sabit'ten rivayet etmiştir.
Bu rivayette Zeyd b. Sabit, yukarıda zikredildiği şekliyle recim âyetini Mer-van'a okumuş, Mervan da: "Bunu mushafa koymayalım mı?" diye sormuştur. Zeyd de: "Ömer b. ei-Hattab dedi ki: Ben Resulullah'a gidiyor ve ona bazı şeyler hatırlatıyordum. Resulullah, recim'i zikredince, "ey Allah'ın Rasulü! Recim âyetini bana yaz" diyordum. Resulullah' da buyurdu ki: "Benim ona gücüm yetmez"[217] demiştir.
ff) Umame el-Bahili de bu âyeti, teyzesi Acma'dan rivayet etmiştir.
Acma'nın rivayetinde recim âyetinin sonu şöyledir: "...Tatmin ettikleri zevklerine karşılık, onları mutlaka recmedin."[218]
gg) Abdurrahman'ın kızı Amre, bu âyeti Hz. Aişe'den rivayet etmiştir.
Bu rivayette, sadece okunması neshedilip Kur'ana konulmayan recim âyeti İle hem okunması, hem de manası kaldırılan ve on defa süt emmeyi şart koşan süt âyetinin bir kağıda yazılı olarak Hz. Aişe'nin yatağının altında bulunduğu, Resulullahla hastalığı esnasında meşgul oldukları bir anda, koyunun eve girip o kağıdı yediği beyan edilmektedir.[219]
Bütün bu rivayetler birleştirildiğinde şu sonuca varılmaktadır: Hz. Peygamber, hikmetini bilemediğimiz bir sebepten dolayı recim âyetinin Kur'an âyetleri içine yazılmasını istememiştir. Nitekim Hz. Ömer'in: ''Onu bana yaz dedim, fakat Resulullah bunu hoş görmedi" şeklindeki ifadesi ve Resulullah'ın "benim ona gücüm yetmez" şeklindeki sözleri bunu ifade etmektedir. Bu nedenle recim âyeti okunması neshedilen âyet olarak tesbit edilmiştir.
Diğer yandan Resulullah (sav), okunmaları neshedilen bu âyetlerin, Kur'an âyetlerinin yazıldığı kağıdın dışında başka bir kağıda yazılmasına engel olmamıştır. Hadislerin yazılması da bu şekilde olmuştur. İşte Hz. Aişe'den gelen rivayet bunu belirtmektedir.
2) Recm âyetinin varlığını vurgulayanlar. Hz. Ömer ve Hz. Alî, recim âyetinin okunması kaldırıldığı hükmünün baki olduğu üzerinde ciddiyetle durmuşlar, bunun Kur'anda yazılmamasından cesaret alarak onu inkâra kalkışan-
ların hem kendilerini, hem müslümanlan saptıracaklarını beyan etmişlerdir.
aa) Abdullah b. Abbas, Hz. Ömer'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Şüphesiz, Allah, Muhammed (sav)' i hak ile gönderdi, ona Kitabı indirdi, Allah'ın indirdiği şeylerden biri de recim âyeti idi. Biz, onu okuduk, kavradık ve ezberledik. Bu sebeple, Resulullah da recim cezasını uyguladı, ondan sonra bizler de uyguladık. Korkarım, insanların üzerinden uzun zaman geçer, birileri kalkıp der kî; "Vallahi Biz, recim âyetini Allah'ın Kitabında bulamıyoruz. Böylece Allah'ın İndirdiği bir farizeyi (hükmü) bırakarak sapmış olurlar. Evlendikten sonra zina eden erkek ve kadının zina ettiklerine dair şahitler bulunduğunda veya gebelik olduğunda yahut itiraf edildiğinde bunların recmedilmeieri, Allah'ın Kitabında vardır ve haktır."[220]
bb) Amir diyor ki: Şerahe el-Hamdaniyye, kocasının bulunmadığı bir zamanda hamile kaldı. Onu efendisi Hz. Ali'ye götürdü. Ali ona: "Belki kocan gelmiştir veya biri seni, buna zorlamıştır" diye sordu. Kadın hayır, dedi ve zina ettiğini itiraf etti. Ali ona, Perşembe günü sopa vurdu ve onu Cuma günü recmetti. Ben, her ikisinde de bulundum. Ali, onu recmetmeden önce, göbeğine kadar gömülmesini emretti ve yeri kazıldı. Sonra Ali şöyle dedi: "Recim âyeti, Resulullah'ın tatbik ettiği sünnetlerindendir. Şüphesiz, recim âyeti inmişti. Onu ve Kur'anm diğer âyetlerini okuyanlar Yemame savaşında yok edildiler."[221] Hz. Ali de, recim âyetini okuyan Kurraların Yemame savaşında öldürüldüklerini, bu sebeple âyetin olmadığı gibi yanlış bir kanaate varılabilineceğini beyan ediyor ve müslümanlan böyle bir neticeye varmaktan sakındırıyor.
3) Resulullah'ın sözlü hadisleriyle recmin varlığını beyan etmesi.
aa) Ubade b. es-Samit diyor ki: Resulullah'a vahiy indiği zaman, sıkıntı hissediyor ve rengi değişiyordu. Bir gün yine ona vahiy indi, Resulullah (sav) aynı durumla karşılaştı. Resulullah (sav) açılınca şöyle buyurdu: "Benden alın! Allah, zina edenler için bir yol açtı. Evlenmiş olan evlenmiş olanla, bekâr olan bekâr olanla zina edecek olursa, evlenmiş olana yüz sopa vurulacak ve o, taşlanarak öldürülecektir. Bekâr olana ise, yüz sopa vurulacak ve bir yıl boyu sürgün edilecektir.”[222] İmam Ahmed bu hadisi Seleme b. el-Muhabbİk'ten de rivayet etmiştir.[223]
bb) Bütün sahih hadis kitaplarında zikredilen ve evlendikten sonra zina edenin cezasının öldürülmek olduğunu beyan eden Resulullah'ın şu hadisi,
Hz. Osman,[224] Ebu Umame b, Sehl,[225] Abdullah b. Amir,[226] Talha b. Ubeydul-lah,[227] Hz. Aişe[228] ve Abdullah b. Mes'ud'dan[229] rivayet edilmektedir. Resulullah (sav) buyurdu ki:
"Allah'dan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın Peygamberi olduğuma şehadet eden bir müslüman kişinin kanı, ancak üç şeyden birini yapmasıyla helal olur:
-Cana kıyarak kısası hak etmek,
-Evlendikten sonra zina etmek,
-Ve dinden çıkıp cemaatı terk etmek."[230]
4) Resulullah (sav)'ın recmetme cezasını uygulaması.
Resulullah, ondan sonra gelen raşid halifeler ve İslâm ümmeti, çağlar boyu recim cezasını uygulamışlardır.
Biz, Resulullah (sav)'m bu husustaki uygulamalarından bazı örnekler zikrederek yetinmeye çalışacağız.
Resulullah'ın, Maiz el-Eslemi'yi, Cüheyniye kabilesinden bir kadını, kocasının işçisiyle zina eden kadını, hamile kalan kadının çocuğunun kendisinden olduğunu itiraf eden bir kişiyi, geceleyin hanıma tecavüz eden erkeği, yolculuğu esnasında kendisine getirilen ve zina ettiğini itiraf eden kişiyi ve bekâr olduğu kanaatiyle sopa vurduğu, daha sonra evli olduğu anlaşılınca taşlatarak öldürdüğü kişiyi recmettiği, çokça sahabe tarafından çeşitli hadis kitaplarında nakledilmektedir. Hatta Resulullah, yahudi olan iki ehli kitabı da recmetmİştir.
Aşağıda bu hadiselerin özetlenmesine çalışılacaktır.
aa) Resulullah'ın, Maiz el-Eslemi'yi recmetmesi.
Resulullah'ın Maiz el-Eslemi'yi recmettiği, Ebu Hureyre [231]Cabir b. Abdullah,[232] Cabir b. Semure,[233] Ebu Said el-Hudri,[234] Bureyde el-Eslemı[235] Nuaym b. Hazzal[236] ve Ebu Bekir es-Sıddıkı[237] gibi bir çok sahabeden hemen hemen tüm sahih hadis kitaplarında rivayet edilmiştir.
