Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

› ¡áî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡á¤Ž¡2  - Salihozbey - Fikih

› ¡áî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡á¤Ž¡2 

 

YAŞAMIN RUH HARİTASI

 

FIKIH

 

İçindekiler

 

1) FIKIH TARİHİ

2) FIKIH

3) İLİM

4) İMAN

5) İBADET

6) TEMİZLİK

7)NAMAZ

8) ORUÇ

9)ZEKAT

10)  HAC

11) AİLE HUKUKU

12) MUAMELATHUKUKU

13) AMME HUKUKU

 

CİLT

 

Salih ÖZBEY

 

Kitabı Tashih Edenler:

Emekli İmam Seyda:  Abdulhadi Çeliker Hoca Efendi

Felsefeci:                      M.Kalkan

Belediyeci:                   B.Çelik

 

Kitaba Hizmet Verenler:

-D.Çeltek

-F.Güçlü

-E.Korkmaz

-R.Aslan

 

Kitaba Emeği Geçenler:

-M.Demir

-M.Sertdemir

-Z.Kılıç

 


 

FIKIH DERSİ PROGRAMI

 

GİRİŞ

Fıkıh dersi programı eğiticinin fıkıh derslerinde, bu dersin planlarını hazırlamada yararlanacağı bir rehberdir.

 

Amaç, eğiticiye bakış açısı kazandırmak, onu dersin işleyiş ve yöntemleri hakkında bilgilendirmektir.

 

Eğitici dersin süresini ve öğrencilerin seviyesini dikkate alarak, konularını bu programda seçer ve planını yapar.

 

Bu ders programı açıklamaları, amaçları, konuları, yöntemleri ve kaynakçayı içerir.

 

A)AÇIKLAMALAR

Tanımı: Fıkhın sözlük anlamı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak  şekilde keskin ve derin anlayıştır. Terim anlamı ise, şer'i ameli  hükümleri, delillerine dayanarak bilmektir.

 

1)Doğuşu: Fıkıh yaşanan hayattan ve insan ilişkilerinden doğmuştur. Bu da İslamı hayatına hakim kılmaya azmetmiş bir cemaatin oluşmasından sonra olmuştur. Bu azim hayat gerçeklerin sonucu olan, pratik bir hukuk ortaya çıkarmıştır.

 

2) Dinde fakih olma: "Allah   kime hayır murat ederse onu dinde fakih kılar." Dinde fakih olmak, dini iyice anlama, onu bütün  gerçekleriyle  kavrama, rusuh  (derinleşme) sahibi olma demektir. Bu ise, yalnızca ahkamı öğrenmekten ibaret değildir. Kalbin bütün  fonksiyonlarını  çalıştırarak, tam bir takva ile kalbi her türlü kirden uzak tutarak dinde fakih olunabilir.

 

3) Fıkıh kavramının tarihi seyri: Hicri 505'te  ölen  Gazali İhya'sının  ilim kitabında bu terim  ayrıntılara hasredilerek, kelimenin ihata ettiği geniş anlamın ihmal edildiğini belirtir. Ona göre anlamdaki bu değişikliğin sonucu "fıkıh, fetvalar, bu fetvaların iç yüzünü ve onların illetlerini bulma anlamında kullanılmaya  başlanılmıştır.  Halbuki fıkıh ilk dönemlerde ahiret bilgisi ve nefsin kötülüklerini bilme anlamında kullanılıyordu.

 

4) Günümüzde ise Mekasıdu'ş-Şeria'ya bir yöneliş gözlenmektedir: Mekasıdu'ş-Şeria dinin güttüğü, gözettiği gayeler, maksatlar demektir. Maksatlarda derinleşmenin fıkhın fetvalar ilmine indirgenmesine engel olacağı umulur. Bu  konuda ilk kaleme alınan eser Şatibi'nin Muvafakat adlı kitabıdır. Diğer bir  çalışma, "İslam  Hukuk Felsefesi" adıyla  tercüme edilen M.Tahir b.Aşur'un "Mekasıdu'ş-Şeriati'l İslami"ye'sidir.

 

5) Fıkha  bakışımız: Fıkıh  ilmi, İslam-i  düşünce  ve hayat tarzını temsil  ettiği gibi  İslam'ın  ruhunu da en güzel biçimde temsil etmektedir. Zira doğrudan  Kur'an ve sünnete dayanan fıkhın incelediği konular İslam'la iç içedir.

 

6) Bu ilmin öğrenimi, yaşamı  İslam'a göre  düzenlemek  için yapılır: Bilinmesinin yaşantımıza katkısı olmayacak ayrıntılardan ve "ne dünyada geçer ne de ahrette sorulur" cinsinden olan soru ve konulardan uzak durulmalıdır.

 

7) Fıkıh  ve bilinç:  Fıkıh Usulü eğitimi, tarihi  bilinç ve nazari bilinç verir. Tarihi bilinç, nassların sıhhatini garanti etmek olan ravinin bilincine ulaştırır, onu duyumsatır. Nazari bilinç, tarihi bilincin sıhhat ve meşruiyetini teyyid ettiği nassların anlaşılmasını sağlar. Ahkamın delillerine vakıf olmak ise ameli bilince ulaştırır. Daha önce geçtiği gibi Kitap ve sünnet hakkıyla  anlaşılmadan, ahkamın delilleri bilinmeden sadece fıkıh okumakla dinde fakih olunamayacağı bilinmelidir.

 

8) Fıkıh ilmi: Mükellefe yükümlü olduğu hükümlerin gayesini kavratır.

 

9) Bu ilim: İnsanın tüm  hayatını  ilgilendiren  vazifeleri, ilahi emir ve yasakları ihtiva eder. Müslüman’ın tüm  hayatını ilgilendirir. Bazılarının din ve dünyayı birbirinden ayırmaları İslami değildir. Her hususta başvuru kaynağı Kur'an ve sünnettir. Siyasi ve hukuki konular, ibadet ve benzerlerinden ayrı değildir.

 

10) Bu ilim: Mezheplerin doğuşunu, teşri tarihindeki  önemini, konumunu kavratır. Mezhepleri hak ettiği şekilde değerlendirip, Müslümanlar arasında ayrılık sebebi olmasının önüne geçer.

 

11) Mükellef: Hayatını İslam'a göre düzenleme imkanı verir. Ona bu iradeyi kazandırır. Eğer yeterli donanıma sahipse problemlerini çözebilme yollarını öğretir (usul), değilse müracaat etmesi gereken kaynaklarla tanıştırır, kullanma yollarını öğretir.

 

12) İbadet: Mükellefiyet yaşından, yaşamın sonuna kadar Müslüman’ın her anını, her nefes alış-verişini kapsayan Allah rızası doğrultusundaki eylemlerdir.

 

B) ÖZEL AMAÇLAR

          1) Allah'ın razı olacağı umulan hayat tarzını ortaya çıkarmak,

2) Amelleri,  delillerini  bilerek yapma  bilinci  ve ahkama göre hareket etme bilinci kazanmak,

3) Fıkıh ilminin kaynaklarını tanımak, onlara müracaat usullerini öğrenmek,

4) Hz. Peygamber (a.s)’in teşrideki yerini ve önemini kavramak,

5)  Fıkıh ilminin terimlerini öğrenmek,

6)  Mezheplerin din olmadığını, dinin mezhep imamları tarafından anlaşılış yolu olduğunu kavramak,

7) Fıkı konularda bilgi aktarabilme seviyesi kazanmak,

8)  İçtihadın mahiyet ve önemini kavramak,

9)  İbadetin yapılış amaçlarını kavramak,

10)  Toplu ibadetin önem ve gereğini kavramak.

 

    A) KONULAR

1)  FIKIH TARİHİ

       a)  Doğuşu ve Vahiy Dönemi

       b)  Sahabe Dönemi

       c)  Tabiin Dönemi

       d)  Müçtehitler Dönemi

       e)  Mezheplerin Çıkışı

       f)  Taklit Dönemi

       g)  Günümüzde Yaşayan Mezhepler ve İmamları

       h)  İslam Fıkhının Bugünkü Durumu

2)  FIKIH

       a)  Fıkhın Tanımı                                                                                                     

       b)  Fıkhın Konusu

       c)  Fıkhın Amacı

       d)  Fıkıh İlminin Diğer İlimlerle İlişkisi  

3)  İLİM

      a)  İlim Tarifi ve Hükmü

      b)  İlmin Fazileti ve Kısımları

      c)  İlmin ve Alimin Amacı

4)  İMAN

      a)  İmanın Tanımı

      b)  Esasları

      c)  Amentüsü

5)  İBADET

      a)  Tanımı  

      b)  İbadetin Dinlerdeki Durumu

      c)  İbadet İnsanı Planlı ve Disiplinli Yapar

      d)  Cemaatle İbadet

      e)  İbadette İhsan Derecesi

      f)  Mükellef ve Görevleri

6)  TEMİZLİK

      a)  Abdest

      b)  Gusül

      c)  Teyemmüm

      d)  Meshetme

7)  NAMAZ

      a)  Namazın Vakitleri

      b)  Namazın Şartları

      c)  Namazın Cem edilmesi

      d)  Ezan ve İkamet

      e)  Cemaatle Namaz

      f)  İmamda Aranan Vasıflar

      g)  Namazın Çeşitleri

      h)  Namazların Kılınış

      ı)  Yolcu ve Hasta Namazları 

      j)  Sehiv-Tilavet-Şükür Secdeleri

      k)  Kur’an’daki Kısa Sureler

8)  ORUÇ

      a)  Orucun Çeşitleri

      b)  Ramazanın Sübutu

      c)  Orucun Şartları

      d)  Kaza ve Kefaret

      e)  Fidye

      f)  Nezir

      g)  İtikaf

9)  ZEKAT

      a)  Tanımı

      b)  Hükmü ve Delili

      c)  Şartı

      d)  Nisap

      e)  Zekat Verilmesi Gerekli Mallar

      f)  Zekat Kimlere Verilir

      g)  Sadaka

      f)  Fıtır Sadakası

10)  HAC

       a)  Haccın Şartları

       b)  Haccın Çeşitleri

       c)  Umrenin Şartları

       d)  Kurban

11)  AİLE HUKUKU

        a)  Nikah

        b)  Mehir

        c)  Talak

        d)  İddet

        e)  Nafaka

        f)  Vasiyet

        g)  Miras Hukuku

12)  MUAMELAT HUKUKU

        a)  Mülk Hukuku

        b)  Ticaret Hukuku

        c)  Alış Veriş Hukuku

        d)  Eşya Hukuku

        e)  Akitler

        f)  Vakıf

13)  AMME HUKUKU

       a)  Kaza (Yargı) Hukuku

       b)  Ukubat (Ceza) Hukuku

       c)  Cihad

 

    D) YÖNTEMLER

    Diğer ders  programlarında açıklanan yöntemler fıkıh  dersinde de aynen veya uyarlanarak uygulanabilir.

   Burada dersler esnasında  dikkat edilmesi gereken hususlara işaret edilecektir.

   1) Fıkıh dersi konuları; öğrencilerin genel kültürleri göz önünde bulundurulmak suretiyle,ikna edici bir şekilde işlenmelidir.

   2) Öğrencilerin eğitim yaşları göz önünde bulundurulmalıdır.

   3) Her  konunun ilgili ayet ve hadisler ile ve yeri geldikçe iyi bir şekilde  seçilmiş okuma parçaları ile  desteklenmesine önem verilmelidir.

   4) İbadetlerle ilgili konular,imkanlar nispetinde uygulamalı olarak  öğretilmeli ve  ibadetin  insanın  yaradılışına  uygun davranışlar olduğu öğrencilere benimsetilmelidir.

   5) Derslerde film, video, slayt şema gibi araçlardan faydalanılmalıdır.

 

E) KAYNAKÇA

 

Eserin Adı      YazarınAdı       Yayınevi

--------------------------------------------------------------------------------------------

1)  İslam’a Davet Fıkhı                    M. Meşhur                                           Aksa

2)  Fıkhi Meseleler (2 Cilt) YusufKerimoğlu                                 Ölçü

3)  Emanet ve Ehliyet(2 Cilt)           Yusuf Kerimoğlu                                Misak

4)  Kelimeler ve Kavramlar(2 Cilt)  Y. Kerimoğlu                                       İnkilap

5)  Ana Hatlarıyla İslam Hukuku(3 Cilt)/H.Karaman                              Ensar

6)  Günlük H. Helaller ve Haramlar H.Karaman                                       İz

7)  İslam'ın Işığında Günün Meseleleri H.Karaman                                  Yeni Ş.

8)  Modern Çağda İslami Meseleler               Mevdudi                               Pınar

9)  İbadet                                             Yusufel-Kardavi                                 İlim

10)  Fıku's-Sire                                    Ramazanel-Buti                                 Gonca

11)  Kuran'a Göre Araş.(3 Cilt)        HüseyinAtay                                       Diyanet

12)  Helaller ve Haramlar                 Yusuf Kardavi                                    İlim

13)  Fıkıh Ansiklopedisi                    VehbeZuhayli                                     Risale

14)  Bidayetü'l Müçtehid                  İbn-iRüşt                                              Beyan

15)  Fetavayi Hindiye                       Heyet                                                    Akçağ

16)  Dört Mezhebe Göre İslam FıkhıA. Ceziri                                             Çağrı

17)  İslam Hukunda Temel Hak ve Hürriyetler                                          Dib

18)  İbn'i Abidin  Reddul Muhtar Ala Durril Muhtar                                 Şamil

19)  Kitabul Emval                                            EbuUbeyd                            Düşünce

20)  İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk A. Udeh                                  Ölçü

21)  Kadınlara Örtü                                           AliArslan                              Arslan

22)  İslam’da Nikah ve Düğün        KemalSolak                                        Şelale

23)  Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı İbrahim Cem                                                 Risale

24)  Günümüz Meselelerine Fetvalar             Halil Genç                            İlim

25)  İslam Hukuku Tarihi                 M.elHudari                                          Kahr.

26)  Hanımlara Özel Fetvalar          F.Beşer                                                 Nur

27)  Gençlik ve Evlilik                       Y.Özcan                                               Türdav

28)  Delilleriyle Aile İlmuhali            Prof.H.Döndüren                                Yeni

29)  İslam Kadın Ans.                       A.EbuŞakka                                        Denge

30)  Ailede Çocuğun Dini Eğitimi    Dr.A.Dodurgalı                                   Seha

31)  Hukuk Terimler Sözlüğü           AliŞafak                                               Sönmez

32)  İstılahat-ı Fıkhıyye Kamusu   Ö.Nasuhi Bilmen                                Sönmez

33)  Şeri Ölçüler ve Fıkhi Hükümler M. N. El-Kurdi                                   Buruc

 


 


 

1)  FIKIH TARİHİ

 

a)  Doğuşu ve Vahiy Dönemi

 

b)  Sahabe Dönemi

 

c  Tabiin Dönemi

 

d)  Müçtehitler Dönemi

 

e)  Mezheplerin Çıkışı

 

f)  Taklit Dönemi

 

g) Günümüzde Yaşayan Mezhepler ve İmamları

 

h) İslam Fıkhının Bugünkü Durumu

 

 - Okuma Parçası -

 


 

1)  FIKIH TARİHİ

 

Genel Bir Bakış

 

Fıkıh: Bilmek, anlamak, bir şeyin bütününe vakıf olmak. Istılahta, bir kimsenin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesi demektir. Başka bir tarife göre fıkıh; kişinin ibadetlere, cezalara ve muamelelere ait şer'î hükümleri mufassal delilleriyle bilmesidir. Ayrıca, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayış diye de tarif edilmiştir.[1]

Kur'an-ı Kerîm'de:

 

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فى بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هذِه مِنْ عِنْدِ اللّهِ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هذِه مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّهِ فَمَالِ هؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَايَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَديثًا

 

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"" de. O kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar?"[2] ayetinde geçen "lâ yefkahûn" ince anlayış ve keskin idrak anlamına gelmektedir. Başka birçok ayette kâfirler için "fıkhetmeyenler" denilmektedir.[3]

Tevbe suresinde:

 

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَافَّةً فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِىالدّينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ  يَحْذَرُونَ

 

“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar”[4] buyruğunda özel bir fukahâ topluluğuna işaret edilmiştir.

 

عن حميد بن عبدالرحمن قال: ]سمعت معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه يقول: سمعت رسول اللّه # يقول: مَنْ يُرِدِ اللّه بهِ خَيْراً يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ[. أخرجه الشيخان وأخرجه الترمذي عن ابن عباس .

 

Humeyd İbnu Abdirrahmân anlatıyor: "Hz. Muâviye (radıyallahu anh)'ı işittim demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar." [5]

 

Allah Teâlâ (cc)'nın imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif denilir ve fıkhın konusu, insanın bu tekliflere muhatap olarak (mükellef) ortaya çıkan fiilidir. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını delillere dayanarak çıkarmak fukahanın görevidir. Din hususunda Resulullah (a.s)'dan başka kimseye ilmi bir delile dayanmadan dinde söz söyleme hakkı tanınmamıştır. İlmi bir delile dayanmadan kasıt edille-i şer'iyye, yani dört delildir. Bunlar, Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır.

 

Dört halife ve Tâbiûn devrindeki fıkıh kelimesiyle ilim kastediliyordu. Fıkh-ı Ekber tabiri, akâid ve tevhid ilmini, Fıkh-ı Vicdâni kavramı, nefis terbiyesi ve ahlâk ilmini, sadece fıkıh kelimesi ise, ameli konuları kapsıyordu. Usul-i Fıkıh ilmi ise, kişinin lehinde ve aleyhindeki haklarını öğrenmesinde takip edeceği kaide ve tavırları konu alan ilimdi. İmam Ebû Hanife (Ö.-150/767)'nin fıkhı "kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi" şeklindeki tarifi, genel bir tarif olup, kelâm, iman, ahlâk ve tasavvuf gibi ana ilimler bağımsızlaşmamış, bu yüzden "el-Fıkhu'l-Ekber" adlı eseri itikâdi konuları kapsadığı halde bu ismi almıştı. Ancak daha sonra fıkıh ilmi; yalnız ibadet, muamelât ve ukubâtı içine alacak şekilde "amellerin" ilâvesiyle tarif edilmiştir.

 

Mecelle'nin 1. maddesindeki târifte şöyle denilmiştir: "İlm-i fıhh, mesâil-i şer'iyye-i ameliyye"yi bilmektir.[6] Fıkıh usulüne büyük hizmeti geçen İmam Şâfiî (Ö. 204/819)'nin tarifi de şöyledir: "Fıkıh, dayandığı delillerden çıkarılmış şer'i, amelî hükümleri bilmektir."[7]

 

Fıkıh yerine yeni kullanılmaya başlanan "İslâm hukuku" deyimi, fıkıh yerine nisbi olarak kullanılmaktadır. Bu terim, ibadetler dışında muamelât, ukûbat ve ferâizi kapsamaktadır. Halbuki fıkhın sınırı daha geniş olup, temizlik ve ibadet konularını da içine almaktadır. Fıkhın konusu İslâm; emir ve yasaklarla yükümlü kimsenin fiilleridir. Bu fiiller, namaz kılmak gibi yapma ile; gasp gibi terk etme ile ve yeme-içme gibi muhayyer bırakma şekilleri ile ilgili olabilir. Akıllı ve ergin kimsenin şer'î hükümlerle yükümlülüğü ehliyet ile ifade edilir.

 

İbadet ve muamelâtla ilgili dini hükümlere "şeriat" denir. Bu kelime, din anlamında da kullanılır. Bu takdirde itikâdi ve amelî hükümlerin hepsini içine alır. Ancak şeriat, genellikle amelî hükümler için kullanılır. Buna göre, ilâhı nizâmın amel ve dış yönünü temsil eder. Dinin iç yönünü, özünü teşkil eden itikâdı hükümler, bütün semavî dinlerde ortak olduğu halde, ilâhı nizâmın dış yönünü oluşturan amelî hükümlerde zaman içinde değişmeler olmuştur.

 

İslâm, geçmiş şeriatların büyük bir kısmını değiştirmiş, kaldırmıştır. Allah, melek, peygamberlik ve ahiret günü gibi inanç esaslarında ise, herhangi bir değişiklik olmamıştır. İşte fıkıh, İslâm dininin amelî ve dünyevî yönünü ifade eder. Yirminci yüzyılda bu kelimelerin aktüel kullanımları ise, olumsuz ideolojik bir manaya tekâbül etmektedir. Ve gerek fıkıhçı, fukaha, gerekse şerîatçı terimlerinin muhtevası kasıtlı olarak yanlış anlaşılmaktadır.

 

Hz. Peygamber hayatta iken fıkıh, bugün bildiğimiz sistematik manada değildi; kaynaklar, Kur'an ve Sünnetti. Bisetten tedvîn devrine kadar amelî hükümler peyderpey gelmiş ve risâlet yirmi üç yılda tamamlanmıştır. On üç yıl süren Mekke devrinde daha çok inanç ve ahlâk ayetleri, Medine döneminde ise, daha ziyade hüküm ayetleri inmiştir. Zira İslâm devleti oluştuktan sonra uygulayacağı hukuk esasları cihad, ibadetler, muamelât ve devletler arası ilişkiler olup bu devrede nâzil olmuştur.

 

İslâm Fıkhı, Bir Takım Devirlerden Sonra Oluşmuştur

 

1) Resulullah'ın devri: Bu devirde, fıkhın asıl kaynakları olan Kur'an ve Sünnet ortaya çıkmıştır.

 

2) Sahabe devri: Bu devir, Ahkâmla ilgili ayet ve hadislerin sahabe tarafından tefsir ve izah edildiği devirdir.

 

3) Müçtehit imamlar devri: Fıkıh meselelerinin yazılmaya başlanması ve büyük müçtehitlerin ortaya çıktıkları devirdir. Bu devir, İslâm fıkhı için gelişme ve olgunlaşma devridir.

 

4) Taklit devri: Bu da fıkıh ilminde duraklama devri sayılır.

 

a) Doğuşu ve Vahiy Dönemi

 

Müslümanlar, başlarına bir iş geldiğinde yahut bir problemle karşılaştıklarında Allah Resulü'ne koşuyorlar, Ondan Allah’ın bu konudaki hükmünü açıklamasını istiyorlardı.[8]

 

Allah Resulü onlara, vahiyle kendisine indirilen ayet yahut ayetlerle verdiği sözlü sünnetler, önlerinde işlediği fiili sünnetler veya, eğer doğru ise yaptıklarını onaylamak (takrir suretiyle, fetva veriyor, kanun koyuyor ve açıklama da bulunuyordu.)

 

Sahabe farazi meselelerde düşünüp onu Resulüllah’a sormazlardı. Çünkü çok soru soran övülmezdi. Bilakis çok soru sormak yasaklanmış ve kötülenmişti.[9]

 

Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَسَْلُوا عَنْ اَشْيَاءَ اِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ وَاِنْ تَسَْلُوا عَنْهَا حينَ يُنَزَّلُ الْقُرْانُ تُبْدَ لَكُمْ عَفَا اللّهُ عَنْهَا وَاللّهُ غَفُورٌ حَليمٌ

 

“Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onları affetmiştir. (Siz sorup da başınıza iş çıkarmayın). Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir.”[10]

 

 وعن سعد بن أبى وَقّاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّه #: إنَّ أعْظَمَ المُسْلِمينَ في المُسْلِمينَ جُرْماً مَنْ سَألَ عَنْ شَىْءٍ لَمْ يُحرَّمْ عَلى النَّاسِ فَحُرِّمَ مِنَ أجْلِ مَسْألَتِهِ.

 

Sa'd İbnu Ebî Vakkas (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müslümanlar içinde, müslümanlara karşı en büyük cürüm işleyen kimse odur ki, haram kılınmamış olan bir şey hakkında soru sorar da bu suali sebebiyle o şey haram kılınıverir."[11]

 

Hz. Muhammed (a.s) yürüyen bir Kur'an idi. Sahabe için Kur'an-ı öğrendikleri canlı bir örnekti. Kur'an-ın açıklamadığı teferruatı, sünnet açıklardı.

 

Peygamber (a.s) döneminde sahabe için fıkhın ve hukukun kaynağı Kur'an ve sünnet idi. Her türlü sorularını Peygambere iletiyorlardı. Hz.Peygamber (a.s) bazı meselelerde içtihad etmiş, ashabına da  içtihad yapma izni vermiştir. Onun döneminde ashap içtihad yapmıştır.

 

Resulüllah (a.s) bir meseleyi hükme bağladıktan sonra vahiyle başka bir hüküm indirilirse, verdiği hükmü bırakır Kur'an’ın hükmünü kabul ederdi. Sahabeler bu dönemde Peygamber (a.s)'dan uzak oldukları zaman içtihatlarda bulunuyorlardı. Peygamber (a.s)'ın içtihadında hata bulunacak olursa Allah O'nun hatasını vahiy yoluyla düzeltiyor ve  hakikati bildiriyordu.

 

Tatbik ve teşri arasında büyük bir fark vardır. Peygamber (a.s), tatbik ederken, delilleri dinleyerek bir insan gibi hareket etmektedir. Vahyi Allah'tan alıp insanlara tebliğ ederken de bir Peygamberdir. Bu ikisi arasındaki fark çok büyüktür. Sanat, ticaret, ziraat gibi dünya işlerinde hata etmesi imkansız, bir şey değildir. Çünkü Peygamberlik görevi bunlar değildir.[12]

 

Hz.Peygamber (a.s)'ın içtihad yaptığının delillerinden birisi de Tebük savaşına gitmemek için mazeret ileri süren kimselere verdiği izindir. Allah  onu uyarmak için şu ayeti indirmiştir:

 

مَاكَانَ لِنَبِىٍّ اَنْ يَكُونَ لَهُ اَسْرى حَتّى يُثْخِنَ فِى الْاَرْضِ تُريدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُريدُ الْاخِرَةَ وَاللّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir Peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”[13]

 

Hz.Peygamber (a.s)'ın ashabına içtihad için izin vermesinin delili:

 

عن الحارث بن عمرو بن أخي المغيرة بن شعبة يرفعه الى معاذ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: لَمَا بعثهُ رَسُولُ اللّهِ  الى اليمن قال له: كَيْفَ تَقْضَى إذَا عَرَضَ لَكَ قَضَاءٌ؟ قَالَ: أقْضِي بِكِتابِ اللّهِ. قَالَ: فإنْ لَمْ تَجِدْ؟ قَالَ: أقْضي بِسُنَّةِ رَسُولِ اللّهِ  قَالَ: فإنْ لَمْ تَجِدْ في سُنّةِ رَسُولِ اللّهِ  وََ في كِتَابِ اللّهِ؟ قَالَ: قُلْتُ أجْتَهِدُ بِرَأيِى وََ آلُو. قَالَ: فَضَرَبَ رَسُولُ اللّهِ  صَدْرِي، وَقَالَ: الْحَمْدُ للّهِ الَّذِي وَفّقَ رَسُولَ اللّهِ  لِمَا يُرْضَي رَسُولَ اللّهِ .

 

Resulüllah (as)'ın Yemen'e  gönderirken  Muaz bin Cebel (ra) söylediği meşhur hadistir. Muaz'ın arkadaşlarından nakledildiğine göre Resulüllah (as) Muaz'ı Yemen'e gönderirken şöyle buyurdu:

-Sana bir mesele sorulduğunda ne yaparsın?

-Allah’ın kitabıyla hükmederim.

-Allah’ın kitabında olmazsa?

-Allah'ın Resulü'nün sünnetiyle hükmederim.

-Allah'ın Resulün sünnetin de. Cevapsız bırakmam

Resulüllah sırtımı sığadı sonra şöyle buyurdu: Razı olduğu şeye Allah  Resulünün  elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun."[14]

 

 

b) Sahabe Dönemi

 

Sahabe: Peygamber Efendimize iman ederek O'nu gören ve Müslüman olarak ölen kimselerdir. Lügat itibariyle Sahabe, arkadaş manasına gelen "sahip" kelimesinin çoğuludur. İslâm ıstılâhında "Hz. Peygamberin arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullahı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi ve  ashab terimleri de aynı manayı ifade eder.

 

Sahabe sayılabilmek için az da olsa Resulullah ile görüşmek şarttır. Bu sebeple Hz. Peygamber döneminde yaşamış, O'na iman etmiş, hatta O'nunla haberleşip yazışmış, O'na destek sağlamış kişiler ashaptan sayılmaz. Meselâ o dönemin meşhur Habeşistan Kralı Necâşî Ashame böyledir. İyiyi kötüden ayırt edebilecek temyîz yaşında Peygamber Efendimizi gören çocuklar ise ashaptandır. Meselâ Hz. Peygamberin iki torunu Hasan ile Hüseyin'in durumu böyledir. Hz. Peygambere iman eden ilk kişi olarak ilk sahabe, Resulullah'ın mübarek eşi Hz. Hatice'dir.

 

Son sahabe ise, genellikle kabul edildiğine göre 100/719 senesinde vefat eden Ebü't-Tufeyl Âmir b. Vâsile el-Leysî el-Kinânî'dir. Bu tarihten sonra yaşayan bir sahabenin varlığı bilinmemekle beraber İslâm âlimleri, Hz. Peygamberin hayatının sonlarında söylediği: "Yüz sene sonra bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır"[15] hadîsine dayanarak ashabın bulunabileceği son zaman sınırı olarak 110/729 senesini belirlemişlerdir. İslâm aleminde çok sonraki dönemlerde bile zaman zaman görüldüğü gibi artık bu tarihten sonra sahabî olduğunu iddia edenler çıksa da onlara itibar edilmez. Sahabenin mutlaka Hz. Peygamber (a.s)'ı bir an da olsa görmüş veya sohbetinde bulunmuş olması gerekir.

 

Amâlık, sağırlık veya dilsizlik gibi sebeplerle, görme ve sohbetten biri gerçekleşemezse, bu durum sahabe olmaya engel değildir. Nitekim Ashabın ileri gelenlerinden ve Peygamberimizin müezzinlerinden olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm, âmâ olduğu için Hz. Peygamberi görememiş fakat, sohbetlerinde bulunmuştur.

 

Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmek şarttır. O'nu (a.s) rüyasında görenler sahabe sayılmaz. Hz. Peygamber (a.s)'ı kendisine peygamberlik gelmeden önce gören veya O'nunla sohbet eden, fakat peygamberlikten sonra göremeyen kişi de sahabe sayılmaz.

 

Peygamberlikten sonra Resulullah (a.s)'ı gören kimsenin Müslüman olması ve daha sonra dinden çıkmış olmaması gerekir. Binaenaleyh; henüz Müslüman değilken Peygamberimizi gören bir kimse daha sonra Müslüman olsa ve Hz. Peygamber (a.s)'ı göremese, sahabe sayılmaz. Yine, Müslümanken Hz. Peygamber (a.s)'ı gören ve sahabe olan bir kişi, daha sonra irtidat edip dinden çıksa, sahabelikten de çıkar. Ancak, tekrar Müslüman olur ve Hz. Peygamberi görürse yine sahabe olur.

 

İslâm'ın en güzel ve doğru bir şekilde öğrenilebilmesi için Hz. Peygamberin, dolayısıyla Ashab-ı Kirâmın hayatını iyi bilmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) ve O'nunla iç içe yaşamış olan Ashabı Kirâmın hayatında müslümanlar için çok güzel örnekler vardır. Alimler, Hz. Peygamberin hayatını tafsilatlı bir şekilde tespit ettikleri gibi, ashabın hayatıyla ilgili bilgileri de tespite gayret etmişlerdir. İslâm'ın ilk asırlarından itibaren sahabe biyografilerini tespit için pekçok eser yazılmıştır. Bu kitaplarda sahabe, Hz. Peygambere yakınlık ve fazilet derecelerine göre veya isimlerine göre alfabetik bir şekilde ele alınmıştır.

 

Bu tür kaynaklarda toplam olarak ancak, 10.000 kadar sahabenin hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Aslında ashabın sayısı kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Ancak genellikle Hz. Peygamber vefat ettiği zaman 114.000 sahabenin bulunduğu kabul edilir. Hayatları kitaplara geçen sahabeler; tanınan, bilinen, çeşitli özellikleriyle meşhur olan kimselerdir. Hayatlarıyla ilgili bilgiler sonraki asırlara intikal etmeyen veya Mekke-Medine gibi önemli merkezlerden uzakta yaşayan sahabelerin isim ve hayatları bu kaynaklarda yer almamıştır. Bu girişten sonra, Sahabeler döneminde fıkhın uygulanışına geçebiliriz.

 

Ebu Davud ve  Nesai'nin Ebu Said el Hudri (ra)'dan rivayetine göre O, şöyle demiştir: "İki kişi sefere çıktı. Namaz vakti geldi. Fakat yanlarında su yoktu. Temiz toprakla teyemmüm yaptılar ve namaz kıldılar. Sonra vakit  içinde su  buldular. Onlardan birisi abdesti ve namazı iade etti, diğeri etmedi. Sonra  Resulullah (as)'a  gittiler. Bunu O'na anlattılar. Hz. Peygamber (as) namazı iade  etmeyene  "Sünnete-yani vacip olan  hükme- uygun davrandın. Namazın sana yeter,"dedi. Abdest alıp namazı iade edene de: Senin için iki mükafat var" dedi.[16]

 

Bu Konuda Sözü Uzatmadan Şu Sonuçlara Ulaşabiliriz

 

1) Hz.Peygamber (a.s) döneminde Müslümanların kaynağı Kur'an ve Resulullah (as)'ın sünnetidir.

 

2) Sahabe Hz.Peygamber(as)'e ancak ihtiyaçları olan soruları sorardı.

 

3) Hz.Peygamber (a.s) ve ashabı tarafından içtihad yapılırdı. Hz.Peygamber (a.s) siz dünya işlerini  daha  iyi bilirsiniz diyerek; kendisinin beşer olduğunu; bazı konularda Sahabelerin daha güzel çözümler  getirebileceğini biliyordu. Bu nedenle onlarla istişare  etmek, görüşlerini almak Peygamber (as)'ın sıkça yaptığı bir şeydi.

 

4) Hz.Peygamber (a.s) döneminde yasama kaynağı, kitap ve sünnetle temsil edilen  vahiy olmakta devam etti. Dolayısıyla ahkamda ihtilafa imkan yoktu. Eğer  içtihad  caiz olduğu için görüş farklılığından dolayı farklı bir netice ortaya çıkarsa; bu farklılık Hz.Peygamber (a.s) tarafından ortadan kaldırılırdı. Sahabeler devrinde fıkhın uygulanışının örnekleri:

 

 عن مالك أنهُ بلغَهُ أنّ النبى  قال: تركتُ فِيكُمْ أمرينِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسّكتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ  .

 

"Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: "Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti." [17]

 

Fakat Hz. Peygamber (a.s) bu ikisinin yanında  hayatında sefer ve hazarda  kendisiyle beraber bulunmuş, yaptıklarını görmüş, sözlerini işitmiş, vahyin  inişine  şahit olmuş, onun sebep ve  gerekçelerine  vakıf  olmuş  arkadaşlarını bıraktı. Böylece önemli işlerde kitap ve sünnetten Allah'ın hükmünü tanıyacakları fıkhi bir meleke onlarda oluştu.

 

Ebu İshak şöyle diyor: "Bil ki, Resulullah (a.s)'ın yanında bulunan, Ona arkadaşlık yapan ashabın çoğu  fakih idiler. Sahabe için fıkhın kaynağı ve usulü Allah'u  Teala’nın  kitabı, Resulü'nün hitabı ve aklın ondan anladığıdır. Allah'ın hitabı Kur'andır. Bu, onların diliyle, bildikleri sebep ve meydana gelen olaylar üzerine indi.Onlar bu sebep ve olayları dış ve iç yönüyle biliyorlardı. Bunun için Ebu Ubeyde el Mecaz kitabında şöyle der: "Sahabe içinde hiç kimsenin Kur'an’da bir şeyi anlama hususunda Resulullah (a.s)'a müracaat ettiği nakledilmemiştir, yine Allah Resulü (a.s)'ın  hitabı, onların diliyle olmuştur, manasını biliyor, maksadını anlıyorlardı. Onun  ibadet, muamelat, devletler hukuku (siyer) ve siyasetle ilgili yaptığı bütün fiillerine ise hepsi şahit oluyor, öğreniyorlardı."[18]

 

Yukarıda anlatılanları destekleyen birkaç örnek verelim

 

Allah Resulü (a.s)'ın  kabrine defin  işlemini tamamlamamışlardı ki birçok konuda aralarında ihtilaf baş gösterdi. Sahabe döneminde başlayan ihtilafların birçok  sebepleri var idi. Bu ihtilaflar  daha çok  füruda söz konusu  olmuştur. Bu sebepler: Kıraatlar, bazı  hadislere vakıf  olmama, söylenen hadisin sabit olmasındaki şüphe, nassın anlaşılmasındaki ve yorumlanmasındaki ihtilaf, delillerin çatışması, bir meselede nassın olmaması ve usullerdeki farklılık sayılabilir...

 

Kendine öz görüş oluşturma (içtihad) ilkesi İslam cemaatinin ilk devrindeki manevi hayatın en  belirgin özelliğini canlandırıyor. İbnul-Kayyım, içinde bunun çok önemli bir yerinin bulunduğu, gerekliliği  kabul  edilen bir çok olaydan söz ediyor. Günün  birinde ikinci  Halife Ömer (ra), davasına, her ikisi de  Hz. Peygamber (as)'ın Sahabesi  olan Hz.Ali ve Zeyd (ra)'ın baktıkları bir davacıya şöyle sorar:

"Hüküm nasıl sonuçlandı?"

Adam, kendisine durumu anlatır. Bunun üzerine

-Hz.Ömer (ra),

"Ben hakim olsaydım, değişik hüküm verirdim" der.

-Bu durumda adam,

"Halife olduğuna göre, neden kendi kararını kabul etmiyorsun?" diye söyler.

-Buna Hz.Ömer (ra) şöyle cevap verir:

"Eğer o, sünnetin belirli bir  hükmüne dayanan bir karar olsaydı, dediğini yapardım, ama burada söz konusu olan, görüş (rey)le ilgili bir şey, bunda  hepimiz aynı hakka sahibiz..."[19]

 

Yukarıdaki olay bizlere birçok şeyi öğretiyor. Resulüllah (a.s) döneminden sonra büyük sahabeler ve Reşid halifeler dönemi başlar ki; bu dönem hicri II.yy'dan başlar 40.yıla kadar devam eder.

 

Hz.Ebubekir (r.a) döneminde fıkhın en  belirgin özellikleri

 

a) Hakkında nass  bulunmayan olaylar  çokça kıyasa başvurulmuş ve bu konuda Sahabeden herhangi bir tepki gelmemiştir.

b)  Şer'i delillerden biri olmak üzere icma açık bir şekil de ortaya çıkmıştır. Burada o dönemde sahabenin azlığı ve böylece bir konu üzerinde  görüş birliği etmelerinin kolay oluşu da yardımcı olmuştur. Birçok konuda icma etmemiştir.

 

Örnek: Mürtedin esir edilip köleleştirilemeyeceği, bilakis öldürüleceği; Kur'anın bir Mushaf halinde toplanması ve yazılarak çoğaltılması...

 

Hz.Ömer (r.a) Sahabe  ile çok istişarede bulunur, onlarla fazlaca tartışır olması, böylece en üstün olan görüşe tatbiki en uygun olan  hükme  ulaşma  başarısını  elde etmiştir. Onun fetvalarını  toplayıp  üzerinde  düşündüğümüz  zaman fetva ve uygulamalarında maslahatını esas aldığını, seddi zerai, mefsedetlerin uzaklaştırılması, şer’i siyaset gibi ilkelerden hareket ettiğini bazı hükümleri, illeti ortadan kalktığı ya da uygulama şartlarından bir kısmını yitirdiği için  artık uygulamadan kaldırıldığını görebiliriz.

 

Hz.Osman (r.a)'a halife olmak üzere beyat edildiği zaman, Allah'ın Kitabı ve Resulün sünneti, kendinden önce geçen iki halifenin  gidişatı  üzere  amel  edeceğine dair verdiği söz üzere beyat  edilmiştir. (Hz.Ali (r.a) tavrı daha  farklı idi) Böylece III. halife döneminde üçüncü bir kaynak daha ortaya çıkmış  oluyordu. Bu, iki büyük halifenin yani Hz.Ebubekir ve Ömer(ra)'ın takip etmiş oldukları siyaset ya da gidişatlarıydı. Hz.Osman (r.a) ne az ne de çok fetva verenlerdendir.

 

Hz.Ali (r.a) insanlar içerisinde nassları anlama ve değerlendirmede, onları uygulamada, cüzi meseleleri külli esaslara dayandırma ve onlarla irtibatlandırma da vb. Konularda Hz.Ömer (r.a) en çok benzeyen kişi idi. Medineliler içinde hüküm vermede en isabetli kimse olarak kabul edildi. Fetva istendiğinde önce Kur'ana sonra sünnete başvururdu. Sonra da rey içtihadında  bulunur  ve  kıyas  yapar, kah  ıstıshab ile kah istihsan ile hükmederdi, bazen de kamu yararını  dikkate alırdı.

 

Bütün bunlardan Şari'nin maksatlarını göz  önünde bulundururdu.[20]

 

Yukarıda Anlatılanları Ttoparlayacak Olursak Şu Sonuçlara Ulaşırız

 

Sahabe devrinde fıkhın kaynakları

1)  Kitap

2)  Sünnet

3)  Rey (kıyas)

 

Bu devirde sünnet kitap halinde yazılmamış idi. Sahabelerin yeni meseleler karşısında yaptıkları içtihatlarda rehberleri ihlasları idi. Çünkü sahabelerin fakihleri, Müslümanların  seçkinleri idi. Onlar  fetva  verirken  dini hakikatti arıyor ve mutlaka doğru bir çözüm yolu  bulmak için alışıyorlardı.

 

Bunlar Kendilerinden  Sonra Gelen  Nesillere İki Şekilde Faydalı Oldu

 

1) Sahabeler içtihad için sağlam bir metod koydular. Rehberleri  ihlas  oldukça bu ihtilafın, birliği bozmayacağını, bilakis akıl ve idraklerini kuvvetlendireceğini ve her yönüyle meseleyi inceleyen kimseleri gerçeğe  ulaştıracağını göstermiş oldular.

 

2) Fıkıhta  zengin bir  araştırma, şuurluluk  ve  açıklık mirası bıraktılar ki ihtilafa da düşseler  ittifak da  etseler kendinden sonra gelenlere büyük faydalar sağladı.[21]

Hz.Ömer (r.a), Abdurrahman b.Avf (r.a)  bildirinceye kadar, veba olan memlekete  girişin  hükmünü  bilmiyordu. Sahabeler sabit olduğu hususunda açık karine bulunan hadisle amel ediyorlar, karine  bulunmayan hadisle amel  etmiyorlar veya kendilerine kuvvetli görünen başka bir hadisle amel ediyorlardı.

 

c) Tabiin Dönemi

 

Tabiun, Hz. Muhammed (a.s)'ın sahabelerinin devrine yetişen, onları gören, imân sahibi olduğu halde onlarla beraber bulunan ve imân üzere vefât eden kişiler, sahabeden hadis nakledenler.

 

Arapça bir kelime olan tâbiûn, "tebi-e" fiilinden gelmektedir. Bu fiil, birinin izinde yürümek, ona tabi olmak, beraberinde bulunmak, cemâatın namazda imama tabi olması gibi manaları ifâde eder. Bu fiilden ismi faili, "tâbiun" dur. Sonuna nispet ya'sı bitişince, "tabiî" olur. Bunun çoğulu da, "tâbiûn" dur. Kelime olarak Türkçe karşılığı; uyanlar, tabi olanlar demektir. Dinî anlamda da, Hz. Muhammed (a.s)'ın sahabelerine tabi olan, onları takip eden nesil için kullanılır. Arap gramerine göre, tâbiûn kelimesi ref' halindedir, yani ötüreli okunma durumundadır. Bunun nasb ve cer (kesreli ve fethalı) okunma hali ise, "tâbin"dir. Buna göre "tâbiûn" ve "tâbin", aynı anlamda olan iki kelimedir.

 

Müslüman bir kişinin Tâbiûn'dan sayılabilmesi için, Sahabeleri gördüğünde, görüp işittiğini hafızasında tutabilecek bir yaşta olması gerekir.

 

Tâbiûn, İslâm’ın ikinci neslinden oluşmaktadır. Onlardan sonra gelen nesle de, "etbâu't-tâbiîn" veya "tâbeu't-tâbiîn" denir.

 

İlk tabiînin kim olduğu hususunda alimlerin farklı yorumları vardır. Bazı alimler, "Yalnız bir sahabeyi gören kişi Tabiûndan sayılır" demişler, diğer bazı alimler de, yalnız görmeyi, bir araya gelmiş olmayı yeterli kabul etmemişlerdir. Onlara göre, bir kişinin Tâbiûndan sayılabilmesi için, Sahabelerle sohbette bulunmuş olması gerekir. Onun için Tabiûn'un başlangıcı net bir şekilde tespit edilmemiştir.[22]

 

Tâbiûn devri hicri 120 tarihlerine kadar devam etmiştir. Tâbiûn devri, İslâm kültür hayatının son derece gelişen ve parlak olan devridir. Siyâsi iktidar bakımından bu dönem, Emevilerin hakimiyetine rastlar.

 

Sahâbilerin tabakaları hakkında olduğu gibi, Tâbiûn'un tabakaları hakkında da alimlerin farklı yorumları olmuştur. Herkes onları kendilerine göre farklı bir şekilde tabakalara ayırmıştır. İmam Müslim, Tabileri üç, İbn Sa'd dört, Hâkim de on beş tabakaya ayırmışlardır. Hâkim'e göre ilk tabaka, Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on sahabe)'yi görenlerdir. Onlar da şu zatlardır: Kays b. Ebi Hazm el-Becelî, Ebu Osman en-Nehdî, Kays b. Ubâd el-Kaysî, Ebu Sasan Hüseyn b. el-Münzir er-Rekâsî, Ebu Vâil, Sakik b. Seleme el-Kufi, Ebu Recâ el-Utaridî.

 

Bunlar muhadremûndandırlar. Muhadremûn, hem cahiliye döneminde ve hem de İslâm döneminde bulunduğu halde, Hz. Muhammed (a.s) ile buluşamayan müslümanlara verilen bir unvandır. "Sahih" sahibi Müslim, bunların sayısını yirmi olarak zikretmiştir.

 

Tâbiûn neslinin hadis rivâyetinde, Tefsirde, nahvın gelişmesinde, fıkhî konuların oluşmasında ve diğer çeşitli ilimlerde büyük hizmetleri olmuştur. Hadislerin yazılması ve tasnif edilip konularına göre kısımlara ayrılması onların öncülüğünde gelişmiştir. Tabiûn neslinden hadis yazan çok kişi vardır. Bunların en meşhurları İbn Şihâb ez-Zühr, Said İbnu'l-Müseyyeb, Said b. Cübeyr, Hasan el-Basri, İbrâhim en-Nehai vb.dirler.

 

Tâbiûn neslinden fıkıh ilmi ile de meşgul olan, bu sahada hizmeti geçen bir çok kişi vardır. Medine'de, arkadaşları arasında fıkıh ilminde temâyüz eden, ileri derecelere ulaşan yedi zat olmuştur ki, bunlara "fukahâ-yı seb'â" adı verilir ve onlar da şunlardır: Saîd b. el-Müseyyeb, Kasım b. Muhammed b. Ebi Bekr es-Sıddîk, Urve b. ez-Zubeyr, Harice b. Zeyd b. Sabit, Ebu Seleme b. Abdurrahman b. Avf, Ubeydullah b. Utbe b. Mes'ûd ve Ebu Eyyûb Süleyman b. Yesâr el-Hilâlî.

 

Sonradan fetvaları taklit edilen ve mezhep imâmı olarak kabul edilen kişilerden yalnız Ebu Hanife, Tâbiûn neslindendir. Diğer mezhep imâmları, daha sonraki nesillerdendirler.[23]

 

d) Müçtehitler Dönemi

 

Müçtehit: Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; alim, fakîhdir.İçtihad, sözlükte güç, takat ve çaba anlamına gelen "cehd" kökünden "iftial" vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. Âyet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da "müçtehit" denir.[24] İçtihad, ya şer'î delillerden hüküm çıkarma şeklinde olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur.

 

İslâm hukukunda şer'î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icma dayanıyorsa içtihada gerek kalmaz. Mecelle, bunu "Mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" prensibiyle ifade etmiştir.[25] Ancak nassların sübûtu veya delaleti, zannî olup, kesinlik ifade etmez veya âyet ve hadislerde çözümü bulunmayan meselelerle karşılaşılırsa, reyle (içtihad) hareket edileceği, bizzat Hz. Peygamber tarafından, Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken açıklanmıştır.

 

Hz. Muhammed, Muâz'a Yemen'de ne ile hükmedeceğini sormuş; Muaz, "Allah'ın Kitabı ile" cevabını vermiştir. Hz. Peygamber (a.s) "Allah'ın Kitabında bir hüküm bulamazsan?" buyurunca; "Resulünün sünnetiyle" demiştir. "Onda da bulamazsan"sorusuna ise Muaz, "Reyimle içtihad ederim" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurmuştur: "Resulünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu şekilde muvaffak kılan Allah'a hamd olsun."[26] Arapça'yı iyi bildikleri ve Hz. Peygamberle beraberlik sayesinde Allah ve Resûlünün maksadını çok iyi anladıkları için Sahabe neslinden müçtehitlerin sayısı bir hayli çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen Sahabe müçtehidi yüz otuz kadardır. Bunlardan yedi tanesi fetvaları birer kitap olacak kadar çoktur. Fukâhâ-Seb'a denen bu sahabeler şunlardır; Hz. Ömer, Ali, Aişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer.[27]

 

Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eşârî'ye gönderdiği mektupta onu kıyas ve içtihada teşvik etmiş yine aynı konuda Kâdî Şurayh'a (ö. 78/697) şöyle demiştir: "Kitâptan açıkça anlayabildiğinle hükmet. Eğer kitabın tamamını bilemezsen Rasulullahın hükmettiği ile hükmet. Bunun hepsini bilmezsen, doğru yolda olan alimlerin kazalarıyla hükmet. Bunların da hepsini bilemezsen, reyinle içtihad et, alim ve salih kişilerle de istişare et."[28]

 

Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak ve içtihad gerektiren konuları çözebilmek için bir takım şartlara ihtiyaç vardır. Bu esaslar fıkıh usulünün tedvini ile birlikte, ilk defa Müçtehit imamlar devrinde tespit edilmiştir. Bir müçtehitte bulunması gereken özellikleri şöylece ifade edebiliriz:

 

a)  Arapça’yı bilmek

 

Fıkıh usûlü bilginleri bu noktada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur'ân bu dille inmiş, Hz. Peygamberin sünneti de aynı dille ifade edilmiştir. İslâm şerîatında araştırma yapan kimsenin nasslardan hüküm çıkarma gücü, Arapça’nın sır ve inceliklerini bilmesi oranındadır. Şâtıbî bu konuda şöyle der: "Arapça’yı anlamakta müptedi olan kimse, şerîatı anlamakta da müptedidir. Arâpça’yı orta derecede anlayan kimse, şerîatı anlamakta da orta durumdadır. Bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arapça’da son dereceye ulaşan kimse, şerîatı anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; Tıpkı sahabelerin ve Kur'ân'ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının hüccet oluşu gibi...

 

Bunların seviyesine ulaşmayan kimselerin şerîat konusundaki anlayışları kendi seviyeleri ölçüsünde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir."[29]

 

Ancak maslahat veya mefsedet kabilinden bir manâ ve illete bağlı olan konularda Arapça bilmeyen de prensipleri kavrayıp uygulama alanını belirleyebilir. Kıyas içtihatlarının çoğu bu kabildendir.[30]

 

Müçtehidin Arapça bilgisi genel olarak, Arapça'nın inceliklerini kapsamalıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, Arapça’nın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu yüzden, ayetlerden hüküm çıkaracak kimse, Kur'ân'ın belâgat, fesahat ve sırlarını bilmelidir ki, bu sayede onun içine aldığı hükümleri kavrayabilecek duruma gelmiş olsun.

 

b) Kur'ân İlmine sahip olmak

 

Kur'ân, İslâm'ın direği, şer'î hükümlerin esasıdır. Kur'ân ilmi çok geniştir. Bunu tam olarak bilen Hz. Peygamberdir. Bu yüzden bilginler, müçtehit için Kur'ân'da hüküm ifade eden beş yüz kadar âyetin inceliklerini, özelliklerini bilmek gerekir demişlerdir. Bu ayetlerin âmm-has, mutlak mukayyet, nâsih-mensuh, Sünnetle ilgili durumlarını bilmek gerekir. Diğer yandan Kur'ân'ın geri kalan bütün âyetlerini de topluca (icmâlî olarak) bilmek gerekir. Çünkü Kur'ân bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Kur'ân'ın hüküm bildiren ayetlerini diğerlerinden ayırt etmek, şüphesiz bütün Kur'ân'ı bilmekle mümkün olabilir.

 

Ebu Bekir el-Cassas (ö. 370/980) ile İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bilginler "Âhkâmü'l-Kur'ân"adlı eserlerinde hüküm âyetlerini açıklamaya çalışmışlardır. Ebû Abdillah el-Kurtubî (ö. 671 H.), "el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân"; es-Sâbûnî de, "Tefsîru Âyati'l-Ahkâm" adlı eserleriyle hüküm âyetlerinin tefsîrini yapmışlardır.

 

c) Sünneti bilmek

 

Bu şart üzerinde de bilginlerin ittifakı vardır. İçtihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre bir müçtehidin teklifî hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili özellikleri bilmesi gerekir. Yine onun, sünnetin nasih ve mensuhunu, âmm ve hass'ını, mutlak ve mukayyidini bilmesi gerektiği gibi; hüküm hadislerinin rivayet yollarını, senetlerini, hadis rivayetlerinin kuvvet derecelerini de bilmesi gerekir.

 

Hadis rivayet edenlerin hal tercümeleri ile adâlet ve zabt bakımından durumları hakkında bir çok eserler yazılmıştır. Kütüb-i Sitte gibi sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine bir çok âlimler tarafından şerhler yazılmak suretiyle hadisler senetleri bakımından tasnif edilmiş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki görüş ayrılıkları ortaya konulmuştur. Bu hadis çalışmaları müçtehidin bunlara başvurarak hüküm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır. Hükümlerle ilgili bütün hadislerin ezbere bilinmesi şart değildir. Ancak gerektiğinde yerlerinin, başvurma metotlarının ve hadis rivâyetlerinin bilinmesi yeterlidir.[31]

 

d) Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmek

 

Üzerinde icma (ittifak) meydana gelen konuları bilmek yanında Sahabe, Tabiî ve onlardan sonra gelen müçtehitlerin ihtilâfa düştükleri konuları bilmek gerekir. Ancak bütün icmâ yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapılan mesele hakkında icmâ veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir. Medine ve Irak fıkhının metot ve farklarını bilme yanında; doğru olanla doğru olmayan, naslara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, anlayış ve değerlendirme gücüne sahip olmak gerekir. Gerçekte Asr-ı saadette ve daha sonra yaşamış büyük hukukçuların görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalar yapmak kişinin muhâkeme gücünü ve araştırma melekesini geliştirir.

 

Müçtehitlerin ittifak ve ihtilaf ettikleri meseleleri, ihtilaf sebeplerini açıklayan eserler meydana getirilmiştir. eş-Şirâzî'nin (ö. 476/1083) "el-Mühezzeb" adlı eseri ve Nevevî'nin buna yazdığı şerh, İbn Hazm'ın (ö. "456/1063) "el-Muhallâ" sı İbn Rüşd'ün (ö. 595/1199) "Bidâyetü'l-Müçtehid" ve İbn Teymiyye'nin (ö. 728/1327) "el-Fetâvâ" adlı eserleri bunlar arasında zikredilebilir.

 

e) Kıyası bilmek

 

İçtihad, bütün şekil ve metotlarıyla kıyası bilmeyi gerektirir. Hattâ imam Şâfiî'ye göre içtihad kıyastan ibarettir. Kıyasın metodunu bilmek; naslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve içtihad yapılacak konuya en yakın olan nassı seçme imkânını sağlar.

 

Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi gerektirir

 

1) Kıyasın dayanacağı asıl hükmü bilmek. Bu dayanağın ayet, hadis veya icma olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması da gereklidir.

 

2) Kıyas kaide ve prensiplerini bilmek. Meselâ belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nas üzerine kıyas yapılamaz. Kendisine dayanılan asıl hükmün illetini tespit ettikten sonra hükme bağlanacak yeni meselede (fer'î) de aynı illetin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak gerekir.

 

3) Önceki müçtehitlerin kıyas metotlarını bilmek. el-İsnevî (ö. 772/1370) "Kıyas bilmek bir içtihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur" der.[32]

 

f) Hükümlerin amaçlarını bilmek

 

İslâmî hükümlerin amaçları, belli bir nas'tan değil, bütün nasların toplamından anlaşılabilir. Bu hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır.

Ayette:

 

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

 

“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[33] buyurulur. İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir sonucudur. Emredilen bazı güçlükler büyük zararları gidermek amacına yöneliktir. Cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim âyette şöyle buyurulur:

 

اَلَّذينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فيهَا اسْمُ اللّهِ كَثيرًا وَلَيَنْصُرَنَّ اللّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ اِنَّ اللّهَ لَقَوِىٌّ عَزيزٌ

 

“Onlar, başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”[34]

 

Maslahata göre fetva vermede, gerçek maslahatlarla (toplum yararı) nefsî ve şehevî arzulardan gelen bir vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırt etmek gerekir. Böylece mazarratı defetme, maslahatı celbetme, bütün insanlara faydalı olan şeyleri tercih etme, başka bir deyimle toplum yararını kişisel yararın üstünde tutma melekesi gelişir.

 

g) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak

 

Müçtehidin gerçek fikirleri yanlış olanlardan ayırt etme melekesine sahip olması gerekir. Bu da doğru bir anlayış ve keskin bir görüşe sahip olmakla gerçekleşebilir.

 

h) İyi niyet ve sağlam bir itikat sahibi olmak

 

İslâm dinî, ancak kalbi iman ve ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir dindir. İtikadı bozuk kimse bidat ve nefsî arzularının peşine düşer; tarafsız bir gönülle naslara yönelemez. Kötü niyet düşünceyi de kötüleştirir. Bu yüzden büyük müçtehitler fıkıhla şöhret yapmadan önce ihlâs ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. İhlaslı kimse gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassup göstermez. Büyük imamların hepsi; "Bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkalarının görüşü yanlıştır, fakat doğru da olabilir" demişlerdir.[35]

 

İşte İslâm hukukçularının müçtehitte bulunmasını gerekli gördükleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müçtehide "mutlak veya müstakil müçtehit" denir.

 

Fıkıh usulü bilginleri müçtehitleri yedi tabakaya ayırırlar

 

1) Şerîatte müçtehitler. Ca'feru's-Sadık, Muhammed el-Bâkır, Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi.

2) Müntesip mutlak müçtehitler. Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, el-. Müzenî, Abdurrahman b. Kasım gibi.

3) Mezhepte müçtehitler. Tahâvî, Kerhî, Serahsî, İsfereyânî ve Şîrazî gibi.

4) Tercih yapan müçtehitler. Bazı usulcüler önceki tabakayla bunu bir saymışlardır.

5) İstidlâl sahibi müçtehitler. Bunlar; "Şu görüş rivâyet bakımından daha sağlam ve delilî yönünden daha kuvvetlidir" gibi açıklamalar yapmışlardır.

6) Hafızlar tabakası. Bunlar taklitçi olup, öncekilerin tercihlerini bilmede hüccet sayılırlar.

7) Mukallitler tabakası. Bunlar, fıkıh kaynaklarını anlayabilir, fakat görüş ve rivayetler arasında tercih yapamazlar.

 

Dayandığı Kitap, Sünnet, İcmâ delillerinden biri bilinmeksizin bir müçtehidin sözünü alıp bununla amel etmeye "taklit"; deliline bakmak, öğrenmek ve içtihadına katılmak suretiyle bir müçtehidin reyini benimsemeye ise "ittiba" denir. eş-Şevkânî'ye (ö. 1250/1832) göre sahabe, Tâbiûn ve Tebe-i tâbiîn içinde içtihad edecek dereceye ulaşamayanlar belirli bir müçtehidi taklit etmiyor; onlardan problemleriyle ilgili delilleri sorup öğrenerek bunlara ittiba ediyorlardı.

 

Taklit bu nesillerden sonra ortaya çıkmıştır. Taklit yerine, ittiba ruh ve alışkanlığının geliştirilmesi gerekir. Bu durum, ilim adamlarını delilleri öğrenmeye zorlar, delillerin kuvvetli olanı ile zayıf olanım tartışma imkânı doğar. Bunun gerçekleşmesi için delillerin zikredildiği temel eserlere yönelmek, telif edilecek İslâm hukuku kitaplarında hükümlerin dayandığı delilleri de göstermek gereklidir. Bunun sonucunda araştırıcılar, vahiy, Sünnet ve icmâ-i ümmet üzerinde düşünme ve değerlendirme imkânı bulurlar.

 

e) Mezheplerin Ortaya Çıkışı

 

Mezhep: Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak bir müçtehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir.

 

İslâm tarihinde, mezhep kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır. Buna karşılık siyasi ve itikadi mezhepler daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir. Fırka (çoğulu fırak), farklı görüşlere sahip insan topluluğu demektir. Nihle (çoğulu nihal), görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir. Makale (çoğulu makalat), fikir, inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel (tekili mille) kelimesi kullanılmıştır.

 

Bazı mezhep tarihçileri, İslâm mezheplerini Hz. Peygamberden rivayet edilen bir hadise göre taksim etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı, müslümanlardan Cehennemden kurtulacakların Rasulullahın ve ashabının yolunu takip eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve beraberlikten ayrılmayan cemaat) olduğu beyan edilmektedir.[36]

 

İslâm Tarihinde Mezheplerin Çıkış Sebepleri

 

Müslümanlar arasında mezheplerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler şunlardır:

 

1) İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve isteklerinin uyuşmazlığı.

 

2) Metot ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu'tezile aklı esas almış ve nakli buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.

 

3) Arap ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.

 

4) Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar. Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu, öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi, büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader, cebir ve kulun iradesi meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar arasında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

5) Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin değişik kültür ve dinlere mensup halkının bir kısmı samimi olarak ve bir kısmı da zahiren Müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri altında cebir, ihtiyar, Allah’ın sıfatları hakkında fikirlerini ortaya koşmuşlar ve bir kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef alimlerinin bunlara cevap vermekte yetersiz kalması sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bu mezhebin salikleri de akaitte akla önem veren bir metot geliştirmişlerdi.

 

6) Eski Yunan, Hint ve İran felsefesinin Arapça’ya tercüme edilmesi. Eski felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu. Bazı müslümanlar İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır. Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam akaidini açıklamada felsefi metotları uygulamışlardır.

 

7) Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslam’la uyuşmayan asılsız hikayeleri nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır. İsrailiyat denilen ve İslâm’la bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.

 

8) İslâm’ın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi. Açıkça zarurat-ı diniyyeden birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı yoktu. İlim adamları ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte hakikati arar, fikir ve kanaatini serbestçe beyan ederdi.

 

9) Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin bulunması. Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve tevilleri ihtilafa yol açmıştır.

 

10) Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması, zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.

 

11) Arapça’nın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle bilememek. İslâm’ın maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle Kur'ân'ın bütünlüğüne riayet edememek.

 

12) Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek, başkalarını delilsiz taklit etmek.

 

13) Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheplerin çıkış sebeplerinden birisidir.

 

Mezhepkerin Çıkışı

 

Peygamber (as), hayatta iken sahabeler arasında herhangi bir ihtilaf' yoktu. Dinin usul ve füru’unda sahabelerden bazısının anlamadığı bir mesele çıkarsa, Hz. Peygamber (a.s)'e sorar, o da açıklardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirleri ile Hz. Osman'ın hilafetinin ilk yıllarında da herhangi bir ihtilaf çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaitte bir mesele çıkarsa, hemen güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır, ihtilafın çıkmasına fırsat verilmezdi. Akait konularında vukua geldiği zaman ihtilaf ve çekişme ümmet için zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz meseleleri gibi amele ait bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da ameli sahadaki ihtilafın, çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir rahmet olmuştur. Hz. Osman'ın şahadetinden sonra tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı. Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî ayrılık ve bidat mezhepleri kendilerini gösterdiler. İlk çıkan mezhepler siyası mahiyette olup bunlar dini bir kisveye bürünmüşlerdi.

 

Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer alan sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti. Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali taraftarı mutaassıp grupların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla'ya bu "Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.

 

Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara Havarici (hariciler) veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi. Diğer taraftan Hz. Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip gitmiştir.

 

Hz. Ali'nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım sahabe hayatta iken akaitte meydana gelen ilk bid'at mezhebi, Kaderiyye olmuştur. Kader kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk konuşan, Ma'bed el-Cüheni (80/699), sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed Dımeşki (126/743) olmuştur. Mabed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu, kaderin bulunmadığı fikrini ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn Abbas, bu fikirlere karşı çıkarak onu şiddetle kınamışlardı. Sonra Ca'd b. Dirhem (v. 118/726 cebir fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (128/745) Ermenilere karşı bir ayaklanmaya katıldığı için öldürülünceye kadar bu fikrin yanında Allah'ın sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.

 

Hz. Ali'nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya çıkmıştır ki bunlar ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye), Şia (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.

 

İslamda Mezheplerin Hükmü

 

Usul-i dinde (akaid) ihtilaf zararlıdır. Akaid de ihtilaf, bid'at ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaid de ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaid) ihtilafı haram saymışlar ve buna asla cevaz vermemişlerdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil imanın mü'minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:

 

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِىالْاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلكِنَّ اللّهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.”[37]

 

İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur:

 

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَميعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْكُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ ايَاتِه لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ () وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ () وَلَا تَكُونُوا كَالَّذينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظيمٌ

 

“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”[38]

 

  Hz. Peygamber (a.s)'ın Allah tarafından' getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile alakası kesilir.

 

Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve delâlete götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid'at ve dalalet sayılırken; fıkhi meselelerde içtihatların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur. Hz. Peygamber (a.s) Muaz İbn Cebel'i (19/640) Yemen'e vali olarak gönderirken ona sordu. "Ne ile hükmedeceksin?" O da "Allah'ın kitabıyla" "-Onda bulamazsan." Muaz: "Rasulullah (a.s)'ın sünnetiyle hükmederim" dedi- "Bunların her ikisinde de bulamazsan ne yaparsın." diye sorunca, Muaz: "O zaman reyimle içtihad ederim." dedi. Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak "Resulünün elçisini, Resulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun" dedi.[39]

 

Böylece Rasulullah Kitap ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında içtihad etmesine izin verdi. Fakih sahabeler de Muaz b. Cebel'in yolunu takip ettiler.

 

Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitap ve Sünnet'te hükmü bulunan bir mesele içtihad konusu olamaz. Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm verilir. Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi kısımlara ayrılır. Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her müçtehit delil olarak alır. Hanefiler hadis hususunda titiz davrandıkları için çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi. Şâfiî, ahad haberi kıyasa tercih ederdi.

 

Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok olduğu için Hicaz fukahasına "Ehlül-Hadis" denmiştir. Irak'ta daha çok rey, kıyas ve içtihad yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey" denilmiştir.

 

Hicri I. asrın sonlarından itibaren mezheplerin kurucuları, akait ve fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler, meselelerin hükümlerini açıklarlardı. Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihatlarını duyan insanlar, bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve içtihatları halkın anlayışlarında bir mezhep olarak yerleşir kalır. Mezhep sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı. Hükümdar, emir gibi kimselerin davet ve emriyle de bir mezhep kurmaya yeltenmemişlerdi.

 

Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur'ân'ın ruhuna uygun olması gereklidir. Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat, başkalarının can, namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve vazifelere riayet, iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır. Peygamberimiz, müçtehidin içtihadında isabet ederse, iki sevap, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevap alacağını söylemiştir.[40]

 

Bid'at Mezheplerinin Özellikleri

 

Bid'at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan ortaya atıp bunu şer'î imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah'a ibadeti kastetmeleridir. Bid'atlar, küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki kısımdır. Mesela; Bahaîlerin Hz. Muhammed'in son peygamber olmayıp ondan sonra resullerin geleceğini iddia etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali'ye ulûhiyyet isnad etmeleri küfürdür. Mu'tezile'nin Kelâmullah'ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları ise, küfre götürmeyen bir bid'attir.

 

Acaba akaitte hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani Rasulullah ile ashabının takip ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah (a.s)'ın akide sünnetinin dışındadır. Küfre giren bir mezhebi tespit etmek kolaydır. Fakat akait sahasında ortaya atılan bütün bid'atları tespit etmek, imkânsız değilse de çok zordur. Bid'at mezheplerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de bunların açık ve genel özellikleri şöyle sıralanabilir.

 

1) Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâm’ın büyük çoğunluğundan ayrılmak. Sahabeler ve büyük müçtehit imamların yolundan gidenler, müslümanların büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da Sünnîler denilir.

 

2) Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib edilen yollar eğridir ve bid'at yoludur.

 

3) Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse de sahih hadisleri kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.

 

4) Kitap ve Sünnet'te bulunmayan bir kavli veya bir fiili şer'î ve dini olarak ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak, halkı buna uyması için baskı yapmak.

 

5) Kur'an'ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi olmak ve muhkem âyetleri de delilsiz keyfi olarak tevil etmek.

 

6) Hüküm çıkarırken Kur'an’ın bütünlüğüne riayet etmemek. Halbuki Kur'an'ın birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur.

 

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْانَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُوا فيهِ اخْتِلَافًا كَثيرًا

 

“Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”[41]

 

7) Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek, iman esaslarının zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı mezhebler küfre düşmüşlerdir.

 

Mezheplerin Genel Tasnifi

 

İslâm tarihinde zuhur etmiş mezhepler başlıca üç kısımdır:

 

a) Siyasi mezhepler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış, sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir. İlk önce zuhur eden siyâsî mezhepler üçtür. Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları, Şia: Hz. Ali taraftarları; Havaricde: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.

 

b) İtikadi Mezhepler (akaid mezhepleri): İkiye ayrılır:

 

1) Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır:

a) Eh1-i Sünnet-i hassa denilen Selefiyye. Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır.

b) Eh1-i Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.

 

2) Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhepleri de ikiye ayrılır:

a) Küfre düşmeyenler. İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye, İmamiyye (İsna Aşeriyye), Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.b) - Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin Meymuniyye kolu, Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezhep hicri 5. asrın sonlarına doğru Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik ve Behailik (Behaiyye).

c) Fıkhî mezhepler:

 

Fıkıh mezheplerinin hepsi de Kur'an ve Sünneti esas alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır

 

1) Bugün tabileri bulunan mezhepler: Hanefiyye, Şafiiyye, Malikiyye, Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir. Bu sonuncusunun müntesibi pek az kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.

2) Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesipleri kalmamış ve fıkıh tarihine geçmiş olan mezheplerin imamları şunlardır: Abdullah b. Şübrüme (v.h. 144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148), İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175), Müzeni (v. 264), Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).

 

Akaid Mezheplerin Muhtelif Açılardan Taksimi

 

a) Allah'ın sıfatları. Allah'ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile kaim, hakiki ve vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir. Ehl-i Sünnet mezheblerinin hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye Mücessime (Allah'a cismiyet isnad edenler) ve Müşebbihe'den (Allah'ı başkalarına benzetenlerden) idi.

 

Allah'ın zatından başka sıfatları yoktur, O'nun sıfatları zatının aynıdır, zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler; Cehmiyye ve Mu'tezile'dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid hakiki bir ilim sıfatı yoktur, zatının bilme hali (alimiyyet = biliciliği) vardır, derler. Allah'ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefyettikleri için "muattıla" denilir.

 

b) İmanın hakikatı konusunda mezhepler. İman edilecek konular mü'menün bih veya imanın müteallakı denilir. Mü'menün bih, Hz. Peygamberin Allah tarafından getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve hükümlerdir. Bunlara zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan kaçınmak gibi zarurat-ı diniyyenin neler olduğunda -bunlar hem subutu, hem de manaya delaleti kat'i nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhepler hariç- bütün İslâm mezhepleri ittifak etmiştir. Mü'menun bihe inanmak keyfiyetine imanın hakikatı denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb vardır:

 

1) Cumhur-ı Muhakkikin: Bunlar Matüridiyye'nin çoğunluğu ve Eş'ariyye'nin bir kısmıdır. Bunlara göre; iman kalb ile tasdiktir. Mü'menün bihi kalbiyle kabul edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman olduğunun bilinip ona İslâm muamelesinin uygulanması için lazımdır.

 

2) Kavl-i Meşhurcular: Bunlar Şemsül-Eimmeti's-Serahsi, Muhammed Pezdevi gibi bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır. Bunlara göre iman, kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. Bunlar, "öldürülmek veya evinin yakılması korkusu gibi bir mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen, mü'min olmaz" diyenlerdir.

 

3) Hariciler, Mu'tezile, Zeydiyye: Bunlara göre, iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır. Büyük günahına tevbe etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına inandıkları için bu mezheplere bağlı bulunan kimselere Va'idiyye de denilmiştir.

 

4) Kerramiyye: İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu mezhep zamanla ortadan kalkmıştır.

 

5) Mürcie: "İman Allah'ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik fayda vermediği gibi mü'mine de günah zarar vermez. Günahkâr mü'min cehenneme girmez, hasenâtı kabul edilir, seyyiâtı affedilir" diyenlerdir. Böyle diyenlere, mezhepler tarihinde "Mürcie-i ehl-i dalal" da denilir. Bu mezhep de zamanla yok olmuştur.

 

c) Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç mezhep vardır:

1) Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia edenlerdir.

2) Kaderiyye ve Mu'tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini kendisi dinleyip yarattığını iddia edenlerdir.

3) Ehl-i Sünnet mezhepleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle beraber kadere de saygılı olan kimselerin mezhebidir.

 

f) Taklit Dönemi

 

Taklit: Kılıç takmak, bir kimsenin omuzuna kılıcın askısını yerleştirmek.

 

Fıkıh usulünde, bir sözü delilsiz olarak kabul etmek ya da bir kimsenin şer'i delillerden olmayan sözüyle, şer'i bir delile dayanmadan amel etmek. Dayandığı deliller bilinmeden bir müçtehit veya bilginin sözüne göre amel edilmesi durumunda taklit gerçekleşmiş olur. Taklit edene mukallit denir. Fakat taklit ile ittiba karıştırılmamalıdır. İttiba, bir müçtehidin içtihadını, delillerini inceleyerek benimsemedir. Hicri ikinci yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkan taklidin cevazı, dördüncü yüzyıldan bu yana tartışılagelmektedir.

 

Teori planında taklit, içtihad konusuyla birlikte ele alınmıştır. İçtihad kapısının belli bir dönemde kapandığını savunanlar taklidin vacib ve gerekli olduğunu savunurken, içtihad taraftarları, tam aksine, taklide hiçbir meşruiyet tanımamışlardır. Konuya bu iki karşıt noktadan bakanların yanısıra, konuyu kişilerin durumuna göre değerlendirme yoluna giden daha mutedil bilginler de olmuştur.

 

Dört mezhepten birine bağlı hukukçular taklidin caiz, hatta vacib olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bunlar görüşlerini birçok delille desteklemeye çalışmışlardır. Bunların taklit lehine getirdikleri delillerin başlıcaları şöyle özetlenebilir:

 

1)  Kur'an'da:

 

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَاتَعْلَمُونَ

 

“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun”[42] buyurulur. Bu ayet, bilmeyenin bilenden sormasını gerektiren bir emirdir.

 

2)  Hz. Peygamber, başından yaralı birine guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne neden olanlar için, "... madem ki bilmiyorlar, bilenlere sorsalar ya! Cehaletin şifası sormaktır" buyurmuştur.

 

3)  Hz. Ömer, kelale meselesinde Hz. Ebu Bekr'e uymuş ve "Ona muhalefet etmekten utanırım" demiştir. Taklit caiz olmasaydı Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'e uymazdı.

 

4) Sahabe, cemaatle kılınan namazın bir bölümünü kaçırınca, önce bu bölümü kılıyor, sonra imama uyuyorlardı. Hz. Muaz ise önce imama uydu, imam selam verince, kalkıp kaçırdığı bölümü eda etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Muaz size yol gösterdi, artık öyle yapın” buyurdu.

 

5) Allah Teâlâ kendine, Resulüne ve ulü'l-emre itaati emretmiştir,[43] Ulü'l-emr, yöneticiler ve bilginlerdir. Yönetici ve bilginlere itaat, verdikleri fetvayı taklitle olur.

 

6) Allah Teâlâ, muhacir ve ensara iyi bir şekilde ittiba edenleri övmüş, onlardan razı olduğunu bildirmiştir.[44] Hz. Peygamber de:

وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَسُبُّوا أصْحَابِى؛ فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ أنَّ أحَداً أنْفَقَ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَباً مَا بَلَغَ مُدَّ أحَدِهِمْ وََ نَصِيفَهُ[. أخرجه مسلم .

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e hatta yarım müdd'e bedel olmaz." [45]

 

7) Müçtehit bilginler açıkça taklidin caiz olduğunu söylemişlerdir. Sözgelimi Muhammed bin el-Hasen, "Alimin daha bilgin olanı taklit etmesi caizdir"; İmam Şafîî de, "Bazı meselelerde Ömer'i, Osman'ı, Zeyd'i taklit ederek söylüyorum" demiştir.

 

8) Allah insanları çeşitli yeteneklerde yaratmış, öğrencinin hocasını, çırağın ustasını taklidini zorunlu kılmıştır. Her insanın müctehid olmasını istemesi, O'nun bu adet ve hikmetine aykırıdır.

 

İçlerinde İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu'l-Kayyim ve Şevkanî'nin de bulunduğu bazı İslam bilginleri ise bid'at olarak niteledikleri taklidin haram olduğunu savunmuşlardır. Bunlar da görüşlerini delillerle desteklemeye, taklidi savunanların delillerini çürütmeye çalışmışlardır:

 

1) Allah Teâlâ'nın mukallitleri zemmetmesi,[46] Kitap ve Sünnetin hakim kılınmasını emretmesi ve ihtilaf çıkınca Kitap ile Sünnet'e başvurulmasını istemesi,[47] hükmün yalnız kendisine ait olduğunu bildirmesi,[48] dinde Allah ve Resulünden başkasına dayanmayı yasaklaması,[49] kendinden başkasının helal ve haram kılacak rab ve veli ittihaz edilmesini yasaklaması,[50] Kitap ve Sünnet'e davet edilen bir kimse, hangi nedenle olursa olsun, onu terk ederse, kendisine büyük bir bela isabet edeceğini bildirmesi,[51] taklidin haramlığına delalet eder.

 

         2)

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَاتَعْلَمُونَ

 

“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun”[52] ayetindeki "zikir" Kur'an ve hadis, onun "ehli" de bunları bilen kimselerdir. Meselesiyle ilgili ayet ve hadisi bilmeyen kimse, elbette bunları bilenlerden soracak ve nakledilen ayet ya da hadise uyacaktır. Selef, hiçbir zaman bunlar yerine bir kimsenin kişisel rey ve görüşünü sormamıştır.

 

3) Başı yaralı kişiye, bu konudaki delili bilmeden fetva veren ve onun ölümüne neden olanlara Hz. Peygamber, "Allah canlarını alsın..." diye çıkışmıştır. Bu, ilimsiz fetva vermenin haram olduğuna delalet eder. Taklit ilim olmadığına göre, onunla fetva vermek de haramdır.

 

4) Hz. Ömer'in kelale meselesinde Hz. Ebu Bekir'i taklit edişi birkaç şekilde açıklanabilir: Hz. Ömer bu konuda ölene kadar kesin bir kanaate varamadığına göre, burada söz konusu olan uyma, Hz. Ebu Bekir'in söylediği "Reyimle hükmediyorum, hata edebilirim" ilkesine ait olacaktır. Yoksa Hz. Ömer, mürted esirlerin reddi; savaşla fethedilen arazinin vakfı, hilafette veliaht tayin edilmesi gibi birçok konuda Hz. Ebu Bekir'e muhalefet etmiştir.

 

5) Hz. Peygamber (as)'ın Muaz'ın hareketini tasvip etmesiyle sünnet meydana gelmiş, sahabe de bu sünnete uymuştur. Kitap ve Sünnet'e uymak taklit değildir.

 

6) Ulü'l-emre itaat, dinin uygulayıcıları olmaları bakımındandır. Yoksa onların kendilerine itaat emredilmemiştir.

 

7) Muhacirun ile ensara uymaktan maksat, dini hayatta onların yolundan yürümektir. Onlardan hiçbiri Kitap ve Sünnet'in naslarını bir kişinin rey ve içtihadı için terk etmemişlerdir. "Ashabım yıldızlar gibidir..." sözü de sağlam yollardan gelmemiştir. Sahih olduğu kabul edilirse, mukallitlerin imamlarından önce ashaba uymaları gerekir. Bundan da önce ashap gibi davranarak Kitap ve Sünnet delillerini öğrenip bunlara tabi olmaları gerekirdi.

 

8) Müçtehit imamların taklidi yasaklayan söz ve davranışlarını herkes bilir. Onların Kitap ve Sünnet'ten delilini bulamadıkları birkaç meselede daha alim kimselerin içtihatlarına tabi olmaları, herkes için vacib olan taklittir ve zaruret halleriyle sınırlıdır.

 

9) Allah'ın insanları çeşitli yeteneklerde yarattığı, öğrenci ve çırağın hocalarını taklit etmelerinin doğal olduğu gerçektir. Ama bununla taklidin bir ilgisi yoktur. Taklit, sözü hüccet olmayan bir kimsenin sözüne delilini sormadan uymaktır. Oysa Allah, kullarının fıtratına körü körüne takliti değil, iddia sahibinden delil ve ispat isteme eğilimini yerleştirmiştir.

 

Konuya daha mutedil yaklaşan bazı İslam bilginleri, genel anlamda vacib ya da haram hükmünü vermek yerine, mesele ve mükellefin durumuna göre bazı şartlarla hüküm vermeyi yeğlemişlerdir. İbn Abdilba, el-Hatibu'l-Bagdadî, Ebu Same, Şatıbî ve Şah Veliyullah Dehlevî gibi bilginlerin içinde bulunduğu bu grup, mükellefleri ehliyet bakımından müçtehide, müttebiler ve avam şeklinde üç bölüme ayırır. Müçtehitlerin zaruret hali dışında birbirlerini taklit etmeleri caiz değildir. Müçtehitlerin delillerini inceleyip bunlara göre tercih ettikleri hükümlere uyan kimseler olarak tanımlanan müttebilerin de, delile bakmaları mümkün oldukça, delile bakmadan bir kimseyi taklit etmeleri caiz değildir.

 

Fiili olarak delili bulmak ve anlamak imkanına sahip olmayan avam (halk), bilginleri belli şartlarda taklit edebilir.

 

Bu Şartlar Şunlardır

 

1) Müçtehit ve bilgini bizzat itaat ve taklite ehil olduğu için değil, tebliğ ederek buna vasıta oldukları için taklit etmeleri. Çünkü bizzat itaat, Allah ve Resulüne aittir.

 

2) Taklitlerinin basit ve zanni de olsa bir tercihe dayanması, bazı karine ve emarelerle taklit ettiği kimsenin en bilgin ve layık kişi olduğuna inanmaları.

 

3) Taassuptan uzak bulunmaları. Taklit ettikleri bilginin yanılabileceğini kabul edip onun görüşüne uymayan sahih bir nas ile karşılaşınca, nassı değil, imamının görüşünü terk edecek bir durumda olmaları.

 

4) Taklit ettikleri hususun beş vakit namaz, oruç, hac ve zekatın farz, zina ve içkinin haram olduğu gibi kesin olarak bilinmesi gereken "zarurat-ı diniye"  den olmaması.

 

g)Günümüzde Yaşayan Mezhepler ve İmamları

 

Hanefi Mezhebi

İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır. Zûta, Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra Müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür

 

Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce Müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir.[53]

 

İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657), Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahabeler de bulunuyordu.[54]

 

Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş, “Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir” demiştir.[55]

 

Mısır'a yerleşen sahabelerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahabelerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.

 

Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak içtihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Âmiru'ş-Şa'bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).

 

İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Irak ekolüne etkisi ibn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.

 

Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müçtehitlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hac dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hac ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık."[56]

 

Affân hakkında, İbnü'l Medinî; "Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır, sikâdır." demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.

 

Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şiir ve edebiyat öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstatlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.

 

Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor.

a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri.

b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ).

 

Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve içtihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve içtihatlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve içtihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizzat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir.[57]

 

Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: "İçnizde otuz altı tane yetişkin var, onlardan yirmi sekizi kadılık, altısı müftilik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktır.[58] Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"

 

Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr", "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve üslûbu olarak bakılabilir.

 

Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfi adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerh edilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.

 

Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları daha çok akait ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l- İmam Ebu Hanife.[59]

 

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müçtehitleridir. Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî mezhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır.

 

Es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidaye adlı eseri. Bunun başlıca şerhleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö. 8/14. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerh edilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir.

 

Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin (ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî'nin (ö.1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir.

 

Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö.1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.

 

Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzat Ebû Hanife içtihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullahın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam Ashâb-ı Kiramdan dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi içtihad ederim."[60] Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlardı.

 

Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber (as)'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her anane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur.

 

Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın"[61] hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:

 

a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terk edilerek söz konusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır.

 

b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terk edilerek Kitapla amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.

 

c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır.

 

d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir.

 

e) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat yönü düşünülerek bir fazlalık kabul edilmez.

 

f) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.

 

g) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkit ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir.[62]

 

Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber (as)'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhâr-î ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir.[63]

 

Ebû Hanife'nin az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahabelerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır.

 

Tarafsız âlimlerin incelemesine göre, Ebû Hanife'nin içtihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve içtihatlarında bizzat üstatlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir.[64]

 

Ebû Hanife içtihatlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müçtehit imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir.[65]

 

Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müçtehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır."[66] İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu "Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır" sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir.[67] İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir."[68]

 

Ancak hiçbir İslâm hukukçusu istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar.[69]

 

el-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder.

a) İçtihad ve reyimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde reyimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.

b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terk etmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas" adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı müstahsen" denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir."[70]

 

Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.

 

Bazen şer'i bir delille çatışan kıyas terk edilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamberden rivâyet edilen bir hadis[71] sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir.[72]

 

İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazen zarûret yüzünden kıyas terk edilerek istihsan yapılır.

 

Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mubah kılar" kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a, ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır.[73]

 

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler 5. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler.

 

Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde Hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Hanefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir.[74]

 

Maliki Mezhebi

 

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye nisbet edilen fıkhî ekolün adı. Büyük fıkıh ekollerinden biri olan Malikî mezhebinin imamı İmam Malik, Hicrî 93 yılında Medine'de doğmuştur. İmam Malik, ilimle uğraşan bir aileye mensup olduğu için tahsil hayatına küçük yaşta başlamış ve Medine'nin seçkin âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri alarak kısa zamanda ilmî olgunluğa erişmiş, yeterliliğine kanaat getirince de Mescid-i Nebî'de ders okutmaya başlamıştı.

 

İmam Malik'in fıkıhta hocası Rabi'atu'r-Rey'dir. Bununla birlikte, onun fıkıhta derinleşmesinde ve hadis ilminde söz sahibi bir seviyeye yükselmesinde Medine'nin seçkin âlimlerinden Abdurrahman ibn Hürmüz, Şihab ez-Zuhrî, Ebu Zinad, Yahya b. Sa'id el-Ensârî ve Hz. Ömer'in azatlısı Nafi'in büyük katkıları olmuştur. O Nafi'den Hz. Ömer (r.a) ve oğlu Abdullah'ın fıkhını ve fetvalarını iyice öğrenmişti.

 

O, hayatı boyunca Medine'den başka bir yere gitmemiştir. İlimde ihtiyacı olduğu her şeyin, sahih bir şekilde Medine'de bulunduğuna inanıyor, manevî havasını teneffüs ettiği Peygamber şehrinden uzaklaşmak istemiyordu. Tahsilini Medine'de yapması ve hayatı boyunca oradan ayrılmamış olmasının, onun fıkhının oluşmasındaki tesirleri büyük olmuştur.

 

İmam Malik'in zamanı, âlimlerin odaklaştığı bir kısım şehirlerde, daha önce Ashabın ve Tabiinin buralara taşıdığı ilimler çerçevesinde, ekolleşmelerin başladığı bir dönemdir. Basra fıkıh ile birlikte, akaidle alâkalı meselelerin tartışıldığı, kelâmı görüşlerden doğan fırkalaşmaların görüldüğü, vaizlerin ve az da olsa fakihlerin bulunduğu bir şehirdi. Burada kendi şartlarına has bir fıkıh ekolü oluşmakta idi.

 

Kûfe ise, İbn Mes'ud'un rivayetlerine dayanan Irak fıkhının merkezini oluşturuyordu. Bu fıkıh ekolünün, İmamı Malik'in de kendisiyle görüşüp bilgi alış verişinde bulunduğu Ebu Hanife'dir. Burada fıkıh, sadece vuku bulmuş olaylara verilen fetvalar üzerine bina edilmiyordu. Meydana gelmiş hadiseler yanında, vuku bulması muhtemel meseleler çerçevesinde bir takdirî ve farazî fıkıh oluşmuştu.

 

Irak fıkhının en belirgin özelliği ise, reye çokça başvurulmasıdır. Kıyas ve istihsan, orada en çok kullanılan temel fıkhi öğelerdendir. Şam bölgesinde ise sahabe kavilleri ve Tabi'in fetvalarına dayanan fıkıh hakim olup, reye pek başvurulmazdı. Şam ekolünün temsilcisi ise Evzâi'dir.

 

İmam Malik'in imamı olduğu Medine ise, hadisin beşiği, Sünnetin amelî rivayetinin yapıldığı ve herkesin Sünnete sıkıca yapıştığı bir yerdi. Ayrıca, Hz. Ömer (r.a), Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Aişe ve İbn Ömer'in fıkhî görüşleri ve onları takip edenler, Medine'de bulunmaktaydı. Medine'nin Yedi Fukahası diye şöhret bulan Tabi'inden, Sa'id b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Harise b. Zübeyr, Ebu Bekir b. Ubeyd, Süleyman b. Yesar ve Ubeydullah b. Abdullah Ashabın fıkhını nakleden Medine'nin seçkin âlimleriydi. İmam Malik bu âlimlerin fıkıh usullerini kavramış, fıkhî görüşlerini iyice özümlemişti. Medine; hadis, sünnet ve reyin hepsinin bir arada bulunduğu, her taraftan ilim arayanların doluştuğu ve yüksek bir ilmî hareketliliğin yaşandığı bir yerdi.

 

İmam Malik'in kendine has fıkhî ekolün oluşmasına tesir eden unsurlar şöyle sıralanabilir:

a) İbn Hürmüz'den edindiği çeşitli fırkalar ve düşüncelerine dair aktüel bilgiler ve farklı fıkhî ve fıkıh dışındaki mezhepler ve bunların ayrılık sebepleri hakkındaki derin bilgi.

b) Ashabın, özellikle Hz. Ömer'in oğlu Abdullah ve Hz. Aişe (ra)'nın fetvaları ve Tabii'nin büyüklerinden İbn Müseyyeb ve diğerlerinin, rivayet yoluyla öğrendiği fetvaları.

c) İlk hocası Rabi'atu'r-Rey diye şöhret bulan Rabia b. Ebu Abdurrahman'dan aldığı rey fıkhı. Ancak Rabianın reyi Iraklıların reyinden farklı olup, muhtelif naslar esas alınarak halkın problemlerinin çözülmesi demek olan mesalih-i mürsele esasına dayanmaktaydı.

d) Çok mevsuk gördüğü ravilerden aldığı hadisler. O, hadis ilminin dinin kendisi olduğunu kabul eder ve hadis talep edenlere, hadisleri kimlerden aldıklarına dikkat etmelerini tembihlerdi.

 

Malikî fıkhı: İmam Malik'in Mescid-i Nebi'de ders vermeye başlamasından sonra, derslerine devam eden öğrencilerinin onun fıkıh usulüne göre şekillenmesiyle yavaş yavaş oluşma aşamasına girdi.

 

İmam Malik, kendi usulüne dair bir eser yazmadığı gibi, bu konuda açık bir şeyde söylemiş değildir. Zaten, diğer imamlarda olduğu gibi o da herhangi bir ekol oluşturma endişesiyle hareket etmiş değildi. Öğrendiği ilimleri, çevresinde toplanan öğrencilerine aktarırken ve problemlerin çözümü için fetva soranlara fetva verirken, dinin kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğu yerine getirme endişesinden başka bir duygu ile hareket etmiş değildir. Onun talebeleri memleketlerine döndüklerinde, halkın meselelerini İmam Malik'in fetvalarına göre çözüyorlardı.

 

Onun fetvalarının yetersiz olduğu konularda ortaya çıkan yeni meseleleri onun usulüne uygun olarak, hallediyorlardı. İşte onun talebeleri, mezheplerinde ihtiyaç duydukları usulü, Malik'in ana hatlarıyla işaret ettiği doğrultularda ortaya koymuşlardır. İmamın Muvatta'da takip ettiği yöntem, onun fıkıhtaki usulünün temel prensiplerini açıklar niteliktedir. O fıkhî bir mesele ile alâkalı olarak önce hadisi alır, peşinden Medinelilerin o konudaki uygulamalarına değinir, arkasından da Tabi'in ve diğer ulemanın görüşlerini zikreder.

 

Anlaşılacağı gibi, diğer fakihlerden ayrı olarak, onun fıkıh anlayışında Medinelilerin amelinin özel bir yeri vardır. Ona göre Medinelilerin amelî, sünnetin amelî olarak rivayet edilmesidir. Zira onlar, hayatlarını, aralarında yaşamış olan Hz. Peygamber (as)'ın gösterdiği doğrultuda şekillendirmişlerdir.

 

İmam Malik'in fıkıh usulü ve hukuk ekolünde reye az başvurulmuş olmasına rağmen, diğer mezheplerde rey için delil durumunda olan Kıyas, İstihsan, Mesalih-i mürsele vb. Fer'i deliller çokça kullanılmıştır.

 

Malikî Mezhebinin Dayandığı Deliller

 

1) Kitap: Bütün mezheplerde olduğu gibi, uyulması icab eden ana kaynak, dinin her şeyini içine alan Kur'an-ı Kerim'dir. Sünnet ise, Kitabın tefsiri mahiyetinde olup, onu açıklamaktadır. Bundan dolayıdır ki İmam Malik Kur'an tefsirinin sünnetle olduğunu kabul eder, İsrailiyyat türü haberlerin ona sokulmasına şiddetle karşı çıkardı.

 

O, Cumhur'un icma ettiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in lâfız ve manadan ibaret olduğu inancındadır. İmam Malik, her şeyde olduğu gibi, bu konuda da hiç bir zaman tartışmaya girmemiştir.[75]

 

2) Sünnet: İmam Malik, fıkıhta imam olduğu gibi hadiste de imamdır. Onun hadisi fıkha nasıl hâkim kıldığı Muvatta da açıkça görülmektedir.

 

Bütün imamlar, meseleleri çözümlerken hadisi ikinci sırada delil almakla beraber, ondan hüküm çıkarmada kullandıkları usuller birbirinden farklı olmuştur.

 

İmam Malik, Ebu Hanife gibi Kur'an'ın zahirini Sünnetten önde tutar. Ancak Sünnet, ayrıca başka delillerle takviye edilirse o zaman Kur'an'ın bu umumunu tahsis, mutlakını da takyid eder. Bir kadını halası veya teyzesi ile birlikte nikahlamanın yasak oluşu böyledir. Kur'an'da nikahı yasak olanlar arasında zikredilmediği halde, Sünnette bunun yasaklığı üzerinde icma' vardır. Dolayısıyla İcma, Sünneti desteklediği için, ayetin umumunu tahsis etmektedir.

 

Malik'e göre Sünnet; icma', Medinelilerin amelî veya kıyasla desteklenmediği takdirde, zahiri üzere olduğu gibi kalır.

 

Meselâ: "Sizden birinizin kabını köpek yalarsa, onu, birinde toprakla olmak üzere, yedi defa yıkasın" hadisi: Av için yetiştirdiğiniz köpeklerin avladıkları yenir" ayetine aykırı olduğu için, köpeklerin necis olmadığına hükmetmiş ve haberi vahidi terk etmiştir. Mütevatir sünnet ise mutlak hüküm ifade etmektedir.

 

Ayrıca, ravileri mevsuk ve güvenilir mürsel hadisleri de delil olarak kullanmış, onlara göre fetvalar vermiştir. Tek şahid ve yemin ile birlikte hüküm verme hadisini Muvatta'da mürsel olarak vermekte ve onu delil olarak almaktadır.[76] Onun Muvatta'ında üç yüze yakın mürsel hadis bulunmaktadır. Böylece o çağının seçkin fakihlerinden Hasan el-Basrî, Süfyan b. Uyeyne ve Ebu Hanife'nin yürüdüğü yoldan yürümektedir. İmam Malik'in hadis fıkhını takip ettiği ve reyi kullanmadığı iddiaları doğru değildir. Hatta ibn Kuteybe onu, rey fakihi olarak kabul etmektedir.[77] O, bazen rey ve kıyasla hüküm vererek, haber-i vâhid'i terk ederdi. Ancak onun haber-i vâhidi veya reyi tercih ederken belirli sağlam temel kıstaslardan hareket etmekte olduğu görülmektedir.[78]

 

3) Sahabe kavilleri: İmam Malik, hadisin yanında sahabe sözlerine ve fetvalarına da çok önem vermekteydi. O, bunları sünnetin bir parçası sayar. Onun görüşüne göre sünnet, Ashabın kabul ettikleri şeylerdir. Bundan dolayıdır ki o, Abdullah ibn Ömer'in fetvalarını öğrenebilmek için Nafi'in peşini hiç bir zaman bırakmamıştır.

 

Muvatta'daki sahabe görüş ve fetvalarının çokluğu, onun delil olarak buna verdiği önemi gösterir. Sahabe fetvalarını Sünnetten sayması ve onlarla sürekli ihticac etmesi, onun sünnet imamı sayılmasına sebep olmuştur. Ashabın görüşlerini delil kabul etme ve onların yolundan ayrılmama hususunda diğer mezhep imamları da aynı titizliği göstermiş olmakla beraber, Malik onlara, fıkhında diğerlerinden daha çok istinat etmiştir.

 

Sahabe fetvasını alırken de bir usule göre hareket etmekteydi; Sahabe fetvası sünnet hükmünde olmakla birlikte, eğer içtihada dayanıyor ve o konudaki merfu bir hadisle çelişiyorsa, merfu hadis tercih edilmektedir.

 

İmam Malik, Ebu Hanife ve Şafiî’nin aksine tabiinden itimat ettiklerinin görüş ve fetvalarına çok önem verirdi. Bunun sebebi, onların fıkıhtaki mevkilerini, meseleler hakkında görüş bildirirken ve fetva verirken Kur'an ve sünnete uygun hareket ettiklerini bilmesidir. Ömer b. Abdülaziz, Said b. Müseyyeb, Zuhrî ve Nafi'ye çok değer verirdi.

 

4) İcma: Malikî mezhebi, diğerlerine nazaran icma'ı daha çok kullanmıştır. Ancak onun icma olarak kabul ettiği, sadece Medine ulemasının icma'ıdır. Muvatta'da icma konusunda kullandığı ifadelerden bu anlaşılmaktadır. İmam Malik, Medine dışındakilerin fıkıh konusunda Medinelilere tabi olduğu görüşündedir. Zaten İmam Şafiî'de; "Medineliler aralarında ihtilâfa düşmedikçe diğer memleketler halkı Medine ehline muhalif olmaz" sözü ile bunu desteklemektedir.

 

5) Medinelilerin amelî: İmam Malik'in fıkhında Medinelilerin amelinin özel bir yeri vardır. Zira o, Medinelilerin yaşayış tarzını Sünnetin, bir tür pratik rivayeti kabul eder. Aslında o, bu konuda hocası Rabî'a'yı takip etmektedir. Malik'in de kullandığı;

 

"Bin kişinin bin kişiden rivayeti, bir kişinin bir kişiden olan rivayetine, uyulmak bakımından daha hayırlıdır" sözü, Rabî'a'ya aittir.[79] Bundan dolayı İmam Malik, Medinelilerin amelini fetvalarına dayanarak yapar, haber-i vahid, Medinelilerin ameliyle çelişirse, Medinelilerin amelini tercih ederdi.

 

Medine Ehlinin Amelî Üç Kısımda Değerlendirilir

 

a) Bir konuda icma etmeleri ve o konuda başkalarının onlara muhalefet etmemiş olması.

b) Medinelilerin icma ettikleri bir meselede, başkalarının onlara muhalefet etmesi.

c) Bir meselede bizzat Medinelilerin ihtilâfa düşmesi.

 

Birinci çeşide giren meselelerde bütün mezhepler aynı görüştedirler. Malikîler ikinci ve üçüncü türe giren konularda diğerlerinden ayrılmaktadırlar.

 

6) Kıyas: Bütün fakihlerin istisnalar hariç, ortaklaşa kullandıkları, fıkhın temel dayanaklarından biri kıyastır. Ashab’ı Kiram kıyası; fıkhın kaynaklarından kabul etmişlerdir.

 

İmam Malik, Kur'an'da bildirilen ve hadislerde ortaya konmuş olan hükümlere kıyas yapardı. Bu, Muvatta'da açık bir şekilde müşahede edilebilir. O, her babın başında o konuda hüküm bildirdiğini kabul ettiği hadisleri verir, peşinden de fer'î meseleleri sıralayarak; kıyas yoluyla benzer olayları birbirine ilhak eder. İmam Malik, Medine ehlinin icma-ını Sünnetten saydığı için, bunu da kıyasında temel almıştır. Sahabe fetvaları kendi usulü çerçevesinde hüküm niteliği taşıyorsa, bunlara da kıyas yapardı. Onun kıyas kaynakları şöylece sıralanabilir: Kitap, Sünnet, Medine ehlinin icma-ı ve sahabe fetvaları.

 

Malikîler, Mesalih-i mürsele-yi müstakil bir dayanak almış olmaları yanında, kıyasta da her zaman maslahatı gözetmişlerdir.

 

7) İstihsan: İstihsan, İslâm hukukunun aslî delillerinden biri olmayıp, fıkıh usulünde fer'î bir delil olarak kullanılır. Meseleleri, ortaya çıkan zaruretleri, toplumun menfaatına bertaraf etmede fakihin genel prensipleri terk edip, özel bir delile dayanarak hüküm vermesi İstihsan olarak adlandırılır. İmam Malik'in Muvatta'da rivayet ettiğini bir hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Zarar verme ve zararla karşılıkta bulunma yoktur."[80]

 

İmam Malik, İmam Şafiî'nin itirazlarına rağmen.[81] İstihsanı zarurî görmektedir. O, istihsanı alırken şerîatın özünden hareket etmektedir. İnsanları zararlı olan şeylerden korumak ve onların maslahatına uygun olanı almak, dinin temelinde yatan bir gerçektir. Bir şeyde zararlardan arınmış olarak kesin iyilik varsa, bunun uygulanması mutlak anlamda arzulanan bir şeydir. Aksi bir durum söz konusu ise, derhal giderilmesi gerekir.

 

8) İstishab: Sabit olan bir hükmün, değiştiğine delil bulununcaya kadar, olumlu veya olumsuz haliyle devam etmesini kabul etmektir. İmam Malik, İstishab'ı bir delil olarak almıştır. Zira o, zann-ı galib'e göre mevcut olan durumun, onu değiştiren bir şey olmadıkça bulunduğu şekliyle bâki kalmasının esas olduğunu kabul etmektedir. Eğer böyle olmazsa, hakların kaybolması kaçınılmazdır. Kayıp bir kimsenin durumu hakkında bir bilgi yoksa, bu delile göre o, yaşıyor kabul edilir. Hâkim öldüğüne karar verinceye kadar bu böyle devam eder. Ortadan kaybolup ölümüne hükmedilinceye kadar, onun hakkındaki muameleler hayatta imiş gibi yürütülür.

 

İstishab, ispat edici bir delil olmayıp koruyucu bir delildir. Yani başkasının aleyhinde olan bir şeyi ispat etmez. Mevcut olan hakları korur. İstishab delili diğer fukaha tarafından da kullanılmıştır.

 

9) Mesâlih-i Mürsele: İnsanların iyiliği için fayda bulunanı almak zararlı veya zararı faydasından çok olanı terk etmektir. Bu prensip İmâm Malik'in en çok kullandığı prensiplerden biridir.

 

Malikîlerin müstakil bir delil olarak aldıkları Mesâlih-i Mürsele'ye keyfi olduğu ileri sürülerek birtakım itirazlar yapılmıştır. Ancak, bunu ilk ortaya koyan İmam Malik olmamıştır. O, Ashapta bu konuda görmüş olduğu örneklere istinat etmiş olup diğer üç mezhepte de Mesalih-i Mürsele delil olarak kullanılmıştır. İmam Malik'in en çok kullandığı delillerden biri, Mesalih-i Mürseledir. O, Hakkında müspet veya menfi bir nas bulunmayan hususlarda maslahata uygun olanı almayı şeriat'ın rükünlerinden biri saymıştır. Din, her şeyiyle insanların yararına olanı ihtiva ettiğine göre, maslahatın dışına çıkan hiç bir şeyin şeriat'le ilgisi söz konusu olamaz.[82]

 

İmam Malik, Maslahatı delil olarak alırken şu noktalara dikkat etmiştir:

 

Maslahat olarak gözettiği şey ile şeriatın maksatları arasında bir uygunluk olmalı ve dinin ortaya koyduğu prensiplerden birisiyle asla çelişmemelidir. Çözüm makul olup, akıl sahiplerince yanlış bulunmamalı.

 

10) Sedd-i Zerîa: Sebebi yok etmek, vasıtayı ortadan kaldırmak anlamında bir terkiptir. Harama sebep olan şey haramdır; helâle vesile olan şey de helâldir. Sedd-i Zeriâ'da esas, fiilin doğuracağı neticenin gözetilmesidir. Eğer fiilden bir fayda elde edilecekse, o sağlanan fayda nispetinde mubahtır. Fakat fiil, bir zarar ve kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olacaksa, kötülüğün ölçüsünce haram olur.

 

Yani ameller, sonuçları göz önüne alınarak ya serbest bırakılır ya da yasaklanır. Bu prensibin temelleri Kur'an-ı Kerim'de açıkça müşahede edilmektedir. Bir Müslüman, kâfirlerin tapındıkları şeylere küfretse, bunun neticesinde sevap bile umabilir. Ancak bu, müşriklerin de kızarak Allah Teâlâ'ya küfretmelerine sebep olabileceği için yasaklanmıştır:

 

وَلَاتَسُبُّوا الَّذينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّوااللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ اُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ اِلى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

“Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.”[83]

 

İşte bu, Sedd-i Zerîa'dır. Bunun Sünnette de örnekleri bulunmaktadır. Faize götürmeye sebep olacağından alacaklıların borçludan hediye alması yasaklanmıştır. Yine Ashabın ilk fakihleri, ölüm döşeğindeki kimsenin boşadığı kadını mirasa dahil ettiler. Bunun sebebi, hastanın karısını mirastan mahrum bırakmak için bu yola başvurmuş olabileceğidir. Boşama böyle bir haksızlığa vesile yapılmasın diye böyle hareket etmişlerdir.

 

11) Örf ve Âdet: Bir toplumda yerleşmiş olan hareket ve yaşam tarzı örf olarak adlandırılır. Toplumun ve fertlerin aynı şekilde tekrarlanan amellerine de âdet denilmektedir. Örf ve âdet ayrı kavramlar olmakla birlikte genellikle aynı anlamda, müteradif olarak kullanılırlar.

 

Hanefilerde olduğu gibi, Malikîlerde de örfün usulde saygın bir yeri vardır. Malikî mezhebinin eksenini oluşturan kaide, maslahatlardır. Örfe göre amel etmek, maslahatın türlerinden birisi olduğu için İmam Malik bunu ihmal etmemiştir.Malikîler örfe muhalif kıyası terk ederler. Onlara göre örf, ammı tahsis, mutlak’ı takyid eder.

 

Örf ve âdetin delil olarak alınması fakihler arasında tartışmalı bir konudur. Bir nass'ın herhangi bir şekilde işaret ettiği örf, bütün fakihler tarafından mesnet kabul edilmiştir. Aynı şekilde nass'ın yasaklayıp haram kıldığı örf de, icma'en muteber değildir. Onu, naslar doğrultusunda değiştirmek icap eder. Bir de nass'da bildirilmeyen ve dolaylı da olsa işaret edilmeyen örf vardır ki, Hanefîlerle Malikler bunu fıkıhta müstakil bir asıl kabul ederler. Şafiîler ise bunu tartışmışlardır.

 

Örfler değiştikçe kelimeler ve kavramlara yüklenen anlamlarda değişir. Bu sebepten, değişik bölge veya zamanlarda yaşayan toplumlarda, aynı kelimelerin ifade ettikleri anlamlar birbirinden farklılıklar gösterebilmektedir. Dolayısıyla bu kelime ve kavramların manalarını anlayıp ona göre hüküm verilebilmesinde örfün önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hükümler, örflerin değişmesiyle değişen anlamlara ve kelimelerin değişik sanat dallarında değişik istilahî kullanımlarına göre verildiğinde, gerçekler üzerine bina edilmiş sayılırlar.

 

İmam Malik, toplumun iyiliği ve selâmetini muhafaza etmek için şeriat'a ters bir tarafı bulunmayan geleneklere karşı çıkmamayı bir görev saymıştır. İnsanlardan bu gelenekleri gereksiz yere değiştirmelerini istemek, o toplumda birliği bozar, örf ve âdetlere göre yorumlanan kavramlar birbirine karışır, akitlerin yürütülmesi imkânsız hale gelir. Ancak örf ve âdet İslâm'ın ruhuyla çelişiyorsa; dinin insanlara değil, onların dine uymaları asıl olduğu için, örf, mutlak anlamda toplum hayatından silinip atılır.

 

Maliki Mezhebinin Gelişmesi: İmam Malik'in derslerinde ve fetva vermede takip ettiği yol, Maliki Mezhebinin ihtiyaçlar üzerine bina edilmesini sağlamıştı. O, meseleleri tartışmaz, öğrencileriyle de kesinlikle münakaşa etmezdi. Dinin hiç bir konusunda tartışmaya girmemek onun değişmez temel vasfı olmuştur.

 

İmam Malik, olayları tartışma kapısını açmamakla, onlar üzerinde değişik yorum ve içtihatların doğmasını engellemiş ve bu ekolün furu'unun Hanefî mezhebine nazaran çok yavaş gelişmesine sebep olmuştu. Onun sağlığında hiç bir talebesi ona muhalefet etmemiştir. Genellikle Kuzey Afrika ve Endülüslü olan öğrencileri, ondan öğrendikleri ilimle ülkelerine döner ve öğrendiklerini tartışmadan diğer insanlara öğretir ve fetva verirlerdi. Ancak Malikî fıkhının usulü ve dayandıkları delillerin çeşitliliği, İmam Malik'ten sonra bu ekolün furu’unun hızlı bir şekilde gelişmesini sağlamıştır.

 

Muvatta, bizzat İmam Malik tarafından yazılmış olmakla birlikte, ondaki fıkhî meseleler çok değildir. Onun fıkhı, derslerine devam eden çok sayıda öğrencisinin aldıkları notların kitaplaşmasıyla tedvin edilmiştir. Talebelerinin yazdığı bu notlardan Malikî mezhebinin temel kaynak kitapları olan Müdevvene, Utbiye, Vadiha ve Mevvaziye ortaya çıkmıştır.

 

Malikî fıkhının, daha sonraki asırlarda ortaya çıkan ve Malikîlerce gördükleri itibardan dolayı sık sık yeni baskıları yapılan iki kitap daha vardır ki, bunlardan biri el-Müdevvene'yi özetleyip el kitabı haline getiren, Abdullah b. Ebi Zeyd el-Kayravani'nin (öl. 386?) er-Risale'si, diğeri de, Halil b. İshak (öl. 767)'nin el-Muhtasar'ıdır.

 

Ancak el-Müdevvene, Malikî fıkhının en muteber temel kaynağı kabul edilmektedir. Zira doğru ve mevsûk olarak rivayet edilmiştir. El-Müdevvene'de, Malikten rivayet olunan fetva ve kaviller, takipçilerinin onun usûlüne göre yaptıkları içtihatlar, diğer bazı talebelerinin görüşleri ve fıkha dair hadisler ve Ashap dahil sonraki âlimlerin görüşleri bir araya getirilmiştir.

 

Malikî Mezhebinin Mısır'a oradan da Kuzey Afrika yoluyla, Endülüs'e kadar uzanmasını ve buralara yerleşip hakim mezhep konumuna gelmesini sağlayan, mezhebin şöhret bulmuş ve bizzat İmam Malik tarafından yetiştirilmiş ilk seçkin âlimlerinin bir grubu Mısır'dan ve bir grubu da Kuzey Afrika ve Endülüs'tendir.

 

İmam Malik'in Mısırlı Yedi Öğrencisi

 

1) Ebû Abdillâh, Abdurrahman b. el-Kâsım (Ö.191/807). İmam Malik'ten yirmi yıl süreyle fıkıh tahsil etmiş ve mutlak müçtehitlik derecesine ulaşmıştır. Mısır fakihi Leys b. Sa'd'den de fıkıh ilmi almıştır. el-Müdevvene'yi gözden geçirip tashih eden odur. Malikîlerin en değerli fıkıh eserlerinden olan el-Müdevvene, Sahnûn (Ö. 240/854) tarafından fıkıh ile ilgili yazılan eserlerin tertip ve tasnif metoduna göre düzenlenmiştir.

 

2) Ebû Muhammed, Abdullah b. Vehb b. Müslim (Ö.197/812). İmam Malik'in yanında yirmi yıl kaldı. Malikî fıkhını Mısır'da yaydı. Bu mezhebin tedvininde büyük etkisi oldu. İmam Malik O'na; "Mısır fakihine; Ebû Muhammed el-Müfti'ye!" diye hitap ederek mektup yazardı. Leys b. Sa'd'dan fıkıh öğrendi. Güvenilir (sika) bir muhaddis idi. "Divanü'l-ilm" diye adlandırılırdı.

 

3) Eşheb b. Abdilaziz el-Kaysî (Ö. 204/819). İmam Malik ve Leys b. Sa'd'dan fıkıh öğrendi. Abdurrahman b. el-Kasım'dan sonra Mısır'da fıkıh riyaseti ona geçmiştir. Malikî fıkhını rivayet ettiği Müdevvenetü Eşheb" adı verilen bir kitabı vardır. Bu, Sahnûn'un kitabından ayrıdır. İmam Şafiînin; "Mısır, Eşheb gibisini yetiştirmemiştir" dediği nakledilir.

 

4) Ebû Muhammed, Abdullah b. Abdilhakem (Ö. 214/829). Eşheb'ten sonra Malikîlerin riyaseti ona geçmiştir.

 

5) Asbağ b. Ferec (Ö. 225/840). İbn Kasım, İbn Vehb ve Eşhebten fıkıh öğrendi, Malik'in mezhep ve görüşlerini en iyi bilenlerdendi.

 

6) Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem (Ö. 268/881). Fıkıh ilmini babasından, çağdaşı Malikî fakihlerinden ve İmam Şafiî'den aldı. Mısır'da fıkıh konularında başvurulan sembol kişi haline geldi. Hatta Mağrib ve Endülüs'ten öğrencilerin ilim almak için koştukları bir kişi idi.

 

7) Muhammed b. İbrahim el-İskenderî b. Ziyad (Ö. 269/882). İbn Mevâz olarak bilinir "el-Mevvâziye" diye ünlü bir kitabı vardır. Malikî fıkhına ait en değerli, meseleleri en sağlam ve en basit biçimde kapsayan geniş bir kitaptır.

 

İmam Malik'in Mağribli Ünlü Yedi Öğrencisi

 

1) Ebû Hasan Ali b. Ziyad et-Tunûsî (Ö.183/799). Fıkhı İmam Malik ve Leys b. Sa'd'dan aldı. Afrika'nın fakîhi idi.

2) Ebu Abdillah Ziyad b. Abdurrahman el-Kurtubî (Ö. 193/809). "Şabtun" lakabıyla bilinir. Muvatta'ı, Malik'ten dinlemiş ve onu Endülüs'e ilk sokan kişi olmuştur.

3) İsa b. Dinar el-Kurtubî el-Endelûsî (Ö. 212/827). Endülüs fakihlerindendir.

4) Esed b. el-Fürât b. Sinan et-Tunûsî (Ö. 213/828). Nisaburlu olan bu zat, İmam Malik'ten Muvattaa okudu. Daha sonra Malikî mezhebinden olduğu halde Irak'a gittikten sonra Hanefî mezhebine girmiştir. Hanefî fıkhını Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'den almıştır.

5) Sahnûn b. Abdisselâm b. Saîd (Ö. 240/854). Önce Tunus'un Kayravan şehrinde tahsiline başladı. Daha sonra Medine ve Mısır'a giderek ilmini ilerletti. Afrika'nın kuzeyi ile Endülüs'te Malikî mezhebinin yayılmasında büyük hizmetleri olmuştur. Keskin buluşları olması sebebiyle kendisine "Sahnûn" lakabı verilmiştir. Malikî fıkhının temel kitaplarından olan "el-Müdevvene"nin hazırlanmasında bu zatın büyük emeği geçmiştir.

6) Yahya b. Yahya b. Kesir el-Leysî (ö. 234/848). Kurtuba'lı olup, Malikî mezhebini Endülüs'te okutmuş ve tanıtmıştır.

7) Abdülmelik b. Habib b. Süleyman es-Selemî (Ö. 238/852). Yahyâ b. Yahyâ'dan sonra Malikî fıkhının riaseti ona geçmiştir.

 

Malikî Mezhebinin Yayıldığı Yerler

 

Malikî Mezhebi, başlangıçta Hicaz'da yaygındı. Ancak sonraları çeşitli sebeplerden dolayı bu bölgedeki müntesipleri azalmıştır.

 

İmam Malik'in görüşleri, henüz hayatta iken, yukarıda kendilerinden bahsedilen öğrencileri tarafından Mısır'a taşınmıştı. Mısırlı öğrencilerin memleketlerine döndüklerinde, Malikî fıkhına göre yetiştirdikleri öğrencileri vasıtasıyla mezhep, Mısır'da yayılarak yerleşmeye başladı. Ancak daha sonra, Şafiî mezhebi buradaki üstünlüğü ele geçirmişti. Bundan sonra, Mısır'da her iki mezheple de amel edilmeye devam edilmiş, yargı işlerinde Hanefî Mezhebi de müracaat edilen bir merci olarak varlığını göstermişti. Ancak daha sonra Fatımîler Mısır'a hâkim oldukları zaman, kaza ve fetva işlerinde Şia ön plana çıkmıştı. Fatımîler, Câmi'u'l-Ezher'i kurarak burayı, Şia Mezhebinin ilmî merkezi haline getirmişler ve Ehl-i Sünnet mezhepleri silinmeye çalışılmıştır.

 

Selahaddin Eyyubî tarafından Fatımî hâkimiyetine son verilince, Ehl-i Sünnet ihya edilmiş, Şafiî mezhebi tekrar birinci seviyeye çıkmıştı. Bununla birlikte, Malikî fıkhının okutulduğu medreseler sayesinde Malikîlik de güç kazanmıştır. Memlûklular devrinde kaza işlerinde dört mezhep esas alınmıştır. Mısır baş kadısı Şafiîlerden, ikinci kadı da Malikîlerden atanırdı. 1920'lerde Mısır'da şahıslar hukuku Malikî mezhebi esas alınarak yeniden gözden geçirilmiştir.

 

Bu mezhebin hakim olduğu diğer bir bölge de Mağrib ülkesidir. İmam Malik'in öğrencileri tarafından buraya getirilen Malikî fıkhı, âlimlere danışmadan karar almayan, ciddi ve fukuhaya saygılı yöneticilerin uygulamalarıyla halk arasında yaygınlık kazanmıştır.

 

Malikî Mezhebi, Endülüs'te de en çok müntesibi bulunan mezhebidir. Endülüs'te önceleri Evzâi mezhebi üstündü. Fakat, Hicrî 200'lerden sonra Malikî mezhebi, bu bölgeye hâkim olmaya başladı. Malikîliği Endülüs'e ilk getiren kimse, İmam Malik'in seçkin öğrencilerinden biri olan, Ziyad b. Abdurrahman olmuştur. Endülüs Emevi devletinin Abbasilerle olan kötü ilişkileri onların Malikî mezhebini devletlerine hâkim kılmasına sebep olmuştur.

 

Malikî mezhebi, Sicilya, Fas, Sudan'da yayılmış; Bağdat, Basra hatta Nişabur'a kadar uzanmıştır.

 

Malikî mezhebinin Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs'te yayılıp da, diğer bölgelerde etkinlik gösterememesinin sebebi olarak; Endülüs'ten Medine'ye kadar olan bölgede, Medine'nin kuzey ve doğu tarafındaki memleketlerde olduğu gibi, ilmî merkezler ve etrafında ders halkalarının oluştuğu müçtehit imamların olmayışı, ayrıca Batıdan gelen öğrencilerin fıkhî ekolleşmelerin geliştiği doğu taraflarına yönelmelerinin zorluğu gösterilmektedir. İmam Malik'e gelen talebeler onun gibi bir üstada kavuştuktan sonra ilmin kaynağı Medine'nin dışına çıkıp doğuya yönelmeye, ihtiyaç da duymuyorlardı. Kuzey ve doğuya doğru Malikîliğin az gelişmesinin sebebinin yolları üzerinde bulunan Şam ve Irak bölgesinde ilmî hareketliliğin had safhaya ulaşmış bulunması sebebiyle buralara ilim tahsili için uğrayan öğrencilerin burada bulduklar ile ilmî doygunluğa ulaşmaları olduğu şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.[84]

 

Şafii Mezhebi

 

İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî'nin künyesi,

 

Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman b. Şâfi' olup H. 150'de Gazze'de doğmuştur. Hz. Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar.

 

Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edep öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş yaşlarında idi. Bundan sonra Medine'ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes (ö. 179/795) fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan b. Uyeyne, Fudayl b. İyâz'dan, amcası Muhammed b. Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti.

 

Muhammed b. el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu. 187 H.'de Mekke'de, 195 H. de Bağdat’ta Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezhep" denilen görüşlerini tasnif etti. Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi.

 

İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar.

 

İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müçtehit olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir.[85]

 

Şafiî Mezhebinin Usûlü

 

Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır. Şafiî, Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi. Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi. Bağdatlılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi.

 

İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir. el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b. Süleymân ve başkaları. Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir. Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur. Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın"[86] dediği bildirilir.

 

Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini

 

Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müçtehit imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyet, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi. Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir. Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.

 

Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur. Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın doğru ile yanlışı ayırt etme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi.

 

Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir.

 

Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir. Meselâ; Şafiî, sükûtî icma-ı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder.[87] Bu usûl, kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (masûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır.

 

Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır.

1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Alî el-Basrî'nin (ö.463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i,”

2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö.487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı,

3) İmam el-Gazzalî'nin (ö.505/1111) "el-Mustasfâ"sı.

 

Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö. 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) "et-Tahsîl", Tâcüddîn el-Urmevî (ö. 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler. Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.

 

el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi. Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi.

 

Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar

 

İmam Şafiî içtihatlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır. Üçüncüsü bazı sahabelerin sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır. Dördüncüsü, Ashab-ı Kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir. Beşincisi, Kıyas'tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır. İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir."[88]

 

Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz. Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder. Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar. Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabeler de hadise bu gözle bakıyordu.

 

Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber (as)'ın söz, fiil ve takrirleridir. Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz. Kur'an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz. İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır. Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır. Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir. Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir.[89]

 

Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması

 

Bir, iki veya daha fazla sahabe tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir. Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer çoğunluk müçtehitlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir. Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir. Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır. Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garip, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır.

Garip; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir.

Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir.

Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir.

 

İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez.

 

İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:

 

1) Hz. Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır.

 

2) Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir.

 

3) Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın."[90]

 

Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir.[91]

 

4) Sahabîler Hz. Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler, birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır.[92]

 

İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı

 

Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir. Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber (as)'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.

 

İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b. el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabe ile görüşen bir tabiî ise kabul eder. Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:

1) Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.

2) Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir.

3) Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.

4) İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.

 

Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih edilir.[93]

 

Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah (s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu anlattık. Allah'ın Resûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun yerine başka bir gün oruç tutun". Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe'den rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz. Âişe'den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr'den duymuştur.[94] İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.

 

Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir"[95] hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir. Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz.[96]

 

Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı

 

İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur. Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müçtehidin görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müçtehitlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır. Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü müçtehitlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir.

 

Henüz o mesele ile ilgili içtihadı bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müçtehitten çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir. Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icmaın varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır.[97]

 

Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması

 

İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir.

 

İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz". Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.

 

Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir.

 

İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:

 

1) Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?”[98] âyeti ile çelişir.

 

2) Kur'an'da Allah ve Resûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir.[99]

 

3) Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti[100] gelinceye kadar beklemiştir.

 

4) Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabeleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (ra)'ın bu davranışını uygun görmemiştir.

 

5) İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur. Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.

 

6) Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu.[101]

 

Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir. Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir.

 

Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:

 

1) Nass'a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde[102] para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir.[103] İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terk edilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.

 

2) İcmaya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâ-a dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır.

 

3) Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi.[104]

 

4) Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez. Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır. Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir.[105]

 

5) Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir. Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir. Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.

 

6) Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır.[106]

 

Sonuç olarak, Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur. Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir.[107]

 

Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı

 

Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür.[108]

 

Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz. Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.a.)'ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız."[109]

 

Şeriat İlminin Kısımları

 

İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.

1) Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.

2) Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer. Müçtehit nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir.

 

Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdat’ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdat’ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir. Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bazen iki veya üç çeşit kıyas yapılır, fakat tercih okuyucuya bırakılır. Buna, zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini örnek verebiliriz.

 

Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa, şu durumlar söz konusu olur:

a) Alıcı, malın tamamı için mi, yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi satım aktini feshetme hakkına sahiptir?

b) Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir, âletle sulanmışsa yirmide birdir. Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?

c) Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır, yoksa satışı fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir.

Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilir. Çünkü bu mezhepte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır.[110]

 

Şâfiî Mezhebinin Yayılması

 

Şâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir. Bu mezhep, Irak'ta da yayılmıştır. Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Mâveraü'n-Nehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi.

 

Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir. Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi.

 

Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı. Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir.Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir. Günümüzde Şiî ekolü ile yan yana bulunmaktadır.Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir.[111]

 

Hanbeli Mezhebi

 

Ebû Abdillâh Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî'ye nisbet edilen mezhebin adı. İslâm'da dört büyük fıkıh mezhebin birisi. Ahmed b. Hanbel 164/780 yılında Bağdat’ta doğdu. 241/855'te yine orada vefat etti. Büyük babası Hanbel Horasan bölgesinde bulunan Serahs Vilâyeti'nin valisi idi. Babası Muhammed b. Hanbel de komutanlık görevi üstlenmiş bir askerdi. Hanbel ailesi, Ahmed'in doğumuna yakın bir sırada Bağdat’a gelmiş ve orada yerleşmişti.

 

Ahmed b. Hanbel önce Kur'ân'ı hıfzetmiş, daha sonra Arapça, hadis gibi ilimleri, sahâbe ve tabiîlere ait rivâyetleri, Hz. Peygamberin, sahabe ve tabiîlerin hayatlarını incelemekle ilim çalışmalarına başlamıştır. Özellikle hadis ilmi için Basra, Kûfe, Mekke, Medîne, Şam, Yemen ve el-Cezîre'yi dolaşmış, uzun bir süre İmam Şâfiî'ye (ö. 204/819) talebelik etmiştir. Hatta bu yüzden O'nu Şâfiî mezhebinden sayanlar bile olmuştur. Böylece O'nun başlıca fıkıh üstadı İmam Şâfiî'dir. Şâfiî, O'nun hakkında şöyle demiştir: "Ben Bağdad'tan ayrıldım ve orada Ahmed b. Hanbel'den daha âlim ve daha faziletli kimse bırakmadım."[112]

 

Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe'nin (ö.150/767) öğrencisi ve devrin ünlü baş kadısı Ebû Yûsuf'tan (ö.182/798) fıkıh ilmi aldı. Rivâyetle dirayeti birleştiren bir yol izledi. O, hükmü hadisten çıkarır, bu hükme yeni bir takım meseleleri kıyas ederdi. Bu arada Yemen'e giderek, San'a'da Abdurrezzâk b. Hemmâm'la (ö. 211/826) görüştü. Orada iki yıl kadar kalarak O'ndan ez-Zuhrî ve İbnü'l-Müseyyeb yoluyla gelen birçok hadisleri aldı.

 

Adının ilim, zühd ve takvâ ile birlikte yayılışı; toplumu onun ilmine yöneltti. Mescid'eki derslerini izleyenlerin sayısının beş bine kadar ulaştığı nakledilir.

