Ticaret Ilmihali - Ticaretilmihali - Bolum 3
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SATIM AKDİ
Satım Akdinin Mahiyeti
Satım Akdinin Rûkünleri
Satım Akdinin Şartları
Satış Şartlarında Mezheplerin Birleştiği ve Ayrıldığı Noktalar
Satım Akdinde Bedeller
Satım Akdinin Uygulanması
İslâmî Hükümlerle Çelişen Alış-Verişler
I- SATIM AKDİNİN MAHİYETİ
A) Alış-Verişin Tarihçesi:
İnsanoğlu yeme, içme, barınma ve benzeri ihtiyaçlarını her zaman kendi ürettiği şeylerden karşılayamaz. Çünkü ihtiyaçlar çok çeşitli ve insanın üretim kapasitesi ise sınırlıdır. Bu yüzden tarihin çok eski çağlarından itibaren insanlar mal mübâdelesi yapmaya başlamışlardır. Meselâ; elinde buğdayı olan bunu arpa, kumaş veya ihtiyacı olan bir hayvanla değişim yoluna gitmiştir. Yine koyunu olan, sığır cinsi hayvan ihtiyacını koyunla değiştirerek karşılamıştır. Ancak giderek malı malla değişim demek olan trampa’nın yetersizliği görülmüş, malı sürekli malla değişmek yerine, bazı kıymetli madenlerin, satış bedeli olarak kullanılması devrine geçilmiştir. Böylece paralı ekonomi dönemi başlamıştır.
Bu satış bedelleri demir, bakır, bronz, gümüş ve altından yapılmış madenî paralar olup, önceleri külçe, halka veya çubuk şeklinde tedavül etmiştir. Bunlardan altın ve gümüşün değeri, ağırlıklarına göre belirlenmiş, külçeler şekil bakımından standart hale getirilerek, üzerlerine ağırlık ve ayar durumlarını belirten işaretler konulmaya başlanmıştır.
Külçe, çubuk veya halka şeklindeki maden parçalarının yassı ve yuvarlak bir biçim alınca, daha kullanışlı bir hale geldiği, hilenin güçleştiği, taşıma ve saklamanın daha kolay olduğu görülmüştür. Böylece yuvarlak şekilli, damgalı altın ve gümüş para dönemine geçilmiştir.1
İşte gerek malı malla mübadele ve gerekse malı para karşılığında satma usulü insanlığın çok eski çağlardan beri ihtiyacını karşılamak veya kazanç sağlamak amacıyla başvurduğu bir yoldur.
Hz. Peygamber (s.a)’e hangi kazancın daha üstün olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Kişinin elinin emeği ve dürüst yapılan (mebrûr) alış-veriştir.”2 Yalan yere yemin ve aldatma karışmayan satım akdine “mebrûr” alış-veriş” denir. Başka bir hadiste şöyle buyurulur: “Hiçbir kimse kendi elinin emeğini yemekten daha hayırlı bir yemek yememiştir. Şüphesiz Allah’ın nebîsi Davud (a.s) da zırh yaparak kendi elinin emeğini yerdi.3
Yukarıdaki hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki, en hayırlı kazanç, kişinin elinin emeği ile olan kazancıdır. İmam el-Mâverdi (ö.450/1058), el-Ahkâmü’s-Sultâniyye isimli eserinde kazanç yollarını ziraat, ticaret ve sanat olmak üzere üçe ayırdıktan sonra, İmam Şâfiî‘n’in (ö.204/819) ticareti diğerlerine tercih ettiğini, fakat kendisinin ziraatı tevekküle en yakın bulduğu için en üstün kazanç yolu saydığını belirtir. en-Nevevî (ö.676/1277)’ye göre ise ziraatla san’at ticarete tercih edilir, çünkü bunlardan ilk ikisi kişinin emeğine dayanır. Bu ikisinden ziraat de san’attan daha üstündür, çünkü topluma sağladığı yarar daha geneldir, insanları ve hayvanları kapsar. Bütün canlılar ziraate muhtaçtır.4
B) İslâm’dan Önceki Dinlerde Ticaret ve Ekonomik Hayat:
Eski çağlardan beri insanların ihtiyaçları çeşitli san’at ve mesleklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s)’in dokumacılık, İdris peygamberin terzilik, İbrahim (a.s)’in kumaş ticareti, Nuh ve Zekeriya peygamberlerin marangozluk, Hz. İsa’nın ise kunduracılık mesleğinin öncüleri olduğu nakledilmiştir. Yine Musa (a.s)’ın, Şuayb peygambere 8-10 yıl çobanlık yaptığı, birçok peygamber ve Allah dostu velîlerin de bu mesleği yaptıkları bilinmektedir.5
Demir endüstrisinin ilk kurucusu Davud (a.s)’dır. Demiri kalıba döküp, ona şekil verme san’atı ona yüce Allah tarafından vahyedilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Şüphesiz ki Biz, Dâvud’a nezdimizden bir üstünlük verdik: “Ey dağlar ve kuşlar! Davud’la birlikte tesbih edin” dedik. Ona demiri yumuşak kıldık. Biz Dâvud’a; Geniş zırhlar îmal et, dokumasını ölçülü ve sağlam yap, diye vahyettik. Davud’a ve ailesine şöyle dedik: Salih amellerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görüyorum.”6 “Biz Davud’a, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”7
Hasan el-Basrî (ö.110/728) ve Katâde (ö.117/735) Davud (as.)’ın demiri ateşe sokmağa ve çekiçle dövmeğe ihtiyaç duymadığını, onun demiri eliyle ip gibi dilediği şekilde büktüğünü söylemişlerdir. Zırhın ince ve sert telden örüldüğü düşünülürse, demire ölçülü su verme, onu kalıba dökerek şekil verme sanatının o dönemde ne kadar ileride olduğu anlaşılır. Davud (a.s) hem peygamber hem de bir hükümdardır.8
Süleyman (a.s)’a Yüce Allah tarafından büyük medeniyet ve saltanat verilmiştir. Mucize olarak rüzgar onun emrine verilmiş, cinleri işçi olarak çalıştırma imkânı tanınmış ve göz kamaştıran saraylar inşası onun saltanatının simgesi olmuştur. Nitekim Saba’ Melikesi Belkıs’ın Yemen’den Kudüs yöresine göz açıp kapayıncaya kadar getirilebilmesi bu medeniyetin ruh olarak itici gücünü gösterir.
Kur’an-ı Kerim’de o büyük saltanata şöyle yer verilir: “Rüzgârı da Süleyman’ın emrine verdik. O, rüzgar estiğinde, sabahleyin bir aylık yola gider, akşam olunca da bir aylık yoldan dönerdi. Süleyman için erimiş bakırı kaynağından su akar gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir bölümü, onun emrinde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıktıysa ona alev alev yanan ateşin azabını tattıracağız. Cinler Süleyman’ın istediği gibi saraylar, heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı.”9
Allah Teâlâ ticaret ahlâkı bozulan, ölçü ve tartıda hile yapan Medyen halkının durumunu örnek olarak verir. Medyen’e peygamber olarak gönderilen Şuayb (a.s) şöyle der: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum.”10 “Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle ve tam olarak yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmayın.”11
Medyen halkı puta tapan bir toplumdu. Şuayb (a,s) bunları tevhîd inancına çağırdı. Onlar ölçü ve tartılarıyla, silik, kesik, vezni eksik paralarıyla halkı aldatırlardı. Ashab-ı kiramdan Zeyd b. Eslem (r.a)’den rivayete göre, Medyenli tüccarlar altın (dinar) ve gümüş (dirhem) parayı halka, etrafını keserek sayı ile sürerler, halktan alırken de bu paraları tartı ile alırlardı.12 Meselâ; dört gram olan altın paranın kenarlarından yarım gram kadar alındığı halde, sayı ile verilince yine tam altın lira olarak işlem gördürülür. Fakat geri alırken tartı yoluna gidilince satın alma gücü yarım gram eksilmiş olur. Böyle bir para piyasasının esnaf ve tüccar lehine haksız kazanç meydana getirdiği açıktır. Bu da enflasyonun benzeri bir olaydır.
Şuayb (a.s)’ın uyarılarına kulak asmayan Medyen toplumunun başına gelen felâketi Kur’an-ı Kerim şöyle haber verir: “Şuayb şöyle dedi: Ey kavmim! Olduğunuz gibi devam edin. Ben de yoluma devam edeceğim. İleride alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekliyorum. Azap emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri rahmetimizle kurtardık. Zalimleri ise, korkunç bir çığlık yakaladı. Böylece yurtlarında dizüstü yığılıp kaldılar.”13 “Sanki yeryüzünde yaşamamışlar gibi izleri silinip gitti. İyi bilin ki, daha önce Semud kavmi, Allah’ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen kavmi de, öylece uzaklaştı.”14
Sonuç olarak Medyen toplumunun başına gelen olayın iki etkeni vardı:
1) Allah’a ortak koşmaları,
2) Alış-verişlerinde hile yapıp halkı aldatmaları.
Kur’an-ı Kerim’de zulüm ve haksızlığın sembolü olarak gösterilen Karun da, toplumun problemleriyle ilgilenmeyen, yoksulları gözetmeyen zenginlere örnek teşkil eder. Karun, Musa (a.s)’ın kavminden büyük hazinelerin sahibi olan bir tüccardır. Hazinelerinin anahtarlarını büyük bir topluluk ancak taşıyabiliyordu. Karun; “Bu servet bana, ancak bende bulunan bir ilim sayesinde verilmiştir.” der, bütün nimet ve servetlerin Allah’ın rızkı genişletmesinden ibaret olduğunu düşünmezdi.15 Karun büyük bir ihtişamla kavminin huzuruna çıkınca, dünya hayatını arzulayanlar; “Ne olurdu Karun’a verilenler gibi bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük şans sahibi bir insandır” derlerdi.16 İlim sahipleri ise topluma yararı olmayan, sadece başkalarına karşı böbürlenmek, zulüm ve haksızlık yapmak üzere toplanan böyle bir servete özenmek gerekmediğini söylerlerdi.17
Karun’un sonu şöyle açıklanır: “Sonunda, Karun’u da, evini de yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek hiç bir topluluğu olmadı. O, kendisini de savunamadı. Daha dün onun yerinde olmayı arzulayanlar: “Demek ki, Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletiyor ve daraltıyor. Eğer Allah bize lutufta bulunmasaydı, bizi de yere geçirirdi. Demek ki, imansız kimseler, asla kurtuluş yolu bulmuyorlar.” demeye başladılar.”18
Yusuf (a.s) da Mısır hükümdarının mâlî ve ekonomik işlerini yürütmekle görevlendirilmişti. Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre hükümdar şöyle bir rüya görmüştü: “Ben rüyamda yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer rüya tabirini biliyorsanız, bu rüyamı tabir ediniz.” dedi.”19 Başkalarının tabir edemediği bu rüyayı Yusuf (a.s) şöyle açıkladı: Mısır ve çevresinde yedi yıl bolluk olacak, ondan sonra da bunu yedi yıl kıtlık izleyecek. Yusuf (a.s) bu ekonomik bunalımlı yıllar için çare olarak da, bolluk yıllarında fazla ürünün depolanmasını, kıtlık yıllarında düzenli bir şekilde bunlarla ihtiyaçların karşılanmasını önermişti.20 Ayrıca hükümdara şöyle bir teklifte bulunmuştu: “Beni ülkenin hazinelerinin başına getir. Çünkü ben, iyi muhafaza eden ve iyi bilen biriyim.” dedi.21 Gerçekten Yusuf peygamber çeyrek yüzyılı içine alan bu çalkantılı dönemde adaletli bir ekonomik düzen kurmuş ve toplumu sıkıntılı yıllar için tasarruf yapmaya alıştırmıştır. Bu yüzden o, zenginlikle yoksulluk, bollukla darlık arasında dengeli bir ekonomik modelin uygulayıcısıdır.
Hatta bazı iktisat tarihçileri, arkasında standart değerler bulunan ilk kağıt para uygulamasını M.Ö. 1600 yıllarında Mısır yöresindeki bazı tecrübelere dayandırırlar. Bu ise Yusuf peygamberin dönemine rastlar. İktisat tarihçisi J. Dobretsberger22 Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedavül ettiğini söyler. Bu ülkede devlet hazine ve depolarının emanet kabul etmesi usuldendi. Halk, elindeki altın, mücevherât ve hububâtı saklanmak üzere buralara tevdi eder ve kendilerine emanet bıraktıkları şeyin değerini belirten bir makbuz verilirdi. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki malı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hatta bu belgeler Fenike ve Mezopotamya’da da tedâvül ediyordu.23
Diğer yandan ekonomik hayatta risk dengelerini ve maliyet unsurlarını bozarak haksız kazançlara yol açan faizin de İslâm’dan önceki toplumlarda ortaya çıktığı ve Yahudi toplumuna yasaklandığı görülür.24
Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim’den bazı örnekler sunmaya çalıştığımız eski toplumların ticaret ve ekonomik hayatları günümüze ışık tutmaktadır. Çünkü ekonomide toplum dengeleri, riziko, haksız kazanç, ölçü ve tartıda hile, aldatma, ekonomik gücünü kötüye kullanma gibi yapanı Yüce Allah’ın rızasından uzaklaştıran haller her dönemin ekonomik problemleridir. Vahye dayalı dinlerin yasakladığı bu noktalara dikkat etmek ve emredilen hususları yerine getirmek vahiy ve sünnetin bu konularda getirdiği esasları bilmeyi gerektirir. Diğer konularda olduğu gibi ticari ve ekonomik hayatla ilgili esasları bilmek de helal kazanç için önemlidir. Bu yüzden biz aşağıda ticarî muamelelerin en geniş alanını teşkil eden “satım akdi”ni incelemeye çalışacağız.
C) Alım-Satım Terimi ve Kapsamı:
1. Satım akdinin tarifi:
Arapça «bey’» sözcüğü satmak ve satın almak anlamında zıt anlamlı sözcüklerdendir. “Şirâ” sözcüğü de böyledir. Bey’, sözlükte; bir şeyi bir şeye karşılık olarak vermek demektir. Çoğulu «büyû’»dur. Satış çeşitlerinin çok oluşu ve her birinin kendine ait özel hükümlerinin bulunması nedeniyle, klasik fıkıh kaynaklarında “Kitâbu’l-büyû’ (Alış-verişler kitabı)” başlığı çoğul olarak kullanılmıştır.
Bey’ sözcüğü Kur’an-ı Kerim’in altı ayetinde alış-veriş anlamında tekil olarak kullanılır.25 “Alış-veriş yaptığınız zaman şahit tutun” 26 ayetinde ise bu kelime “tefâul” vezninde yine aynı anlamda kullanılmıştır. Şirâ sözcüğü de şu iki ayette “sattılar” anlamında kullanılır: “Yusuf’u düşük fiyatla, bir kaç dirheme sattılar”27 “Kendilerini, karşılığında sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bilselerdi.” 28 Ancak bu iki fiilin satın almak anlamı için daha çok “iftiâl” vezni tercih edilmiş ve arap dilinde kullanılmıştır. “işterâ (satın aldı)” ve “ibtâa” gibi.29
Satım akdi bir terim olarak şöyle tarif edilmiştir: Malın malla özel bir şekilde mübadele edilmesidir. Elde edilmesi istenilen bir malı, bir bedel karşılığında muayyen bir şekilde değişmekir.30 el-Mevsılî’nin (ö.683/1284) tarifi şöyledir: “Mütekavvim bir malı, mütekavvim bir mal karşılığında, mülkiyetleri nakletmek suretiyle değiştirmektir.”31 Mütekavvim mal; değeri olan ve şer’an yararlanılması caiz bulunan mal demektir. İbn Kudâme (ö.620/1223) satışta mülkiyetin naklini dikkate alarak şöyle tarif etmiştir: Bir malı malla, mülkiyeti nakletmek ve diğerinin mülkiyetini devralmak üzere değişmektir.
Hanefilere göre mal; insan tabiatının ilgi duyduğu ve ihtiyaç için elde biriktirdiği şeylerdir. Bir şeyin mal oluşu herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duymasıyla sabit olur.32
Beşerî hukukun satım akdi tarifi de şöyledir: “Satım bir akittir ki, onunla satıcı satılan malı alıcının üstlendiği bir bedel karşılığında alıcıya teslim ve mülkiyeti ona nakleylemek borcunu yüklenir.”33
Mecelle’de, satım akdi “Malın malla değiştirilmesi” olarak tarif edildikten sonra (Mad. 105), akdin meydana gelmesi için kabzın şart olmadığı şöyle belirlenmiştir: “Satışta kabz şart değildir. Fakat akitten sonra, önce alıcı satış bedelini satıcıya ve ikinci olarak da satıcı, satılanı alıcıya vermeye borçlu olur.” (34)
Diğer yandan Mecelle, yapılan bir satım akdini sonuç doğurup doğurmaması bakımından “mün’akid” ve “gayri mün’akid” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Mün’akid sonuç doğuran satım akdi olup; sahih, fâsit, nâfiz (derhal uygulanabilen) ve mevkûf (yürürlüğü başkasının iznine bağlı olan) akit çeşitlerine ayrılır. Gayri mün’akid, bâtıl akit olup geçerliliği bulunmayan bir akit türüdür.35
2. Satım akdinin dayandığı deliller:
Şartlarına uygun olarak yapılacak alış-verişin meşrû oluşu Kitap, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.
a) Kur’an’dan deliller:
Kur’an-ı Kerim’de alış-verişle ilgili çeşitli ayetler vardır. Bazıları şunlardır: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helâldir.”36 “Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.”37 “Alış-veriş yaptığınız zaman şahit tutun.”38 “Hac mevsiminde, Rabbinizin fazlından ticaret istemeniz (alış-veriş ederek kazanç sağlamanız) size günah değildir.”39 Ölçü ve tartıda hile yapanlarla ilgili olarak da şöyle buyurulur: “İnsanlardan bir şey ölçüp alırken, tam alan, onlara bir şeyi ölçüp veya tartarken de eksik tutan hilekârların vay haline.”40 Başka bir ayette de vadeli borçların yazıyla tesbit edilmesi istenir. (el-Bakara, 2/282)
b) Sünnetten deliller:
Hz. Peygamber (s.a)’in ticaret ve ekonomik hayatla ilgili bir çok söz, fiil veya takrirleri vardır.
Rasûlullah (s.a)’a hangi kazancın daha temiz olduğu sorulunca şöyle buyurmuştur: “Kişinin elinin emeğiyle ve mebrûr alış-verişle kazandığıdır.”41 Dürüst yapılan, yalan yere yemin ve aldatma karışmayan satışa “mebrûr alış-veriş” denir.
Doğruluktan ayrılmayan esnaf ve tüccarın ahiretteki derecesi şöyle açıklanmıştır: “Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır.”42 Başka bir hadiste İslâm toplumu rayiç fiyatla alış-verişe teşvik edilerek şöyle buyurulur: “Bir kimse gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa, sanki onu yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış gibi ecir alır.”43
Allah elçisi bir defasında esnaf ve tüccarı şöyle uyarmıştır: “Ey tüccar topluluğu, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu sadakalarınızla telafi ediniz.” 44
Diğer yandan sözünde ve işinde doğru tüccarın âhiretteki birlikte olacağı kimseler şöyle belirlenmiştir: “Dürüst, sözüne ve işine güvenilen tüccar, nebîler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.”45
Hz. Peygamber kendisi de bizzat alış-veriş yapmış, borçlanmış, rehin vermiş, ortaklık yapmıştır. O, insanlar çeşitli ticaret muameleleri yaparlarken peygamber olmuş ve onları ticaretlerinde serbest bırakmıştır. Ancak ticaret hayatında faiz, karaborsacılık, yalan, hile, gabin ve garar gibi haksız kazanca yol açabilen şeyler yasaklanmış, hak sahibinin hakkını alabildiği ve haksızlık yapmak isteyenin dışlandığı bir ekonomik sistem kurulmuştur.46
c) İcmâ ve akıl delili:
Müslümanlar alış-verişin meşrûluğu konusunda görüş birliği içindedir. Akıl da bunu gerektirir. Çünkü insanın, başkasının elinde bulunan şeye ihtiyacı olur. O kimsenin de bu malı her zaman bedelsiz vermesi beklenemez. Bu durum insanları mal mübadelesine zorlar. İnsan, yaratılış bakımından medenî ilişkiler içinde bulunmaya elverişlidir. Bir çok muameleler gibi alış-veriş de toplum halinde yaşayışın bir gereğidir.
Alış-verişlerde asıl olan mübahlıktır. Kitap ve sünnette açıkça yasak bulunmayan konularda alış-veriş serbesttir. Yeter ki karşılıklı rıza olsun ve akit şartlarına uygun olarak yapılsın. Şu ayetlerin genel anlamı da bunu ifade eder: “Allah alış-verişi helal kılmıştır” 47 “Sizden karşılıklı rıza ile yapılan ticaret olması durumu müstesnadır” 48 Diğer yandan yerde ve gökte olan herşeyin insan için yaratıldığını49 ve Allah’ın helâl kıldığı şeylerin haram sayılamayacağını bildiren ayetlerin50 genel anlamı da yasak bulunmayan konularda temel prensibin “mübahlık” olduğunu gösterir.
II- SATIM AKDİNİN RÜKÜNLERİ
Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden unsura “rükün” denir. Şart ise, bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla birlikte, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş veya vasıftır. Meselâ; namazda rükü ve secde gibi, namazın aslını oluşturan ana parça ve farzlar rükün olup, bunlardan birisi eksik kalsa namaz geçerli olmaz. Bir satım akdinde de icap ve kabul rükündür. Taraflardan birinin teklifi, diğerinin de buna uygun kabulü bulunmadıkça satış gerçekleşmez. İcap ve kabulün açıklanışı söz veya fiil ile olur.
Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre ise satım akdinin rükünleri dört tane olup; satıcı, alıcı, akdin konusu ve kullanılan sıygadan ibarettir.51
A) İcap ve Kabul:
Hanefilere göre bir alış-verişte ilk olarak söylenen “sattım veya aldım” sözleri icap, diğer tarafın bunu izleyen “aldım veya sattım” sözleri ise kabul yerindedir. Burada irade beyanını önce yapma prensibi esas alınmıştır. Bunu satıcı veya alıcının yapmış olması sonucu değiştirmez. İlk teklif icap, buna cevap niteliğindeki ikinci söz ise kabul sayılır.
Çoğunluk müctehidlere göre ise icap, satılanın mülkiyetini nakledecek olan satıcının sözü olup, önce veya sonra olması sonucu değiştirmez. Kabul de, satılan malın mülkiyetini üzerine alacak olan kimsenin olumlu irade beyanıdır.
B) İcap ve Kabulün Nitelikleri:
İcap ve kabulün mazi siygası, yani “di”li geçmiş zaman kipi ile ifade edilmesi gerekir. “Sattım”, “satın aldım”, “kabul ettim” demek gibi. Akitler genel olarak bu siyga kullanılarak yapılır. Çünkü mazi siygası kesinlik ifade eder. Bu yüzden klasik fıkıh kaynakları akitlerin yapılmasında önce mazi sıygasını zikrederler. Ancak satım akdini o anda yapma niyeti bulununca, akitte şimdiki zaman siygası (muzari) da kullanılabilir. “Satıyorum”, “alıyorum”, “bu fiyata kabul ediyorum” demek gibi. Burada niyetin şart koşulması, müzari sıygasının gelecek ve geniş zamanı da kapsama ihtimalinin bulunması yüzündendir.52
Emir sıygası ile satım akdi meydana gelmez. Mesela; alıcı satıcıya “şu malı bana sat” dese, satıcı “sattım” diye cevap verse, alıcının üçüncü olarak “satın aldım” demesi gerekir. Aynı teklif satıcıdan da gelebilir. Onun; “şu malımı satın al” teklifine karşı taraf “satın aldım” dese, yeniden satıcının “sattım” demesi gerekir. Burada emir sıygasıyla ifade edilen ilk teklifler, gelecek zaman anlamını da kapsadığı için icaptan çok “icaba çağırma” niteliğindedir. Çünkü insanlar genellikle “şu malı bana sat” veya “şu malı satın al” gibi istekleri şüphe ile karşılarlar. Malın eksiği olmasa böyle bir teklifte bulunulmazdı, diye düşünürler. Prensip olarak mala alıcı talip olmalıdır. Ancak emir siygası akdi o anda yapmak niyetiyle kullanılmışsa icap yerine geçer.
Satım akdi ile evlilik akdi arasındaki fark:
Satım akdinde emir siygası icap yerine geçmezken, nikah akdinde, emir siygası karşı tarafa vekâlet verme anlamındadır. Evlenecek eşlerden biri diğerine kendisini nikâhlaması için yetki vermişse, tek kişi asil ve vekil olarak nikâh akdinin iki tarafını üstlenmiş olur. Bir taraf diğer tarafın velisine “beni filanca ile evlendir” diye yetki verse, velayet ve vekalet yetkisi tek kişide toplanmış olur. Halbuki satım akdinde aynı kişinin her iki tarafı birlikte temsil etmesi caiz olmaz. Çünkü birbirine zıt olan menfaatleri tek kişinin koruması mümkün değildir. Mesela; iki firmanın birlikte yetkili temsilcisi olan kimse, bir firmanın malını satarken, aynı malı diğer firma adına satın alsa zan altında kalır. Malı pahalı satsa, alıcı firma, ucuz satsa satıcı firma zarar etmiş olur. Bu yüzden çelişen menfaatleri dengelemesi mümkün olmaz. Ancak konunun bazı istisnaları vardır. Baba küçük çocuğuna kendi malını rayiç bedelle satabileceği gibi, küçüğe ait malı ayni şekilde kendisi satın alabilir, Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf' a göre bu konuda vasî de baba gibidir.Çünkü çocuğa şefkatli olan baba,vasî'yi ölmeden önce titizlikle seçmiştir.
Alış-verişte soru siygası da icaba çağrı niteliğinde olup icap yerinde sayılmaz. “Şu malı bana şu fiyata satar mısın?” sorusuna satıcı “sattım” diye cevap verse, asıl icap satıcının bu cevabıdır. Alıcının yeniden “aldım” demesi gerekir ki, bu sonuncusu kabul niteliğindedir.
Satacağım, alacağım gibi sözcükler kesinlik ifade etmediği için, bunlarla satış meydana gelmez. Bununla akdin o anda yapıldığına niyet etmek imkânı da bulunmaz. Bu siyga ile ancak “satış va’di” yapılabilir.53
İcap ve kabul sözlü olarak yapıldığı gibi yazışma yoluyla da yapılabilir. Mektup, faks ve telgraf gibi yazı araçları ile açık ve kesin satın alma teklifi yapılmışsa bu icap sayılır. Satıcı da buna sözlü olarak, elçi ile veya yazışma yoluyla cevap verince satış akdi tamamlanmış olur. Ancak mektupla icap, soru veya emir siygaları kullanılarak yapılmış veya karşı taraftan teklif almak amaçlanmışsa, bunu “icaba çağırma” olarak kabul etmek gerekir.54
Diğer yandan gazete ve dergilerde yer alan satış ilânlarını, çeşitli kişi ve kuruluşların fiyat liste ve broşürlerini “icaba davet” olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü ilândan kısa bir süre sonra satıcının stok malları bitmiş, ya da fiyatlarda yeni değişiklikler yapılmış olabilir. Bu yüzden böyle bir ilana dayanarak satın alma isteğinde bulunan kimsenin talebini “icap”, satıcının buna olumlu cevabını ise “kabul” olarak değerlendirmek gerekir.
C) Telefonla Alış-Veriş:
Telefonla alış-veriş yapmak bu aracın haberleşmede kullanılmaya başlamasından sonra ortaya çıkan yeni bir meseledir. Ezher Üniversitesi İlmî Araştırmalar ve Fetva komisyonu bir soru üzerine telefonla evlilik akdi yapılamayacağına fetva vermiştir. Burada dayanak, evlenecek kimselerin seslerinin başkası tarafından taklit edilme ihtimalinin bulunmasıdır.55 Evlilik akdinin önemi ve akit sırasında şahitlerin hazır bulunmasının gerekliliği gibi sebeplerle bu fetva yerindedir. Diğer yandan İslâm hukukunda şahitlerin yanında yazılacak mektup yoluyla, uzakta bulunanların evlenmesine de cevaz verilmiştir. Belki günümüzde hüviyetlerin tespiti ve imzaların alınması bakımından noter benzeri bir kuruluşun araya girmesi ispat kolaylığı sağlar.
Yüzyılımızın hızlı ekonomik faaliyetleri arasında telgraf, teleks ve faks gibi, isteği karşı tarafa yazılı olarak ileten araçlarla haberleşme “mektupla icap ve kabulde bulunma” niteliğindedir. Telefon da günümüzde ticaret hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Telefon veya telsiz, tarafların iradelerini birbirine ulaştırmada zaman sürecini kaldırmakta, hazırların görüşmesine benzeyen bir ortamı meydana getirmektedir. Bu yüzden beşeri hukukta telefonla yapılan icaplar, hazırlar arasında yapılan icaplara benzetilmiştir.56
İslâm’da da telefonla satım akdi yapmak mümkün ve caizdir. Bu görüş, arada bir duvar veya sur gibi bir engel olduğu halde birbirinin sesini duyabilecek kadar uzaklıktaki kişilerin akit yapabilecekleri esasına dayanır.57 Ancak telefonla görüşmede tarafların bedelleri o anda teslim imkânı bulunmadığı için böyle bir akit standart (mislî) veya önceden nitelikleri belirli olan malların satışı için elverişlidir. Eğer satış peşin olarak yapılmışsa, belirlenen şekilde malın ambara verilmesi ve paranın da gönderilmesi gerekir. Bedellerin ileriki bir tarihte teslimi kararlaştırılmış olursa satım akdi değil “satış va’di” sözleşmesi meydana gelir. Para peşin mal daha sonraki bir tarihte teslim anlaşması yapılmışsa, buna da “selem” hükümleri uygulanır.
D) Dış Ülkelerle Alış-Verişte İcap ve Kabul:
İhracat ve ithalat işlemlerinde mevcut bir mal üzerinde peşin anlaşma yapılmışsa, akreditif işlemi peşin yerine geçer. Çünkü mal hazırlanıp dış ülkeye gönderilince bedellerin mübadelesi paranın çekildiği anda gerçekleşmiş sayılır. Nitelikleri belirli standart bir malı üreterek veya iç piyasadan satın alarak ihraç etmeyi üstlenen kimse ise, alıcı kişi veya firma ile para peşin anlaşmışsa bu bir “selem (para peşin mal veresiye)” akdi olur. Para, malın sınırdan çıkışı üzerine akreditifli muamele ile teslim alınacaksa, başlangıçtaki sözleşmeyi “satış vadi” olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü hem para hem de mal veresiye ile satım akdi meydana gelmez. Siparişi verilen şey projesi belli motor, makina, fabrika gibi seri standardı bulunmayan nitelikte ise, yapılan sözleşme “istisna akdi” sayılır. İleride bu alış veriş şekillerini açıklayacağız.
E) Teâtî Yolu ile Alış-Veriş:
Fiyatı belirli bir malı, icap ve kabul formalitelerine uymaksızın, parayı verip malı almak fiiline “teati” veya “muâtât” satışı denir. Mesela; alıcı malı alır ve satıcıya da bedelini öder. Ancak aralarında satışla ilgili bir konuşma geçmez, işaret de yapılmaz. Bu şekilde satılan şeyin ucuz veya pahalı mallardan olması sonucu değiştirmez. Alıcının rahatlıkla alabileceği yere konulan gazete, dergi, kitap, ekmek ve benzeri şeyler bu tarzda alış-verişe elverişlidir. Bu gibi şeylerin fiyatları önceden bilindiği için taraflar için aldanma söz konusu olmaz.
Bazan taraflardan birisinin irade beyanı sözlü, diğerininki ise fiil ile olabilir. Alıcının sözlü alım teklifine, satıcının konuşmadan malı paketleyip vermesi gibi.
Hanefî, Malikî ve tercih edilen görüşlerinde Hanbelîlere göre, teâtî yoluyla satış; mutat, rızaya delâlet eder ve taraflardan her birisinin iradesini tam olarak ifade eder nitelikte olduğu zaman geçerli olur. Çünkü satım akdi, rızaya delâlet eden her şeyle yapılabilir. Diğer yandan her asırda insanlar çarşı ve pazarlarda teâtî yoluyla alış-veriş yapmışlar ve müctehidlerden onlara karşı çıkan olmamıştır. Bu yüzden konu üzerinde icma meydana gelmiştir. Burada rızaya delâlet eden bir karînenin bulunması yeterlidir. Ancak nikah akdi fiil ile meydana gelmez. Sözlü icap ve kabul gerekir. Çünkü bu akit önemli olup ihtiyatı gerektirir.58
Şâfiîlere göre, satım akdi ancak açık veya kapalı olarak icap ve kabule delâlet eden sözlerle meydana gelir. Malı eline alıp, satış bedelini bırakmakla satış gerçekleşmiş olmaz. Satılan şeyin basit veya değerli olması da durumu değiştirmez. Çünkü Hz. Peygamber “Satım akdi ancak karşılıklı rıza ile olur.”59 buyurmuştur. Rıza ise kalpte kaldığı sürece kapalı bir durumdur. Bu yüzden sözlü olarak dışa açıklanması gerekir. Diğer yandan, satışın yapılıp yapılmadığını ispat için de buna ihtiyaç vardır. Nitekim şahitlerin hakim önündeki ifadeleri ancak sözlü yapıldığı zaman kabul edilir.
Teâtî şeklinde yapılan alış-verişi Şâfiîlerden önce Gazzâlî (ö.505/1111) basit eşyanın, Nevevî (ö.676/1277) ve Bağavi (ö.436/1044)’nin içinde bulunduğu bir grup bilgin ise ticaret örfünün cereyan ettiği her çeşit malın alım satımında caiz gördüler.60
F) Akit Meclisi:
Satım akdinde meclis, akdin yapıldığı yer ve zamanı ifade eder. Meclis; alış-veriş yapanların birbirinden bedenen ayrılması, konuşmalarda alış-verişin söz konusu olmaktan çıkması veya satış akdinin meydana gelmesi gibi nedenlerle sona erer.
Satım akdi hazırlar arasında yapılıyorsa, taraflar bir araya gelip de alım-satımla meşgul olmaya başlayınca akit meclisi teşekkül etmiş olur. Mecelle’nin tarifi şöyledir: “Alış-veriş meclisi, tarafların pazarlık için bir araya gelmesidir.” 61
Mektup veya elçi aracılığı ile yapılacak alış-verişlerde, muhatabın mektubu okuduğu veya elçinin icap haberini karşı tarafa ulaştırdığı zaman meclis teşekkül etmiş olur. Telefonla konuşmalarda ise, taraflar alış-verişten söz etmeye başlayınca, meclis oluşmuş sayılır.
Söz, fiil veya davranışlarla kabul veya red iradesi belli oluncaya kadar akit meclisi devam eder.
G) Meclis Muhayyerliği:
Alış-verişte icap ve kabul birlikte bulunmadıkça tek tek bağlayıcı olmaz. Bu yüzden icaptan sonra, karşı tarafın akdi kabul veya red serbestliği vardır. Satış teklifini kabul ederse, akit tamamlanmış, red ederse, icap hükümsüz olmuş bulunur. İşte icaptan sonra karşı tarafın sahip olduğu bu kabul veya red yetkisine “kabul muhayyerliği” denir.
Taraflar icap ve kabulde bulunarak akdi tamamladıktan sonra, acaba akit meclisinde bulundukları süre içinde akdi bozma imkânı var mıdır? Hemen şunu belirtelim ki, bir akitten sonra satıcı ve alıcı birlikte akdi feshetmek isterlerse, bu her zaman mümkün ve caizdir. Bu durumda taraflar aldıklarını geri vererek akdi sona erdirmiş olurlar. Bu çeşit feshe “ikâle” denir. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu ise, acaba taraflardan birisi, meclis süresince, karşı taraf razı olmasa bile tek yanlı iradeyle akdi feshedebilir mi? Başka bir deyimle icap ve kabulden sonra taraflar için meclis muhayyerliği hakkı var mıdır?
Hanefî, Mâlikî ve Medineli yedi fakihe göre, satım akdi icap ve kabul ile bağlayıcı olur. Çünkü bu bedelli bir akit olup, alma ve satma sözcüklerinin mücerred olarak birbirine bağlanması ile meydana gelir. Başka bir deyimle meclis muhayyerliğine ihtiyaç kalmaz. Hz. Ömer’in (ö.23/643) şöyle dediği nakledilmiştir: “Satış ya bir akittir, ya da muhayyerlik vardır.” 62
Bir akdin meydana geldikten sonra askıda kalmaması veya parçalanmaması gerekir.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, icap ve kabulün birleşmesi sonucu satım akdi taraflar akit meclisinde bulundukları sürece, caiz yani bağlayıcı olmayacak şekilde meydana gelir. Bu takdirde taraflardan her birisi birarada bulundukları veya aralarında başka türlü bir muhayyerlik belirlemedikleri sürece, satışı feshetmek veya devam ettirmek, konusunda seçimlik hakka sahibtir. Kısaca satıcı veya alıcı icap ve kabulden sonra da alış-veriş yapılan yerden ayrılıncaya kadar tek yanlı irade ile satışı bozabilir. Buna “meclis muhayyerliği” denir. Tarafların ne zaman birbirinden ayrılmış sayılacaklarını örf belirler. Bu ise, satıcı veya alıcının alış-veriş yaptıkları yerden ayrılmasıyla gerçekleşir.63
Bu iki görüşün ortak olarak dayandığı delil şu hadistir:
“Satıcı ve alıcı, birbirinden ayrılmadıkları sürece satışı bozma hakkına sahiptirler.”64 Hanefîler “birbirinden ayrılmadıkları sürece” ifadesini, “icap ve kabul iradelerini açıklamadıkları sürece” tarzında anlamışlardır. Buna göre, icapta bulunan kimse, karşı taraf kabul edinceye kadar bu teklifinden cayabileceği gibi, karşı taraf da bu teklifi kabul veya reddetme hakkına sahiptir. Kısaca satım akdi icap ve kabul ile bağlayıcı olur ve taraflar bedelleri vermeyi üstlenmiş olurlar. 65
Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise hadisteki “birbirlerinden ayrılma”dan maksat beden olarak ayrılmadır. Bu da akit meclisinden ayrılma ile gerçekleşir. Bu yüzden taraflardan birisi isterse meclis sonuna kadar satışı bozabilir.66
Mecelle 182. maddede Hanefîlerin görüşü esas alınarak şöyle denilmiştir: “Alış-veriş meclisinde, icaptan sonra meclis sonuna kadar taraflar seçimlik hakka sahiptir.” Buna göre, icapta bulunan, bu teklifinden meclis sonuna kadar cayabileceği gibi, karşı taraf da kabul veya red şeklindeki irade beyanını meclis sonuna kadar geciktirebilecektir.
Devamındaki maddelerde rücû hakkının kullanılması şöyle dile getirilmiştir: “İcaptan sonra, kabulden önce taraflardan biri, akit yapmak istemediğini gösteren bir söz veya fiilde bulunursa icap bâtıl olup, kabule mahal kalmaz.” 67 “Taraflardan biri icapta bulunup da karşı tarafın kabulünden önce rücû etse, icap bâtıl olur ve ondan sonraki kabul ile satım akdi meydana gelemez.” 68
Diğer yandan Malikîler bu konuda çoğunluk müctehitlere karşı çıkarak, icapta bulunanın artık karşı tarafın kabulüne veya kabulün gecikmesi halinde nihayet alış-veriş meclisinin sonuna kadar bu teklifinden dönemeyeceği esasını benimsemiştir.69
Ancak taraflardan birisi veya her ikisi satış gerçekleşmeden önce dükkan, market ve mağaza gibi alış-veriş yapılan yerden ayrılınca, önceki yapılan icap yani belirli fiyatla yapılan satış veya alış teklifi geçerliliğini yitirir. Alıcı sonradan yeniden gelerek aynı malı satın almak istese, satıcı yeni bir teklifte bulunabilir. Bunda görüş birliği vardır.
III - SATIM AKDİNİN ŞARTLARI
Bir satım akdinde dört çeşit şartın bulunması söz konusu olur. Bunlar fıkıh kaynaklarında şu başlıklar altında incelenir: Meydana gelme (in’ikâd) şartları, geçerli olma (sıhhat) şartları, yürürlük kazanma (nefâz) şartları ve bağlayıcı olma (lüzûm) şartları. Bu şartların amacı, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları önlemek, tarafların karşılıklı menfaatini korumak, aldanma riskini kaldırmak ve bilinmezliğin yol açabileceği haksızlığı gidermektir. Meydana gelme şartı eksik olan akit bâtıl olur. Sıhhat şartı yerine gelmezse Hanefîlere göre akit fasit olur. Yürürlük şartı bulunmazsa akit icazete kadar askıda (mevkûf) kalır. Bağlayıcılık şartı bulunmayan akitte ise, tarafların muhayyerlik hakkı söz konusu olur. Aşağıda bunları açıklayacağız:
A) Meydana Gelme (İn’ikâd) Şartları:
Bir akdin şer’an tamam sayılabilmesi için gerekli olan şartlara meydana gelme şartları denir. Bu şartlardaki bir eksiklik akdi bâtıl kılar.
Hanefîlere göre, meydana gelme şartları dört kısma ayrılır. Bunlar akdi yapanlarla, akdin kendisi ile, akdin yapıldığı yerle veya akdin konusu ile ilgili şartlardır.
1. Akdin tarafları ile ilgili şartlar:
a) Ehliyet:
Hanefilere göre alış-veriş yapacak olan kimsenin akıllı olması, yani iyi ile kötüyü, kârla zararı ayırabilecek bir akıl olgunluğuna ulaşması gerekir. Bu da genel olarak yedi yaşını doldurmakla kazanılır. Delil Hz. Peygamberin şu hadisidir: “Yedi yaşına girdikleri zaman çocuklarınıza namazı emrediniz.” 70 Bu hadise göre yedi yaşında namazın anlamını kavrayabilen bir çocuk günlük bazı muamelelerin anlamını da kavrayabilir. Buna göre, akıl hastası ile temyiz gücüne sahip olmayan yedi yaşından küçüklerin alış-veriş yapması geçerli değildir. Küçüğün veya zorlanan (mükreh) kişinin yaptığı alış-verişin hükmünü şöylece açıklayabiliriz:
Mümeyyiz küçüğün alış-verişi:
Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, yedi yaşla erginlik çağı arasında bulunan mümeyyiz küçüğün yapacağı alış-veriş velisinin izni bulunmak şartı ile geçerli olur. Aksi halde velisi izin verinceye kadar satış akdi askıda (mevkûf) kalır. Dayandıkları delil şudur: Çocuğun yaptığı tasarruf, onun iradesine değil gerçekte velisinin iznine dayanır. Çünkü böyle bir alış-verişte çocuk bir tellâl gibi olup, asıl akdi yapan başkası yani veli olmaktadır. Diğer yandan çocuğun alış-veriş yaptırılarak denenmesi ve tecrübe kazandırılması da gerekir. Çünkü erginlik ve rüşd çağına ulaşınca, malı kendisine teslim edilecektir. Alış-verişin velinin kontrolü altında yapılması çocuğun aldanmasını önler ve malını korumuş olur.71
Şâfiîlere göre ise, çocuğun ehliyeti bulunmadığı için yapacağı alış-veriş meydana gelmez. Çünkü akdi yapan satıcı veya alıcı olsun, reşid olması gerekir. Rüşd hali ise bir kimsenin erginliği, dininin doğruluğu ve malını doğru kullanması ile anlaşılır. Delil şu ayettir:
“Allah’ın sizi başına diktiği malları beyinsizlere vermeyin.”72 Çocuğa, alış-veriş yapması için malda tasarruf izni vermek, malı saçıp savuracak olan sefihlere vermek gibidir. Her ikisinde ortak nokta akıl eksikliği yüzünden malın zayi olma endişesidir. Şâfiîler şu dört kişinin satım akdini bâtıl saymıştır: Mümeyyiz olsun veya olmasın küçük, akıl hastası, mükellef olsa bile köle ve âmâ. 73
Ancak erginlik çağına kadar çocuğun hiçbir alış-veriş yapamayacağını söylemek çocuğun yetişmesine engel teşkil edebilir. Bu yasağı malı ve serveti kendisine teslim edilerek alış-verişte tamamen serbest bırakılması uygun değildir, şeklinde anlamak gerekir. Bu yaşta veli kontrolü gerektiği için çocuğun malı saçıp savurma tehlikesi bulunmaz. Zaten malın teslimi rüşd’ten sonra olur.
