ZENDEKA (Zındıklık) KAVRAMI - Islamdainanc - 16. Sayfa
ZENDEKA (Zındıklık) KAVRAMI
«Zındık» Kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı:
«Sapık, dinsiz ya da dine hile karıştıran» anlamında kullanılan bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm'de geçmemektedir. Buna karşın, daha önce de açıklandığı üzere «kâfir», «müşrik» ve «münâfık» kelimeleri Kur’ân-ı Kerîm'de defalarca kullanılmıştır. Dolayısıyla kâfir, müşrik ve münâfık sözcüklerinin, gerçek anlamını, doğrudan Kur’ân-ı Kerîm'den öğreniyoruz. Halbuki «zındık» kelimesinin ne demek olduğunu, ancak düşünce ve yorumlarını bu sözcükle açıklayan kimselere göre anlamaya çalışıyoruz.
Şu varki zındıklık, esasen küfür ya da şirk sayılabilecek belli suçlar kapsamına girdiği için Kur'ân'ın diline yabancı olsa da bu sözcüğün Kur’ân-ı Kerîm'deki amaçlarla kullanılması yadırganamaz. Çünkü bu kelimenin bir terim olarak kullanımı, Kur’ân-ı Kerîm'in herhangi bir anlamını çarpıtmak ve değişik yorumlamak gibi spekülatif amaçlara dayanmamakta, tam tersine Kur’ân-ı Kerîm'i spekülatif amaçlarla yorumlayan ya da Kur'ân gerçeklerini inkâr eden kimseleri nitelemek amacıyla kullanılmaktadır. Nitekim Kur'ân gerçeklerinin daha rahat anlaşılabilmesi için fıkıh, hadis, tefsir ve akâid gibi ilimlerde eser verenler, Kur’ân-ı Kerîm'de hiç de geçmeyen bir çok terimler kullanmışlardır.
Örneğin fıkhın konusu olan ef'âl-i mükellefin'den «mübah», hadis ilminin konusu olan «rivâyet», tecvid ilminin konusu olan «idğam» terimlerinin kökleri bile Kur’ân-ı Kerîm'de bulunmamaktadır.
Zındıklık demek olan «zendeka» kelimesi, aslında «farsça zendekerd deyiminin Arapçalaştırılmışıdır. Bu deyim, eski Pers ilerigelenlerinin peygamber (dedik) leri Zerdüşt'e ait Avesta adlı kitabı, metnine aykırı yorumlayanlar ve varlık âleminin ebedî olduğuna inananlar için kullanılırdı. Bu nedenle Milâdi üçüncü yüzyılda Mani'nin yaymaya çalıştığı din olan Manehizm'e zındıklık denildi. Keza Milâdi beşinci yüzyılda Mazdek'in davet ettiği din olan Mazdehizm'e yine zındıklık denildi. Ondan sonra bu kavram, gerçek şirksiz dini inkâr eden her dinsiz ve her günahkâr fesatçıyı kapsayacak şekilde geniş bir anlam kazandı.»
«İlk Abbasi Dönemiinde aralarında İbn'ül-Mukafa'ın da bulunduğu zındıklığın birçok elebaşısı öldürülmüştür. »[1]
Zındık Sözcüğü İslâm Tarihinde iİk Defa Ne Zaman Kullanıldı
Abbasi Devleti'nin ilk dönem saray katiplerinden olan Abdullah b. Mukaffa'ın, zındıklıkla suçlandığı birçok kaynaklarda geçmektedir. Bu şahıs, Hicri 142 de öldürüldüğüne göre İslâm tarihinin hemen hemen ilk başlarından beri bu sözcüğün kullanılmakta olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca inancını başkalarına bulaştırmaya kalkışmayan hemen her türlü kâfirin, İslâm Toprakları'ında özgürce yaşayabilmiş olmasına karşın zındık insanın yaşatılmadığı da yine bu tarihi gerçekten anlaşılmaktadır.
«İçinde zındıklık namına birşey bulunup da İbn'ül-Mukafa'a, ya da Beşşar b. Burd'a dayanmayan hiçbir kitap görmedim.»[2] sözleri üçüncü Abbasi Halifesi El-Mehdî b. Ebucafer'e aittir. Görüldüğü üzere El-Mehdî, bu sözleri o kadar rahat ve yorumsuz kullanmaktadır ki daha önceden beri bu deyimin kullanıldığı izlenimini vermektedir.
Özellikle felsefe, kelâm ve akâid konularında eser vermiş İmam Gazalî gibi âlimlerin hemen hepsi bu terimi yaklaşık anlamlarda kullanmışlardır.[3] Nitekim ünlü Vefeyatu’l-Ayân ansiklopedisinin yazarı İbn. Khallikân, Filozof İbn'ür-Ravendi'nin biyografisinde, bu şahsın zındık olduğuna ilişkin hiçbir şey söylemediği için tepki almıştır.[4]
«Zındıklık» Sözcüğüne yüklenen farklı anlamlar
Yukarıda da açıklandığı üzere İslâm Tarihi'nin ilk başlarında özellikle Allah'a, kıyamet gününe ve âhiret hayatına inanmayanlara zındık denirdi. Bu yorumun, birkaç asır kadar devam ettiğini söylemek mümkündür. Zındıklık deyiminin o zamanlarda hangi anlamda kullanıldığını saptayabilmek açısından Gazalî'nin aşağıdaki sözleri dikkate değer. İmam Gazâlî, filozofları üç kısma ayırarak şunları kaydetmektedir:
«Birinci Sınıf: Dehrîdirler. Bunlar en eski filozoflardır. Her şeye gücü yeten ve her şeyi yöneten yaratıcıyı inkâr etmiş, kâinâtın hiçbir yaratıcı olmaksızın kendi kendine öteden beri var olduğunu; sonsuza kadar da böyle sürüp gideceğini ileri sürmüşlerdir ki işte bunlar zındıktırlar.»[5]
Öyle anlaşılıyor ki eski dinlerin inanışlarını İslâm'a karıştıranlara, daha sonraları zındık demek adet haline gelmiştir. Ancak bu sözcüğe yüklenen, gerek eski anlam, gerekse sonraki anlam, zındıklığın herhalde kâfirlik olduğunu ortaya koymaktadır. Şu varki son anlamıyla zındık durumunda olan kâfir, kendini İslâm’ın dışında saymamakla birlikte, İslâm'ın ya temel değerlerinden birini inkâr ederek, ya da İslâm'a ait değerleri yabancı dinlerin öğretileriyle sentezleyerek vicdanında ayrı bir imân tasavvuru oluşturmaktadır.