-Ebu Hureyre diyor ki: "Resulullah (sav) mescid'de bulunduğu bir zamanda ona bir kişi (Maiz) geldi ve ona seslenip şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü! Ben zina ettim." Resulullah ondan yüz çevirdi. Öyleki, Resulullah onu dört defa reddetti. Maiz, kendi aleyhine dört kere şahidlik edince, Resulullah, onu çağırdı ve dedi ki: "Sen deli misin1?" O, hayır dedi. Resulullah (sav'): "Sen evlenmiş miydin?" buyurdu. O, evet dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav): "Bunu götürüp recmedin" dedi.
- Cabir b. Abdullah diyor ki: "Ben de onu recmedenlerdendim. Biz onu, namazgâhda recmettik. Taşlar onun canını yakınca kaçtı. Biz ona Harre'de ulaştık ve onu recmettik."[238]
- Bureyde el-Eslemi diyor ki: "Maiz b. Malik el-Eslemi, Resulullah (sav)'a geldi ve ona: "Ey Allah'ın Rasulü! Beni temizle" dedi. Resulullah da ona: "Vay haline geri dön, Allah'tan af dile ve O'na tevbe e£"dedi. Maiz geri döndü. Çok uzağa gitmeden tekrar geldi ve: "Ey Allah'ın Rasulü! Beni temizle" dedi. Resulullah (sav) yine ona: "Vay haline geri dön. Allah'tan af dile ve O'na tevbe et" dedi. Maiz çok uzağa gitmeden yine geri döndü ve: "Ey Allah'ın Rasulü Beni temizle" dedi. Resulullah (sav) aynı şeyleri söyledi. Nihayet dördüncü kez aynı şeyler olunca, Resulullah ona: "Seni neden temizleyeyim" dedi. Maiz, "zinadan" dedi. Resulullah: "Bu deli mi?" diye sordu. Onun deli olmadığını söylediler. Resulullah: "Bu içki içti mi?" dedi. Bir adam kalkıp ağzını kokladı, onda içki kokusu bulamadı. Resulullah: "Sen. zina ettin mi?" dedi. Maiz de: "Evet" dedi. Bunun üzerine Resulullah recmedilmesini emretti ve reçmedildi... Resulullah: "Maiz için af dileyin" dedi. Onlarda: "Allah Ma-izi, affetsin" dediler. Resulullah: "O öyle bir tevbe etti ki, onun tevbesi bir ümmete taksim edilse, onları mutlaka kuşatır" buyurdu."[239]
-Nuaym b. Hazzal'ın rivayetine göre Maiz, yetim olarak Hazzal'ın evinde büyümüş ve Fatime İsimli bir cariye ile zina etmiş, yukarıda anlatılan itiraflarından sonra recmedilmiştir.[240]
bb) Resulullah'ın Cüheynİye kabilesinden oian kadını recmetmesi.[241]
Bu hadise, Bureyde el-Eslemi ve İmran b. liusayn'den rivayet edilmektedir.
-Bureyde diyor ki: Gamidiye kabilesinden bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın Rasulü! zina ettim beni temizle" dedi. Resulullah (sav) onu geri çevirdi. Ertesi gün olunca kadın gelip, "Ey Allah'ın Rasulü! Niçin beni geri çevirdin? Belki de sen beni Maiz gibi geri çeviriyorsun. Allah'a yemin olsun ki, ben hamileyim" dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav): "illa da israr ediyorsan, git çocuğu doğuruncaya kadar bekle" buyurdu. Kadın, çocuğu doğurunca onu bir beze sanlı olarak getirdi ve: 'İşte çocuk onu doğurdum" dedi. Resulullah (sav): "Git, onu emzir, sütten kesince gel" buyurdu. Kadın, çocuğu sütten kesince, eîine verdiği bir ekmek parçasıyla onu getirdi ve: "Ey Allah'ın Rasulü! İşte çocuk. Ben onu sütten kestim. Artık o yemek yiyiyor" dedi. Resulullah çocuğu müslümanlardan birine verdi. Kadının göğsüne kadar çukur kazılmasını emretti. İnsanlara emretti. Onlar da onu recmettiler. Halid b. Ve-lid'in attığı bir taşdan dolayı fışkıran kan yüzüne geldi ve Halid ona hakaret etti. Resulullah da: "Yavaş ol Halid! Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, haksız mal alan vergi memuru öyle bir tevbe etmiş olsaydı, mutlaka affedilirdi," buyurdu. Sonra Resulullah (sav) cenaze namazının kılınmasını emretti ve cenazesi kılındı."[242]
- İmran b. Husayn'in rivayetinde Hz. Ömer, Resulullah'a: "Ey Allah'ın Rasulü! zina ettiği halde nasıl bunun cenaze namazını kılıyorsun" demiş, Resulullah (sav) da ona: "Öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye taksim edilecek olsa onları mutlaka kuşatır. Sen, Allah için canını feda etmesinden daha üstün bir tevbe bulabilir misin?" cevabını vermiştir."[243]
cc) Resulullah'ın, kocasının işçisiyle zina eden kadını recmetmesi.
Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid dediler ki: "Biz, Resulullah (sav)'ın yanında bulunuyorduk. Bir kişi ayağa kalktı ve: "Allah hakkı için sana söylüyorum. Aramızda mutlaka Allah'ın Kitabıyla hüküm vereceksin" dedi. Bunun arkasından daha anlayışlı olan davalısı ayağa kalktı ve: "Bizim aramızda Allah'ın Kitabı İle hüküm ver ve müsaade et, meseleyi anlatayım" dedi. Rasulullah da: "Söyle" dedi. O, şunları söyledi:
"Oğlum bu adamın İşçisiydi, karısıyla zina etti. Ben ona fidye olarak yüz koyun bir de cariye verdim ve oğlumu kurtardım. Sonra, konuyu ilim sahibi İnsanlara sordum, onlar bana, oğluma yüz adet sopa vurulması, bir yıl da sürgün edilmesi, onun karısının ise, recmedilmesi gerektiğini söylediler." Resulullah (sav) şu cevabı verdi:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben aranızda mutlaka aziz ve eelil olan Allah'ın Kitabı ile hüküm vereceğim. Yüz koyun ve cariye sana geri verilecek, oğluna yüz sopa vurulacak ve o, bir yıl müddetince sürgün edilecektir. Ey Uneys! Sen şu adamın karasının yanına git. Eğer o itiraf ederse, sen onu recmet." Uneys gitti. Kadın itiraf etti ve onu recmetti."[244]
dd) Resulullah'ın, kadının taşıdığı çocuğun kendisine ait olduğunu İtiraf eden genci recmetmesi.
Bu hususta Leclac (r.a) diyor ki: "Çarşıda kendi işimi yaparken, kucağında çocuk bulunan bir kadın geçti. İnsanlar onun yanına koştular. Ben de koşanlardandım. Kadınla birlikte Resulullah'a ulaştık. Resulullah: "Bu çocuğun babası kim?" diye sordu. Kadın sustu. Fakat yanında bulunan bir genç, "Ey Allah'ın Rasulü! Onun babası benim" dedi. Yine Resulullah, kadına yöneldi ve: "Bunun babası kim?" dedi. O genç tekrar: "Ey Allah'ın Rasulü! Onun babası benim" dedi. Resulullah, gencin çevresinde bulunan bazı kişilere baktı ve genci onlardan sordu. Onlar da: "Biz bunun iyiliğinden başka bir şeyini bilmiyoruz" dediler. Resulullah (sav) gence: "Sen. evlenmiş miydin?" dedi. Genç "evet" dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav) emretti ve o recmedil-di. Leclac diyor ki onunla gittik. Ona çukur kazdık. Sağlamca oraya yerleştirdik. Sonra onu, canlanamayacak hale gelinceye (ölünceye) kadar taşladık. Bu esnada bir adam geldi. Recmedilen genci soruyordu. Biz onu Resulullah'a götürdük ve "Bu adam, habisi soruyor" dedik. Resulullah (sav) da buyurdu ki: "O, Allah katında miskten daha güzel kokmaktadır." Anladık ki, o kişi gencin babasıymış. Biz ona gencin yıkanmasında, kefenlenmesinde ve defnedilmesinde yardımcı olduk."[245]
ee) Rasulullah'ın, geceleyin namaza giden kadına tecavüz eden kişiyi recmetmesi.