Yedi yaşla erginlik çağı arasındaki mümeyyiz küçüklerin yapacağı hukukî tasarruflar üçe ayrılır:
aa) Yararına olan tasarruflar: Odun ve ot toplamak, avlanmak, hibeyi, sadakayı, vasiyeti veya borcu için kefâleti kabul etmek gibi mümeyyiz küçüğün tamamen yararına olan tasarruflar geçerlidir. Bunlar için velisinin önceden izni veya tasarruftan sonra icazeti şart değildir.
bb) Zararına olan tasarruflar: Yedi yaşla erginlik çağı arasındaki çocuğun malını başkasına hibe, sadaka veya ödünç olarak vermesi yahut başkasının borcuna kefil olması gibi hukuki tasarrufları geçerli değildir. Çünkü bunlar onun tamamen zararına olup veli icazet verse bile yürürlük kazanmazlar. Çünkü zararlı tasarrufa velinin icazet verme yetkisi yoktur.
cc) Yararlı da zararlı da olabilen tasarruflar: Mal satmak, satın almak, kiraya vermek veya kira ile yer tutmak, ortaklık ve benzeri akitler küçük çocuk için yararlı da zararlı da olabilir. Bu yüzden mümeyyiz küçüğün yapacağı bu gibi akitler velisinin iznine bağlı olarak (mevkûf) geçerlidir. Veli, çocuk erginlik çağına ulaşıncaya kadar akde icazet verebileceği gibi, erginlik çağından sonra çocuk da bizzat akdi devam ettirmeye karar verebilir.74
Mükrehin satışı:
Hanefîlerin çoğunluğuna göre, zor altında bulunan kimsenin yapacağı, alım-satım, kira ve benzeri akitler fâsittir. Zorlama ölümle korkutma gibi tam olsun (mülcî) veya yalnız dövmek, bir kısım malı telef etmekle tehdit gibi eksik (gayri mülcî ikrah) bulunsun sonuç değişmez. Çünkü iradenin zorlanması akitlerin sıhhat şartlarından olan rızayı yok eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Mallarınızı kendi aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz. Meğer ki aranızda karşılıklı anlaşmadan doğan bir ticaret ile ola.”75 İşte bir kimse rızası dışında bir akit yapmaya zorlanmışsa, zorlama kalkınca bunu feshetme veya devam ettirme hakkına sahiptir. Malın kabzedilmesi halinde, diğer fâsit akitlerde olduğu gibi alıcı lehine mülkiyet sabit olur. Mükrehin satış bedelini kabzetmesi veya satılan şeyi isteyerek teslim etmesi de akdi bağlayıcı hale getirir. Zorlananın satışı ile diğer fasit satışlar arasında şöyle bir fark vardır. Zorlanan kimse sözle veya fiille satışa izin verirse akit caiz olur ve fesat durumu ortadan kalkar. Diğer fasit satışlarda ise fesat şer’i bir sebepten kaynaklandığı için icazet verilse bile fesat kalkmaz.
Mükrehin satışını fasit saymak onun hakkını korumak içindir. Bu yüzden mükrehin satışı “mevkûf (yürürlüğü durdurulmuş) satım akdi”ne benzetilmiştir. Bunun adına da “mevkûf fasit satış” denilmiştir.
İmam Züfer’e göre, zorlama satış akdinin yürürlüğünü durdurur. Bu, yetkisiz temsilcinin (fuzûlî) satışı gibi, mevkûf sahih bir akittir. Yürürlük kazanması, zorlama kalktıktan sonra, zorlananın icazet vermesine bağlıdır. Böylece zorlananın hakları korunmuş olur, ancak satışı devam ettirmek isterse buna da şer’i bir engel bulunmaz.76
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, bir kimsenin kendi malını hür iradesiyle satması gerekir. Bu yüzden mükrehin kendi malını zor altında kalarak satışı akdin meydana gelmesine engel olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de; “Meğer ki, aranızda karşılıklı anlaşmadan doğan bir ticaret ile ola.” 77 buyurulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden hata, unutma ve zorlama altında yaptıkları şeylerin hükmü kaldırılmıştır.”78
Haklı zorlama hali ise satışa engel değildir. Mesela; bir kimsenin mescidin, yolun veya kabristanın genişletilmesi için evini satmaya mecbur tutulması veya borcun ya da nafakanın ödenmesi için borçlunun malını satmaya zorlanması bu niteliktedir.
Telcie (emanet) satışı:
Malının elinden alınmasından korkan kimse, bunu başkasına emanet olarak verir, fakat topluma karşı rükün ve şartlarına uyarak bu malını sattığını söyler. Böyle bir satışa “telcîe satışı” denir.
Hanefîlere göre, darda kalan (muzdar) kimsenin satışı ve alışı fasittir. Çünkü Rasûlullah (s.a) darda kalan kimsenin satışını yasaklamıştır.79
Hanbeliler böyle bir satışı bâtıl sayarken, Şâfiîler rükün ve şartlarına uygun olarak yapıldığı için geçerli kabul ederler. Şâfiîlere göre bu, önce fâsit bir şart üzerinde anlaşıp, daha sonra şartsız olarak satış yapmaya benzer. 80
b) Akdi yapanların birden çok olması:
Satım akdi yapacak kimselerin en az iki kişi olması gerekir. Hem satıcıyı, hem de alıcıyı temsil eden tek vekil aracılığı ile satış gerçekleşmez. Ancak baba, babanın vasîsi, hâkim veya her iki tarafın gönderdiği elçi bu kuralın istisnasıdır. Mesela; bir baba velisi bulunduğu iki oğlundan birisinin satılması gereken malını, diğer oğlu adına satın alabilir. Babanın vasîsi de böyle bir muamele yapabilir. Hakim temsil ettiği yetimlerin birisine ait satılık bir malı, diğer bir yetime ait para varsa bunu değerlendirmek üzere onun adına satın alabilir. İki tarafın gönderdiği elçi de, birinden aldığı malı diğerine satabilir. Çünkü elçi, temsil ettiği kişilerin söz ve tekliflerini karşı tarafa sadece nakleden aracıdan ibarettir. Vekil gibi akde ait sorumlulukları üstlenmez. Nikah akdinde ise tek kişinin evlenecek iki kimseyi birlikte temsil etmesi mümkün ve caizdir. İki tarafın da vekili veya velisi olan kimsenin şahitlerin önünde tek başına temsil ettiği kimseleri evlendirmesi gibi.
Satış akdi ile nikah akdi arasında bazı önemli ayrılıklar vardır. Satım akdinde birbirine zıt menfaatler bulunur. Ezcümle; teslim etmek, teslim almak, satılanın teslimini istemek, satış bedelini kabzetmek, ayıp (kusur) muhayyerliği sebebiyle malı geri vermek ve diğer muhayyerliklerin bulunması gibi satışa aid bir takım haklar vardır. Bu yüzden aynı kişinin hem teslim eden hem teslim alan, hem isteyen, hem kendisinden istenen kişi olması imkânsızdır. Akitle ilgili haklar yalnız akdi yapanlar için söz konusu olduğundan, bir kişinin sözü iki kişinin sözü olarak kabul edilemez. Nikah akdinde ise, haklar vekil üzerinde meydana gelmez, bunlar doğrudan doğruya müvekkile ait olur. Bü yüzden nikahta vekil olan kimse, alış-verişte elçi olan kimse gibidir.
Diğer yandan baba küçük oğluna kendi malını kıymetinin misli ile veya insanların normal karşıladıkları bir fazlalıkla satabilir veya onun malını aynı şekilde kendisine satın alabilir. Böylece o, yetimin malına en güzel şekilde yaklaşmış sayılır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Yetim rüşdüne erinceye kadar, onun malına en güzel yolun dışında yaklaşmayın.” 81 Burada, babanın çocuklarına olan şefkati yüzünden onların haklarını tam olarak koruyacağı esası benimsenmiştir. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre, yetim için yararı açık veya malın değerinin misli ile tasarruf etmesi şartıyla vasî de baba gibidir. Çünkü onu baba titizlikle, çocukların haklarını koruyacağına inandığı için seçmiştir.
İmam Muhammed’e göre ise kıyas, ne babanın ve ne de vasînin küçüğün malında böyle bir tasarrufta bulunmasının caiz olmamasını gerektirir. Ancak babanın tasarrufunun istisna edilmesi vasînin aksine şefkatinin tam olması yüzündendir.
Hakime gelince, satım akdinin doğurduğu haklar ona dönmez. O, sadece elçi mesabesinde olup, akdin hakları onu bağlamaz. Bu yüzden de hakim ve elçiden her birisi için akdin iki tarafını birlikte temsil etmesi caiz olur.
Şâfiîlerin aksine Hanefîlerin çoğunluğu ve İmam Züfer’e göre, nikah akdinde beş yerde tek kişi iki tarafı birden temsil edebilir.
aa) Her iki tarafın velisi veya vekili olan kimse şahitlerin yanında temsil ettiği kimseleri evlendirebilir. “Oğlumu kardeşimin kızı ile evlendirdim” veya “vekili olduğum filanca erkekle, yine vekili bulunduğum falanca kadını evlendirdim” demesi gibi.
bb) Bir taraftan asil, diğer taraftan vekil olan kimse, kendisine nikah için vekalet veren kadını kendisi ile evlendirebilir.
cc) Bir taraftan asil, diğer taraftan veli olan kimse. Bir kimsenin velisi bulunduğu amcasının küçük kızı ile evlenmesi gibi.
dd) Bir taraftan veli, diğer taraftan da vekil olan kimse. “Kızımı müvekkilim filanca erkekle evlendirdim” demek gibi. İki taraftan birlikte asil olmak ise aklen gerçekleşmez. 82
2. Akdin kendisinde bulunması gereken şartlar:
Bu tek şart olup kabulün icaba uygun olmasından ibarettir. 83 Çünkü kabul icaba uygun olmadığı takdirde yeni bir icap yani teklif söz konusu olur. Bu takdirde önceki icap değişeceği için karşı tarafın kabul edici duruma geçmesi gerekir. Meselâ; fiyatı bir milyon lira olan bir malı, alıcı dokuzyüzbin liraya almak istediğini söylese bu, satıcıya yapılan yeni bir fiyat teklifidir. Satıcı bu fiyata razı olunca akit meydana gelmiş olur. Aksi halde satıcı eski fiyat teklifinde israr ederse icapla kabul arasında uygunluk bulunmadığı için akit teşekkül edemez.
Satıcı; “iki kat elbiseyi birlikte sana şu fiyata satıyorum” dese, alıcı yalnız bir kat elbiseyi kabul ettiğini bildirse satış meydana gelmez. Yine satıcı; “şu daireyi içindeki eşyası ile birlikte şu fiyata satıyorum” dese, alıcı; “içindeki eşya dışında yalnız daireyi şu fiyata kabul ettim” diye cevap verse satış meydana gelmez. Çünkü burada satışın bütünlüğü (safka) satıcı aleyhine parçalanmış olur. Alıcının ise bu bütünlüğü parçalama yetkisi yoktur. Diğer yandan kaliteli malla kalitesizini karıştırarak satmak ticari hayatta adetlerdendir. Ancak alıcıya kaliteli kısmı gösterip, gizlice kalitesizleri karıştırmak hileli bir satış olur.
Alıcı, istenenden daha fazlasını kabul etmiş olursa satış meydana gelir. Çünkü çoğun kapsamına az da girer. Bununla birlikte, alıcı satıcının istediği miktarı üstlenmiş olur. Meselâ; satıcı, bir malı on milyona sattığını söylese, alıcı on iki milyona kabul ettiğini bildirse akit meydana gelir. Çünkü on iki milyonun içinde on milyon da vardır. Burada alıcı sekiz milyona kabul ettiğini söylese akit meydana gelmez. Belki bu, alıcının yeni bir teklifi sayılır.
İcapla kabul arasındaki uyumsuzluk miktarda değil de satış bedelinin niteliği üzerinde olsa yine satış meydana gelmez. Meselâ; satıcı peşin bedelle teklifte bulunsa, alıcı veresiye kabul ettiğini bildirse veya satıcı bir ay vade tanımış iken, alıcı bundan daha uzun bir vade kabul etse, icapla kabul arasında uyumsuzluk bulunduğu için satış meydana gelmez.84
3. Akdin yapıldığı yerle ilgili şartlar:
İcap ile kabulün aynı mecliste, tarafların birlikte hazır bulunması suretiyle yapılması gerekir. Buna “meclisin tek oluşu (ittihâdü’l-meclis)” denir. Hazır olmayan tarafın, icabı öğrendiği mecliste kabulü gerekir.
Taraflardan birisi satış için icapta bulunsa, diğeri kabul etmeden önce satış meclisinden çıkıp gitse veya akit meclisinin değişmesine yol açacak nitelikte başka bir işle uğraşsa ve bundan sonra kabul etse, satış meydana gelmez. Bununla birlikte kabul iradesinin açıklanmasında acele etmek (fevr) şart değildir. Çünkü satışı kabul eden kimse çoğu zaman düşünmeye, fiyat araştırması yapmaya muhtaçtır. Eğer fevr şart koşulursa satış üzerinde düşünme fırsatı verilmemiş olur.85
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, icapla kabul arasında büyük bir fasıla bulanmamak şartıyla kabulün icaptan sonra olması gerekir. Uzun fasıla ise, alıcının kabulden vazgeçmesi anlamına gelir. İcaptan sonra kısa bir sürenin geçmesi ise zarar vermez.86
Mâlikîlere göre, satış akdinde örfen satıştan başka bir şeye geçilmesi hali dışında, icap ile kabul arasına bir fasılanın girmesi satışa zarar vermez.87
a) Satış meclisinden ayrılma sayılıp sayılmayan haller:
Yolda yürürken veya binek üzerinde giderken, satım akdi yapmak: Bu durumda araya bir fasıla girmeksizin icap ve kabul peşpeşe yapılırsa satış gerçekleşir. Bir iki adım yürünmüş olması zarar vermez. Ancak icapla kabul arasına kısa da olsa bir fasıla ve susma girerse satış meydana gelmez. Çünkü yürümek ve yol almakla satış meclisi değişmiş olur. Delil kıyastır. İslâm müctehidleri bu konuyu secde ayetinin okunmasına ve boşanma için serbest bırakılan (muhayyere) kadının durumuna kıyas yapmışlardır. Nitekim yolda yürürken veya üzerinde farz namaz kılınmayan bir binekte yolculuk yaparken secde ayeti bir kaç defa okunsa, her bir okuyuş için ayrı secde gerekir. Çünkü yolculuk sebebiyle secde ayeti ayrı ayrı yerlerde okunmuş sayılır. Boşama için serbest bırakılan kadın da yalnız bu muhayyerliğin verildiği mecliste bu yetkiyi kullanabilir. Yürüme veya binek üstünde yol alma halinde meclis değişeceği için muhayyerlik hakkı da ortadan kalkar. Boşama yetkisi vekâlet yoluyla verilmiş olursa süreklilik arz eder. Karısını muhayyer bırakma ise “dilersen kendini boşayabilirsin” demekle gerçekleşir. 88
Taraflar durdukları sırada alış-veriş yapsalar satım akdi gerçekleşir. Ancak durdukları sırada birisi satış için icapta bulunsa, diğeri kabulden önce biraz yürüse veya her ikisi birlikte yürüseler yahut da satıcı kabulden önce yürüyecek olsa, bundan sonra alıcı kabul ettiğini bildirse de satım akdi meydana gelemez. Çünkü icaptan sonra taraflardan birisinin veya her ikisinin yürümesi ile meclis değişmiş sayılır. Burada kabulden önce satıcı veya alıcıdan birisinin akit meclisinden kalkıp gitmesi satış teklifini red anlamına gelir.
Gemi, uçak veya trende yapılacak alış-veriş geçerli olur. Bunların durmaları ile hareket halinde bulunmaları arasında fark yoktur.
b) Vekil, elçi veya mektupla alış-veriş yapmak:
Akit meclisinde bulunmayan birisine bir malı satmak veya ondan bir malı satın almak için yapılacak icapla satış gerçekleşmez. Teklif karşı tarafa ulaşıp kabul etse bile sonuç değişmez. Ancak böyle bir satışın vekil, elçi veya mektup aracılığı ile yapılması durumu müstesnadır.
Vekil yetki sınırları içinde müvekkili adına mal satın alabilir ve onun malını başkasına satabilir. Müvekkilin akit meclisinde hazır bulunması şart değildir. Elçi ise sadece temsil ettiği kişinin haberini karşı tarafa ulaştıran kimsedir. Elçi aracılığı ile satış şöyle olur: Satıcı elçiye şöyle talimat verir: “Ben şu kumaşı, burada bulunmayan filan kişiye şu fiyata satıyorum. Onun yanına git ve şöyle de: Filan kişi kumaşını sana şu fiyata sattı.” Elçinin getirdiği mesajı (teklifi) öğrenen alıcı, mesajın iletildiği mecliste “satın aldım” veya “kabul ettim” derse satış gerçekleşir. Burada satıcı ve alıcının ayrı olan yerleri elçi aracılığı ile tek meclis halini almış sayılır.
Mektupla satış ise, satıcının “ben şu malımı sana şu fiyata satıyorum” diye mektup yazması, alıcının mektubu aldığı ve okuduğu mecliste; “ben de o fiyata satın aldım” veya “kabul ettim” diye cevap vermesiyle gerçekleşir. Burada da iki meclis yazıyla hitap yüzünden tek meclis sayılır. Ancak kabul, mektubun kapsamını öğrendikten sonra ikinci bir meclise ertelenirse bununla satım akdi meydana gelmez. Çünkü teklifin bağlayıcılığı mektubun karşı tarafa ulaşıp öğrenildiği ana kadardır.
Diğer yandan mektupla icapta bulunan kimse, karşı tarafın kabulünden ve mektubun ona ulaşmasından önce şahitlerin önünde satış teklifinden dönebilir. Mâlikîlerin çoğunluğuna göre ise mektupla icapta bulunan kimse, karşı tarafa örfün belirlediği makul bir süre tanımadıkça teklifinden dönemez.89
Satım akdinde meclis birliği ile ilgili hükümler kira ve hibe akitlerini de kapsamına alır.
Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre, meclis birliği konusunda nikah akdi de satım akdi gibidir. Ebu Yusuf’a göre ise, nikah akdinde bir taraf, karşı taraf bulunmadığı halde, “Şahit olunuz, burada olmayan filanca ile şu kadar mehirle evlenmeyi kabul ettim” dese, bu haber karşı tarafa ulaşınca, o da “kabul ettim” derse nikah akdi gerçekleşir.90
3. Safka’nın bölünmezliği ilkesi:
Alış-veriş sırasında veya İslâm Devlet başkanına bey’at ederken tarafların el ele tutuşmasına “safka” denir. Bu terim daha sonra bizzat satım akdinin bütünlüğü için kullanılır olmuştur. Bir satış akdinde satıcı, alıcı, satılan şey, satış bedeli, satma ve alma iradelerinin açıklanması gibi unsurların bir bütün olarak bulunması gerekir. Bunlardan birisi eksik olur veya birbirine uygun olarak bulunmazsa akdin bütünlüğü bozulur. Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Satım akdi ya tek sözleşme ile tamam olur, ya da muhayyerlik vardır.” 91
Safka’nın bütünlüğü içinde icap ve kabulün birbirine uygunluğu önemli bir yer tutar. Safka’nın parçalanması ya akdi yapanlarla ya da satılan malla ilgili olarak ortaya çıkar.
a) Safka’nın akdi yapanlar bakımından bölünmesi:
Satıcı veya alıcı tek kişi olup satış teklifinde bulunur fakat kabulü yapacak olan taraf birden fazla olursa, bunlardan birisinin satışı kabul edip, diğerlerinin red etmesi halinde akdin bütünlüğü bozulacağı için satış meydana gelmez. Bunun aksine icapta bulunanların sayısı çok olsa, kabul edecek kimse tek kişi bulunsa, icapta bulunanlardan birisinin payını kabul edip diğerlerini reddetmek de bütünlüğü bozar.
b) Safka’nın satılan şey bakımından bölünmesi:
Akdin tarafları bir olur, bunlardan birisi satılan şeyin bir bölümünü kabul, diğer kısmını red ederse, safka’nın bölünmesi sebebiyle satım akdi sahih olmaz. Meselâ; satıcı, “on ton buğdayı şu fiyata satıyorum” diye teklifte bulunsa alıcı “Beş tonunu şu fiyata alıyorum” diye kabul etse, safka bölündüğü için satış meydana gelmez. Burada, alıcının beş ton satın alma teklifini yeni icap kabul edip satıcı da bunu kabul ettiği takdirde yeni bir satım akdi meydana gelir. Ancak satılan şey mislî olur, iki ölçek buğday veya pirinç gibi miktarı da belli olursa, alıcı bunlardan birisini kabul edince, satış bedeli satılanın cüzlerine paylaştırılır. Böylece safka bölünmeden akit gerçekleşmiş olur.
Eğer satılan şey birden fazla olur ve kıyemî nitelikli bulunursa, alıcının bu şeyin bir bölümünü kabul edip bir bölümünü reddetmesi halinde safka bölünmüş olur. İki kumaşı veya iki binek hayvanını birlikte teklif eden satıcıya karşı bunlardan birisini kabul etmek gibi.
Ancak satıcı bu durumda iki çeşit kumaşın veya iki hayvanın fiyatlarını ayrı ayrı belirlemiş ve toplam fiyat söylemişse bu takdirde alıcı bunlardan birisini kendine ait fiyatla kabul etse safka bölünmüş sayılmaz ve satış sahih olarak meydana gelir. Meselâ; iki hayvandan birisine dört milyon, diğerine altı milyon, toplam on milyon lira fiyatla icapta bulunmuşsa, alıcı bunlardan birisini kabul edince ona ait olan fiyatla satış meydana gelmiş olur.
Burada satılan malın miktarı çoğaldıkça fiyatın düşeceği tüccarın uyguladığı esaslardandır. Alıcının çok miktarda mal alması halinde satıcı tüccar sürümden kazanacağı için fiyatı düşürür. Bu yüzden bir elbiseden yüz takım alacağını söyleyen müşteriye satıcı ona göre fiyat verir. Daha sonra alacağı elbise miktarını beş takıma düşürürse, yüz adete göre yapılan pazarlığın değişmesi tabiîdir. Çünkü akdin bütünlüğü parçalanmış olur. Ancak satıcı işin başında standart olan her elbise için ayrı fiyat söylemişse, alıcının beş kat elbiseyi kabul etmiş olması safka’yı parçalamaz ve satış bu sayıda elbise için yapılmış olur. Başka bir deyimle satıcı her standart elbise grubu için ayrı fiyat belirlemekle ayrı icaplarda bulunmuş sayılır.
İcap ve kabul birbirine uygun olarak meydana gelince satım akdi bağlayıcı olur ve taraflardan herhangi birisi için ayıp veya görme muhayyerliği dışında seçimlik hak da bulunmaz.
Mecelle’de bu prensip şöyle belirlenmiştir: “Bir pazarlık sonunda satılan şeyin bir bölümü ayıplı (kusurlu) çıksa, henüz mal kabzedilmemişse alıcı muhayyer olur. İsterse malın tamamını geri verir, dilerse malı, satış bedelinin tamamı ile kabul eder. Onun yalnız ayıplı kısmı geri verip kalanını alıkoyma hakkı yoktur. Eğer satılan şey kabzedilmiş olur ve ayıplı kısmı ayırmakta bir zarar bulunmazsa, alıcının ayıplı kısmı, satış bedelinden payı karşılığında geri verme hakkı doğar. Bu durumda o, satıcı razı olmadıkça malın tümünü geri veremez. Eğer kusurlu kısmın ayrılmasında bir zarar olacaksa tamamını geri verir ya da malın tümünü satış bedelinin tamamı karşılığında kabul eder. Meselâ; dört altın liraya iki kat elbise satın alsa, kabzdan önce bunlardan bir katının kusurlu olduğu ortaya çıksa, iki katını birlikte geri verir. Eğer bu durum kabzdan sonra anlaşılırsa yalnız kusurlu olanı satış bedelinden payı karşılığında geri verir. Diğerini ise satış bedelinin geri kalanı karşılığında elinde tutar. Çünkü elbiseler ayrı ayrı kullanıma elverişlidir. Fakat bir kimse bir çift ayakkabı satın alsa, kabzdan sonra bunlardan birisinin kusurlu olduğu anlaşılsa, ikisini birlikte satıcıya geri verir ve ondan satış bedelini alır.” 92Çünkü bu son durumda ayakkabıyı tek tek alıp satmak mümkün olmaz. Tek ayakkabının geri verilip diğerinin bırakılmasında zarar vardır.
Ebû Hanife ve Mâlikîlere göre, tek pazarlıkla helâl ve haram şeyler birlikte satılsa, satışın tamamı bâtıl olur. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, satış helâl malda sahih, haram malda fâsit olur. Meselâ; bir ton buğday ile bir ton şarap birlikte tek pazarlıkla satılsa Ebu Hanife ve Mâlikîlere göre satış bütünü için bâtıl sayılırken, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre buğday hakkında geçerli, şarapla ilgili kısmı ise fasit olur. Bu iki görüşün dayandığı delil şudur: Ebu Hanife’ye göre tek pazarlıkla yapılan satış (safka) sahih olanla fâsidi birlikte kapsarsa akitteki bozukluk tamamına geçer. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bu bozukluk sahih olan kısma sirayet etmez ve fesadın etkisi yalnız fâsit olanla sınırlı kalır.
Yine bir kimse kendisine ve başkasına ait malı birlikte tek pazarlıkla satsa Hanefi ve Mâlikîlere göre, kendine ait malda satış bağlayıcı olurken, başkasına ait kısmın satışı, mal sahibinin icâzetine bağlı olur. Çünkü bu kısım mevkûf veya fuzûlî’nin satışı niteliğindedir.93
B) Satım Akdinin Sıhhat Şartları:
Akitlere ait sıhhat şartları genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılır:
1. Genel Şartlar:
Bütün satış çeşitlerinin şer’an geçerli olabilmesi için ortak olarak bulunması gereken şartlardır. Satış türlerinin her birinde altı çeşit kusurun bulunmaması gerekir. Bu kusurlar şunlardır: Bilinmezlik, zorlama, satışa süre koyma, garar, zarar ve fasit şartlar. Bunları aşağıda açıklayacağız.
a) Bilinmezlik:
Bununla, tarafları çözülmesi güç olan bir anlaşmazlığa düşüren çok bilinmezlik kastedilir. Çok bilinmezlik taraflar arasında menfaat çekişmesine yol açar ve bunu daha üstün bir delille çözmek mümkün olmaz. Meselâ; bir kimse sürüden belirsiz bir koyun satsa, alıcı en iri olan koçu almak, satıcı ise daha ucuz bir koyun vermek ister. Hayvanın niteliğindeki bu bilinmezlik onları anlaşmazlığa düşürür. Bilinmezlik şu konularda ortaya çıkar:
Satılan malın, alıcıya göre cins, nevi veya miktar olarak bilinmemesi.
Satış bedelinin belirsiz olması. Meselâ; bir şeyi mislinin satış bedeli ile satmak anlaşmazlığa yol açar.
Vadenin belirlenmemesi. Vadeli satışta veya şart muhayyerliğinde vadenin belirlenmemiş olması satım akdini fasit kılar. Veresiye satışta, vade tarihi belirlenmezse satıcı alacağını bir an önce elde etmek, alıcı ise geciktirmek ister. Böylece taraflar arasında bir menfaat çekişmesi doğar. Ancak belirli bir para veya belirli bir mal için yapılan satışta teslimin geri bırakılması caiz değildir. Çünkü satış sırasında mevcut olan satış bedelinin veya malın teslimini geciktirmek anlamsızdır ve karşı tarafa zarar verir.94
Borç teminatlarındaki bilinmezlik de satışı fasit kılar. Satıcı vadeli satış bedeli için bir kefil veya rehin şart koşsa bunların önceden belirli olması gerekir.
b) Zorlama (ikrah):
Zorlamadan maksat, bir kimseyi razı olmadığı bir işi yapmaya zorlamaktır. İkiye ayrılır:
Tam zorlama: Öldürme veya bir organını telef edecek şekilde dövme tehdidi bu türe girer. Meselâ; “Şu arsanı şu fiyata satmadığın takdirde öldürüleceksin” tehdidi altında kalan kimse satışa razı olsa, satışı zor altında yapmış olur. Zorlama kalkınca akdi feshetme hakkı doğar.
Eksik zorlama: Hapis, dövme, sürgün etme gibi tehditler bu çeşide girer. Bu çeşit zorlama da satım akdini fasit kılar. İmam Züfer’e göre ise bu durumda akit “mevkûf satış” olur. Satış fasit kabul edilirse alıcı kabz suretiyle mala malik olur. Mevkûf kabul edilirse kabz ile hiçbir şekilde ona mâlik olamaz. Tercih edilen görüşe göre, mükrehin akdi mevkuftur. Çünkü Hanefilerin ittifaklı görüşüne göre zorlananın, ikrahtan sonra akdi geçerli sayması caizdir ve onun hakkında bağlayıcı olur.95
c) Satışa süre koyma:
Satışa belirli bir süre koymak satım akdini fasit kılar. Çünkü bir malın mülkiyeti süre sınırlamasını kabul etmez. Yani bir mal satıldığı zaman, bu malın mülkiyetinin süresiz olarak karşı tarafa geçmesi asıldır. Ancak bazı muhayyerlikler veya akdin yürürlük kazanması başkasının icazetine bağlı olan durumlar satışı geçici olarak askıda bırakabilir. Meselâ; “Şu dairemi bir yıl süreyle sana şu fiyata sattım” teklifini alıcı kabul etse, böyle bir satış fasit olur. Tarafların satışı bozması gerekir. Çünkü bir yıl sonra daire geri iade edilecekse, bu, satıştan çok kira sözleşmesi niteliğinde olur. Diğer yandan bir yıl içinde mülkiyet hakkını tam olarak kullanma imkânı da bulunmaz. Meselâ; üçüncü bir kişiye satış imkânı olmaz.
d) Garar (Alış-verişte şart koşulan niteliğin ihtimalli oluşu):
Burada garar’dan maksat, şart koşulan niteliğin bulunmama ihtimalidir. Meselâ; bir kimse bir ineği hergün yirmi litre süt verdiğini söyleyerek satsa, ineğin bu kadar süt vermeme ihtimali de vardır. Bu yüzden satış gararlı bir satımdır. Hayvanın yavrusunun yavrusunu satmada da durum böyledir. Çünkü yavru sağ doğmayabilir. Yavru doğmadan önce annesi telef olabilir ya da bir ihtiyaçtan dolayı satılabilir. Bu takdirde hayvanın satıldığı yerlerde onu izleyerek doğacak yavruyu teslim almak büyük sıkıntılar doğurur. İşte meydana gelip gelmemesi ihtimalli olan bu gibi satışlar satım akdini bâtıl kılar. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) garar satışını yasaklamıştır. 96 Başka bir hadiste garar satışına şu örnek verilmiştir: “Sudaki balığı satın almayınız. Çünkü bu garardır.” 97 Deniz veya göldeki balık henüz tutulmadan satılırsa iki türlü sakınca ortaya çıkar. Birincisi; satıcının herkese mübah olan bir şeyi henüz elde etmeden (ihraz) başkasına satması, ikincisi; alıcı ile anlaştığı miktar ve kalitede balık avlayabilmesinin belirsiz ve ihtimalli oluşudur. Ancak özel havuzlarda yetiştirilen sahipli alabalık ve benzerlerini bundan istisna etmek gerekir. Çünkü her an istenildiği kadar balık tutma imkânının bulunması ve havuzun herkese ait mübah bir yer olmaması satım akdini ifayı mümkün hale getirmektedir.
e) Zarar:
Burada, satılan malın satıcıya zarar vermeden alıcıya tesliminin mümkün olmaması kastedilir. Meselâ; çatıdan belli bir kirişi satmak veya takım elbiselik olarak ayrılan kumaştan bir metre satmak satışı fâsit kılar. Çünkü binanın bir kirişini sökmek, bu kirişin bağlı olduğu yerlere zarar vereceği gibi, birer takım elbise veya mantoluk ayrılmış kumaştan da bir metresinin satılması geri kalan kısmın tapon mal olarak elde kalmasına yol açabilir. Her iki örnekte de bundan satıcı zarar görür. Her nasılsa yapılmış olan böyle bir satışı, satıcı bozabilir. Ancak bu çeşit satış bilerek yapılmış olur ve mal alıcıya teslim edilmiş bulunursa akit geçerli olur. Burada satıştaki bozukluk şerîatın hakkından çok kişinin hakkını korumak için belirlenmiştir.98
f) Fâsit şart:
Satıcı veya alıcıdan yalnız birisi için üstün bir yarar sağlayan şarta “fâsit şart” denir. Böyle bir şartın İslâm tarafından konulmamış olması, örfleşmiş bulunmaması, akdin gerektirdiği veya akde uygun düşen nitelikte bir şart olmaması gereklidir. Meselâ; bir kimsenin evini, içinde bir yıl oturmak şartıyla satması veya arazisini müşterinin satış bedelinden ayrı olarak bir miktar ödünç para vermesi şartıyla satması bunlara örnek verilebilir.
Fâsit şart; satış, kira ve taksim gibi mâlî bedelli bir akitte bulunduğu zaman bu akdi fâsit kılar. Fakat teberruât (hibe, sadaka), tevsîkat (rehin, kefâlet) ve evlilik akdi gibi bedelsiz akitlerde konulacak fasit şart yok (lağv) sayılır ve bunlar geçerli olarak meydana gelir. Meselâ; bir yıl parasız oturmak şartıyla bir daire satılsa bu satım akdi fasit olurken, bir nikah akdinde kadının geçimini kendi gelirinden karşılayacağı şart koşulsa, bu şart yok sayılır ve nikah akdini etkilemez.
Diğer yandan bir İslâm toplumunda taraflardan birisine üstün yarar sağlayan bazı fâsit şartlara başvurulması örf halini almış olabilir. Bu takdirde “örf” deliline dayanarak bu şartın geçerli olduğuna hükmedilir. Bir firmanın bir yıl süreyle tamir ve bakımını ücretsiz olarak yapmak şartıyla beyaz eşya veya bilgisayar gibi mallarını satmasını buna örnek verebiliriz. Bu uygulama bir beldede teâmül halinde yaygınlaşınca meşrû olur.99
2. Özel şartlar:
Satış çeşitlerinin bazılarında bulunup, bazılarında bulunmayan şartlardır. Satılan malın niteliğine ve akdin çeşidine göre özelliği olan şartları şu şekilde belirleyebiliriz:
a) Kabzdan önce satış yasağı:
Bu yasak yalnız menkul (taşınabilir) malların satışında söz konusu olur. Çünkü Allah elçisi; “Bir gıda maddesini satın alan kimse, onu kabzetmedikçe başkasına satmasın”100 buyurmuştur. Menkul malın kabzdan önce telef olması halinde, bunu teslim almadan satan kimse satım akdini ifaya güç yetiremez.
Gayri menkullerde ise telef olma nadir olarak vukubulduğu için bunların kabzdan (teslim almadan) önce satışı Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre caiz görülmüştür. Böylece taşınmazların niteliğine uygun olan özel satış şartları ortaya çıkmıştır.101
b) Güvene dayanan satış çeşitlerinde önceki alış fiyatının
bilinmesi:
Satım akdi murâbaha (kâr oranı belirli), tevliye (başabaş satış) veya vazîa (zararına satış) gibi güvene dayalı satış çeşitlerinden ise önceki satış bedelinin bilinmesi gerekir. Meselâ; “bu malı yüzde yirmi kârla satıyorum” denildiği zaman, malın önceki alış fiyatı bilinmeli ki bunun üzerine yüzde yirmi kâr eklenebilsin. “Başabaş veya şu kadar zararla satıyorum” denildiği zaman, satış fiyatının belirlenmesi, önceki alış fiyatının veya maliyetin bilinmesini gerektirir. Burada müşteri, kendisine verilen bilgilere güvenerek malı almaya karar verdiği için bu şekil satış çeşitlerine “emânet” veya “güvene dayalı satım akdi” adı verilmiştir.
c) Sarf akdinde bedellerin peşin verilmesi:
Satım akdi altın, gümüş, para veya dövizin birbirleriyle mübadelesi gibi sarf akdi (sarrafın veya döviz alım-satımı yapanların muameleleri) niteliğinde olursa, taraflar birbirinden ayrılmadan önce iki bedelin de kabzedilmesi şarttır. Aksi halde faize düşülmüş olur. Meselâ; altın altınla, altın gümüşle veya bunlar nakit para ile mübadele edilmek istenince mübadelenin peşin olması gerekir. Bunlarda veresiye satış “nesîe ribası”na yol açar. Delil sünnet ve sahabe uygulamasıdır. İleride sarf ve faiz konusunu geniş olarak açıklayacağız. Burada uygulamadan bir örnek vermekle yetineceğiz.
Ashab-ı kiramdan Mâlik b. Evs (r.a) şöyle demiştir: “Yüz dinar altın parayı (yaklaşık 400 gr. altın para), gümüş para olan dirhemle değiştirmek istedim. Talha b. Ubeydillah (r.a) beni çağırdı, pazarlık edip anlaştık. Benden dinarları aldı ve çevirmeye başladı. Sonra hazinedarım ormandan gelince bedelini veririz, dedi. Hz. Ömer de yaptığımız bu muameleyi izliyordu. Bana hitaben; “Vallahi dir-hemleri alıncaya kadar Talha’nın yanından ayrılma. Çünkü Hz. Peygamber bunların mübadelesinin peşin yapılmasını emir buyurdu” dedi.102
d) Selem’de para peşin standart malın veresiye olması:
Eğer satış, para peşin mal veresiye olan “selem akdi” niteliğinde olursa selem’in şartlarını taşıması gerekir. İleride selem akdini açıklayacağız.
e) Faiz cereyan eden şeylerin peşin mübadele edilmesi:
Eğer mal, kendisinde faiz cereyan eden ribevî mallardan ise, aynı cinsin birbiriyle mübadelesinin eşit ve peşin yapılması gerekir. Cinsler değişik olunca ise peşin olmak şartıyla miktarları farklı olabilir. Meselâ; yirmi iki ayar altın aynı ayardaki altınla peşin ve eşit olarak değiştirilebilir. Bu yapılamazsa, satışın para, döviz veya gümüş gibi başka bir değerle gerçekleştirilmesi gerekir. Şâfiîlerde sarraf, altını altınla mübadelede kâr olarak “işçilik” alabilir. Buğday ve arpa gibi standart malların trampası da peşin olarak yapılabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile, tuz tuzla misli misline, birbirine eşit olarak ve peşin satılırlar. Ancak bu cinsler farklı olunca istediğiniz gibi satış yapınız.” 103
f) Paradan başka alacakların kabzdan önce satılamaması:
Zimmette borç olarak sabit olan şeylerin başkasına satılabilmesi için kabz gerekir. Meselâ; para peşin, mal veresiye bir satış şekli olan selem’de; üç ayın sonunda teslimi şart koşulan standart bir malı, alacaklı teslim almadıkça başkasına satamaz. Yine alacaklının da alacağı karşılığında kabzetmeden önce, borçludan başkasından bir şey satın alması geçerli değildir. Ancak karşılıklı rıza ile bir para alacağının başkasına havalesi (ciro) de mümkün ve caizdir. Bu takdirde alacağı belgeleyen senet veya çek gibi belgelerin satıcıya ciro edilmesi, ona, alacağı gününde tahsil yetkisi vermektedir. Bu nedenle başkasından ciro yoluyla alınan bir senet veya çek karşılığında üçüncü kişilerden mal satın alınması ya da bunların, miktarı denk borçların ödenmesinde kullanılması mümkündür.
C) Akdin Yürürlük Kazanması (Nefâz) İçin Gerekli Şartlar:
Nefâz sözlükte; geçmek, gitmek ve caiz olmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak bir akdin başkasının icazetine veya iznine bağlı olmaksızın yürürlük kazanmasını ifade eder. Akdin yürürlük kazanması için iki şartın bulunması gerekir. Bunlar da mülk veya velâyet ile akit konusu olan şeyde başkasına ait bir hakkın bulunmamasıdır. Aşağıda bunları açıklayacağız:
1. Mülk veya Velâyet:
Kişinin, şer’î bir engel bulunmadığı zaman tek başına tasarrufta bulunmak üzere malik sıfatıyla sahip olduğu şeye “mülk” denir. Akıl hastası, bunak veya eksik ehliyetli kimseler kendilerine ait mülkler üzerinde tasarruf ve yararlanma hakkına sahiptirler. Fakat şer’î bir engel yüzünden bu tasarruf yetkisini onlar adına kayyım veya vasileri kullanır. Buradaki şer’î engel onların velâyet altında bulunmalarıdır.104
Velâyet; kendisi aracılığı ile akdin gerçekleşip yürürlük kazandığı şer’î yetkiyi ifade eder. Velâyet ya kişinin kendi işlerini bizzat kendisinin üstlenmesi şeklinde olur, ya da bu yetkiyi başkasının üstlenmesi tarzında olur. Meselâ; akıllı ve ergin kimse kendi işleri üzerinde bağımsız velâyet yetkisine sahiptir. Buna, rüşd yaşına ulaşınca malî konularda tam tasarruf yetkisi de eklenir. Rüşd; malı saçıp savurmaksızın yerinde ve ölçülü kullanma olgunluğunu ifade eder. Bu yüzden rüşd yaşı ülkeden ülkeye beldeden beldeye değişebilir. Bir kimsenin işini başkasının üstlenmesi ya vekâlet yoluyla ya da velâyet yoluyla olur. Vekil kişinin kendisi tarafından belirlenirken, veliler İslâm tarafından belirlenmiştir. Eksik ehliyetliler için mâlî konularda veliler; baba, dede, hakim ile babanın veya dedenin yahut hakimin tayin edeceği vasîdir. Bunların veli olmasında şu sıra gözetilir: Baba, sonra onun vasîsi, dede, sonra onun vasîsi, hakim ve sonra onun vasîsi. Eğer vasi tayin edilmemişse veliler sırasıyla baba, dede ve hakimdir.105
Bu duruma göre, satılan malın satıcının mülkü olması gerekir. Bu yüzden başkasına ait mülkü yetkisiz olarak satan kimsenin (fuzûlî) bu satışı yürürlük kazanamaz. Çünkü satım akdi mülk veya velâyet yetkisine dayanmamıştır. Ancak Hanefîlere göre fuzûlî’nin satışı, mülk sahibinin icazetine bağlı olarak meydana gelir. Malın sahibi icazet verirse satış yürürlük kazanır, aksi halde akit ortadan kalkar. Şâfiîlere göre mülk veya velâyet satım akdinin meydana gelme (in’ikad) şartlarından sayılmıştır. Bu yüzden onlar fuzûlî’nin satışını batıl saymışlardır.106
Aşağıda fuzûlî’nin hukûkî tasarruflarını açıklayacağız:
a) Yetkisiz temsilcinin (Fuzûlî) yaptığı muameleler:
Başkasına ait bir malı velâyet veya vekâlet gibi haklı bir nedene dayanmaksızın yetkisiz olarak satan kimseye “fuzûlî” denir. Fuzûlî, alım, satım, kira, rehin gibi bir muameleyi mal sahibi adına yaptığını söylediği için, biz buna “yetkisiz temsilci” terimini kullanacağız.
Yetkisiz temsilcinin başkası adına mal alması veya satması farklı şekilde değerlendirilir.
Hanefîlere göre yetkisiz temsilcinin başkasına ait malı satışı, mal sahibinin bu satışı kabul etmesi şartına bağlı olarak meydana gelir. Mal sahibi satışa izin verirse, satış baştan itibaren geçerlilik kazanır. İzin vermezse satış ortadan kalkar. Böyle bir satışa “mevkûf satım akdi” denir. Diğer yandan yetkisiz temsilcinin satışı kendisi veya mal sahibi adına yaptığını söylemesi de sonucu değiştirmez. Çünkü mal başkasına ait olduğu için yetkisiz temsilci üzerinde sonuç doğurmaz.
Yetkisiz temsilcinin başkası adına mal satın almasına gelince; eğer malı alırken kendi adına aldığını belirtmiş olursa satın alma kendi adına sonuç doğurur. Çünkü prensip olarak akit yapanlar aksi belirtilmedikçe bunu kendi adına yapmış sayılırlar.