 

Derslerinde Dikkati Çeken Üç Husus Şudur

 

a) Onun meclisine ciddiyet, vakar, tevazu ve ruhî huzur hâkimdi. Kendisi şaka ve alay etmeyi sevmezdi.

b) Dersinde, ancâk hadisleri rivayet etmesi istendiği zaman anlatırdı. Hadis rivayetinde hafızasına güvenmez, Hz. Peygamber (as)'e söylemediği şeyi isnad etmemek için yazılı metne bakarak nakiller yapardı. Kendisine sorulmadıkça konuşmazdı.

c) Verdiği fetvaların yazılıp nakledilmesini men ederdi. Ona göre yazılması gereken ilim, ancak Kitap ve Sünnet'ten ibaret idi. Ahmed b. Hanbel'in görüşü bu olmakla birlikte öğrencileri kendisinden ciltler dolusu kitaplar rivayet etmişlerdir.[113]

 

Hâlife Me'mûn'un ortaya attığı Kur'ân'ın mahlûk (sonradan yaratılmış) olduğu fikrini İbn Hanbel kabul etmedi, muhakeme edilerek zindana atıldı. Dayak yedi, kendisine işkence yapıldı, fakat yine inancından taviz vermedi.[114]

 

Ahmed b. Hanbel'in İçtihad Usulü

 

Dört mezhep imamı içinde usul ve fetvalarını yazmaktan en çok çekinen zât Ahmed b. Hanbel'dir. O, daha çok hadisleri toplayıp tasnif etmeyi gaye edinmiştir. Şâfiî gibi O da senedi sahih olunca başka hiçbir şart ileri sürmeksizin haber-i vâhidle amel eden hadis ehli müçtehitlerindendir. Ebû Hanîfe ise bu konuda râvinin güvenilir (sika) ve adaletli olması yanında rivayet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmamasını şart koşar. Sahabe adı zikredilmeyen "mürsel hadis"i, Ahmed b. Hanbel zayıf sayar ve konu ile ilgili başka bir hadis bulunmazsa, yani zarûret karşısında kalırsa bunu delil olarak kabul ederdi.[115]

 

Böylece O, mürsel ve zayıf hadisleri daha kuvvetli bir delil bulunmazsa kıyasa tercih ederdi. Ancak O'nun devrinde henüz hadis için "sahih, hasen, zayıf" şeklinde üçlü taksim yapılmamış, hadisler genellikle sahih ve zayıf kısımlarına ayrılmıştır. Bu yüzden İbn Hanbel'in kıyasa tercih ettiği hadisler, bâtıl ve münker olmayan "hasen" nevinden hadisler olmalıdır.[116]

 

İbn Hanbel'e göre, aynı konuda aksi bir görüşün bulunduğu bilinmeyen sahabe kavlî "icmâ"' niteliğindedir. Eğer sahabe görüşleri arasında ihtilaf varsa, ya bunlardan Kitap veya Sünnete yakın olanı tercih eder veya böyle bir tercih yapmaksızın sadece görüşleri nakletmekle yetinir. konu hakkında sahabe görüşü nakledilmemişse, büyük tâbiî'lerin re'ylerini kendi re'yine tercih eder. Mesele hakkında âyet, sahih hadis, sahabe kavli, zayıf ve mûrsel eser gibi deliller bulamazsa kıyas yoluna başvurur.[117]

 

Hanbeliler, hakkında Kitap, Sünnet ve İcmâ'a dayalı bir delil bulunmayan maslahatı (kamu yararı) kıyastan sayarlar. Çünkü bunlar Kitap ve Sünnet nass'larının toplamından elde edilen genel maslahatlardır. Diğer yandan İbn Hanbel "Siyaset-i şer'iyye" de de maslahatı esas almıştır. Siyaset-i şer'iyye, İslâm Devlet başkasının, toplumu ıslah amacıyla, insanları yararlı işlere teşvik etmek ve zararlı işlerden uzaklaştırmak için izlemiş olduğu yoldur. Nass olmasa bile bu konuda bazı cezaların uygulanması mümkün ve caizdir.

 

İbn Hanbel'in konu ile ilgili bazı fetvaları şöyledir: Fesat ve kötülük çıkaranlar, şerlerinden,güvende olunabilecek bir ülkeye sürgün edilirler. Ramazan ayında gündüz şarap içenlerin cezası arttırılır.

 

Sahabeye dil uzatan cezalandırılır ve tevbeye davet edilir. Hanbelî mezhebine bağlı bazı bilginler de kamu yararına dayalı fetvaları sürdürmüşlerdir. Meselâ; bir ev sahibi, eğer evi elverişli ise, kalacak yeri olmayan bir kimseyi evinde oturtması için zorlanabilir. Bıı konuda İbnü'l-Kayyim (ö. 751/1350) şöyle der: "Bir topluluk, herhangi bir şahsın evinde oturmak zorunda kalsa, bundan başka bir ev veya otel (han) bulamasa, O kimsenin anlaşmazlığa düşmeksizin evini bunlara vermesi gerekir. Bazı Hanefîlere göre ev sahibi bunlardan ecr-i misil kadar kira bedeli alabilir.[118]

 

Hanefîler istihsan delilini de kabul ederler. Çünkü istihsan; ya nass veya icmâ' gibi bir delile dayanmakta yahut da zaruret prensibine göre kabul edilmektedir.

 

Sedd-i Zerâyi, prensibini en şiddetli uygulayan mezhep Hanefîlerdir. Bu konuda İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye şöyle der: "Maksatlara, ancak onlara götüren vâsıta ve yollarla ulaşıldığına göre, bu vâsıta ve yollar da onlara tabi olur ve ayni hükmü alırlar. Allah bir şeyi haram kılmışsa, bu harama götüren yol ve usulleri de yasaklamış demektir. Aksi halde haram kılmanın hikmeti kalmazdı. Meselâ; doktorlar, hastalığı önlemek için, hastayı buna sebep olan şeylerden men ederler. Aksi halde hasta daha kötü duruma düşebilir.”[119]

 

Hanbelîlerin çokça kullandığı başka bir metot "istishâb" adını alır. Bu manası sabit olan bir hükmün, onu değiştiren bir delil bulununcaya kadar devam etmesidir. Onların istishâb metoduna göre verdikleri ban fetvalar şunlardır:

a) Yasaklandığına dair bir delil bulununcaya kadar eşyada aslolan mubahlıktır.

b) Pis olduğunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.

c) Eşini boşayan bir koca, daha sonra bir defa mı yoksa üç talakla mı boşadığında şüphe etse, bir talakla boşadığı esası kabul edilir. Çünkü tek talakla boşama kesindir.[120]

 

İbn Hanbel istishabı; "daha önce var olanı sabit görme, önceden yok olanı yok sayma" şeklinde uygularken, aynı metodu bazı Hanefîler, sâbit kılmada değil, sadece def'ide geçerli görürler. Meselâ; kaybolan (mefkud) ve kendisinden haber alınamayan kimsenin hayatı, aksi sabit oluncaya kadar devam eder. Hanefî ve Mâlikîlere göre, kendi malları bakımından sağ kimseler gibi muamele görür, mülkiyet hakkı devam ettiği gibi, karısı da, onun ölümüne dair bir delil bulununcaya veya mahkeme tarafından ölümüne hüküm verilinceye kadar evlilik sıfatı devam eder; fakat bu kayıp kimse, kayıplığı süresince bir takım yeni haklar elde edemez.

 

Bu süre içinde ona, miras veya vasiyet yoluyla bir şey intikal etmez. Bir yakını ölürse, kayıp kişinin payı bekletilir, sağ olarak döner gelirse bu pay ona verilir. Hâkim onun ölümüne hükmederse, miras bırakan öldüğü vakit o da ölmüş sayılarak onun miras payı mûrise geri döner ve onun öteki varisleri arasında paylaştırılır.

 

Hanbelî ve Şâfiîlerin istihbab anlayışı ise "hem ispat hem de def etme" esasına dayandığı için, ölümüne hüküm verilinceye kadar, onu kayıplık sûresince sağ olarak kabul ederler. Onlara göre, bu süre içerisinde o, kendisine ait malların mülkiyet hakkına sahip olduğu gibi kendisine miras, vasiyet ve benzeri yollarla mal da intikal eder.[121]

 

İstishâb delilinin re'y ve kıyas içtihadıyla yakın ilgisi vardır. Kıyası tamamen inkâr eden Zahirîlerle, İbn Hanbel gibi çok az kullanan müçtehidiler, âyet ve hadislerin temas etmediği meseleleri İstishâba bırakarak; Allah'ın haram kıldığı haram, helal kıldığını helal, bunların dışında kalanları ise İstishâb esasına göre mubah kabul eder ve bu metodun alanını çok geniş tutarlar.

 

Hanbelî Mezhebinin Bazı Görüşleri

 

Ahmed b. Hanbel'e göre; iman, kesin olarak inanmaktan ve amelden ibarettir. Artar ve eksilir, yani iman, iyi amelle artar, kötü amelle de eksilir. Kişi imandan çıkabilir, İslam'dan çıkmaz. Tevbe edince yeniden imana döner. İnsanı ancak Allah'a şirk koşmak veya farzlardan birini inkâr ederek yapmamak imandan dışarı çıkarır. İnsan herhangi bir farz tembellik veya gevşeklik yüzünden terk ederse, onun durumu Allah'a havale edilir. Dilerse ona azap eder, dilerse onu affeder.

 

Hz. Ali'nin hilâfetinden itibaren büyük günah (kebîre) işleyenlerin durumu bilginler arasında tartışılmıştır. Hâriciler bu konuda sert bir yol izleyerek, büyük günah işleyenin dinden çıkacağı görüşünü benimsemiştir.

 

Hasan el-Basri bunların münafık olacağını söylerken Mürcie fırkasının sapıkları, iman olduktan sonra, günahın hiçbir zararı olmadığını savunmuşlardır. Ebû Hanîfe ve çoğunluk İslâm hukukçularına göre büyük günah işleyen kimse, kesin tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder. Eğer tevbe etmeden ölürse durumu Allah'a havale edilir. O, dilerse azap eder, dilerse kulunu affeder.

 

Ahmed b. Hanbel'in görüşü de, diğer fakihlerin görüşü gibidir. O, şöyle demiştir: "Mü'min kendisine gizli olan şeyleri Allah'a havale eder, kendi durumunu da O'na bırakır. Günahlarla Allah'ın mağfiret kapısını kapatmaz. Her şeyin, hayır ve şerrin Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğunu bilir. İyilik yapan için Allah'tan ümidini kesmez, kötülük yapanın da âkıbetinden korkar. Muhammed ümmetinden hiçbir kimse yaptığı iyilik sebebiyle cennete ve kazandığı günah sebebiyle cehenneme girmez. Bu konuda Allah'ın dilediği olur."[122]

 

Ahmed b. Hanbel'in İslâm Devlet Başkanı seçimi (İmam, Halife) İle İlgili Görüşü Şu Şekilde Özetlenebilir

 

O, hilâfet ve halîfe konusunda sahabe tabiilerin çoğunluğuna tabi olur. Buna göre, İslâm Devlet başkanı (halîfe), kendisinden sonra uygun gördüğü birisini hilâfet için aday gösterebilir. Burada son söz mü'minlerin bîatıdır. Nitekim Hz. Peygamber, Ebû Bekir (ra)'ın, kendi yerine geçmesine işaret buyurmuş, fakat bunu açıkça söylememiştir.

 

Şöyle ki, Hz. Peygamber, hastalığı günlerinde Ebû Bekr'i namaz kıldırması için öne geçirmiştir. Ashâbı kiram; "Peygamber (as) O'nu din işimiz için seçmiştir. O halde biz O'nu dünya işimiz için niçin seçmeyelim" diyerek, Hz. Ebû Bekr'e bîat etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra Hz. Ömer'i aday göstermiş, müslümanları O'na bîat edip etmeme konusunda serbest bırakmıştır. Müslümanlar da kendi iradeleriyle Hz. Ömer'e bîat etmişlerdir.

 

Daha sonra, Hz. Ömer, peygamber (as)'ın rızasını kazanan altı kişiyi seçmiş ve bunlara içlerinden birini halife seçip, müslümanları buna bîata davet etmelerini tavsiye etmiştir. Bunların dört tanesi Hz. Osman'ı seçmiş ve müslümanlar da ona bîat etmişlerdir.

 

Hz. Ali de O'na biat edenler arasındadır. Ahmed b. Hanbel,

 

وَاَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ

 

 "Onların işleri, aralarında danışma (şüra) iledir"[123]  âyeti uyarınca, halifenin şûrâ ile seçilmesi prensibini benimser.

 

Diğer yandan sünnete uyarak halîfenin Kureyş'ten olmasını kabul eder. Yönetimi zorla ele geçiren kimseye facir bile olsa itaatin gerekli olduğunu söyler. Böylece fitnelerin önüne geçilmiş olur. O, bu konuda müslümanların maslahatını gözetmektedir. O'na göre, düzenli ve kalıcı bir yönetim teessüs etmelidir. Bu düzenin dışına çıkanlar, ümmetin gücünü bölmekte ve onu temelinden sarsmaktadır. İbn Hanbel'i böyle düşünmeye sevk eden şey, Haricilerin o dönemdeki sert, bölücü ve şiddetli eylem ve hareketleridir. Müslümanların nizamını bozmak isteyenler, zâlim yöneticilerin işledikleri suçtan daha fazla suç işlemiş olurlar.[124]

 

Ahmed b. Hanbel, meşru nizamın korunmasını savunmakla birlikte kendi devrindeki yöneticilerle hiçbir şekilde temas kurmamış, onların hediye ve armağanlarını kabul etmemiştir. O, hak ve adalete inanan, zulmü tanımayan, fitne, fesat, isyan ve karışıklığı istemeyen yüksek bir ruha sahipti.

 

Ahmed b. Hanbel'in Hadisçilik Yönü

 

İbn Hanbel 40 yaşına kadar hadis öğrenmek ve ilmini artırmak için çalışmış, Irak, Hicaz ve Yemen arasında ilim seyahatlerinde bulunmuştur. Fakat bu süre içinde hadis rivayet etmekten veya ders vermekten kaçınmıştır. O, Hz. Peygamber (as)'ın peygamberlik çağı olan 40 yaşında hadis rivayetine ve ders vermeye başladığı zaman ilminin en yüksek derecesine ulaşmış ve akranları arasında temayüz etmişti. Şeyhi Abdurrezzâk İbn Hemmâm (ö. 211/826) O'nu diğer hadisçilerle karşılaştırarak şöyle demiştir:

 

"Bize en kudretli hâfız eş-Şazkunî geldi, hadis ricâlini çok iyi bilen Yahya b. Maîn geldi, fakat bunların hepsini kendi şahsında toplayan Ahmed b. Hanbel gibi bir İmam daha gelmedi.[125]

 

Ahmed b. Hanbel telif ettiği Müsned adlı hadis eseriyle şöhret bulmuştur. Müsned; üçüncü hicret asrında ortaya çıkan ve hadisleri, diğer hadis eserlerinden farklı bir şekilde tâsnife tabi tutan kitaplardır. Sünen, musannef ve câmi' adı verilen hadis kaynaklarında tasnif, "konulara göre" yapılırken, müsnedlerde, hadislerin konuları dikkate alınmamış, fakat kitaba alınacak hadisler ya onları rivayet eden sahabe veya sahabeden sonraki râvilerden birinin ismi altında bir araya getirilmiştir. Meselâ; Ebû Hureyre'nin Hz. Peygamber (as)’den rivayet ettiği hadisler, konuları dikkate alınmaksızın, Ebû Hureyre ismi altında bir araya getirilerek bir kitap içinde çeşitli sahabelerin hadislerinden oluşan bir mecmua telif edilmiştir. Müsned'in kelime anlamı "isnad edilmiş" demektir.

 

İşte İbn Hanbel'in Müsned'i de, diğer müsnedler gibi sahabe adlarına göre tasnif edilmiş, ve her sahabenin rivâyet ettiği hadis, konusu ne olursa olsun kendi ismi altında toplanmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk'ın müsnediyle başlayan eserde sırasıyla Hulefâ-i Râşidîn ve diğer sahabelerin müsnedleri bunu izlemiştir.

 

Ahmed b. Hanbel, Müsned'ini topladığı 700 binin üzerindeki hadisler arasında seçtikleriyle meydana getirmiştir. Müsned'de tekrarlarıyla birlik te 40 bin, tekrarlar dışında yaklaşık 30 bin kadar hadis yer alır.[126]

 

Müsned'in bütün sahih hadisleri içine aldığı söylenemez. Hatta Sahîhayn'da hadisleri bulunan 200 kadar sahabenin Müsned'te yer almadığı ileri sürülmüştür.[127]

 

Müsned, Ahmed b. Hanbel'in hayatında iki oğlu Salih ve Abdullah ile, kardeşinin oğlu Hanbel tarafından Ahmed'ten işitilmiş ve rivayet edilmiştir. Ancak asıl nüshaya Abdullah'ın başkalarından işittiği bazı hadislerle, nüshayı Abdullah'tan rivayet eden Ebû Bekir el-Kati'î'nin bazı hadisleri de ilâve edilmiştir. Ancak bunların sayısı bütünü etkilemeyecek kadar azdır.[128]

 

Sonuç olarak, İbn Hanbel'in Müsned'i müslümanlar arasında büyük itibar görmüştür. O'nun kaleme aldığı Kitabü'l-İlel ve Ma'rifeti'r-Ricâl incelendiğinde, hadisleri ve râvîlerini tanımada geniş bilgiye sahip olduğu anlaşılır.

 

Hanbelî Mezhebinin Yayılması

 

Ahmed b. Hanbel usûl ve fetvâlarını yazmaktan kaçınmıştır. Hatta o, fıkhının yazılmasını menetmiştir. Bunun sebebi, İslâm'ın asıl ana kaynağını teşkil eden Kitap ve Sünnetle meşgul olmayı ön plâna çıkarmaktır. O, bu düşüncesini şöyle ifade eder: "el-Evzâî'nin reyi, Mâlik'in reyi, Ebû Hanîfe'nin reyi... bunlar hepsi reydir ve bana göre aynıdır. Huccet ve delil olma sıfatı yalnız "âsâr'a aittir."[129]

 

Delilini incelemeden hiçbir müçtehidin söz ve reyine uyulmaz. Delili incelendikten sonra uyulunca buna taklit değil "ittiba" denir. Burada artık müçtehidin söz ve re'yi ile değil, onun dayandığı delil ile amel edilmiş olur. İbn Hanbel bu görüşünü şu ifadeleriyle biraz daha açıklar: "Ne beni, ne Mâlik'i, ne Sevrî'yi ve ne de el-Evzâî'yi taklit et, hüküm ve bilgiyi onların aldığı kaynaklardan al. Dinini hiçbir müçtehide ısmarlama, Hz Peygamber ve ashabından geleni al, sonra tabiîler gelir ki kişi onlar hakkında muhayyerdir."[130]

 

Daha önce hanefi fıkhı İmam Muhammed'in kaleme aldığı ve Ebû Hanîfe (ö.150/767), İmam Muhammed (ö. 189l805) ile Ebû Yûsuf'un (ö. 182/798) görüşlerini içine alan râhiru'r-rivâye ve nevâdir kitapları yoluyla nakledilmiş, İmam Şâfıî de (ö. 204/819) kendi fıkhını bizzat yazmıştı. Ahmed b. Hanbel'e ait bazı fıkıh meselelerin yazılı metinleri nakledilmişse de bunlar, kendisi için tuttuğu notlardır. Hanbelî fıkhı, ahmed b. Hanbel'in talebeleri aracılığı ile nakledilmiştir. Bunların başında oğlu Salih (ö. 266/879) gelir. O, babasının fıkhını, yazdığı mektuplarla yaymış, kadılık yaptığı yerlerde bizzat pratikte uygulamıştır.

 

Diğer oğlu Abdullah da (ö. 290/903) el-Müsned'i ve babasının fıkhını gelecek nesillere nakletmiştir. Ahmed b. Hanbel'in yanında uzun yıllar kalan ve onun fıkhını nakleden öğrencileri; Ahmed b. Muhammed el-esrem (ö. 273/886), Abdülmelik b. Abdillah b. Mihran (ö. 274/887), Ahmed b. Muhammed b. el-Haccâc (ö. 275/888) başta gelenleridir. Bu öğrencilerden sonra Ebû bekir el-Hallâl (ö. 311/923) Ahmed b. Hanbel'in ilimlerini toplamak için bütün gücüyle çalışmış, bu amaçla seyahatlere çıkmış ve birçok kitap telif etmiştir.[131]

 

Ahmed b. Hanbel, selefin metodunu benimseyen bir fakih sayılır. Bu yüzden tercih yapmaktan sakınır, aynı konuda birden çok sahabe veya tabiî görüşünü terk etmeyi gerektiren bir nass bulunmazsa, her iki veya daha çok görüşü mezhebinde ayrı ayrı kabul ederdi. Meseleyi soran kimsenin içinde bulunduğu özel durumu dikkate alarak fetvâ verirdi.

 

Hanbeliler içtihad kapısının kapanmadığını ve her asırda, mutlak bir müçtehidin bulunmasını farz-ı kîfaye olduğunu söylerler. Çünkü toplumda karşılaşılan yeni olaylar bunu gerekli kılar. Bu, mezhebin Kitap ve Sünnetin üzerine çıkmaması için de gereklidir.

 

Hanbelî mezhebinin fakihleri çok güçlü olduğu halde, istenilen ölçüde yayılmamıştır. Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta hiçbir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir. Ancak Necid ile Saud (ö. 795/1393) ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarımadasında Hanbelî mezhebi oldukça güçlenmiştir.

 

Bu mezhebin fazla yayılmamasının sebepleri şunlardır: Hanbelî mezhebi teşekkül etmezden önce Irak'ta Hanefi, Mısır'da Şafii ve Mâlikî, Endülüs ve Mağrib'te yine Mâlikî mezhebi hâkim durumda idi. Diğer yandan Hanbelîler önceleri, başkalarına karşı delilden çok sert hareketlere başvuruyorlardı. Güçleri arttıkça, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma için insanlara baskı yapıyorlardı. Hanbelîlerin bu gibi davranışları yüzünden insanlar bu mezhepten ürkmüşlerdir. Bu sebeple Hanbelî mezhebi fazla taraftar bulamamıştır.[132]

 

Selefiyye

 

Daha çok bir Kelam ilmi terimi olarak kullanılan bu kelime, Selefin mezhebi ve görüşü anlamına gelir. Akaid konu ve meselelerinde nass (Kur'an-ı Kerim ve Hadis) da varid olan hususları müteşabih olanlar da dahil olmak üzere, olduğu gibi kabul edip, teşbih ve tecsime (benzetme ve cisimlendirme) düşmemekle birlikte, tevile (yoruma) de başvurmayan Ehl-i Sünnet-i Hassa'ya selefiyye denmiştir. Bunlar, Hz. Peygamber ile Sahabenin akaid (inanç) hususlarında takip ettikleri yolu olduğu gibi izleyenler diye bilinir.

 

Tâbiîn mezhep imamları, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiyye içinde kabul edilirler. Hicrî dördüncü yüzyılda Eş'arî ve Maturidî tarafından Ehl-i Sünnet Kelâm ilmi kuruluncaya kadar yaşamış olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefin görüşlerini paylaşmışlardır.

 

Selefiyye, ayrıca, bir görüş (mezhep) halinde hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve Hanbelî mezhebi mensupları tarafından ortaya atılıp savunulmuş bir görüşü de ifade eden bir terimdir. Bu anlamıyla Selefiyye mezhebi, Selefin akidesini canlandırmayı hedef edinir. Söz konusu mezhep 7. hicrî asırda kuvvetlenmiş, özellikle İbn Teymiye tarafından bu mezhebe yeni fikirler ilave edilmiştir.

 

Selefiyye, metot olarak nakle ve nassa kesin olarak bağlılığı kendilerine gaye edinmişler, tartışmayı gerektirecek ve çözümü zor olan mesele ve konular ile uğraşmamışlardır. Âyetlerde ve Sünnette bulunan her şeye, meselâ; habere ait sıfatlara ve müteşabihat dahil tartışma götürebilecek konulara teslimiyetle iman etmişlerdir; teşbihten kaçındıkları gibi tevile (yorum)'de gitmemişlerdir.

 

Selefiyye, İslâm'a, Yunan düşüncesinin tesiriyle sonradan sokulduğunu kabul ettikleri mantık akıl metotlarını, Sahabe ve Tâbiînin bunları bilmediğini ve kullanmadığını ileri sürerek benimsemezler. Bu sebeple, Mutezile mezhebi ve diğer mezheplerin aksine, mantıkî münakaşa (cedel) ve akıl yürütme metodunu kullanmayıp; akidenin esaslarını sadece Kitap (Kur'an) ve Sünnetten hareketle tespit ve tayin etmenin gerekliliğini savunmuşlardır. Yani, inanç esaslarının kaynağı nass'lar olduğu gibi; bunların delilleri de oradan çıkarılmalıdır. Bu sebeple Selef mezhebi, Kur'an ve Sünnette yani nass'ta Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili hususları, mecazi manasına bakmaksızın, olduğu gibi kabul ederler; onları tevil ve yoruma gerek duymazlar.

 

Selefiyye, sadece kendilerinin takip ettikleri yolun Kur'an yolu ve metodu olduğunu kabul eder. Onlara göre Kur'an'da İslâm dinine ve Allah'ın yoluna davetin metodu gösterilmiştir:

 

اُدْعُ اِلى سَبيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتى هِىَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبيلِه وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدينَ

 

“(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.”[133]

 

Görüldüğü gibi, âyette, irşat için; hikmet, güzel öğüt ve cedel olmak üzere üç derece bulunmaktadır. Hikmet; düşüncede ve fiilde hakikate ulaşmak demek olup, hakkı arayan iyi niyetli kimselere uygulanır. Doğruyu kabul eden, fakat nefsinin arzularına uyanlara güzel nasihat ve bunların hiç birine sahip olmayanlara ise, durumuna göre cedel metodu uygulanacaktır.[134]

 

Mu'tezile ekolünün akaid konularındaki aklî yorum ve izahlarına karşı çıkan ve özellikle nass'daki müteşabih (farklı anlayış ve yoruma müsait) ifadelerin te'viline şiddetle muhalefet eden Selef âlimlerinin akaid sistemlerini şu yedi temel prensip karakterize etmektedir:

1) Takdis: Cenab-ı Allah'ı şanına uygun düşmeyen şeylerden tenzih etmek.

2) Tasdik: Kur'an-ı Kerim ve hadislerde Allah'ın isim ve sıfatları hakkında nasıl bir ifade kullanılmış ve ne söylenmişse, onları olduğu gibi kabul etmek; yani, Allah'ı bizzat kendisinin ve peygamberinin tanıttığı gibi bilip tasdik etmek.

3) Aczini itiraf etmek: Bilhassa nass'ta geçen müteşabih ifadeler konusunda tevil ve yorum yapmadan, bu konuda aczini kabul etmek.

4) Sükût (susmak): Yine nass'ta geçen müteşabih ifadeleri anlamayanların, bunlar hakkında soru sormayıp susmaları.

5) İmsak (uzak tutma): Müteşabih ifadeler üzerinde yorum ve tevilden kendini alıkoymak.

6) Keff: Müteşabih olan hususlarla zihnen bile meşgul olmamak.

7)  Ma'rifet ehlini teslim: Müteşabihe giren konuları bilmesi mümkün olan Hz. Peygamber, Sahabe, evliya ve mütehassıs âlimlerin söylediklerini kabul ve tasdik etmek.[135]

 

Dördüncü hicrî yüzyıldan sonra Selef inancını özellikle Hanbelî mezhebine bağlı olan ulema devam ettirmiştir. Selefiyenin müteahhirinini yani sonraki dönem temsilcilerini İbn Teymiye (751/1350), İbnül-Vezir (840/1436) ve Şevkânî (1250/1834) gibi alimler teşkil eder.

 

Son derece muhafazakâr bir özellik gösteren Selef akidesi, halk tabakası (avam) için en sade ve güvenilir bir yol olarak kabul edilmiştir. Ancak çeşitli felsefe ve kültürleri tanımış olanlar için, Selefin bu metodu yeterli görülmemiş; bunlar için Ehl-i Sünnet kelamcılarının metodu daha uygun bir yol olarak gösterilmiştir.

 

Selefiyye mezhebi müstakil ve birlikli bir mezheptir. Ancak, konu ve meseleleri kısa (icmali) ve geniş, teferruatla ele almaları bakımından iki kısma ayrılabilir. Önceki, yani ilk dönem (Mütekaddimîn) Selefiye, icmal ile yetindikleri halde; daha sonraki (Müteahhirûn) Selefiye, tafsile önem vermiştir. Selefiye mezhebine dair ilk bilinen eser İmam Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'idir. Tafsile itina edenlerin başında İbn Teymiye bulunur. Selefiye mezhebine mensup olanların hepsi Ehl-i Sünnettendir.[136]

 

Şia Mezhepleri

 

Hz. Peygamber (as)'ın vefatından sonra İmametin Hz. Ali ve evlatlarına ait bir hak olup nass ve tayinle gerçekleşeceğini iddia eden birbirlerinden farklı mezheplerin müşterek adı.

 

Şîa kelimesi Arapça’da şe-ye-a kökünden fırka, bölük, taraftar, yardımcı, bir kimseye uyan ve yardımcı olan manalarına gelen bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik yerlerde geçen bu kelime. (bk. el-En'am, 6/65, 159; el-Hicr, 15/10; Meryem, 19/69; el-Kasas, 28/4, 15; er-Rûm, 30/32; Sebe, 34/54; el-Kamer,54/-51; es-Saffât, 37/83) Arapça’da daha çok taraftar anlamında kullanılmıştır.

 

Genel olarak halife Osman b. Affan'ın öldürülmesinden sonra meydana gelen olaylarda Ali b. Ebi Talib tarafını tutan, onunla birlikte düşmanlarına karşı savaşan ve mücadele edenlere Ali b. Ebi Talib'in taraftarları (Şatu Ali b. Ebi Talib) denildiği görülmektedir.[137]

 

Şîa kelimesinin bu manada kullanılışı genel olarak Hz. Hüseyin'in 10 Muharrem 61/10 Ekim 681 tarihinde Kerbelâ'da şehid edilişinden sonraya kadar devam etmiştir. Kerbelâ hadisesinden bir süre sonra Şîa kelimesi bir terim olarak Emevilere karşı Hz. Hüseyin'in intikamını almak, Hz. Ali ve soyunun haklarını aramak, onun nesline yardım etmek için bir araya gelenleri ve onlara taraftar olanları ifâde etmeye başlamıştır.

 

Şîa'nın ne zaman doğduğu konusu oldukça ihtilaflıdır. Şii kaynaklar, Hz. Peygamber zamanında, Ali b. Ebî Talib'i diğer sahabelerden üstün gören ve onu halifeliğe en layık sahabe olarak kabul eden Ebu Zer el-Gıfarî, Selmân el-Farisî, Mikdad b. el-Esved gibi ashabın ilk Şiîler olduğunu, bu bakımdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde doğduğunu belirtmektedir.[138]

 

Fakat Hz. Ali'yi üstün ve faziletli gören bu grup ile daha sonra mezhep olarak teşekkül etmiş olan Şîa'nın Hz. Peygamberin vefatını takiben, Hz. Ali'nin meşru halife olduğu iddiasıyla doğan tamamen bir siyasi hareket olarak çıktığı iddiası [139] yanında Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra[140] veya Hz. Ali'nin halifeliği esnasında özellikle Camel ve Sıffın savaşlarını takiben,[141] yahut Hz. Ali'nin öldürülmesi ve cemaatin Muaviye b. Ebi Süfyan'a beyat etmesi ile doğduğu[142] ileri sürülür. Bütün bu olaylar Şîa'nın ortaya çıkış zamanını kesin olarak belirtmeseler de olayların hepsinin Şîa'nın gelişmesinde müessir olduğu görülmektedir.

 

Şîa diğer fırkalar gibi, İslâm'da ana bünye diyebileceğimiz cemaatten ayrılarak, yine İslâm içinde ortaya çıkan bir zümreleşme hareketidir. Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber tarafından takdir edilen, yiğitlik, kahramanlık, ilim ve takva gibi şahsî meziyetleri bize kadar intikal eden özellikleridir. Onun bu özelliklerinden dolayı bazı sahabeler tarafından beğenilip takdir edilmesi ve üstün görülmesi manevi bir bağlılık ve samimi bir dostluk ifade etmektedir.

 

Hz. Peygamber (as)'ın ashabından bazılarını takdir eden ifâdeler kullanması ve onlara iltifatı düşünüldüğünde sadece Hz. Ali'nin özelliklerini takdir etmediği de görülür. Bütün bunlar dikkate alındığı takdirde Hz. Ali devri de dahil Hulefâyı Raşidin devrinde, dostluk ve sevgi izharı ötesinde bir mezhebî gruplaşma olmadığı anlaşılır. Bu açıdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir.

 

Şîa en erken, Hz. Hüseyin'in şahâdetinden sonra siyasî bir eğilim olarak kamuoyu oluşturmaya başlamıştır. Özellikle 65/684 yıllarında ortaya çıkan ve Hz. Hüseyin'in intikamını almak üzere toplanan, onu davet ettikleri halde yardımsız bıraktıkları için ızdırap duyan ve tevbe eden Kûfelilerin oluşturduğu Tevvâbin hareketi, Şîa'nın bir terim haline gelişinin ve İslâm içinde bir kitleleşme hareketinin başlamasının ilk belirtilerinden biri olarak kabul edilebilir.

 

Tevvâbin hareketinin Emeviler karşısında başarı kazanamaması sonucunda, kurtulanlarla birlikte, Ehl-i Beyt'in intikamını almak için ortaya çıkan Hz. Ali'nin Havle binti'l-Hanefiyye'den doğan oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunan, İslâm tarihinde Mehdilik, gaib imam, ric'at ve bedâ gibi görüşlerle esaslı yankılar uyandıran Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sakaf (67/687) gibi kimseler de Hz. Ali'nin neslinin adını kullanarak toplumun içinde itibar kazanmaya çalışmışlardır. Keysaniyye veya Muhtariyye ismi ile ortaya çıkan ve Muhammed b. el-Hanefiye'nin imametinini savunan bu fırka günümüze ulaşmamıştır.

 

Şia'nın bütün fırkalarında ilk ve ihtilafsız İmam Hz. Ali'dir. Onun ölümünden sonra imamet görevi oğulları Hasan ve Hüseyin'e intikal etti. Hüseyin b. Ali'nin ölümünden sonra imamet oğlu Ali b. Hüseyin Zeynü'lAbidin'e geçti. Emevilere karşı Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunanlar da, onun ölümünden sonra Ali b. Hüseyin'e bağlandılar.

 

Böylece imamet tamamen Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'den gelen evlâtlarına intikal etmiş oldu.

 

Kerbelâ'da katliamdan kurtulan Ali b. Hüseyin, Medine'ye intikal ettikten sonra siyasetten tamamen uzaklaşarak ölümüne kadar (95/713) ilimle meşgul oldu ve çevresindeki insanları yetiştirmeye gayret etti. Daha sonra imâmeti devam ettiren büyük oğlu Muhammed el-Bâkır ölümüne kadar (114/733) babasının prensiplerini izleyerek ilmî konularla meşgul oldu ve çevresindeki mensuplarını korumak için siyasetten uzak kalmaya çaba sarfetti. Altıncı İmam Ca'fer es-Sâdık gerçekten alim ve faziletli bir kişidir.[143]

 

Devrinde birçok kimse kendisinden istifâde etmiştir. Bu imamın devrinde, İslâm tarihinde, Hz. Hüseyin'in şahadetinden sonra Emevilere karşı, Ehl-i Beyt adına ilk defa ayaklanan Zeyd b. Zeynü'l-Abidin'dir. Ali b. Hüseyin Zeynü'l-Abidin'in küçük oğlu, Muhammed el-Bâkır'ın kardeşi ve Ca'fer es-Sadık'ın amcası ve akranı olan Zeyd, Emevi halifelerinden Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de isyan etti. Kendisine bey'at eden onbeşbin kişi ile Hişam'ın Kûfe-Basra (Irakeyn) valisi Yusuf b. Ömer es-Sakafi ile giriştiği savaşta (122/740) başarısızlığa uğradı ve öldürüldü. Zeyd'den sonra fikirlerini sürdüren oğlu Yahya (ö. 125/743) ile Zeydîyye fırkası ortaya çıkmıştır.

 

Zeyd b. Zeynelâbidin'in ölümünden sonra Carudiyye, Süleymaniyye, Batriyye gibi çeşitli fırkalara ayrılan Zeydîyye mensupları uzun süre dağınık halde kalmışlardır. Abbasi halifelerinin siyasî otoritelerinin zayıflamasından faydalanarak Yemen ve Taberistan'da ayaklanarak muhtelif devletler kurmuşlardır. Hazar denizinin güneyinde Taberistan'da kurulan zeydî devleti 305 (917) yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Yemen Zeydîliği ise günümüze kadar varlığını muhafaza edebilmiştir. 6/12. yüzyıldan itibâren sınırlarını Tihâme'ye kadar genişleten Zeydler daha sonra Osmanlı hakimiyetine girmişlerdir.

 

Günümüzde Yemen'in resmî mezhebi Zeydîyedir. İmâmet konusunda daha mutedil bir yol izleyen bu fırka mensupları büyük günah işleyenler hakkında daha çok Haricilik ve Mutezile'nin tesiri altında bulundukları için bu tip kimselerin tam anlamıyla tevbe etmedikçe Cehennemde ebedi kalacakları görüşündedirler. Fıkıh konusunda genel olarak, Ehl-i Sünnet mezheplerinden Hanefiliğe yakın bir yol izlerler. İsnaaşeriyye'den  farklı olarak mut'a nikahını meşru olarak kabul etmezler.

 

Ca'fer es-Sadık'ın imamet devresinde önceleri oğlu İsmail'in kendisine halef olacağını kesin olarak belirtmişken daha sonra bazı sebeplerle onu halifelikten çekti. İsmail babasının sağlığında vefat etti. 148 (765) yılında, Ca'fer es-Sadık'ın ölümü üzerine, İsmail'in taraftarları onun adına oğlu Muhammed b. İsmail'e bey'at ettiler. Böylece Şîa bünyesinde İsmailiyye adı ile anılan yeni bir fırka ortaya çıkmış oldu.

 

Aşırı bir Şiî mezhebi olan İsmailiyye kuruluşundan itibaren bir buçuk asır süre ile gizli imamlar ve dâiler tarafından idâre edildi. Basra, Kûfe, İran, Yemen, Bahreyn ve Kuzey Afrika'ya gönderilen dâiler, mezhebi yaymak için büyük çaba gösterdiler. Ali b. el-Fadl ve İbn Havşeb, Yemen'de Ebu Said el-Cennâbî ve oğlu Ebu Tahir el-Cennâbî Bahreyn'de, Ebu Abdulah eş-Şiî ise Kuzey Afrika'da devlet kurmaya muvaffak oldular. 3/9. asrın sonuna doğru Suriye'nin Selemiyye şehrinden Kuzey Afrika'ya intikal ederek burada mehdiligini ilan eden İsmaili imamı Ubeydullah 297 (909) yılında Fatimîler Devletini kurmayı başardı. Kısa zamanda Mısır'ı ele geçiren Fatımler, burada kurdukları müesseselerle yaklaşık üç asır süreyle mezheplerini yaymaya çalıştılar.

 

Fatımî halifelerinden el-Mustansır'ın 487 (1094) yılında ölümü ile birlikte İsmailiyye, Nizâriyye ve Müsta'liyye diye iki büyük kola ayrıldı. Doğu ve Batı İsmailiyyesi diyebileceğimiz bu iki koldan birincisi İran'da Hasan Sabbah'ın şahsında büyük bir himayeci bulmuş, özellikle Kazvin yakınında başta Alamut kalesi olmak üzere diğer kalelerde yerleşen Nizarî fedaileri İslâm hükümdar ve devletleri için daima bir korku unsuru olmuşlardır. İsmailiyye'nin bu kolu 1254 yılında Hülagu tarafından, Suriye Nizârleri ise 1273 yılında Sultan Baybars tarafından ortadan kaldırılmıştır. İsmailiyye'nin Musta'liyye kolu ise kısa bir müddet Mısır'da hâkimiyetini sürdürmüş, daha sonra birbirinden farklı kollara ayrılarak Yemen'e intikal etmiştir.

 

Buradan Hindistan'a geçen Müsta'liler, günümüzde Davudler ve Süleymanîler olmak üzere iki kısma bölünmüşlerdir. Müsta'lî İsmailleri Hindistan'da Bohra adıyla anılmaktadırlar.

 

Hülagu'dan sonra daha çok İran Azerbaycan'ında kalan Nizarî İsmailîler, tasavvufi bir görünüm altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1718 yılında öldürülen 45. Nizarî imamı Halilullah Şah'tan sonra İran Kaçar sarayında Ağa Han ünvanı ile damat olan 46. İsmailî imamı Hasan Ali Şah'tan itibaren Nizârî imamları Ağa Han ünvanı ile anılmışlardır. Ali Şah ve Sultan Muhammed Şah'dan sonra günümüzdeki Nizârî İsmailîyyenin 49. imamı olan Kerim Ağa Han bu görüşü sürdürmektedir.

 

Tarih boyunca Batıniyye, Sebiyye, Talimiyye, Melâhide vb. isimlerle anılan İsmâilîyye'nin Behvalar hariç günümüzde ilmî çalışmaları, bir tefsir ve fıkıh sistemleri mevcut değildir. Daha çok ticâretle uğraşan İsmailiyye mensuplarına göre dinin en önemli özelliği imâmettir. İbadetler konusunda diğer Şîa fırkalarından oldukça farklı özellik gösterirler.

 

Ca'fer es-Sadık'tan sonra taraftarlarının ekseriyeti oğlu Musa el-Kâzım'a tabi oldular. Harun er-Reşid zamanında isyan edebileceği endişesiyle Medine'den Bağdad'a celbedilen Musa el-Kâzım uzun süre hapis hayatı yaşamıştır. Kendisinin 183 (799) yılında ölümü üzerine imam olan Ali er-Rıza, Abbasi halifelerinden el-Me'mun tarafından Irak'a getirilerek veliahd tayin edilmiş daha sonra 203 (818) yılında zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür.

 

Bundan sonraki imamlar sırasıyla Muhammed et-Takî (ö. 220/835), Ali en-Nakî (ö. 254/868), Hasan el-Askerî (ö. 260/873) ve Muhammed el-Mehdi'dir. el-Mehdiyyü'l-Muntazar, Hüccet, Sahibuzzaman lakaplarıyla anılan Sâmarra'da bir mahzende kaybolduğuna, yeniden dünyaya gelip dünyayı ıslâh edeceğine inanılan bu imamla, imamların sayısı onikiye ulaştığı için Şîa'nın bu fırkası İsnaaşeriyye (onikiciler) diye anılır. Ayrıca imameti dinin en önemli rüknü saymaları hasebiyle İmamiyye, İmam Ca'fer es-Sadık'ın fıkhını uygulamaları sebebiyle de Caferiyye diye bilinirler.

 

İmamiyye bir fırka olarak 260 (873) yılından sonra teessüs etmiştir. Bu bakımdan Zeydiyye ve İsmiliyye'den daha geç oluşmuş bir fırkadır. 12. imamın 260 (873) - 328 (940) yılına kadar süren gaybet devresinde Ebu Amr Osman b. Said, Ebu Cafer Muhammed, Hüseyin b. Ruh ve Ali b. Muhammed gibi sefirler aracılığıyla imamla irtibat kurulduğu için bu devreye küçük gaybet devresi denilir. 238 (940) yılında son sefirin ölümü ile birlikte imamla irtibat kesildiği için günümüze kadar olan devre büyük gaybet devresi olarak adlandırılmaktadır.

 

İmamiyye Şîası gaybet-i kübra yani büyük gaybetin başlamasından itibaren İran'ın resmi mezhebi olduğu 10 (16) asra kadar İslâm dünyasında güçlü bir varlık göstermemiştir. Ancak Safevilerin kurulmasıyla İmamiyye 907 (1501) 1149 (1736-37) yılları arasında kendisini himaye eden bir devlete sahip olmuştur. Şah İsmail devrinden itibaren İran'da camilerde ilk üç halifeye lânet edilmesi kararlaştırılmış, ezana ilaveler yapılmıştır.

 

Safevilerin Şiîlik üzerine kurulu siyaseti ile Sünnilik üzerine kurulu Osmanlı siyaseti arasındaki farklılık sebebiyle Osmanlılarla İran ordusu arasında 1514 yılında cereyan eden Çaldıran savaşında İran ordusunun mağlup olması sonucunda Osmanlı-İran münasebetleri normal mecrasında yürümemiştir. 12/18. yüzyıldan 14/20. yüzyıla kadar sağlanan bir devlet desteği olmadan kendi seyri içinde gelişme kaydeden İmamiyye şîasının temsilcileri olan ulema 1905-6 yıllarındaki anayasa faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır.

 

Kaçar hanedanının 1925 yılında yıkılışından sonra İran'da idareyi ele geçiren Pehleviler devrinde ulema kısmî nüfuz kaybına uğramıştır. Uzun bir hazırlık döneminden sonra Şîa Ayetullah Humeynî'nin çabalarıyla 1979 yılından itibaren İran'da hakim kılınmış ve mezhebin prensipleri devletin yürütülmesinde esas olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Tevhid, nübüvvet, imamet, adl ve mead esaslarını usuluddin olarak kabul eden bu fırka Zeydiyye'den sonraki mutedil bir şii firkası olarak kabul edilir.

 

Kitap, sünnet, icma ve aklı, şer'i deliller olarak kabul eden bu fırka, ibâdet ve muameleler konusunda muta nikahı hariç Ehl-i Sünnet fıkhı ile cüzi ayrılıklar göstermektedir. Günümüzde İran, Irak ve Pakistan'da bulunan bu mezhebin mensupları Şîa'nın büyük ekseriyetini teşkil etmektedirler.

 

Bu üç fırkanın ötesinde kendilerini şiî sayan ve fakat mutedil Şîa'nın kendileri ile ilgileri bulunmadığını belirttikleri gulat, galiye yahut aşırı şiî fırkalar vardır. İslâm mezhepler tarihi ile ilgili eserlerde belirtilen Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Harbiyye, Mansuriyye, Cenâhiyye, Nusayriyye, Hattabiyye ve Gurâbiyye gibi fırkalar Hz. Ali'yi ilâh yahut Allah'ın ona hulûl ettiğini iddia ettikleri için mutedil Şîa tarafından İslâm ve Şîa dışı aşırı cereyan olarak değerlendirilmektedir.

 

Şîa fırkaları arasında müşterek nokta İmamet esasıdır. Düşüncelerine göre Cenab-ı Hak Hz. Peygamber (as)'ı İslâm dinini yaymak için göndermiş, o da peygamberlik görevini yerine getirerek yirmi üç sene süreyle Allah'ın dinin neşretmiştir. Hz. Peygamber (as)'ın inanç ve amel yönünden yirmi üç sene zarfında gerçekleştirdiği ıslah hareketinin O'nun ölümü ile ortadan kalkması Allah'ın hikmetine uygun düşmez. Bu sebeple Hz. Peygamber (as)'ın faaliyetlerinin boşa gitmemesi ve devam etmesi için nübüvvetle eş değer olan bir imamet müessesesi gereklidir.

 

İslâm, dünya durdukça devam edecek bir ilahî din olduğuna göre bütün zamanlar boyunca, Hz. Peygamber adına dinî konulara çözüm getirecek ve İslâm ümmetini yönetecek bir imama zaruri olarak ihtiyaç vardır. Bu imamın Hz. Peygamber (as)'ın neslinden olması gereklidir. İmamların ilki Ali b. Ebi Talib'dir. O, sadece Hz. Peygamber (a.s)'ın yakını ve damadı olduğu için değil Allah'ın emrinin gereği olarak imam tayin edilmiştir. Kendisinden sonra imâmet, -Keysaniyye hariç- Hz. Fâtıma'dan olan neslinden devam edecektir.

 

Hz. Peygamber (a.s)'e bu manada naib olan imamlar, onun ümmet üzerindeki velâyetini hâizdirler. İmamların tayini hiç bir zaman ölümlü, ihtirasına ve menfaatine tutkun olan insanlar tarafından değil, Allah, Peygamber ve bir önceki imam tarafından gerçekleştirilir. İmamlar Hz. Peygamberin ilminin hamilleri ve onun gibi masum kimselerdir. Aksi halde onların sözlerine itimat edilemez.

 

Şîa'nın imamet konusunda böyle düşüncesine rağmen aralarında en çok ihtilaf edilen konunun yine imâmet olduğu söylenebilir. Hemen her imamın ölümünden sonra o imâmın oğulları arasında cereyan eden mücâdelelerde İmam olan kişinin güçlü ve itibarlı olması sebebiyle mi yoksa Allah'ın onu İmam tayin ettiğinden dolayı mı İmam olduğu konusu daima tartışılabilir. Yukarıda İmamet konusu ile ilgili esaslar genellikle günümüzde en güçlü olan İmamiyye yahut İsna-aşeriyye tarafından benimsenen hususlardır.

 

İmamet konusunda en mutedil davranan Şiî mezhebi Zeydiyye'dir. Onlar yukarıda belirtildiği gibi, imamın Hz. Peygamberin kızı Fatıma neslinden gelmesini kabul etmekle birlikte masumiyetini ve ismen tayinini benimsememektedirler. İmamın vasfen tayin edilmesi gereği üzerinde duran bu fırkaya göre, Hz. Fatıma neslinden gelen cömert, âlim ve takva sahibi olması gereken imam, kendini izhar edip imamlığını ilan etmelidir. Takıyye veya mestur imam düşüncesi Zeydiyye'de mevcut değildir.

 

İsmail b. Ca'fer es-Sâdık'ı imam tanımakla İsmailiyye, nasların bâtınî manası bulunduğunu iddia ettikleri için Batıniyye ve bilginin akıl ve duyularla değil ancak masum imamın öğretmesiyle elde edileceğini iddia ettikleri için Ta'limiyye adını alan bu fırka imamet konusunda gerek ilk devrede gerekse Fâtımîler devrinde farklı özellikler göstermiştir. İmamı bilme ve ona bağlanma dinin aslı olduğu, dünya ve ahiret saadetine ancak bu şekilde ulaşılacağı, genel olarak İsmailiyye'nin prensipleri arasında bulunmaktadır. Bu fırka günümüzde imamet konusundaki müfrit düşüncelerini sürdürmektedir. İmametin dışında takıyye, bedâ, rec'at gibi talî esaslar Şîa fırkalarının ekseriyeti tarafından benimsenmektedir.

 

Günümüzde İslâm dünyasının muhtelif yerlerinde Şîa mevcudu kesin bir istatistik bulunmamasına rağmen %7 - %9 arasında tahmin edilmektedir.

 

h) İslam Fıkhının Bugünkü Durumu

 

Mescid-i Haramda bulunan bir Müslüman, doğrudan Kabe’ye yönelerek namaz kılar. Çünkü Kabe-yi görmektedir. Ama Mekke’den uzakta bulunan bir Müslüman, kıbleyi araştırmak, çeşitli delil ve emareler yardımıyla, tam ya da yaklaşık olarak kıbleyi tespit etmekle yükümlüdür. Ancak, sorarak öğrendikten veya içtihat ettikten sonra namazını kılabilir.

 

Aynı şekilde, bir müçtehit, karşılaştığı bir meselede Allah’ın hükmünün ne olduğunu Kitap veya Sünnet nassları veya her ikisinin zahirleri vasıtasıyla biliyorsa onunla amel eder. Fakat karşılaştığı meselenin hükmü ile ilgili doğrudan bir nass yoksa, o konuda Allah’ın hükmünün ne olduğunu deliller ve emareler vasıtasıyla; bilinenden bilinmeyeni çıkarmaya çalışmak suretiyle tespit eder.

 

Birinci yöntemle Müslüman’ın ulaştığı hükümler, yani sübutu ve delaleti kat’i nasslardan elde ettiği bilgiye dayanan hükümler hakkında “şu meselede Allah’ın hükmü budur" diyebilir. İkinci yöntemle ulaştığı hükümler, yani kıyas ve içtihada dayanan hükümler hakkında ise, "benim içtihadıma göre şu meselede Allah’ın hükmü budur" diyebilir. Mescid-i Haramda namaz kılan kimse de “kıble şöyledir" diyebilirken, Kabe ile arasında; dağlar, çöller, denizler bulunan kimse “benim tespitime göre kıble şöyledir" diyebilir.

 

Ehil bir fakihin, doğruyu bulmak için bütün gayretini sarf ettikten sonra, ulaşmış olduğu hüküm, nefsül-emirde de Cenab-ı Hakkın hükmüne tetabuk etmiş olursa, bu fakih isabet etmiştir. Biri gayretinin, diğeri de isabetinin mükafatı olmak üzere iki sevap alır. Ehil olduğu ve bütün gayretini sarf ettiği halde, o meselede Cenab-ı Hakkın muradına uygun hükme vasıl olmadığı durumda da yükümlülükten kurtulur ve gayretinin karşılığı olarak bir sevap alır.

 

Bütün Müslümanların, her meselenin hükmünü delillerinden istinbat etmekle mükellef tutulması aklen ve şer’an mümkün olmadığından, içlerinden bir kısmının bu vazifeyi deruhte etmesi icap etmektedir. İçlerinden bir kısmı bu vazifeyi yerine getirdiğinde, diğerlerinin sorumluluğu düşer. Onlara, uymaları gerekir. İmam Şafii’nin de tasrih ettiği gibi, içtihada muhtaç bulunan dini konularda içtihatta bulunmak farz-i kifayedir.

 

Taklit asırlarında Müslümanlar, içtihattan uzak kalarak atalete teslim olmuşlardır. Durgun su, mikropların üremesi için uygun bir vasat oluşturur. Fikri durgunluk ve donukluk da böyledir.

 

Kendi çağlarında yaşayan fikirler, asırlar sonra ölü fikirler haline gelirler. "Ölü fikirler" ise, "Öldürücü fikirler"den daha tehlikelidirler. Çünkü öldürücü fikirler dışardan geldiği için bünyemiz, onlara karşı tabii bir korunma refleksi geliştirebilir. Ölü fikirler ise bünyemizde neşet ettiklerinden, vücut onlara karşı savunmasızdır.

 

Düşünce dünyamızdaki ölü bir fikir, hasta bir vücuttaki habis bir ur gibidir. Zamanla yayılır ve ulaştığı yerdeki organı işlevsiz hale getirir. İslam dünyasının şimdiki hali budur. Ölü fikirleri bertaraf etmenin ve diri fikirler üretmenin yolu ise; usulüne, erkanına uygun fıkıhla içtihattan geçer. Onun da zemini, içtihadın mümkün ve zaruri olduğuna inanan fıkıhla donanmış ulemanın yetişmesidir.

 

Taklit asırları boyunca, maalesef, fakihler içtihattan uzaklaştırılmış; en tabii vazifesi olan bu faaliyetten uzak tutulmaya çalışılmıştır. İçtihad eden, yani vazifesini yapan fakih dışlanmış, karalanmış ve bu tutum yakın zamana kadar sürmüştür. Asrımızda ve ülkemizde dahi içtihad konusunu gündeme getiren, bunun şartlarını ve usulünü açıklayan fakih ve muttaki alimlerimiz "din tahripçisi", "reformist” gibi karalamalara maruz kalmışlardır. Ancak, artık cehalet bulutları dağılmış, güneş tutulması sona ermiş, İslam’ın ve Müslümanların içtihada şiddetli ihtiyaçları, gören gözler için bedihi bir hale gelmiştir. Zira içtihad, dinin hayata tatbik kabiliyetidir. İçtihattan uzaklaştıkça, dini hayattan uzaklaştırılmış, hayatın dışına itmiş oluruz. Dini, hayatın içine çekecek olan Kur’an ve sünneti insanla buluşturacak olan fakihlerin içtihadıdır.

 

İçtihad, "Kur’an’ı asrın idrakine söyletmek"tir. Demek ki "içtihad hayati bir zarurettir;” bugünün meselesi ise bunun keyfiyeti, kapsamı, usulü, tesiri gibi konulardır. Bir alim ya da bir ilim heyeti, önüne gelen ve şer’i hükmü istenen bir meseleyi hangi tarzda ele alacak, nasıl bir usul takip edecektir? Özellikle, 14 asırlık fikir, fıkıh ve kültür mirasına karşı tutumu ne olacaktır. Asırların üzerinden atlayıverip, doğrudan Kur’an ve Sünnete başvurmak mı en iyisidir; yoksa zengin ilim mirasımız da bizi ilgilendirmekte midir?

 

Acizane kanaatimizce bu meseledeki orta yol, Kur’an ve Sünnetin nasslarını ve şeriatın ruhunu esas almakla birlikte, 14 asırlık ilim mirasımızı da dikkate almaktır. Gelenek, sırtımızda bir yük değil, elimizde bir zenginliktir. Bize alternatifler sunar, ama hiç bir zaman bizim önümüzü kesmez. Gelenekle ilişkimizde bir yerlerde bir sorun çıkıyorsa bunun sebebi, çoğu zaman geleneğin kendisi değil, bizim onu okuma biçimimiz, algılama biçimimizdir.

 

Öncelikle gelenekten haberdar olmamız gerekir. Aksi takdirde en iyi ihtimalle Amerika’yı yeniden keşfederiz. İkincisi; geleneğe saygılı ve bağlı olmamız gerekir. Aksi takdirde köksüz oluruz. Sağlam kökleri olmayan bir ağacın dalları ve meyveleri de sağlam olmayacaktır. Üçüncüsü; geleneğin içinde kaybolmamamız gerekir. Aksi takdirde zamanın dışına çıkmış oluruz. Zamanın dışında olursak, zamanımızdaki insanlarla iletişim kuramaz; dini topluma taşıyamayız.

 

Fakih olan Alimin önüne mesele geldiği zaman bakar: bu mesele Kur’an ve sünnette açıkça ele alınmış ve hükmü bildirilmiş bir meseleyse bunu böylece tespit eder ve söyler. Öyle değil de yoruma açık bırakılmış ve üzerinde ihtilaf edilmiş bir meseleyse o meseledeki farklı görüşlerin delillerini inceleyerek, delili kuvvetli olan görüşü tercih eder. Yani mesele, önceden tartışılmış meseleye bazı yönlerden benziyor, bazı yönlerden de benzemiyorsa genel usuller çerçevesinde, meseleyi yeniden düşünür eski hüküm üzerinde gereken değişikliği yaparak yeni meselenin hükmüne ulaşır. Mesele önceden ele alınmış meselelere benzemiyorsa, benimsemiş olduğu usul çerçevesinde yeni bir içtihatta bulunur.

 

Fakih olan Alimin, delillerine vakıf olduktan ve gerekli çabayı gösterdikten sonra ulaştığı hükmün, geleneğe uygun düşmesi onun müçtehit olmadığını göstermediği gibi, aykırı düşmesi de görüşünün batıl olduğunu göstermez. Fakih olan Alim, kendisine intikal etmiş gelenekten ve içinde yaşadığı hayattan haberdar olan; geleneğin sunduğu çözümü, hayatın her an yenilenen şartlarına göre gözden geçirme, gerekiyorsa o çözümü aynen kullanma, gerekiyorsa yeni bir çözüm getirme istidat ve kuvvetinde olan; bu donanıma ve bu ruha sahip olan kimsedir.

 

İslam dünyasını geri bırakan unsurların en mühimlerinden biri, fıkhın terk edilmesi olmuştur. Öyleyse ihyanın temel taşlarından biri de fıkhın ihyası olacaktır. Fıkhın yerini taklit ve atalet alınca din zamanın dışında kalmıştır. Bu durumda Müslümanlar da dine sarıldıkça zamanın ve hayatın dışına sürüklenmişlerdir. Bu ikilem bir kaç asırdan beri tahammül edilemez bir hale gelmiştir. Toplumu, aileyi, ferdi, düşünceyi, sanatı, ticareti, her şeyi etkilemektedir.

 

Dine sarılanlar; hayatın, sanatın, ticaretin, toplumun... dışına sürüklenmekte, moda tabirle “çağdışı” olmakta; hayata sarılanlar ise dinden kopmaktadır. Bu kopma ya doğrudan doğruya dine cephe almak veya dine alakasız kalmak şeklinde; ya da daha çok, din adı altında yeni bir takım inanışlar, şekiller, ritüeller icat etmek şeklinde tecelli etmektedir. Böyle bir din (!) ise, kendisinden beklenen hiçbir neticeyi asil etmemektedir. Olumlu etkileri; kişinin iç dünyasında, aile hayatında, toplumla, insanlarla, çevreyle münasebetinde görülmektedir.

 

Dini, hayatın içine çekmenin, hayatı da dine uygun hale getirmenin zamanı çoktan gelmiştir.İslam düşüncesinin ihyası için fıkıh ruhunun, İslam toplumunun yani "ümmet-i merhume”nin ihyası içinse içtihad ruhunun ihyasından başka yol ve çare yoktur.


 

 

- Okuma Parçası -

 

Şer’i Deliller

 

İslâm, insana ait bütün meseleleri ihtiva eden, her dönemde geçerli ilkeler getirmiştir. Bu bakımdan, İslâm yasaları, gerçekten tek ve eşsizdir. İslâm yasaları, kaynağını, değişmez, ebedî ve bakî bir mucizeden almaktadır. Bu yasalar, yer çekim kanunları kadar kesin ve doğrudur. Çünkü Allah, Resulü kanalıyla gönderdiği âyetlerle bütün insanlara açıklamıştır temel ilkeleri. Her dönemde insana yol gösteren İslâmî yasaların, bilindiği gibi, dört kaynağı vardır. Bunlar Kur'an, Sünnet, İcma İçtihat ve Kıyastır.

 

a) Kur'an-ı Kerim

 

İslâm yasasının değişmez ve ana kaynağı Kur'an'dır. O, bütün insanlara ışık tutması için Allah'ın Peygambere gönderdiği mutlak bir mesajdır. O, ebedî, evrensel ve mutlak bir mesajdır.

 

Kur'an, yalanın kendine asla ulaşamayacağını ilân etmektedir. Geçmişteki tüm araştırmalar bu gerçeği doğrulamış ve ilerde ortaya çıkarılacak her buluş bu gerçeği doğrulayacaktır. Kur'an, kavrama yeteneği ne olursa olsun, herkese seslenmektedir. O, deliller göstererek, örnekler vererek, benzetmeler yaparak, tabiattaki fenomenlerden söz ederek, muhakemeler kurarak her anlayışa uzanmak ve her seviyedeki insana sesini duyurmaya çalışmaktadır.

 

Kur'an'ın tabiatı hakkında bazı bilim adamları yanlış bir zan içindedirler. Onlara göre, âyetler, o zamanki Arap toplumunda ortaya çıkan olaylar üzerine indirildiği için, Kur'an'ın büyük bir bölümü sebeplidir. O halde, çeşitli kuralların, Kur'an'ın değişik âyetlerinden türetilmesi gereklidir.

 

Herkes, âyetler genellikle sebeplidir, diye düşünmeye başlarsa, bir konuda herkesin kendi isteğine uygun sayısız kurallar ve değer yargıları sürülecektir ortaya. Bu da Kur'an'ın evrenselliğine zarar verecektir. Gerçek şudur ki, Kur'an'daki buyruklar, olduğu gibi yerine getirilmelidir. Bu, yazılı ve sözlü olarak bize bildirilmeyen sorunlar için,kıyas yoluyla, bazı kurallar çıkarmaktan yoksun bırakıldığımız anlamına gelmez. O günkü toplumun içinde olunduğu şartlar üzerine gelen sembolik âyetlerdir.

 

Kur'an, ayrıntılardan değil, ana ilkelerden söz eder ve evrendeki ilâhi yasalara, onların işleyişine ve bunlardan insanların yararlanmasına dikkati çeker, Gerçekte, gerek teorik ilkelerde, gerekse uygulama alanında insan refahının yükselmesini sağlayan esaslar verilmektedir. Kur'an'da hatırlatılıyor:

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِىالصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنينَ

 

"Ey insanlar.! Size Rabbinizden, bir öğüt, gönüllerde olan dertlere bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[144]

 

Bu çerçeve içerisinde, kişi, gerçeği kabul edip etmemekte serbesttir. Bu yüzden on dört asır önce gelen Kur'an'ın aklı durgunlaştıracağı varsayımı da yanlıştır. Tam tersine, aklı harekete geçirecek, idraki yükseltecek ve bilgi ufkumuzu genişletecektir. Kur'an, sürekli olarak, insanı, bütün tabiî olaylar üzerinde düşünmeye itmiş ve düşünmeleri gerektiği konusunda sık sık onları uyarmıştır.

 

Kur'an, hayatın tüm maddi ve manevî ihtiyaçları arasında bir denge kurmaktadır. Mekke'de gelen, özellikle ilk gelen âyetler, Mekkelileri, ölümden sonra dirilişe, muhakeme gününe, bu dünyadaki tüm davranışlarından sorguya çekileceklerine inanmaya çağırmaktadır. Medine döneminde gelen âyetler, daha çok, miras, evlenme, boşanma konularıyla, savaş ve barış sorunlarıyla, zina, hırsızlık ve adam öldürmede uygulanacak cezalarla ilgilidir.

 

Böylece. Kur'an, bir yandan Allah'a bağlanmanın ve bu bağı sürdürmenin önemini belirtmekte, öte yandan sosyal yaşam için gerekli her şeyi açıklamaktadır. Gerçekten başından sonuna kadar, ahlâkî ve manevî gerilime önem veren bir vesika olarak ortadadır. Kuşkusuz, ahlâkî ve manevî gerilim, yapıcı faaliyetlerin temelidir. Doğrusu, Kur'an'da ki âyetlerin ağırlık merkezi, insan ve insanın iyiliği üzerinde toplanmaktadır. İnsan, yaratılışında var olan bu gerilimlerle iş yapar. İnsan, gönlüne göre kanunlar kayarak veya kanunlar feshederek, gözü kapalı, intihara gidemez. Çünkü bu kanunlar, insanlığın intiharı için değil, onun yaşaması içindir.

 

Bundan dolayı, Allah'ın mutlak haşmeti ve üstünlüğü, en çarpıcı bir dille, Kur'an'da belirtilmiştir. Peygamber (gerçek maksadı Allah bilir) Kur'an'ın öğretisine bir misal olmak ve insanlara fiilen ideal bir hayat örneği sunmak için gönderilmiştir. Bu yüzden, ne sünnet Kur'an'a, ne de Kur'an sünnete aykırıdır.

 

b) Sünnet

 

Lügatte yol, adet, alışkanlık anlamına gelen sünnet, İslâmî literatürde "..Peygamberde örnekleşen davranış ve hareket.." anlamına dönüşmüştür. Sünnet kavramı, daha sonraki kuşaklarda, ister istemez, "yaşayan bir gelenek" şeklinde anlaşılmıştır.

 

Kimi hukukçular, hadisle sünnet arasında, zaman ve öz bakımından, bir fark olmadığı görüşünü savunurlar. Fakat Sünnetle Hadis arasında bir ayırım yapmak gerekir. Hadis, bir anlatımdır. Peygamberin ne yaptığını, ne söylediğini neleri tasvip ettiğini, neleri hoş karşılamadığını belirten, genellikle çok kısa, sözdür Hadis. Bunun için, Hadis, daha çok teoriktir. Oysa, aynı anlatım uygulamaya dönük olduğu ve Müslümanlar için pratik bir kural olma niteliği kazandığı zaman, Sünnet daha çok pratiktir. Davranışlarımızda olduğu gibi yansır. Hadis, yalnız pratik kuralları değil!, dinî inanç ve ilkeleri de kapsamaktadır.

 

Sünnet, neden İslâm hukukunun bir kaynağı olmaktadır? Bu sorunun cevabı Kur'an'da dır. Kur'an, Müslümanları, Peygamberi izlemeye çağırmaktadır. Allah, böylece, her Müslüman’a Peygamberin izinde gitmeyi farz kılmıştır. Kur'an'ı Kerim’de:

 

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا اَنَزَلَ اللّهُ

 

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi"[145] istenmektedir Peygamberden. Öte yandan, Peygamber, Kur'an'ın tefsircisidir. Bu husus Kur'an'ı Kerim’de apaçık şöyle belirtilmiştir:

 

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَانُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

 

“Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.”[146]

 

Misal: Kur'an, namaz ve zekâttan söz etmekte, ama ayrıntılara girmemektedir. Ayrıntıları pratik olarak, sahabelere Peygamber açıklamıştır. Ayrıca Kur'an Müslümanları, Peygamberde örnekleşen bir hayatı izlemeye çağırmaktadır. Bu bakımdan, Sünnet, İslâm hukukunun bir kaynağıdır. Sünnet, "Kur'an'ın ayrıntılarda tefsiri" niteliğinde olduğu için, Kur'an'la Sünnetin çelişir gibi göründüğü hususlarda "Sünnetin esas alınacağı" görüşünü savunanlar vardır. Bu iddia üzerinde fazlaca durmayı gereksiz sayıyoruz. Çünkü bu iddia ile İslâm yasalarının ağırlık merkezi Kur'an'dan Sünnete kaydırılmak istenmektedir.

 

Sünnetin dinamik bir gücü vardır. Bu bakım dan hayatın gittikçe artan sorunlarını çözebilecek güç ve yetenektedir. Gelişen bir toplumda her zaman, yeni manevî gerilimler, idarî ve yasal sorunlar ortaya çıkacaktır. Gerçekten, İslâm toplumunun teknolojik ufku genişlerken, bir çok sorunlar ortaya çıkmıştır. Fakat "ideal sünnet" kavramı değişmemiştir. Yeni maddeler ortaya konmuş ve benzetmeler yapılmış, fakat ideal Sünnet kavramı değişmemiştir: Çünkü; tefsir, Sahabelerle başlamış ve o zaman, Kur'an'ın temel ilkeleri göz önüne alınarak, bir çok pratik kurallar çıkarılmıştır.

 

Hadislerin tefsirinden çıkarılan sonuçlara, her dönemde, "Sünnet" denilmesi ilgi çekici ve anlamlıdır. Bu yüzden, Ebu Davud, bir hadisi sonuca bağladıktan sonra "Bu hadiste beş sünnet vardır." diye ilâve eder. Yani Ebu Davud, müslümanlar için, bu hadisten, pratik beş kural çıkarabileceğini ifade etmek istemektedir.

 

Bugün hadisleri kendi ruhu içerisinde ele almak ve yorumlamak zorundayız. Hadis ve sünnetin yorumunu yaparken, meseleyi tarihî açıdan ele almak ve incelemek, tarihî gelişim içerisinde kazandığı anlamları yakalamak gerekir. Çünkü hızla gelişen ve genişleyen bir toplumda, kişinin iç hayatına ve dıştaki davranışlarına ışık tutabilmelidir. Kur'an ve Sünnetin tefsiri... O, katı bir şekilciliğe mahkûm edilmemelidir.

 

Tarih incelenirse, bu konuda, yani Sünnetin tefsiri konusunda, çok zengin kaynakların olduğu görülecektir. Genellikle yorumlar aynıdır. Yalnız Hariciler ve kimi tarikatçılar ayrıntılarda farklı yorumlar getirmektedir. Bu, "oy çoğunluğu" veya "görüş birliğine varılan uygulama" kavramını ortaya çıkarmıştır ki, buna "İcma" denilmektedir.

 

c) İcma

 

İslâm yasalarının üçüncü kaynağı İcmadır İcma, ya din bilginleri veya toplumun, bir konu hakkında, görüş birliğine_ varmasıdır. Sünnet'le İcma arasında kavram farkı vardır. Sünnet, Peygamberin öğretileriyle sınırlanmıştır. Buna karşılık İcma, hızla gelişen toplum karşısında selim akıl ve mantığa dayanarak ortaya sürülen kurallardır. İcma, Sahabelerle başlamış ve sonraki kuşaklara intikal etmiştir. Dinamik bir hukuk kaynağı olarak, İcmanın gerekçeleri hem Kur'an'da hem de Sünnet'te yer almaktadır.

 

Kur'an "Biz sizi vasat bir millet yaptık"[147] diye buyurmaktadır. Peygamber:

 

لَا يَجْمَعُ أُمَّتِي عَلَى ضَلَالَةٍ

 

 "Benim ümmetim hata üzerinde fikir birliğine varmayacaktır"[148] demektedir. Gerçek şudur ki, İcmanın amacı, sadece şimdi ve gelecekteki sorunların doğru çözümünü bulmak değil, aynı zamanda geçmişi de yerli yerine oturtmaktır. Sünnetin ne olduğunu açıklayan ve Kur'an'ın en doğru yorumunu yapan İcmaydı. Son incelemelerde, Kur'an ve Sünnet İcma kanalıyla doğrulanmaktadır.

 

Bu bakımdan öyle görünüyor ki, ibadet ve inanca ilişkin bazı karanlık noktaların çözümünde en güçlü faktör İcmadır. Belirli bir süre için geçerlidir. icmanın kararı son kararsa, bu, izafî anlamda son karardır. Çünkü İcmanın hayatın ihtiyaçlarına göre özümseme, benzetme, reddetme ve değiştirme yeteneği vardır. İcmanın dinamizmi buradan gelmektedir. N.P. Agnides, haklı olarak, bu konuya şöylece değinmektedir:

 

"...İslâm hukukunda İcmanın çok büyük bir yeri vardır. Bunun değeri takdir edilemez. Onun aracılığıyla geçmişteki bir çok sorunlar çözümlendiği gibi kıyası ve analojiyi gerektiren hususlarda, müslümanların, İslâm’ın özünden ayrılıp sapıkların sürüklenmeleri önlenmiştir. İcmanın bu birleştirici gücüne rağmen bazı önemsiz konularda görüş ayrılıkları olmuştur. Fıkıh bilginleri, buna, Allah'ın lütfünün bir belirtisi olarak bakarlar. Çünkü bu hususta da bir İcma yani görüş birliği vardır. Bu konudaki İcma, kaynağını şu hadisten almaktadır: "Ümmetim arasındaki görüş ayrılığı, Allah'ın rahmetinin bir işaretidir."..... "

 

Yazı, bütün toplum tarafından kabul edilmiş ve görüş birliğine varılmış konular olduğunu belirterek devam etmektedir. Tabiatıyla bu tür İcmalar "ümmetin icma'ı" veya "tüm toplumun icma'ı" olmaktadır. Öte yandan, tüm toplumun değil de yalnız bilginlerin üzerinde birleştiği konular da vardır. Bu durum "bilginlerin icma'ı" olarak bilinmektedir. Bu icma, bilginlerin kişisel ve meşru çalışmaları sonunda ortaya çıkan farklı görüşleri birleştiren bir araç olarak kullanılabilir.

 

Kimi bilginler, toplumun görüşlerini tespit etmenin güçlüğünden ötürü, icmanın olamayacağını ileri sürmektedir. Hindistan, İngiltere, Amerika gibi demokratik ülkelerde halkın görüşlerini tespit mümkün olduğuna göre, İcmanın olmaması için bir sebep yoktur. İcmanın varolması için herhangi bir makamın tasdiki gerekmez. Aksi halde, hukukun bağımsız bir kaynağı olarak, icmanın varlığı bir fayda sağlamayacaktır.

 

Kıyas, kişisel bir görüş Kur'an ve Sünnet gibi kesin deliller icmayı meydana getiren görüşler için dayanak olabilirler. Öyle görünüyor ki, yanlış görüşleri ortadan kaldıran icma, yaşayan toplum için dinamik bir güç kaynağıdır. Müslüman toplumlar, gelişen şartlara ayak uydurmak için icmaya önem vermek zorundadır. Çünkü İcma, bazı ilkeleri meydana çıkarmamıza veya içtihat kanalıyla davranışlara ilişkin bazı kurallar edinmemize yardım eder. Çünkü içtihat kanalıyla ortaya çıkan bazı görüşlerin kişisellikten çıkıp tüm topluma ilişkin bir kural olmasını sağlamaktadır İcma.

 

d) İçtihat

 

Bir meselede, belirli bir ihtimalle, karara varmak için harcanan her türlü çabadır İçtihat. Hukuk açısından, İçtihadı görüşlerde hata payı olsa da, büyük bir ihtimalle, doğru kabul edilir. Allah'ın birliği, Peygamberin gönderilmesi vs. gibi, İslâm dininin temel ilkeleri İçtihad konusuna girmez. El Maverdi'ye göre, İçtihat sekiz bölüme ayrılır. Yedi bölümü Kur'an'ın yorumunu yapmaktan ibarettir. Sekizincisi ise Kur'an ve Sünnetin dışındaki kaynaklara, meselâ mantığa dayanarak manâlar çıkarmaktır. Burada şu sonuç çıkmaktadır: İçtihat, kısmen yazılı kaynakların yorumuna, kısmen mantık kurallârına dayanır. Zaman ilerlerken sosyal hayat, günden güne, daha bir girift olmakta ve çözüm bekleyen yeni yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır.

 

Öte yandan, bilgilerimiz artarken düşünce ufkumuz da genişlemektedir. Peygamberden günümüze dek, yeni yeni problemler ortaya çıkmış ve bu problemleri çözmek için yeni yeni yorumlarla İslâm hukuku inkişaf etmiştir. Bu yüzden, İçtihadın her zaman doğru olduğunu savunan Mutezilenin görüşünü kabul etmeğe imkân yoktur. İçtihat, toplumda, zaman zaman ortaya çıkan bir şer'i mesele ile uğraştığı için, onun hükmü, her zaman geçerli değildir. Zamanla sosyal ihtiyaçlar kavramı değişmektedir. Bu nedenle Kur'an ve sünnetin temel ilkelerini muhafaza ederek yeni yorumlar yapılabilir.

 

İslâm’ın ilk yıllarında kişisel görüş, içtihadın esas aracıydı. Hukukî ilkeler yerli yerine konduktan sonra, İçtihat yerini kıyasa bıraktı. Hiç şüphesiz Kur'an ve Sünnet, müslümanların kişisel ve sosyal hayatları ile ilgili kanunî kurallar vermektedir. Fakat toplum dinamiktir ve değişen şartlara göre kanunların da, biçimsel olarak, değişmesi`gerekir. Bu bakımdan.İçtihat gereklidir. Bununla birlikte, İslâmî yasaların evrim süreci içerisinde, Muhaddislerle Müçtehitler arasında çok acı mücadeleler olmuştur.

 

"....Mekke ve Medine gibi büyük kentlerde yaşayan hukukçular, Hadislerin korunmasına ve Hadis bilimine ağırlık vermişlerdir. Her hangi bir yasal sorun ortâya çıktığı zaman, bu hukukçular, hemen, hadislere başvururlardı. Bunu kolaylıkla yapabiliyorlardı. Zirâ Peygamberin hadislerine uygun bir kültürel ve sosyal hayat bu kentlerde varlığını sürdürüyordu, ve gerek hadisler, gerekse o bölgenin gelenekleri (Hadis ve sünnet hayata girmiştir) ortaya çıkan yasal sorunları kıyasa başvurmadan çözmek için yeterliydi, Fakat bu durum, Arabistan dışındaki fethedilen ülkeler için geçerli değildi.

 

Özellikle Irak'ta şartlar tamamen farklıydı ve oradaki hukukçular, Medine ve Mekke'den uzakta oldukları için, ister istemez, Hadis biliminden de uzak kalıyorlardı. Bu bakımdan, burada yaşayan hukukçular, yeni sorunların çözümünde, daha çok kişisel görüşlerini kullanıyorlardı ve kullanmak zorundaydılar da. Bu yüzden, onlara, Hicazda oturan ve "Hadis halkı" diye bilinen hukukçulardan ayırmak için "rey hâlkı" denirdi..."

 

Bu tartışmalar, daha çok, demagojiye yönelmiş tartışmalardır. Her ne kadar, bir çok ekollerde, Kıyas kabul edilmiş ise de, yine her iki taraf, serbestçe, kişisel görüşlerini ileri sürüyordu. Hukukçuların çoğu, gerek aklî gerekse şer'i meselelerde, kıyası kabul etmişti. Bunu ispatlayacak tutanaklarımız vardır. Bu konuda biz de aynı görüşü paylaşıyoruz.

 

Kıyasın rolü, Kur'an'ın ve Sünnetin oluşturduğu gerçek mantık sınırına kadar genişletilmelidir. Hukukçulara göre, analoji ile kanunları çoğaltmak, yeni bir hukuk kuralı ortaya koymak değildir. Bir eylem, Kur'an ve sünnetle yasaklanmışsa, buna ortak olan başka bir eylemde, aynı şekilde, yasaklanmış demektir. Bununla birlikte, açık veya kapalı olarak yasaklar içerisine katılmamalıdır, hakkında zorlanarak hüküm çıkarılan eylemler. Aksi halde, kıyasa dayanarak değil de nasslara dayanarak yasaklanmış olacaktır.

 

Hz. Ömer dönemi İslâmi yasaların dinamizmini belgeleyen örneklerle doludur. Onun, Zekâtın toplanma tarzında getirdiği usuller, Hz. Peygamber ve Ebubekir zamanında uygulanmakta olan, fethedilen toprakların askerler arasında dağıtılmasının yasaklanması ve aldığı öteki tedbirler, İçtihad yaparken ortam ve şartların değişikliklerini göz önünde tutmak gerektiği gerçeğine işaret etmektedir. Bu, İçtihat yoluyla bir karar verirken, göz önünde tutulması gereken en önemli bir faktördür.

 

Orta çağda, İçtihad kapısının kapandığı ve müslümanların kurulu ekolleri izlemesi gerektiği söylenmiştir. Çünkü o dönemde "başkasının görüşlerini körü körüne kabul" anlamına gelen "taklit" eğilimi, halkın içine tamamen sinmişti. Bu bakımdan, halk, belirli ekollere mensup hukukçuları izlemeye başladı. Bu, bir bakıma. mezhep kurucularının çok güçlü olmasından ve nassların bıraktığı sınırlar içerisinde her türlü mantık alternatiflerini kullanmış olmalarından ileri gelmektedir. Kur'an ve Sünnet'ten, doğrudan doğruya, kural çıkarma yeteneğinde olmayan halk kesiminin bu mezhepleri izlemeleri tabiidir.

 

Bu, İçtihat kapısının kapandığı anlamına gelmez. İçtihat vetiresi, hukuki niteliğine göre, her kanunun köküne inmeyi ve bunlara öncelik vermeyi gerektirir. Bir Şeriat sorununu çözmek için, müçtehidin, ilk önce, Kur'an ve Sünnete baş vurması zorunludur. Bu kaynaklarda, soruna açık bir çözüm bulunmazsa İcmaya başvurulabilir. Bütün bunlardan sonra, ancak, kişi, içtihat yapabilir. İçtihatta mutlaka doğru karara varmak zorunlu değildir. Kişi, gerçeği bulmak için, bütün çabalarını harcar da sonuç doğru olmazsa, yine sevabını alacaktır.

 

Peygamberin bir Hadisinde:

 

عن عَمْرُو بْنِ العَاصٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا اجْتَهَدَ الْحَاكِمُ فَأصَابَ فَلَهُ أجْرَانِ، وَإنِ اجْتَهَدَ فأخْطَأ فَلَهُ أجرٌ.

 

Amr İbn-i 'Âs, radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmişimdir: Bir hâkim hükmedeceği zaman içtihad yâni hakkı arayıp hükmeder de sonra bu hükmünde isâbet ederse, o hâkime iki ecir ve sevap vardır: (Hakkı aramak, hakka isâbet etmek sevapları). Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar, fakat hatâ ederse bu hâkime de bir ecir vardır (Hakkı aramak sevâbı.)"[149]

 

Bu hadis, her zaman İçtihat kapısını açık tutmaktadır. Ancak bir şart vardır burada; o da, müçtehidin, Kur'an ve Sünneti tam anlamıyla bilmiş olması ve İslam’ın ahlâkî disiplini içerisinde yaşaması gereğidir.

 

e) Sonuç

 

Yukarıdaki kısa incelememizden şu sonuçları çıkarabiliriz: Kur'an'ın kendine has bir kimliği vardır. Fakat Sünnet, İcma ve İçtihat, birbirine çok yakın ilişki içerisinde bulunmaktadır. Özellikle Sünnet ve İcma, farklı olmalarına rağmen, birbirinden ayrılması güç iki kaynaktır. İçtihat veya Kıyas da vazgeçilmez bir kaynaktır. Bu sonuncusu, sadece, Sünneti yorumlayarak bazı yasalar çıkarmakla kalmamış, yeni idarî ve sosyal kurumları da tamamlamış ve Sünneti yaşayan bir gelenek olarak uygulamıştır.

 

Öte yandan, İçtihat gide gide, maddî ve manevî hayatımızın birbirine ters düşen sorunlarının çözümünde çok önemli bir rol oynayan İcmaya dönüşmüştür.

 

İslâm’ın çok önemli bir geçitten geçtiğini söylemek belki fazla olacaktır. Geçmiş, geleceğin bir müjdecisi olmak zorundadır. Şimdiki yaşantının bir anlam kazanması için, geçmiş, geleceğe doğru mutlaka akmalıdır. Daha canlı, daha dinamik, daha hızlı bir atılıma dönüşmelidir yakın geçmişin durgunluğu.

 

Kuşkusuz, gerçek tek ve bölünmez olduğu için mutlak ilkeler yolumuzu aydınlatan bir ışık olarak kalacaktır. İslâm’ın adalet, eşitlik, hakikat, doğruluk ilkeleri öylesine dinamik, öylesine evrenseldir ki, onlarla bu günkü hayatın, sosyo-ekonomik problemler de dahil, tüm sorunlarını kucaklamak mümkündür.

 



 

2)  FIKIH

 

Genel Bir Bakış

 

Fıkıh: Arapça’da isim olup; bir şeyi layıkıyla bilmek, şuurlu olarak idrak etme manasına gelir. Başka anlamı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayıştır. Terim anlamı ise, Şer-i ameli hükümleri, delillerine dayanarak bilmektir.

 

Fıkıh: Şer'i  delillerden istinbat olunan  hükümlerin heyet-i  mecmuasıdır. Şer'i, dini  delillerden  hüküm çıkarıp alana FAKİH denir ki, bugünkü hukukçu  karşılığıdır. Fıkıh, kulun hem Allah, hem de  insanlara olan münasebetini tanzim eder.  Bugünkü  hukukta ise  yalnız  beşeri  münasebetler ele alınır.  Bugün İslam  Hukuku  ile ifade ettiğimiz Fıkıh, daha sonraları bu anlamda  kullanılmaya başlanmıştır.

 

Fıkıh İslam'ın hayata  geçirilişi, bir hayat nizamı.... Yani vahyin somut hale dönüşümüdür. Yani “Hayatın ruh haritasıdır.”

 

Bu girişten sonra şimdi fıkhın kapsadığı alanları özetle açıklamaya çalışalım

 

1)  Fıkhın Delilleri

2)  Fıkhın  Emir ve Yasakları

3)  Fıkhın  İçeriği

4)  Fıkhın  Amacı

5)  Fıkhın  İlkeleri

6)  Fıkhın İlimleri

7)  Fıkhın Lisanı

 

1) Fıkhın delilleri

 

a)  Kur'anı Kerim, İslamın kutsal kitabı

b) - Sünnet, Hz.Muhammed'in (a.s) söylediği, yaptığı ve tasvip ettiği şeyleri aslına uygun nakli

c) İcma-ı Ümmet, İslam hukukçularının görüş birliği

d) Kıyas, Hukuki benzetme türünden akıl yürütme yoluyla çıkarılan hüküm.

 

2) Fıkhi (Emir ve Yasakları) Hükümler

 

Bunlar: a)  Yapılması gerekenler b)  Yasaklanan şeyler diye bilinir.

 

a) Yapılması gerekenler

1) Farz: İşlenmesi Kur’anla kesin olarak bildirilip emredilen, üzerinde hiçbir ihtilaf ve zan ilahi emirler. Namaz, oruç vs. gibi.

2) Vacip: Neye dalalet ettiği kesin olmayıp zanni olan ilahi hükümler. Vitir ve Bayram namazı vs. gibi.

3) Sünnet: Hz.Peygamber (a.s) Efendimizin gerek söylediği, yaptığı ve sahabelerin yaptığında kendisinin sukut ettikleri.  Ezan, vakitleri namazları içinde kılınan sünnet namazları vs. gibi.   

4) Müstehap: Peygamber (a.s) Efendimizin ara sıra işledikleri ve peygamberimizin izince gidenlerin de sevdiği şeylerdir.

5) Mübah: İşlenmesinde ne sevap ne de günah olmayan helal şeylerdir.

 

b)Yapılmaması gerekenler

1) Haram: Yüce Allah’ın kesin olarak yasak ettiği şeylerdir. Hırsızlık etmek, içki içmek vs. gibi.

2) Mekruh: Yapılması dinen hoşlanılmayan şeylerdir. Abdest alırken suyu israf etmek vs. gibi.

3) Müfsit: Başlanılan bir ibadet ve ameli bozan, iptal eden şeylerdir. Oruçta gıybet etmek vs. gibi.

 

3)  Fıkhın İçeriği

 

a) İman: İnanılması zaruri olan ve inkar etmekle kişiyi küfre götüren şeyler. Allah’a, peygambere inanmak vs. gibi.

b) Ahlak: Fıtratı bozmadan yaşamak. Zina etmemek vs. gibi.

c) İbadet: Yapılmasının sonucunda amel-i salih (sevap) olan şeyler. Allah’ın emrettikleri yapmak ve yasak ettiklerinden sakınmak gibi. 

d) Muamelat: Sosyal ve siyasal olarak fıkhi hükümlerin içeriği. Komşu ve kardeşlik hakkı ve İşveren işçi, idareci ile idare edilenler vs. gibi.  

e) Ukubat: Cezayı müeyyide gerektiren fıkhi hükümler. Hırsızlık yapanların elinin kesilmesi, kısasa kısas vs. gibi.

 

 

4) Fıkhın Amacı

 

a) İlim: Mükellefe ait şer’i hükümleri öğrenmek. “İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır.”

b) Amel: Mükellefe ait şer’i hükümleri ifa etmek. Dinin yapılmasını emrettiği farz, vacip vs. hükümlerin gereğini yapmak.

c) İhlas: Mükellef ifa edecek bütün amellerini sadece rıza-i ilahi için yapması. “Niyet ettim Allah rızası için ....... yapmaya”demek.

d) İhsan:  "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."      

e) Marifet: Celalin Cemalinin Cemil penceresinde arif olmak. Marifetullahtan arif olup tarif etmek.

 

5)Fıkhın İlkeleri

 

a) Din Emniyeti: İnanç özgürlüğünü temin etmek. Hangi inanç olursa olsun saygı duymak. Yeter ki, potansiyel tehlikesi olmasın.  

b) Akıl Emniyeti: Düşünce özgürlüğünü temin etmek. Kimsenin inanç ve düşüncesi rencide edilmediği sürece her türlü fikre saygı duymak.

c) Can Emniyeti: Can emniyetini temin etmek. İnsanların can güvenliğini garanti altına almak.  

d) Mal Emniyeti: Mal emniyetini temin etmek. İnsanların mal güvencesini garanti altına almak. 

e) Nesil Emniyeti: Nesil emniyetini temin etmek. Hangi inançta olursa olsun insanlığın zürriyetinin bekasını güvence altına almak.

 

6)  Fıkhın İlimleri

 

a) Kur'an İlmi: Bütün ilimlerin anası ve fıkhın delili, kaynağı. Fıkıhtaki hükümlerin Kur’an tarafından onaylanması lazım, aksi takdirde hüküm olmaktan çıkar.   

b) Hadis  İlmi: Fıkıh ilminin ikinci delili, kaynağı. Yine fıkıhtaki hükümlerin sünnet ilmine ters düşmemesi gerekir,aksi takdirde hüküm batıl olur.

c) Akaid  İlmi: Yüce Allah’ın zati ve subüti sıfatlarının vs. imanı konuları içerir. Fıkhi hükümlerin birinci ve ana konusunu ihtiva eder.   

d) Ahlak  İlmi: Fıtratın gereklilikleri. Fıkıhta ortaya konan hükümler ahlaka ters düşmemesi gerekir. Kadınlara arkasından yaklaşmak vs. gibi.

e) Fıkıh  İlmi: Dini ilimleri neticeye bağlayan ve netleştiren ince anlayış, keskin kavrayış. Onun için fıkıh ilmi büyük maharet isteyen bir ilimdir. Tıpkı: “Allah, kimin için hayır murat ederse, onu dinde fakih (anlayışlı) kılar.”

 

7) Fıkhın Lisanı

 

a) Ana dil: İslam fıkhı her ulusun yani herkesin kendi ana dilini konuşmasını ve onunla Allah’a dua etmenin bir sakıncası olmadığını kabul eder. Çünkü Kur’an buna onay veriyor:

 

وَمِنْ ايَاتِه خَلْقُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَاتٍ لِلْعَالِمينَ

 

“(Allah’ın) O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.”[150]

 

b) Uluslararası: İslam fıkhı, insanların en çok konuştukları uluslararası dili öğrenmenin ve o dil ile “her lisan, bir insandır” dini insanlara ulaştırmanın yolu onların lisanını bilmekle mümkün olacağını uygun görür. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:

 

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدى مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزيزُ الْحَكيمُ

 

“(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.”[151]

 

c) Evrensel: İslam fıkhının ana kaynağı Kur’an olması hesabiyle, her Müslüman’ın gücü nispetinde ve hüküm çıkaracak olanların ise orijinalinden mutlaka öğrenmeleri gerekiyor. Bunun için Kur’an-ın diline vakıf olmak şarttır. Bu dilin kavmi, ırkı ve ulusu yoktur. (Daha geniş bilgi için bkz. Ümmetin dil birliği)

 

Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor:

 

اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ قُرْاَنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

 

“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.”[152]

 

Sonuç olarak: Fıkıh, Allah (cc) indirdiği hükümleri Aziz peygamberlerin anlayıp tatbik ettiği ve anlattığı şekilde kabullenip hayata uygulamaktır. Keskin anlayış, ince kavrayış manasına gelen fıkıh; ne Aziz peygamberlerden sıyrılıp sivri zekalık ederek sapıtmak, ne de Aziz peygamberlerin anlayışlarından geri kalarak dalalet bataklığında bocalanmaktır. Yüce Allah (cc) insanlara indirdiği hükümleri Aziz peygamberlerin hayatlarında insanların anlayacağı ve yaşayacağı şekilde ortaya koymuştur. Yani bütün peygamberlerin yaşamları insanların yaşayıp da saadeti dareyne ulaşacakları ruh haritasının modelidir. 

 

Fıkıh, şeriatın ameli yönüdür. Şeriat, Allah (cc) kullar için koyduğu bütün hükümlerdir. Bu, Kur’an veya sünnetle olabilir. Bu hükümler ya itikat ile ilgilidir ki, ilmi kelam veya ilmi tevhid sahasına girerler veya ameli şekil ile alakalıdır, bununla da fıkıh ilmi ilgilenir.

 

Fıkhın gelişmesi Resulüllah (a.s) hayatında ve sahabe asrında tedricen başladı. Ashab arasında erken çıkıp gelişmesinin nedeni, insanların yeni olayların hükümlerini bilmeye olan şiddetli ihtiyaçları idi. İnsanların  sosyal ilişkilerini tanzim, her insanın hak ve görevlerinin bilinmesi, yeni çıkan maslahatların yerine getirilmesi, kökü ve sonradan çıkan zarar müspetlerin de giderilmesi açısından fıkha olan ihtiyaç her zaman için var olagelmiştir.

 

a) Fıkhın Tanımı

 

Fıkıh, Arapça’da isim olup; bir şeyi layıkıyla bilmek, şuurlu olarak idrak etme manasına gelir.Başka anlamı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin ve derin anlayıştır. Terim anlamı ise, Şer-i ameli hükümleri, delillerine dayanarak bilmektir.

 

Nitekim Kur’an-ı Kerim de:

 

فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

 

“Böyleyken o kavme ne oluyor ki, kendilerine söylenilen hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?”[153]

 

قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثيرًا مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَريكَ فينَا  ضَعيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزيزٍ

 

“Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Dediklerinden çoğunu anlamıyoruz (ma yefkahu)’; Onlara ne oluyor ki, sözü anlamıyorlar (la yekadüne yefkahuna):”[154]

 

Hz.Peygamber (a.s):

 

 “Allah, kimin için hayır murat ederse, onu dinde fakih (anlayışlı) kılar.”[155]

 

Ebu Hanife fıkhı şöyle tarif etmiştir: ”Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir.” [156]

 

İmamı Şafii de fıkhı şöyle tanımlar: “Dinin ayrıntılı kaynak ve delillerinden işlerin dini ve hukuki değerlerini ve hükümlerinin bilme işine denilir.”[157]

 

 

b) Fıkhın Konusu

 

a) Hükümlerin esası vahye dayanır. Kitap ve Sünnet'te açıkça ifade edilen kesin hükümler hiçbir şahıs veya kurumun tasdikine gerek olmaksızın geçerlidir ve bütün müminler için bağlayıcıdır. Bunlar, tek kânun koyucu Allah ve Resulü'nün emir ve nehiyleridir. Bunların esasa ait olan hükümleri, bütün fukahanın görüş birliğiyle yani icma ile sabit olmuş, artık değiştirilmesi mümkün olmayan kurallardır. Bunlara 'şer'i şerif', 'şer'î hukuk' veya 'şer'î hükümler' denmiştir.

 

Beşeri hukuklarda kanun koyucu vb. anayasalar her zaman değiştirilebilir. Kanun koyucular, bazen kral, sultan, şah gibi tek kişi, bazen bir meclis vs. kalabalık bir grup olabilir.

 

b) Kur'an ve Sünnet'te açık hüküm bulunmayan, hakkında İslâm fukahasının icma'ı da olmayan hükümlerde müçtehidler, furuâ ait meselelerde farklı içtihadlarda bulunmuşlardır.

 

İslâm hukukçularının farklı ictihadlarıyla çözümlenen bu hükümlerin dayanağı; istihsan, maslahat (kamu yararı), örf, âdet, sahâbe kavli, önceki şeriatler ve sedd-i zerâyi' (kötülüğe giden yolu kapama) gibi tali delillerdir. Bu çeşit hükümleri ortaya çıkartan ve şer'i ölçülere göre tespit edenler müçtehid hukukçulardır. Burada bir yönüyle kanun veya kaide koyma faaliyeti mefhumu, müçtehid imamların içtihadlarına inhisar etmektedir. Bir İslâm beldesinde Ulü'l-emr yani üst otorite, içtihad yapacak güce sahipse, o da bu yasama işine dahil olur. Aksi hâlde, yasama, mevcut mezhep veya içtihadlar arasında tercih yaparak uygulanır.

 

İslâm Devleti'nin en üst organının yaptığı düzenlemeler, şer'î esâslar dahilinde yapılmak şartıyla bağlayıcı ve meşrûdur. Ulû'l-emr'in bu faaliyeti özellikle içtihâdı hükümlerin bağlayıcılık vasfını kazanması için gereklidir. O, isterse bu meseleleri mütalaa ve müzakere etmek üzere ehli'l-hal ve'l-akd denilen uzman kişilerden oluşan şûra meclisinin görüşlerini alır.

 

c) İslâm fıkhının kapsamı insanın kendisi, toplum ve yaratıcıyla olan münasebetlerini düzenler. Çünkü fıkıh, hem dünyevî, hem uhrevî niteliğe sahiptir. Hem din, hem devlettir, kıyamete kadar süreklidir ve bütün insanlığa yöneliktir. Bu hükümlerin özelliği bütüncül oluşudur. Yani iman, ahlâk, ibâdet, muameleler içiçedir, birbirinden ayrışmış hayat alanları veya lâik temellerle dini hükümlerin ayrışmışlığı sözkonusu değildir. Gönül huzuru, toplum düzeni, fert ve toplum hayatı, herkesi mutlu ve huzurlu kılma düşüncesi, Allah'ın gizli-açık her şeyi kontrol etmekte olduğu esası bu hukuku güçlendiren iç motiflerdir. İslâm, bu anlamda bütün beşerî sistemlerden ayrılmaktadır.

 

Fıkh'ın yöneldiği mükelleflere ait söz, fiil, akit ve tasarruflar iki alanda cereyan eder: ibadetlere ait hükümler; temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, adak, yemin gibi insanla Rabbi arasındaki münasebetleri düzenleyen hükümler. Bu konu ile, ilgili olarak, Kur'an-ı Kerîm'de yüzkırk kadar ayet vardır.

 

Muamelat hükümleri; akit, hukuki tasarruf, suç ve ceza gibi insanların birbirleriyle ve toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hükümler. Bunlar, beşerî hukuktaki umûmî ve hususî hukuk alanına girmektedir. Bunların gâyesi; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumun diğer toplumlarla münasebetlerini düzenlemektir.

 

Muamelat hükümleri şu dallara ayrılmaktadır

 

1) Aile hukuku: "el-ahvâlü'ş-şahsiyye" denilen bu hükümlere Kur'an'da nikâh, talâk, iddet, nafaka, mehir, nesep, miras gibi terimlerle yer verilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş kadar ayet vardır.

 

2) Medenî hükümler: Alım-satım, kira, kefâlet, ortaklık, borçlanma, borcu ödeme gibi fertler arasındaki mâli ilişkileri düzenleyen ve hak sahibinin hakkını koruyan hükümler, bu niteliktedir. Bu hususta da Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş ayet vardır.

 

3) Ceza hükümleri: Bunlar, mükellefin işlediği suçlar ve bunlara uygulanacak müeyyidelerle ilgilidir. Amaç, can, mal, ırz ve hakları korumak, suçlu ile mağdur ve toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek ve güveni sağlamaktır. Bu konuda otuz kadar âyet-i kerime vardır.

 

4) Usûl hukuku: Kaza, dava, isbat yolları gibi konuları kapsar. Bunlarla ilgili olarak yirmi kadar ayet vardır.

 

5) Anayasa hukuku: Devlet nizâmını ve bu nizâmın işleyiş tarzını belirleyen, yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler olup, "el-Ahkâmü's-Sultaniyye" adıyla incelenmiştir.

 

6) Devletler umumi ve hususî hukuku: Bu hukuk dalı, İslâm devletinin barış ve savaş zamanlarında diğer devletlerle olan münasebetlerini, müslüman ve zimmet ehli vatandaşların haklarını düzenler. Bu konu ile ilgili olarak yirmibeş ayet vardır.

 

İktisat ve maliye hukukuna dair on ayet vardır. Bu ayetler, İslam devleti'nin gelir kaynakları ile harcama yerlerini gösterir.

 

Sonuç olarak, fıkhın konusu ya namaz gibi yapılması veya gasp gibi terk edilmesi istenen ya da yemek gibi muhayyer bırakılan mükelleflerin fiilleridir.

 

c) Fıkhın Amacı

 

İlk insan, ilk peygamber Hz.Adem ve eşi Havva’dan itibaren günümüze kadar, insanlar küçük veya büyük toplumlar halinde yaşamışlardır. Toplum halinde yaşayanlar asla başıboş değildir, olmaları da mümkün değildir. Bir kısım dini, hukuki, ahlaki kurallar ve geleneklerle hareketleri sınırlandırılmıştır. Toplumda huzur ve güven ortamı anılan türden kurallarla sağlanabilir. Uymayanlar hakkında çeşitli müeyyideler yaptırımlar konulmuştur. Kişiler arası ilişkiler ancak böylece düzenli bir şekilde yürütülür.

 

İslam’a Göre, Toplumdaki İlişkiler

 

a)  Kişiyle Allah

b)  Kişiyle kişi

c)  Kişiyle toplum

d)  Toplumlar arası münasebetlerden ibarettir.

 

Hayatın hiçbir dönemi fıkhın dışında bırakılmamıştır. Amaç ise mutlu insanlardan oluşan bir mutlu toplum, meydana getirmek ve insanın, dünya ve ahirette mutlu bir hayat sürmesidir. Yaratılışın gerçek amacı da budur.

 

Başka bir deyimle fıkıh ilmi; mükellefle yükümlü olduğu hükümlerin gayesini kavratır.

 

Mezheplerin doğuşu, teşri tarihindeki önemini, konumunu kavratır. Mükellefe hayatını İslam’a göre düzenleme imkanı verir. Ona bu iradeyi kazandırır. Eğer yeterli donanıma sahipse problemlerini çöze bilme yollarını öğretir.

 

d) Fıkıh İlminin Diğer İlimlerle İlişkisi

 

Fıkıh ilminin temelinde ilahi vahiy vardır. Kaynağı Kur’an, sünnet ve naklidir. Bunun ne demek olduğunu belirtmek için ilimlerin sınıflandırılmasını kısaca anlamak gerekir.

 

1)  Akli ve Nakli İlimler

 

a)  Akli İlimler: Akli, deney ve tecrübe yollarıyla bilinen ilimler demektir. Matematik, fizik, kimya, biyoloji vs. gibi. Bunların deneyleri yapılabilir, akıl yoluyla gelişebilir, beş duyuya konu olabilir.

b) Nakli İlimler: Temeli, verileri akıl ve deney yoluyla değil de nakle dayanan, nakil yoluyla gelen ilimlerdir. Din kuralları, dil ve edebiyat ilimleri, tefsir, hadis, fıkıh vs. ilimler böyledir. Aslında bu ilimlerde de aklın yeri bir ölçüde vardır. Fakat tek başına akıl, onların prensiplerini bulmak ve kavramakta yetersizdir. Onların çoğu nakille bilinir. Kaynağı İlahidir.

 

2) Fıkıh İlminin Akli ve Nakli İlimlerle Münasebeti

 

Belirtilen kısa açıklamalardan akli ve nakli ilimlerin birbirinden kesin çizgilerle ayırımı kolay görünür. Ama aslında durum hiç de öyle değildir. Fıkhın  kaynaklarından birisi de rey ve ictihaddır. Burada akıl yürütme prensipleri uygulanır. Hükümlerin sebeplerini anlamada da yine akli ilimlerden yararlanılır.

 

Nakli ilimlerden tefsir, hadis ve diğerlerinin de fıkha yardımı çoktur. Müfessirler ve muhadislerce işlenilen hukuki metinleri fakihler kullanır, değerlendirilir. Hadisçi, bir hadisin, sahih, zayıf veya mevzu olduğunu belirtir; fakih de bunlardan delil niteliğinde olanı ve değerlendirilir.

 


 

 - Okuma Parçası -

 

Fıkıh

 

Fıkıh, anlayış üzerine bina olmuştur. Anlayış, Allah inancı üzerine bina olmuştur. Allah inancı, hayat üzerine bina olmuştur. Hayat, ruhun üzerine bina olmuştur. Ruh, gücünü inanç ve ibadetlerde alır.

 

Ruhun varolma sebebi ve varlığının hem dünya ve hem ahiret saadeti ancak inanç, ibadet ve anlayışla mümkündür. Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özellik “anlamak”tır. Anlayışı olmayan zaten mükellef değildir. Yani yarı delidir. Yani deli ancak anlayışsız olur.

 

Fıkhın anlayışıyla yaratılışı anlamak, yaratılıştan yaratanı anlamak, yaratandan niçin yaratıldığını anlamak büyük bir çaba ister. İşte fıkıh bu çabanın ismidir. Hayat, bu anlayışın sebebidir. Ruh, bunun merkezidir. İnanç bunun en büyük amacıdır. İbadet bunun en büyük selametidir.

 

Fıkıhla anlamak, inanmayı gerektirir. İnanmak ibadet etmeyi gerektirir. İbadet etme teslimiyeti gerektirir. Teslimiyet ancak ve ancak yaratana olur. Çünkü fıkıhla anlamak kendin gibi yaratılmış bir zavallıya teslimiyeti kabul etmez. Ancak kendisinden daha yüce ve kusursuz, mükemmel birini aramayı, onu tanımayı ve anlayıp teslim olmayı gerektirir.

 

Fıkıhla anlamak, fıkıhla yaşamak, fıkıhla yatmak ve fıkıhla kalkmak bir ayrıcalıktır. Çünkü herkes neyin anlaşılmasını ve niçin yaşanılmasını gerektiği kolay kolay kavrayamadığı için, Allah (cc) kitap ve Peygamberler göndermiştir.

 

O zaman fıkıh “hayatın ruh haritası”dır deyimi sanırım yerinde olur. Çünkü fıkıhsız hayat tarumar, fıkıhlı hayat ise anlamak ve anlamlandırmaktır. Hayatta anlamak kadar güzel bir şey olmaması gerek.

 

Nitekim Kur’an-ı Kerim de:

 

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فى بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هذِه مِنْ عِنْدِ اللّهِ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هذِه مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّهِ فَمَالِ هؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَايَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَديثًا

 

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyor (fıkhetmiyor)lar!”[158] buyurulmaktadır.

 

Sonuç olarak Efendimiz (a.s) mütevatir ve meşhur hadisine değinmeden geçmek hata olur. İşte mütevatir hadisi şerif şudur:

 

“Allah, kimin için hayır murat ederse onu dinde anlayış sahibi kılar.”[159]

 

Ecdadın bize miras bıraktığı dualardan biride şudur:

“Allahım! Bizi anlayışlı kimselerden kıl

 

-Allahım! Bizi anlayışlı kimselerle karşılaştır

 

-Allahım! Bizi anlayışsız kimselerle karşılaştırma.” 

 



 

3)  İLİM

 

Genel Bir Bakış

 

İlim: İnsanın duyu vasıtaları ile elde ettiği veya Allah Tebarek ve Teâlâ'nın vahiy yolu ile doğrudan doğruya gönderdiği, içinde zan ihtimali bulunmayan yakını bilgidir.

 

İslamî terminolojide ilim terimi; "bilgi" kelimesini karşılamak için kullanıldığı gibi, herhangi bir bilgi şubesini ifade için de kullanılır. Meselâ; kelâm ilmi, tefsir ilmi gibi. Keza, ilim ve bilgi terimlerinin bazen marifet kelimesiyle karşılanıldığı da bilinir.

 

Seyyid Şerif Cürcânî'ye göre ilim: "Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanattır."[160]

 

Cürcânî ilim için şu tarifleri de yapar: "İlim; bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. Bilim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır."[161]

 

İlim, kesin olsun veya olmasın kavram (tasavvur) veya hüküm olarak mutlak manasıyla idrak etmektir. ilim; düşünme, fehmetme ve hayal etme manalarına da gelir."[162]

 

İlim kavramının yanında çoğu zaman kullanılan marifet kavramı, daha hususi bir anlam taşır ve daha ziyade vasıtasız bilgiyi, sezisi, kalbî bilgiyi ifade etmek için kullanılır. ilim ahiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuz) bilgiler topluluğudur.

 

İnsanda ilmin ilk doğuşu; düşünmeden (basitçe), bir yol göstericiye başvurmadan elde edilir. İnsan, yaşı ilerledikçe sebeplerine başvurularak, düşünülerek, bir delille ilim elde etme yollarının var olduğunu anlar. Toplu olarak söylersek; birisi vasıtasız yolla doğrudan elde edilen ilim, diğeri vasıta ile elde edilen ilim vardır.

 

a) Vasıtasız ilim: Her insan kendi hususiyetleri ile kendi cinsleri arasında farklı ve ayrı yanlarıyla yaratılır. Tabii olarak var olan hususiyetleri bilmek, fertlere doğrudan, vasıtasız verilen bilgidir (ilimdir). İnsan, açlık, susuzluk, keder, neşe, korku vb. duyguları, çocuk, süt emmeyi; kuş, uçmaya; balık, yüzmeyi doğrudan öğrenir. Siyah ve beyazına diğer renklerin aynı şey olmadığı ve bir çok şeyin mevcudiyeti vasıtasız olarak bilinir. Bu yolla genelde maddi seyler görerek öğrenilir.

 

b) Vasıtalı ilim: Bu çeşit ilim ise genel olarak akıl ve his aracılığı ile öğrenilen ilimdir. Vasıtalı ilimler ise, maddi olmayan, veya mevcut olup dışta maddi şekli bulunmayan, fizik ötesi dediğimiz gayb aleminden fikir, zihin yoluyla öğrenilir. İnsanda bulunan beş duyu (görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma) ile maddi şeyler hakkında (duyular vasıtasıyla) bilgi edinilir. Bir şey görünce şekil; bir ses işitince ses; bir şey koklayınca koku; ağzımıza yiyecek alınca o şeyin tadı; bir şeye dokununca onun yumuşak ve sert oluşu vs. hakkında vasıtalı bilgiler ediniriz. Ancak hastalık halinde tatlı, acı gibi gelir. Tren ve başka araçla giderken yol geriye gidiyor sanırız. Bu gibi bazı istisnalar dışında, duyular aracılığıyla, düşünerek, zihni bilgiler ediniriz. Ayrıca inceleme ve araştırma yoluyla da şüpheleri gideren doğru bilgilere ulaşırız.

 

İlimler farklı bakış açılarına göre şu tasniflere ayrılabilir:Şer'î ilimler: Peygamber efendimizin getirdiği ilim.

 

Şer'î olmayan ilimler: Maddi, dünyevi ilimler. Ayrıca dinî, aklî ve dünyevî ilimler olarak, veya zâhir, (dünya hayatını tanzim eden) bâtın (ebedî hayatı tanzim edici) ilimler olarak da kısımlara ayrılırlar.

 

İslâm Akâidine Göre İnsanın İlim Elde Etmesinin Yolları Üçtür

 

1) Havass-ı selime (sağlam duyu organları). Bunlar göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.

2) Haber-i sadık (doğru haber).

Bu ikiye ayrılır:

a) Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayacak kadar çok sayıda bir topluluğun vermiş olduğu haberdir. Bunda şüphe edilmez. Meselâ bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile bir çok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.

b) Haber-i Resul: Allah tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.

3) Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna "bedîhî" denir. Düşünerek bilinirse "istidlâlî" denir

 

İslâm dini ilme, okumaya ve bilgiye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber (as)'e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahsedilir:

 

 7 Õ Ü  ô©ˆ £Ûa  Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Š¤Ó¡a

 

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”

 

 7§Õ Ü Ç ¤å¡ß  æb Ž¤ã¡üa  Õ Ü 

 

“O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.”

 

 =¢â Š¤× üa  Ù¢£2 ‰ ë ¤a Š¤Ó¡a

 

“Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”

 

 =¡á Ü Ô¤Ûb¡2  á £Ü Ç ô©ˆ £Û a

 

“O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.”

 

 6¤á Ü¤È í ¤á Ûb ß  æb Ž¤ã¡üa  á £Ü Ç

 

“İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.”[163]

 

İslâm, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır.

 

Nitekim Hz. Peygamber (as):

 

قَالَ رَسُولُ اللّهِ: »طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى مُسْلِمٍ.

 

"İlim tahsil etmek her müslüman farzdır"[164] buyurmuştur.

 

Tıb, hesap ve teknik gibi cemiyet için gerekli olan her türlü bilgiyi öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu tür ilimler cemiyetin bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farzı yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar.Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise mekruhtur.

 

İslâm kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece ilim kelimesi yüzbeş defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı sekiz yüzellidokuzu bulur. Ayrıca "akıl, fikir, zikr" gibi kelimeler Kur'an-ı Kerim'de çok zikredilir.

 

İslâm'a göre ilim ve hikmet müminin kaybolmuş malıdır; mümin, yerine ve söyleyene bakmaksızın onu nerede bulursa alır. Her fenalığın, hatta küfür ve şirkin de başı bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu bilen bir kimse kafir olmaz. şirkin ne demek olduğunu bilen, başkalarını Allah'a ortak koşmaz, Allah'tan başkasına ibadet etmez. Bunun içindir ki Kur'an-ı Kerim'de:

 

وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِىَ نَفَقًا فِى الْاَرْضِ اَوْ سُلَّمًا فِى السَّمَاءِ فَتَاْتِيَهُمْ بِايَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلينَ

 

“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!”[165] buyurulmuştur.

 

Kur'an-ı Kerîm'in açıkça ifade ettiğine göre:

 

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى اللّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمؤُا اِنَّ اللّهَ عَزيزٌ غَفُورٌ

 

“İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”[166]

 

Kur'an-ı Kerîm'de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça belirtilmiştir:

 

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ انَاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْاخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذينَ لَايَعْلَمُونَ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُولُواالْاَلْبَابِ

 

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”[167]

 

İslâm ilmin, âlimin ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur'an-ı Kerîm’de:

 

وَلِيَعْلَمَ الَّذينَ اُوتُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَاِنَّ اللّهَ لَهَادِ الَّذينَ امَنُوا اِلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ

 

“Bir de, kendilerine ilim verilenler., onun (Kur'an'ın) hakikaten Rabbin tarafından gelmiş bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar, bu sayede kalpleri huzur ve tatmine kavuşsun. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle dosdoğru bir yola yöneltir”[168] buyurulur.

 

Peygamber efendimiz (as) de hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

 

ـ وعن أبي الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولَ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ بِهِ عِلْماً سَلَكَ اللّهُ بِهِ طَرِيقاً مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ. وَإنَّ المََئِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا رِضىً لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَواتِ وَمَنْ في ا‘رْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ المَاءِ، وَإنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ، وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ ا‘نْبِيَاءِ، وَإنَّ ا‘نْبِيَاءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وََ دِرْهَماً وَلكِنْ وُرِّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أخَذَهُ أخَذَهُ بِحَظِّ وَافِرٍ.

 

Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle dediğini işittim: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir."[169]

 

"İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ Cennet yollarından açar. Melekler, ilim ve tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevâzûleri sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki ayın, görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır, onlar miras olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir."[170]

 

ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولِ اللّهِ #: مَنْ خَرَجَ فِي طَلَبَ العِلْم فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللّهِ حَتّى يَرْجِعَ[. أخرجه الترمذي .

 

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır."[171]

 

ـ وفي أخرى له عن سخبرة مرفوعاً: ]مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِمَا مَضى[.

 

Yine Tirmizî'nin Sahbere (radıyallahu anh)'tan kaydına göre, Aleyhissalâtu vesselâm: "Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur" buyurmuştur."[172]

 

ـ عن حميد بن عبدالرحمن قال: ]سمعت معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه يقول: سمعت رسول اللّه # يقول: مَنْ يُرِدِ اللّه بهِ خَيْراً يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ.

 

Humeyd İbnu Abdirrahmân anlatıyor: "Hz. Muâviye (radıyallahu anh)'ı işittim demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar."[173]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رسولُ اللّهِ #: الْكَلِمَةُ الْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَحَيْثُ وَجَدَهَا فَهُوَ أحَقُّ بِهَا.

 

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hikmetli söz mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, onu hemen almaya ehaktır."[174]

 

-"Alimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir."[175]

 

İslâm'da ilim, Allah'ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. Peygamber efendimiz (as), dualarında; "Allah'ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi artır."[176]

 

-"Faydasız ilimden Allah'a sığınırım"[177] buyurururdu.

 

Görülüyor ki, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ilimdir. İlim amellerin en faziletlisidir. Yukarıdaki emir ve sözlerin ışığında İslâmiyet'le ilim birbirinden ayrılmaz iki şeydir demek mümkündür.

 

Dünya, ahiretin tarlası ve Allah'a giden yolun başlangıcıdır. Dünya düzenini ayakta tutmak için bildirilen bir takım düsturlar vardır. İşte bu dünyada insanların ekonomik, sosyal, dinî ve dünyevî bütün durumlarını düzenleyici ve insanları birleştirici kuvvet sadece ilim yoluyla kazanılır.

 

İlim, nefisleri helâk edici ahlaksızlıklardan temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlâka kavuşturur ve ahiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allahü Teâlâ'nın kemâl sıfatıdır. Peygamberlerin ve meleklerin şerefi ilimden gelmektedir. Allah'ın huzuruna ilimle gidilir. İlim tek başına faziletin de kendisidir.

 

Âlim ise, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından:

 

 6 Ù¡£2 ‰ ¤å¡ß  Ù¤î Û¡a  4¡Œ¤ã¢a ¬b ß ¤Í¡£Ü 2 ¢4좍 £ŠÛa b è¢£í a ¬b í

 

“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et”[178] ilâhi emrine muhatap olan peygamberin izindedir.

 

İlmi Gizlemek: Âlimler sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayıları bir iş midir?

 

Kur'an-ı Kerîm'de bu konuda Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili olmak ve hükmü müslümanları da kapsamak üzere bazı ayetler nazil olmuştur. İmam Suyûtî "ed-Dürrü'l-Mensûr" isimli eserinde, İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, Muâz b. Cebel ve bazı sahabiler Yahudi bilginlerinden bir gruba Tevrat'taki bazı hükümleri sordular. Yahudiler bu bilgileri gizlediler ve haber vermekten kaçındılar. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

 

اِنَّ الَّذينَ يَكْتُمُونَ مَا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدى مِنْ بَعْدِ مَابَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِى الْكِتَابِ اُولئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ () اِلَّا الَّذينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُولئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحيمُ

 

"İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra- gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tövbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü ben tövbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim."[179]

 

Yahudilerin gizlediği bilgiler arasında recim cezası bulunduğu gibi, Hz. Peygamber (as)'ın geleceğini bildiren haberler de bulunmaktadır Nitekim bir ayette şöyle buyurulur:

 

اَلَّذينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِىَّ الْاُمِّىَّ الَّذى يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِى التَّوْريةِ وَالْاِنْجيلِ يَاْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّتى كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذينَ امَنُوا بِه وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذى اُنْزِلَ مَعَهُ اُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”[180]

 

Ancak İslâmî hükümleri gizlemekten vazgeçip de tövbe eden, Hz. Peygamber'e iman ederek gidişini düzelten ve Allah'ın Peygamberlerine vahyettiği şeyleri insanlara açıklayanlar müstesnadır. Bunlar İslâmî hükümleri gizlemekten vazgeçtikleri takdirde Allah onların tövbesini kabul eder. Onları rahmet ve mağfiretine kavuşturur.

 

Ayet-i Kerimenin hükmü yalnız Ehl-i kitaba değil; Allah'ın ayetlerini gizleyen ve şer'î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü ayetin ifade tarzı usul âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam ifade eder.

 

Ebû Hayyân şöyle demiştir: "Açıkça anlaşılıyor ki, özel nüzul sebebi olsa bile ayetin umum manası, ehl-i kitap olsun, başkaları olsun ilmi gizleyen herkes hakkındadır. Ayet, Allah'ın dininden olup da yayılmasına ve duyurulmasına ihtiyaç duyulan herhangi bir ilmi gizleyen herkesi içine alır. Aşağıdaki hadis bu ayeti tefsir eder.

 

Hadisi şerifte:

 

ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ فَكَتَمَهُ أُلْجِمَ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ. أخرجه أبو داود والترمذي، وهذا لفظه.والمراد بذلك العلم الذي يلزم تعليمه ويتعين فرضه ككافر يسأل عن ا“سم والدين، وكحديث عهد با“سم يسأل عن الصة، وكمن جاء مستفتياً في حل وحرام فيلزمه تعليمه وجوابه. ومن منعه استحق الوعيد، وليس ا‘مر كذلك في نوافل العلم التي  يلزم تعليمها .

 

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, bir ilimden sorulur, o da bunu ketmedip söylemezse (kıyamet günü) ateşten bir gem ile gemlenir.”[181]

 

Sahabiler de yukarıdaki ayeti aynı şekilde anlamıştır. Ebû Hureyre'nin, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer Allah'ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiç bir hadis rivayet etmezdim" Ebû Hureyre bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti okumuştur.[182] 

 

Diğer yandan bazı âlimler ilmi gizlemeye yol açacağı endişesiyle, yukarıdaki ayete dayanarak, Kur'an okuma karşılığında para almanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre ayet, hükümleri açığa vurmayı, yaymayı ve gizlemeyi emrediyor. Bir kimse. edası kendisine gerekli olan bir amel için ücret almaz. Namaz kıldığı için ücrete hak kazanamaması gibi. Çünkü namaz, Allah'a yaklaşmak için yapılan bir ibadettir. Bu yüzden namazı öğretmek karşılığında alınacak ücret caiz olmaz.

 

Ancak, sonraki (Müteahhirûn) âlimleri, ücret veya maaş alınmadığı takdirde dini görev ve çalışmaların ihmal edileceğini, dini tebliğin yaygınlaşamayacağını, ilmin giderek yok olacağını düşündüler ve dinî ilimlerin eğitim öğretim ve tebliğinde görev yapanların, bu hizmetleri karşılığında ücret alabileceklerine dair fetva verdiler.

 

İlmel-Yakin: Delil ve burhan ile elde edilen kesin bilgi. Yakîn, kesin bilgi demektir.Kur'an-ı Kerîm'de de yakîn, zannın karşıtı olarak zikredilmektedir:

 

وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَسيحَ عيسَىابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ وَاِنَّ الَّذينَ اخْتَلَفُوا فيهِ لَفى شَكٍّ مِنْهُ مَالَهُمْ بِه مِنْ عِلْمٍ اِلَّا اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقينًا

 

"Artık pek azı hariç, onlar inanmazlar. Küfürlerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından 'Biz Allah'ın elçisi, Meryem oğlu İsâ Mesih'i öldürdük!' demelerinden ötürü... Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat öldürdükleri kimse İsa (as) gibi göründü. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içerisindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu yakînen öldürmediler (onu öldürdüklerini kesin olarak bilemediler.)"[183]

 

Kesinlik ifade eden bilgiler arasında da bir derecelemenin mevcut olduğu bir vakıadır. Kesin bir bilgi, kalbe daha da itminan verebilir. Bu nedenle âlimlerin bir kısmı, kesinlik ifade eden bilgileri ilme'l-yakîn, ayne'l yakîn ve hakka'l-yakîn olmak üzere üç kademeye ayırmışlardır.

 

a) İlme'l-yakîn: Sâlim akıl ve sahih naklin ifade ettiği bilgidir. Kesinlik ifade eden bilgilerin en aşağı derecesidir.

 

b) Ayne'l-yakîn: Duyularla ya da tecrübe ile elde edilen, bizzat müşahede sonucu ortaya çıkan bilgidir. Bu meyanda; Leyselhabiri kelyekini.

 

"Verilen haber, görülen şey gibi değildir" denilmiştir. Buna misal olarak Hz. İbrahim'in ayette geçen şu sözü zikredilir:

 

وَاِذْ قَالَ اِبْرهيمُ رَبِّ اَرِنى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتى قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلى وَلكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبى قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْتينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ اَنَّ اللّهَ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.”[184]

 

Hiç şüphesiz Hz.İbrahim, Allah'ın ölüleri dirilttiğini biliyor ve buna inanıyordu. Ancak gözleriyle buna şahit olmak istiyor ve böylece gönlünün daha da mutmain olacağını ifade ediyordu. Yani ilme'l yakîn'den ayne'l-yakîne varmak istiyordu.[185]

 

c) Hakka'l-yakîn: Bizzat yaşanarak elde edilen bilgidir. Kesinlik ifade etme bakımından en üstün bilgi çeşididir.

 

Meselâ, denizde suyun bulunduğuna dair bilgi, ilme'l-yakîn; denizin yanına gidip denizdeki suyu gözle görmek, ayne'l-yakîn; içine dalıp yüzmek ise, denizde su bulunduğuna dair hakka'l-yakîn derecesinde bir bilgi elde edilmiş olur.[186]

 

Kur'an-ı Kerîm'de Tekâsür sûresinde 'ilme'l-yakîn' ile 'ayne'l-yakîn' bir arada zikredilmekte ve ayetlerin siyakından ayne'l-yakin'in ilme'l yakîn'den daha üstün olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu surede yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

 

 6 æì¢à Ü¤È m  Ò¤ì  5 ×  £á¢q

 

“Elbette yakında bileceksiniz!

 

 6¡åî©Ô î¤Ûa  á¤Ü¡Ç  æì¢à Ü¤È m ¤ì Û 5 ×

 

Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,

 

 = áî©z v¤Ûa  £æ¢ë Š n Û

 

Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.

 

 =¡åî©Ô î¤Ûa  å¤î Ç b è £ã¢ë Š n Û  £á¢q

 

Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.”[187]

 

Hakka'l-yakîn de, Kur'an'da iki yerde zikredilmektedir:

 

 ¡åî©à î¤Ûa ¡lb z¤• a ¤å¡ß  Ù Û ¥â5 Ž Ï

 

"Ey sağdaki! Sana selam olsun!

 

 = åî©£Û¬b £šÛa  åî©2¡£ˆ Ø¢à¤Ûa  å¡ß  æb × ¤æ¡a ¬b £ß a ë

 

Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,

 

 =§áî©à y ¤å¡ß ¥4¢Œ¢ä Ï

 

İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır

 

 =§áî©z u ¢ò î¡Ü¤– m ë

 

Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

 

 7¡åî©Ô î¤Ûa ¢£Õ y  ì¢è Û a ˆ¨ç  £æ¡a

 

Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.”[188]

 

Bu terkip bir de Hâkka sûresinde geçmektedir ki burada,[189] Kur'an-ı Kerim hakkında kullanılmıştır.

