3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrıcı din ): - Islamdainanc - 14. Sayfa
3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrıcı din ):
İnsanlık tarihinde -her defasında - bir tevhid dininin yozlaşmasıyla ortaya çıkan şirk türlerinden biri de kâinâtın iki ilâh tarafından yönetildiği (!) inancıdır.
Vaktiyle Mecûsilik adı altında İran halkı tarafından kabul edilen dinin temeli, işte bu çift tanrılı şirk ilkesine dayanıyordu. Biri iyiliğin (Hürmüz), diğeri ise kötülüğün (Ahrimân) temsilcisi olarak kabul edilen iki tanrı -bu sapkın inanca göre - sürekli mücadele halindedirler.
Hz. Peygamber (sav)'in doğumundan yaklaşık elli yıl önce Mazdek [1] adında İranlı bir devrimci tarafından bu din üzerinde bazı değişiklikler yapılmak istendi.
Hz. İbrahim'in getirdiği tevhid dini, (nasıl ki Müşrik Araplar tarafından putçu bir kimliğe dönüştürülmüş ise) İran'da da Mecûsîlik adı altında ateşe tapınma ile sembolize edilen çift tanrılı bir şirk dinine dönüştürülmüştü. İslâm’ın ortaya çıkmasıyla bu din de aynen Cahiliye Araplarının putperest dini gibi söndü. Hz. Ömer (ra) zamanında İran'ın fethedilmesiyle birlikte Mecûsîlik silinmeye başlayınca bu inanç üzerinde kalmaya direnenler, içine düştükleri moral çöküntüsü yüzünden Hindistan'a göçtüler. Sayıları günümüzde çok azdır. Ateş yakarak ibadet ederler.
Her yıl 22 Mart günü özellikle Kürtler tarafından ateş yakılarak kutlanan Nevruz Bayramı, bu inancın Müslümansılar arasında gelenek olarak devam eden silik bir görüntüsüdür. Çünkü Kürtler İslâm'a girmeden önce Mecûsîliğin temsilcisi olan Zerdüşt'ün [2] dinine bağlı idiler. Kürt mitolojisine göre vaktiyle -zâlim bir kral olan - Dahhak'a karşı verdikleri mücadelenin başarıya ulaşması üzerine bir kurtuluş ve bağımsızlık sembolü olarak Nevruz ateşleri yakılmaktadır. Ancak İranlıların da Nevruz'u yılbaşı olarak kutladıklarına bakılacak olursa bu olayın Kürt mitolojisini doğrulamadığı, aksine mecûsî geleneğinin devamı olduğu kesinlik kazanmaktadır. [3]
Ayrıca burada, konu ile ilgisi bakımından şunu da belirtmek gerekir ki, kâinâtın sözde aydınlık ve karanlık olmak üzere iki farklı ve karşıt şeylerden oluştuğunu savunan gnostisizmin, bir şirk felsefesi olduğunu ileri sürmek çok dolaylı bir yorum olur. Gnostik felsefe hakkında ortaya konabilecek bir tek yargı vardır, o da küfürdür [4]
Kur’ân-ı Kerîm'de Şirk ve Müşrikler:
Kur’ân-ı Kerîm'de şirk konusuna ve müşriklere çok geniş yer verilmiştir. Müşrik insanın psikolojisi, mü’minlere karşı beslediği kin ve düşmanlık duyguları, çocuğun, müşrik anne ve babası ile nasıl muamele edeceği, mü’minlerin onlara karşı nasıl hareket etmesi gerektiği, kıyamet gününde birbirlerini suçlamaları ve Allah Teâlâ'nın, O'nlara ilişkin hükmü, Kur’ân-ı Kerîm'de çok çarpıcı ifadelerle açıklanmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı
Küfrün diğer çeşitli hastalıklarına kapılmış kimseler gibi Müşrik insan da, Kur’ân-ı Kerîm'in haber verdiği gaybî gerçeklere daima kuşkuyla bakar. Tekrar dirilmek, hesap vermek, cennet ve cehennem gibi gerçekler, genelde onun için çok derin bir endişe kaynağı oluşturmaz. O, daha çok putlarıyla, taptığı ve medet umduğu fânî şeylerle meşguldür. Müşriklerden kimisine göne gaybî gerçekler uydurulmuş şeyler de olabilir. Bu nedenle müşrik insan, sürekli bir içsel bunalım yaşar. Onun bu ruh hali, sırf inkârcı insanda var olan gizli bir paniğe de zaman zaman dönüşebilir ve onu teselli olabileceği her yere doğru itebilir. Bu belirsizlik onun yaşam seyrini de etkiler. Bazı olaylar karşısında vicdanına üşüşen sorulara doyurucu bir yanıt bulamama sıkıntısıyla yerine göre saldırganlaşabilir; bocalayabilir veya tamamen içine çekilebilir.
