Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi - Hadis - Mucemussagir - 1. Sayfa
MU’CEMU’S-SAĞİR TERCÜME VE ŞERHİ
Bu Eser Üzerinde Neler Yaptık?
Sünnet-i Seniyyeye Uymanın Sevabı
Allah Bizden Resulüne Uymamızı Niçin İstiyor?
Peygamberimizin Bütün Fiillerinin Bağlayıcılık Açısından Aynı Mıdır?
Sünneti Nakledenler Güvenilir Kimselerdir
Bâzıları "Hatâ Yapabilirim" Endişesiyle Hadis Rivayet Etmedi
Hadis Rivayet Edenlerden Şahit İstendi
Ebû Hüreyre (r.a.) Niçin Çok Hadis Rivayet Etti?
Hadislerin Naklinde Tabiîn Halkası
Hadis Naklinde Tebe-i Tabiîn Halkası
Hadis Rivayet Edenlerde Ne Gibi Vasıflar Aranıyordu?
Kimlerden Hadis Kabul Edilmez?
Hadislerin Başlangıçta Yazılmamış Olması Meselesi
Bediüzzaman'dan Hadis Âlimlerine Methiye
TABERÂNİ MU'CEMÜ'S-SAGÎR METİN, TERCÜME VE ŞERH
Resûlullah Allah'tan Neler İstedi?
En Üstün Olan İman, Hicret Ve Cihad
İslâmiyetin Ahlâkî Özelliği Nedir?
Peygamberimizin Lanet Ettiği Kimse
Kişinin El Emeğini Yemesinin Fazileti
Kamet Getirildiğinde Farzdan Başka Namaz Kılmak
Yasaklanan Bâzı Ticâret Şekilleri
Cafer Bin Ebî Tâlib'in Fazileti
Kişinin Güvence Verdiği Şahsı Öldürmesi
Günahın Cezasını Dünyada Çekmek
Yolculuğa Çıkılması Sünnet Olan Gün
Abdest Azalarını Üçer Defa Yıkamak
Hicrette Çocukların Sevgi Gösterisi
Cennetin Çoğunu Müslümanlar Teşkil Edecek
"Allah Yahudilere Lanet Etsin"
Kur'ân Yedi Harf Üzere Nazil Oldu
Fazla Maldan Yardımda Bulunmak
Rekât Sayısında Tereddüt Etmek
Katili Diyet Karşılığında Affetmek
Abdestsiz Namaz Ve Haramdan Sadaka
Resûlullahın En Çok Korktuğu Üç Şey
İki Kat Sevap Kazanacak Olanlar
Resûlullah Ordu Yollarken Ne Derdi?
Allah Dinini Günahkâr Kimse İle De Kuvvetlendirir
Allah Kimlerin İşlerini İstikamet Üzere Devam Ettirir?
Sadakanın Ve Affetmenin Sevabı
Peygamberimiz Karnını Ne İle Doyuruyordu
Yeminin Bozulması Gereken Yer Var Mı?
Suçlunun Affedilmesine Aracı Olmak
Oruca Başlama Tarihi Nasıl Tespit Edilir?
İhlâs Ve Kâfirûn Sûrelerinin Fazileti
Peygamberimize Selâm Veren Taş
Başkasının Evine İzinsiz Olarak Bakmak
Duada Kesin Bir İfâde Kullanılmalı
Sahabîlerin Sünnete Düşkünlüğü
Allah'ın Gazabından Emin Olunmamalıdır
Peygamberimizin Ehl-i Beytine Duası
Resûlullahın Ve Ashabının Çektiği Sıkıntı
İdarecilerin İki Çeşit Yardımcıları Vardır
Yalan Söylemenin Caiz Olduğu Yerler
Dünyada Ayıbı Örtülenin Âhirette De Örtülür
Resûlullahın Hendek Savaşında Duası
Abdest Esnasında Söylenecek Söz
Hayber Yahudilerinin Cezalandırılması
Kulun Anne Karnında Kaderinin Yazılması
Selâm Allah'ın İsimlerindendir
"Ben Sizden Ücret İstemiyorum"
Peygamberimizin Gaybî Bir Haberi
Malını Korurken Öldürülen Şehittir
Zulüm, Faiz Ve Haramdan Sakınmak
Haya Dini Öğrenmeye Mâni Olmamalı
Akika Kurbanı Kesmek Sünnettir
Peygamberimizin Bağışlanma Dilemesi
Resûlullaha Nasıl Salât Getirilir?
Cerir Bin Abdullah'ın (r.a.) Fazileti
Erkeğin Hanımının Yeğenini Nikahlaması
Azaları Sağlam Olanlar Âhirette Sakatlara İmrenecek
Hz. Ali'nin Ve Çocuklarının Fazileti
Peygamberimiz Rahmet Olarak Gönderilmiştir
Sabahın Erken Saatlerinde Bereket Vardır
Bir Toprak Parçasını Gasp Etmek
Peygamberlere Emredilen Üç Şey
Peygamberimizden Mü'minlere Tavsiyeler
İnsanların Arasını Düzeltmek İçin Yalan Söylemek
Oruçlunun Hanımını Kucaklaması
Allah'ı Tesbih Etmenin Fazileti
Cennete İlk Çağrılacak Olanlar
Cennete Girmede Kavimlerini Geçenler
İslâm Garip Olarak Başladı, Yine Garip Hale Gelecek
Cihada Gitmek Ve Anne Babanın İzni
Yolculuk Dönüşünde Namaz Kılmak
Çok Ziyaret Etmek Sevgiyi Azaltır
İmamlık Ve Müezzinliğin Mesuliyeti
Belâya Sabretmek Mi, Afiyete Şükretmek Mi Daha Sevimli?
Kur'ân'ı Unutmamak İçin Tekrarlamak
Namazda Selâmdan Sonra Ne Denilir?
Resûlullahın Ashabıyla İlgilenmesi
Amr Bin Cemuh'un (r.a.) Fazileti
Her Takva Sahibi Ehl-i Beyttendir
Allah'ın Yardım Edeceği Ve Yardımını Keseceği Kimseler
Allah Az Sadakaya Çok Sevap Verir
Cennete Ancak Mü'min Olanlar Girer
Gece Çok Uyku Kıyamet Gününde İnsanı Fakir Bırakır
Bir Malı Haksız Olarak Ele Geçirmek İçin Yemin Etmek
Kızıl Denizi Geçerken Mûsâ (a.s.) Nasıl Duâ Etti?
Resûlullahın Ordu Kumandanlarına Tavsiyeleri
Allah'tan Nasıl İstekte Bulunulmalı?
Resûlullah Kendiliğinden Gaybı Bilmez
Cuma Namazına Erken Gitmenin Fazileti
Cemaatla Kılınan Namazın Sevabı
Resûlullah Çirkin İsimleri Değiştirirdi
Söylenildiğinde Allah'ın Affedeceği Sözler
Hz. Ebû Bekir Ve Hz. Ömer'in Fazileti
Duaya Karşılık Verilecek Vakit
Zemzem Ayakta Mı, Oturularak Mı İçilir?
Cuma Günü Cemaatı Rahatsız Etmemek
Ölümden Sonra İnsanın Başına Neler Gelecek?
Kişi İsmini Bilmediği Birine Nasıl Seslenmeli?
Namaz Önce İki Rekât Olarak Farz Kılındı
Âdet Ve Nifas Halindeki Kadının Haccı
Fidye Karşılığı Esirleri Serbest Bırakmak
Kur'ân Öğrenmenin Ve Öğretmenin Fazileti
Resûlullahın Hz. Safiyye İle Evliliği
Elbisede Peygamberimizin Tavsiye Ettiği Renk
Ehl-i Beyt Nuh'un (a.s.) Gemisi Gibidir
Müslümanları Aldatan Ateştedir
Ölümünden Sonra Kişiye Fayda Temin Eden Şeyler Nelerdir?
Hâmile Ve Emzikli Kadın Oruç Tutmayabilir
A'lâ Bin Hadramî'nin (r.a.) Fazileti
Kimler Cennet Kokusunu Duyamaz?
Cehennemde Bir Araya Gelmeyecek Olanlar
Peygamberimizin Damadı: Hz. Osman
Hüreym Bin Fâtih'in (r.a.) Fazileti
Allah Peygamberimizi Koruyordu
Resûlullah Cuma Günü Özel Olarak Giyinirdi
Devlet Başkanlarının Kureyş'ten Olması
Peygamberimizin Ümmetini İkazı
İdarecilere Dalkavukluk Yapmamak
Peygamberimiz Haricîleri Lânetlemişti
Ramazan Ayında Cehennemlikler Azâd Edilir
Bir İnsanın Hidâyetine Sebep Olmak
Anne Karnında İken Kaderin Yazılması
Peygamberimizin Hz. Fâtıma'ya Öğrettiği Dua
Peygamberimiz Kimlere Şefaat Edecek
Her Yetkili, Yetkisinde Bulunanlardan Sorumludur
Sıratta Fayda Temin Eden Bir Amel
Zekât Vermeyenler Şiddetli Hesaba Çekilecek
İnsanlara Teşekkür Etmenin Ehemmiyeti
Resûlullah Vitir Namazında Hangi Sûreleri Okurdu ?
Altın Ve İpek Erkeklere Haramdır
İdareci Emri Altındakiler Hakkında İyi Niyet Beslemeli
Alışverişin Ve Dünürlüğün Arasına Girmemek
Semâ Kapısının Açılacağı Vakitler
Hz. Aişe'nin Resûlullahı Kıskanması
İki Vakit Namaz Arasında Boş Söz Söylememek
Namazları Başlarından Yukarıya Geçmeyecek Olan İki Kişi
Fakire Verilen Sadakadan Yemek
Hasta Ziyareti Ne Zaman Yapılmalı?
Kıyamet Şerli İnsanların Başına Kopacak
Nafile Orucu Bozan Kazâ Eder Mi?
Allah Verdiği Nimetleri Kulunun Üzerinde Görmeyi Sever
Allah'ın Kitabına Uygun Olmayan Şart
Kur'ân Hakkında Bilgisizce Tartışmak
Resûlullaha Namaz Kıldıran Sahabî
Dilenmek Kimler İçin Helâldir?
Safların Tertibi Nasıl Olmalı?
Bir Yeri Ağrıyanın Yapacağı Dua
İlmi Kendisine Fayda Vermeyen Âlim
Peygamberimiz Ümmeti İçin Nelerden Korkuyordu?
Resûlullahın Abdest Alma Şekli
Peygamberimizin Gaybî Bir Haberi
Hasta Ziyaretçisinin Ve Hastanın Kazancı
Günahın Ardından Pişmanlık Duymak
Resûlullahın Cerir Bin Abdullah'a Bir Şartı
Peygamberimizin Ümmetine Şefkati
MU’CEMU’S-SAĞİR TERCÜME VE ŞERHİ
Takdim
Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabı, sünnetlerin en hayırlısı Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetidir. Sevgili Peygamberimiz pekçok hadislerinde bizleri sünnetine bağlanmaya teşvik etmiştir. Yine pek çok hadislerinde de ümmetinden sünnetini yaymalarını istemiştir. Meselâ bu hadislerden bir kaçı şu mealdedir:
"Allah, bizden bir söz işitip de onu başkasına ulaştırıncaya kadar muhafaza eden kimsenin yüzünü ak etsin! Zira ulaştıran birçok kimse onu işitenden daha iyi korur!"[1]
"Benden duyduğunuz şeyleri rivayet ediniz!"[2]
"Burada bulunan bulunmayana tebliğ etsin."[3]
Bunlardan başka gerek Kur'ân-ı Kerimde, gerekse hadislerde ilmin ve onu öğretmenin fazileti ile ilgili olarak sayılamayacak kadar teşvik vardır.
İşte bütün bu teşvikler içindir ki, Sahabîler, hadisleri öğrenmek ve onları başkalarına öğretmek için gerçekten büyük gayretler sarf etmişler, bir hadis de olsa onu bilenden öğrenebilmek için o günün şartlarında günlerce yol almışlardır. Meselâ Peygamberimizi evinde misafir etme şerefinin sahibi, İstanbul'un aziz misafiri Ebû Eyyub el-Ensârî, bir hadis öğrenebilmek için Mısır'da vali olan Ukbe bin Amir'i (r.a.) ziyarete gitmişti.[4]
Sahabîlerden sonra en hayırlı nesil olan Tabiîn de bu noktada büyük gayretler gösterdiler. Hadisleri topladılar, yazdılar, tedvin ettiler. Onlardan sonra da bu vazifeyi Tebe-i Tabiîn devr aldı. Onların zamanında hadis ilmi altın çağını yaşadı. Hadisler tedvinle beraber bablarına göre tasnif de edildi. Ve ardından bugün herbiri birer ilim hazinesi olan hadis kitapları neşredildi. Bunlar:
Sünen, Cami, Müsned, Mu'cem, Müstedrek, Musannaf, Zevaid gibi isimler altında gruplaştı. Bu gruplar içerisine giren şu hadis kitaplarını sayabiliriz.
Buhari, Müslim, İbni Mâce, Tirmizi, Nesâî, Ebû Dâvud, Müsned, Muvatta, Dârimî, Mu'cemü's-Sagîr, Mu'cemü'l-Evsat, Mu'cemü'l-Kebîr, Camiu’s-Sagîr, Câmiü'l-Kebir, Abdurrezak'ın Musannaf’ı, İbni Ebi Şeybe'nin Musannaf’ı, et-Tergib ve't-Terhîb, Süneni'l-Kübra, Mecmaü'z-Zevaid, Kenzü'l-Ummal.
Ayrıca hac, zekât gibi belirli konulara âit kitaplar neşredildi, yine çeşitli konularda 40 hadisler yayınlandı.
Banların pekçokuğu birkaç istisna dışında üzerinde ciddî çalışmalar yapılarak Türkçeye kazandırıldı. Saydığımız kitaplardan şunlar tercüme edildi:
Buhârî, Müslim, İbni Mâce, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvud, Muvatta, Dârimî, Camiü's-Sagîr, et-Tergib ve't-Terhîb.
Bunlardan Suyutî'nin Câmiü's-Sagîr'ini şerh ve tahkikli bir şekilde üç cilt halinde Abdülaziz Hatip ve Şaban Döğen beyle birlikte muhtasar olarak biz tercüme ettik.
Elinizdeki kitapla da üzerinde hiçbir çalışma yapılmamış olan ilk devir hadis kaynaklarından Taberânî'nin Mu'cemü's-Sagîr'ini iki cilt olarak tercüme etmiş olduk.
Bu Eser Üzerinde Neler Yaptık?
1. Mu'cemü's-Sagir harekesiz ve tahkiksiz olarak neşredildiğinden, metne hareke koyduk.
2. Hadislerin diğer hadis kitaplarından tahkikini yaptık. Farklı rivayetlere yer verdik.
3. Pekçok hadise şerh yaptık.
4. Tekrarları çıkardık.
5. Eser Taberânî'nin hadis aldığı şeyhlerine göre tanzim edilmiş olup, hadislerle ilgili hiçbir başlık yoktu. Biz her hadis için başlıklar çıkardık.
6. Eserin sonuna Türkçesi için kolay istifade edilmesi düşüncesiyle indeks hazırladık.
7. Yine istifadeyi kolaylaştırmak düşüncesiyle eserin Arapçası için de fihrist hazırladık.
8. Bilhassa günümüzde "Bize Kur'ân yeter. Hadisleri nakledenler güvenilir kimseler değil" gibi hezeyanlara şahit olduğumuzdan, sünnetin de dinin temel kaynağı olduğunu, hadisleri nakleden Sahabîlerin, Tabiînin, Tebe-i Tabiîn ve sonraki neslin güvenilir kimseler olduğuyla ilgili bir araştırma yaptık.
9. Müellif Taberânî hakkında kısa da olsa bilgi verdik.
İnşaallah bu gayretimizle "Allah, bizden bir söz işitip de onu başkasına ulaştırıncaya kadar muhafaza eden kimsenin yüzünü ak etsin!" hadisindeki duaya nail oluruz. Çünkü biz bununla Resûlullah’ın (s.a.v.) hadislerini Arapça bilmeyenlere ulaştırmış oluyoruz.
Burada tercüme esnasında yardımlarını esirgemeyen Dr. Abdülaziz Hatip Beye teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.
Gayret bizden tevfik ve yardım Allah'tandır.
İsmail Mutlu
9.6.1996
Şirinevler[5]
İmam Taberânî Kimdir?
İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğmuştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinlemeye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.[6]
Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Onun hadis dinlediği isimlerden bâzıları şunlardır:
Haşim bin Mersed et-Taberânî, Ebû Zur'a es-Sakafî, İshak ed-Debrî, İdris el-Attar, Beşir bin Musa, Hafs bin Amr, Ali bin Abdülaziz el-Begâvî, Mikdam bin Dâvud, Yahya bin Eyyûb el-Allâf, Ebû Abdurrahman Nesâî.
Taberânî'den de pekçok kimse hadis almıştır. Bunlardan bazıları: Ebû Halife, Ahmed bin Muhammed, Ebû Amr Muhammed bin Hüseyin Hüseyin bin Ahmed Ebû Bekir bin Ebî Ali, Ebu'l-Fazl Muhammed bin Ahmed, Ebû Nuaym el-Esbehânî.
Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüccet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir. Talebelerinden Ebû Abbas Şirazî, Taberânî'den 300 000 hadis yazdığını söyler.
İleri gelen âlimlerden Zehebî, İbni Kayyım el-Cevzî, Hafız Ebu'l-Abbas eş-Şirâzî ondan övgüyle bahsederler.[7]
Bediüzzaman da Taberânî için, "mevsuk (sika) ve sahih muhakkik" ifâdesini kullanır.[8]
O sadece hadis sahasında değil, tefsir ve fıkıh sahasında da tanınmış bir âlimdir.
Taberânî'nin büyüklü küçüklü yüz eseri vardır. Bunlardan bazıları:
Mu'cemü'l-Kebir,
Mu'cemü 'l-Evsat,
Mu'cemü's-Sagîr,
Müsned'il-Aşere,
Ma'rifeti's-Sahabe,
Müsned-i Ebî Hüreyre,
Et-Tefsir,
Delâilü'n-Nübüvve,
Müsned-i Ebî İshak,
Fezail-i Erbaati’r-Raşidin,
Ahbaru Ömer bin Abdülaziz,
el-Ehâdisü't-Tıval,
İsreti'n-Nisa,
Kitâbü'l-Evâil,
Kitâbü's-Sünne,
Kitâbü'n-Nevâdir.[9]
Hicrî 360 (M. 971) yılında. 100 yaşında iken vefat etmiştir. Kabri İsfehan şehrinin girişinde, Sahabîlerden Hammeme ed-Devsî'nin (r.a.) kabrinin yanındadır. Verdiği eserleriyle kabrine nur yağmasına vesile olmuştur. Allah kendisinden razı olsun.[10]
Mu'cemler ve Mu'cemü's-Sagîr
Hadis kitapları, tarzlarına göre sahih, sünen, müsned, mu'cem gibi kısımlara ayrılır. Elinizdeki kitap bu tasnif içerisinde mu'cem kısmına dahildir.
Mu'cem, râvi isimlerine göre (ale'r-rical) hazırlanmış hadis kitaplarıdır. Mu'cemler, Sahabe, şuyuh veya beldelere göre, çoğu kere alfabatik olarak sıralanırlar.[11]
Her ikisinde de râvilerin isimleri alfabetik olarak sıralanmakla birlikte, mu'cemlerle müsnedler arasında şöyle bir fark vardır: Müsnedlerde Sahabîleri genelde alfabatik sıraya koyarak onların rivayetlerine yer verilirken; mu'cemlerde müellifler kendi hadis aldıkları hocaları alfabetik sıraya koymuşlardır. Yani müsnedler hadisin ilk râvisine göre sıralanırken, mu'cemler müellifin hadis aldığı son râviye göre sıralanır.
Mu'cem te'lifinde Ahmed ve Muhammed isimlerini öne almak, sonra diğer hocaları sıralamak usûl olmuştur.[12]
Mu'cemlerin en meşhuru, Taberânî'nin üç mu'cemidir. Bunlar:
1. el-Mu'cemü'l-Kebîr: Taberânî'nin mu'cemlerinin en büyüğüdür. İçindeki hadis sayısı 25.000, 60.000000 gibi farklı sayılarla belirtilmiştir. Mutlak olarak mu'cem denilince bu eser hatıra gelir. Eğer başka mu'cemler kastediliyorsa, bu açıkça söylenilir.[13]
Mu'cemü'l-Kebir, Irak Evkaf Vezâreti tarafından, Hamdi Abdülmecid es-Silefi'nin tahkik ve tahrici ile 1978, 1983 yılları arasında 25 cilt olarak neşredilmiştir. Ancak muhakkik eserin 200 cüzünden[14] 13, 14, 15, 16 ve 21. cüzlerini, yazmalarını bulamadığı için bastıramadığını ifâde eder.[15]
2. Mu'cemü'l-Evsat: Taberânî'nin "O benim ruhumdur" dediği bu eserin orjinali altı cilttir.[16]
Eser, Mahmud et-Tahhan'ın tahkiki ile 1985 yılında neşrolunmaya başlamış ve 1995 yılında 11 cilt olarak tamamlanmıştır. 11. cilt fihristtir.
Eser, 9485 hadis ihtiva eder.
3. Mu'cemü's-Sagir: Taberânî'nin mu'cemlerinin en küçüğü olan bu eser, bizim tercemesini, şerh ve tahkikini yaptığımız elinizdeki eseridir. Mu'cemü's-Sagîr, Taberânî'nin hocalarından bin tanesinin genellikle birer hadisini ihtiva eder. Müellif, kendilerinden hadis naklettiği hocalarının isimlerini alfabetik sıra içerisinde verir. Kitap, Ahmed bin Abdulvehhab'ın rivâyetiyle başlar, Eserde tekrarlanan hadislerle beraber 1070 hadis vardır. Biz bunlardan 816sını tercüme etmiş bulunuyoruz. Tercüme etmediğimiz hadislerin çoğu tekrar olanlar.
Eserin iki cilt halindeki baskısı 1968 yılında, Abdurrahman Muh. Osman'ın tashihi ile Medine'de Mektebetü's-Selefiyye tarafından gerçekleşmiştir.
Eserin yazma nüshaları GAS 1, 196. Târihu't-türâsil-arabî, 1, 318'de kayıtlıdır.[17]
Biz tercümemizde 1983 Beyrut baskısını esas aldık.[18]
Sünnete Uymanın Ehemmiyeti
Kur'ân'dan sonra en önemli kaynak sünnettir. Sünnet, Peygamberimizin (a.s.m.) sözleri, davranışları, yahut başkalarının yaptığını görüp hoş karşıladığı hallerdir. Peygamberimizin bizzat yapmış olduğu işlere fiilî sünnet, dili ile ifâde ettiği mübarek sözlere kavlî sünnet, başkalarından duyduğu veya gördüğü halde yasaklamayıp hoş karşıladığı hareketlere de takriri sünnet denir. Peygamberimizin namaz kılmasını, abdest alış şeklini fiilî sünnete, "Selâmı yayınız" şeklindeki emrini kavlî sünnete, gördüğü halde ses çıkarmadığı teşbih kullanmayı da takrirî sünnete misâl olarak verebiliriz. Çünkü Peygamberimizin bâtıl ve İslâmın kabul etmediği şeyler karşısında susması düşünülemez.
Evet, Peygamberimizin sünneti, Kur'ân'ın anlattığını teyid eder, onu izah eder, herkesin anlayamadığı hükümleri açığa kavuşturur, kısaca anlatılanları ayrıntılarıyla anlatır, sınırsız olanı sınırlandırır. Onda bulunmayan hükümler koyar. Meselâ Kur'ân'da namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş, fakat namazın farzlarını, rekâtlarını, vaciplerini, kasdî olarak oruç bozmanın keffâreti gerektireceği gibi hususları sünnet açıklamıştır. Sahurda ne zamana kadar yenilmesinin caiz olduğunu ifâde eden,
"Sabah vakti beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yiyin için"[19]
âyetinde geçen "beyaz ve siyah iplik" ifâdesinden maksadın, gündüzün beyazlığı ile gecenin karanlığı olduğu hadiste açıklanmıştır. Bir erkeğe hanımının halâ ve teyzesini nikahlamasının haram olduğunu, erkeğin altın kullanmasının, ipek elbise giymesinin haramlığını yine sünnetten öğreniyoruz.
Bunun içindir ki, Kur'ân'da pekçok âyette sünnete uymanın, Peygamberimize (a.s.m.) itaat etmenin farz olduğu anlatılır. Sünnetin dindeki yerini ve önemini açıkça ortaya koyan âyetlerden bâzıları şu mealdedir:
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah'da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."[20]
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Birşeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Resulüne havale ederek çaresini Kur'ân'da ve Resûlullah'ın sünnetinde arayın —eğer Allah'a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız. Böylesi daha hayırlıdır ve neticesi de daha güzeldir."[21]
"Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı ve şüphe duymaksızın tam bir teslimiyetle razı olup uymadıkça, hakkıyla îman etmiş olmazlar."[22]
"Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah'ın azabı pek şiddetlidir."[23]
Bu âyetlerle Resule uymanın sıkı sıkıya emredilmesi, Peygamberimizin söylediklerinin de vahiy kaynaklı olmasındandır. Bu gerçek bir âyette şöyle anlatılır:
"O kendi keyfine göre konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler."[24]
Sünnetin dînimizde bir kaynak olduğuna işaret eden bu âyetlerin yanı sıra, birçok da hadis vardır. Bunlardan ikisi şöyledir:
"Bana Kur'ân ve bir o kadarı daha [sünnet] verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, 'Size Kur'ân yeter; onda neyi helâl bulursanız, onu helâl kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız onu da haram biliniz' diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir."[25]
"Sizlere iki şey bırakıyorum. Bunlara sım sıkı sarıldığınız müddetçe hiçbir surette doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve Resûlullahın sünnetidir."[26]
Gerek âyet-i kerimelerde, gerekse hadis-i şeriflerde Peygamberimizin emrine tâbi olmak kesin bir şekilde emredildiği içindir ki, başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere bütün Sahabîler ve Sahabîlerden sonra gelen Tabiîn, onlardan sonra gelen Tebe-i Tabiîn ve sonra gelen âlimler kendilerine sorulan bir meselenin hükmünü evvelâ Kur'ân'da aramışlar, onda bulamadıklarında sünnete müracaat etmişlerdir.
Bediüzzaman da sünnetin dinin kaynağı olduğuna şöyle dikkat çeker:
"Zât-i Risâletin akvali gibi ef'al ve ahvali ve etvar ve harekâtı [sözleri gibi fiilleri, halleri, tavır ve hareketleri] dahi menâbi-i din ve şeriattır. Ve ahkâmın me'hazleridir [kaynaklarıdır]."[27]
Bediüzzaman, Muhakemât isimle eserinde de, "Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir"[28] diyerek sünnetin gerçek bir hukuk kaynağı olduğunu ifâde etmiştir. Fakat Bediüzzaman, şeriata kaynak olacak hadislerin sahih olmasını şart koşmakta ve bununla ilgili olarak, "Müfessir-i Kur'ân olan ehâdîs-i sahiha [sahih hadisler] bize kifayet eder" demektedir.[29]
Çağdaş âlimlerden Said Ramazan el-Butî de, sünnetin ehemmiyeti ile ilgili olarak şöyle der:
"Kur'ân ve sünnetin otoritesi dışındaki bütün otoriteleri reddetmekle İslâm, hukukunu hem kavram yönünden, hem de uygulama kaabiliyeti bakımından çeşitli yabancı tesirler yığınının oluşturduğu terekeden kurtarmış; böylece bütün Müslümanları, Allah'ın kelâmı olduğuna inandıkları Kur'ân'ın muhtevası ve onun Hz. Peygamberin sünneti içinde yapılmış tefsiri ile yüz yüze getirmiş oluyorlar."[30]
Yine Asrımız âlimlerinden Mevdudî ise sünnetle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar:
"Bu ümmetin eşsizliği, birliği ve İslâm geleneğinin sürekliliği, toplumun hidâyet kaynaklarının birlikte algılanıp hayata geçirilmesi ile sağlanmıştır. Bu hidâyet kaynakları da Kur'ân ve sünnettir. Müslüman ümmetin zamansal dikey oluşumu ile mekansal yatay oluşumu Kur'ân ve sünnete olan bağlılıkları nisbetinde olmuştur. Bir kaynak olarak sünnet, değerlendirme dışa bırakılacak olursa, ümmet yapısı çözülür, korunamaz."[31]
Sünnet-i Seniyyeye Uymanın Sevabı
Sünnete uymak çok sevaplı bir iştir. Bilhassa bid'aların yaygınlaştığı, ümmetin fesada gittiği zamanımızda sünnete tâbi olmak daha ehemmiyetlidir. Böyle zamanlarda bir sünneti işlemek binlerce sevap kazandırabilmektedir. Resûlullah (a.s.m.) bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde eder:
"Bid'ad ve ve dalâletlerin her tarafı istila ve ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır."[32]
Sünnete tâbi olmanın bu derece büyük sevap kazandırmasının sebebini şöyle izah edebiliriz:
Bir Müslümanın en yüksek gayesi, Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Allah'ın rızasını kazanma yolları içerisinde en sağlamı, en makbulü ve en kısası, Resûlullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. Resülullahı sevmek ve ona tâbi olmak bizi Allah'ın rızâsına götürecek yegâne yoldur. Bu gerçek bizzat Rabbimiz tarafından şöyle ifâde edilir:
"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."[33]
Yüce Rabbimiz Nisa Sûresinin 69. âyetinde de kendisine hakkıyla iman etmeyi, her hususta Resülullahın hükmünü tam bir teslimiyetle kabul etme şartına bağlamıştır. Bu âyet-i kerimede de meâlen şöyle buyururur:
"Her kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdir. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır!"
Bununla ilgili olarak bir başka âyet-i kerimenin meali ise şöyledir:
"Sizden kim Allah'a ve Resulüne itaat eder ve güzel işler yaparsa, ona da mükafaatını iki kat veririz. Onun için biz Cennette pek güzel ve arkası kesilmeyecek bir rızık hazırlamışızdir."[34]
"Andolsun ki, Allah'ın rahmetini ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için, Allah'ın Resulünde size güzel bir nümûne vardır"[35]
Allah Bizden Resulüne Uymamızı Niçin İstiyor?
Cenâb-ı Hakkın bizden Resulüne uymamızı istemesi, model ve rehber olarak onu göstermesinin sebebi, bizi kendi rızâsına ulaştıracak her türlü hal ve hareketi, ibâdet ve güzel ahlâkı onun mübarek şahsında topladığı içindir. Sevgili Habibini her yönden en mükemmel surette, en ideâl ve mutedil bir şekilde yarattığı içindir. Böyle olduğu içindir ki,
"Muhakkak ki, sen yüce bir ahlâka sahipsin"[36]
ifadeleriyle onun ahlâkını övmüştür. Peygamberimiz de,
"Rabbim bana, edebi en güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiştir" buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
Evet, sünnet-i seniyyenin her bir meselesi, karanlıklı ve zararlı yollarda birer pusula ve fener vazifesi görür. Herkes akimi kemiren, ruhunu tâzip eden, kalbini yaralayan dertlerin ilacını sünnet-i seniyyede rahatlıkla bulabilir. Sünnet-i seniyye düsturları ruhî, aklî ve kalbî, bilhassa içtimaî yaralar için çok faydalı merhem ve ilaçtır.
Peygamberimiz dış görünüşü ve bünyesi itibarıyla en güzel insan, en seçkin bir şahsiyet olduğu gibi; yaşayışı, hareketi ve ahlâkı bakımından da hep itidal ve istikamet üzere olmuş; ifrat ve tefritten uzak bir hayat yaşamıştır. Bunun için, sünnet-i seniyyenin her meselesinde bir nur, bir edep ve bir hikmet vardır. "Sünnet-i seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın" diyen Bediüzzaman Hazretleri, "Edebin envaını [her çeşidini] Cenâb-ı Hak Habibinde cemetmiştir [toplamıştır]. Onun sünnet-i seniyyesini terk eden edebi terk eder" der.[37]
Peygamberimizin her hareketi tâbi olunacak ve takip edilecek en güzel rehberdir. Ölçü olarak alınacak en sağlam kanunlardır. Onun günlük yaşayışla ilgili sıradan bir hareketinde bile insan hayatını yakından ilgilendiren birçok fayda ve hikmetler vardır. Meselâ yemekten önce ve sonra ellerini yıkayan, sofrada iken sünnete uyarak midesini tıka basa doyurmayan, yatağa girerken sağ tarafına yatan bir insan sıhhat bakımından birçok faydalar elde eder. Aynı şekilde evine girerken Resullahın tavsiyesini dinleyerek selâm veren, aile ve çocukları arasında bulunduğu vakit Resulullahın aile hayatıyla ilgili sünnetini yaşayan huzurlu bir aile hayatı yaşar. İş hayatında herkese güler yüz gösteren, herkese yardımcı olmaya çalışan, bitmez tükenmez bir hazine olan kanaat düsturuna ve iktisat prensibine hassasiyet gösteren biri bunun maddî manevî faydasını elbette görecektir.
Bir diğer husus, sünnet-i senîyyeyi yaşayan bir mü'min, hem kendi doğru yoldan sapmaz, hem de başkasını saptırmaz. Bu gerçek sünnetin sahibi Resulullahın mübarek lisânında şöyle ifâde edilir:
"Ey insanlar size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalâlete düşmezsiniz. Onlar: Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir."[38]
İşte sünnet-i seniyyenin yaşanmasında daha bunlar gibi birçok hikmetler vardır. Bu sebeple, her Müslüman sünnet-i seniyyeyi yaşamayı ve yaşatmayı kendisi için en mühim vazife olarak görmelidir.
Sünnetin her meselesine uymak mümkün olmayabilir. Bediüzzaman'ın da ifâde ettiği gibi, sünnet-i seniyyenin herbir nevine tamamen bilfiil tâbi olmak, imanda kemâl mertebede bulunan evliya ve asfiya gibi kimselere ancak müyesser olur. Fakat bir Müslüman, "Ben sünnetin her çeşidini tatbik edemiyorum, acaba benim sünnete olan bağlılığım kalmadı mı?" diye düşünmemelidir. Çünkü, insan hayatının bütünü gibi geniş bir dâireyi içine alan sünnetin tamamına bilfiil uymak mümkün değildir. İnsan hâlis niyetiyle, sünnete taraftar olmasıyla, işlemese dahi sünnetin esaslarını kabul edip talip olmasıyla bu bağlılığı göstermiş olur. Bu herkesin elinden gelir. O halde ümitsizliğe düşmeye gerek yoktur.[39]
Bir hususu daha belirtmek isteriz. Sünnet-i seniyyenin terkinde günah olmamakla birlikte, büyük sevaptan mahrumiyet vardır. Peygamberimizin biz Müslümanlara iki büyük emânetinden biri olan sünnetin değiştirilmesi ise bid'attır, dalâlettir ve büyük hatâdır. Ehemmiyetsiz görülmesi büyük bir kabahattir. Bediüzzaman, sünnetin ehemmiyetsiz görülmesini cinayet olarak vasıflandırır.
Sünneti bile bile terk eden Resulullahın şefaatinden mahrum kalır. Şefaat, Peygamberimizin Kıyamet gününde ümmetinin günah ve kusurlarını affetmesini Allah'tan istemesidir.[40]
Peygamberimizin Bütün Fiillerinin Bağlayıcılık Açısından Aynı Mıdır?
Peygamberimizin bütün fiilleri bağlayıcılık açısından aynı derecede dinî bîr kaynak teşkil etmez. Alimler, Peygamberimizin fiillerini bağlayıcılık açısından şu üç kısma ayırırlar:
1. Hem Peygamberimizin, hem de ümmetinin uyması gereken fiiller: Peygamberimizin İslâmiyetin emirlerini açıklamak için yaptığı fiillerde ümmetinin kendisine tâbi olması gerekir.
Peygamberimizin yaptığı bir fiil kendisi için farz ise ümmeti için de farzdır. Namaz kılması, oruç tutması, haccetmesi gibi. Fiil Peygamberimiz için vâcipse ümmeti için de vaciptir. Kurban kesmesi, vitir namazmda kunut tekbiri alması gibi. Fiil Peygamberimize mübahsa ümmetine de mubahtır. Yemesi, içmesi, yatması gibi. Farz ve vacip olan fiiller terk edilmez, hiçbir şekilde değiştirilmez.
Peygamberimize tâbi olarak ümmetinin bâzı fiilleri işlemesi de sünnettir. Sabah namazının farzından önce iki rekât, öğlen namazının farzından önce dört, farzından sonra iki rekât namaz kılmak, abdest azalarını yıkamaya sağdan başlamak gibi.
2. Peygamberimizin kendisine mahsus fiilleridir: Bunlara "Hasâisü'n-Nebeviyye" "peygamberliğe ait özellikler" denir. Meselâ Peygamberimizin gece teheccüt namazı kılması farzdı. Fakat bizler için bu namaz farz değil, sünnettir.
3. Peygamberimizin beşerî yönü ile ilgili olan fiiller: Yemesi, içmesi, giyinmesi, konuşması, yürümesi gibi. Bunlara "âdâb" denilir. Âdaba uymak şart değilse de bir Müslüman bu hareketlerinde de Peygamberimizi (a.s.m.) taklid ederse, bu günlük hareket artık sıradan bir hareket olmaktan çıkar, Allah rızâsı için Resûlullahı taklid ettiğinden bir ibâdet mânâsı kazanır. Böylece bütün bir ömrü ibâdetle geçirmek mümkün olur. Bunun içindir ki, Sahabîler bu davranışlar bakımından da Peygamberimize uymaya çok ehemmiyet vermişlerdir. Bunun birçok misâlinden bir kaçına yer verelim:
Enes (r.a.) çocuklara rastladığında selâm vermiş, Resûlullahın da (s.a.v.) çocuklara rastladığında onlara selâm verdiğini rivayet etmiştir.[41]
Hz. Ömer Hacerü'l-Esved'i öptükten sonra şöyle demişti:
"Hiç şüphesiz, ben senin bir taş parçası olduğunu biliyorum. Ne faydan dokunur, ne de zararın. Eğer Resûlullahın (s.a.v.) seni öptüğünü görmemiş olsaydım, ben de öpmezdim."[42]
Abdullah bin Mugaffel de (r.a.) hatırlattığı bir sünnete uymayan ve aksine hareket eden bir akrabasına darılmıştır.[43]
"Ben Resûlullahın (s.a.v.) izini takip eder, onun yaptığını yapmaya çalışırım"[44] diyen Ebû Mûsâ el-Eş'arî de (r.a.), her sözünde, her hareketinde Peygamberimizi örnek alırdı. Bir gün oğlu aksırmıştı. Ona "Yerhamükallah" demedi. Bir başkası aksırdı, ona "Yerhamükallah" diye duâ etli. Bunun sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi:
"Peygamberin (s.a.v.),
"Biriniz aksırdığı zaman eğer, "Elhamdülillah" derse, siz de "Yerhamükallah" deyin. Demezse siz ona "Yerhamükallah" demeyin" buyurduğunu işittim."[45]
Sünnetin mertebeleri olduğunu söyleyen Bediüzzaman bununla ilgili olarak meâlen şöyle der:
Bir kısmı farzdır, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilatıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır; hiçbir cihetle değişmez. Bir kısmı da nafile çeşidindendir. Bu da iki kısımdır:
Bir kısmı farzlara tâbi olan sünnet namazlar, abdestin sünnetleri gibi ibâdete tâbi sünnet-i seniyyelerdir. Onlar dahi Şeriat kitaplarında açıklanmış; onların değiştirilmesi bid'attır. Diğer kısmı 'âdâb' tâbir ediliyor ki, Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid'a denilmez; fakat Peygamberimizin âdabına bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebten istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdetler, yeme, içme, konuşma, yatma gibi fıtrî işlerde Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tevatürle malum olan harekâtına uymaktır. Bu nevi sünnetlere âdâb tâbir edilir. Fakat o âdaba ittiba eden, âdâtını ibâdete çevirir. O âdâbtan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdaba saygı göstermek, korumak, Resûl-i Ekremi (a.s.m.) hatıra getiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i seniyyenin içinde en mühimini, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, âdeta umumî hukuk nev'inden, cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umûmen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nevinden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.[46] Ezan okumak şeâir nevinden bir sünnettir.[47] Bu ifâdelerle sünnetin mâhiyeti ve muhtevasını tespit eden Bediüzzaman, sünnete uygun yaşamanın Müslümanlar arasında gerçek bir barış ve huzur medeniyeti kurmaya sebep olduğuna da dikkat çekiyor. Onun getirdiği şeriatın on dört asrı ve insanlığın beşte birisini âdilâne ve hakkaniyet üzere idare ettiğini söylüyor. Onun getirdiği kanunların bedevi, okuma yazma bilmeyen, sosyal hayattan mahrum olan kimseleri, yaşadığı devirde çok çok ileri olan milletlere birer üstad, birer muallim yaptığını ifâde ediyor.[48]
Sünneti Nakledenler Güvenilir Kimselerdir
"Bâzı kimseler sünneti nakleden kimselerin güvenilir olmadığını, bu sebeple sadece Kur'ân-ı Kerimin esas alınması gerektiğini iddia ediyorlar. Acaba öyle mi?"
Bu ve benzeri sözler, İslâmiyeti ortadan kaldırabilmek için yüzyıllardır oynanan oyunların bir uzantısıdır. Bunlar bazan açıkça saldırırlar, bazan dost perdesi altında görünen kimseler vasıtasıyla fikirlerini yayarlar. Samimî olsa da aklî muhakemeden noksan kimselerin de bu görüşleri benimsemesi, böylelerinin ekmeğine yağ sürer.
Herşeyden önce böyle bir iddia başta Sahabiler olmak üzere Tabiîne, Tebe-i Tabiîne bir iftiradır. Çünkü hadisler bize kadar Sahabiler, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn yolu ile gelmiştir. Böyle bir sözün nasıl büyük bir iftira olduğunu anlayabilmek için bu başlık altında sünnetin bize kadar nasıl hassasiyetle geldiği konusu üzerinde duracağız. Hadis naklinde ilk halkayı Sahabiler teşkil ettiklerine göre önce onlar üzerinde duralım:[49]
Sahabilerin Fazileti
Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Sahabiler adalet sahabidir ve itimada şayandır. Bunda hiçbir Ehl-i Sünnet âliminin görüşü farklı değildir. Ehl-İ Sünnet âlimleri, Şahabının güvenilir ve itimada şayan olduğuna âyet ve hadislerden delil getirirler. Meselâ bununla ilgili âyetlerden bâzılarının meali şöyledir:
"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği tavsiye eder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah'a hakkıyla iman edersiniz."[50]
''Biz sizi böylece aşırılıktan uzak, adalet ve doğruluk üzere olan bir ümmet yaptık tâ ki kıyamet gününde siz peygamberlerin İlâhî hükümleri tebliğ etmiş olduklarına dâir, insanlar üzerine şahit olun, Peygamber de sizin doğru yolda olduğunuza şâhît olsun."[51]
"İslâm'da önceliği olan Muhacir ve Ensar ile onları güzellikle takip ederek örnek alanlar ve onları hayırla yâd edenlere gelince: Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdır. Allah onlara, içinde ebedî olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. Bu ise en büyük kurtuluştur."[52]
Daha pekçok âyette Yüce Rabbimiz Sahabîleri över ve onlardan razı olduğunu bildirir. Bütün bu âyetler Sahabîlerin âdil ve güvenilir olduğu hususunda tam bir katiyet ifade eder. Kıyamete kadar okunacak bir kitap olan Kur'ân'da Allah'ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği insanların yalan söylemesi ve onlara güvenilmemesi elbette düşünülemez.
Diğer taraftan Sahabîlerin fazileti hususunda âyetlerin yanı sıra sayılamayacak kadar çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bâzılarının meali şöyledir:
"Ashabım hakkında Allah'tan korkun! Ashabım hakkında Allah'tan korkun! Sakın benden sonra onlara düşman olup sövmeyin. Onları seven, bana olan sevgisinden dolayı sevmiş olur. Onlara kızıp kin duyan da, bana olan kin ve düşmanlığından dolayı böyle yapmış olur. Onlara sıkıntı veren bana sıkıntı vermiş; bana sıkıntı veren de Allah'a ezâ etmiş olur. Allah'a ezâ eden de büyük bir felâketle yüz yüze gelmiş demektir."[53]
"Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni göreni görene"[54]
"Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisinin arkasından giderseniz gidiniz, doğru yolu bulursunuz."[55]
Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadislerinde de Ashabına dil uzatılmamasını emreder ve şöyle buyurur:
"Sakın benim Ashabıma sövmeyin. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Uhud Dağı kadar altını sadaka olarak verseniz, Sahabîlerimden birinin iki avuç hurma sadakasına, hattâ bunun yarısına bile yetişemezsiniz."[56]
Birgün Peygamberimize, "İnsanların en hayırlısı hangisidir?" diye soruldu. O da;
"Benim asrımdakilerdir. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenlerdir" buyurdu.[57]
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz (s.a.v.), Sahabîleri sevmeyi kendisini sevmekle onlara sıkıntı vermeyi kendisine sıkıntı vermekle bir tutuyor. Sahabîleri, "Ne mutlu beni görenlere!" buyurarak övüyor. Sahabîleri görmeyi bir bahtiyarlık sayıyor. Sahabîlerin hangisinin peşinden gidilirse gidilsin doğru yolun bulunacağını bildiriyor. Ashaba dil uzatmayı yasaklıyor. Sahabe olmayanın vereceği Uhud Dağı kadar sadakanın onların verdiği bir avuç hurmaya yetişemeyeceğini bildiriyor.
İnsanların en hayırlısının Sahabîler olduğunu bildiriyor. Pekçok hadislerinde isim isim Sahabîlerin faziletlerini sayıyor. Bütün bunlar ortada iken Sahabîlerin verdiği haberi güvenilir bulmamak iftira değilse nedir? Evet, bizzat Allah ve Resulünün güvenilir olduğunu bildirdiği kimselere sıradan ve ne olduğu belirsiz insanların dil uzatması, güvenilir olmadıklarını söylemeleri, asıl kendilerinin güvenilir olmadığını, samîmi olmadıklarını göstermez mi?
Sahabilerin fazileti hakkında faraza hiçbir âyet ve hadis olmasa idi, onların itimad edilir kimseler olduğuna yine hükmedebilirdik. Çünkü bu insanlar bütün dünyanın Peygamberimizin karşısında olduğu bir zamanda ona iman etmişler, imanları uğrunda dayanılmaz işkencelere maruz kalmışlar, müşrik oldukları için babalarını, annelerini, evlatlarını, amca ve dayılarını karşılarına almışlar. İmanları uğrunda vatanlarından, sevdiklerinden ayrılıp hicret etmişler, bütün servetlerini Allah rızası için harcamışlar, İslâmiyetin yayılması için hayatlarını feda etmişler, Peygamberimize (s.a.v.) etten birer kalkan olmuşlardır. Böyle insanlara itimat edilmeyecek de, "Hadis nakledenlere itimad edilmez" diyenlere mi güvenilecek? İslâmiyetin yayılması için bu derece gayret ve fedakarlık gösteren insanların İslâmiyet hakkında yanlış şeyleri nakledeceklerini, Peygamberimiz hakkında yalan uyduracaklarını söylemek hangi insafa sığar. Bu konuda Bediüzzaman'ın şu ifâdeleri ne kadar yerindedir. (Mealen alıyoruz):
İnsan fıtratında yalana "Yalan" demeye bir meyil vardır. Sahabîler ise sıdk ve doğruluk için can ve mal, anne ve baba, kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, cehennem ateşinden yerini hazırlasın!"[58]
mealindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalan karşısında susmaları mümkün değildir.[59]
İnsanın fıtratında yalana "Yalandır" demeye karşı cibillî bir meyil vardır. Bilhassa her topluluktan daha çok yalana karşı susmayan Sahabîler olsa; hele haber verilen şeyler Resûl-i Ekreme (a.s.m.) ait olsa; bilhassa nakledenler Sahabilerin meşhurlarından olsa, artık ona yalan karışmaz.[60]
Bâzıları "Hatâ Yapabilirim" Endişesiyle Hadis Rivayet Etmedi
Sahabîlerden bâzıları "Belki hatâ yapabilirim" düşüncesiyle ya hiç hadis rivayet etmemişlerdir, veya çok az rivayet etmişlerdir. Meselâ ilk Müslümanlardan ve hayatta iken bir hadiste toplu olarak Cennetle müjdelenen on Sahabîden birisi olan Saîd bin Zeyd'in nerede ise hiç hadis rivayet etmediği nakledilir.[61]
Hadis rivayet etmekten çekinen Sahabîlerden birisi de yine Cennetle müjdelenen on Sahabîden biri olan Zübeyr bin Avvam'dı (r.a.). Oğlu Abdullah (r.a.) kendisine, "Ben senin İbni Mes'ud, filan veya filan gibi hadis rivayet ettiğini görmüyorum, niçin?" diye sormuştu. Hz. Zübeyr şu cevabı verdi:
"Şunu iyi bil ki, ben Müslüman olduğumdan beri Resûlullahtan (s.a.v.) ayrılmadım. Ancak ben ondan bir söz işitmiştim.
"Kim bile bile bana yalan isnatta bulunursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın" buyurmuştu."[62]
Evet, daha bir çok Sahabî,
"Kim benim üzerime söylemediğim bir sözü söyledi diye yalan uydurursa Cehennemdeki yerine hazırlansın"[63]
mealindeki hadis-i şerifin tehdidinden öylesine korkuyordu ki, hadis rivayetinden çekindikleri için, "Biz ihtiyarladık. Resûlullahtan hadis rivayet etmek çok zordur" diyorlardı.[64] Bildikleri pekçok hadisi dahi "Belki bir kelimesini yanlış nakledebilirim" endişiyle rivayet etmekten vaz geçiyorlardı.
Hz. Enes, çok hadis rivayet etmekten çekiniyor ve "Sizlere çok hadis rivayet etmeme Resûlullahın şu hadisi cidden mâni olmaktadır" demiş ve "Kim benim üzerime yalan söylerse..." hadisini zikretmiştir.[65]
Yine Enes (r.a.) bir hadis rivayet edip bitirdiğinde, "...veya hadis Resûllullahın buyurduğu gibidir"[66] demeyi âdet edinmişti. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) Ebu'd-Derdâ (r.a.) gibi Sahabîler de bunu âdet edinmişlerdi.
Sahabilerin Tabiîn âlimlerinden el-A'meş, Sahabîlerin hadis hususundaki titizliklerini şu ifâdelerle övmüştür:
"Bu ilim öyle bir topluluğun elindeydi ki, onlardan birine, gökten yere düşmek bu ilme bir vav, bir elif, veya bir dal ilave edilmesinden daha sevimli gelirdi."[67]
Hadis rivayet edenleri inceden inceye araştırıp değerlendirmeye tâbi tutan ve bu sahada eser veren İbni Kayyım el-Cevzî bununla ilgili olarak şöyle der:
Sahabi bir söz söylediği, bir hüküm veya bir fetva verdiği zaman, onda bizde bulunmayan anlayış imkanları vardır. Sahabînin bir meseleyi iyi anlayabilmesinin sebebi, Peygamberimizden (s.a.v.) veya başka bir Sahabîden işitmiş olmasından kaynaklanır. Sahabîlerin hal ve yaşayışlarını bilmeyenler her hangi bir husus hakkında "Eğer Sahabîler bu konuda Peygamberimizden bir şey duymuş olsalardı naklederlerdi" derler. Halbuki Sahabîler Peygamberimizden birşey naklederlerken fazla veya eksik bir şey söyleriz diye korkarlardı. Onlar Peygamberimizden işittikleri şeyi defalarca konuştukları halde onu Peygamberimizden işittiklerini açıklamazlardı.[68]
Hadis Rivayet Edenlerden Şahit İstendi
Sahabîler gerektiğinde birbirlerine rivayet ettikleri hadisi Resûlullahtan duyduklarına dâir şahit istemişlerdir. Buna birkaç misâl verelim:
Hz. Ebû Bekir'e (r.a.) bir nine gelerek torununa mirasçı olmak istediğini söyledi. Ebû Bekir (r.a.), "Ben Kur'ân'da nine için miras hakkı olduğunu bulamıyorum. Peygamberin de (s.a.v.) ninenin bir hakkının olduğunu söylediğini bilmiyorum" dedi. Orada bulunan Mugîre (r.a.) "Resûlullah (s.a.v.) nineye 1/6 verdi" dedi.
Hz. Ebû Bekir, "Senden başka bu hususta bilgisi olan var mı?" diye sordu. Muhammed bin Mesleme (r.a.) buna şahitlik edince de nineye 1/6 hakkını verdi.
Hz. Ömer, bâzı zamanlar "Resûlullah şöyle buyurdu" diyenlerden bunu gerçekten Resûlullahtan işittiklerine dâir iki şahit istemiştir.
Bir defasında âlim Sahabîlerden Ebû Musa el-Eş'arî (r.a.) Hz. Ömer'i ziyarete gelmişti. Huzuruna girmek için izin istedi. İsteğine karşılık alamayınca geri döndü. Kapıyı açan Hz. Ömer onun döndüğünü görünce sebebini sordu. Ebû Musa (r.a.) şu cevabı verdi:
"Senden üç defa müsaade istedim, izin vermedin. Bunun üzerine geri döndüm. Çünkü Resûlullahın (s.a.v.),
"Biriniz bir yere girmek istediğinde üç defa izin istesin. Müsaade edilmezse geri dönsün" buyurduğunu işitim."
Hz. Ömer (r.a.) Ebû Musa'nın (r.a.) yalan söylemeyeceğinden emindi. Fakat yine de hadisi tahkik etmek istiyordu. Ebû Musa'ya (r.a.), "Bunu Resûlullahtan işittiğine dâir bir delil getir. Yoksa seni cezalandırırım" dedi.
Bunun üzerine Ebû Musa (r.a.) Sahabîlerin toplu bulunduğu bir yere gitti. Durumu onlara izah etti. Aynı hadisi Resûlullahtan duyduğunu söyleyen Übey bin Ka'b (r.a.)-Diğer bir rivayete göre Ebû Said el Hudrî (r.a.)-ile Hz. Ömer'e gitti. Übey (r.a.) bu hadisi Resûlullahtan (s.a.v.) kendisinin de işittiğini söyledi.[69]
Hz. Übeyy bir hadis rivayet etmişti. Hz. Ömer kendisinden şahit istedi. Übeyy (r.a.) ispat için huzurdan çıktığında, Ensardan bir grupla karşılaştı. Onlar Hz. Ömer'e, "Hepimiz bu hadisi Resûlullahtan (s.a.v.) işittik" dediler. Hz. Ömer Hz. Übeyy'e, "Ben senin doğru söylediğinden şüphe etmiyordum. Fakat hadisin bence de sabit olmasını arzuladığım için ispatını istedim" dedi.
Hz. Ali de (r.a.) hadis rivâyetindeki titizliğini şu sözlerle ortaya koymuştur:
"Ben, Peygamberden hadis işittiğim zaman elimden geldiği kadar o hadisten faydalanmaya çalışırdım. Başkası bana hadis rivayet ettiği zaman, ona yemin ettirirdim, yemin ettiği zaman onu tasdik ederdim."
Hz. Ali'ye hadis rivayet edenler Sahabî idi. Onların yalan yere yemin etmeleri ise düşünülemez.
Hz. Ali'nin şu sözü de yine onun hadis rivâyetindeki titizliğini gösterir:
"Ben size Resûlullahtan (s.a.v.) hadis rivayet ettiğimde gökten aşağı düşmem, bana, ona yalan isnadda bulunmamdan daha sevimli gelir."[70]
Sahabîlerin bütün bu titizliklerine rağmen hicrî birinci asrın ortalarından itibaren bilhassa siyâsî gayelerle hadis uydurulmaya başlandı. Bu durum Sahabîleri ve onların talebeleri olan Tabiîni daha da dikkatli olmaya sevk etti. Rivayet eden kimse daha dikkatli incelenmeye, hadisi kimden aldığı tahkik edilmeye başlandı. Abdullah bin Abbas (r.a.) bununla ilgili olarak şöyle der:
"Bizler bir zamanlar bir adamın 'Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu' dediğini işittiğimizde gözlerimizi ona çevirir, kulaklarımızı ona verirdik. Sonraları halk hırçın ve uysal develere binince (olur olmaz şeyler anlatmaya başlayınca) biz de onlardan hadis rivayet etmekten vaz geçtik."[71]
Sahabîlerden bâzıları da hadis rivayet edenlerin bir hadisi Peygamberimizin (s.a.v.) ağzından harf harf kelime kelime nasıl işitmişse aynen rivayet etmelerini şart koşuyorlardı. Meselâ Abdullah bin Ömer (r.a.) bir defasında mânayı bozmayan bir kelimeyi değiştirerek rivayet eden kimseye kızmış ve "Yazıklar olsun sana! Hz. Peygambere (s.a.v.) yalan isnat etme!" demiştir.
Yine Abdullah bin Ömer (r.a.) İslâmın beş şartını sayarken Ramazan orucunu beşinci sıraya alan birine kızmış ve Resûlullahtan nasıl işitti ise öyle rivayet etmesini istemiştir.[72]
İşte Sahabîler Resûlullahın sözlerine böylesine sahip çıkıyor, onun adına yalan uydurulmaması için böylesine hassasiyet gösteriyorlardı. Böyle iken onlara itimat edilemeyeceğini söylemek dini tahrip etmekten başka nedir? Sahabîlerin adaleti ve onlara dil uzatanlarla ilgili Ebu Zür'a er-Râzi'nin konu ile ilgili bir sözünü de burada nakledelim. Bu zât şöyle diyor:
"Bir kimsenin Sahabîlere kötü bir nazarla baktığını görürsen anla ki, o kimse zındıktır. Çünkü Peygamberimiz haktır, Kur'ân haktır, bunları bize tebliğ edenler ise Sahabîlerdir."[73]
Ebû Hüreyre (r.a.) Niçin Çok Hadis Rivayet Etti?
Burada "Sahabîler madem bu derece titizlik gösteriyorlardı. Ebû Hüreyre (r.a.) niçin pekçok hadis rivayet edebildi?" şeklide bir suâl hatıra gelebilir. Maalesef bâzı kendini bilmezler Ebû Hüreyre (r.a.) gibi binlerce hadisi bize ulaştıran bir Sahabîyi yalancılıkla itham ettikleri için bu konu üzerinde ayrıca durmak istiyoruz. Önce çok hadis rivayet etmesinin sebepleri üzerinde duralım.
Ebû Hüreyre (r.a.) "Vallahi Allah'ın kitabındaki şu âyet olmasaydı, size ebediyyen birşey rivayet etmezdim" der. Sonra,
"Biz kitapta insanlara iyice açıkladıktan sonra, indirmiş olduğumuz açık delilleri ve doğru yolu gizleyenlere gelince: Onlar, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimselerdir; lanet edebileceklerin hepsi onlara lanet eder"[74] âyetini okurdu.[75]
Ebû Hüreyre (r.a.) çok hadis bilmesinin ve bunu unutmamasının sebeplerini de şöyle haber vermiştir:
"İnsanlar 'Hadislerin çoğunu niçin Ebû Hüreyre rivayet ediyor' diyorlar. Muhacir kardeşlerimiz alış verişle, Ensar kardeşlerimiz de mallarıyla meşgulken, şu Ebû Hüreyre karın tokluğuna Resûlullaha (s.a.v.) bağlanmış ve onların işitmediklerini işitip, ezberlemediklerini ezberlemiştir."[76]
Ebû Hüreyre (r.a.) duyduğu hadisleri unutmamasını da Resûlullahın (s.a.v.) bir duasına bağlıyor. Bunu da şöyle haber veriyor:
Bir gün Resûlullaha, "Ya Resûlallah, senden çok hadis işitiyorum, fakat hafızamda fazla tutamadan çabuk unutuyorum" dedim.
Bana "Hırkanı yay" diye emretti. Ben de hırkamı yere serdim. Eliyle birşey avuçlayıp içine koydu. Sonra, "Topla onu" dedi. Bu hadiseden sonra Resûlullahtan duyduğum hiçbir şeyi unutmadım.[77]
Hadis rivayetinde 5374 hadisle birinci sıraya yerleşen Ebû Hüreyre (r.a.) aslında naklettiklerinin dışında daha pekçok hadis ezberlemişti. Onları rivayet etmemesinin sebebini kendisi şöyle açıklamıştır:
"Allah'a yemin ederim ki, Resûlullahtan (s.a.v.) her işittiğimi size nakletseydim, 'Ebû Hüreyre delirdi' diye beni taşa tutardınız."[78]
Bediüzzaman, Ebû Hüreyre (r.a.) ile ilgili olarak meâlen şöyle der:
Sahabe içinde, Peygamberimizin hadislerini gelecek asırlara ders vermek için, Sahabîlerin âlimlerinden bâzıları ona manen vazifeli idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet, Hz. Ebû Hüreyre, bütün hayatını, hadisleri ezberlemeye vermiş; Hz. Ömer siyaset alâmiyle ve hilâfet-i kübra ile meşgul imiş. Bu sebeple hadisleri ümmete ders vermek için Ebû Hüreyre, Enes ve Câbir gibi zatlara îtimat edip, kendisi az hadis rivayet etmiştir.[79]
Bediüzzaman'ın Ebû Hüreyre (r.a.) ile ilgili bir övgüsü de şöyledir:
Peygamberimizin (s.a.v.) kudsî bir medresesi olan Suffe'nin namdar, sâdık, hafız bir talebesi olan Ebû Hüreyre'nin, umum Ehl-i Suffeyi manen şahit göstererek, adeta umumunu temsil edip şu ihbarı, tevatür derecesinde kesin kabul etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok. Acaba, Hz. Ebû Hüreyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden "Kim bile bile benim söylemediğim birşeyi söyledi diye uydurursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın" hadisini işiten ve nakleden, hiç mümkün müdür ki, ezberindeki hadislerin kıymetini ve sıhhatini şüpheye düşürüp, Ehl-i Suffe'yi tekzibe hedef edecek muhalif bir söz veya asılsız bir vaka söylesin? Hâşâ![80]
Sahabîlerle ilgili bahse son verirken Bediüzzaman'ın bu konudaki değerlendirmesine yer verelim:
Ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehitleri nazardan düşürmekle iş bitmiyor. Onların omuzlarında dinin sadece nazariyat kısmı vardır. Oysa o ehl-i dalâlet dinin zaruriyet kısmını terk ettirmek ve değiştirmek istiyorlar "Onlardan daha iyiyiz" deseler, meseleleri tamam olmuyor. Çünkü, müçtehidler dinin asıllarına değil, nazariyata, kati olmayan furuat kısmına karışabilirler. Oysa o mezhepsiz ehl-i dalâlet, dinin zaruri şeylerine dahi fikirlerini karıştırmak, değiştirilmesi mümkün olmayan meseleleri değiştirmek ve kesin olan imanın rükunlarına karşı gelmek istediklerinden, elbette dinin esaslarının taşıyıcıları ve direkleri olan Sahabîlere ilişecekler. Heyhat, değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri evliyanın büyükleri, Sahabinin küçüklerine karşı eşitlik dâvasını kazanamamışlardır.[81]
Hadislerin Naklinde Tabiîn Halkası
Hadislerin bize kadar intikal etmesinde Sahabîlerden sonraki halkayı Tabiîn teşkil eder. Tabiîn, Sahabîlerden birini gören ve onunla sohbet eden kimselere denir. Zikrettiğimiz âyet ve hadisin ifadesiyle, Sahabîlerden sonra insanların en hayırlısı bu nurlu nesildir.
Peygamberimizin vefatından sonra Sahabîler gün geçtikçe genişleyen İslâm âleminin dört bir yanına dağılmışlardı. Gittikleri yerlerde hemen etraflarını talebeler kuşatmıştı. Bu talebeler Sahabîlerden hadis öğrenmişler ve sistemli bir şekilde hadisleri toplayıp yazmışlardır. Hadis sahasında meşhur olan Tabiîn âlimlerinden bâzıları şunlardır:
Mekke'de İkrime, Atâ bin Ebî Rabah, Ebû Zübeyr Muhammed bin Müslim; Medine'de, Said el Müseyyeb, Süleyman bin Yesar, Urve bin Zübeyr, Salim bin Abdullah bin Ömer, Kasım bin Muhammed bin Ebî Bekr, İbni Şihab ez-Zührî, Nâfi; Kûfe'de Alkarna bin Kays, İbrahim en-Nehâî, Basra'da Hasan el-Basrî, Muhammed İbni Sirîn, Katade; Şam'da Kabisa, Ömer bin Abdülaziz ve Mekhul; Yemen'de Tavus bin Keysan, Vehb bin Münebbih. Bu zâtların ne derece âlim ve ne derece ibâdete düşkün oldukları hayatlarının anlatıldığı kitaplarda zikredilir.
Böyle iken bunların güvenilir olmadıklarını söyleyen kimsenin asıl kendisi güvenilir değildir.[82]
Hadis Naklinde Tebe-i Tabiîn Halkası
Sahabîlerden, Tabiînden sonra üçüncü halkayı Tebe-i Tabiîn eskil eder. Bunlar da Tabiîni gören ve onların sohbetinde bulunan âlimlerdir. Hadisin ifadesiyle Sahabî ve Tabiînden sonra en faziletli insanlardır.
Hadis rivayetinin en mükemmel şekle girdiği devir, hiç şüphesiz Tebe-î Tabiîn devridir. Bu devirde hadisler sadece toplanmakla kalınmamış, konularına göre ayrılarak bir tasnife tâbi tutulmuştur. O devirde meydana getirilen hadis kitaplarının en meşhuru ve zamanımıza kadar geleni Ehl-i Sünnetin dört mezhebinden biri olan Malikî mezhebinin imamı, Mâlik bin Enes'in Muvatta isimli eseridir. Bir diğeri de Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel'in Müsned'idir.[83]
Hadis İçin Yapılan Seyahatlar
Sahabîler, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn, sadece rastladıkları kimselerden hadis almamışlar, bir hadis de olsa onu ehlinden işitebilmek, tahkik etmek veya râviyi tanımak için meşakkatli yolculukları göze almışlardır. Bu uğruda yaptıkları yolculuklar hakkında müstakil kitaplar dahi yazılmıştır. Mesela bu kitaplardan birisi, Hatib el-Bağdadî'nin er-Rihle fi Talebi’l-Hadis'idir;
İbrahim Ethem gibi bir kalp ehli bu seyahatlar hakkında şöyle demekten kendisini alamamıştır;
"Allah, hadis ehlinin ilim maksadıyla yaptıkları seyahatlar maksadıyla bu ümmetten belâları defediyor."
Burada bu seyahatlara birkaç misal verelim:
Takdim'de de ifâde ettiğimiz gibi, Ebû Eyyub el-Ensârî (r.a.) bir hadisi öğrenebilmek için Mısır'a seyahat etmiştir. Câbir bin Abdullah (r.a.) ve Enes bin Mâlik de (r.a.) hadis için seyahat eden Sahabîlerdendir.
Medine'de bulunan bir zât, Ebû'd-Derdâ'nın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis kulağına ulaştığında bunu tahkik etmek için tâ Dımeşk'e gitmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
"Sen şimdi bana ticarî bir maksatla gelmedin öyle mi?"
"Evet."
"Bir başka ihtiyaç için de gelmedin?"
"Evet.
"Sadece bahsettiğin hadisi öğrenmek için geldin öyle mi?"
"Evet."
"Eğer doğru söyledi isen müjde sana! Çünkü ben Resûlullahın şöyle buyurduğunu işitmiştim:
"Kim ilim öğrenmek için evinden çıkarsa melekler, istedikleri şeyden dolayı duydukları memnuniyet sebebiyle ona kanatlarını sererler."
Tabiînin büyüklerinden Hüşeym de bu uğurda seyahat edenlerdendi. Kendisi bununla ilgili olarak şöyle der:
"Ben Kûfe'de iken Basra'da bir hadis rivayet edildiğini işitsem, kalkıp hemen Basra'ya giderdim. Basra'da iken Kûfe'de bir hadis işitsem hemen oraya gider, hadisi kaynağından dinlerdim." Abdullah bin Mübarek de, "Bin kişinin sevgisi, tek kişinin düşmanlığına satın alınmaz" hadisini sormak için Merv'den kalkıp Basra'ya gelmiştir.
Şa'bi'ye, "Bu kadar ilmi nasıl elde ettin?" diye sordular. Şa'bi şu cevabı verdi:
"Rivayet eden aracılara güvenmeyip, hadisleri ilk kaynağından araştırmak için diyar diyar dolaşmak, seyahatlarını sıkıntılarına cansız eşya sabrıyla sabretmek, ve kargalar gibi erken kalkmak sayesinde."
İbnü'd-Deylemi, hem yeni hadisler öğrenmek, hem de kendisinden rivayet edildiğini duyduğu bir hadisi tahkik için Filistin'den Taife gitmiştir.
Tahkik için yapılan seyahatlara bir misâl daha verelim:
Ahmed bin Hanbel'in övdüğü, "Zeki, ilim için seyahat eden biri" dediği Zeyd bin Hubab, Süfyan-ı Sevrî'den "Bizimle ehl-i kitabın orucu arasındaki fark sadece sahur yemeğidir" hadisini duymuştu. Tam ayrılacağı sırada birisi kendisine, "Süfyan'a bu hadisi rivayet eden Usâme Medine'de henüz hayatta" dedi. Zeyd hemen bineğine binerek Medine'ye gitti. Usâme'yi buldu, işittiği hadisin rivayet zincirini saydı ve böyle bir hadisi rivayet edip etmediğini sordu. O da böyle bir hadisi rivayet ettiğini ifâde etti. Derken Üsâme'ye o hadisi rivayet eden Musa bin Üleyye'nin Mısır'da olduğunu haber aldı. Hemen Mısır'ın yolunu tuttu. Orada Musa'yı buldu ve hadisi tahkik etti. O da böyle bir hadisi rivayet ettiğini haber verdi.
Bilhassa hadisi tahkik etmek için yapılan bu seyahatlar gerçekten çok faydalı olmuş, birçok defa râviler kendilerinin öyle söylemediklerini, yanlış nakledildiğini açıklamışlar, rivayetin doğrusunu bildirmişlerdir. Burada bunun misâllerine girmek istemiyoruz.
Râviyi tanımak için yapılan seyahatlar da çok faydalı olurdu. Müdakkik hadis râvileri, râviyi gördükten sonra onun rivayet ettiği hadisi ya kabul eder veya reddederlerdi. Ebu'l- Atiye bununla ilgili olarak şöyle der:
"Hadisi kulağıma gelen birinden hadislerini dinlemek için günlerce süren yolculuk yapardım. Adamın memleketine varınca ilk araştırdığım husus namazı olurdu. Eğer namaz kıldığını öğrenirsem orada kalıp kendisini dinlerdim. Namaz kılmadığını öğrenirsem hemen geri dönerdim. 'Namazına düşkün olmayan dürüstlüğüne de düşkün olmaz, beni aldatabilir' derdim."
Râviyi tanımak için yapılan seyahatlarda kişi hadis alacağı kimse hakkında öylesine çok suâl sorardı ki, suâl sorulan kimseler bunun sebebini anlayamaz, "Onunla evlenmek mi istiyorsun?" diye alay dahi ederlerdi.[84]
Hadis Rivayet Edenlerde Ne Gibi Vasıflar Aranıyordu?
Hadis nakledenlerin güvenilir olmadıkları iddiasının ne derece asılsız olduğunun bir başka izahı da, hadis rivayet edenlerde aranan vasıfların çok ağır olduğudur.
Peygamberimiz bir hadislerinde,
"Bu din ilmi dinin ta kendisidir. Öyle ise onu kimden öğrendiğinize dikkat edin"[85] buyurarak Müslümanların dînî meseleleri öyle rast gele kimselerden değil, gerçekten meseleyi bilen samimî kimselerden öğrenmeye teşvik etmiştir. Bunun içindir ki, hadisleri toplayan âlimler hadis olarak rivayet edilen sözlerin doğruluk derecesini araştırmışlar, rivayet edenin bunu kimden işittiğini, hangi yolla öğrendiğini sormaktan çekinmemişlerdir. Tabiri caizse hadis olduğu söylenilen sözün gerçekten hadis olup olmadığına dâir onu rivayet eden kimseden "senet" istemişlerdir. Böylece bir hadis, "Ben filandan işittim. O filandan, o filandan, o da Resûlullahtan işitmiş" şeklinde silsile halinde Peygamberimize kadar götürülmüştür. Buna isnad denilir, îsnad, sadece Müslümanlara mahsus bir metoddur. İbni Hazm bununla ilgili olarak şöyle der:
"Güvenilir kimselerin yine güvenilir kimselerden Hz. Peygambere (s.a.v.) ulaşacak şekilde haber nakletmeleri, Allah'ın Müslümanlara lütfettiği bir nimettir. Diğer milletlerde bu yoktur."[86]
İsnadın hadis rivâyetindeki ve İslâmiyetteki ehemmiyetine dâir çeşitli sözler söylenmiştir. Meselâ Muhammed bin Şîrîn devamlı olarak Peygamberimizin (s.a.v.) yukarıdaki hadisini nazara vermiş, Müslümanları kendilerinden İslâmî bilgiler aldıkları kimselere dikkate davet etmiştir. Süfyan es-Sevrî ise, "İsnad mü'minin silahıdır" demiştir. Abdullah bin Mübarek de, isnadla ilgili olarak şöyle der:
"İsnad dindendir. Eğer isnad olmasaydı, isteyen istediğini söylerdi."
Bediüzzaman da "İsnadın faydası nedir?" şeklindeki bir suâle verdiği cevapta meâlen şöyle der:
Faydaları çoktur. Bir faydası şudur: senet ile gösteriliyor ki, senette dahil olan güvenilir, hüccetli, doğru olan hadis ehlinin, bir çeşit icmaını hatırlatır. O senette dahil olan tahkik ehlinin, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o rivayet zincirinde dâhil olan her bir imam, herbir allâme, o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor.[87]
Peki hadis rivayet eden kimse hadisi işittiği kimseleri Peygamberimize kadar saysa, rivayet ettiği söz hadis olarak kabul edilir mi?
Bu suâlin cevabı, "Hayır, kabul edilmezdi" şeklindedir. Çünkü hadis âlimleri, öyle her sözü, o kimse isnadını saysa da hadis olarak kabul etmemişlerdir. İsnadın yanı sıra hadis rivayet eden şahısta bâzı şartlar aramışlardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
1. İslâm ve adalet: Hadis rivayet eden kimsede Müslüman olması şartının aranması kadar tabiî bir şey yoktur. Çünkü İslâmiyetin ikinci kaynağı olan hadislerin Müslüman olmayanlar tarafından değiştirilmeyeceğine kimse teminat veremez.
Adalet ise, hadis rivayet eden kimsenin dinî hayatta tam bir istikamet üzere olması, günahtan uzak durması demektir. Bir hadis râvisi farzları yerine getiriyor, emrolunanı yapıyor, yasaklardan kaçmıyorsa böyle birine "Dininde adaletli, rivayet ettiği hadiste doğru kimse" denir ve rivayet ettiği hadis kabul edilir.
Hadis rivayet eden birinin adaletli olduğu bazan adâlatle bilinen kimselerin o kimse hakkında şehadet etmeleriyle sabit olur. Bazan da adâlatinin ilim ehli arasında şöhret kazanmasıyla ve güvenilir kimselirin kendisinden övgü ile bahsetmelerinden anlaşılır. Meselâ ilim ehli arasında adaleti ile meşhur olan ve her biri hakkında diğerlerinin hayır ve övgü ile bahsettiği hadis râvilerinden bâzıları şunlardır: Mâlik bin Enes, Şu'be bin Haccac, Süfyan es-Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, el-Evzâî, Abdullah ibni Mübarek, Ahmed bin Hanbel.
2. İşittiği hadiste değişiklik yapmamak: Hadis rivayet eden kimsede aranan ikinci şart, işittiği bir hadisi başkalarına rivayet edinceye kadar herhangi bir değişiklik yapmadan işittiği şekilde hafızasında muhafaza etmesi ve gerektiğinde aynen tekralayabilmesidir. Bunu yapamayan biri hafıza bakımından zayıf sayılacağından işitmiş olduğu hadisi aynen rivayet edemez. Bir râvinin hafızasının kuvvet ve kudreti, rivayet ettiği hadislerde hafızası kuvvetli olan râvilerin muvafakati ile bilinir. Şayet bir râvinin rivayet ettiği hadis, zapt bakımından kuvvetli bir râvinin rivayet ettiği hadisten farklı ise, o râvi zayıf sayılır.
3. Akıl: Bir diğer şart, akıllı, yani ayırt edebilme yaşına gelmiş olmasıdır.
Bu şartlardan herhangi birinin bir râvide bulunmaması hem râvinin zayıf sayılmasına, hem de râvinin reddedilmesine sebeptir. Hadis toplayan ve onları tasnif eden âlimler bu şartları taşımayan kimselerden hadis almamışlardır.
İmam Şafiî de, hadis rivayet eden kimsede bulunması gereken şartları şöyle sayar:
"Dinî yaşayışında güvenilen, rivayet ettiği hadiste doğruluğu ile tanınan, rivayet ettiği şeyi bilen, hadisin mânâsını bozacak lafzı anlayan, yani hadisi mânâ üzere değil de işittiği kelimelerle rivayet eden, hadisi ezberlemiş olan, rivayet ettiği bir hadisi başkaları da rivayet ederse ona uygun olan, kendisi ile görüşmediği kimselerden hadis rivayet etmeyen, güvenilir râvilerin rivayet ettiği hadislere zıt düşmeyen, rivayet ettiği hadisin râvilerini Peygambere (s.a.v.) kadar ulaştırabilen râvilerin rivayet ettiği hadisler kabul edilir."[88]
Kimlerden Hadis Kabul Edilmez?
Hadis âlimleri, bu şartları koymanın yanı sıra bir râvinin hadis rivayetini tehlikeye düşürebilecek her türlü ayıbını tespit edip ortaya sermişlerdir. Hadis dilinde buna "cerh" denilir. Hadis rivayet eden kimselerde bir çok hadis âliminin ittifakıyla rivayet ettiği hadisin kabul edilmemesine sebep olan haller vardır. Şu vasıfları taşıyan râvilerden hadis kabul edilmez:
1. İslâmiyetin emir ve yasaklarını yerine getirmeyenler: Farzları yerine getirmeyen ve açıktan günah işleyen kimseler rivayet ettikleri hadislerde doğru olsalar bile onların rivayet ettikleri hadislere güvenilmez.
2. Yalan söyleyenler: Rivayet ettiği hadiste değil de günlük hayatında yalancılıkla tanınan kimselerden de hadis kabul edilmez. Yalan söylemekten tevbe etmedikçe bunlardan hadis alınmaz. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında yalan söyleyerek hadis rivayet edenler tevbe etseler de rivayetleri kabul edilmez.
Bir râvinin yalan söylediği bazan kendisiyle görüşmediği bir râviden hadis rivayeti ile anlaşılır. Ömer bin Musa isimli biri, Humus'ta bir mescitte etrafına toplananlara hadis rivayet ediyordu. "Güvenilir bir râviden şu hadisi duydum" ifâdesi ile naklettiği hadisler çoğalınca, bir zât daha fazla dayanamadı, "Bu işittiğin zat kimdir? Bize ismini söyle" dedi. Ömer bin Musa hadis işittiği kimsenin Hâlid bin Madan olduğunu söyledi. Bu defa da onunla nerede ve nasıl görüştüğünü sordular. Adam "108. senesinde, Ermeniye seferinde" diye cevap verdi. Suâli soran zat bunun üzerine şöyle dedi: "Allah'tan kork da yalan söyleme. Bir defa Hâlid bin Madan 104 senesinde öldü. Sen onun ölümünden dört sene sonra onunla karşılaştığını iddia ediyorsun. Sonra o Ermeniye Seferine değil, Rum seferine katıldı"[89]
Buna benzer daha pekçok haber vardır.
3. Zındıklar: Bunlar genelde Allah'a ve diğer iman esaslarına inanmayan kimselerdir. Şehir şehir dolaşırlar, Müslümanları ifsat etmeye ve dinden çıkarmaya çalışırlar. Çoğu zaman dindar görünürler. Hadis uydurarak halkı kendi yanlarına çekmeye çalışırlar.
4. Rivayet ettikleri hadislerde fazla hatâ yapanlar.
5. Telkine mâruz kalanlar: Bunlar ne rivayet ettiğini bilmeyen kimselerdir. Birisi bunlardan birine gelse, "Bu senin hadisindir, bunu senden rivayet edeyim mi?" dese, kendi hadisi olmadığı halde, "Evet" derler. Böyle kimselerden de hadis alınmaz.
6. Bilhassa yaşlandıklarında, yaşlılık sebebiyle hadisin metin ve senedini birbirine karıştıran kimselerin de rivayet ettikleri hadis kabul edilmez. Rivayet ettikleri hadisin kabul edilmeyeceği daha pekçok kimse vardır. Bunlar hadis usûlü kitaplarında genişçe anlatılır.[90]
Evet, hadis toplayan âlimler hadis aldıkları kimselere çok dikkat ediyorlar, kendisinde bu vasıfların bulunduğu râviden hadis almıyorlardı. Gün geçtikçe hadis toplayan âlimler ve hadis rivayet edenler birbirlerini daha iyi tanıyorlar ve "falan kimse hafıza bakımından zayıftır, falan kimse yazdığı hadis kitabını iyi muhafaza edemez, falan kimse rivayet ettiği hadislere bazan yalan da karıştırır, falan kimsenin hafızası çok kuvvetlidir" gibi sözlerle birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Hadisçilerin birbirleri hakkında edindikleri bu bilgiler, ileride geniş çaplı biyografik eserler hazırlanmasına öncülük etti. Hadis rivayet eden kimselerin hayatlarını, hafıza durumlarını, ahlaklarını geniş geniş izah eden bu eserler asırlardır hadisle meşgul olanlara rehberlik etmiştir. Buhâri'nin Târihü's-Sahabe'si, Tirmizî'nin Tesmiyetu Ashabı Resulullah'ı, İbni Hibban'ın Esmâu's-Sahabe'si, İbni Abdilber'in el-İstiâb'ı, Ebû Süleyman Muhammed bin Abdullah el-Dımeşkî'nin Vefeyât'ı, İbni Hacer el-Askalânî'nin Tezhîbü't-Tezhib'i, Suyutî'nin Tedribü'r-Râvis'i bu kitaplardan sadece birkaçıdır.
Yine Buhârî'nin Kitâbu'z-Zuafâi'l-Kebir'i ve Sagîr'i, Nesâi'nin Kitâbü'z-Züafâ ve'l-Metrûkin, İbni Hibban'ın Ma'rifetetu'l-Mecruhin, İbni Adiyy'in el-Kâmil fi'z-Zuafa isimli eserleri zayıf râvileri tanıtan eserlerden bir kaçıdır.
Aynı şekilde sika ve zayıf râvileri ele alan karma kitaplar da yazılmıştır. İbni Sa'd'ın Tabakâtü'l-Kübrâ'sı, Buhâri'nin et-Târihü'l-Kebîr'i, İbni Ebî Hâtim'in el-Cerh ve't-Ta'dil'i de bu eserlere misaldir.
Evet. buraya kadar hadislerin toplanılmasında gösterilen hassasiyeti kısa da olsa naklettik. Böyle iken ne oldukları ve kimin hesabına çalıştıkları belli olmayan kimselerin çıkıp "Hadisleri rivayet eden kimselere güvenilmediğinden hadisler kaynak olamaz" demesi, İslâmiyetle, akılla ve samimiyetle bağdaştırılabilir mi? Böylelerinin sözüne itibar edilir mi?
Diğer taraftan hadis âlimleri, hadisleri ince elekten geçirerek mütevatir, sahih, hasen, mürsel, munkatı gibi rivayet edenlerin du-rumlarma göre pekçok çeşitlere ayırmışlardır. Böyle iken birilerinin çıkıp Allah rızâsı için gayret gösteren ve hayatları ortada olan İmam Buharı, İmam Müslim, İmam Tirmizî, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Malik bin Enes, Taberânî, Beyhaki, Darekutnî gibi hadis âlimlerinden ve hadisleri dinî bir delil olarak kullanan İmam A'zam, İmam Şâfi, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed gibi daha pekçok âlimden kendilerini üstün görerek bütün hadislerin râvilerini güvensizlikle itham etmeleri dini tahrip gayesine yönelik değilse nedir?[91]
Hiç Hadis Uydurulmadı Mı?
Alimlerin hadisler hususunda gösterdikleri bunca titizliğe rağmen elbette bâzı kimseler hadis uydurmuşlar ve bunları nakletmişlerdir. Fakat bunları Peygamberimizin sözlerinden ayırt etmek hiç de zor olmamıştır. Bu nevi uydurma sözler gerek âyet ve hadislere ters düştüğü, gerekse Peygamberimizin mübarek sözlerine benzemediği için kolayca hadislerden ayırt edilebilmiştir. Zaten Peygamber Efendimiz birçok hadislerinde ümmetinin eline hadislerini hadis olmayan sözlerden ayırt edecek mihenk vermiştir. Bir hadislerinde bununla ilgili olarak şöyle buyurur:
"Benim sözlerimi Allah'ın kitabının ölçülerine vurunuz. Şayet uygun düşerse o bendendir ve ben onu söylemişimdir."[92]
Konu ile ilgili bir başka hadis de şu mealdedir:
"Benden rivayet edilen bir söz işittiğinizde, kalpleriniz onu güzel görür, bedeniniz ona itaate meyleder, onu İslâmın ruhuna uygun bulursanız o bana aittir. Şayet o sözü kalpleriniz çirkin görür, bedeniniz ona itaatten kaçınır ve onu İslâmın ruhuna uygun bulmazsanız, ben o sözden uzağım."[93]
İşte hadis âlimleri her sözü mihenge vurmuşlar, kuyumcunun altını demirden kolayca ayırt edebilmesi gibi, onlar da uydurma sözleri hadislerden aynı kolaylıkta ayırt etmişlerdir. Hadis olarak uydurulan sözleri toplayarak kitap halinde neşretmişler, Müslümanları bu uydurma sözlerden korumuşlardır. Mânâ âleminde Resûlullah (s.a.v.) ile görüşen ve ondan hadis öğrenen Suyutînin el-Le'ali'l-Masnuafi'l-Ehâdisi'l-Mevzua isimli eseri, İbni Kayyım el-Cevzî'nin Türkçeye de tercüme edilen, el-Menârü'l-Münifi bu eserlerden bir kaçıdır.[94]
Hadislerin Başlangıçta Yazılmamış Olması Meselesi
Hadislere şüphe iras etmek isteyenlerin üzerinde durdukları bir husus da Peygamberimiz zamanında hadislerin yazılmamış olması, hadislerin yazıya dökülmesinin çok geç tarihlerde gerçekleşmesidir.
Öncelikle şunu ifâde edelim ki, hadislerin yazımının tamamen yasaklandığı doğru değildir. Peygamberimizin yazdırdığı sulh antlaşmaları, ittifak antlaşmaları, eman belgeleri, devlet başkanlarına yazdığı mektuplar, vasiyetname, alım satım vesikası, nüfus sayımı, imtiyaz beratı, vali ve komutanlarla yapılan yazışmalar, zekatla ilgili açıklamalar, istek üzere verilen vesikalar, taziye mektubu gibi 300 bulan pekçok yazılı vesika da birer hadis olduğuna göre, hadislerin bütün bütün yazılmadığı hususu doğru değildir. Bu yazılı vesikalardan çoğunun orjinallari günümüze kadar gelmiş, kitaplara girmiştir. Mesela Muhammed Hamidullah, Peygamberimize ve Dört Halifeye ait olan belgeleri 600 sayfalık bir kitapta toplamıştır. Konu ile ilgili daha başka kitaplar da vardır. Bunlardan birisi de Dr. Abidin Sönmez tarafından hazırlanan Resûlullahın İslâm'a Davet Mektupları isimli kitabıdır.
Bunu böylece tespit ettikten sonra Peygamberimizin hadisleri yazmayı yasaklayıp yasaklamadığı hususuna bakalım:
Hemen söyleyelim ki, Resûlullahın hadis yazmayı yasakladığını ifâde eden rivayetler olduğu gibi, hadis yazmaya teşvik eden rivayetler de vardır. Bunun içindir ki, konu gerek Sahabîler arasında, gerekse Tabiîn arasında tartışmalara sebep olmuştur.
Önce hadis yazmayı yasaklayan rivayetler üzerinde duralım. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle bir hadis rivayet eder:
"Benden Kur'ân dışında birşey yazmayın. Kim benden Kur'ân'dan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin."[95]
Zeyd bin Sabit de "Resûllahtan Kur'ân'dan ve teşehhütten (Tahiyyat'tan) başka birşey yazmadık" demiştir.
Ebu'd-Derdâ'dan da (r.a.), Resûlullahın hadis yazmaya izin vermediği şeklinde bir hadis rivayet edilir.[96]
Konu ile ilgili olarak Hz. Muâz'dan, Hz. Abdullah bin Abbas'tan, Hz. Abdullah bin Ömer'den, Hz. Ebû Musa'dan ve Hz. Ebû Hüreyre'den de rivayetler gelmiştir.
Hadislerin yazıldığıyla ilgili de çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisi Abdullah bin Amr'ın (r.a.) rivayet ettiği şu hadistir:
"Ben Resûlullahtan (s.a.v.) işittiğim herşeyi ezberlemek, korumak maksadıyla yazıyordum. Kureyşliler beni bundan menettiler ve şöyle dediler: 'Sen Resulullahtan işittiğin herşeyi yazıyorsun. Oysa Resûlullah bir beşerdir, kızgınlık halinde de, hoşnutluk halinde de konuşur.'
Ben de yazmayı bıraktım ve bunu Resûlullaha (s.a.v.) anlattım. Bunun üzerine o parmağıyla ağzına işaret ederek şöyle buyurdu :
"Yaz, çünkü hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan haktan başka birşey çıkmaz."[97]
Ebû Hüreyre de (r.a.) hadislerin yazılması ile ilgili olarak şöyle bir hadis rivayet eder:
"Resûlullahın (s.a.v.) Ashabı içinde Abdullah bin Amr'dan başka benden daha çok hadis rivayet eden yoktur. Çünkü o yazıyordu, ben yazmıyordum."[98]
Abdullah bin Amr'dan konu ile ilgili daha başka hadisler de rivayet edilmiştir.[99]
Ayrıca Abdullah bin Amr (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) sonra da diğer Sahabîlerden işittiği hadisleri hemen yazdığını bildirmiştir.[100]
Said bin Cübeyr de Abdullah bin Abbas'dan duyduğu hadisleri derhal yazdığını bildirmiştir.[101]
Yine konu ile ilgili olarak Hz. Ömer'in (r.a.) ve Enes bin Mâlik'in (r.a.), "Oğullarım, bu ilmi yazı ile kaydedin" dediği,[102] pekçok hadis rivayet eden Nâfi'nin de rivayet ettiği hadisleri yazdırdığı bildirilir.
Hadislerin yazılabileceği ile ilgili olarak bizi yazma yasağının ilk zamanlara âit olup, sonradan bu yasağın kaldırıldığı sonucuna götürebilecek kadar çok rivayet vardır. Nitekim bizi bu neticeye götüren daha başka sebepler de vardır. Bunlardan birisi Hicretin 8. yılına, yani Resûlullahın ömrünün sonuna doğru gerçekleşen şu hadisedir:
Mekke'nin fethinden sonra Resûlullahın yaptığı bir konuşma Ebû Şah'ın (r.a.) hoşuna gitmiş, konuşmanın kendisi için yazılmasını istemişti. Resûlullah da (s.a.v.) "Ebû Şah için hutbemi yazın" diye emretmişti.[103]
Peygamberimizin (s.a.v.) hadisleri yazma yasağını sonradan kaldırdığı ile ilgili tezimizi kuvvetlendiren bir diğer gelişme de Hz. Ebû Bekir'in 500 hadisi yazdığı, ancak aynen nakledememe endişesinden bunu yaktığı haberidir.[104]
Hz. Ömer ise Kur'ân'ın ihmal edilebileceği endişesiyle hadisleri yazmaktan vaz geçmişti. [105]Yine Hz. Ali'de diyet, esirleri serbest bırakma gibi konuların yazılı olduğu bir hadis sayfası vardı. Târik bin Şihab rivayetinde bu sayfanın "Hz. Peygamberden (s.a.v.) geçtiği kayıtlıdır. Bu kayıt "Resûlullah zamanında Kur'ân'dan başka bir şey yazılmamıştır" diyenlere bir cevap olması bakımından son derece önemlidir
Hadisleri yazan daha pekçok sahabînin olması da hadisleri yazma yasağının sonraları kaldırıldığını gösteren başka delillerdir. Meselâ yanlarında yazılı hadisler bulunan Sahabîlerden bâzıları şunlardı: Abdullah bin Amr bin As (r.a.), Semure bin Cündeb (r.a.), Sa'd bin Ubâde (r.a.), Ebû Hüreyre (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Abdullah bin Ömer (r.a.). Bu sahifeler hakkında hadis tarihi kitaplarında genişçe bilgiler mevcuttur.
Sahabîlerin "Hadisleri yazmak yasaktır" şeklinde bir görüş birliği içerisinde olmamaları da, yasağın devam etmediğini gösteren bir başka delildir. Tereddütlü olanların tereddütünün Peygamberimizin yasaklamasından kaynaklanacağı da kesin değildir. Çünkü hadis yazmayan veya buna karşı çıkan Sahabîlerin tutumları "Kur'ân'a ilginin azalması," "Resûlullaha nisbet edilen bir yalanın ebedîleşmesi" gibi şahsî mülahazaladan kaynaklanmış olabilir. Meselâ Hz. Ömer'in Sahabîlerle istişare ettiği halde hadislerin yazılmasına karşı çıktığı, gerekçesinin de her hangi bir yasaklamadan kaynaklanmadığı, bu kanaatinin şahsi olduğu onun şu sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır:
"Sizden önce yaşayan bir topluluğu hatırladım. Onlar bir takım kitaplar yazarak himmet ve alakalarını bunlara hasr etmiş, Allah'ın kitabını terk ve ihmal etmişlerdi. Ben Allah'a yemin ederim ki, Allahın kitabına hiçbir libas giydirmeyeceğim."[106]
Hz. Ömer sadece hadislerin yazılmasına değil, yine halkı Kur'ân'dan uzaklaştırabileceği düşüncesiyle çok hadis rivayet edilmesine dahi zaman zaman karşı çıkmıştır.
Şu rivayetten anlaşılacağı gibi İbni Mes'ud da buna benzer bir gerekçe ile hadislerin yazılmasına şahsî olarak karşı çıkmıştır:
İbni Mes'ud'a (r.a.) bâzı insanların yanında beğenilerek okunan kitapların olduğu haber verildi. Bunun üzerine o ısrarla bahsedilen kitapların getirilmesini söyledi. Nihayet onu getirdiler, o da imha etti. Sonra şöyle dedi:
"Sizden önceki ehl-i kitap, Rablerinin kitaplarını terk ederek âlimlerinin kitaplarına yöneldiler. Bunun için de helak oldular."[107]
Ebu Hüreyre'nin (r.a.) hadis sahifesi, Muhammed Hamidullah hoca tarafından bulunmuş ve neşredilmiştir. Eser, Muhtasar Hadis tarihi ve Sahife-i Hemmam ibni Münebbih ismi ile Türkçeye de çevrilmiştir. Hamidullah hoca bununla "Hadisler Resûlullahtan (s.a.v.) iki veya üç yüz sene sonra yazılmıştır" diyerek ha dis kitaplarını nazardan düşrmeye çalışanlara güzel bir cevap vermiş olmaktadır. Kendisi de bununla ilgili olarak şöyle bir yorum yapmıştır:
"Hicretin takriben 1. asrı ortasına âit olan bu mecmua, tarihi ehemmiyeti bakımından çok kıymetli bir vesikadır. Resûl-i Ekremin (a.s.m.) 'Hadislerin yazılması, Peygamberden (a.s.m.) iki veya üç yüz sene sonra başlamıştır' iddiasında bulunanlar olmuş ve bu faraziyeye dayanarak Ahmed bin Hanbel, Buhârî, Müslim, Tirmizî gibi şahsiyetlere hâşâ hilekarlık isnad edilmiştir. Delillerini, Hz. Peygamber (a.s.m.) ve Ashabı (r.anhüm) zamanında hadislerin yazılmadığı iddiası üzerine dayamışlardır. Halbuki şimdi, Resûl-i Ekremin (a.s.m.) en yakın Ashabından birinin telifi elimizde bulunuyor. Dikkatle mukayese edildiği ve karşılaştırıldığı zaman Ahmed bin Hanbel, Buhârî, Tirmizî gibi sonradan gelen müelliflerin, hadislerin umumî mânâsı şöyle dursun, onların bir harfini, bir noktasını dahi değiştirmemiş olduklarını görüyoruz. Sahife-i Hemmam'ın Ebû Hüreyre'ye (r.a.) atfen rivayet edilmiş her hadisi yalnız Sıhah-ı Sitte denilen mutebar hadis kitaplarında bulunmuyor, belki orada bulunan her hadisin mânâsı Hz. Peygamberin (a.s.m.) diğer Ashabı tarafından da rivayet edilmiş bulunuyor. Böylece Hz. Peygambere (a.s.m.) atfedilen hadislerin hayalî ve mesnedsiz olmadığının delillerini ortaya koymuş oluyor. Meselâ elimizde bulunan bu mecmuada 56 numaralı hadisin, Buhâri'de Enes (r.a.) tarafından rivayet edilmiş olduğunu görüyoruz. 124 numarada gösterilen hadisi, Buhârî'de Abdullah bin Ömer (r.a.) tarafından rivayet edilmiş buluyoruz. Bu 54 numaralı hadis Buhârî'de hem Enes (r.a.), hem de Sehl bin Sa'd (r.a.) tarafından rivayet edilmiş buluyoruz. Bu mutabakatlar böylece devam edip gidiyor."[108]
Hadislerin iddia edildiği gibi öyle hicretin 200. 300. yıllarında değil, ifâde ettiğimiz gibi çok önceleri yazıyla tespit edildiğinin bir başka ispatı, Hicretin 65-85. yıllarında Mısır valisi olan Ömer bin Abdülaziz'in babası Abdülaziz bin Mervan'ın hadisleri toplama faaliyetine giriştiği ile ilgili haberdir. Abdülaziz, Kesir bin Mürre'ye bir mektup yazarak Sahabîlerden duyduğu hadisleri yazıp kendisine göndermesini istemişti.[109]
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) hadis mecmuası yanında mevcut olduğu için onu istememişti.[110]
Hicretin 99-l0l tarihleri arasında hilafet vazifesini üstlenen Emevî halifelerinden oğlu Ömer bin Abdülaziz de şehirlere mektuplar yazarak hadislerin yazı ile tespit edilip kendisine gönderilmesini istemişti. Meselâ Medinelere şöyle bir mektup yazmıştı:
"Resûlullahın hadislerini araştırıp yazınız. Çünkü ben ilmin yok olmasından ve ehlinin ölüp gitmesinden korkuyorum" emrini vermiştir.[111]
Bütün bu izahlardan sonra netice olarak şunu söyleyebiliriz:
Peygamberimiz ilk yıllarda hadislerin yazılmasını yasaklamıştı, bunun da çeşitli sebepleri vardı. Bunlar:
İlk yıllarda insanlarda henüz Kur'an ile hadisi birbirinden ayırt edebilecek dinî kültür seviyesi gelişmemişti.
İlk yıllarda okuma yazma bilenlerin sayısı azdı. Bunların Kur'ân ile beraber hadis de yazmaları Kur'ân'a gösterilmesi gereken alâkayı azaltabilirdi, ayrıca bir takım karışıklıklara da yol açabilirdi.
Sonra bu mahzurlar izâle oldukça hadis yazma yasağı da kaldırılmıştır. Fiîli durum da açıkça bunu göstermektedir.
Diğer taraftan yasağın hafızası kuvvetli olanlara mahsus bulunduğu da düşünülebilir.
Yine yasağın Kur'ân'ın yazıldığı sayfalara ait olduğu da nazardan uzak tutulacak bir şey değildir.
Demek oluyor ki, hadislerin 2. ve 3. asırda yazıldığı iddiası doğru değildir. Maksatlıdır. Hadisler Peygamberimizin (s.a.v.) zamanından beri bâzı Sahabîler tarafından yazılmıştır. Peygamberimizden hemen sonra da pekçok Sahabî hadisleri toplamış ve yazmışlardır. Meşhur hadis kitaplarında yer alan rivayetler Peygamberimizin mübarek ağzından çıkmıştır.
Gerek farklı farklı Sahabîlerin aynı hakikatleri rivayet etmeleri, rivayet edilen sözlerin kıymet bakımından ancak bir peygamber sözü olabileceği, Allah'ın bildirmesiyle pekçok gaybî şeylerin asırlar öncesinden haber verilmesi ve bunların zamanı geldikçe aynen gerçekleşmesi, bu gerçeğin en açık delillerindendir. Dolayısıyla bu noktada birkaç "kendini bilmezin" sözlerinin hiçbir kıymeti yoktur.[112]
Bediüzzaman'dan Hadis Âlimlerine Methiye
Konuyu Bediüzzaman'ın hadis âlimlerine olan methiyelerinden bâzıları ile tamamlamak istiyoruz. Bediüzzaman, Mektûbat isimli eserinin çeşitli yerlerinde hadis âlimleri hakkında meâlen şu övgülerde bulunur:
Hadis âlimlerinin muhakkiklerinden "el-hâfız" diye şöhret bulan zâtlar, en az yüz bin hadisi ezberlemiş binler tahkik ehli hadis âlimleri, hem elli sene sabah namazını yatsı abdesti ile kılan takva sahibi hadisciler başta Buhâri ve Müslim olarak Kütüb-i Sitte sahipleri olan hadis ilmi dahîleri...
Evet, hadis ilminin muhakkikleri, uydurma hadisleri sahihinden ayıran hadis otoriteleri, o derece hadis ile ünsiyet peydah etmişler, Resûlullahın (a.s.m.) ifâde tarzına, yüce üslûbuna ve ifâde şekline ünsiyet kazanıp meleke kesb etmişler ki, yüz hadis içinde bir uydurma hadis görse, "Mevzudur" der. "Bu, hadis olmaz ve Peygamber sözü değildir" der, reddeder. Sarraf gibi, hadisin cevherini tanır, başka sözleri ona karıştırmaz. Yalnız İbni Kayyım el-Cevzi gibi bâzı müdakkikler, tenkitte aşırı gidip, bâzı sahih hadislere de "uydurma" demişler. Fakat, "Her mevzu şeyin mânâsı yanlıştır," demek değildir; bel ki, "Bu söz, hadis değildir" demektir.[113]
Gerçekten de İbni Kayyım el-Cevzî, el-Menârü'l-Münif isimli eserinde pekçok hadisi "mevzu-uydurma" diye nitelemiştir.