Bu hususta Vail b. Hucr diyor ki: "Resulullah'm döneminde bir kadın, namaz kılmak için dışarı çıktı. Yolda ona bir kişi rastladı ve elbisesini kadının üzerine örtüp ona tecavüz etti. Bunun üzerine kadın bağırdı. Adam kaçtı. Ka-dmın yanından başka bir adam geçti. Kadın: "Bana bu işi yapan bu adamdır" dedi. Ensar'dan bir topluluğun yanından geçti ve onlara: "Şu adam bana şöyle ve şöyle yaptı" dedi. Onlar koşup kadının kendisine tecavüz ettiğini sandığı adamı yakaladılar ve kadının yanına getirdiler. Kadın: "Evet bu adam" dedi. Onu alıp Resulullah'a getirdiler. Resulullah, o kişinin recmedü-mesini emredince, kadına tecavüz eden asıl kişi ayağa, kalktı ve: "Ey Allah'ın Rasulü! Kadının arkadaşı (ona tecavüz eden) benim" dedi. Bunun üzerine Resulullah, kadına: "Sen git. Allah seni affetti" dedi. Getirilen kişiye güzel sözler söyledi. Kadına tecavüz edene ise, "bunu recmedin" dedi. Sonra bunun İçin: "Öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, Medine halkı böyle bir teube etseydi, onların tevbeleri mutlaka kabul edilirdi" buyurdu. "[246]
ff) Resulullah'm yolculuğu esnasında bir kişiyi recmetmesi.
Ebu Zer diyor ki: "Bir yolculuk esnasında Resulullahla beraberdik. Ona bir kişi geldi ve: "Şu seviyesiz insan, zina etti" dedi. Kişi, Resulullah'm yanında zina ettiğini itiraf etti. Resulullah, onu dört defa geri çevirdi. Sonunda bineğinden indi ve bize bir çukur kazmamızı emretti. Biz, onun için derin olmayan bir çukur kazıdık ve o recmedildi.
Resulullah üzgün bîr şekilde oradan ayrıldı. Yürüyüp gittik. Bîr yerde konakladık. Resulullah sıkıntısı geçdi ve şöyle buyurdu: "Ey Ebu Zerr! Biliyor musun? Arkadaşınız affedildi ve cennete konuldu.”[247]
gg) Resulullah'm zina eden bir kişiye yüz adet sopa vurması, evli olduğu ortaya çıkınca onu recmetmesi.
Cabir b. Abdullah diyor ki: "Bir adam bir kadınla zina etti. Resulullah, ona sopa vurulmasını emretti. Ona sopa vuruldu. Sonra evlenmiş olduğu bildirildi. Bunun üzerine Resulullah (sav) emretti ve recmedildi."[248]
hh) Resulullah'm, birbirleriyle zina eden bir yahudi erkeği ve kadını recmetmesi.
Resulullah (sav)'ın bu iki yahudiyi recmettiği, Abdullah b. Ömer,[249] Bera
b. Azib,[250] Cabir b. Abdullah[251] Ebu Hureyre[252] ve Cabir b. Semure[253] gibi bir çok sahabeden, sahih hadis kitablarının hemen hemen tümünde rivayet edilmektedir.
Görüldüğü gibi İslâmda recmetme cezasının olmadığını söylemek akıl dışı bir iddiadır.
Recmi İnkâr Edenler:
Sahabelerin, lafzı neshedilen recim âyetinin şeklini beyan etmelerine, re-cim'in varlığı üzerinde titizlikle durmalarına, Resulullah (sav)'ın recmi defalarca fiilen uygulamasına ve ondan sonra gelen halifelerin ve İslâm ümmetinin aynı yolu takip etmelerine rağmen geçmişte Hz. Ali'ye karşı çıkan Hariciler, günümüzde de modern geçinen Batı hayranları, recmetme cezasının, Kur'an'da zikredilmemesİ gerekçekiyle, bunun İslâm'da olmadığını İddia etmişlerdir.
Bunlara özetle şunları hatırlatmak gerekmektedir.
a. Recim âyetinin lafzı Kur'anda yoksa da onun ortaya çıkacağını beyan eden âyet mevcuttur. Yüce Mevla şöyle buyurmuştur: "Zina yapan kadınlarınızı ölüm alıncaya veya Allah'ın onlar için bir yol açmasına kadar evlerde tutun. "[254]
Âyette, Allah'ın, zina eden kadınlar için bir yol açmasına kadar evlerde hapsedilmeleri emredilmiş, Resulullah da Allah'ın, bütün zina edenler için cezalar koyarak yolu açtığını beyan etmiş ve buyurmuştur ki: "Benden alın. Artık Allah zina eden kadınlar için yol göstermiştir. Evlenmiş olan evlenmiş olanla veya bekar olan bekar olanla zina edecek olursa, evlenmiş olana yüz sopa vurulacak, sonra o recmedilecektir. Bekar olana ise, yüz sopa vurula-lacak sonra o bir yıl müddetle sürgün edilecektir.”[255]
Eğer recmin varlığını inkar edenler, Resulullah'ın bu izahını sünnet olduğundan kabul etmezlerse, onlara çelişkiye düştükleri hatırlatılmalıdır. Zira namazın farziyeti Kur'anda zikredilmiş, fakat rekatların sayıları mütevatir hadislerle tesbit edilmiştir. Keza zekatın farziyeü Kur'an'da zikredilmiş, fukaha çeşitli mallardan verilecek miktarı hadislerle beyan edilmiştir. Recmetme şeklinde cezalandırma da mütevatir hadislerle gelmiştir. Yerine göre mütevatir hadisleri almak, yerine göre almamak tam bir çelişkidir.
b. Haricilerin düştükleri hataya düşen günümüzün modernistleri, batılıların karşısında kendilerini küçük görme ve onların çokça ayıpladıkları İslâmî hükümlere şüphe sokma sevdasından vazgeçmelidirler. Zira batılılar, heva ve heveslerini ilah edinen, şehvani arzularını firenleyecek herhangi bîr kayıt ve şarta bağlı kalmayan, bu anlayışlarını en yüce makamları olan par-lementolannın duvarlarına: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" şeklinde nakşeden gözleri dönmüş şaşkınlardır.
Yüce M evlanın tasviriyle bunlar: "Heva ve hevesini kendine ilah edinen, Allah'ın bilerek saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği"[256] kimselerdir. Niçin bunlardan çekinip yüce dinimizi onların razı olacakları şekilde anlamaya çalışalım.
c. İslâm'da recmetme cezası yoktur demekle, kâfirleri razı etmek elbette-ki mümkün değildir. Hatta İslâm'ın kahir çoğunluğu inkâr edilse de, günümüzde yaşandığı gibi, yine de razı olmazlar. Allah Teala: "Kendi dinlerine uymadıkça, yahudt ve hıristiyanlar senden asla razı olmazlar"[257] buyurmaktadır. O halde, bırakalım kâfirlere şirin görünme çabalarını da asaletli dini-' mizin hükümlerine takdirle bakalım.
d. Şunu da iyi kavramak gerekir ki, günümüzdeki modernistler, bu dini Allah'ın Peygamberinden, ondan sonra gelen raşid halifelerden ve onların izini üçyüz küsur senedir takip eden saygıdeğer alimlerden daha iyi anlama imkan ve kabiliyetine sahip değillerdir. Bu itibarla, sözleri adeta fincanda fırtına veya çölde bir fısıltı olmadan öteye gidememektedir. Kendilerini bu kadar zorlamalarına gerek yoktur. Eforlarını kâfirleri uyarmaya ve onların şımarıklıklarını tedip etmeye harcasınlar. İslâm'ın hükümlerini sarsmaya ve insanların zihnini bulandırmaya harcamasınlar.
Hem Lafzın, Hem de Hükmün Neshi Şekli
Bazı âyetlerin hem okunmalarının neshedilip mushafa konulmadıkları, hem de İçerdikleri hükümlerin de kaldırıldığı rivayet edilmekte ve bunun da neshin bir şekli olduğu beyan edilmektedir.
