Ashabu’l-Karye - Külliyat - Onlargibi - 4. Sayfa
ASHABU’L-KARYE
Değişmez toplumsal Sünnetullah’ı şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah Teâlâ (Azze ve Celle):
“Biz, yaşama biçimleriyle refah içinde şımarıp azmış nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri, çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturabilmiş değildir. (Onlara) varis olanlar Biziz.
Senin Rabbin, ana yerleşim merkezlerine, onlara ayetlerimizi okuyan bir Rasul göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.”([1])
Yegâne Rezzak olan Rabbimiz Allah’ın şükretsinler diye onlara vermiş olduğu nimetlere nankörlük yapıp şımaran ve bununla mütekkebir olup azanlar, yıkıma uğramışlardır… Rabbleri Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimetlere karşı nankör davranmış, Allah’a kul olmak konusunda vazifelerini ihmâl etmiş, hevalarını ilâhlaştırmış ve müstekbir zalim olma yolunda yarışmışlardı… Allah’a karşı tuğyan edip azgınlaşan kavimlerin sonu, korkunç bir felâkettir… Çünkü Allah Teâlâ, onlara, kendilerini uyaran, onları dosdoğru yola çağırıp rehberlik eden, onlara adaleti ve iyiliği emredip, zulmü ve kötülüğü yasaklayan bir Ra-sul göndermişti… Onlar, Rasullerini dinlememiş, Allah’ın emirleriyle amel etmemiş, aksine Rasullerine karşı düşmanca davranmış, Allah’ın emirlerinin yerine nefsanî hükümlerle amel etmişlerdi…
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin, ta-ğuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.”([2])
Rabbimiz Allah, insan kullarını azgınlıklarından ve tuğyanlarından vazgeçsinler, nankörlüğü bıraksınlar, şirki ve küfrü terk edip iman ederek, nimete şükretsinler diye, onlardan öncekilerin hâllerini örnek olarak beyan buyurmaktadır:
“Allah, bir şehri örnek verdi: (Halkı) güvenlik ve huzur içindeydi. Rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Böylece Allah, yaptıklarına karşılık olarak ona, açlık ve korku elbisesini (giydirip acıyı) tattırdı.
Andolsun, onlara, kendi içlerinden bir Rasul gelmişti, fakat onlar yalanladılar. Böylece onlar, zulümlerine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi.”([3])
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Toprağı altüst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Rasulleri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah, onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah’ın ayetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu.”([4])
“Bu, ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir.”([5])
“Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir. Kim de kötülük ederse, o da kendi aleyhinedir. Senin Rabbin, kullara zulmedici değildir.”([6])
Rabbimiz Allah, insan kullarının sonu yakıcı ateş olan bir azaba uğramamaları için kendilerini apaçık delillerle uyaran Rasullerini vazifeli kılmıştır… Rasuller, insanların eğitim ve öğretiminde başarılı olsunlar diye çok gayret etmişlerdir… Onlara, doğruları öğretmiş, kendilerini eğri olanlardan alıkoymuşlardır… Nankörlük yapmamayı, Al-lah’a karşı isyan etmemeyi, böylece salih kul olmayı öğret-mişlerdir… Allah’ın nimetlerine şükrettikçe ve hükümle-riyle amel ettikçe nimetin, sağlığın ve mutluluğun artaca-ğını beyan etmişlerdir…
“Öyleyse Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helâl (ve) temiz olanlarını yiyin, eğer O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.”([7])
Rabbimiz Allah, ana yerleşim merkezlerine Rasullerini gönderir ve insan kullarına hükümlerini bildirir… Rabbi-miz Allah, insan kullarını uyarmadıkça, onları bilgilendir-medikçe ve nasıl inanıp davranacaklarını öğretmedikçe mes’ul tutmaz… Kendilerine hak apaçık beyan edilen ve İslâm’a davet edilmiş olanlar, hakkı inkâr eder, İslâm’ı reddeder ve Allah’a karşı baş kaldırıp azgınlık ettikleri tak-dirde çok acıklı bir azab ile cezalandırılırlar…
Kullarına karşı çok merhametli olan Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, Biz, hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz.
(Onlara) hatırlatma (yapılmıştır). Biz, zulmedici değiliz.”([8])
“Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer. Kim de saparsa, kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Bir bir Rasul gön-derinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz.”([9])
Kendisinden sonra hiçbir Rasul ve hiçbir Nebî’nin gelmeyeceği, Rasullerin ve Nebîlerin sonuncusu, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.), ahir zaman Nebîsi ve Rasulüdür… O, dünya ana yerleşim merkezi olan Mekke şehrinde, Rabbimiz Allah tarafından vazifeli kılınmıştır… Rasulullah Muhammed (s.a.s.), kıyamete kadar bütün insanlık âleminin yegâne Peygamberidir… O (s.a.s.), hangi ülkeden, hangi kavimden, hangi ırktan, hangi renkten ve hangi dilden olursa olsun kadın-erkek bütün insanların Peygamberidir…
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in, bütün insanlık için gönderildiğine dair kendisini gönderen Rabbimiz Allah şöy-le buyurur:
“De ki: ‘Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?’ De ki: ‘Allah, benimle sizin aranızda şahiddir. Sizi –ve kime ulaşırsa– kendisiyle uyarmam için bana şu Kur’ân vahyedildi. Gerçekten Allah’la beraber başka ilâhların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?’ De ki: ‘Ben, şe-hadet etmem.” De ki: ‘O, ancak bir tek olan ilâhtır ve ger-çekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.”([10])
“De ki: ‘Ey insanlar, ben, Allah’ın sizin hepinize gönderdiği Rasulüyüm.”([11])
Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Benden önce hiçbir kimseye (peygamberlere) verilmeyen beş şey bana verildi:
(Eskiden) her peygamber, hasseten kendi kavmine gönderiliyordu. Ben ise, kızıl ve siyah bütün insanlara gönderildim…"([12])
Hangi kavim, hangi renk ve hangi dil ile hangi ülkeden olursa olsun kıyamete kadar bütün insan kullarına Rasul olarak gönderdiği kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e şöyle seslenir Rabbimiz Allah:
“İşte Biz sana, böyle Arabça bir Kur’ân vahyettik. Şehirlerin anası (olan Mekke halkı)nı ve çevresinde olanları uyarman için ve kendisinde şübhe olmayan toplanma gününü (haber verip onları) uyarman için de. (O gün onların) bir bölümü cennette bir bölümü çılgınca yanan ateşin içerisindedir.”([13])
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’den önce kendi kavimlerine gönderilen bütün Nebî ve Rasuller (Allah’ın salat ve selâmı üzerlerine olsun), ana yerleşim merkezlerinden “Hak Dini” tebliğ etmiş ve insanları yegâne din olan İslâm’a davet eylemişlerdi!..
Rasulullah (s.a.s.)’in ümmetinden önce yaşamış olan ümmetlerin ve Peygamberlerin kıssaları hak ve gerçek olarak, Rabbimiz Allah tarafından Kur’ân-ı Kerim’de beyan olunmuştur… Onların kıssalarında, yani yaşadıklarında ve başlarına gelenlerde, hikmet, ibret ve dersler vardır…
Rabbimiz Allah tarafından beyan edilen hak ve gerçek olan kıssalardan birisi de, Yâsîn Sûresi’ndeki, kendilerini Allah’a davet etmek üzere gelen üç ihya erinin ve şehir halkının kıssasıdır…
Şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver. Hani oraya elçiler gelmişti.