Bediüzzaman başta İmam Buhârî olmak üzere hadis âlimlerini meâlen şöyle över:
Beş yüz bin hadisi ezberleyen Hz. Buhârî başta olmak üzere Kütüb-i Sitte-i sahîha ile nakilleri gözle görmek kadar kesindir.[114]
Bir kişinin rivayet ettiği hadisler Sahabîden sonra Tabiînin eline geçtiği vakit kuvvetli rivayet şeklini alır. Bilhassa Buhârî, Müslim, İbni Hibban, Tirmizî gibi sahih hadis kitapları; tâ Sahabîlerin zamanına kadar, o yolu o kadar sağlam yapmışlar ve tutmuşlar ki; meselâ, bir hadisi Buhâri'de görmek, tıpkı Sahabîden işitmek gibidir.[115]
Binler Tabiîn muhakkikleri el atıp hadisleri çok Sahabîlerin ellerinden almışlar, sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, tam bir ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin ellerine vermişler. Her tabakadan binler kuvvetli ellerden geçip, tâ asrımıza kadar gelmiş, Hem Asr-ı Saadette yazılan hadis kitapları sağlam olarak devredilip, tâ Buhârî ve Müslim gibi hadis ilminin dâhi imamlarının ellerine geçmiş. Onlar da tam bir tahkik ile hadisleri kuvvetlisini zayıfından ve uydurma olanlarından ayırarak, sıhhatinde şüphe olmayanları bir araya toplayarak bize ders vermişler, takdim etmişler.
Öyle ise sahih hadis kitaplarında okunulan bir hadisi hemen reddetmemeli, "Ya bir tefsiri, ya bir te'vili, ya da bir tâbiri vardır" diyerek ona ilişmemelidir.[116]
TABERÂNİ MU'CEMÜ'S-SAGÎR METİN, TERCÜME VE ŞERH
Resûlullah Allah'tan Neler İstedi?
1. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Rabbimden üç şey istedim. İkisini verdi, birini vermedi. Birinci olarak ümmetime kendilerinden başka düşman musallat etmemesini istedim, onu bana verdi. İkinci olarak ümmetimi [umumî bir] kıtlıkla helak etmemesini istedim, onu da bana verdi. Üçüncü olarak, onları fırkalara ayırmamasını istedim. Bu isteğimi kabul etmedi."[117]
İzah
Tirmizi'deki rivayet şöyledir:
Resûlullah bir gün namaz kıldı ve namazı uzattı. Yanındakiler, "Ey Allah'ın Resulü, şimdiye kadar böyle uzun bir namaz kılmamıştın" dediler.
Resûlullah,
"Evet. Çünkü bu namaz dilek ve korku namazıydı. Bu namazda Rabbimden üç şey istedim. İkisini verdi, birini vermedi. Birinci olarak ümmetimi [umumî bir] kıtlıkla helak etmemesini istedim, onu bana verdi. İkinci olarak ümmetime [köklerini kurutacak] kendilerinden başka düşman musallat etmemesini istedim, onu da bana verdi. Üçüncü olarak onları birbirine düşürmemesini istedim, bunu bana vermedi."[118]
Yatarken Hangi Dua Okunmalı?
2. Berâ bin Âzib (r.a.) rivayet ediyor:
"Kişi yatağına girdiğinde şu duayı okur da, şayet o gece ölürse, affedilmiş olur: "Allah'ım, yüzümü Sana çevirdim. Arkamı Sana dayadım. İşimi Sana emânet ettim, kendimi Sana teslim ettim. Bunu azabından kaçtığım ve rahmetini umduğum için yapıyorum. Senden kaçış ve kurtuluş ancak Sanadır. Senden kurtuluş ancak sana yönelmekledir. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin Peygambere iman ettim."[119]
Tirmizî'de, şayet sabaha çıkarsan hayır kazanmış olarak sabahlamış olursun" ilâvesi vardır.[120]
Merhamete Nail Olmuş Ümmet
3. Ebû Mûsa el-Eş'ari (r.a.) rivayet ediyor:
"Ümmetim merhamete nail olmuş bir ümmettir. Allah ümmetimin azabını kendi ellerinden kılmıştır. Kıyamet günü geldiğinde Müslümanlardan her birinin eline diğer din mensuplarından bir kişi verilir ve bu onun ateşten kurtuluş fidyesi olur."[121]
İzah
Taberânî bu hadisi "Diğer din mensupları" yerine "Ehl-i Kitaptan" ifâdesi ile Mu'cemü'l-Evsat'ında da rivayet eder. Orada ayrıca Müslümanlara "Bu senin ateşten kurtuluş fidyendir" denileceği kayıtlıdır. Bu ilâve İbni Mâce'deki rivayette de vardır.
Peygamberimizin ümmetinin diğer ümmetlerden bâzı üstünlükleri vardır. Büyük bir rahmete mazhardır. Din, onun ümmeti üzerinde kemâla ermiş ve tamamlanmıştır. Diğer ümmetler gibi suçlarına karşılık dünyada toptan helak edilmezler. Diğer ümmetlere yüklenmiş olan ağır teklifler hafifletilmiştir. Meselâ İsrâiloğulları tevbelerini ancak kendilerini öldürmekle tamamlıyorlardı. Oysa Peygamberimizin ümmetinin tevbe ettiğini dili ile söylemesi ve bir daha o günaha dönmemesi affedilmesi için yeterlidir.
Merhamete nail olmanın bir yönü de âhiretin acı azabına maruz bırakılmadan azabının dünyada verilmesidir. Bunu şu hadisten öğreniyoruz:
"Şu ümmetim merhamete nail olmuştur. Ahirette azap görmeyecektir. Onun azabı ancak dünyada ağır imtihanlar, zelzeleler, öldürülmeler ve musibetler şeklinde verilir."'
Taberânî'nin Mu'cemü'l-Evsat'ta rivayet ettiği şu hadis de merhamete nail olmanın başka bir yönünü açıklamaktadır:
"Ümmetim merhamete nail olmuş bir ümmettir. Kabre günahları ile girer, mahşer günü kabrinden günahlardan kurtulmuş olarak çıkar. Mü'minlerin kendisi için yaptıkları istiğfarlarla günahlarından kurtulur."[122]
Hadisle ifâde edilen "âhirette azabın olmaması," kâfirlere mahsus ebedî bir azap olmaması şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa Peygamberimizin ümmetinin günahkârları da Cehenneme girecekler, orada cezaları bitinceye kadar kalacaklardır. Fakat sonradan Cennete gidebileceklerdir.
Hadiste sayılan musibetler Peygamberimiz ümmetine dünyevî açıdan bir azap olsa da, uhrevî açıdan bir rahmettir. Çünkü âhirette tekrar cezalandırılmayacaktır. Diğer taraftan, bu musibetlere sabrettiğinde âhirette büyük bir mükâfata nail olacaktır.
Hadisin Allah'a isyan etmeyen, Ona kullukta kusur etmeyen hususî bir topluluk için olduğu da düşünülebilir.
Bir numaralı hadiste Peygamberimiz
"Ümmetime kendilerinden başka düşman musallat etmemesini istedim, bunu bana verdi"
buyurduğuna yer vermiştik. Bu hadis, izah ettiğimiz hadisin "Allah ümmetimin azabını kendi ellerinden kılmıştır" kısmını açıklamaktadır. Tarihin her devresinde Müslümanlara başka milletler musallat olmuşlardır. Ancak bunlar bütün ümmeti içine almamış, hususî kalmıştır. Hiçbir zaman düşman Peygamberimizin ümmetinin kökünü kazımamıştır, kıyamete kadar da bu böyle olacaktır.
Müslim'de, hadisin son kısmı ile ilgili şöyle bir hadis vardır:
"Müslüman bir kimse öldüğünde, Allah ona karşılık bir Yahudi veya Hıristiyanı Cehenneme koyar."[123]
Anlayabildiğimiz kadarıyla burada Yahudi ve Hıristiyanlara bir haksızlık söz konusu değildir. Çünkü Peygamberimizden önce kendi peygamberlerine inanan Yahudi ve Hıristiyanlar Cennettedir. Kendi peygamberlerine ve Peygamberimize inanmayan bu din mensupları zâten Cehenneme gireceklerdir. Allah, dilediği mü'min kulunu affeder, ona karşılık zaten Cehenneme atılmayı hak eden diğer din mensuplarını Cehenneme koyar. Yoksa Allah hangi dinden olursa olsun hiç kimseye haksızlık yapmaz ve kimseyi suçundan fazlasıyla cezalandırmaz. Ve kimseye durup dururken başkasının günahını yüklemez.
"Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez "âyeti[124] bunun en açık delilidir.
Nitekim Sindî de bu hadisin izahına böyle yaklaşır ve şöyle der:
"Bu hadisten maksat, kâfirlerin sırf Müslümanlara fidye olarak Cehenneme atılması değildir. Zaten kâfirler işlemiş oldukları küfür ve diğer günahlar yüzünden Cehennem azabını hak etmiş durumdadır. Bunların Cehenneme atılmasıyla yetinilecek, yani Cehennem bunlarla dolacak ve Müslümanların Cehenneme atılması yoluna gidilmeyecektir. Bu bakımdan kâfirler sanki Müslümanlara fidye olmuş olacaktır.
"Kâfir olan kişi Cehennemlik olunca, Cennetteki yeri Müslümana verilecek ve bunun aksine Müslümanın Cehennemdeki yeri de kâfire verilecektir."
Sindî'nin son cümlesi bir hadisin ifadesidir. Bu konudaki hadis şöyledir:
"Sizden her birinizin birisi Cennette, diğeri de Cehennemde olmak üzere iki yeri vardır. Kişi öldüğünde Cehenneme giderse. Cennetteki yeri Cennet ehline miras kalır."[125]
Altın Ve Gümüş Sevgisi
4. Mikdam bin Ma'di Kerih (r.a.) rivayet ediyor:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelirki, yanında altın ve gümüşü olmayan hayattan tad alamaz."[126]
İstikâmet Üzere Olmak
5. Sevban (r.a.) rivayet ediyor:
"İstikâmet üzere olun. Bunu tam başaramayacaksınız. O halde en hayırlı ameliniz namazdır. Kamil mü'minden başkası iyi abdest almaya ve abdestli kalmaya özen gösteremez."[127]
İzah
Hadisin baş kısmı "İstikamet üzere olun. Kazanacağınız sevabı sayıp bitiremezsiniz" şeklinde de tercüme edilmiştir.
Hadiste istenilen istikamet, hakka uymak, adaletli olmak, Allah'ın emirlerini tam yapmak, yasaklarından bütünüyle sakınmak demektir. İstikâmet, niyette, iradede, sözde, özde, kararda, hareket ve davranışlarda doğru olmak demektir.
Doğruluk, Kur'ân'da da üzerinde hassasiyetle durulan, istenilen hususlardandır. Meselâ bir âyette Peygamberimizin şahsında bütün Müslümanlara hitaben
"Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol" buyrulmuştur.[128]
Şu âyette de doğruluk üzere olanlara verilecek mükâfat bildirilmektedir:
"Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da doğru yolda sebat edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: "Korkmayın ve üzülmeyin. Size verilen Cennetle sevinin."[129]
Bir Sahabînin, "Bana öyle bir söz söyle ki, bunu sizden başka kimseye sorma ihtiyacı duymayayım" demesi üzerine, Resûlullah (s.a.v.) ona,
"Allah'a inandım de ve dosdoğru ol" buyurarak yukarıdaki âyetin mânâsına dikkat çekmiştir.[130]
Hadiste, istikamet üzere olmanın zorluğuna dikkat çekilmiştir. Gerçekten de istenilen mânâda bir istikamet ancak Allah'ın yardımına mazhar olan kullara mahsustur. Nitekim istikameti bütün şekliyle en güzel bir tarzda yaşayan Peygamberimiz,
"Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol"
âyetinin kendisini ihtiyarlattığını bildirerek, istikamet üzere olmanın zorluğuna dikkat çekmiştir. Zaten yukarıdaki hadiste de istikametin zorluğu ifâde edilmektedir.
Hadiste üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, "Bunu tam manâsıyla başaramayacaksınız" buyrularak, kendisini istikamet üzere görenlerin, ameline güvenenlerin gaflet ve gururdan kurtulmalarının hedeflendiğidir. Ayrıca istikametin zorluğu ifâde edilerek istikamet üzere olmayı arzu edip de buna tam muvaffak olamayanların ümitsizliğe düşmemeleri temin edilmiştir.
Hadisin ikinci kısmında,
"Buna gücünüz yetmez. Öyle ise hiç olmazsa ibâdetin farz olan kısmına sarılın. O da bütün ibâdet çeşitlerini içinde toplayan namazdır"
buyrularak namazın ehemmiyetine dikkat çekiliyor.
Son kısımda ise ancak kâmil mü'minin abdesti koruyacağı bildirilmiştir. Bu, namaz vakitlerinde abdestli olmak, namaza hazırlıklı olmak, temizliği koruyarak abdest almak mânâlarına gelir. Yoksa her zaman abdestli olmak mânâsı kast edilmemiştir. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde
"Ben ancak namaz kılmak istediğim zaman abdest almakla emrolundum" buyurmuştur.[131]
En Üstün Olan İman, Hicret Ve Cihad
6. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"En üstün iman, insanların senden emin olmasıdır. En üstün Müslümanlık, dilinden ve elinden insanların selâmette kalmasıdır. En üstün hicret, günahlardan kaçmadır. En üstün cihad, Allah yolunda şehid edilmen ve atını da boğazlamandır."[132]
İslâmiyetin Ahlâkî Özelliği Nedir?
7. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Her dinin ahlâkî bir özelliği vardır. İslâm dininin ahlâkî özelliği de hayadır."[133]
İzah
Haya ile ilgili birçok hadis vardır. Bunlardan ikisinin meali şöyledir:
Hadislerde dikkat çekilen ve "İslâmın temel huyu" olarak vasıflandırılan haya, kötü ve çirkin şeylerden sakınmak demektir. Peygamberimiz daha pekçok hadislerinde hayanın ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Meselâ bu hadislerden bâzıları şu mealdedir:
"Edepsizlik ve çirkin sözün girdiği şey çirkinleşir. Hayanın girdiği şey de güzelleşir"[134]
"İnsanlardan utanmayan Allah'tan da utanmaz."[135]
"İnsanlığın peygamberlikten ilk olarak aldığı öğüt şudur: 'Utanmadıktan sonra istediğini yap.'[136]
Bir hadislerinde de utanmayı imanın iki şubesinden biri olarak zikreden Peygamberimiz,[137] başka bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Haya İmandandır. İman sahibi ise Cennettedir. Hayâsızlık eziyet, zulüm ve haksızlık gibi cefadan bir parçadır. Cefa eden de Cehennemdedir."[138]
Bir Müslümanın insanlardan haya etmesi gerektiği gibi, Allah'tan da layıkı ile haya etmesi gerekir. Allah'a karşı nasıl haya edileceğini ise Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle bildirmiştir:
"Allah'tan hakkıyla haya edin. Allah'tan hakkıyla haya eden başını ve başındaki maddî ve manevî duyularını, karnı ve içindeki organları haramdan korur. Ölümü ve çürümeyi hatırlar. Âhireti isteyen dünya hayatının zînetini terk eder. Kim bunları yaparsa Allah'tan hakkıyla haya etmiş olur."[139]
Bediüzzaman da, Allah'a karşı hayanın sünnet-i seniyye dâiresinde hayat sürmekle mümkün olduğunu ifâde etmiştir.[140]
Haya ile ilgili bizlere öğüt veren Sevgili Peygamberimiz fiilen de bizlere örnek olmuştur. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) bununla ilgili olarak şöyle der:
"Resûlullah (a.s.m.) çadırdaki bakire kızdan daha çok haya sahibi idi. Hoşlanmadığı bîr şey gördüğünde biz bunu onun yüzünden hemen anlardık."[141] Burada dinî meseleleri sorup öğrenmek hususunda utanmanın yersiz olduğunu da ifâde edelim. Nitekim Sahabîler Peygamberimize her türlü meselelerini sormuşlar, Resülullah da (a.s.m.)
"Allah gerçeği açıklamaktan haya etmez"[142]
âyetini okuyarak bu suâlleri açık açık cevaplandırmıştır. Peygamberimizin bakire kızdan daha utangaç olması, Allah'ın dinini açıklamak hususunda değildir.
Hz. Âişe Validemiz de utanma duygusunun dini öğrenmeye mâni olmaması gerektiğiyle ilgili olarak şöyle demiştir:
"Ensar kadınları ne iyi kadınlardı ki, utanma duygulan onları dinî meseleleri sorup öğrenmekten alıkoymadı."
156, 158 ve 440 nolu hadislere de bakınız.[143]
Allah Yolunda Hazırlık Yapmak
8. Temim ed-Dârî (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim Allah yolunda bir at beslemek üzere arpa hazırlarsa, sonra da atını onunla yemlerse Allah her bir arpa tanesi karşılığında ona bir sevap yazar."[144]
İzah
Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında at, savaşın vazgeçilmez bir unsuruydu. Ordunun kuvvetli veya zayıf olması, atlarının sayısına göre tespit ediliyordu. Bu durum Resûlullahın vefatından sonra da bir müddet devam etti. Bunun içindir ki, Peygamberimiz pekçok hadislerinde ümmetini cihadın en mühim unsurlarından olan at beslemeye teşvik etti. İşte yukarıdaki hadis de bunlardan sadece bir tanesidir.
Günümüzde ise cihad artık atla, kılıç kalkanla ve okla değil, en modern silahlarla yapılmaktadır.
Daha da ötesi, cihad büyük ölçüde maddî olmaktan çıkmış, manevî bir alana kaymıştır. Yani top tüfek yerine fikirle yapılır olmuştur. Bunun için de gazete, kitap, dergi, radyo, televizyon gibi vasıtalar bu manevî cihadın önemli unsurlarını teşkil etmektedir.
Dolayısıyla izahını yaptığımız hadisi sadece at beslemeye hasretmek doğru olmaz. Bu hadisi geniş bir muhtevada düşünmek gerekir. Böyle olunca, hadiste sayılan sevap, günümüzde ihlâslı bir şekilde basın ve yayın yolu ile faaliyet gösteren, onlara yardımcı olan insanlar içindir.[145]
Peygamberimizin Lanet Ettiği Kimse
9. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.) muhanneslere lanet etti ve
"Onları evlerinize sokmayınız" buyurdu.[146]
İzah
Muhannes, kadınlaşan erkek demektir. Ahlâk, konuşma ve davranışında kadınlara özenen kimsedir. Konu ile ilgili başka rivayetler de vardır. Bunların bâzıları şöyledir:
Resûlullah (s.a.v.) kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lanet etti. Ve,
"Onları evlerinizden çıkarın" buyurdu.
Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah yanımda idi. Evde bir de kadınlara benzeyen erkek vardı. Bu adam, kardeşim Abdullah'a, "Ey Abdullah, şayet Allah yarın Tâif in fethini nasib ederse, ben sana Gaylan'ın kızını göstereceğim. Çünkü o gelirken dört, giderken sekizdir [çok alımlı yürür]" dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.),
"Böyleleri bir daha yanınıza girmesin" buyurdu.
Buradan Resûlullahın o kimseyi önceleri erkekliği olmayan (hünsâ) biri olarak tanıdığı, bu sözü üzerine onun kadınlara ilgi duyan biri olduğunu anladığı ve onun hanımların yanına girmesine yasak getirdiğini anlıyoruz.
Bazan kadınla erkek yaratılışı arasında olup, kadınlık tarafı ağır basan erkekler vardır. Bunlar lanetlenmemişlerdir ve böyleleri kınanmazlar. Hadislerin muhatabı, yaratılışlarında kadınlık duygusu olmadığı halde kendilerini buna zorlayan erkeklerdir.
Bunlara lanet edilmesinin sebebi, Allah'ın yaratışını beğenmemeleri sebebiyledir.[147]
Kişinin El Emeğini Yemesinin Fazileti
10. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Dâvud da (a.s.) ancak elinin emeğini yerdi."[148]
İzah
Bu hadis Buhârî'de şöyledir:
"Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud (a.s.) elinin emeğini yerdi."
İbni Mâce de ise "Erkek, kendi el emeğinden daha temiz bir kazanç kazanmamıştır" şeklindedir.
Dinimiz, el emeğine büyük ehemmiyet vermiştir. Böylece kişiyi işsizlik, tenbellik ve başkasına muhtaç olmaktan kurtarmak; nefsin gururunu kırmak hedeflenmiştir. Konu ile ilgili daha bir çok hadis vardır. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Kim işinden yorulmuş olarak geceyi geçirirse, Allah'ın bağışlamasına mazhar olarak gecelemiş demektir."
Hadisde Davud'un da (a.s.) elinin emeğini yediğine dikkat çekilmesi ibretlidir. Çünkü Kur'ân'ı Kerimde bildirildiğine göre, o yeryüzünün halifesi idi.[149] Dolayısıyla bizzat başında çalışmadığı yerlerden başka helâl gelirleri de vardı. Fakat bir demirci olan Dâvud (a.s.), el emeğiyle zırh yapar, onun gelirini yerdi.
Diğer peygamberler de el emeğiyle geçinmişlerdir. Âdem (a.s.) çiftçilikle geçinmiş, Nuh (a.s.) marangozluk yaparak, Hz. İdris terzilik, Hz. Musa da çobanlık yaparak geçinmişlerdir.[150]
Makamın Hesabı Da Sorulacak
11. İbni Ömer (r.a.) Resûllullahtan (s.a.v.) şöyle işittiğini rivayet ediyor:
"Allah kıyamet gününde kullarından birini çağırır huzurunda durdurarak malının hesabını sorduğu gibi, makamının hesabını da sorar."[151]
İzah
Bir âyet-i kerimede insanın bütün nimetlerden hesaba çekileceğine dikkat çekilerek,
"Size verilen nimetlerden hesaba çekileceksiniz" buyurulmuştur.[152]
İşte insanın hesaba çekileceği nimetlerden birisi de makamdır. Çünkü makam büyük nimetlerdendir. Ve her büyük nimet gibi büyük mes'uliyetleri vardır. Her şeyden önce makam sahibi birisi idare ettiklerinden mes'uldür. Ayrıca makam bir emânettir. Bu emânetin hakkını vermek gerekir. Peygamberimiz bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde ederler:
"İdarecilik bir emânettir. Şüphesiz hakkı verilmediğinde bu emânet kıyamet gününde hüsran ve pişmanlık getirir. Ancak bu vazifeyi üzerine alıp da hakkıyla yerine getirenler müstesnadır."[153]
Diğer taraftan, makam bir hizmet mevkii olarak bilinmelidir. Tahakküm olarak kullanılmamalıdır. Kişi sahip olduğu makamını zulme vasıta yaparsa, hakkın sahiplerine ulaşması uğrunda kullanmazsa, makamın hakkını vermemiş olur ve bundan dolayı kıyamet gününde mes'ul tutulur.
Kişi maddî makamından dolayı hesaba çekileceği gibi, mânevî makamı sebebiyle de hesaba çekilecektir. Allah'ın kendine ihsan ettiği manevî makamın gerçekten hakkını verdi mi, o makamı dünyalık kazanmak için mi kullandı, insanlara tahakküm için mi kullandı, şan ve şöhret yolunda mı kullandı. Kul bütün bunlardan da hesaba çekilecektir.[154]
Hz. Hatice'nin Fazileti
12. Abdullah bin Ebî Evfa (r.a.) rivayet ediyor:
"Cebrail bana şöyle dedi: "Hatice'yi Cennette inciden bir sarayla müjdele. Orada ne gürültü patırtı vardır, ne de yorgunluk ve meşakkat."[155]
İzah
Hadiste kendisine Cennetin müjdelendiği Hatice, Peygamberimizin evlendiği ilk kadındır. Peygamberimiz yirmi beş yaşında iken o kırk yaşında ve dul bir kadındı. Peygamberimize yaptığı evlilik teklifi kabul edilince onunla evlendi. Zengin bir kadın olan Hz. Hatice bütün servetini onun emin ellerine teslim etti.
Peygamberimizin Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere altı çocuğu oldu. Peygamberlikle görevlendirildiğinde ona ilk iman eden Hz. Hatice idi. Peygamberimiz onu,
"Hatice, Allah'a ve Muhammed'e iman hususunda bütün kadınları geçti"
buyurarak[156] onun bu fazîletine dikkat çekti. Hz. Hatice, en sıkıntılı günlerinde sevgili beyine çok büyük destek oldu.
Peygamberimiz Hz. Hatice'yi diğer bütün hanımlarından daha çok severdi. Öyle ki vefatından sonra da ondan övgü ile bahseder, onun keremkârlığını, en sıkışık ânında kendine yaptığı büyük yardımları her zaman zikrederdi. Akraba ve arkadaşlarına iyilik yapmaktan geri durmazdı. Yıllar sonrasında yine Hatice'nin (r.a.) iyiliklerinden bahsetmişti. Aişe (r.a.) kadınlık duygusuyla, "Devamlı Hatice'den bahsediyorsun. Oysa Allah size ondan daha genç ve güzel hanımlar verdi" dedi. Resûlullah şöyle buyurdu:
"Hayır, Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi. Çünkü o, herkesin küfür içerisinde olduğu zamanda beni tasdik etti. Herkesin herşeyî benden esirgediği bir zamanda, o beni malına ortak etti. Ve Allah bana ondan çocuklar ihsan etti."[157]
İşte Hz. Hatice bütün fedakârlıklarının mükâfaatı olarak izahını yaptığımız hadisteki müjdeye mazhar oldu. Allah ondan razı olsun.[158]
Kamet Getirildiğinde Farzdan Başka Namaz Kılmak
13. Ebü Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Namaz için kamet getirildiğinde, artık kendisi için kâmet getirilen farz namazdan başka namaz kılınmaz."[159]
İzah
Kamet, ezana "kad kaameti's-salat (Namaz başladı)" cümlesinin ilâve edildiği sözlerdir. İster tek başına kılınsın, isterse cemaatla kılınsın, farz namaza başlamadan önce erkeklerin kamet getirmeleri sünnettir. Kadınlar ise kamet getirmezler. Onların kâmet getirmesi mekruhtur.
Hadis, farz bir namaza başlamak için kamet getirildikten sonra başka namaz kılmayı yasaklıyor görünse de, aslında bir yasak söz konusu değildir. Çünkü kamet getirilirken kılanın namazın âlimlerin ekseriyetine göre sahih olduğu hususunda şüphe yoktur. Hadis, kamet getirilirken başlanılan başka bir namazın mükemmel bir namaz olmadığı mânâsındadır. Zira farz bir namaz için kamet getirilirken başka bir namaz kılmak, başından itibaren farza yetişmiş olmak, imamla beraber iftitah tekbirini almak gibi faziletlerden mahrum kalmak demektir.
Böyle biri başladığı namaz sebebiyle imama hiç yetişemese, bu durumda cemaat sevabından da mahrum kalır. Camiye farz için değil de sünnet veya kaza namazı kılmak için gelmiş olur.
Öyle ise sünnet olan, kamet getirilirken başka namaza başlamamak, imamla beraber kamet getirilen farz namaza durmakır. Kılınan öğle namazı ise kişi dört rekât ilk sünneti farzdan sonra kılar. İkindi ve yatsı namazı ise, sonradan sünnetleri kılmaz.
Sabah namazında ise durum biraz farklıdır. Bâzı âlimlere göre kişi imama yetişeceğini anlarsa önce sünneti kılar, sonra imama uyar. Bâzı âlimlere göre ise sünnete hiç başlamaz, hemen imama uyar. İkinci görüşü savunanlar Taberânî'nin de rivayet ettiği şu hadisi delil gösterirler:
"Resûlullah sabah namazının farzını kılarken, bir zâtı iki rekât sünneti kılmakla meşgul görmüştü. Namazdan sonra adama,
"Sen bu iki namazdan hangisini namaz sayıyorsun? Yalnız kıldığın namazı mı, yoksa bizimle birlikte kıldığın namazı mı?"[160]
Bu sözlerin açıklaması şudur:
"Sen mescide hangi namazı kılmak için geldin, kendin kıldığın sünnet için mi, yoksa bizimle beraber kıldığın farz için mi? Farz için geldi isen niçin gelir gelmez buna başlamadın da sünnetle meşgul oldun?"
Kametten önce başlanılan bir namazı bitirmekte ise bir mahzur yoktur.[161]
İlim Öğrenmek Farzdır
14. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"İlim öğrenmek her Müslümana farzdır."[162]
İzah
İbni Mâce'de,
"İlmi lâyık olmayana öğreten domuzun boynuna yakut, inci ve altın takan kimse gibidir" ilâvesi vardır.
Hadiste geçen her Müslüman ifâdesi, erkeği de, kadını da içine alır. Ancak kadın erkek her Müslümanın öğrenmesi farz olan ilim, bütün ilimler değildir. Çünkü insanın bütün ilimleri öğrenmesi mümkün değildir, öğrenilmesi farz olan ilim, kişinin kâinatın Yaratıcısını tanımak, Onun birliğini ve Resûlullahın peygamberliğini bilmek, namaz, oruç gibi ibâdetlerle ilgili bilgi edinmek, helal ve haram olan şeyleri öğrenmektir. Daha genel bir ifâde ile ibâdetlerle, helal ve haramla ilgili bir meselesi olduğunda bunu çözmek, araştırıp öğrenmek farzdır.[163]
Harp Hiledir
15. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Savaş hiledir."[164]
İzah
Bu hadiste, siyâsî ve askerî bir düstura dikkat çekilmektedir. O da düşmanı tuzağa düşürebilmek, onu aldatabilmek için hîle yapılabileceğidir. Peygamberimiz (a.s.m.) bunu kendi hayatında da tatbik etmiştir. Meselâ Mekke'nin fethine çıkarken orduya hazırlanmaları emrini vermiş, fakat nereye gideceklerini gizli tutmuştur. Bu Bir hîledir.
Diğer taraftan, Ka'b bin Mâlik (r.a.) savaşa çıkacağı zaman Peygamberimizin maksadından aksi bir istikamete gidip düşmanı yanılttığını, sonra asıl hedefine yönelip "Harp hîledir" buyurduğunu bildirmiştir.[165]
Yine Peygamberimiz bir harp hilesi olarak Hamrâü'1-Esed seferinde beş yüz yere ateş yakılmasını, Mekke'nin fethine giderken de on bin ateş yakılmasını emrederek düşmana İslâm ordusunun kalabalık olduğu intibaını vermişti.
Seyfullah, Allah'ın kılıncı olarak isimlendirilen Hâlid bin Velid de (r.a.) Müte savaşında iki ordu birbirinden ayrıldıktan sonra sağ kanattaki askerleri sol kanada, sol cenahtakileri sağ cenaha, arka saftakileri de ön safa alarak düşmana yardımcı kuvvet geldiği intibaını vermişti. Ertesi gün farklı sîmaları karşılarında gören düşman askerleri, Müslümanlara destek kuvveti geldiğini zannederek paniğe kapılmıştı.
Bu hadis, bir yandan Müslümanlara savaşta düşmana karşı hîle yapabilecekleri ruhsatını verirken, diğer taraftan düşmanın da bu yola baş vurabileceğini ihtar ederek dikkatli olmaya davet etmektedir. Zaten hadisin ilk kelimesi "hudea" şeklinde okunduğu zaman, "Harp çok aldatıcıdır, hilelerle doludur" mânâsına gelmektedir.
Savaş hilelerinden birisi de düşmanı yanlış bilgilendirmektir. Yalana kesinlikle cevaz vermeyen dinimiz bu konuda düşmanın ordunun yeri ve sayısı hakkında yanlış bilgilendirilerek yanıltılabileceğine de izin vermiştir.
Sonra bunu bozmanın bir burada düşman tarafıyla sözleşip hîle olmadığını, aksine böyle yapmanın büyük bir mes'uliyet getirdiğini de ifâde edelim.[166]
Namazda Gözleri Yummak
16. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz namaz kılarken gözünü yummasın."[167]
Ticârette Komşu Hakkı
17. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Şuf'a, ortaklardan birisinin diğerine teklif etmeden satma hakkına sahip olmadığı ev veya bir bahçedeki ortaklık hakkıdır. Kendisine arzedilen şahıs ya teklif edilen yeri satın alır veya almaz."[168]
İzah
Ev, bahçe, tarla, arsa gibi taşınmaz bir mala iki kişi ortaksa, ve ortaklardan birisi hissesini satmayı düşünüyorsa, onu ilk olarak ortağına teklif etmesi gerekir. Ortağı alırsa alır, almazsa ancak o zaman başkasına teklif edebilir. Ortağına teklif etmeden başkasına satması mekruhtur.
Hanefî mezhebine göre taşınmaz mallarda sadece ortak için değil, komşu için de şuf'a hakkı vardır. Yani bir kimse sahip olduğu taşınmaz bir malını satışa çıkarıyorsa, bunu ilk olarak yakın komşusuna teklif etmelidir. Bu konuda bir hadis şöyledir:
"Komşu, bitişiğindeki taşınmaz malı satın almaya öncelikle hak sahibidir."[169]
Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise bu hadis bir hakkı değil, bir yardımlaşmaya, bir iyiliğe davettir. Komşunun şuf'a hakkı yoktur. Yani kişi satmak istediği bir ev, arsa veya tarlayı komşusuna teklif etmeden başkasına satabilir.
Biz bunun dinî bir hak olmasa da komşuluk hakkı olduğunu düşünüyoruz. Bir kimse eğer taşınmaz bir mülkünü satışa çıkarıyorsa, bunu ilk olarak bitişik komşusuna teklif etmelidir. Böyle yapmak insaniyet açısından önemlidir. En azından Peygamberimizin tavsiyesidir.[170]
Rahmet Ve Azap Taşıyıcısı
18. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Ömer bin Hattab (r.a.), "Resûlullaha (s.a.v.) rüzgar hakkında sormadığıma pişman olduğum kadar hiçbir şeye pişman olmadım" dedi.
Ben (Ebû Hüreyre) rüzgar hakkında Resûlullaha sordum. "Yâ Resûlallah, rüzgar neyden meydana geliyor?" dedim. Şöyle buyurdu:
"Rüzgar Allah'ın estirmesiyledir. Onu rahmet veya azap için gönderir."[171]
İzah
Hadiste de ifâde edildiği gibi, Allah rüzgarla hem rahmet, hem de azap göndermektedir, Kur'ân'da rüzgarın bu her iki vazifesine de dikkat çekilir. Meselâ bir âyette rüzgarın rahmet yüklü bulutları taşıdığı şöyle nazara verilir:
"Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Odur. Nihayet o rüzgarlar ağır bulutları yüklendiklerinde, Biz onu ölmüş bir beldeye sevk eder, suyu oraya indirip onunla her cinsten meyveler çıkarırız."[172]
Yine Kur'ân'da gemilerin hoş bir rüzgarla denizlerde akıp gittiği bildirilir.[173]
Aynı rüzgarı Allah bitkileri aşılama vazifesinde de kullanır.
Rüzgarın rahmet yönü yanında, bir de azap tarafı vardır. Kur'ân'da bâzı peygamberlerin ümmetlerinin şiddetli rüzgarla helak edildikleri bildirilir. Meselâ bu âyetlerden birisi şudur:
"Allah'ın azabını vadilerine gelen bir bulut şeklinde görünce, 'Bu bize yağmur getiren bir buluttur' dediler. Hûd, 'Hayır, o sizin çabuklaştırılmasını istediğiniz azabın tâ kendisidir. O bir rüzgardır ki, içinde pek acı bir azap vardır' dedi."[174]
Âd kavmine de köklerini kazıyan bir rüzgar gönderildiği bildirilir.[175]
Bir âyette de kavurucu rüzgarın zâlimlerin ekinini mahvettiği bildirilir.[176]
Kur'ân'da Allah inkarcıları üzerlerine taşlar savuran bir kasırga göndermekle, fırtına göndererek boğmakla tehdit eder.[177]
Rüzgarın bu azap getiren yönü de olduğu içindir ki, Peygamberimiz (a.s.m.) fırtına şeklinde şiddetli bir rüzgar estiğinde şöyle duâ etmiştir:
"Allah'ım, Senden bu rüzgarın hayrını, hayır getirmesini isterim. Şerrinden, şer ve belâ getirmesinden de Sana sığınırım."[178]
Abdesti Tamamlamak
19. Ebû Bekir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah ile beraber oturuyordum. Bir adam geldi, abdest aldı. Ayaklarında kuru bir yer kaldı. Resûlullah ona,
"Git, abdestini tamamla" buyurdu.
O da gidip tamamladı.[179]
Yasaklanan Bâzı Ticâret Şekilleri
20. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) muhakaladan, müzâbeneden ve mülâbeseden nehyetti. Sigar nikâhını da yasakladı.[180]
İzah
Hadisin ilk kısmı Câhiliyye devrinde sıklıkla yapılan bâzı ticarî muamelelerle ilgilidir. Hadiste geçen muhakala, başağından ayrılmamış buğdayın tahmini olarak o miktar buğday karşılığı satılmasıdır.
Müzâbene, hurma, üzüm gibi şeylerin daha daha dalında iken tahmin edilerek belirli ölçüdeki kuru hurma veya üzüm karşılığında satılmasıdır. Müzâbenenin başka tarifleri de vardır. Bunlardan birisi de meyveyi daha dalında iken, mahsulün alınıp alınmayacağı bilinmediği halde satılmasıdır. Bu durumda daldaki olgunlaşmamış meyve bir âfete maruz kalsa, alıcı zarara uğrar.
Bu çeşit alış verişler yapılmasının sebebi şuradan kaynaklanıyordu: Kişi henüz mahsûlü olgunlaşmadan ona ihtiyaç duyuyordu. Bu durumda kuru hurma veya üzüm karışlığında daldaki hurma veya üzümünü satıyordu. Yine tarladaki buğdayını hasad edilmiş buğday karşılığında satıyordu. Bu durumda her iki tarafın da zarara uğraması söz konusu idi. Kuru meyve veren karşılığında fazlasını istiyordu. Tarladaki buğday veya daldaki meyvenin hasad edilme garantisi olmadığı, ya da kuruduğunda fazlasıyla azaldığı için de satıcı zarar edebiliyordu.
Mülâbese ise, genelde katlanmış olarak veya karanlıkta getirilen kumaşı iyice görüp anlamadan sadece el değmesiyle alım satımın kesinleşmesidir. Bu durumda kumaşın sahibi, "Kumaşı sana elle dokunman bakıp görme yerine geçmesi şartıyla şu fiyata sattım, bakınca geri iade etme hakkına sahip değilsin" der. Müşteri de "Kabul ettim" der ve böylece akit gerçekleşir.
Bu çeşit satışlarda aldatma olacağı izah edilmeyecek kadar açıktır. Bunun içindir ki, alıcı ve satıcının zarara uğramaması için hükümler koyan Peygamberimiz, haksız kazanca sebep olan bu çeşit alış verişleri yasaklamıştır. Her üç alış veriş şekli de bütün mezheplere göre ittifakla caiz değildir.
Hadisin ikinci kısmında ise sigar nikâhı yasaklanmaktadır. Bununla da kadınların hakkı korunmuştur. İbni Ömer'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis sigar nikâhını açıklamaktadır:
"Resûlullah (s.a.v.) sigar nikâhını yasakladı. Bu, kişinin kızını veya kız kardeşini, karşılığında karşı tarafın kızını veya kız kardeşini almak üzere bir erkeğe vermesi, aralarında mehir ödemeyi kaldırmalarıdır."[181]
Bu evlilik şeklinde mehir vermemek suretiyle kadına zulmedildiğinden, Peygamberimiz bunu yasaklamıştır. Fakat iki taraf da gelin aldıkları kimseye mehir verirlerse, yapılan nikah geçerlidir;[182]
Cafer Bin Ebî Tâlib'in Fazileti
21. Ebû Cuheyfe babasından rivayet ediyor:
Cafer bin Ebî Tâlib Habeşistan'dan dönmüştü. Resûlullah (s.a.v.) onu karşıladı, alnından öptü ve şöyle buyurdu:
"Hangisine sevineceğimi bilemiyorum. Hayber'in fethine mi, yoksa Cafer'in dönüşüne mi sevineyim?"[183]
İzah
Cafer bin Ebî Tâlib, Peygamberimizin amcası Ebû Tâlib'in oğlu, Hz. Ali'nin de kardeşidir. İlk Müslümanlardandır. Müşriklerin eziyeti dayanılmaz bir hal alınca Habeşistan'a hicret etmişti. Müşrikler Muhacirlerin geri gönderilmesi için Habeşistan kralı Necâşî'ye elçiler gönderdiğinde, oradaki muhacirleri temsilen Hz. Cafer bir konuşma yapmış ve bu konuşmasıyla Necâşî'yi etkilemişti. Necâşî onlara sahip çıkmış, müşriklerin elçilerini de gerisin geriye göndermişti.
İşte Hz. Cafer'in Habeşistan'dan dönmesi, Peygamberimizin Hayber'i fethettiği zamana rastlamaktadır. Resûlullah yukarıdaki sözünü onun Habeşistan'dan dönmesi üzerine söylemiştir.
Cafer (r.a.) Resûlullaha vücut ve ahlakça en çok benzeyen Sahabî idi. Resûlullah Rumların üzerine göndermek üzere hazırladığı orduya ikinci sırada onu kumandan tayin etmişti. Zeyd bin Hârise'nin şehid edilmesi durumunda kumandayı onun almasını istemişti. Gerçekten de Mûte savaşında Hz. Zeyd şehid düştüğünde kumandayı Hz. Cafer aldı. Kahramanca savaştı, sonunda o da şehid düştü. Bu arada iki kolu da kesilmişti. Televizyon ekranından seyreder gibi harp savhasını temaşa eden sevgili Peygamberimiz bu durumu Ashabına haber verdi,
"Allah ona kesilen iki koluna karşılık iki kanat verdi. Onlarla Cennete uçtu" buyurdu.
Bundan sonra Hz. Cafer iki kanatlı mânâsında "Zülcenâheyn" ve uçan mânâsında "Tayyar" ünvanlarıyla anıldı. Allah ondan razı olsun.[184]
Şüpheli Şeylerden Sakınmak
22. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Helâl de bellidir, haram da bellidir. Öyle ise helâl mı haram mı olduğunda şüphe ettiğin şeyi bırak, şüphe vermeyene bak."[185]
İzah
İbni Mâce'de bu hadisin tamamı şöyledir:
"Helâl olan şeyler bellidir. Haram olan şeyler de bellidir. Helâl ile haram arasında da helâl mi, haram mı olduğunu çok kimsenin bilmediği bir takım şüpheli şeyler vardır. Bu itibarla, kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini noksanlıktan, şeref ve haysiyetini halkın dilinden kurtarmış olur. Şüpheli şeylere dalan kimse de girilmesi yasak olan koru etrafında davarlarını otlatan kimse gibidir. O çobanın koru içine dalması an meselesidir. Bilmiş olunuz ki, her hükümdarın özel bir komşu vardır. Dikkat ediniz! Allah'ın yer yüzündeki komşu da haram ettiği şeylerdir.
"Haberiniz olsun, insanın vücudunda bir lokmacık et parçası vardır ki, iyi olduğu zaman bütün cesed iyi olur, o bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Bilmiş olunuz ki o et parçası kalptir."[186]
Hadîste helal ve haramın belli olduğu ifâde edilmektedir. Meselâ yiyeceklerden bâzı şeylerin helal olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Yine suyun, sütün ve bir çok gıda maddesinin helâl olduğunu herkes bilir.
Bunun gibi haramlar da bellidir. Meselâ faizin, içkinin, kumarın, zinanın, gıybetin, yalan söylemenin ve buna benzer şeylerin haram olduğunu herkes bilir.
Bir de haram ve helâl olduğu açıkça bilinmeyen, ancak bir âlimin ilmine müracaat edilerek anlaşılacak olan şüpheli şeyler vardır. Hadis, bu şüpheli şeylere karşı Müslümanları ikaz etmekte, en azından hükmü öğrenil inceye kadar onun terkedilmesi istenmektedir. Ki böyle yapmak dinin selâmeti açısından çok faydalıdır. Çünkü terk edilen şey helâl ise terk etmekle dinen bir zarara girilmiş olmaz. Haram ise terk edilmekle dînen büyük bir sevap kazanılmış olunur. Terk edilmediği takdirde ise bir haram işlenilmiş olunur.
İzahta yer verdiğimiz hadisde şüpheli şeyler güzel bir benzetme ile koruluğa benzetilmiştir. Koruluğun etrafındaki koyunların yasak bölgeye girmeleri an meselesidir. Her an içeri dalabilirler. İşte şüpheli şeyler de böyledir. Kişi şüpheli şeylerin etrafında dolaşa dolaşa sonunda içine dalabilir.[187]
İşçi Hakkı
23. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz."[188]
İzah
Dinimizde haklar üzerinde hassasiyetle durulur. Allah hakkı, anne baba hakkı, kul hakkı, komşu hakkı, karı koca hakkı, hayvan hakkı bu haklardan bâzılarıdır. İşte dinimizin üzerinde hassasiyetle durduğu bu haklardan birisi de işçi hakkıdır.
Yüzyıllarca burjuva tabakası işçiyi ezmiş, onun sırtından geçinmiştir. Hala da bu durum devam etmektedir. Tarihe bakılsa ihtilallerin temelinde işçilerin istismar edilmeleri yatar.
İşte dinimiz, bin dört yüz sene öncesinden işçi haklarını savunmuş, onlara haksızlık yapılmaması gerektiği üzerinde durulmuştur. Hadiste geçen "alın teri kurumadan" ifadesi bir teşbihtir. İşçi terlemeyeceği bir iş de yapmış olabilir. Maksat ücretinin hemen verilmesi gerektiğidir. Hak edilmiş bir hakkın geciktirilmesi haksızlıktır, zulümdür.
İrni Mâce'de yer alan bir başka hadisde Peygamberimiz bir işçi tutup çalıştırıp da ücretini vermeyen, konuştuğu miktardan daha azını veren kimsenin kıyamet gününde hasmı olacağını bildirmiş, ve
"Ben kimin hasmı isem kıyamet gününde onu mağlup ederim" buyurmuştur.
İşçinin ücretinin tam ve zamanında verilmesi, işin sürekliliği, kalitesi ve istismar edilmemesi açısından çok önemlidir.
Burjuva sınıfı işçilere haksızlık yaparken, işçiler de zaman içerisinde sadece haklarını alma peşinde mücâdele etmemişler, haksız grevlerle hak etmedikleri bir ücreti de talep eder olmuşlardır. İşverenin işçinin ücretini vermemesi veya geciktirmesi ne kadar haksızlıksa, işçilerin iş vereni zor durumda bırakarak ondan fazla ücret talep etmeleri de aynen onun gibi haksızlıktır.[189]
Hasta Ziyaretinde Ne Demeli?
24. Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Hastanın yanına giren biri yedi defa "Büyük Arşın Rabbi olan Büyük Allah'tan sana şifâ vermesini istiyorum" derse, eğer hastanın eceli gelmemişse şifâ bulur."[190]
Rükûda Bel Nasıl Olmalı?
25. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) rükûya gittiği zaman, eğer sırtına su dolu bir bardak konulsa, düzgün duruşundan o bardak karar kılar, düşmezdi.[191]
İzah
Kişinin namazda rükûya eğilmesi, namazın farzlarındandır. Bunun Kur'ân'dan delili, Rabbimizin,
"Ey iman edenler! Rükû edin"[192]
âyetidir. Rükûda, hadiste de ifâde edildiği gibi, baş ve bel düz bir istikâmette yere paelel olmalıdır. Baş ne yukarı kaldırılmalı, ne de aşağı indirilmelidir. Bel ile düz olabilecek bir şekilde tutulmalıdır.[193]
Mü'mine Eziyet Etmemek
26. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Sarımsak, soğan, pırasa ve turp gibi sebzeleri yiyen mescidimize yaklaşmasın. Çünkü Ademoğlunun rahatsız olduğu şeyden melekler de rahatsız olurlar."[194]
İzah
Dinimiz, hiç kimseye başkalarına eziyet etme hakkı vermemiştir. Bunun içindir ki, eziyet verici şeyler tamamen yasaklanmıştır. İşte bu yasaklardan birisi de yanındakini rahatsız eden soğan ve sarımsak kokusudur. Bu bitkileri çiğ olarak yiyenlerin, kokusu geçmedikçe Müslümanların toplu bulunduğu mescidlere gelmeleri yasaklanmıştır. Konu ile ilgili daha birçok hadis vardır. Bunlardan bir kaçının meali şöyledir:
Peygamberimiz bir hadislerinde bu çeşit bitkiler için,
"Şayet yiyecekseniz iyice pişirin de yiyin" buyurmuştur.
Bir defasında Resûlullahın yanında sarımsak, soğan ve pırasadan bahsedildi. "Yâ Resûlallah, bunların en çirkin kokulusu sarımsaktır, onu haram ediyor musunuz?" denildi.
Resûlullah,
"Onu yiyin. Ancak onu yiyen, kokusu kendisinden gidinceye kadar bu mescide yaklaşmasın" buyurdu.[195]
Hz. Ömer de, Resûlullahın soğan ve sarımsak yiyenleri mescidden dışarı çıkarttığını bildirmiştir.[196]
Kişinin Güvence Verdiği Şahsı Öldürmesi
26. Ömer bin el-Hamık el-Huzaî (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir kimseye canı konusunda güvence verip de sonra onu öldürürse, ben o katilden beriyim. İsterse öldürülen kimse kâfir olsun."[197]
İzah
Dinimiz bâzı suçları büyük günah olarak saymıştır. Faiz, içki, kumar, zina bu büyük günahlardan bir kaçıdır. İşte dinimizce büyük günahlardan sayılan işlerden birisi de adam öldürmektir. Adam öldürmenin haramlığı bir âyette şöyle nazara verilir:
"Kim bir mü'mini kasten öldürürse, onun cezası, çok uzun zaman kalmak üzere Cehennemdir. Allah onu gazabına uğratmış, ona lanet etmiş ve onun için pek büyük bir azap hazırlamıştır."[198]
Hadislerde de adam öldürmenin haramlığı üzerinde hassasiyetle durulur. Yukarıdaki hadis de bunlardan biridir.
Ancak bu hadiste adam öldürmenin haramlığının yanı sıra önemli bir husus üzerinde daha durulmuştur. O da bir kimseye canı konusunda eman verip, sonra sözünde durmamaktır. Meselâ bir kimse teröristtir. Kuşatıldığında onu kuşatanlar teslim olduğu takdirde kendisini öldürmeyecekleri hususunda ona teminat vermişlerdir. İşte o kimse silahını bırakıp teslim olduğunda onu öldürmek büyük bir suçtur.
Hadisin son kısmında güvence verdikten sonra bir kâfiri öldürmenin de büyük suç olduğu bildirilmektedir. Meselâ savaş duaımunda karşı tarafa teslim olması karşılığında güvence verilir. Onlar da bu güvenceye itimat ederek teslim olurlar. Ardından güvence verenler onları öldürürlerse, hadisin tehdidine dâhildirler.
Evet, Müslüman, güvenilir insan demektir. Güvence verdikten sonra artık daha aksi ile hareket edemez.[199]
Peygamberimizin Sarığı
28. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah Mekke'nin fethi günü Mekke'ye girerken başında siyah bir sarık vardı.[200]
"Rahmetim Gazabımı Geçmiştir"
29. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Allah'ın şöyle buyurduğunu bildirdi:
"Ben noksanlardan son derece münezzeh ve mukaddesim. Rahmetim gadabımı geçti. Rahmetim gadabımı geçti."[201]
Kıyamet Yakındır
30. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Suru üfleyecek olan İsrafil (a.s.) yüzünü çevirmiş, onu ne zaman üfleyeceği emrini beklerken ben nasıl dünya nimetlerinden lezzet alabilirim?"
Sahabîler, "Ey Allah'ın Resulü, bize ne yapmamızı emredersiniz?" diye sordular.
Resûlullah (s.a.v.)
"Hasbünallahi ve ni'mel vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir)" deyiniz buyurdu.[202]
İzah
Tirmizî'de, "Tevekkelnâ alellah (Allah'a tevekkül ettik)" deyiniz ilâvesi vardır.
Allah Kur'ân'da kuvvetle kıyametin geleceğini haber verir. Bu âyetlerden birisi şu mealdedir:
"Kıyamet günü mutlaka gelecektir; onda hiçbir şüphe yoktur. Lâkin insanların çoğu inanmaz."[203]
Kıyametin kopacağı kesin olmakla birlikte, vaktini Allah'tan başka hiç kimse bilemez.
"Kıyametin vaktine dâir bilgi Allah karındadır"[204] gibi âyetlerle bu gerçek ifâde edilmiştir.
Kıyametin vakti bilinmemekle beraber, kıyametin kopması çok yakındır.
"Kıyamet yaklaştıkça yaklaştı."[205] ve
"Onlar onu uzak görüyorlar, Biz ise yakın görüyoruz"[206] gibi âyetler de bu gerçeği ikaz eder.
İşte Peygamberimiz de yukarıdaki hadislerinde kıyametin çok yakın olduğunu, bu işle vazifeli meleğin her an onu üflemek için emir beklediğini nazara verir ve "Böyle iken ben nasıl dünya nimetlerinden istifade edebilirim?" buyurarak mü'minler "kıyametin uzak olduğu gibi bir düşünceye karşı ikaz edilmektedir. 35 numaralı hadise ve İzahına da bakınız.[207]
Günahın Cezasını Dünyada Çekmek
31. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir günah işler de, bu günah sebebiyle dünyada cezâlandırırsa, Allah âhirette o günahı sebebiyle kulunu ikinci kez cezalandırmayacak kadar adaletlidir.
Kim dünyada bir günah işler de Allah o kulunun günahını gizler ve affederse, affedip örttüğü bir suçu âhirette cezalandırmayacak kadar cömerttir."[208]
İzah
İbni Mâce de bu hadisten başka şöyle bir hadis daha vardır:
"Sizden biriniz işlediği günah sebebiyle dünyada cezâlandırıldığında o ceza onun günahına keffâret olur. Şayet işlediği suçun cezasını dünyada çekmezse, artık âhirette onun işi Allah'a kalır."
Cenâb-ı Hak bâzı fiilleri haram kılmış, ayrıca bu haramlara verilecek dünyevî cezaları da tayin etmiştir. Meselâ zina eden evli kimseler recm edilir, cezayı gerektirecek derecede hırsızlık yapanın eli kesilir. Birini öldüren karşı taraf affetmedikçe kısas olarak öldürülür.
İşte eğer bir kul dünyada bu günahlardan birini işler de ona bu cezalardan birisi tatbik edilirse, Allah o kuluna aynı suçtan dolayı bir de uhrevî ceza vermez.
Bu, kula verilen musibetler için de düşünülebilir. Yüce Allah bâzı kullarına işledikleri günahlara ceza olarak dünyevî musibetler verir. Kul bu musibeti sabırla karşılarsa, hem âhirette o suçtan dolayı bir daha cezalandırılmaktan kurtulmuş olur, hem de sabırla karşıladığı için sevap kazanır.
Hadisin ikinci kısmında ise Allah'ın dünyada gizlediği bir günahı âhirette cezalandırmayacak kadar cömert olduğu nazara verilir. Zaten çeşitli âyetlerde Allah'ın âhirette bâzı kullarının günahlarını örteceği bildirilir. Mes Meâric: 70/6-7.elâ bu âyetlerden birisi şu mealdedir:
"Dinlerini korumak için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda eziyete uğrayanların, cihad edenlerin ve öldürülenlerin elbette günahlarını örteceğim ve elbette onları altlarından ırmaklar akan Cennete koyacağım."1
Bu örtme işinin nasıl gerçekleşeceğini de şu hadisten öğreniyoruz:
"Biriniz Rabbinin manevî huzuruna yaklaşır. Hattâ Allahü Teâlâ onu rahmet koltuğunun altına alır. Sonra, 'Filan ve falan günahları işledin mi?' diye sorar. Kul, 'Evet, işledim' der. Böylece onun bütün günahlarını sayar. Nihayet Allahü Teâlâ ona 'Onları. dünyada senin için örtüp gizlediğim gibi, bugün de onları bağışlıyorum' buyurur."
128 numaralı hadisin izahına da bakınız. [209]
Sağdan Başlamak
32. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz ayakkabısını giydiğinde önce sağı giysin. Çıkardığında ise önce solu çıkarsın."[210]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında, "Böylece sağ ayak, giyilen ayağın ilki, çıkarılan iki ayağın da sonu olsun" ilâvesi vardır.
İşlerde sağdan başlamak sünnettir. Abdest azalarını yıkarken sağdan başlamak, tırnak keserken sağ elin parmaklarından başlamak, yemek yerken sağ el ile yemek, camiye girerken sağ ayak ile girmek bunlardan bâzılarıdır. Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de ayakkabı giymeye sağdan başlamayı tavsiye etmektedir. Gömlek giyerken sağ koldan, pantolun ve çorap giyerken sağdan başlamak da sünnet olan davranışlardandır.
Camiden çıkarken sol ayakla çıkmak, burnu sol el ile temizlemek, sol el ile taharetlenmek de yine sünnettir. Hadiste ayakkabıyı çıkarırken soldan başlamak gerektiğine dikkat çekilmektedir. Buna kıyasen gömleğin önce sol kolunu çıkarmak, pantolun ve çorabı çıkarmaya soldan başlamak da sünnettir.
Peygamberimizin bu çeşit tavsiyelerine uymak farz veya vacip gibi şart değilse de, bir Müslüman bu fiillerinde de Peygamberimizi taklit ederse, o şey artık sıradan bir hareket olmaktan çıkar, kişi Allah'ın rızâsını kazanmak için Allah'ın Resulünü taklid ettiğinden bir ibâdet sevabı kazanır. Böylece bütün bir ömrü ibâdetle geçirmek mümkün olur. Bunun içindir ki, Sahabîler bu davranışlar bakımından da Peygamberimize uymaya çok ehemmiyet vermiştir.[211]
Cennet Nimetleri
33. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu.
"Allah azze ve celle şöyle buyurdu: 'Salih kullarım için Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmeyen nimetler hazırladım."[212]
Peygamber Sevgisi
34. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam Resûlullaha geldi ve şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah, Allah'a yemin ederim ki, seni canımdan, ailemden, malımdan ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evde seni ansam, gelip seni görünceye kadar ayrılığına sabredemiyorum. Benim de senin de öleceğimizi hatırlıyorum. Biliyorum ki, sen Cennete gireceksin, Peygamberlerle beraber yüksek derecelerde olacaksın. Ben şayet Cennette girsem de seni görememekten korkuyorum."
Onun bu sözü karşısında Resûlullah (s.a.v.) bir şey söylemedi. Biraz sonra Cebrail (a.s.) şu âyeti getirdi:
"Her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kimselerle beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaştırlar."[213]
38. nolu hadise ve izahına bakınız.[214]
Kıyamet Yaklaştı
35. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin geçirdiği ömre nazaran sizin ömrünüz, ikindi namazından gün batışına kadar geçen süre kadardır."[215]
İzah
Hadiste kıyametin yakın olduğu nazara verilmektedir. Tirmizî'de Ebû Said el-Hudrî'den buna benzer şöyle bir hadis rivayet edilir:
Ebû Said el-Hudrî (r.a.), bir ikindi namazım kıldıktan sonra Peygamberimizin kendilerine kıyamete kadar olacak şeylerden haber verdiğini bildiriyor. Onun anlattıklarını naklettikten sonra da şöyle diyor:
"Başımızı çevirip batmadık yeri var mı diye güneşe bakıyorduk. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Dikkat! Dünyanın geçirdiği ömre nisbetle geri kalan ömrü, şu günümüzün geçen zamana nispetle geri kalan miktarı kadardır."[216]
30 numaralı hadisi izah ederken de yer verdiğimiz gibi, Kur'ân-ı Kerim kıyametin yakın olduğunu haber verir. Meselâ bir âyet şöyledir:
"Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan daha yakındır. Şüphesiz ki Allah'ın kudreti herşeye yeter."[217]
Gerek âyetlerde, gerekse hadislerde kıyametin yakın olduğunun haber verilmesi, fakat aradan 1400 küsur sene geçtiği halde kıyametin kopmaması, her hangi bir şüpheye yol açmamalıdır. Çünkü, âyet ve hadislerde ifâde edilen "yakınlık" İnsanın ömrüne göre değil, dünyanın ömrüne göredir. Dünyanın ömründen geçen asırlara göre kalan yıllar için "yakındır" demek yanlış olmaz. Bediüzzaman, bu gerçeği şöyle ifâde eder:
"Kur'ân 'Kıyamet yakındır' ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel [zarar] vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet [kıyametin vakti] yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd [uzak] görülsün."[218]
Geniş bilgi için Kıyamet Alâmetleri İsimli eserimize bakınız.[219]
Akşam Namazını Geciktirme
36. Abbas bin Abdulmuttalib (r.a.) rivayet ediyor:
"Ümmetim akşam namazını yıldızlar çoğalıncaya kadar geciktirmedikleri müddetçe fıtrat (hak din) üzere devam ederler."[220]
Müstedrek'teki rivayet "hayır veya fıtrat üzere" şeklindedir. Bu, râvinin tereddütüdür.[221]
Rüşvet Haramdır
37. Abdullah bin Amr (r.a.) rivayet ediyor:
"Rüşveti alan da veren de Cehennemdedir."[222]
İzah
Dinimizde haram kılınan şeylerden birisi de rüşvettir. Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde rüşveti alanın da verenin de Cehennemde olduğunu bildirerek, rüşveti şiddetle yasaklamıştır.
Rüşveti yasaklayan daha pekçok hadis vardır. Meselâ Peygamberimiz, hüküm karşılığında rüşvet alınmadan önce salih amel işlemede acele edilmesini istemektedir.[223] Resûlullah (s.a.v.) hâkimin rüşvet almasını küfür olarak değerlendirmiştir. Rüşveti haram kılan bir başka hadis şöyledir:
"Allah, rüşveti verene, alana ve aracılık yapana lanet etsin."[224]
Rüşvetin haram kılınmasında bir çok hikmetler vardır. Herşeyden önce rüşvet, haksız hükümlere yol açar. Kişiye hakkı olmadığı şeyleri kazandırır. Dolayısıyla rüşveti yasaklamak, hâkimin haksız hüküm vermesine, kişinin hakkı olmadığı birşeyi elde etmesine, devletin kazancının şahısların cebine akmasına engel olmak demektir. Aslında rüşvetin zararları, toplumumuzda izaha gerek bırakmayacak kadar açıkça görülmektedir.
Rüşvet hediye değildir[225] diyoruz ve konuyu başka bir hadisle tamamlamak istiyoruz:
"Rüşvetin yaygınlaştığı topluluk korkuyla cezalandırılır."[226]
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir
38. Urve bin Mudarres (r.a.) rivayet ediyor:
"Kişi sevdiğiyle beraberdir."[227]
İzah
Bu hadis Ebû Zer (r.a.) Safvan bin Ussal (r.a.), Abdullah bin Mesleme (r.a.) ve Enes bin Mâlik'in de içinde bulunduğu yirmi kadar Sahabî tarafından farklı şekillerde rivayet edilmiştir:
Meselâ hadisin Ebû Zer'den (r.a.) gelen bir rivayeti şöyledir:
Ben, "Ey Allah'ın Resulü, kişi bir kavmi sever, fakat onların amelini işleyemezse durum ne olur?" dedim.
Resûlullah (s.a.v.)
"Kişi sevdiğiyle beraberdir" buyurdu.
Hadisin Enes'den (r.a.) gelen bir rivayeti de şöyledir:
Bir bedevi Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Yâ Resûlallah, kıyamet ne zaman kopacak?" diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Sen kıyamet için ne hazırladın?" buyurdu.
Bedevî, "Allah ve Resulünün sevgisini" cevabını verdi.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.),
"Sen sevdiklerinle berabersin" buyurdu.
Bediüzzaman bu hadisle ilgili olarak bir açıklama yapar. Önce bir suâl sorar, sonra da cevabını verir. Bu suâl ve cevabı meâlen alıyoruz:
"Dost dostu ile beraber Cennette bulunacaktır" hadisi sırrınca bir dakika Resûlullahın sohbetinde bulunan, Allah için ona sevgi besleyen, o sevgi sebebiyle Cennette Peygamberin (s.a.v.) yanında bulunması lâzım gelir. Oysa sonsuz feyze mazhar olan Resûlullahın (s.a.v.) feyzi, basit bir bedevinin feyziyle nasıl birleşir?"
Cevap: Şu yüce hakikate bir misal ile işaret etmek isteriz: Gayet güzel, gösterişli ve hususî olarak süslenilmiş bir bahçede büyük bir zâtın, gayet büyük bir ziyafet verdiğini hayal edelim. Öyle bir ziyafet ki, dilin tadabileceği bütün lezzetler var; gözün hoşuna gidebilecek bütün güzellikler hazırlanmış; kulağa hoş gelen bütün sesler mevcut; koku alma duygusunu tatmin edecek bütün güzel kokular var; hayal duygusunu keyiflendirecek herşey düşünülmüş.
Böylesine mükemmel bir ziyafete iki kişi davet ediliyor. Birinin dili her şeyin tadını tam alamıyor, gözü her şeyi iyi göremiyor, kulağı her sesi işitemiyor, burnu koku alamıyor, sanattan anlamıyor, harika şeyleri bilmiyor, midesi rahatsız olduğundan iştahını çeken herşeyi yiyemiyor, hayal dünyası da çok dar.
Diğer davetlinin ise, dili güzel tad alıyor, gözü çok mükemmel görüyor, kulağı iyi işitiyor, burnu güzel koku alıyor, hayal dünyası çok geniş, sanatın kıymetini iyi biliyor, midesi sağlam, canının istediği herşeyi yiyebiliyor, aklı inkişaf etmiş, kalb ve hissi mükemmel ve hâkezâ.
Bu iki davetli o yerde omuz omuza bulunuyor. Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada bu böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken aynı yerden lezzet alma noktasında aralarında yerden göğe kadar fark bulunabiliyor. Elbette saadet ve ebediyet yeri olan Cennette, dost dostu ile beraber iken her biri istidadına göre Rahman ve Rahîm olan Allah'ın sofrasından hisse alırlar. Bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü Cennetin sekiz tabakaları birbirinden yüksek oldukları halde, bütünün çatısı Arş-ı A'zamdır. Nasıl ki, huni şeklinde olan bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, temelinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; her ne kadar o dâireler birbirinin üstünde de olsa, birbirlerinin güneşi görmelerine engel olmazlar, birbirinden geçebilir, birbirine bakarlar. Bunun gibi, Cennetlerin de buna yakın bir şekilde olduğu çeşitli hadislerden anlaşılıyor.[228]
34 ve 91 numaralı hadislere de bakınız.[229]
Sahur Yemeği
39. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır."[230]
İzah
Hadisin Müsned'deki rivayeti şöyledir:
"Sahur yemeği yemek berekete sebeptir. Sizden biriniz bir yudum su içmekle de olsa sahuru terk etmesin. Çünkü sahura kalkıp yiyip içene Allah rahmet eder. Melekler de Allah'tan onların bağışlanmalarını isterler."
Sahur, ertesi günkü orucun hazırlık devresidir. Sahurda maddî manevî bir çok hayırlar, faydalar vardır. Herşeyden önce sahur yemeği yiyen bir mü'min, ertesi gün tutacağı oruca karşı daha dayanıklı olur. İbâdetini gönül huzuru ile yapar. Peygamberimiz,
"Gündüz oruç tutmak için sahur yemeğinden yardım isteyin" buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir.[231]
Diğer taraftan, sahura kalkan birisi Resûlullahı taklit etmiş olur. Çünkü sahura kalkmak sünnettir.[232]
Cennetle Müjdelenen On Sahabi
40. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Kureyş'ten on kişi Cennettedir: Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha Cennettedir. Zübeyr Cennettedir. Sa'd Cennettedir. Said bin Zeyd Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir. Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir. Allah hepsinden razı olsun."[233]
İzah
Hadiste sayılanlar, Sahabîlerin meşhurlarından ve ilk Müslümanlardandır. Sağlıklarında iken Cennetle müjdelenen Sahabîler sadece bunlar değildirler. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Bilal, Ümmü Süleym ve daha bir çok Sahabî hayatlarında Cennetle müjdelenmişlerdir. Bu hadiste sayılanların özelliği, on kişinin bir arada sayılmasıdır. Hadîste sayılanlar "Aşere-i mübeşşere" "Cennetle müjdelenen on kişi" şeklinde meşhur olmuşlardır.[234]
İnsan Bir Yolcudur
41. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) elini üzerime koydu ve
"Ey Abdullah, dünyada gurbetçi, ya da bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say" buyurdu.[235]
İzah
Peygamberimizin Abdullah bin Ömer'e (r.a.) yaptığı bu tavsiyede bir çok hikmetler vardır. Gerçekten insan dünyada bir yolcu gibi olmalıdır. Kendini gideceği yere hazırlamalıdır. Yolculuğu esnasında gördüğü şeylere kalbini bağlamamalıdır. Öyle ebedî yaşayacakmış gibi uzun emeller peşine de düşmemeli, kendini kabir ehlinden saymalı, yani ölümün her an peşinde olduğu şuuruyla adım atmalıdır. İnsan böyle düşünürse haramlara kolay kolay giremez. Allah'ın emrettiği mânâda bir kul olmak için gayret gösterir.
Evet, bu öğüt her ne kadar Hz. Abdullah'a hitaben söylenmişse de, onun muhatabı sadece o değil, bütün Müslümanlardır. Bütün Müslümanlar kendilerini dünyada az duracak, âdeta istirahat için bir ağaç gölgeliğinde konaklamış bir yolcu gibi görmelidirler.[236]
İyilik Sadakadır
42. Nubeyt bin Şerıyt (r.a.) rivayet ediyor:
"Her iyilik sadakadır."[237]
İzah
Dinimiz her fırsatta sadaka vermeyi teşvik eder. Ve bunun sevabına dikkat çeker. Ancak dinimizin sadaka anlayışı sadece paraya mahsus değildir. Sadakanın başka yolları da vardır. İşte bu hadiste Peygamberimiz her iyiliğin bir sadaka olduğuna dikkat çekmektedir. Şu hadiste de bu iyiliklerden bâzıları sayılır:
"İki kişi arasında adalet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım bir sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman bir sadakadır."[238]
Başka hadislerde işitme zorluğu çekene bir söz işittirmenin dahi sadaka olduğu bildirilmiştir.
Hadisin Tirmizi'de yer alan rivayetinde de, "Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su boşaltman da bir iyiliktir" ilâvesi vardır.
Taberânî'nin Mu'cemü'l-Kebîr'inde yer alan bir hadiste de yapılan iyiliğin zengine yapılması ile fakire yapılması arasında sadaka olması bakımından fark olmadığı bildirilmiştir.[239]
Yolculuğa Çıkılması Sünnet Olan Gün
43. Nubeyt bin Şerıyt (r.a.) rivayet ediyor:
"Perşembe gününün sabahı ümmetime bereketli kılınmıştır."[240]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda geçen hadis şöyledir: "Resûlullah (s.a.v.) Perşembe günü dışında çok az yolculuğa çıkardı."
Hadislerden Peygamberimizin çoğu defa yolculuğa Perşembe günü çıktığı ifâde ediliyor. Hacca giderken de Perşembe günü yolculuğa çıkmıştı.[241]
Bu bakımdan, mecbur kalmadıkça yolculuğa Perşembe günleri çıkanlar bir sünnet işlemiş olurlar. Bununla beraber, ihtiyaç olduğunda haftanın diğer günlerinde yolculuğa çıkmakta da dinî yönden hiçbir mahzur bulunmamaktadır.[242]
Cami Yaptırmanın Sevabı
44. Nubeyt bin Şerıyt (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim Allah rızâsı için bir cami yaparsa, Allah da onun için Cennette bir saray yapar."[243]
İzah
Verdiğimiz kaynaklarda "İçinde Allah'ın adının anıldığı," "Allah rızâsını gaye edinerek" gibi ilâveler de vardır. Hadis aynı zamanda Allah rızâsı için bir cami yaptıranı Cennetle de müjdelemektedir.
Cami imâr etmenin faziletine sadece hadislerde değil, Kur'ân'da da dikkat çekilir. Yüce Allah bir âyeti kerimede bununla ilgili olarak şöyle buyurur:
"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar imar ederler. İşte doğru yola ermişler bunlardır."[244]
Bu teşvikler içindir ki, aziz milletimiz cami yapımına büyük önem vermiştir. Selçukluların, Osmanlıların hemen her şehirde inşâ ettikleri "tevhid mühürleri" bunun canlı şahididir.
Cumhuriyet devri sonrasında necip milletimiz ecdadına ruh veren imandan uzaklaştırılmaya çalışılmışsa da, din ve maneviyat düşmanları bu emellerine muvaffak olamamışlardır. Nitekim Cumhuriyetten sonra yapılan cami sayısı, Osmanlı devri boyunca inşâ edilen camilerin birkaç mislidir.
Burada sadece cami yaptıranların müjdelenmediğini de ifâde edelim. Yapılmakta olan bir cami veya mescidin inşaası için az veya çok imkanı nisbetinde yardımda bulunan herkes, hadisteki müjdeye ortaktır. Konunun tafsilatı için Ezan Cami Namaz isimli eserimizin 75-77. sayfalarına bakılabilir.[245]
Peygamberimize İftira Atmak
45. Nubeyt bin Şerıyt (r.a.) rivayet ediyor:
"Bile bile benim adıma yalan söyleyen Cehennemdeki yerine hazırlansın."[246]
İzah
Dinimiz yalan söylemeyi şiddetle yasaklamıştır. Bununla ilgili birçok âyet ve hadis vardır. Yalan söylemenin en çirkini de hiç şüphesiz Allah ve Resulü adına yalan söylemektir. Kur'ân'da Allah adına yalan söyleyenler şiddetle tehdit edilirler. Meselâ bu âyetlerden ikisi şöyledir:
"Bak, Allah'a karşı nasıl da yalan uyduruyorlar? Bu da onlara ap açık bir günah olarak yeter."[247]
"Allah adına yalan uyduranlar kıyamet gününü ne sanıyorlar?[248]
Peygamberimiz adına yalan uydurmak da aynı zamanda Allah adına yalan söylemektir. Çünkü Peygamberimiz kendiliğinden konuşmamıştır. O ancak Allah'ın emrini tebliğ etmiştir. Dolayısıyla "Resûlullah buyurdu ki..." diye başlayan her söz "Allah Resulüne bunu vahyetti" demektir.
Evet, yalan söylemek, başkalarının söylemediği sözleri söyledi demek haramdır. Ancak Peygamberimiz adına yalan uydurmak bundan daha büyük günahtır. Çünkü onun adına yalan uydurmak, başkaları adına yalan söylemeye benzemez. Nitekim kendisi bir hadislerinde bunu şöyle ifâde eder:
"Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir."[249]
Bunun içindir ki, Sahabîler Resûlullaha yalan isnad ederiz düşüncesiyle çoğu hadis rivayetinden geri durmuş, mazeret olarak da bu izahını yaptığımız hadisi göstermişlerdir.[250]
Kız Çocuğuna İyilik Yapmak
46. Nubeyt bin Şerıyt (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adamın kızı doğduğunda, Allah o eve melekler gönderir. Onlar, "Ey ev halkı, Allah'ın selâmı üzerinize olsun, onu şefkat kanatlarınızla koruyun, ellerinizle başını okşayın. Zayıf bir kul, zayıf bir kuldan dünyaya geldi. Ona yardım edenler kıyamete kadar yardım göreceklerdir."[251]
Allah Zâlime Gazap Eder
47. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah buyuruyor ki: "Benden başka yardımcı bulamayan birine zulmedene şiddetle gazap ederim."[252]
Buluntu Mal Ne Yapılır?
48. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha buluntu malın hükmü soruldu. Şöyle buyurdu:
"Buluntu mal helâl değildir. Birşey bulan kişi onu tespit ettirsin sahibi geldiğinde onu kendisine versin. Sahibi gelmezse onu sadaka olarak versin. Sahibi sonradan gelirse onu sevabıyla bedeli arasında serbest bıraksın."[253]
İzah
Dârekutnî'deki rivayette "Bir yıl ilân eder" ilâvesi vardır. Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Meselâ zikrettiğimiz kaynaklarda buluntu eşya ile ilgili olarak şu hadisler vardır:
"Miktarını öğren, sonra onu bir yıl ilân et. Sahibini bulamazsan onu harca. O yanında bir emânet olsun. Günün birinde arayan gelirse, onu ödersin."
"İşlek yolda bulunmuş olanla, insanların çokça yaşadığı meskun yerleşim yerlerinde bulunmuş olanı bir yıl boyu ilân et. Eğer sahibi gelirse hemen ver. Eğer gelmezse artık o senin olmuştur."
Başka bir hadiste de bir şey bulanın sahibini bulduğunda onu hemen vermesini istemiş ve,
"Sahibini bulamazsa bilsin ki, bu mal Allah'ın malıdır, Allah onu dilediğine verir."
Bu hadislerden sonra buluntu mala dâir fıkhî hükme geçebiliriz.
Hanefî ve Şâfiîlere göre, buluntu mal sahibine ulaştırmak niyetiyle yerden alınabilir.
Buluntu malı yerden alan kimse yanındakilere veya ulaştığı kimselere, "Şu şeyi arayanlan bana gönderiniz" der. Artık o şey kendisinin yanında bir emânettir. Hadislerde ifâde edildiği gibi, bir sene boyunca onu ilân eder. Sahibi çıktığında onu sahibine verir.
Bulunan şey çabuk bozulan cinsten ise Hanefîlere göre ya sadaka verir veya kendisi kullanır. Şâfiîlere göre ise bu durumda kişi serbesttir. İsterse onu satar, arzu ederse kendisi kullanır. Sahibinin ortaya çıkması durumunda da bedelini ona öder.
Diğer buluntularda da hüküm böyledir. Kişi bir yıl boyunca ilân ettikten sonra buluntu eşyayı dilerse kendisi kullanır, dilerse bir başkasına tasadduk eder. Sahibi çıktığında mal yanında ise verir, tasadduk etmişse yitik sahibi malının sadaka olarak verilmesini kabul etmezse karşılığını kendisine öder, sadakanın sevabını da kendisi kazanmış olur. İbni Mes'ud (r.a.) böyle hareket etmiş, başkalarına da böyle yapmaları tavsiyesinde bulunmuştur.[254]
Bâzı âlimler, değerce düşük olan şeylerin alınıp kullanılabileceğini söylemişlerdir. Buna delil olarak da Hz. Câbir'in (r.a.), "Resûlullah (s.a.v.) değnek, kamçı, ip ve benzeri şeylerde ruhsat tanıdı. Bunları bulan kimse bir yıl ilân etmeksizin kullanabilir"[255] hadisini gösterirler. 580, 581 numaralı hadislere de bakınız.[256]
Seferde Namaz
49. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah Mekke'den Medine'ye yolculuk yaptığında, Allah'tan başka hiç bir şeyden korkulmadığı halde dört rekatlık farz namazları ikişer rekât olarak kıldı.[257]
İzah
Dînen seferî sayılan bir kimse için bir takım ibâdetler hafifletilmiş, bâzı kolaylıklar getirilmiştir. Bu kolaylıklardan birisi de dört rekâtlı farz namazların ikişer rekât olarak kılınmasıdır. Peygamberimizin yolculukta namazı iki rekât olarak kıldığıyla ilgili olarak bir çok hadis vardır. İşte bu hadis de bunlardan birisidir.
Yolculukta namazların kısaltılması ile ilgili hüküm mezhep imamlarına göre değişiklik arz eder. Hanefî mezhebine göre, seferîlik müddeti içinde dört rekâtlı farz namazları—öğle, ikindi ve yatsı—iki rekât olarak kılmak vaciptir. Kasdî olarak terk edildiği zaman mes'uliyet altına girilmiş olur.
Mâlikîler de Hanefîlere yakın görüştedirler. Ancak bu mezhebe göre yolculukta namazları kısaltmak vacip değil, sünnet-i müekkededir.
Hanbelîler de seferde namazı kısaltmanın dörde tamamlamaktan daha faziletli olduğu kanaatindedirler.
Şâfiîlere göre ise seferî sayılan kişi serbesttir, isterse farzları dörder rekât olarak kılar, isterse iki rekât olarak kılar. Bu mezhebe göre namazları kısaltmayıp tam kılmak azimete daha uygundur.
Hadiste yer alan "Allah'tan başka hiç bir şeyden korkulmadığı halde" ifâdesi üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Seferde namazı kısaltmakta bir mes'uliyet olmayacağını haber veren âyet-i kerimede[258] buna bir hikmet olarak, "düşmandan korkmak" gösteriliyordu. Ve
"Seferde düşmanın size fenalık yapacağından endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda bîr mes'uliyet yoktur" buyuruluyordu.
Ruhsat korku karşısında verildiği için bâzıları bu ruhsatın normal zamanlarda geçerli olmadığını düşündüler. İşte yukarıdaki hadiste yer alan "Allah'tan başka hiç bir şeyden korku duyulmadığı halde" ifâdesi, bu ruhsatın sürekliliğini ifâde etmektedir. Nitekim şu olay da bu hadise kuvvet verir: Müslümanlar emniyete çıkıp düşman korkusu ortadan kalkınca, "Madem düşman korkusu kalmadı, öyle ise niçin namazı kısa kılıyoruz?" diye bir fikre kapıldılar. Hattâ bir defasında Ashaptan Hz. Ya'la bunu Hz. Ömer'e sordu. Hz. Ömer, bu meseleyi önceleri kendisinin de anlamadığını, Resûlullaha (s.a.v.) sorduğunda ondan şu cevabı aldığını söyledi:
"Bu, Allah'ın size verdiği bir sadakadır. Binâenaleyh, siz Onun sadakasını kabul edin."[259]
Evet, yolculukta farz namazların iki rekât olarak kılınması müminlere Allah'ın bir ihsanı ve kolaylığıdır. Allah günah sayılan şeylerin terk edilmesini sevdiği gibi, kolaylık olsun diye verdiği ruhsatların işlenmesini sever.[260]
Cennet Her An Güzelleşir
50. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Allahü Teâla her gün Cennete şöyle buyurur: "Sana girecek olanlar için güzelleş!" Ardından Cennetin güzelliği daha da artar. İşte seher vaktinde insanların hissettikleri serinliğin sebebi budur."[261]
Abdest Azalarını Üçer Defa Yıkamak
51. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) abdest azalarını üçer defa yıkadığını gördüm. O,
"Rabbim bana böyle yapmamı emretti" buyurdu.[262]
İzah
Bir kimse abdest azalarını birer defa da yıkasa abdesti sahih olur. Çünkü farz olan birer defa yıkamaktır, Abdest azalarını üçer defa yıkamak ise sünnettir. Bir kimse abdest alırken Peygamberimizi taklit ederse, ona tâbi olursa, sünnet işleme sevabı kazanır ve kıyamet gününde en muhtaç olduğu bir zamanda Resûlullahın şefaatine mazhar olur.[263]
Allah Hz. Mûsâ İle Konuştu
52. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah Mûsâ ile
konuştuktan sonra, o, on fersah mesafeden, karanlık bir gecede kaya üzerindeki
karıncanın yürüyüşünü görür oldu."[264]
İzah
Musa (a.s.) Mısır'ı terk etmek zorunda kalmış, Medyen'e gitmiş, orada Şuayb'ın (a.s.) büyük kızı ile evlenmiş, on sene boyunca orada kalmış, sonra tekrar Mısır'a gelmek üzere hanımıyla birlikte yola çıkmıştı. Bir ara Tur dağı eteklerinde yollarını kaybettiler. Bu arada Hz. Mûsâ bir ateş gördü. Biraz ateş almak için ateşe doğru gitti. Aslında bu bir ateş değil, Cenâb-ı Hakkın nuru idi. Yanına yaklaştıkça ateş geri çekiliyordu. Çok korktu. Elleriyle gözlerini kapadı ve yere yapıştı. Kulağına daha önce benzerini işitmedi sesler geliyordu. İsminin çağrıldığını işitti. "Lebbeyk, lebbeyk (buyur, buyur)" dedi. Sesi işitiyor, fakat sahibini görmüyordu. Ayrıca ses bir yerden değil, çeşitli yönlerden geliyordu. Cenâb-ı Hak onun korkusunu giderdi ve kendisine hitabda bulundu. İlk olarak şöyle buyurdu:
"Ey Mûsâ! Ateş mahallinde olana da, çevresinde bulunana da bereket verildi. Muhakkak ki, Ben senin Rabbinim."
Allah'ın hitabı bu minval üzere devam etti. Bu konuşmayla Hz. Musa'ya peygamberlik verildi. Yukarıdaki hadiste Allah'ın hitabından sonra Musa'nın (a.s.) on fersah mesafeden, karanlık bir gecede kaya üzerindeki karıncanın yürüyüşünü görmeye başladığı bildirilmektedir. Konuşmanın tafsilatı için Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimizin 31-36. sayfalarına bakılabilir.[265]
Hicrette Çocukların Sevgi Gösterisi
53. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Neccâroğullarına uğradığında onların küçük kızları defler çalıp,
"Neccaroğullarının kızlarıyız biz,
"Ne hoştur komşuluğu Muhammed'in" diyerek şiir okuyorlardı.
Peygamberimiz onlara,
"Allah biliyor ki, ben sizi gönülden seviyorum" buyurdu.[266]
İzah
Peygamberimiz Mekke müşriklerinin işkenceleri karşısında Allah'ın emri ile Medine'ye hicret etmişti. Medineliler onu çok coşkulu bir şekilde karşıladılar. Her biri onu evinde misafir etmek için âdeta yarış ettiler. Fakat Peygamberimiz devesinin serbest bırakılmasını, onun çöktüğü yerde misafir kalacağını bildirdi. Deve Ensarın "Benim kapıma çökse" diye arzulu bekleyişleri arasında Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin (r.a.) kapısında çöktü. İşte Resûlullah Ebû Eyyub'un (r.a.) evine ineceği sırada Neccaroğullarının küçük kızları yukarıdaki sözleri söylediler. Resûlullah onlara,
"Beni seviyormuzunuz?" diye sordu, onlar da
"Evet, yâ Resûlallah" deyince de,
"Allah kalbimi biliyor ki, ben sizleri seviyorum" buyurdu.[267]
İmama Uyma
54. Berâ bin Âzip (r.a.) rivayet ediyor:
Biz Resûlullah (s.a.v.) ile namaz kılarken, o, rükûdan ,doğrulurken "Semiallahü limen hamideh" der, biz o secdeye gidinceye kadar belimizi eğmezdik. Sonra onunla beraber secde ederdik.[268]
İzah
İmama uyan kimse, tekbir alırken, rükûa eğilirken, secdeye giderken, rükûdan ve secdeden doğrulurken hep imamdan sonraya kalmalıdır. İmamdan önce hareket edenin namazı âlimlerin çoğunluğuna göre sahih olsa da, kendisi günahkar olur. Bir hadislerinde,
"Benden önce rükû ve secdeye gideni görmeyeyim"[269]
buyuran Peygamberimiz, başka bir hadislerinde de imamdan önce hareket edenleri şöyle tehdit eder:
"Biriniz rükû ve secdede başını imamdan önce kaldırdığı zaman Cenâb-ı Hakkın (kıyamet gününde başını eşek başına veya suretini eşek suretine çevirerek dirilteceğinden korkmaz mı?"[270]
İşte yukarıdaki hadiste de Berâ bin Âzib (r.a.) Resûlullah ile namaz kılarken ondan önce hareket etmediklerini, sonraya kaldıklarını bildirmekle cemaatla kılınan namazla ilgili olarak mühim bir hususu nazara vermektedir.[271]
Kurtuluş Reçetesi: Tevbe
55. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Günahtan pişmanlık duymak tevbedir."[272]
İzah
Tevbenin üç temel rüknü vardır. Bunlar:
1. Günahı kesinlikle bırakmak.
2. Günahtan pişmanlık duymak.
3. Bir daha işlememeye karar vermek.
Pişmanlık duymak tevbenin en önemli bir parçası olması sebebiyle, hadiste,
"Günahtan pişmanlık duymak bir tevbedir" buyurulmuştur.
Peygamberlerden başka hiçbir insan günahsız değildir. Nefis taşıdığı için, insanın bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek günah işlemesi mümkündür. Zaten insanı meleklerden ayıran ve önüne sonsuz bir yükselme merdiveni açan sır da nefis taşıması, günah işlemeye kaabiliyetli olmasıdır. Eğer insan günah işlemeyecek fıtratta yaratılmış olsaydı, melekten farkı kalmazdı.
Evet, insan yaratılışı gereği günah işlemeye meyillidir. Şeytanın ve nefsinin de telkiniyle bir an kendini kaybedip günah işleyerek şeytanı sevindirebilir. Fakat günah işleyen bir mü'minin dikkat etmesi gereken mühim bir husus, şeytanı ikinci defa sevindirmemek, hattâ onu kahretmek olmalıdır. Şöyle ki:
Her ne kadar insan günah işleyecek fıtratta yaratılmışsa da asıl olan insanın kendisini günahtan çekmesi, Allah'ın emirleri istikametinde hayatiyetini devam ettirmesidir. Nitekim Yüce Allah bir âyet-i kerimede,
"Muhakkak ki, Allah hıyanete düşkün ve günahtan çekinmeyen kimseyi sevmez"[273]
buyurarak günahtan çekinmeyen kimseleri sevmediğini belirtmektedir. Evet, bir Müslüman günahlardan çekinmeli, şeytanın vesvesesine kapılmamalıdır. Fakat insan olması sebebiyle bir günah işlediğinde de şeytanın ikinci bir oyununa düşmemeli, hemen tevbe etmelidir. "Şeytanın ikinci bir oyununa düşmemeli" diyoruz. Çünkü şeytanın en mühim hilelerinden birisi de, günah işlettiği insanlara Allah'ın rahmetinden ümidini kestirmektir. Şeytanın vesveseleriyle günah bataklığına dalan bir insan, yine şeytanın "Sen artık adam olmazsın; Allah senin tevbeni kabul etmez" şeklindeki vesveseleriyle daha affedilmeyeceğini düşünerek günah bataklığına iyice daldırır. Yüce Allah bir ayet-i kerimede kullarından şeytanın bu hilesine düşmemelerini ister ve şöyle buyurur:
"De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
"Öyleyse azap gelmeden önce Rabbinize dönün ve Ona teslim olun; sonra kimseden yardım göremezsiniz."[274]
Kulların ümitsizliğe düşmemelerine, günahın ardından hemen tevbe kapısına sığınmalarına dikkat çeken başka âyetler de vardır.[275]
Pekçok âyetin sonu, "Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir" şeklinde biter.[276] Bu da Yüce Allah'ın kullarını tevbeye ne derece teşvik ettiğini gösterir.
Ayetlerde günah işleyenler kusurunu itiraf edip Allah'tan bağışlama dilemeye teşvik edildiği gibi, hadislerde de tevbe üzerinde ehemmiyetle durulmuş, günah işleyen kullardan hemen tevbe etmeleri istenmiş ve günahkâr kullar tevbeye teşvik edilmiştir. Bu hadislerden bâzılarının meali şöyledir:
"Bütün insanlar günah işlerler. Fakat günah işleyenlerin en hayırlısı, tevbe edenlerdir."[277]
"Şüphesiz, can boğaza gelmedikçe Allah kulun tevbesini kabul eder."[278]
"Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbelerini kabul etmek için gece rahmet elini açar; geceleyin günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için gündüzün elini açar. Bu durum güneşin batıdan doğmasına [Kıyametten önce tevbe kapısının kapanmasına] kadar devam eder."[279]
"Günahından tevbe eden, hiç günahı olmayan kimse gibidir."[280]
123 numaralı hadise ve izahına da bakınız.[281]
56. Ka'b bin Mâlik babasından rivayet ediyor:
"Cennete ancak mü'min olanlar girer. Mina günleri yiyip içme günleridir."[282]
İzah
İbni Mâce'de Resûlullahın halka hitaben yaptığı konuşmada böyle buyurduğu bildirilir.
Hadisin birinci kısmında Cennete ancak kalben inanan kimselerin gireceği bildirilmiştir. Kalben inanmadığı halde ibâdet eden münafıkların ve kâfirlerin Cennete giremeyeceklerine dikkat çekilmiştir.
Hadisin ikinci kısmında geçen "minâ günleri" hacıların minâda kaldıkları günleri olan teşrik günleridir. Yani Kurban Bayramının 2. 3. ve 4. günleridir. Hadiste "Bu günler yeme içme günleridir" buyurulması, bu günlerde oruç tutulmasını yasaklamak içindir.
Kurban bayramının birinci gününde oruç tutmak bütün âlimlere göre ittifakla caiz değildir. Kurban bayramının 2-4. günlerinde oruç tutma hususunda ise âlimler farklı düşünürler. Hanefî ve Şâfiîlere göre bu günlerde de oruç tutmak caiz değildir.[283]
Cennetin Çoğunu Müslümanlar Teşkil Edecek
57. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Cennet ehli yüz yirmi saf olacak. Bunun seksen saffı ümmetimdir."[284]
İsâ (a.s.) İnecektir
58. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Sizden yaşayanların Hz. İsa'nın adaletli bir hâkim olarak indiğini görmesi yakındır. O, Hıristiyanlardan cizyeyi kaldırır, Haç'ı kırar, domuzu öldürür ve savaş sona erer."[285]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda,
"O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez. Tek bir secde dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur." "Bütün düşmanlıklar, küsüşmeler, hasetlik muhakkak kalkacak" "Dava bir olur" gibi ilâveler vardır.
Yüce Allah, insanın ecelini ömründe gizlediği gibi, kıyametin vaktini de kâinatın ömründe gizlemiştir. Bununla beraber, kıyamete yakın onu haber veren bâzı alâmetler çıkacaktır. İşte bu alâmetlerden birisi de Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesidir. Yüce Allah bir âyette,
"İsâ kıyamet için bir alâmettir" buyurmuştur.[286]
Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesinin kıyamet alâmetlerinden olduğunu ifâde eden birçok da hadis vardır. Meselâ bu hadislerden birisi şöyledir:
"Sizler on alâmeti görmedikçe hiçbir zaman kıyamet kopmaz....İsa'nın inmesi."[287]
İşte yukarıdaki hadiste de Hz. İsâ'nın âdil bir hükümdar olarak ineceği, haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı ifâde edilmektedir. Domuzun öldürülmesi, haçın kırılması, cizyenin kaldırılması, Müslümanların yayılmasından, Hıristiyanlığın zayıflamasından, hattâ yok olmasından kinayedir.
İsâ (a.s.) indiğinde hadislerde de ifâde edildiği gibi, Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki asırlık düşmanlık, hasetleşme ve kin ortadan kalkacaktır
Burada Hz. İsa'nın bir peygamber olarak değil, Peygamberimize tâbi birisi olarak ineceğini de hatırlatalım. Çünkü Resûlullah ile peygamberlik kapası kapatılmıştır. Artık daha başka bir peygamber gelmeyecektir. Zaten.... numara ile tercüme ettiğimiz hadiste bu gerçek ifâde edilmiştir. İsa'nın (a.s.) inmesi ile ilgili tafsilatlı bilgi için Kıyamet Alâmetleri isimli eserimize bakınız.[288]
"Allah Yahudilere Lanet Etsin"
59. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah Yahudilere lanet etsin. Allah onlara büyük ve küçük baş hayvanların iç yağlarını haram kıldı da, onlar bunu satıp parasını yediler."[289]
İzah
Müslim'de, "Allah Yahudilerin belâsını versin" şeklinde rivayetler de vardır.
Yahudiler Allah'ın pekçok ihsanına rağmen defalarca Allah'a ve peygamberlerine isyan etmişlerdir. Onlar âsi oldukça Allah da onlara dinî hükümleri ağırlaştırmıştır. Bu cümleden olarak hayvanların iç yağlarını da bir ceza olarak haram kılmıştır. Konu ile ilgili âyet şu mealdedir:
"Yahudilere de Biz bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan yağlar dışındaki iç yağlarını da haram kıldık. Bunu, zulümleri yüzünden onlara bir ceza olarak verdik. Muhakkak ki doğruyu bildiren Biziz."[290]
Ancak Yahudiler daha önce de olduğu gibi, bu yasağı da çiğnediler. Hadiste de ifâde edildiği gibi, haram kılınan yağları satarak parasını yediler. Oysa Allah bir şeyi haram kıldığında onun satılıp parasının yenilmesini de haram kılmıştır. Meselâ içki haramdır, içkiyi satmak da haramdır.
İşte hadiste bu hususa dikkat çekilmekte ve Allah'ın haramını ihlâl eden Yahudiler için,
"Allah Yahudilere lanet etsin" buyurulmaktadır. Zaten Allah kıyamete kadar okunacak kitabında Yahudilere lanet etmiştir. Meselâ bu âyetlerden birisi şudur:
"İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud'un Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlendiler. Çünkü onlar isyan etmişler ve hadlerini aşmışlardır."[291]
"Onlar, İsa'yı inkar etmeleri, Meryem'e pek büyük bir iftirada bulunmaları ve 'Allah'ın Resulü Meryemoğlu Mesih İsa'yı biz öldürdük' demeleri sebebiyle de lanete uğramışlardır."[292]
Yahudiler hakkında geniş bilgi için Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimize bakılabilir.[293]
Kur'ân Yedi Harf Üzere Nazil Oldu
60. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Cebrail (a.s.) bana Kur'ân'ı bir harf üzerine okudu. Ondan artırmasını istedim. Yedi harfe kadar artırdı."[294]
İzah
Hadisin başka bir rivayeti şöyledir:
"Şüphesiz bu Kur'ân yedi harf üzere nazil olmuştur. Onlardan hangisi kolayınıza gelirse öyle okuyunuz."[295]
Kur'ân'ın nazil olmaya başladığı yıllarda, Arapların çoğunluğu, okuma yazma bilmeyen câhil kimselerdi. Çoğu, sadece kendi kabilesinin konuştuğu Arapçayi biliyor, diğer kabilelerin konuştuğu lehçeyi iyi anlamıyorlardı. Diğer taraftan Müslüman olanlar içerisinde pekçok köle vardı.
Böyle olunca da yeni Müslüman olanlardan bazılarının Kureyş lehçesi ile nazil olan Kur'ân'ın her âyetini, her kelimesini öğrenip ezberlemeleri kolay olmuyordu. Oysa kalpleri ve ruhları aydınlatan Kur'ân nurunun bir an evvel bütün Arap kabileleri arasında yayılması gerekiyordu. Bu müşkülü halletmek, ümmete kolaylık göstermek icab ediyordu. Bu gaye ile Peygamberimiz (s.a.v.) Kur'ân-ı Kerimin yalnız Kureyş lehçesi ile değil, Arap kavimlerinin konuştukları diğer lehçelerle de nazil olmasını istiyordu. İşte yukarıdaki hadis, Kur'ân'ın bir lehçe ile değil de yedi lehçe olarak okunmasına izin verildiğini gösterir. Tirmizi'de bu hadise biraz daha tafsilatlı olarak şöyle anlatılır:
Peygamberimiz Cebrail'e,
"Ey Cebrail! Ben okuma yazma bilmeyen bir kavme peygamber gönderildim. Bunların içinde genci var, ihtiyarı var, köle ve cariyesi var. Yazılı hiçbir şeyi okumamış olanlar var [Okuma hususu kolaylaşsa!]" dedi.
Resûlullahın bu talebi üzerine Cebrail (a.s.) Allah'tan aldığı emri tebliğ ederek,
"Kur'ân yedi lügat üzere nazil oldu" dedi.[296]
Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"Cebrail bana Kur'ân'ı bir okunuş üzere okuttu, ben de durmadan bunun artmasını istedim. Tâ yedi türlü okunuşa erişinceye kadar bu dileğimde ısrar ettim."[297]
Bundan sonra Kur'ân'ı Kerim, Müslümanlara kolaylık olarak başta Kureyş olmak üzere, Huzeyl, Sakİf, Tay, Hevazin, Yemen, Temim kabilelerinin lehçeleri üzre nazil oldu.
Burada yedi lügatla ilgili bâzı hususları belirtmek istiyoruz:
1. Yedi lügat Kur'ân'ın her kelimesi için değil, bâzı kelimeleri için geçerlidir.
2. Kelimeler farklı da olsa mânâlar aynıdır. Bu, "Geliniz" mânâsına gelen "helümme, akbil, te'al" demek gibidir ki, hepsi de aynı kapıya çıkar. Meselâ günahkâr mânâsına gelen "esîm" kelimesi, aynı mânâya gelen "fâcir" kelimesi ile de nazil olmuştur. Bunun birçok misâlleri vardır.
3. Kur'ân'ın yedi lügat üzere nazil olması hicretten sonra, çevre kabilelerin toplu halde Müslüman olmalarının ardından gerçekleşmiştir. Böyle olunca da Kur'ân'ın büyük bir kısmının sadece Kureyş lehçesi ile nazil olduğu ortaya çıkar.
4. Resûlullah (s.a.v.) vefatından biraz önce, Kur'ân'ın tamamını Cebrail'e (a.s.) Kureyş lehçesiyle arz etmiştir.
5. Peygamberimiz vahiy katiplerine âyetleri yazdırırken de, namazlarda okurken de Kureyş lehçesini tercih ederdi.
Hz. Osman'ın halifeliği döneminde Hz. Osman Sahabîlerle yaptığı istişare sonucunda Kur'ân'ı Kureyş lehçesi üzerinde toplatmış ve diğer lügatlarla okumayı yasaklamıştır. Konunun tafsilatı için Dört Halife Devri isimli eserimizin, 221-229. sayfalarına bakılabilir.[298]
Kimler Cennete Girecek?
61. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Size Cennet ehlinin kimler olduğunu haber vereyi mi? Her ağırbaşlı, nazik, cana yakın, Allah'a ve istekleri yerine getirilmesi gereken kimselere karşı itaatkar olan her kimse Cennet ehlidir."[299]
İzah
Hadiste geçen "istekleri yerine getirilmesi gereken kimseler" idareciler, anne baba ve kadın için kocasıdır. Ancak bu kimselere Allah'a isyan hususunda itaat etmek haramdır. Bir çocuk anne ve babasının Allah'a isyanla ilgili ermine itaat edemez. İdareci ve kadının kocasına itaati için de aynı husus geçerlidir.[300]
Fitneye Geri Dönmemek
62. Vasile bin Eska (r.a.) rivayet ediyor:
"Siz benden sonraya kalacağınızı [benim size sürekli yol göstereceğimi mi] mı sanıyorsunuz? Dikkat edin! Ben sizden evvel vefat edeceğim. Siz de birer ikişer peşimden geleceksiniz. Benden sonra birbirinizin boynunu mu vuracaksınız?"[301]
Secde Azaları Hangilerdir?
63. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Ben yedi azâ üzerine secde etmekle emrolundum. Saçı ve elbiseyi toplamaktan nehyedildim."[302]
İzah
Ebû Dâvud'da konu ile ilgili olarak şöyle bir hadis vardır:
"Alnın secde etmesi gibi, eller de secde eder. Öyle ise biriniz alnını secdeye koyduğunda ellerini de koysun. Alnını secdeden kaldırdığında ellerini kaldırsın."
Namazın farzlarından biri de secdedir. Mükemmel bir secde, hadiste de ifâde edildiği gibi, yedi azâ üzerine yapılan secdedir. Peygamberimiz bir başka hadislerinde bu azaların yüz, eller, dizler ve ayaklar olduğunu bildirmiştir.1 Yüzden maksat alın ve burundur.
Secdede alın ve burnu birlikte yere koymak vaciptir. Özür sebebiyle biri yere konulmasa da secde caizdir.
İki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Secde esnasında ayaklar yerden kesilse, secde yine caiz değildir. Özürsüz olarak ayaklardan birinin yerden kesilmesi mekruh olmakla birlikte, yapılan secde caizdir. Ayağı yere koymak demek, ayak parmaklarını yere koymak demektir. Tek bir parmağın yere konmuş olması da kâfidir. Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özre binaen eller üzerine secde yapılabilir.
Hadisin ikinci kısmında Resûlullah rükû ve secdeye giderken saç ve elbisesini toplamaktan nehyedildiğini bildirmiştir.
Secdeye giderken iki el ile pantolunu çekmek namazı bozmaz. Fakat ütüsü bozulmaması için böyle bir hareket yapmak mekruhtur. Ama rahat haraket etmek için yapılırsa, bir sıkıntıyı gidermek düşünüldüğünden, mekruh olmaz. Ancak bu bir alışkanlık haline getirilmemelidir. Daha da güzeli, rahatça namaz kılabilecek bir pantolon giymektir.[303]
Her Derdin Devası Vardır
64. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah, ölümden başka, devasını yaratmadığı hiçbir dert yaratmamıştır."[304]
İzah
Mu'cemü'l-Evsat'ta, "Bilen bu ilacı bilir, bilmeyen bilmez" ilâvesi vardır. Yüce Allah'ın binlerce ismi vardır. Bunlardan birisi de "şifâ verici" mânâsına gelen "Şâfi"dir. Allah'ın "rızık verici" mânâsındaki "Rezzak" ismi acıkmayı gerektirdiği gibi, Şâfi ismi de hasta olmayı icab ettirir. Rabbimiz Rezzak ismiyle hayvan olsun, insan olsun rızka muhtaç olan mahlukatın imdadına koşarak onlara rızık yetiştirirken; Şâfi ismiyle de hayvan olsun, insan olsun, hastalık verdiği mahlukâtına şifâ ihsan eder.
Mahlukatına şifâ dağıtmayı hiçbir sebep olmadan doğrudan doğruya verebileceği gibi; bir ismi de Hakîm olduğundan ve hikmeti gereği herşeyi bir sebebe bağladığından, bir hastanın iyi olmasını da çoğu zaman tedavi şartına bağlamıştır. Dolayısıyla hastalığına uygun tedaviyi bulan bir insan genelde iyileşir. Genelde iyileşir diyoruz. Çünkü her tedavi olan hasta iyileşmeyebilir. Bir hastanın iyileşmesi, gerekli tedavi imkanının temin edilmesinin yanı sıra Allah'ın dilemesine, iyileşmesini takdir etmesine bağlıdır. Şayet Allah bir hastanın iyileşmesini takdir etmemişse, o hasta gerçekten hastalığına uygun olarak binler tedaviden de geçse, iyileşmesi mümkün olmaz. Bunu, fiilen yaşadıkları için doktorlar daha iyi bilirler. Mesleğinde tecrübe sahibi olmuş hemen her doktorun, tıbbın bütün gereklerini yerine getirdikleri halde iyileştiremedikleri veya ölümden kurtaramadıkları hastaları mutlaka olmuştur. Evet, bir insanın eğer eceli gelmişse, tedavisi bilinen bir hastalıktan da olsa, dünyanın en gelişmiş hastanesinde, dünyanın en başarılı doktorla tarafından dahi kurtarılamaz. Diğer taraftan, eğer hastanın eceli gelmediyse, veya Allah onun iyileşmesini takdir ederse, dünyanın en başarılı doktorunun "Bu hasta iyileşmez. Bu hasta üç aya kalmaz vefat eder" dediği nice hasta, iyileşir, hatta öyle diyen doktorun vefatını görür. Hiç kimse bu hakikate itiraz edemez. Çünkü birçok kimsenin tıbbın bütün imkanlarına karşı kurtarılamayan; veya sahalarında otoriter hekimlerin "Bu hasta kurtulmaz" dediği halde tam olarak sıhhatine kavuşan bir yakını olmuştur.
Bunun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz pekçok hadislerinde ümmetini tedavi olmaya teşvik etmiştir. İşte yukarıdaki hadislerinde de Allah'ın ölümden başka her derdin devasını yarattığını bildirerek ümmetini tedavi olmaya teşvik etmektedir, konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Onlardan bir kaçının meali şöyledir:
"Her derdin bir devası vardır. Eğer o derdin ilacı bulunursa, Allah'ın izniyle o hastalık iyileşir."[305]
Sahabîler Peygamberimize sordular:
"Yâ Resulallah, tedavi olmamızda bize bir günah var mı?"
Peygamberimiz cevap verdi:
"Tedavi olunuz ey Allah'ın kulları, çünkü Allah yaşlılıktan başka, her hastalıkla beraber bir de deva yaratmıştır."[306]
Bir Sahabî Peygamberimize sordu:
"Yâ Resulallah, yapageldiğimiz tedavi ve tehlikelerden sakınmamız, Allah'ın kaderinden herhangi bir şeyi geri çevirir mi?"
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Tedavi de Allah'ın kaderindendir."[307]
Peygamberimiz bu hadisiyle, kişinin hasta olması takdir edildiği gibi, tedavi olan birisinin tedavi olacağı da her şeyi aynı anda bilen ve gören Allah tarafından takdir edildiğine, tedavi sonunda iyi olan birisinin kaderin dışına çıkmadığına dikkat çekmektedir.
İnsan kaderinin nasıl yazıldığını önceden bilmediğinden, belki o hastalıktan şifâ bulması, doktora gitmesine, sebeplere teşebbüs etmesine bağlıdır. İyileşmesi tedavi şartına bağlanan hasta, doktora giderse iyileşebilir. Gitmediği takdirde ise şartı yerine getirmediğinden hastalığı devam eder.
Dolayısıyla, tedaviden kaçmak ve "Doktor mu iyi edecek? Kaderimde varsa iyi olurum" düşüncesi İslama zıttır. Tedaviye karşı çıkmak, kaderi ve Cenâb-ı Hakkın Hakîm ismini anlamamak, kâinata koyduğu kanunlara karşı çıkmak demektir.
Evet, Cenâb-ı Hak yarattığı her dert için bir de derman yaratmıştır. Fakat insanları çalışmaya, araştırmaya, kâinata koyduğu âdetullah kanunlarını araştırmaya teşvik için bunu gizlemiştir. İnsana düşen araştırıp bu devaları bulmaktır. Hastalıkların devası maddî olabileceği gibi, manevî de olabilir. Hadis kitaplarında "Tıb" başlığı altında bâzı hastalıkların maddi ve manevî ilaçlarına dikkat çekilmiştir. Ehil olanın hastaya okuması da hadislerde yer alan bir tedavi şeklidir. Tıbbın âciz kaldığı bâzı hastalıkların okumayla iyileştiği de bir gerçektir.[308]
Fazla Maldan Yardımda Bulunmak
65. Amr bin Şebib babasından rivâvet ediyor:
"Her kime amcasının oğlu gelir fazla olan malından ister de vermezse, Allah da onu kıyamet günü fazlından mahrum eder. Umuma âit olan meranın fazlasını başkasına kaptırmamak için kendisine âit olan suyun fazlasını başkasından esirgerse, Allah da kıyamet gününde ondan fazlını esirger."
Müslim'de bu hadise benzer şöyle bir hadis vardır:
"Kimin yanında fazla hayvan varsa onu hayvanı olmayana versin. Kimin fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin."[309]
Âhirzaman Mehdisi
66. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:
Peygamber (s.a.v.) Fâtıma'ya şöyle buyurdu:
Peygamberimiz peygamberlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza'dır. İki kanadıyla Cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Ca'ferdir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdi de bizdendir.[310]
İzah
Hadiste Peygamberimizin, Uhud savaşında şehid düşen Peygamberimizin amcası Hz. Hamza'nın, Mûte savaşında şehid düşen Peygamberimizin amcasının oğlu Hz. Cafer'in ve Resûlullahın torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in fazîletine dikkat çekildikten sonra, Mehdinin de ehl-i beytten olduğu nazara verilmektedir.
Mehdi, kelime olarak Allah tarafından kendisine yol gösterilen mânâsına gelir. Dinî mânâsı ise, kıyamet kopmadan önce gelecek ve kendisinden önce zulümle dolmuş olan dünyayı adaletle dolduracak olan ehl-i beytten bir zâttır. Kıyametin büyük alâmetlerindendir. Mehdi hakkında birçok hadisler vardır. Bu hadislerden her asırda bir veya birkaç mehdi geleceği anlaşılmaktadır. Âhir zaman Mehdisi ise bu mehdilerin en büyüğüdür. İslâm Deccali olarak bilinen Süfyanı mağlub edecektir.
Bununla beraber, mehdi, inanç esaslarından değildir. Mehdinin geleceğine inanmayan dinden çıkmış olmaz. Ancak Mehdi inancı, ümitsizliğe düşen insanlar için bir şevk kaynağıdır. Bununla beraber, tenbel tenbel oturup Mehdi beklemek doğru değildir. Ona zemin hazırlamak gerekir.
Müslümanların âhir zamanda bir Mehdi beklemesi sû-i istimal edilmiş, tarih boyunca birçok yalancı mehdiler çıkarak Müslüman kanı akmasına yol açmışlardır. Konu hakkında tafsilat için Kıyamet Alâmetleri ve Tarihte ve Günümüzde Câferilik isimli eserlerimize bakılabilir.[311]
Rekât Sayısında Tereddüt Etmek
67. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz namazda kaç rekât kıldığı hususunda tereddüde düşerse kaç rekât kıldığını buluncaya kadar kalben araştırma yapsın. Sonra namazını kanaat getirdiği rekat üzerine tamamlasın. Ardından da sehiv secdesi yapsın."[312]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda bu rivayet farklı şekillerde geçer. Meselâ bunlardan ikisi şöyledir:
"Biriniz namazda şaşırır da bir rekât mı, iki rekât mı kıldığını bilmezse, namazını bir üzerine tamamlasın. İki mi üç mü kıldığını bilemezse, iki üzerine tamamlasın. Üç mü dört mü kıldığını bilmezse üç üzerine tamamlasın. Sonra da selâm vermeden önce sehiv secdesi yapsın."
"Biriniz namazda iki rekât mı, üç rekât mı kıldığı hususunda şüpheye düşerse şüpheyi atsın ve tatmin olduğu sayıyı esas alsın. Sonra da selâm vermeden önce iki secde yapsın. Eğer beş rekât kılmışsa, sehiv secdesiyle namazını çift (altı rekât) yapmış olur. İlâve ettiği rekâtla, sehiv secdesi nafile sayılır. Dört rekâtı tam kıldıysa, yaptığı iki secde ile [namazda vesvese veren] şeytanın burnunun sürtmüş olur."
Namaz kılan birçok kimse, zaman zaman kıldığı rekât sayısında şüpheye düşer. Hadisler bu durumda takip edilecek yolu göstermektedir. Konuyu fıkhî açıdan biraz daha açalım:
Bir kimse sabah namazını kılarken "Bir rekât mı, iki rekât mı kıldım?" diye tereddüte düşerse, düşünür, şayet bir rekât kıldığı hükmüne varırsa, bir rekat daha kılar. Tereddütünden dolayı da sehiv secdesi yapar. İki rekât kıldığı hükmüne varsa oturur. Selâmdan sonra sehiv secdesi yapar. Kaç rekât kıldığına karar veremezse az olanı tercih eder. Çünkü az olanda kesinlik vardır. Bir rekât kıldığına karar verdiğinde oturur, çünkü bunun ikinci rekât olma ihtimali vardır. Sonra ikinci rekâta kalkar. Namaz bittiğinde ise sehiv secdesi yapar.
Dört rekâtlı bir namazda birinci rekâtta mı, ikinci rekâtta mı olduğu hususunda şüpheye düşen kimse, bir neticeye varamazsa bir rekât kıldığını kabul eder ve ihtiyaten her rekâtta tahiyyata oturur. Çünkü birinci sayılan rekâtin ikinci, ikinci sayılan rekâtın dördüncü olma ihtimali vardır. Böyle yapan bir kimse vacip olan ilk oturuşu veya farz olan son oturuşu terk etmemiş olur. Ezan Cami Namaz'ın 270-275 549-551. sayfalarına bakılabilir.[313]
Hayırlı Ümmet
68. Semüre bin Cündeb (r.a.) rivayet ediyor:
"Ümmetimin en hayırlısı benim içinde gönderildiğim asırdakilerdir. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenlerdir."[314]
İzah
Hadiste "ümmetin hayırlısı" olarak bildirilenler Sahabîlerdir, sonra onlardan ders alanlar, yani Tabiîn, sonra da onların talebeleri olan Tebe-i Tabiîn sayılmaktadır. Peygamberimiz bir hadislerinde "Ümmetimin en hayırlısı başı ve sonudur. Ortasında ise bulanıklık vardır" buyurmuştur.[315]
Katili Diyet Karşılığında Affetmek
69. İbni Abbas (r.a.),
"Katil, maktulün velîsi olan din kardeşi tarafından bir bedel mukabilinde affa uğrayacak olursa, o zaman kısas düşer. O takdirde affedenin, akıl ve dinin uygun gördüğü miktarı kabul etmesi, katilin de bu diyeti güzelce ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletmedir ve bir rahmettir"[316]
âyetini okudu, sonra da şöyle dedi:
"İsrâiloğulları kendilerinden birini kasten öldürdüğü zaman onlara fidye ödemek helal değildi. Mutlaka kısas gerekirdi. Size diyet helâl kılındı. Affedenin akıl ve dinin uygun gördüğü miktarı kabul etmesi, katilin de diyeti güzelce ödemesi emredildi. Bu, Rabbiniz tarafından size bir hafifletmedir."[317]
İzah
Ayetin baş tarafı şöyledir:
"Ey iman edenler! Kasten öldürülenler hakında sizin üzerinize kısas farz olmuştur. Katil olan hür, öldürülen hür yerine, katil köle, öldürülen köle yerine, katil kadın da öldürdüğü köle yerine kısas olunur."
Bir sonraki âyette de şöyle buyurulur:
"Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri! Umulur ki haksız yere kan dökmekten böylece sakınırsınız."
İsrâiloğulları, isyanları sebebiyle ceza olarak Allah tarafından çok ağır hükümlere maruz kaldılar. Peygamberimizin ümmetinden ise o ağır hükümler kaldırıldı. Bunlardan birisi de diyet karşılığında katilin affedilmesidir. Bu, Peygamberimizin fazileti sebebiyle Allah'ın onun ümmetine bir rahmetidir.[318]
Abdestsiz Namaz Ve Haramdan Sadaka
70. Üsâme bin Ümeyr el-Hüzelî rivayet ediyor:
"Allah abdestsiz ve gerekli temizliğe riayet etmeden kılınan namazı, haram maldan verilen sadakayı kabul etmez."[319]
Günah Çeşitleri
71. Selmân-ı Fârisi (r.a.) rivayet ediyor:
"Günah vardır, bağışlanmaz, günah vardır, kişinin yanına bırakılmaz, günah vardır bağışlanır. Bağışlanmayacak günah Allah'a ortak koşmaktır. Kişinin yanına bırakılmayacak günah, insanların birbirlerine zulmetmesidir. Bağışlanacak olan günah ise Allah ile kul arasında kalan günahtır."[320]
İzah
Hadiste de ifâde edildiği gibi, Allah'a şirk koşmak bağışlanmayacak günahlardandır. Başka hadislerde Allah'ın, kendisine ortak koşmanın dışında bütün günahları bağışlayabileceği bildirilmiştir.
Hadiste insanların birbirine zulmetmeleri kişinin üzerine bırakılmayacak günah olarak zikredilmektedir. Yüce Allah kıyamet gününde mazlumun hakkını zâlimden muhakkak surette alacaktır. Bu konuda çok kuvvetli va'di vardır ve O va'dinden dönmez. Hadiste Allah ile kul arasında kalan günahların da bağışlanacağı bildirilmiştir. Yüce Allah bilhassa dünyada açığa çıkarmadığı, gizlediği günahları âhirette de açıklamayacak ve o günahın sahibini bağışlayacaktır.[321]
Peygamberimizin Şefaat Etmesi
72. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Müslümanlardan, Cehenneme Allah'tan başkasının sayamayacağı kadar insan girer. Bu, Allah'a isyanları, günah işlemeye olan cüretleri ve emirlerini yerine getirmemeleri sebebiyledir; Sonra bana şefaat etmem için izin verilir. Ben Allah'ı ayakta iken sena ettiğim gibi secde hâlinde de sena ederim."[322]
İzah
Hadisin devamı şöyledir:
"Bunun üzerine şöyle bir ses gelir: "Başını kaldır. Bütün dileklerin sana verilecek. Dilediğine şefaat et, şefaatin kabul edilecektir."
Bundan sonra Peygamberimiz dilediği kimselere şefaat eder. Onları Cehennemden çıkarır.[323]
Aksırma Adabı
73. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah aksırdığında yüzünü gizlerdi.[324]
Tirmizideki rivayet şöyledir:
Resûlullah (s.a.v.) aksıracağı zaman eli veya elbiseninin bir tarafı ile yüzünü kapar ve aksırma esnasında sesini kısardı.[325]
Ödememek Niyetiyle Borçlanmak
74. Meymûne el-Kerdî babasından rivayet ediyor:
Resûlullahın şöyle buyurduğunu işittim:
"Bir kimse az veya çok bir mehir karşılığında evlenir onu aldatarak ve kafasında kadının hakkı olan mehri ödememe düşüncesi bulunur da hakkını ödemeden ölürse kıyamet gününde Allah'ın huzuruna zinâkâr olarak çıkar."
"Bir kimse de ödememek ve borç aldığı kimseyi aldatmak düşüncesiyle borçlanır da borcunu ödemeden ölürse, Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar."[326]
(Hadisin ikinci kısmı için)
İzah
Hadiste geçen mehir, İslâm hukukunda nikâh sebebiyle kadının erkekten almaya hak kazandığı para veya mala denir. Evlenen erkeğin evlendiği kadına mehir vermesi farzdır. Bununla ilgili olarak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:
"Evlendiğiniz kadınlara mehirlerine gönül hoşluğu ile verin...."[327]
Mehir, nikâh esnasında verilebileceği gibi, nikâhtan sonra da verilebilir. Hattâ ölünceye kadar vermek mümkündür. Ancak mehrin verilmemesi haramdır.
Yukarıdaki hadiste Peygamberimiz,
"Mehrinin azını veya çoğunu vermemek ve aldatmak niyetiyle bir kadınla evlenir de mehrini vermeden vefat ederse kıyamet gününde Allah'ın huzuruna zina etmiş olarak çıkar"
buyurarak bunun dehşetine dikkat çekmiştir. Geniş bilgi için Hanefi ve Şâfitlere Göre Evlilik Aile isimli eserimizin 129-135. sayfalarına bakılabilir.
Hadisin ikinci kısmında,
"Ödememek ve borç aldığı kimseyi aldatmak düşüncesiyle borçlanan ve borcunu ödemeden ölen kimsenin, Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkacağı" bildirilmektedir.
Böyleleri, kıyamet gününde hırsızların çarptırılacağı cezaya çarptırılacaklardır. Bir çok hadiste Peygamberimiz borçluları tehdit etmiştir. Bunlardan birisinde borçlunun borcu ödeninceye kadar kabrinde azap çekeceği bildirilmiştir. Resûlullah (s.a.v.) borçlu olduğunu öğrendiği birisinin cenaze namazını kılmamıştır. [328]
Resûlullahın En Çok Korktuğu Üç Şey
75. Câbir bin Semüre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ümmetim hakkında en çok yıldızlardan yağmur istemelerinden, idarecilerin zulme sapmalarından ve kaderi yalanlamalarından korkuyorum."[329]
İzah
Ebû Mihcen es-Sekâfî'den gelen rivayette hadis, "Yıldızların tesirine inanmaları" şeklindedir.[330]
Hadiste geçen yıldızlardan yağmur istemek, yıldızların hareketlerine bakarak "Yağmur var" demektir. Ayrıca yağmur hususunda yıldızların tesirine inanmaktır. Câhiliyye devrinde böyle bir inanış vardı. Buhârî'de bu inaçla ilgili olarak Zeyd bin Hâlid el-Cühenîden (r.a.) rivayet edilen şöyle bir hadis vardır:
Resûlullah (s.a.v.) Hudeybiye'de[331] geceleyin yağan yağmurdan sonra bize sabah namazını kıldırdı. Namazdan sonra yüzünü cemaate döndürüp,
"Biliyor musunuz, Rabbiniz ne buyurdu?" diye sordu.
Dinleyenler, "Allah ve Resulü bilir" cevabını verdiler. Resûlullah (s.a.v.) şöyle dedi:
"Allah şöyle buyuruyor: 'Kullarımdan bâzıları mü'min olarak, bâzıları da kâfir olarak sabahladı. Onlardan her kim "Allah'ın fazlı ile üzerimize yağmur yağdı" dedi ise o yıldıza değil, Bana iman etmiştir. Kim de, "Falan ve filan yıldızın batıp doğması ile üzerimize yağmur yağdı" dedi ise işte o Bana değil, yıldıza iman etmiştir.'[332]
Hadiste geçen "kâfir" tâbiri iki mânâdadır. Yağmurun gerçekten yıldızın tesiriyle yağdığına inanan kimse Allah'a gerçek mânâda şirk koşmuş olur. Hakikî tesiri Allah'a vermek şartıyla yağmurun yağması için yıldızların bir sebep olduğuna inanmak ve Allah'ın kanununu böyle koyduğuna inanmak, kişiyi kâfir etmez.
İkinci mânâda da yağmuru verenin Allah olduğuna inandıkları halde, bundan gaflet edip şirk ehlini takliden "yağmuru yıldız yağdırdı" demektir ki, bu, gerçek mânâda küfür değildir, küfrânı nimettir. Şirk ehlini taklitten, hele hele böyle tehlikeli sözler söylemekten sakınmak gerekir.
Tirmizîde de konu ile ilgili şöyle bir hadis vardır:
Resûlullah (s.a.v.),
"Bu nimetten bütün nasibiniz, onu yalanlamaktan ibaret mi kalacak?"[333] âyeti hakkında şöyle buyurdu:
"Yâni şükrünüzü. Çünkü 'Falan ve falan yıldızın düşmesiyle veya falan yıldızla bize yağmur yağdı' diyorsunuz."[334]
Câhiliyye devrindeki halk inanışlarıyla ilgili bir başka hadis de şu mealdedir:
"Eğer Allah on yıl yağmur göndermese, sonra yağdırsa insanlardan bir kısmı kâfir olarak 'Mücdah yıldızının doğup batması ile yağmur yağdı' derler."[335]
Günümüzde de yağmur için olmasa da yıldızların tesirine inanılmaktadır. Pekçok insan astrologlara giderek onlardan gayba dâir bilgi istemektedirler. Zaten bu hadis aynı zamanda Peygamberimizin bir mûcizesidir. İstikbale âit verdiği bir haberdir.
Hadiste Peygamberimizin korktuğu bir diğer husus, "kaderin inkar edilmesidir." Peygamberimizin Allah'ın bildirmesiyle haber verdiği bu gaybî haber de kendisinden çok kısa bir zaman sonra gerçekleşti. Ortaya çıkan bir grup insan, "Kul fiilinin yaratıcısıdır. Kaderin bunda hiçbir tesiri yoktur" görüşünü ortaya attılar.[336] Bu, kaderin inkar edilmesi demekti. Kaderi inkar etmeyi Müslümanlar arasında ilk başlatanlar Ma'bed el-Cühenî (ö. 80/699) ve Gaylan ed-Dımeşekî idi. Peygamberimiz bir hadislerinde Kaderiyyeyi ümmetin mecûsîleri olarak vasıflandırmıştır. Bu hadis ileride gelecektir.
Kaderiyye hakkında geniş bilgi için Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında Kadere îman isimli eserimize bakılabilir.[337]
İki Kat Sevap Kazanacak Olanlar
76. Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor:
"Üç kişinin sevabı iki kat verilir. Bunlar:
1. Ehl-i kitaptan hem kendi peygamberine, hem de Muhammed'in tebliğine ulaşıp ona iman eden kimseye.
2. Bir cariyesi bulunup önce onu azad eden, sonra da onunla evlenen kimseye.
3. Allah'a karşı takvâlı, efendilerine karşı da itaatkâr davranan köleye."[338]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda ikinci madde için "Cariyesini güzelce terbiye edip yetiştiren, eğitip öğreten" ilâvesi vardır.
Hadiste üç kişiye iki kez sevap verilmesinin sebebi şöyle açıklanmıştır:
Ehl-i kitap biri kendi peygamberine iman ettiği için bir sevap kazanır. Sonra Resûlullaha da iman ederse bir sevap da bunun için kazanır.
Kişi cariyesini hiyetine kavuşturursa bir sevap kazanır. Sonra ona iyilik olması için kendisiyle evlenirse, bir sevap da bu sebeple kazanır.
Köle de Allah'ın emir ve yasaklarına itaat ettiği için bir sevap kazanır. Efendisinin emirlerini yerine getirdiğinde bir sevap da bunun için kazanır.[339]
Resûlullah Ordu Yollarken Ne Derdi?
77. Cerir bin Abdullah el-Becelî (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.) bir yere bir birlik gönderdiğinde şöyle buyururdu:
"Allah'ın adıyla, Allah'ın yardımını dileyerek ve Resûlullahın dini uğruna savaşa gidin. Hıyanet etmeyin. Düşmana verdiğiniz sözü bozmayın. Düşman tarafından öldürdüğünüz kimselerin burun ve kulaklarını kesmeyin. Ve çocukları öldürmeyin."[340]
Taberânî aynı hadisi, ileriki sayfalarda Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) kanalıyla "yaşlıları öldürmeyiniz" ilâvesiyle de rivayet eder.
Ebû Dâvud'da hadisin son kısmında şöyle bir değişiklik vardır:
"Ganimetlerinizi toplayın. Herşeyi düzgün yapın. Allah herşeyi iyi ve güzel yapanları sever."
236 numaralı hadise de bakınız.[341]
Kerahet Vakitleri
78. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılmak yoktur. İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namaz kılmak yoktur."[342]
İzah
Hadiste kılınmaması istenilen namaz, nafile namazdır. Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar; ikindi namazını kıldıktan sonra da güneş batıncaya kadar nafile namaz kılmak mekruhtur. Hadiste sayılan iki vakit, nafile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerdendir.
Ancak bu vakitlerde kaza namazı kılmanın hiçbir mahzuru yoktur. Ayrıca Şâfiîlere göre bu vakitlerde camiye girişte kılman tahiyyetü'l-mescid namazı da kılmabilir.
Kerahet vakitleriyle ilgili bilgi için Ezan Cami Namaz ve Hanefî ve Şâfiîlere Göre Büyük İslâm İlmihali isimli eserlerimize bakılabilir.[343]
Kimler Cennettedir
79. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Cennetlik olanlarınızı haber vereyim mi?" buyurdu.
"Evet, yâ Resûlallah" dediler.
Şöyle buyurdu:
"Peygamber Cennettedir, sıddıklar Cennettedir. Şehid Cennettedir. Küçük yaşta ölen çocuk Cennettedir. Şehrin diğer ucundaki kardeşini sadece Allah rızası için ziyaret eden Cennettedir."
Resûlullah,
"Cennetlik olan kadınlarınızı haber vereyim mi?" buyurdu.
"Evet yâ Resûlallah" dediler.
"Kocasına karşı çok sevgi besleyen, çok çocuk doğuran kadındır ki, öfkelendiği veya kendisine kötü davranıldığı yahut kocası kızdığı zaman 'İşte elim senin elindedir, sen razı oluncaya kadar uyku uyumayacağım' der."[344]
Dil İle Cihad
80. Berâ bin Azib (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Hasan bin Sâbit'e,
"Müşrikleri hicvet. Cebrail seninle beraberdir" buyurdu.[345]
İzah
Dinimizin en faziletli saydığı amellerden birisi de cihaddır. Ancak cihad sadece bedenle yapılmaz, mal ile, ilim ile kitap dergi, gazete, radyo televizyon vasıtasıyla da cihad yapılabilir. Bunlardan başka dil ile yapılan cihad da çok tesirlidir. Peygamberimizi yukarıdaki hadislerinde dil ile yapılan cihada teşvik etmektedir.
Peygamberimizin "Müşrikleri hicvet" buyurduğu Hassan bin Sabit (r.a.) Arapların en büyük şâirlerindendi. Medineli idi. Hazreç kabilesine mensuptu. Hicret esnasında, 60 yaşında iken Müslüman olmuştu. Müslüman olduktan sonra şiirdeki üslubunu değiştirdi. Sahabîler arasında "Resûlullahın şâiri" diye anılıyordu.
O tarihlerde şiir, kılıçtan daha tesirliydi. Bir defasında müşrikler şiirleriyle Peygamberimize dil uzatmışlardı. Hassan bin Sabit (r.a.) Resûlullaha (s.a.v.) geldi ve "Yâ Resûlullah, işte ben size dilimle yardım etmeye hazırım. Onları hicvederek haklarından gelirim" dedi. İzin verilmesi üzerine de onları hicvetti. Bir şiirinde Peygamberimiz hakkında şöyle diyordu:
"Resûlullahın pâk alnı karanlık içerisinde görüldüğü zaman ortalığa nur saçan, karanlığı gideren lamba gibi görünür."
Peygamberimiz onun şiiriyle yaptığı müdafaalardan memnun olur, zaman zaman kendisine şöyle derdi:
"Ey Hassan, Allah'ın Resulü nâmına cevap ver. Yâ Rab, onu Cebrail ile kuvvetlendir."
Hassan bin Sâbit'i dili ile yaptığı hizmetten dolayı sadece Peygamberimiz değil, Yüce Allah da methediyordu. O, Abdullah bin Revaha (r.a.), Ka'b bin Mâlik (r.a.) gibi şâirler Kur'ân'da şöyle övülüyordu:
"Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyar. Görmez misin ki, onlar her türlü övgü ve yergiye ölçüsüzce dalarlar ve yapmadıkları şeyleri överler? Ancak iman eden, güzel işler yapan, Allah'ı çokça zikreden ve zulme uğradıktan sonra kendilerini müdafaa edenler bunun dışındadır. O zâlimler ise nasıl bir akıbete yuvarlanacaklarını yakında bileceklerdir."[346]
Hassan bin Sabit, 120 yaşında vefat etti. [347]
Cennet Elbiseleri
81. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Bir bedevi gelerek Resûlullaha şöyle dedi: "Ya Resûlallah! Cennette elbiselerimizi bizler kendi ellerimizle mi dokuyacağız?" Bu suâl üzerine oradakiler güldüler. Resûlullah (s.a.v.),
"Niçin gülüyorsunuz? Câhil olan bir âlime suâl sorulabilir" buyurdu.
Sonra o zâtın suâlini şöyle cevaplandırdı:
"Hayır ey Arabî. Fakat oradaki elbiseler Cennet meyvelerinin arasından çıkar."[348]
Namaz Ateşi Söndürür
82. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"İşlediğiniz günahın ateşiyle yandıkça yanarsınız. Sabah namazını kıldığınızda o ateşi söndürür. Sonra işlediğiniz günahların ateşiyle yandıkça yanarsınız. Öğle namazını kıldığınızda bu namaz o ateşi söndürür. Sonra işlediğiniz günahların ateşiyle yandıkça yanarsınız. İkindi namazını kıldığınızda bu namaz o ateşi söndürür. Sonra işlediğiniz günahların ateşiyle yandıkça yanarsınız. Akşam namazını kıldığınızda bu namaz o ateşi söndürür. Sonra işlediğiniz günahların ateşiyle yandıkça yanarsınız. Yatsı namazını kıldığınızda bu namaz o ateşi söndürür, günahlarınızı affettirir. Sonra uyursunuz, artık uyanıncaya kadar size günah yazılmaz."[349]
Kişinin Kavmini Savunması
83. Âmir, babası Sa'd bin Ebî Vakkas'tan (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.), "Ey Allah'ın Resulü, kişi hak yolundaki kavmini savunur, arkadaşlarını müdafaa eder, onun sevaptaki hissesi diğerleri gibi olur mu?" diye sordum.
"Annen seni kaybetsin (Bu şeyden gafletine şaşarım) ey İbni Ümmü Sa'd! Siz zayıflarınızdan başka bir vesile ile mi rızıklanıp yardıma mazhar oluyorsunuz?" buyurdu.[350]
İzah
Bâzı kimseler vardır ki, çok arzu etmelerine rağmen güzel olan şeyleri yapamazlar. Ama bunlar kendilerinin yapamadıkları güzel hizmetleri yapanları takdir ederler, onları severler, gerektiği zaman onları müdafaa ederler. Bunlar niyetleriyle ve bu hareketleriyle o iyiliği yapan kimselerin sevaplarını kazanabilirler.
İşte yukarıdaki hadiste zayıflıkları sebebiyle arzu ettikleri hizmetleri yapamayanların, o hizmetleri yapanlara destek olmaları övülmekte, hizmete koşuşturanların onların duaları sebebiyle yardım gördüğüne, rızıklandığına dikkat çekilmektedir.[351]
Âmâlığın Mükâfatı
84. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah kimin gözünü alır da, o kimse sevabını Allah'tan bekleyerek bu musibete sabrederse, o göze Cehennem ateşi göstermemek Allah üzerine vacip olur."[352]
İzah
Buharideki rivayet şöyledir:
"Kulumun iki sevgili uzvunu [göz nurlarını] giderirsem, o da ona sabrederse, iki gözüne karşılık ona Cenneti veririm."
Başka bir rivayette ise sabredildiği takdirde bir gözün kaybedilmesine de aynı mükâfatın verileceği açıklanmıştır.[353]
Bediüzzaman da, konuyla ilgili olarak şöyle bir açıklama yapar:
"Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl-i imanın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve manevî bir göz olduğunu bilsen, 'Yüz bin şükür Rabb-i Rahîmime' dersin...."
"Bir mü'minin gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre ehl-i kuburdan [kabir ehlinden] daha ziyâde o âlem-i nuru temaşa edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kor olan mü'minler göremiyorlar; kabirde o körler, iman ile gitmiş ise, o derece ehl-i kuburdan ziyâde [fazla] görür. En uzak gösteren dürbünlerle bakar nevinden, kabrinde derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temaşa [seyr] ederler.
"İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki cenneti görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altındaki şükür ile, sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o göz ile seni baktıracak göz hekimi, Kur'ân-ı Hakimdir."[354]
Rekabet Edilecek İki Nimet
85. Yezid bin Ahtes (r.a.) rivayet ediyor:
"İki şeyin dışında aranızda rekabete yer yoktur. Bunlardan birincisi Allah'ın Kur'ân'ı öğrettiği kimsedir. O kimse gece ve gündüz onun gereğini yerine getirir. Kendisine verilen Kur'ân nimeti ile ilgili daha başka yükümlülüklerinin olup olmadığını araştırır. Başkası onun hakkında şöyle der:
"Allah buna verdiğini bana da verseydi, ben de onun gibi yapardım."
Diğeri de Allah'ın mal verdiği kimsedir. O kimse kendisine verilen malı gece gündüz Allah yolunda harcar. Buna gıpta eden ötekinin dediğini söyler."[355]
İzah
Tercümesini yaptığımız Mu'cemü's-Sagir'de "Kur'ân" ifâdesi bulunmamaktadır. Bunu metne biz ilâve ettik. Çünkü bu kelime olmadan verilen şeyin mâhiyeti belli olmamaktadır. Kanaatimize göre bu kelime metinden sehven düşmüştür. Nitekim Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat isimli hadis kitabında aynı râvi ismiyle bu hadisi rivayet etmiştir. Oradaki metinde "Kur'ân" ifâdesi yer almaktadır.
Aynı hadis Buhârî'de de rivayet edilir. Burada hadisin baş kısmı, "İki kimse gıpta edilmeye değer" şeklindedir.
Buhârî'de yer alan başka bir rivayet ise şöyledir:
"İki şeye gıpta edilir: Bunlar: Allah'ın kendisine ihsan ettiği mal ve mülkü Allah yolunda harcayan kimse ve Allah'ın kendisine ilim ve hikmet verdiği kimse ki, o bununla hem kendisi amel eder, hem de onu başkalarına öğretir."[356]
Cimrilikten Kurtaran Üç Şey
86. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Şu üç şeyi yapan cimrilikten kurtulmuş demektir:
1. Malının zekâtını gönül hoşluğu ile veren.
2. Misafire yemek yediren.
3. Felâkete uğrayanlara maddî yardımda bulunan."[357]
Vebadan Ölmek Şehitliktir
87. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlulullah (s.a.v.),
"Ümmetimin yok olması, ta'n ve taun sebebiyledir" buyurdu.
Dinleyenler, "Ya Resûlullah, ta'nı biliyoruz. Taun nedir?" dediler.
Resûlullah (s.a.v.)
"Düşmanınız olan cinnin sizi yaralamaşıdır. Bu her ikisinde de şehadet vardır"1 buyurdu.[358]
İzah
Müsned'de bu hadisi Ebû Musa el-Eş'ârî (r.a.) ve Âişe (r.a.) rivayet etmiştir. Hz. Âişe'nin rivayetinde taun hastalığına yakalanın bulunduğu yeri terk etmeden ölürse şehid olacağı bildirilmiştir. Bulunduğu yerden başka yere gidenin savaştan kaçan kimse gibi günahkar olduğu bildirilmiştir.
Hadiste geçen "ta'n" muharebe meydanında yara alıp ölmektir. Taunun karşılığı veba hastalığıdır. Peygamberimiz taunu cinnin yaralaması olarak tarif etmiştir. Bilindiği gibi hastalıklara sebep olan mikroplardır. Cinin kelime mânâsı da görünmeyen şey demektir. Dolayısıyla Peygamberimiz bir mucize olarak taunu bir cins mikrobun yol açtığı hastalık olarak tarif etmiş olmaktadır.
Hadiste nazara verilen bir diğer husus da savaşta yaralanarak ölenin de, vebaya yakalanıp ölenin de şehid olduğudur. Savaşta yaralanarak ölen gerçek mânâda şehid, vebadan ölen de manevî olarak şehiddir. Defnedilirken böylelerine şehid muamelesi yapılmaz. Bunlar âhirette şehid muamelesi görürler.
Dinimiz sıhhatin korunmasına çok ehemmiyet verir. Veba bulaşıcı bir hastalık olduğundan, Peygamberimiz onun başkalarına bulaşmasını istememektedir. Peygamberimizin bu emri, günümüz tabiriyle karantina uygulamasıdır.[359]
Ticâretin Tehlikeleri
88. Ebû Garaza (r.a.) rivayet ediyor:
"Ey tücarlar topluluğu, alışverişinize yemin ve boş söz bulaştırırsınız. Sadaka vererek kazancınıza karıştırdığınız kirleri temizleyin."[360]
İzah
Yemin, bir işi yapmak veya yapmamak hususunda iddiaya kuvvet vermek; bir haberi, bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah adını anmak, iddiaya Cenâb-ı Hakkı şahit tutmak demektir. "Vallahi şu fiyata aldım," "Vallahi şu kadar verdiler vermedim," "Vallahi doğru söylüyorum" ifâdeleri birer yemindir. Olur olmaz şeye yemin etmek, bilhassa yalan yere yemin etmek, insanı büyük bir mes'uliyete sokar. Bunun için her Müslümanın bu meselede hassas olması gerekir. Ticâretle uğraştıkları için yemin etmekle karşı karşıya kalan kimselerin ise daha da dikkatli olmaları gerekir. Nitekim dinimizde alış veriş ve yemin üzerinde hassasiyetle durulmuş, ticâretle uğraşan kimseler ikaz edilmiştir. Meselâ,
"Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir para karşılığında satanlar var ya! İşte onların âhirette hiçbir nasibi yoktur"[361]
âyet-i kerimesi bir tüccarın Müslümanlardan birini, sattığı malı almaya teşvik için satış fiyatı üzerinde satın aldığına dâir yemin etmesi üzerine nazil olmuştur.[362]
İzah ettiğimiz hadis de Peygamberimizin tüccarlara bu konudaki bir ikazıdır. Konuyla ilgili daha bir çok hadis vardır. Resûlullah (s.a.v.) başka bir hadislerinde şöyle buyurur:
"Alış verişte çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin malı sattırsa da, sonra bereketini yok eder."[363]
Peygamberimiz bir hadislerinde de kıyamet gününde Allah'ın üç grup insanla konuşmayacağını bildirmiştir. Bunlardan birisinin de, bir mal satarken bu malı şu veya bu fiyata satın aldığına dâir yalan yere yemin eden kimse olduğunu bildirmiştir.[364]
Yalan yere yemin etmek aynı zamanda karşıdaki insanı aldatmak demektir. Peygamberimiz bunu da büyük bir hıyanet olarak vasıflandırmıştır.[365]
Sadece yalan yere yemin etmek değil, lüzumsuz yere yemin etmek de tehlikelidir. İzah ettiğimiz hadis bunu da yasaklar.[366]
"İçtihad Et"
89. Ukbe bin Âmir el-Cühenî (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.) geldim. Yanında dâvâlaşan iki kişi vardı. Bana,
"Bunlar arasında hüküm ver" buyurdu. Ben,
"Annem babam sana feda olsun. Buna sen benden daha lâyıksın" dedim.
"Aralarında hüküm ver" buyurdu.
"Ne ile hüküm vereyim?" dedim. Şöyle buyurdu:
"İctihad et. Eğer isabet edersen on sevap kazanırsın. İsabet edemezsen bir sevap kazanırsın."[367]
İzah
Peygamberimizin dâvâlılar arasında hüküm vermesini istediği Ukbe bin Âmir (r.a.) Medineli bir Müslümandı. Hicretten hemen sonra Müslüman olmuş, kendilerini ilme adayan Suffe Ashabının arasına katılmıştı.
Peygamberimiz Hz. Ukbe'ye zaman zaman nasihatta bulurdu. Meselâ bir defasında onun bir suâli üzerine şöyle buyurmuştu:
"Senin halini sormayanın halini sor. Sana birşey vermeyene vermeye bak. Sana haksızlık edeni de affet."[368]
Âlim Sahabîlerden birisi olan Ukbe (r.a.) bir çok hadis rivayet etti. Rivayet ettiği hadisler Buhari ve Müslim'de, yer alır. Ahmed bin Hanbel de, Müsned'de onun rivayet etmiş olduğu 169 hadise yer vermiştir.
Hicretin 58. yılında da vefat eden Ukbe (r.a.), Hicretin 52. yılında, Hz. Muâviye devrinde İstanbul'un fethi için hazırlanan orduya da katıldı. Allah kendisinden razı olsun.
Hadis, aynı zamanda Peygamberimizin (s.a.v.) Ashabını yetiştirme tarzını da göstermektedir.[369]
Allah Dinini Günahkâr Kimse İle De Kuvvetlendirir
90. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak Allah bu dini, İslâmdan nasibi olmayan kavimle [kavimlerle] kuvvetlendirir."[370]
İzah
Müslim'de yer alan Ebû Hüreyre (r.a.) kanalıyla gelen rivayet şöyledir:
Resûlullah ile birlikte Hüneyn savaşında bulunduk. Müslüman ismi ile çağrılan birisi için Resûlullah (s.a.v.),
"Bu adam Cehennemliktir" buyurdu.
Savaş başladığında o kimse şiddetle savaştı ve yaralandı. Biraz sonra "Ey Allah'ın Resulü, sizin kendisi için 'Cehennemliktir" dediğiniz adam bu gün şiddetli bir şekilde düşmanla çarpıştı ve öldü" dediler.
Resûlullah yine,
"Cehenneme gitti" buyurdu.
Müslümanlardan bâzılarının şüpheye düşmelerine çok az kalmıştı. O sırada adamın ölmediği, fakat ağır şekilde yaralandığı söylendi. Akşam olunca adam yaralarının acısına dayanamayarak kendini öldürdü. Bunu Peygamberimize haber verdiler. Resûlullah (s.a.v.),
"Allahü ekber. Şehadet ederim ki, ben Allah'ın Resulüyüm" buyurdu.
Sonra da Bilal'e şöyle seslenmesini emretti:
"Müslümandan başkası Cennete giremez. Şüphesiz Allah bu dini günahkar bir adamla da kuvvetlendirir."[371]
Evet, Allah'ın hikmetine binaen dinini günahkâr, hatta dinsiz kimseler vesilesi ile de kuvvetlendirir. O kimsenin niyeti İslama hizmet düşüncesi olmadığından onu Cehenneme atar. Müslümanların böyle kimseleri iyi tanımaları, "İslama hizmet ediyor" diye onu sevmemeleri gerekir.[372]
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir.
91. Abdurrahman bin Saffan rivayet ediyor:
Babam Safvan Resûlullaha (Medine'ye) hicret etti ve ona biat etti. Resûlullah (s.a.v.) elini uzattı, onun elini okşadı. Safvan, "Ben seni seviyorum yâ Resûlallah" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Kişi sevdiğiyle beraberdir" buyurdu.
34 ve 38 numaralı hadislere ve izahına bakınız.[373]
Telbiye
92. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (a.s.m.) şöyle telbiye getiriyordu:
"Lebbeyk. Allâhümme lebbeyk. Lebbeyk lâ şerike leke lebbeyk. İnnel-hamde ve'n-ni'mete leke ve'1-mülk lâ şerîke lek (Buyur Allah'ım, ben Senin emrine ve fermanına sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim. Emrine boyun eğdim. Rabbim, Senin dâvetine icabet etmek benim boynumun borcudur. Senin benzerin ve hiçbir ortağın yoktur. Rabbim, bütün varlığımla Sana yöneldim. Şüphesiz hamd da, nimet de yalnız Sana mahsustur. Mülk de Senindir. Hiçbir şekilde Senin benzerin ve ortağın yoktur.)"[374]
İzah
Hac ibâdeti ile ilgili bir tâbir olan telbiye, yukarıdaki sözleri söylemektir. Haccın farzlarından olan ihram, Hanefî mezhebine göre ancak yukarıdaki cümleyi söylemekle gerçekleşir. Hacca giden bir kimse niyet etse, fakat telbiye getirmese, ihrama girmiş sayılmaz. Şafiî, Mâliki ve Hanbelî mezheplerine göre ise ihram için telbiye şart değildir.
Hacda ihramlı iken kişinin farz namazlarından sonra, seher vakitlerinde ve her fırsatta telbiye söylemesi sünnettir.[375]
Allah Kimlerin İşlerini İstikamet Üzere Devam Ettirir?
93. Semüre bin Cündeb (r.a.) rivayet ediyor:
"Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, haccedin, umre yapın, doğru ve dürüst olun ki, Allah da işlerinizi istikâmet üzere devam ettirsin."[376]
Peygamberimizin Hayası
94. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın avretini asla görmedim.[377]
İzah
"Resûlullahın avretini asla görmedim" diyen Peygamberimizin (s.a.v.) hanımı Hz. Âişe'dir. Aslında dinimize göre eşler birbirlerinin avret yerlerini rahatlıkla görebilirler. Buna rağmen, Resûlullahın eşi onun avretini görmediğini söylemektedir. Bu, Peygamberimizin hayasını ifâde etmektedir.[378]
Sadakanın Ve Affetmenin Sevabı
95. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
"Hiçbir mal sadakadan dolayı eksilmemiştir. Bir kul kendisine yapılan bir haksızlığı affederse Allah bununla ancak onun izzetini artırır; affedin ki Allah da sizi aziz kılsın. Bir kimse kendisine bir dilencilik kapısı açarsa, Allah da ona mutlaka bir yoksulluk kapısı açar."[379]
İzah
Hadisin birinci cümlesinde sadakanın malı eksiltmediğine dikkat çekiliyor. Zekât da buna dâhildir. Sadakanın malı eksiltmemesi, Allah'ın ona bereket vermesi, ondan zararı uzaklaştırması, mal azalmış görünse de verilen sevap ile âhirette çoğalacağı gibi mânâlar anlaşılabilir.
İkinci cümlede affetmenin kişinin izzetini artıracağı açıklanmaktadır. Gerçekten de affeden bir kul, insanların gözünde büyük görünür, şerefi artar, herkes ona izzet ve" ikramda bulunur. Bu cümleden ayrıca affeden kulun âhirette izzet ve şerefinin büyük olacağı mânâsı da anlaşılır.
Hadisin son kısmında da dilencilik yapan kimseyi Allah'ın fakirlikten kurtarmayacağı bildirilmektedir. İhtiyaç olmadığı halde dilenmenin mes'uliyeti ile ilgili de pekçok hadis vardır.[380]
İçki Haramdır
96. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Her sarhoşluk veren şey haramdır. Ve her hamr haramdır."[381]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında şu ilâve vardır:
"Kim dünyada içki içer ve tevbe etmeden onun tiryakisi olduğu halde ölürse, ahiretin şarabından içemez."
Dinimiz, kişinin kendisine, ailesine ve topluma zararlı olan herşeyi yasaklamıştır. Zina, kumar, rüşvet bunlardan bâzılarıdır. İşte Yüce dinimizce haram kılınan zararlı alışkanlıklardan birisi de içkidir. Yüce Allah Kur'ân'da içkinin haramlığı ile ilgili olarak şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve kısmet çekilen zarlar hep şeytanın işinden birer pisliktir; ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.
"Şüphesiz şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vaz geçtiniz, değil mi?"[382]
Bâzı kimseler Kur'ân-ı Kerimde içilmesi yasaklanan içkinin üzüm şarabı olduğunu söyleyerek kendilerine fetva çıkarmak isterler. Kütüb-i Sittenin tamamında ve Kütüb-i Sitte dışında birçok hadis kitabında yer alan izahını yaptığımız hadis, bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Hadiste geçen "hamr," dinen yasaklanan içki demektir. Peygamberimiz bu hadislerinde açıkça sarhoşluk veren her şeyin, bira, votka cin tonik gibi, ismi ne olursa olsun haram kılındığını bildirmiştir.
Bir başka hadislerinde de,
"Hamr, aklı örten (sarhoşluk veren) her şeydir"[383]
buyurarak zaman ve tekniğe parelel olarak başka şeylerden üretilen bütün sarhoş edicilerin haram olduğunu bildirmiştir.
İçki içmek isteyen, fakat vicdanen de haram işlemiş olmanın sıkıntısından kurtulamayan bâzı kimseler de "Ben sarhoş olmayacak kadar içiyorum" bahanesine sığınmaya çalışırlar. Oysa bu da doğru değildir. Çünkü Peygamberimiz, bir hadislerinde,
"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır"[384]
buyurarak, bu hususu da açık kapı bırakmayacak kadar kesin bir ifâde ile bildirmiştir.
İçkiyi haram olduğunu kabul ederek içen kimse dinimizce büyük günah sayılan bir haramı işlemiş olur. Böyle biri hadiste de ifâde edildiği gibi sarhoşluk vermeyen "Cennet şarabından içemez." Yani günahının cezasını çekmedikçe Cennete giremez.
Ancak içkiyi haram olmadığını söyleyerek içenler dinden çıkmış olurlar. Böyleleri ebedî olarak Cehennemde kalırlar.
518 numaralı hadise de bakınız.[385]
Peygamberimiz Karnını Ne İle Doyuruyordu
97. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Sirke ne güzel katıktır."[386]
İzah
Aynı hadisi Hz. Âişe ve Câbir bin Abdullah da (r.a.) rivayet etmiştir. İbni Mâce'âe Ümmü Sa'd'dan rivayet edilen şöyle bir hadis de vardır:
Ben Âişe'nin yanında iken Resûlullah geldi ve,
"Yiyecek bir şey var mı?" diye sordu.
Âişe, "Ekmek, kuru hurma ve sirke var" cevabını verdi.
Resûlullah,
"Sirke ne güzel katıktır. Allah'ım, sirkeyi bereketlendir. Çünkü sirke benden önceki peygamberlerin katığı idi. İçinde sirke bulunan bir ev fakirleşmez" buyurdu.
652 numaralı hadise de bakınız.[387]
Amene'r-Resûlü'nün Fazileti
98. Nu'man bin Beşir el-Ensârî (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak ki Allah bir kitap yazdı. O, Arşın yanındadır. Ondan iki âyet indirip Bakara Sûresini o iki âyetle mühürledi. Bu iki âyetin okunduğu yere üç gece şeytan yaklaşamaz."[388]
İzah
Hadiste faziletine dikkat çekilen âyetler, Bakara Sûresinin son iki âyeti olan ve "Âmene'r-Rasûlü" diye bilinen âyetlerdir. Bu âyetler, Peygamberimize mîraca çıkarıldığı gece bir mîraç hediyesi olarak verilmiştir. Bakara Sûresinin son iki âyetinin faziletini bildiren daha başka hadisler de vardır. Meselâ bunlardan birisi şu mealdedir:
"Bakara Sûresinin sonunda iki âyet vardır. Her kim bunları bir gece okursa, Cenâb-ı Hakkın koruması ve himâyesi için kendisine yeter."[389]
Yeminin Bozulması Gereken Yer Var Mı?
99. Ebû Musa el-Eş'arî (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir şey hususunda yemin eder de yemin ettiği şeyin aksinin daha hayırlı olduğunu görürse, yemininden vaz geçsin, keffâret versin ve yemin ettiği husustan daha hayırlı olanı yapsın."[390]
Yemin, bir işi yapmak veya yapmamak hususunda iddiaya kuvvet vermek; bir haberi, bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah adını anmak demektir. "Vallahi bu işi yaptım," veya "Yapmadım," "Vallahi doğru söylüyorum" ifâdeleri birer yemindir.
Bir Müslümanın ister sözüne kuvvet vermek, isterse muhatabını inandırmak için olsun yemin etmesinde bir mahzur yoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak da Kur'ân'ın bir çok yerinde yemin etmiştir. Meselâ bunlardan birisi şu mealdedir:
"Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz, onların yerine daha hayırlılarını getirmeye kadiriz. Hiç kimse bize mâni olamaz."[391]
Peygamberimiz de bir çok defa bir şey söyleyeceği zaman sözüne,
"Muhammed'in hayatı kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki," "Kalbleri değiştiren Allah'a yemin ederim ki," diyerek başlamıştır.
Yeminin çeşitleri vardır. Tafsilatı Hanefî ve Şâfıîlere Göre Büyük İslâm İlmihali isimli eserimizin 670-674. sayfalarına havale ederek burada hadiste dikkat çekilen hususları açıklayacağız.
Yemin, farzın terkine, Müslümanların menfaatinin kaybolmasına veya bir musibetin gelmesine sebep olacaksa ona uyulmaz. Meselâ namaz kılmamaya, Ramazan'da oruç tutmamaya, birisini öldürmeye, borcunu ödememeye, anne veya babasıyla konuşmamaya yemin eden kimse, yeminin bozar, keffâretini verir. Ayrıca affetmesi ve bağışlaması için Allah'a niyazda bulunur. Çünkü Yüce Allah Müslümanları böyle şeylere yemin etmekten men eder ve şöyle buyurur:
"Allah adına ettiğiniz yeminleri iyilik yapmaya, günahtan sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye mâni kılmayın. Allah her şeyi hakkıyla işitir, hakkıyla bilir."[392]
İşte Peygamberimiz (s.a.v.) izahını yaptığımız hadislerin de buna dikkat çekmekte, kişi bir şeyi yapmaya veya yapmamaya yemin etmişse, sonradan da yapmamaya yemin ettiği şeyi yapmanın, yapmaya yemin ettiği şeyi de yapmamanın daha hayırlı olduğunu anlarsa, bu durumda "Ben yemin ettim" diye doğru olmayan bir şeyi yapmayı değil, yemini bozup aksini yapmayı, yemin için de keffâret vermeyi tavsiye etmektedir.
Yemin keffâreti, on fakiri sabah akşam doyurmak veya on fakire orta halli birer elbise almaktır. Buna gücü yetmeyen Hanefîlere göre peş peş olmak şartıyla üç gün oruç tutar. Şâfiîlere göre ise oruçların peş peşe tutulması şart değildir.[393]
Zâlime Karşı Hakkı Söylemek
100. Ebû Ümâme (r.a.) rivayet ediyor;
Peygamber (s.a.v.) orta cemrenin yanında iken "Hangi amel daha faziletlidir?" diye soruldu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Zâlim sultana karşı hak söz söylemek" buyurdu.[394]
İzah
İbni Mâce'de Peygamberimizin (s.a.v.) yukarıdaki sözü "Hangi cihad efdâldir?" sorusuna karşı söylediği rivayeti vardır. Bir başka rivayette de suâli soran kimseye bir müddet cevap vermediği, sonra, "Soruyu soran nerede?" buyurduğu, suâl soran ortaya, çıkınca da yukarıdaki sözü söylediği bildirilir.
Hadiste geçen "cemre" ifâdesi, hacda şeytanın taşlandığı yere denir. Şeytanın taşlandığı üç cemre vardır. Bunlar, büyük cemre, orta cemre ve küçük cemrelerdir.
Zâlim bir sultana karşı hak bir sözü söylemenin en faziletli amel veya en faziletli cihad olmasının sebebi açıktır. Cihada çıkan birisi, savaştan dönmeme endişesini taşımakla beraber, dönebilme ümidini de taşır. Nitekim savaşta herkes ölmez, bir çok kişi geriye döner. Ama dilediği kimseyi sorgusuz sualsiz öldürebilen, en azından ağır şekilde cezalandıran zâlim bîr idareciye karşı hakkı söyleyebilmek, gerçekten zordur. Zor olduğu için de en faziletli bir ameldir, en faziletli bir cihaddır.[395]
Yolculukta Namaz
101. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah ile Ebû Bekir ve Ömer ile yolculuk yaptım.
Onların dört rekâtlı farz namazları iki rekâttan fazla kıldığını görmedim.
Yolculukta namazların ikişer rekât olarak kılındığı hususunu daha önce izah etmiştik.[396]
Kuşluk Namazı
102. Zeyd bin Erkam (r.a.) rivayet ediyor:
"Evvâbin namazı, deve yavrusunun ayağı kumdan yanmaya başladığı andan itibaren kılınır."[397]
İzah
Aslında burada dikkat çekilen namaz evvâbîn namazı değil, kuşluk namazının vaktidir. O zaman için vakitleri tesbitte saat olmadığı için, Peygamberimiz bu namazın vaktini Arapların bildiği bir şeyle tespit etmiştir. O da "deve yavrusunun ayağının kumda yanmaya başladığı andır." Bu da güneş doğduktan kırk beş elli dakika sonra demektir. Oysa evvâbin namazı, akşam namazından sonra kılınır.
Hadiste bildirilen vakitte , iki, dört, sekiz veya on iki rekât namaz kılmak sünnettir. Evvâbin namazına "duhâ" diğer bir ifâdeyle kuşluk namazı da denir. Kuşluk namazını bazan iki, bazan dört, bazan on iki rekât olarak kılan Sevgili Peygamberimiz, bu namazı teşvik için şöyle buyurmuştur:
"Kim kuşluk namazını on iki rekât kılarsa, Allah onun için Cennette altından bir köşk bina eder."[398]
Başka bir hadis de şu mealdedir:
"Kim kuşluk namazının iki rekâtine devam ederse, deniz köpüğü kadar da olsa günahları bağışlanır."[399]
Fakat bu müjdeler, farz namazlarının yanı sıra kuşluk namazını kılanlar içindir. Bir kimse farz namazları kılmasa, her gün kuşluk kılsa da hadislerin müjdesine kavuşamaz. Çünkü bu namaz nafiledir. Böyle namazların bin rekâtı, iki rekât farz namazın faziletine kavuşamaz.
452, 618 numaralı hadise de bakınız.[400]
Peygamberimizin Bâzı İsimleri
103. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Ben Ahmed'im, Muhammed'im, Hâşir'im, Mukeffâ'yım ' ve Hâtem'im."[401]
İzah
Peygamberimizin (s.a.v.) pekçok ismi vardır. Bu hadiste Peygamberimiz isimlerinden beşini saymaktadır. Bunlar:
1. Ahmed: Övülmeye en layık olan.
2. Muhammed: Herkesçe övülen.
3. Haşir: Herkesten önce haşrolacak olan. Tirmizî ve Muvatta'da Peygamberimiz bu ismini "İnsanlar benim peşim sıra haşrolunacaklar" şeklinde açıklamıştır.
4. Mukaffa: Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan.
5. Hâtem: Peygamberlik kapısı kendisiyle mühürlenen, kapatılan.
Zikrettiğimiz üç kaynakta bunlarla beraber Peygamberimizin bir kaç ismi daha zikredilir. Bunlar:
6. Âkib: Peygamberlerin sonuncusu.
7. Mâhî: Peygamberimiz bu ismini, "Allah benimle küfrü silecektir" şeklinde açıklamıştır.
8. Tevbe Peygamberi: Peygamberimizin günahtan tevbeyi getirdiğini ifâde eder.
9. Rahmet Peygamberi: Resûlullahın insanların birbirlerine acımalarını getirdiği mânâsına gelir.
Kadı İyaz Şifâ-i Şerifte, İbni Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd'da ve daha pekçok kitapda Peygamberimizin bütün isimleri sayılmaktadır.
150 Nolu hadise de bakınız.[402]
Suçlunun Affedilmesine Aracı Olmak
104. Urve bin Zübeyr rivayet ediyor:
Zübeyr bir hırsızla karşılaştı. Hırsızı yakalayanlardan onu affetmelerini istedi. Onlar, "Kadıya teslim edelim de orada aracı ol" dediler. Zübeyr şöyle dedi:
Resûlullah (s.a.v.),
"Kadıya teslim edildikten sonra suçluya affedilmesi için aracılık edene de, kendisine aracılık edilene de Allah lanet eder" buyurdu.[403]
İzah
Hadis, hırsızlık, zina, kısas gibi Cenâb-ı Hakkın tayin ettiği cezalar için, mesele hâkime intikal ettikten sonra suçlunun affedilmesi hususunda aracılık yapmanın caiz olmadığını ifâde etmektedir. Bu, bütün âlimlerin ittifakıyla haramdır. Ancak mesele hâkime intikal etmeden aracı olmak ise caizdir. Zaten Zübeyir bin Avvam da (r.a.) henüz mesele hâkime intikal etmeden aracı olmuştur. Onların "Biz hâkime teslim edelim de öyle aracı ol" demeleri üzerine de Resûlullahın bunu yasakladığını bildirmiştir.
Nitekim günümüzde de bâzı suçlar mahkemeye intikal ettikten sonra dâvâlı davasından vazgeçse de mahkeme suçluyu bırakmaz. Çünkü o artık kamu dâvası olmuştur.
Müslim'de rivayet edilen şu hadis de konuya açıklık getirmektedir:
Manzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Ve mesele Peygamberimize intikal etmişti. Bu durum Kureyşlileri üzdü. "Durumu Resûlullah ile (s.a.v.) kim konuşabilir? Buna kim cesâret edebilir? Bunu ancak Resûlullahın çok sevdiği Üsame yapabilir" dediler. Üsâme Resûlullaha (s.a.v.) gittiğinde Ondan şu cevabı aldı:
"Allah'ın suçluya tatbikini istediği bir ceza hakkında aracı mı oluyorsun?"
Resûlullah daha sonra şöyle bir konuşma yaptı:
"Ey insanlar! Sizden öncekileri Allah ancak şunun için helak etti: Onlar aralarında şerefli biri hırsızlık ettiğinde onu bırakırlar, zayıf biri çalarsa, onu cezalandırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtima dahi hırsızlık etse, mutlaka onun da elini keserdim."[404]
İlmi Gizlemek
105. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir âlime birşey sorar da o âlim bildiğini gizlerse, Kıyamet gününde ateşten bir gemle gemlenir."[405]
İbni Mâce'de yer alan başka bir rivayet, "Kim insanların dinî işlerinde faydalı olan bir ilmi gizlerse..." şeklinde gelmiştir.[406]
Oruca Başlama Tarihi Nasıl Tespit Edilir?
106. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ramazan hilâlini gördüğünüzde oruca başlayınız. Şevval hilalini gördüğünüzde iftar ediniz (bayram yapınız). Hava bulutlu olursa orucu otuza tamamlayınız."[407]
İzah
Yüce Rabbimiz Kur'ân'da şöyle buyurur:
"Güneşi bir ışık, ayı bir nur yapan, vaktinizi ve hesabı bilesiniz diye aya menziller takdir eden Odur."[408]
Başka bir âyette de "Güneş ve ay şaşmaz bir hesap üzere hareket eder"[409] buyurmuştur.
İşte ay ve güneş şaşmaz bir ölçü ile hareket ettiği içindir ki, namaz vakitleri, oruca başlama tarihi, iftar vakti, ay ve güneşin hareketlerine göre tespit edilmektedir. Yukarıdaki hadiste de bu gerçeğe dikkat çekilir. Peygamberimiz zamanında astronomi ilmi günümüzde olduğu gibi gelişmediğinden gerek namaz vakitleri, gerek Ramazan ve Kurban bayramı günleri, gerekse Ramazan ayının başlaması hilâl çıplak gözle görerek tespit ediliyordu.
Günümüzde ise ayın hareketleri modern âletlerle çok yakından takip edilerek bir yıl sonraki takvimler önceden hazırlanabilmektedir. Namaz vakitleri, Ramazan ayının başlangıç tarihi, imsak ve iftar vakitleri, bayram günleri bu takvimlerde belirtilmektedir. Bugün Müslümanlar takvimlere bakarak namaz kılmakta, sahur yemekte, iftar etmekte, oruca başlamakta ve bayram yapmaktadırlar.
Konu hakkında geniş bilgi için Hanefî ve Şâfiîlere Göre Oruç Zekât isimli eserimizin 33-40. sayfalarına bakınız.[410]
Namazın Dindeki Yeri
107. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Kendisine güvenilmeyenin imanı eksiktir. Abdest olmayanın namazı olmaz. Namaz kılmayanın dini sağlam değildir. Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir."[411]
Afiyet En Büyük Nimettir
108. Kays bin Ebî Hâzim rivayet ediyor:
Ebû Bekir Sıddîk'dan (r.a.) duydum. O, minber üzerinde şöyle diyordu:
Resûlullah (s.a.v.) benim şu makamımda önceki sene şöyle buyurdu:
"Hiç kimseye kuvvetli imandan sonra afiyet gibi bir şey verilmemiştir. Ve biz Allah'tan dünyada ve âhirette afiyet istiyoruz. Dikkat edin! Doğruluk ve iyilik Cennettedir. Dikkat edin, kötülük ve günah Cehennemdedir."[412]
İman Ahlâkından Olan Üç Şey
109. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Üç şey iman ahlâkındandır:
1. Kızdığı zaman kızgınlığı kendisini bâtıla sevketmeyen,
2. Hoşlandığında hoşnutluğu kendini hakdan çıkarmayan,
3. Gücü yettiğinde hakkı olmayan şeye el uzatmayan kimselerin ahlâkı."[413]
İhlâs Ve Kâfirûn Sûrelerinin Fazileti
110. Sa'd bin Mâlik rivayet ediyor:
"Kim ihlâs sûresini okursa Kur'ân'ın üçte birini okumuş olur. Kim de Kâfirûn Sûresini okursa, Kur'ân'ın dörtte birini okumuş olur."[414]
İzah
Bu ve benzeri hadislerde geçen faziletler ilk bakışta mübalağa gibi görülebilir. Çünkü Kur'ân'ın içerisinde bu sûreler de yer almaktadır. Dolayısıyla bu sûreler kendilerinin de yer aldığı bütün Kur'ân ile mukayese edilmiş oluyor. Bediüzzamah Sözler isimli eserinde bu meseleyi özetle şöyle izah eder:
Kur'ân'ın herbir harfinin bir sevabı vardır. Allah'ın bir ihsanı olarak o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş. Âyete'1-Kürsî harflerine yedi yüz, İhlâs Sûresi harflerine bin beş yüz, Berat gecesinde ve makbul vakitlerde okunan âyetlere on bin, Kadir gecesinde okunan âyetlere otuz bin sevap verir. Bu haliyle Kur'ân-ı Kerimin sevabını tartmak mümkün değildir. Belki gerçek sevabıyla bâzı surelerle ölçülebilir.
Mesela bin tane mısır ekilmiş bir tarla farzedelim. Bâzı tanelerin yedi sünbül verdiğini farzetsek, her bir sünbülde de yüzer adet mısır tanesi varsa, bu durumda sünbül veren yedi tane mısır bütün tarlanın üçte ikisine denk geliyor demektir. Bunun gibi bir tane on sünbül verse, her sünbülde iki yüz tane olsa, bu durumda bir tek tane, tarlaya ekilen tanelerin iki misli kadar olmuş olur. Bunu daha fazla devam ettirebiliriz.
İşte Kur'ân-ı Hakimi nûrânî, mukaddes, semavî bir tarla olarak düşünüyoruz. Kur'ân'ın her bir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Diğer sûrelerin sünbülleri nazara alınmadığında, Yasin, İhlâs, Fatiha, Kâfirûn, Zilzal sûreleri bütün Kur'ân'la tartılabilir. Meselâ Kur'ân'ın 300620 harfi vardır. İhlâs Sûresinin harfleri ise Besmele ile birlikte 69'dur. Hadiste İhlâs Sûresi Kur'ân'ın üçte birine denktir denildiğine göre, İhlâs Sûresinin her bir harfine 1452 sevap düşer. Çeşitli hadislerde ifâde edilen diğer sûreler de bu şekilde hesaplanabilir.[415]
111. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim günahlardan sakınmak şartıyla sabah namazından sonra on iki defa İhlas Sûresini okursa, Kur'ân'ı dört defa okumuş gibi sevap kazanır. Ve yeryüzü halkının en faziletlisi olur."[416]
Peygamberimize Selâm Veren Taş
112. Câbir bin Semre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ben, Peygamber olarak gönderilmeden önce bana selâm veren bir taş biliyorum."[417]
İzah
Müslim'de "Ben onu şimdi de biliyorum" ilâvesi vardır.
Taşlar cansız varlıklardır. Konuşamazlar. Ancak bu, genel olarak böyledir. Her şeyin yaratıcısı olan Cenâb-ı Hak dilediği zaman taşlara konuşma kabiliyeti verebilir. Zaten Kur'ân'da bildirildiğine göre bâzı taşların yuvarlanmalarının sebebi Allah korkusundan kaynaklanmaktadır.[418] Yine Kur'ân'da bildirildiğine göre, herşey Allah'ı teşbih eder.[419] "Şey" ifâdesine taşlar da dâhildir.
Ancak biz onların teşbihlerini anlayamayız. Ama Cenâb-ı Hak taşa konuşma emrini verdiğinde taşların dile gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Yine Kur'ân'da bildirildiğine göre Yüce Allah kıyamet gününde insanların derilerine, ellerine konuşma kabiliyeti verecektir.[420]
İşte Resûlullah henüz Peygamber olmadan önce, Allah'ın emriyle bâzı taşlar ona selâm veriyordu. Peygamber olduktan sonra da bir mucize olarak birçok taş ona selâm vermeye, onun emrini dinlemeye devam etti. Konu ile ilgili pekçok hadis vardır. Burada bunlara girmeyeceğiz.[421]
Suretleri Değişecek Olanlar
113. Abdullah bin Abbas (r.a) rivayet ediyor:
"Bu ümmetten bir grup, yeme içme ve eğlenmek için bir araya geldikleri gecenin sabahında maymun ve domuza çevrilmiş olarak kalkarlar."[422]
İzah
"Çevrilmiş olarak" şeklinde tercüme ittiğimiz ifâde, hadisin metninde "mesh" kelimesi ile geçer. Mesh, insanın suretinin değişmesi, hayvan suretine sokulması demektir. Hadiste, gayri meşru eğlence için bir araya gelen bir topluluğun maymun ve domuza çevrilmiş olarak sabahlayacaklarına dikkat çekiliyor. Bu değişiklik iki şekilde olur:
Birincisi, mesh-i sûrî, yani insanın maddeten şekil ve suretinin değişmesidir. Eski ümmetlerde Allah'a isyan eden bâzı insanlar bu cezaya çarptırılmışlar, domuz, maymun veya fare şekline çevrilmişlerdir. Bunlar daha sonra helak olmuş, tamamen ölmüşlerdir.[423]
Bir de manevî mesh vardır. Burada manevî bir değişiklik söz konusudur. İman nimetinden mahrum olan, kimseden utanıp sıkılmadan günah işleyen kimseler, maddeten insan şeklinde olsalar da, manevî yönden hayvana benzerler. Bunlar, davranış, ahlâk ve karakter bakımından insandan çok hayvanı hatırlatırlar. Günahkar insanları bunlara misâl olarak vermek mümkün olduğu gibi, hiç çekinmeden beşikteki çocuklara, ihtiyarlara, kadınlara makinalı ile ateş açan anarşistleri de, suretleri manen değişmiş, insan cesedinde canavar ruhu taşıyan insanlara misâl olarak verebiliriz.
Bediüzzaman, Kur'ân'ın yerine geçirilmeye çalışılan, maneviyattan sıyrılmış Batı medeniyetinin esaslarını kabul eden kişileri anlatırken, manevî meshe şöyle güzel bir misâl verir:
"Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir."[424]
Başkasının Evine İzinsiz Olarak Bakmak
114. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Başkasının evine izinsiz olarak bakanın gözünü çıkarsalar helâldir."[425]
İzah
Müsned’de bu hadis biraz daha uzun olarak şöyle rivayet edilmiştir:
"Herhangi bir kişi kendisine izin verilmeden önce bir evin kapı veya penceresindeki örtüyü kaldırarak bakarsa, yapması helâl olmayan bir iş işlemiş olur. O anda ev içinden birisi gözünü patlatırsa ceza görmez.
"Bir kimse de örtü bulunmayan bir kapının önünden geçer de ev sahiplerinin görülmesi uygun olmayan yönlerine gözü çarparsa, ona âni bakışı için hiçbir günah yoktur. Suç ev halkınındır." '} Müslim'deki rivayetlerin birisi ise şöyledir:
"Bir adam izinsiz olarak senin evine baksa da, ufak bir taş atarak gözünü çıkarsan, günaha girmiş olmazsın."
Buhârî'deki rivayet ise şöyledir:
"Resûlullahın (s.a.v.) evinin bir penceresinden adamın birisi içeriye baktı. O sırada Resûlullah (s.a.v.) bir tarakla başını tarıyordu. Adamın içeri baktığını görünce şöyle buyurdu:
"Eğer senin böyle haremgaha baktığını önceden bilseydim, şu demiri gözünü saplardım. Çünkü izin isteme göz için emredilmiştir."
Peygamberimiz başka bir hadislerinde de Allah'ın izinsiz başkasının evine göz atmayı çirkin gördüğünü bildirmiştir.[426]
Duada Kesin Bir İfâde Kullanılmalı
115. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz, "Allah'ım, dilersen beni bağışla" demesin. İsteğini kesin olarak istesin. Çünkü Allah'ı zorlayacak yoktur."[427]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında "Allah'ım, dilersen merhamet et demesin" ilâvesi vardır.
Hadiste geçen "Dilersen" ifâdesi, Allah bağışlamaya zorlanabilir gibi yanlış mânâya yol açabilir.
Diğer taraftan, duâ edenin "Aslında ihtiyacım yok, dilersen kabul et" gibi bir mânâda da anlaşılabilir. Bu sebeple Peygamberimiz duada kesin ifâde kullanılmasını istemiştir.[428]
Sahabîlerin Sünnete Düşkünlüğü
116. Abis bin Rebia rivayet ediyor:
"Ömer bin Hattab'i gördüm. Hacerü'l-Esved'in karşısında durmuş şöyle diyordu: "Allah'a yemin ederim ki, ben senin bana ne fayda ne de zarar vermeye gücü yetmeyen bir taş olduğunu biliyorum. Eğer Resûlullahın (s.a.v.) seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim."[429]
Namazda Sağa Sola Bakmak
117. Abdullah bin Selâm (r.a.) rivayet ediyor:
"Namazda sağa sola bakmayınız. Çünkü böyle yapanın namazı yoktur."[430]
İzah
Hadisin zikrettiğimiz kaynaklardaki rivayeti ise şöyledir:
"Allah namazda yüzünü sağa sola çevirmediği müddetçe rahmet ve bağışlamasıyla kula yönelmeye devam eder. Kul yüzünü sağa sola çevirince, Allah da rahmet ve bağışlamasını ondan çevirir."
Kişi namazda iken başını sağa ve sola çevirmemelidir. Çünkü namazından mükemmel sevabı ancak böyle alabilir. Diğer taraftan, Allah'ın rahmet, mağfiret ve ihsan nazarları böyle bir kula çevrilidir. Eğer bir kimse namazda iken her hangi bir mecburiyet olmadan sağa sola bakınırsa Allah da o kula rahmet nazarıyla bakmaktan vaz geçer. Yani namazın sevabını o kul için azaltır. Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Birisi şöyledir:
"Kul namazda sağa sola baktığında Allah kendisine şöyle seslenir: "Ey Âdemoğlu, nereye bakıyorsun? Ben senin için baktığın şeylerden daha hayırlıyım."[431]
Peygamberimiz namazda başını sağa sola çeviren kimsenin durumunu soran Hz. Âişe'ye de, "O kulun namazından şeytanın bir hırsızlığıdır" cevabını vermiştir.[432]
İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de namazda sağa sola bakmayı yasaklamıştır.
Namazda sağa sola bakınmak mekruh olduğu gibi, yukarı bakınmak da mekruhtur. Mescide geldiğinde bir kaç kişinin başlarını semâya diktiğini gören Peygamberimiz (s.a.v.),
"Böyle yapanlar gözlerini havaya dikmeye kesinlikle son vermelidir. Veya onların gözleri bir daha kendilerine dönmeyecektir" buyurmuştur.[433]
Namazda sağa sola bakınmak, gözleri tavana dikmek, namazda bulunması gereken huşua da mânidir. Oysa namazda huşu kurtuluş sebebidir. Zira Yüce Allah bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"Mü'minler kurtuluşa ermiş, umduklarına kavuşmuşlardır."
"Onlar namazlarını Allah'tan korkarak, hürmet ve tevazu içinde ve tâdil-i erkân ile kılarlar."[434]
Hadisde geçen "Böyle yapanın namazı yoktur" ifâdesi, "Sevabı az olur" mânâsındadır. Yoksa "Namaz kılmamış olur" mânâsında değildir.[435]
Bir Gün Güneş Batıdan Doğacak
118. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Rabbinin bir kısım âyetleri geldiği gün"[436] âyetiyle ilgili olarak
"Güneşin batıdan doğması" buyurdu.[437]
İzah
Kıyametin büyük alâmetlerinden birisi de güneşin batıdan doğmasıdır. Peygamberimiz kıyametin on büyük alâmetini sayarken bunlardan birisinin de güneşin batıdan doğması olduğunu bildirmiştir.[438]
Güneşin batıdan doğmasını, Batı dünyasının Müslüman olmasıyla te'vil edenler varsa da, biz bu tev'ile katılmıyoruz ve böyle bir tev'ilin âyet ve hadislere zıt olduğunu düşünüyoruz. Güneşin batıdan doğması ile, artık imtihan meydanı kapanacaktır. Güneş batıdan doğduktan sonra getirilen iman ve yapılan tevbe kabul edilmeyecektir. Çünkü artık kıyametin en açık alâmeti ortaya çıkmış, insanın ihtiyarı elinden alınmıştır. Nitekim izahını yaptığımız hadiste Peygamberimize sorulan âyetin tamamında bu gerçek şöyle açıklanır:
"Onlar ancak kendilerine azap melekleri gelsin, yahut mekândan ve zamandan münezzeh olan Rabbin bizzat gelsin, yahut Rabbinin bir kısım âyetleri geliversin diye bekliyorlar. Rabbinin bir kısım âyetlerinin geldiği gün ise, daha önce iman etmemiş kimsenin o gün iman etmesi veya imanın gereği olarak bir hayır işlememiş kimsenin o gün işleyeceği hayır, ona bir fayda vermeyecektir. De ki: Siz bekleyedurun; muhakkak biz de bekliyoruz."[439]
Peygamberimiz de bu alâmet çıktıktan sonra iman etmenin hiçbir fayda vermeyeceğini şöyle açıklamıştır:
"Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Güneş batıdan doğduğu zaman da, artık bütün insanlar iman edecektir. Ancak, daha önce iman etmemiş kimsenin o gün iman etmesi veya imanın gereği olarak bir hayır işlememiş kimsenin o gün işleyeceği hayır, ona bir fayda vermeyecektir."[440]
Tevbe kapısının güneş batıdan doğuncaya kadar devam edeceğini ifâde eden daha başka hadisler de vardır. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe kapısı devamlı açık tutulacaktır."[441]
Evet, güneşin batıdan doğması artık kıyametin kopacağına, Kur'ân'ın ve Peygamberimizin gerçeği açıkladığına ap açık bir delil olacağı için, imtihan bitecek, o günden sonra inananın imanı, tevbe edenin tevbesi kabul edilmeyecektir. Kıyametle ilgili hadisleri te'vil eden ve Deccal, Mehdi, Dabbetü'1-arz gibi kıyamet alâmetlerini açıklayan hadislerin teşbih ifâde ettiğini söyleyen Bediüzzaman, güneşin batıdan doğmasının ise zahirî mânâsında olduğunu söyler. Bununla ilgili olarak meâlen şöyle der:
Güneşin batıdan doğması ise, açık bir kıyamet alâmetidir. Ve ap açık bir delil olduğu için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan semavî bir hâdise olduğundan tefsiri ve mânâsı açıktır, te'vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:
"Allahu a'lem, güneşin batıdan doğmasının görünen sebebi, dünyanın kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup—Allah'ın izni ile başını başka gezegene çarpmasıyla hareketinden geri dönüp—doğudan batıya olan seyahatini Allah'ın dilemesiyle batıdan doğuya değiştirmekle, güneş batıdan doğmaya başlar. Evet, dünyayı güneşile, ferşi arşa kuvvetli bağlayan Allah'ın sağlam ipi olan Kur'ân'ın çekip gücü kopsa; dünya gezegeninin ipi çözülür, başı boş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş batıdan çıkar. Hem çarpışma neticesinde emr-i ilâhî ile kıyamet kopar diye bir te'vili vardır.[442]
Konu hakkında geniş bilgi için Kıyamet Alâmetleri isimli eserimizin 257-260. sayfalarına bakılabilir.[443]
Hz. Ali'nin Fazileti
119. Umeyre bin Sa'd rivayet ediyor:
Minberin üzerinde Ali'yi (r.a.) gördüm. Resûlullahın (s.a.v.) arkadaşlarına, "Resûlullahın (s.a.v.) Gadir Hum günündeki sözlerini kim işitti. Buna kim şahitlik edecek?" diye sordu.
Ebû Hüreyre, Ebû Saîd ve Enes'in de içinde bulunduğu on iki kişi ayağa kalktı. Onlar Resûlullahın (s.a.v.),
"Ben kimin mevlâsı [efendisi, dostu] isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım, ona dost olana dost ol, düşman olana da düşman ol" buyurduğuna şahitlik ettiler.[444]
İzah
Peygamberimiz Veda Haccından bir müddet önce Hz. Ali'yi Yemen'e vazifeli olarak göndermişti. Hz. Ali Veda Haccında Peygamberimizle buluşacaktı. Yolda gelirlerken Hz. Ali ile kafilede bulunanlar arasında bir huzursuzluk oldu. Hz. Ali haklıydı. Fakat onu Peygamberimize şikâyet ettiler. Resûlullah onlara,
"Ey insanlar, Ali'yi şikâyet etmeyiniz. Vallahi o Allah yolunda şikâyet edilmez"[445] dedi.
Hac dönüşünde Mekke ile Medine arasında bulunan Gadîr Hum mevkiine gelinince de orada mola verdi. Orada bir müddet istirahat edip öğle namazını kıldıktan sonra, Sahabîlere hitaben şöyle bir konuşma yaptı:
"Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, ben de ancak bir insanım. Çok sürmez Yüce Rabbimin elçisi [Azrail] bana gelecek, ben de onun dâvetine icabet edeceğim. Ben size kıymeti ve mes'uliyeti ağır iki emânet bırakıyorum. Birincisi Yüce Allah'ın Kitabıdır ki, onun içinde hidâyet ve nur vardır. Cenâb-ı Hakkın Kitabına sımsıkı sarılınız. İkincisi de Ehl-i Beytimdir. Ehl-i Beytime muamele hususunda size Allah'ı hatırlatırım. Ehl-i Beytime muamele hususunda size Allah'ı hatırlatırım. Ehl-i Beytime muamele hususunda size Allah'ı hatırlatırım."[446]
Efendimiz daha sonra oradakilere,
"Sizin velîniz kimdir?" diye sordu.
Oradakiler, "Bizim velîmiz Allah ve Resulüdür" cevabını verdiler.
Peygamberimiz,
"Ey insanlar, benim mü'minlere öz nefislerinden daha sevimli olduğumu biliyorsunuz değil mi?" buyurdu.
"Evet" dediler. Peygamberimiz suâlini tekrarladı, yine aynı cevabı aldı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Ali'nin elinden tuttu izahını yaptığımız hadisi söyledi.[447]
Câferîler, Peygamberimizin yukarıdaki sözlerini "orada Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife olarak tayin ettiği" şeklinde yorumlarlar. Bu yoruma katılmak mümkün değildir. Bilgi için Tarihte ve Günümüzde Caferilik isimli eserimizin 227-237. sayfalarına bakılabilir.[448]
Allah'ın Gazabından Emin Olunmamalıdır
120. Yahya bin İbni Kesîr rivayet ediyor:
"Kim "Ben âlimim" derse, o câhildir. Kim "Ben câhilim" derse, o câhildir. Kim, "Ben Cennetteyim" derse, o Cehennemdedir. Kim "Ben Cehennemdeyim" derse, o Cehennemdedir."[449]
İzah
Âlim sıfatı, kolay kazanılacak bir sıfat değildir. Çünkü âlim sayılabilmek için kişinin Kur'ân, hadis, fıkıh, İslâm tarihi gibi birçok ilmi bilmesi gerekir. Bütün bu ilimleri öğrenip âlim sıfatını kazanabilmek ise kolay değildir. Bu ilimleri öğrenmeden kişinin kendisini âlim ilan etmesi, onun cahilliğini gösteren bir husustur. Çünkü gerçek mânâda âlim olan ilmin sonu olmadığını, ne kadar bilirse bilsin bilmedikleri binlerce hususun câhili olduğunu bilir ve kendisini âlim ilân etmez.
Kişinin "Ben âlimim" demesi, gurura kapılması açısından da tehlikelidir. Gerçek mânâda âlim olan ilmi ile gurura kapılmaz. O ilmi kendisine Allah'ın ihsan ettiğini bilir. Ona şükürden geri durmaz. Allah'ın ihsan ettiği ilimle gururlanmaz.
Bununla beraber, gerçekten âlim olan birisinin Allah'ın bir ihsanını inkar etmemek için "Allah bana ilim ihsan etti" demesinde bir mahzur bulunmamaktadır.
Bu arada gerçekten ilimle dopdolu oldukları halde tevâzuun-dan veya ne kadar bilgili olursa olsun "Kişi bilmediklerinin câhilidir" gerçeğini düşünerek kişi câhil olduğunu söyleyebilir. Böyleleri "Ben câhilim" dediği için câhil sayılmazlar.
Hadiste üzerinde durulan diğer mühim bir husus Müslümanın "havf ve recâ" günümüz ifadesiyle korku ile ümit arasında olması gerektiğine dikkat çekilmesidir. Dinimize göre kişinin Allah'ın gazabından emin olması da, rahmetinden ümit kesmesi de doğru değildir. Dolayısıyla dikkat çekildiği gibi, Allah'ın gazabından emin olan, "Ben Cennetteyim" diyen bu sözünün cezasını çekinceye kadar Cehenneme atılır. Kişinin ibâdetleri kendisine daha önce verilen nimetleri dahi karşılamaya yetmez. Cennet ise Allah'ın fazlındandır. Dolayısıyla "Ben Cenneteyim" demesi Allah'ın irâdesini devre dışı bırakmak demektir.
Kişinin Allah'ın gazabından emin olması doğru olmadığı gibi, Onun rahmetinden ümit kesmesi de doğru değildir. Bir âyette bununla ilgili olarak şöyle buyurulur:
"De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."[450]
Bir başka âyette de, Allah'ın rahmetinden ancak Onun âyetlerini ve Ona kavuşmayı inkar edenlerin ümitlerini keseceklerine dikkat çekilir.[451]
Diğer taraftan, kişi Allah'a güzel zan beslemekle mükelleftir. Bir kul Allah'ın kendisine rahmetle muamele edip günahlarını bağışlayacağını ümit ederse, Allah onu affeder, bağışlar. Kul, Allah'ın kendisine azapla muamele edeceğini zannederse, ona da öyle muamele eder. Yüce Allah, bir âyet-i kerimede kulun Kendisi hakkındaki yanlış zannının onu helake götüreceğine işaretle şöyle buyurmaktadır:
"Rabbiniz hakkındaki bu yanlış zannınızdır ki, sizi helake düşürdü ve hüsrana uğrayanlardan oldunuz."[452]
Konuyla ilgili bir kudsî hadiste de şöyle buyurulur:
"Ben, kulumun Bana olan zannı yanındayım, yani kulumun Bana zannı nasılsa ona öyle muamele ederim."[453]
Böyle olunca, kişinin "Ben Cehennemdeyim" demesi, Allah'a güzel zan değil, kötü zan beslemesi demektir. Dolayısıyla Allah'ın kendisini Cehenneme atacağına inandığı için, Allah da onu Cehenneme atar.
Ancak mü'min bir kul, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemekle birlikte, bu rahmete güvenerek Allah'ın haram kıldığı şeylere de girmemelidir.
Konu hakkındaki tafsilatı Ölüm Cenaze Kabir isimli eserimizin 107-110. sayfalarına havale ederek, burada konu hakkında Hz. Ömer'in güzel bir sözünü nakletmek istiyoruz:
"Semâdan bir seslenici, 'Ey insanlar, bir kulum hariç hepiniz Cennete girin' diye seslense, o bir kulun ben olacağımdan korkuyorum.
"Eğer, 'Ey insanlar, bir kulum hâriç hepiniz Cehenneme girin' diye seslense, Cehenneme girmeyecek olan o bir kulun ben olacağımı umuyorum."[454]
Peygamberimizin Ehl-i Beytine Duası
121. Şehr bin Havşeb rivayet ediyor:
Hz. Hüseyin şehid edildiğinde taziye için Ümmü Seleme'nin (r.a.) yanına geldim. O bana Hüseyin (r.a.) ile ilgili olarak şu hatırasını anlattı:
"Resûlullah (s.a.v.) içeri girdi, bizim bir yaygımızın üzerine oturdu. Fâtıma (r.a.) oturması için başka bir şey verdi. Resûlullah Fâtıma'ya, 'Bana Hasan'ı Hüseyin'i ve amcanın oğlu Ali'yi çağır' buyurdu. Onlar yanında toplanınca da şöyle buyurdu:
"Allah'ım, bunlar has yakınlarını ve Ehl-i Beytimdir. Onların günahlarını gider ve onları tertemiz kıl."[455]
İzah
Buna benzer başka rivayetler de vardır. Meselâ Müslim'de Hz. Aişe'den şöyle bir hadis rivayet edilir:
"Peygamber (s.a.v,) bir sabah, üzerinde siyah kıldan yapılmış ve üzeri nakışlı bir elbise olduğu halde çıktı. O esnada Ali'nin oğlu Hasan geldi. Peygamber (s.a.v.) onu elbisesinin içine aldı. Sonra Hüseyin geldi. Onu da elbisesinin içine aldı. Fâtıma geldi. Onu da elbiseninin içine aldı. Ali geldi, onu da elbisesinin içine alıp sardı. Sonra da şu âyeti okudu:
"Ey Peygamber ailesi, Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor."[456]
Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Aynı hâdise farklı kanallardan gelmiş de olabilir, hâdise birkaç defa tekrarlanmış da olabilir. Doğrusunu Allah bilir.[457]
Faiz Haramdır
122. Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, kuru hurmanın kuru hurmayla, üzümün üzümle satışı eşit olarak yapılır. Tuzun tuzla satışı peşin olarak yapılır. Kim artırır ve kim artırılmasını isterse o faizdir."[458]
İzah
Müslimdeki rivayette "Alanla veren bu hususta eşittir" ilâvesi vardır.
Büyük günahlardan birisi de faizdir. Yüce Allah bir âyet-i kelimede faizin kesin olarak haram kılındığını şöyle açıklar:
"Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden, şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Bunun sebebi, onların 'Alış veriş de faiz gibidir' demeleridir. Halbuki Allah alış verişi helâl, faizi haram kıldı."[459]
Faizin haramlığı ile ilgili birçok hadis de vardır. Bunlardan ikisinin meali şöyledir:
"Mîraca çıkarıldığım gece, karınları odalar gibi büyük olan bir kavim gördüm. Karınlarında dışarıdan görülen yılanlar vardı. 'Ey Cebrail, bunlar kim?' diye sordum. 'Faiz yiyenler1 cevabını verdi.[460]
"Aralarında faizin yaygınlaştığı hiçbir topluluk yoktur ki, fakirliğe maruz kalmasın. Aralarında rüşvet yaygınlaşan hiçbir topluluk yoktur ki, korkuya maruz kalmasın."[461]
Peygamberimiz izah ettiğimiz hadislerinde de altı maddeyi sayıyor ve bu altı maddenin kendileriyle, mesela buğdayın buğdayla satışının eşit olarak yapılması gerektiğini, aynı cins olan şeylerden birisinin fazla olması durumunda yapılan işlemin faiz olacağını ifâde ediyor.
Hanefî, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi âlimleri, bu hadiste sayılanlara kıyas ederek bu altı maddenin dışında kalan maddelerden alman fazlalığın da faiz olduğunu ifâde ederler. Bu dört mezhebe göre faiz, akit yapan taraflardan birisine her hangi bir mal karşılığı olmaksızın verilmesi şart koşulan fazlalıktır. Cinsi ve miktarı aynı olan iki mal birbiri ile değiştirilirken taraflardan birisinin fazla vermesi faiz olur. Bu tarifi göre bir milyon lirayı bir milyon bir lira ile değiştirmek, bir milyon borç verip verilen paradan fazlasını almak faizdir.[462]
Dolayısıyla "Bu altı maddenin dışındaki şeylerde faiz geçerli değildir" denilemez. Çünkü o zamanda alış veriş para ile değil, hadiste sayılan maddelerle yapılıyordu. Zaten hadiste, "Bu altı maddenin dışındaki maddelerden alman fazlalık faiz olmaz" şeklinde bir ibare de bulunmamaktadır.
Gerek bu konunun gerekse faizin haramlığı, haram kılınmasının hikmetleri ile ilgili tafsilatlı bilgiyi Faiz Ticâret isimli eserimizde bulabilirsiniz.[463]
Tevbe Üzere Ölmek
123. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Mü'min, kulluk elbisesi günahlarla yıprandığında onu tevbeyle yamayandır. Bahtiyar, tevbesi üzerine ölendir."[464]
İzah
Tevbe ile ilgili olarak 55 numaralı hadisin izahında açıklama yapmıştık. Burada konu üzerinde kısaca duracağız:
Hadiste kulluk bir elbiseye benzetiliyor. Ve bu elbisenin günahlarla yıpranacağına dikkat çekiliyor. Kulluk elbisesi günahlarla yıprandığında mü'minin onu tevbeyle yamaması gerektiği nazara veriliyor. Ayrıca sadece tevbe ile yetinmeyip o tevbe üzere ölmek gerektiği, yani tevbe edilen günaha bir daha dönmemek icab ettiği ifâde ediliyor. Peygamberimiz bunu yapan mü'minleri bahtiyar olarak vasıflandırıyor.[465]
Yahudilerin İhanetinin Cezası
124. Eşlem el-Ensârî rivayet ediyor:
Resûlullah beni Kurayza Yahudileri esirlerinin başına tayin etti. Ben onların çocuklarının avret yerlerine bakıyordum. Buluğa ermişse boynunu vuruyordum. Buluğa ermemişse Müslümanlara ganimet olarak kalıyordu.[466]
İzah
Yahudiler tarih boyunca kendi peygamberlerine eziyet etmişler, hattâ onlardan bâzılarını şehid etmişler, bâzılarını da öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. Bunun içindir ki, Kur'ân'da lanetlenmişlerdir.
Yahudiler Peygamberimizi de öldürme teşebbüsünde bulunmuşlar, ona eziyet etmişlerdi. Onu en kritik zamanda arkadan vurmuşlardı.
İşte yukarıdaki hadiste bu hainlikleri sebebiyle onlara verilen ceza haber verilmektedir. Konu özetle şöyle gerçekleşmiştir:
Peygamberimizin Medine'deki diğer Yahudi kavimleriyle olduğu gibi, Kurayzaoğulları Yahudileriyle de antlaşması vardı. Medine'yi müşterek düşmana karşı koruyacaklardı. Buna rağmen onlar birkaç defa Resûlullah ile yaptıkları anlaşmayı bozdular. En kötüsü Resûlullahın can düşmanlarıyla birlik oldular. Mekke müşriklerine mektup yazarak "Siz gelin, biz Müslümanları Medine'de arkalarından vuracağız" dediler.
Nihayet müşrikler Kurayzaoğullarının sözlerine de güvenerek Medine üzerine büyük bir ordu ile saldırıya geçtiler. Bu arada Kurayzaoğulları Yahudileriyle aralarında şu üç maddelik anlaşmayı yaptılar:
1. Savaş sona erinceye kadar Kurayzaoğulları on gün müşriklerin safında Müslümanlara karşı savaşacaklardı.
2. Müşrikler için silah temin edeceklerdi.
3. Müşriklerin ihtiyaçlarını karşılamak için karargahları yanına pazar kuracaklardı.
Evet, Yahudiler Peygamberimizi ve Müslümanları en nazik ve en tehlikeli bir anda, ölüm kalım savaşında yardımsız ve yalnız bırakıyorlardı. Müşterek vatanlarını daha önce söz verdikleri halde düşmana karşı korumuyorlardı. Bununla da kalmayarak ellerine geçen fırsatı değerlendirmek istiyor, Müslümanları arkalarından vurma planları yapıyorlardı. Böylece ahitlerini ikinci defa bozmuş oluyorlardı. Onların bu hali şu âyet-i kerimelerle bildiriliyor:
"Sen kendileriyle antlaşma yaptığın halde, onlar her defasında pervasızca ahidlerini bozarlar. Harp meydanında yakaladığında onları darma dağın et ki, arkalarından onlara destek verenlere ibret olsun—belki böylece akıllarını başlarına alırlar."[467]
Kurayzaoğulları tarihe Hendek Savaşı olarak geçen bu savaşta müşriklerle yaptıkları bu anlaşmaya sâdık kaldılar. Peygamberimiz ve Sahabîler bir yanında kalabalık müşrik ordusuyla savaşırlarken, diğer taraftan Medine'de bıraktıkları kadınlarından ve çocuklarından endişe ettiler. Çünkü Kurayzaoğulları Yahudileri Medine'de idiler. Bu da Kur'ân'da şöyle haber verilir:
"O vakit düşman orduları size hem yukarıdan, hem de aşağıdan saldırmışlardı. Öyle ki, onların dehşetinden gözler yılmış, yürekler ağıza gelmişti."[468]
Hz. Ebû Bekir de bu korku ile ilgili olarak şöyle diyor:
"Medine'deki çoluk çocuğumuz hakkında Kurayzaoğulları Yahudilerinden duyduğumuz korku, müşriklerden ve onlann müttefiklerinden duyduğumuz korkudan çok daha fazlaydı. Zaman zaman dağın tepesine çıkıp Medine evlerine bakardım. Onları sükûnet içerisinde görünce, Allah'a şükr ve hamd ederdim."
Nihayet Allah Müslümanlara müşriklere karşı zafer ihsan etti, müşrikler mağlup bir vaziyette Mekke'ye dönmek zorunda kaldılar.
Peygamberimiz cepheden henüz yeni dönmüş, banyo yapıp koku sürünmüştü ki, başında beyaz sarığıyla Cebrail (a.s.) geldi. At üzerindeydi, Peygamberimize sitem etti, "Ey Allah'ın Resulü! Sen silahını bıraktın mı? Vallahi biz daha silahlarımızı çıkarmadık. Allah seni affetsin. Kalk silahını kuşan onların üzerine yürü" dedi.
Peygamberimiz "Kimin üzerine?" diye sorunca da, Cebrail (a.s.) eliyle Kurayzaoğullarının bulunduğu yeri gösterdi ve "İşte oraya" dedi. Sonra da meleklerle birlikte oraya gitti. Peygamberimiz de derhal ordusuna emir verdi ve hedef olarak Kurayzaoğullarının yurdunu gösterdi. Kısa bir kuşatmadan sonra Yahudiler şartsız teslim olmayı, Sa'd bin Muâz'ın (r.a.) vereceği hükmü kabul edeceklerini bildirdiler.
Sa'd da Peygamberimizin emriyle iki toplum arasında hüküm vermeyi kabul etti. Yahudilere silahlarını teslim ederek teslim olmalarını söyledi. Onlar denileni yaptılar. Sonra da hükmünü şöyle verdi:
"Ben onların hakkında buluğ çağına eren erkeklerin öldürülmesine, mallarının Müslümanların arasında taksim edilmesine, kadınlarla çocukların esir edilmesine hükmettim."
Bu hüküm Peygamberimizi çok sevindirdi, bunu şöyle açıkladı:
"Sen onlar hakkında Allah'ın yedi kat gök üstünde Levh-i Mahfuzdaki hükmüne uygun hüküm verdin. Allah'a yemin ederim ki, Allah da bana senin bu hükmün gibi emir vermişti. Senin bu hükmünle Allah, melekler ve mü'minler razı oldular."