Hz. Aişe'den nakledilen şu metin buna misaldir:
Hz. Aişe diyor ki: "Tesbit edilen on kere emmek haram kılar" ifadesi indirilen Kur'andandı. Sonra neshedildi."[258] Yani, süt emziren kadının ve akrabalarının süt emene haram olması İçin, çocuğun en az on defa emmesi gerekli kılınmıştı. Sonra bu neshedildi. Evet, neshedüen bu âyetin hem okunması neshedilmiş, mushafa konulmamış, hem de hükmü kaldırılmış, sünnet haram olmak İçin on defa emme şartı giderilmiştir. Daha az emme ile süt emme hükmü sabit olmaktadır.
Nasih ve Mensuhu Bilme Yolları
Nasih ve mensuh şu yollardan biri İle bilinir:
a. Bizzat metnin İçinde neshedildiğini beyan eden ifadelerin açıklamasından anlaşılır. Resulullah'ın şu hadisi bu türdendir: "Ben sizlere, kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edin..."[259]
b. Ravi, naklettiği nassın tarihini söylerse, sonraki olayın, öncekini nes-hettiği anlaşılır.
c. Ümmet, belti bir hükmün neshedildiğinde icma ederse, bu yolla anlaşılır.
Şuna dikkat etmek gerekir: Neshedenin, daha sonra inmesi şart ise de, Kur'an'da daha sona yerleştirilmiş olması, muhtemeldir. Zira âyetlerin Kur'ana yerleştirilmeleri, iniş tarihlerine göre değildir.
Neshin Gerçekleştiğini İnkâr Edenler
Semavi dinlere mensup olan insanlar, dinler arasında neshin aklen mümkün olduğu gibi, fiilen de gerçekleştiği hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak yahudiler, neshin aklen mümkün olmadığını İddia etmişler, Mutezile mezhebine mensup olan Ebu Müslim el-İsfahani[260] ise, neshin, Kur'an ve sünnette olması aklen mümkün olsa da fiilen gerçekleşmediğini zannetmiştir.
a. Yahudiler, neshin aklen mümkün olmadığına delil olarak şunu söylemişlerdir: "Nesih"le "Beda" aynı şeylerdir. Beda'nın manası, gelişi güzel davranmak, rastgele hareket etmek, kararsız olmak, duruma göre karar değiştirmek demektir. Her şeyi bilen yüce Mevla'nın böyle bir sıfatla sıfatlanması mümkün değildir. Zira böyle bir sıfat, geleceğin ne olduğunu bilemeyen cahillerin sıfatıdır.
Vakıa, yahudilerin bu iddiaları batıldır. Zira nesihle beda aynı şeyler değillerdir. Beda: Rastgele hareket etmek, gelişi güzel davranmak olduğu halde, nesih; geçici olduğu bilinen bir hükmün müddetinin sona erdiğini bildirmektir. Kulların, hükmün geçici olduğunu bilmemeleri Allah Tealanın da bilmemesini gerektirmemektedir.
Allah Teala'nın kullarının çeşitli hallerini bilmesi İtibariyle, onlara bazı ge-çicî hükümler koyup sonra da onları iptal etmesi, onun ezeli ve ebedi ilmine herhangi bir eksiklik getirmez, aksine onun ilminin her şeyi kuşattığını iifade eder. O, kulları İçin bir şeyin ne kadar faydalı ve ne zamana kadardan sonra zararlı olduğunu bilir ve indirdiği hükümleri ona göre gönderir.
Bir şeyin belli bir zaman İçin faydalı olması, her zaman faydalı olmasını gerektirmez. Yeter ki o şey değişebilen bir şey olsun.
Diğer yandan, neshin aklen mümkün olmadığını iddia eden yahudilerin ellerinde bulunan Telmut'ta semavi dinler arasında neshin fiilen gerçekleştiğine dair bir çok misal zikredilmekte ve yahudilere cevab teşkil etmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır: "Nuh gemiden inince, Allah Teala ona: "Ben, yer yüzünün bütün canlılarını sana ve soyuna yiyecek kıldım. Bunları size, bitkiler gibi serbest bıraktım. Ancak kan hariç. Onu yemeyin" buyurdu."
"Sonra, Musa'ya ve İsrail oğullarına bir çok hayvanı haram kıldı."
"Adem (a.s), bacıyı kardeşle evlendiriyordu. Allah Teala bunu, Musa'ya ve diğerlerine haram kıldı."
"İbrahim (a.s)'a oğlunu kesmesi emredildi. Sonra ona: "Oğlunu boğazlama" diye emredildi."
"Hz. Musa, İsrail oğullarına buzağıya tapanlarını öldürmelerini emretti. Sonra onlardan kılıçlarını uzaklaştırmalarını emretti."
"Hz. Musa'ya peygamberlik gelmeden önce, onun emirlerine boyun eğmek gerekmiyordu. Geldikten sonra boyun eğmek gerekti."
b. Neshin aklen mümkün olmasına rağmen fiilen gerçekleşmediğini iddia eden Ebu Müslim el-İsfahani ise, görüşüne delil olarak, şu akli delili zikretmiştir: "Bir şeyi emretmek onun güzel olduğunu, onu tekrar kaldırmak ise, o şeyin kötü olduğunu ifade eder. Bunu da geleceğin ne olacağını bilmeyen cahiller yaparlar. Allah Teala bundan beridir."
Daha önce de zikredildiği gibi, bir şeyin her zaman iyi veya kötü olması gerekmez. Belli bir ilaç belli bir zaman için hastaya faydalı, daha sonra zararlı olabilir. Yeterki bunu keşfedebilen mahir doktor bulunsun. Kulların yükümlü kılınacakları amellerde de durum böyledir. Eğer kulların menfaat
ve maslahatları, belli amellerin önce serbest bırakılıp sonra yasaklanmalarını veya tersini icap ettiriyorsa, onların hayatını düzenleyen Allah Tealanın böyle yapması, neden onun -hâşâ- cehaletini gerektirsin. Aksine Onun ilminin sonsuzluğunu gerektirir. Fakat biz aciz kullara ilimden pek az bir pay verildiğinden, bizlere böyle bir hakkın tanınmaması çok tabiidir. Çünkü kullar, neyin iyi ve neyin köıü olacağını kesin bir şekilde bilemezler. Sadece tahminlere dayanırlar, isabel ettikleri olsa da yanıldıkları pek çoktur. Bugün insanlığın ızdıraplarının kaynaklarından biri de işte budur. İler gün değişebilecek tüzüklerle yargılanırlar. Bir süre önce idam ettiklerini sonra kahraman İlan ettikleri, çokça görülen yakılardandır. Fakat Allah Tealanın hükümleri değiştirmesi elbetteki buna kıyaslanamaz.
Diğer yandan daha önce zikredilen nasiarda fiilen neshin gerçekleştiği, ümmetin ittifak ettiği bir konudur. Ebu Müslim gibilerinin karşı çıkmaları fazla bir önem arzelmemektedir.
Bununla birlikte, neshin çemberini geniş tutmaktansa, onu daraltmak daha isabetlidir. Hasların bağdaştınlmalanna önem verilmelidir.
[1] Bakara, 140
[2] Bakara, 134
[3] Fetih, 10
[4] Taha, 5
[5] Sura, 11
[6] Bakara, 234
[7] Talak, 4
[8] Maide, 3
[9] En'am, 145
[10] Nur, 4
[11] Talak. 2
[12] Haşiye Şerlıi'l-Menar, slı. 358
[13] EbûDâvâd, Kil. Tahare, hah. 113, lın. 297. 298, 300, 3(H: Tirınizl, Kir. Ta hare. bab.
94, lın. 126
[14] Nisa. 3
[15] Nisa, 24
[16] Bakara. 178
[17] Nisa, 93
[18] Nisa, 93
[19] Nisa, 92
[20] İbn Şihab ez-Zuhri, Nasih ve Mensuh, sh.15
[21] Said b. Feyruz. hicri 83 de vefat etmiştir.
[22] İbn Şihab ez-Zuhri, Nasih ve Mensuh, sh. 16
[23] İbn Şihab ez-Zulıri, Nasih ve Mensuh, sh. 16
[24] Casiye, 29
[25] Bakara, 106
[26] Müslim, Kit. Zühd, bab: 1-1 hn. 2967; Müsned İmanı Ahıııed, c. 4, sh. 174.
[27] Hac, 52
[28] Nasılı ve mensuhla alakalı olarak bir çok alim eser yazmıştır. Bu eserlerin bazıları basılmış, bazıları muhdııt, bazıları da kaybolmuştur. Sadece müelliflerin eserlerinin isim iisresinde zikredilmekledir.