Tabiatıyla böylesine bir panik, böylesine sınırsız bir doyumsuzluk ve âcizlik içinde bocalayarak yaşayan müşrik insan, ıstıraplarını dindirmek, efkarını dağıtmak ve endişelerinden sıyrılabilmek için çeşitli avunma yolları arayacaktır. Ancak para mevki ve şöhret gibi maddi alanda onu avutmaya yarayan araçlar, her saniye yaklaşmakta olan ölüm ve sonrasına ilişkin sorunlara herhangi bir çözüm getiremeyecektir. Müşrik insanı, Allah Teâlâ’ya ortak koşmaya sürükleyen gizli neden, onun ruh derinliklerine yerleşmiş olan bu soruna çözüm arayışıdır. Bu arayış, korku ile karışık bir nevroz olarak onun bütün hayatını etkisi altına alır.
Müşrik insanın bütün sorunları hemen hemen bu noktada odaklaşmaktadır. Onun içindir ki münafıktan farklı olarak Allah'a ortak koştuğu putuna ısrarla yapışır durur. Şartlar ne olursa olsun müşrik insan mutlaka kendine bir put bulmaya çalışır. Bu put ya insandır, ya hayvandır, ya bitkidir, ya da bir kayadır... Önemli olan bir şeylere tapınmak ve biraz da böyle teselli olmaktır. Ancak elleriyle dokunamayacağı, gözleriyle bir saltanat tahtı üzerinde seyredemeyeceği, tam karşısına dikilip saygı duruşunda bulunamayacağı, en azından -ölmüş olsa bile - mezarına bir çelenk sunamayacağı kocaman (!) bir tanrıdan başkasını da bir türlü havsalasına sığdıramaz. Dolayısıyladır ki Allah Teâlâ bu basit tiplerin halet-i ruhiyesini, onların yaşadıkları korku ve panikle açıklamaktadır.
«Herhangi bir otorite olarak indirmediği şeyleri, Allah'a ortak koşanların yüreklerine korku salacağız !..[5]
Gerçekten de öyle değil mi ? Cılız ve çelimsiz bir mü’min onlara: «Gelin, sizi duymayan bu taşlara tapmayın, Allah'a kulluk edin.» dediği zaman korkularından paniğe kapılmıyorlar mı ? Korkunç büyüklükteki güçlere, ordulara ve silâhlara sahip oldukları halde cılız bir insanın üzerine atılıp onu hemen oracıkta linç etmek istemeleri bu panik ve korkudan ileri gelmiyor mu ?!
Evet gerçekten müşrik insan korkaktır. Onun bu bozuk psikolojisi hiçbir devirde değişmemiştir. Bırakın eski çağların karanlıkları içinde bocalayan nesillerini, yıllarca okumuş, -sözde - geniş kültür almış, dünyayı gezmiş, birkaç yabancı dil bilen günümüzün entellektüel müşriklerine bile öğütlerde bulunmayı göze alabilen mü’minlerin uğradığı akibetler, müşrik insanın çağlar boyu değişmeyen bu bunalımlarını, bu korkularını ortaya sermek bakımından ibret vericidir.