 

Bazı müellifler, ayne'l-yakîn için Hz. İbrahim'in yukarıda sözkonusu ettiğimiz isteğini misal verdikleri halde, tasavvuf ehlinden âriflerin ilimlerinin hakka'l-yakîn derecesinde olduğunu zikrederler.[190]

 

a) İlmin Tarifi ve Hükmü

 

İlim, malum olanın olduğu hal üzere bilinmesidir. Bu yaratılmışların ilmidir. Allah (cc) ilmi ise; bir şeyin aslının ne olduğunu ve ne olacağını kuşatması ve haberdar olmasıdır. Kur’an-ı Kerim de:

 

وَلَا تَقْفُ مَالَيْسَ لَكَ بِه عِلْمٌ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ اُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا

 

“Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu duyman, görmen ve muhakeme ondan sorumludurlar.”[191]

 

Efendimiz (as):

 

 ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü •  £ó¡j £äÛa  £æ ªa ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ ¤b £j Ç ¡å2¡a ¤å Ç

P§á¡Ü¤ŽŽ¢ß ¡3¢×óÜ Ç ¥ò ší¡Š Ï ¡á¤Ü¡È¤Û ¢k Ü Ÿ 4b Ó  á £Ü   ë

 

Hz. İbn Abbas (ra)'dan:  Hz. Peygamber  (as) şöyle buyurmuş:

“İlim öğrenmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır.”[192]

 

İbn-i Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İlim üçtür. Bunlardan fazlası fazilettir. Muhkem âyet, kâim sünnet, âdil taksim."[193]

 

Bir Müslüman’ın iman etmesi, yapması ve terk etmesi, yönünde dinin içerdiği her şeyin ilmi farzdır. Seferde ve hazarda, sıhhat ve hastalık halinde, dini şeylerde ve muamelatta, kısaca Müslüman’ın bütün yaşamı boyunca lehinde ve aleyhindekileri bilmesi/öğrenmesi farzdır. Bilmeden/öğrenmeden hiçbir şey yapılamaz.

 

İlim maluma tabidir. Çünkü kendisiyle farzın ikamesine sebep olunan şeyin ilmi farz olur. Kendisiyle vacibin ikamesine sebep olunan şeyin ilmi de vacip olur. Aynı şey sünnet için ve müstehap içinde geçerlidir.

 

b) İlmin Fazileti ve Kısımları

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de:

 

شَهِدَ اللّهُ اَنَّهُ لَا اِلهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا اِلهَ اِلَّا هُوَ الْعَزيزُ الْحَكيمُ

 

“Allah kendisinden başka ilah olmadığına adaletle şahadet etti. Melekler ve ilim sahipleri de Ondan başka ilah olmadığına şahadet ettiler.”

 

ـ وعن أبي الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ  يَقُولَ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ بِهِ عِلْماً سَلَكَ اللّهُ بِهِ طَرِيقاً مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ. وَإنَّ المََئِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا رِضىً لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَواتِ وَمَنْ في ا‘رْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ المَاءِ، وَإنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ، وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ ا‘نْبِيَاءِ، وَإنَّ ا‘نْبِيَاءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وََ دِرْهَماً وَلكِنْ وُرِّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أخَذَهُ أخَذَهُ بِحَظِّ وَافِرٍ

 

Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle dediğini işittim: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir."[194]  

 

Hikmet, şerefli bir insanın şerefine öyle büyük bir paye ilave eder ki, köleleri, sultanların sevgisine çıkarıncaya değin yükseltir.İman çıplaktır; onun örtüsü takva, süsü haya ve meyvesi ilimdir.

 

İlim, muamele ve mükaşefe ilmi olmak üzere ikiye ayrılır. Müslüman’lara farz olan ilim sadece muamele ilmidir. Akıl-baliğ olan kimselerin yapmakla mükellef oldukları üç husus vardır:

1)  İtikad (inanç)

2)  Fiil (yapılması gereken ameller)      

3) Terk (terk edilmesi lazım gelen davranışlar)

 

c)  İlmin ve Alimin Amacı

 

Kur’an-ı Kerim’de:

 

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَاتَعْلَمُونَ

 

“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”[195]

 

Yine:

 

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ انَاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْاخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذينَ لَايَعْلَمُونَ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُولُواالْاَلْبَابِ

 

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”[196]

 

Efendimiz (as):

 

وفي أخرى له عن سخبرة مرفوعاً: مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِمَا مَضى.

 

Tirmizi'nin Sahbere (ra)’tan kaydına göre, Aleyhissalatu vesselam: "Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur" buyurmuştur."[197]

 

ـ عن أبي أمامة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]ذُكِرَ لِرَسُولِ اللّهِ # رَجَُنِ عَابِدٌ وَعَالِمٌ. فقَالَ: فَضْلُ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِي عَلى أدْنَاكُمْ.

 

 Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a biri âbid diğeri  âlim iki kişiden bahsedilmişti."Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir" buyurdu."[198]

 

ـ وفي رواية له: ]ثُمَّ قَالَ: إنَّ اللّهَ تَعالى وَمََئِكَتَهُ وَأهْلَ السَّمَواتِ وَأهْلَ ا‘رْضِ حَتّى النَّمْلَةَ فِى جُحْرِهَا وَالْحِيتَانَ فِي الْبَحْرِ يُصَلُّونَ عَلى مُعلِّمِ النَّاسِ الخَيْرَ[ .

 

Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "...Aleyhissalâtu vesselâm sonra buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya,  denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur." (Hadis Tirmizî'nin aynı babındadır.)

 

ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: فَقِيهٌ وَاحِدٌ أشَدُّ عَلى الشَّيْطَانِ مِنْ ألْفِ عَابِدٍ.

 

İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır."[199]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سُئِلَ النَّبِىُّ #: أيُّ النَّاسِ أكْرَمُ عِنْدَ اللّهِ تَعالى؟ قالَ: أكْرَمُهُمْ عِنْدَ اللّهِ أتْقَاهُمْ قَالُوا: لَيْسَ عَنْ هذَا نَسألُكَ. قالَ: فَيُوسُفُ نَبِيُّ اللّهِ ابْنُ نَبِيِّ اللّهِ ابْنِ خَلِيلِ اللّهِ. قَالُوا: لَيْسَ عَنْ هذَا نَسْألُكَ قَالَ: فَعَنْ مَعَادِنِ الْعَرَبِ تَسْألُونِى؟ قَالُوا: َعَمْ. قَالَ: فَخِيَارُهُمْ فِي الجَاهِلِيَّةِ خَيَارُهُمْ فِي ا“سْمِ إذَا فَقِهُوا.

 

Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Allah indinde en efdal insanın kim olduğu sorulmuştu: "Allah indinde en kıymetlileri en muttaki olanlardır!" buyurdular. "Biz bunu sormadık!" demeleri üzerine: "Öyleyse o, Halîlullah'ın oğlu, Nebiyyullah'ın oğlu Nebiyyullah'ın oğlu Yusuf'tur" buyurmuştu. Yine itirazla: "Hayır, bunu da sormadık" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Siz bana Arap hanedanlarından mı soruyorsunuz?" dedi. "Evet (Ey Allah'ın Resûlü!)" dediler. "Onların cahiliye dönemindeki hayırlıları, fıkıh öğrendikleri takdirde, İslâm'da da en hayırlılarıdır!" cevabını verdi."[200]

 

ـ وعن أبي الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولَ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ بِهِ عِلْماً سَلَكَ اللّهُ بِهِ طَرِيقاً مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ. وَإنَّ المََئِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا رِضىً لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَواتِ وَمَنْ في ا‘رْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ المَاءِ، وَإنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ، وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ ا‘نْبِيَاءِ، وَإنَّ ا‘نْبِيَاءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وََ دِرْهَماً وَلكِنْ وُرِّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أخَذَهُ خَذَهُ بِحَظِّ وَافِرٍ.

 

Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle dediğini işittim: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir."[201]

 

İlmin, alemlerin Rabbine yaklaşmaya, meleklerin ufkuna varmaya ve en yüce topluluk ile aynı seviyeye gelmeye vesile olduğu ilmin dünyadaki müspet sonuçlarına gelince bunlar; izzet, saadet, hakimiyet, sultanlar üzerinde bile söz sahibi olmak, onları nüfuz altına almak ve beşerin indinde alimin itibarını kabul etmek gibi hususlardır.İnsanlar arasında nübüvvet makamın en yakın kimseler ilim ehli olan kimselerdir. İlim ehli olanlar, halkı peygamberlerin getirdiği ilahi hakikate yöneltirler. İlim, ışıktır. Alim ise o ilmin feneridir. İlmin ışığıyla yanan alim toplumun temel direğidir. Toplum alimsiz, alim ilimsiz olamaz.

 

 


 

- Okuma Parçası -

 

Hadislerde İlim

 

İlmin fazileti konusunda çok sayıda hadis-i şerif vardır. Bunlardan küçük bir seçme yapalım:

 

-"İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet yollarından birini açar.  Melekler,  ilim  tahsil  edene  karşı  memnuniyetleri  ve  tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir."[202]

 

-"Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır."[203]

 

-"İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer."[204]

 

-"Ey Ebu Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir ayet öğrenmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır."[205]

 

-"Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır."[206] 

 

-"Hikmet, mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü'minin kendisi ona daha lâyıktır."[207]

 

-"Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne cahillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır)."[208]

 

-"Allah kim hakkında  hayır  dilerse,  onu  dinde  fakîh  (derin  anlayış  sahibi)  kılar."[209]

 

-"Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur."[210]

 

-"Rasülullah (a.s.)'a biri âbid (ibadetle çokca meşgul) ve diğeri âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasül-i Ekrem: "Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir." buyurdu. Sonra şunları söyledi: "Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve  balıklar, insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler." (Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825)

 

-"İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden salih evlâttan kesilmez."[211] 

 

-"Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım."[212]

 

-"İlmin kaldırılması, cahilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alâmetlerindendir."[213]

 

-"Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar, cahil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu suretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar."[214]      

 

-"Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen  öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun  bir  kısmı  toprağı  suya  doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderilen hidayetini kabul etmeyen kimse böyledir."[215]

 

-Hz. Ebubekir (r.a.) Peygamberimiz'i anlatırken şöyle ifade eder: "Rasülullah (a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: "...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur."[216]   

 

-Hz. Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: "Rasülullah (a.s.), bir gün odalarının birisinden çıkıp mescide girdi. Bu esnada iki halka (şeklinde oturmuş iki grup) ile karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'an okuyor ve Allah'a dua ediyordu. Diğer halka da ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerin Peygamber (s.a.s.): "(Bunların) hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur'an okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de ancak muallim/öğretici olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına oturdular."[217]

 

-"Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir."[218]

 

Görülüyor ki, dünya ve âhiret saadetinin anahtarı ilimdir. İlim, amellerin en faziletlisidir. İlim, nefisleri helâk edici ahlaksızlıklardan kişiyi temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlaka kavuşturur ve âhiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allah'ın kemal sıfatlarındandır. Peygamberlerin şerefi, sahip oldukları ilimden ve ilimleriyle amel etmelerinden gelmektedir.



 

4) İMAN

 

Genel Bir Bakış

 

İman: Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma; Allah'a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (as)'ın Allah'ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma.[219]

 

"İman" kelimesi; Arapça'da "if'al" vezninde olup, aslı "emn" kökünden gelir. Dillere göre, korkunun zıddı olan "emn-ü emân=emniyet, güven" manasında, "âmene" fiilinin masdarıdır. Kelimenin aslı "emn" de "emân" idi. Başına "elif" gelince, "e'mene" oldu; sonra arapça gramer kaidesine göre "imân" okundu. Kelimenin başındaki "hemze" Arap diline göre "ta'diye" için "geçişli" olursa, "eman vermek, emin kılmak" manasına gelir ki; "esmâüllah = Allah'ın isimleri"nden olan "Mümin" bu manadan alınmıştır. Sayrûret (olmak) için kullanılırsa, iman; "emin olma, kalbi güven ve sükûna kavuşturma" manasına gelir. Buna lisanımızda "inanma" denir.

 

Bütün dilcilerin örfünde imanın hakikati; "mutlak tasdik"dir. Yani, bir şahsa, bir habere veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Tasdik eden, tasdik ettiği şahsı tekzip edilmekten emin kılmış veya bizzat kendisi yalandan emin ve mutmain olmuştur. İman kelimesi, ya "âmenehu" da olduğu gibi doğrudan, veya "âmene bihi" ve "âmene lehu" da olduğu gibi, (be) veya (lâm) ile mef'ul alır. (be) ile olursa, "İkrar ve itiraf"; (lâm) ile olursa, "iz'an ve kabul" manası ifade eder.[220]

 

Bu esasa göre sözlükteki iman, mantık ilmindeki "tasavvur"un karşılığı olan "tasdik" ten ibaret olup, kavramındaki iki unsur vardır: Biri "bilgi=marifet" unsuru; diğeri, irade ve ihtiyar (kesb)" unsuru. Çünkü, önce neye, niçin ve nasıl inanılacağı bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu yönden "marifet" unsurunun rolü açık; imanın akıl, fikir, düşünce ve nazar ile ilgisi aşîkârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen bir şeyin tasdik edilerek iman haline gelmesi, terim ifadesiyle "iz'an ve kabulü" için şarttır.

 

Diğer bir deyimle; bilinen ve iman konusu olan husus, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimsenmeli, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf edilmelidir. O halde imanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik, kesb ve ihtiyar lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır.

 

O halde, yalnız "marifet" ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalpte hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan "tasdik" derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır.

 

Ancak, tasdikte aranan iz'an'ın, "itikad-ı câzim" denilen kesin olarak yakîn ifade etmesi şart koşulmadığından; "zann-ı gâlib" denilen avam müslümanların tasdiki, yani "mukallidin imam" Ehl-i Sünnete göre kâfi ve makbul sayılmıştır. Bu gibi tasdiklere "iman-ı hükmî" denir. Aklı ve naklî delillere dayanarak elde edilen kuvvetli imana ise, "tahkîki iman" adı verilir. Bu yola (delil ve istidlâle) gücü yettiğince başvurmak farz olduğundan, bunu terkeden bir mü'min günahkâr olur.[221]

 

Tasdikin Derece ve Türleri

 

Mutlak tasdikin derece ve türleri vardır. Her tasdik, meselâ, "Allah'a iman ettim", "Hz. Muhammed (as)'e, Kitabullah'a ve ahirete inandım" cümleleri, ayrı ayrı kariyeler (önermeler) olarak farklı hükümler ifade eder. Her birinde tasdik ve hüküm bulunan bu iman nevileri, taalluk ettiği şeylere göre çeşitli manalara gelmekte, hepsi de, "kabul ve itiraf" manası ifade etmektedir. Tasdikte aslolan, söylenen sözün veya haberin doğru ve sâdık olmasıdır. Sözün sadık olması ise, verilen hükmün sadık olmasında, yani o hükmün gerçeğe mutabık olmasındandır. Mutabık ise, o hükmün doğru ve sadık; değilse, yalan ve yanlıştır.

 

Tasdik edilerek inanılan şey, görülen ve bilfiil mevcut olan bir şey ise, bu tasdike "tasdik-i şuhûdî"; gözle görülmediği halde, varlığına delâlet eden bir delil veya eser vasıtasıyla biliniyorsa, bu gibi tasdiklere de "tasdik-i gaybı" denir. Bu yönden, imanın içerdiği mutlak tasdik, dilciler nazarında;

 

a)  Ya kavlî, yani sözle,

 

b)  Veya fiilî, yani iş ve amel ile olur. Kavlî olan da, biri kalbî (kalp diliyle), diğeri de lisanî (dil ile) olmak üzere iki türlüdür. O halde, dilcilere göre tasdikin üç türü ve derecesi vardır.

Bunlar:

a) Kalb ile yapılan tasdik: Bir kimsenin herhangi bir şahsı veya hükmü kalbiyle kabul ve itiraf etmesidir.

b)  Bizzat dil ile yapılan tasdik: Bu da, insanın, inandığı şeyin hak ve gerçek olduğunu başkası duyacak şekilde söyleyip ilân etmesidir. Dil ile yapılan bu tasdik de iki türlüdür:

a) Hakîkî,

b) Zahirî,

Hakîkî anlamda; dil ile ikrar edilen, kalb ile de tasdik edilir. Yani dil ile kalb tasdikte birleşir. Böyle bir tasdike sahip olan kimse, hakîkaten inanmış bir "mü'min"dir. Zâhirî alanda ise dil ile tasdik olunan şey, kalp ile tekzip olunur. Yani dili ve zahiri başka, kalbi ve batını başkadır. Kalbi, dilinin söylediğini inkar ve reddetmektedir. Bu gibi zahiri tasdik sahiplerine, dinî literatürde "münafık" adı verilir. Bunlar zahiren mümin; hakîkatta ve Allah katında kafir sayılırlar.

 

c) Organlarla yapılan fiili tasdik: Söylenen sözün gereğini bilfiil ima etmek süretiyle yapılan tasdik şeklidir ki, bunun makbul olanı; işlenen fiilin, hem dil, hem de kalp ile yapılan bir tasdike dayanmasıdır. Şayet yalnız dil ile ikrarın eseri ise, yapılan iş, riyadan başka bir şey değildir ve nifak alametidir.[222]

 

İslam Istılahında İmanın Manası, Hakîkati ve Rükûnleri

 

İslami ıstılah olarak "iman", Peygamberimiz Hz. Muhammed (as)'ın Allah (cc) tarafından getirdiği kesin olarak bilinen haber, dini esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların tamamını iz'an ve kabul ile tasdik ve itiraf etmektir. Yani Allah'a, Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğuna ve "Zarûrât-ı diniyye" diye bilinen İslâmî esaslara, hükümlere ve haberlere, kesin olarak inanmak, tamamını kabul ve itiraf etmektir.

 

Zarûrât-i diniyye; Peygamberimizden tevâtür yoluyla naklolunan ve aklî delile muhtaç olmadan bilinen; Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu, ölümden sonra dirilmenin ve âhiret hayatının hak olduğu; namaz, oruç, zekât ve Hac gibi ibadetlerin farz; zinanın, şarabın, faizin, adam öldürmenin ve yalan söylemenin haram olduğu gibi İslâmî esas, hüküm ve haberlerdir.

 

Kesinlik ifade eden bu gibi dinî esaslara her müslümanın tereddütsüz inanması gerekir. Bu bakımdan, dini terim olarak iman, taalluk ettiği şeylerin arzettiği hususiyet bakımından daha özel, dilciler nazarında ise daha genel ve şümullüdür.

 

İman hakîkatta bir kalp ve vicdan işi olduğuna göre; dilciler nazarında da, dinî ıstılahta da aslolan, imanın hakîkatında bulunması gereken tasdiktir. Fakat, bu tasdik ve itirafın masdarı, kaynağı nedir? İmanın hakîkatını teşkil eden hükümler nelerdir? Yalnız kalp midir? Yalnız dil midir? Veya her ikisi birden midir? Yoksa bu ikisine ilaveten, azalarla yapılan işler, salih ameller midir? İşte bu hususta İslâm âlimleri arasında görüş ayrılığı vardır. Bundan dolayı birçok itikadi mezhep ortaya çıkmıştır.

 

a) Ehl-i Sünnet'ten bazılarına göre şer'î iman; Hz. Muhammed (as)'ın Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin hepsinin doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri tasdik diğeri ikrar olmak üzere iki rüknü vardır. Ancak, bu rükünler aynı seviyede birer aslî rükün değildir. Çünkü bunlardan "kalp ile tasdik", hiçbir mazeret karşısında vazgeçilmeyen "aslî rükün"dil ile ikrar ise, dilsizlik ve ölüm tehlikesi gibi zarûrî haller karşısında vazgeçilebilen ve vücubu sakıt olan "zâid rükün" dür. Aslî rükün sayıları kalb ile tasdik zâil olduğu anda, o kimse imandan çıkar ve kâfir olur. Çünkü her halükârda tasdiksiz iman olmaz.

 

Ancak ölüm tehdidi karşısında diliyle ikrar etmeyen bir kimse, kalbi samimi tasdik ve imanla dolu olduğu için imandan çıkmaz ve kâfir olmaz.[223] "Kavl-i Meşhur" olarak şöhret bunları bu mezhebi, bazı Ehl-i Sünnet Kelâmcıları, Hanefi imamlarından Şemsü'l-eimme es-Serahsî, Fahru'l-İslâm Pezdevî ve diğer Hanefi fakihleri benimsemişlerdir. Hatta İmam-ı Âzam'ın da bu görüşü tercih ettiği rivayet edilmiştir.[224]

 

b) Ehl-i Sünnet'ten "cumhuru muhakkikîn"e göre şer'î iman; inanılması gerekenleri kalb ile tasdikten ibarettir. O halde şer'; imanın yegane rüknü, kalb ile tasdiktir. Kalbinde böyle tereddütsüz bir tasdik bulunan kimse, gerçekte ve Hak Teâlâ indinde mümindir. Dil ile ikrar etmek ise, imanın aslî veya zâid bir rüknü, yani imandan bir cüz değildir. Fakat, kalble bulunan tasdike, ancak dil ile ikrar edilmesi halinde vakıf olunabileceği, aksi halde mü'min midir, değil midir? bilinemeyeceğinden, dünyevî ve hukûkî hükümleri tasdik edebilmek için, dil ile ikrar şart koşulmuştur.

 

Bu esasa göre, kalbiyle gerçekten tasdik edip de, bunu diliyle ikrar etmeyenler, dünyada müslüman sayılıp dini ahkâm kendilerine uygulanmasa bile, Allah Tealâ katında mü'min sayılırlar. Dini nasslar bu görüşü daha fazla desteklemektedir:

 

كَتَبَ فى قُلُوبِهِمُ الْايمَانَ

 

"Allah işte bunların kalbine imanı yazdı."[225]

 

وَلَمَّا يَدْخُلِ الْايمَانُ فى قُلُوبِكُمْ

 

"İman henüz kalblerine girmedi"[226] gibi...

 

İmam Ebu Mansur el-Maturîdi'nin tercihi de budur. Özellikle, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî ile İmamu'l-Haremeyn el-Cüveynî ve İmam Fahru'd-Din er-Râzî bu görüştedirler.[227]

 

c) Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmam Ahmet (ra)'a göre Şer'î İman; "İkrarın bil lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil erkân"dır. Yani, "dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükünlerle amel" fakat bu görüşe sahip olan Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli terk eden kimseleri "fâsıkâsî" saymışlarsa da, bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına hükmetmemişlerdir. Ayrıca, abid ve zahid müslümanlara tatbik edilmekte olan dini ahkâmın, ameli terkeden fâsıklara da uygulanacağını söylemişlerdir.

 

Nitekim tatbikatta hep böyle olagelmiştir. Bu zevata göre şer'î imanın hakîkatı iki şekilde mütâlaa edilmektedir. Biri; er geç Cennete girme imkânını sağlayan iman esasıdır ki, bu kalp ile tasdikle veya tasdikle beraber dil ile ikrar ile tahakkuk eder. Diğeri ise, müslümanı cehennemin azabından koruyan ve ebedî saadete erdiren "Kemâl-i iman", yani imanın kâmil olmasıdır. Şüphe yoktur ki amel, yani dini emir ve esaslara uyarak yasaklardan kaçınmak, imanın kemalinden olup, onun güzel bir semeresi ve beklenen meyvesidir.

 

Sonuç olarak, yukarıdaki tarif gerçekte, "imanın aslını ve hakikatı"nın değil, "kemâl-i iman" yani iman olgunluğunun tarifidir. Bu bakımdan, Selef ve bazı hadisçilerin görüşü, Mu'tezile ve haricilerin katı görüşleriyle ilgili olmayan makul ve makbul bir görüştür.[228]

 

d) Havâriç ve Mu'tezile ise Şer'î imanın; dil ile ikrar ve kalp ile tasdik şartından başka, bunları amel ile tasdik etmek olduğunu iddia etmişlerdi. Bunlara göre imanın hakikatı hem "fiil-i kalp, hem fiil-i lisan, hem de fiil-i cevârih" dir. Yani Şer'î imanın "üç rüknü" vardır.

 

Bunlar; Resulullah'ın Allah Teâlâ'dan vahy ile telakki edip tebliğ ettiği ilâhî esasları ve şer'î hükümleri:

a) Kalp ile tasdik,

b) Dil ile ile ikrar,

c)  Azalarla tatbik etmek"tir.

 

O kadar ki, bu üç rükünden birine sahip bulunmayan; meselâ kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ettiği halde, bunlarla amel etmeyen bir kimse, mümin sayılmaz. Bu şahıs, Haricîler nazarında "kafir", Mu'tezile nazarında ise, "ne mümin ne de kafirdir", fakat imanın hakîkatından olan bir cüz'ü, yani ameli terkettiği için "fâsık" sayılır.

 

Bu esasa göre Mu'tezile, "günâh-ı Kebâûr" den, yani büyük günahlardan birini işleyen veya "vâcipler"den birini terkeden kimseyi mümin olarak kabul etmez. Bu gibiler için meşhur "el-Menziletü beyne'l-menzileteyn" tezini ileri sürer, bunların Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalacaklarını iddia eder. Bu görüşlerini isbat için bir çok nassları te'vil eder. Bu mesele, Ehl-i Sünnet'in red ve cerhettiği Mutezilenin beş ana prensibinden biridir. Hâricîlerin ki ise; siyâsî esasa dayanan, son derece kat bir iddia olup, mesnetsiz ve akl-ı selimden uzaktır.

 

Bu müfsit görüşün karşısında "tefrid" sayılan diğer bir iddia ise, "Kerrâmiyye" adıyla anılanların şu görüşüdür: Şer'î imanın tek bir rüknü vardır. O da "tasdik-i kavlî" denilen "dil ile ikrar" dan ibarettir. Yani kalbiyle inandığı halde, bu inancını diliyle ikrar ve izhar etmezse, kimse, "mü'min değildir ama ölünce Cennete girebilir." Bu iddiaya göre, kalbleriyle inanmadıkları halde, diliyle inanmış gözüken münafıkların da mü'min olmaları gerekir. Halbuki bu gibilerin mü'min olmadıkları Kur'an-ı Kerim'de açık olarak belirtilmiştir:

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ امَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الْاخِرِ وَمَاهُمْ بِمُؤْمِنينَ

 

“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.”[229]

 

İcmali ve Tafsili İman

 

Ehl-i Sünnet'e göre -yukarda açıklanan- Şer'î iman iki surette teşekkül eder. İcmali veya tafsilî. Resulullah Hz. Muhammed (as)'ın tebliği ettiği dini esas ve ilâhî hükümlerin tamamına, tafsilat gözetmeden topluca inanmaya icmali iman denir. Bunun da en özlü ifadesi; "Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna" kesin olarak inanmaktır. Bu iman, "Kelime-i Tevhid" ve "Kelime-i şehadet" diye bilinen kesin "Lâ ilâhe illallah, Muhammedu'r-Resulullah" demek ve bunu kalb ile tasdik etmekle olur. Bu, Şer'i imanın ilk mertebesi ve İslâm binasına girmenin ilk şartıdır. Çünkü bu cümlede, İslâm'ın iki ana rüknü ile bir kimsenin iman etmesi zorunlu olan dini hakîkatların esası ve özü toplu olarak vardır.[230]

 

Zira Allah Tealâ'nın yegane hâlık ve tek mabud; Hz. Muhammed (a.s)'ın da Allah'ın Resulü olduğunu tasdik etmek, onun haber verdiği bütün dinî esaslara ve ilâhî hükümlere topluca inanmak demektir. Ancak, bu dinî hükümlerin tamamını tek tek hemen öğrenemeden, hepsine birden topluca iman edildiği için, bu tür imana "İcmali iman" denmiştir. Akıl ve baliğ olan (akıllı ve erginlik cağına gelen) her şahsa, "icmali iman"a sahip olmak şart ve farz ise de; mümine yaraşan imanın bu ilk kademesinde ve İslâm'ın ana kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini -gücü ve takati nisbetinde- öğrenmesi ve bunlara ayrı ayrı tafsili olarak iman etmesidir.

 

Tafsili İmanın Dereceleri ve İman Esasları

 

Tafsili imanın birinci derecesi şu üç büyük esasa inanmaktır:

a) Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, yegane yaratıcı ve tek Ma'bûd olduğuna,

b) Hz. Muhammed (as)'ın Allah'ın kulu ve son Peygamberi olduğuna,

c) Ölümden sonra dirilmenin (ba'sü ba'de'l-mevt), ahiretin ve ahiret ahvâlinin (Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve oradaki diğer gerçeklerin) hak ve gerçek olduğuna yakınen inanmaktır.

 

Tafsili imanın ikinci derecesi;  Âmentü'de ifadesini bunları altı iman esasına; Allah'a, Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah'dan- O'nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar, Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette belirtilmiştir.[231]

 

Hz. Ömer (r.a)'ın Peygamberimiz (a.s)'den naklettiği meşhur "İman, İslâm ve İhsan" hakkındaki uzun hadisinde "Kaza ve Kadere iman" ayrıca zikredilmiştir. Bu hadis, -Sünen-i Ebû Dâvud hâriç- Kütübü Sitte'de mevcut olup, tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan bütün İslâm âlimlerince "Kaza ve Kadere İman", iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında yeralmıştır.

 

Tafsili imanın üçüncü ve en yüksek derecesi, Resulullah Hz. Muhammed (as)'ın, Allah Teâlâ tarafından "Kitap" ve "Sünnet" ile tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak) iman etmektir. Daha açık bir deyimle; Allah kelâmı olduğu tevâtür yoluyla ve kesin olarak bilinen Kur'an ayetleri ile Peygamberimizin sahih hadislerinde zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri; adam öldürmek, zina etmek, içki içmek, yalan söylemek gibi haramları, hülâsa her türlü emir ve yasakları, iman, amel ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili dinî hükümleri gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcip, haram veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman etmek, İslâm'da tafsili iman derecelerinin en yükseğidir.

 

Ancak, imanın bu derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer'î (fikhî amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı öğrenip, herbirine irade ve ihtiyar ile inanmayı gerektirir. Bu ise, ancak, bu nitelikte ilim ve iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine nasib olur. O halde tafsili imanın dereceleri, her müslümanın imkân ve yeteneklerine göre değişir. Gerçekte her şahıs, sahip olduğu ilim ve kabiliyet ile orantılı olarak mükellef ve sorumludur.

 

Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılınan iman, imanın ilk derecesi sayılan "İcmali iman"dır. Zira, İslâm dairesine ancak bu ana kapıdan girilir. Ancak, bununla yetinilmeyerek, İslâm inançlarının ana unsurları olan iman esaslarını güç oranında öğrenmek, onlara tereddütsüz inanarak iman derecelerinde yükselmek her müslüman için gereklidir. Böyle olan kimseler, takvâ yolunda ilerlemiş, imanlarını kuvvetlendirmiş, olgunlaştırarak kemâle erdirmiş olurlar.

 

İman ile Amel Arasındaki Münasebet

 

Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında "imanın hakikatı"; Allah Teâlâ'nın varlığını ve birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz. Muhammed (as)'ın peygamberliğini ve Allah'dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu kalp ile tasdikten ibarettir. Birçok ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten delâlet etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, "iman" kelimesini daima insanların kalblerine isnat etmek suretinde ifade buyurmuştur:

 

a)   6¢é¤ä¡ß §€ë¢Š¡2 ¤á¢ç † £í a ë  æb àí©üa ¢á¡è¡2ì¢Ü¢Ó ó©Ï  k n × Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a

 

“...İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...”[232]

 

b)   6¤á¢Ø¡2ì¢Ü¢Ó ó©Ï ¢æb àí©üa ¡3¢¤† í b £à Û ë

 

"...İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir yerleşsin)..."[233]

 

c)   ¡æb àí©üb¡2 ¥£å¡÷ à¤À¢ß ¢é¢j¤Ü Ó ë  

 

"... Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain (müsterih) olduğu halde... " [234]

 

Peygamberimiz (as) ise; "Lâ ilâhe illallah" demesine rağmen "kâfirdir" diye bir kimseyi öldüren Üsâme'ye; "Kelime-i Tevhid'i" söylediği halde, onu niçin öldürdün?" diye sormuş, "o bu sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi" cevabını alınca: "Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı diye) baktın mı?"[235] buyurmuşlardır

 

Aynı âlimlere göre "dil ile ikrar"da, yukarda belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz, ondan bir rükün olmayıp, bir kimsenin müslüman olduğunu bilmek ve ona İslâm'ın dünyevi ahkâmını tatbik edebilmek için zarurî görülen bir şarttır.

 

İslâmî hükümlerle amel etmek, yani inanılan dinî hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet imam ve âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın hakikatına dahil değildir. Bu hususa yukarda kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler açık ve kesin olarak delâlet etmektedir:

 

 a)  ¢âb î¡£–Ûa ¢á¢Ø¤î Ü Ç  k¡n¢× a¢ìä ß¨a  åí©ˆ £Ûa b è¢£í a ¬b í

 

"Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç (tutmak) farz kılındı." [236]

 

 Bu ve benzeri ayetlerde.[237] Önce "iman edenler" diye hitap edilmiş, sonra müminlerin yapmaları ve yapmamaları gereken emir ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya olumsuz olan amel, imanın hakikatından olmayan, ayrı ve başka bir şeydir.

 

b)  §pb £ä u ¤á¢è¢Ü¡¤†¢ä  ¡pb z¡Ûb £–Ûa aì¢Ü¡à Ç ë aì¢ä ß¨a  åí©ˆ £Ûa ë

 

“İman eden ve iyi (salih) amel isleyen kimseleri Cennetimize koruz."[238]

 

Bu ve benzeri ayetlerde,[239] salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer kaidesince, ancak manası başka olan şeyler birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, "ma'tû" ile "ma'tûfun aleyh"in başka başka manada olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka olup, ondan bir cüz değildir.

 

c)  ¡pb z¡Ûb £–Ûa  å¡ß ¤3 à¤È í ¤å ß ë

 

“Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel işlerse..."[240]

 

Bu âyet-i kerîmede amelin makbul olması, imanlı olma şartına bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta (yani imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural gereğidir. O halde iman ve amel. ayrı ayrı şeylerdir.

 

d)  b7 à¢è ä¤î 2 aì¢z¡Ü¤• b Ï aì¢Ü n n¤Óa  åî©ä¡ß¤ªì¢à¤Ûa  å¡ß ¡æb n 1¡ö¬b Ÿ ¤æ¡a ë

 

“Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle vuruşur, cenk yaparsa, aralarını bulup onları sulh ediniz..."[241]

 

Bu ayet-i kerimede; birbiriyle cenk yapan büyük günah sahipleri "mü'min" diye anıldığına göre; iman ile haram olan adam öldürme fiilinin dahi mümin bir şahısta birlikte bulunabileceği, dolayısıyla her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka bir unsur olduğu gayet açık olarak bildirilmektedir.

 

Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin sarahatına ilaveten, herbiri birer salih amel olan ibadetlerin Allah indinde makbul olabilmesi için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart olduğunda, İslâm âlimleri arasında icma vardır. Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle, sonra ibadet ve salih amelle mükelleftir. İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında makbul ve muteber değildir.

 

Yukarda zikredilen delâleti katı dinî delillere ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın hakîkatından ve aslından bir rükün olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.[242]

 

Her ne kadar imandan bir cüz ve rükün değil ise de, ikisi arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Çünkü ibadette ve salih amel (iyi ve güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır. Allah Teâlâ'nın vadettiği ve Resulullah (a.s)'ın müjdelediği ebedî nimetleri ve rıza-i ilâhîyi kazandırır. O halde, kalpte bulunan iman nurunu parlatmak ve kuvvetlendirerek onu kemale erdirmek için Allah'a ibadet etmek, iyi ve salih ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta ve toplumda görülmeyen bir iman, meyve vermeyen bir ağaç gibidir.

 

Dinin de, dinin temeli olan imanın da bir hedefi ve bir gayesi vardır. Bu hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve Allah'ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ'nın rızası ise, yalnız -bir kalp ve vicdan işi olan- iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle, salih amellerle ve güzel ahlâk sahibi olmakla, yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla elde edilir.

 

Esasen kalp ve gönül sahasından çıkmayan herhangi bir inancın, ameli ve hayatı bir kıymeti olamaz. Çünkü bu, imanı kalpte hapsetmekten ve ondan faydalanmamaktan başka bir şey değildir. Hakîki iman, insanı harekete getiren, sahibini iyiye, doğruya, salih amele götüren muharrik kuvvet olmalı; eseri hayata fiilen intikal ederek mümini ve çevresini aydınlatmalıdır.

 

İşte bu da, inanılanı, hayatta tatbik etmekle, yani; Allah'a ibadetle, Salih amel adıyla anıları iyi ve doğru işler yapmakla ve güzel ahlâka ermekle olur. O halde, imansız olarak yapılan ibadet ve amel makbul değilse (ve nifâk alameti sayılırsa), amel ve ibadete sevketmeyen ve kalpte saklı kalan iman da kâfi değildir.

 

Öyle ise, imanı kemâle erdirmek ve olgun bir hale getirmek için, Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak; yani salih amel lâzımdır. İşte ancak bu gibiler, Allah'ın rızasına ve sonsuz saadete ererler.

 

Bunun içindir ki; amel imanın hakikatine dahil değil ise de; kemâlinden olduğunda şüphe yoktur. Bu bakımdan, yukarda belirtildiği gibi- Selef uleması, hadisçiler ve bazı mezhep imamları, ameli imandan, yani kemâlinden saymışlardır. Bu görüş, doğru ve isabetli bir görüştür.

 

a) İmanın Tanımı

 

İman, lügatte; inanmak, tasdik etmek, bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak inanmaktır. Şeri manası; kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. Yani Peygamber Efendimiz (a.s)’in Allah’tan getirdiği her şeyi kalp ile tasdik etmek ve bu inancını dil ile de açıklamaktır.

 

Allah’a iman, Allah’ın var olduğuna, bir olduğuna ve bütün üstün sıfatlara sahip, bütün noksan sıfatlardan uzak olduğuna kesin olarak inanmaktır. Diğer bir deyişle Allah’a iman, onun hakkında vacip, mümteni ve caiz olan sıfatları ve isimleri bilmek ve inanmak demektir.

 

Allah’a iman, kul ile yaratıcısı arasında sürekli irtibatı sağlayan manevi bir anten ve haberleşme bağıdır. İnanan bir insan Allah’a iman sayesinde, büyük bir güven içinde yaşamaktır. Haddizatında insan, hayatının çeşitli dönemlerinde; hastalık, sakatlık, güçsüzlük, ihtiyarlık fakirlik gibi, dünyevi musibetlerle ömrü bitince de; ölüm olayı, kabir hayatı, kıyamet vakası ve nihayet Allah’ın huzurunda hesaba çekilmesi gibi kendisini bekleyen büyük olaylarla karşı karşıya gelmenin verdiği korkuyu, emniyete dönüştüren Allah’a imandır.

 

Allah’a iman, dinin temelidir. Din bütünüyle Allah’a iman esasına dayanır. Her şeyi yaratan, düzene koyan ve idare eden; her şeyi bilen, yerde ve gökteki her şeyin kendisine muhtaç olduğu ve kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, tek olan, ezeli ve ebedi olan Allah’a inanmak, erginlik çağına gelmiş ve akıllı olan her insana farzdır. 

 

İnsanlık tarihi incelendiği zaman en bedevisinden en medenisine kadar, insanların bulunduğu her yerde, bazen basit ve batıl da olsa, mutlaka bir dine ve bir tanrı fikrine rastlanır. Ne zaman ve nerede yaşamış olursa olsun, bütün insanlarda bir Allah fikri, tapınma meyli ve dolayısıyla bir din inancının olduğu görülür.

 

Kelimeyi Tevhid, “La ilahe illallah” tan ibarettir. “La ilahe illallah” Ortak tutmadan bir Allah’a ibadet etmeyi ve Allah’tan gelen şeylere sıkı sıkıya sarılmayı zorunlu kılar.  Kelimeyi Tevhidin pratikleri ise, namaz, oruç, hac, zekat, cihad vs. gereğini yaşamaktır.

 

“La ilahe illallah”ın gerektirdikleri hayatın her yönünü kapsaması mükemmel ve bir biriyle koordineli bir halde onları içermesi için çoğalması ve komplike olmuştur. Böylece O, Allah’ın beşeriyetin yürümesini dilediği hayat yolu olmuştur. Bu gereklilikler iman, ibadet, hakimiyet, ahlak, fikir ve düşünce, medeniyeti gibi kurallar ve gerekliliklerdir.Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor:

 

 = åî©à Ûb È¤Ûa ¡£l ‰ ¡é¨£Ü¡Û ó©mb à ß ë  ôb î¤z ß ë 󩨢ޢã ë ó©m5 •  £æ¡a ¤3¢Ó

 

“De ki Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabb-ı olan Allah içindir.”[243]

 

Tevhitsiz yasaların, tevhitsiz tasaların ve tevhitsiz talimlerin hiçbir zaman insanlığın hayatına zarardan fazla fayda getirdiği söylenemez. Bilinmelidir ki, bu ümmetin İslam’a dönmekten başka hiçbir pratik çözümü yoktur.

 

Tevhid, çokluğun içinde tekliğin ifa ve ispatıdır. Yüce Allah’ı bütün varlıklar için ayırıp ona özel bir yer ve inanç besleyerek onu çokluklar için birlemektir. Bu hem akıl için, hem kalp için, hem de eylem için geçerlidir.

 

Yani Allah düşündüklerimizin ötesinde ve özeldir.

 

-Allah, sevdiklerimizin ötesinde onun sevgisi özeldir.

 

-Allah, saygı duyduklarımızın ötesinde ona olan saygımız özeldir.

 

-Allah, bütün varlıklardan gördüklerimizin ve beklentilerimizin ötesinde çok ama çok özel bir yeri vardır. İşte bu Allah (cc) olan inancımızın tevhididir.

 

İman konusunda “kalp ile tasdik” en ön planda yer alır. Kalbinde tasdiki bulunmayan insan, hiçbir zaman mümin sayılmaz. İnanmadığı halde “ben Allah’a inanıyorum” diyen bir kimsenin, bu sözü, Allah katında bir değer taşımaz. Çünkü inanmadığı halde inandığını söyleyen münafık olur.

 

Münafık, dil ile inandığını söyleyip de kalbiyle inanmayandır. Buna binaendir ki, iman tamamen kalbi bir olgudur. Kalpte neyin inanılıp ve neyin de inkar edildiğini ancak Allah bilir. Cibril hadisindeki imanın tanımında:

 

¢4좍 ‰  æb ×  4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰  ñ Š¤í Š¢ç ó¡2 a ¤å Ç g

P¡b £äÜ¡Û a¦‹¡‰b 2 b¦ß¤ì í  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü • ¡é¨£ÜÛa

¤æ a ¢æb àí¡üa  4b Ó  ¢æb àí¡üa b ß  4b Ô Ï ¥3¢u ‰ ¢êb m b Ï

P¡s¤È j¤Ûb¡2  å¡ß¤ªì¢m ë ¡é¡Ü¢¢‰  ë ¡é¡öb Ô¡Ü¡2  ë ¡é¡n Ø¡ö 5 ß  ë ¡é¨£ÜÛb¡2 ¢å¡ß¤ªì¢m

 

“İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmek, bir de hayır ve şer kadere inanmak ve dirilişe inamaktır...”[244]

 

b)  İmanın Esasları

 

İmanın esaslarını şu başlıklar altında incelemeye çalışalım:

 

a) İman Bir Bütündür: İnanılması emredilen hepsine top yekun inanmaktır. Yarısına inanıp yarısını kabul etmemek; “Allah’a inanıyorum ama ahirete inanmıyorum” demek.  Bütün peygamberleri kabul etmek; “Musa ve İsa diye peygamber yoktur” demek gibi. Bunlar imanı parçalar.

 

b) Taklidi ve Tahkiki İman: Delil istemeden ve araştırmadan inanmaya ‘Taklidi iman’ denir. Mukallidin, dinde delilsiz olarak imana gelen kişinin imanı geçerlidir. Sahihtir, o İslam’ın bütün rükünlerine itikat etmiş ve delilsiz ikrarda bulunmuştur. Hidayet yoluna taklitle giren kimsenin delile giren kimseden farkı yoktur. Mukallit de delil sahibi gibi amacına ulaşır. Taklit ederek Mekke yoluna giden ve delil ile Mekke’ye varan kişinin hali buna örnek gösterilir. 

 

c) İcmali İman: Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.Bir kimse, mânâsını bilerek ve kabûl ederek:

 

é£ÜÛa ¢4좍 ‰ ¥† £à z¢ß ¢é£ÜÛa  £ü¡a  é Û¡a ü

 

"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmiş olur.

 

Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsı şudur:

 

Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.

 

Muhammedün resûlüllah: Muhammed (as), Allah'ın Resûlü ve Peygamberidir.

 

d) Tafsilî İman: Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin her birini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir.

 

Dînin zaruriyâtı, Âmentü'de yer alan 6 îman esası ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydığı fiillerdir. Bunları, her Müslüman’ın teferruâtı ile bilmesi ve inanması şarttır.

 

Âmentü, her Müslüman’ın inanması, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarından ibarettir.

 

Âmentü'de yer alan îman esasları 6'dır ve şunlardır:

 

اٰمَنْتُ بِٱللهِ وَمَلآَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَٱلْيَوْمِ ٱْلاٰخِرِ وَبِٱلْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ ٱللهِ تَعَالٰى وَٱلْبَعْثُ بَعْدَ ٱلْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

 

1- Allah'a inanmak,

2- Meleklerine inanmak,

3- Kitaplarına inanmak,

4- Peygamberlerine inanmak,

5- Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,

6- Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak.

 

e) İman Artmaz ve Eksilmez: Bu anlaşmazlık imanın özüyle ilgilidir. İmanın nitelikleri söz konusu olduğunda artma eksilme olur. Ama iman kalple tasdik olarak kabul edildinde artma ve eksilme olması söz konusu değildir. Zira inanç şüphe ve tereddüt kabul etmez. Nitelik yönünden bazı müminlerin imanı diğerlerinden daha üstündür. Bu imanın özü yönünden olmayıp imanın sıfatı yönündendir.

 

f) Tasdik ve İnkar: İman edene “Mümin”, İnkar edene “Müşrik (Kafir”, dil ile ikrar edip kalp ile inkar edene “Münafık” ve iman edipte gereğini ihmal sonucu yapmayana ise ”Fasık” denilir.

 

g) İman ve İslam (İman ve Amel): İman etmek amel etmeyi gerektirir. Müslüman’ın inandığı ile amel etmek ve inandığını yaşamak mecburiyeti vardır. Eğer inandığını yaşamazsa bu sefer yaşadığı, İslami olmayan hayatın kurallarına inanmak zorunda kalır.

 

Kitabımız fıkıh olması itibariyle, asıl iman meseleleri “Evrenin Ruh Haritası AKAİD” adı altında teferruatla incelendi ve genişçe açıklandı. Burada İmanın inanca dayılı olduğunu, amelin ise yaşama dayalı olduğunu anlatmak.

 

İman dinin belirttiği iman esaslarına kalple alakalı olan şeylere inanmaktır. Mesela: Allah’a, Kitaplara ve ahirete vs. gibi. Amel ise dinin emrettiği ameli şeyleri yaşamaktır. Mesela: Namaz, oruç vs. gibi.

 

İman ile amel arasındaki farka gelince; inanılması gereken şeylerden birisi inkar edilirse küfür olmasıdır. Amel ile ilgili şeyden birisi terk edilirse günah olmasıdır.

 

İman, kalp ile alakalıdır. Amel ise yaşam ile alakalıdır. Her ikisi de dini içeriklidir. Yalnız biri imandır, diğeri de ameldir.

 

İman edene mümin, amel edene ise müslim denir. Yalnız müslim olmak için mümin olmak şarttır. Çünkü inanmayan kişinin ameli yani namazı, orucu vs. makbul değildir. Onun için “Her mümin müslimdir. Fakat her müslim mümin değildir.”

 

Fıkıh konumuzla, alakalı olanı da “Mümin ve müslim” ilişkisidir. Eğer dinin namaz, oruç vs. ibadet esaslarından bahs edilecekse önce inançla alakalı konuların izahatının kısada olsa yapılması gereklidir.

 

c)  İmanın Amentüsü

 

İmanın Amentüsü; Hz. Cebrail (as) ile Hz.Peygamber (as) arasındaki geçen şu hadisi şerifin kendisidir:

 

وعن عبدُاللّهِ ابْنِ عُمرَ: لو أنّ ‘حدِهم مثلَ أحُدٍ ذهباً فأنفقَهُ ما قَبلَ اللّهُ منه حتى يُؤمِنَ بالْقَدَرِ.ثُمّ قال: حَدَّثَنِى أبى عُمَرُ بنُ الخطابِ  رضى اللّه عنه قال: بَيْنَمَا نَحْنُ جُلوسٌ عِنْدَ رسُولِ اللّهِ  إذْ طَلَعَ عَلينَا رجلٌ شَديدُ بيَاضِ الثِيابِ شَديدُ سوادِ الشّعرِ  يُرَى عليهِ أثرُ السفرِ، وَ يعرفُهُ مِنَّا أحَدٌ حتى جلَسَ إلى النبىِّ  فأسندَ ركبَتَيْهِ إلى رُكْبَتَيْهِ، ووَضَعَ كَفّيْهِ عَلى فَخِذَيْهِ. وَقالَ: يامحمّدُ أخْبِرْنِى عنِ اسْمِ. فقال: ا“سْمُ أنْ تَشْهَدَ أن َ إلَهَ إّ اللّهُ، وأنّ محمّداً عَبْدُهُ ورسُولهُ، وتقِيمَ الصّةَ، وتُؤتِى الزّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ البَيْتَ إنِ اسْتَطَعْتَ إليهِ سَبِيً. قال: صَدقتَ. فَعَجِبْنَا لَه يَسأَلهُ ويُصَدِّقُهُ. قال: فأخْبِرْنِى عنِ ايمَانِ. قال: أنْ تُؤْمِنَ بِاللّهِ وَمََئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلهِ وَاليَوْمِ اخِرِ، وَتُؤمنَ بالْقَدَرِ خيْرِهِ وَشَرِّه. قال: صدقتَ. قال: فأخْبِرْنِى عَنِ ا“حْسانِ. قال: أنْ تَعْبُدَ اللّهَ كَأنّكَ تَراَهُ، فإن لمْ تَكُنْ تَراهُ فإنّهُ يَراكَ. قال: فَأخْبِرْنِى عنِ السّاعةِ. قال: ما الْمَسْؤُلُ عَنْهَا بأعْلَمَ منَ السائلِ. قال: فأخْبِرْنِى عَن أمَاراتِهَا؟ قال: أن تَلِدَ ا‘مّةُ رَبّتهَا، وأنْ تَرَى الحُفَاةَ العُراةَ العالَةَ »وليسَ عندَ مسلم العالَةََ« رعاء الشّاءِ يتطاوَلُونَ في البنيَانِ. قال: ثم انطلقَ فَلَبِثْتُ ملِيّاً. هذا لفظ مسلمٍ، وعندهم: فَلَبِثْتُ ثثاً ثم قال: يا عُمَرُ أتَدْرِى مَنِ السّائلُ؟ قُلتُ: اللّهُ ورَسُولُهُ أعْلمُ. قال: فَإنّّهُ جِبْريلُ عليهِ السّمِ أتاكمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينكُمْ؛ أخرجه الخمسة إّ البخارى. وزاد أبو داودََ في أخرى بعد صوم رمضان: واغتسالَ من الجنابةِ.ولهُ في أخرى: وَسألهُ رجلٌ من مُزينَةَ أوجُهينةَ فقال: يارسُولَ اللّهِ فيمَ نَعْمَلُ، في شئ خَ وَمَضَى، أو في شئ يُسْتَأنَفُ ان؟ قال: في شئ خََ وَمَضى، فقال الرجلُ، أو بعضُ القومِ: ففيمَ العمَلُ؟ قال: إنّ أهلَ الْجَنّةِ يُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أهلِ الْجَنّةِ، وإنّ أهلَ النّارِ يُيَسَّرُونَ لِعَمَلِ أهلِ النّارِ.وأخرجَ البخارى رحمه اللّهُ تعالى نحْوَهُ عن أبى هريرة، وهى روايةٌ لهُمْ إّ الترمذى رحمه اللّه تعالى، وفيه: أن تعبدَ اللّهَ  تُشْرِكُ بِهِ شيئاً: مكانَ أن تشْهَدَ.وفيه: فإذا كَانَ الحُفاةُ العُراةُ رؤسَ الناسِ.وزادَ في خمس  يعْلمها إّ اللّهُ تعالى وَتََ إنّ اللّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ اية.وفي أخرى بعد العُراة: الصمّ البُكْمَ ملوكَ ا‘رْضِ.وَعند النسائى رحمه اللّهُ تعالى قال:  والَّذِى بعَثَ محمّداً بِالْحَقِّ هادياً وبشيراً مَا كُنْتُ بأعْلمَ بهِِ من  رجلٍ مِنْكُمْ، وإنّه لجبريلُ عليه السّمُ نزل في صورةِ دِحيةَ الكلبِىِّ.وَمَعْنى »يَتَقفَّرونَ« يتتبعون، وقوله »أُنُفٌ« بضم الهمزة والنون: أى مُحْدَثٌ لم يسبق علم اللّه تعالى به. وكذَبَ أعداء اللّه تعالى، بل علمُ اللّه تعالى سابقٌ للمعلوماتِ كلِّها.

 

Abdullah bin Ömer  (r.a)'dan: Şöyle demiştir: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (r.a) bana şunu anlattı: "Bir gün Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (yanına) biri gelip: "Îmân nedir?" diye sordu.[245]

"Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh'a mülâkî olmağa (yâni Rü'yetu'llâh'a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır." cevâbını verdi. "Ya İslâm nedir?" dedi.

"İslâm; Allâh'a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O'na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır." buyurdu. (Ondan sonra) "Ya ihsân nedir?" diye sordu.

"Allâh'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh'ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür." buyurdu. "Kıyâmet ne zaman?" dedi. (Bunun üzerine) buyurdu ki: "Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değildir. (Şu kadar var ki, Kıyâmetten evvel zuhûr edecek) alâmetlerini sana haber vereyim: Ne zaman (satılmış) câriye, sâhibini (yâni efendisini) doğurur, kim oldukları belirsiz deve çobanları (yüksek) binâ kurmakta birbiriyle yarışa çıkarlarsa (Kıyâmetten evvelki alâmetler görünmüş olur. Kıyâmetin vakti) Allâh'tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir." Ondan sonra Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve selem:

 

"Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez..."

 

Âyet-i Kerîme'sini tilâvet buyurdu. Sonra (gelen adam) arkasını döndü (gitti). Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem "Onu çevirin." diye emrettiyse de izini bulamadılar. Bunun üzerine buyurdu ki işte bu, Cibrîl (a.s)’dır. Halka dinlerini öğretmek için geldi.

Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (a.s)'la karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (a.s) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi."

 

Ebu Dâvud, bir başka rivayette "Ramazan orucu"ndan sonra "cünüplükten yıkanmak" maddesini de ilâve eder.

Yine Ebu Dâvud'un bir başka rivayetinde şu ziyâde vardır: "Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?" Resûlullah (a.s): "Olup biten bir işi" dedi.

Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (a.s) şu açıklamada bulundu: "Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır."

 

Benzer bir hadisi, Buhârî (rahimehullah) Ebu Hüreyre (r.a)'den kaydeder.

Bu hadise Tirmizî hâriç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, "şehâdette bulunman" yerine "Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman" ifadesi de yer alır. Bu hadiste ayrıca "Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman" ziyadesi de mevcuttur.

Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiç kimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebât-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu:

 

"Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez..."[246]

 

Bir başka rivayette "üstü çıplaklar" tâbirinden sonra "sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman" ziyadesi vardır.

Nesâî'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: "Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşat ve hidayet edici olarak gönderen zâta yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbî suretinde inmiştir."

 


 

- Okuma Parçası -

 

İman

 

İman kendini insan üzerinde şekillendirirken, insanın varlıklardan ayrı ve özel bir tanımla onu tanımlar, “MÜMİN.”

 

Kendini İslam esaslarıyla şekillendiren bir insan diğer insanlardan ayrı ve özel bir tanımla anılır, “MÜSLÜMAN.”

 

İman ve İslam/inanç ve amel cihetiyle insan üzerinde pratiğe dönüştüğünde insani kamil/insani erdem olgusunu meydana getirir. İnsani kamil erdem; evrende meleklerin dahi saygı duyduğu bir varlıktır.

 

İmanın Amentüsü kalbe yerleşince kalpde nurlu bir ağaca dönüşür. Enerjisini yüce Allah’tan alan bu ağaç, damarları ruhun derinliklerine kadar iner. İşte bu “Hayatın ruh haritası AHLAK”ta şekillenip kendini gösterir. Dinin emrettiği farzlarla kalpten amelle insan üzerinde dal budak salmaya başlar. Bu dallar insan fiillerindeki bütün davranışları kapsar. Ameller ne kadar çok ve ne kadar hassasiyetle yerine getirilirse, ağacın dalları o kadar güzel olur.

 

Hz.Peygamber (as) sünnetiyle insanın amelleri meyve vermeye başlar. Farzın tamamlayıcısı olan sünnetler, dinin kemalidir. Eğer sünnet bir farzdan ayırt edilirse, o zaman ağaç meyvesiz kalmış gibi olur. Meyvesi olmayan bir ağaç da kesilir. Müstehaplarla insanın amellerindeki meyvelerin hamlıktan olgunlaşmasıdır. Ham meyveler karın ağrıtır. Olgun meyve ise her zaman faydalı ve takdir toplar. Müstehap sünnetin tamamlanmasıdır. Tıpkı dalında olgunlaşmayı bekleyen ham meyve gibi.            

 

Aynı şekilde dinin yasak ettiği, haramlar, mekruhlar ve mufsitler de yukarıdaki anlatılanların tersinedir.

 

Yine İman, kalpte bir nurdur. İslam o nurun yansıyan ışığıdır. Bu ışığın kendisine ve etrafına faydası ancak iman ve amelin bütünleşmesiyle mümkündür.

 



 

5)  İBADETLER

 

Genel Bir Bakış

 

Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de:

 

 ¡æë¢†¢j¤È î¡Û ü¡a  ¤ã¡üa ë  £å¡v¤Ûa ¢o¤Ô Ü  b ß ë

 

“Ben insanları ve Cinleri ancak ibadet etmeleri için yarattım.”[247]

 

İbadetlerin geçerliliği her şeyden önce sağlam ve doğru bir imana bağlıdır. İmansız hiçbir ibadet geçerli değildir. Kişinin fikri düşünce yapısı da inancına göre şekillenir.

 

İbadet eden bir kişi toplumun örnek insanıdır. İbadetle beslenen iman sarsılmaz bir durum kazanır. Kalbi hassas ve duyarlı bir hal alır, taşlaşmaz. Besinsiz kalan zayıf düşen vücudun hastalıklara karşı direnci çok azdır veya hiç yoktur.

 

İşte ibadetsiz, inançsız kişinin de fikir ve vicdan yapısı böyle zayıftır. Her an esen rüzgara göre yön değiştirir. Boş kalan kalbine her türlü şer akımları hücum eder. Bundan hem kendisi hem de toplum zararlı çıkar.

 

İbadet edenlerin davranışları akıl kurallarına uygun biçimdedir. Yadırganmaz, horlanmaz. Çünkü onu Allah ve Resulü sever. Giyim, kuşamının, saç, sakal temizliğinin, tipinin belli şekilde olmasını gerektirir.

 

Çok yönlü yararları olan ibadetlerimiz, moral ve fikir bakımından istikrarlı bir hayat tarzı sürmeyi sağlar. İbadetini hakkıyla yerine getiren, bunun huzurunu duyar. İbadetli kişilerden oluşan aile ve toplumlar da fikir yapısı sağlam, maneviyat gücü yüksektir. Karşılaştıkları ani ve anormal durumlar onları kolay etkilemez, korkutmaz, ümitsizliğe düşürmez.

 

Beş vakit namaz kılan kişi günlük yaşayışını ona ayarlayacaktır. Zekat verecek kişi, malının hesabını, kitabını o konudaki hükümlere göre yürütecektir. Yeme ve içmede israf  haramdır. Zamanı değerlendirme bakımından Allah ve Resulü’nün emirlerine göre hareket eder.

 

Beden bakımından ibadetin yararları, bedenimize etkisi sayısızdır. İslam ibadetlerin ifasında temiz bir çevre, temiz bir elbise, sağlıklı bir vücud ve helal bir kazancı öngörür.

 

İbadetlerin asıl amacı kişinin kendini ve yaratıcısını bilmesidir. Bu amaç gerçekleşmediği sürece yapılan ibadetlerin de bir anlamı kalmaz.

 

Bu girişten sonra, “abd” ve “abid” konularını açıklamaya çalışalım.Abd: Kul, köle, mahlûk, insan. İtaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye, ona isyan etmeden ve ondan yüz çevirmeksizin itaat etmesidir. Abd kelimesinin mastarı olan ubudiyyet (kulluk etmek) insanın sıfatıdır. Sâmî menşeli olduğu için; İbrânîce'de ve diğer akraba dillerde de görülen Abd kelimesi, Arapça'da bazı hususiyetler ifade etmektedir. insanın yaratılış hikmetinin Allah'u Teâlâ (cc)'ya kulluğa dayandığı Kur’an’la sabittir.

 

 6 3î©ö¬a Š¤¡a ¬ó©ä 2  p¤† £j Ç ¤æ a  £ó Ü Ç b è¢£ä¢à m ¥ò à¤È¡ã  Ù¤Ü¡m ë

 

"Bana karşı imtihan ettiğin -başıma kaktığın- ganimet, İsrailoğullarını kendine kul -köle- edindiğin için. " ifâdesindeki meâl, Musa (as)'ın Firavuna cevabında olduğu gibi "kul", "köle" edindin demektir.”[248]

 

Abd kelimesinin mastarı olan ubûdiyet ve kulluk, insanın; rubûbiyet ise Allah'ın sıfatıdır. Zaman zaman müstekbir ve mütekebbir insanlar, ilâhlık taslayarak Allah'a ait vasıfların kendilerinde de bulunduğunu iddia ederler. Bilhassa hüküm vermede ve kanun yapmada bu durum kendini açıkça belli eder. Cenâb-ı Hak ise bu durum karşısında bütün insanların kul olduğunu, hüküm koymanın yalnız Allah'a ait olduğunu, bir insanın Allah'ın hükümlerine bağlı kalarak mükemmel bir kul ve insan olacağı üzerinde Kur'ân'da ısrarla durmuştur.

 

Kur'ân-ı Kerim'de:

 

 ¡æë¢†¢j¤È î¡Û ü¡a  ¤ã¡üa ë  £å¡v¤Ûa ¢o¤Ô Ü  b ß ë

 

"Cinleri ve insanları, bana ibadet etmeleri için yarattım"[249] hükmü beyan buyurulmuştur.

 

Bütün peygamberler abd olduklarını övünerek söylemişlerdir. Hıristiyanlar tarafından ilâh olduğu ileri sürülen Hz. İsa (as) bu iddiayı kesinlikle reddederek Kur'ân-ı Kerim'in tabiriyle şöyle der:

 

 =b¦£î¡j ã ó©ä Ü È u ë  lb n¡Ø¤Ûa  ó¡ãb m¨a ® ¡é¨£ÜÛa ¢†¤j Ç ó©£ã¡a  4b Ó

 

“Çocuk şöyle dedi: "Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı."[250]

 

 6¥la £ë a ¢é £ã¡a 6¢†¤j È¤Ûa  á¤È¡ã 6 å¨à¤î Ü¢  …@¢ëa †¡Û b ä¤j ç ë ë

 

“Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi”[251] diye buyrulurken Hz. Eyyüb (as) hakkında da sabrından dolayı şöyle ifade edilmektedir:

 

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه وَلَا تَحْنَثْ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُ اَوَّابٌ

 

“Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.” [252]

 

Kur'ân-ı Kerim'de birçok isim ve sıfatla anılan Hz. Peygamber (as) için en şerefli isim olarak "abd" tabiri kullanılmaktadır. Cenâb-ı Allah'a en yakın bulunduğu Mîrac gecesinde kendisinden "abd" diye sözedilmektedir.[253]

 

Rasûlullah (as)'ın "abd" yönü ve özelliği rasûl sıfatından daha üstündür. Zira kul olma yönüyle Hakk'a ubûdiyet özelliğini yansıtır; rasûl yönüyle ise insanlara tebliğ özelliğini ifade eder. Allah'a yönelik kul olma özelliği, halka yönelik rasûl özelliğinden daha önemli ve daha üstündür. Bundan dolayı da Kelime-i Şehâdet ve Kelime-i Tevhid'de önce abd (kul) sıfatı sonra rasûl sıfatı zikredilmektedir.

 

Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerim'de:

 

²b6¦u ì¡Ç ¢é Û ¤3 È¤v í ¤á Û ë  lb n¡Ø¤Ûa ¡ê¡†¤j Ç ó¨Ü Ç  4 Œ¤ã a ô¬©ˆ £Ûa ¡é¨£Ü¡Û ¢†¤à z¤Û a

 

“Hamd olsun Allah'a ki kulu (Muhammed'e), Kitab'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı”[254]  âyetiyle peygamberlik görevinden söz ederken Rasûlullah'tan "kul" diye söz etmektedir.

 

Hz. Âdem (as)'den itibaren bütün peygamberler insanları, Allah'u Teâlâ (cc)'ya ibadet etmeye davet etmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de:

 

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فى كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسيرُوا فِى الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبينَ

 

“Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!"[255]  buyurulmaktadır. Bilindiği gibi tâğut; Allah'u Teâlâ (cc)'nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan (tuğyan eden) her güce verilen bir isimdir. Bunun insan olması, şeytan olması, put olması veya bir ideoloji olması, mahiyetini değiştirmez.

 

Nitekim:

 

اَلَّذينَ امَنُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ اللّهِ وَالَّذينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا اَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعيفًا

 

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır”[256] âyet-i kerimesi insanların, ya Allah'a iman edip O'nun dini için cihad edeceklerini, ya da küfredip (kâfir olup) tâğut yolunda savaşacağını sarih olarak ortaya koymuştur. Bu iki hâlin dışında, üçüncü bir hâlden söz etmek mümkün değildir. Bu mücadelenin ortaya çıkardığı hukûkî bir durum "abd" kavramı ile alâkalıdır. Şöyle ki; abd kelimesi, köle mânâsına da kullanılmıştır.[257] Şimdi bu mâhiyet üzerinde kısaca duralım.

 

Ruhlar âleminde iken Allah'u Teâlâ (cc) bütün insanlardan "mîsak" almıştır. Bu bir anlamda Allah'u Teâlâ (cc) ile insanlar arasında tahakkuk eden mânevî bir mukaveledir. Her mü'min "Ne zamandan beri müslümansın?" suâline; "Kâlû Belâ'dan beri" diyerek, bu manevî mukâveleyi ikrar eder. Kur'ân-ı Kerim'de; Allah (c.c.)'ın "emâneti" göklere, dağlara ve yeryüzüne teklif ettiğini, onların bu emanetin ağırlığı karşısında endişeye düştükleri, insanın ise kendi iradesiyle yüklendiği bildirilmiştir.[258]

 

Emânet; Allah'u Teâlâ (c.c.)'nın tekliflerinin tamamına verilen isimdir. Ruhlar âleminde gerçekleşen mîsak ve yüklenilen emânet sebebiyle; insan, yeryüzünde Allah (c.c.)'ın halîfesi hükmündedir. Rasûl-i Ekrem (as)'ın:

 

مَامِنْ مولودٍ إّلآ يولدُ علَى الفطرةِ.

 

"Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar"[259] müjdesi sarihtir. insan; dünyaya geldikten sonra mîsakı unutur, emânete ihanet eder ve İslâm'a karşı savaşırsa "kölelik" (abd, rakik, memlûk, cariye vs...) gündeme girer.

 

Nitekim Molla Hüsrev: "Kölelik; tevhid akîdesinden yüz çevirmenin cezası olarak, Allah'u Teâlâ (c.c.)'nın takdir ettiği bir hakirliktir"[260] demiştir.

 

İbn Âbidîn'de bu konuyla ilgili olarak şu hükümlere yer verilmiştir: "Bulunan çocuk (lâkit) bütün hükümlerde hürdür. Hattâ kazf (zina isnadı iftirası) edene, had vurulur. Çünkü âdemoğlu için asıl olan hürriyettir. Zira insanlar müslümanların en hayırlıları olan, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar. Bazı insanlardaki kölelik hâli ise, daha sonra ortaya çıkan küfür sebebiyle meydana gelmiştir."

 

Dikkat edilirse köleliğin tahakkuku, ruhlar âleminde gerçekleşen mîsakı reddetmek ve emânete ihanet ederek İslâm'a karşı savaşmakla ilgilidir. Müsteşriklerin (veya onları taklid eden kimselerin) iddia ettikleri gibi kaba kuvvetle alâkası yoktur. Rasûlullah (as)'ın hür bir insanı, kuvvet kullanarak kendisine hizmetçi yapanın namazının asla kabul edilmeyeceğini ve kıyâmet gününde onun karşısında olacağını ifade ettiği bilinmektedir.[261]

 

Dolayısıyla bir İslâm beldesi kâfirlerin istilâsına uğrarsa, o beldedeki müslümanlar "esir" olabilirler, ancak kat'iyyen "köle" olamazlar.

 

Râgıp el-İsfahânî; "abd" kavramının Kur'ân-ı Kerim'de dört ayrı mahiyeti ifade için kullanıldığını kaydeder.

 

Bunlar:

1) Hukûkî açıdan köle mânâsına: el-Bakara Sûresi'nin 221. âyetinde olduğu gibi.[262]

 

2) Yaratılması bakımından abd: Bu mâhiyette, sadece Allah'u Teâlâ (cc)’ya nisbet edilerek kullanılır. Çünkü hepiniz Allah'u Teâlâ (cc) 'nın kullarısınız.

 

3) Allah'a kulluk yapması açısından abd: İster hür, ister köle olsun şer'î hududlara riâyet eden kimse.

 

4) Dünya’ya ve dünya servetine kul haline gelen abd: Rasûl-i Ekrem (as)'ın: "Kahrolsun altına, gümüşe ve lükse kul olan insan"[263] diye zemmettiği kimseler.

 

Kelime-i Şehâdet getirirken; bütün ilâhları reddettiğimizi, sadece Allah'u Teâlâ (cc)'ya iman ettiğimizi, Peygamber Efendimizin (as) önce "abd" (kul), sonra "rasûl" olduğunu ikrar ve tasdik ediyoruz. Dikkat edilirse, kelime-i şehâdette geçen kavramlardan birisi de "abd" kavramıdır. İnsanın sıfatı; Allah'u Teâlâ (cc)'ya kul olmasıdır: Eğer bu sıfat kaybedilirse, tâğut'un esiri haline gelme tehlikesi mevcuttur. Allah'u Teâlâ (cc)'ya kulluk eden kimseye "hür insan", tâğuta kulluk edene de "köle" denilir. Bu mahiyet asla unutulmamalıdır.[264]

 

Âbid: İbâdete düşkün, çok ibâdet eden kimse. Çoğulu ubbâd, âbidîn ve âbidûn'dir. Kur'ân'da tekil ve çoğul hâliyle, toplam oniki yerde geçer. Bir âyet-i kerime şöyledir:

 

اَلتَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْامِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنينَ

 

“(Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!"[265]

 

Âbid kelimesi hadis-i şeriflerde de "ibâdete düşkün" anlamını ifâde eder. Ancak hadislerde ilimsiz ibâdet düşkünlüğü ile ahlâkî olgunluğa ulaşmamış bir âbidliğin değerinin olmadığı anlatılır:

-"Âlim kişinin, (âlim olmayan) âbid üzerine üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Ya da benim, sahâbilerimden en aşağı seviyede bulunana üstünlüğüm gibidir."[266]

-"Cömerd fakat câhil olan kişi, âbid fakat cimri olan kimseye nazaran Allah nezdinde daha makbûldur."[267]

 

Hz. Peygamber ve hulefâ-i râşidin devrinden sonra İslâm devletinin sınırlarının genişleyerek müslümanların büyük bir servete sahip olması, devlet idarecileriyle halkın zenginlerinden bir kısmının dünya malına fazlaca rağbet etmeleri, samimi müslümanların tepkisini doğurdu. Hz. Peygamber ve ashâbının sade ve gösterişsiz, yaşantısına özlem duyan bazı insanlar, dünyaya değer vermeden, halkın arasından uzaklaşarak kendilerini Hakk'a ibâdete verdiler.

 

Halkın büyük bir bölümünün lüks ve refah peşinde koştuğu bir dönemde böyle bir hayatı tercih ederek kendilerini ibâdete verenlere bir ayrıcalık olmak üzere "âbid", "zâhid" ve "nâsik" gibi adlar verildi. İlk Âbidler diyebileceğimiz bu kişilerin çoğu, ilim ve amelle meşgul kimselerdi. Şu kadar var ki, âbid kelimesi tasavvuf literatüründe pek kullanılmamış ve tasavvuf lügatlerine girmemiştir.

 

Tasavvufta âbid yerine daha çok ârif ve âşık terimleri benimsenmiştir. İlk mutasavvıflardan Bâyezid-i Bistâmî "Abîd hâl ile ibâdet eden, vâsıl-ârif ise içinde bulunduğu hâl ibâdet olan kimsedir" der.[268]

 

İbnu'l-Cellâ, "Zâhid; övme ve yerme, nazarında eşit olana, âbid; farzları ilk vaktinde kılana, muvahhid; her şeyi Allah'tan bilene denir" diyerek âbid, zâhid ve muvahhid arasındaki nüansı ifâde etmektedir.

 

a) Tanımı

 

İbadet: Tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek, boyun eğmek. Niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan, Cenab-ı Hakka yakınlık ifade eden ve özel bir şekilde yapılan taat ve fiillerden ibarettir. Bu, bizi yoktan var eden, bize sayısız nimetler bahşeden yüce Allah'ı ta'zîm (ululamak, yüceltmek) amacıyla güden bir kulluk görevidir.[269]

 

Bu duruma göre ibadet, Cenab-ı Allah'a karşı gösterilen saygı ve hürmetin, en yüksek derecesini ifade eder. En geniş anlamda ibadet, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu bütün fiil ve davranışları kapsamına alır. İslam'da ibadet, yalnız Allah için yapılır. Peygamber veya diğer insanlar için ibadet asla söz konusu olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de, yeryüzündeki tüm insanlar için şu çağrıda bulunulur:

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذى خَلَقَكُمْ وَالَّذينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

 

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.”[270]

 

 İslâm inancında, Allah'tan başkasına tapma, tevhîd inancı ile çelişir ve kişiyi niyetine göre dinden çıkarabilir. Putlara tapan müşriklere, cevap olmak üzere inen el-Kâfîrûn Sûresi konuyu şu esasa bağlar:

 

 = æë¢Š¡Ïb Ø¤Ûa b è¢£í a ¬b í ¤3¢Ó

 

“(Resûlüm!) De ki: Ey kâfirler!

 

 = æë¢†¢j¤È mb ß ¢†¢j¤Ç a ¬ü

 

Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.

 

 7¢†¢j¤Ç a ¬b ß  æë¢†¡2b Ç ¤á¢n¤ã a ¬ü ë

 

Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz.

 

 =¤á¢m¤† j Çb ß ¥†¡2b Ç ¯b ã a ¬ü ë

 

Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.

 

 6¢†¢j¤Ç a ¬b ß  æë¢†¡2b Ç ¤á¢n¤ã a ¬ü ë

 

Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.

 

 ¡åí©…  ó¡Û ë ¤á¢Ø¢äí©… ¤á¢Ø Û

 

Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”[271]

 

Hz. İsa'yı ilâh ve Allah'ın oğlu tanıyarak, ona ibadet edenler için âyette şöyle buyurulur: "Şüphesiz, Allah, Meryem oğlu İsa Mesih'tir, diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih onlara şöyle demişti:

 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذينَ قَالُوا اِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسيحُ يَا بَنى اِسْرَائلَ اعْبُدُوا اللّهَ رَبّى وَرَبَّكُمْ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَاْويهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمينَ مِنْ اَنْصَارٍ

 

“Andolsun ki "Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh'tir" diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesîh "Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur" demişti.[272]

 

Allah'a kulluk edenlerin, ilâhî duygular içinde, yeni ve mânevî bir ortamın rengini alacakları, âyette şöyle ifade buyurulur:

 

  æë¢†¡2b Ç ¢é Û ¢å¤z ã ë 9¦ò Ì¤j¡• ¡é¨£ÜÛa  å¡ß ¢å Ž¤y a ¤å ß ë 7¡é¨£ÜÛa  ò Ì¤j¡•

 

“Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin.)”[273]

 

Hz. Peygamber'in vefatından sonra, Sahabenin çok üzülmesi, O'nun âhirete intikaline inanmayacak derecede bazı davranışlar göstermesi ve meselâ Hz. Ömer'in kılıcını çekerek "Kim Muhammed öldü derse, başını uçurum" gibi sözler sarfetmesi üzerine, ilk halîfe Hz. Ebû Bekir, Ashâb-ı kiramı toplayarak büyük bir soğukkanlılıkla şöyle demiştir: "Dikkat ediniz, kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Kim de Allah'a ibadet ediyorsa, şüphesiz Allah ölümsüz ve Bâkidir sonu yoktur."[274]

 

İslâm'a göre, insanın yaratılış gayesi Allah'a ibadet etmektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

 ¡æë¢†¢j¤È î¡Û ü¡a  ¤ã¡üa ë  £å¡v¤Ûa ¢o¤Ô Ü  b ß ë

 

"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[275]

 

İslâm'da ameller niyetlere göredir. Amellerden beklenen ecir ve sevabın alabilmesi, ibâdetin yapılmasından daha çok, niyetin hâlis ve katkısız olmasına bağlıdır.

 

Hadîste:

 

Pô ì ãb ß §ªô¡Š¤ßa ¡£3¢Ø¡Û b à £ã¡a ë ¡pb £î¡£äÛb¡2 ¢4b à¤Ç üa b à £ã¡a

 

"Ameller niyetlere göredir. Her bir kimse için niyet ettiği şey vardır.” [276]

 

İbadet, yapanın niyet ve maksadına göre üç dereceye ayrılır.

1) Allah'a, sevabını umarak ve azabından korkarak ibadet etmek. Yani Cennet ümidi veya Cehennem korkusu ile ibadet etmek.

2) Allah'a ibadetle şereflenmek veya onun emirlerine uymak ve kabul etmiş olmak için ibadet etmek.

3) Allah'a, ibadet ve tâzime lâyık olduğu için ibadet etmek. Bu ibadetin en yüksek derecesidir.[277]

 

Bu dereceye hadiste "ihsan" derecesi denir. Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın Rasûlullah (as) ve sorduğu sorulardan birisi de "ihsan" olmuştur. Hz. Peygamber buna şöyle cevap vermiştir; "İhsan; Allah'a sanki O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”[278]

 

Dolayısıyla İslâm'da ibadet insanın bütün davranışlarını kapsar. Bunlardan başka bir de dünya ile ilgili bir takım faydaları olduğu için ibadet etmek vardır ki, buna ibadet etmek bile doğru değildir.

 

İslâm'da İbadet, Kısa Tanımı İle Üç Şekilde Yapılır

 

a) Beden ile yapılan ibadetler: Namaz ve oruç gibi ibadetler bu çeşit bir ibadettir. Beden ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil tayin etmek câiz değildir. Yani bir kimse başka birinin yerine namaz kılamadığı gibi, oruç da tutamaz. Bunları herkes kendi yapmalıdır.

 

b) Mal ile yapılan ibadetler: İslâm'ın beş şartından biri olan zekât bu çeşit bir ibadettir. Mal ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil yapmak câizdir.

 

c) Hem beden hem de mal ile yapılan ibadetler: Hac böyle bir ibadettir. Parası olduğu halde hacca gitmekten âciz olan veya herhangi bir özürden dolayı hac vazifesini yapamayan bir kimsenin başka birini yerine vekil göndermesi caizdir.

 

b) İbadetlerin  Dinlerdeki Durumu

 

Evvela hiçbir dinde Allah inkar edilmemiştir. Fakat insanlar kendileriyle Allah arasına bir takım aracılar koyup bunlara saygı gösterip tazim ederek Allah’a ibadet ettiklerini zan etmişlerdir.

 

1) Yahudiler: Yahudiler Hz.Üzeyir (a.s) Allah’ın oğlu demişlerdi ve ona saygı göstermekle Allah’a ibadet ettiğini zan ediyorlardı.

 

2) Hıristiyanlar: Bunlar; Yahudiler gibi “İsa (a.s) Allah’ın oğludur” demişlerdi. İsa (a.s) ve Meryem Hatuna saygı göstermekle Allah’a ibadet ettikleri zan ediyorlardı.

 

3) Budistler: Budist dininin peygamberi Konfüçyüs’tür. Allah’tan başka saygı gösterip taptıkları ise İnektir.

 

4) Mecusiler: Ateşe tapan Mecusiler. Her şeyin ateşe muhtaç olduğunu savunarak, Allah’ın dışında en kutsal şeyin ateş olduğunu savunurlar ve gösterirler

 

5) İslamiyet: Son ilahi din olarak İslam, Allah’la insan arasına hiç kimsenin girmesine müsaade etmez. Allah haricindeki bütün insan ve nesneleri reddetmek. Namaz ve dua ile direk Allah’la buluşma huzurunu, huşuunu yaşayıp ibadet biçimini savunur.              

 

c) İbadetler İnsanı Planlı Yapar

 

Bedenimizin gerekli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun gıdası iman ve ibadetlerdir. İbadetler ruhumuzu yükseltir. Bizi kötülüklerden sakındırır, ahlakımızı olgunlaştırır, en değerli varlığımız olan imanımızı korur.

 

Hayatta insanın çeşitli sıkıntılarla karşılaşıp ümitsizliğe ve bunalıma düştüğü zamanlar olur. Böyle durumlarda insan ibadetle bunalımdan kurtulur. Çünkü insan ibadet sayesinde Allah’a yaklaşır.

 

Onun rahmetine sığınır ve huzura kavuşur. İbadetlerimizin ruhumuza olduğu gibi bedenimize bir çok faydaları vardır.

 

İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır

 

İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri bir takım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır.

 

قُلْ اِنَّ صَلَاتى وَنُسُكى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتى لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ () لَا شَريكَ لَهُ وَبِذلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُسْلِمينَ

 

"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur."[279]

 

Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah'a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâdet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.

 

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

 

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım."[280]

 

Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah'a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm'da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah'ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.[281]

 

Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibadetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah'ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır.

 

Peki bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin manasının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dahil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.

 

Siyaset ibâdettir... Allah'ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.

 

İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa; para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa;  kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî birikimler ve para ibâdettir.

 

Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.

 

Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.

 

İbâdetleri ma'bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.

 

Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki hemen her din için de bu böyledir. Günümüzdeki tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.

 

وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّهِ اَحَدًا

 

"Mescidler Allah'a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin."[282]     

 

Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir. Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her şeyini düzene koymak için gelmiştir.[283]

 

Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her bir parçasında bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar.

 

اِنَّ الصَّلوةَ تَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

 

 "Şüphesiz namaz, fuhuştan ve kötülükten men' eder."[284]

 

Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü'min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zamanda fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da "umulur ki korunursunuz" denilir.[285] 

 

Dünyada korunup, yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde[286] geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.

 

d) Cemaatle Namaz

 

Önce cemaat ne anlama geldiği üzerinde duralım.

 

Cemaat: İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler. İslâm cemâati.

 

İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (as) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur'an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler.

 

İslâm cemâati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur. Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayırımı yoktur.

 

Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur'an ve Kur'an'ı açıklayan sünnettir. Birlik, Kur'an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur.

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ حَقَّ تُقَاتِه وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ () وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَميعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ اِذْكُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ ايَاتِه لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 

“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”[287]

 

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّينِ حَنيفًا فِطْرَةَ اللّهِ الَّتى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْديلَ لِخَلْقِ اللّهِ ذلِكَ الدّينُ الْقَيِّمُ وَلكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ () مُنيبينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَقيمُوا الصَّلوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكينَ () مِنَ الَّذينَ فَرَّقُوا دينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

 

“(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[288]

 

Ne yazık ki bugün müslümanlar genelde bu duruma düşmüşler, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmışlardır. Övünmeleri de diğer gruptakilere karşıdır.

 

Hz. Peygamber (as):

"Cemâat rahmettir, tefrika ise azaptır"[289] buyurmaktadır.

Yine şöyle buyurur: "Allah'ın eli cemâatle beraberdir."[290]

"Bereket cemâatle beraberdir."[291]

 

Allah'ın birliği ve toplumun bütünlüğü inancı etrafında toplanmayı en mühim gaye sayan İslâm dininde, "cemâat" denilince: inançta olduğu gibi, dünya işlerinde de bir araya gelip yardımlaşarak yaşayan samîmî ve ihlâslı müslümanların teşkil ettiği birlik akla gelir. Çünkü insan daima cemâat ve daha geniş anlamıyla cemiyet halinde yaşayan "zoonpolitikon: Toplumcu bir canlı yaratık"tır.

 

Vicdan ile birlikte, beraber yaşama isteği, cemâat rûhu insanda oluşmaya başlayınca, onu kibirden, bencillikten, dar görüşlülükten çıkarır ve o nispette sosyalleştirir. Kibirli ve dar bir vicdan yalnız kendini sever. Ümidi kendisi için, korkusu yine kendisi içindir.

 

Fakat yüce bir duyguyla bu sevgi ve korku biraz yükselip de bir başkasını da kendisi gibi ve kendisine eşit bir değerde görmeye, onun iyiliğine sevinip, zararına da kendisi zarar görüyormuş gibi üzüntü duymaya başlarsa, onda cemâat ruhu oluşmaya başlamış demektir.

 

İnsanın bu "toplum halinde yaşama" ihtiyacını en doyurucu bir şekilde din giderebildiğinden, cemâatler din sâyesinde ortaya çıkmış ve dine özgü gruplar olarak kabul edilmişlerdir. Cemaat, bir peygamber etrafında ve ashabının kendisine tamamen şahsî bağlılıklarına dayanarak oluşur.

 

Prensibi samîmiyet, sadakat ve ihlâs olan bu İslâm cemaatinin yegane başarı sırrı, kardeşlik ışığındaki birlik-beraberlik şuurudur'. Allah (cc) onlar hakkında Kur'an-ı Kerîm'de:

 

اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الَّذينَ يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِه صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ

 

"Allah yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpare ve müstahkem bir bina gibi, saf bağlayarak mücadele edenleri sever”[292] buyurmuştur.

 

Dinimiz, toplumun huzuru, ahengi ve sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi; yalnız muayyen bazı fertlerin değil, bütün bir toplumun maddî refahı ve saadeti için müminlere, kişisel vazifeler yanında ictimaî ödevler de yükler. Cemiyeti oluşturan kişileri inançta, yaşayışta, gâyede, ızdırap ve refahta birleşmesi gereken kardeşler ilân eder.

 

Ayrıca ayırım yapmaksızın bütün insanların birbiriyle kenetlenmelerini birbirine yardım elini uzatmalarını, bir iman vazifesi olarak emretmiştir. Cenâb-ı Hakk:

 

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ شَديدُ الْعِقَابِ

 

“...İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.”[293]

 

 Bu tür sosyal vazifelerimizi yapmadıkça müslüman olarak yaşayabilmemize imkân yoktur.

 

Çünkü:

 

 7 æì¢z¡Ü¤1¢à¤Ûa ¢á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢b Ï ©é¡Ž¤1 ã  £|¢(  Öì¢í ¤å ß ë

 

"Gerçek müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler.”[294]

 

Ayrıca yine:

 

ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ َ تَدْخُلُوا الجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وََ تُؤْمِنُوا حَتّى تَحَابُّوا. أَ أدلُّكُمْ عَلى شَىْءٍ إذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أفْشُوا السََّمَ بَيْنَكُمْ.

 

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)  buyurdular ki: "Nefsim elinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda  selamı yaygınlaştırın!"[295] buyuran Hz. Peygamber, cemiyetin temelini en sağlam bir tarzda şöyle ifadelendirmiştir: "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır."[296]

 

Cemaat ile Namaz

 

Cemâat; topluluk ve toplanma, bir araya gelme demektir. Cemâat namazı; bir araya gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.

 

"Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.

 

Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-ı Hak Peygamberimiz'e hitaben şöyle buyurur:

 

وَاِذَا كُنْتَ فيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلوةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ

 

“Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun.”[297]

 

Hz. Peygamber (as) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır.

 

للشيخين عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ : صََةُ الجَمَاعَةِ أفْضَلُ مِنْ صََةِ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً.

 

- Sahîheyn'in İbnu Ömer (radıyallâhu anh)'den kaydettiği bir diğer rivâyette şöyle denmiştir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan  namazdan yirmiyedi derece üstündür."[298]  

 

Başka bir rivayette bu fazilet yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir.[299]

 

Ayrıca: Rasûlullah (as) şöyle buyurur: "Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabil bir derece yükselir ve bir günahı silinir."[300]

 

Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur. Peygamber (as)'ın "İki ve daha yukarısı cemâattır"[301] sözünden bunu anlıyoruz.

 

Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir. İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun farketmez. Çünkü Peygamber (a.s) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır. Deli ve âkıl olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler.[302]

 

Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattir.

 

Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.

 

Kadınların kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır.[303]

 

Genç kadınların, erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur.[304]

 

Cemâatle namaz kılan sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur. İki kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer. İmamdan başka bir erkek ve bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz geride durur. İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur. Erkeklerin bir kadına veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir.[305]

 

Safların sık ve düzgün olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (a.s)'ın üzerinde önemle durduğu bir husustur. Bunun için imamın namaza başlamadan önce safları kontrol etmesi gerekir.

 

İmam olan kimsenin normal olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir. Uzatarak cemâatı bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir. Ancak belli bir cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında bir beis yoktur.

 

Cemâat namazında kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir. Erkek imama uyan kadının, aralarında bir perde vs. olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını bozar.[306]

 

Rasûlullah (a.s) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda bir çok hadis işitilmiştir.

 

Bunlardan bazıları:

-"Adamın cemâatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır."[307]

 

-"Adamın cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür."[308]

 

-"Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate gelirlerdi."[309]

 

-"Kim yatsıyı cemâatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim hem yatsı hem de sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur."[310]

 

Peygamber (a.s), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri şöyle yermektedir:

 

عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّه : أثْقَلُ صََةٍ عَلى المُنَافِقِينَ صََةُ الْعِشَاءِ، وَصََةُ الْفَجْرِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا ‘تَوْهُمَا وَلَوْ حَبْواً وَلَقَدْ هَمَمْتُ أنْ آمُرَ بِالصََّةِ فَتُقَامَ، ثُمَّ آمُرَ رَجًُ يُصَلِّى بِالنَّاسِ، ثُمَّ أنْطَلِقُ مَعِى بِرِجَالٍ مَعَهُمْ حِزَمٌ مِنْ حَطَبٍ إلى قَوْمٍ َ يَشْهَدُونَ الصََّةَ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بُيُوتَهُمْ.

 

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. [Nefsimi eliyle tutan Zât'a kasem olsun!] Ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da beraberlerinde odun desteleri olan bir grup  erkekle namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini üzerlerine yıkmayı düşündüm."[311]

 

-"Vallahi bazı kavimler cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır."[312]

 

Peygamber Efendimiz (as) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır.[313]

 

Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat, herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir. İslâm'ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak gerekir.

 

Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir. Ancak imamı ehl-i bid'attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir. Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir. Bu mazeretler şunlardır:

 

Yürüyemeyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak.

 

Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi. Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam; vazifesine imamet; cemâatin imama uymasına iktida; imama uyanlara muktedi; muktedilerin meydana getirdiği düzgün sıraya da saf denir. Cemâat saf halinde namaz kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır. Meselâ rükûa varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb. imamı takip eder. İmamdan başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir.

 

Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür. Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır. Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür.

1) Vaktin evvelinde namaza gitmek,

2) İslâm şiârını açığa vurmak,

3) İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,

4) İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması,

5) Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak,

6) Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması,

7) Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları,

8) Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek.[314]

 

e)  İbadette İhsan Derecesi

 

İhsan: İyilik, güzellik, uygun ve güzel olanı en güzel ve kusursuz bir şekilde yapmak. İhsan; Allah'ın huzurunda olduğunu onu gönül nuruyla görüyormuş gibi tasavvur ederek kulluk vazifelerini yerine getirmek. Bu anlamda ayet-i kerimede:

 

بَلى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

 

“Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.”[315]

 

İnanç ve gönül planında ihsan ve teslimiyet Allah'ın kullarından istediği kurtuluş beraatıdır. Anne-baba hakkındaki tavsiyelerde de onlara "ihsan" ile davranılması istenmiştir.[316]

 

Münafıklar Hz. Peygamber (as)'e gelmişler ve yaptıkları kötülükleri gizlemek ve güzel göstermek için:

 

وَاِذَا قيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلى مَا اَنْزَلَ اللّهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِقينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا

 

“Onlara: Allah'ın indirdiğine (Kitab'a) ve Resûl'e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün”[317] diyerek Allah adına yemin etmişlerdir.

 

Bu ifade tarzından ihsan kavramının Araplar arasında bilinen ve kullanılan bir kavram olduğu anlaşılıyor. Ancak İslâm bu kavrama farklı bir anlam yükleyerek mutlak iyilik, güzellik ve iyi davranış olgusunu ilâhî iradenin kabulüne ve rızasına uygun olarak yapıları iyilik tarzında değiştirmiştir. Nitekim bu manayı Kur'an'ın ifadelerinde ve Hz. Peygamberin hadislerinde müşahede etmek mümkündür. Cibril (as) sahabilerden Dıhye (ra)'ın şeklinde Hz. Peygamber (as)’ın huzuruna gelmiş ve ona "ihsan nedir?' sorusunu sormuştur. Peygamber (a.s) ihsanı şöyle tanımlamıştır: "Allah'a onu görüyormuşsun gibi yani, sen onu (gözle) görmesen de o seni görüyormuş gibi kulluk etmendir"[318]

 

Seyyid Şerifi Cürcani, ihsan teriminin tarifini yaparken bu hadisi zikrederek şöyle demektedir: "Basiret nuruyla Rabbü'l-Âlemîn'in huzurunda olduğunu tasavvur ederek kulluğu yerine getirmektir. Hadisteki "sanki onu görüyormuşsun" ifadesi Allah'ın bizatihi görülmesinin maksat olmadığını, Allah'ın sıfatlarını idrak ederek kulluk etmenin istenildiğini anlatmaktadır."[319]

 

İhsan yalnız ibadetle ilgili meselelerde mü'minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil, bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır.

 

Hz. Peygamber: "Allah her şeyde ihsan ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır. Bundan dolayı "öldürdüğünüzde güzel davranın, hayvanların kesiminde güzel davranın"[320] buyurmuştur.

 

Yapıları iyiliklerin hasbî ve Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız şayet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermeye alıştırın."[321]  

 

Yapılan iyiliğin ve ihsanın inkar edilmesi hoş görülmemiş, birtakım insanların yapıları iyilikleri inkâr etmelerinin kendilerinin cehenneme girmesine sebep olan bir haslet olduğu bildirilmiştir. Kocalarını ve kocalarının iyiliklerini inkar eden kadınların cehenneme gireceği bildirilmiş.[322] İhsanın insanlar arasındaki münasebetlerdeki etkisi ve önemi anlatılmıştır.

 

İnsanlara güzellikle davranan, Allah'a kulluk yaparken kulluğun gereği olan; kulluk yapılan zatı iyi tanımanın gereklerini yerine getiren muhsinlerin Allah'ın rahmetine çok yakın olduğunu Hz. Peygamber (as) bildirmiştir.[323]

 

f)  Mükellef ve Görevleri

 

Efali-Mükellefin: Yükümlülük sahibi olanların yaptıkları işler, fiillerdir.

 

Ef'âl "fiil", mükellefin de "mükellef" kelimesinin çoğuludur. "Teklif" mastarından türetilmiş olan bu kelime "yükümlülük sahibi kişi" anlamındadır. Şer'i ıstılahta: "İslâmî emir ve yasakların muhatabı olan ve bunlara uymakla yükümlü bulunan kimse" demektir. Bu terkip "yükümlülerin fiilleri" diye Türkçeleştirilebilirse de fıkıh ıstılahında "yükümlülerin fiillerinin şer'î hükümleri" anlamında kullanılmıştır.

 

Ef'âl-i mükellefin sekiz tanedir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsid. Bu taksim Hanefi hukukçularına göredir.

 

1) Farz: Sübûtu ve ifâde ettiği anlamı (delâleti) kesin olan delillerle Allah ve Rasûlünün emrettiği fiiller "farz" adını alır. Farzlar, te'vile (başka anlama) gelme ihtimali bulunmayan âyet veya mütevâtir hadislerle sâbit olur. Namaz, oruç, hac, ibâdetleri gibi. Bunlarla ilgili hem kesin âyetler vardır, hem de Hz. Peygamber (as)'ın tevâtüre varan yollarla nakledilmiş hadisleri mevcuttur. Farzın hükmü işleyene sevap, terkedene ceza olması; inkâr edenin veya küçümseyenin dinden çıkmasıdır. Bu da farzı ayn ve farz-ı kifâye olmak üzere ikiye ayrılır:

 

a) Farz-ı Ayn: Her yükümlü müslümanın bizzat yerine getirmesi gerekli olan farzlardır. Bir kısmının işlemesiyle diğerlerinden yükümlülük kalkmaz. Abdest, beş vakit namaz, ramazan orucu, mükellef olana hacc ve zekât ile İslâm toprakları saldırıya uğradığında cihada çıkmak gibi.

 

b) Farz-ı Kifâye: Yükümlü müslümanlara ayrı ayrı değil, topluca emredilen şeylerdir. Bir kısım müslümanlar bunu yerine getirince diğerleri sorumluluktan kurtulur. Cihad etmek. Kur'ân-ı Kerîm dinlemek, Kur'ân-ı Kerîm ezberlemek, selâm almak, cenaze namazı kılmak gibi. Farz-ı kifâyenin sevabı yalnız onu işleyenlere âit olur. Bu farzı hiçbir kimse yerine getirmezse bütün toplum günahkâr olur. Bir ibâdetin rükünleri ve şartları kabilinden olan farzlardan birinin terkedilmesi ibâdetin sıhhatine engel olur. Terk kasten olsun yanlışlıkla olsun hüküm değişmez. Kasten terk halinde ayrıca günâha girme vardır. Namaz kılarken rükû veya secde etmeyi terketmek gibi.

 

2) Vâcib: Farzla sünnet arasında kalan ve amel bakımından farz gibi kabul edilen emirlerdir. Bunları işleyene sevap, özürsüz terk edene ceza gerekir. İtikadı açıdan, inanma bakımından farzın hükmü gibi değildir. Yani vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz. Bir ibâdetin vâciblerinden birisini kasden terketmek tahrimen mekruhtur, Sehven (yanlışlıkla) terketme hâlinde ise sehiv secdesi gerekir. Vâcibin de kifâye olânı vardır. Şâban ve Ramazan ayı sonlarında hilâli gözetlemek vacibtir. Fakat herkese vâcib değildir. Diğer vâcib amellere örnek: Kurban kesmek, vitir ve bayram namazı kılmak, yakın hısımlardan ihtiyaç içinde olanlara yardım etmek gibi. Vâcib; sübûtu kat'i ve delâleti zannı olan delille sabit olur. Bu delil te'vile uğramış âyet veya hadis şeklinde olabilir.

 

Mesela: Kur'ân-ı Kerim'de:

 

 6¤Š z¤ãa ë  Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï

 

“Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes”[324]  buyurulur.

 

Burada, bayram namazı kılma ve kurban kesme emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Yani bunlar Hz. Peygamber için farz hükmünde olur. Ancak emrin, diğer müslümanları kapsayıp kapsamadığı kesin değildir. Ancak bu emirlerin diğer müslümanların kapsadığı daha kuvvetli görüştür. Böylece sünnetten daha kuvvetli, fakat âyetteki delâletin kesin olmaması yüzünden farz derecesine ulaşmayan bir emir çeşidi ortaya çıkmış olur ki buna vâcib denir.[325]

 

3) Sünnet: İyi ahlâk, iyi huy. Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri, işleri ve takrirleri. Misvak kullanmak, cemâatle namaz kılmak gibi. Sünnet, müekked ve gayr-i müekked olma küzere iki kısma ayrılır.

 

a) Müekked Sünnet: Hz. Peygamber (a.s)'ın devamlı işleyip nâdiren terk ettikleri farz ve vâcib olmayan amelleridir. Terkedilmesinde "itâb" vardır. Sabah, öğlen ve akşam namazlarındaki sünnetler ve çocukların sünnet ettirilmesi gibi.

 

b) Gayr-i Müekked Sünnet: Hz. Peygamber'in çok defa terk edip, bazan yaptıkları sünnet. Namazda uzun okuma, ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetleri gibi. Gayr-ı müekked sünnetlere müstehab ve mendûb isimleri de verilir.

 

Usûl bilginleri sünneti ikiye ayırmışlardır

 

a) Sünnet-i Hudâ: Bunlar ibâdetlerle ilgili dinin tamamlayıcı olan sünnetleridir. Terkeden kınanır. Ezan okumak, kamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak gibi.

 

b) Sünnet-i Zevâid: İbâdetlerle ilgili olmayan Hz. Peygamber (a.s)'ın sünnetlerine denir. Bunları terkeden kınanmaz. Namazın rükünlerini uzatmak ve Hz. Peygamber'in yemesi, içmesi, oturması, kalkması gibi fiillerinin taklit edilmesi.

 

Âyet-i kerimede şöyle buyurulur:

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا

 

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[326]

 

Sünnet mutlak olarak kullanıldığında Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetini de kapsar. Ayrıca farz ve vâcibde olduğu gibi sünnetin kifâyî çeşidi de bulunur. Ramazan'ın son on gününde itikaf yapmak ve terâvih namazını cemaatle kılmak gibi. Farz namazlarda cemâat sünnet-i ayn'dır. Yani bir kısım müslümanların cemâatle namaz kılması, diğerlerinden sünnet yükümlülüğünü kaldırmaz.

 

Sünnet hükmü, farz ve vâcibden az sevap kazandırır. Kasden terk halinde ceza değil, kınama gerekir.

 

4) Müstehab: Buna mendub da denir. Hz. Peygamber'in bazan işleyip, bazan terk buyurdukları, selef-i sâlihinin sevip işlediği ve rağbet ettikleri işlerdir. Bazı nâfile namaz ve oruçlar gibi. Müstehabın hükmü; işlenmesinde sevap olup, terkinde kınama bulunmamasıdır. Müstehab genellikle gayr-i müekked sünnet ile eş anlamlıdır.

 

5) Mübah: Yükümlünün yapıp yapmamakta muhayyer bulunduğu işlerdir. Bunun hükmü işlenmesinde veya terk edilmesinde sevap veya kınamanın bulunmamasıdır. Eşyada asıl olan mubahlıktır.

 

Bazan şartlar değişince, hükümler de değişir. Meselâ, haram olan şeylerden yemek içmek mübahtır. Ancak ölmemek için ihtiyaç miktarınca haram olan şeylerden de yiyip içmek farz olur. Eğer yenilen mal, başkasına aitse, yiyen bunu tazmin eder. Bu şekilde yiyip kendisini ölümden kurtarmakla sevap bile kazanır. Yemenin namazı ayakta kılacak ve oruç tutmaya kolaylık olacak ölçüde tutulması mendub ve müstehabdır. Şişmanlık için yemek mekruh, misafire ikram dışında doyduktan sonra yemeğe devam etmek haram sayılmıştır. Ancak cihad gibi bir hizmet için güçlenmek üzere fazla yemekte bir sakınca görülmemiştir. Mübah ve meşrû' eş anlamlıdır.

 

6) Haram: Yasaklanmış olan ve terk edilmesi istenen şeylere gayr-ı meşrû denir. Bunlardan sübût ve delâlet bakımından kesin delille sâbit olanlara "haram"; yalnız sübût veya delâletten birisi ile yasaklanmış bulunanlara ise "mekruh" denir. Harama, mahrem veya mahzur adı da verilir .

 

Haramın hükmü; terkine sevap, işlenmesine ceza gerekmesi helâl ve mübah sayanın dinden çıkmasıdır. İçki içmek, kumar oynamak, anaya-babaya âsi olmak gibi.

 

7) Mekruh: Subûtu kat'i delâleti zannı veya subûtu zannı, delâleti kat'ı delille sâbit olan şeyler mekruh adını alır. Mekruhun hükmü amel bakımından haramın hükmü gibidir. Terkine sevap, işlenmesine ceza korkusu vardır. Mekruhun helâl olduğuna inanan kimse dinden çıkmaz. Midye istiridye, ıstakoz ve benzeri balık cinsinden olmayan deniz hayvanlarını yemek, cuma saatinde alış-veriş etmek, abdest ve gusülde suyu israf etmek.

 

Mekruhun harama yakın olanına "tahrimen mekruh"; helâle yakın olanına ise "tenzîhen mekruh" denir. Birincisi vâcib karşıtı olarak kullanılır. Ebû Hanife ve İmam Ebû Yûsuf'a göre tahrimen mekruh, haram değilse de, ona yakındır. İmam Muhammed'e göre ise gayr-i meşrû, haram demektir. Ancak haramlığına kesin delil bulunmadığı için "Mekruh" tâbirini kullanmıştır. Mutlak sünnet kelimesi "müekked sünnet" anlamında kullanıldığı gibi, mekruh ifadesi de prensip olarak "tahrîmen mekruh" anlamında kullanılır. Ebû Hanife, mücerred mekruh kelimesiyle "tahrîmen mekruhu" kasdettiğini Ebû Yûsuf'un sorusu üzerine açıkça ifade etmiştir.[327]

 

Tahrîmen mekruh ifadesi de tenzihen mekruh ifadesi yerine kullanılır. Meselâ; Başka su varken kedi artığı olan suyu içmek ve kullanmak tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf etmek mekruh olduğu gibi, çok az kullanarak guslü mesh derecesine getirmek de mekruhtur.

 

8) Müfsîd: Başlanan bir ameli bozan ve iptal eden kimsedir. Müfsidin yani başlanan bir ameli bozanın hükmü, bunu özürsüz olarak kasden yapmışsa cezanın gerekmesi, sehven yapmışsa cezanın gerekmemesidir. Başlanan bir orucu veya namazı bozmak gibi.

 

Sonuç olarak, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olan her mü'minin günlük hayatta yapmış olduğu fiiller yukarda açıkladığımız sekiz maddeden birisine girer. Meselâ; meşru yoldan kazanç elde etmek helâl; rüşvet almak haram, ihtiyaç halinde karz-ı hasen almak mübah (câiz); muhtâca ödünç para vermek mendub; borcunu ödemek farz; sıkıntıda olan borçluya genişlik zamanına kadar süre vermek vâcibdir.

 

Dinin emir ve yasaklarını öğrenmek her müslüman kadın ve erkeğe farz-ı ayn; başkalarına fayda verecek derecede ilim öğrenmek farz-ı kifâye; şer'î ilimlerde ihtisas sahibi olmak mendub; övünmek için öğrenmek mekruhtur. Satım akdinin gerektirmediği ve taraflardan yalnız birisinin yararına olân bir şârt müfsid ve böyle bir akid fâsittir. Her insan gücü dâhilindeki fiilleri yapmakla mükelleftir. Gücünün dışındaki işlerle sorumlu tutulmaz. (Fakir olana zekât ve hacca gitmenin emredilmesi gibi).

 

"Teklif-i mâ lâ yutak" yani yapılması mümkün olmayan zor işlerden sorumlu tutmak. Zira:

 

لَا يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا

 

 "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler.”[328]

 

İnsana görev teklif edilebilmesi için, sorumluluğu yüklenmeye ehliyetli olması lâzımdır. Ehliyet kişinin lehine ve aleyhine olan şer'î teklifleri yerine getirmeye salâhiyetli bulunmasıdır.

 

Ehliyet, "vücûb ehliyeti" ve "edâ ehliyeti" olmak üzere iki kısımdır:

 

a) Vücûb Ehliyeti: Mükellefin, insanın kendi lehine ve aleyhine âit meşrû hakların gerekliliğine salâhiyet sahibi bulunması (vâris olma hakkını lüzûmuna salâhiyetli bulunması gibi).

 

b) Edâ Ehliyeti: İnsanın kendisinden şer'ân mûteber olacak şekilde fiillerin meydana gelmesine salâhiyet sahibi olması. Bu da, kâmil ehliyet (akıllı ve buluğa ermiş bir insanın sahib olduğu ehliyet; kendisinin nikâh akdini kabulü, alış-veriş, icâre gibi fiilleri meydana getirmeye tam salâhiyetli olması gibi) ve kasır ehliyet (mümeyyiz bir çocuğun veya matuh (bunamış) bir kimsenin yaptığı işlerin bir kısmının sahih ve mûteber, bir kısmının ise mûteber olmaması gibi) olmak üzere iki kısımda mütâlaa edilir.[329]

 

Allah ve Rasûlünün müslüman fertleri sorumlu tuttuğu fiiller önem sırasına göre itikat, ibâdât, muâmelât ve ukûbat'tır. Bunlar da ayrıca delillerinin sağlamlığı, lâfızlarının delâletinin katiliğine göre kendi içlerinde sıralanır. İslâmi bir toplumun imanı ve tâğutî olanı tefrik edebilmesi için yükümlülüklerini Allahu Teâlâ'nın rızasına uygun olarak bilmesi gerekmektedir.

 


 

- Okuma Parçası -

 

Kulluk

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de:

 

 ¡æë¢†¢j¤È î¡Û ü¡a  ¤ã¡üa ë  £å¡v¤Ûa ¢o¤Ô Ü  b ß ë

 

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet  etsinler diye yarattım.”[330]

 

Ayette geçen “abd” kulluk manasına gelir. Kulluk; yaratılmışların İnsan ve cinlerin Yaratana karşı saygı, sevgi ve efendiliklerini ortaya koymaları, göstermeleri demektir. Bunun zamanı ve zemini yoktur.           

 

Kişi bulunduğu  konumda, halde ve hasılı her halukarda Yaratana karşı nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasıdır.

 

Buharinin Sahihinde:

Efendimiz (as): “Bütün Peygamberler: “Utanmazsan dilediğini yap” sözü üzerinde ittifak etmişlerdir” diye buyurmuş.[331]

 

Demek ki; Allah’a kulluk olan ibadeti, sadece namaza ve niyaza tahsis etmemek lazım. Çünkü sevgi, saygı ve efendiliğin belli yeri ve mekanı yoktur.

 

Elbette bunları söylerken namazın ve diğer dini hükümleri hafife de almamak gerek, çünkü sevgi, saygı ve efendiliğin en büyük alametleri namaz vs. dini emirlerdir.

 

Anlatmak istediğimiz; yüce Allah’a kulluğun hayatımızın her cephesine dönük olmasıdır. Yani, oturuşumuzdan kalkışımıza, uykumuzdan uyanıklığımıza, yemek yeyişimizden elbise giyinişimize ve hayata karşı duruşumuzda sadece ve sadece Allah’a kulluk olması gerektiğini ve sadece Allah’ın rızasını gözetmek olduğunu unutmamamızdır. Tıpkı, şu ayeti Kerime de olduğu gibi:

 

 = åî©à Ûb È¤Ûa ¡£l ‰ ¡é¨£Ü¡Û ó©mb à ß ë  ôb î¤z ß ë 󩨢ޢã ë ó©m5 •  £æ¡a ¤3¢Ó

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[332]

 

Yüce Allah gibi bir Zatı zül-Celal’e sevgi, saygı ve efendilik sergilemek, insanın ruh aleminde büyük bir erdemliliğe ve manevi bir yükselişe tırmanmasına sebep olacaktır.

 

İşte bunun ismi: “İnsan-ı Kamil”dir. Yüce Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin amacı “İnsan-ı Kamil” olmak ve insanlığın bu makama erişmelerini sağlamaktı. İbadetin özünde de yatan anlayış bu olsa gerek “Allah’u alem.”

 

İbadetin olgusuyla yaşayan insan, abidler zümresine ilhak olur. Abidlik sıfatıyla yaşamına anlam kazandıran insan, eşrefi mahlukat ünvanına erişir. Eşrefi mahlukat ünvanına erişen insan, melekut alemiyle hemhal olma özelliğine sahip olur. Melekut alemi, yüce Allah’a ibadet etmekten lezzet alanlardır. İnsan üzerinde ibadetler lezzete dönüşürse, artık yaşam gerçek anlamını kazanmış olur. Hayat insan için çekilmez bir şey değil, yaşanılması gerektiren bir manevi mana alır.

 



 

6) TEMİZLİK

 

Genel Bir Bakış

 

Temizlik: Bedenin ve ruhun maddî manevî pisliklerden uzak tutulması. İslâm Müslümanları bazı görevleri yerine getirmekle mükellef tutmuştur. Bu görevlerden bir kısmı Müslümanın ruhi yönünü bir kısmı da maddî yönünü ilgilendirir. Dinin kesinlikle yerine getirilmesini istediği bedenî görevlerin aksatılması vücudun çeşitli rahatsızlıklara yakalanması ve dinî-ahlakî görevlerin yapılabilme güçlüğünü ortaya çıkarır. Bunun için bedenî görevleri titizlikle yerine getirmek, sağlıklı ve her an her türlü görevi eksiksiz yapabilecek bir beden yapısına sahip olmak, ahlakî bir yükümlülüktür.

 

Bedenî görevlerin başında temizlik gelir. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:

 

لَا تَقُمْ فيهِ اَبَدًا لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ فيهِ فيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرينَ

 

“Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.”[333]

 

Ayetten de anlaşılacağı gibi, sadece gözle görülen maddî kirler değil günah ve kötülükler gibi manevî kötülükler de pis sayılmış ve müslümanların bunlardan arınmaları istenmiştir. Peygamber (as)'ın “Temizlik imanın yarısıdır”[334] buyurması da temizliğin önemini gösterir.

 

Temizliği; beden temizliği, yiyecek-giyecek temizliği ve çevre temizliği olarak ele almak gerekir. Kur'an-ı Kerîm'de de bu üç çeşit temizliğe işaret eden ayetler vardır.

 

a) Beden temizliği: Allah Teâlâ belli durumlarda müslümanlara abdest ve boy abdesti almalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

 

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا

 

"Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin."[335]

 

Peygamber (a.s)'ın de hiç olmazsa haftada bir kere vücudun tamamen yıkanmasını ve her türlü kirden ve pis kokulardan arındırılmasını tavsiye ettiğini bilinmektedir. Namaz kılmak, Kur'an okumak için abdest alınması, belli zaman ve durumlarda boy abdestinin alınması mecburiyetinin olması, Müslümanların, ister istemez her an temiz olmaları sonucunu ortaya çıkaracaktır. Kaldı ki, bir Müslümanın bedenini temizlemesi sadece abdest ve boy abdesti ile sınırlı kalmaz; gerekli gördüğü her yerde yıkanmak, yemeklerden önce ve sonra kesinlikle elleri yıkamak, özellikle ağız ve diş temizliğine dikkat etmek icab eder. Peygamber efendimiz:

 

¢4좍 ‰  4b Ó   4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰  ñ Š¤í Š¢ç ó©2 ªa ¤å Ç g

ó¨Ü Ç  £Õ¢( ªa ¤æ ªa ü ¤ì Û  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü • ¡é¨£ÜÛa

P§ñ5 • ¡£3¢×  É ß ¡Úa ì¡£ŽÛb¡2 ¤á¢è¢m¤Š ß ªü ¡b £äÛa ó Ü Ç ¤ë ªa ó©n £ß¢a

 

Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Ümmetime -yâhud (diğer rivâyete nazaran) nâsa- meşakkat vermek korkusu olmasaydı kendilerine her namaz kılarken misvak (isti'mâlini) emrederdim."[336]

 

"Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir"[337] buyurmakla el, ağız ve diş temizliğine verdiği önemi göstermiştir. Bu sebeple misvak veya fırça kullanarak dişleri temizlemenin önemli bir sağlık kuralı olduğu unutulmamalıdır.

 

Fazla uzadıkları, bakımsız ve pis bırakıldıkları zaman birer mikrop yuvası olan tırnaklarla, vücudun belli yerlerindeki kılların kesilip temizlenmesine de dikkat edilmeli, saç, sakal, bıyık her zaman taranıp düzeltilmeli ve temiz tutulmalıdır. İbadetlerle elde etmek istediğimiz gönül temizliğine giden yolun, beden temizliğinden geçtiği unutulmamalıdır.

 

b) Yiyecek ve giyecek temizliği: İnsan yaşayabilmek için yer ve içer. Yiyecek ve içecekleri temiz ve helâl olanlardan seçmek İslam'ın emirlerindendir.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدينَ () وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللّهَ الَّذى اَنْتُمْ بِه مُؤْمِنُونَ

 

“Ey iman edenler! Allah 'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı, aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yeyin ve inandığınız Allah 'tan korkun”[338] buyurmuştur.

 

İslâm Müslümanları bazı görevleri yerine getirmekle mükellef tutmuştur. Bu görevlerden bir kısmı Müslümanın ruhi yönünü bir kısmı da maddî yönünü ilgilendirir. Dinin kesinlikle yerine getirilmesini istediği bedenî görevlerin aksatılması vücudun çeşitli rahatsızlıklara yakalanması ve dinî-ahlakî görevlerin yapılabilme güçlüğünü ortaya çıkarır. Bunun için bedenî görevleri titizlikle yerine getirmek, sağlıklı ve her an her türlü görevi eksiksiz yapabilecek bir beden yapısına sahip olmak, ahlakî bir yükümlülüktür.

 

Bedenî görevlerin başında temizlik gelir. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:

 

لَا تَقُمْ فيهِ اَبَدًا لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ فيهِ فيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُوا وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرينَ

 

“Orada (Mescid-i Kuba'da) günahlardan ve pisliklerden temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.”[339]

 

Ayetten de anlaşılacağı gibi, sadece gözle görülen maddî kirler değil günah ve kötülükler gibi manevî kirler de pis sayılmış ve müslümanların bunlardan arınmaları istenmiştir. Peygamber (as)'ın "Temizlik imanın yarısıdır"[340] buyurması da temizliğin önemini gösterir.

 

c) Çevre temizliği: Müslüman, yediği, içtiği ve giyindikleri kadar içinde yaşadığı çevrenin de temiz olmasına dikkat eder. Bu önemli bir ahlakî sorumluluktur. Başta evler olmak üzere, sokaklar, mahalleler, köy ve kasabalar mutlaka temiz tutulmalıdır. Eğitim kurumları, fabrikalar, dükkanlar, camiler temiz tutulmalıdır .Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرهيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا اِلى اِبْرهيمَ وَاِسْمعيلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِىَ لِلطَّائِفينَ وَالْعَاكِفينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

 

“Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.”[341]

 

  åí©Š¡£è À n¢à¤Ûa ¢£k¡z¢í ë  åî©2 a £ì £nÛa £k¡z¢í  é¨£ÜÛa  £æ¡a

 

“Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve pisliklerden temizlenenleri sever.”[342]

 

Çevre temizliği sadece kişileri ilgilendirmez, toplumsal bir konudur. Burada fertlerin karşılıklı hak ve görevleri söz konusudur.

 

Meselâ; yola çöp atan veya çekinmeden tükürüp geçen; dinlenmek için gittiği gezinti yerlerinde yeyip içtiklerinin artıklarını çevreye saçan; işyerinin etrafını artık maddelerle kirleten bir kişi, yalnız çevresini kirletmiş olmakla kalmaz, kirlettiği yerlerde yaşayan veya o yerlerden yararlanan insanlara karşı da haksızlık yapmış, terbiyesizlikte bulunmuş olur. Bunun için çevre temizliğini aynı zamanda toplumsal bir görev olarak değerlendirmek ve bu konuda çok titiz davranmak Müslümanlar için bir yükümlülüktür.

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: إنَّ أوَّلَ مَا يُسْألُ عَنْهُ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ النَّعِيمِ أنْ يُقَالَ لَهُ: ألَمْ نُصِحُّ لَكَ جِسْمَكَ وَنُرْوِكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ.

 

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kulun , kıyamet günü, hesaba çekileceği ilk şey (mazhar olduğu) nimettir. Kendisine: "Bedenine sıhhat vermedik mi, soğuk sudan içirmedik mi?" denecektir."[343]

 

ـ عن عُبيداللّهِ بن محصن الخطمي رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ أصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً في سِرْبِهِ، مُعَافىً في بَدَنِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكأنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا بِحَذَافِيرِهَا.

 

Ubeydullah İbnu Mihsan el-Hutamî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur."[344]

 

ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَةُ وَالْفَرَاغُ.

 

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır:

* Sıhhat,

* Ve boş vakit!"[345] buyurmuştur.

 

 Gerçekten de çoğu zaman insan ancak hastalandığında sağlığın kıymetini anlar. Buna meydan vermemek, sonunda pişman olmamak için hastalık gelmeden tedbirinin alınması gerekir. Sağlığın ilk şartı hastalıklara karşı en önemli tedbir olan temizliğe riayet etmektir.

 

Özetle, Müslüman; üstü-başı, çevresi, yiyeceği ve giyeceği ile temiz, derli-toplu, intizamlı olmaya ve böylece Allah Teâla'nın rızasını kazanarak O'nun sevgili kulları arasına girmeye çalışır. Bu onun en önemli ahlakî görevidir. Bu görevini kesinlikle aksatmamalı ve dikkatli bir şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır.

 

a) Taharet

 

Taharet: Temizlik, (manevi pislikten) ve necasetten temizlenmek anlamında bir fıkıh terimidir.

 

İslâm uleması hikmeti bir şeyin meşru olmasını gerektiren nesne, şeklinde tarif etmiştir. Temizliğin meşhur olan hikmetlerinden bazıları şunlardır.

 

Günahlara kefâret olması, şeytanı defetmesi, kızgınlık ve gadab sebebiyle meydana gelen hareketi gidermesi ve dünyada vücûdun uzuvlarını yıkamakla, Ahirette de güzelleşmesi bunlardan birkaçıdır. Hz. Osman b. Affan (r.a)'tan rivâyet edilen hadis-i şerifte:

 

ـ وعن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ: مَنْ تَوَضّأ فَأحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتَ أظْفَارِهِ .

 

Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine  varıncaya kadar çıkar dökülür."

 

ـ وفي رواية: أنَّ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه تَوَضّأ، ثم قال: رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # تَوَضّأ نَحْوَ وُضُوئى هذا ثُمَّ قال: مَنْ تَوَضّأ  هكذا غُفِرَ له مَا تَقَدّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَكَانَتْ صََتُهُ وَمَشْيُهُ إلى المَسْجِدِ نَافِلَةً.

 

Bir başka rivayette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman (radıyallahu anh) abdest aldı ve dedi ki:"Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: "Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur"[346] buyurduğu bilinmektedir.

 

Allahü Teâla (cc) insanlara elbiselerini temiz tutmalarını, pislikten arınmalarını ve ter-temiz olmalarını teklif etmiş, Resûl-i Ekrem (as) bu konuda mü'minlere örnek olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de:

 

  åí©Š¡£è £À¢à¤Ûa ¢£k¡z¢í ¢é¨£ÜÛa ë a6뢊 £è À n í ¤æ a æì¢£j¡z¢í ¥4b u¡‰ ¡éî©Ï

 

“Orada ter-temiz olmak isteyen kimseler vardır. Allah da tertemiz onları sever"[347] diye buyurulmuştur.

 

İbn Kesir su ile temizlenmek hususunda aşırı titizlik gösteren ensarın (Medinelilerin) bu ayet-i kerime ile övüldüğünü kaydeder.

 

Allahü Teâla (cc)'ya kulluk edebilmek ve O'nun rızasını kazanmak için, temizlik ilk şarttır. Çünkü taharetsiz yapılması mümkün olmayan birçok ibadet vardır. Her Müslüman bilir ki; gerek hakiki pisliği (necaseti), gerek hades denilen manevi pisliği temizlemeden namaz kılınamaz. Taharetin sebebi namazın farz olmasıdır. Müslümanların taharet hususunda titiz olmaları, ibadet hayatıyla yakından alakalıdır. Avret mahallindeki ve koltuk altındaki kılların traş edilmesi, tırnakların kesilmesi ve diğer temizlik hususunda hassas olmak vaciptir. Zira bu hususlarda sünnet varid olmuştur.

 

Tahâret, iki türlü olur; necasetten taharet; hadesten taharet:

 

1) Necasetten Tahâret

 

Necaset: Pislik, kan, sidik ve dışkı gibi pis şeydir. Ruhsat olmaması halinde namazın sıhhatine engel olan pisliktir. Necâset, temizliğin; necis de temiz olanın zıddıdır. Necis, şer'an pis olan şeyi ifade eder. Hakikî veya hükmî necis için kullanılır. Hakikî necise "habes", hükmî olanına ise "hades" denir. Necis sıfat, neces şekli ise isim olarak kullanılır.

 

Necâset, hakikî ve hükmî olmak üzere ikiye ayrılır. Hakikî necâset, sözlükte kan, sidik ve dışkı gibi gerçek pislik olarak var olan şeyleri; terim olarak ise, namazın sıhhatine engel olan pisliği ifade eder. Hükmî necâset ise, insan bedeninde manevî olarak bulunan abdestsizlik veya cünüplük hâli için kullanılır. Hakikî necâset üçe ayrılır: Ağır ve hafif; katı ve sıvı; görülen ve görülmeyen pislik.

 

Ağır Pislik - Hafif Pislik

 

Buna galîza veya muğallaza pislik de denir. Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bu pislikten, katı ise yaklaşık 3 gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Bunların necisliği kesin delille sabittir. Kan, sidik, dışkı gibi...

 

 =¤Š¡£è À Ï  Ù 2b î¡q ë

 

“Elbiseni de temiz tut”[348]  ayeti uyarınca bunları temizlemek farzdır.

 

Hafif pislik ise kesin delille sabit olmayan pisliktir. Bunların bulaştığı elbise veya bedenin dörtte birinden az miktarı namaza engel olmaz. Eti yenenin sidiği ve yenmeyen kuşun pisliği gibi...

 

Ağır olan necâsetler şunlardır

 

1)  İnsandan çıkan veya ondan kopup ayrılan şeylerden kan, sidik, dışkı, menî; küçük su döktükten veya ağır bir şey kaldırdıktan sonra cinsel organdan gelebilen beyaz renkli "vediy" denilen sıvı; sevişme veya karşı cinsi düşünme sırasında yine cinsel organdan gelebilen beyaz renkli yapışkan "meziy" denilen sıvı; ağız dolusu kusuntu; bedenden kesilip ayrılan et, deri parçası ve kadınlardan gelen âdet veya lohusalık kanı ağır pislik çeşidine girer.

 

2) Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarının salyaları, kuşların dışındakilerin dışkıları ve bütün hayvanların akan kanları.

 

3) Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin dışkıları.

 

4) Boğazlanmadan kendi kendine ölen hayvanın eti ve tabaklanmamış derisi pistir.

 

Mâlikîlere göre murdar hayvanın eti gibi derisi, kemiği ve sinirleri de temiz değildir. Kıl, yün ve tüyleri ise temizdir. Şâfiîlere göre, ölü hayvanın kıl, tüy, yün ve tırnakları dahil bütün cüzleri temiz sayılmaz.

 

5) Domuz eti! Usûlüne göre kesilse de necistir. Eti, kılı, kemikleri, tabaklansa bile derisi necistir.[349]

 

6)  İçki: Cenab-ı Hakkın:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”[350] ayeti uyarınca çoğunluk fakihlere göre necistir. Bu yüzden elbise veya bedene şarap dökülürse yıkanmadıkça namaz kılınmaz. Tercih edilen görüşe göre, diğer sarhoşluk veren içkiler de şarap hükmündedir.

 

Şâfiîlere göre de bütün sarhoşluk veren içki çeşitleri az olsun çok olsun temiz değildir.

 

Hafif Sayılan Ve Temiz Olmayan Şeyler Şunlardır

 

1) At, katır ve eşeklerin sidikleri ile, eti yenen koyun, keçi, geyik ve karaca gibi evcil ya da yabanî hayvanların sidikleri ve bunların tersleri, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre hafif pisliktir. Fetvaya esas olan bu görüştür. Ebû Hanîfe'ye göre ise bunlar ağır pislik çeşidine girer.

 

2) Etleri yenmeyen hayvanlardan, doğan, atmaca, şahin, çaylak, kartal gibi havada terleyen hayvanların dışkıları.

 

3) Her hayvanın öd kesesi, bu hayvanın dışkısı hükmündedir.

 

Hafif pisliğin namazda bağışlanan miktarı, bulaştığı yer elbise ise, elbisenin tamamının dörtte biri; kol ve ayak gibi bedenin bir organı ise bulaştığı organın dörtte biridir. Bununla, kaçınılması güç olan, mesleği ve içinde bulunduğu kültür ortamı bakımından temizliğe tam dikkat edemeyen veya hayvancılıkla uğraşanların farkında olmadan karşılaştığı hafif pislikler için kolaylık getirilmiştir.[351]

 

Katı ve Sıvı Pislikler:Katı pislik ölü hayvan eti ve dışkı; sıvı ise akan kan, meziy ve vediy gibi pisliklerdir.

 

Görülen ve Görülmeyen Pislikler:Görülen; dışkı ve kan gibi gözle görülen ve aynî varlığı olan pisliklerdir. Bir defa da olsa kendisinin yok edilmesi ile temizlenmiş olur.

 

Görülmeyen pislik ise sidik gibi kuruduktan sonra varlığı gözle görülemeyen pisliktir. Temizlenmesi yıkayanın temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkaması ile olur. Vesveseli kimse için yıkama sayısı üçtür. Zahiru'r-rivayeye göre her defasında sıkmak da gerekir. Çünkü pisliği çıkaracak olan sıkmadır.

 

Temizleme Şekil ve Yolları

 

Temiz olmayan şeyler: temizlemek için özelliklerine göre çeşitli yollar vardır.

