KADERE VE KAZAYA İMÂN - Islamdainanc - 25. Sayfa
KADERE VE KAZAYA İMÂN
Kader Kavramı
Kader, Arap sözlüğünde ölçü ve miktar demektir. İmân konusu olarak anlamı ise şöyle açıklanabilir:
Her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ, varlıkların henüz hiçbiri yokken de onları en ince ayrıntılarına kadar biliyordu. Bu da onların ölçülerinin, miktarlarının, başlangıç ve sonlarının, hareket ve ilişkilerinin daha yaratılmadan önce Allah tarafından saptanmış ve kesinlikle bilinmiş olduğu anlamına gelir. İşte özet olarak kader budur.
Kader Ehl-i Sünnet'e göre tıpkı Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe inanmak gibi imânın şartlarından biridir. Onun için kadere inanmayan, mü’min sayılmaz. Şu varki İslâm inancına ait literatürde «İmânın şartları» olarak bilinen gerçeklerden en çok beş tanesi Kur’ân-ı Kerîm'de birlikte açıklanmıştır. Bunlar: Allah, ahiret günü, melekler, kitaplar ve peygamberlerdir. örneğin, Bakara Sûresi'nin 177 inci Âyet-i kerîme'sinde şöyle denilmektedir:
«Erdemlilik, doğuya ve batıya yönelmenizle olmaz; Asıl erdemlilik, bir kimsenin Allah'a âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmasıdır (...) »
Nisa Sûresi'nin 136 ıncı Âyet-i kerîmesi de şöyledir:
«...Her kim Allah'ı meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gününü inkâr ederse o kimse (gerçeklerden) pek uzaklaşmış olur.»
Görülüyorki kader meselesi bu gerçeklerle birlikte söz konusu edilmemiştir. Bu ise bazı kimselerde farklı düşünmeye yol açmıştır. Gerek bu noktadan baktığımızda, gerekse kaderin açıklamasındaki karmaşıklık, tarih boyunca Müslümanlar arasında sürekli tartışmalara yol açmıştır. Ancak her şeye rağmen Kur’ân-ı Kerîm'in birbiriyle asla çelişmeyen, bilakis birbirini tamamlayan aydın açıklamaları kaderin de imân edilmesi gereken gerçeklerden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ'nın ezeli sıfatlara sahip bulunduğu noktasından konuya baktığımızda anlarız ki sonradan olma her şey yaratılmıştır ve yaratılmadan önce de bütün bunların Allah (cc) tarafından bilinmiş ve takdir edilmiş olması kesindir. Aksi halde Allah Teâlâ'yı (Haşa!) geleceği bilmezlikle nitelemek gibi bir düşünce açmazı ve sonuç itibariyle bir mantık çelişkisi söz konusu olmuş olur.
Kaderin Anlaşılmasındaki Zorluğun Nedeni
İmânî konular arasında, en çok tartışılan şey kaderdir. Halbuki İslâm âlimleri tarafından kader konusunda temkinli olunması ve bu meselenin tartışılmaması daima öğütlenmiştir. Buna rağmen eskiden beri birçok insan merakına yenilerek bu duyarlı konuyu irdelemekten çekinmemiş, kimileri de Kur'ân ve sünnetin ölçülerine pek uygun düşmeyen görüşler ileri sürmüşlerdir.
Kader konusunda insan havsalasını zorlayan nokta şu olmuştur: Acaba insan kendi fiilini, kendi eylem ve davranışlarını bizzat kendisi mi yaratmaktadır, yoksa bütün fiillerin, hal ve hareketlerin yaratıcısı Allah Teâlâ mıdır? İleride «İrade ve Kader» başlığı altında açıklanacak olan bu noktada kitaba ve sünnete bağlı Müslümanlar daima dikkatli davranmış, Kur’ân-ı Kerîm'in koyduğu sınırları zorlamamaya çalışmışlardır. Ancak yozlaşmanın getirdiği ahlâk ve inanç sorunlarından biri olarak Sünnî topluluğa bağlı bazı kimselerin de bu noktada pek duyarlı olmadığı bir gerçektir. Nitekim «Kendi kaderini belirlemek» ve «Kaderine hakim olmak»[1] gibi söylemler bunu kanıtlamaktadır. Bu ifadeler, özellikle Türkiye’de Hanefist Sünniler arasında yaygındır. Ancak bunun bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söylemek mümkündür.
İnsanın kader konusunda neden bocaladığına gelince bunu her şeyden önce kader meselesinin karmaşıklığında aramak gerekir. Bu konuda insanın özellikle hemen kavrayamayacağı şu üç nokta önemlidir:
1- İnsan, akıllı, irâdeli ve özgür olmakla beraber, dilediği ve yaptığı hiçbir şeyi kendisi yaratmamakta, yaratamamaktadır. Konu yalnızca bununla da sınırlı değildir. Aynı zamanda hayat ve tabiat olaylarından, hayvanların içgüdüsel hareketlerine varıncaya kadar her şey, ( zamanı gelince) Allah (cc) tarafından yaratılır. Öyle ise dilemek ayrı şey, yaratmak ise ayrı şeydir.
Bazı kimselerin belki de pek derin düşünmeden söylediği gibi eğer her insan kendi kaderini bizzat kendisi belirler olsaydı, hiç kimsenin, dilemediği bir olayı asla yaşamaması gerekirdi. O zaman da insanların kötü bir hadiseyle karşılaşmaması kesin olurdu. Halbuki insanların çoğu mutsuz olduğuna göre genellikle hiç de arzu etmedikleri olayları yaşamaktadırlar. Oysa hiç kimse mutsuz olmak üzere kendisi için kötü bir kader belirlemek istemez. Öyle ise kaderin, insanın kendisi tarafından değil, bilakis Allah tarafından belirlenmiş olduğu açıkça meydana çıkmaktadır.
2- Bilinçli bilinçsiz, irâdeli irâdesiz, doğal ya da içgüdüsel bütün davranışlar, aynen kâinâttaki diğer olaylar gibi kaderin kapsamına girerler. Onun için ister kalp atışlarımız gibi tamamen irâdemizin dışında, ister nefes almak gibi yarı irâdî biçimde olup biten hareketlerimiz olsun, ister bir lokmayı çiğnemek gibi tam irâdeli bir fiilimiz olsun, ister müzik yapmak gibi bizi mutlu eden, ister kaza geçirmek gibi bizi mutsuz kılan, hatta bazen hayatımızın sonunu bile getirebilen bir hadise olsun, hepsi kaderdir. Bunların bir kısmını kader sayıp bir kısmını ise kaderin kapsamı dışında düşünmek için mantıklı bir gerekçe yoktur. Şu halde, bilinçli ve irâdeli olarak yaptığımız eylemlerin de Allah tarafından ezelde takdir edilmiş olduğuna bakılacak olursa insanın, kendi kaderini belirleyemeyeceği açıkça anlaşılır. Çünkü yaşanan olaylar arasında, kaderin kapsamına giren ve girmeyen diye bir ayırım yapmak mümkün değildir.