Nasilı ve Mensulıla ilgili olarak yazılan ilk eserlerden bazıları: Hicri 117'de vefat eden Katade b. Deame'nin eseri, Hicri 124"de vefal eden İbn Şihab ez-Zuhri'nin eseri, İmam Şafii'nin Usul Risalesi İsmindeki eseridir.
Hicri 738de vefat eden İbnu'l-Barezİ'nin "Nasihu'l-Kur'âni'l Aziz ve Mensuhihi" isimli eseri, Hicri. 338'de vefat eden Ahıııed b. Mıılıaınmed en-Nehhâs'ın eseri bu sahada geniş ıııalumaiiar içeren eserlerdendir.
Son dönem alimlerinden hu konuda eser verenlerden en meşhurları ve eserleri ise, Dr. Mustafa Zeyd ve "Kur'an-ı Kerim'de Nesih" adlı eseri. Ali Hasan el-Arid ve "Fethu'l-Mennan FiNeshi'l-Kur'an"adlı eseri, Dr. Şaban Muhammed İsmail ve "Semavi Dinlerde Nesih Teorisi" isimli eseri, Abdul Muteaî el-Cebri ve "İslâm Şari-atında Nesih" adındaki eseridir.
[29] Enam146
[30] Enam 145
[31] Bakara, 180
[32] Nisa, 11, 12, 176
[33] Buharı, Kit. Tefsir Sure: 4, bab. 5, Kit. Vasaya, bab. 6. Kit. Feraiz, bab. 10
[34] Müslim, Kit. Cemiz, bab. 106, hn. 977; Ebû Dâvûd, Kit. Cenaiz, bab. 81, hn. 2235; Tirmizi, Kit. Ceruıiz, bab. 60, hn. 1054; Neşe:, Kil. Cenaiz, bab. 100, hn. 2034.
[35] Tirmizi, Kit. Cerıaiz, bab. 60, hn. 1054
[36] Nahl, 67
[37] Bakara, 219
[38] Nisa, 43
[39] Maide, 90, 91
[40] Müslim, Kit. Cenaiz, bab. 106, hn. 977; Ebû Dâvûd, Kil. Cenaiz, bab. 81, hn. 2235; Tirmizi, Kit. Cenaiz, bab. 60.hn . 1054
[41] Bakara, 180
[42] Nisa, 11, 12, 176
[43] Bakara, 106
[44] Nahl, 101
[45] Ra’d, 39
[46] Bkz. Bakara, 180
[47] Bkz. Nisa, 11, 12, 176
[48] Bkz. Bakara, 240
[49] Bkz. Bakara, 234
[50] Bkz. Nisa, 15
[51] Bkz. Nur, 2
[52] Bkz. EbûDâvüd, Kil. Hudud, bah. 23, hn. 4413
[53] Bkz. Bakara, 284
[54] Bkz. Bakara, 286
[55] Bkz. Müslim, Kit. İman, bab. 109, hn. 125: Müsned İmanı Alııııed, c. 2, sh. 412
[56] Ebû Dâvûd, Kit. Cehad. bab. 35, hn. 2532.
[57] Müslim, Kit. Cenaiz, bab. 106. hn. 977; Ebû Dâvûd, Kit. Cenaiz, bab. 81,hn.. 2235; Tirmizi, Kit. Cenaiz, bab.60. hn. 1054 Nesei, Kit. Cenaiz, bab. 100, hn. 2034
[58] Bakara. 114
[59] Bakara, 240
[60] Bakara 234
[61] Nur,4
[62] Nur,6
[63] Bakara,54.
[64] Bkz.En’am,146
[65] Bkz.En’am,145
[66] Tevbe, 5
[67] Tevbe, 29
[68] Bkz. İbn el-Barezi'nîn "Nasihul Kur'anl'l-Aziz ve Mensuhihi" İsimli eseri, Bağdad baskısı.
[69] Bkz. "Kitabu'n-Nasih ve'l-Mensuh Fi Kitabillah" isimli Katadenin eseri.
[70] Bkz. İbn Şİlıab cz-Zühri'nin "en Nasih ve'l-Mensuh" isimli eseri.
[71] Bkz. Suyııtinin "el-İtkan Fi Ulumi'l-Kur'an" isimli eseri, e. II, sh. 29-35
[72] Bakara, 180
[73] Buhârî, Kit. Tefsir, sure 4. bab 5. kit. V;i.saya. bab.6. Kil. Ktrraiz, bab. 10
[74] Ebû Dâvûd, Kİi. V;ıs:ıy;ı, hab. (>, lın. 2870; tinnizi, Kit. Va.saya, bab. 5, lın. 2121 (lıascn. .sahilidir); Nesei, Kil. Va.saya, bab. 5, hn. M^'M İlin Mace, KİL Vasaya, bab.6,hn2713
[75] el-İtkan c. II, .sh. 29
[76] Bakara, 240
[77] Bakara 234
[78] Ebû Dâvûd, Kit. Talak , bab 42, hn. 2298; Nesei, Kil. Talak, bab. 69.
[79] Bakara, 228
[80] Bakara 229,230
[81] Bakara, 115
[82] Bakara, 144
[83] Nesei, Kit. Talak, bab. 75
[84] Buhari, Kit. iman, bab, 30, Kil. Tefsir, sure. 2, bab. 12
[85] Nisa, 15, 16
[86] Nur, 2
[87] Ebü Dâvûd, Kit. Hudud, b;ıb. 23, hn. 4413
[88] Ebu Dâvûd, Kit. Hudud, bal». 23, fin. 4^5: Müslim, Kil. Hudud, bab. 12, 13, 14, hn. 1690; Tirmizi, Kil. Hudud, bab. 8, hn. 1434 (Hasen, sahihtir); îbn Mace, Kit. Hudud, b;ıb. 7, hn, 2550. (Bu hadis-i şerifle, evlendikten sonra zina edene, recim cezası uygulanacağı gibi, ondan önce de yüz .supa vurulması beyan edilmiş, yine bekâr olanık zina edene, yüz değnek vurulacağı gibi, bir de bir yıl sürgün edileceği zikredilmişin 11/. Ali, flîisan el-Basri, jshak b. Ralıuye ve zahiri mezhebi bu hadisi esas almışlar ve zina edenlere çift ceza uygulanacağını beyan etmişlerdir. Hz. Ömer, dört mezheb alimleri ise, dalın sonra evli olana yüz sopa atmanın vl- bekâr olanı da bir yıl sürgün etmenin neshedildiğini beyan etmişlerdir).
[89] Bakara, 284
[90] Bakara. 286
[91] Müslim, Kit. İman. bab, 199 hn. 125: Müsnud, İmam Ahmed, c. 2. sh. 412
[92] Bkz. Müslim, Kit İman. bab. 200, hn. 120
[93] Bakara, 183. 184
[94] Bakara, 185
[95] Buhârî, Kit. Tefsir, sure 2, bab. 25
[96] Buhârî, Kit. Tefsir, sure 2, bab. 25
[97] Buhârî, Kit. Tefsir, sure 2, bab. 25
[98] Bkz. el-İtkan fi Ulumil Kuran, c. fi, sh. 29
[99] Bakara, 217
[100] Tevbe, 36
[101] Ali İmran, 102
[102] Tegabun, 16
[103] Nisa, 33
[104] Enfal, 75
[105] Maide, 42
[106] Maide, 49
[107] Enfal, 65
[108] Enfal, 66
[109] Mücadele, 12
[110] Mücadele, 13
[111] Tirmizi, Kit. Tefsir, sure. 58, bab. 2, hn. 3300
[112] Ahzab, 52
[113] Ahzab, 50
[114] Tirmizi, Kit. Tefsir, sure 33. bab. 19, hn. 3216
[115] Müzzemmil, 1-4
[116] Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar geçen zaman İçinde namazları kıl ve sabah namazını da eda et..." (İsra,78)
[117] O halde, akşama girerken de sabaha ererken de Allah'ı tenzih edin (namaz kılın). "...Günün .sonunda ve öğlen vaktine girince, a İlah'ı tenzih edin (namaz kılın)." (Rum, I"7, 18)
[118] Müzzemmil,20
[119] Tevbe, 41
[120] Tevbe 91
[121] Fetih 17
[122] Nur, 3
[123] Nur, 32
[124] Mesela, el-Şerefendin bin el-Barezi'ye göre Kur'nnd;ı neslıedîlen âyetlerin sayısı İkİyüz kırk dokuz, neshedenlerin sayısı, yüz sekizdir. Buna göre, sadece Tevbe Sûre-si'nin kılıç âyeti diye isimlendirilen 5. âyeti ile elli bir surede geçen yüz ondört âyet, yine Tevbe Sûresi'nin savaş âyeti diye :ıdi;ındınlan 29. âyeti ile yedi sûrede geçen sekiz âyet, neslıedilîp hükümleri kaldırılmıştır.