Bundan dolayıdır ki felsefi ve mistik yaklaşımlarla Kur'ân gerçeklerini yorumlayanlara öteden beri zındık denmiş ve bu yüzden çıkan olaylar «medrese-tekke kavgaları» olarak tarihe geçmiştir.[6]
İslâm Dünyasında Zındıklık Nasıl Başladı, Nasıl Gelişti
Özellikle eski dinlere ait küfrî inanışların İslâm'a karıştırılması ya da felsefi ve mistik yorumlarla İslâmî değerlerin dejenere edilmesi şeklinde ortaya çıkan zındıklık epeyce eski bir geçmişe sahiptir.
Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerîm'in çizgisinden sapmalar ilk kez Hz. Peygamber (sav) in vefatından yaklaşık kırk yıl sonra yönetim alanında kendini göstermiştir. Bunu, hicretten ikiyüz yıl kadar sonra inanç alanındaki açık tartışmalar izlemiştir.
Abbasi Devleti'nin, yedinci halifesi olan el-Me'mûn, zihinleri karıştıran bir tez ortaya attı. O'na göre «Kur'ân yaratıktı.» Halbuki Müslümanlar vahyin, «İlâhî kelâm» olduğuna, yani Allah'ın ezelî ve ebedî sıfatı olduğuna inanıyorlardı. Tarihlerde uzunca anlatılan bu olay, İslâm Dünyası'nda yankı uyandıran ilk büyük zındıklık örneği sayılır.
Unutmamak gerekir ki zındıklık daima dış kaynaklardan gelmiştir. Bu açıdan konuya eğilecek olursak özellikle iki çevreyi zındıklığın potensiyeli olarak görmemiz mümkündür.
Bunlardan biri: Vaktiyle herhangi bir dinin bağlısıyken özellikle hiçbir baskı görmeden sırf kendi araştırmaları ve arayışları sonucu Müslüman olmuş ve kendi imkânlarıyla İslâm'ı öğrenmeye çalıştıkları için de genellikle şirkin ve küfrün virüslerinden tamamen arınamamış olan topluluklardır.
İkinci grup ise, bilgisizlik, fıtrî yeteneksizlik, merak, özenti, ya da ruhsal saplantılar nedeniyle İslâm'ı, gerçek kimliği içinde birtürlü hazmedemediklerinden O'nu felsefi ve mistik kaynaklarda aramaya çalışan insanlardır.
Bunu, gittikçe gelişen ve birbirini tamamlayan uygarlıkların, insanoğlunun ufkunu genişlettiği, için birçeşit zorunlu bir düşünce evrimi olarak görmek son derece yanlıştır. Çünkü Kur'ân'ın temel ve evrensel gerçekleri, tarihin her döneminde hiçbir yoruma ihtiyaç duymadan, aynı zamanda hem bilgisiz insanı, hem aydın insanı doyuma ulaştırabilme gücünü ortaya koymuştur.
Zındıklığın başlayıp gelişmesinde elbetteki çeşitli nedenler vardır. Bunlardan özellikle üçü çok önemlidir ve her üçü de birbirlerini etkilemişlerdir.
Bunlardan birincisi: İslâm Tarihi'nin, ilk ve en büyük fitnesi olan Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle birlikte patlak veren siyasi kargaşa ortamında başlayıp çok sonraları farklı içerikler kazanan görüşlerdir.
Nedenlerden ikincisi: İslâm Ülkesi'nin sınırları fetihlerle genişledikçe dalgalar halinde İslâm'a giren yabancıların taşıdığı şirk ve küfür kalıntılarıdır. Bu toplulukların, eski inançlarının tümünden arınmış olduklarına inanmak safdillik olur.
Üçüncü neden ise: Yunan felsefesinin Arapçaya çevirilmesinden sonra ortaya çıkan yorumdur.
Bu üç faktörden birincisine baktığımızda Hz. Osman'ın şehid edilmesi üzerine Müslümanların üç kampa ayrıldığını görüyoruz. Bunlar Şiîler, hariciler ve zâhidlerdir. İmânın temel konularında bu üç kamp arasında ilk önceleri hiçbir ayrılık yoktu. Gerek Hz. Ali'nin kanını akıtan azılı düşmanları, (hariciler), gerek O'nun uğrunda canlarını feda eden ilk (ılımlı) Şiîler, gerekse kabuklarına çekilip kendilerini tamamen ibadete veren ilk zâhidler,[7] imân konusunda birlik içinde idiler. Kur’ân-ı Kerîm'in temel gerçekleri noktasında ve özellikle Allah, melekler, peygamberler, kitaplar, kıyamet, âhiret, kaza ve kader konularında farklı değil, aynı şeylere inanıyorlardı. Ne varki bu her üç kampın farklı ve birbirlerine aykırı olan siyasi eğilimleri ve dünya görüşleri zaman içinde sonraki nesillerin imânını etkilemeye başladı. Asırlar geçtikçe içinde bulundukları İslâm çemberinin dışına her gün biraz daha kayarak (yani gittikçe zındıklaşarak) sonunda bağımsız birer din haline geldiler.
Örneğin, büyük ihtimalle daha fazla Müslüman kanı akmasına engel olmak istediği için Muaviye karşısında fazla direnmeyen Hz. Ali'yi bile Kur'ân'a ihanetle suçlacak kadar Kur'ân'a bağlı olduklarını (!) ortaya koyan ve bu yüzden O'nu şehid eden haricilerin, çok sonraki uzantıları zındıklaşarak İslâm'dan koptular. Aynı zamanda her tarafta terör fırtınası estiren bir cinâyet şebekesi haline geldiler. Bunlardan özellikle Acrûdiler (el-Acaride) ve Meymûniler adındaki iki grubun zındık kâfir oldukları konusunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedirler.[8]
Keza Hz.