Kur’ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor.
Evet, gerçekten müşrikler fanatik ve kincidirler. Çünkü şirk, insanı âdetâ insanlıktan sıyırıp çıkarmakta, onun dengelerini bozmakta, muhakeme mekânizmalarını hasara uğratmakta ve onu tıpkı pisliğinde boncuk arayan bir piskopat haline getirmektedir. Bu yüzden müşrik insan, devamlı surette iç deprasyonlar bunalımlar halüsinasyonlar yaşamaktadır; Kıskanç, geçimsiz ve kindardır. Beyninin hücrelerine kadar bütün iç dünyası şirk pislikleriyle kirletildiği içindir ki müşrik bir insanla, evrensel bir gerçeği oturup tartışmak hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü âdetâ örümcek dolu kafası ve zihnindeki kokuşmuş düşünceler onun uzak ufuklara doğru bakmasına daima engeldir. Bu yüzden de müşrik insan çağdışıdır ve fanatiktir; Hiçbir yenilik, hiçbir reform ve hiçbir uygarlık onun mantık duvarlarını kolay kolay delemez. Onun bütün dünyası tanrılaştırdığı faninin mitolojik kimliğiyle meşguldur. Yaşam onun için törenlerden, çelenklerden, saygı duruşlarından, kahramanlık marşlarından, ayinlerden, türbelerden, mezarlardan, erenlerden başka bir şey değildir. Hülasa müşrik insanın içsel hayatı, şeytanların, içinde dans ettiği karanlık bir dehliz gibidir. Çünkü yüce tevhid inancını algılayabilecek berrak bir iç dünyaya sahip değildir.
Dolayısıyla peygamberlere kafa tutan eski çağların müşrikleri hangi karanlık kafalara sahip idiyseler, gerek günümüzün mistikleri (yani tarikatçılar), gerekse modern putçular, aynı karanlık kafalara sahiptirler; Tutucu, kaba ve saldırgandırlar. Sebebine gelince, tutundukları inanç ve düşünce hurdalığı bilimselcilikten ya da mitolojiden öte hiçbir anlam taşımaz. Aynı zamanda birer şirk kaynağı olan geçmiş çağların tasavvufu ve çeşitli felsefeleri ile modern çağın pozitivizmi, rasyonalizmi, Darwinizmi ve laisizmi, «Allah gerçeği» karşısındaki tutumları bakımından birbirinden farksızdırlar.
Müşriklerin kinci olduklarını, mü’minlere karşı düşmanlık duygularıyla dolu olduklarını Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde haber vermektedir.
Burada öncelikle söylemek gerekir ki mü’minlere karşı içleri kin ateşiyle alev alev yanan iki topluluk vardır. Bunlar yahudiler ve müşriklerdir. Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:
«Gerçekten de göreceksin ki insanlar arasında mü’minlere karşı en çok düşmanlık güdenler yahudiler ve Allah'a ortak koşanlardır.» [6]
Müşriklerin bu âyette, yahudilerle beraber
söz konusu edilmeleri çok ilginçtir ve mucizevî bir Kur'ân gerçeğidir. Onların
da aynen yahudiler gibi mü’minlere karşı en şiddetli düşmanlık duygularıyla
dolu olduğu, o kadar büyük bir
Vaktiyle Mekke'li müşriklerin, Hz. Peygamber'i ortadan kaldırmak ve yeni İslâm Devleti'ni daha beşiğindeyken boğmak için Medine'li Beni Kurayza ve Beni'n-Nadıyr yahudilerinden nasıl yardım aldıkları ve iki kitlenin nasıl gizli aşikar işbirliği içinde oldukları, bir tarih gerçeğidir. Ne ilginçtir ki yahudinin Müslümana karşı olan ezeli düşmanlığı, tarihin her döneminde müşriklerin desteğini bulmuş, müşrikler de Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldıkları her defasında yahudilerin yardımına nail olmuşlardır. Çağlarüstü ilâhî mesaj bunun âdetâ her zaman böyle olacağını haber vererek mü’minleri uyarmaktadır:
«Ehl-i Kitap'dan bazı kâfirler ve putçular da, rabbiniz tarafından size bir iyilik yapılmasını istemezler.» [7]
Kur’ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların,
mü’min çocuklarına ne diyor:
Kur’ân-ı Kerîm, hiç
kuşkusuz Allah Teâlâ'nın, insanlığa en son ve en yüce mesajıdır. İnsanı
terbiye edici, düşündürücü ve evrensel değerlerle yönlendirici yüce
kelâmıdır. Bu nitelikleriyle elbette ki din farkından sebep, çocuğu anne ve
babasına karşı seküler yaşamdaki ilişkilerinde saptırmadan
Çocuğun anne ve babasıyla olan dünyevi ilişkileri bir ahlâk konusudur. İmânî meseleye gelince Allah Teâlâ ona bu noktada şunları emretmektedir:
«Eğer onlar, bilemediğin bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa onlara boyun eğme ! -Ancak - onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy.» [8]
Bu harika ahlâk müeyyidesini, dünyanın hiçbir yasasında bulmak mümkün değildir. Evet, mü’min çocuk, bu yüce düstûra uyarak anne ve babasıyla, (müşrik bile olsalar) şu birkaç günlük geçici dünya hayatında iyi geçinmeye çalışacak, fakat Allah'a şirk koşma noktasında zorlanacak olursa (ebedî bir hüsrana uğramamak için) onlara asla boyun eğmeyecektir! Ne ilginçtir ki böylesine zorlu bir sınav vermek durumunda kalmış nice mü’min gençlerin müşrik anne ve babaları -nadir istisnalar hariç - bu yüce ruhlu çocuklarından hiçbir ders ve ibret alma soyluluğunu gösterememişlerdir. Aksine İmân etmiş olan çocuklarına akla ve hayale sığmayan her türlü insanlık dışı muameleleri revâ görmüş müşrik anne ve babaların sayıları da az değildir.
Kur’ân-ı Kerîm, çok açık bir ifade ile: "MÜŞRİKLER SIRF PİSLİKTİR !" diyor.
Evet Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm'de, Tevbe Sûresi'nin yirmisekizinci âyet-i kerîmesi'nde müşrikleri aynen şöyle nitelemektedir:
«Ey inananlar ! Allah'a ortak koşanlar, sırf pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid'ül-Haram'a yaklaşmasınlar. »
Müşriklerin Mescid'ül-Haram'a yaklaştırılmaması meselesi geniş anlamda bir fıkıh konusudur; Dar anlamda da İslâm Siyaset Hukuku konusudur. Ancak bu nokta, her bakımdan onların pislik olduğu gerçeği ile ilişkilidir. Bu nedenle pek fazla dolaylı olmayan bir ilgiyle aynı zamanda imânî bir sorun olarak akâid ilminin de konusudur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm'e bir bütün olarak inanmış olan herkes (yani her mü’min kişi), müşrik insanın bir pislik olduğuna inanmak zorundadır. Öyle ise çağımız şartlarında her gün bir sürü müşrik ile yüzyüze gelmek durumunda olan biz mü’minler onların birer pislik olduğuna inandığımız halde acaba nasıl davranmalıyız? Bu soru her mü’mini çok yakından ilgilendirmektedir!
Bilindiği üzere İslâm'da amel: İnanılan şeyin eyleme dönüştürülmesi, eylemsel biçimde uygulanması demektir. [9] Ancak inanılan şeyin, her zaman eyleme dönüştürülmesi, (usul bakımından) çeşitli nedenlerle gerekli, ya da zorunlu olmayabilir; mümkün de olmayabilir. Şu var ki kural olarak: Bir şeye inanmakla, mü’min kişi için, (yerine göre) iki farklı durumdan mutlaka biri söz konusu olur.