 

1) Su ile yıkamak: Su, hem pisliği temizleme ve hem de abdest ve gusülde kullanılma bakımından asıl temizleyicidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَهُوَ الَّذى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِه وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا

 

“Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.”[352]

 

Temizlik için kullanılacak su, yağmur, kar, nehir, göl, deniz, kuyu, pınar ve sel sularının toplandığı gölet suları olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez."[353]

Yine Allah elçisi, Esmâ binti Ebî Bekir'e elbisesini hayızdan nasıl temizleyeceği konusunda; "Ovalar sonra da su ile çitiler"[354] buyurmuştur

 

Hanefilerde tercih edilen görüşe göre hakikî pislikler gül suyu, sirke, meyve ve bitki suyu gibi normal su dışındaki sıvılarla da temizlenebilir. Hanefîler su dışındaki temizleyici sayısını yirmibire kadar çıkarmışlardır. Diğer mezhepler bunların bazılarında Hanefilerden farklı görüşe sahiptirler. Ancak su dışındaki sıvılarla abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Bu konuda görüş birliği vardır.[355]

 

Su ile temizlemenin şekli

 

1) Necâset, sidik, köpek salyasının eseri gibi görünmeyen nitelikte ise, temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır. Bu da üç defadır. Delil şu hadislerdir:

 

¡é¨£ÜÛa  4좍 ‰  £æ a ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰  ñ Š¤í Š¢ç ó¡2 a ¤å Ç g

ó¡Ï ¢k¤Ü Ø¤Ûa  l¡Š ( a ‡¡a  4b Ó  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü •

¦É¤j  ¢é¤Ü¡Ž¤Ì î¤Ü Ï ¤á¢×¡† y a  õb ã¡a

 

Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki, içinizden birinin kabından köpek (ağzını sokup bir şey) içerse o kabı yedi kere yıkasın."[356]

 

Yine: Sizden biriniz uykusundan uyandığında, kaba sokmadan önce elini üç defa yıkasın.”[357] Köpeklerin ağzını sokmasından dolayı yedi defa yıkama emri İslâm'ın ilk dönemlerinde zorunlu olmadıkça evde köpek beslemeyi sınırlamak amacına yönelik idi.

 

Necâset, kan ve dışkı gibi gözle görülen çeşitten ise, bunların temizliği bir defa da olsa pisliğin kendisini gidermekle olur. Ancak, yıkanmasına rağmen renk ve koku gibi giderilmesi güç bir eseri kalırsa, bu zarar vermez. Tercih edilen görüşe göre su saf bir hal alıncaya kadar yıkanır.

 

Nitekim Havle binti Yesâr dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Benim bir tek elbisem var ve onda hayız oluyorum". Hz. Peygamber buyurdu ki: "Temizlendiğin zaman kan bulunan yeri yıka ve onunla namaz kıl". Havle dedi ki: "Ya Resulullah! izi kalırsa?". Buyurdu ki: "Su sana yeter, kanın eseri ise zarar vermez."[358]

 

İçine sabun, toprak, deterjan gibi maddeler karışmış olan sular, karışım az olduğu takdirde temizleyicidir. Abdest ve gusülde kullanılan sular temizdir, fakat temizleyici değildir. Bunlara "musta'mel (kullanılmış) sular" denir. Bunlarla pislik temizlenebilir, fakat abdest, ya da gusül abdesti alınamaz. Ancak içine pislik karışan veya kendisiyle pislik yıkanan kullanılmış sular temiz olmaktan çıkar.

 

2) Silmek yolu ile temizleme: Bıçak, cam, cilâlı tahta, mermer, fayans gibi pisliği içine emmeyen şeylere bir pislik bulaşınca, yaş bir bez, sünger veya toprak, ya da deterjanlı ıslak bezle pisliğin izi kalmadığına galip zan meydana gelecek şekilde silinirse temizlenmiş olur. Meselâ; kurban kesilen bıçak temiz bir bezle veya toprakla iyice silinince temiz olur ve böyle bir bıçak üzerinde iken kılınacak namaz sahih olur. Çünkü Ashab-ı kiram düşmanla savaşıyor, kılıçlarını silerek, bunlar üzerlerinde iken namaz kılıyorlardı.

 

3) Ateşe sokmak yolu ile temizleme: Ateşe dayanıklı maden parçası üzerindeki kan ve benzeri necis şeyler, madenin ateşe sokulması ile yanar ve yok olur. Nitekim yağlı, paslı, üzerinde necis kan ve et kalıntıları bulunan şiş veya ızgaralar ateşte yakılınca temiz hale gelir.

 

4) Kazımak, ovmak veya silmek yoluyla temizlemek: Mest ve ayakkabı gibi pisliği emmeyen şeylere hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik bulaşsa, bunlar su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazınarak veya toprak ya da kum sürterek de temizlenebilir. Ancak mest veya ayakkabıya sidik gibi görünmeyen bir pislik dokunursa, bu yerin yıkanması gerekir. Nitekim elbiseye veya bedene dokunan pisliği kazımak veya toprağa sürtmek de yeterli değildir.

 

İnsana ait kurumuş meni ovalamakla temizlenebilir. Ancak yaş olan meninin su ile yıkanması gereklidir. Diğer yandan kuru bir meni ovalamakla temizlendikten sonra, bu elbise ile namaz kılınabilirse de, yeri yeniden ıslanırsa, sağlam görüşe göre pislik yeniden döner. Bu yüzden yeniden kurutup ovalamak veya yıkamak gerekli olur.

 

Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah Resulünün elbisesindeki meniyi kuru ise ovalıyor, yaş ise yıkıyordum."[359]

 

Hanefi ve Mâlikîler meniyi necis kabul ederken, Şâfiî ve Hanbelîler insan menisini temiz sayarlar. Bu görüş ayrılığının dayandığı delil; yukarıdaki hadisin farklı yorumu yanında İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilen şu sözdür: "Üzerinden meniyi ot veya bir parçası ile sil. Çünkü o tükrük ve sümük gibidir.”[360] Soğuk ve yolculuk gibi hallerde bu ikinci görüş müslümanlara kolaylık sağlar.

 

Meziy ve vediy de necistir. Meziy; cinsel istek veya bunu düşünme anında şehvetsiz olarak çıkan ince beyaz sudur. Meziy yıkanır ve yeniden abdest alınır. Hz. Ali şöyle der: "Mezîsi çok akan bir kimse idim. Allah elçisine sormaya da utandım. Mikdad b. Esved (r.a)'a söyledim, o sordu "Bundan dolayı abdest gerekir" buyurdu. Müslim'in rivayetinde; "Cinsel uzvunu yıkar ve abdest alır" ilâvesi vardır.[361] Vediy ise idrardan sonra veya ağır bir şey kaldırma hâlinde çıkan koyu süt gibi beyaz bir sıvıdır, pistir. Çünkü sidikle birlikte veya ondan sonra çıktığı için sidiğin hükmünü alır.

 

Donmuş yağ, pekmez ve benzeri şeylerin içine pis bir şey düşse, bu madde çevresiyle birlikte ovulup çıkarılınca temizlenmiş olur. Hz. Peygamber'in eşi Meymune (r.anhâ) şöyle demiştir: "Bir fare yağa düşmüştü. içinde öldü. Hz. Peygamber'e soruldu: "Onu ve çevresini atın, yağı da yiyin"[362] buyurdu.

 

Eğer necâset sıvı haldeki yemek veya zeytinyağı içine düşmüşse, bunlar bir kap içinde üç defa üzerine su döküp çalkalandıktan sonra alınmakla temizlenmiş olur. Hanefiler dışındaki çoğunluk bu gibi sıvıların artık temizlenemeyeceği görüşündedir. Çok miktardaki yağı veya yemeği bu sebeple telef etmek yerine burada bir kolaylık gösterilmektedir. Ancak günümüzde bu işlemden sonra bir gıda laboratuarında tahlil yaptırarak zararlı unsurun kalıp kalmadığı kontrol ettirilmelidir. Bu, ihtiyat gereğidir.

 

Katı maddeler, necaseti içine sızdırmadığı sürece su ile temizlenir. Et, tavuk ve buğday gibi pişirilenlerden ise, çiğken yıkanarak temizlenir. Pislendikten sonra, pisliği ile birlikte ateşte kaynatılırsa, içine pislik nüfuz edeceği için artık temizlenemez.

 

Bu yüzden işkembe, bağırsak veya hayvan kellesi temizlenmeden kaynatılırsa artık temizlenme imkânı bulunmaz.

 

Yine içine temiz olmayan bir şey karışan süt, pekmez ve bal gibi sıvılar temiz su içinde üç defa asıl kendi miktarlarında kalıncaya kadar kaynatılmakla temiz olur. Çünkü bu durumda temiz olmayan şeyin niteliği değişmiş sayılır.

 

5) Yapı değişikliği yolu ile temizleme: Temiz olmayan bir şeyin niteliği değişirse temiz hale gelir. Meselâ; bir domuz veya eşek bir tuzlaya düşerek tuz kesilse temizlenmiş olur. Yine, geyik kanının misk olması, içkinin kendiliğinden veya bir katkı maddesi ile sirkeleşmesi, tezeğin yanarak kül olması lâğım suyu karışan toprağın kuruyup eserinin kaybolması bunları temiz hale getirir.

 

6) Boğazlama veya tabaklama yolu ile temizleme: Domuz dışında, başka bir hayvanın usûlüne göre kesilmesi hâlinde derisi temiz olur. Artık böyle bir derinin üstünde namaz kılınabilir. Bu hayvan eti yenen cinsten ise eti de temiz olur. Fakat eti yenmeyen hayvanlardan ise, fetvaya esas olan görüşe göre eti temiz sayılmaz. Bununla birlikte meşrû kesimle eti temiz sayılsa bile, yenilmesi caiz olmaz. Bu konuda görüş birliği vardır.

 

Yine domuz dışında, murdar ölmüş bir hayvanın derisi tabaklanmakla temiz olur. Hz. Peygamber; "Bir deri tabaklanmakla temiz olur" buyurmuştur.[363]

 

Allah elçisi Tebük yolculuğunda bazı evlerin yanından geçerken kadınlardan su istedi. Bir kadının; "ölmüş hayvan derisinden yapılmış bir kırbada su var" deyince, Allah Resulü; "Onu tabaklamamış mıydın?" buyurdu. "Evet tabaklamıştım" deyince de "Tabaklanması temizlenmesidir"[364] buyurdu.

 

7) Necis olmuş kuyunun suyunu boşaltma veya gereken kadar su çıkararak kuyuyu temizleme: Küçük bir hayvanın kuyuya düşüp ölmesi hâlinde bütün suyu çıkarmak büyük zorluklara yol açacağı için düşen canlının durumuna göre bütün suyu veya suyun bir bölümünü çıkarma esası benimsenmiştir.

 

Kuyuya domuz gibi aynı ile necis bir hayvan düşmüşse suyun tümü çıkarılır. Eti yenen bir hayvan düşer, şişmiş ve dağılmış olursa yine tüm su çıkarılır. Ancak şişip dağılmamışsa, zahiru'r-rivâye'de bunlar üç sınıfta incelenir.

a) Fare, serçe veya bu büyüklükte bir hayvan düşüp ölmüşse, yirmi ilâ otuz kova;

b) Kedi, tavuk, güvercin veya bu büyüklükte bir hayvan düşmüş ölmüşse, kırk ilâ elli kova;

c) İnsan düşüp, üzerinde pislik olduğu biliniyorsa su necis hale gelir; tümünü çıkarmak gerekir.

 

Ancak günümüzde kuyuyu tam olarak boşaltmak mümkün olmayan durumlarda, kanaat verecek miktar çıkarıldıktan sonra laboratuar tahlili yaptırarak kuyu suyunda zararlı bir maddenin bulunup bulunmadığını belirlemek ihtiyata daha uygundur.

 

2) Hadesten Tahâret

 

Hades: Sonradan meydana gelme; pislik, necâset; abdestin bozulması anlamında fıkhî bir terim.

 

Abdest, boy abdesti veya teyemmümle giderilen ve varlığı hükmen kabul edilen" pislik. Ayrıca buna "necâset-i hükmiyye" de denir. Namazın altı şartından birincisi hadesten tahârettir.

 

Hades; hades-i asğar (küçük hades) ve hades-i ekber (büyük hades) diye ikiye ayrılır. Küçük hades; abdestsizliktir. Büyük hades (hades-i ekber), boy abdestidir; yani guslü gerektiren hallerdir. bunlar cünüblük, aybaşı (hayız) ve lohusalık halleridir. Kendisinde büyük hades meydana gelen kimse; namaz kılamaz, camiye giremez, Kur'ân-ı Kerîm okuyamaz. Kur'ân-ı Kerîm'i tutamaz. Kur'ân âyetlerine el süremez, hayızlı ve lohusa ise eşiyle çiftleşemez.

 

Hades-i asğar (küçük hades): yalnız namaz kılmaya, Kur'ân-ı Kerîm'i tutmaya ve Kur'ân âyetlerine el sürmeye engeldir. Küçük hades, abdest ile giderilir. Büyük hades ise boy abdesti (gusül) ile giderilir.Su bulunmadığı yerlerde; gerek hades-i asğar, gerekse hades-i ekber için teyemmüm yapılır.

 

b) Abdest

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de:

 

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ

“Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda, yüzünüzü, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin, topuklara kadar da ayaklarınızı."[365]

 

Hz.Peygamber (as):

 

ـ وعن عليّ بن طلق رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: إذَا فَسَا أحَدُكُمْ في الصََّةِ فَلْيَنْصَرِفُ فَلْيَتَوَضّأ، وَلْيُعِدِ الصََّةَ.

 

 Ali İbnu Talk (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin."[366]

 

Bu hadisle abdestin vacip olduğuna ümmet icma etmiştir.

 

Hadislerde Abdestin Önemi

 

ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ: أَ أدُلُّكُمْ عَلى مَا يَمْحُو اللّهُ بِهِ الخَطَايَا، وَيَرْفَعُ بِهِ الدَّرَجَاتِ؟ قالُوا: بَلى يَا رَسولَ اللّهِ. قالَ: إسْبَاغُ الوُضُوءِ عَلى المَكَارِهِ، وَكَثْرَةُ الخُطَا إلى المَسَاجِدِ، وَانْتِظَارُ الصََّةِ بَعْدَ الصََّةِ، فذلكُمُ الرِّبَاط، فذلِكُمُ الرِّبَاطُ، فذلِكُمْ الرِّبَاطُ.

 

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Alah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye  vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?""Evet ey Allah'ın Resûlü, söyleyin!" dediler. Bunun üzerine saydı:"Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır, işte bu ribâttır."[367]

 

ـ وعن عقبة بن عامر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: كَانَتْ عَلَيْنَا رَعَايَةُ ا“بِلِ، فَجَاءَتْ نَوْبَتِى أرْعَاهَا فَرَوَّحْتُهَا بِعَشِىٍّ، فأدْرَكْتُ رَسُولَ اللّهِ # قَائِماً يُحَدِّثُ النَّاسَ، وَأدْرَكْتُ مِنْ قَوْلِهِ: مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَتَوَضّأُ فَيُحْسِنُ وُضُوءَهُ، ثُمَّ يَقُومُ فَيُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ يُقْبِلُ عَلَيْهِمَا بِقَلْبِهِ وَوَجْهِهِ إَّ وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّهُ، فَقُلْتُ: مَا أجْوَدَ هذَا فإذَا قَائِلٌ يَقولُ بَيْنَ يَدَىَّ: الَّتِى قَبْلَهَا أجْوَدُ، فَنَظَرْتُ فإذَا هُوَ عُمَرُ ابنُ الخَطَّابِ، فقَالَ: إنِّى قَدْ رَأيْتُكَ جِئْتَ آنِفاً قالَ: مَا مِنْكُمْ مِنْ أحَدٍ يَتَوضَّأُ فَيُبْلِغُ أوْ فَيَسْبِغَ الْوُضُوءَ، ثُمَّ يَقُولُ: أشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، وَأشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُ إَّ فُتِّحَتْ لَهُ أبْوَابُ الجَنَّةِ الثَّمَانِيَةُ يَدْخُلُ مِنْ أيِّهَا شَاءَ.

 

Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Üzerimizde develeri gütme işi vardı, (bunu  sırayla yapıyorduk.) (Bir gün) gütme nöbeti bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra ben çıkarıyordum. (Bir gün, nöbetimden dönüşte) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim, ayakta halka hitabediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:"Güzel abdest alıp, sonra iki rekat namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vâcib olmasın!"(Bunları işitince kendimi tutamayıp): "Bu ne güzel!" dedim. (Bu sözüm üzerine) önümde duran birisi:"Az önce söylediği daha da güzeldi!" dedi. (Bu da kim? diye) baktım. Meğer Ömer İbnu'l-Hattâb'mış. O, sözüne devam etti:"Seni gördüm, daha yeni geldin. Sen gelmezden önce şöyle demişti: "Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühü. (Şehâdet ederimki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür)" derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer."Ebû Dâvud'un rivayetinde "abdesti güzel yaparsa..." denmiştir.Tirmizî'nin rivayetinde "...resûlühü (Allah'ın ...Resûlü)" kelimesinden sonra "Allah'ım, beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl" duası da vardır.[368]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أنَّ رسولَ اللّه # قالَ: إذَا تَوَضَّأ الْعَبْدُ المُسْلِمُ أوِ المُؤْمِنُ، فَغَسَلَ وَجْهَهُ خَرَجَ مِنْ وَجْهِهِ كُلُّ خَطِيئةٍ نَظَرَ إلَيْهَا بِعَيْنِهِ مَعَ المَاءِ، أوْ مَعَ آخِرِ قَطْرِ المَاءِ، وَإذَا غَسَلَ يَدَيْهِ خَرَجَ مِنْ يَدَيْهِ كُلُّ خَطِيئَةٍ بَطَشَتْهَا يَدَاهُ مَعَ المَاءِ، أوْ مَعَ آخِرِ قَطْرِ المَاءِ، فإذَا غَسَلَ رِجْلَيْهِ خَرَجَتْ كُلُّ خَطِىئَةِ مَشَتْهَا رِجَْهُ مَعَ المَاءِ، أوْ مَعَ آخِرِ قَطْرِ المَاءِ حَتَّى يَخْرُجَ نَقِيّاً مِنَ الذُّنُوبِ.

 

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner. Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte- veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile- veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlardan arınmış olarak tertemiz çıkar."[369]

 

ـ وعن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ: مَنْ تَوَضّأ فَأحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتَ أظْفَارِهِ[ .

 

Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine  varıncaya kadar çıkar dökülür."

 

ـ وفي رواية: ]أنَّ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه تَوَضّأ، ثم قال: رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # تَوَضّأ نَحْوَ وُضُوئى هذا ثُمَّ قال: مَنْ تَوَضّأ  هكذا غُفِرَ له مَا تَقَدّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَكَانَتْ صََتُهُ وَمَشْيُهُ إلى المَسْجِدِ نَافِلَةً[. أخرجه الشيخان .

 

Bir başka rivayette şöyle gelmiştir: "Hz. Osman (radıyallahu anh) abdest aldı ve dedi ki:"Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: "Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur."[370]

 

ـ وعن عمرو بن عبسة السلمى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: مَا مِنْكُمْ مِنْ رَجُلٍ يُقَرِّبُ وُضُوءَهُ فَيَتَمَضْمَضُ وَيَسْتَنْثِرُ إَّ خَرَّتْ خَطَايَاهُ مِنْ وَجْهِهِ وَفِيهِ وَخَيَاشِيمِهِ، ثُمَّ إذَا غَسَلَ وَجْهَهُ كَمَا أمْرَهُ اللّهُ إَّ خَرَّتْ خَطَايَا وَجْهِهِ مِنْ أطْرَافِ لِحْيَتِهِ مَعَ المَاءِ، ثُمَّ يَغْسِلُ يَدَيْهِ إلى المِرْفَقَيْنِ إَّ خَرّتْ خَطَايَا يَدَيْهِ مِنْ أنَامِلِه مَعَ المَاءِ، ثُمَّ يَمْسَحُ رَأسَهُ إَّ خَرَّتْ خَطَايَا رَأسِهِ مِنْ أطْرَافِ شَعَرِهِ مَعَ المَاءِ، ثُمَّ يَغْسِلُ رِجْلَيْهِ إلى الْكَعْبَيْنِ إَّ خَرَّتْ خَطَايَا رِجْلَيْهِ مِنْ أنَامِلِهِ مَعَ المَاءِ فإنْ هُوَ قَامَ فَصَلّى فَحَمِدَ اللّهَ وَأثْنَى عَلَيْهِ، وَمَجَّدَهُ بِالَّذِى هُوَ لَهُ أهْلٌ، وَفَرَّغَ قَلْبَهُ للّهِ إَّ انْصَرَفَ مِنْ خَطِيئَتِهِ كَيَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ[. أخرجه مسلم .

 

Amr İbnu Abese es-Sülemî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza  ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna  su çeker)  ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalın(ın bittiği mahallin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını meshedince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senâda bulunur. Ona layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasını(n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır."[371]

 

ـ وعن عبداللّه الصنابحى رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # قالَ: إذَا تَوَضّأ الْعَبْدُ المُؤْمِنُ فَمَضْمَضَ خَرََجَتْ الخَطَايَا مِنْ فيهِ، فإذَا اسْتَنْثَرَ خَرَجَتِ الخَطَايَا مِنْ أنْفِهِ، فإذَا غَسَلَ وَجْهَهُ خَرَجَتْ الخَطَايَا مِنْ وَجْهِهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أشْفَارِ عَيْنَيْهِ، فإذَا غَسَلَ يَدَيْهِ خَرَجَتِ الخَطَايَا مِنْ يَدَيْهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أظْفَارِ يَدَيْهِ، فإذَا مَسَحَ بِرَأسِهِ خَرَجَتِ الخَطَايَا مِنْ رَأسِهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ أُذَنَيْهِ، فَإذَا غَسَلَ رِجْلَيْهِ خَرَجَتِ الخَطَايَا مِنْ رِجْلَيْهِ حَتّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أظْفَارِ رِجْلَيْهِ، ثُمَّ كَانَ مَشْيُهُ إلى المَسْجِدِ وَصََتُهُ نَافِلَةً لَهُ.

 

 Abdullah es-Sünâbihî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'min kul abdest aldıkta mazmaza yaptı mı (ağzını yıkadı mı) günahlar ağzından çıkar. (Burnunu sümkürdü mü) günahlar burnundan çıkar, yüzünü yıkadı mı günahlar göz kapaklarının altına varıncaya kadar yüzünden çıkar. Ellerini yıkadı mı günahlar tırnak diplerine varıncaya kadar ellerinden çıkar. Başını meshetti mi, günahlar kulaklarına varıncaya kadar başından çıkar. Ayaklarını yıkadı mı, günahlar ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarından çıkar. Sonra mescide kadar yürümesi ve kılacağı namaz nafile (bir ibadet) olur."[372]

 

ـ وعن أبي أمامة الباهلى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ عَمْرَو بنَ عَبْسَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: قُلْتُ لِرَسولِ اللّهِ # كَيْفَ الْوُضُوءُ؟ قالَ: أمَّا الْوُضُوءُ، فَإنَّكَ إذَا تَوَضَّأتَ فَغَسَلْتَ كَفَّيْكَ فَأنْقَيْتَهَا، وَغَسَلْتَ وَجْهَكَ وَيَدَيْكَ إلى المِرْفَقَيْنِ، وَمَسَحْتَ رَأسَكَ، وَغَسَلْتَ رِجْلَيْكَ إلى الْكَعْبَيْنِ اِغْتَسَلْتَ مِنْ عَامَّةِ خَطَايَاكَ، فإنْ أنْتَ وَضَعْتَ وَجْهَكَ للّهِ عَزَّ وَجَلَّ خَرَجْتَ مِنْ خَطَايَاكَ كَيَوْم َ وَلَدَتْكَ أُمُّكَ. قالَ أبُو أُمَامَةَ: فَقُلْتُ يَا عَمْرُو بنُ عَبْسَةَ: انْظُرْ مَا تَقُولُ: أكُلُّ هذَا يُعْطى في مَجْلِس وَاحدٍ؟ فقَالَ: أمَا واللّهِ لَقَدْ كَبُرَتْ سِنِّى، ودَنَا أجَلِى، وَمَا بِى مِنْ فَقْرٍ فَأكْذبَ عَلى رسولِ اللّهِ # وَلَقَدْ سَمِعَتْهُ أُذُنَاىَ وَوَعَاهُ قلبى مِنْ رسولِ اللّهِ #.

 

Ebû Ümâme el-Bâhilî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Amr İbnu Abese (radıyallahu anh)'ı dinledim, diyor ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Abdest nasıl alınır?" diye sordum. Şöyle açıkladı:"Abdest mi? Abdest alınca şöyle yaparsın: Önce iki avucunu tertemiz yıkarsın. Sonra yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini yıkarsın. Başını meshedersin, sonra da topuklarına kadar ayaklarını yıkarsın. (Bunları tamamladın mı) bütün günahlarından arınmış olursun. Bir de yüzünü Aziz ve Celil olan Allah için (secdeye) koyarsan, anandan doğduğun gün gibi, hatalarından çıkmış olursun."Ebû Ümâme der ki: "Ey Amr İbnu Abese dedim, ne söylediğine dikkat  et! Bu söylediklerinin hepsi bir defasında veriliyor mu?""Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı. (Allah'tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resûlü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden  başkası değildir."[373]

 

Bu girişten sonra şimdide abdestin tanımını izah edelim geçelim.

Abdest: Sözlükte; “belli organlarda suyu kullanma fiilinin adıdır.” Şer-i ıstılahta hususi bir temizlik manasınadır. Yada niyetle başlayan hususi fiillerdir.

 

Bu da yüz, eller ve ayakların yıkanması, başın meshedilmesidir. En açık tarif ise: Temizlik suyun şeriatteki hususi şekliyle dört azada kullanılmasıdır. Asıl hükmü, namaz için asıl olarak ondan maksat farz olmasıdır. Çünkü Allah (cc) şu sözü ile namazın sıhhati için şarttır:

 

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ

 

“Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda, yüzünüzü, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin, topuklara kadar da ayaklarınızı.”[374]

 

İmdi bu girişten sonra, abdestin sebeplerini açıklamaya gayret edelim.

 

Abdestin Sebebi

 

Abdestsiz yapılması helal ve caiz olmayan bir(şeyi kastetmek, yapmaktır. Namaz kılmak, Kur’anı tutmak veya Kabeyi tavaf etmek gibi ki, bunlar ancak abdestle yapılabilir. Abdestin dünyevi hikmeti, budur. Uhrevi hikmeti de ahirette sevabına nail olmaktır.

 

Abdestin Şartları

 

1)  Akıllı olmak,

2)  Buluğ çağına erişmek,

3)  Müslüman olmak,

4)  Bütün abdest uzuvlarını yıkamak,

5)  Abdestsiz olmak,

6)  Hayız ve Nifas halinde olmamak,

 

Sıhhatinin Şartları

 

1)  Cildin temiz su ile tamamen yıkanması,

2)  Abdest boyunca onu bozacak şeylerin olmaması,

3) Mum ve İç yağı gibi suyun vücuda temasını engelleyecek bir şeyin olmaması.

 

Abdestin Sünnetleri

 

1)  Allah’ın ismini anarak, niyet etmek.

2)  Abdest başlarken ellerini bileklere kadar yıkamak.

3)  Dişlerini temizlemek.

4)  Ağzını çalkalamak.

5)  Burnuna su çekmek.

6)  Mazmaza yapmak.

7)  Sakallarını (varsa) ovalamak.

8)  Abdest azalarını üçer kere yıkamak.

9)  Başının tümünü meshetmek.

10)  Kulaklarını meshetmek.

11)  Azalarını ovarak yıkamak.

12)  Sıralamaya riayet ederek yıkamak.

13)  Boynunu meshetmek.

 

Abdestin Âdâbı (Müstehabları)

 

1) Abdest alırken suyun sıçramasından korunmak için yüksek bir yere çıkmak.

 

2)  Kıbleye doğru yönelerek abdest almak.

 

3) Abdest alırken kimseden yardım istememek. Yani abdest ibadetini, kimsenin yardımı olmaksızın bizzat kendi yapmaya çalışmak. Hastalık v.s. gibi başkasının yardımını zarurî kılan özür hâli bundan müstesnadır. Bir de kişi kendisi yardım taleb etmeden, başka birinin ona gönüllü olarak yardım etmesinde de bir mahzur yoktur. Âdâb ihlâl edilmiş olmaz. Nitekim ashaptan bâzılarının, Resûlüllah Efendimize -Resûlüllah'tan bir yardım isteği gelmediği halde- abdest alırken ibrikle su döktükleri ve duâ-yı Nebevîye mazhar oldukları hadîs kitablarında kayıtlıdır. Bu da gösteriyor ki, başkasının gönüllü olarak yaptığı, abdest suyunu hazırlamak ve dökmek gibi herhangi bir hizmeti kabûlde mahzur yoktur.

 

4) Zaruret olmadıkça abdest alırken konuşmamak. Çünkü dünyevî lâkırdı, insanı abdest dualarını okumaktan alıkor.

 

5) Abdest almaya kalben olduğu gibi dil ile de niyet etmek ve bu niyeti abdestin evvelinden nihayetine kadar unutmayıp kalbde tutmak.

 

6) Her uzvu yıkarken ayrı besmele çekmek ve seleften nakledilen abdest dualarını okumak. Eğer bu duaları bilmiyorsa, Peygamber Efendimize salât ü selâm getirmek...

 

7) Dar olmayan, altına su nüfuz edebilen yüzüğü oynatmak. Dar olan yüzük, zaten altına suyun geçebilmesini sağlamak için oynatılmalıdır.

 

8)  Ağıza ve buruna su vermeyi sağ el ile yapmak...

 

9) Buruna çekilen suyu, sol el ile atmak.

 

10)  Abdest alırken suyu ne israf derecede fazla ve ne de uzuvlardan, hiç damlamayacak kadar az kullanmak. Yani israf da etmemek, çok da kısmamak...

 

ـ وعن أبيّ بن كعب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: إنّ لِلْوُضُوءِ شَيْطَاناً يُقَالُ لَهُ الْوَلْهَانُ فَاتَّقُوا وَسْوَاسَ المَاءِ.

 

Ubeyy İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Abdest (sırasında) vesvese veren bir şeytan vardır. Adı da el-Velehân'dır. Öyleyse suyun vesvesesinden kaçının.."[375]

 

11) Özür sahibi olmayan için, ibâdete hazırlık olmak üzere, vakit girmeden abdest almak veya her vakit abdestli bulunmaya gayret etmek.

 

Vakit girmeden abdest almak, çok faziletlidir. Çünkü, bu durum onu ruhen ibâdet havasına hazırlar, kalben ibâdete müteveccih kılar.

 

Devamlı abdestli bulunmak ise, çok büyük sevablara ve mânevî faydalara vesiledir. Çünkü, böyle bir kimse, abdestle işlenmesi gereken sâlih amellerden hangisini dilerse, nerede olursa olsun, kaçırmadan işleyebilir. Cemaatle namaz kılabilir, nafile namaz kılabilir, cenaze namazı kılabilir, tilâvet secdesi yapabilir, istediği zaman Mushaf'ı tutabilir. Kısacası her türlü sâlih ameli işlemek, bu sayede mümkün olur. Ayrıca abdestli iken vefat ederse, şehidlik mertebesine nâil olması da umulur.

 

Hadîs-i şerîf'te, daima abdestli bulunan ve yatağa abdestli olarak yatanlar için, meleklerin devamlı istiğfarda bulundukları zikredilmiştir.

 

Abdeste devam eden kimseye, yedi hasletin ihsân edileceği rivâyet edilir:

- Melekler onun sohbetine rağbet ederler.

- Kalem ona sevab yazmaktan asla boş durmaz.

- O kimsenin bütün âzaları tesbih ederler.

- Câmi ve cemaatten geri kalmaz.

- Melekler, onu gece karanlığında kendisine isabet edebilecek zararlardan korurlar.

 

Abdestin Mekruhları

 

1)  Suyu israf etmek; ihtiyacından ve lüzumundan fazla su kullanmak.

2) Suyun miktarını kısmak, yani, yıkanacak âzayı sanki mesh edercesine çok az su ile yıkamak.

3) Suyu âzalara çarparak kullanmak.

4)  Lüzumsuz yere abdest arasında söz söylemek.

5)  Zaruret yokken başkasından yardım istemek.

Bununla beraber, zaruret hâlinde veya başkasının, taleb olmaksızın, sırf kendi arzusuyla yardımda bulunmak istemesi durumunda, bu gibi yardımları kabûl etmek câizdir.

 

Abdesti Bozan Şeyler

 

1) Ön ve arka mahalden çıkan herşey - ister az olsun, ister çok - abdesti bozar. Bu şeyler idrar, kazurat, meni, mezi, taş, v.s. gibi maddelerdir.

 

2)  Arka taraftan gaz çıkması (yellenme).

 

3)  Çocuk düşürme hâli.

 

4)  Ön ve arka yolların dışında, bedenin herhangi bir yerinden kan, irin, sarı su gibi akıntıların gelmesi...

 

Bu gibi akıntıların abdesti bozması için, çıktığı noktada durmayıp etrafa yayılması lâzımdır. Bu bakımdan sıkıp çıkarılması ile kendiliğinden çıkması arasında abdest bozma açısından fark yoktur. Nasıl çıkarsa çıksın, çıkış noktasını aştıktan sonra abdesti bozarlar.

 

Hacamat yoluyla kan aldırmak, sülük tutmak da, abdesti bozar.

 

Kan, irin ve sarı sudan başka olan akıntılara gelince, bunlar ancak bir dert ve hastalık sebebiyle akıyorlarsa, abdesti bozarlar. Meselâ bir göz hastalığından dolayı gözleri sulanan kimselerin abdesti bozulur. Bir hastalığa bağlı olmayarak gelen akıntılar ise, abdesti bozmazlar. Meselâ, ağlama ve çok gülmekten dolayı akan gözyaşı veya havanın soğukluğu sebebiyle burundan gelen akıntı abdesti bozmaz.

 

Vücuttaki kabarcıklardan çıkan safi su, sahih olan görüşe göre, kan gibidir, abdesti bozar. Diğer bir görüşe göre ise, abdesti bozmaz. Bu ikinci görüşte, uyuz olanlar ve çiçek çıkaranlar için kolaylık vardır. Zaruret halinde bu görüş ile amel edilmesinde bir beis olmadığı, İmam-ı Hulvanî'den nakledilmiştir.

 

Mayasıl ve eksama yaşlığı ve parmak araları pişintisi ise, abdesti bozmaz.

 

- Şâfiîlere göre, önden ve arkadan başka herhangi bir uzuvdan gelen kan, irin, sarı su gibi akıntılar abdesti bozmazlar.

 

5)  Ağız dolusu kusmak. Kusmuk; yemek, su veya safra gibi bir madde olabilir. Kusuntunun, azar azar geleni dahi bir araya toplanınca ağız dolusu miktarına ulaşıyorsa, abdesti bozar.

 

6) Ağızdan, tükürüğe eşit veya ona galib gelecek miktarda kan gelmek. Galibiyet veya eşitlik, renkten belli olur: Renk sarı ise, tükürük fazladır. Kırmızılık eşitliği gösterir. Kızıllık ise, kanın galib olduğunu... Tükrük kandan fazla ise, abdest bozulmaz. Ayva, elma, v.s. gibi şeyleri ısırmakla, onlarda kan eseri görülse bile abdest bozulmaz.

 

7) İnsanın kendine hâkimiyetini kaybettiren uyku abdesti bozar. Bu uyku ister yan üstü yatarak, ister sırtüstü yatarak, ister yüzü koyun yatarak, ister oturup dirseğine dayanarak olsun hüküm aynıdır. Yanında konuşulanları duyacak derecedeki hafif uyuklamalar ise abdesti bozmaz.

 

Bir şeye dayanarak uyuyan kimsenin, dayanmakta olduğu şey çekildiği takdirde düşecek derecede uykuya dalmışlığı varsa, abdest bozulur.

 

8)  Az veya çok süreli baygınlık.

 

9)  Namazda gülmek.

 

Tebessümle gülmek ayrıdır. Gülmek seslidir, işitilir. Bu yüzden namazda abdesti bozar. Abdest bozulunca namaz da bozulmuş olur. Tebessüm sessiz olduğu için, namazı da, abdesti de bozmaz. Yalnız kendi duyup işiteceği kadar hafif gülmek ise, namazı bozar, fakat abdesti bozmaz.

 

- Şâfiîlere göre, namaz içindeki kahkaha ile bile abdest bozulmaz.

 

10) Kadınla erkeğin birbiriyle fâhiş mübâşeretleri de abdesti bozar. Fâhiş mübaşeret, erkekle kadının arada hiçbir örtü olmaksızın veya çok ince bir bez olduğu halde mahrem yerlerini birbirine dokundurmaları, temas ettirmeleridir. Bu temas sebebiyle tahrik olup kendilerinden yaşlık (mezi) gelip gelmemesi müsavidir. Abdest her hâlükârda bozulur.

 

İmam-ı Muhammed'e göre, fâhiş mübaşeretin abdesti bozması, ancak taraflardan yaşlık (mezi) gelmesi hâlindedir. Yaşlık belirmezse, abdest bozulmaz.

 

11) Erkeğin idrar akıntısını kesmek için idrar yoluna soktuğu pamuğun sonradan dışarı çıkması veya çıkarılması hâlinde, abdest bozulur. Pamuğun üzerinde yaşlık bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.

 

Eğer pamuk, idrar yoluna tamamen konulmayıp, kısmen konulmuşsa, içte kalan kısım ıslanmış olsa bile, dışta kalan kısma idrar sızmadıktan sonra abdest bozulmaz. Ancak pamuk çekip çıkarılır veya kendiliğinden düşerse, üzerinde az bir yaşlık bile olması, abdesti bozar.

 

12) Kadının tenâsül uzvu içine veya dışına konulan bezin veya pamuğun, ıslanmış olarak dışarı çıkması veya çıkarılması da abdesti bozar.

 

Uzvun dışına konulan pamuğun iç tarafı ıslanmış olunca abdest bozulmuş olur. Pamuğun dışına ıslaklık sızıp sızmaması mühim değildir. Uzvun içine konulan pamuğun iç kısmının ıslanması abdesti bozmaya yetmez. Islaklığın pamuğun dışına da sirayet etmesi şarttır.

 

13) Teyemmüm etmiş kimsenin suyu görmesi, teyemmümle alınan abdesti bozar.

 

14) Özür sâhipleri için namaz vaktinin çıkması ile abdestleri bozulur.

 

15) Esrar veya içki içerek sarhoş olmak da abdesti bozar. Bu gibi müskiratı kullanmak kesin şekilde haram olmakla birlikte, insanı sarhoş etmeyen miktarı abdesti bozmaz.

 

Abdesti Bozmayan Şeyler

 

1) Önden ve arkadan gayri bir yerden kan çıkıp, iğne ucu gibi çıktığı yerde kalır, etrafa dağılmazsa, bu kan abdesti bozmaz. Bu kanın el veya pamuk ile silinmesi de zarar vermez.

 

2) Yaradan akıntısız pıhtı hâlinde kan, et veya deri düşmesi.

 

3) Avret mahalline el sürmek. El sürülen, ister kadının avret yerleri olsun, isterse erkeğin, farkı yoktur. Mücerred el sürmekle abdest bozulmaz.

 

- Şâfiîlere göre, bir erkek veya kadın, kendisinin veya başkasının ön veya arka avret yerini elinin içi ile tutsa, abdesti bozulur.

 

4) Kadının avret mahalli dışında vücudunun herhangi bir yerine dokunmakla da abdest bozulmaz. Ancak bu dokunma sebebiyle tahrik olup mezî denen yaşlık çıkmamalıdır. Mezi gelirse abdest bozulur.

 

-Erkeğin kendi mahremi olmayan bir kadına dokunması, Şâfiî mezhebinde abdesti bozar. Kadın erkeğin mahremi ise, ona dokunmak ittifakla abdesti bozmaz.

 

5) Ağız dolusundan az olan kusmalar.

 

6) Balgam çıkarmak... İmam-ı A'zam ile İmam-ı Muhammed'e göre, balgamın az veya çok olması neticeyi değiştirmez.

 

7) Hâkimiyetini kaybetmeyecek şekilde oturarak uyumak. Oturağını yere iyice yerleştirip uyumak gibi...

 

8) Ağlamak abdesti bozmadığı gibi, namaz dışında gülmek de bozmaz.

 

9) Pire, kene, sivrisinek, karasinek gibi haşerattan birinin doyuncaya kadar emdiği kan.

 

10) Namazda iken tebessüm etmek.

 

11) Bıyıkların veya saçların traş edilmesi, tırnakların kesilmesi (Abdestli iken).

 

Abdestin Çeşitleri

 

Şer'î vasıf itibariyle üç çeşit abdest vardır:

1)  Farz olan abdestler,

2)  Vâcib olan abdestler,

3)  Mendub olan abdestler.

 

Farz Olan Abdestler

 

Abdesti olmayanın namaz kılmak için abdest alması farzdır. Kılınacak namaz ister nafile, isterse cenaze namazı olsun.

 

Tilâvet secdesi ve Kur'an'a el sürmek için de, abdestli bulunmak şarttır.

 

Vâcib Olan Abdestler

 

Kâ'be-i Mükerreme'yi tavâf için (abdestsiz olana) abdest almak vâcibdir. Kâ'be, abdestsiz olarak tavâf edilirse, bu tavaf sahih olur. Ancak abdestin terkinden dolayı, tavâfın nev'ine göre kurban kesilmesi veya sadaka verilmesi îcabeder.Tefsîr kitablarına el sürmek için abdest almak da, Kur'an'a hürmeten vâcibdir.

 

Mendûb Olan Abdestler

 

Yukarıda saydığımız hususlar dışında pek çok halde de abdest almak mendûb (müstehab) olur. Bunlardan bâzılarını sıralayalım:

 

-Fıkıh, Hadîs ve Akâid gibi dinî kitabların elle tutulabilmesi için abdest alınması mendubdur. Bu kitabları okumak için abdest almak, dinî ilimlere hürmet içindir.

 

Selef ulemâsı bu hususa çok dikkat ederlerdi. İmam-ı Hulvanî, "Biz ilimde bu pâyeye ve mertebeye ilme karşı duyduğumuz saygı ve hürmet ile nâil olduk. Çünkü ben abdestsiz olarak elime kâğıt dahi almadım" der.

 

İmam Sarahsî ise, bir gece bağırsaklarından rahatsızlanmıştı. "İlmî çalışmama devam edebilmem için, o gece on yedi kere abdest aldım" der.

 

- Uyumadan önce abdest almak da mendubdur.

 

- Uykudan kalktığı vakit abdest almak...

 

- Devamlı abdestli bulunmak için abdest almak.

 

- Abdestli iken abdest üzerine abdest almak.

 

-Kazara yapılan gıybet, söylenilen yalandan, koğuculuktan, sövmek gibi günahlardan sonra abdest almak.

 

- Kahkaha ile güldükten sonra abdest almak.

 

- Öfkeyi gidermek için abdest almak.

 

Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

 

ـ وَعَنْ أبِي وَائِلٍ قَالَ: دَخَلْنَا عَلى عُرْوَةَ بْنِ مُحَمَّدٍ السَّعْدِىِّ فَكَلَّمَهُ رَجُلٌ فَأغْضَبَهُ فَقَامَ فَتَوضَّأ فقَالَ: حَدَّثَنِى أبِي عَنْ جَدِّى عَطِيَّةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ الْغَضَبَ مِنَ الشَّيْطَانِ، وَإنَّ الشَّيْطَانَ خُلِقَ مِنَ النَّارِ، وَإنَّمَا تُطْفَأُ النَّارُ بِالْمَاءِ. فَإذَا غَضِبَ أحَدُكُمْ فَلْيَتَوَضَّأ[. أخرجه أبو داود .

 

Ebû Vâil (radıyallahu anh) anlatıyor: "Urve İbnu Muhammed es-Sadî'nin yanına girdik. Bir zât kendisine konuştu ve Urve'yi kızdırdı. Urve kalkıp abdest aldı ve:"Babam,  dedem Atiye (radıyallahu anh)'den  anlatır ki, o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini nakletmiştir:"Öfke şeytandandır, şetyan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın."[376]

 

- Ezbere Kur'an okumak için abdest almak.

 

- Hadîs okumak ve hadîs rivâyet etmek için abdest almak.

 

- Şer'î ilimlerden birini okumak veya okutmak için abdest almak.

 

- Arafat'ta vakfede durmak ve Safâ ile Merve arasında sa'y etmek için abdest almak.

 

- Kadına dokunmak gibi mezhebler arası abdesti bozup bozmayacağı ihtilâflı mes'elelerden kurtulmak için abdest almak.

 

- Cenazeyi yıkamak ve tâkib etmek için abdestli olmak.

 

Abdest Alınışı

 

Abdestin farz, sünnet ve âdâbını bu şekilde gördükten sonra, tertip ve usûlüne uygun bir abdesti nasıl alacağımızı görelim:

 

- Abdest almaya niyetlendikten sonra, Eûzü - Besmele çekilerek eller bileklere kadar yıkanır. Parmakta yüzük varsa, bu arada kımıldatılır, altına suyun geçmesi sağlanır.

 

- Üç defa sağ avuca su doldurularak bu su ile ağız çalkalanır. Abdeste başlamadan önce dişler misvak ve fırça ile temizlenmemiş ise, ağza su verme işlemi sırasında parmaklarla dişler ovulabilir.

 

- Bundan sonra üç defa sağ el ile burna su çekilir, sol el ile de etrafı rahatsız etmiyecek şekilde sümkürüp temizlenir.

 

- İki avuca su alınarak üç defa yüzün her tarafı yıkanır.

 

- Dirseklerle birlikte, önce sağ kol, sonra sol kol üçer defa yıkanır.

 

- Eller ıslatılıp sağ elin içi ile başın ön kısmına meshedilir.

 

- Başın meshinden sonra elde kalan yaşlık ile veya el yeniden ıslatılarak kulak ve boyun da meshedilir.

 

- Önce sağ ayak, sonra da sol ayak topuklarla birlikte üçer kere iyice yıkanır. Parmak aralarına su geçirtilir.

 

Gerek abdest sırasında, gerekse abdestten sonra, abdest dualarının okunması çok sevablıdır.

 

Abdest Duâları

 

Abdeste başlarken önce niyet edilir, sonra eûzü-besmele çekilir. Sonra da her bir âzayı yıkarken şu duâlar okunur:

 

a¦‰ì¢ã  â5¤¡ü¤a ë a¦‰ì¢è Ÿ  õ¬b à¤Ûa  3 È u ôˆ £Ûa ¡é£Ü¡Û ¢†¤à z¤Û a

 

Elhamdü lillâhi'llezî ce'ale'l-mâe tahûran ve'l-İslâme nûran.

 

Suyu temizleyici, İslâmı da nûr kılan Allah'a hamdolsun.

 

-Ağıza su verirken

 

 Ù¡m …b j¡Ç ¡å¤Ž¢y ë  Ú¡Š¤Ø¢( ë  Ú¡Š¤×¡‡ ë ¡æ¬a¤Š¢Ô¤Ûa ¡ñ ë 5¡m óÜ Ç ó£ä¡Ç a  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme eınnî alâ tilâveti'l-Kur'ân ve zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik.

 

Ey Allahım, Kur'an okumak, seni zikir ve sana şükür etmek, sana olan ibâdeti güzelleştirmek hususlarında bana yardım et!..

 

-Buruna su verirken

 

¡‰b £äÛa  ò z¡ªí¬a ‰ óä¤y¡Š¢m ü ë ¡ò £ä v¤Ûa  ò z¡ªí¬a ‰ óä¤y¡‰ a  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme erıhnî râihate'l-Cenneti ve lâ türıhnî râihate'n-nâr.

 

Allahım, bana Cennet kokusunu duyur, Cehennem kokusunu hissettirme!

 

-Yüzü yıkarken

 

 ¥êì¢u¢ë ¢£… ì¤Ž m ë ¥êì¢u¢ë ¢£œ î¤j m  â¤ì í óè¤u ë ¤œ¡£î 2  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme beyyıd vechî yevme tebyaddu vücûhün ve tesveddü vücûh.

 

Allahım, yüzlerin kiminin ak, kiminin kara olduğu o günde, benim yüzümü kara değil, ak çıkar!

 

-Sağ kolu yıkarken

 

a¦ŠîŽ í b¦2b Ž¡y óä¤j¡b y ë óäî¡à î¡2 ó2b n¡× óä¡À¤Ç a  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme a'tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.

 

Allahım, kitâbımı sağımdan ver, hesabımı da kolay eyle!

 

-Sol kolunu yıkarken

 

ô¡Š¤è Ã ¡õ¬a ‰ ë ¤å¡ß  ü ë ô‰b Ž î¡2 ó2b n¡× óä¡À¤È¢m  ü  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme lâ tu'tınî kitâbî biyesarî ve lâ min verâi zahrî.

 

Allahım, kitâbımı solumdan ve arkamdan verme.

 

-Başı meshederken

 

 Ù¡(¤Š Ç ¢£3¡Ã  £ü¡a ¡£3¡Ã  ü  â¤ì í  Ù¡(¤Š Ç ¡£3¡Ã  o¤z m ó䠣ܡàa  £á¢è£ÜÛ a

Allahümme ezıllenî tahte zılli arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşik.

 

Allahım, Arşının gölgesinden başka gölge olmadığı günde, beni Arşının gölgesinde gölgelendir.

 

-Kulaklara meshederken

 

 ¢é ä Ž¤y a  æì¢È¡j £n î Ï  4¤ì Ô¤Ûa  æì¢È¡àn¤Ž í  å툠£Ûa  å¡ß óä¤Ü È¤ua  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahüme'c'alnî mine'llezîne yestemiûne'l-kavle feyettebiûne ahseneh.

 

Allahım, beni sözü dinleyip de en güzeline uyanlardan eyle.

 

-Boynu meshederken

 

 ¡‰b £äÛa  å¡ß ón j Ó ‰ ¤Õ¡n¤Ç a  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme a'tik rekabetî mine'n-nâr.

 

Allahım, boynumu Cehennem ateşinden âzâd eyle!

 

-Ayakları yıkarken

 

¢âa †¤Ó ü¤a ¡éîÏ ¢£4¡Œ m  â¤ì í ¡Âa Š¡£–Ûa ó Ü Ç  £óß † Ó ¤o¡£j q  £á¢è£ÜÛ a

 

Allahümme sebbit kademeyye ale's-sırâti yevme tezillü fîhi'l-akdâm

 

Allahım, ayakların Sırat üstünde kaydığı günde, ayaklarımı sırat üstünde sâbit eyle, kaydırma!..

 

Faydalı Bilgiler

 

Kolları yıkama (kol banyosu) yüksek değere sahip devâ hazinesinin bir pırlantasıdır. Kolları yıkama, özellikle kalbinden şikâyetçi olanlar tarafından çok sevilip, takdîr edilmektedir. Böyle yüzlerce hasta, bu kıymetli tedavi şeklini kendilerine bildirdiğinden dolayı, bana teşekkür ettiler. Kalb üzerinde baskılar, etrafında batmalar, huzursuzluklar v.s. kolları yıkama ile hafiflemekte, ekseri halde yok olmaktadır. Rahatsız edici kalb çarpıntılarında da çok müsbet te'siri görülmektedir. Nâhoş bir durum olan, soğuk veya sıcak eller, (her iki durum da kan dolaşımındaki aksaklıklara işarettir.) aynı zamanda çok terleyen eller, uzun süre kolları yıkamaya devam etmek sureti ile muhakkak sıhhat bulur ve normal duruma dönerler. Sinir ve kalb hastaları, soğuk kol banyosunu, her gün öğleden önce ve sonra alabilirler.

 

Her sağlıklı kişi de kol banyosunu sık ve devamlı tatbik etmelidir. Hârikulâde ferahlatıcı ve teskîn edici hassaya sahip, özellikle aşırı heyecan durumlarında, yorgunluk hallerinde, hayret verici bir tesir gösteren "kolları yıkama" işi yapılmalı, her zaman buna devam edilmelidir. Zor ve yorucu çalışma sonucu evine dönen kimseler, yemeğe oturmadan evvel, kollarını yıkamalıdırlar. O zaman, vücutları ferahlayacak, ruhen teskin olmuş ve zinde şekilde yemek yiyecek, iki misli lezzet ve fayda temin edilmiş olacak. Kolları yıkamanın faydaları çok yönlü olup, ehemmiyeti, insan sağlığına müsbet yönde tesiri büyüktür. Bilhassa yukarıda da işaret ve izah edildiği gibi, kalbinden şikâyetçi olanlar (kalb hastaları) için, terk edilmemesi gereken bir zarurettir.

 

Kolları yıkamanın (bilhassa soğuk su ile) psikolojik etkisi, sinir sistemi üzerinde husule getirdiği yapıcı (faydalı) fonksiyondan neş'et eder. (Ferahlama, hafifleme durumu, kalbe ve beyne intikal eder.) Kan dolaşımına da etkisi müsbettir. (Kalbin yükü hafifler ve işi kolaylaşır.) Tansiyon normal hal alır. Kolları yıkama gerçekten ideal bir kalb ilâcı olup, asla zararı olmaz. Sonra bu banyonun özelliği, fakir ve zengin, sıhhatli ve hasta kimseler tarafından, her zaman tatbik edilebilmesidir. Kolları yıkama ameliyesinin özelliği, kalbi ve kasları kuvvetlendirici fonksiyonu, aynı zamanda yumuşak ve teskin edici sinir ilâçlarını kendisinde toplamış olmasıdır.

 

Kolları yıkamanın bütün bu sayılan faydaları, müsbet fonksiyonları bir yana, en güzel tarafı, asla zarara yol açmamasıdır. Bu basit fakat şâyân-ı hayret etkiye sahip, mükemmel vasıtayı tanıyıp tatbik etmiş herkes artık bundan bir daha vazgeçmek istemeyecektir.

 

Ayakları Yıkama

 

Ayakları soğuk su ile yıkama, kısmî banyo olarak, umumî kullanıma müsait ve hıfzıssıhhada önemli yer işgal etmesi gereken bir usuldür. Bu kısmî banyo, ayakta veya oturularak yapılabilir.Ayakları yıkamada; ferahlık, dimağı dinlendirici, kan dolaşımını tahrik edici hassalar mevcuttur. Soğuk su ile ayakları yıkamada, çok büyük öneme haiz "alıştırma, sertleştirme" tesiri dikkate şâyandır.

 

Bu şekilde, ayaklar ne kadar çok soğuk suyun te'sirine alışırsa, o derece çeşitli hastalıklara ve hastalanmalara karşı vücut direnç kazanır. Ayak banyosu, düztabanlık şikâyetlerinde, ayak bileği (incinme) iltihaplanmalarında ve varislerde de, müsbet, iyileştirici rol oynar. Bu basit tarzdaki "Ayakları yıkama", herkes tarafından, bilhassa akşamları yatmadan evvel tatbik edilmelidir.

 

Bundaki fevkalâde müsbet tesir, kendisini öyle gösterir ki, uzun zaman ayaklarını yıkamaya devam eden kimse, artık bunu bırakmaz ve her zaman, bu çok faydalı, dinlendirici, ferahlandırıcı tesirleri olan kısmî banyoyu yapar. Gün boyunca zihnen çalışan ve dolayısıyla yorgunluğa uğrayan, başına kan hücumuna meyyal kimseler, bu günlük ayak banyosunu, bilhassa akşamları uykudan evvel, alışkanlık haline getirmelidir. "Ayakları yıkama" her gün yapılması gereken ve yapılabilecek bir işlemdir.

 

c) Özürlülerle İlgili Hükümler

 

Sürekli devam eden abdest bozucu hallere özür denir. Meselâ, idrarını tutamama, devamlı gaz çıkarma, sık sık burnu kanama, yarasından devamlı su akma gibi haller birer özür hâlidir.

 

Kendisinde bu gibi abdest bozucu bir özür bulunan kimseye ise, sâhib-i özür (özür sâhibi) veya mazur (özürlü) denir.

 

Özürlü Sayılmanın Şartı: Kişinin özürlü sayılabilmesi için, abdest bozucu bir hâlin, tam bir namaz vakti boyunca devam etmesi, yani, abdest alıp namaz kılacak kadar kısa bir süre dahi olsun kesilmemesi şarttır. (Bu özrün başlamasının şartıdır.) Bundan sonra da, her namaz vaktinde, en az bir kere aynı hâl ortaya çıkmalıdır. (Bu da özrün devamının şartıdır.)

 

Bunu bir misalle îzah edelim

 

Bir kimsenin burnu, öğle vaktinin başlangıcından itibaren kanamaya başlasa ve bu hal, öğle vakti geçinceye kadar hiç kesilmeden devam etse, bu kişi için özür hâlinin başlama şartı gerçekleşmiş olur. Artık bundan sonraki her namaz vakti içinde en az bir kere bu kanama hâli görülse, o kimse "ÖZÜRLÜ" sayılır. Çünkü, her namaz vakti içinde özür hâli tekerrür ettiği için, özrün devam ettiği ortaya çıkmış, özürlü sayılmanın ikinci şartı da böylece gerçekleşmiştir.

 

Özür durumunun ortadan kalkması için, özür hâlinin bir namaz vakti içinde tamamen ortadan kalkması, hiç görülmemesi gereklidir. Böyle olan kimse, artık özürlü sayılmaktan çıkmış olur.

 

Özür Sâhipleri İle İlgili Hükümler

 

Özür sâhipleri için, dînimiz büyük bir kolaylık göstermiştir. Bunların abdestleri, abdest bozucu özürleri devam ettiği halde bozulmaz. Bu halde iken namazlarını kılarlar. Abdest bozucu kan, irin, idrar gibi akıntıların kirlettiği yeri tekrar temizlemekle de mükellef tutulmazlar. Çünkü, bu kirler temizlendikten hemen sonra yeniden vâki olmaktadır. Meselâ, devamlı idrarı gelen bir kimsenin, abdestini idrar akıntısı bozmadığı gibi, gelen bu idrarın kirlettiği yeri yıkamak mecburiyeti de yoktur. İdrar kirletmesi mevcut olduğu halde namazını kılar.

 

Dînimizin özür sâhiplerine sağladığı bu kolaylığa karşı, onların da dikkat edecekleri bir husus vardır. O da şudur:

 

Özürlü olduğunu tesbit eden kimse, her namaz vakti için, ayrı abdest alır, o vakit için aldığı bu abdestle dilediği kadar nafile veya kaza namazı kılabilir. Vitir ve cenaze namazlarını edâ edebilir.

 

Özür sâhibinin aldığı abdest, sadece içinde bulunduğu namaz vakti süresince geçerlidir. Bir namaz vaktinin çıkıp diğer vaktin girmesiyle abdesti bozulur. Giren yeni vakit namazı için, yeniden abdest alması gerekir. Meselâ; bir özür sâhibi sabah namazı için vaktinde abdest alsa, bu abdesti sabah namazının vaktinin çıkmasına kadar muteberdir. Vaktin çıkmasıyla, yani, güneş doğmasıyla abdest bozulur, hükmü kalmaz. Artık bu abdestle hiçbir namaz kılamaz.

 

Özür sâhiplerinin dikkat edecekleri bir husus da, özürlü olmayanlara imamlık yapamıyacaklarıdır. Bu bakımdan özürlüleri imamlığa zorlamak doğru olmaz.

 

Özürlülerin sabah namazı için aldıkları abdest, güneş doğmasıyla bozulduğu için, bayram ve kuşluk namazları için ayrıca abdest almaları gerekir.

 

d) Mestler Üzerine Meshetmek

 

Abdestte, ayakları yıkamaya bedel, ayaklara giyilen mestleri, usûlüne uygun şekilde ıslatmağa mestler üzerine mesh denir.

 

Mestler üzerine mesh, yüce dînimizin erkek ve kadın her Müslüman için koymuş olduğu bir kolaylık ve ruhsattır.

 

Mestler üzerine mesh, sadece abdestte söz konusu olur. Gusül alırken ayakları yıkamak yerine, mest giyip üzerine meshetmek câiz olmaz.

 

Mestler üzerine mesh sünnet-i müekkededir. Tevatür derecesine yakın birçok sahih hadîsle Resûlüllah Efendimizin bâzı kereler, ayağına mest giyip üzerine mesh verdiği sabit olmuştur.

 

Mestler Üzerine Meshin Câiz Olması İçin Aranan Şartlar

 

Mestler üzerine yapılan meshin câiz olabilmesi için başlıca şu şartlar aranır:

 

1) Mestler ıslatıldığında suyu içine geçirmeyecek bir vasıfta olmalıdır.

 

2) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın ve sıkı olmalıdır. Aynı zamanda, 12 bin adım (8-9 km.) kadar uzun bir yola dayanabilecek bir sağlamlıkta bulunmalıdır.

 

3) Mestler, ayakları topuklarla birlikte her taraftan örtmelidir.

 

Topuklardan kısa mestler üzerine mesh yapılamaz.

 

Mestlerin, ayağa giyildikten sonra düğmelemek veya bağlamak suretiyle topukları kapatacak şekilde olması da câizdir. Fermuarlı mestler de aynı şekildedir. Yeter ki, ayağa giyilip, düğmesi iliklendiğinde veya fermuarı çekildiğinde, ayak topuklarla beraber tam örtülmüş olsun. Mestte delik ve aralık kalmasın.

 

4) Mestlerden hiçbirinde topuktan aşağı kısmında üç parmak girecek miktarda bir delik, sökük ve yırtık bulunmamalıdır.

 

Mest üzerindeki delik ve yırtıklar, ayrı ayrı yerde ise, hepsinin toplamı dikkate alınır. Eğer hepsi üç parmak miktarını buluyorsa, o mest üzerine mesh caiz olmaz.

 

Bir mestteki sökük ve yırtıklar toplanır, iki mestteki yırtıklar ise toplanmaz, ayrı ayrı hesap edilir. Binaenaleyh bir mestte iki, diğerinde de bir veya iki sökük varsa, bu sökükler meshe mâni olmaz.

 

5) Her ayağın ön tarafından en az üç el parmağı kadar bir mahal bulunması da şarttır. Bir veya iki ayağın ön kısımları kesik ve kopuk olursa o ayağa mest giyilerek üzerine mesh verilmesi caiz olmaz.

 

6) Mestler, ayağa abdestli olarak giyilmelidir. Mest üzerine mesh yapılabilmesi için önce abdest alınır, sonra bu abdest bozulmadan mestler giyilir.

 

Meshin Sünnetleri

 

Meshin iki mühim sünneti vardır

 

1) Elle yapılan meshin, en az üç parmak miktarı olması.

Meshin yeri mestin üzeri ve her ayağın ön tarafıdır. Bu kısımdan en az üç parmaklık kısmın meshi yeterlidir.

 

2) Meshin, elin en az üç parmağıyla yapılması.

 

Bir parmakla üç defa mesih yapmak caiz olmaz. Ancak her mesihte ele ayrı su dökülür ve mestin de ayrı yerleri ıslatılırsa, o zaman tek parmakla da mesih yapılabilir.

 

Bu iki husus mesihte sünnettir. Yoksa mestin üzerine su dökmek veya sünger gibi bir şeyle mesti ıslatmak suretiyle de mesh yapılabilir. Ne var ki sünnet terkedilmiş, mekruh işlenmiş olur.

 

Bu iki husustan ayrı olarak mesihte şu hususlar da sünnettir:

 

- Mesh yaparken elin parmaklarının açık olması.

 

- Meshin el parmaklarıyla yapılması.

 

- Meshin ayak parmaklarının ucundan başlayıp yukarı doğru yapılması.

 

Mest Üzerine Mesh

 

Abdest aldıktan sonra, bu abdest bozulmadan mestler ayağa giyilir. Eğer mestler düğmeli veya fermuarlı ise, ayak topukları kapanacak şekilde fermuarı çekilir, düğmeleri iliklenir.

 

Aradan zaman geçip, abdest bozulduktan sonra, yeni bir abdest alınıp, sıra ayakları yıkamaya gelince, önce her iki elin avucuna su alınıp, yere dökülür. Sonra damlar halde olan ellerin parmaklarıyla (en az üç parmak) mestin ayak uçlarından yukarı bacaklara doğru meshedilir.

 

Sağ el, sağ ayaktaki mestin, sol el ise, sol ayaktaki mestin üzerine konarak ve parmakları mestlerin üzerine yatırılarak, uç taraftan mestin koncuna doğru yukarı çekilir.

 

Böylece mesh tamamlanmış olur. Parmaklar konçlara doğru çekilirken açık bulundurulur.

 

Mesti, mesh yerine su ile yıkamak uygun olmaz. Mekruhtur.

 

Mesh Müddeti Ne Kadardır?

 

Ayağa giyilen mestler üzerine mesh alınması, ancak belli bir süre için geçerli olmaktadır.

 

Bir mestin müddeti, mukîm olanlar, yani, bir yolculuğa çıkmayıp evlerinde oturanlar için bir gün bir gece, yani 24 saattir. Sefere ve yolculuğa çıkmış olanlar için ise, üç gün üç gece, yani 72 saattir.

 

Mesh Müddeti

 

Bu müddet, mestleri ayağa giydikten sonraki ilk hadesin (abdest bozulma halinin) vukuundan itibaren başlar. Meselâ, bir kimse bugün saat 1'de abdest alıp mestlerini giydi. Saat 5'de abdesti bozuldu. Abdesti bozulduğu saatten itibaren, meshin müddeti başlamış olur. Mukim ise, 24 saat, seferî ise 72 saat sonra bu müddet bitmiş olur. Yoksa müddet, mestlerin ayağa giyildiği andan itibaren başlamaz.

 

Meshi Bozan Şeyler

 

Abdesti bozan herşey, meshi de bozar. Ancak, meshin müddeti henüz bitmemişse, abdestte ayakları yıkamaya bedel mestleri meshe devam edilir.

 

Şu üç halde ise, mesh tamamen bozulur. Bundan sonra alınacak abdestte mesh yapılamaz, ayakları yıkamak vâcib olur.

 

1) Mesh Müddetinin Sona Ermesi

 

Mesh müddetinin mukîm için 24 saat, yolculuk hâlinde olan kimseler için ise, 72 saat olduğunu zikretmiştik. Bu süre dolduktan sonra, artık mestler üzerine mesh yapılamaz. Abdestli iken mesh müddeti sona ermişse, mestler çıkarılıp yalnız ayakların yıkanması abdestin devamı için kâfidir. Bu halde dileyen mestlerini tekrar giyip üzerlerine mesh yapabilir.

 

2) Mestin Ayaktan Çıkması Veya Çıkarılması

 

Mestin birinin ayaktan kendiliğinden çıkması veya sâhibi tarafından çıkarılması meshin bozulması için kâfidir. Bu halde de abdest mevcut ise, yalnız ayakları yıkamak kâfidir.

 

3) Cünüplük, Hayız, Nifas Gibi Guslü Gerektiren Bir Hâlin Vukuu

 

Bu hallerde de mesh bozulur. Hiçbir hükmü kalmaz.

 

Soğuktan ayağının donacağından korkan kimse, mesh müddeti dolmuş olsa bile, mestlerini çıkarmayıp meshe devam edebilir. Bu takdirde müddete itibar edilmez. Özür hâlinin ortadan kalkması esas alınır.

 

Sargılar Üzerine Mesh

 

-Yaralar veya sakat, hasta âzalar üzerine bağlanan bezlere sargı denir. Abdest veya gusül âzaları üzerinde bu gibi bir zaruretten dolayı sargı varsa ve bu sargıyı açıp altını yıkamak da mahzurlu ise, sargının üzerine meshedilir, böylece o âzalar yıkanmış hükmünü alır.

 

Kırık ayaklar üzerindeki alçı veya tahta veya madenî sargılar da aynı hükümdedir.

 

İlâçla örtülü yara için de durum aynıdır.

 

- Sargının tamamını meshetmek gerekmez. Sargının ekser kısmının üzerinin meshedilmesi kâfi gelir.

 

- Üzerine mesih yapılan sargı için, belli bir müddet yoktur. Özür hâli devam ettiği müddetçe meshe devam edilir. Sargı çevresinde kalan sağlam yerler ise yıkanır.

 

- Sargıların abdestli iken sarılmış olması da gerekmez.

 

- Henüz iyileşmemiş yara üzerindeki sargı, düşer veya değiştirilirse mesh bozulmaz. Yeni sargı sarılmasıyla meshin yenilenmesi gerekmez. Abdestlilik hâli devam eder.

 

- Sargı üzerine meshi bozan şey; üzerine sargı sarılan yara veya özrün tamamen iyileşmesidir.

 

Faydalı Bilgiler

 

Sahîh hadîs kitablarından Tirmizî'de Resûlüllah Efendimizin mest giydiği şöyle rivâyet edilmektedir:

 

Habeşistan Meliki Necaşî, Resûl-i Ekrem Hazretlerine iki tane siyah nakışsız mest hediye etti. Bunu alan Resûlüllah hazretleri de, abdest alıp giydi ve üzerine bir müddet mesh etti.

 

Bir diğer hadîs'te de şu bilgi verilmektedir:

Resûl-i Ekrem Efendimize Ashabdan Dıhye (ra) mest hediye etti. Resûlüllah da alıp eskiyinceye kadar giydi ve üzerine meshetti.

 

Taberânî ve Beyhakî ise, bu konuda şöyle ibretli bir hâdise naklederler:

 

Resûl-i Ekrem hazretleri kırda abdest almak için mestlerini çıkarmış, ötelere gitmişti. Dönüşte mestinin birini kuşun kapıp havaya kaldırdığını gördü. Kuş, kaptığı mesti havada bir müddet dolaştırdıktan sonra mestin ağzını aşağıya doğru çevirdi, kocaman bir yılan mestin içinden aşağıya düştü. Sonra mesti bıraktı.

 

Bunu gören Resûlüllah, Allah'a hamd ve senâ ederek şu meâldeki duâyı okudu:

"Yâ Rab! Karnı üzerinde yürüyenlerin şerrinden, iki ayakları üzerinde yürüyenlerin şerrinden ve dört ayakları üzerinde yürüyenlerin şerrinden sana sığınırım."[377]

 

Demek ki, mest giymek bir sünnettir.

 

Bâzı âlimler, mestin sünnet olduğunu ifade ettikten sonra, şöyle bir nükteyi de kaydederler:

-Mest giymek mi efdal, yoksa terketmek mi?

Bu suâle cevabları şöyledir:

- Şayet mest giymenin sünnet olduğunu inkâr edenler varsa, onlara sünnet olduğunu fi'len göstermek için mesti giymek giymemekten efdaldir.

 

Anlaşılıyor ki, ihtiyaç olursa mest giyilmeli, daha kolay abdest alındığı için ondan istifade edilmelidir. Buna ihtiyaç hissetmiyenler, elbette sünnet diye mest giymeye zorlanamazlar. Bu, tamamen arzuya, ihtiyaç duymaya bağlı bir keyfiyettir.

 

Resûlüllah Aleyhisselâm gerek mesti ve gerek ayakkabıyı giyerken önce sağı giyerdi. Çıkarırken de önce solu çıkarırdı. Bu hususta Ebu Hüreyre Hazretleri, şu hadîsi nakleder:

"Sizden biriniz mest veya ayakkabı giyerken önce sağı giysin. Çıkarırken de solu çıkarsın."[378]

 

e)  Gusül

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim‘de:

 

 6a뢊 £è £Ÿb Ï b¦j¢ä¢u ¤á¢n¤ä¢× ¤æ¡a ë

 

“Ey iman edenler! ... Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın.”[379]

 

Hz.Peygamber (a.s):

 

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى حَدَّثَنَا أَبُو عَاصِمٍ عَنْ حَنْظَلَةَ عَنْ الْقَاسِمِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا اغْتَسَلَ مِنْ الْجَنَابَةِ دَعَا بِشَيْءٍ مِنْ نَحْوِ الْحِلَابِ فَأَخَذَ بِكَفَّيْهِ فَبَدَأَ بِشِقِّ رَأْسِهِ الْأَيْمَنِ ثُمَّ الْأَيْسَرِ ثُمَّ أَخَذَ بِكَفَّيْهِ فَقَالَ بِهِمَا عَلَى رَأْسِهِ

 

Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in zevce-i tâhiresi Âişe radiya'llâhu anhâ'dan:

Şöyle demiştir: Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem cenâbetten (çıkmak için) yıkandığı zaman (işe) ellerini yıkamaktan başlardı. Sonra namaz için abdest alır gibi abdest alırdı. Sonra parmaklarını daldırıp saçlarının dibini hilâllardı. Sonra suyu başına üç avuç döker, ondan sonra da bütün bedeninin üzerinden akıtırdı.[380]

 

 حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ يَعْنِي ابْنَ مَهْدِيٍّ عَنْ زَائِدَةَ بْنِ قُدَامَةَ عَنْ صَدَقَةَ حَدَّثَنَا جُمَيْعُ بْنُ عُمَيْرٍ أَحَدُ بَنِي تَيْمِ اللَّهِ بْنِ ثَعْلَبَةَ قَالَ دَخَلْتُ مَعَ أُمِّي وَخَالَتِي عَلَى عَائِشَةَ فَسَأَلَتْهَا إِحْدَاهُمَا كَيْفَ كُنْتُمْ تَصْنَعُونَ عِنْدَ الْغُسْلِ فَقَالَتْ عَائِشَةُ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَوَضَّأُ وُضُوءَهُ لِلصَّلَاةِ ثُمَّ يُفِيضُ عَلَى رَأْسِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ وَنَحْنُ نُفِيضُ عَلَى رُءُوسِنَا خَمْسًا مِنْ أَجْلِ الضُّفُرِ

 

Teymullah b. Sa’lebe’nin oğullarından biri olan Cumey b. Umeyr’den: Annem ve teyzem ile birlikte Aişe’nin yanına gitmiştik. Onlardan birisi Aişe’ye: “Gusulde neler yapardınız?” diye sordu. Aişe de şu cevabı verdi: “Rasulullah önce namaz için aldığı abdest gibi abdest alır, sonra başına üç defa su dökerdi. Biz ise, saçımızdaki örgülerden dolayı beş defa dökeriz.”[381]

 

 حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ الْوَاشِحِيُّ وَمُسَدَّدٌ قَالَا حَدَّثَنَا حَمَّادٌ عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا اغْتَسَلَ مِنْ الْجَنَابَةِ قَالَ سُلَيْمَانُ يَبْدَأُ فَيُفْرِغُ بِيَمِينِهِ عَلَى شِمَالِهِ وَقَالَ مُسَدَّدٌ غَسَلَ يَدَيْهِ يَصُبُّ الْإِنَاءَ عَلَى يَدِهِ الْيُمْنَى ثُمَّ اتَّفَقَا فَيَغْسِلُ فَرْجَهُ وَقَالَ مُسَدَّدٌ يُفْرِغُ عَلَى شِمَالِهِ وَرُبَّمَا كَنَتْ عَنْ الْفَرْجِ ثُمَّ يَتَوَضَّأُ وُضُوءَهُ لِلصَّلَاةِ ثُمَّ يُدْخِلُ يَدَيْهِ فِي الْإِنَاءِ فَيُخَلِّلُ شَعْرَهُ حَتَّى إِذَا رَأَى أَنَّهُ قَدْ أَصَابَ الْبَشْرَةَ أَوْ أَنْقَى الْبَشْرَةَ أَفْرَغَ عَلَى رَأْسِهِ ثَلَاثًا فَإِذَا فَضَلَ فَضْلَةٌ صَبَّهَا عَلَيْهِ

 

(Ebu Davud’un Süleyman b. Harb el-Vahişi ve Müsedded’den rivayet ettiği hadiste) Aişe’den: Rasulullah cünüplükten dolayı guslettiği zaman –Süleyman b. Harb’in rivayetine göre- önce sağ eliyle sol eline su döker –Müsedded’in rivayetine göre de- önce kaptan suyu sağ eli üzerine dökerek ellerini yıkar, -sonra ikisinin ittifakla rivayetine göre- ve fercini yıkardı. (Bundan sonra Müsedded): Suyu sol eline dökerdi. Aişe bazen ferci kinayeli olarak söylerdi (sözlerini ilave etti).

 

Hadisin bundan sonraki kısımında Süleyman ve Müsedded ittifak etmişlerdir) Rasulullah sonra namaz için aldığı abdest gibi abdest alır, her iki elini de kaba daldırıp (su alır) suyun (başının) derisine ulaştığını bilinceye veya deriyi paklayıncaya kadar saçlarını hilaller ve başına üç defa su dökerdi. Sudan artan olursa onu da vücuduna dökerdi.[382]

 

Gusül  (Boy Abdesti)

 

Gusül: Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak.

 

Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve temizlenmek manasına gelir. "Gasele" fiili de, kirin suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.

 

Erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının boy abdesti alması gerekir. Bu dirişten sonra, guslü gerektiren haller, izah etmeye çalışalım.

 

Guslü gerektiren haller üçtür

 

1) Cünüplük hâlidir. Bu, iki sebebden ileri gelir:

 

a) İster uyanık halde olsun, isterse uyku hâlinde olsun, herhangi bir temas veya cinsî münasebet olmaksızın, erkek ve kadından şehvetle meninin dışarı atılması.

 

Meninin şehvetsiz boşalmasından dolayı cünüplük hâli meydana gelmez. Bu sebeble gusletmek de gerekmez. Sadece abdest bozulmuş olur.

 

b) Cinsî münasebette bulunulması... Burada meninin gelmesi (inzal) şart değildir. Cinsî münasebetin kendisi cünüplük sebebidir.

 

2) Guslü farz kılan ikinci hal, kadınların hayız hâlidir.

 

Kadınların hayız halleri son bulunca, gusletmeleri farz olur.

 

3) Gusletmeyi farz kılan üçüncü durum, yine kadınlara mahsus bir hâl olan nifas, yani doğumdan sonraki lohusalık hâlidir.

 

Nifas hâlinden kurtulan bir kadına da gusletmek farz olur.

 

Guslün Hikmetleri ve Faydaları

 

Gusül, âkıl-bâliğ olan her Müslümana, kendisinde guslü gerektiren bir hal meydana geldiği takdirde farzdır. Gusül temizliğinde, mânevî ve uhrevî birçok faydalar yanısıra, pek çok maddî fayda ve güzellikler de bulunmaktadır. Bu sebeble İslâmiyet, gusle büyük ehemmiyet vermiştir.

 

İnsan bu vecibeyi yerine getirmekle, hem Allah'ın muhabbetini kendine celbetmekte ve rızasına nâil olmakta; hem de maddeten sıhhat ve âfiyet kazanmaktadır.

 

Cünüplük, ibadetleri ifaya mâni, mânevî bir kirlilik hâli olduğu için, en başta mü'minin kendine ağır gelen, huzursuz kılan, ruhunu daraltan bir durumdur. Rivâyetlerde, yeryüzünün cünüp gezen insanlardan tiksinti duyup onları Allah'a şikâyette bulunduğu zikredilmiştir. Cünüp insanların yanına rahmet meleklerinin gelmeyeceği de yine rivâyetler arasındadır. Bu sebeble salâhat ve takvâ sahibi kimseler, kendilerinde cünüplük hâli meydana geldiğinde, bu halden kurtulmak konusunda acele etmişler; geceyi cünüp olarak geçirmekten şiddetle kaçınmışlardır. Bu, işin takvâ yönüdür.

 

Bütün bunlar, cünüp olan bir insanın, uğursuz ve maddeten pis ve necis olduğu mânasına gelmez. Cünüp kimse ile görüşülüp konuşulmayacağı söylenemez. Dikkat edilmesi gereken husus; namaz vaktini geçirmeden yıkanmaktır. İnsan, namaz vaktini geçirmemek şartıyle, yıkanmayı te'hir edebilir ve bu halde iken cünüp kimseye yapması harâm olan işlerin dışında kalan herşey'i yapabilir. Bu da, işin fetvâ yönüdür.

 

Bu hadîsten anlaşıldığına göre, cünüp olan bir mü'min, kimse ile görüşüp konuşamıyacağı bir pislik ve uğursuzluk içine düşmüş değildir. Şu halde, yeryüzünün tiksinip, rahmet meleklerinin kendisinden kaçtığı insanlar, cünüplüğü hafife alan ve cünüp gezmeyi âdet hâline getiren kimseler olmaktadır.

 

Dinî açıdan bu derece kıymet ve ehemmiyet taşıyan guslün biraz da maddî ve tıbbî yönü üzerinde duralım:

 

Guslün insan sağlığına yaptığı müsbet te'sir şu şekilde îzah edilmektedir:

 

Cinsî boşalma olayı, insandaki bütün sinir sistemini seferber eden ve bütün organizmayı sarsan fizyolojik bir hâdisedir. Bu olay esnasında vücutta büyük bir hücre yıkımı meydana gelir. Bu esnada solunum ve dolaşım cihazları bu olaya bütün güçleriyle katıldıklarından, solunum adedi artar. Kan dolaşımı hızlanır. Hattâ bu esnada sarfedilen kuvvet, bin beş yüz metre koşmaya eşittir. Yahut başka bir benzetme ile, yedi katlı bir apartmanın en üst katına koşarak çıkmak kadar yorucudur.

 

Bu hâdise vuku bulduktan sonra, uzviyet müdhiş bir yorgunluk ve ezici bir bitkinlik hisseder. Ağır bir yük taşımış gibi olur. İşte büyük bir hücre yıkımına uğrayan ve büyük bir sarsıntı geçiren insan vücudu, yıkanmak sayesinde derhal bir rehavet ve gevşeme ile sükûnete kavuşur. Vücuda yeni bir zindelik ve canlılık gelir.

 

İşte bu sebeble gusül, insan için mükemmel bir temizlik, maddeten ve mânen dinlenme ve huzur bahşeden bir yıkanmadır.

 

Gusletmesi Farz Olanlara, Harâm Olan Şeyler

 

Cünüp olan kadın ve erkeğe veyahut hayız ve nifas hâlindeki kadınlara yapmaları harâm olan dinî vazifeler şunlardır:

 

1)  Namaz kılmak.

Cünüp olan kimse, oruç tutmakla beraber, hayız ve nifas hâlindeki kadın, oruç da tutamaz.

 

2)  Kur'an okumak.

Ezberden veya Mushaf'a bakarak bir âyet dahi olsa Kur'an okumak (tilâvet) haramdır. Ancak Kur'an'daki dua ve sena âyetlerini tilâvet kasdı olmaksızın dua ve sena niyyetiyle ezberden okumak câiz görülmüştür.

 

Meselâ, cünüp bir kimsenin dua ve sena âyetlerini ihtiva eden Fâtiha sûresini tilâvet kasdıyla okuması haramdır. Dua ve sena niyyetiyle okuması ise câiz olur.

- Kelime-i şehadet getirmek, tesbih ve tekbir kelimelerini söylemek de câizdir.

 

3)  Kur'an okumak caiz olmadığı gibi Kur'an-ı Kerîm'e el sürmek de caiz değildir. İsterse el sürülen bir âyet olsun, isterse yarım âyet. Ancak Kur'ân-ı Kerîm bir mahfaza içinde olduğu takdirde el sürmek caiz olur.

 

4)  Kâbe-i Muazzama'yı tavâf etmek.

 

5)  Zaruret olmaksızın câmi-i şerîfin içine girmek veya camiin içinden geçmek.

 

6) Üzerinde âyet-i kerime yazılı herhangi altın ve gümüş parayı ve kolyeyi veyahut levhayı elle tutmak da haramdır.

 

Gusletmeleri Farz Olanlara Mekruh Olan Şeyler

 

1)  Dinî kitablardan herhangi birini el ile tutup okumak.

2)  Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek.

 

Guslü Gerektiren Haller İle İlgili Bâzı Mes'eleler

 

- Şiddetle yerinden kopan ve şehvetle dışarı boşalan meniden dolayı, gusül lâzım gelir. Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvet dindikten sonra dışarı akan meniden dolayı ise, İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed'e göre yine gusül lâzım gelirse de, Ebû Yûsuf'a göre, gusül gerekmez.

 

Bu kavle göre, şehvetle yerinden ayrılan meninin, o anda dışarı boşalması önlenir ve şehvet dindikten sonra dışarı akmasına yol verilirse; bu durum guslü gerektirmez. Ebû Yûsuf'un bu görüşünde, misafirlikte veya kış mevsiminde böyle bir durumla karşılaşanlar için, büyük kolaylık vardır.

 

- Gusül için, cinsî birleşme sırasında, erkeğin tenasül uzvu (penis) ile kadının tenasül uzvunun (vagina) tam birleşmesi gerekmez. Penisin sadece uç kısmının vaginaya girmesi ile, meni aksın akmasın gusül lâzım gelir. Yalnız kadın ile erkeğin bülûğa ermiş olmaları da şarttır. Sadece biri bülûğ çağında ise; gusül, bülûğ çağında olana gerekir, diğerine gerekmez.

 

- Erkeğin tenasül uzvunu bez gibi bir şeye sararak cinsî birleşmede bulunması hâlinde, ancak bu birleşmeden tarafların lezzet almaları durumunda gusül gerekir. Lezzet alınmazsa, gusül gerekmez. Fakat lezzet alınmasa da, ihtiyaten yıkanılması takvâya uygun görülmüştür.

 

- Ön ve arka yoldan birine parmağını sokmak, guslü gerektirmez.

 

- Birini el ile tutmak, okşamak veya bakmak neticesinde meni gelirse, gusül gerekir. Bu durum, erkek için de kadın için de böyledir.

 

- Uykudan kalkan kimse, yatak çarşafında veya iç çamaşırında veya butlarında bir yaşlık görse, duruma bakılır: Eğer rü'yada ihtilâm olduğunu hatırlıyorsa, gusletmesi gerekir. Fakat ihtilâm olduğunu hatırlamıyorsa, Ebû Yûsuf'a göre gusletmesi gerekmez. Çünkü, o yaşlık mezi de olabilir. Kaldı ki, meni bile olsa, şehvetle geldiği bilinmemektedir. İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed ise, o yaşlığın meni olmayıp, mezi olduğu kesin bilinmesi halinde guslü gerekli görmezler. Fakat meni veya mezi olduğunda tereddüt edilse veya meni olduğu zannı hâsıl olsa, ihtiyaten gusül gerekir, derler.

 

- Rü'yada ihtilâm olduğu halde, dışarı meni akmamışsa gusül gerekmez.

 

- Bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi akacak olsa, tekrar yıkanması gerekmez.

 

- Dövülme, ağır bir şey kaldırma gibi sebeblerden dolayı şehvetsiz olarak gelen meni guslü icab ettirmez.

 

İmam-ı Şâfiî ise, bu halde de guslü gerekli görür.

- Gayr-i müslimin biri, cünüp veya hayız veya nifaslı halde iken İslâm'a gelse, kendisine gusül etmek farz olur. Fakat bu haller kendisinde yokken İslâm'a girmesi durumunda, yıkanması ona farz değil, mendubdur.

 

Guslün Sahih Olmasının Şartları

 

Guslün sahih olabilmesi için, kadınlarda hayız ve nifas kanının tamamen durmasını; erkeklerde ise, kendilerinden gelen meninin arkasının kesilmesini beklemek şarttır.

 

Erkeğin, kendinden gelen meninin kesilmesini te'min için inzalden, yani, meninin akmasından sonra, ya uyuması veya bir müddet yürüyüp gezinmesi veyahut da birkaç damla da olsa idrar çıkarması gerekir. Bu hususlardan birine riayet ederek gusleden kimseden, yıkandıktan sonra meni gelse bile, bu meni guslü bozmaz. Yeniden yıkanmayı gerektirmez. Fakat bu hususlara riayet edilmeden hemen yıkanılır yıkandıktan sonra da meni gelirse, guslü sahih değildir. Tekrar yıkanmak gerekir.

 

Guslün sıhhatinin ikinci şartı da; bedende iğne ucu kadar bile, kuru hiçbir yerin kalmamasına dikkat etmektir. Vücutta yıkanmamış bir yer kalırsa, o gusül de sahih olmaz.

 

Guslün Rükünleri, Yani Farzları

 

Guslün farzları üçtür:

1)  Bir kere ağza dolu dolu su vermek,

2)  Bir kere burna sertçe su çekmek,

3)  Bir kere de bütün vücudu yıkayıp, temizlemek.

 

Ağzı, burnu ve bütün bedeni en az bir kere yıkamak farzdır. Bu yıkamayı üç'e çıkaran kimse ise, farzı yerine getirmekle beraber, sünnet sevabını da kazanır.

 

Guslün farzlarını îfa ederken bilhassa şu hususlara dikkat etmelidir

 

- Ağza bolca su alarak, ağzın içini iyice ıslatmalı, dişler arasında, suyun dişlere temasını önleyecek yemek artıkları varsa, onları temizlemelidir.

 

- Burna ise sertçe su çekerek, burun içinde kuru yer kalmamasına ihtimam göstermeli; kurumuş sümük artıkları varsa, onları el ile temizleyerek veya sümkürerek gidermelidir.

 

Yalnız oruçlu iken burna su çekmekte dikkatli olup, boğaza su kaçırmamaya çalışmalıdır.

 

- Vücutta iğne ucu kadar bile olsa, hiçbir kuru yerin kalmamasına, suyun bedenin her tarafına ulaştırılmasına itina gösterilmelidir.

 

Bu sebeble, bedende suyun deriye ulaşmasını önleyici hamur, mum, yağlı boya, oje, v.s. gibi maddeler varsa, yıkanmadan önce bunların temizlenmesi şarttır. Tırnak kirleri, pire ve sinek pislikleri, kına, mürekkep gibi suyun cilde ulaşmasına engel teşkil etmeyen boyalar, gusle mâni değildir.

 

- Kapanmamış olan küpe deliklerinin de içinin yıkanması gerekir. Kulakta küpe takılı ise, onları ileri geri oynatmakla bu te'min edilir.

 

- Göbek çukurunun içi de yıkanmalıdır.

 

- Kadınlarda, uzun veya örgülü saçların bütünü ıslanması gerekmez. Buna binaen, kadın, gusül için saçının örgüsünü açmak mecburiyetinde değildir. Şart olan, saçın diplerine suyun ulaştırılmasıdır. Saçlarda kuru yer kalsa bile, saç dipleri ıslandıktan sonra gusül sahih olur.

 

Erkeklerde durum böyle değildir. Çok uzun veya örgülü de olsa, erkeklerin, saçlarının tamamını yıkayıp ıslatmaları gerekir. Çünkü, saç, erkekler için ziynet değildir. Erkeğin saç uzatmasında bir maslahat yoktur.

 

-Sakal, sık ve gür bile olsa, suyu cilde mutlaka ulaştırmalıdır. Halbuki, abdestte sık olan sakalın diplerini yıkamak mecburiyeti yoktur; sadece sakalın ıslatılması kâfi gelir.

 

- Kaş ve bıyıkların durumu da aynıdır. Kıllar ile birlikte derinin de yıkanması gerekir.

 

Mâlikîler ve Şâfiîler, ağzın ve burnun içini, bedenin zâhirine (dışına) dahil saymazlar, birer iç organ olarak kabûl ederler. Bu sebeble, bunları gusülde ve abdestte yıkamak onlara göre farz değil, sünnettir.

 

Hanbelîler ise, ağızı ve burnun içini yüzün bir parçası kabûl ederler. Abdestte de, gusülde de yıkanması bunlara göre farzdır.

 

Diş Dolgusu ve Kaplaması

 

Hanefîlerde, gusülde ağız ve burnun içini yıkamak farz olduğunu biliyoruz. Buna göre ağzında dolgu veya kaplama dişi bulunan Hanefî bir kimsenin, gusül abdesti alırken, kaplama veya dolgulu dişi sökmesi ve altına su geçirmesi mi gerekecektir, yoksa dolgu ve kaplamanın üzerinden geçen su ile gusül yapılmış mı sayılacaktır?

 

Bu hususla ilgili, “Ali Murtaza” -Fetvâ kitabında-: "Üzerine gusül farz olan Zeyd'in, oyuk (mücevvel) olan dişleri altın veya gümüş ile doldurulmuş olup, dişlerinin oyuğuna yapışmış olduğu için altın ve gümüşü çıkartmakta güçlük ve meşakkat bulunmakta; gusül ederken o dişlerin oyuğuna su girmese ve bu şekilde bir zaruret meydana gelmiş bulunsa, suyu o dişlerin içine ve oyuğuna ulaştırmak, temas ettirmek farz olmayıp, dışını (dolgunun üstünü) yıkamakla gusletmiş ve temizlenmiş olur mu?

 

-Elcevab: Olur."[383]

 

Bu fetvaya göre; ihtiyaç halinde dişlere dolgu ve kaplama yapılmasında hiçbir mahzur yoktur. Gusülde bu dişlerin sadece dış yüzeyi yıkanır. Dolgu ve kaplamayı söküp içini yıkamak gerekmez.

 

Son devir Şeyhü'l-islâmlarından Uryanizâde de diş doldurmaya fetvâ vermiştir.

 

Netice olarak diyebiliriz ki; gusülde ağız içindeki kaplama veya dolgulu dişlerin içine su geçmesi imkânsız olunca, yıkaması mecburî olmaktan çıkar. Çünkü, bunlar ziynet ve süs için yapılmış olmayıp, ihtiyaç için başvurulan tedavilerdir. Tıpkı yaraların üzerine konulan sargının altına suyun geçmesinin mecburî olmadığı gibi...

 

Diş sağlığının, insan hayatında önemli bir yeri vardır. Dişteki rahatsızlıkların, pek çok hastalığın ortaya çıkmasına sebeb olduğu bugün tıbben de sâbittir.

 

Tedavinin zarurî îcabı olarak yapılan dolgu ve kaplamalar, gusle mâni telâkki edildiği takdirde, İslâm âleminde diş hastalıkları ve rahatsızlıkları alıp yürür. Müslümanların sağlığı tehlikeye düşer. Diş dolgusu ve kaplama, artık tedavide vazgeçilmez bir zaruret hâline geldiği için, belvâ-i âmme hâline de gelmiş, mahzurları mübah kılan mevzuya da girmiş olur. Bu bakımdan dahi kaplama veya dolgulu dişler, gusle mâni olmazlar.

 

Bununla beraber vesveseye kapılanlar, takvâ üzerine hareket etmek istiyenler, gusülde Şâfiî mezhebine de niyet edebilirler. Bilindiği gibi Şâfiî'de ağzın ve burnun içini yıkamak farz değil, sünnettir.

 

Altın Diş Takmak

 

Mebsut'da, İmam-ı Muhammed'in, altın diş taktırmakta veya dişi altın kaplama yaptırmakta hiçbir mahzur görmediği kaydedilmektedir.

 

İmam-ı A'zam ise, altın dişi mekruh addetmekte, ancak gümüş diş taktırmayı veya dişleri gümüşle kaplatmayı caiz görmektedir. İmam-ı A'zam'ın altın dişi mekruh görmesi, altın süs ve ziynet eşyası olup erkeğe caiz olmaması sebebiyledir. Şu halde altın diş, süs için değil de, tıbbî bir zaruret olarak takılırsa, ortada bir mahzur kalmaz. Nitekim günümüzde, altın dişlerin, gümüş dişlere göre daha sıhhata uygun olduğu ve ağızda kötü koku yapmadığı bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır.

 

Ağızdan çıkarılıp takılabilecek şekilde seyyar olan diş ve protezlerin, gusülde ağzı yıkarken çıkarılmaları icabeder. Böylesi temizliğe de daha uygundur.

 

Guslün Sünnetleri

 

Guslün başlıca sünnetleri şunlardır:

1)  Gusle besmele ile başlamak.

2)  Kalb ve dil ile gusle niyet etmek.

 

- Mâlikîler ile Şâfiîlerde niyet farzdır. Hanbelîlere göre ise, niyet guslün sıhhat şartıdır.

3)  Gusle, abdestte olduğu gibi misvak kullanarak, yani dişleri temizleyerek başlamak.

4)  Gerek "Besmele"yi, gerekse niyeti, gusle başlamadan önce yapmak.

5)  Gusülde evvelâ elleri, sonra avret yerlerini yıkamak. Bedende veya avret mahallinde meni veya benzeri bir pislik varsa, onları gidermek.

6)  Bundan sonra âdâb ve erkânına riayet ederek abdest almak. Eğer ayakları altında kullanılmış su birikiyorsa, abdestte ayakların yıkanması işini, guslün sonuna bırakmak gerekir.

7) Abdest aldıktan sonra, evvelâ üç kere başa, sonra üç defa sağ omuza, sonra da üç defa sol omuza su dökünmek. Suyu her uzva ilk döküşte her yerini iyice ovalamalıdır.

 

İmam-ı Mâlik ile Ebû Yûsuf'a göre, gusülde bedeni ovmak (delk) farzdır. Bir kimse ağzına ve burnuna su alıp temizledikten sonra, akar suya ve büyük bir havuza, yahut da denize bütün vücuduyla dalsa, gusletmiş olur.

 

Bu halde iken bir de kımıldar, suyun içinde hareket ederse, gusüldeki sünnetlere de riayet etmiş ve sünnet üzere gusül abdesti almış demektir.

 

Guslün Âdâbı (Müstehabları)

 

Abdestin âdabları, aynı zamanda guslün de âdâblarıdır. Ancak abdestte kıbleye karşı dönmek ve duaları okumak âdâbdan sayılır iken, gusülde bunlar yapılmaz. Avret yeri açık olabileceği için, kıbleye dönmek mekruh görülmüştür.

 

Guslün en mühim âdâbı; yıkanırken avret yerlerini örtülü bulundurmaktır.

 

Bütün peygamberler, utanmanın insanın en büyük meziyeti ve vasfı olduğunda ittifak etmişlerdir. Utanan insan, bedenini, bilhassa avret yerlerini başkalarına teşhir edip baktırmaktan hoşlanmaz. Terbiye ve edebi buna mâni olur. Beşeriyete örnek olan din büyüklerinden bir Sahâbe: "Gökten düşüp parça parça olmaya razıyım. Fakat avret yerimi açarak başkalarına göstermeye razı değilim" sözüyle, bizlere bu yolda örneklik etmişlerdir.

 

Bu sebebledir ki, müslümanlar, gerek hususî ve gerekse umumî yerlerde yıkanırken dikkat etmeli, avret yerlerini daima örtülü bulundurmaya gayret göstermelidirler.

 

Şu kadar var ki, evlerdeki şahsî banyolarda veya umumi hamamların tek kişilik banyo odalarında kısa bir süre için, insan, bedeninin tamamını açıp traş ve benzeri temizlikleri yapabilir. Kimse görmediği için bunda mahzur söz konusu değildir. Ama bu hâl, âdet hâline getirilmemeli, istenen temizlik yapıldıktan sonra, hemen avret yerleri örtülerek haya duygularının zedelenmesine meydan verilmemelidir.

 

Abdestte olduğu gibi, guslü müteâkip iki rek'at namaz kılmak da âdâbdandır. Din büyükleri bu namazı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi. Bu namaz Allah'a hamd ve şükür makamında yapılan bir nafile namazı olabileceği gibi, kaza namazı da olabilir.

 

Guslün Mekruhları

 

Abdestte mekrûh olan şeyler gusülde de mekruhtur. Fazla olarak gusül yaparken dua okumak ve kıbleye dönmek de mekruh görülmüştür.

 

Gusülde bir uzuvdaki su ile diğer bir uzvu ıslatmak caizdir. Çünkü gusülde bütün beden tek uzuv sayılır. Bu durum abdestte câiz değildir.

 

Gusül Alınışı

 

Guslü dar ve geniş zamanda olmak üzere iki türlü almak mümkündür:

 

1) Suyun azlığı, soğukluğu, vaktin müsaadesizliği gibi hallerde, acele olarak yapılan gusülde evvelâ ön ve arka taraftaki kirler giderilir. Sonra üç defa ağıza, üç defa buruna su çekilerek içlerinde kuru yer kalmaması te'min edilir. Bundan sonra da baştan, sağ ve sol omuzlardan dökülen su ile bedenin tamamı yıkanıp ıslatılır. Kuru yer kalmadığı anda, gusül yapılmış olur.

 

Bu, dar ve sıkışık anlarda ve sadece guslün farzları yerine getirilerek yapılan gusüldür.

 

2) Müsait zaman ve mekânda yapılan gusülde ise, yine edeb yerleri yıkandıktan sonra, evvelâ, namaz abdesti gibi güzelce bir abdest alınır. Önce baştan, daha sonra ise sağ ve sol omuzlardan sıra ile üçer defa su dökülür. Her döküşte bedenin tamamı bir güzel ovalanır, mânevî kirlerin yanında maddî kirlerden de temizlenmeye çalışılır. Bu arada vücutta iğne ucu kadar kuru yer kalmamasına itina gösterilir. En sonunda da, kirli suların döküldüğü yere basan ayaklar, son olarak tekrar yıkanıp çıkılır.

 

Guslün her iki halinde de, şart ve farz olanı ağız ve burun içi ile bedenin tamamında kuru yer kalmamasıdır. Bu yapıldıktan sonra, gusül yerine getirilmiş, mânevî ve maddî temizliğe kavuşulmuş olunur.

 

Gusül İle İlgili Meseleler

 

- Alınan Gusül İle İbâdet Yapılır mı?

Bir adı da boy abdesti olan gusül temizliğiyle bütün ibâdetler yapılır. Zira namaz abdestinde sadece bedenin bilinen âzaları yıkanırken, bunda ise tamamı yıkanmakta, daha fazlasıyla temizlik hâsıl olmaktadır. Abdesti bozucu bir hâl vâki oluncaya kadar, her türlü namaz kılınıp, ibâdet yapılır. Ancak abdesti bozan bir hâl vâki olunca, gusül abdestinin hükmü de bitmiş olduğundan ibâdet için yeniden abdest almak gerekir.

 

- Gusletmesi gereken bir kimseden yıkanırken idrar, kan, v.s. gibi abdesti bozucu bir akıntı gelse, guslü bozulur mu?

 

Gusül sırasında gelen akıntı guslü bozmaz, guslün abdest oluşunu bozar. Yani sahih olan ve insanı cünüplükten kurtaran bu gusülle namaz kılınmaz. İbâdet için yeniden abdest almak gerekir. Gusül ise tamamdır.

 

İlmi bir ifade ile, guslü bozan herşey abdesti de bozar. Lâkin abdesti bozan herşey guslü bozmaz. Bu bakımdan, gusül sırasında idrar yollarından gelen bir akıntı, yahut yaradan akan bir mayi, veya diş kanamaları, v.s. gusle mâni olmaz. Bu akıntılarla yapılan gusül sahih, fakat abdest bâtıl olur.

 

-Guslederken ağzını burnunu yıkamadığını veya bir uzvunu yıkamadan kuru bırakmış olduğunu farkeden bir kimsenin, yeniden gusletmesi gerekir mi?

 

Gerekmez. Sadece kuru bıraktığı yeri yıkar.

 

- Bâzı evlerde helâ ile banyo, beraber olmaktadır. Böyle helâlı banyolarda gusletmek caiz midir?

 

Helâda gusletmek mekrûh ise de, müsait yer yoksa câiz olur.

 

- Yıkanması gereken cünüp kimse, gusülden evvel birşey yeyip içmek isterse, ne yapar?

 

Kendisine gusül farz olan kimse, mümkünse yemek içmek işini yıkandıktan sonraya tehir etmelidir. Buna rağmen yemek yeme ihtiyacı duyuyorsa, ekmek ve yemeğe değecek taraflarını yıkamalıdır. Yani el ve ağzını yıkayıp ondan sonra yemek yemeli, su içmelidir.

 

Buna göre, sahurda yıkanmaya vakit bulamayan kimse, el ve ağzını yıkayıp yemeğini yer. Sonra da guslünü yapabilir. Yıkanmadığı için sahursuz kalmak mecburiyetinde değildir.

 

- Cünüpken bedendeki tüylerin temizlenmesi yerinde bir hareket midir? Yoksa traş temizliği, cünüp olmadan yahut gusül yaptıktan sonra mı yapılmalıdır?

 

Bedendeki tüyler vücuttan, temizken ayrılmalı, tertemiz olarak dışarıya atılmalıdır. Efdal olanı budur.

 

Ancak cünüpken böyle bir temizlik yapılsa da sonra gusül edilse, guslün sıhhatine bir zarar gelmez.

 

Guslün Kısımları

3 kısma ayrılır:

 

I. Farz olan gusüller

Guslün, cünüplük hâlinden veya hayız-nifas kanının kesilmesinden sonra yapılması farzdır.

 

II. Sünnet olan gusüller

1)  Cuma namazı için yıkanmak sünnettir.

Cuma günü, hadîs-i şerîflerin de beyanı üzere, Seyyidü'l-Eyyâm, yani; günlerin en şereflisi ve üstünüdür. Aynı zamanda mü'minlerin bayram günüdür. Resûlüllah Efendimiz, birçok hadîs-i şerîflerinde, ümmetine, cuma günü yıkanarak ve temiz kokular sürünerek mescide çıkmalarını tavsiye buyurmuştur:

 

ـ وعن البراء بن عازب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ # حَقّاً عَلى الْمُسْلِمِينَ أنْ يَغْتَسِلُوا يَوْمَ الجُمْعَةِ وَلْيَمَسَّ أحَدُهُمْ مِنْ طِيبِ أهلِهِ فَإنْ لَمْ يَجِدْ فَالْمَاءُ لَهُ طِيبٌ.

 

- Bera İbnu Âzib radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müslümanların cuma günü yıkanmaları, üzerlerine hak olmuştur. Her biri ailesinin kokusundan sürünsün. (Koku) bulamazsa, su onun sürünme maddesi olsun. Yani hem yıkansın hem koku sürünsün, koku yoksa, artık, su (yıkanma) ile yetinsin."[384]

 

ـ وعن ابن السباق: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ فِي جُمْعَةٍ مِنَ الجُمَعِ: يَا مَعْشَرَ المُسْلِمِينَ! إنَّ هذَا يَوْمٌ جَعََلَهُ اللّهُ تَعالى عِيداً فَاغْتَسِلُوا. وَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ طِيبٌ فََ يَضُرُّهُ أنْ يَمَسَّ مِنْهُ، وَعَلَيْكُمْ بِالسِّوَاكِ.

 

- Ubeydullâh İbnu's-Sebbâk rahimehullah'tan gelen bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cumalardan birinde şöyle buyurmuştur: "Ey müslümanlar! Bu öyle bir gündür ki, Allah Teâlâ Hazretleri onu (sizlere) bayram kılmıştır, öyleyse yıkanın. Kimin yanında bir tîyb (sürünme maddesi) varsa ondan sürünmesinde bir zarar yoktur. Size misvakı da tavsiye ediyorum."[385]

 

ـ وعن ابن عمر وأبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قا: ]بَيْنَا عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَخْطُبُ النَّاسَ يَوْمَ الجُمُعَةِ إذْ دَخَلَ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ فَنَادَاهُ عُمَرُ: أيَّةُ سَاعَةٍ هذِهِ؟ فقَالَ إنِّى شُغِلْتُ الْيَومَ فَلَمْ أنْقَلِبْ إلى أهْلِى حَتّى سَمِعْتُ التَّأذِينَ، فَلَمْ أزِدْ على أنْ تَوَضَّأتُ فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: وَالْوُضُوءُ أيْضاً، وَقَدْ عَلِمْتَ أنَّ رَسُولَ اللّهِ # كَانَ يَأمُرُنَا بِالْغُسْلِ.

 

İbnu Ömer ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhümâ anlatıyorlar: "Cuma günü, Ömer İbnu'l-Hattab hutbe verirken, Osman İbnu Affan mescide girdi. Ömer radıyallahu anh minberden ona seslendi. "Vaktin farkında mısın, (niye cumaya geciktin?)"Hz. Osman:"Bugün meşguliyetim vardı. Eve gelir gelmez ezanı işittim. Abdest almanın dışında bir oyalanmam da olmadı!" açıklamasında bulundu.Hz. Ömer radıyallahu anh:"Keza abdest(le yetinmen de bir eksiklik). Biliyorsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize yıkanmayı da emretmişti."[386]

 

ـ وفي حديث أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]ألَمْ تَسْمَعْ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ إذَا جَاءَ أحَدُكُمُ الْجُمُعَةَ فَلْيَغْتَسِلْ[ .

 

- Ebu Hüreyre'nin bir hadisinde: "(Hz. Ömer, Hz. Osman'a:) "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Biriniz cumaya giderken yıkansın" dediğini duymadın mı?" demiştir.[387]

 

ـ وَلَفْظُ الشيخين عن طاوس قال: ]قلت بن عباس: ذكَرُوا أنَّ النبىَّ # قال: اغتَسِلُوا يَوْمَ الجُمُعَةِ وَاغْسِلُوا رُؤُسَكُمْ وَإنْ لَمْ تَكُونُوا جُنُباً، وَأصِيبُوا مِنَ الطِّيبِ. قال ابن عباس: أمَّا الغُسْلُ فَنَعَمْ. وَأمَّا الطِّيبُ فََ ادْرِى .

 

- Sahîheyn'in Tâvus'tan kaydettikleri rivayette, Tâvus der ki: İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'ya sordum: "Halk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Cuma günü yıkanın, başlarınızı da yıkayın, cünüb olmasanız dahi!. Ayrıca koku da sürünün!" buyurduğunu söylüyorlar, (ne dersiniz, doğru mudur?)"İbnu Abbâs şu cevabı verdi: "Guslü emretmesi doğrudur. Kokuya gelince, o hususta bir şey bilmiyorum!"[388]

 

ـ وعن سمرة بن جندب رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَالَ: مَنْ تَوَضَّأَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَبِهَا وَنِعْمَتْ، وَمَنِ اغْتَسَلَ يَوْمُ الجُمُعَةِ فَالْغُسْلُ أفْضَلُ.

 

 -Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor:  "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cuma günü kim abdest alırsa bununla (o, sünneti yerine getirmiş, fazilete ermiş) olur ve (sünneti yapmış olma) nimetine erer. Ama cuma günü kim de guslederse (bilsin ki) gusül daha faziletlidir."[389]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: عَلى كُلِّ رَجُل مُسْلِمٍ فِي كُلِّ سَبْعَةِ أيَّامٍ غُسْلُ يَوْمٍ؛ وَهُوَ يَوْم الجُمُعَةِ.

 

- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Her müslüman yedi günde bir kere yıkanmalıdır, bu gün de cuma günü olmalıdır."[390]

 

Perşembe günü veya cuma gecesi yıkanmak ile de sünnet yerine getirilmiş olur. Cuma günü yıkanmakla ilgili hadîslerin çokluğuna ve bu husustaki şiddetli tavsiyeye bakarak, âlimler, cuma guslünü sünnet-i müekkede olarak kabûl etmişlerdir. Traş olmak, tırnak kesmek gibi diğer beden temizlikleri de yine cuma günü yapılması tavsiye edilmiştir.

2) Bayram namazları için de yıkanmak yine sünnettir.

3) Hac ve umre için ihrama girerken yıkanmak.

Bu yıkanmak, mânevî temizlikten ziyade, maddî temizlik için olduğundan, kadınlar o sırada hayız ve nifaslı dahi olsalar, bu guslü yapabilirler. Şayet su yoksa, teyemmüm yapılmaz.

4) Hacıların arefe günü Arafat'da vakfe için yıkanmaları da sünnettir.

 

III. Mendub veya Müstehab Olan Gusüller

 

1)  Cünüplük veya hayız - nifas gibi bir durum olmadan, temiz olarak ihtida etmiş yeni Müslümanın yıkanması menduptur.

 

2) İhtilâm ve hayız olmamakla birlikte, onbeş yaşına ulaşarak hükmen bülûğa eren kız veya oğlanın yıkanması da mendubtur. Hayız ve ihtilâm yoluyla bülûğa erenlerin yıkanması, zaten farzdır.

 

3)  Baygınlık geçirenin baygınlıktan kurtulduktan sonra yıkanması... Bu gusül, iyileşmeye karşı bir şükür olarak yapılır.

 

4)  Kan aldırdıktan sonra yıkanmak.

 

5)  Ölü yıkamak için gusül etmek.

 

6) Berat ve Kadir gibi mübarek geceleri ihya etmek için yıkanmak.

 

7) Hacıların Mina ve Müzdelife'de bulunmak için yıkanmaları.

 

8) Mekke-i Mükerreme'ye veya Medine-i Münevvere'ye girmek için, bu mübarek beldelere hürmeten yıkanmak.

 

9) Güneş ve ay tutulmaları ânında kılınan küsuf ve husuf namazları için yıkanmak.

 

10)  Yağmur duasına çıkmak için yıkanmak.

 

11)  Yolculuktan gelen veya yeni çamaşır değiştirenin de yıkanması menduptur.

 

12) Felâket ve musibetler ânında kılınan havf (korku) namazı için yıkanmak.

 

13) Günahtan tevbe etmek isteyen kimsenin de gusletmesi menduptur.

 

14) Cünüplüğün hemen ardından âdet görmeye başlayan kadın, dilerse cünüplükten dolayı hemen yıkanır. Dilerse yıkanmayı, âdet bitimine bırakır.

 

15) Zevcesiyle cinsî birleşmede bulunan bir kimse, yıkanmadan önce ikinci bir kere daha birleşmede bulunmak istediğinde, abdest alması veya gusletmesi menduptur.

 

16) Cünüp bir kimsenin cünüplükten tezelden kurtulması için yıkanmakta acele etmesi de menduptur. Cünüp bir kimse, yıkanmasını namaz vaktini geçirmeyecek kadar bir süre erteleyebilirse de hemen yıkanması efdaldir. Selef-i sâlihîn, bu hususa son derece dikkat ederler, kendilerine cünüplük ârız olunca, vakit geniş bile olsa hemen yıkanmayı tercih ederlerdi.

 

Sünnet veya müstehab olan gusüller mücerred olarak beden temizliği veya hürmet ve tâzim için yapıldığından, farz olan gusüldeki gibi ağzı ve burnu yıkamak farz değildir.

 

- Şâfiîlere göre farz dışında kalan bütün yıkanmalar sünnettir.

 

f)  Hamam Adabı

 

Hamam: Gusül yapmak veya bedendeki kir ve tozları iyice temizleyebilmek için, hamama gitmekte, bâzı hususlara riayet ettikten sonra dinî yönden hiçbir mahzur yoktur. Sahâbe-i Kirâm Şam hamamlarına girip yıkanmışlar; hattâ bâzıları "Hamam ne güzeldir. İnsan bedenini kirlerden temizlediği gibi sıcağıyla da cehennem ateşini hatırlatır" demişlerdir.

 

Bâzıları da "Hamam ne fena yerdir ki mahrem yerlerin açılmasına ve hayâ hissinin zedelenmesine sebebiyet verir" buyurmuşlardır. Birinci ifade, hamamın faydalarını, ikincisi de mahzurlarını belirtir. Mahzurlarından kaçınmak ve âdâbına riayet etmek şartıyla hamama gitmekte bir beis yoktur.

 

Hamama giren kimseye vâcib olan, dikkat etmesi gerekli olan hususlar şunlardır

 

1)  Avret yerini açmamak ve kimseye göstermemek.

 

2) Göbekten dizkapağı altına kadar olan bu mahrem kısma, hiçbir yabancının elini değdirtmemek. Yani bu kısımları tellâğa oğdurmamak. Diğer kısımları oğdurabilir.Hamamda vücudunu tellâka oğdurmanın, masaj yaptırmanın câiz olduğu şu rivâyetten çıkarılmaktadır.

 

3) Hamamda kendi avret yerini göstermediği gibi, başkalarının avret yerlerine bakmamak da vâcibdir. Yıkanırken avret yeri açılmış olan mümkünse îkaz etmeli, yoksa o tarafa hiç bakmamalıdır.Bu hususta lâtif bir kıssa anlatılır:

“Bir gün İmam hamama gitmiş, cuma namazı için gusül almak istemişti. Ne var ki yakınında biri vardı. Peştemalını tam örtmüyor, diz kapağı altı ile göbek arası tesettürünü tam yerine getirmiyordu.

 

İmam, adamı görmemek için gözünü yumdu, bakmamaya gayret etti. Bu arada da su tasını kaybetti. El yordamıyla onu arıyordu. Tesettürsüz adam tası bulup verdi ve kendisine şöyle sordu: "Ya İmam, sizin gözünüz ne zaman âmâ oldu?"

 

-İmam cevab verdi:

"Senin tesettürsüzlüğünü gördüğüm andan itibaren geldi bu âmâlık bana. Sen hayâ edip örtünsen, ümid ederim gözüm açılır. Tası tarağı da aramaktan kurtulurum."

 

Adam hatâsını anladı ve peştemalını iyice örterek avret yerlerini kapadı... İmam da gözü kapalı yıkanmaktan kurtuldu.

 

İşte yukarda saydığımız üç şarta riayet edilecekse hamama gidilebilir. Yoksa hamama gitmemek, kendi evindeki hususî banyosunda temizlenmek çok daha  uygundur.

 

Tek kişilik müstakil odaları olan hamamlara gitmekte hiçbir mahzur olmadığı gibi, bil'akis umumî hamamlardan ziyade bu gibi yerler tercih edilmelidir. Çünkü bu gibi yerlerde tesettürün te'mini daha kolaydır.

 

Bundan Başka Hamama Girmenin Başlıca Edebleri Şunlardır

 

1) Güzel niyet, yani, hamama girerken, sadece temizlenip parlamak ve güzelleşmek gibi dünyevî bir maksad değil; belki tertemiz olarak namaz kılmak, Allah huzuruna temiz çıkmak gibi uhrevî bir gayeyi taşımak.

2)  Hamama sol ayağıyla girmek.

3) Hamama girerken, "Allahümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis" demek.

4) Hamamın tenha zamanını seçmek de âdâbdandır. Çünkü hamamdakilerin hepsi pek dindar, anlayışlı, görgülü kimseler olmayabilir. Hayâ hissi duymadan avret yerini açabilir. Bu mahzurdan kurtulmak için en tenha zamanları seçmek ihtiyata daha uygundur.

5) Suyu lüzumundan fazla israf etmemek.

6) Hamamdaki sıcaklık ile Cehennem harareti arasında irtibat kurup, ders ve ibret almağa çalışmaktır.

7) Hamama girerken selâm vermemek lâzımdır. Şayet bir veren olmuşsa, kendi cevab vermeyip başkasının cevab vermesini tercih etmek gerekir. Ancak "sıhhatler olsun" denebi lir. Musâfaha da yapılabilir.

 

Fazla konuşmamak da hamamın âdâbındandır. Âşikâre Kur'an okunmaz. Gizlice Besmele çekilebilir. Akşama yakın ve akşam ile yatsı arası hamama girmemek tavsiye edilmiştir.

 

Kadınların Hamama Gitmesi

 

ـ وفي رواية ]أنّ عَائِشَةَ دَخَلَ عَلَيْهَا نِسْوَةٌ مِنْ نِسَاءِ أهْلِ الشَّامِ فقَالَتْ: لَعَلَّكُنَّ مِنَ الكُورَةِ الَّتِى يَدْخُلْنَ نِساؤُهَا الْحَمَّامَاتِ؟ قُلْنَ: نَعَمْ. قَالَتْ: أمَا اِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَامِنْ امْرَأةِ تَخْلَعُ ثِيَابَهَا في غَيْرِ بَيْتِهَا إَّ هَتَكَتْ مَا بَيْنَهَا وبَيْنَ اللّهِ مِنْ حِجَابٍ[. أخرجه أبو داود والترمذي.»اَلْكُورَةِ«: اِسْمٌ يَقَعُ عَلى جِهَةٍ مِنَ ا‘رْضِ مُخْصُوصَةً كَالشَّامِ وَالعِراقِ وَفَلسْطِينَ وَنَحْوَ ذلِكَ .

 

-Hz. Âişe radıyallahu anhâ'nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup girmişti. Hz. Âişe: "Sizler herhalde, hanımları hamamlara giren bölgedensiniz!" dedi. Kadınlar: "Evet!" diye cevap verdiler. Hz. Âişe: "Ama ben Resûlullah( aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Elbisesini evinden hariç bir yerde çıkaran her kadın, mutlaka Allah'la kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur" dediğini işittim" buyurdu.[391]

 

ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قالَ: سَتُفْتَحُ لَكُمْ أرْضُ الْعَجَمِ، وَسَتَجِدُونَ فِيهَا بُيُوتاً يُقَالُ لَهَا الْحَمَّامَاتُ فََ يَدْخُلَنّهَا الرِّجَالُ إَّ بِا‘ُزُرِ، وَامْنَعُوا مِنْهَا النِّسَاءَ إَّ مَرِيضَةً أوْ نُفَسَاءَ.

 

-Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size Acem diyarının fethi müyesser olacak. Oralarda hammam denen evlere rastlayacaksınız. Sakın ola erkekler onlara izarsız girmesinler. Nifas veya hastalık hali dışında kadınların oralara girmesine izin vermeyin."[392]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قال: ]مَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اخَرِ فََ يَدْخُلِ الْحَمَّامَ بَغَيْرِ إزَارٍ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اخِرِ فََ يُدْخِلْ حَلِيلَتَهُ الْحَمَّامَ مِنْ غَيْرِ عُذْرٍ، وَمَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اخَرِ فََ يَجْلِسْ عَلى مَائِدَةٍ يُدَارُ عَلَيْهَا الخَمْرُ.

 

-Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah ve ahiret gününe inanan kimse izarsız hammâma girmesin. Kim Allah'a ve ahirete inanıyorsa, bir özrü olmadan hanımını hammâma sokmasın. Kim Allah'a ahirete, inanıyorsa üzerinde  içki bulunan sofraya oturmasın."[393]

 

Ancak zarurî hallerde, kadınlar da hamama gidebilirler. Hazret-i Âişe validemiz bir hastalıktan dolayı hamama gitmiştir. Bu gibi zaruret dolayısıyla hamama gidilecekse, tesettüre riayet edilmelidir. Kadın kadına göbek ile diz kapağı arasını gösteremez. Bu kısmı kesinlikle açmamalıdır. Tek kişilik banyo odaları olan hamamlar tercih edilmelidir.

 

g) Teyemmüm

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارى حَتّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِرى سَبيلٍ حَتّى تَغْتَسِلُوا وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضى اَوْ عَلى سَفَرٍ اَوْ جَاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ اَوْلمَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْديكُمْ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

 

“Ey iman edenler! ... Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz”[394]

 

Hz.Peygamber (as):

 

ـ وفي رواية أبي داود قال: ]بَعَثَ رسولُ اللّهِ # أُسَيْدَ بنَ حُضَيْرٍ واُنَاساً مَعَهُ في طَلَبِ قَِدَةٍ أضَلَّتْهَا عَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها فَحَضَرَتِ الصََّةُ فَصَلّوا بَغِيْرِ وُضُوءٍ فَأتَوْا النبىَّ # فَذَكَرُوا لَهُ ذلِكَ فَأنْزِلَتْ آيَةُ التَّيَمُّمِ[.زاد في رواية: فقَالَ أُسَيْدٌ يَرْحَمُكِ اللّه، مَا نَزَلَ بِكِ أمْرٌ تَكْرَهِينَهُ إَّ جَعَلَ اللّهُ فِيهِ لِلْمُسْلِمِينَ وَلََكِ فَرَجاً.»النُّقَبَاءُ« جمع نقيب، وهو المقدم على جماعة يكون أمرهم مردوداً إليه كالعريف وهو أكبر منه، والمراد بالنقباء هنا: سُبَّاق ا‘نصار إلى اسم في العقبة، جعلهم النبي # نقباء على قومهم، وكان أسيد منهم .

 

- Ebû Dâvud'un rivayetinde Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) derki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Üseyd İbnu Hudayr (radıyallahu anh)'la Hz. Enes'i, Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'nin kaybettiği kolyeyi aramaya gönderdi. Bu esnada namaz vakti girdi. Abdestsiz namaz kıldılar. Gelip durumu  Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a haber verdiler. Bunun üzerine teyemmüm âyeti indirildi."

 

Bir rivayette şu ziyade gelmiştir: "Üseyd, Hz. Âişe'ye: "Allah rahmetini bol kılsın, senin başına hoşlanmadığın her ne gelmiş ise onda Allah senin için de müslümanlar için de bir ferec (sıkıntıdan kurtulma) kılmıştır" dedi."[395]

 

ـ وعن عمار بن ياسر رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # عَرَّسَ بِأُوَتِ الجَيْشِ، وَمَعهُ عَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها. فَانْقَطَعَ عِقْدٌ لَهَا مِنْ جَزْعِ ظَفَارٍ فَحَبَسَ النَّاسَ ابْتَغَاءَ عِقْدِهَا ذلِكَ حَتّى أضَاءَ الْفَجْرُ وَلَيْسَ مَعَ النَّاسِ مَاءُ فَتَغيَّظَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه علَيْهَا وقالَ: حَبَسْتِ النَّاسَ وَلَيْسَ مَعَهُمْ مَاءٌ. فَأنْزَلَ اللّهُ عَلى رَسُولِهِ # رُخْصَةَ التَّطَهُّرِ بِالصَّعِيدِ الطَّيِّبِ. فقَامَ المُسْلِمُونَ مَعَ رسولِ اللّهِ # فَضَرَبُوا بِأيْدِيهِمْ إلى ا‘رْضِ. ثُمَّ رَفَعُوا أيْدِيَهُمْ وَلَمْ يَقْبِضُوا مِنَ التُّرَابِ شَيْئاً فَمَسَحُوا وُجُوهَهُمْ وَأيْدِيَهُمْ إلى المَنَاكِبِ، وَمِنْ بُطُونِ أيْدِيهِمْ إلى ا‘بَاطِ.

 

- Ammâr İbnu Yâsir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), beraberinde Hz. Âişe'nin de bulunduğu bir seferinde, Ûlât'ul-Ceyş nâm mevkide geceleyin istirahat molası vermişti. Bu esnada Hz.Âişe (radıyallahu anhâ)'nin Yemen boncuğundan mamul kolyesi koptu. Bunun aranması, askerleri yolundan alıkoydu ve sabah aydınlığı girdi. İnsanların yanında su yoktu. Hz. Ebû Bekr (radıyallahu anh) Âişe'ye kızdı ve hatta:"Herkesi yolundan alıkoydun, yanlarında su da yok!" diye çıkıştı. Derken Allah Teâlâ Hazretleri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, temiz toprakla temizlenme ruhsatını indirdi.Bunun üzerine müslümanlar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la kalkıp ellerini kaldırdılar. Topraktan hiçbir şey almadılar, yüzlerini ve omuzlarına kadar ellerini meshettiler. Ellerinin içlerinden de koltuk altlarına kadar meshettiler."Ebû Dâvud şu ziyadede bulunmuştur: "Bir hadiste İbnu Şihâb der ki: "Âlimler bu hadise itibar etmediler." Ebû Dâvud der ki: "Hadisi, İbnu İshak da böyle rivayet etti ve rivayette İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'dan onun "iki vuruş zikrettiğini" kaydetti."Nesâî'nin bir rivayetinde "Topraktan hiçbir şey  çırpmadılar" denmiştir.[396]

 

ـ وفي أخرى ‘بي داود: ]أنَّهُمْ تَمَسَّحُوا وَهُمْ مَعَ رَسولِ اللّهِ بِالصَّعِيدِ لِصَّةِ الْفَجْر، فَضَرَبُوا أكُفَّهُمْ بِالصَّعِيدِ ثُمَّ مَسَحُوا التُّرَابَ بِوُجُوهِهِمْ مَسْحَةً وَاحِدَةً. ثُمَّ عَادُوا فَضَرَبُوا أكفَّهُمْ بِالصَّعِيدِ مَرَّةً أُخْرَى فَمَسَحُوا بِأيْدِيهِمْ كُلِّهَا إلى المَنَاكِبِ وَاَبَاطِ مِنْ بُطُونِ أيْدِيهِمْ.

 

- Ebû Dâvud'un bir diğer rivayetinde şöyle denmiştir: "Ashab, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte sabah namazı için, toprakla meshlendiler. Bu maksadla avuçlarını toprağa vurup toprakla yüzlerine bir defa meshettiler. Sonra tekrar dönüp avuçlarını toprağa bir kere daha vurup, ellerinin tamamı ile ellerinin içlerinden koltuk altlarına, omuzlarına kadar meshettiler."Ebû Dâvud'un bir diğer  rivayetinde, İbnu'l-Leys: "Dirseklerinin yukarısına kadar..." demiştir.[397] 

 

ـ وعن شقيق قال: ]كُنْتُ بَيْنَ عَبْدِاللّهِ بنِ مَسْعُودٍ وَأبِى مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَالَ أبُو مُوسى: أرَأيْتَ يَا أبَا عَبْدِ الرَّحْمنِ لَوْ أنَّ رَجًُ أجْنَبَ فَلَمْ يَجِدِ المَاءَ شَهْراً، كَيْفَ يَصْنَعُ بِالصََّةِ؟ فقَالَ: َ يَتَيَمَّمُ وَإنْ لَمْ يَجِدِ المَاءَ شَهْراً. فقَالَ أبُو مُوسى: كَيْفَ بهِذِهِ ايةِ في سُورَةِ المَائِدَةِ. فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَيَتَمَّمُوا صَعِيداً طَيِّباً. قالَ عَبْدُاللّهِ: لَوْ رُخِّصَ لَهُمْ في هذِهِ ايةِ ‘وْشَكَ إذَا بَرَدَ عَلَيْهِمْ المَاءُ أنْ يتَيَمَّمُوا بِالصَّعِيدِ. فقَالَ لَهُ أبُو مُوسى: وَإنَّمَا كَرِهْتُمْ هذَا لِذَا؟ قَالَ: نَعَمْ. فقَالَ أبُو مُوسى لِعَبْدِ اللّهِ: ألَمْ تَسْمَعْ قَوْلَ عَمّارٍ لِعُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: بَعَثَنِى رَسولُ اللّهِ # فَأجْنَبْتُ فَلَمْ أجِدِ المَاءَ فَتَمَرَّغْتُ في الصَّعِيدِ كَمَا تَتَمَرَّغُ الدَّابَّةُ. ثُمَّ أتَيْتُ رسولَ اللّهِ # فذَكَرْتُ لَهُ ذلِكَ. فقَالَ: إنَّمَا كَانَ يَكْفِيكَ أنْ تَصْنَعَ هكَذَا، وَضَرَبَ بِكَفّيْهِ ضَرْبَةً عَلى ا‘رْضِ ثُمَّ نَفَضَهَا ثُمَّ مَسَحَ بِهَا ظَهْرَ كَفِّهِ بِشِمَالِهِ أوْ ظَهْرَ شِمَالِهِ بِكَفِّهِ، ثُمَّ مَسَحَ بِهَا وَجْهَهُ.