Ali'nin taraftarları olarak ünlenen ilk Şiîler aynen Hz. Ali ve diğer sahâbîler gibi başlangıçta Kur’ân-ı Kerîm'e bağlı
oldukları halde bir zaman geldi ki İsmailîler,
Dürzîler ve Nusayrîler gibi
çeşitli batınî kamplar adı altında gittikçe zındıklaşarak İslâm'dan koptular.
Bu fraksiyonlara ait inanış ve yorum şekilleri daha sonra bağımsız birer din
kimliğine büründü. Mazdeist bir
kökenden gelen ve Hz. Ali'yi sembol
edinen Anadolu Râfızıyları da bu
Üçüncü kamp olan ilk zâhidlere gelince, vaktiyle bunların arasında Süfyan es-Sevrî, Abdullah b. Mübarek, Fudayl b. İyad, Büşr el-Hâfi, Seriyy es-Sakatıy, Haris el-Muhasibî ve Sehl b. Abdillah et-Tüsterî gibi bazıları fazilet, vera' ve takvâda örnek gösterilmiş şahsiyetler vardı. Her şeye rağmen Kur'ân'ın çizdiği sınırlarda kalarak zâhidâne bir yaşam biçimi seçtikleri ve dönemin siyasi kavgaları dışında kaldıkları için ünlendiler. Zâten bu kampın oluşmasını o günün şartları içinde aramak gerekir. Çünkü o dönemin Şiî-Haricî kavgalarından usanan ve bir kenara çekilmekte selâmeti arayan bir avuç sessiz, sedasız insan vardı ki işte bu zâhidler onlardır.
Tasavvufu ilk başlatanların bu kuşak olduğunu ileri sürenlere rağmen, bunlar «sûfî» değil, bilakis «zâhid» olarak tanınıyorlardı. Her ne kadar onlardan bazılarına ve bir sonraki kuşak zâhidlerine sûfî denilmiş ise de sufiliğin o gün için kavram olarak taşıdığı anlam, ancak zühd ile açıklanabilirdi. Zühd ise: Dünyadan el etek çekmek, harama bulaşmak korkusundan helâlin en azıyla yetinmek demektir.
Tekrar etmek gerekir ki «zühd» ve «takvâ»'yı tasavvuf kavramıyla hiçbir zaman karıştırmamak gerekir. Ne varki kaynağı yabancı olan mistisizm (yani tasavvuf) daima İslâm'ın orijinal bir kurumu olan zühd ve takvâ anlamında kullanılmıştır ki zındıklığın hemen bütün spekülasyonları, tarih boyunca bu iki şeyin birbirine karıştırılmasıyla yapılmıştır.
Haricilik akımı, sertliğinin ve ilkelliğinin kurbanı olarak tarih sahnesinden erken silinince bu akımın devamı olan zındıklık fraksiyonları da hemen hemen aynı sonuca uğramışlardır. Dolayısıyla İslâm Tarihinde baştan beri sapkın inançların esasen iki isim altında başlayıp geliştiğini söyleyebiliriz.
•Bunlardan ilki Şiîlik'tir ki Milâdın dokuzuncu yüzyılında patlak veren Karmatîlik isyanı ile Milâdın onuncu yüzyılında bir yeraltı örgütü olarak faaliyet gösteren İhvânüssafa Tarikat'ı gibi ilk devrimci-batınî zındıklık akımları bu kaynaktan beslenmişlerdir.
•İkinci isim de mistisizmdir. Bu kanaldan başlayan ve gelişen zındıklık ise, -Şiî kökenli batınî fraksiyonlardan farklı olarak - daima Müslüman çoğunluk arasında birtakım «Sünnî tarikatlar» adı altında devam etme imkânını bulmuştur. Bunun sebebini, söz konusu örgütlerin, aldatıcı dış görünüşleriyle kitaba ve sünnete aykırı bir nitelik sergilemediklerinde aramak gerekir. Bu bakımdan Müslümanların kuşku duymalarına büyük ölçüde neden olmamış, hatta zaman zaman İslâm âlimlerinin bu tarikatlara karşı uyanık bulunulması yolunda yaptıkları uyarılar, genelin pek dikkatini de çekmemiştir. Üstelik bu uyarılar, tarikatlara sempati duyan, İslâm'ın özünden uzak, yarıaydın bazı Müslümansıların tepkilerine bile neden olmuştur.
Onun içindir ki zındıklık, tasavvuf aracılığıyla ve nefis terbiyesi adı altında, genelde tepki almadan Müslümanlara daha kolay bulaşma imkânını bulmuş, Müslümanların muhitlerinde Şiî kökenli fraksiyonların aksine rahatça yayılabilmiş ve tutunmuştur. Zındıklığın birer faal üyesi olan sûfilerle yukarıda sözü edilen zâhidler arasında yakın bir ilişki bulmak çok güçtür. Ne varki Tasavvufçular, tarihin her döneminde bu şahsiyetlerden daima söz etmiş, «onların kerâmet ve menkıbelerini» kuşaktan kuşağa naklederek -sözde - bu zâhidlerle aynı kanaat ve inanca sahip oldukları izlenimini uyandırmaya çalışmışlardır. Uydurulan bu hayalî ilişkiler, zındıklığın zaman içinde çeşitli içerikler kazanarak gelişip devam etmesinde âdetâ bir maya etkisi yapmıştır. Onun için zındıklık sürecinin ilk zâhidlerle başladığını söylemek mümkün değilse de bu eğilimin, onlardan hemen sonra ve onların zâhitçe yaşam biçimlerinin bir esinlenmesi olarak ortaya çıktığı söylenebilir.
Yoksa ilk zâhidler yüzyıllar sonra oluşan tarikat protokollerinden, çeşitli merasim ve âyinlerinden, giyim kuşam biçimlerinden ve çetrefil simgelerinden hiç de haberdar değillerdi. Örneğin Süfyanu’s-Sevrî, Abdullah b. Mübarek, Fudayl b. İyâd, Ma'rûfu’l-Karkhî, Buşru’l-Hâfî, Seriyyu’s-Sakatıy, Sehl b. Abdillah et-Tüsteri ve Cüneydu’l-Bağdâdî gibi ilk zâhidlerden hangi biri «Râbıta» yı biliyor, «Hatm-i huwâcegân» âyini düzenliyor, «sikke» giyiyor, «Kudûm» çalıyor ve «Vahdet-i vücud» dan bahsediyordu? Bu insanların, söz konusu âyinlerden, tarikat üniformalarından, sembol ve doktrinlerinden elbetteki haberleri yoktu. Ancak bunlar, İslâm’ın onaylamadığı mistik eğilimlerden tamamen mi uzak idiler ? İşte burası tartışılır.
Elbetteki bunların arasında Abdullah b. Mübarek gibi vera' takvâ, cesaret ve yetkinliğiyle haklı olarak ünlenmiş, halifenin ve âlimlerin saygısını kazanmış şahsiyetler vardı. Buna karşın aralarında İmam Hanbeli'nin hiç yüz vermediği Haris el-Muhasibî de vardı.[9] Gerçi Müslümanlar bu ilk zâhidleri genellikle rahmetle anmışlardır. Ne varki onların dünyadan el etek çekmiş olarak seçtikleri yaşam biçimi çok sonraları ortaya çıkan zındıklar için daima ilham kaynağı oldu.
Kur’ân-ı Kerîm'in çizgisinden çok belirgin şekilde sapmanın nedenlerini, daha sonraları yaşanan olayların ve gelişmelerin içinde aramak gerekir. Bunlar şu şekilde açıklanabilir:
İslâm’ın ilk fetihlerinin gerçekleştiği dönemde ve çok kısa bir zaman dilimi içinde milyonlarca Mecûsî, Manihist, Mazdekist, Şamanist, Zerdüşist, Budist ve Hıristiyan Müslüman oldular. Bu yeni Müslümanların hayatında zındıklığın bolca malzemeleri zâten vardı. Dolayısıyla zındıklığın ilk filiz verdiği ve yayıldığı yerler hiç kuşkusuz İran, Maverâünnehr, Sind, Horasan, Afganistan ve Türkistan'dır. Buralarda ve özellikle Abbasiler'in orta döneminden itibaren olgunlaşan sapkın inançlar daha sonraları ülkenin içlerine doğru taşınıyordu. Devletin, merkezden uzak olan bu bölgeler üzerindeki denetimi zayıflamıştı. Onun için devlet otoritesi yerine imâni değerlerin bekçiliğini âlimler yapıyor, sapkın akımlara karşı onlar mücadele veriyorlardı.
Nitekim genelde kelâm ve akâid ilimlerinde önemli eserler veren Ebumansur Matürîdî, Ömer Nesefî, Fahrüddin-i Râzî ve Sadüddin Teftazânî gibi ünlü isimlerin bu bölgelerde yetişmiş olmaları, Müslümanların zındıklık akımlarına karşı daha çok nerelerde yoğun mücadeleler verdiklerini göstermektedir. Ancak o günden bu güne zındıklık öyle dehşetli bir evrim geçirmiştir ki çağımızın tasavvuf anlayışı, örneğin XI inci yüzyıl tasavvuf anlayışının yanında tamamen ayrı bir din kimliğini kazanmıştır. En azından şu kadarını söyleyebiliriz ki mistikçilerin: «pirlerimiz ve ulu efendilerimiz» dedikleri şahıslardan örneğin Ebuali Farmedi'nin, asırlar sonraki sofular gibi «râbıta» yaptığına, «Hatm-i huwâcegân âyini» düzenlediğine, avucuna çakıl taşları alarak zikir yaptığına ilişkin bir belge, hatta bir tek kelime bile bulmak mümkün değildir. Ama zındıklık günümüzde öyle korkunç bir mekânizma geliştirmiştir ki Eğer Hz. Ebubekr'in bile bir nakşibendi olduğunu belgelemek isterlerse bunu yapmayı göze almaktan asla çekinmezler !
Bilindiği üzere illegel faaliyetler, yasaklı ve maksatlı işler, toplum içinde varlıklarını sürdürebilmek, hedeflerine ulaşmak ve geniş çevreler edinmek için her şeyden önce meşru ve haklı gerekçelere dayanmak zorundadırlar. Onun için bu tür faaliyet odakları daima özel yöntemler ve teknikler kullanırlar. İşte zındıklık odakları da aynen böyle yapmış ve meşru gözükmek için tarih boyunca küfrün virüs ve mikroplarını İslâm’ın güzel ve orijinal malzemeleriyle kaplayarak ancak pazarlayabilmişlerdir.
Örneğin Milâdi XII inci yüzyılın ortalarında Maveraünnehr'de yaşayan bir adam, onbir ilkeye dayalı mistik bir yol kurmuştur. Bu ilkelerin her birini de farsça bir sembol sözcükle ifade etmiştir. Raşahât[10] gibi bazı tarikat kitaplarında bu onbir terim aynen şöyle sıralanmıştır:
1-Hûş der dem
2-Nazar ber kadem
3-Sefer der vatan
4-Halvet der encümen
5-Yâ kerd
6-Bâz geşt
7-Nigâh dâşt
8-Yâd dâşt
9-Vukûf-i zamânî
10-Vukûf-i adedî
11-Vukûf-i kalbî
Şimdi bu terimlerden hangi biri ele alındığı ve incelendiği zaman ilk planda hiç de kötü bir amaca yönelik anlamlar taşımadığı görülmektedir. Dolayısıyla: “rûhânî bir takım öğütler olarak bu ilkelerin ne zararı olabilir ?“ diye insan, iyi niyetle belki bunlara bir meşruluk zemini arayabilir; Hatta insanı daha iyi bir İslâmi anlayışa doğru yönlendirebileceği bile ilk başta akla gelebilir. Bu nedenle de öteden beri propaganda edildiği gibi: «Mistik örgütlerin birer okul ve ahlâk kurumu oldukları» tezine, insanları inandırmak çok daha kolay olur. Oysa bakıyoruz ki bu ilkelerin öğütlediği bütün doğru şeyleri zâten Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (sav)'in sünneti bize öğütlemiştir. Tersine bu öğretilerin arka planında gizli olan çirkinliklerin ve olumsuzlukların hiçbiri yüce kitabımızda ve Peygamberimizin sünnetinde elbette ki yer almamaktadır.
Bu gerçeği kanıtlamak için örneğin yukarıdaki ilkelerden birincisi olan «hûş der dem» sözcüğünden ne amaçlandığını yine kendi belgelerinden inceleyelim:
Raşahât adlı kitapta bu terimin anlamı Miladi 1500 lerin Türkçesiyle aynen şöyle açıklanmaktadır: [11]
«Hûş der dem: Bunun manası oldur ki, her bir nefes ki derundan yukaru gele, gerekdir ki sahibi nefes anda hazır ve âgâh ola ve demde gaflet ana yol bulmaya. Mevlânâ Sa'düddin Kaşgârî Kaddesellahu Teâlâ sirrehu buyurmuşlardır ki:
"Hûş der dem, yani bir nefesden bir nefese intikal gerekir ki gaflet ile olmaya, huzur ile ola ve her nefes ki olur, Hak Sübhanehu ve Teâlâ'dan halî ve gafil olmaya ...»
Bu terane aynı bölümde daha epey sürmekte ve «hûş der dem» dedikleri şeyin ne olduğu, aynen yukarıdaki sözlere benzer daha bir yığın lafla anlatılmaya çalışılmaktadır.
Tarikatın onbir
ilkesinden biri olan bu kurala göre, sözde insanın gaflet içinde yaşamaması ve
her an Rabb'inin kontrolü altında olduğunu hiç unutmaması öğütlenmektedir.
Elbetteki bu, çok güzel ve ulvî bir öğüttür. Allah Teâlâ'nın bizlere ihsan buyurmuş
olduğu sayısız nimetleri unutarak O'na karşı gaflet nankörlüğüne düşmek pek
büyük bir suçtur. Fakat
Müslümanlar çökmeye
başladıkları, geçmişin karanlık dönemlerinde zındıklık tırmanışa geçmiş,
batıl inanışlar ve Kur’ân-ı Kerîm'in çizgisinden sapmalar daha da
hızlanmıştır. Bu bakımdan çöküş periyodu ile İslâm’dan uzaklaşma eğilimleri
karşılıklı olarak günümüze kadar birbirini etkilemiştir. Şuna çok büyük
ihtimal vermek gerekir ki kalabalık Uzakdoğu dinlerinin esrarengiz cümbüşü
içinde yaşayan Horasan, Maveraünnehr,
Türkistan,
Örneğin yukarıda anlatılan tarikatın ilkeleri ile «râbıta» denilen gizli ayinin, Patanjalizm'den esinlenilerek düzenlenmiş olması ihtimali çok büyüktür.
Zındıklık konusunda daha cüretli davranmış başka sapıklar da vardır ki örneğin kendiliklerinden birer din icad etmiş olan Ekber Şah,[14] Mirza Ali Muhammed seyyid[15] Mirza Hüseyin Ali Mazenderânî[16] ve Mirza Gulam ahmed Kadyânî[17] bunlardandır. Bu adamların hepsi de o bölgelerde ortaya çıkmışlardır.
Devlet
otoritesinin, gittikçe (artık azınlıkta
kaldıkları sanılan) Müslümanların elinden çıkması; Rûhu sönmüş Müslümansı
çoğunluğun gelenekçi inanış ve düşüncelerini temsil
Günümüzde Zındıklık
Bugün artık Allah, peygamber, melek, âhiret, kaza ve kader gibi imânın temel esasları yanında yüzlerce sapkın ve batıl inanış daha «Müslümanım» diyen milyonlarca insanın vicdanına yerleşmiş bulunmaktadır. Bu inanışlar zaman içinde tarihe, sanata ve edebiyata da kolay kolay silinmeyecek olan damgasını vurmuştur.
Daha çok ölüye tapma özleminden kaynaklanan bu inanışların, artık yüzyıllara dayanan bir tarihi ve kalabalık bir literatürü de vardır. Bazısı bir âyet-i kerîme'nin veya bir hadis-i şerif'in çarpık bir yorumu olan, bazısı başka dinden esinlenme ile alınan, bazısı başlangıçta iyi niyetle fakat cahilce, bazısı ise son derece kötü niyetle ve sinsi amaçlarla düzenlenen yüzlerce terim ve ifade bu literatürü oluşturmaktadır. Asırların akışı içinde çeşitli Kur'ânî değerlerle ve şirk sembolleriyle örüle örüle dokunan ve amaçta İslâm'la, Kitap ve Sünnetle hiçbir ilişkisi bulunmayan bu literatür, (birer sentetik din olan) mistik örgütlere ait kavramları içermektedir. Bu kavramlardan her biri görünürde bir âyet–i kerimeye veya bir hadis-i şerife tutunarak, (içerdiği şirk ve küfrü) örtülü bir şekilde vicdanlara yerleştirmeyi amaçlar. Onun için zındıklık da yöntem bakımından aynı münafıklık gibi sinsi bir şirk türüdür.
Konunun özüne bir daha dönmek gerekirse mistik kökenli zındıklığın (âyet ve hadislere, çok dolaylı yollardan tutunarak İslâm'ın orijinal değerlerini çarpıtmak suretiyle) t oplumun imânı üzerinde yaptığı yıkıcı etkilere bir nebze değinmekte yarar vardır. Bu etkileri, ayrıntılarıyla çok geniş boyutlarda ele almak başlı başına ayrı bir inceleme konusudur. Bu nedenle sorunun içyüzünü ortaya koymak bakımından aşağıdaki açıklamaların, yeterli bir fikir vermesi umulur.
Mistik zındıklığın artık kendine özgü bir dili ve lûgatı vardır. Bu dil ve lûgat, İslâm’ın imân ve ahlâk terminolojisi kullanılarak oluşturulmuş, geliştirilmiş ve asırların akışı içinde kurumlaştırılmıştır. Dolayısyla bu dil ve lûgat içinde bulunan İslâm'a ait orijinal terimleri, ifade ve kavramları teker teker ayıklamak, ya da onları, kendilerine yüklenmiş olan küfrî ve şirkî anlamlardan arındırmak çok zordur. Elbette ki bu iş İslâm âlimlerine düşmektedir.
Örneğin «veli» kavramını ele alalım. Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm'in ve İslâm'ın öz malıdır. Çoğulu «Evliya»'dır. Aynı zamanda mistik çevreler tarafından da okunan ve muteber sayılan Kadı Beyzâvî'nin, Envâru’t-Tenzîl; el-Khazin'in, Lübâbu’t-Te'vîl; Nesefi'nin Medârik ve Firûzâbâdî'nin İbniabbas Tefsiri gibi kaynaklarda ve daha birçok tefsir kitaplarında «Veli»'nin anlamı: Dost, seven, sahip, malik, destekleyen, koruyan; (adına karar verme yetkisine sahip olduğu kimsenin) işlerini yürüten demektir.[18] Ne varki mistik rûhânîler, bütün bunlara ek olarak «veli» sözcüğüne bazı yabancı anlamlar daha yüklemişlerdir. Yaklaşıklık ilgisini pek ustaca kullanarak yaptıkları bu sinsi yakıştırma Kur’ân-ı Kerîm'in gerçeklerine, mesajlarına ve özüne tamamen aykırıdır.
Nedir bu yakıştırma ?
Bunu kavrayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'de «veli» denilen insana, ayrıca hangi nitelikler verildiğine ve nasıl tanıtıldığına bakmak gerekir. Bunun için de mistik saplantıları olmayan tefsir âlimlerinin eserlerine bakmak yeterlidir.
Doğrusu bu konunun ağırlık merkezini Yunus Sûresi'nin, 62, 63 ve 64 üncü âyet-i kerîmeleri oluşturmaktadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm'de «veli» ve «evliya» sözcükleri birçok yerde geçmesine rağmen, spekülatörler ille de bu üç âyete yapışmış, zihinlerinde hayal ettikleri «veli» tipini, (yani insan şeklindeki mitolojik tanrıyı) bu âyetlere yakıştırdıkları yorumlarla yaratmışlardır.
Şimdi bakalım Allah Teâlâ bu âyetlerde ne buyuruyor:
«İyi bilin ki Allah'ın velileri için ne korku var, ne de onlar üzülürler.»
«Onlar ki inandılar ve korunurlar.» [19]
«Dünya hayatında da âhirette de müjde onlara ! Allah'ın sözleri değişmez. İşte büyük başarı budur.» [20]
Demek ki her şeyden önce veli:
1- İnsandır; Doğar, büyür, yaşar, yer, içer, dışkı yapar, unutur, yanılır, hastalanır, ölür ve çürür.
2- Ama diğer tüm insanlardan farklı olarak geleceğinden korkmaz. Çünkü gaflet içinde yaşamaz ve hazırlıklıdır.
3- Geçmişinden dolayı üzülmez. Çünkü geçmişi temizdir.
4- Rabbine güçlü bir imânla bağlıdır.
5- Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyar ve O'nun koyduğu sınırları çiğnemekten korunur. Bunu yapmak için de her çareye baş vurur.
İşte Kur’ân-ı Kerîm'deki veli -yukarıdaki âyetlerin ışığında yapılabilecek en geniş bir yorumla - budur. Ama gelin görün ki tarikatçılıkta veliyi böyle tanımlamak âdetâ ona hakaret etmek demektir. Veliyi bu kadar basitleştiren ve onu insan derekesine indirgeyen kimse onlara göre: «zındıktır, münkirdir, dinsizdir!..» vs. Bu çevrelerin en seviyeli olanlarına göre ise «Veli: Hayatını mücadelelerle ve azîmet ve fevkalâde bir zühd ve tâat'a sarfederek kendisinden, Allah Teâlâ’nın izniyle gayıbdan haber vermek ve gaybî ahvâli keşfetmek gibi ilmî ve kevnî harikalar zuhura gelen zât. » dır.[21]
Veli için ancak en ılımlı mistikçiler bu portreyi çizmekle yetinmektedirler. Oysa velilik felsefesi aslında zındıklığın eksenini oluşturmaktadır. Nitekim bakınız Zunnun-i Mısrî bu konuda ne diyor:
«Velilik ve arınmışlık erbabı yanında ancak abdestli ve pak olarak oturunuz. Çünkü onlar gönüllerin casusudur.»[22]
Kökü Animizm'e kadar dayanan mistik zındıklığın bu yorumları, görüldüğü üzere epey zorakidir ve ölüye tapma özleminden kaynaklanmaktadır. Nitekim «el-Evliyaiyye» (yani evliyacılık) adı altında bir tarikat vardır ki bu tarikatın bağlıları şöyle bir inanca sahiptirler:
«Kul, velilik mertebesine ulaşınca artık mükellef olmaktan çıkar.»[23] Yani, insan veli olunca onun için emir ve yasaklar artık söz konusu değildir. İstediği şekilde davranabilir. (?!)
Zendekanın, zaman içinde oluşmuş birikimleri arasında Kur'ân'a ve İslâm'a aykırı o kadar terim, tanım, ifade, menkıbe, hikaye, şiîr, yorum, rivâyet, görüş ve açıklamalar vardır ki her biri ciltlerle kitap konusudur. Bunlardan bazı örnekler şöyledir:
1-Evliya rütbeleri:
Aktâb, ebdâl, evtâd, Nücebâ, nukabâ, gavs, üçler, yediler ve kırklar;
2-Tarikat Kuralları:
Hûş der dem, Nazar ber kadem, sefer der vatan, halvet der encümen, yâd kerd, bâz geşt, nigâh daşt, yâd daşt, vukuf-i zamanî, vukûfi adedî, vukûf-i kalbî.
3-Şeyh adlarının anılması sırasında kullanılan dua sözleri:
Kaddesellahu sirrehu'l-Aziz, Kuddise sirruhu, Emeddenellahu bi'imdâdatihi, Himmeti hazır olsun, Destûr ya pîr ...vs.
4-Allah'a yakarış:
Allahümme sahhan, sahhan sahhan; Bisa'sain, bisa'sain,...ve'l-Baha-i ve'n-Nuri’t-Tâmmi, bisehsehûbin, bisehsehûbin, zi'l-Arşi’ş-Şâmikhi, bitahtahûbin, bitahtahûbin... vs.[24]
5-Çeşitli terimler:
Şeyh, mürid, cân, derviş, postnişin, seccâdenişîn, bende, salik, halife, silsile-i sâdât, mürşid-i kâmil, ricâl'ul gayb...
Türbe, tekke, hânegâh, sanduka, atebe, ocak...
Tarikat, el alma, el verme, telkin, râbıta, hatm-i huwâcegân, teveccüh, letâif-i hamse, çile, riyâzet, seyr-u sülûk, uzlet, fakr, halvet, himmet, rûhânîyetten istimdâd, kurbiyet (kurbet değil), ubûdiyet (İbâdet değil), azîmet (azim değil)...
Kışr, lübb, aşk (muhabbet değil), sema, vecd, sekr, sahv, mahv, zevk, şurb, cezbe, bast, kabz, terk-i ihtiyar, murâkabe, müşahede, iskat-i tedbir, sukut-i teklif, fena, baka, vücûd, şühûd, mükâşefe, hulûl ve ittihâd...
Bunlar zendeka literatürünün
Bu literatürdeki spekülasyonların özeti ise şudur:
Yukarıdaki yabancı terimlerin içerikleri, yaklaşıklık ilgisinden hareket edilerek tamamen İslâm'ın malı olan değerlerle yer yer çok ustaca sentezlenmiş ve deyim yerinde ise yabancı inanışlar, islâmî bir örtü içinde sunulmuştur. Müslümanın, esasen işini bunlara karşı zorlaştıran ve onu zaman zaman şaşırtan nokta işte budur.
Şimdi de seçtikleri terimlerimize bir göz atalım ki âdetâ balla zehiri karıştırır gibi bunları İslâm'dan alıp kelime yapısında bazen değişiklik de yaparak yukarıdaki sembollerin içeriklerinde dolgu maddesi olarak kullanmışlardır.
Zendeka literatürüne daha çok alınmış olan değerlerimizden bazıları şunlardır:
Veli, evliya, imam (mürşid-i kâmil değil), Kurbet (Kurbiyet değil), kerâmet, (Buna kendilerine göre farklı bir içerik kazandırmışlardır.) Zikir (vird değil), tezekkür, tefekkür, vesile, şefaat, dua, huşu' (ya da haşyet), huzu', tâlim (telkin değil), tazarru' hamd, sabır, şükür, sai, kesb, cihâd (mücâhede değil), azm, ihlas, tevekkül, zühd, takvâ, vera, sıdk, niyet, istihâre, istişâre, tevbe (şeyh inabesi değil), tevazu, iktida, tâat, kanaat, muhabbet (aşk değil), tecelli, tafwıyz, (kadere) rıza, haya, şerîat ve amel...
Ayrıca şu örnek, zendekanın kendi içindeki çelişkileri yansıtmak bakımından ilginçtir:
«Az ye, az uyu ve halktan kaç, arslandan kaçtıkları gibi ...» [25] Halbuki Hz. Peygamber'(sav) in, ashâbının ve selef-i salihîn'in hayatına baktığımızda (Evet az yeyip az uyudukları doğrudur, ama) sürekli halkın arasında olduklarını, en muteber kaynaklardan rahatça tesbit edebiliyoruz. Hayatları belgesel olarak ortadadır. Çünkü sorumlulukları bunu gerektiriyordu.
[1]. Magdi Wahba- Kamel al-Muhandes, A Dictionnary Of Arabic Literary And Linguistic. S.108-109. Librairie Du Liban Beyrut 1979. İlgili bölümün tercümesi : F.Aydın.
[2]. A.g.e.
[3]. Bkz. Gazalî, el-Munkız'u Min'ed-Dalâl S.17 Mısır-1952 İkinci baskı.
[4]. Bkz. İbn Khallikân, Vefeyât'ül-Âyân: 1/94 -Dip Not-
[5]. Bkz. Gazalî, el-Munkız'u Min'ed-Dalâl S.17 Mısır-1952 İkinci baskı.
[6]. Bu ünlü kavgalardan biri de Osmanlı Tarihi'inde 1590-1650 yılları arasında cereyan etmiştir. Üçüncü Sultan Mehmed Dönemi'inden Dördüncü Sultan Mehmed zamanına kadar süren bu olay Kadızadeliler olarak tanınan bir grup fakih-vaiz ile dönemin tarikat şeyhleri arasında meydana gelmiştir. (Bk. Ord.Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı Osm.Tarihi : 3/354-362)
[7]. Bunlara sofi, mutasavvıf, yada tasavvuf erbabı demek son derece yanlıştır. Bunlar zâhittir. Zâhit ise; doyumlu, gözü tok ve haramdan sakınmak için, helâlin en azıyla yetinen demektir. Tasavvufçular ve tarikatçılar, inanış ve düşüncelerini meşrulaştırmak için bu şahsiyetlerle kendileri arasında bir benzetmeden yola çıkarak insanları yanıltmaktadırlar. Mü’minlerin, bu tür sömürüye karşı uyanık olmaları gerekir!
[8]. Abdükadir şeybe, El-Edyanu’l-Muasıra : S.128-133
[9]. Haris El-Muhasibi : (H.243) İlk zâhidlerdendir. İmam-ı Hanbeli O'nunla konuşmazdı. O da bu yüzden kimseye gözükmüyordu. Ölünce cenazesine dört kişiden başka kimse katılmadı. (İbn. Khallikân, . Vefeyat'ül â'yân : 2/57)
[10]. Raşahat Aynulhayat : Tasavvuf kitabı. Yazarı : Hüseyn b.Ali el-Vaiz el-Kaşif el-Beyhaki'dir. Müellif, bu kitabını H.910/M.1504 de farsça olarak tamamlandı ; H.993/M.1585 de Üçüncü Sultan Murad için Türkçeye çevirildi. (Bk. Keşfu’z-Zunûn :1/903-904)
[11]. A.g.e. S. 34
[12]. Kur’ân-ı Kerîm 7/205
[13]. Kur’ân-ı Kerîm 7/205
[14]. Ekber şah : (M.1542-1605) Hint-Moğol İmparatorluğu'nun üçüncü hükümdarı. Humayûn şâh'ın oğlu, Babür şâh'ın torunudur. Adı Mahmud Celalüddîn, künyesi ebu’l-Feth'dir. Mistik bir ruh yapısına sahipti. Onun için din konusunda hayatı boyunca bocalayıp durdu. Hindu-Müslüman kavgalarına, aklısıra bir çözüm getirmek amacıyla 1573 te hoşgörü esasına dayanan bir din kurdu ve buna : Din-i İlahî adını verdi. Hocası Abdüllatif Kazvinî ve mutusavvıf Ebu’l-Fazl'ın etkileriyle bu saplantılara girmiş olması ihtimali büyüktür. Özellikle Ebu’l-Fazl'ın etkisiyle İslâm'dan soğuduğu, bir gerçektir. Bu yüzden 1582-1585 yıllarında Müslümanlara karşı amansız bir baskı uyguladı. Onları ezdi. 1582 de valileri toplayarak kurduğu dini ilan etti. Ancak 18 kişiden başka kimsenin girmediği bu nevzuhur din, Ekber'in 1605'de ölümü üzerine hemen unutuldu.