Hani Biz, onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar, ikisini yalanlamışlardı. Biz de, (iki elçiyi) bir üçüncüsüyle güçlendirdik. Böylece dediler ki: ‘Şübhesiz biz, size gönderilmiş elçileriz.’
Dediler ki: ‘Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz. Rahmân (olan Allah) da, herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz.”([14])
Rabbimiz Allah, şehirlerden bir şehre veya kasabalardan bir kasabaya birbirini destekleyen iki elçisini göndermiştir... Rabbimizin Hak Dinini, yani İslâm’ı, Tevhid akîdesi ve salih ameliyle insanlara anlatmak, onların hidayet bulmasına vesile olmak, onları dosdoğru yola davet etmek üzere kasaba halkına tebliğe başlayan elçiler, kasabanın müşrik ve kâfir halkı tarafından yalanlanmışlardı…
Allah’ın, davet ve tebliğ ile vazifeli kıldığı iki elçi, Ulu’l-Azm Peygamberlerden kelimullah[15] Musa (a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.) gibi birbirlerine yardımcı olup insanları, şirk ve küfürden kurtulup Tevhid’e gelmeleri için Allah’ın vah-yettiği hükümleri apaçık beyan ediyorlardı… Hakkı an-latmada ve hakka çağırmada birbirlerini destekliyor, güç kazanıyorlardı… Gerek kelimullah Musa (a.s.) ve kardeşi Harun (a.s.), gerekse bu kasabaya gönderilen iki elçinin hâl ve tavrı, kıyamete kadar bütün mü'min müslümanlara çok güzel bir örnektir… Onlar da, dosdoğru yol üzere hayatlarını devam ettirirken, Hak Din İslâm’ı yaşamada ve yaşatmada birbirlerine yardımcı olmalıdırlar… Bu yardımlaşma, onların katıksız imanlarının bir gereğidir…
Kelimullah Musa (a.s.) şöyle diyordu:
“Rabbim, gerçekten ben, beni yalanlarlar diye korkarım.
Ve (bundan dolayı) göğsüm daralır, dilim çözülmez. Bunun için Harun’a da elçilik ver.”([16])
Rabbimiz Allah, muvahhid mü'min kullarının vasıflarını şöyle beyan buyurur:
“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”([17])
“Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.”([18])
Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Mü'minin, mü'mine bağlılığı, taşları birbirini kenetleyen duvar gibidir.”
Sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi.([19])
Mü'min müslümanlar, Rasullerinin ve Nebîlerin peşisı-ra dosdoğru yolda yürümeye gayret eden izzet sahibi şahsiyetlerdir…
Şirk ve küfür içinde olan kasaba halkı, kendilerini Tev-hid’e ve imana davet eden iki elçiyi yalanlayınca Allah, gönderdiği diğer bir vazifeli elçi ile o ikisini güçlendirmiş-ti… Allah’a davet eden üç elçi, kasaba halkına kendilerini ve vazifelerini açıklamışlardı:
“Şübhesiz biz, size gönderilmiş elçileriz.”
Cahiliyyetin değişmez karakterine sahib olan kasaba-nın müşrik ve kâfir halkı, selefleri gibi davranmış, aynı in-kârı ve aynı yalanlamayı gündeme getirmişlerdi…
“Dediler ki: ‘Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz. Rahmân (olan Allah) da, herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz.”
Allah Teâlâ’nın, kendilerine Tevhid’i anlatsın ve dosdoğru yolu göstersin diye göndermiş olduğu Rasul ve Nebîlere karşı, her şirk toplumu halkının tepkisi aynı olmuştur… Onlar, Allah Teâlâ’dan kendilerine meleklerin elçi ola-rak gelmesini beklemektedirler… Kendileri gibi bir insanı, Allah’ın elçi olarak vazifelendirip kendisine vahyederek onlara göndereceğini bir türlü kabul etmemekteler… Halbuki Âlemlerin Rabbi Allah, risaletini kime ve nasıl vereceğini yalnız bilendir:
“O (Allah): ‘Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.” ([20])
“Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: ‘Allah’ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz, kesin olarak inanmayacağız.’ Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkârlara, kurdukları hileli düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah katında bir küçüklük isabet edecektir.” ([21])
Egemen zalim tağutlar tarafından işgal edilmiş İslâm topraklarında, esaret altındaki müslümanlar arasında şuurlanıp zulme ve tağutlara karşı ortaya çıkan muvahhid mü'minlere karşı, şuursuzlaştırılmış ve köle ruhlu hâline getirilmiş halktan aynı tepkiler gösterilmektedir…
Peygamberin varisleri olan muttakî muvahhid mü'-minlerin, cahiliyye düzenlerine karşı çıkışları, tağutları reddedişleri ve sapıttırılan din anlayışını düzeltmeye çalışmaları, birilerinin keyfini kaçırmakta, işlerini bozmakta, uyutma tuzaklarını alt-üst etmekte, sömürü planlarını iflas ettirmekte ve menfaatlarına zarar vermektedir… Bundan dolayı bu muvahhid mü'minlere karşı, hem egemen zalim tağutlar, hem de tağutların aldattığı, kendilerine itaat ettirdiği kişiler tavır koymaktadır… Aldatılmış ve sömürülmeye devam edilen şuursuz kitleler, bu muvahhid mü'minlere karşı, dinden hareket ederek tepkilerini ortaya koymaktadırlar…
“Bunlar da nereden
çıktı?.. Falanca hocalar veya şeyh-ler bilmiyorlar da, bunlar mı biliyor?..
Bunlar, fitne çıkarı-yorlar?... Olur mu öyle şey?... Eğer bunların
söyledikleri doğru olsaydı, her hâlde hocalarımız, üstadlarımız, efendi-lerimiz
ve mürşidlerimiz bize söylerlerdi!..” Buna benzer itirazlarla hak ve
Herhangi muttakî muvahhid bir mü'min, bu deliller-den hareketle bir doğruyu, bir hakkı ortaya koymuş ise, onun toplumsal mevkiine bakmadan kabul etmek gere-kir… Mü’min müslümanlar, hakkı insanlarla değil, insan-ları hak ile bilirler… Hakkı olaylarla değil, olayları hak ile değerlendirirler… Ölçü olarak, hak esastır!..
Herhangi bir haklı ve
haksız sebebten dolayı, hocalarımız, efendilerimiz, üstadlarımız,
mürşidlerimiz, şeyhlerimiz ve ağabeylerimiz, herhangi bir şeyden çekinerek doğruları,
İnsan, değişebilir, yanılabilir ve şaşırabilir… Hatta top-lumsal baskılardan ve tağutların zulmü korkusundan do-layı, ikrah altında doğrular gizlenebilir… Ya da doğrular, idraksizlik ve bilgisizlik sonucu kavranmayabilir… Veya-hud çeşitli menfaatlardan dolayı bilindiği hâlde, bilinmiyor gibi davranılabilinir!..
Evet, bütün bunlar
olabilir… Fakat değişmeyen yanılmayan, şaşırmayan bir
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız müddetçe asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar: Allah’ın kitabı ve Nebîsinin Sünnetidir.”([22])
Her kim katıksız iman eder ve salih amele devam etmek kaydıyla bu iki sapasağlam delile sarılacak olursa o, şaşmaz, değişmez ve dosdoğru yoldan sapmaz!..
Her kim ki, dinde olmadığı hâlde dinden kabul edip, kendisiyle amel edildiği takdirde ibadet ettiğini zannederek sevab beklediği bir şeyi yaparsa bid’at işlemiş olur… Bid’at-ler, Rasulullah (s.a.s.) tarafından reddolunmuş ve yasak-lanmıştır…
Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Her kim, bizim şu din işimizin içinde ondan olmayan bir bid’at icad ederse, o (icad) reddedilmiştir, batıldır.”([23])
İrbad b. Sâriye (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Dinde, sonradan çıkarılan işlerden sakının! Gerçekten her sonradan çıkarılan şey, bid’attır. Ve her bid’at sapıklıktır.”([24])
Huzeyfe (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ, bid’at
sahibinden oruç, namaz,
Cabir b. Abdullah (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en güzeli Muhammed’in yolu, amellerin en şerlisi ise, sonradan uydurulanlardır. Her sonradan uydurulan bid’attır, her bid’at sapıklıktır, her sapıklık da cehennemdedir.” ([26])
Gerek egemen tağutların egemenlik menfaatlerine yaradığından, gerekse onların işgal ettiği İslâm topraklarında şirk kültürüyle eğitmeye çalıştıkları ve cahil bıraktırdıkları halk kitleleri tarafından bid’at ve hurafeler din hâline getirilmeye başlanmıştır… Gerek akîde konusunda, gerekse a-mel konusunda bid’at ve hurafeler, bir çok farz ve Sünnet’in yerine geçirilmiş, onlarla ibadet edilmeye hassasiyet gösterilmiştir… Dosdoğru yoldan bir sapma olan bu inanç ve amel ile, Hak din olan İslâm'dan sapılmış, doğrular yan-lış, yanlışlar doğru görülüp kabul edilmiştir… Batıl, hak ile karıştırılmış, hakkı batıl, batılı da hak olarak kabul etmiş toplumlar ortaya çıkmıştır…
Ebu Ümâme (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hiçbir kavim hidayete erdikten sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücadele ve çekişmelerde bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.”
Sonra Rasulullah (s.a.s.) şu ayeti okudu:
“Dediler ki: ‘Bizim ilâhımız mı daha hayırlı, yoksa O mu?’ Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar, tartışmacı ve düşman bir kavimdir.”(Zuhruf, 43/58)([27])
Bid’at ve hurafelerin, dinden kabul edilip ibadet kas-dıyla işlendiği bir cahiliyye toplumunda, Rasulullah (s.a.s.)’in uygulaması olan Sünnet ortadan kaldırılır… Çünkü Hak Din olan İslâm, Rabbimiz Allah’ın tamamlanmış olan bir nimetidir...[28] Rasulullah (s.a.s.) de, dinden hiçbir noksanlık bırakmadan emrolunduğu gibi dosdoğru davranarak,[29] emredilenleri uygulamıştır… Kitab ve Sünnet, hiçbir noksanlık bırakmadan bütün hayatı kuşatmış, insanların bütün ihtiyaçlarına cevab vermiş ve problemlerini çözmüştür… İnsanlar, hayatı kuşatıcı Kitab ve Sün-net'i bırakırsa, bıraktıkları kadar bir boşluk kalır… Bu ha-yatî boşluğu, Kitab ve Sünnet’in gereğiyle doldurmaz da, kendi zevklerine, zanlarına ve hevalarına göre dolduracak olurlarsa, Sünnet'i kaldırmış, onun yerine bir bid’at koy-muşlardır… Dolayısıyla Sünneti ortadan kaldırmışlardır…
Gudeyf b. Haris (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Bir topluluk, bir bid’at icad ederse, mutlaka onun karşılığı bir Sünnet ortadan kaldırılmış olur.” ([30])
İşgal edilmiş İslâm
topraklarında egemen cahilî anlayıştan ileri gelen bu korkunç olayın farkına
varan, uya-nan, şuurlanan, katıksız iman edip, Hak Din olan İslâm’ı gerçeğiyle
kavrayan muvahhid mü'minler,
Rasulullah (s.a.s.)’in kendilerini müjdeledikleri, peygamberlerin varisleri olan “Garibler”, bu muvahhid ve muttaki mü'minlerdir…
Amr b. Avf (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Din, garib (bir nizam) olarak başlamıştır ve ileride tekrar garib olacaktır. Benden sonra, insanların Sünnetimden (yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye çalışan gariblere müjdeler olsun!” ([31])
Amr b. Avf el-Müzenî (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kim benim Sünnetimi ihya ederek, insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı se-vablardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevablarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icad ederek, onunla amel edilmesine vesile olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.”([32])
Görüldüğü gibi, şirk ve küfür toplumlarında Rasuller ve Nebîler, nasıl ters karşılanıyorlarsa, İslâm’dan uzaklaştırılmış, küfür ve şirkin karıştırıldığı bir iman ile bid’at ve hurafelerin hakim olduğu işgal edilmiş İslâm topraklarında Peygamberlerin varisleri olan muvahhid mü'minler de ters karşılanıyorlar… Gerek egemen zalim tağutî güçlerin, gerekse din adına cahil bıraktırılmış halkın tepkisiyle karşı karşıya kalıyorlar… Elbette zafer, sabır ile beraberdir!..
Küfür ve şirk toplumları; Âlemlerin Rabbi Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu Rasulleri ve Nebîleri, onların beşer oluşlarını bahane ederek reddetmişlerdi…
Rabbimiz Allah, o müşrik ve kâfirlerin, Allah’ın Rasul ve Nebîlerini inkâr edip reddedişlerini şöyle beyan buyurur:
“Bundan önce küfre sapmış bulunanların haberi size gelmedi mi? İşte onlar, işlerinin vebâlini taddılar. Onlar için acı bir azab vardır.
Bu, kendilerine apaçık belgelerle Peygamberler geldiği hâlde onların: ‘Bizi, bir beşer mi hidayete ulaştıracak?’ demeleri ve bu yüzden küfre saparak yüz çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağnî olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah, Ğanîy’dir, Ha-mid’dir.”([33])
“Dediler ki: ‘Bu Peygambere ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır? Ona, kendisiyle birlik-te uyarıp korkutucu olarak bir melek de indirilmesi gerek-mez miydi?”([34])
“Andolsun,Biz, Nuh’u kendi kavmine (Peygamber ola-rak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: ‘Ey kavmim, Al-lah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin başka ilâhınız yok-tur. Yine de korkup sakınmayacak mısınız?’
Bunun üzerine kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah, (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler gönderirdi. Hem biz, geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.
O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir. Onu, belli bir süre gözetleyin.”([35])
“Peygamberleri dedi ki: ‘Allah hakkında mı şübhe (etmektesiniz)? O, gökleri ve yeri yaratandır. O, sizi, günahlarınızı bağışlamak için davet etmekte ve sizi, adı konul-muş bir süreye kadar ertelemektedir.’ Dediler ki: ‘Siz, bizim benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın tapmakta olduklarından çevirip engellemek istemektesiniz. Öyleyse bize, apaçık olan isbatlayıcı bir delil getirin.”([36])
“Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmak-tan alıkoyan şey, onların: ‘Allah, elçi olarak bir beşer mi gönderdi?’ demelerinden başkası değildir.
De ki: ‘Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bul-muş yürüyen melekler olsaydı, Biz de, onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik.”([37])
İnsanlık tarihi boyunca tek karakterli millet olan küfür cephesinin, Allah’ın Rasullerini inkâr ederken öne sürmüş oldukları boş bahâneleri böyle idi…
Allah davet etmek üzere birbirini destekleyen ve kasaba halkına İslâm’ı tebliğ eden üç elçi, o cahillerin ve o inkâr edenlerin kendilerini yalanlamalarına karşılık:
“Dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir.
Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.’
Onlar dediler ki: ‘Herhâlde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acıklı bir azab dokunacaktır.” ([38])
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) bu ayetlerin tefsirinde şunları beyan eder:
“Bu ifade, o elçilerin,
sırf yalanlama ile bu işi bırakmadıklarına, bıkıp usanmadıklarına, aksine
“Allah, peygamberliği kime vereceğini bilir.” (En’am, 6/124) ayeti gibi olur. Yani, ‘O, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan bir Zât’tır. Binaenaleyh ilmi ile, bu göreve bizi seçti’ demektir.
Daha sonra onlar, kendilerini teselli için:
- Üzerimize düşen iş, apaçık bir tebliğden başkası değil, demişlerdir.
Bu, ‘Biz üzerimize düşeni, elimizden geleni yapıp
mes’uliyetten kurtulduk’ demektir. Onlar böylece, o kavmi düşünmeye teşvik
etmişlerdi. Çünkü onlar, ‘bizim görevimiz,
Şu bir gerçektir ki, Rasuller ve onların varisleri olan muvahhid mü'minlerin, Allah’a davet konusunda vazifeleri, apaçık bir tebliğdir… Onların herhangi bir zorlayıcı güçleri yoktur… Gerek şirk toplumlarında, gerekse fısk ve fucurun istilâ ettiği bir toplumda ihya erlerinin vazifesi, hakkı, iyiliği, hayrı ve doğruluğu apaçık beyan edip insanları onlara davet etmektir… Kabul edenlerin, yani katıksız iman edip salih amel işleyenlerin arasında velayetin gerçekleşmesini ve kardeşliğin pekişmesini sağlamak, onları yönlendirmek ve hak üzere sebat etmelerine yardımcı olmak, ihya erlerinin diğer bir vazifesidir… Tevhid akîdesini kabul edip iman kardeşi olanlar, tek millet olan küfür milletini terk edip İslâm Milleti’ni oluşturmuşlardır… İslâm Milleti’ni oluşturan iman kardeşlerinin nasıl yaşayacaklarına dair hükmünü beyan buyuran Rabbimiz Allah, onlara şu emri vermiştir:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasulü'ne itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasu-lüne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”([40])
“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.”([41])
“Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, artık onun hükmü Allah’ındır.”([42])
İslâm Milleti, iman
kardeşliği üzere oluştuğunda tâbi olacakları ilkeler bunlardır… Fakat Allah’a
davet eden ihya erleri, bu ilkeleri kabul etmeyenlere
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Şu hâlde Rasullere düşen, apaçık bir tebliğden başkası mı?”([43])
“(Nuh) dedi ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz, bunu istemiyor-ken biz sizi, buna zorlayacak mıyız?
Ey kavmim, ben, sizden buna karşılık bir mal istemi-yorum. Benim ecrim yalnızca Allah’a aiddir.”([44])
“Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.”([45])
İnsanlara karşı çok merhametli davranan, onların kendisine yaptığı eziyetlere rağmen yine kendilerini sabırla Allah’a davet edip, onlara doğruları anlatmaktan geri kalmayan ihya erlerinden vazifeli elçilere karşı, şirk toplumunun en açık örneği olan kasaba halkı, kendileri gibi kâfir ve müşriklerin değişmez karakteri ile net tavırlarını ortaya koyuyorlar: Ölüm ile tehdid!..
Şirkin egemen, müşriklerin iktidarda bulunduğu o ülkede vazifeli elçiler, insanları Tevhid’e ve hiçbir şeyle şirk koşmadan, katıksız bir şekilde Allah’a davet edince, egemen tağutların huzuru kaçtı... Çünkü eğer kasaba halkı, yegâne hüküm koyucu olarak Âlemlerin Rabbi Allah’a inanır ve O’nun hükmünden başka bütün hükümleri reddedecek olursa, egemen müstekbir tağutların iktidarı sarsılacaktır... Şirke dayalı, zulüm üzere bina edilmiş ve halkı sömürmek-le devam eden tağutî iktidar sarsılacak olursa, yıkılacak demektir... Taşlar, bir kere yerinden oynadı mı bu, taşların yerinden sökülmesi ve yapının yıkılmasını peşi sıra günde-me getirir... Bunun için, iktidarda bulunan zalim tağutlar, aldatılmış olan halkı, kendilerini aldatan ve sömüren za-limlere karşı uyaran ve onları mutlak adalet sahibi, insan-ların yegâne Rabbi Allah’a davet edenlere karşı, her zalim tağutun yaptığı gibi davranmışlardı:
“Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acıklı bir azab dokunacaktır.”
Müşrik egemen zalimlerin, Allah’a davet eden elçileri:
“Andolsun, sizi taşa tutacağız” tehdidini, Katâde (rh.a.):
- Taşla taşlayacağız, diye beyan ederken,
Mücahid (rh.a.):
- Hakaretle taşlayacağız, anlamını vermiştir.([46])
Şirkin egemen olduğu ve müşrik tağut Firavn’ın yandaşlarıyla iktidarda bulunduğu Mısır’da, Allah’a davet eden Kelimullah Musa (a.s.)'a karşı aynı tavrı sergilemişlerdi...
Şöyle diyordu kendisini bölgenin rabbi ve ilâhı gören müşrik tağut Fir’avn:
“Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilâh olduğu-nu bilmiyorum.”([47])
“(Fir’avn) sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslen-di:
Dedi ki: ‘Sizin, en yüce Rabbiniz benim.”([48])
Aldattığı, zulmedip sömürdüğü halkına karşı böyle davranan Mısır’ın zalim tağutu Fir’avn, insanları Allah’a davet edip onların hidayet bulması ve iman etmesine vesile olan Kelimullah Musa (a.s.)’a karşı şu tehditlerde bulunmuştu:
“(Fir’avn) dedi ki: ‘Andolsun, benim dışımda bir ilâh edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.”([49])
“Fir’avn) dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o (gitsin),
Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dini-nizi değiştirmesinden, ya da
yeryüzünde fe
Dünden bugüne şirk karakterinden hiçbir şey değişmeyen küfür cephesinin egemen müstekbir tağutları hep aynı şeyi gündeme getirmişlerdir... Onlar, gerek Rasullere karşı, gerekse Rasullerin ve yeryüzünün varisleri olan muvahhid mü’minlere karşı aynı vahşî tavrı sergilemişlerdir... Önce tehditlerle korkutup yıldırmak, sonra yakalayıp zindana atıp işkenceler yapmak... Eğer hak dâvâsından, yani İslâm’dan vazgeçip küfre dönmezse öldürüp şehid etmek!..
Kendilerini, Fir’avn gibi egemen oldukları bölgelerde ilâh ve rab görüp kabul eden zalim tağutlar, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’nın yegâne Rabb ve ilâh olduğunu asla kabul etmediler... Egemenlikleri altındaki bölgelerde işgal ettikleri rablik ve ilâhlık makamını, onun yegâne sahibi Allah’a bırakmak istemediler... Kendi bölgelerinde, yalnız Allah’ın Rabb ve ilâh olduğunu, kendilerinin buna asla haklarının olmadığını söyleyen katıksız iman sahibi mü’min müslümanlara en vahşî katliâmları uyguladılar... Dünkü zalim tağutlar böyle idi!..
İşgal ettikleri İslâm topraklarında egemen olan günün zalim tağutları, dünkü tağutların şaşmaz takibçileridirler!.. Kadın, çocuk, bebek, ihtiyar ve genç demeden, binlerce mustaz’af mazlum müslümanlara aynı vahşî zulümler yapıyor, aynı katliâmları gerçekleştiriyorlar... İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen zalim tağutların yaptığı katliâmlardan dolayı, İslâm toprakları mazlum müslümanların kanıyla sulanmaktadır... İslâm toprakları, süper tağutî güçler tarafından karış karış bombalanmakta, bu topraklarda taş ve çakıllar yerini, füze ve bomba parçalarına bırakmaktadır!..
Kendilerini hakka, iyiliğe, hayra ve doğruluğa çağıran, yegâne Rabb Allah’ın hükümleriyle hayatlarını düzenleme-ye davet eden elçilere karşı kasaba halkının, onları reddediş-leri ve onları uğursuz sayıp başlarına gelen musibetlerin sebebi kabul edişleri de, yine şirk ve küfür cephesinin ortak tavrından dolayı idi...
Tarih boyunca şirk cephesinin, Rasullere ve onların izini takip eden varisleri muvahhid mü’minlere karşı aynı mantıksız ve akılsız tavrı sergilediği gözlenmiştir... Bu günde, İslâm topraklarını işgal eden egemen tağutî güçler aynı şeyi beyan ediyorlar... Geri kalmışlıklarının, ilerlemeyişlerinin, işlerinin bir türlü rayına girmeyişinin sebebi, aralarında Allah’a gereği gibi iman eden ve emroludukları şekilde ibadet eden muvahhid mü’minlerin varlığına bağlı-yorlar... Aralarında, yalnız Allah’a iman eden, O’nu yegâ-ne Rabb ve ilâh kabul edip yalnızca O’na itaat eden ve Rasulü Muhammed (s.a.s.)’in yolunu takib eden mü’min müslümanlar olmasa imiş, onlar dünyanın süper güçleriy-le yarışacak bir hâle gelirlermiş...vs...vs.. vs!..
Rabbimiz Allah, küfür ve şirk cephesinin birbirinin aynısının tıpkısı olan, bütün zaman ve mekânda değişmeyen yapısını şöyle beyan buyurun:
“Onlara bir iyilik geldiği zaman: ‘Bu, bizim için’ dediler. Onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da,) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah katında uğursuz olanlar, kendileridir, amma çoğu bilmezler.”([51])
“Dediler ki: ‘Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ Dedi ki: ‘Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz, denenmekte olan bir kavimsiniz.”([52])
“Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur. Yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda (kalelerde) olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunursa: ‘Bu Allah’dandır’ derler. Onlara kötülük dokunsa: ‘Bu, sendendir’ derler. De ki: 'Hepsi Allah’dandır.’ Fakat ne oluyor ki bu topluluğa, hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar.”([53])
Kendilerini, üzerinde yaratılmış oldukları fıtrat dinine[54] davet ettikleri için şehrin müşrik egemen tağutları tarafından dışlanan elçiler:
“Dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz, sizinle birliktedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz, ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz.”([55])
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şöyle der:
“Bu, ‘Sizin uğursuzluğunuza sebeb olan küfrünüz, sizin kendinizdedir’ demektir. Daha sonra bu elçiler, onların, ‘Sizi recmederiz’ sözlerine:
- Size nasihat edilip
Yahud da bu ifade:
- Sizler, kâfir olduğunuz, mucize ve burhanlarla hak ortaya çıkmasına rağmen, haksızlıkta ısrara ettiğiniz için haddi aşmışsınız, demektir.
Çünkü kâfir, günahkârdır. Kendilerine deliller tamamen anlatılıp, her şey izah edilip buna rağmen küfürde ıs-rar edince, müsrif olmuş olurlar. Çünkü müsrif, hakkın zıddı olan şeyde ileri gitmiş olduğu için haddi aşan kimse demektir. O kâfirler de, pek çok hususta böyle idiler. Bir şeyden uğur veya uğursuzluk kapmaları hususundaki israflar anlaşıldı.
Küfürdeki israflarına gelince, onlara düşen delile tabi olmalarıydı. Bu olmazsa, en azından onun zıddı hakkında kesin konuşmamaktı. Amma bunlar, iman hakkında apaçık deliller ortaya çıktıktan sonra bile küfre çakılıp kalmışlardı.”([56])
İmam İbn Kesir (r.a.) de, şunları kaydeder:
“Biz, size öğüt verip Allah’ın birliğine çağırdığımız ve O’na samimiyetle kulluğu emrettiğimiz için mi bizi bu sözlerle karşılıyor, tehdidle mukabele ediyorsunuz?
Katâde (r.a.), bu ayete şöyle mânâ vermiştir:
- Bizim, size Allah adına öğüt verdiğimiz için mi siz, bizde uğursuzluk olduğunu söylüyorsunuz? Hayır, siz, çok aşırı giden bir kavimsiniz!”([57])
Bir şirk toplumu olan cahiliyyet ülkesinin müşrik ve kâfir halkı, kendilerini Allah’a davet eden elçilerle mücadeleyi inadla sürdürüyorlardı... Onlar, bile bile inkâr ediyor ve inkârlarında kararlı davranıyorlardı... Onlar, şirk ve kü-für üzere yaşamaya kesin karar verip de, iman etmeyi kesinlikle kabul etmeyince ve Allah düşmanlığını ısrarlı ta-vırlarıyla sürdürünce, onların asla iman etmeyeceklerini bilen Rabbimiz Allah, kendilerini cezalandırmıştı...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Şüphesiz, inkâr edenleri, uyarsan da, uyarmasan da onlar için farketmez, inanmazlar.
Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlarındır.”([58])
“Gerçek şu ki, Rabbinin kelimesi üzerlerinde hak olanlar, onlar inanmazlar.
Onlara her ayet getirilse bile. Acı azabı görünceye kadar.”([59])
“Hani, Musa, kavmine demişti ki: “Ey kavmim, gerçekten benim, sizin için Allah’dan gönderilmiş bir Rasul ol-duğumu bildiğiniz hâlde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?” İşte onlar, eğrilip sapınca Allah da, onların kalblerini eğriltip saptırmış oldu. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdir-mez.”([60])
“Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, Peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalblerimiz örtülüdür” demeleri nedeniyle (onları lânetledik). Hayır, Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.”([61])
“Biz, onların kalblerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terkederiz.”([62])
Küfrü imana, şirki Tevhid’e, batılı hakka, tağutî düzeni İslâm’a ve yanlışı doğruya tercih edip, bu tercihlerinde bile bile inad ederek kesin tavırlı olan müşrik kâfirlerin kalbleri mühürlenmiştir... Bu, onlara Allah’ın verdiği ve kendilerinin hak ettikleri bir cezadır...
Onların, hevalarını ilâhlaştırıp[63] kendi hükümlerini, Allah’ın hükümlerine tercih edince ve birbirlerinin rabliğine inanıp birbirlerine kul olup, bu kulluğu, Allah’a kul olmaktan daha iyi görünce, Allah, onları cezalandırmıştır!..
“Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.”([64])
Rasuller ve Rasullerin varisleri olan muvahhid mü’-minler, ancak hidayeti arzulayan ve şuurlu olarak iman etmeyi isteyenleri uyarabilirler... Onların uyarmalarına, ancak Allah’dan gelen vahyi kabul edenler ve İslâm’a ina-nanlar tabi olurlar...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Sen ancak, zikre (Kur’ân’a) uyan ve gayb ile Rahmân olan (Allah)’a (karşı) İçi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.”([65])
Allah, hidayeti isteyen kullarına hidayet nasib eder... Hidayet isteyen, kendi lehine davranmış olur... Allah, ima-nı küfre, Tevhid’i şirke, hakkı batıla ve Hak Din İslâm’ı tağutî düzenlere tercih eden, bu tercihinde samimi ve kararlı olan kullarına hidayeti verip, onların hidayetlerini arttırır...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah :
“De ki: Ey insanlar, şübhesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidayete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzeriniz de bir vekil değilim.
Sana vahy olunana uy ve Allah, hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.([66])
“Allah, hidayet bulanlara hidayeti arttırır. Sürekli olan salih davranışlar, Rabbinin katında sevab bakımından daha hayırlı, varılacak sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”([67])
Kendilerini batılı bırakarak hakka gelmeye, küfrü reddedip iman etmeye, şirki terk edip Tevhid’i kabul etmeye davet eden üç elçiyi yalanlayan ve kendilerini tehdit ederek eziyet eden kasaba halkının içinde şuurlu bir şekilde hidayete koşan ve idrak ederek iman eden bir muvahhid mü’-min ortaya çıkıyor... Hakka ve hayra davet eden elçilerin davetini kabul ediyor ve onların yandaşı olarak kavmini uyarıp iman ederek elçilere uymaya davet ediyor...
Kasaba halkından imanı ve İslâm’ı bile bile reddedenlere karşı, kâlbini hidayete açmış, isteyerek iman etmiş bir mu-vahhid mü’minin ortaya çıkışı, her zaman ve her mekânda şirk üzere direnenlerin olacağı gibi, iman üzere sabredenle-rin varlığı da bir gerçektir... İnsanların hidayetlerinden ko-lay kolay ümit kesmemek gerek... Muvahhid mü’minlerin vazifesi, insanların hidayetlerine vesile olmaya çalışan birer ihya eri olmaktır!.. Tebliğ ve davet çalışması durmamalı-dır!..
Ebu Rafi (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Resulul-lah (s.a.s): “Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidayet ver-mesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”([68])
Şirkin egemen, müşriklerin iktidarda bulunduğu cahiliye toplumunun merkezi olan o kasabanın en uzak ye-rinden, yani kenar semtlerinin birinden hidayet bulup i-man etmiş bir muvahhid mü’min, koşarak gelip halkı ima-na davet eden elçilerle tartışan kavmine, elçilere uymayı tavsiye ediyordu...
Gerçeğin tâ kendisi olduğundan hiçbir şübhemiz olmayan bu olayı şöyle beyan buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi:’ Ey kavmim, elçilere uyun, dedi.
‘Sizden ücret istemeyenlere uyun. Onlar, hidayet bulmuş kimselerdir.”([69])
Şehrin kenar mahallesinden koşarak gelen bu muvah-hid mü’min, kimsesiz, fakir ve garip olanların arasından gelen mütevazi bir şahsiyettir... Onun, dünya menfaatı, mal, servet ve şöhret derdi yoktur... O, elindeki imkânları, dünyadaki payını unutmamak kaydıyla ahiret yurdunu aramak için sarf edenlerden birisiydi...[70] O, Kendisine veri-len dünya nimetlerinden dolayı haddini aşan ve azgınlık yapan bir mütekebbir değildi... Zaten öteden beri, Allah Teâlâ’nın gönderdiği Rasul ve Nebîlere, cahiliyye şirk top-lumların içinde zayıf, yani mustaz’af insanlar iman edip tabi olmuşlardır... Rasullerin etrafında ilk iman halkasını oluşturan muvahhid mü’minler, halkın zayıf tabakası mensubları idiler...
Rasulullah (s.a.s.) ile
Hudeybiye barışını imzalayan Mekke şirk devletinin reisi Ebu Süfyan, daha sonra
ticaret mak
Ebu Süfyan anlatıyor:
Hırakliyus, bana:
- O’na tabi olan halkın eşref takımından mı, yoksa zayıfları mıdır? diye sordu.
Ben:
- Halkın zayıf olanlarıdır, dedim.
(................)
Bunun üzerine tercümana dedi ki:
- Ona söyle:
O’na (Rasulullah’a) tabi olanlar, halkın eşrafı mı, yoksa zayıfları mı? diye sordum. O’na tabi olanların, insanların zayıfları olduğunu söyledin.
Rasullerin tabileri de (zaten) onlardır.([71])
Cahiliyye şirk toplumlarının egemen müstekbir tağut-larının, kendilerine gönderilmiş olan Allah’ın Rasullerine itirazları da bu yönden idi... Rasullere, halkın mustaz’af tabakasının tabi oluşları ve Rasulün etrafında ilk iman hal-kasını meydana getirişleri, müstekbir egemenlerin asla ka-bul etmediği bir şeydir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Hani onlara kardeşleri Nuh: ‘Sakınmaz mısınız?’ demişti. ‘Gerçek şu ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Ra-sulüm.
Artık Allah’dan korkup sakının ve bana itaat edin.
Buna karşılık ben, sizden bir ücret istemiyorum. Ücretim, yalnızca Âlemlerin Rabbine aiddir.
Artık Allah’dan korkup sakının ve bana itaat edin.’
Dediler ki: ‘Sana, sıradan aşağılık insanlar uymuşken, inanır mıyız?”([72])
“Onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim.’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıl-lılardır, amma bilmezler.”([73])
“Sabah akşam -O’nun yüzünü (rızasını) dileyerek- Rablerine dua edenleri kovma. Onların hesabından senin üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki, onları kovman gereksin. Yoksa zalimlerden olursun.
Böylece: ‘Allah, içimizde bunlara mı lütufta bulundu?’ demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil mi?”([74])
Bu ayetlerin esbâb-ı nüzûlü için şu olay beyan ediliyor:
Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) anlatıyor:
- Bu ayet, biz şu altı kişi hakkında inmiştir: Ben, İbn Mes’ud, Suheyb, Ammar, Mikdad, ve Bilâl.
Bunun üzerine Kureyşliler Rasulullah (s.a.s.)'e:
- Biz, şu fakir kimselerle tek bir cemaat hâlinde bira-rada bulunmaktan elbette hoşlanmayız. O hâlde onları kovup yanından uzaklaştır ki, seninle oturalım, dediler.
Rasulullah (s.a.s.)’in kalbine, Allah’ın dilediği kadar dahil oldu da, Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.([75])
Şehrin uzak yerinden koşarak gelen muvahhid mü’-min şahsiyet, Rasullere ilk iman eden halkın mustaz’af-larından birisiydi... Bundan dolayı müstekbir müşrikler, ona itibar etmediler... Çünkü onlar, mânâyı değil maddeyi görüyorlardı... Onların değer ölçüsü iman değil, içi şişkin cüzdan idi... Onlar hikmete değil, servete bakıyorlardı... Onlar, dünyalarını ahirete değişmişlerdi... Bunun için iman ve hikmetle dopdolu olarak şehrin kenar semtlerinin biri-sinden koşarak gelen o izzet sahibi muvahhid mü’min kişi-ye değer vermediler... Ölçüsü madde olanlar, mânâyı göre-cek gözü kaybeder, imanı değerlendirecek kalbi idraksız bırakırlar!..
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz Al-lah’ın değer verdiği kullarının vasıflarını hadislerinde beyan buyurmakta ve bu değerin onlardaki katıksız-kuvvetli imandan bir de işledikleri salih amellerden ileri geldiğini anlatmaktadır...
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Nice kapılardan kovulmuş
peşmürde insan vardır ki, Allah’a yemin etse Allah, onu yemininde
Muaz b. Cebel (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), (bana):
“Sana, cennetin padişahların(ın sıfatların)dan haber ve-reyim mi?” buyurdu.
Ben:
- Belâ (haber ver), dedim.
(Bunun üzerine) O:
“Zayıf olup (toplum nazarında) zayıf görülen, eski iki parça elbiseye bürünen, kendisine hiç değer verilmeyip iltifat gösterilmeyen ve (bir şeyin olması veya olmaması için) Allah’a yemin (veya dua) ederse Allah, onun duasını (veya yemini)nin gereğini (keremiyle) yapacak (derecede Allah katında kıymetli mü’min) olan her adamdır.” buyurdu.([77])
İşte böyle bir şahsiyetti
o muvahhid mü’min kişi... O-nun koşup gelmesinde iman var, ihlâs var, doğruluk
ve sa-delik var!.. Bu izzet sahibi muvahhid şahsiyet, elçilerin yaptığı hakka
davetin, hakîkatin tâ kendisi olduğunu delilleriyle yakîn bir anlayışla
kavramış ve iman ederek onların safına katılmıştı... Kalbi, imanın gerçeğini
kabul edince vicdanı, hareket hâline gelmiş ve bütün varlığıyla iman safına
katılıp Tevhid hareketinin bir eri olmuştu... Katıksız imanı, Allah’dan başka
hiç kimseden korkmama tavrı onu, imanını açıklamaya ve insanları bu
Şehrin en uzak yerinden kalkıp gelir, şirk ve küfürde direnen kavmini imana davet eder, onları en büyük zulüm olan şirkten[78] ve insanların birbirine zulmetmesinden alıkoymaya çalışır, müşriklerin, üç elçiye karşı düşmanca tavırlarının doğru olmadığını onlara anlatır ve böyle davranmaya devam ederlerse, başlarına gelecek korkunç belâdan dolayı kendilerini uyarır...
Kavmine, kendilerinden hiçbir ücret istemeyenlere uymalarını tavsiye eder... Bu şahsiyetler doğru yoldadırlar... Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi istemiyorlar... İnsanlardan herhangi bir karşılık beklemiyor ve ücret istemiyor-lar... Onlar, hidayeti bulmuş yüce şahsiyetlerdir...
Bu muvahhid mü’min, şirk
üzere olan kavmine, niçin iman ettiğinin
“Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz, O’na döndürüleceksiniz.”([79])
Bu muvahhid şahsiyet, Rabbi Allah’ın onu, nasıl ve niçin yarattığının farkında, kendini bilmiş, dolayısıyla Rab-bini tanımış birisidir...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gö-zeticidir.”([80])
“Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsin diye yarattım.”([81])
Ve devam ediyor imanı tebliğ etmeye muvahhid şahsiyet:
“Ben, O’ndan başka ilâh edinir miyim ki, Rahmân (olan Allah) bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaatı bana bir şeyler sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.”([82])
Allah’dan başka ilâh olmadığını, göklerde de ilâh, yerde de ilâh yalnızca Allah olduğunu kavmine beyan eden mu-vahhid mü’min, ibadette Allah’a asla şirk koşulmamasını da hatırlatıyor...
Rabbimiz Allah,
ayetlerinde, bu
“Şu hâlde bil, gerçekten Allah’dan başka ilâh yoktur.”([83])
“Göklerde ilâh ve yerde ilâh O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.”([84])
“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir a-melde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tut-masın.”([85])
“Allah, sana zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bunu isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir.”([86])
“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi yapayalnız ve yardımsız bıra-kacak olursa, O'ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.”([87])
Bütün bu
O muvahhid mü’min şahsiyet, bu şuurla şunları be-yan ediyor:
“O durumda ise, gerçekten ben, apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.
Şübhesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim, işte beni işitin.”([88])
Şirkin egemen, müşriklerin iktidarda bulunduğu cahi-liyye toplumunun zalim müstekbir tağutlarına karşı ima-nını haykıran, doğruları, hiçbir noksanlık bırakmadan a-paçık anlatan o muvahhid şahsiyete karşı bütün müşrikler elbirliği edip üzerine hücum ederler... O muvahhid mü’mi-ni, çok korkunç ve vahşî bir saldırı ile şehid ederler...
Tarih
boyu egemen zalim tağutların,
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), o, muvahhid mü’mini vahşî saldırılar ile şehid eden katil, zalim tağutların yaptık-larını şöyle anlatıyor:
- Bağırsakları dübüründen çıkıncaya kadar onu, ayaklarıyla çiğnediler. Daha sonra onu, kuyuya attılar. İşte “er-Ress” diye bilinen kuyu budur. Ashab-ı Ress de, onlardır.([89])
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Allah yolunda ölenleri sakın ölüler saymayın. Hayır, onlar, Rabbleri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.
Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki, onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.
Onlar, Allah’dan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.”([90])
O muvahhid mü’min, insanlık katili zalim müstekbir-ler tarafından şehid olunduktan sonra cennete girmiş ve yegâne Rabbi Allah’ın kendisine ikramını görmüştür... Al-lah, ondan razı olsun...
“Ona: ‘Cennete gir” denildi. O da: ‘Keşke benim kavmim de, bir bilseydi’ dedi. ‘Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını.”([91])
İbn Abbas (r.anhuma) der ki:
- Hayatında kavmine:
“Ey kavmim, gönderilmiş bulunan elçilere uyun!” diye öğüt vermişti.
Öldükten sonra da:
“Keşke kavmim bilir olsaydı, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını.” diyerek nasihat etmiştir.([92])
Rabbimiz Allah şöyle buyurdular:
“İman edip salih amellerde bulunanlar, onlar için bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır.”([93])
Rabbimiz Allah, o muvahhid kulunun şehid edilmesinden sonra, kâfir müşriklerin, zalim tağutların bulunduğu ve küfürlerinde kesin kararlı oldukları o kasabayı, ya da şehri tamamıyla helâk etmiştir...
Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.
(Ancak onlara) yalnızca bir tek çığlık (sayha) (yetti). Anında sönüverdiler.”([94])
[1]) Kasas, 28/58-59.
[2]) Nahl, 16/36.
[3]) Nahl, 16/112-113.
[4]) Rum, 30/9.
[5]) Âl-i İmrân, 3/182.
[6]) Fussilet, 41/46.
[7]) Nahl, 16/114.
[8]) Şuara, 26/208-209.
[9]) İsra, 17/15.
[10]) En’âm, 6/19.
[11]) A’raf, 7/158.
[12]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Mesacid, Hds. 3.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Salat, B.56, Hds.84.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B.5, Hds.1594.
Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Gusl, B.26, Hds. 431.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B.29, Hds. 2470.
[13]) Şura, 42/7.
[14]) Yasin, 36/13-15,
[15]) Bkz. Meryem, 19/52. A’râf, 7/143.
[16]) Şuara, 26/12-13. Kasas, 28/34.
[17]) Tevbe, 9/71.
[18]) Şura, 42/38-39.
[19]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B.36, Hds.56.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.17, Hds.65.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.18, Hds.1993.
Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.67, Hds.2550.
[20]) Şura, 42/13.
[21]) En’âm, 6/124.
[22]) İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’l-Kader, Hds.3.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.99, Hds.6. Hakim, İbn Abbas (r.anhuma)’dan rivayet eder.
el-Hafız Şihabu’d-Din Ahmed b. Ali İbnu Hacer el-Askalânî, Terğib ve Terhib, Çev. Abdulvehhab Öztürk, İst. 1982, Sh. 27, Hds. 16.
[23]) Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Sulh, B.5, Hds.7.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Akdiye, B.8, Hds.17-18.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2, Hds.4.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.6, Hds. 4606.
[24]) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.6, Hds. 4607.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.16, Hds. 96.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cuma, B.13, Hds.43.
[25]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.49.
[26]) Sünen-i Neseî, Kitabu Salati’l-Iydeyn, B.22, Hds. 1578.
[27]) Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.7, Hds.48.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, B.44, Hds. 3468.
et- Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 336.
İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh. 7161. Ahmed b. Hanbel’den.
[28]) “Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi ta-mamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.” Mâide, 5/3.
[29]) Bkz. Hud, 11/112.
[30]) İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Çev. İsmail Mutlu, Vdğ. İst. 1996, C.3, Sh. 257, Hds. 3356. (7790). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, Sh. 105’den.
[31]) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B.13, Hds.2765.
[32]) Sünen-i İbn M ace, Mukaddime, B.15, Hds.209-210.
[33]) Teğabûn, 64/5-6.
[34]) Furkan, 25/7.
[35]) Mü'minun, 23/23-25. Ayrıca bkz. Mü'minun, 23/33-34, Kamer, 54/24-25. İbrahim, 14/11.
[36]) İbrahim, 14/10.
[37]) İsra, 17/94-95.
[38]) Yasin, 36/16-18.
[39]) Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.18, Sh.460.
[40]) Nisa, 4/59.
[41]) Yusuf, 12/40.
[42]) Şura, 42/10.
[43]) Nahl, 16/35.
[44]) Hud, 11/28-29.
[45]) Şuara, 26/109, 127, 145, 164, 180.
[46]) İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh. 6728. Ayrıca bkz. Fahruddin er-Razî, A.g.e., C. 18, Sh. 461.
[47]) Kasas, 28/38.
[48]) Naziat, 79/23-24.
[49]) Şuara, 26/29.
[50]) Mü'min, 40/26.
[51]) A’raf, 7/131.
[52]) Neml, 27/47.
[53]) Nisa, 4/78.
[54]) “Öyleyse sen yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” Rum, 30/30.
[55]) Yasin, 36/19.
[56]) Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C.18, Sh. 462.
[57]) İbn Kesir, A.g.e., C. 12, Sh. 6728.
[58]) Bakara, 2/6-7.
[59]) Yunus, 10/96-97.
[60]) Saff, 61/5.
[61]) Nisa, 4/155.
[62]) En’âm, 6/110.
[63]) Bkz. Furkan, 25/43. Casiye, 45/23.
[64]) Yasin, 36/10.
[65]) Yasin, 36/11.
[66]) Yunus, 10/108-109. İsra, 17/15.
[67]) Meryem, 19/76.
[68]) İmam Suyutî, A.g.e., C. 3, Sh. 192, Hds. 3203 (7219). Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den.
Münâvî, Feyzu’l-Kadir, C. 5, Sh. 259, Hds. 7219.
[69]) Yasin, 36/20-21.
[70]) Bkz. Kasas, 28/77.
[71]) Sahih-i Buhârî, Bed’i’l-Vahy, B.1, Hbr. 6.
Kitabu’t-Tefsir, B. 56, Hds. 74.
İbn Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye, C. 4, sh. 442-443.
[72]) Şuara, 26/106-111.
[73]) Bakara, 2/13.
[74]) En’âm, 6/52-53.
[75]) İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.229-231.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh. 173-174.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe, B. 5, Hbr.46.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z- Zühd, B. 7, Hbr.4128.
[76]) Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B. 40, Hds.138.
Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, Çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst.1993, C.1, Sh.47, Hds. 134.
Ebu Nuaym el-Isfahânî, Hilyetü’l-Evliya – Sahabe’den Günümüze Allah Dostları, Çev. Said Aykut, Vdğ. İst. 1995, C.1, Sh. 58.
[77]) Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.4, Hds. 4115.
Ahmed İbn Hanbel, A.g.e., C.1, Sh.28, Hds.68.
[78]) Bkz. Lokman, 31/13.
[79]) Yasin, 36/22.
[80]) Nisa, 4/1.
[81]) Zariyat, 51/56.
[82]) Yasin, 36/23.
[83]) Muhammed, 47/19.
[84]) Zuhruf, 43/84.
[85]) Kehf, 18/110.
[86]) Yunus, 10/107.
[87]) Âl-i İmrân, 3/160.
[88]) Yasin, 36/24-25.
[89]) İmam Kurtubî, A.g.e., C.14, Sh. 396.
et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 43.
[90]) Âl-i İmrân, 3/169-171.
[91]) Yasin, 36/26-27.
[92]) İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C. 12, Sh. 6731.
İmam Kurtubî, A.g.e., C.14, Sh. 397.
[93]) Hacc, 22/50.
[94]) Yasin, 36/28-29.
Bu muvahhid mü'min kıssası için ayrıca bkz.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Çev. Zakir Kadiri Ugan- Ahmet Temir, İst.1991, C.3, Sh.936-940.
İbnü’l-Esir, A.g.e., C.1, sh. 331-333.
Ve tefsirlerde, Yasin Sûresi’nin ilgili ayetlerinin tefsirlerine.
İslami Okul Okulların En Önemlisi