Sa'd bin Muaz'ın (r.a.) bu hükmü Tevrat'ın hükmüne de uygundu. Tevrat'ın böyle durumlarla ilgili hükmü şöyle idi:
"Bir şehre savaş için yaklaştığında onları sulha davel edesin, eğer senin sulh şartını kabul eder sana kapılarını açarlarsa, içinde bulunan kavmin hepsi sana haraç verip hizmet etsinler. Eğer sulha yanaşmayıp savaşırlarsa, onları muhasara edesin. Allah'ın Rab onları sana teslim ettikte erkeklerin tamamını kılıçtan geçiresin. Kadınları, çocukları ve hayvanları ve bütün ganimeti, yani o şehirde bulunan malların tamamını yağma edip Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının ganimetini yiyesin."[469]
Bu hüküm kendi şeriatlarında da geçerli olduğu için Yahudiler itiraz edemediler, hükme razı oldular. Zaten Sa'd bin Muaz da (r.a.) Tevrat'ı çok iyi bilen biri idi. Hükmü, Tevrat'ta olduğunu bilerek verdi.
Sonra hüküm infaz edildi. İşte izahını yaptığımız hadisin râvîsi, Resûlullahın kendisini Kurayza Yahudileri esirlerinin başına tayin ettiğini, çocuklarının avret yerlerine bakarak buluğa ermiş olanın boynunu vurduğunu, buluğa ermemişse Müslümanlara ganimet olarak kaldığını haber vermektedir. Bu husus Kur'ân'da şöyle haber verilir:
"Kitap ehlinden olup da o kâfirlere arka çıkanları Allah kalelerinden indirip yüreklerine korku saldı ki, siz onlardan bir kısmını öldürüp bir kısmını da esir alıyordunuz."[470]
Konu hakkında tafsilatlı bilgiyi Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimizin 203-214. sayfalarına havale ediyoruz. [471]
Resûlullahın Ve Ashabının Çektiği Sıkıntı
125. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Ebû Bekir (r.a.) günün sıcak bir saatinde dışarı çıktı. Onun çıktığını gören Ömer de (r.a.) çıktı, Ebû Bekir ile karşılaştı. "Ey Ebû Bekir, bu vakitte dışarı çıkmana sebep nedir?1' diye sordu.
Ebû Bekir, "Allah'a yemin ederim ki, şiddetli açlık sebebiyle dışarı çıktım" dedi.
Ömer, "Allah'a yemin ederim ki, ben de bu sebepten dışarı çıktım" karşılığını verdi. Onlar böyle konuşurlarken Resûlullah (s.a.v.) yanlarına geldi ve,
"Bu vakitte dışarı çıkmanızın sebebi nedir?" buyurdu.
Onlar, "Allah'a yemin ederiz ki, biz şiddetli açlık sebebiyle dışarı çıktık" cevabını verdiler.
Resûlullah (s.a.v.),
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben de ancak bu sebeple dışarı çıktım. Geliniz" buyurdu. Beraberce Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evine geldiler. Ebû Eyyûb Resûlullah için yiyecek veya süt hazırladığını daha önce söylemişti. Resûlullah o gün gecikmiş, zamanında gelememişti. Ebû Eyyub de onu ailesine yedirmiş ve sonra da hurma bahçesine çalışmaya gitmişti. Resûlullah ile arkadaşları kapıya geldiklerinde hanımı çıktı ve "Ey Allah'ın Peygamberi ve beraberindekiler, merhaba, hoş geldiniz" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Ebû Eyyûb nerede?" diye sordu.
Kadın, "Hemen gelir. Bu vakitte gelmenizin sebebi nedir, ey Allah'ın peygamberi?' dedi.
Resûlullah (s.a.v.) geri döndü, tam o sırada bahçesinde çalışan Ebû Eyyub onu gördü, koşarak gelip Resûlullaha yetişti ve:
"Merhaba, hoş geldiniz ey Allah'ın Peygamberi ve yanındakiler! Ey Allah'ın Resulü, bu vakitte sen gelmezdin?" dedi. Onu geri eve getirdi. Sonra da hemen gitti, bir hurma dalı kesip geldi. [Daim üzerinde yaş ve kum hurmalar olduğu gibi, yeni olgunlaşmakta olanları da vardı].
Resûlullah (s.a.v.),
"Bundan ne istedin, bize kuru hurmalardan toplasaydın?" buyurdu.
"Ya Resûlallah, hem kurusundan, hem yaşından, hem de yeni olgunlaşmışından yemenizi istedim. Size bunun yanında hayvan da keseceğim" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Eğer kesersen sağılanlarından kesme" buyurdu.
Ebû Eyyûb bir kuzu veya oğlak alıp kesti. Hanımını da, "Sen ekmek pişir; ben de yemek yapacağım. Sen daha iyi ekmek pişirirsin" dedi. Kendisi de oğlağın yarısını pişirdi, yarısını da kızarttı. Yemek pişince getirip Resûlullah ve Ashabının önlerine koydu. Resûlullah (s.a.v.) oğlaktan bir parça aldı, bir ekmeğin üzerine koydu ve Ebû Eyyûb'a vererek:
"Ey Ebû Eyyûb, bunu Fâtıma'ya götür. Çünkü o da günlerden beri böyle bir şey bulamadı" buyurdu. Ebû Eyyûb da onu Fâtıma'ya götürdü. Hepsi yiyip doyduktan sonra Resûlullah (s.a.v.),
"Ekmek, et, kuru ve yaş hurmalar" dedi ve gözleri yaşardı. Şöyle buyurdu:
"Bunlar kıyamet günü hesaba çekileceğiniz nimetlerdendir."
Bu durum yanındakilere ağır gelince şöyle devam etti:
"Böyle birşey bulduğunuzda 'Bismillah ve bereketillah (Allah'ın ismi ve bereketi ile)' diyerek elinizi uzatınız. Doyduğunuzda da 'Bizi doyuran, içiren ve bize nimet ihsan edip lütufta bulunan Allah'a hamdolsun' deyiniz. Böyle yaparsanız nimetin şükrünü edâ etmiş olursunuz."
Resûlullah (s.a.v.) kendisine bir iyilik yapana mutlaka karşılığını vermek isterdi. Ebû Eyyûb'a,
"Yarın bize gel" buyurdu.
O bunu duymayınca Ömer (r.a.) "Resûlullah yarın kendisine gelmeni istiyor" dedi.
Ertesi gün Ebû Eyyûb kendisine geldiğinde Resûlullah (s.a.v.) ona bir hizmetçi verdi ve "Ey Ebû Eyyûb, bunun hakkında sana iyilik tavsiye ederim. Çünkü biz yanımızda bulunduğu müddetçe ondan ancak iyilik gördük" buyurdu.
Ebû Eyyûb onu eve getirdiğinde, "Resûlullahın tavsiyesi sebebiyle onu hürriyetine kavuşturmaktan daha hayırlı bir şey bilmiyorum" dedi ve onu azâd etti.[472]
İdarecilerin İki Çeşit Yardımcıları Vardır
126. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Her peygamberin ve her idarecinin iki çeşit yardımcıları, yakınları olur. Bunlardan bir kısmı onlara doğru ve hayırlı yolu gösterir ve ona teşvik eder. Diğer kısmı da onlara yanlış yolu gösterir ve ona teşvik ederler. Her kim şerri, yanlışı gösteren yardımcılardan korunursa kurtulur."[473]
Yalan Söylemenin Caiz Olduğu Yerler
127. Ümmü Külsüm bint-i Ukbe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın üç şey dışında hiçbir şeyin yalana ruhsat vermeyeceğini söylediğini duydum. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyururdu:
"Onları yalan saymam. Bu hususlar şunlardır:
1. İki kişinin arasını düzeltmek için söylenilen gerçek dışı söz,
2. Savaşta düşmanı yanıltmak için söylenen gerçek dışı söz,
3. Kadının kocasının gönlünü, erkeğin hanımının gönlünü yapmak için söylediği gerçek dışı söz.[474]
İzah
Esma bint-i Yezid'den (r.a.) rivayet edilen Tirmizi'deki hadisin baş tarafı şöyledir:
"Ey insanlar! Pervanenin ateşe atılması gibi sizi yalanın peşine düşmeye sevkeden şey nedir? Oysa üç yer hâriç yalanın her çeşidi Ademoğluna haramdır. Bunlar:..."
Diğer kaynaklarda ise Ümmü Külsüm bint-i Ukbe'den (r.a.) hadisin sadece bir kısmı rivayet edilir. O da şudur:
"İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir."
Bu hadisleri, bu durumlarda doğru olmayan şeyleri söylemenin yalan olmadığı mânâsında anlamak yanlış olur. Ne maksatla söylenirse söylensin, yalan yalandır. Fakat sayılan durumlarda söylenilen yalandan dolayı bir mes'uliyet yoktur.
Diğer bir husus, bu hadisleri izah eden âlimler, burada yalana ancak "tevriye" ve "îham" yoluyla söylenmesi durumunda ruhsat verildiğini ifâde ederler. Çünkü tevriye ve îham yoluyla söylenilen söz yalan sayılmaz. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde,
"Tevriyeli ve kinâî ifadelerle yalandan kurtulup rahatlanılabilir"[475] buyurmuşlardır.
Tevriye, bîr kaç mânâsı olan bir kelimeyi kullanan kimsenin en uzak mânâyı kastederek söylemesidir. İhâm ise, iki mânâsı olan bir kelimenin en uzak kullanılan mânâsını kastederek söylemektir. Meselâ savaş esnasında düşman askerlerine "Kumandanınız öldü" denilirken, bununla düşmanın daha önceki kumandanlarından birisinin kastedilmesi gibi. Veya birbirine dargın olan iki kişinin arasını bulmak için birisine gidip, "O senin için her zaman duâ ediyor" demek ve bununla onun "Allah'ım, bütün Müslümanları affet" şeklindeki duasını kastetmek gibi. Erkeğin huzursuzluk çıkmasından korktuğu bir şey hakkında hanımına bir vaadde bulunması, fakat bu sözü verirken, "Allah izin verirse" diye bir kayda niyet etmesi de böyledir. Bu durumlarda kişi yalan söylememiş olur. Şu hadis bunu ifâde eder:
Bir adam Resûlullaha "Ey Allah'ın Resulü, ben hanımıma yalan söyleyeyim mi?" diye sordu.
Resûlullah,
"Yalanda hayır yoktur" buyurdu.
Adam, "Vaadde bulunmama, lehinde söz söylememe ne dersiniz?" diye tekrar sordu.
Resûlullah,
"Bunda sana bir günah yok" buyurdu.[476]
Burada yalan değil, vaad söz konusudur. Bir kimse hanımına yerine getirmemeyi düşündüğü bir şeyi vaad edebilir. Bu vaadin yerine getirilme imkanı da olduğu için bu tamamen yalan söyleme demek olmaz.
"Savaş hileden ibarettir"[477]
hadisi de savaşta düşmanın moralini bozmak, kalplerine korku salmak için silah ve sayı bakımından olduğundan fazla bir rakam söylemenin kişiyi mes'ul etmeyeceğini ifâde eder. Peygamberimizin şu tatbikatı da bunu gösterir:
Peygamberimiz Hendek Savaşında Nuaym bin Mes'ud'u (r.a.) müşriklerle Yahudileri birbirlerine düşürmek için görevlendirmişti. Nuaym, "Yâ Resûlallah, gerektiğinde doğru olmayan şeyler söyleyebilir miyim?" diye sordu. Peygamberimiz,
"İstediğini söyleyebilirsin" buyurdu.
Bu ruhsatı alan Nuaym doğru olmayan şeyler söyleyerek Müslümanlara karşı ittifak etmiş olan müşriklerle Yahudilerin arasını açtı, onları birbirine düşürdü. Kuşatmanın kalkmasına vesile oldu.
Buna göre İslâmın ve Müslümanların zarara düşebilecekleri durumlarda konuşmak gerektiğinde kinâî ifâdeler kullanılabilir. Doğru söyleyeceğim diye İslama ve Müslümanlara zarar vermek doğru olmaz.
Bâzı âlimler, Peygamberimizin hadislerini sayılan üç yerde ancak kinayeli ifâdelerle yalan söylenebileceği şeklinde izah ederlerken, bâzı âlimler de bu hadislere kıyas ederek, gerektiğinde maslahata binaen yalan söylemenin caiz olduğuna fetva vermişlerdi. Öyle ki zaman içerisinde yalan söylemenin caiz olduğu yer sayısı kırka, elliye kadar çıkmıştır.
Maslahata binâen fetva vermeyi bir prensip olarak kabul eden Bediüzzaman, maslahata göre fetva vermenin su-i istimale müsait olduğuna dikkat çeker.[478] Bununla ilgili olarak 35 yaşında Şam âlimlerinin ısrarı üzerine Emevî Câmii'nde büyük bir kalabalığa karşı yaptığı konuşmanın bir yerinde şöyle demiştir:
"Ey bu câmi-i Emevideki kardeşlerim! Ve kırk elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat [kurtuluş] yalnız sıdkla, doğrulukla olur. 'Urvetü'l-vüskâ' sıdktır. Yani, en muhkem [sağlam] ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
"Amma maslahat için kizb [yalan söylemek] ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bâzı âlim 'muvakkat' fetvâsı vermişler. Bu zamanda o fetva verilmez. Çünki, o kadar su-i istimal edilmiş ki [kötüye kullanılmış] yüz zararı içinde bir menfaati olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
"Meselâ, seferde namazı kasretmenin [yolculukta dört rekâtlı farz namazı iki rekât olarak kılmanın] sebebi meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünki muayyen [belirli] bir haddi yok. Su-i istimale düşebilir. Belki illet yalnız sefer olabilir.
"Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok, su-i istimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetva ona bina edilmez. Öyle ise 'imme's-sıdk ve imme's-sükût [ya doğru söylemeli, yahut susmalı]. Yani yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir."[479]
Burada "zamanın neshettiği" yani hükmünü ortadan kaldırdığı ifâde edilen şey, hadiste ifâde edilen yalan söylemenin kişiyi mes'ul etmeyeceği üç yer değil, hadise kıyas edilerek ve geçici olarak verilen "maslahata binâen bâzı durumlarda da yalan söylenebilir" fetvasıdır. Bunun sebebi de maslahatın bir sınır altına alınamaması ve istismar edilmesidir. Günümüzde hadisten hareketle "Maslahata binaen yalan söylenebilir" şeklindeki bir fetvanın bir faydası olacaksa, doksan dokuz zararı olur. Dolayısıyla, günümüzde "maslahat," eskiden verilen o fetvayı terketmektedir. Bir Müslüman günümüzde ya doğru söyleyecektir veya "doğru söylemenin doğru olmadığı" yerlerde de susacaktır. Çünkü insan yalan söylemeye bir alışırsa daha önünü alamaz.[480]
Resûlullahın İbâdet Hayatı
128. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) geceleyin ayakları yarılmaya kadar kıyamda dururdu.
Hz. Aişe, "Allah geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı halde niçin böyle yapıyorsunuz?" diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu.[481]
İzah
Peygamberimiz her hususta ümmetine güzel bir örnek olmuştur. Yüce Allah bu gerçeği bir âyette şöyle bildirir:
"Allah'ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır."[482]
İşte onun ümmetine örnek olduğu hususlardan birisi de ibâdet hayatıydı. Hadiste de ifâde edildiği gibi, Allah onun gelmiş ve gelecek bütün kusurlarını bağışladığı halde, o sırf Yaratıcısına şükretmiş bir kul ve ümmetine rehber olabilmek için ibâdet hayatında da herkesi geride bırakmıştır. Farz ve vaciplerden başka gecenin çoğu kısmını namaz kılarak geçirmiş, bu namazlarında da ayakları şişinceye kadar kıyamda durmuş, görenlerin "Acaba ruhunumu teslim etti?" diyebileceği kadar uzun müddet secdede durmuştur.
O, sadece namazda değil, oruçta da erişilmez bir makama yerleşmiştir. Her ayın üç gününde, Pazartesi ve Perşembe günlerinde, Aşure gününde oruç tuttuğu gibi, Receb, Şaban ve Şevval aylarının birçok günlerini de oruçlu geçirmiştir.
Allah'ın Resulü, zikir ve duada da yüce bir makama sahipti. Burada konunun tafsilatına girmeyeceğiz.
Biraz da hadisde geçen "günah" tabiri üzerinde duralım. Bilindiği gibi Peygamberler günah işlemezler. Onlar için "zelle" söz konusudur. Daha iyi olanı terk etmek aslında günah olmamakla beraber, peygamberler için günah sayılmıştır. Meselâ Hz. Âdem'in yasak ağacın meyvesinden yemesi, Hz. Yunus'un Allah'ın emrini beklemeden kavmini terk etmesi, Peygamberimizin müşrikleri imana davet ederken yanına gelen âmâdan yüz çevirmesi birer "zelle"dir. Bunları bildiğimiz mânâda günah olarak düşünmemek gerekir.
Hadiste dikkat çekilmesi gereken bir husus da Hz. Âişe'nin suâline Peygamberimizin verdiği cevaptır. Hz. Âişe, çok ibâdetin bağışlanmak için olduğunu zannederek suâl sormuş, Peygamberimiz ise çok ibâdetin verilen nimetlerin şükrünü edâ etmek için olduğunu nazara vermiştir. İnsan bir ömür boyu ibâdet etse, yine de kendisine verilen nimetlerin şükrünü edâ etmiş olmaz. Bu sebeple kişi yaptığı ibâdetleri çok görmemelidir.
796 numaralı hadise de bakınız.[483]
Dünyada Ayıbı Örtülenin Âhirette De Örtülür
129. Ebû Musa (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah dünyada bir kulun ayıplarını örterse, kıyamet gününde onu o sebeple ayıplamaz."[484]
31 numaralı hadise ve izahına bakınız. [485]
Köleye İftiranın Cezası
130. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim kölesine zina iftirasında bulunursa, kıyamet gününde ona had (ceza) uygulanır."[486]
İzah
Verdiğimiz kaynaklarda, "Allah o kimseye iftira cezası uygular" şeklindedir.
Bu hadis dinimizin insana verdiği değeri ortaya koyar. Şerefine dil uzatılan köle de olsa, bir insandır. Başkasının şerefine dil uzatanın cezalandırılması ise kanun koyucunun hassasiyetle üzerinde durması gereken bir husustur.
Zina iftirasında bulunmanın cezası, seksen deynek vurmaktır. Böyle biri âhirette bir daha aynı suçla cezalandırılmaz. Âlimlerin çoğunluğuna göre ise köleye yapılan iftira için dünyada had, yani şer'î ceza uygulanmaz. Ama Peygamberimiz böylelerinin cezasını âhirette verileceğini bildirmiştir. Âhirette verilen ceza ise dünyada verilenden çok şiddetlidir.[487]
Resûlullahın Hendek Savaşında Duası
131. Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Hendek Savaşı gününde şöyle duâ etti:
"Kitabı indiren, bulutları yürüten, hesapları çarçabuk gören, orduları bozguna uğratan Allah'ım! Onları da bozguna uğrat ve darmadağın et."[488]
İzah
Mekke müşrikleri Medine'deki Yahudi kabilelerinin de desteğini alarak Müslümanlara son darbeyi vurmak üzere büyük bir ordu hazırlayarak Medine üzerine yürümüşlerdi. Resûlullah (s.a.v.) Sahabîleriyle yaptığı istişare sonucunda Medine'nin etrafına hendek kazarak düşman kuvvetlerinin geçmesini önlemeyi kararlaştırdı. Hazırlıklar tamamlanınca 3000 kişilik ordusuyla hendek önünde düşmanı karşılamaya çıktı.
124 numaralı hadiste de izzah ettiğimiz gibi, Müslümanlar bir taraftan müşrik ordusuna karşı çıkarken, bir yandan da Medine'de bıraktıkları ailelerinden endişe içerisindeydiler. Çünkü Yahudi kabilelerinden Kurayzaoğulları Peygamberimizle olan antlaşmalarını bozmuşlar, müşriklerle işbirliği yapmayı kararlaştırmışlardı.
Müslümanlar bu savaşta gerçekten çok zor anlar yaşadılar. Fakat Allah'a olan inançlarında en ufak bir tereddüt göstermediler. Düşman kuşatmasının bir ayı doldurduğu ve artık sıkıntının had safhaya vardığı bir sırada Peygamberimiz ayağa kalktı, ellerini kaldırdı, müşrikler aleyhine yukarıdaki duayı yaptı. Hemen ardından Cebrail (a.s.) gelerek Resûlullaha Allah'ın duasını kabul ettiğini, müşrikleri bir rüzgarla bozguna uğratacağını müjdeledi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) iki dizi üzerine çöktü ve Allah'a hamd etti. Sonra da durumu Ashabına müjdeledi.
Bir Cumartesi gecesinde Allah'ın va'di gerçekleşti. Müşriklerin bulunduğu tarafta şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Müşriklerin gözleri toz toprakla doldu. Çadırları, eşyaları havaya uçuştu. Ateşler, ışıklar söndü, develer, atlar birbirine karıştı. Bu arada Müslümanların tekbir sesleri de kulaklarında çınlayınca kalplerine büyük bir korku düştü. Çok geçmeden de kuşatmayı kaldırarak gerisin geriye Mekke'ye dönmek zorunda kaldılar. Bu durum Kur'ân'da şöyle haber verilir:
"Ey iman edenler! Hatırlayın Allah'ın size olan nimetini ki, düşman orduları size saldırdığında, Biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. O zaman Allah sizin yaptıklarınızı görüyordu."[489]
Namaz Kılanın Önünden Geçmek
132. Ebû Zer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Siyah köpek, kadın ve eşeğin namaz kılanın önünden geçmesi namazı keser" buyurdu.
Abdullah bin Sâmit "Ey Ebû Zer, siyah köpeğin kırmızı köpekten veya sarı köpekten farkı nedir ki?" diye sordu.
Ebû Zer (r.a.) "Ey kardeşimin oğlu, senin bana sorduğunu ben de Resûlullaha (s.a.v.) sordum,
'Siyah köpek şeytandır' buyurdu" cevabını verdi.[490]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda, "Namaz kılanın önünde bir sütre olmadığı takdirde" kaydı vardır.
Dolayısıyla namaz kılanın önüne bir sütre koyarsa önünden geçen bu sayılan şeyler namazı kesmez, yani bozmaz.
Sayılan şeylerin namazı bozup bozmayacağı hususu, âlimler arasında tartışmalıdır. Çoğunluğa göre bu şeyler namazı bozmaz. Çünkü aksini ifâde eden hadisler vardır. Meselâ bu hadislerden birisi şöyledir:
"Namazı önünden geçen hiçbir şey bozmaz."[491]
Eşeğin namazı bozmadığı ile ilgili olarak İbni Abbas (r.a.) şöyle bir hadis rivayet eder:
"Ben Resûlullah Mina (veya Arafat'ta) namaz kıldırırken bir merkeb üzerinde geldim, safın, birinin önünden geçtim. Sonra ondan indim, onu otlamaya bıraktım ve cemaatla beraber namaza durdum."[492]
Namazı hiçbir şeyin bozmayacağını ifâde eden, eşek geçtiği halde namazın bozulmadığını bildiren hadislerden başka, kadın geçtiği halde de namazın bozulmadığını ifâde eden hadisler de vardır. Meselâ Hz. Âişe, kendisi Resûlullahın önünde uzandığı halde onun namaz kıldığını bildirmiştir.[493]
Bir defasında da Peygamberimiz namaz kılarken önünden geçmek isteyen erkeklere mâni olmuş, fakat Zeyneb bint-i Ümmi Seleme'ye[494] (r.a.) engel olamamıştı. Namaz bittikten sonra,
"Kadınlar muhalefet etme hususunda erkeklere galiptir" buyurdu.[495]
Bütün bu hadisleri göz önünde bulunduran âlimler izahını yaptığımız hadisde geçen "namazı bozar" ifâdesini, "Namazdaki huşu ve huzuru bozar ve sevabını azaltır" şeklinde açıklamışlardır.
Hadiste kadınların hayvanlarla beraber zikredilmesi, onun kıymetini düşürmez. Çünkü makam farklıdır. Nitekim Hüccetullahi'l-Baliğa'da bununla ilgili olarak şöyle denilir:
"Namaz Allah'a yalvarış ve yakarıştır. Bu yakarışın huzur ve huşu içerisinde olması gerekir. Kadınlarla bir arada olmak ve onlara yaklaşmak, onlarla sohbet etmek ve hatta onlara bakmak, namazda bulunması gereken huzur ve huşûya engeldir."[496]
Abdest Esnasında Söylenecek Söz
133. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ey Ebû Hüreyre, abdest aldığın zaman "Allah'ın ismiyle, Allah'a hamd olsun" de. Eğer abdestini bozmama konusunda kendini tutabilirsen o abdestini bozuncaya kadar sana sevap yazılır."[497]
Hayber Yahudilerinin Cezalandırılması
334. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Hayber'i toprak ve hurma mahsulünün yarısı karşılığında yerlilerinin elinde bıraktı.[498]
İzah
124 numaralı hadiste Resûlullahın Medine ve civarında bulunan Yahudilerle Medine'yi müşterek düşmanlarına karşı korumak üzere antlaşma yaptığını, Kurayzaoğulları Yahudilerinin bu antlaşmayı bozduğunu, bununla da kalmayarak müşriklere yardım ederek Müslümanları arkadan vurduğunu, Resûlullahın da Allah'ın emri ile onları cezalandırdığını ifâde etmiştik.
Medine'de bulunan ve Resûlullah ile yaptıkları antlaşmayı bozan Yahudi kabilelerinden birisi de Hayber Yahudileri idi. Hayber, Yahudilerin adetâ bir kalesi hüviyetindeydi ve tehlike gün geçtikçe artıyordu. Hayber Yahudileri, Mekke müşriklerine bir heyet göndererek şöyle bir teklifte bulunmuşlardı:
"Muhammed'in işini bitirinceye kadar biz de sizin yanınızda bulunacak, sizinle birlikte iş birliği yapacağız. Muhammed'e düşmanlık ve onunla çarpışmak hususunda sizinle antlaşma yapalım."
Bu teklif müşriklerin çok hoşuna gitmiş, hemen bir antlaşma yapmışlardı. Aynı heyet oradan da Gatafan kabilesine gitmişler, onları da peygamberimize karşı savaşmak hususunda kışkırtmışlardı. Karşılığında Hayber'in bir yıllık hurma mahsulünü vermeyi teklif etmişlerdi. Sonra da çevredeki bütün Arap kabilelerine uğramışlar ve hepsini Peygamberimize karşı kışkırtmışlardı. İşte bütün bu gayretler neticesinde müşrikler 131 numaralı hadisin izahında yer verdiğimiz gibi, on bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürümüşlerdi.
Peygamberimiz Hendek Savaşında müşrik ordusunu hezimete uğratır uğratmaz onlara yardım eden, Müslümanlara ihanette bulunan diğer bir Yahudi kavmi olan Kurayzaoğullarını cezalandırmıştı. 124 numaralı hadisin izahına bakınız.) Bu durum Hayber Yahudilerini fazlasıyla korkuttu. Sıranın kendilerine geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bir araya geldiler, durum değerlendirmesi yaptılar. İçlerinden Sellâm bin Mişkem şöyle bir teklif sundu:
"O bizim üzerimize yürümeden biz bütün Hayber Yahudileriyle onun üzerine yürüyelim. Teyma, Fedek ve Vadilkurâ Yahudilerini de yanımıza alalım. Yurdunun ortasında onunla eski ve şimdiki hıncımızla savaşalım."
Hayber Yahudileri bu teklifi yerinde buldular, "İşte yerinde olan görüş budur" dediler.
Peygamberimiz onların bütün bu faaliyetlerinden haberdardı. Onları cezalandırmayı istiyordu. Fakat Hayber Yahudileri Kureyşlilerle bir antlaşma yapmışlardı. Bu antlaşmaya göre Peygamberimiz Hayber Yahudilerinin üzerine yürüdüğünde Mekke müşrikleri Medine üzerine baskın düzenleyeceklerdi. Mekke müşrikleri üzerine gittiğinde de Hayber Yahudileri Medine'ye baskın düzenleyeceklerdi. Bütün bunlar Hayber'de toplanan Yahudilerin gün geçtikçe Medine'de kurulan İslâm devleti için ne büyük bir tehlike teşkil ettiğini açıkça gösteriyordu. Bunun için Peygamberimiz müşrikler tarafını garantiye almadan Hayber üzerine yürümeyi uygun bulmuyordu.
Nihayet Yüce Rabbimiz bunu Resulüne nasib etti. Peygamberimiz Hudeybiye'de müşriklerle bir antlaşma yaptı. Bu antlaşmanın bir maddesinde on yıl müddetle Müslümanlarla müşriklerin birbirlerine saldırmayacakları şartı vardı. Takip ettiği ince siyâsetle böylece müşrik tehlikesini bertaraf eden Peygamberimiz Hayber Yahudilerini rahatlıkla cezalandırabilirdi.
Bu arada Üseyr isimli bir Yahudi Gatafanları Müslümanlara karşı savaşmaya ikna etmiş ve onları Hayber kalelerine yerleştirmişti. Yaptığı konuşmada Yahudileri Peygamberimize karşı iyice kışkırtmış, onları Medine üzerine hücuma hazırlamıştı.
Peygamberimiz Hayber Yahudilerini kışkırtan Üseyr'e kendisini Hayber'e vali yapmayı, böylece kan dökülmesini durdurmayı teklif etti. Üseyr başlangıçta buna taraftar göründü ise de sonradan reddetti.
Bundan sonra yapılacak tek şey kalmıştı: İslâm devleti için gün geçtikçe büyük bir tehlike olmaya devam eden Hayber Yahudilerini cezalandırmak. Peygamberimiz Sahabîlere savaş için hazırlanmalarını emretti. Hazırlıklar tamamlanınca da Hayber üzerine yürüdü. Kendilerini güçlü kuvvetli gören Yahudiler korkularından kalelerine sığındılar, dışarı çıkmadılar. Neticede Yahudilerin son kalesi olan Hayber Sahabîler tarafından fethedildi. Peygamberimiz Hayber Yahudilerini sürgün etmek istiyordu. Yahudiler ziraati iyi bildiklerini, izin verilirse topraklarında kalıp işletmek istediklerini bildirdiler. Haybere yerleştireceği kimse olmadığından Peygamberimiz (s.a.v.) bu teklifi kabul etti. Yahudileri elde edecekleri mahsulün yarısını vermek şartıyla Hayber'de bıraktı.[499]
İşte izah ettiğimiz hadis bunu ifâde eder. 380 umarak hadise de bakınız.[500]
İyilik Ehli
135. Ebû Musa el-Eş'afî (r.a.) rivayet ediyor:
"Dünyada iyilik ehli âhirette de iyilik ehlidir. Dünyada kötülük ehli âhirette de kötülük ehlidir."[501]
Kulun Anne Karnında Kaderinin Yazılması
136. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) ki o doğru söyleyen ve yalan çıkarılmayandır, bize şöyle buyurdu:
"Biriniz anne karnında kırk gün bekledikten sonra alaka olur, kırk gün sonra mudga olur. Kırk gün sonra melek gelir itaatli bir kul mu, isyankar bir kul mu, erkek mi kız mı olacağını yazar."[502]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda bu hadis şöyledir:
"Şüphesiz Yüce Allah anne rahminde bir meleği vekil tayin etmiştir. O melek şöyle der: 'Ya Rabbi nutfe oldu. Ya Rabbi alaka oldu. Ya Rabbi, mudga oldu. Allah Teâlâ yaratılışını gerçekleştirmek istediğinde melek, 'Ya Rabbi, itaatkâr mı, âsi midir? Erkek midir, kız mıdır? Rızkı ne olacak? Ömrü ne kadardır?' bunlar böylece anne rahminde iken yazılır."
Müslim'deki bir başka rivayet de şöyledir:
"Nutfenin rahme düşmesinden sonra kırk iki gün geçti mi, Allah ona bir melek gönderir, o melek vasıtasıyla nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar:
"Ey Rabbim! Bu erkek mi, dişi mi?" Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar:
"Ey Rabbim! Eceli nedir?" Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar:
"Ey Rabbim! Rızkı nedir?" Rabbin dilediğine hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde yazdığı sayfa olduğu halde çıkar. Artık buna ne birşey ilâve eder, ne de eksiltir."
Meleğin rahme gelmesi kırk, kırk iki, kırk üç ve kırk beş gibi değişik rivayetlerle de gelmiştir.
Hadiste kırk güne kadar olan dönem nutfe safhası olarak vasıflandırılır, sonra alaka, sonra da mudga olacağına dikkat çekilir. İnsanın bu safhalardan geçerek yaratıldığı Kur'ân'da da zikredilir. Meselâ bu âyetlerden birisi şu mealdedir:
"Biz insanı sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik.
"Sonra o su damlasını alaka olarak yarattık. O alakayı mudga olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik."[503]
Günümüz tıb ilmi de âyet ve hadislerde geçen bu yaratılış safhalarını tasdik etmektedir. Meselâ Prof. Dr. Alpaslan özyazıcı, Hücreden İnsana isimli eserinde kırk günlük nutfe safhasını resimlerle ve ilmî ifâdelerle anlattıktan sonra şöyle der:
"Buraya kadar anlattığımız ilk 40 gün, hadiste nutfe safhası olarak ifâde edilmiştir. Bu zamana kadar ekser organların ilk emareleri belirdiğinden, Peygamberimizin (s.a.v.) buyurduğu "derlenip toparlanır" tâbiri gerçekle tam bir uyum arz etmektedir."[504]
İzahını yaptığımız hadiste nutfenin kırk gün sonra alaka olacağı ifâde ediliyor. Hadiste ve zikrettiğimiz âyette geçen "alaka"ya genel olarak "kan pıhtısı" mânâsı verilmiştir. Oysa bu mânâ yeterli değildir. Çünkü alaka kelimesi lügat itibarıyla asmak, asılmak, takılmak gibi mânâlara gelir. Böyle olunca bu kelimeyi "rahmin cidarına asılması" şeklinde anlamamız mümkündür. Bu, tıpkı toprağa atılan tohumun uygun şartlarda çimlenip kök atarak toprağa tutunmasına benzer. Meni de kırk gün sonra Allah'ın izniyle kök atıp asılması, yerleşmesi halidir. Bu tarif günümüz tıb ilmine de uygundur.
Günümüzde tıbbî yönden insan yaratılışını anlatan kitaplarda bu safha özetle şöyledir:
Nutfe safhasından alaka safhasına geçen cenin 42, 43 günlük iken 1,5 santimetre boyunda, yani işaret parmağımızın ucu kadar bir büyüklüktedir. Uzuvları yavaş yavaş gelişmeye başlar. 45-50 günlük iken 2 santim, 55 günlük iken 2,5 santim, 60 günlük iken 3 santim boyuna ulaşır. Bu safhada cenin artık insanı andırır bir hale gelir. 60-75 günlük iken cinsiyet belirir, 8 haftalık iken boyu dört santim, ağırlığı ise 4,6 gramdır.[505]
Hadiste nutfenin alaka devresinden kırk gün sonra, "mudga" devresine geçtiği ifâde edilir. Ki âyette de nutfeye önce alaka, sonra mudga denilmiştir. Mudga, "bir çiğnemlik et" mânâsına gelir. Hadiste bildirildiğine göre mudga safhası da kırk gün sürer. Günümüz tıb ilmi de bu safhanın 14 haftanın sonuna kadar sürdüğünü ifâde eder.[506] Bu da hadiste belirtilen zamana yakındır.
Günümüz tıb ilminde çocuğun anne rahminde geçirdiği safhalar ilk üç haftalık iken "zigot," bundan dördüncü ayın başına kadar olan periyodda "embriyon," dördüncü aydan sonraki yavru ise "fötus" olarak isimlendirilir.[507]
Meleğin doğacak olan çocuğun "itaatli bir kul mu, isyankar bir kul mu, erkek mi kız mı, rızkı ne kadar, ömrü ne kadar" diye sorup yazması meselesine gelince:
Hadislerde meleğin sorduğu hususlardan bâzıları tamamen Cenâb-ı Hakkın irâdesine bağlıdır. Doğacak çocuğun erkek veya kız olması, kaç yıl yaşayacağı böyledir. Bunları Allah takdir eder. Ve takdirinden dolayı kulunu mes'ul tutmaz. Yani erkek yarattığı bir kuluna, "Sen niçin erkek doğdun?" diye sormayacağı gibi, altmış yıl ömür takdir ettiği birisine de "Sen niçin altmış yıl yaşadın?" diye sormaz. Bunun için de meleğin "Erkek midir, kız mıdır? Ömrü ne kadardır?" şeklindeki sorusunu tamamen Kendi iradesiyle takdir eder. "Erkek olsun, ömrü altmış yıl olsun" gibi emir olarak söyler.
İkinci gruptakiler ise ihtiyarîdir. Allah kulunun cüz'i irâdesini Kendi küllî irâdesi için basit bir şart yapmıştır. Buradaki yazısı ise, İmam-ı A'zam'ın da ifâde ettiği gibi emir, hüküm değil, vasf şeklindedir.[508] Yani Cenâb-ı Hak iradî fiilleri "Şöyle şöyle olacak" şeklinde yazmıştır. Yoksa, "Şöyle şöyle olsun" şeklinde yazmamıştır. Meselâ meleğin "Yâ Rabbi, itaatkâr mı, âsi midir?" sorusuna Allah "itaatkâr veya isyankar olsun" diye emir şeklinde değil de "İtaatkar olacak, isyankâr olacak" gibi vasıf, yani bilgi verme şeklinde cevap verir. Çünkü Allah'ın bu soruya emir şeklinde cevap vermesi, kulun ihtiyarını kaldırır. Onun "itaatkâr olsun" dediği insanlar ister istemez itaatkâr, "isyankâr olsun" diye emrettiği kullar da ister istemez isyankâr olur. Bu durumda da iyilere mükâfaat, kötülere ceza vermek düşünülemez.
Rızkın önceden yazılmasını ise şöyle izah edebiliriz:
Rızık iki kısımdır. Birisi yaşamak için gerekli olan zarurî rızıktır ve Cenâb-ı Hakkın taahhüdü altındadır.
İkinci kısım ise mecazî rızıktır. Çalışmaya ve kazanmaya bağlıdır. Çalışkan bir insan gayreti neticesinde rızkının daha fazla takdir edilmesine sebep olabilir.
Ancak bu her zaman çok çalışan insan kesin olarak çok kazanır demek değildir. Yüce Allah ekseriyetle çalışana fazla mal vermekle beraber; yine de verip vermemek Onun irâdesine bağlıdır. İsterse verir, isterse vermez. Bazan da verir, bir musibetle tekrar alır.
Hadiste rızkın takdir edilmesini bu esaslar içerisinde anlamak gerekir. Yüce Allah yarattığı kulunun daha anne rahminde iken ne derece çalışıp çalışmayacağını bildiği için, onun rızkını bu bilgisine göre takdir etmiştir. Dolayısıyla "Madem rızık anne rahminde takdir edildiğine göre çalışmanın ne mânâsı var" denilemez. Rabbîmîz kâinata koyduğu kanun gereği, çalışana ekseriyetle fazla verir. Hattâ bunun için onun itaatkar veya isyankar olmasına bakmaz. Gayretine, çalışmasına bakar. Nitekim bir âyet-i kerimede,
"İnsan için çalıştığından başkası yoktur"[509] buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
Kader hakkında geniş bilgi için Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında Kadere İman isimli eserimize bakabilirsiniz.[510]
Selâm Allah'ın İsimlerindendir
137. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak ki Selâm, Allah'ın isimlerinden biridir. Allah onu, bizim dinimizde olanlara bir selam; zimmetimizde olanlar için de eman ve güvence işareti olarak yeryüzüne indirdi."[511]
İzah
Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat'tu buna benzer şöyle bir hadis rivayet eder:
"Selâm Allah'ın isimlerindendir. Onu aranızda yayınız."[512]
Bir âyet-i kerimede,
"En güzel isimler Allah'ındır. Allah'tan bu isimlerle isteyiniz"[513] buyurulur.
Bu âyet, Cenâb-ı Hakkın bir çok isimlerinin bulunduğuna işaret eder. Her birisi güzel ve yüce mânâlar ifâde eden bu isimlere, "En güzel isimler" mânâsına "Esmâü'l-Hüsnâ" denir.
Yukarıdaki hadiste Selâm'ın Allah'ın bir ismi olduğu nazara verilmektedir. Selâm, her türlü kusur, acizlik, noksanlık ve başkalarının kendisine kusur, noksan ve zarar vermesinden sonsuz derecede uzak ve emin bulunan, yaratıklarına huzur ve emniyet bahşeden mânâsına gelir.
Hadiste selâmın mü'minler arasında "Selâmü'n aleyküm (Allah'ın selâmı üzerine olsun)" "Ve aleyküm selâm (Sizin de üzerinize olsun)" şeklinde selamlaşma ifâdesi; zimmîler için de bir emniyet olarak indirildiği nazara verilmektedir.
Peygamberimiz "zimmetimizde olanlar" ifadesiyle, zimmîleri kast etmiştir. Zimmî, İslâm ülkesinde yaşayan, kendilerine güvence verilen gayr-i müslimlerdir. Böylelerini öldürmek büyük günahlardandır.[514]
"Bana Kur'ân Oku"
138. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bana,
"Bana Kur'ân oku" buyurdu.
"Kur'ân sana indirildiği halde ben mi sana okuyacağım?" dedim.
"Evet, onu başkasından dinlemeyi seviyorum" buyurdu.
Nisa Sûresini okumaya başladım.
"Kıyamet gününde her ümmetten peygamberleri o ümmet üzerine bir şahit ve seni de bunlar ve bütün insanlar üzerine bir şahit olarak getirdiğimiz zaman onların hali nasıl olacak?"[515] âyetine geldiğimde gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Durdum.
"Dilediğini iste, dileğin yerine getirilecek" buyurdu.[516]
"Ben Sizden Ücret İstemiyorum"
139. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Kureyş'ten hiçbir kabile yoktur ki, Resûlullahın onlardan bir annesi bulunmasın. Hatta onun Hüzeyl kabilesinden de bir annesi vardır. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak,
"De ki: Ben sizden bir ücret istemiyorum"[517] Ancak benimle olan akrabalık haklarınızı korumanızı, bana hıyanet etmemenizi, beni yalanlamamanızı, bana eziyet etmemenizi istiyorum." [518]
İzah
Kureyş kabilesinin hepsi birbirine akraba idi. Kadınlarının çoğu Resûlullahın ya anne tarafından veya baba tarafından yakını oluyordu. Hadiste bu yakınlık "anne" olarak ifâde edilmiştir.
Bu akrabalık sebebiyledir ki, Allah onlardan Resulüne olan akrabalık haklarını yerine getirmelerini istemiş şöyle buyurmuştur:
"De ki: Sizi davet ettiğim şeye karşılık size olan yakınlığımdan dolayı beni sevmenizden ve akrabalık haklarını yerine getirmenizden başka bir ücret istemiyorum."[519]
Şa'bi yukarıdaki hadisi şöyle rivayet eder:
"İnsanlar bu âyet hakkında bize çok sordular. Biz de bu âyeti Abdullah bin Abbas'a sorduk. İbni Abbas (r.a.) "Bu âyet şu mânâya gelir" dedi:
"Allah'ın Resulü (s.a.v.), Kureyş'in nesebinin merkezini teşkil eder. Kureyş'in her boyu, mutlaka ona dayanır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak,
"De ki: Sizi davet ettiğim şeye karşılık, size olan yakınlığımdan dolayı, beni sevmenizden, bana sempati duymanızdan başka herhangi bir ücret istemiyorum."
Buyurdu ki, bu şu mânâya gelir:
"Siz, benim kavmimsiniz. Sözlerimi dinlemeye ve bana itaat etmeye daha layıksınız. Dolayısıyla eğer siz bana itaat etmezseniz, hiç olmazsa akrabalık hakkını gözetin, bana eziyet etmeyin ve bana karşı çıkmayın."[520]
Resûlullahtan Bir Hatıra
140. Câbirbin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) benden bir deve satın aldı ve Medine'ye kadar devenin sırtını (ona binmeyi) bana tahsis etti.[521]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda bu hadis değişik rivayetlerle geniş olarak yer alır. Bu rivayetleri birleştirdiğimizde hadis şöyledir:
"Resûlullah ile bir gazada bulundum. Altımda nerede ise yürüyemez bir halde kendisiyle su taşıdığım hasta bir devem vardı. Resûlullah (s.a.v.) bana yetişti ve,
"Devene ne oldu?" buyurdu.
"Hastadır" dedim.
Resûlullah (s.a.v.) hayvanı sürdü ve ona duâ etti. Akabinde hayvan bütün develeri geçmeye başladı. Resûlullahın sözünü işiteyim diye dizginini çekiyor, fakat onu durduramıyordum. Resûlullah biraz sonra bana yetişti ve,
"Deveni nasıl buluyorsun?" diye sordu.
"Afiyette görüyorum. Ona senin bereketin ulaştı" dedim.
"Onu bana satar mısın?" buyurdu.
Ben utandım. Çünkü ondan başka su taşıyacak devemiz yoktu. Fakat yine de "Evet" dedim. "Bir adamın bende bir altın alacağı var. Bu para karşılığında deve senin olsun" dedim. Ve Medine'ye varıncaya kadar binmem şartıyla deveyi kendilerine sattım.
Resûlullah Bilal'e,
"Ona bir altın ver. Biraz da fazla ver" buyurdu.
Bunun üzerine Bilal bana bir altın ve bir kırat para verdi.
Medine'ye vardığımızda deveyi kendilerine getirdim. Arkamdan bana şu haberi gönderdi:
"Acaba deveni alayım diye sana fiyat kırdım mı dersin? Para da, deve de senin olsun."
Câbir (r.a.) fakir bir Sahabî idi. Böylece Resûlullah kendisine ihsanda bulunmuş oldu. Câbir, Resûlullahın verdiği bir altın ile borcunu Ödediğini, fazlalık parayı da bereket umarak uzun müddet sakladığını, Harra Savaşında onu Şamlıların aldığını bildirmiştir.
Hadislerde devenin ücreti ile ilgili farklı rivayetler vardır.
Böyle bir satışın caiz olup olmadığı ile ilgili âlimler arasında farklı görüşler vardır. Biz bunun tafsilatına girmeyeceğiz. Hadisi fıkhı bir hükme kaynak olarak değil, Resûlullahtan bir hatıra olarak zikrettik.[522]
Ölümü Temenni Etmemek
141. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz asla ölümü temenni etmesin. Şayet ölümü istetecek bir durumla karşı karşıya kalırsa o zaman şöyle desin:
"Allah'ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölüm hayırlı olduğu zaman da ruhumu al."[523]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda "başına gelen bir sıkıntıdan dolayı ölümü temeni etmesin" ifâdesi vardır.
Yüce Allah insanı bu dünyaya mükemmel bir lezzet almak için göndermemiştir. İnsan için hayat zorluklarla, sıkıntılarla doludur. Kişi zengindir, fakat yine tam huzuru elde edemez. Bir yakını vefat eder, bütün servetini de verse onu geri getiremez. Bu da onun hayatını etkiler.
Bizler bu dünyada hayatın bu zorluklarını göğüslemekle mükeflefiz. Ehl-i iman için bu zorlukları göğüslemek kolaydır. Çünkü, kadere teslim olmuş, Allah'ın kendisi için takdir ettiğine razı olmuştur. Kadere gerçek mânâda iman eden ise sıkıntıdan, kederden kurtulur.
İnanmayan, ya da inancı zayıf olan bâzı insanlar vardır ki, bu zorluklara tahammül edemezler, kurtulmak için ölümü temenni ederler. Hattâ böylelerinden bir kısmı sadece ölümü temenni etmekle de kalmaz, sıkıntıdan kurtulmak için intihar gibi dinimizce haram olan bir suçu işler.
İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde dünyevî bir sıkıntı ile karşılaşıldığında ölümü temenni etmemek gerektiğini ifâde etmektedir. İslâm âlimleri bu hadisten ölümü temenni etmenin mekruh olduğu hükmünü çıkarmışlardır.
Peygamberimizin ölümü temenni etmeyi yasaklamasının sebebini de şu hadisten öğreniyoruz:
"Hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Eğer o kimse iyilikle meşgul biri ise, umulur ki, iyiliği ve sevabı artar. Eğer kötü bir kimse ise belki günahlarından tevbe eder de azaptan kurtulur."[524]
Peygamberimizin bu tavsiyeleri sebebiyledir ki, Sahabîler en zor anlarında dahi ölümü temennî etmemişlerdir. Hz. Habbab kanıma yedi yerinden akrep soktuğu halde şöyle demiştir:
"Resûlullah bizi ölümü istemekten menetmemiş olsaydı, elbette ölümü temennî ederdim."[525] Ancak ölümü temennî etmenin mekruh olmadığı durumların olduğunu da burada ifâde edelim. Meselâ sâlih zatlar, dünyanın sıkıntılarından bir an önce kurtulup Allah'a, başta Peygamberimiz olmak üzere sevdikleri kimselere kavuşmak için ölümü temennî etmişlerdir. Bunun birçok misâli vardır. En güzel misâl ise Hz. Yusuf'dur (a.s.). O, bütün sıkıntılarından kurtulduktan, hayatının en güzel anını yaşamaya başladığı bir zamanda Yüce Allah'tan ruhunu almasını istemişti.[526]
Kur'ân'da bildirdiğine göre Hz. Meryem de Allah'ın kudretiyle Hz. İsa'yı babasız olarak dünyaya getirince bunun sıkıntısından,
"Ne olurdu, bundan evvel ölüp de unutulup gitseydim"[527] diyerek ölümü temennî etmiştir.
Yaşlanan, eskisi gibi her yere yetişemeyen, Müslümanların işlerini takip edemeyip bir haksızlık yapmaktan endişelen Hz. Ömer de ölümü temennî etmiş, şöyle duâ etmişti:
"Ey Rabbim, ihtiyarlıyorum, kuvvetten düşüyorum, artık benim ruhumu al."
Yanlış ve üzücü hareketlerde bulunanlar da yaptıkları hadiseden çok önceleri ölmüş olmayı temennî etmişlerdir. Bunun da birçok misâli vardır.
Kaynaklarda bildirildiğine göre dinin elden gitmesinden korkulduğu, yaşamanın kişinin dinine zarar vereceği durumlarda da kişi ölümü temennî edebilir.[528]
Bediüzzaman da, "Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim 'Ya Rab! Canımı al' diyecektim" demiştir.[529]
Geniş bilgi için Ölüm Cenaze Kabir isimli eserimizin 77-83. sayfalarına bakılabilir. [530] .
Zikrin Fazileti
142. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Kul, zikirden başka, Allah'ın azabından kendisini daha fazla kurtaracak bir amel işleyemez" buyurdu.
"Allah yolunda cihad da mı?" denildi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Allah yolunda cihad da. Ancak kılıcın kırılıncaya kadar dövüşmen hariç" buyurdu.[531]
"Hak Geldi Bâtıl Zail Oldu"
143. İbni Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Mekke'nin fethi günü Kabe'ye girdi. O sırada Kabe'nin etrafında kurşunla yere pekiştirilmiş 360 tane put vardı. Asasıyla onlara dürtüyor ve,
"Hak geldi, bâtıl yok oldu. Muhakkak ki, bâtıl yok olucudur"[532]diyordu.
Par yüz üstü yere yuvarlanıyordu. [533]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklardaki rivayetlerde Resûlullahın (s.a.v.),
"Artık hak geldi; bundan sonra bâtıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir"[534] âyetini de okuduğu bildirilir.
Çeşitli rivayetlerde putların daha dokunmadan, sadece işaret etmesiyle düştüğü de kayıtlıdır.
Peygamberimiz, Hicretin 8 yılında, gizlice terk etmek zorunda kaldığı Mekke'yi kansız bir şekilde fethetmişti. Orada yaptığı ilk işlerden birisi, tevhid evi olarak inşâ edilen Kabe'yi ve çevresini putlardan temizlemek olmuştu. Hadis bunu ifâde etmektedir.[535]
Namazda Fatiha Okumak
144. Ubade bin Samit (r.a.) rivayet ediyor:
"Fatiha okumayanın namazı yoktur."[536]
İzah
Bu hadis mezhep âlimleri arasında farklı anlaşılmıştır. Hanefî mezhebi âlimleri bu hadisi, "Fâtihasız kılınan namaz tam değildir" şeklinde anlarlar. Bunun için de kıraatin Fatiha Sûresine hasredilmeşini ve peşinden başka bir sûre okunmasını vacip olarak görürler. Ayrıca şu hadisi de görüşlerine delil olarak zikrederler:
"Her kim namaz kılar da onda Fatiha okumazsa, o namaz eksiktir, o namaz eksiktir, o namaz eksiktir, tamam değildir."[537]
Bu hadisi "Fatiha okunmayan her namaz eksiktir"[538] şekliyle Taberânî de rivayet etmiştir.
Bu mezhebe göre namazda Fâtiha'yı okumak vacip olduğundan, kasten terk edilmesi durumunda namaz sahih olmakla beraber, günah işlenilmiş olunur. Hatâ ile terk edildiğinde de sehiv secdesi yapmak gerekir.
Diğer üç mezhep âlimleri ise yukarıdaki hadisi "Namazda Fatiha okumayanın namazı sahih değildir" şeklinde anlamışlardır. Dolayısıyla bu mezheplere göre namazda Fatiha okumak farzdır. Fatiha terk edildiğinde namaz sahih olmaz, yeniden kılmak gerekir. Mâlikîlere göre dört rekâtlı bir namazın üç rekâtında Fatiha okunmuşsa, dördüncü rekâtında okunmamış olması, namazın sıhhatine zarar vermez.[539]
Bahtiyar İnsan
145. Sevban (r.a.) rivayet ediyor:
"Diline sahip olana, boş vakitlerini evinde geçirene ve günahlarına ağlayana ne mutlu."[540]
İzah
Hadisin Tirmizi'deki rivayetinde Ukbe bin Âmir (r.a.) Resûlullaha (s.a.v.) "Ya Resûlallah, kurtuluş nedir?" sorusuna Peygamberimiz şu cevabı vermiştir:
"Diline hakim ol, evin sana dar gelmesin ve hatâların için ağla!"
Müsned'deki rivayette "helal olduğunu bildiğin şeyi al, bilmediğin şeyi bırak" ifâdesi de vardır.
Dili koruma ile ilgili daha bir çok hadis vardır. Peygamberimiz bir hadislerinde diline sahip olan için Cennete kefil olacağını ifâde etmiş, başka bir hadislerinde "En çok korkmam gereken şey nedir?" diye soran bir Sahabîye kendi dilini tutarak "İşte bu!" cevabını vermiştir. Başka bir hadis de şu mealdedir:
"İnsanoğlu sabahladığında, bütün uzuvları dile yalvararak şöyle derler:
"Bizim hakkımızda Allah'tan kork; çünkü biz ancak seninle kâimiz, doğru olursan doğru oluruz, eğri olursan eğri oluruz."[541]
Hadisde dikkat çekilen bir diğer husus da boş vakitlerini evinde geçirenlerin övülmesidir. Peygamberimiz bu hadislerinde huzur ve saadeti dışarıda değil, evde aramayı tavsiye ediyor. Evin kişiye dar gelmemesini, kendisini sıcak aile yuvasının dışına atmamasını istiyor. Bu tavsiye kadınlar için de geçerlidir. Onlarda huzur ve saadeti dışarıda değil, evlerinde, çoluk çocuklarıyla, eviyle meşguliyette aramalıdırlar.
Hadiste son olarak günahlar için ağlanması tavsiye ediliyor. Bir insan günahları için ağlayabiliyorsa, affın yolunu bulmuş demektir. Çünkü ağlamak pişmanlığı ifâde eder. Pişmanlık da bir çeşit tevbedir.
Diğer taraftan, önceden işlediği günahlara pişman olan bir insan, yeni günahlar peşine düşmez, günaha girmemek için dikkatli davranır.[542]
Cennet Hayatı
146. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Cennet ehline şöyle seslenilir:
"Siz dâima sağlıklı kalacak, asla hastalanmayacaksınız. Ebedî olarak yaşayacak, asla ölmeyeceksiniz. Asla üzülmeden zevk ve safa içerisinde yaşayacaksınız. Sürekli genç kalacak, asla ihtiyarlamayacaksınız."[543]
İhtiyacı Allah'a Arz Etmek
147. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim acıkır veya fakir düşer de bunu insanlardan saklar, derdini Allah'a arz ederse, onun için mutlaka helâlinden bir senelik geçimi için kapı açmak Allah üzerine bir haktır."[544]
İhramlı İken Vefat Eden
148. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Veda haccında bir adam ihramlı iken devesi onu yere çaldı, adam derhal öldü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Onu su ve sidr ile yıkayınız ve ihram elbisesi ile kefenleyiniz. Yüzüne ve başına bez sarmayınız. Ona güzel koku yaklaştırmayınız. Şüphesiz o kıyamet gününde telbiye söyleyerek diriltilecektir."[545]
İzah
Hadiste ölünün yıkanması istenilen sidr, yaprakları kurutulup toz haline getirildikten sonra sabun tozu gibi banyoda kullanılan bir ağacın ismidir.
Telbiye de, "Lebbeyk. Allâhümme lebbeyk. Lâ şerike leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n-ni'mete ve'1-mülk. Lâ şerike leke" cümleleridir.
Peygamberimiz (s.a.v.) başka bir hadislerinde herkesin öldüğü hal üzere diriltileceğini bildirmiştir.[546] İzahını yaptığımız hadisin son kısmında da Peygamberimiz ihramlı iken vefat eden kimsenin kıyamet gününde telbiye getirerek diriltileceğini haber vererek aynı gerçeğe dikkat çekmiştir. [547]
Peygamberimizin Gaybî Bir Haberi
149. Ebû Said el-Hudri (r.a.) rivayet ediyor:
"Kendilerine sığınıp yardım isteyenlere yardım ettikleri, hükümlerinde âdil davrandıkları, paylaştırdıklarında adaletle hareket ettikleri müddetçe bu halifelik işi Kureyş'in elinden çıkmaz. Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti böyle yapmadıklarında üzerlerine olsun."[548]
İzah
Kureyş kabilesi, Peygamberimizin mensup olduğu kabiledir. Resûlullahın vefatından sonra halife bu kabileden seçilmiş, uzun bir zaman böyle devam etmiştir. Peygamberimiz yukarıdaki hadisleriyle Allah'ın bildirmesiyle istikbaldeki bir hadiseyi haber vermiş, zamanla onun bu mucizesi gerçekleşmiştir. Çünkü Kureyş zaman içerisinde zulme sapmış, adaleti elden bırakmış, böyle olunca da zulümle bir müddet daha hilâfet işi üzerlerinde kalmış, fakat sonradan Resûlullahın haber verdiği gibi ellerinden çıkmıştır. 296 numaralı hadise ve izahına da bakınız.[549]
Resûlullahın İsimleri
150. Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bize bâzı isimlerini saydı. Bunlardan bir kısmını hatırımızda tuttuk. Şöyle buyurdu:
"Ben Muhammed'im, Ahmed'im, Mukaffa'yım, rahmet peygamberiyim, savaş peygamberiyim."[550]
İzah
103 numaralı hadiste Peygamberimizin isimleri ile ilgili açıklama yapmıştık. Tafsilatı oraya havale ederek burada onun rahmet peygamberi ismi üzerinde duracağız.
Cenâb-ı Allah Peygamberimiz için,
"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"[551] buyurmuştur.
Peygamberimiz hem dünya için, hem de âhiret için rahmettir. Çünkü ona tâbi olanlar hem dünya saadetini, hem de âhiret saadetini kazanırlar.
Resûlullah kâfirler için de rahmettir. Çünkü daha önceki ümmetler peygamberlerine isyan ettiklerinde şiddetli rüzgar, yağmur ve ses ile helak edilmişlerdir. Oysa Allah Peygamberimiz hürmetine kâfirlere dünyada böyle bir ceza vermemiş, onların cezalarını âhirete tehir etmiştir.[552]
Cihada Denk Bir Amel
151. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam Resûlullaha (s.a.v.) gelerek, "Cihad etmek istiyorum, fakat gücüm yetmiyor" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Annen veya baban hayatta mı?" diye sordu.
Adam, "Annem hayatta" cevabını verdi.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ona iyilik ederek Allah'ın huzuruna mazeretli olarak çık. Bunu yaparsan ve annen senden razı olursa hem hac, hem umre, hem de cihad etmiş olursun. Allah'tan kork ve annene iyilik yap."[553]
En'âm Sûresinin Fazileti
152. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"En'âm Sûresinin tamamı bir defada yetmiş bin melek tarafından uğurlanarak indi. Melekler yüksek sesle tesbih ve hamd ediyorlardı."[554]
İzah
Hadiste faziletine dikkat çekilen En'âm Sûresi, altı veya üç âyeti dışında Mekke'de nazil olmuştur. 165 âyettir. İfâde edildiği gibi, En'âm Sûresi hepsi birden bir defada inmiştir.
Sûrede iman esasları, bilhassa Allah'ın varlık ve birliği, peygamberlik müessesesi, öldükten sonra diriliş konuları, kesin ve parlak delillerle, veciz bir üslûpla beyan buyurulmaktadır. Allah'ın nimetleri zikredilirken, insanlar için yarattığı ehlî hayvanlara da bilhassa dikkat çekilmiş ve bu nimetin ehemmiyet ve büyüklüğüne bir işaret olarak sûreye de "ehlî hayvanlar" mânâsına gelen En'âm ismi verilmiştir. Sûrenin faziletini bildiren daha başka hadisler de vardır. Bir hadiste Peygamberimizin En'âm Sûresi nazil olduğunda tesbih ettiğini ve sûreyi ufuğu kaplayacak kadar meleğin uğurladığını bildirmiştir.[555] Bir başka hadis de şöyledir:
"Kur'ân'da En'am Sûresinden başka hiçbir uzun sûrenin bana tümü birden inmedi. Şeytanlar bu sûre için toplandıkları kadar hiçbir sûre için toplanmamışlardı. Bu sûre bana Ceberâil'in emrinde elli bin melek olduğu halde gönderildi. Bunu kuşatmışlar, bir düğün debdebesiyle getirdiler. Havuza su kor gibi göğsümde kararlaştırdılar. Allah Teâlâ bununla bana ve size öyle bir ikramda bulundu ki, artık bundan sonra ebedî olarak saptırmaz. Bunda müşriklerin bütün delillerinin iptali ve Allah'ın bozulması mümkün olmayan bir vaadi vardır."[556]
Bu sûrenin iki âyeti şu mealdedir:
"De ki: Gökleri ve yeri yaratan, rızık veren ve rızka muhtaç olmayan Allah'tan başkasını mı rab edineyim? De ki: Bana Müslümanların ilki olmam emredildi ve 'Sakın Allah'a ortak koşanlardan olma' buyuruldu.
"De ki: Rabbime isyan edersem, o büyük günün azabından korkarım."[557]
Allah Yumuşaklığı Sever
153. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah yumuşaktır ve yumuşaklığı sever. Yumuşaklık karşılığında verdiğini sertlik karşılığında vermez."[558]
Malını Korurken Öldürülen Şehittir
154. Abdullah bin Amr (r.a.) rivayet ediyor:
"Kişinin malını korurken öldürülmesi kendisi için şehâdettir."[559]
İzah
Müsned'de yer alan hadislerin birinde malını korurken öldürülenin Cennette olduğu bildirilir. Başka bir rivayette de Resûlullah şöyle buyurmuştur:
"Malını korumak üzere öldürülen şehiddir, ailesini korumak üzere öldürülen şehiddir, dinini korumak üzere öldürülen şehiddir, canını korumak için öldürülen şehiddir."
Peygamberimiz bu hadisiyle meşru olan nefis müdafaasını göstermekte ve buna teşvik etmektedir. Kişinin malını müdafaa ederken öldürülmesi mümkün olduğu gibi, bu esnada karşıdakini öldürmesi de mümkündür. Bu durumda ne olacak? Bunu da hadisin Müslim'deki rivayetinden öğreniyoruz:
Bir adam Resûlullaha gelerek, "Ey Allah'ın Resulü, bir yabancı malımı zorla almak isterse ne yapayım?" diye sordu. Sonra da Resûlullah ile aralarında şu konuşma geçti:
"Malını ona verme."
"Beni öldürmeye kalkarsa ne yapayım?"
"Sen de onu öldürmeye çalış?"
"Ya o beni öldürürse?"
"Sen şehid olursun."
"Ya ben onu öldürürsem?"
"O Cehenneme gider."
Tâbi kişi karşı taraftakini hemen öldürme yoluna gitmeyecektir. Bu son çâredir. Ondan önce saldırganı uzaklaştırmak için başka şeyler yapacaktır. Nitekim Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat'da şöyle bir hadis rivayet eder:
Bir zât, "Ey Allah'ın Resulü, bir yabancı malımı zorla almak isterse ne yapayım?" diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Allah'ın ismini ver" buyurdu.
Suâli soran, "Söz anlamazsa?" diye sordu, Resûlullah yine,
"Allah'ın adını ver" buyurdu.
Suâli soran, "Söz anlamazlarsa?" deyince Resûlullah şöyle buyurdu:
"O zaman onunla çarpış. Şayet öldürülürsen Cennettesin, öldürürsen o ateştedir."[560]
Evet, malını korurken öldürülen kimse manevî olarak şehiddir. Fakat defin noktasında şehid muamelesi görmez. Yıkanır, kefenlenir.
Şayet o saldırganı öldürürse, İslâm âlimlerine göre kendisine kısas uygulanmaz.[561]
Zulüm, Faiz Ve Haramdan Sakınmak
155. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim temsil ettiği bâtıl ile bir hakkı ortadan kaldırmak isteyen zâlime yardım ederse, Allah ve Resulünün koruyuculuğundan mahrum kalır.
Kim bir dirhem faiz parası yerse, 33 defa zina etmiş gibi günah kazanır.
Kim de vücudunu haramdan beslerse, ateş ona daha layıktır."[562]
İzah
Ebû Dâvud, İbni Mâce ve Müsned'de hadisin baş tarafına benzer şöyle bir rivayet vardır:
"Kim zulmen yapılan bir düşmanlığa yardım ederse, bundan vaz geçinceye kadar Allah'ın gazabına hedef olmaya devam eder."[563]
Zâlime yardım etmekten sakındıran bir başka hadis de şu mealdedir:
"Kim bir zâlime yardım ederse, Allah o zâlimi kendisine musallat eder."[564]
İzahını yaptığımız hadisde ise temsil ettiği bâtıl ile hakkı ortadan kaldırmak için zâlime yardım edenin Allah ve Resulünün koruyuculuğundan mahrum kalacakları ifâde edilmektedir. Böyleleri sadece Allah ve Resulünün koruyuculuğundan mahrum kalmazlar, aynı zamanda onların düşmanlığını da kazanırlar. Düşmanı Allah ve Resulü olanların ise kıyamet gününde artık hiçbir koruyucuları olmaz.
Hadisin ikinci bölümünde bir dirhem faiz parası yiyenlerin 33 defa zina etme günahı kazanacakları ifâde edilmektedir. Gerek fâiz, gerekse zina büyük günahlardandır. Burada faiz yemenin zinadan daha dehşetli gösterilmesi, zinanın günahını azaltmaz. 3Çünkü Kur'ân, faizi şiddetle reddettiği gibi, fuhşu da reddeder.
Meselâ bu âyetlerden bir kaçının meali şöyledir:
"Zinaya yaklaşmayın; şüphesiz ki o pek çirkin bir şeydir ve pek kötü bir yoldur."[565]
"Rahman'ın makbul kulları, zina etmezler."[566]
"Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın."[567]
"Allah fuhşiyatı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar."[568]
Haya Dini Öğrenmeye Mâni Olmamalı
156. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Ümmü Süleym geldi ve "Ey Allah'ın Resulü, Allah gerçeği açıklamaktan haya etmez. Erkeğin rüyasında gördüğünü kadın da görürse gusletmesi gerekir mi?" diye sordu. Ben güldüm ve "Hiç kadın ihtilam olur mu?" dedim. Resulullah (s.a.v.),
"Eğer kadın ihtilam olmazsa çocuk annesine niçin benziyor?" buyurdu.[569]
İzah
Bilhassa kadınlar için çok güzel ve mühim bir haslet olan utanma duygusu, dinî meseleleri öğrenme hususunda hoş karşılanmaz. Yani haya duygusu dinî meseleleri öğrenmeye mâni değildir. Hayaya çok önem veren dinimiz, mü'minin dini ve dünyası ile ilgili bilgileri elde etmek için öğrenmeyi, sormayı "ayıp" ve "utanılacak" bir işten saymak şöyle dursun, her vesile ile buna teşvik etmiştir. Hayanın dini öğrenmeye mâni olmaması gerektiğinin en güzel misâlini Sahabî kadınlarda görüyoruz. Onlar kendileri ile alâkalı meseleleri ya bizzat, ya da Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek hanımları vasıtasıyla Peygamberimize soruyorlar ve öğreniyorlardı. Yukarıdaki hadis bunlardan sadece birisidir. Enes bin Mâlik'in (r.a.) annesi olan Ümmü Süleym (r.a.) mahrem bir meseleyi rahatlıkla Peygamberimize sorabilmiştir.
Hz. Âişe de suâl soran kadınları, "Ensar kadınları ne iyi kadınlardır; hayaları dinlerini öğrenmeye mâni olmuyor"[570] sözleriyle övmüştür. Peygamberimiz izah ettiğimiz hadisin başka bir rivayetinde de erkeğin menisinin koyu beyaz, kadının menisinin ise berrak ve sarı olduğuna dikkat çekmiştir.
Havle'nin (r.a.) sorusu üzerine de kadının rüyasında gördüğü şeyden dolayı meni akmadıkça gusül gerekmediğini, bunun erkeklerde de böyle olduğunu bildirmiştir.[571]
Kadının ihtilam olmaktan dolayı gusletmesinin farz olması için meninin haznenin dışına çıkması şarttır.[572]
Akika Kurbanı Kesmek Sünnettir
157. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Kimin bir çocuğu doğarsa onun için akîka kurbanı olarak deve, sığır veya koyun kessin."[573]
İzah
Yeni doğan çocuğun başındaki tüyüne "akîka" denir. Böyle bir çocuk için Cenabı Hakka bir şükür olmak üzere kesilen hayvana da "akîka kurbanı" denir.
Akîka kurbanı, çocuğun doğduğu günden ergenlik çağına erişinceye kadar kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Çocuğun doğumunun yedinci gününde adı konur, saçı kesilir. Kesilen saç ağırlığınca altın veya gümüşün sadaka olarak verilmesi ve kurbanın aynı günde kesilmesi sünnettir. Peygamberimiz torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için akîka kurbanı kesmiştir. Akîka kurbanı kesen sevap kazanır, kesmeyen ise bir günaha girmiş olmaz.
Kurban kesilebilme şartlarını taşıyan hayvanlar, akîka kurbanı olarak da kesilebilir. Kız çocukları için de akîka kurbanı kesmek mümkündür.[574]
Akîka kurbanı kesilirken "Bismillâhî Allâhü ekber. Allahım bu Senin rızân için kesilen filan kimsenin akîka kurbanıdır" denilir.
Akîka kurbanının etinden sahibi yiyebilir, başkalarına ikram edebilir, sadaka olarak dağıtabilir. [575]
Haya
158. İmran bin Husayn rivayet ediyor:
"Haya bütünüyle hayırlıdır."
(7 numaralı hadisin izahına bakınız.) [576]
Peygamberimizin Bağışlanma Dilemesi
159. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak ki, ben her gün yüz defa Allah'tan bağışlanma diler ve Ona tevbe ederim."[577]
İzah
Başka bir rivayet "yetmiş defa" şeklinde gelmiştir. Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında hadisin başında, "Bazan kalbimi bir bulut kaplar" ilâvesi vardır.
Abdullah bin Ömer de (r.a.) Peygamberimizin nasıl istiğfar ettiğini şöyle rivayet eder: "Biz Resûlullahın bir oturuşta yüz defa 'Rabbiğfirlî ve tüb aleyye. İnneke ente't-tevvâbü'r-Rahîm (Rabbim beni bağışla. Tevbemi kabul et. Şüphesiz Sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin)' dediğini saydık.[578]
Bilindiği gibi, peygamberler büyük veya küçük günah işlemezler. Böyle olunca Peygamberimizin tevbe etmesinin başka sebepleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz:
1. Peygamberimiz Allah'ın,
"Ona istiğfar et. Çünkü O tevbeleri kabul edendir"[579]
"Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever"[580] gibi emrine tâbi olarak tevbe etmiştir.
2. Ümmetini tevbe ve istiğfara teşvik ve onlara bunu öğretmek için tevbe etmiştir.
3. Peygamberimiz sürekli olarak bir halden bir hale yükselir, devamlı olarak derece elde ederdi. Evvelki hali sonraki haline nisbetle bir günah gibi olurdu. Resûlullah tevbe ederek, önceki halini sanki yaşamamış duruma getirirdi.
4. İstiğfar ve tevbe bir ibâdettir. Peygamberimiz de ibâdet düşüncesiyle Allah'a tevbe ve istiğfar etmiştir.
5. Peygamberimiz Yüce Allah'a şanına uygun kullukta bulunamadığı için çok çok tevbe istiğfar etmiştir.
6. Peygamberimizin tevbe ve istiğfarının bir sebebi de ümmetinin bağışlanması içindir.
Hadisin baş tarafında yer alan "Bazan kalbimi bir bulut kaplar" ifâdesine gelince:
Peygamberimiz bu sözüyle, kalbine insan olarak kaçınmanın mümkün olmadığı dalgınlık, yeme içme ve diğer beşerî düşüncelerin geldiğini ifâde etmektedir. Bu, kalbi kaplayan örtü gibidir. İşte Peygamberimiz bu örtüyü kaldırmak için istiğfar etmiş, bağışlanma dilemiştir.
Günahsız olan Resûlullah gibi bir peygamber günde yüz defa tevbe istiğfar ederse, günahkar olan bizlerin tevbe istiğfara ne kadar sarılmamız gerektiği düşünülsün.[581]
Resûlullaha Nasıl Salât Getirilir?
160. Ka'b bin Ucre (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam: "Yâ Resûlallah! Sana nasıl selâm vereceğimizi biliyoruz. Fakat nasıl salat getireceğimizi bize bildir" dedi.
Resûlullah şöyle buyurdu:
"Şöyle deyiniz. 'Allahümme salli ala... (Allah'ım, İbrahim'e salât ettiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in âline de salât et. Şüphesiz Sen kullarının hamdlerine bol sevapla karşılık veren, dilleriyle övülen Hamîd ve sonsuz şeref ve büyüklük sahibi Mecîdsin.
"Allah'ım, İbrahim'e bereketini indirdiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in âline de bereketini indir. Şüphesiz Sen kullarının hamdlerine bol sevapla karşılık veren, dilleriyle övülen Hamîd ve sonsuz şeref ve büyüklük sahibi Mecîdsin."[582]
İzah
Yukarıdaki suâli Resûlullaha Beşir bin Sa'd (r.a.) sormuştu. Buna sebep de Resûlullaha (s.a.v.) nazil olan şu âyetti:
"Peygambere Allah rahmet eder, melekler de duâ eder. Ey iman edenler, siz de ona teslimiyetle salât ve selâm getirin."[583]
Beşir bin Sa'd (r.a.) bu âyette Allah'ın emrini işitince, emredilen salâtın nasıl getirileceğini sormuştu. Peygamberimiz bir müddet susmuş, sonra da yukarıdaki cevabı vermişti.
Peygamberimiz daha birçok hadislerinde ümmetini kendisine salat getirmeye teşvik etmiştir. Bunlardan birisi şu mealdedir:
"Bir topluluk Allah'ı zikretmeden ve resulüne salavat getirmeden dağılırsa, muhakkak o toplantı onlar için hasarettir."[584]
Resûlullah bir hadislerinde de yanında ismi anıldığı halde kendisine salavat getirmeyenleri insanların en cimrisi olarak vasıflandırmıştır.[585]
466 ve 617 numaralı hadis ve izahına da bakınız.[586]
İmanla Kabre Girmek
161. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim ölüm ânında "Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır" derse, ebedî olarak Cehennem ateşinde kalmaz.[587]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklardaki ölmeden önce son sözü "Lâilâhe ilallallah" olanın Cennete gireceği şeklindedir.
Bediüzzaman, Asây-ı Mûsâ isimli eserinde şöyle der:
"Herkesin iman mukabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar [saraylar] ile müzeyyen [süslenmiş] ve bakî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda maddiyyunluk taunuyla çoklar o dâvasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik bir yerde kırk vefiyattan [ölümden] yalnız bir kaç tanesinin kazandığını sekeratta [Ölüm ânında] müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvanın yerini bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?"[588]
Evet bir insanın dünyada en büyük sermayesi ve en tükenmez hazinesi imanıdır. En mühim meselesi de onu kazanıp kaybetme düşüncesidir. Bunun için imanın elde edilmesi ne kadar mühimse, muhafazası da o derece ehemmiyet taşımaktadır. Çünkü ebedî saadetin kazanılması, son nefesin imanlı olarak verilmesine bağlıdır. Bir mü'min hayatı boyunca ibâdet etse de, ömrünün sonuna doğru veya ölüm ânında—Allah korusun—imanını kaybedecek olsa ne kadar büyük bir felâkete düştüğü tasavvur edilemez. Bazan de bunun tersi olur. Ömrünün çoğu imansız olarak geçtiği halde, hayatının sonuna doğru hidâyet nasip olup kurtulan insan da az değildir, peygamberimiz bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde eder:
"Biriniz Cennet ehlinin amelini işler, nihayet Cennet ile kendisi arasında bir arşınlık veya iki arşınlık mesafe kalınca Cehennem ehlinin işini yapmaya başlar, Cehenneme girer.
"Biriniz de Cehennem ehlinin amelini işler, nihayet kendisi ile Cehennem arasında bir arşınlık veya iki arşınlık mesafe kalınca Cennet ehlinin işini yapar, Cennete girer."[589]
Hadiste geçen "arşın" ifâdesi, insanın ölüm anın yaklaştığından kinayedir.
İşte Peygamberimiz izahını yaptığımız hadislerinde de ölüm ânında "Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır" derse, ebedî olarak Cehennem atesinde kalmayacağını bildirmiştir. Çünkü bu söz onun imanla kabre girdiğine işarettir.
Dolayısıyla günahkar da olsa Cehennemde kâfirler gibi ebedî olarak orada kalmayacak, cezasını çektikten sonra cennete girecektir. Yüce Allah, bu bu cümleyi ihlasla söyleyen kullarının günahlarını bağışlayıp onları Cehenneme hiç uğratmadan, direk Cennete de koyabilir.
İmanla kabre giren birinin eğer sevabı günahından fazla veya eşit ise, Cehenneme hiç girmeden doğrudan Cennete girecektir.[590]
Ammar'ın Fazileti
162. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Ammar Resûlullahın yanına girmek için izin istedi. Resûlullah ona,
"Temiz ve temizlenmiş Ammar'a merhaba" buyurdu.[591]
İzah
Tirmizi'de bu hadis şöyledir:
"Ammar Resûlullahın yanına girmek için izin istedi. Resûlullah,
'Ona müsaade edin, girsin' buyurdu.
O girince de,
"Temiz ve temizlenmiş Ammar'a merhaba" buyurdu.
Ammar bin Yâsir (r.a.) İslâmın ilk kadın şehidi Sümeyye (r.a.) ile yine İslâmın ilk erkek şehidi Yasir'in (r.a.) oğlu idi.
Annesi ve babasıyla beraber kendisi de müşriklerin çok ağır işkencelerine maruz kalmıştı. Sonunda dayanamamış, ağır işkencelerden kurtulabilmek için dili ile Lat ve Uzza putlarının "Muhammed'in dininden" iyi olduğunu söylemişti. Müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz doğruca Peygamberimizin (s.a.v.) huzuruna çıktı ve "Helak oldum, imanımı inkar ettim, yâ Resûlallah" dedi.
Resûlullah,
"Kalbin nasıl?" diye sorarak kalbinin dilini tasdik edip etmediğini sordu.
Ammar (r.a.) "Kalbim imanla doludur" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.),
"Ammar tepeden tırnağa imanla doludur" diyerek onun endişesinin yersiz olduğunu ifâde buyurdu. Bir müddet sonra da kalbi imanla dolu olduğu halde inkara zorlanan kimselere bir mes'uliyet olmadığının açıklandığı Nahl Sûresinin 106. âyeti nazil oldu. Hadiste geçen "temiz ve temizlenmiş" ifâdesi bu hadiseye işaret etmektedir.
Ammar (r.a.) Allah ve Resulü uğrunda Mekke'den Medine'ye hicret etmiş, Peygamberimiz ile birlikte Bedir ve Hendek savaşlarına katıldı.
Peygamberimiz Hz. Ammar'i çok severdi.
"Ammar'a düşman olan Allah'a düşmana olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran Allah'ı kızdırmış olur," "Cennet Ali, Ammar, Selman ve Bilal'i şiddetle arzu etmektedir" gibi sözleriyle bu sevgisini açığa vurmuştur.
Ammar (r.a.) Peygamberimizden sonra yalancı peygamber Müselylimetü'l-Kezzab ile yapılan Yemâme Savaşına katıldı. Bu savaşta büyük kahramanlıklar gösterdi. Hicretin 37. yılında yapılan Sıffîn Savaşında Hz. Ali'nin (r.a.) safında yerini aldı ve bu savaşta şehid oldu.
367 numaralı hadise de bakınız.[592]
Cerir Bin Abdullah'ın (r.a.) Fazileti
163. Cerir bin Abdullah el-Becelî rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Müslüman olduğum günden beri beni yanına girmekten men etmedi. Beni gördüğü zaman da mutlaka tebessüm etmiştir.[593]
İzah
Hicretin 10. yılıydı. Peygamberimiz Ashabıyla sohbet ediyordu. Bir ara,
"Sizin yanınıza şu kapıdan Yemenli hayırlı biri gelecek. Onun yüzünde melik ve melek alâmeti vardır" buyurdu. Ashab pür dikkat haber verilen zâtı beklemeye başladı. Resûlullahın haber verdiği bu zât, Cerir bin Abdullah'dı (r.a.).
Resûlullahın haber vermesinden bir müddet sonra beraberinde 150 kişilik bir grupla gelen Cerir, Müslüman olarak Peygamberimize bîat etti.[594]
Hz. Cerir'in Resûlullahın yanında ayrı bir yeri vardı. Nitekim izah ettiğimiz hadis bunu gösterir. Hadiste de ifâde edildiği gibi, Müslüman olduğu günden beri onu yanına girmekten men etmemiş, onu her gördüğünde mutlaka gülümsemiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Cerir'i zaman zaman mühim vazifeler için de görevlendirmiştir. Meselâ bir defasında onu Zülhalasa putunu yıkmak için vazifelendirmişti.[595] Veda Haccından sonra da İslama davet için onu Yemen'e gönderdi.[596] Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Cerir'e ticârette aldatmamasını, herkese doğruyu söylemesini ve insanlara nasihatta bulunmasını tavsiye etmişti. Hz. Cerir hayatı boyunca bu tavsiyeye uygun hareket etti. Ticâret yaptığında sattığı malın bütün kusurlarını müşteriye söylerdi. "İşte mal, işte fiyatı, işte kusurları. İster al, ister alma" derdi. "Sen bu şekilde birşey kazanamazsın" diyenlere, "Biz Resûlultan böyle söz verdik, kazanalım, kazanmayalım; verdiğimiz sözden dönmeyiz" cevabını verirdi.
Hicretin 51. yılında vefat eden Hz. Cerir birçok da hadis rivâyet etmiştir. Müsned'de onun rivayet ettiği 109 hadise yer verilmiştir.
546 numaralı hadise de bakınız. [597]
Erkeğin Hanımının Yeğenini Nikahlaması
164. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Bir kadın halasının ve teyzesinin üzerine nikâh edilmez."[598]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında hadis şöyledir:
"Kadın halasının üstüne, hala da erkek kardeşinin kızı (yeğeni) üstüne; kadın teyzesinin üstüne, teyze de kız kardeşinin kızı üstüne nikâhlanamaz."
Dinimiz, bâzı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır. Bunlar anne, anne anne, kız kardeş gibi kan bağı ile haram kılınanlar; süt kardeş, süt anne gibi süt emme yoluyla haram kılınanlar; bir de eşin kız kardeşi, halası, teyzesi gibi, evlilik yolu ile haram kılınan kadınlardır. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde bir kadının üzerine onun kız veya erkek kardeşinin kızlarıyla yani eşin yeğeniyle evlenilmesinin haram olduğunu bildirmiştir.
Kan bağı ve süt emme yolu ile olan haramlık süreklidir. Bu kadınlarla elvenmek hiçbir zaman caiz olmaz. Ancak evlilik yolu ile haram kılınan kadınlarla evlenmenin haram kılınması geçicidir. Nikâhın devamı şartına bağlıdır. Ölüm veya boşanma sebebiyle nikâh son bulursa, kişi hanımının yeğenleriyle, hala veya teyzesiyle evlenebilir.
Ancak erkek şayet hanımını boşadı ise, bu durumda hanımının yeğenleriyle, kız kardeşiyle (baldiziyla) veya hala ve teyzesiyle evlenebilmesi için boşadığı kadının başka bir erkekle evlenebilmesi için beklemesi gereken müddet demek olan "iddef'in bitmesini beklemesi gerekir. Eşinin ölmesi durumunda ise beklemesi gerekmez.
Kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar için Hanefî ve Şâfıîlere Göre Evlilik Aile isimli eserimize bakılabilir.[599]
Azaları Sağlam Olanlar Âhirette Sakatlara İmrenecek
165. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Dünyada iken azaları sağ ve salim olanlar, Kıyamet günü musibetzedelere verilen sevabın çokluğunu gördüklerinde, dünyada iken derilerinin keskin âletlerle parça parça kesilmiş olmasını arzu edeceklerdir."[600]
İzah
İnsan, herşeyin hikmetini anlayamadığı için çoğu zaman huzursuz olur. Meselâ, âmâ, sağır, dilsiz veya herhangi bir uzvu eksik birini görse ona acır. Bir müddet kendisini onun tesirinden kurtaramaz. Oysa Cenâb-ı Hak kullarına karşı herkesten daha şefkatli, herkesten daha merhametlidir. Dolayısıyla, bir kulunu göz, kulak, dil veya el nimetinden mahrum ettiyse, hakikî mânâda bu, o kul için bir musibet değil, nimettir. Şikâyeti değil, şükrü ve sabrı gerektirir. Çünkü, Allah bununla kulunu imtihan etmektedir. Eğer o kul sabrederek imtihanı kazanırsa, âhirette dünyada iken sağlam olanları imrendirecek bir makam kazanacaktır.
İşte yukarıdaki hadislerinde de Peygamberimiz, mahşer gününde Cenâb-ı Hakkın musibetzedelere verdiği nimetlerin büyüklüğünü gören insanların, dünyada iken daha büyük musibetlere maruz kalmayı arzu edeceklerini bildirmektedir.[601]
Süt Amcası Kadına Mahremdir
166. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam yanıma girmek için izin istedi ve "Ben senin süt amcanım" dedi. Resûlullah geldiğinde durumu ona haber verdim.
"Ona izin ver, çünkü o senin süt amcandır" buyurdu.[602]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında Hz. Âişe'nin Eflah (r.a.) isimli o şahsa izin vermediği, onun "Ben senin amcanım" demesi üzerine onunla aralarında kan bağı olmadığını bildiği için şaşırdığı, durumu Resûlullah öğrendiğinde "O senin amcandır" buyurduğu kayıtlıdır.
164 Numaralı hadisin izahında da zikrettiğimiz gibi, dinimiz bâzı kadınlarla evlenmeyi haram kılmıştır. Bunu Peygamberimizin,
"Neseben haram olanlar, süt ile de haramdır"[603] hadisinden öğreniyoruz.
Yani neseben kişinin kızı, halaları, teyzeleri, erkek ve kız kardeşlerinden yeğenleri haram olduğu gibi; süt kızları, süt halaları, süt teyzeleri, süt erkek ve süt kız kardeşinden yeğenleri de haramdır. Kendileri ile evlenilmesi haram olan erkeklere karşı kadınların mahremiyeti yabancı erkeklerden farklıdır. Evlenilmesi haram olan erkeklerle başbaşa bulunabilirler, arzu ederlerse başları, kolları açık olarak onların yanında kalabilirler.
İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde Hz. Aişe'den süt amcasını yanına girmesine izin vermesini istemiştir. Çünkü süt amca ile evlilik haramdır. Dolayısıyla bir kadın süt amcasıyla baş başa kalabilir.[604]
Yetime Haksızlık Yapmamak
167. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.), "Ya Resûlullah, ben hangi gerekçe ile yanımdaki yetimi dövebilirim?" dedim.
Şöyle buyurdu:
"Kendi malını korumak için onun malını riske atmaksızın ve onun malından kendine kazanç sağlamaksızın, çocuğunu hangi sebeple dövüyorsan, onu da o sebeple dövebilirsin."[605]
İzah
Suâli soran yanındaki yetimi hangi gerekçe ile dövebileceğini sorduğu halde, Resûlullah ona sadece suâlinin cevabını vermekle yetinmemiş, kendisini mühim bir konuda ikaz da etmiştir. O da yetimin malını riske atmamak ve onun malından kendine kazanç sağlamamaktır. Çünkü yetimin malını yemek büyük günahlardandır. Yüce Allah bir âyet-i kerimede yetimlerin mallarını korumayı emrederek şöyle buyurmuştur:
"Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onların durumunu düzeltmek, himaye altına almak mallarını korumak hayırlıdır. Eğer onlarla karışır, bir arada yaşarsanız, zâten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah ıslah edenle ifsat edeni birbirinden ayırır; kimin hangi niyetle yetimin malına yaklaştığını bilir."[606]
Âyetten de anlaşılabileceği üzere, yetimin malına onun nâmına yaklaşmakta bir mahzur yoktur. Zâten Peygamberimiz bir hadislerinde yetimin malını çalıştırmayı emretmektedir.[607]
Yetimin malı onlar namına çalıştırılmalıdır, ancak izah ettiğimiz hadisten de anlaşılacağı üzere, bu yapılırken onların malı riske atılmamalı, yetimin malından şahsî kazanç temin edilmemelidir. Ayette de dikkat çekildiği gibi, yetimin malına hangi niyetle yaklaşıldığını Allah'ın bildiği unutulmamalıdır.
Kişinin koruması altındaki yetim yetişkin çağa geldiğinde de, malı çalıştırılmışsa karı ile, yoksa olduğu gibi kendisine teslim edilmelidir. Rabbimiz bu hususta da kullarını şöyle ikaz eder:
"Yetişkin çağa geldiklerinde yetimlere mallarını verin. Helâli harama değiştirmeyin. Onların malını kendi malınıza katmak suretiyle de yemeyin. Şüphesiz o pek büyük bir günahtır."[608]
Cemaattan Ayrılmamak
168. Câbir bin Semure (r.a.) rivayet ediyor:
Ömer (r.a.) Câbiye'de[609] bize şöyle bir konuşma yaptı:
"Ey insanlar! Resûlullahın bize okuduğu bir hutbenin benzerini size okumak için kalkmış bulunuyorum. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştu:
"Sahabîlerime hürmet edin. Sonra onların ardından gelenlere, sonra onların ardından gelenlere. Sonra yalan yaygınlaşır. Öyle ki kişi şahitlik etmesi istenmediği halde şahitlik edecek, yemin etmesi istenmediği halde yemin edecek."
"Her kim Cennetin en güzel yerini arzuluyorsa cemaattan ayrılmasın. Çünkü şeytan tek kişi ile beraberdir. Birlik içindeki iki kişiden daha uzaktır."
"Dikkat edin, biriniz bir kadınla başbaşa kalmasın. Çünkü üçüncüleri şeytandır.
"Dikkat edin, kimin iyilikleri kendisini sevindiriyor, kötülükleri de üzüyorsa, o kimse mü'mindir."[610]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında hadisin baş tarafı şöyledir:
"Ümmetimin en hayırlıları benim Sahabîlerimdir; sonra onlan: takip edenler, daha sonra onlan takip edenlerdir.
"Ondan sonra öyle insanlar gelecek ki, istenmeden şahitliğe koşacaklar, hıyanet edecek, güvenilmeyecekler, adakta bulunacaklar, fakat adaklarını yerine getirmeyecekler ve aralarında haram yiyerek şişmanlayanlar çıkacak."
Tirmizi'de de cemaatla ilgili olarak aynca şöyle bir rivayet vardır:
"Allah benim ümmetimi sapıklık üzere bir araya getirmeyecektir. Allah'ın yardım eli cemaatin üzerindedir. Her kim cemaattan ayrılırsa, Cehenneme ayrılmış olur."[611]
Hz. Ali'nin Ve Çocuklarının Fazileti
169. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Vefat hastalığına yakalandığında Abbas Resûlullahı (s.a.v.) ziyarete geldi. Onu kaldırdı ve seririn üzerine oturttu. Resûlullah (s.a.v.),
"Allah seni yüceltsin ey amca" buyurdu.
Abbas, "Bu Ali, girmek için izin istiyor" dedi. Peygamber (s.a.v.),
"Girsin" buyurdu.
Ali, yanında Hasan ve Hüseyin olduğu halde içeri girdi. Abbas, "Bunlar senin çocukların ey Allah'ın Resulü" dedi. Resûlullah (a.s.m.),
"Onlar senin de çocukların ey amca" buyurdu.
Abbas, "Ben onları seviyorum" dedi. Peygamber (s.a.v.),
"Sen onları sevdiğin gibi Allah da seni sevsin" buyurdu.[612]
Deniz Gazasının Fazileti
170. İmran bin Husayn (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim Allah yolunda bir defa deniz savaşma çıkarsa kimin kendi yolunda savaştığını Allah daha iyi bilir. Allah'a karşı her türlü itaatini yapmış, Cenneti olanca gücüyle talep etmiş, Cehennemden de olanca gücüyle kaçmış olur."[613]
İzah
Dinimizde cihad farzdır. Birçok âyette cihadın farziyetine dikkat çekilir. Meselâ bu âyetlerden birisi şöyledir:
"Hoşunuza gitmese de, size zor gelse de, cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için şer olur. Allah herşeyi bilir, siz bilemezsiniz."[614]
Peygamberimiz de birçok hadislerinde bizleri cihada davet etmiştir. Meselâ bir hadislerinde şöyle buyurur:
"Allah'a ortak koşan inançsız kimselerle mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad edin."[615]
Cihada katılmak farz olduğu gibi, büyük sevap sebebidir de. Bir âyette bu sevap şöyle bildirilir:
"İman eden, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, Allah katında en yüksek derecededirler. Onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."[616]
Resûlullah da çeşitli hadislerinde cihada katılmanın sevabı üzerinde durmuştur. İşte yukarıdaki hadis de bunlardan birisidir. Ancak bu hadisde denizde yapılan cihadın faziletine dikkat çekilmiş, kişi Allah rızası için böyle bir cihada katılırsa, Allah'a karşı her türlü itaatini yapmış, Cenneti olanca gücüyle talep etmiş, Cehennemden de olanca gücüyle kaçmış olacağını bildirmiştir.[617]
Gece Namazı Kılmak
171. Ebû Said (r.a.) rivayet ediyor:
"Bir adam geceleyin uyanır, hanımını da uyandırır da abdest alarak iki rekât namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlardan yazılırlar."[618]
İzah
Hadiste ifâde edilen gece namazı, çok faziletli bir namazdır. Gece namazının fazîleti Kur'ân'da şöyle bildirilir:
"Hiç o kâfir, âhiretten sakınarak ve Rabbinin rahmetini ümit ederek gece vakti kalkıp secdede ve ayakta ibâdet eden kimse gibi olur mu?"[619]
Peygamberimizin de gece namazının faziletini bildiren pekçok hadisleri vardır. İşte yukarıdaki hadis bunlardan birisidir. Hadiste dikkat çekilen Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar için çok büyük mükâfat vardır. Bunu şu âyetten öğreniyoruz:
"Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar için Allah, mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır."[620]
Hadiste ifâde edilen sevabın kazanılması için erkeğin kadını uyandırması şart değildir. Kadın uyanıp eşini uyandırırsa yine aynı sevabı kazanırlar.
Nitekim bir başka hadiste şöyle buyurulur:
"Geceleyin uyuduktan sonra kalkıp namaz kılan, eşini de uyandırıp namaz kılmasına vesîle olan adama Allah rahmet etsin. Eğer eşi kalkmamazlık ederse, yüzüne [birazcık] su serpsin."
"Geceleyin uyuduktan sonra kalkıp namaz kılan, eşini de uyandırıp namaz kılmasına vesîle olan kadına da Allah rahmet etsin. Eğer eşi kalkmamazlık ederse, yüzüne [birazcık] su serpsin."[621]
Gece namazı kılmak çok faziletli olmakla birlikte, farz değildir. Dolayısıyla eşler bu hususta birbirlerini zorlama yoluna gitmemelidirler.[622]
Cennet Kadınları
172. Ebû Sâid el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Cennet ehli, hanımlarıyla cinsî münâsebette bulunduklarında kadınların bekâretleri geri iade edilir."[623]
İzah
Yüce Allah, kendisine iman eden, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınan kulları için rahmet ve keremine lâyık ebedî bir ziyâfetgâh hazırlamıştır. "Cennet" diye isimlendirilen bu ziyâfetgâhın bir saatlik hayatı, bin senelik mes'ud, sıkıntısız huzurlu bir dünya hayatından çok çok üstündür. Kullarına karşı son derece Rahîm ve Kerîm olan Yüce Rabbimiz, burada onlar için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akıl ve hayale gelmeyen nimetler hazırlamıştır. Bir âyette buna işaretle,
"Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır."[624] buyurulmuştur.
İşte bütün maddî ve manevî lezzetlerin bulunduğu Cennet nimetlerinden birisi de, hurilerdir. Bir âyet-i kerimede bu gerçek şöyle ifâde edilir:
"İman eden ve güzel işler yapanları müjdele: Altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır....Orada onlar için tertemiz kadınlar vardı."[625]
Bir çok âyet ve hadiste de gerek hurilerin, gerekse Cennet ehli olan dünya kadınlarının vasıfları anlatılmaktadır. Bir âyette Cennet ehli olan dünya kadınları için şöyle buyurulur:
"Dünya kadınlarını Ashab-ı Yemin için Biz orada yeni bir yaratılışla yaratmış ve kocalarına düşkün bakireler yapmışızdır."[626]
İşte izahını yaptığımız hadiste de Peygamberimiz bu bekâretin sürekli olacağı Cennet ehli erkeklerin, hanımlarıyla cinsî münâsebette bulundukdan sonra Allah'ın kadınları tekrar bakire kılacağı bildirilmiştir. Nitekim yukarıdaki âyeti,
"Onları bakire kılacağız. Kocaları her geldiğinde, onları bakire bulurlar"
şeklinde tefsir edenler olmuştur. Cennet kudret yeri olduğu için, bu akıldan uzak değildir.[627]
Mestler Üzerine Meshetmek
173. Saffan bin Usal (r.a.) rivayet ediyor:
Peygamberimiz (s.a.v.) ile beraber yolculukta idik. Bize mestler üzerine üç gün üç gece, yolcu olmadığımız zaman da bir gün bir gece mesh etmemizi emretti.[628]
İzah
Mest, ayakları topukları ile birlikte kaplayan, 5 kilometre yol yürümeye dayanıklı olan, içine kolayca su geçirmeyen, bağsız olarak ayakta durabilen, deri ve keçe gibi maddelerden yapılan ayakkabıdır.
Peygamberimiz mest giymiş, abdest alırken üzerine mesh etmiştir.[629] Birçok Sahabî bunu rivayet etmiştir.[630] Peygamberimiz kendisi mest üzerine mesh ettiği gibi, ümmetine de mestler üzerine mesh etmeleri için ruhsat vermiştir. Bunun içindir ki, birçok Sahabî mestler üzerine mesh etmiştir.
İşte yukarıdaki hadiste de ayağa giyilen mestlerin kullanılış müddetini ifâde etmektedir. Bu da yolcular için üç gün, yani 72 saat, yolcu olmayanlar için bir gün, yani 24 saattir. Mestin müddeti, mesti ayağa giydikten sonra, abdest bozulduğu andan itibaren başlar.
Tafsilat için Hanefî ve Şâfiilere Göre Temizlik Gusül Abdest ve Büyük İslâm İlmihali isimli eserimize bakılabilir.[631]
Anne Hakkı
174. Büreyd (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam Resûlullaha geldi ve şöyle dedi:
"Ey Allah'ın Resulü, ben şiddetli bir sıcakta annemi boynumda iki fersah mesafeye taşıdım. Öyle ki eğer ben o sıcağın altına bir parça et koysaydım, muhakkak pişerdi. Bununla annemin hakkını ödemiş oldum mu?"
Resûlullah (s.a.v.),
"Belki bununla birtek doğum sancısının hakkını ödemiş olabilirsin" buyurdu.[632]
İzah
Dinimiz, anne baba hakkına çok büyük değer verir. Bu konu birçok âyet ve hadisle pekiştirilmiştir. Meselâ bu âyetlerden birisi şudur:
"Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin. Anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan birisi veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın 'Öf bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazuu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet et."[633]
Peygamberimiz de bu hadislerinde anne hakkının büyüklüğüne dikkat çekmiştir. Suâli sorana,
"Belki bununla birtek doğum sancısının hakkını ödemiş olabilirsin"
buyurarak annenin çocuğu üzerinde ne büyük hak sahibi olduğunu ifâde etmiştir. Konuyu bir âyet meali ile tamamlayalım:
"Biz insana, anne ve babasına iyilik etmesini emrettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. 'Bana, annene ve babana şükret; dönüşün ancak Banadır' dedik"[634]
Hz. Aişe'nin Fazileti
175. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Âişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir."[635]
İzah
Hadiste faziletine dikkat çekilen Hz. Âişe, Hz. Ebû Bekir'in kızıdır. Hz. Hatice'nin vefatından sonra, Allah'ın emri ile Peygamberimiz onunla evlenmişti.[636]
Hz. Âişe, vefatına kadar dokuz yıl boyunca Peygamberimizle beraber oldu. Peygamberimiz onun odasında, onun yanında vefat etti.
Hz. Aişe, dinî meseleleri anlamak ve hafızasında tutmak hususunda gayretliydi. Sık sık Peygamberimize sorular sorar, her an ondan birşeyler öğrenirdi. Bunun için de Resûlullahın sevgisine mazhar olmuştu. Öyle ki Resûlullah hanımları içerisinde en çok onu seviyordu.
Münafıklar Hz. Âişe'ye iftarada bulundular. Allah, kıyamete kadar okunacak kitabında onu temize çıkardı, Hz. Âişe'nin masum olduğunu açıkladı.[637]
Hz. Âişe, Cebrail'in Peygamberimiz aracılığı ile kendisine selâm vereceği kadar faziletli birisiydi.[638]
Hadisteki benzetmede zikredilen tirid, o devrin en değerli yemeklerinden idi. Kolay hazırlanan, rahat yenen, besleyici, lezzetli ve doyurucu bir yemedi.