A. Kılış âyeti şudur: "Haram ayları çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürün.
Onları yakalayın, çevrelerini kuşatın. Her gözetlenecek yerden gözetleyin." (Tevbe, 5)
Bu ây Tin nesheltiği âyetlerin numaraları ve bulundukları sûreler şunlardır: Bakara, 8.1, M9. 190, 191, 217. 250: Ali İmran, 20, 28; Nisa, 63, 8ü, 81, 88, 90, 91; Maide, 2, 99; ur, .un, 66, 91. 104, 106, 1U7, 108, 112, 135, 137, 158, 159; A'raf, 183, 199; Yunus, 20, 41, 46, 99, 102, 108, 109; Hûd, 12, 121, 122; R'ad, 40; Hicr, 3, 85, 88, 89, 94; Nahl, 82, 125, 127; İsra, 54; Meryem, 39, 75, 84; Talip, 130, 131, 135; Hac, 49, 68; Mü'minun, 54, 96; Nur, 54; Furkan, 63; Nemi, 92; Kasas, 55; Ankebut, 50; Rum, 60; l.ukman, 23; Serde, 30; Alızab, 48; Sebe, 25; Falır, 23; Yasin, 76; Saftat, 174, 175, 178, 179; Sad, 17, ""O, 88; Zümer, 15, 39, 41; Mü'min, 55, 77; Fussilet, 34; Şura, 6, 40, 43, 48; Zuhruf, -4İ, 83, 89; Duhan, 10, 59; Casiye, 14; Kat", 39, 45; Zariy-at, 54; Tur, 31. 45, 48; Necin, 29; Kamer, 6; Mümtahine, 8; Nun, 44, 48; Mearic, 5, 42; Müzzemmil, 10, 11, 19; Müddessir, 11; İnsan, 8, 29; Tarik, 17; Ğaşiye, 22; Kâ-firun, 6. âyetleri.
B. Savaş âyeti ise şudur: "Kitap ehlinden, Allah'a ve abiret gününe İman etmeyen-
lerle, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını, haranı saymayanlarla ve hak dini, din kabul etmeyenlerle boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." (7'evbe, 29)
Bu âyetin neshettiği âyetlerin mimarları ve bulundukları sûreler ise, şunlardır: Bakara, 109; Ali İmran, 111. 120; Maide, 13; Kn'aın, 70; Enlal, 61; Ankebut, 46; Şura, 15. Konu İle ilgili olarak bkz. Şereleddin İbn el-Barezinin Nasihul Kur'an ve Mensuhi-hi isimli risalesine. Bağdat Üniversitesi, Edebiyal Fakültesi yayınları. Dr. Hatmi Salih ed-Damimi'nin Talıkikivle).
[125] Müslim, Kit. Cenaiz, bab. 106, hn. 977, Kil. Kdahi, bab. 37, hn. 977; Ebû Dâuûd, Kil. Cenaiz, bab. 81, hn. 2235, Kil Eşribe, bab. 7, hn. 3698, Tirmizi, Kit. Cenaiz, bab. 6(), hn. 1054. (Tirmizi'ye göre bu hadis asen ve sahihtir. Bu konuda, E bu Sard'den, İbn Mesuddan, Enes'den, Ebu Htıreyre'den ve Ünımü Seleme'den de hadis rivayet edilmiştir). Nesei, Kil. Cenaiz, bab. 100, hn. 2034, Kil. Eşribe, bab. 40, Kil. EdaJıi, bab. 36; ibn Mace, Kil. cenaiz, bab. 47, lın. 1571. <İbn Mâce bu hadisi İbn Mes'ud'dan, Hz. Aişe'den ve Ebu Hurcyıe'den rivayet etmiştir); Müsned, İmam Ahmed, c. 1, sik 140 (Hz. Ali'den), c. J, sli. 452 (Abdullah b. Mes'ud'dan) c. III, sn. 38 (Ebu Said el-Hudri'den), c. III, sh. 237, (Enes b. Malik'ten) rivayet edilmiştir.
[126] Mut'a nikahı: Evlenecek olan kadın ve erkek, belli bir değer karşılığında geçici bir süre için evleneceklerine dair ittifak ederler. Bu süre bitince kadın kendiliğinden boşanmış olur. Kocasına mirasçı olamaz.
[127] Bkz. Müslim, Kit. Nikâh, bab. 10.
[128] Bkz. Şerhu Müslim'in Nevevi, c. II, sh. 1022.
[129] Mü'minun, 1-7
[130] Buhârî, Kil. Mağazi, bab. 38, Kit. Nikah, bab. 31, Müslim, Kİt. Nikah, bab. 29, hn. 1407; Tirmizi, Kit. Nikah, bab. 29, hn. 1121, Kit. Alime, bab. 6. hn. 1794, (Tirmizi'ye göre bu hadis hasen ve sahihtir); Nesei, Kit. Nikah, bab. 71, Kit. Sayd, bab. 31; İbn Mace, Kit. Nikah, bab. 44, hn. 1961; Darimi, Kit. Nikah, bab. 16, Kit. Edahi, bab. 21; Muvatta, Kit. nikah, bab. 41; Müsned, İmam Ahuıed, c. I, sh. 79.
[131] Müslim, Kit. Nikah, bab. 31, 32, hn. 1407.
[132] Darkutni, Kit. Nikah, bab. 55
[133] Müslim, Kil. Nik:ıh. h:ıh. 20. hn. 1<'İO6; Müsned, İmam Alımed, c. 3, sh. 405.
[134] Müslim. Kit. Nikah, bab. V), lın. \4i)6; Ncsei, Kil. Nik:ıh, bab. 72.
[135] Müslim, Kil. Nikah, b;ıb, 21, lın. 1406; İbn Mace, Kil. Nikah, bab. 44, hn. 1962;
Müsned, îmam Ahıııed, e. .S, .sh. 404, '405.
[136] Müslim, Kil. Nikah, bab. 28. lın. 1406.
[137] Müslim, Kit. Nikah, bab. 18, hn.405 Darekutni, Kil. Nikah. bab. 25
[138] İbn Mace, Kil. Nikah, bab. fi, hn. 1963
[139] Muvatta, Kil. Nikah. bab. 18. hn. 42
[140] Darekutni, Kil. Nikah, bab. 54
[141] Müslim, Kil. Nikah, hah. 27. hn. 1406
[142] Kasdedilen Ihı kbi. Abdullah b. Abbas'dır. Zira n. mut'a yapmanın muhali olduğunu söylüyordu.
[143] Müslim, Kil. Nikah, bab 27,hn. 1406.
[144] Konu ile ilgili olarak bakınız: Zubdetul Ahkâm sh. 203-214 uluslararası ilişkiler bölümünde İslâm! yayınlar teşkilatının yayını
[145] Şiiler, âyetin bu bölümünü "onlarla mut'a yaptığınız takdirde" şeklinde izah etmişlerdir.
[146] Ayetin bu bölümünü İse, "ücretlerini” diye beyan dinişlerdir.
[147] Nisa, 24
[148] Nisa, 25
[149] Bakınız, Tefsir el-Kurtubi. c. 5. sh. 129, 130
[150] Nisa, 24
[151] Mü'minun, 1-7
[152] Konu ile ilgili olarak bkz. Tefsir el-Alusi, c. 5, sh. 5-7
[153] Nisa, 24
[154] Mü'minun,1-7
[155] Konu ile ilgili olarak bkz. Tefsir el-Kurtubi, c. 5. .sh. 129-130; Tefsir Ruhu'l Meani, c. 5, sh 129-130, Tefsir Ruhu’l Meani c.5,sh.5-7
[156] Bkz.Neylu’l-Evtar, c.6,sh.153vd.