Bunlardan biri: İnanılan şeyin (belli süre için) sırf vicdânî bir mesele olmakla sınırlı kalmasıdır ki onun eyleme dönüştürülmesi bu durumda gerekli ve zorunlu değildir. Belki mümkün de değildir. [10]
Diğeri ise: İnanılan şeyin zorunlu olarak eyleme dönüştürülmesi hâlidir. Bu durumda kaldığınız zaman, konu artık sizden başkalarını da kapsayacak kadar genişlemiş demektir.
İşte putçuların pislik olduğuna inanma olayında mü’min kişinin zaman zaman yaşayacağı durum budur. Binaenaleyh bir mü’min, müşrik kişinin pislik olduğuna (herhangi bir nedenle) yalnızca inanmak durumunda olduğu sürece konu çok sınırlıdır. Ancak bir putçu ile yüzyüze gelir, onun doğrudan muhatabı durumunda kalır ve özellikle birtakım teklifleriyle karşı karşıya kalırsa herhalde konu çok daha farklı bir boyut kazanır. [11]
Mü’minin, müşrik insana karşı tavrının nasıl olması gerektiği ve genel anlamda mü’min-müşrik ilişkileri - yukarıda da işaret edildiği gibi - bir fıkıh konusudur. İmânî bir mesele olan mü’minin müşrik hakkındaki düşünce ve kanaati de elbette ki Kur'ân'ın belirlediği gibi olmalıdır[12]
Müşrik insan esasen her haliyle ve hemen bütün eylemleriyle mü’min insanı aşağılayıcıdır. Çünkü mü’minin tevhid inancını her sözü ile yalanlayıcıdır. Bütün söz, tavır ve hareketleriyle evrensel gerçekleri red ve inkâr edicidir. Onun için Allah Teâlâ müşriklere karşı bazı müeyyideler koymuştur. Örneğin onların Mescid'ül-Haram'a girmelerini, [13] aynı zamanda mü’minlerin onlarla evlilik yapmasını yasaklamıştır. [14] Bu yasaklar ise mü’min kişinin müşrikten uzak durmasını, ona karşı tedbirli olmasını ve onunla asla dostluk kurmamasını gerektirmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, mü’min kişiye açıkça: «(...) Ortak koşanlardan yüz çevir.» [15] buyurmaktadır.
Ayrıca, Allah Teâlâ'nın müşrikleri nasıl değerlendirdiğini, onlar hakkındaki kesin hükümlerinin ne olduğunu şu âyetlerden gâyet açık bir şekilde anlamak mümkündür:
«Bu, en büyük hac günü, Allah'ın ve Elçisi'nin insanlara bir açıklamasıdır: Allah ve Elçisi'nin putçulardan ilişkisi kesilmiştir ! » [16]
«Akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları belirdikten sonra putçuların afedilmesini dilemek ne peygamberin, ne de mü’minlerin yapacağı bir iştir.» [17]
«Kitap ehlinden ve putçulardan olan kâfirler sürekli olarak cehennem ateşindedirler. Onlar bütün insanlığın en şerlileridirler. » [18]
Gerçeği ifade etmek gerekirse temelde bunların hepsi de Allah'ı bulma arayışı içinde yollarını kaybetmiş, çarpık inanış ve düşüncelerin zavallı kurbanlarıdır. Çünkü ne şirk tamamen Allah'ı inkâr etmek demektir, ne de müşrik insan ateist demektir.
Aslında Yüce Allah'ın varlığı, İnsanın fıtratına âdetâ bir mühür gibi kazınmıştır. Ancak bu ezelî mühür çeşitli nedenlerle bazı insanların ruhlarında bulanık bir iz olarak yansır. Tabir caizse şirk, işte bu silik ve bulanık yansımadır.
[1]. Mazdek (veya Mazdak) Temelde sınıf farklarına karşı çıkan biridir. Eski İran'da Yoksul üreticilerin mutlu sınıfa karşı kabaran düşmanlık duygularını kullandı. Fanatik ateş rahiplerine karşı çıkarak Mecûsîliğin öğretilerinde radikal değişiklikler yapmaya çalıştı. Ancak rijit ibahiyeci düşüncelerinden dolayı Sasanî Kralı Hüsrev Anuşirevan tarafından yaklaşık M. 530 yıllarında idam edildi.
[2]. Miladi 487 de doğan Zerdüşt'ün Mecûsîliği yeniden tevhid inancına oturtmak istediğini ileri sürenler vardır. Bu teze göre O, kâinatın esas yaratıcısının, iyilik ilâhı (Hürmüz) olduğuna inanıyordu. Karşılıklı mücadele eden güçlerin ise iki tanrı değil, bilakis iyilik ve kötülük duygusu olduğunu söylüyordu. Bu tez eğer doğru ise Mecûsîliğin de diğer tüm insanlık dinleri gibi temelde vahye dayanan bir tevhid dininden saparak bu şekillere girdiği ve zaman zaman gerçeği idrak eden şahsiyetler tarafından aslına döndürülmek istendiği tarihin bir tekerrürü olarak ortaya çıkar.
Ne varki Hürmüz'ün, sözde sapık kardeşi olan Ahrimân'la savaştığı inancını Zerdüşt'e dayandıranların açıklamaları bu şahsın, gerçek tevhid yolunda olmadığını göstermektedir. Doğrusunu ise ancak Allah Teâlâ bilir.
[3]. Son yıllarda siyasi kavgalara konu olan Nevruz ateşlerinin yakılması, zor kullanılarak önlenemeyince, aynen Zerdüşistler gibi müşrik olan ırkçı kökten putçular, bu direniş karşısında geri adım atarak onlar da Nevruzu kutlamaya başladılar. Ancak bu spekülasyon hiç de işe yaramadı. Aslında tarihteki en büyük ortak değerleri olan İslâm'a ve tevhid inancına yeniden sarılarak bu iki müşrik topluluk tekrar kucaklaşabilirlerdi. Çünkü her iki tarafın da geçmişinde bu güzel ve değerli miras vardır. Ancak her iki sapık kamp da şirkte ısrar edince Allah Teâlâ onları kanlı bir fitne ile birbirine musallat ederek mü’min topluluğu onların şerrinden korudu. «(...) Eğer Allah insanların bir kısmını, diğer bir kısmı aracılığıyla defetmemiş olsaydı elbetteki dünyanın düzeni bozulurdu.» (Kur’ân-ı Kerîm 2/251)
[4]. Kur’ân-ı Kerîm 3/151
[5]. Kur’ân-ı Kerîm 3/151
[6]. Kur’ân-ı Kerîm 5/82
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 2/105
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 31/15
[9]. Bk. İmân-amel ilişkisi
[10]. Bu durum için, (yerine göre) üç neden söz konusudur : Sarâhat, zarûret, mâni'. Çünkü kişinin inandığı şey, ya başkası tarafından gerçekleştirilmiştir ve uygulama halindedir; Ya bir mazeretten sebep ertelenmektedir; Veya çetin bir engelden dolayı hayata geçirilememektedir.
[11]. Bk. İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü.
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 2/221, 6/121, 9/6, 9/17, 9/113, 15/94
[13]. Kur’ân-ı Kerîm 9/28
[14]. Kur’ân-ı Kerîm 2/221
[15]. Kur’ân-ı Kerîm 6/106
[16]. Kur’ân-ı Kerîm 9/3
[17]. Kur’ân-ı Kerîm 9/113
[18]. Kur’ân-ı Kerîm 98/6
İslami Okul Okulların En Önemlisi