Fuzûlî, satın almayı başkası adına yaptığını söyler veya kendisinin eksik ehliyetli olması yüzünden, akit onun üzerinde yürürlük kazanamazsa, akit kendisi adına satın alınan kimsenin icazetine bağlı olarak meydana gelir. O kişi, bu satın almayı kabul ederse akit yürürlük kazanır. Bu durumda fuzûlî, akde ait hakların kendisine döndüğü bir vekil olarak kabul edilir.107
Mâlikîlere göre, satım ve alım arasında bir ayırım söz konusu olmaksızın, fuzûlî’nin alım-satımı ilgilinin vereceği icazete bağlı olarak meydana gelir. Eğer ilgili kimse icazet verirse akit geçerli, vermezse bâtıl olur. Çünkü sonradan verilen icazet, önceden verilen izin veya vekâlet gibidir.108
Fuzûlî’nin yapacağı akdin geçerli oluşu şu delillere dayanır. Kur’an-ı Kerim’de alış-verişin mübah olduğunu bildiren ayetlerde fuzûlî olanla olmayan arasında bir ayırım yapılmamıştır. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Allah alış-verişi helal kılmıştır.” 109, “Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz. Meğer ki tarafınızdan karşılıklı rıza ile yapılmış ticaret ile ola.”110, “Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan arayın.”111
Fuzûlî tam ehliyetli kimsedir. Bu yüzden onun akdine geçerlilik kazandırmak ihmal etmekten daha üstündür. Hz. Peygamber (s.a)’in uygulaması da bu yönde olmuştur. Nitekim Rasûlullah (s.a), Hakîm b. Hizâm’a kurbanlık bir koyun satın alması için bir dinar altın para vermiş, o da bir dinara iki koyun satın almış, bunlardan birisini bir dinara satmış ve Allah’ın elçisine bir dinar ve bir koyun geri getirince Resûlullah (s.a) onu övmüş ve: “Allah bu yaptığın alış-verişte sana bereket ihsan etsin.” buyurarak, onun için bereketle dua etmiştir.112 Başka bir rivayette benzeri olay Urvetü’l-Bârikî (r.a) ile ilgili olarak nakledilmiştir.113 Allah elçisi yukarıdaki iki durumda da ikinci koyunun satın alınmasını da satılmasını da emretmemiştir. Buradan onun, yetkisiz temsilcinin satım akdine izin verdiği anlaşılmaktadır.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise fuzûlî’nin satışı geçerli değildir. Hanbelîler şu ayırımı yapmıştır. Fuzûlî kendi zimmetinde olmak üzere satın alır ve ismini belirtmediği bir kişi adına niyet ederse satış geçerli olur. Yetkisiz temsilcinin satışını caiz görmeyenlerin dayandığı delil şu hadislerdir: “Bir kimse mâlik olmadığı şeyi satamaz”114 “Yanında olmayan şeyi satmak helâl değildir.”115 Bundan maksat ise satıcının mülkiyeti altında olmayan şeyin satışıdır. Fuzûlî’nin satışında, satılanın teslimine güç yetirememe ihtimali yanında, anlaşmazlığa yol açması da muhtemeldir. Yukarıda zikredilen Hakim b. Hizam ve Urve hadisleri bunların mutlak vekil olduklarını gösterir. Onun koyunu satıp geri kalanı teslim etmesi buna delâlet eder. Burada vekâletin kapsamı hayırlı bir sonuç için genişletilmiştir.116
b) Yetkisiz temsilcinin tasarrufuna icazet vermenin şartları:
aa) Akit sırasında akde icazet verecek birisinin bulunması gerekir. Meselâ; başkasının bir kısım malını izinsiz olarak tasadduk eden kimsenin bu tasarrufu malın sahibi ehliyetli ise mevkûf olarak meydana gelir. Ancak tasadduk edilen bu malın sahibi küçük çocuk olursa, bu akdi yapmağa ehil bulunmadığı için onun adına yapılacak tasarruf geçerli olmaz.
bb) Satışa icazetin; satıcı, alıcı, mâlik ve satılanın bulunması sırasında yapılması gerekir. Bunlardan herhangi birisinin helâkinden sonra icazet verilse satım akdi bâtıl olur.
cc) İlgilinin reddetmesi halinde akdin fuzûlî üzerine geçerli olmasına imkân bulunmamalıdır.117
2. Satılan malda başkasına ait bir hakkın bulunmaması:
Satılan şeyde başkasına ait bir hak bulunursa böyle bir satım akdi, hak sahibinin icazetine bağlı (mevkûf) olarak meydana gelir. Hak sahibi izin verirse satış yürürlük kazanır, izin vermezse, satış ortadan kalkar. Böyle bir akde “mevkûf satım akdi” denir. İpotekli olan veya içinde kiracı bulunan mülkün satılması bu niteliktedir. Çünkü böyle bir satış, alacaklının veya kiracının haklarını ihlâl eder, bu ise caiz olmaz. Bazı fakihler bu çeşit satışı fasit sayarken, bazısı icazete bağlı akit (mevkûf) kabul etmiş olup, doğru olan bu sonuncu görüştür. Çünkü satım akdi ehliyetli kişilerce, mütekavvim ve teslimine güç yetirilebilen bir mal üzerinde yapılmıştır. Burada borç ödenerek ipotek çözülebilir ve mal borçluya teslim edilir. İpotek hakkı sahibinin ve kiracının satışa icazet vermesi ihtimali de vardır. Ancak bu muameleler gerçekleşinceye kadar satım akdi askıda (mevkûf) kalır. İcazet gerçekleşince satış yürürlük kazanır. Kudûrî ise, kiracının kiradaki yer satılınca, satışı fesih hakkının bulunmadığını söyler. Çünkü onun hakkı yararlanma olup, kiralanan şeyin kendisi üzerinde değildir.118
Günümüz bilginlerinden ez-Zerka’ya göre ise burada satışa icazet vermek yerine, konuyu rehin alanın veya kiracının rızası olmadıkça satılan malın alıcıya teslim edilemeyeceği şeklinde anlamak gerekir. Böylece hak sahipleri korunmuş olur. Belki burada alıcı, satım akdini feshetmek veya satılanı teslim alabilmek için rehin (ipoteğin) çözülmesini ya da kira süresinin sona ermesini beklemek arasında bir tercih yapma hakkına sahip olmalıdır.119
D) Satım Akdinin Bağlayıcılık (Lüzûm) Şartları:
Satışın bağlayıcı olmasının şartları; meydana gelme, sıhhat ve yürürlük (nefâz) şartlarından sonra gelir. Bir satım akdinin bağlayıcı olması için akdi yapanlara feshetme imkânı veren muhayyerliklerden hiç birisinin bulunmaması gerekir. Satıcı veya alıcıya satışı feshetme imkânı veren muhayyerliklere; şart, görme, ayıp (kusur), yalan veya hile ile birleşen aldanma muhayyerliğini örnek olarak verebiliriz. Bu muhayyerlik haklarından birisine sahip olan satıcı veya alıcı için satım akdi bağlayıcı olmaz. Bu kimse satışı feshetme veya kabul etme arasında seçimlik hakka sahiptir. Meselâ; bir malı görmeden satın alan kimse için “görme muhayyerliği hakkı” söz konusu olur. Malı görünce beğenmez veya daha önce konuşulan niteliklere uymadığını anlarsa, satışı bozabilir veya malı beğenerek satım akdini kesinleştirebilir.120
Bu duruma göre satım akdinde meydana gelme (in’ıkad) şartlarından birisi bulunmazsa satış bâtıl; sıhhat şartlarından birisi olmazsa fâsit; yürürlük (nefâz) şartlarından birisi bulunmazsa akit mevkûf (yürürlüğü durdurulmuş) olur. Bağlayıcılık (lüzum) şartı bulunmayan bir satışı ise, muhayyerlik hakkına sahip olan kimse feshedebilir (Bâtıl, fâsit, mevkûf akitler ve muhayyerlik için; “Akit Çeşitleri”, “Akitlerin Sona Ermesi” ve “Akitlerde Muhayyerlikler” konularına bkz.).
IV- SATIŞ ŞARTLARINDA MEZHEPLERİN
BİRLEŞTİĞİ VE AYRILDIĞI NOKTALAR
1. Satım akdini yapan tarafların temyiz gücüne sahip olması gerektiği konusunda görüş birliği vardır. Ergin olma şartı ise ihtilâflıdır. Hanefî ve Mâlikîlere göre erginlik satım akdinin yürürlüğü için, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise meydana gelmesi (in’ıkad) için bir şarttır. Alış-verişin tarafların serbest iradesiyle yapılması gerektiği prensibi Hanefîlere göre yürürlük şartı, çoğunluk fakihlere göre ise meydana gelme şartıdır. Bu prensip uyarınca, Hanefîler zorlananın (mükreh) satışını, icazet verilinceye kadar yürürlük kazanamayan (mevkûf) bir akit sayarken, çoğunluk müctehitler böyle bir satışı bâtıl kabul eder. Mâlikîlerde güvenilen görüşe göre mükrehin satışı bağlayıcı olmayan bir akittir.121
2. İcap ve kabul arasına bir fasıla girmeksizin akit meclisinin bir olması, icap ve kabulün birbirine uygun şekilde ifade edilmesi, siyganın işitilmesi, satışın başka bir şeye bağlı kılınmaması ve bir süre ile sınırlandırılmaması müctehidlerin üzerinde görüş birliği ettiği hususlardandır.122
3. Satışa konu olan şeyin şer’an kendisinden yararlanılması mübah olan mütekavvim bir mal olması veya temiz bulunması, var olması, teslim edilebilir nitelikte bulunması, nitelikleri belirli olup bilinmez yönünün bulunmaması gerekir. Bütün bu şartlar üzerinde görüş birliği vardır. Ancak satım akdinde bilinmezlik Hanefîlere göre satışı fâsit kılarken, çoğunluğa göre bâtıl kılar. Meselâ; veresiye bir satışta vade tarihinin belirlenmemesi halinde, daha önceden bu konuda tarafların uyguladığı alışılmış bir örf de yoksa satım akdi Hanefîlere göre fâsit, çoğunluğa göre ise bâtıl olur. Satılan şeyin satıcının mülkiyeti altında bulunması Hanefîlerle Mâlikîlere göre yürürlük (nefâz) şartı, Şâfiîlerle Hanbelîlere göre ise meydana gelme şartıdır. Buna göre fuzûlî’nin (yetkisiz temsilci) alım veya satımı öncekilere göre “mevkûf” sonraki iki mezhebe göre ise bâtıldır.
Yine rehinde bulunan malın veya kiradaki yerin satılmasında olduğu gibi, satılanda satıcıdan başkasına ait bir hakkın bulunmaması Hanefîlere göre yürürlük (nefâz) şartı, çoğunluğa göre ise meydana gelme (in’ıkad) şartıdır. Bu duruma göre, rehindeki malın veya kiradaki yerin satışı ilk görüşe göre hak sahiplerinin iznine bağlı (mevkûf) ikinci görüşe göre ise bâtıldır.123
>V- SATIM AKDİNİN HÜKÜMLERİ
A) Akdin Hükmü:
Bir akdin hükmü, bu akitten kastedilen gaye ve sonuçtur. Satım akdinde hüküm satılanın mülkiyetinin alıcıya, satış bedelinin mülkiyetinin de satıcıya geçmesidir. Kira akdinde hüküm ise kiraya verilen şeyden yararlanma hakkının kiracıya, kira bedelinin de kiraya verene ait olmasıdır. Çünkü bu akitlerin amacı belirtilen sonuçları elde etmektir.
B) Hükmün Çeşitleri:
1.Yükümlülük bildiren hükümler: Buna “teklîfî hüküm” denir. İslâm’da emir ve yasak bildiren hükümler bu niteliktedir. Beş vakit namazın hükmünün farz, vitir namazının vacip, cemaatle namaz kılmanın sünnet, hırsızlığın haram, namazın sünnetlerinden birisini terketmenin mekruh oluşu buna örnek verilebilir. Akıllı ve ergin bir mü’minin günlük hayatta işleyeceği bütün fiillerin hükümleri sekiz taneden birisine girer. “Ef’alü’l-Mükellefîn” denilen bu hükümler şunlardır: Farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsit. Bu, Hanefî müctehitlerinin taksimidir. Çoğunluk usûl bilginlerine göre ise bu sayı; vacip, mendup, haram, mekruh ve mübah olmak üzere beştir.124
2. Yapılan muâmelenin sahih olma veya bağlayıcı olup olmama gibi şer’î niteliğinin kastedildiği hükümler: Buna göre, rükün ve şartlarını tam olarak taşıyan akdin hükmü için “geçerli ve bağlayıcıdır” denilir.
3) Günlük muâmeleye bağlanan sonucun kastedildiği hükümler: Rükün ve şartları tam olan hukûkî tasarruflar sonuç doğurur. Yukarıda satım akdinin sonucu olarak satılanda alıcının, satış bedelinde de satıcının mülkiyet hakkına sahip olduğunu belirtmiştik. Ancak bu sonucun ortaya çıkması için satışın muhayyerlik bulunmayan bağlayıcı bir satış olması gerekir.125
Satım akdinin hükmü konusunda üçüncü maddedeki anlam kastedilir.
C) Satış Kapsamına Giren Unsurlar:
Menkul veya gayri menkul bir mal satıldığı zaman bu malın kendisi satışa girdiği gibi, buna bağlı olan bir takım tamamlayıcı parça ve unsurlar da kapsama girer. Satılanla birlikte bir bütün teşkil eden ve satılandan yararlanmayı sağlayan veya kolaylaştıran yol, su, elektirk vb. haklar da satışa girer. Bu gibi haklara “irtifak hakları” denir. Bu konuda genel kural şudur: Meselâ; bir evin satışında evden sayılan ve ona bitişik olan her şey satış sırasında hiç zikredilmese de kendiliğinden satış kapsamına girer. Bu nitelikte olmayan şeyler örfleşmiş bulunmadıkça zikredilmeden kendiliğinden satışa girmez. Diğer yandan satıcı, örfleşse bile bunları satış dışı bırakabilir. Meselâ; evin anahtarları istihsan prensibine göre kendiliğinden satışa girer. Fakat bağımsız asma kilit ve anahtarı böyle değildir. Yine katlı binalarda bitişik merdivenlerin kapı ve pencerelerin satışa girdiğinde şüphe yoktur. Fakat yapıya bitişik olmayan bağımsız merdiven vb. şeyler varsa bunun özel olarak konuşulması gerekir. Aksi halde satışa, girmez.126
Yukarıdaki esaslardan hareket ederek şu tespitler yapılabilir:
1. Bir kimse iki katlı bir evin alt katını satın alsa, akit sırasında üst kattan hiç söz edilmemişse, kendiliğinden üst kat satışa girmez. Çünkü bir şeye kendi gibisi tabi kılınamaz.
2. Satılan şeyin kapsamına ona ait haklar ve tamamlayıcı bütün parçalar girer. Meselâ; bahçeli bir ev satıldığı zaman, içindeki yollar, dışa veya genel yola çıkan ara yollar, tuvalet, su kuyusu, bahçedeki ağaçlar, bu bahçeden daha küçük olan bitişik bahçe satış sırasında konuşulmasa bile kendiliğinden satışa girer. Evin sınırları dışında kalan bahçe veya bostan evin bahçesi kadar veya daha büyük iseler satışın kapsamına girmezler. Evin asıl kapısı ve yola açılan dış kapı ise kendiliğinden satışa dahil olur. Çünkü bunlar evin tamamlayıcı parçalarıdır.
Yine evin sınırları dışında kalan satıcıya ait bulunan eve ait olmayan su kanalı ancak açıkça konuşulursa satışa girer. Evi, sahip olduğu bütün hakları veya irtifak hakları, az çok her şeyi ile satın alma halinde ise, bu evle ilgili tüm haklar satışa girer. Ancak kira, rehin veya vakıf muâmelesinde bütün bu haklar, zikredilmesine gerek olmaksızın, kendiliğinden satışa girer. Çünkü bu muâmeleler “yararlanma” amacıyla yapılır. Yararlanmanın tam olması ise bu hakların varlığını gerekli kılar.
Ancak satışa girip girmeyen hakların belirlenmesinde o beldedeki “örf”lere başvurulur.
Diğer yandan bir evin ikrar, sulh, vasiyet veya bağış konusu olması veya boşanmada muhâlea bedeli (kadının boşama karşılığında kocasına vermeyi üstlendiği bedel) olarak belirlenmesi durumlarında yukarıdaki hükümler kıyas yoluyla uygulanır.127
>VI- SATIM AKDİNDE BEDELLER
A) Satılan Mal (Mebî’) ve Satış Bedeli (Semen):
Hanefîlerin çoğunluğuna göre satılan şey ve satış bedeli farklı anlamda kullanılan sözcüklerdendir. Mebî’ sözcüğü “mef’ûl” vezninde ism-i mef’ûl olup sözlükte; satılmış, satılan demektir. Alış-verişte satılan malı ifade eder. Mebî’ genel olarak belirleme ile belirli hale gelen şey olarak tarif edilir. Semen ise; bedel, fiyat, karşılık demektir. Alış-verişte genellikle belirleme ile belirli hale gelmeyen şeydir. Meselâ; alıcı “şu gömleği yüz bin liraya kabul ettim” deyince, gömlek belirli hale gelmiş olur. Artık satıcı bunun yerine başka bir gömlek veremez. Yüz bin lira ise belirli hale gelmez. Alıcı herhangi bir yüz bin lirayı vermekle yükümlü olur. Ancak para peşin mal veresiye bir satış şekli olan selem’de yalnız standart olan malın nitelikleri ve teslim tarihi belirlenmekle yetinilir. Çünkü selemde “şu mal” diye gösterilebilecek bir mal henüz elde mevcut değildir. Belki malın elde nümûmesi varsa “şu numûne”den denilmekle nitelikleri belirli hale gelmiş olur. Bazı durumlarda belirli bir mal da satış bedeli vazifesi görebilir. Peşin verilen bir mal karşılığında standart bir şey için selem akdi yapmak gibi.
Ancak satış bedelinin en önemli özelliği zimmette borç (deyn) olarak kalabilmesidir. Buna göre nakit para veya diğer standart (mislî) şeyler satış bedeli olmaya elverişlidir. Çünkü bunlar zimmet borcu olarak belirlenebilir. Mislî mallar; ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan şeylerdir. Buğday, arpa, zeytin yağı, benzin veya standart olup seri olarak üretilen konfeksiyon çeşitleri, yedek parça, belirli firmaya ait otomobil lastiği bu niteliktedir.
Şâfiî ve İmam Züfer’e göre ise, mebî ve semen eş anlamlı sözcüklerdir. Bunları alış-verişte birbirinden ayıran sadece “ile veya karşılığında” anlamına gelen arapça esre okutan “ba” edatından ibarettir. (128) Meselâ; “Bu elbiseyi bir milyon lira karşılığında satın aldım” denilince “karşılığında (ba)” ifadesinden paranın satış bedeli, elbisenin de satılan şey olduğu anlaşılır. Buğday karşılığında arpa veya hayvan satılmasında da aynı ölçüden hareketle buğdayın satış bedeli olduğu sonucuna varılır.
B) Semen, Kıymet ve Deyn Terimleri:
Semen yani satış bedeli ancak bir satım akdinde söz konusu olur. Bu, satıcı ve alıcının üzerinde anlaştıkları bedeldir. Bu yüzden semen (satış bedeli) satılan şeyin gerçek kıymetinden az veya çok olabileceği gibi, malın kıymetine denk de olabilir. Meselâ; bir malın satış bedeli beş yüz, kıymeti altı yüz olabileceği gibi, bunun aksi de olabilir. Yahut da her iki değer de beş yüz olabilir.
Kıymet; bir malın piyasada, alış-verişlerdeki kıymetini bilen bilirkişinin o mala biçtiği değerdir.
Deyn ise; borçlanma sebeplerinden herhangi birisiyle zimmette borç olarak sabit kalabilen şeydir. Başlıca borçlanma sebepleri şunlardır: başkasının malını telef etmek veya gasbetmek, kefil olmaktan, başkasına ödünç para vermekten ya da veresiye mal satmaktan doğan alacak veya borçlar “deyn” niteliğindedir.129
C) Satılan Şeyle Satış Bedelini Birbirinden Ayıran
Nitelikler:
Bu konuda genel kural şudur: Nakit para ve mislî mal çeşidine giren herşey satış bedeli olabilir. Ancak bazı durumlarda kıyemî (standart olmayıp değerini piyasanın belirlediği) mallar da satış bedeli olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte kıyemî malların satılan şey (mebî) durumunda bulunması asıldır. Satış bedeli kabz ile, satılan şey ise tayin ile belirli hale gelir.130
Alış-verişte birbirine bedel olan şeyler üç grupta toplanır: Nakitler, mislî veya kıyemî mallar.131
1. Nakitler:
Genel olarak altın, gümüş veya tedavülde bulunan madenî paralar (fels-fülûs) satılan mala bedel yapıldığı zaman satış bedeli sayılırlar. Bakır, nikel, kalay gibi madenlerin karışımından elde edilen ve fels adı verilen madenî paralar çoğu zaman maden değerinin üstünde nominal bir değerle dolaşırlar. Bu paralar altın veya gümüşe endeksli olarak basıldığı için, Ebu Yusuf felsten doğan borçların ödenmesinde borcun doğduğu tarih ile ödeme tarihi arasında meydana gelen enflasyon farkının eklenmesi gerektiği görüşündedir. Günümüzde kağıt para da altına veya bunun yanında ekmek, şeker, yağ gibi toplumun ortak temel ihtiyaçlarından standart bir birime endekslendiği takdirde, fels çeşidi para ile aynı nitelikte sayılmalıdır.132
İşte yukarıda nitelikleri belirlenen nakit para karşılığı satılan mal, mutlak olarak “mebî’ (satılan şey)” sayılır. Bu nakitler için “ile, karşılığında” anlamına gelen arapça “ba” harfinin kullanılması da önemli değildir. Meselâ; “Sana şu malı bir dinar (altın lira) karşılığında satıyorum” demekle, “Sana şu mal karşılığında bir dinar satıyorum” demek arasında hiç bir fark bulunmaz.
Sikkeli nakit paralar ivazlı akitlerde tayin ile belirli hale gelmezler. Meselâ; satıcı “Şu elbiseyi sana şu para karşılığında sattım” dese, alıcı işaret edilen nakit paraların yerine mislini vermek hakkına sahiptir. Satıcı da bizzat işaret ettiği parayı istemek hakkına sahip değildir. Çünkü alış-verişte satış bedeli belirlenmekle zimmet borcu olarak meydana gelir.
Diğer yandan satış bedelinin satılan mal ile belirlilik açısından eşitlenmesi için önce verilmesi asıldır. Veresiye satışlar veya örfen yerleşmiş olan ödeme şekilleri bunun dışındadır. Ödemeleri çekle yapmak gibi.
İmam Şâfiî ve Züfer’e göre, nakit paralar ödeme için ayrılmakla (tayin) belirli hale gelir. Buna göre satıcı, alıcıdan işaret ederek ayırttığı belirli paraları isteme hakkına sahiptir. Çünkü bu belirlemede onun özel bir kastı bulunabilir. Özellikle taklit para veya sahte dövizin piyasada dolaştığı dönemlerde böyle bir belirlemenin önemi açıktır. Ancak bu durumda satış bedeli kabzdan önce telef olsa satış batıl olur. Nitekim satılan bir mal da kabzdan önce telef olsa satış batıl olur.
Satış bedeli sikkeli nakit para niteliğinde olmazsa, diğer ticaret malları gibi tayin ile belirli hale gelir. 133
2. Mislî Mallar:
Buğday, arpa, zeytin, yağ, petrol gibi ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan şeyler, nakit para karşılığında satılınca, “mebî’ (satılan şey)” durumunda olurlar. Eğer standart bir mal yine standart bir malla mübadele edilecekse, bunlardan muayyen olanlar “mebî (satılan)”, zimmette borç olarak kalan ise “satış bedeli” sayılır. İki ölçek buğdayı bir teneke zeytin yağı ile mübadele etmek gibi. Ancak buğday o anda belirli bir buğday ise satış bedeli olup, nitelikleri belirlenen zeytin yağı ise zimmet borcu olarak satış bedeli vazifesi görür.
Standart olan iki mal nitelikleri belirlenerek zimmet borcu olarak mübadele edilecekse “ile, karşılığında” takısı getirilen mal satış bedeli, diğeri ise “satılan mal” sayılır. Meselâ; iki ton şu kalitede buğday karşılığında bir ton normal benzinin değişimi muamelesinde, buğday satış bedeli, benzin ise satılan mal durumunda bulunur.
Mislî olan şeyler dört kısma ayrılır:
a) Ölçü ile alınıp satılanlar (mekîlât): Buğday, arpa ve mısır gibi. Günümüzde petrol, benzin ve zeytin yağı gibi bir takım sıvılar da litre ölçü birimi ile satılmaktadır. Bunlar nakit para karşılığında satılınca “satılan” olurlar.
b) Tartı ile alınıp satılanlar (mevzûnât): Bunlar ağırlık ölçüleri ile alınıp satılan şeylerdir. Demir, kömür, çimento, şeker gibi. İslâm’da ağırlık ölçü birimleri dirhem veya miskal ile miskalin sikkeli şekli olan dinardan ibarettir.134 Günümüzde bunların yerine gram, kiloğram ve ton gibi ağırlık ölçüleri kullanılmaktadır. Standart olup ağırlık ölçüsü ile satılan şeylerin “satılan mal” durumunda bulunması asıl olmakla birlikte, bunların tartılarak rayiç bedellerini belirlemek mümkün olduğu için, satış bedeli olarak kararlaştırılmaları da mümkündür. Bir halıyı elli torba çimento karşılığında satmak gibi. Burada halı, satılan mal, çimento ise satış bedeli durumundadır.
Şunu da belirtelim ki, daha önceki yüzyıllarda hacim ölçüsü ile alınıp satılan bir şey bugün ağırlık ölçüsü ile satılır olsa sonuç değişmez.
c) Uzunluk ölçüsü ile alınıp satılan şeyler (zer’iyât): Bunlar uzunluk ölçüsü ile satılır, Arazi, yünlü, pamuklu veya ipekli standart büyük toplar halinde satılan kumaşlar böyledir.
d) Standart olup sayı ile alınıp satılan şeyler (el-adediyyâtü’l-mütekâribe): Birimleri arasında önemli fark bulunmayan yumurta, standart konfeksiyon ürünleri, cam, bardak, markası ve nitelikleri belirli beyaz eşya ve sıfır km.de motorlu araçlar bu guruba girer. 135
3. Kıyemî mallar:
Ağırlık veya hacim ölçüsü ile, yahut standart olup sayı ya da uzunluk ölçüsü ile alınıp satılmayan, başka bir deyimle çarşı ve pazarda misli bulunmayan mallara “kıyemî” denir. Halı, hayvan, kavun, karpuz, kullanılmış otomobiller bu niteliktedir. Bunlar mislî bir mal karşılığında satılırsa “satılan (mebî’)” durumunda olur, mislî mal da “satış bedeli” yerine kullanılabilir. Bu durumda satım akdi yapılırken “ile, karşılığında” gibi ifadelerin kullanılması sonucu etkilemez. Çünkü mislî olan mallar zimmette borç olarak kalabildiği için, bunların satış bedeli yapılması daha uygundur. Meselâ; bir ton buğday karşılığında on tane koyun satın alınsa, buğday satış bedeli, koyunlar ise satılan mal olur.
Kıyemî bir mal başka kıyemî bir malla mübadele edilirse, bedellerden her birisi bir bakıma satılan, bir başka açıdan ise satış bedeli sayılır.136
Meselâ; iki yüz koyun karşılığında bir daire veya yüz tane karpuz karşılığında beş kasa domates satın almak gibi.
D) Satış Bedeli ve Satılan Mal Ayrımının Sonuçları:
İslâm’da satış bedeli ve satılan mala farklı hüküm ve sonuçlar uygulandığı için bir alış-veriş muamelesinde bu iki unsuru birbirinden ayırmak gerekir. Mebî ve semene uygulanan hükümleri şu şekilde özetleyebiliriz:
1. Satım akdinin meydana gelmesi için satılanın mütekavvim bir mal olması gerekir. Halbuki satış bedeli için böyle bir şart yoktur. İslâm’a göre yararlanılması ve alım-satımı meşrû olan mala “mütekavvim mal” denir. Buğday, arpa, arsa, daire gibi. Satış bedeli ise zimmette borç olarak kalabildiği için, onun yerine mütekavvim olan dengini vermek de mümkündür. Meselâ; bir gayri müslimden şarap karşılığında bir top kumaş satın alan kimse şarap yerine tutarı kadar nakit para verebilir. Bu yüzden bedel gayri mütekavvim bir şey olduğu takdirde satım akdini uygulama imkânı bulunur.
2. Satım akdinin yürürlük kazanması için, satılacak malın satıcının mülkünde bulunması gerekir. Satış bedeli için ise böyle bir şart söz konusu değildir. Meselâ; akıllı ve ergin olan kimse kendi mülkiyeti altında bulunmayan bir malı satsa buna, yetkisiz temsilciye (fuzûlî) ait hükümler uygulanır. Burada mal sahibi izin verinceye kadar satış “askıda (mevkûf)” kalır satış bedeli ise zimmet borcu olarak kalabildiği için, onun satış sırasında alıcının mülkiyeti altında bulunması şart değildir. Özellikle veresiye satışlarda bu özellik açıkça görülür.
3. Selem satışında satış bedelinin peşin ödenmesi gerekirken, selem konusu olan standart malın tesliminin vadeye bağlanması asıldır. Meselâ; bir ton buğdayı belli miktar bir para karşılığında üç ay sonra teslim etmek üzere anlaşma yapılmışsa, paranın peşin ödenmesi gerekir.
4. Satış bedelinin teslim külfet ve masrafı alıcıya, satılan malın teslimi ile ilgili masraflar ise satıcıya aittir. Meselâ; vadeli bir satışta senet veya çekin tahsili ile ilgili masraflar borçluya ait olduğu gibi, alacaklının kefil veya ipotek istemesi halinde bununla ilgili masraflar da borçluya aittir. Çünkü bu masraflar alıcının borcunu geç ödemesinden ya da peşin olarak ödeyememesinden doğmuş olmaktadır. Başka bir deyimle paranın peşin ödenmeyişinden dolayı ortaya çıkan masraflara borçlu sebep olmuştur. Bu yüzden de bunları onun karşılaması gerekir. Satılan malın teslimi ile ilgili masrafların ise satıcıya ait olması, malı teslimin onun görevi olmasından dolayıdır. Çünkü satış akdinin tam olarak ifası teslimle gerçekleşir. Bu yüzden teslime kadar çıkacak masraflara satıcının katlanması gerekir. Malın paketlenmesi, ambalaja konulması, tartılıp sayılması, teslim edilecek yere kadar nakledilmesi hep satıcının görevleri arasındadır. Malın teslim yeri belirlenmişse, teslimin bu yerde yapılması gerekir. Aksi halde satış sırasında malın bulunduğu yer teslim yeri sayılır.
5. Satış bedeli belirlenmeksizin yapılacak satım akdi fasit, satılacak mal belirlenmeksizin yapılacak satım akdi ise bâtıldır. Meselâ; “Bu malı sana sattım” denilmesi halinde satış bedeli belirsiz olup satım akdi fasittir. Tarafların satışı bozması veya yeniden bir araya gelerek satış bedelini belirlemesi gerekir. Bu sonuncu durumda fesat kalkar ve akit sahih hale gelir. “Sana şu kadar para karşılığında sattım” ifadesinde ise, satılan mal belirsiz olduğu için satış batıldır.
6. Satılan bir mal, alıcıya teslim edildikten sonra telef artık ikale (karşılıklı rıza ile satışı bozma) yoluna gidilemez. Fakat böyle bir durumda satıcının teslim aldığı satış bedeli kaybetme, çalınma gibi bir yolla telef olsa bu durum ikaleye engel olmaz.
7. Satılan bir malın alıcıya teslimden önce telef olması halinde satım akdi ortadan kalkarken, satış bedelinin teslimden önce telef olması satışı etkilemez.
8. Satın alınan taşınır (menkul) bir malda alıcının kabzdan önce tasarrufta bulunması caiz değilken, satıcının henüz teslim almadığı satış bedeli üzerinde tasarrufta bulunması mümkün ve caizdir. Meselâ; veresiye mal satışından doğan alacakları temsil eden senet veya çeklerin borçların ödenmesinde veya mal alımında kullanılması (ciro) bu esasa dayanır.
9. Ödemenin peşin yapılacağı konuşulan alış-verişte, alıcının malın teslimini isteyebilmesi için önce satış bedelini vermesi gerekir. Başka bir deyimle böyle bir durumda satıcının önce parayı isteme hakkı doğar. Veresiye satışlarla örfleşmiş bulunan ve faizin karışmadığı kredi kartı gibi ödeme şekilleri bunun dışındadır. Ancak bunlarda da ödeme şekli karşılıklı rıza ile belirlenmiş olur.137
Satış bedelini satılan maldan ayıran nitelikleri bu şekilde belirttikten sonra, aşağıda alış-verişin uygulama esaslarını belirlemeye çalışacağız.
VII- SATIM AKDİNİN UYGULANMASI
A) Satılan Mal ve Paranın Teslimi:
Satıcının satılan malı alıcıya, alıcının da satış bedelini satıcıya teslim etmesi yükümlülüğü vardır. Çünkü satım akdi ile tarafların bedeller üzerinde mülkiyet hakkı doğar ve bu da teslimle gerçekleşir. Teslim; satıcının satılan malla alıcı arasındaki engelleri kaldırıp, onu tasarruf edeceği şekilde malla başbaşa bırakmasıdır.
Satılan mal veya satış bedelinden hangisinin önce teslim edilmesi gerekir? Bu konuyu bedellerin niteliğini dikkate alarak belirlemek gerekir.
1. Para karşılığı yapılan alış-verişte, satıcı istediği takdirde önce paranın teslim edilmesi gerekir. Çünkü mal, belirleme ile belirli hale gelirken, para zimmet borcu sayıldığı için ancak teslimle belirli hale gelir ve böylece bedeller arasında denklik sağlanmış olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Zimmet borcu ancak teslimle ödenmiş olur.” 138 Satış bedelinin teslimi malın tesliminden sonraya kalırsa bu zimmet borcu ödenmiş olmaz. Bundan sonra, eğer alıcı isterse, satıcının malı teslim etmesi gerekir. Ancak vadeli satış ve selem akdi bu konuda istisna teşkil eder. Çünkü mal peşin, satış bedeli vadeli olunca satıcı, parayı peşin isteme hakkını düşürmüş olur. Para peşin, mal veresiye bir akit olan selem akdinde ise malın teslimi zimmet borcu olarak sonraya bırakılmış olur. Bir ay sonra teslim alınacak bir ton Kanada tipi buğdayın parası peşin verilse, malın teslimi geri bırakılmış olur.139
2. Malın malla mübadelesinde bedellerin birlikte teslim edilmesi gerekir. Böylece ivazlı akitte denklik sağlanmış olur. Çünkü burada bedellerden birisini önce almak için bir sebep yoktur. Meselâ; 1 ton buğday 2 ton arpa veya 10 tane koyun, 1 tane sığır yahut 1 ton inşaat demiri, 100 torba çimento ile trampa edilirse, bedellerin birlikte teslimi gerekir.
3. Zimmet borcu olabilen nakit para, döviz, altın, gümüş gibi bedellerin kendi cinsleri veya başka cinsle mübadelesi de peşin olarak yapılır. Aksi halde faiz meydana gelir. Sarrafların para, altın veya gümüş karşılığında zinet satması ancak peşin olarak yapılabilir. Vadeli altın veya gümüş ya da döviz satışı “nesîe ribası”na yol açar. Bu yüzden sarraf alım ve satımlarının peşin yapılması gerekir. Ancak satılan altının tamamının veya bir bölümünün bedeli satış sırasında verilemiyorsa, alıcıya teslim edilen altın ödünç (karz) akdiyle verilmelidir. Meselâ; 200 gr. altın zinet alan kimse yarısının parasını verse, diğerini daha sonra vermek istese, sarrafa 100 gr. altın borçlanmış olur. Borcu öderken 100 gram altın olarak ödeyebileceği gibi, bu kadar altının borcu ödeme tarihindeki bedelini de verebilir. Ancak ödemede borcun cinsi değişirse alıcının rızası da şarttır.
Mâlikîlere göre, satıcı parayı kabzedinceye kadar sattığı malı yanında alıkoyabilir. Hanefîler de bu konuda aynı görüştedir. Delil; rehin bulunduranın alacağını tahsil edinceye kadar rehni alıkoyma hakkına kıyastır.140
B) Satıcının Sattığı Malı Hapis Hakkı:
Bir satım akdinde önce alıcının satış bedelini teslim etmesi gerektiğini belirtmiştik. Buna göre satıcı peşin ödenmesi şart koşulan bedeli tam olarak teslim almadıkça malı alıcıya vermeme hakkına sahip olur. Peşin ödemenin satış bedelinin tümünü veya bir bölümünü kapsaması hükmü değiştirmez. Meselâ; bir otomobil satın alan kimse, bedelin dörtte birini peşin vermeyi kabul etmişse satıcı bu dörtte bir bedeli almadıkça otomobili teslim etmeye zorlanamaz.141
1. Satılan malı alıkoymanın şartları:
a) Alış-verişte iki bedelden birisinin mal, diğerinin para olması gerekir. Bir malı altın, gümüş veya nakit para karşılığında satmak gibi. Eğer satış malın malla trampası veya altının altınla ya da bir paranın başka cins para ile mübadelesi şeklinde yapılmışsa satıcının malı hapsetme hakkı bulunmaz. Bu durumda taraflar bedelleri birlikte teslim ederler.
b) Satış akdinin peşin para ile yapılmış olması gerekir. Eğer satış vadeli ise, satıcının parayı alamadığını öne sürerek malı hapsetme hakkı bulunmaz. Çünkü vadeli satışta satıcı parayı isteme hakkını vade sonuna kadar geri bırakmış olur.
Diğer yandan satış bedelinin bir bölümü peşin, geri kalanı vadeli olarak konuşulmuşsa, satıcı peşin konuşulan kısmı alıncaya kadar malın tamamını alıkoyabilir. Çünkü hapis hakkı parçalanma kabul etmez. Yine satış bedelinin büyük bir bölümünü alsa, az bir kısım alınamasa, satıcı malın veya alacağın tamamını tahsil edinceye kadar karşı tarafa teslim etmeyebilir. Hanefilerle Mâlikîler satılanın hapsi konusunda aynı görüşe sahiptirler.142
Hanbelîlere göre satıcının parayı alıncaya kadar malı hapsetme hakkı yoktur. Çünkü teslim satım akdinin gereklerindendir. Eğer akdi yapanlar teslimde anlaşamazsa, karşılıklı teslim isteğinde bulunurlar. Satış bedeli zimmet borcu sayılır. Bu yüzden önce satıcı malı teslime, daha sonra da alıcı parayı teslime zorlanır.143
Şâfiîlere göre ise satıcı ve alıcı birbirlerine güvenmiyor ve bedeli alamayacağından korkuyorlarsa, karşılıklı olarak bedelleri alıkoyma hakları vardır. Bu durumda satıcı malı, alıcı parayı alıkoyabilir. Karşı taraf bedeli teslim edince, diğeri de teslim etmek zorunda bulunur.144
2. Satıcının malı hapsetme hakkını düşüren haller:
Alıcının satış bedeline karşılık bir rehin veya kefil göstermesi satıcının malı hapis hakkını düşürmez. Çünkü rehin ve kefâlet, satış bedelini alıcının zimmetinden düşürmediği gibi, onu isteme hakkını da düşürmez. Buna göre, satış bedelini alıncaya kadar onun satılanı hapis hakkı devam eder. Çünkü rehin ve kefâlet satış bedeli için bir teminattan ibarettir.
Alıcı satış bedeli için çek kullanmışsa çekin durumuna bakılır. Eğer kendisinin özel çeki ise satıcının parayı tahsil edinceye kadar malı hapis hakkı devam eder. Eğer çek başkasına ait olup ciro edilmişse, Ebu Yusuf’a göre satıcının malı hapsetme hakkı düşer. Çünkü borç asıl borçlunun zimmetinden çek sahibinin zimmetine geçmiş olur. Bu çeki satıcının da başkasına ciro etmesi, sonucu değiştirmez. İmam Muhammed’e göre, çek cirosu alıcı tarafından yapılmışsa, satıcının malı hapis hakkı düşmez. Çünkü satıcının çek borçlusundan alacağını tahsil edinceye kadar malı hapsetme hakkı vardır. Çek satıcı tarafından ciro edilmişse, mutlak ciro halinde yine satıcının malı alıkoyma hakkı devam eder. Ancak satıcının cirosu belli bir alacaklıyı kendi borçlusuna havale etmek gibi kayıtlı olursa, böyle bir ciro malı hapis hakkını düşürür. Çünkü bu durumda artık satıcının müşteriden alacağını isteme hakkı üçüncü kişiye geçmiş olur. Bu yüzden de onun, malı alıkoyma hakkı düşer.145
Büyük Hanefî hukukçusu el-Kâsânî (ö.587/1191) şöyle der:
“Doğru olan İmam Muhammed’in görüşüdür. Çünkü şerîatte malı alıkoyma hakkı, satış bedelini isteme hakkı ile birlikte söz konusu olur, satış bedelinin bizzat varlığı ile birlikte değil.”146
Satıcı, sattığı malı alıcıya ödünç (âriyet) olarak verse veya onun yanında emânet (vedîa) olarak bıraksa, alıkoyma hakkı düşer. Çünkü alıcının satın aldığı malı emânet olarak elinde bulundurması mülkiyet niteliğindedir.147
Alıcı, malı satıcının yanında emanet, âriyet veya kira akdi ile bıraksa, satıcının malı alıkoyma hakkı düşmez. Çünkü alıkoyma hakkı satıcıya ait sabit bir haktır. Parayı tam olarak tahsil edinceye kadar bu hakkını kullanması mümkündür.
Diğer yandan alıcı malı, satıcının izni ile kabzetse alıkoyma hakkı düşer. Bu durumda, henüz satış bedelinin ödenmediğini ileri sürerek onun malı geri isteme hakkı da bulunmaz. Çünkü kabza izin vermekle bu hakkını düşürmüş olur. Alıcı malı, satış bedelini ödedikten sonra satıcının izni olmaksızın kabzetse alıkoyma hakkı düşer. Çünkü satış bedeli ödendiği için bu haklı bir kabz olmuş bulunur. Ancak alıcı, parasını ödemeden önce malı, satıcının izni olmadan kabzetse, alıkoyma hakkı düşmez ve satıcının bu malı geri isteme hakkı bulunur. Çünkü onun satış bedelini tam olarak alıncaya kadar sattığı malı elinde tutma hakkı vardır. Böyle bir hakkın onun rızası dışında ortadan kalkması da caiz değildir.
Alıcı parasını ödemezden önce malı, satıcının rızası dışında kabzettikten sonra bu malda satış, hibe, rehin, kira gibi feshedilmeye elverişli bir akitle tasarrufta bulunsa, satıcı bu ikinci akdi feshedip malı geri alabilir. Ancak malda üreme, tüketilme gibi geri vermeye engel durumlar olmuşsa, artık geri isteyemez, çünkü bunda bir fayda yoktur.148
C) Teslim veya Kabzın Gerçekleşmesi:
Satıcının sattığı malla alıcı arasındaki engelleri kaldırarak, alıcının tasarrufta bulunması için onu bu malla başbaşa bırakmasına “kabz” veya “teslim” denir. Burada satıcı teslim eden, alıcı ise kabz eden durumundadır. Satış bedelinin müşteri tarafından satıcıya teslim edilmesi de böyledir.
Kabz Sayılan Haller
1. Satılanın alıcının iktidar alanına girmesi:
Alıcının satın aldığı şeyi, arada bir engel olmaksızın, satıcının izni ile teslim almaya güç yetirmesidir. Burada satın alınan şeyin ayrılmış olması, arada teslim almaya engel bir halin bulunmaması ve kabzın satıcının izniyle olması gerekir. Meselâ; bir kimse depoda bulunan buğdayı satın alsa, satıcı ona anahtarı vererek; “sana buğdayı teslim alman için izin veriyorum” dese, bu bir kabz işlemi olur. Burada alıcı buğdayı fiilen kabzetmeden önce buğday telef olsa, bu zarara alıcı katlanır. Ancak alıcıya anahtarları verip hiç bir şey söylemese kabz gerçekleşmez. Evin veya arazinin teslimi, alıcının bunların içine girmesi veya araziyi görecek şekilde yakınında durması yahut da evin kapı anahtarlarına sahip olması ile tamam olur. Bu durumlar dışında, mücerred olarak kullanılacak kabz, teslim veya teslim alma sözleri ile kabz gerçekleşmiş olmaz. Buna göre, Hanefîlerde kabz, alıcı ile satın aldığı malın arasındaki engeli kaldırmakla gerçekleşir. Satın alınan şeyin taşınır veya taşınmaz mal olması sonucu değiştirmez. Ancak ölçü veya tartı ile alınıp satılan standart malların kabzı ölçülerek veya tartılarak tamamını teslim etmekle gerçekleşir. Çünkü ölçü ile satılan bir mal için Hz. Peygamber; “onu, ölçmeden satma” buyurmuştur.149
Şâfiî ve Mâlikîlere göre akar gibi taşınmazların kabzı alıcı ile satın aldığı mal arasındaki engellerin kaldırılması ve böylece alıcıya malda tasarruf imkânının sağlanması ile gerçekleşir.
Hayvan, eşya ve otomobil gibi taşınırların kabzı ise insanlar arasındaki örfe göre olur.149/a
Hanbelîlere göre her malın kabzı insanlar arasındaki örfe göre olur. Yalnız ölçü veya tartı ile satılan standart malların teslimi ölçülerek veya tartılarak olur.149/b
2. İstihlâk yolu ile kabz:
Alıcı, satın aldığı malı henüz satıcının elinde iken istihlâk etse bu bir kabz sayılır. Bu durumda alıcının satış bedelini ödemesi gerekir. Çünkü teslimin amacı, alıcıya satın aldığı mal üzerinde tasarruf imkânı sağlamaktır. Satılanın istihlâk edilmesi ise gerçek bir tasarruf demektir.
Satın alınan malı ayıplı hale getirmek de onu telef etmek gibidir. Meselâ; bir kimse satın aldığı bir otomobille, araç henüz satıcının elinde iken kaza yapsa, ayıplı hale gelen bu aracı teslim almış sayılır.
Yine alıcı satıcıya, satın aldığı buğdayı un yapmasını emretse, o da buğdayı un haline getirse, satıcının alıcının emriyle yapacağı fiil, alıcının bizzat yapacağı fiil yerindedir.150
3. Emânet veya âriyet muâmelesinin satışta kabz yerine geçmesi:
Satıcı, sattığı malı alıcının yanına emânet veya âriyet olarak bıraksa, alıcı bununla malı kabzetmiş sayılır. Çünkü satıcının malı emanet veya âriyet olarak vermesi geçerli değildir. Bu yüzden böyle bir teslim kabz anlamı taşır.