[157] Buhari kit.Nikah,bab.31
[158] Maide, 87. Hadisle ilgili olarak bkz-. Müslim, Kil Nikah, bab. 11, hn. 1404; Müsned, İmam Ahmed. C.I ,sh. 420, 432; Buharı, Kil. Nikah, bab. 8, Kit. Tefsir, sure. 5. b;ıb. 9. BuhâıTnin rivayetinde "bdli bir .süreye kadar" ifadesi yoktur.
[159] Müslim, Kit. Nikah, bab. 10. hn. 1405
[160] Müslim, Kit. Nikah, bab. 17 hn. 1405
[161] Müminun, 1-7
[162] Tirmizi, Kit. Nikah, bab. 28. hn. 1122. Bu hadisi Beyhaki ve Tnbaranı de rivayet etmişlerdir. Şevkani, Tirmizi'nin ravilerinin arasında, Musa b. Ubeyde bulunduğunu, bunun da çok zayıf biri olduğunu söylemektedir. (Neylu'l-Evtar, c. 6, sh.153...)
[163] Konu ile İlgili olarak bkz, Neylu'l-Evtar, e. 6, slı. 154-157.
[164] Buharı, Kit imam, bab, 30, Kit. Tefsir, Sure. 2, bab. 12
[165] Bakara, 144
[166] Mümtehine,12
[167] Bakara, 275
[168] Nur, 2
[169] Bakara, 106
[170] Nahl, 101
[171] Bakara, 180
[172] Ebû Dâvûd, Kil. Vnsay;i, bnb. 0, lın. 28~(); Tirmizi, Kil. Vasaya, bab. 5, hn. 2220, 2221; Nesei, Kil. V;ıs;ıy;ı, b;ıb. 5, lın. 3ö?3; İbn Mace, Kil. V:ısaya, bab. 6, hn. 2712, 2713: Darimİ, Kit. Vasnya, bab. 28; Müsııed, İninin Alııned, c. 4, sh. 186, 187, 238, 239. v. 5, sh. lir
J İndisin, Hbu Uınaıııe'dcn gelen Kiviler zincirinde İsmail t>. Ayyaş bulunmaktadır. Amr b. Hurisin raviler /incirinde de Şchr I). Hav^eb vardır. J ler iki ravi hakkında da bazı şeyler söylenmiştir.
[173] Nisa, 15. 16
[174] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 23, hn. 4415; Müslim, Kil. Hudud, bab. U, hn. 1690; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 8, hn. 1434; İbn Mace, Kit. Hudud. bab. 7, hn. 2550
[175] Bir kısmı alimlere ş>öre, bu iki âyet hadisle değil, Nur Sûresi'nin ikinci âyetiyi neshedilmiştir. Nitekim Abdullah b. Abbas bu görüşledir. (Bkz. Ebû Dâuûd, K»1-Hudud. bnb. Zfi, hn. 4413)
[176] Ahzab, 52
[177] Tirmizi, Kil. Tefsir, sure. .'t.^, b:ıb. K\ hn. 3216
[178] Ahzab, 51. Hadis. Tahavi la rafından rivayet edilmiştir. (Bkz. Kurtubi Tefsiri, c. 14-sh. 219)
[179] A.g.e.
[180] A.g.e.
[181] Bkz. Tirmizi, Kit. Tefsir, sure. 33, bab. 19, hn. 3216
[182] Nur, 2
[183] Bakara, 240
[184] Bakara, 234
[185] Bakara, 115
[186] Bakara, 144, 149
[187] Konu ile ilgili olarak muta yapma holümün? bakılmalıdır.
[188] Mücadele, 12, 13
[189] Saffat, 101-107
[190] Konu ile ilgili olarak bkz. Buhârî, Kit. Salat, bab. 1, Kit. Enbiya, bab. 5 vd.
[191] Enfal, 65, 66
[192] Buharı, Kit. Tefsir, sure. 2, bab. 24
[193] Buharı, Kit. Teefsir, sure 2, bab. 25
[194] Buhârî, Kit. Tefsir, sure 2, bab. 25
[195] Bakara. 180
[196] Buhârî, Kit. Rikak, bab. 10; Müslim, Kit. Zikat, bab. 16, 19, hn. 1048, 1049, 1050; Tirmizi, Kit. Zekat, bab. 27, hn. 2337, Kit. Menakib, bab. 33, lın. 3793; İbnMace, Kit. Zühd, bab. 27, hn. 4235; Darimi, Kit. Rikak, bab. 62; Müsned İmanı Ahıned, c. 1, sh. 370, c. 3, sh. 122, 168, 176, 192, 198, 236, 238, 243, 247, 272, 340, 341, c. 4, sh. 368, c. 5, sh. 117, 131, 219.
[197] Bkz. Müslim, Kit. Zekat, bab. 119, hn. 1050
[198] Bkz. Tirmizi, Kit. Menakib, bab. 33, hn. 3793, Müsned, İmanı Ahmed, c. 5, sh. 131
[199] Müsned, İmam Ahmed, c. 4, sh. 368
[200] Müsned, İmanı Ahmed, c. 5, sh. 219
[201] Buhârî, Kit. Rikab, bab. 10; Müslim, Kit. Zekat, bab. 118, hn. 1049; Müsned İmam Ahmed, c. 1, sh. 37, c. 5, sh. 117
[202] Buhârî, Kit. Rikak, bab. 10
[203] Buhârî, Kit. Rikak, bab. 10
[204] İbn Mace, Kit. Zühd, bab. 27, hn. 4235
[205] Müsned, İmanı Ahmed, c. 3, sh. 140, 141
[206] Müsned, İmanı Ahmed, c. 6, sh. 55
[207] Buhârî, Kit. Rikak, bab. 10; Müslim, Kil. Zekat, bab. 116, 117, hn. 1048; Tirmizi, Kit. Zühd, bab. 27, hn. 2337; Müsned, İmam Ahmed, c. 3, slı. 168, 198, 256, 238, 243.
[208] Buhârî, Kit. Meğazi, bab. 28, Kit. Cihad, bab. 184; Müslim, Kit. Mesacid, bab. 297, hn. 677; Müsned, İmam Ahıned, c. 3, sh. 109, 111, 255
[209] Buhârî, Kit. Hudud, bab. 31; Müsned, îıııam Ahıned, c. 1, sh. 47, 55
[210] Buhârî, Kit. Feraİd, bab. 29; Müslim, Kit. İman, bab. 113, lın. 62; Müsned, İmanı Ahmed, c. 2, sh. 526
[211] İbnMace, Kir. Hudud, bab. 9, hn. 2553; Müsned, İmam Ahmed, c. 5, sh. 131, 183; Hakim, el-Müstedrek, c. 4, sh, 360; Beyhaki, Sünenul Kübra, c. 8, sh. 367, hn. 16913; Firdevs li'd-Deylemi, c. 2, sh. 364, hn. 3667; Cemu'l-Cevami, hn. 11044; Mu-vatta, Kİt. Hudud, bab. 1, hn. 10; Mecmau'z-Zevaid, c. 6, sh. 268; Heysemi, bunun Taberani'nin Kebir'inde, İbn Hibban'm sahihinde ve İbn Mendeh'in Mar-İfe'sinde rivayet ettiklerini ravilerin sahih hadislerin ravileri olduklarını zikretmiştir. Bkz. adı geçen son kaynak.
[212] İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2553; Beyhaki, Sünen, c. 8, sh. 367, hn. 16910
[213] Muvatta Kit. Hudud, bab. 1, hn. 10; Tirmizi (daha kısa olarak), Kit. Hudud, bab. 17
[214] Hakini, el-Müstedrek, c. 4, sh. 360
[215] Beyhaki, es-Sünen, c. 8, sh. 367, hn. 16913
[216] Müsned İmanı Ahmed, c. 5, sh. 132; Beyhaki, Sünen, c. 8, sh. 367, hn. 16912; Şevkani, bunu'İbn Hibban'ın da rivayet ettiğini söylemektedir. (Neylu'l-Eutar, c. 7, sh. 102)
[217] Beyhaki, Sünen, c. 8, sh. 367, hn. 16913-
[218] Mecmau'z-Zeuaid, c. 6, sh. 265. (Heysemi bu hadisi Tnberanİ'nin Kebir adlı kitabında zikrettiğini, ravilerinin sahih hadis kitaplarının ravileri olduğunu zikretmiştir.) İbn Mendeh de Marife isimli eserinde rivayet etmiştir.