Peygamberimiz, Hz. Âişe'yi güzel huyluluk, tatlı dillilik, güzel konuşma, zekâ, kaabiliyet, ilmî üstünlük ve sevimlilik yönünü tiridin diğer yemeklere üstünlüğüne benzetmiştir.
Müslüman kadınlara örnek olabilecek güzel bir hayat yaşayan Hz. Âişe Validemiz, ayni zamanda âlim bir hanımdı. Yine Alim Sahabîlerden Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) onun ilmine şu sözlerle dikkat çeker:
"Biz Peygamberin (s.a.v.) Ashabı, bir hadisi anlayamadığımızda Hz. Âişe'ye sorardık. O da muhakkak o hadis hakkında bize doyurucu bilgi verirdi.[639]
Hz. Âişe, ençok hadis rivayet eden Sahabîler arasında 2210 hadisle dördüncü sırayı alır. Elinizdeki kitapta da onun rivayet ettiği çok sayıda hadis mevcuttur. O, aynı zamanda fıkıh ve tefsir ilmini de iyi biliyordu.
Birçok talebe de yetiştiren Hz. Âişe, Hicrî, 58, Milâdî 678 yılında vefata etti. Onun hakkında tafsilatlı bilgiyi Mü'minlerin Annesi Hz. Âişe isimli eserimizde bulabilirsiniz.[640]
Mekruh Olan Bir Tıraş Şekli
176. Ömer bin Hattab (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) kan aldırma dışında sadece başın ense kısmını tıraş etmekten men etti.[641]
İzah
Müslim'de İbni Ömer'den (r.a.) gelen rivâyet şöyledir:
"Resûlullah yarım tıraşı men etti."
İbni Ömer'e (r.a.) "Yarım tıraş nedir?" diye sorulması üzerine de, "Başın bir kısmını tıraş edip bir kısmını bırakmaktır" cevabını vermiştir.
Hadisteki yasaklama haramlık değil, mekruhluk ifâde eder. Âlimler, tedavi maksadı dışında başın bir kısmını tıraş edip bulut parçaları gibi bir kısmını bırakmanın mekruh olduğunda ittifak içindedirler. Bunun hikmeti olarak yaratılışı çirkinleştirmek ve o devirde Yahudilerin tıraş şekli olması gösterilmiştir. Ense tıraşı olmak veya saçı azaltmak yarım tıraş demek değildir.[642]
Cuma Günü Gusletmek
177. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah bize Cuma günü yıkanmamızı emretti.
524, 794 numaralı hadislere bakınız.[643]
Peygamberimiz Rahmet Olarak Gönderilmiştir
178. Ebû Hureyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ben bahşedilmiş bir rahmet ve bir lütuf olarak gönderildim."
150 numaralı hadise ve izahına bakınız.[644]
Sabahın Erken Saatlerinde Bereket Vardır
179. Ebû Bekre (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah'ım, ümmetim için sabahın erken saatlerini bereketli kıl."[645]
İzah
Hadis, Müsned'de Hz. Ali tarafından, İbni Mâce ve Ebû Dâvud'da. ise Sahr el-Gâmidî (r.a.) tarafından rivayet edilir. Hadisi daha pekçok Sahabî rivayet etmiştir. Bunlardan Sahr (r.a.) sözlerine şöyle devam eder:
"Peygamberimiz herhangi bir yere bir birlik göndermek istediğinde sabahleyin erkenden gönderirdi.
Ebû Dâvud'da, bildirildiğine göre, hadisin râvisi Sahr (r.a.) ticâretle uğraşıyordu. Ticâret mallarını günün ilk vaktinde gönderdiği için zengin oldu.
Peygamberimiz, izahını yaptığımız hadislerinde sabahın erken saatleri için ki, bu güneş doğmadan öncedir, ümmetine bereketli kılması için Allah'a duâ etmiştir. Hadisteki duâ, erken saatlerde yapılan yolculuk, ticâret, ders çalışma, ilimle meşgul olma ve ibâdet için geçerlidir. Sabah saatlerinde yapılan bu şeyler, Peygamberimizin yukarıdaki duası hürmetine bereketli kılınmıştır.
Hz. Fâtıma da sabahleyin erken kalkmanın rızkın bereketlenmesine sebep olduğuyla ilgili olarak şöyle bir hadis rivayet eder:
"Ben sabahleyin yatıyordum. Resülullah bana uğradı, ayağıyla dokundu ve şöyle buyurdu:
"Kızım kalk, Rabbinin rızık taksiminde hazır bulun, gafillerden olma. Çünkü Allah Teâlâ, halkın rızkını fecrin doğmasıyla güneşin doğması arasında taksim eder."[646]
Secde Nasıl Yapılır?
180. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resülullah secde ederken koltuklarının beyazlığı görülünceye kadar kollarını yanından uzaklaştırırdı.[647]
İzah
Hadisin başka rivayetlerinde, "Kollarının altından bir kuzu geçmek istese geçebileceği" ifâde edilir.
Hadiste, namazın farzlarından olan secdede kolların durumunun nasıl olacağı öğretilmektedir. Hadis, kolların yere yayılmayıp böğürlerden ayrı tutulması gerektiği bildirilir. Peygamberimiz bir hadislerinde de,
"Secdede hiçbiriniz köpeğin yayması gibi kollarını yaymasın"[648] buyurmuştur.
Ancak kollar yana açılırken, yandakiler rahatsız edilmemelidir.
Kadınlar için durum farklıdır. Kadınlar secde esnasında kollarını yere yayarlar, dirseklerini yanlarına yapıştırırlar.[649]
Allah'ın Rahmeti
181. Ömer bin Hattab (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha bir esir kafilesi[650] getirildi. Kafileden bir kadın sağa sola koşuşturuyordu. Derken bir çocuk buldu, onu aldı, kucakladı ve emzirdi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Şu kadının çocuğunu ateşe atabileceğini düşünebiliyor musunuz?" diye sordu.
Biz, "Hayır vallahi atmamaya gücü yettiği müddetçe onu ateşe atmaz" cevabını verdik.
Resûlullah (s.a.v.),
"Allah kullarına karşı bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha fazla merhametlidir" buyurdu.[651]
İzah
Allah'ın güzel isimlerinden birisi de Rahman'dır. Rahman, rahmeti bütün varlıkları kuşatan demektir. Bu ismin neticesi olan rahmet, bütün kâinatı kuşatmıştır. Evet, hadiste de dikkat çekildiği gibi, Allah yaratıklarına karşı son derece merhametlidir. Onun rahmetini iyi anlayabilmek için bir hadis nakledelim:
"Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bu yüz rahmetin birini de yeryüzüne indirmiştir. İşte bu rahmetle yaratıklar birbirine karşı merhamet eder. Hattâ bu rahmetle vahşî hayvanlar bile yavrularına şefkatle davranırlar."[652]
İşte, bir annenin rahatını, istirahatini yavrusuna feda etmesi; aç bir arslanın, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; korkak tavuğun yavrusunu himaye için köpeğe, arslana saldırması; incir ağacının kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine hâlis süt vermesi, bu rahmet sebebiyledir. Bediüzzaman da Cenâb-ı Hakkın ne derece geniş rahmet sahibi olduğunu bir cümle ile akıllara şöyle yaklaştırır:
"Bütün validelerin [annelerin] şefkatleri ancak bir lema-i tecellî-i rahmettir [Allah'ın rahmet tecellîlerinden bir parıltıdır]."[653]
İnsan olsun, hayvan olsun, bütün annelerin yavrularına olan şefkatini şöyle bir hayal edelim. Sonra da, milyarlarca annenin şefkatinin, Cenâb-ı Hakkın rahmetinin sonsuz tecellîsinden sadece bir parıltı olduğunu düşünelim. Böylece Rabbimizin rahmetinin sonsuzluğunu, genişliğini daha iyi anlarız.
Allah'ın rahmetinin dünyada tecellî eden kısmı olan yüzde biri bu kadar olursa, yüzde doksan dokuzu acaba ne kadardır? Ve nerede tecellî edecektir? Bunu da hadisin devamından öğreniyoruz:
"Allah yüz rahmetin doksan dokuzunu, Kıyamet gününde mü'min kullarına merhametle muamele etmek için tehir eder."[654]
Çocuğu Namaza Alıştırmak
182. Abdullah bin Habib babasından rivayet ediyor:
"Çocuk sağını solundan ayırmaya başladığında ona namaz kılmasını emredin."[655]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis şöyledir:
"Yedi yaşma girince çocuğa namaz kılmayı emredin. On yaşına girdiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün."
Ebû Dâvud'da hadis aynı metinle de kayıtlıdır.
Dinimize göre bir insanın Allah'ın emir ve yasaklarına muhatab olabilmesi için kişinin buluğ, diğer bir ifâdeyle ergenlik çağına gelmiş olması gerekir. Ergenlik yaşı her insanda değişir. Umumî olarak erkek çocukları 12-15, kız çocukları ise 9-15 yaşları arasında ergenlik çağına girerler.
Her ne kadar buluğ çağı yukarıda zikrettiğimiz gibi ise de, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin çocuğa daha küçük yaşlarda öğretilmesi uygun olur. Nitekim izahını yaptığımız hadislerinde Peygamberimiz bunu tavsiye etmektedir.
Buna göre sağını solundan ayırt etmeye başlayan, diğer rivayete göre ise yedi yaşındaki çocuğa namazla ilgili bilgiler verilir, namazın nasıl kılınacağı, farzları, vacipleri, sünnetleri, namazda okunacak sûre ve dualar öğretilir. Namaz kılmaya alıştırılır. On yaşına geldiğinde ise namazın ehemmiyeti anlatılır. Namazın bir yaratılış borcu olduğu söylenir. Zorla değil, sevdirerek ve ikna ederek namaz kılması temin edilir. Anne ve babanın namaz kılarak örnek olması bunun teminini kolaylaştırır. Buluğ alâmetleri görülünce de çocuğun farz olan ibâdetleri artık aralıksız olarak yapması istenir.[656]
Bir Toprak Parçasını Gasp Etmek
183. Amr bin Nüfeyl (r.a.) rivayet ediyor:
"Her kim haksız olarak başkasının bir karış arazisini alırsa, kıyamet gününde orası yedi kat yerin dibine kadar o kimsenin boynuna dolandırılır."[657]
İzah
Buhârî'de ayrıca şöyle bir rivayet daha vardır:
"Kim araziden haksız olarak bir karışlık yer alırsa, kıyamet günü o yer ile yedi kat yere batırılır."
Müsneddekı rivayet ise şöyledir:
"Kıyamet gününde Allah katında hıyanetin en büyüğü, arazileri veya evleri birbirine komşu olan iki kişiden birisinin kendi hissesine kattığı bir arşın topraktır. Bunu aldığında o yer kıyamet günü yedi kat yerin altına kadar alınır ve boynuna geçirilir."
Kıyamet gününde Allah'ın günahlarını örttükleri dışında herkesin günahı, işlediği günah cinsinden teşhir edilecektir.[658] İzahını yaptığımız hadiste de Peygamberimiz, bir arazi parçasını gasp eden kimsenin o toprak parçası boynunda olduğu halde mahşer yerinde bekletileceği, mahşer halkına teşhir edileceğini bildirmiştir.
Hadis, "günahını yüklenmiş olarak" mânâsına da gelebilir. Nitekim şu âyet bu mânâyı destekler mâhiyettedir.
"Biz her insanın amelini kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde de onun için bir kitap çıkarırız ki, açılmış olarak gelip kendisini bulur."[659]
Resûlullahı Rüyada Görmek
184. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim rüyasında beni görürse o kimse gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim ve Kabe'nin suretinde görünemez."[660]
İzah
İbni Mâce'deki rivayette "Kabe" ifâdesi yoktur. Resûlullah (s.a.v.) bir hadislerinde görülen rüyaların üç çeşit olduğunu bildirmiştir. Bunlar:
1. Allah tarafından, sevindirici ve güzel rüyalar.
2. Kişinin uyanık iken meşgul olduğu şeyleri gece rüyasında görmesi.
3. Şeytânı rü'ya. İnsanoğlunu üzmek için şeytan tarafından kalbe sokulan korkular.[661]
Bir kimse, şayet rüyasında Peygamberimizi görürse, bu rüyâ sâdık rüyadır, doğru rüyadır. Şeytânı bir rüya değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak bâtılın hakka karışmaması için şeytana Peygamberimizin suretine girebilme gücü vermemiştir.
Dolayısıyla bir kimse gerek hadislerde açıklanan şekil ve suretinde olsun, gerekse kendi suretinden başka bir surette görsün, rüyası gerçektir. [662]
Bıyıkları Kısaltmak
185. Zeyd bin Erkam (r.a.) rivayet ediyor:
"Bıyıklarını kısaltmayan bizden değildir."[663]
İzah
Peygamberimiz çeşitli hadislerinde de bıyıkları kısaltmanın fıtrattan, yani uymamız emredilen eski peygamberlerin sünnetinden olduğunu bildirmiştir.[664]
Müşrikler bıyıklarını ağızlarına girecek şekilde uzatıyorlardı. Resûlullah (s.a.v.) bir hadislerinde de bizlerden onlara muhalefeti etmemizi istemiştir.
Bıyıkların nasıl kesileceği hususunda âlimler arasında çeşitli görüşler vardır. İmam Mâlik, "Dudakların uçları görülecek şekilde bıyıklardan alınır" der.[665]
Hadiste geçen, "Bizden değildir" ifâdesi, "Bizim sünnetimizle amel edenlerden değildir" mânâsındadır. Yoksa "Kâfirlerdendir" demek değildir.[666]
Peygamberlere Emredilen Üç Şey
186. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Biz peygamberler topluluğu üç şeyi emrettik:
1. İftarı acele yapmak.
2. Sahuru geciktirmek,
3. Namazda sağ eli sol elin üzerine koymak."[667]
İzah
Hadiste peygamberlerin üç sünnetine dikkat çekiliyor. Bunlardan birincisi, iftarda acele etmek. Bununla ilgili daha birçok hadis yardır. Meselâ bunlardan birisi şu mealdedir:
"İnsanlar iftarda acele ettikleri müddetçe hayır ile yaşarlar. İftar etmekte acele ediniz. Çünkü Yahudiler iftarlarını geciktirirler."[668]
Hadiste geçen, "İnsanlar iftarda acele ettikleri müddetçe hayır ile yaşarlar" ifâdesi şöyle izah edilir:
"Müslümanlar Peygamberimizin (a.s.m.) sünnetine bağlı kalarak ve İslâmiyetin getirmiş olduğu sabit kanunları kendi kafalarına göre değiştirmeyip olduğu gibi muhafaza ettikleri müddetçe hayır ile yaşarlar ve düşmanlarını yenerler. İslâmî prensiplere zıt hareket ettikleri zaman bu muhalefetleri şer içine düşeceklerine alâmet olur."[669]
İftarın acele yapılmasının peygamberlerin sünneti olduğunu bildiren ve bunu tavsiye eden sevgili Peygamberimizin kendisi de böyle hareket etmiştir.[670]
İftarda acele etmek sünnet olmakla beraber, şayet akşam namazı kılınmadıysa sofrada fazla oyalanıp namazı geciktirmek çok yanlış bir harekettir. Çünkü Peygamberimiz ve sahabîler iftarı akşam namazından önce yapıyorlardı ama, namazı geciktirmiyorlardı. Dolayısıyla iftarı namazdan önceye almakla bir sünnet işlenirken, namazı çok geciktirmekle başka bir sünnete zıt hareket edilmemelidir. Şayet sofrada fazla kalınacaksa bir kaç lokma ile iftar edilip, namaz kılınmalı, sonradan sofraya oturulmalıdır.
Hadiste geçmiş peygamberlerin sünnetlerinden sayılan ikinci husus, sahuru geç yapmaktır. Sahuru vakti içerisinde geciktirmek, kişinin ertesi günkü orucu daha dinç olarak tutmasına sebep olur. Ancak sahuru geciktirmek, orucu tehlikeye düşürecek derecede olmamalıdır. Yani imsak sınırı aşılmamalıdır.
Hadiste dikkat çekilen üçüncü sünnet, namazda sağ eli sol elin üzerine koymaktır. Bu hadis, namaza başlama tekbirinden sonra ellerin bağlanacağını gösterir. Konu ile ilgili daha başka hadisler de vardır. Meselâ Vâil bin Hucr (r.a.), "Resûlullah (s.a.v.) tekbirden sonra sağ eli ile sol elini tutardı"[671] şeklinde bir hadis rivayet eder. Hz. Ali'den de konu ile ilgili şöyle bir hadis rivayet edilir:
"Namaz kılarken, göbeğin altında sağ eli sol elin üzerine koymak namazın sünnetlerindendir."[672]
Ehl-i sünnetin üç mezhebi Hanefî, Şafiî ve Hanbelîler bu hadisleri delil getirerek kıyam anında sağ el ile sol elin tutulacağına hükmetmişlerdir.
Malikîler ise iftitah tekbirinden sonra ellerin yana salınacağı görüşündedirler.[673]
Peygamberimizden Mü'minlere Tavsiyeler
187. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Akrabalık bağlarını kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize kin beslemeyin. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Bir Müslümanın Müslüman kardeşi ile üç günden fazla küskün durması helal olmaz."[674]
İzah
Hadiste kardeşlik ruhunu pekiştiren önemli tavsiyelerde bulunuluyor. Biz bunlardan küs durmayı biraz izah edeceğiz:
Hanefî'lere göre üç gün dargın durmak haramdır. Üç günden az dargın durmak ise doğru değildir.
Şâfiîlere göre de bir Müslümanla üç günden fazla küs durmak haramdır. Üç gün dargın bulunmakta dinen bir günah söz konusu değildir. Zira insanın yaratılışında.öfke ve kötü huyluluk vardır.
Bâzı kimseler üç gün dargınlığın dünyaya âit işler için olduğunu, âhiretle ilgili bir hususta üç günden fazla dargın durmanın caiz olduğunu söylerler.
Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"Bir Müslümana kardeşini üç geceden fazla terk etmesi helâl değildir. İkisi karşılaşır; biri yüz çevirir, diğeri de yüz çevirir. Bunların hayırlısı ilk selâm verendir."[675]
Merhametli Olmak
188. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin."[676]
Müsned'deki rivayet, "Merhamet ediniz ki, size de merhamet edilsin" şeklindedir.[677]
İnsanların Arasını Düzeltmek İçin Yalan Söylemek
189. Ümmü Gülsüm bint-i Ukbe (r.a.) rivayet ediyor:
"Hayrı konuşarak ve hayrı geliştirerek insanların arasını düzelten yalancı değildir."
127 numaralı hadise ve izahına bakınız. [678]
Oruçlunun Hanımını Kucaklaması
190. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) oruçlu iken beni kucaklardı. Hanginiz nefsinize Resûlullah (s.a.v.) kadar sahipsiniz?[679]
İzah
Hadiste Resûlullahın oruçlu iken Hz. Âişe'ye sarıldığı, onu kucakladığı bildiriliyor. Ancak onun nefsine herkesten daha çok hâkim olduğuna dikkat çekiliyor. Yani "Resûlullah hanımına sarılmakla işi orucu bozacak şekle getirmekten uzaktı. Sizin ise buna gücünüz yetmez" denilmek isteniyor.
Dolayısıyla nefsine hâkim olabilen, hanımına yaklaştığında işi oruç bozmaya götürmeyecek olanların onlara sarılmalarında, kucaklamalarında bir mahzur bulunmamaktadır. Ama bu hususta nefsine güvenemeyenler, bundan uzak durmalıdırlar.[680]
Kadir Gecesi Ne Zamandır?
191. Câbir bin Semüre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kadir gecesini Ramazanın 27. gecesinde arayın."[681]
İzah
Hadiste dikkat çekilen Kadir Gecesi, kandiller içerisinde müstesna bir yere sahiptir. "Gecelerin sultanı" olarak isimlendirilir. Bu geceye kıymet kazandıran en mühim hadise, onda Kur'ân'ın indirilmiş olmasıdır. Kâinatın sahibi olan Rabbimiz, bu müstesna gecenin kıymet ve ehemmiyetini, Sevgili Peygamberimizin şahsında bütün Müslümanlara şöyle haber verir:
"Biz Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede herbir iş için Rablerinin izniyle yeryüzüne iner. Tanyeri ağarıncaya kadar o gecede selâmet vardır."[682]
Peygamberimiz de bir hadislerinde Kadir gecesinin faziletini şöyle ifâde etmiştir:
"Allah Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce kimselere vermemiştir."[683]
Hadiste Kadir gecesini Ramazan'ın 27. gecesinde aramamız istenmektedir. Çünkü Kadir gecesinin vakti kesin olarak bilinmemektedir. Yüce Rabbimiz şu imtihan meydanında çok mühim şeyleri gizlemiştir. Bu cümleden olarak insanın ecelini ömrü içinde, kâinatın eceli hükmünde olan kıyameti kâinatın ömründe, duanın kabul vaktini Cuma gününde, makbul veli kullarını insanlar içerisinde, İsm-i A'zamını Esmâü'l-Hüsnâsında gizlemiştir. İşte Yüce Rabbimizin bir hikmete binâen sakladığı bu şeylerden birisi de Kadir gecesidir. Rabbimiz, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir.[684]
Peygamberimiz bir hadislerinde bununla ilgili olarak şöyle buyurur:
"Uykuda bana Kadir gecesinin tüm alâmetleri gösterildi. Sonra unutturuldu. Sizler Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününün tek gecelerinde arayınız."[685]
İşte izahını yaptığımız hadislerinde de Resûlullah (s.a.v.) Kadir gecesinin Ramazan'ın 27. gecesi olabileceğim ifâde etmiştir.
Bediüzzaman da çeşitli mektubunda Kadir gecesinin zamanına dikkat çekmiştir. Meselâ bununla ilgili olarak şöyle der:
"Seksen küsur sene kıymetinde bulunan ve Ramazan-ı şerifin mecmuunda gizlenen"[686] "Âlem-i İslâmda Leyle-i Kadir telakkî edilen bu Ramazan-ı şerifin yirmi yedinci gecesinde"[687] "Yarın gece Leyle-i Kadir olma ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadri tahsis etmişler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor. înşaallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur."[688]
Bediüzzaman başka bir mektubunda da meâlen şöyle der: Hadis-i şerifin sırrıyla Ramazan-ı Şerifin ikinci yarısında, hususan son on gününde, hususan tek gecelerde, hususan yirmi yedisinde; seksen küsur sene bir ibâdet ömrünü kazandırabilen Leyle-i Kadrin ihyâsına."[689]
Niçin Gizlenmiş?
Bediüzzaman, bâzı şeylerin bazı şeyler içinde gizlenmesinin hikmetinin o şeyin diğer fertlerini de kıymetlendirmek için olduğunu söyler. Bu gibi şeyler açıklandıkça, diğer şeylerin değerden düştüğünü ifâde eder.[690] Kadir gecesi bilinmediğinden, Allah'ın sevgili kulları Ramazan'ın her gününü Kadir gecesi olabilir düşüncesiyle geçirmeye gayret göstermişlerdir. Nitekim pekçok velî zatlar gibi Bediüzzaman da Kadir gecesini bir gün öncesi ve bir gün sonrasıyla ihya etmiştir.[691]
Allah'ı Tesbih Etmenin Fazileti
192. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim "Sübhanallahi ve bihamdihi (Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ve Ona hamd ederim)" derse Cennette onun için bir hurma ağacı dikilir."[692]
İzah
Pek çok hadislerde mü'minler hamde zikre teşvik edilirler. Bu hadiste de kim "Sübhanallahi ve bihamdihi" derse, Cennette onun için hurma ağacı dikileceği bildirilerek, mü'minler bu iki tesbih kelimesini söylemeye teşvik edilmişlerdir. Bediüzzaman da bu hadisin izahı sadedinde meâlen şöyle der:
Dünyada yediğin meyveden sonra söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak şekillendirilip orada sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada "Elhamdülillah" yersin. Nimette ve yemek içinde onun sana Cenâb-ı Hakkın bir ihsanı ve bir iltifatı olduğunu gördüğünden, o lezzetli manevî şükür Cennette gayet lezzetli bir yemek suretinde sana verileceği hadisin ve Kur'ân'ın bildirmesiyle, hikmet ve rahmetin bir gereği olarak sabittir.[693]
Cennete İlk Çağrılacak Olanlar
193. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Cennete girmek için ilk çağrılacak olanlar bollukta da, darlıkta da Allah'a çokça hamd edenlerdir."[694]
İzah
Herşeyin bir ilki vardır. Mahşer yerinde de birçok ilk vardır. Meselâ kabrinden ilk kalkacak olan, ilk hesabı sorulacak ibâdet, ilk hesabı sorulacak nimet, ilk hesaplaşma bu ilklerden sadece bir kaçıdır. İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de Cennete ilk çağıralacak olanları bildirmiş ve bunların "bollukta ve darlıkta Allah'a çokça hamdedenler" olduğuna dikkat çekilmiştir.
Bir âyette Yüce Allah, takva sahiplerinden bahsederken, onları "Bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar"1 şeklinde tarif eder. Bollukta bağışta bulunmak nisbeten kolaydır. Fakat darlık ânında da bağışta bulunmak gerçekten zordur. Bunun içindir ki, Yüce Allah böylelerini takva sahipleri olarak vasıflandırmıştır.
İşte bu âyetle izahını yaptığımız hadis arasında bir benzerlik vardır. Bollukda bağışta bulunmak nisbeten kolay olduğu gibi; bolluk ânında Allah'a hamd etmek de nisbeten kolaydır. Yapılabilir. Fakat darlıkta da hamd etmek gerçekten zordur. Zaten zor olduğu içindir ki, bunu başarabilenler, Cennete girmek üzere ilk olarak çağrılacaklardır.[695]
Cennete Girmede Kavimlerini Geçenler
194. Ebû Ümâme el-Bahilî (r.a.) rivayet ediyor:
"Resûlullahı şöyle derken işittim:
"Cennete girmede ben Arapların öncüsü oldum. Süheyb Rumların öncüsü oldu. Bilal Habeşlilerin öncüsü oldu. Selman da İranlıların öncüsü oldu."[696]
İzah
Peygamberimiz Arapların ilk Müslümanı, Süheyb Rumların;
Bilal, Habeşlilerin, Selman da İranlıların ilk Müslümanı olduğu için hadiste bunların Cennete girmede kendi milletlerininin öncüsü olduklarını ifâde ediyor.
Hadiste geçen Sahabîler hakkında tafsilatlı bilgiyi Sahabîler Ansiklopedisi İsimli eserimize havale ederek burada özet bilgi vermek istiyoruz:
Selman, Selmân-ı Fârisi ismiyle şöhret bulan büyük Sahabîlerdendir. Aslen İranlıdır. Mecûsî bir ailenin çocuğu olduğu halde yollara düşerek hakkı aramış, Hıristiyan olmuş, hakkı bulmaya olan düşkünlüğü onu köle olmaya kadar götürmüş, efendilerinin tarlalarında çalışırken Resûlullahın Medine'ye hicret ettiğini duyunca hemen ona koşmuş ve İslâmiyetle şereflenmiştir. Peygamberimiz kendisini kölelikten kurtarmış ve "ehl-i beyti" arasında saymıştır.
Peygamberimizin çok sevdiği Hz. Selman, bir çok defalar onun iltifatına mazhar olmuş, ilminden feyiz almış ve âlim Sahabîler arasına katılmıştır. Peygamberimizin ona en büyük müjdelerinden birisi, "Cennet üç kişinin hasretini çeker: Ali, Ammar bin Yâsir ve Selmân'dır"[697] hadisi olmuştur.
Hz. Selman, Peygamberimizin vefatından sonra fetih ordularında kumandanlık yaptı. Hz. Ömer kendisini Medâin'e vali tayin etti.
Süheyb, Süheyb bin Sinan isimli Sahabîdir. Kendisi ilk Müslümanlardandır. O da hadisde Cennetlik oldukları haber verilen arkadaşları Selman (r.a.) ve Bilal (r.a.) gibi bir köle idi. Fakat o azâd edilmişti. Hamisiz olduğu için müşriklerin çok ağır işkencelerine mâruz kaldı.
Hz. Süheyb azad edildikten sonra çok çalışıp bir miktar mal edinmişti. Medine'ye hicret ederken müşrikler önünü kestiler ve şöyle dediler: "Sen Mekke'ye bir köle olarak geldin. Fakirdin. Bizim sayemizde zengin oldun. Burada kazandığın serveti beraberinde götürmek istiyorsun. Buna razı olamayız."
Süheyb şu cevabı verdi:
"Sizin gözünüz Mekke'deki servetimdedir. İlân ediyorum, ne kadar malım varsa hepsi sizin olsun. Çekilin yolumdan."
Bu teklif müşrikleri sevindirdi. Onu serbest bıraktılar. Medine'ye hicret eden Hz. Süheyb bunu Resûlullaha haber verdiğinde ondan şu müjdeyi aldı:
"Ey Ebû Yahya, sen bu alış verişten kârlı çıktın."
Hz. Süheyb, Hicretin 38. yılında vefat etti.
Bilal ise, Bilâl-i Habeşî ismiyle ve "Müezzinlerin efendisi" unvanıyla anılan Sahabîdir. İlk Müslümanlardandır. Köle olduğu için azılı müşrik Ümeyye bin Halef tarafından çok ağır işkencelere maruz bırakıldı. Fakat o inancı uğrunda bütün bu işkencelere katlandı, inancından asla taviz vermedi. Bunun dünyevî karşılığı olarak da Allah Hz. Ebû Bekir'in vasıtasıyla onu kölelikten kurtardı. Hz. Bilal Peygamberimizin sevgisini kazanmış bir Sahabî idi. Onun müezzini olarak şöhret buldu. 407 numaralı hadise de bakınız.[698]
İslâm Garip Olarak Başladı, Yine Garip Hale Gelecek
195. Sehl bin Sa'd (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Muhakkak İslâm garib olarak başladı, yine garib hale gelecektir. O gariplere müjdeler olsun" buyurdu.
"O garipler kimdir, ey Allah'ın Resulü?" denildi.
Resûlullah (s.a.v.),
"İnsanların bozulduğu zamanda bo-zulmayip başkalarını ıslaha çalışanlardır" buyurdu.[699]
İzah
Bâzıları bu hadisde geçen "seyeûd" fiilini "seyesîr" mânâsına nakıs fiil olarak telâkkî etmişler ve neticenin kötü olacağı mânâsını çıkarmışlardır. Bunun için İslâmın neticesinin iyi olmayacağı sanılarak ümitsizliğe düşülmüştür. Oysa "yeûd" fiilinde "yeniden başlama" mânâsı da vardır. Doğru olan da "yeûd" kelimesine bu mânâyı vermektir. Bu mânâ İslâm kültürüne de uygundur. Nitekim Peygamberimiz en zor şartlarda dahi mü'minlefi istikbalde yapacakları fetihlerle müjdelemiş, İslâmiyetin yer yüzüne hâkim olacağını bildirmiştir. Dolayısıyla ümmetini ümitsizliğe düşürmek Peygamberimizin yapmayacağı birşeydir.
Alimler, bu hadisin gayesinin neticenin kötü olacağını bildirerek korkutmak değil, müjdelemek olduğunu söylerler. Meselâ bunlardan Elmalılı Hamdi Yazır, Neml Sûresinin 93. âyetinin tefsirinde "İslâmiyetin istikbâli gece değil, gündüzdür; sönük değil, parlaktır. Ara sıra basan gece zulmetleri onu dinlendirip tekrar uyandırmak içindir" d
edikten sonra yukarıdaki hadis-i şerifi zikreder ve özet olarak şöyle der:
Birçok kimseler bu hadisi hep mü'minleri korkutmak için söylemişler, onları ümitsizliğe ve bedbinliğe sokmuşlardır. Bu hadis,
"İslâm garip olarak zuhur etti, ileride garip olarak zuhur edecek" manasınadır. Hadiste geçen "fetübâ (ne mutlu)" kelimesi, geleceğin karanlık olacağını söyleyerek korkutmak için değil, müjde içindir. Çünkü hadisde geçen "garipler" İslâm'ı ilk yayan bahtiyar kimseler gibidir.[700]
İslâmı ilk yayan bahtiyar kimselere niçin "garib" deniliyordu?
Şirkin, putperestliğin ve her türlü ahlâksızlığın yaygın olduğu Cahiliyye devrinde Peygamberimizin Allah'ın birliği inancıyla ortaya çıkıp müşriklerin inandıkları sayısız ilâhları "bir"e indirmesi onlar tarafından "garip" karşılanmıştı.
Müşrikler Peygamberimize îman eden kimselerin işkenceyi, hattâ ölümü dahi göze alarak sarsılmaz bir imanla ona bağlanmalarını da "garip" karşılamışlardı. O insanların Allah ve Resulü uğrunda, mallarını, mülklerini, ailelerini bırakarak Habeşistan'a ve Medine'ye hicret etmeleri de "garip" di. Kısacası müşriklere göre İslâmiyet de, Müslümanlar da "garip"di. Bu insanlar müşriklerin nazarında gariptiler fakat Allah'ın nazarında bahtiyardılar. Rabbimiz bunu bir âyet-i kerimede şöyle bildirir:
"O Peygambere îman eden, ona hürmet eden, düşmanlarına karşı ona yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nura [Kur'ân'a] uyanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir."[701]
Evet, Peygamberimiz bu hadislerinde Allah'ın bildirmesiyle asırlar sonrasını görmüş, İslâmiyetin ve Müslümanların İslâmiyetin ilk yıllarında olduğu gibi "garip" karşılanacaklarını, imanları uğrunda sıkıntı çekeceklerini bildirmiştir. "Ne mutlu o gariplere" buyurarak da bu "garipliğe" razı olanları, Allah ve Resulü uğrunda sıkıntı çekenleri müjdelemiştir.
Nitekim tarihin pekçok devirlerinde mü'minler "garip" karşılanmışlar, sıkıntı çekmişler, zindanlara atılmışlardır. Ülkemizde de Cumhuriyet devrinden sonra Allah'a îman eden, Ona ibâdet eden ve bu noktada taviz vermeyen mü'minler "garip" karşılanmış, eziyete tâbi tutulmuş, öldürülmüş, zindanlara atılmış, mesleklerinden olmuşlardır.
20. yüzyılın son yıllarında dahi insanlar İslâmiyeti savundukları için hapsedilmediler mi? Kız talebeler başlarını örttükleri için okuldan atılmadılar mı?
İşte, Peygamberimiz bu hadisleriyle İslâmiyet uğrunda çile çekenleri bir yönüyle Sahabîlere benzetmekte, sabretmelerini isteyerek "Ne mutlu o gariplere" ifadesiyle istikbalin böylelerin olduğunu müjdelemektedir.
Asrımızın en büyük "garip"lerinden birisi de en zor şartlarda dahi İslâmiyetin geleceğinin parlak olduğunu, istikbalde İslâmiyetin hükmedeceğini müjdeleyen Bediüzzaman'dır. Bediüzzaman Said Nursî, Allah, Peygamber ve Kur'ân dediği için memleketinden, talebelerinden koparılmış, çeşitli yerlere sürgüne gönderilmiş, zindanlara atılmış, defalarca zehirlenmiştir. Fakat bu hadisi düşünerek Allah'a şükretmiştir. Garipliğini ve bu hadisin kendisine nasıl tesellî verdiğini özetle nakletmek istiyoruz:
"Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip [atlayıp] bir kısmını sizlere hikâye edeceğim....
"İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş'et eden hazin bir gurbeti hissettim (...) Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim....
"Birden fesübhânallah dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm....
Birden nûr-u iman, feyz-i Kur'ân, lütf-u Rahman [iman nuru, Kur'ân'ın feyzi, Rahman olan Allah'ın lütfü] imdada yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nûrânî ünsiyet dairesine çevirdiler. Lisânım: 'Vekil olarak Allah yeter.'O ne güzel vekildir.' söyledi. Kalbim,
'Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur" âyetini[702] okudu. (...)
"Meşhur Hikem-i Atâiyyenin şu fıkrası: 'Cenâb-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?' Yâni: 'Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şeyi bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.' Ne derece âlî bir hakikat olduğunu gördüm ve 'Tûbâ il'1-kurabâ [Ne mutlu o gariplere]1 hadisinin sırrını anladım, şükrettim."[703]
Evet, bu hadis bâzılarının anladığı gibi bir ümitsizlik değil, bir müjdedir. İstikbalda İslâmın ufkunun bir müddet kararacağı, İslâmiyetin ilk yıllarında olduğu gibi Müslümanların sıkıntalara maruz kalacağı, fakat zaferin İslâmın olacağı haber verilerek Müslümanlardan bu sıkıntı ânında sabırlı olmaları istenmektedir. Bu sabrın neticesinde büyük bir mükâfat olduğu müjdelenmektedir. O karanlık devri yaşadık. Artık aydınlık ve nurlu devirler biz Müslümanları bekliyor. "Ümitvar olunuz, istikbalde en yüksek gür sada İslâmın olacaktır" müjdesinin aydınlığı ufkumuzda doğmak üzere. "Kışda gelenler" bizim "baharımıza" zemin hazırladılar. Allah onlardan razı olsun. Onları ve bizleri "garipler" kervanına dahil etsin.[704]
Cihada Gitmek Ve Anne Babanın İzni
196. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Düşman evinin kapısında bile olsa, anne babanın izni olmaksızın savaşa gitme."[705]
İzah
Umumî seferberlik ilân edilmesi veya kişinin asker olması gibi, üzerine farz olan bir cihada çıkması için anne ve babasından izin alması gerekmez. Ancak farz olmadığı halde, sadece sevap kazanmak düşüncesiyle savaşa çıkmak isteyen kimsenin anne ve babasından izin alması gerekir.
Bu konuda izahını yaptığımız hadisten başka daha birçok hadis vardır. Bir defasında bir zât Resûlullaha gelerek, "Ey Allah'ın Resulü, ben cihada çıkabilir miyim?" diye sormuştu.
Peygamberimiz (s.a.v.),
"Senin annen baban var mı?" buyurdu.
O zât, "Evet" cevabını verdi.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Öyle ise onların hizmetinde bulunarak cihad et."[706]
Bir defasında aynı soruyu soran birisine Peygamberimiz,
"Annen ve baban sana izin verdiler mi?" diye sormuş, o kimse "Hayır" cevabını verince de şöyle buyurmuştur:
"Git onlardan izin iste. Eğer izin verirlerse cihada katıl, yoksa onlara hizmet et."[707]
Farz olmadığı halde sevap kazanmak düşüncesiyle anne ve babasından izin almadan savaşa çıkan birisi günahkâr olur. Taberâni'nin rivayet ettiği ve ileride tamamının tercüme edeceğimiz bir hadisde, anne ve babasının izni olmadan cihada çıkan ve şehid olan kimsenin mahlukat arasında hesap bitinceye kadar bekletileceği, Cennete sokulmayacağı bildirilmiştir.[708]
Ancak sevap kazanılmak üzere cihada çıkmak için izin almak, Müslüman olan anne ve baba içindir. Şayet kişinin anne ve babası Müslüman değilse, onların iznini alması şart değildir.[709]
Yolculuk Dönüşünde Namaz Kılmak
197. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) yolculuktan döndüğünde iki rekât namaz kılardı.[710]
Sehiv Secdesi
198. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah bize öğle veya ikindi namazlarından birini kıldırdı. İki rekattan sonra selâm verdi. Bu arada "Namazmı kısaldı yoksa?" diyerek mescidden çıkanlar oldu. Cemaat içerisinde Ebû Bekir ve Ömer de vardı. Fakat onlar Resûlullahabirşey söylemekten çekindiler. Acelesi olanlar çıkıp gittiler. Resûlullah bir elini diğerinin üzerine gelecek şekilde mescidin tahtasının üzerine koydu. Bu esnada Zülyedeyn [iki elli] Bu ismi ona Resûlullah vermişti isimli biri kalktı, "Yâ Resulallah, unuttun mu yoksa namaz mı kısaldı?" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Unutmadım, namaz da kısaltılmadı" buyurdu. Sonra da oradakilere sordu.
Onlar, "Zülyedeyn doğru söylüyor" dediler.
Resûlullah geri döndü, normal rekâtları gibi veya daha uzunca iki rekât daha namaz kıldırdı. Sonra iki defa secde yaptı."[711]
İzah
Konuyla ilgili bir başka hadis de şöyledir:
"Şüphesiz namazla ilgili yeni birşey olursa onu size haber veririm. Ama ben ancak bir beşerim, sizin gibi ben de unuturum. Birşey unuttuğum zaman bana hatırlatınız."[712]
Bu hadisten Resûlullahın yerinden ayrıldıktan, hattâ konuştuktan sonra namazını tamamladığını öğreniyoruz. Mezhep âlimlerinin konu ile ilgili görüşleri şöyledir:
İmam Şafiî'ye göre böyle birinin namaza devam etmesi sahihtir.
İmam-ı A'zam ve talebelerine göre, İmam yanlışlıkla iki rekâtta selâm verirse, cami içerisinde hatırladığında ve konuşmadığında namazının kalan rekâtlarını tamamlayabilir. Camiden çıktıktan ve konuştuktan sonra namazı yeni baştan kılması gerekir. Hanefî mezhebi âlimlerine göre izahını yaptığımız hadisde konuştuktan sonra namaz kılmak ilk zamanlara mahsus bir ruhsat idi, sonradan bu hüküm değişti.
İmam Mâlik göre ise abdest bozulmadıkça ne kadar ara verilirse verilsin, kalan rekâtları kılmak caizdir.[713]
Gusülden Sonra Abdest Almak
199. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Gusülden sonra abdest alan bizden değildir."[714]
İzah
Guslün kendisi bir abdestir. Bir insan guslettikten sonra abdesti bozacak birşey olmadığı müddetçe, gusülle abdestli olarak yapılması gereken bütün ibâdetleri yapabilir; namaz kılabilir, Kur'ân okuyabilir. Dolayısıyla gusül abdestinden sonra yeniden abdest almaya gerek yoktur.
Hadiste geçen "Bizden değildir" ifâdesi, "Bizim sünnetimize uygun hareket etmiş olmaz" mânâsındadır. Nitekim Hz. Aişe'nîn rivayet ettiği şu hadis, Resûlullahın gusülden sonra abdest almadığını açıklar:
"Resûlullah (s.a.v.) gusleder, sabah namazının sünnetini ve farzını kılardı. Onun guslettikten sonra abdesti yenilediğini hatırlamıyorum."1
Gusülden sonra abdest almak sünnet olmamakla beraber, güsle başlarken abdest almak sünnettir.[715]
Zemzem
200. Ebû Zer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Zemzemden bahsetti. Zemzemin mübarek bir su olduğunu, lezzetli bir gıda ve hastalığa şifâ olduğunu bildirdi.[716]
İzah
Hadiste dikkat çekilen Zemzem, hacıların Mekke'den getirdikleri hemen herkesin bildiği bir sudur. Hadiste de ifâde edildiği gibi lezzetli ve şifalıdır.
Zemzem, Hz. İbrahim zamanında onun hanımı Hacer validemizle oğlu İsmail'in (a.s.) zor durumda kalması sebebiyle Cebrail'in (a.s.) ayağını yere vurması ile çıkmıştır. Tafsilat için Hanefi ve Şâfiîlere Göre Büyük İslâm İlmihali isimli eserimizin 598. sayfasına bakılabilir.[717]
Çok Ziyaret Etmek Sevgiyi Azaltır
201. Habib bin Mesleme rivayet ediyor:
"Az az ziyaret et ki sevgin artsın."[718]
İzah
Hadiste az ziyaretin sevgiyi artıracağına dikkat çekiliyor. Çünkü sık sık yapılan ziyaretler günlük hayatta da yaşadığımız gibi, ünsiyet peydah ettirir. Bir tanıdığımıza ilk gittiğimizde onun bize gösterdiği alaka ile sonraki günlerde yaptığımız sık sık ziyaretler esnasında gösterdiği alaka hiçbir zaman bir olmuyor.
Ancak hadiste geçen "az ziyaret" ziyareti bütün bütün azaltmak demek değildir. Bunun ortasını bulmak gerekir. Ayrıca eğer bir kimsenin ne kadar sık ziyaret edilse bundan memnun kaldığı bilinir, anlaşılırsa ve bu ziyaretlerle o kimseye manen faydalı olunuyorsa, böylelerini fazla ziyaret etmek hadisin sınırlamasına dâhil değildir. Çünkü mü'minler arasındaki irtibat çok mühimdir.[719]
İmamlık Ve Müezzinliğin Mesuliyeti
202. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"İmam namazda cemaatin kefili, müezzin de mutemetidir. Allah'ım, imamları hakda sebat ettir, müezzinleri de bağışla."[720]
İzah
İmamlık yüce ve kudsî bir meslek olmakla beraber, mes'uliyetlidir de. Yukarıdaki hadisde, imamın namaz esnasında cemaatin mes'uliyetini yüklendiğine dikkat çekilmektedir. Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"İmam kefildir. Eğer namazı iyi kıldırırsa sevap hem onadır, hem cemaatedir. Şayet kötü kıldırırsa, vebali kendinedir, cemaate birşey yoktur."[721]
Hadisde müezzinlerin de mutemeti olduğu ifâde edilmektedir. Bilhassa saat ve takvimlerin olmadığı zamanlarda müezzinler namaz vakitlerini, imsak ve iftar vakitlerini ilân ediyorlardı. Müslümanlar onların okudukları ezan ile namaz kılıyor, oruç açıyorlardı. Hadiste geçen mutemet kelimesi bunu ifâde etmektedir.
Hadisin son kısmında ise Peygamberimiz ağır bir mes'uliyet yüklenmiş olan imam ve müezzinlere duâ etmektedir.[722]
Kabir Azabı
203. Halid bin Urfata (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.),
"Karın ağrısından ölen kabrinde azap görmez" buyurduğunu işittim" diyor.[723]
İzah
Kabir azabı, inkarcı ve günahkâr kulların kabre konuldukları andan itibaren Kıyamete kadar maruz kalacakları azaptır. Gerek âyet-i kerimelerde, gerekse hadis-i şeriflerde kabir azabının olacağı açıkça anlatılmıştır. Meselâ Tekâsür Sûresinde kabir azabına şöyle işaret edilir:
"Çokluğunuzla övünmek, kabre girinceye kadar sizi oyaladı. Heyhat! Kabre girdikten sonra bileceksiniz. Sonra Kıyamette bileceksiniz."[724]
Peygamberimiz de birçok hadislerinde kabir azabını haber vermiştir. Meselâ bir hadislerinde kabirdekilere sabah akşam her gün Cehennemdeki yerlerinin gösterileceğini bildirmiştir.[725] Zaman zaman Ashabına kabir azabından Allah'a sığınmalarını tavsiye etmiştir.[726]
Peygamberler, Allah'ın sevgili kulları ve sevabı günahından fazla olan mü'minler kabirlerinde azaba çarptırılmazlar. Çeşitli hadislerde Allah yolunda şehid olanların, nöbet tutarken ölenlerin, Tebareke Sûresini devamlı olarak okuyanların, kelime-i tevhidi çok söyleyenlerin kabir azabından kurtulacakları bildirilmiştir. Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde de karın ağrısından ölenlerin kabir azabına çarptırılmayacaklarını bildirmiştir.
Bununla beraber, böylelerine azap verip vermemek Allah'ın, dilemesine bağlıdır. Fakat Allah'ın rahmetinin böyle kullarına kabir azabı çektirmeyeceği kuvvetle ümit edilir.
Kabir azabı hakkında tafsilatlı bilgiyi Ölüm Cenaze Kabir isimli eserimizin 313-326. sayfasına bakılabilir.[727]
Aklin Ehemmiyeti
204. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Kişi namaz, zekât, hac, umre ve cihad ehlinden olur, hattâ neyde hayır var diye hayrın miktarlarını dahi araştırır. Fakat Kıyamet gününde aklını kullanması ölçüsünde mükâfat görür."
Hadisleri Nakletmek
205. Ebû Kırsafa rivayet ediyor:
"Benim sözümü işitip anlayan ve ezberleyen ve onu kenin Allah yüzünü disinden daha âlim birisine ulaştıran kimse ağartsın. Üç meziyet vardır ki, kişi onlara sahip olduğunda kalbi kin beslemez. Bunlar:
1. Ameli tam bir ihlasla sırf Allah rızâsı için işlemek.
2. İdarecilere hayır tavsiyesinde bulunmak.
3. Ve İslâm cemaatinden ayrılmamak.[728]
İzah
İbni Mâce'de yer alan Zeyd bin Sâbit'in (r.a.) rivayetinde hadisin baş tarafı şöyledir:
"Benim sözümü işitip de başkasına tebliğ eden kişinin Allah yüzünü ağartsın. Çünkü fıkıh kaynağı olan nice hadisleri ezberleyen adamlar fıkıhçı değillerdir [o hadisi anlayamazlar]. Ve fıkıhçı olan nice hadis râvileri kendilerinden daha kuvvetli fıkıhçılara hadisleri iletebilirler."
Aynı yerde İbni Mes'ud'dan da (r.a.) şöyle bir hadis rivayet edilir:
"Bizden bir hadis işiterek onu tebliğ edenin Allah yüzünü ağartsın. Çünkü kendisine hadis tebliğ edilen nice insanlar, anlama ve gereği ile amel etme bakımından hadisi işitenden daha kuvvetli olabilirler."
Resûlullah bu konuşmayı Minâ'da yaptı.[729]
Resûlullahın bu sözleri günümüz için de geçerlidir. Çünkü hadisi bizzat Resûlullahtan işitme kaydı yoktur. Hadiste geçen "Benim sözümü işitip anlayan..." ifâdesi kimden olursa olsun hadisi işiten veya bir kitaptan okuyan kimseleri de içine alır.[730]
Hayvanlara Merhamet Etmek
206. Muaviye bin Kurre babasından rivayet ediyor:
"Yâ Resûlallah, ben koyun kesiyorum ama ona acıyorum" dedim.
Resûlullah,
"Koyuna acırsan, Allah da sana merhamet eder" buyurdu. [731]
İzah
Rabbimiz, insanı yeryüzüne halife olarak yaratmış, rahmetinin eseri olarak diğer varlıkları onun emrine ve hizmetine vermiştir. Güneş, ay, hava, yağmur, bitkiler, denizler, hayvanlar, hâsılı herşey insana hizmet eder. Rabbimiz bâzı âyetlerde hayvanları, içindekilerle beraber denizi insanın hizmetine verdiğini kudretine bir delil olarak zikreder ve şöyle buyurur:
"Ehil hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için giyinip korunacak ve istifade edeceğiniz şeyler vardır; üstelik etlerinden de yersiniz."[732]
Bir âyet ise şu mealdedir:
"O Allah ki, sizin için ehlî hayvanlar yarattı. Onların kimine biner, kiminin de etinden yersiniz."[733]
Görüldüğü gibi, hayvanlar insanların emrine verilmiştir. Dolayısıyla eti yenen hayvanları kesip yemekde dinen hiç bir mahzur bulunmamaktadır. Hadis, kesim işini yaparken onlara merhametli davranmak gerektiğini ikaz eder. Meselâ kesim yerine götürürken iyi davranılmalı, hayvanın karşısında bıçak bilenilmemelidir. Peygamberimiz (s.a.v.) kesmek üzere yatırdığı koyunun karşısında bıçağını bileyen bir Sahabîye şöyle buyurmuştur:
"Karşısında bıçağı bileyerek koyunu iki defa mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını koyunu yatırmadan önce bilesene!"[734]
"Tevbe Nerede?"
207. Huzeyfe (r.a.) rivayet ediyor:
"Yâ Resûlallah, dilim beni yaktı" dedim. Resûlullah,
"Tevbe, istiğfar ile aran nasıl? Muhakkak ben günde yüz defa Allah'tan bağışlanma diliyor ve Ona tevbe ediyorum" buyurdu.
Peygamberimizin bağışlanma dilemesi ile ilgili olarak 159 numaralı hadisin izahına bakınız.[735]
İmamdan Önce Hareket Etmek
208. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Cemaatla namaz kıldığında başını imamdan önce kaldıran kimse [kıyamet gününde] Allah'ın başını eşek başına döndürmesinden korkmuyor mu?"[736]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında hadis şöyledir:
"Biriniz rükû ve secdede başını imamdan önce kaldırdığı zaman Cenâb-ı Hakkın [kıyamet gününde] başını eşek başına veya suretini eşek suretine çevirerek dirilteceğinden korkmaz mı?"
İmama uyan kimse, tekbir alırken, rükûa eğilirken, secdeye giderken, rükûdan ve secdeden doğrulurken hep imamdan sonraya kalmalıdır. İmamdan önce hareket edenin namazı âlimlerin ekseriyetine göre sahih olsa da, kendisi günahkâr olur. Bir hadislerinde,
"Benden önce rükû ve secdeye gideni görmeyeyim"
buyuran[737] Peygamberimiz, yukarıdaki hadislerinde de imamdan önce hareket edenleri tehdit etmiştir. Konu ile ilgili daha başka hadisler de vardır. Meselâ bunlardan biri şu mealdedir:
"Başını imamdan önce kaldırıp indiren kimsenin alnı şeytanın elindedir."[738]
Belâya Sabretmek Mi, Afiyete Şükretmek Mi Daha Sevimli?
209. Ebu'd-Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:
Resülullah (s.a.v.) beladan ve sabrettiği takdirde belâya maruz kalana Allah'ın hazırladığı bol sevaptan; afiyetten ve şükrettiği takdirde Allah'ın afiyet içerisinde olana hazırladığı bol mükâfattan bahsetti.
Ben, "Ey Allah'ın Resulü, afiyete mazhar olup şükretmek, musibete maruz kalıp sabretmekten bana sevimli geliyor" dedim.
Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.),
"Resûlullah da senin gibi afiyeti seviyor" buyurdu.[739]
Kur'ân'ı Unutmamak İçin Tekrarlamak
210. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Kur'ân'ı sık sık tekrar etmek suretiyle hatırda tutunuz. Çünkü o garip kuşun vatanına uçmasından daha hızlı bir şekilde insanların hafızasından uzaklaşır."[740]
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis şu şekildedir:
"Devenin bağından kurtulup uzaklaşmasından daha hızlı bir şekilde insanların hafızasından uzaklaşır."[741]
Namazda Selâmdan Sonra Ne Denilir?
211. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) namazda selâm verdikten sonra "Allâhümme ente's-selâmü ve min ke's-selâm. Tebârekte yâ ze'1-celâli ve'1-ikram (Allah'ım, Sen her türlü noksan sıfatlardan uzak olan Selâmsın. Her türlü emniyet ve selâmet Sendendir. Sen noksanlardan münezzehsin. Ey sonsuz büyüklük ve ikram sahibi Allah'ım)" deyinceye kadar otururdu.[742]
İslâmiyet Selâmettir
212. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Bekr bin Vâil'e şöyle yazdı:
"Allah'ın Resulü Muhammed'den Bekr bin Vâile. Müslüman ol ki, selâmette olasın."[743]
Kurban Ne Zaman Kesilir?
213. Berâbin Âzib (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bir kimsenin bayram namazı kılınmadan önce kurban kesmesini yasakladı.[744]
İzah
İbni Mâce'deki rivayet şöyledir:
Uveymir bin Eşkar (r.a.) kurbanını bayram namazından önce kesmiş, sonra durumu Resûlullaha arzetmişti. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Tekrar kurban kes."
Müslim'deki rivayet ise şöyledir:
"Kim kurbanını namazdan önce kesti ise onun yerine bir başkasını kessin. Kim kesmediyse besmele ile kessin."
Hadislerde kurban'ın namazdan önce kesilmesi yasaklanmaktadır. Kurban bayram namazından sonra kesilebileceği gibi, bayramın üçüncü günü, güneş batıncaya kadar da kesilebilir.
Şâfiîlere göre ise kurban kesmenin son vakti bayramın dördüncü günü, güneşin batışına kadardır.
Kurban, bayram namazından önce kesilemeyeceği gibi, açıkladığımız vakitten sonra da Kurban bayramı için kurban olarak kesilemez. Bu durumda duruyorsa hayvanın kendisini, yoksa bedelini sadaka olarak vermek gerekir.[745]
İhramdan Önce Koku Sürünmek
214. Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v.) ihrama girmeden önce koku süründü.[746]
İzah
İhram, haccın farzlarındandır. Hac veya umreye veya her ikisine birden niyetlenerek aslında helâl olan fiil ve davranışları, belirli bir vakit için kişinin kendisine haram kılması demektir. Meselâ saç ve sakal tıraşı olmak aslında helâl olduğu halde ihramlıya haramdır.
İşte ihramlıya haram olan hareketlerden birisi de koku sürünmektir. Ancak ihrama girmeden önce koku sürünmek, hadisten de anlaşılacağı üzere ihramın sünnetlerindendir.[747]
Mü'min Olarak Ölebilmek
215. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Ademoğlu muhtelif tabakalar üzeredir. Bir kısmı mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar ve mü'min olarak ölür. Bir kısmı kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Bir kısmı da kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, mü'min olarak ölür."[748]
İzah
Hadisde insanların çeşitli tabakalarda olduğu nazara veriliyor ve bunlardan misâl olarak bir kaçı üzerinde duruluyor. Taberânî Mu'cemü'l-Evsat'ta hadisi "Bir kısmı mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür" ilâvesiyle rivayet etmiştir.
Hadiste geçen "Kâfir olarak doğar" ifâdeleri, "Kâfir bir anne babadan doğar" mânâsındadır. Çünkü başka bir hadiste her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğu bildirilmiştir.
Hadisde, kişinin kâfir veya mü'min olarak doğması; mü'min veya kâfir olarak yaşamasından ziyade akıbetin önemli olduğunu, nasıl doğar ve nasıl yaşarsa yaşasın ancak mü'min olarak öldüğü takdirde kurtulacağı nazara verilmektedir.[749]
Resûlullahın Ashabıyla İlgilenmesi
216. Mü'minleri annesi Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah sohbetine gelip giden birini göremez oldu.
"Filanı niçin göremiyorum?" diye sordu.
"O hasta" dediler.
"Kalkınız, onu ziyaret edelim" buyurdu.
Yanına girdiklerinde o ağladı. Resûlullah (s.a.v.) kendisine şöyle buyurdu:
"Ağlama! Cebrail (a.s.) bana humma hastalığının ümmetimin Cehennem hissesinden olduğunu haber verdi."[750]
İzah
Hadis, Resûlullahın Ashabıyla yakından ilgilendiğini gösteriyor. Ayrıca ateşli hastalıkların mü'minin Cehennemdeki hissesinden olduğu, bu dünyada böyle hastalıklara yakalanan mü'minlerin buna sabrettikleri takdirde Cehennemde azaba çarptırılmayacaklarmı nazara veriyor.[751]
Resûlullahın Bir Duası
217. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah'ım, acizlikten ve tenbellikten Sana sığınırım. Kalp katılığından, gafletten, başkasına yük olmaktan, zilletten ve miskinlikten Sana sığınıyorum. Günahkarlıktan, hakka ters düşmekten, iki yüzlülükten, işitsinler ve görsünler diye amel işlemekten Sana sığınırım. Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten, alaca hastalığından, cüzzamdan ve kötü hastalıklardan Sana sığınırım."[752]
Amr Bin Cemuh'un (r.a.) Fazileti
218. Ka'b bin Mâlik babasından rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Ey Seleme oğulları, efendiniz kimdir?" diye sordu.
Onlar, "Biz kendisini cimri olarak görmemize rağmen yine de efendimiz Ced bin Kays'tır" dediler.
Resûlullah şöyle buyurdu:
"Cimrilikten daha kötü bir hastalık var mıdır? Hayır, bundan böyle efendiniz dalgalı saçlı Amr bin Cemuh'tur."[753]
İzah
Peygamberimiz bu hadislerinde cimriliği kötü bir hastalık olarak vasıflandırmış, cimri olan birisinin efendi olamayacağını bildirmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) bununla ilgili olarak bir hadislerinde de, "Efendi cimri olamaz" şeklindedir.[754]
Peygamberimizin cimrinin efendi olamayacağını bildirmesinin bir hikmeti de cimriliğin sirayet edeceğidir. Bir kavmin efendisi cimri olursa, bu, diğer insanlara da sirayet eder.
Hadiste Peygamberimizin Selemeoğullarına efendi olarak tayin ettiği Amr bin Cemuh (r.a.) Medineli idi ve Selemeoğullarının reisi idi. Amr, cömertliği ile meşhur bir Sahabî idi. Zaten Resûlullahın onu kavmine efendi tayin etmesine sebep olan vasfı da buydu.
Amr bin Cemuh'un (r.a.) bir ayağı sakattı. Bu sebeple Resûlullah onun Bedir Savaşına katılmasına izin vermedi. Fakat Amr Uhud Savaşına katıldı ve bu savaşta iki oğluyla birlikte şehid düştü. Peygamberimiz bunun haber alınca,
"Amr ve oğulları şimdi Cennete ayak basmıştır" buyurdu.[755]
Her Takva Sahibi Ehl-i Beyttendir
219. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha Ehl-i Beytin kimler olduğu soruldu.
Resûlullah,
"Her takva sahibi" buyurdu ve
"Onun dostları emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlardır" âyetini okudu.[756]
İzah
Peygamberimizin (s.a.v.) hanımları, çocukları ve özellikle Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların neslinden gelenlere Ehl-i Beyt denir. Peygamberimiz (s.a.v.), bâzı hadislerinde, Hz. Selman gibi Sahabîlere,
"Sen benim ehl-i beytimdensin"
buyurarak bu halkayı genişletmiştir. Bu hadislerinde de ehl-i beyt halkasını daha da genişletirken, Ehl-i Beyte ayrıcalık kazandıran özelliğe de dikkat çekmiştir. O özellik takvadır. Takva ise Allah'tan layıkıyla korkmak, Ona hakkıyla kulluk etmek, emirlerini gönül hoşluğu ile yerine getirmek, haramlardan sakınmaktır. Böyle davrananlar manevî ehl-i beytten sayılır.[757]
Altın Ve Gümüş Kap Kullanmak
220. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Altın ve gümüş kaplardan birşey içenler muhakkak karınlarına Cehennem ateşi doldurur."[758]
İzah
Altın ve gümüş kaplardan dünyada kâfirler yer ve içerler. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde, "Bu kaplar dünyada onların, âhirette ise sizindir" buyurmuştur.
Müslim'de, geçen bir hadiste de,
"Dünyada gümüş kaptan bir şey içen, âhirette içmez" buyurmuştur.[759]
Altın zînet takmak kadına helâl olmakla beraber, altın ve gümüş kaplardan bir şey yiyip içmek kadın erkek her Müslümana yasaklanmıştır.[760]
Allah'ın Yardım Edeceği Ve Yardımını Keseceği Kimseler
221. İmran bin Husayn (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah kendisine samimiyetle bağlanan kişiye bütün zorluklarında yardım eder, ummadığı yerden onu rızıklandırır. Âhireti unutup dünyaya dalan kişiyi de dünyaya bırakır, yardımını keser."[761]
Ramazan Ayının Fazileti
222. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Ramazan'ın ilk gecesinde semâ kapıları açılır ve son gecesine kadar bir daha kapanmaz."[762]
İzah
Ramazan ayında semâ kapılarının açılmasından maksat, "rahmet kapılarının açılması'dır. Çünkü Peygamberimizin mübarek lisanında "ayların efendisi" şeklinde ifâdesini bulan[763] Ramazan, rahmet ayıdır, mağfiret ve bağışlanma ayıdır. Cehennemden kurtuluş ayıdır. Bu ayın kıymetini hakkıyla bilen kullar, Cehennemden kurtulurlar.
Ramazan ayında Cehennemin kapıları kapatılır, hiçbir kapısı açılmaz. Cennet kapıları ise sonuna kadar açılır, hiçbir kapısı kapanmaz.
Ramazan âyının fazileti hakkında Üç Aylar ve Mübarek Günler isimli eserimizin 14-24. sayfalarına bakılabilir.[764]
Kadınların Cihada Katılması
223. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Resülullaha "Ey Allah'ın Resulü, seninle beraber cihada çıkmak istiyorum" dedim.
"Ey Ümmü Seleme, kadınlar üzerine cihad farz kılınmadı" buyurdu.
"Yaralıları, göz ağrılarını tedavi ederim, su veririm" dedim.
"O zaman gel" buyurdu.[765]
İzah
Dinimize göre kadınlar ihtiyaç olduğunda savaşa katılıp geri hizmetlerde bulunabilirler. Hadis bunu ifâde etmektedir. Peygamberimiz zamanında bizzat savaşa katılıp müşriklerle cihad eden kadın Sahabîler de olmuştur. Meselâ asıl ismi Nesîbe Hatun olan Ümmü Ümâre (r.a.), Ümmü Süleym (r.a.), Peygamberimizin halası Safiyye (r.a.) bu kadınlardan bir kaçıdır.
Peygamberimizden sonra da Esma bint-i Yezid (r.a.) ve Resûlullahın süt teyzesi Ümmü Haram da (r.a.) savaşa katılmışlardır. Tafsilat için Hanımlara Fetvalar isimli eserimizin 320-326. sayfalarına bakılabilir.[766]
Cünübün Bir Şey Yiyip İçmesi
224. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) cünüp olduğunda, namaz abdesti gibi abdest almadan bir şey yemezdi.[767]
İzah
Cünüp oları bir mü'min maddî bakımdan pis ve necis sayılmaz; uğursuz kabul edilmez. Cünüp birisinin birşey yiyip içmesi için gusletmesi daha güzel olmakla beraber, şart değildir. Cünübün birşey yemeden önce abdest alması, en azından elini ağzını yıkaması ise sünnettir.[768]
Resûlullahın Şemaili
225. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) ne uzun, ne de kısa boyluydu. Orta boyluydu. Ne esmer, ne de çok beyazdı. Buğday tenli idi. Saçı ne çok kıvırcık, ne de düzdü. Onun saçı dalgalıydı.
Kırk yaşında peygamber olarak gönderildi. On yıl Mekke'de, on yıl da Medine'de ikâmet etti. Altmış yaşında vefat etti. Vefat ettiğinde saçında ve sakalında yirmi tane beyaz kıl yoktu.[769]
İzah
Peygamberimizin vücut yapısı yürürken ve konuşurken davranışları başka hadislerde de nazara verilir. Meselâ uzunca bir hadiste Resûlullah şöyle tarif edilir:
"Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) zâtında büyüktü. İnsanların gözünde ve gönlünde de büyüktü. Yüzü ayın ondördü gibi parlardı. Ne fazla uzun, ne de kısaydı, orta boyluydu. Kafası büyükçe idi. Saçı taralı, dalgaları düzgündü. Kolayca iki tarafa ayrılırdı. Uzattığında kulak memelerini geçmezdi. Buğday tenliydi. Geniş alınlıydı. Yay kaşlıydı. Kaşları gür olmakla birlikte birbirine girmiş değildi. İki kaşı ortasında bir damar vardı. Öfkelendiğinde hafifçe kabarırdı. Burnunun ucu hafif kalkıktı. Yüzünden nur saçılırdı. İyice dikkat etmeyen onu kalkık burunlu sanırdı. Gür sakallıydı. Yanakları düzgündü. Ağzı büyükçe idi. Dişleri inci gibi parlardı ve bitişik değildi. Göğsü hafif kıllıydı. Zarif boyunluydu ve gümüş rengindeydi. Vücut yapısı ahenkliydi. İri yapılıydı. Azaları uyumluydu. Göğsü ile karnı aynı hizadaydı. Göğsü ve omuzları genişçeydi. Kemikleri kalıncaydı. Vücudu nurluydu. Göğsünden göbeğine doğru kıldan ince bir hat uzanırdı. Bunun dışında memeleri ve karnında kıl yoktu. Kolları, omuzları ve göğsünün üst kısmı kılla kaplıydı. Kolları uzuncaydı. Avuçları genişçeydi. Parmakları düzgündü. El ve ayak parmaklan hafifçe kalın ve uzuncaydı. Düztaban değildi. Ayaklarının üzerinde eğrilik yoktu ve yıkandığında üzerinde su durmazdı. Yürüdüğünde ayaklarını yerde sürümez, adımlarını kaldırarak atardı. Yürürken hafifçe öne meylederdi. Mütevâzi yürürdü. Adımlarını genişçe atardı. Yüksekten inermişcesine yürürdü. Sağa ve sola baktığında bütün vücuduyla birlikte dönerdi. Önüne bakardı. Yere bakışı göğe bakışından fazlaydı. Bakışının büyük bir kısmı tefekküre yönelikti. Sahabîlerini arkadan takip ederdi. Karşılaştıklarına selâm verirdi."1
İzahını yaptığımız hadiste Hz. Enes'in "Resûlullah Mekke'de on sene kaldı" şeklindeki ifâdesi yuvarlak olarak söylenmiştir. Peygamberimiz Mekke'de on değil, on üç sene kalmıştır.[770]
Allah Az Sadakaya Çok Sevap Verir[771]
226. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah sadakayı ancak helâl olandan kabul eder. Sağ eliyle onu kabul eder, sonra bir adamın tayını ve deve yavrusunu büyüttüğü gibi büyütür. Hattâ bir lokma Uhud Dağı kadar olur."[772]
Tirmizî'de, şu ilâve vardır:
"Bunun Allahu Teâlânın kitabından delili, 'Onlar bilmezler mi ki Allah kullarının tevbesini ve sadakasını kabul eder'[773] ve 'Allah faizin bereketini giderip onu mahveder; sadakası verilen malı ise artırır'[774] âyetleridir."[775]
Namazda Safları Düzgün Tutmak
227. Berâ bin Âzib (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah, (s.a.v.),
"Namaz için saf tutarken birbirinize yaklaşın. Boşluk bırakmayın. Şeytan "evlâdi'l-hazef' gibi aranızda dolaşır" buyurdu.
Sahabîler, "evlâdi'l-hazef nedir?" diye sordular.
Resûlullah (s.a.v.),
"Yemen'de bulunan siyah koyun" buyurdu.[776]
İzah
Cemaatle namaz kılarken safları düzgün ve sık tutmak, cemaatle namazda aranan mühim hususlardan birisidir. Âlimlerin çoğunluğuna göre, cemaatla namazın sünnetlerindendîr. Safların düzgünlüğü, birinci ve onu takip eden saflarda namaz kılmanın fazileti ve sevabı hakkında pekçok hadis vardır. Yukarıdaki hadis de safları düzgün tutma ile ilgili hadislerden sadece birisidir. Konu ile ilgili bir başka hadis ise şu mealdedir:
"Saflarınızı düzgün tutun. Çünkü safları düzgün tutmak namazın güzelliğindendir."[777]
Peygamberimiz bir hadislerinde de saflarda omuzları aynı hizaya getirmeyi, aralardaki boşlukları doldurmayı istemiştir.[778]
356 numaralı hadisin izahına ve Ezan Cami Namaz isimli eserimizin 325-333. sayfalarına da bakınız. [779]
Büyüklenene Allah Gazap Eder
228. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Allah buyuruyor ki: 'Kuvvet ve üstünlük benim gömleğim, büyüklük kaftanımdır. Kim onları Benimle paylaşmaya kalkarsa ona azap ederim."[780]
İzah
Ebû Dâvud'dakî rivayet şöyledir;
"Allah azze vecelle buyuruyor ki: 'Büyüklük benim gömleğim, yücelik de kaftanımdır. Bunlardan birisi hakkında Benimle münakaşaya girişen olursa, onu Cehenneme atarım."
Hadiste Allah'ın büyüklük ve yüceliği gömlek ve kaftana benzetmesi, bu iki giyeceğin insanın vücudunu tamamen sarıp ona bir güzellik vermesi sebebiyledir. Büyüklük ve yücelik Allah'a en layık ve lüzumlu sıfat olduğu için bu benzetme yapılmıştır.[781]
Cenaze İçin Ayağa Kalkmak
229. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) önünden geçen cenaze için ancak Yahudi olduğundan dolayı ayağa kalktı.
Başka bir rivayet şöyledir:
Çünkü o bir Yahudi cenazesi idi. Kötü kokusu yüzünden kalktı.[782]
İzah
Cenaze için ayağa kalkılıp kalkılmayacağı hususunda iki görüş vardır. Bâzılarına göre cenaze için ayağa kalkılır. Bunlar bâzı hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Biriniz bir cenaze gördüğünde, onun peşisira gitmek istemezse, cenaze ilerleyinceye kadar veya cenaze yere indirilinceye kadar ayakta dursun."[783]
Cenaze için ayağa kalkmak ölüye tazim için değil, ölümün dehşet ve korkunçluğunu, ölümü yaratanı, cenaze ile birlikte olan melekleri tazim içindir. Nitekim Peygamberimiz yanından bir cenaze geçerken şöyle buyurmuştur:
"Ayağa kalkınız. Çünkü ölümde korku ve dehşet vardır."[784]
Âlimlerden bir kısmı bu hadisleri delil göstererek cenaze için ayağa kalkmak gerektiğini söylerlerken, bir kısmı da Peygamberimizin bu tatbikatının ilk zamanlara ait olduğunu, sonradan bunu terkettiğini söylerler. Bunların da hadislerden delilleri vardır. Bunlardan birisi şu mealdedir:
Hz. Ali diyor ki: "Resûlullah (s.a.v.) bir cenaze geçtiğinde ayağa kalktı, biz de kalktık. Sonraları ayağa kalkmayı terkedip oturdu, biz de ayağa kalkmayı terkedip oturduk."[785]
Yine Hz. Ali'nin rivayet ettiği bir başka hadis ise şu mealdedir:
"Resûlullah cenaze için sadece bir defa ayağa kalktı. Bu ayağa kalkma keyfiyeti ehl-i kitaba benzemeyi mucip oluyordu. Bu sebeple Cenâb-ı Hak tarafından yasaklandı. Bundan sonra Resûlullah cenaze geçerken ayağa kalkmadı."[786]
İşte izahını yaptığımız hadiste de Resûlullahın (s.a.v.) önünden geçen cenaze için ancak Yahudi olduğundan dolayı ayağa kalktığı, bunun sebebinin de cenazenin (maddî veya manevî) kötü kokusu olduğu nazara veriliyor.
Netice: İmâm-ı A'zam, İmam Mâlik ve İmam Şafiî, cenaze için ayağa kalkmakla ilgili hadislerin ilk zamanlara âit olduğu, sonraları ise hükmünün kaldırıldığı fikrindedirler. İmam Şafiî, "Bence cenaze geçerken oturmak, ayağa kalkmaktan daha güzeldir. Çünkü Resûlullahın son fiili böyle olmuştur" der. Buna göre cenaze için ayağa kalkmak mekruhtur.[787]
Namazdan Çalmak Nasıl Olur?
230. Abdullah bin Mugaffel (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Hırsızların en yamanı, namazından çalan kişidir" buyurdu.
"İnsan namazdan nasıl çalar?" dediler.
Resûlullah şöyle buyurdu:
"Rükû ve secdelerini tam yapmaz. İnsanların en cimrisi de selâm vermede cimrilik yapan kimsedir."[788]
İzah
Hadis, namazda tâdil-i erkânının ehemmiyetine dikkat çekmektedir. Tâdil-i erkân, kıyamda iken dimdik, rükûda iken dümdüz durmak, rükûdan kalktıktan sonra secdeye gitmeden belini iyice doğrultmak ve "sübhanallah" diyecek kadar öylece beklemek, iki secde arasında da "sübhanallah" diyecek kadar oturmaktır.
Zaten İlâhî bir hediye olan namazın zevkine varmak, bütün rükünlerini eksiksiz yapmak, aceleye getirmemekle mümkündür.
Tâdil-i erkân, İmam Ebû Yusuf ve İmam Şafiî'ye göre farzdır. Bu imamlara göre tâdil-i erkâna riâyet edilmeden kılınan namazı yeniden kılmak gerekir.
İmam-ı A'zam ve diğer talebesi İmam Muhammed'e göre ise tâdil-i erkân farz değil, vaciptir. Vacibin terki durumunda sehiv (yanılma) secdesi yapmak gerekir.
Tafsilat için Ezan Cami Namaz, ve Büyük İslâm İlmihali isimli eserlerimize bakılabilir.[789]
Cennete Ancak Mü'min Olanlar Girer
231. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahı şöyle buyururken işittim:
"Cennete ancak mü'min olanlar girer. Şüphesiz Allah bu dini günahkâr birinin eliyle de kuvvetlendirir."
90 numaralı hadisin izahına bakınız.[790]
Gece Çok Uyku Kıyamet Gününde İnsanı Fakir Bırakır
232. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
Süleyman'ın (a.s.) annesi ona şöyle dedi: "Gece çok uyuma. Çünkü çok uyku [gece ibâdet etmemek] insanı kıyamet günü fakir bırakır."[791]
Bir Malı Haksız Olarak Ele Geçirmek İçin Yemin Etmek
233. Abdullah bin Me'sud (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim haksız yere bir malı elde etmek için bile bile kuvvetli bir şekilde yemin ederse, Allah'ın huzuruna Allah kendisine gazap etmiş olarak çıkar."[792]
İzah
Müslim'deki rivayet şöyledir:
Eş'as bin Kays (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adamla aramızda Yemen'de münakaşalı bir yer vardı. Onu Resûlullaha (s.a.v.) dâva ettim.
"Delilin var mı?" diye sordu.
"Hayır" dedim.
"O halde hasmının yemin etmesi gerekir" buyurdu.
"Yemin istenildiğinde, o yemin etmekten çekinmez" dedim.
Şöyle buyurdu:
"Her kim yalancı olduğu halde yemin ederek bir Müslümanın malını elinden alırsa, Allah'ın gazabına uğrayarak İlâhî huzura çıkar."
Müslim deki bir başka rivayet ise şöyledir:
Resûlullah,
"Her kim yemini ile bir Müslümanın hakkını elinden alırsa, o kimseye Allah Cehennemi vacip kılmış, Cenneti de haram etmiş demektir" buyurdu.
Bir zât, "Pek az bir şey olsada mı yâ Resûlullah?" dedi. Resûlullah,
"Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa" buyurdu.[793]
Hadiste geçen "Bir Müslümanın hakkını elinden alırsa" ifâdesi, "Gayr-i müslimin hakkını elinden alanın" tehditin dışında kaldığı mânâsında anlaşılmamalıdır.[794]
Kızıl Denizi Geçerken Mûsâ (a.s.) Nasıl Duâ Etti?
234. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Musa'nın (a.s.) İsrâiloğullarını denizden [Kızıl Denizinden] geçerirken okuduğu duayı size öğreteyim mi?" buyurdu.
"Evet, yâ Resûlallah" dedik.
"Allah'ım, her türlü övgü Sana mahsustur, sıkıntılar Sana arzedilir. Yardım Senden istenir. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah'tandır' deyiniz."
Abdullah bin Mes'ud (r.a.), "Bu duayı Resûlullahtan işittiğim andan beri terk etmedim" der.[795]
İzah
Yüce Allah Hz. Musa'yı (a.s.) ve kardeşi Harun'u (a.s.) ilâhlık dâvasında bulunan Firavun'u ve ona imân eden halkını kendisine imâna davet için peygamber olarak görevlendirmişti. Hz. Mûsâ Firavun'u ve kavmini Allah'a imana çağırdı ise de onlardan çok az kimse iman etti. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Allah'ın emri ile kendisine iman eden İsrâiloğullarını yanına alarak geceleyin Mısır'ı terk etti.
Sabahleyin durumun farkına varan Firavun büyük bir ordu hazırlayarak onların peşine düştü. Çok geçmeden de yetiştiler. O arada Mûsâ (a.s.) ve beraberindekiler Kızıl Deniz önlerine gelmişlerdi. Durum çok kritikti. Önlerinde deniz, arkalarında ise canlarına kast eden Firavun ve ordusu vardı.
Mûsâ (a.s.) hiç telaşlanmadan Allah'ın emri üzerine elindeki asasını denize vurdu. Bir mucize olarak denizden İsrâiloğullarının kabileleri sayısınca on iki adet yol açıldı. İsrâiloğulları o yollardan karşıya geçtiler. Bunun gören Firavun ve ordusu da atlarını denize sürdüler, ancak onlar geçerken Allah denizin açılan kanatlarını birleştirdi ve onları denizde boğdu.
İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde Hz. Musa'nın Kızıl Denizi geçerken okuduğu duayı ümmetine haber vermektedir. Konunun tafsilatı için Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimize bakılabilir.[796]
Resûlullahın Ordu Kumandanlarına Tavsiyeleri
234. Büreyde bin Husayb (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) savaş için bir ordu gönderdiğinde ordu kumandanına şu emri verirdi:
"Allah'ın yolunda, Allah'ın ismiyle sefere çıkınız. Allah'ı inkar edenlerle çarpışınız.
Ganimet mallarına ihanet etmeyiniz.
Verdiğiniz söze vefasızlık etmeyiniz.
Küçük çocukları, kadınları ve ihtiyarları öldürmeyiniz.
Bir köy veya kale halkını kuşattığınız zaman onlara Allah ve Resulü adına eman vermeyiniz. Onlara kendiniz ve babanız adına eman veriniz. Çünkü sizin kendi ahdinizi ve babanızın ahdini bozmanız, Allah ve Resulünün ahdini bozmanızdan sizin için daha ehvendir."[797]
Allah'tan Nasıl İstekte Bulunulmalı?
236. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Bir istekte bulunduğunda o isteğinin verilmesi seni sevindirirse şöyle de:
Yüce ve büyük olan, tek olan, ortağı olmayan Allah'tan başka ilâh yoktur. Hakîm ve Kerîm olan, tek olan, ortağı olmayan Allah'tan başka ilâh yoktur. Kendisinden başka ilah olmayan, hayat ve hilim sahibi olan Allah'ın ismiyle başlarım. Büyük Arşın sahibi olan Allah'ın sânı ne yücedir. Alemlerin Rabbine hamd olsun."
"Onlar kendilerine vaad edilen azabı gördükleri gün, dünyada günün bir kısmından fazla kalmadıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Yoldan çıkmış bir topluluktan başkası helak edilir mi hiç?"[798] "O günü gördüklerinde sanırlar ki, dünyada ancak bir akşam yahut kuşluk vakti kalmışlardır."[799]
"Allah'ım, Senden Cennetine girmeme sebep olacak bağışlaman için gerekli olan amelleri yapmâyı, bütün iyi ameleleri başarmayı istiyorum.
Allah'ım, benim için bağışlamadığın günah bırakma. Kurtuluş vermediğin sıkıntı bırakma. Ödenmeyen borç bırakma. Dünya ve âhiret için istediğim şeylerden yerine getirmediğin bir şey bırakma. Bunu rahmetinle yap ey merhametlilerin en merhametlisi!"
Başka bir rivayette abdest alıp, iki rekât namaz kıldıktan, hamd ve salavâttan sonra bu duanın yapılması tavsiye edilir.[800]
Allah'ın Bir Va'di
237. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Allah bana ümmetimden dört bin kişiyi Cennete koyacağını vaad etti" buyurdu.
Ebû Bekir, "Bizim için artır yâ Resûlallah" dedi. Ömer, "Bu sana yeter ey Ebû Bekir" dedi.
Ebû Bekir, "Bırak beni ey Ömer. Hepimizi Cennete koymasının sana ne zararı var" dedi.
Ömer, "Eğer Allah dilese idi toptan da Cennete koyardı" dedi.
Resûlullah,
"Ömer doğru söyledi" buyurdu. [801]
Resûlullah Kendiliğinden Gaybı Bilmez
238. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bir düğünlerinde Ensar kadınlarına uğradı. Onlar şarkı söylüyorlardı. Hz. Âişe'ye hitaben, "Senin eşin meclislerde bulunur ve yarın ne olacağını bilir" dediler. Resûlullah şöyle buyurdu:
"Yarın ne olacağını ancak Allah bilir." [802]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda yer alan rivayet "İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var" dediler şeklindedir.
Peygamberimizin de ifâde ettiği gibi, Allah'tan başka hiç kimse yarın ne olacağını bilemez. Peygamberler, hattâ Peygamberimiz de buna dâhildir. Bu husus Kur'ân'da da açıkça bildirilmiştir. Meselâ yüce Allah önceki peygamberlerin haberlerini Resûlullaha vahyettikten sonra şöyle buyurur:
"Bunlar gaybdan haberlerdir ki, sana vahyederiz. Daha önce bunu ne sen biliyordun, ne de kavmin."[803]
Cuma Namazına Erken Gitmenin Fazileti
239. Semûre bin Cündüb (r.a.) rivayet ediyor:
"Cuma namazına gidiniz. İmama yakın durunuz. Kişi Cennet ehlinden iken, eğer Cuma namazına gitmeyi geciktirirse, Cennete girmesi de geciktirilmiş olur."[804]
İzah
Ebû Dâvud'da, yine Semûre (r.a.) tarafından rivayet edilen hadisin baş tarafı, "Zikri [hutbeyi] dinleyiniz" şeklinde gelmiştir.
Beyhaki'de ise hadis her iki şekliyle yer alır. Cuma namazına erken gelmenin faziletini bildiren bir başka hadis şu mealdedir:
"Cuma gününde her mescidin bütün kapılarında melekler bulunur. İlk önce gelenleri yazarlar. İmam minbere oturduğu zaman sayfalarını dürerler de hutbeyi dinlemeye gelirler. Sevap olarak önce gelenlere bir deve kurban etmiş gibi, ondan sonra gelene bir inek kurban etmiş gibi, ondan sonra gelene bir koç kurban etmiş gibi, ondan sonra gelene bir tavuk sadaka vermiş gibi, ondan sonra gelene de bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap yazarlar."[805]
Cuma günü melekler camilerin kapılarına oturup gelenleri yazarlarken, şeytanlar da çarşı ve pazarları dolaşırlar. Mü'minlere bâzı işlerini hatırlatarak onları Cuma namazına gitmekten alıkoymaya çalışırlar.[806]
Cemaatla Kılınan Namazın Sevabı
240. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Cemaatla kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan 25 derece daha fazla sevaptır."[807]
İzah
Konu ile ilgili başka bir rivayet şöyledir:
"Cemaatla kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür."[808]
Peygamberimiz her fırsatta ümmetini cemaatla namaz kılmaya teşvik etmiştir. Bütün bu hadisleri göz önünde bulunduran Hanefilerden Tahavî ve Kerhî ile Şafiî âlimleri, cemaatla namaz kılmanın farz-ı kifâye olduğuna hükmetmişlerdir. Buna göre Müslümanlardan bir grubun cemaatla namaz kılmalarıyla diğerlerinden mes'uliyet kalkar. Ancak bir yerde hiç kimse cemaatla namaz kılmazsa, bu durumda ora halkının tamamı günahkâr olur.
Hanefî, Mâliki ve Şâfiilerin çoğunluğuna göre ise cemaatla namaz farz değil, sünnet-i müekkededir. Onlar hadislerin farziyet ifâde etmeyeceğine hükmetmişlerdir.
Cemaatla namaz kılmanın sevabının bu iki hadisten birisinde yirmi yedi, birisinde yirmi beş olarak gösterilmesinin sebebi hususunda, âlimler çeşitli izahkırda bulunmuşlardır. Bütün bu izahları zikreden İbni Hacer, izahlar arasında yer alan "Yirmi yedi derece sevap kıraati açıktan okunan sabah, akşam ve yatsı namazlarına; yirmi beş derece sevap da kıraati gizli olan öğle ve ikindi namazlarına mahsustur" şeklindeki görüşü, "en uygun görüş" olarak kabul eder. İbni Hacer, daha sonra cemaatla kılınan namazlarda yirmi beş derece sevabı, her birini hadislerden çıkardığı cemaata devamdaki yirmi beş ayrı fazileti sayar. Sonra da kıraati açıktan olan namazlar için iki ayrı fazîlet daha ilâve eder. Bunlardan birkaçı şunlardır:
1. Namazı cemaatle kılma niyetiyle müezzinin dâvetine uymak,
2. Vaktin evvelinde erkenden camiye gitmek.
3. Cemaati beklemek.
4. İmamın başlangıç tekbirine yetişmek.
5. Allah huzurunda düzgün saf tutmak.
Diğer faziletler ve konunun tafsilatı için Ezan Cami Namaz isimli eserimizin 301-307. sayfalarına bakılabilir.
"Cemaatle kılınan namazlarda büyük bir sır vardır," diyen Bediüzzaman da, cemaatla namaz kılmanın sevabının bu derece fazla olması ile ilgili olarak, cemaattaki kimselerin birbirlerinin sevabına ortak olduğuna, cemaatle kılınan namazlarda bir kişinin aldığı sevabın diğerine de aynen yazıldığına, böylece cemaatın fertlerinin birbirleriyle manen yardımlaştıklarına dikkat çeker. Şunları söyler:
"Mü'minler, ibâdetlerinde, dualarında birbirlerine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki, her fert, kendi ibâdetlerinden kazandığı miktarda, pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor. Her bir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur; bilhassa Peygambere (a.s.m.). Ve keza, her bir fert, arkadaşlarının saadetlerinin zevk alır ve Hallâk-i kâinata ubudiyet etmeye [kâinatın Yaratıcısına ibâdet etmeye] ve saadet-i ebediyeye namzet olur.'[809]
Cemaatla namazın feyiz ve bereketinden istifade edebilmek için imamdan başka bir kişinin bile kâfi olduğu da unutulmamalıdır.[810]
Ahiretteki Hesaplaşma
241. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir din kardeşine her hangi bir haksızlıkta bulunmuşsa, dinar ve dirhemin bulunmayacağı kıyamet gününden önce o kimse ile helalleşsin. Çünkü bu zulmü yapanın, eğer iyilik ve ibâdeti varsa, zulüm yaptığı miktarda sevaplarından alınır. Eğer yoksa, zulmettiği kimsenin günahlarından alınıp ona yükletilir."[811]
İzah
İnsanların dirildikten sonra toplanacakları mahşer yerindeki manzaralardan birisi de hesaplaşmadır, yani birbirlerindeki hakların alınmasıdır. Yukarıdaki hadiste bu gerçek açıklanmıştır. Konuyla ilgili bir başka hadis de şu mealdedir:
Bir defasında Peygamberimiz Sahabîlerine,
"Müflis kimdir, bilinirisiniz?" diye sordu.
Sahabîler, "Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir" dediler. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:
"Ümmetimden asıl müflis şudur: Kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtıyla gelir; ama ona buna sövmüş, iftira etmiş, şunun bunun malını yemiş, onu bunu dövmüştür. Sonra onun iyiliklerinden bir kısmı şuna, bir kısmı diğerine verilir. Eğer kul haklarının tamamı ödenmeden, iyilikleri ile sevapları tükenirse, alacaklıların günahları alınıp onun üzerine yüklenir. Sonra da Cehenneme atılır." [812]
Resûlullah Çirkin İsimleri Değiştirirdi
242. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) çirkin bir isim işitse onu değiştirirdi. Bir defasında "afre=çorak" diye isimlendirilmiş bir yere uğradı. Orasını "hadıra=yeşil" diye isimlendirdi.[813]
Söylenildiğinde Allah'ın Affedeceği Sözler
243. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bana,
"Söylediğinde Allah'ın seni affedeceği bâzı sözler öğreteyim mi? Bu sözleri söylediğinde bağışlanacağına ben kefil oluyorum. Şöyle de: "Halîm ve Kerîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Yüce ve büyük olan Allah'tan başka ilah yoktur. Büyük Arşın Rabbi olan Allah bütün noksan sıfatlardan uzaktır. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."[814]
Hz. Ebû Bekir Ve Hz. Ömer'in Fazileti
244. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Yerdeki insanlar gökteki parlak yıldızları aradaki uzaklık sebebiyle güçlükle görebildikleri gibi, Cennette yüksek derecelere kavuşanları da kendilerinden aşağı derecelerde olanlar aradaki derece farkı sebebiyle zorlukla görebilirler. Ebû Bekir ve Ömer de o yüce derecelere kavuşanlardandır. Ebû Bekir ve Ömer bu derecelere ehildirler."[815]
"Ebû Bekir ve Ömer bu derecelere ehildirler" diye tercüme ettiğimiz "en'amâ" ifâdesi, "Hem daha da yüksektedirler" şeklinde de tercüme edilebilir.[816]
Peygamberimizin Ensara Duası
245. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:
"Allah'ım, Ensarı, Ensarın hanımlarını, çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını bağışla.[817]
İzah
Medineli Müslümanlar Ensar diye isimlendirilmişlerdi. Bu ismi almalarının sebebi, inançları uğrunda Mekke'den Medine'ye hicret eden Sahabîlere (Muhacirlere) yardım etmeleriydi. Zaten Ensar, "Yardım edenler" mânasına geliyordu. Onlar bu faziletleri sebebiyle kıyamete kadar okunacak bir kitap olan Kur'ân'da Âlemlerin yaratıcısı olan Allah'ın övgüsüne mazhar oldular. Yüce Allah onlan şöyle övdü:
"İman edip de hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimselerle [Muhacirler], onları barındıran ve onlara yardım eden kimseler [Ensar] ise gerçek mü'minlerin tâ kendileridir. Onlar için günahlarından bağışlanma ve Cennette tükenmez bir rızık vardır."[818]
Şu âyet de Allah'ın rızâsını kazandıklarını bildiriyor:
"İslâmda önceliği olan Muhacirler ve Ensar ile onları güzellikle takip ederek örnek alarak ve onları hayırla yâd edenlere gelince; Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. Allah onlara içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. Bu ise en büyük kurtuluştur."[819]
Duaya Karşılık Verilecek Vakit
246. İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.) "Gecenin hangi vaktinde yapılan duaya daha karşılık verilir?" diye soruldu.
Resûlullah,
"Gece yarısı" buyurdu.[820]
Vesvese
247. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adamın Resûlullaha (s.a.v.) gelerek "Ya Resûlullah, içimde öyle düşünceler geçiyor ki, eğer onları söylesem amelim boşa gider" dediğini duydum.
Resûlullah (s.a.v.),
"Bu vesvese ancak mü'mine gelir" buyurdu.[821]
İzah
Müslim'deki rivayet şöyledir:
Ashabından olanları Resûlullaha gelerek şöyle dediler:
"Gönüllerimizden öyle şeyler geçiyor ki, bizler onları söylemeyi bile büyük bir suç sayıyoruz." .
Resûlullah (s.a.v.),
"Gerçekten böyle bir, şey hissettiniz mi?" diye sordu.
"Evet" dediler. Şöyle buyurdu:
"İşte açık açık iman budur."
Ebû Dâvud'daki rivayet ise şöyledir:
"Ey Allah'ın Resulü" denildi. "Bazan içimizde öylesine çirkin bir şeyin ârız olduğunu görüyoruz ki, bunu söylemektense o şeyin bir kor parçası olup bizi yakması bize daha sevimli geliyor."
Resûlullah bu söze karşılık olarak şöyle buyurdu:
"Allâhü ekber, Allâhü ekber! Şeytanın hilesini vesveseye çeviren Allah'a hamd olsun!"
Evet, Yüce Rabbimiz, kalbe iradesiz olarak gelen ve kul tarafından tasdik edilmeyen, kabul görmeyen vesveselerden dolayı onu hesaba çekmeyecektir. Peygamberimiz bir başka hadislerinde dili ile söylemedikçe ve gereği ile amel etmedikçe mü'minlerin kalplerinden geçen şeylerden dolayı hesaba çekilmeyeceklerini şöyle bildirmiştir:
"Dilleriyle söylemedikçe ve fiilen yapmadıkça, Allah ümmetimin kalbinden geçirdiği şeyleri onlar için bağışlamıştır."[822]
İradesiz olarak kalbe gelen ve tasdik edilmeyen düşüncelerden dolayı mü'min hesaba çekilmeyeceği gibi, bu, onun imanına da bir zarar vermez. Bediüzzaman kişinin kalbinden geçirdiği vesveselerin onun imanına bir zarar vermeyeceğini meâlen şöyle açıklar:
Nasıl ki, aynadaki yılanın sureti ısırmaz, ateşin görüntüsü yakmaz, necasetin görüntüsü kirletmez. Öyle de, hayal veya fikir aynasında, küfriyatm, şirkin akisleri, dalâletin gölgeleri ve çirkin sözlerin hayal edilmesi itikadı bozmaz, imanı değiştirmez. Çünkü, "Sövmeyi hayal etmek sövmek olmadığı gibi, küfrü hayal etmek de küfür değildir, dalâleti düşünmek de dalâlet değildir.[823]
Küfrü hayal etmenin küfür olmadığı hususunda tafsilatlı bilgiyi Bediüzzamariın Görüşleri Işığında Kadere İman isimli eserimizin 198-202. sayfalarında bulabilirsiniz.
Bu izahtan sonra biraz da hadisin son kısmında geçen "Bu vesvese ancak mü'mîne gelir" ifâdesi üzerinde duralım.
Şeytan ancak aldatamadığı, hakimiyet kuramadığı kimselere vesvese verir, böylece onun temiz ve sağlam imanına zarar vermeye çalışır. Kâfire ise istediğini yaptırdığından ona vesvese vermek için gelmez. Aliyyül Kârî, bu gerçeği, "Boş eve hırsız girmez" şeklinde ifâde etmiştir.
Bediüzzaman da, vesvesenin mü'minlere bir belâ olarak arız olmasının hikmeti hakkında meâlen şöyle der:
Aşırıya kaçmamak, hem galebe çalmamak şartıyla vesvese uyanıklığa sebeptir, araştırmaya davet eder, ciddiyete sebep olur, lâkaydlığı attırır. Onun için mutlak hikmet sahibi olan Yüce Allah, şu imtihan dünyasında, şu müsabaka meydanında, bize teşvik kamçısı olması için vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet vesvese fazla incitse, rahmet ve hikmet sahibi olan Yüce Allah'a şikâyet etmeli, "Rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım (Eûzü billahi mine'ş-şeytânirrâcîm)" demeli.[824]
İşte Peygamberimizin "Bu vesvese ancak mü'mine gelir" buyurmasının mânâsı budur. Kur'ân'ın bâzı âyetlerine baktığımızda Resûlullahın da zaman zaman vesveseye maruz kalabildiğini görüyoruz. Nitekim şu âyette Yüce Allah onu ikaz etmiştir:
"Eğer sana indirdiğimiz kitapta anlatılan bu kıssalar hakkında bir şüphen varsa, sana indirilenden evvel indirilmiş kitapları okuyanlara sor. Andolsun ki sana Rabbinden hak olan kitap gelmiştir; sakın şüphe edenlerden olma."[825]
Müslim'de yer alan hadiste Peygamberimiz (s.a.v.),
"İşte açık açık iman budur"
buyurarak takdir ettiği şey, Sahabîlerin kalplerinden geçen kötü düşüncelere inanmak şöyle dursun, onu söylemekten dahi çekinmeleridir. Yoksa vesvese açık iman demek değildir. Vesvese şeytanın bir tuzağıdır.
Kul böyle vesveselere maruz kaldığında telaşlanmadan imanı kuvvetlendiren âyetlerden okumalıdır.[826]
Zemzem Ayakta Mı, Oturularak Mı İçilir?
248. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Ben Resûlullahın zemzemi ayakta içtiğini gördüm."[827]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis Abdullah bin Abbas'tan (r.a.) rivayet edilir ve şöyledir:
"Resûlullaha (s.a.v.) zemzem sundum, onu ayakta iken içti."
Bu hadislerde Resûlullahın (s.a.v.) zemzemi ayakta içtiği bildirilmektedir. Oysa o bir hadislerinde ayakta su içmeyi yasaklamıştır.[828]
Bu sebeple hadis âlimleri bu farklı iki rivayeti birleştirirler. Meselâ İmam Nevevî bu iki farklı rivayet için şöyle der:
"Ayakta su içmeyle ilgili hadislerdeki yasaklık tenzîhen mekruhluk içindir. Ayakta su içmesi ise ayakta su içmenin caiz olduğunu göstermek içindir."
İmam Suyûtî de Resûlullahın (s.a.v.) zemzemi ayakta içmesinin sebebini şöyle açıklar:
"Resûlullahın zemzemi ayakta içmesi, ayakta su içmenin câizliğini açıklama mânâsındadır. Şöyle de denebilir: Kalabalık sebebiyle Peygamberimiz oturacak yer bulamadığı veya zemzem kuyusunun çevresi ıslak olduğu için ayakta içmiştir."
Netice, Hanefî âlimleri, Abdullah bin Abbas'ın (r.a.) rivayet ettiği hadise dayanarak zemzemi ayakta içmenin sünnet olduğuna hükmetmişlerdir. İzahını yaptığımız Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiği hadis de Resûlullahın ayakta zemzem içtiğini ifâde etmektedir.
Şâfiîler ise ayakta su içmekle ilgili hadisleri tenzihen mekruhluk şeklinde yorumlarlar, bu hadisi de ayakta su içmenin câizliğine yorumlarlar.
Böyle olunca zemzem içen kimse ayakta içebileceği gibi, oturarak da içebilir. Serbesttir.[829]
Cuma Günü Cemaatı Rahatsız Etmemek
249. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) bir Cuma gününde,
"Ey Müslümanlar, muhakkak ki bu, Allah'ın size bayram kıldığı bir gündür. Bu günde yıkanınız ve misvaklanınız" buyurdu.[830]
İzah
Cuma günü birçok insan camide toplanır. İnsanların bir araya toplandıkları yerlerde ise birbirlerini rahatsız etmeleri kaçınılmazdır. İşte Resûlullah (s.a.v.) çeşitli hadislerinde ümmetine toplu bulundukları zamanlarda birbirlerini rahatsız etmemeleri için tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ soğan ve sarımsak yiyenlerin bu bitkilerin kokusu ağızlarında kaldığı müddetçe cemaate gelmemelerini istemiştir.
İşte bu hadislerinde de yine birbirlerine rahatsızlık vermemeleri için Cuma namazına giderken banyo yapmalarını, dişlerini misvaklamalarını, yani fırçalamalarını istemiştir.[831]
Ölümden Sonra İnsanın Başına Neler Gelecek?
250. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Eğer insan ölümden sonra başına gelecekleri bilseydi, birşey yemez ve birşey içmezdi. Sadece göğsünü döverek ağlardı."[832]
İzah
Bâzı gafil kimseler ölen biri hakkında "ebedî istirahatgâhına çekildi" derler. Oysa insan kabre girip rahatla yatamaz.[833] Aslında kabre konan biri kabir kapısıyla yeni bir hayat yolculuğuna çıkmaktadır. Bediüzzaman'ın dediği gibi, insan, ruhlar âleminden, anne rahminden, çocukluktan, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçen uzun bir imtihan yolculuğundadır.[834]
İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde, insanın ölümden sonraki olan bu yolculuğunda başına çok büyük hadiselerin geleceğini haber veriyor. Nedir bunlar?
Kişi eğer günahkârsa kabirde çeşitli şekillerde azap görecektir. Cesedi kabirde çürürken ruhu Cehennemde azaba çarptırılacaktır.
Kıyamet koptuğunda kabrinde bunun dehşetini hissedecektir. Diriliş için sûra üflendiğinde şaşkın şaşkın kabrinden kalkacak, sonra dehşetli bir şekilde mahşer yerine sevkedilecektir.
Mahşer yerinde Allah'a arz için uzun bir müddet bekleyecek, bu bekleme esnasında gerek sıcaktan, gerekse sıkıntıdan boynuna kadar tere gömülecektir.
Sonra hesap için Allah'a arzedilecek, Cenâb-ı Hak onunla konuşacak, kendisini verdiği nimetlerden, emir ve yasaklarını yerine getirip getirmediğinden hesaba çekecektir.
Sonra amel defterleri açılacak, küçük büyük bütün günahlarını o defterinde yazılmış olarak bulacaktır.
Ardından Allah ağzına mühür vurarak derisini, el ve ayaklarını konuşturacak, onlara aleyhine şahitlik yaptıracaktır. Ayrıca günah işlediği yerler işlediği günahları teker teker sayıp ortaya serecektir.
Eğer Allah'ın affına mazhar olmazsa gizli veya açıktan işlediği bütün günahları mahşer halkına teşhir edilecektir.
Sonra mizana gidilecek, ameller tartılacak, kişinin merak ve heyecandan gözleri yerinden çıkacak gibi olacaktır. Üzerinde kul hakkı var ise sevapları alınıp hak sahiplerine verilecek, bu yetmezse hak sahibinin günahları sırtına yüklenecektir.
Sonra da Cehennem üzerine kumları kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat köprüsüne sürülecek, alev alev yanan ateşlerin üzerinden karşıya geçmesi istenecektir.
Bütün bu zorluklardan kurtulamadığında da sırat köprüsünün üzerinden Cehenneme yuvarlanacak, orada dehşetli bir azaba çarptırılacaktır.
Eğer insan bütün bunları düşünecek olsa, Peygamberimizin de (s.a.v.) ifâde ettiği gibi birşey yemez, içmez ve devamlı olarak göğsünü döverdi.
İnsan oğlunun ölümle başlayan bu yolculuğu için Ölüm Cenaze Kabir ile Ölümden Sonra Diriliş isimli eserlerimize bakılabilir.[835]
Kişi İsmini Bilmediği Birine Nasıl Seslenmeli?
251. Yezid bin Câriye babasından rivayet ediyor: Resûlullahın (s.a.v.) yanında bulunduğumda, birisinin ismini bilemezse,
"Ey Abdullah [Allah'ın kulunun] oğlu" derdi. [836]
İki Büyük Emânet
252. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Size birincisi ikincisinden daha büyük olan iki ağır emânet bırakıyorum. Biri semâdan yere uzanmış olan Allah'ın kitabı Kur'ân, diğeri de ailem, Ehl-i Beytimdir. Bu ikisi Havzın başında yanıma varıncaya kadar birbirinden ayrılmaz."[837]
İzah
Tirmizîdeki rivayetin son kısmı şöyledir:
"...Bu ikisine yapışanlar tâ Kevser havuzunun başında bana gelinceye kadar asla doğru yoldan ayrılmayacaklardır. Sakın, sakın! Size bıraktığım bu iki emânet hususunda, bana nasıl olur da sırt çevirirsiniz?"
Hadisin diğer rivayetinde, bırakılan ikinci emânet, "sünnet" olarak zikredilir.
Peygamberimizin bu hadislerinde Kur'ân ile beraber Ehl-i Beytini bizlere emânet olarak bırakması, sadece akrabalık bağarından kaynaklanmıyordu. Ehl-i Beytine dikkat çekmesinin çok daha mühim sebepleri vardı.
Bediüzzaman bu hikmetleri şöyle açıklar. (Meâlen alıyoruz):
Resûlullah bu hadisiyle Ehl-i Beytine dikkat çekiyor. Çünkü, sünnet-i seniyyenin kaynağı, koruyucusu ve her cihetle ona sahip çıkmakla mükellef olan Ehl-i Beyttir.
İşte bu sır içindir ki, ümmetinin Kitap ve sünnete tâbi olmalarını istemiştir. Demek Ehl-i Beytten peygamberlik vazifesi gereği muradı, sünnet-i seniyyesidir. Sünnet-i seniyyeye tâbi olmayı terk eden, hakikî Ehl-i Beytten olmadığı gibi, Ehl-i Beyte hakikî dost da olamaz.
Hem ümmetini Ehl-i Beyt etrafında toplamak isteme arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Ehl-i Beytin çok çoğalacağını, Allah'ın bi id irmesiyle bilmiş ve İslâmiyetin zayıflayacağını anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve dayanışma içerisinde olan çok bir topluluk lâzım ki, İslâm âleminin manevî yükselmesine kaynak ve merkez olabilsin. Allah'ın izni ile düşünmüş ve ümmetinin Ehl-i Beyt etrafında toplanmasını arzu etmiş.
Evet, Ehl-i Beyt mensupları, inanç ve iman hususunda başkalarından çok ileri olmasa da, yine teslim olma, sahip çıkma ve taraftarlıkta çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve soy itibarıyla taraftardırlar. Soydan gelen taraftarlık, zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün dedelerinin bağlandığı, şeref kazandığı, canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddetli tarafgirlik ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle İslâm dini lehinde küçük bir delili kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir delil gördükten sonra ancak taraftar olur, sahip çıkar.[838]
Diğer taraftan, Peygamberimiz (s.a.v.) bu nurlu nesilden gelecek Şâh-ı Geylânî, Câfer-i Sâdık, Zeynelâbidîn gibi zâtları görmüş, onların İslâmiyete yapacakları büyük hizmetleri hissetmiş, bunun için de ümmetinden Ehl-i Beytini sevmesini ve etrafında toplanmasını istemişti. Resûlullahın Ehl-i Beytini sevmesinde, bunu ümmetinden de istemesinde, elbette bu zâtların mühim hisseleri vardı.[839]
Namaz Önce İki Rekât Olarak Farz Kılındı
254. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Namaz iki rekat olarak farz kılındı. Sonra yolcu olmayan için artırıldı, yolcu olan için aynen bırakıldı."[840]
İzah
Hadiste de ifâde edildiği gibi, namaz ikişer rekât olarak farz kılınmıştı. Müsned'deki rivayette akşam namazının bundan istisna olduğu, bu namazın üç rekât olarak farz kılındığı bildirilir. Bir rivayette namazın hicretten sonra dört rekâta çıkarıldığı ifâde edilir. Yine Müsned'de yer alan rivayette, Hz. Âişe kıraatinin uzunluğu sebebiyle sabah namazının yine iki rekât olarak bırakıldığını bildirir.[841]
Cünübün Orucu
254. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) ihtilam olmaksızın cünüp olarak sabahlar, sonra gusleder ve orucuna devam ederdi.[842]
İzah
Kişinin cünüp olarak sabahlaması orucuna bir zarar vermez. Hadisten de anlaşılacağı gibi, Peygamberimiz hanımıyla cinsî münâsebette bulunduktan sonra cünüp olarak sabahlamış, namazdan önce gusletmiş, orucunu tutmuştur. Ancak güneş doğmadan önce gusletmek gerekir. Gusledilmerliğinde sabah namazı geçeceğinden, haram işlenilmiş olunur.
Burada Resûlullahın cünüp olarak sabahladıkları zamanlarda abdest alarak yattığını da hatırlatalım.[843]
Âdet Ve Nifas Halindeki Kadının Haccı
255. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor;
"Lohusa olan ve âdet gören kadın yıkanır, ihrama girer, hac vazifelerinin tamamını yapar, ancak temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf edemez."[844]
İzah
Âdet ve nifas halindeki kadının Kur'ân okuması, camiye girmesi, namaz kılması, oruç tutması haram olduğu gibi, Kabe'yi tavaf etmesi de haramdır. Bu tavaf, ister haccın farzlarından sayılan ziyaret tavafı, isterse değişik zamanlarda yapılan nafile tavaflar olsun fark etmez. Çünkü Kabe mü'minlerin kıblesi, yeryüzünün ilk mescidi, İslâmın en mühim rükünlerinden birisi olan haccın farzının yerine getirildiği mukaddes bîr yerdir. Bu sebeple buraya hayız ve nifas gibi manevî kirlilik halinde girmek caiz değildir. İzahını yaptığımız hadis bunu ifâde eder. Konu ile iglili bir başka hadis ise şu mealdedir:
Biz hac için Resûlullah ile beraber yola çıktık. Şerife veya buraya yakın bir yere vardığımızda ben âdet gördüm. 'Hac vazifemi yapamayacağım' diye ağlamaya başladım. Resûlullah beni ağlarken görünce yanıma geldi.
"Neyin var, âdet mi gördün yoksa?" diye sordu.
"Evet"dedim.
Resûlullah şöyle buyurdu:
"Bu hal Allah'ın Âdem'in (a.s.) kızlarına yazdığı, takdir buyurduğu bir şeydir. Bu sebeple sen hac vazifelerinin hepsini yerine getir, yapmaya çalış. Fakat âdet halin geçinceye kadar Kabe'yi tavaf etme."[845]
Evet, hacda iken âdet gören kadınlar Arafat'ta, Müzdelife'de vakfe yapabilir, Mina'da şeytan taşlayabilir, fakat temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf edemezler. Temizlendikten sonra Kabe'yi tavaf ederler, ardından da sa'y yaparlar. Tafsilatı için Hanımlara Fetvalar isimli eserimizin 160, 161. sayfalarına bakılabilir.[846]
Mut'a Nikahı
256. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) kadınlarla mut'a nikahı yapmayı yasakladı.[847]
İzah
İslâmiyetten önce Câhiliyye Devri Araplarınca yaygın olan mut'a nikâhı, belirli bir vakit için kıyılan nikâhtır. Bu nikâhta bir erkek, meselâ bir aylığına, bir seneliğine gibi belirli bir vakit için bir kadınla anlaşır, onunla beraber olur. Bu vakit bittiğinde boşamaya bile gerek kalmadan kendiliğinden birbirinden ayrılırlar. Mut'a nikâhının bir başka şeklinde ise, "Şu kadar beraber olmak üzere" gibi bir vakit konuşulmaz, nikâh, "Erkeğin kadınla yaşamak istediği müddetçe" şeklinde bir kayda bağlanır.
Bu evlilikte gaye bir yuva kurmak, neslin devamını temin etmek, bir ömür boyu beraber yaşamak değil, belirli bir vakit için şehvet duygusunu tatmin etmektir. Mut'a nikahıyla evlenenler birbirine mirasçı olamazlar.
İşte bunun içindir ki, dinimizde Câhiliyye Devrinin bu şekli tedricî bir şekilde haram kılındı. Hadis, bu yasağı ifade eder. Konu ile ilgili bir başka hadis ise şöyledir:
"Ey insanlar! Ben mut'a nikahıyla evlenmek için sizlere izin vermiştim. İyi biliniz ki, Allah geçici nikâhla kadınlardan faydalanmayı kıyamet gününe kadar haram kılınmıştır. Artık kimin yanında mut'a nikahıyla evlendiği kadınlardan varsa onu derhal bıraksın."[848]
Konunun tafsilatı için Hanefî ve Şâfiîlere Göre Evlilik ve Aile isimli eserimize bakınız.[849]
Ayrılırken Selâm Vermek
257. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz bir topluluğa geldiğinde selâm versin, oradan kalkıp ayrılınca da selâm versin. Şüphesiz bu selâmlardan birincisi ikincisinden daha hak değildir."[850]
Namaz Kılmayan Kâfir Olur Mu?
258. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
"Kul ile küfür arasında sadece namazın terki vardır."[851]
İzah
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre farziyetini inkâr etmediği müddetçe namaz kılmayan birisi kâfir olmaz.
Ancak namazı terketmek büyük günahlardandır. Her bir günah içerisinde küfre gidecek bir yol olduğu unutulmamalıdır. Namaz gibi dinin direği olan bir ibâdeti terk eden birisi, diğer ibâdetlerinde de tenbellik gösterir. Böyle birisinin vazifesini yapmamaktan gelen korku ile Allah'ı, Cennet ve Cehennemi inkâr etmesi çok kolaydır. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde namazı terkeden birisinin zamanla küfre düşebileceğine dikkat çekmiştir. Evet, bir Müslümanı küfürden alıkoyan şey namaz kılmasıdır. Namazı kılmadığında artık o kimse ile şirk ve küfür arasındaki mâni kalkmış olur.
Hadisten maksat, sûreten küfür ve kâfirlere benzemek de olabilir. Çünkü namaz kılan bir mü'min bununla kâfirden ayırt edilir. Namaz kılmayan mü'min ile kâfir arasında görünüşte bir fark bulunmamaktadır.[852]
Ehl-i Beytin Fazileti
259. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
"Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor"
âyeti, beş kişi hakkında nazil oldu. Bunlar: Resûlullah (s.a.v.), Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'dir.[853]
Fidye Karşılığı Esirleri Serbest Bırakmak
260. Yezid bin Nu'man babasından rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.), Bedir esirlerinin her birisini 4000 dirhem fidye karşılığında serbest bıraktı.[854]
İzah
Peygamberimiz Mekke'de dâvasını açıkladığında müşriklerin büyük bir tepkisiyle karşılaştı. Müşrikler hem ona eziyet ettiler, hem de kendisine inananlara çok ağır işkence yaptılar. Nihâyetinde Resûlullah (s.a.v.) Allah'ın emri üzerine kendisine iman edenlerle Medine'ye hicret etti.
Müşrikler İslâm nurunu söndürmek üzere büyük bir ordu ile Medine üzerine saldırıya geçtiler. Böylece Müslümanlarla müşrikler arasında ilk savaş yapılmış oldu. Bu, Bedir Savaşı olarak tarihe geçti. Bedir Savaşında kalabalık müşrik ordusu, bir avuç inanmış Müslüman ordusu karşısında büyük bir bozguna uğradılar. Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef gibi müşriklerin ileri gelenlerinde çoğu öldürüldü. Ayrıca pekçok da esir alındı.
Peygamberimiz (s.a.v.) bu esirleri, hadiste de bildirildiğine1 göre 4000 dirhem fidye karşılığında serbest bıraktı. Okuma yazma bilen müşrikleri de Müslüman çocuklara okuma yazma öğretmeleri karşılığında hürriyetlerine kavuşturdu.[855]
Kur'ân Öğrenmenin Ve Öğretmenin Fazileti
261. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteninizdir."[856]
İlim Öğrenmenin Fazileti
262. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, o, dönünceye kadar Allah yolundadır."[857]
İzah
Bilhassa Peygamberimiz zamanında ve hemen sonraki asırlarda ilmin öğrenilmesi, yayılması, ilim için seyahata çıkılması son derece sıkıntılı ve yol emniyeti olmadığından tehlikeli idi. İlim öğrenmek ve bunu öğretmek pahasına böylesine sıkıntılı ve tehlikeli bir işi insanlara yaptırabilmek, elbette büyük teşvikleri gerektirirdi. İşte bunun içindir ki, Peygamberimiz gerek bu hadislerinde, gerekse pekçok hadislerinde ilim için yolculuk yapmanın fazîletine diklcat çekerek ümmetini buna teşvik etmiştir. Konu ile ilgili uzunca bir hadisin bir kısmı şöyledir:
"Kim ilim öğrenmek maksadıyla yola koyulursa, Allah o kimseye Cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenen kimselerden memnuniyetleri sebebiyle kanatlarını yerlere sererek onları kuşatırlar..."[858]
Bu teşvikler sayesindedir ki, Sahabîler, Tabiîn ve Tebeî Tabiîn, ilim öğrenmek için, hattâ sadece bir hadis Öğrenebilmek için günlerce yol gitmişlerdir. Bunun neticesinde ise tefsir, hadis, fıkıh, tarih gibi ilimlerin temeli atılmış, böylece onların başlattığı bu ilim mirası bizlere kadar ulaşabilmiştir. Allah hepsinden razı olsun.[859]
Mü'minler Bir Vücut Gibidir
263. Nu'man bin Beşîr (r.a.) rivayet ediyor:
"Birbirlerini sevme hususunda mü'minlerin misâli, bir vücudun misâli gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olsa, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olurlar.
Cesette bir et parçası vardır. O iyi ve selâmette olunca vücudun diğer azaları da iyi ve selâmette olur. O bozuk olunca, vücudun diğer azaları da bozuk olur."[860]
İzah
Buhârî ve Müslim'de, "Birbirine merhamette, birbirine şefkatte" ilâvesi vardır. Konuyla ilgili bir, başka hadis ise şu mealdedir:
"Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirine kuvvet ve destek veren binalar gibidir."
Resûlullah (s.a.v.) bu sözünü kuvvetlendirmek için işaret parmaklarını birbirine geçirmişti.[861]
Başka bir hadis de şu mealdedir:
"Kim sabahleyin kalktığında Müslümanların sıkıntılarını kalbinde hissetmezse, onlardan değildir."[862]
Hadisin ikinci kısmı ile ilgili başka bir hadis de şu mealdedir:
"Kalb, hükümdarıdır. Askerleri vardır. Hükümdar düzgün olunca askerler de düzgün olur. O bozulunca askerleri de bozulur."[863]
Tahiyyetü 'l-Mescid Namazı
264. Ebû Katade (r.a.) rivayet ediyor:
"Biriniz mescide girdiğinde oturmadan önce iki rekât namaz kılsın."[864]
İzah
Hadiste de ifâde edildiği gibi, ister ziyaret için, ister öğrenmek veya öğretmek maksadıyla olsun, herhangi bir mescide giren kimsenin iki rekât namaz kılması sünnettir. Bu iki rekât namazla Allah'ın evine gereken saygı gösterilmiş olur. Bu hürmet ilk bakışta mescide yapılmış olsa da, esas itibarıyla Cenâb-ı Hakkadır.
Tâhiyyetü'l-mescid namazı kılmak için şu şartlar gerekir:
1. Kerahet vakti veya nafile namaz kılmanın mekruh olduğu vakit olmaması. Meselâ sabah namazını veya ikindi namazını kıldıktan sonra nafile namaz kılmak mekruh olduğundan, bu vakitlerde camiye giren kimse, tahiyyetü'l-mescid namazı kılamaz.
Şâfiîlere göre kerahet vakitlerinde tahiyyetü'l-mescid namazı kılmak mekruh değildir.
2. Cemaatle namaza başlanmamış olmak.
Aynı mescide birkaç defa girilecek olsa, Hanefî mezhebine göre tahiyyatü'l-mescid namazını bir defa kılmak yeterlidir.
Şâfiîlere göre ise her giriş için tahiyyetü'l-mescid namazı kılmak sünnettir.
Bir mescide herhangi bir namazı kılmak, farzı kılmak veya cemaatle namaz kılmak niyetiyle ile girilirse, kılınan namaz tahiyyetü'l-mescid namazı yerine de geçer. Tafsilat için Ezan Cami Namaz isimli eserimizin 507-508. sayfalarına bakılabilir.[865]
Sıcakta Namazı Tehir Etmek
265. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Sıcaklık şiddetlendiğinde namazı hava biraz serinleyince kılın. Çünkü şiddetli sıcaklık Cehennemin kızışmasındandır."[866]
İzah
Hadiste geçen "serinleyince kılın" ifâdesi vücub ifâde eden emir değildir. "Beklense daha iyidir" mânâsındadır.
Peygamberimizin bu tavsiyesi, Arabistan sıcaklığı içindir. Sahabîler, bu emri verdiği zaman Resûlullahın alın ve avuçlarının yerin sıcaklığından yandığını bildirmişlerdir. Günümüzde sıcak sebebiyle öğle namazını tehir etmeyi gerektirecek bir durum yoktur. Zaten camiler ve camilerin sergisi, sıcağa karşı koruyucudur.[867]
Peygamberimizin Yağmur Duası
266. Ebû Lübâbe bin Abdülmünzir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah,
"Allah'ım, yağmur ver" diye duâ ederek yağmur istedi.
Ebû Lübâbe, "Yâ Resûlallah, ambarda hurma var" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Yâ Rabbi, Ebû Lübâbe elbisesiz olarak kalkıp ambarın deliklerini elbisesiyle tıkamaya mecbur kalıncaya kadar yağmur ver" buyurdu.
Havada hiç bulut görülmüyordu. Hemen yağmur yağdı.
Sahabîler etrafına toplanarak Ebû Lübâbe'ye şöyle dediler:
"Ey Ebû Lübâbe, sen Resûlullahın söylediği gibi, elbisesiz olarak kalkıp ambarının deliklerini elbiselerinle tıkayıncaya kadar bu yağmur kesilmez."
Bunun üzerine Ebû Lübâbe öyle yaptı da, bundan sonra yağmur kesildi, semânın yüzü açıldı.[868]
İzah
Peygamberimizin hususiyetlerinden birisi de duasının Allah katında kabul edilmesiydi. Onun duasının kabul edilmesiyle ilgili pekçok misâl vardır. Bu hadis de Resûlullahın yaptığı yağmur duasının nasıl hemen kabul edildiğini göstermektedir.
Hadiste bahsi geçen Ebû Lübâbe (r.a.), Ensardandır. Hicretten önce Müslüman olmuştu. İkinci Akabe Bîatına katılan 75 Sahabîden birisidir. Peygamberimizin emri üzerine Medine'de kaldığından Bedir Savaşına katılamadı. Fakat Uhud ve Hendek savaşlarında büyük kahramanlıklar gösterdi. Ebû Lübâbe (r.a.) Hz. Ali'nin halifeliği döneminde vefat etti. Onun hayatı hakkında tafsilatlı bilgi için Sahabîler Ansiklopedisi isimli eserimize bakabilirsiniz.[869]
Resûlullahın Hz. Safiyye İle Evliliği
267. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah Safiyye'yi hürriyetine kavuşturdu ve bunu onun için mehir saydı.[870]
İzah
134 numaralı hadisin izahında Peygamberimizin (s.a.v.) Hayberli Yahudilerle savaştığını, onları yendiğini ifâde etmiştik.
Bu savaşda birçok esir alınmıştı. Bu esirlerden birisi de asıl ismi Zeyneb olan Hz. Safiyye idi. Hz. Safiyye, Yahudi kabilelerinden olan Benî Nadir'in reisi Huyey bin Ahtab'ın kızıydı. Hz. Harun'un neslindendi. Hayber Yahudilerinin reislerinden Rebî bin Hukayk'ın oğlu Kinâne ile evliydi. Kocası Hayber Savaşında öldürülmüştü.
Mücâhitler Medine'ye dönerlerken Peygamberimiz Hz. Bilal'den Safiyye'yi getirmesini istedi. Bilal onu getirdiğinde İslâmiyeti anlattı ve şöyle bir teklifte bulundu:
"Eğer Müslüman olursan seni kendime eş olarak alacağım. Şayet dininde kalmayı tercih edersen seni serbest bırakacağım. Böylece kavminin yanına dönebileceksin."
Safiyye bu teklifi kabul etti ve Peygamberimizle nikahlandı. Resûlullah (s.a.v.) hürriyetine kavuşturmayı ona mehir saydı.[871]
Hz. Safiyye hakkında tafsilat için Hanım Sahabîler isimli eserimize bakılabilir.[872]
İlk Kaldırılacak Şey
268. Ömer bin Hattab (r.a.) rivayet ediyor:
"İnsanlardan ilk kaldırılacak şey emânettir. Sona kalacak olan da namazdır. Nice namaz kılanlar vardır ki, kendilerinde hayır yoktur."[873]
Elbisede Peygamberimizin Tavsiye Ettiği Renk
269. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Elbiselerinizin en hayırlısı beyaz olanıdır. Dirilerinize onu giydirin, ölülerinizi de onunla kefenleyin."[874]
Hadis, zikrettiğimiz kaynaklarda,
"Size beyaz elbiseyi tavsiye ederim..." "Çünkü beyaz daha temiz, daha hoştur" şeklinde de gelmiştir.[875]
İnsandaki Hırs
270. Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.) rivayet ediyor:
"Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncüsünü de ister. Ademoğlunun ihtiraslı nefsini ancak toprak doldurur. Şu kadar var ki, tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder." [876]
İzah
İnsanın yaratılışında mevcut duygulardan biri de mal ve menfaat hırsıdır. Genelde insan zengin olup iyi imkanlar içinde yaşamayı ister. Bu, mal sevgisinin en düşük haddidir. Aynı arzunun sönmeyen bir hırs haline gelip insanın içini kavurması da sıklıkla görülen bir hadisedir. İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde insandaki bu hırsa dikkat çeker. Resûlullah (s.a.v.) başka bir hadislerinde de insanoğlu ihtiyarladıkça hayat hırsıyla birlikte mal hırsının da şiddetlendiğini bildirmiştir.[877]
İnsandaki bu hırs, kendisini her türlü zulüm ve haksızlığa sevk edebilir. Gözünü para hırsı bürümüş insanların yapmayacağı kötülük yoktur. Bunlar hak hukuk dinlemeden başkalarının haklarını zalimane gasbederler. Başkalarının elindekine göz dikerler. Daha fazla kazanmak için sağa sola saldırırlar. Kazanmak uğruna gençleri uyuşturucunun, kumarın, terörün içine atmaktan çekinmezler. Günümüz dünyasında şahit olduğumuz ürkütücü manzara, insanın çok kazanma hırsından kaynaklanan insafsız mücâdelenin tabiî bir neticesi değil midir?
Her hususta olduğu gibi, hırs rızık kazanma yolunda da ziyana sebeptir. Çünkü bu dünya hikmet yeridir. Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu kanunlardan biri de varlıkların meydana gelmesindeki hikmet mertebeleridir. Meselâ bir elmanın meydana gelmesi için fidan dikmek, o fidanı sulamak, bakmak ve ondan sonra fidanın elma verme zamanını beklemek gerekir.
Bunun gibi, her işin neticesi böyle merhalelerden geçtikten sonra gerçekleşir. Fakat zaman zaman insanlar bu hikmet kanununu unutur. Birkaç basamağı atlayarak en üst basamağa çıkmak ister. Meselâ elinde fazla imkanı olmayan biri, çok zengin olmak ister, hırs sebebiyle hiçbir işte tatmin olmaz, sık sık iş değiştirir, daldan dala atlar. Neticede ise zengin olmadığı gibi elindeki sermayeyi de kaybeder. Halbuki hırs göstermese, kaabiliyetli olduğu bir işte sebat etse, basamakları sabırla teker teker çıksa, zengin olabilir.
Hırsın bu zararı içindir ki, Bediüzzaman, "Mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir"[878] der.
"Âdemoğlunun ihtiraslı nefsini ancak toprak doldurur" cümlesi, insanoğlunun ölünceye kadar dünya malı için hırs göstereceğini ifâde eder.
Hadiste, insanların çoğunluğunun böyle olduğu nazara verilir. Yoksa aşırı ihtirastan uzak duran, takva sahibi mü'minler de vardır.
Hadisin son kısmı, böyle hırslı kimselere bundan vaz geçerek tevbe etmelerini hatırlatmaktadır. Bu kısım aynı zamanda ne kadar zor da olsa, hırslı olmaktan vaz geçilebileceğini de ifâde eder.
Hırsla ve hırsın zıttı olan kanaatla ilgili tafsilatlı bilgi için Faiz Ticâret isimli eserimize bakılabilir.[879]
Ehl-i Beyt Nuh'un (a.s.) Gemisi Gibidir
271. Ebû Zerr (r.a.) rivayet ediyor:
Resülullahın (s.a.v.) şöyle dediğini işittim:
"Ehl-i Beytimin misâli Nuh kavmi arasında Nuh'un gemisine benzer. O gemiye binen kurtuldu, ona muhalefet eden helak oldu. Ve Ehl-i Beytimin misâli İsrâiloğullarının Hıtta isimli kapısına da benzer."[880]
İzah
253 numaralı hadisi izah ederken Peygamberimizin Kur'ân ile beraber Ehl-i Beytini bizlere emânet olarak bırakmasının sadece akrabalık bağlarından kaynaklanmadığını, Ehl-i Beytine dikkat çekmesinin çok daha mühim sebepleri olduğunu nazara vermiştik. Ve bunun en büyük sebeplerinden birisinin Ehl-i Beytin sünnet-i seniyyenin kaynağı, koruyucusu ve her cihetle ona sahip çıkmakla mükellef olduğunu ifâde etmiştik. Gerçekten de Ehl-i Beyt, nurânî bir ağaç hükmüne geçmiş, başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olmak üzere onların çocukları, Zeynelabidîn, Muhammed Bakır, Câfer-i Sâdık, Abdulkadir Geylânî ve asrımızda da Bediüzzaman Said Nursî gibi Ehl-i Beyt mensupları İslâmiyeti maddî ve manevî tehlikelere karşı korumuşlardır.
Bu hadis de Ehl-i Beytin doğru İslâmiyeti bilme ve yaşama noktasını nazara vermektedir. Ehl-i Beyt, bu yönüyle Nuh'un (a.s.) gemisine ve İsrâiloğullarının "Hıtta" isimli kapısına benzetilmektedir.
Bilindiği gibi, Nuh (a.s.), kendisine iman edenleri Allah'ın emri üzerine yaptığı gemisine almış, bu gemi dağlar gibi dalgalar arasında yol alarak içindekileri sâhil-i selâmete çıkarmış, ona binemeyenler ise helak olmuşlardır.
Hadiste Ehl-i Beytin ikinci olarak benzetildiği "Hıtta Kapısı" ise kısaca şudur:
235 numaralı hadisi izah ederken açıkladığımız gibi, Yüce Allah Hz. Mûsâ'yı ve ona iman edenleri Firavun'un zulmünden kurtarmıştı. Kafile uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Eriha şehrine ulaşmıştı. Burada zâlim bir topluluk oturuyordu. İsrâiloğullarının çölden kurtulup buraya yerleşmeleri onlarla savaşmalarına bağlıydı. Eğer bunu yaparlarsa biraz külfet çekseler de rahata kavuşacaklardı.
Yüce Allah Musa'ya (a.s.) İsrâiloğulları ile beraber bu şehre girmelerini emretti.
"Şu beldede yerleşin ve dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Kapısından da secde ederek girin" buyurmuştu.[881]
İşte bu âyette secde edilerek girilmesi istenilen kapı, İsrâiloğullarını huzur ve selâmete kavuşturacak olan kapı idi. Yani hadiste Ehl-i Beytin benzetildiği "Hıtta Kapısı" idi. Fakat İsrâiloğulları kendilerine verilen nimetlere nankörlük ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler, Allah'ın bu emrini yerine getirmediler. Allah da onları cezalandırdı. Hadisenin tafsilatı için Tarih Aynasında Yahudiler isimli eserimizin 98-102. sayfalarına bakınız.[882]
Müslümanları Aldatan Ateştedir
272. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim Müslümanların bir işini üzerine alır da onları aldatırsa, ateştedir."[883]
Zikrin Fazileti
273. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim "Lâilâhe illalllah=Allah'tan başka ilâh yoktur" derse, kendisine azap dokunduktan sonra da olsa bu ona ömrünün bir kısmında fayda verir."[884]
Ölümünden Sonra Kişiye Fayda Temin Eden Şeyler Nelerdir?
274. Abdullah bin Ebî Katâde babasından rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:
"Kişi ölümünden sonra kendisine duâ eden sâlih evlattan, sevabı kendisine ulaşan varlığı devam eden ve istifade edilen bir eserden, kendisinden sonra amel edilen ilimden daha hayırlı birşey bırakmamıştır."[885]
İzah
Bir ölü kabre konulur konulmaz amelleriyle baş başadır. Dünyadaki yaşayışına göre ya mükâfat veya ceza görür.
Bir de günah cihetiyle ölen mü'mini sevap cihetinde yaşatan ameller vardır. Mü'min bir kul öldüğünde artık günah işlemeyeceğinden günah defteri kapanır. Fakat bâzı ameller vardır ki, bunu işleyen kimseler ölmüş olmalarına rağmen devamlı olarak sevap kazanırlar.
İşte Peygamberimiz (s.a.v.) yukarıdaki hadislerinde bu amelleri saymaktadır. Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis,
"Kişi öldüğünde şu üç şeyden gelenler hariç ameli kesilir...." şeklinde gelmiştir.
Sevgili Peygamberimiz bir başka hadislerinde Allah yolunda hizmet ederken ölenlerin de amel defterlerinin kapanmayacağını bildirmiştir.[886]
Bu ameller ölüye vefatından sonra da fayda temin edip amel defterindeki sevap hanesini yükselttiği gibi; kötü bir çığır açan kimseye açtığı o kötü çığırda günah işlenmeye devam edildiği müddetçe günah yazılır. Peygamberimiz bununla ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
"Her insan öldürüldüğünde onun günahından Âdem'in oğlu Kabil'e bir hisse yazılır. Çünkü öldürmeyi ilk başlatan o olmuştur."[887]
Öyle ise her mü'min günah cihetiyle ölüp, sevap cihetiyle yaşayabilmenin yollarını araştırmalı; sayılan amellere sahip olmaya gayret göstermelidir.[888]
Hâmile Ve Emzikli Kadın Oruç Tutmayabilir
275. Enes bin Mâîik (r.a.) rivayet ediyor:
"Sıhhatine zarar gelmesinden korkan hâmile kadın ile, çocuğuna zarar gelmesinden korkan emzikli kadının oruç tutmama izni vardır."[889]
İzah
Bütün ibâdetlerde olduğu gibi, oruçta da dinimizin getirdiği bâzı kolaylıklar ve ruhsatlar vardır. Bâzı kimselere durumlarına göre oruç tutmama ruhsatı verilmiştir. Bunlardan bâzıları yolcular, hastalar, âdet ve nifaz halindeki kadınlardır.
Peygamberimiz bu hadislerinde de hâmile ve emzikli kadınlara da oruç tutmama hususunda ruhsat verildiğini bildirmektedir. Hamile veya emzikli kadın oruç tuttuğu takdirde kendisinin veya çocuğunun halsiz düşeceğinden, hastalanacağından endişe ederse, oruç tutmayabilir. Tutamadığı oruçları sonradan kaza eder. Fakat fazla rahatsızlık duymayan hâmile kadının mecbur olmamakla beraber oruç tutması uygun olur. Çocuğu mama veya benzeri bir şeyle doyurabilen emzikli kadın da orucunu tutarsa daha iyi olur. Zaten ruhsat çocuğa zarar gelme endişe için verilmiştir.[890]
A'lâ Bin Hadramî'nin (r.a.) Fazileti
276. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Resûlullah (s.a.v.) A'la bin Hadremî'yi Bahreyn'e göndermişti. Ben de onunla beraber gittim. Kendisinde birbirinden garip üç hadise gördüm. Deniz kıyısına vardığımız zaman bize:
"Besmele çekin ve kendinizi denize bırakın" dedi. Besmele çekerek kendimizi suya bıraktık. Denizin öbür kıyısına geçtiğimiz halde ayakkabılarımızın altı bile ıslanmadı.
Döndüğümüz zaman da bir çölde yürürken suyumuz kalmadı. Susuzluktan ona yakındık. "İki rekât namaz kılın" dedi. Sonra dua etti. O esnada kalkan gibi bir bulut göründü ve oluklarının ağzını açtı. Kana kana su içtik ve hayvanlarımızı da suladık.
"Yolda vefat etti, onu gömdük. Fakat bir müddet sonra canavarlar çıkarıp onu yemesin diye endişe ederek kabrini kazdığımızda onu orada bulamadık."[891]
İzah
Hadiste de ifâde edildiği gibi, Resûlullah A'la bin Hadramî'yi elçi olarak Bahreyn'e göndermiş, Ebû Hüreyre'yi de (r.a.) kendisine yol arkadaşı olarak vermişti.
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) Hz. A'lâ'da gördüğünü söylediği üç hal, Bahreyn yolculuğunda olmamıştır. Bunlar onunla olan daha sonraki beraberliklerinde meydana gelmiş kerametlerdir. Çünkü Hz. A'la Peygamberimizden çok sonraları vefat etmiş bir Sahabîdir. Hz. Ömer Alâ bin Hadramî'yi de bu birliğe kumandan tayin ederek onu fetihle vazifelendirmiş, ayrıca bir mektup yazarak kendisine şu hatırlatmada bulunmuştur:
"Cenâb-ı Hak, insanları ve bu varlığı hangi gaye ile yarattığını bize bildirmiştir. Sen de ne için yaratılmış isen o şeye çalış ve başka şeylerden vazgeç. Çünkü dünya geçicidir, âhiret ise ebedîdir. Dünyanın geçici lezzetleri seni ebedî olan âhiret lezzetlerini görmekten alıkoymasın. Allah'ın yasak kıldığı şeyleri işlemekten sakın. İstediği kimseye ilim ve hikmetiyle üstünlük veren Cenâb-ı Haktır. Allah bizi de, seni de kendisine itaat etmeye ve azabından kurtulmaya muvaffak eylesin."[892]
Bahreyn'e ulaşan Hz. A'la, Peygamberimizin mektubunu hükümdara takdim etti. Hükümdar mektubu okuduktan sonra da hatip bir Sahabî olan Hz. A'la onu şu sözlerle İslâmiyete davet etti:
"Ey Münzir! Şüphesiz sen dünya işlerinde büyük bir akla sahipsin. Bak, iyi düşün! Hiç yalan söylemeyen bir kimseyi tasdik etmemek, verdiği sözden hiç caymayan kimseye itimad etmemek, inanmamak sana yakışır mı? İşte böyle olan o ümmî Peygamberdir ki, vallahi aklı başında olan hiç kimse, hiçbir zaman onun emrettiği bir şeyin yasaklanması; onun yasakladığı şeyin de aslında emredilmesi gerektiğini söyleyemez."
Gerek Resülullahın mektubunun, gerekse Hz. A'lâ'nın sözlerinden etkilenen hükümdar Münzir, biraz düşündükten sonra Müslüman olmaya karar verdi ve bunu şu sözlerle ilân etti:
"Elimdeki saltanata baktım; onu, âhiret dışında, sadece dünyaya yarayacak şekilde buldum. Sizin dininize baktım; onun dünyayı da, âhireti de birlikte mütalaa ettiğini gördüm. Kendisinde dünyada rahat bir şekilde yaşama ve âhirette de ebedî bir hayat bulunan böyle bir dini kabul etmeme ne mâni var?"[893]
Bundan sonra A'lâ bin Hadramî (r.a.) bir mektup yazarak bu durumu Resülullaha (s.a.v.) müjdeledi.
Bu haberi alan Peygamberimiz çok sevindi ve Hz. Bahreyn'e vali olarak tayin etti.[894]
Oruçlunun Sürme Çekmesi
277. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah oruçlu iken sürme sürmüştür. [895]
İzah
Araplar gözlerine sürme çekerlerdi. Fakat bu, günümüzde kadınların gözlerine çektikleri sürmeden farklıydı. Resûlullah ve Sahabîler bahsi geçen sürmeyi süslenmek için değil, tedâvî maksadıyla kullanırlardı. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde sürmenin bu özelliğini şöyle bildirmiştir:
"Sürmelerinizin en iyisi ismid denilenidir. Çünkü o gözü temizler, görmeyi artırır, kirpikleri gürleştirir."
Başka bir hadiste de Peygamberimizin bir sürmeliği olduğu, her gece gözüne üçer defa sürme çektiği bildirilir.[896]
Peygamberimizin sürmeyi yatarken kullanması da bunun süslenme maksadıyla olmadığını gösteren bir başka husustur.
Türbüştî, hadiste geçen ismidle ilgili olarak şöyle der:
"Bu, madenî bir taştır. Gözdeki yaşı ve yaraları emer, gözün sıhhatini korur, bilhassa yaşlılarda ve çocuklarda gözün damarlarını kuvvetlendirir."[897]
Borç Vermenin Fazileti
278. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Her borç bir sadakadır."[898]
İzah
Müşterek hayatın vaz geçilmez unsurlarından biri olan borçlanma, insanın en küçük ihtiyaçlarını dahi tanzim eden Kur'ân ve sünnette elbetteki ihmal edilmemiştir. Cemiyet hayatının huzur ve ahenk içerisinde devam etmesi için faizi haram kılan Rabbimiz, yine aynı hikmete binâen zekât, sadaka gibi, karşılıksız borç vermek gibi müesseseleri emretmiştir. Kur'ân-ı Kerimde ehemmiyetine işaret edilerek mü'minlerin ihtiyaç sahiplerine karşılıksız borç para vermeleri şöyle teşvik edilir:
"Sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah rızâsı için bağışta bulunmak suretiyle Allah'a güzel bir borç verenlere bunların karşılığını Allah kat kat verecektir. Onlar için pek değerli bir mükâfat da vardır."[899]
Karşılıksız olarak, sırf Allah rızâsı için, feragat ve kardeşlik duyguları içerisinde verilen borca "karz-ı hasen" "güzel borç" denilmesi, güçsüzleri sömürme ve onların sırtından para kazanma esâsına dayalı faizin kötü bir borç olduğunu ifâde eder. Zaten karz-ı hasen, faize alternatiftir.
Peygamberimiz de pekçok hadislerinde mü'minin bir sıkıntısını gidermenin ebedî saadete vesile olduğunu açıklamıştır. İşte yukarıdaki hadislerinde de borcu bir sadaka olarak değerlendirmiş, ümmetini borç vermeye teşvik etmiştir.
Resûlullah (s.a.v.) bir başka hadislerinde de borç isteyenin mutlaka ihtiyacından dolayı istemiş olacağından dolayı karz-ı hasenin sadaka vermekten daha sevap olduğunu ifâde etmiştir.[900]
Burada dinimizin ne zarara uğrama, ne de zarara uğratma şeklindeki bir prensibinden de bahsetmek isteriz. Dinimizde bir yandan borç vermeyi tavsiye ederken, diğer taraftan da borçluya borcunu iyilikle ve zamanında ödemesi tavsiyesinde bulunulmuştur. İmkânı olduğu halde borcu ödememek zulüm olarak telâkki edilmek suretiyle denge temin edilmiş, borç verenin hakkı ve hukuku korunmuştur.
"En seçkinleriniz, borcunu en güzel şekilde ödeyendir"[901]
müjdesiyle de borcu zamanında ödemenin faziletine dikkat çekilmiştir.
Konu ile ilgili geniş bilgi için Faiz Ticâret isimli eserimizin 33-47. sayfalarına bakılabilir.[902]
Allah'ın İsmine Hürmet
279. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) rivayet ediyor:
"Üzeri yazılı hiçbir kağıt yoktur ki, yere atılsın da, Allah meleklerini gönderip onu onların kanatları altına almasın. Bu durum Allah'ın velî kullarından birini göndermesine kadar devam eder. O kul kağıdı alır, kaldırır. Melekler onu kuşatırlar.
Kim Allah'ın isimlerinden birisinin yazılı olduğu bir kağıdı yerden kaldırırsa, Allah da onun ismini illiyyîne yükseltir. Ve anne babası kâfir de olsa onlardan azap hafiletilir."[903]
Fitnelerden Uzak Kalmak
280. Muhammed bin Mesleme (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ey Muhammed [bin Mesleme], insanların dünya için birbirleri ile çarpıştıklarını gördüğün zaman kılıcını al ve kırılıncaya kadar Harem'de en büyük bir kaya parçasına vur. Sonra hatâ ile öldürülünceye veya takdir edilmiş bir ölüm gelinceye kadar evinde otur."
Muhammed bin Mesleme diyor ki: "Ben Resûlullahm bana emrettiğini aynen yaptım."[904]
İzah
Hadiste ismi geçen Muhammed bin Mesleme (r.a.) Resûlullahın sevdiği bir Sahabe idi. Peygamberimiz kendisine zaman zaman mühim görevler verirdi. Burada da ona tavsiyede bulunuyor. Muhammed bin Mesleme de (r.a.) bu tavsiyeyi aynen yerine getirdiğini ifâde ediyor.
Hz. Ömer devrinde de pek mühim hizmetlerde bulunan bu büyük Sahabî, Hz. Osman devrindeki fitnelere karışmadığı gibi, Hz. Ali ile birlikte yatıştırıcı rol oynadı.[905]
Resûlullahın Hususiyetleri
281. Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) çok zikreder, lüzumsuz konuşmaz, namazı uzatır, hutbeyi kısaltır, ihtiyaçlarını görmek üzere, dul kadınlarla ve fakirlerle beraber yürümekten çekinmezdi.[906] Fakir ve kimsesizlerin ihtiyaçlarını görürdü.[907]
Cehenneme Karşı Kalkan
282. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah yanımıza geldi ve,
"Kalkanınızı alın" buyurdu.
Biz, "Gelen bir düşman sebebiyle mi?" dedik. Şöyle buyurdu:
"Cehenneme karşı kalkanınızı alın. 'Sübhanallah, elhamdülillah, lâilâhe illallah ve Allâhü ekber' deyin. Çünkü bunlar, kıyamet günü söyleyenin önünden, ardından yürümek ve onu korumak üzere gelirler. Bunlar, Kur'ân'ın belirttiği 'Baki kalan sâlih ameller'dir."[908]
İzah
Kur'ân'da, "Baki kalan sâlih ameller"in fazileti şöyle bildirilir:
"Doğru yolu kabul edenlerin Allah hidâyetini artırır. Baki kalan salih ameller ise, Rabbinin katında mükâfat bakımından da daha hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır."[909]
Kimler Cennet Kokusunu Duyamaz?
283. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Cennetin kokusu beş yüz yıllık mesafeden duyulur. Yaptığı iyiliği başa kakan, içki müptelası, anne ve babasına karşı gelen kimse, buna rağmen Cennetin kokusunu duyamaz."[910]
İzah
Bu hadiste mahşer yerinde Cennetin kokusunun beş yüz yıllık mesafeden duyulabileceği bildiriliyor. Başka bir hadiste bu mesafenin bin yıl olduğu bildirilir.[911]
Buna rağmen bâzı kimseler Cennetin kokusunu duyamayacaklardır. Yukarıdaki hadisde mahşer yerinde bu kokuyu duyamayacaklardan üç grup sayılıyor. Başka hadislerde de Cennetin kokusunu duyamayacak olan başka kimseler sayılıyor. Bunlardan bâzıları şunlar:
1. Lüzumsuz olarak kocasından boşanma isteğinde bulunan kadın,[912]
2. Müslümanların işini üzerine alıp kendisini gözetip koruduğu gibi onları korumayan idareci.[913]
3. İslâm ülkesinde yaşayan, Allah ve Resulünün zimmetinde olan gayr-i müslimleri öldürenler,[914]
4. Peygamberimiz adına yalan söyleyenler,
5. Kendilerini miras ve başka menfaatler için babalarından başkasına nispet edenler,
6. Âhiret ameliyle dünyalık isteyenler.[915]
7. Tesettüre dikkat etmeyen kadınlar.[916]
Cehennemde Bir Araya Gelmeyecek Olanlar
284. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Birisi diğerine zarar vermek suretiyle iki kişi Cehennemde bir araya gelmez. Bir Müslüman bir kâfiri öldürmüş, sonra da Müslümanlara istikameti gösteriyor. Kendisi de ifrat ve tefritten sakınarak yaşıyor.
Mü'minin Allah yolunda maruz kaldığı tozla Cehennem ateşi birleşmez.
Mü'minin kalbinde iman ile hased birleşmez."[917]
İzah
Hadis, kâfiri öldüren, Müslümanlara istikameti gösteren, kendisi de istikamet üzere yaşayan bir mü'minin Cehenneme girmeyeceğini veya eğer cezayı hak etti ise en azından öldürdüğü kâfirle aynı yerde olmayacağını ifâde ediyor.
Bâzıları bu rivayetin herhangi bir râvi tarafından değiştirilmiş olabileceğini söylerler. Onlara göre hadisin doğru rivayeti şöyledir:
"Bir kâfir bir mü'mini öldürür de sonra da hidayeti bulursa...."
Hadisin ikinci kısmında Allah yolunda gayret gösteren bir mü'minin Cehenneme girmeyeceği nazara veriliyor.
Son kısımda da mü'minin kalbinde iman ile hasedin birleşmeyeceği bildiriliyor. Yani mü'min hasetçi olmaz. Diğer bir ifâdeyle, hased mü'minin sıfatı değildir. Çünkü hased İslâmiyetin yasakladığı çirkin huylardandır. [918]
Canlı Hayvanı Hedef Yapmak
285. Said bin Cübeyr (r.a.) rivayet ediyor:
İbni Ömer ile yürüyordum. Bir topluluğa rast geldik. Bir kuşu dikmişler hedef alıyorlardı. İbni Ömer şöyle dedi:
"Böyle yapana Allah lanet etmiştir. Ben Resûlullahın (s.a.v.) canlı bir hayvanı hedef tahtası olarak kullanmayı yasakladığını işittim."[919]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis, "Hiçbir canlıyı hedef edinmeyin" şeklinde gelmiştir.
Hadisin başka bir rivayette atıcıların kuşun sahibine boşa attıkları her ok karşılığında para verdikleri kayıtlıdır.[920]
Peygamberimizin Damadı: Hz. Osman
286. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah bana kızımı Osman ile evlendirmemi vahyetti."[921]
İzah
Hz, Osman ilk Müslümanlardandı. Peygamberimizin çok sevdiği birisiydi. Bu sevgi sebebiyledir ki, Resulüllah Allah'ın vahyi üzerine Kızı Hz. Rukiyye'yi ona nikahladı.
Bedir Savaşı esnasında Hz. Rukiyye vefat etti. Peygamberimiz yine Allah'ın emri gereği diğer kızı Ümmü Gülsüm'ü de (r.a.) ona nikahladı. Bundan sonra Hz. Osman "Zinnûreyn" yani "iki nur sahibi" olarak anıldı.
Hicretin 9. yılında Hz. Ümmü Gülsüm de vefat etti. Resûlullah (s.a.v.),
"Şayet on tane daha kızım olsaydı hepsini teker teker Osman'a nikâhlardım" buyurarak onu teselli etti.
Peygamberimizin yukarıdaki hadiste,
"Allah kızımı Osman ile evlendirmemi vahyetti" buyurulması, Hz. Osman'ın Allah katındaki faziletini gösterir.[922]
Hüreym Bin Fâtih'in (r.a.) Fazileti
287. Hüreym bin Fâtik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah benim hakkımda,
"Hüreym ne iyi bir genç! Saçını kısaltsa, elbiselerini de yere sürünmekten kurtarsa" buyurdu.
Saçımın uzunluğu kulaklarımı geçmez. Elbisem de topuklarımdan aşağıya geçmez.[923]
İzah
Hüreym (r.a.) Irak tarafında iken, karanlığın iyice bastığı bir zamanda gaybdan şöyle bir ses işitmişti:
"Vah! Vah! Allah sana acısın, Allah'a sığın. O İzzet ve Celâl sahibidir. Beka ve şeref Onundur."[924]
Hüreym Medine'ye döndüğünde, Resûlullahın da aynı şeyleri söylediğini duyarak Müslüman oldu. Bedir Savaşına katıldı.
Hz. Hüreym, Resûlullahın kendisinde gördüğü gurur ve kibir alâmeti olan iki şeyi ikaz etmesi üzerine, "Çok doğru söylüyorsun yâ Resûlullah" diyerek hemen gitmiş, saçını ve elbisesini kısaltmıştır. Kendisinin bildirdiğine göre bir daha eski haline asla dönmemiştir.
Hüreym (r.a.) Hz. Muâviye zamanında vefat etti. Allah kendisinden razı olsun.[925]
Teyemmüm Kolaylığı
288. Selman el-Fârisî (r.a.) rivayet ediyor:
"Toprağa meshedin [teyemmüm edin]. Şüphesiz o size karşı iyilikseverdir."[926]
İzah
Hadiste emredilen teyemmüm, bir çeşit manevî temizliktir. Su bulunmadığında veya kullanılmasına imkan olmadığı zamanlarda, temiz olan toprak veya toprak cinsinden bir şey ile manevî pislikten temizlenmek maksadıyla yüzü ve dirseklere kadar elleri meshetmektir.
Teyemmüm,
"Su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yüzünüzü ve ellerinizi o toprakla meshedin"
ifadesiyle Kur'ân'da da emredilir. Ve âyetin devamında
"Allah size güçlük çıkarmak istemez" buyurularak teyemmümün bir kolaylık olduğu nazara verilir.[927]
Bu kolaylık sadece Peygamberimizin ümmetine verilmiştir.[928]
Toprağın insana karşı "iyiliksever" olması mecazdır. İnsanın topraktan yaratıldığı, toprağın insana düşek olması insanın yine ona döneceği hususu hatırlatılmaktadır.[929]
Yasin Sûresinin Fazileti
289. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim gündüz veya gece Yâsîn Sûresini Allah'ın rızâsını gözeterek okursa, günahları bağışlanır."[930]
İzah
Hadiste faziletine dikkat çekilen Yâsîn Sûresi, Mekke'de nazil olmuştur. 83 âyettir. Bu sûrenin faziletini bildiren pekçok hadis vardır. Bu hadislerden birinde herşeyin bir kalbinin bulunduğu, Kur'ân'ın kalbinin de Yâsîn Sûresi olduğu bildirilmiştir.[931]
Kur'ân'ın bütün sûre ve âyetlerinin etrafında döndüğü dört temel esas vardır. Bunlar: (1) Allah'ın varlık ve birliğinin ispatı, (2) peygamberlik müessesesinin ispatı ve Peygamberimizin peygamberliğinin hakkaniyeti, (3) öldükten sonra dirilme gerçeğinin zihinlere nakşedilmesi (4) ve adalet. Yâsîn Sûresine baktığımızda Kur'ân'ın bu dört esasını kendinde topladığını, bilhassa tevhid ve haşir, yani öldükten sonra dirilme delillerine ağırlık verdiğini görürüz.[932]
Allah Peygamberimizi Koruyordu
292. Ebû Said el-Hudrî (r.a.) rivayet ediyor:
Amcası Abbas Resûlullahı koruyanlardandı.
"Ey Resul, Rabbinden Sana indirileni insanlara bildir. Bunu yapmazsan elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur" [933]âyeti nazil olduğunda, Resûlullah korumayı kaldırdı.[934]
İzah
Tirmizî ve Müstedrek'te "Ey insanlar, artık gidebilirsiniz. Çünkü Allah beni korumayı deruhte etti" ziyâdesi vardır.
Gerçekten de Allah pekçok defalar Habibini düşmanlardan korumuştur. Bunun pekçok misâlinden iki misâl zikredeceğiz.
Zâtü'r-rika gazvesi esnasında Resûlullah bir ağacın gölgesi altına çekilmişti. Kılıcını üstüne astı. Sinsice yaklaşan bir müşrik kılıcını alarak kınından çıkardı ve Resûlullaha "Benden korkuyor musun?" dedi. Resûlullah (s.a.v.),
"Hayır" dedi.
Müşrik, "Peki şimdi seni elimden kim kurtaracak?" diye sordu. Peygamber Efendimiz,
"Allah kurtaracak. Bırak kılıcı" dedi.
Müşrik o anda neye uğradığını şaşırdı. Elindeki kılıcı derhal bıraktı.[935]
Tebbet Sûresi nâzil olup bu sûrede Ebû Lehep ve hanımı Ümmü Cemil Cehennemle tehdit edilince Ümmü Cemil buna çok kızdı. Eline koca bir taş alarak, "Bunu Muhammed'in kafasına vuracağım" dedi. Sonra da Peygamberimizi aramaya çıktı.
Resûlullah (s.a.v.) o sırada Hz. Ebû Bekir ile birlikte Kabe'nin yanında oturuyordu. Ebû Bekir (r.a.) onu elinde taş ile geldiğini görünce, Peygamberimize bir zarar vermesinden korktu, "Yâ Resûlallah," dedi. "Bu Ümmü Cemil'dir. Eziyet edici biridir. Sana doğru geliyor. Sana bir zararı dokunmadan kalkıp gitsen" dedi.
Resûlullah,
"O beni göremez" buyurdu. Gerçekten de Cenâb-ı Hak Sevgili Habibini onun gözünden gizledi. Ümmü Cemil Hz. Ebû Bekir'i gördü, ona "Ey Ebû Bekir, arkadaşın nerede?" diye sordu. Fakat onunla beraber oturan Peygamber Efendimizi göremedi. Sonra da çekip gitti.
Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) Peygamberimize döndü ve "Ey Allah'ın Resulü, o seni göremedi mi?" diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Evet, beni görmedi. Allah onun gözlerini aldı, beni göremez hale getirdi" buyurdu.[936]
Söz Vermenin Ehemmiyeti
291. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Söz borçtur."[937]
İzah
İslâm doğruluk dinidir. Ya yalancılıktan, ya ihmalkârlıktan doğan sözünde durmama huyu, şuurlu Müslümana yakışmayan bir davranıştır. Gerek âyet-i kerimelerde, gerekse hadis-i şeriflerde bu mesele üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Meselâ Kur'ân-ı kerimde, "sözünü yerine getirme" ve "anlaşmalara sâdık kalma" gerçek iyilikler arasında sayılmıştır.[938]
Mü'minûn Sûresinde de Müslümanın sözünde durması gerektiği şöyle ikaz edilir:
"O mü'minler ki, Allah'a ve kullara karşı olan emânet ve mes'uliyetlerini yerine getirirler ve sözlerinde dururlar."[939]
Kur'ân'da sözünde durmak ısrarla emredilirken ve gerçek iyilikler arasında sayılırken konu üzerinde doğruluk rehberi Resûlullah da (s.a.v.) hassasiyetle durmuştur. İzahını yaptığımız hadiste, "sözün bir borç" olduğunu bildirirken, bir hadislerinde de sözünde durmama vasfını iki yüzlü münafıklara yakıştırır ve bunun münafıkların vasfı olduğunu bildirir.[940]
Evet, insanın birine söz vermesi ve vaadde bulunması, sahibi için artık bir mes'uliyettir. Çünkü verilen sözle veya yapılan anlaşma ile karşı tarafa maddî veya manevî birşeyler bekler duruma gelmiştir. Söz yerine getirilmediğinde onların maddî ve manevî zarara, en azından hayal kırıklığına uğraması söz konusudur. Bunun içindir ki, İsrâ Sûresinde,
"Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz mes'uliyet gerektirir"
buyrularak meselenin ehemmiyetine dikkat çekilmiştir.[941]
Ancak kişi meşru mazeretlere binâen sözünü yerine getirememiş olabilir. Sözünü yerine getirmek hususunda gayret gösterdiği halde buna muvaffak olamayan kimse için bir mes'uliyet yoktur. Peygamberimiz bununla ilgili olarak da şöyle buyurur:
"Birisi bir mü'min kardeşine söz verir, fakat zarurî bir sebepten dolayı yerine getirmezse, bunda bir mes'uliyet yoktur."[942]
Namaz Kılanan Önünden Geçmek
292. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Namaz kılan birinin önünden geçen kimse bunun ne kadar günah olacağını bilseydi, bir yıl ayakta durması onun önünden geçmek için attığı adımdan daha iyi olurdu."[943]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda, hadis şöyledir:
"Namaz kılanın önünden geçen kimse, ne kadar günah işlediğini bilseydi kırk beklemeyi bundan daha hayırlı bulurdu."
Hadiste geçen "kırk bekleme" ile kırk gün mü, ay mı, sene mi?" kast edildiği bilinmemektedir.
İbni Mâce'nin bir rivayetinde de hadis "yüz sene yerinde durması" şeklinde gelmiştir.
Konu ile ilgili bir başka hadis ise şu mealdedir:
"Namaz kılanın önünden geçen kimse ne derece günah işlediğini bilmiş olsaydı, uyluğunun kırılmasına razı olur da onun önünden geçmezdi."[944]
İşte bütün bu hadisleri göz önünde bulunduruna Hanefî ve Mâliki mezhebi âlimlerine göre namaz kılanın önünden geçmek haramdır. Dolayısı ile namaz kılanın önünden kasdî olarak geçen kimse günahkâr olur.
Namaz kılanın önünden geçmenin günah olmasının sebebi, namaz kılanın huşûunu bozduğu içindir. Ayrıca, günah, kasdî olan geçişler içindir. Sütre gerisinden geçmekte, geçilecek başka bir yer yoksa ve önde boş saf varken safı doldurmak için geçmekte de bir günah yoktur.
Kasdî olarak namaz kılanın önünden geçen kimse günahkâr olacağı gibi, herkesin gelip geçtiği yerde önüne bir sütre koymadan namaza duran kimse de günahkâr olur.
Şafiî mezhebine göre ise namaz kılanın önünden geçmek ne haram, ne de mekruhtur. Fakat namaz kılanın önünden geçmemek uygun olur.
Hanbelîlere göre de, başka bir yerden geçmek mümkün olduğu halde namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Başka geçilecek yer yoksa mekruh değildir.
Şafiî ve Hanbelîlere göre halkın gelip geçeceği yerde namaza durmak mekruhtur. Önünden geçen olsun, olmasın fark etmez.[945]
Resûlullah Cuma Günü Özel Olarak Giyinirdi
293. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) Cuma günlerinde giyindiği iki elbisesi vardı. Cumadan sonra onları katlar ertesi Cuma'ya kadar kaldırırdı.[946]
İzah
Peygamberimiz (s.a.v.) Cuma gününe ayrı bir ehemmiyet verirdi. Çeşitli hadislerinde ümmetine o gün gusletmelerini istemişti. Bu hadiste de onun Cuma günü için giyimine de özel bir itina gösterdiğini, sadece Cuma günü giymek üzere elbisesi bulunduğunu öğreniyoruz. Bu elbiselerden birisinin cübbe, diğerinin de hırka olduğu bildirilir. Bu da aslında tek kat elbise demektir.
Onun Cuma günü giymek için özel elbise ayırması, fazla elbisesi olmasından kaynaklanmıyordu. Çünkü Resûlullahın başka günlerde giymek için sadece bir takım elbisesi vardı.[947]
Devlet Başkanlarının Kureyş'ten Olması
294. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
"İmamlar [devlet başkanları] Kureyştendir. Onların iyileri iyilerine kötüleri de kötülerine idarecilik ederler.
Her şeyin bir hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını veriniz. Başınıza burnu kesik Habeşli bir köle de idareci tayin edilse, Müslümanlığınız ile boynunuzun vurulması arasında tercih yapma zorunda bırakılmadıkça söz dinleyin ve ona itaat edin. Biriniz Müslümanlığı ile boynunun vurulması arasında tercih etme durumunda bırakılırsa, boynunu uzatsın anası ağlayasıca! Çünkü İslâm gittikten sonra ne din kalır, ne âhiret."[948]
İzah
Hadisin birinci kısmında imamların Kureyş'ten olduğu bildirilir. Burdaki imamet hilâfet, yani devlet başkanlığıdır. Bu husus âlimler arasında ihtilaflı bir konudur.
İmam-ı A'zam, İmam Şafiî, Eş'ârî, Mâturidî, Bakıllânî, Abdulkâhir Bağdadî, Gazâlî, Nesefî, Şehristânî, İbni Teymiye gibi bâzı âlimler, hilâfet hakkının Kureyşlilerin olduğunu savunurlar. Bu âlimler, gerek izahını yaptığımız hadisi, gerekse konu ile ilgili başka hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler. Bununla ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"İnsanlardan iki kişi kaldığı müddetçe hilâfet, Kureyş'de devam edecektir."[949]
Bu âlimler çeşitli hadisleri görüşlerine delil gösterdikleri gibi, Peygamberimizin vefatından sonra yapılan halife seçiminde Hz. Ebû Bekir'in "İmamlar Kureyş'tendir" sözünü ve buna kimsenin itiraz etmemesini de delil olarak zikrederler.
Gerek dört halifenin, gerek Emevî halifelerinin, gerekse Abbasî halifelerinin Kureyş kabilesinden olmaları da, zikre değer bir husustur.
Alimlerin çoğunluğu hilâfetin Kureyş kabilesinin hakkı olduğunu söyleseler de, böyle bir hakkın olmadığını savunan veya bunu bir zamanla sınırlayan âlimler de vardır.
Ubeydullah bin Mes'ud el-Buhârî, (ö. 1346.) "Zamanımızda Kureyşlilik şartı düşmüştür" der. Kadı İci de Mevakıf 'da neseb unsurunu üstünlük ölçüsü olarak tanımadığını yazar.
Hilâfetin Kureyşliliğinin şarta bağlı olduğunu söyleyenden biri de İbni Haldun'dur. Bu zât, Kureyş'in kuvvetli bir kabile olduğunu, bütün Arap kabilelerinin Kureyşi dinlediğini, Kureyşten başka bir kabileden seçilecek halifeye bütün Arapların itaat etmelerinin zor olduğunu izah ettikten sonra, netice olarak şöyle der:
"Sonraki yıllarda iki devlette de (Emevîler ve Abbâsilerde) hilâfet çözüldü ve Arapların asabiyeti tümüyle parçalanıp darmadağın oldu. Şimdi, Kureyş'ten olmanın şart koşulmasının, onların sahip bulundukları asabiyet ve galibiyet nedeniyle, anlaşmazlıkların önlenmesi için olduğu sabit olduğuna göre; Şâriî'nin de hükümleri özel olarak belirli bir nesle, bir çağa ve bir ümmete vermeyeceğini bildiğimize göre; bu şartın ancak yeterlilik dolayısıyla koşulmuş olabileceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Biz de bunu böylece ele alıp Kureyşli olmaktan maksadın ne olacağını öğrenebilmek için, kapsamlı illeti (sebebi) araştırmaya koyulduk. İşte bu illet de; asabiyetin varlığıdır.'"[950]
İbni Haldun'un konu hakkındaki görüşlerine genişçe yer veren Abdülkadir Udeh, bu görüşü şöyle yorumlar:
"Geçen açıklamalardan anlaşılıyor ki, İbni Haldun'a göre, imametin Kureyş'e ait görülmesinin nedeni, Kureyş'in güçlü ve kalabalık olmasıdır. Ona göre, Kureyş'in gücünün kaybolması ve çoğunluğunu yitirmesiyle bu hakkı da ortadan kalkar. Bunun anlamı, onun Kureyşli olmayı, kuvvet ve çoğunlukla yorumlaması demektir. [Yani arkası kuvvetli ve çoğunluğa sahip olan her hangi kavimden birisi, şayet şartların] taşıyorsa halife olabilir.][951]
Nitekim Hz. Ebû Bekir'in halife seçiminde "Bütün Araplar halifelik işinde Kureyş kabilesinden başkasına razı olmazlar" sözü de, İbni Haldun'un görüşüne kuvvet vermektedir. Çünkü bu söz, Arapların ancak Kureyş kabilesinden birisine itaat edip onun idareciliğini tanıyacaklarını ifâde eder.
Hilâfetin Kureyşlilere âitliğinin her zaman için geçerli bir hüküm olmadığını savunan âlimlerden birisi de Dr. Tâhâ Hüseyin'dir. Bu zat da meseleye farklı bir açıdan yaklaşır. Ona göre Hz. Ebû Bekir halife seçiminde Ensara: "İmamlar Kureyş'tendir" derken hiçbir sınırlama olmaksızın İmametin Kureyş'e âit olduğunu kastetmemiştir. Gerek Hz. Ebû Bekir, gerekse orada bulunan Muhacirlerden Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah bununla başkalarından önce Müslüman olan Muhacirleri kastediyor ve onları düşünüyorlardı. Çünkü Muhacirler canlarıyla, mallarıyla, fakirlik ve sıkıntı zamanlarında Mekke'de dâvasını yayması için Resûlullaha destek olmuşlardı. Hz. Ebû Bekir Ensara: "İmamlar Kureyştendir" derken Kureyş'in bu mümtaz kesimini kastediyordu. Bu kesim ki herkesten önce Müslüman olmuş, hem Mekke'de, hem de Medine'de Peygamberimizle birlikte cihad etmişlerdi.
Abdülkadir Udeh, Dr. Tâhâ Hüseyin'in bu görüşüne yer verdikten sonra bu sözleri şöyle yorumlar:
"Dr. Tâhâ Hüseyin'in bu söylediklerinin anlamı şudur: Kureyş'in bu mümtaz kesiminin, İslama en önce giren, fitne zamanlarında Mekke'de, güçlü olunduğu zaman da Medine'de Hz. Peygamberle cihad eden kesiminin ortadan kalkmasıyla, böyle bir şartın gereği ve yeri yoktur."[952]
İbni Haldun ve Tâhâ Hüseyin'in dikkat çektiği, Udeh'in buna katıldığı gibi, "Hilâfetin Kureyşliliğinin" ilk Müslümanlar için geçerli olduğunu kabul etmemize bir engel yoktur. Ayrıca konuyu böyle anlamamıza sebep olan hadisler de vardır. Bunlara biraz sonra yer vereceğiz. Burada sadece birini nakletmek istiyoruz:
Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde,
"Benden sonra hilâfet ancak otuz sene devam edecektir. Ondan sonra padişahlık devri başlar" buyurmuştur. Hadisin diğer bir rivayetinde,
"Otuz seneden sonra Allah mülkünü, o kullarının idaresini dilediği kimseye verir" buyurulmuştur. Peygamberimiz "İmamlar Kureyş'tendir" derken, hilâfetin sona erme zamanına kadar olan imamları kastetmiş olabilir. Toplam olarak otuz yıl hilâfette bulunan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan Kureyş'tendi.5
İbni Haldun'a ve Dr. Tâhâ Hüseyin'in yorumlarına katılan Udeh, kendisi de mühim bir noktaya dikkat çeker ve şöyle der:
"Daha önce anmış olduğumuz hadislerin tümünün anlamı birdir. Şu anlamda ki, hepsi imameti Kureyş'e âit olarak göstermişlerdir. Fakat onların bir kısmında kabule değer bir takım ziyâdelikler bulunmaktadır. Bu ziyâdelikler, devlet yöneticiliğinin kayıtsız şartsız Kureyş'e âit olmadığını, bu işin onlara ancak Allah'a itaat ettikleri ve emri üzerinde dosdoğru yürüdükleri zamana âit olacağını, Ona isyan etmeleri halinde ise imametteki haklarının düşeceğini kesin olarak ortaya koymaktadır.[953]
"İki kişi kalmış olsa bile devlet yöneticiliği Kureyş arasındadır"
hadisi, "İmamlar Kureyş'tendir" hadisi gibi mutlak olarak bize kadar gelmiştir. Ancak bu iki hadîs de, diğer hadislerde sözü edilen, Allah'a itaat etmeleri ve Onun emirlerini uygulamaları ile kayıtlıdır. Kureyş'in imametteki haklarının düşmesinin anlamı da, Kureyş'ten asla imam olmayacağı anlamında değildir. Bu, imametin Kureyş'in tekelinde olmayacağı demektir. Buna göre imamın Kureyşli olması da, olmaması da caizdir."
Abdülkadir Udeh'in konu ile ilgili dikkat çektiği bir diğer husus da, "Kureyşliler size karşı doğru oldukları müddetçe sizler de onlara karşı dosdoğru olun" hadisiyle, "Kureyş'i öne geçirin, onun önüne geçmeyin" mealindeki hadislerden başka konu ile ilgili diğer bütün hadislerin "haber sîgasıyla" gelmiş olmasıdır. Bu iki hadis ise "emir sîgasıyla" gelmiştir. Haber sîgasıyla gelen hadisler hüküm değildir. Sadece Kureyş'in gelecekteki durumunu haber vermekte ve onların karşılaşacakları şeyleri bildirmektedir. Udeh, haber sîgasıyla gelen hadislerin ifâde ettikleri toplu mânâyı şöyle toparlar:
"İnsanlardan iki kişi kalmış olsa bile, Allah'a itaat ettikleri sürece, imamet onların arasında olacaktır. Allah'a âsi oldukları takdirde ise, Allah onların üzerine onları bu işten uzaklaştıracak kimseleri musallat eder. Emir sîgasıyla buyurulmuş diğer iki hadise gelince; bunlar, Allah'ın emirleri üzerinde dosdoğru kaldıkları sürece, ümmetin Kureyş'e karşı takınması gereken tavrı ortaya koymak için söylenmiştir."[954]
Udeh'in haber sigasıyla, yani Allah'ın bildirmesi ile istikbalde olacak hadiseleri haber verme kabilinden olduğunu söylediği hadislerden bâzıları şunlardır:
"İmamlar [devlet başkanları Kureyştendir. Sizin üzerinizde benim hakkım vardır. Onların da benim gibi sizin üzerinizde hakları vardır. Ancak bu hak, kendilerinden merhamet istendiği zaman merhamet ettikleri, söz verdiklerinde yerine getirdikleri, hükümlerinde âdil oldukları, müddetçe vardır. Eğer aralarında böyle yapmayanlar olursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun."[955]
Taberânî'nin rivayet ettiği metnin son kısmı şöyledir:
"...Paylaştırdıklarında adaletle hareket ettikleri müddetçe, devlet yöneticiliği Kureyş'in içindedir."
"Ey Kureyşliler! Allah'a âsi olmadığınız sürece devlet yönetiminin ehli sizlersiniz. Ona isyan edecek olursanız—elindeki değneği göstererek—bu değneğin kabuğunun soyulması gibi, Allah sizi bundan uzaklaştıracak kimseleri musallat eder."
Râvi, Peygamberimizin değneğin kabuğunu soyduğunu bildirir.[956]
"Şu hilâfet Kureyşin elinde bulunacaktır. Onlar dinî vecibelerini yerine getirdikleri müddetçe, hiçkimse onlara düşmanlık edemeyecektir. Ne zaman ki dine bağlılıktan ayrılırlar, o zaman Allah Kureyş'i yüz üstü sürçtürür, rezil eder."[957]
"Devlet reisleri adaletle hükmettikleri takdirde Kureyş'tendir. Onlar anlaşma yaptıklarında gereğini yerine getirirler, yardımları istendiğinde bunu esirgemezler."[958]
Görüldüğü gibi bu hadisler gaybî haberler çeşidindendir. Peygamberimiz burada sayılan şartları yerine getirdikleri müddetçe hilâfetin Kureyş'in elinde devam edeceğini, aksi takdirde Allah'ın bu nimetini onlardan alacağını, üzerlerine başkalarını musallat edeceğini bildirmiştir.
Zikrettiğimiz hadislerin birinde geçen,
"Ona isyan edecek olursanız—elindeki değneği göstererek—bu değneğin kabuğunun soyulması gibi, Allah sizi bundan uzaklaştıracak kimseleri musallat eder"
tehdidi aynen gerçekleşmiştir. Abbasîler devrinin sonraki yıllarında halifeler "kabuğu soyulan ağaca" benzemişlerdir. Halifeler çocuk gibi bâzı basit şeylerle oyalanmışlar, işleri başkaları yürütmüştür.
Burada iki hadis üzerinde daha durmak istiyoruz. Bunlar:
"Kureyş sizin için istikamet üzere oldukça, siz de onlar için istikametli olun. Onlar istikametli olmazlarsa kılıçlarınızı omuzlarınıza koyup çoğunu helak edin. Bunu yapmazsanız çok çalışıp az kazanan bedbaht çiftçiler olun."[959]
"Bu iş [hilâfet] Himyerîlerin elinde idi. Allah onlardan alıp Kureyş'e verdi. Tekrar onlara dönecektir."[960]
İbni Hacer son hadisle ilgili olarak meâlen şöyle bir değerlendirmede bulunur:
Hadiste de haber verildiği gibi, Allah Himyerîlerin elinden alarak hilâfet vazifesini Kureyşlilere verdi. Fakat onlar bu nimete olan liyakatlarını kaybettiklerinde Deylemliler galip geldiler. Kureyşlileri sıkıştırdılar. Bundan sonra halifenin yetkisinde sadece hutbe okumak kaldı. Zorbalar memleketi aralarında paylaştılar. Sonunda hilâfet Kureyşlilerin elinden çıktı. Bâzı yerlerde halifenin kuru bir adı kaldı.[961]
İmamların Kureyş'ten olmaları hadisinin zamanla kayıtlı olduğunu görüşünde olan âlimlerden birisi de, Mevdûdî'dir. Mevdudî, Ebû Hanife'nin "İmamlar Kureyşten olmalıdır" görüşünü naklettikten sonra şöyle der:
"Hemen ilâve edelim ki, bu fikir ve rey, İslâmî hilâfetin, Şeriat gereğince, yalnız has bir kabilenin kanunî hakkı olduğu mânâsına gelmez. Bu düşüncenin gerçek sebebi, o devre ait olan şartlardır. Zira bütün Müslümanları bir araya getirebilmek için halifenin Kureyş'ten olması fikri, bu hususta tek çare olarak düşünülmekteydi." Mevdudî daha sonra İbni Haldun'un konu ile ilgili görüşüne yer verir. İbni Hacer'in Fethü'l-Bâri' isimli eserinden nakille "Hilâfet hususunda, Kureyşliler için de bâzı şart ve vasıflar aranacaktır" der ve bundan şu neticeyi çıkarır:
"Kureyş'in sahip olması icab eden bu şart ve vasıflar ortadan kalkınca, hilâfetin, Kureyşten olmayan birinin elinde bulunması imkânı dâima mevcut demektir."[962]
İmamette Kureyşliliğin şarta bağlı olduğunu savunanlardan birisi de Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'tır. Delili de, Hz. Ömer'in yerine birisini tayin etmeleri söylendiğinde, "Şayet Ebû Hüzeyfe'nin kölesi Salim hayatta olsaydı, Onu halife tayin ederdim" sözüdür. Salim (r.a.) Kureyş'ten değildi. Dolayısıyla Hz. Ömer Kureyş'in dışında başka bir kabileye mensup birisinin halife olabileceğini caiz görmektedir. Hamidullah sonra şöyle der:
"Acaba Hz. Ömer (r.a.) bu sözü söylerken, Hz. Peygamberin (s.a.v.)'in, 'İmamlar Kureyş'tendir' hadis-i şerifini biliyor veya hatırlıyor muydu? Şayet bu hadisi biliyor idiyse, niçin böyle bir söz kullandı? Bunu bilmiyoruz. Muhtemelen, Hz. Ömer (r.a.), bunu biliyordu. Ve buna rağmen Hz. Huzeyfe'nin kölesinin hilâfete lâyık olduğunu düşünüyordu."
"Hz. Peygamber (s.a.v.), 'İmamlar Kureyş'tendir' sözünü o günkü şartlar muvacehesinde söylemiştir. Çünkü o biliyordu ki, Araplar ancak Kureyş'ten olan birini kabul ederler."[963]
Bediüzzaman da asrımızda hilâfetin bir şahıs meselesi olmayıp İslâm âleminin katılımıyla teşkil edilecek bir meclisle bu otoritenin deruhte edileceğini savunur. Onun bu konudaki görüşleri ile ilgili tafsilatlı bilgiyi Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında İslâm ve Hilâfet isimli eserimizin 404-414. sayfalarında bulabilirsiniz.
Bu izahlardan sonra sanırız mesele netleşmiştir. Biz de ikinci görüşü tercih ediyoruz. Yani Peygamberimiz "İmamlar Kureyş'tendir" sözünü o şartlar için söylemiştir. Hakikaten bu hadis o zaman için büyük bir fitneyi önlemiş, Müslümanları en kuvvetli kavim etrafında birleştirmiştir. Fakat sonraları Kureyş bu lütfa liyakatını kaybetmiş, naklettiğimiz hadislerde de dikkat çekildiği gibi, Yüce Allah da onlardan bu nimeti almıştır. İslâmiyetin hilâfet müessesesi hiçbir şahsın, hiçbir sülâlenin, hiçbir kavmin ve hiçbir milletin tekelinde değildir. Zaten "Hilâfet Kureyş'in hakkıdır" diyen âlimler de hilâfeti zorla ele geçiren kimsenin, hangi kabileden olursa olsun, hilâfetinin caiz olduğunu söylemişler, çelişkiyi de zaruretle izah etmişlerdir.[964]
Günümüzde hangi milletten olursa olsun, isterse dahi olsun, bir kişinin iki milyarı aşan Müslümanları idare etmesi ve bunda nin üzerinde anlaşabilecekleri bir şahıs bulmak imkansızdır. Faraza bulunsa bile onun hilâfeti sembolik olmaktan öteye geçemez. Artık Müslümanların halifesi bir şahıs değil, meşveret-i şer'iyyenin hâkim olduğu ve bütün İslâm âleminin temsilcilerinin bulunduğu bir meclis olmalıdır.
Hadisin ikinci bölümünde geçen, "Her hak sahibine hakkını veriniz" ifâdesi "Allah'ın farz kıldığı haklarını" mânâsındadır. Meselâ idareciye itaat farzdır. Bu bir âyette şöyle emredilir:
"Ey iman edenler! Allah'a, Resulüne ve sizden olan idarecilere itaat ediniz."[965]
Âyetteki "sizden" tabiri, itaatte ölçüyü koymakta, idarecinin Allah ve Resulü yolunda olması gerektiğini belirtmektedir. Diğer taraftan, bu itaat her hususuda kesin itaat değildir. İdareciye itaat edilmeyecek durumlar da vardır. Bunu şu hadisten öğreniyoruz;
"Müslüman bir kimse, hoşuna gitsin, gitmesin, bütün işlerde günah olmadıkça, idarecinin emirlerini dinlemek ve itaat etmek mecburiyetindedir. Eğer idareci günah olan bir hususu emrederse, o zaman onu dinlemek ve itaat etmek gerekmez."[966]
Bununla ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"İdarecide açık bir inkâr görür ve bunu da Allah'ın kitabından bir delile dayandırıra" sanız, o zaman itaat etmek söz konusu olmaz."[967]
İdarecinin burnunun kesik olması, renginin başka olması, bu itaate mâni değildir. Nitekim izahını yaptığımız hadiste "burnu kesik Habeşli bir köle" ifâdesi geçmektedir. Hadisin bu kısmı diğer hadis kitaplarında da şu ifâdelerle rivayet edilir:
"Size idareci kılınan kişi isterse başı siyah bir üzüm tanesine, benzeyen Habeşli bir köle olsun, aranızda Allah'ın kitabını uyguladıkça emirlerine kulak veriniz, onlara itaat ediniz."[968]
Peygamberimizin Ümmetini İkazı
296. Ebû Bekrete (r.a.) rivayet ediyor:
"Benden sonra dönüp birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın."[969]
İzah
Hadis, "Benden sonra küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın" şeklinde de tercüme edilmiştir.
Peygamberimiz bu sözlerini Veda Haccı esnasında yaptığı bir konuşmanın sonunda söylemiştir. Bu konuşmanın Buhârî'de geçen şekliyle tamamı şöyledir:
Resûlullah (s.a.v.),
"Ey ahali! Hangi ayı daha çok hürmete değer biliyorsunuz?" buyurdu.
Sahabîler, "Şu içinde bulunduğumuz ay değil mi?" dediler.
Peygamberimiz (s.a.v.),
"Peki hangi bölgeyi daha çok hürmete değer biliyor sunuz?" buyurdu.
Onlar, "Şu şehrimiz değil mi?" dediler.
Resûlullah,
"Hangi günü daha çok hürmete değer biliyorsunuz?" diye sordu.
Sahabîler, "Şu içinde bulunduğumuz gün değil mi?" dediler. Bundan sonra Resûlullah sözlerine şöyle devam etti:
"Öyle ise şunu kesin olarak bilin ki, Allah Teâlâ meşru bir sebep dışında, canlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı bu şehriniz ve bu ayınızdaki gününüz gibi mukaddes ve dokunulmaz kılmıştır."
Resûlullah sonra da,
"Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?" diye sordu.
Onlar "Evet" cevabını verdiler. Bu sözünü iki defa daha tekrarladı. Sonra da,
"Sakın ha, benden sonra tekrar küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmaya kalkmayın!" buyurdu.
Müslim'deki rivayet ise şöyledir:
"Vah size, yahut vah sizin halinize! Benden sonra dönüp birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın."
Hadiste geçen "küfür" ile ilgili olarak âlimler çeşitli açıklamalar yapmışlardır. Bu açıklamaların sayısı sekizi bulur. Bunlardan bize göre mânâya en yakın olanları şunlardır:
1. Birbirinizi vurmanız neticede sizi küfre götürür.
2. Birbirinizi vurmanız kâfirlerin işi gibi çirkin bir iştir.
3. Benden sonra küfre geri dönmeyin. Müslüman kalmakta devam edin.
4. Benden sonra hakkı örtbas etmeyin, hakkı gizlemeyin. Hadisin mânâsı şu da olabilir:
"Benden sonra Müslüman olmadan önceki bedevîlik hayatınıza dönüp de birbirinizin boynunu vurmaya kalkmayın."[970]
Allah Yumuşaklığı Sever
297. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak ki Allah Teâlâ kullarına karşı lütufkârdır, yumuşaklıkla muamele eder. Ve her işte yumuşak davranılmasını sever."[971]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda, "Sert ve kaba davranışlar karşılığında vermediği lütuf ve iyiliği, yumuşak söz ve davranış için verir" ilâvesi vardır.
Yumuşak davranmakla ilgili daha pekçok hadis vardır. Bunlardan ikisinin meali şöyledir:
"Yumuşak muamele kimde bulunursa onu güzelleştirir. Rıfk, yumuşaklık kimden sökülüp alınırsa onu da çirkinleştirir."[972]
"Yumuşak huylu ve yumuşak sözlü olma nimetine mazhar olan kimse, büyük bir hayra mazhar olmuş; bundan mahrum olan da, büyük bir hayırdan mahrum kalmış demektir.'[973]
İdarecilere Dalkavukluk Yapmamak
298. Ka'b bin Ucre (r.a.) rivayet ediyor:
"Ey Ka'b bin Ucre! Benden sonra bâzı idreciler gelecektir. (Resûlullah onları zulüm ve kötülükle niteledi.) Kim onların yanına gider, yalanlarını doğrular ve haksız işlerinde onlara yardımcı olursa o benden değildir, ben de ondan değilim. O kimse kıyamet günü Havzın başında yanıma varamayacaktır.
Kim onların yanına gitmez, haksızlıklarında onlara yardımcı olmaz ve yalanlarını tasdik etmezse o bendendir, ben de ondanım. O, Havuz başında benimle buluşacaktır.
Ey Ka'b bin Ucre, haramla beslenen bir et Cennete girmemeyi hak eder. Böyle bir vücut ateşe daha layıktır."[974]
Zikrettiğimiz kaynaklarda,
"Ey Ka'b bin Ucre, namaz delildir, oruç [Cehenneme karşı] sağlam bir kalkandır. Sadaka da tıpkı suyun ateşi söndürdüğü gibi hatâları söndürür, yok eder" ilâvesi vardır.[975]
Başkasının Yerine Haccetmek
299. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam Resûlullaha (s.a.v.) geldi ve "Ey Allah'ın Resulü! Benim babam yaşlı biridir. Haccetmeye gücü yetmez. Onun yerine haccedebilir miyim?" diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.),
"Ne dersin, babanın borcu olsa öder miydin?" buyurdu.
O zât, "Evet, öderdim" cevabını verdi. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Borcu ödenmeye en layık olan Allah'tır. Babanın yerine haccet."[976]
İzah
Zikrettiğimiz kaynakların bâzılarında "Babam (veya annem) kendine hac farz olduğu halde vefat etti" şeklindedir.
Dinimize göre ibâdetler üç gruba ayrılır
1. Bedenle yapılanlar: Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'ân okumak gibi.
2. Mal ile yapılanlar: Zekât, fitre, sadaka, kurban gibi.
3. Hem mal, hem de beden ile yapılanlar: Hac ibâdeti gibi.
Namaz, oruç gibi birinci gruba giren ibâdetlerde vekillik caiz değildir. Bir kimse kendi yerine başkasına namaz kıldıramaz, oruç tutturamaz, Kur'ân okutamaz.
Zekât sadaka gibi ikinci gruba giren ibâdetlerde vekâlet caizdir.
Hac gibi hem mâlî, hem de bedenî ibâdetlerde vekâletin caiz olması için ölüm, devamlı hastalık, yaşlılık, kadın için mahreminin bulunmaması gibi bir engelin olması gerekir.
Hacda vekâletin caiz olduğu ile ilgili birçok hadis vardır. İşte yukarıdaki hadis bunlardan birisidir.[977]
İyiliği Tamamlamak
300. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
"İyiliği tamamlamak ona başlamaktan daha faziletlidir." [978]
Peygamberimiz Haricîleri Lânetlemişti
301. Hz. Ali rivayet ediyor:
Muhammed (s.a.v.) ailesinden ilim sahipleri ve Ebû Bekir'in kızı Âişe Züssedye denilen Esved'in arkadaşlarının Resûlullahın (s.a.v.) lisanıyla lanetlendiğini biliyorlardı. Bunu Âişe'ye sorarak tahkik ettiler.[979]
İzah
Hadisin Mu'cemü'l-Evsat'taki rivayeti şöyledir: "Nehrevan ehlinin Muhammed'in (s.a.v.) lisanıyla lanetlendiğini Ebû Bekir'in kızı Âişe biliyordu."
Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında Sıffîn Savaşı yapılmış, bu savaş esnasında yenilmek üzere olan Muaviye taraftarları mızraklarına Kur'ân sayfaları geçirerek Hz. Ali taraftarlarını savaşı bırakmaya zorlamışlardı. Hz. Ali bunun bir harp hîlesi olduğunu, savaşa devam edilmesi gerektiğini söyledi ise de, bir grup "Biz Kur'ân'a karşı savaşmayız" diyerek ona karşı çıktılar. Netice iki grup arasındaki mücâdele hakeme havale edildi.
Ordular birbirinden ayrılıp herkes kendi bölgesine dönerlerken Hz. Ali'yi savaşı bırakmaya zorlayanlar yeniden savaşa dönülmesini istediler. Ayrıca ona hakem kabul etmekle kâfir olduğunu, dolayısıyla tevbe etmesi gerektiğini, tevbe etmez ise kendisiyle beraber bulunmayacaklarını söylediler. Hz. Ali her ne kadar bunlara nasihatta bulundu ise de sözünü dinletemedi. Bunlar kısa zamanda kalabalık bir grup oluşturdular ve 12 000 kişilik bir kuvvetle Küfe yakınlarındaki Harura'da konakladılar. Şebes bin Rebryi de kendilerine kumandan seçtiler.
İtaattan çıktıkları için bunlara "Haricîler" denildi. Hz. Ali Abdullah bin Abbas'ı (r.a.) bu topluluğa gönderdi. Onları yeniden itaate çağırdı. Kendisi de gitti. Fakat netice alamadı.
Haricîler gün geçtikçe azgınlaştılar. Hz. Ali taraftarlarına saldırdılar. Böylece büyük bir tehlike oluşturdular. Haricîler aralarında anlaşarak savaş için Nehrevan'da toplanmaya karar verdiler.
Aslında Peygamberimiz Haricîlere çok önceden ümmetine haber vermişti. Hz. Ali, Haricîlerle savaşmak üzere hazırladığı ordusuna bunu şöyle bildirdi:
"Ey Müslümanlar, Resûlullahın şöyle buyurduğunu işittim:
"Ümmetimden öyle bir topluluk çıkacak ki, Kur'ân okuyacaklar, öyle ki sizin okuyuşunuz onların okuyuşu yanında hiçbir şey değildir. Namazınız da onların namazı yanında hiçbir şey değildir. Orucunuz dahi onların orucuna nispeten hiçbir şey sayılmaz. Onlar Kur'ân okuyacaklar, onu kendilerinin lehinde zannedecekler, halbuki aleyhlerine olacak. Namazları köprücük kemiklerinden aşağıya geçmeyecek. İslâmdan, okun avı delip geçtikleri gibi çıkacaklar." (...)
"Vallahi ben onların bu kavim olduğunu kuvvetle ümit ediyorum. Çünkü onlar, dökülmesi haram olan kanı döktüler, halkın yaylımındaki hayvanlarını gaspettiler. Allah'ın ismiyle onların üzerine yürüyün."[980]
İşte Hz. Ali izahını yaptığımız hadiste de Haricîlerin Resûlullahın (s.a.v.) lisanıyla lanetlendiklerini, bunu Hz. Aişe'nin de bildiğini, arzu eden Âişe Validemizden bunu tahkik edebileceğini haber veriyor. Hadiste bir de "Züssedye" ismi geçiyor.
Asıl ismi Esved olan Züssedye, Peygamberimizin "dinden çıkacak olanlara" alâmet olarak tarif ettiği adamın ismidir. Resûlullah (s.a.v.) dinden çıkacak olanların arasında bulunan birisinin alâmetlerini saymıştır. Hz. Ali de yukarıda yer verdiğimiz konuşmasının bir yerinde bununla ilgili olarak şöyle demiştir:
"Bu kötü kavmin alâmeti şudur: İçlerinde bir adam bulunacak. O adamın pazusu olup kolu bulunmayacak. Pazusunun ucunda meme ucu gibi bir çıkıntı bulunacak. Üzerinde de beyaz kıllar olacak."
Hicretin 37. yılında Hz. Ali ordusu Nehrevan'da Haricîleri büyük bir bozguna uğrattı. Hz. Ali adamlarına Peygamberimizin dinden çıkan kavme alâmet olarak tarif ettiği adamı bulmalarını emretti. Aradılar, fakat bulamadılar. Hz. Ali, "Hayır, vallahi o bunların içinde olacak. Ben yalan söylemedim, yalanlanmam da" dedi. Sonra kendisi de o adamı aramaya çıktı. Nihâyet onu ölüler arasında buldu. Kolunda aynen kalın memesine benzeyen bir etin saraktığını, meme ucu üzerinde beyaz kılların olduğunu gördü. Bu et parçası çekilip uzatıldığında eli hizasına varacak kadar uzuyor, bırakıldığında eski halini alıyordu. Hz. Ali o adamı hakkaniyetine delil olarak gösterdi. Böylece Peygamberimizin bir mucizesi daha çıkmıştı. Hz. Ali tekbir getirdi, "Allahü ekber! Ben yalan söylemedim" dedi.
Haricîler hakkında tafsilat için Dört Halife Devri isimli eserimizin 337-388. sayfalarına ve Mezhepler Nasıl Ortaya Çıktı? isimli eserimizin "Haricîler" bahsine bakınız.[981]
Ramazan Ayında Cehennemlikler Azâd Edilir
302. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Muhakkak ki Allah Ramazan'ın her gecesinde bazı kullarını Cehennemden azâd eder. Ancak Ramazan'da oruç tutmayıp içki içenler bundan hâriçtir."[982]
Zikrin Fazileti
303. Câbir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
"Lâ havle velâ kuvvete illâ billah (Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır)" cümlesini çok söyleyin. Muhakkak o doksan dokuz çeşit sıkıntıyı defeder. Bunların en küçüğü, üzüntü ve fakirliktir."[983]
İzah
Tirmizide, "Allah'tan kurtuluş yine Ona yönelmek iledir" ilâvesi vardır.
Bediüzzaman, "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" cümlesinin insanın yokluktan çıkıp atom vaziyetinden mü'min bir kul oluncaya kadar geçirdiği bütün tavır ve hallerine baktığı kanaatindedir. Bu hallerden bâzıları şunlardır:
1. Yokluktan çıkıp var olabilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
2. Yok olmayıp baki kalabilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
3. Zararlı şeyleri def edip faydalı olan şeyleri celbedebilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
4. Musibetten uzak olup istenilen şeylere nail olabilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
5. Allah'a isyan yoluna girmeyip itaat üzere devam edebilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
6. Azaba maruz kalmayıp nimete mazhar olabilmek için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
7. Karanlığa düşmeyip nur ile nurlanmak için gerekli olan güç ve kuvvet Allah'tandır.
Evet, bu mânâları tefekkür ederek söylenecek olan "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" cümlesinin insana çok şeyler kazandıracağı açıktır.[984]
Bir İnsanın Hidâyetine Sebep Olmak
304. Ukbe bin Âmir el-Cühenî (r.a.) rivayet ediyor:
"Birinin Müslüman olmasına vasıta olan kimseye Cennet vacip olur."[985]
Helak Eden Üç Şey
305. Ebû Katâde (r.a.) rivayet ediyor:
"Ümmetimin helaki şu üç şeydedir:
1. Kaderi yalanlamak,
2. Irkçılık davası gütmek,
3. Tahkik etmeksizin dinî konuları nakletmek."[986]
İzah
Hadiste ümmetin helak sebeplerinden birisi, kaderi yalanlamak olarak gösteriliyor. Kaderiyye hakkında 75, 433 numaralı hadislerde açıklama yapmıştık. Oraya bakılabilir.
Ümmetin helak sebeplerinden ikincisi, ırkçılıktır. Irkçılık Câhiliyye devri âdetlerindendi. Irkçılık sebebiyle Araplar arasında çok kanlı savaşlar yapıldı. İslâmiyet tebliğ edildiğinde ırkçılıkla şiddetli bir mücâdeleye girişti. Irkçılık dâvası gütmek gerek âyetlerle, gerekse hadislerle yasaklandı. Bu konudaki tafsilatı Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında İslâm ve Milliyetçilik isimli eserimize havale ederek burada ırkçılığın ümmetin helak sebeplerinden olması üzerinde durmak istiyoruz:
Din, ırklarına bakmaksızın Müslümanları birleştirir, bütünleştirir, kaynaştırır. Allah, din, peygamber, kitap, kıble gibi her biri mühim bir birlik unsuru olan bağların yerini ırkçılık düşüncesi aldığında ise, birbirine bağlayan ip koptuğunda tesbih tanelerinin parçalanıp dağılması gibi, birlik ve beraberlik bozulur, dağılır.
Dinin ırkları birleştirici ligi, maalesef, İslâm dünyasında ilk defa Emevîler devrinde göz ardı edilmiş, din bağı yerine ırkçılık konulmuştur. Emevîler, bu hareketlerinin cezasını da tarih sahnesinden silinerek çekmişlerdir.
Cumhuriyet döneminde körüklenen ırkçılık hareketlerine karşı çıkan Bediüzzaman, İslâmiyetin ırkçılığı reddettiğini açıkladıktan sonra ırkçılığın zararına işâreten Emevîleri misâl vermiş şöyle demişti:
"Acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? [o tarihteki Müslümanların sayısı üçyüz elli milyondu] Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın! Evet, menfî milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş!
"Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler."[987]
Bediüzzaman, aynı eserinin başka bir yerinde de Emevîlerin İslâm devletini Arap milliyetçiliği üzerine istinad ettirdiklerine, ırkçılık bağlarını İslâmî bağlardan öne geçirdiklerine dikkat çeker. Bunun neticesinde de ırkçılık sebebiyle diğer milletleri rencide ederek ürküttüklerini, ırkçılık sebebiyle ırktaşlarını kayırarak zulmettiklerini söyler.[988]
Gerçekten de Ömer bin Abdülaziz gibi bir iki halife devri hariç tutulursa, Emevîler Devrinde Müslümanların kardeş, insanların eşit olduğu prensibi unutulmuş, Arapların siyasî ve hukukî baskısı son haddine varmıştı. Emevîler, Arapların dışındaki Müslümanları kendilerine eşit saymıyorlar, kendilerini diğer ırklara mensup bütün Müslümanlardan üstün tutuyorlardı. Hatta onları köle gözü ile görüyorlardı. Bir Arap Türkün veya İranlının arkasında namaz kılmıyor, onlardan bir kadınla evlenmiyordu. Vali, hâkim ve imam tayin edilmek istendiğinde görevlendirilecek şahsın Arap olup olmadığı hususu iyice araştırılıyordu. Onların bu tutumları diğer ırklara mensup Müslümanlar arasında büyük bir tepkiye sebep oldu. Onlarda da ırkçılığı netice verdi. Böylece İslâm dünyasında "Şuubiye hareketi," yani Arapların kendileri dışındaki kavimlere üstünlük kurma çabalarına karşı çıkan hareketler başladı. Böylece Emevîler hem âlem-i İslâmi küstürdüler, pekçok zulüm yaptılar, hem de haşmetli devletlerinin tarih sahnesinden silinmesine sebep oldular.
Osmanlı Devletiyle İslâm birliği yeniden kuruldu. "Müslümanlar kardeştir" prensibi yeniden yaşanır oldu. İslâm dünyasındaki Müslümanlar asırlarca kardeşçe yaşadılar. Birbirlerinin yardımına koştular, sevinçleriyle sevindiler, üzüntüleriyle üzüldüler.
Ne acıdır ki, 1900 yılların başlarında bilhassa Avrupa'nın telkiniyle "ırkçılık" yeniden gündeme geldi. O yıllarda başlayan ırkçılık akımı neticesinde İslâm dünyası yeniden bölündü, parçalandı, sömürge hâline geldi. Osmanlının son yıllarında iktidarı ele geçiren İttihad ve Terakki Fırkasının 1908'den sonra devleti kurtarma çaresi olarak gördüğü ırkçı politikalar, zararlı ve parçalayıcı neticeleri de beraberinde getirdi. Batının tahriki ile Hıristiyan unsurların da Osmanlı Devletine karşı vaziyet almalarını netice verdi. Devletin ırkçılığa yönelmesiyle uyanan bağımsızlık arzuları, bir yandan Osmanlı Devletinin parçalanmasını hazırladı, bir yandan da ayrılan toplulukların sömürgeleşmesine yol açtı. Bediüzzaman, bununla ilgili olarak da şöyle der:
"Hem bizde iptida-i hürriyette [Meşrutiyetin ilân edildiği yıllarda]—Bâbil kulesinin harabiyeti zamanında 'tebelbül-ü akvam' tabir edilen 'teşâub-u akvam' ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi—menfî milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pekçok 'kulüpler' nâmında sebeb-i tefrika-i kulüp, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfî milliyetin zararını gösterdi."[989]
Bediüzzaman burada ırkçılık hareketlerini güzel bir benzetme ile "tebelbül-ü akvam"a benzetiyor. Tevrat'ta bildirildiğine göre, Hz. Nuh'un oğulları gökyüzüne ulaşmak için büyük bir kule yaptırmışlardı. Yüce Allah bu kulede çalışmakta olan insanların dillerini değiştirdi ve onları birbirlerini anlamaz hale getirdi. Yetmiş iki dil burada meydana geldi. O kule de tamamlanamadı.[990]
Bediüzzaman, ırkçılık hareketlerini Bâbil Kulesine benzetmekle, daha önce kardeş olan, birbirlerini anlayan insanların, ırkçılık sebebiyle birbirlerini anlayamaz hale geldiklerine dikkat çekmektedir. Bâbil Kulesinde diller ayrıldığı gibi, ırkçılık hareketleriyle de milletlerin birbirlerinden ayrıldıklarını nazara vermektedir. Ki, o tarihlerde Araplar, Kürtler, Ermeniler ve Rumlar pekçok kulüpler kurarak ayrılık çıkarmışlardı. Fakat buna İttihad ve Terakki fırkasının "Türkçülük" yapması sebep olmuştu. Bu ırkçılık neticesinde de Fas, Tunus, Arnavutluk gibi pekçok İslâm ülkesi ecnebilerin esareti altına girmişti.