 

 Şakik merhum anlatıyor: "Ben, Abdullah İbnu Mes'ud ile Ebû Mûsa (radıyallahu anhümâ) arasında idim. Ebû Musa, İbnu Mes'ud'a:"Ey Ebû Abdirrahman! Bir adam cünüb olsa  ve bir ay boyu su bulamasa ne yapar, namazı nasıl kılar, ne dersin?"diye sordu."Suyu bir ay bulamasa da teyemmüm etmez!" dedi. Ebû Musa:"Pekala Mâide suresindeki şu âyete ne dersin:  فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَيَتَمَّمُوا صَعِيداً طَيِّباً

 "...Su bulamazsanız temiz bir toprakta teyemmüm edin, yüzlerinizi, ellerinizi onunla meshedin."[398]

Abdullah şu cevabı verdi:"Bu âyette Ashaba ruhsat verilmiş olsaydı çok geçmeden su soğuyunca da toprakla teyemmüm etmeye yeltenirlerdi."Ebû Musa da ona:"Siz teyemmümü bu sebeple mi hoş bulmuyorsunuz?" dedi. İbnu Mes'ud "Evet!" deyince, Ebû Musa, Abdullah'a: "Sen Ammâr'ın Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ)'e  ne dediğini duymadın mı?"Dedi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni bir vazifeyle yola çıkarmıştı. Sefer esnasında cünüb oldum. Su da bulamadım. Bunun üzerine hayvanların bulanması gibi ben de toprağa bulandım. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip durumu kendisine arzettim. Bana:"Sana şöyle yapman kâfi idi!" dedi (ve gösterdi), iki avucuyla yere bir vurdu, sonra avuçlarını çırptı, sonra soluyla (sağ) avucunun sırtını veya sol avucunun sırtını (sağ) avucuyla meshetti. Sonrada onunla yüzünü de meshetti."[399]

 

ـ وعند مسلم: ]إنَّمَا كَانَ يَكْفِيكَ أنْ تَقُولَ بِيَدِكَ هكَذَا، ثُمَّ ضَرَبَ بِيَدِهِ ا‘رْضَ ضَرْبَةً وَاحِدَةً. ثُمَّ مَسحَ الشِّمَالَ عَلى الْيَمِينَ، وَظَاهِرَ كَفِّهِ وَوَجْهَهُ. قالَ عَبْدُ اللّهِ: أوَلَمْ ترَ عُمَرَ لَمْ يَقْنَعْ بِقَوْلِ عَمَّارٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[ .

 

- Müslim'in rivayetinde [Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiş olmalı]: "Ellerinle şöyle yapman sana yeterdi." Sonra (bizzat göstererek) ellerini bir kere yere vurdu. Sonra soluyla sağını, yani avucunun içini ve dışını meshetti.Abdullah da: "Görmedin mi, Ömer (radıyallahu anh), Ammâr (radıyallahu anh)'ın sözüne kanaat getiremedi" dedi."[400]

 

ـ وفي أخرى: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ: إنَّمَا يَكْفِيكَ أنْ تَقُولَ هكذَا وَضَربَ بِيَدِهِ ا‘رْضَ فَقَبَضَ يَدَيْهِ فَمَسَحَ وَجْهَهُ وَكَفّيْهِ[. وهذا لفظ الشيخين .

 

-Bir diğer rivayette şöyle geldi: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Senin şöyle yapman sana yeterdi" buyurdular ve (göstermek için) ellerini yere vurup çırptı, yüzünü ve avuçlarını  meshetti." Bu Sahiheyn'in ibaresidir.[401]

 

Teyemmüm

 

Teyemmüm:  Kastetmek, yönelmek manasına gelen teyemmüm, şeriat dilinde su bulunmadığı veya bulunsa da kullanma gücü olmadığı zaman, temiz toprak cinsinden bir şeyle hadesi (abdest almak veya gusül gerektiren hal) gidermek amacıyla yapılan hareketleri dile getirir.

 

Teyemmüm, kitap ve sünnet ile sabittir. Teyemmüm, Hicretin beşinci yılında meşrû kılındı. O sene şaban ayının ilk günlerinde, Huzaa kabilesinin bir oymağı olan Benî Mustalık gazasında Hz. Peygamber ile bin kadar İslâm askeri, susuz bir yerde gecelediler. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın Mâide suresinin "Temiz yere teyemmüm ediniz"[402] mealindeki altıncı ayeti nazil oldu. Bu suretle, teyemmümle namaz kılmalarına izin verildi, teyemmüm ederek sabah namazını kıldılar.

 

Şimdi bu girişten sonra, teyemmümü gerektiren halleri açıklamaya çalışalım.

 

Teyemmümü Meşrû Kılan Sebebler

 

Teyemmüm de, abdest gibi ancak bülûğa ermiş, aklı başında Müslümanlar üzerine vâcipdir. Teyemmüm başlıca iki sebepden dolayı meşru hâle gelir:

1) Gerçekten suyun bulunmaması.

2) Hükmen suyun bulunmaması.

 

Gerçekten Suyun Bulunmaması

 

İbâdet edecek kimsenin yanında suyun hiç olmaması veya temizliğe yetecek miktarda bulunmamasıdır. Bu vaziyette olan kişinin teyemmüm yapabilmesi için, önce durumuna göre, civarda su araştırması yapması gereklidir. Şöyle ki:

 

- Susuz kalan kimse, şehir veya şehir gibi bir yerde ise, teyemmümden önce mutlaka su aramalıdır. Çünkü, böyle bir yerde araştırılırsa su bulunması kuvvetle muhtemeldir.

 

-Yolculuk esnasında ise, suyun bir millik bir mesafe içinde olması mümkün ve suyu aramaya gittiği takdirde de mal ve can emniyeti mevcud ise, suyu araması gerekir.Daha fazla uzaktaki suyu aramak mecburiyeti yoktur.

 

Hükmen Suyun Bulunmaması

 

Şu iki halde, su mevcut olmakla beraber hiç su bulunmamış hükmü geçerlidir:

 

1) Temizliğe yetecek kadar bol su bulunur, fakat bir özür veya hastalık sebebiyle onu kullanmak tıbben mahzurlu olursa, bu durumda abdest veya guslü su ile almak vâcip olmaktan çıkar. Bil'akis su kullanmayıp teyemmüm almak vâcip olur.

 

2) Yahut, mevcut suya, temizlik dışında içmek ve yemekte kullanmak gibi daha zarurî bir ihtiyaç için gerek duyulabilir. Bu halde de, su, açlık ve susuzluğu gidermekte kullanılır. Abdest veya gusül için ise teyemmüm edilir.

 

Teyemmümün Sahih Olmasının Şartları

 

Teyemmümün sahih ve Allah katında muteber olabilmesi için, şu şartların bulunması lâzımdır:

 

1) Niyet etmek.

Teyemmüm, niyetsiz olmaz. Bizzat abdestsizlik veya cünüplükten temizlenmeye niyet edilmeden alınacak teyemmüm sahih değildir. Halbuki gusül ve abdestte niyet şart değil, sünnettir.

 

2) Suyun bulunmaması veya bulunsa bile, onu kullanmaya mâni haller zuhur etmek.

 

3) Yüz, el ve kollarda mum, yağlı boya, oje gibi deriyi örten kalın maddelerin bulunmaması.

Bu maddeler temizlenmeden alınan teyemmüm sahih değildir.

 

4) Teyemmüm alırken, abdest bozucu bir halin de bulunmaması şarttır.

Meselâ, burnu kanar halde alınan abdest sahih olmadığı gibi, teyemmüm de sahih değildir.

 

5) Teyemmüm yapılacak toprağın temiz olması.

Teyemmüm yapılacak nesnenin, sırf toprak olması gerekmez. Kum, alçı, mermer, tuğla, madenî tuzlar, zümrüt, yâkut gibi topraktan çıkan ve toprak cinsinden sayılan maddelerle de teyemmüm alınabilir.

 

6) Teyemmüm, ellerin içyüzü ile, toprağa iki vuruşla yapılır. Birinci vuruşta yüz, ikinci vuruşta kollar meshedilir.

 

7) Teyemmümde, âzaları mesh, ellerin tamamıyla veya en az üç parmakla yapılır. İki parmakla yapılan mesihle teyemmüm sahih olmaz.

 

8) Yüz ve kolları, kaplama şekliyle tamamını meshetmelidir.

 

Meselâ, sakal başları ile kulak arasındaki kılsız bölge, kaş ile göz arası, burnun her yanı meshedilmeli, yüzükler yerlerinden oynatılmalı, parmaklar hilâllenmelidir. Diğer bir görüşe göre, teyemmüm âzalarının dörtte üçü meshedilse kâfidir.

 

Teyemmümün Farzları

 

Teyemmümün farzları ikidir:

1)  Niyet.

2) Elleri temiz toprağa iki kere vurarak, yüzün ve kolların tamamını meshetmek...Birinci vuruşta yüz, ikincisinde de kollar meshedilir.

 

Teyemmümün Sünnetleri

 

Teyemmümün başlıca sünnetleri şunlardır:

 

1) Besmele ile başlamak.

 

2) Toprak veya toprak cinsinden birşey üzerine elleri parmakların arası açık olarak koyduktan sonra, elleri öne doğru sürmek.

 

3) Öne doğru sürülen elleri, önden arkaya doğru çekmek.

 

4)  Elleri topraktan kaldırınca, tozlu ise silkelemek.

 

5) Tertibe riayet etmek. Yani önce yüz, sonra kolları meshetmek.

 

6) Meshler arasında başka işler yapmamak, meshe ara vermemek.

 

Teyemmüm Alınışı

 

Teyemmüm edecek olan kimse, önce teyemmüme kalben ve dil ile niyet ederek, ellerini parmaklarının arası açık olarak temiz bir toprak veya toprak cinsinden bir madde üzerine koyup ileri doğru sürer. Sonra geriye çeker. Sonra ellerini çırparak fazla tozları silkeler. Bundan sonra iki eli ile yüzünün her tarafını kaplıyacak şekilde mesheder. Böylece toprağa birinci vuruş yerine getirilmiş olur.

 

Sonra tekrar önceden yaptığı gibi, iki elini toprağa vurur, ellerini ileri-geri sürter, fazla tozu silkeler. Bundan sonra sol elinin işaret parmağı ile baş parmağını birbirinden ayırır, kalan üç parmağın iç kısmı ile sağ elinin arkasını dirseğine kadar sıvazlar. Önceden ayırmış olduğu işaret ve başparmağı ile de iç kısmını sıvazlar.

 

Böylece sağ kolun meshi bitmiş olur. Sıra sol kolun da bu şekilde meshedilmesiyle, teyemmüm tamamlanmış olur. Görüldüğü gibi, teyemmümde önce niyet edilmekte, sonra eller toprağa iki kere vurularak birinci vuruşta yüz, ikinci vuruşta da sırasıyla sağ ve sol kollar sıvazlanmaktadır.

 

Teyemmümü Bozan Şeyler

 

1) Abdesti bozan veya guslü gerektiren şeylerin hepsi, teyemmümü de bozar. Meselâ, teyemmümlü kimsenin burnunun kanaması gibi.

2) Teyemmümü meşrû kılan özür hâlinin ortadan kalkması da teyemmümü bozar. Suyun bulunması veya suyu kullanmaya mâni özür veya ihtiyaç hâlinin zâil olması gibi.

 

Suyu bulmanın veya suyu kullanmaya mâni olan hallerin ortadan kalkmasının üç durumu vardır:

a) Namaza başlamadan evvel su bulunsa veya özür hâli ortadan kalksa, teyemmüm hemen bozulur. Namaz için abdest almak gerekir.

b) Namaz içinde su görülse veya özür hâli kalksa, teyemmüm de, namazda bozulur. Namazı, abdest alarak yeniden kılmak gerekir.

c) Namaz kılındıktan sonra su bulunsa veya özür hâli ortadan kalksa, teyemmüm bozulur, fakat namazın iadesi gerekmez.

 

Teyemmümle İlgili Bâzı Meseleler

 

-Temiz bir yerden müteaddit kimseler teyemmüm edebilirler. Çünkü yeryüzü, su gibi değildir. El konulması ile müsta'mel olmuş sayılmaz.

 

- Bir teyemmüm ile birden fazla farz ve nafile namazlar kılınabilir.

 

İmam-ı Şâfiî'ye göre, bir teyemmüm ile yalnız bir farz namaz ile birden fazla nafile namazlar kılınabilir. Bu ihtilâftan kurtulmak için her farz namaz için yeniden teyemmüm etmek evlâdır.

 

- Abdest âzalarının yarısında veya ekserisinde yarası olan kimse teyemmüm eder.

 

- Bir yerde mahpus kalan kimse, temiz su ve temiz toprak bulamasa, İmam-ı A'zam ve İmam-ı Muhammed'e göre, namazını sonraya bırakır. Ebu Yûsuf'a göre ise, bir şey okumaksızın namazın bütün rükünlerini yapar. Başka bir tabirle taklîden namaz kılar. Bil'âhare kurtulunca da kaza eder.

 

- Hacıların hediye için taşıdıkları Zemzem suyu ile, başka bir su bulunmazsa gusledilir. Teyemmüme gidilmez.

 

- Boy abdesti alması gereken kimse, sadece abdeste yetecek kadar su bulsa, teyemmüm eder. O suyu kullanması gerekmez.

 

- Daha namaz vakti girmeden teyemmüm yapılabilir. Fakat namazın müstehab vakti geçmeden su bulmayı ümid eden kimsenin, teyemmümü te'hir etmesi mendubtur.

 

Diğer üç İmama göre, vakit girmeden teyemmüm yapılamaz.

 

h) Kadınlara Mahsus Haller

 

Hayız,  Nifas,  İstihaze

 

Kadınlara mahsus haller denilince, hayız, nifas ve istihaze'den ibaret üç hâl kastedilir. Bunları sırası ile görelim:

 

Hayız

 

Hayız (regl), kadınların hastalık ve doğum halleri dışında ve belli yaşlar arasında rahimden gelen bir kandır. Buna âdet hâli, ay hâli, aybaşı, muayyen hâl gibi adlar da verilir.

 

Hayız hâli, kadınlara mahsus tabiî bir haldir. Vücutta biriken kirli ve zehirli maddeler, hayız kanı ile dışarı atılır; vücut hafifler, sıhhat bulur. Bu sebeple hayız hâlinden ürkmeğe, korkmağa, tiksinti duymaya sebep yoktur. Bu durumu normal bir hâl olarak karşılamalı, Allah'ın bir takdiri olarak bakmalıdır.

 

Ne Zaman Başlar ve Biter: Hayız hâli, en erken 9 yaşında başlar. Genç kızlar bu hâlin başlamasıyla bulûğa ermiş olurlar. Bu hâl, en geç 55 yaşına kadar, her ay belli sürelerle devam edip gelir. Bu yaştan sonra da kesilir.9'dan önce ve 55'ten sonra görülen kanamalar, muayyen halden sayılmazlar. Bir hastalıktan gelen istihaze hâli kabûl edilirler.

 

Belirginliği: Hayız akıntısı kırmızı, siyah, sarı, bulanık yeşil ve kiremit renklerinde olabilir. Pamukta bu renklerden biri görülse, muayyen hâlin başlamış olduğuna hükmedilir. Muayyen hâl kesildiğinde ise, gelen akıntı beyaz renktedir ve rahimin tabiî akıntısıdır.Rahimden gelen akıntının ay hâli sayılabilmesi için kadının hâmile olmaması da şarttır. Hâmilelik süresi içinde gelen kan, muayyen halden sayılmaz.

 

Müddeti: Muayyen hal, en az 3 gün, en çok da 10 gün sürer. 3 günden (72 saat) az görülen akıntı ile, 10 günden (240 saat) fazla gelen akıntı muayyen halden sayılmaz. Bir hastalıktan geldiği kabûl edilir. Hayız süresi içinde akıntının devamlı olması şart değildir. Arasıra kesilebilir. Meselâ, bir kadın üç gün dem görse, sonra iki gün akıntı kesilse, sonra yine üç gün daha dem gelse, o kadının hayız müddeti 9 gündür. Ve arada akıntısız geçen iki gün de hayız günlerinden sayılır.

 

İki Ay Hâli Arasında Kalan Temiz Günlerin Süresi: İki ay hâli arasındaki temizlik süresine "tuhr hâli" denir. Bu süre 15 günden az olmaz, daha fazla olabilir. Buna göre, 15 günden daha evvel ortaya çıkan akıntılar, ay hâlinden sayılmazlar.

 

Âdet Günlerin Süresi: Bâzı kadınların âdet günleri muayyendir. Meselâ, her ay 5 veya 7 veya 9 gün âdet görürler.Bâzılarında ise, âdet günleri sabit değil, aydan aya değişkendir. Meselâ, bunlar bir ay 5 gün, bir ay 6 gün âdet görürler. Bu halde ihtiyata uygun davranmak gerekir. Yani, böyle bir kadın, 6. gün oldu mu yıkanır, namazını kılar. Ramazanda ise, orucunu tutar. Çünkü, bu altıncı günde görülen(kanın hastalık kanı olma ihtimali vardır. Ancak bu kadın 6. gün çıkmadan kocasıyla cinsî münasebette bulunamaz. Zira bu hal hayız hâli de olabilir.

 

Âdet Günlerinin Süresinin Değişikliği: Bir âdet süresinin değişmiş olması için, o âdet süresine aykırı üst üste iki âdet görülmelidir. Meselâ, her ay, devamlı 5 gün âdet gören bir kadın, sonradan üst üste iki defa 4 veya 6 gün âdet görse artık onun âdeti 5 değil, 4 veya 6 gün olmuştur. Şu halde mutad olan âdet süresinin değişmesi, üst üste görülen iki ayrı âdet ile olmaktadır.Mûtad olan hayız müddetinden fazla olan, fazla süresi 10 günü geçmeyen kanamalar da, âdet hâlinden sayılır. Bu durumda âdet süresi değişmiş kabûl edilir. Meselâ, her ay 7 gün âdet gören bir kadın, sonradan 10 gün görmeye başlasa, 10 günü de hayızlı sayılır. Fakat 10 günü geçen kanamalarda, mutad günden fazla olan günler, âdet hâli değil, istihaze hâli kabûl edilir.

 

İlk Kanama Görününce: Âdet görecek çağa gelen bir kız, ilk defa görmeye başladığı âdetten dolayı, hemen namazı orucu terk eder. Bu kıza "mübtedie" denir. Âdet hâli üç günden az sürerse hayızlı olmadığı anlaşılır. Terk ettiği ibâdetleri kaza etmesi gerekir. İmam-ı Azam'a göre, âdet tam üç gün devam edip hayız hâli olduğu kesinleşmeden namazı ve orucu terk etmek câiz olmaz. Bir kadının görmekte olduğu âdetini kocasına karşı inkâr etmesi veya vâkıaya muhalif olarak âdet gördüğünü söylemesi helâl olmaz.

 

Nifas (Lahusalık) Hali: Nifas, doğum sırasında kadından gelen kana denir. Nifas hâline Türkçe’de "Lohusalık hâli" denir.

 

Nifas Hâli Kaç Gündür: Nifas, yani, lohusalık hâlinin en az kaç gün süreceği belli değildir. Bir gün bile olabilir. En fazla devam müddeti ise, 40 gündür. 40 günden fazla sürmez. 40 günde kesilmeyip devam eden kan, artık nifas kanı değil, istihaze kanıdır.

 

Bâzı kadınlar çocuk doğurduktan sonra, ancak 15-20 veya 25 gün kadar nifas görürler. Sonra kan kesilir. Böyle kadınların, nifas süreleri bu kadar olmuş olur. Bundan sonra yıkanır, namaz kılıp oruç tutmaya başlayabilir. Nifasın âzamî haddi, İmam-ı Şâfiî'ye göre 60 gündür. Yaygını ise, 40 gündür.

 

Düşük Yapan Kadın: Düşük çocukların el, ayak, parmak gibi uzuvları belirmiş ise, nifas hâli meydana gelir. Fakat âzaları henüz teşekkül etmemiş bir düşük ile, nifas hâli vücut bulmaz.

 

Ameliyatla Doğum Yapan Kadınlar da Nifas: Bir özür dolayısıyla çocuk ameliyatla (sezeryan) alınır ve kan da rahimden değil de karından çıkarsa, nifas hâli tahakkuk etmez. Bu kan, yaradan akan kan hükmündedir. Ancak kan, rahim yoluyla dışarı çıkarsa, kadın nifaslı sayılır.

 

Nifasın Muvakkaten Kesilmesi: 10 gün kan gelip 5 gün kesilse, sonra tekrar kanama başlasa ve 10 gün kadar sürse, bu 25 günlük sürenin hepsi de nifastan sayılır. Çocuk dünyaya gelirken vücudunun ekserisinin rahimden çıkmasıyla, çocuk dünyaya gelmiş sayılır.

 

İstihaze Hali: İstihaze: Hayız ve nifas müddetleri dışında, rahimden akan kana istihaze yani, hastalık kanı denir. İstihaze kanı, hayız ve nifas kanından farklıdır. Bu kan, damardan geldiği için, ince ve kokusuzdur. Tıpkı burundan vesaire âzalardan akan kan gibidir. Bir özür ve hastalık kanıdır.

 

Hayız,  Nifasla ve İstihaze İlgili Hükümler

 

Hayız, nifasın ve İstihaze  7 hükmü vardır:

1) Hayız ve nifas hâlindeki kadından her türlü namaz mükellefiyeti düşer. Kadınlar hayız-nifas hâlinde oldukları müddet zarfında, namaz kılmaları kendilerine haram olur. Hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bu namazları; kadınlar sonradan kaza etmek mecburiyetinde de değillerdir. Cenâb-ı Hak, fazl ve kereminden onları böyle bir mükellefiyetten affetmiştir.

 

İslâm dîni gerçekten kolaylık dînidir. Hayız ve nifaslı kadınların namaz borçları hakkındaki hükmünde de, bu kolaylık prensibini apaçık görmekteyiz. Çünkü, hayız hâli kadınların her ay mübtelâ oldukları ve bir haftaya yakın zamanlarını meşgul eden eziyetli bir durumdur. Bu arada pek çok vakit namazlarını da kılamamış haldedirler. Kadının devamlı olarak kocasının ve çocuklarının hizmeti yanısıra, evinin temizlik ve bakımıyla da uğraştığı malûmdur. Bu durumda olan bir kadının, mecburen terkettiği pek çok vakit namazlarını sonradan kaza etmek zorunda kalmasının, ona ne derece ağır ve zahmetli geleceği apaçık meydandadır.

 

Nifas hâli için de durum aynıdır. 20 gün, 30 gün, hattâ 40 gün namazını terk etmek zorunda kalan bir kadının, bütün bu birikmiş namazları kaza edebilmesi ne kadar meşakkatli olacağı bedihîdir. İslâmiyet, büyük bir kolaylık olarak, kadınların, hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bütün namazları affetmiştir. Hayız ve nifas hâlindeki kadınların namaz kılmaları haram olmakla birlikte, tespih, zikir ve duada bulunmaları câizdir. Hattâ hayız ve nifas hâlindeki bir kadının, mümkün ise ve vakti de müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp, bir vakit namaz kılacak kadar kıbleye karşı yönelerek oturması, bu süre içinde, tespih, tevhid ve tahlil ile meşgul olması müstehab bile görülmüştür. Bu şekilde o, hem Rabbini unutmamış ve ibadet zevkini kaçırmamış; hem de Allah'a ibadet hususunda -elinden gelseydi- ne derece arzu ve iştiyak içinde olduğunu da göstermiş olur. Bu güzel ve temiz niyeti sebebiyle, o kadına hayatında en güzel ve en feyizli kıldığı namazın sevabı yazılacağı rivâyetlerden anlaşılmaktadır.

 

2) Hayız-Nifas hâlindeki kadınlara, namaz kılmak gibi oruç tutmak da haramdır. Ancak namazdan farklı olarak, tutamadıkları günleri, temizlendikten sonra kaza etmeleri gerekmektedir. Çünkü, oruç, namaz gibi devamlı olmayıp senede bir ay olduğundan, kadınların tutamadıkları birkaç günlük oruç borçlarını sonradan kaza etmeleri, onlara pek fazla bir zahmet ve meşakkat yüklemez. Bu bakımdan namaz borçları affedildiği halde, oruç borcu baki kalmış, sonradan kazası istenmiştir.

 

ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّ امْرَأةً قَالَتْ لَهَا: أتُجْزِى إحْدَانَا صََتُهَا إذَا طَهُرَتْ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ كُنَّا نُحِيضُ مَعَ النَّبِىِّ # فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وََ نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصََّةِ.

 

 Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'nın anlattığına göre, bir kadın kendisine: "Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)" diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir:"Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberken ay hali gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi."[403]

 

3) Hanefilere göre, bir kılıf içindeki Kur'ân'a el sürmek ve taşımak hayızlı ve cünüp için mümkün ve câizdir. Yine ilimle uğraşan kimse, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zarûret yüzünden elbisesinin yeniyle veya eliyle tutabilir. Kur'ân yapraklarını abdestli çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için bir kalemle çevirmek de câizdir.[404]

 

İbn Abbâs, Davud b. Ali, İbn Hazm ve Şevkânî gibi âlimler âyetin mushaf ile değil levh-i mahfuz ile ilgili olduğunu, abdestli olmayanın mushafa dokunmasını mene-den hadisin de sahih olmadığını yahut sahih olsa bile orada müşriklerin kastedildiğini ileri sürerek abdestli olmayan, cünüp ve âdet halindeki kimselerin mushafa dokunmasını ve onu okumasını câîz görmüşlerdir. Bu uygulamaları ve abdestin gerekliliği yönündeki içtihadı esas alan ve kutsal kitabına saygısının bir nişanesi olarak ona el sürerken abdestli olmaya gayret eden bir müminin bu davranışı onun ecrini ve feyzini arttırır; fakat bu hükmün Kur'an'la yakından ilgilenme ve mânaları üzerinde düşünme çabasını engelleyen bir set gibi algılanması kuşkusuz yanlış olur. Zaten İmâm Mâlik gibi İslâm âlimleri Kur'an eğitim-öğretiminin ve sıkıntıya yol açan durumların ayrı mütâlâa edilmesi gerektiğini gösteren fetvalar vermişlerdir. Mushafa dokunmadan Kur'an'ın okunması veya tercümesine el sürülmesi için abdest almak ise genel olarak gerekli görülmemiş, sadece tavsiye edilmiştir.[405]

 

4) Hayız-Nifas halinde olan kadınlara (veya cünüplere) mescid ve camilere, zaruret olmadan girmek de haramdır.

 

5) Hayız-Nifas hâlindeki kadının veya cünüp olan kadın ve erkeğin, mü'minlerin kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme'yi tavaf etmeleri de haramdır.

 

6) Hayız-Nifas hâlinde olan kadının kocası ile cinsî münasebette bulunması da haramdır. Bu halde yapılan bir cinsî birleşme, büyük günahlardan (günâh-ı kebâir) sayılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

وَيَسَْلُونَكَ عَنِ الْمَحيضِ قُلْ هُوَ اَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ فِى الْمَحيضِ وَلَاتَقْرَبُوهُنَّ حَتّى يَطْهُرْنَ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَاْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّهُ اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّا بينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرينَ

 

 "Sana kadınların hayız (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: O (hayız) bir ezâdır. Binaenaleyh siz hayız hâlinde kadınlardan çekilin. Temizleninceye kadar onlara yanaşmayın."[406]

 

Âyette geçen kadınlara yaklaşmama emrinin ne mânâ ifade ettiğini Enes'den (ra) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf şu şekilde açıklamaktadır:

 

ـ عن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ الْيَهُودَ كَانُوا إذَا حَاضَتِ الْمَرْأةُ فِيهِمْ لَمْ يُؤَاكِلُوهَا وَلَمْ يُجَامِعُوهَا فِي الْبُيُوتِ فَسَألَ أصْحَابُ النَّبىِّ # فأنْزَلَ اللّهُ تَعالى: وَيَسْألُونَكَ عَن المَحِيضِ قُلْ هُوَ أذىً فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ في الْمَحِيضِ إلى آخر اية. فقالَ: رسولُ اللّهِ #: اصْنَعُوا كُلَّ شَىْءٍ إَّ النِّكَاحَ. فَبَلَغَ ذلِكَ الْيَهُودَ. فقَالُوا: مَا يُرِيدُ هذَا الرَّجُلُ أنْ يَدَعَ مِنْ أمْرِنَا شَيْئاً إَّ خَالَفَنَا فِيهِ فَجَاءَ أُسَيْدُ بنُ حُضَيْرٍ وَعَبَّادُ بنُ بِشْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما. فَقَاَ يَا رَسُولَ اللّهِ: إنَّ الْيَهُودَ تَقُولُ كَذَا كَذَا، أفََ نُجَامِعُهُنَّ؟ فَتَغَيَّر وَجْهُ رسولِ اللّهِ # حَتّى ظَنّا أنَّهُ قَدْ وَجَدَ عَلَيْهِما فَخَرجَا فَاسْتَقْبَلَتْهُمَا هَدِيَّةٌ مِنْ لَبَنٍ إلى رسول اللّهِ # فَأرْسَلَ فِي آثارِهِمَا فَسَقَاهُمَا فَعَرَفَا أنَّهُ لَمْ يَجِدْ عَلَيْهِمَا.

 

- Hz. Enes (radıyallau anh) anlatıyor: "Yahudilerin şöyle bir âdeti vardı: İçlerinde bir kadın âdet görmeye başlayınca, onunla beraber yiyip içmezler, evlerde beraber oturup kalkmazlardı. Bu durumu Ashab (radıyallahu anhüm) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şu âyeti inzal buyurdu. (Meâlen): "(Ey Muhammed!) Sana kadınların aybaşı halinden sorarlar. De ki: "O bir ezadır. Aybaşı halinde iken kadınlardan uzak kalın. Temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın..."[407] âyeti üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kadınlarınızla nikah (zevciyat muamelesi) dışında her şeyi yapın!" buyurdu. Bu ruhsat yahudilere ulaşınca: "Bu adam ne yapmak istiyor? Bize muhalefet etmediği bir şey bırakmadı!" dediler. (Bu sözü işiten) Üseyd İbnu Hudayr ve Abbad İbnu Bişr (radıyallahu anhümâ) gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! yahudiler şöyle şöyle söylüyorlar" diye haber verdiler. "Biz kadınlarla beraber oturup kalkmıyacak mıyız?" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın rengi öylesine değişti ki, biz onlara kızdığını zannettik. Onlar da hemen çıkıp gittiler. Derken onlar yolda Resûlullah'a gönderilen hediye sütle karşılaştılar. Resûlullah o sütü hemen bunların peşisıra içmeleri için gönderdi. Böylece anladılar ki, Aleyhissalâtu vesselâm kendilerine gücenmemiştir."[408]

 

Hayız-Nifas hâlinde iken kadınla cinsî temasda bulunmak dinî yönden olduğu gibi, tıbbî yönden de çok mahzurludur. Kadın bu hallerde hasta hükmündedir. Son derece itinalı bir bakıma ve temizliğe muhtaçtır. Yorulmaktan büyük ölçüde kaçınmalı, mümkün mertebe istirahat halinde olmalıdır. Ayrıca hayızlı kadının dışarı yaydığı ağır koku, erkeği kadından tiksindirmeğe de sebep olabilir. Bu bakımdan bu nazik dönemde yapılacak cinsî münasebetler, kocayı hanımından tiksindirip soğutabileceği gibi, pek çok kadın hastalıklarına da sebebiyet verebilir.

 

Meselâ: Bugün Avrupa'da kadınlarda çok sık görülen rahim kanserlerinin mühim bir sebebi de, ay hâlinde kadınların kocalarıyla cinsî münasebette bulunmaya devam etmeleri olarak tespit edilmiştir.

 

Bir erkeğin hayız hâlinde olan hanımına yaklaşması haram olduğu gibi, kadının ona boyun eğmesi de haramdır.Eğer, karı-koca bu halde iken, cinsî münasebette bulunurlarsa, her ikisinin de tevbe ve istiğfar etmeleri gerekir. Ayrıca bir veya yarım dinar miktarında altın veya onun bedelini de fakirlere sadaka olarak vermelidirler. [Bir dinar, bir miskal (4 gr.) ağırlığında bulunan altın sikkedir].

 

Hayız hâlinde olan kadından yatağını ayırmak câiz değildir. Bu tarz davranış, Yahudilerin mezhebidir. Yahudiler ay hâlindeki kadından yataklarını ayırdıkları gibi; onlarla yan yana oturmaz, beraber yemek bile yemezlerdi. Silindikleri havluları bile ayırırlardı. İslâmiyet bu haksız ve bâtıl âdeti kaldırmış, ay hâlindeki kadınla yatmayı, pişirdiği yemeği yemeyi, aynı havluya el, yüz silmeyi mekruh dahi saymamıştır.

 

Anlaşılıyor ki, hayız hâlindeki kadınlar necis (pis) değillerdir. Nifas hâlinde olanlar da böyledir. Bu haller sadece birer hadestir. Yani bâzı dinî mükellefiyetleri ifaya mâni şer'î birer kirlilik hâlidir. Yoksa neces, yani, hakikî pislik hâli asla söz konusu değildir.

 

7) Ay hâlinde olan kadının göbek ile diz kapakları arasında kalan avret sahasına kocasının şehvetsiz bile olsa çıplak olarak temas etmesi, el dokundurması da haramdır.

 

Hayızlı olan kadında kocasının faydalanabileceği, el sürebileceği kısımlar; göbeğin üstü ile dizlerin altında kalan kısımdır.

 

Gusletmeden Evvel Cinsî Münasebet: Hayız ve nifasın âzamî müddetleri (hayızda 10, nifasta 40 gün) geçince kadınla cinsî münasebet helâl hâle gelir. Guslü beklemek gerekmez.

 

Ancak yine de kadın guslettikten sonra temas, müstehab kabûl edilmiştir. 10 günden evvel hayız ve 40 günden evvel nifas hâlinin sona ermesi durumunda ise, cinsî münâsebet derhal helâl olmaz. Cinsî münasebetin helâl olması için, kadın ya yıkanmış olmalı veya yıkanmamış olsa bile hayız ve nifas hâlinin bitiminden sonra üzerinden bir namaz vakti geçmelidir. Bu takdirde gusledilmemiş bile olsa, cinsî münasebet helâl hâle gelmiş olur.

 

İstihaze Ait Hükümler: İstihaze kanı, ne oruca, ne de namaza engel değildir. Cinsî münasebete de mâni olmaz. Ancak istihaze hâlindeki kadınlar, özürlü hükmünde bulunurlar. Özürlülerin tâbi olduğu hükümlere uygun olarak ibadetlerini yaparlar.

 

ـ وعن حمنة بنت جحش رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كُنْتُ أسْتَحَاضُ فِي بَيْتِ أُخْتِى زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْها. فَقَلْتُ يا رَسُولَ اللّهِ: إنِّى أسْتَحَاضُ حَيْضَةً كَثِيرَةً شَدِيدَةً، فَمَا تَرَى فِيهَا؟ قَدْ مَنَعَتْنِى الصََّة وَالصَّوْمَ. قالَ: أنْعَتُ لَكِ الكُرْسُفَ فَإنَّهُ يُذْهِبُ الدَّمَ. قَالَتْ: هُوَ أكْثَرُ مِنْ ذلِكَ. قالَ: فَاتَّخِذِى ثَوْباً. قَالَتْ: هُوَ أكْثَرُ مِنْ ذلِكَ. إنَّمَا أثُجُّ ثَجّاً. قالَ رَسُولُ اللّهِ #: سَأمُرُكِ بِأمْرَيْنِ، أيُّهُمَا فَعَلْتِ أجْزأ عَنْكِ مِنَ اخَرِ، وَإنْ قَوِيتِ عَلَيْهِمَا فَأنْتِ أعْلَمُ. قَالَ لَهَا: إنَّمَا هذِهِ رَكْضَةٌ مِنْ رَكَضَاتِ الشَّيْطَانِ، فَتَحَيَّضِى سِتَّةَ أيَّامٍ أوْسَبْعَةَ أيَّامٍ فِي عِلْمِ اللّهِ ثُمَّ اغْتَسِلِى حَتّى إذَا رَأيْتِ أنَّكِ قَدْ طَهُرْتِ وَاسْتَنْقَأتِ فَصلّى ثَثاً وَعِشْرِينَ لَيْلَةً أوْ أرْبَعاً وَعِشْرِينَ لَيْلَةً وأيَّامُهَا وَصُومِى. فإنَّ ذلِكَ يُجْزِئُكِ، وَكذلِكِ فَافْعَلِى فِي كُلِّ شَهْرٍ كَمَا تَحَيَّضُ النِّسَاءُ وَكَما يَطْهُرْنَ لِمِيقَاتِ حَيْضِهِنَّ وَطُهْرِهِنَّ، وَإنْ قَوِيْتِ عَلى أنْ تُؤُخِّرِى الظُّهْرَ وَتُعَجِّلِينَ الْعَصْرَ فَتَغْتَسِلِينَ وَتَجْمَعِينَ بَيْنَ الصََّتَيْنَ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ، وَتُؤَخِّرِينَ المَغْرِبَ وَتُعَجِّلِينَ الْعِشَاءَ، ثُمَّ تَغْتَسِلِينَ وَتَجْمَعِينَ بَيْنَ الصََّتَيْنِ فَافْعَلِى، وَتَغْتَسِلِينَ مَعَ الْفَجْرِ فَافْعَلِى، وَصُومِى إنْ قَدَرْتِ عَلى ذلِكِ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَهذَا أعْجَبُ ا‘مْرَيْنِ إلىَّ؛ وَبَعْضُ الرُّوَاةِ قالَ: قالتْ حَمْنَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها هذا أعْجَبُ ا‘مْرَيْنِ إليَّ، وَلَمْ يَجْعَلهُ مِنْ قَوْلِ النَّبِىِّ

 

- Hamne Bintu Cahş radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ben, kızkardeşim Zeyneb Bintu Cahş radıyallahu anhâ'nın yanındaydım, istihâze kanamam vardı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a:"Ey Allah'ın Resûlü! Ben çok şiddetli şekilde istihâze kanamasına maruzum, bu hususta ne tavsiye edersiniz? Bu hal benim namaz ve orucuma mani oluyor" dedim. Bana:"Sana pamuğu vasfeyliyeyim: O, kanı gidericidir (fercine pamuk koy)" buyurdular. Ben:"Ama akıntı pamuğun mani olacağı miktardan çok fazla!" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Öyleyse bez kullan!" buyurdular. Ben:"Akıntı bezin durduracağı miktardan da fazla! Şarıl şarıl akıyor" dedim. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm dedi ki:"Sana iki şey söyleyeceğim, hangisini yaparsan, diğerinin de yerine geçer. İkisini de yapabilecek durumdaysan birini seçmek sana ait, dilediğini seç! Bu kanama, şeytanın tekmelerinden bir tekme(si yani zarar vermesi)dir. Sen kendini Allah'ın ilminde altı yedi gün hayızlı bil (orucu ve namazı terket). Sonra yıkan ve kendini hayızdan temizlenmiş bil ve yirmiüç veya yirmidört gece ve gündüz namaz kıl, (bu esnada farz veya nafile) oruç tut. Bu, sana yeterlidir. Kadınların her ay hayız görmeleri, hayızlı ve temizlik günlerinin olması gibi, bu şekilde senin de hayız ve temizlik günlerin olacak. (Bu, sana söyleyeceğim iki şeyden birincisidir. İkinci hususa gelince, o da şudur): Eğer öğleyi te'hir ve ikindiyi de ta'cil edip, ikisi için gusletmeye gücün yeterse öğle ile ikindiyi birleştir. Keza akşamı geciktirip yatsıyı tacil etmek, sonra da gusletmek suretiyle de bu iki namazı birleştir. Sabah için de ayrıca guslet. Bu şekle gücün yeterse orucunu da böylece tutarsın."Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (birini seçmede beni muhayyer bıraktığı bu iki tarzı zikrettikten sonra ilaveten dedi ki: "Bu, (ikincisi, zikrettiğim) tarz, benim daha çok hoşuma gidenidir."Râvilerden biri dedi ki: "Hamne radıyallahu anhâ dedi ki: "Bu, iki tarzdan benim daha çok hoşuma gidenidir. Ravî böylece, bu sözün Resûlullah'a ait olmayıp Hamne'ye ait olduğunu ifade etmiş oldu."[409]

 

ـ وعن أسماء بنت عميس رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ إنَّ فَاطِمَةَ بِنْتِ أبِى حُبَيْشٍ اسْتُحِيضتْ مُنْذُ كَذَا وَكَذَا فَلَمْ تُصَلِّ. فقَالَ: سُبْحَانَ اللّهِ! هذَا مِنَ الشَّيْطَانِ، لِتَجْلِسْ فى مِرْكَنٍ. فَإذَا رَاَتْ صُفَرَةً فَوْقَ المَاءِ فَلْتَغْتَسِلْ لِلظُّهْرِ وَالْعَصْرِ غُسًْ وَاحِداً، وتَغْتَسِلْ لِلْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ غُسًْ وَاحِداً، وَتَغْتَسِلْ لِلْظُّهْرِ وَالْعَصْرِ غُسًْ وَاحِداً، واَغْتَسِلْ لِلْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ غُسًْ وَاحِداً، وَتَغْتَسِلْ لِلْفَجْرِ غُسًْ وَاحِداً، وَتَوضَّأْ فِيمَا بَيْنَ ذلِكَ. قالَ ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما لَمّا اشْتَدّ علَيْهَا الغُسْلُ أمَرَهَا أنْ تَجْمَعَ بَيْنَ الصََّتَيْنِ.

 

- Esma Bintu Umeys radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! dedim. Fatıma Bintu Ebî Hubeyş, şu şu kadar zamandan beri kanama geçiriyor, namazı bıraktı!" (Bu sözün üzerine Aleyhissalâtu vesselâm):"Sübhanallah! (hiç namaz bırakılır mı?) Bu şeytandan (bir oyun. Kapılmamalıydı. Söyleyin ona), bir leğene (su koyup içine) otursun. Eğer suyun üstünde (kanamadan hâsıl olan) bir sarılık görürse, öğle ve ikindi için tek bir gusül yapsın; akşam ve yatsı için de tek bir gusül yapsın. Sabah için de ayrı bir gusül yapsın. Bu arada (kılacağı namazlar için) abdest alsın" buyurdular." İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ der ki: "(Her namaz için) gusletmek, kadıncağıza zor gelmeye başlayınca iki namazın arasını birleştirmeyi emretmişti."[410]

 

ـ وعن أم سلمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]إنَّ امْرَأةً كَانَتْ تَهْرَاقُ الدِّمَاءَ عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ #. فَاسْتَفْتَتْ لَهَا أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها النَّبىَّ #، فقَالَ: لِتَنْظُرْ عَدَدَ ا‘يَّامِ وَاللَّيَالِى الَّتِى كَانَتْ تَحِيضُ فِيهَا مِنَ الشَّهْرِ قَبْلَ أنْ يُصِيبَهَا الَّذِى أصَابَهَا فَلْتَتْرُكِ الصََّةَ قَدْرَ ذلِكَ مِنَ الشَّهْرِ، فَإذَا خَلَّقتْ ذلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ، ثُمَّ لَتَسْتَثفِرْ بَثَوْبٍ ثُمَّ لِتُصَلِّ.

 

- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ, onun adına, hükmü, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan soruverdi. Resûlullah:"İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın."[411]

 

ـ وعن سُمَىٍّ مولى بن أبي بكر بن عبدالرحمن: ]إنَّ القَعْقَاعَ وَزَيْدَ بنَ أسْلَمٍ أرْسََهُ إلى سَعِيد بنِ المُسَيِّبِ رَحِمَهُ اللّهُ. يَسْألُهُ: كَيْفَ تَغْتَسِلُ المُسْتَحَاضَةُ؟ قالَ: تَغْتَسِلُ مِنْ ظُهْرٍ إلى ظُهْرٍ وَتَتَوضَّأُ لِكُلِّ صََةٍ فَإنْ غَلَبَها الدّمُ اسْتَثْفَرَتْ بِثَوْبٍ.

 

- Sümeyy Mevla İbnu Ebî Bekr İbni Abdirrahman anlatıyor: "Ka'ka ve Zeyd İbnu Eslem, beni, Saîd İbnu Meseyyeb rahimehullah'a gönderip müstehâzenin nasıl yıkanacağını sordular. Saîd şöyle açıkladı: "Müstehâze, öğleden öğleye yıkanır ve her namaz için abdest alır. Şayet kan galebe çalacak olursa bir bezle sargı yapar."

 (Ebu Dâvud) der ki: "İbnu Ömer ve Enes radıyallahu anhüm'den de bu şekilde (yani  "öğleden öğleye yıkanır" diye) rivayet edildi. Bu, aynı zamanda Sâlim İbnu Abdillah, Hasan Basrî ve Atâ rahimehumullah'ın görüşüdür."İmam Mâlik dedi ki: "Zannım o ki, İbnu Müseyyeb'in hadisi  مِنْ طُهْرٍ إلى طُهْرٍ   "temizlik vaktinden temizlik vaktine" olacaktı:  مِنْ ظُهْرٍ إلى ظُهْرٍ   öğle vaktinden öğle vaktine" şeklinde gelmiştir. Herhalde buna bir vehim karışmış."Bu hadisi el-Misver İbnu Abdilmelik de rivayet etmiştir. Onun rivayetinde de  مِنْ طُهْرٍ إلى طُهْرٍ   "temizlik vaktinden temizlik vaktine" şeklinde gelmiştir. Şu halde râviler bunu   مِنْ ظُهْرٍ إلى ظُهْرٍ   "öğleden öğleye" diye çevirmiş olmalı. Derim ki: "Kadi İyaz'ın zikrine göre,   مِنْ ظُهْرٍ إلى ظُهْرٍ   şeklinde noktalı rivayet sahihtir. Doğruyu Allah bilir."[412]

 

ـ وعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]المُسْتَحَاضةُ إذَا انْقَضَى حَيْضُهَا اغْتَسلَتْ كُلَّ يَوْمٍ وَاتّخَذَتْ صُوفَةً فِيهَا سَمْنٌ أوْزَيْتٌ.

 

 Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Müstehâze, hayız müddeti sona erince her gün yıkanır. Üzerine tereyağı veya zeytinyağı sürülmüş bir yün kullanır."[413]

 

ـ وعن عبداللّه بن سفيان قال: ]سَألتُ امْرَأةٌْ ابنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَالَتْ: إنِّى أقْبَلْتُ أُرِيدُ أن أُطُوفَ بِالْبَيْتِ، حَتّى إذَا كُنْتُ عِنْدَ بَابِ الْمَسْجِدِ هَرَقَتِ الدِّمَاءُ فَرَجَعْتُ حَتّى ذَهَبَ ذلِكَ عَنِّى. ثُمَّ اغْتَسَلْتُ حتّى إذَا كُنْتُ عِنْدَ بَابِ الْمَسْجِدِ هَرَقَتِ الدِّمَاءُ ثُمَّ جِئْتُ فكذلِكَ فقَالَ: إنَّمَا ذلِكَ رَكْضَةٌ مِنَ الشَّيْطَانِ فَاغْتَسِلِى ثُمَّ اسْتَثْفِرِى بِثَوْبٍ، ثُمَّ طُوفى.

 

- Abdullah İbnu Süfyan rahimehullah anlatıyor: "Bir kadın, İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'ya şöyle sordu: "Kabe'yi ziyaret maksadıyla gelmiştim. Tam Mescid-i Haram'ın kapısına geldiğim sırada kanamam başladı ve derhal geri dönüp, kanama duruncaya kadar bekledim. Sonra yıkandım. Tekrar tavaf için geldiğimde, kapının yanında yine kan geldi. Aynı şekilde geri döndüm, size geldim." Abdullah şu cevabı verdi: "Bu şeytandan gelen bir zarardır. Bu durumda yıkan. Pamuk tıkayarak bir bez bağla, sonra da tavafını yap!"[414]

 

ـ وعن مرجانة موة عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ النِّسَاءُ يَبْعَثْنَ إلى عَائِشَةَ بِالدُّرْجَةِ فِيهَا الْكَرْسُفُ، فِىهِ الصُّفْرَةُ مِنْ دَمِ الحَيْضِ يَسْألْنَهَا عَنِ الصََّةِ فَتَقُولُ: َ تَعْجَلْنَ حَتّى تَرَيْنَ الْقُصَّةَ الْبَيْضَاءَ تَعْنِى الطُّهْرَ.

 

- Mercâne Mevla Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kadınlar Hz. Âişe radıyallahu anhâ'ya içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe radıyallahu anhâ: "Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!" diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi."[415]

 

ـ وعن أم سلمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كانَتِ النُّفَسَاءُ عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ # تَقْعُدُ بَعْدَ نِفَاسِهَا أرْبَعِينَ يَوْماً وَأرْبَعِينَ لَيْلَةً، وَكُنَّا نَطْلِى عَلى وُجُوهِنَا الْوَرْسَ تَعْنِى مِنَ الْكَلفِ.

 

- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devrinde, nifas olan kadınlar nifaslarından sonra kırk gün kırk gece otururlardı. Biz yüzlerimize vers -yani kelef alarak- sürerdik..."[416]

 

Bu rivayet, istihaze hâlinin özür hâline ait hükümlere tâbi olduğunu açıkça göstermektedir.

 

Hayız Hali ile İlgili Faydalı Bilgiler

 

Yaşadığımız topraklarda genç kızlar umumiyetle 12-15 yaşları arasında hayız görmeye başlarlar.12 yaşına yaklaşan bir kıza sâhip olan bilgili ve anlayışlı bir anneye bu devrede düşen en mühim vazife, kızını bu konuda aydınlatmaktır. Bunun için de kızı ile bir arkadaş gibi konuşup, ona günün birinde idrar yolundan biraz kan geldiğini göreceğini, bunun normal bir hâdise olduğunu, korkmaması gerektiğini, çünkü anne olacak her genç kızda, belli bir yaştan itibaren bunun görüldüğünü ve görüleceğini, bunun adına aybaşı veya hayız dendiğini, bunun gebelik ve lohusalık durumları hariç 45-55 yaşına kadar, muntazaman ve her ay görüleceğini, çünkü Rabbimizin kadınları bu hilkatte ve bu fıtratta yarattığını, bunda nice hikmetler bulunduğunu ve ay başılı devrede temizliğe bilhassa dikkat edilmesi gerektiğini öğretmesi lâzımdır.

 

Hayız denince akla ilk gelecek şey temizliktir. Çünkü, bir kadının sıhhatli, huzurlu ve neşeli olması, maddî bakımdan aybaşı günlerinde riayet edeceği temizlik derecesine ve dolayısıyla aybaşısının her ayın belli günlerinde başlayıp bitmesine, aybaşı kanının normal miktarda ve ağrısız olarak gelmesine, yani normal bir aybaşı görmesine bağlıdır.

 

Her Kadın ve Genç Kız, Bu Temizlik İçin

 

-Tülbentten kesilip dikilmiş yumuşak bir bezi veya bir deniz süngerini, bir de iyi kaliteli bir sabunu, el altında bulundurmalıdır.

 

-Gerek normal ve gerekse aybaşılı günlerinde, günde en az bir defa ılık sabunlu su ile tülbenti veya deniz süngerini ıslatarak kasık aralarını yıkayıp kurulamalıdır.

 

-Ayrıca geceleri yatarken dişlerini temizlemeli ve ayaklarını -bilhassa ayak parmaklarının arasını- sabunla yıkamalıdır.

 

-Her genç kız ve kadın, normal günlerinde -hiç olmazsa- gün aşırı, aybaşılı günlerinde ise her gün mutlaka ılık su ile yıkanmalıdır. Ve bu yıkanma esnasında kasık aralarını, göğüs ve koltuk altlarını parmak aralarını yine sabunlu bezle yıkamalıdır.

 

-Bir kadın aybaşı günlerinde yıkanıp temizlenirken, sıcak ve soğuk su değil, ılık su kullanmalıdır.

 

Çünkü soğuk su ile yıkanırsa, aybaşı sebebiyle vücudunun ne de olsa yorgun ve halsiz olduğu bir devrede, kendisini üşütmüş olur ki bu hal birçok tehlikeli hastalıklara yol açar.

 

Kasık arası temizliğini soğuk su ile yaparsa, hem bu bölgeyi üşüterek mikropların faaliyetini artırmış olur, hem de soğuk su, bâzı hassas kadın ve kızlarda aybaşının vaktinden önce ve âni kesilmesine sebep olur.

 

Sıcak suyun mahzuru ise, kanamanın artmasına yol açmasıdır.

 


 

- Okuma Parçası -

 

Temizlik

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de:

 

  åí©Š¡£è À n¢à¤Ûa ¢£k¡z¢í ë  åî©2 a £ì £nÛa k¡z¢í  é¨£ÜÛa  £æ¡a

 

"Şübhe yok ki, Allah, tevbe edenleri de, (maddî - mânevî kirlerden) temizlenenleri de sever..."[417] 

 

مَا يُريدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلكِنْ يُريدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

"(Bu abdest ve teyemmüm emriyle) Allah sizin için güçlük dilemez, fakat sizi tertemiz etmek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Tâ ki şükredesiniz."[418]

 

  åí©Š¡£è £À¢à¤Ûa ¢£k¡z¢í ¢é¨£ÜÛa ë

 

“Allah temizlenmek isteyenleri sever.”[419]

 

اِذْ يُغَشّيكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِه وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْاَقْدَامَ

 

“O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.”[420]

 

Sonuç olarak, tahâret, lügatte, temizlik, nezâfet mânalarına gelir. Dinî ıstılahtaki mânası ise necâset denilen maddî pislik ve hades denilen, ibâdetlere mâni hükmî kirlilik hallerinden temizlenmek demektir.

 

İslâmiyet, temizliğe büyük önem vermiş, onu bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, mukaddimesi ve anahtarı yapmıştır. Beden ve kalp temizliği, İslâm'ın temeli ve en mühim bir esasıdır. Temizlik bâzı ibâdetlerin ön şartı olduğu gibi, sıhhat ve âfiyetin vazgeçilmez unsurudur. Ayrıca rızkın artmasına da sebeptir.

 

Temizliği, sadece beden temizliğine hasretmek yanlış olur. Beden temizliği kadar, hattâ ondan da önce kalp temizliği, niyet dürüstlüğü, ahlâk güzelliği gereklidir. Nitekim niyeti temiz olmayanın ibâdeti hâlis olmaz, dolayısıyla, Allah katında kabûl görmez.

 

Bu sebeple Müslüman’da kalp temizliği ile beden temizliği birleşmeli, her ikisinin de temiz tutulması halinde kâmil bir Müslüman olunacağı bilinmelidir.

 

Cenâb-ı Hak, kâinata büyük bir temizlik kanunu koymuş ve bütün mahlûkatın bu kanuna itâat etmelerini emretmiştir. Çevremize şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman, atomlardan güneşlere, zerrelerden yıldızlara kadar bütün varlıklarda, bu temizlik kanununun hükmettiğini görürüz.

 

Kandaki alyuvarlar, vücuda giren zararlı mikrop ve maddeleri yok ederek bu emre uyarken, her zaman içimize alıp verdiğimiz nefes de kanı temizleyerek aynı kanuna tâbi olduğunu gösterir. Göz kapakları, gözleri siler. Sinekler, kanatlarını süpürüp temizlemekle o emri dinledikleri gibi, gökyüzündeki koca bulut ve hava da dinler. Hava, yeryüzüne konan toz topraktan ibaret süprüntülere üfler, temizler. Bulut, ıslak bir sünger gibi zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra kendisi de (âdeta) gökyüzünü kirletmemek için süprüntülerini toplayıp intizam içinde çekilir, gider. Göğün güzel yüzünü ve gözünü silinmiş, süpürülmüş parıl parıl parlar halde bırakır.

 

Bütün bunlar, Allah'ın kâinata koyduğu temizlik kanununun ne derece intizam içinde işlediğinin örnekleridir. Kâinattaki bu umumî temizlik hakikatı, Cenâb-ı Hakk'ın “KUDDÛS” isminin bir cilvesidir.

 

Atomlardan yıldızlara kadar bütün varlıklar, Allah'ın, Kuddûs ismine dayanan kâinattaki bu muazzam temizlik kanununa itâat edip temizliklerine son derece dikkat ederlerken, elbette insanın bu umumî kanundan, İlâhî âdetten uzak kalması düşünülemez. Nitekim Cenâb-ı Hak, kâinata koyduğu temizlik emrine, mahlûkatın en eşrefi ve en mükerremi olan insanı da muhatap kılmış, onu maddî ve mânevî temizlikle mükellef tutmuştur.

 

Canlı - cansız bütün varlıkların boyun eğdiği böyle ulvî bir kanuna, insanın lakayt kalması, yerler ve gökler Rabbinin emrine karşı gelmesi; elbette büyük bir gaflet ve isyandır. Hem Allah'ın, hem de mahlûkatın hukukuna karşı işlenmiş büyük bir zulümdür.İşte temizlik hakikatı, Kuddûs ismi gibi İsm-i Azamdan sayılan bir isme istinad ettiği içindir ki, hadîs-i şerîfte temizlik îmanın nûrundan ve kemâlinden sayılmıştır. Âyetlerde de maddî ve mânevî temizlikler, Allah'ın sevgisini ve rızasını kazanmaya vesile gösterilmiştir.

 



 

7) NAMAZ

 

 Genel Bir Bakış

 

Farsça da isim olan “NAMAZ”; İslam dininde, günün belli zamanlarında (sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı) gerçekleştirilmesi emredilen, kıyam, rüku, sucud, kuud gibi hareketler ve ayetler okuyarak gerçekleştirilen ve İslamiyet’in beş şartından biri olan ibadet salat, zikir, tespih, inabe. Dua. Namaz ibadetini ifa etmek manalarına gelir. Arapça karşılığı ise “SALAT” olup; Namaz. Dua. Hz.Peygamber (a.s) için yapılan dua.

 

Beş vakit namaz için Salat-ı hamse

 

Salat-ı fecr: Sabah namazı,

Salat-ı zühr: Öğle namazı,

Salat-ı asr: İkindi namazı,

Salat-ı aşa: Akşam namazı,

Salat-ı leyl ve vitr: Yatsı ve Vitir namazı.

 

Ayrıca beş vakit namazın haricinde Cuma, Bayram ve diğer nafile ibadetlerde saymak mümkündür.

 

Bunlar:

Salat-ı cum’a: Cuma namazı,

Salat-ı iyd: Bayram namazı ve nafile namazlar,

Salat-ı işrak: Kuşluk namazı,

Salat-ı istihare: İstihare namazı vb. namazlar.

 

İbadetlerimiz imanımızı korur ve kuvvetlendirir. Bunların başında namaz gelir. Namaz dinin direği, Allah’a yakın olmayı sağlayan, baş ibadet, itaatin en yüksek mertebesidir.

 

Kur’an ve hadislerde üzerinde en çok durulan, fazileti en bol olan ibadet namazdır. Ameli salihin en başında yer alır. Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

اُتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ تَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّهِ اَكْبَرُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ

 

“Resulüm sana vahy olunan Kur’an ayetlerini güzelce oku, namazı kıl. Şüphe yok ki namaz her türlü kötülüklerden men eder. Allah’ın anılması şüphesiz ki en büyük şeydir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.”[421]

 

وَاَقيمُوا الصَّلوةَ وَاتُوا الزَّكوةَ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّهِ اِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ

 

“Namazı dosdoğru kılın; zekatı da verin. Kendiniz için hayırdan her ne göndermiş olursanız onu Allah katında bulursunuz.”[422]

 

Hz. Peygamber (a.s)'de şöyle buyurmuştur: Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar."[423]

 

İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır."[424]

 

Beş vakit namaz, Efendimiz (as) Medine’ye hicretinden bir buçuk yıl kadar önce 27 Recep’te, Mirac gecesinde farz kılınmıştır. Farziyeti Kitap, Sünnet ve icma’ ile sabittir.

 

Bu açıklamadan anlaşıldığı gibi namaz her mükellefin ölünceye kadar bütün şartlarını yerine getirmekle mükellef tutulduğu bir ibadettir. Bununla kişi hem beden ve hem de ruh temizliği kazanır. Namaz günün beş ayrı vaktinde devamlı ve huşu ile yerine getirilmesi gereken bedeni bir ibadettir.

 

Namazın hikmet ve fazileti her türlü takdirin üstündedir. Allah’ın farz kıldığı namaz ibadeti ona saygı ve sayısız nimetlerine şükür manası taşır. İnsan için bu ibadette sonsuz yararlar vardır.Efendimiz (a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

 

ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: أرَأيْتُمْ لَوْ أنَّ نَهْراً بِبَابِ أحَدِكُمْ يَغْتَسلُ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسَ مَرَّاتٍ مَا تَقُولُونَ يُبْقِى ذلِكَ مِنْ دَرَنِهِ شَيْئاً؟ قالُوا: َ يُبْقِى ذلِكَ مِنْ دَرَنِهِ شَيْئاً. قالَ: فذلِكَ مَثَلُ الصَّلَواتِ الخَمْس، يَمْحُوا اللّهُ بِهَا الخَطَايَا.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işittim:"Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde hergün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?""Bu hal, dediler, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!" Aleyhissalâtu vesselâm:"İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler" buyurdu."[425]

 

 وعن سعد بن أبى وقاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رَجَُنِ أَخَوَانِ فَهَلَكَ أحَدُهُمَا قَبْلَ صَاحِبهِ بِأرْبَعِينَ لَيْلَةً فَذُكِرَتْ فَضِيلَةُ ا‘وَّلِ مِنْهُمَا عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ #، فقَالَ النَّبىُّ #: ألَمْ يَكُنِ اخَرُ مُسْلِماً؟ قالوا: بَلَى، وَكانَ َ بَأسَ بِهِ، فقَالَ #: وَمَا يُدْرِيكُمْ مَا بَلَغَتْ بِهِ صََتُهُ بَعْدَهُ، إنَّمَا مَثَلُ الصََّةِ كَمَثَلِ نَهْرٍ عَذْبٍ غَمْرٍ بِبَابِ أحَدِكُمْ يَقْتَحِمُ فِيهِ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسَ مَرَّاتٍ، فَمَا تَرَوْنَ ذلِكَ يُبْقِى مِنْ دَرَنِهِ، فإنَّكُمْ َ تَدْرُونَ مَا بَلَغَتْ بِهِصََتُهُ.

 

- Sa'd İbnu Ebî Vakkas (radıyallâhu anh) anlatıyor: "İki erkek kardeş vardı. Bunlardan biri öbür kardeşinden kırk gün kadar önce vefat etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında bunlardan birincinin faziletleri zikredildi. Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm):"Diğeri müslüman değil miydi?" diye sordu."Evet, müslümandı ve fena da değildi!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:"Öldükten sonra, namazının ona ne kazandırdığını biliyor musunuz? Namazın misali, sizden birinin kapısının önünde akan ve her gün içine beş kere girip yıkandığı suyu bol ve tatlı bir nehir gibidir. Bu (nehrin) onun üzerinde kir bıraktığını göremezsiniz. Öyleyse, siz ona namazının neler ulaştırdığını bilemezsiniz."[426]

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; Allah’ın muradı, Resulünün tarifi üzerine yerine getirilen namaz ibadeti günlük yaşayışımıza:

1)  Genel temizlik,

2)  Huy güzelliği

3)  Kardeşlik ve dayanışma gücü,

4)  Planlı yaşama,

5)  Nizam ve intizam şuuru,

6)  Toplum huzuru vb. maddi, manevi önemli nimetler kazandırır.

 

a) Namazın Vakitleri

 

Farz olan namazlar için vakit şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsıdan ibarettir. Bayramların vakti kuşluktur.  Cumanın ise öğle vaktidir. Kur’anı Kerim de ve Hadisi Nebevi de Namaz vakitlerinin tespiti şöyledir:

 

-Sabah Namazının Vakti

 

وَاَقِمِ الصَّلوةَ طَرَفَىِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّاَتِ ذلِكَ ذِكْرى لِلذَّاكِرينَ

 

“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”[427]

 

ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]ذُكِرَ رَجُلٌ عِنْدَ النّبىِّ # فَقِيلَ مَا زَالَ نَائِماً حَتَّى أصْبَحَ، مَا قَامَ إلى الصََّةِ؟ فقَالَ #: ذلِكَ رَجُلٌ بَالَ الشّيْطَانُ في أُذُنِهِ[. أخرجه الشيخان والنسائى .

 

- İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu namaza kalkmadığı söylendi. Aleyhissalâtu Vesselâm:"Bu adamın kulağına şeytan işemiştir" buyurdu."[428]

 

ـ وعن عَمّارة بْنِ رؤيبة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَنْ يَلِجَ النَّارَ أحَدٌ صَلّى قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا يَعْنِى الْفَجْرَ وَالْعَصْرَ.

 

- Ammâre İbnu Rueybe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Güneşin doğmasından ve batmasından önce namaz kılan hiç kimse ateşe girmeyecektir. -Burada sabah ve ikindi namazları kastedilir."[429]

 

ـ وعن معاذ بن أنس الجُهَنِى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # مَنْ قَعَدَ في مُصََّهُ حِينَ يَنْصَرِفُ مِنْ صََةِ الصُّبْحِ حَتّى يُسَبِّحَ رَكْعَتِى الضُّحى، َ يَقُولُ إَّ خَيْراً غَفرَ اللّهُ لَهُ خَطَايَاهُ وَإنْ كَانَتْ أكْثَرَ مِنْ زَبَدِ الْبَحْرِ.

 

- Muaz İbnu Enes el-Cühenî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim sabah namazından çıkınca, iki rekatlik kuşluk namazını kılıncaya kadar hayırdan başka bir şey söylemeden namaz kıldığı yerde oturur beklerse, Allah onun günahlarını, denizin köpüğü kadar çok da olsa bağışlar."[430]

 

Fecri sadık yani ikinci fecir denilen hakiki aydınlanma ile başlar, güneşin doğmasıyla sona erer.

 

-Öğle Namazının Vakti

 

  æì¢z¡j¤–¢m  åî©y ë  æì¢Ž¤à¢m  åî©y ¡é¨£ÜÛa  æb z¤j¢Ž Ï

 

“Artık akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ ' ya tesbihte bulunun.”[431]

 

ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]كانَ قَدْرُ صََةِ رَسُولِ اللّهِ # الظُّهْرَ في الصَّيْفِ ثََثَةَ أقْدَامٍ إلى خَمْسَةِ أقْدَامٍ، وَفى الشِّتَاءِ خَمْسَةَ أقْدَامِ إلى سَبْعَةِ أقْدَامٍ.

 

- İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazı kıldığı zaman (gölgenin) miktarı, yazda üç ayaktan beş ayağa kadar idi. Kışta da beş ayaktan yedi ayağa kadardı."[432]

 

ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]مَا رَأيْتُ رَجًُ كانَ أشَدّ تَعْجِيً لِلظُّهْرِ مِنْ رَسولِ اللّهِ # وََ مِنْ أبِى بَكْرٍ، وََ مِنْ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما.

 

Hz. Âişe anlatıyor: "Ben öğle namazını, ne Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadar, ne de Ebû Bekr ve Ömer kadar tacil edip geciktirmeyen bir başka insan tanımıyorum."[433]

 

ـ وعن خباب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]شَكَوْنَا إلى رَسول اللّهِ # حَرَّ الرَّمْضَاءِ فَلَمْ يُشْكِنَا. قالَ زُهَيْرٌ ‘بِى إسْحَاقَ: أفِى الظُّهْرِ؟ قالَ: نَعَمْ. قُلْتُ أفِى تَعْجِيلِهَا قالَ: نَعَمْ.

 

- Habbâb (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a (secde edilen) yerin sıcaklığından şikayet ettik, ancak şikayetimizi dinlemedi. Züheyr, Ebû İshak'a: "Şikayetiniz öğle vaktinden miydi?" diye sordu. Öbürü:"Evet!" dedi. Ben:"Vakit girer girmez, (yani ortalık çok sıcakken) kılınmasından mı?" diye sordum. O yine:"Evet!" dedi."[434]

 

ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ رَسولُ اللّهِ # إذَا نَزَلَ مَنْزًِ لَمْ يَرْتَحِلُ حَتَّى يُصَلِّىَ الظُّهْرَ. قالَ لَهُ رَجُلٌ: وَإنْ كَانَ نِصْفَ النَّهَارِ؟ قالَ: وَإنْ كَانَ نِصْفَ النَّهَارِ.

 

- Hz. Enes (radıyallâhu anh): "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (yolculuk sırasında) bir yere inecek olsa, öğleyi kılmadan orayı terketmezdi" demişti. Bir adam sordu:"Yani gün ortasında olsa da mı?""Evet, dedi, Enes, gün ortasında olsa da!"[435]

 

Güneşin günün orta noktasından batıya doğru kaydığı andan itibaren başlar, her şeyin gölgesinin iki misli olana kadar devam eder.

 

-İkindi Namazın Vakti

 

 åî©n¡ãb Ó ¡é¨£Ü¡Û aì¢ßì¢Ó ë ó¨À¤¢ì¤Ûa ¡ñì¨Ü £–Ûa ë ¡pa ì Ü £–Ûa ó Ü Ç aì¢Ä¡Ïb y

 

“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.”[436]

 

ـ وعن أبى المليح رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنَّا مَعَ بُرَيْدَةَ في غَرَاةٍ في يَوْمٍ ذِى غَيْمٍ. فقَالَ: بَكِّرُوا لِصََةِ الْعَصْرِ، فإنَّ النّبىَّ  قالَ: مَنْ تَرَكَ صََةَ الْعَصْرِ، فقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ.

 

- Ebû'l-Melih (rahimehümullah) anlatıyor: "Biz bulutlu bir günde Büreyde (radıyallâhu anh) ile bir gazvede beraberdik. Dedi ki: "İkindi namazını erken kılın, zîra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gider" buyurdu."[437]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسولُ اللّه  قال: مَنْ أدْرَكَ مِنَ الصُّبْحِ رَكْعَةً قَبْلَ أنْ تَطْلُعَ الشّمْسُ، فَقَدْ أدْرَكَ الصُّبْحَ، وَمَنْ أدْرَكَ رَكْعَةً مِنَ الْعَصْرِ قَبْلَ أنْ تَغْرُبَ الشّمْسُ، فقَدْ أدْرَكَ الْعَصْرَ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabah namazından bir rek'ati güneş doğmazdan önce kılabilirse, sabah namazına yetişmiş demektir. Kim ikindi namazından bir rek'ati güneş batmadan önce kılabilirse ikindi namazına yetişmiş demektir."

 

ـ وفي أخرى للبخارى والنسائى: ]إذَا أدْرَكَ أحَدُكُمْ سَجْدَةً مِنْ صََةِ الْعَصْرِ قَبْلَ أنْ تَغْرُبَ الشّمْسُ فَلْيُتِمَّ صَتَهُ، وَإذَا أدْرَكَ سَجْدَةً مِنْ صََةِالصُّبْحِ قَبْلَ أنْ تَطْلُعَ الشّمْسُ فَلْيُتِمَّ صََتَهُ.

 

- Buhârî ve Nesâî'de gelen bir diğer rivayette şöyle denmiştir: "Sizden kim, ikindi namazının bir secdesini güneş batmazdan önce kılabilirse, namazını tamamlasın, sabah namazının da bir secdesini güneş doğmazdan önce kılabilen, namazını tamamlasın."Ancak Nesâî (bir rivayetinde de) şöyle der: "...ilk rek'atinde kılarsa..."[438]

 

Öğle namazı vaktinin çıkışı ile girer ve güneşin batışı ile biter.

 

-Akşam Namazı Vakti

 

وَاَقِمِ الصَّلوةَ طَرَفَىِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّاَتِ ذلِكَ ذِكْرى لِلذَّاكِرينَ

 

“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”[439]

 

ـ وعن سلمة بن ا‘كوع رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # كَانَ يُصَلِّى المَغْرِبَ إذَا غَرَبَتِ الشَّمْسُ وَتَوارَتْ بِالْحِجَابِ.

 

- Seleme İbnu'l-Ekvâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşamı, güneş batıp perdeye bürününce kılıyordu."

 Ebû Dâvud'un bir rivayetinde şöyle denir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşamı, güneşin battığı vakitte, güneş (kursunun son) izi de ufukta kaybolunca kılıyordu."[440]

 

ـ وعن رافع بن خريج رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنَّا نُصَلِّى المَغْرِبَ مَعَ النَّبىِّ # فَيَنْصَرِفُ أحَدُنَا وَإنَّهُ لَيُبْصِرُ مَوَاقِعَ نَبْلِهِ.

 

- Râfi İbnu Hadîc (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Biz akşamı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte kılınca, cemaatten ayrılıp (ok atışı yapanımız olurdu da) attığı okun düştüğü yerleri rahat görebilirdi."[441]

 

ـ وللنسائى: ]عَنْ رَجُلٍ مِنْ أسْلَمَ مِنْ أصْحَابِ النَّبىِّ # أنَّهُمْ كَانُوا يُصَلُّونَ مَعَ النَّبىِّ # المَغْربَ، ثُمَّ يَرْجِعُونَ إلى أهْلِيهِمْ إلى أقْصى المَدِينَةِ يَرْمُونَ يُبْصِرُونَ مَوَاقِعَ سِهَامِهِمْ[ .

 

- Nesâî'nin bu hususta Eslem kabîlesine mensup ashabtan bir kimseden kaydettiği beyan şöyledir: "Onlar Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte akşamı kılarlar, sonra da Medîne'nin (Mescid'e) en uzak yerinde olan ailelerine dönüp ok atışı yaparlar ve de oklarının düştüğü yerleri görürlerdi."[442]

 

Güneşin batmasıyla başlar, batıda görülen kızıllık kaybolana kadar devam eder.

 

-Yatsı Namazı Vakti

 

وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه نَافِلَةً لَكَ عَسى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا

 

“Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.”[443]

 

 وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَسول اللّهِ  قال: وَقْتُ الظُّهْرِ إذَا زَالَتِ الشَّمْسُ، وَكَانَ ظِلُّ الرَّجُلِ كَطُولِهِ مَا لَمْ تَحْضُرِ الْعَصْرُ، وَوَقْتُ الْعَصْرِ مَا لَمْ تَصْفَرَّ الشّمْسُ، وَوَقْتُ المَغْرِبِ مَا لَمْ يَغِبِ الشفَقُ، وَوَقْتُ صََةِ الْعِشَاءِ إلى نِصْفِ اللّيْلِ ا‘وْسَطِ، وَوقْتُ صََةِ الصُّبْحِ مِنْ طُلُوعِ الْفَجْرِ إلى أنْ تَطْلُعَ الشَّمْسُ، فإذَا طَلَعَتْ فأمْسِكْ عَنِ الصََّةِ فَإنَّهَا تَطْلُعُ بَيْنَ قَرْنَىْ شَيْطَانٍ.

 

Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Öğlenin (başlama) vakti, güneşin (tepe noktasından batıya) meylettiği zamandır. Kişinin gölgesi kendi uzunluğunda olduğu müddetçe öğle vakti devam eder, yani ikindi vakti girmedikçe. İkindi vakti ise güneş sararmadıkça devam eder. Akşam vakti ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolmadığı müddetçe devam eder. Yatsı namazının vakti orta uzunluktaki gecenin yarısına kadardır. Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından (yani şafağın sökmesinden) başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar."[444]

 

ـ وعن أبى المنهال قال: ]دَخَلَتُ أنَا وَأبِى عَلَى أبِى بَرْزَةَ ا‘سْلَمىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، فقَالَ لَهُ أبِى: كَيْفَ  كَانَ رسولُ اللّهِ # يُصَلِّى المُكْتُوبَةَ؟ فقَالَ: كانَ يُصَلِّى الْهَجِيرَةَ الّتى تَدْعُونَهَا ا‘وْلى حِينَ تَدْحَضُ الشّمْسُ، وَيُصَلِّى الْعَصْرَ، ثُمَّ يَرْجِعُ أحَدُنَا إلى رِحْلِهِ في أقْصى المَدِينَةِ وَالشّمْسُ حَيَّةٌ، وَنسِيتُ مَا قَالَ في المَغْرِبِ، وَكَانَ يَسْتَحِبُّ أنْ يُؤَخّرَ الْعِشَاءَ الّتى تَدْعُونَهَا الْعَتَمَةَ، وَكَانَيَكْرَهُ النَّوْم قَبْلَهَا وَالحَديثَ بَعْدَهَا، وَكَانَ يَنْفَتِلُ مِنْ صََةِ الْغَدَاةِ حِينَ يَعْرِفُ المَرْءُ جَلِيسَهُ، وَيَقْرأ بِالسِّتِّينَ إلى المِائَةِ.

 

- Ebû'l-Minhâl Seyyâr İbnu Selâme (rahimehullah) anlatıyor: "Ben ve babam birlikte Ebû Berze el-Eslemî (radıyallâhu anh)'nin yanına girdik. Babam ona: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) farz namazları nasıl kılardı?" diye sordu. Şu cevabı verdi:"Efendimiz sizin "el-Evvel" dediğiniz öğle namazını güneş (tepe noktasından) batıya kayınca kılardı. Birimiz ikindiyi kılınca, Medîne'nin en uzak yerindeki evine dönerdi de güneş hâlâ canlılığını korurdu.Akşam namazı hakkında ne söylediğini unuttum. Sizin atame dediğiniz yatsıyı geciktirmeyi iyi bulurdu (müstehap addederdi). Yatsıdan önce uyumayı, sonra da konuşmayı mekruh addederdi.Kişi (yanında beraber oturduğu) arkadaşını tanıyınca sabah namazından ayrılırdı. Namazda altmışyüz âyet miktarınca Kur'ân okurdu."[445]

 

ـ وعن محمد بن عمزو بن الحسن بن على بن أبى طالب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَدِمَ الَحَجَّاجُ المَدِينَةَ، فَكَانَ يُؤَخِّرُ الصََّةَ، فَسَأَلْنَا جَابرَ بنَ عَبْدِ اللّهِ فقَالَ: كانَ رَسولُ اللّهِ # يُصَلِّى الظُّهْرَ بِالْهَاجِرَةِ، وَالْعَصْرَ وَالشّمْسُ نَقِيَّةٌ، وَالمِغْرِبَ إذَا وَجَبَتِ الشّمسُ وَالعِشَاءَ، أحْيَانَا يُؤَخّرُهَا، وَأحْيَاناً يُعَجِّلُ، إذَا رَآهُمُ اجْتَمَعُوا عَجَّلَ، وَإذَا رَآهُمُ ابْطِئُوا أخّرَ، وَالصُّبْحُ كَانَ يُصَلِّيهَا بِغَلَس.

 

- Muhammed ibnu Amr İbni'lHasen İbni Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Haccâc, Medîne'ye geldiğinde namazı mûtad vaktinden tehir ediyordu. Bunun üzerine Câbir İbnu Abdillah (radıyallâhu anh)'a (namazların vakti hakkında) sorduk. Bize şu açıklamayı yaptı:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğleyi hararetin şiddetli olduğu zamanda (hâcire vaktinde) kılardı. İkindiyi de güneş parlakken kılardı. Akşamı, güneş batınca; yatsıyı bazan geciktirir, bazen de öne alırdı. Halkın toplandığını görünce tacil eder, onları ağır görünce de tehir ederdi. Sabahı da alaca karanlıkta kılardı."[446]

 

Akşam şafağın kaybolmasıyla başlar, ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder.Namaz kılınması yasaklanan vakitler;  bunlar üç vakitte ele alınır:

1)  Güneşin doğmaya başladığı an 45 dakikalık vakit

2)  Güneşin gün ortasında bulunduğu vakit

3) Güneşin gözleri kamaştırmayacak kadar sararmasından itibaren batıncaya kadar olan vakit

 

b) Namazın Şartları

 

Namazın altısı dışında olan şartlar, altısı da içinde olan rükünler olmak üzere farzları on ikidir. Şartların biri yerine getirilmediğinde namaz hükümsüzdür.

 

Namaz Başlamadan Önce Yerine Getirilmesi Gerekli Şartlar Şunlardır

 

1)  Hadesten taheret: Namaz kılacak kişinin hem büyük hadesten ve hem de küçük hadesten temizlenmesi gerekir.

 

2)  Necasetten taharet: Vücut, elbise ve namaz kılınacak yerin, namaza mani olacak, görünen ve hissedilen pisliklerden temizlenmesi.

 

3) Setri avret: Açılması ayıp olan yerlerin örtülmesi demektir. Avret yeri erkekler için göbekten diz kapağı altına kadardır. Diz avrettendir. Kadınlarda yüz, el ve ayaklar dışındaki diğer uzuvların belirlemeyecek şekilde kapatılmasıdır. Bir uzvun avret olması, başkalarına göredir. Avret yerlerinin başkaları tarafından görülmemesi esastır.

 

4) İstikbali kıble: Namazda Kabe’ye yönelmek demektir.

 

5) Vakit: Namaz kendi vaktinden önce kılınamaz. Kur’anı Kerimde:

 

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلوةَ فَاذْكُرُوا اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلى جُنُوبِكُمْ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَقيمُوا الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

 

“Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.”[447]

 

Gece ve gündüzlerin çok kısa veya çok uzun bulunduğu yerlerdeki Müslümanlar, namazlarını eda etme hususunda, kendilerine en yakın olan ve beş namaz vakti arasında insicam bulunan ülkelerin takvimlerini esas alırlar; oruçlarını da bu esasa göre tutarlar.

 

6-Niyet: Kalbin ihlasla, içten gelerek bir şeye karar vermesi niyettir. Niyetin dil ile söyleyerek takviye edilmesi evladır. Namazda niyet, Allah rızası için namaz kılmayı istemek ve hangi namazı kılacağını kişinin bilmesidir.

 

Namazın içindeki rükün/şartlara gelince; bunlar namaza başladıktan sonra yerine getirilmesi gereken farzlardır ve altı tanedir

 

1) İftitah tekbiri: Namaza, Allah (cc) tazim ve hürmet ifade eden “Allah’u Ekber” sözüyle başlamak. İftitah tekbirinde Allah lafzının anılması şarttır.

 

2)  Kıyam: Farz ve vacib namazlarda ayakta durmaktır.

 

3)  Kıraat: Kendi kendine namaz kılanın, yalnız kendisi işitecek kadar, Kur’andan küçükte olsa bir sure veya uzun bir ayet okumak.

 

4) Rüku: Kelime olarak eğilmek demektir. Terim olarak ellerle dizleri kavrayarak başı ve sırtı aynı hizada tutup öne doğru eğilmektir.

 

5)  Sücud: Secde etmek demektir. Secde, rükudan sonra, Allah’a tazim için yedi kemik üzere yapılan bir tevazu biçimidir.

 

6) Ka’dei ahire: Son oturuş demektir. Namazların sonunda teşehhüd miktarı oturmaktır. 

 

Namazın Vacipleri

 

1)  Namaza “Allah-u Ekber" lafzıyla başlamak.

 

2)  Fatihanın tamamını okumak

 

3)  Nafile namazların her rekatında, farz namazların ilk evvelki iki rekatında Fatiha okumak

 

4) Farz namazların iki rekatında Fatihadan sonra bir küçük sûre, yahut üç kısa veya bir uzun âyet okumak

 

5)  Fatihadan sonra okunacak sûre veya âyetleri, üç veya dört rekatlı farz namazların ilk iki rekatında, Vitir namazıyla nâfile namazların her rekatında okumak.

 

6)  İki secdeyi birbiri ardınca yapmak

 

7) Tâdil-i Erkân, yani kıyamda iken dosdoğru, rükûda iken sırtın düz, kadınların biraz eğik durması; rükûdan kalktığı zaman belini iyice doğrultması ve “Suphanallah" diyecek kadar öylece durması; secdeden kalktığı zaman da iki secde arasında “Suphanallah" diyecek kadar oturması. (Bu tâdil-i Erkâna farz diyenlerde vardır. Onun için çok dikkat etmek lâzım.)

 

8) Gerek ikinci rekattan sonra ve gerekse selam vereceği zaman oturulduğunda, “Et-Tehiyyâtü" yü okumak, (dört rekatlı namazların ikinci rekatından sonra oturmak ve “Et-Tehiyyâtü" yü okumak sahih kavle göre vaciptir.)

 

9) Cemaâtle kılındığı vakit sabah, akşam, yatsı namazlarının birinci ve ikinci rekatlarında Cuma ve Bayram namazlarında, imamın Fatiha ve sûreli açıktan okuması

 

10)  Bayram tekbirleri, (Bayram namazına mahsus olan fazla tekbirlere, Bayram namazının ikinci rekatının rükû tekbiri vaciptir.)

 

11)  Namazın sonunda selâm vermek

 

12)  Namazda yanılırsa Sehiv Secdesi yapması

 

Namazın Sünnetleri

 

1) Namaza başlarken alınan tekbirde, Salat-ı Vitrin Konut tekbirinde ve bayram tekbirlerinde el kaldırmak, (Kadınlar omuzlarının hizasına kaldırırlar) kaldırırken elleri açık, parmaklar hâl-i tabiisinde olacak, yâni parmaklarını ne büsbütün birbirine bitiştirmiş ve ne de açmış olmayıp hâli üzerine bırakmak. El ile parmakların iç yüzü Kıbleye karşı olacak.

 

2) İmama uyan kimsenin iftitâh tekbirinin, imamın iftitâh tekbirinden sonraya kalması ve imamın tekbirine yakın olması.

 

3)  İftitâh tekbirini alır almaz el bağlamak

 

4)  Sübhaneke okumak

 

5) İlk rekatta Sübhaneke okuduktan sonra Eûzü-Besmele çekmek

 

6) Fatihanın sonunda, okuyan ve işitenin içinden “Amin" demesi

 

7) Sabah, Öğle namazlarında Fatihadan sonra uzunca, ikindi ve yatsı namazlarında kısa, Akşam namazında daha kısa sûre okumak, (Bu, misafir olmayanlar hakkındadır. Yolcu veya vakit dar ise dilediği âyet ve sûreyi okur.)

 

8)  Rükûa eğilirken “Allah-u Ekber" demek

 

9)  Rükûda üç kere “Sübhâne Rabbiye'l-Azim" demek.

 

10) Rükûdan kalkarken “Semiallahu limen hamideh" demek

 

11)  Bunun arkasından “Rabbenâ lekel-hamd" demek.

 

12)  Rükûda elleri tutarken parmakların açık olması

 

13)  Rükûdan doğrulduğu zaman “Sübhanallah" diyecek kadar durmak. (Buna Vacip ve Farz diyenler de vardır. Bundan dolayı çok dikkat etmek lazımdır.)

 

14) Secdeye varırken yere evvelâ dizlerini, sonra ellerini, daha sonra yüzünü koyması.

 

15) Secdeden yukarı kalkarken evvelâ yüzünü, sonra ellerini, daha sonra dizleri üstüne ellerini koyarak dizlerini yerden kaldırmak. (Zayıf ve hastalar nasıl kolaylarına gelirse öylece kalkarlar)

 

16) Secdelere varırken ve secdelerden kalkarken “Allah-u Ekber" demek.

 

17) Secdelerde karnını uyluklarından, dirseklerini yarlarından ve kollarını yerden uzak tutmak

 

18)  Otururken sol ayağını yere yayıp, üstüne oturmak ve sağ ayağının parmakları kıbleye doğru gelmek üzere dikmek

 

19) Selâm vereceği vakit, “Et-tahiyyatü"den sonra “Allahüme-Salli", “Allahüme Barik" ve bunlardan sonra duâ okumak.

 

20) Selâm verirken başını evvelâ sağa, sonra sola çevirmek. Selâmda “Es-Selâmü aleykum ve rahmetullah" demek

 

Namazda Sütre Edinmek

 

Sütre, önü açık bir yerde namaz kılan kimsenin gelip geçene siper olmak üzere ön tarafına koyduğu şeydir.

 

Sütre, en az bir arşın (70 cm. kadar) bir yükseklikte olmalıdır. Namaza durmuşsa, sütre kullanması sünnettir. Sütre edinilen şey bir sütun, bir ağaç veya yere dikilmiş bir değnek, sandalye v.s. gibi yüksekliği olan herhangi bir şey olabilir. Hadîs-i şerîf'te bir ok ile de olsa sütre yapılması emredilmiştir.

 

Yer sert olup değneği dikmek mümkün değilse, uzunluğuna bırakılır. Sütre olarak kullanacak hiçbir şey bulunamadığı takdirde ise, namaz kılan kimse, önüne, uzunlamasına bir çizgi çizer. Hilâl gibi kavisli de çizilebilir. Maksad onun arkasında olan şeylere bakıp da kalbini meşgul etmemektir.

 

Yere serilen seccade, yere çizilmiş olan çizgiden daha fazla önünden geçmeğe mâni olduğu için, sütre yerine de geçer. İbn-i Âbidîn, önüne elbise veya kitabını koymayı da kâfi görür. Sütreyi dikmek, yatık koymaktan; yatık koymak da çizgiden evlâdır.

 

Erkek kısmı önünden geçeni ikaz için okurken sesini yükseltebilir. Sadece Sübhânallah da diyebilir.

 

Namaz kılanın önünden geçilmesi, onun namazına zarar vermez. Ancak geçen kimse günahkâr olmuş olur.

 

Cemaatle kılınan namazlarda, yalnız imamın önünde sütrenin bulunması kâfidir.

 

Namazı Bozan Şeyler

 

1)  Sabah namazını kılarken günesin doğması,

 

2)  Yara iyileştiği için sargının düşmesi,

 

3) Özürlü kimsenin (namaz içinde) özrünün sona ermesi,

 

4) İmâ (işaret) ile namaz kılanın, rükû ve secdelere gücü yetmesi,

 

5)  Teyemmümle namaz kılmakta olan kimsenin (namaz esnâsında) su bulması, suyu kullanma imkânı olmazsa, namaz bozulmaz.

 

6)  Ayağındaki mestlerin kolaylıkla çıkması,

 

7)  Çıplak bir halde namaz kılan kimse, temiz ve kendisi ile namaz kılmak caiz olacak kadar elbise bulursa, namazı bozulur.

 

8) Namazda unutarak, kasten, hatâ en veya bilerek az veya çok konuşmak,

 

9) Namazda bir şey yemek, veyahut içmek. (Hariçten susam tanesi kadar bir şey veya dişleri arasında kalmış nohut tanesi kadar bir şeyi yutmak namazı bozar.)

 

10) Kendi işiteceği kadar gülmek. (Yanındakiler işitecek kadar gülerse abdesti de bozulur.)

 

11)  Kıbleden göğsünü çevirmek,

 

12) Namazda iken bir iş yapmaya çalışmak. (Elbisesi ve bir tarafı ile uğraşır ve hariçten bakanlar namazda değil zannederlerse bunun namazı bozulur.)

 

13) Namazda iken birine selâm vermek veya selâm verenin her ne surette olursa olsun, selâmını almak,

 

14) Dünyaya ait bir işi hatırlayarak sesle ağlamak, ağrı ve sızıdan dolayı veya yorgunlukla “ah", “of" demek, inlemek.

 

15) Öksürüğü yok iken öksürmeye çalışmak, boğazını hırıldatmak,

 

16) Bir şeyi üflemek,

 

17)  Birine cevap vermek maksadıyla bir âyet okumak,

 

18) Mest üzerine yapılan meshin müddeti, namazda iken bitmek,

 

19) Namaz içinde kedi veya köpeği kovmak maksadı ile “piss", “hoş", gibi şeyler söylese namazı bozulur.

 

20) Namaz esnâsında ağzına kar, yağmur, dolu düşen kimse, onu yutarsa namazı bozulur.

 

21) Âyeti yanlış okuyarak, manâsını bozmak,

 

23 Erkekle, kadın yan yana bir hizaya namaza durmak,

 

24) Namazda âyeti Mushaf’ın yüzünden okumak.

 

25) Namazda bir rükün içinde üç defa bir yerini kaşırsa namazı bozulur.

 

26) Namaz içinde iken unutarak da olsa, bir rüknü edâ edecek zaman devam etmek şartıyla avret yeri açılırsa veya elbisesine namaza mâni bir pislik düşerse,

 

27) Secdede iki ayakları birden kaldırmak, (Tek ayak kalkarsa Mekruh olur.)

 

28) Namaz esnasında hayız görmek.

 

Namazın Mekruhları

 

Namazın vâciblerinden herhangi birini bilerek yapmamak, tahrîmen (harama yakın) bir mekruhtur. Sünnet veyahut âdâbından birini yapmamak mekruh ise de, harama yakın değildir.

 

Bu genel kaideden sonra, namazın belli başlı mekruhlarını görelim

 

1)  Namazda bedeni ve elbisesiyle oynamak. Serinlemek maksadıyla eliyle yelpazelenmek.

Namazın kemâli, ruhen ve bedenen huşû' ve sükûnet bulmak ve dünyevî işlerden kalben alâkayı kesmek ile olduğundan bu gibi işler mekruh görülmüştür.

 

2) Abdesti sıkışık bir vaziyette veya iştah çekici bir yemek sofraya konmuş iken namaza durmak... Bunlar da, namazda kalb ve zihni meşgul ederek huzura engel olduklarından mekruh sayılmışlardır.

 

3) Namazda parmak çıtlatmak veya parmakları birbirine geçirmek (teşbik).

 

İbn-i Âbidin'in beyanına göre, parmak çıtlatmak namazın haricinde de mekruhtur. Teşbik ise, ancak mafsallara masaj için yapılıyorsa mekruh olmaz.

 

4) Namazda iken esnemek, gerinmek, eli böğrüne koymak.

 

5) Göğsünü kıbleden çevirmeden boynunu döndürüp bir yere bakmak. Göğsü kıbleden döndürmek ise namazı bozar.

 

6) Kollarını yere sermek. Kadınların sermesi mekruh değildir.

 

7)  İşâretle selâm almak.

 

8) Secdeye varırken elbisesini önden veya arkadan eliyle tutup kaldırmak.

 

9) Ceket ve paltosunu giymeyip omuzuna veya başına alarak namaz kılmak. Bu, kibir ve namaza önem vermemek gibi duygularla olursa, mekruhtur. Bir özürden dolayı olursa mekruh sayılmaz.

 

10) Kılıksız bir halde, kirli iş elbisesi içinde veya başkasının yanına çıkamayacağı bir kıyafetle namaza durmak. Hz. Ömer (ra) kirden sakınılmayan hizmet elbisesi ile namaz kılmakta olan bir kimseyi görünce ona hitaben: "Seni bâzı kimselere göndersem bu elbise ile gider misin?" diye sormuş; o da, "Hayır" deyince: "Cenâb-ı Hak, kendisi için süslenilmeğe en lâyık olandır" buyurmuştur.

Namazda müstehab olan mu'tad elbisedir. Yani başkasının yanına da giyilerek çıkılabilen elbisedir. Gecelik ve pijamalar, evde giyilen mu'tad elbiseler olduğuna göre, onunla namaz câiz olur. Fakat evlâ olan pijama ve geceliklerle namaz kılmamaktır. Çünkü temiz olmama ihtimali mevcuttur.

 

11) Kısa kollu elbise ile namaza durmak. Kolları dirseklere kadar sıvalı, lâubali bir vaziyette namaza durmak da mekruhtur.

 

12)  Kırâeti tam bitirmeden rükû'a eğilmek.

 

13) İkinci rek'atta, ilk rek'atta okuduğu sûre ve âyetin üstündeki sûre ve âyeti okumak.

 

14) Birinci ve ikinci rek'atta okuduğu iki sûre arasını, sadece bir sûre ile ayırmak. Meselâ birinci rek'atta Fîl sûresini, ikinci rek'atte de Mâûn sûresini okumak gibi. Arada Îlâf sûresi atlanmıştır. Kerahetten kurtulmak için, arada en az iki sûre bırakmalıdır.

 

15) Her namazın ikinci rek'ati birinciden, dördüncü rek'ati de üçüncüden uzun olmamalıdır.

 

16) İki rek'atta da aynı sûreyi tekrar etmek. Eğer ezberinde başka sûre yoksa mekruh olmaz. Nafile namazlarda tekrarda bir kerahet yoktur.

 

17) Bilerek aynı sûrede bir veya birkaç âyet atlamak.

 

18) Namazda gözlerini yummak veya göğe dikmek. Namazda secde yerine bakmak âdâbdandır. Gözleri yummak, bu edebi terk etmektir. Ancak huşûu giderici ve dikkati dağıtıcı bir şey'i görmemek için göz yumulması bakmaktan evlâdır.

 

19) Vücudundan kıl koparmak gibi namaza uygun düşmeyen bir amel-i kalîlde bulunmak.

 

20) Namazda kaşınmak, terini silmek. Kaşınmadığı ve terini silmediği takdirde aşırı rahatsızlıktan zihni meşgul olacaksa, câiz olur. Bir rek'atta üç kere üstüste kaşınmak ise amel-i kesîr sayılacağı için, namazı bozar.

 

21) Canlı bir şey'in resmi üzerine secde etmek.

 

22) Üzerinde canlı resimleri bulunan elbise giymek, başının üstünde, arkasında, önünde, yan taraflarında veya karşısında canlı resimleri olmak.

Eğer resim, ayakta duran için çok dikkat etmedikçe farkedilmeyecek derecede küçük olursa, yahut büyük olmakla beraber yaşamayacak şekilde başı kesik veya âzası noksan olursa câiz olur. Fakat yine de bunları kıble tarafına asmamaya dikkat etmelidir.

 

23) Bir özür yokken, secdede yalnız alnı yere koyup burnu koymamak.

 

24) İşlek yol üzerinde, mezar üstünde, hamamda, gübrelikte, pisliğe yakın bir yerde namaz kılmak.

 

25) Camide ön safta açık yer varken ilerlemeyip arkada namaza durmak.

 

26) Kor hâlindeki ateşe karşı namaz kılmak. Mum, kandil, lâmba karşısında namaz kılmakta bir kerahet yoktur.

 

27) Tembellik eseri yanında takke taşımayı bir külfet sayarak veya başını örtmeyi ehemmiyetsiz görerek başı açık namaz kılmak. Halbuki namazda başın örtülü olması sünnettir. Hattâ, secde esnasında baştan düşen takkeyi amel-i kesîr işlemeden (meselâ tek el ile) yerden alıp başa örtmeyi bâzıları efdal görmüşlerdir. Bir özürden dolayı başın açık bulunmasında ise kerahet yoktur.

 

28) Âyetleri, rükû' ve secdelerde okunan tesbihleri el ile saymak.

 

29) Uyuyan insanlara ve insanın yüzüne karşı da namaz kılma mekruhtur. Arkası dönük kimseye karşı namaz kılmakta hiçbir mahzur yoktur.

 

30) Önünden insan geçeceği tahmin edilen yerde, namaz kılarken önüne sütre koymamak da mekruhtur.

 

31) Farz namazlarda özürsüz bir şeye dayanmak ve sağa-sola sallanmak da mekruhtur.

 

32) Secdeye giderken özürsüz olarak ellerini dizlerinden önce yere koymak; kalkarken de dizleri ellerden önce kaldırmak veya ellerine abanarak kalkmak.

 

33) Rükû'da iken başı sırt ile beraber olarak düz tutmayıp yukarı dikmek ve aşağı eğmek.

 

34)  Besmele'yi ve Âmin'i açıktan söylemek.

 

35)  Rükû ve secde tespihlerini 3'den az yapmak.

 

36)  Zaruret yokken sırtına veya kucağına çocuk alarak namaza durmak.

 

37) Zaruret yokken erkeğin ipek elbise ile namaz kılması. İpek seccade üzerinde ise namaz kılınabilir. Çünkü erkek için haram olan ipek giymektir. Kullanmak ise câizdir.

 

c) Namazın Cem Edilmesi

 

Cem'i takdim ve Cem'i tehir

 

Namazın geciktirilmesi veya öne alınması ile ilgili bir fıkıh terimi.

 

Cem'; sözlükte birleştirmek, toplamak, biraraya getirmek demektir. Takdîm; öne almak, öne geçirmek, tehîr ise; geri bırakmak, geciktirmek anlamına gelir. Bir fıkıh terimi olarak cem'-i takdîm, hacc yapanların vakfe için Arafat'a çıktıklarında güneşin zevalinden sonra, yani öğle namazının vakti içinde, önce öğle namazını; hemen arkasından da ikindi namazını birleştirerek kılmalarıdır. Cem'i tehîr ise, yine hacıların güneş battıktan sonra Arafat'tan Müzdelife'ye geldiklerinde; önce, vakti geciken akşam namazını kılmaları, hemen arkasından da yatsı namazını edâ etmeleridir.

 

Burada öğle ile ikindi ve akşamla yatsı namazları, aynı vakitte birleştirilerek kılındıkları için buna "camii's-salâteyn" yani "iki namazı birleştirme" terimi de kullanılmıştır. Ebû Hanîfe ile bazı Şâfiîlere göre, bu iki namazı birlikte kılmanın sebebi hacc; Şâfiîlerin çoğunluğuna göre ise yolculuktur.[448]

 

Her namazı kendi vaktinde kılmak farzdır. Zira vakit, namazın şartlarındandır. Ayetlerde şöyle buyurulur:

 

اِنَّ الصَّلوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

 

"Namaz müminlere vakitli olarak farz kılındı."[449]

 

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلوةِ الْوُسْطى

 

"Namazlara ve orta namaza (ikindiye) devam ediniz..."[450]

 

اَقِمِ الصَّلوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلى غَسَقِ الَّيْلِ

 

"Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl... "[451]

 

Yine, Hz. Peygamber'e, güneşin eğilmesinden gecenin karanlığına kadar ve bir de, tan yeri ağarırken namaz kılması emredilir.[452]

 

Hz. Peygamber (a.s.) namaz vakitlerini genel olarak bildiren bu ayetlerin uygulamasını ve beş vakit namazın vakitlerini bizzat açıklamış, ümmete göstermiş ve böyle kılmıştır.[453]

 

Her namazın kendi vakti içinde kılınması prensibinin istisnası, hacc yapanların Arafat'ta öğle ile ikindi namazını, öğle vaktinde; Müzdelife'de de akşamla yatsı namazını yatsı vaktinde birleştirerek kılmalarıdır. Bu konuda fakîhler arasında görüş birliği vardır. Çünkü Veda Haccı sırasında Hz. Peygamber'in uygulaması ve sözleri, namazın vakitleriyle ilgili ayet ve hadisleri tahsis edecek kuvvettedir.

 

ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]مَا رأيتُ رَسولَ اللّهِ # صَلّى صََةً لِغَيْرِ مِيقَاتِهَا إّ صََتَيْنِ، جَمَع بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ بالمُزْدَلِفَةِ، وَصَلّى الْفَجْرَ يَوْمَئِذٍ قَبْلَ مِيقَاتِهَا.

 

İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı şu ikisi hariç, vakti dışında tek bir namazı kıldığını görmedim: Müzdelife'de akşamla yatsıyı birleştirdi. O gün sabahı da vaktinden önce kıldı."[454]

 

Yine Abdullah b. Mesud, Hz. Peygamber'in vefatından sonra yaptığı bir hacc sırasında, Müzdelife'de akşamla yatsı namazlarını birleştirerek kılmış, sabah namazını da erkence kıldırdıktan sonra, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Akşamla yatsıdan ibaret olan Şu iki namazın, Şu Müzdelife mevkiinde mutat olan vakitleri değiştirilmiştir. Sakın insanlar yatsı vakti girmeden Müzdelife ye gelip de bu iki namazı erkenden birleştirmesin."[455]

 

Hz. Peygamber'in Arafat ve Müzdelife dışında bazı yolculuk ve meşakkatli zamanlarda da öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığı olmuştur.

 

Sâlim b. Abdillah, babasından şöyle nakletmiştir: "Rasûlullah (a.s.) sefere acele ettiği zaman akşam namazını geciktirerek, yatsı ile birlikte kılmıştır."[456]

 

Yine Muaz b. Cebel'den rivayete göre,o şöyle demiştir: "Hz. Peygamber ile beraber Tebük savaşına çıktık. Hz. Peygamber, öğle ile ikindiyi birlikte, akşam ile yatsıyı da birlikte kılardı."[457]

 

Bu ve benzeri hadîsler Hanefî mezhebince, Rasûlullah'ın bunlarda birinci namazı vaktinin sonunda kılmış olduğu, ikinci namazı da vaktinin evveline aldığı; ancak her iki namazı bir vakitte kıldığı şeklinde anlaşılmıştır.

 

İbn Abbas'ın naklettiği hadîs de bu manayı destekler: "Rasûlullah (a.s.) Medine'de korku veya yağmur yokken, öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı da birlikte kıldı." İbn Abbas'a Rasûlullah'ın bununla ne yapmak istediği sorulmuş, o şu cevabi vermiştir: "Ümmetine meşakkat vermemeyi kastetti..."[458]

 

İslâm âlimlerinden hiçbirisi, hazarda, iki namazı birleştirmenin caiz olduğunu söylememiştir. Bu yüzden yukarıdaki İbn Abbas hadîsi birinci namazın vaktinin sonunda, ikinci namazın da ilk vaktinde kılınması anlamına gelir. Buradan anlaşılan şudur: Arafat ve Müzdelife dışında iki namazın birleştirilmesi sadece şeklen olmuştur. Aslında iki namaz ayrı ayrı kendi vakitleri içinde kılınmış; ancak birinci namaz vaktinin sonuna geciktirilmiş, ikinci namaz ise ilk vaktinde edâ edilmiştir.

 

Bu konudaki hadisler, Hanefilerce namazın şartlarından olan vakti tahsis edecek güçte kabul edilmemiştir. Yolculukta namazın vaktinden önce cem'i takdîm (öne alınarak birleştirme) şeklinde kılınacağına delâlet eden, Hz. Muaz'dan naklen Ebû't-Tufeyl'in rivayet ettiği hadisten başka açık hadis yoktur. Bu hadîste şöyle denilmektedir: "Hz. Peygamber, Tebük savaşında, güneş battıktan sonra yola çıkarsa, yatsıyı öne alır ve onu akşamla birlikte kılardı."[459]

 

Tirmizî bu hadîsin "garîb" olduğunu söylemiş, Hâkim ise, "Bu hadîs uydurmadır" demiştir. Ebû Dâvud namazın vaktinden önce kılınacağını bildiren sabit bir hadîs olmadığını belirtir.[460]

 

İmam Mâlik de, Arafat ve Müzdelife dışında iki namazı birleştirmeyi şekil bakımından mümkün görür. O şöyle der: "Yolculuk zorlamadıkça, kişinin seferde iki namazı birleştirerek kılmaması caiz değildir. Öğle ile ikindi arasında kişiyi yolculuk zorlarsa, öğleyi vaktin sonuna kadar geciktirerek öyle kılar, sonra ikindiyi vaktin ilk cüzünde kılar. Akşam namazını da vaktin sonuna şafak batmadan öncesine kadar geciktirerek bu vakitte kılar. Sonra yatsıyı ilk vaktinde kılar."[461]

 

Abdullah b. Abbas'tan, Rasûlullah (a.s.)'ın Medine'de öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı yedi ve sekiz rekat olarak bir arada kıldığı rivayet edilmiştir. Ebû Eyyûb, "Sanırım bu yağmurlu bir gecede olmuştur" demiş,

 

İbn Abbas da "Olabilir" karşılığını vermiştir. Amr da der ki: "Ben, ey Ebu'ş Şa'sa sanırım Hazret-i Peygamber öğleyi ertelemiş ikindiyi vaktin başında kılmış, akşamı ertelemiş yatsıyı vaktin başında kılmıştır dedim. O da ben de öyle sanıyorum dedi." Müslim şöyle der: "Rasûlullah, korku ve yolculuk olmaksızın öğle ve ikindi ile akşam ve yatsıyı bir arada kıldı." Müslim'in bir diğer rivayetinde: "Korku ve yağmur olmaksızın..." denilmiştir.[462]

 

Sonuç olarak hacc farizası dışında normal yolculuk, hastalık ve benzeri darlık zamanlarında öğle ve akşam namazlarını son vakitlerinde, hemen arkasından da ikindi ve yatsı namazlarını ilk vakitlerinde kılmak mümkündür. Böylece iki namaz birlikte fakat kendi vakitlerinde kılınmış olur. Bu uygulama, İslâm'ın müslümanlara getirdiği bir kolaylıktır.

 

d) Ezan ve Kamet

 

Ezan ve Kametin Tanımı, Hükmü Fazileti ve Lafzı

 

Ezanın lügat manası “bildirmek, ilan etmek" demektir. İslam’a ıstılâhta: Özel bir şekilde namazın vaktini bildirmektir. Bunun için vakit girmeden evvel ezan okunmaz.

 

Ezan, sünneti müekkededir. Ezan Arapça'nın dışında (Farsça, Türkçe, İngilizce v.s.) hiçbir lisanla okunmaz. Dolayısıyla başka lisanlarla namaz vakti ilân edilse, duyanlar üzerine namaz vacip olmaz. Kamet de namaz kılınan yerde ayakta ve kıbleye doğru okunur ve hemen namaza durulur. Ezan okuyana “Müezzin” denir.

 

Ezan Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabittir. Ayette:

 

 ¡ñì¨Ü £–Ûa ó Û¡a ¤á¢n¤í …b ã a ‡¡a ë

 

“Namaza nida ettiğiniz zaman...”[463] buyrulmaktadır. Burada ezanın sübutu söz konusudur.

 

Ezan

 

ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كانَ المُسْلِمُونَ حِينَ قَدِمُوا المَدِينَةَ يَجْتَمِعُونَ فَيَتَحَيَّنُونَ الصََّةَ وَلَيْسَ يُنَادِى بِهَا أحَدٌ، فَتَكَلَّمُوا يَوْماً في ذَلِكَ. فقَالَ بَعْضُهُمْ: اتَّخَذُوا نَاقُوساً مِثْلَ نَاقُوس النَّصَارَى، وَقالَ بَعْضُهُمْ: اتَّخَذُوا قَرْناً مِثْلَ قَرْنِ الْيَهُودِ. فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أوََ تَبْعَثُونَ رَجًُ يُنَادِى بِالصََّةِ؟ فقَالَ رسولُ اللّهِ #: يَا بَِلُ قُمْ فَنَادِ بِالصَّةِ.

 

 İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Müslümanlar Medîne'ye geldikleri vakit toplanıyorlar ve namaz vakitlerini birbirlerine soruyorlardı. Namaz için kimse nidâ etmiyordu. Bir gün bu hususta konuştular. Bazıları:"Hristiyanların çanı gibi bir çan edinin" dedi. Bazıları da:"Yahudilerin boynuzu gibi bir boynuz edinerek (onu öttürün!)" dedi. Hz. Ömer (radıyallâhu anh):"Bir adam çıkarsanız da namazı ilan etse!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Bilâl! Kalk! namazı ilan et!" dedi."[464]

 

 وعن أبى عمير بن أنس عن عمومة له من ا‘نصار قال: ]اهْتَمّ رسولُ اللّهِ # لِلصَّةِ كَيْفَ يَجْمَعُ النَّاسَ لَهَا؟ فَقِيلَ لَهُ: انْصُبْ رَايَةً عِنْدَ حُضُورِ الصَّةِ فإذَا رَأوْهَا آذَنَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً: فَلَمْ يُعْجِبْهُ ذَلِكَ، فَذُكِرَ لَهُ الْقُنْعُ، وَهُوَ شَبُّورُ الْيَهُودِ فََلَمْ يُعْجِبْهُ ذَلِكَ. فقَالَ: هذَا أمْرِ مِنْ أمْرِ الْيَهُودِ؛ فَذُكِرَ لَهُ النَّاقُوسُ. فقَالَ: هُوَ مِنْ أمْرِالنّصَارَى. فَانْصَرَفَ عَبْدُاللّهِ بنُ زيد ا‘نْصَارِىُّ وَهُوَ مُهْتَمٌّ لِهَمِّ رسولِ اللّهِ # فأُرِىَ ا‘ذَانَ في مَنَامِهِ.

 

 Ebû Umeyr İbnu Enes, Ensar'dan olan bir amcasından naklen anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) halkı namaza nasıl toplayacağı meselesine eğildi. Kendisine:"Namaz vakti olunca bir bayrak dik, onu görünce halk birbirine haber verir" dendi. Bu, Aleyhissalâtu vesselâm'ın hoşuna gitmedi. Bunun üzerine O'na, boynuz hatırlatıldı. Bu, yahudilerin borazanı idi. Onu bu da memnun etmedi ve hatta: "Bu yahudi işidir!" dedi. Bunun üzerine büyük çan hatırlatıldı. Efendimiz:"Bu hristiyanların işidir" dedi. Bu (konuşmalar)dan sonra Abdullah İbnu Zeyd el-Ensârî, Resûlullah'ın üzüntüsüne üzülerek ayrıldı. Bunun üzerine rüyasında ezan öğretildi."[465]

 

ـ وفي أخرى له: ]جَاءَ رَجُلٌ مِنَ ا‘نْصَارِ فقَالَ يَا رسُولَ اللّهِ: إنِّى لَمّا رَجَعْتُ لِمَا رَأيْتُ مِنْ اهْتِمَامِكَ رَأيْتُ رَجًُ كَأنّ عَلَيْهِ ثَوْبَيْنِ أخْضَرَيْنِ فقَامَ عَلى المَسْجِدِ فأذَّنَ ثُمَّ قَعَدَ قَعْدَةً ثُمَّ قَامَ فقَالَ مِثْلَهَا إّ أنّّهُ يَقُولُ قَدْ قَامَتِ الصَةُ؛ وَلَوَْ أنْ يَقُولَ النّاسُ لَقُلْتُ إنِّى كُنْتُ يَقْظَاناً غَيْرَ نَائِمٍ، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَقَدْ أراكَ اللّهُ خَيْراً فَمُرْ بًَِ فَلْيُؤَذِّنْ. فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أمَا إنِّى قَدْ رأيْتُ مَثْلَ الَّذِى رَأى، وَلَكِنِّى لِما سُبِقَتْ اسْتَحْيَيْتُ، وَقالَ فِيهِ: فَاسْتَقْبَلَ الْقِبْلَةَ، قالَ:اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ، أشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ، أشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ، أشْهَدُ أنّ مُحَمّداً رسولُ اللّهِ، أشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً رَسُولُ اللّهِ، حَىّ عَلى الصةِ مَرَّتَيْنِ، حَىّ عَلى الفََحِ مَرَّتَيْنِ، اللّهُ أكْبَرُ اللّهُ أكْبَرُ، َ إلَهَ إَّ اللّهُ، ثُمَّ أُمْهِلَ هُنَيَةً، ثُمَّ قَامَ فقَالَ مِثْلَهَا، إَّ أنهُ زَادَ بَعْدَ مَا قَالَ حَىَّ عَلى الفََحِ، قَدْ قَامَتِ الصَةُ قَدْ قَامَتِ الصَّةُ. قالَ فقَالَ رسولُ اللّهِ # لقِّنْهَا بًَِ. فأذّنَ بِهَا بَِلٌ[.   »الشّبُّورَ« الْبُوقُ.

 

- Bir diğer rivayette şöyle denmiştir: "Ensardan bir adam gelerek:"Ey Allah'ın Resûlü! Ben sizin üzüntünüzü görüp ayrıldığım vakit (rüyamdan) bir adam gördüm. Üzerinde yeşil renkli iki giysi vardı. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu. Tekrar kalkıp aynı söylediklerini bir kere daha tekrarladı. Ancak bu sefer bir de kad kâmeti'ssalât (namaz başlamıştır) cümlesini ilave etti. Eğer halkın (bana yalancı diyeceğinden korkum) olmasaydı ben "uykuda değildim, uyanıktım" diyecektim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):"Allah sana hayır göstermiş. Bilâl'e söyle (bu kelimeleri söyleyerek) ezan okusun!" dedi. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de atılarak:"Onun gördüğünü aynen ben de gördüm, ancak o, anlatma işinde benden önce davranınca, ben utandım (anlatamadım)" dedi."Adam anlattıkları arasında şunları da söyledi: "(Mescidin üzerine çıkan adam) kıbleye yöneldi ve dedi ki: "Allahu ekber Allahu akber Allahu ekber Allahu ekber, eşhedu en lâ ilâhe illallah, eşhedu en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, hayye ala'ssalât -iki defa-, hayye ala'lfelâh -iki defa- Allahu ekber Allahu ekber, lâilâhe illallah."Sonra bir miktar durduruldu. Sonra adam tekrar kalktı, aynı şeyleri yeniden söyledi. Ancak bu sefer Hayye ala'lfelâh'tan sonra kad kâmeti'ssalât kad kâmeti'ssalât dedi. Râvi ilave etti: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Bunu Bilâl'e öğret!" buyurdu. (Adam emri yerine getirdi) Bilâl de onları söyleyerek ezan okudu."[466]

 

Akşam namazında ezanın arkasından kamet getirilirken camiye giren kimse oturur. Ayakta durması mekruhtur. Ezan okunurken müezzinin söz söylemesi ve selam alması mekruhtur.

 

Ezan Duası

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه ]أنّ رسولَ اللّهِ # قالَ: مَنْ قالَ حِينَ يَسْمَعُ النِّدَاءُ: اللَّهُمَّ رَبّ هذِهِ الدّعْوَةِ التّامّةِ وَالصَّةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ[.وفي رواية: »كَمَا وَعَدْتَهُ إَّ حَلّتْ لَهُ شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ

 

- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ezanı işittiği zaman kim: "Allâhümme Rabbe hâzihi'dda'veti'ttâmme ve'ssalâti'lkâime âti Muhammedeni'l-Vesîlete ve'lfadîlete veb'ashu makâmen mahmûdeni'llezî va'adtehu.

Manası:

(Ey bu eksiksiz davetin ve kılınan namazın sahibi! Muhammed'e Vesîle'yi ve fazîleti ver. O'nu, va'adettiğin -bir rivayette va'adettiğin üzere- makam-ı Mahmûd üzere ba's et (dirilt)" derse, ona Kıyâmet günü mutlaka şefaatim helal olur."[467]

 

Makam-i Mahmud: Kıyamet gününde Peygamber Hz. Muhammed (as)' ın oturacağı yer:

 

 a¦…ì¢à¤z ß b¦ßb Ô ß  Ù¢£2 ‰  Ù r È¤j í ¤æ a 󬨎 Ç

 

“Umut et ki Rabbin seni makam-i mahmud'a getirecektir."[468]

 

Ezân-i Muhammedi’nin Meşru Olması

 

Hicretin birinci yılında Medin'de, Mescid-i Nebevi'nin inşaatı tamamlanmış ve müminler cemaat halinde namaz kılmaya başlamışlardır.

 

Abdullah ibn-i Ömer (ra): "Müslümanlar muhacir olarak Medine'ye geldikleri zaman, bir araya toplanıp namaz vaktini gözetlerdi. Bugün bu husus hakkında aralarında müşavere ettiler. Bazıları Hıristiyanların çanı gibi, çan kullanılsın, diğer bazıları da çan olmasında Yahudilerin nefirisi gibi boru calinsin teklifinde bulundu. Hz.Ömer (ra): "Öyle ama, namaza insanları çağırmak için niçin bir adam görevlendirmiyoruz?" dedi. Resùl-i Ekrem (as) bunun üzerine: "Haydi Bilâl kalk, namaz için nida et!" buyurdu.

Abdullah bin Zeyd'in bu müşavereden sonra ezani rüyasında gördüğünü ve bu durumu Resúl-i Ekrem (as)'e bildirdiğini kaydetti. Hz. Ömer (ra)'in de aynı günlerde ezani rüyasında işittiğini kaydediyor.[469]

 

Kamet

 

ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه. ]أنَّ سَائًِ سَألَ رسولَ اللّهِ # عَنْ وَقْتِ الصُّبْحِ فَأمَرَ بًَِ فَأذَّنَ حِينَ طَلَعَ الْفَجْرُ، فَلَمَّا كَانَ مِنَ الْغَدِ أخَّرَ الْفَجْرَ حَتَّى أسْفَرَ. ثُمَّ أمَرَهُ فَأقَامَ فَصَلّى. ثُمَّ قَالَ: هذَا وَقْتُ الصَّةِ.

 

 Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir kimse, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sabah namazının vaktini sormuştu. O da Hz. Bilâl'e emretti. Şafak sökerken ezan okudu. Ertesi gün ortalık ağarıncaya kadar sabah ezanını tehir etti. Sonra ikâmet okumasını emretti ve namazı kıldı. Sonra da adama:"İşte bu, (sabah) namazının vaktidir" dedi."[470]

 

ـ وعن زياد بن الحارث الصُّدَائِى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]لَمّا كانَ أوَّلُ أذَانِ الصُّبْحِ أَمَرَنِى رسولُ اللّهِ # فأذَنْتُ فَجَعَلْتُ أقُولُ: أُقِيمُ يَا رسولَ اللّهِ؟ فَجَعَلَ يَنْظُرُ إلى نَاحِيَةِ المَشْرِقِ إلى الْفَجْرِ فَيَقُولُ: َ. حَتَّى إذَا طَلَعَ الْفَجْرُ نَزَلَ فَبَرَزَ ثُمَّ انْصَرفَ إلىَّ، وَقَدْ تََحَقَ أصْحَابُهُ فَتَوَضّأ؟ فأرَادَ بَِلٌ أنْ يُقِيمَ. فقَالَ لَهُ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ أخَا صُدَاءَ أذَّنَ، وَمَنْ أذَّنَ فَهُوَ يُقيمُ. قَالَ: فَأقَمْتُ.

 

- Ziyâd İbnu'l-Hâris es-Sudâî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Sabah ezanının ilk vakti girince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana emretti, ben de ezan okudum ve:"İkâmet de getireyim mi ey Allah'ın Resûlü?" diye sordum. (Soruma hemen cevap vermeyip) doğu tarafına, fecre bakmaya başladı ve: "Hayır!" dedi. Ne zaman ki şafak söktü Hz. Peygamber (bineğinden) indi, abdest bozdu. Sonra bana doğru geldi. (Bu ara Ashâbı da toplandı. Abdestini aldı. Bilâl ikâmet okumak istedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Sudâ'nın kardeşi ezan okudu, ezanı okuyan ikâmeti getirsin!" dedi. Ben de ikâmet getirdim."[471]

 

ـ وعن سماك بن حرب قال: ]كانَ بَِلٌ يُؤَذِّنُ إذَا دَحَضَتِ الشّمْسُ فََ يُقِيمُ حَتَّى يَخْرُجَ النّبىُّ #. فَإذَا خَرَجَ أقَامَ الصََّةَ حِينَ يَرَاهُ.

 

-  Simak İbnu Harb anlatıyor: "Bilâl, güneş (öğlede, batı cihetine) kayınca ezan okurdu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) odasından çıkıncaya kadar ikâmet getirmezdi. Odasından çıkınca, O'nu görür görmez ikâmet getirirdi."[472]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولَ اللّهِ # لِبَِلٍ: إذَا أذَّنْتَ فَتََرَسَّلْ، وَإذَا أقَمْتَ فَأحْدِرْ، وَاجْعَلْ بَيْنَ أذَانِكَ وَإقَامَتِكَ قَدْرَ مَا يَفْرُعُ اكِلُ مِنْ أكْلِهِ، وَالشّارِبُ مِنْ شُرْبِهِ، وَالمُعْتَصِرُ إذَا دَخَلَ لِقَضَاءِ حَاجَتِهِ. قالَ: وََ تَقُومُوا حَتَّى تَرَوْنِى.

 

- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bilâl (radıyallâhu anh)'e:"Ezan okuduğun zaman ağır ağır oku. İkâmet getirdiğin zaman da peş peşe serî oku. Ezanla ikâmetin arasına, yemek yiyenin yemeğinden, içenini içmesinden, üzerine sıkışarak helaya girmiş olanın heladan fâriğ olacağı bir zaman fasılası koy " diye talimat verdi. Şunu da ilave etti: "Beni görünceye kadar da (ikâmet için) kalkmayın."[473]

 

Ezan okunurken, riayeti tavsiye edilen teressül, ezanın kelimelerini birbirinden keserek teker teker söylemek mânasına gelir. İbnu Kudâme teressülü, yavaşlık ve teennî diye açıklar. Böylece ezanın acele edilmeden, her kelimeye müstakil bir nefes tahsis ederek okunmasını ve mesela, baştaki dört tekbirin dört ayrı nefeste okunmasını tavsiye etmiş olmaktadır.

 

Ancak Nevevî: "Ashabımız her iki tekbiri bir nefeste okumayı, yani bidayette Allahu ekber Allahu ekber' bir nefeste, sonra Allahu ekber Allahu ekber'i bir ikinci nefeste okumayı müstehab addetmişlerdir" der. Nevevî'nin bu açıklaması Efendimizin, müezzinin söylediklerini tekrar etmeyi tavsiye ettiği hadiste belirtilen ezan okunuş tarzına uygundur.

 

İkâmette tavsiye edilen hadr ise teressül'ün zıddıdır. Aslen inmek, düşmek mânasına gelse de kıraatte sür'at, çabukluk demektir. Şârihler, sadedinde olduğumuz nebevî tavsiyeden, ikâmet okurken cümlelerin birbirini hazlıca takib etmesi, araya -ezanda olduğu gibi- fasıla girmemesi gerektiğini anlarlar.

 

İbnu Kudâme: "Ezan gaib olana hitaptır, onun vurgulanarak söylenmesi uygundur. İkâmet ise hazır olana hitaptır, vurgulamaya gerek yoktur" der. Hz. Ömer, Beytu'l-Makdis'e müezzin tayin ettiği zaman: "Ezan okurken ağır ağır oku, ikâmet getirirken serî ol" tembihinde bulunmuştur.

 

Mu'tasır: Dilimizdeki "üzerine sıkışmak" tabirinin karşılığıdır. Büyük veya küçük abdesti sıkışıp, sıkıntısını hisseden, karnını veya fercini sıkan, dolayısiyle helaya girme ihtiyacında olan kimse mânasına gelir.

 

"Beni görünceye kadar kalkmayın" sözü müezzine tembihtir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Mescid'in avlu kısmında inşa edilmiş olan hücrelerde ikâmet ediyordu. Namaz vakitlerinde, ihtiyaç anlarında mescide geçiyorlardı.

 

Bu rivayet, Efendimizin sünnetleri hane-i saadetlerinde eda ettiklerini, farzı kılmak üzere mescide teşrif buyurduklarını göstermektedir: "Benim girdiğimi görmeden ikâmet getirmeyin, ben ne zaman kapıdan içeriye adımı mı atarsam ikâmet getirin, böylece farzın edasına hemen başlarız.." demiş olmaktadır.

 

Ezanın Sözleri

 

Ezanın sözleri ve bu sözlerin kısaca mânaları şöyledir:

 

ـ حَدّثَنَا مُحَمّدُ بْنُ بَشَّارٍ، وَمُحَمّدُ بْنُ يَحْيى. قَاَ ثَنَا أبُو عَاصِمٍ. أنْبَأَنَا ابْنُ جُرَيْحٍ. أخْبَرَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ أبِي مَحْذُورَةَ، عَنْ عَبْدِاللّهِ بْنِ مُحَيْرِيزٍ، وَكَانَ يَتِيماً فِي حِجْرِ أبِي مَحْذُورَةَ بْنِ مِعْيَرٍ، حِينَ جَهَّزَهُ إلى الشَّامِ. فَقُلْتُ ‘بِي مَحْذُورَةَ: أيْ عَمِّ! إنِّي خَارِجٌ إلى الشَّامِ، وَإنِّي أُسْأَلُ عَنْ تَأذِينِكَ. فَأخْبَرَنِي أنَّ أبَا مُحْذُورَةَ قَالَ: خَرَجْتُ فِي نَفِرٍ. فَكُنَّا بِبَعْضِ الطَّرِيقِ. فَأذَّنَ مُؤَذَّنُ رَسُولِ اللّهِ # بِالصََّةِ، عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ # فَسَمِعْنَا صَوْتَ الْمُؤَذَّنِ وَنَحْنُ عَنْهُ مُتَنَكِّبُونَ. فَصَرَخْنَا نَحْكِيهِ، نَهْزَأُ بِهِ. فَسَمِعَ رَسُولُ اللّهِ #. فَأرْسَلَ إلَيْنَا قَوْماً فَأقْعَدُونَا بَيْنَ يَدَيْهِ. فَقَالَ: »أيُّكُمُ الّذِي سَمِعْتُ صَوْتَهُ قَدِ ارْتَفَعَ؟« فَأشَارَ إلَيَّ الْقَوْمُ كُلُّهُمْ، وَصَدَقُوا. فَأَرْسَلَ كُلَّهُمْ وَحَبَسَنِي. وَقَالَ لِي: »قُمْ فَأذِّنْ«. فَقُمْتُ، وََ شَيْءَ أكْرَهُ إلَيَّ مِنْ رَسُولِ اللّهِ # وََ مِمَّا يَأْمُرُونِي بِهِ فَقُمْتُ بَيْنَ يَدَيْ رَسُولِ اللّهِ #، فَألْقَى عَلَيَّ رَسُولُ اللّهِ التَّأذِينَ هُوَ بِنَفْسِهِ. فَقَالَ »قُلْ: اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ، اللّهُ أكْبَرُ. أشْهَدُ أنْ َ إلهَ إَّ اللّهُ، أشْهَدُ أنْ َ إلهَ اَِّ اللّهُ. أشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً رَسُولُ اللّهِ، أشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً رَسُولُ اللّهِ« ثُمَّ قَالَ لِي: »اِرْفَعْ مِنْ صَوْتِكَ. أشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ، أشْهَدُ أنْ َ إلهَ إَّ اللّهُ، أشْهَدُ أنَّ مُحمّداً رَسُولُ اللّهِ أشْهَدُ أنَّ مُحَمّداً رَسُولُ اللّهِ. حَيَّ عَلَى الصََّةِ، حَيَّ عَلَى الصََّةِ. حَيَّ عَلَى الْفََحِ، حَيَّ عَلَى الْفََحِ اللّهُ أكْبَر، اللّهُ أكْبَرُ. َ إلهَ إَّ اللّهُ«ثُمَّدَعَانِي حِينَ قَضَيْتُ التَّأذِينَ فَأعْطَانِي صُرَّةً فِيهَا شَيْءٌ مِنْ فِضَّةٍ. ثُمَّ وَضَعَ يَدَهُ عَلَى نَاصِيةِ أبِي مُحْذُورَةَ. ثُمَّ أمَرَّهَا عَلَى وَجْهِهِ، ثُمَّ عَلَى ثَدْيَيْهِ، ثُمَّ عَلَى كَبِدِهِ، ثُمَّ بَلَغَتْ يَدُ رَسُولِ اللّهِ # سُرَّةَ أبِي مُحْذُوَرةَ. ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: »بَارََكَ اللّهُ لَكَ وَبَارَكَ عَلَيْكَ« فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ! أمَرْتَنِى بِالتَّأذِينِِ بِمَكَّةَ! قَالَ »نَعَمْ. قَدْ أمَرْتُكَ« فَذهَبَ كُلُّ شَيْءٍ كَانَ لِرَسُولِ اللّهِ # مِنْ كَرَاهِيَةٍ، وَعَادَ ذلِكَ كُلُّهُ مُحَبَّةً لِرَسُولِ اللّهِ # فَقَدِمْتُ عَلَى عَتَّابِ بْنِ أسِيدٍ، عَامِلِ رَسُولِ اللّهِ # بِمَكَّةَ، فَأَذَّنْتُ مَعَهُ بِالصََّةِ عَنْ أمْرِ رَسُولِ اللّهِ #.قَالَ: وَأخْبَرَنِى ذلِكَ مَنْ أدْرَكَ أبَا مَحْذُورَةَ، عَلَى مَا أخْبَرَنِي عَبْدُ اللّهِ بْنُ مُحَيْرِيزٍ.

 

- Ebu Mahzûre İbnu Mi'yer (radıyallahu anh)'in terbiyesinde yetim olarak yetişen Abdullah İbnu Muhayrız'dan rivayet edildiğine göre, "Ebu Mahzûre, kendisini Suriye'ye göndermek üzere hazırlarken, Abdullah, Ebu Mahzûre'ye  şöyle dediğini anlatıyor: "Ey amcacığım! Ben Suriye'ye gidiyorum ve senin ezan okuyuşunun (hikâyesini) soruyorum."Ravi, bunun üzerine Ebu Mahzûre'nin şunu anlattığını belirtir: "Ben bir grupla birlikte yola çıkmıştım. Epey bir yol almıştık. Resulullah  (aleyhissalâtu vesselâm)'ın müezzini Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında namaz için ezan okudu. Biz de müezzinin sesini Aleyhissalâtu vesselâm'a arkamız dönük olarak işittik.

Biz onun sesini alaylı alaylı tekrar edip  yansıladık. (Bu yaptığımızı) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) işitti. Bize bazı kimseler yollayarak yanına çağırttı, önüne oturttu ve: "Kulağıma kadar gelen ses hanginizin?" dedi. Arkadaşlarım beni işaretlediler. Doğru da söylediler. Resulullah, onları geri çevirdi, beni alıkoydu. Sonra bana: "Kalk ezan oku!" dedi. Doğruldum. (Ezanı bilmediğimden) öyle mahçup olmuştum ki, o anda nazarımda Resulullah'tan  ve yapmamı emrettiği şeyden daha menfur bir şey yoktu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önünde doğrulmuş, öyle kalmıştım.Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ezanı kendisi bana okudu. Arkadan: "Haydi söyle!" dedi. Allahuekber, Allahuekber, Allahuekber, Allahuekber, eşhedü en la ilahe illallah, eşhedu en la ilahe illallah, eşhedü enne Muhammede'r-Resulullah, eşhedü enne Muhammede'r-Resulullah!"Sonra bana şunu söyledi: "Sesini yükselt. Eşhedü en la ilahe illallah, eşhedu en lailahe illallah, eşhedü enne Muhammed'r-Resulullah, eşhedu enne Muhammede'r-Resulullah, hayye ala'ssalati, hayye  ala'ssalah, hayye ale'lfelahi hayye ale'lfelah. Allahuekber Allahuekber, lailahe illallah!"Sonra, ezanı bitirince beni çağırdı ve bana içerisinde gümüş para bulunan bir çıkın verdi. Sonra elini Ebu Mahzûre'nın alnına koydu, arkadan yüzüne kaydırdı, sonra göğsü üzerine götürdü, sonra ciğerinin üzerine kaydırdı. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mübarek eli, Ebu Mahzûre'nın göbeği üzerine ulaştı. Sonra Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah seni mübarek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın"dedi. Ben de:"Ey Allah'ın Resulü! Bana Mekke'de ezan okumam emir buyursanız?" dedim."Haydi emrettim!" buyurdular.Derken içimde Resulullah'a karşı duyduğm bütün kötü hisler kayboldu. Yerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sevgisi doldu. Hemen Resulullah'ın Mekke'deki valisi Attab İbnu Esid'in yanına geldim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın emri sebebiyle Attab'ın yanında namaz için ezanı ben okudum."Ravi der ki: "Ebu Mahzûre'ye  yetişenler bu hadiseyi, Abdullah İbnu Muhayriz'in bana anlattığı şekil üzere bana tahdis ettiler."[474]

 

 ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa  ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa

Allâhu Ekber Allâhu Ekber.

 

 ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa  ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa

Allâhu Ekber Allâhu Ekber.

 

 ¢é£ÜÛa  £ü¡a  é Û¡a ¬ü ¤æ a ¢† è¤( a

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah

 

 ¢é£ÜÛa  £ü¡a  é Û¡a ¬ü ¤æ a ¢† è¤( a

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah

 

 é£ÜÛa ¢4좍 ‰ ¦a † £à z¢ß  £æ a ¢† è¤( a

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah

 

 é£ÜÛa ¢4좍 ‰ ¦a † £à z¢ß  £æ a ¢† è¤( a

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah

 

 ¡ñ5 £–Ûa ó Ü Ç  £ó y

Hayye ale's-Salâh

 

 ¡ñ5 £–Ûa ó Ü Ç  £ó y

Hayye ale's-Salâh

 

 ¡€5 1¤Ûa ó Ü Ç  £ó y

Hayye ale'l-Felâh

 

 ¡€5 1¤Ûa ó Ü Ç  £ó y

Hayye ale'l-Felâh

 

 ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa  ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛ a

Allâhu Ekber Allâhu Ekber

 

 ¢é£ÜÛa  £ü¡a  é Û¡a ¬ü

Lâ ilâhe illâllah.

 

Anlamı

 

"Allah en büyük ve en yücedir.

Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet ederim.

Muhammed'in (asm) O'nun Resûlü olduğuna da şehâdet ederim.

Haydin namaza!

Haydin kurtuluş ve felâha!

Allâh en büyük ve en yücedir.

Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur."

 

Öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde ezan bu şekilde okunur. Sadece sabah namazında Hayye ale'l-Felâh dendikten sonra iki kere de:

Es-Salâtü hayrün mine'n-nevm: Namaz uykudan hayırlıdır, denilir.

 

Bu ilâveyi Peygamberimiz Hz. Bilâl'e emretmiştir. Uyku dünya rahatını, namaz ukbâ saâdetini te'min ettiğinden ve ukba rahatı, dünya rahatından efdal olduğundan böyle denmiştir. Sabah namazının kazası için okunan ezanda bu ilâvenin söylenmesinde ihtilâf vardır.

 

İkamet

 

Namazların farzlarını kılmağa başlarken okunan ezan sözlerinden ibarettir.

 

Ezan vaktin başlangıcında okunur; ikamet ise farza durulacağı zaman getirilir.

 

İkametin Sözleri

 

İkametin sözleri de ezanın sözlerinin aynıdır. Yalnız, Hayye ale'l-Felâh dendikten sonra iki kere de “Kad kâmeti's-Salâh” cümlesi söylenir.

Mânası:

“Namaza başlandı,” demektir.

 

e) Cemaatle Namaz

 

Cemâat; topluluk ve toplanma, bir araya gelme demektir.

 

Cemâat namazı; bir araya gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.

 

"Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.

 

Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben şöyle buyurur:

 

وَاِذَا كُنْتَ فيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلوةَ

 

"Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun."[475]

 

ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: صََةُ الرَّجُلِ في جَمَاعَةٍ تُضَعَّفُ عَلى صََتِهِ في بَيْتِهِ وَسُوقِهِ خَمْساً وَعِشْرِينَ ضِعْفاً، وذَلِكَ أنَّهُ إذَا تَوَضّأَ فَأحْسَنَ الوَضُوءَ، ثُمَّ خَرَجَ إلى المَسْجِدِ َ تُخْرِجُهُ إَّ الصََّةُ لَمْ يَخْطُ خُطْوَةً إَّ رُفِعَتْ لَهُ بِهَا دَرَجَةٌ، وَحُطَّتْ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ، فإذَا صَلَّى لَمْ تَزَلِ المََئِكَةُ تُصَلِّى عَلَيْهِ مَا دَامَ في مُصََّهُ: اللَّهُمَّ صَلِّ، اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ. وََ يَزَالُ أحَدُكُمْ. في صََةٍ مَا انْتَظَرَ الصََّةَ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişinin cemaatle kıldığı namazın  sevabı evinde ve çarşıda (iş yerinde) kıldığı namazından yirmibeş kat fazladır. Şöyle ki, abdest alınca güzel bir abdest alır, sonra mescide gider, evinden çıkarken sadece mescid gâyesiyle çıkmıştır. Bu sırada attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir, bir günahı affedilir. Namazı kıldı mı, namazgâhında olduğu müddetçe melekler ona rahmet okumaya devam ederler ve şöyle derler:"Ey Rabbimiz buna rahmet et, merhamet buyur."Sizden herkes, namaz beklediği müddetçe namaz kılıyor gibidir."[476]

 

ـ وفي أخرى للشيخين عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: صََةُ الجَمَاعَةِ أفْضَلُ مِنْ صََةِ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً[. »الْفَذُّ«: الفرد .

 

  Sahîheyn'in İbnu Ömer (radıyallâhu anh)'den kaydettiği bir diğer rivâyette şöyle denmiştir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan  namazdan yirmiyedi derece üstündür."[477]

 

ـ وعن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: أعْظَمُ النَّاسِ أجْراً في الصََّةِ أبْعَدُهُمْ فَأبْعَدُهُمْ مَمْشىً، وَالَّذِى يَنْتَظِرُ الصََّةَ حَتَّى يُصلِّيهَا مَعَ ا“مَامِ أعْظَمُ أجْراً مِنَ الَّذِى يُصَلِّى ثُمَّ يَنَامُ[. أخرجه رزين. قلت: وهو في صحيح البخارى، واللّه أعلم .

 

- Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Namazda en çok sevap alan kimse, en uzak olanlarıdır, yürüme yönüyle en uzaktan gelenler, imamla kılıncaya kadar namazı bekleyen kimse,  hemen kılıp sonra da uyuyandan daha çok sevaba mazhardır."[478]

 

ـ وعن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رَسولَ اللّهِ # يَقُولُ مَنْ صَلَّى العِشَاءَ في جَمَاعَةٍ فَكَأنَّمَا قَامَ نِصْفَ اللَّيْلِ، وَمنْ صَلّى الصُّبْحَ في جَمَاعَةٍ، فَكَأنَّمَا صَلَّى اللَّيْلَ كُلَّهُ.

 

- Hz. Osman (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim şöyle diyordu:"Kim yatsıyı bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibi olur, kim de sabah namazını bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur."[479]

 

ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ رَجُلٌ َ أعْلَمُ أحَداً أبَعْدَ مِنْهُ مِنَ المَسْجِدِ، وَكَانَتْ َ تُخْطِئُهُ صََةٌ، فَقِيلَ لَهُ: لَوْ اشْتَريْتَ حِمَاراً فَرَكِبْتَهُ في الظَّلْمَاءِ أوْ في الرَّمْضَاءِ؟ فقَالَ: مَا يَسُرُّنِى أنَّ مَنْزِلِى إلى جَنْبِ المَسْجِدِ، إنِّى أُرِيدُ أنْ يُكْتَبَ لِى مَمْشَاىَ إلى المَسْجِدِ وَرُجُوعِى إلى أهْلى، فقالَ رَسولُ اللّهِ #: قَدْ جَمَعَ اللّهُ تَعالى لَكَ ذلِكَ كُلَّهُ.

 

- Übeyy İbnu Ka'b (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam vardı Mescide ondan daha uzakta oturan birini bilmiyordum. Namazları da hiç kaçırmıyordu. Kendisine: "Bir eşek alsan da karanlık veya sıcak zamanlarda binsen!" denilmişti, şu cevapta bulundu:"Evimin mescide yakın olması beni memnun etmez. Ben mescide kadar yürümelerimin, sonra da aileme dönüşlerimin sevab olarak yazılmasını diliyorum."Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (Adamın bu sözünü işitince): "Allah Teâlâ hazretleri bu isteklerinin  hepsini yerine getirdi" buyurdu."[480]

 

ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَى رَسولَ اللّهِ # رَجُلٌ أعْمى، فقَالَ: يَا رَسولَ اللّهِ إنَّهُ لَيْسَ لِى قَائِدٌ يَقُودُنِى إلى المَسْجِدِ، وَسَألَ رَسُولَ اللّهِ # أنْ يُرَخَّصَ لَهُ، فَلَمَّا وَلَّى دَعَاهُ # فقالَ لَهُ: هَلْ تَسْمَعُ النِّدَاءَ؟ قَالَ: نَعَمْ. قالَ: فَأجِبْ.

 

 Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a âmâ bir zât gelerek:"Ey Allah'ın Resûlü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok!" diyerek Aleyhissalâtu vesselâm'dan [namazı evinde kılmak için]  ruhsat istedi. [O da izin verdi.] Adam geri dönünce, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu çağırtarak:"Ezanı işitiyor musun?" diye sordu. Adam: "Evet!" deyince:"Öyleyse icâbet et" dedi (ve evde kılmaya izin vermedi.) [481]

 

ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ سَمِعَ المُنَادِى فَلمْ يَمْنَعْهُ مِنَ اتِّبَاعِهِ عُذْرٌ لَمْ تُقْبَلْ مِنْهُ الصََّةُ الَّتِى صََّهَا. قِيلَ: وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خوْفٌ، أوْ مَرَضٌ.

 

- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde cemaate katılmazsa, kıldığı namaz (kâmil bir sevapla) kabul edilmez.""(Ey Allah'ın Resûlü!) denildi, meşrû özür nedir?""Korku veya hastalıktır!" buyurdu."[482]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّه #: أثْقَلُ صََةٍ عَلى المُنَافِقِينَ صََةُ الْعِشَاءِ، وَصََةُ الْفَجْرِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا ‘تَوْهُمَا وَلَوْ حَبْواً وَلَقَدْ هَمَمْتُ أنْ آمُرَ بِالصََّةِ فَتُقَامَ، ثُمَّ آمُرَ رَجًُ يُصَلِّى بِالنَّاسِ، ثُمَّ أنْطَلِقُ مَعِى بِرِجَالٍ مَعَهُمْ حِزَمٌ مِنْ حَطَبٍ إلى قَوْمٍ َ يَشْهَدُونَ الصََّةَ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْبُيُوتَهُمْ[. أخرجه الستة.»الحَبْوُ« المشى على ا‘يدى والركب .

 

- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. [Nefsimi eliyle tutan Zât'a kasem olsun!] Ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da beraberlerinde odun desteleri olan bir grup  erkekle namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini üzerlerine yıkmayı düşündüm."[483]

 

Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir. Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur. Peygamber (a.s.)'ın "İki ve daha yukarısı cemâattır"[484] sözünden bunu anlıyoruz.

 

Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir. İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun farketmez. Çünkü Peygamber (a.s.) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır. Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez. Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler.[485]

 

Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir. Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır. Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattir.

 

Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir. Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.

 

Kadınların kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur. Bu durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır.[486]

 

Genç kadınların, erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu takdirde) mekruhtur. Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur.[487]

 

Cemâatle namaz kılan sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur. İki kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer. İmamdan başka bir erkek ve bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz geride durur. İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur. Erkeklerin bir kadına veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir.[488]

 

Safların sık ve düzgün olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (a.s.)'ın üzerinde önemle durduğu bir husustur. Bunun için imamın namaza başlamadan önce safları kontrol etmesi gerekir.

 

İmam olan kimsenin normal olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir. Uzatarak cemâatı bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir. Ancak belli bir cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında bir beis yoktur.

 

Cemâat namazında kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir. Erkek imama uyan kadının, aralarında bir perde vs. olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını bozar.[489]

 

Rasûlullah (a.s.) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda bir çok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları:

 

ـ وعن أم الدرداء قالت: ]دَخَلَ عَلىَّ أبُو الدَّرْدَاءِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما وَهُوَ مُغْضَبٌ فَقُلْتُ: مَا أغْضَبَكَ؟ فقَالَ: واللّهِ مَا أعْرِفُ مِنْ أمْرِ مُحَمَّدٍ # شَيْئاً إَّ أنَّهُمْ يُصَلُّونَ جَميعاً.

 

- Ümmü'd-Derdâ (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anhümâ) öfkeli halde yanıma geldi. Kendisine:"Niye öfkelendin?" diye sordum. Şu cevabı verdi:"Vallâhi, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in işinden bir şey anlamıyorum. Bildiğim tek şey cemaat halinde namaz kılmalarıdır."[490]

 

ـ عن عتبان بن مالك رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ: إنَّ السُّيُولَ تَحُولُ بَيْنِى وَبَيْنَ مَسْجِدِ قَوْمِى، فَأحِبُّ أنْ تَأتِيَنِى فَتُصَلِّىَ في مَكانٍ مِنْ بَيْتِى أتَّخِذُهُ مَسْجِداً فقَالَ #: سَنَفْعَلُ، فَلَمَّا أتَاهُ قالَ: أيْنَ تُرِيدُ؟ فَأشَارَ إلى نَاحِيَةٍ، مِنْ الْبَيْتِ، فقَامَ # فصَفَفْنَا خَلْفَهُ، فَصَلَّى بِنَا رَكْعَتَيْنِ.

 

-  Itbân İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, seller benimle kabîlemin mescidi arasına engel çıkarıyor. İstiyorum ki evime kadar şeref verip bir yerde namaz kılsanız da orayı mescit yapsam!""(İnşaallah bir ara) geleyim!" buyurdular. Beraberinde Hz. Ebû Bekr olduğu halde huzuruyla evimizi şereflendirip (izin isteyerek içeri girdiği) zaman ilk  iş olarak, "Nerede namaz kılmamı istersin?" diye sordu. Evin bir köşesini işaret ederek (yer gösterdim. Orada) namaza durdu. Biz de arkasından saf yaptık. Bize iki rek'at (nafile) namaz kıldırdı."[491]

 

ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # كَانَ يَأمُرُ المُؤَذِّنَ في اللَّيْلَةِ الْبَارِدَةِ، أوْ ذَاتِ المَطَرِ في السَّفَرِ أنْ يَقُولَ: أَ صَلُّوا في رِحَالِكُمْ.

 

- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sefer sırasında, soğuk veya yağmurlu gecelerde müezzine (ezan sırasında) şöyle söylemesini de emrederdi: "Dikkat! namazlarınızı yerlerinizde kılacaksınız!"[492]

 

Peygamber (a.s.), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri şöyle yermektedir:

 

"Vallahi içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım. "[493]

 

"Vallahi bazı kavimler cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır."[494]

 

Peygamber Efendimiz (a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir. Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır.[495]

 

Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir. Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat,herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz. Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir.

 

İslâm'ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak gerekir. Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir. Ancak imamı ehl-i bid'attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir. Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir. Bu mazeretler şunlardır:

 

-Yürüyemiyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak.

 

Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir. Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi.

 

Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam; vazifesine imamet ; cemâatin imama uymasına iktida; imama uyanlara muktedi; muktedilerin meydana getirdiği düzgün sıraya da saf denir. Cemâat saf halinde namaz kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır. Meselâ rükûa varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb. imamı takip eder. İmamdan başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir.

 

Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür. Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır.

 

Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür.

 

1-Vaktin evvelinde namaza gitmek,

 

2- İslâm şiârını açığa vurmak,

 

3- İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,

 

4- İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması,

 

5- Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak,

 

6- Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması,

 

7- Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları,

 

8- Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek.[496]

 

Dinimizdeki bu önemli yeri dolayısıyla beş vakit farz namazların cemaatle kılınması müekked sünnet, cumanın kılınması ise farzdır.

 

f) İmamda Aranan Vasıflar

 

İmam: Önde bulunan zat, kendisine uyulan kimse, önder. İmam kelimesi tekil olarak Kur'an-ı Kerim'de sekiz yerde geçmektedir.[497] Çoğul olarak "eimme" şeklinde de beş yerde geçmektedir.[498] İmam kelimesi bu ayetlerde şu anlamlarda kullanılmıştır:

 

Allah Teâlâ Hz. İbrahim'den bahsederken:

 

جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًا

 

"Seni insanlara imam (önder) kılacağım"[499] buyurmuştur.

 

Allah iyi kullarından bahsederken: onların:

 

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقينَ اِمَامًا

 

"Bizi, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara imam (önder) yap"[500] dediklerini nakleder.

 

وَاِنْ نَكَثُوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فى دينِكُمْ فَقَاتِلُوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِ اِنَّهُمْ لَا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ

 

"Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, dinimize dil uzatırlarsa, küfrün imamları (önderleri)yle savaşın."[501]

 

Bu ayet-i kerime, küfre öncülük yapanlara da imam denilebileceğini gösterir.

 

وَمِنْ قَبْلِه كِتَابُ مُوسى اِمَامًا وَرَحْمَةً

 

"Önlerinde Musa'nın kitabı imam (önder, rehber) ve rahmet olarak bulunanlar..."[502]

 

Ayette, insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için de imam ifadesi kullanılmıştır. Buna göre devlet başkanına, halifeye bir birlik komutanına, bir toplumun öncüsüne de imam denir.

 

İnsanlar kendilerine uyup fikirleri etrafında toplandıkları için, büyük İslâm bilginlerine, müctehidlere de imam denmiştir. İmam Azam, İmam Şâfiî, İmam Mâlik gibi.

 

Şiîler ise "İmam" tabirini daha değişik anlamlarda kullanmışlardır.

 

Terim olarak fıkıhta imam; cemaatin önüne geçip onlara namaz kıldıran kimseye denir. İmamın yapmış olduğu göreve de imamet denir. İmamlık faziletli bir görevdir.

 

Peygamber efendimiz ve kendisinden sonra gelen râşid halifeler bu görevi yapmışlardır. Gelişi güzel herkes bu görevi yapamaz. İmam olabilmek için bir takım şartlar vardır.

 

Hadislerde İmam,İmamlık:

 

ـ عن أبى مسعود البدرى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: يَؤُمُّ الْقَوْمَ أقْرَؤُهُمْ لِكِتَابِ للّهِ تَعالى، فإنْ كَانُوا في الْقِرَاءَةِ سَوَاءً فأعْلَمُهُمْ بِالسُّنَّةِ فإنْ كَانُوا في السُّنَّةِ سَواءً فأقْدَمُهُمْ هِجْرَةً، فإنْ كَانُوا في الهِجْرَةِ سَوَاءً فأقْدَمُهُمْ سِنّاً، وََ يَؤُمُّ الرَّجُلُ الرَّجُلَ في بَيْتِهِ، وََ في سُلْطَانِهِ، وََ يَجْلِسُ عَلى تَكْرِمَتِهِ إَّ بِأذْنِهِ.

 

- Ebû Mes'ud El-Bedrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cemaate, Kitabullah'ı en iyi okuyan kimse imam olur. Eğer kırâatte (okumada) herkes eşitse, sünneti en iyi bilen; sünneti bilmede eşitseler, hicret etmede evvel olan; hicrette de eşitseler, yaşca büyük olan imam olur. Kişi misafir olduğu evin sahibine veya (emri altında çalıştığı) sultanına imamlık yapmasın, ev sahibinin baş köşesine izni olmadan da oturmasın."[503]

 

ـ وعن أبى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا كَانُوا ثََثَةً فَلْيَؤُمَّهُمْ أحَدُهُمْ، وَأحَقُّهُمْ بِا“مَامَةِ أقْرَؤُهُمْ.

 

- Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Namaz kılacaklar) üç kişi iseler içlerinden biri imam olsun. İmamlığa ehak olan akra' (Kur'ân-ı Kerîm'i daha iyi okur) olandır."[504]

 

ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: لِيُؤَذِّنَ لَكُمْ خِيَارُكُمْ، وَلِيَؤُمَّكُمْ قُرَّاؤُكُمْ.

 

- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizin için hayırlınız ezan okusun, kurrâ olanınız da imam olsun."[505]

 

ـ وعن عمرو بن سلمة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أمَمْتُ قَوْمِى وَأنَا ابنُ سِتٍّ أوْ سَبْعِ سِنِينَ، وَكُنْتُ أكْثَرَهُمْ قُرْآناً.

 

- Amr İbnu Seleme (radıyallâhu anh) anlatıyor "Ben altı veya yedi yaşında iken kendi kavmime imamlık yaptım. O zaman ben, aralarında Kur'ân'ı en çok bilen kimseydim."[506]

 

ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَمَّا قَدِمَ المُهَاجِرُونَ ا‘وَّلُونَ فَنَزَلُوا مَوْضِعاً بِقُبَاءَ قَبْلَ مَقْدَمِ النّبىِّ # كَانَ يَؤُمُّهُمْ سَالِمٌ مَوْلَى أبِى حُذَيْفَةً، وَكَانَ أكْثَرَهُمْ قُرْآناً[. أخرجه البخارى، وأبو داود.

 

- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "İlk muhacirler geldiği zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gelmezden önce, Kuba'da (Usbe adında) bir menzile indiler. Onlara Ebû Huzeyfe'nin âzadlısı Sâlim imamlık yapıyor idi. O, Kur'ân'ı ezbere bilmede herkesten ileriydi."[507]

 

ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّهَا كَانَ يَؤُمُّهَا عَبْدُهَا ذَكْوَانُ مِنَ المُصْحَفِ.

 

- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)'nin anlattığına göre: "Kendisine kölesi Zekvân, Mushaf'ın yüzünden okuyarak imamlık yapıyordu."[508]

 

ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]اسْتَخْلَفَ رسولُ اللّهِ # ابنَ أُمِّ مَكْتُومٍ يَؤُمُّ النَّاسَ وَهُوَ أعْمى.

 

- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), İbnu Ümmi Mektûm'u âmâ olduğu halde, halka imamlık etmesi için (sefere çıkarken) yerine halef tâyin etti."[509]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ مُعَاذاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه كانَ يُصَلِّى مَعَ النّبىِّ # الْعِشَاءَ اخِرَةَ، ثُمَّ يَرْجِعُ إلى قَوْمِهِ فَيُصَلِّى بِهِمْ تِلْكَ الصََّةَ.

 

- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Muaz (radıyallâhu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile yatsıyı kılar, sonra kavmine döner, bu namazı onlara kıldırırdı"[510]

 

ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: ثََثَةٌ َ يَقْبَلُ اللّهُ تَعالى صََتَهُمْ، مَنْ تَقَدَّمَ قَوْماً وَهُمْ لَهُ كَارِهُونَ، وَرَجُلٌ أتَى الصََّةَ دِبَاراً: والدِّبَارُ أنْ يَأتِيهَا بَعْدَ أنْ تَفُوتَهُ، وَمنْ اعْتَبَدَ مُحَرَّرَهُ.

 

- İbnu Amr İbnu'l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Üç kişi vardır, Allah onların namazını kabul etmez:

1) Kendisini sevmeyen kimselere imam olan;

2) Namaza arkadan gelen, yani vakti çıktıktan sonra gelen;

3) Köleyi âzad ettikten sonra tekrar köle kılan."[511]

 

ـ وعن أبى أمَامة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ثََثَةٌ َ تُجَاوِزُ صََتُهُمْ آذَانَهُمْ: الْعَبْدُ ابِقُ حَتَّى يَرْجِعَ، وَامْرَأَةٌ بَاتَتْ وَزَوْجُهَا، عَلَيْهَا سَاخِطٌ، وَإمَامُ قَوْمٍ وَهُمْ لَهُ كَارِهُونَ.

 

- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Üç kişi vardır ki, onların namazları kulaklardan öte geçmez:

1) Dönünceye kadar, kaçan köle.

2) Geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın.

3) Kavminin nefret ettiği imam."[512]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]كانَ مُعَاذُ بنُ جَبَلٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يُصَلِّى مَعَ النَّبىِّ #، ثُمَّ يَأتِى فَيَؤُمُّ قَوْمَهُ، فَصَلَّى لَيْلَةً مَعَ النَّبىِّ # الْعِشَاءَ، ثُمَّ أتَى قَوْمَهُ فَأمَّهُمْ فَافْتَتَحَ بِسُورَةِ الْبَقَرَةِ،فَانْحَرَفَ رَجُلٌ فَسَلّمَ ثُمَّ صَلَّى وَحْدَهُ وَانْصَرَفَ، فَقَالُوا لَهُ: أثَافَقْتَ يَا فَُنُ؟ قالَ: َ واللّهِ، وَتِيَنَّ رَسولَ اللّهِ # فَ‘خْبِرَنَّهُ. فَأتَاهُ فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ إنَّا أصْحَابُ نَوَاضِحَ نَعْمَلُ بِالنَّهَارِ، وَإنَّ مُعاذاً صَلَّى مَعَكَ الْعِشَاءَ ثُمَّ أتَانَا فَاسْتَفْتَحَ بِسُورَةِ الْبَقَرَةِ، فَأقْبَلَ رَسولُ اللّهِ # عَلى مُعاذٍ، قالَ: أفَتَّانٌ أنْتَ يَا مُعَاذُ اقْرَأ: وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا، وَالضُّحى، وَاللَّيْلِ إذَا يَغْشى، وسَبَّحِ اسْمَ رَبِّكَ ا‘عْلَى.

 

- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Muâz İbnu Cebel (radıyallâhu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte namaz kılar, sonra gelir, kavmine imamlık yapardı. Bir gece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte yatsıyı kıldı. Sonra kavmine geldi ve onlara imamlık yaptı ve Bakara sûresiyle kırâate başladı. Bir adam cemaatten ayrılarak selam verdi. Namazını tek başına kılarak çekip gitti. Adama:"Ey filan, nifak mı çıkarıyorsun?" dediler. Adam:"Vallahi hayır, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gidip (Muâz'ın yaptığını) haber vereceğim." dedi. Yanına varıp:"Ey Allah'ın Resûlü, biz sulama devesi besleyen insanlarız. Gündüz çalışırız. Muâz sizinle yatsıyı kıldı. Sonra bize gelip bakara sûresi ile namaz kıldırmaya başladı" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mu-âz'a yönelerek:"Ey Muâz, sen fitneci misin? Veşşemsi ve duhâhâ'yı, Vedduhâ'yı, Velleyli izâ yağşa'yı, Sebbihi'sme Rabbike'l-a'lâ'yı oku" buyurdu."[513]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: إذَا صَلّى أحَدُكُمْ لِلنَّاسِ فَلْيُخَفِّفْ، فإنَّ فِيهِمْ الضَّعِيفَ، والسَّقِيمَ، والمَريضَ، وذَا الحَاجَةِ وَإذَا صَلّى لِنَفْسِهِ فَلْيُطِلْ مَا شَاءَ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kim halka namaz kıldırırsa namazı hafif (kısa) tutsun. Zîra cemaatte zayıf, sakat  hasta ve ihtiyaç sahibi vardır. Müstakil kılınca dilediği  kadar uzatsın."[514]

 

ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: إنِّى ‘دْخلُ في الصََّةِ، وَأنَا أُرِيدُ أنْ أُطِيلَهَا، فَأسْمَعُ بُكَاءَ الصَّبىِّ فَأتَجَوَّزُ في صََتِى لِمَا أعْلَمُ مِنْ وَجْدِ أُمِّهِ مِنْ بُكَائِهِ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود. »الْوَجْدُ«: الحزن .

 

- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza başlarım. (Namazı kıldırırken) bir çocuk ağlaması kulağıma gelir. Çocuğun ağlamasından annesinin duyacağı elemi bildiğim için namazı uzatmaktan vazgeçerim."[515]

 

ـ وعن ثوبان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: ثََثٌ َ يَحِلُّ ‘حَدٍ أنْ يَفْعَلَهُنَّ. َ يَؤُمُّ الرَّجُلُ قَوْماً فَيَخُصُّ نَفْسَهُ بِالدُّعَاءِ دُونَهُمْ، فإنْ فَعَلَ فَقَدْ خَانَهُمْ، وََ يَنْظُرُ في قَعْرِ بَيْتٍ قَبْلَ أنْ يَسْتَأذَنَ، فإنْ فَعَلَ فَقَدْ خَانَهُمْ، وََ يُصَلِّى وَهُوَ حَقَنٌ حَتَّى يَتَخَفَّفَ.

 

- Sevbân (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Üç şey vardır, onları yapmak kimseye helal olmaz: "Kişi bir kavme imamlık yapar, sonra da sadece kendisi için dua eder, cemaatini dua dışı bırakır; bunu yapan onlara ihânet eder. Kişi, izin almazdan önce bir evin içine bakamaz, bunu yapan ev halkına ihânet eder. Kişi küçük abdestine sıkışmış iken hafifleyinceye kadar namaz kılamaz."[516]

 

İmamda Bulunması Gereken Şartlar

 

Bunlar;

 

1- Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar imam olamaz. Fâsık ve bid'at sahibi kimselerin imam olması ise tahrimen mekruhtur.

 

2- Erkek olmak. Kadının imam olması caiz değildir. Ancak kadının kadınlara imam olması kerahetle caizdir. Bu durumda imam olan kadın öne geçmez, cemaat olan kadınların sağında bulunur.

 

3- Akıllı olmak. Akıl hastasının imamlığı caiz değildir.

 

4- Erginlik çağına ermiş olmak. Erginlik çağına ermemiş olan çocuğun büyüklere imam olması caiz değildir. Ancak kendisi gibi çocuklara imam olabilir.

 

5- Özürlü olmamak. İdrarı tutamamak, devamlı olarak burundan veya yaradan kan gelmesi gibi durumlar birer özürdür. Bu gibi özürleri olan kimseler imam olamazlar. Ancak aynı cins özre sahip olanlara imam olabilirler. Özürleri farklı ise imam olması caiz değildir.

 

6- Namaz sahih olacak kadar ezbere düzgün Kur'an okumasını bilmek. Okuma yazma bilmeyenlere "Ümmî" denir. Ümmî kendisi gibi olanlara imam olabilir. Ümmînin ümmîye imamlığı caizdir. Kur'an'ı iyi okuyamayanların, iyi okuyanlara imam olması sahih değildir.

 

Camide namaz kıldırmak, görevli olan imamın hakkıdır.

 

Evde ev sahibinin kıldırması daha uygundur.

 

Cemaatle namaz kılacaklar arasında ev sahibi, görevli bir imam veya yetkili amir yoksa, sırasıyla şunlar imam olurlar:

 

1- Namazın hükümlerini en iyi bilen,

 

2- Kur'an-ı Kerimi en güzel okuyan,

 

3- En fazla günahlardan sakınan.

 

4- En yaşlı olan,

 

5- Ahlâkı en güzel olan,

 

6- Yüzü daha çok nurlu olan

 

7- Sesi en güzel olan,

 

8- Elbisesi daha temiz olan.

 

Bütün bu hususlarda eşit olurlarsa aralarında kur'a çekilir ya da cemaat onlardan birisini imamlığa seçer.

 

g) Namazların Çeşitleri

 

Dinin tarif ettiği üzere kılınan namazlar; farz, vacip ve nafile olmak üzere üç çeşittir. Farz namazlara “Salatı Mektube” adı verilir. Her üç nevi hakkında bilgiler kısaca şöyledir.

 

1)Farz Namazları ve Çeşitleri

 

İslam’da beş vakit namaz Hicretten 18 ay önce Mekke’de Miraç gecesinde farz kılınmıştır. Farzlığı Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabittir. Cuma namazı da bir farz-ı ayn, cenaze namazı ise bir farz-ı kifayedir.

 

Şu duruma göre, Müslüman, akıllı ve erginlik çağına gelmiş her erkek ve kadına beş vakit namaz farzdır. Ne var ki, çocukları, böyle önemli bir ibadete küçükken alıştırmak, 7 yaşlarında öğretmeye başlamak yerinde olur.

 

Rekatları itibariyle Farz Namazları Şöyledir:

 
Farzdan önce           Sünnet    Farz   Sünnet  Vitir  

Sabah (Fecir)              2              2         -          -

Öğle (Zuhur)               4             4          2         -

İkindi (Asr)                 4             4          -          -

Akşam (Muğrip)         -              3         2           - 

Yatsı (İşa)                   4              4         2          3

Toplam  40 rekattır.

 

2) Farz-ı Kifaye olan Cenaze Namazı

 

Cenaze üzerinde namaz kılmak farz-ı kifayedir. Bir kişi yerine getirirse geri kalan Müslümanlardan sakıt olur. Tıpkı defin, tekfin ve techizinden olduğu gibi.

 

Namazın vakti, cenazenin hazır bulunduğu vakittir. Onun için akşam namazının sünnetine takdim edilir. Namazı bozan şeyler, cenaze namazını da bozar. Ancak cenaze namazında kadınla aynı hizada bulunmak, namazı bozmaz. 

 

Cenaze Namazının Şartları

 

1)  Ölünün Müslüman olması

2)  Gömülmemişse temizlenmesi

3)  Cenazenin konulacağı yerin temiz olması

4)  Avretin örtünmüş olması

5)  Cenazenin, namaz kılanın önüne konulması (Mevcut değilse giyabi de kılınabilir)

6)  Cenaze namazına niyet etmek.

 

Cenaze Namazının Rükünleri

 

1) Dört tekbir

2)  Kıyam

3) Duada bulunmak

 

3) Vacip Namazlar ve Çeşitleri

 

Vacibin tarifinden de hatırlanacağı üzere, farzdan bir derece aşağı olmakla beraber sünnetten daha kuvvetli olan namazlardır. Vitir namazı, Bayram namazları böyledir. Ramazan ve Kurban Bayramları namazları 2’şer rekattır.

 

Vitir namazına “Salat-ı Vitr” denilmesinin nedeni, tek rekatlı oluşudur. Bu namaz Ramazanda, Teravih cemaatle kılınması halinde cemaatle kılınır, diğer zamanlarda yatsı namazından sonra münferit kılınır.

 

Bayram namazları ise, yalnız cemaatle kılınabilir; Cuma namazını kılmak mükellef kişiler Bayram namazlarıyla da sorumludurlar.

 

Ayrıca başlanıp da bitirilmeden bozulmuş her türlü nafile ve sünnet namazlarıyla kılınması adanmış nezir namazları da vaciptir.

 

4)  Nafile Namazları ve Çeşitleri

 

Mükellefin görevinden söz ederken sünnetin kısımları, hükümleri hakkında verilen genel bilgiler burada da bir ölçüde aynen geçerlidir. Nafile terimi sünnetin eş anlamlısı olarak kullanılır. Ancak kapsamı itibari ile sünnet teriminden daha geniştir. Çoğulu “Nevafil”dir. Farz ve vacip derecesinde olmayan bütün namazlara nafile denilir.

 

Beş Vakitte Kılınan Sünnet Namazları da İçerisine Alan Nafileler

 

a)  Revâtib Namazlar: Farz namazlarla birlikte namazın öncesinde de sonrasında kılınan sünnet namazlarına revâtib denilir.

 

Bunlar sabahın farzından önce iki rek'at, öğleden önce dört rek'at, sonra da iki rekat, ikindiden önce dört rekat, akşamdan sonra iki rekat ve yatsının farzından önce dört rekat, sonra da iki rek'at olmak üzere günde yirmi rekattır. Revatib namazlar, müekkede ve gayr-i müekkede kısımlarına ayrılırlar.

 

Müekkede Sünnet Namazlar: Sabah namazından önceki iki rekat, öğle namazından önce dört, sonra iki rekat ve akşam ile yatsıdan sonraki ikişer rekat ve Cuma namazından önce ve sonra dörder rek'at olarak kılınan sünnet namazlar, müekkede sünnettir.

 

Gayr-i Müekkede Sünnet Namazlar: İkindiden ve yatsıdan önce dört rek'at olarak kılınan sünnet namazlar gayr-i müekkede sünnettir. Öğle ile yatsının iki rekatlık son sünnetlerine iki rek'at daha ilâve ederek bunları 4 rek'at olarak kılmak menduptur.Akşam namazının iki rekatlık müekkede sünnetinden sonra altı rek'atlık bir nâfile namaz kılmak da menduptur ki, buna evvâbîn namazı denir.Müekkede sünnetler içinde en kuvvetlisi ve en faziletlisi, sabah namazının sünnetidir.

 

Sabahın sünnetinden sonra kuvvetlilik sırası şöyledir: Akşamın sünneti, öğlenin son sünneti, yatsının son sünneti, öğlenin ilk sünneti...Gayr-i müekkede sünnetler içinde ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdaldir.

 

Vakit var ise, müekkede sünnetler terkedilmemelidir. Vakit daralmış, ancak farz kılacak kadar vakit kalmışsa, bu sünnet terk edilir. Sabah ile ikindinin sünneti farzından sonra kılınmaz. Sünnetleri evde kılmak daha faziletlidir. Böylece insan kendisini gösteriş ve riyadan kurtaracağı gibi, evini de namaz ve ibâdetin yapılmadığı bir mezarlık görüntüsünden çıkaracaktır.

 

Dört rek'atlı müekked sünnetlerin ilk oturuşunda, sadece Tehıyyât okunur. Üçüncü rek'ata kalkınca da Sübhâneke okunmaz.Gayr-i müekkede sünnetler ile mendub sünnetlerde ise, ilk oturuşta, Tehıyyât'tan sonra salâvat; üçüncü rek'atın başında da Sübhâneke okunur. Farz ile sünnet arasında dünyevî lâkırdı ve konuşmalar namazın sevabını azaltır, fakat sünnetin sıhhatine mâni olmaz.-Yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmak bir bakıma geceyi ihyâ etmek (kıyâm-ı leyl) hükmünde olduğu İbn-i Abbas'tan mervîdir.

 

Şu halde gece kalkıp nafile ibadet yapamayanlar, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmaya gayret ederlerse, inşâllah gece kalkmış, ihyâ etmiş gibi sevap kazanabilirler.

 

b)  Teheccüd (Gece) Namazı

 

ـ عن بل رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: عَلَيْكُمْ بِقِيَامِ اللّيْلِ، فإنَّهُ دَأْبُ الصَّالِحِينَ قَبْلَكُمْ، وَقُرْبَةٌ إلى رَبِّكُمْ، وَمَنْهَاةٌ عَنِ اثَامِ، وَتَكْفِيرٌ للسَيِّئَاتِ، وَمَطرَدَةٌ للِدَّاءِ عَنِ الجَسَدِ.

 

- Hz. Bilâl (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefârettir, bedenden hastalığı kovucudur."[517]

 

ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَنْ قَامَ بِعَشرِ آيَاتٍ لَمْ يَكْتُبْ مِنَ الغَافِلِينَ، وَمَنْ قَامَ بِمِائَةِ آيَةٍ كُتِبَ مِنَ الْقَانِتِينَ، وَمَنْ قَامَ بِألْفِ آيَةٍ كُتِبَ مِنَ المُقَنْطِرِينَ.

 

- İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim geceyi on âyet okuyarak ihya ederse gafiller arasına yazılmaz. Kim de yüz âyetle gecesini ihya ederse "kânitîn" zümresine yazılır. Kim de bin âyet okuyarak geceyi ihya ederse mukantırîn arasında yazılır."[518]

 

ـ وعن المغيرة بن شعبة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَامَ رَسُولُ اللّهِ # حَتَّى تَوَرَّمَتْ قَدَمَاهُ. فَقِيلَ لَهُ: قَدْ غَفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأخَّرَ؟ قَالَ: أفََ أكُونُ عَبْداً شَكُوراً.

 

- Muğîre İbnu Şu'be (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)  ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine: "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun?)" denildi."Şükredici bir kul olmayayım mı?" cevabını verdi."[519]

 

c) Duha (kuşluk) namazı

 

ـ عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالتْ: ]مَا سَبَّحَ رسُولُ اللّهِ # سُبْحَةَ الضُّحَى قَطُّ، وَإنِّى ‘سَبِّحُهَا.

 

Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kuşluk namazını her kılışında mutlaka ben de kıldım."[520]

 

Kuşluk namazının vakti, sabahleyin mekruh olan vaktin çıkmasıyla başlar. Mekruh vakit, güneşin doğmasından bir mızrak boyu, yani beş derece yükselmesine kadar olan vakittir. Türkiye'de kırk-elli dakikalık bir müddettir. Mekruh vaktin çıktığını anlama hususunda şu basit usülden de istifade edilebilir: Çeneyi göğse dayayarak güneşe doğru bakınca, eğer güneş ufukta görülemeyecek kadar yükselmişse artık kerâhet vakti çıkmıştır.

 

Hadiste kuşluk namazı sübhatu'd-Duhâ yani kuşluk sübha'sı diye  ifâde edilmiş, namaz ma'nâsına gelen salât kelimesi kullanılmamıştır. Burada namaza tesbîh kökünden gelen sübha denmesi namazın nafile olmasındandır. Çünkü burada nafile ma'nâsınadır. Nafile namazın tesbîh aslından gelen sübha ile tesmiyesi farz namazlarda tesbîhin nafile olması sebebiyledir.Şöyle de denmiştir: "Nafile namaz için sübha denmiştir, çünkü o farz namazdaki tesbîh gibidir."

 

ـ وعن عبدالرحمن بن أبى ليلى قال: ]مَا حَدَّثَنَا أحَدٌ أنَّهُ رَأى النّبىَّ # يُصَلِّى الضُّحَى غَيْرَ أُمِّ هَانِئٍ. فإنَّهَا قَالَتْ: دَخَلَ عَلىَّ رَسُولُ اللّهِ # بَيْتى يَوْمَ الْفَتْحِ فَاغْتَسَلَ وَصَلّى ثَمَانِىَ رَكَعَاتٍ. فَلَمْ أرَ صََةً قَطُّ أخَفَّ مِنْهَا. غَيْرَ أنَّهُ يُتِمُّ الرُّكُوعَ والسُّجُودَ.

 

- Abdurrahman İbnu Ebî Leylâ  (rahimehullah) anlatıyor:  "Bize, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kuşluk namazı kıldığını Ümmü Hânî'den başka kimse anlatmadı. O dedi ki:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih günü, benim eve geldi, yıkandı ve sekiz rek'at namaz kıldı. Ben bundan  daha hafif bir namazı hiç görmedim. Ancak rükû ve secdeleri tam yapıyordu."[521] 

 

Kuşluk namazı en az iki en fazla sekiz rekat olarak kılınır. Sadedinde olduğumuz rivâyet, Fetih günü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Mekke'de sekiz rekat kuşluk kıldığını ifade etmektedir.

 

İbnu Ebî Leylâ'nın ifadesinde de görüldüğü üzere, bu sünnet son derece yaygınlık kazanmamış olmalıdır. Bazı sahâbîler Hz. Peygamber'in kuşluk kıldığını görmemişler bile. Nitekim Abdullah İbnu Ömer bu namaza bid'a diyenlerdendir. Ancak "Ne güzel bid'a", "Bu, bid'aların en güzelidir" gibi tasvipkâr, takdirkâr ifadelerde bulunmuştur.

 

Buhârî'nin bir rivâyetinde Müverrik der ki: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e sordum: "Kuşluk namazı kılar mısın?" Bana "Hayır!"  dedi. Ben tekrar sordum: "Ya Ömer?", "Hayır!" dedi. Ben: "Ya Ebû Bekr?" dedim. O: "Hayır!" demeye devam etti. "Pekala, dedim ya Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)?""Onun da kıldığını zannetmiyorum" cevabını verdi."Hz. İbnu Ömer, Resûlullah hakkında kesin bir redde yer vermiyor, "zannetmiyorum" diyor. Bunun sebebi,  Resûlullah'ın kuşluk kıldığını işitmiş olmasıdır.

 

h) Namazların Kılışı

 

1) Beş Vakit Namaz

 

Beş vakit namaz denilince 24 saatlik bir zaman dilimi içerisinde, günün 3’ü gece ve 2’si de gündüz kısmında kılınan namazlardır. Günlerin veya gecelerin çok uzun veya çok kısa olduğu, vakit bakımından anormal bölgelerde ( 6 ay gündüz ve 6 ay gece) de yine beş vakit namaz kılınacaktır. Bunun uygulama biçimi ise; o yerlere en yakın bulunan, aynı boylam daireleri arasında kalan, beş vakit namazın belirli olduğu ülkeler takvimi ölçü alınır. Namaz vakitleri ona göre ayarlanarak kılınır.

 

a) Sabah Namazının Kılınışı: Sabah namazı şöyle kılınır: Namaza başlamadan önce, bunun için gerekli olan şartları yerine getirmek zorundayız. Abdest alırız, üzerimizin ve namaz kılacağımız yerin temizliğine dikkat ederiz. Gerekli şekilde vücudumuzu örteriz. Kıbleye döneriz. Önce sünneti kılacağımızdan “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya” deriz.

 

Bu niyet kalpten gelerek her dilde olabilir. Erkekler elleri kulaklarına, baş parmağını da kulak yumuşağına değecek şekilde kadınlar ise omuz hizasına kadar kaldırır. “Allah’u Ekber” der. Sonra sağ el, sol elin üzerine gelecek şekilde, erkekler göbekleri üzerine, kadınları göğüsleri üzerine bağlar. Erkekler sağ el baş ve serçe parmağı ile sol elinin bileğini kavrar. Kıyamda dururken secde yerine bakılır. Erkeklerin ayak araları yaklaşık dört parmak kadar açık, kadınların ayakları ise bitişik durur.

 

Kıyamda tekbir getirerek eller bağlandıktan sonra “Sübhaneke duasını” okur;

 

 Ú¢Š¤î Ë  éÛ¡a ¬ü ë H Ú¢ªëb ä q  £3 u ëI  Ú¢£† u ó Ûb È m ë  Ù¢à¤a  Ú ‰b j m ë  Ú¡†¤à z¡2 ë  £á¢è£ÜÛ a  Ù ãb z¤j¢

 

“Sübhânekellâhümme ve bihamdik ve tebârekesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe ğayrük.”

 

Manası:

“Allahım, seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamd ederim. Senin ismin mübârek, saltanat ve azametin yücedir. Senden başka ilâh yoktur.”

 

Bunun hemen peşinde; “Euzu Besmele” çekilir. “Fatiha” süresi tamamen okunur. Peşinen “Amin” denilir. Sonra fazla beklemeden bir süre veya en az üç kısa yada uzunca bir “Ayet” okunur.

 

Sonra “Allah’u Ekber” diyerek hemen “Rükua” gidilir. Ellerle diz kapakları iyice kavranır, sırt dümdüz olur. Rükuda en az üç kez: Rükû'daki tesbih:

 

¤áîĠȤÛa  ó¡£2 ‰  æb z¤j¢

 

Sübhâne Rabbiye'l-Azîm'dir”  denilir. Sonra;

 

¢ê †¡à y ¤å à¡Û ¢é¨£ÜÛa  É¡à 

 

“Semia'llâhu limen hamideh” dediği vakit. Peşinden;

 

¢†¤à z¤Ûa  Ù Û b ä £2 ‰

 

“Rabbenâ leke'l-hamd.” Sonra

 

“Allah’u Ekber” diyerek secdeye gidilir. Allah’a en yakın olunan yer secdedir.

 

Secdede alın, burun, diz kapakları ve ayak uçları yere temas eder. Baş, eller arasına alınır. El ve ayak parmakları kıbleye yönelik durur. O sırada en az üç kez;

 

óÜ Ç ü¤a  ó¡£2 ‰  æb z¤j¢

 

“Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ'dır” duası okunur.

 

 Sonra “Allah’u Ekber” denir ve oturulur. Bu oturuş sırasında sağ ayak parmak uçları kıbleye yönelik olarak dikilir, sol ayak içe doğru döşenerek üzerine oturulur. Eller dizler üzerine konur. Yaklaşık üç kez “Subhane’llah” denilecek kadar oturulur. Tekrar “Allah’u Ekber” denilir, secdeye varılır. Yine en az üç defa;

 

óÜ Ç ü¤a  ó¡£2 ‰  æb z¤j¢

 

“Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ'dır” denilir.

 

Sonra “Allah’u Ekber” der ve ayağa kalkılır.

 

İkinci rekatta, ayakta yalnız “Besmele” okunur. Peşinde “Fatiha,” onun da peşinden ilave süre okunur. Bunun miktarı bir önceki rekattaki kadar veya ondan biraz kısa olmalıdır.Bu ilave süre ya birinci rekatta okunanın peşinden gelen yada, süreler kısa ise, en az iki sonraki bir süredir. Bitirince “Allah’u Ekber” der, rükua gidilir. Bir önceki rekattaki gibi rüku ve secdeler tekrarlanır. Secdeden kalkınca, tıpkı secdeler arası oturma şekli gibi oturulur. Oturulurken eller diz kapaklarına doğru uyluklar üzerine konulur. Bu oturuşta kişi “Tahiyyat”

 

اَلتَّحِيَّاتُ ِللهِ وَ الصَّلَوَاتُ وَ الطَّيِّبَاتُ * اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَ رَحْمَةُ اللهِ وَ بَرَكَاتُهُ * السَّلاَمُ عَلَيْنَا وَ عَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ * اَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ *

 

"Et-tahiyyatu[522] lillahi ve's-salâvatu[523] ve't-tayyibâtu[524] es-selâmu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu es-selâmu aleyna ve alâ ıbâdi'llahi's-salihin. Eşhedu en lâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh" duası okur; Peşinden “Salavat” dualarını okur:

 

Ve nihayet bunların peşinden de “Rebbane Atina ve Rabbe-nağfirli” dualarını okur. Sonra önce sağa peşinden de sola baş, omuz hizalarına kadar döndürülerek “Esselamü aleyküm ve rahmetullah” denilerek “Selam” verilir. Sağ ve soldaki melekler de selamlanmış olur.

 

Sabah namazının Farzı; iki rekattan ibarettir. Bu tıpkı yukarıda anlatılan iki rekatlı sünnet gibi kılınır. Yalnız başlarken önce kamet getirilir. Niyetlenirken de farz olduğu belirtilir.

 

b) Öğle Namazının kılınışı: Önce dört rekatlık ilk sünnet için “Niyet ettim bugünkü öğle namazının ilk sünnetini kılmaya” denilerek niyetlenilir. Sabah namazının iki rekatlı sünneti gibi iki rekat kılıp oturunca yalnız “Tahiyyat” duası okunur. Ve Tekbir getirilerek üçüncü rekat için kalkılır.

 

Üç ve dördüncü rekatlar da aynı şekilde kılınır, oturulur.  Tahiyyat, salavat ve rabbena duaları peş peşe okunur. Selam verilir. Dört rekatlı sünnetlerde ilave sürelerin düzeninden 1 ve 2, rekatlar bir, 3 ve 4. rekatlar da bir düşünülür. Ona göre okumada tertibe uyulur.

 

Öğle namazın dört rekatlı farzına gelince; bunun için kamet getirilir, farza niyetlenilir. Sonra tıpkı öğlenin ilk dört rekatlı sünneti gibi namaz kılınır. Ancak 3 ve 4. rekatlarda Fatihadan sonra ilave süreler okunmaz.

 

Öğle namazının son sünnetine gelince; bu iki rekatlıdır. “Öğlenin son iki rekat sünnetini kılmaya” şeklinde niyetlenilir. Sonra namaza durulur. Kılınış biçimi sabah namazının sünneti gibidir.

 

c) İkindi Namazı ve Kılınışı: Gündüzleyin kılınan ikindi (asr) namazının yukarıda açıklanan biçimde vakti girince mükellef kişi, namaz için tıpkı diğer namazlardaki gibi gerekli şartları yerine getirir.

 

Önce dört rekatlı sünneti için; “Niyyet ettim Allah rızası için bugünkü ikindi namazının sünnetini kılmaya” şeklinde niyetlenir. Namazın kılınış biçimi genelde öğle namazının ilk dört rekatlı sünneti gibidir. Ancak ikinci rekatta oturunca, Tahiyyat duasından hemen sonra Salavat duaları okunur. Allah’uekber denilerek 3. rekata kalkılır ve hemen Sübhaneke duası okunur, peşinden Ezu Besmele çekilir ve öğlenin sünnetinin 3., 4. rekatı gibi iki rekat daha namaz kılınır ve Selam verilir.

 

İkindinin dört rekatlı farzı; tıpkı öğle namazının farzı gibi kılınır. Kametten sonra “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya” denilir. Namaza girilir ve öğlenin farzı gibi yerine getirilir.

 

d) Akşam Namazı ve Kılınışı: Gece namazlarının ilkidir. Vakti girince; akşamın üç rekatlı farzının kılınması için; kamet getirilir. “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü akşam namazının farzını kılmaya” denilir. İlk iki rekatını sabah namazının farzı gibi kıldıktan sonra oturulur, Tahiyyat duası okunur ve hemen 3. rekat için ayağa kalkılır. Bu rekatta Besmeleden sonra Fatiha süresi okunur. Anlatıldığı şekilde rüku ve secdeler yapılır ve oturulur. Tahiyyat, Salavat ve Rabbena duaları okunduktan sonra Selam verilir.

 

Akşamın iki rekatlı sünnetine gelince; sabah namazının sünneti gibi hareket edilir. Önce “Niyet ettim Akşam namazının sünnetini Allah rızası için kılmaya” denilir, namaza girilir, sabah namazının sünneti gibi sürdürülür ve Selamla bitirilir.

 

e) Yatsı Namazı ve Kılınışı: Gece namazlarının ikincisidir. Yatsı namazının vakti girince, mükellef kişi namaz kılmak için gerekli ön şartları yerine getirir.

 

Yatsının dört rekatlı sünnetinin kılınması için; önce niyet edilir. “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsının ilk sünnetini kılmaya” denilir, namaza girilir. Bu sünnetin edası tıpkı, dört rekatlı ikindi namazının sünneti gibidir.

 

Yatsının dört rekatlı farzının kılınması için; kişi kamet getirir. “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsı namazının farzını kılmaya” şeklinde niyet eder. Tekbir getirerek namaza başlar. Bunun kılınış biçimi de tıpkı öğlen namazının dört rekatlı farzı gibidir.        

 

Yatsının iki rekatlı son sünnetinin kılınması için; farzdan sonra ayağa kalkılır, “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsının son sünnetini kılmaya” diye niyet edilir. Tıpkı sabah namazının iki rekatlı sünneti gibi kılınır.

 

Namazlarda 2., 3., ve 4. rekatlarda Fatihadan önce yalnızca Besmele çekilir. İkindi ve yatsının gayr-i müekked sünnetlerinde ise 3. rekata kalkınca Sübhaneke duasından sonra Euzu Besmele de çekilir.

 

Pek tabi bu beş vakit namazı ve diğerlerini kılarken riyadan uzak, dil ile okunanların manalarını kalp ile düşünerek, ihlas ve huşu ile Allah rızasını, kazanma ümidiyle kılmak lazımdır. Allah’ın muradına uygun ve Nebisinin tarif ettiği bir namaz böyle kılınınca yerine getirilmiş olur.

 

f) Vitir Namazının Kılınışı: Yatsı namazı vaktinde kılınır. Üç rekatlıdır. Genelde münferit eda edilir ve yalnızca ramazanlarda teravihten sonra cemaatle kılınır. Vitri kılmayan edasından kurtulamaz. Kazası gerekir. Terk eden günahkardır. İnkar edene kafir denilemez ama bozuk karakterlidir.

 

Malum olduğu üzere vitir namazı Kur’ani olmamakla beraber hakkında pek çok hadis mevcuttur.

 

ـ عن بُريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: الْوَتْرُ حَقٌّ. فَمَنْ لَمْ يُوتِرْ فَلَيْسَ مِنَّا. قَالَهَا ثَثاً.

 

- Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Vitr namazı haktır. Kim bunu kılmazsa bizden değildir." Bunu Efendimiz üç kere tekrar etti."[525]

 

"Vitir haktır" sözü vitir kılmaya teşvik içindir. Bu hususta gelen sahih rivâyetler "hak"la farzın kastedilmediğini gösterir. Sözgelimi Ubâde İbnu Sâmit'e, Ensar'dan Ebû Muhammed'in "Vitir haktır" dediği kulağına gelince: "Ebû  Muhammed hata etti" der ve Resûlullah'ın namazların sayısını beş olarak ifade eden hadislerini rivâyet eder. Keza Talha İbnu Ubeydillah da bir Arâbinin sualine verdiği cevapta namazın beş olduğunu belirtir. Enes de Mi'râc hadisinde farz namazın beş olduğunu ifade eder.

 

Hülasa ulemâ vitrin farz olmadığı hususunda icma etmiştir. Sadece Hasan İbnu Ziyad, Ebû Hanîfe'nin farz dediğini rivâyet etmiştir. Ancak imamın ashâbı bunu kabul etmemiştir. Şâyet bu rivâyet sahihse, şunu bilmek gerekir imamdan önce bu meselede icma vâki olmuştur.

 

 "Kılmayan bizden değildir" ifadesini, "sünnetten nefret ederek kılmayan bizden değildir" şeklinde anlamak gerekmektedir.

 

ـ وعن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]الْوِتْرُ لَيْسَ بِحَتْمٍ كَالصََّةِ المَكْتُوبَةِ، وَلَكِنَّ رسولَ اللّهِ # قال: إنَّ اللّهَ تَعالى وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ. فَأوْتِرُوا يَا أهْلَ الْقُران.

 

- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Vitir namazı farz namaz gibi kesin değildir. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allahu Teâlâ hazretleri tektir, tek'i sever, öyleyse  ey ehl-i Kur'an vitri kılın!" buyurmuştur."[526]

 

Hatm, farz ve vacib ma'nâsına gelir. Biz vitr hususundaki mezhebimizin hükmüne uygun düşmek için "kesin" tâbirini tercih ettik.

 

Cumhur vitir namazının vacib olmadığı, sünnet olduğu hususunda icma eder. Ebû Hanîfe merhum bu meselede cumhura muhalefet eder, vacib olduğunu söyler.. "Farzdır" dediği de rivâyet edilmiştir. İbnu Hacer, İmam Muhammed ve İmam Yusuf bu meselede Ebû Hanîfe'ye muhalefet etmiş olsalar da Ebû Hanîfe'nin bu hükmünde yalnız olmadığını, Saîd İbnu Ôl-Müseyyeb, Ebû Ubeyde, Abdillah İbnu Mes'ud  ve  Dahhâk'ın da vitrin vücubûna hükmettiklerine dair İbnu Ebî Şeybe'nin rivâyet kaydettiğini belirtir.

 

ـ وعن ابن مُحَيْريزٍ: ]أنَّ رَجًُ مِنْ بَنِى كِنَانَةَ يُدْعَى المُخْدِجِىَّسَمِعَ رَجًُ بِالشَّامِ يُكَنَّى أبَا مُحَمّدٍ يَقُولُ: الْوَتْرُ وَاجِبٌ. قالَ الْكِنَانِىُّ: فَسَألْتُ عُبَادَةَ بنَ الصَّامِتِ رَضِىَ اللّهُ عَنْه فقَالَ: كَذَبَ أبُو مُحَمّدٍ. سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ: خَمْسُ صَلَوَاتٍ كَتَبَهُنَّ اللّهُ تَعالى عَلى الْعِبَادِ. فَمَنْ جَاءَ بِهِنَّ وَلَمْ يُضَيِّعْ مِنْهُنَّ شَيْئاً اسْتِخْفَافاً بِحَقِّهِنَّ كَانَ لَهُ عِنْدَ اللّهِ عَهْدٌ أنْ يُدْخِلَهُ الجَنَّةَ، وَمَنْ لَمْ يَأتِ بِهِنَّ فَلَيْسَ لَهُ عِنْدَ اللّهِ عَهْدٌ، إنْ شَاءَ عَذَّبَهُ وَإنْ شَاءَ أدْخَلَهُ الجَنَّةَ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذي.»أبُو مُحَمّدٍ« هذا من ا‘نصار له صحبة.وقوله عبادة: »كَذَبَ أبُو مُحَمّدٍ« أى أخْطأ، وََ يَجوز أن يكذب في شئ من ا‘خبار عن رسولِ اللّهِ # .

 

 İbnu Muhayrîz anlatıyor: "Benî Kinâne'den el-Muhdicî denen bir adam, Şam'da Ebû Muhammed diye künyesi olan bir adamın:"Vitir namazı vacibtir" dediğini işitti. Kinânî dedi ki:"Ben bunu Ubâde İbnu's-Sâmit (radıyallâhu anh)'e sordum da:"Ebû Muhammed hata etmiş. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim şöyle demişti:"Allah'ın kullar üzerine yazıp farz kıldığı beş namaz mevcuttur. Kim onları  eda eder, istihfafla herhangi bir eksikliğe meydan vermeden tam yaparsa Allah indinde ona verilmiş bir söz vardır: Onu cennete koyacaktır. Onları kılmayana ise Allah'ın bir vaadi yoktur. Dilerse azab eder dilerse cennete koyar" der.[527]

 

Kılınışı şöyledir: Önce niyet edilerek namaza durulur. Birinci ve ikinci rek'atlar aynen sabahın sünnetinde tarif ettiğimiz şekilde kılınır. İkinci rek'atın sonunda oturulur, Tehıyyât okunarak üçüncü rek'ata kalkılır. Üçüncü rek'atta Besmele çekilip Fâtiha ve zamm-ı sûre okunur. Bundan sonra rükû'a eğilmeyerek eller kulaklara kaldırılıp tekbir alınır. Ve tekrar eller bağlanıp, kunut duaları okunur. Konut Duaları:

 

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ * وَ نُؤْمِنُ بِكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ * وَ نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ * وَ نُثْنِى عَلَيْكَ اْلخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَ لاَ نَكْفُرُكَ * وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ *

 

Allahümme innâ neste'înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke'l-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahle'u ve netrükü men yefcürük.

 

اَللَّهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ لَكَ نُصَلِّى وَ نَسْجُدُ * وَ اِلَيْكَ نَسعْىَ وَ نَحْفِدُ * نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَ نَخْشَى عَذَابَكَ * اِنَّ عَذَابَكَ الْجِدَّ بِاْلكُفَّارِ مُلْحِقٌ *

 

Allahümme iyyâke na'büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık.

 

Kunut duaları bittikten sonra rükû' ve secdeye gidilir. Secdeden sonra oturularak Tehıyyât, salâvat ve dualar okunarak selâm verilir.

 

Kunut duasını bilmeyen kimse, Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr âyetini okuyabilir. Üç kere Allahümme'ğfirlî de diyebilir. Üç kere Yâ Rab demesi de câizdir.Vitir namazı sadece Ramazanda cemaatle kılınır. İmam olan zât namazı cehrî kıldırır; kunut ise gizli okunur. Ramazan dışında vitri cemaatle kılmak mekruhtur.

 

2)  Cuma Namazı ve Kılınışı

 

a) Cumanın Şartları: Cumâ namazı farzi-i ayn ve iki rekâttır. Farziyeti Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلى ذِكْرِ اللّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı(ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır."[528]

 

Öğle namazı vaktinde ve cemâatle kılınır. Dördü farzdan evvel dördü farzdan sonra olmak üzere sekiz rekat sünneti vardır. Vakit girdikten sonra evvelâ dört rekat sünnet kılınır. Ondan sonra ikinci defa olmak üzere câminin içinde bir ezan okunur. Ezandan sonra hatip minbere çıkarak hutbe okur. Hutbeden sonra hatip mihrâba geçerek imam olur ve cemâatle iki rekat Cumâ namazı kılınır. Bu iki rekat farzdan sonra dört rekat daha sünnet kılınır. Bu dört rekattan sonra isterse dört rekat Zuhr-u âhir ile iki rekat vakit sünneti kılar.

 

ـ وعن سمرة بن جندب رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَالَ: مَنْ تَوَضَّأَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ فَبِهَا وَنِعْمَتْ، وَمَنِ اغْتَسَلَ يَوْمُ الجُمُعَةِ فَالْغُسْلُ أفْضَلُ.

 

-Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor:  "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cuma günü kim abdest alırsa bununla (o, sünneti yerine getirmiş, fazilete ermiş) olur ve (sünneti yapmış olma) nimetine erer. Ama cuma günü kim de guslederse (bilsin ki) gusül daha faziletlidir."[529]

 

b)Cuma namazının şartları: Cuma namazının, vakit namazların şartları ve farzları yanında on iki şartı vardır. Bunlardan altısı vücûbunun (farz olmasının), altısı da edasının (sahih olmasının) şartlarıdır.

 

c) Vücûbunun şartları

 

1) Hür olacak ,

2) Erkek olacak,

3) Âkil baliğ olacak ,

4) Sağlığı yerinde olacak,

5)Gözleri, ayakları sağlam olacak (körlere ve kötürümlere farz değildir),

6) Mukim olacak (misafire farz değildir)

 

Kendisinde bu şartlar mevcut olanlar Cumâ namazı farzdır. Bu şartlar bulunmayanlara farz değildir. Kadınlara, hastalara, Cumâ'ya gitmekle hastalığı artacak olanlara, hastabakıcılara, düşkün ihtiyarlara, yolculara, gözsüzlere, kötürümlere, hürriyetti kendi elinde olmayanlara, Cumâ'ya gittiği vakit muhakkak sûrette, her ne şekilde olursa olsun bir zarar görecek olanlara Cumâ namazı farz değildir. İsterlerse evlerinde oturup Öğle namazını kılarlar. İsterlerse Cumâ'ya giderler. Kendilerine Cumâ farz olmayanlar eğer Cumâ'ya giderek Cumâ namazını kılarlar ise o günün Öğle namazı yerine geçer.

 

d) Cumâ namazının sahih olmasının şartları

 

1) Cuma kılınacak yer, şehir veya şehir hükmünde olacak,

2) Devlet başkanın veya devlet başkanı adına bir yetkilinin izin vermesi,

3)  Cuma namazı kılınacak yerin herkese açık olması,

4)  Öğle vaktinin gelmiş olması,

5)  İmamdan başka en azından üç kişinin bulunması,

6)  Hutbe okunması

 

Hutbenin Rüknü: Hutbenin rüknü Cenâb-i Allah’ı zikirden ibarettir. Hutbe ikidir:

 

Birinci hutbe Müslümanlara vaaz ve nasihat, ikinci hutbe Müslümanlara duâdır. Her birinde Allah'a hamd-ü senâ. Allah’ın Birliğine, Muhammed (a.s)'ın Peygamberliğine şahadet ve Peygambere salâvat vardır.

 

e) Cumanın Kılınışı: Cumanın ilk dört rekat sünnetinin kılınışı için: Kişi “Niyet ettim Allah rızası için cumanın ilk sünnetini kılmaya” şeklinde niyetlenir, tekbirle namaza başlar. Bu sünnet öğle namazının dört rekatlı ilk sünneti gibi kılınır. Selamdan sonra kişi hutbeyi dinler.

 

Cumanın 2 rekatlı Kılınışı İçin: Hutbenin bitimini müteakip cumanın 2 rekat farzı için imama uyulur. İmam “Niyet ettim Allah rızası için Cuma namazının farzını kılmaya ve bana uyanlara kıldırmaya” şeklinde niyetlenir. Cemaat de “Niyet ettim Cuma namazının farzını kılmaya ve uydum imama” der, tekbirini alır. Cumanın bu 2 rekatlık farzı da tıpkı sabah namazının farzı gibi kılınır. Fakat bunda ilave uzun süreler okunmaz. İmam kıraati açıktan okur, cemaat dinler.

 

3) Cenaze Namazı

 

a) Cenaze Hakkında Bazı Bilgiler: Cenaze: Ölü, ölmek üzere olan kişi demektir. Çoğulu cenaizdir. Ölmek üzere olan kişi, şayet çevrilmede bir güçlük yoksa kıbleye doğru sağ tarafı üzere çevrilir. Şahadet ve Tevhid kelimelerin telkin edilir. Kur’andan ayetler, süreler okunur.Ölmek üzere olan müminin akrabalarının yanı başında bulunmaları uygundur. Ruhunu teslim edince açık kalmasın diye çenesi bağlanır, göz kapakları kapatılır. Yanına kokular konur, kolları yanlarına getirilir.

 

b) Cenazenin Yıkanması ve Kefenlenmesi: Cenaze yüksekçe bir yere konulur. Avret yerlerine bir bez örtülür, elbiseleri tamamen çıkartılır. Ağzına ve burnuna su vermeksizin bir abdest aldırılır. Sonra bütün vücudu sabunlu, ılık su ile yıkanır. Kuru yer bırakmamaya özen gösterilir. Sonra da cenazeyi yıkayan kişi (gassal) onu kendisine yasaklayarak oturtur, cenazenin karnını sıvazlar, içinden bir şey çıkmışsa onlar da yıkanır. Ayrıca bir daha abdest aldırılmaz.Erkeği erkek, kadını da kadın yıkar. Cenaze yıkayacak kişilerin temiz olması, bu işi bilmesi gerekir.

 

Cenazenin başına, saç ve sakalına güzel kokular sürülür, Saç ve tırnakları kesilmez, taranmaz. Ölüye önce kefen gömleği giydirilir. Gömlek omuzlardan ayaklara kadardır. Sonra birinci kat kefen “izar” giydirilir. Bu baştan ayağa kadardır. Bunun da üzerine ikinci kat kefen “lifafe” giydirilir, sarılır. Bu da tepeden ayağa kadardır. Bunun baş ve ayak kısımlarından bağlanır. İşte erkeğin kefenlenmesi budur.

 

Kadının kefeni; baş örtüsü ile göğüs örtüsünün ilavesiyle beş parçadan oluşur. Kadının saçları iki parça halinde örtülür, göğüs örtüsü üzerinden göğsü üzerine konur. Belirtilen şekilde kefenlenme sünnete uygun olanıdır. Bu işleri yapmak farz-ı kifayedir. Ve herkse sağken kefenini hazırlamalıdır.

 

c) Cenaze Namazının Kılınışı

 

Cenaze namazı niyet ve 4 tekbir ile kılınır. Niyet etmeksizin veya tekbirlerden birini getirmeksizin kılınacak namaz sahih olmaz. Niyet aslında kalben yapılır, dil ile de söylenilmesi sünnettir. Niyette, ölünün erkek veya kadın veya sabî (çocuk) olduğu belirtilir. İmam olan zat, "Allah rızası çin, hâzır olan cenaze namazını kılmaya ve cenaze için dua etmeye" diye niyet ederek namaza başlar. İmamete niyet lâzım gelmez. Cemaat da aynı şekilde niyet eder, ayrıca, "uydum imama" derler. Yalnızca "uydum imama" denilmesi de yeterlidir. Cenaze namazının rükünleri, kıyâm ile tekbirdir. Kur'an okumak (kırâet), rükû' ve secdeler yoktur. Namaz şu şekilde kılınır: İftitah tekbiri alınarak eller bağlanır. Ve Sübhâneke okunur. Sübhâneke'de,

 

 وَتَعالى جَدُّكَ 

 

"Ve teâlâ ceddük" kelimesinden sonra,

 

وَجَلَّ ثَناؤُكَ

 

"Ve celle senâük" ilâvesi yapılır. Sonra eller kaldırılmaksızın, baş göz işâreti yapılmaksızın, ikinci bir tekbir alınarak Allahümme salli ve bârikler okunur. Sonra üçüncü bir tekbir alınır ve hem ölü için, hem de bütün Müslümanlar için duâ edilir. Burada muayyen bir dua yoktur. "Allahümme'ğfirlî ve li'l-meyyiti ve li-sâiri'l-mü'minîne ve'l-mü'minât..." veya: 

 

رَبَّنَا اتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى اْلاخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّار بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمينَ 

 

 "Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr birahmetike yâ erhame'r-râhimîn" duaları yapılabilir. Yahut daha başka herhangi bir dua da olabilir. Bilmeyenler, dua niyetine Fâtiha sûresini bile okuyabilirler. Şu duayı okumak ise sünnettir: 

 

اَللّهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا وَشَاهِدِنَا وَغَائِبِنَا وَذَكَرِنَا وَاُنْثَانَا وَصَغِيرنَا وَكَبِيرنَا اَللَّهُمَّ مَنْ اَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَاَحْيهِ عَلَى اْلاِسْلاَمِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى اْلايمَانِ وَخُصَّ هذَا الْمَيَّتَ بِالرَّوْحِ وَالرَّاحَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالرِّضْوَانِ    اَللّهُمَّ اِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى اِحْسَانِه وَاِنْ كَانَ مُسيئًا فَتَجاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهِ اْلاَمْنَ وَالْبُشْرى وَالْكَرَامَةَ وَالزُّلْفى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمينَ 

 

 "Allahümme'ğfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ... Allahümme, men ahyeytehu minna fe-ehyihî ale'l-islâm ve men teveffeytehu minnâ fe-teveffehu ale'l-îman ve hussa hâze'l-meyyite bir-ravhı ve'r-râhati ve'l-mağfireti ve'r-rıdvân... Allahümme in kâne muhsinen fe-zid fî ihsânihî ve in kâne müsîen fe-tecâvez anhü ve lakkıhi'l-emme ve'l-büşrâ ve'l-kerâmete ve'z-zülfâ bi-rahmetike yâ erhame'r-râhimîn..."

 

Manası:

"Allahım, bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, erkeklerimizi, kadınlarımızı, küçük ve büyüklerimizi afv ü mağfiret buyur! Ya İlâhî bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, öldürdüklerini ise îman üzere öldür... Bilhassa, bu (hâzır olan) ölüyü kolaylığa, rahata, mağfirete ve rızana erdir! Yâ Rabbi, eğer bu ölü muhsin ise, ihsanını artır. Ve eğer yaramaz biri ise afvet, kendisine emniyet, beşaret, keramet ve kurbiyet nasîb eyle, ey erhamerrâhimîn!.."

 

Ölü eğer erkek çocuk cenazesi ise, ve men teveffeytehû minnâ fe-teveffehû ale'l-îman cümlesinden sonra, şu şekilde dua edilir:

 

  اَللّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا  اَللّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا اَجْرًا وَذُخْرًا  اَللّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا شَافِعًا وَمُشَفَّعًا

 

 Allahümme'c'alhü lenâ feratan, Allahümme'c'alhü lenâ ecran ve zührâ... Allahümme'c'alhü lenâ şâfian müşeffeâ... "

 

Manası:

İlâhî, onu bize takdim edilmiş bir ecir kıl, yâ Rabbi onu bize bir sevab, bir zâhire kıl, onu bizlere şefaatçı ve şefaatı kabûl edilmiş kıl...".

 

Sonra dördüncü tekbir alınır ve sağa ve sola selâm verilir. Dördüncü tekbirden sonra namaz tamamlandığından, eller salıverilir. Tekbirden başka olan dualar gizli okunur. Cenaze namazında Kur'an okumak câiz değildir. Ancak dua niyetiyle bâzı âyetler okunabilir. Başlangıç tekbirinde imama yetişemeyen kimse, sonraki tekbiri bekler ve onunla namaza girer. Cenaze musalladan kaldırılmadan da tekbiri dörde tamamlar.

 

Zaruret olmadıkça cami içinde cenaze namazını kılmakta kerahet vardır. Yağmur veya müsait yer olmaması sebebiyle camilerde kılınmasında ise, bir mahzur ve kerahet yoktur. Cenaze namazında selâm vermek vâcibtir. Okunan dualar ise sünnettir. Cenaze namazı kılacakların üç saf olması menduptur. Cenaze üzerine bir defa namaz kılınır. Tekrar edilmesinde kerahet vardır. Müteaddid cenazelerin her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hepsine bir namaz kılmak da sahihdir. Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine ahidnâme, yani, kendisinin îman üzerine, ahd-i ezelî üzerine sâbit bulunmuş olduğuna dair bâzı mukaddes kelimeler yazılması hâlinde, Allah'ın mağfiretine nail olacağı umulur denmiştir.

 

Fakat bu mübarek kelimelerin, meselâ kelime-i tevhidin, kabir içinde kalıp bilâhare çiğnenmesi veya cenazeden akacak mayilerle kirlenmesi mümkündür. Bu cihetle böyle bir şeyler yazmak mahzurdan uzak değildir. Ölünün yıkanmasından sonra ve kefenlenmesinden önce alnına mürekkeple değil, şehadet parmağı ile bismillâh; göğsü üzerine de lâ ilâhe illâllah yazılması daha muvafık görülmüştür.

 

4) Bayram Namazı

 

İslamiyet kendi temel kurallarına aykırı olmayan geleneklere dokunmamıştır. Fakat dine aykırı olanlar kaldırılmıştır. İslam öncesi geleneklerine olup da İslam kurallarına uygun biçimde kutlanmayan bayramlar kaldırılmıştır. Onların yerine daha hayırlı, daha anlamlı Ramazan ve Kurban Bayramları konulmuştur.

 

Bu bayramların namazları ise; vacibdir. Cuma namazı kendilerine farz olan her kişiye bayram namazları da vacibdir. Vakit namazlarının farz, vacip ve sünnetleri burada da aynen söz konusudur. Bayram namazlarından sonra okunan hutbelerin hükmü ise sünnettir.

 

Bu namazların vakti girince imam veya müezzin “Dokuz tekbir ile iki rekat vacip olan bayram namazına niyet” diyerek cemaatı namaza davet eder. Kıbleye dönülerek saf tutulur. İmam mihraba geçer, herkes içerisinden “Niyet ettim dokuz tekbir ile iki rekat vacip olan bayram namazını Allah rızası için kılmaya, uydum imama” der.

 

İmam da namazı kılmaya ve kıldırmaya aynı şekilde niyet eder. Namazlardaki gibi iftitah tekbiri alınır. Eller bağlanır. Herkes, içinden Sübhaneke Duasını okur. Sonra imamla beraber cemaat iki defa “Allah’ü Ekber” diyerek elleri kulaklara kadar götürür ve yana salarlar. Üçüncü kez yine “Allah’ü Ekber” denir, eller kulaklara kaldırılır ve tekrar göbek üzerine bağlanır. İmam, “Euzu Besmele” çeker.

 

Açıktan Fatiha ve ilave süre okur. Sonra hep birlikte diğer namazlardaki gibi rüku ve secdeler yapılır. İkinci rekata kalkılır. İmam, içinden Besmele çeker, açıktan Fatiha ve ilave süreyi okur, cemaat dinler. Kıraatten sonra rükua gitmeden önce imamla beraber cemaat birinci rekattaki gibi üç defa “Allah’ü Ekber” diyerek elleri kulaklara kadar kaldırır ve her tekbirde yana salarlar. Dördüncü kez eller yandayken “Allah’ü Ekber” denilir, rükua gidilir, secdeler yapılır ve oturulur. Belli dualar okunur, selam verilir.

 

a) Bayram Hutbesi: Bayram namazı kıldıktan sonra imam mimbere çıkar ve oturmada hutbeye başlar. Bu hutbenin hükmü sünnettir.

 

İmam, hutbeye Cuma hutbesindeki hamd, sena ve salavat dualarına karşılık Allah’a tekbir ve hamdlarla başlar. Tekbirleri şöyledir:

“Allah’u ekber allah’u ekber lailahe illallahu vallahu ekber allahu ekber ve lillahil hamd”

 

Cemaat de hatibin bu tekbirine ve daha sonra getireceği tekbirlere, ahenk içinde açık sesle katılır. Hatip birinci hutbesinde Ramazan Bayramında cemaate ramazan, fitre ve bayramın öneminden bahseder.

 

Ramazan Bayramında sabahleyin camiye giderken tatlı bir şey yenilir. Kurban Bayramında ise, kurban etiyle o gün yeme ve içmeye başlanır.

 

b) Teşrik Tekbirleri ve Hükmü: Kurban Bayramından bir gün önce Arafe Günü sabah namazının farzından sonra başlayıp 4. bayram günü ikindi namazına kadar 23 vakitte farzlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Tekbirler şöyledir:

 

¢†¤à z¤Ûa ¡é£Ü¡Û ë ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛ a ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛa ë é£ÜÛa  £ü¡a  éÛ¡a a¬ü ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛ a ¢Š j¤× a ¢é£ÜÛ a

 

“Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi'l-Hamd”

 

Anlamı:

“Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Her hamd Allah içindir.”

 

Bu tekbirin hükmü ise, namaz kılmakla yükümlü herkes üzerine vaciptir. Çünkü ayette:

 

 6§pa …뢆¤È ß §âb £í a ó¬©Ï  é¨£ÜÛa a뢊¢×¤‡a ë

 

“Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin, tekbir alın”[530] denilmiştir.

 

ı) Seferi ve Hasta Namazları

 

1) Seferi Namazı

 

a) Seferi Hali: Seferilik: Yolculuk, yolculuğa çıkma; sefer mesafesine yolculuk yapma. Bir fıkıh terimi olarak yolculuk, belirli bir mesafeye gitmektir. Bu mesafe ise orta yürüyüşle üç günlük, yani on sekiz saatlik bir uzaklıktan ibarettir. Buna üç merhalelik mesafe de denir.

 

Orta yürüyüş, yaya yürüyüşü ve kafile içindeki deve yürüyüşüdür. Denizlerde ise yelkenli gemilerin mutedil havadaki üç günlük yolculuğudur. İşte karalarda böyle bir yürüyüş ile denizlerde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe "sefer süresi" sayılır. Bu yolun yalnız gidilecek mesafesi esas alınır; yoksa gidiş dönüş mesafesine bakılmaz. Yolculuk yapan kimse süratli bir araçla yolculuk yaparak bu mesafeyi günümüzde yeni çıkan ulaşım vasıtalarında olduğu gibi daha kısa bir sürede katederse bile yine yolcu sayılır ve namazlarını kısa kılar. Yolculukta üç günün esas alınmasında üç günlük mesh süresine kıyas yapılmıştır.

 

Vatanında veya o hükümdeki bir yerde oturan kimseye "mukim", buradan çıkıp en az on sekiz saatlik mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de "misafir" (yolcu) denir.

 

Yolculuk hali genel olarak güçlük ve sıkıntılardan uzak değildir. Bu yüzden İslâm dini yolcular hakkında bazı kolaylıklar getirmiştir. Yolculukta gece gündüz aralıksız yolculuğa devam edilemez, istirahata da ihtiyaç vardır. Bu yüzden günlük yolculuk süresi altı saat olarak belirlenmiştir. Saatte 5 km. yol katedilmesi esas alınınca, seferilik mesafesi 90 km. olmuş bulunur. Bazı yolculukların rahat, meşakkatsiz ve çok kısa sürede yapılabilmesi, sonucu değiştirmez. Çünkü hüküm ferde göre değil, cinse göre meydana geleceğinden, bütün yolculuk hallerini kapsamına alır. Diğer yandan Hanefîlere göre, yolculukta getirilen kolaylıkların illeti, mücerret seferiliktir. Güçlük ve sıkıntı bunun hikmetidir.

 

Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazların kısaltılmasını mubah kılan uzun yolculuk, zaman bakımından ortalama iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir. Bazı fakihlere göre sefer süresi, on sekiz fersahlık bir mesafedir. Bir fersah üç mil; bir mil de 1849 metredir.

 

Bir fersah on iki bin adım; bir mil de dört bin adım sayılmaktadır. Bununla birlikte fersahlar düz yerler ile dağlık ve derelik yerlere göre değişir. Meselâ; düz bir yerde bir fersah bir saatte alınabildiği halde; dağlık bir yerde böyle bir mesafe 1 saatte alınamaz. Bu yüzden bu konuda fersah bir ölçü sayılmamalıdır. Ancak fersaha itibar edilince bir çok meselelerin çözümü kolaylaşmaktadır.

 

Meselâ; tren veya uçakla yapılacak yolculuklarda yolun kaç fersah olduğu dikkate alınır. En âz on sekiz fersahlık bir mesafe katedilmiş olunca, sefer süresi gerçekleşmiş ve sefer hükmü cereyan etmeye başlamış olur; artık kara veya deniz aracının hızlı seyreden bir araç olmasına itibar edilmez.

 

Diğer yandan Hanefiler dışındaki üç imam da fersah ölçüsünü esas almıştır. İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre sefer süresi 16 fersah yani 48 mildir. Bir mil ise altı bin el arşınıdır. İmam Şafiî'nin yeni görüşüne göre de 48 mildir. Eski görüşüne göre bir gün bir gecedir. Gidilecek yerin hem denizden hem de karadan yolu bulunsa, yolcunun gideceği yola itibar edilir. Bu yüzden, bir beldeye meselâ deniz yoluyla on iki saatte; kara yoluyla da on sekiz saatte gidilecek olsa, karadan gidenler yolcu sayılır; denizden gidenler sayılmaz. Bir yerin karadan iki yolu bulunduğu takdirde de hüküm böyledir, yalnız sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler misafir olmuş bulunurlar.

 

Yolculuk, vatan edinilen beldenin veya köyün yola çıkıldığı tarafındaki evlerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmeye niyet edildikten itibaren başlar. Bu yüzden şehir kenarlarındaki yerleşim alanları şehirle bütünleşmiş olan köyler veya köyden yola çıkanlar için "finayı mısır" denilen harmanlık, mezarlık ve ağıl gibi eklentiler geçilmedikçe yolculuk başlamış olmaz.Şehir veya köyün yerleşim alanı dışında kalan fabrikalar, organize sanayi kuruluşları, toptancı halleri, bağlar, bahçeler, hayvan ve tavuk çiftliği gibi alanlar şehirden sayılmaz.

 

Seferîliğin Hükümleri: Yolcular için bir takım kolaylıklar, ruhsatlar getirilmiştir. Ramazanda yolculukta bulunan için orucu geri bırakmak mübahtır. Yolcunun mesh süresi üç gün üç gecedir. Yolcu dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar. Buna "kasrı salat" denir.

 

Yolculukta dört rekatlı namazların kısaltılarak kılınması Kur'an, Sünnet ve icma ile câizdir.Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِى الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلوةِ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذينَ كَفَرُوا اِنَّ الْكَافِرينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبينًا

 

“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.”[531]

 

Bu âyette kısaltmanın korku şartına bağlanması o günkü olayı tespit etmek içindir. Çünkü Rasûlüllah (as)'ın çoğu yolculukları korkudan uzak değildi. Ashab-ı Kiram'dan Ya'la b. Ümeyye (r.a) Hz. Ömer'e şöyle demiştir: Biz neden namazları kısaltarak kılıyoruz? Halbuki güven içindeyiz. Hz. Ömer de buna cevap olmak üzere şöyle buyurdu: Ben de aynı durumu Hz.. Peygamber'e sormuştum; şöyle buyurmuştu: "Bu, Allah'ın size verdiği bir bağıştır, Allahın sadakasını kabul edin.”[532]

 

Hz. Peygamber'in umre, hac veya savaş için yaptığı yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile ilgili haberler tevatür derecesindedir. Abdullah ibn Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (as)'e yolda arkadaşlık ettim. O, yolculuklarında iki rekattan fazla kılmazdı. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da böyle yaparlardı."[533]

 

Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yolcunun namazı, Nebinizin lisanı üzere kısaltılmaksızın tam iki rekattır."[534] (34).

 

Yolcunun dört rekatlı farz namazları kısaltması zorunlu mudur; yoksa kısaltmakla tam kılmak arasında serbest midir?

 

Hanefîlere göre, yolcunun namazları kısaltarak kılması vacib ve aynı zamanda azimettir. Yolcunun bilerek iki rekattan fazla kılması mekruhtur. Bununla birlikte iki rekat kılıp da teşehhütte bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa farzı eda etmiş, son iki rekât da nafile olmuş olur. Ancak selâmı tehir etmiş olmasından ötürü kötü bir iş yapmış sayılır. Fakat birinci teşehhüdü terketse veya ilk iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa farzı eda etmiş olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir.

 

Hz. Aişe (r.anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Namaz ikişer rekat olarak farz kılındı, sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı.”[535]

 

İbni Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah Teâla namazı, Peygamberimizin dili ile hazarda dört rekat, seferde iki rekat olarak farz kılmıştır."[536]

 

Malikilere göre, seferde namazı kısaltarak kılmak müekked sünnet, Şafiî ve Hanbelilere göre ise yolculukta namazları kısaltarak kılmak, muhayyer olmak üzere ruhsattır. Seferî kişi namazlarını kısaltarak da, tam olarak da kılabilir. Ancak Hanbelîlere göre kısaltmak mutlak olarak tam kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü, Hz. Peygamber ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.

 

Yolculuk ister ibadet için, ister mübah veya masiyet bulunan bir amaçla olsun, her türlü yolculuk sırasında namazları kısaltmak caizdir. Meselâ; yol kesmek, meşrû olmayan bir eğlenti yapmak veya başka bir haram işlemek için yolculuk yapan kimse de ruhsatlarından yararlanır. Zira bu konudaki nasslar bunun ifadesidir:

 

وَلَا تَهِنُوا فِى ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ اِنْ تَكُونُوا تَاْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَاْلَمُونَ كَمَا تَاْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَليمًا حَكيمًا

 

“O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[537]

 

Ayetinde yolculuğun meşrû veya gayri meşrû olması arasında bir ayırım yapılmamıştır.[538]

 

Hanefiler dışındaki çoğunluk müctehidlere göre ise; yol kesmek, şarap ve haram şeylerin ticaretini yapmak gibi Allah'a isyanın söz konusu olduğu yolculuklarda, sefere mahsus olan namazların kısaltılması, birleştirilmesi oruçlunun iftar etmesi, mestler üzerine üç gün mesh etmek, binek üzerinde nafile namaz kılmak gibi ruhsatlar mübah olmaz. Çünkü, bu gibi kimseler Allah'a isyan için yolculuk yapmış sayılır.

 

Bu konudaki kaide şudur:

"Ruhsatlar masiyet ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz.” Yine Allah Teâlâ darda kalana ölü hayvan etini yemeyi "haddi aşmama ve Allah'a isyanda bulunmama" şartına bağlamıştır.[539]

 

Bu durumda ruhsatlar günah ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz.[540]

 

Seferi kimse bir beldede on beş gün ve daha fazla kalmaya niyet edince mukîm olur ve artık namazlarını tam kılar. Eğer on beş günden az kalmaya niyet ederse seferîliği devam eder. Bu konuda dayanılan delil, kadınların temizlik süresine kıyastır. Temizlik süresi, hayız sebebiyle kadının üzerinden düşen namaz ve orucun edasına dönmeyi gerektirir.

 

İkamet yerinde bulunmak da sefer sebebiyle kişinin üzerinden düşen bazı vecibelerin yapılmasına geri dönmeyi gerektirir. Bu yüzden temizlik süresinin on beş gün ile sınırlanması gibi, en az ikâmet süresinde on beş gün olarak takdir edilmesi gerekir. Bu görüş İbn Abbas ve İbn Ömer (r.a)'dan nakledilen şu söze dayanır: “Seferî olduğun halde bir beldeye girer ve bu beldede on beş gün kalmaya niyet edersen namazını tam kıl. Eğer buradan ne zaman sefere çıkacağını bilmezsen namazlarını kısaltarak kıl."[541]

 

Bir yolcu, bir beldede belirli bir ihtiyacını görmek için beklerse, bekleme işi yıllarca sürse bile namazlarını kısaltarak kılar. On beş günden fazla kalmaya, niyet etmediği için seferîlik hali devam eder. Nitekim İbn Ömer (r.a) Azerbaycan'da altı ay kalmış ve namazlarını bu şekilde kısaltarak kılmıştır. Bir kısım sahabenin de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.

 

Ordu bir beldeye girse, askerler burada on beş günden daha fazla kalmaya niyet etseler bile namazlarını kısaltarak kılarlar. Çünkü orada kalmak veya yenilip çekilmek ihtimali bulunduğu için süre ile ilgili niyet geçerli değildir.

 

Şâfiî ve Malikilere göre, yolcu bir yerde dört gün kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Çünkü sünnette, dört günden az ikâmetin, seferin hükmünü kesmeyeceği açıklanmıştır.

 

Rasülullah (a.s) şöyle buyurmuştur: "Muhacir hacdaki ibadetlerini yaptıktan sonra üç gün ikâmet eder. " Nitekim Hz. Peygamber (as), umre yaptığı zaman Mekke'de üç gün süreyle kaldığı halde namazlarını kısaltarak kılıyordu."[542]

 

Hanbelîlere göre yolcu, dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet ederse namazlarını tam kılar. Bundan az olursa kısaltarak kılar.

 

Yolculuk ve ikâmet hallerinde, tabi olanın değil, tabi olunanın niyeti geçerlidir. Bu yüzden asker, komutanının; işçi işvereninin; öğrenci hocasının; kadın kocasının niyetine göre mukim veya yolcu olmuş olur.

 

Yolculuk konusunda henüz erginlik çağına girmemiş olan çocuk hakkında da sefer hükümleri cereyan etmez. Şâfiîlere göre ise, mümeyyiz çocuğun yolculuğa niyeti geçerli olup, namazını kısaltarak kılabilir.

 

Yolculukta bulunan kimse tabi olduğu kimsenin nereye gideceğini ve niyetini bilmediği ve sorusuna da cevap alamadığı takdirde üç günlük mesafeye kadar namazlarını tam kılar, ondan sonra kısaltmaya başlar.

 

İslâm devlet başkanı, sefere niyet etmeksizin ülkesi içinde bir süre dolaşacak olsa, namazlarını tam kılar; fakat, sefer süresi dolaşmaya niyet ederse, namazlarını kısaltır. Doğru olan budur.

 

Mukîmin kazaya kalan namazları, yolculuğa çıkmasıyla ve yolcunun kazaya kalan namazları da ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu yüzden seferde iken kazaya kalan namazları ikişer rekat olarak kılar. Bir yolcu da ikâmet zamanında kazaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.

 

Mukîm, misafire; misafir de mukîme uyabilir. Burada müsafir iki rekatın sonunda selâm verince, mukîm kalkar -sağlam görüşe göre- kıraatta bulunmaksızın namazını tamamlar; yanılırsa secde de etmez. Çünkü, bu mukîm bir lâhik mesabesindedir. İmam olan müsafirin namazdan önce "Ben seferîyim, siz namazlarınızı tamamlayın" demesi müstehaptır.

 

Yolcu ise ancak vakit içinde mukîme uyabilir. Bu durumda dört rekatlı bir farz namazını mukîm gibi tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönüşmüş olur. "İbn Abbas "Seferî'nin durumuna ne dersiniz? Yalnız başına kılınca iki rekat, mukîm olarak dört rekat kılıyor" sorusuna; "Bunu yapmak sünnettir" cevabını vermiştir."[543]

 

Nâfi' şöyle demiştir: "İbn Ömer seferî olduğu zaman imamla birlikte kılınca dört rekat kılar; yalnız başına kıldığı zaman ise iki rekat kılardı.”[544]

 

Bir kimse misafir iken kazaya kalan dört rekatlı bir namazında mukîm imama uyamaz. Çünkü bu namaz daha önceden iki rekat olarak meydana gelmiştir.

 

Yolculuk veya yağmur, kar gibi bir mazeretle iki namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazlarını birleştirip cemaatle kılmak caiz görülmüştür.

 

Hanefîler dışında üç mezhep imamına göre bir mazeret bulununca öğle ve ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını takdim veya tehir şekliyle bir vakitte birleştirmek caizdir. Meselâ; öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi, ikindi vaktinde akşam ile yatsı birleştirilerek iki vakitten birinde yani takdim veya te'hirle kılınabilir. Hanefîlerin dışında kalan alimler takdim ve te'hir'in caiz olduğu kanaatindedirler.

 

Mukîm iken kazaya kalan namazlar, yolculuğa çıkmakla veya yolcu iken kazaya kalan namazlar mukîm olmakla değişikliğe uğramaz. Bu yüzden yolculukta kazaya kalan dört rekatlı namazlar, ister yolculuk sırasında isterse mukîm iken kaza edilsin, kısaltılarak kılınır. Mukîm iken kazaya kalan namazlar da yolculuk halinde kaza edilecekse tam olarak kılınır.

 

Yolculuğun Sona Ermesi

 

Aslî vatana dönüp gelmekle yolculuk hali sona erer. Burada oturmaya niyet edilip edilmemesi sonucu değiştirmez. İkâmet vatanına dönüşte ise, oturmaya niyet gereklidir.

 

Vatan Üçe Ayrılır

 

1) Aslî vatan: Bir kimsenin doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek istemediği yere "aslî vatan" denir.

 

2) İkâmet vatanı: Bir kimsenin doğup büyüdüğü, evlenip içinde sürekli yerleşmeye karar verdiği bir yer niteliğinde olmaksızın, yalnız içinde on beş günden fazla kalmak üzere yerleştiği yere de "ikâmet vatanı (vatan-ı ikâmet)" denir. Askerlik, öğrencilik, işçilik veya memurluk gibi hizmetler sebebiyle sürekli bir şekilde yerleşilmeyen beldeler on beş günden fazla kalmaya niyet edilmesi yüzünden "ikâmet vatanı" niteliğindedir.

 

3) Süknâ vatanı: Bir yolcunun, içinde on beş günden az oturmak istediği yer de kendisinin bir vatan-ı süknâsı olur. Bu sonuncuya itibar edilmez. Bununla ne aslî vatan ve ne de ikâmet vatanı değişmez. Böyle bir yolcu, hem yolculuk sırasında hem de on beş günden az kaldığı bu süre içinde "seferî" sayılır; Aslî veya ikâmet vatanlarına olan yolculukta ise yalnız yolculuk sırasında seferî hükümleri uygulanır. Bu vatanlara ulaşan kimse, orada "mukîm" sayılır.

 

Seferîlik konusunda bu vatanlar kendi misli ile veya üstü ile bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Bu yüzden insanın asıl vatanı olan yer, diğer ikâmet ve süknâ vatanları ile bozulmaz. Yani vatan-ı ikâmette bulunan kimse vatan-ı aslîye dönmekle müsafir olmaz. İnsan doğup yerleştiği veya karısının yerleştiği yere varınca seferî olmaz. Sadece gideceği bu yer 90 km.'den uzakta olursa yolculuk sırasında seferî olur, fakat oraya varınca seferîliği kalkar.

 

Bir kimse yerleştiği yerden, yine sürekli olarak yerleşmek amacıyla başka bir yere giderse, gittiği yer vatan-ı aslîsi olur; birinci vatanı vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Çünkü, Hz. Peygamber (as) Mekke'ye gittiklerinde kendisini müsafir saymış ve "Biz seferîyiz" buyurmuştur.[545]

 

Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmetle bozulmaz. Doğduğu veya karısının bulunduğu yerden öğrencilik, askerlik, işçilik gibi bir amaçla on beş günden az kalmak üzere başka bir yere giden bir kimsenin önceki aslî vatanı nitelik değiştirmez. Oraya dönünce üç gün bile kalacak olsa seferî sayılmaz. Çünkü vatan-ı ikâmet, vatan-ı aslîyi bozmaz.

 

Bir kimse bir şehirde otururken ailesini nakletmeden başka bir şehirde de evlense, her iki şehir kendisi için asıl vatan olur. Hangisine gitse mukîm sayılır. Vatan-ı ikâmet ise, başka bir vatan-ı ikâmete gitmek veya oradan ayrılıp yolculuğa çıkmak yahut aslî vatana dönmekle bozulur. Yani vatan-ı ikâmetten ayrılan kimse, yeniden buraya döndüğünde on beş günden az kalacaksa seferî sayılır.

 

On beş günden az kalınacak yer olan vatan-ı süknanın bir önemi yoktur. Kişi orada seferî sayılır. Bu vatan, diğer vatan çeşitlerini değiştirmez. Kişi onbeş günden kısa süren ve 90 km.'den uzağa yaptığı tüm yolculuklarında, şehrin yerleşim alanları dışına çıktığı andan itibaren ve gittiği yerde seferî sayılır. Bu durum geri dönünceye kadar devam eder.

 

Cemaatle namâzda mukîm müsafire uymuşsa, müsafir iki rekat kılınca selâm verir, mukim selâm vermeyip namazı dörde tamamlar. Namazı dörde tamâmlarken hiç bir şey okumaz; çünkü namazın baş tarafını imamla kılmış ve farz kıraat yerine gelmiştir.[546]

 

Seferi  Namazı: İslâm dini kolaylık dinidir. Yolculukta genellikle bir takım sıkıntılar olabileceği için yolcuya bazı ibadetlerin ifasında kolaylıklar getirilmiştir. Ramazanda yolculuğa çıkan kimsenin orucunu kazaya bırakmasının mübâh oluşu, abdestte mest üzerine mesh süresinin üç güne çıkarılması ve dört rek'atli namazı iki rek'at olarak kılması bunlar arasında sayılabilir. İşte bu sonuncuya "kasr-ı salât" denir.

 

Sabah ve akşam namazlarının farzları ile sünnetlerde kısaltma söz konusu değildir. Hanefilere göre yolcunun dört rek'atlı namazı iki rek'attan ibarettir. Bu gerçekte, dördü ikiye indirme anlamında olmayıp, yolcunun farzının tamamı o kadardır. Dörde tamamlarsa son iki rek'at nâfile olur. Ancak bu mekruhtur. Kötü bir iş yapılmış ve sünnete muhalefet edilmiş sayılır. Şâfiîlere göre iki rek'at kılmak ruhsat, dört kılmak azîmettir.[547]

 

Hanefiler bu konuda kitap ve sünnete dayanır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِى الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلوةِ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذينَ كَفَرُوا اِنَّ الْكَافِرينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوًّا مُبينًا

 

“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.”[548]

 

Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Namaz ikişer rek'at olarak farz kılınmıştır. Mukîmın namazına ilâve yapıldı, yolcunun namazı ise aslı üzere bırakıldı."[549]

 

Abdullah b. Abbas ve Enes (r. anhüm) Rasûlüllah (a.s)'ın yolculuk sırasında, dönünceye kadar namazlarını iki rek'at olarak kıldığını bildirmişlerdir.[550] 

 

Diğer yandan Hz. Ömer yolcunun namazının, Rasûlüllah (as)'ın diliyle kısaltma söz konusu olmaksızın tam iki rek'at olduğunu belirtmiştir.[551]

 

(Abdullâh) İbn-i Ömer (r.a) 'dan:

   Şöyle demiştir: Minâ'da Nebiyy-i Ekrem (a.s) ile, Ebû Bekr ile, Ömer ile, emâretinin evvellerinde Osmân (radiya'llâhu anhüm) ile birlikte (hep) ikişer rek'at kıldım. Sonradan (Hz.Osmân (r.a)) namazı (dörde) itmâm etti.[552]

 

İmam Şâfiî'ye göre, yolcunun namazı, mukimin farzı gibi dört rekattır. Ancak yolcu için namazı iki rekat olarak kılmak bir ruhsattır. Dört rek'at kılması ise azîmet niteliğindedir. Şafiîler de bu konuda kitap ve sünnete dayanırlar. Onlara göre yolcunun namazı kısaltabileceğinden söz eden âyetteki[553] "sakınca yoktur" ifadesi farzlar ve azîmetler için değil, mübah ve ruhsata bağlı ameller için kullanılır.[554]

 

Şafiîler sünnetten ise şu hadise dayanırlar: “Âllah Teâlâ, yolculukta size namazın yarısını bağışlamıştır. O'nun bağışını kabul ediniz."[555]

 

Şâfiîler bu hadisi şöyle yorumlar: Kendisine bağış yapılan kimse, bağışı kabul edip etmemekte serbesttir. Nitekim, insanlar arasındaki bağışlarda da durum böyledir. Diğer yandan,namazdaki bu kısaltma, yolculukta karşılaşılan güçlükler yüzündendir. Ramazan orucunda olduğu gibi, yolcular kendi durumuna göre, dileyen tam, dileyen kısaltarak kılabilir.[556]

 

Yukarıda verdiğimiz Hz. Aişe'den nakledilen ve namazın iki rek'at olarak farz kılındığını bildiren hadisi, Şâfiîler; "İki rek'at olarak takdir edildi veya kısaltmak isteyen yolcu için iki rek'at olarak farz kılındı" şeklinde değerlendirirler. Ahmed b. Hanbel'e ve İmam Şâfiî'den bir görüşe göre, namazları kısaltarak kılmak daha fazîletlidir.

 

İmam Şâfiî, başka bir görüşünde yolcunun oruç tutmasına kıyas yaparak, yolculukta namazları tam kılmanın daha faziletli olacağını ifade etmiştir. İmam Mâlik ise, yolculukta namazın iki veya dört kılınması hâlinde her ikisinin de sünnete uygun düşeceğini belirterek birleştirici bir yol izlemiştir.[557]

 

2) Hasta Namazı

 

Hasta namazı: Sıhhatini kaybeden bir müslümanın namazın tüm şartlarını yerine getirme imkânı olmadığı durumlarda yüce Allah bazı kolaylıklar göstermiş ve namazı "imkânı elverdiği" şekilde kılmasına izin vermiştir. Hasta müslümanın tüm rükünlerini yerine getirmeyerek kıldığı bu namaza hasta namazı adı verilir.

 

İslâm'daki ibâdetlerin amacı insanı zora koşmak olmadığı için ibâdetler katı şekilci kurallarla çevrili değildir. En önemli ibâdet olan namaz, günde beş defa müslümanlara farz kılınmıştır; ancak namazın amacı Allah'ı sürekli olarak hatırlamak, günde beş kez O'nun huzuruna çıkıp iki namaz arasında yaptıklarının muhâsebesini yapma fırsatını ona vermektir. Bu şekilde günde beş kez Allah'ın huzuruna çıkan bir müslüman kötülük duygusunu kalbinden atıp onun yerine Allah korkusu ve sevgisini yerleştirir.

 

Namazın amacı bu olunca, yani insanları kendi rızalarıyla Allah'ın gözetimine sokmak olunca sıhhatli ya da sıhhatsiz olması bunu yapmaya, yani Allah'ın huzurunda boyun eğmeye engel değildir. O halde hasta olan bir müslüman bu görevini gücünün yettiği şekilde yerine getirir. Bunun bazı kuralları vardır: Namazda; farzlar, sünnetler, müstehablar vardır.

 

Sıhhatli müslüman tüm bunları dosdoğru yerine getirerek namaz kılar. Allah, "namazı dosdoğru kılın" emrini şekil açısından, sadece sıhhatli olanlara farz kılmıştır. Hasta olanlar ise görünen şekil yönünün dışında kalben, ruhen ve tüm düşüncesiyle "dosdoğru kılmak" zorundadır. Ona gösterilen kolaylık yapacağı hareketler yönündendir.

 

Hastalığı eğer ayakta duramayacak kadar şiddetliyse ve ayakta durması hastalığı arttıracaksa oturarak; oturarak kılınamayacaksa, yattığı yerde; hareket edemeyecek durumdaysa baş ile başını dahi oynatamıyorsa göz hareketiyle, bu da olmuyorsa düşünceyi yoğunlaştırarak namaz kılınır. Ama hiçbir zaman terkedilmez.

 

Temel ölçü yapılabileceğinin en son şeklini yapmaktır. Örneğin bir yere yaslanarak kılabilecekken yatarak kılmak nefsin kontrolüne girmenin göstergesidir ki bu yanlıştır.Namazın diğer bir farzı olan okuyuşlarda da durum böyledir, dili ile okuyamıyor, dilini kullanamıyorsa kalbinden okur.

 

Diğer bir kolaylık okuyuşlarını kısaltabilir ve eksiltebilir. Örneğin uzun süre rükû ve secdede kalması rahatsızlık veriyorsa, ta'dili erkan üzere kılınan namazda en az üç kez okunan "Sübhane rabbiyel azim" ve "Sübhane rabbiyel a'lâ" cümlelerini birer kez söyler. Örneğin son oturuşlardaki "Allahûmmâ salli ve barik" dualarını okumadan selâm verebilir. Mümkün olanı en iyi şekilde yapmak, gücünün yettiği kadarını yapmak, terketmemek esastır. Çünkü insanın açığa vurduğunu da kalplerde gizli olanını da bilen Allah, hastalığın şiddetini hastadan daha iyi bilir.

 

Ufak hastalıkları bahane edip namazları hafifletmek ve kolaya kaçmak ancak imanı zayıf olanların yapacağı bir tercihtir. İmanda samimi olanların yapacağı, gücünün tamamını kullanarak namazı hâlis bir kalp ile kılmaktır.

 

Namaz öncesinde farz olan "maddî ve manevî pisliklerden temizlenmek" hasta için de farzdır. Gusül abdesti ve namaz abdesti alması o an hastalığına zarar verecekse teyemmüm alarak namazını kılar. Yatalak bir hastanın istenmeyen durumlar sonucunda yatağında maddî pislikler varsa ve yatağının değiştirilme imkânı yoksa görünen yüzeysel pislikler temizlenerek namazını kılabilir. Elbise için de durum aynıdır.

 

Hastalık durumunda şartları tam olarak yerine getirilmeden kılınan namazlar hastalıktan kurtulduktan sonra tekrar kılınmaz. Hasta, daha önceden kazaya kalan namazlarını da kılabildiği şekilde kılar. Abdesti bozan durumlardan herhangi biri sürekli olsa; örneğin sürekli kanama durumu devam ettiği halde namaz kılınır. Ancak bir sonraki namaz için yeniden abdest alınır, Özürlü halde kılınan bir namazın vakti çıkmadan özür hali sona erse kılınan namaz tekrar edilir.

 

Özür, bir namaz vaktinin tamamında sürerse geçerlidir. Özür nedeniyle elbiseye bulaşan pislikler de bu hal devam ettiği sürece namaza engel değildir. Ancak imkânı varsa Allah'ın huzuruna en güzel zinetlerini (elbiselerini) giyip durmak daha güzeldir.

 

j) Sehiv, Tilavet Ve Şükür Secdeleri

 

1) Sehiv Secdesi

 

a) Sehiv Secdesi: Sehiv kelimesi unutmak/yanılmak, gaflete düşmek gibi manalara gelir. Sehiv secdesi de yanılma, gaflet secdesi demektir. Fıkıh terimi olarak “Sehiv Secdesi”; namazın farzlarından birinin yerini dalgınlıkla öne alarak veya geriye bırakarak değiştirmek, bir rükunu tekrarlamak, bir vacibi geriye bırakarak, niteliğini değiştirmek veya terk etmekten dolayı namaz sonunda yapılan iki secde, okunan teşehhüd, salat, dua ve selamdan ibarettir.

 

b) Sehiv Secdesinin Yapılışı: Secde, namazın sonunda şöyle yapılır. Namazın son kadesinde Tahiyyat okunur, salavat ve Rabbena duaları okunmadan sağa selam verilir, sola selam verilmeden Allahü Ekber denilip secdeye varılır. Üç kere “Sühane Rabbiyel Ala” denir ve oturulur, bir tesbih süresi beklenir, “Allahü Ekber” deyip ikinci secdeye gidilir, ilk secdedekiler aynen tekrarlanır. “Allahü Ekber” diyerek oturulur. “Tahiyyat”, “Salli Barik, Rebbena Atina” duaları okuyup sağa ve sola selam verilir.

 

2) Tilavet Secdesi

 

Tilâvet: Tilâvet kelimesi, Arapça "t-l-v-" kökünden türemiş bir mastardır. Sözlükte; bir kimseye uyup ardından gitmek, tâbî olmak; okumak gibi anlamlara gelmektedir.[558]

 

Tilâvet, her sözü okumak için kullanılırsa da, genel olarak tilâvet denilince, Kur'an-ı Kerîm'i okumak anlaşılır olmuştur. Kur'an'ı ve bir kitabı okumakla birlikte manayı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı anlamlar içinde bulunmaktadır.[559]

 

 Kur'ân-ı Kerîm'de bazı âyetler okunurken secde etmek gerekir. Bu âyetler mahiyet itibariyle şu üç muhtevadan birini taşır:

* Ya secdeyi emretmektedir, bu emri yerine getirmek için secde edilir.

* Yahut secdeye teşvik ve secde edene övgü ifade edilmektedir, bu âyetler de de secde edilir ki fazîlete erilsin.

* Yahut secdeyi medhedici bir sîga ile bahsedilir. Kâfirlerin secde etmediği ifade edilir. Kâfirlere muhalefet etmek için de bu âyetlerde secde edilir.

 

 Kur'ân'da secde âyetlerinin sayısı ihtilaflıdır. İbnu Hacer "On tanesinde ulemâ icma etmiştir" der.

 

İmâm-ı Mâlik'e nisbet edilen bir açıklamaya göre secde âyetleri onbeş adeddir. Hanefîler ondört yerde secde kabul ederler. Secde âyetleri şunlardır:

 

1- A'raf sûresinin son âyeti (206. âyet)   اِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رِبِّكَ َ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ 

 "Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler, O'nu tenzîh ederler ve yalnız O'na secde ederler."[560]

 

2- Ra'd sûresinin 15. âyeti:   وَللّهِ يَسْجُدُ مَنْ في السَّمَواتِ واَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً 

 "Yerde ve göktekiler ve onların gölgeleri sabah, akşam ister istemez Allah için secde ederler."[561]

 

3- Nahl sûresinin 49. âyeti:  وَللّهِ يَسْجُدُ مَا في السَّمَواتِ وَمَا في اَرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَمََئِكَةُ وَهُمْ َ يَسْتَكْبِرُونَ 

 "Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler."[562]

 

4- İsrâ sûresinin 107. âyeti:   قُلْ امنُوا بِهِ اَوْ َ تُؤْمِنُوا اِنَّ الَّذِينَ ُاوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ اِذَا يُتْلى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لَِذْقَانِ سُجَّداً

"De ki: ""Kur'ân'a ister inanın ister inanmayın. Ondan önceki ilim verilenlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar."[563]

 

5- Meryem sûresinin 58. âyeti:   اِذَا تُتْلى عَلَيْهِمْ آيَاتَ الرَّحْمنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِيّاً 

 "Rahmân'ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı."[564]

 

6- Hacc sûresinin 19. âyeti:   اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ في السَّمواتِ وَمَنْ في اَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ  

 "Göklerde ve yerlerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah'a secde ettiklerini görmüyor musun?"[565]

 

7- Yine Hacc sûresinde 77. âyet:   يا اَيُّهَاالَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

  "Ey iman edenler! Rükû edin secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki saadete erişesiniz."[566]

 

8- Furkân sûresinin 60. âyeti:  وَإذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمنُ 

 "Onlara: "Rahmân'a secdeye varın!" dendiği zaman "Rahman da nedir?." derler."[567]

 

9- Neml sûresinde 25. âyet:   اََّ يَسْجُدُوا للّهِ الَّذِى يُخْرِجُ الْخَبْءَ في السَّمَواتِ وَاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ 

 "Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah'a secde etmemeleri için, şeytan, kendilerine yaptıklarını güzel göstermiş.."[568]

 

10- Secde sûresi 15. âyet:   اِنَّمَا يُؤْمِنُوا بِآيَاتِنَا الَّذِينَ اِذَا ذُكِرُوا بِمَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ َ يَسْتَكْبِرُونَ 

 "Âyetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamıyarak Rablerini överek yüceltenler... inanırlar."[569]

 

11- Sâd sûresi 24. âyet:  قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤالِ لَعْجَتِكَ... وَظَنَّ دَاوُدُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَاَنَابَ

 "Dâvud kendisini denediğimizi sanmışdı da Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti."[570]

 

Burada Hanefîlere göre secde yoktur. Ancak Şâfiîlere ve Mâlikîlere göre vardır.

 

12- Fussilet sûresinin 37. âyeti:   وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ َ تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وََ لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا للّهِ الَّذِى خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ 

 "Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah'ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin, eğer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin."[571]

 

13- Necm sûresinin 62. âyeti:   فاسْجُدُوا للّهِ وَاعْبُدُوا 

 "Artık secdeye varın Allah'a kulluk edin."[572]

 

14- İnşikak sûresinin 21. âyeti:   وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرآنُ َ يَسْجُدُونَ

 "Onlara Kur'ân okunduğu zaman neden secde etmiyorlar?"

 

15- Alak sûresinin 19. âyeti:   كََّ َ تُطعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 

 "Sakın ona uyma, sen secde et, Rabbine yaklaş."[573]

 

Ulemâ, secde âyetlerinin sayısı hakkında ihtilaf eder. Bu hususta 12 farklı görüş ortaya çıkmıştır. Teferruâta girmeden bazılarına dikkat çekeceğiz:

 

1- Neml sûresinde gösterilen âyet Hanefîlerin görüşüdür. İmam Mâlik ve Şâfiî'nin görüşüne göre secde âyeti   هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظَيمِ   'den itibaren başlar.

 

2- Sâd sûresindeki secde âyeti, Mâlikîlere ve Şâfiîlere göredir. Hanefîlere göre, burada secde gerekmez. İmam Mâlik'ten yapılan bir diğer rivâyete göre secde mahalli, bir âyet sonra   وَحُسْنُ مَآبٌ  'dır.

 

3- Fussilet sûresinde gösterilen âyet İmam Mâlik ve kavl-i kadîminde Şâfiî'nin görüşüdür. Hanefîlere ve kavl-i cedîdinde Şâfiî'ye göre, bir âyet daha okuyup   وَهُمْ َ يَسْألُونَ   'dan sonraki âyete kadardır.

 

4- İnşikak sûresinde Mâlikîlerden İbnu Habîb'e göre sûrenin sonudur.

 

5- Hanefîlere göre Hacc sûresindeki ikinci secde yoktur, böylece onlara göre secde âyetinin sayısı 14'dır.

 

6- İmam Şâfiî'nin yeni görüşüne, İmam Ahmed'in esahh olan kavline göre Sâd sûresindeki secde âyetinde secde yoktur ve onlara göre de secde sayısı 14'dür.

 

7- Ebû Sevr'e göre Ve'n-Necm'deki secde sâkıttır ve sayı yine 14'dür.

 

8- Atâyı Horasânî'ye göre Hacc'daki ikinci secde ile İnşikâk'taki secde sâkıttır, sayı 13'dür.

 

* Hanefîlere göre  tilâvet secdesinin sebebi: Secde âyetlerinin okunması, dinlenmesi ve okuyana iktida (uyma)dır. Dolayısıyla okuyan secde edeceği gibi, dinleyende eder. Cemaate dahil olup imama uyan kimse imamın sessizce okuduğu secde âyeti için bile imamla birlikte secde  yapar.Okumanın secdeye sebep olduğunda ittifak edilmiştir. İşitme de secdeye sebep olur mu? Bunda ihtilaf edilmiştir, aşağıda açıklayacağız.

 

Ebû Hanîfe merhuma göre, okuyan ve dinleyen üzerine vâcibtir, işiten dinlemeyi kastetmemiş, âyet kulağına tesadüfen ulaşmış bile olsa.

 

Hanefîler bu hükme varırken şu âyetleri delil kılarlar:   فَمَا لَهُمْ َ يُؤْمِنُونَ وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرآنُ َ يَسْجُدُونَ   "Onlara ne oluyor ki iman etmiyor, kendilerine Kur'ân okunduğu vakit de secde etmiyorlar."[574]

Bir diğer âyet   وَاسْجُدُوا للّهِ وَاعْبُدُوا 

 "Artık Allah'a secde edip ibâdet edin."[575]

 

Hanefîler bazı hadislerden de vücûb  ma'nâsı çıkarırlar:   اَلسَّجْدَةُ عَلى مَنْ سَمِعَهَا   "Secde, secde âyetini işitene gerekir."

 

Keza:     وَاِنَّمَا السَّجْدَةُ عَلى مَنِ اسْتَمَعَ 

 "Secde, secde âyetini dinleyenedir." Birinci hadis ihtiyarsız da olsa, işiteni ifade ederken ikinci hadis, kasıdla dinleyeni ifade eder.

 

* İmam Şâfiîye göre tilâvet secdesi sünnet-i müekkededir. Ancak mezheb mensupları dinleme kasdı olmadan, secde âyeti kulağına  geldiği için işiten hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

a) Kasıtsız olarak işiten kimsenin secde yapması müstehabtır, sünnet-i müekkede değildir.

b) Böyle birinin kasden dinleyenden farkı yoktur, yani ona da sünnet-i müekkededir.

c) Böyle biri hakkında sünnet de değildir. Gazâlî bu kanaattedir.

 

İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel'e göre sünnettir. Aynî'nin kaydına göre, İshâk İbnu Râhûye, Evzâî, Leys İbnu Sa'd, Dâvud-ı Zâhiriî de tilâvet secdesine sünnet demişlerdir. Hz. Ömer, Selman İbnu Abbâs, İmrân İbnu Husayn (radıyallâhu anhüm) da aynı görüştedirler. Mâlikîlerden bazılarının buna fazîlet yani mendub dediği de bilinmektedir.

 

Tilâvet secdesi, aynen namaz gibi, hadesten ve necâsetten tahâreti, setrü'l-avreti ve istikbâl-i kıbleyi gerektirir. Abdestsiz  tilâvet secdesini sadece İbnu Ömeryapmış, kendisine sadece Şa'bî muvafakat etmiştir. Mamafih İbnu Ömer'in,   َ يَسْجُدُ الرَّجُلُ اَِّ وَهُوَ طَاهِرٌ  

 "Kişi temiz olmadıkça secde edemez" dediği de rivâyet edilmiştir. Âlimler bu iki rivâyeti "cünüb olmamalı" demek istemiştir diye te'lif ederler.

 

* Namazı bozan şeyler tilâvet secdesini de bozar.

 

* Secde âyeti okunur okunmaz secde vâcib değildir, sonra da yapılabilir.

 

* Secde âyetinin secdeye delâlet eden kelimesi  bir önceki veya bir sonraki kelimeyle okunursa secde vâcib olur, âyetin tamamını okumak gerekmez.

 

* Secde âyetinin tercümesini dinleyen, anlarsa secde vâcibtir. Anlamaz ve fakat âyetin tercümesi olduğu bildirilirse vâcib olmaz. Bu tercümeyi okuyana, anlasa da anlamasa da vâcibtir.

 

* Bir secde âyeti hakikaten veya hükmen müttehid olan bir mecliste birkaç kere okunsa tek secde  yeterlidir. Başka başka secde âyetleri okunursa her biri için ayrı secde  gerekir, meclisler değişirse de hüküm böyledir.

 

* Secde âyeti namazda kıyâm halinde okunmuşsa hemen secdeye gidebileceği gibi, bundan sonra üç âyetten az okunarak secdeye gidilirse, rükû tilâvet secdesinin yerine geçer, tekrar etmek gerekmez.

 

ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # يَقْرَأُ السُّورَةَ الَّتِى فِيهَا السَّجْدَةُ فَيَسْجُدُ وَنَسْجُدُ حَتَّى مَا يَجِدُ أحَدُنَا مَكاناً لِمَوْضِعِ جَبْهَتِهِ في غَيْرِ وَقْتِ الصََّةِ.

 

- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm),içerisinde secde âyeti olan sûreyi okur, (âyetler geldikçe) secde ederdi, biz de secde ederdik. Öyle ki (izdiham sebebiyle) namaz dışı vakitlerde alnımızı koyacak secde yeri bulamadığımız olurdu."[576]

 

Bu rivâyet, secde âyetini okuyan kimse secde edince, dinleyenlerin de edeceğini gösterir. Okuyan secde etmezse, dinleyen de etmez. Bu  meselede önceliğin çocuk bile olsa okuyana ait olduğu, okuyana "imam" dendiği merfû rivâyetlerde de gelmiştir. Secde yeri bulamama halinde âlimlerden bir kısmı, "kardeşinin sırtına secde eder" diye, bir kısmı da "secdeyi te'hir eder, münâsib fırsatta secdesini yapar" diye fetva vermiştir.

 

ـ وعن ربيعة بن عبداللّه: ]أنَّهُ حَضَرَ عُمَرَ بْنَ الحَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَرَأ يَوْمَ الجُمُعَةِ عَلى المِنْبَرِ بِسُورَةِ النّحْلِ حَتَّى إذَا جَاءَ السَّجْدََةَ، فَنَزَلَ وَسَجَدَ وَسَجَدَ النَّاسُ: حَتَّى إذَا كَانَتِ الجُمُعَةُ القَابِلَةُ قَرَأ بِهَا حَتّى اِذَا جَاءَ السَّجْدَةَ قَالَ يَا أيُّهَا النّاسُ اِنَّا نَمُرُّ بِالسُّجُودِ فَمَنْ سَجَدَ فَقَدْ أصَابَ وَمَنْ لَمْ يَسْجُدْ فََ اِثْمَ عَلَيْهِ وَلَمْ يَسْجُدْ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنهُ.

 

- Rebî'a İbnu Abdillah (rahimehullah)'ın anlattığına göre: "Hz. Ömer (radıyallâhu anh) cuma günü, minber üzerinde (hutbe verirken) Nahl sûresini okumuş, secde âyetine gelince, minberden inip secde yapmış, halk da onunla birlikte secdeye kapanmıştır. Müteakip cumada da (aynı şekilde) aynı sûreyi okumuş, secde âyetine gelince:"Ey insanlar, biz  secde  âyetlerine uymuyoruz. (Bunlar okununca) kim secde ederse isabet eder, kim  de secde etmezse üzerine günah yoktur" der ve Hz. Ömer (radıyallâhu anh) secde  etmez."[577]

 

Hadisin son kısmından, âlimler tilâvet secdesinin farz olmadığı hükmünü çıkarmış ise de Hanefîler: "Vâcib olmasına mâni değil" diye cevap vermişlerdir. Hanefîler "dilemezsek" kaydını "okumazsak vacib olmaz, ama okuduk mu vacib olur"diye açıklayarak, bu ifadeye dayanarak "vacib değildir" diyenlere cevap verirler.

 

Hadisten şu hükümler de çıkarılmıştır:

 

* Hatip hutbede Kur'ân okuyabilir, secde âyetine gelince minberi secdeye müsaid değilse yere inebilir. Bu, hutbeyi bozmaz. Hz. Ömer, Ashâbın huzurunda bunu yapmış, kimse onu kınamamıştır.

 

* Hz. Ömer'in, "Kim secde etmezse üzerine günah yoktur" sözünden, bazı âlimler tilâvet secdesinin vâcib olmadığına delil çıkarmışlardır.

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: إذَا قَرَأ ابْنُ آدَمَ السَّجْدَةَ فَسَجَدَ، اعْتَزَلَ الشَّيْطَانُ يَبْكِى يَقُولُ يَا وَيْلَنَا، أُمِرَ ابْنُ آدَمَ بِالسُّجُودِ فَسَجَدَ فَلَهُ الجَنَّةُ، وَأُمِرْتُ بِالسُّجُودِ فَأبَيْتُ

 

- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Âdemoğlu secde âyeti okur ve secde ederse şeytan ağlayarak ayrılır ve:"Yazık bana, insanoğlu secdeyle emredildi ve secde etti, mukabilinde ona cennet var. Ben de secdeyle emrolundum ama ben itiraz ettim, benim için de ateş var" der."[578]

 

Tilavet secdesi, alnı yere koymaktır. Secdenin hasta için ima ile ve namazdaki kişi için rüku ile yerine getirilmiş sayılır. Secde yapacak kişinin ayakta dururken secdeye gidip secdeden tekrar ayağa kalkarak dikilmesi, kalkarken “Gufrane Rabbeke ve ileykel masir” duası okumaktır. Secdeye varırken ve secdeden kalkarken “Allahü Ekber” denilmesi müstehaptır. Secdenin kendisi ise vaciptir.[579]

 

3) Şükür Secdesi

 

Şükür: Verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalb ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övme.

 

Arapça bir kelime olan şükür, "şekere" kökünden gelmektedir. Bu kökten gelen şükür, isim ve fiil olarak Kur'an-ı Kerim'de yetmişe yakın yerde geçmektedir.

 

Türkçede kullanılan teşekkür ve şükran kelimeleri de aynı köktendir.

 

Hamd ve medih kelimeleri de mana itibarıyla şükür kelimesine yakındır. Bazı alimler, bilhassa hamd ile şükrün aynı anlamda olduğunu söylemişlerdir.

 

Farklı görüş belirterek bunların ayrı seyler olduğunu söyleyen alimler de olmuştur. Fatiha sûresinin tefsirinde, Hz. Muhammed (a.s); "Elhamdu lillahi Rabbilâlemin" dediğin zaman, muhakkak ki Allah'a şükretmiş olursun" diyerek hamd ile şükrün birbirine olan yakınlığını ifâde etmiştir. Söz ile hamdedildiginde bu aynı zamanda şükrün başı sayılır. Nitekim Hz. Muhammed (a.s); "Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiş sayılır" demek suretiyle, bu hususa açıklık getirmiştir. Hamd ile şükrün ikisinde de kasdedilen kişi, nimeti verendir.[580]

 

ـ عن أبى بكرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا جَاءَهُ أمْرٌ بِسُرُورٍ أوْ يُسَرُّ بِهِ خَرَّ سَاجِداً شَاكِراً للّهِ تَعالى.

 

Hz. Ebû Bekre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sürûrlu bir hadiseyle veya sürûr veren bir hadiseyle karşılaşınca Allah'a şükretmek üzere secde ederdi."[581]

 

ـ وعن سعد بن أبى وقاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَرَجْنَا مَعَ رَسولِ اللّهِ # مِنَ مَكَّةَ نُرِيدُ المَدِينَةَ، فَلَمَّا كُنَّا بِبَعْضِ الطَّرِيقِ رَفَعَ يَدَيْهِ فَدَعَا اللّهَ وَخَرَّ سَاجِداً، ثُمَّ مَكَثَ طَوِيً، ثُمَّ قَامَ فَرَفَعَ يَدَيْهِ سَاعَةً، ثُمَّ خَرَّ سَاجِداً فَفَعَلَ ذلِكَ ثََثاً، ثُمَّ قَالَ: إنِّى سَألْتُ رَبِّى وَشَفَعْتُ ‘مَّتِى فأعْطَانِى ثُلثَ أُمَّتِى فَخَرَرْتُ لِرَبِّى سَاجِداً شُكْراً، ثُمَّ رَفَعْتُ رَأسِى، فَسَألْتُ رَبِّى ‘مَّتِى فَأعْطَانِى ثُلُثَ أُمَّتِى فَحَرَرْتُ لِرَبِّى سَاجِداً شُكْراً. ثُمَّ رَفَعْتُ رَأسِى فَسَأَلْتُ رَبِّى ‘مَّتِى فَأعْطَانِى الثُّلُثَ اخَرَ فَخَرَرْتُ لِرَبِّى سَاجِداً شُكْراً.

 

 Sa'd İbnu Ebî Vakkas (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Mekke'den çıktık. Medîne'ye gitmeyi arzu ediyorduk. Yolun bir yerine (Azvera'ya) ulaşınca, Aleyhissalâtu vesselâm ellerini kaldırıp Allah'a duâ etti ve secdeye kapandı. Uzun müddet öyle kaldı. Sonra kalkıp yeniden ellerini kaldırdı, bir müddet (öyle kaldı). Sonra tekrar secdeye kapandı. Bu şekilde üç kere secde yaptı. Sonra dedi ki: "Ben Rabbimden talepte bulundum ve ümmetime şefaat ettim. Rabbim, ümmetimin üçte birini bana verdi. Ben de Rabbim için şükür secdesine kapandım. Sonra başımı yerden kaldırıp, ümmetim lehinde tekrar (mağfiret için) talepte bulundum, bana ümmetimin üçte birini daha verdi, ben de Rabbime şükür secdesinde bulundum. Sonra başımı kaldırdım ümmetim için tekrar talepte bulundum, bana ümmetimin son üçte birini de verdi, ben de Rabbime şükür secdesine kapandım."[582]

 

İslâm dîninde, bir nimete kavuşma veya bir musîbetten kurtulma anlarında, Cenâb-ı Hakk'a şükür ifade etmek için tekbîr alarak secdeye varıp secdede mûtad namaz tesbîhiyle tesbîh okuduktan sonra tekbir getirerek kalkmaktan ibaret secde yapılması meşrû kılınmıştır. Bu, yukarıda kaydedilen hadislerden de anlaşılacağı üzere, sünnetle sâbit bir ibâdettir. Ashâbtan birçoğunun şükür secdesi yaptığına dair rivâyetler gelmiştir. Ebû Cehl'in başı kesilip getirilince Efendimizin beş kere secde yaptığı rivâyet edilir.

 

Sübülü's-Selâm'da belirtildiği üzere, İmam Ahmed ve Şâfiî hazretleri, şükür secdesinin meşrûiyyetine kâildir. İmam Mâlik bu meselede muhalif kalmıştır. Ebû Hanîfe  hazretlerinin  "bunda kerahet yok, mendub da değil" dediği rivâyet edilmiştir.

 

Şükür secdesinde  temizlik şart mıdır? İhtilafıdır. Namaza kıyasla "şarttır" denildiği gibi, "şart değildir" de denmiştir. Bu ikinci hüküm esahh kabul edilmiştir.

 

Neylü'l-Evtâr'da şükür secdesiyle ilgili hadislerde tekbir getirileceğine dair delil olmadığına dikkat çekilir. Tebük seferine mâzereti olmadığı halde katılmadığı için cezalandırılan Ka'b İbnu Mâlik (radıyallâhu anh)'in affıyla ilgili âyetin nüzûl haberi geldiği zaman, şükür secdesi yapmış olması bunun ashâb arasında şâyi bir âdet olduğunu ifade eder. Hz.Ebû Bekr (radıyallâhu anh)'e de Müseylime'nin öldürülme haberi gelince şükür secdesine kapanmıştır. Hz. Ali (radıyallâhu anh) de Hâricîlerden  zü's-Südeyye'yi Nehrevân'da  öldürülmüş görünce secde etmiştir.

 

İkinci rivâyette Resûlullah'a her  defasında ümmetinin üçte birinin bağışlandığı, üç duâsının sonunda ümmetinin tamamının Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'in şefaatine mazhar kılındığı ifade edilmektedir. Aliyyu'l-Kârî'nin Mirkât'da kaydına göre, Türbüştî, hadisi şu ma'nâda yorumlar: Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ümmeti önceki ümmetler gibi değildir, günahı miktarınca yandıktan sonra cehennemden çıkacaktır.

 

Muhammed ümmetine ebedî cehennem yoktur. Eski ümmetlerden azaba uğrayanların azabları ebedî kılınmıştır. Onlardan pekçoğu, peygamberlerine isyanları  sebebiyle Allah'ın lânetine uğramış, şefaatten mahrum kalmışlardır. Bu ümmetin âsîlerinden cezalandırılanlar, günahlarından temizlenmiş olurlar. 

 

Şehâdet üzere (imanla) ölenler, isyânı sebebiyle azaba mâruz kalsa da ateşten çıkarılacaklardır. Resûlullah'ın şefaati onlara da ulaşacaktır, kebâir işlemiş olsalar bile, Cenâb-ı Hakk, bu ümmetin peygamberlerinin makamının yüceliğine ikram olarak müslümanları bazı imtiyazlarla mümtaz kılmıştır bu cümleden olarak, içlerinden geçen vesveseleri, konuşmadıkları veya yapmadıkları müddetçe affedecektir.

 

 Hadis, ayrıca hakkında rivâyet gelen hususlar dışında duâ ederken ellerin kaldırılması gerektiğine delildir.

 

Şükür secdesi sevindirici bir olay veya haber üzerine, bir musibetin belanın def edilmesi üzerine Allah’a karşı bir şükran, teşekkür duygusuyla yapılan secdedir. Okuma secdesi gibi yapılır. Namaz dışında yapılabilir. Kıbleye dönülür, tekbir alınır, secdeye varılır. Allah’a hamd, şükür ve tespihte bulunulur. Secdeden tekbir getirilerek kalkılır. Efendimiz (a.s) sevindirici olaylar üzerine bunu yapmıştır.[583]

 

k) Kur’an’daki Kısa Sureler

 

Yüce Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

 

 æì¢y¡Š Ï ¤á¡è¤í † Û b à¡2 §l¤Œ¡y ¢£3¢× 6eb¦È î,¡( aì¢ãb × ë ¤á¢è äí©… aì¢Ó £Š Ï  åí©ˆ £Ûa  å¡ß

 

 “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[584]

 

Bilindiği üzere tercüme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir tercüme aslının yerini tutamaz ve hiçbir tercime de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz.

 

O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercümesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercümenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir.

 

Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır.

 

Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır.

 

Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, tercüme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in tercüme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir. (Daha geniş bilgi ümmetin dil birliğinde gelecektir).

 

Şimdi Kur’an-ı Kerim’deki kısa ( Duha Suresinden aşağısı) sureler ve anlamları:

 

1) سُورَةُ الْفَاتِحَةِ

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

1 - FATİHA SÛRESİ

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

1-Fatiha Sûresi: Mekkede, risaletin başlangıcında nazil olmuş olup 7 ayettir. Tam olarak nazil olan ilk sûredir. Kur'an-ı Kerimin başlangıcı olduğundan "bir yeri veya bir şeyi açan, başlatan" anlamına Fatiha adı verilmiştir. Ayrıca yirmi kadar güzel vasfını bildiren başka isimleri de vardır. Mesela: Namazda okunması vacip olduğundan Sûretu's-Salât, Allah Tealanın Arşının altındaki hazineden indirilip ulvi mânaların hazinesi olduğundan Kenz; başlı başına yeterli olduğundan Vâfiye, Kâfiye; bütün sûrelerin aslı, kökü, tohumu durumunda olduğundan Umm'ul-Kitab, Esas onun isimleri arasındadır. Bu kutlu ve özlü sûre gerçekten Kur'an-ı Kerimin feyizli ve bereketli bir hülasası ve İslam ibadetinin esasıdır. Kur'an-ı Kerimin ana gayeleri şunlardır.  

1-Tevhid, yani Allahın birliği 

2-Nübüvvet 

3-Ahiret 

4-İbadet, istikamet ve adalet. 

Fatiha sûresi bu esaslara açıkça delalet eder.

 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ (1)

1. Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla.

اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمينَ (2)

2 . Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allahadır.

اَلرَّحْمنِ الرَّحيمِ (3)

3. O Rahmandır, Rahimdir.

مَالِكِ يَوْمِ الدّينِ (4)

4. Din gününün, hesap gününün tek Hakimidir.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعينُ (5)

5. (Haydi öyleyse deyiniz): "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız."

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ (6)

6. Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.

صِرَاطَ الَّذينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَاالضَّالّينَ (7)

7. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.

 

ó¨z¢£šÛa ¢ñ ‰ì¢ ›YS

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

93-ed-DUHÂ

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

93-ed-Duhâ: Duhâ, kuşluk vakti demektir. Sûre, adını ilk ayette geçen bu kelimeden alır. Fecr sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Sûrede âhir zaman Peygamberinin hususiyetlerinden biri yani yetim oluşu ele alınır ve kendisi teselli edilir.

 

› =ó¨z¢£šÛa ë ›Q

1. Andolsun kuşluk vaktine

›=ó¨v  a ‡¡a ¡3¤î £Ûa ë ›R

2. Ve sükûna erdiğinde geceye ki,

›6ó¨Ü Ó b ß ë  Ù¢£2 ‰  Ù Ç £… ë b ß ›S

3. Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.

›6ó¨Û@ë¢üa  å¡ß  Ù Û ¥Š¤î  ¢ñ Š¡¨5 Û ë ›T

4. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

›6󍙤Рn Ï  Ù¢£2 ‰  Ùî©À¤È¢í  Ò¤ì Ž Û ë ›U

5. Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

›:ô¨ë¨b Ï b¦àî©n í  Ú¤†¡v í ¤á Û a ›V

6. O, seni yetim bulup barındırmadı mı?

›:ô¨† è Ï ¦ü¬b ™  Ú † u ë ë ›W

7. Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

›6ó¨ä¤Ë b Ï ¦5¡ö¬b Ç  Ú † u ë ë ›X

8. Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

›6¤Š è¤Ô m 5 Ï  áî©n î¤Ûa b £ß b Ï ›Y

9. Öyleyse yetimi sakın ezme.

›6¤Š è¤ä m 5 Ï  3¡ö¬b £ŽÛa b £ß a ë ›QP

10. El açıp isteyeni de sakın azarlama.

›¤t£¡† z Ï  Ù¡£2 ‰ ¡ò à¤È¡ä¡2 b £ß a ë ›QQ

11. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

 

¡€¤Š £'Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›YT

¡ágggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

94-el-İNŞİRÂH

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

94-el-İnşirâh: "İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah'a şükretmeye teşvik edilmektedir.

 

›= Ú ‰¤† •  Ù Û ¤€ Š¤' ã ¤á Û a ›Q

1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

›= Ú ‰¤‹¡ë  Ù¤ä Ç b ä¤È ™ ë ë ›R

2. Yükünü senden alıp atmadık mı?

›= Ú Š¤è Ã  œ Ô¤ã a ô¬©ˆ £Û a ›S

3. O senin belini büken yükü .

›6 Ú Š¤×¡‡  Ù Û b ä¤È Ï ‰ ë ›T

4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?

›a=¦Š¤Ž¢í ¡Š¤Ž¢È¤Ûa  É ß  £æ¡b Ï ›U

5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

›a6¦Š¤Ž¢í ¡Š¤Ž¢È¤Ûa  É ß  £æ¡a ›V

6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.

›=¤k –¤ãb Ï  o¤Ë Š Ï a ‡¡b Ï ›W

7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

›¤k Ë¤‰b Ï  Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a ë ›X

8. Yalnız Rabbine yönel.

 

¡åî©£nÛa ¢ñ ‰ì¢ ›YU

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

95-et-TÎN

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

95-et-Tîn: "Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir.

 

›=¡æì¢n¤í £ŒÛa ë ¡åî©£nÛa ë ›Q

1. İncire, zeytine,

›= åî©äî,© ¡‰ì¢Ÿ ë ›R

2. Sina dağına ,

›=¡åî©ß üa ¡† Ü j¤Ûa a ˆ¨ç ë ›S

3.Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,

›9§áí©ì¤Ô m ¡å Ž¤y a ó¬©Ï  æb Ž¤ã¡üa b ä¤Ô Ü  ¤† Ô Û ›T

4.Biz insanı en güzel biçimde yarattık.

›= åî©Ü¡Ïb   3 1¤ a ¢êb ã¤… … ‰  £á¢q ›U

5.Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.

 ¢Š¤î Ë ¥Š¤u a ¤á¢è Ü Ï ¡pb z¡Ûb £–Ûa aì¢Ü¡à Ç ë aì¢ä ß¨a  åí©ˆ £Ûa ü¡a ›V

›6§æì¢ä¤à ß

6. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.

›6¡åí©£†Ûb¡2 ¢†¤È 2  Ù¢2¡£ˆ Ø¢í b à Ï ›W

7. Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?

› åî©à¡×b z¤Ûa ¡á Ø¤y b¡2 ¢é¨£ÜÛa  ¤î Û a ›X

8. Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?

 

¡Õ Ü È¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›YV

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggggg¤Ž¡2

 

96-el-ALAK

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

96-el-Alak: Alak, insanın yaratılış safhalarından olan aşılanmış yumurtayı ifade eder. Bu sûreye "İkra' sûresi" de denir. Mekke'de inmiştir; 19 âyettir. İlk 5 âyeti, Kur'an'ın ilk inen âyetleridir. Bu sûrede okumanın, öğrenmenin üstünlüğü, insanın yaratılışı, kalemin özelliği, bunların insana Allah'ın ihsanı olduğu, insanın bunları düşünmesi, Rabbine itaat etmesi gerektiği, aksi halde azaba dûçar olacağı anlatılır.

 

›7 Õ Ü  ô©ˆ £Ûa  Ù¡£2 ‰ ¡á¤b¡2 ¤a Š¤Ó¡a ›Q

1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!

›7§Õ Ü Ç ¤å¡ß  æb Ž¤ã¡üa  Õ Ü  ›R

2. O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.

›=¢â Š¤× üa  Ù¢£2 ‰ ë ¤a Š¤Ó¡a ›S

3. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

›=¡á Ü Ô¤Ûb¡2  á £Ü Ç ô©ˆ £Û a ›T

4. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.

›6¤á Ü¤È í ¤á Ûb ß  æb Ž¤ã¡üa  á £Ü Ç ›U

5. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.

›=ó¨Ì¤À î Û  æb Ž¤ã¡üa  £æ¡a ¬5 × ›V

6. Gerçek şu ki, insan azar.

›6ó¨ä¤Ì n¤a ¢ê¨a ‰ ¤æ a ›W

7. Kendini kendine yeterli gördüğü için.

›6ó¨È¤u¢£ŠÛa  Ù¡£2 ‰ ó¨Û¡a  £æ¡a ›X

8. Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.

›=ó¨è¤ä í ô©ˆ £Ûa  o¤í a ‰ a ›Y

9. Gördün mü şu men edeni,

›6ó¨£Ü • a ‡¡a a¦†¤j Ç ›QP

10. Namaz kılarken bir kulu (Peygamber'i namazdan)?

›=ô¨†¢è¤Ûa ó Ü Ç  æb × ¤æ¡a  o¤í a ‰ a ›QQ

11. Gördün mü, ya o (Peygamber) doğru yolda olur,

›6ô¨ì¤Ô £nÛb¡2  Š ß a ¤ë a ›QR

12. Yahut takvâyı emrediyorsa?

›6ó¨£Û ì m ë  l £ˆ × ¤æ¡a  o¤í a ‰ a ›QS

13. Ne dersin o (meneden, Peygamber'i) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa!

›6ô¨Š í  é¨£ÜÛa  £æ b¡2 ¤á Ü¤È í ¤á Û a ›QT

14. (Bu adam) Allah'ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi!

›=¡ò î¡•b £äÛb¡2 b¦È 1¤Ž ä Û ¯¡é n¤ä í ¤á Û ¤å¡÷ Û 5 × ›QU

15. Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), yakalarız (cehenneme atarız).

›7§ò ÷¡Ÿb  §ò 2¡‡b × §ò î¡•b ã ›QV

16.O yalancı, günahkâr alından (perçemden),

›=¢é í¡…b ã ¢Ê¤† î¤Ü Ï ›QW

17.O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.

›= ò î¡ãb 2 £ŒÛa ¢Ê¤† ä  ›QX

18.Biz de zebânîleri çağıracağız.

›%¤l¡Š n¤Óa ë ¤†¢v¤a ë ¢é¤È¡À¢mü 6e5 × ›QY

19.Hayır! Ona uyma! Allah'a secde et ve (yalnızca O'na) yaklaş!

 

¡‰¤† Ô¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›YW

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggggg¤Ž¡2

 

97-el-KADR

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

97-el-Kadr: Kadir gecesinden söz ettiği için bu adı almıştır. Abese sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 5 (beş) âyettir. Sûrede, Kadir gecesinden, onun faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden bahsedilir.

 

›7¡‰¤† Ô¤Ûa ¡ò Ü¤î Û ó©Ï ¢êb ä¤Û Œ¤ã a ¬eb £ã¡a ›Q

l. Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

›6¡‰¤† Ô¤Ûa ¢ò Ü¤î Ûb ß  Ùí¨‰¤… a ¬b ß ë ›R

2. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?

›6§Š¤è ( ¡Ñ¤Û a ¤å¡ß ¥Š¤î  ¡‰¤† Ô¤Ûa ¢ò Ü¤î Û ›S

3. Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

›´=§Š¤ß a ¡£3¢× ¤å¡ß 7¤á¡è£¡2 ‰ ¡æ¤‡¡b¡2 b èî©Ï ¢€ë¢£ŠÛa ë ¢ò Ø¡÷¬¨Ü à¤Ûa ¢4 £Œ ä m ›T

 

4. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

›¡Š¤v 1¤Ûa ¡É Ü¤À ß ó¨£n y  ó¡ç ´® ¥â5  ›U

5. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.

 

¡ò ä£¡î j¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›YX

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggggg¤Ž¡2

 

98-el-BEYYİNE

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

98-el-Beyyine: Açık delil manasına gelen ve birinci âyette geçen "beyyine" kelimesi sûreye ad olmuştur. Talâk sûresinden sonra Medine'de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede kâfirlerden ve müşriklerden söz edilmiş, onların bazı davranışları anlatılmış, inanan ve iyi işler yapanların kurtuluşa ereceği ifade edilmiştir.

 

  åؠ1¤ä¢ß  åî©×¡Š¤'¢à¤Ûa ë ¡lb n¡Ø¤Ûa ¡3¤ç a ¤å¡ßa뢊 1 ×  åí©ˆ £Ûa ¡å¢Ø í ¤á Û ›Q

›$=¢ò ä£¡î j¤Ûa ¢á¢è î¡m¤b m ó¨£n y

1. Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi.

›=¦ñ Š £è À¢ß b¦1¢z¢• aì¢Ü¤n í ¡é¨£ÜÛa  å¡ß ¥4좍 ‰ ›R

2. (İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.

›6¥ò à£¡î Ó ¥k¢n¢× b èî©Ï ›S

3. En doğru hükümler vardır şu sahifelerde.

 ¢á¢è¤m  õ¬b ub ß ¡†¤È 2 ¤å¡ß ü¡a  lb n¡Ø¤Ûa aì¢m@ë¢a  åí©ˆ £Ûa  Ö £Š 1 m b ß ë ›T

›6¢ò ä¡£î j¤Ûa

4. Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.

  õ¬b 1 ä¢y  åí©£†Ûa ¢é Û  åî©–¡Ü¤‚¢ß  é¨£ÜÛa a뢆¢j¤È î¡Û ü¡a a¬ë¢Š¡ß¢a ¬b ß ë ›U

›6¡ò à¡£î Ô¤Ûa ¢åí©…  Ù¡Û¨‡ ë  ñì¨× £ŒÛa aì¢m¤ªì¢í ë  ñì¨Ü £–Ûa aì¢àî©Ô¢í ë

5. Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.

  á £ä è u ¡‰b ã ó©Ï  åî©×¡Š¤'¢à¤Ûa ë ¡lb n¡Ø¤Ûa¡3¤ç a ¤å¡ß 뢊 1 ×  åí©ˆ £Ûa  £æ¡a ›V

›6¡ò £í¡Š j¤Ûa ¢£Š ( ¤á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a b6 èî©Ï  åí©†¡Ûb 

6. Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.

›6¡ò £í¡Š j¤Ûa ¢Š¤î ¤á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢a ¡pb z¡Ûb £–Ûaaì¢Ü¡à Ç ëaì¢ä ß¨a  åí©ˆ £Ûa  £æ¡a ›W

7. İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.

 ¢‰b è¤ã üa b è¡n¤z m ¤å¡ß ô©Š¤v m §æ¤† Ç ¢pb £ä u ¤á¡è£¡2 ‰  †¤ä¡Ç ¤á¢ç¯¢ªë¬a Œ u ›X

 ¤å à¡Û  Ù¡Û¨‡ 6¢é¤ä Ç a좙 ‰ ë ¤á¢è¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ a6¦† 2 a ¬b èî©Ï  åí©†¡Ûb 

›¢é £2 ‰  ó¡' 

8. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O'na saygı gösterenler) içindir.

 

¡4a Œ¤Û¡£ŒÛa ¢ñ ‰ì¢ ›YY

¡ággggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggg¤Ž¡2

 

99-ez-ZİLZÂL

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

99-ez-Zilzâl: Deprem demek olan "zilzâl", sûrenin ilk âyetinde geçer. Nisâ sûresinden sonra Medine'de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir. Kıyametin kopmasından, insanların yeniden dirilip hesap vermelerinden, herkesin -iyi ya da kötü- ettiğini bulacağından bahseder.

 

›=b è Ûa Œ¤Û¡‹ ¢ž¤‰ üa ¡o Û¡Œ¤Û¢‹ a ‡¡a ›Q

1. Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

›=b è Ûb Ô¤q a ¢ž¤‰ üa ¡o u Š¤ a ë ›R

2. Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

›7b è Ûb ß ¢æb Ž¤ã¡üa  4b Ó ë ›S

3. Ve insan "Ne oluyor buna!" dediği vakit,

›=b ç ‰b j¤ a ¢t¡£† z¢m §ˆ¡÷ ß¤ì í ›T

4. İşte o gün (yer) haberlerini anlatır,

›6b è Û ó¨y¤ë a  Ù £2 ‰  £æ b¡2 ›U

5. Rabbinin ona bildirmesiyle.

›6¤á¢è Ûb à¤Ç a a¤ë Š¢î¡Û =b¦mb n¤( a ¢b £äÛa ¢‰¢†¤– í §ˆ¡÷ ß¤ì í ›V

6. O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.

›6¢ê Š í a¦Š¤î  §ñ £‰ ‡  4b Ô¤r¡ß ¤3 à¤È í ¤å à Ï ›W

7. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.

›¢ê Š í a¦£Š ( §ñ £‰ ‡  4b Ô¤r¡ß ¤3 à¤È í ¤å ß ë ›X

8. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

 

¡pb í¡…b È¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPP

¡ággggggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

100-el-ÂDİYÂT

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

100-el-Âdiyât: Âdiyât, koşan atlar demektir. Asr sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Bu sûrede insanoğlunun nankörlüğünden, kıyamet günü ortaya çıkacak acıklı durumdan söz edilir.

 

›=b¦z¤j ™ ¡pb í¡…b È¤Ûa ë ›Q

l. Harıl harıl koşanlara,

›=b¦y¤† Ó ¡pb í¡‰ì¢à¤Ûb Ï ›R

2. (Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara,

›=b¦z¤j¢• ¡pa Šî©Ì¢à¤Ûb Ï ›S

3. (Ansızın) sabah baskını yapanlara,

›=b¦È¤Ô ã ©é¡2  æ¤Š q b Ï ›T

4. Orada tozu dumana katanlara,

›=b¦È¤à u ©é¡2  å¤À  ì Ï ›U

5. Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki ,

›7¥…ì¢ä Ø Û ©é¡£2 Š¡Û  æb Ž¤ã¡üa  £æ¡a ›V

6. Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.

›7¥†î©è ' Û  Ù¡Û¨‡ ó¨Ü Ç ¢é £ã¡a ë ›W

7. Şüphesiz buna kendisi de şahittir ,

›6¥†í©† ' Û ¡Š¤î ‚¤Ûa ¡£k¢z¡Û ¢é £ã¡a ë ›X

8. Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.

›=¡‰ì¢j¢Ô¤Ûa ó¡Ï b ß  Š¡r¤È¢2 a ‡¡a ¢á Ü¤È í 5 Ï a ›Y

9. Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını düşünmez mi?

›=¡‰ë¢†¢£–Ûa ó¡Ï b ß  3¡£–¢y ë ›QP

10. Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman ,

›¥Šî©j ‚ Û §ˆ¡÷ ß¤ì í ¤á¡è¡2 ¤á¢è £2 ‰  £æ¡a ›QQ

11. Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyle haberdardır.

 

¡ò Ç¡‰b Ô¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPQ

¡ágggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggg¤Ž¡2

 

101-el-KÂRİA

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

101-el-Kâria: Kâria, kapı çalan demektir ve kıyamet kasdedilmiştir. Kureyş sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Bu sûrede, kıyametin kopuşunda meydana gelecek olaylardan ve insanın âkıbetinden söz edilmiştir.

 

›=¢ò Ç¡‰b Ô¤Û a ›Q

1. Kapı çalan!

›7¢ò Ç¡‰b Ô¤Ûab ß ›R

2. Nedir o kapı çalan?

›6¢ò Ç¡‰b Ô¤Ûab ß  Ùí¨‰¤… a ¬b ß ë ›S

3. O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?

›=¡tì¢r¤j à¤Ûa ¡*a Š 1¤Ûb × ¢b £äÛa ¢æì¢Ø í  â¤ì í ›T

4. İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olur,

›6¡*ì¢1¤ä à¤Ûa ¡å¤è¡È¤Ûb × ¢4b j¡v¤Ûa ¢æì¢Ø m ë ›U

5. Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Kâria!)

›=¢é¢äí©‹a ì ß ¤o Ü¢Ô q ¤å ß b £ß b Ï ›V

6. O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse.

›6§ò î¡™a ‰ §ò 'î©Ç ó©Ï  ì¢è Ï ›W

7. İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur.

›=¢é¢äí©‹a ì ß ¤o £1  ¤å ß b £ß a ë ›X

8. Ameli yeğni olana gelince.

›6¥ò í¡ëb ç ¢é¢£ß¢b Ï ›Y

9. İşte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye'dir.

›6¤é î¡çb ß  Ùí¨‰¤… a ¬b ß ë ›QP

10.Nedir o (Hâviye) bilir misin?

›¥ò î¡ßb y ¥‰b ã ›QQ

11.Kızgın ateş!

 

¡Š¢qb Ø £nÛa ¢ñ ‰ì¢ ›QPR

¡ágggggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

102-et-TEKÂSÜR

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

102-et-Tekâsür: Tekâsür, çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir. Kevser sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Cahiliye Arapları, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de isbat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünürlerdi. Sûrede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

 

›=¢Š¢qb Ø £nÛa ¢á¢Øî¨è¤Û a ›Q

1. Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki,

›6 Š¡2b Ô à¤Ûa ¢á¢m¤‰¢‹ ó¨£n y ›R

2. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

›= æì¢à Ü¤È m  Ò¤ì  5 × ›S

3. Hayır! Yakında bileceksiniz!

›6 æì¢à Ü¤È m  Ò¤ì  5 ×  £á¢q ›T

4. Elbette yakında bileceksiniz!

›6¡åî©Ô î¤Ûa  á¤Ü¡Ç  æì¢à Ü¤È m ¤ì Û 5 × ›U

5. Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,

›= áî©z v¤Ûa  £æ¢ë Š n Û ›V

6. Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.

›=¡åî©Ô î¤Ûa  å¤î Ç b è £ã¢ë Š n Û  £á¢q ›W

7. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.

›¡áî©È £äÛa ¡å Ç §ˆ¡÷ ß¤ì í  £å¢Ü ÷¤Ž¢n Û  £á¢q ›X

8. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

 

¡Š¤– È¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPS

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggg¤Ž¡2

 

103-el-ASR

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

103-el-Asr: Asr, yüzyıl, ikindi vakti ve meyvenin suyunu çıkarmak gibi manalara gelir. "Asr"a yemin ile söze başladığı için bu adı almıştır. İnşirâh sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 3 (üç) âyettir. Sûrede kurtuluşun imana, iyi işler yapmaya hakkı ve sabrı tavsiye etmeye bağlı olduğu anlatılmıştır.

 

›=¡Š¤– È¤Ûa ë ›Q

1. Asra yemin ederim ki

›=§Š¤Ž¢ ó©1 Û  æb Ž¤ã¡üa  £æ¡a ›R

2. İnsan gerçekten ziyan içindedir.

a ì m ë ¡£Õ z¤Ûb¡2 a¤ì •a ì m ë ¡pb z¡Ûb £–Ûa aì¢Ü¡à Ç ë aì¢ä ß¨a  åí©ˆ £Ûa ü¡a ›S

›¡Š¤j £–Ûb¡2 a¤ì •

3.Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.

 

¡ñ Œ à¢è¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPT

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

104-el-HÜMEZE

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

104-el-Hümeze: Hümeze, birini arkasından çekiştirmek, onunla alay etmek, kırmak ve incitmek manalarına gelir. Kıyamet sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 9 (dokuz) âyettir.

 

›=§ñ Œ à¢Û §ñ Œ à¢ç ¡£3¢Ø¡Û ¥3¤í ë ›Q

1. Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!

›=¢ê … £† Ç ë üb ß  É à u ô©ˆ £Û a? ›R

2. O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.

›7¢ê † Ü¤ a ¬¢é Ûb ß  £æ a ¢k Ž¤z í ›S

3. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.

›9¡ò à À¢z¤Ûa ó¡Ï  £æ ˆ j¤ä¢î Û 5 × ›T

4. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır.

›6¢ò à À¢z¤Ûab ß  Ùí¨‰¤… a ¬b ß ë ›U

5. Hutame'nin ne olduğunu bilir misin?

›=¢ñ † Óì¢à¤Ûa ¡é¨£ÜÛa ¢‰b ã ›V

6. Allah'ın, tutuşturulmuş ateşidir.

›6¡ñ †,¡÷¤Ï üa ó Ü Ç ¢É¡Ü £À m ó©n £Û a ›W

7.(Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkar.

›=¥ñ † •¤ªì¢ß ¤á¡è¤î Ü Ç b è £ã¡a ›X

8.O ,onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.

›§ñ … £† à¢ß §† à Ç ó©Ï ›Y

9. (Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar.

 

¡3î©1¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPU

¡ágggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

105-el-FÎL

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

105-el-Fîl: Kâbe'yi yıkmak isteyen Ebrehe'nin fillerle hücumunu konu edindiği için bu adı almıştır. Kâfirûn sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 5 (beş) âyettir.

 

›6¡3î©1¤Ûa ¡lb z¤• b¡2  Ù¢£2 ‰  3 È Ï  Ñ¤î ×  Š m ¤á Û a ›Q

l. Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

›=§3î©Ü¤š m ó©Ï ¤á¢ç †¤î × ¤3 È¤v í ¤á Û a ›R

2. Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

›= 3î©2b 2 a a¦Š¤î Ÿ ¤á¡è¤î Ü Ç  3 ¤‰ a ë ›S

3. Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.

›= :§3î©£v¡ ¤å¡ß §ñ ‰b v¡z¡2 ¤á¡èî©ß¤Š m ›T

4. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.

›§4ì¢×¤b ß §Ñ¤– È × ¤á¢è Ü È v Ï ›U

5. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

 

§)¤í Š¢Ó ¢ñ ‰ì¢ ›QPV

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

106-KUREYŞ

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

106-Kureyş: Kureyş'e cahiliye devrinde verilen bazı imtiyazlardan bahsettiği için bu adı almıştır. Tîn sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 4 (dört) âyettir.

 

›=§)¤í Š¢Ó ¡Ò5í©ü ›Q

1. Kureyş'e kolaylaştırıldığı,

›7¡Ñ¤î £–Ûa ë ¡õ¬b n¡£'Ûa  ò Ü¤y¡‰ ¤á¡è¡Ï5í©a ›R

2. Evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için ,

›=¡o¤î j¤Ûaa ˆ¨ç  £l ‰ a뢆¢j¤È î¤Ü Ï ›S

3.Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler,ki,

›§Ò¤ì  ¤å¡ß ¤á¢è ä ß¨a ë §Êì¢u ¤å¡ß ¤á¢è à È¤Ÿ a ô¬©ˆ £Û a ›T

4.Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı.

 

¡æì¢Çb à¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPW

¡ággggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

107-el-MÂÛN

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

107-el-Mâûn: Mâûn, zekât vermek yahut bir şeyi geçici olarak kullanması için birine vermek şeklinde yardım demektir. Âlimlerin çoğuna göre tamamı Mekke'de inmiştir, 7 (yedi) âyettir. Dini yalanlayan, iyilikten uzak duran kimseler hakkında inmiştir.

 

›6¡åí©£†Ûb¡2 ¢l¡£ˆ Ø¢í ô©ˆ £Ûa  o¤í a ‰ a ›Q

1. Dini yalanlayanı gördün mü?

›= áî©n î¤Ûa ¢£Ê¢† í ô©ˆ £Ûa  Ù¡Û¨ˆ Ï ›R

2. İşte o, yetimi itip kakar;

›6¡åî©Ø¤Ž¡à¤Ûa ¡âb È Ÿ ó¨Ü Ç ¢£œ¢z íü ë ›S

3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;

›= åܠ–¢à¤Ü¡Û ¥3¤í ì Ï ›T

4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,

›= æì¢çb  ¤á¡è¡m5 • ¤å Ç ¤á¢ç  åí©ˆ £Û a ›U

5. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.

›= æ@¢ªë¬a Š¢í ¤á¢ç  åí©ˆ £Û a ›V

6. Onlar gösteriş yapanlardır,

› æì¢Çb à¤Ûa  æì¢È ä¤à í ë ›W

7.Ve hayra da mâni olurlar.

 

¡Š q¤ì Ø¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPX

¡ágggggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

108-el-KEVSER

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

108-el-Kevser: Kevser, çok nimet demektir; ayrıca cennette bir havuzun da adıdır. Âdiyât sûresinden sonra Mekke'de inen bu sûre 3 (üç) âyettir. Erkek çocukları yaşamadığı için Peygamberimize müşrikler, nesli kesik manasına "ebter" dediler. Sûrede buna cevap verilmiştir.

 

›6 Š q¤ì Ø¤Ûa  Úb ä¤î À¤Ç a ¬b £ã¡a ›Q

1. (Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik.

›6¤Š z¤ãa ë  Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï ›R

2. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.

›¢Š n¤2 üa  ì¢ç  Ù ÷¡ãb (  £æ¡a ›S

3. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.

 

 æë¢Š¡Ïb Ø¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QPY

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

109-el-KÂFİRÛN

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

109-el-Kâfirûn: Kâfirlerden söz ettiği için bu adı almıştır. Mâûn sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 6 (altı) âyettir.

 

›= æë¢Š¡Ïb Ø¤Ûa b è¢£í a ¬b í ¤3¢Ó ›Q

l. (Resûlüm!) De ki: Ey kâfirler!

›= æë¢†¢j¤È mb ß ¢†¢j¤Ç a ¬ü ›R

2. Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.

›7¢†¢j¤Ç a ¬b ß  æë¢†¡2b Ç ¤á¢n¤ã a ¬ü ë ›S

3. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz.

›=¤á¢m¤† j Çb ß ¥†¡2b Ç ¯b ã a ¬ü ë ›T

4. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.

›6¢†¢j¤Ç a ¬b ß  æë¢†¡2b Ç ¤á¢n¤ã a ¬ü ë ›U

5. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.

›¡åí©…  ó¡Û ë ¤á¢Ø¢äí©… ¤á¢Ø Û ›V

6. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.

 

¡Š¤– £äÛa ¢ñ ‰ì¢ ›QQP

¡ágggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggg¤Ž¡2

 

110-en-NASR

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

110-en-Nasr: Nasr, yardım demektir. Sûrede Allah'ın Hz. Peygamber'e yardım ederek fetihlere kavuşturduğu ifade edildiği için bu adı almıştır. Bu sûre, Mekke'nin fethi sırasında inmiş olmakla beraber Medine devrinde yani hicretten sonra indiği için medenî (Medine'de inen) sûrelerdendir. 3 (üç) âyettir. İslâm zaferini haber verir. İbn Ömer'den gelen rivayete göre bu sûre indikten sonra Peygamberimiz seksen gün yaşamıştır.

 

›=¢|¤n 1¤Ûa ë ¡é¨£ÜÛa ¢Š¤– ã  õ¬b u a ‡¡a ›Q

1. Allah'ın yardımı ve zaferi geldiği,

›=b¦ua ì¤Ï a ¡é¨£ÜÛa ¡åí©… ó©Ï  æì¢Ü¢¤† í  b £äÛa  o¤í a ‰ ë ›R

2. Ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit ,

›b¦2a £ì m  æb × ¢é £ã¡a 6¢ê¤Š¡1¤Ì n¤a ë  Ù¡£2 ‰ ¡†¤à z¡2 ¤|¡£j Ž Ï ›S

3.Rabbine hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

 

¡† Ž à¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QQQ

¡ágggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

111-TEBBET

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

111-Tebbet: Tebbet, "kurusun" manasına bedduadır. Ebu Leheb hakkında inmiştir. Zira o, eziyet etmek kasdıyla Resûlullah'ın yoluna gizlice diken koymuş, bu işte kendisine karısı da yardım etmişti. Sûre, "Mesed sûresi" diye de anılır. Fâtiha sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 5 (beş) âyettir. (Bir rivayete göre Şuarâ sûresinin 124. âyeti gereğince Efendimiz yakın akrabasını çağırarak, onları İslâm'a dâvet etmişti. Amcası Ebû Leheb galiz sözler sarfederek, "Bizi bunun için mi çağırdın?" demişti. Bunun üzerine bu sûre indi.)

 

›6  £k m ë §k è Û ó©2 a ¬a † í ¤o £j m ›Q

1. Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.

›6 k Ž ×b ß ë ¢é¢Ûb ß ¢é¤ä Ç ó¨ä¤Ë a ¬b ß ›R

2. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.

›7§k è Û  pa ‡ a¦‰b ã ó¨Ü¤– î,  ›S

3. O, alevli bir ateşte yanacak.

›7¡k À z¤Ûa  ò Ûb £à y 6¢é¢m a Š¤ßa ë ›T

4. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

›§† Ž ß ¤å¡ß ¥3¤j y b ç¡†î©u ó©Ï ›U

5.Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

 

¡˜5¤¡üa ¢ñ ‰ì¢ ›QQR

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ágggggggggg¤Ž¡2

 

112-el-İHLÂS

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

112-el-İhlâs: İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak anlamınadır. Mekke'de inmiştir, 4 (dört) âyettir. İslâm'ın tevhid akîdesinin en özlü ve anlamlı ifadesidir.

 

›7¥† y a ¢é¨£ÜÛa  ì¢ç ¤3¢Ó ›Q

1. De ki: O, Allah birdir.

›7¢† à £–Ûa ¢é¨£ÜÛ a ›R

2. Allah sameddir.

›=¤† Ûì¢í ¤á Û ë ¤†¡Ü í ¤á Û ›S

3. O, doğurmamış ve doğmamıştır.

›¥† y a a¦ì¢1¢× ¢é Û ¤å¢Ø í ¤á Û ë ›T

4. Onun hiçbir dengi yoktur.

 

¡Õ Ü 1¤Ûa ¢ñ ‰ì¢ ›QQS

¡ággggggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggggg¤Ž¡2

 

113-el-FELAK

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

113-el-Felak: Felak, sabah manasına geldiği gibi yarmak manasına da gelir. Bunndan sonra gelen Nâs sûresiyle birlikte ikisine "iki koruyucu" anlamında "muavvizeteyn" denir. Bu sûrelerin şifa maksadıyla okunduğuna dair hadisler vardır. Medine'de inmiştir. 5 (beş) âyettir.

 

›=¡Õ Ü 1¤Ûa ¡£l Š¡2 ¢‡ì¢Ç a ¤3¢Ó ›Q

1. De ki:"Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım,

›= Õ Ü  b ß ¡£Š ( ¤å¡ß ›R

2.Yarattığı şeylerin şerrinden,

›= k Ó ë a ‡¡a §Õ¡b Ë ¡£Š ( ¤å¡ß ë ›S

3.Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

›=¡† Ô¢È¤Ûa ó¡Ï ¡pb qb £1 £äÛa ¡£Š ( ¤å¡ß ë ›T

4.Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ,

› † Ž y a ‡¡a §†¡b y ¡£Š ( ¤å¡ß ë ›U

5.Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!

 

¡b £äÛa ¢ñ ‰ì¢ ›QQT

¡ággggggggggî©y £ŠÛa ¡å¨à¤y £ŠÛa ¡é¨£ÜÛa ¡ággggggggg¤Ž¡2

 

114-en-NÂS

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

114-en-Nâs: Nâs, insanlar demektir. Medine'de inmiştir, 6 (altı) âyettir.

 

›=¡b £äÛa ¡£l Š¡2 ¢‡ì¢Ç a ¤3¢Ó ›Q

1. De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

›=¡b £äÛa ¡Ù¡Ü ß ›R

2.İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine),

›=¡b £äÛa ¡é¨Û¡a ›S

3.İnsanların İlâhına.

›=¡b £ä ‚¤Ûa ¡a ì¤ ì¤Ûa ¡£Š ( ¤å¡ß ›T

4.O sinsi vesvesenin şerrinden,

›=¡b £äÛa ¡‰ë¢†¢• ó©Ï ¢¡ì¤ ì¢í ô©ˆ £Û a ›U

5.O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.

›¡b £äÛa ë ¡ò £ä¡v¤Ûa  å¡ß ›V

6.Gerek cinlerden, gerek insanlardan olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım!

 

İlmuhal bilgisine sahib olan her Müslümanın bilmesi önemli Kur’an-ın özeti olan bu kısa süreleri bilmesi gerekmektedir.

 


 

- Okuma Parçası -

 

Namaz

 

Namaz sadece niyaz değildir. Belki niyazı vardır ama niyazın ötesinde, insan Allah ilişkisindeki köprünün  “urvetul vuska” ipinin temel bağıdır. Tutunduğu zaman insan o ipin ucuna, alır onu miraca götürür. Miraç, yükseldikçe yüksekliğin sahibiyle hemhal olmaktır. Onun Celal penceresinde Cemalini temaşe etmektir.

 

Celalin Cemalini pencereden seyretmek ancak bedenen ve ruhen temizlenenlere nasip olur. Onun namaz hem beden ve hem de ruhun temizlenmesi/arınmasıdır. Hiçbir şey namaz kadar insanın hem dünya ve hem de ahiret saadetinin teminatını vaad edemez.

 

Yine hiçbir şey namaz kadar insanın hem maddi hem de manevi olarak bütün kir ve pisliklerden temizleyemez. O halde namaz, insan için bir borç, mümin için ise bir yük olamaz. Çünkü namaz sadece niyaz değildir.

 

Namaz sadece oturup kalkmak değildir. Oturup kalkmanın ötesinde,  bir intizamdır. Hiçbir nizamın girmeye muvaffak olamadığı yüreğe hükmetmektir. Yüreğin sükunetine ve ilhamına kaynaklık eden bir enerji depolama kablosudur.

 

Her gün o namaz enerjisinin gücüyle tazelenen yürek, hayatın bütün olumsuzluklarına direnme gücünü kendinden bulur. Onun için namaz hareketler ötesi yüreği aşk gücüyle zinde de tutan tek güç kaynağıdır. O halde namaz, sultanlar sultanın nizam sofrasına misafir olmaktır.

 

Hâtem-i Esam (ra)' a namazdan sorduklarında şöyle diyor:

“Vakit yaklaşınca, güzelce abdestimi alır, namaz kılacağım yere gider, orada oturur, aklımı başıma alır, sonra namaz için ayağa kalkarım, Kâbe ye iki kaşım arasına, sırat´ı ayaklarımın altına, Cennet´i sağıma, Cehennem´i soluma alır. Azrail´i tepemde kabul eder ve bu namazı son namazım diye kabul eder, korku ve ümit ile huzûru İlâhîde durur, tahkik ile tekbir alır, ağırca manâsını düşünerek Kur´ân okurum, tevâzû ile rükû eder, huşû ile secdeye varırım. İhlâsla namazımı kılar, sonrada kabul olup olmadığını bilemem, korkusunu saklarım" diyor.[585]

 

Şeytan (Aleyhi´l-Lâ´ne) diyor: Kul namaz kılmak isteyince, ona vesvese veririm. Henüz vakit var, meşgulsün, işini bitir, sonra kılarsın, derim Namazını geciktiremezsem, insan şeytanlarından birini yollarım ve namazını geciktiririm.

 

Onu da yapamazsam, o kula namazda musallat olurum. “Sağa bak, sola bak,”  derim, bakınca da yüzünü okşar, alnından öperim. Sonra da “namazın bozuldu" diye vesvese verir namazdan çıkarırım. Sağa sola baktıramazsam, yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Çabuk kılmasını emrederim. Horozun yem yediği gibi çabukça kıldırırım.

 

Bunu da yaptıramazsam, cemaâtle namaz kılarken, başına bir gem takarım ve başını imamdan önce secde ve rükûya götürürüm ve namazını bozarım. Allah ise öylelerini kıyâmette eşek başlı olarak haşreder, diyor.

 

Bunu da yaptıramazsam, namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece beni tespih eder. Miskinlere, zavallılara giderim, namazı bırakmalarını emrederim. Namaz size göre değil, siz rızkınıza bakın, işinizde çalışın derim.

 

Hastalara giderim, hastaya zorluk yoktur, iyi olunca kılarsın derim. Hattâ, hastayı isyân ettirir, küfre bile sokarım.

 

8)  ORUÇ

 

a)  Orucun Çeşitleri

 

b)  Ramazanın Sübutu

 

c)  Orucun Şartları

 

d)  Kaza ve Kefaret

 

e)  Fidye ve İskatı Savm

 

f)  Nezir

 

g)  İtikaf

 

- Okuma Parçası-

 

8)  ORUÇ

 

Genel Bir Bakış

 

a) Oruç: Farsça'dan Türkçe'ye geçmiş bir isimdir. Kelimenin aslı "Ruze"dir. Önceleri "Oruze" (günlük) olarak kullanılmış; daha sonra "Oruç" şeklinde telaffuz edilmeye başlanmış ve bu şekliyle yaygınlaşmıştır.

 

Arapça karşılığı "savm" veya "sıyam"dır. Savm kelimesinin lügat manası; yeyip-içmekten kendini tutmak, imsak, hareketsiz kalmak ve herşeyden el, etek çekmektir.

 

Meselâ bir kişi konuşmaktan veya yemekten kendini tutarsa yani konuşmaz veya yemezse; lügat açışından kendisine oruçlu denir.

 

فَكُلى وَاشْرَبى وَقَرّى عَيْنًا فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَدًا فَقُولى اِنّى نَذَرْتُ لِلرَّحْمنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّا

 

"Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."[586]

 

Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede gecen “oruç" sözcüğü, susmak ve konuşmamak anlamında kullanılmıştır. “Oruç": Niyetlenip tan yeri ağarmaya başladığı zamandan tâ akşam güneşi batıncaya kadar hiçbir şey yememek, içmemek ve cinsi münasebette bulunmamak demektir.

 

b) Orucun Farziyeti ve Hikmetleri: İslâm’ın beş şartından birisi de oruçtur. Ramazan orucu, tutmaya gücü yeten her mükellefe farz-i ayn olan bir oruçtur. Hicretten bir bucuk yıl sonra, Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Farzlığın delili: Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنوُا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

 

"Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz."[587]

 

Sünnetteki delil ise şu hadis-i şeriftir:

 

 -عن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : كُلُّ عَمَلِ ابْنُ آدَمَ يُضَاعَفُ، الْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا إِلَى سَبْعِمِائَةِ ضِعْفٍ. قَالَ اللّهُ تَعَالَى: إَِّ الصَّوْمَ فَإِنَّهُ لِى وَأنَا أَجْزِى بِهِ يَدَعُ شَهْوَتَهُ وَطَعَامَهُ مِنْ أَجْلِي: لِلصَّائمِ فَرْحَتَانِ، فَرْحَةٌ عِنْدَ فِطْرِهِ، وَفَرْحةٌ عِنْدَ لِقَاءِ رَبِّهِ، وَلَخُلُوفَ  فَمِ الصَّائِمِ أطْيَبُ عِنْدَ اللّهِ مِنْ رِيحِ المِسْكِ[.

 

- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah'ı (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah Teâla Hazretleri (bir hadis-kudsîde) şöyle buyurmuştur: "Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti.""Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halûf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur."[588]

 

 -وفي رواية: ]الصِّيَامُ جُنَّةٌ، فَإِذَا كَانَ يَوْمُ صَوْمِ أَحَدِكُمْ فََ يَرفُثْ ، وََ يَصْخَبْ، فَإِنْشَاتَمَهُ أَحَدٌ، أَوْ قَاتَلَهُ فَلْيَقُلْ إِنِّي صَائِمٌ. إِنِّي صَائِمٌ.

 

- Bir rivayette de şöyle buyrulmuştur: "Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa "ben oruçluyum!" desin (ve ona bulaşmasın)."[589]

 

 -وعن رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ صَامَ يَوماً فِي سَبِيلِ اللّهِ تَعَالَى جَعَلَ اللّهُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النّارِ خَنْدَقاً كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَا‘رْضِ.

 

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Allah Teâla yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar."[590]

 

 -وعن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ] قُلْتُ يَا رَسُولُ اللّهِ: مُرْنِي بِأَمْرِ يَنْفَعُنِي اللّهُ تَعَالَى بِهِ، فَقَالَ : عَلَيْكَ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ عَدْلَ لهُ.

 

- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfatlandırsın.""Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur."[591]

 

 -وعن سهل بن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ فِي الجَنَّةَ بَاباً يُقَالُ لهُ الرَّيَّانُ َ يَدخُلُهُ إَّ الصَّائِمُونَ ، فَإِذَا دَخَلُوا أُغْلِقَ فََ يَدْخُلُ مِنْهُ أَحَدٌ.

 

- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez."[592]

 

 -وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال. ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : منْ فَطَّرَصَائِماً كان لهُ مثْلَ أجْرهِ  غَيْرَ أنَّهُ َ يَنْقُصُ منْ أجْرِ الصَّائِمِ شَيئْاً .

 

- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksiltme olmaz."[593]

 

 -و عنه رَضِىَ اللّهُ عَنْه: ]قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا دَخَلَ رَمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الجَنَّةِ، وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ، وَسُلْسِلَتِ الشَّيَاطِينُ[. أخرجه الستة إ أبا داود .

 

-Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur."[594]

 

Oruç zorunlu kılınmadan önce Hz. Muhammed (a.s)'ın Medine'de Müslümanlara, Yahudilerin yaptıkları gibi, yılda bir kez sâdece Aşure gününde oruç tutmalarını buyurduğu bilinmektedir. Yahudiler ve Hıristiyanlar da yılın belli günlerinde belli nesneleri yememek yoluyla bir çeşit oruç (perhiz) tutarlar.[595] Yahudiler ve Hıristiyanlar bu farzı yerine getirmemişler, değiştirmişler ve bozmuşlardır.

 

Orucun ilk esasları Bakara suresinin 184 -187. ayetlerinde bildirilmiştir.

 

اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَريضًا اَوْ عَلى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ وَعَلَى الَّذينَ يُطيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[596]

 

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذى اُنْزِلَ فيهِ الْقُرْانُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَريضًا اَوْ عَلى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُريدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُريدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّهَ عَلى مَا هَديكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'anın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.”[597]

 

a) Orucun Çeşitleri

 

Oruç altı kısma ayrılır: Farz, Vâcib, Sünnet, Mendub, Nâfile ve Mekrûh...

 

Şimdi Bunları Sırası İle Görelim

 

1) Farz Oruç: Ramazan ayı orucunun edâsı da, kazâsı da farzdır.

 

2) Vâcib Oruç: Nâfile olarak tutulan, sonradan bozulan orucun kazâsı vâcibdir. Nezir oruçları da vâcib oruçlardandır. Meselâ, "Şu iş şöyle olursa şu kadar gün oruç tutacağım" diye oruç tutmaya söz vermiş bir adamın, dileği gerçekleştiği zaman, bu oruçları tutması vâcib olur.

 

3) Sünnet Oruç: Muharrem ayının 9 ve 10'uncu veya 10 ve 11'inci günleri oruç tutmak sünnettir. Bu oruca Aşûra Orucu denir. Bu oruç, aşûra günü olan Muharrem'in 10'uncu gününe, öncesinden veya sonrasından bir gün ilâve ile birlikte tutulmalıdır. Çünkü sadece Muharrem'in 10'uncu günü oruç tutmak mekruhtur.

 

4) Mendub Oruç: Her kamerî ayın 13, 14 ve 15'inci günü tutulan oruçlar menduptur. Bu günlere eyyâm-ı bîz denir. Her haftanın Perşembe ve Pazartesi günleri ve Ramazan'ı tâkib eden Şevval ayında 6 gün oruç tutmak da menduptur.

 

5) Mekruh Oruç: Mekruh olan oruçlar ikiye ayrılır: Tenzîhen mekruh oruçlar, tahrîmen mekruh oruçlar... Muharrem ayının sadece 10'uncu günü veya ilkbaharın başlangıcı olan Nevrûz günü yahut da Mehrican denilen sonbahar günü oruç tutmak tenzihen mekruhtur. Yalnız Cuma günü oruç tutmak da tenzihen mekruhtur. Cuma günü oruç tutmaktan nehyin sebebi, o günün bir nevi bayram günü olmasıdır. Yalnız Cumartesi günü oruç tutmak da tenzîhen mekruh sayılmıştır. Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört gününde oruç tutmak ise tahrîmen mekruhtur. Bugünlerde oruç tutmayı haram sayan da vardır.

 

Bu sebeble, bunlara haram oruç da denebilir. Bugünleri, Cenâb-ı Hak kulları için bayram ilân etmiştir. Nimetlerinden yenilip içilerek Allah'a bol bol şükredilecektir. Bugünleri oruçlu geçirmek ise, Allah'ın nimetlerinden ve ziyafetinden yüz çevirmek mânasına gelir ki, bu sebeble bu oruçlar haram veya harama yakın mekruh sayılmıştır. Ara vermeden yani, akşam iftar etmeden 2-3 gün peş-peşe oruç tutmak (ki buna savm-ı visâl denir) mekruhtur.

 

Savm-ı visâl Resûlüllah Efendimiz hakkında câizdi. Zor ve meşakkatli olduğu için, ümmeti hakkında câiz olmamıştır. Bayram günleri de dahil bütün sene boyunca aralıksız her gün oruç tutmak da mekruhtur. Buna savm-ı dehr denir. Bayram günleri oruç tutulmayıp iftar edildiği takdirde ise, bütün sene oruç tutmakta bir beis yoktur. Kocasının rızası ve izni olmadan kadının nâfile oruç tutması da mekruhtur. Kocası dilerse, bu orucu bozdurabilir. Ücret mukabilinde çalışan bir işçi veya hizmetçi, ancak yaptığı işe ve hizmete zarar vermemek kaydıyla nafile oruç tutabilir.

 

Eğer tutulan oruç, yapılan işi aksatacaksa o takdirde ücreti ödeyen patron veya işverenden izin almak şarttır. Patron izin verirse nafile oruç tutar, vermezse tutmaz.

 

6) Nâfile Oruç: Yukarıda sayılan vakitler dışında, kerahet olmayan günlerde oruç tutmak ise nâfiledir. Nafilenin mânası, farz ve vâcipten ayrı olarak, hiçbir dinî mükellefiyet olmaksızın, sırf fazilet ve sevap için yapılan ibâdet demektir.

 

b) Ramazanın Sübutu

 

Oruç, hicretten iki yıl kadar sonra Medine de Şaban ayının 10’nunda farz kılınmıştır.Ramazan orucunun farziyyeti Ramazan ayına erişmektir. Ramazan ayı, bulutsuz bir günde akşamleyin hilali görmekle, bulutlu günde ise Şaban ayını 30 güne tamamlamakla tespit edilir;

 

وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِ

 

 “... Tan yerinde beyaz iplik siyah iplikten, sizce ayırd edilinceye kadar yiyiniz, içiniz. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın...”[598]

 

 عَنْ طلحة بن عبيداللّه رَضِىَ اللّهُ عنه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # إذَا رَأى الْهَِلَ قَالَ: اَللَّهُمَّ اَهِلَّهُ عَلَيْنَا بِالْيُمْنِ وَاِيمَانِ، وَالسََّمَةِ وَاِسَْمِ رَبِّى ورَبُّكَ اللّهُ.

 

- Talha İbnu Ubeydillah (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hilâli görünce şu duayı okurdu: "Allahım, Ay'ın hilâl devresini bize bereketli, imanlı, selâmetli ve İslâm üzere geçir. (Ey hilâl) benim de senin de Rabbin Allah'tır."[599]

 

Hilâl, ayın geçirdiği safhalardan bir safhanın adıdır. Ay'ın ufukta belirmesinin ilk gecesiyle, ikinci ve üçüncü gecelerine denir. Dördüncü geceden itibâren kamer denir.

 

Hadiste talep edilen yümn, dilimizde uğur, bereket, hayır mânalarına gelir. Uğur, zıddı olan uğursuzluk inancını hatırlattığı ve bunun da dinimizde yeri olmadığı için bereket'le tercümesini daha uygun bulduk. Mamafih, bazı nüshalarda "yümn" yerine emn gelmiştir. Bu da emniyet (güven) demektir. Emniyet duygusunun huzurlu bir hayat için ne kadar ehemmiyet arzettiği îzah gerektirmeyecek kadar açık bir durumdur.

 

Hadisin Arapça metnini lügavî aslına muvafık olarak şöyle tercüme edebiliriz: "Allahım, bizler (bâtınan) emniyet ve iman üzere, (zâhiren de ) selâmet ve İslâm üzere olduğumuz halde ayı üzerimize doğdurt."

 

Bâzı âlimlerimize göre, emniyet ve selâmetin zikri ile her çeşit zararlı şeylerin def'i; keza iman ve İslâm'ın zikri ile de pek beliğ ve pek veciz bir sûrette her çeşit menfaatin celbedilmesi taleb edilmiş olmaktadır.

 

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in emniyet ve iman talebinde hilâli vesile yapması onun şe'ninin büyüklüğüne delâlet eder. Ona teveccüh ederek: "Senin de benim de Rabbimiz Allah'tır” sözü, bir kısım insanların, hâdisâtın cereyanında felek adı altında gök cisimlerine tesir izâfe etmelerini reddir. Bilindiği üzere günümüzde bile, yıldız falı adı altında, hâdisât üzerinde yııldızların ve burçlar denen yıldız kümelerinin tesirleri hususlarında pek bâtıl sözler mevcuttur.

 

Görüldüğü üzere İslam, yıldızların insanlara en yakın olan, geceleri aydınlatma ve yılın ay ve günlerini hesaplamada sunduğu takvimli hizmeti gibi hizmetlerde insanların hayatını tanzimde oynadığı pek belirgin ve inkarı gayr-ı kâbil role sahip olan Ay'a da, "seni de bizi de yaratan Allah'tır" cümlesi ile hem cahiliye devrinde bir kısım insanlarda görülen Ay ve Güneş'e tapma sapıklığına ve hem de yıldızlarla ilgili başkaca bâtıl inançlara hâtime çekmiştir.

 

Varlığını başkasından alan, keyfine göre bir başkasına tesir edemez, tasarrufta bulunamaz. Şâyet bir te'siri, bir hizmeti varsa bu, onu yaratandan gelmektedir. Hakikî te'sir O'na (celle celâluhû) âittir.İslâm'ın tevhid inancı, her çeşit tesir ve icraatın Allah'tan geldiğini takrir eder. Resûlullah, ay doğduğu zaman okunacak duada bile bunun tesbit ve takrîrine ehemmiyet vermiştir. Bütün bu gayrete rağmen, günümüzde bile, hâlâ yıldızın tesirine inanan, yıldız falıyla vakit geçiren Müslümanların varlığı, üzüntü ile karşılanacak bir durumdur.

 

ـ وعن قتادة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّهُ بَلَّغَهُ أنَّ النَّبِىَّ # كانَ إذَا رَأى الهَِلَ قالَ: هَِلُ خَيْرٍ وَرشْدٍ ثََثَ مَرَّاتٍ، آمَنْتُ بِاللّهِ الَّذِى خَلَقَكَ ثََثَ مَرَّاتٍ، ثُمَّ يَقُولُ: اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى ذَهَبَ بِشَهْرِ كَذا، وَجَاءَ بِشَهْرِ كَذَا.

 

Katâde (rahimehullah)'ye ulaştığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hilâli görünce şu duayı okurmuş: "Hayırlı ve istikametli bir hilal (devresi diliyorum.)" Bunu üç kere söyledikten sonra, "Seni yaratan Allah'a inandım."Bunu da üç kere tekrar ettikten sonra: "... Ayını çıkarıp ... Ayını getiren Allah'a hamdolsun" dermiş."[600]

 

Hilâl devresinin hayırlı ve istikametli (rüşd üzere) olmasını dilemek, Allah'a ibâdetle geçmesini dilemektir. Hacc mîkatı, Ramazan orucunun başı vs. hilâl devrelerine rastlamaktadır.

 

Rivâyet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ayları ismen zikrettiğini göstermektedir. Meselâ "Cemâziyelevvel'i çıkarıp Cemaziyelâhir'i getiren Allah'a hamdolsun" demek gibi.

 

Ebû Dâvud'un ikinci rivâyetinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hilâli görünce yüzünü çevirdiği ifâde edilmektedir. Münâvî, bu hadîsi açıklarken şu izahı sunar: "Bu çevirme, hilâlin şerrinden çekinmek içindir. Zîra, Tirmizî'nin kaydettiği üzere, Hz. Âişe'ye Resûlullah:   اَسْتَعِيذِى بِاللّهِ مِنْ شَرِّهِ فإنَّهُ الْغَاسِقُ اِذَا وَقَبَ   "Ey Âişe, onun şerrinden Allah'a sığın, zîra o, battığı zaman (Felak sûresinde haber verilen) elgâsık'tır" demiştir. Yahut da Resûlullah'ın ondan yüzünü çevirmesinin hikmeti, cedd-i emcedi Hz. İbrahim (aleyhisselam)'ın   َ اُحِبُّ افِلِينَ   "Batan şeyleri sevmem"[601]  sözüne meyletmektir.

 

Son olarak, hadislerin sıhhat durumuna temas edelim. Ebû Dâvud, hadisleri "Kişi hilâli görünce ne demelidir?" başlığını taşıyan bir bâbta kaydettikten sonra şunu söyler: "Bu bâbta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan sahih müsned (muttasıl) bir hadis gelmemiştir."

 

Katâde'den kaydedilenler mürseldir, yâni senedlerinde kopukluk vardır. Zîra Katâde, Tâbiîn'dendir, sahâbe değildir, kimden işittiğini de tasrîh etmemiştir.Ancak İbnu Hacer, Katâde'nin mürseline Müsedded'in Müsned-i Kebîr' inde -yine mürsel olan- bir şâhid bulduğunu, Ebû Nuaym'da da mevsûl (senedinde kopukluk olmayan) bir şâhid bulduğunu belirtir.

 

c) Orucun Şartları

 

Ramazan Orucu Kimlere Farzdır?

 

Bülûğa ermiş, aklı başında kadın ve erkek her müslümana, Ramazanda oruç tutmak bir kulluk borcudur ve farz-ı ayndır. Bülûğa ermemiş çocukların oruç tutması ise farz olmamakla beraber onları da namaz gibi, küçük yaşlardan itibaren yavaş yavaş oruç tutmaya alıştırmak, oruca heveslendirmek lâzımdır.

 

Yolcu ve hasta olanlara da oruç farzdır. Ancak Ramazanda tutmaları mecburî değildir. Çünkü Ramazan orucunun Ramazan içinde edâsının farz olması için, sıhhat ve ikâmet şarttır. Yolcularla hasta olanlara şeriatın izin ve ruhsatı vardır. Dilerlerse oruçlarını Ramazanda tutarlar, dilerlerse yolcular yolculuktan evlerine döndüklerinde, hastalar da iyi olduklarında gününe gün kazâ ederler.

 

Oruç Tutma Vakti

 

Orucun vakti, imsâk vakti dediğimiz fecr-i sâdık zamanından, akşam güneşin batışına kadar olan müddettir. Orucun başlama ve bitme zamanı hakkında şübhe ile zannın hükümleri ayrıdır. Şöyle ki: Fecrin (imsâk vaktinin) başlayıp başlamadığında şüpheye düşen kimse için, yiyip içmeyi terk etmek efdaldir. Bununla beraber yiyip içecek olsa, orucu sahihtir. Ancak fecirden sonra da yiyip içtiği kesinlikle anlaşılırsa, orucu bozulmuş olur. Gününe gün kazâ etmesi gerekir.

 

Oruçlu kimsenin, güneşin battığı hususunda şübhe içinde iken iftar etmesi helâl olmaz. İftar edip de sonradan işin gerçeği anlaşılmazsa, üzerine sadece kazâ lâzım gelir. Fakat güneşin batmasından evvel iftar ettiği sonradan kesin şekilde meydana çıkarsa, kefâret de lâzım gelir. Güneşin battığı zannıyla iftar eden kimse ise, güneş batmadan evvel iftar ettiğinin farkına varırsa, üzerine sadece kazâ lâzım gelir. Demek ki imsâk vaktinin girip girmediğini iyice kestiremeyen kimse için, yeme içmeyi terkederek bir an evvel oruca başlamak ve güneşin battığını tam kestiremeyen kimse için de, hemen orucu bozmamak ihtiyat îcabıdır.

 

Oruçta Niyetin Hükmü

 

İbâdet niyet ile olacağı için oruç ibâdetinde de niyet şarttır. Niyet, asıl insanın kalbindedir. Yarın oruç tutacağını bilmek ve içinden geçirmektir. Dil ile söylemek ise, şart olmamakla beraber sünnettir. Gece sahura kalkmak da niyet yerine geçer.

 

Orucun Niyeti

 

Ramazan orucuna, zamanı belirlenmiş adak orucuna ve nâfile oruçlara; akşamdan itibaren ertesi günü kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Ramazan orucunun kazası ile vakti belirtilmemiş adak orucuna, nâfile olarak başlanıp bozulmuş oruçların kazâsına ve keffâret oruçlarına niyet ise, akşamdan itibaren imsâk vaktine kadar yapılır. Bu vakitten sonra yapılan niyetle bu oruçlar sahih olmaz.

 

Şâfiîlere göre, nâfile oruç için, güneş batana kadar niyet câizdir. Yeter ki niyete kadar orucu bozucu birşey yapılmasın. Bir kimse geceleyin herhangi bir oruç için niyet ettiği halde, imsâk vaktinden önce bu niyetinden dönse, bu dönme sahihtir. Ramazan-ı şerîfin her günü için ayrı niyet lâzımdır. Çünkü araya geceler girmekte ve her günün orucu, ayrı bir ibâdet sayılmaktadır.

 

Bir kazâ orucuna güneşin doğuşundan sonra niyet edilse, o oruç kazâ yerine geçmez, nâfile oruç tutulmuş olur. Kazâ oruçlarına imsâk vaktinden önce niyet edilmesi şarttır. Bir kadın, hayız hâlinde iken geceden oruca niyet etse, imsâk vaktinden evvel de hayız hâlinden çıksa, niyeti sahih olur, oruç tutması gerekir.

 

Oruçta mükellef olma şarttır. Mükellefiyetin şartı da daha önce belirtildiği gibi; Müslümanlık, akıl ve buluğdur. Ancak Müslüman çocuğu 7 yaşından itibaren oruca ve namaza alıştırmak sünnettir. Akıl, mümeyyiz Müslüman çocuğunun tuttuğu oruç nafile olarak sahihtir.

 

a)  Orucun Sıhhatının Şartları

 

Tutulan oruçların sahih olabilmesi için de iki şart vardır:

1. Niyet,

2. Kadınlar için hayız ve nifastan temizlik.

 

Niyet edilmeden tutulan oruçlar dînen muteber sayılmaz. Orucun sahih olabilmesi için niyet şarttır. Nifas hâlindeki kadınlar (lohusalar) ile âdet gören kadınlar da bu halde iken ne namaz kılabilir, ne de oruç tutabilirler. Fakat bu halden kurtulduktan sonra, tutamadıkları oruçlarını gününe gün kazâ ederler. Namazlarını ise kazâ etmezler. Çünkü hayız - nifâs hâlinde kılınmayan namazların kazâsında meşakkat ve zorluk olduğundan Cenâb-ı Hak, lûtfuyla, kadınları bu borçtan afvetmiştir.

 

b)  Orucun Edasının Şartları

 

Bu şartlar da iki tanedir:

1) Sağlıklı olmak; hastalara oruç tutmak farz değildir. Sağlığına kavuşunca tutmadıkları günleri kaza ederler. Hamile ve emzikli kadınlara da bu hususta ruhsat vardır. Kendisinin ve çocuğunun sağlığı söz konusu ise orucu tutmazlar, sonra kaza ederler.

2) Mukim olmak; oruç tutmak misafirlere (yolculara farz değildir. Yolculuk sırasında isterlerse tutmazlar, sonra mukim hale gelince kaza ederler.

 

 

d)  Kaza ve Kefaret

 

 Oruç, niyet edip tutmaya başlamakla mükellef üzerine borç olmuştur. Bu sebeble, meşrû' bir mâzeret olmadıkça başlanmış orucu bozmak günahtır. Ayrıca bozulan orucun sonradan gününe gün kazâ edilmesi de lâzımdır. Farz olan Ramazan orucunu kasden bozmakta ise kazâ ile birlikte fazladan bir de keffaret denilen iki kamerî ay (yaklaşık 60 gün) aralıksız oruç tutmak cezası vardır.

 

Kazâ: Hiç tutulmayan veya tutulmaya başlanıp da bozulan bir orucu sonradan günü gününe tutmaktır.

 

Kefâret ise: Kasden bozduğu bir günlük Ramazan orucu yerine, ceza olarak iki ay birbiri ardınca oruç tutmaktır. Bu cezayı, yaşlılık, zayıflık ve hastalıktan dolayı yerine getiremeyen kimse, 60 fakiri sabah ve akşam olarak iki öğün doyurur. Doyurmak; yedirmek suretiyle olacağı gibi, yemek parasını fakirin eline vermekle de olur. 60 fakir yerine bir fakiri, 60 gün doyurmak da câizdir. Oruç tutmaya bedenî gücü yetmediği gibi fakiri doyurmaya da mâli gücü kâfi gelmeyen bir kimseden ise, kefaret cezası kalkar. Artık onun yapacağı şey, Allah'tan af ve mağfiret dilemektir.

 

Bu konuda Efendimiz (as) şöyle buyurmuştur:

 

 -عن أبي هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبيِّ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ رَسُولَ اللّهِ: هَلَكْتُ. قَالَ: مَا أَهْلَكَكَ؟ قَالَ: وَقَعْتُ عَلَى أَهْلِي وَأنَا صَائِمٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: هَلْ تَجِدُ رَقَبَةً تَعْتِقُهاَ؟ قَالَ : َ. قَالَ: فَهَلْ تَسْتَطِيعُ أَنْ تَصُومَ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ؟ قَالَ: َ. هَلْ تَجِدُ إِطْعَامَ سِتِّينَ مِسْكِيناً؟ قَالَ: َ. قَال: فَاجْلِسْ، فَبَيْنَا نَحْنُ عَلَى ذَلِكَ إِذْ أُتِي صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَرَقٍ فِيهِ تَمْرٌ، فَقَالَ: أَيْنَ السَّائِلُ؟ قَالَ: أنَا. قَالَ: خُذْ هَذاَ فَتَصَدّقْ بِهِ. قَالَ: أَعَلَى أَفْقَرَ مِنِّي، فَوَاللّهِ مَا بَيْنَ َبَتيْهَا أَهْلُ بَيْتٍ أفْقَرُ مِنَّا، فَصَحِكَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، ثُمَّ قَالَ: أَطْعِمْهُ أَهْلَكَ.

 

 Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adam geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, helâk oldum" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:"Seni helak eden şey nedir?" diye sorunca: "Oruçlu iken hanımıma temas ettim" dedi: Bunun üzerine Resûlullah'la aralarında şu konuşma geçti:"Azad edecek bir köle bulabilir misin?""Hayır!""Üst üste iki ay oruç tutabilir misin?"

"Hayır!""Altmış fakiri doyurabilir misin?" "Hayır!" "Öyleyse otur!" Biz bu minval üzere beklerken, Aleyhissalâtu vesselâm'a içerisinde hurma bulunan bir büyük sepet getirildi."Soru sahibi nerede?" diyerek adamı aradı. Adam: "Benim! Buradayım!" deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: "Şu sepeti al, tasadduk et!" dedi. Adam:"Benden fakirine mi? Allah'a yemin ediyorum, Medine'nin şu iki kayalığı arasında benden fakiri yok!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah güldüler ve:"Öyleyse bunu ehline yedir!" buyurdular.[602]

 

Hadis Ramazan ayında oruçlu iken cimâ edene kefaret gerektiğini ifade etmektedir. Âlimler kıyasla yeme ve içmenin de aynı hükme girdiğini belirtmişlerdir.Kefâret kelimesi, giymek, örtmek mânasına gelen ke-fe-re kökünden gelir. Çiftçi, tohumu toprakla örttüğü; gece, eşyaları; bulut da güneşi örttüğü için her üçüne de kâfir (örten) denir. Mesela كَفَرْتِ الشّمْسُ النّجُومَ "Güneş yıldızları örttü" cümlesi, kelimenin kök mânasını anlamamıza yardımcı olur. Şu halde kefâret, işlenen bazı günahların örtülmesini sağlayan ibâdet mânasına gelir. Ancak bu, bir nevi cezadır.

 

Sözgelimi, ramazanda tutmaya niyet ettiğimiz bir orucu meşru bir mâzeret olmadan bozarsak bu bir günahtır, bunun cezası, yukarıdaki hadiste de görüldüğü üzere ya bir köle azad etmek, ya altmış gün ard arda oruç tutmak, ya da altmış fakirin bir günlük yiyeceğini karşılamaktır. Bunlardan birini yerine getirmek suretiyle ramazanda niyetli orucunu bozma günahını örtmüş olur. İşte bu cezaya kefaret denir.Yemini bozmanın, zıhâr yemini yapmanın, hataen katlin de kendilerine has kefâretleri var. Kefâreti yerine getiren kimse, o günahı işlememiş gibi olur.

 

Resûlullah (Aleyhissalâtu vesselâm)'a durumunu arzedip sual soran zâtın şahsiyeti kesinlikle bilinmemekle beraber bazı müellifler Süleyman -veya Seleme- İbnu Sahr olduğunu söylemiştir.

 

Hadis farklı vecihlerden rivayet edilmiştir. Rivayetlerde ziyade ve noksanlar olsa da, hadisten çıkarılacak hükme te'sir edecek değişiklik yok, hepsi de ramazanda kasden oruç bozana kefâret gerektiğinde ittifak eder.

 

* Hududa girmeyip, içtihada giren meselelerde fetva sormak üzere gelen kimseye ta'zir ve ceza verilmez. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm Ramazan'ın hürmetini ihlâl eden bedevîyi cezalandırmamıştır.

 

İyâz der ki: "Çünkü gelişinde, fetva soruşunda onun yaptığından pişmanlığı ve vazgeçtiği gözükmektedir. Üstelik, fetva için her gelene ceza verilecek olsa bunun korkusuyla kimse fetva sormaya gelmez. Hududa giren bir fiille gelecek olursa o ayrı."

 

Buharî, bu hususla ilgili olarak Kitâbu'l-Muhâribin'de şu manada bir bab açmıştır: "Had dışında bir günah işleyen, gelir imama haber verirse, fetva sormak için geldikten sonra ceza verilmez babı."

 

* Kefâret mertebelidir. Yani imkânı olan köle azad eder, olmayan iki ay ard arda oruç tutar, bunu yapamayacak durumda olan altmış fakiri doyurur. Sadece İmam Mâlik, bu üçten biriyle kefâretini yerine getirmede ferdin muhayyer olduğunu söylemiştir. Diğerleri "Bu sıraya riayet vacibtir" der.

 

Kefaret Orucu Tutanların Dikkat Edecekleri Hususlar 

 

Üzerinde keffaret borcu olan bir adam, bu 2 aylık orucu, hiç ara vermeden peşpeşe tutmak zorundadır. Binaenaleyh, araya, Ramazan ayı veya kendisinde oruç tutmanın haram olduğu günlerin girmemesi lâzımdır. Aksi takdirde keffaret orucunu tutmaya yeniden başlamak gerekir.

 

Yolculuk, Ramazan orucunun edâsını te'hire sebeb olmakla beraber; keffaret orucu tutmakta olan kimse, yolculukta da bu orucu devam ettirmek zorundadır. Hayız, nifas hâline giren kadının keffareti bozulmaz. Bu günleri geçirdikten sonra, keffaret orucunu kaldığı yerden tutmaya devam eder.

 

Keffaret; orucu tutmamanın değil, tutulan orucu kasden bozmanın cezasıdır. Bu bakımdan, Ramazan-ı şerîf'te oruç tutmaya hiç niyet etmiyen bir kimse, tutmadığı bu oruçları sonradan sadece kazâ eder. Kendisine ayrıca keffaret gerekmez.

Orucu Bozup Hem Kazâ Hem de Keffareti Gerektiren Haller

 

Aşağıda sayılacak hususlardan herhangi birini mecbur kalmadan, zorlanmadan, unutma durumu olmadan isteyerek işleyen bir kimse için hem kazâ, hem de keffaret lâzım gelir:

1)  Cinsî münasebette bulunmak.

 

2)  Yemek, içmek veya ilâç yutmak.

 

3) Ağzına ihtiyarsız giren yağmur, dolu ve kar suyunu isteyerek yutmak.

 

4) Tütün içmek, tütün veya benzeri bir tütsü maddesini yakıp dumanını içine çekmek.

 

5) Enfiye çekmek.

 

6) İçyağı, pastırma veya çiğ et yemek.

 

7) Susam tanesi kadar bir şey'i ağzına alıp yutmak veya çiğneyerek yemek.

 

8) Azıcık tuz yemek. (Çok tuz yemek ise, sadece kazâyı gerektirir.)

 

9) Zevcesinin veya sevdiği bir kimsenin tükrüğünü, ağız suyunu yutmak. Bu saydığımız şeylerde, bedenin tedâvisi veya tegaddîsi (gıdalanması ve beslenmesi) veyahut telezzüzü (zevk ve lezzet alması) vardır. Bu sebeble kazâ ile beraber keffâreti de gerektirir.

 

Keffareti Düşüren Şeyler

 

Bile bile oruç bozduktan sonra, aynı gün hayız ve nifas gibi oruç yemeyi mübah kılan bir durum ortaya çıkarsa, keffaret düşer. Sadece kazâ borcu kalır. Oruç tutmaya mâni bir hastalığın zuhuru hâlinde de, hüküm aynıdır. Orucu bozduktan sonra, kendi isteğiyle veya mecburen seyahate çıkmak, yahut da kendini zorla hasta etmek, keffareti düşürmez.

 

Orucu Bozup Yalnız Kazâyı Gerektiren Haller 

 

1)  Çiğ pirinç yemek.

 

2)  Sade un veya sade hamur yemek. (Hamurun içinde yağ ve şeker katılmışsa keffaret de gerekir.)

 

3) Bir anda çok miktarda tuz yemek. (Az miktarda tuz yemek ise, keffareti de gerektirir.)

 

4) Taş, toprak, çakıl taşı, demir, bakır, altın gümüş gibi madenleri yutmak.

 

5) Zeytin veya kiraz çekirdeği yemek. Kayısı çekirdeğinin içi yenirse, keffaret de gerekir.

 

6) Ayva gibi olgunlaşmadan yenmeyen bir meyveyi, ham iken, tuzlamadan ve pişirmeden yemek. (Olmuş, pişmiş, tuzlanmış olursa keffaret de gerekir.)

 

7) Henüz içi olmamış yeşil cevizi yemek. Veya bademi, fındığı ve kuru fıstığı kabuğuyla birlikte çiğnemeden yutmak.

 

8) Arka yola fitil koymak, ilâç akıtmak.

 

9) Burna ilâç çekmek.

 

10) Kulağın içine yağ damlatmak.

 

11) Boğaza huni ile bir şey akıtmak.

 

12) Karında veya başta bulunan herhangi bir yaraya sürülen ilâcın vücuttan içeri nüfuz etmesi.

 

13) Boğaza kaçan yağmur, kar veya doluyu istemeyerek yutmak.

 

14) Abdest alırken boğazına veya burna su çekerken genzine hatâ ile suyun kaçması.

 

15) İsteyerek boğazına veya burnuna duman çekmek. Sigara, anber gibi lezzet ve keyif verici bir duman olursa, keffaret de gerekir.

 

16) Başkasının zorlaması sebebiyle oruç bozmak.

 

17) Uyurken boğazına birisi tarafından su dökülmek.

 

18) Unutarak yiyip içtikten sonra, orucum bozuldu zannıyla bilerek yiyip içmek.

 

19) Dişleri arasında kalan nohut tanesi kadar şey'i yemek.

 

20) Kendi isteğiyle dışarı kusmak. Bu kusma ağız dolusundan az da olsa orucu bozar.

 

21) Ağız dolusu kendiliğinden gelen veya isteyerek getirilen kusmuğu mideye çevirmek.

 

22) Sahur vakti geçtiği halde, geçmedi zannıyla sahur yemek.

 

23) Güneş battı, iftar oldu zannıyla oruç bozmak.

 

24) Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak. İsterse kasden olsun...

 

25) Hanımını öpmek, okşamak, sarılma, v.s. sebebiyle erkekten ve kadından meninin gelmesi. Şehvetlenip sadece mezinin gelmesi ile oruç bozulmaz.

 

26) Ramazan orucunu tutmaya niyet etmeden gündüz yeyip içmek de sadece kazâyı gerektirir. Keffaret icab etmez. Çünkü keffaret oruç tutmamanın değil, tutulan orucu bozmanın cezasıdır.

 

27) Başkasının tükürüğünü veya ağzından çıkan lokmasını yutmak veyahut kendisinin ağzından çıkarıp dışarda biraz beklettiği lokmasını yemek... İnsan tabiatı bu gibi hallerden iğreneceği için, sadece kazâ gerekir: Ancak insanın, sevdiklerinin tükrüğünü yutması keffareti de icab ettirir. Çünkü insan bundan lezzet alır.

 

28) Ön veya arka yolların içine parmakla veya başka bir vasıta ile, su yahut yağ gibi bir yaşlığın iletilmesi. Bu bakımdan oruçlunun istinca yaparken dikkatli olması, elindeki yaşlığı ön ve arka mahallerin içine değdirmemesi şarttır.

 

29) El ile meni getirmek (istimna' - mastürbasyon).

 

30) Kan yutmak. Çoğunluğunu tükrük teşkil eden ağızdaki az kanı yutmak orucu bozmaz.

Orucu Bozmayan Şeyler

 

1) Unutarak yemek içmek ve cinsî münasebette bulunmak, unutarak yapılan bu işler orucu bozmaz. Ancak oruçlu olduğunu hatırladığı anda, bu işleri yapmaktan geri durmalıdır. Birinin unutarak yiyip içtiğini görürsek ne yapmalıyız? Eğer yeyip içen adam, güçsüz, zayıf ve ihtiyar birisi ise, hatırlatmamak daha iyidir. Zira bu, Allah'ın, o kimseye, güçsüzlüğüne merhameten orucunu unutturmak suretiyle ikram ettiği bir rızıktır. Unutarak yeyip içen kimse güçlü, kuvvetli biri ise, hemen hatırlatılmalıdır.

 

2) Uyurken ihtilâm olmak.

 

3) Hanımını öpmek, elle tutmak, okşamak... Bu durumda meni gelmedikçe oruç bozulmaz.

 

4) Kadına el sürmeden sadece bakmak, veya şehevî konuları düşünmek sebebiyle tahrik olup meninin gelmesi.

 

5) Geceden cünüp olan kimsenin, yıkanmayı sahurdan sonraya, oruçlu vaktine bırakması.

 

6) Ağza gelen balgamı yutmak.

 

7) Kafasından burnun içine gelen akıntıyı çekip yutmak.

 

8) Denize, yahut başka bir suya dalınca, kulağına su kaçmak.

 

9) Kendi isteğiyle olmayarak boğazına sigara dumanı gibi keyif verici bir duman girmek.

 

10) Boğazına toz veya sinek kaçmak. Gözyaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, eğer bir-iki damla kadarsa orucu bozmaz. Ancak tuzluluğu bütün ağız içinde hissedilecek kadar çok olup oruç hatırda iken yutulursa orucu bozar.

 

11) Sahurdan dişleri arasında kalmış nohut tanesinden küçük şeyleri yutmak... Nohut tanesinden büyük olursa, orucu bozar.

 

12) Hariçten susam veya buğday tanesi kadar bir şeyi ağzına alıp yavaş yavaş ve tadı boğazına varmayacak şekilde çiğneyip yok etmek.

 

13) Kendiliğinden gelen kusuntu, yine kendiliğinden geriye gitse, ağız dolusu bile olsa orucu bozmaz. Kusma isteğiyle ağıza getirilen az miktardaki kusmuk ise, kendiliğinden içeri gitse, orucu bozmaz. Fakat miktarı ağız dolusu ise, orucu bozar.

 

14) Kan aldırmak.

 

15)  Göze sürme çekmek.

 

16 Ön ve arka yola kuru olarak sokulan parmak da orucu bozmaz. Ancak parmak yağlı ve ıslak olursa oruç bozulur.

 

17) Derideki gözeneklerden (mesamattan) içeri giren şeyler orucu bozmaz. Buna binaen vücuda sürülen yağ veya yıkanılıp soğukluğu içeri nüfuz eden su, orucu bozmaz. Çünkü bunlar mesamat yoluyla içeri girerler.

 

18) Baş veya karındaki bir yaraya konulan ilâç, vücuttan içeri girmedikçe oruç bozulmaz.

Aşı ve İğneler İnsan vücudunda gıdalanmaya esas olan kanal ve yollar iki kısımdır

 

a) Burun, kulak, ön ve arka yollar gibi tabiî ve aslî kanallar. Bunların herhangi bir yerinden vücudun iç kısmına geçecek olan maddeler ittifakla orucu bozarlar. İç kısma ulaşmıyanlar ise, orucu bozmazlar.

b) İkinci kısım yollar ise, sonradan meydana gelen ârızî kanal ve yollardır. Vücuttaki bir kesik, yara, v.s. gibi. Bu yollardan içeri geçiş kesinlik kazandığı takdirde orucun bozulacağında yine ittifak vardır. Ancak iç kısma geçiş şüpheli durumlarda, İmameyn orucun bozulmadığı hükmünü vermiş, İmam-ı A'zam ise oruç bozulur demiştir. Görüldüğü gibi İmam-ı A'zam ile iki talebesi arasındaki ihtilâf esasta değil, keyfiyet üzerindedir. Yani içe nüfuz kat'iyet kazandığı zaman, onlara göre de oruç bozulmuş olmaktadır.

 

Bir de iğne, mermi, ok gibi bir şeyin vücuda saplanıp vücudun içinde kaybolma durumu vardır ki, bu durumda da oruç bozulur. Ancak vücuda saplanan bu maddelerin bir kısmı vücut dışında kalırsa oruç bozulmaz. Bu genel kaideler ışığında iğne ve aşıları incelediğimizde şu durum ortaya çıkmaktadır: Çiçek aşısı gibi deri üzerinden yapılan aşı ve ilâçlamalar, orucu bozmaz. Çünkü deri vücudun dış kısmını teşkil eder. Bunun dışında kalan iğne ve aşılar, genel olarak damardan, kaba etten ve deri altından yapılmaktadır.

 

Her üç halde de ilâç verilmeksizin vücudun derinliğine batırılan iğnenin bir tarafı dışta kaldığı için, yalnız batırmakla oruç bozulmaz. Ancak içeri ilâç, su gibi maddeler enjekte edilirse oruç bozulur. Çünkü bu maddeler vücud içinde kararlaşıp yerleşir. Damardan verilen ilâçlar ise, doğrudan doğruya kana intikal eder. Oradan organlara dağılır. Kaba et ve deri altındaki ilâçlar da yine içeriye nüfuz etmiş sayılır. Bu itibarla vücuda ilâç zerketmek için yapılan aşı ve iğneler, orucu bozarlar. Ancak keffaret icab etmez.

 

Yalnızca kaza kâfi gelir. Önemli hastalığı olanlar, zaten oruçlarını bozabilirler. Bunlara oruçlu halde yapılan iğne ile oruçları bozulur. Sağlık durumları düzeldiğinde oruçlarını kazâ ederler. Bu gibi kimselerin mümkünse iğneyi geciktirerek geceleyin yaptırmaları daha iyidir. Vücuda dışardan kan vermek, ilâç vermek gibidir. Orucu bozar. Fakat kan aldırmak orucu bozmaz.

 

19) Abdestte ağza su verip geri boşalttıktan sonra, arta kalan yaşlığın tükrük ile beraber yutulması orucu bozmaz.

 

20) Dişlerin arasından çıkan kan, az olup tükrük içinde kaybolmakta ise, bu kanın yutulması oruca zarar vermez. Ancak kan tükrüğe galebe çalacak çoğunlukta ise, bunu yutmakla oruç bozulur.

 

Oruçluya Mekrûh Olup Olmayan Şeyler 

 

1) Oruçlu kimse için su ile ıslatılmış misvak ve fırça kullanmak, İmam Ebû Yûsuf'a göre mekruhtur. İmam-ı A'zam ile İmam-ı Muhammed'e göre ise oruçlunun su ile ıslatılmış misvak veya fırça kullanmasında hiç bir kerahet yoktur. Oruçlu iken diş macunu sürülmüş fırça kullanmakta ise, mutlak mânada kerahet vardır. Sakınılması icabeder.

 

2) Oruçlu kimsenin, bir şey'in tadına bakması mekruhtur. Ancak kocası çok titiz ve huysuz olan kadınlar boğazlarına kaçırmamak şartıyla pişirdikleri yemeğin tadına, tuzuna bakabilirler. Oruçlu kimse, satın alacağı bal, yağ gibi bir şeyde aldatılmaktan korkuyorsa, boğazına kaçırmamak şartıyla, bunları tatmasında bir beis yoktur.

 

3) Oruçlu kimsenin abdest alırken ağzına, burnuna su almakta mübalâğa göstermesi, ağzını su ile doldurup bu suyu ağzında fazla tutması da mekruhtur.

 

4) Sakız çiğnemek. Sakız çiğnemenin sadece mekruh olup orucu bozmaması için, şu şartların bulunması gerekir.

a) Ağız yaşlığıyla, sakızdan mideye tatlılık v.s. gibi bir şey'in gitmemesi.

b) Sakızın önceden çiğnenmiş beyaz sakız olması.

c) Sakızın ağızda eriyip dağılır cinsten olmaması... Bu şartları taşımayan sakızlar, orucu bozarlar.

 

5) Oruçlunun kan aldırması, oruçluyu orucunu tutamayacak kadar zayıf düşürecekse mekruhtur. Böyle bir durum söz konusu değilse câiz olur.

 

6) Ramazan-ı şerîf'te serinlemek maksadı ile ağza burna su almak veya soğuk suyla yıkanmak, İmam-ı A'zam'a göre mekruhtur. Ebû Yûsuf'a göre bunda hiçbir kerâhet yoktur.

 

7) Nefsine güvenemeyen kimsenin hanımını öpüp okşaması da mekruhtur. Zira meni gelerek orucun bozulma ihtimali vardır. Fâhiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartı ile, hanımını öpüp kucaklamakta kerâhet yoktur.

 

8) Karı ile kocanın çıplak halde birbirlerine sarılmaları, nefislerinden emîn bile olsalar, mekruhtur. Buna fâhiş mübâşeret denir.

 

9) Erkeğin hanımının dudaklarını emmesi de mekruhtur.

 

10) Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak. Bu da orucun mekruhlarındandır. Oruçlu kimselerin gül ve misk gibi bir şey'i koklaması mekruh değildir. Oruca niyetli kimsenin cünüp olarak imsâk vaktine girmesi orucuna zarar vermez. Fakat geceden yıkanmak mümkün olduğu takdirde yıkanmadan sabahlamak kerâhetten tamamıyla uzak da değildir.

 

Orucun Âdâbı (Müstehabları) 

 

Orucun belli başlı edebleri şunlardır:

1) Sahura kalkmak. Resûl-i Ekrem (a.s) bir hadîs-i şerîflerinde:

 

 -وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: تَسَحَّرُوا فَإِنَّ فِي السَّحُورِ بَرَكَةً.

 

- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket var."[603]

 

Diğer bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyurulmaktadır:

 

 -وعن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : فَصْلُ مَا بَيْنَ صِيَامِنَا وَصِيَامِ أهْلِ  الكِتَابِ أكْلَةُ السَّحَرِ.

 

- Amr İbnu'l-As (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab'ın orucunu ayıran fark sahur yemeğidir."[604]

 

Hadiste ehl-i kitapdan yahudi ve hıristiyanlarla müslümanların oruçları arasındaki farkın sahur yemeği olduğu söylenmektedir. Hadisin açıklanması sadedinde Şârih Türbüştî der ki: Mâna şudur: Sahur yemeği, bizim orucumuzla ehl-i kitab'ın orucu arasında ayırdedici farktır. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri İslam'ın başında bize de haram iken sonradan helal kılmış ve sabatı vakti girinceye kadar mübah saymıştır.

 

Halbuki bunu onlara, uyuduktan sonra veya mutlak olarak haram kılmış idi. Şu halde bizim onlara muhalefetimiz, bu nimete karşı şükür yerine geçer.

 

Aliyyu'l-Kârî, İbnu Hümâm'ın sahur hakkındaki: "Bu, geçmiş peygamberlerin sünnetidir" sözünü, "sahih değildir" diye reddeder.

 

Hattâbî, hadiste sahura teşvikten başka, İslam dininin kolaylık olup, onda zorluğun bulunmadığına dair delil olduğunu belirtir.

 

 -وعن زيد بن ثابت رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]تَسَحَّرْنَا مَعَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ثُمَّ قُمْنَا إِلَى الصََّةِ قِيلَ كَمْ كَانَ بَيْنَ ذَلِكَ؟ قَالَ: قَدْرُ خَمْسِيْنَ آيَةً.

 

 Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte sahur yemeği yedik, sonra namaza kalktık." Kendisine: "(Yemekle sahur) arasında ne kadar zaman geçti?" diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: "Elli âyet (okuyacak) kadar!"[605]

 

Sahur yemeği oruç için insana kuvvet verir. Böylece oruç tutmak daha kolay hâle gelir.

 

2) Sahuru geç yemek, iftarı ise acele yapmak, yani, güneş batar batmaz hemen orucu açmak. Hadîs-i şerîf'te;

 

-حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ. ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بِشْرٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرٍو عَنْ أَبِي سَلَمَةَ عَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ َ يَزَالُ النَّاسُ بِخَيْرٍ مَا عَجَّلُوا الْفِطْرَ. فَإنَّ الْيَهُودَ يُؤَخِّرُونَ.فِي الزوائد

 

- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar iftarı tacil edip (geciktirmedikleri) müddetçe hayır üzere devam ederler. Öyleyse iftarı tacil edin (ilk vaktinde orucunuzu açın). Çünkü yahudiler, iftarlarını tehir ederler."[606]

 

Resûlüllah Efendimiz iftar etmedikçe akşam namazını kılmazlardı. Önce bir-iki hurma tanesi yiyerek veya bir yudum su içerek iftar ederler, sonra namaz kılarlar, asıl yemeği de namazı kıldıktan sonra yerlerdi. İftarda acele edilmesinin sebebi, Yahudi ve Hıristiyanların, iftarı, yıldızlar görününceye kadar te'hir etmeleridir. Onlara benzememek için, iftarda acele davranılması müstehab olmuştur.

 

Namazdan önce, iftarı açmak için yenilen lokma veya içilen suyun, mideyi uyarıcı ve asıl yemeğe hazırlayıcı bir rolü olduğu da söylenir.

 

3) İftarı açarken şu duâyı yapmalıdır

 

-وعن معاذ بن زهرة قال: بَلَغَنِي أَنَّ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا أَفْطَرَ قَالَ: اَللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ، وَعَلَى رِزْقِكَ أفْطَرْتُ .

 

- Mu'âz İbnu Zühre anlatıyor: "Bana ulaştı ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), iftar ettiği zaman şu duayı okurdu: "Allahümme leke sumtü ve alâ rızkıke eftartü. (Ey Allahım senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açıyorum.)"[607]

 

 وعن مروان بن سالم عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: كَانَ النَّبيُّ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَقُولُ إِذَا أَفْطَرَ : ذَهَبَ الظَّمَأُ، وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ، وَثَبَتَ ا‘َجْرُ إِنْ شَاءَ اللّهُ تَعَالَى

 

- Mervân İbnu Sâlim, Hz. İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'den naklediyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) orucunu açınca şöyle derdi: "Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşallah Teâlâ sevap kesinleşti."[608]

 

4) İftarı hurma gibi tatlı bir yiyecekle, yoksa su ile açmak.

 

5) Orucun mühim bir âdâbı da, mide gibi, bütün duygulara da bir nevi oruç tutturmaktır. İnsanda mideden başka, göz, kulak, kalb, hayâl, fikir gibi pek çok duygu ve cihazlar vardır. İnsan oruçlu iken, bütün bu duygularını mâlâyânilikten ve haramlardan çekerek, herbirini kendine mahsus ubudiyet ve kulluk vazifesine sevk etmelidir.

 

Meselâ, dilini yalandan, gıybetten, galiz ve çirkin sözlerden uzak tutmak ve onu Kur'an tilâveti, zikir, tesbih, salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek. Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeye sarf etmek. İşte bunlar gibi sair duygu ve cihazlara da bir nevi oruç tutturmak mümkündür. Oruçtan beklenen kemal ve fazilet de ancak bu şekilde tahakkuk eder.

 

İbn-i Hacer, "Tam ve kâmil olan oruç; bütün günahlardan ve Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak durmaktır" der.

 

6) İftar ve sahurda aşırı derecede yememek, mideyi tıka-basa doldurmamak da orucun edeblerindendir. Çünkü oruçtan bir maksad da, beden ve ruhumuza dinlenme, rahatlama, vücut fabrikamıza baştan sona yıllık bir temizlik ve bakım fırsatı vermektir. Akşama kadar yemeyip de ezanı duyar duymaz bütün hız ve hışmıyla sofraya kapanmak, sofrada tıka-basa yemek, edebe aykırıdır. Hattâ beden sağlığı açısından da zararlıdır. Çünkü sindirim organlarımız, bu hücum ve baskın karşısında son derece zorlanır, ıztıraba düşer. Şu halde sahurda ve iftarda mal kaçırır gibi sofradakileri mideye doldurmaya çalışmamalıdır. Az ve öz yiyerek, oruçlu olmanın hikmet ve gayesine uygun hareket etmelidir.

 

7) Oruç ayı olan mübarek Ramazan ayında, bütün mü'minler, daha çok ibâdet etmeli, verdiği sonsuz nimetler sebebiyle bütün ruhuyla Allah'a şükretmeli, daha çok iyilik ve ihsanlarda bulunmalıdır. Bu ayda Kur'an okumanın, Kur'an dinlemenin sevabı çoktur. Binaenaleyh, Kur'an okumasını bilenler bol bol Kur'an okumalı, hiç olmazsa Ramazan boyunca bir hatim indirmeye çalışmalı; bilmeyenler ise, camilere gidip güzel sesli hâfızların ağzından Allah'ın âyetlerini dinlemelidirler. Ramazan-ı şerîf gibi mübarek bir aya, lâyık olduğu ihtiram, ancak bu şekilde gösterilir. 

 

 

e) Fidye ve Iskatı Savm

 

Fidye: Esiri veya herhangi bir kişiyi içine düştüğü durumdan kurtarmak için verilen mal veya para, kurtulmalık.

 

İbadette meydana gelen bir noksanlığa karşılık olarak verilen mal ve bedele de fidye denir[609] veya başka bir tarifle: "Fidye, bir şeyin yerinde geçerli olmak üzere verilen bedel demektir."[610]

 

Meselâ oruç tutamayacak kadar hasta olan bir müslüman tutamadığı her güne karşılık bir fidye verir. Bu, oruç yerine geçerli bir bedeldir. Fitre'nin miktarı ne ise fidyenin miktarı da odur.

 

İbâdetlerden oruç hakkındaki fidye, ayetle sabittir:

 

اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَريضًا اَوْ عَلى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ وَعَلَى الَّذينَ يُطيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

"O size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olurda oruç tutmazsa, tutamadığı günler sayısınca, sıhhat bulduğu veya yolcu olmadığı başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık veya ağır hastalık gibi sebeblerle oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır..."[611]

 

Ayetin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi oruç hakkındaki fidye; hastalık ve ihtiyarlık gibi bir mazeret dolayısıyla eza ve kazaya imkân bulunmadığı zaman verilir. Fidyesini verse, sonrada oruç tutabilecek duruma kavuşsa, evvelâ verdiği fidyelerle yetinemez, tutamadığı oruçları kaza gerekir. Bu durumda; kaza etmeden ölürse, oruç borcunun ödenmesi için varislerine vasiyette bulunması gerekir. Sıhhatine kavuşmadan vefât edecek olsa verdiği fidyeler kâfi gelir, vasiyette bulunması gerekmez.

 

Savaş esirlerini serbest bırakma karşılığında alınan fidye de ayetle sabittir.

 

فَاِذَا لَقيتُمُ الَّذينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتّى اِذَا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَاِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَاِمَّا فِدَاءً حَتّى تَضَعَ الْحَرْبُ

 

''Onun için o küfredenlerle (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları güçsüz bir duruma düşürdüğünüz vakit bağı sıkı tutun. (Ondan) sonra da ya iyilik yapın yahut fidye alın.”[612]

 

Ayetteki "bağı sıkı tutun" ifadesinin anlamı onları esir alın demektir.

 

Savaş esirleri hakkında yapılacak muamelede İslâm, devlet başkanına geniş yetkiler vermiştir. İslâm Devletini ve müslümanların yararını esas alır. Esirin hayatta kalması zararlı ise idam edilir. Maslahata uygunsa fidye karşılığı serbest bırakılır veya karşılıklı esirleri mubadele eder yahut da salıvermeyip köleleştirilmesini emreder. İslâm Devlet Başkanı bütün bu yetkilerini, diğer meselelerde olduğu gibi İslâm; esaslara göre kullanır. [613]

 

Bir müslüman namazını kılmamış, sonra da olan kaza etmeden vefat ederse, her vakit namaz için bir fitre miktarı fidye verilir. Bu kimse vasiyette bulunmuşsa bıraktığı malın üçte birinden vasiyeti yerine getirilir, bulunmamışsa varisler isterse bu fidyeyi verir, isterse vermez.

 

Ancak, iskat-ı salât hakkında, yani kılınmayan namazların fidyesini vermek husûsunda Kur'an ve Sünnet'de bir nass ve hüküm yoktur. Yalnız İmam-ı Muhammed'in "Ziyadât" isimli kitabında kendisinden bu hususta bir ictihad nakledilir. Bu ictihâdın da İmam-ı Muhammed tarafından yapılıp yapılmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Onun için bu görüşü alan bütün âlimler, kılınmayan namazların karşılığında verilen fidye sebebiyle o kimsenin af olacağı husûsunda kesin bir hüküm verememektedirler. Yalnız "verilen fidyeler ve-fakirlere yapılan yardımlardan dolayı bağışlanması Allah'ın rahmetinden umulur" derler.

 

Iskat Ve Devir

 

Iskat; düşürme, silme, hükümsüz bırakma. "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek suretiyle ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde bulunmak."

 

Iskat tabiri daha çok "ıskat-ı salat" terkibinin kısaltılmışı olarak namaz için kullanılır. Orucun ıskatı onun keffâretidir. Namazın keffâreti yoktur

 

Namaz, mükellef olan her müslümanın ölümüne kadar eda etmekle yükümlü olduğu farz bir ibâdettir. Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat eda etmek mecburiyetindedir. Kendi yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli olmadığı gibi, kılamadığı namazlar için keffâret ödemesi de geçerli değildir.

 

Namazın edası farz olduğu gibi. kazası da farzdır. Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları sağlığında kaza etmek zorundadır. Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz borcu kalır.

 

İnsanın üzerinde iki türlü hak bulunur: Allah hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hacc, zekat, adak ve keffâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara olan mâlî borçlar, çalman, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye, bunların ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse günahkâr olur ve azaba müstehak olur.[614]

 

Oruç tutamayacak kadar yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği âyetle sabittir:

 

اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَريضًا اَوْ عَلى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ وَعَلَى الَّذينَ يُطيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

"Sayılı günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). (İhtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların her gün için fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim fazladan bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”[615]

 

Oruç için fidye vermek Kur'an'da sabit olduğu halde, namaz için fidye vermek hiçbir şer'î delille sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu kıyas sahih değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür. Mehmed Zihni Efendi (ö.1332/1914) bu konuda şöyle diyor: "Namaz için fidye vermek Kur'an ve Sünnet hükmü ile değildir. Nassla sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek de -kıyaslanan hüküm makul olmadığı için- sahih değildir. Fakat ibâdet konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi -Allah katında- namaza kâfi ise ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hasıl olur."[616]

 

Bir kimsenin, kendisine farz olduğu halde, sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini, öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu hususta sahih hadisler vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis yoktur. Iskat-ı salat konusunda kaydedilen en eski ifâde İmam Muhammed eş-Şeybânî (ö.189/804)'nin ez-Ziyâdât adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse inşaallah kâfî gelir.[617]

 

Ölenin hayatında kılamadığı vitir dahil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun günün râyicine göre nakid olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir. Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağı ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde edilen yekün kadar fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz, erkeklerde oniki yaşına kadar devre dikkate alınmaz.[618]

 

Iskat konusunda su hususların bilinmesi gereklidir:

 

1. Iskat, ölenin vasiyeti yoksa, farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir

 

2. Üzerinde kazaya kalan oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin malının üçte birinden bu vasiyeti yerine getirilir.

 

3. Ölenin vasiyeti yoksa ve geride mirasçıları varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı varislerindir. Varisleri ıskat yapmağa zorlamak ve teşvik etmek doğru değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler kendi istekleriyle yaparlarsa ölen için bir sadaka olur.

 

Devir; dolaşmak, dönmek. Üzerinde çok miktarda namaz borcu olan kişi için, her namaza bir fidye olmak üzere hesaplanıp verilmesi büyük meblağ tutar ve bunu vermek çok zaman mümkün olmaz. Buna bir çare olmak üzere "devir" denilen bir usul ihdas edilmiştir. Buna göre meselâ; ölenin bir aylık namazının fidyesi esas almarak bu meblağ bir fakire verilir. Fakir de onu verene bağışlar. Oniki devir bir yılı karşılamak üzere kaç yıllık namaz borcu varsa o kadar devir yapılır.

 

Devir muamelesinin ilk tatbikatının nasıl olduğunu, paranın nasıl dağıtıldığını ve kimlere verildiğini açık olarak bilmiyoruz. Fakat bugün tatbik edildiği şekliyle devir, İslâmın ruhuna uygun bir muamele değildir. Eğer namaz borcu olduğu halde ölen kimseye hayır yapılmak isteniyorsa, varisleri onun namına fakirlere sadaka vermelidir. İslâmın ruhuna uygun olan budur. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa o da "fakirlere sadaka vermek" şeklinde yerine getirilmelidir.

 

"Devir" hakkında peygamberimiz (a.s.) ve sahâbeden nakledilen hiçbir bilgi ve delil yoktur. Müçtehid imamlar zamanında da bu işleme rastlanmamaktadır. Devir şeklinin hicrî beşinci asırdan sonra ortaya çıktığı ve ıskat muamelesini kolaylaştırmak için şer'î bir çare olarak düşünüldüğü tahmin ediliyor. Ayrıca medrese talebesine yardım ve onları korumak gibi bir gaye de güdülmüş olabilir.

 

Iskat ve devir yanlış tatbik edilerek istismar edilen konulardır. Dinin aslında olmayan, fakat geçmişte âlimlerin fayda (maslahat) görerek tatbikine müsaade ettiği bir konu istismara, yanlış yorumlara ve suistimâle yol açmışsa, yine âlimler tarafından düzeltilmeli ve doğru tatbik edilmesi sağlanmalıdır.

 

f)  Nezir

 

Nezir: İslâmî ıstılahta "nezir" olan ve Türkçe’de "adak" olarak geçen bu kelime; "Allah Teâlâ'yı tâzim ve rızâsını kazanmak için, mübah bir fi'lin yapılmasını kendi nefsine vâcib kılmak" mânasına gelir. Nezir yapana, yani, adak sâhibine nâzir denir.

 

Nezir, yüce Allah’a saygı için yasak olmayan bir işin yapılmasını üzerine alıp yüklenmektir. Böyle bir işin yapılmasını kendine vacip kılmaktır. Nezrin Türkçe’si adaktır.Sadece yüce Allah’ın rızası için ibadet sayılacak bazı şeyleri adamak geçerli sevaba bir yoldur. “Nezrim olsun, yarın Allah rızası için oruç tutayım, veya fakire para vereyim gibi” gibi.

 

Böyle dünyaya ait maksat için yapılan bir ibadet ve teati, kutsal bir maksada değil, dünyaya ait isteğe ve amaca dayanmış olur. Bu ise, ibadet ve taatlarda aranan ihlasa aykırıdır. Böyle bir adak kaderi değiştirmez.Bununla beraber adaklara riayet etmek gerekir. Çünkü adak yapan yüce Allah’la sözleşme yapmış demektir. Onun için yapılan adağa vefa gösterilmesi, verilen sözün yerine getirilmesi gerekir.Adaklar, zaman, yer, şahıs ve adanan şey bakımından mutlak ve muallak nevilerine ayrılmıştır.

 

Nezrin Hükmü:  İbâdet sayılacak bâzı şeyleri kendine vâcib kılmak, yapmaya Allah için söz vermek; hem makbûldür, hem de sevaba vesiledir. Fakat bu nezrin, sırf Allah rızâsı için yapılması, rızâ-yı İlâhî'nin esas maksad tutulması şarttır. Yoksa dünyevî bâzı gayeler ve menfaatler esas alınsa ve nezir sırf o dünyevî maksadın yerine gelmesi maksadıyla yapılsa, bu durum, ibâdet ve tâatlerde aranılan ihlâsa zıd bir hâl olur. Makbûl adak odur ki, sırf Allah'ı tâzim ve rızâsını tahsil için yapılsın... Adak sâhibi, adağına riayete mecburdur. Zira yaptığı nezirle, Allah ile bir nevi muahede, sözleşme yapmış olmaktadır. Şu halde nezrini îfa etmesi, yani, adak olarak nefsine vâcib kıldığı şeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de, Hac sûresinin 29. âyetinde:

 

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتيقِ

 

"Sonra kirlerini gidersinler ve adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik'i tavaf etsinler."[619] mü'minler adaklarını yerine getirmeye dâvet edilmektedirler.

 

Hadîs-i şerîf'te ise şöyle buyurulmaktadır:

 

ـ عن سعيدِ بْن الْحَارثٍ قال سَمِعْتُ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا يَقُولُ: ]أوَلَمْ تُنْهَوْا عَنِ النَّذْرِ؟ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ النَّذْرَ َ يُقَدِّمُ شَيْئاً وََ يُؤَخِّرُهُ، وَإنَّمَا يُسْتَخْرَجُ بِهِ مِنَ الْبَخِيلِ.

 

- Said İbnu'l-Haris anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'i şöyle  söyler işittim: "Siz nezr etmekten yasaklanmadınız mı? Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) demişti ki: "Nezir, olacak bir şeyi ne öne alır ne de geriye bıraktırır. Ancak onunla cimriden mal çıkarılmış olur."[620]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ النَّذْرَ َ يُقَرِّبُ مِنْ ابْنِ آدَمَ شَيْئاً لَمْ يَكُنْ اللّهُ قَدَّرَهُ لَهُ، وَلكِنِ النَّذْرُ يُوَافِقُ الْقَدَرَ فَيُخْرَجُ بذلِكَ مِنَ الْبَخِيلِ مَالَمْ يَكُنْ الْبَخِيلُ يُرِيدُ أنْ يَخْرِجَ[. أخرجه الخمسة واللفظ لمسلم .

 

- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Nezir, ademoğluna, Allah'ın kendisine takdir  etmediği hiçbir şeyi yakınlaştırmaz. Ancak nezir, kadere muvafık olur. Nezir sayesinde, cimrinin kendi arzusu ile çıkarmak istemediği, cimriden çıkarılır."[621]

 

ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها قالت: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَنْ نَذرَ أنْ يُطِيعَ اللّهَ فَلْيُطِعْهُ، وَمَنْ نَذَرَ أنْ يَعْصِيَ اللّهَ فََ يَعْصِهِ.

 

- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:"Kim Allah'a itaat etmeye nezrederse hemen itaat etsin. Kim de Allah'a isyan etmeye nezrederse, sakın isyan etmesin."[622]

 

ـ عن ابنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهُما: ]أنَّ امْرَأةً اشْتَكَتْ شَكْوى، فَقَالَتْ: إنْ شَفَاني اللّهُ تَعالي ‘خْرُجَنَّ وَ‘صَلِّيَنَّ في بَيْتِ الْمَقْدِسِ. فَبَرَأتْ فَتَجَهَّزَتْ لِلْخُروجِ، فََجَاءَتْ مَيْمُونَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنها تُسَلِّمُ عَلَيْهَا، فأخْبَرَتْهَا بذلِكَ، فَقالَتْ لَهَا: اِجْلِسِي فَكُلِي مِمَّا صَنَعْتِ وَصَلِّي في مَسْجِدِ الرَّسُولِ # فإنِّى سَمِعْتُهُ يَقُولُ: صََةٌ فيهِ أفْضَلُ مِنْ ألْفِ صََةٍ فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إَّ مَسْجِدَ الْكَعْبَةِ.

 

- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bir kadın hastalanmıştı. Şöyle bir nezirde bulundu: "Allah Teala hazretleri bana şifa verirse, buradan gidip Mescid-i Aksa'da namaz kılacağım." Sonra kadın iyileşmişti. Hemen yol hazırlığı yaptı. Hz. meymune (radıyallahu anhâ)'ye geldi, selam verip kararını anlattı. Meymune, kadına:"Hele otur, hazırladığını (burada) ye, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın  mescidinde namaz kıl. Zira ben Onun şöyle söylediğini  işittim:"Şu mescidimde kılınan bir namaz,  Ka'be Mescidi hariç  bütün mescidlerde  kılınan bir namazdan daha hayırlıdır."[623]

 

ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَامَ رَجُلٌ يَوْمَ الْفَتْحِ فَقالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ إنِّي نَذَرْتُ للّهِ عَزَّ وَجَلَّ إنْ فَتَحَ عَلَيْكَ مَكَّةَ أنْ أُصَلِّىَ رَكْعَتَيْنِ فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ فَقَال: صَلِّ ههُنَا. ثُمَّ أعَادَ عَلَيْهِ فَقَالَ: صَلِّ ههُنَا. ثُمَّ أعَادَ عَلَيْهِ فَقَالَ: فَشَأنُكَ إذاً.

 

- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Fetih günü bir adam kalkıp: "Ey Allah'ın Resulü dedi. Ben aziz ve celil olan Allah'a nezirde bulundum ve dedim ki: "Eğer Mekke'nin fethini sana müyesser ederse, Beytu'l-Makdis'te iki rekat namaz kılacağım." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama:"Sen şurada kıl!" cevabında bulundu. Adam talebini  tekrar  etti."Sen şurada kıl!" buyurdu. Adam bir  kere daha tekrar edince:"Öyleyse sen bilirsin" buyurdular."[624]

 

ـ عن حكيم بن أبي حرة ا‘سلمي: ]أنَّهُ سَمِعَ ابْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا يَقُولُ: أفِي رجُلٍ نَذَر أنْ َ يَأتِيَ عَلَيْهِ يَوْمٌ سَمَّاهُ إَّ صَامَهُ. فَوَافَقَ يَوْمَ أضْحَى أوْ فِطْر فَقَالَ: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ. لَمْ يَكُنْ يَصُومُ يَوْمَ أضْحَى وََ فِطْرٍ وََ يَرَى صِيَامَهُمَا، فأعَادَ عَليْهِ، فَقَال: أمَرَالنَّبِيُّ # بِوَفَاءِ النَّذْرِ وَنَهى عَنْ صِيَامِ يَوْمِ الْعِيدَيْنِ، فأعَادَ عَلَيْهِ فَلَمْ يَزِدْ عَلى هذَا.

 

- Hakim İbnu Ebi Hürre el-Eslemî'nin anlattığına göre "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'in -önceden belirttiği bir günde oruç tutmaya nezreden bir kimsenin, nezrettiği o günü, Kurban veya Ramazan bayramlarına rastladığı takdirde, nezrini yerine getirip getirmeyeceği hususunda- şöyle dediğini işitmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da sizin için güzel örnek vardır. O, ne Kurban ne de Ramazan bayramlarında oruç tutmamıştır. Üstelik o günlerde oruç tutmayı uygun da görmemiştir." Soru sahibi sorusunu tekrar edince İbnu Ömer: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezre uymayı emretmiştir, iki bayram gününde oruç tutmayı da nehyetmiştir" demiştir. Soru sahibi sorusunu yine  tekrar edince eski  cevabına ilavede  bulunmamıştır."[625]

 

Nezirleri îfa mecburiyeti, Kitab ve Sünnet ile sâbit olduğu gibi İcma' ile de sâbittir.

 

Nezrin Şartları: Bir nezrin (adağın) şer'î yönden sahih olabilmesi için, şu şartların bulunması gerekir:

 

1) Adanılan şey'in cinsinden bir farz veya vâcib bulunmalıdır. Namaz, oruç, sadaka gibi... Namaz ve oruç, farzı olan îbâdetlerdendir. Sadakanın farzı ise zekâttır. Buna binaen hastayı ziyaret etmek, Kur'an okumak; mescid, kabir veya türbe ziyareti yapmak v.s. gibi şeyleri nezretmekle, nezir sahih olmaz. Çünkü bunların hiçbiri ne farz, ne de vâcib olan ibâdetlerdir.

 

2) Adanılan şeyin cinsinden bulunan farz veya vâcib, bizzat maksût olmalıdır. Başka bir farz veya vâcibe vesile olmamalıdır. Buna binaen, abdest almaya nezredilmez. Çünkü abdest bizzat maksûd değil, belki bâzı ibâdetlerin îfası için bir vesiledir.

 

3)  Adanılan şey, zaten yapılması farz veya vâcib olan bir şey olmamalıdır. Meselâ: "Yarınki sabah namazını kılmaya nezrettim" tarzında yapılan bir adak sahih olmaz. Zira sabah namazının kılınması zaten farzdır.

 

4) Nezredilen şey, mübah olmalı, günah bir iş olmamalıdır. Buna binaen, intihar nev'inden bir nezir (Meselâ: "Nefsimi Hakk'a kurban edeyim" şeklinde bir adak) sahih değildir.

 

5) Adanılan şey, adayanın mülkünden fazla veya başkasına ait olmamalıdır. Meselâ: 1000 lirası olan bir kişi 10.000 lira tasadduk etmeyi nezr edemez. Kendisine ancak en fazla 1000 lira tasadduk etmek vâcibdir. Veya başkasının malını fakirlere dağıtmayı nezreden kimsenin de, bu nezri sahih değildir.

 

Nezrin Kısımları 

 

Nezir, ya hiçbir şarta bağlı olmayarak mutlak olur, veya "nezrim olsun, kurban kesip etini fakirlere dağıtayım" diye yapılan bir nezir, muteberdir. Fakat, "şu hastalıktan iyi olursam bir koyun keseyim" veya "filân türbe için bir kurban keseyim" gibi Allah rızası gözetilmeyen nezirler bir nezir mahiyetinde değildir. Çünkü Allah rızasından başka hiçbir yer ve kimse namına kurban kesilmesi câiz olmadığı için, bu şekilde yapılan nezirler muteber olmaz.Nezir kurbanlarından adak sâhiplerinin kendileri yiyemeyecekleri gibi; hanımları, usul ve füru'ları, yani, ana-baba, çoluk-çocuk gibi aile efradları da yiyemezler. Şayet yerlerse yenilen miktarın kıymeti, sadaka olarak fakirlere dağıtılmalıdır.

 

Muallak Adaklar: “Nezrim olsun, yarın oruç tutayım” gibi bir adak muayyen (belirlenmiş) bir adaktır. “Nezrim olsun, bir gün oruç tutayım” denilmesi de gayri muayyen (belirlenmemiş) bir nezirdir. Bunlar aynı zamanda bir şarta bağlı olmayıp mutlak (bağlantısız) nezirlerdir. “Falan kimse gelirse, Allah için nezrim olsun bir gün oruç tutayım, şu kadar sadaka vereyim” gibi, şarta bağlı nezirlerde birer (bağlantılı) muallak nezirdir.

 

Bir kimse: Falan ayda, (recep ayı) oruç tutayım) diye nezrettiği halde, o ayda hasta olsa iftar eder. Sonra ramazan orucunda olduğu gibi kaza eder. “Ara vermeden on gün oruç tutayım” diye nezretmiş bulunan bir kadın, beş gün oruç tutsa sonra adet görmeye başlasa, tuttuğu oruçlar nezirden sayılmaz. Temizlendikten sonra yeniden on gün tutması gerekir.

 

g)  İtikâf

 

Îtikâf, lügatte, bir şey'e devam etmek, bir şey'i bekleyip durmak mânasına gelir. Istılahtaki mânası ise, 5 vakit cemaatle namaz kılınan bir camide, ibâdet niyetiyle durmak, ikâmet etmek demektir. Îtikâfa giren kimseye ise, mûtekif veya âkif denir.

 

Îtikâfın Hükmü: Îtikâfın meşrûiyeti, Kur'an ve Sünnet ile sâbittir.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 

وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِى الْمَسَاجِدِ تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ ايَاتِه لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

 

"Mescidlerde (camilerde) îtikâf hâlinde iken kadınlarınızla ailevî münasebette bulunmayınız"[626]

 

Resûl-i Ekrem (a.s) Medine'ye hicretinden sonra, âhirete irtihallerine kadar her Ramazan'ın son 10 gününü îtikâf ile geçirirlerdi.

 

ـ عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عنها قالت: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَعْتَكِفُ العَشْرَ ا‘وَاخرَ منْ رَمَضَانَ حتّى تَوفّاهُ اللّهُ تعالى وَيقُولُ: تَحرَّوْا ليلَةَ القَدْرِ في العَشْرِ ا‘وَاخِرِ منْ رَمََضَانَ ثمّ اعتَكَفَ أزْوَاجُهُ من بعده[. أخرجه الستة.وفي رواية ]كانَ يعْتَكِفُ في كلِّ رَمَضَانَ فإذَا صَلَّى الْغَدَاةَ جاءَ مَكانهُ الَّذِى اعْتَكَفَ فِيهِ قال: فاسْتَأْذَنَتْهُ عائشةُ رَضِى اللّهُ عنها أن تعتكفَ فأذن لَها فَضربتْ فِيهِ قُبةً فسمعتْ بها حفصةُ رَضِىَ اللّهُ عنها فضربتْ، قبةً وضربتْ زينبُ رَضِىَ اللّهُ عنهَا أخرى، فلما انصرفَ من الغداةِ أبصرَ أربَع قبابٍ فقال: ما هذهِ؟ فأُخْبِرَ بذلكَ، فقالَ مَا حملُهنَّ على هذا، آلِبِرٍّ؟ انزعوها ف أرَاهَا. فنُزعتْ فلمْ يعتكفْ في رمضانَ حتّى اعتكفَ في آخرِ العشرِ من شوالٍ[.وفي رواية ]أمرَ بخبائهِ فقُوِّضَ وتركَ اعتكافَ في شهرِ رمضانَ حتّى اعتكفَ في العَشرِ ا‘ولِ منْ شَوّالٍ.

 

 Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan'ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: "Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününde arayın". Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra, zevceleri de itikâfa girdiler."