[15]. Mirza Ali Muhammed seyyid : (Şiraz.1819-Tebriz.1850) Babiliğin kurucusudur. Bir tüccarın öksüz oğluydu. Mistik bir mizaca sahipti. 1844 de Kerbelâ'ya giderek Şeyhiler'le haşır neşir olunca sapıttı. Peygamberlik taslayarak Bâbîlik adı altında bir din uydurdu ve kendine «Bâb» unvanını taktı. Bunun üzerine Kacar Hanedânı'ndan Nasreddin şah'ın emriyle 1850 yılında Tebriz'de kurşuna dizildi. Davasını Subhu’l-Ezel (Mirza Yahya Nuri) üstlendi. O da sonra Bağdad'a kaçtı. Ardından, Osmanlılar tarafından Kıbrıs'a sürüldü.
[16]. Mirza Hüseyin Ali : (Tahran.1817-Akka.1892) «Bâb» ın davasını üstlenerek Bahâîlik adı altında düzmece bir din kurdu. 1852 de İran'dan sınır dışı edilerek Bağdad'a sürüldü. Bahâîliğin esaslarını koydu. Osmanlılar tarafından 1864 de Edirne'de, 1868 de Akka'da gözetim altında tutuldu. Ölünce yerine oğlu Abdülbaha (Abbas Efendi) davasını yürüttü.
[17]. Mirza Gulam ahmed Kadyânî : (Öl.1908) Kadyânîliğin kurucusudur. ingilizlerin Hindistan'daki emellerine hizmet etmek ve İslâm’ı içinden çökertmek için bu dini kurdu.
İslâm Konferansı Teşkilatı İslâm Fıkıh Akademisi Konseyi'nce 22-28.Aralık.1985 tarihlerinde Cidde'de düzenlenen kongrede Kadyanîlik hakkında alınan kararın birinci maddesi şöyledir:
«Mirza Gulam Ahmed'in, peygamber ve ilâhî elçi olarak gönderildiği, kendisine vahiy indiği yolundaki iddiaları, (dinde zorunlu, kesin ve yakînî şekilde sabit olan delilleri, keza peygamberlik müessesesinin Hz.Muhammed'le son bulduğu ; Ondan sonra da kimseye kesinlikle vahiy inmeyeceği) gerçeklerini açıkça inkâr etmektedir. Bu iddia ise gerek Mirza Gulam Ahmed'i, gerekse O'na muvafakat edenlerin tümünü İslâm dininden çıkmış mürtedler kılmaktadır.»(Arapçadan tercüme : F.Aydın)
Ayrıca, merkezi Mekke'de bulunan İslâm Birliği Teşkilatı'nın öncülüğünde, nisan 1974'de düzenlenen bir kongreye, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen İslâmî örgüt liderlerinin katılmasıyla 5 maddelik bir deklarasyon imzalanarak Kadyânîler, İslâm düşmanı ve kâfir bir topluluk ilan edilmiş, bu dine bağlı olanların yıkıcı faaliyet ve propagandalarına karşı bir dizi önlem kararlaştırılmıştır. Esasen, Millî Türk Dini hakkında da böyle bir kararın alınması zorunludur. Çünkü bu dinin temel amacı, İslâm’ı sinsi yollarla silip ortadan kaldırmaktır!
Buna paralel olarak Pakistan İslâm Cumhuriyeti Parlamentosu da 49/1974 sayılı bir kanunla anayasanın 106. ve 760. maddeleri'inde değişiklik yapmak suretiyle kadyânîleri İslâm dışı bir topluluk olarak kabul etmiş, kanun, 17.Eylül.1974 günü Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmıştır.
[18]. Bk. Mecmau’t-Tefâsîr : 1/401, Çağrı Yayınları Temel Eserler No.1 İst,-1979
[19]. Yunus Sûresi'nin 63'üncü âyet-i kerîmesinde «korunurlar» biçiminde tercüme ettiğimiz kelime, Arapça «takvâ» kökünün türevlerindendir. Bu önemli kavram, türk meâlcileri taraından -maalesef- başarıyla tercüme edilememiştir. Bilgi için Bk. Dindarlık ve Takvâ.
[20]. Kur’ân-ı Kerîm 10/62, 63, 64
[21]. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lûgat : (Veli Maddesi) Türdav, İstanbul-1993
[22]. Muhammed Ali et-Tehânevî, (öl. H. 1158/M. 1745) Keşşaf'u İstilâhâti’l-Funûn : 2/383 Kahraman Yayınları, İstanbul-1984 (İlgili pasajın tercümesi : Ferit AYDIN)
[23]. Bu cümlenin farsça aslı şöyledir : «Goyend çun abd be mertebe-i velâyet resed, ez taht-ı hitâb-ı emr'ü nehiy ber ayed.» (Muhammed Ali et-Tahânivi, Sayfa : Üst no.1530/Alt no.384. Tercüme : Ferit Aydın.)
[24]. Tekerlemeye benzeyen : Sahhan, sahhan sahhan ; Bisa'sain, bisa'sain ; bisehsehûbin, bisehsehûbin sözcükleri tamamen uydurulmuştur. Bunların hiçbiri, ne Arap sözlüğünde yer almaktadır, ne de hiçbirinin anlamı vardır ! Bk. Füyûzât-ı Rabbaniye, Bedir Yayınevi S. 83-107 (Çeviren Celal Yıldırım)
[25]. Raşahât S. 32
İslami Okul Okulların En Önemlisi