Bediüzzaman, Peygamberimizin pekçok hadislerinde Kıyametin büyük alâmetlerinden birisi olarak haber verdiği Deccal'in, ırkçılığı kullanacağını da ifâde eder. Ve Türkleri Deccal'in bu tesirli silahına karşı dikkatli olmaya çağırır. Şualar isimli eserinde Deccal'le ilgili bir hadisi izah ederken şöyle der:
"Garipdir, hem çok gariptir. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde şerefşiar, bârika asâ [şerefli, şimşek gibi parlayan] bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten [geçici olarak] İslâmiyetin bir kısım şeâirine [alâmetlerine] karşı istimal etmeye [kullanmaya] çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. 'Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor' diye rivayetlerden [hadislerden] anlaşılıyor."[991]
Aslında Deccal'in ırkçılığı İslâm birliğini parçalamak için kullanması dahi onun ne derece zararlı bir cereyan olmasını göstermesi bakımından kâfidir.
Bu konudaki tafsilatı da yine İslâm ve Milliyetçilik isimli eserimizin 78-93. sayfalarında bulabilirsiniz.
Hadiste ümmetin helâket sebebi olarak sayılan üçüncü husus, "tahkik etmeksizin dinî konuları nakletmek" gösteriliyor. Kulaktan dolma, çoğu İslama zıt bilgileri tahkik etmeden, doğruluğunu araştırmadan nakletmenin zararı izaha yer bırakmayacak kadar açıktır. Bu yaygınlaştığında gerçek İslâmiyetin, doğru İslâmiyetin yerini yalan yanlış bilgiler alacaktır. Böylece doğru İslâmiyetten uzaklaşan Müslümanlar artık helak olmuş demektir. Bu, Peygamberimizin gaybî bir haberi olması yanı sıra, böylelerine bir ikazıdır da, Müslümanların helâkına sebep olan kimse elbette âhirette acı bir azaba çarptırılır. Böyle olunca, kulaktan dolma bilgileri araştırmadan orada burada nakledenler bu alışkanlıklarını terk etmelidirler.[992]
Şigar Nikahı
306. Übey bin Ka'b (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Sigar yoktur" buyurdu.
"Ey Allah'ın Resulü, şigar nedir?" dediler.
"İki kadının karşılıklı mehirsiz olarak nikahlanmasıdır'' buyurdu.
20 Numaralı hadisin izahına bakınız.[993]
Anne Karnında İken Kaderin Yazılması
307. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Nutfe rahimde yerleştikten kırk gün sonra alaka olur, kırk gün geçtikten sonra mudka olur, kırk gün geçtikten sonra kemik olur. Kırk gün geçtikten sonra da Allah kemiğe et giydirir. Sonra melek sorar:
"Ey Rabbim, erkek mi, yoksa kız mı olacak?" Allah takdir eder, melek yazar. Sonra, "Ey Rabbim, itaatkar mı, isyankar mı olacak?" diye sorar. Allah takdir eder, melek yazar. Sonra "Ey Rabbim, ömrü, rızkı ve ameli ne kadar olacak?" der. Allah takdir eder, melek yazar."
136 Numaralı hadisin izahına bakınız.[994]
Peygamberimizin Hz. Fâtıma'ya Öğrettiği Dua
308. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Güneş doğuncaya kadar mescidde Resûlullah ile beraberdik. Resûlullah çıktı, ben de ardından çıktım. "Muhammed'in kızı Fâtıma'nın evine gidelim" buyurdu.
Onunla birlikte eve girdik. Fâtıma uyuyordu.
"Ey Fâtima, bu vakitte halâ neden uyuyorsun?" buyurdu.
O, "Gece ateşim vardı, halâ devam ediyor" dedi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Sana öğrettiğim dua ne oldu?" diye sordu.
Fatıma, "Unuttum," cevabını verdi.
Resûlullah (s.a.v.), şöyle de:
"Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah, rahmetinle medet diliyorum. Benim işlerimi düzene koy. Göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsimin ve başka hiçbir insanın eline bırakma."[995]
Kadınların Camiye Gitmesi
309. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
Eğer Resûlullah kadınların bizim gördüğümüz bu günkü halini görse idi, İsrâiloğullarının kadınları mescide gitmekten alıkonduğu gibi, o da kadınların mescide gitmelerini yasaklardı.[996]
İzah
Hadis, Mu'cemü'l-Evsat'da, "Kendisinden sonra kadınların neler ihdas ettiğini görse idi" şeklindedir.
Camide cemaatle namaz kılmak, gerek Peygamberimiz tarafından gerekse âlimler tarafından teşvik edilmiştir. Hatta Hanefi mezhebine göre cemaatle namaz vacip derecesinde sünnet-i müekkededir. Fakat cemaatle namazın, camiye devamın teşvik edilmesi erkekler içindir, kadınlar için böyle bir teşvik yoktur. Yüce Allah erkeklerin cemaatla kıldıkları namaza daha çok sevap yazarken, kadınların evlerinin bir köşesinde tek başlarına kıldıkları namaza daha çok sevap yazmaktadır. Peygamberimiz bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifâde eder:
"Kadının evinin içinde kıldığı namaz, evinin avlusunda kıldığı namazdan daha sevaplıdır. Evinin avlusunda kıldığı namaz mescitte kıldığı namazdan daha sevaptır. Evleri onlar için daha hayırlıdır."[997]
Bununla beraber Peygamberimiz kadınların camiye gitmelerini bütün bütün yasaklamamış, kadınlar daha az sevabı çok sevaba tercih ederlerse, erkeklere onların camiye gitmelerine müsaade etmeleri tavsiyesinde bulunmuştur. Bununla ilgili bir hadis şu mealdedir:
"Hanımlarınız mescitlere gitmek için sizden izin istediklerinde onları mescidlere gitmekten menetmeyiniz."
Nitekim Peygamberimiz hayatta iken kadınlar camiye devam etmişler, erkeklerin arkasında namaz kılmışlardır.
Fakat Peygamberimizin vefatından bir müddet sonra, kadınların giyim kuşamda aşırı gitmeleri sebebiyle Sahabîler hanımlarını mescidlere göndermemişlerdir. Öyle ki, hanımların giyim kuşamlarında gösterdikleri aşırılıklar Hz. Âişe'nin yukarıdaki sözü söylemesine sebep olmuştur.
Hz. Aişe'nin bu sözünden hareketle âlimlerin ekseriyeti kadınların camiye gitmelerinin mekruh olduğunu söylemişlerdir.[998]
Bizim kanaatimize göre, kadının camiye gitmediği gibi sokağa da çıkmadığı, evinde oturduğu günlerin şartlarına göre verilmiş bir fetvayı, günümüzde de devam ettirmek uygun değildir. Çünkü günümüzde kadınlar eskisi gibi evlerinde oturmuyorlar, alışverişe çıkıyorlar, eş dost ziyaretine gidiyorlar. Böyle iken kadının tesettüre ve İslâmiyetin vakar ve ciddiyetine uymak şartıyla camiye gitmelerinin mekruh olduğunu söylemek doğru değildir. Âlimler o fetvayı verdiklerinde kadınlar beylerinden İslâmî bilgileri öğreniyorlardı. Günümüzde ise erkekler maalesef bu vazifelerini yapamıyorlar, zaten çoğunluk itibarıyla kendileri de dînî bilgiden mahrumlar. Böyle olunca kadınların tesettüre uymak, hissedilen koku sürünmemek, gidip gelirken vakar ve ciddiyetlerini korumak, cami içerisinde yüksek sesle konuşmamak şartıyla, bilhassa namaz öncesinde vaaz ve nasihat yapılan teravih namazı
için camiye gitmelerinde dînen hiç bir mahzur yoktur. Bunu demekle gerçi sonraki âlimlerin kendi şartlarında verdikleri fetvalara ters düşüyoruz, fakat Peygamberimizin Asr-ı Saadette verdiği fetvaya dönmüş oluyoruz. Bizce bu konuda bilhassa günümüzde Peygamberimizin verdiği ruhsatın esas alınması kadınları rahatlatacaktır. Çünkü âlimlerin "Kadınların camiye gitmeleri mekruhtur" şeklindeki fetvaları bilindiği halde, Türkiye'nin hemen her yerinde kadınlar teravih namazı için camiye gitmektedirler. Kaldı ki hemen her yerde kadınların namaz kılacağı yer, çoğu yerde giriş kapısı dahi erkeklerden ayrılmıştır. Bütün bunlar göz önünde bulundurulunca, âlimlerin kendi devir ve şartlarınde içtihad ederek verdikleri fetvayı değişen günümüz şartlarında da vermenin, Peygamberimizin ruhsatını yok saymanın Kıyamete kadar geçerli olacak İslâmiyetin ruhuna uymayacağı kanaatindeyiz. Madem kadınların evlerinde kıldıkları namazın daha hayırlı olduğuna dikkat çeken Sevgili Peygamberimiz, buna rağmen camiye gitmek için izin isteyen kadınlara bu iznin verilmesini tavsiye ediyor, öyle ise günümüz şartlarında âlimlerin içtihadı olan "Kadınların camiye gitmelerinin mekruh olduğu fetvasını" bırakarak, Peygamberimizin ruhsatına dönülmesinin daha doğru olacağını düşünüyoruz.
Hz. Âişe'nin "Eğer Resûlullah kadınların bu günkü halini görse idi" şeklindeki sözünü de bir tepki ifâdesi olarak değerendiriyoruz. Çünkü Resûlullahın bu hükmü dinin bir hükmüdür. O kendiliğinden dinî hüküm koymaz. Ona vahyedilmiş, o da sadece bunu tebliğ etmiştir. Resûlullaha (s.a.v.) kadınların camiye gitme ruhsatını vahyeden de o günü de, bugünü de çok iyi biliyordu. Ve kıyamete kadar kadınların ne gibi değişikliğe uğrayacaklarını da biliyordu.
Evet, Sahabîlerden Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ın, kendi oğluyla arasında geçen bir konuşma ile konuyu bağlayalım:
Bir defasında Abdullah bin Ömer (r.a.), "Peygamber (s.a.v.),
"Gece kadınların camiye gitmelerine izin verin" buyurdu" demişti.
Oğlu, kadınların giyim kuşamlarını ve laubaliliklerini düşünerek "Vallahi izin vermeyiz" dedi.
Abdullah bin Ömer (r.a.) oğluna çıkıştı ve şöyle dedi:
"Allah senin hayrını versin. Ben 'Resûlullah buyurdu' diyorum. Sen, 'İzin vermeyeceğiz' diyorsun."[999]
Hz. Abdullan bu sözle Resûlullahın müsaadesine olan bağlılığını ifâde etmişti.[1000]
Peygamberimiz Kimlere Şefaat Edecek
310. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Şefaatim kıyamet gününde ümmetimin büyük günah işleyenleri için olacaktır."[1001]
İzah
Hadisin Tirmizi'deki rivayetinde, "Büyük günah ehli olmayanın şefaate ne ihtiyacı var?" ilâvesi vardır.
Şefaat, mahşer gününde Allah'ın izin vermesiyle Allah'ın emirlerini yerine getiren mü'minlerin daha yüksek derecelere yükselmesi, bâzı günahkarların affedilmesi için başta Peygamberimiz olmak üzere diğer peygamberlerin ve sâlih kulların Allah'tan istekte bulunmaları, Ona duâ etmeleridir. Konu ile ilgili pekçok âyet vardır. Meselâ bu âyetlerden birisi şudur:
"İzin verdiğinden başka hiç kimsenin şefaati Onun huzurunda bir fayda vermez. Nihayet kalplerinden korku giderilince, şefaat bekleyenler şefaat edeceklere 'Rabbiniz ne buyurdu?' diye sorarlar; onlar da 'Hakkı buyurdu ve şefaat izni verdi' derler."[1002]
Şefaat hakkında birçok da hadis vardır. Peygamberimiz bu hadislerinde ümmetinden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğini , bildirmiştir. Ancak Resûlullahın şefaati sadece büyük günah, işleyenlere mahsus değildir. Nitekim bir hadiste,
"İnşaallah ümmetimden Allah'a şirk koşmamış olarak vefat eden herkes benim bu şefaatime nail olacaktır" buyurularak bu gerçek ifâde edilmiştir.[1003]
Fıkh-ı Ekber Şerhi'nde de bu konu ile ilgili olarak şöyle denilin
"Şefaat yalnız büyük günah işleyenlere mahsus değildir. Hz. Peygamber (a.s.) bütün ümmetin bütün sıkıntılarını gidericidir ve rahmet peygamberidir. Hz. Peygamberin çeşitli şekillerde şefaat edeceği sabittir."[1004]
Evet, Peygamberimiz çeşitli hadislerinde Sahabîlerine dil uzatanlara, zâlim ve katı yürekli idarecilere, dinde aşırılığa kaçan ve zorlama teville dinden çıkan kimsenin dışında herkese şefaat edeceğini bildirmiştir.[1005]
Yine çeşitli hadislerinde Ehl-i Beytini sevenlere,[1006] kendisine çok salavat getirenlere, başkalarına ulaştırmak üzere kırk hadis ezberleyip onunla amel edenlere[1007], gönülden "Lâilâhe illallah" diyenlere[1008] şefaat edeceğini de bildirmiştir. Ayrıca Cennet ehlinin derecesini yükseltmek için de şefaat edecektir.
Tafsilat için Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimizin 275-282. sayfalarına bakılabilir. [1009]
Allah Rızâsı İçin Oruç Tutmak
311. Ebu'd-Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah onunla Cehennem arasında gökle yer arası kadar bir hendek meydana getirir."[1010]
Her Yetkili, Yetkisinde Bulunanlardan Sorumludur
312. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. İdareci emri altındaki insanların çobanıdır ve onlardan mes'uldür. Kişi ehlinin çobanıdır; hanımından ve eli altındakilerden sorumludur. Kadın kocasının haklarının çobanıdır; evinden ve çocuklarından mes'uldür. Köle efendisinin çobanıdır ve onun malından mes'uldür. Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz. Öyle ise Mahşer gününde çekileceğiniz sorgu için cevap hazırlayın."
Sahabîler, "Yâ Resûlallah, cevâbı nedir?" diye sordular. Resûlullah (s.a.v.),
"Salih ameller işlemek" buyurdu.[1011]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadisin bir kısmı yer alır. Ancak şöyle bir ilâve de vardır:
"Kişi babasının malının çobanıdır, o da sürüsünden mes'uldür."
Ebû Hüreyre'nin (r.a.) şu rivayeti bu hadisi tamamlar:
"Her çoban kıyamet günü hesaba çekilecektir: Sürüsüne Allah'ın emrini tatbik etti mi, yoksa etmedi mi? diye. "[1012]
Çoban diye tercüme ettiğimiz kelime, hadiste "koruması için bir şeyler emânet edilmiş güvenilir kimse" mânâsında kullanılmıştır.
İdarecinin çobanlığı râîyetini görüp gözetmek, adaletli olmak, Allah'ın hükümlerini uygulamaktır. Erkeğin çobanlığı ailesinin haklarına riâyet etmek, onlara yedirmek, giydirmek Allah'ın emrettiği sorumlulukları yerine getirmektir. Kadının çobanlığı, beyinin namusunu, malını korumak, evin, çocukların işlerini yapmaktır. Hizmetçinin çobanlığı eli altındaki şeyleri korumak, vazifesini layıkıyla yapmaktır.
Bâzıları hadiste geçen "Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz" şeklindeki umumî ifâdenin bekârları da çobanlar arasına dâhil ettiğine dikkat çekmişlerdir. Bununla ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaparlar:
"Böyle birisi de azaları üzerinde çobandır, fiil, söz ve itikat nevinden emredileni yapmaları, yasaklananları da terk etmeleri meselesinde insanın azaları, kuvveleri, hisleri kişinin sürüsü hükmündedir."[1013]
Sıratta Fayda Temin Eden Bir Amel
313. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Her kim Müslüman kardeşinin bir iyiliğe ulaşması konusunda bir yetkiliye aracılık ederse, veya zorluğu kolaylaştırmasında ona yardımcı olursa, Allah kıyamet günü ayakların kaydığı anda, sırattan geçerken ona yardım eder."[1014]
İzah
Konu ile ilgili bir başka hadis şu mealdedir:
"İhtiyacını ilgili yere ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını ulaştırın. Kim bunu yaparsa, Allah kıyamet günü ayaklarını sırat köprüsünde sabit kılar."
Mu'cemü'l-Evsat'da, da hem Hz. Âişe'nin rivayet ettiği hadis, hem de Ebu'd-Derdâ'nın (r.a.) rivayet ettiği başka bir hadis kayıtlıdır. Ebu'd-Derdâ (r.a.) kanalıyla gelen hadis
"Allah böylelerini Cennette yüce derecelere yükseltir" şeklindedir.
Toplum içerisinde bâzı kimseler vardır ki, ihtiyaçlarını gerekli makamlara ulaştırmaktan âcizdirler. Böyle olunca da hakları zayi olur. İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde ümmetinin ağzı laf yapabilen fertlerine bir görev yüklemekte, gerek konuşmayı beceremediğinden, gerekse medenî cesareti olmadığından ihtiyaçlarını ilgili makamlara ulaştıramayanlara yardımcı olmalarım istemektedir. Bunun karşılığında ise büyük bir mükâfaat müjdesi vermektedir ki o da mahşer gününde Cehennem üzerine kurulacak olan kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat köprüsünde ayaklarının kaymayacağı müjdesidir.[1015]
Zekât Vermeyenler Şiddetli Hesaba Çekilecek
314. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
"Şüphesiz Allah Müslüman zenginlere mallarından fakirlere yetecek miktarda zekât vermelerini farz kıldı. Fakirler aç ve açık kaldıkları zaman sırf zenginlerin yaptıkları hatâlardan dolayı zor duruma düşeceklerdir. Dikkat edin! Allah onları çok şiddetli olarak hesaba çekecek, sonra elem verici bir azaba çarptıracaktır."
Konuyla ilgili başka hadis için 479 numaralı hadise bakınız.[1016]
İnsanlara Teşekkür Etmenin Ehemmiyeti
315. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) yanında iken çoğu zaman bana şöyle derdi:
"Ey Âişe, beyitlerini ne yaptın?"
Ben, "Onlar çok var. Hangilerini istiyorsun ey Allah'ın Resulü?" derdim.
O,
"Şükür hakkındakini" buyururdu.
Ben, "Evet. Annem ve babam sana feda olsun. Şâir şöyle diyor" derdim.
"İyilik yaptığın kişi sana ya karşılığını verecek veya seni övecektir.
"Yaptığına karşılık seni öven, mükâfat vermiş gibi olur. .
"Asil kişi ile dostluk ve iyilik bağı kurmak istediğin zaman,
"Az bir kuvvet o dostluk bağını koparmaya yetmez."
Resûlullah (s.a.v.) bunun üzerine şöyle buyururdu:
"Ey Âişe, kıyamet günü Allah mahlukâtı mahşerde topladığında kullarından birisinin kendisine iyilik ettiği bir kuluna 'Ona teşekkür ettin mi?' diye sorar.
O kul şöyle der:
"Evet yâ Rabbi! O iyiliğin Senden olduğunu bildim ve Sana şükrettim."
Allah şöyle buyurur:
"Kendi eliyle Sana iyilik ettiğim kimseye teşekkür etmedikçe Bana da şükretmiş olmazsın."[1017]
En Faziletli Amel
316. İbni Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha, "Hangi amel daha faziletlidir?" diye sordum.
"Vaktinde kılınan namaz, anne babaya iyilik etmek ve Allah yolunda cihad etmektir" buyurdu.[1018]
İzah
Müslim'deki rivayet, "Amellerin hangisi Cennete daha yakındır?" şeklindedir.
Peygamberimiz (s.a.v.) "Hangi amel efdaldir" şeklindeki suâllere çok değişik cevaplar vermiştir. Meselâ yukarıdaki hadiste faziletli ameller, "vaktinde kılınan namaz, anne babaya iyilik ve Allah yolunda cihad etmek" olarak sayılır.
Başka bir hadiste,
"Amellerin en faziletlisi, mü'min kardeşini sevindirmen, onun borcunu ödemen, ekmek de olsa yemek yedirmendir" buyurulmuştur.[1019]
Bir başka hadiste,
"Amellerin en faziletlisi tek olan Allah'a inanmak, sonra ganimet malından çalmadan cihad etmek, sonra da kabul edilen hacdır" buyurulmuştur.[1020]
Bir hadisde en faziletli amelin helâl kazanç,[1021] bir başka hadiste de "Allah'ı bilmek" yani mârifetullah olduğu bildirilmiştir.[1022]
Bir başka hadiste de,
"Amellerin en üstünü Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık beslemektir" buyurulmuştur.[1023]
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz "en faziletli amel" ile ilgili olarak değişik cevaplar vermiştir. İslâm âlimleri bunun sebeplerini çeşitli açıdan izah etmişlerdir. Bunlar:
1. Soru sahiplerinin durumundaki farklılıktır. Resûlullah (s.a.v.) suâl soranın durumuna, ihtiyacı olan veya haline uygun gelen şeyle cevap vermiştir. Meselâ böyle bir suâli soran erkeğe "cihad" derken, aynı suâli soran kadına, "hac" cevabını vermiştir.
2. Soru vaktinin farklı olması: Bâzı vakitlerde, o vaktin şartlarına uygun olarak bir amel diğerine nazaran daha faziletlidir. Nitekim İslâmiyetin ilk vakitlerinde cihad en faziletli amel olmuştur. Çünkü dinin yaşaması buna bağlı idi. Yine birçok âyet ve hadislerde namazın sadakadan üstün olduğu açıklandığı halde, darlık ve maddî sıkıntı zamanlarında sadakanın daha fazîletli olduğu belirtilmiştir.
3. Hadislerde geçen "daha fazîletli" kelimesi ile belirli bir şey kastedilmemiş, mutlak fazîletlilik kastedilmiştir. Bu açıklamaya göre cevap, "en fazîletli amellerden biri de..." mânâsındadır. Buna göre "en fazîletli amel nedir?" şeklindeki bir suâle, "vaktinde kılınan namaz fazîletli amellerdendir" denilmiştir.
Amellerin en fazîletlisi "namaz"; "inançla ilgili amellerin en fazîletlisi" ise imandır.[1024]
Resûlullahın Hoş Görüsü
317. Mikdad bin Esved (r.a.) şöyle dedi:
Medine'ye hicret ettiğimizde Resûlullah (s.a.v.) bizleri onar kişilik gruplara ayırdı. Ben Resûlullahın içinde bulunduğu grupla beraberdim. Bir keçinin sütünü hepimiz ortaklaşa içiyorduk. Resûlullahın payını ayırırdık. Bir gece çok acıkmıştım, kalkıp Resûlullahın hissesini de içtim. Resûlullah (s.a.v.) geldi. Ben sütü içtikten sonra uyuyamadım. Kendisine süt ayırdığımız kaba baktı, içinde birşey bulamadı. Ben, "Ya Resûlallah, keçiyi senin için keseyim mi?" dedim.
"Hayır" cevabını verdi.[1025]
İzah
Bu hadisenin devamı şöyledir:
Arkadaşlarım kendi paylarına düşen sütü içmiş ve uyumuşlardı. Beni uyku tutmuyordu. Üzerimdeki örtü de kısaydı. Başıma çektiğimde ayaklarım açılıyor, ayaklarıma çektiğimde başım açılıyordu. Sonra Peygamber (s.a.v.) âdeti olduğu üzere geldi, namazını kıldı. Süt kabına baktı ve birşey göremedi. Ellerini kaldırınca ben korktum ve "Şimdi bana beddua edecek, mahvolacağım!" diye düşündüm. Fakat Resûlullahın söylediklerini duyunca rahatladım. Resûlullah (s.a.v.),
"Allah'ım, beni doyuranı doyur, beni susuzluktan kurtaranı susuz bırakma" diyordu.
Örtümü yanıma aldım. Keçilerin olduğu yere gittim. Hangisi Peygambere (s.a.v.) ikram etmek için daha elverişli diye bakıyordum, sonra Resülullahın devamlı içinde yemek yediği bir kabı aldım ve sütle doldurdum. Sağdığım sütü Resûlullaha (s.a.v.) getirdim. İçti ve kabı bana verdi. Kabda kalan sütten ben de içtim ve ona verdim. Tekrar içti ve bana uzattı. Gülmeye başladım. Resûlullaha (s.a.v.) yaptığım şeyi anlattım. Bana,
"Bu, Allah'ın sana olan bir rahmetiymiş. Keşke arkadaşlarını uyandırsaydın, onlar da içseydi" buyurdu.[1026]
Resûlullah Vitir Namazında Hangi Sûreleri Okurdu ?
318. Âli (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) vitir namazının üç rekatında dokuz sûre okurdu. Birinci rekâtta Tekâsür, Kadr ve Zilzal sûrelerini; ikinci rekâtta Asr, Nasr ve Kevser sûrelerini; üçüncü rekatta ise Kafirûn, Tebbet ve İhlas sûrelerini okurdu.[1027]
İzah
Hz. Âişe'nin rivayet ettiği ve Taberânînin Mu'cemü's-Sagir'inde de yer alan bir hadiste ise Resûlullah vitir namazında şu sûreleri okurdu:
"Resûlullah vitir namazının birinci rekatında A'la, ikinci rekatta Kâfirûn, üçüncü rekâtta ise İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okurdu."[1028]
Konu ile ilgili daha başka hadisler de vardır. Fakat âlimler arasında vitr namazında okunması sünnet olan sûreler hakkında bir ittifak söz konusu değildir.[1029]
İlim Kaldırılacak
319. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah kullarından birden bire ilmi çekip almaz. Fakat âlimlerin ruhunu almakla ilmi kaldırır. Öyleki hiçbir âlim bırakmayınca insanlar câhil liderler edinirler. Onlara soru sorulduğunda bilgisizce fetva verirler. Böylece hem kendileri haktan sapar, hem de insanları saptırırlar."[1030]
İzah
Hadis, bizlere birçok mânâları ders vermektedir. Bunlar:
1. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadislerinde farklı bir üslupla ümmetini ilim öğrenmeye teşvik etmektedir. O da şudur:
"Âlimlerin ruhunu almak suretiyle ilmin kaldırılması, Allah'ın kudreti dahilindedir. Öyle ise böyle bir tehlikeyi her an göz önünde bulundurarak ilmi talep edin, âlimlerin yetişmesi için gayret gösterin."
Gerçekten de bu hadis, Müslümanları ilim öğrenme, onu koruma noktasında gayrete getirmiştir. Meselâ Emevî halifelerinden Ömer bin Abdülaziz Medine valisi Ebû Bekir bin Hazm'a bir mektup yazarak hadislerin tedvîn edilmesini, yani yazı ile kayıt altına alınmasını, toplanmasını emretmiştir:
"Bak, Resûlullahın (s.a.v.) hadîsinden ne varsa yaz. Çünkü ben ilmin kaybolmasından ve âlimlerin gitmesinden korkuyorum. Resûlullahın (s.a.v.) hadisinden başka bir şey kabul etme. Âlimler ilmi yaysınlar, ilim için umuma açık yerlerde ilim meclisleri kursunlar. Tâ bilmeyenler de böylece öğrensin. Çünkü ilim gizli kalmazsa helak olmaz."[1031]
2. Hadiste, câhillerin iş başına getirilmesi kötüleniyor, hoş karşılanmıyor. Âlimlerin lider edinilmesi isteniyor.
3. İlimsiz fetva vermeye girişenler kötüleniyor.
4. Hadis, ilmin kaldırılabileğini haber veriyor. Nitekim Resûlullah Veda Haccında,
"İlim kaldırılmadan evvel onu alın"
buyurmuş, bir Sahabînin, "İlim nasıl kaldırılır?" diye sorması üzerine de şu cevabı vermiştir:
"Dikkat edin! İlmin kaldırılması, onun taşıyıcıları olan âlimlerin ölmesi demektir."[1032]
Peygamberimiz çeşitli hadislerinde de ilmin âhirzamanda kaldırılacağını bildirmiş, ilmin kaldırılıp cehaletin yaygınlaşmasını kıyamet alâmetlerinden saymıştır.[1033]
Muhacir Kimdir?
320. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden selâmette olduğu kimsedir. Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden hicret edendir."[1034]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklardaki rivayet şöyledir:
Resûlullah'a (s.a.v.) "Hangi Müslüman daha faziletlidir?" diye soruldu.
"Müslümanların elinden ve dilinden selâmette olduğu kimse" buyurdu.
"Hangi hicret daha üstündür?" diye soruldu.
"Allah'ın kendisine haram kıldığı şeyleri terk edenin hicreti" buyurdu.
Müşriklerin işkenceleri dayanılmaz bir hal alınca, Müslümanlardan bir grup Peygamberimizin izni ile Habeşistan'a hicret etmişti. Sonra da hemen bütün Müslümanlar Medine'ye hicret ettiler. Bunlara "Muhacir" denildi. Kur'ân'da birkaç âyette bu Muhacirlerin fazîleti nazara verilir. Bu âyetlerden birisi şu mealdedir:
"İslâm'da önceliği olan Muhacirler ve Ensar ile onları güzellikle takip ederek örnek alanlar ve onları hayırla yâd edenlere gelince; Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. Allah onlara içinde ebedî kalmak üzere, altlarından ırmaklqr akan Cennetler hazırlamıştır. Bu ise en büyük kurtuluştur."[1035]
Hicret, mü'minlerin hayatında sadece belli bir tarih hadisesi olarak kalmamıştır. Her an ümmetini düşünen, onların saadetleriyle alakadar olan Sevgili Peygamberimiz, gelecek asırdaki Müslümanların da hicret fazîletinden hisse alabilmesi için hicreti bir mefhum olarak değerlendirmiştir. Hatta günahlardan sakınmayı en faziletli hicret olarak zikretmiştir. Bununla ilgili bir çok hadis vardır. İşte izahını yaptığımız hadis bunlardan birisidir.
Günümüzde çalıştığı iş yerinde inancını yaşamasına müsaade edilmeyen bir Müslümanın inancını rahatça yaşayabileceği yeni bir iş bulması da bir hicrettir.
Evet, hicretten bugüne tam bin dört yüz küsur sene geçti. Bu zaman içerisinde zulmetten nura, dalâletten hidâyete, şirkten tevhide, günahtan sevaba, sebeplere bağlanıp ona yönelmekten Allah'ın yüce kudretine hicret edip iltica eden milyarlarca Müslüman muhacir dünyamızı şereflendirdi. Bundan sonra da hicret kervanı Kıyamete kadar bir çığ gibi akıp gidecektir. Ne mutlu Allah yolunda hicret edenlere![1036]
Ölülerin Ardından Konuşmak
321. İbni Amr (r.a.) rivayet ediyor:
"Ölülerinizin güzel yönlerini anlatın. Kötülüklerini söylemeyiniz."[1037]
İsrâiliyât
322. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"Benden bir âyet de olsa nakledin. İsrâiloğullarının bilgilerinden rivayet etmenizde bir mahzur yoktur. Kim benim adıma yalan uydurursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın."[1038]
İzah
İslâmiyetin ilk yıllarında fitne ve fesada sebep olabilir düşüncesiyle Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında yer alan rivayetleri nakletmek yasaklanmıştı. Dinî esaslar, emir ve yasaklar sağlam bir şekilde açıklanınca bu yasak kaldırıldı.[1039] İşte Peygamberimiz yukarıdaki hadisleriyle İsrâiloğullarının ibret almaya değer kıssalarını nakletmekte bir mahzur olmadığını bildirir. Resûlullah (s.a.v.) İsrâiloğullarının başından geçen birçok ibretli kıssayı Sahabîlere anlatmıştır. Bunlar hadis kitaplarında kayıtlıdır.
Ancak üzülerek ifâde edelim ki, Resûlullahın bu izninin sınırları zaman içerisinde çok genişletilmiş, hiçbir süzgeçten geçirilmeden, hikmet ve Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu adetullah denilen kanunlara göre incelenmeden İsrailoğullarından gerçekle alakası olmayan birçok kıssa İslâmiyete karıştırılmıştır.
Bu, ya İbni Abbas (r.a.) gibi Sahabîlerin Kur'ân'da ve hadislerde tafsilat bulamadığı konulan Ka'bu'l-Ahbar, Abdullah bin Selâm (r.a.), Vehb bin Münebbih gibi sonradan Müslüman olan ehl-i kitap mensuplarına sormalarıyla; ya da ehl-i kitaptan olan birçok kimsenin Müslüman olduktan sonra senelerdir haşir neşir olduklan bu bilgileri anlatmalarıyla gerçekleşmiştir.
Meselâ Kur'ân'da tafsilat verilmeyen Hz. Adem'in meyvesini yediği yasak ağacın ismi, Hz. Havva'yı kandıran hayvanın yılan olduğu, Allah yılanı yerde süründürmek ve toprak yedirmekle cezalandırdığı; Hz. Havva'yı da sancı ile çocuk doğurmakla cezalandırdığı gibi hususlar Tevrat'tan[1040] tefsir kitaplarımıza geçebilmiştir.
Yine Kur'ân'da tafsilatı olmayan Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı doğurma keyfiyeti, semadan inen yemek çeşitleri, Hz. İsa'nın kör, topal ve cüzzamlıları iyileştirmesi, ölüyü diriltmesi ile ilgili tafsilatlar İncil'den tefsir kitaplarımıza girebilmiştir.[1041]
Aynı şekilde dünyanın yaratılışı, hesap ve mizan gibi konularda ve daha bir çok hususlarda İsrâiloğullarının yalan yanlış bilgileri İslâmî kitaplara karıştı. Başlangıçta bunlar sadece birer hikâye olarak okundu ve öyle değerlendirildiyse de, sonraki yıllarda dinî bir hüküm şeklini aldı. Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarından veya anlattıkları hikayelerden İslâmiyete karışan bu bilgileri "İsrâiliyat" denilir.
İslâmiyete İsrâiliyat karıştırıldığını Bediüzzaman da söyler. O, İslâmiyete, hadislere İsrâiliyat karıştığını söyler.[1042] Lut ve Dâvud (a.s.) kıssalarına Tevrat ve İncil'den bâzı ilâveler yapıldığını ifâde eder.[1043] Ve "İslâmiyeti hikâyelerden, İsrâiliyattan ve soğuk taassubtan kurtarmak gerekir" der.[1044]
Altın Ve İpek Erkeklere Haramdır
323. Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah bir elinde altın, diğer elinde ipek olduğu halde yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:
"Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına ise helâldir."[1045]
İzah
Hadis, altın ve ipeğin Müslüman erkeklere haram kılındığını ifâde ediyor. Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Meselâ bu hadislerden birinde Resûlullah ipeği kast ederek, "Bunu ancak âhirette nasibi olmayanlar giyerler" buyurmuştur.[1046]
Bunların haram kılınış hikmeti hakkında çeşitli şeyler söylenmiştir. Bâzıları israf olduğu için, bâzıları kibir sebebi olduğu için, bâzıları da kadınlara benzettiği için haram kılındığını söylerler. Hikmeti ne olursa olsun, haram kılmış sebebi Allah'ın yasağıdır. Bu hikmetler olmasa da altın ve ipek erkeklere haramdır.
Dünyada Allah'ın emir ve yasaklarına uyarak ipek giymeyen kimselerin âhirette Cennete lâyık ipekler giyeceklerdir. Nitekim Müslim'de konu ile ilgili şöyle bir hadis vardır:
"Her kim dünyada ipek giyerse, âhirette onu giymez."[1047]
Aynı durum altın için de geçerlidir.[1048]
İdareci Emri Altındakiler Hakkında İyi Niyet Beslemeli
324. Ma'kil bin yesar (r.a.) rivayet ediyor:
"Bir idareci ümmetimin idaresini üzerine alır da kendi şahsına iyi niyet besleyip gayret gösterdiği kadar onlar için de iyi niyet besleyip gayret göstermezse, Allah kıyamet günü onu yüz üstü Cehenneme atar."[1049]
Alışverişin Ve Dünürlüğün Arasına Girmemek
325. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Alıcı olmadığınız halde fiyatları kızıştırmak için alıcı ile satıcının arasına girmeyin. Biriniz kardeşinizin aldığı birşeye talip olmasın. Şehirli köylü adına satış yapmasın. Din kardeşinizin evlenmeye talip olduğu bir kadınla o vaz geçmedikçe evlenmeye talip olmayın. Kadın onun tabağını ters çevirmek için boşanmasını istemesin."[1050]
İzah
Bu hadisin cümleleri, zikrettiğimiz kaynaklarda ayrı ayrı birer hadis olarak yer alır. Tâberânî tamamını bir hadis olarak rivayet etmiştir. Hadis, ticâret ve evlilik hususunda mühim noktaları ders verir. Bunlar:
1. Kişinin alıcı olmadığı malın fiyatını artırması:
Bâzı zamanlar alıcı olmadıkları halde bâzı insanlar bir alış veriş meclisine gelip müşterinin incelediği mal için, "Çok kaliteli imiş," "Çok ucuz," "Ben bunu şu fiyata alabilirim" gibi sözler söylerler. Böylece malı inceleyen kişiyi o malı almaya karşı tahrik ederler ve onun pazarlık gücünü kırarlar.
Böyleleri bazan satıcı ile anlaşmalı olarak çalışırlar. Bu durum müşteriyi aldatmaya sebep olacağından Peygamberimiz yukarıdaki hadislerinde bunu yasaklamaktadır.
2. Başkasının aldığı mala talip olmak:
Zaman zaman buna da şahit oluruz. Alıcı ve satıcı anlaştığı, satış bittiği halde birisi gelir satılan o mala müşteri olur. Daha fazla fiyat teklif ederek alış verişi bozmak ister. Peygamberimiz bu davranışı da yasaklamıştır.
3. Şehirlinin köylü adına satış yapması:
Hadiste yasaklanan üçüncü husus, şehirlinin köylü adına satış yapmasıdır. Bu şöyle olur:
Tüccar (simsar) piyasayı bilmeyen üreticiyi şehir girişinde karşılayarak onun malını ucuz fiyata alır. Böylece malını daha iyi bir fiyatla satacak olan üretici zarara uğrar.
Bu, üreticinin aleyhine olduğu gibi, tüketicinin de aleyhinedir. Çünkü direk üreticiden alsa, aldığı şeyi daha ucuza mal edecektir. Oysa aynı malı aracıdan daha pahalıya alarak zarara uğramaktadır.
Hadisin bu kısmı hakkında âlimler arasında bir ittifak söz konusu değildir. Çokları bu hadisin tüccarın insanların ihtiyaç duyduğu bir malı üreticiden alıp, bir müddet beklettikten sonra onu daha yüksek fiyata satarak "vurgun" vurmasını yasakladığını söylerler.
4. Birinin talip olduğu bir kadına o vaz geçmedikçe talip olmak:
Âdetlerimizde güzel bir uygulama vardır. Her hangi bir erkek bir kıza talip olursa, bu talebi bilen birisi, kızın ailesi menfi cevap verinceye kadar o kıza talip olmaz. Bununla beraber çok az da olsa bunun aksine hareket eden aileler de yok değildir. Henüz ilk istekliye red cevabı verilmeden istekte bulunanlar da vardır. Hattâ böyleleri kendilerinden önce talip olan kimseyi çeşitli vesilelerle kötülemekten de geri durmazlar. İşte evlilik ve aile meselelerini en ince ayrıntılarına kadar düzenleyen dinimiz, izahını yaptığımız hadisle böyle çirkin bir hareketi yasaklamıştır.
5. Kadının kendisiyle evlenmek için erkeğe hanımı boşaltması:
Bazı kadınlar, zengin bir erkeğin servetinden istifade etmek, onda bulunan nimetlere kendisi sahip olmak düşüncesiyle veya yakışıklı bir erkeğe sahip olma arzusuyla ondan hanımını bırakarak kendisiyle evlenmesini ister.
Böyle kadınlar evlenmek istediği erkeğin hanımına yaklaşarak dost perdesi altında ona kocasını kötüler, iftira atar, çeşitli hilelerle kadının kocasından boşamaya razı eder. Sonra da o erkekle kendisi evlenir. İşte Peygamberimiz (a.s) yukarıdaki hadislerinde bunu yasaklamaktadır. Hadisin başka bir rivayeti şöyledir:
"Bir kadın diğer bir hanım kardeşinin tabağını ters çevirmek için, onun boşanmasını istemesin. Kadın ancak kendisini isteyen erkekle evlensin. Onun nasibi ancak Allah’ın kendisi için taktir ettiğidir."[1051]
Müslümanlara Eziyet Etmek
326. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah aramızda hutbe okurken, onun yakınına oturuncaya kadar insanların omuzlarından atlaya atlaya ilerleyen bir adam geldi. Hz. Peygamber namazını bitirince adama:
"Ey filan, niçin bizimle birlikte Cuma'ya gelmedin?" diye sordu. Adam:
"Yâ Resûlallah, senin görelebileceğin bir yere oturmayı istedim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Seni insanların omuzlarına basar ve onlara eziyet ederken gördüm. Kim bir Müslümana eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş demektir."
İzah
Bilindiği üzere, Cuma günleri camiler çok kalabalık olmaktadır. Bu sebeple, cemaattan ilk gelenler ileriye oturup saf düzeni almalıdırlar. Ancak çoğu zaman böyle yapılmamaktadır. İlk gelenler arka taraflara oturmakta, ön saflarda boşluk kalmakta, sonradan gelenler de ister istemez onların aralarından boş yerlere gitmektedirler.
Cuma ve bayram günlerinde cemaatin omuzundan atlaya atlaya ileriye gitmek, Şâfiîlere ve Mâlikîlere göre haramdır. Bunlar izahını yaptığımız hadisi ve buna benzer başka hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler.
Bu iki mezhep cemaatin omuzuna basa basa ilerlemeyi haram sayarken, Hanefî mezhebine göre böyle bir hareket iki şarta bağlı olarak caizdir. Bunlar:
1. İnsanlara eziyet etmemek,
2. İmamın hutbeye başlamamış olması.
Bize göre de insanlara eziyet etmemek gerekir. Ancak günümüzde ne kadar çok da olsa, camiler bilhassa Cuma günleri ihtiyaca cevap verememektedir. Dolayısıyla önce gelenler ön saflara yerleşmediğinde, sonradan gelenler yer bulamamaktadır. Böyle olunca, önde boş yer varsa, bir ihtiyaç sebebiyle oralara gitmekte bir mahzur olduğu söylenemez. Ancak öne geçmek gibi bir gurur sebebiyle böyle bir harekette bulunmak, elbetteki haramdır.[1052]
Kadının Bereketlisi
327. Aişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Kadının dünürlüğünün kolay ve mehrinin kolay ödenebilir olması, onun bereketli oluşundandır." [1053]
İzah
Öyle kız babaları vardır ki, kızına talip olmak, dünür gitmek "cesaret" işidir. Kızını isteyene şiddetli tepki gösterir. Bu da kıza talip olanların cesaretini kırar, azarlanmaktan, hattâ kovulmaktan korkarlar. Oysa bir kız babasına gidip evlenmek için kızma talip olmaktan daha tâbi birşey yoktur. Bu, Allah ve Resulünün emridir. Kimse kimsenin kızını zorla alacak değildir. Bu sebeple, kız babaların kızlarını vermeseler dahi onu istemeye gelenlere karşı nâzik olmalıdırlar. Peygamberimiz izah ettiğimiz hadiste "istenmesinin kolay olması" derken, bunu nazara vermektedir.
Hadisin ikinci kısmında da "kadının bereketli oluşunun" ikinci sebebi olarak "mehrinin kolay ödenebilir" olması zikrediliyor.
Peygamberimizin bu tavsiyesine günümüzde her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü İslâmiyete karşı savaş açanlar, milletimizi yıkmak isteyenler maddiyatı teşvik ederek, lüzumsuz şeyleri lüzumlu imiş gibi göstererek ve İslâmiyette yeri olmayan başlık parası gibi engeller çıkararak evliliği maddî bir külfet haline getirmek, böylece de nikâh yolunu kapamaya çalışmak istiyorlar. İslâmi şuurdan uzak olan Müslümanlar da bu noktada böylelerine yardımcı oluyorlar. Öyle ki günümüzde evlilik, fakir veya orta halli aileler için nerede ise imkansız bîr hal almıştır. Maddî imkansızlık sebebiyle evlenemeyen gençlerin sayısı bir hayli fazladır. Evlenemeyen bu gençler kuvvetli bir imana sahip değillerse, fıtratlarındaki şehvet hissini gayr-i meşru yollardan tatmin etme hususunda hiçbir engel tanımazlar. İşte dinimiz bunun önünü almak için evliliğin kolaylaştırılmasını istemekte, en kolay ödenebilen mehri hayırlı mehir olarak vasıflandırmaktadır.
Hadiste geçen mehir, İslâm hukukunda, nikâh sebebiyle kadının erkekten almaya hak kazandığı para veya mala denir. Evlenen erkeğin evlendiği kadına mehir vermesi farzdır. Bununla ilgili olarak bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur:
"Evlendiğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin"[1054]
Dinimizde mehrin miktarı tespit edilmemiştir. Az olması evliliği kolaşlaştırır. Fakat bu, imkanı olanın da mehri az vermesi mânâsında anlaşılmamalıdır. Herkes kendi imkanı nispetinde "kolay olanı" vermelidir.[1055]
Semâ Kapısının Açılacağı Vakitler
328. Abdullah bin Ömer (r.a.) babasından rivayet ediyor:
"Şu beş durumda semâ kapıları açılır ve dualar kabul edilir:
1. Kur'ân okunurken,
2. İslâm ordusu düşman ordusuyla karşılaştığı zaman.
3. Yağmur yağdığında.
4. Zulme uğrayan dua ettiğinde.
5. Ezan okunduğunda."[1056]
İzah
Duanın kabul şartlarından birisi de belli vakitlerde duâ etmektir. Peygamberimiz bu hadislerinde duaların kabul edileceği beş vakit üzerinde durur. Bu vakitlerde yapılacak duaların kabul edileceğini bildirir.
Evet, şartlarını yerine getirerek ihlasla yapılan duaların kabul edileceği Cenâb-ı Hakkın rahmetinden ümit edilir. Fakat her duâ aynen kabul edilmez. Bu durum, mütehassıs bir doktorun hastasının her istediği ilacı ona vermemesine benzer. Hasta kendisi için hangi ilacın faydalı olduğunu bilmediği için devamlı ister: "Şunu da ver, bunu da ver" der. Fakat doktor her zaman hastanın durumuna göre ilaç yazar. İstediği ilaç faydalı ise aynını veya ondan daha iyisini verir. Zararlı ise reçeteye hiç yazmaz.
İşte Cenâb-ı Hak da kulunun her istediğini aynen vermez. Çünkü insan istediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilmez. Kullarına karşı son derece merhametli olan Yüce Rabbimiz, bunu bildiği için, kulunun her istediğini bazan vermez. Bazan da kulunun duasını ebedî hayat için kabul eder. O halde şayet duada istenilen şey verilmezse, "İstiyorum ama verilmiyor" denilmemelidir. "Belki daha iyi bir şekilde kabul edilmiştir" diyerek, rahmet hazinesinin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin kaynağı olan duaya daha sıkı sarılmalı, hiçbir zaman onu elden bırakmamalıdır. İhlasla Dergâh-ı İlâhîye yönelinmelidir.[1057]
Mükemmel Oruç
329. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim yalan söylemeyi bırakmazsa, Allah'ın onun yeme ve içmeyi terketmesine ihtiyacı yoktur."[1058]
İzah
Hadisin zikrettiğimiz kaynaklardan bâzılarında yer alan rivayeti şöyledir:
"Oruç tutan kimse yalan söylemeyi, câhilce davranmayı ve bununla amel etmeyi bırakmazsa yeme ve içmeyi terk etmesine Allah bir değer vermez."
Oruç, dar mânâda imsaktan iftar vaktine kadar, Allah rızâsı için yiyip içmeyi bırakmak, cinsî münâsebetten uzak durmak olarak tarif edilir. Bunu yapan bir Müslüman oruç mükellefiyetini yerine getirmiş olur.
Geniş mânâda ise, oruç bütün azâ ve duygulara kendilerine mahsus ibâdet ettirmek, bunlan da Ramazan'dan nasiplendirmektir. Ramazan'da mide ile birlikte göz, kulak, dil, kalp, hayal ve diğer azalar da oruç tutmalıdır. Meselâ dilin orucu gıybetten ve çirkin sözlerden uzak durmak, duâ, zikir ve salavatla meşgul olmaktır. Gözün orucu harama bakmamak, kâinatı ibret nazarıyla seyretmektir. Kulağın orucu lüzumsuz şeyleri işitmemek, bunun yerine hak sözleri işitmek, Kur'ân dinlemektir. Hayal ve fikir gibi duyguların orucu ise, çirkin şeylerle meşgul olmayıp güzel şeyleri düşünmektir. Bediüzzaman, bununla ilgili olarak meâlen şöyle der:
Orucun en mükemmeli, mide gibi bütün duygulara; göz, kulak, kalp, hayal, fikir gibi azâ ve duygulara dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani haram olan şeylerden, boş ve lüzumsuz olan şeylerden çekmek ve her birisine mahsus kulluğa sevk etmektir. Meselâ dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak ve o lisanı Kur'ân okumak, zikir, tesbih, salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek gibi, diğer azalara da bir nevi oruç tutturmaktır.[1059]
İşte bu ölçülere dikkat edildiği zaman orucun gerçek lezzeti anlaşılır, dünyada iken Cennet havası tadılır. Ancak böyle yapıldığı zaman oruçtan tam manasıyla istifade edilir ve Peygamberimizin şu müjdesine dâhil olunur:
"Kim Ramazan ayında oruç tutar, Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınarak orucun hakkına riâyet eder, korunması gerekenlerden de korunursa, önceki günahlarından arınmış olur."[1060]
Diğer azalara oruç tutturulmadığı zaman sadece oruç borcundan kurtulunmuş, fakat bu rahmet ve kurtuluş ayından lâyıkıyla feyiz alınmamış olur. İşte izahını yaptığımız hadislerinde Peygamberimiz bu gerçeği ifâde eder. Konuyla ilgili olarak bir başka hadiste ise şöyle buyurur:
"Öyle oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçla görecekleri fayda, aç ve susuz kalmaktır."[1061]
Oruçlu biri kendisi diğer azalarına da oruç tutturmaya gayret gösterdiği halde, başkası kendisine sataşırsa ne yapacaktır? Bu suâlin cevabını da yine Peygamberimizden öğrenelim:
"Biriniz oruçlu bulunduğu gün çirkin sözler söylemesin, câhilce davranışlarda bulunmasın. Şayet bir başkası kendisine sataşır veya döğüşmeye kalkarsa, 'Ben oruçluyum, ben oruçluyum' diyerek ondan uzak dursun."[1062]
Peygamberimizin Bir Mucizesi
330. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Sahabîleriyle beraber çıktığı bir seferde namaz vakti geldiğinde Sahabîler abdest alacak su bulamadılar. "Yâ Resûlallah, abdest almak için su bulamadık" dediler. Topluluktan bir adam gitti ve bir bardak su ile geri geldi. Resûlullah (s.a.v.) o su ile abdest aldı parmaklarını bardağın içerisine soktu. Onların hepsi o su ile abdest aldılar ve ondan içtiler. O sırada yaklaşık olarak yetmiş kişi idik.[1063]
İzah
Peygamberlerin ortak hususiyetlerinden birisi de dâvalarını ispat için mucize göstermeleridir. Her peygamber az çok mucize göstermiştir. Peygamberimiz ise en çok mucize gösteren peygamberdir. Onun gösterdiği mucizeler diğer peygamberler gibi bir kaç çeşit değil, birçok çeşittir. Onun en büyük mucizesi Kur'ân'dır. Bundan başka sayısı binleri bulan mucize göstermiştir. Bir parmağının işaretiyle ayın ikiye bölünmesi, miraca çıkması, Allah'ın bildirmesiyle istikbalde olacak bâzı şeyleri haber vermesi ve bunların aynen gerçekleşmesi, yemeğin bereketlenmesi, suyun bereketlenmesi, hayvanların konuşması, ağaçların emrini dinlemesi, duası ile çeşitli hastalıkları iyi etmesi bu mucizelerden bir kaçıdır.
İşte yukarıdaki hadiste de Peygamberimizin bir başka mucizesi haber verilmektedir. O da parmaklarından su akmasıdır. Hadiste de ifâde edildiği gibi, Resûlullahın parmaklarından on musluklu çeşme gibi su akmıştır. Hem bu bir defaya mahsus da değildir. Aynı durum çeşitli defalar tekrarlanmıştır.[1064]
Emânete Riâyet
331. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Sana bir şey emânet edene emânetini ver. Sana hıyanet edene hıyanet etme."[1065]
İzah
Hadisin birinci kısmı, emânete ihanet edilmeyeceğini kesin bir üslupla ortaya koyar.
İkinci kısımda ise Peygamberimiz hıyanet edene dahi hıyanetle karşılık verilmemesini ister. Çünkü hıyanete hıyanetle karşılık veren kimsenin kendisi de hâin olmuş olur. Hıyanete hıyanetle karşılık vermeyen kimse ise onu hiyânetiyle baş başa bırakarak sevap kazanacağı gibi, Cenâb-ı Hakkın şu buyruğuna uygun hareket etmiş olacağından da sevap kazanır:
"İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver; bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir."[1066]
İmam Şafiî'nin de içinde bulunduğu bâzı âlimlere göre ise, kişi kendisinin emânetine hıyanet eden birisinden gasbedilen malı kadarını almasının hıyanet olmadığını, fazlasını almanın hıyanet olduğunu savunurlar.[1067]
Hz. Aişe'nin Resûlullahı Kıskanması
332. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Bir gece Resûlullahı (s.a.v.) yatağında bulamadım. Kendi kendime, "Muhakkak cariyesi Mâriye'nin yanına gitmiştir" dedim. Kalktım, odayı yokladım, onu namaz kılarken buldum. Gusledip etmediğini anlamak için elimi saçında gezdirdim. Namazını bitirdiğinde,
"Şeytanın mı yakaladı ey Âişe?" dedi.
"Benim şeytanım mı var?" dedim.
"Evet. bütün Ademoğullarının şeytanı vardır" buyurdu.
"Senin de şeytanın var mı?" dedim.
"Evet, ancak ona karşı Allah bana yardım etti de onun şerrinden ve fitnesinden selamette kaldım" buyurdu.[1068]
İzah
Hadisin birinci kısmı, Hz. Aişe'nin Resûlullahı kumalarından kıskandığını ifâde ediyor. Nitekim zikrettiğimiz kaynaklarda Resûlullahın, "Kıskandın mı?" yoksa diye sorduğu, Aişe'nin de (r.a.), "Evet, benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dediği kayıtlıdır.
Hadiste geçen "selime" kelimesini iki şekilde okumak mümkündür. Kelime "esleme" şeklinde okunduğunda "O Müslüman oldu" dîye tercüme edilir. "Eslemü" şeklinde okunduğunda ise "Allah bana ona karşı yardım etti, onun şerrinden ve fitnesinden selâmette kaldım" şeklinde mânâ verilir. Her iki okuyuş şeklini de savunan âlimler vardır. Meselâ Kadı İyaz birinci şeklî tercih eder ve "Ümmet Resûlullahın (a.s.m.) günahlardan korunmasında icma etmiştir. O, cisminde ve konuşmasında şeytanın şerrinden korunmaya mazhar olmuştur" der. Hattâbî ise ikinci şekli tercih edenlerdendir. Biz de tercümemizde ikinci şekli tercih ettik. Zaten birinci şekli tercih eden Kadı İyaz'ın açıklaması, hadisi ikinci şekliyle anlamaya da kuvvet vermektedir.[1069]
İki Vakit Namaz Arasında Boş Söz Söylememek
333. Ebû Ümâme (r.a.) rivayet ediyor:
"Aralarında boş söz söylemeksizin bir vakit namazının ardından diğer vaktin namazını kılmanın sevabı İlliyyûnde yazılır."[1070]
İzah
Hadisin Ebû Dâvud'daki rivayeti şöyledir:
"Abdest alarak farz bir namazı kılmak için evinden çıkan kimsenin sevabı, ihrama girip hacc eden kimsenin sevabı gibidir. Bir kimse kuşluk namazı kılmak için bulunduğu yerden çıkar da bu çıkışındaki yorulmanın sebebi sadece kuşluk namazı olursa, o kişinin sevabı umre yapan kimsenin sevabı gibidir. Aralarında boş söz söylemeksizin bir vakit namazının ardından diğer vaktin namazını kılmanın sevabı illiyyînde yazılır."
Farz bir namazı kılmak için evinden çıkan kimse hac yapmış gibi sevap kazandığı gibi, iş yerinden, bağ veya bahçesinden çıkan kimse de aynı sevabı kazanır.
Ancak hadisi "böyle yapan herkes bu sevabı kazanır" şeklinde değil, "İhlasla böyle davranan bâzı kimseler böyle sevap kazanabilir" şeklinde anlamak gerekir.
Ayrıca hâcc yapmış gibi sevap kazanmak, kendisine hac farz olan kimseden bu farziyetin düşmesine sebep olmaz.
Hadiste geçen "illiyyûn," iyi kulların isimlerinin yazıldığı divanın ismidir. Bu divanla ilgili olarak Kur'ân'da şöyle buyuralur:
"İhlas ile kulluk edenler İlliyyûn'da kayıtlıdır.
"İlliyyûn'un ne olduğunu bilir misin?
"O ap açık yazılmış bir kitaptır.
"Ona yüksek derecedeki melekler şahittir.[1071]
Günahkarlar ise Siccîn'de kayıtlıdır."[1072]
Namazları Başlarından Yukarıya Geçmeyecek Olan İki Kişi
334. Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ediyor:
"İki kimsenin kıldığı namaz başlarından yukarı geçmez. Bunlardan biri, geri dönünceye kadar efendisinden kaçan köledir. Diğeri de isyanından vaz geçip tövbe edinceye kadar kocasına isyan eden kadındır."[1073]
Cuma Namazının Ehemmiyeti
335. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
"Andolsun bir adama insanlara Cuma namazını kıldırması için emir vermeyi, sonra da cemaata gelmeyenlerin evlerini yakmayı arzu ettim."[1074]
İzah
Hadis, zikrettiğimiz kaynaklarda, "cemaatle namaza iştirak etmeyenlerin" şeklinde gelmiştir. Taberânî'nin rivayet ettiği hadiste ise "Cuma namazına gelmeyenlerin" şeklindedir.
Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat'ta hadisi bu şekilde rivayet etmiştir.[1075]
Göz Değmesi Ve Dua İle Tedavi
336. Ümmü Seleme (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) yanımıza girdi. Yanımızda hasta bir çocuk vardı.
"Bunun nesi var?" buyurdu.
"Nazar değdiğini sanıyoruz" dedik.
"Nazara karşı ona niçin okumuyorsunuz?" buyurdu.[1076]
İzah
Peygamberimiz çeşitli hadislerinde nazar değmesinin hak olduğunu bildirmiş,[1077] yani göz değmesinin inkarı mümkün olmayan bir hâdise olduğunu nazara vermiştir. Hadisin devamında da değiştirmesi mümkün olmayan kaderi değiştirecek bir şey olsaydı, göz değmesinin kaderi değiştirebilecek güçte olduğunu bildirmiştir.
Bunun içindir ki, çeşitli dualar okuyarak nazardan Allah'a sığınmıştır. Felak ve Nas sûreleri nazil olunca da bu iki sûreyi okumuştur.[1078] İhlâs, Fatiha've Âyete'l-Kürsînin de okunacağı gelen rivayet arasındadır.
Peygamberimiz bir hadislerinde de güzel bir şeye bakarken şöyle söylemek gerektiğini bildirerek karşı tarafı zarardan korumayı hedeflemiştir:
"Kim hoşuna giden bir şey görürse 'Mâşaallah lâ kuvvete illâ billah (Allah diledi, kuvvet sadece Allah'tandır)' derse, nazarı zarar vermez."[1079]
Fakire Verilen Sadakadan Yemek
337. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
Berîre'ye sadaka olarak et verildi. Resûlullahın ailesi onu kaldırdı, Resûlullaha etsiz yemek takdim edildi.
Resûlullah (s.a.v.),
"Sizde et görmemiş miydim?" buyurdu.
"O Berîre'ye sadaka olarak verilmişti" dediler.
Resûlullah (s.a.v.),
"Bu Berîre için sadaka, bizim için ise hediyedir" buyurdu.[1080]
İzah
Zengine zekât helâl olmamakla birlikte, zengin birisi bir fakire verilen zekâttan yiyebilir.
"Zengine zekât helâl değildir"
buyuran peygamberimiz, fakire verilen sadakanın ikram veya hediye edilmesi durumunda zenginin onun almasının caiz olduğunu bildirmiştir.[1081]
Yukaradıki hadiste geçen, "Bu Berîre için sadaka, bizim için ise hadiyedir" ifâdesi de, Berîre'ye sadaka olarak verilen etin artık onun malı olduğunu, vasfının değiştiğini, kendileri için bir sadaka değil, Berîre'nin bir ikramı olduğunu ifâde etmiştir. Bilindiği gibi Peygamberimizin sadaka yemesi helâl değildi.[1082]
Çeşitli Hükümler
338. Ali (r.a.) rivayet ediyor:
"Fazla sevap için şu üç mescidin dışındaki yerleri ziyaret için yolculuk yapılmaz. Bunlar benim şu mescidim [Mescid-i Nebevi], Mescidü'l-Haram ve Mescidi'l-Aksâdır."
"Bir kadın yanında kocası veya bir mahremi bulunmadan iki günlük mesafeye yolculuk yapmasın."
"Senenin iki gününde oruç tutulmaz. Bunlar: Ramazan Bayramı günü ve Kurban Bayramı günüdür."
"İki namazdan sonra namaz kılınmaz. Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar."[1083]
İzah
Hadisin birinci kısmı Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî'de Müsned'de, yer alır.[1084] Hadisin bu kısmı bu üç mescidden başka mescidlere ibâdet maksadıyla yolculuk yapılmayacağını ifâde eder.
Hadiste sayılan üç mescid, fazîlet bakımından diğerlerinden üstündür. Meselâ Mescid-i Nebevi takva üzerine kurulan mesciddir. Mescid-i Haram Müslümanların kıblesi ve haccettikleri yerdir. Mescid-i Aksa da önceki ümmetlerin kıblesidir. Ve başlangıçta Müslümanların da kıblesi olmuştur.
Peygamberimiz çeşitli hadislerinde de bu mescidlerde kılınan namazların faziletine dikkat çekmiştir. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Benim şu mescidimde kılınan namaz Mescid-i Haramın dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Haramda kılınan bir namaz ise kendisinin dışında kılınan yüzbin namazdan daha faziletlidir."[1085]
Hadisin ikinci kısmında bir kadının mahremi olmadan iki günlük mesafeye yolculuk yapamayacağı ifâde edilmektedir. Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Bu hadislerde zaman değişiktir. Yukarıdaki hadiste "iki gün" denilirken başka hadislerde "üç gün" denilir.[1086] Şu hadiste ise "bir gün," şeklinde gelmiştir:
"Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kadına, bir günlük mesafeye yanında bir mahremi olmadıkça gitmesi helâl değildir."[1087]
Hadislerdeki farklılık, çeşitli şahısların, farklı zamanlarda Resûlullaha yönelttikleri suâllere cevap olmasından kaynaklanmaktadır. Sanki Resûlullaha (s.a.v.),
"Kadın yanında mahremi olmadan üç günlük bir mesafeye gidebilir mi?" diye sorulmuş, o da (s.a.v.) "Hayır gidemez" cevabını vermiştir.
Başka bir Sahabî, "Kadın yanında mahremi olmadan iki günlük bir mesafeye gidebilir mi?" diye sormuş, o da (s.a.v.),
"Hayır gidemez" cevabını vermiştir.
Bir başkası, "Kadın yanında mahremi olmadan bir günlük bir mesafeye gidebilir mi?" demiş, o da (s.a.v.),
"Hayır gidemez" buyurmuştur.
Dolayısıyla bu rivayetler kadının yalnız yolculuk yapabileceği en az mesafeyi bildirmezler. Yani bu hadislerden hareketle "Kadının bir günden az mesafeye yolculuk yapabileceği" hükmü çıkmaz. Nitekim bir hadiste "Kadın ancak kocası veya mahremi ile seyahat edebilir"[1088] buyurarak kadınların yolculuk yapma yasaklarının mutlak olduğu ifâde edilmiştir.
Bu izahlardan sonra hadisin fıkhı yönüne geçelim:
Hanefîler bu mesafeler içerisinden üç günü esas almışlar ve bir kadının kâfir ülkesinden hicretin dışında, yanında mahremi bulunmadan bu mesafede bir yolculuğa çıkmasının caiz olmadığını söylemişlerdir.
Şâfiîler ve Mâlikîlere göre bir kadın yol emniyeti veya güvenilir kadınlar bulunduğunda, hac ve umreye yanında mahremi olmadan gidebilir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre sefer mesafe olarak hesap edilmiştir. Buna göre sefer mesafesi 90 kilometrelik yoldur. Bir kadın yanında mahremi bulunmadan 90 kilometrelik bir yola çıkamaz.
Bununla beraber, Elmalılı Hamdi Yazır, bâzı âlimlerin görüşlerine dayanarak seferi mesafe olarak değil de ortalama hızla giden bir vasıta ile zaman olarak izah etmektedir.[1089] Buna (göre otobüsle onsekiz saatlik yolun altında kalan mesafeler sefer sayılmaz ve kadın bu mesafenin altındaki bir yolculuğa mahremsiz olarak çıkabilir.
Bâzı âlimler ise hadiste ifâde edilen yasağın genç ve erkeklerin ilgisini çeken kadınlar için olduğunu, kendilerine arzu duyulmayacak kadar yaşlı olan kadınların mahremsiz olarak yolculuğa çıkabileceklerini söylerler.[1090]
Ayrıca, "Kadının yalnız yolculuğa çıkmasının haram olmasının sebebi emniyettir. Her ne şekilde olursa olsun, bu emniyet temin edildiğinde kadın mahremsiz olarak da yolculuk yapabilir" diyenler de vardır.[1091]
Aslında günümüzde inancını büyük ölçüde yaşayan pekçok kadın, Türkiye içerisinde yalnız yolculuk yapmaktadır. Ve bu bizim kanatimize göre bir zaruret halini almıştır. Çünkü çoğu aileler kadını mahremi olan bir erkekle gönderebilecek maddî imkâna sahip değillerdir. Yine Türkiyenin her yerinde üniversitelerde okuyan kız talebeleri vardır. Bunlar senede iki veya üç defa memleketlerine gidip gelmektedir. Bu kızların her zaman mahremleriyle birlikte gidip gelmelerinin dar gelirli olan ailelere bir yük getireceği ise açıktır. Ayrıca bunların yanı sıra gidilmesi birkaç gün alır ve herkes bu vakti bulamayabilir. Mademki, yol emniyeti olduğunda kadınların mahremsiz olarak yolculuk yapabileceklerini söyleyen; sefer mesâfesini on sekiz saat olarak alan âlimler vardır. Öyle ise günümüz şartlarını nazara alarak, zarurî durumlarda kadının bu görüşlere istinaden şehirlerarası otubüslerde yolculuk yapabileceklerini söyleyebiliriz.
İzahını yaptığımız hadiste Ramazan ve Kurban bayramı günlerinde oruç tutulmayacağı; sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar nafile namaz kılınmayacağı da ifâde ediliyor. Bu konuları 56, 78 ve 437 numaralı hadislerde izah ettiğimizden oralara havale ediyoruz.[1092]
Saçları Boyamak
339. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Mekke'ye girdiğinde Ebû Kuhâfe'yi yanına getirdiler. Saçı ve sakalı kar gibi beyazlaşmıştı. Resûlullah (s.a.v.),
"Bunun saç ve sakalının rengini değiştirin. Fakat siyah renkten sakının" buyurdu.[1093]
İzah
Saçları boyama ve boyamama ile ilgili de rivayetler gelmiştir. İzahını yaptığımız hadis boyamayı tavsiye etmektedir. Başka bir hadis de şu mealdedir:
"Yahudi ve Hıristiyanlar saçlarını boyamazlar. Siz onlara muhalefet edin."[1094]
Ancak gerek boyamayla, gerekse boyamama hakkındaki hadisler vücup ifâde etmez. Bunun içindir ki konu âlimler arasında ihtilaflıdır. Âlimlerin konu ile ilgili görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:
Saç ve sakalın boyanması ile ilgili gelen haberler yaşlılar içindir. Nitekim izahını yaptığımız hadiste ismi zikredilen Ebû Kuhafe, Hz. Ebû Bekir'in babasıdır. O Resûlullaha getirildiğinde çok yaşlı idi. Mekke'nin Fethi gününde Hz. Ebû Bekir gözleri görmeyen babasının kollarına girerek Müslüman olması için Resûlullaha getirmişti. Peygamberimiz onu görünce duygulanmış ve,
"İhtiyarı evinde bıraksaydın, buraya kadar yormasaydın da, onun yanına ben gitseydim olmaz mıydı?" buyurmuştu. Ebû Bekir de (r.a.), "Ya Resûlallah, senin ona yürümenden, onun sana kadar gelmesi daha uygundur" cevabını vermişti.[1095]
Hadyslurde saç ve sakalı boyamakla ilgili yasak da henüz yeni ağarmaya başlayanlar içindir.
Bir yerde saç boyama âdeti varsa, buna uymamak dikkat çekeceğinden şöhrete sebep olur. Bu ise mekruhtur. Boyama âdetinin olmadığı bir yerde de dikkat çekeceğinden boyamak mekruhtur.
Bir kimsenin ağaran saçı güzel bir manzara arzediyorsa boyamamak; çirkin bir manzara arzediyorsa boyamak daha güzeldir.
Âlimlerin bâzılarına göre saç ve sakalı siyaha boyamak mekruhtur.[1096]
Hasta Ziyareti Ne Zaman Yapılmalı?
340. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) hastalığın üzerinden üç gün geçmeden hiçbir hastayı ziyaret etmezdi.[1097]
İzah
Yüce dinimizin Müslümanlar arasında kardeşliği kuvvetlendirici pekçok emir ve tavsiyeler vardır. Meselâ cemaatla namaz, Cuma namazı, bayram namazları, selâmlaşmak, hediyeleşmek bunlardan sadece bir kaçıdır. İşte Müslümanlar arasında kardeşliği pekiştirici dinimizin mühim tavsiyelerinden birisi de hasta ziyâretidir. Sevgili Peygamberimiz pekçok hadislerinde mü'minin mü'min üzerinde olan haklarından birisinin de hastalandığında ziyârete gitmek olduğuna dikkat çekmiştir.[1098]
Yine pekçok hadislerinde hasta ziyaretinin fazîletine dikkat çekmiştir. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Sabahleyin bir hastayı ziyaret eden kimseyle birlikte yetmiş bin melek vardır. Bu melekler akşama kadar o ziyaretçi için Allah'tan af dilerler. Geceleyin bir hastayı ziyaret eden kimseyle birlikte yetmiş bin melek vardır. Bu melekler sabaha kadar o ziyaretçi için Allah'tan af dilerler. O kimse için ayrıca Cennette bir bahçe vardır."[1099]
Yukarıdaki hadisten de hasta ziyaretinin ne zaman yapılacağını öğreniyoruz. Basit rahatsızlıklar sebebiyle bir iki gün yatılabilir. Bunlar ziyaret ve ilgi isteyen rahatsızlıklar değildir. Üç günden fazla yatan biri ise gerçekten hastadır. Peygamberimizin bir hastayı üçüncü gününden sonra ziyaret etmesinin hikmeti bu olabilir.[1100]
Kıyamet Şerli İnsanların Başına Kopacak
341. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Zaman, gittikçe zorlaşacak. İnsanların cimriliği, mala olan hırsı gittikçe artacak. Kıyamet de ancak şerli insanların başına kopacaktır."[1101]
İzah
Hadis, İbni Mâce'de "Zaman, gittikçe zorlaşacak" ifâdesi yerine "İş gittikçe güçleşecek, dünya [gerçek Müslümanlara] gittikçe sırt çevirecek" cümlesi ile rivayet edilmiştir.
Hadiste geçen "Kıyamet ancak şerli insanların başına kopacak" ifâdesi üzerinde durmak istiyoruz:
Sevgili Peygamberimiz başka bir hadislerinde de,
"Yeryüzünde Allah Allah denildikçe kıyamet kopmayacaktır" buyurmuşlardır.[1102]
Aşağıda mealini vereceğimiz başka bir hadis, izahını yaptığımız hadisin bir yönünü açıklar. Peygamberimiz, Hz. Âişe'nin rivayet ettiği bir hadislerinde buyuruyorlar ki:
"Lât ve Uzza putlarına tekrar tapılmadıkça Kıyamet kopmaz. "
Bunun üzerine ben de [Hz. Âişe] 'Şurası muhakkak ki, Allah,
"O, Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderdi ki, bütün dinlere galip gelsin. Müşriklerin hoşuna gitmese de"[1103]
mealindeki âyeti indirdiği zaman artık bunun tamam olduğunu zannediyordum' dedim.
"Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:
"Bu, Allah'ın dilediği zamana kadar böyle devam edecektir. Sonra Allah hoş bir rüzgar gönderecek ve kalbinde hardal tanesi kadar imanı bulunan herkesin ruhunu bu rüzgarla alacak. Geride, kendilerinde zerre kadar hayır ve iyilik bulunmayan kimseler kalacak. İşte o zaman, onlar da atalarının dinine döneceklerdir."[1104]
Buhâri'nin kıyamet alâmetleri başlığı altında yer verdiği şu hadis de kıyametten önce iyi kulların ruhlarının alınıp, kıyametin kâfir ve isyancıların başına kopacağını ifâde eder:
"Bu ümmetin ilk önce salih olanları birbiri ardı sıra Allah'ın divânına gidecekler, geriye de arpanın veya hurmanın kapçıkları gibi, ıskartaları kalacaktır. Allah onlara hiçbir kıymet vermeyecektir."[1105]
Kıyamet alâmetleri ile ilgili pekçok hadisi tevil eden Bediüzzaman, izahını yaptığımız hadisin de bir yorumunu yapmıştır. Şualar isimli eserinde "Gaybı ancak Allah bilir" dedikten sonra şöyle der:
"Bunun birte'vili şu olmak gerektir ki, 'Allah! Allah! Allah! deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeairde ismullah [Allah'ın ismi] yerine başka isim konulacak' demektir. Yoksa, umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünki, Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser [çoğunlukta] insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfatında hatâ ediyorlar.
"Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir [kıyametten biraz önce alınır]. Kıyamet kâfirlerin başlarında patlar."[1106]
Bediüzzaman, Sözler isimli eserinde de dünyada Allah'ın emrini dinleyen ve Ona itaat eden insanlar bulunmasının dünyanın devamı için bir garanti sebebi olduğunu, Allah'a itaat eden insanların olmamasının dünya sarayının harap edilme sebebi olacağını ifâde eder.[1107] Yüce Allah kıyametten önce itaatkâr kullarının ruhlarını alınca artık dünyanın uzun müddet varlığını devam etmesinin bir mânâsı kalmayacaktır. Dolayısıyla kıyamet kopacaktır. Konuyu bir hadisle bitirelim:
"Kıyamete çok yakın bir zamanda bir rüzgar eser. O anda her mü'minin ruhunu alır."[1108]
Nafile Orucu Bozan Kazâ Eder Mi?
342. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Aişe ile Hafsa'nın yanına girdi. Onlar oruçlu idiler. Sonra çıktı, biraz sonra tekrar döndü. Onlar birşeyler yiyorlardı.
"Siz oruçlu değil miydiniz?" buyurdu.
"Evet, ama, bize şu yemek hediye edildi, hoşumuza gitti, ondan yedik" dediler. Resûlullah,
"Yerine bir gün oruç tutun" buyurdu.[1109]
İzah
Ebû Dâvud'dâ Hz. Âişe'den rivayet edilen hadis şöyledir: Hafsa ile ben oruçlu idik. Bize bir yemek getirildi ve ondan yedik. Sonra Peygamber (s.a.v.) geldi. Ona, "Orucumuzu bozduk" dedik. O,
"Size bir günah yok. Ama başka bir gün kaza ediniz" buyurdu.
İmam A'zam ve İmam Mâlik'e göre nafile oruca başlayan kimsenin orucunu tamamlaması gerekir. Böyle birisinin özürsüz yere orucunu bozması caiz değildir. Bunlar,
"Amellerinizi bozmayın"
âyetine dayanırlar. Bunlara göre özürsüz olarak nafile orucunu bozan kimse günahkâr olur. Ayrıca orucunu kaza etmesi gerekir. Hanefîler yukarıda zikrettiğimiz hadisleri görüşlerine delil olarak zikrederler.
Mâlikîlere göre böyle birisi mes'ul olmakla birlikte orucunu kaza etmesi gerekmez.
İmam Şafiî ve Ahmed bin Hanbel'e göre, nafile orucu bozan birisi mes'ul olmayacağı gibi, onu kaza etmesi de gerekmez. Bu âlimler de şu hadisi görüşlerine delil olarak zikrederler:
Mekke fethedildiği gün peygamberimize (s.a.v.) bir kabda içecek getirilmişti, Resûlullah onu içti ve Ümmü Mâni'ye (r.a.) verdi. Bu hanım oruçlu idi. Fakat Peygamberimizin (s.a.v.) ikramını geri çevirmemek için onu içti. Sonra da Resûlullaha, "Ben oruçlu idim. Orucumu bozdum. Benim için bağışlanma dile" dedi.
Peygamberimiz,
"Kaza orucu mu tutuyordun?" buyurdu.
Onun "Hayır" demesi üzerine de,
"Eğer nafile ise ziyanı yok" buyurdu.[1110]
Allah Verdiği Nimetleri Kulunun Üzerinde Görmeyi Sever
343. Ebû Ahvas babasının şöyle dediğini nakleder:
Resûlullaha üstü başı pejmürde ve toz içerisinde olan bedevî kılığında biri geldi. Resûlullah ona,
"Ne malın yar?" diye sordu.
Adam, "Allah bana her nimetten vermiş" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Allah nimet verdiği kulunun üzerinde o nimeti görmeyi sever."[1111]
İzah
Konu ile ilgili bir hadis şu mealdedir:
"Allah sana bir mal verdiğinde Allah'ın sana olan nimet ve kereminin izleri sende görülsün."
Harama ve israfa girmemek şartıyla Allah'ın ihsan ettiği nimetlerden istifade edilmelidir. Bu, yeme içme için böyle olduğu gibi, giyim kuşam için de böyledir. Bir Müslüman giyim kuşamına dikkat etmelidir.
Ancak bunu yaparken giyim kuşamın "esiri" de olunmamalıdır. Çünkü iyi giyinme tehlikelidir. Kişi güzel giyinip bununla gurura kapılırsa, elbisesi ile "çalım satarsa," fakir fukarayı hor görürse, Allah'ı gazaplandırmış olur. Allah'ın gururlananları sevmeyeceğini de unutmamak gerekir.
Evet, bu hadislerinde Allah'ın verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmesini isteyen Peygamberimiz, pekçok hadislerinde de gurur elbisesinden ümmetini sakındırmıştır. Meselâ bununla ilgili bir hadis şu mealdedir:
"Yerde sürünecek kadar uzun elbise giymekten sakın. Çünkü bu kibir alâmetidir. Allah ise kibri sevmez."
Araplar arasında elbisenin yerde sürünmesi kibir alâmeti idi. Kısa da olsa kibir için giyilen her elbise, bu hadisin şümulüne dâhildir.[1112]
Tebâreke Sûresinin Fazileti
344. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Kur'ân'da sadece otuz âyetten ibaret bir sûre vardır ki okuyanını Cennete girdirinceye kadar savunur. O sûre, Tebâreke [Mülk] Süresidir."[1113]
İzah
Tebâreke Sûresi, Peygamberimizin de ifâde ettiği gibi 30 âyettir. İman esaslarını ve tevhid delillerini içen alır. Sûre, herşeyin mülkünün, idare ve tasarrufunun Allah'a âit olduğunu açıklayarak başladığı için Mülk Sûresi adını almıştır.
Tebâreke Sûresinin faziletini haber veren daha pekçok hadis vardır. Bunlardan bâzıları şu mealdedir:
"Tebâreke Sûresi var ya, işte onu okumak kabir azabına engeldir."[1114]
"Kur'ân'da 30 âyetten ibaret olan bir sûre bir adama şefaat etti ve neticede o adamın günahları bağışlandı. Bu sûre, Tebâreke Süresidir."[1115]
"Resülullah Tebâreke Sûresini okumadan uyumazdı."[1116]
Mülk Sûresinin ilk dört âyeti şu mealdedir:
"Sânı ne yücedir Onun ki mülk elindedir. O herşeye kadirdir."
"Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da o yarattı. Onun kudreti her şeye galiptir ve O çok bağışlayıcıdır."
"Yedi göğü birbiriyle ahenk içinde O yarattı. Rahman'ın yarattığında nizamsızlıktan eser göremezsin. Haydi çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?
"Sonra tekrar tekrar gözünü çevir. Kusur bulamaz, hor ve hakir sana döner, o göz bitkindir artık."[1117]
Hâkimliğin Mes'uliyeti
345. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim hâkim olursa, bıçaksız olarak boğazlanmış demektir."[1118]
İzah
Resülullah (s.a.v.) bu hadislerinde hâkimlik mesleğinin zorluğuna ve mes'uliyetine dikkat çekmektedir. Konu ile ilgili başka hadisler de vardır. Meselâ bunlardan birisi şu mealdedir:
"Hâkim üçtür. Biri Cennetlik, ikisi Cehennemliktir. Cennetlik olan, hakkı bilip öyle hükmedendir. Hakkı bildiği halde hükmünde bile bile adaletsiz davranan ise Cehennemdedir. İnsanlar arasında cahilane hükmeden hâkimler de Cehennemliktir."[1119]
Hadiste geçen "bıçaksız olarak boğazlanmak" manevî boğazlanmaktır. Bununla bedenin değil, dinin helak olduğu nazara verilir. Hadiste hâkimlikten sakınmaya teşvik vardır.[1120]
Allah'ın Kitabına Uygun Olmayan Şart
346. Âişe (r.a.) rivayet ediyor:
"Allah'ın kitabına uygun olmayan her şart bâtıldır. Yüz defa şart kılınmış da olsa bu böyledir."[1121]
İzah
Verdiğimiz kaynaklarda hadisin baş tarafında şu ilâve vardır:
"Bâzı insanlara ne oluyor ki, alışverişlerinde Allah'ın kitabında olmayan şartlar ileri sürüyorlar?"
Son kısımda ise "Allah'ın şartı daha doğru, daha sağlamdır" ziyâdesi vardır.
Peygamberimizin bu sözleri söylemesinin sebebi, bir kölenin azadı esnasında İslama uygun olmayan şartların ileri sürülmesidir. Ancak hadis umumîdir. Hadiste yer alan "Allah'ın kitabında olmayan şartlar ileri sürüyorlar" ifâdesi, Kur'ân'da yer almayan mânâsında değildir. Çünkü Peygamberimizin bu sözü söylemesine sebep olan şey Kur'anın bir hükmünün çiğnenmesi değil, Resûlullahın koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir. Peygamberimiz, Allah'ın vahyetmesi ile Kur'ân'ın dışında olarak kendi koyduğu hükümleri de "Allah'ın kitabında" ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü,
"Peygamber size ne emretmişse onu alın,"[1122] ve
"Allah ve Resulüne itaat edin"[1123]
gibi âyetlerle kendisine bu yetkiyi veren de Kur'ân'dır.
Hadisle ilgili dikkat çekilmesi gereken bir husus da, hükmü çiğneyenler belli kimseler olduğu halde, Resûlullahın bunu onların yüzüne vurmayıp, "Bâzı insanlara ne oluyor ki..." gibi umumî bir ifâde kullanmasıdır. Bu da tebliğle vazifeli kimselerin takip etmesi gereken mühim bir sünnettir. [1124]
Allah'tan Haya Etmek
347. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) ,
"Allah'tan hakkıyla haya edin" buyurdu.
Dinleyenler, "Yâ Resûlallah, elhamdülillah biz Allah'tan haya ediyoruz" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:"Allah'tan hakkıyla haya eden kimse başını ve baştaki maddi ve manevî duyuları, karnı ve içindeki organları haramdan korur. Ölümü ve çürümeyi hatırlar. Âhireti isteyen dünya hayatının süsünü terk eder. Kim bunları yaparsa, Allah'tan hakkıyla haya etmiş olur."[1125]
İzah
Bir Müslümanın insanlardan haya etmesi gerektiği gibi, Allah'tan da layıkı ile haya etmesi icap eder. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde Allah'tan layıkıyla haya etmenin nasıl olacağını bizlere bildirmektedir.
Bediüzzaman da, Allah'a karşı hayanın sünnet-i seniyye dâiresinde hayat sürmekle mümkün olduğunu ifâde etmiştir.[1126]
Kâfirin Kabir Suâli
348. Berâ bin Âzib (r.a.) rivayet ediyor:
"Kâfir kabre konduğunda kendisine, "Rabbin kimdir?" diye sorulur. O, "Bilmiyorum" der. Kişi o anda sağır, kör ve dilsizdir. Sonra ona bir tokmakla vurulur. Eğer onunla dağa vurulsa idi dağ toz toprak haline gelirdi. Onun sesini insanlar ve cinlerden başka herşey işitir."
Hz. Berâ daha sonra şöyle dedi:
Resûlullahın şu âyeti okuduğunu işittim:
"Allah, iman edenleri dünya hayatında da, âhirette de, o sağlam kelime-i tevhid ile sabit kılar. İrâdelerini inkâr yolunda kullanarak zulmedenleri de Allah sapıklığa düşürür. Böylece Allah dilediğini yapar."[1127]
İzah
Hadis, kabir suâliyle ilgilidir ve kâfirin durumunu haber verir. Ölümle ruh bedeni terketmekte, kabre sadece ruhsuz ceset konulmaktadır. Acaba kabir suâline sadece ceset mi muhatab olmaktadır? Sadece ruh mu muhatabtır? Yoksa her ikisi birden mi suâle muhatab olacaktır? Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Biz bu görüşler içerisinde şunu tercih ediyoruz:
Ölü, suâli anlayacak, cevap vermeye güç yetirecek, azabın acısını, nimetin zevkini duyabilecek şekilde diriltilecektir. Ancak bu hayat yemeyi, içmeyi gerektirecek şekilde tam bir hayat değil de, kabir ahvalini anlayabilecek bir hayattır. Ölü sorgulama esnasında bir çeşit hayata mazhar olur.
Kabir suâliyle vazifeli melekler, Münker ve Nekir isimli meleklerdir. Bu melekler çok heybetli, çok korkunçtur. Ancak mümin kullar Allah'ın yardımıyla onların heybetlerinden korkmayacaklardır. Bunun böyle olacağı ile ilgili pekçok hadis vardır.
Münker ve Nekir meleklerinin ölüye suâl sormak için gelmeleri ölüye verilen "telkin"den hemen sonradır.
İzahını yaptığımız hadisin râvisi Berâ bin Âzib'den (r.a.) kabir suâliyle ilgili daha tafsilatlı bir hadis rivayet edilmiştir.
Hadiste Peygamberimizin,
"Allah, iman edenleri dünya hayatında da, âhirette de, o sağlam kelime-i tevhid ile sabit kılar. İrâdelerini inkâr yolunda kullanarak zulmedenleri de Allah sapıklığa düşürür. Böylece Allah dilediğini yapar"
âyetini okuduğu bildiriliyor. İzahını yaptığımız hadis bu âyetin "İrâdelerini inkâr yolunda kullanarak zulmedenleri de Allah sapıklığa düşürür. Böylece Allah dilediğini yapar" kısmıyla ilgili. Acaba âyetin "Allah, iman edenleri dünya hayatında da, âhirette de, o sağlam kelime-i tevhid ile sabit kılar" kısmı hakkında Peygamberimizin bir açıklaması var mı?
Bu açıklamayı da Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayet ettiği bir hadisten öğreniyoruz. Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullahın (s.a.v.) yukarıdaki âyeti okuduktan sonra şöyle buyurduğunu bildirir:
"Bu ona [mü'mine] kabirde, 'Rabbin kim? Dinin ne? Peygamberin kim?' diye sorulup da onun, 'Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim de Muhammed'dir (s.a.v.). Bize Allah katından açık deliller getirdi. Ben de ona iman ettim ve onu tasdik ettim' dediği zamandır."
Kabir suâliyle ilgili tafsilatlı bilgi için Ölüm Cenaze Kabir isimli eserimizin 297-308. sayfalarına bakılabilir.[1128]
Kur'ân Hakkında Bilgisizce Tartışmak
349. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kur'ân konusunda tartışmak küfürdür."[1129]
İzah
Kur'ân konusunda tartışmanın küfür olması, bilgisizce yapılan, Kur'ân'ın Allah'ın kelamı olduğu hususunda şüpheye düşülerek yapılan ve Kur'ân'ın bâzı âyetlerini diğer bâzı âyetleriyle yalanlamaya kalkışmak için yapılan tartışmanın küfür olduğunu ifâde eder. Yoksa haram helal gibi hükümlerin ortaya çıkması, ince mânâların açıklanması, hayat düsturlarının keşfi gibi müsbet maksatlar için ilim ehlinin yapacağı tartışmalar küfür değil, aksine faydalıdır. Bu çerçevedeki tartışmalar Sahabîler devrinden beri yapıl agelmiştir.[1130]
Resûlullaha Namaz Kıldıran Sahabî
350. Câbir (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Ebû Bekir'in arkasında namaz kıldı.[1131]
İzah
Peygamberimizin vefatı yaklaşıp, hastalığı ağırlaştığında Hz. Ebû Bekir'i Müslümanlara imam tayin etti. Hz. Ebû Bekir 17 vakit namaz kıldırdı. Hatta bir sabah namazında Peygamberimize namaz kıldırma şerefine dahi nail oldu. İşte yukarıdaki hadîs bunu haber verir. Hadise şöyle olmuştu:
Peygamberimiz bir sabah vaktinde üzerinde bir hafiflik hissetmiş, mescide geçmişti. O sırada Hz. Ebû Bekir mü'minlere sabah namazının ikinci rekatını kıldırıyordu. Hemen ona uydu, oturarak namaz kıldı. Hz. Ebû Bekir selâm verdikten sonra da yetimeşediği rekâtı tek başına kıldı.[1132] Ardından şöyle buyurdu:
"Ümmetinden birisi kendisine imamlık yapmadıkça âhirete alınmış bir peygamber yoktur!"[1133]
Peygamberimizin Üç Tavsiyesi
351. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
Dostum, Ebu'l-Kâsım (s.a.v.) bana şu üç şeyi tavsiye etti.
1. Her aydan üç gün oruç tutmak,
2. Cuma günleri banyo yapmak,
3. Uyumadan önce vitir namazı kılmak.[1134]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda hadis "Cuma günü banyo yapmak" yerine "iki rekât Duhâ namazı kılmak" şeklinde gelmiştir.
Yine yer verdiğimiz kaynaklarda Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullahın kendisine yaptığı bu tavsiyeyi "mukim iken ve yolculukta," "ölünceye kadar," "yaşadığı müddetçe," "inşallah ebediyyen" ihmal etmediğini bildirmiştir.
Hadiste her aydan üç gün oruç tutmakla, her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde oruç tutmak kastedilmiş olabilir. Çünkü bu günlerde oruç tutmak sünnettir. Ayrıca ayın başında, ortasında ve sonunda olmak üzere üç gün de kast edilmiş olabilir.[1135]
Ezan Emandır
351. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
"Bir köy veya şehirde müezzin ezan okuduğunda, Allah o gün orayı azabından emin kılar."[1136]
İzah
Zulümler, isyanlar, azgınlık ve taşkınlıklar belâ ve musibetleri davet ettiği gibi hayırlar, ibâdetler, dualar da belâ ve musibetlere set olurlar. İşte bu setlerin en önemlilerinden biri de ezandır. Evet, İslâmiyetin bir şeâiri oları ezan, musibetlere karşı bir kalkandır. Hadiste de ifâde edildiği gibi, Cenâb-ı Hak, ezan okunan bir beldeyi azaptan emin kılar.[1137]
Dilenmek Kimler İçin Helâldir?
352. Kabîsa bin Muharık (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.) geldim ve "Ey Allah'ın Resulü, ben kavmimin bir diyet borcunu üstlendim. Bu hususta bana yardımcı olun" dedim.
Resûlullah (s.a.v.),
"Bilakis ey Kabîsa, o diyet borcunu sen değil biz üstlenmiş olalım. Bekle, sadaka gelince sana verelim" buyurdu.
Sonra şöyle devam etti:
"Ey Kabîsa, dilenmek ancak şu üç kişiden birine helâl olur:
1. Bir kimse kavminden birinin diyetini üstlenirse onu ödemek için dilenebilir. Ödedikten sonra artık dilenmesi helâl olmaz.
2. Malı kendisine yetmeyen, musibete uğrayan kişi de normal olarak yaşayacak kadar veya ihtiyacını karşılayıncaya kadar yardım isteyebilir.
3. Fakir olan birisi, kabilesinden üç akıllı kişi "Bu kimse fakirdir" derlerse, normal olarak yaşayacak veya ihtiyacını karşılayacak kadar yardım isteyebilir.
"Ey Kabîsa, bu üç hal dışında dilenmek haramdır. Yapan, haram yemiş olur."[1138]
İzah
Kabîsa, kabilesi ile başka bir kabile arasında sulhu temin etmek için araya girmiş ve kavminin ödemesi gereken diyeti üstlenmişti. Onun sulhu temin için yaptığı bu fedakârlık için Resûlullah ona "Bilakis ey Kabîsa, o diyet borcunu sen değil biz üstlenmiş olalım" diyerek ona iltifat etmiştir.
Hadis, dilenmenin sayılan haller dışında caiz olmadığını ifâde etmektedir. Dilenmeyi yasaklayan daha pek çok hadis vardır. Bunlardan bir kaçı şu mealdedir:
"Dilenmeler tırmalanmalardır. Kişi onlarla yüzünde iz yapar. Dileyen yüzünü korur, dileyen de korumaz."[1139]
"Dilenmeye devam eden yüzünde bir parça et kalmamış halde Rabbine kavuşur."[1140]
"Kim ihtiyacını karşılayacak bir mala sahip olduğu halde dilenirse, kıyamet günü mahşer yerine, istediği şey suratında bir tırmalama, soyulma veya ısırma yarası olarak gelir."[1141]
Cennet Allah'ın Lütfudur
353. Ebû Zer (r.a.) rivayet ediyor:
"Kim bir iyilik yapmayı düşünür, sonra yapmazsa, Allah ona bir sevap yazılır. Eğer düşündüğü iyiliği yaparsa, ona yediyüz yedi misline kadar sevap yazılır. Kim bir kötülüğü düşünür de yapmazsa ona günah yazılmaz. Şayet düşündüğü kötülüğü yaparsa bir günah yazar veya Allah Azze ve Celle onu siler."[1142]
İzah
Hadisin başka rivayetlerinde baş tarafında,
"Şüphesiz sizin Rabbiniz Rahimdir," "Şüphesiz Allah iyilikleri de kötülükleri de takdir etmiş, sonra bunları açıklamıştır"
gibi ilâveler vardır. Son kısmında da,
"Allah'a karşı günah işlemeye hırslı olandan başka hiç kimse helak olmaz" ziyâdesi vardır.
Ayrıca hadisin bâzı rivayetlerinde,
"Kul bir kötülüğü yapmak ister de bundan vaz geçerse bunu onun için bir sevap olarak" yazar ifâdesi de vardır.
Hadis, Allah'ın geniş rahmetini ve kulların Cennete ancak bu rahmet sebebiyle girebileceklerini ifâde etmektedir. Zira Allah'ın iyilikler için ya bir sevap vermesi veya hiç sevap vermemesi; kötülükler için de kat kat günah yazması gerekirken Yüce Allah rahmeti gereği tam tersini yapmaktadır. "İyilikler için hiç sevap vermemesi gerekirken" dedik, çünkü insanın yaptığı her iyilik bir ibâdettir, şükürdür, kulun Rabbine karşı bir minnettarlık nümûnesidir. Daha önce ihsan edilen sayısız nimetlerin neticesi ve fiyatıdır, verilecek bir mükâfata sebep değildir. Kaldı ki, bütün ibâdetler Cenneti kazandırmak şöyle dursun, nimetlerin şükrünü edaya kâfi gelmez.
İşte bunun içindir ki, Yüce Allah mü'min kullarına rahmetiyle muamele ediyor. Onların küçük bir iyiliğine kat kat sevap yazıyor. Kötülüğü düşünüp yapmayana sevap veriyor.
Hadiste Allah'ın iyiliğe "on mislinden yedi yüz misline" kadar sevap, kötülük için de sadece "misli kadar" günah yazılacağı ifâde ediliyor. Bu durum Kur'ân ile de sabittir. Bir âyette şöyle buyurulur:
"Kim Allah'ın huzuruna bir iyilikle gelirse, kendisine on kat sevap vardır. Kim bir kötülükle gelirse, o da ancak o kötülüğün misliyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar"[1143]
Bir âyette ise mallarını Allah yolunda harcayanlar, yedi yüz misli ve daha fazla mükâfatla müjdelenmiştir.[1144]
Hadisle ilgili olarak, "Kul kötülüğü düşünür de yapmazsa haydi ona günah yazmasın, fakat niçin sevap yazıyor?" diye bir suâl hatıra gelebilir. Böyle bir kul için sevap yazılmasının sebebi, kulun harama girmeyi terk etmesidir. Çünkü harama girmemek farzdır. Dolayısıyla kötülüğü düşünse dahi gereği ile amel etmeyen kimse bir farz işlemiş olmaktadır.
Ancak hadisin "Kim kötü bir iş yapmak ister de yapmazsa, Allah o kimseye tam bir sevap yazar" kısmıyla ilgili olarak bir hususa dikkat çekmek isteriz:
Burada hatıra getirilen günahın işlenmemesine karşılık sevap kazanılacağının belirtilmesi, bu safhada düşünülen bir günahı işlememenin ne kadar güç olduğuna işarettir. Dolayısıyla hadisin mesajını iyi anlamalı, "kötülüğü düşünüp yapmamanın kişiye sevap kazandıracağı" hususu kişiyi aldatmamalıdır. Çünkü böyle kimselerin düşündükleri yapmak için şeytanın daha kuvvetli vesvesesine maruz kalacakları şüphesizdir. Böyle kuvvetli vesvese altında kalan insanın her zaman irâdesine hâkim olması ve düşündüğü günahı işlememek için gayret göstermesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla, "Nasılsa bu günahı işlemeyeceğim. Bu düşüncemi fiiliyata dökmeyeceğim" diye yapılması günah olan davranışları düşünmek zihnen de olsa kişiyi kötülüklerle haşir neşir olmaya sevkeder, kalbini lekeler.[1145]
Safların Tertibi Nasıl Olmalı?
354. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) yanında namaz kıldım. Aişe (r.a.) arkamızda bizimle beraber namaz kıldı. Ben Resûlullahın (s.a.v.) yanında idim.[1146]
İzah
Safları düzgün tutmanın ehemmiyet ve fazileti hakkında bilgiyi 228 numaralı hadise ve izahına havale ediyoruz.
Hadiste, cemaattan birisinin kadın olması durumunda safın nasıl teşkil edileceği nazara veriliyor. Bu durumda erkek imamın sağına, kadın da imamın arkasına durur. İmamdan başka iki erkek bir kadın varsa, erkekler imamın arkasına, kadın da erkeklerin arkasında yer alır.[1147]
Bir Yeri Ağrıyanın Yapacağı Dua
355. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Birinizin bir yeri ağrıdığında elini ağrıyan yerin üzerine koysun sonra da şöyle desin: "Allah'ın adıyla ve yardımıyla. Hissettiğim şu ağrının şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınırım."
Hadisin başka bir rivayetinde Peygamberimiz,
"Sonra elini kaldır ve bunu sayısı tek olmak şartıyla tekrar tekrar yap" tavsiyesinde bulunmuştur.[1148]
Duhâ (Kuşluk) Namazı
356. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullahın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim:
"Kim on iki rekât duhâ (kuşluk) namazı kılarsa, Allah Cennette onun için altından bir saray bina eder."[1149]
102 Numaralı hadisin izahına bakınız.[1150]
İlmi Kendisine Fayda Vermeyen Âlim
357. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:
"Kıyamet günü insanlardan azabı en şiddetli olan ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir."[1151]
İzah
Gerek Kur'ân'da, gerekse hadislerde Müslümanlar sık sık ilme teşvik edilir. Kişinin ilim öğrenmesi çok sevaplı bir ibâdet olmakla beraber, bir kulun kullukla ilgili olarak öğrendiği ilimden istifade etmemesi de hiç hoş karşılanmamıştır. Yüce Allah,
"İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?"[1152] buyurarak bunun doğru bir şey olmadığını bildirmiştir.
Böylelerini "Kendi kendini helak eden âlim"[1153] diye isimlendiren Peygamberimiz de, hadislerinde bu kimseleri "insanları aydınlatıp kendisini yakan lambaya"[1154]; böyle bir ilmi de "kullanılmayan hazineye" benzetmiştir.[1155] Bir hadislerinde ise
"Bildiği halde uygulamayana yazıklar olsun" buyurmuştur.[1156]
Pek çok hadislerinde de böylelerinin mahşerdeki ve âhiretteki durumlarım nazara vermiştir. Meselâ bir hadislerinde ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennem'de olduğunu bildirmiştir.[1157] İşte yukarıdaki hadislerinde de bunların "Kıyamet günü insanların en şiddetli azap göreni" olacaklarını bildirmiştir.
Birçok hadislerinde de bu azabın keyfiyetini haber vermiştir. Meselâ bu hadislerden birisi şu mealdedir:
"Kıyamet günü bâzı kimseler getirilip Cehenneme atılır. Orada bağırsakları çıkarılan adam, eşeğin değirmenin çevresinde döndüğü gibi bağırsağının etrafında döndürülür. Cehennemlikler onun etrafında toplanıp, 'Ey filan, sana ne oldu böyle? Sen dünyada iken iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırmaz miydin?' derler.
"O da, 'Evet,' der. 'Ben iyilikleri tavsiye ederdim, fakat kendim yapmazdım. Kötülüklerden sakındırdım, fakat kendim uymazdım' diye cevap verir."[1158]
Hacet Duası
358. Osman bin Hüneyf (r.a.) rivayet ediyor:
Bir adam vardı. Bir ihtiyaç sebebiyle Osman bin Affan'a (r.a.) gidip gelirdi. Ancak Osman (r.a.) o adama iltifat etmez ve ihtiyacına bakmazdı. O kimse Osman bin Hüneyf'e [hadisin râvisine] rastladı ve ona bu durumdan yakındı. Osman bin Hüneyf ona şöyle dedi:
"İbriği getir, bir abdest al, sonra da mescide git, orada iki rekat namaz kıl. Sonra da şöyle dua et: 'Allah'ım, rahmet peygamberi, Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.v.) vesile ederek Senden istiyor ve Sana yöneliyorum. Ey Muhammed, seni vesile ederek Rabbine [Rabbime] Celle ve Azze'ye yöneliyorum ki, ihtiyacımı yerine getirsin.'