[219] İbn Mace, Kİt. Nikah, bab. 37, hn. 1944; Müsned İmam Ahmed, c. 6, sh. 269
[220] Buharı, Kit. Hudud, bab. 30, 31; Müslim, Kİt. Hudud, bab. 15. hn. 1691; Ebû Dâuûd, Kit. Hudud, bab. 23, hn. 4418; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 7, hn. 1432; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2553; Muvatta, Kit. Hudud, bab. 8
[221] Müsned, İmam Ahmed, c, I, sh. 107, 121, 140, 141, 143, 153.
[222] Müslim, Kit. Hudud, bab. 12, 13, 14, hn. 1690; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 23, hn. 4415; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 8, hn. 1434 (Hasen, sahih); İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 3, hn. 2550
[223] Müsned, İmam Ahmed, c. 3, sh. 476
[224] Nesei, Kit. Tahrim, bab. 5, lın. 4023; İbn Mace, Kit. Hudııd, bab. 1, Iı. 2533; Müsned, İman) Ahmed, c. 1, sh. 61, 63, 65, 70
[225] A.g.e.
[226] A.g.e.
[227] Müsned, îmanı Ahmed, c. 1, sh. 163
[228] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 1, hn. 4353; Nesei, Kit. Tahrim, bab. 5, hn. 4022; Müsned, İmam Ahmed, c. 6, sh. 214
[229] Buhârî, Kit. Diyat, bab. 6; Müslim, Kit. Kasame, bab. 25, 26, hn. 1676; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 1, hn. 4352; Tirmizi, Kit. Diyet, bab. 10, hn. 1402 (Hasen, sahih); Nesei, Kit. Tahrim, bab. 5, lın. 4021; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 1, hn. 2534; Darimi, Kit. Siyer, bab. 11; Müsned, İmam Ahmed, o 1, sh. 382, 428, 441, 469.
[230] A.g.e.
[231] Buhârî, Kit. Hudud, bab. 22, 29, Kit. Ahkam, bab. 19, Kit. Talak, bab. 11; Müslim, Kit. Hudud, bab. 16, hn. 1691; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4428; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 5, hn. 1428; îbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2554
[232] Buhârî, Kit. Hudud, bab. 21, 25, Kit. Talak, bab. 11; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4420; Tirmizi, Kit, Hudud, bab. 5. hn. 1429 (Hasen, sahihtir).
[233] Müslim, Kit. Hudud, bab. 17, 18, hn. 1692; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4422
[234] Müslim, Kit. Hudud, bab. 20, hn. 1694; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4431
[235] Müslim, Kit. Hudud, bab. 22, 23, lın. 1696; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn.
4433
[236] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 6, 24, hn. 4317, 4419; Müsned, İmam Ahmed, c. 5, sh. 217, 314
[237] Müsned, İmam Ahmed, c. 1, sh. 8. Şevkani, bunu Ebu Yata, Bezzar ve Taberani de rivayet etmişlerdir, senedlerinde Cabir el-Cafi bulunmaktadır. O da zayıf biridir demektedir. (Neylul Evtar, c. 7, sh. 107)
[238] Buhârî, Kit. Hudud, bab. 22, 29, Kit. Ahkam, bab. 19, Kit. Talak, bab. 11; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4428; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 5, hn. 1428; îbn Mace, Kit. Hudud, bab. 9, hn. 2554
[239] Müslim, Kit. Hudud, bab. 22, 23, hn. 1696; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4433.
[240] Ebû Dâuûd, Kit. Hudu, bab. 24, lın. 4419; Müsned, İmam Ahmed, c. 5, sh. 212
[241] Bu kabileye Ganısd kabilesi de denilmektedir.
[242] Müslim, Kit. Hudud, bab. 22, 23, hn. 1695; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4442
[243] Müslim, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 1696; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4440; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 9, lın. 1435; İbnMace Kit. Hudud, bab. 7, hn. 2555.
[244] Buharı, Kit. Hudud, bab. 30, 34, 38, 46, Kit. Ahkam, bab. 39, Kit. Sulh, bab. 5, Kit. Şurud, bab. 9, Kit. Eyınan, bab. 2; Müslim, Kit. Hudud bab. 25 hn. 1696, 1697; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, tın. 4445; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 8, hn. 1433; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 7, hn. 2549; Müsned, İmam Ahmed, c. 4, sh. 115; Nesei, Kit. Adab, bab. 22, hn. 5412; Muvatta, Kit. Hudud, bab. 6; Tirmizi sahibi Ebu İsa, konu ile ilgili hadisleri Ebu Bekre, Ubade b. es-Samİt, Ebu Hureyre, Ebu Saİd el-Hudrİ, Abdullah b. Abbas, Cabir b. Senuıre, Hazzal, Bureyde el-Eslemi, Selem b. ei-Muhabbik, Ebu Berze ve İmran b. Husayn'den de rivayet edilmiştir, demektedir.
[245] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 24, hn. 4435; Müsned, İmam Ahmed, c. 3, sh. 479
[246] Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 22, hn. 1454; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 7, hn. 4379; Müsned, İmanı Ahıued, c. 6, sn. 599
[247] Müsned, İmanı Ahıııed, c. 5, slı. 179
[248] Ebû Dâvûd, Kil. Hudud, bab. 24, hn. 4438
[249] Buharı, Kit. Hudud, bab. 24, Kit. Tefsir, sure. 3, bab. 6, Kit. Menakib, bab. 26, Kit. frisam, bab. 16, Kit. Tevhid, bab. 51; Müslim, Kit. Hudud, bab. 26, hn. 1699; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4446, 4449; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 10, hn. 1436; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. İÛ, hn. 2556; Darimi, Kİt. Hudud, bab. 15, Muvatta, Kit. Hudud, bab. 1; Müsned, İmanı Ahmed, c. 2, slı. 57, 63, 76, c. 5, slı. 96
[250] Müslim, Kit. Hudud, bab. 28, hn. 1700; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4447, 4448; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 10, hn. 2558
[251] Müslim, Kit. Hudud, bab. 28, hn. 1701; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4452, 4455
[252] Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 25, hn. 4450, 4451, Kit. Akdiye, bab. 27, hn. 3624
[253] Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 10, hn, 1437; Müsned, İmam Ahmed, c. 5, sh. 91, 94, 97, 104
[254] Nisa, 15
[255] Müslim, Kit. Hudud, 12, 13, 14, hn. 1690; Ebû Dâvûd, Kit. Hudud, bab. 23, hn. 4415; Tirmizi, Kit. Hudud, bab. 8, hn. 1434; İbn Mace, Kit. Hudud, bab. 7, hn. 2550; Müsned, İmam Ahmed, c. 3, sh. 476. Bu hadisi Seleme b. el-Muhabbik de rivayet etmiştir.
[256] Casiye, 23
[257] Bakara, 120
[258] Müslim, Kit. Rıda, bab. 24, hn. 1452; Ebû Dâvûd, Kit. Nikah, bab. 11, lın. 2062; Tir-mizi, Kit. Rıda, bab. 3, hn. 1150; Nesei, Kit. Rıda, bab. 51; İbnMace, Kit. Nikah, bab. 35, hn. 1942; Muvatta, Kit. Rıda, bab. 17; Darimi, Kit- Nikah, bab. 49.
[259] Müslim, Kit. Cenaiz, bab. 106, hn. 977, Kit. Edahi, bab. 37, hn. 1972; Ebû Dâvûd, Kit. Cenaiz, bab. 81, hn. 2235, Kit. Eşribe, bab. 7, hn. 3698; Tirmizi, Kit. Cenaiz, bab. 60, hn. 1054; Nesei, Kit. Cenaiz, bab. 100, hn. 2034; İbnMace, Kit. Cenaiz, bab. 47, hn. 1571; Müsııed, c. 1, sh. 145.
[260] Ebu Müslim el-İiahani, Muhaımned b. Bahr e 1 -İsfahani'dir. M. 868-934 yuları arasında yaşamıştır. Mutezile mezhebine mensuptur. Abbasi halifesi Muktedir'in döneminde İsfahan valiliği yapmıştır. En önemli eserlerinden biri "Camiu't-Tevil" isimli ondört ciltlik tefsiri, bir de "en-Nasih vel Mensuh" isimli eseridir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi