Kulliyatlar - Cebirvekader - Mevdudi

![]()
Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü6
İhtiyar Ve Iztırâr (Yetki Ve Yetkisizlik) İn İlk Etkisi6
Cebir Ve Kader Probleminin Çıkış Noktası7
Fen Ve Bilimin Başarısızlığı13
Ahlâk Biliminin Başarısızlığı17
İslâm İlâhiyatçılarının Mezhepleri19
Kadercilerin Kur'an'dan Sundukları Deliller20
Cebrilerin Kur'an'dan Sundukları Deliller24
Tanrıbilimcilerin Başarısızlığı27
Kur'an'm Metafizik Veya Doğaüstü İşleri Belirtmekteki Asıl Amacı29
Kaza Ve Kader Meselesinin Anlatılmasının Amacı30
Pratik Hayatta Kader İnancının Yararları31
1) Tüm İşlerin Allah-Ü Teala'ya Bağlanması35
2) İyi Fiilin, Kula Bağlanması35
3) İyi Fiilin Kula Bağlanması36
4) Kötü Fiilin Allah'a Bağlanması36
5) Kötü Fiilin Şeytan'a Bağlanması36
6) Kötü Fiilin Kullara Maledilmesi37
7) Hayrın Başlangıcı İnsandan Ve Tamamlanması Allah'tandır37
9) İnsanın Kendi Günahının Sorumluluğunu Allah'a Yükleyip Kurtulmaya Çalışırken Yalanlanmıştır37
Gerçeğin Üzerindeki Örtünün Kaldırılması38
Mahlûkat Veya Yaratıklarda İnsanın Seçkin Konumu38
Giriş
Bu küçük kitabın meydana geliş nedeni, 1352 Hicri (1933) de benim Tercüman-üi Kur'an dergisini henüz yeni yayınlamaya başlamışken bir zâtın[1]
"İnsanın ödüle ve cezaya tabi olması zaten fiil ve hareketlerinin iradesine ve niyetine bağlı olmasını ve bu irade ve niyeti üzerine başka bir gücün tasarrufunun olmamasını gerektiriyor. Kur'an-ı Kerimin tüm öğretilerinin özü zâten, insanın amellerinden sorumlu olarak sorguya tabi tutulması, dalalet ve hidayet, azap ve sevap, nikbet ve servet, musibet ve rahatlık gibi, dünya ve âhiret tartılarında tartılmaları ve bunun için bazı özel ilke ve kriterlerin olmasıdır. Ancak, Kur'an'm bazı ayetlerinden de insan iradesinin, İlâhi iradeye tabi olması anlamı da çıkmaktadır.
Örneğin, dalalet ve hidayet konusunda bazı açık ve net ayetler bulunmaktadır. Bunlarda nur ve zulmet, iman ve küfr, hidayet ve dalalet yollarını seçmenin insanın kendi irade ve çabasına bağlı olduğu kaydedilmiştir:
"Gerçekten biz ona yol gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör." (Ei-insan: 3)
"Ona her iki yolu gösterdik" (B-Beled: 10)
"Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolumuza hidayet ederiz" (Ei-Ankebût 69)
"İsteyen iman etsin, dileyen iman etmesin" (Ei-Kehf: 29)
Diğer tarafta öyle âyetler var ki, onlarda bu şeylerin İlahi iradeye bağlı olduğu açıklanmıştır.
Örneğin:
"Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir."
(İbrahim: 4)
"Aİlah istemedikçe iman edecekdeğiHerdir"(Ei-Enam: ııi)
"İsteyen ondan öğüt alabilir" (El-Müddesir: 55)
"O Kur'an, bütün âlemlere bir öğüttür. Sizden, doğru yolda gitmek isteyenler için" (Et-Tekvin 27-28)
Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerde insan iradesinin Kur'an'dan hidayet alması istenmiştir. Bununla birlikte aşağıdaki âyetlerde ise insan iradesine pranga vurulmuş ve Allah'ın iradesine tabi tutulmuştur:
"Allah istemedikçe, öğüt alamazsınız" (Müddessir: 56)
"Allah istemedikçe bir şey isteyemezsiniz" {Ei-insan: 30) Sapıklık için şöyle bir kuraldan bahsedilmektedir: "Bununla (Kur'anla) birçoklarını dalalete düşürür" (Ei-Bs-ki Allı
"Allah zâlimleri dalâlete düşürür" (ibrahim: 27)
Hayır; Allah, inkarları dolayısıyla ona (Kalplerine) mühür
Vurmuştur." (Nisa: 155)
"Allah onların kalplerini, anlamaz bir kavim oldukları için hakkı kabulden çevirmiştir." (Et-Tevbe: 127)
Ve hidayet için şu şartlar açıklanmıştır:
"Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir." {Tevbe: 115)
"Allah dilediğini saptırır kendisine yönelenide doğru yola İletir" (Er-Ra'd: 27)
"Bizim yolumuzda mücadele edenleri doğru yolumuza | hidayet ederiz." {Ei-Ankebût: 69)
"Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar." (Muhammed: 17)
Buna benzer başka Kur'an ayetleri bulmakla birlikte bazı ayetler var ki, bunlarda herhangi bir şart ileri sürülmeden dalâlet ve sapıklığın Allah'ın iradesine veya fazlına tabi olduğu açıklanmıştır. Örneğin:
"Allah kimi isterse dalâlete sevk eder, kimi isterse hidâyete erdirir" (İbrahim: 4)
"Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz."
Aynı şekilde, azap ve mağfiret konusunda bazı açık ve net kurallar belirlenmiştir:
"Bir zerre kadar ağırlıkta hayır işleyen onu (mükâfatını) görür" (Ez-zıizât: 7)
* aİiı Lûİ^j
"Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef
kılar." (El-Bakara: 286}
"Salih amel işleyen, kendi lehine; kötülük eden de ken di aleyhine fenalık eder." (Ei-Casiye: 15)
Diğer tarafta Kur'an'da şöyle denilmektedir:
"O dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandinr" (Âl-i İmran:129)
Yani azap ve mağfiret de İlâhi iradeye tabidir. Mağfiretle ilgili denilebilir ki, Allahü Teala, er-hamer'râhimin (merhamet edicilerin en merhametlisidir) kendi rahmetiyle günahkârları bağışlayabilir. Ama "*&* ja Oöm (O dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırir)nin bu tevili zordur. En fazla diyebiliriz ki, Yüce Allah günahkârlardan bazısını bağışlar ve bazısını azaplandırır, ancak tüm âyetin karinesi bunu kuvvetlice kanıtlamamaktadır.
Yoksulluk ve sefalet varlık ve servet hakkında Kur'an-ı Kerim'de geçmiş milletlerle ilgili tarihi kayıtlar da şu ilke teyid edilmiştir: İkbâl, tantana ve şöhret aslında iman ve takva, dürüst bir hayat, sâlih amel ve doğa yasalarına uymaya bağlıdır ve buna aykırı davrananlara felaket, âfet, sefalet, zillet ve İlâhi gazap inmektedir. Nitekim şöyle buyurul-maktadır:
"Eğer onlar Tevrat ve İncil hükümlerini ve Rabbleri tarafından kendilerine inzal olunan şeyleri dosdoğru tutsalardı (tatbik etselerdi) üstlerinden ve ayaklarının altından yerlerdi (Her taraftan Allah'ın nimetlerine gark olurlardı.)" (El-Maide: 66)
Ancak öte yandan, Kurfan-ı Kerim 'de şöyle âyetler de vardır:
"Allah dilediğine hesapsız nzık verir." (El -Bakara: 212)
"Allah dilediğine rızkını bollaştırır." (Rad: 26)
"Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eylersin." (âi-i imran: 26) Sıkıntılar ve rahatlıkla ilgili de açık buyruklar vardır:
"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir." (Eş-Şum: 30)
Ancak diğer tarafta şu âyet de vardır:
"Eğer onlara bir bir iyilik dokunsa: "Bu, Allah katından-dır" derler. Eğer onlara bir fenalık dokunsa: 'Bu senin yüzündendir" derler. De ki: Hepsi Allah'tandır." (En-Nisa: 78)
Ancak bunun yanı sıra başka bir âyette şöyle denilmiştir:
"Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir." (En-Nisa: 79)
Kur'an-i Hakim'den sonra hadislere baktığımızda, bunların birçoğunun insanın çaresiz ve yetkisiz olduğunu gösterdiğini görürüz. Örneğin:
"Eğer bir dağın yerinden oynadığını duyarsanız, onun öyle olduğunu doğmayabilirsiniz; ama bir kişinin kendi huyundan farklı davrandığını duyarsanız, bunu hiç doğrulama-yın, çünkü bir kişi ancak kendi hamuruna göre yapılır,"
"Kalpler Allah'ın iki parmaklan arasındadır; onları dilediği şekilde değiştirir."
Ya da, bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:
"İnsanlar da yaratılmıştır, bunlardan bazısı Müslüman yapılmıştır."
Ben bu itirazları buraya biraz özetle ama aynen aktardım. Şüphesiz, takdir veya kader meselesi dünyada dinler doğduğundan beri vardır ve şimdiye kadar kesin bir çözüme kavuşmamıştır. Her din bununla ilgili olarak birşeyler söylemiştir, ama ifrat ve tefritle. Eğer Hindistan'da ve Yunanistan'da yeniden doğuş (re-enkarnasyon) ve hayat veya kader çizgisi insanı tamamen çaresiz ve yetkisiz hale getirmişse, İran'ın ateş ocaklarında da Tanrı adeta gereksiz veya yararsız bir varlığa dönüşmüştür. Batılı filozofların bir bölümü Yaradan'i bir saat yapımcısı düzeyine indirgemiştir ve onlara göre bu yapımcı, saati yaptıktan ve ilke ve kurallarını getirdikten sonra işe yaramaz bir organ haline gelmiştir. Bizde de cebir ve kaderle ilgili tartışmalar hiddet ve şiddetten uzak değildir. Gayet tabii ki, nazarî açıdan terazinin iki yanında bulunan iman ve akıl arasında bir denge kurmak hayli zordur, ama bunu kendi haline bırakmak da mümkün değildir. Gerçi benim görüşüme göre kaza ve kader imanın bir parçası değildir ve sadece tartışılan bir konu niteliğindedir; ancak bazı itirazcılara göre Kur'an-i Kerim'in ayetlerinde görünürde bir çelişki bulunduğu için bunu ciddi olarak ele almalıyız.
Mesele her ne kadar çok eski ve lehine ve aleyhine birçok şey yazılmışsa da, Bu devirde mey ayrı, kadeh ayrı, Cem ayrı olduğu için çağımızın istidlal ve istinbat sonuçlarına (tartışma yöntemlerine) göre bu konunun ele alınması gerekmektedir."
Bu kitapçık ilk önce
yukarıdaki mektuba cevap olarak kaleme alınmıştı ve
bunun amacı, Kur'an-i Hakim 'in bazı ayetleri arasında
görünürde görülen çelişkiye son vermekti. Ancak bu vesile ile
tartışılan konular, felsefe, etik, sosyal bilimler ve
diğer bilim dallarında cebir ve kader meselesiyle
karşılaşan herkese düğümün çözümünde yardımcı
olabilir. İşte bu yarar göz önünde bulundurularak bu risale
şimdi bir kitap olarak yayımlanmaktadır. Bunun sonuna, meselenin
daha da açıklık kazanması içinde başka bir makalemi ilave
olarak ekliyorum.[2]
Sorulan soruyu cevaplamak için
aslında şu kadar söylemek kâfidir ki, Kur'an-ı Kerim
ayetlerinin uygulama nedenleri anlatılarak görünürdeki
çelişkilere son verilebilir. Ancak bu uygulama nedenleri ve biçimleri
anlatılırken bazı noktala-nn ayrıntılı biçimde ve
açık olarak anlatilmaması halinde, asıl meseleyi anlatmak
zorlaşabilir. O nedenle, Kur'an-ı Kerim 'in buyruklarını
ele almadan önce cebir ve kader meselesinin asıl mahiyeti ve ilgili
noktalara göz atmanın daha doğru olacağı
kanaatindeyiz.[3][3] Herkes, hiç düşünüp
taşınmadan sırf vicdanen, insanın kendi iradesine
bağlı fiil ve hareketlerinde özgür olduğunu, kendi irade ve
yetkisiyle yaptığı hareketler için kendisinin sorumlu ve yükümlü
olduğunu, iyi davranış ve karakterleri için övgüye ve
ödüle layık, kötü hareketlerinden dolayı da kınama ve
cezalandırılmaya tabi olduğunu sanmaktadır. Bu sade ve
vicdanî düşünce ve kavramda insanın kendi iyi düşündüğü ve
bildiği hareketlerinde bir dış veya iç güç nedeniyle mecbur ve
çaresiz kaldığı, konusunda en ufak bir kuşku bulunmaz.
Nerede fiilen mecburiyet ve çaresizlik etkileri görülüyorsa, orada irade
veya ihtiyar yerine ıztırar ve çaresizlik hükmü veriliveriyor. Bu
noktada insanın sorumluluk ve yükümlüğünün olmadığı,
dolayısıyla övgü ve ödül veya kınama ve cezaya da yer
olmadığı kanısına varılıyor ve bu gibi
durumlarda, insanın iyi veya kötü olması hakkında karar
vermeye elverişli olmadığı düşünülüyor. Bir kişi
başka birine taş attığı veya küfür ettiği zaman
onun bu hareketi başka bir gücün cebriyle yaptığı hiç
düşünülmez ve mağdur kişi, onu bu hareketinden sorumlu tutup
aynı şekilde taş ve küfürle karşılık veriyor.
Ancak taş atan ve küfreden kişinin akli dengesi bozuk ve kendisi
deli divane ise, kimse onun bu hareketi kasten yaptığını
söylemiyor, onun zavallı ve çaresiz biri olduğunu belirterek
hareketinden dolayı cezalandırmıyor ve affediyor. İşte önceden zihnimizde
olan bu yetkili ihtiyarı, gayri ihtiyari, yetkisiz, iradeli ve iradesiz
hareketlerin farkıyla ilgili kavram, bizim insanın iyi ve kötü
oluşu ve ceza veya ödüle layık kılınması için
belirlemiş olduğumuz ölçülerin temelini
oluşturmaktadır. Biz bir çocuğun veya delinin çıplak
dolaşmasını kınamayız, ancak yetişkin, aklı
başında bir kişinin çırılçıplak
dolaşmasını nefretle kınarız. Bir kişinin yüzü
çirkin-se, ondan tiksinmeyiz, ona kötü bakmayız, ama yüzü gözü
yerinde ve düzgün olan birinin bize yüzünü gözünü oynatmasından
hoşlanmayız. Ateşi yüksek kendinden geçmiş bir
hastanın saçma sapan şeyler söylemeye ve sayıklamaya
başlayınca, onu suçlamayız; ama aklı ve bilinci yerinde
olan biri böyle şeyler söylemeye başlayınca, onu
kınarız. Gözü görmeyen bir kişi, başkasının
eşyasını eline alırsa, ona hırsızlık
suçlamasında bulunmayız, ama gözü gören biri aynı
hareket yaparsa, onu yakalar cezalandırınız. Bir kişi,
herhangi bir baskı yüzünden hayırlı bir iş yaparsa
herhangi bir övgüye layık görülmez, ama herhangi bir
baskıya uğramadan iyi bir iş yaparsa onu herkes metheder. Bir
çocuk günah işlemezse iyi ve temiz olduğu söylenmez, ama bir
genç sâlih amel işlese, onun iyi olduğu söylenir. Bunun nedeni,
bizim görünürdeki koşullar ve
durumlara bakarak insanın bazı fiillerinde özgür
bazılarında mecbur olduğunu düşünmemiz-dir. Ayrıca,
vicdanen sorumluluk ve hesap verme ve buna bağlı olarak övgü ve
kınama ile ceza ve ödül hakkının, ıztırâ-rî
fiiler değil, ihtiyarî fiillerden doğduğu görüşünü de
taşırız.[4][4] Ne var ki, insan biraz düşünüp
taşınınca ve görülenlerin altındaki, gerçekleri
öğrenmeye çalışınca, kendisinin aslında
sandığı kadar özgür, güçlü ve yetkili
olmadığını, yüzeysel olarak kendi mecburiyeti ve
çaresizliği için koyduğu sınırların aslında çok
geniş olduğunu görür. İşte cebir ve kader meselesinin
çıkış noktası budur. Bu meselenin temeli şu sorular
üzerine bina edilmiştir: 1. İnsan
kendi amelleri veya hareketleri bakımından tamamen mecbur mudur,
yoksa belli bir özgürlüğe mi sahiptir? 2.
İnsanı mecbur eden yahut özgürlüğünü
kısıtlayan güç hangisidir ve insanın hayatını ne kadar
etkilemektedir? 3. Eğer
insan çaresiz, yetkisiz ve mecbur ise, fiil ve hareketlerinin
sorumluluğu, değerlendirilmesi ve ahlâk kavramlarımızın
dayandığı ve toplumsal düzenimizin iyiliği ve doğru
gelişmesiyle refahının garantileri olduğu övgü ve
kınama ile ödül ve cezanın tahakkuk kuralı hangi temele
dayanacaktır? Dünyanın düşünür ve
filozofları bu soruları çeşitli yönlerden ele
almış, bunların cevaplanması ve sorunların çözümlenmesi
için çeşitli yöntem ve yollar benimsemiş ve de-gişik delil
ve kanıtlara dayanarak değişik ideoloji ve görüşler
geliştirmiştir. Bu hususta bilim adamları ve
araştırmacıların o kadar çok yazılan, incelemeleri ve
aralarındaki görüş ayrılıkları o kadar çoktur
ki, bunları tek tek tartışmak çok zordur, ancak ilke olarak biz
bunları dört sınıfa ayırabiliriz: 1) Bu meseleye metafizik açıdan yaklaşanlar 2) Bu meseleye fizik veya doğa açısından
yaklaşanlar 3) Bu meseleye
ahlâkî açıdan bakanlar 4) Bu meseleye
dinî açıdan yaklaşanlar Gelin bu değişik yönlerden
değişik grupların bu meseleye nasıl
baktıklarını, bahis ve istidlalin hangi yollarını benimsediklerini
ve en son, hangi sonuca vardıklarını görelim.[5][5] Metafizik veya fizikötesinde cebir ve
kader meselesi iki yönüyle ele alınır: 1) Doğadan kastımız, herhangi bir
fiilinin meydana geldiği veya gelmediği varlıktır,
başka bir deyişle, bu varlık herhangi bir İş
yapabilir veya yapmayabilir. Doğanın bu tanımını
kabul etmemizden sonra şu soru aklımıza gelir: Fiili terk
etmenin veya tercih etmenin yahut bunun kuvveden fiile geçmesinin bir nedeni
var mıdır, yoksa yok mudur? Bu tercih veya hareketin bir nedeni yoksa
müreccihsiz tercih veya müsebbibsiz sebep gibi bir durum ortaya çıkar ki,
bu akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Ve eğer
bunun için bir müreccih veya sebep gerekiyorsa, o kimdir? Cebirciler veya cebir
görüşünü savunanlar diyorlar ki, müreccih, insanın elinde
olmayan neden, etken ve sonuçlardır. Bunlar ister kendisine Tanrı,
illet-ül alil, müsebbib-ül esbâb, doğa yasası veya başka bir
şey denilen üstün bir güçtür. Kaderciler veya kadere inananlar bunun
insanın kendi iradesi olduğunu savunurlar. Cebircilerin
inanışına göre hayır ve şerrin mercii veya
kaynağı Allah'ın zâtıdır; insanlar salt madde veya
nebat gibidir ve insanın hiçbir sorumluğu yoktur. Kadercilere bakarsak,
insan iradesinin Allah'ın yaratma ve ibda dairesinin
dışında yaratılmamış veya gayri mahlûk başka
bir şey olduğuna inanmamız gerektir. Zira, insanın
iradesinin yaratıcısı Allah değilse, insan da onun
yaratıcısı değildir; şöyle ki, insanın
kendisi .Allah'ın mahlûku ve eseridir ve dolayısıyla bir
mahlûkun iradesinin gayri mahlûk olması gerekir ki, bu kabul edilmez bir
husustur. 2)
Akılcı
kanıtlar
gösteriyor kî, evrenin
yaratıcısının "alîm" (bilgili) ve
"mürîd" (irade sahibi) olması şarttır. Zira, bir
yaratıcı veya sanatkâr yapmak ve yaratmak istediği şeyi
bilmiyorsa veya onunla ilgili bir tasan yapamıyorsa, bir yaratıcı
veya sanatkâr değildir. Bu kurala göre şunu kabul etmemiz
gerekiyor ki, evrende olup bitenleri Allah önceden biliyordu ve buna
niyetlenmişti. Şimdi eğer Allah falanca şahsın falan
saatte veya zaman diliminde falanca fiili işleyeceğini biliyorsa, o
fiilin o şahıs tarafından o zaman işlenmesi r şarttır. Çünkü böyle
olmazsa, Allah'ın bilgisinin doğru olmadığını
kabul etmek lazım gelir ki, bu zor bir şeydir. Aynı şekilde
Allah'ın iradesi belli bir zamanda belli bir kişi tarafından
belli bir fiilin işlenmesi yönünde ise bu irade gerçekleşmelidir.
Aksi takdirde İlahi iradenin batıl olması gerekir. Bu istidlalden hareketle
cebirciler şu sonucu
çıkarır: Vacib-ül vücud olmayan ihtiyarî fiil, hiçbir
şeyde mütehakkık değildir; geriye kalan muhtarların hepsi
muhtar gibi görünen muztar (çaresiz) dır. Kaderciler ise buna
şöyle itirazda bulunuyor: Yani buna göre Allah'ın
hayır ve şerrin faili olması gerekir. İnsanın tüm
kötülüklerinin sorumluluğu Allah'a aittir ve bu açıdan insan,
maddeler ve bitkiler arasında herhangi bir fark yoktur. Ancak bu itiraz ne kadar ciddiyse,
cebircilerin İlahi bilgi ve irade hakkında sundukları delil ve
kanıt da ciddidir. Ve gerçek şu ki, Allah ile insanın
yetkilerinin dengeli bir biçimde kullanılması ve Allah'ın bilgi
ve irade sahibi olması bakımından nedenler ve gereklerden
insanın özgürlüğünün korunması çok zordur. Kadercilerin bu
görüşten kurtulmak için benimsedikleri yolların çoğu,
cebircilere yönelttikleri suçlamalar ve eleştirilerin daha
ağırına layıktır. Örneğin,
bazıları Allah'ın bilgi ve irade sahibi olmasını bile
inkâr etmektedir. Bazıları ise İlahi bilgi ve iradeyi teslim
etmelerine rağmen Allah'ın sadece genel şeyleri bildiğini,
ayrıntıları bilmediğini ileri sürerler.
Bazılarına göre Yüce Allah insana bahşettiği güç ve
yeteneklerden sadece iyiliği kastediyordu ve bunların kötü
biçimde kullanılacağını bilmiyordu. Ancak bunlar öylesine
zayıf fikir ve delilerdir ki, bir yana bırakılması için
fazla düşünmemize gerek yoktur. Kaderciler tarafından Cebircilere
cevap olarak sunulan belki de en büyük delil şudur: Allah'ın
önceden bilgi sahibi olması ile insanın özgürlüğü arasında
görünüşte ne kadar büyük fark ve çelişki görülürse
görülsün, gelecekte herhangi bir olay hakkında bilgi sahibi olmak, bu
bilginin o olayın meydana geliş nedeni olmasını
gerektirmez, örneğin, eğer biz hava tahmininde bulunuyoruz,
falan saatte falan yerde yağmur yağacağını
belirtiyoruz ve bu tahminimiz doğru çıkınca bilgimizin
yağmurun nedeni olarak kabul ediyoruz. Ne var ki, bu delil
görüldüğü kadar sağlam değildir. Çünkü bir şey
hakkındaki kesin bilgi ile tahmin ve kıyas iki ayrı şeydir.
Tahmin ve kıyasın doğruluğunun, tahmin ve kıyas
edilen olay veya şey ile herhangi bir İlgisi yoktur. Oysa, gerçek
kesin ilim ile malûm arasındaki etki-tepki ve neden-sonuç
ilişkilerini inkâr etmek mümkün değildir. Bu ilkesel görüşlerin
dışında metafizikle ilgili cebriyet ve kaderiye ile ilgili
olarak sunulan bazı birtakım kısmi görüşler de
vardır, ama bu her ikisinin zorluk ve engelleri aynı değildir.
Hiç şüphe yok ki, cebriye insanın irade özgürlüğünü yok
sayarak nefsimizde birincil ve vicdanî olarak bulduğumuz Şeyi inkâr
etmiştir. Ancak kaderiyenin benimsediği görüş bundan daha
da kötüdür. Çünkü bu bir yandan, Allah'tan ^m, irade ve kudret gibi
kâmil sıfatları gasbedip insana devreder ve diğer yandan, Allah
yahut illet-ül alil ya da evrenin tımarının
varlığını hepten inkâr eder ve bu iki durumda da, az"
öyle imkânsızlıklar meydana gelir ki, bunların
gerçekleşmesi felsefe ve mantık kanununda evveliyat ve
vicdaniyâtı inkâr etmekten daha kötü hatta en kötüdür. Bundan
dolayıdır ki, metafizikte kaderiye ayağını basacak
sağlam bir temel bulamamıştır ve dinsizlerin küçük bir
zümresinin dışında filozof ve düşünürlerin büyük bir
bölümü cebriyeci olmuştur. Aneximander Platon (Eflatun) ve
Stoacıların çoğu cebriye mezhebine bağlıydı,
islâm felsefecilerinin çoğu da bu mezhebi desteklemiştir. Nitekim,
en büyük Müslüman filozof, İbn Sina "Ta'likât'iş-ifa"
adlı eserinde şöyle demiştir: "Genellikle, muhtar (özgür)dan,
bil-kuvve muhtar (güçlü ve Özgür) kastedilir ve bil-kuvve muhtar, müreccih
ister kendi kişiliği ister başkası olsun, yetkilerini
kuvveden fiile geçirecek bir müreccihe muhtaç olur. Bu nedenle, bizlerden
muhtar olan biri aslında muztar (çaresiz, güçsüz) biridir." Aynı şey Avrupalı
filozoflar için de geçerlidir. Pomponaz-ze Tanrının hayır ve
şerrin faili olduğuna karar verir ve akim tamamen cebirden yana
olduğunu ifade eder. Hobbes diyor ki, insan kendi doğası ve
doğal gereksinimleri bakımından mecbur ve çaresizdir. Nefis ile
beden yahut ruh ile maddenin ayırımından yana olan
Descartes, maddeci dünyada sadece cebir
yasasının geçerli olduğunu belirtmektedir. Ona göre
başta insan olmak üzere tüm evren bir makina gibi
çalışmaktadır. Bununla birlikte nefiste mükemmel özgürlük
gücünü saptamasına rağmen benimsediği görüşün
mantıksal sonucu da cebirdir. Nitekim, Descartes'çı veya Kartezyen
ekolünün diğer öncüleri ki, bunların en
tanınmışı Malebran-che'dir, nefsin her niyetiyle
Tanrının insanın bedenini hareketlendirdiğini ve bedenin
her hareketi veya gelişmesiyle nefiste bilinç ve duyarlılık
yarattığını kaydetmektedir. Madde ve ruh yahut imtidâd ve
fikir arasında tanrısal bağlantı şarttır. Zira
bir bağlantı veya aracı olmaksızın bu iki müstakil ve
kalıcı cevher arasında teamül (geçiş, bağlantı)
düşünülemez. Demek ki, Tanrı tüm iradelerin ve hareketlerin gerçek
failidir. Spinoza'ya göre insan kendisinde ne kadar faaliyet veya
hareketlilik hissederse etsin, aslında fail değil, münfail
(pa-sif)dir. Dolayısıyla, tamamiyle yetkisiz ve güçsüzdür. Ona
göre bu cebriye bir filozof için huzur ve mutluluğun kaynağıdır.
Leibnitz ise bireylerin kendi başlarına özgür olduğuna
inanmaktadır, ama bu bireyler arasında önceden kurulmuş
uyumun Allah tarafından yaratıldığım
söylemektedir. Bu nedenle, o da cebre rücu etmektedir. Hatta cebriyetine
"halis veya salt ceberiyet" diyebiliriz. Locke ise irade
özgürlüğünü anlamsız olarak nitelendirmekte ve Descarte'm
felsefesinde varolan kaderciliğin yanlış olduğunu
belirtmektedir. Açıkça cebriyeyi kabul etmemesine rağmen "biz
bir şeye niyetlenme veya niyetlenmemek konusunda özgür değiliz,
niyet veya irade nefisle belirlenir ve nefis te mutluluk duyar" dediği
zaman bu felsefe dönüp dolaşıp kaderiyeden cebriyeye
ulaşıverir. Schopenhaure ise iradenin insanlardan maddelere kadar
her şeyde varolduğunu ifade etmektedir, ama bu irade, özgürlüğü üzerinde kaderiyetin
bina edildiği irade değildir. Hiç şüphe yok ki, Kant, Fischte ve
Hegel gibi önde gelen filozoflar kaderciliğe olan eğilimlerini
göstermişlerdir. Socrates iradenin özgürlüğünü
savunmuştur. Platon, insanın seçme yetkisini kullanmasını
benimsemiştir. Aristo ise ihtiyarî ve ıztırâri fiiller
arasında ayırım yaparak insanın bir dereceye kadar
özgür ve bir nebze de mecbur olduğunu ifade etmiştir. Bir
başka düşünür, Chrysippus cebriyet ve ahlâki sorumluluk
arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. İslamî
düşünürlerin bir bölümü ise "la cebir ve la tafvid ve lakin emr
beyn'un amreyn" yolunu benimsemiş, ama bunu nazarî hikmet uğruna
değil, pratik bir görüş olarak yapmışlardır.
Yoksa salt metafizik görüşe gelince, buna göre cebriyenin
kefesi, kaderiyeye göre daha aşağıdadır. Ve filozoflar
arasındaki görüş ayrılığı cebriye ile
kaderiye arasındaki görüş ayrılığından çok
salt cebriye ve orta cebriye arasındaki görüş
ayrılığına dönüktür.[6][6] Ancak bu bahiste cebriye kefesinin
kaderiyenin kin den daha daha ağır olması demek felsefenin bu
sorunu çözümlemiş ve bunu cebir lehine sonuçlandırmış
olması demek değildir. Hayır, bu sadece şunu
göstermektedir: İnsan bu muazzam kainatı ve akıllara durgunluk
veren düzeni tıkır tıkır işleten
varlığın özelliklerini yakından izleyince
öylesine dehşete kapılır, beyni ve yüreği öyle
bir duyguyla dolar ki, kendi gözünde kendi varlığı tamamen
değersiz ve önemsiz hale gelir. Onun şaşkın aklı
kendisine diyor ki, kudreti bu sınırsız evreni kuşatan,
iradesi böylesine muhteşem saltanat üzerine hüküm süren, bilgisi bu
varlık düzeninin en ufak parçasından en büyüğüne kadar her
şeyi ezelden ebede kadar kuşatan tutan varlığa
karşı senin varlığın ufak, küçücük, çaresiz,
zavallı, güçsüz ve mecburdur, senin gücün, bilgin ve iradenin hiçbir
değeri ve önemi yoktur. Şimdi bunun ötesinde biri
felsefenin kaza ve kader meselesini
anladığını sanıyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Kaza
ve kader sorunu aslında Rabb'ül âlemin'in görkemli
imparatorluğunun anayasasının ne olduğu sorunudur. Yüce
Allah'ın ilmi ve bilgileri, kudreti ve güçleri, Allah'ın iradesi ve
muratları arasında ne gibi bir ilişki olduğu sorunudur.
İlâhi emrin ne anlam taşıdığı meselesidir. Bunun,
O'nun mahlûklarına nasıl uygulandığı sorunudur.
Mahlûklarının çeşitli sınıf ve kategorilerinde
emirlerinin hangi ilke ve kurallara göre uygulanma sorusudur. Ve evrenin
tüm varlık ve nesnelerinin ne şekilde ve nasıl Ona
bağlı olduğu meselesidir. Şimdi eğer bir kişi
kalkıp bu sorunları çözümlediğini iddia ediyorsa,
başka bir deyişle, onun Tanrıyı çok iyi
tanıdığı ve tanrılığını çok iyi
bildiğini ve kavradığını iddia ettiğini
söyleyebiliriz. Aslında, bu
kaderciler ile cebircilerin birbirlerine yönelttikleri eleştiri ve suçlamalardan
daha ağır bir eleştiri ve suçlamayı haketmektedir ve daha
vahim bir şeydir. Ve eğer bu bir iddia değil, sadece kendi
tahmin, kıyas ve istidlallerine dayanarak böyle bir görüş
ileri sürüyorsa, cebir ve kaderle ilgili olarak kesin hüküm vermesini mümkün
kılan sağlam ve güvenilir bilgi ve inancın noktasına
nasıl varabilir?[7][7] Fizikte bu mesele, tüm evrende olduğu
gibi insanın fiillerinin de nedenler silsilesine bağlı
olduğu ve yaptığı her şeyin bir veya birkaç nedeni ve
etkeni olduğu açısından ele alınır. Eğer bir
fiilin meydana gelmesi için gereken nedenler ve ortam oluşmazsa, o fiilin
gerçekleşmesi mümkün değildir; nedenler ve ortam oluşursa, onun
gerçekleşmesi gereklidir. Bu her iki durumda insan tamamen mecbur ve
çaresizdir. Bu açıdan fizik veya doğa her zaman cebre meyilli
olmuştur. Nitekim eski fizikçiler arasında müstesna bir mevkiye sahip
olan maddecilerin babası Democritus bundan 2500 yıl önce
açıkça evrenin tüm eşyasının doğa kanununa
bağlı olduğunu ve bunun dışına çıkamayacaklarını
ifade etmişti. Buna rağmen, doğacılar
nefis ile madde arasındaki cevher farkını inkâr ettikleri ve
nefis güçlerini maddeler âleminden şu veya bu şekilde ayrı
saydıkları sürece fizik veya doğa biliminde kadercilik için bir
yer bulunabilirdi. Ancak 18. yüzyılın başında oluşan
fizik bilimindeki baş döndürücü gelişme ve fen ile bilimin
diğer dallarında ki araştırma, inceleme ve keşifler
yeni kapılar açılmaya başlayınca nefis ve ruh tüm
güçleriyle beraber maddi oluşum ve maddenin kimyasal karışımlarının
sonuçlan olarak görülmeye başlandı ve insan nefislı ve
manevi varlık yerine salt bir mekanik varlığa dönüştü.
Böylece, kadercilik fizik sınırlarının tamamen
dışına Çıkarıldı ve fen bütün
ağırlığını cebrin kefesine koydu. Biyoloji ve fizyolojinin yeni
araştırmaları ki bunlar sayesinde nefis ilmi artık bu iki
bilimin bir dalı haline gelmiştir. beynin biçimi, yapısı,
çekirdeği ve sinir sisteminin durumunun insanın
doğasını şekillendirdiğine hüküm edilmektedir. Beyin
veya zihnin kötü olması insanın doğasını ve
ruhsal yapısını bozar ve bununla kötü eğilimler ve
hareketler meydana gelir. İyi oluşu, insanın
tabiatını iyileştirir ve daha sonra iyi eğilimler ve iyi
amellerin meydana gelmesini sağlar. Gayet tabii ki, beynin çekirdeği
ve sinir sisteminin yapısında insanın özgür iradesinin
herhangi bir rolü yoktur. Dolayısıyla, bu maddi görüşü
kabul ettikten sonra, insanın doğasında özgürlük diye bir
şeyin olmadığını da teslim etmemiz gerekir. Buna
göre nasıl ki, demirden yapılmış bir makine belli
bazı metot ve kurallara göre çalışır, insan da
doğanın muazzam bir yasasına göre yaşamakta ve
faaliyet göstermektedir. Ahlâk ve fazilet dilinde iyilik ve güzel
karakter olarak tanımladığımız şeyler fen
sözlüğünde salt düzgün bedensel yapı ve iyi sinir sisteminin
unsurları demektir. Ahlâk ve etiğin kötülük ve
ahlâksızlık olarak nitelendirdiği şeyler bilim dilinde
beyin yapısı ve sinir sisteminin bozuk oluşu olarak kabul
edilmektedir. Bu açıdan iyilik ve sağlık, kötülük ve
hastalık arasında bir fark kalmaz. Nasıl ki, bir kişi kendi
iyiliği ve sağlığı için övgüye ve
hastalığı için kınamaya layık değilse,
kötülüğü, ahlâksızlığı veya dürüstlüğü ve
fazileti bakımından da övgüye veya kınamaya layık
olmamalıdır. Bunun yanısıra, cebirciliği
teyid eden başka önemli bir kanun da kalıtım
yasasıdır. Bunun temelini Darvvin ve Rus-sel Wa!lace ile takipçileri
atmıştır. Buna göre herkesin doğası ve
kişiliği ile karakteri dünyanın kuruluşundan beri kuşaktan
kuşağa geçen bir kalıba girer ve bu kalıtsal kalıp
doğa ve karakteri hangi şekle sokarsa, onu değiştirmeye
hiçbir insanın gücü yetmez. Bu bakımdan eğer bugün bir kişi
herhangi kötü bir iş yapıyorsa, o aslında, onun
atasının 100 yıl önce attığı tohumun bir
meyvesidir ve atasmdaki bu kötülük te eski nesillerden ileri gelmektedir.
Bu meyvenin oluşması veya oluşmamasında ilgili kişinin
irade veya yetkisinin hiçbir rolü yoktur. Bunun oluşması veya
oluşmaması, tıpkı bir mango ağacının
ekşi bir mango çekirdeğinden çıkarak ekşi meyve vermeye
mecbur olması gibidir. Tarih teorisi de cebri
doğrulamaktadır. Buna göre dış etkenlerin etkileri
genellikle, o ortamın içinde bulunan tüm bir insan toplumunun
doğası ve karekterini etkilemektedir. Ve bu nedenle, belli bir
nedenler topluluğu altında yaşayan bir ulusun özellikleri,
başka bir nedenler topluluğu altında kalan bir ulusunkilerden
farklı olur. Meseleye daha derin bir şekilde
baktığımızda bu iki ulusun mizaç ve karakterleri arasındaki
farkın kaynağının, onların İçinde
yaşadıkları farklı dış etken ve ortamın
olduğunu anlayabiliriz. Aynı şekilde, eğer dış
etkenlerin ışığında bir milletin özelliklerini
anladığımız zaman onun hangi durumlarda nasıl
davranacağını sağlıklı bir biçimde tahmin
edebiliriz. Bir bireyin kişisel irade ve yetkisi için bu kapsamlı
yasanın belirlediği yoldan ayrılma imkânı yoktur.
Bireylerin kişisel özgürlüğünün kabul edilmesi halinde,
yüzyıllardan beri bir milletin hareket ve karakterlerinde görülen
özellikler müthiş bir şekilde benzerlik arzetmesi için ortada
herhangi bir neden veya gerekçe kalmaz. Çünkü bir milletin tüm
fertlerinin sözbirliği ederek kendi iradeleriyle aynı
şekilde hareket etmeye karar verdikleri hiçbir şekilde tasavvur
edilemez. İstatistik bilimi de deneysel
temellere dayanarak cebri savunmuştur. Büyük yerleşim merkezleri ile
ilgili olarak değişik şartlar ve ortamlarda elde edilen veriler
ve rakamlar, o Şart ve ortamların oluşmasına neden olan
dış etkenlerin âğında incelendiğinde her toplulukta
bazı özel nedenlerin etkisiyle belli bazı durumların ortaya
çıktığı ve bu durum-srda çok sayıda insanların
hareket ve davranış biçimlerinin ""birlerine benzediği görülmüştür. Bu
gibi deneyimlerle istitâstik ve
tipografi o kadar ilerlemiştir ki, bu bilimlerin bir uzmanı büyük bir
yerleşim merkezi veya insan topluluğunun falanca durumlarda falanca
hareketlerde bulunabileceğini gerçeğe çok yakın bir tahminde ve
kehanette bulunabilir. Böyle bir uzman bir yıl içinde Londra
şehrinde kaç kişinin intihar edebileceği ve örneğin,
Chicago'da kaç tane hırsızlık olayının meydana
gelebileceğini tahmin edebilir. Eğer bir ülkede başka bir ülkeye
oranla cinayet sayısı fazla ise, bu cinayetlerin hangi maddi,
ekonomik ve sosyal nedenlere dayandığı çok
sağlıklı bir biçimde ortaya konabilir. Bir ülke veya büyük bir
yerleşim merkezinde yıllar yılı ölüm, doğum,
suçlar ve diğer olaylar ortalama nasıl meydana geliyor ve toplumsal
duruma paralel olarak bu olaylarla ilgili istatistikler sürekli olarak iniyor
veya yükseliyorsa, bunun açıklaması, dış etkenlerin
insanların büyük yerleşim alanlarına, bireylerin iradelerinin
başka bir biçimde hareket etmeyecek şekilde müthiş bir güç ve
şiddetle etkili olduğundan başka bir şey olamaz.[8][8] Bu kısa bahis gösteriyor ki,
insanın üzerinde kendi büyüklüğü ve üstünlüğünü bina
ettiği fen ve bilim, onun tüm hayal gücünü kullanarak inceleme,
araştırma ve keşifler sonucunda oluşturduğu sermaye
ve iftihar vesilesini bir kalemde ortadan kaldınveriyor ve insan kendi
bilgi ve araştırmalarına dayanarak kendisinin, maddeler,
bitkiler ve cansız makineler gibi çaresiz ve yetkisiz bir varlık
olarak kabul edi-veriyor. Ancak bu kabul ve itiraf, bilimin kaza ve kader meselesini
gerçekten hallettiğini kesinlikle göstermez. Aksine, bu bilimin bizim
vicdanen kendi içimizde hissettiğimiz yetki gücü ve irade
özgürlüğüyle ilgili tatmin edici bir açıklama getirmediğini
gösterir. Oysa biz gece gündüz yetki gücü ve irade özgürlüğünün
belirtilerini görür ve buna göre ihtiyarî ve gayri ihtiyari
fiillerimiz arasında ayırım yapabiliyoruz. Sa-j dece bu
değil, varlığına insanın özgür ve egemen bir
irade J sahibi, oluşu bağlı olan nefsin bile bilimsel
araştırmaların | ötesinde bir şey olduğu
kanıtlanmıştır ve hiçbir bilimsel | araştırma
metodu, bugüne kadar, insanın maddi varlığında J herhangi
bir maddi karışım veya kimyasal bir formül ile ilgisi olmayan belirti, fiil ve özellikler
yaratan şeyin ne olduğunu ortaya koyamamıştır. Her ne olursa olsun, eğer bir
fizikçi, insanın karakterinde sinir sistemi ve beyin çekirdeğinin
yapısının önemli bir rol oynadığını
ileri sürüyorsa, bunu kabul edebiliriz. Ancak bedensel özelliklerinin,
ruhsal özelliklerinin tek illet veya sebepleri olduğu yolundaki
iddiası kabul edilemez. Aynı şekilde evrim kuramının
bir savunucusu, insanın kendi özelliklerinin çoğunun irsî veya
kalıtsal olarak miras aldığını söylüyorsa, bunu
kabul etmekte hiçbir sakınca yoktur. Ancak, insanın her şeyinin
kalıtsal ve kendisine ait hiçbir şeyin olmadığını
ileri sürüyorsa, biz diğer gerçekleri gözümüzün önünde
bulundurarak bunu kabul edemeyiz. Aynı şekilde tarihe ve
istatistiğe dayanarak ortaya atılan görüşün ancak insan
kişiliğini büyük çapta, uluslar ile toplulukları geniş
Çapta etkileyen dış etkenlerin mecbur
kıldığı kadar sağlıklı olduğunu
söyleyebiliriz. Bununla toplumsal durumların
iniş-çıkışlarında fertlerin kişisel iradelerinin
hiçbir özgürlüğe sanıp olmadığı ve toplumsal
yaşam mekanizmasında insanla-nn salt cansız birer parça gibi
hareket ettiklerine ilişkin iddia ise ispatlanamaz. bilimleri ve takipçileri aslında
meseles'ni halletmemişlerdir. Ama ortaya oydukları, incelemeler,
gözlemler ve deneyimler hayatımız-c« rm sınırlanmn ne
kadar geniş olduğunu göstermiştir.[9][9] Salt etik veya ahlâk
sınırlarının içinde insanın mecbur veya yetkili
olduğuna İlişkin sorun, dış koşulların
altında iç gerçeğin ne olduğu şeklinde ele alınmaz,
aksine, burada insanın kişiliği ve karekterine ilişkin
hükmün ve iyi veya kötü davranışına göre övülme
veya kınanma istihkakı ve iyi veya kötü amellerine göre ödül
veya ceza verme kararının neye dayandığı
görüşü üzerinde durulur. İlk bakışta burada kadercilerin
üstün olduğu, cebircilerin ise yenilgiye mahkum olduğu gibi
görünür. Zira insanın tamamen çaresiz olduğu ve
yaptıklarında irade ve yetkisinin hiçbir rolü olmadığı
kabui edilirse, onun sorumluluk kavramı tamamıyla ortadan kalkar,
iyilik ile kötülük anlamını yitirir, dürüstlük ve
ahlâksızlık anlamsizlaşır. Ne en dürüst kişi
övgüye layık olur ne de, en ahlâksız ve günahkâr kişiye
lanet yağdınlabilir. Ne insanlığa yönelik en büyük
hayır İşlerlini yapan kişi ödüle layık görülür,
ne de en ağır suç işleyen biri cezalandırılır.
Mahkemelerimiz, yasalarımız, polisimiz, cezaevi erimiz,
okullarımız, ahlâk ve terbiye merkezlerimiz, vaazlarımız,
konuşmalarımız, yazılarımız, kısaca,
insanın irade ve yetki sahibi farzedilerek ıslâhı,
cezalandırılması, ibret ve telkin amacıyla meydana getirdiğimiz
tüm kavram ve kurumlar tamamen gereksiz ve yararsız hale gelir. Ancak bahis ve tetkik alanında biraz
ilerlediğimizde görürüz ki, burada cebriye ve kaderiye
arasındaki farkla ilgili karar sadece bu noktaya dayanarak verilmez.
Etikte amelin değeri, karekter ve davranış etkenlerine göre
ölçülür ve ka-rekter ile etkenler sözkonusu olur olmaz, insanın
karekterini oluşturan unsurların araştırılması ve
karekter ile davranış biçiminde ortaya çıkan içgüdülerin saptanması
vazgeçilmez hale gelir. Bu noktaya varıldıktan sonra
tartışmanın yönü yine fizik, psikoloji ve metafizik
sorunlarına dönüveriyor. Cebrin taraftarları insanın
kişilik ve karekterinin iki büyük unsurla oluştuğunu belirtir.
Birincisi doğal yapısı, ki bununla doğar. İkincisi,
dış etkenler ki, bunlardan her an etkilenir ve her an
kalıplarına girer. İlk husus tamamen vehbîdir ve bir
insanın elinde değildir. Bir kişi ana karnından hangi
doğa üzerine doğarsa, o onun kişiliği ve karakterinin mayasını
oluşturur. Kötü bir doğadan iyi amellerin doğması
mümkün değildir, aynı şekilde iyi bir doğadan kötü
amellerin doğması de düşünülemez. Dış etkenlere
gelince ki bunlara gerek doğal gerekse toplumsal etkenler dahildir, onlar
doğanın çekirdeğini veya özünü geliştirir, yetenek ve
eğilimlerine göre de şekillendirir. İyi bir tabiata sahip
olan bir kişi, iyi bir ortamda neredeyse bir evliya oluverir, kötü
huylu bir kişi de kötü ortamda bir şeytan. Aynı
şekilde, kötü bir ortam iyi bir doğanın meziyet ve erdemlerini
azaltır, iyi bir ortam ise kötü bir huyun kötülüklerini.
Doğa ile ortam arasındaki bağlantı, tıpkı bir
tohumun toprak, su, iklim ve çiftçilik veya bahçıvanlığın
türü arasındaki bağ gibidir. Bitki veya ağacın özü
çekirdek veya tohumdur ve bu saydığımız unsurlar onun
yetişmesi ve meyve vermesini olumlu veya olumsuz biçimde etkiler,
insanın durumu da pek farklı değildir. O, bu her w gücün
etkisindedir. Ne kendi doğasını değiştirebilir ne
kendi isteğiyle dış ortamı benimseyebilir ne de
ortamın etkilerin-âen etkilenip etkilenmemesi elindedir. Kadercilerin aşırı
görüşlü bir grubu bu görüşü hiç kabu etmez. Onlara
göre aslında doğa ve ortamın etkenleri, insanın karakter ve
davranışını ancak gayri ihtiyarî hareketleri
bakımından etkileyebilmektedir. İnsanın düşünüp
taşınıp, ayırım etme yeteneği ve karar verme
gücü ve iradesiyle yaptığı işlerde ise bu ikisinin hiçbir
rolü yoktur, hatta bunlar ilaili kişinin kendi seçim ve yetkisinin
sonuçlandır. Bu bazı kimselerin benimsediği tamamen kaderci
görüştür. Ne var ki, bu görüşü kabul etmek çok zordur.
Çünkü bir insanın ihtiyarî fiillerinin temelini oluşturan
bilinç, akıl, sezgi, anlayış, seçim yeteneği ve karar gücü
zaten vehbî (Allah vergisi)dir. İnsan ne kendi yeteneği ve gayretiyle
bunları elde edebilir, ne bunlarda zerre kadar bir değişiklik
yapabilir. O halde, bu güçlerin etkisiyle kendi davranışları
için hangi yolu seçerse seçsin, onu özgürce seçtiğini nasıl
söyleyebiliriz? Ilımlı kadercilerin
görüşü ise bu hususta şöyledir: şüphesiz,
insanın kişiliği ve karakterinde asıl doğası ve
dış etkenlerin rolü çok büyüktür. İnsan iyi ve kötü
eğilimler ve iyilik ile kötülükle ilgili yeteneklerle doğar,
doğal ve toplumsal ortamın kalıbına girip, karakteri belli
bir biçim alır. Ancak bu ikisinin yanı sıra, karakterini
etkileyen üçüncü bir şey de vardır ki, o da insanın mukadder
olmayan yetkisi ve özgürlüğüdür. Biz bir insanın iyi veya
kötü oluşuyla ilgili hükmümüzü, doğası veya
yetiştiği ve yaşadığı ortam ve koşullara
göre değil, bu mukadder olmayan yeteneği ve
özgürlüğüne göre veririz, ilk iki şeye
bakılırsa, insan çaresizdir ve kişiliğinin hangi yan ve
bölümleri bunların etkisinde ise onlar ahlâkî açıdan tamamen
değersizdir. Aslında, ahlâkî değer ve insanın iyi veya
kötü oluşuyla ilgili değerlendirmeler ancak üçüncü şey
yanı mukadder olmayan yeteneğine göre yapılır. Bir görüş veya kuram olarak bu
gayet tutarlı bir şeydir. e var ki, bu hususta önemli bir
güçlükle karşı karşıyayız. ınsanın
karakterindeki asıl huy, dış ortam ve mukad-er olmayan yetki
bölümlerini ayıracak ve kendi ahlâki emir e kurailanmizı
yalnız üçüncü bölümle sınırlandıracak bir ölçümüz
yoktur. Eğer ahlâkî değer sadece bu bölüm veya unsurun
miktarına bağlıysa, bizim için bir kişi hakkında iyi
veya kötü yargısına varmamız kesinlikle
imkânsızdır. Herhangi bir âletle ölçerek, herhangi bir
tartıyla tartarak veya herhangi bir analiz yöntemiyle dürüst ve temiz
bir kişinin ne kadar kendi mukadder olmayan ihtiyariyle iyi olduğunu
belirleyemeyiz. Aynı şekilde, kötü bir kişinin mecburen ne
kadar kötü ve iradesi ve yetkisiyle ne kadar kötü olduğunu bilemeyiz.
Yani, bu kaderiye görüşünü kabul etmemizden sonra bizim için tüm
ahlâkî kurallar geçersiz olur ve sadece geçersiz olmaz; bununla beraber,
aynı zamanda tüm ceza kanunlarımızı iptal etmemiz,
mahkemelerimizi ortadan kaldırmamız ve cezaevlerine kilit
vurmamız gerekir, çünkü yakaladığımız suçlular ve
hakîmlerimizin haklarında çeşitli cezalar verdiği hükümlüler ve
hapse attığımız mahkumlarla ilgili hiçbir hakimimiz,
işledikleri suçlarda gayri mukader ihtiyarlarının ne kadar rol
oynadığını bilmez ve bu esas şey bilinmedikten sonra
ceza türü ve miktarının suçlunun ihtiyar veya yetki miktarıyla
eşit olması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu aşamada kaderiye bilinmeyen bir
diyara ve kapkaranlık bir alana girer. Burada kaderiyet ne kadar
uğraşırsa uğraşsın ve ne kadar dikkat ederse
etsin, dikenli ve engebeli yolda her an ve her adımda yuvarlanmaya, bir
şeye çarpmaya mahkumdur. Nihayet geri dönüp cebriyeye der ki:
"Eğer benim görüşüm ahlâk kurallarını hiçe
sayıyor, yargı düzenini geçersiz kılıyorsa, senin
görüşün aynı, hatta daha kötü sonuçlar veriyor. Senin
kuramına göre insan yaptıklarının hiçbirinden sorumlu
sayılmıyor. O halde, iyi ve kötü ayırımı niye? Kimi
övecek veya kınayacaksın? Ceza veya ödül kararı niçin?
Sorumlu olmayan bir kişinin iyi veya kötü olmasıyla ilgili
hüküm ancak bir kişinin hasta veya sağlıklı olmasına
hüküm verilmesi gibidir. Eğer bir kişi hasta olması veya
ateşi çıkması nedeniyle cezalandırılmiyorsa, bir
kişi hırsızlık yaptı diye niçin
cezalandırılsın?" Bu sorunun tutarlı bir cevabı
cebriyede de yoktur. En çok şunu söyleyebilir: "Dünyada her fiil
ve hareket bazı doğal sonuçlar verir. Nasıl ki,
hastalığın doğal sonucu ağrı ve sancıdır
ve sağlığınla rahat ve huzur, nasıl ki,
dürüstlüğün doğal sonucu övgü ve ödüldür ve
kötülüğünki kınama ve ceza, nasıl ki, elin ateşe
sokulmasının doğal sonucu yanma-sıdır, bir
kişinin sorumluluğu kendisine ait olsun veya olmasın, suçu
nedeniyle bir şekilde cezalandırılması gereklidir." Ama ancak bu cevap bizim İnsanı
akıl ve ruh sahibi bir varlık değil sadece maddi bir varlık
olarak kabul etmemiz ve insanda akıl, nefis, ruh diye bir şeyin
bulunmadığı, sadece kendi kural ve yasalarına
bağlı olan doğanın varolduğu ve insanın
tıpkı bir ağaç, bir nehir, bir dağ veya başka bir
nesne gibi onun etkisinde olduğunu teslim etmemiz halinde doğru
olabilir. Ne var ki, insan yaşamının belirtileriyle ilgili bu mekanik
yorum ve değerlendirme hiçbir şekilde kabul edilemez. Burada
anlatılmak İçin yeri olmayan delilleri çok zayıftır. Bu
görüşü kabul etmenin ilk sonucu, yasalar, ahlâk, dinler ve inançlar
hepsinin değerlerini yitirmeleri ve geçersiz olmaları ve bizzat
insanın, insan olarak diğer varlıklar ve nesnelere karşı
akıl ve ruh gibi onurlu üstünlüğünü kaybederek onlardan biri haline
gelmesidir.[10][10] Bütün bu bahsi özetleyecek olursak,
etik veya ahlâk bilimi cebriye ve kaderiye ile ilgili olarak bir hüküm
vermekte başarısız kalmıştır. Salt ahlâkî delil
ve gözlemlerle insanın kişiliği ve karekteri konusunda
cebirci görüşün mü yoksa kaderci görüşün mü doğru
olduğunu söylemek mümkün değildir. Yani, insanın kendi
söz ve hareketleri bakımından sorumlu ve yetkili
sayılması lehine ne kadar delil varsa, hemen hemen aynı deliller
onun tamamen sorumsuz ve çaresiz sayılması lehinedir.[11][11] Şimdi bu meselenin sadece sonuncu
yönü, yani tanrı-bilimsel görüşü kalmıştır.
Tannbilim veya ilahiyatta bu mesele aşağı yukarı felsefede
yer aldığı gibi yer alır. Ancak burada daha çok zorluk ve
engeller vardir. Felsefenin gözü sadece metafizik veya
doğaötesindedir ve insanın pratik yaşantısına
bakmaz. Yani, insanın yaşantısıyla doğa bilimi veya
ahlâk bilimi kadar bile ilgili değildir. İlahiyat ise şu veya bu
şekilde gerek fizik ve doğa bilimi gerekse metafizikle ilgilidir ve
öğretileri ikisini de kapsar. Din bir yandan insanı emir ve
nehiyler (yasaklar)den sorumlu tutar ve itaat ile itaatsizlik için ödül ve
ceza yasasını getirmiştir ki bunun için insanın belli bir
ölçüde sorumlu, yetkili ve özgür olması gerekir. Diğer
yandan, başta insan olmak üzere tüm evreni kuşatan ve iyi ve
kötü her varlığı ve nesneyi elinde bulunduran insanüstü
bir varlık veya doğaüstü bir yasa kavramını da ortaya koyar.
Bu bakımdan tannbilim veya ilahiyatta bu mesele, felsefe, fizik ve ahlâk
bilimi her üçünden daha zordur. Çünkü bu üçü, sorunun sadece bir
yönünü ispatlamak ve diğerlerini ona uydurmak ve ona göre
değiştirmek veya çarpıtmak konusunda serbesttir. Din ise bu her
ikisini ispatlamaya ve birbirleriyle çelişir durumda olan bu
görüşlerde orta bir yol seçmeye ve bunun akla uygun olduğunu
göstermeye mecburdur. Dünyanın diğer dinlerinin bu
düğümü çözmek için ne gibi bir hal çare önerdiklerini anlatmak
için yerim yoktur; çünkü bana yöneltilen soru İslâmiyet'le ilgilidir.
Bahsin az ve öz olması için de açıklamamı sadece bununla
sınırlı tutacağım.[12][12] Metafizikle ilgili meseleler hakkında
İslâm'ın doğru görüşü şudur: Neyin ne kadar
bilinmesi gerekliyse, Allah ve Resulü bize anlatmıştır. Bundan
fazlasını merak etmek, haklarında bilgi edinmek için elimizde
herhangi bir kaynak bulunmayan, bilinmemelerinin bize herhangi bir zararı
olmayan hususlar ve nesneleri bilmeye çalışmak ve
araştırmak hem gereksiz hem tehlikelidir. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "Ey mü'minler! Size
açıklanması halinde fenanıza gidecek olan şeylerden Resule
sormayın." (El-Maide: ıoi) "Peygamberin size verdiğini
alın. Sizi, kendisinden neh-yettiği şeyden de
sakının." (Ei-Haşr: 7) Ve bu nedenle, hadis-İ nebevî'de
sık sık soru sorulması ve saçma sapan konularla
uğraşılmasının hoş olmadığı kaydedilmiştir.
Nitekim bir hadisinde, Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bir kişinin İslâmı
için iyisi gereksiz şeyleri bırakmasıdır."[13]"Takdir" veya kader meselesi de
bu konulardan biridir. Nitekim Hz, Peygamber (a.s.) sık sık bu
meseleyi tartışmaktan sakınilmasını istemiştir.
Bir defasında sahabiler aralarında bu meseleyi konuşuyordu.
Derken Resulullah (a.s.) geldi ve bu tartışmayı dinleyince
yüzünde kızgınlık belirdi. Hemen, "Böyle şeyler
için mi size emrverildi? Bunun için mi ben size gönderildim? Bu gibi
şeyler yüzünden geçmiş milletler helak oldu. Kanımca, siz bu
konuda kavga etmeyin."[14] Başka bir defasında Hazreti
Peygamber, gece vakti Hz. Ali ile Hz. Fatma (r.a.)nın evine gitti ve
Kendilerine, "Tehec-cüd namazı niye kılmıyorsunuz?"
diye sordu. Hz. Ali, "Ya Resulullah nefislerimiz Allah'ın elindedir;
O ne zaman isterse u-yanırız" diye cevap verdi. Bunu duyar
duymaz oradan ayrıldı ve bacağına elini vurarak dedi ki,
"İnsan (bütün mahlûkların) en kavgacı
(sı)dır."[15][16][17][17]
Cebir Ve Kader Probleminin İçyüzü
İhtiyar Ve Iztırâr (Yetki Ve Yetkisizlik)
İn İlk Etkisi
Cebir Ve Kader Probleminin
Çıkış Noktası
Metafizik Görüş
Felsefenin
Başarısızlığı
Fizik Görüşü
Fen Ve Bilimin
Başarısızlığı
Ahlaki Görüş
Ahlâk Biliminin
Başarısızlığı
Tanrıbilimsel Görüş
Doğru İslamî Görüş
İslâm İlâhiyatçılarının Mezhepleri
Müslüman mütekellimin veya ilahiyatçıları bu konuda kaderci ve cebirci diye iki büyük mezhebe ayrılmıştır. Bu her iki grubun tüm tartışmalarını buraya aktarmak mümkün değildir. Bunun için çok hacimli ayrı bir kitap yazılabilir. Burada ise bu iki grubun görüşlerinin özetini sunmaya çalışacağım, [18]
Kadercilerin İnancı
Mutezile ve bazı diğer mezheplerin inancı şudur: Yüce Allah insanı yarattı, ona filleri üzerine güç ve kudret bahşetti ve iyilik ile kötülük arasında ayırım yapma yeteneğini verdi. Artık insan kendi gücüyle ve özgür iradesi doğrultusunda iyi veya kötü işler yapmaktadır ve yine bu yetkisine göre dünyada övgü veya kınama, âhirette de sevap veya azaba layık olacaktır. O Allah tarafından ne küfr ve günaha mecbur edilmiş, ne İman ve itaate zorlanmıştır. Aksine, Allahü Teala resullerini gönderir, mushafları indirir, iyi amel işleme emri verir, kötülükten meneder, doğru ile yanlış, Hak ile Bâtıl arasındaki kesin farkı belirtir ve insanlara, doğru yolda yürürseniz kurtulacak, yanlış yolu tercih ederseniz, kötü sonucunu görürsünüz diye uyarır.
Bu mezhebin ilke ve öğretilerini ilk önce Vâsıl bin Ata el-Gazzal belirlemişti. El-GazzaFe göre Allah âdil bir hakimdir. Allah'a şerr veya zulmü maletmek caiz değildir. Ayrıca, Yüce Allah'ın emir ve nehiyleriyle donattığı kullarını, kendi irade ve güçlerine aykırı olarak işler yaptırmaya kalkışması caiz olmadığı gibi, kendi emriyle işledikleri herhangi kötü bir şey için onları cezalandırması da caiz değildir. O halde, kulun kendisi hayır ve şerr failidir. Kendisi istediği gibi iman ile küfr ve itaat ile ma'siyet (günah) yolunu seçer ve Allahu Teala ona bütün bunlar için güç ve yetenek vermiştir. İbrahim bin Sey-yaru'n-Nizam buna, Allah'ın sadece hayr üzerine yetkisi olduğu, şerr, sıkıntı, eziyet ve günahların O'nun kudretinin dışında olduğu savını eklemiştir. Muammer bin İbadu's-Sele-mi ve Hişam bin Amru'l-Fevzi ise bu kuralı daha şiddetle savunmuş ve iyi veya kötü kaderin Allah'tan olduğuna inananların kâfir ve sapık olduğunu ileri sürmüştür. Zira bu inanç, Allah'ın iyi ve merhametli olma vasfına aykırıdır ve O'nun zâlim ve câbir olduğunu göstermektedir.
Bundan sonra Câhiz, Hayyat, Ka'bi, Ciyayi, Kadı Abdül Cebbar v.s. gibi ne kadar büyük mutezile alimi varsa hepsi, kulların fillerinin yönlendiricisinin Allah'ın değil, bizzat kulların olduğunu kuvvetli bir biçimde savunmuş, Allah'ın kullarına istemedikleri şeyleri zorla yaptırmadığını kaydetmiştir.[19][19]
Kadercilerin Kur'an'dan Sundukları Deliller
Mu'tazile kendi inançlarını doğrulamak için Kur'an-ı Ke-im'in birçok âyetinden deliller sunmaya çalışmıştır. Örneğin
1) Kulların fiillerinin kendilerine ait olduğu hususunun vurgulandığı âyetler
"Allah'a nasıl küfrederseniz ki, siz ölülerden iken sizi diriltti?" (El-Bakara: 28)
"Elleriyle bir kitap yazıp sonra "Bu Allah katmdandır." Diyenlere yazıklar olsun" (El-Bakara: 79)
"Allah bir kavine ihsan ettiği nimetini, o kavim nefislerinde olanı değiştiirinceye kadar, değiştirici değildir." (El-En-fal:53)
"Fenalık işlemen onunla cezalandırılır." (En-hfea: 123)
Herkes kendi kazancına bağlıdır." (Et-Tûr:2i)
2) İnsanın kendi amellerine göre ödüi veya cezaya layık olacağının belirtildiği âyetler
"Bugün herkes kazandığı ile karşılanacaktır" (El-Gafir: 17)
"Bugün, işlediğiniz şeylerin karşılığı verilecek." (El-Casiye: 28)
"Yaptıkîannizdan başkasıyla mı cezalandırılıyor sunuz?."
(Nemi: 90)
3) Şer, zulüm ve diğer kötü şeylerden Allahü Teâlâ'nin münezzeh olduğu anlatılan âyetler
"O hangi şeyi yarattıysa, çok güzel yarattı" (Es-Secde: 7) Ve gayet tabii ki, küfr güzel bir şey değildir.
"Biz gökleri ve yeri ve aralanndakiieri ancak hak ile yarattık". (El-Hicr: 85)
Gayet tabii ki, küfr "hak" olamaz!
"Rabbin kullanna zulmedici değildir." (Fussilet: 46)
"Allah, âlemlere zulmetmek istemez.1' (M-i imran: 108)
4) Kafirler ve günahkârların kötülükleri ve ahlâksızlıkları nedeniyle kınandığı ve onların, iman ve itaat yolunu benimsemelerinin Allah tarafından engellenmediği ifade edilen âyetler "İnsanlara hidayet rehberi Peygamber geldiğinde, onları iman etmekten meneden şey. "Allah bir insanı mı Peygamber olarak gönderdi?" demeleridir." (Ei-isra: 94)
"Yarattığım şeye secde etmekten seni nneneden hedir?"
(Sâd:75)
"O halde o ılara ne oldu ki, iman etmiyorlar?" (Ei-inşi-kâk:20)
"Siz niçin o İmran: 99)
ilan Allah'ın yolundan alıkoyuyorsunuz?" (Âli
Eğer gerçekten Allah insanları iman etmelerinden alı-koysaydı ve onları küfre ve günaha mecbur etmiş olsaydı, onlara böyle sorular sorulmazdı. Tıpkı bir kişinin bir kişiyi bir odaya kapatıp, "oradan niye çıkamıyorsun?" gibi bir soru soramadığı gibi. Böyle bir durumda Allahu Teala'nm bir yandan insanları Hak yolundan alıkoyduğu ve diğer yandan, onlara, "siz Hak yolundan niye döndünüz?" diye sorduğu düşünülemez.
Allah'ın insanları doğru yoldan saptırıp kendilerine, "doğru yoldan niye saptınız?" diye sorduğu düşünülebilir mi? Onları küfre yöneltip "niye küfrü benimsediniz?" diye sorması tasavvur edilebilir mi? Onları Hakkın yerine Bâtıla sevkedip, "siz niye böyle yapıyorsunuz?" diye sorması beklenebilir mi?
5) İman ve küfrün insanların iradelerine bağlı olduğunun açıklandığı âyetJer
"Artık isteyen iman etsin, dileyen kâfir oIsun."(Ei-Kehf: 29)
"Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar." (Ei-Müzzemmü: 19)
Sadece bu değil, kendi küfr ve masiyetlerini İlâhi irade ye maledenler de kınanmıştır,
Örneğin:
"Müşrikler derler ki: "Eğer Allah istemiş olsaydı, ne biz ve ne de babalarımız şirk koşardık." (Ei-En'am: 148)
"Kendi davalarını Tagût'a götürmeye niyet ederler; halbuki, kendilerine onu inkâr etme emri verilmişti" (B-Nisa:60)
"Müşrikler: "Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de babalarımız Allah'tan başkasına tapmazdık." {En-Nahh 35)
6) Kulların iyi amel işlemeye davet edildiği âyetler
"Ve Rabbinize mağfiret için koşun" (Ai-i İmran:i33)
"Allah'ın davetçisine icabet edin." (Ei-Ahkâf: 3i)
"Rabbinize dönün" (Ez-Zümer: 54)
Gayet tabii kullarda güç ve yetenek olmadıkça, onlar itaate, Rabblerine koşmaya, dönmeye v.b. davet edilemez. Bir felçliden ve bir kötürümden ayağa kalkıp koşması istenebilir mi?
7) Kulların, Allah'ın kendilerine emrettiği fiiller işlediklerinin beyan edildiği âyetler 'Allah hiçbir zaman kötülüğü emretmez." (Ei-A'raf: 28)
"Halbuki, onlar ancak Allah'a ibadet etmeleri ile emroIunmuşlardl." (El-Beyyine: 5)
^■%"O kullannın küfrüne razı olmaz." (Ez-Zümer: 7)
Ancak Allah'a kulluk etmekle emrolunmuşlardır." (Be-
8) Insanlann kendi yaptıklarının cezasını çektiklerine ; dair âyetler
"İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada, ve denizde fesad meydana çıktı." (Er-Rûm: 4i)
"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir." (Eş-Şûra: 30)
"Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler." (Yunus: 44)
"Biz, halkı zalim olan memleketlerden başkasını helak edİCİ değiliz." (El-Kasas: 59)
9) Allah'ın insanları hidayete veya sapıklığa mecbur etmediği, aksine insanların kendilerinin bu yollardan birini seçtiğini gösteren âyetler
"Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gösterdik. Onlar kötülüğü hidâyete tercih ettiler." (Fussilet: 17)
"Artık hidayeti kabul eden kendi faydası için hidayete ermiştir" (Yunus: 108)
"Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Tagûtu tanımayıp Allah'a iman eden öyle sağlam bir ipe sarılmıştır ki, onda ek yeri ve kopukluk yoktur." (Ei-Bakara: 256)
10) Peygamberlerin kendi hatalarını kabul edip kendileri tarafından işlendiği ifade edilen âyetler
Örneğin, Hz. Adem diyor ki:
"Ey Rabbimiz nefislerimize zulmettik." (El-A'raf: 23) Hz. Yunus diyor ki:
"Seni teşbih ve takdis ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum." (Ei-Enbiya: 87)
Hz. Musa diyor ki:
"Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim." (El-Kasas: 16) Hz. Nuh diyor ki:
"Ey Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana Şlğinirim." (Hûd: 47)[20][20]
Cebirci Görüş
Öte yandan, Ceberiye veya Cebirciler, insan veya diğer canlılar ve nesnelerin ister kendileri veya sıfatları olsun, hiçbir canlı veya şeyin Allah'ın iradesi dışında oluşmadığına inanıyor. İnanışlarına göre evrende her zerrenin hareketi kaza ve kadere bağlıdır. Vücut ve icatta Allah'tan başka kimsenin herhangi bir rolü veya etkisi yoktur. Yaradılış ve ibdâda Allah'ın hiçbir ortağı yoktur. Ancak Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Hiçbir şey veya canlı O'nun emri olmadan zerre kadar kıpırdayamaz. Aîlahü Teala'nın emir ve icraatına iyi veya kötü damgasını vurmak akıl işi değildir. Mevla ne eylerse güzel eyler. Dünyada olayların nedenleri olarak tanımladığımız şeyler aslında görünüşteki nedenlerdir, yoksa gerçekte her şey Allah'ın iradesi ve emriyle olur ve yer ile göklerdeki tüm olup bitenlerin asıl faili O'dur.
Bu temel görüş ve inanıştan bazı zimnî veya cüz'î görüşler de doğmuştur Örneğin Ceyhem bin Safvan ve Şeyban bin Mesleme Haricînin görüşü şudur: İnsan kendi fiilleri açısından tamamen mecbur ve çaresizdir. Ne iradeye ne de yetkiye sahiptir. Cenab-ı Allah nasıl cansız nesneler, bitkiler ve diğer eşyayı hareketlendirirse, insanlarında kıpırdanmalarına neden olur. İnsanların fiil ve hareketlerinin kendilerine mal edilmesi sadece mecazi anlam taşımaktadır. Sevap ve gazaba gelince, fiilleri cebren olduğu için ödül ve cezaları da cebren olmaktadır. Yani, nasıl cebir ve zorlama ile bir insan iyi veya kötü harekette bulunuyorsa, cebir ve zorlama ile ödüllendirilmekte veya cezalandırılmaktadır. Yani, Mu'tezile'-nin halis kaderiyesine karşı halis cebriye fikridir.
Aralarında Hüseyin En-Neccar, Beşir bin Gıyas-ül Merisi, Darar bin Amru, Hafsu'l-Ferd, Sbu Abdullah Muham-med bin Kerrâm, Şuayıb bin Muhammed el-Harici ve Eba-diyye mezhebinin kurucusu Abdullah bin Ebad vb.nin bulunduğu başka bir grup ise Allah'ın insanların iyi veya kötü fiil ve amellerinin yaratıcısı olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda, kulların bir çeşit güç ve iradeye sahip olduğunu ve bunların, onun hareketlerinde bir rol oynadığına da inanıyor. Bu role "kesb" adını veriyorlar. Bu kesb nedeniyle insana emir ve nehy ile ilgili talimat verilmiş ve buna göre o azaba veya sevaba layık olacaktır.
İmam Ebu'l Hasan el-Eş'ari, "kesb"i kabul etmiş ve insanın bir hareket kudreti olduğunu da ispatlamıştır, ancak bunun tersini inkâr etmiştir. Yani, kendisine göre Allah, kuluna hangi fiil veya hareketi yaptırmak istiyorsa, o kulun hareket kabiliyetiyle gerçekleşmiş oluyor, ancak bu kabiliyet, kudret veya güç sadece İlahî iradenin hayata geçmesinin bir aracıdır; gerçekte ise bu güç veya yetenek, herhangi bir fiilin meydana gelmesine neden olan bir etkiye sahip değildir.
Kadı Ebu Bekir Baklânî'nin görüşü ise bundan biraz farklıdır. Ona göre bir insanın her hareketinin iki yönü vardır. Bir yönü, iyilik ve kötülük, hayır ve serden soyutlanan hareketin kendisidir. Bir başka yönü de itaat ve günah veya isyan ile ilgilidir. Örneğin, namaz ve oruç. Bu ilk yönü, Yüce Allah'tan kaynaklanır, çünkü bu O'nun kudretiyle meydana gelir. İkinci yönü ise kuldan kaynaklanır, çünkü bu yönüyle herhangi bir fiil onun güç ve yeteneğiyle işlenir ve buna göre ödül veya cezayı hak edebilir.
üstad Ebu İshak İsfrayini ise bu görüşe karşı çıkmıştır. Ona göre fiilin kendisi ve fiilin nitelikleri, yani iyi veya kötü oluşu, ikisi hem kul hem Allah'ın güç ve yeteneğiyle meydana gelir.
İmam-ül Haremeyn ise bu İki görüşü de reddetmiştir. Kendisine göre Aîlahü Teala, kulu hem kudret hem irade ile donatmıştır ve bu kudret ve İrade ile kul amaç ve hedeflerine ulaşır.
En son olarak cebir görüşünün ateşli savunucusu İmam Râzi ile karşılaşıyoruz. Kendisi, kulun güç ve yeteneğini bir Şeyin etkilediğini kabul etmiyor. "Kesb"i, ism-i bi müsemma olarak kabul ediyor. Allah'ın, kulların tüm fiillerinin yaratıcısı olduğunu belirtiyor ve küfr, iman, itaat, isyan, hidayet ve dalalet hepsinin Allah tarafından kullarda yaratıldığını açıklıyor. Kendisine göre, Allah'ın birinden küfr işlemesini isterken onun, mü'min olması mümkün değildir, aynı şekilde, Allah'ın defterinde "mü'min olarak geçen birinin kâfir olmasına imkân yoktur. Yahut birinde itaat ve sadakat istemişken onun asi veya günahkâr olması mümkün değildir, şimdi, bütün bunların önceden kararlaştırılmış ve kulların bunların dışına çıkmalarının kesinlikle söz konusu olmadığı halde emir ve nehylerle ilgili öğretilerin var oluşunun caiz ve makul herhangi bir gerekçesinin olup olmadığı sorusuna gelince; İmam Râzi diyor ki, bu tür öğretilerin gerekçelerinin aranmaması ve Allah'a işleri için niçin ve neden gibi soruların sorulmaması gerektiğini ifade ediyor.
Her neyse, Eş'ariler ve aynı görüşte olanlar ister "kesb"i kabul etsin veya etmesin ve hareket kudreti üzerindeki etkiye inansın veya inanmasın, ileri sürdükleri delil ve görüşlerinin mantıksal sonucu, salt cebirdir. Çünkü eğer Allah, kullarının yaratıcısıysa ve onların iyi veya kötü işler yapmaları için iradesini ortaya koymuşsa, bu iki durumdan biri kesinlikle meydana gelecektir. Yani kullarda İlahi iradeye karşı hareket etme gücü olacak yada olmayacaktır. Bu durumda kulun kudret ve iradesinin Allah'ın kudret ve iradesine galip gelmesi gerekmektedir ki bu ittifakla bâtıl bir görüş ve inançtır. Allah'ın kudreti karşısında kulun kudretinin etkisiz ve Allah'ın iradesinin yanında, kulun iradesinin önemsiz ve geçersiz olması. Bundan sonra "kesb" veya hareket yeteneğinin olup olmaması hiçbir anlam taşımamaktadır, jşte bu halis cebriye veya cebirciliktir. Ve gerçekten de, cebriye ile ilgili bahis ve delilleri kabul eden bir kişi cebirci görüşün sonuna kadar gider; arada veya ortada bir yerde durması hiç mümkün değildir.[21]
Cebrilerin Kur'an'dan Sundukları Deliller
Çok ilginçtir, cebriler de kendi inançları lehine Kur'an-ı Kerim'den deliller sunmaktadır ve bir değil, iki değil, kaderiyeye karşı cebriyeyi kuvvetle destekleyen yüzlerce âyeti örnek göstermektedirler:
1) Allahü Teala'nın tüm kuvvet ve kudretlerin sahibi, her şeye kadir ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kanıtlayan âyetler Bu âyetlerde dünya da hiçbir şeyin Allah'ın izni olmadan gerçekleşmediği belirtilmiştir:
"Bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu" (S-Bakara.-165)
"Sihirbazlar, Allah'ın izni olmaksızın sihir İle kimseye bir zarar veremezler." (H-Bakara: 102)
"Haberin olsun ki, yaratmak da emir de O'na mahsustur." (Et-A'raf: 54)
"De ki: "Her şeyi yaratan Allah'tır. O, birdir. Her şeye galip ve hakimdir." (Er-Ra'd: 16)
"Halbuki, sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır." (Es-Saffât: 96)
2) Her olay hakkında Allah'ın kararının önceden verildiği ve dünyada olup bitenlerin tümünün O'nun emriyle olduğunu gösteren âyetler
"Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine ömür verilenin ömrünün artması veyahut eksiltilmesi muhakkak bir kitapta yazılıdır." (Fatın ıi)
"Kitapta İsrail oğullarına şu haberi verdik: "Siz, arzda : sad çıkaracak ve büyüklük taslayıp serkeşlik yapacaksını;
(Ei-İsra: 4)
"İki ordu karşılaştığı günde size isabet eden şey, / lah'ın izniyledir." (âi-i imran: 166)
"Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir mu: bet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitap (levh-i mahfuzda) yazılmış olmasın." (E!-Hadîd: 22)
3) Cenab-i Allah'ın her şey için bir yazgı belirlediği; rızıl şeref, haysiyet, servet, rahatlık, sıkıntı, ölüm ve hays her şeyin bu yazgıya bağlı olduğu ve bunda herhang bir değişikliğin mümkün olmadığının ifade edildiği âyetler
"Gerçekten biz her şeyi bir takdir ile yarat
"Gökleri ve yeri yaratan O'dur. Size, kendi cinsinizden eşler yarattı....Göklerin ve yerin anahtarı O'nundur. Dilediğinin rızkını yayar, (dilediğininkini de) kısar." (Eş-sûra: 11-12)
"Fakat O, istediği miktarı indirir." <E§-Ş ur a: 27)
Kendilerine bir iyilik dokunsa "Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelincede "Bu senden" derler; "Hepsi Allah'tandır." (En-Nisa: 78)
"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde bir an ne geri bırakabilirler, ne de öne alınabilirler." (B-Â'raf:
4) Kulların iradelerinin Allah'ın iradesine tabi olduğu, kulların hiçbir yetkisi olmadığı, her şeye Allah'ın kadir olduğu ve insanın kendi tedbirleri ve çabalarıyla Allah'ın kararlarını değiştiremeyeceğinin vurgulandığı âyetler "Siz, ancak Allah isterse dileyebilirsiniz." (Ei-insan: 30)
"Senin elinde bir şey (yetki) yoktur." (AI-i imram 128)
"Bir şey için: "Bunu ben yarın yaparım" deme. "Ancak Alîah isterse" de." (Ei-Kehf: 23,24)
De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." (Ai-iimran: 154)
"De ki: Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine katledilecekleri yere giderler." (Ai-i İmran: 154)
"Eğer sana Allah bir zarar dokunursa, kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokunursa işte o, her şeye kadirdir. O bütün kulları üzerinde kahirdir." (El-En'am: 17-18)
"Sen, Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Allah'ın kanununda bir sapma da bulamazsın." (Fâtın 43)
5) Hidâyet ve dalâletin ipinin Allah'ın elinde olduğu ve Allah'ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete sevkettiğini belirten âyetler
"Allah bununla birçok kişiyi saptırır ve birçok kişiyi hida erdirir." (El-Bakara: 26)
"Allah istediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yol üstünde." (EI-En'am: 39)
"Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü, İslam için açar. Dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de dar ve kasvetli eder." (EJ-En'am: J25)
"Siz, Allah'ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Allah'ın saptırdığını hidayete yol yoktur." (En-Nisa: 88}
'Allah'ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir." (S-Maîde: 4i)
"Eğer biz onlara melekler indirmiş olsak, onlarla ölüler konuşsalar ve üzerlerine her istediklerini toplasak, Allah istemedikçe iman edecek değillerdir." (Ei-En'am: ııi)
6) Allah'ın zâten tüm insanların iman etmelerini ve ihtilâf etmemelerini istemediği için böyle olduğu, yoksa isteseydi, herkesin iman edeceği ve dîn konusunda herhangi bir mesele kalmayacağının ifade olunduğu ayet-i kerimeler
"Eğer Aliah dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah, ne dilerse yapar." (Ei-Bakara: 253)
"Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki kimselerin tamahı birden iman ederlerdi. Böyle olunca sen, insanların tamamı mümin olsunlar diye zorlayacak mısın? Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir." (Yunus: 99-100)
Bu hususta, pek çok kimsenin Cehenneme gitmeleri için yaratıldığının beyan edildiği âyetler de vardır:
"Biz, cehennem için cinlerden ve insanlardan birçoklarını biraktlk." (El-A'raf: 179)
7) Allah'ın kâfir ve münafıkları iman ve iyi amelden alıkoyduğu, bu gibi insanların doğru yola gelemeyeceği, ama aynı zamanda, emir ve nehylerle sorumlu tutuldukları ve itaatsizlik ve isyan durumunda azapla ten dit edildikleri âyetler
"Kâfirleri azapla korkutsan da, korkutmasan da birdir; onlar iman etmezler. Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır, onlara büyük azap olacaktır." (Ei-Bakara: 5-
"Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artirsin." {El-Bakara: 10)
"Biz, Kur'an'ı iyice anlamamaları için kalplerine perde ve kulaklarına sağırlık koyduk." (El-En'am: 25)
"Ancak Allah onların kalkmalarını beğenmedi ve dolayısıyla onları tembel hale getirdi." (Et-Tevbe: 46)
"Biz, kalpleri üzerine mühür vururuz; böylece kulakları duymaz." (El-A'raf: 100)
8) Kâfirler, hangi kötü amelleri nedeniyle dünya ve âhirette azaba sokuluyorsa, onların Allah'ın emir ve iradesiyle onlar tarafından işlendiği belirtilen âyetler
"Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun şımarmış elebaşlarına emrederiz de, onlar itaatten çıkarlar."
(El-İsra: 16)
"Böylece her şehir ve kasabada hilekârlık etmeleri için günahkârlarını büyük adamlar yaptık." (El-En'am: 123)
"Amellerini kendilerine süslü gösterdik. Onlar, körler gibi hayret İçinde dolaşırlar." (En-Nemi: 4)
''Kalbine, bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevesine uymuş ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme." (el
Kehf: 28)
9) Allah'ın insana şeytanları ve şer liderlerini musallat
etliği ve onların da onu kandırdığı ve aldattığının ifade edildiği âyetler
"Görmedin mi ki, biz, şeytanları kâfirler üzerine göndeririz. Onları günaha teşvik ederler." (Meryem: 83)
"Biz, onları, insanları Cehennem'e davet eden öncüler (El-Kasas: 41)
"Biz, onlara bir takım dostlar musallat kıldık, önlerinde ve arkalarında olan şeyleri onlara süslü gösterdiler." (Ei-Fus-silet: 25)[22][22]
Tanrıbilimcilerin Başarısızlığı
İslâm ilahiyatçıları veya tannbilimcilerinin bu iki ekolünün ifade ve görüşlerine baktığımızda, cebir ve kader meselesinin halli konusunda ikisinin de başarısız olduğunu görüyoruz. Ancak bu başarısızlıkların nedeni Kur'an-ı Kerim değildir. Yani, şunu diyemeyiz ki, onlar Kur'andan hidayet almak istemiş ve bu hidayeti orada bulamamışlardır. Oysa nedeni şudur: Onlar Kur'an-ı Kerim'den yararlanmak ve oradaki emirlere göre hareket etmek yerine felsefeye ve derin düşüncelere dalarak, iki karşıt görüşten birini benimsediler ve kendi benimsedikleri görüş ve inançları için deliller bulmak amacıyla Kur'an'ı taradılar, hangi âyetlerini kendilerine uygun bulduysaîar onları tevil etmeye çalıştılar. Her iki grubun delil olarak gösterdiği âyetleri yukarıda gördünüz. Bazı âyetler kesinlikle kaderi savunuyor ve bunlardan Cebir lehine herhangi bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Ancak Cebriler bunları tevile kalkışıyor ve bunlara öyle anlamlar vermeye çalışıyorlar ki, akıl ve mantığa hiç uymuyor. Aynı şey kaderciler için de geçerlidir. Kesinlikle cebir lehine olan âyetlerden kaderci anlamlar çıkarmaya çalışıyor ve bunu yaparken bu âyetlerin salt sözcüklerine de dikkat etmiyorlar. Sonuç olarak bu iki grubun bahislerinden ancak önceden düşünce ve inancını belirlemiş ve Kur'an'ın sadece teyidini isteyen bir kişi tatmin olabilir. Önceden herhangi bir görüşü olmayan ve Kur'an-ı Kerim'i inceledikten sonra bir görüş belirlemeye çalışan birine gelince, o cebriler ile kadercilerin bahislerinden hiç tatmin olamaz ve belki de, Kur'an'dan tamamen kopabilir. Zira bu iki mezhebe bağlı kimseler Kuran ayetlerini ele alarak birbiriyle öyle çatışmış ve öylesine değişik inançları savunmuştur ki, bu konulara yabancı olan sıradan bir kişi Kur'an-ı Kerim hakkında yanılabilir ve ifadeleri ve açıklamalarında maazallah, çelişki ve ayrılık olduğu kanısına varabilir.[23][23]
Meselenin Tetkiki
Geçen bölümlerde anlatılanlardan şu husus açıkça ortaya çıkmıştır ki, insanın bu meseleyi anlamak için şimdiye kadar harcadığı çabaların hepsi boşa gitmiş ve kendisi büyük bir başarısızlığa ve yenilgiye uğramıştır. Bütün bu başarısızlıkların sadece tek bir nedeni vardır: İnsanın, bu uçsuz bucaksız evrenin yönetimi ve akıllara durgunluk veren, muhteşem İlâhi saltanatının kanun-u esâsi'si veya anayasasını öğrenme ve kavrama imkân ve kaynaklarından mahrum olmasıdır. Önümüzde muazzam bir fabrika işlemektedir. Biz bu fabrikanın birer ufak parçalarıyız ve diğer, cihaz, çark ve parçaları gibi hareket etmekteyiz. Biz sadece bunu bilmekteyiz. Bu fabrikayı çalıştıran güçler ve çeşitli organlarını yönetenlere varmamızın herhangi bir yolu yoktur. Ne duyularımız, ne duygularımız, ne aklımız onlara ulaşabilmektedir. Duyu, duygu ve idrak ötesi gerçekleri bir yana bırakın, biz daha evrenin, duygu ve idrak sınırlarının içinde olan pekçok Şeyi bilmemekteyiz. Duygularımız ve akıl ile zekâmızla şimdiye kadar ne öğrenebildikse, o doğa belirtilerinin büyük okyanusunda bir damla gibidir. Demek ki, bilgimiz ve bilgi kaynaklarımız iie bilgisizliğimiz ve bilgisizlik nedenlerimiz arasındaki bağlantı tıpkı geçici ve kalıcı ile sonlu ve sonsu-zunki gibidir. Bu şartlarda, bu fabrikanın iç düzenini ve için-aeKı gerçek konumumuzu anlamamız hiçbir şekilde mümkün değildir. Biz kendi bilgi araçları ve imkânlarımızla bunu anlamamız şöyle dursun, Allahü Teala tarafından bize anlatılmış olsaydı bile, sınırlı ve kısıtlı aklımızla anlamını çıkamazdık.
Şimdi dikkatimizi asıl soruya çevireceğiz. Soru şuydu: Kur'an-ı Kerim'de cebir ve kader meseline yapılan değinmelerde görünüşte bir çelişki vardır. Bazen kul kendi fiillerinden sorumlu tutulmuş ve buna dayanılarak iyi ve kötü oluşuna karar verileceği ve ödül veya cezaya layık olacağı belirtilmiştir. Bazı yerlerde ise kulun tüm hareket hak ve özgürlüğünün Allah'a ait olduğu kaydedilmiştir. Yine bazı yerlerde, aynı fiilden hemen kul hem Allah sorumlu tutulmuştur. Bazen kul hidayeti kabul edip dalâletten kurtulmaya öyle bir şekilde çağırılmış ki, benimseme ve bırakma hakkı kendisine ait olduğu izlenimi verilmiştir. Bazan da, hidayet ve dalâletin Allah'ın elinde olduğu, Allah'ın doğru yolu gösterdiği veya doğru yoldan saptırdığı açıklanmıştır. Bazı ayetlerinde kulun irade sahibi olduğu açıklanmış, bazılarında ise kulun iradesinin asıl sahibinin Allahü Teala olduğu bildirilmiştir.
Yine bazı yerlerinde şer ve günahın kula ait olduğu, bazan bunları Şeytanın yaptırdığı belirtilmiştir. Bazen, hayır ve şerr her şeyin Allah'tan olduğu. Bazen, Allah'ın izni olmaksızın hiçbir şeyin olamayacağı açıklanmıştır. Yine bazı âyetlerinde, itaatsiz kimseler suçlanmış, Allanın verdiği emirlere uymamak gafletinde bulunduğu kaydedilmiştir. Görüldüğü gibi, eğer bütün bunlar birbiriyle çelişiyorsa, bu kadar tezat ve tenakuzlerin bulunduğu bir kitaba Allah'ın Kitabı diyebilir miyiz? Ve eğer bunlarda bir farklılık bir çelişki olmadığı belirtiliyorsa, bunlar arasında birlik ve uyum nasıl sağlanabilir?[24][24]
Kur'an'm Metafizik Veya Doğaüstü İşleri Belirtmekteki Asıl Amacı
Bu meseleyi ele almadan önce, şu hususu gözümüzün önünde bulundurmalıyız ki, Kur'an-ı Azimüşşan'da sadece cebir ve kader meselesi değil, diğer bütün metafizik veya doğaüstü konulara yapılan atıfların asıl amacı bunların içyüzünü göstermek veya İlahi sırlar üzerindeki perdeyi aralamak değildir. Çünkü bu muazzam kainâtin her santiminde bulunan büyük ve derin gerçekler ne insanın okuyabileceği bir kitaba sığabilir ne de insanların konuştuğu herhangi bir dil böyle bir anlatımı ifade edebilir. Bu gerçeklerin anlatılması ve anlaşılması için ezelî ve ebedî bir hayat gerekir, sayısız sayfalara ihtiyaç duyulur, ifade edilmesi için şimdiye kadar aklın icat edemediği bir dil ve dinlemek için sessiz aklî işitme gerekir.
"De ki: "Eğer Rabbimin kelimelerini yazmak için bütün denizler mürekkeb olsa, muhakkak ki, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar daha yardımcı getirsek bile." (Ei-Kehf: 109)
Ayrıca, bunlar açıklansaydi bile, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine bahşedilen sınırlı zihinsel güç ve yetenekle insan bunları anlamazdı. İnsan aklını sununla kıyaslayın ki, eğer Aristo ve Pisagors zamanında bir kişi 20. yüzyılda hepimizin bildiği ve tanık olduğu telefon, sinema, radyo ve u-çakların ayrıntılarını açıklasaydı, bugün akılcılık ve aydınlanmanın önderleri olarak görülen bu düşünürlere delilik yaftası yapiştınlırdı. Ve eğer bugün, bundan bin yıl sonra ortaya çıkacak eşya ile ilgili bir açıklama yapılsa, bizim en büyük felsefeci bilim adamı ve düşünürümüz bile bunları anlaya-
maz. Bilinmesi ve anlaşılmasıyla ilgili güç ve yeteneğin insanda bulunduğu eşya ve meseleler işte böyledir. Yani burada fark sadece kuvve ile fiil arasındadır.
Ancak, insanda bilme ve anlama yeteneği zaten olmayan ve tasavvur bile edemediği şeylerin ona anlatılmasının ne yararı olabilirdi? Nitekim Kur 'an şöyle buyuruyor:
"Yarattıklarının önünde ve arkasında olanı (geleceklerini ve geçmişlerini) bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun istediğinden başkasını kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri ve yeri alır. Onların korunması O'nu yormaz." (Ei -Bakara: 255)
Yani, bu gibi meselelere Kur'an-ı Kerim 'de yapılan işaretlerin amacı gerçeği anlatmak değil, insanların ahlâkî ve amelî menfa atlarıyla ilgili gaye ve hedeflere yardımcı olmaktır. Gerçi, bazı yerlerde ve zamanlarda, bunlarla, gerçeği görebilen gözler ve yüksek ruhanî basirete sahip olanlara biraz bilgi de bağışlanır ve bazı yerlerde ise bazı işaretler vardır ki biraz kafa yorma ve doğru düşünce ile bunların anlaşılması mümkündür.[25][25]
Kaza Ve Kader Meselesinin Anlatılmasının Amacı
Bundan anlaşılıyor ki, Kelamüllah'ta kaza ve kader meselesine yapılan işaretlerin asıl amacı bize, zaten bizde anlama yeteneği ve gücü bulunmayan şeyleri bize anlatmak değildir. Asıl amaçlanan sadece şudur: İnsanda inanç, tevazu, Allah'a tevekkül, sabır, direnç, kararlılık ve dünyevi güçlere karşı cesaret ve korkusuzluk gibi meziyetlerin yaratılması onun umutsuzluk, karamsarlık, korku, haset, rekabet ve hırs gibi duygulardan uzaklaşabilmesi için güçlü bir kişilige ve ahlâka sahip olması ve bu kişiliği ve güze! ahlâkı sayesinde hak, doğruluk ve dürüstlük çizgisinden ayrılmaması, bu erdemlerin benimsenmesi için diğer kimselere davet ve tebliğde bulunması, bu amaç uğruna en zor engelleri aşmaya çalışması, her türlü sıkıntılara göğüs germesi ve her türlü zorluk ve sınavlardan başarıyla geçmesi, Allah'tan başka kimseden zarar geleceğine inanmaması, kimseden zerre kadar bir yarar ummaması, imkânsızlıklar ve zorluklarda umudunu yitirmemesi, sahip olduğu mal ve mülke ve imkânlara gereğinden fazla güvenmemesi, hayatın çeşitli dö-nemeçlerindeki başarısızlıklarından dolayı düş kırıklığına uğramaması ve başarılarından dolayı böbürlenmemesi ve baş1 kaldırmamasıdır. Örneğin, aşağıdaki ayetlerde bu asıl amaç açıkça dile getirilmiştir:
"Bazı insanlar vardır ki, Allah'a eş ve ortak edinir, onları Allah'ı sevdikleri gibi severler. İman edenler, Allah için daha çok sevgi beslerler. Bütün kuvvet ve kudretin Allah'ta olduğunu, azabının çok şiddetli bulunduğunu anlayıp gördükleri zaman nefislerine zulmedenleri görsen.1' (Ei-Bakara: 165)
"Ey insanlar, siz Allah'a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Gani ve bizzatihi hamde lâyıktır." (Fâtır: 15)
"Rabbinin adını an. Bütün varlığınla ona yönel. O, Maş-rıkın da Mağribin de Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O'nu kendine vekil edin." (Ei-Müzzemmü: 8-9)
"Bilmez misin ki, göklerin ve yerin sahibi Allah'tır. Sizin için Allah'tan başka dost ve yardımcı yoktur." (El-Bakara: 107)
"Eğer Allah size yardım edecek olursa size galip gelecek yoktur. Eğer sizi mağlup ve yardımsız bırakırsa O'ndan başka size kim yardım edebilir? Mü'minler Allah'a tevekkül etsinler." (Al-İİmran: 160)
"De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım, Sen istediğine mülkü verirsin, istediğinden de alırsın. Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eylersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kaadİrSİn." (Âl-i İmran: 26)
"De ki: "Lütuf ve inayet Allah'ın elindedir. İstediğine verir. Allah'ın lutfu boldur ve O, her şeyi bilicidir." Rahmeti ile istediğine imtiyaz verir. Allah, büyük fazl sahibidir." (Ai-i imran: 73-74)
"Göklerin ve yerin anahtarı O'nundur. Dilediğinin rızkını bolca verir, dilediğinin rızkını ölçülü olarak verir. O her şeyi bilendir." (Eş-Şura: 12)
"Allah, rızık hususunda sizin bir kısmınızı bir kısmınıza ÜStÜn kildi." (En-Nahl:71)
"Eğer, Allah sana bir zarar isabet ettirirse onu O'ndan başka giderici yoktur. Eğer sana bir hayır da dilerse, O'nun fazlını geri çeviren bulunmaz. Allah, ihsan ve fazlını kullarından dilediğine nasib eder. Allah Gafurdur, Rahimdir." (Yunus:
"Sihirbazlar, Allah'ın izni olmaksızın sihir ile kimseye bir zarar veremezler." (Ei-Bakara: 102)
"De ki: "Bize, ancak Allah'ın yazdığı isabet eder. O, bizim mevlâmızdır. Mü'minler Allah'a tevekkül etsinler."
"Bir kimseye Allah'ın izni olmadıkça ölüm yoktur. Bu, va'desiyle yazılmış bir yazıdır." (ai-i İmran: 145)
"Onlar sana açıklamadıkları şeyi nefislerinde (içlerinde) gizlerler. Eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada öldürül-mezdik derler. De ki: "Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlarınız öldürülüp, düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi."(Â!-i imran: 154) O halde, Kur'an-ı Kerim'de kadere iman etmekle ilgili olarak yer alan öğretinin asıl amacı, insanın dünyada hiçbir gücün kâr veya zarar verme yetkisine sahip olmamasına inanmasını, sadece Allah'ı fail, etkin, kâr veya zarar verici olarak kabul etmesini, bütün işlerinde sadece O'na güvenmesini, mahlûkata karşı rezil-ü rüsva olmamasını ve eğer rahata ve refaha kavuşmuşsa, bundan dolayı böbürlenmemeşini, kibir ve bencilliği kendi nefsine yerleştirmemesini ve Allah'ın dünyasında isyan ve tuğyan etmemesini sağlamaktır, îşte bu husus, Hadîd Sûresinde şöyle dile getirilmiştir:
"Size yeryüzünde veya nefislerinizde herhangi bir musibet gelmez ki, ancak biz onu yaratmazdan evvel bir kitapta (!evh-i mahfuz) yazılmış olmasın. Bu da Allah'a göre kolaydır. Bunun, önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip elinizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize geçen ile de sevinip şimarmamanız için (size beyan eyledik). Allah, dünya nimeti ile böbürlenen kibirliyi sevmez." {Ei-Hadîd: 22-23)[26][26]
Pratik Hayatta Kader İnancının Yararları
Hazreti Peygamber (a.s.) Müslümanların hayatlarının tüm işlerinde bu ruhu yaratmaya çalışıyordu; zira bu ahlâk ve fazileti derinden etkiler. Eğer insanların yüreklerinde bu fikir iyice kök salarsa, birçok büyük siyasi ve sosyal sorunlar kendiliğinden çözümlenir, hatta doğmaz bile. Örneğin, şu iki hadise bakın:
Hz. Ebu Hüreyre'nin bir rivayetine göre Resulullah şöyie buyurmuştur:
Bir kadın için, temettülerinde ve nazlarında başka birisi ortak olmasın ve nzık kasesi sadece kendisine kalsın gibi bir düşünce ile diğer kardeşi, yani kumasının boşanma talebinde bulunması helâl değildir. Çünkü o zaten mukadder olanı alacaktır."[27]Diğer hadis-i şerif Ebu Said el-Hudri (r.a.) tarafından rivayet edilmiştir.
Buna göre bir gazvede Müslümanların eline birçok cariye geçti. Müslümanlar onlarla temettü etti (onlardan yararlandı, onlarla yattı), ama çocuk olmasın diye "azl"[28]
Aynı soruyu üç kez tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu:
"Kıyamet gününe kadar doğacak olan çocuklar zaten doğacaktır."
Bu iki hadiste işaret edilen ilkeleri yayarak kendi yaşantımızla ilgili konularda uygulamaya başlarsak, dünyanın huzur ve sükûnunu bozan ekonomik çekişme ve mücadele düşünün ne kadar çabuk sona erecektir? Böyle bir durumda ne kimse kendi rızkının başkası tarafından gasp edildiğini düşünecek, ne kendi rızkını korumak için mücadele edecek, ne sermayeci ve işçi sorunu ortaya çıkacak ve nede çiftçi-toprak ağası kavgası çıkacak, ne Kruger ve Besil Zuharov ve ne de Lenin ve Stalin ortaya çıkacaktır. Ne ekonomik ve sosyal zorlukların halli İçin kürtaj veya aile planlamasına başvurulacak, ne de Allah'ın düzeninde reform yapılmaya çalışılacaktır.
Bu ve buna benzer sayısız ahlâki ve pratik yararlar İslâm'ın kaza ve kader öğretilerinden sağlanır ve zâten bu yararların elde edilmesi amaç edinilmişti. Ama talihsizliğimize bakın ki, biz bunun pratik ve ahlâkî yönünü göz ardı edip bütün dikkatlerimizi felsefî yönüne çevirdik ve kafa yapımıza ve keyfimize göre halkın dilinden doğan felsefî meseleleri Allah'ın ve Resulünün kelâmıyla çözümlemeye başladık. Oysa ne Kur'an-ı Kerim bize doğaötesi öğretiler için indirilmişti ne de Hz. Muhammed'in (a.s.) bi'setinin gayesi onun bir felsefe profesörü gibi davranmasıydı. Ayrıca, Allah ve Resulü hiç bir zaman kendi yaşantılarımızın amelî işlerini bir yana bırakıp din ve dünyaya hiçbir yaran olmayan bu doğaötesi veya metafizik sorunlarla uğraşmamızdan hoşlanmamıştı,[29][29]
Çelişkinin Analizi
Bu temel ilkeyi gözünüzün önünde bulundurarak gelin şimdi şu soruyu cevaplamaya çalışalım Kur'an-ı Kerimin asıl kader meselesinden bahsetmeden önce diğer konularla da, bu konuyla ilgili olarak yaptığı bazı işaretler ve tesbitlerde gerçekten çelişkiler var mıdır?
Eğer bir şeyin çeşitli nedenlere bağlı olduğu söyleniyorsa, çelişki, ancak sadece tek bir nedeni gösterildiği zaman söz konusu olur. Eğer o şeyin gerçekten çeşitli nedenleri ve gerekçeleri varsa, onu bazen bir nedene bazen de başka bir nedene bağlamak çelişki doğurmaz. Şimdi, meselâ, diyelim ki, biz bazen bir kâğıt parçasının suyla ıslandığını, bazen ateşle ve bazende toprakla ıslandığını söylüyoruz; böyle bir durumda ifademiz çelişkili olur. Çünkü bir kâğıdın ıslanmasının sadece bir tek nedeni olabilir. Ama diyelim ki, biz bir ülkenin zaptedilmesinden bahsediyoruz. O zaman biz diyebiliriz ki, o ülkeyi filanca kral fethetti yahut falan general veya komutan fethetti; aynı zamanda, o ülkenin fethini ilgili orduya, devlete ve hatta ordudaki her askere mâl edebiliriz. Şimdi bu değişik ifadeler için tenakuz veya çelişki hükmü verilmez, zira fetih olayı bu nedenlerden hepsine veya tek birine bağlanabilir.
Sonra eğer bir şeyde değişik illet veya nedenlerin etkileri öylesine birbirine karışmış ise, muhatabın aklı o nedenlerin her birinin etkisini ayrı ayrı belirleyemez veyahut böyle bir analiz veya hesabı anlayamazsa bu durumda mütekellim (konuşan) için en iyi yol genel olarak onu her nedene bağlamak olacaktır ve eğer muhatap herhangi bir yanlış anlama nedeniyle o şeyi sadece bir illete veya nedene bağlıyorsa, onu düzeltecektir örneğin, bu fetih olayını ele alalım. Bunda kral, başkomutan, ordu, devlet ve bireysel olarak her askerin güçleri bir araya gelmiştir, ama bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, biz herhangi bir analiz, hesap veya değerlendirme ile bu olayda her birinin ne kadar payı olduğunu sap-tayamayız. Dolayısıyla, en doğrusu, bu olayı genelde hepsine mal etmek ve eğer bir kişi bunu sadece tek bir unsura maletmeye çalışıyorsa, onun bu hareketini düzeltmek ve yalanlamak olacaktır.
Aynı durum insanın fiilleri için de geçerlidir. Bir insandan sadır olan her fiilin çeşitli nedenleri olur ve bunun ortaya çıkması veya gerçekleşmesinde her nedenin bir payı olur. Örneğin, şu anda ben bir şeyler yazıyorum. Benim bu yazma fiilimin analiz edilmesi halinde bunda bir dizi nedenlerin bulunduğu görülecektir, örneğin, yazmak için benim iradem ve özgürlüğüm, bu iradeye göre zihnim ve bedenimin tüm güçlerinin çalışması ve sınırsız ve hesapsız olan dış aüçlerin, ki bunların bir çoğunu ben de bilmiyorum, bana yardımcı olmaları.
Sonra bu nedenleri ayrı ayrı analiz edin. Şu anda bu fiilimin yardımcısı olan bu sayısız dış güçlerden hiçbirini ne ben yarattım ne sağladım ve ne de onları bana yardımcı olmaları için mecbur kılacak gücüm vardır. Bunları yaratan Yüce Allah'tır ve onları öyle sağlamıştır ki, ben yazmaya niyetlendiğim zaman bütün bu güçler bana yardım etmeye başlar ve bana yardımcı olmadıkları zaman da ben bir şey yazamam.
Aynı şekilde kendime baktığım ve kendimi incelediğim zaman da şu gerçekleri, görüyorum: Benim varolmam, benim yaşamam, benim "ahsen-i takvim" üzerinde olmam, yazma işine katılan bedenimin organlarının sapasağlam olmaları, bende bu fiili yapmam için kullandığım doğal güçlerin bulunması ve kafamda hafıza, tefekkür, ilim ve diğer bazı özelliklerin bulunması, bunların hiçbiri ne ustalığımın bir sonucudur ne de yetkilerimin içindedir,
Bunların hepsini Allahü Teala öyle yaratmıştır ki, ben yazmaya kalkışınca bütün bu şeyler bana yardımcı olur ve eğer bunlardan herhangi bir şey bana yardımcı olmazsa ben yazma işlerinde başarılı olamam.
Benim beğeni, irade ve yetkime gelince, bunun gerçekten ne olduğunu da bilmiyorum. Benim önce sadece bazı dış etkenler ve bazı iç etkenlerle yazma isteğim doğuyor. Sonra, bunu kayda geçirip geçirmeyeceğirni düşünüyorum. Sonra iki yönünü ölçtükten sonra yazma seçimini yapıyorum. Yazma işi kuvveden fiile geçerken organlarımı hareketlendiriyorum. Kısacası, yazma isteğimden başlayarak fiilen yazmaya başladığım an arasında geçen hiçbir şeyin yaratıcısı ben değilim. Hatta ben istek ve fiile başlama arasında kaç adet iç gücün bulunduğunu ve bu işte onların ne kadar paylan olduğunu da bilmiyorum. Ancak vicdanen kendimde şu hususu buluyorum ki, istek ile fiile başlama arasında benim fiili gerçekleştirme veya o fiili terketme arasında bir şeyi özgürce benimseyeceğim bir nokta kesinlikle vardır. Ve ben bir yönünü özgürce benimsedikten sonra kendimde, benimsediğim işe göre kendi iç imkânlarımı ve kaynaklarını ve dış nedenlerini kullanma gücünü hissediyorum. Ben bu yetki ve irade özgürlüğümü herhangi bir delile ispatiayamam. Ancak hiçbir delil benim veya herhangi bir insanın zihninden bu vicdanî duyguyu silemez, hatta aşırı cebirci olan kendi felsefi görüşü nedeniyle bunu ne kadar inkâr ederse etsin, bir kişinin vicdanı bile bu duygudan yoksun değildir.
Bu bahsimizden anlaşılıyor ki, yazma fiilinde yer alan neden ve etkenler üç ayrı noktada toplanabilir:
1) Benim yazmaya niyetlenmemden önce oluşmaları gerekli olan iç ve dış nedenler dizisi.
2) Yazma kararını vermemle ilgili iradem.
3) Yazma fiilimin gerçekleşmesini mümkün kılan iç ve dış nedenler dizisi.
Bu üç dizi ile ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz gibi, birinci ve üçüncü dizide yer alan nedenleri Ailahü Teala sağlamıştır ve bunlardan hiçbiri üzerinde tasarrufum yoktur. Bu 'açıdan, benim yazma fiilim, bu hususta "inayetine" nail olduğum Allah'a malolacaktır. Ortadaki zincir halkasına gelince, bu bana malolacaktır, çünkü ben bir çeşit özgür irade ve yetkimi kullandım ve bir açıdan da, Allah'a malolacaktır, çünkü O kendi belirlediği sınırların içinde bende irade gücü yarattı ve benim özgürce yetkimi kullanmama imkân verdi.
Kendi başına bir hareketten başka bir şey olmayan mücerret veya soyut bir fiilin özü budur. Ancak insan fiilleri bazı izafî ve itibarî yönleriyle kendi içlerinde iki yöne sahiptir. Biri hayır ve diğeri şer yönü. Soyut fiile ne hayır ne de şer damgası vurulabilir. Ancak insanın niyeti onu iyi de yapabilir, kötü de. Örneğin, ben yolda yürürken bir altın sikke buluyorum ve alıyorum. Benim onu almam salt bir harekettir ve bu iyilik veya kötülükten yoksundur. Ama bunu kaldırırken niyetim, başka birinin malından haksız kazanç sağlamak ise bu serdir ve eğer niyetim, sahibini bulup ona geri vermek ise bu hayırdır. İlk durumda niyetime başka bir gücün tahriki de katılmıştır ki buna "şeytan" adı verilebilir. Benim bu fiilim üç nedene bağlanabilir: (1) Allah'a, (2) Şeytana ve (3) Kendime. İkinci durumda bu fiil iki nedene bağlanabilir: (1) Allah'a, (2) Kendime.
Bu gösteriyor ki, biz her insanî hareketi iki veya üç illete bağlayabiliriz, ama bu harekette bu illetlerin etkilerinin hangi oranda olduğunu biz hiçbir şekilde anlayamayız, özellikle, bu hesap bu bakımdan daha da karışık hale gelir: Bu etkilerin oranı tüm insanların fiillerinde aynı değil, aksine her insanın fiilinde farklıdır. Zira her insanın içinde onun özgür yetkisi ve çaresizliklerinin oranları değişik olur. Bazıları Allah'tan müthiş bir fark etme gücü, daha doğru karar yeteneği, melekliğe doğru daha çok meyil ve şeytanî vesveselere karşı daha çok dirençle verilmiş ve bazılarında bu özellikler daha az miktardadır. Her insanda değişik oranda olan bu çok ve az özellikler, fiillerindeki kişisel sorumluluğun az veya çok olmasına neden olur. Böyle bir durumda fiillerde, genellikle tüm insanî fiillerde insan, Allah ve Şeytanın etkilerinin aynı oranda olduğunu söylemek mümkün değildir.
O halde, yukarıda işaret edildiği gibi, insanî fiillerin bu nedenlere bağlı olduğunu söylemenin en iyi şekli, onları aynı zamanda genellikle tüm nedenlere bağlamak yahut, bazen birine bazende diğerine bağlamaktan başka bir çare yoktur ve eğer bir kişi yanlışlıkla onları sadece bir nedene bağlayıp diğer nedenleri görmezlikten geliyorsa, düzeltilmeli ve lanlanmahdır.
İşte tam bu yöntem Kur 'an-ı Kerim tarafından benimsenmiştir. Eğer siz Kur'an-i Kerim 'de cebir ve kader meşe-iesine yapılan atıfları incelerseniz, onları şu başlıklar altında toplayabilirsiniz:[30][30]
1) Tüm İşlerin Allah-Ü Teala'ya Bağlanması
"Onlara bir iyilik dokunsa: "Bu, Allah katındandır" derler. Şayet onlara bir fenalık dokunsa: "Bu senin yüzünden-^ dir" derler. De ki: "Hepsi Allah tarafındandır." (Nisa: 78)
"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa kendisinden başka onu giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa işte o, her şeye kadirdir." (H-En'am: 17)
"Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O, her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir."(İbrahim: 4)
"Hiçbir dişi hamile kalmaz ve doğurmaz ki, Allah onu bilmesin. Kendisine Ömür verilenin ömrünün artması veyahut eksiltilmesi muhakkak bir kitaba yazılıdır." (Fatır: ıi)
"Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğinin rızkını yayar (dilediğininkini de) kısar. O her şeyi bilendir." (Eş-Şura: 12)
"Eğer Allah, kullarına rızkını bollaştırsaydı yeryüzünde azıp taşkınlık ederlerdi. Fakat O, istediği miktarı indirir. Şüphesiz O, kullarının bütün hallerinden haberdardır. Her şeyi görendir." (Eş-Şura:27)[31][31]
2) İyi Fiilin, Kula Bağlanması
"Doğrusu, hiç bir günahkâr, diğerinin günahını yüklenmez. İnsan için, ancak çalıştığı vardır." (En-Necm: 38-39)
"Allah bir kişiyi ancak gücünün yettiği kadarı ile mükellef kılar. Herkesin kazandığı lehine, yaptığı (kötülük) kendi aleyhinedir." (Ei-Bakara: 286)
"İste bu (ayetler) birer öğüttür. Artık isteyen, Rabbine bir yol tutar." (El-Muzemmil: 19)[32][32]
3) İyi Fiilin Kula Bağlanması
"İman edip amel-i salih işleyenlere mükafatlan tastamam verilir. Allah zalimleri sevmez.1' (âi-i İmran: 57)
"Sen yine deT Kendisini görmeden Allah'tan korkan ve namaz kılanları ikaz etmeye devam et. Kim temizliği seçiyorsa kendisi için seçiyor. Her şey Allah'a dönücüdür." (Fatır:i8)
"Doğrusu, doğruluğu getiren ve doğruluğu kabul eden-Ilr takvaya erenlerdir." (Ez-Zümer: 33)
Rabbimiz AllahV deyip de sonra bunda doğruluğa [33]
4) Kötü Fiilin Allah'a Bağlanması
"Siz, Allah'ın şaşırttığını hidayet etmek mi istersiniz? Allah'ın saptırdığını hidayete yol yoktur." (En-Nisa: 88)
"Allah'ın fitneye düşmesini istediği kimseyi azaptan kurtarmak için elinde bir şey yoktur. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemesini murad etmedikleridir." (B-Maide: 4i)
"Allah dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de öyle dar ve kasvetli eder ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. İşte böylece iman etmeyenleri Allah, murdar azap ile azaplandinr." (El-En'am: 125)
"Onu anlamamaları için kalpleri üzerine örtü koyar ve kulaklarına ağırlık veririz. Kur'an'da tek (eşsiz) olarak Rabbini andığın vakit senden nefretle arkalarına dönüp giderler." (El- İsra: 46)[34][34]
5) Kötü Fiilin Şeytan'a Bağlanması
"Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı ediyor" (Bakara: 268)
emrediyor." (Bakara: 268)
"Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir. Böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur." (Nemi: 24)[35][35]
6) Kötü Fiilin Kullara Maledilmesi
"Sana isabet eden her kötülük kendindendir."(En-Nisa: 79)
"Hakkı tanımayanları azapla korkutsan da, korkutmazsan da birdir. Onlar iman etmezler." (El-Bakara: 6)
"İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, Onlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalırlar," (Bakara: 39)
"Semûd kavmine gelince: Onlara da, doğru yolu gösterdik. Onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Amellerinin cezası olarak onları şiddetli sayha yakalayıp helak etti." (Fussilet:
"Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Muhakkak siz yaptığınız şeylerin cezasını çekeceksiniz." (Et-Tahrim: 7)
"Hayır, öyle değil. Bilakis, siz yetime ikram etmezsiniz. Fakirleri doyurmak için birbirinizi teşvik ve terğib etmezsiniz." (EI-Fecr: 17-18)
"Kim de bir zerre ağırlığınca şerr işlerse onu (cezasını) görür." (Ez-Züzâi: 8)[36][36]
7) Hayrın Başlangıcı İnsandan Ve Tamamlanması Allah'tandır
"De ki: "Şüphesiz, Allah dilediğini dalâlete düşürür, gönlünü kendine çevirdiklerini dedoğru yola iletir."(Er-RaTd: 27)[37][37]
8) Şerrin başlangıcı insandan, tamamlanması da Allah'tandır
"Kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygambere meşakkat veren ve Müslümanların yolundan başka yola giden kimseye sevdiğini (döndüğü sapıklığı) veririz." (En-Nisa 115)[38][38]
9) İnsanın Kendi Günahının Sorumluluğunu Allah'a Yükleyip Kurtulmaya Çalışırken Yalanlanmıştır
"Eğer Rahman dileseydi, onlara (meleklere) tapmazdık" dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgisi yok. Onlar yalan söylüyorlar" (Ez-Zuhruf: 20)
"Müşrikler fena bir iş işlediklerinde: "Babalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah, bizi bununla emretti" derler. De ki: "Allah hiç bir zaman kötülüğü emretmez. Allah üzerine bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?" (H-A'raf: 28)[39][39]
10) Ve Ne Zaman Ki İnsan Her Şeyi Kendine Mal Etmeye Çalıştı Ve "Takdir-İ İlâhf'yi İnkâr Etti, O Zaman Da Yalanlandı
"Ve eğer bize bu işte bir şey olsaydı burada (savaş alanında) Öldürüimezdik" derler. De ki:"Eğer siz evlerinizde kalmış olsaydınız bile ölecekleri yazılmış olanlar, öldürülüp, düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi." (ai-i imran: 154)[40][40]
Gerçeğin Üzerindeki Örtünün Kaldırılması
Yukarıdaki bahis, Kur'an-ı Kerim de Cebir ve Kader meselesiyle ilgili olarak çeşitli vesilelerle yapılan işaretlerde aslında bir çelişki veya tutarsızlığın olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak şu husus henüz açıklık kazanmamıştır: Mah-lûkatlar âleminde insan belli bir ayıracalığa mı sahiptir ki, bir yandan, tüm varlıklar gibi Allah'a bağlıdır, İlahi kanunlara esirdir ve çaresizdir ve diğer yandan, kendi fiilleri bakımından özgürdür, kendi yaptıklarından sorumludur, kendi hareket ve davranışlarından dolayı hesap vermek zorundadır ve ceza veya ödüle layıktır? Ayrıca, eğer insanın hali buysa ve hayatı cebir ve özgürlüklerin birbiriyle acayip bir karışıklık içinde ise adaletin sağlanması mümkün mü dür? Bu nasıl bir düzendir? Zira gerçek adaleti sağlamak ve ceza veya ödülle ilgili karar vermek, insanın kendi fiilleri için ne kadar sorumlu olduğunun tesbitini yapabilmek araştırılmadan mümkün değildir. Sorumluluk belirlenmeden bir insanın fiillerinde özgür iradesinin ve yetkisinin payının ne kadar olduğu saptanamaz. İşte bu meseleyi tetkik ederken Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda bunun öylesine doyurucu cevabını buluruz ki, dünyanın hiçbir kitabında veya insan fen ve biliminde bulmak mümkün değildir.[41][41]
Mahlûkat Veya Yaratıklarda İnsanın Seçkin Konumu
Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz ki, insanın doğuşundan önce dünyada var olan yaratıkların ne kadar çeşidi varsa, onların hepsi kendi doğaları açısından itaatkârdı.8 Onlara yetki ve irade gücü hiç verilmemişti. Onların işi, sadece kendilerine verilen görevi bir yasa ve düzen çerçevesinde zerre kadar itaatsizlik etmeden yerine getirmekti. Bu yaratıkların en üstünü meleklerdi ki, haklarındaki İlahi buyruk şöyledir:
"Onlar, Allah'ın kendilerine emrettiği şeye karşı isyan etmezler. Kendilerine emrolunan şeyi yaparlar." (Et-Tahrim: 6)
Aynı şey, uzaydaki muhteşem varlıklar ve cisimler için de geçerliydi:
"Güneş kendi karargâhında yürür. Bu, gâlib, kadir ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Aya da menziller takdir ettik. Nihayet o bunlardan geçerek kuru hurma dalı gibi olur. Güneş aya yetişemez. Gece de gündüzü geçemez. Hepsi birer felekte yüzerler." (Yasin: 38-40)
Bu kuraldan, burada bahsedilmeyen sadece cinler müstesnadır. Kur'an'-dan Öğrendiğimize göre cinlerin yaşantılarında da cebir ve ihtiyar birbirine tanşmış durumdadır ve amellerinin bir bölümünde özgür ve sorumludurlar. Ancak, hangi özelliklerden dolayı insan yeryüzünün halifesi seçilmişse, cinler onlara sahip değildir.
Yer ve göğün diğer yaratıkları da aynı durumda idi:
"Hepsi O'na boyun eğicidirler." (Er-Rûm: 26)
"O'na ibadetten asla kibirlenip usanmazlar. Gece ve gündüz teşbih ederek bundan usanmazlar." (Ei-Enbiyâ: 19-20)
Sonra Cenab-ı Hak yarattığı mahlukâttan birine o zamana kadar kimseye vermediği emaneti vermek istedi. Ve gökler ve yerin mahlukâttan her birine o emaneti sundu, ama hepsi bir ağızla bu hususta kendi beceriksizlik ve tahammülsüzlüklerini belirterek emaneti kabul etmeyeceğini bildirdi. Nihayet, Allahü Teala yaratıklarının en modern serisi oian insana aynı teklifte bulundu. İnsan, başka mahlûkların kabul etmeye cesaret edemediği bu emaneti hemen kabul etti. :
"Biz emaneti göklere, yer ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Bundan endişe ettiler. O e-maneti insan yüklendi. Çünkü o, nefsine zulümkâr ve çok cahildir. (Çünkü bu kadar ağır yükün sorumluluğunu bilmez)." (EI-Ahzab: 72)
Bu emanet ne idi? Allahü Tealanın sıfat, ilim, kudret, yetki, irade ve egemenliğinin yansıması ki o zamana kadar
başka hiçbir yaratığa verilmemişti. Ne uzaydaki cisimlere, ne dağlara, ne de dünyadaki herhangi bir mahlûka. Sadece insan kendi doğası açısından böylesine bir yansımayı kabul-lenebilirdi. Nitekim bu yükü kabul etti ve bu nedenle, Allah'ın hilâfeti ve naipliği veya vekâletine nail oldu:
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi." (Bakara: 30)
Bu emaneti taşıyan yeryüzünün bu halifesini diğer yaratıklardan üstün kılan özelliği, doğası itibarıyla itaatkâr olarak yaratılmamasıydı.9 Diğer bütün mahlûkat gibi küllî nizama, kanun ve diğer İlahî hudutlara bağlı kılınmasına rağmen ona öyle bir güç ve yetenek verilmiştir ki, bununla, diğer yaratıkların tersine belli bir daire içinde zorunlu itaatten özgür olup boyun eğmek veya baş kaldırma serbestisine sahiptir. Bu öyle bir farktır ki, İlâhi Kelâm üzerine kafa yoran biri açıkça görebilir. Kur 'an-ı Kerim'de insanın dışında hiçbir yaratık göremezsiniz ki, kendisine itaat ve isyan, bağlılık ve itaatsizlik, Allah'ın hududuna uymak veya onları aşmak gibi hususlara atıf yapılmış olsun ve itaat yüzünden ödüle ve itaatsizlik nedeniyle cezaya layık olduğu belirtilmiş olsun. Sadece insan hakkında şu ifadelere yer verilmiştir:
«dil "Allah'ın koymuş olduğu sınırları çiğneyenler, zâlimlerin tâ kendileridir." (Bakara: 229)
Bu husus çeşitli ayetlerde dile getirilmiştir: (Yunus: 99 ve En'am: 107) v.s, öu da Allahın insanı zorla şirkten alıkoymak ve imana mecbur etmek istemediğini göstermektedir.
"Ve Rablerinin emrinden asi olarak çıktılar." (Ei-A'raf: 77)
"Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi iman İSderdİ." (Yunus: 99)
Eğer Allah dileseydi onlar şirk koşmazdı." (En'am: 107)
"Tagût'un huzurunda muhakeme olunmayı isterler. Halbuki, onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı." (En-Nisa: 60}
"Onlar bize zulmetmediler. Fakat kendi nefislerine zulmettiler." (El-A'raf: 160)
"Allah ve Resulüne itaat edeni Allah, ağaçları altından akan Cennetlere koyar ki, orada ebedî kalırlar. Bu da büyük bir zaferdir. Allah ve Resulüne asî olup sınırlarını tecavüz edeni ebedî kalmak üzere Cehenneme sokar. Ona rezil edici azap vardır." (En-Nisa: 13-14)
Bu ve buna benzer ayetler gösteriyor ki, insanda, diğer bütün yaratıkların aksine öyle bir güç ve yetenek vardır ki, ona göre itaat veya itaatsizlik her ikisini yapabilir ve işte bu güç ve yeteneği yanlış ya da doğru kullanmasıyla felah veya hüsrana, ceza veya ödüle layık olur.[42][42]
Hidâyet Ve Dalâlet
Kur'an-ı Azimüşşan bu meseleyi biraz daha açmaktadır. Diyor ki, Yüce Allah, insanın doğasında iyi ile kötü arasında ayırım yapma yeteneği bulundurmaktadır:
"Ona kötülüğünü ve takvasını ilham etti" (Eş-Şems: 8) Ona gerek iyi gerekse kötü yolu gösterdi:
"Ona iki yol gösterdik." (Ei-Beied: ıo)
Sonra kendisine istediği yolu seçme yetki ve serbestisi verdi:
"İsteyen onunla Rabbine bir yol tutar." (Ei-insan: 29)
"Öyle ise dinleyen iman etsin, dinleyen inkar etsin. "(Kehf:
Bir yandan insanı kandırmak ve kötü yola düşürmek için ezelî düşmanı şeytan vardır ki, ona kötü yolu süslü olarak gösterir ve doğru yoldan sapması için teşvik eder:
"İblis: "Ey Rabbim, beni azdırdığın şeye karşılık ben de yeryüzünde onlara fenalıkları süsleyeceğim ve hepsini azdıracağım.7' (El-Hicr:39)
Ve diğer yandan insana doğru yolun, kötü yoldan daha iyi ve üstün olduğunu göstermeleri için:
"Peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlık kitaplarla gelmişlerdi." (Fatm 25)
Böylece, insanın kendi içinde ve çevresinde değişik güçler ve etkenler olup, bazıları kötülüğe bazıları da iyiliğe doğru çekmektedir. Kendisine bu güç ve etkenler arasında ayırım yapma yeteneği verilmiştir. Kendi yolunu kendi bulması için gözler verilmiş, beğendiği yolda yüremesini sağlayacak kuvvet ve kudrete sahip hale getirilmiştir. Kötülük yolunu seçtiği zaman Allahu Teala, yazgısına yazılmış olan tüm doğal ve dış güç ve yetenekleri kendisine bağlı kılar ve yolunu kolaylaştırır. Aynı şekilde, iyi yolu seçtiği zaman bu yoi da kendisine kolay kılınır;
"O halde, Allah yolunda mal verirse ve Allah'tan korkarak iş yaparsa ve iyiliği tasdik ederse, biz de ona kolaylık ve rahatı müyesser kılarız. Amma, cimrilik edip kendisini müstağni görene, ve iyiliği tekzip edene güçlüğü ve rahatsızlığı müyesser eyleriz." (Ei-Ley|: 5-10)
Doğru yoldan sapan ve sapıklığı benimseyen bir kişinin vicdanında onu doğru yola davet etmeye devam eden İlahi bir güç yine varolur. Ancak kendi sapkınlığında ısrar etmesi halinde bu güç zayıflar ve dalâlet hastalığı iyice büyür:
"Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah hastalıklarını artirdl." (Bakara: 10)
Ve öyle bir vakit gelir ki, bu güç yok olur, tamamen etkisiz kalır ve o kişinin kalp, göz ve kulakları öylesine mühürlenir ki, hak sözü anlayamaz, ışığı göremez, hak sesini dinleyemez olur ve hidâyetin tüm yollan kendisine kapanır.
"Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur. Onların gözleri üzerinde de perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.1' (Bakara: 7)
Ancak bu demek değildir ki, insan kuvveti, kudreti ve özgürlüğü sınırsızdır ve kendisine kadercilerin farzettiği bü-tün yetkiler verilmiştir. Asla. İnsana verilen yetki ve özgürlük, Yüce Allah'ın tedbir-i külli ve tedbir-i cüzî için belirlediği kanun ve kurallara bağlıdır, çünkü bütün bu evren ve varlıklar dünyası onlara göre işlemekte ve ayakta durmaktadır. Evrenin düzeninde insanın gücü ve manevi, psikolojik ve bedensel güçleri için Allah'ın belirlediği sınırlan kendisi zerre kadar geçme gücüne sahip değildir. Demek ki, bu gerçek olduğu gibi duruyor:
"Gerçekten biz her şeyi bir takdirle yarattık."(Ei-Kamer: 49)
"Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir." (Et-Taiâfc 3)
"O, bütün kulları üzerinde kahirdir," (Ei-En'am: 18)[43][43]
Adalet, Ceza Ve Ödül
İşte bu noktada gerçek adaleti sağlayanın Allah'tan başka kimsenin olmadığı da kesinleşmiş oluyor. Çünkü, insanoğlunun yetki ve özgürlüğe sahip olduğu sınırlar Allah tarafından belirlenmiştir ve ancak Allah, insanın amellerinde yetkisi ve özgürlüğünün payının ne olduğunu biliyor. Allah'ın insanın yetki ve özgürlüğünü sınırladığı çerçeve veya hududun iki türü vardır: Birincisi, genellikle tüm insanoğlu için belirlenen hudüd, ikincisi, herkes için ayrı ayrı tayin edilen hudud. İlk tür hudud, kendi nitelikleri bakımından tüm insan ırkının yetki ve özgürlüklerini sınırlandırır. İkinci tür hudud ise herkesin durumuna göre değişir. Bu nedenle, bunlara göre her kişinin yaşamında yetkileri ve mecburiyetinin oranları farklıdır. İnsanın kendi amellerinden sorumlu olması ve sorumluluğu açısından ceza veya ödül alması, herkesin kendi fiillerinde kullandığı orana bağlıdır ve bu öyle bir şeydir ki, bunu zerre kadar eksik veya fazlalıkla tartmak, değerlendirmek ve ölçmek dünyanın hiçbir yargıç veya hakimi için mümkün değildir. Bu muhasebe, muhakeme ve değerlendirmeyi sadece Fâtır-üs Semavât ve'l-ard yapabilir ve ancak O, kıyamet gününde mahkemesini kuracaktır. İşte bu noktaya Allah'ın kelâmında çeşitli yerlerde işaret edilmiştir:
"O gün tartmak haktır. Terazisi ağır gelenler felah bulanlardır. Tartısı hafif gelenler de ayetlerimize küfr ile zulmeder oldukları için kendilerine yazık edenlerdir" (Ei-A'raf: 8-9)
"Muhakkak ki, onların dönüşleri bizedir. Sonra onlanıjı hesaplarını görmek bize aittir." (Gaşiye: 25-26)
"Bir zerre ağırlığında hayır işleyen onu (mükâfatını) gö| rür. Kim de bir zerre ağırlığınca şer işlerse onu (cezasını görür." (Ez-Zilzâl: 7-8)
Kur 'an- i Kerim, cebir ve kader meselesini ancak bı| kadar aydınlatır ve bu fizik ile etik bilimlerinde yer alan so-j runlar ile düğümleri çözümler. Metafizik veya doğaötesi so runlara gelince ki, bunlarla felsefeciler ile ilahiyatçılar uğj raşmaktadır. Yani, Allah'ın bilgisi, kudreti, makdurâtı, irâdes ve muratları (amaçlan) arasındaki ilişkiler ve O'nun eski bilgileri, ezelî iradesi ve mutlak kudretinin yanında insanın naşı yetkili ve özgür irade sahibi olacağı gibi sorunlar, Kuran-, Kerim bunlardan sözetmemiştir, çünkü insan bunları anla-] tamaz.[44][44]
Cebir Ve Kader[45][45]
Kaderimiz önceden belirlenmiş midir? Başarılarımız, başarısızlıklarımız, düşmemiz, kalkmamız, sapmamız ve düzelmemiz, rahatımız, sıkıntımız ve dünyada karşılaştığımız başka durumlarımızın belirlenmesi ve kararlaştırılması hiçbir payımız olmayan başka bir güç veya güçlerin aldığı kararların sonucu mudur? Ve eğer böyle ise, biz tamamen mecbur ve çaresiz miyiz? Biz dünyada başkalarının oynattığı kuklalar gibi miyiz? Biz daha önceden yapılmış planın bir parçası mıyız? Ya da, herkesin rolü daha önceden belirlenmiş dünya sahnesindeki aktörleri miyiz?
Bu sorular, herhangi bir zaman dünya ve insan konusunda kafa yoran herkesin kafasını kurcalar. Filozof, bilim adamı, tarihçi, hukukçu, toplum, ahlâk ve dinle ilgili sorunlarla uğraşanların yanı sıra alelade insanların da bu düğümü çözmek için beyinlerini patlatmaları gerekir. Çünkü herkes bu noktaya gelince birden bire duruverir, daha ileriye, gidemez ve doğru ya da yanlış tatmin edici bir cevap veya çözüm ister.
Bu sorulan sadece bir "evet" veya "hayır'le cevaplamak istiyorsanız cevaplayın; belki de, bununla tatmin olursunuz. Ancak "evet" deyin ya da "hayır", her iki durumda da sayısız sorular ortaya çıkar ki, bunları sizin "evet "veya "hayır"mızın cevaplaması mümkün değildir.
Eğer "evet" diyorsanız, o zaman şunu da kabul etmelisiniz ki, taş, demir, ağaç, hayvan ve insan hiçbirinde gerçek bir fark yoktur. Hepsi gibi insan da kendisinin yapması gerekeni yapıyor ve kendisi için ne planlanmışsa ona göre hareket ediyor. Ne kendisi ne de onlar herhangi bir özgürlük ve yetkiye sahipler. Bir arının kovan yapması ve bir insanın demiryolu yapması arasında belki de derece farkı olabilir, ama nitelik bakımından herhangi bir fark yoktur. Zira, onlara kovan ve demiryolu yaptıran başkasıdır. Her ikisi icat etme şerefinden yoksundur. Bundan sonra şunu da kabul etmelisiniz ki, dünyanın diğer eşyası gibi, insan da kendi fiillerinden sorumlu değildir. Bir insanın iyi amel işlemesi ve bir motorun iyi çalışması aynıdır. Bir kişinin bir suç işlemesi veya rezalet çıkarması bir dikiş makinasının kötü dikiş yapması da aynıdır. Ve durum böyle iken nasıl ki, "dürüst motor", "haylaz dikiş makinası", "inançlı makina", "ahlaksız çark" gibi ifadeler kullanmazsınız, bir insana da dürüst, haylaz, inançlı, hilekâr veya ahlâksız gibi sıfatlar yakıştıramazsınız. Veya bu gibi tanımlar kullanıyorsanız (ki, bu hareketinizi de siz kendiniz yapmıyorsunuz, size yaptırılıyor), şunu anlayın ki, bunlar boş laflardır.
Sonra mesele bununla bitmiyor. Dinimiz, ahlâkımız, yasalarımız, adli sistemimiz, polisimiz, hapishanelerimiz ve suçlarla ilgili soruşturma yapan müesseselerimiz, okullarımız, eğitim kurumlarımız ve ıslah yerlerimiz hepsi yararsız ve anlamsız hale gelir. Gerçi bütün bu işler yürüyecek, bunların hiçbiri kapanmayacaktır, çünkü sizin görüşünüze göre bütün bu aktörler dünya sahnesinde kendileri için biçilen rolleri oynayacaktır. Ama gayet tabii ki, camilerde namaz kılanlar,; tapmaklarda putlara tapanlar, mahkemelerin yargıçları ve hırsızlık ile haydutluk yapanların hepsi hepsi sadece birer aktör haline gelir ve ibadet yerlerinden kumarhanelere ve hapishanelere kadar her şey büyük bir piyesin değişik perde ve aksesuarları oluverirse, demek ki, insanın tüm dini ve ahJ lâki yaşantısı sırf bir oyun veya gösteridir. Gecenin sessizliğinde huşu ile ibadet eden ile birinin evini soymaya çalışan ikisi de bu oyunda kendilerine verilen rolleri oynamaktadır. İkisi arasında, rejisörün birine ibadet eden kişi ve diğerine hırsız rolünü vermesinin dışında bir fark yoktur. Mahkememizde hakim ne kadar ciddiyetle davaya bakıyor ve kendine göre adaleti sağlamak için ne kadar çaba harcıyorsa harcasın, sizin görüşünüze göre onlar iddia ve savunma makamı ve sanık olup hepsi aktördür ve zavallılar, orada sadece bir oyun oynanırken gerçekten bir mahkemenin çalıştığını ve adaletin yerini bulacağını sanıyorlar. İşte, benim ilk sorularıma "evet" diye cevap vermenizin sonucu budur;
Peki, şimdi bu sorularıma "hayır" cevabı mı vereceksiniz? Ama burada da bir zorluk var. Bu sorun, sadece bir "hayır" cevabıyla çözümlenecek gibi değildir. Mesele burada bitmeyecektir ve bununla sizin birçok gerçekleri yok saymanız gerekecektir, örneğin, insanın kaderinin önceden belirlenmediği ve kaderin bir dış gücünün kararıyla oluşmadığını söylediğiniz zaman, herhalde olumsuz cevabınızın anlamı insanın kendi kaderini kendi belirlemesi olmalıdır. Yani kaderinin ve kısmetinin kendi irade ve çabalarıyla oluştuğunu ima ediyorsunuz.
Bunun üzerine ilk soru olarak, bu ifadenizde "insan"dan neyi kastettiğiniz sorusu akla gelebilir. Bireyler mi yoksa, toplum veya ulus dediğimiz insanların büyük bir grubu mu? Yoksa, tüm insanlık mı? Eğer demek istediğiniz her insanın kendi kaderini kendi yaptığıysa, kaderi oluşturan şeylere bir göz atın ve söyleyin, insan bunların hangisi üzerinde tasarruf sahibidir? Kaderin oluşturulması için ilk gereken unsurlar arasında insanın organları, zihinsel ve bedensel güç ve yete-nekleri ve ahlâki özellikleridir. Bunların iyi ve yerinde olması, bozulması, dengeli ve dengesiz oiuşundaki azalma ve çoğalma kaderini kesin bir biçimde etkiler. Ancak bütün bu şeyleri insan anne karnından alarak dünyaya gelir ve bugüne kadar kendi planı, programı ve seçimiyle kendini oluşturarak dünyaya gelen tek bir kişi olmamıştır. Ayrıca, bir kişinin kaderinin oluşması veya bozulmasında, her insanın kendi atalarından miras aldığı pek çok etkenler rol oynar. Sonra, hangi aile, toplum, sınıf, millet veya ülkede doğmuşsa, onların zihinsel, ahlakî, sosyal, ekonomik ve siyasal durumlarının pek çok etkileri dünyaya adım attığı zaman onu her taraftan sanverir. Bütün bu şeyler insanın kaderinin yapımında rol oynar. Şimdi, ırkını ve çevreyi kendi beğenisi ve seçimiyle belirleyen ve bunlardan her birinin etkilerini ne ölçüde kabul veya reddedeceğine karar veren bir kişi var mıdır? Aynı şekilde, insanın kaderini dünyanın birçok olayı ve rastlantıları da iyi veya kötü şekilde etkiler. Deprem, sel, kıtlık, hava, hastalıklar, savaşlar, ekonomik çalkantılar ve tesadüfi gelişmeler çoğu kez insanların tüm hayatlarının akışlarını değiştirir ve yaptıkları bütün hesap ve planlarını altüsteder; oysa bu hesaplar ve planlar çok düşünülerek, taşınarak ve büyük çabalarla kendi rahatlık ve başarıları için hazırlanır. Ve bunun tam aksine, sık sık benzeri rastlantılar bir insanı anında öyle başarılara ulaştırır ki, elde edilmelerinde aslında kendi çabalarının payı çok az olur. Bunlar öyle belirgin gerçeklerdir ki, bunları inkâr etmek için inatçılık, hatta küstahlık gerekir. O halde, insanın kendi kaderini kendisinin yaptığı nasıl kabul edilebilir?
Şimdi eğer siz iddianızı değiştirip diyorsanız ki, bireyler değil, uluslar ve topluluklar kendi kaderini kendi çizer. O zaman bu da kabul edilecek bir husus değildir, Her ulusun kaderini oluşturan nedenler arasında ırksal özellikler, tarihi etkiler, coğrafi durumlar, doğal sorunlar ve uluslararası ortam yer alır. Ve dünyanın hiçbir milleti bu nedenlerin dışına çıkıp kendi kaderini istediği gibi yapma gücüne sahip değildir. Ayrıca, yeryüzü ve göklerin düzeninin bağlı olduğu ve içine girmek söyle dursun, tam olarak bilinmesi de hiçbir ulusun gücünün yetmediği doğa yasası, ulusların kaderlerini öyle etkiler ki, bunları hiçbir millet veya topluluk durduramaz ve bunlardan kurtulamaz. Bu yasa geri planda işleyip durur ve bazen aniden ve bazen aşamalı olarak işleyişinden öyle sonuçlar doğar ki, bunlar yükselmekte olan ulusları alçaltir ve düşmekte olan milletleri yükseltir. İnsanın elinden tamamen uzakta olan nedenlerin durumu budur. Ne var ki, görünürde insanın elinde olan nedenler de iyice incelendiğinde umut verici bir sonuç vermez. Bir milletin kaderinin oluşması, daha doğrusu düzelmesi daha çok uygun bir lider kadrosuna sahip olmasına, bu liderlikten yeterince yararlanması için elverişli nitelik ve özelliklere sahip çok sayıda bireylerinin varolmasına bağlıdır. Ancak bir milletin bu her iki şeyi elde etmesi için serbestçe kendi iradesi ve seçimini kullandığına ilişkin herhangi bir kayıda ne tarihte rastlıyoruz ne de günümüzde bir örneğini görüyoruz. Bizim gördüğümüz sadece budur: Bir ulus yükselme noktasına geldiği zaman iyi bir lider kadrosuna sahip olur ve bu liderliğin başarılı olması için gereken nitelik ve özellikleri de kazanır. Ve aynı ulus çökmeye başlayınca, ondaki liderlik ve takipçilik gibi iki yetenek öyle kayıp olur ki, hiçbir sempatizanı onları geri getiremez. Milletlerin tarihindeki bu iniş ve çıkışların hangi kanuna bağlı olduğu ve o kanunun ne olduğu hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.
Şimdi, siz milletleri bıraksp bütün insan irkıyla ilgili olarak mı hükmünüzü vereceksiniz ki, bu kendi kaderini kendi çizer? Ama bunu söylemek daha da zordur. Nesillere ve milletlere bölünmüş, ülkelere dağılmış, sayısız uygarlık ve kültürlere burünmüş ve yine sayısız dil ve lehçeler konuşan insan ırkiyla ilgili olarak eğer bir kişi, onun toplu bir iradeye sahip olduğunu, bu iradeye göre çok düşünerek taşınarak kendi kaderini, kısmetini belirlediğini varsayıyorsa, aslında aslında çok acayip bir varsayımda bulunduğu söylenebilir. İnsanoğlu gerçekten kendi gelişme takvimini kendi mi hazırlamıştı? Yani, falan döneme kadar taş aletlerini kullanacağına, fıian çağa kadar demir ve ateşi kullanmaya başlayacağına, filanca aşamaya kadar İnsanî ve hayvanı güç kullanacağına ve sonra makinelerin gücüne güveneceğine, filanca yüzyıla kadar kompassız teknelerle yolculuk edeceğine, daha sonra, kendi yönünü belirlemek için kompas kullanmaya başlayacağına kendi mi karar vermişti? Sonra, Afrika, Amerika, Avrupa, Asya ve Avustralya 'daki değişik ulusların, yani kendi değişik bölgeleri için değişik kaderlerini belirieyen de insanoğlu mudur? Gayet tabii ki, böylesine garip iddialarda bulunmayı aklı başında bir kişi kafasından bile geçiremez.
Bundan sonra, sizin için, insanın kendi kaderini kendi belirler görüşünde kalmanızın hiçbir imkânı bulunmuyor. Çünkü ne bireylerin her biri, ne bireylerin bir grubu, ne bir ulus, ne de tüm insan ırkı kendi kaderinin sahibiyse, bu kaderin mülkiyeti hangi "insan"m payına düşecektir?
Gördünüz. Size ilk önce sorduğum soruların cevabı ne sadece "evet" ne sadece "hayır" biçiminde verilebilir. Gerçek bu ikisi arasındadır.
Bu akılalmaz evren düzenini sürdürmekte olan müthiş iradenin dışında dünyada hiçbir şey işleyemez, işe yaramaz; hatta, işlemesi ne demek, ayakta kalamaz, yaşayamaz. Cihanşümul bir plan var ve bu plan her şeyi ile dünyada ve uzayda işlenmektedir. Hiçbir kimsede bu planı, bu düzeni değiştirecek, buna karşı çıkacak, bunun dışına çıkacak veya bunu etkileyecek güç yoktur.
Sahip olduğumuz tüm bilimler, bilgiler, deneyimler, gözlemler hepsi kâinatın bu saltanatında başka kimsenin egemenliğine imkan olmadığını göstermektedir. Hangi düzenin ilke ve kuralları gökteki büyük kürelerin bir santim bile kaidelerinden oynamasına izin vermiyor, hangi güç dünyanın belli bir yörüngede dönmesini zorunlu kılıyor hangi hükümet rüzgâr, su, ışık, sıcak ve soğuk üzerinde tam bir hâkimiyete sahip bulunuyor, hangi kudret insanın doğmasından önce onun dünyada yaşamasını mümkün kılan imkânlar ve ortam hazırlamış bulunuyor ve hangi gücün yetkileri, yaşamsal dengede en ufak bir değişiklik yapılması halinde tüm insan ırkının bir anda helak olması mukadder kılıyorsa, işte onun altında kalarak yaşayan insanın kendi kaderini istediği gibi yapma özgürlüğüne sahip olduğu tasavvur edilemez. Ancak, bizi bu dünyaya getiren, bize ilim, düşünce, görüş, irade ve karar yeteneği veren, bizde bazı yetkilere sahip olduğumuz hissini yaratan, bizde iyi ile kötüyü birbirinden ayırma yeteneği doğuran, bizim ahlâklı ve ahlâksız fiiler arasında ayırım yapma ve dünya işleriyle ilgili olarak belli bir tutum içine girme imkânını sağlayan gücün bütün bunları bizimle dalga geçmek için yaptığını düşünmemiz doğru değildir.
Biz bu evrenin hazırlanması ve işlenmesinde büyük bir ciddiyeti görüyoruz. Hiçbir yerde şaka, oyun veya alay görmüyoruz. O halde, gerçek, vicdanen hepimizin hissetiği husustur. Yani, gerçekten biz burada sınırlı ölçüde bazı yetkilere sahibiz ve bu yetkilerin kullanımı açısından biz münasip derecede özgür de sayılırız. Bu özgürlük elde edilmiş değil, bağışlanmış bir özgürlüktür. Bunun miktarı nedir, sınırları nedir ve niteliği nedir? Bunu belirlemek zor, hatta imkânsızdır. Ancak bunun özgürlük olduğu inkâr edilemez. Evrenin cihanşümul planında bizim için seçilen konum, sınırlı bir ölçüde özgürce hareket eden bir aktörün rolüdür. Bizim için burada sahip olduğumuz özgürlük, ancak bu planda uygun görülen ve sığdırabilecek kadar özgürlük vardır. Ve biz, ahlaki açıdan aslında bize verilmiş olan özgürlük kadar sorumluyuz. Bizim ne kadar özgür olduğumuz ve yaptığımız işlerden ne kadar sorumlu olduğumuz, bu her iki husus bizim bilgi alanımız dışındadır. Bunu ancak kendi planında bize bu konuma layık gören güç bilebilir.
İşte dinimizin bu meselede benimsediği görüş budur. Dinimiz bir yandan Kaadir-i Mutlak olan Allah'a iman etmemizi ister ve bu da demektir ki, biz ve çevremizdeki bütün her şey ve evren Allah'a bağlıdır ve O'nun hâkimiyeti herkesi ve herşeyi kuşatmıştır. Diğer yandan, dinimiz bize ahlâk kavramlarını Öğretir, iyi ile kötü arasında ayırım yapmamızı sağlar ve falanca yolu seçtiğimizde kurtulacağımızı, filanca yolu benimsediğimizde cezalandırılacağımızı anlatır. Bu husus, ancak bizim gerçekten kendi hayat yolumuzu seçmekte özgür olmamız halinde tutarlı olabilir.[46][46]
[1][1] Kayda geçsin diye bunu açıklamakta sakınca görmüyorum ki, bu zat Çav-duri Gulam Ahmed Pervez'di.
[2][2] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 9-17.
[3][3] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 19.
[4][4] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 19-21.
[5][5] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 21-22.
[6][6] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 23-28.
[7][7] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 28-29.
[8][8] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 31-34.
[9][9] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 34-35.
[10][10] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 37-41.
[11][11] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 41-42.
[12][12] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 43-44.
[13][13] Bu hadisi İmam Zühri, İmam Zeyn'ül-âbidin vasıtasıyla rivayet etmiştir (Tirmizi)
[14][14] Bu hadis çeşitli biçimde Hz. Ömer, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz. Ebu Hureyre ve
[15][15] Hz. Abdullah bin Ömer bin As (r.a)tan rivayet olunmuştur (Bk. Tirmizi, İbn Mâce)
[16][16] Bu hadisi Zühri, İmam Zeynü'l-abidin'den ve o da, Hüseyin bin Ali (r.a.) den rivayet etmiştir. (Buharı, Nesei). Muhaddisler, Resululfah (s.a.v.)'in Hz. Ali (r.a)'nin evinden dönmesi ve bu âyeti okumasıyfa ilgili çeşitli açıklamalar da bulunmuştur. Ama benim bundan anladığım, Hz. Peygamberin (a.s.) hayatın pratik sorunları konusunda kader meselesine başvurmasından hoşlanmadığıdır.
[17][17] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 44-46.
[18][18] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 46.
[19][19] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 46-47.
[20][20] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 48-55.
[21][21] Hristiyan ilahiyatçıları veya tannbilimcilerinin durumu da tamamen aynıdır. Onların büyük bir bölümü de Eş'arilerin görüşündedir. Aziz Augustine salt
cebriyeden kurtulmaya çok çabalamıştır, ancak Allah'ı Hakiki Fail ve insanı sadece nesnel bir varlık olarak kabul etmesiyle bite salt cebircilik görüşünden kurtulamamıştır. Scotus Erigena Hıristiyanlıkta skolastik felsefenin kurucusudur. Kendisi Tanrının failü efâlü'I- ibâd (kuiların fiillerinin faili) olması konusunu çok abartmıştır. Ona göre Tanrı tüm evrenin ruhudur, özüdür. Tanrı hayat, güç, ışık ve akıf olarak dünyadaki varlıklarda kendini göstermektedir. Aziz Anseim genel Hristiyan inançlarına göre insanın doğuştan günahkâr olduğuna Tanrının Mesih şeklinde indiğine ve insanın, günahının kefareti olduğuna inanmaktadır. Ve gayet tabii ki, bu inançta cebirliğin dışında başka bir şeye yer yoktur. Abelard ve Aziz Thomas (Agiuin'Ii) her ikisi İlahi iradenin vücubî ve cebri olduğuna inanmaktadır. Onlara göre, Yüce Allah, kulların tüm amellerinin yaratıcısıdır. Hatta Aziz Thomas, Eş'ariierin Allah'ın her türlü eleştiri ve sorgulamadan münezzih olduğu görüşünü de benimsemiştir, önde gelen skolastik düşünce savunucularından yalnız Duns Scotus, Mu'tezileler gibi kadercilik görüşünü benimsemiştir. Ona göre insanlar, iradelerini kullanma veya kutlanmama ve fiillerini gerçekleştirme veya gerçekleştirmeme konusunda tamamen özgür ve yetkilidir ve Tanrının kudreti insanın seçim yapma veya yetkisini kullanma özgürlüğünü kısıtlayamaz.
Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 55-58.
[22][22] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 59-68.
[23][23] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 68-69.
[24][24] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 71-72.
[25][25] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 73-74.
[26][26] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 74-79.
[27][27] Buharı, "Kitab-ün Nikah, Bâb-üş Şurûtu'l letiy la tahl-i fi'n-Nikah". Hemen hemen aynı rivayeti Beyhiki ve Ebu Kaim Isbahanî başka şekilde naklet-miştir. Allame ibn Abdul Berr diyor kî, ilim adamlarına göre bu hadis "takdir" veya kader konusunda naklolunan hadislerin en iyisidir. Burada kastedilen şudur: Bir koca, karısının lâfını dinleyip, rızkına ortak olduğunu iddia ettiği kumasını boşarsa bile, hiçbir maddi yarar elde edemeyecektir. Ku-masının boşanmasını isteyen karısı, ancak kısmetinde olan payı alacaktır. Onun için, kocasının, diğer karisini boşaması meseleyi halletmez." Buharı: c.9, s. 219
[28][28] Azil: Erkek hanımla birleştikten sonra uzvunu çıkarıp menisini dışarıda bo-şaltmasıdır. Buhari: c.9, s.305.
[29][29] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 79-81.
[30][30] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 81-86.
[31][31] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 86-87.
[32][32] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 87-88.
[33][33] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 88.
[34][34] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 89.
[35][35] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 90.
[36][36] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 90-91.
[37][37] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 91.
[38][38] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 92.
[39][39] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 92.
[40][40] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 93.
[41][41] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 94.
[42][42] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 95-99.
[43][43] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 99-102.
[44][44] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 102-103.
[45][45] Tüm Hindistan Radyosunun izniyle 23 Ekim 1942'de Lahor Radyo İstasyonundan yayınlanan bir konuşma.
[46][1] Kayda geçsin diye bunu açıklamakta sakınca görmüyorum ki, bu zat Çav-duri Gulam Ahmed Pervez'di.
[46][2] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 9-17.
[46][3] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 19.
[46][4] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 19-21.
[46][5] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 21-22.
[46][6] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 23-28.
[46][7] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 28-29.
[46][8] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 31-34.
[46][9] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 34-35.
[46][10] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 37-41.
[46][11] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 41-42.
[46][12] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 43-44.
[46][13] Bu hadisi İmam Zühri, İmam Zeyn'ül-âbidin vasıtasıyla rivayet etmiştir (Tirmizi)
[46][14] Bu hadis çeşitli biçimde Hz. Ömer, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz. Ebu Hureyre ve
[46][15] Hz. Abdullah bin Ömer bin As (r.a)tan rivayet olunmuştur (Bk. Tirmizi, İbn Mâce)
[46][16] Bu hadisi Zühri, İmam Zeynü'l-abidin'den ve o da, Hüseyin bin Ali (r.a.) den rivayet etmiştir. (Buharı, Nesei). Muhaddisler, Resululfah (s.a.v.)'in Hz. Ali (r.a)'nin evinden dönmesi ve bu âyeti okumasıyfa ilgili çeşitli açıklamalar da bulunmuştur. Ama benim bundan anladığım, Hz. Peygamberin (a.s.) hayatın pratik sorunları konusunda kader meselesine başvurmasından hoşlanmadığıdır.
[46][17] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 44-46.
[46][18] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 46.
[46][19] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 46-47.
[46][20] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 48-55.
[46][21] Hristiyan ilahiyatçıları veya tannbilimcilerinin durumu da tamamen aynıdır. Onların büyük bir bölümü de Eş'arilerin görüşündedir. Aziz Augustine salt
cebriyeden kurtulmaya çok çabalamıştır, ancak Allah'ı Hakiki Fail ve insanı sadece nesnel bir varlık olarak kabul etmesiyle bite salt cebircilik görüşünden kurtulamamıştır. Scotus Erigena Hıristiyanlıkta skolastik felsefenin kurucusudur. Kendisi Tanrının failü efâlü'I- ibâd (kuiların fiillerinin faili) olması konusunu çok abartmıştır. Ona göre Tanrı tüm evrenin ruhudur, özüdür. Tanrı hayat, güç, ışık ve akıf olarak dünyadaki varlıklarda kendini göstermektedir. Aziz Anseim genel Hristiyan inançlarına göre insanın doğuştan günahkâr olduğuna Tanrının Mesih şeklinde indiğine ve insanın, günahının kefareti olduğuna inanmaktadır. Ve gayet tabii ki, bu inançta cebirliğin dışında başka bir şeye yer yoktur. Abelard ve Aziz Thomas (Agiuin'Ii) her ikisi İlahi iradenin vücubî ve cebri olduğuna inanmaktadır. Onlara göre, Yüce Allah, kulların tüm amellerinin yaratıcısıdır. Hatta Aziz Thomas, Eş'ariierin Allah'ın her türlü eleştiri ve sorgulamadan münezzih olduğu görüşünü de benimsemiştir, önde gelen skolastik düşünce savunucularından yalnız Duns Scotus, Mu'tezileler gibi kadercilik görüşünü benimsemiştir. Ona göre insanlar, iradelerini kullanma veya kutlanmama ve fiillerini gerçekleştirme veya gerçekleştirmeme konusunda tamamen özgür ve yetkilidir ve Tanrının kudreti insanın seçim yapma veya yetkisini kullanma özgürlüğünü kısıtlayamaz.
Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 55-58.
[46][22] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 59-68.
[46][23] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 68-69.
[46][24] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 71-72.
[46][25] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 73-74.
[46][26] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 74-79.
[46][27] Buharı, "Kitab-ün Nikah, Bâb-üş Şurûtu'l letiy la tahl-i fi'n-Nikah". Hemen hemen aynı rivayeti Beyhiki ve Ebu Kaim Isbahanî başka şekilde naklet-miştir. Allame ibn Abdul Berr diyor kî, ilim adamlarına göre bu hadis "takdir" veya kader konusunda naklolunan hadislerin en iyisidir. Burada kastedilen şudur: Bir koca, karısının lâfını dinleyip, rızkına ortak olduğunu iddia ettiği kumasını boşarsa bile, hiçbir maddi yarar elde edemeyecektir. Ku-masının boşanmasını isteyen karısı, ancak kısmetinde olan payı alacaktır. Onun için, kocasının, diğer karisini boşaması meseleyi halletmez." Buharı: c.9, s. 219
[46][28] Azil: Erkek hanımla birleştikten sonra uzvunu çıkarıp menisini dışarıda bo-şaltmasıdır. Buhari: c.9, s.305.
[46][29] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 79-81.
[46][30] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 81-86.
[46][31] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 86-87.
[46][32] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 87-88.
[46][33] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 88.
[46][34] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 89.
[46][35] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 90.
[46][36] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 90-91.
[46][37] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 91.
[46][38] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 92.
[46][39] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 92.
[46][40] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 93.
[46][41] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 94.
[46][42] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 95-99.
[46][43] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 99-102.
[46][44] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 102-103.
[46][45] Tüm Hindistan Radyosunun izniyle 23 Ekim 1942'de Lahor Radyo İstasyonundan yayınlanan bir konuşma.
[46][46] Mevdudi, Cebir Ve Kader Problemi, Hilal Yayınları: 105-112.
İslami Okul Okulların En Önemlisi