"Bu duanın ardından ihtiyacın ne ise onu söyle. Sonra da bana gel, birlikte Osman bin Affaan'a (r.a.) gidelim."
Sonra birbirinden ayrıldılar. O zât Osman bin Hüneyf in (r.a.) dediğini yaptı ve Osman bin Affan'ın (r.a.) kapısına gitti. Kendisini kapıcı karşıladı, elinden tuttu, Osman bin Affan'ın (r.a.) yanına götürdü. Osman (r.a.) onunla beraber bir minderin üzerine oturdu ve "İhtiyacın nedir?" diye sordu. Adam ihtiyacım söyledi, o da ihtiyacını karşıladı. Sonra da, "Senin bana gelip giderken bir ihtiyacını söylediğini ancak şimdi hatırlayabildim. Her ne ihtiyacın olursa bize gel" dedi.
O zat oradan ayrıldı, Osman bin Hüneyf ile karşılaştı. Ona, "Allah seni mükâfatlandırsın. Sen ona benim hakkımda konuşuncaya kadar bana iltifat etmedi ve ihtiyacıma bakmadı" dedi.
Osman bin Hüneyf (r.a.), "Vallahi ben ona senin hakkında hiçbir şey söylemedim. Ancak ben Resûlullahın huzurunda iken şöyle bir olaya şahit olmuştum:
Resûlullaha (s.a.v.) âmâ bir adam geldi ve halinden yakındı.
Peygamber (s.a.v.) ona,
"Sabretmez misin?" buyurdu.
Adam, "Ya Resûlallah, bana yardımcı olacak kimse yoktur. Gözümün görmemesi bana zor geliyor" dedi.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Git abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl, ardından şu duaları [yukarıdaki duayı] oku."
Adam bizden ayrıldı. Sohbet uzadığından biz henüz dağılmamıştık. O kimse gözünde hiçbir âmâlık yokmuş gibi bizim yanımıza geldi.[1159]
İzah
Yukarıda zikrettiğimiz kaynakda, Osman bin Hüneyf in (r.a.) âma ile ilgili olarak rivayet ettiği hadis yer alır. Bu rivayet şöyledir:
"Gözü âmâ veya az gören bir adam Peygambere (s.a.v.) gelerek, 'Benim için Allah'a duâ et de bana afiyet versin' dedi.
"Resûlullah (s.a.v.) 'Dilersen bu hastalığın mükâfaatını âhirette görürsün, bu senin için daha hayırlıdır. Dilersen duâ ederim' buyurdu.
"Adam, 'Duâ et' dedi.
"Resûlullah (s.a.v.) adama güzelce abdest almasını, iki rekât namaz kılmasını ve şu duayı okumasını emretti."
Bu rivayette izahını yaptığımız hadisteki duanın sonunda, "Allah'ım, Muhammed'i (s.a.v.) benim hakkımda şefaatçi kıl" ilâvesi vardır.
Gerek yukarıdaki hadiste, gerekse başka hadislerinde, Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'tan veya bir insandan ihtiyacı olan birinin iki rekât namaz kıldıktan sonra ihtiyacını Allah'a arz etmesini istemiştir.[1160]
Daha başka hacet duaları da vardır. Arzu eden okuyucularımız Hanefî ve Şâfiilere Göre Büyük İslâm İlmihali veya Ezan Cami Namaz isimli eserlerimizin Hacet namazı konusuna bakabilirler.[1161]
Kalplerin Cilası
359. Enes (r.a.) rivayet ediyor:
"Şüphesiz kalpler tıpkı demir gibi paslanır. Onların cilası istiğfardır."[1162]
İzah
Peygamberimiz pekçok hadislerinde olduğu gibi, bu hadislerinde de ümmetini günahlara karşı hassasiyeti korumaya davet etmektedir. Aksi takdirde, tevbe ve istiğfarla temizlenmeyen günahların birike birike kalbi kaplayacağını bildirmiştir.
Evet, günahlar bütün kalbi kaplayabilir. Bu gerçek Kur'ân'da da açıklanmıştır. Yüce Allah bir âyet-i kerimede,
"Doğrusu onların kazandıkları günahlar birike birike kalplerini kaplayıp karartmıştır"[1163] buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
Peygamberimiz bu âyeti şöyle açıklar:
"Mü'min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer günahtan el çeker, Allah'tan günahının bağışlanmasını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık da artar. İşte Kur'ân'da geçen, 'Doğrusu onların kazandıkları günahlar birike birike kalplerini kaplayıp karartmıştır' âyetindeki rayn [pas] budur."[1164]
Hadisle ilgili olarak üzerinde durulması gereken mühim bir husus da, burada kastedilen kalbten maksadın maddî hayatımızın devamını temin eden et parçası olmayıp, manevî hayatımızın zenbereği olan duygu olduğudur. Bediüzzaman bununla ilgili olarak şu açıklamayı yapar. Meâlen alıyoruz:
Kalpten maksat çam kozalağı gibi bîr et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki; his ve duyguların mazharı, dimağdaki fikirlerin yansıdığı yerdir. Binâenaleyh, o latîfe-i Rabbaniyeyi içine alan o et parçasına kalb tâbirinden şöyle bir incelik çıkıyor: O latîfe-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, maddî kalbin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bedenin her tarafına kan pompalayan o et parçası, bir hayat makinasıdır ve maddî hayat onun işlemesiyle devam eder, durduğu zaman ceset ölür. Bunun gibi, o latîfe-i Rabbaniye amelleri, halleri ve manevî hayatın bütününü hakîki bir hayat nuru ile canlandırır, ışıklandırır, iman nurunun sönmesiyle, mâhiyeti ölü gibi bir heykelden ibaret kalır."[1165]
Dilenmek Kimler İçin Caizdir?
360. Mücâhid rivayet ediyor:
Bir adam Hasan ve Hüseyin'e (r.a.) geldi. Onlardan bir şey dilendi. Onlar, "Dilencilik ancak şu üç durumda caiz olur: (1) Gerçekten muhtaç olmak, (2) akrabasından birinin diyetini üstlenmek ve (3) ağır borç altına girmek" dediler ve ona verdiler.
Adam daha sonra Abdullah bin Ömer'e gitti, Abdullah niçin dilendiği sormadan ona verdi. Adam kendisine şöyle dedi:
"Amcanın oğullarına gittim, onlar bana niçin dilendiğimi sordular, sen ise sormadın."
Abdullah bin Ömer adama, "Resûlullahın (s.a.v.) çocukları (torunları) şüphesiz ilimle doludurlar" dedi.[1166]
Peygamberimiz Ümmeti İçin Nelerden Korkuyordu?
361. Ebû Berzeti'l-Eslemî (r.a.) rivayet ediyor:
"Sizin hakkınızda korktuklarım arasında bilhassa şunlar vardır: Haram yemeniz, zina etmeniz, hevâ ve heveslerin sizi tehlikelere düşürmesi."[1167]
Akibetin Önemi
362. Urs bin Ümeyre el-Kindî (r.a.) rivayet ediyor:
"Şüphesiz kişi ömrünün bir kısmında Cehennem ehlinin amelini işler. Sonra Cennet ehlinin yollarından bir yol önüne çıkar. Ölünceye kadar gereğince amel eder. İşte kendisi için takdir edilmiş âkibet odur.
Şüphesiz kişi ömrünün bir kısmında Cennet ehlinin amelini işler. Sonra Cehennem ehlinin yollarından bir yol önüne çıkar. Ölünceye kadar gereğince amel eder. İşte kendisi için takdir edilmiş âkibet odur."[1168]
Peygamberimizin Bir Mucizesi
363. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Ben Ukbe bin Ebî Muayt âlisinin koyunlarını güdüyordum. Nebî ile (s.a.v.) Ebû Bekir (r.a.) geldi.
"Ey çocuk, yanında süt var mı?" diye sordu.
"Var ama veremem. Bu koyunlar bana emânettir" dedim. Peygamber (s.a.v.)
"Hiç teke görmemiş bir keçi var mı?" dedi.
"Evet" dedim ve istenilen keçiyi getirdim. Resûlullah (s.a.v.)
"Selâm" dedi.
Keçinin memelerinde hiç süt yoktu. Peygamber (s.a.v.) onun meme yerlerini mesnetti, birdenbire memeleri süt ile doldu. Ben içi oyuk bir taş parçası getirdim. Onun içine sütü sağdı. Sonra Ebû Bekir'e içirdi, ardından bana içirdi. Resûlullah (s.a.v.) memelere,
"Eski haline dön!"
buyurunca memeler eski sütsüz haline döndü. Bunu Resûlullahtan (s.a.v.) görünce "Yâ Resûlallah, bana [birşeyler] öğret" dedim. Başımı mesh etti ve,
"Allah öğrenmek istediğin şeyi sana mübarek kılsın. Şüphesiz sen öğretilmiş bir gençsin [olacaksın]" buyurdu. Ben Müslüman oldum. Resûlullaha geldim. Biz onun yanında iken Mürselat Sûresi indi. Ben ağzından daha taze iken o sûreyi öğrendim. [Sonraki günlerde] Resûlullahtan yetmiş sûre öğrendim. Kur'ân'ın diğer sûrelerini de onun Ashabından öğrendim.[1169]
İzah
Hadiste geçen çoban, hadisi rivayet eden Abdullah bin Mes'ut'tur (r.a.). Hz. Abdullah, Müslüman olduktan sonra bütün tehlikeyi göze alarak Mekke'de müşriklerin suratına karşı açıktan açığa Kur'ân okuyan Şahabıdır. Onun bu cesareti karşısında müşrikler önce şaşırmış, sonra da üzerine çullanarak kendisini fena şekilde dövmüşlerdi.
Abdullah bin Mes'ud, önce Habeşistan'a, sonra da Medine'ye hicret ederek Allah yolunda iki defa hicret etme faziletini kazandı.
Hz. Abdullah, Resûlullaha çok yakın bir Sahabî idi. Hatta bu yakınlık sebebiyle bâzıları onun Ehl-i Beytten olduğunu dâhi zannediyordu.
Hz. Abdullah güzel Kur'ân okurdu. Bir defasında Resûlullah ondan Kur'ân okumasını istemiş ve dinlemişti. Bu konu için 138 numaralı hadise bakılabilir.[1170]
Resûlullahın Abdest Alma Şekli
364. Muâviye bin Abdullah babasından rivayet ediyor:
Osman bin Affan'ı (r.a.) abdest alırken gördüm.
"Üç defa ağzına su verip çalkaladı, üç defa burnuna su verdi. Üç defa yüzünü yıkadı. Üçer defa ellerini yıkadı, sonra bir defa başına mesh etti. Üçer defa ayaklarını yıkadı sonra da şöyle dedi: "Resûlullahı böyle abdest alırken gördüm."[1171]
Peygamberimizin Gaybî Bir Haberi
365. Osman bin Affan (r.a.) rivayet ediyor:
"Ammar'ı âsi bir topluluk öldürecek."[1172]
İzah
Tirmizî'deki rivayet şöyledir:
"Müjde sana ey Ammar! Asi bir topluluk tarafından şehid edileceksin."
Hadiste azgın bir topluluk tarafından şehid edileceği haber verilen Ammar bin Yâsir (r.a.) hakkında 162 numaralı hadiste bilgi vermiştik. Burada Resûllulahın (s.a.v.) Ammar (r.a.) hakkındaki gaybî haberi üzerinde duracağız.
Medine'ye hicretten kısa bir zaman sonraydı. Mescid-i Nebevi inşâ ediliyordu. Hz. Ammar'ın çalışma şevkini gören Sahabîler ona daha fazla kerpiç yüklemeye başladılar. Ammar (r.a.) bir ara Peygamberimizin yanından geçerken, "Yâ Resûlallah, beni öldürecekler, taşınmayacak kadar ağır şeyleri bana yüklüyorlar" dedi.
Peygamberimiz eli ile onun sırtındaki toz ve toprağı silkeledikten sonra şöyle buyurdu:
"Vah Sümeyye'nin oğlu! Seni onlar değil, azgın bir topluluk öldürecek. Ammar onları Cennete ve Allah'a çağırır, onlar ise onu Cehenneme çağırırlar."
Bunun üzerine Hz. Ammar, "Fitnelerden Allah'a sığınırım" dedi.[1173]
Peygamberimizin bu mucizesi Hicretin 37. senesinde aynen gerçekleşti. Hz. Alî'nin saffında yer alan Hz. Ammar, Sıffîn savaşında şehid edildi. Ali (r.a.) onun şehid edilmesini kendisinin haklı olmasına delil gösterdi. Muâviye "Ammar'ı biz değil, buraya getirenler öldürdü" diye tevil etti. Muâviye safında yer alan Amr bin Âs da, "Azgın olanlar sadece Ammar'ın katilleridir, hepimiz değil" dedi.[1174]
Hasta Ziyaretçisinin Ve Hastanın Kazancı
366. Enes bin Mâlik (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.),
"Kim bir hastayı ziyaret ederse, Allah'ın rahmetine dalmış olur. Yanında oturduğunda rahmete gömülür" buyurdu.
Ben Resûlullahın bu sözünü duyunca, "Ya Resûlallah, bu hasta ziyaretçisi içindir. Hasta için ne var?" diye sordum. Şöyle buyurdu:
"Bir kul üç gün hasta olursa, annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından kurtulmuş olur."[1175]
Günahın Ardından Pişmanlık Duymak
367. İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:
"Pişmanlık duyanı bekleyen tevbe, kendini beğenmişi bekleyen ise azaptır."[1176]
İzah
Peygamberimiz bu hadislerinde pişmanlığın kişiyi tevbeye götüreceğine, kişinin kendini beğendiğinden tevbeye yanaşmamasımn da onu azaba maruz bırakacağını bildirmiştir.
Gerçekten de işlediği bir günahtan pişmanlık duyan kimse başka günahlara girme hususunda hassas olacağı gibi, o pişmanlığı kendisini eninde sonunda tevbeye götürür. Zaten pişmanlığın kendisi de bir tevbedir. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde pişmanlığın tevbe olduğunu bildirmiş,[1177] başka bir hadislerinde de pişmanlığın günaha keffâret olduğuna dikkat çekmiştir.[1178]
İnsanın kaybedeceği hiçbir şey olmamasına rağmen, şeytanın hilesine kapılıp tevbe etmeyi gururuna yedirememesi de kendisini azaba götürür. Günahın hemen ardından pişman olarak tevbe edenle, tevbe etmeyenin akibeti bir âyette şöyle nazara verilir:
"Allah katında makbul olan tevbe o kimsenin tevbesidir ki, onlar cahillik edip kötülük işlerler de, çok geçmeden pişman olup tevbe ederler. İşte onların tevbesini Allah kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her işini hikmetle yapar."
Bir sonraki âyette de ölüp gelip çattığında tevbe eden veya tevbe etmeden ölen kimseler için acı bir azap hazırlandığı haber verilir.[1179]
Resûlullahın Cerir Bin Abdullah'a Bir Şartı
368. Cerir bin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullaha (s.a.v.) bîat ettim, yanından ayrılırken beni çağırdı ve "Bütün Müslümanların hayır ve iyiliğini üzere bîat etmedikçe senin bîatını kabul etmem" buyurdu. Ben de Resûlullahın istediği şekilde ona bîat ettim.
Hadiste ismi geçen Hz. Cerir hakkında 163 numaralı hadisin izahına bakınız.[1180]
İstihare Duası
369. Abdullah bin Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah (s.a.v.) Kur'ân'dan bir sûre öğretir gibi bize istihareyi öğretirdi. Ve şöyle buyururdu:
"Biriniz birşey yapmak istediğinde şöyle desin:
"Allah'ım, hakkımda hayırlı olanı Sen bildiğin için hayırlı olanı Senden istiyorum. Kudretinden yardım dileyerek hayırlısına gücümün yetmesini Senden diliyorum. Senin büyük ihsanını niyaz ediyorum. Hiç şüphesiz herşeye gücün yeter; ben ise güçsüzüm. Sen herşeyi bilirsin; ben bilmem. Sen sizli olanları bile çok iyi bilirsin.
"Allah'ım, istediğim bu şey, Senin ilminde benim dinim, dünyam ve geleceğim hakkında hayırlı ise bunu bana takdir et. Eğer ondan başkası hayırlı ise hayırlı olan her nerede ise benim için kolaylaştır. Şer nerede ise benden uzaklaştır. Ve beni ihsanınla razı eyle."[1181]
İzah
Zikrettiğimiz kaynaklarda bu duayı yapmadan önce "iki rekât namaz kılsın" ilâvesi vardır.
Hadiste, "Kur'ân'dan bir sûre öğretir gibi bize istihareyi öğretti" denilmesi, istiharenin ehemmiyetine gösterir.
İstihare, lügat mânâsı itibarıyla Allah'tan hayır dilemektir. Yani yapılacak bir işin iyi mi, kötü mü olduğunu, yahut o işi hemen mi, yoksa bir müddet sonra mı yapmanın daha iyi netice vereceğini anlamaya çalışmak ve kalbin o meseleye yatışmasını Allah'tan dilemek ve istemektir.
İstihare, zor durumlarda mü'minler için ruhî bir kuvvettir. Bir işte tereddütte kalan bir mü'min, Cenâb-ı Hakka yönelir. Teşebbüs edeceği iş, seçeceği hayat arkadaşı dini, dünyası ve âhireti için hayırlı ise gönlünde bu işe karşı bir ferahlık uyandırmasını, bu işi yapabilmesi için kuvvet ve kudret vermesini; şayet dini, dünyası ve âhireti hakkında şer ise kendisinden çevirmesini Cenâb-ı Haktan niyaz eder. İşini Allah'a bırakıp tevekkül ettiğinden, gönlünde bir hafiflik duyar. Neticesine de rıza gösterir.
İzahını yaptığımız hadisin diğer kaynaklarındaki rivayetinde, duadan önce iki rekât namaz kılmak tavsiye edilmiştir. Bu namazın birinci rekâtında Fâtiha'dan sonra Kâfirûn Sûresi, ikinci rekâtta ise Fâtiha'dan sonra İhlas Sûresinin okunması istenmiştir. Namaz kılmadan sadece duâ ile yetinmek de mümkündür.
Kişi istihare yaptıktan sonra gönlü hangi tarafa meylederse onu yapmalı, önceki peşin hüküm ve kanaatleri bırakmalıdır.
İstihareye rağmen bir temayül ve gönül yatışması görülmediği takdirde, istihareyi tekrarlamak uygun olur. Peygamberimiz bununla ilgili olarak Hz. Enes'e şu tavsiyede bulunmuştur:
"Ey Enes, bir işi yapmak istediğinde o iş hakkında yedi defaya kadar yeniden istihare et. Sonra kalbinden geçen duyguya bak. Çünkü hayır kalbine doğan o duygudadır."[1182]
Peygamberimizin Ümmetine Şefkati
370. Câbirbin Abdullah (r.a.) rivayet ediyor:
Resûlullah bize Ramazan ayının gecesinde sekiz rekat namaz kıldırdı. Vitir namazı da kıldı. Ertesi akşam Resûlullahın (s.a.v.) çıkıp bize yine namaz kıldırması ümidiyle mescitte toplandık. Fakat sabah oluncaya kadar orada bekledik ve çıktık. Yeniden girdiğimizde, "Ya Resûlallah, biz bu gece mescidde toplandık ve senin bize namaz kıldırmanı ümit ettik" dedik. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu namazın üzerinize farz kılınmasından korktum."[1183]
İzah
Çeşitli kaynaklarda Hz. Âişe'den (r.a.) buna benzer şöyle bir hadis rivayet edilir:
Resûlullah (s.a.v.) bir gece mescidde namaz kılmış, cemaat da ona uymuş. Ertesi gece yine mescidde namaz kılınca cemaat çoğalmış, üçüncü gece cemaat yine toplanmış, Resûlullah onların yanına çıkmamış. Sabah olunca da şöyle buyurmuştur:
"Yaptığınızı gördüm. Aslında beni sizin yanınıza çıkmaktan alıkoyan herhangi bir engel yoktu. Yalnız bu namazın size farz kılınmasından korktum."[1184]
Bu hadisin başka rivayetlerinde Resûlullahın mescide çıkıp kendilerine namaz kıldırması için Sahabîlerin seslerini yükselttikleri, kapıya taş attıkları bildirilir.[1185]
Bu hadis, Peygamberimizin ümmetine olan şefkatini göstermektedir.
Hadiste Peygamberimizin kıldığı bildirilen namaz, teravih namazıdır. Teravih namazı, Ramazan ayında, yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek herkese sünnet-i müekkededir. Orucun değil, Ramazan'ın sünnetidir. Bunun için bir mazeret sebebiyle oruç tutamayanlar için de teravih namazı kılmak sünnettir. Resûlullah (s.a.v.) bir hadislerinde teravih namazının fazîleti ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Kim hak olduğunu kabul ve tasdik ederek ve ihlasla Ramazan gecelerini ihya ederse, [teravih namazını kılarsa], geçmiş [küçük] günahları bağışlanır."[1186]
Açıklanması gereken bir husus da, izahını yaptığımız hadiste Peygamberimizin teravih namazını sekiz rekat olarak kıldığının bildirilmesidir. Abdullah bin Abbas'ın (r.a.) bildirdiği bir hadiste ise Resûlullahın teravih namazını yirmi rekat olarak kıldığı bildirilir.
Birçok Sahabînin rivayetine göre Hz. Ömer devrinde teravih namazı yirmi rekât olarak kılınmıştır. Yine Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmıştır.
Bununla beraber bâzı kimseler teravih namazının sekiz rekat olarak kılınması gerektiğini söylerler. Aslında teravih namazını sekiz rekat olarak kılanların yanlış yaptığı söylenemez. Fakat mübarek Ramazan'ın şerefli gecelerinde şevk ve heyecanla edâ edilen teravih namazı, yirmi rekat olarak ümmetin kabulüne mazhar olmuştur. Diğer taraftan Resûlullahın şu hadisini de nazardan uzak tutmayalım:
"Ey Ashabım, benim sünnetime; benden sonra da Hülefâ-i Râşidînin sünnetine tâbi olunuz."[1187]
Teravih namazını bugün niçin cemaatla kılıyoruz?
Peygamberimiz ümmete farz olur endişesiyle teravih namazını cemaatla kılmayı bırakmıştı. Resûlullah hayatta bulunduğu müddetçe bu namaz ferdî olarak kılındı. Hz. Ebû Bekir'in halifeliği müddetince ve Hz. Ömer'in halifeliğinin ilk yıllarında da böyle devam etti.
Bir Ramazan geceseydi. Hz. Ömer teravih namazı kılmak için mescide geldiğinde herkesin ferdî olarak namaz kıldığını gördü, üzüldü. Resûlullah (s.a.v.) "Farz olur da güç yetiremezler" endişesiyle ümmete olan şefkati sebebiyle öyle davranmıştı. Artık Peygamberimiz vefat ettiğine göre, bu namazın farz kılınması düşünülemezdi. "Öyle zannediyorum ki, bunları bir imam arkasında toplarsam daha güzel olacak" dedi. Ertesi gün Übeyy bin Ka'b'ı (r.a.) imam tayin etti ve teravih namazının cemaatla kılınmasını emretti. Bundan sonra Müslümanlar teravih namazını artık büyük bir vecd ve huşu içinde kılmaya başladılar. Hz. Ömer bundan dolayı sevincini şöyle ifâde etti:
"Şu teravih namazının cemaatla kılınması her bakımdan ne güzel bid'ad oldu."
Hz. Ömer bu sözüyle, "Dinin aslında bulunmadığı halde sonradan konulmuş bir ibâdet şeklini kast etmemiştir. O, "bid'at"ı "âdet" mânâsında kullanmıştır.
Hz. Ali de bundan dolayı hissiyatını şu sözlerle ifâde etti:
"Ömer nasıl mescidlerimizi teravih namazıyla nurlandırıp şereflendirdi ise, Allah da Ömer'in kabrini nurlandırsın."
Peygamberimiz bir hadislerinde,
"Ey Ashabım, benim sünnetime; benden sonra da Hülefâ-i Râşidînin sünnetine tâbi olunuz"3 buyurmuştu. İşte bizler bugün Peygamberimizin bu emrine uyarak teravih namazını cemaatla kılıyoruz.[1188]
[1] Tirmizî, İlim: 7.
[2] Mecmaü'z-Zevâid, 1:148.
[3] Zehebî, el-Cerh ve't-Ta'til, 1:8.
[4] Müsned, 4:209 (17361.) Diğer misaller için elinizdeki kitabın 35. sayfasına bakınız.
[5] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/5-7.
[6] Zehebî, Tezkiretü'l-Huffaz, 3:912, 913; Mu'cemü's-Sagîr, 1:4; Mu'cemü'l-Evsat, 1:9, 10.
[7] Zehebî, Tezkire, 3:912; Mu'cemü'l-Evsat, 1:10-11.
[8] Bediüzzaman, Mektûbat, s. 116.
[9] Zehebî, Tezkire. 3:912.
[10] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/8-10.
[11] Kettanî, Hadis Literatürü (er-Risâletü'l-Mustadrefe) s. 280.
[12] A. Dihlevi. Bustan, s. 77.
[13] Hadis Literatürü (er-Risâletu'l-Musfadrefe), s. 281.
[14] Zehebî, Tezkire, 3:913.
[15] Mu'cemü'l-Kebir, 25:359, 16. dipnot.
[16] Zehebî, Tezkire, 3:912.
[17] İsmail Lütfi Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 43; er-Risâle, s. 283.
[18] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/10-11.
[19] Bakara: 2/187.
[20] Al-i İmran: 3/31.
[21] Nisa: 4/59.
[22] Nisa: 4/65.
[23] Haşr: 59/7.
[24] Necm: 53/3-4.
[25] Tebrizî, Mişkâtü'l-Mesabih, 1:57 (163); Ebû Dâvud, Sünne: 5.
[26] Muvatta, Kader: 3.
[27] Mektubat, s. 25.
[28] Muhakemât, s. 19.
[29] A.g.e.,s. 22.
[30] Sünen-i Dârimî Tercümesi, 1:21 (Teokrasi İslâmla Yok Edilmiştir, s. 13'den naklen.)
[31] Sünen-i Dârimî Tercümesi, 1:21 (Mevlânâ Mevdudî'nin Sünnet Müdafaası, s. 79'dan naklen.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/12-15.
[32] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1:97 (62); Kenzü'l-Ummal 1:184.
[33] Al-i İmran: 3/31.
[34] Ahzab: 33/31.
[35] Ahzab: 33/21. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/15-16.
[36] Kalem: 68/4.
[37] Lem'alar, s. 48.
[38] Tirmizî, Menâkıb: 32.
[39] Lem'alar, s. 50.
[40] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/17-19.
[41] Müslim, Selâm: 15.
[42] Müslim, Hacc: 251; Buhârî, Hacc: 57.
[43] Müslim, Sayd, 56; Dârimî, Mukaddime: 40.
[44] Müsned, 4:563 (19705.)
[45] Müsned, 4:554 (19641)
[46] Lem'alar, s.51.
[47] Mektubat, s. 371.
[48] Şualar, s. 108-11. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/19-22.
[49] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/23.
[50] Al-i İmran: 3/110.
[51] Bakara: 2/143.
[52] Tevbe: 9/100.
[53] Tirmizî, Menakıb: 59; El-İsâbe, 1:10.
[54] Müsned, 5:245.
[55] Keşfü'l-Hafâ,1: 132.
[56] Müslim, Fezâil: 221.
[57] Müslim, Fezâil: 221; Tirmizî, Menakıb: 57.
[58] İbni Mâce, Mukaddime: 4 (30-35.)
[59] Bediüzzaman, Mektûbat, s. 121.
[60] Bediüzzaman, Mektubat, S. 120. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/23-26.
[61] Te'vilu Muhtelifi'l-Hadis, s. 39.
[62] İbni Mâce, Mukaddime: 4 (36.)
[63] Buharî, İlim: 38, Enbiya: 50; Müslim, Zühd: 72; Tirmizi, Fiten: 70.
[64] Hâtib el-Bağdâdî, el-Kifaye, s. 171.
[65] Müslim, Mukaddime: 2(1)
[66] Dârimî, Sünen, Mukaddime: 28.
[67] el-Kifâye, s. 178.
[68] Dr. Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan, İstıslah, s. 42, İ'lâmü'l-Muvakkin, 2:229 naklen. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/26-28.
[69] Müsned, 4:561(19690)
[70] Buhâri, Fezâilü'l-Kur'ân: 36; Menakıb: 25; Müslim, Zekât: 154; Ebû Dâvud, Sünnet: 131: Nesâî, Tahrim: 26.
[71] Müslim, Mukaddime: 4 (7)
[72] Hatib el-Bağdadî, El-Kifaye,s. 173, 176.
[73] Tecrid-iSarih Tercümesi, 1 :22 (Mukaddime) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/28-31.
[74] Bakara: 2/159.
[75] Buhari, İlim: 42: Müsned, 2:362 (7687.).
[76] Müsned, 2:361 (7687.)
[77] Müsned, 2:361 (7687.)
[78] Üsdü’l-Gabe, 5:317; Tabakat, 3:329.
[79] Mektubat.,s. 132.
[80] Mektubat, s. 119.
[81] Bediüzzaman, Sözler, s. 457. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/31-34.
[82] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/34.
[83] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/34-35.
[84] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/35-37.
[85] Dârimî, Mukaddime: 38; Camiü's-Sugîr; 2:545; Keşfü'l-Hâfâ, 1:796.
[86] Suyutî, Tedribü'r-Râvi, s. 358.
[87] Bediüzzaman, Mektübat, s. 95.
[88] Hatib el-Bağdâdî, El-Kıfâye, s. 23,24. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/37-40.
[89] Mektubat, s. 117.
[90] Prof. Dr. Talal Koçyiğit, Hadis Usûlü, s. 50-54.
[91] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/40-43.
[92] Câmiü's-Sagîr, 1:558.
[93] Câmiü's-Sagîr., 1:382
[94] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/43-44.
[95] Müslim, Zühd: 72; Müsned, 3:16(11071.); Dârimî, İlim: 42 (456.)
[96] Tirmizî, İlim: 11.
[97] Ebû Dâvud, İlim: 3; Dârimî, İlim: 43 (490.); Müstedrek, 1:186-187 (357-359.)
[98] Buhârî, İlim: 39; Tirmizî, İlim: 12, Menâkıb: 47; Dârimî, İlim: 43 (489)
[99] Dârimî, İlim: 43 (491,492.); Müstedrek, 1:188 (362.)
[100] Dârimî, İlim: 43 (505.)
[101] Dârimî, İlim: 43 (506. 507.)
[102] Dârimî, İlim: 43 (497,503); Müstedrek. 1:188 (360.)
[103] Buhârî, İlim: 39.
[104] Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, 1:5.
[105] Hatib el-Bağdadî, Takyîdü'l-İlim, s. 86.
[106] Halib el-Bağdadî, Takyîdü'l-İlim. s. 49.
[107] Dârimi, İlim: 43 (475.)
[108] Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi, s. 53,54.
[109] es-Sünne Kable't-Tedvin, s. 373.
[110] İbni Sa'd, Tabakât. 7:448.
[111] Buhârî, İlim: 34; Dârimî, İlim: 43 (494.)41. Mektubat, s. 95.
[112] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/44-51.
[113] Mektûbat, s. 119.
[114] A.g.e.,s. 129.
[115] A.g.e.,s. 120.
[116] Bediüzzaman,Sözler, s. 315. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/51-52.
[117] Neseî, Kiyâmü'l-Leyl: 16; Tirmizî, Fitne: İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/55.
[118] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/55.
[119] Tirmizi, Daavât: İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/56.
[120] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/56.
[121] İbni Mâce, Zühd: 35; Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat, 1:128. Ebû Dâvud, Fiten: 7; Müsned, 5:555, (19623) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/56-57.
[122] Mu'cemul-Evsât, 2:523 (1900)
[123] Müslim, Tevbe: 50.
[124] En'am: 6/164.
[125] Suyutî, Câmiü'l-Kebîr, 6:304. (18926) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/57-59.
[126] Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat, 3:141, (2290) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/59-60.
[127] İbni Mâce, Tahare: 4; Muvatta, Tahare: 36; Müsned, 5:363, (22432.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/60.
[128] Hûd: 11/112.
[129] Fussilet: 41/30.
[130] Muslim, İman: 62.
[131] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/60-62.
[132] Ebû Davud, Cihad: 2; Müslim, İman: 64, 65; Tirmîzî, Kıyame: 52; Nesaî, îman: 9, 11. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/62.
[133] İbni Mâce, Zühd: 17. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/62-63.
[134] Tirmizî, Birr: 47; İbni Mâce, Zühd: 17.
[135] Câmiü's-Sagîr, 6:240, (9095)
[136] Buhârî, Enbiya: 4; Ebû Dâvud, Edeb: 6.
[137] Tirmizî, Birr: 78.
[138] İbni Mâce, Zühd: 17.
[139] Tirmizî, Kıyamet: 25.
[140] Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, s. 52.
[141] Buhari, Edeb: 77; Menâkıb: 23; Müslim, Fedâilü'n-Nebî: 67.
[142] Ahzab: 33/53.
[143] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/63-64.
[144] Mu'cemü'l-Evsat, 2:8, (1155); İbni Mâce, Cihad: 14. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/64-65.
[145] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/65.
[146] İbni Mâce, Nikâh: 22; Buhâri, Libas: 62, Megâzî: 56, Nikâh: 113; Müslim, Selâm: 32; Tirmizî, Edeb: 34; Ebû Dâvud, Libas: 27; Edeb: 61; Muvatta, Vasiyyet: 5. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/66.
[147] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/66-67.
[148] Buhârî, Büyü: 15; İbni Mâce, Ticâret: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/67.
[149] Sa'd: 38/26.
[150] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/67-68.
[151] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/68.
[152] Tekasür: 102/8.
[153] Müslim, İmâre; 16.
[154] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/68-69.
[155] Buhârî, Bedü'1-Halk: 145; Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 71. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/69.
[156] Cûmiü's-Sagîr, 3:432.
[157] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 74; Tirmizî, Menâkıb: 62.
[158] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/69-70.
[159] İbni Mâce, İkâme: 103; Müslim, Müsâfirîn: 63, 64; Dârimî, Salat: 149; Ebû Dâvud, Tatavvu: 5; Tirmizî, Salat: 312; Müsned, 2:437, (8354.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/70-71.
[160] İbni Mâce, İkâmet: 103; Müslim, Müsafirîn: Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat, 2:273.
[161] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/71-72.
[162] İbni Mâce, Mukaddime: 17(224). İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/72.
[163] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/72-73.
[164] Buhari, Cihad: 157; Müslim, Cihad: 17, 18; Ebû Dâvud, Cihad: 92; İbni Mâce, Cihad: 28; Tirmizî, Cihad: 5. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/73.
[165] Buhârî, Cihad: 103; Ebû Dâvud, Cihad: 92; Müslim, Tevbe: 54.
[166] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/73-74.
[167] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/74.
[168] Müslim, Müsâkat: 133-135. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/74-75.
[169] İbni Mûce, Şufa: 2.
[170] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/75-76.
[171] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/76.
[172] A'raf: 7/57.
[173] Yunus: 10/22.
[174] Ahkâf: 46/24.
[175] Zâriyat: 51/41.
[176] Al-i İmran: 3/117.
[177] İsrâ: 17/68- 69.
[178] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/76-77.
[179] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/77-78.
[180] Buhari, Büyü: 82; Müslim, Büyü: 105; Neşet, Muzam'a: 45; Muvatta: Büyü: 23-25; Ebû Dâvud, Büyü: 18. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/78.
[181] Buhârî, Nikâh: 28; Müslim, Nikâh: 57; Ebû Dâvud, Nikâh: 15.
[182] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/78-79.
[183] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/80.
[184] Üsdü'l-Gâbe, 1:358. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/80-81.
[185] İbni Mâce, Fiten: 14. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/81.
[186] Müslim, Müsâkat: 107.
[187] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/81-82.
[188] İbni Mâce, Rehine: 4. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/82-83.
[189] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/83.
[190] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/84.
[191] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/84.
[192] Hacc: 22/77.
[193] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/84.
[194] Mu'cemü'l-Evsat, 1:154, (193); Buhârî, Ezan: 155. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/85.
[195] Mu'cemü'l-Evsat, 9:302, (8658.)
[196] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/85.
[197] Mu'cemü'l-Evsat, 5:138, (4264.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/86.
[198] Nisa: 4/93.
[199] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/86-87.
[200] Tirmizî, Libas: 11. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/87.
[201] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/87.
[202] Tirmizî, Kıyamet: 9. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/88.
[203] Mü'min: 40/59.
[204] Lokman: 31/34.
[205] Necm: 53/57.
[206] Meâric: 70/6-7.
[207] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/88-89.
[208] İbni Mâce, Hudûd: 33. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/89.
[209] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/89-90.
[210] Buhari, Libas: 39; Müslim, Libas: 67; Ebû Dâvud, Libas: 41; Tirmizî, Libas: 37; tbni Mâce, Libas: 78. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/91.
[211] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/91-92.
[212] Buhârî, Bedü'1-Halk: 8; Tefsir, Secde Sûresi; Müslim, Cennet: 2; Tirmizî, Tefsir (3195). İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/92.
[213] Nisa: 4/69.
[214] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/92-93.
[215] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/93.
[216] Tirmizî, Fitne: 24.
[217] Nahl: 16/77.
[218] Sözler, s. 318.
[219] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/94-95.
[220] İbni Mâce, Salât: 7; Dârimî, Salat: 17; Müstedrek, 1:303. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/95.
[221] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/95.
[222] 95.
[223] Câmiü's-Sagîr, 3:194
[224] Tirmizî, Ahkâm: 9; Ebû Dâvud, Akdiye: 4; İbni Mâce, Ahkâm: 2.
[225] Câmiü's-Sagîr, 3:165.
[226] Müsned, 4:279, (17789.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/95-96.
[227] Buhârî, Edeb: 96; Müslim, Birr: 161-165; Tirmizi, Zühd: 50; Ebû Dâvud, Edeb: 122. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/96.
[228] Sözler, s. 460.
[229] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/97-98.
[230] Buhari, Savm: 20; Müslim, Siyam: 45; Müsned, 3:55; (11387) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/99.
[231] İbni Mâce, Siyam: 22.
[232] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/99.
[233] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/99-100.
[234] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/100.
[235] Buhârî, Rikak: 2. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/100.
[236] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/101.
[237] Buhârî, Edeb: 33; Müslim, Zekât: 52; Ebû Dâvud, Edeb: 68; Tirmizî, Birr: 45. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/101.
[238] Buhari, Cihad: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, Zekât: 56.
[239] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/101-102.
[240] Buhari, Cihad: 103; Dârimî, Siyer: 2; Ebû Dâvud, Cihadı 455; Müsned, 3:595 (15762) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/102.
[241] Avnu'l -Ma'bud, 7:265.
[242] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/102-103.
[243] Buhârî, Salat: 65; Müslim, Mesâcid: 25; Tirmizi Salat: 237; İbni Mâce, Mesâcid: 1; Nesaî, Mesâcid: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/103.
[244] Tevbe: 9/18.
[245] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/103-104.
[246] Buhari, İlim: 38, Cenâiz: 34; Ebû Dâvud, İlim: 4; Müslim, Mukaddime: 1; Tirmizî, İlim: 8. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/104.
[247] Nisa: 4/50.
[248] Yûnus: 10/60.
[249] Müslim, Mukaddime: 4; Tirmizî, İlim: 9; Buhârî, Cenâiz: 34.
[250] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/104-105.
[251] Mu'cemü'l-Evsat,4:89, (3125.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/105-106.
[252] Mu'cemü'l-Evsat, 3:111, (2228) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/106.
[253] Darekutnî, 4:90; Buhari, İlim: 28, Lukata: 2, 3, 4, Edeb: 75; Ebû Dâvud, Lukata: 1; Muvatta, Akdiye: 46; Tirmizi, Ahkâm: 35. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/106-107.
[254] Buhârî, Talak: 22.
[255] Ebû Dâvud, Lukata: 1.
[256] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/107-108.
[257] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/108.
[258] Nisa: 4/101.
[259] Müslim, Salâti'l-Misâfir:4; İbni Mâce, İkame:73; Ebû Dâvud, Sefer 1.
[260] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/108-110.
[261] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/110.
[262] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/110.
[263] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/110-111.
[264] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/111.
[265] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/111-112.
[266] İbni Mâce, Nikâh: 21. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/112.
[267] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/112-113.
[268] Buhârî, Ezan: 52; Müslim, Salat: 198; Ebû Dâvud, Salât: 75. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/113.
[269] İbni Mace, İkame: 41.
[270] Buhari, Ezan: 53; Müslim, Salât: 114
[271] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/113-114.
[272] Müsned, 1:470, (3567); İbni Mâce, Zühd: 30. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/114.
[273] Nisa: 4/106.
[274] Zümer: 39/53.
[275] Âl-i İmran: 15/16, Nahl: 16/47, Tevbe: 9/70, Nisa: 4/110.
[276] Nisa: 4/23- 306, Ahzab: 33/50- 59; Mümtehine: 60/12.
[277] Tirmizî, Kıyâme: 49; İbni Mâce, Zühd: 30.
[278] Tirmizî, Daavât: 99; İbni Mâce, Zühd: 30.
[279] Müslim, Tevbe: 31.
[280] İbni Mâce, Zühd: 30.
[281] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/114-116.
[282] İbni Mâce, Siyam: 35; Ebû Dâvud, Siyam: 50; Tirmizî, Savm: 59; Müslim, Siyam: 144. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/117.
[283] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/117.
[284] Tirmizî, Cennet: 13; İbni Mâce, Zühd; 34. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/117-118.
[285] Müslim, İman: 242, 243; Buhârî, Büyü: 102; Mezâlim: 131, Enbiyâ: 49; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Tirmizî, Fiten: 54; Müsned, 2:315, 541, (7264; 9296) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/118.
[286] Zuhruf: 43/61.
[287] Müslim, Fiten: 39.
[288] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/118-119.
[289] bni Mâce, Eşribe: 7; Müslim, Müsakât: 71-74; Mu'cemü'l-Evsat, 1:432(774) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/119.
[290] En'âm: 6/146.
[291] Mâide: 5/78.
[292] Nisa: 4/156-157.
[293] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/120-121.
[294] Buhari, Bedü'1-Halk: 6; Fezâilü'l-Kur'ân: 4; Tirmizî, Kıraat: 11; Müsned, 1:271,(2716) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/121.
[295] Ebû Dâvud, Vitr: 22; Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân: 5, Tevhid: 37;. Müslim, Müsâfirîn: 264, 270, 272; Tirmizî, Kur'ân: 9; Muvatta.
[296] Tirmizî, Kıraat: 11.
[297] Buhari, Bedü'1-Halk: 6; Fezâilü'l-Kur'ân: 4.
[298] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/121-123.
[299] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/123.
[300] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/123.
[301] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/124.
[302] Buhari, Ezan: 133, 134; Müslim, Salât: 226-231; Ebû Dâvud, Salât: 1515; Tirmizi Salat: 203; Nesai, İftitah: 130, Tatbik: 40, 43; Mâce, İkâme: 19. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/124.
[303] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/124-125.
[304] Mu'cemü'l-Evsat, 2:33û (1507.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/125.
[305] Müslim, Selâm: 69.
[306] İbni Mâce, Tib: 1.
[307] Tirmizî, Tıb: 21.
[308] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/126-128.
[309] Müslim, Lukata: 18. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/128-129.
[310] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/129.
[311] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/129-130.
[312] Ebû Dâvud, Salat: 190, 191; Müslim, Mesâcid: 88; Tirmizi Salat: 291; İbni Mâce, İkâme: 132; Nesai Sehv: 24; Muvatta. Salat: 62. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/130.
[313] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/131-132.
[314] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 211-213. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/132.
[315] Camiü’s Sagir, 3:483.İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/132.
[316] Bakara: 2/178.
[317] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/132-133.
[318] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/133.
[319] İbniMâce, Tahâre: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/134.
[320] Mu'cemü'l-Evsat, 8:290, (7591) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/134.
[321] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/134-135.
[322] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/135.
[323] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/135.
[324] Tirmizî, Edeb: 6; Mecmaü'l-Evsat, 2:505, (1870)
[325] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/136.
[326] İbni Mâce, Sadaka: 11. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/136-137.
[327] Nisa: 4/4.
[328] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/137.
[329] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/138.
[330] Suyutî, Câmiü's-Sagîr, 1:203.
[331] Hudeybiye, Mekke'ye yakın bir köydür. Peygamberimiz müşriklerle Hudeyebiye Sulhunu burada imzalamış, Kur'ân'da katılanların methedildiği "Rıdvan Biati" burada gerçekleşmiştir.
[332] Buhari, Ezan: 152; Müslim, İman: 125.
[333] Vakıa: 56/82.
[334] Tirmizî, Tefsir (Vakıa Sûresinin tefsiri)
[335] Suyutî, Câmiü'l-Kebîr, (17574); Müslim, İman: 126
[336] et-Tabsîr, s. 13, 38.
[337] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/138-140.
[338] Buhârî, Bedü’l Vahy: 31; İbni Mâce, Nikâh: 42; Müslim, Eymân: 43, 44. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/140-141.
[339] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/141.
[340] Ebû Dâvud, Cihad: 82; Müslim, Cihad: 3, 24, 25. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/141-142.
[341] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/142.
[342] İbni Mâce, İkâmetü's-Salat: 147; Buhari, Mevakit: 30, 31; Müslim, Salati'l-Müsâfirîn: 288, 292; Ebû Dâvud, Tatavvu: 10. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/142.
[343] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/142-143.
[344] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/143-144.
[345] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 153, Bedü'1-Halk: 6. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/144.
[346] Şuârâ: 26/225-227.
[347] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/144-145.
[348] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/145-146.
[349] Mu'cemü'l-Evsat, 3: 119, (2245) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/146.
[350] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/147.
[351] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/147.
[352] Buhari, Merdâ: 27. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/147-148.
[353] Metâlibü'l-Aliye, 2:342.
[354] Lem'alar, s. 214. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/148.
[355] Mu'cemü'l-Evsat, 3:142, (2292); Buhari, Fezâilü'l-Kur'ân; 14. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/149.
[356] Buharı, İlim: 15. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/149-150.
[357] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/150.
[358] Müsned, 4:560, (19688), 6:290, (26172, 26173). İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/150-151.
[359] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/150-151.
[360] Ebâ Dâvud, Büyü': 1; Tirmizî, Büyü': 4; İbni Mâce, Ticâret: 3-Nesâî, Eymân: 22, 23; Mu'cemü'l-Evsat, 2:135, (1254); Müsned, 4:9, (16115)'. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/151-152.
[361] Âl-i İmran: 3/77.
[362] Buhari, Tefsîrü'l-Kur'ân: 8.
[363] Müslim, Müsakât: 132; İbni Mâce, Ticâret; 30.
[364] Buhârî, Müsakât: 132; İbni Mâce, Ticâret: 30.
[365] Ebû Dâvud, Efeb: 11
[366] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/152-153.
[367] Câmiü'l-Evsat, 2:350, (1606) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/153.
[368] Müsned, 4:203, (17303)
[369] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/154.
[370] Müslim, İmân: 178; Buhari, Cihad: 182, Meğazî: 38. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/154.
[371] Hadisin son kısmı, Mu'cemü's-Sagîr'de de rivayet edilmiştir. 232 nolu hadise bakınız
[372] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/155.
[373] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/155-156.
[374] Buhari, Hac: 26; Tirmizî, Hac: 13; Müslim, Hac; 19, 22; Ebû Dâvud, Menâsik: 26; Nesâî, Menâsik: 54; Muvatta, Hac: 28; Dârimî, Menâsik: 13; Müsned, 1:376, (2753). İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/156.
[375] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/157.
[376] Câmiü'l Evsat, 3:33, (2055) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/157.
[377] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/157.
[378] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/158.
[379] Müslim, Birr: 69; Tirmizî, Birr: 82; Mu'cemü'l-Evsat, 3:141, (2291) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/158.
[380] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/158-159.
[381] İbni Mâce, Eşribe: 9; Buharı, Eşribe: 1; Müslim, Eşribe: 73; Muvatta, Eşribe: 11; Ebû Dâvud, Eşribe: 5; Tirmizî, Eşribe: 1; Nesâî, Eşribe: 22; Müsned, (4645, 4646.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/159.
[382] Mâide: 5/90-91.
[383] Buhârî, Eşribe: 2, 5; Müslim, Tefsir: 32; Ebû Dâvud, Eşribe: 1; Tirmizî, Eşribe: 8.
[384] İbni Mâca, Eşribe, Eşribe: 10.
[385] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/159-160.
[386] İbni Mâce, Et'ime: 33. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/161.
[387] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/161.
[388] Tirmizî, Fezâilü'I-Kur'ân: 4. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/161-162.
[389] Buhari, Fezâil-l Kur'ân: 10; Müslim, Salatü'l-Müsâfirîn: 255; Tirmizî, Fezâil-i Kur'ân: 4. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/162.
[390] Müslim, Eyman: 12; Tirmizî, Eyman: 6; Muvatta, Eyman: 11
[391] Meâric: 70/40-41.
[392] Bakara: 2/224.
[393] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/162-164.
[394] İbni Mâce, Fiten: 20. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/164.
[395] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/164-165.
[396] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/165.
[397] Müslim, Müsâfirîn: 43. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/165.
[398] Tirmizî, Salât: 346.
[399] Buhârî, Sulh: 11; Müslim, Müsâfirin: 84; Tirmizî, Salât: 346.
[400] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/166.
[401] Müslim, Fezâil: 124-126. Tirmizî, Edeb:67; Muvaîtta Esmâü'n- Nebiy: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/166-167.
[402] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/167.
[403] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/168.
[404] Müslim, Hudüd: 8. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/168-169.
[405] İbni Mâce, Mukaddime: 24 (264) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/169.
[406] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/169.
[407] İbni Mâce, Sıyâm: 7; Mu'cemü'l-Evsat, 3:153, (2312.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/169-170.
[408] Yunus: 10/5.
[409] Rahman: 55/5.
[410] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/170.
[411] Mecmâü'l-Evsat, 3:154, (2313.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/171.
[412] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/171-172.
[413] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/172.
[414] Tirmizi Sevâbü'l-Kur'ân: 10; Mu'cemü'l-Evsat, 3:33, (2056.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/172.
[415] Bediüzzaman, Sözler. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/173-174.
[416] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/174.
[417] Müslim, Fezâil: 2.
[418] Bakara: 2/74.
[419] İsrâ: 17/44.
[420] Fussilet: 41/21
[421] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/174-175.
[422] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/175.
[423] Bakara: 2/65; Buhari, Bedü'l-Halk: 14.
[424] Bediüzzaman, Sûnühat, s. 44. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/175-176.
[425] Müslim, Âdâb: 43, 44; Ebû Dâvud, Edeb: 128; Müsned, 2:546, (9333,) 5:232, (21561); Buhari, İsti'zan: 11. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/176.
[426] Câmiu's-Sagîr, 2:250. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/177.
[427] Buhârî, Daavât: 21; Müslim, Zikir: 9; İbni Mâce, Duâ: 8; Tirmizî, Daavât: 77; Müsned, 2:611, (9950); Câmiü'l-Evsat, 3:25, (2038.); Muvatta, Kur'ân: 78; Ebû Dâvud, Vitr: 23. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/177-178.
[428] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/178.
[429] Müslim, Hac: 248-251; Buhârî, Hac: 50; Ebû Dâvud. Menasik: 46; Tirmizî, Hacc: 26; Nesat, Menâsik: 147; İbni Mâce, Menâsik: 27; Muvatta: Hacc: 135. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/178.
[430] Ebû Dâvud, Salât: 160; Nesâî, Sehv: 10; Dârimî, Salat: 134; Müstedrek, 1:361; Mu'cemü'l-Evsat, 3:27,(2042.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/179.
[431] Suyutî, Câmiü'l-Kebir, 6:241, (18461.)
[432] Buhârî, Ezan: 93; Ebû Dâvud, Salat: 160; Tirmizî, Cuma: 59.
[433] Buhari, Ezan: 92; Müslim, Salat: 117; İbni Mâce, İkâme: 68.
[434] Mü'minûn: 23/1-2.
[435] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/179-180.
[436] En'am: 6/158.
[437] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/180.
[438] Müslim, Fiten: 39; İbni Mâce, Fiten: 28; Tirmizî, Fiten: 21.
[439] En'am: 6/158
[440] Müslim, İman: 248; İbni Mâce, Fiten: 32
[441] İbni Mâce, Fiten: 32.
[442] Şualar, s. 496, 497.
[443] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/181-182.
[444] İbni Mâce, Mukaddime: 15; Tirmizî, Menâkıb: 20; Müsned, 4:399, (19227); Mu'cemü'l-Evsat, 3:134, (2275.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/183.
[445] İbni Hişam, Sîre, 4:274; Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 3:340.
[446] Müsned, 4:397, (19214.)
[447] Müsned, 4:399, (19227.)
[448] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/183-184.
[449] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/185.
[450] Zümer: 39/53.
[451] Ankebut: 29/23.
[452] Fussilet: 41/23.
[453] Buhârî, Tevhid: 35.
[454] Hilyetü'l-Evliya, 1:53. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/185-187.
[455] Tirmizî, Fezâilü's-Sahabe: 61. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/187-188.
[456] Ahzâb: 33/33.
[457] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/188-189.
[458] Buhari, Büyü: 78; Müslim, Musakat: 81, Ebû Dâvud, Büyü: 13. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/189.
[459] Bakara: 2/275.
[460] İbni Mâce, Ticâret: 58.
[461] Fethü'r-Rabbani, 15:70.
[462] El-Mezâhibü'l-Erbaa, 2:246.
[463] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/189-190.
[464] Mecmâü'l-Evsat, 2:510. (1877); Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid, (10:201) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/191.
[465] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/191.
[466] Mu'cumü'l-Evsat, 2:351 (1608.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/191-192.
[467] Enfal: 8/56-57.
[468] Ahzab: 33/10.
[469] Tevrat, Tesniye, 2:10-14.
[470] Ahzab: 33/26.
[471] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/192-195.
[472] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/195-200.
[473] Buhari, Ahkam: 42; Nesâî, Beyat: 32; Câmiül'l-Evsat, 3:463. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/200-201.
[474] Tirmizi, Birr: 26; Buhari, Sulh: 2; Müslim, Birr: 101; Ebû Dâvud, Edeb: 58. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/200-201.
[475] Buhâri, Edeb: 116.
[476] Muvatta, Kelâm: 18.
[477] Buhâri, Cihad: 103; Ebu Dâvud, Cihad: 92.
[478] İsârâti’l-İ'caz, s. 91.
[479] Hutbe-i Şâmiye, s. 43-44.
[480] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/201-204.
[481] İbni Mâce, İkâmetü's-Salat: 200; Buhari, Küsuf: 56. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/204-205.
[482] Ahzab: 33/4.
[483] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/205-206.
[484] Mecmâü'l-Evsat, 7:163, (6299.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/206.
[485] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/206.
[486] Buhari, Hudûd, 45; Müslim, Eyman: 37; Tirmizî, Birr: 30; Ebû Dâvud, Edeb: 133. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/207.
[487] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/207.
[488] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/207-208.
[489] Ahzâb: 33/9. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/208-209.
[490] Müslim, Salat: 265; İbni Mâce, İkâme: 38; Ebû Dâvud, Salat: 109; Nesât, Kıble: 7; Müsned, 5:194. (21316); Dârimî, Salat: 128. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/209.
[491] Müslim, Salât: 254-256; Ebu Dâvud, Salat: 109; Buhari, Salat: 90; Nesâî, Kıble: 7; İbni Mâce, İkâme: 38; Muvatta, Sefer: 38; Dârimî, Salat: 129.
[492] Müslim, Salât: 258-259; Ebu Dâvud, Salat: 114; Buhârî, Salat: 90; Nesâî, Kasâme: 48; İbni Mâce, İkâme: 39.
[493] Müslim, Salât: 267-269; Ebu Dâvud, Salat: 112; Buhârî, Salal: 22; Nesâî, Taharet: 119; İbni Mâce, İkâme: 40; Müsned, 6:37, (24081.)
[494] Resûlullahın hanımı Ümmü Seleme'nin önceki beyinden olan kızı.
[495] İbni Mâce, İkâme:38.
[496] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/209-211.
[497] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/211.
[498] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/211.
[499] İbni Hişam, Sîre, 3:225, 230, 231, 257, 266, 332, 351, 352, 371; İbni Sa'd, Tabakat, 2:92.
[500] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/212-214.
[501] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/214.
[502] Buhârî, Hayız: 17; Kader: 1; Müslim, Kader: 1-5; Ebû Dâvud, Sünnet: 17; Tirmizî, Kader: 4. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/214-215.
[503] Mü'minûn: 23/13, 14.
[504] Prof. Dr. Alpaslan Özyazıcı, Hücreden İnsana, s. 33.
[505] Hücreden İnsana, s. 34-47; Dr. Bahri Dayioğlu, Yaratılış Mucizesi, 79.
[506] Hücreden İnsana, s. 46.
[507] Yaratılış Mucizesi, s. 65.
[508] Fıkh-ı Ekber Şerh-i Aliyyü'l-Kârî, s. 114.
[509] Necm: 53/40.
[510] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/215-219.
[511] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/219.
[512] Mu'cemü'l-Evsat, 4:27, (3032.)
[513] A'raf: 7/180.
[514] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/219-220.
[515] Nisa: 4/41.
[516] Buhari, Fezâilü'l-Kur'ân: 32, 33; Mu'cemü'l-Evsat, 2:353 (16107); Tirmizî, Tefsir 5:237 (3024) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/220-221.
[517] Şûra: 42/23.
[518] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/221-222.
[519] Bu âyete başka mânâlar da verilmiştir. Ancak buraya uygun olan mânâ bu şekildedir.
[520] Fahreddin er-Râzi. Mefâtihü'l-Gayb (Tefsîr-i Kebir Tercümesi), 19:447. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/222.
[521] Buhâri, Cihad: 49, 113, Vekâlet: 8; Mesâcid: 59, Büyü: 34; İstikraz: 1, 7, Mezâlim: 26, Hibe: 23; Müslim, Müsâkat: 109-117; İmârat: 181; Tinnizl Büyü: 30; Nesâî, Büyü: 77; Ebû Dâvud, Ticâret: 71; İbni Mâce, Ticâret: 29. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/223.
[522] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/223-224.
[523] Buhâri, Daavât: 30; Müslim, Zikir: 4; İbni Mâce, Zühd: 31. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/224.
[524] Buhari, Temennî: 6.
[525] Buhari, Daavât: 30.
[526] Yusuf: 12/101.
[527] Meryem: 19/103.
[528] Muvatta, Kur'ân: 40.
[529] Tarihçe-i Hayat, s. 197.
[530] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/225-227.
[531] Mu'cemü'l-Evsat, 3:156, (2317.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/227.
[532] İsrâ: 17/81.
[533] Müslim, Cihad: 87; Buhâri, Megâzî: 50; Tirmizî, Tefsirü'l-Kur'ân: 18. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/227-228.
[534] Sebe: 34/49.
[535] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/228.
[536] Buhari, Ezan: 95; Müslim, Salât: 34, 38; Tirmizî, Mevâkit: 69, 115; Ebû Dâvud, Salât: 131. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/228.
[537] Müslim, Salât: 38, 41; Tirmizî, Salât: 116.
[538] Taberânî, Mu'cemu's-Sagîr, 1:93
[539] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/228-229.
[540] Tirmizî, Zühd: 60; Müsned, 2:280, (6983); 4:216, (17420.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/229.
[541] Tirmizî, Zühd: 60.
[542] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/230.
[543] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/231.
[544] Mu'cemü'l-Evsat, 3:184, (2379.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/231.
[545] İbni Mâce, Menâsik: 89. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/232.
[546] Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:457.
[547] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/232.
[548] Müslim, Cennet: 83; Müsned, 3:420, (14527.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/233.
[549] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/233.
[550] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/233-234.
[551] Enbiya: 21/107.
[552] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/234.
[553] Mu'cemü'l-Evsat, 3:435. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/234-235.
[554] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/235.
[555] İbni Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm, 2:126; Mu'cemü'l-Evsat, 7:228.
[556] Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 3:244.
[557] En'âm: 6/14-15. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/235-236.
[558] Müslim, Birr: 77; Ebû Dâvud, Edeb: 10; İbni Mâce, Edeb: 9;Buhari, Edeb: 35. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/236.
[559] İbni Mâce, Hudûd: 21; Tirmizî, Diyat: 22; Ebû Dâvud, Sünnet: 32; Nesâi, Tahrîm: 22; Müstedrek, 3:741, (6697); Müsned, 1:232, 235, (1627, 1651), 2:294 (7081.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/237.
[560] Mu'cemü'l-Evsat, 2:364.
[561] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/237-238.
[562] Mu'cemü'l-Evsat, 3:451, (2968.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/238-239.
[563] Ebû Dâvud, Akdiye: 14; İbni Mâce, Ahkâm: 6.
[564] Câmiü's-Sagîr, 6:72.
[565] İsrâ: 17/32.
[566] Furkan: 25/68
[567] En'âm: 6/151.
[568] Nahl: 16/90. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/239-240.
[569] Müslim, Hayız: 29-32; İbni Mâce, Taharet: 107. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/240.
[570] İbni Mâce, Taharet: 124.
[571] Müsned, 6:458, (27302.)
[572] Fetevây-ı Hindiyye Tercümesi, 1:56. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/241.
[573] Buhari, Akîka: 2; Tirmizî, Edâhî: 16; İbni Mâce, Zebâih: 1; Ebû Dâvud, Dahâyâ: 20; Nesâî, Akîka: 1; Darimî, Edâhî, 9; Müsned, 4:26. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/241-242.
[574] İbni Mâce, Zebâih: 1; Ebû Dâvud, Dahâyâ: 20; Nesâî, Akîka: I, 3, 4.
[575] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/242.
[576] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/242-243.
[577] İbni Mâce, Edeb: 57; Müslim, Zikir: 41; Ebû Dâvud, Vitr: 62; Buhari, Daavât: 3. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/243.
[578] Tirmizî, Daavât: 38.
[579] Nasr: 110/3.
[580] Bakara: 2/222.
[581] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/243-244.
[582] Müslim, Salât: 65; Mu'cemü'l-Evsat, 3:457, (2979.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/244-245.
[583] Ahzâb: 33/56.
[584] Suyutî, Câmiü'l-Kebîr, 6:254, (18557.)
[585] Tirmizî, Daavât: 100.
[586] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/245-246.
[587] Tirmizî, Cenâiz: 7; Ebû Dâvud, Cenâiz: 16; Mu'cemü'l-Evsat, 3:458, (2982.)
[588] Asây-ı Musa, s. 20.
[589] Buhari, Kader: 1.
[590] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/246-248.
[591] Tirmizî, Menâkıb: Hadis No:3799. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/248.
[592] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/248-249.
[593] Buhari, Menâkıbu'l-Ensâr: 21; Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 134. Tirmizî, Menâkıb, Hadis no; 3822; Müsned, 4:488, (19130.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/249-250.
[594] Tabakat, 1:347.
[595] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 137; Müsned, 4:489, (19136.)
[596] Müsned, 4:493, (19173.)
[597] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/250-251.
[598] Müslim, Nikah: 35, 38; İbni Mâce, Nikah: 31; Nesâî, Nikah: 47, , 48; Tirmizî, Nikah: 30; Ebû Dâvud, Nikâh: 12; Dârimî, Nikâh: 8. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/251.
[599] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/251-252.
[600] Tirmizî, Zühd: 58. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/252.
[601] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/252-253.
[602] Buhârî, Nikâh: 117; Müslim, Rada: 4-10; Ebû Dâvud, Nikâh: 7; Tirmizî, Rada: 2; Nesâî, Nikâh: 52; İbni Mâce, Nikah: 38; Muvatta, Rada: 2; Dârimî, Nikâh: 48; Müsned, 6:221, (25608.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/253.
[603] Buhari, Nikâh: 20; Müslim, Rada: 1, 2; Tirmizî, Roda: 1; İbni Mâce, Nikâh: 34; Ebû Dâvud, Nikâh: 6.
[604] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/253-254.
[605] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/254-255.
[606] Bakara: 2/220.
[607] Taberânî, Mu'cemü'l-Evsat, 5:89 (4164).
[608] Nisa: 4/2. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/255.
[609] Câbiye, Dımaşk'ta bir köy ismidir. Hz. Ömer Suriye'nin fethi esnasında buraya gelmiş ve Resûlullahın yukarıdaki sözlerini aynen tekrarlamıştır
[610] Buhâri, Fezâilü's-Sahabe: 1; Tirmizî, Fiten: 45; Müslim, Selâm: 19-22, Fezâilü's-Sahabe: 214; Ebû Dâvud, Sünnet: 9. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/256-257.
[611] Tirmizî, Fiten: 45. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/257.
[612] Mu'cemü'l-Evsat, 3:460. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/257-258.
[613] Mucemü'l-Evsat, 3:461 (2988) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/258-259.
[614] Bakara: 2/216.
[615] Ebû Dâvud, Cihad: 18.
[616] Tevbe: 9/20.
[617] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/259.
[618] İbni Mâce, İkâmeti's-Salât: 175. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/260.
[619] Zümer: 39/9.
[620] Ahzâb: 33/35.
[621] İbni Mâce, İkâme: 175.
[622] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/260-261.
[623] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/261.
[624] Zuhruf: 43/71.
[625] Bakara: 2/25.
[626] Vakıa: 56/36-37.
[627] Muhammed Ali es-Sabûnî, Safvetü'l-Tefâsîr, 3:309. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/261-262.
[628] Ebû Dâvud, Tahâre: 61; İbni Mâce, Tahâre: 86. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/262.
[629] Ebû Dâvud, Tahâre: 60; Tirmizî, Edeb: 55.
[630] Ebû Dâvud, Tahâre: 60
[631] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/263.
[632] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/263-264.
[633] İsrâ: 17/23-24.
[634] Lokman: 31/14. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/264.
[635] İbni Mâce, Et'ime: 14; Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 89; Tirmizî, Menâkib: 63. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/265.
[636] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 79; Tirmizî, Menâkıb: 63.
[637] Nur: 24/10-21.
[638] Müslim, Fezâilü's-Sahabe: 90; Tirmizî, Menâkıb: 63.
[639] Tirmizî, Menâkıb: 63; Fethü'r-Rabbânî, 22:128.
[640] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/265-266.
[641] Müslim, Libâs: 72, 113. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/266.
[642] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/267.
[643] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/267.
[644] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/267.
[645] Tirmizi Büyu': 6; İbni Mâce, Ticâret: 41; Ebu Dâvud, Cihad: 78; Müsned, 1:190(1321). İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/268.
[646] Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhib, 2:529-530. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/268-269.
[647] Ebû Dâvud, Salât: 153; İbni Mâce, İkâme: 19; Müslim, Salat: 237; Dârimî, Salât: 79; Nesâî, Tatbik: 52. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/269.
[648] İbni Mâce, İkâme: 21; Nesâî, İftitah: 89; Ebû Davud. Salât: 153; Tirmizî, Salât: 189.
[649] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/269.
[650] Bahsedilen esirler Hevazin kabilesinden getirilmişti.
[651] Buhari, Edeb: 18. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/270.
[652] Buhari, Edeb: 18; Müslim, Tevbe: 19; İbni Mâce, Zühd: 35.
[653] Sözler, s. 29.
[654] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/270-271.
[655] Tirmizî, Mevâkit: 182; Ebû Dâvud, Sahil: 26; Dârimi. Salât: 141; Müsned, 2:239 (6686) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/271-272.
[656] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/272.
[657] Buhari, Bedü'1-Halk: 1, Mezâlim: 13; Müslim, Müsâkâl: 142; Müsned, 4:193(17224) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/273.
[658] Ölümden Sonra Diriliş isimli eserimize bakınız.
[659] İbni Mâce, Rü'ya: 2; Buhari, Ta'bir: 23. İsrâ: 17/13. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/273-274.
[660] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/274.
[661] İbni Mâce, Rü'ya: 3.
[662] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/274-275.
[663] Tirmizî, Edeb: 16; Nesâî, Taharet: 13; Müslim, Taharet; 2; Muvatta, Şa'ar: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/275.
[664] Buhârî, Libas: 63; Müslim, Taharet: 39; Tirmizî, Edeb: 14; Ebû Dâvud, Tereccül: 16; Nesâî, Zînet: 1.
[665] Muvatta, Şa'ar: 1.
[666] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/275.
[667] Muvatta, Kasru's-Salât: 15; Mecmâü'l-Evsat, 2:526 (1905) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/276.
[668] İbni Mâce, Siyam: 24; Buhari, Savm: 45; Müslim, Siyam
[669] Sünen-i İbni Mâce Tercümesi ve Şerhi, 4: 599.
[670] Müslim, Siyam: 50; Ebû Dâvud, Savm: 20.
[671] Buhari, Salât: 4; Müslim, Salât: 54; Ebû Dâvud, Salât: 114.
[672] Ebû Dâvud, Salat; 117
[673] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/276-277.
[674] Müslim, Birr ve's-Sıla: 23; Mu'cemü'l-Evsat, 4:41 (3053) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/278.
[675] Müslim, Birr ve's-Sıla: 25. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/278.
[676] Müsned, 2:220 (6538); Mu'cemü'l-Evsat, 4:42 (3055)
[677] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/279.
[678] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/279.
[679] Buhârî, Savm: 23; Müslim, Siyam: 65, 66; Ebû Dâvud, Tahare: 106. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/279-280.
[680] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/280.
[681] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/280.
[682] Kadr: 97.
[683] Câmiü's-Sagîr, 2:269.
[684] Bediüzzaman, Sözler, 309.
[685] İbni Mâce, Siyam: 56.
[686] Kastamonu Lahikası, s. 132, 201.
[687] Emirdağ Lahikası, 2:157.
[688] Şualar, s. 430.
[689] Emirdağ Lahikası, 2:21. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/280-282.
[690] Sünühat, s. 29.
[691] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 136. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/282.
[692] İbniMâce, Edeb: 57; Müsned, 2:398 (7991) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/282-283.
[693] Sözler, s. 590. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/283.
[694] Mu'cemü'l-Evsat, 4:44 (3057) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/283.
[695] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/284.
[696] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/284.
[697] Tirmizî, Menâkib: 34.
[698] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/285-286.
[699] Müslim, İman: 232; İbni Mâce, Fiten: 15; Tirmizî, İman: 13. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/286-287.
[700] Hak Dini Kuran Dili, 5:3713, 3714.
[701] A'raf: 7/157.
[702] Tevbe: 9/129.
[703] Mektûbat, s. 22-24.
[704] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/287-290.
[705] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/290-291.
[706] Ebû Dâvud, Cihad: 31; Müslim, Birr: 5; Buhari, Cihad: 138; Tirmizî, Cihad: 2.
[707] Ebû Dâvud, Cihad: 32; Beyhakî, Sünen: 9:29; Hakim, Müstedrek, 1:114 (2501)
[708] Taberânî, Mucemüs-Sagir, 1:238 (465 numaralı hadise bakınız).
[709] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/291-292.
[710] Buhari, Megâzî: 79, Cihad: 198; Müslim, Tevbe: 53, Salatü'l-Müsâfirin: 74; Ebû Dâvud, Cihad: 166; Nesâî, Mesacid: 38. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/292.
[711] Ebû Dâvud, Salat: 189; Buhari, Salat: 88; Müslim, Mesâcid: 97, 99; Tirmizî, Mevakit: 175; İbni Mâce, İkâme: 134. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/293.
[712] Ebû Dâvud, Salat: 189.
[713] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/293-294.
[714] Mu'cemü'l-Evsat, 4:51 (3065) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/294.
[715] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/294-295.
[716] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/295.
[717] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/295.
[718] Mu'cemü'l-Evsat, 4:61, (3076) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/295-296.
[719] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/296.
[720] Tirmizî, Mevâkıt: 39. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/296.
[721] İbni Mâce, İkâme: 47.
[722] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/296-297.
[723] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/297.
[724] Tekâsür: 102/1-4.
[725] Buhârî, Cenâiz: 89.
[726] Müslim, Cennet: 17.
[727] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/297-298.
[728] İbni Mâce, Mukaddime: 18 (230); Menâsik: 76. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/299.
[729] İbni Mace, Mukaddime; 18.
[730] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/299-300.
[731] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/300.
[732] Nahl: 16/5.
[733] Mü'min: 40/79.
[734] Hakîm, Müstedrek, 4:257 (7563, 7570) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/300-301.
[735] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/301.
[736] Buhari, Ezan: 53; Müslim, Salat: 114, 115, 116, 119; Ebû Dâvud, Salat: 75. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/301-302.
[737] İbni Mâce, ikâme: 41.
[738] Muvatta, Salat: 57. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/302.
[739] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/302-303.
[740] Buhâri, Fezâilü'l-Kur'ân: 23; Müslim, Müsâfirîn: 228; Tirmizî, Kur'ân: 28.
[741] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/303.
[742] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/304.
[743] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/304-305.
[744] İbni Mâce, Edâhi: 12; Müslim, Edâhi: 1-3. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/304-305.
[745] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/305.
[746] Buhârî, Hacc: 18, Libas: 73, 89; Müslim, Hacc: 31, 33, 47; Muvatta, Hacc: 17; Ebû Dâvud, Menâsik; 11; Nesâî, Hacc: 41, 42. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/305.
[747] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/306.
[748] Mu'cemü'l-Evsat, 4:193, (3340) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/306.
[749] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/306-307.
[750] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/307.
[751] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/307-308.
[752] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/308.
[753] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/308-309.
[754] Câmiü's-Sagîr, 2:346.
[755] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/309.
[756] Enfal: 8/34. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/310.
[757] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/310.
[758] Müslim, Libas: 1, 2; Buhari, Libas: 25. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/310.
[759] Müslim, Libas: 3.
[760] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/311.
[761] Mu'cemü'l-Evsat, 4:216, (3383) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/311.
[762] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/311-312.
[763] Câmiü's-Sagir, 4: 122.
[764] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/312.
[765] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/312-313.
[766] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/313.
[767] Buhârî, Gusl: 27; Müslim, Hayız: 22: İbni Mâce, Tahare: 103; Muvatta, Tahare: 78; Ebû Dâvud, Tahare: 87, 88; Tirmizî, Cuma: 78. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/313.
[768] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/314.
[769] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/314.
[770] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/314-315.
[771] Câmiü's'Sagîr, 5:76
[772] Tirmizî, Zekât: 28 Türkçe. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/315-316.
[773] Tevbe: 9/104.
[774] Bakara: 2/276.
[775] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/316.
[776] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/316-317.
[777] İbni Mâce, İkâme: 50; Ebû Dâvud, Salât: 93.
[778] Ebû Dâvud, Salât: 93.
[779] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/317.
[780] Müslim, Birr: 136; Ebû Dâvud, Libas: 26. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/317.
[781] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/318.
[782] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/318.
[783] Buhari, Cenaiz: 165; İbni Mâce, Cenâiz: 35.
[784] Buhari, Cenâiz: 167: İbni Mâce, Cenâiz: 35.
[785] İbni Mâce, Cenâiz: 35.
[786] Fethü'v-Rabbânî, 8:35.
[787] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/318-319.
[788] Müsned, 3:70(11518) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/320.
[789] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/320-321.
[790] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/321.
[791] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/321.
[792] Müslim, İman: 220-224; Tirmizi, Büyü: 42. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/322.
[793] Müslim, İman: 18
[794] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/322-323.
[795] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/323.
[796] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/324.
[797] İbni Mâce, Cihad: 38; Müslim, Cihad: 3. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/324-325.
[798] Ahkaf: 46/35.
[799] Naziat: 79/46.
[800] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/325-327.
[801] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/327-328.
[802] İbni Mâce, Nikâh: 21; Buhari, Nikâh: 48, Megâzî: 12. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/328.
[803] Hud: 11/49. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/328.
[804] Ebû Dâvud, Salât: 224; Beyhakî, Sünen, 3:238. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/329.
[805] Buhari, Cuma: 4; Müslim, Cuma: 10.
[806] Ebû Dâvud, Salât: 202. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/329-330.
[807] Buhârî, Ezan: 30; Müslim, Salât: 272.
[808] Buhârî, Ezan: 30; Müslim, Salât: 272; Tirmizî, Salât: 161.
[809] Mesnevi'i Nuriye, s. 201.
[810] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/330-332.
[811] Buhârî, Mezâlim: 10. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/332.
[812] Müslim, Birr: 59; Tirmizî, Kıyâme: 2. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/332-333.
[813][813] Tirmizî, Edeb: 66. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/ İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/333.
[814] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/333-334.
[815] İbni Mâce, Mukaddime: 11 (96); Tirmizi Menâkıb: Türk 3900
[816] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/334.
[817] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/335.
[818] Enfal: 8/74.
[819] Tevbe: 9/100. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/335.
[820] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/336.
[821] Müslim, İman: 209; Ebû Dâvud, Edeb: 118; Mu'cemü'l-Evsat, 4:258 (3454.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/336.
[822] Müslim, İman: 201; İbni Mâce, Talâk: 15.
[823] Lem'alar, s. 78.
[824] Sözler, s. 252.
[825] Yunus: 10/94.
[826] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/336-339.
[827] Buhari, Hacc:76; Müslim, Eşribe: 117; İbni Mâce, Eşribe: 21; Nesâî, Menâsik: 166. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/339.
[828] Müslim, Eşribe: 112; Ebû Dâvud, Eşribe: 13.
[829] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/339-340.
[830] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/340.
[831] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/341.
[832] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/341.
[833] Sözler, s. 77.
[834] Sözler, s. 35.
[835] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/341-343.
[836] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/343.
[837] Tirmizî, Menâkıb: 32; Muvatta, Kader: 3. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/343-344.
[838] Lemalar, s. 27, 28.
[839] Lem'alar, s. 26. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/344-345.
[840] Buhâri, Salât: 1, Ezan: 5, Taksir: 5, Menâkıbu'l-Ensâr: 47; Müslim, Müsâfirîn: 1-3, 5; Tirmizî, Cuma: 41; Ebâ Dâvud, Salâtü's-Sefer: 1; Muvatta, Kasru's-Salât: 8; Nesâî, Salât: 3; Dârimî, Salat: 152, 179; Müsned, 6:301 (26272.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/345-346.
[841] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/346.
[842] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/346.
[843] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/346-347.
[844] Tirmizî, Hacc: 100. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/347.
[845] İbni Mâce, Menasik: 36.
[846] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/347-348.
[847] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/348.
[848] Müslim, Nikâh: 21, 25, 30; Buhârî, Megâzî: 38, Nikâh: 31; Tirmizî, Nikâh: 28; İbni Mâce, Nikâh: 44
[849] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/348-349.
[850] Müsned, 2:378 (7835.); Tirmizî, İsti'zan: 2848 (Türk) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/349.
[851] Müslim, İman: 134; İbni Mâce, İkâme: 77. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/349-350.
[852] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/350.
[853] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/350-351.
[854] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/351.
[855] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/351.
[856] Buhârî, Fezâil-i Kur'ân: 21; Ebû Dâvud, Vitr: 14; Tirmizî, Fezâil-i Kur'ân: 15; İbni Mâce, Mukaddime: 16 (213.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/352.
[857] İbni Mâce, Mukaddime: 17 (227); Tirmizî, İlim: 2.
[858] İbni Mâce, Mukaddime: 17 (223); Ebû Dâvud, İlim: 1.
[859] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/352-353.
[860] Buhârî, Edeb: 27, 36; Müslim, Birr: 66. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/353.
[861] Buhârî, Salât: 88; Müslim, Birr: 65; Tirmizi Birr: 18.
[862] Hakim, Müstedrek, 3:356 (7902.)
[863] Câmiü's-Sagîr, 4:538. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/353-354.
[864] Buhârî, Teheccüt: 25; Müslim, Müsâfirîn: 69, 70; Tirmizi, Mevâkît:118. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/354.
[865] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/354-355.
[866] Buhârî, Mevâkît: 9, Bedü'l-Halak: 10; Müslim, Mesâcid: 180; Ebû Dâvud, Salât: 4; Tirmizi Salât. 7; İbni Mâce, Salât: 4; Nesâî, Mevâkît: 5; Muvatta, Vükût: 28; Müsned, 2:351 (7597.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/355.
[867] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/356.
[868] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/356-357.
[869] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/357.
[870] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/357.
[871] Tabakât, 8: 120, 123.
[872] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/358.
[873] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/358.
[874] Ebû Dâvud, Tıb: 14, Libas: 13; Tirmizi Cenâiz: 18, Edeb: 46. Nesâî, Cenâiz: 38, Zînet: 97; İbni Mâce, Cenâiz: 12, Libas: 5; Müsned, 1:307(2218.)
[875] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/359.
[876] Müslim, Zekât: 116; İbni Mâce, Zühd: 28. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/359.
[877] Müslim, Zekât: 115.
[878] Bediüzzaman, Lem'alar, s. 126.
[879] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/360-361.
[880] Mu'cemü'l-Evsat 4:284 (3502.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/361-362.
[881] Bakara: 2/58.
[882] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/362-363.
[883] Mu'cemü'l-Evsat, 4:285 (3505.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/363.
[884] Mu'cemü'l-Evsat, 4:287, (3510.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/363-364.
[885] Müslim, Vasiyyet: 3, 14; Ebû Dâvud, Vesayâ: 14; Tirmizî, Ahkâm: 36; Müsned, 2:490 (8819.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/364.
[886] Ebû Dâvud, Cihad: 15; Tirmizî, Fedailü'l-Cihad: 2; Dârimî, Cihad: 32.
[887] Buhari, Enbiyâ: 1.
[888] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/364-365.
[889] Mu'cemü'l-Evsat, 4:290, (3514.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/365-366.
[890] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/366.
[891] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/366-367.
[892] Tabakât, 4:362.
[893] Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 3:300.
[894] Tabakât, 1:276; 4:363. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/367-369.
[895] İbni Mâce, Sıyâm: 17. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/369.
[896] Tirmizî, Libas: 23; Tıbb: 9; Nesâî, Zînet: 28; İbni Mâce, Tıb: 25.
[897] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, 11:281. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/369.
[898] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/369-370.
[899] Hadid: 57/18.
[900] İbni Mâce, Sadaka: 19.
[901] Buhârî, İstikraz: 12; Müslim, Müsakât: 33.
[902] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/370-371.
[903] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/371-372.
[904] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/372.
[905] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/372-373.
[906] Araplar kadınlarla ve fakirlerle yürümeyi gururlarına yediremezlerdi.
[907] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/373.
[908] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/373-374.
[909] Meryem: 19/76. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/374.
[910] Mu'cemü'l-Evsat, 5:493 (4945.)
[911] Suyutî, Câmiü'I-Kebîr, Hadis No: 9486.
[912] Ebû Dâvud, Talak: 18; İbni Mâce, Talâk: 21.
[913] Suyutî, Câmiü's-Sagir; 3:147
[914] Camiü’l-Kebîr, Hadis No: 9041.
[915] Câmi’l-Kebîr. Hadis No: 10856, 12596.
[916] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/375.
[917] Müslim, İmâre: 131 (1. kısım için); Tirmizî, Cihad: 8 (2. kısım için) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/375-376.
[918] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/376.
[919] Müslim, Sayd: 58; Tirmizî, Sayd: 1; Nesâi, Dahâya: 41. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/377.
[920] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/377.
[921] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/377.
[922] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/377-378.
[923] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/378.
[924] Hilye, 1:363.
[925] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/378-379.
[926] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/379.
[927] Mâide: 5/6.
[928] Buhârî, Teyemmüm: 1; Müslim, Mesâcid; 3, 5, 8; Tirmizî, Siyer: 5; Ebû Dâvud, Tahâre: 121.
[929] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/379-380.
[930] Mu'cemü'l-Evsat, 4:304(3533.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/380.
[931] Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân: 7; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân: 21.
[932] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/380.
[933] Mâide: 5/67.
[934] Mu'cemü'l-Evsat, 4:305 (3534.); Tirmizî, Tefsir (Mâide Sûresi); Müstedrek, 3:343 (3221.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/381.
[935] Buhârî, Megazî: 31.
[936] Sîre, 1:381-382-; Tefsîr-l Kebîr, 32:172. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/381-382.
[937] Mu'cemü'l-Evsat, 4:308 (3537.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/382.
[938] Bakara: 2/177.
[939] Mü'minûn: 23/8.
[940] Müslim, İman: 106.
[941] İsrâ: 17/34.
[942] Ebû Dâvud, Edeb: 82. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/382-383.
[943] Buhari, Salât: 101; Müslim, Salât: 261; Tirmizî, Mevâkît: 134; Nesâî, Kıble; 8; Ebû Dâvud, Salât: 108; İbni Mâce, İkâme 37; Dârimî, Salât: 130; Muvatta, Sefer: 34, 35; Müsned, 4:169. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/384.
[944] el-Müttekî, Kenzu'l-Ummâl, 7:355 (19251.).
[945] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/384-385.
[946] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/385.
[947] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/386.
[948] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/386-387.
[949] Müslim, İmâre: 4; Buhârî, Bedü'I-Halk: 70.
[950] İbni Haldun, Mukaddime, s. 184, 185.
[951] Abdülkadir Udeh, islâm ve Siyâsî Durumumuz, s. 141.
[952] Abdülkadir Udeh, islâm ve Siyâsî Durumumuz, s. 141.
[953] Tecrid-i Sarih Tercümesi, 9: 222.
[954] Abdulkadir Udeh, İslâm ve Siyâsî Durumumuz, s. 141, 142.
[955] Müsned, 3:163 (12292), 232 (12884.); Taberânî, Mu'cemü's-Sagîr.
[956] İslâm ve Siyâsî Durumumuz, s. 137.
[957] Buhari, Bedü'1-Halk: 70.
[958] Müslim, İmâre: 4; Beyhaki Sünen, 8:144.
[959] Mu'cemü's-Sagir, 1:80.
[960] Kenzü'I-Ümmal, 6:49 (14793.); Müsned, 6:128 (16804.)
[961] Kütüb-i Sitte Muhtasarı, 6:408.
[962] Mevdudî, Hilâfet ve Saltanat, s. 358-360.
[963] Muhammed Hamidullah, İslâm Müesseselerine Giriş, s. 129, 130.
[964] Ebû Yüsr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 276.
[965] Nisa: 4/59.
[966] Buhari, Ahkâm: 4, Cihad: 108; Müslim, İmâre: 38; Tirmizî, Cihad: 29; Ebû Dâvud, Cihad: 86.
[967] Buhârî, Ezan: 4, 5; Ahkâm: 4, 56; İbni Mâce, Cihad: 39.
[968] Buhârî, Fiten: 3: Müslim, İmâre: 42. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/387-395.
[969] Buhârî, İlim: 43; Hacc: 132; Megâzî: 77, Fiten: 8, Edeb: 43; Müslim, İman: 118, 120; Ebû Dâvud, Sünne: 16. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/396.
[970] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/396-397.
[971] Buhârî, Edeb: 35; Müslim, Birr: 77; Ebû Dâvud, Edeb: 10; İbniMâce, Edeb: 9; Tirmizî, İsti'zan: 12; Birr: 67. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/397.
[972] Müslim, Birr: 77,78; Ebû Dâvud, Edeb: 10.
[973] Tirmizî. Birr: 67. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/398.
[974] Tirmizî, Salat: 433; Nesâî, Beyat: 35, 36.
[975] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/398-399.
[976] Nesâî, Hacc: 7,9; Menâsik: II; Buhâri, Hacc:9; Müslim, Hacc 407. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/399-400.
[977] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/400.
[978] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/400-401.
[979] Mu'cemü'l-Evsat, 2:458 (1792.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/401.
[980] Müslim, Zekât: 156; İbni Mâce, Mukaddime: 12.
[981] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/401-403.
[982] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/404.
[983] Tirmizî, Daavât: 141; İbni Mâce, Edeb: 59. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/404.
[984] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/404-405.
[985] Bediüzzaman Saîd Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 121. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/405.
[986] Mecmâü'l-Evsat, 4:336 (3579.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/406.
[987] Bediüzzaman, Mektûbat, s. 310, 311.
[988] Mektûbat, s. 58.
[989] Mektûbat, s. 311.
[990] Dinî, İlmî, Felsefi Yeni Ansiklopedi, 1:123.
[991] Bediüzzaman, Şualar, s. 501.
[992] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/406-410.
[993] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/410-411.
[994] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/411.
[995] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/412-413.
[996] Mu'cemü'l-Evsat, 7:416 (6809.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/413.
[997] Ebû Dâvud. Salat: 53.
[998] Mecmâü'l-Enhur, 1:109: Reddü'l-Muhtar, 1:380.
[999] Tirmizî, Salat: 400.
[1000] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/413-416.
[1001] Tirmizî, Kıyamet: 12; Ebû Dâvud, Sünnet: 23; İbni Mâce, Zühd: 37. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/416.
[1002] Sebe: 34/23.
[1003] Tirmizî, Daavât: 131; Müslim, İman: 334.
[1004] Fıkh-ı Ekber Şerhi, s. 232.
[1005] Câmiü's'Sagîr, 4:163, 208.
[1006] Câmiü's-Sagîr, 4:161.
[1007] Tirmizî, Salat: 362, Vitir: 22.
[1008] Câmiü's-Sagîr, 6:118.
[1009] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/416.
[1010] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/418.
[1011] Buhari, Ahkam: 1, Cuma: 11, İstikraz: 20, Itk: 17; Nikâh: 81, 90; Müslim, İmaret: 20; Tirmizî, Cihad: 27; Ebâ Dâvud, İmaret: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/418-419.
[1012] Mu'cemü'l-Evsat, 5:478 (4913.)
[1013] Külüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 6:421. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/419-420.
[1014] Mu'cemü'l-Evsat, 223 (3401), 4:351 (3601.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/420.
[1015] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/420-421.
[1016] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/421.
[1017] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/422-423.
[1018] Müsned, 5:457 (23113); Ebû Dâvud, Salât: 9; Tirmizi, Salât: 127; Buhari, Mevâkit: 5; Müslim, İman 137. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/423.
[1019] Câmiü's-Sagîr, 2:25 (1236.)
[1020] Müsned, 2:341 (7498.)
[1021] Câmiü's-Sagîr, 2:26 (1238.)
[1022] Câmiü's-Sagîr, 2:27 (1240.)
[1023] Ebû Dâvud, Sünnet: 2.
[1024] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/423-425.
[1025] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/425.
[1026] İbnü'l-Kayyım el-Cevzî, Sıfatü's-Saffe, 1:221. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/426.
[1027] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/426-427.
[1028] Ebû Dâvud, Vitr: 4; Tirmizî, Salât: 340; Nesâî. Kıyâmü'1-Leyl: 47, ; İbni Mâce, İkâme: 115.
[1029] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/427.
[1030] Buharı, İlim: 34, İ'tisam: 7; Müslim, İlim: 13; Tirmizî, İlim; 5; İbni Mâce, Mukaddime: 8 (52.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/427-428.
[1031] Buharı, İlim: 34.
[1032] Müsned, 5:334 (22286.)
[1033] Müslim, İlim: 8, 9; Tirmizî, Fiten: 34; Buhârî, Fiten: 25; Müsned, 1:564 (4307.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/428-429.
[1034] Ebû Dâvud, Vitr: 12; İbni Mâce, Cihad: 15, Fiten: 2; Buhari, Rikak: 26; Dârimî, Salat: 135; Müsned, 2:253 (6789.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/429.
[1035] Tevbe: 9/100; Enfal: 8/74 ve Haşr: 59/8. âyetine de bakınız.
[1036] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/429-430.
[1037] Tirmizî, Cenâiz: 34; Ebû Dâvud, Edeb: 49. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/431.
[1038] Buhâri, Bedü'1-Halk: 66. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/431.
[1039] İbni Hacer, Fethü'l-Bârî, 6:320.
[1040] Tevrat, Tekvin, bâb: 2, 3.
[1041] İncil, Matta, bâb, 1; Markos, bâb: 2.
[1042] Muhakemat, s. 7, 16-18; Sözler, s. 308.
[1043] Muhakemat, s. 59.
[1044] Muhakemat, s. 131. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/431-433.
[1045] İbni Mâce, Libas: 19. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/433.
[1046] Ebû Dâvud, Salât: 213; Bıthârî, Cuma: 7; Müslim, Libas, 6, 9; Nesâî, Cuma: 11; İbni Mâce, Libas: 16; Muvaita, Lubs: 18.
[1047] Müslim, Libas: 11, 22.
[1048] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/433-434.
[1049] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/434.
[1050] Buhari, Büyü: 58, 64, 68, 70, Nikâh: 45; Müslim, Büyü: 11, 12, 18-21; Nikâh: 38, 39, 49, 52; Ebû Dâvud, Büyü: 46, Nikâh: 2, 16; Tirmizî, Büyü: 17, 18, 65, Nikâh: 38, Talak: 14; İbni Mâce, Ticâret: 14; Nesâî, Büyü: 18, 21, Nikâh: 20; Muvatta, Büyü: 45, 95, 96. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/434-435.
[1051] Müslim, Nikah: 38. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/435-437.
[1052] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/438-439.
[1053] Müsned, 6:90 (24469.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/439.
[1054] Nisa: 4/4.
[1055] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/439-440.
[1056] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/440-441.
[1057] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/441-442.
[1058] Buhari, Savm: 8; Ebû Dâvud, Savm: 25; İbni Mâce, Siyam: 21. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/442.
[1059] Mektûbat, s. 39.
[1060] Beyhakî, Sünen, 4:304.
[1061] İbni Mâce, Siyam; 21.
[1062] İbni Mâce, Siyam: 21. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/442-444.
[1063] Buhari, Vudu: 32. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/444.
[1064] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/444-445.
[1065] Ebû Dâvud, Büyü: 81; Tirmizi Büyü: 38. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/445.
[1066] Fussîlet: 41/34.
[1067] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/445-446.
[1068] Müslim, Münâfırûn: 70; Nesâî, İşretü'n-Nisâ: 4. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/446-447.
[1069] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/447.
[1070] Ebû Dâvud, Salât: 48, Tatavvu: 12; Müsned, 5:331 (22269.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/447-448.
[1071] Mutaffîfin: 83/18-21.
[1072] Mutaffifîn: 83/7. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/448.
[1073] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/449.
[1074] Müslim, Mesâcid: 251, 252; İbni Mâce, Mesâcid: 17; Ebû Dâvud, Salat: 46; Tirmizî, Salat: 48; Müsned, 2:321 (7321.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/449.
[1075] Mucemaü'l-Evsat, 1: 272 (438.), 3:366 (2784.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/449-450.
[1076] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/450.
[1077] Müslim, Selâm: 42; Buhari, Tıb: 36; Ebû Dâvud, Tib: 15; Tirmizi Tıb: 19.
[1078] Tirmizî, Tıb: 16; İbni Mâce, Tıb; 33.
[1079] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/450-451.
[1080] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/451.
[1081] Ebû Dâvud, Zekât: 26.
[1082] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/451-452.
[1083] Müsned, 3:65 (11469.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/452.
[1084] Buhari, Küsuf: 88; Müslim, Hacc: 410; Ebû Dâvud, Menâsik: 94; Tirmizî, Salât: 126; Müsned, 6:10 (23845.)
[1085] İbni Mâce, İkâme: 195.
[1086] Müsned, 3:97 (11719.)
[1087] Buhârî, Taksirü's-Salât.: 4; Müslim, Hacc: 419; Muvatta, İsti'zan: 37; Ebû Dâvud, Menâsik: 2; Tirmizî, Rada: 15.
[1088] Müsned, 3:65 (11469.)
[1089] Hak Dini Kur'ân Dili, 10:235-255.
[1090] Azîmâbâdî, Avnu't-Mâbud, 5:153.
[1091] A.g.e., 5:150.
[1092] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/453-456.
[1093] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/456.
[1094] Buhârî, Libas: 67, Enbiyâ: 50; Müslim, Libas: 80; Ebû Dâvud, Tereccül: 18; Nesâî, Zînet: 14; Tirmizi, Libas: 20.
[1095] İsmail Mutlu, Sıddıkıt Ekber Hz. Ebû Bekir, s. 108.
[1096] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/456-457.
[1097] İbni Mâce, Cenaze: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/457.
[1098] Buhârî, Cenâiz: 2; Müslim, Libas: 3, Selam: 4; İbni Mace, Cenaiz: 1.
[1099] Tirmizî; Cenâiz: 2; Ebû Dâvud, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Cenâiz: 2
[1100] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/458.
[1101] İbni Mâce, Fiten: 24. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/458-459.
[1102] Müslim, İman: 234; Tirmizî, Fiten: 35
[1103] Tevbe: 9/33.
[1104] Buharı, Fiten: 13; Müslim, Fiten: 52.
[1105] Buhari, Rikak: 9; Tectîd-i Sarih Tercümesi, 12:182.
[1106] Şualar, s. 490, 491.
[1107] Sözler, s. 110. eski
[1108] Suyutî, Câmiü's-Sagîr, 3:232. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/459-461.
[1109] Ebû Dâvud, Siyam: 73; Tirmizî, Savm: 35. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/461.
[1110] Ebû Dâvud, Siyam: 72. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/461-462.
[1111] Tirmizî, Edeb: 54; Dârimî, Libas; 14. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/462-463.
[1112] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/463-464.
[1113] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/464.
[1114] Câmiü's-Sagîr, 4:115; Tirmizî, Fezâilü Kur'ân: 9.
[1115] Tirmizî, Fezâilü Kur'ân: 9.
[1116] Tirmizî, Fezâilü Kur'ân: 9
[1117] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/464-465.
[1118] Ebû Dâvud, Akdiye: 1; Tirmizî, Ahkâm: 1. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/465.
[1119] Ebû Dâvud, Akdiye: 2.
[1120] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/465-466.
[1121] Buhari, Zekât: 61, Büyü: 67, 73, Itk: 10, Mekâtib: 2, 3, 4, 5, Hibe: 7; Müslim, Itk: 5; Tirmizî, Büyü: 33, İbni Mâce, Itk: 3; Ebû Dâvud, Itk: 2; Muvatla, Itk: 17. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/466.
[1122] Haşir: 59/7.
[1123] Nisa: 4/59.
[1124] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/466-467.
[1125] Tirmizi, Kıyâme: 24. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/467-468.
[1126] Lem'alar, s. 52. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/468.
[1127] İbrahim: 14/27. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/468-469.
[1128] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/469-470.
[1129] Ebû Dâvud, Sünnet: 5. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/470.
[1130] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/470-471.
[1131] Müsned, 6:180(25244.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/471.
[1132] Müsned, 6:180 (25245.); Tabakât, 2:223.
[1133] Müsned, 1:16 (78.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/471.
[1134] Buhârî, Teheccüt: 33; Müslim, Müsâfirîn: 85; Ebû Dâvud, Vitr: 7; Nesâî, Kıyâmu'1-Leyl: 28; Tirmizi, Savm: 54; Müsned, 2:350 (7581.); Darimi, Salat: 151; Savm: 38. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/472.
[1135] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/472.
[1136] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/473.
[1137] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/473.
[1138] Müslim, Zekât: 109; Ebû Dâvud, Zekât: 26; Nesâî, Zekât: 86; Dârimî, Zekât: 36. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/473-474.
[1139] Tirmizi Zekât: 38; Ebû Dâvud, Zekât: 26.
[1140] Buhari, Zekât: 52, Müslim, Zekât: 103.
[1141] Ebû Dâvud, Zekât: 23; Tirmizî, Zekât: 22; Mâce, Zekât: 26. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/475.
[1142] Buhârî, Rikak: 31; Müslim, İman: 206, 207, 208, Ebu Dâvud, Rikak: 70; Müsned, 1:346 (2518.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/475-476.
[1143] En'âm: 6/160.
[1144] Bakara: 2/261.
[1145] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/476-467.
[1146] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/478.
[1147] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/478.
[1148] Tirmizî, Daavat: 135. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/478-479.
[1149] Tirmizî, Salat: 346.
[1150] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/479.
[1151] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/479.
[1152] Bakara: 2/44.
[1153] Câmiü's-Sagîr, 4:385.
[1154] Câmiü's-Sagîr, 1:405; 5:508.
[1155] Câmiü's-Sagîr, 4:325.
[1156] Câmiü's-Sagîr, 6:370
[1157] Câmiü's-Sagîr, 4:372.
[1158] Müslim, Zühd: 57. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/480-481.
[1159] İbni Mâce, İkâme: 189. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/481-483.
[1160] Tirmizi Salât: 348; İbni Mâce, İkâme: 189.
[1161] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/483-484.
[1162] Mu'cemü'l-Evsat, 7:454. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/484.
[1163] Mutaffifîn: 83/53.
[1164] İbni Mâce, Zühd: 29.
[1165] Îşârâtü'l-İ'caz, s. 78. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/484-485.
[1166] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/486.
[1167] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/486-487.
[1168] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/487.
[1169] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/488-489.
[1170] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/489.
[1171] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/490.
[1172] Tirmizi, Menâkıb: 35; Müslim, Fiten: 72. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/490.
[1173] Buhârî, Salât: 63, Cihad: 17; İbni Sa'd Tabakât: 3:257; İbni Hişam, Sîre, 2:142; Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 2:263.
[1174] el-Kâmil Tercümesi, 3:313, 315; Bediüzzaman, Mektûbat, 108. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/490-491.
[1175] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/491-492.
[1176] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/492.
[1177] Numaralı hadise bakınız.
[1178] İbni Mâce, Zühd: 30
[1179] Nisa: 4/17-18. İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/492-493.
[1180] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/493-494.
[1181] Ebu Dâvud, Vitr: 31; Buhân, Daavât: 48, Teheccüt: 25, Tevhid: 10; İbni Mâce, İkâme: 188; Müsned, 3:437 (14689.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/494-495.
[1182] Suyutî, Câmiü'l-Kebîr, (27572.) İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/495-496.
[1183] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/496.
[1184] Buhari, Teheccüt: 5; Müslim, Müsâfirîn: 177; Nesâî, Kıyâmü'1-Leyl: 4; Muvatta, Ramazan: 1.
[1185] Müslim, Müsâfirîn: 214.
[1186] Buhari, Teravih: 1; Müslim, Müsâfirîn: 173; Tirmizî, Savm: I; Ebû Dâvud, Ramazan: 1; Nesâî, Kıyâmü'1-Leyl: 3; İbni Mâce, İkame: 173, Siyam: 2, 39; Dârimî, Savm: 54.
[1187] Ebû Dâvud, Sünnet: 4.
[1188] İmam Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, (İsmail Mutlu), Mutlu Yayınları: 1/497-499.
İslami Okul Okulların En Önemlisi