Müşteri satın aldığı malın üçüncü bir kişiye emanet veya âriyet olarak verilmesini istese bununla da malı kabzetmiş sayılır. Çünkü burada emânet veya âriyet alanın eli, alıcının eli gibidir. Ancak müşteri malı emânet, âriyet veya kira sözleşmesi ile doğrudan satıcı yanında bıraksa, bununla kabz gerçekleşmiş olmaz. Çünkü alıcının yapacağı bu tasarruflar geçerli değildir. Zira satıcının malı hapis eli ile vekilin (nâib) elinin tek kişide toplanması düşünülemez.151
4. Satılan malın kabzdan önca üçüncü bir kişinin fiili ile telef olması halinde kabz:
Bu durumda satım akdi kendiliğinden ortadan kalkmaz. Alıcı için seçimlik hak doğar. Alıcı isterse satım akdini fesheder, dilerse kabul edip satış bedelini öder. Bu son durumda alıcı, malı üçüncü kişiye tazmin ettirir. İşte burada, alıcının malı tazmin ettirme yolunu tercih etmesi kabz hükmünde bulunur.152
5. Bir kimsenin başka bir sebeple elinde bulunan malı satın alması halinde kabz:
Bir kimsenin gasp veya emânet gibi bir sebeple elinde bulunan bir malı satın alması halinde; gaspta mücerret satım akdi ile kabz işlemi gerçekleşmiş sayılır. Çünkü gasbedilen şey, gasbedenin tazmin yükümlülüğü altındadır.
Emânet olarak elde bulunan bir malın bu kimse tarafından satın alınmasına gelince burada kabz işlemi, mal akit meclisinde hazır olur veya yanına gidip teslim almaya gücü yeterse kabz işlemi gerçekleşmiş bulunur. Çünkü emanet eli, tazminat eliyle aynı nitelikte olmadığı için biri diğerinin yerine geçmez. Bir kimsenin yanında bulunan vedîa, âriyet, kira ile tuttuğu yer veya ortak olduğu şirket malı gibi emânet hükümlerine tabi olan bir malı satın alması halinde yukarıda belirtilen şekilde yeni bir kabz işlemine ihtiyaç duyulur.152/a
D) Satım Akdinin Bedellerinde Kabzdan Önce Tasarruf:
1. Menkullerde kabzdan önce tasarruf:
Satın alınan menkul malların teslim alınmazdan önce başkasına satılması veya bağış, kira gibi bir hukukî tasarrufa tabi tutulması caiz değildir. Bu konuda müctehidler arasında görüş birliği vardır. Çünkü Nebi (s.a); kabzedilmeyen şeyin satışını yasaklamıştır.153 Böyle bir yasak, yasaklananın fasit olmasını gerektirir. Teslim alınmayan bir malın üçüncü bir şahsa satılması, bu malın helâk olması halinde teslim zorluklarına neden olur. Çünkü satılan mal helâk olunca ilk akit bâtil olur, buna bağlı olarak sonradan malın satıldığı ikinci ve üçüncü... akitler de bâtıl olur. Hz. Peygamber kendisinde ifa edilememe riski (garar) bulunan satışı yasaklamıştır. 154 Başka bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir gıda maddesini satın alan kimse onu kabzetmedikçe başkasına satmasın.”155 Burada gıda maddesi sınırlayıcı değil, örnek kabilinden zikredilmiştir.
Kabzdan önce satış yasağı bulunmazsa, bir malın fiyatı hiç yer değiştirmeden, hatta henüz mal üretilmeden yükseltilebilir. Böylece bir takım aracılar hiç malı görmeden veya teslim almadan kağıt üzerinde kazanç elde etmiş olurlar. Meselâ; üretici şirket ile tüketici kişi arasında birkaç tane toptancı, komisyoncu, acenta veya perakendeci aracı bulunabilmektedir. Bunlar özellikle darlığı çekilen mallarda, gerçekte mal henüz elde mevcut değilken, kağıt üzerinde kârlarını ekleyerek tüketiciye malı ulaştırırlar. Piyasada akıcılık gibi görünen bu işler gerçekte fiyatların sun’î olarak artışına, mal arzının kontrol altında tutulmasına, piyasaya kontrollü mal sürülmesine çok elverişli bir ortam meydana getirmektedir. Kabzdan önce satış yasağı uygulanınca ticaret muameleleri geçici olarak biraz ağırlık kazanacak, fakat bunun ardından bir takım aracılar ortadan çıkmak zorunda kalacaktır. Çünkü nakliye, depo kirası, personel istihdamı gibi harcamalar aracıları ve parazit şirketleri aradan çekilmeye zorlayacaktır.156
Kâmil Miras (ö.1376/1958) kabzdan önce satışın piyasaya etkisini şöyle açıklar: Satın alınan bir malın, kabz ve teslim alınmadan önce satışı yolu açık bırakılırsa, bir ambarda depo edilmiş mal, yerinden oynamadan elden ele, dilden dile dolaşa dolaşa sebepsiz yere fiyatı yükseltilmiş olur.157
2. Satış bedelinde kabzdan önce tasarruf:
Semenlerde kabzdan önce tasarrufta bulunmak caizdir. Bir mala bedel olmak üzere zimmette borç olarak (deyn) kalabilen şeye “semen” denir. Altın, gümüş, madenî veya kâğıt para, döviz bu nitelikte olduğu gibi, ölçü veya tartı ile yahut standart olup sayı ile alınıp satılan şeyler de miktar ve nitelikleri belirlenerek zimmet borcu yapılabilir.158 Buğday, arpa, inşaat demiri, çimento gibi.
Bu duruma göre, bir kimse vadeli sattığı bir maldan doğan alacaklarını, daha teslim almadan bu alacağa ait çek veya senetleri başkasına ciro ederek tasarrufta bulunabilir. Bu alacak mehir, kira, başkasının malına veya bedenine verdiği zarardan doğan tazminat alacağı kabilinden de olabilir.
Delil Allah elçisinin şu hadisidir. Hz. Ömer (ö.23/643) şöyle der: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler el-Bakî’de deve satıyoruz ve dirhem (gümüş para) yerine dinar (altın para) alıyoruz; dinar yerine de dirhem aldığımız oluyor.” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Eğer bu iki cins parayı o günün fiyatı ile değiştirir ve aranızda bir alacak verecek kalmaksızın birbirinizden ayrılmış iseniz, bunda bir sakınca yoktur.”159 Bu hadis, alış-veriş sırasında belirlenen satış bedelinin, taraflar birbirinden ayrılıncaya kadar başka cins bir paraya çevrilebileceğine delâlet eder. Burada ilk konuşulan paranın satıcıya teslim edilmiş olması da şart değildir. Satıcı ve alıcı o günün rayici üzerinden altın yerine gümüş veya Türk parası yerine başka bir ülke parasını kabul edebilirler. Karşılıklı rıza olunca bunda bir sakınca bulunmaz. Aynı prensibi sarrafların kullanılmış altını satın aldıktan sonra henüz parasını vermeden, aynı müşteriye başka zinet satışına da uygulayabiliriz. Örneğin; 100 gr. altını sarrafa satan kimse, bunun bedeli olan parayı almadan, aynı sarraftan başka zinetler satın alsa önceki alacağı yeni aldığı zinetleri için mahsup edilebilir. Burada araya zaman girmediği ve akit meclisi değişmediği için nesîe veya fazlalık ribasının meydana geldiği söylenemez. Çünkü ashab-ı kiramın deve satışlarında pazarlıkta konuştukları parayı teslim etmeden hesap üzerinde anlaşarak o günün rayici üzerinden başka cins para verdikleri anlaşılıyor. Başka bir deyimle, muamele bu şekilde yapılırsa bir sakıncanın doğmayacağını Allah elçisi bildiriyor. Çünkü ilk konuşulan para satıcıya teslim edilir, yeniden geri alınarak onun yerine başka cins para verilirse bu yeni bir “sarf akdi” olur. Yani iki cins para birbiriyle peşin mübadele edilmiş bulunur. Bunun caiz olduğunda zaten şüphe yoktur.
Hadiste yasaklanan kabzdan önce satış yasağı zimmet borcuna (deyn) ait olmayıp, malla ilgili olan bir yasaklamadır. Çünkü satılan bir malın kendisinin kabza ihtiyacı vardır. Zimmet borcu ise zimmette hükmî bir mal olup, onun kabzı bedelini kabzetmek suretiyle olur. Bu yüzden zimmet borcunda kabz, belirli bir bedel üzerinde değil, standart olan (mislî) bedelin cinsi üzerinde gerçekleşir.
Sarf ve selem akdi semende kabzdan önce tasarrufun caiz oluşunun istisnasıdır. Altının altın veya gümüşle, paranın başka cins bir para ile değişimi bir sarf muamelesi olup, burada iki bedelden her biri bir bakıma satılan şey, bir bakıma da satış bedeli yerindedir. Bunlar ihtiyaten satılan mal (mebî’) sayılarak kabzdan önce tasarrufta bulunmamalıdır.
Para peşin standart mal veresiye satılan bir akit olan selemde ise mal (müslemün fih) satılan şey hükmündedir. Bu yüzden zimmet borcu olmakla birlikte bunda kabzdan önce tasarruf caiz değildir.160
3. Gayri menkullerde kabzdan önce tasarruf:
Ebû Hanife (ö.150/767) ve Ebu Yusuf’a (ö.182/798) göre, bir kimsenin satın aldığı bir gayri menkul üzerinde, kabzdan önce tasarrufta bulunması caizdir. Yani bir kimse parasını verip satın aldığı, fakat henüz teslim almadığı arsa, dükkân, daire gibi bir taşınmazı başkasına satabilir. Dayandıkları delil “istihsan” prensibi olup, alış-verişin meşrû olduğunu bildiren ayetlerin genel anlamı ile istidlâl etmişlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah alış-verişi helâl kıldı” 161;“Alış-veriş yaptığınız zaman şahit tutun” 162; “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helâldır.”163 Genel anlamlı bu ayetlerde taşınır veya taşınmaz mal ayırımı yapılmadığı gibi, kabzdan önce veya sonra diye de bir ayırım yapılmamıştır. Kitabın umum bildiren ayetinin, vahid (ravisi tek kalan) haberle tahsîsi de caiz değildir. Diğer yandan taşınmazın kabzdan önce satılması halinde, malın helâkı sonucu satıcının taahhüdünü yerine getirememe riski (garar) de söz konusu değildir. Çünkü gayri menkullerin kısa dönem içinde değişikliğe uğraması veya helâk olması ihtimali azdır. Teorik olarak toprak kayması, su basması gibi nedenlerle helâk düşünülse bile, nâdir olan şeye itibar edilmez.164 Bu prensip Mecelle’de şöyle ifadesini bulmuştur: “Alıcı, kabzdan önce mebî’ akar ise başkasına satabilir ve eğer menkul ise satamaz.” 165
İmam Muhammed (ö.189/805), Züfer (ö.158/775) ve Şâfiî’ye (ö.204/819) göre, gayri menkullerin kabzdan önce satışı caiz değildir. Dayandıkları delil; kabzdan önce satış yasağı bildiren hadisin166 genel anlamı, alıcının kabzetmediği bir malı yeni müşteriye teslime gücünün yetmemesi ve böyle bir satışta aldanma (garar) riskinin bulunmasıdır.167
İmam Mâlik’e (ö.179/795) göre ise yalnız gıda maddelerinin kabzdan önce satışı caiz değildir. Dayandığı delil; kabzdan önce satış yasağı bildiren hadiste yalnız gıda maddesinin zikredilmesidir.168 Diğer müctehidler ise hadisteki gıda maddesini sınırlayıcı değil örnek kabilinden sayar. Çünkü aynı üslûbu, karaborsacılıkta malı saklama süresini veya mal çeşidini yahut satın alınan şeyleri günlük rayiç fiyatla satanın sadaka ecri kazanacağını bildiren hadislerde ve benzerlerinde görmek de mümkündür. Nitekim Ebu Yusuf karaborsacılıktan söz eden hadislerde geçen “gıda maddeleri (taam)” ifadesinin örnek niteliğinde olduğunu açıkça belirtmiştir.
VIII- İSLÂMÎ HÜKÜMLERLE ÇELİŞEN
ALIŞ-VERİŞLER
A) Fesat ve Butlanın Alış-Verişe Etkisi:
İslâm’a göre insanlar arasındaki muameleler rükün ve şartlarının tam olarak bulunup bulunmaması dikkate alınarak ikiye ayrılır. Sahih ve gayri sahih akit. Sahih akit kendisinde rükün ve şartlar tam olarak bulunan akittir. Gayri sahih ise rükün veya şartlarında eksiklik bulunan akde denir. Yukarıda akit çeşitlerini açıklarken bunlar üzerinde durmuştuk.
Hanefîlere göre sahih olmayan akitler kendi içinde fâsit ve bâtıl olmak üzere ikiye ayrılır. Ancak bu ayırım, mülkiyetin nakli sonucunu doğuran veya akdi yapanları karşılıklı borç yükü altına sokan akitlere mahsustur. Satım, kira, hibe, karz, havâle, şirket, müzâraa, müsâkât ve taksim akdi gibi. Ancak vekâlet, vesâyet gibi mâlî nitelikli olmayan, âriyet ve vedîa verme gibi tarafları karşılıklı borç yükü altına sokmayan mâlî akitlerde; ibadetlerde ve boşama, vakıf, kefâlet gibi tek yanlı iradeyle meydana gelen tasarruflarda ise fâsitle bâtıl arasında bir fark yoktur.
Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre ise hem ibadetler ve hem de akitler konusunda fâsit ve bâtıl terimleri eş anlamda kullanılır.
Hanefîlerle çoğunluk müctehidler arasındaki görüş ayrılığı İslâm’daki bir yasağın akit üzerinde hangi ölçüde bir sonuç doğuracağını farklı anlamaya dayanır. Evlilik, miras veya ticaret hayatı ile ilgili İslâm’ın koyduğu bir yasağa uyulmadığı takdirde yalnız uhrevî sorumluluk mu söz konusu olur? Yahut hem uhrevî sorumluluk doğar, hem de akit geçersiz mi olur? Yine eksiklik rükün veya şartlarla ilgili ise farklı sonuç meydana gelir mi?
Hanefîlere göre, bazan İslâm’ın akitlerle ilgili bir yasağı, işleyene günah kazandırır, fakat bununla birlikte akit geçerliliğini korur. Ancak bu yasak veya eksiklik akdin rükünlerinde, yani icap, kabul veya üzerinde akit yapılan şeyde olursa yahut bunları tamamlayan şartlarda bir eksiklik bulunursa akit bâtıl olur. Meselâ; akdin konusu ortada yoksa veya akdi küçük çocuk veya akıl hastası yapmışsa, ya da konunun teslimi imkânsızsa satış bâtıl olur. Bu durumda mal teslim alınmışsa geri verilmesi gerekir. Tüketilmişse tazmin edilir. Eğer hükmü tamamlayan veya hükümle ilgili olan bir şart eksikse, akit fâsit olur, bâtıl olmaz. Bir alım-satım akdinde ödenecek olan para miktarının veya parayı ödeme tarihinin belirlenmemesi gibi. Fâsit akitte, eksikliğin tamamlanması veya satım akdinin feshi yoluna gidilmesi gerekir. Fesih halinde alıcı, mal elde mevcutsa aynını geri verir. Tüketilmiş olursa mislini, eğer kıyemî mallardan ise değerini tazmin etmesi gerekir. Böyle bir satışta satılan mal, alıcı tarafından kabzedilmezden önce mülk ifade etmez.
Çoğunluk müctehitlere göre ise akitle ilgili bir yasak, o akdin herhangi bir sonuç meydana getirmesine engel olur. Çünkü yasağa rağmen böyle bir akdi yapmak Allah’a isyandır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim bizim emrimize uymayan bir iş yaparsa bu iş geri çevrilir. Kim dinimize, onda olmayan bir iş sokarsa bu da geri çevrilir.” 169 Diğer yandan Ashab-ı kiram, hakkında yasak bulunan akitlerin bâtıl olduğunda birleşmişlerdir. Onlar faizi ve müşriklerle yapılan evlenme akdini bu nedenle geçersiz saymışlardır.170
B) Bâtıl Sayılan Alış-Veriş Çeşitleri:
1. Olmayan Şeyin (Ma’dûm) Satışı:
Henüz meydana gelmemiş olan bir şeyin satışının geçerli olmayacağı konusunda görüş birliği vardır. Hayvanın henüz doğmamış bulunan yavrusunu satmak, ortaya çıkmadan önce meyve ve ekini satmak gibi. Bunlar satış sırasında mevcut olmadığı veya meydana gelmeme riski bulunduğu için yapılacak satım akdi geçerli değildir. Delil Allah elçisinin şu hadisidir: “Nebi (s.a) erkek devenin sulbündekini, dişi devenin karnındaki cenini ve yine hayvanın karnındaki doğacak yavrunun yavrusunu satmayı yasakladı.”171 Hadiste geçen “medâmîn”; erkek develerin sulplerindeki menîyi, “melâkîh”; dişi devenin karnındaki cenini, “hablü’l-huble” ise; dişi devenin yavrusunun yavrusunu ifade eder.172 İslâm’ın çıkışı sırasında araplar arasında bu gibi satışlar yapılıyordu. Satıcı erkek deveye dişi devesini aşılatır (aşırtır) ve bunun doğuracağı yavru alıcının olur veya bir, ya da iki yıl süreyle erkek hayvanın aşılayacağı yavruların satışı, aşılama sırasında yapılmış olurdu. Anne karnındaki ceninin satışı da yapılırdı. Bütün bu durumlarda hayvanın hiç doğurmaması, ölü veya sakat doğum yapması halinde alıcının ödediği satış bedeli karşılıksız kalacaktır. Diğer yandan yavrusu üzerinde satış sözleşmesi yapılan hayvanın satılarak el değiştirmesi halinde yavru ile ilgili satışın îfası güçleşecektir.
Diğer yandan mevcut olmayan şeyin satış yasağı ile para peşin mal veresiye bir satış şekli olan “selem akdi”ni birbirine karıştırmamak gerekir. Selem satışı; ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan (mislî) şeylerin satış bedeli peşin ödenerek zimmet borcu olarak satılmasıdır. On ton sert buğdayı şu kadar peşin fiyata üç ay sonunda teslim almak üzere satış sözleşmesi yapmak bu niteliktedir. Olmayan şeyin satışında ise henüz meydana gelmemiş olan fakat belirli bulunan bir mal üzerinde anlaşma yapılmaktadır. Şu hayvanın doğacak olan yavrusu veya şu ağaçların meydana gelecek ürünü diye sınırlama getirerek satış yapılması sözleşmenin sınırlarını daraltmaktadır.
İslâm, tarafların aldanmasına veya anlaşmazlığa düşmesine yol açabilecek bilinmezlik ve riskleri alış-verişlerden kaldırmayı amaçlamıştır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: İbn Abbas (r.a) nakleder: “Rasûlullah (s.a) olgunlaşıncaya kadar meyvenin ağacında, yünün kırpılmadan önce hayvanın sırtında ve sütün sağılmadan önce hayvanın memesinde iken satılmasını yasaklamıştır.”173
Meyve ve ekinlerin henüz meydana gelmeden kökünde satılması halinde soğuk, sıcak, sel, baskını, hastalık gibi nedenlerle hiç ürün alınamaması durumunda satış bedeli karşılıksız kalır. Hayvanın memesindeki sütle, sırtındaki yünün satın alınmasında da miktar, nitelik vb. konularda belirsizlikler vardır. Böyle bir satış aldanmaya yol açar. Diğer yandan bunlarda sonradan çoğalma ve büyüme hakların karışmasına neden olur.
İmam Mâlik’e göre aynı otlakta otlatılan birden çok koyunun memesindeki sütü, ne kadar süt verdiği bilindiği takdirde belirli günler süresince ölçmeden satmak caizdir. Çünkü insanlar bu konuda birbirlerine müsamaha gösterir. Koyunun sırtındaki yünün kırpılmadan satılması da böyledir. Çünkü bunların alıcıya tesliminde güçlük yoktur. Hanbelîler de hemen kırpılması şartıyla koyunun sırtındaki yünün satışını caiz görürler.174
İbnü’l-Kayyim (ö.751/1350) ve hocası İbn Teymiyye (ö.728/1327) gibi bazı Hanbelîlere göre, satış sırasında mevcut olmamakla birlikte, adete göre gelecekte meydana gelmesi kesin olan şeyin satışı caizdir. Çünkü yok olan (ma’dûm) bir şeyin satışının yasaklanması ne Kitapta, ne Sünnette ve ne de sahabe sözlerinde sabit değildir. Sünnette sadece garar satışı yasaklanmış olup, garar da; “teslim edilemeyen şey” demektir. Bunun mevcut olup olmaması sonucu değiştirmez. Kaçıp giden ve gelip gelmeyeceği belli olmayan at' ın veya çalınan bir otomobilin sahibi tarafından satılması gibi. Burada yasaklamanın illeti ne yokluk ve ne de varlıktır. Satılanı teslim edememekten doğan garar (risk) halidir.
Diğer yandan İslâm’da bazı durumlarda ma’dûmun satışı geçerli sayılmıştır. Nitekim olgunlaşacağı belli olan meyvenin dalında satışı caiz olduğu gibi içi dolmuş bulunan taneli bitkilerin satışı da caizdir. Buna göre, bir şeyin gelecekte meydana gelip gelmeyeceği belirsiz ise, bunun satışı henüz mevcut olmayışından ötürü değil, garar yüzünden batıl olur. Kısaca, buradaki satış yasağının illeti teslime güç yetirememe yani garar halidir. Nitekim mevcut olup da teslimine güç yetirilemeyen şeylerin satışının yasak oluşu da bu nedene dayanır.175
2. Teslimine Güç Yetirilemeyecek Olan Şeyin Satışı:
a) Teslimine güç yetmeyen muâmeleler:
Alış-verişin amacı satıcının paraya, alıcının ise mala mâlik olması ve bunların karşılıklı olarak teslim edilmesidir. Satıcı sattığı malı teslim edemezse satıştan beklenen yarar gerçekleşmez. Bu yüzden Hanefîlerin çoğunluğuna göre, bir kimse teslimine güç yetiremeyeceği bir malı satsa, bu mal onun mülkiyeti altında bulunsa bile satış bâtıl olur.
Sudaki balığın, havadaki kuşun, kaçmış olan ve geri dönüp dönmeyeceği bilinmeyen hayvanın, çalıntı otomobilin, çalınan ve yeri bilinmeyen eşyanın satılması halinde, satıcı bunları alıcıya teslime güç yetiremez. Böyle bir satış bâtıldır. Eğer satıştan sonra bu belirtilen şeyler ortaya çıkar ve teslimi mümkün hale gelirse satıcı ve alıcının yeni bir satış sözleşmesi yapmaları mümkündür. Burada önceki bâtıl olan satış kendiliğinden yürürlük kazanmaz.
Teslimine güç yetirilemeyen şey, bir satım akdinde satış bedeli olarak belirlenmiş olsa, satış yine bâtıl olur. Çünkü satış bedeli standart mal (mislî) olunca, sahibi bakımından “satılan mal (mebî’)” niteliğindedir.176
Burada satılacak mal mevcut olmakla birlikte, satış sırasında alıcıya teslime güç yetirilmemektedir. Delil Sünnettir. Ebû Said el-Hudrî (ö.64/683) radıyallahu anhten şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a), doğuruncaya kadar hayvanların karnındaki yavruların satılmasını, ölçülmedikçe hayvanların memelerindeki sütün satılmasını, paylaştırılmadıkça ganimetlerin, kabzedilmedikçe sadakaların ve denize atıp çıkarmadan önce ağa yakalanacak balıkların satılmasını yasaklamıştır.”177 Diğer yandan Rasûlullah (s.a) hasat ve garar satışını yasaklamıştır.178 Hadisteki “hasât” çakıl taşı satışı demek olup; cahiliye devrinde; “Ben sana bu çakıl taşının üzerine düşeceği kumaşları satıyorum” deyip, taş atılır, hangi kumaşa isabet ederse o kumaş satılmış olurdu. Taş, kumaşlara isabet etmezse alıcı bir şey alamazdı. “Garar” yukarıda da açıkladığımız gibi “aldanma ihtimali bulunan satış” demektir.
Günümüzde halka atarak veya belli dönüş hareketi yapan kumar aletlerine para yatırarak eşya veya para kazanmaya çalışmanın aldanma riski bulunan bir muamele olduğu açıktır.
Hz. Peygamber başka bir hadisinde; “Sudaki balığı satın almayınız. Çünkü bunda aldanma riski (garar) vardır.”179 buyurmuştur. Burada garar “teslim edilemeyen şey” veya “tesliminde aldanma ihtimali bulunan şey” anlamına gelir. Buradaki su; deniz veya nehir suyu gibi sınır getirilemeyen sulardır. Bu yüzden çoğunluk müctehitlere göre, özel havuzlarda yetiştirilen veya özel bölmelerde toplanan balıkları henüz tutmadan satın almak caizdir. Çünkü böyle bir havuzda balığın cins ve kalitesini görmek mümkün olduğu gibi, avlanmasında aldanma rizikosu yoktur. Meselâ; böyle bir balık çiftliği sahibi ile balık alıcısı peşin parayla 100 kg. balığı bir gün sonra teslim etmek üzere anlaşsalar böyle bir satış geçerli olur. Çünkü tecrübelere göre aldanma riski bulunmaz. Yalnız Hanefîlere göre alıcı için görme muhayyerliği hakkı söz konusu olur.180
b) Zimmet borcu olan şeylerin satışı:
Zimmet borcuna “deyn” denir. Çoğulu “düyûn”dur. Satılan bir malın bedeli (semeni), karz bedeli, kadının mehir alacağı, çalışma karşılığı olan ücret, yaralamanın tazminatı (erş), mala verilen zararların tazminatı, boşama karşılığında kocanın alacağı bedel (muhâlea bedeli) ve selem akdinde standart mal alacağı gibi borçlar “deyn” niteliğindedir. Zimmet borcunun başkasına devredilmesi halinde aşağıdaki hükümler söz konusu olur:
aa) Borcun veresiye satılması:
Zimmet borcunun alacaklı tarafından vadeli olarak borçluya veya üçüncü bir kişiye satışı yasaklanmıştır. Çünkü; “Hz. Peygamber borca karşılık borcun (kâli’in kâli’e karşılık) satışını nehyetmiştir.” 181 Borcun borca karşılık satışının yasaklanması teslime güç yetmemesi, faizin gerçekleşmesi veya aldanma riskinin bulunması gibi nedenlere dayanır.
Borcun borçluya satılmasına şunu örnek verebiliriz. Bir kimse bir ay sonra teslim almak üzere bir ton buğdayı parasını da bir ay sonra vermek üzere satın alsa, iki zimmet borcu vadeli olarak mübadele edilmiş olur. Burada bedellerin ikisi de vadeli olduğu için satım akdinden çok bir satış vadinden söz edilebilir. Taraflar verdikleri sözde durarak satışı gerçekleştirebilecekleri gibi, satış bağlayıcı olmadığı için uygulanmaması da mümkündür.
Borcun, borçludan başkasına satılması ise şöyle olur: Bir kimse başkasında olan bir ton buğday alacağını, bedeli bir ay sonra alınmak üzere belli bir para karşılığında başkasına satsa, burada da iki zimmet borcu vadeli olarak mübadele edilmiş bulunur.182
bb) Borcun peşin satılması:
Dört mezhep müctehitlerine göre alacaklı alacağını borçluya peşin olarak satabilir veya bağışlayabilir. Çünkü borcun borç karşılığında satışının yasaklanması teslimine güç yetirilememesi esasına dayanır. Borcun borçluya devredilmesi halinde ise teslime ihtiyaç olmaz, çünkü onun kendi zimmet borcu kendisine teslim edilmiş sayılır. Meselâ; bir kimse, karz olarak verdiği bir ton buğdayı geri almak yerine, ödünç alana belli bir para karşılığında satabilir veya bağışlayabilir. Burada buğdayı teslim hükmen yapılmış olur.183 Zâhîrîlere göre, böyle bir satış aldanmaya (garar) yol açabileceği için caiz değildir.184
Diğer yandan borçlunun buğday yerine, karşılıklı rıza ile kıymetini vermesi de mümkündür.
Bir zimmet alacağının borçludan başkasına satılması geçerli değildir. Çünkü alacaklı bu takdirde borcu teslime güç yetiremez. Borçluya üçüncü bir kimseye teslimi şart koşsa bu da fasit bir şart olur ve satış geçerli olmaz. Meselâ; bir kimse ödünç verdiği bir ton buğdayı, başka birisine peşin para ile satsa, satıcının buğdayı teslim etmeye gücü yetmeyebilir. Para alacağını başka cins bir para ile peşin olarak satmak da böyledir. Nesîe faizinin meydana gelmemesi için borçlunun da peşin ödeme yapması gerekir. Ancak alacağını satan kimsenin borçludan bunu sarf meclisinde sattığı kimseye teslim etmesi gerekir ki buna gücü yetmez. Çünkü gücü yetecek olsa, önce alacağını teslim alır, ondan sonra başka cins paraya çevirebilir.185
cc) Senet kırdırmak:
Bir kimse vadeli bir alacağını daha az bir bedel karşılığında başkasına satarsa, buna “senet kırdırma” denir. Eğer senet veya çek bedeli asıl borçluya vadesinden önce daha az bir bedelle devredilmiş olursa bunda bir sakınca bulunmaz. Meselâ; 10 milyon liralık 6 ay vadeli bir senedi, senet borçlusu vadenin dolmasına üç ay kala karşılıklı rıza ile 8 milyon lira ödeyerek senedi geri alsa bu mümkün ve caizdir. Ancak bu senet veya çek üçüncü bir şahsa veya bankaya kırdırılırsa, 8 milyon, üç ay sonraki 10 milyon lira ile mübadele edilmiş olur ki, aradaki fark faiz olur.186
Mâlikîlere göre, bir zimmet borcunun aldanma (garar), riba veya kabzdan önce satış gibi şer’an sakıncalı bir durum söz konusu olmadıkça borçludan başkasına satılması caizdir.187
3. Garar Satışı (Aldanma Riski Bulunan Satış):
a) Garar terimi ve kapsamı:
Garar sözcüğü sözlükte; tehlike, tehlikeye açık bırakma ve meçhul alış-veriş demektir.
Aynı kökten “tağrîr” sözcüğü ise “tehlikeye atmak” anlamına gelir. Garar genel anlamda dış görünüş bakımından sevimli olan fakat iç yüzü bakımından hoşa gitmeyen şeyi ifade eder.
Bir fıkıh terimi olarak garar akitlerde; aldatma, hile, bilinmezlik veya teslime güç yetirilememesi hallerini kapsar. Büyük Hanefî fakîhi es-Serahsî (ö.490/1097) garar’ı; “Sonucu belirsiz ve kapalı olan şey”, Mâlikî fakihlerinden el-Karâfî (ö.664/1285) ise; “Meydana gelip gelmeyeceği bilinemeyen şey” olarak tarif eder. Havadaki kuş, sudaki balık gibi.188 Hanbelîlerden İbn Teymiyye (ö.728/1328) garar’ı; “Sonucu belirsiz olan şey” olarak belirlerken, öğrencisi İbnü’l-Kayyim (ö.751/1350) daha açık bir ifade ile şöyle tarif etmiştir: “Garar; satış sırasında mevcut olsun veya olmasın alıcıya teslimine güç yetirilemeyen şeydir. Çalınmış olan bir malı veya kaçıp gitmiş olan bir hayvanı satmak gibi."
İslâm’da kapsamında garar (aldanma) bulunan satış yasaklanmıştır. Hadiste şöyle buyruluur: “Nebî (s.a) garar satışını yasakladı.” 189 Hz. Peygamber’in şu hadisi gararı tefsir etmektedir: “Sudaki balığı satın almayınız, çünkü bunda garar vardır.”190 Balıkçının bir saat süreyle çalışması veya balık ağını bir defa suya atması sonucunda çıkaracağı balıkları belli bir para karşılığı satın alan kimse için bunun rizikosu açıktır. Çünkü hiç balık tutulamadığı takdirde balıkçıya verdiği para karşılıksız kalacaktır. Tahmin edilenin üstünde balık çıkması halinde ise, balıkçı aldandığını düşünecektir.
Buna göre, garar teriminin; “Hiç meydana gelmeme veya istenilen miktar ve nitelikte meydana gelmeme veya satılanın teslimine güç yetirememe riski” bulunan bütün alış-verişleri kapsadığını söyleyebiliriz.
Çeşitli hadis-i şeriflerde satıcı veya alıcının aldanmasına yol açabilen veya satılanı teslim güçlüğü doğuran alış-verişlere örnekler verilmiştir. Medâmîn, melâkîh, hablü’l-huble, mülâmese, münâbeze, muhâkale ve hasât satışı bunlar arasındadır. “Hz. Peygamber (s.a) hayvanın sulbündeki menîyi (medâmîn), hayvanın karnındaki cenini (melâkîh) ve hayvanın yavrusunun yavrusunu doğmadan önce (hablü’l-huble) satışını, yasaklamıştır.”191 Bunların meydana gelmeme ve alıcıya teslim güçlüğü vardır. Bu belirsizliği satış sırasında veya satışın uygulanacağı zaman süreci içinde giderme imkânı da yoktur. Bu yüzden böyle bir satım akdi bâtıl olur. Yine hadislerde yasaklanan “mülâmesen”; alıcının malı eline alması veya dokunması sonucunda satışın bağlayıcı hale gelmesi, “münâbeze”; satıcının malı alıcıya atması sonucunda satım akdinin tamamlanacağı, “hasât” ise, atılan bir taşın isabet ettiği şeyin satın alınmış sayılması anlamına gelir.192 Bu üç çeşit satış türünde eksikliği gidermek ve satılanı alıcıya teslim etmek mümkün olduğu için satım akdi fasit olur.
Yine hadislerde yasak olduğu belirtilen başka satış türleri de vardır. Muhâkale ve müzâbene bunlar arasındadır. Bunlardan ilki, buğdayı başağında iken, hasat edilmiş bulunan başka buğdayla tahmin üzere satmak; “müzâbene” ise; dalındaki taze hurma veya üzümü, kuru hurma veya kuru üzüm karşılığında satmaktır. Burada cinsler bir olup, satılanın miktarı belirsiz olduğu için aradaki farkın faiz olması söz konusudur. Çünkü faiz cereyan eden standart (mislî) şeylerin mübâdelesinin peşin ve eşit miktarda yapılması gerekir.193
Diğer yandan müzâbene’nin istisnâsı olarak Hz. Peygamber “arâyâ”ya izin vermiştir. “Arâyâ” bir iki ağaç hurmanın meyvesini kuru hurma ile satmaktır. Bu, insanların taze hurma yemelerine olan ihtiyaç sebebiyle meşrû kılınmıştır. Çünkü buna ihtiyaç olabilir. Ancak bunun ticaret amacıyla yapılmaması için, İmam Şâfiî böyle bir değişimin toplam beş vesk’ı (yaklaşık 653 kg) aşmaması gerektiğini söylemiştir.194
Sehl b. Ebî Hasme (r.a)’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmaktan menetmiş ve bu ribadır, bu müzâbenedir, demiştir. Yalnız ariyye’ye, yani bir iki ağaç hurmanın yemişini kuru hurma karşılığında satmaya ruhsat vermiştir. Onu bir ev halkı kuru hurma ile takdir ederek taze taze yerlerdi.” 195
Yine suya bir defa atılacak ağın yakalayacağı balıkları veya dalgıcın bir dalışta çıkaracağı incileri belli bir fiyata önceden satmak fâsit bir satıştır. Bunlardan ilkine “darbetü’l-kânis”, ikincisine ise “darbetü’l-gâis” denir. Ebû Said el-Hudrî (r.a)’nin naklettiği bir hadiste dalgıcın bu şekilde çıkartacaklarını tahmin üzere satması yasaklanmıştır.196
Sonuç olarak yukarıda zikredilen hadisler ve örnekler üzerinde düşünüldüğünde İslâm’ın alış-verişlerde bedellerin açık ve belirli olmasını istediği anlaşılır. Eğer satış bedeli veya satılan malda belirsizlik karşılıklı anlaşma yoluyla giderilebilecek nitelikte ise satış fâsit derecesinde sayılır. Ancak bazı satışlarda teslimin imkânsız olması ve ileri derecedeki bilgisizliği kaldırmanın mümkün olmaması nedeniyle satış bâtıl hükmünde bulunur. Çiçeğinde iken meyveyi, anne karnında iken yavruyu satmak gibi.
Eğer bir alış-verişte aldanma tehlikesi az olursa böyle bir satış geçerli olur. Ceviz, badem, fıstık, karpuz, kavun gibi kabuklu bitkileri kabukları ile birlikte; buğday, pirinç ve susam gibi bitkileri ise başağı içinde satmak bu nedenle caiz görülmüştür. Ancak kabuklu bitkilerin bazı türlerinde alıcı için görme muhayyerliği hakkı söz konusu olur.
Şâfiîlerden bazılarına göre kabuklu bitkilerin üst kabukları içinde satışı caiz değildir. Ancak el-Cüveynî ile İmam el-Gazzâlî aksi görüştedir.
Çoğunluk müctehitlere göre az aldanma (garar) bulunan şeylerin alım-satımı, başka bir deyimle hangi hallerin az aldanma sayılacağı konusunu belde örfüne göre çözümlemek gerekir.197
Aşağıda sonucu belirsiz muameleye örnek olarak “sigorta” üzerinde duracağız:
b) İslâmî açıdan sigorta:
Sigorta; iki veya daha çok kişi arasında yapılan bir akittir. Sigorta eden, prim denilen bir bedel karşılığında, sigortalının ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağı önceden bilinmeyen zararını ödemeyi üstlenir. Burada sigortalının borcu, primleri belirlenen tarih ve miktarlarda ödemek, sigortacının borcu da meydana gelen zararı sözleşme esaslarına göre tazmin etmekten ibarettir. Sigorta günümüz beşeri hukuklarında ya sözleşmeden veya kanundan doğabiir.
Sigorta bugünkü şekilleriyle yeni ortaya çıkan akitlerdendir. Gerçek anlamıyla XIV. yüzyılın başlarında İtalya’da deniz sigortası şeklinde görülmüştür. Yaklaşık iki asır kadar önce de İslâm âleminde duyulmuş ve hükmü tartışılmıştır. Günümüzde halen sigortanın lehinde ve aleyhinde görüşler vardır.
Muhammed Abduh, Mustafa ez-Zerkâ, Şeltut ve Muhammed el-Behiyy gibi bilginler sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğunu ve bu yüzden meşrû olması gerektiğini söylemişlerdir. Bu konuda Muhammed el-Behiyy şöyle demiştir: “Sigorta akdi bir satım akdi değil, zarara uğrayanların sıkıntılarını hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma sözleşmesidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun amaç yardımlaşmaktır. Meselâ; köylü davarlarını, tüccar ticaret malını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girerse, yükünü ancak başkasının yardımıyla hafifletebileceğini düşünüyor. Hayatını sigorta ettiren de, ecelin Allah’ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin erteleyemeyeceğini biliyor. Sigortaya başvurmaktaki amacı öldüğü takdirde aile fertlerine bir yardım kaynağı sağlamaktır.” 198
c)İbn Âbidin’in sigorta ile ilgili görüşü:
Son devir Hanefî fakihlerinden İbn Âbidin (ö.1252/1836) ilk olarak sigorta konusunu şu şekilde gündeme getirmiştir: O, İslâm diyarında sigortanın caiz olmadığını, küfür diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta ettirilmiş bulunan malın telef olması halinde bedelini almakta bir sakınca bulunmadığını belirterek özetle şöyle demiştir: Tüccar arasında uygulanan âdete göre, herhangi bir ecnebiden kiralanan gemiye, kira akdi sırasında, kiracı malların teminatı olmak üzere yabancı ülkedeki gayri müslime bir miktar para veriyor ki, buna “sigorta” adı verilmektedir. Eğer gemi yanar, batar veya yağma edilirse, daru’l-harpte bulunan sigorta şirketi malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre telef olan şeyin bedelini almak caiz değildir. Ancak müslüman bir tüccarın darü’l-harpte harbî bir ortağı bulunur, ortak mallarını orada sigorta eder, bundan sonra mal telef olursa müslüman tüccar, şirket tarafından verilen tazminatı alabilir. Çünkü sigorta akdi iki harbî arasında yapılmış ve tazminat harbî olan ortağın rızasıyla kendisine gönderilmiştir.
İbn Âbidin müslümanlar arasında yapılacak sigorta sözleşmesine dayanarak, telef olan malın bedelini almanın caiz olmadığını şu delillere dayandırmıştır:
aa) Sigorta sözleşmesi dört tazmin sebebinden hiç birisinin bulunmaması yüzünden bağlayıcı olmayan bir borçlanmadır. İslâm’a göre bir kimsenin telef olan bir malı tazminle yükümlü tutulabilmesi için aşağıdaki dört sebepten birisinin bulunması gerekir:
1. Haksız saldırı; öldürme, yaralama, yakma, yıkma gibi.
2. Telefe neden olmak. Genel bir yol üzerine izinsiz çukur açıp, önlem almama yüzünden birisinin düşmesi sonucu ölüm veya yaralanmanın meydana gelmesi gibi.
3. Başkasına ait bir mala, emânet niteliğinde olmaksızın el koymak. Gasp, hırsızlık, satılan malın satıcının elinde alıcının rızası olmaksızın tutulması gibi.
4. Kefâlet. Bir borca kefil olan kimse, borçlu ödemediği takdirde borcu tazminle yükümlü olur. Daha sonra ödediği ile asıl borçluya döner.
Sigortalı bir malda telef söz konusu olunca bir zararın meydana gelmesinde sigortacı şirketin bir haksız saldırısı, zarara sebebiyet vermesi, sigorta ettirilen mala haksız olarak el koyması veya sigortalıya kefil olması söz konusu değildir.
bb) Sigorta, ücret karşılığında emânetçilik yapan kimsenin, emanet mal telef olunca, onu tazmin etmesi niteliğinde de değildir. Çünkü mal sigortacının elinde değil, araç sahibinin elindedir. Eğer araç sahibi sigortacı olsaydı, bu taktirde de o, emanetçi değil ortak işçi (ecîr) olurdu. Emanetçi ve ortak işçi ise kaçınılması mümkün olmayan zararı tazminle yükümlü bulunmaz. Ölüm, suda batıp boğulma ve genel yangın kaçınılması mümkün olmayan durumlardandır.
cc) Sigorta aldatmanın tazmini niteliğinde de değildir. Çünkü aldatanın tehlikeyi bilmesi, aldatılanın ise bunu bilmemesi gerekir. Sigorta şirketi ise, tüccarı aldatmayı kasdetmez ve tehlikenin meselâ, geminin batıp batmayacağını önceden bilmez.
Eğer sigortacı ve sigortalı tehlikeyi akit sırasında biliyorlarsa bu takdirde sigorta geçerli olur. Hırsız, korsan ve yol kesicilerin yolu kesebileceklerini bilmek gibi. Ancak sigorta muamelesi buna da uymamaktadır. Bir kimse, diğerine; “Şu yoldan git, eğer bu yolda korkulacak bir şey olur ve malın elinden alınırsa ben tazmin ederim” dese, bu durumda zarar meydana gelirse tazmin etmesi gerekir.199
d) Mekke fıkıh heyetinin sigorta ile ilgili görüşü:
Mekke’de 4. 4. 1397/1977 tarihinde Abdullah b. Humeyd’in başkanlığında toplanan on kişilik fıkıh heyeti sigorta meselesini incelemiş, Mustafa ez-Zerkâ dışında ittifakla sigortanın caiz olmadığı kanaatine varmıştır.
Bu komisyonun karar özeti şöyledir:
1. Sigorta sözleşmesi aldanmayı (garar) kapsar. Çünkü sigortalı ne kadar verip, ne kadar alacağını bilemez. Belki, bir iki taksit prim yatırdıktan sonra malı helâk olur ve sigortalı bütün malın bedelini alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı zarar görmediği için sigorta şirketinden bir şey almaz.
2. Sigorta bir kumar çeşididir. Çünkü zararda sigorta şirketinin bir etkisi olmadığı halde, malı tazmin etmeği üstlenmektedir. Yahut sigortalanan mal zarar görmediği halde, sigorta bütün taksitleri karşılıksız olarak almaya devam etmektedir.
3. Sigorta fazlalık ve nesîe ribasını kapsamına alır. Çünkü sigorta, sigortalıya, ödediği taksitlerden fazlasını verirse fazlalık ribası ve araya süre girdiği için de nesîe ribası söz konusu olmaktadır.
4. Sigorta işleminde, başkasının malını bedelsiz olarak alma söz konusudur. Bu ise şu ayetteki yasak kapsamına girer: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyiniz.”200
Günümüzde sigorta şirketleri, sigorta ettikleri kişilerden topladıkları büyük paraları ya bankalarda faizle işletmekte ya da ticaret yatırımlarında değerlendirmektedir. Yıl sonlarında elde edilen kârı yalnız şirket sahipleri paylaşmakta, sigortalıların bu kârlarda bir payı bulunmamaktadır. Sigortalının mal, can veya organının zarar görmesi halinde sigorta şirketi yalnız bu zararı karşılamakla yetinmektedir. Yukarıda gerek İbn Âbidin’in ve gerekse başka hukukçuların eleştirileri ve caiz olmadığını belirttikleri sigorta muamelesi bu çeşit sigorta kuruluşları ile ilgilidir. Bunun yanında sosyal yardımlaşma esasına dayanan ve toplanan paranın tamamı ile meşrû yoldan elde edilecek kârını böyle bir kuruluşa üye ve ortak olanlara yansıtmayı amaç edinen sigorta anlayışı aşağıdaki şekilde değerlendirilebilir:
e) İslâm’a göre sigorta nasıl olmalıdır?
1. Birden çok kimseler her ay veya belli vadelerde para koymak suretiyle bir yardımlaşma sigortası oluşturabilir. Bu para hiç çalıştırılmadan sağlam bir paraya veya altın gibi bir değere çevrilerek bekletilebilir. Yangın, sel, kaza, hırsızlık gibi kaçınılması imkânsız bir zarara uğrayan üyeye, zararın durumuna göre, o güne kadar ödediği primlerin bir kaç katı ödeme yapılır. Üyenin geri ödeme gücü tamamen ortadan kalkmış olursa bu meblağ bağış kabul edilir. Eğer ödeme gücü varsa belli taksitlerle bu yardımı geri iade eder. Bu takdirde darda kalan üyelere karz-ı hasen yardımı yapılmış olur.
Toplanan para ticaret yatırımlarında işletilerek geliri ana paraya eklenmeye devam eder, sigorta şirketi güçlenince aylık veya belli vadelerde ödenen primler azaltılır ve sonunda sıfıra kadar indirilebilir. Ortaklardan kimileri ek prim ödemek suretiyle, otomobil, fabrika, dükkân, iş hanı ve benzeri taşınır veya taşınmaz mallarını sigorta kapsamına aldırabilir.
Diğer yandan yalnız belli bir malı nakil veya belli bir yere kadar yolculuk süresi ile sınırlı olmak üzere, yatırılacak standart prim karşılığında geçici sigorta da mümkün olabilir.
Bir felâketle karşılaşan üyenin zararının büyük olması halinde verdiği, primden fazlasını alırsa, bu fazlalığı diğer sigortalılar ona bağışlamış, böyle bir zararın meydana gelmemesi halinde ise, sigortalı yardımlaşma kurumuna ödediği primleri bu kuruma bağışlamış sayılır. Böylece sigorta kuruluşu, başkalarını istismar aracı olarak değil bir yardımlaşma kurumu olarak meydana gelmiş bulunur.
2. Devletin organize edeceği sosyal güvenlik kuruluşu: Yukarıda özelliklerini belirttiğimiz sigorta kuruluşunu üst noktada İslâm Devleti’nin organize ve kontrol etmesi daha sağlam bir yoldur. Ancak burada da şirket kurucusu olan devletin bu işi kâr amacıyla yapmaması gerekir. Elde edilecek gelirler ana paraya eklenmeli, sigorta şirketi güçlendikçe eski ortakların prim oranı azaltılmalı, belirli dönem sonra prim ödemeden mal, can, organ vb. beklenmedik zararların bu kuruluşça karşılanması amaçlanmalıdır.
Sigortanın amacı tek kişinin altından kalkamayacağı ağır yükü mümkün olduğu kadar fazla sayıda kişilere yaymak ve böylece büyük zararları, kimseye ağır gelmeyecek bir yolla karşılamaktır. Bir mü’minin karşılaştığı sıkıntı ve zararı diğer mü’minlerin paylaşması kadar tabii bir şey olamaz. İflâsın eşiğinde olan bir mü’mini geri dönmeyecek bir maddî yardımla desteklemek güzel bir haslettir. Ancak insanların bu sıkıntı ve dayanılmaz acılarla dolu kaza, musîbet ve felâket durumlarını istismar ederek büyük paralar toplamak bunun çok az bir bölümünü zararların tazmini için harcadıktan sonra geri kalan büyük gelirlerin sigorta şirketi sahibi bir kaç kişi arasında paylaşılması İslâm’ın öngördüğü bir yardımlaşma kurumu sayılamaz. Çünkü sigorta bir ortaklıksa bundan oraya prim veya aidat ödeyen her üyenin meydana gelecek kârdan payını alması gerekir. Ya da kâr ana paraya eklenerek yardımlaşmanın yaygınlaşması amaçlanmalıdır.
f) İslâm’ın ilk dönemlerinde sigorta benzeri uygulamalar:
Sigortanın bir sosyal yardımlaşma kurumu olarak yerini alması ve statüsünü tamamlaması gerekir. Çünkü büyük masrafları gerektiren, kişiyi altından kalkamayacağı yükler altında bırakan rizikolara karşı İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren tedbirler alınmıştır. Ancak Hz. Peygamber ve dört halife döneminde sağlık problemi önemli bir masraf gerektirmediği gibi, at veya develerle yapılan yolculuklarda görülen kazalar da önemsizdi. Ailelerin ev inşası da ucuz ve basit malzemelerle kolay bir şekilde ve malzemenin önemli bir bölümüne para vermeden yapılabiliyordu. Bu yüzden hastalık, yangın, yol kazası gibi konularda kişinin gücünü aşan büyük riskler söz konusu olmuyordu.
Buna karşılık asıl ağır yük esirlik veya mala ya da cana karşı verilen zararların tazmininde söz konusu oluyordu. Bu yüzden daha Hz. Peygamber (s.a) döneminde büyük tazminat ödeme durumuyla karşılaşan kimselerin yükünü hafifletmek amacıyla “âkile” veya “maâkıl” sistemi ortaya çıkmıştır. Sosyal yardımlaşma nitelikli sigorta ile benzerliği yüzünden, “âkile” sisteminden söz etmek istiyoruz:
g) Âkıle veya maâkıl sistemi:
Âkıle sözcüğü diyet ödemek anlamına gelen “akl” mastarından ism-i fail olup; diyet ödemeyi yüklenen kimse veya kimseler demektir. Âkıle sistemi Medine’deki arap kabilelerinin Hz. Peygamber tarafından yeniden teşkilatlandırılması ile birlikte düzenli bir şekil almıştır. Çünkü bir kimse savaşta esir düşse, onun kurtarılması için fidye, kasta benzer veya yanlışlıkla öldürmelerde diyet, yaralamalarda ise erş adı verilen tazminatların ödenmesi gerekiyordu. Bu tazminatların miktarları çoğu zaman esir ve suçluların ödeme gücünü aşıyordu. Hz. Peygamber bu durumu çözüme kavuşturmak için, karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan âkıle veya maâkıl sistemini kurdu. Buna göre, bir kabilenin mensupları kabile bütçesi için para yardımı yapacak; buna karşılık ödeme gücünü aşan bir tazminatla karşılaşırsa bu bütçeden yardım bekleyecekti. Hatta kabile bütçesi de yeterli olmazsa diğer akraba ve komşu kabileler onların yardımına gelecekti.
Âkıle sistemi Hz. Ömer (ö.23/643) tarafından geliştirilerek, insanların mensubu bulunduğu meslekler, askerî, mülkî idare esaslarına veya çeşitli bölgelere göre bir düzenleme yapılmıştır. Hür, akıllı ve ergin erkeklerden oluşan âkile listesi deftere yazılınca, bunlara “dîvan” adı verilmiştir. Bazı müellifler dîvan uygulamasının Hz. Peygamber (s.a)' in, Mustalikoğulları gazasından sonra, ganîmetlerdeki devlet payı olan beşte biri (humus) idare etmek üzere Mahmiye b. Cez’i tayin etmesiyle başladığını söylerler.201
Hz. Peygamber’in Ağır Tazminatlarla İlgili Uygulaması:
Hicretin 1. yılında Medine’de kurulan İslâm devletinin ilk kurucu anayasası çeşitli maddelerde diyet, fidye ve ağır mâlî yük altında bulunanlarla ilgili çözümler getirmiştir. Adı geçen anayasanın 11. (bazı kaynaklarda 12) maddesinde şöyle denilir: “Mü’minler kendi aralarında, ağır tazminat yükü altında bulunan hiç kimseyi bu durumda bırakmayacaklar, fidye veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.” Yine 3’ten 12’ye kadar olan maddelerde çeşitli kabilelerin adları ayrı ayrı sayılarak, bunların kendi aralarında, ağır mâlî yükümlülükleri, ortaklaşa meydana getirecekleri bir fondan karşılayacakları belirtilir. Buna göre her kabile veya zümre ortak bir sosyal güvenlik kuruluşuna kavuşturulmuş oluyordu.202
Medine anayasasının 11. maddesindeki “mufrah” terimini İbn Hişam (ö.218/833);“Borç veya aile fertlerinin çokluğu yüzünden ağır yük altında bulunan kimse” olarak tarif ederken203; Ebu Ubeyd (ö.224/838) bunu; “Borç yüzünden ağır yük altında bulunan kimse” diye açıklar. Eğer bir kimse esir düşmek veya yanlışlıkla birisini öldürmek sonucunda fidye veya diyet ödemek zorunda kalırsa, buna yardım yapılacaktır.204
Hz. Peygamber 9. hicret yılında Tebük Seferi sırasında Cuzâm kabilesi başkanı Mâlik b. Ahmer ile yaptığı anlaşmaya;“Borca batmış olanlara ait hisseyi ödeyeceklerine” dair bir şart koymuştu ki, bununla ilk kurucu anayasada yer alan yardımlaşma esaslarının ileriki yıllarda da genişleyerek sürdüğü anlaşılır.205
Diğer yandan suçlunun tazminatı tek başına ödeyememesi, zarar görenin mağduriyetini daha da çoğaltır. Bu yüzden zararın âkile sistemi denilen bir çok kimseye yükletilmesi, çeşitli bakımlardan kolaylık sağlar. Nitekim Allah’ın Rasûlü bu amaçla anayasa gereği yahudi kabilelerinden yardım istemiştir. Bi’r-i Mâune faciasında Âmir Oğullarından yanlışlıkla öldürülen iki kişinin diyetine katılmaları için H. 3. yılda Hz. Peygamber yahudi kabilesi Nadir Oğullarına gitmiş ve orada kendisine bir suikast düzenlenmiştir.206
Yine hicretin 7. yılından sonra Hayber bölgesinde müslüman bir tüccar fail-i mechul bir cinayete kurban gitmişti. Hz. Peygamber bölge halkına bir yazı göndererek diyetin ortaklaşa ödenmesini istemiş ise de, onlar kendilerinin cinayetle bir ilglilerinin bulunmadığına dair yemin edince Hz. Peygamber, ölenin diyetini devlet bütçesinden ödemiştir.207
Mekke’nin fethinden sonra 8. hicret yılında Hz. Peygamber tarafından, Halid b. Velid (ö.21/641) komutasındaki bir birlik, Mekke yakınlarındaki Cezîme kabilelerine irşad amacıyla gönderilmişti. Ancak dikkatsizlik nedeniyle bu kabileden bazı kimseler daha önce İslâm’a girdikleri halde öldürülmüş ve mallarına da zarar verilmişti. Halid (r.a)’e çok kızan Allah elçisi ölenlerin diyetlerinin ve mallarına verilen zararların beytülmâl’den karşılanmasını emir buyurmuştur.208
Diğer yandan diyet ödeme imkânı bulamayanların diyeti İslâm Devleti’nin zekât fonundan karşılanır. Nitekim Hz. Peygamber ana karnındaki cenînin düşmesine sebep olan birisini diyet cezasına çarptırmıştı. Suçlunun hısımları bunu ödeme güçlerinin bulunmadığını bildirince, diyet onun kabilesinin zekât gelirlerinden ödenmiştir.209
Hanefîlere göre diyet yükümlüsü, suçlu dîvan ehlinden ise dîvandır. Bu durumda diyet, dîvan üyelerinin atâ veya rızıklarından (maaş) kesilir. Hz. Ömer’in uygulaması da bu şekilde olmuştur. İkinci Halife Ömer (r.a), müslüman nüfusu kütüklere yazdırmış ve bütçe fazlası gelirleri kadın, erkek büyük küçük ayırımı yapmaksızın bütün toplum fertlerine maaş olarak dağıtmıştır. Bu, çalışma karşılığı olmaksızın atıyye niteliğinde verilen bir devlet yardımıdır. Çünkü Bahreyn valisi Ebu Hureyre (ö.58/677) 500. 000 dirhem, arkasından da Ebû Mûsa el-Eşr’ârî (ö.44/664) bir milyon dirhem (beş dirhem yaklaşık bir koyun bedelidir) getirince bütçe fazlası bu gelirleri bütün halka belli ölçüler içinde dağıtmak ihtiyacı duyulmuştur.210 Hz. Ömer’in dîvanlarla ilgili uygulama için şu sözü ünlüdür: “San’a (veya Hımyer) dağındaki bir çobanın hakkı bile, kendisi yerinde iken ve isteyip yüzü kızarmadan ona ulaşacaktır.”211
Hz. Ebû Bekir’in ilk halifelik yılında herkese eşit olarak 7,3 dirhem, ikinci yılda ise 20’şer dirhem maaş (atâ veya atıyye) dağıttığı düşünülürse İslâm’ın toplumda ne kadar sağlam bir ekonomik denge meydana getirdiği daha iyi anlaşılır.212
İşte Hz. Ömer döneminde Devletin önemli mâlî fonksiyonlarının toplandığı ve bütçe fazlası ödeneklerin değerlendirildiği “dîvan”lar aynı zamanda bir sosyal yardımlaşma sigortası görevi de îfâ etmiştir.
h) Sonuç:
Sonuç olarak sigorta konusunda şunları söyleyebiliriz:
1. İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı bir ülkede ayrı bir sigorta sistemine ihtiyaç duyulmaz. Yangın, sel, kaza, iflâs gibi kişinin tek başına üstesinden gelemeyeceği büyük harcama ihtiyacı ortaya çıkarsa bu kimsenin ihtiyacı Devlet bütçesinin “zekât” fonundan karşılanır.
2. Kişiyi tamamen yoksul duruma düşürmemekle birlikte belli bir mal varlığını veya sağlığını bir anda yok edebilen rizikolara karşı da zirvesinde devlet organizesi bulunan yardımlaşma sigortası kurulabilir. Böyle bir sigortada kâr amacı güdülmez. Anapara işletilirse kâr anaparaya eklenir ve sistem güçlendikçe bu sisteme bağlı olanların ödeyeceği primler azaltılır ve giderek prim alınmaz olur. bu çeşit sigorta “karşılıklı olarak hibeleşiniz, birbirinizi seversiniz” hadisine213 uygun düşer.
3) Tamamen, ticaret amacıyla kurulan ve finansmanlarını faizli bankalarda nemâlandıran sigorta teşkilatları ise, insanların sıkıntılı ve acılı anlarını istismar eden aracılar durumundadır. Çünkü böyle bir sigorta işlemi, ihtiyaç olmadığı halde, ileri derecede belirsizliği (garar) bünyesinde bulunduran bir bedelleşme (ıvaz) akdidir. Hz. Peygamber gararı (aldanma riski bulunan işlemi) yasaklamıştır.
Ancak sosyal sigortalar kurumu, emekli sandığı ve bağ-kur teşkilatı gibi sosyal güvenlik kuruluşları, zirvesinde devlet organizesi bulunan ve sosyal yardımlaşma niteliği olan, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır. Bunlar az prim ödeyip çok alma veya çok pirim ödeyip az alma durumlarında “İslâm’daki karşılıklı hibeleşme” prensibine göre yardımlaşma görevi yaparlar. Anaparaları meşrû şekilde gelir getiren yatırımlarda kullanılabilir. Elde edilen gelirler anaparaya eklenerek büyüme sağlanır veya sistemin küçülmesi ya da zayıflaması önlenmiş olur. Anaparaları meşrû şekilde nemâlandırılan böyle bir kuruluşa üye olmak, prim ödemek ve gerektiğinde hastalık, sakatlık, malüllük, dul, yetim, yaşlılık veya emeklilik gibi nedenlerle buralardan ikramiye, maaş ve benzeri yardımlar almak mümkün ve caiz olur.
4. Pis (Necis) Olan Veya Pislik Karışan Şeyin Satışı:
Yenilmesi veya içilmesi âyetle veya sahîh hadisle kendi özündeki bir zarardan dolayı yasaklanmış bulunan şeylere “necis (pis)” denir. Şarap, domuz veya murdar ölmüş hayvan eti ve kan bunlar arasında sayılabilir. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Allah, size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kıldı.” 214 Başka bir âyette şarap da yasak kapsamına alınır.215 Âyetlerdeki yasaklama bu şeylerin yalnız yenilmesi veya içilmesi ile ilgilidir. Cabir b. Abdillah (ö.78/697) (r.a)’ten rivayet edilen şu hadis bunların satışının da aynı hükümde olduğunu belirtir: “Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satışını haram kılmıştır. Kendisine; “Ey Allah’ın Rasûlü! murdar ölmüş hayvanın iç yağları için ne dersin? Onlarla gemiler ve deriler yağlanır, insanlar onu aydınlatmada kullanırlar.” diye sorulunca, Allah elçisi; “Hayır o haramdır” buyurdu ve sonra şöyle devam etti: “Allah yahudileri kahretsin. Allah onlara hayvanların iç yağlarını haram kılınca onlar bunu erittiler ve sonra da satıp parasını yediler.” 216
Kur’an-ı Kerim’de yahudilere iç yağların yasaklanışı şöyle ifade buyurulur: “Biz yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü, onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphesiz biz doğruyu söyleyiciyiz.”217 Bunların satılıp parasının yenmesi de hadisle yasaklanmıştır. İbn Abbas (ö.68/687)’dan Rasûlullah (s.a)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah yahudilere lanet etsin (üç kere), şüphesiz Allah onlara hayvanların iç yağlarını haram kılmıştı, onlar bunları sattılar ve parasını yediler. Şüphesiz Allah herhangi bir topluluğa bir şeyin yenmesini haram kılmaz ki, o şeyin satış bedelini de haram kılmış olmasın.” 218 Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği aynı hadisin sonu şöyledir: “Şüphesiz Allah, bir topluluğa, bir şeyin yenilmesini haram kıldığı zaman, onlara bunun satış bedelini de haram kılar.”219
Hanefîlere göre, yenilmesi, içilmesi veya yeme-içme dışında başka bir amaçla yararlanılması caiz olan şeylerin alım-satımı da caizdir. Çünkü canlı ve cansız varlıklar temelde insanların yararlanması için yaratılmıştır. Açık yasaklama bulunmadıkça eşyada asıl olan mübahlıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur”. 220 “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Yeryüzünün her yanında gezip dolaşın ve Allah’ın vermiş olduğu rızıklardan yiyin.”221 Buna göre yeryüzünde insanoğluna boyun eğmeyecek hiç bir fizîkî güç yoktur. İnsan dünyanın derinliklerine, gökyüzünün yüksekliklerine gidebilir. Madde, genel anlamda insana boyun eğebilecek bir nitelikte yaratılmıştır.
Başka bir ayette yararlanma kapsamı gökteki varlıkları da kapsamına alır. Nitekim çeşitli âyetlerde yerde ve gökte bulunan her şeyin insanın yararlanması için yaratıldığı belirtilir. “O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Düşünen bir toplum için bunlarda, nice ibret ve deliller vardır.”222
Bu yüzden eti yenmeyen ve kendisi de temiz olmayan bir takım hayvanlar veya maddeler başka bakımlardan yararlanmaya konu olabilir. Nitekim köpek, pars, arslan, kaplan, kurt, kedi gibi azı dişi ile yırtıcı olan hayvanlardan, avlanmak, bekçilik yaptırmak gibi meşrû amaçlar için yararlanmak mümkün olduğu için bunların satışı da caiz görülmüştür. Yılan, akrep gibi haşerât ve sürüngenler de kendilerinden yararlanıldığı takdirde satılabilir. İlâç yapımı, kan emmesi için sülük satımı gibi.
Günümüzde kanamalı hastalara veya ameliyat olan kimselere damardan kan verilmesi zorunlu bir tedavi yöntemi olmuştur. Kan verilmezse hastanın kan kaybından ölmesi söz konusudur. Bu yüzden sağlıklı kişinin alması caiz olmayan kan, hasta için caiz olur. Çünkü “zarûretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar” prensibi, darlık bulunan konularda mü’mine kolaylık sağlar. Cahiliye devrinde bir zaruret olmadığı halde insan veya hayvana ait kanı, içme veya pişirerek yeme yoluyla alanlar vardı. Sıcak iklimde çok kısa sürede mikropların üreyebildiği necis bir maddenin insan sağlığına ne kadar zararlı olabildiği bilinen bir gerçektir. Günümüzde ise ağızdan gıda için kan alınması söz konusu olmadığı gibi, kan grupları uyuşan kimselerin kanı, diğerindeki kan eksikliğini doğrudan tamamlamış olur. Bu şekilde kan nakli caiz görülünce, bu kanın temin edilmesi de gerekecektir. Hastaya bağış yoluyla kan veren olursa, en güzel ve şüpheden uzak bulunan yol budur. Fakat çoğu kere bağış olarak kan bulunmayabilir. Kanı belli bir para karşılığında satın almak zarureti ortaya çıkabilir. Bu takdirde bunu satın alanın zaruret içinde olmasından ötürü bir sorumluluğunun bulunmayacağı açıktır. Satıcı ise hastanın bu darlık halinden yararlanıp yüksek paralar almaya kalkışırsa bu da temiz bir kazanç olmaz.
Hastaya daha düzenli kan sağlamak için, ülkemizde Kızılay ve bazı kan merkezlerinin yaptığı şekilde, bağış veya belli bir ücret yada masraf karşılığı alınan kanların kâr amacı gütmeden ihtiyacı olan hastalara ulaştırması amaç olmalıdır. Ancak bununla birlikte kişiler de hastaya doğrudan bağış yapmak istemedikleri takdirde ilgili kuruluşlarda oluşan bedel karşılığında kan satışı yapılabilir. Çünkü bu durumda kan, artık kendisinden yararlanılması caiz olan “mütekavvim mal” niteliğinde sayılır.
Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, tersleri ve akan kanları necis olup, bunların satılması da caiz değildir. Ancak uçan kuşların tersleri sakınılması güç olduğu için temiz sayılmıştır. Tavuk, kaz ve ördek tersleri de necistir.
Genel olarak eti yenen hayvanların tersleri gübreleme, yakıt, inşaat malzemesi, duvar sıvası ve benzeri amaçlar için kullanılabilir ve bunların satışı da yapılabilir.
Necâset karışmış olan şeyin satışı ve ondan yeme dışında tabaklama, yağlama ve mescid dışında aydınlatma amacıyla yararlanmak caizdir. Ancak ölü hayvanın yağı bunun dışındadır.223
Şâfiî ve Hanbelîlere göre şarabın, leşin, kanın ve bunlara benzer necis şeylerin satışı caiz değildir. Çünkü Hz. Peygamber bunların satışını yasaklamış ve putların satışını da buna eklemiştir.224Necis olan şeylerden uzak durmak ve ona yaklaşmamak gerekir. Necis şeyi satmak ise ona yaklaşmaya neden olur. Şâfiîler, kendisinden yararlanmak mümkün olan necasetlerin satışı için “el çekme” denilen bir yöntem bulmuşlardır. Buna göre, meselâ; gübre, ilâç yapımı ve benzeri bir amaç için necis olan bir şeyi satacak olan kimse “Ben bu maddeden şu kadar bedel karşılığında elimi çekiyorum” diye icapta bulunur, alıcı da kabul edince akit meydana gelmiş olur.
Köpeğin satışı ise çoğunluğa göre caiz görülmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber bir hadisinde köpeğin bedelini, fâhişenin ücretini ve kâhinin aldığı parayı yemeyi yasaklamıştır.225 Köpeğin eğitilmiş olup olmaması da sonucu değiştirmez. Ancak Mâlikîlerden Sahnûn b. Saîd (ö.240/854) aksi görüşte olduğunu belirterek; “Ben köpeği satar ve onun parası ile hacca giderim” demiştir.226
Sonuç olarak Hanefî ve Zâhirî fakihlerine göre, kendisinden yararlanılabilen necasetlerin satışı caizdir. Ancak satışı hadisle yasaklananlar bundan müstesnadır. Bununla birlikte köpek gibi satışı yasaklanan bazı hayvanlar da avcılık, bekçilik gibi bir amaç bulununca mal sayılır ve satışı caiz olur. Çoğunluğa göre ise prensip olarak necasetin satışı caiz değildir. Çünkü İslâm’da ancak temiz olan şeyden yararlanmak mübah olur ve satışı da meşrû bulunur. Bununla birlikte çoğunluk da eti yenen hayvanların terslerinin gübreleme ve benzeri amaçlar için satılabileceğini kabul etmiştir. Şâfiîler bu gibi satışların “elini, satılacak şeyden kaldırma” yoluyla yapılabileceğini söylemişlerdir.227
Günümüzde bazı ülkelerde kanalizasyon suları arıtılarak yeniden kullanıma sokulabilmektedir. Kanaatimizce bu gibi arıtılmış suların tarım alanında sulama için kullanılması mümkündür. Eğer mikrop, bakteri ortamından ayrılmış ve dezenfekte edilmiş bulunursa sanayi kesiminde; soğutma, temizleme vb. işlerde de kullanılabilir. Ancak bu gibi suların yeniden şehir su şebekesine döndürülmesi caiz olamaz. Çünkü böyle arıtılmış bir suyun kimyevî mineral zenginlikleri bakımından “tabiî su” kıvamında olmayışı, “müsta’mel (kullanılmış) su” hükmünde bulunması ve en önemlisi insan tabiatının böyle bir suyu “iğrenç bulması” dikkate alınarak arıtılmış kanalizasyon suyunun içilmesi, yemeklerde veya temizleyici olarak ya da abdest veya gusül abdesti alımında kullanılması caiz olmasa gerektir.
5. Kaporalı Satış:
Bir alış-verişte satış bedelinin tamamının verilemediği durumlarda, alıcı veya satıcının caymasını önlemek amacıyla önden verilen bir miktar paraya “kapora” veya “pey akçesi” denir. Arapçaya başka dilden geçen “arbûn” veya “urbân” sözcüğü kapora anlamında kullanılır. Kaporalı satış; bir malı satın alan kimsenin, satıcıya bedelden bir bölümünü, satış gerçekleşirse, önden verilen meblağın satış bedelinden düşülmesi, gerçekleşmezse bağış (hibe) sayılması şartıyla vermesidir.228 Böyle bir satım akdinde alıcı için seçimlik hak bulunur. Eğer akit gerçekleşirse önceden verilen kapora, satış bedelinin bir bölümünü oluşturur. Alıcı akdi yapmaktan vazgeçerse kaporayı kaybetmiş olur. Burada, alıcının tercihini belirlemesi için bir süre konulmamışsa, süresiz hak söz konusu olur. Kaporalı satış, satıcı bakımından bağlayıcı bir akittir. Hanbelîlere göre, alıcının seçimlik hakkını kullanması için belli bir süre belirlenmesi gerekir.
Çoğunluk müctehitlere göre, satış gerçekleşmediği takdirde önden verilen kapora yanmak üzere yapılacak satım akdi geçerli değildir. Hanefîlere göre böyle bir satış fâsit, diğer müctehitlere göre ise bâtıl hükmündedir. Delil şu hadistir: “Hz. Peygamber (s.a) kaporalı satışı yasaklamıştır.”229 Bu yasağın nedeni; garar, risk, başkasına ait malı bedelsiz olarak yeme, yani sebepsiz zenginleşme veya satışta iki fâsit şartın bulunmasıdır. Bu iki fâsit şarttan birincisi satıcı lehine bağış, diğeri alıcıya cayma hakkı veren şarttır. Diğer yandan alıcının tercih hakkını bildirmesi için bir sürenin konulmamış olması da başka bir bozucu nedendir. Nitekim “şu malı, ne zaman istersem şu kadar para ile birlikte sahibine geri vermek üzere seçimlik hakka sahibim” demekle de geçersiz bir satış yapılmış olur.230
Ahmed b. Hanbel’e (ö.241/855) göre, kaporalı satış caizdir. Delil hadistir. Zeyd b. Esleme (r.a)’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlüllah (s.a.s)'e kaporalı satışın hükmü sorulmuş, o, bunu helâl kılmıştır”.231 Diğer yandan Nâfi b. Abdilhâris (ö.117/735)'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nâfi, Mekke’de Halîfe Ömer için, hapishane yapılmak üzere Safvân b. Ümeyye (r.a)’den dört bin dirhem karşılığında bir ev satın almıştır. Eğer Ömer razı olursa satım akdi yürürlük kazanacak, aksi halde Safvân’a dört yüz dirhem tazminat verilecekti. Hz. Ömer’e danışılınca, O, bu şartı kabul etmiştir.”232
Günümüz ticaret işlemlerinde zaman kazanmak, düşünmek, piyasa araştırması yapmak, malın başkasına satılmasını engellemek gibi amaçlarla, bir miktar kapora verilerek satıcı ile ön bağlantı yapılmaktadır. Böyle bir akit gerçekleşince, kaporanın satış bedeline mahsup edilmesi gerekir. Alıcı sözleşmeden vazgeçerse kaporanın geri verilmesi en güzelidir. Satıcı, bekleme ve malını başkasına satmama karşılığında böyle bir pey akçesini istemektedir. Kâdî Şurayh, (ö.87/705) kaporalı satışı caiz görür ve şu delile dayanır: “Bir kimse zorlama olmaksızın kendi isteğiyle, kendi aleyhine bir şart koysa, bu onun aleyhine sabit olur.”233
Sonuç olarak Hanefîlere göre kaporalı satışın hükmünün fâsit oluşu dikkate alınarak her iki taraf da cayabilir. Bu takdirde önden verilen kaporanın geri verilmesi gerekir. Ancak taraflar sözleşmeyi sürdürürlerse alıcı malın değeri üzerinden satış bedelini tamamlar ve satıcı da malı teslim eder.
6. Suyun Alım-Satımı:
Su Yüce Allah’ın tabiî nimetlerindendir. Çoğu zaman insan emeği söz konusu olmaksızın yağan yağmurlar veya yeraltı su zenginlikleri bir beldenin su kaynaklarını meydana getirir. İnsan varlığı, yiyecek kadar suya muhtaç olduğu için, su kendisinden yararlanılan önemli bir maddedir. Bütün canlıların ve bitki örtüsünün oluşumu ve gelişmesi de suya dayanır.
Kur’an-ı Kerim’de canlıların temel unsurunu teşkil eden suyun önemine dikkat çeken pek çok âyet-i kerime vardır. Bazıları şunlardır: “Gökler ve yer birbirine bitişikken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı inkârcılar bilmezler mi? Hâlâ iman etmiyorlar mı?”234 “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır.” 235 Bütün bitkilerin su sayesinde neşvü nemâ bulduğu şöyle belirlenir: “Gökten suyu indiren O’dur. Biz, o su ile her şey için gerekli olan bitkiyi çıkardık. Ondan da yeşillik meydana getirdik. Yeşillikten ise, birbiri üzerine yığılmış taneler çıkarırız. Hurmanın tomurcuğundan, sarkıp yere yaklaşan salkımlar çıkarırız. Ayrıca o su ile birbirine benzeyen ve benzemeyen üzüm, zeytin ve nar bahçeleri meydana getiririz...”236
Canlıların yaşaması için bu kadar önemli olan suyun mülk edinilmesi ve satıma konu yapılması mümkün müdür?
Su, özel mülke konu olmadığı sürece kullanımı mubahtır. Mübah olan bir şeyde ise herkesin hakkı vardır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.”237
Sular genel olarak dörde ayrılır:
a) Deniz suyu: Bundan herkesin yararlanma hakkı vardır. Güneş, ay ve havadan yararlanma ne ise denizlerden yararlanma da bunlar gibidir. Kişinin denizden hem şefeh, hem de şirb hakkı vardır. “Şefeh” insanın ağzı ile içmek suretiyle sudan dilediği gibi yararlanması demektir. Hayvanları sulama ve temizlikte kullanma da bu kapsama girer. “Şirb” ise, sözlükte “su payı” anlamına gelir. Bir terim olarak; tarım ürünlerini veya hayvanları sulamak amacıyla sudan yararlanma nöbetini veya zamanını ifade eder.
b) Büyük ırmakların suları: Dicle, Fırat, Nil, Seyhun, Ceyhun, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi nehirler bu niteliktedir. Toplumun bu nehir sularında mutlak anlamda şefeh yani içme veya hayvanlarını sulama hakkı vardır. Toplumun genel yararına engel olmamak şartıyla tarım ürünlerini sulama, baraj, elektrik santrali ve benzeri tesisleri kurma hakkı da söz konusu olur. Ancak bu gibi tesislerin nehrin aşağı taraflarında yerleşmiş olanların mal, can veya toprak ürünlerine zarar vermemesi gerekir. Aksi halde bunların kendilerine yetecek kadar suyun serbest bırakılmasını isteme hakları doğar. Birden fazla ülke topraklarından geçen nehirlerden bu ülkeler ortaklaşa yararlanırlar. Biri diğerini yararlanmaktan men edemez.
c) Sınırlı bir topluluğa ait mülk edinilmiş sular: Bir köy halkına ait küçük bir akarsu, kaynak veya kuyu bu niteliktedir. Büyük nehir veya göllerden alınıp özel kanal veya borulardan akıtılan sular da böyledir. Bu gibi sulardan insanların yalnız içme ve kullanma suyu alma hakkı vardır. Hayvanları sulama da bu kapsama girer. Çünkü içme, kullanma ve hayvanları sulamada zaruret vardır.
d) Kaplara alınmış sular: Su deposu, varil, kova, desti, ibrik ve benzeri kaplara doldurulmuş olan sular, bunları dolduranın mülkü sayılır. Sahibinin izni olmadıkça bunlardan, başkasının yararlanması caiz değildir.238
Yukarıdaki su çeşitlerinden ilk ikisi yani deniz ve büyük ırmakların suları mübah sulardan olup bunların özel kaplara alınmadıkça satışları caiz değildir.
Çoğunluk müctehitlere göre belli bir topluluğa ait pınar, kaynak veya kuyu ile özel kaplara konulmuş bulunan sular özel mülk sayılır. Sahipleri bizzat bu sulardan serbestçe yararlanabilir ve başkasının yararlanmasını da engelleyebilir. Ancak yakında su bulunmuyorsa, içmek veya hayvanlarını sulamak zorunda kalan kimse için suyu özel mülkiyetinde bulunduran kimseye yetkili kişilerce; “Ya suyu kendin doldur ve ihtiyacı olan bu kişiye ver, ya da suyu alması için ona izin ver” denilir..239
Diğer yandan mülkiyet altında bulunsa bile suyun ihtiyacı olanlara bedelsiz olarak verilmesi müstehaptır. Ancak suyun sahibi bedelsiz vermeye zorlanamaz. Zaruret hali bunun dışındadır. Meselâ; bir grup insan aşırı derecede susuz kalır ve ölmekten korkarlarsa bunlara su vermek gerekir. Aksi halde bunların suyun sahipleri ile silâhlı çatışmaya girme hakları doğar. Çünkü bu suyun sahibi, onun suda hakkı olan “şefeh (içmek ve hayvanlarını sulama) hakkını” engellemekle, kasten onun helâk olmasını istemiş sayılır. Eğer su özel olarak depolanmış ise, zarûret içinde bulunan kişi silahsız olarak çarpışır ve ondan aldığı su miktarını tazmin eder. Su, yalnız sahibine yetecek kadar olur ve alındığı takdirde onun helâk olacağından korkulursa, suyun ona bırakılması gerekir.240
Suyun para karşılığı satışının caiz oluşu şu delillere dayanır: Hz. Osman (ö.35/655) Medine’de Rûme kuyusunu bir yahudiden satın almış ve bunu müslümanlar için vakfetmiştir. Çünkü Hz. Peygamber bu kuyu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim Rûme kuyusunu satın alıp da, müslümanlara böylelikle genişlik sağlarsa, onun için cennet vardır.”241 Yahudi, kuyunun suyunu insanlara satıyordu. Bu hadis kuyunun satışının caiz olduğuna delâlet ettiği gibi, suyun satışının da caiz olduğunu gösterir. Aksi görüşte olanlar ise bu olayın İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğunu ve o dönemde yahudiler güçlü bulunduğu için kendileriyle uzlaşma yoluna gidildiğini, daha sonra ise suyun satışını yasaklayan hükümlerin geldiğini söylerler.
Suyun satışı, mübah odunların kesilip toplandıktan sonra satışının caiz oluşuna kıyas edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber odunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Sizden birinin ipini alıp dağa gitmesi, oradan topladığı odunları satıp, elde edeceği paranın bir bölümünü yemesi ve bir bölümünü de yoksullara vermesi dilencilik yapmasından daha hayırlıdır.” 242
Zâhirîlere göre suyun satışı mutlak olarak caiz değildir. Suyun ırmak, kuyu, pınar suyu olması ile özel depo veya kaplara konulmuş bulunması sonucu değiştirmez. Ahmed b. Hanbel’den bir rivayette şöyle dediği nakledilmiştir: “Suyun satışı bana çok tuhaf geliyor.”243
Sonuç olarak tabii halde kaynağında bulunan deniz, nehir, kuyu ve kaynak suları satışa konu yapılmamalıdır.244 Ancak böyle bir su kaplara ve damacanlara doldurulursa özel mülk haline gelir ve mütekavvim bir mal olur.245 Bunun satışı da caiz bulunur. Gölet, baraj veya nehirlerden özel kanallar, su motoru veya motopomplarla arazilerin sulanacağı yerlere sevkedilen sular da kaplara alınmış su niteliğindedir. Bu yüzden bu gibi su şebekesinin masraflarını karşılamak ve belki yenilerinin yapımını hızlandırmak için suyu kullananlardan belli bir ücret alınması mümkündür.
Şehir, kasaba ve köylerde evlere, fabrika ve kuruluşlara ulaştırılan su şebekesi de kaplardan suyun dağıtılması niteliğindedir. Ancak Devlet ve belediyelerce yapılan bu gibi toplum hizmetinin ve temelde mübah olan suyun ticaret amacıyla büyük gelirler sağlamak üzere satışı yoluna gidilmemelidir. Kuyu, çeşme, pınar ve kaynak açma ve yaptırma en önemli hayır çeşididir. Önceki yüzyıllarda ecdat bu gibi hayırları vakıf ve sebil olarak yapmış, toplumun su ihtiyacı, mabedlerin ve topluma ait pek çok yerlerin aydınlanması işi bir ücret istenmeden çözümlenmiştir. Günümüzde çeşme, kuyu ve sarnıçların yerini barajlar almış, aydınlanma işini de hidroelektrik veya termo elektrik santralleri üstlenmiştir. Su ve elektrik üreten bu kaynaklar ticaret amacıyla kullanımdan çıkarılarak güçlü vakıfların yönetimine verilebilir. Belki işletme masrafları, tamir, ıslah, yenileme ve büyütme amacına yönelik harcamalar dikkate alınarak yalnız bu çerçevedeki ihtiyaçları karşılayacak kadar bir “birim bedel” alınabilir. Barajı ve santralleri işletecek böyle bir hayır kurumunun bu masrafları karşılayacak ölçüde, su gelirinden başka bir geliri bulunursa, su ve elektrik için alınacak bedel giderek azaltılır, ya da belli kriterler konularak yoksul kesiminden su ve elektrik için ücret alınmayabilir. İşte bu takdirde “su, ateş ve otun müslümanlar arasında ortak olduğunu bildiren hadis-i şerifin” anlamı İslâm toplumunda etkisini göstermiş olur.
C) Fasit Sayılan Satış Çeşitleri:
Yukarıda fesat ve butlanın alış-verişe etkisini açıklarken fasit satışın özellikleri üzerinde durmuştuk. Bir satışta icap, kabul ve akdin konusu gibi ana unsurlar tam olmakla birlikte satış bedelinin miktarı veya veresiye satışta vade tarihi gibi, sonradan tamamlanması mümkün olan bir eksiklik bulunursa, böyle bir satışa “fâsit satış” denir. Tarafların böyle bir satışı bozma hakları vardır. Ancak eksiklik tamamlanır veya mal alıcıya teslim edilip, malda tüketme, satma, bağışlama gibi geri vermeye engel bir durum meydana gelirse, artık akitten fesat kalkar ve satıcı malın piyasa değeri üzerinden bedelini alma hakkını elde eder.
Başlıca Fâsit Satış Çeşitleri
1. Bilinmeyen Yönü Bulunan Satış:
Satılan mal veya satış bedelinde tarafları anlaşmazlığa götürecek ölçüde bir bilinmezlik bulunursa böyle bir satım akdi fasit olur. Ancak satıcı ve alıcının sonradan yapacakları karşılıklı anlaşma ile bilinmezliği gidermeleri mümkündür. Meselâ; birbirinden farklı üç şeyden birisini satmak, üç çeşit paradan birisi ile veya vade tarihini belirlemeden veresiye satış yapmak gibi. Bu durumlarda alıcı kendi yararına en uygun olanı seçmek, satıcı da kendisi bakımından en uygun olan şıkkı uygulamak ister ve aralarında anlaşmazlık çıkar. Bu da satıştan beklenen yararın gerçekleşmesine engel olur. Böyle bir satışı satıcı veya alıcının bozması gerekir.
Ancak tarafların, satıştaki bilinmezliği gidererek satım akdini sahih hale getirmeleri de mümkündür. Meselâ; vade belirlenmemiş olan satışta, karşılıklı rıza ile bir vade belirlemekle satış geçerli hale gelir.
Bilinmezliğin gerçekleştiği unsurlar:
Bir satım akdinde bilinmezlik bu satışın unsurları üzerinde söz konusu olur. Bunlar; satılan mal, satış bedeli, vade veya teminatlardan ibarettir. Aşağıda bunları açıklayacağız.246
a) Satılan şeyde bilinmezlik:
Satılanın cins, tür veya miktar olarak bilinmemesi satım akdini fasit kılar. Meselâ; satıcı cins belirlemeden bir ton buğdayı veya bir ton unu borçlansa, piyasada fiyatları farklı çeşitli buğday veya unlar bulunduğu için satıcı bu belirsizlikten yararlanarak en ucuzunu vermek, alıcı da en iyisini almak ister ve aralarında anlaşmazlık çıkar.
b) Satış bedelinde bilinmezlik:
Satış bedelinin cins ve miktarı belirlenmeden yapılacak satım akdi de fasittir. Yine meselâ; bir atı sürüden elli koyun karşılığında satmak da böyledir. Burada atı satan kimse sürüden en iyi elli koyunu almak, diğeri ise değeri düşük koyunlarla karışık veya tamamını değeri düşük olan koyunlardan vermek ister. Bu yüzden burada satış bedelinde bilinmezlik söz konusu olur. Bir hayvanı veya kullanılmış bir otomobili “değeri üzerinden satmak” da fasittir. Çünkü kıymet biçen bilirkişiler farklı değer koyabilecekleri için satış bedeli mechul kalır.
Bir kimse satıcının veya alıcının yahut üçüncü bir kişinin belirleyeceği bir fiyatla satış yapsa, bu satış da fâsit olur. Çünkü satıcı, alıcı veya üçüncü kişinin belirleyeceği bedel satım akdi sırasında bilinmemektedir.
Yine bir kimse; “Bu malı sana peşin olarak yüz’e, vadeli olarak yüz elliye satıyorum” dese, alıcı da bu şekilde kabul etse, satım akdi fâsit olur. Çünkü satış bedelinin peşin mi yoksa vadeli mi olacağı belirsizdir. Ancak alıcı bu şıklardan birisini tercih ederse satış sahih hale gelir. Burada vâdeli olarak yüz elliyi seçmişse, bu bedel satış bedeli olur. Hanefî fakihlerinden es-Serahsî (ö.490/1097) vâdeli satışta tarafların çeşitli fiyatlar üzerinde pazarlık yapabileceğini belirttikten sonra konuyu şu şekilde sonuca bağlar: “Taraflar kendi aralarında anlaşır, belirli bir satış bedeli tesbit etmeden ayrılmaz ve bu tek fiyat üzerinde akdi bitirirlerse bu caizdir. Çünkü bu takdirde, akdin sahih olmasının şartını yerine getirmiş olurlar.”247
Satıcı ve alıcı bir malın maliyet veya etiket fiyatı üzerinde anlaşsalar, ancak alıcı bu fiyatın miktarını bilmiyorsa satım akdi fasit olur. Çünkü alıcı böyle bir satışta tahmininin üstünde yüksek bir fiyatla karşılaşabilir. Eğer satış geçerli sayılırsa bu yüksek fiyata katlanmak zorunda kalacaktır. Ancak alıcı, satış meclisinde maliyetin veya etiketin miktarını öğrenir ve itiraz etmezse satım akdi, istihsan prensibine göre caiz hale dönüşür. Çünkü bununla bilinmezlik ortadan kalkmış olur. Böylece bilinmeyen bir yönü akit meclisinde öğrenme, akit sırasında öğrenme hükmündedir. Eğer taraflar akit meclisinden ayrılıncaya kadar bu bilinmezlik sürerse satışın fesadı kesinleşir.248
İmam Züfer’e (ö.158/775) göre, bir akit başlangıçta fasit olarak meydana gelmişse, artık bu daha sonra caiz hale dönüşmez.249
Fakihlere göre, bir kimse; “Şu malı çarşı ve pazardaki rayiç fiyatla veya herkesin sattığı fiyatla yahutta filanca kimsenin belirleyeceği bedelle sattım” dese, alıcı da bu şekilde kabul etse, satış bedeli belirsiz olduğu için satım akdi caiz olmaz. Ahmed b. Hanbel’den; akit sırasında satış bedelini belirlemeden veya sınırını çizmeden, belli bir tarih diliminde malın gelecekteki rayiç bedeli üzerinden satılmasının caiz olduğu nakledilmiştir. Dayandığı delil; insanların her yerde ve devirde bu gibi muameleleri yapmaları sonucu “örf” ve “teâmül”ün oluşmasıdır. İbn Teymiyye (ö.728/1327) ve İbnü’l-Kayyim (ö.751/1350) de böyle bir satışın caiz olduğu görüşünü tercih etmiştir.250
Kanaatimizce fiyatları herkesçe bilinen ve her yerde aynı olan veya fiyatı devlet tarafından belirlenen standart malların satışı, satış bedelinin miktarı satıcı veya alıcı tarafından satış sırasında tam olarak bilinmese de satış geçerli olur. Benzin, gaz yağı, tüp gaz, şeker, ekmek fiyatları bu niteliktedir. Bu gibi maddelerin normal piyasa şartlarında kaliteleri ve fiyatları standart olduğu için satıcı veya alıcı için aldanma söz konusu olmaz. Alıcı herkesin satın almakta olduğu fiyata razı olmuş bulunur. Ancak bu mallar karaborsaya düşer ve düzensiz piyasa fiyatları ortaya çıkarsa bu takdirde satış sırasında fiyatın belirlenmesi gerekir, aksi halde satış fasit olur.