3- Allah (cc) ezelde (hiçbir şey yokken de) her şeyi biliyordu. Kaderin anlaşılmasında bu nokta son derece önemlidir ve konunun hemen bütün inceliği burada saklıdır. Önce şuna işaret etmek gerekir ki imân gerçekleri birbirlerini tamamlayıcıdırlar. Örneğin kader gerçeği ile Allah'ın ezelî ve kuşatıcı bilgisi arasında güçlü bir ilgi vardır. Bu ilginin farkında olamayan insanın kaderi anlaması güçtür. Buradaki incelik şöyle anlaşılmalıdır.
Madem ki her şeyi Allah Teâlâ yaratmıştır; Ve madem ki ezelî ve kuşatıcı bilgisiyle O, yaratacağı her şeyi bütün incelikleriyle, bütün sırları ve ayrıntılarıyla önceden biliyordu, öyle ise bu şeylerin, O'nun aynen bildiği ölçü ve miktarlarda; O'nun belirlemiş olduğu zamanlarda, mekânlarda, şartlarda ve ortamlarda gerçekleşmesi kesindir. Ancak Allah Teâlâ'nın her şeyi önceden biliyor olması, O'nun, akıllı ve irâdeli yaratıkları zorlayıcı bir güçle yönlendirdiği şeklinde düşünülmemeli; kader, bütün hareket ve eylemlerin arkasında, itici bir gizli el gibi değerlendirilmemelidir. Çünkü o zaman da yaratıklardaki iradenin bir anlamı kalmaz.
Önceden bilmiş olmak, Allah Teâlâ’nın zâten ezelî niteliğidir; Ya da başka bir ifadeyle: Allah Teâlâ'nın ezelden beri her şeyi biliyor olması, O'nun için aksi düşünülemeyen bir gerçektir. O'nun her şeyi önceden bilmesi demek de insanın bir robot gibi -kaderinde göreceği olayları - zorlanarak ve âdetâ sürüklenerek yaşaması anlamına gelmez.
İnsanın, aklından geçen her şeyi dilemede ve istediğini de dilediği şekilde aklından geçirmede ne kadar özgür olduğunu kavrayabilmek bakımından şu âyet-i kerîme çok şeyler anlatmaktadır:
« (...) Bir millet (in fertleri) tutumlarını değiştirmedikçe Allah (cc) onların durumlarını değiştirmez.»[2]
Bu çok genel bir yargıdır ve demektir ki: İnsanlar iyi bir gidiş izlerken bunu kötüye doğru değiştirmedikçe Allah da onları kötü duruma düşürmez. Aynı şekilde tersi bir tutum ve gidiş içinde iseler bunu da değiştirmedikçe Allah onları iyi bir yöne doğru baskıyla yine çevirmez. Yani bu dünyada herkesi kendi özgür irâdesi ve ameli ile başbaşa bırakmış, bu dünya hayatını insanlar için bir fırsat ve bir sınav yeri olarak belirlemiştir. Hatta bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (sav)'e şu talimatı vermiştir:
«De ki: Gerçek, Rabb'inizin tarafındandır. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.»[3]
Kur’ân-ı Kerîm, inkârcıların âhirette ne korkunç bir sonla karşılaşacaklarını defalarca açıklarken O'nun, «Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.» demesi bu konuda çok açık bir gerçeği ortaya koymaktadır. Eğer insan, irâdesinde özgür olmasaydı, imân gibi en duyarlı bir noktada Allah Teâlâ ona böylesi sınırsız bir seçim hakkı tanır mıydı? Şu halde kaderi bir kez daha kısaca tanımlamak için şunu söylemek mümkündür:
Kader: Allah (cc) tarafından ta ezelde bilinen ve (zamanı gelince) gerçekleşmesi istenen her şeyin, (bu dileme ve bilme
Kader ve İrâde
Allah Teâlâ, çeşitli nimetlerin yanı sıra insana, özgürce karar verme ve tercih yapma imkânını bağışlamıştır.
İnsanın sahip olduğu bu ayrıcalık, onun akıllı ve zeki yaradılmış olmasıyla ilgilidir. Çünkü insan, Allah Teâlâ tarafından muhatap kabul edilmek bakımından «eşref-i mahlukât» olma üstünlüğü ile ödüllendirilmiştir.[4] Ona bu payenin verilmesi ise şu üç önemli nedenle sıkı bağlantılıdır:
1- İnsan iyiyi kötüden ayırt edebilme melekesine sahiptir.
2- Bu özelliğinden dolayı ona, emir ve yasaklar olarak birçok emanetler yüklenmiştir.
3- Bu emanetlerden sorumludur.
Çünkü bu emanetlerin her biri, aslında
birer ölçü ve ya
Örneğin otlamakta olan bir hayvan, açlığın onu ne gibi sorunlarla karşılaştıracağını bilemez, bu konuda düşünemez, muhakeme yapamaz. Fakat açlık içgüdüsüyle otlar. Buna karşın insan ise tercihini kullanarak (bilinçli) davranışlarda bulunur. Nitekim oruç tutarak bilinçli şekilde aç kılır. Kararlarını düşünerek, karşılaştırarak, muhakeme yaparak ve planlayarak alır ve uygular. İntihar etmek isterken bile bu adımları izler. İnsanın davranışları genellikle bilinçli ve aşamalıdır. Önce düşünür, sonra muhakeme yapar, sonra tercihe dayanan bir karar verir, ondan sonra uygular. Bunlar ise mükemmel bir irâdenin varlığını ortaya koymaktadır.
Aynı zamanda insan, bir şeyin gerçek olup olmadığına karar vermek, yani inanıp inanmamak konusunda da yine derin derin düşünür, muhakeme yapar ve içinden kesin hükmünü verir, ya da ikna olamaz kuşku içinde kalır veya reddeder. Öyle ise imân edip etmemek de bir tercih konusudur ve irâdeyle sıkı bir ilişkisi vardır. Eğer sanıldığı gibi insan, kaderin rüzgarı karşısında bir ot gibi olsaydı, yani tabir caizse Allah Teâlâ eğer onu robot gibi yaratmış olsaydı her şeyden önce kendisine isyan edecek şekilde ona irâde özgürlüğünü vermezdi. Bilakis onu bütün emirlerine harfiyyen baş eğen mü’min olarak yaratırdı. Buna da gücü yeterdi Nitekim şöyle buyurmaktadır: «Allah dileseydi O'na ortak koşmayacaklardı (...)[5] Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzündekilerin tümü kesinlikle inanacaklardı. O halde sen mi halkı zorluyorsun ta ki mü’min olsunlar!»[6] «Eğer Rabb'in dileseydi (bütün) insanları bir tek ümmet yapardı, ama sürekli çatışıp duracaklardır.»[7]
Evet Allah Teâlâ insanları zorlamamış, onları irâdelerinde muhayyer bırakmıştır. Bu sebepledir ki onları elçileri aracılığıyla inanmaya davet etmiştir. « De ki: "Ey insanlar ! Ben sizin tümünüze, göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka ilâh bulunmayan, yaşatan öldüren Allah'ın elçisiyim. Gelin Allah'a ve O'nun okuma yazma bilmeyen elçisine inanın ki zaten O da Alah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. O'na uyun ki hidâyete eresiniz.»[8] Bütün bunlar insanın, düşüncesinde, kararlarında, hareket ve davranışlarında, Allah (cc) tarafından ne kadar özgür bir irâdeyle serbest bırakılmış olduğunu, bununla beraber ona ne denli sorumluluklar yüklendiğini kanıtlamaktadır.
Burada hatırlatılması gereken çok önemli bir nokta vardır: Kitap ve sünnete bağlı Müslümanlar (yani Matüridiler, Eş'arîler ve selefîler) bu noktada Kaderiye ve Cebriye kamplarından ayrılmaktadırlar. Ehl-i Sünnet dünyası, -kişi irâdesinde özgür olmakla birlikte - onun, tüm düşünce, hareket ve davranışlarının Allah tarafından yaratıldığına inanmaktadır.
Ehli sünnet, bütün inanç meselelerinde olduğu gibi irâde ve (bununla pek ilintili olan) kaza-kader meselelerinde de ilk Müslümanlar gibi düşünmekte, diyalektik yöntemlerle bu konuları açıklamaktan çekinmektedir. Çünkü insanın iç dünyasında peydahlanan dileme olayı son derece karmaşıktır. İnsanın zihninde bir dileğin ilk olarak hangi temel faktörün etkisi altında oluştuğu, çok yönlü bir nedensellik konusudur. Maddi sebepler ötesine kadar dayanabilecek olan bu sorun sayısız bağıntılarla açıklanamaz. Geriye doğru sonsuz bir süreklilik gösteren nedenler arasında bağıntılar arayarak irâdeyi bir temel nedene bağlamanın insan zekâsıyla belki de mümkün olamayacağına inandıkları için Ehl-i Sünnet âlimleri, irâde konusunda derin tartışmaların dışında kalmayı tercih etmişlerdir.
İyilik, kötülük ve sorumluluk
Kur’ân-ı Kerîm'de iyilik demek olan «Hayır» ile kötülük demek olan «Şer» sözcüklerinden başka bu iki karşıt anlamda kullanılmış iki kelime daha vardır. Onlardan «Salih»: iyi, «Seyyi'» ise: kötü anlamını vermektedir. Ancak «Hayır» sözcüğü, «Şerr» in karşıtı, «Salih» sözcüğü de «Seyyi'» in karşıtı olarak kullanılmıştır.[9] Aralarındaki farka gelince «Hayır» ile «Şer » kavramları daha kapsamlı ve geneldir. Bu yüzden kaderle ilgili olarak öteden beri «hayır» ve «şer» terimleri kullanılagelmiştir.
Daha önce de açıklandığı üzere; her şey Allah tarafından yaratıldığı gibi insanın gerek düşünmesi, gerek dilemesi, gerekse bütün hareket ve eylemleri Allah (cc) tarafından yaratılır. Ancak düşünen, dileyen ve yapan, insanın bizzat kendisidir. Bu nedenle sorumluluk insana aittir. İşlediği iyiliğin ve yapıcı faaliyetlerin ödülü de, yaptığı kötülüğün, yıkıcı davranış ve sözlerinin cezası da kendisine yöneliktir. Allah Teâlâ, kulun faaliyetlerinden sorumlu değildir. Ehl-i Sünnet'in görüşü budur. Bu görüş Kur’ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber (sav) 'in sünnetine dayanmaktadır.
Kaderîler'in İradeye İlişkin Görüşleri
İnsanın, iyi ya da kötü olsun, söz ve davranışlarının, kendisi tarafından mı, yoksa Allah tarafından mı yaratıldığı sorusu daha İslâm'ın ilk yıllarında ve bazı sahâbîlerin henüz hayatta bulundukları günlerde tartışma konusu olmuştur. Kitaba ve sünnete bağlı olan çoğunluk, her şeyin olduğu gibi insanın ve bütün davranışlarının da Allah tarafından yaratıldığı, ancak kulun kendi söz ve eylemlerinden bizzat kendisi sorumlu olduğu görüşünde idiler ki bu inanç, Ehl-i Sünnet olarak bilinen geniş bir tabanda kabul görmüş, günümüze kadar da sürmüştür. Bu görüşle ikna olamayanların ilki Mabed el-Cühenî'dir. Bu adamın, kaderi inkâr ettiği kaydedilmektedir.[10] O'na göre insan kendi eylem ve davranışlarını bizzât kendisi yaratmaktadır. Daha sonraları Amr b. Ubeyd ve Vasıl b. Ata gibi tanınmış diyalektisyenler de bu görüşü savunarak Mu'tezilîlik Mezhebi'nin oluşmasına öncülük etmişlerdir.
Kelâm Tarihine Mu'tezile olarak geçen Kaderîler, insanın kendi iradesine mutlak surette sahip bulunduğuna, bu nedenle de kendi fiillerini bizzât kendisi yarattığına inanmaktadırlar. Bunlara göre insanın hiçbir eylem ve davranışında Allah (cc) ın herhangi bir etkisi yoktur. Mu'tezilîler'in bu görüşü tutarsızdır. Bu tutarsızlık üç noktada ortaya çıkmaktadır:
1- İnsan yaratıktır, yoktan var edilmiştir. Dolayısıyla onda yoktan var etme gücü bulunamaz.
2- Kendi hareket, söz ve davranışlarının, kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürmek, Allah Teâlâ ile birlikte ikinci bir yaratıcıyı daha var saymak demektir ki bundan da her insanı ayrı bir yaratıcı kabul etmek gibi çok tanrılı bir şirk inancı sonuçlanmaktıdr.
3- Kişinin kendi hareket, söz ve davranışlarının, bizzat kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürmek:
a) Ya Allah Teâlâ’nın daha önce bunları bilmediği,
b) Ya da bilmesine rağmen, insanın O'nun dilemesinden bağımsız bir şekilde hareket ettiği anlamına gelir ki, birincisine göre: Allah Teâlâ'yı, (Geleceği bilmemek) gibi yakışıksız bir sıfatla nitelemek, ikincisine göre de O'nu beceriksizlikle vasıflandırmak gibi çelişkiler ortaya çıkmaktadır.
Aslında bu sakat görüşün savunucuları amaç olarak sırf Allah'ın hiçbir kötülükle ilişkisi bulunmadığını ifade etmek ve yakışmayan şeylerle O'nun arasında bir ilgi kurmaktan kaçınmak pahasına bu korkunç şirke saplanmışlardır.
Cebrîler (Fatalistler) in İradeye İlişkin Görüşleri
Cebriler, irâde konusunda Kaderîlerin tam tersine insanı, âdetâ rüzgarın yönüne göre hareket etmek zorunda bulunan bir ot gibi görürler. Onlara göre insan, istese de istemese de mukadder olan fiili işleyecektir. Çünkü tüm olaylar ezelde saptanmıştır. Bu olaylar, bir bütün olarak bir senaryo gibidir. Onun için günün birinde bu senaryo mutlaka sahneleneceğinden, insanın, bunda bir değişiklik yapması mümkün değildir. Onlara göre insanın bütün söz, hareket ve davranışları bizzat Allah (cc) tarafından işlenmektedir .
Dolayısıyla insan ne yapıyor olursa olsun, sadece önceden belirlenmiş ve kesinleştirilmiş rolünü oynamaktadır. Onun için sorumlu değildir. Günahların kıyamette ceza ve işkenceye sebep oluşturmadığı noktasında da görüş birliği içerisindedirler. Cebriler'e göre insanın gerçek anlamda özgür bir irâdesi ve kayıtsız bir seçimi yoktur.
Cebriye Kampı'nın özellikle Mürciye-i Hâlisa fraksiyonundan sert görüşlü gruba göre kişi, mü’min bulunduğu sürece işlediği hiçbir günahın ona bir zararı olmaz; Buna karşın eğer kâfirse yaptığı hiçbir ibadetin de faydası yoktur. Bu inancın ikinci şıkkı elbette ki doğrudur ve Ehl-i Sünnet'inkiyle çakışmaktadır. Çünkü küfür suçu o kadar büyüktür ki bütün olumlu davranışları boşa götürmek ve kişiyi müflis yapmak için yeterlidir.[11] Ne varki birinci şıkkın kitap ve sünnete uyan hiçbir yanı yoktur. Bu nedenle Cebriye Fırkası her bakımdan sapık bir topluluktur. Çünkü insanı, kaderin kaçınılmaz baskısı altında yaşayan eli kolu bağlı bir mahkûm gibi düşündükleri için çok farklı bir ahlâk anlayışıyla dikkati çekmişlerdir. Örneğin, onlara göre ahlâksızca bir davranış, erdemli bir davranıştan farksızdır. Çünkü ikisi de zorunlu olarak yaşanan birer kaderdir.
Kaza Kavramı
Kaza:
Arapça yargı, oluş ve
meydana geliş demektir. Kader konusu ile ilgil bir kavram olarak: Ezelde Allah
tarafından bilinen ve belirlenmiş olan mukadder bir olayın, yeri ve zamanı
gelince gerçekleşmesidir. Çünkü rastlantı diye bir şey yoktur. Kâinatta hiçbir
olay te
Kaza da kader gibi çok geneldir. Çünkü kaderle ilişkilidir. Aynı şekilde kader gibi kaza da kendi tanımı içinde çok komplike bir kavramdır. Çünkü meydana gelen herhangi bir olay, başka bir olaydan bağımsız değil, bilakis kâinâtta olup biten her şey iç içedir ve sebep sonuç zinciri içinde, -madde ötesi sınırlara kadar - âdetâ her şey birbirine bağlıdır. Dolayısıyla deyim yerinde ise kâinât her an bir kaza cümbüşü içinde yüzmektedir. Örneğin bir yağmur damlacığının hangi şartlar altında, hangi tabiat olaylarıyla ilintili olarak, hangi özellikler içinde, nerede oluşacağı ve ne zaman nereye düşeceği, ezelde Allah Teâlâ’nın kuşatıcı bilgisi altında belirlidir. Yeri ve zamanı geldiğinde onun oluşup mukadder şartlar ve ölçüler içinde gerçekleşmesi ise bir kazadır.
Ancak unutmamak gerekir ki bir yağmur damlacığı bile gözlerimizle seyrettiğimiz kadar basit ve hemen o dakikalar içinde başlayıp biten soyut bir olay değil, bilakis güçlükle anlatılabilecek yoğunlukta çeşitli olayların bir zincir halinde birbirlerini izlemesiyle ortaya çıkar ki bu olayların her biri ezelde mukadder olmak bakımından birer kazadır. Buna başka bir örnek daha vermek gereksizdir. Çünkü kâinâtta her olay bir kazadır. Halk dilinde - saldırıya uğramanın dışında - beklenmedik bir sırada yaşanan, hasar, zarar ve yaralanma ile sonuçlanan olaylara kaza denmesi de buradan gelmektedir. Şu var ki saldırı da esasen bir kazadır. Yani bir kaderin gerçekleşmesidir.
Kaza konusunu, insanın hayatı boyunca yaşadığı olaylar bakımından ele aldığımız zaman da sonuç aynıdır. İnsanoğlu gerek irâdesiyle, gerekse irâde dışı olarak küçük bir zaman dilimi içinde sayısını asla bilemeyecek kadar olay yaşamaktadır ki bunların her biri, birer kazadır. Ancak bütün bu olaylar arasında özellikle etkisinde kaldığı önemli sahneler vardır ki bunlarla birlikte ancak zaman zaman kaza ve kaderi hatırlar ve bu iki kavram üzerinde düşünmek durumunda kalır. İşte bu nokta ile ilgili olarak da şuna işaret etmek gerekir ki insan için mukadder olan her şey, mutlak surette yaşanır. Kaderde belirlenmiş olan bir olayın kazaya dönüşmesi yani zamanı gelince gerçekleşmesi eğer irâdemizin doğrultusunda cereyan edecekse onu zâten düşünerek, dileyerek ve kararlaştırarak bilinçli bir şekilde yaşarız. Eğer irademizin, bilgimizin ya da bilincimizin dışında meydana gelecekse ilgili sebepler bir araya gelince yine o olayı yaşamak bize rağmen kaçınılmaz olur.
Kader ve Rızık
Özellikle yiyecek ve içecek cinsinden Allah'ın canlıya ihsan ettiği her besleyici şey rızıktır. Kur’ân-ı Kerîm'deki çeşitli açıklamalar bu tanımı kanıtlamaktadır:
«Allah'dır ki sizi yarattı; Sonra sizi besledi; Sonra sizi öldürecek; Sonra sizi diriltecektir. »[13]
«Nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onları da sizleri de besleyen Allah'dır. O, tümü duyandır, tümü bilendir. »[14]
«İnkâr edenlere dünya hayatı parlak gösterilmiştir. Onlar mü’minlerle alay ederler. Oysa sakınanlar, kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir. »[15]
Rızık da her olay gibi kaderin kapsamına girer. Çünkü canlının hangi şartlarda, nerede, nasıl, hangi yollarla ve ne gibi bir besin maddesini alacağı ve ondan nasıl yararlanacağı ezelde Allah tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla onun, yiyecek ve içecek maddesi olarak bir şeyi alması, kazanması ve onu tüketmesi, yaşadığı diğer olaylardan farklı bir şey değildir. Ne varki insanın örneğin, ağzına koymak üzere eline aldığı bir lokmayı herhangi bir nedenle yiyememesi, insanlar arasında öteden beri çok farklı bir olay gibi algılanmış, bu nedenle de yiyilip içilen şeylerin rızık adı altında özel bir konu olarak işlenmesi adet olagelmiştir. Bu konuda olup bitenler arasında gerçekten de insanı şaşkınlık içinde bırakan bazı olaylar yaşanmıştır.
Örneğin, bir çocuğun, tam ağzına koymak istediği et lokmasının, o sırada kedi tarafından kapılması, ya da elindeki süt bardağının devrilmesi belki pek şaşırtıcı değildir. Ama kazılar sırasında çıkarılan bir insan kafatasının dişleri arasında henüz çürümemiş bir darı tanesi şaşkınlık içinde seyredilirken, kenara konduktan az sonra bir kuş tarafından gagalanarak kapılması daha büyük bir şaşkınlığa yol açabilmiştir. Bu da rızık meselesinin kader olayları arasında özelleştirilmiş bir konu olarak işlenmesine neden olmuştur. Halbuki rızık da, yaşanan diğer bütün olaylar gibi kaderin sıradan bir parçasıdır. Öyle ki haram lokma da rızıktır.
Örneğin hırsızlık malı bir yiyeceğin, gerek hırsız tarafından bilinçle yenmesi, gerekse -farkında olunmadan - diğer biri tarafından yenmesi arasında kader açısından hiçbir fark yoktur. Haram ya da helâl, ikisine de yedikleri nasip olmuştur. İkisi de kendi irâde ve seçimleriyle bu fiili işlemişlerdir. Aralarındaki fark: Hırsızın sorumlu, diğerinin ise masum olmasıdır. Bu ise yenen şeyin, kader ya da rızık olmasıyla çelişmez. Daha doğrusu böyle bir olayın, Kur'ân'ın üslûbu dışında «Rızık» olarak adlandırılmasının hiçbir özelliği yoktur. Çünkü kişinin, bir şey yiyip içmesi ile onun, giyinip kuşanması, yürümesi, okuması, ya da herhangi bir hareket yapması arasında kader bakımından hiçbir fark yoktur.
Mu'tezilîler bu noktada da Ehl-i Sünnet'ten farklı düşünmüşlerdir. Onlara göre haram lokma rızık değildir. Çünkü "Allah, kötülüğü ve yasaklamış olduğu davranışları yaratmaktan münezzehtir." Bu nedenle rızık için “Allah'ın, insanı yararlanmaktan yasaklamadığı şeyler." diye spekülatıf bir tanım yapmışlardır. Halbuki insanlar, Allah'ın yasakladığı birçok şeyleri de yiyip içmekte ve bunlardan yasaklı yollarla yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla bu tanımın tutarsız olduğu açıktır.
Aslında rızık meselesinin taşıdığı önemi, onu, kader zinciri içinde pek anlamı olmayan yorumlarla özel bir konu haline getirmekte aramamak gerekir. Fakat rızkın asıl başka yönden taşıdığı bir önem vardır. O da şudur: Allah (cc), rızkın yaratıcısıdır, kişi ise onu, kendi irâdesiyle arayıp kazanandır. Helâli de haramı da hikmetiyle yaratan Allah, insana neyin helâl, neyin haram, neyin iyi, neyin kötü, neyin serbest ve neyin yasak olduğunu açıklamış, ancak onu, istediğini seçmekte özgür bırakarak ileride kendisini hesaba çekmek üzere de sorumlu tutmuştur.[16]
Rızık hakkında bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur:
Çalışmakla rızık arasındaki ilişkiye gelince bu nokta, akılları durduran bir sırla örtülüdür. Bu gizemi sonsuza dek hiç kimse çözemeyecektir. Çünkü bu dünyada öyle canfeda çalışıp çabalayan, akıllı, zeki, bilgili, atılgan, enerjik ve ahlâklı insanlar vardır ki hayatları boyunrca bir türlü iki yakaları bir araya gelmez. Aynı zamanda öyle tembel, bön, hantal, sünepe, mendebur geçimsiz ve ahlâktan yoksun kimseler de vardır ki nimet ve servet içinde âdetâ yüzerler.
Öyle ise akıl, zekâ, enerji, disiplin, dürüstlük, ya da imân ve ahlâk ile rızık ilişkisinin arka planını deşmek veya merak etmek yerine, Allah Teâlâ’nın, insanlara uyguladığı bu gizemli sınavdan ibret almak ve bu sınav için hazırlıklı olmak daha doğru olur.
Kader ve Tevekkül
«Tevekkül», öteden beri amaçlı ve tek taraflı yorumlara konu olmuş bir kavramdır. Bunun nedenini, yalnızca tevekkül sözcüğünün verdiği esnek anlamda değil, bu anlamın insanlar tarafından çarpık algılanmasında aramak gerekir. Çünkü tevekkülü, kimileri kasıtlı, kimileri de kasıtsız olarak yanlış yorumlamışlardır. Böylece bu kavram hakkında ikisi yanlış, biri ise doğru olmak üzere üç ayrı düşüncenin var olduğunu söyleyebiliriz.
Bu çarpık yorumlardan birincisi, İslâm’a ve Kur'ân'a karşı önyargılı olanlara aittir. Daha çok şartlanmışlık etkisiyle İslâm'a karanlık bakanlara göre tevekkül, kelimenin tam anlamıyla: "Her şeyi boşvermişlik demektir. Bu da tembel, miskin, amaçsız ve idealsiz insan tipinin hayat anlayışıdır. Bu anlayışın kaynağı ise Dindir." Tabiatıyla dinden İslâm'ı amaçlamaktadırlar.
Bu görüşün doğruluk derecesini anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm'i incelemek yeterlidir. Gerçekte de Kur’ân-ı Kerîm, bütün emir ve yasaklarıyla ve birçok öğütleriyle Müslüman kişiye aktif, hareketli, dinamik ve üretken olması için ruh vermektedir. İslâm'ın ahlâk değerlerinden ilham alarak yola çıkan Müslümanların tarihte elde ettikleri başarılar ve zaferler, sanat ve bilim alanında gerçekleştirdikleri eserler de onların tevekkül anlayışının böyle olmadığını ayrıca kanıtlamaktadır. Tevekkülü, her şeyi boşvermek gibi yorumlayanların yanıldığını kanıtlayan bir gerçek de onların bu kavramı yorumlarken hiçbir kaynağa dayanmamış olmalarıdır. Nitekim:
«Bu kelimenin manası: Her şeyi kadere ve kısmete bağlayarak gayret harcamadan tam bir tevekkül içinde yaşamak demektir.»[18] diyen bir yazar bu tanımı neye dayanarak yaptığını açıklamamıştır, Çünkü açıklayamamıştır. Ayrıca bu tanımda şöyle bir çelişki vardır: "Her şeyi kadere bağlamak" ile "Gayret harcamadan yaşamak" birbirinden farklı şeylerdir. Çünkü her şeyi kadere bağlamak sanıldığı gibi boşvermişlik değil, bilakis Allah'ın ezelde her şeyi bildiğine inanmaktır. Bu ise, daha önce de açıklandığı üzere imânın şartlarındandır.[19] Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın, ezelde her şeyi bildiğine inanmayan insan, zâten mü’min değildir. "Gayret harcamadan yaşamanın" ise "Her şeyi kadere bağlamak" la hiçbir ilişkisi yoktur. Bu olsa olsa bazı kimselerin bilgisizlikten kaynaklanan kişisel görüşüdür. Kişisel görüşlerin ise Kur'ân'ın evrensel değerlerini anlatmak için bir kaynak ya da bağlayıcı bir kanıt olamayacağı açıktır.
Tevekkül konusundaki yanlış görüşlerden ikincisi ise bazı mistiklere aittir. Bu görüşün temeli eski stoacı Yunan filozoflarından Antistenes ve Sinop'lu Diogenes 'in düşüncelerine kadar dayanmaktadır. Roma döneminde de Epiktetos'un ihya ettiği bu düşünce İslâm’ın gelişinden sonra bazı tasavvufçular tarafından benimsenmiştir.
Kinizm denen bu felsefenin zâten adı üstündedir. Çünkü kinik yaşam tarzı, köpek gibi yaşamak demektir. Bu anlayışa göre: Nasıl ki köpeğin, çalışmak gibi bir gailesi, bir endişesi ve geleceğe dönük bir amacı ve ideali yoksa -sözde - insan da böyle olmalıdır; Mutluluk böyle bir yaşam tarzıyla ancak elde edilebilir. Tabiatıyla bir kısım tasavvufçular, helen kökenli maddeci filozofların bu görüşünü İslâm toplumuna sunabilmek için onu kendilerince İslâmlaştırmış ve bunu da tevekkül kavramını yorumlayarak yapmışlardır. Örneğin bunlardan birinin, tevekkül başlığı altında yazdığı şeyler arasında bu kavramdan ne amaçlandığını çok daha iyi açıklayabilmek için çeşitli hikayeler anlatmıştır Bunlardan özellikle şu iki örnek O'nun, tevekkülü nasıl anladığı ya da nasıl anlatmak istediği bakımdan dikkat çekicidir.
Birinci hikaye şöyledir:
«Kendini ibadete adayan biri, bir mescitte itikâfa kapanmıştı. Adamın hiçbir işi yoktu. Mescidin imamı bir gün ona:
-
-Camiin bitişiğinde bir yahudi var, o, bana her gün iki ekmek verecek. Bunu bana söz verdi. Bunun üzerine imam:
-Peki, eğer yahudi sözünde durursa o zaman camide sürekli oturman daha hayırlı olur. Bu kez de adam, imama şunları söyledi:
-Eğer sen de Allah'ın huzurunda ve insanlar arasında bir imam olarak böyle sakat bir inaçla bulunmasaydın senin için daha hayırlı olurdu.»
Bu hikayeden açıkça anlaşılan şudur:
Yahudinin, her gün kendisine iki ekmek bağışlamasıyla çalışma külfetinden kurtulan âbid, bu sayede bütün zamanını bir mescidin içinde ibadetle geçirmeyi gerçek tevekkül sanmaktadır. İmam ise onun bu tutumunu sorgulamakta ve âdetâ, tevekkülün böyle olmayacağını öğütlemekte ise de adam, imamı bu öğütlerinden dolayı "inancı sakat" olmakla suçlamaktadır. Hikayeyi nakledenin de zâten amacı budur. Yani tevekkülün, imamın düşündüğü gibi değil, bilakis dervişin anladığı şekilde olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.
İkinci hikaye de şöyledir:
«Adamın birine:
- Ne arıyorsun? diye soruldu. O da:
- Rızkımı arıyorum, diye cevap verdi. Soran kişi bu kez de ona:
- Eğer rızkının nerede olduğunu biliyorsan onu o zaman aramalısın, deyince adam:
- Rabb'imden istiyorum, diye karşılık verdi. Ancak soran kişi bu sefer de:
- Ama eğer Rabb'in seni unutuyorsa rızkını aramalısın diye onu öğütledi. »[20]
Bu örnekte de anlatılmak istenen şudur: insan, rızkının nerede olduğunu asla bilemez, aynı zamanda Allah insanı unutmaz. Öyle ise kimsenin geçim ve kazanç endişesine kapılmaması ve bu amaçlarla arayış içine girmemesi gerekir.
Meselenin ibret verici bir yanı da Ünlü tasavvufçulardan İbn. Atâillâh el-İskenderî tarafından, insanın bütün sebepleri ve kazanma yollarını bir kenara bırakması konusunda et-Tenvîr Fi İskati’t-Tedbîr adlı bir kitap bile yazmış olmasıdır.
Yazar, kitabının bir yerinde aynen şöyle demektedir:
«Kim Allah'a ulaşmak isterse bu yola ait kapılardan girmek ve bu amaç için var olan araçlara baş vurmak zorundadır. Bu yolda terk edilmesi ve (pisliğinden) temizlenilmesi gereken şey ise tedbirdir.»
Ne ilginçtir ki yazar, Allah'a ulaşmak isteyen insan, «Bu amaç için var olan araçlara baş vurmak zorunludur.» demesine rağmen, kazanmak, geçinmek ve yaşamak için gerekli olan bütün araç ve önlemleri bir pislik olarak görmekte ve bu pisliklerin (!) tümünden temizlenmek gerektiğini öğütlemektedir!
Tevekkül hakkındaki bu anlayışın yabancı kaynaklardan sızdığı, İslâm'daki tevekkülün ise bu olmadığı noktasında İslâm âlimleri görüş birliği içindedirler. Örneğin bu zevattan biri kanaatini şöyle açıklamaktadır:
«Hint ve Hıristiyan ruhbanlığının, -bazı sofilerin, dilenmek ya da başkalarının sırtından geçinmek gibi- İslâm Dini ile uyuşmayan yollara insanları özendirmelerini bir kenara koyacak olursak, mutedil sofilerin ticaret, tarım ve İslâm şerîatının legal saydığı diğer alanlarda bir meslek edinmenin mubah olduğu görüşünde birleştiklerini görüyoruz.»[21]
Tevekkül kavramının en doğru anlamını Kur’ân-ı Kerîm vermektedir. Bunu, özellikle Ali İmrân Sûresi'nin 159 uncu âyet-i kerîme'sinden çok iyi anlıyoruz. Bu âyette Allah Teâlâ Hz. Peygamber (sav) e bazı özel öğütlerde bulunmakta, bu cümleden olarak şöyle buyurmaktadır:
«Eğer kaba, katı yürekli olsaydın (dava arkadaşların) çevrenden dağılacak gideceklerdi. Öyle ise onları bağışla, onlar için Allah'dan af dile (Bir iş için) karar verdiğinde Allah'a tevekkül et.»
Bir iş için karar vermek, o konuda gerekli önlemleri almak ve ön hazırlıkları yapmakla olur. Bu zâten doğal bir şeydir. Nitekim insanların, işlerine güçlerine gitmeden önce yanlarına bir takım kanıtlayıcı belgeler almaları, araç ve gereçler, ihtiyaç duydukları para malzeme, silâh, ilaç, koruyucu madde, yiyecek ve içecek gibi şeyleri taşımaları, iş yerlerinde güvenlik önlemleri almaları hep bu gerçeği kanıtlamaktadır. Herhangi bir konuda karar veren aklı başında bir insanın, o işten beklenen sonucu alabilmek için gerekli ön hazırlıkları yapmış olması en mantıklı şeydir.
Dikkat edilecek olursa yukarıda sözü edilen âyet-i kerîmede iki önemli nokta vardır. Bunlardan birincisi karar vermek, ikincisi ise Allah'a tevekkül etmektir. Ancak «Tevekkül etmek» âyet-i kerîmedeki ifade içinde karar vermeye, (Hatta bir anlamda önlem almaya bağlanmış) ve ondan sonra söz konusu edilmiştir. Bu da kişinin boş yere, gaflet içinde ve bilinçsiz oalarak Allah'a tevekkül edemeyeceğini kanıtlamaktadır. İnsan elbetteki önce bir şey planlamış olmalı ve bunun için birtakım hazırlıklar yapmış, önlemler almış olmalıdır ki gerisini Allah Teâlâ'ya bırakması bir anlam ifade etsin. Bu ölçüler içindeki gerçek tevekkülün aykırı şekline ise «Tevâkül» denir.
İnsanın, bu dünyadan nasibini alabilmesi için sebeplere sarılması konusunda ilâhî öğüt vardır.[22] Ancak Allah Teâlâ mü’min kişiye, alacağı bütün önlemlerden ve yapacağı bütün hazırlıklardan sonra yine de işini O'na havale etmesini emretmiş, «Eğer mü’minseniz Allah'a tevekkül ediniz.»[23] buyurmuştur. Çünkü şu bir gerçektir ki, insan ne kadar tedbirli ve hazırlıkla olursa olsun, Allah eğer dilerse onun bütün tedbirlerini ve hazırlıklarını boşa çıkarıp işini gücünü altüst edebilir; Bunu, hikmetinin ve takdirinin bir sonucu olarak yapabileceği gibi kendine ve aldığı önlemlere güvenen gafil insana bir ceza olarak ta yapabilir. Şu halde yapılacak bütün hazırlıklardan ve alınacak bütün tedbirlerden sonra Allah'a tevekkül etmek ilâhî bir emirdir. Mü’minin, gaflet içinde olmadığının da ayrıca kanıtıdır. İşte Kur'ân'ın bize öğrettiği ve öğütlediği tevekkül budur.
Ecel ve Kader
Ecel Arapça belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı anlamı vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki «vade» nin karşılığı olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanılan anlamdır;[24] öbürü ise ölüm anı demektir. Yani insanın hayatının sona erdiği saniyeler anlamına gelir.
Ecel de rızık veya insanın, hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını, nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını durdurmak için âdetâ birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin çok
yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden bir mumun
yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir. Bu demektir ki, vücutta
bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış olmaktan dolayı artık normal
görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek
durumda olsa bile, diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremediklerinden,
kısa bir süre için bir tür direnip faaliyetine devam
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek ecelin, yalnız bir değil, bilakis aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah'ın ezeldeki takdirine ve O'nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı olarak sebep-sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideciği yere bir an önce ulşmak istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; Bu psikoloji içerisinde yapacağı aşırı hız, onu bir an gelir ki hatalı sollamaya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz bir kaza ile sonuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme gibi bir olaydan sonra vücutta meydana gelen ezilme, kırılma ve yaralanmalar dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye geç ulaşmak gibi bir durum yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle gerçekleşir. Ölüm hadisesi dahil, ard arda meydana gelen bu olayların hiçbiri, aslında öbürlerinden farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme, boğulma, intihar ve süikast) gibi bir tek neden üzerinde dururlar. Elbette ki bu, ezeli kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötürüdür. Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir. ölüm ise, birçok insan için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin haber verdiği «Gaybî» gerçekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatlarının en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşarlar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır. Dolayısıyla «Sportif faaliyetler», güzellik yarışmaları faşingler, festivaller ve benzeri çeşitli adlar altında düzenlenen dev etkinlikler ve baş döndürücü eylenceler, aslında derinden yaşanan bu gizli ıstırabın, bu içsel paniğin biraz olsun dindirilmesi amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimseler tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ereceği saniyelerin gelip çatması, Ölüm ise canlıdaki dünyevi hayatın sona ermesi ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür
Ömür, Canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin gelip çatmasıla, ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir. Bu tanımdan hareket ederek, «Öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir.» demek doğrudur, ancak bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz ki değil yalnız canlılar, bilakis Allah'dan başka her şey sürelidir. Çünkü her şey Allah Teâlâ'nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O'nun kurmuş bulunduğu kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan evrensel yasalara bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve kâinat sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla gelişir, yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında geçen süre her varlığın kesin ömrünü ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin ömrüdür. Keza bir sanatkar tarafından yapılan herhangi bir eserin gerçekleştirildiği andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavramları bu basit ve soyut açıklamayı aşarak insan idrakinin ulaşamayacağı ilâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da demektir ki ecel ve ömür, birbirlerinden pek soyutlanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim olarak değil) Bilakis Allah'ın izni ve ezelî iradesiyle birbirini doğuran, birbirini tamamlayan devirdaim içindeki hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi ?
Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması ya da kısalması mümkün değildir. «Allah'ın her şeye gücü yeter, binaenaleyh daha fazla yaşamak için kulun yapacağı duayı kabul etmek O'nun için zor ya da imkânsız değildir.» demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden ve kesin olarak bilir. Bu bakımdan dua ile değişerek ileri bir zamana ertelendiği sanılan ecel aslında Allah tarafından kesin şekilde belirlenmiş olan eceldir. Şu halde Allah'ın bir kimse için takdir buyurduğu ölüm tarihini bu kişinin duasıyla değiştirmesi demek, O'nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî bilgisine ters düşen bir durumdur. Buna «Beda» denir. Beda ise Şiîlikte bir inançtır ve Allah'ın sıfatlarına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.[25]
«Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.»[26] meâlindeki âyet-i kerîmeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah'ın, dilediğini silmesi: O'nun başlangıcı ve sınırı olmayan bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi - zamanı geldiğinde ortadan kaldırması ve devam edecek olan şeyi de vadesine kadar bekletmesi demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür:
"Mademki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun dua etmesi, örneğin, şer ve belaların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için dilekte bulunması bir anlam taşımamaktadır. Halbuki Allah Teâlâ: «Rabb'iniz buyurdu, benden dilekte bulunun, sizin için kabul edeyim.» [27] diyor. Bu nasıl açıklanabilir? "
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki Allah'ın kesin yasaları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini sağlayan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya da hayır, huzur, sevinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre değişir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duasını kabul ederek amacını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin, örneğin: «Allah'ım beni mutlu kıl!» diye dua etmesi üzerine o insanın gerçekten de herhangi bir nedenle mutluluk duymaya başlaması Allah'ın ezelde böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izafilik yoktur. Bilakis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların kesin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı anlamlarda yorumlanamazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izafi psikolojik olayları karşılaştırmaya imkân yoktur.
Bedâ ve Kader.
Bedâ Sözlükte; ortaya çıkmak, görünmek ve gözükmek anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Kelâm ve cedel terminolojisinde ise, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü kestiremediği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına gelir.
Bu sözcük, bazı Şiî kamplarının, Allah'ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ'nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah'ın (haşa!) yanılmak, önceden bir şeyi kestirememek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar değiştirmek gibi -yaratıklara mahsus - bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Şiîlerde bu inancın ortaya çıkması, yaptıkları yorumlarda bir zorlamanın sonucu olsa gerektir. Bu kapıyı ilk defa açan Muhtar es-Sekafi adında biridir. Bu adam, vaktiyle Hariciyken Hz. Hasan'a karşı komplo yapması için amcası Sa'd b. Mes'ud es-Sekafî'yi yoldan çıkarmaya çalışmış, daha sonraları çıkar sağlamak için Hz. Hüseyn'in taraftarları arasına girmiş ve ardından da birçok siyasi olaylara karışmıştır. İlk Halifelerden Abdullah b. Zübeyr (ra)'in kardeşi Mus'ab b. Zübeyr'in kuvvetlerine karşı hazırladığı üç bin kişilik ordusuna hitaben, Allah'dan vahiy aldığını ve zafere ulaşacaklarını ileri sürmüştür. Ancak ordusu yenilgiye uğrayınca: «Allah, önce bizim zafere ulaşacağımızı vadetmişti, ancak daha sonra böyle bir karara vardı.» dediği için Şiîlerde "beda" inanışı bu şekilde yerleşmeye başlamıştır.
"Beda" inanışının yerleşmesine neden olan yorumlardaki zorlamalar arasında: Şiîler'in imam olarak kabul ettikleri Ehl-i Beyt Hanedânı'ndan bazılarının ölmesi üzerine oğullarından yerine hangisinin geçeceğine ilişkin tartışmalı düşünceler de rol oynamıştır. Nitekim Şiî ileri gelenlerinden Kuleynî, Usul'ul Kâfî adlı kitabında: «Allah Ebu Cafer'den sonra Ebu Muhammed'in imam olmasını kararlaştırdı. Halbuki bunu daha önce bilmiyordu.» diyecek kadar ileri gitmiştir.[28] "Bedâ" kavramını "Neskh" şeklinde yorumlayan Şiîler de vardır. Şeyh Müfid bunlardandır.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki "Bedâ" kavramının İslâm inancında hiçbir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezeli ilmiyle önceden bilmektedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü, istisnasız O'nun bildiği şekilde, buyurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan eder ve olup biter.
[1]. Sünnî Arap toplumunda da bir bilgisizlik eseri olarak bu anlamlara gelen «Takriru’l-Masîr» deyimi kullanılmaktadır.
[2]. Kur’ân-ı Kerîm 13/11
[3]. Kur’ân-ı Kerîm 18/29
[4]. Kur’ân-ı Kerîm 17/70
[5]. Kur’ân-ı Kerîm 7/158
[6]. Kur’ân-ı Kerîm 10/99
[7]. Kur’ân-ı Kerîm 10/99
[8]. Kur’ân-ı Kerîm 7/158
[9]. Kur’ân-ı Kerîm 41/46, 99/7, 8
[10]. Hâfız b. Ahmed el-Hakemi, Meâric’ül-Kabûl S.286
[11]. Kur’ân-ı Kerîm 24/39
[12]. Bk. Tamanen İslâmdışı Çağdaş İnanç ve Fikir Akımları: Darwinizm
[13]. Kur’ân-ı Kerîm 30/40
[14]. Kur’ân-ı Kerîm 29/60
[15]. Kur’ân-ı Kerîm 2/212
[16]. Kur’ân-ı Kerîm 5/4, 16/114, 115, 116
[17]. Kur’ân-ı Kerîm 16/116
[18].
Meydan Larousse, Tevekkül Maddesi (H.Rahmi Gürpınar'dan Naklen Hüseyin Rahmi, tipik bir hikâyecidir.
Hayatı boyunca hayal aleminde yaşamıştır. Yıkılmış bir devletin ve moral
değerler bakımından iflas etmiş bir toplumun yuvarlandığı çukurda ne görmüşse
[19]. Bk. S. kadere İmân
[20]. Abdurrahman Saffurî, Nüzhe'tül-Mecalis Ve Müntakhab'ün-Nefâis : 1/296
[21]. Dr. Es'ad es-Samahrânî, et-Tasavvuf - Menşe'uhu ve Mustalahât'uhu S.132 Beyrut-1987
[22]. Kur’ân-ı Kerîm 28/77, 53/40, 67/15
[23]. Kur’ân-ı Kerîm 5/23
[24]. Kur’ân-ı Kerîm 2/282
[25]. Bk. Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa S.20 -Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983
[26]. Kur’ân-ı Kerîm 13/39
[27]. Kur’ân-ı Kerîm 40/60
[28]. Bk. Muhammed Abdüssettar et-Tunsevî, Butlan'u Akıyda'tiş-şîa S.21-Daru’l-Ulûm, Kahire- 1983
İslami Okul Okulların En Önemlisi