Günümüzde çay, fındık ve buğday gibi bazı tarım ürünleri aylar önce alınan toplu bir para karşılığında, kilogram fiyatı hasat ya da teslim tarihinde belirlenip hesap görmek üzere satılmaktadır. Böyle bir satım için iki durum düşünülebilir. Ürünün nitelikleri ve kilogram fiyatı tam olarak belirlendikten sonra, satış bedelinin tamamı satıcıya verilirse “para peşin mal veresiye” bir akit olan “selem” akdi meydana gelmiş olur. Artık herhangi bir fiyat değişikliği olmaksızın satıcı akitte kararlaştırılan miktar ve nitelikteki standart malı teslim tarihinde alıcıya teslim etmeyi borçlanmış olur. Ancak satıcı burada kendi ürününü daha hasat etmeden dalında, olgunlaşmadan önce satarsa bu satış caiz olmaz. Çünkü selem akdinde ölçü veya tartı ile yahut standart olup sayı ile satılan şeylerin parası peşin verilir, satın alınan mal da miktar ve kalite olarak belirlenir, ayrıca malı teslim tarihi de tespit edilir.
Diğer yandan çiftçi yine aylar önce kapora olarak aldığı bir para ile ürününü hasattan sonra teslim etmek ve kilogram başına fiyatı da teslim tarihinde belirlemek ve bu fiyattan hesap görmek üzere satış yapsa, Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı müctehidlere göre bu da caiz olur. Burada hasat veya teslim tarihinde herkese ve her yerde standart bir fiyatın uygulanması, fiyat konusunda çıkabilecek anlaşmazlıkları önler. Çünkü tecrübelerle satıcı fiyatların aşırı derecede yükselmeyeceğini, alıcı da aşırı bir fiyat düşüşünün olmayacağını yaklaşık olarak bilir. Ürünün helâk olması, kıtlık, ekonomik kriz veya savaş şartları gibi fiyatları normalin üstünde etkileyen durumlarda ise İslâm Devleti ne satıcıyı ve ne de alıcıyı altından kalkamayacağı bir borç yükü altında bırakmaksızın gerekli tedbirleri alır.
Selem akdinin aksine kimi zaman da buğday başta olmak üzere bazı ürünler kooperatif, un fabrikası, toptancı ve benzerlerine teslim edilmekte, aylar sonra yeni fiyat üzerinden satış bedeli alınmaktadır. Böyle bir muamelede satış bedeli akit sırasında konuşulmadığı için satışın fasit olması gerekir. Mal teslim edildiğine göre, alıcının bu mal üzerinde mülk hakkı doğar. Satış bedelini alma sırasında, bedelin miktarı üzerinde anlaşmazlık çıkmayacak derecede her yerde standart bir fiyat uygulanıyorsa, bilinmezlik bu malın düzenli olan piyasası tarafından giderilmiş olur. Belli aralıklarla hububat borsalarında standart fiyatların ilân edilmesi gibi. Ancak sözleşmede tüccara teslim edilen malın nitelikleri tam olarak belirlenmemiş ve “nümûne” de alınmamış olursa, bir kaç kaliteye göre farklı fiyatların ortaya çıkması halinde tüccar köylüye en düşük kaliteye göre ödeme yapmak, satıcı ise en üst kaliteyi esas almak ister ve bu yüzden aralarında anlaşmazlık çıkar. Böyle bir durumda fasit satım akdi hükümleri uygulanarak bilirkişinin belirleyeceği değer üzerinden ödeme yapılması gerekir.
Diğer yandan un fabrikasına verilecek buğday yerine un almak istenirse ya buğdayı un haline getirme karşılığında fabrikaya ya da değirmene ücret verilmeli yahut da buğdayı satıp bunun bedeli ile un satın almalıdır. Özellikle çoğu kere buğdayın sahibi kendine ait buğdayın ununu alamadığı için, burada buğdayla unun mübadelesi söz konusu olmaktadır. Buğdayla unun aynı cinsten sayılması mümkün olduğu için bunları değiştirmekte ise faiz şüphesi vardır. Bu yüzden değişimin para hesabı ile yapılması daha sağlam bir yoldur.251
Ürününü sermaye olarak kullandırmak isteyen kimse ise bunu güvenilir bulduğu ve kalkınmasında İslâmî yarar gördüğü tüccara veya fabrikaya “karz” olarak da verebilir. Çünkü mislî (standart) olan şeylerin ödünç olarak verilmesi mümkündür. Böyle bir muamelede, bunu alan tüccar veya fabrika o miktardaki mislini, verene borçlanmış olur. Karz verene ürünün geri dönmesi ise, verilen ürün cinsinden olabileceği gibi geri verme tarihindeki para olarak değerini verme şeklinde de olabilir. Böylece ürününü karz olarak veren kimse hem “karz-ı hasen” sevabı almış ve hem de geri alma tarihindeki yeni fiyatlar üzerinden bedelini alma imkânını bulmuş olur. Böyle bir ürünü depolama, koruma ve benzeri güçlüklere de katlanmamış bulunur. Burada ürün sahibi, karz verdiği tüccardan teslim ettiği ürünle ilgili sağlam bir sözleşme yapmalı, gerekirse ipotek, rehin, kefil gibi teminatları da istemelidir. Bu gibi muameleler iyi niyetle ve ibadet şevkiyle kullanıldığı zaman köylü de kârlı çıkar, müslüman tüccar da faize düşmeden yeni finansman kaynakları bulur ve büyümesini hızlandırmış olur.
C) Vade tarihinin bilinmemesi:
Veresiye satışlarda, satış bedelinin ne zaman ödeneceği, para peşin mal veresiye bir satış türü olan selem’de malın ne zaman teslim edileceği, şart muhayyerliği bulunan satışta muhayyerliğin ne kadar süre içinde kullanılacağı belirlenmemişse bütün bu satım akitleri fasit olur. Çünkü bu gibi bilinmezlikler satıcı ve alıcı arasında menfaat çatışmasına yol açar. Satıcının bir an önce satış bedelini almasında, alıcının ise bunu geciktirmekte yararı vardır. Şart muhayyerliğinde satışın bir an önce kesinleşmesini isteyen taraf bu muhayyerliğin ne kadar süre içinde kullanılacağını bilmek ister.
Diğer yandan tarih olarak kesin bilinmeyen belirsiz bir zamana kadar satış da fasit olur. Meselâ; hacıların geleceği zamanı, hasat mevsimini, karın veya yağmurun yağışını, bağ bozumunu, koyunların yünlerinin kesileceği zamanı vade tarihi olarak belirlemek bu niteliktedir.
Ancak satıcı ve alıcı yukarıda belirtilen ve tarih olarak belirsiz bulunan süreler gelmezden önce, yani hacılar gelmeden, hasat mevsimi girmeden, kar veya yağmur yağmadan, bağlar bozulmadan ve koyunların yünü kesilmeden önce bir araya gelerek, süreyi düşürseler veya vadeyi belirli hale getirseler satım akdi geçerli hale gelir. Çünkü burada satışın fasit oluşu taraflar arasında anlaşmazlık çıkması ihtimaline dayanır. Satıcı ve alıcı bu konuda anlaşınca satışın özü ile ilgili bulunmayan bu eksiklik tamamlanmış olur.
Veresiye satış yapıp da vade tarihinin hiç konuşulmaması halinde prensip olarak bir ay esas alınır. Mecelle’de şöyle denilir: “Veresiye pazarlık olunup da müddet tayin olunmasa bir aya masruf olur.”252 Satım akdi yapılırken veresiyeden hiç söz edilmemesi halinde satışın peşin yapıldığı kabul edilir. Ancak böyle bir satışta belirli vade ve taksit örfleşmiş bulunursa buna uyulur.253
Vade ile ilgili bilinmezlik satım akdinin aslında değil, dışında olan bir unsurdur. Bu yüzden başlangıçta fasit olan böyle satım akdi, eksiklik tamamlanınca sahih hale dönüşür.254
d) Teminatlara ilişkin bilinmezlik:
Satım akdindeki teminatların belirli olması gerekir. Veresiye satışta satıcı, satış bedelini garantiye almak için kefil veya rehin istemişse, bunların kişi ve mal olarak belirlenmesi gerekir. Çünkü alıcı sağlam bir kefil ve kuvvetli rehin almak ister. Borçlu bunu sağlayamazsa aralarında anlaşmazlık çıkar. Bu nedenle konunun satış sırasında çözümlenmesi gereklidir. Eğer satış sırasında bu kefil ve rehin kişi ve mal olarak belirlenmemişse satım akdi fasit olur.
e) Bilinmezliğin az olması:
Satılan mal veya satış bedeline ilişkin bilgisizlik az ve önemsiz olursa, bu satım akdine zarar vermez. Miktarı belirsiz bir yığın soğan veya patatesi, poşetlere konmuş olan fakat miktarı bilinmeyen meyve, balık vb. şeyleri satın almak gibi. Burada alıcı malı tahmin yaparak almaktadır. Toplumda örf haline gelen bu gibi satışlarda taraflar arasında anlaşmazlık çıkmaz. Bu yüzden satış geçerli olur.255
Sonuç olarak satıştaki bilinmezlik, tarafları anlaşmazlığa götürecek ölçüde çok olursa satış fasit olur. Ancak taraflar kendi aralarında anlaşarak bu bilinmezlikleri gidererek satışı geçerli hale getirebilirler. Sonradan vade tarihini belirleme gibi. Eğer bilinmezlik giderilemeyecek ölçüde çok ileri olursa “garar”dan söz edilir ve satım akdi batıl olur. Hayvanın yavrusunun yavrusunu, çalınıp bulunamayan bir otomobili veya uçup giden ve geri dönmeyen evcil bir kuşu satmak gibi. Buradaki bilinmezliği taraflar isteseler de ortadan kaldırmaya güçleri yetmez. Ancak kendiliğinden bilinmezlik kalkar ve satışı ifa etmek imkânı doğarsa taraflar yeni bir satım akdi yapabilirler. Az olan bilinmezlikler ise satışa zarar vermez.
2. Bir Şarta Veya Bir Zamana Bağlanan Satış:
Bir satım akdi, meydana gelmesi mümkün olan başka bir şeyin varlığına bağlanırsa veya gelecek bir zamana izafe edilirse, böyle bir satış Hanefîlere göre fasit, çoğunluğa göre ise bâtıl olur. Meselâ; satıcı; “Filan kişi bana evini satarsa veya baban yolculuktan dönerse ben sana evimi satıyorum” dese, bununla satım akdi, satış dışında bir şarta bağlanmış olur. Şartın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz olduğu için akit askıda kalır. Buradaki şart gelecek zamanda olabilecek bir şarttır. Ancak şart gerçekleşmediği ya da geciktiği takdirde alıcı için zarar ve belirsizlik doğmaktadır.
Gelecek zamana izafe edilen satım akdi de, satıcının; “Şu malı sana şu kadar bedel ile, gelecek ayın başından itibaren satıyorum” teklifini alıcının kabul etmesiyle meydana gelir. Böyle bir satış da fasittir. Çünkü akdin tarafları gelecekte, satılan şeyin nasıl olacağını, akde rızalarının bulunup bulunmayacağını, akit gerçekleştiği taktirde bundan yararlarının ne olacağını bilemezler.256
Ancak satıcı ve alıcının satıştaki bu şartı veya gelecek zamana bağlamayı kaldırıp, satışı sahih hale getirmeleri mümkündür. Diğer yandan malın teslim edilmediği bu gibi satışlar peşin para ile olabilir. Hem para hem de malın veresiye olması halinde satım akdi meydana gelemez. Belki bir satış vadinden söz edilebilir. Burada standart bir malı borçlanma söz konusu olmadığı için “selem”den de söz edilemez.
3. Fasit Şartla Satış:
Satıcı veya alıcıdan yalnız birisine tek yanlı üstün bir yarar sağlamaya yönelik olan şarta “fasit şart” denir. Böyle bir şartın İslâm tarafından konulmamış olması, örfleşmiş bulunmaması, akdin gerektirdiği veya akde uygun düşen nitelikte olmaması da gereklidir. Daha önce satım akdinin sıhhat şartlarını açıklarken, fasit şart üzerinde de durmuştuk. Aşağıda genel olarak satım akitlerinde öne sürülebilen şartları ve bunların satım akdine etkisini inceleyeceğiz.
Alış-Verişlerde Öne Sürülebilen Şartların Çeşitleri:
Bir satım akdinde üç çeşit şart bulunabilir. Sahih şart, fâsit şart ve lağv ya da bâtıl şart.257
a) Sahih Şart:
Satıcı ve alıcı için bağlayıcı olan ve şer’an geçerli bulunan şartlar bu niteliktedir. Âyet ve hadislerle çelişmeyen ve akdin taraflarından birisine tek yanlı yarar sağlamaya yönelik bulunmayan, anlamlı olan ve sıkıcı da bulunmayan şartlar satım akdinde tarafları bağlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar.”258 Tirmizî’nin rivayetinde şu ilave vardır: “Ancak helâli haram, haramı helâl kılan şart müstesnadır.”259 Bu duruma göre, satım akitlerinde veya genel olarak bütün akitlerde öne sürülebilecek şartların helâlı haram, haramı helâl yapacak nitelikte bulunmaması gerekir.
Sahih şartın kısımları:
Yukarıda belirtilen özellikler dikkate alınarak sahih şart dört kısma ayrılmıştır.
aa) Akdin gereği olan şart:
Bir kimsenin bir malı satıcının evde teslim etmesi veya alıcının parayı döviz olarak vermesi yahut mala malik olmayı şart koşması, yine satıcının satış bedelinin tamamını alıncaya kadar satılan malı hapsetmeyi şart koşması akdin gerektirdiği şartlardandır. Çünkü teslim etme, teslim alma, mülkiyet hakkının sabit olması, satılanın bedel ödeninceye kadar hapsedilebilmesi ivazlı (bedelli) akitlerin gereğidir.260
bb) Âyet ve hadislerde caiz olduğu bildirilen şartlar:
Veresiye satışta vadeyi, muhayyerlik bulunan satışta taraflardan birisi için muhayyerliği şart koşma gibi. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın.” 261 buyurularak veresiye satışa izin verilmiş, Hz. Peygamber (s.a) de bizzat veresiye alış-veriş yapmıştır. Hatta O’nun bir yahudiden veresiye yiyecek maddesi satın aldığı ve demirden yapılmış bir zırhını ona rehin olarak bıraktığı nakledilmiştir. 262
Belli süre içinde satışı kabul veya red imkânı veren şart muhayyerliği de sünnetle sabittir. Hz. Peygamber (s.a) alış-verişlerinde aldatılan Habban b. Munkız (r.a)’e şöyle buyurmuştur: “Alış-veriş yaptığın zaman şöyle de: Aldatma yok. Benim için üç gün süreyle muhayyerlik hakkı var.”263 Diğer görme ve ayıp muhayyerliği gibi muhayyerliklerin de esası nass’a dayanır. Bunları muhayyerlik konusunu incelerken açıklamıştık. Ancak muhayyerlik şartının geçerli sayılması sünnetin yanında temelde “istihsan” prensibine dayanır. Gerçekte kıyasa göre muhayyerlik şartının fasit bir şart olması gerekir. Çünkü bu, akdin muktezası ile çelişir. İvazlı akitlerde mal ve satış bedelinde akit sırasında tarafların mülk hakkının sabit olması gerekir. Muhayyerlik, bu sonucu engellemekte, başka bir deyimle geciktirmektedir. Ancak toplumun ihtiyacı nedeniyle kıyasa aykırı olmasına rağmen sünnetle, alış-veriş yapanlara bu kolaylık getirilmiştir.
cc) Satım akdinin gereğine uygun olan şartlar:
Veresiye bir satışta, satış bedeline teminat olmak üzere alıcıdan belirli bir kefil veya rehin yahut ipotek istense, satıcının bu isteği satım akdinin niteliği ile bağdaşır. Çünkü kefil veya rehin, satış bedelini garanti altına almak için istenir. Bu yüzden satım akdi ile bağdaşır ve paranın tahsiline yardımcı olur.
Veresiye satıştan doğan borç için gösterilmesi şart koşulan kefil veya rehin belirsiz olursa satım akdi fasit olur. Satıcının; “Bu malı sana, satış bedeli için bir kefil veya rehin göstermen şartıyla satıyorum” dese, ancak kefil için bir isim verilmese veya rehin olacak mal belirtilmemiş bulunsa, taraflar arasında güvenilir kefil veya satış bedelini karşılayacak rehin üzerinde anlaşmazlık çıkabilir. Çünkü bu konudaki belirsizlik satış bedelinin tahsilini güçleştirir.
Eğer satıcı ve alıcı satış meclisinden ayrılmadan önce belli bir rehin veya kefil üzerinde anlaşır veya alıcı veresiye almaktan vazgeçip satış bedelini peşin ödeme yoluna giderse, satım akdi sahih hale gelir. Çünkü bu durumda anlaşmazlığa neden olabilecek durum ortadan kalkmış olur.264
dd) Örfleşmiş bulunan şartlar:
Satım akitlerinde bazan daha önce görülmeyen bazı şartlar öne sürülmektedir. Çamaşır makinası, buz dolabı, radyo ve benzeri mallar satılırken bir yıl süreyle garanti verilmekte, hatta bu süre içinde tamir garantisi de üstlenilmektedir. Böyle bir şartla mal satmak kıyasa göre caiz olmaması gerekir. Ancak “istihsan” prensibine göre bu durum malın sürümünü arttırmakta, ayrıca alıcı tarafından şart koşulmadığı halde satıcı firma bu külfeti isteyerek üstlenmektedir. Diğer yandan malda bulunabilecek üretim hatası da bu süre için kontrol altında tutulmaktadır. Toplum için yararlı olan bu uygulama istisna (san’atkâra siparişle iş yaptırma) akdinde olduğu gibi “teâmül” haline gelmiş bulunmaktadır.265
b) Fasit Şart:
Buna daha açık bir ifade ile bozucu (ifsat edici) şart da denilebilir. Bunlar sahih şartın yukarıda belirttiğimiz dört niteliğini taşımayan, yani akdin gereği olmayan, akde uygun düşmeyen, âyet ve hadislerde öngörülmeyen veya insanların da örf haline getirmediği, fakat satıcı veya alıcı için tek yanlı yarar sağlayan şartlardır.
Meselâ; satıcının öğütmesi şartıyla buğday satın almak, satıcının gömlek veya elbise dikmesi şartıyla kumaş satın almak, satıcının deposunda bir ay daha kalması şartıyla buğday satın almak, satıcının bir yıl daha içinde oturması şartıyla evini satması, bir yıl kendisi ekmek şartıyla arazi satmak, bir ay süreyle binmek ve ondan sonra alıcıya teslim etmek şartıyla otomobili satmak veya alıcının, kendisine borç vermesi yahut kendisine bir bağışta bulunması şartıyla satış yapmak gibi durumlarda satım akdi fasit olur. Çünkü bir akitte taraflardan birisi lehine öne sürülen üstün yararlanma riba (faiz) niteliğindedir. Zira bu satım akdinde bedel olarak karşılığı bulunmayan bir fazlalıktır.
Faizin bulunduğu satış ise fasit olur. Faiz şüphesi de gerçekten faiz varmış gibi satışı fasit kılar.266
Yukarıda verilen örneklerdeki muamelelerde faizden sakınmak için, bunları şu şekilde çözümlemek gerekir.
Buğday satın alan kimse bunu un haline getirmek istiyorsa; yeni bir sözleşme ile buğday satıcısına veya başka birisine öğütme ücreti ödeyerek bunları un haline getirebilir.
Kumaş satın alan kimse bundan gömlek veya elbise diktirecekse; kumaşı satan tüccar terzi veya başka bir terzi ile anlaşarak diktirebilir.
Buğday satın alan kimse, bir ay süreyle koyacak yeri yoksa satıcı ile kira sözleşmesi yaparak bir ay buğdayı onun deposunda emanet olarak tutabilir. Ya da başka bir yer kiralayarak orada depolayabilir.
Evini satan kimse, bir yıl daha bu evde oturmak istiyorsa, alıcı ile bir kira sözleşmesi yapması gerekir. Böylece alıcı sıkıntıya sokulmamış olur. Kendine gerekli ise kiraya vermeme hakkı doğar, ayrıca bir yıllık kira bedeli takdir edilir. Ancak alıcı, satıcının bir yıl süreyle ücretsiz olarak oturmasına izin de verebilir. Bu takdirde kira bedeli hakkını ona bağışlamış olur.
Arazisini satan da bir yıl ekmek isterse yeni bir kira sözleşmesi yapmalıdır. Otomobile bir ay daha binmek isteyen satıcı, alıcı ile kira anlaşması yaparak bunu sağlayabilir, ya da başka kiralık bir araç bulabilir.
Yine alıcının kendisine borç vermesi veya bir bağışta bulunması şartıyla satışta da sıkıcı ve tek yanlı yarar sağlayan bir özellik vardır. Satıcı, malının satışını öne sürerek böyle ziyade bir yarar sağlama yoluna gitmemelidir. Çünkü bu tek yanlı fazlalıklar faiz şüphesi doğurmaktadır.
Hz. Peygamber’in şu hadisleri bu konuyu düzenlemekdedir. “Hem ödünç hem satış ve bir satış içinde iki şart helal değildir.” 267 “Nebi (s.a) bir akit içinde iki akit yapmayı yasakladı.”268
Buradan İslâm’ın topluma günlük muamelelerinde sıkıntı veren durumları kaldırdığı, karşı tarafın üstün menfaat isteklerini kabul etmek zorunda kalan mü’minlere de çıkış yolu gösterdiği anlaşılmaktadır. Çünkü fasit akit, taraflarca tek yanlı istekle bozulabileceği gibi, uygulanmak istenince de satış bedeli malın değeri olarak belirlenir. Bundan fazlasını alıcı ödemeye zorlanamaz. Meselâ; arazisini bir yıl ekip biçmek şartıyla iki kilogram 22 ayar külçe altın karşılığında satan kimse fasit bir satış yapmış olur. Burada alıcı, “Bir yıl süreyle ekip biçme şartı”na akitten sonra itiraz etse, bu şarta uyulması gerekmez. Ayrıca, kararlaştırılan iki kg. altını değil, fakat araziye bilirkişinin belirleyeceği rayiç bedelini ödemekle yükümlü bulunur. Arazinin değeri, meselâ; 1,5 kg. altın olsa bunu ödemesi yeterlidir. Ancak alıcı, satıcının öne sürdüğü şartı uygulamak isterse, bunu ayrıca bir yıllık kira sözleşmesi ile çözümlemeleri mümkündür.
c) Boş veya batıl şart:
Satıcı veya alıcıdan birisi için zararlı olan, taraflardan hiçbirisi için yararı bulunmayan şart bu niteliktedir. Meselâ; bir kimsenin bir malını alıcının başkasına satmaması veya bağışlamaması şartıyla satması bu niteliktedir. Hanefîlerde sağlam görülen görüşe göre, böyle bir durumda satış caiz olup yalnız şart batıldır. Burada, taraflardan birisi lehine tek yanlı bir yarar söz konusu olmadığı için satış fasit olmaz. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi tek yanlı yarar sağlayan akitlerin fasit oluşu, akitte şart koşulan fazlalığın faiz sayılması yüzündendir.268/a
Hanefîlere göre, sahih bir akde, sonradan sahih bir şart eklense, bu da akde katılır. Bir satım akdi yapıldıktan sonra taraflar kendi aralarında anlaşarak, meselâ; “üç gün muhayyer olmak üzere” diyerek yeni bir şart öne sürseler, bu şart satım akdinin başından itibaren hüküm ifade eder. Ebu Hanîfe’ye göre fasit şart da sonradan tarafların ittifakı ile satım akdine katılabilir ve satışı fasit kılar.
Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, satım akdine sonradan eklenecek fasit şart akdi fasit kılmaz ve şart yok sayılır. Çünkü fasit bir şartı sonradan eklemek, satım akdini sahih olmaktan çıkarır. Bu ise geçerli olamaz. Akit önceki halinde sahih olarak kalmaya devam eder. Sahih şartın ise satım akdi sırasında öne sürülmesi caiz olduğu gibi, sonradan akde eklenmesi de mümkündür. Çünkü sahih şart akdin aslı ile ilgili olup, şer’an ona ihtiyaç duyulması nedeniyle sabit olur.269 İbn Âbidin (ö.1252/1836) bu konuda Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşünün daha sağlam olduğunu belirtmiştir.270
Şâfiîlere göre, yukarıdaki şartlardan; satım akdinin gerektirdiği veya vade, muhayyerlik, rehin ve kefil gibi akdin gerektirmediği fakat bir taraf için maslahat taşıyan bir şart öne sürülerek yapılacak satım akdi ve şart geçerlidir. Çünkü bunların caiz oluşu nass’la sabittir, ayrıca bu gibi şartlara alış-verişlerde insanların ihtiyacı vardır. Ancak müşterinin aldığı malı başkasına satmaması, bağışlamaması veya satıcıya onun da bir mal satması veya bağış yapması veya sattığı evde bir süre oturması yahut bir kumaşı elbise dikmek şartıyla satın alması gibi satım akdinin gerekleri ile bağdaşmayan bir şartla yapılacak satış batıldır.271 Çünkü Hz. Peygamber hem satış hem de şartı bir arada yasaklamıştır.272 Burada izleri satıştan sonraya uzanan ve akitle doğrudan ilgili olmayan şart kastedilmiş olmalıdır. Ancak Şâfiîlerin dayandığı “bir şart hadisi” yerine hadis kaynaklarında “bir satışta iki şart öne sürme veya bir akit içinde iki akit yapma yasağı bildiren hadisler” daha yaygın ve sağlamdır.273
4. Bir Satış İçinde İki Satış Veya İki Şart:
İslâm’a göre günlük muamelelerde insanların birbirini aldatmaması, biri diğerinin sıkışık durumundan yararlanarak üstün haklar sağlama yoluna gitmemesi ve tarafları anlaşmazlığa götürecek nedenlerin ortadan kaldırılması esası gözetilmiştir. Hz. Peygamber (s.a)’in “Bir satış içinde iki satış” veya “Bir satış içinde iki şart” yasağı da bu amaca yöneliktir. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Nebi (s.a) bir satış içinde iki satış yapmayı yasakladı.274 Hadisin Ebû Davud rivayeti şöyledir: “Kim bir satış içinde iki satış yaparsa, satıcı için ya bu iki satıştan az olanı vardır ya da riba (faiz) vardır.”275 Amr b. Şuayb babasından, o da dedesi Abdullah b. Amr b. el-Âs (ö.61/680)’tan, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Hem ödünç hem satış, bir satış içinde iki şart, tazmin yükümlülüğü üstlenilmeyen şeyin kârı ve yanında olmayan şeyin satışı helâl değildir.”276 Başka bir hadiste de; “Nebi (s.a) bir akit (safka) içinde iki akdi yasakladı”277 buyurularak, yalnız alış-verişlerde değil diğer akitlerde de bu hükmün geçerli olduğu belirtilmiştir.
Yukarıdaki hadislerde geçen “Bir satış içinde iki satış veya iki şart” ifadeleri müctehitlerce farklı şekilde tefsir edilmiştir.
İmam Şâfiî’ye göre; “ Bir satış içinde iki satış”ın iki anlamı vardır. Birincisi; satıcının “sana bu malı veresiye iki bin, peşin bin liraya sattım. Hangisini istersen onu alırsın” demesidir. Böyle bir satış bağlayıcı şekilde yapılmış olursa fasit yani bâtıl olur. Çünkü burada belirsizlik ve askıda bırakma söz konusudur. İkincisi ise; satıcının “sana evimi, sen de bana atını satman şartıyla sattım” demesiyle gerçekleşir.
Birinci satış şeklinin yasaklanma nedeni satış bedelinin miktarının belirsiz olması yüzünden ortaya çıkan garar halidir. Çünkü alıcı akit tamamlandığında bu iki bedelden hangisini ödeyeceğini bilmemektedir.
İkinci satışın yasaklanmasının hikmeti ise, zarurî maddeleri almak zorunda olan kimsenin bu durumunu kötü niyetli satıcıların istismarını önlemektir.
Günümüzde darlığı çekilen bir malın yanında, alıcının o gün için gerekli olmayan başka bir şeyi satın almak zorunda bırakılması da bu niteliktedir.
“Bir satış içinde iki şart” ifadesi de şöyle açıklanmıştır: Bu, satıcının; “Ben sana şu malı peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata satıyorum” demesidir. Veya satıcının müşteriye; “satın aldığı malı başkasına satmaması veya bağışlamaması şartıyla satmasıdır.” Yine “Ben sana şu malı şu fiyata, senin de şu malını bana şu fiyata satman şartıyla satıyorum” denilmesi bir satış içinde iki şart öne sürmedir.
Bu açıklama tarzına göre “Bir satış içinde iki satış veya iki şart” aynı anlama gelmektedir.278
Hanefîlere göre iki satışı veya iki şartı kapsayan satım akdi fasittir.279 Çünkü böyle bir muamelede satış bedeli belirsiz olduğu gibi, ayrıca taraflardan birisine karşılıksız üstün yarar sağlama söz konusudur. Peşin veya vadeli fiyattan birisi tercih edilmeden satış meclisi dağılmış olursa, gerçek satış bedeli belirsiz sayılır. Burada müşteri malı teslim alırsa, konuşulan fiyatı değil, malın değerini ödemekle yükümlü bulunur. Çünkü fasit satış malın rayiç bedeli üzerinden gerçekleşmiş sayılır. Bu da peşin fiyatına yakın bir bedel olur. Çünkü bilirkişi o günün peşin fiyatına göre rayiç bedel belirleyecektir.
Ancak alıcı bu iki fiyattan birisini tercih ederse satım akdi sahih olarak meydana gelir. Bu konuda yukarıda da belirttiğimiz gibi büyük hukukcu es-Serahsî (ö.490/1097) şöyle der: “Satım akdi; ‘şu vadeye kadar şu fiyata, peşin fiyatla olursa şu fiyata’ veya ‘bir ay vade ile şu fiyata, iki ay vade ile şu fiyata’ denilerek yapılırsa fasit olur. Çünkü satım akdi belirli bir fiyat karşılığında yapılmamıştır. Rasûlullah (s.a) bir satış içinde iki şartı yasaklamıştır. Bu örnek, bir satış içinde iki şartın tefsiridir. Şer’î akitlerde mutlak yasaklama fesadı gerektirir. Fakat taraflar kendi aralarında anlaşır, belirli bir satış bedeli tesbit etmeden ayrılmaz ve bu tek fiyat üzerinde akdi bitirirlerse bu caizdir. Çünkü bu takdirde, akdin sahih olmasının şartını yerine getirmiş olurlar.” 280
Ebû Dâvûd hadisinin sonundaki iki fiyattan az olanın esas alınması aksi halde ribanın cereyan edeceğinin bildirilmesi, alıcının tercih yapmadan askıda bıraktığı durumla ilgili olmalıdır.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, böyle bir satım akdi batıldır. Çünkü burada bilinmezlik nedeniyle garar (aldatma) özelliği vardır. Satıcı tek şıklı kesin satış yapmış değildir. Bu şuna benzer; “Ben sana şu malı veya bu malı satıyorum”. Diğer yandan satış bedeli belirsizdir. Bu da miktarı belirtilmeyen “etiket fiyatı (rakm)” üzerinden satış gibi geçerli olmaz. Ayrıca burada iki bedelden birisi belirsizdir. Bu da; “Ben sana üç evimden birisini satıyorum” demek gibi olur ki böyle bir satış sahih değildir.281
İmam Mâlik’e göre,“Peşin şu fiyata, veresiye şu fiyata” şeklinde konuşulup, tercih yapılmadan taraflar ayrılırsa, alıcıya bu iki şıktan birisini seçme konusunda muhayyerlik hakkı verilmiş sayılır.282
Sonuç olarak, vadeli satışlarda alıcı vadeli fiyatı tercih edip taraflar bu fiyat üzerinde anlaşınca, vadeli fiyat, satılacak malın satış bedeli olmaktadır. Artık bu fiyat içindeki vade farkını faiz olarak nitelemek mümkün olmaz.
5. Malı Görmeden Satmak veya Satın Almak:
Satış sırasında hazır olmayan veya kapalı kutularda bulunan şeyin nitelikleri belirtilerek satışı caizdir. Böyle bir durumda alıcı malı görünce seçimlik hakka sahiptir. Dilerse satışı geçerli kılar, dilerse reddeder. Mal numuneye veya belirtilen niteliklere uygun çıksa bile alıcı için malı görünce görme muhayyerliği hakkı sabit olur.
Bir malı görmeden satın alan kimse için görünce kabul etmeme hakkı bulunduğu için, bu konudaki bilinmezlik onun aldanmasına veya taraflar arasında bir anlaşmazlığa yol açmaz.283 Bu nedenle böyle bir satışta gararın (aldanma) varlığından söz edilemez.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Görmediği şeyi satın alan kimse, onu gördüğü zaman seçimlik hakka sahiptir.” 284 Başka bir delil de sahabe uygulamasıdır. “Rivayet edildiğine göre Osman İbn Affân (ö.35/655), Basra’da Talha İbn Ubeydillah’a (ö.36/656) bir arazi satmıştı. Talha (r.a)’ya; “Bu alış-verişte aldandın” denildi. O şöyle dedi: “Ben görmediğim malı satın aldığım için, benim muhayyerlik hakkım vardır.” Hz. Osman’a da; “Sen bu satışta aldandın” denilince, O da; “Ben de görmediğim malı sattığım için, muhayyerlik hakkım vardır” dedi. Bunun üzerine her ikisi de aralarında Cübeyr İbn Mut’ım’ı hakem tayin ettiler. Hz. Cübeyr, Talha (r.a) için muhayyerlik olduğu, Hz. Osman için ise muhayyerlik bulunmadığı hükmünü verdi.” 285
Bu uygulama bir grup sahabenin huzurunda yapılmış ve karşı çıkan olmamıştır. Burada muhayyerlik hakkının yalnız malı görmeden satın alan için tanındığı görülür. Bir kimse bir malı satın aldıktan veya miras, bağış, ganimet gibi yollarla mülk edindikten sonra hiç görmeden başkasına satsa onun için muhayyerlik hakkı yoktur. Çünkü satıcının kendine ait malı prensip olarak daha önceden bildiği, niteliklerini tanıdığı ve görme imkânının varlığı kabul edilir.
Meselâ bir kimse kendi bulunduğu beldeden uzakta başka bir beldede bir mala mirasçı olsa ve bu malı görmeden satsa bu satış geçerli olur. Türkiye’de oturan kimse kimi zaman Mısır, Suriye veya Suudi Arabistan’daki bir menkul veya gayri menkul mala miras ve benzeri yollarla malik olabilir. Böyle bir malı satması halinde kendisine görme muhayyerliği hakkı tanınırsa yıllar sonra görme imkânı doğunca satım akdini bozma yetkisini de elde etmiş olacaktır. Böyle bir hakkın alıcı bakımından çeşitli sıkıntılara yol açacağı açıktır. Ayrıca satıcının bunu kötüye kullanması da söz konusu olabilir. Ebu Hanife, önceleri şart ve kusur (ayıp) muhayyerliğinde olduğu gibi satıcı ve alıcıdan her birinin “görme muhayyerliği” hakkı bulunduğu görüşünde iken, daha sonra görüş değiştirerek bu hakkı yalnız alıcı için tanımıştır.286
Mâlikî ve Hanbelîlere göre nitelikleri belirtilmek şartıyla bir malın görmeden satın alınması geçerlidir. Burada selem akdine kıyas yapılmıştır. Eğer mal niteliklerine uygun çıkarsa görüldüğü zaman satım akdi kesinleşir. Aksi halde akit feshedilebilir.
İmam Şâfiî’inin sonraki görüşüne göre, nitelikleri belirtilsin veya belirtilmesin, hazır olmayan bir malın görmeden satışı geçerli değildir. Çünkü böyle bir satışta garar (bilinmezlik-aldanma riski) vardır. Hz. Peygamber garar satışını yasaklamıştır.287 Diğer yandan bir şeyi görmeden satma, bir kimsenin yanında olmayan şeyi satması anlamına gelir ki bu, hadisle yasaklanmıştır. Hadiste; “Yanında olmayan şeyi satma” 288 buyurulmuştur. Şâfiîler “Kim görmediği şeyi satın alırsa onu gördüğü zaman seçimlik hakka sahip olur” hadisi ile amel etmezler. Çünkü Beyhakî bu hadis için “zayıf”, Darekutnî ise “batıl” demiştir.289 Diğer yandan Şâfiîler, genellikle satışa kadar bir değişiklik olmayacak nitelikteki arazi, demir gibi satılan şeylerde akitten önce görmeyi de yeterli bulurlar. Yine bütünü tanımak için bir bölümünü görmek yeterlidir. Bir yığın buğday ve benzerlerinin dış kısmını veya numunesini görmek gibi. Kap veya çuvalların içinde bulunan standart malların da üst kısmının görülmesi tamamının görülmesi hükmündedir.290
Sonuç olarak Hanefîlerle, tercih edilen görüşlerinde Mâlikîlere göre bir malı görmeden, niteliklerini belirterek veya belirtmeksizin satmak veya satın almak caizdir. Bu durumda yalnız alıcı için görme muhayyerliği hakkı doğar. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise görülmeyen, kapalı kapların içinde veya toprak altında bulunan havuç, soğan, patates gibi yeraltı bitkilerinin ortaya çıkarılmadan satışa konu yapılması geçerli değildir.291
6. A’mânın (Gözleri Görmeyen) Alış-Verişi:
Çoğunluk müctehitlere göre, a’mânın alış-verişi, kira, rehin ve hibe akdi geçerli olur. Çünkü İslâm’ın ilk devirlerinden günümüze kadar İslâm toplumları içinde bulunan a’mâ kişiler alış-veriş yapmaya devam etmiştir. Ashab-ı kiramdan da gözleri görmeyen kimseler vardı ve bunların alış-verişine karşı çıkan da olmamıştır. Hz. Peygamber (s.a)’in kendisine alış-verişlerinde üç gün muhayyerlik şart koşmasını önerdiği Habban b. Munkız (r.a)’ın da gözlerinin görmediği nakledilmiştir. Diğer yandan a’mâ, başkasını vekil tayin edebildiğine göre vekilin yapacağı muameleyi kendisi de bizzat yapabilmelidir.292
Alış-veriş yapan a’mâ için görme yerine malı tanımasına yardımcı olan dokunma, tatma ve koklama muhayyerliği sabit olur. Onun bu muhayyerlik hakkı satın aldığı şeye dokunmak, onu koklamak veya tadına bakmakla düşer. Gayri menkullerde ise niteliklerin belirtilmesi muhayyerlik hakkını düşürür. Dilsizin özel işaretleri alış-verişte konuşması gibidir.293
Şâfiîlere göre, gözleri görmeyen kimsenin alış-verişi geçerli değildir. Çünkü a’mâ, malın iyisi ile kötüsünü ayırma yeteneğinden yoksundur. Ona bu konuda velisi yardımcı olmalıdır.294
7. Haram Olan Satış Bedeli Karşılığında Satış:
Şarap, murdar ölmüş hayvan eti veya domuz eti gibi İslâm’a göre değeri olmayan ve mütekavvim mal sayılmayan şeylerin satışı geçerli değildir. Ancak bu gibi şeyler bir satım akdinde satış bedeli olarak belirlense Hanefîlere göre böyle bir satış fâsit olur. Çünkü burada malın malla değişimi gerçekleşmiş bulunur. Zira şarap ve domuz eti bazı semâvî dinlerde değerli maldır. Diğer yandan her ne kadar bunlara, mal denilmişse de bunlar şer’an mütekavvim mal niteliğinde değildir. Bu konudaki prensip şudur: İki bedelden birisi, hiçbir semâvî dinde mal sayılmamışsa satış batıldır. Bu şeyin, satılan mal veya satış bedeli yerinde olması sonucu değiştirmez. Bu yüzden murdar ölmüş hayvan, kan ve hür insanın satışı veya bunların bir satım akdinde satış bedeli (semen) yapılması halinde satış batıldır. Hanefîlerde sağlam görüş de budur. Çünkü satış bedeli olarak da belirlense bunlar temelde mal sayılmaz. Genel olarak semenin bir mal olması ise satım akdinin meydana gelme şartlarındandır.
Eğer satım akdindeki bedellerden birisi semâvî dinlerden birisinde mal sayılır, diğerinde sayılmaz ve bu malın satış bedeli (semen) olarak belirlenmesi mümkün olursa, böyle bir satış fasit olur. Nakit para, ölçü, veya tartı ile yahut standart olup sayı ile alınıp satılan (mislî) şeylerin alış-verişlerde satış bedeli olarak belirlenebileceğini daha önce açıklamıştık. Başka bir deyimle bunlar vadeli satış, ödünç ve selemde zimmet borcu olarak belirlenebilen şeylerdir.
İşte İslâm’a göre müslümanlar arasında alım-satımı caiz olmayan şarap, domuz, kan gibi maddeler standart olduğu zaman satış bedeli olmaya elverişlidir. Bunlar Hristiyanlık veya yahudilik gibi dinlerde değerli mal sayıldığı için Hanefilere göre satım akdinde bir bedel olabilirler. Ancak böyle bir satım akdi fasit olur. Şarap karşılığında kumaş veya kumaş karşılığında şarap satmak fasittir. Ancak bunların satılan mal (mebî’) olarak belirlenmesi halinde ise satış batıl olur. Meselâ; müslümanın para karşılığında şarap satması bu niteliktedir.
Bu duruma göre, müslümanın alış-verişinde haram olan mislî bir mal satış bedeli olarak belirlenmişse, satım akdi bu satış bedelinin kıymeti üzerinden yapılmış sayılır. Yani şarap veya domuz eti yerine bunlara bilirkişinin belirleyeceği değer borçlanılmış olur.295
Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre ise bu gibi alış-verişler batıldır.
8. Şarap Üreticisine Üzüm veya Düşmana Silah Satmak:
İslâm’da prensip olarak yenilmesi, içilmesi veya kullanılması, başka bir deyimle yararlanılması caiz olan bir şeyi satmak da meşrûdur. Ancak böyle bir satış mübah olmayan bir maksadı gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılacaksa acaba bu caiz olur mu? Özellikle şarap üreticisine üzüm satma ile düşmana silah satma olayında bu özelliği görmek mümkündür.
Ebu Hanife ve İmam Şâfiî’ye göre, şarap üreticisine üzüm satmak dış görünüş bakımından kerahetle birlikte geçerli olur. Müslümanlarla savaşacak kimseye silâh satışı da böyledir. Çünkü biz onun gerçekten o üzümü şarap yapmaya veya silahı müslümanlara karşı kullanmaya gücünün yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz. Ancak satıcı sattığı şeyin meşrû olmayan amaç için kullanılacağını kesin olarak biliyor ve satış sözleşmesinde de bu, şart olarak görülüyorsa böyle bir satış caiz olmaz. Diğer yandan ameller niyetlere göredir. Böyle bir satışta yasaklanan husus kötü amaçtır, satışın kendisi değildir. Bu yüzden bu durum satım akdinin sıhhatine engel olmaz. Nitekim malın ayıbını gizlemek de satışa zarar vermez.296 Ancak bunu yapana İslâm Devleti bazı yaptırımlar uygular ve niyetine göre de uhrevî ceza söz konusu olur.
Mâlikî ve Hanbelîlere göre, şarap üreticisine üzüm suyu, savaş veya fitne ehline yahut yol kesicilere silah satmak bâtıldır. Delil: Seddü’z-zerâyi’ (kötülüğe giden yolu kapama) prensibidir. Çünkü harama götüren şey de haramdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İyilik ve takvada yardımlaşın. Günah işlemek ve düşmanlık yapmakta yardımlaşmayın.” 297 Bu âyete göre haramı güçlendirmek veya işlenmesine destek olmak ve buna aracı olmak da yasaklanmıştır. Haramlığı sabit olan bir şeyi satmak ise bâtıldır.298
Sonuç olarak her ne kadar normal zamanlarda silah üretimi ve dış ülkelere satışı caiz ise de, müslümanlara saldırı hazırlığı içinde bulunan veya fitne zamanında mal, can ve ırza tasallut veya yol kesmede kullanılacağı açık olan durumlarda silah satışı caiz olmaz. Çünkü böyle bir satışta müslüman açıkça kendi aleyhine veya diğer mü’min kardeşleri aleyhine düşmana destek sağlamış olur.
Üzüm üretimi ve satışı islâmî bakımdan meşrûdur. Hatta müslümanın normal olarak toptancılara, hallere teslim ettiği üzümler dolaylı yoldan içki üretiminde kullanılsa bundan dolayı üreticinin bir sorumluluğu bulunmaz. Ancak müslüman doğrudan şarap üretiminde kullanılan şıralık üzüm üretir ve bunu doğrudan şarap fabrikasına satarsa, şarabın üretimini ve yayılmasını desteklemiş olur. Mü’minin bu gibi kazanç yollarından sakınması şiarı olmalıdır. Çünkü İslâm içkinin içilmesini yasakladığı gibi ticaretini de yasaklamıştır.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Nebî (s.a) içki konusunda on kişiyi lanetlemiştir: Sıkan (üretimini yapan), kendisi için sıkılan, içen, taşıyan, kendisi için taşınan, içiren, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alınan...” 299
İçki yasağını bildiren; “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden bir murdardır. Bunlardan kaçının ki, felaha eresiniz.”300 âyeti geldikten sonra Allah’ın Rasûlü uygulama ile ilgili olmak üzere şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu âyeti haber alıp da yanında içki bulunan kimse ondan içmesin ve satmasın...” 301
Yukarıda batıl satış çeşitlerini açıklarken içki, domuz eti ve benzeri necis sayılan şeylerin İslâm nazarında satılacak mal olarak bir değerinin bulunmaması nedeniyle satışlarının bâtıl olduğunu belirtmiştik.
9. Satılan Belirli Malda ve Ayrılmış Satış Bedelinde Vade Şart Koşmak:
Satıcı ve alıcı belirli bir mal ve peşin bir fiyat üzerinde anlaşmışlarsa, önce satış bedelinin teslim edilmesi, bundan sonra da satılan malın alıcıya teslimi gerekir. Çünkü satılan mal belirleme ile belirli hale gelirken, satış bedeli ancak teslimle belirli hale gelir ve böylece iki bedel arasında denklik sağlanmış olur. Malın malla trampasında veya iki farklı cinsten paranın birbiriyle mübadelesinde ise bedellerin birlikte teslimi gereklidir.
İşte alış-veriş yapılıp mal ayrıldıktan ve bedeli olan para da belirlendikten sonra, ayrılan malın ve satış bedelinin tesliminin geri bırakılması şart koşulsa, böyle bir satım akdi Hanefîlere göre fasit olur. Çünkü prensip olarak teslimin satış sırasında yapılması gerekir. Satış, bedelli bir akittir. Yani temlîke karşılık temlîk ve teslime karşılık teslim muamelesidir. Vade ise derhal teslime engel olur ve akdin gereğini değiştirmiş bulunur. Bu yüzden de akdin fasit olmasına neden olur.
Ancak günümüzde kimi zaman mal hazır olduğu halde bunun paketlenmesi, depodan çıkarılması, işlemlerinin tamamlanması, ambar veya servis araçlarıyla gönderilmesi belli bir süreyi kapsamakta, büyük satışlarda ise bu muameleler bazan günlerce uzayabilmektedir. Bu durum alıcı bakımından da kolaylık sağladığı için, malın standart, makul ölçüler ve makul süre içinde kendisine ulaşacağını bilmektedir. Paranın teslimi için de aynı normal gecikmeler olmaktadır. Meselâ; büyük iş yapan esnaf ve tüccar yanında yüksek meblağlar taşımak yerine peşin ödemelerini günlük çek veya poliçelerle yapmaktadır.
Burada kanaatımızca önemli olan nokta satıcının müşteri için ayırdığı malı, bir başkasına satarak, daha sonra üreteceği maldan önceki müşteriye yeniden mal ayırma yoluna gitmemesidir. Çünkü satılmış ve ayrılmış olan bu mal artık onun yanında “emanet” hükümlerine tabidir. Bunu başkasına satma yetkisi olmadığı gibi, sattığı takdirde de yenisini temin edememe ve yükümlülüğünü yerine getirememe riski vardır. Alıcının peşin ödemek üzere ayırdığı satış bedeli için de aynı şey söz konusudur. Elinde bulunan satış bedelini mesela on gün sonra teslim etme şartını öne sürmesinde, başka borçları için bu parayı kullanma düşüncesi varsa bu da satıcının aleyhine olur. Çünkü vadesi geldiğinde ona olan borcunu ödeyememe riski vardır.
Diğer yandan para peşin standart mal veresiye bir satış türü olan “selem” akdinde, malın vadeye bağlanması caizdir. Hatta Hanefîlere göre selem akdi vadesiz olarak caiz olmaz. Yine veresiye satışta zimmet borcu olarak belirlenen satış bedeli için belirli vade koymak caizdir. Çünkü vade tayini zimmet borçlarına uygun düşer. Fakat belirli ayn’lara vade koymak uygun düşmez. Çünkü paketlenmiş ve artık emanet hükmünde olan satılmış bir malın satıcının elinde belli bir süre bekletilmesine ihtiyaç yoktur. Aksine bir an önce bunun alıcıya ulaştırılmasında yarar vardır.
10. Vadeli Sattığı Malı Peşin Para ile Geri Almak (Iyne Satışı):
İslâm’da para peşin mal veresiye veya mal peşin para veresiye satış yapmak caiz görülmüştür. Birincisi selem akdi adını alır, bunun standart (mislî) mallarda, teslim tarihi belirlenerek yapılabileceği sünnetle sabittir. Mal peşin para veresiye satışlar, vadeli satış adını alır. Bu da Kitap ve Sünnetle caiz görülmüştür. Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Tayin edilmiş bir vakte kadar birbirinizle borçlandığınız zaman onu yazın.” 302 Bu ayet genel anlamda peşin ve vadeli satışları da kapsamaktadır. Nitekim Rasûlullah (s.a) bir Yahudiden veresiye yiyecek satın almış ve demirden zırhını rehin olarak bırakmıştır.
Diğer yandan veresiye satışlara kimi zaman finansman temin etmek için başvurulmaktadır. Meselâ; bir kişi bir başkasına vadeli bir satış bedeli karşılığında bir mal satsa, sonra aynı malı ondan peşin paraya satın alsa, bu durumda iki satış akdi gerçekleşmiş olur. Bir otomobili bir yıl vadeli yetmiş milyona satıp elli milyona geri almak gibi. Bunu alıcı bakımından düşünürsek, yetmiş milyona bir yıl vadeyle satın aldığı otomobili peşin olarak aynı kişiye elli milyona satmış olur ve böylece bir yıl süreyle kullanabileceği elli milyon lira finansman sağlanmış bulunur. Vadeli olarak aldığı bu aracı, üçüncü bir kimseye peşin parayla satması mümkündür. Bütün bu durumlarda her iki satım akdi de rükün ve şartları tam olduğu için dış görünüş bakımından geçerlidir. Bu tür satışlara Mâlikîler “büyûu’l-âcâl (vadeli satışlar)”, bazı bilginler ise “beyu’l-ıyne (ıyne satışı)” adını verirler.
Gerçekte böyle bir satış, faizli kredinin yasak ve çirkin görüldüğü bir toplumda, faizi alış-veriş muamelesi içinde gizlemek amacıyla yapılmaktadır. Başka bir deyimle meşrû bir muamele, meşrû olmayan bir amaca ulaşmak için bir araç olarak kullanılmış olur. Meselâ; bir kumaş tüccarı kendisinden üç ay süreyle on milyon lira ödünç para isteyen kimseye, bir top kumaşı üç ay vadeli on iki milyona satıp teslim ettikten sonra aynı kumaşı on milyon peşin para ile geri satın alsa “ıyne satışı” gerçekleşmiş olur. Burada paraya ihtiyacı olan kimse on milyonu almış, fakat üç ay sonrası için, veresiye kumaş satın alma işleminden doğan on iki milyonu borçlanmış bulunur. Burada iki milyon fazlalığın faize benzediğinde şüphe yoktur.303
Ebu Hanife’ye göre, üçüncü kişinin araya girmesi halinde ıyne satışı caiz olur. Şöyle ki, meselâ; bir kimse kumaş tüccarından on milyon ödünç para ister. Tüccar para yerine ona on milyon lira tutarındaki bir top kumaşı üç ay vade ile 12 milyona satarak teslim eder. Bu kimse kumaşı üçüncü bir kişiye meselâ, on milyona satıp teslim eder, üçüncü kişi de kumaşı ilk satan tüccara alış fiyatı üzerinden yani on milyon lira peşin para ile satar. Sonunda paraya ihtiyacı olan kimse bu üçlü alış-veriş sonucunda on milyon nakit parayı almış ve üç ay sonrası için on iki milyon lirayı borçlanmış olur.
Iyne satışı ile ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:“İnsanlar dinar ve dirhem konusunda cimrilik gösterir, iyne satışı yapmaya dalar, ineklerin arkasından gider ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir bela indirir ve yeniden dinlerine dönünceye kadar bu belayı üzerlerinden kaldırmaz.”304 Diğer yandan Zeyd İbn Erkam (ö.66/689)’ın Hz. Âişe (ö.57/676)ile kıssası da bunu desteklemektedir. Eyfa kızı el-Âliye dedi ki: “Zeyd b. Erkam’dan çocuğu olan cariye (ümmü veled) olarak ben ve Zeyd’in eşi, Hz. Aişe’nin yanına girdik. el-Âliye dedi ki: “Ben Zeyd b. Erkam adına bir köleyi Atâ’ya sekiz yüz dirheme sattım. Sonra ondan (peşin) altı yüz dirheme satın aldım.” Hz. Âişe dedi ki: Sattığın da, aldığın da ne kötü olmuş. Zeyd’e söyleyin. O, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a) ile birlikte katıldığı savaşta kazandığı sevabı kaçırmış olur, meğer ki akdi boza ve tevbe ede.” 305
Ebu Yusuf’a göre ıyne satışı geçerlidir. İmam Muhammed, Şâfiî ve Dâvud ez-Zâhirî (ö.270/883)’ye göre ıyne satışı mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Çünkü Şâfiîler yukarıdaki Zeyd b. Erkam’la ilgili olan hadis için “sabit değildir ayrıca Zeyd’in bu konuda Hz. Aişe’ye karşı çıktığı da belirlenmiştir. Sahabe arasında görüş ayrılığı bulununca bizim izleyeceğimiz yol kıyastır” demişlerdir. Diğer yandan böyle bir satış, dış görünüş bakımından rükün ve şartları tam olan bir akittir. Burada gizli olan niyete de itibar edilmez. Akdin bu yönü Allah’a havale edilir. Ancak İmam Muhammed’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu satım akdi kalbime dağlar gibi oturmuştur, faiz yiyicilerin uydurduğu kötü bir adettir. Çünkü Hz. Peygamber bu çeşit satış yapanları yermiştir.” 306
Ebu Hanife’ye göre iyne satışında satıcı ile alıcı arasına üçüncü bir kişi girmezse satım akdi fâsit olur. Ancak araya üçüncü kişi girerse satış geçerli olur.307
Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış bâtıldır. Delil seddu’z-zerâyi’ (kötülüğe giden yolu kapama) prensibidir. Hz. Âişe ile Zeyd b. Erkam (r.a) kıssası da bunu desteklemektedir.
Sonuç olarak vadeli satılan bir malın yeniden satıcısına peşin ve ucuz şekilde dönmesi yapmacık alış-verişlerin içinde faizi gizlemeye elverişli bulunmaktadır. Çünkü ayni malı iki kişinin karşılıklı olarak birbirine ıyne yoluyla satmasında faiz şüphesi vardır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında XV. yüzyıldan itibaren ekonomik hayatta önemli bir yer tutan para vakıflarının esnaf ve tüccara finansman olarak kullandırılmasında da ıyne yönteminden yararlanıldığı görülür. Hatta ıynenin meşrû şeklini bilmeyen mütevellilerin vakıf merkezinde bulundurdukları bazı eşyayı, işletmek üzere para isteyenlere vadeli pahalı satıp, o anda daha ucuz fiyatla peşin olarak geri aldıkları bilinmektedir.308 Halbuki nakit paranın vakfedileceğine ilk fetvayı veren Hanefi müctehidi Züfer b. el-Huzeyl (ö.158/774) bu paraların işletilme yöntemini de şöyle belirlemiştir: “Bir kimse dirhemleri, ölçü veya tartı ile satılan mislî menkulleri vakfetse bu caiz olur. O’na denildi ki; Bu nasıl olur? Dedi: Dirhemler (nakit para) mudârabe (emek-sermaye ortaklığı) yoluyla verilir, sonra kârı (ribh) vakfın hayır cihetine harcanır. Mislî menkuller ise önce satılır, satış bedeli dirhemlerdeki gibi mudârabe veya bidâa (vakıf parayı meccânen çalıştırıp anaparayı ve tüm kârı vakfa verme yöntemi) ile verilir. Meydana gelecek olan kâr, vakıf cihetine sarfedilir.” 309
Iyne satışında gerçekleşen iki veya üç muamele her ne kadar şekil bakımından tamam olsa bile, sonuçta satıcının amacının, veresiye pahalı olarak sattığı malı daha düşük peşin para ile geri alma olduğunda şüphe yoktur. Başka bir deyimle alış-veriş içinde faiz gizlenmeye çalışılmaktadır. Mecelle’de; “Akitlerde itibar lafza değil mânâyadır” 310 kuralı yer alır. Bir akit rükün ve şartları tam olsa bile, âhiretteki sorumluluğun niyet, anlam ve akdin iç yüzüne göre olacağını unutmamak gerekir. Bütün ibadet ve muâmelelerde niyetin önemi büyüktür. Niyetin bunların bazısında farz, bazılarında sünnet veya müstehap olması amelin faziletinin niyetteki samimiyete göre belirleneceği gerçeğini değiştirmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ameller niyetlere göredir. Her bir kişi için niyet ettiği şey vardır...” 311
Günümüzde vadeli olarak satın alınan bazı mallar, nakit sıkıntısı yüzünden, satın alındığı fiyatın altında bir bedelle peşin olarak satılmaktadır. Böyle bir alım-satım yapan kimse de faize düşmüş olur mu? Burada ucuza satılan mal, satın alınan kişiye değil, üçüncü bir kişiye satıldığı için muamelede “ıyne satışı” niteliği yoktur. Meselâ; bir kimse bedelini altı ay sonra vermek üzere bir otomobili seksen milyon liraya satın alsa, ancak paraya olan ihtiyacı nedeniyle bunu altmış milyon peşin para ile üçüncü bir kişiye satsa bu mümkün ve caizdir. Ancak bunu bir kredi kaynağı olarak kullanıp, borçlarını ya da ödeyemediği çeklerini bu yolla kapatmaya çalışmak bu kimseyi kısa sürede çıkmaza sürükler. Çünkü borçların vadeleri geldiğinde, peşin satışlardan elde ettiği paranın fazlasını ödemek zorunda kalacağı için büyüyen farkı kapatması mümkün olmaz. Bu yüzden yüksek fiyatla vadeli mal alıp, zararına peşin fiyatla satış yoluna gidenlerin çoğunun bir süre sonra iflasla karşılaştıkları görülmektedir. Böyle bir satış şekli, unsurları bakımından tam görünse bile sürekli olarak başvurulacak bir yol değildir. Burada da zamana bağlı olarak ortaya çıkan fazlalığı karşılayamamak kişiyi sıkıntıya sokmaktadır. Ayrıca veresiye pahalı alınan malı peşin olarak alış fiyatının altında bir fiyatla satarken “hiç kârsız veya zararına satış” yapıldığını ilân etmek de yanıltıcı bir yoldur. Çünkü böyle bir mal peşin fiyatla satın alınsaydı, yine peşin fiyatla satışında kâr olacaktı. Kârın olmayışı, veresiye yüzünden vuku bulduğu için, bu kimsenin kârsız satış iddiası dayanaksız kalmaktadır. Eğer zararına satış yapıldığını ileri sürerse, bunun yanında malı vadeli aldığını da açıklamalıdır. Böylece alıcıyı yanıltmamış ve ona doğru bilgi vermiş olur. Ancak ileride açıklayacağımız gibi serbest pazarlıkla yapılan alış-verişte (musâvemeli satış) satıcı alış fiyatını veya maliyeti ya da kâr oranını alıcıya açıklamak zorunda değildir. Ancak açıkladığı takdirde de verdiği bilgilerin doğru olması, bu konuda alıcıyı yanıltmaması ve etki altında bırakmaması gerekir.
11. Bir Bütünün Parçalarının Bu Bütünden Ayrılmadan Satılması:
Başkasına bağlı olan ve bir bütünü oluşturan parçalar, ondan ayrılıp bağımsız hale gelmedikçe satılamaz. Bir hayvan kesilmeden önce onun etini, derisini, iç yağını, kuyruk yağını, ayaklarını veya başını ya da ciğerlerini satmak gibi. Hanefilere göre böyle bir satış batıldır. Çünkü bu, olmayan bir şeyi satma niteliğindedir. Etin et, derinin deri olabilmesi için hayvanın kesilip derisinin yüzülmesi gerekir.
Parçalara ayrılması bütüne zarar verecek olan şeyden bir parçayı satmak ise fasittir. Kullanılmakta olan otomobilin bir parçasını söküp satmak, birer kat elbise veya mantoluk için ayrılmış kumaştan bir metresini satmak veya çatıdaki bir kirişi ya da duvardaki bir taşı satmak bu niteliktedir. Çünkü bu durumda satılan şey başkasına tabidir ve bunun teslim edilebilmesi bağlı olduğu bütüne zarar verecektir. Meselâ; yukarıdaki örneklerde, parçası sökülen araç çalışmaz, takım kumaş bozulmuş, çatıdan kiriş sökülürse veya duvardan taş alınırsa bina zarar görmüş olur. Ancak buna rağmen böyle bir satışa ihtiyaç duyan kimse, bu şeyleri bütünden ayırıp, alıcıya teslim ederse satım akdi geçerli olur. Çünkü bununla satışı bozma nedeni ortadan kalkmış bulunur.
Ancak parçalara ayırıp satma, bütüne zarar vermiyorsa bunların alım-satımında bir sakınca bulunmaz. Hurdaya çıkmış araçların sökülüp parçalarının satılması, eski binaların veya istimlâk nedeniyle yıkılan yapıların enkazcılarca sökülerek kapı, pencere, tahta, kiriş, lavabo vb. parçalarının satılması caizdir. Yine külçe halindeki altın veya gümüşten yüz veya iki yüz gram gibi bütünden ayrılması mümkün olan parçaların satışında da bir sakınca yoktur.
Günümüz ticaret muamelelerinde, özellikle kumaş ticaretinde topların sonuna gelindiğinde bu hükümlere ihtiyaç duyulmaktadır. Meselâ; genel olarak takım elbiselik veya mantoluk kumaş satan kimse, bir metre kumaş isteyen alıcı ile fiyat üzerinde anlaştıktan sonra, bu bir metreyi verdiği takdirde toptan artan kumaşın bir kat elbiseye veya mantoya yeterli olmayacağını anlarsa satışı feshedebilir. Ancak kendisine zarar verebileceğini bildiği halde, sözünde durarak kumaşı teslim ederse satış sahih hale gelir. Aynı prensip, takım olarak satışı yapılan zinet eşyası, mobilya, takım kitaplar, elbise, ayakkabı, mutfak eşyası ve benzerleri için de uygulanır. Bütünün bozulması veya takımın eksilerek geri kalanın yıllarca alıcı bulamaması satıcı için zararlıdır. Böyle bir parçayı bilerek veya bilmeyerek satın alan kimse için de takımı tamamlayamama yüzünden zarar söz konusudur. İşte satıcı veya alıcıya zarar verebilen bu gibi satışlar fasit sayılarak gerektiğinde taraflara satışı bozma yetkisi tanınmıştır.312
12. Meyve Veya Ekinlerin Hasattan Önce Satılması:
Günümüzde bir takım meyvelerin çiçeğinde veya daha olgunlaşmadan dalında iken, ağaç başına veya bahçenin bütünü için bir satış bedeli belirlenerek satıldığı görülmektedir. Ekinlerin de başağında iken satışı söz konusu olabilmektedir. Burada satıştan amaç meyvenin veya ekinin kendisi olduğu için bunlarda meydana gelmeme rizikosu “garar’ı (aldanma satışı)” akla getirmektedir.
Çiftçilikle uğraşanların, ya da sebze ve meyve ticareti yapanların çokça karşılaştığı bu gibi, muâmeleleri aşağıda açıklamağa çalışacağız.
İslâm bilginleri henüz meydana gelmemiş olan meyvenin dalında satışının geçerli olmayacağı üzerinde görüş birliği içindedir. Çünkü bu, mevcut olmayan bir şeyin (ma’dum) satışı veya belli bir ağacın bir kaç yıllık meyvesinin peşin para ile satışı anlamına gelir. Bunların her ikisi de hadisle yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (s.a) Hakîm b. Hizâm’a; “Sahip olmadığın birşeyi satma”313 buyurmuştur. Yine Allah elçisi Medîne’ye geldiklerinde, orada meyveler için bir veya iki yıllığına selem (para peşin, hasat zamanı elde edilecek tüm meyveyi satın alma) sözleşmesi yaptıklarını gördü. Onların bu şekilde meydana gelip gelmeyeceği belli olmayan bir şey üzerinde bir kaç yılı kapsayabilen satışını Hz. Peygamber (s.a) yasakladı. Hadiste; “Hz. Peygamber ağaçları yıllar boyu satmayı nehyetti.” 314 buyurulur. Bu satışın yasaklanma nedeni, satışa konu olan şeyin akit sırasında mevcut olmaması ve daha sonra da meydana gelmeme rizikosunun bulunmasıdır. Bu durum garar hali olup, Hz. Peygamber garar’ı yasaklamıştır. 315 Garar; yukarıda açıkladığımız, gibi ne olduğu belli olmayan ve sonucu belirsiz olan demektir. Çiçeğinde iken satılan meyvelerin ve başağında yeşil iken satılan ekinlerin verim durumunun ne olacağını önceden belirlemenin güçlüğü açıktır.
İslâm belirsiz, nitelikteki ve miktardaki meyveler üzerinde selem yapmak yerine, nitelikleri belirli olan standart (mislî) şeylerin para peşin mal veresiye (selem) sözleşmesine konu olabileceği prensibini benimsemiştir. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Kim para peşin mal veresiye selem sözleşmesi yaparsa, bunu belirli ölçüye veya belirli bir tartıya göre ve belirli süre tayin ederek yapsın”316 Bununla satıcı ve alıcının aldanma riski kaldırılmış bulunur.
Diğer yandan sebze, meyve ve ekinlerin hasat edildikten sonra ölçü, tartı veya sayı ile yahut da tahmin üzere toptan satışının da caiz olduğu konusunda görüş birliği vardır.
Sebze, meyve veya ekinlerin meydana geldikten sonra henüz dalında veya başağında iken satışlarının caiz olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hanefîlere göre dalında veya başağında satılan bu maddelerin satışı konusunda aşağıdaki durumlar söz konusu olabilir:
a) Ekin ve meyvelerin olgunlaşmadan önce satılması:
Böyle bir satış iki türlü olabilir. Olgunlaşmamış meyve ve ekinler kesim şartıyla satılmışsa bu satış caiz olur. Ancak satıcı özel bir süre tanımadıkça, bunların derhal hasat edilmesi gerekir. Eğer satış, kesim şartı konuşulmaksızın mutlak olarak yapılmışsa Ebu Hanîfe’ye göre bu da caizdir. Çünkü bazı meyve ve ekinlerden olgunlaşmadan önce yararlanmak mümkündür. Yeşil erik, çağla, taze soğanın insan yiyeceği, yoncanın ve yeşil arpa bitkisinin davar yiyeceği olarak satışa konulması gibi.
Çoğunluğa göre ise olgunlaşmamış ekin ve meyvelerin olgunlaşıncaya kadar bekletilmesi şart koşulmadıkça satış caiz olmaz.
Olgunlaşmamış ekin ve meyvelerin olgunlaşıncaya kadar bekletilmesi şartıyla yapılacak satış ise Hanefîlere göre fasit olur. Çünkü böyle bir şart, akdin gerektirmediği bir şart niteliğinde olduğu gibi, diğer yandan alıcıya tek yanlı yarar sağlayan bir özelliğe de sahiptir. Bu şart akde uygun olmadığı gibi bu konuda insanlar arasında bir “teâmül” de yoktur. Bu nedenle böyle bir şart, satışı fasit kılar. Meselâ; bir kimse satıcının tarlasında bir ay kalmak şartıyla buğday satın alsa veya ağaçların üzerinde bir ay daha bekletilmek üzere bir şeftali bahçesinin meyvelerini peşin para ile toptan satın alsa böyle bir satış fasit olur. Çünkü bu meyve ve ekinleri kökünde bir süre bırakmak, ancak ağacı veya araziyi âriyet olarak vermekle mümkün olur. Böylece ekin veya meyveleri bekletme şartı ile âriyet verme şartını da koşmuş olur. Bu ise, bir akit içinde iki akit yapmak anlamında olup, hadisle yasaklanmıştır. Diğer yandan ekin ve meyvelerin olgunlaşmadan satılması nedeniyle satışta garar (aldanma riski) halinin bulunduğu açıktır. Bu duruma göre böyle bir şatışın fasit olmasının illeti üç noktaya dayanır. Bunlar; garar (aldanma riski), fasit şart ve bir akit içinde iki akit yapılmış olmasıdır.
b) Ekin ve meyvelerin olgunlaştıktan sonra satılması:
Olgunlaşmış ekin veya meyvelerin hasat edilmeden başağında veya dalında iken tahmin üzere satılması caizdir. Burada ekin ve meyvelerin derhal kesilme şartının konuşulup konuşulmaması hükmü değiştirmez.
Ancak bu ürünler henüz büyümesini tamamlamadan, dalı üstünde bir süre bekletilmek şartıyla satılmış olursa, satış sözleşmesi fasit olur. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre bu durumda büyümesini tamamlamış olsa bile hüküm değişmez, yani satış fasit bulunur. Çünkü ürünü bir süre daha kökeninde bırakmak şartıyla satış, alıcı için tek yanlı yarar sağlar, böyle bir şartı akit gerektirmediği gibi bu akde uygun da düşmez. Bu, bir ton buğdayı, satıcının deposunda bir ay süreyle kalması şartıyla satın almak gibidir. İmam Muhammed’e göre “istihsan” prensibine uyularak büyümesini tamamlayan üründe böyle bir satış caizdir. Çünkü bu konuda “insanların teâmülü” vardır. Buradaki örf, akidde şart koşmaksızın, satıcının alıcıya “müsâmaha” göstermesi şeklinde oluşmuştur. Fetvâya esas olan görüş de budur.317
c) Olgunlaştıktan sonra meyvelerin ağaçta bekletilmesi:
Bir kimse özel şart koşmaksızın ağacında iken satın aldığı meyveleri, olgunlaşması için bir süre toplamasa şu durumlar söz konusu olur:
Eğer meyvelerin büyümesi tamamlanmış, fakat olgunlaşması için ağaçta bırakılmış olursa, bu bekletme satıcının izniyle olsun veya onun izni bulunmasın alıcı meyveleri toplayınca tamamına mâlik olur. Çünkü burada meyvelerde bir artıştan çok, sararma, kızarma, yumuşama gibi bir nitelik değişikliği söz konusu olur.
Ekinlerin başağında bekletmeden dolayı meydana gelecek nemâ ise, bu bekletme satıcının izni dışında olsa bile alıcıya caiz (tîb) kazanç olur. Çünkü bu artış alıcının mülkünde meydana gelmiştir, zira ekinin sapları da alıcıya aittir.
Meyveler büyümesini tamamlamamış durumda olursa, ağaçta bekletmenin satıcının izniyle olup olmaması önem kazanır. Eğer satıcının izni varsa, sonradan meydana gelen fazlalık ona caiz ve helâl olur. Satıcının izni yoksa, satış tarihinden sonraki artış yaklaşık olarak belirlenip yoksullara dağıtılır. Çünkü bu artış sakıncalı bir sebeple meydana gelmiştir. Bunu mülkten temizlemenin yolu da bağışlamadır.318
d) Satılanlar dalında iken yeni meyvelerin çıkması:
Meyveler ağaç üzerinde iken satıldıktan sonra, henüz hasat edilmeden yeni meyveler meydana gelse, bunlar satıcıya ait olur. Bazı incir çeşidinde bu durum açıkca görülür. Satılan meyvelerin ağaçta bekletilmesinde satıcının izninin bulunup bulunmaması sonucu değiştirmez. Çünkü sonradan çıkan meyveler satıcının mülkünün artışı olup bunlar ona ait olmalıdır. Ancak taraflar kendi aralarında anlaşarak, sonradan çıkacak meyvelerin alıcıya ait olmasını da kararlaştırabilirler. Bu takdirde fazlalık alıcıya helâl olur. Böyle bir anlaşma bulunmayıp, sonradan çıkacak meyveler bahçenin hasat için alıcıya tesliminden önceye ait olursa, satış akdi bâtıl olur. Çünkü burada eski ve yeni meyveleri birbirinden ayırmak mümkün olamayacağı için, satıcının satılanı teslime gücü yetmemiş olur.
Sonradan çıkan meyveler bahçenin alıcıya tesliminden sonra meydana gelmişse satış bâtıl olmaz. Çünkü alıcının kabzı ile satış tamamlanmış bulunur. Bu durumda sonradan çıkan meyveler miktar olarak tahmin üzere belirlenip satıcı ile alıcı arasında paylaşılır. Burada satıcı ve alıcıya ait iki mülk ayrılmaz bir biçimde birbirine karıştığı için ilâve olan kısım aralarında ortak olur. Bu konuda anlaşmazlık halinde alıcının sözü esas alınır. Çünkü meyveler onun elinde bulunmaktadır.319
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre eğer meyvenin sağlıklı bir biçimde olgunlaşacağı ortaya çıkarsa satış mutlak olarak caizdir. Bu durumda ürünü derhal hasat etmek veya ağaç üzerinde bırakmak şartıyla satmak arasında fark yoktur. Eğer satış, olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli olmazdan önce ise ağaçta bırakma şart koşulsun veya koşulmasın satış icmâ ile sahih değildir. Çünkü Hz. Peygamber; “Olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli olmadıkça meyvelerin satışını satana da satın alana da yasaklamıştır.”320 Yasaklamak ise yasaklanan şeyin fâsit olmasını gerektirir.
Eğer satış derhal hasat şartıyla yapılırsa, yine icma ile geçerli olur. Çünkü dalında iken meyvelerin satışının yasaklanması, aşırı sıcak, soğuk, hastalık gibi nedenlerle ürünün telef olma riskinin bulunması yüzündendir. Delil, Enes (r.a)’ten nakledilen şu hadistir: “Hz. Peygamber (s.a) meyve ortaya çıkmadıkça bunun satışını yasakladı. Enes’e; “Ortaya çıkması ne demektir?” diye sorulunca; “kızarması ve sararmasıdır” demiş ve şunu ilave etmiştir: “Eğer Allah meyveyi vermeyecek olursa sizden herhangi bir kimse kardeşinin malını neyin karşılığında almış olacaktır?” 321
Sonuç olarak meyvelerin daha çiçeğinde iken veya büyümesini tamamlamadan, olgunlaşıp olgunlaşmayacağı belli olmaksızın bir süre dalında bırakmak şartıyla satışı caiz değildir. Ancak erik, çağla gibi olgunlaşmadan önce de yararlanılabilen şeylerin ise bu durumda toplanması şartıyla satışı caiz olduğu gibi, tüm meyvelerin olgunlaştıktan sonra dalında satışı da caizdir. Olgunlaşmadan önce satış konusunda ise görüş ayrılığı vardır. İbn Âbidin (ö.1252/1836) satıştan sonra dalında bırakmak örf haline geldiği takdirde, meyvelerin olgunlaşmadan önce de sonra da dalında toptan satışının caiz olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü fasit bir şart, toplumda örf olarak yaygınlaştığı zaman sahih hale gelir. Buna bağlı olarak satım akdi de istihsan prensibine göre geçerli olur. 322
e) Meyvelerin olgunlaşmasının belirtileri:
Hanefîlere göre olgunlaşmanın belirtisi; meyvenin hastalıktan veya bozulmaktan güvende olacak şekilde büyümesini tamamlamasıdır.323 Olgunluğun ortaya çıkması her meyve türü için ayrı ayrı değerlendirilir.
Çoğunluk müctehitlere göre, hurmada kızarma veya sararma; üzümde tatlanma; yumuşama veya sararma olgunlaşma belirtisidir. Diğer meyvelerde suyunun tatlanması, yumuşaması veya renginin sararması olgunlaşmanın belirtisi sayılır. Taneli bitkilerde olgunlaşma ise tanelerin dolması ve güçlenmesidir. 324
Meyvelerde olgunlaşma sayılan bazı nitelikleri Rasûlullah (s.a) şöyle belirlemiştir: “Hz. Peygamber, meyveleri tatlanıncaya kadar dalında satışını yasaklamıştır.” 325 Yine olgunlaşmadan önce meyvenin satışını yasaklamış kendisine “olgunlaşma (zehv) nedir?” diye sorulunca; “Meyvenin kızarması ve sararmasıdır” diye cevap vermiştir.326 Sararmadan önce üzümün dalında satışını da yasaklamıştır.327
f) Peşpeşe yetişen sebze ve meyvelerin kökünde satılması:
İncir, muz, gül, kavun, karpuz, salatalık, patlıcan, biber, domates, kabak gibi bazı sebze ve meyveler ilk ürün alındıktan sonra, aynı kök ve dallarda geriden gelen ürün yeniden yetişir. Bu çeşit ürünlerin dalında satışı topluca nasıl olabilir? Hanefîler zâhir rivayette, Şâfiî ve Hanbelîler bunlardan ilk çıkacak ürünü kökünde toptan satmanın caiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak ilk ürünü ve daha sonra yetişecek olanları birlikte satmak caiz değildir. Çünkü bu bilineni ve bilinmeyeni birlikte satmak demektir ki, bilinmeyeni teslime güç yetirilemez.
Ancak Hanefîlerden bazıları insanların bu gibi ürünleri dalında satış yaptıklarını dikkate alarak “örf” deliline dayanmak suretiyle bunu caiz görmüşlerdir. İbn Âbidin de bu görüşü tercih etmiştir.328 Mecelle’de bu görüş kanun maddesi haline getirilmiştir. Madde şöyledir: “Tek tek birbiri ardından yetişen, yani birden ortaya çıkmayıp da azar azar meydana gelen, meyve çiçek, yaprak ve sebzenin bir bölümü belirmiş olduğu halde onlara bağlı olarak, onlarla birlikte henüz belirmemiş olanlarını dahi toptan satmak sahih olur.”329
Mâlikîler, İbn Teymiye ve İbnü’l-Kayyim gibi bilginler de bu son görüşü tercih etmişlerdir. Dayandıkları delil; bedelinden bir bölümünün sonradan çıkacak ürüne karşılık olarak satıcıya bağışlanabileceği esasıdır. İnsanların örfü de bu konuda başka bir delildir. Ayrıca olanla olacak olanı ayırmak güçtür. Bu yüzden sonradan çıkacaklar öncekilere tâbi sayılır.330
g) Buğdayın başağı içinde satılması:
Hanefîlere göre buğdayın başağında, baklanın kabuğu içinde satışı caizdir. Çünkü kabuğu içinde büyümesini tamamlayan ürünler artık iklim değişikliklerinden çabuk etkilenmez ve semavi âfetlere karşı daha dayanıklı olurlar. Bu yüzden yararlanılacak durumda olmayan ve henüz olgunlaşmamış bulunan ekin ve tarım bitkileri dalında satışa konu yapılamazken, kabuğu veya başağı içinde olgunlaşanlar bundan istisna edilmiştir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Nebî (s.a) olgunlaşıncaya kadar hurmanın, beyazlaşıncaya ve afetten güvende oluncaya kadar başağın satışını yasakladı. Yasak satıcıyı da alıcıyı da kapsar.”331
Mâlikî ve Hanbelîlere göre olgunlaşan buğdayın başağı ile birlikte satışı caizdir. Yalnız başağın içindeki buğday satılırsa, niteliği ve çokluğu belirsiz olacağı için böyle bir satış caiz olmaz.
Şâfiîlerin daha sağlam görüşüne göre, buğday, mercimek, susam ve nohut gibi ürünlerin başağında satışı geçerli değildir. Çünkü satılan ürün kabuk yüzünden açıkta olmayıp gizlidir. Bu, dövülüp samanı içinde bulunan buğdayın satışına kıyas yapılarak gararlı bir satış sayılır.332
IX- BÂTIL VE FÂSİT SATIŞIN HÜKÜMLERİ
A) Bâtıl ve Fâsit Terimleri:
İbadetler konusunda “fâsit” ve “bâtıl” terimlerinin eş anlamda kullanıldığını yukarıda belirtmiştik. Namazda rükû gibi bir farzın terkedilmesi halinde namazın fasit olduğunu söylemekle bâtıl olduğunu söylemek eş anlamlıdır. Her ikisi de namazın bozulduğunu ve yeni baştan kılmak gerektiğini ifade eder. Bu konuda mezhepler arasında bir görüş ayrılığı yoktur.
Ancak alış-veriş, kira, evlenme, boşanma gibi günlük muâmelelerde Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin ortak görüşüne göre fâsitle bâtıl eş anlamlıdır. Meselâ; satış bâtıl veya fâsit oldu demek aynı anlama gelir.
Hanefilere göre ise muâmelelerde fâsit ve bâtıl farklı anlamlarda kullanılır. Fasit, bir akdin bilinmezlik yönünün bulunması gibi bir nedenle, eksiklikten dolayı aldığı bir isimdir. Bu eksikliğin giderilmesiyle satış sahih hale gelebileceği gibi, satılan şeyin alıcıya teslimi ile mülkiyet ona geçer ve satılanın tüketilmesi, değişikliğe uğraması, başkasına satılması, bağışlanması gibi nedenlerle fesih ihtimalinin kalmaması halinde satış kesinleşir. Bu durumda alıcı, malın mislî mallardan ise mislini, kıyemî mallardan ise rayiç değerini borçlanmış olur.
Bir akitteki eksiklik ana unsurlarda olur ve giderilemeyecek ölçüde güçlü bulunursa akit bâtıl olur. Küçük çocuğun veya akıl hastasının yaptığı satış ile; kan, domuz eti ve şarap satışı gibi İslâm’ın açık olarak yasakladığı satış türleri bâtıl kapsamına girer.
Bâtıl satış akdi hiç bir hukûkî sonuç meydana getirmez. Meselâ; satılan mal veya paranın mülkiyeti karşı tarafa geçmez. Satılan mal alıcıya teslim edilmişse onun elinde emânet hükümlerine tabi olur. Mala kasıtlı olarak zarar verirse, mislî mallarda misli ile, kıyemîlerde ise değeri ile tazmin etmesi gerekir. Kasıt, kusur veya ihmali olmaksızın meydana gelecek zararlardan ise alıcı sorumlu değildir. Mecelle’nin 370. maddesinde şöyle denilir: “Batıl satış asla hüküm ifade etmez. Buna göre; bâtıl satışta alıcı satıcının izniyle, satılanı kabzedince satılan mal alıcı yanında emânet sayılır. Bu yüzden mal, kasıtsız olarak telef olsa alıcının tazmin etmesi gerekmez.”
Fasit satım akdi ise, giderilmesi veya tamamlanması mümkün olan bir eksiklikle yapılan bir satış türü olduğu için İslâm’da buna bazı sonuçlar bağlanmıştır. Bu yüzden fasit satış, satılanın misli veya değeri karşılığında yapılmış sayılır. Burada tarafların karşılıklı rıza ile belirledikleri satış bedeline (musemmâ semen) itibar edilmez.
Meselâ; satıcı ve alıcı on milyon lira üzerinde anlaşmış olsalar, ancak bilirkişi mala sekiz milyon lira değer belirlese, alıcı bu sekiz milyonu ödemekle yükümlü olur. Kimi zaman bunun tersi de olabilir, yani bilirkişinin belirleyeceği değer, karşılıklı rıza ile belirlenenden yüksek de bulunabilir.
Satılan malda kabzla (teslim) alıcının mülk hakkı doğar. Çünkü satış bedelinin şarap gibi başka dinlerde değerli olan bir mal cinsinden belirlenmesi, satışa fasit bir şartın girmesi veya satış bedelinde ya da vade süresinde belirsizlik bulunması her ne kadar satışta bir eksiklik ise de, burada tarafların amacının satış olduğunda şüphe yoktur. Bu yüzden satış, malın değeri üzerinden meydana gelmiş sayılır. Çünkü değer, alış-verişlerde gerçek karşılıktır. Fâsit satışta satılan mal alıcının elinde mislî (standart) mallardan ise değeri ile tazmine bağlı bulunur.
Satıştaki fesadın kesinleşmemesi için kabzdan önce alıcının malda mülkiyet hakkı sabit olmaz. Çünkü kabzdan önce mülk hakkı kabul edilirse, malın da satış bedelinin de teslimi gerekir. Bu takdirde fesat gerçekleşir. Halbuki şer’an satış akdi bozularak bu fesadın kaldırılması esastır. ancak buna rağmen taraflar satışı gerçekleştirmiş olurlarsa buna aşağıda açıklayacağımız hükümler gerekir.333
Çoğunluk fakihlere göre fâsit ile bâtıl eş anlamda kullanıldığı için bu gibi satışlar geçerli olmayıp, mülk de ifade etmez. Bunlarda alıcının malı teslim alması da sonucu değiştirmez. Meşrû olmayan bir yolla mülkiyet hakkı doğmaz. Çünkü fasit satışın yasaklanması meşrû olmamayı gerektirir. Meşrû olmayan bir akit de şer’î bir hüküm ifade etmez.334
B) Fâsit Satışta Mülkiyetin Alıcıya Geçmesinin Şartları:
1. Malın alıcı tarafından kabzedilmiş olması:
Kabzdan önce mülkiyet hakkı sabit olmaz. Çünkü akitte bulunan fesadı kaldırmak için satışı feshetmek gerekir. Satılan malın teslim edilmesi ise bu fesadı kesinleştirir.
2. Kabzın, satıcının izni ile olması:
Eğer alıcı malı, satıcıdan izinsiz olarak kabzetmiş olursa mülk sabit olmaz. Meselâ; vade belirlenmeden yapılan veresiye bir satışta, satıcı malın teslimine izin vermemiş olur ve alıcı buna rağmen malı teslim alırsa bu mala mâlik olamaz.
3. Kabza dolaylı izin sayılan durumlar:
Fâsit bir satışta satıcı malın teslimini yasaklamamış olur, fakat açık bir şekilde izin de vermemiş bulunursa alıcı akit meclisinde satıcının önünde malı teslim alırsa, Hanefîlerden meşhur rivayette mülk sabit olmaz. İmam Muhammed aksi görüştedir. Ona göre böyle bir durumda satıcının susması dolaylı izin sayılır. Nitekim kendisine bir mal bağışlanan kimse bağışlayanın gözü önünde malı teslim alsa, eğer bağışlayan engellememişse bu kabz geçerli olur. Çünkü satışın kapsamında dolaylı yoldan malı teslime yetki verme de vardır. el-Mergînânî (ö.593/1197) fasit satım akdinde malın akit meclisinde kabzı gibi satıcının dolaylı izninin de istihsan prensibine göre yeterli olacağını ve sağlam görüşün bu olduğunu belirtmiştir.335 Ancak fasit satışta kabz için satıcının dolaylı izninin yeterli olmadığını, bunun bağış konusuna kıyas yapılmasının doğru bulunmadığını, çünkü bağışta kabza engel şer’î bir durumun söz konusu olmadığını söyleyenler de olmuştur.336
C) Fâsit Bir Yolla Satın Alınan Şeyde Tasarruf:
Fâsit satım akdinin taraflarca feshedilmesi veya eksikliğin giderilerek geçerli hale getirilmesi gerekir. Ancak bu yapılmayıp da alıcı satıcının izni ile malı teslim almış olursa, artık bu mal üzerindeki satış, bağış, sadaka, kira ve rehin gibi tasarrufları geçerli olur. Çünkü bu tasarruflar haramdan yararlanma hakkını sona erdirir. Bununla birlikte Hanefîlere göre böyle tasarruflar mekruhtur. Çünkü İslâm’ın hakkı olan feshe engel olmuş bulunur.
Ancak fasit yolla satın alınan malda anlaşmazlık giderilinceye kadar alıcı için yeme, içme, giyme, binme, nakliye ve oturma gibi bizzat yararlanma mübah olmaz. Çünkü fasit satışla sabit olan mülk habîs (temiz olmayan) bir mülktür. Habîs mülk ise mutlak olarak yararlanma hakkını ifade etmez. Hanefîlerde sağlam olan görüş budur.337
D) Fâsit Satışta Fesih Hakkını Düşüren Durumlar:
Fâsit satışta alıcı için sabit olan mülkiyet hakkı bağlayıcı olmayan bir mülktür. Bu yüzden taraflardan herbiri için kabzdan önce, diğerinin rızası olmaksızın satışı fesih hakkı vardır. Burada fesadın çeşidi sonucu değiştirmez. Ancak kabzdan sonra yalnız satış bedeli ile ilgili olan fesat taraflara fesih hakkı verir. Satış bedelinin şarap veya domuz eti olarak belirlenmesi gibi.
Satışın fasit olması taraflardan birisine ek yarar sağlamak veya veresiye satışta vadeyi belirlememek gibi satış bedeli dışında bir sebebe dayanıyorsa Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre kabzdan sonra satıcı ve alıcıdan herbiri için fesih hakkı bulunur. Çünkü satış temelde bağlayıcı değildir. İmam Muhammed’e göre, yalnız lehine ek yararlanma şart koşulan tarafın fesih hakkı bulunur. Çünkü o, satışı fasit kılan nedeni ortadan kaldırarak satışı düzeltme gücüne sahiptir.338
Eğer alıcı, satış, bağış gibi her yönden mülkiyet hakkını ortadan kaldıran bir tasarrufta bulunmuşsa, artık fasit satış feshedilemez. Bu durumda alıcının malın değerini veya mislini ödemesi gerekir. Çünkü onun buradaki satış veya bağış tasarrufu yürürlük kazanır.
Alıcının mal üzerindeki tasarrufu kira akdi gibi feshe elverişli olan bir akitse, bu durumda fâsit satışı feshetmek mümkün olur. Meselâ; bir kimse bir gayri menkulü vade belirlemeksizin veresiye satın alsa ve kiraya verse, satıcı ile alıcı arasında vade konusunda anlaşmazlık çıkarsa bu gayri menkulün önceki mâliki (satıcı) önce kira sözleşmesini fesheder, daha sonra fesat nedeniyle satışı fesheder. Çünkü her ne kadar kira sözleşmesi bağlayıcı bir akit ise de, bu bazı özürler nedeniyle feshedilebilir. Aslında fesadı ortadan kaldırmaktan daha güçlü bir özür olamaz.
Fâsit satışta, satıcı ve alıcının sahip olduğu fesih hakkı miras yoluyla geçer. Meselâ; bir kimse olgunlaşmamış meyveleri bir ay daha dalında kalmak şartıyla toptan satsa, üç gün sonra da vefat etse, bahçe sahibinin mirasçıları bu satışı bozma hakkına sahip olduğu gibi, satın alan ölürse onun mirasçıları da aynı hakka sahip olurlar. Çünkü mirasçı fesih hakkı konusunda miras bırakanın yerine geçer.
Fâsit satışla alınan bir mal alıcının elinde telef olsa veya alıcı bunu kendisi telef etse artık fesih hakkı kullanılamaz.
Yine satılan şey bir ev olup tamir olunmak veya arsa olup üzerine ağaç dikilmek gibi bir yolla alıcı tarafından mala bir şey ilave edilse yahut satılan şey buğday olup da öğütülerek un haline getirilmek suretiyle adı değişse artık fesih hakkı kalmaz.
Fasit bir satış fesh olununca eğer satıcı, satış bedelini kabzetmiş ise onu alıcıya geri verinceye kadar, alıcının malı hapsetmeğe hakkı vardır.
Yukarıdaki bütün durumlarda satıcı veya fasit bir satışı feshettiği takdirde satılan mal eğer mevcutsa aynen geri verilir. Eğer telef edilmiş veya geri alınamayacak şekilde başkasına temlik edilmiş ya da geri vermeye engel bir ilâve yapılmışsa, alıcının, mal standart mallardan ise mislini, kıyemî mallardansa kabz günündeki değerini satıcıya tazmin etmesi gerekir.339
X- İSLÂM’DA YASAK OLAN
SATIŞLARA TOPLU BAKIŞ
İslâm fert veya toplum için zararlı olan, bünyesinde belirsizlik, aldatma, hile, tek yanlı yarar ve haksız kazanç gibi nitelikleri taşıyan satış türlerini yasaklamıştır. Çoğunluk müctehitler yasaklanmış satış türleri için “bâtıl” veya “fâsit” terimini eş anlamda kullanırken Hanefîler temelde geçersiz olan satışa “bâtıl”, tamamlanması mümkün olan bir eksiklikten dolayı bozuk olan satışa ise “fâsit” terimini kullanmışlardır. Buna göre meselâ; şarap satışı bâtıl olurken, vade belirlenmeden yapılan satış akdi “fâsit” adını alır. Bâtıl satış geçersiz olup herhangi bir sonuç doğurmaz. Fâsit satış ise eksiklik giderilerek geçerli hale getirilebileceği gibi satılanın alıcıya teslimi, onun bu malda dönülemeyen tasarruflarda bulunması veya tüketmesi gibi hallerde satış kesinleşir ve alıcı bu malın mislini ya da kabz günündeki değerini ödemeyi üstlenmiş olur.
Yasaklama tarafların ehliyetinde, kullanılan ifadelerde veya satış konusundaki bir eksiklikten doğabileceği gibi, satışla ilgili bir niteliğin, fasit bir şartın veya şer’î bir yasağın bulunmasından dolayı da ortaya çıkmış olabilir. Aşağıda İslâm’a göre haram veya mekruh derecesinde yasak kapsamına giren alış-veriş çeşitlerini toplu bir şekilde vermeye çalışacağız.
Yasaklanmış Bulunan Başlıca Satış Türleri Şunlardır:
1. Akıl Hastasının Alış-Verişi:
Akıl hastasının yapacağı alış-verişin geçerli olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü akıl ve temyiz gücü arızalanınca eda ehliyeti ortadan kalkar. Sarhoş, baygın veya uyuşturucu alarak temyiz gücünü kaybetmiş olan kimseler de bu niteliktedir.
Ancak Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre haram yolla, kendi isteği ile sarhoş olanın alış-veriş, boşama gibi tasarrufları geçerli sayılmıştır. Hanbelîler aksi görüştedir.
2. Küçük Çocuğun Alış-Verişi:
Temyiz gücüne sahip olmayan küçük çocukların çok basit şeyler dışında alış-verişlerinin geçerli olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Temyiz gücüne sahip olan çocukların erginlik çağına kadar yapacakları alış-veriş ise Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre velilerinin iznine veya icâzetine bağlı olarak geçerlidir. Veli izin verirse satış yürürlük kazanır. Çünkü küçüklerin denenmesi, tecrübe kazanıp yetişmeleri ancak bu şekilde mümkün olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar endişesiyle onların mallarını israf ederek, tez elden yemeyin.”340 Mümeyyiz küçüklük devresi yaklaşık yedi yaşla erginlik çağı arasındaki devreyi kapsar.341
Diğer yandan mümeyyiz küçüğün bağışı kabulü gibi tamamen lehine olan tasarrufları velisinin iznine gerek olmaksızın geçerli olduğu gibi ödünç verme, borca kefâlet gibi tamamen zararına olan tasarruflar velinin izni olsa bile yürürlük kazanmaz.
Şâfiîlere göre ise erginlik çağına gelmeyen çocukların satışı geçerli değildir. Çünkü o ehliyetsizdir.
3. Zorlanan Kimsenin (Mükreh) Alış-Verişi:
Bir kimse zorlama sonucu bir malını satmak zorunda kalsa Hanefîlere göre yetkisiz temsilci (fuzûlî) de olduğu gibi muâmele askıda kalır. Yürürlük kazanmaz. Eğer zorlanan kişi zorlama kalktıktan sonra satışa icazet verirse yürürlük kazanır. Hadiste zorlamanın sorumluluğu kaldırdığı belirtilir: “Şüphesiz Allah, ümmetimden yanılmayı, unutmayı ve zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.”342
Mâlikîlere göre zorlananın satışı bağlayıcı değildir. Onun için satışı fesih veya devam ettirme arasında tercih yapma hakkı vardır. Hanbelîlere göre ise, satışın yapılması sırasında rıza bulunmadığı için böyle bir satış geçerli değildir.
4. Yetkisiz Temsilcinin (Fuzûlî) Alış-Verişi:
Hanefî ve Mâlikîlere göre yetkisiz temsilcinin satışı, gerçek mal sahibinin icazetine bağlı olarak geçerlidir. Çünkü sonradan verilen icazet, önceden verilen izin gibidir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış prensip olarak geçerli olmaz. Çünkü bir kimsenin malik olmadığı şeyi satması yasaklanmıştır. Yasak ise yasaklanan akdin fasit olmasını gerektirir.
5. A’mâya Yapılacak Satış:
Çoğunluğa göre satılan malın nitelikleri belirtilerek amâya yapılacak satış geçerlidir. Çünkü onun satışa rızası vardır. Şâfiîlere göre, malın iyisini ve kötüsünü ayırdetmeye gücü yetmeyeceği için ona yapılacak satış geçerli olmaz. Çünkü onun hakkında akit konusu mechul sayılır.
6. Kısıtlının (Mahcur) Alış-Verişi:
Sefihlik, iflâs veya hastalık nedeniyle kısıtlı bulunan kimsenin alış-verişi Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîlerin tercih edilen görüşüne göre onu temsil eden velinin icazetine bağlı olarak geçerlidir. Şafiîlere göre ise ehliyetinin bulunmaması ve sözüne itibar edilmemesi nedeniyle onun satışı geçerli olmaz.
Hanefî ve Mâlikîlere göre iflâs yüzünden kısıtlı olan kimsenin satışı alacaklıların icazetine bağlı olarak geçerlidir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış geçersizdir. Müteahhirûn (sonradan gelen) Hanefî fakihleri borcu servetini aşmış olan kimselerin kısıtlı olmasalar bile, alacaklılar razı olmadıkça bağış ve vakıf gibi tasarruflarının yürürlük kazanamayacağıına fetva vermişlerdir.
Ölüm hastasının teberrûları ise Mâlikîler dışında çoğunluğa göre, mal varlığının üçte bir sınırları içinde geçerlidir. Üçte biri aşan kısmı mirasçıların icazetine bağlıdır. Mâlikîlere göre onun taşınabilir mallarda üçte bir miktarındaki bağışı da yürürlük kazanmaz. Ev, arazi, ağaç gibi değişikliğe uğramasından korkulmayan taşınmazlarda ise bu bağış geçerli olur ve yürürlük kazanır.
7. Haksızlığa Uğrama Korkusu (Telcie) Yüzünden Satış:
Zulüm ve haksızlığa uğrayıp mallarını kaybetmekten korkan kimsenin yapacağı satış Hanefîlere göre “fasit”, Hanbelîlere göre “batıl”dır. Günümüzde bazı şehir imar planlarında göstermelik yeşil alanlar ilân edip, bu yöredeki arsaları ucuz olarak elde ettikten sonra bu bölgeyi yeşil alan olmaktan çıkarma durumunda telcie satışı, sözkonusu olur. Çünkü arsa sahipleri, arsaları tamamen ellerinden çıkacağı izlenimi uyandırılarak baskı altına alınmış sayılır.
8. Fiilen Alıp-Verme Yoluyla (Muâtât) Satış:
Fiyatı önceden bilinen veya etiketi üzerinde bulunan yahut sorma ile fiyatı öğrenilen bazı mallar, parası verilerek icap-kabulde bulunmaksızın satın alınmaktadır. Gazete, dergi, ekmek, kibrit, simit satın alıp, hiç konuşmadan parayı vermek gibi.
Çoğunluk müctehitlere göre böyle bir satış geçerlidir. Çünkü satış mal mübadelesine delâlet eden her şeyle meydana gelir. Buna göre sözle, işaretle veya başka bir şeyle satış yapılabilir.
Şâfiîlere göre karşılıklı alıp-verme ile satış akdi meydana gelmez. Çünkü bütün akitlerde prensip olarak icap ve kabul bulunmalıdır. Satışın esası rızaya dayanır. Bu da sözle ifade edilirse ortaya çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını bâtıl nedenlerle yemeyin. Ancak aranızda karşılıklı rıza ile yapılan ticaret yoluyla olursa bu müstesnadır.” 343 Hz. Peygamber (s.a) de: “Satış ancak karşılıklı rıza iledir.” 344 buyurmuştur.
Diğer yandan bazı Şâfiî bilginleri basit ve önemsiz eşyanın satışında, fiilen alıp-verme yoluyla satışı caiz görmüşlerdir. en-Nevevî (ö.676/1277) gibi bazı bilginler de bu konuda örfe göre amel edilebileceğini söylemişlerdir.345
9. Yazı veya Elçi Aracılığı ile Satış:
Bu şekilde yapılan satışın geçerli olduğu konusunda görüş birliği vardır. Yazı veya elçinin karşı tarafa ulaştığı meclis satım akdinin yapıldığı meclis sayılır. Eğer karşı tarafın kabulü bu meclisten sonra gerçekleşirse satış meydana gelmez.
10. Sağır Dilsizin Satışı:
Sağır-dilsizin anlaşılan işareti veya yazacağı yazı ile yapacağı satış geçerlidir. Burada işaret ve yazı zaruret yüzünden konuşma gibi kabul edilmiştir. Eğer dilsizin anlaşılır bir işareti bulunmaz ve yazı yazmaya da gücü yetmezse yaptığı satım akdi geçerli olmaz.
11. Uyumsuz İcap ve Kabul İle Satış:
Alış-verişte icap ve kabulün birbirine uyumlu şeklide gerçekleşmiş olması gerekir. Aksi halde satım akdi oluşmaz. Meselâ; bir mala satıcı bir milyon lira, alıcı 800 bin lira fiyat söylese satış bu şekliyle meydana gelemez. Ancak bir taraf kendi isteği ile karşı tarafa fazla verirse bu satışa zarar vermez.
12. Akit Meclisinin Birliği Bozularak Yapılan Satış:
Satışın gerçekleşmesi için akit meclisinin birliği şarttır. Arada elçi, mektup, telefon, teleks gibi bir aracı olmaksızın birbirinden ayrı yerlerde bulunan kimseler alış-veriş yapamaz. Araya bu gibi aracılar girince iki yer hükmen bir sayılmış olur.
13. Kesinleşmeden Askıda Bırakılan Satış:
Bir şarta veya gelecek bir tarihe bağlanan satış Hanefîlere göre fasit, çoğunluğa göre bâtıldır. Meselâ; “sen şu malını bana şu fiyata satmak şartıyla ben de sana şu malı satıyorum” veya “şu malımı bir ay sonra sana şu fiyata satıyorum” demek gibi. Ancak muhayyerlik hakkı olan satışla, başkasının izin ve icazetine bağlı bulunan alış-verişler bu konuda istisna teşkil eder.
14. Yok Olan veya Yok Olma Tehlikesi Bulunan Şeyin Satışı:
Para peşin mal veresiye bir satış türü olan selem dışında bulunmayan bir malın satışı caiz görülmemiştir. Bu, hadisle yasaklanmıştır. Erkek hayvanın menisini veya dişinin doğacak yavrusunu satmak gibi. Çünkü burada satış akdini ifa edememe riski vardır.
15. Teslim Edilemeyen Şeyin Satışı:
Havadaki kuşun veya büyük sudaki balığın satışı bâtıldır. Çünkü burada satış akdini yerine getirememe tehlikesi vardır bü yüzden de hadisle yasaklanmıştır.
16. Borcu Vadeli Olarak Satmak:
Bir kimsenin alacağını borçlusuna peşin olarak satabileceği konusunda görüş birliği vardır. Ödünç verdiği bir ölçek buğdayı, ödünç alana peşin para ile satması gibi. Zimmet borcunun alacaklı tarafından borçluya veya üçüncü bir kişiye vadeli satışı ise caiz değildir. Çünkü Hz. Peygamber borca karşılık borcun satışını yasaklamıştır. Buradaki yasağın sebebi; teslime güç yetirememe, faiz veya aldanma rizikosunun bulunmasıdır (“Zimmet borcu olan şeylerin satışı” konusuna bkz).
17. Aldanma Tehlikesi Bulunan (Garar) Satış:
Meydana geleceği kesin olmayan ve bir taraf için aldanma tehlikesi bulunan satışa “garar satışı” denir. Garar, hadisle yasaklanmıştır. Gararlı satışların bir bölümü batıl satış çeşidine girerken bir bölümü de fasit satış grubunda yer alır. Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre garar satışı çeşitleri bâtıl hükmünde bulunur.
Şu sözleşmelerde özellikle alıcı için aldanma rizikosu açıkça görülür. Balıkçıya; “Ağını suya bir defa at, ne kadar balık çıkarsa 200 bin liraya alıyorum” denilse, hiç balık çıkmaması halinde satış bedeli karşılıksız kalır. Yine bir dalgıca; “Bir dalışta çıkaracağın süngerleri 500 bin liraya alıyorum” denilse, dalgıcın hiç sünger çıkaramaması muhtemel olduğu gibi, alacağı para miktarı değişmeyeceği için kendisini fazla yormadan az miktarda süngerle yetinmesi de mümkündür.
Dalındaki meyveyle daha önce toplanmış meyveyi, başağındaki buğdayla hasat edilmiş buğdayı tahmin yoluyla trampa etmekte de garar söz konusudur. Çünkü aynı cinsten olan iki malın değişiminde aradaki fazlalık faiz olur. Ancak halkın yemelik taze hurma ihtiyacını karşılamak amacıyla az miktarda taze hurmanın kuru hurma ile değişimine (ariyye) Hz. Peygamber izin vermiştir.
İbn Cüzeyy hadis-i şeriflerle yasaklanan gararlı satışın 10 çeşidinin bulunduğunu tespit etmiştir. Bu çetişler şunlardır:
1. Malın teslim güçlüğü. Kaçıp gitmiş ve dönmemiş hayvanı veya hayvanın doğmamış olan yavrusunu yahut da yavrunun yavrusunu satmak gibi.
2. Satılan malın veya satış bedelinin cinsinin bilinmemesi.
3. Bedellerin niteliğinin bilinmemesi. “Evimdeki bir elbiseyi sana sattım” demek gibi.
4. Satılanın veya satış bedelinin miktarının bilinmemesi. “Malı, günün rayiç bedeli ile satıyorum” demek gibi.
5. Veresiye satışta vadenin belirlenmemesi veya belirsiz bir tarihin tespit edilmesi. Meselâ; “Şu malı Ali’nin yolculuktan dönüşüne kadar veya Mehmed’in öleceği tarihe kadar vadeli olmak üzere sana satıyorum” demek gibi.
6. Bir satışta iki satış yapmak. Bu da farklı iki satış bedelinden birisi ile malı satmak veya iki maldan birisini tek bir satış bedeli ile satmak şeklinde olur. “Ben sana şu elbiseyi peşin yüz, bir yıl vadeli iki yüze satıyorum” deyip satışın ikisinden birisi hakkında bağlayıcı olmasıdır. Ancak alıcı bu iki fiyattan birisini tercih ederse satım akdi bu fiyat üzerinde kesinleşmiş olur. “Ben sana şu iki maldan birisini şu fiyata satıyorum” denilmesi halinde de satılan malda belirsizlik vardır ve satış fasit olur. Ancak satış meclisinde alıcı tercihini bildirerek satışı geçerli hale getirebilir. Aksi halde tarafların satışı bozma hakkı doğar.
7. İslahı veya iyileşmesi umulmayan şeyin satışı. Çürümüş malı veya hasta olup iyileşmesi umulmayan hayvanı satmak gibi.
8. Elindeki çakıl taşını atıp isabet ettirdiği malın satılmış sayılması.
9. Münâbeze satışı. Bu, satıcının elindeki kumaşı alıcıya atması sonucunda satışın meydana gelmesi yoluyla yapılan bir satış türüdür.
10. Mülâmese satışı: Bu, alıcının satın alacağı mala dokunması ile satışın bağlayıcı olmasıdır. Burada malı inceleme, eline alıp bakma fırsatı verilmediği için alıcının aldanma ihtimali vardır. İşte bu on çeşit satış aldanma rizikosu bulunduğu ve bir takım belirsizlikleri bünyesinde bulundurduğu için “garar satışı” sayılır ve Rasûlullah (s.a)’ın hadisle yasakladığı kapsama girer.
18. Necis Olan veya Necâset Karışan Şeyin Satışı:
Şarap, domuz, leş ve kan gibi necis olan şeylerin satışının geçerli olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Yine çoğunluğa göre, meselâ; içine fare düşmüş zeytin yağı ve bal gibi temizlenmesine imkân bulunmayan necaset karışmış şeylerin satışı da geçerli değildir.
Hanefîlere göre necâset karışmış olan sıvı bir yağın; deri tabaklamak, yağlamak veya mescid dışındaki alanlarda aydınlatmada kullanmak gibi, yemek dışında başka amaçlarla satılması caizdir. Ancak murdar ölmüş hayvanın yağı bundan müstesnadır. Çünkü bu yağdan yararlanmak helâl değildir. Diğer yandan kan gibi necis olan bazı şeylerin zaruret sebebiyle, eti yenmeyen hayvanların ve haşeratın ise kendilerinden yararlanmak mümkün olduğu takdirde satışı caiz görülmüştür. Hastaya nakledilmek üzere kanı, ilâç yapımında kullanılmak üzere yılan vb. haşeratı, bekçilik, avcılık için köpeği satmak gibi.
19. Suyun Satılması:
Çoğunluk fakihlere göre mülkiyet altına alınmış olan veya kaplarda depolanmış bulunan suyun yahut şahıs mülkünde bulunan pınar ve kuyu gibi su kaynaklarının satılması caizdir. Ancak toplumun ortak malı sayılan deniz, göl, nehir ile yine umuma ait pınar, çeşme, sarnıç vb. mübah suların satışının caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Diğer yandan bu gibi sular topluma zarar vermeyecek biçimde kaba doldurulmuş olursa, şahıs mülkü haline gelir ve bunun satılması caiz olur. Hz. Peygamber (s.a) su, ot ve ateşin toplumun ortak malı olduğunu belirtmiştir. Bu yüzden bu üç çeşit ekonomik değerin ticaret metaı yapılmaksızın toplum hizmetine sunulması amaçlanmalıdır. Nitekim tarihte Fatih Sultan Mehmed, Bezm-i Âlem Valide Sultan gibi hayırseverler hastane, dâru’ş-şifâ, su kanalları ve sarnıçlar yaptırarak depolanmış suları da İstanbul halkının hizmetine ücretsiz olarak sunmuşlardır. İstanbul’un 1920’lerden önceki önemli su kaynaklarını vakıf, sebil ve hayrat sular oluşturuyordu.
Günümüzde de şehir çevrelerinde oluşturulacak vakıf barajlarla şehir halkının su ihtiyacı ücretsiz olarak karşılanabilir. Özellikle büyük şehirlerde nüfusun önemli bir bölümünü yoksul halk oluşturmaktadır. Bunların su parasını ödemek için ne kadar zorlandıkları bilinmektedir. Diğer yandan yine vakıf elektrik santralleri kurularak toplumun yalnız meskenlerde kullanacakları su ve elektrik ihtiyacı bu yolla karşılanabilir. Bu konuda verebilenden ücret alınıp işletme masraflarına katkı sağlanabilir. Yoksul olduğu belirlenenler de ücretsiz olarak yararlanabilir. İslâm toplumunda eski dönem hayır sahiplerinin çokça yaptırdığı yol, köprü ve çeşme hayırlarının yerine günümüzde şehir barajları, alt üst geçitler; mum ve gaz lâmbası ile caddeleri ve mescitleri aydınlatmanın yerine de elektrik santralleri geçmiştir.
Zâhirîye mezhebi bilginleri suyun mutlak olarak satış konusu yapılamayacağını söylemişlerdir.
20. Satım Akdinde Bir Takım Belirsizliklerin Bulunması:
Alış-verişlerde satıcı ve alıcı arasında anlaşmazlığa yol açabilecek derecede bir belirsizliğin bulunmaması gerekir. Aksi halde satış Hanefîlere göre fâsit, çoğunluğa göre bâtıl olur. Bu belirsizlik satılan mal, satış bedeli, vade, rehin veya kefilin çeşidi ile ilgili olabilir. Satılan malın veya satış bedelinin miktarının belirlenmemesi, veresiye satışta vade tarihinin konuşulmaması, hangi malın rehin, kimin kefil olacağının tesbit edilmemesi gibi. Satış sırasında bu gibi eksiklikler giderilmezse, satıcı ile alıcı arasında anlaşmazlık çıkabilir. Çünkü her ikisi de bu gibi eksiklikleri kendi yararı yönünde çözümlemek ister.
21. Satış Meclisinde Hazır Olmayan veya Görülmeyen Şeyin Satışı:
Satın alınacak olan mal görülmeden ve nitelikleri de belirlenmeden yapılacak satış geçerlidir. Ancak bu durumda alıcı için “görme muhayyerliği” hakkı doğar. Malı görünce dilerse satışı bozar, isterse sürdürür. Mâlikîlere göre, satılanın nitelikleri belirtilirse satış geçerli olur ve alıcı için görme muhayyerliği hakkı bulunur. Şâfiîlere göre görülmeyen şeyin satışı mutlak olarak geçerli değildir.
22. Kabzdan Önce Satış:
Hanefîlere göre taşınabilir şeylerin kabzdan önce satışı caiz değildir. Çünkü böyle bir satış sünnetle yasaklanmıştır.346 Fakat taşınmazların kabzdan önce satışı caiz görülmüştür. Çünkü bunların satış süresi ile teslim tarihi arasında bir değişikliğe uğraması ender rastlanan bir durumdur. Bu yüzden gayri menkullerin kabzdan önce alıcı tarafından başkasına satılması halinde satım akdini yerine getirmede güçlük doğmaz.
Şâfiîlere göre ise kabzdan önce satış yasağı genel anlam ifade eder, menkul ve gayri menkul tüm malları kapsamına alır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Hz. Peygamber malların satın alındıkları yerde satışını, tüccar onları kendi yükleri arasına götürünceye kadar yasaklamıştır.”347 Mâlikîler bu konudaki yasağı yalnız yiyecek maddelerine, Hanbelîler ise ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan şeylere ait kabul etmişlerdir. Hadiste şöyle buyurulur: “Bir yiyecek satın aldığın vakit, onu tam olarak eline geçirmedikçe başkasına satma.” 348
23. Meyve ve Ekinlerin Kökünde Satışı:
Meyve ve ekinlerin henüz ortaya çıkmadan önce satışının batıl olduğu konusunda görüş birliği vardır. Çünkü çiçeğinde veya çiçek bile açmamış bir meyvenin satışı, olmayan bir şeyin satışı niteliğindedir. Olgunlaşmadan önce fakat olgunlaşıncaya kadar dalında bırakmak şartıyla satış ise icmâ ile geçerli değildir. Böyle bir satış Hanefîlere göre fasit, çoğunluğa göre bâtıldır. Ancak bu durumda satış bekletmeden kesim (hasat) şartıyla yapılırsa icmâ ile geçerli olur. Hanefîlere göre ise satış herhangi bir şart öne sürmeksizin mutlak olarak yapılırsa geçerlidir.
İmam Muhammed’e göre meyve ve ekinler olgunlaşıp büyümesini tamamlamış olursa, kökünde bir süre daha kalmak şartıyla satış caizdir. Kendisiyle fetva verilen görüş budur. Eğer bunlar büyümesini tamamlamamış olurlarsa satış fasit olur.
Bazı satışlar da nitelik, şart veya şer’i bir yasaklama nedeniyle yasaklanmış bulunur. Aşağıda bunları açıklayacağız.
24. Kaporalı Satış (Arbûn Satışı):
Çoğunluğa göre kaporalı satış caiz değildir. Çünkü sünnetle yasaklanmıştır. Hanefîlere göre böyle bir satış fâsit, Şâfiî ve Mâlikîlere göre satış, satıcı alıcıya kaporayı geri vermemek şartıyla yapılmışsa bâtıldır. Hanbelîlere göre ise kaporalı satışta bir sakınca yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu helâl kılmıştır.
Ancak iki görüşün de dayandığı hadisler zayıftır (bk. yukarıda “Fasit Satış Çeşitleri” konusu).
25. Iyne Satışı (Veresiye Pahalı Satıp Aynı Malı Ucuz Fiyatla Geri Almak):
Satıcı ve alıcının caiz olmayan bir amaca ulaşmak için caiz olan bir şeyi yapmasıdır. Bir kimsenin kredi sağlamak amacıyla, vadeli olarak yüksek fiyatla aldığı bir malı, aynı kişiye peşin paraya daha ucuz fiyatla satmasıdır. Kimi zaman da veresiye alan bu kimse, malı önce üçüncü bir kişiye satar, bu da aynı malı önceki satıcıya devreder.
Ebu Hanife’ye göre ıyne satışı üçüncü bir kişi araya girmeksizin yapılmışsa fasittir. Şâfiî ve Zâhirîlere göre ise kerahetle birlikte sahihtir. Iyne satışı Mâlikî ve Hanbelîlere göre kötülüğe giden yolu kapama (seddü’z-zerâyi’) prensibine göre batıldır.
26. Faizli Satış:
Hanefîlere göre nesîe ve fazlalık ribasını içine alan bir muâmele fasit, çoğunluğa göre ise bâtıldır. Çünkü faiz yasağı Kitap ve Sünnetle sabittir.
27. Haram Kılınmış Bir Bedelle Satış Yapmak:
Şarap ve domuz gibi haram kılınan bir şeyi satış bedeli olarak belirleyip yapılacak satış Hanefîlere göre fasit olup, akit bunların değeri üzerinden yapılmış sayılır. Çoğunluğa göre ise böyle bir satış bâtıldır. Çünkü Hz. Peygamber şarap, murdar hayvanın eti ve putun satışını yasaklamıştır.349
28. Şehirlinin Köylü Adına Satış Yapması (Hâzırın Bâdî İçin Satış Yapması):
Sebze, meyve ve taneli bitkileri üretenlerin bunları pazarlaması sırasında aldanmamaları için İslâm’da bir takım önlemler alınmıştır. Çünkü tarımla uğraşan çiftçi ve köylü çoğu zaman piyasa fiyatlarını izleyemez, esnaf ve tüccarın bu konudaki tecrübeleri karşısında aldanmaya maruz kalır. Diğer yandan dışarıdan mal getirenleri belli sayıda kişilerin karşılayıp ellerinden mallarını alması ve onlar adına satış yapması tekelleşmeye yol açar. Aynı cins malı satan az sayıda kişilerin ise kendi aralarında anlaşarak fiyatları sun’î olarak yükseltmeleri ve bunun topluma zarar vermesi her zaman söz konusu olabilir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Nebi (s.a) şehirlinin köylü adına satışını yasaklamıştır. İsterse bunlar onun babası veya kardeşi olsunlar.”350 Bununla yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerinin belirli ellerde toplanıp, piyasaya kontrollü biçimde sürülmesi ve bu yolla fiyatların sun’î olarak yükselmesi önlenmek istenmiştir.
İslâm, dış müdahalelerden uzak, kendi içinde serbest rekabete açık, akıcı ve şeffaf bir ticaret piyasası amaçlamıştır. Câbir b. Abdillah (r.a)’ın naklettiği aşağıdaki hadis bu amacı açıkça belirlemektedir: “Şehirli köylü adına satış yapamaz. İnsanları kendi haline bırakınız, Allah onlardan bir bölümünü diğerleri sebebiyle rızıklandırır.”351
Dıştan mal getirenle yerleşim merkezinde bulunan tüccar arasında şöyle bir sözleşme söz konusu olur. Şehirli satıcı köylüye veya dışarıdan mal getirene; “Sen bu malı bana bırak; ben onu senin adına tedricen satayım.” Bunun genel olarak şehre giren bütün mallar için başvurulan bir yöntem olduğu düşünülürse o yörede belli tekeller oluşur ve toplum bundan zarar görür.
Hanefîlere göre böyle bir satış belde halkına zarar veriyorsa mekruhtur. Şâfiî ve Hanbelîlere göre burada yasaklanan husus köylünün elinden malın günlük fiyatın üstünde bir fayatla peyderpey satmak üzere şehirli tarafından alınmasıdır. Fiyatı bilmeyen şehirliler de bu kapsama girer. Böyle bir satışta muhayyerlik hakkı söz konusu olur. Mâlikîlere göre ise şehir dışından gelen (bâdî) ifadesi hadiste bir kayıt olup, bununla piyasa fiyatlarını bilmeyen kimseler kastedilmiştir. Malların ve piyasanın fiyatlarını bilen şehir ve köy halkı ise bu kapsama girmez. Fiyatları bilmeyen kimsenin bu şekilde satışı ile fesih hakkı doğar.352
29. Telakkı’r-Rukbân (Kafileleri Yolda Karşılama) Yasağı:
Bu, şehirde satmak üzere yiyecek maddesi getirenlerin yolda karşılanıp yüklerinin satın alınmasıdır. Tavus’un İbn Abbas (r. anmuhâ)’dan naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur:
“Allah’ın Rasûlü binitlileri yolda karşılamayı (pazara gelmeden yüklerini almayı) ve şehirlinin köylü adına satış yapmasını yasaklamıştır. Tâvus, İbn Abbas’tan; şehirlinin köylü adına satışının anlamı nedir? diye sormuş, o da; “şehirli köylüye komisyoncu (simsar) olup onun adına malını satamaz” şeklinde cevap vermiştir.” 353
Hadis-i şerifte dışarıdan mal getirenler genellikle binitli olarak geldikleri için kafilelerden söz edilmiştir. Mal getirenlerin binitli olması ile yaya bulunması veya bir kişi olmasıyla kalabalık bulunması arasında bir fark yoktur.
Hanefîlere göre binitlilerin yolda karşılanıp yüklerinin alınması belde halkına zarar veriyorsa mekruhtur. Mal sahibi piyasa fiyatlarını öğrenince aldandığını anlarsa satış akdini bozabilir. Çünkü buradaki yasaklama satışın dışında kalan bir nedene dayanır. Nitekim hadis-i şerifte böyle bir durumda satıcıyı korumak üzere şöyle buyurulmuştur:
“Malın sahibi bu durumda pazara vardığı zaman muhayyerlik hakkına sahiptir.” 354 Burada satışın geçerli olduğuna da işaret vardır.
Mâlikîlere göre pazar esnafının hakkı nedeniyle caiz değildir, fasittir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre aldanma halinde muhayyerlik hakkı söz konusu olur.
Günümüzde tarımla uğraşan çiftçi ve köylülerin ürünleri henüz gerçek piyasa fiyatları oluşmadan ürün hasat edilir edilmez, özel sektör ve devlet sektörü tarafından ilân edilen fiyatlarla satın alınmaktadır. Çiftçi daha önceden özendirilen banka ve tüccar kredileriyle borçlandırıldığı için ürününü belli bir süre içinde satmak zorunda bırakılmaktadır. Buğday, arpa, çay, fındık gibi önemli tarım ürünleri belli sayıda devlet veya özel sektör kuruluşunun eline geçtikten sonra arz ve talep dengesi sonucunda ya da piyasaya kontrollü arz yapılarak fiyatlar yükselmektedir. Böylece tarım ürünlerinden asıl büyük kârı bu kuruluşlar sağlamaktadır. Yukarıdaki hadiste belirtilen şehir kenarında karşılanan ve piyasa fiyatlarını öğrenemeden malları ellerinden alınan üreticilerle, günümüzdeki daha gerçek piyasanın oluşmasına fırsat bırakılmadan köylünün elinden ürününün alınması arasında büyük benzerlik vardır. Burada yine köylünün arz talep dengesiyle fiyatların oluşması konusundaki piyasa fiyatlarını izleyememesi, büyük sermaye çevrelerinin ise bu konuda geniş tecrübe sahibi olmalarının önemli rolü vardır.
Kanaatımızca bu konuda devletin üreticiyi ezdirmeyecek, onları borç yükü altına sokarak, meselâ her yıl Eylül ayı içinde ürününü hasat eder etmez satmak zorunda kalmayacakları bir düzenleme yapması gerekir. Tarımla uğraşanların kendi ürününü depolayıp daha düzenli olarak piyasaya sürmesi ve hakkı olan kârı alması amaçlanmalıdır. Bir İslâm toplumunda İslâm ekonomisinin dengeleri içinde tarımla uğraşanların da bu dengeden payına düşeni alacaklarında şüphe yoktur.
30. Neceş Satışı (Müşteri Kızıştırılarak Fiyatların Yükseltilmesi):
Bazan gerçek alıcı olmadığı halde, müşteri kızıştırmak için alıcı gibi davranan ve bu yolla fiyatı sun’î olarak yükselten kimseler olur. Müşteri kızıştıran kişi, satıcı ile anlaşarak bu işi yapar. Ya ona satışta ortaktır, ya da ondan satış başına bir komisyon alır.
Hz. Peygamber (s.a); “Müşteri kızıştırmayınız” 354/a buyurarak bunu yasaklamıştır.
Necş bir terim olarak satış bedelindeki sun’î artışı ifade eder. Bu artış satıcının anlaşması sonucu gerçek alıcı olmayan fakat alıcı gibi davranan kişi tarafından sağlanır. Bunlar her ikisi de günahta ortak olurlar.
Günümüzde özellikle açık arttırmalarda bu yola çokça başvurulduğu görülür. Gerçek alıcı olmadığı halde satışa giren bazı kimseler kimi zaman fiyatın yükselmesini sağlarken kimi zaman da bir menfaat karşılığında açık arttırmadan çekilerek malın çok ucuza satılmasını sağlamaktadır. Bu son durumda da satıcı yerine alıcı lehine menfaat sağlanmaktadır. İslâm’da açık arttırma yoluyla satış caiz görülmüş, bizzat Hz. Peygamber tarafından da bu gibi satışa başvurulduğu olmuştur. Meselâ; yoksul bir sahabenin bir eşyası açık arttırma sonucu en yüksek fiyatı verene satılmıştır.
Ancak açık arttırmaya fesat karıştırılmaması gerekir. İslâm bilginleri neceş yapanın âsî olduğu konusunda görüş birliği içindedir.
Neceş satışı mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Bu kerahet malın gerçek değerinden daha yüksek bir fiyata satılması halinde söz konusu olur. Bir kimse alıcı olmadığı halde malın gerçek değerine kadar fiyatı yükseltmeye devam etse bunda bir sakınca bulunmaz. Çünkü bu, adaletin gerçekleşmesine yardımcı olur. Diğer yandan açık arttırma ile satış en yüksek fiyatı verene malı satmak anlamına geldiği için sonuçta satım akdi gerçekleşir. Dışarıdan fiyatı hileli yollarla aşırı yükseltmeye veya aşırı düşük tutmaya çalışanlar ise günah yükü altına girmiş olurlar.
31. Cuma Namazı Sırasında Alış-Veriş Yapmak:
Cuma namazı için ezan okunduğu zaman, çevrede bulunan bütün ergin mü’min erkeklerin toplu olarak namaza katılmaları gerekir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ın zikri olan namaza koşun. Alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah’ın lutfundan nasibinizi arayın, Allah’ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz.” 355
Cuma günü nöbette bulunan güvenlik görevlisi, bekçi, nöbetçi, hasta, sakat, hastabakıcı gibi özürlü olanlar dışında356 cuma namazı kılınan yöredeki tüm ergin müslüman erkeklerin alış-verişi veya başka işlerini bırakarak cuma namazına gitmeleri farz-ı ayn’dır. Bu, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğünün de bir gereğidir. İşi bırakıp cuma namazına gidiş ve dönüş süresi Ebu Hanife’ye göre ilk ezandan cuma namazının farzını kılıncaya kadar olan süredir. Diğer müctehitlere göre ise bu süre imam hutbe için minbere çıktığı andan itibaren başlar ve farzın sonuna kadar sürer.
Hanefilere göre bu süre içinde alış-veriş yapmak tahrimen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Şâfiîlere göre haram, Mâlikîlerin meşhur görüşüne göre ise feshedilebilir niteliktedir. Hanbelîlere göre bu süre içinde yapılacak alış-veriş prensip olarak geçerli değildir.357
32. Şarap Fabrikasına Üzüm Satmak:
Bir kimsenin doğrudan şarap üreticisine üzüm satması Hanefîlere ve Şâfiîlere göre sonuç doğurur ve fakat hükmü mekruhtur. Çünkü dış görünüş bakımından satım akdi rükün ve şartlarına uyularak yapılmıştır. Satışın günah oluşu ise bu konudaki fasit niyet veya meşrû olmayan amaç yüzündendir. İslâm toplumunun aleyhinde ya da zulüm, kargaşa ve haksızlık yolunda kullanacağı açık olan yere silah satışı veya haramın yayılmasına yardımcı olacak kumar eğlence vb. âletlerin üretilmesi ve satışı da bu niteliktedir. İslâm Devleti bu konuda gerekli tedbirleri alır, topluma zarar verecek üretim ve dağıtımı engeller.
Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise kötülüğe giden yolu kapamak (seddü’z-zerâyi’) amacıyla bu gibi satışlar batıl kabul edilmiştir. Fitne döneminde veya yol kesenlere silah satmak gibi. Faize yol açabilen “ıyne satışı” da bu niteliktedir. Çünkü haramın kendisi gibi, bu harama götüren, yol da niyet şeklinde bile olsa haramdır.
Sonuç olarak mü’minin harama veya haramın güçlenip yayılmasına yol açacak üretim veya ticaret çeşitlerinden sakınması gerekir.
33. Satış Üstüne Satış Yapmak:
İslâm’da alış-verişler mü’minlerin birbirine zarar vermemesi, anlaşmazlığa yol açmaması veya akdin taraflarından birisine ek bir yarar sağlamaması esaslarına dayanır. Bu yüzden satıcı ve alıcı belli bir mal ve satış bedeli üzerinde anlaştıktan sonra başkasının araya girerek bu alış-verişi bozması ve bu arada alıcıya kendi malını satmaya kalkışması mü’minler arasında menfaat çatışmalarına yol açar.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın”358 Başkasının satışını engelleme ya pazarlık sırasında ya da muhayyerlik bulunan satışlarda muhayyerlik süresi içinde söz konusu olur. Pazarlık sırasında satıcı ve alıcı satış üzerinde karar vermekle birlikte henüz akit tamamlanmadan önce bir başkası gelip satıcıya; “Ben bunu senden daha yüksek fiyatla alırım” diyerek sonuçlanmak üzere bulunan satışı bozar. Muhayyerlik halinde ise, bir kimse meselâ; üç gün muhayyer olmak üzere bir malı satın alır, ona bu süre içinde başka birisi gelerek; “Sen bu satışı feshet, ben sana onun benzerini daha ucuza vereyim veya ondan daha iyisini satayım” diyerek önceki satışı bozdurur. Ya da bu kimse yine muhayyerlik süresi içinde satıcıya gidip; “Bu satışı feshet, ben bu malı senden daha yüksek fiyata satın alırım” demesiyle gerçekleşir.
İslâm fakihleri bütün bu şekillerin haram olduğu ve bunu yapanların âsî bulunduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü yukarıda sözünü ettiğimiz “satış üstüne satış yasağı” ifadesinden “mü’min kardeşliği” anlaşılır. Satış üstüne satışın hükmüne gelince; Hanefî ve Şâfiîlere göre bu tür satış günah olmakla birlikte sonuç doğurur. Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış fasittir.359
34. Fasit bir Şartla Satış:
Bir satım akdinde satışın niteliği ile uyuşan şartların öne sürülmesi mümkün ve caizdir. Bunlara “sahih şart” denir. Satıcının malı evde teslim etmesi, alıcının parayı döviz cinsinden vermesi, veresiye satışta kefil veya rehin verilmesi şartıyla satış gibi. Burada satış geçerli olduğu gibi belirlenen şartlar da bağlayıcıdır. Çünkü Hz. Peygamber; “Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar” 360 buyurmuştur. Ancak hadisin Tirmizi rivayetinde “Helâlı haram, haramı helâl kılan şart müstesnadır.” 361 ilâvesi İslâm’ın prensipleri ile çelişen şartların geçerli olmadığına işaret etmiştir.
İslâm’ın alış-verişlerde öne sürülmesini istemediği şartlar eğer taraflardan yalnız birisine ek yarar sağlayıcı nitelikte ise “fasit”, satıcı veya alıcıya yararı bulunmadığı gibi, bunlardan birisine zararlı olan şart da “bâtıl şart” adını alır (bk. yukarıda “Şart Çeşitleri” konusu).
Hanefîlere göre fasit şartla yapılan satış fasit olur. Bunlar; satım akdinin gereği olmayan, akde uygun düşmeyen, hakkında şer’î hüküm bulunmayan, insanların örf haline de getirmediği ancak satıcı veya alıcıdan birisine tek yanlı yarar sağlayan şartlardır. Satıcının öğütmesi şartıyla buğday, elbise dikmesi şartıyla kumaş satın almak gibi. Bâtıl şartla yapılan satım akdi ise sahih olur, fakat şart lağv kabul edilir. Bu taraflardan birisi için zararlı olan şarttır. Bir kimsenin bir malı, alıcının başkasına satmaması veya bağışlamaması şartıyla satması halinde bunun ne satıcıya ne de alıcıya bir yararı yoktur. Ancak alıcıya zararı vardır. Çünkü bir kimse gerek duyduğu zaman malını satabilmelidir. Bu hakkını kısıtlayan şart zararlıdır.
Şâfiîlere göre alış-verişte öne sürülen şart muhayyerlik, vade, rehin ve kefâlet gibi taraflardan birisine yarar sağlayıcı nitelikte ise böyle bir şartla satış geçerlidir. Eğer şart; satın alınan malın başkasına satılmaması veya bağışlanmaması gibi satım akdinin sonuçları ile çelişen bir şart ise satış batıl olur. Bu, Mâlikîlerin görüşüne de uygun düşer.
35. Bir Satışla İçiçe Bulunması Caiz Olmayan Altı Akit:
Satış akdi ile aynı kapsam içinde yer verilmeyen altı akit şunlardır: Ödül (ciâle), sarf, müsâkât (bağ-bahçe ortaklığı), ortaklık, nikah ve mudârâbe (emek-sermaye ortaklığı).
“Bana şu kadar ödül vermen veya şu kadar dövizi şu fiyata bozman yahut şu bahçeni bakım ve sulaması bana ait olmak üzere çıkacak meyveleri eşit olarak paylaşmak şartıyla, sana şu gayri menkulümü şu fiyata satarım.” denilmesi gibi. Burada gayri menkulün bedeli ile diğer akitlerin bedeli karışmakta iç içe olan iki akit belirsizlik doğurmaktadır.
Hanefîlere göre böyle bir satışın hükmü; fasit, Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise bâtıldır. Mâlikîler ise hem satış hem kira, bir satış içinde iki satışın birlikte yapılabileceğini, bunun muhayyerlik türünden bir işlem olduğunu söylemişlerdir. Yani satıcı şarta uyup ikinci muameleyi yerine getirmediği takdirde alıcının akdi feshetme muhayyerliği bulunur.362
İslami Okul Okulların En Önemlisi