Bir başka rivayette şöyle denir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazan'da itikafa girerdi. Akşam namazını kılar kılmaz itikaf mahalline gelirdi. Râvi der ki: Bir gün Hz. Aişe de itikâf için izin istedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) izin verdi. Mescidin içinde itikaf için bir çadır kuruldu. Bunu Hafsa validemiz (radıyallahu anhâ) işitti, O'nun için de bir çadır kuruldu. Arkadan Zeyneb (radıyallahu anhâ) validemiz için de bir çadır kuruldu. Sabah olup da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hücresinden çıkınca dört çadır kurulduğunu görür ve "Bunlar da ne?" diye sorar. Durum haber verilince: "Onları bu işe sevkeden şey nedir, Allah'ın rızasını kazandıracak bir amel düşüncesi mi? Hayır! Derhal kaldırın, gözüm görmesin!" emretti. Çadırlar kaldırıldı. O Ramazan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da itikâfı terketti. Şevvâl'in son onunda itikâfa girdi."Bir diğer rivayette şöye denir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çadırların kaldırılmasını emretti. Derhal yıkıldılar. O yıl itikâfa girmeyi Ramazan'da terketti, Şevvâl ayının ilk onunda yerine getirdi."[627]

 

ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]اعْتِكَفْنَا معَ رَسُولِ اللّهِ # العشرَ ا‘وسطَ فلما كانَ صَبيحةَ عشرينَ نقلْنَا متَاعنَا فقال: مَنْ كَانَ اعتكفَ فليرجعْ إلى مُعْتَكَفِهِ فإنّى رأيتُ هذهِ الليلةَ ورأيتُنى كأنى أسجدُ في ماء وطينٍ، فلما رجعَ إلى معتَكَفهِ هاجتِ السماء من آخرِ ذلكَ اليومِ، وكاَنَ المسجدُ علَى عريشٍ، فلقدْ رأيتُ على أنفهِ وأرنبتهِ أثرَ الماء والطينِ وذلكَ ليلةَ الحادِِى والعشرينَ.

 

- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte Ramazan'ın orta on gününde i'tikafa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: "İtikafa girmiş olanlar, itikaf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz, son onda ve tek gecelerde  arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) itikaf mahalline dönünce, o günün sonuna doğru hava bozdu. Mescid o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'n burnu ve burun yumuşağı üzerinde su ve çamur bulaşığını gördüm. Bu gece 21. gece idi."[628]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَعْتَكِفُ في كلِّ رَمضانَ عشرةَ أيامٍ فلما كَان العامُ الَّذِى قُبِضَ فيهِ اعتَكفَ عشرينَ.

 

- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazanda on gün i'tikâfa girerdi. Vefat ettiği yılda ise yirmi gün i'tikâfa girdi."[629]

 

ـ وعن أنس وأبىّ بن كعب رضى اللّهُ عنهما قا: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَعْتَكفُ العشرَ ا‘وَاخرَ من رَمضَانَ فلمْ يعتَكفْ عاماً فلمّا كَانَ العامُ المقبلُ اعتكفَ عشرين.

 

- Enes ve Ubey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyorlar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan'ın son on gününde itikafa girerlerdi. Fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa girmedi, müteakip yıl yirmi gün itikaf yaptı."[630]

 

ـ وعن عائشة رَضىَ اللّهُ عنها ]أنّها كَانتْ تُرَجِّلُ النّبىَّ # وَهِىَ حائضٌ وَهُوَ معتكفٌْ في المسجدِ، وهىَ في حُجْرتهَا يناولُها رأسَهُ، وكَانَ  يدخلُ البيتَ إ الحاجةِ ا“نسان إذا كَانَ معتكِفاً[. أخرجه الستة.وزاد أبو داود ]وَكانَ يَمُرُّ بالْمَريضِ وَهُوَ معتكفٌ فيمرُّ وَ يعرِّجُ يسألُ عنه. وقالت: السنةُ لِلْمُعْتَكِفِ أن  يعودَ مريضاً، وَ يشهد جنازةً، وَ يَمَسَّ امرأةً، و يباشرَهَا، وََ يخرُجَ إّ لِمَا بدَّ له منهُ، وَ اعتكَافَ إّ في المسجدِ الجامعِ.

 

- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin anlattığına göre, "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mescitte itikafda olduğu sırada, kendisi de hayızken, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın saçlarını taramıştır. Bu hizmeti yaparken kendisi odasında ayrılmamış; Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) başını ona uzatmıştır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) itikafda iken, (büyük veya küçük abdest bozmak gibi) zarurî bir ihtiyaç olmadıkça odaya girmezdi."[631]

Ebu Dâvud'da şu ziyade var: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) itikafda iken hastaya uğrar, oyalanmadan halini sorar geçerdi. Hz. Aişe buyurdu ki: "Aslında, mûtekif için sünnet olanı, hasta ziyaretine gitmemesi, cenaze merasimine katılmaması, kadına temas etmemesi, kadının tenine tenini değdirmemesi, zarurî ihtiyaç dışında  çıkmamasıdır. Oruçsuz itikaf yoktur. Keza cuma kılınan mescid dışında da itikaf yoktur."[632]

 

ـ وعنها رَضِى اللّهُ عنها قالت: ]اعتكفتْ مع النبىّ # امرأةٌ من أزواجهِ مستحاضةٌ فكانتْ ترَى الدمَ والصفرَةَ وهىَ تُصلِّى، وربمَا وضعتِ الطِّسْتَ تحتَها منَالدمِ[. أخرجه البخارى وأبو داود.

 

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden biri, müstehaza haliyle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte itikafa girdi. Öyle ki, kadın, kanı ve elbisesinde sarı lekeyi de görüyor bu halde  de namaz kılıyordu. Kanın şiddetli akması halinde (kirletmeyi önlemek için) altına leğen koyduğu oluyordu."[633]

 

ـ وعن علي بن الحسين قال: قالت صفيةُ رضِى اللّه عنها: ]كَانَ رَسولُ اللّهِ # معتكفاً فأتيتهُ أزورهُ ليً فحدثتُه ثم قمتُ ‘نْقَلبَ فقامَ مَعى حتّى اذا بلغ بابَ المسجدِ مرّ رجن من ا‘نصارِ فلما رأيا رسُولَ اللّهِ # أسرعا فقال على رِسلكما إنها صفيةُ بنتُ حُيَىٍّ، فقاَ سبحَانَ اللّهِ يَا رَسُولَ اللّهِ فَقَلَ: إنّ الشَيطانَ يجرِى من ابنِ آدمَ مجرى الدمِ، وإنى خشيتُ أن يقذف في قلوبكما شَرّاً، أو قال شيئاً.

 

- Ali İbnu'l-Hüseyn anlatıyor: Safiyye (radıyallahı anhâ) buyurdu ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) itikafta iken ziyaret maksadıyla geceleyin yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki, Ensar'dan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i görünce hızlandılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ağır olun dedi, şu yanımdaki Huyey'in kızı Safiyye'dir." Onlar: "Subhânallah, dediler bu da ne demek ey Allah'ın Resûlu" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Şeytan, insana, damarlardaki kan gibi nüfuz eder. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım" buyurdu."[634]

 

ـ وعن ابن عمر رَضى اللّهُ عنهما ] أنّ عمرَ نذرَ في الجاهليةِ أن يعتكفَ ليلةً، ويرُوى: يوماً في المسجدِ الحرامِ فسأل رسُولَ اللّهِ # فقال: أوف بنذركَ.

 

İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Babam Ömer (radıyallahu anh) cahiliye devrinde iken geceleyin itikafa girmek üzere nezretmişti (adamıştı). -Hatta Mescid-i Haram'da bir gün itikaf yapmayı adamıştı diye de rivayet edilir- Durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Nezrini yerine getir" buyurdu."[635]

 

İhlâs ile yapılan bir îtikâf, amellerin en faziletlisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet için de olsa, dünya işlerinden sıyrılıp Hakka müteveccih olur.

 

İslâm Büyüklerinden Atâ şöyle der: "İtikâfa giren kimse ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup "Hâcetimi yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem" diye yalvaran bir kimseye benzer. O da Allah Teâlâ'nın bir mâbedine sokulmuş, "Beni bağışlayıp mağfiret etmedikçe buradan ayrılıp gitmem" demektedir."

 

Bir mü'min için, cami gibi kudsî bir mahalde, Ramazan ayı gibi nurlu, mübarek bir ayda, bir müddet dünyanın her türlü meşgalesinden sıyrılıp Rahîm olan Rabbine bütün varlığıyla yönelmesi ve sâf bir kalp ve temiz bir dille O'na ibâdet ve tâatta bulunması, mânevî bir zevke dalması, ne müstesna bir ganimettir.

 

Mûtekif, bütün vakitlerini namaza ayırmış, her ânı ibâdet içinde geçen bir kimse hükmündedir. Çünkü o, bilfiil kılmadığı vakitlerde de, cami içinde devamlı namazı bekler bir haldedir. Bu bekleyiş ise, ona devamlı namazda imişçesine sevap kazandırır.Kısacası, îtikâf sayesinde insanın mâneviyâtı yükselir, kalbi nurlanır, sîmasında kulluk nişaneleri parlar, feyizlere mazhar olur.

 

Îtikâfın Kısımları: Îtikâflar 3 kısımdır: Vâcib îtikâf, sünnet îtikâf ve müstehab îtikâf... Vâcib olan îtikâf, nezir îtikâfıdır. Yâni bir kimse îtikâfa girmeyi adarsa, onu yapmak kendisine vâcib olur. Ramazanın son 10 gününde îtikâfa girmekse sünnet îtikâftır. Bu îtikâf, vefatına kadar Resûlüllah Efendimizin devamlı yaptıkları bir ibâdet olduğu için, müekkede sünnettir. Aynı zamanda sünnetin kifaye kısmındandır.

 

Bir beldede bir kişinin bu ibâdeti yerine getirmesiyle, diğerlerinin üzerinden sâkıt olur. Aksi takdirde bu müekked sünnet terkedilmiş olur. Nezredilmeyen ve Ramazan-ı şerîf'in son 10 günü dışında yapılan îtikâflar müstehabdır.

 

Îtikâfın Müddeti : Vâcib îtikâfın en az müddeti, bir gündür. Müstehab îtikâf için, belli bir müddet yoktur. Niyet ederek camide yarım saat, bir saat durmakla bile îtikâf yerine getirilmiş olur. Sünnet îtikâfın müddeti ise, Ramazan-ı şerîf'in son 10 günüdür.

 

Îtikâfın Şartları 

 

Bir îtikâfın sahih ve şer'an muteber olması için şu şartların bulunması gerekir:

 

1) Mûtekif; Müslüman, akıllı ve temiz olmalıdır. Buna binaen, gayr-ı müslimin, delinin, cünübün, hayız ve nifas hâlindeki kadının îtikâfı câiz olmaz. Îtikâf için bülûğ şart değildir.

 

2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Niyetsiz olarak yapılan camide uzlete çekilmeler, îtikâf yerine geçmez.

 

3) İtikâf, içinde cemaatle namaz kılınan herhangi bir mescid ve camide yapılmalıdır. Büyük camilerde yapılması efdaldir. Bu hüküm erkekler içindir. Kadınlar kendi evlerinde devamlı namaz kıldıkları, bir nevi mescid edindikleri bir odada îtikâfa girerler. Kadınların, dışardaki mescidlerde îtikâfa girmeleri câiz ise de, kerâhetten uzak değildir. Şâfiîlere göre, evlerde îtikâfa girilmesi uygun değildir.

 

4) Vâcib olan îtikâfta, mûtekif oruçlu bulunmalıdır. Bu halde yanlışlıkla orucun bozulması îtikâfa zarar vermez. Müstehab olan îtikâflar için ise, oruç şart değildir. Şâfiîlere göre, vâcib îtikâflar için de oruç şart değildir.

 

Kadının îtikâfa girmesi kocasının iznine bağlıdır. Koca izin vermezse, kadın nezrettiği îtikâfı bile yerine getiremez. Bir kimse, hanımına îtikâf için izin verse, artık bundan dönemez.

 

İtikâfı Bozup Bozmayan Şeyler 

 

1) Îtikâfa giren bir kimse îtikâfa girdiği yerden dışarı çıkamaz. Çıkarsa îtikâfı bozulur. Ancak şer'î veya tabiî veyahut zarurî bir özür ve ihtiyaçtan dolayı dışarı çıkılmasında bir mahzur yoktur. Îtikâf bozulmaz.  Şer'î özür, mûtekifin Cumayı başka bir camide kılmak için dışarı çıkmasıdır.

 

Tabiî özür, def'-i hâcet yapmak, abdest veya gusül almak için camiden çıkmaktır. Zarurî özür ise, mûtekifin bulunduğu mescidin yıkılması, yahut kendisine veya çoluk çocuğuna bir zarar gelmesi gibi hallerden dolayı çıkma mecburiyetinde kalmaktır. Şâfiîlere göre, Cuma namazı için başka bir camiye çıkmak, bir özür sayılmaz, îtikâfı bozar.

 

2) Hasta ziyareti için, cenaze namazı için dışarı çıkılması da îtikâfa mânidir.

 

3) Mûtekife, îtikâfı sırasında, birkaç günlük baygınlık veya delilik ârız olsa, îtikâfı bozulmuş olur.

 

4) Mûtekif, yemesini içmesini, nefsi ve ailesi için mutlak zarurî olan bâzı âlışveriş muamelesini dışarı çıkmadan hep mescidde yerine getirir. Bu, îtikâfa mâni değildir. Ancak satın aldığı şeyleri camiye getirip yığamaz. Zarurî ihtiyaçları dışında ticarî muamelelerde bulunmak da mekruhtur.

 

Mescidden dışarı çıkma sûretiyle îtikâfın bozulması durumu, vâcib olan îtikâflara göredir. Nâfile olan îtikâflarda bir özre mebni olsun olmasın dışarı çıkmakla îtikâf bozulmuş olmaz. Sadece îtikâftan çıkılmış olur. Vacip olan bir îtikâf bozulunca kazâsı lâzım gelir. Başlandıktan sonra terkedilen nâfile bir îtikâfın ise kazâsı lâzım gelmez.

 

5) Mûtekif için hanımıyla cinsî temas veya bunu dâvet edici öpme ve okşama gibi hareketler, gerek gündüzün olsun ve gerekse geceleyin haramdır. Cinsî temas, ister kasden olsun ister unutularak îtikâfı bozar; öpme ve okşama ise cünüplük durumu olmadıkça îtikâfı bozmaz. Sırf bakma ve düşünme ile cünüplük meydana gelmesi de, îtikâfa mâni değildir.

 

6) Mûtekif ezan okumak için minareye çıkabilir. İsterse minarenin kapısı caminin dışında olsun. Bu durum îtikâfa mâni sayılmaz.

 

Îtikâfın Âdâbı  

 

1) Îtikâf sırasında hayırdan başka söz söylenmemelidir. Günahı gerektirmeyen sözlerde gerçi bir beis yoktur, fakat mûtekif için boş konuşmayıp, hayırlı şeyler konuşmak âdâbdandır. İbâdet inancıyla tamamen susup, hiç konuşmamak ise, mekruhtur. Çünkü susmak bizim dînimizde ibâdet değildir. Ama dilini gıybet, boş söz gibi şeylerden korumak niyetiyle susmak ise, mekruh olmadığı gibi aynı zamanda makbûl bir ibâdet de sayılır.

 

2) Îtikâf esnasında, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerle meşgul olmak, Peygamberimizin ve diğer peygamberlerin hayatlarına ve kıssalarına dair kitaplar okumak, kısacası dinî meselelerle gerek okumak, gerekse yazmak suretiyle iştigal etmek de âdâbdandır.

 

3) Mûtekif, îtikâfa girerken, en temiz elbiselerini giymeli ve üzerine güzel kokular sürünmelidir.

 

4) Îtikâfta bulunmaya nezreden kimse buna yalnız kalben niyet etmekle yetinmemeli, dili ile de söylemelidir.

 


 

- Okuma Parçası -

 

Ramazan ve Oruç

 

Ramazan: Kameri aylardan dokuzuncusunun ismi. Müslümanların oruç tutmakla mükellef oldukları, dinimizce yüce ve kutsal kabul edilen ay.

 

Ramazan, arapça bir kelimedir. Bu mübarek ay'a Ramazan isminin verilmesindeki hikmet şöyle belirtilmiştir:

 

1- Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına "ramdâ" kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ay'ı da müminleri günah kirlerinden temizler. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (a.s);

 

-وعن رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ صَامَ يَوماً فِي سَبِيلِ اللّهِ تَعَالَى جَعَلَ اللّهُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النّارِ خَنْدَقاً كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَا‘رْضِ.

 

Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim Allah Teâla yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar."[636]

 

 -وعن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ] قُلْتُ يَا رَسُولُ اللّهِ: مُرْنِي بِأَمْرِ يَنْفَعُنِي اللّهُ تَعَالَى بِهِ، فَقَالَ : عَلَيْكَ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ عَدْلَ لهُ.

 

- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfatlandırsın.""Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur."[637]

 

 -وعن سهل بن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ فِي الجَنَّةَ بَاباً يُقَالُ لهُ الرَّيَّانُ َ يَدخُلُهُ إَّ الصَّائِمُونَ ، فَإِذَا دَخَلُوا أُغْلِقَ فََ يَدْخُلُ مِنْهُ أَحَدٌ.

 

- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez."[638]

 

2- Güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan "ramad" kelimesinden alınmıştır. Böyle kızgın yerde yürüyenin ayakları yanar, zahmet ve meşakkat çeker. Bunun gibi oruç tutan kimse de açlık ve susuzluğun hararetine katlanır, meşakkat çeker, içi yanar. Kızgın yer orada yürüyenlerin ayaklarını yaktığı gibi, Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.

 

3- Kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinleştirmek için yalabık iki taşın arasına koyup döğmek anlamına olan "ramd" dan alınmıştır. Bu ay'a Ramazan isminin verilmesi de Arapların bu ayda silahlarını bileyip hazırladıklarından dolayıdır.[639]

 

Ramazanı kutsal yapan ve bin aydan daha hayırlı olmasının sebebi bu ayda Kur’an-ın inzal olmasıdır. Kur’an, Ramazanın kutsal olduğunu bildirir. Ramazanda Kur’an-ın ayı olarak kabul edilir. Bu şekilde Kur’an ve Ramazan birbirleriyle kardeş gibidir.

 

Kur’an’da, Ramazan ayında nefsin, midenin tüm isteklerine gem vurulması gerektiğini, kalbin, ruhun derinliklerine inilmesini, maddi ve dünyevi olan her şeyden sıyrılıp yüce Allah’a yönelmesinin, Onun azametinin yüceliğini, şerefinin değerini idrak ve tefekkür edilmesini bildirir.

 

Ramazanda, Kur’an-ın ayıdır. Bu ayda bütün kitapların tek bir kitabı anlamanın gerekliliğini, Kur’anın Allah’ın kitabı olması hesabıyla onunla baş başa kalmaya çalışarak yüce Allah’ın kelamıyla yüce zatı zül-Celal’in manevi zevkine varabilme ayıdır.Ramazan 11 ayın sultanıdır. 11 ayda yapılan bütün ameller bu ayda toplanıp Kur’an-ın terazisine konularak ölçme, biçme ve değerlendirme ayıdır. “Acaba karda mıyım? Yoksa zararda mıyım?” demenin ayıdır. Eğer 11 ay içinde zarar etmiş isek bu ayda tövbe istiğfar etmemiz gerekir.

 

Yok eğer kar yapmışsak yüce Allah’tan aynı iyilikler üzerinde sebat etmek için hamd, şükür etmemiz gerekir. Bir ömür boyu yaşayan ve ahirete doğru yolculuk yapan biz ademoğullarının Kur’an-ın belirttiği Ramazan ayının dinlenme tesisinde dünya ve içindekilerden yüz çevirip mola verme zamanı ve zeminidir Ramazan ayı...

 

“Ne kadar yol teptik, bundan sonra ne kadar yolumuz var?” diye bilmenin ayıdır Ramazan. Ruhumuzun merkebi olan bedenimiz, şu fani yolculukta 11 aydan beri yol yürüdü, bu yolculukta daha ne kadar dayanacağını kontrol etme ve Ramazanın dinlenme tesisinde gözden geçirmek gerekir.

 

Ramazan ayının orucu, ruhun beden yönetimini ele geçiren nefse dizgin vurup bedenin kontrolünü ele geçirmesidir. Nefs yemekle güçlenir ve şeytana pas atar. Ruh ise Allah’ı zikir ederek kuvvet bulur. İşte Ramazanın dinlenme tesisinde nefsin imkanları elinden alınır ve şeytanlar bağlanır, ruh da bundan istifade ederek manevi güç kazanır ve bedeni nefs ve şeytanın istilasından kurtarır.

 

Evet, Kur’an, Ramazan ve Oruç üçleri, insanoğlunun iç dünyasına hitap eden ve diyalog kuran bağlardır. Bu bağlarla irtibatını koparanlar iç dünyalarını nefs ve şeytan istilasına terk etmiş olurlar. Oysa 11 ay dünya ve dünyalılara hizmete adadığımız şu fani bedenin hakkıdır 1 ay dinlenmek ve tedavi görmek.

 

Yüce Allah cümlemize Kur’an-ın, Ramazanın ve Orucun hakkını ihlas ile ifa etmeyi nasip etsin.

 

Ramazan-ı şerifteki oruç, İslâmiyet’in beş şartından birincilerindendir ve İslâm’ın şeâirlerinin en mühimlerindendir. Ramazan ayındaki oruç sadece aç kalmaktan ibaret değildir; saymakla bitmeyecek pek çok hikmetleri vardır.

 

Bu hikmetlerinden bazılarını kısaca şöylecedir

 

Cenâb-ı Hakk yeryüzünü bir nimet sofrası şeklinde yaratıp, umulmadık tarzda ve hadsiz hesapsız nimetlerle donatmıştır. Böylelikle ‘rubûbiyetini’, ‘rahmâniyetini’ ‘rahîmiyetini’ insanlara göstermiştir. Ancak insanlar gaflet perdesi altında oldukları veya unuttukları için bu hakikati tam göremeyebiliyorlar.

 

Ramazan ayında ise disiplinli ve muntazam bir ordu hükmüne geçen mü’minler, iftar vakti “Buyurunuz!” emrini duymadan ellerini nimetlere sürmezler. Gafletleri kırılır ve o Yüce Rabb’e karşı gerçek bir ‘abd’, hakiki bir ‘kul’ tavrını takınırlar. Hem de topyekûn, tüm âlem-i İslâmla birlikte...

 

İnsanlar maişet, yani geçim yönünden farklı farklı yaratılmıştır. Böylelikle Yüce Yaratıcı zenginlere fakirlere yardım etmelerini emretmiştir. Bunun için de her insana insanlara karşı şefkat etme hissi verilmiştir. Ancak Ramazan ayı dışındaki vakitlerde aç insanların açlıkları tam olarak hissedilmediği için bu şefkat hissi tam uyanmaz.

 

Ramazan ayında ise en zenginden en fakire kadar herkes açlık hissini tadar. Herkes kendinden bir derece daha fakiri bulabilir ve ona şefkat ve yardımla mükelleftir. İşte Ramazan ayındaki oruç, bu hissi uyandırdığı için sosyal hayatın huzuruna vesile olur.

 

İnsan, kendisine verilen nimetlere karşı şükürle mükelleftir. İnsanın yaratılış gayesi de şükürdür. Şükür ise ancak ‘nimetin kıymetini takdir etmek’, ‘nimeti doğrudan doğruya Allah’tan bilmek’ ve ‘nimete ihtiyaç hissetmek’le mümkündür. Ramazan-ı Şerif dışında insan, hakiki açlığı tam hissetmediği için nimetlerin kıymetlerini takdir edemiyor. Ramazan’da ise aç kalmakla “Bu nimetler benim mülküm değil! Çünkü bunların kullanılmasında hür değilim” deyip nimeti nimet bilir ve gerçek vazifesi olan şükre yönelmiş olur.

 

Ramazan-ı Şerifteki oruç, maddî ve manevî bir perhizdir. İnsan Ramazan ayı dışında dilediğince yemek ve içmek ister. Bu şekilde bedenine çokça zarar verdiği gibi, helâl ve haramlara dikkat etmediği için de manevî olarak da zarar görür. Artık bu hâldeki nefis dizginlenemez; nefis dizginleri ele geçirir, insana her istediğini yaptırtır. Ramazan-ı Şerif’teki oruç vasıtasıyla nefis perhize alışır, riyazete çalışır ve ‘emir dinlemeyi’ öğrenir.

 

Demek ki, Ramazan ayındaki orucun nefsin ıslahında mühim bir tesiri vardır ve cihâd-ı ekber olan nefisle mücadelede en tesirli silah oruçtur. Orucun en mükemmeli bütün hislere, azâlara, duygulara oruç tutturmak, hepsini Allah’ın râzı olacağı fillerle meşgul etmektir. Haramlardan, mekruhlardan hatta mâlâyani dediğimiz boş ve yararsız işlerden bütün âzâ ve hislere el çektirmektir. “Nice oruç tutan vardır ki, onlardan kendilerine kalan yalnızca açlık ve susuzluktur” nebevî ihtarındaki kimseler gibi olmamak için gayret göstermektir. Ramazan-ı Şerif hepimize mübârek olsun! Hakk Teâlâ tutacağımız oruçları kabûl etsin. Âmîn.

 



 

9) ZEKAT

 

Genel Bir Bakış

 

Zekat, kelime olarak artmak, çoğalmak, güzel zikir, bereket, temizlik, iyi durum... gibi anlamlara gelir. Fıkıhta zekat; Allah’ın Kur’an’da belirlenen kişilere, zenginlerin vermesini emrettiği paya denilir.

 

Zekat, mükelleflerin bağlılıklarını gösterir. Bu sebeple zekata sadaka denildiği de olmuştur. Bazen zekata, zekat yerine sadaka, sadaka yerine de zekat terimleri kullanılır. Ancak sadaka terimi zekat teriminden daha genel manadadır. Ayetlerden ve hadislerden örnek verilecek olursa;

 

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكينِ وَالْعَامِلينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِى الرِّقَابِ وَالْغَارِمينَ وَفى سَبيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبيلِ فَريضَةً مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَليمٌ حَكيمٌ

 

“Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.”[640]

 

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ اِنَّ صَلوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ وَاللّهُ سَميعٌ عَليمٌ

 

“Ey Peygamber! Onların mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et. Senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.”[641]

 

Hadisi Şerifler:

 

ـ عن عبداللّه بن عمر بن الخطاب رضى اللّه عنهما، وقال له رجلٌ: أَ تَغْزُو؟ فقال: إنى سمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يَقُولُ ]إنّ ا“سمَ بُنِىَ علَى خمسٍ: شَهادَةِ أنْ َ إلَهَ إّ اللّهُ، وَأنّ مُحمّداً عَبْدُهُ وَرَسُولهُ، وإقَامِ الصَّةِ، وَإيتاءِ الزَّكاةِ، وَحجِّ البَيْتِ، وصَوْمِ رَمَضَانَ.

 

- Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattâb (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun?" diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i işittim, şöyle buyurmuştu: "İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, Kâbe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak."[642]

 

ـ عن مراد رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: قَدْ عَفَوْتُ لَكُمْ عَنِ الخَيْلِ وَالرَّقِيقِ فَهَاتُوا صَدَقَةً الرِّقَةِ مِنْ كُلِّ أرْبَعِينَ دِرْهَماً دِرْهَمٌ، وَلَيْسَ في تِسْعِينَ وَمِائَةٍ شَىْءٌ. فَإذَا بَلَغَتْ مِائَتَيْنِ فَفِيهِمَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَ[. أخرجه أصحاب السنن.»الرِّقَةُ« الدراهم المضروبة .

 

- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizi (ticarî olmayan) atın ve kölenin zekâtından affettim. Öyle ise gümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekât düşmez. İkiyüz dirheme ulaştı mı beş dirhem verilecektir."[643]

 

ـ وَعَنْ بَهز بن حكيم بن معاوية بن حيدة القشيرى عن أبيه عن جده قال ]قُلتُ: يَا نبىًَّ اللّهِ مَا أتيتُك حتّى حلفتُ أكثر من عدد هؤءِ )‘صابع يديه( أن  آتيِكَ وَ آتِىَ دِينَكَ، وَإنِى كنْتُ إمْرَأً  أعْقَلُ شيئاً إّ ما عَلَّمَنِى اللّهُ تَعَالى وَرسُولُه، وَاِنى سألتُكَ بِوَجْهِ اللّهِ تَعَالى، بِمَ بَعَثَكَ اللّهُ إلينَا؟ قَالَ بِا“سَْمِ. قُلْتُ: وَمَا آياتُ ا“سْمِ؟ قَالَ أنْ تَقُولَ: أسلمْتُ وَجْهِىَ للّهِ تَعَالى، وَتَخلّيْتُ، وتُقِيمَ الصّةَ، وَتُؤتِىَ الزّكاةَ، كلُّ مسلمٍ على مسلمٍ محرّمٌ أخَوَانِ نصِيرانِ،  يُقبَلُ من مشركٍ بعدَ ما أسلم عملٌ أو يفارقُ المشركين إلى المسلمين.

 

- Behz İbnu Hakîm İbni Mu'âviye İbni Hayde el-Kuşeyrî babası tarikiyle dedesinden şunu rivayet ediyor: "Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü, ben sana gelirken, seni ve dinini benimsemiyeceğim diye şunların (ellerinin parmaklarını göstererek) adedinden fazla yemin ettim. Meğerse, Allah ve Resûlünün öğrettiği dışında hiçbir şey anlamayan bir kimseymişim. Şimdi Allah rızası için senden soruyorum. Allah seninle bizlere ne gönderdi?"Hz. peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "İslâm"ı dedi. "Pekâla, dedim, İslâm'ın alâmetleri nedir?" Şu cevabı verdi: "Kendimi Allah'a teslim ettim, başka şeyleri terkettim" demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her Müslüman bir başka Müslümana haramdır. İki Müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse Müslüman olduktan sonra müşrikleri terkedip, Müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah katında) makbul değildir."[644]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]لَمَّا تُوُفِّى النَّبىُّ # وَاسْتُخْلِفَ أبُو بكْرٍ وَكَفَرَ مَنْ كَفَرَ مِنَ العَرَبِ، قالَ عُمَرُ ‘بِى بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما: كَيْفَ تُقَاتِلُ النَّاسَ وقد قال رسول اللّه #: أُمِرْتُ أنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا َ إلَهَ إَّ اللّهُ، فَمَنْ قَالَهَا فقَدْ عَصَمَ مِنِّى مَالَهُ وَنَفْسَهُ إَّ بِحَقِّهِ، وَحِسَابُهُ عَلى اللّهِ تَعالى. فقَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: وَاللّهِ ‘قَاتِلَنَّ مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ الصََّةِ وَالزَّكَاةِ فَإنَّ الزَّكَاةَ حَقُّ المَالِ. وَاللّهِ لَوْ مَنَعُونِى عَنَاقاً كَانُوا يُؤَدُّنَهَا إلى رسول اللّه # لَقَاتَلْتُهُمْ عَلى مَنْعِهَا. قال عُمَرُ: فَوَاللّهِ مَا هُوَ إَّ أنْ رَأيْتُ أنَّ اللّه شَرَحَ صَدْرَ أبِى بَكْرٍ لِلْقِتَالِ فَعَرَفْتُ أنَّهُ الحَقُّ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edince, ondan sonra Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) halife seçildi. Bunun üzerine bedevîlerden bir kısmı "irtidât" etti. (Hz. Ebû Bekir halife olarak onlarla savaşmaya karar verince)  Hz. Ömer, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "İnsanlar lailaheillallah deyinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum. Bunu söylediler mi, benden mallarını ve nefislerini korurlar. (İslâm'ın) hakkı hâriç artık hesapları da Allah'a kalmıştır!" demiş iken, sen nasıl insanlarla savaşırsın?" dedi. Hz. Ebû Bekir: "Allah'a yemin olsun, namazla zekâtın arasını ayıranlarla savaşacağım. Zîra zekât, malın hakkıdır. Vallahi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a vermekte oldukları bir oğlağı vermekten vazgeçseler, onu almak için onlarla savaşacağım" dedi. Hz. Ömer sonradan demiştir ki: "Allah'a yemin ederim, anladım ki, Hz. Ebû Bekir'in bu görüşü, Allah'ın savaş meselesinde ona ilhamından başka bir şey değildi. İyice anladım ki, bu karar hakmış."[645]

 

Bu tarif ve delillerden de anlaşıldığı kadarıyla zekat; mali bir ibadettir. Kur’an’da ve hadislerde, pek çok yerde namazla birlikte zikredilir. Hicri 2. yılın sonunda farz kılınmıştır.

 

Zekat, İslam’ın beş temelinden birisidir. Onu vermek istemeyenler, ayet ve hadislerde sık sık uyarılmış ve haklarında müeyyidelere yer verilmiştir. Namazla zekat Kur’an ve hadislerde yan yana sıkça zikredilir. Böylece kulluk görevi beden ve malla beraber yürütüldüğünde tam kemaline ulaşmaktadır.

 

Allah yolunda malından veren kişi, verimli toprağa tohum atan birisi gibidir. Malının artmasına, çoğalmasına sebep olur. Zekattan kaçan da onun dünya ve ahiret zararını çeker. Başta, sahibi bulunduğu mal, onun hakkında davacı olur.

 

Zekat, toplumda sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı kuvvetlendirir. Kişileri fedakarlığa alıştırır.

 

Zekat, başkalarını düşünmeye kişiyi yönlendirir. Hasislik ve cimrilik hastalığını tedavi eder.Yeryüzünün ve kainatın gerçek maliki ve sahibi Allah’tır. Kazançlarımız genelde birer emanettir, geçicidir. Onu, bize verene karşı şükrünü ödemenin ilk ve baş yolu zekattır, sadakadır.

 

Zekat ve benzeri mali ibadetler nimetin devamlılığını sağlar, mal ve canımızın düşmanlarını, hasetçilerini azaltır. Ülke çapında mal va can güvenliğini gerçekleştirir. Bütün mallar, zekatla güven altına alınır.

 

Daha önceki konularda ve bir önceki bölümde belirtildiği üzere zekat, mükellefin yerine getirmesi farz olan, mali bir ibadettir. Bu ibadetin hem mali ve hem de içtimai yönleri vardır. Çünkü kişinin mal ve sermaye gelirlerinden alınır. Muhtaçların ihtiyaçlarına harcanır. Altın, gümüş ve para gibi kıymetlerin biriktirilmesini önler. Onları yatırıma kaydırır.

 

İçtimai yönden faydalarının bulunuşuna gelince; sosyal yardımlaşma ve sosyal adaleti gerçekleştirişiyledir. Toplumda zengin/fakir arasındaki çekişmeleri önler. Fakirlere de toplumda daha rahat yaşama imkanı hazırlar.

 

a) Tanımı

Zekat: Arapça bir kelime olup, temizlik, çoğalmak güzel zikir, bereket ve iyi durum manalarına gelir.

 

Fıkıhta zekat: Yüce Allah’ın Kur’an’da belirlenen kişilere, zenginlerin vermesini emrettiği paya denilir.

 

Zekat, mükelleflerin bağlılıklarını gösterir. Bu sebeple zekata sadaka denildiği de olmuştur. Bazen zekata, zekat yerine sadaka, sadaka yerine de zekat terimleri kullanılır. Ancak sadaka terimi zekat teriminden daha genel manadadır.

 

Kur’an-ı Kerim’de:

 

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكينِ وَالْعَامِلينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِى الرِّقَابِ وَالْغَارِمينَ وَفى سَبيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبيلِ فَريضَةً مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَليمٌ حَكيمٌ

 

“Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.”[646]

 

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ اِنَّ صَلوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ وَاللّهُ سَميعٌ عَليمٌ

 

“Ey Peygamber! Onların mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et. Senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.”[647]

 

Bu tariflerden anlaşıldığı kadarıyla zekat; mali bir ibadettir. Kur’anda ve hadislerde, pek çok yerde namazla birlikte zikredilir.

 

Kelime manasından anlaşıldığı gibi zekat vermekle maldan eksilme olmaz, bilakis artma olur. İslam’ın bu gerçeğine inanıp da zekat vererek mallarının gözleri önünde hazineye dönüşmüş pek çok tarihi olaylar ve gerçekler vardır.

 

b) Zekatın Hükmü ve Delili

 

Zekat: Sağlam ve keskin dillerle sabit bir farz olan zekat, İslam’ın beş ana temelinden biridir. Cenabı-ı Allah onu hicretin 2. senesinde, önemlilerin; aşağıda sayacağımız yüce ve üstün hikmetlerle fakirler için zenginlere farz kılmıştır.

 

Zekatın delili: Kitap, sünnet, icma ile sabittir. Kur’an-ı Kerim de:

“Namazınızı kılın, zekatınızı verin” emri bir çok ayeti kerimede tekrar tekrar beyan buyrulmuştur. Kur’an-ı Kerim-in muhtelif surelerinde 32 yerde zikredilmiştir:

 

وَاَقيمُواالصَّلوةَ وَاتُواالزَّكوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعينَ

 

“Namazı dosdoğru kılın zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.”[648]

 

وَجَاهِدُوا فِى اللّهِ حَقَّ جِهَادِه هُوَاجْتَبيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِى الدّينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ اَبيكُمْ اِبْرهيمَ هُوَ سَمّيكُمُ الْمُسْلِمينَ مِنْ قَبْلُ وَفى هذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ فَاَقيمُوا الصَّلوةَ وَاتُوا الزَّكوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّهِ هُوَ مَوْليكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلى وَنِعْمَ النَّصيرُ

 

“Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın sizin Mevlanız O'dur. İşte ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.”[649]

 

وَاَقيمُوا الصَّلوةَ وَاتُوا الزَّكوةَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki rahmete kavuşturulmuş olursunuz.”[650]

 

اَلَّذينَ يُقيمُونَ الصَّلوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكوةَ وَهُمْ بِالْاخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

 

“Ki onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar ahirete kesin bilgiyle iman ederler.”[651]

 

Hadisi Şerifte:

 

ـ عن معاذ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ النبىَّ # قال له حِينَ بََعَثُهُ إلى اليَمَنِ: خُذِ الحَبَّ مِنَ الحَبِّ، وَالشَّاءَ مِنَ الْغَنَمِ، وَالْبَعِيرَ مِنَ ا“بِلِ، وَالْبَقَرَ مِنَ الْبَقَرِ[ .

 

 Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Yemen'e gönderirken kendisine  demiştir ki: "Zekât olarak hububâttan hububât al, davardan koyun al, deveden erkek veya dişi bir deve (baîr) al, sığırdan da bir sığır al."[652]

 

Bu rivâyet, zekât toplamada, tahsildarların uyması gereken bir prensibi, bir "asl"ı beyan etmektedir: Hangi mal zekâta tâbi ise, zekât o cinsten alınmalıdır. Koyundan koyun, deveden deve, sığırdan sığır, buğdaydan buğday vs. Ancak, bu bir vecîbe değildir. Aynı değerde bir başka şey de alınabilir. Ancak, cinsinden başkasını alma hususunda tahsildâr ısrar ederek zorluk çıkarmayacağı gibi, mal sahibi de bir başka şey vermede ısrar edemez.

 

ـ وعن سَمْرَةَ بن جُنْدُبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسولُ اللّهُ # يَأمُرُنَا أنْ يُخْرِجَ الصَّدَقَةَ مِنَ الَّذِى نَعُدُّهُ لِلْبَيْعِ[. أخرجه أبو داود .

 

- Semüre İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) satmak üzere hazırladığımız şeyden zekât vermemizi emrederdi."[653]

 

ـ وعن سعيد بن أبيض عن أبيه أبيض بن حَمَّالٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّهُ كَلَّمَ رَسُولَ اللّهِ # حِينَ وَفَدَ عَلَيْهِ: أنْ َ يَأخُذَ الصَّدَقََةَ مِنْ أهْلِ سَبَإٍ. فقَالَ: يَا أخَا سَبَإٍ َ بُدَّ مِنْ صَدَقَةٍ. فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ؟ إنَّمَا زَرْعُنَا الْقُطْنُ، وَقَدْ تَبَدَّدَتْ سبَأَ وَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ إَّ قَلِيلٌ بِمَأرِبٍ. فَصَالَحَ رسولَ اللّهِ # عَلى سَبْعِينَ حُلّةَ بَزٍّ مِنْ قِيمَةِ وَفَاءِ بَزَّ المَعَافِرِ كُلَّ سَنَةٍ عَمَّنْ بَقِىَ مِنْ سَبَإٍ بِمَأرِبٍ فَلَمْ يَزَالُوا يُؤَدُّونَهَا حَتَّى قُبِضَ رسولُ اللّهِ #. فَأقَرَّ ذلِكَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ حَيَاتُهُ. فَلَمَّا مَاتَ أبُو بَكْرٍ انْتَقَضَ ذلِكَ فَصَارَتْ عَلى مُقْتَضى الصَّدَقَةِ[. أخرجه أبو داود .

 

- Saîd İbnu Ebyaz, babası Ebyaz İbnu Hammâl (radıyallâhu anh)'dan naklettiğine göre, "O (Ebyaz) kavminin, murahhası olarak Hz. Peyamber (aleyhissalâtu vesselâm) 'a geldiği vakit, Resûlullah'la konuşup Sebe halkında zekât almamasını söylemiştir. Hz. Peygamber, ona:"Ey Sebe'nin kardeşi, demiştir, zekât şart.""Ey Allah'ın Resûlü, bizim ektiğimiz şey sadece pamuk. Sebe halkı dağıldı, onlardan halkı dağıldı, onlardan Me'rib'de az bir halk kaldı" dedi.Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Me'rib'de kalan Sebeliler için her yıl, Meâfirî kumaşın değerine denk, yetmiş takım kumaş elbise vermeleri şartıyla sulh antlaşması yaptı. Onlar bu zekâtı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar ödemeye devam ettiler. Sonra Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de hayatı boyunca bu antlaşmayı te'yîd etti. Hz. Ebû Bekir vefat edince bu antlaşma sona erdi, onlardan zekâtın muktezasına göre vergi alındı."[654]

 

c) Zekatın Şartı

 

1) Mükellefin Şartı

 

a) Müslüman Olmak: Zekat mali bir ibadettir. Dini yönü daha ağırdır. Onun ancak Müslümanlar sorumludur.

b) Akıllı Olmak: İslam’ın emirleri, temyiz gücü olanlaradır. Esasen mükellefiyetin bir şartı da akıllılıktır. 

c) Buluğ Çağına Ermek: Bu çağdan önceki döneme çocukluk devresi denir. 

d) Hür Olmak: Köleler ve cariyeler, statüleri ne olursa olsun, zekatla sorumlu değillerdir.

e) Nisap Miktarı Mala Sahip Olmak: İslam, en küçük bir ailenin bir senelik tüketimini, temel ihtiyaç maddelerini gözetir ve onun ötesindeki kıymetleri zekata tabi kılar.

 

2) Malda Aranan Şartlar

 

a) Nema şartı: Nema, bir şeyin artması, çoğalması, büyümesi demektir.

b) Mülkiyet: Bundan amaç, zekat mükellefinin zekata tabi mal üzerinde tam bir mülke sahip olmaktır.

c) Havlilik (Yıllanma Şartı): Zekata tabi malların mülkiyete geçişinden sonra üzerinde tam bir kameri yıl geçmesi esastır.

d) Asli İhtiyaç (Hacet-i Asliyye) Şartı: Bu şart, yeni vergilendirme sisteminde asgari geçim indirimi olarak adlandırılır. O da ailenin nüfus sayısına vs. ye göre değişir.

 

Her ibadette olduğu gibi zekatta da niyet şarttır. Zekatın ödenmesi sırasında niyet gerekir. Kişi kendisinin zekatını verirken de başkasının zekatını verirken de niyet etmeleridir.

 

Zekata tabi malından bir miktarını, o amaçla ayırması zekat kastının bulunduğunu gösterir. Devlet zekat toplaması durumunda da mükellef yine zekata niyet etmelidir. Zekatlık payı ayırma anında da bu niyet var sayılır. Niyetsiz verilen mal, henüz zekata layık kişinin elinde duruyorsa zekata niyet edebilir. Harcamışsa niyet geçersizdir.

 

d) Nisap

 

Zekatta Nisap

 

Zekatın farz oluş sebebi 2’dir.

 

1) Nisap Miktarı mala sahip olmak. İslam, en küçük bir ailenin bir senelik tüketimini, temel ihtiyaç maddelerini gözetir ve onun ötesindeki kıymetleri zekata tabi kılar. Fazla gelen ve zekatlandırılan bu miktarlar da mal ve kıymetler, cinsine göre değişmektedir. Asli ihtiyacı ve borçları dışında kalan ve gerçekten veya manen artış, çoğalmak kaydeden malların her birisinin nisabı/miktarıdır. Bunlar aşağıda kısaca belirtilenlerdir.

 

2) Malın hakikaten veya taktirden (hükmen) artabilmesi gelişebilmesi (Nemadır).

 

Nisap: Bir malın zekatını vermeyi gerektiren miktar. Mesela; kişinin bir yıllık geçim ihtiyacı üstünde 150 dirhem gümüşü olsa zekat vermesi gerekli değildir. Ama 200 dirhem gümüşü varsa bunun zekatını vermesi lazımdır.

 

Nema: Ticaret yoluyla veya üreyip çoğalarak gelişen artan her türlü mal demektir. Ticaret veya iş sahasında işletilirse gelişip çoğalması mümkün olduğu halde sahibi tarafından çalıştırılmayıp saklanan altın, gümüş gibi servetler. Aslında nema yeteneğine sahip oldukları için bunlara takdiren. Hükmen artan (Nami mallar) denir.

 

Temel ihtiyaçlar: Bundan maksat, oturacak ev ile eve gerekli olan eşya, kışlık ve yazlık elbise, gerekli silah ve aletler kitaplar, binek hayvanı, hizmetçi, köle ve cariye, bir aylık doğru kabul edilen başka bir görüşe göre, bir yıllık nafaka demektir. Borç karşılığı olarak elde bulunan parada böyledir.

 

Ticaret için niyet edilsin veya edilmesin, “Altın ve gümüşün zekatı verilir.” Fiili olanlar ise; altın ve gümüşün dışında kalanlardır. Bunlarda nema; ticarete niyet etmekle olur. Bilindiği gibi ticarete niyet de; ya serahaten (açıkça) beyanla veya delaletten sabit hale gelir. Mesala; ev yapmak için, bir arsa alan kimse ile arsa ticaret yapan kimse arasında fark vardır. Bir malın zekatının verilmesi için; o malın sahibinin elinde bulunması ve malın artması veya temekkün etmesi (yığılması) lazımdır.Artması olmayan ve temekkünü bulunmayan mal için zekat yoktur.

 

ـ وعن محمد بن عُقْبَةَ مولى الزبير: ]أنه سَألَ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمَّدٍ: عن مُكَاتَبٍ قَاطَعَهُ بِمَالٍ عَظِيمٍ، هل عليه فِيهِ زَكاةٌ؟ فقَالَ الْقَاسِمُ: إنَّ أبَا بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ لَمْ يَكُنْ يَأخُذُ مِنْ مَالٍ زَكَاةً حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الحَوْلُ. قالَ الْقَاسِمُ: فَكَانَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ إذَا أعْطَاهُ النَّاسُ عَطَايَاهُمْ يَسْألُ الرَّجُلَ هَلْ عِنْدَكَ مِنْ مَالٍ وَجَبَتْ عَلَيْكَ فِيهِ الزَّكاةُ؟ فإن قال نَعَمْ أخذَ مِنْ عَطَائِهِ زَكاةَ ذلِكَ المَالِ. وإن قال: . سَلّمَ إليه عَطَاءَهُ ولم يَأخُذْ مِنْهُ شَيْئاً.

 

- Zübeyr'in azadlısı Muhammed İbnu Ukbe'den yapılan rivâyete göre, Kâsım İbnu Muhammed'e, mukâtebe akdi yaptığı köle (sin)den aldığı para sebebiyle kendisine zekât düşüp düşmeyeceğini sormuştu. Kâsım, kendisine şu cevâbı verdi: "Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) üzerinden bir yıl geçmeyen maldan zekât almazdı. " Kâsım ilâveten der ki:  "Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), halk kendisine bağışlarda bulunurken onlardan her birine: "Sana zekâtı vâcib kılacak miktarda malın var mı?" diye sorardı. Adam: "Evet!" derse, onun getirdiği bağıştan, malına düşecek miktarda zekât alırdı. adam: "Hayır!" diyecek olursa, bağışını adama teslîm eder ve hiçbir şey almazdı. "[655]

 

Bu hadis-i şerifini esas alan Hanefi fukuhası: “Zekatın farz olmasının şartlarından birisi de, malın üzerinden bir sene geçmesidir.” Zekatta kameri yıla itibar olunur. Nisap senenin başında ve sonunda tamam olursa, sene içerisinde noksanlaşmış olması, zekatı düşürmez. Hükmünde ittifak etmiştir.

 

e)  Zekat Verilmesi Gereken Mallar

 

Zekat Verilmesi Gerekli Olan Mallar: Yılın çoğunda gıdasını atlayarak sağlayan koyun, sığır ve deve gibi dört ayaklı (saime) hayvanlar. Altın gümüş ve diğer paralar, ticaret malları, tarım (ziraat ürünleri) ve meyveler. Maden ve defineler (yer altı servetleri).

 

Otlayıcı (saime) Hayvanların Zekatı: Otlayıcı dört ayaklı hayvanlar; deve, sığır ve koyunlardır. Üç şartın bulunmasıyla bunların zekatını vermek farz olur. Bu malları nisaba, vermek. Bu nisap devede beş, sığırda otuz, koyunda kırk, altında yirmi miskal, gümüşte iki yüz dirhemdir. Böyle bir malın, mülkiyetinde iken üzerinden bir yılın geçmiş olması. Yıl boyunca veya yılın çoğunda mubah otlama ile idare edebilmeleri.

 

Devenin Zekatı: Devenin sayısı beşe varmadıkça zekate tabi değildir. Devenin sayısı beşe vardığı zaman bir koyun zekat verilir. Develerin sayısı 25’e yükselinceye kadar bu şekilde her beşi için bir koyun zekat verilir. (Deve sayısı 25’e varınca bunlar için iki yaşına girmiş bir dişi deve verilir).

 

Sığırların Zekatı: Otuzdan aşağı sığırlar için zekat vermek gerekmez. Otuza vardığında iki yaşına basmış bir dişi dana verilir. Kırka vardığında üç yaşına basmış bir dişi veya erkek dana verilir. Sığır sayısı altmış olduğunda iki yaşına basmış iki erkek veya dişi dana verilir. İşte bu şekilde, her on (beş çoğalma) da (sığırlar için) farz (olan zekat miktarı) iki yaşına basmış dana iken üç yaşına basmış dana gerekliliği (ve şekli) hususunda mandalar, sığırlar gibidir.

 

Koyunların Zekatı: Kırk beşten az olan koyunlar için zekat vermek gerekmez. Kırktan yüz yirmiye kadar kırk da dahil olan sayıdaki koyunlar için bir koyun verilir. Yüz yirmiden iki yüze kadar olan sayıdaki koyunlar için iki koyun verilir. İki yüzden dört yüze kadar olan sayıdaki koyunlar için üç koyun verilir. Dört yüz baş koyun için ise dört koyun verilir. Dört yüzden yukarı koyunların her yüz baş için bir koyun verilir. Keçiler zekat hususunda koyunlar gibidir. (Keçiler için bir yaşını doldurmamış keçi yavruları değil iki yaşına basmış keçi yavruları (sen’i) verilir.

 

Altın Gümüşün ve Paraların Zekatı

 

Resul-i Ekrem (as)’ın Hz. Muaz (ra)’a hitaben: “Her iki yüz dirhem gümüşten beş dirhem, ve her yirmi miskal altından yarım miskal altından yarım miskal zekat al emrini verdiği bilinmektedir. Hanefiler bu hadis-i şerifi esas alarak: “Her iki yüz dirhem gümüş için beş dirhem zekat vermek farzdır.

 

Bunları biriktirip hakkını ödemeyenlerin, kıyamette karşılaşacağı acıklı durum Kur’an’da dile getirilir. Altın veya gümüş para veya ziynet eşyası biçimine sokulmuş olsun veya olmasın her türlüsü zekata tabidir.

 

Nisap miktarında gümüş ya da altın (veya herhangi bir devletin parasıyla bunların karşılığına) sahip olan kimsenin bunların onda birinin (kırkta birini) zekat olarak vermesi gerekir.

 

Ticaret Mallarının Zekatı: Ticaret malları altın, gümüş (ve diğer paraların) dışında ticaret için hazırlanmış ya da (imal edilmiş) mallardır. Bunların (tüccarın) elinde bulunan kısmın (toplamının) değeri altın, gümüş veya TL nisabından miktarını doldurursa, bunlar için zekat vermek gerekli olur. (Toplam hesap edilirken) ayrı ayrı cinsteki malları değeri birbirine katılarak (toplam) hesap edilir. Ticaret mallarının zekatını vermenin gerekmesi için iki şey şarttır:

1) Bir yıl boyunca (kişinin bu malların) ticaretiyle (meşgul olmaya) niyet etmesi.

2) Ticaret mallarının, zekatını gerekliliğine elverişli olmalıdır.

 

Tarım Ürünlerinin Zekatı: Bir öşür arazisi yağmur veya ırmak çay suları ile sulanırsa, ürünleri onda bir nispetinde “Öşür” zekatına tabi olur. Eğer dalya, dolap ve hayvan ile veya satın alınacak sularla bütün sene veya senenin yarısından çoğu sulanacak olursa yirmide bir nispetinde öşür alınır. Öşür mükellefiyetinde akıl ve buluğ şart değildir. Mahsulü ilgilendiren bir konudur. Ürün üzerinde bir yılın geçmesi şartı da yoktur. Ürün kimin ise zekatını da o verir. Arazinin ariyet veya kiralık olması vs. önemli değildir. Arıdan elde edilen balın kıymeti bir ton ürün kıymetine eş durumdaysa o baldan yüzde on öşür alınır. Arıcılık zorunlu masrafı gerektiriyorsa o zaman öşür yüzde beştir.

 

Maden ve Defineler (Yer altı servetlerinin) Zekatı

 

Ateşle yumuşayıp erimeyen madenler: Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze gibi maddelerden hisse alınmaz. Bunların tamamı sahibine, sahibi yoksa bulana aittir. Ateşle yumuşayıp eriyebilenler; altın, gümüş, bakır, kalay, nikel ve demir madenleri öşür ve haraç arazisinde veya sırf mülk arazide veya sahrada bu cins madenlerin beşte bir nispetinde devlet adına hisse alınır. Sıvı halinde bulunan madenler: Su, tuz, zift neft (petrol) gibi. Bunlardan da bir şey alınmaz.

 

Defineler Üçe Ayrılır

 

1)  İslam öncesine ait

2)  Müslümanlara ait

3) Şüpheliler şeklinde üç kısma ayrılır.

Ocakta çıkarılan maden veya yer altında bulunan İslam öncesine ait veya şüpheli mahiyetteki definelerin nisabı aranmaksızın Hanif-i Mezhebine göre yüze de yirmisi zekat olarak verilir. Bu gibi kıymetlerde nisap aranmadığı gibi üzerinde yıl geçmesi de gerekmez. Bulunur bulunmaz yüzde seksen kişinin, yüzde yirmisi de kamunun hakkıdır. Bu uygulama Hanefi mezhebine göredir.

 

f) Zekat Kimlere Verilir

 

Zekat, şu ayeti celile de beyan buyurulan kimselere verilir:

 

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكينِ وَالْعَامِلينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِى الرِّقَابِ وَالْغَارِمينَ وَفى سَبيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبيلِ فَريضَةً مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَليمٌ حَكيمٌ

 

“Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.”[656]

 

Ayette Geçen Sekiz Sınıfı Kısaca Açıklayalım

 

1) Fakirler: Ne nisaba ulaşacak kadar bir mala ne de onun kıymetine sahip kişilerdir.

2) Miskinler: Hiçbir şeyi bulunmayan kişiler, fakirlerdir.

3) Zekat Memurları( Amiller): Zekatı toplama işiyle görevli her kişi yaptığı hizmete karşılık zekat alabilir.

4) Müellifi Kulub: Kafirlerin Müslüman olmalarını temin için zekat verilir.

5) Köleler: Ayette geçen köle terimi her nevi köleyi içine alır.

6) Borçlular: Borcundan fazla bir mal varlığına sahip olmayan veya kendisinin de başkasında malı bulunuyorsa da alması imkansız hale gelmiş kişidir.

7) Allah Yolunda mücadele Edenler: Canlarını gerek savaş ve gerek ilim için kendilerini ümmetin menfaatine adayan kimselere de zekat verilir.

8) Yolculara: Ayette geçen sonuncu sınıftır. Parasızlık, imkansızlıklar nedeniyle yolda kalmışlara zekat verilir.

 

Şu Kimselere de Zekat Verilmez

 

1)  Bakmakla yükümlü  olduğu yakın akrabalarına 

2) Zenginlere; böyleler esasen zekat vermekle yükümlüdürler.

3)  Çalışıp kazanabilecek durumda olanlara

4)  Müslüman olmayanlara

5)  Hz.Muhammed (as) yakınlarına yani Ehli Beyte.

 

g) Sadaka

 

1)  Sadakanın Tanımı ve Çeşitleri

 

Kur’anda ve sünnette çokça kullanılan bir terimde sadaka kelimesidir. Kelime olarak; doğrulamak, tasdik etmek, haklı sarfta bulunmak, bir şeyi harcamak manalarına gelir. Fıkıhta ise sadaka; zekat ve zekatın dışında, hayır amacıyla maldan verilen şeylerdir.

 

Kur’an-ı Kerim de Sadaka:

 

اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِىَ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيَِّاتِكُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبيرٌ

 

“Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.”[657]

 

لِلْفُقَرَاءِ الَّذينَ اُحْصِرُوا فى سَبيلِ اللّهِ لَا يَسْتَطيعُونَ ضَرْبًا فِى الْاَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسيميهُمْ لَا يَسَْلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًا وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّهَ بِه عَليمٌ

 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.”[658]

 

Hadislerde Sadaka:

 

 -عن أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  مَا تَصَدَّقَ أَحَدٌ بِصَدَقَةٍ مِنْ طَيِّبٍ، وََ يَقْبَلُ اللّهُ إَِّ الطَّيِّبَ، إَّ أَخَذَهَا الرَّحْمَنِ بِيَمِينِهِ وَكِلْتَا يَدَيْهِ يَمِينٌ، وَإِنْ كَانَتْ تَمْرَةً. فَتَرْبُو فِي كَفِّ الرَّحْمَنِ حَتَّى تَكُونَ أَعَظَمَ مِنَ الْجَبَلِ كَمَا يُرَبِّى أَحَكُمْ فَلُوَّهُ أَوْ فَصِيلَهُ.

 

- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Temiz şeylerinden kim ne tasadduk ederse -ki Allah sadece temizi kabul eder- Rahmân onu sağ eliyle alır -ki O'nun her iki eli de sağdır- bu sadaka bir tek hurma bile olsa, O, Rahmân'ın avucunda dağdan daha iri oluncaya kadar büyür, tıpkı sizin bir tayı veya bir boduğu büyütmeniz gibi (O da sadakanızı büyütür)."[659]

 

Hadis, Allah Teâlâ Hazretlerinin temiz ve helal kazançtan yapılan hayırları kabul edeceğini belirtmektedir. Kurtubî, Allah'ın haram kazançtan yapılan sadakaları kabul etmeyişini, "Çünkü o mal, tasadduk edene ait değildir. Kendine ait olmayan malda tasarruftan kişi yasaklanmıştır. Halbuki, burada tasadduk eden kimse, yasağa rağmen hareket etmiş olmaktadır. Allah bunu ondan kabul edecek olsa muhal bir durum ortaya çıkar. Bu iş aynı anda hem yasaklanmış hem emredilmiş olur."

 

يَمْحَقُ اللّهُ الرِّبَى وَيُرْبَى الصَّدَقَاتِ.

 

"Allah ribayı eksiltir, sadakaları artırır."[660]

 

 -وَعَنْه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  بَيْنَا رَجُلٌ فِي فََةٍ مِنَ ا‘َرْضِ إِذْ سَمِعَ صَوْتًا فِي سَحَابَةِ اسْقِ حَدِيقَةَ فَُنٍ. فَتَنَحَّى ذَلِكَ السَّحَابُ فَأَفْرَغَ مَاءَهُ فِي حَرَّةٍ فَإِذَا شَرْجَةٌ مِنْ تِلْكَ الشِّرَاجِ قَدِ اسْتَوْعَبَتْ ذَلِكَ الْمَاءَ. فَتَتَبَّعَ الْمَاءَ فَإِذَا رَجُلٌ قَائِمٌ فِي حَدِيقَةٍ يُحَوِّلُ الْمَاءَ بِمِسْحَاتِهِ. فَقَالَ لَهُ: يَا عَبْدُ اللّهِ، مَا اسْمُكَ لِمَ ؟ قَالَ فَُنٌ، اِسْمُ الَّذِي سَمِعَ فِي السَّحَابَةِ. فَقَالَ لَهُ: يَا عَبْدَ اللّهِ، لِمَ سَألْتَنِي عَنْ اسْمِي؟ قَالَ: سَمِعْتُ صَوْتًا فِي  السَّحَابِ الَّذِي هَذَا مَاؤُهُ يَقُولُ: اِسْقِ حَدِيقَةَ فَُنٍ، ِسْمِكَ. فَمَا تَصْنَعُ فِيهَا؟ قَالَ: أَمَّا إِذْ قُلْتَ هَذَا فَإِنِّي أنْظُرُ إِلَى مَا يَخْرُجُ مِنْهَا فَأتَصَدَّقُ بِثُلِثِهِ.وَآكُلُ أَنَا وَعِيَالِي ثُلُثَهُ، وَأرُدَّ فِيهَا ثُلُثَهُ.

 

 Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir adam boş bir arazide giderken bulut içinden gelen bir ses işitti: "Falancanın bahçesini sula!" diyordu. O bulut uzaklaşarak suyunu bir ketire (kayalığa) boşalttı. Derken oradaki sel yollarından biri bu suların tamamını akıtmaya başladı. Adam da suyun istikametini takiben yürüdü. Bir müddet sonra, suyu bahçesine çevirmek üzere elinde bir kürek, çalışan bir adam gördü. Ona:"Ey Allah'ın kulu ismin ne?" diye sordu."Falan!" dedi. Bu isim, adamın buluttan işittiği isimdi. Bu sefer o sordu: "Ey Allah'ın kulu, peki sen benim adımı niye sordun?""Ben sana şu suyu getiren buluttan bir ses işitmiştim, senin ismini söyleyerek "Falanın bahçesini sula!" diyordu. Sen bahçede ne yapıyorsun?" "Madem ki sordun söyleyeyim. Ben bu bahçeden çıkan mahsule nezaret ederim. Ondan çıkan mahsulün üçte birini tasadduk ederim. Üçte birini ben ve ailem yeriz, üçte birini de bahçeye iâde ederim" dedi."[661]

 

 -وَعَنْه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  سَبَقَ دِرْهَمٌ مَائَةَ أَلْفِ دِرْهَمٍ. قِيلَ: وَكَيْفَ ذَلِكَ يَا رَسُولَ للّهِ؟ قَالَ: كَانَ لِرَجُلٍ دِرْهَمَانِ فَتَصَدَّقَ بِأَجْوَدِهِمَا وَانْطَلَقَ آخِرُ إِلَى عُرْضِ مَالِهِ فَأَخْرَجَ مِنْهُ مِائَةَ أَلْفِ دِرْهَمٍ فَتَصَدَّقَ بِهَا.

 

 Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Bir dirhem, yüzbin dirhemi geçmiştir.""Bu nasıl olur, ey Allah'ın Resulü?" diye sordular. Şu cevabı verdi. "Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan daha iyisini tasadduk etti,Diğeri ise, malının yanına varıp, malından yüzbin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti."[662]

 

 -وَعَنْ اِبْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: ]أَنَّهُ جَاءَهُ سَائِلٌ: فَقَالَ لَهُ اِبْنُ عَبَّاسٍ: أَتَشْهَدُ أَنْ َ إِلَهَ إَِّ اللّهُ؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَتَصُومُ وَتُصَلِّي؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: سَأَلْتُ وَلِلسَّائِلِ حَقٌّ، إِنَّهُ يَحِقُّ عَلَيْنَا أَنْ نَصِلَكَ. فَأَعْطَاهُ ثَوْبًا وَقَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَكْسُو مُسْلِمًا ثَوْبًا إَِّ كَانَ فِي حِفْظِ اللّهِ تَعَالَى مَا دَامَ عَلَيْهِ مِنْهُ خِرْقَةٌ.

 

- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'ın anlattığına göre, kendisine bir dilenci gelmiş o da dilenciye sormuştur:"Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhissalâtu vesselâm'ın O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyor musun.", Adam, "Evet!" deyince tekrar sormuştur: "Oruç tutuyor musun?" Adam tekrar "Evet!" demiştir. Bunun üzerine İbnu Abbâs: "Sen istedin. İsteyenin bir hakkı vardır. Bizim de isteyene vermek, üzerimize vazifedir" der ve ona bir elbise verir. Sonra ilaveten der ki:"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim şöyle demişti: "Bir müslümana elbise giydiren her müslüman mutlaka Allah'ın hıfzı altındadır, ta o giydirdiğinden bir parça onun üzerinde bulundukça."[663]

 

Bu hadis, müslümanları giydirmeye teşvik etmektedir. Hatta hadiste gelen "müslüman" kaydı ve buna ilaveten Hz. İbnu Abbâs'ın dilenciyi imanı açısından imtihan etmiş olması, gayr-ı müslimin giydirilmesinde burada vaadedilen sevabın olmayacağı hükmünün çıkarılmasına yol açmıştır.

 

Hadis ayrıca, yeni ve sağlam giyecek vermeye de teşvik etmiş olmâktadır. Zira elbise ne kadar dayanırsa fakirin üzerinde o kadar uzun müddet kalır. Hadis ise, elbise eskiyinceye kadar yani kullanıldığı müddetçe, bağışı yapana dünyevî ve uhrevî himaye-i İlâhi vaadetmektedir.

 

Bu hadis, fakirlik mi üstün, zenginlik mi? ihtilafında "zenginlik" diyenlere delil sunmaktadır. Çünkü, fayda ve ihsan Allah'ın sıfatlarındandır. Allah Teâla Hazretleri kendi sıfatlarından biriyle muttasıf olanları sever. Zenginlik ve cömertlik sıfatını da, Zat-ı akdeslerinin sıfatı olduğuna göre, zenginlik ve cûd'u sevecektir.

 

İbnu Abbâs'ı وَلِلسَّائِلِ حَقٌّ.

"İsteyenin bir hakkı vardır" demeye sevkeden husus şu âyet-i kerime olabilir: وَفِي اَمْوَالِهِمْ حَقُّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ.

"Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır."[664]

 

Mamafif bu husus bazı hadislerde de ele alınmıştır.

Ahmed İbnu Hanbel ve Ebu Dâvud'da rivayet edilen bir hadiste, لِلسَّائِلِ حَقٌّ وَإِنْ جَاءَ عَلَى فَرَسٍ.

"İsteyen, at üzerinde gelse bile ona bir hak vardır."

 

Sâil'i, İbnu'l- Esir, "Dilenen, isteyen" diye tarif eder. Mahrum'u İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) ve Mücâhid: "Beytü'l-maldan (şu veya bu şekilde) herhangi bir pay almayan, geçimini sağladığı bir geliri veya mesleği olmayan fakir kimse" olarak tavsif eder.

 

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): "Kazancı ihtiyacını karşılayamayan fakir" diye tarif etmiştir.

 

Dahhâk: "Malını (sel, yangın, âfet gibi bir sebeple) kaybeden kimse" diye tarif ederken, Zührî de: "İnsanlara ihtiyacını açmayan, onlardan hiçbir şey istemeyen kimsedir" demiştir. İslam âlimleri, dilencilik yaparak nefsini alçaltan kimseyi sû-i zanla karşılamamak, güler yüz, tatlı söz ve ikramla karşılamak gerektiğine hükmetmişlerdir.

 

Hattâbî, "Dilenen, at üzerinde bile gelse ona bir hak vardır" hadisinde dilenciler hakkında hüsn-ü zan edilmesinin "emredildiğini" belirtir; "onları tasdik imkanı varken tekzible karşılamamak icabettiğine" dikkat çeker.

 

Hadisin: "Dilencinin görünüşü seni şüpheye atsa bile, ata binerek gelmiş olsa bile onu mahrum bırakma" diye emrettiğini söyler ve ilave eder: "Zira, bazan kişinin atı olur ama, geride bıraktığı âilesi ve borcu da olur ve içinde bulunduğu bu şartlar sadaka almasını câiz kılar. Bazan da adam yolcudur, memleketinde zengin olsa bile sadaka alması câizdir."

 

İbnu'l-Esir gâzi ve borçluların da sadaka almalarının câiz olduğunu belirtir. Hülasa âlimler, çeşitli meşru sebepler göstererek, kapıya gelenlerin boş çevrilmemesi gerektiği sonucuna varırlar. Ancak, fakir diye sadakadan verilen kimsenin fakir olmadığının ortaya çıkması halinde alınacak tavır hususunda ihtilaf edilmiştir. Ebu Hanife ve İmam Muhammed, Hasan Basri, verenden sadaka borcu düşer demişlerdir. Sevrî ve iki görüşünden birinde Şâfiî ve Ebu Yusuf sadaka borcunun düşmeyeceğini söylemişlerdir.

 

 -وَعَنْ أَبِي سَعِيدِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أَنَّ أَعْرَابِيًّا قَالَ يَا رَسُولَ للّهِ: أَخْبِرْنِي عَنِ الْهِجْرَةِ. فَقَالَ: وَيْحَكَ إِنَّ شَأْنَهَا شَدِيدٌ، فَهَلْ لَكَ مِنْ إِبِلٍ؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَتُعْطِي صَدَقَتَهَا؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَهَلْ تَمْنَحُ مِنْهَا؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَتَحْلُبُهَا يَوْمَ وِرْدَهَا؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَاعْمَلْ مِنْ وَرَاءِ الْبِحَارِ فَإَِّن اللّهَ لَنْ يَتْرُكَ مِنْ عَمَلِكَ شَيْئًا.

 

- Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir bedevi gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Bana hicretten haber ver!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:"Vah sana! O ağır bir iştir. Senin develerin var mı?" dedi. Adam, "Evet!" deyince:"Zekatlarını veriyor musun?" diye sordu. Adam yine "Evet!" deyince: "Öyleyse sen o uzaklarda kal ve çalış, zira Allah senin amelinden hiçbir şeyi eksiltmeyecektir" buyurdu."[665]

 

 -وَعَنْ أَبِي  هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الصَّدَقَةُ تُطْفِئُ غَضَبَ الرَّبِّ وَتَدْفَعُ مِيتَةَ السُّوءِ.

 

- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sadaka Rabbin öfkesini söndürür ve kötü ölü mü bertaraf eder."[666]

 

Çeşitleri: Sadaka vacip ve nafile olmak üzere iki çeşidi vardır:

1) Vacip olan sadaka: Bu gurubun başında fıtır sadakası ve kurban gelir.

2) Nafile olan sadaka: Kişiye dünya ve ahirette yarar sağlayan sevap kaynağı sadakalar çok çeşitlidir. Sadaka-ı Cariye de denilen bu kısma sürekli yardım kaynakları girer. Mesela vakıf, vasiyet, bağış ve karz-ı hasen vb. leri gibi.

 

Nafile Türünden Sadakalar Şöylece Sıralanabilir

 

1) Hasad Hakkı: Hububat ve meyveler hasad edilip devşirtildiğinde öşrü ve zekatı dışında oradakilere bir miktar vermek, yedirmek, dağıtmak.

2) Misafir Hakkı: İslam’da misafire yardım en büyük ikram kabul edilir.

3)  Maun Hakkı: Her türlü komşu hakkıdır.

4) Sadak-ı Cariye: Toplumun ve kişilerin bir kısım zaruri ihtiyaçlarını karşılamak, gelirin bir ölçüde halka yansımasını sağlamak için İslam’da vakıfta ve vasiyette bulunmayı emretmiştir.

5) Hayvanların Hakkı: Hadislerde ekilip dikilen bir şeyden kuşlar, kurtlar yediğinde bile bu mal sahibi için sevaba vesiledir.

 

Sadakanın Dinimizdeki Yeri

 

Dinimizde, zekat dışı yardımları da bazen de sünnet saymıştır. Böylece kişi için, bir bakıma onları yerine getirmekten başka bir tercihi yoktur.

 

Sadaka Vermeyecek Olanlar

 

Sadaka açısından durum şöyledir; kişi bedeniyle, parasıyla, hatta bazen güzel sözleriyle sadakada bulunur. Bu sadakanın genel anlamıdır. Fakat malından ve mülkünden tasaddukta bulunacak kişi, onu yapmadan önce, üzerinde varsa kul borçlarını ödeyecektir.

 

Aile, çoluk/çocuğunun normal bir hayat sürebilmelerini, iaşe ve ibadetlerini sağlayacaktır. Ayrıca, Allah’a olan görevi sayılan farz veya vacip yönünden de üzerinde de bir borç kalmamalıdır. Zekat, kurban, fitre borçları varken sünnet nevinden sadaka verilmez.

 

h) Fıtır Sadakası

 

Tanımı: Fıtr veya Fitrenin kelime anlamı; yaratılış, yaratılıştaki sağlıklı, temiz durum, orucu açmak, ramazan ayını tamamlamak anlamlarında kullanılır.

 

Sadaka-ı Fıtır veya daha kısa adıyla Fitre ya da Fıtra; ramazan ayını yaşama, onun ecrine, bereketine kavuşmanın bir şükran ifadesi olarak verilen bir mal ve harcamadır. Daha geniş bir tanımla ramazan-ı şerifin sonuna yetişen, temel ihtiyaçlarından başka en az nisab miltarı bir malı bulunan hür Müslüman için vacip türünden bir sadakadır, bir ibadettir.

 

ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]فَرَضَ رسولُ اللّه # زَكَاةَ الْفِطْرِ صَاعاً مِنْ تَمْرٍ أوْ صَاعاً مِنْ شَعِيرٍٍ عَلى كُلِّ عَبْدٍ أوْ حُرٍّ صَغِيرٍ أوْ كَبِيرٍ ذَكَرٍ أوْ أُنْثَى مِنَ المُسْلِمِينَ.

 

- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadaka-i fıtrı müslümanlardan büyükküçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak farz kıldı."[667]

 

ـ وفي رواية: ]فَعَدَلَ النَّاسُ بِهِ نِصْفَ صَاعٍ مِنْ بُرٍّ، وَكانَ ابْنُ عُمرَ يُعْطِى التَّمْرَ، فَأعْوَزَ أهْلُ المَدِينَةِ التَّمْرَ فأعْطَى شَعِيراً[ .

 

-Bir başka rivâyette de şöyle gelmiştir: "Halk (Hz. Muâviye' nin bir hitabesi üzerine) yarım sa' buğdayı bir sa' hurmaya denk kıldılar. İbnu Ömer Hazretleri (radıyallâhu anhümâ) fıtır sadakasını hurmadan verirdi. (Bir sene) Medîne halkı hurmaya muhtaç oldu. İbnu Ömer (o yıl) sadaka-i fıtrını arpadan verdi."[668]

 

ـ وعن أبى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال:  ]كُنَّا نُخْرِجُ زكَاةَ الْفِطْرِ صَاعاً مِنْ طَعَامِ، أوْ صَاعاً مِنْ شَعِيرٍ، أوْ صَاعاً مِنْ تَمْرٍ، أوْ صَاعاً مِنْ أقِطٍ، أوْ صَاعاً مِنْ زَبِيبٍ. فَلَمَّا جَاءَ مُعَاوِيَةُ وَجَاءَتِ السَّمْرَاءُ قال: أرَى أنَّ مُدّاً مِنْ هَذا يَعْدِلُ مُدَّيْنِ.

 

-Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Biz sadaka-i fıtrı bir sa' yiyecek veya bir sa' arpa veya bir sa' hurma veya bir sa' ekıt (denen yoğurt kurusu) veya bir sa' kuru üzümden çıkarırdık."[669]

 

ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]بَعَثَ النَّبىُّ # مُنَادِياً في فِجَاجِ مَكَّةَ. أَ إنَّ صَدَقَةَ الْفِطْرِ وَاجِبَةٌ عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ ذَكَرٍ أوْ أُنْثَى حُرٍّ  أوْ عَبْدٍ صَغِيرٍ أوْ كَبِيرٍ. مُدَّانِ مِنْ قَمْحٍ أوْ سِوَاهُ صَاعٌ مِنْ طَعَامٍ.

 

- Amr İbnu Şuayb, an ebîhi an ceddihî (radıyallâhu anh) tarikinden anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke caddelerinde dellâl çıkararak şöyle ilan ettirdi:"Duyduk duymadık demeyin! Sadaka-i fıtr her müslümana, erkekkadın, hürköle, küçükbüyük olsun vâcibtir. Bu, ya iki müdd buday veya onun dışında bir sa' yiyecektir."[670]

 

ـ وعن نافع قال: ]كانَ ابنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما يُعْطِى زَكاةَ رَمَضَانَ بِمُدِّ النَّبىِّ #، وفي كَفّارَةِ الْيَمِينِ.

 

- Nâfi (rahimehullah) anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) ramazan zekâtını müdd-i Nebî (aleyhisselâm) ile verirdi. Kefâret-i yemini de müdd-i Nebî ile öderdi."[671]

 

ـ وعن قيس بن سعد بن عُبَادَةَ قال: ]أمَرَنَا رسولُ اللّهِ # بِصَدَقَةِ الْفِطْرِ قَبْلَ أنْ تَنْزِلَ الزَّكَاةُ. فَلَمَّا نَزَلَتْ لَمْ يَأمُرْنَا وَلَمْ يَنْهَنَا، وَنَحْنُ نَفْعَلُهُ.

 

- Kays İbnu Sa'd İbnu Ubâde anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), zekât emri gelmezden önce, bize sadaka-i fıtr'ı emretmişti. Zekât farz kılınınca, fıtır sadakasını ne emretti ne de nehyetti. Biz onu yerine getirmeye devam ettik..."[672]

 

Fitrenin Dindeki Yeri ve Hükmü

 

Hicretin 2. yılında konulmuştur. Bunu vermekle kişi, yoksulluğa maruz kalmaz. Muhtaçların ihtiyacını karşılar. Fitre sayesinde ramazanda işlenilen bazı günahlar da affa uğrar. Fitre verilirken niyet gereklidir. Zengin olan çocuk ve delinin de malından fitre ödenir.

 

Böyle bir mali ibadetin dindeki hükmü konusunda farklı görüşler vardır. Hanefilere göre, fıtır sadakası vacip nevinden bir ibadettir. Şevval ayının ilk günü sabah namazı vaktinden itibaren ödenmesi vaciptir. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre ise farz ile vacip arasında bir ayırım yoktur ve onlara göre fitre farz derecesinde bir ibadettir.

 

Fitre Verecekler: Bayram sabahına sağ olarak giren ve mal varlığı bulunan her erkek ve kadın kendi fitresini verecektir. Mal varlığı olmayan ve ailesi yanında bulunan çocukların fitresini anne/babaları verir. Zengin olmayan kadının fitresini de kocası verir. Yetişkin çocuk, ailesinden ayrı ve uzakta yaşıyorsa, malı da yoksa fitresini ailesi verir.

 

Fitre verecek mükelleflerde aranılan bir diğer husus da; nisaba malik olmaktır. Hanefilere göre, zekatta olduğu gibi burada da kişi temel ihtiyaçları dışında belirli bir miktar mal varlığına malik olmalıdır.

 

Fitre Verilecekler

 

Kişinin bakmakla yükümlü bulunduğu usul ve füruuna, karısına fitre verilmez. Bunların dışında kalan her Müslüman gerçek kişiye fitre verilir.

 

Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de:

 

اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِىَ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيَِّاتِكُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبيرٌ

 

"Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.”[673]

 

Fitre verilecek zaman:Fitrenin ödeme, borç haline gelme zamanı ramazan bayramı sabahıdır. Bu ibadet bayram günüyle yakından ilgilidir. Fıtır sadakası da bayram sabahı vacip hale gelir. En uygunu, ramazan içinde ve en geç bayramın 1. günü bayram namazından önce vermektir.

 

Fitrenin içerdikleri ve miktarı : Fitre, buğday, arpa buğday ve arpa unu, kuru üzüm ve hurma üzerinde verilir.Gıda maddelerinin seçim ve tespitinden amaç, muhtaç kişinin en az bir günlük iki öğüne yetecek kadar zaruri ihtiyacını karşılamaktır. Buna göre de her bir mükellef günlük hayatında, evinde en çok hangi gıda maddesini tüketiyorsa ondan bir Sa (ölçek) verecektir. İsteyen bu maddeyi aynen verir. İsteyen günlük satış bedeli ne kadarsa onu verir.

 


 

- Okuma Parçası -

 

İslam dinin de sosyal adaletinin teminatı olan zekat, mali bir ibadettir. Zekatın ifası için iman şarttır. İmanı olmayanın zekatı makbul değildir ve ibadette sayılmaz. Çünkü dinin temel esası imandır ve imanı İslam olmayanın yapacağı her şey batıldır ve zekatı ibadet değil, haraçtır.   

 

İslam’da haraç müminlerden alınmaz, gayri Müslimlerden alınır. Gayri Müslim’in verdiği haraç ise sadece kendisinin can ve mal teminatı içindir. Ahirette hiçbir nasibi olmaksızın, dünya menfaatı söz konusudur.

 

Oysa mümin kişilerin vereceği zekat, hem dünyada sosyal adaletin, güvenliğin ve mutluluğun teminatı olmakla beraber, ahiret hayatına dönük de bir amel-i salihtir. Yani ahirette cennetle karşılık verilecek olan sevaptır.

 

Mümin kişilerin zekatı sosyal dengenin, güvencenin garantisidir. Çünkü zenginlerin zekatını verdiği bir toplumda fakir, yoksul ve başı boş kimse kalmaz. Aynı zamanda kimsenin nefsi, gözü ve eli zenginin malında olmaz. Buda zengin için bir sosyal güvencedir.

 

Mümin kişiler zekatlarını verdikleri zaman, zekatların toplandığı memleketin umumi harcama (Beytul mal merkezi, Vakıf vs.) yerlerde evlenme çağına gelip de evlenemeyenlerin evliliği, okuma çağına gelip de okuyamayanların okumaları, yetimlerin, kimsesizlerin, yolcuların, yolda kalmışların ve Allah rızasına adananların bütün maddi masrafları ve kişisel ihtiyaçları karşılanır.

 

Böylesi sosyal kurumların oluşması ancak zekat ibadetinin ifasıyla mümkündür. Aksi taktirde zenginin malı, her zaman başkaların töhmeti altındadır. Ne zaman fırsatçılar fırsatı bulsalar, zenginin malı da, mülkü de talan olur. İşte dünya güvencesi menfaatidir.

 

Ahiret sevabı bunun fevkindedir. Orayı tarif etmek ancak görmekle mümkündür. Bildiğimiz bir gerçek var ki, oda; Allah rızası için verilen hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını Allah yüce Kitabında bize vaad etmektedir:

 

¡ مَثَلُ الَّذينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فى سَبيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَليمٌ

 

“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilir.”[674]

 

اِنْ تُقْرِضُوا اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ شَكُورٌ حَليمٌ

 

“Eğer Allah'a (rızası uğruna) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.”[675]

 

Sonuç olarak zekat, hem dünya hem de ahiret teminatıdır. Eğer zekat vermeye gücü yetenler hakkıyla zekatlarını verseler; memlekette ne hırsız, ne sarhoş, ne de yoksul kalır. Hırsızı, sarhoşu ve yoksulu çok olan bir memleketteki zenginlerin; ne can, ne de mal güvenlikleri vardır.

 

Yine hırsızı, sarhoşu ve yoksulu bol olan bir memlekette yaşamak; zenginlerin edeceği duaya çok dikkat etmeleri gerekir. Çünkü mazlumun bedduasını alarak dua edilmez.   

 



 

10) HAC

 

Genel Bir Bakış

 

Haccın Tanımı ve Hükmü: Hac, kelime manasıyla kastetmek demektir. Şeriat dilinde ise belli bir yeri muayyen bir zamanda belli hareketlerle kastetmek (ziyaret etmek)tir. (Belli yer, Kabe ve Arafat’tır. Muayyen zaman, hac mevsimi yani, şevval zilkade ile zilhiccenin ilk on günüdür, belli hareketler ise Beytullah’ı tavaf etmek ve Arafat’ta  duruş ibadetidir). Cenabı-ı Allah haccı hicretin dokuzuncu yılında ömür boyunca bir kere ve hemen geciktirmesizin (yapılmak üzere) farz kılınmıştır.

 

Hac ibadetini yapana “Hacı” denir. Çoğulu “Hucac”dır. Hacc zamanına hacc mevsimi denir. Bir yönüyle de Hacc-ı Ekber ve Hacc-ı Asğar terimleri geçer. Açıklamalara göre, Arafat’ta vakfe günü Cumaya rastlarsa ona Hacc-ı Ekber, haftanın bir başka gününe rastlarsa ona da Hacc-ı Asğar denir.

 

Hac ibadeti İslam’ın beş temel esasından birisidir. Farz kılınışı, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabittir. Hicretin 9. senesinde farz kılınmıştır.

 

Kur’an-ı Kerim’de:

 

فيهِ ايَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرهيمَ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ امِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَبيلًا وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّهَ غَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمينَ

 

“Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.”[676]

 

Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuş:

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]خَطَبَنَا رسول اللّه # فَقَالَ: يَا أيُّهَا النَّاسُ قَدْ فُرِضَ عَلَيْكُمْ الحجُّ فحُجُّوا. فقَالَ رَجُلٌ: أفِى كُلِّ عَامٍ يَا رسولَ اللّهِ؟ فسكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَثاً. ثُمَّ قالَ: ذَرُونِى مَا تَرَكْتُكُمْ. لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَما اسْتَطَعْتُمْ. إنَّمَا أهْلَكَ مَنْ كانَ قَبْلَكُمْ كَثْرَةُ سُؤالِهِمْ وَاخْتَِفُهُمْ عَلى أنْبِيَائِهِمْ، فإذَا أمَرْتُكُمْ بِأمْرٍ فأتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَئٍ فاجْتَنِبُوهُ.

 

- Ebu Hüreyre hazretleri (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şöyle hitab etti:"Ey insanlar, size hacc farz kılınmıştır. Şu halde haccı edâ edin!"Cemaatte bulunan bir adam:"Her sene mi, Ey Allah'ın Resûlü?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine:"Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın. (Madem ki sükût ettim, niye sormada ısrar ediyorsunuz?) Şayet (sorunuza) "Evet!" deseydim, her yıl haccetmek vacib oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. Şunu bilin ki,  sizden öncekileri helak eden şey, çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilâflarıdır. Size bir iş emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince îfa edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının (bu emir ve yasakla ilgili olarak aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayın!)"[677]

 

ـ وعن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: مَنْ مَلَكَ زَاداً وَرَاحِلَةً تُبَلِّغُهُ إلى بَيْتِ اللّهِ الحَرَامِ وَلَمْ يَحُجَّ فََ عَلَيْهِ أنْ يمُوتَ يَهُوديّاً أوْ نَصْرَانِيّاً وَذلِكَ أنَّ اللّهَ تَعالى يَقُولُ: وَللّهِ عَلى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إلَيْهِ سَبِيً اية.

 

- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz şöyle buyurdular:"Kim kendisini Beytullahi'lharam'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zîra, Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur: "Oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe'yi haccetmesi gerekir."[678]

 

ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّ ا‘قْرَعَ بْنَ حَابِسٍ سَألَ رسولَ اللّه # فقَالَ: الحَجُّ في كُلِّ سَنَةٍ أوْ مَرَّةً وَاحِدَةً؟ فقَالَ: بَلْ مَرَّةً وَاحِدَةً. فَمَنْ زَادَ فَتَطَوُّعٌ[ .

 

- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri anlatıyor: "Akra' İbnu'l-Hâbis (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a:"Hacc her sene midir, ömürde bir kere midir?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Bir keredir, fazla yapan nafile olarak yapmış olur!" diye cevap verdi."[679]

 

ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: َ صَرُورَةَ في ا“سَْمِ.

 

- Yine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İslâm'da hacc yapmamak (zaruret) yoktur."[680]

 

ـ وله عنه أيضاً: ]قال #: مَنْ أرَادَ الحَجَّ فَلْيَتَعَجَّلْ[

 

 Yine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu sözünü rivayet etmiştir: "Hacc yapmak isteyen acele davransın."[681]

 

Haccın farziyeti hakkında, sahabe devrinden günümüze kadar her Müslüman toplum icma etmiştir. Her yıl binlerce milyonlarca kişi bu farzı, emrine uyarak ifa ede gelmiştir.

 

Haccın Hikmet ve Faydaları: Haccın farz kılışının kişinin maddi, ruhi yapısı, toplumun din ve dünya açısından bir çok hikmeti vardır. Bunların önemli birkaçı şöyle özetlenebilir.

 

1) Kişinin mal ve bedeni üzerinde mevcut olan Allah şükran hakkının ödenmesine sebep olur.

 

2) Sıkı disiplin, yolda ve orada iyi geçinme duygusu canlanır.

 

3) İbadet yapılan, ziyaret edilen o mukaddes yerlerde peygamberimizin ve ashabının neler çektiği, önceki peygamberlerin oralarda ne sıkıntılara katlandıkları anılır.

 

4) İslam toplumlarının yıllık kongresi gibidir. Oraya üyelik, haccın şartlarını taşıyan herkes içindir. Hiçbir ayrıcalık yoktur. Dünyanın her tarafından gelen farklı renkler ve milletlerden insanlar kaynaşıverir. Sınıf, makam ve mevki farkı yoktur. Bilgi alış/verişi vardır. Ortak dertlerin dile getirilmesi vardır. Bu anıları yıllarca zihinlerde silinmez.

 

5) İnsan anasından doğduğu ilk gün gibi günahsız, tertemiz hale gelir. Ancak kul hakkı bunlardan müstesnadır.

 

6) Giydiği ihram içinde kişi, hayatının sonunda işte o hale geleceğini düşünür, kendisine çeki düzen verir. Kabe’nin ve diğer mukaddes yerlerin İslami önemini kavrar. Her bir yerde kılınan ibadetin, yapılan duaların faziletine kavuşur. Dar olan din ve dünya görüşlerinde hacc sayesinde ufukları açılır. Görgülü, bilgili, dini salabet sahibi bir kişi haline gelir.

 

Haccın Dinimizdeki Yeri

 

Kişilerin yapması gerekli bir Allah emridir. Kabe durdukça bu emir de devam eder. Bu ibadet, kişinin bizzat kendisinin yerine getirilmelidir. Bazı özürler nedeniyle gidemiyorsa, ya da üzerine farz iken aniden ölüvermişse bu gibi durumlarda yerine vekil veya bedel olarak birisini göndermesi lazımdır. Dindeki önemi üzerinde duranlar, akıllı, ergin bir Müslüman fakir iken bile yürüyerek hacca gidebilecek derecede sağlığı varsa haccedebilir derler. Nitekim öyle birisi haccetse, daha sonra zengin hale gelse, bir daha gitmesi gerekmez.

 

Haccın Terimleri

 

İhram: İhram: Kelime olarak yasaklığa girmek demektir. Dinde tanımı ise; hacc veya umreyi ifaya başlamaya niyet etmektir. İhrama girmek, niyetlenmek ve telbiye duasını söylemekten ibaretti. Hacc ve umre yasaklarının başladığına özel kisve ile işarettir.

 

İhram; dünyevi işlerden soyulmayı, el/etek çekmeyi ifade eder. Geçici rutbeler orada biter. Ölü iken giyilen kefene eş bir hal. İnsan bu kıyafetiyle birkaç gün ömür geçirerek fani olduğunu duyacaktır. İhramlıya “muhrim” denilir.

 

Telbiye: Kelime olarak itaat etmek, emre koşmak demektir. Dindeki anlamı ise; ihrama girdikten sonra muhrimin aşağıdaki duayı okumasıdır:

 

  Ù Û  ò à¤È¡£äÛa ë  †¤à z¤Ûb £ã¡a  Ù¤î £j Û  Ù Û  Ù튠( ü  Ù¤î £j Û  £á¢è£ÜÛ a  Ù¤î £j Û

 Ù Û  Ù튠( ü  Ù¤Ü¢à¤Ûa ë

 

“Lebbeyk, Allahümme lebbeyk. Lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk. İnnel-hamde ve'n-nimete leke ve'l-mülk. Lâ şerîke lek”.

 

Bu duaya telbiye ismi verilir. Erkekler açıktan, yüksek sesle, kadınlar ise içlerinden okurlar, kişi ihramdan çıkana kadar bu duayı devam eder.

 

Sa’y: Kelime olarak, koşmak, acele yürümek manasınadır. Dindeki kullanımı ise; Mescit-i Haram dışında bulunan Safa Merve tepeleri arasında önce Safa tepesinden başlamak üzere gidip/gelmek demektir. Hanefilere göre, hacc ve umre ibadetinin vaciplerindendir. Diğer mezheplere göre, farzdır. Koşulan tere Mes’a denir.

 

Vakfe: Kelime olarak durmak, beklemek anlamlarındandır. Dini kullanışta ise, Zilhicce ayının 9. günü öğle namazından itibaren bayram günü sabah namazı vakti girene, fecr-i sadıka dek zaman içerisinde uzun veya kısa bir süre Arafat’ta beklemektir. Bu bekleyiş haccın farzıdır. Yerine getirilmediğinde haccın kaza gerekir.

 

Şeytan Taşlama (Remy-i Cimar): Müzdelifede vakfeden sonra Minaya gelindiğinde remy-i cimar (cemreleri taşlama, şeytan taşlama) yapmak haccın vacibidir. Toprak veya çakıl parçalarından alınarak Kurban Bayramı günlerinde Minada bulunan 3 taş yığından her birisine 7 şer taş atmak demektir. Bu üç taş yığını Müzdelifeden Mekkeye gelişine göre ilk cemre (cemre-i ula), orta cemre (cemre-vüsta) ve son cemre (cemre- akabe) adıyla anılır.

 

a) Haccın Rükunları ve Şartları

 

1)Rükunları

 

Haccın iki rüknu vardır:

1) Arafat’ta bir müddet vakfede beklemek

2) Müzdelifede vakfede beklemek

 

Arafat dağında, öğle namazından itibaren bayram sabahı namaz vaktinden önceye kadar geçen zaman içerisinde bir süre beklemektir. Bunun terki halinde ceza olarak kurban kesmek gerekir.

 

Bir de Müzdelife’de vakfe vardır ki, onun da hükmü vaciptir. Özellikle Arafat’ta vakfe, kişinin kendinden geçmesi, Allah’ta eriyiş ve ona kavuşmanın bir sembolüdür. Önemli ve anlamlı bir mensektir.

 

Arafat’ta vakfenin sünnetleri

 

1) Gusletmek

2) Öğle ile ikindiyi birlikte öğle namazı vaktinde cemaatle kılmak

3) Vakfeye namazdan sonra başlamak

4) Oruçlu olmak

5) Dualarda salat selamda, tahlil ve tespihlerde bulunmak. 

6) Kabe-i muazzamayı farz manada tavaf etmektir. Bunun kısımları şöyledir

 

Tavafın Şartları

 

1) Vakfeden sonra ihramlı olarak yapmak

2)  Mescid-i Haram içerisinde, Kabe etrafında yapmak

3) Bayram günlerinde gecikmeden yapmak.

 

Tavafın Vacipleri

 

Ziyaret tavafının yedi kadar vacibi vardır

1)  Gücü yetenin bizzat kendisi tavaf yapacaktır.

2)  Hacer-i Esved’den başlamak

3)  Farz olan dört şartı yediye tamamlamak

4)  Ziyaret tavafını bayram günleri içinde yapmak

5)  Namazda örtülmesi gereken yerleri örtmek

6)  Tavafı, Hatimin dışında yapmak

7) Her tavafın yedi şartından sonra iki rekat namaz kılmak

 

Tavafın Sünnetleri

 

1) Üstte sarılan olan ihramın bir ucunu sağ kol altından alıp sol omuz üzerine koymak

2) Tavafa ruknü yemani yönünden Hacer-i Esvede doğru gelerek başlamak

3) Her şavt sonunda Hacer-i Esvede dönerek Kabeyi Selamlamak, tekbir getirmek

4) Tavafın yedi şartını peş peşe yapmak

5) Tavaftan sonra iki rekat namazı Makam-ı İbrahim tarafından kılmak.

 

Tavafın Mahiyeti

 

Tavaf bir nevi namazdır. Her şavtında Allah’u Ekber diyerek başlamak namazın iftitah tekbiri gibidir. Tavaf, Allah’a sevgi ve tazimin bir işaretidir. Madde aleminden mana alemine ruhen yücelmenin basamaklarıdır. Kabe, bu dünyanın ötelere bağlı serhad kapısıdır. Bütün yönlerin orada birleştiği bir yerdir.

 

Tavafın çeşitleri

 

1) Tavaf-ı Küdum: Taşradan Mekke’ye gelenlerin yaptıkları ilk tavaftır. Hükmü Sünnettir.

2) Tavaf-ı Ziyaret: Arafattan inince yapılan tavaftır. Farzdır.

3) Tavaf-ı Tatavvu: Mekke’de bulunan zaman zaman yaptıkları, nafile nevinden tavaflardır. Bu tavaf taşradan gelenler için nafile namazdan önemlidir.

4) Tavaf-ı Veda

5) Tavaf-ı Umre: İleride de belirtileceği gibi, umre kelimesi, ziyaret manasınadır. Hanifilerce Müekkeed sünnet olan esaslı rüknüdür.

 

2)  Haccın Şartları

 

Burada haccın ön şartları, farz oluşu yerine getirilişi üzerinde durulacaktır.

Mükellefde aranan şartlar:İslam’ın beş temelinden biri olan haccın farziyeti için mükellefde aranılan şartlar yedidir.

1) Müslüman olmak

2)  Akıllı olmak

3)  Buluğ Çağına Ermek

4)  Hür olmak

5)  Kudreti Olmak

6)  Haccın Farz olduğunu bilmek

7)  Yeterli bir Vakte sahip olmak

 

Haccın Edasının Şartları

 

1)  Vücud sağlığı

2)  Yol güvenliği

3)  İddetin bitmesi

4)  Mahremin bulunması

5)  Haccın edası için hissi engeller bulunmamalıdır.

 

Hac İbadetinin (Sıhhatinin) Şartları

 

1)  İslam

2)  Mekan

3)  Vakit

4)  İhram       

 

Hac İbadetinin Adabı

 

1) Hacceden kişi helal mal ve kazançla bu ibadetini yerine getirmelidir

2) Yola çıkmadan önce kul borçlarından acil olanları ödemelidir.

3) Yolda geçimsizliğe düşmemek, niza çıkarmak, riya ve gösterişten kaçınmak, herkesle iyi geçinmek

4)  Eş/dost ve akrabayla vedalaşmak

5)  Mekke ve Medine ve her ikisi arasında bulunan diğer yerlerde bulunan; Nebi (as), ashabının, ilk Müslüman şehitlerinin kabirlerini, mescitleri ziyaret etmek.

 

b) Haccın Çeşitleri

 

Hac; farz, vacip ve nafile kısımlarına ayrıldığı gibi, ifrad hac, temettü hac ve kiran hac nevilerine de ayrılır.

 

1) Farz Hac: Şartlarını kendisinde toplayan bir Müslüman’ın ömründe bir defa yapmakla yükümlü olduğu hacdır.                       

 

2) Vacip Hac: Nezr edilen veya başlamışken bozulan nafile bir hacca karşılık kaza edilecek olan hacdır.                      

 

3) Nafile Hac: Buluğ çağını ermemiş olmakla mükellef bulunmayanın veya farz haccı yapmış bulunan bir kimsenin Allah rızası için nafile olarak yapacağı hacdır ki, bu hac tekrar tekrar yapılabilir.

 

4) İfrad Hac: Beraberinde umre yapılmaksızın yalnız başına yapılan farz, vacip ve nafile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilir. Bunu yapana “müfrid” denilir.

 

5) Temettü Hac: Hac mevsiminde önce umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra aynı mevsimde daha yurda dönmeden tekrar ihrama girerek usulü üzere yapılan farz hacdır. Bu haccı yapana “Mütemetti” denir. Bu ifrad hacdan daha faziletlidir.

 

6) Kıran Hac: Hac aylarından önce veya hac ayları içinde mikattan evvel veya mikatte Umre ile farz  haccı bir ihramda toplayıp bir niyetle Umre yapıldıktan sonra usulü üzere yerine getirilen hacdır. Bu şekilde hac yapılması Temettu hac yapılmasından daha faziletlidir. Bu haccı yapana da “Karin” denir.

 

c) Umrenin Şartları ve Rükunları

 

Umrenin anlamı: Kelime olarak umre ziyaret demektir. Fıkhi manası ise; ihrama girmek, Kabeyi tavaf, Safa ile Merve arasında Sa’yde bulunmak, saçların kısaltılması veya kazınmasından ibarettir. Buna küçük hac da denir.

 

Umrenin Hükmü: Hayatta bir kez umre yapmak müekked sünnettir.

 

Umrenin Zamanı: Senenin her günü umre yapabilir. Ramazanda umre yapmak menduptur.

 

Umrenin Şartı: İhramdır. Rüknu beytullahın etrafını yedi defa veya daha fazla dolaşmaktır.Şartlar ya erkekleri ve kadınları içine alır veya yalnızca kadınları ilgilendirir. Ancak her iki halde de şartların anlamı, bulunmaları durumunda hac ve umrenin edasının vacip, bulunmamaları durumunda da böyle bir yükümlüğünün söz konusu olması demektir.

 

Bunlardan bazıları farz oluşunun, sıhhat ve edasının şartlarıdır ki, bunlar da Müslüman va akıllı olmaktan ibarettir. Bazıları da sıhhatle ilgili olmayıp sadece farz oluşunun şartıdır ki, o da ergenlik ve hürriyettir. Söz konusu şartlardan bazıları da yalnızca farz oluşuna aittir. Ki, bu da güç ve imkana sahip olmaktır.

 

Hac ile Umrenin Farkı

 

Hac ile Umre arasındaki belli başlı farklar şunlardır;

1) Umre müekked sünnettir, belirli bir zamanı yoktur. Hac farzdır ve belirli zamanda yapılır.

2) Umrede vakfede bulunma ve şeytan taşlama yoktur. Hacda bunlar vardır.

3) Umrede hutbe yoktur. Hacda hutbeler vardır.

4) Umrede kudüm ve sader tavafı yok, hacda vardır.

5) Umreyi bozmak koyun kurban etmeyi gerektirir. Haccı bozmak ise sığır veya deve kurban etmeyi gerektirir. Ayrıca umrede kurban yok, hacda vardır.

 

Bedel Suretiyle Yapılan Hac

 

1) Bedel kabul edip etmeme yönünden ibadetlerin kısımları: Bedeni ibadetlerde dinin amacı; her kişinin tek tek yapmasıyla ibadet meydana gelmektedir. Dini amaç, her kişinin kendisinin ibadeti yapmadıkça gerçekleşmediğinden bedeni ibadetlerde başka kişileri vekil veya naib tayin etmek mümkün değildir. Mali ibadetler, dinin amacı, toplumun mali dengesini sağlamaktır. Bu dengenin sağlaması için, mali imkanlar ihtiyaç sahiplerine verilmişse dinin amacı gerçekleşmiştir.

 

Bu ibadetlerde, kişinin bir başkasını vekil tayini mümkündür. Hac gibi bedeni/mali bir ibadet, en ideal bir eda biçimi olan kişinin kendisi tarafından yerine getirilmeyecek ise, yani kişi açısından eda imkanı kalmamışsa bir başkası tarafından da eda edilebilir. Kendisine bedel olarak başkasının hacca gitmesini isteyen kişiye, isteyen anlamına amir (müvekkil), onun yerine hacca giden kişiye de naip veya vekil denmiştir. Ancak bunun için bir takım şartların bulunması gereklidir.

 

2) Bedel Haccının Şartları

 

Bedel haccının şartları şunlardır;

1)  Amire hac farz olmalıdır.

2)  Müvekkil (Amir), vekilinden hacc etmesini kendisi istemelidir.

3) İhrama girerken veya hacc fiillerine başlamadan önce, vekil, müvekkili için hacca niyetlenmelidir.

4) Vekil, amir namına haccetmelidir.

5) Hacc ve Umre hakkında müvekkil, vekilden hangi ibadetin yapılmasını istemişse onu yapmalıdır.

6) Vekil hem kendi hem de müvekkili namına ihrama giremez.

7) Amir ve naibi Müslüman, akılları başından olmalıdır.

 

Farz, Vacip, Sünnet ve Adabına Uygun Hac Tatbikatı

 

Buraya kadar verilen bilgiler ışığında bir hac ibadetinin yapılışı ana hatlarıyla şöyledir:

 

Hac menasiklerinin yapılışında esas şekil, hacc-ı ifraddır. Bu ifrad haccından umre yoktur. Hacca niyetlenen kişi temizliğini, guslünü yaptıktan sonra mikatta ihrama girer, o sırada güzel kokular sürünür, 2 rekat namaz kılar. Artık başı açık, ayakları yalındır. Ayaklarına, üst kısmı açık terlikler giyebilir. Kadının ihramı ise, elbisesidir. Hacı adayı ihrama girerken yapacağı hacca niyetlenir, duada bulunur.

 

Sonra her fırsatta telbiyede, salat ve selamda, dualarda bulunur. Mekkeye girerken gusleder, mümkünse gündüzün girer, Mekkeye girerken, Kabeyi görünce Allah’a bol bol dua ve niyazda bulunur. Kabeye mümkün ise Baü’s-Selamdan girer, Beytullah karşısında tekbirler, tahliller getirir. Kudum tavafında bulunur, tavaftan sonra Makam-ı İbrahimde 2 rekat namaz kılar. Her namaz kılışta ve sonra telbiyeler getirir.

 

Kudüm tavafından sonra Mes’aya gider. Safa ile Merve arasında usulüne uygun sa’yeder. Safadan başladığı sa’ye 7. şavtta Mervede son verir. Her iki tepede Kabeye dönerek, ellerini kaldırarak tekbir getirir. Sa’y bittikten sonra ifrad haccına niyetlenen hacı adayı Mekkede kalır. Zilhiccenin 8. gününe kadar Kabede istediği kadar tavafta bulur. Bu nafile tavaflarda remel ve tavaf bitiminde de Sa’y yoktur. Zilhiccenin 8. günü (Terviye günü) Minaya gidilir. Orada Arefa günü sabahına kadar kalınır. O gün sabah namazından sonra Arafat’a çıkılır. Arafat’ta gün batana kadar kalınır.

 

Bu sırada öğleyin hutbe dinlenir. Namazdan sonra bol bol dua ve niyazda bulunur. Gün batımını müteakip hacı adayı, Müzdelifeye yönelir, Müzdelifede Meş’ar-i Haram denilen yerde geceler. Akşam ve yatsı namazlarını burada yatsı vaktinde cem ederek kılar. Kurban bayramı sabah namazını Müzdelifede kılar ve o vakitte vakfede bulunur. Müzdelifedeyken 70 adet çakıl taşı toplar, gün doğumuna yakın Minaya hareket eder.

 

Hacı adayı Minaya gelince; cemr-i akabeye (son cemreye) öğleden önce 7 taş atar. Bundan sonra artık telbiye getirmez. Sonra dilerse kurban keser peşinden traş olur. Yemettü veya Kıran haccına niyetlenenler mutlaka kurban kesecektir. Bu işlemlerden sonra, hanımıyla cinsi temas hariç her şey serbesttir. Daha sonra Mekke’ye gelinir. Ziyaret tavafında bulunur. Hutbeyi dinler. Sonra geri kalan cemreler için hacı Mina’ya gider. Orada 3 gün kalır. Bu süre içerisinde cemrelere; sırasıyla her gün 7 şer taş atar. Böylece;

İlk cemreye (cemre- ulaya)               7 x 3=21

Orta cemreye (cemre-i vüstaya)        7 x 3=21

Son cemreye (cemre-i akabeye)         7 x 4=28

taş olmak üzere toplam                      70 taş atılmış olur.

 

Minada şeytan taşlanırken ve orada kalırken anne/babası ve cümle tanıdıkları için bütün Müslümanlar için bol bol dualarda bulunur. Bu işlemlerden sonra tekrar Mekke’ye dönülür.

 

Yolda muhassab (Ebtah) denilen yerde bir süre kalınır. Mekke’ye gelen hacı Hareme varır, veda tavafında bulunur, peşinden 2 rekat namaz kılar sonra da zemzem suyundan kana kana içer, dualarda bulunur. Namazdan sonra Beytullaha, örtüsüne yüzünü, göğsünü dayayarak Allah’a dua ve niyazda bulunur. Böylece kişi ifrad haccını bitirmiş olur. Her bir temel mensekten (işlemden) daha önce bahsedilirken ayrıntılı bilgiler verilmiştir. O nedenle burada yalnızca temel işlemler sıralanmıştır.

 

Bugün hac işleminin ifa edildiği yerde, Arafat, Müzdelife, Mina ve hatta Harem- Şerifte plan, proje bakımından önemli yenilikler olmuştur. Cemrelerin yapıldığı yerler ile Hareme gelen tüneller, Safa ve Merve arası revaklar bunun en belirgin örnekleridir. Bu sebeple haccın sünneti sayılan bazı hususlar mesela: Ebtah vadisinde bir süre konaklama bugün yerine getirilmemektedir.

 

d) Kurban

 

Kurbanın Tanımı: Aslı Arapça olan kurban kelimesi yakınlaşmak anlamındandır. Bir fıkıh terimi olarak kurban: Allah’a yakınlaşmak amacıyla belli zamanda, belli bir hayvanı kesmek demektir.

 

Kurbanın Önemi: Kurban bayramında fakirlere, kurban kesenlerin verdiği etlerle hem temel gıda maddelerinden biri kendilerine sunulmuş hem de bütün Müslüman kulları için Allah’ın düzenlediği ilahi ziyafete katılmış olurlar.

 

Kurban kesen ve başkalarına veren kimse, Allah’a yaklaşmış ve bazı günahlarından temizlenmiş olur. Dini bir ibadete bulunmak, mali bir fedakarlık göstererek inancına uymanın moral yüksekliğini kazanır.

 

Ayrıca kendisinin ve aile fertlerinin çeşitli sıkıntılardan kurtulmasına vesile olabilecek bir iş yapmış sayılır. Çok büyük miktarlarda hayvan alım/satımıyla piyasada ticari bir canlılık hissedilir. Biriktirilmiş paralar kamu yararı için harcanarak sosyal adalet ve tesanüd gerçekleşmiş olur.

 

Kurbanın Dinimizdeki Yeri

 

Kurban, Hz. İbrahim (as)’dan beri devam edegelen bir ibadettir.

 

Kur’an-ı Kerim’de:

 

 6¤Š z¤ãa ë  Ù¡£2 Š¡Û ¡£3 – Ï

 

“Rabbın için namaz kıl ve kurban kes.”[682] 

 

Hadisi Nebevide:

 

ـ عن مِخْنَفِ بن سليم رَضِىَ اللّهُ َعَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ: يَا أيُّهَا النَّاسُ إنَّ على كُلِّ أهْلِ بَيْتٍ في كُلِّ عَامٍ أُضْحِيَة وَعَتِيرَةً. هَلْ تَدْرُونَ مَا الْعَتِيرَةُ؟ هِىَ الَّتِى تُسَمُّونَهَا الرَّجَبِيَّةَ.

 

- Mihnef İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim şöyle buyurmuştu: "Ey insanlar, her aile sâhibine her sene bir kurbanlık, bir de atîre borç olmuştur. Atîre'nin ne olduğunu biliyor musunuz? O, recebiye dediğiniz şeydir."[683]

 

ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ َعَنْهُما قال: ]قال رسولَ اللّه #: أُمِرْتُ بِيَوْمِ ا‘ضْحَى عِيداً جَعَلَهُ اللّهُ تَعالى لهذِهِ ا‘مَّةِ. فقَالَ لَهُ رَجُلٌ: يارسولَ اللّهِ أرَأيْتَ إنْ لَْ أجِدْ إَّ مَنيحَةً أُنْثَى أفأضَحِّى بِهَا؟ قالَ: َ. وَلكِنْ تَأخُذُ مِنْ شَعَرِكَ وأظْفَارِكَ وَتَقُصُّ شَارِبَكَ وَتَحْلِقُ عَانَتَكَ، فذلِكَ تَمامُ أُضْحِيّتِكَ عِنْدَ اللّهِ تَعالى.

 

- Abdullah İbnu Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır" buyurmuştu. Bir adam kendisine:"Ey Allah'ın Resûlü! Ben iâreten verilmiş bir hayvandan başka bir şeye sahip değilsem, onu kesebilir miyim?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Hayır, dedi, ancak saçını, tırnaklarını kısaltır, bıyıklarından alır, etek traşını olursun. Bu da sana Allah indinde bir kurban yerine geçer."[684]

 

ـ وعن نافع ]أنَّ ابْنَ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ َعَنْهُما لَمْ يَكُنْ يُضَحِّى عَمَّا في بَطْنِ المَرأةِ.

 

- Nâfi' (rahimehullah) anlatıyor: "(Ailenin her ferdi için kurban kesmek gerektiği görüşünde olan) Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), anne karnındaki çocuk adına kurban kesmezdi."[685]

 

Kurbanın Hükmü

 

Kurban, hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Bunun meşru olması, kitap, sünnet ve icma ile sabittir.

 

Hanefilere göre, vaciptir. Böylece kurbanı kesen Müslüman, dinen yapılması kendisinden istenilmiş bir fiili yaparak ibadet ve taatte bulunmuş olmakta, ahirette de sevaba erme hakkını kazanmaktadır.

 

Kurban yüce Allah’ın rahmetine yaklaşmak için ibadet niyeti ile kesilen özel hayvandır. Kurban bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek hür, mukim, müslim ve zengin kimseye vaciptir. Zenginden maksad, temel ihtiyaçlarından başa, artıcı olsun olmasın, en az iki yüz dirhem gümüş değerinde bir mala sahip olan, fitre vermekle yükümlü olan kişilerdir.

 

Kurban kesme yükümlülüğü için, İmam-Azam ile İmam Ebu Yusuf’ göre, akıl ve buluğ şart değildir. Zengin olan bir çocuğun veya delinin malından bunların velisi kurban keser. Bu çocuk veya bu mecnun o kurbanın etinden yer.

 

Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır cinsindendir. Bunları erkekli ile dişileri eşittir. Ancak koyun cinsinden erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe eşit olsalar, dişisini kesmek daha faziletlidir.

 

Koyun ile keçi ya birer yaşını doldurmalı ve koyunlar yedi-sekiz aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli bulunmalıdır. Deve, en az beş yaşını, sığır da en az iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır. Tavuk, horoz ve kaz gibi evcil hayvanlar kurban olmaz.

 

Kurbanlık hayvanın şaşı, topal, uyuz ve deli olmasında, doğuştan boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzunun azı kırık bulunmasında, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, dişlerinin azı düşmüş olmasında, cinsel organı bulunmamasının da burulmuş olarak bulunmasında bir sakınca yoktur, bu hayvanlar kurban edilebilirler. İki gözü veya bir gözü kör, dişlerinin çoğu düşmüş ve kulakları kesilmiş, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış, kulağının veya kuyruğunun yarıdan fazlası veya memelerinin başları kopmuş, kulakları veya kuyruğu yaratılışında bulunmayan bir hayvan kurban olamaz.

 

Kurban kesmekle yükümlü olan bir kimsenin satın aldığı kurbanda yukarıdaki kusurlardan biri sonradan meydana gelse, yerine başkasını alması gerekir. Fakat fakir bir kimsenin aldığı kurban böyle kusurlaşırsa, yine kurban olarak kesilmesi caiz olur. Hatta böyle kusurlu bir hayvanı  satın alıp kesmesi yeterli olur. Çünkü bu kurban o fakir için bir nafiledir. Nafilelerde ise, gençlik ve kolaylık vardır.

 

Kurbanın kesilme zamanı nahr (Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günleridir). Kurbanlar, bayram namazı kılınan şehir gibi yerlerde ise bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise bayram gününün fecrinden sonra kesilir. İlk vakit budur. Kurbanlar kıbleye karşı yatırılarak:

 

“Bismillah Allah’u-Ekber” diye kesilir.

 

Kurbanı, elinden geliyorsa sahibi kesmelidir, değilse uygun gördüğü bir Müslüman’a emredip kestirmeli ve kendiside başında bulunmalıdır. Şu ayet-i kerimeyi de okumalıdır:

 

 = åî©à Ûb È¤Ûa ¡£l ‰ ¡é¨£Ü¡Û ó©mb à ß ë  ôb î¤z ß ë 󩨢ޢã ë ó©m5 •  £æ¡a ¤3¢Ó

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[686] 

 

Yalnız kurban sahibinin besmelesi yeterli olmaz; onu kesenin Besmeleyi getirmesi şarttır. “Bismillah Allahuekber” demelidir.

 

Nezir Kurbanı

 

Nezir, Türkçe’de adak anlamına gelen nezir kelimesi, tedbir almak, kendini yükümlü kılmak anlamlarında mastardır. Terim olarak ise, Allah’a tazimde bulunmak, onu büyüklemek maksadıyla İslam’da mübah bir fiilin yapılmasını, Allah’a karşı taahhüt etmek, insanın kendisini o fiil ile yükümlü kılmasıdır. Allah’ın razı olacağı ibadet cinsi şeylerin adanması, nezri makbuldür, sevap kazanmaya vesiledir.

 

Mesela:

-“Şu kadar rekat namaz kılmaya”

-“Şu kadar gün oruç tutmaya”  

-“Bir koyun kurban etmeye nezrediyorum” ifadeleri böyledir.

 

Akika Kurbanı: Akikanın kelime manası; insan ve hayvan yavrularının ana rahmindeyken başında biten tüyler, yerdeki uzun çukur, buluttaki şimşek parıltısı gibi anlamlardır. Fıkıh terimi olarak akika; yeni doğan çocuk sebebiyle Allah’a bir şükür fiili olarak doğumunun 7. gününde Allah için kesilen kurban anlamınadır.

 

Eti yenmeyen Hayvanlar

 

Bunları şu başlıklar altında ele almaya çalışalım:

1)  Eşek      

2)  Katır

3)  Köpek

4)  Kurt

5)  At

6)  Ayı

7)  Aslan

8)  Kaplan

9)  Pars

10)  Sırtlan

11)  Fil

12)  Tilki

13)  Maymun

14)  Kedi

15)  Sincap

16)  Sancar

17)  Gelincik

18)  Kerkes

19)  Çaylak

20)  Kartal

21)  Kuzgun

22)  Akbaba

23)  Alaca karga

24)  Atmaca

25)  Şahin

26)  Fare

27)  Yaban Faresi

28)  Akrep

29)  Yılan

30)  Kurbağa

31)  Kaplumbağa

32)  Köstebek

33)  Kirpi

34)  Kertenkele

35)  Salyangoz

36)  Solucan

37)  Her çeşit, kurtlar, böcekler, haşereler... eti yenmeyen hayvanlardandır.

 


 

- Okuma Parçası -

 

Hac ve Kurban

 

İslam’ın üzerine kurulduğu beş temel esaslardan biri olan Hac, sıhhati ve maddi durumu yerinde olan Müslümanlar için ömründe bir defa olmak üzere farzdır. Ancak, insanın ömründe yalnızca bir defa farz olması, bir defadan fazla hac yapılamayacağı anlamına gelmemelidir. Maddi durumun yerinde olmasının ölçüsü konusunda kısmen ihtilaf varsa da, genelde bunun ölçüsü bir kimsenin nisap miktarına varan malı ile birlikte, Hacca gidip gelecek kadar malı olması ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin nafakasını temin etmiş olması gerekir.

 

Nafaka genel olarak, insanın asli ihtiyaçlarına verilen genel addır. Bunda da ençok, özellikle yiyecek ve giyecek akla gelir. İçinde barınılabilecek bir mesken de nafaka içerisinde yer alır.

 

İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından kabul gören nisap miktarı ise 90 gram altındır. Bazı alimlere göre bu miktar biraz daha fazla veya biraz daha azdır. Bir kimse maddi olarak bu şartları haiz ise maddi olarak Hac üzerine farz olur. Bununla birlikte sağlık durumu da Hac için önemli bir şarttır. Hacca gidip gelmeye ve haccın meşakkatlerine katlanabilecek derecede sıhhatli olmak gerekiyor.

 

Haccın bir diğer önemli şartlarından biri de, yol güvenliği ile birlikte can ve mal güvenliğinin sağlanmış olması gerekmektedir. İslam’ın beş temel esasları aynı zamanda ibadetlerin de özünü teşkil eder. Kelime-i Şahadet, Namaz, Zekat, Hac ve Oruç olan İslam’ın üzerine kurulu olduğu bu beş temel esas, Müslümanların üzerinde hiç bir zaman ihtilafı olmayan esaslardır. Hiç bir Müslüman’ın bu esasları reddetme hakkı yoktur. Ancak bu ibadetlerin yerine getirilmesi ile ilgili bazı ihtilaflar varsa da genelde ve özde bütün Müslümanlar bu konularda müttefîktirler. Müslüman, bağlı bulunduğu İslam dininin bir mensubu olarak bütün varlıkları yoktan var eden yüce yaratıcı Allah’u Teala'nın emirlerini yerine getirmekle yükümlüdür.

 

İbadet, insanların yüce yaratıcı karşısındaki acziyetini kabulünün bir ifadesidir. İbadetlerde genelde bir hikmet aransa da en önemlisi bu hikmetin Cenab-ı Hakk'ın emri olmasıdır. Dolayısıyla Mekke-i Mükerreme'de bulunan Beytullah'ın sınırlandırılmış vakti içinde ziyaret edilmesinde pek çok hikmetle bulunmakla birlikte asıl gaye bu hikmetleri mazhar olmak değildir. Ancak Haccın hikmetlerini Hacca giden bütün Müslümanlar doya doya tespit edebilmektedirler.

 

Hac bir turistik seyahat değildir. Seyahat olmakla birlikte ibadet maksadıyla, Allah’ın emrini yerine getirmek amacıyla yapılan bir seferdir. Elbette ki Cenab-ı Allah bunun karşılığını kullarına ihsan edecektir. Bütün dünyada gelen milyonlarca Müslüman Hac’da, aralarında hiç bir irk, renk ve bölge  farkı olmadan tek bir varlığa karşı olan görevleri ifa eden Müslümanlar böylece ümmet kardeşliğinin ne demek olduğunu da tespit edebilmektedir.

 

Hac’da giyilen ihram her tür kesimde Müslüman’ın aralarında hiç bir farkın olmadığını simgelemektedir. İdarecisinden, idare edilenine, kralından en sıradan insanına kadar bütün Müslümanlar ayni şekilde davranmak zorundadırlar. İslam’ın ibadette anladığı ve insanlara anlatmak istediği  budur zaten.  Milyonlarca insanın dünyanın dört bir bucağında bir araya gelerek aynı duygularla Allah'a ibadet etmeleri de bunun göstergesidir.

 

Bütün insanlar eşit derecede ibadet edebilme hakkına sahiptir. Hiç kimsenin ibadeti, hiç bir kimseye yüklenemez. Hacda bütün dünya Müslümanlarının kalpleri tek yöne doğru atar. Alemlerin Rabbi olan Allah'a doğrudur, bu atış. Hac ile Kurban neredeyse iç içe girmiş bir ibadetler bütünüdür. Kurban kesmenin vaktiyle ard arda yapılması bu iki ibadetin önemini de ortaya koymaktadır. Kurbanın sünnet ve vacip bir ibadet olduğu konusunda ihtilaflar var ise de Kurban kesme konusunda bütün Müslümanlar müttefiktirler.

 

Kurban kesmenin vakti Zilhicce ayinin 10 ve 12. günleri arasındaki günlerdir. Kurbanın ille de mukaddes beldelerde kesilmesi diye bir şart yoktur. Kurbanın kesilmesi için vekalet verilebilir.

 

Kurban Allah için kesilir. Et yemek için kesilmez. Kurban etinin ihtiyaç sahiplerine tasadduk edilmesi tercih edilir. Ayeti kerimede:

 

 ô¨ì¤Ô £nÛa ¢é¢Ûb ä í ¤å¡Ø¨Û ë b ç¢ª¯ë¬b ß¡… ü ë b è¢ßì¢z¢Û  é¨£ÜÛa  4b ä í ¤å Û

 

"Kurbanlarınızın ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız Allah'a ulaşır..."[687] diye geçmektedir.

 

Buradaki anlam Kurbanın hikmetlerini ortaya koymaktadır. Bir hayvanın kanının akıtılmasından öte, Kurban kesmekteki takva ve niyet ile amaç önemlidir. Kurban bu takva ile kesilir. Cenab-ı Allah’ın insanların ibadetine ihtiyacı yoktur. Aksine, insanların Cenab-ı Allah'a ibadet etmeleri zaruridir. Yukarıdaki ayeti kerimede belirtildiği gibi, akan kanlar ve elde edilen etler Allah'a ulaşmayacağına göre ona ulaşacak olan Müslümanların niyetleri ve takvalarıdır.

 

Kurban, Allah’ın emrinin yerine getirilmesidir. Malın, Allah emretti diye helak edilebileceğini, harcanabileceğini göstermesi bakımından Kurban önemli bir göstergedir. Bunun içindir ki, Allah Kurbanın sevabını kendisi tespit edecektir.

 

"Hali vakti yerinde olup da Kurban kesmeyen bizim mescidimize gelmesin" şeklinde rivayet olunan bir hadisle Kurbanın önemi anlatılmak isteniyor. Bu Hadisin açık anlamı şudur: Eğer bir Müslüman Kurban kesmekten imtina ederse, onun Müslümanlığında şüphe vardır. Kurban ve Hac ibadetlerinin yerlerine getirilmesi sırasında gösterilecek olan sebat ve takva beraberinde pek çok sevabı da getirmektedir.

 

Hac esnasında karşılaştığımız binlerce Müslüman’la selamlaşmak, onlarla tanışmak ve gülümsemek, sevap torbamızın dolmasını temin edecektir.

 

Kurbanlarımızı ihtiyaç sahibi Müslümanlara tasadduk etmekte, bu hadisi şerifin ifade etmek istediği sevaptan yararlanmamıza vesile olacaktır.

 



 

11) AİLE HUKUKU

 

Genel Bir Bakış

 

Aile: Arapça olup fakir düşmek, bakıma muhtaç hale gelmek gibi manalara gelir. Fıkıhtaki tanımıysa; meşru bir evlenme akdiyle hayatlarını birleştiren kadın ile erkekten kurulu bir küçük topluluktur. Evlenme ise; aralarında bir engel bulunmayan bir kadın ile bir erkeğin kendi istekleriyle beraber yaşamak maksadıyla birlikte yaptıkları akittir.

 

Aile hemen her dinde ve diğer sosyal düzen kurallarında toplumun temel taşı kabul edilir. Müslümanlıkta da ailenin bu önemine sık sık değinilmiştir. Kur’anda ve hadislerde fıkıh bakımından en ayrıntılı hükümler aile kurumuyla ilgili olanlardır. Karı/koca arası, anne/babayla çocukları arası ve nihayet akrabalar arası dini, hukuki ahlaki ilişkiler çoğu kez en ince noktasına kadar aydınlatılmıştır. Amaç, Müslüman toplumu sağlam temellere oturtmak, temel taşlarını iyi tespit etmektir. Toplum içindeki ilişkiler bu kadar ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

 

Bilirsiniz ki, dünyada her şeyin bir esası, bir temeli olduğu gibi milletleri teşkil eden cemiyetlerin temeli de ailelerdir. Ailenin temeli ise karı ile kocadır. Aile hayatı, toplumsal varlığın başlangıcıdır. İslam’da aile teşkilatı pek önemlidir. Aile fertleri, başta zevc ile zevceden ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı görevleri vardır.

 

Kocasının başlıca görevleri: Zevcesi ile güzel geçinmek, onu korumak, onun nafakasını karşılamak, kendisine doğruluktan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifte: “Sizin hayırlınız, kadınları için hayırlı olanınızdır”[688] buyurmuştur.

 

Kadınların Başlıca Görevleri: Kocasının dine uygun emirlerini tutmak, onun namus ve şerefini korumak, bulunduğu hale kanaat etmek, israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir şekilde bulunmaktır.

 

 6 £å¢è Û  ¥b j¡Û ¤á¢n¤ã a ë ¤á¢Ø Û ¥b j¡Û  £å¢ç 6¤á¢Ø¡ö¬b Ž¡ã

 

“Onlar (kadınlar) sizin için sizde onlar için birer libassınız.”[689]

 

Bütün ailelerde erkek ve kadın eğer İslam terbiyesi ile terbiye edilerek mazbut bir şekilde yetiştirilir ve her aile yuvasında Kur’an-ı Kerim-in ahkamıyla amel edilir, sünneti nebeviye sarılır, selefin güzel adet ve ananesine uyulursa elbette ki böyle ailelerden teşekkül eden cemiyet ve millet de mazbut olur. Kur’an-ı Kerim’de:

 

وَاِذْ قَالَ لُقْمنُ لِابْنِه وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَىَّ لَاتُشْرِكْ بِاللّهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظيمٌ () وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لى وَلِوَالِدَيْكَ اِلَىَّ الْمَصيرُ () وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلى اَنْ تُشْرِكَ بى مَالَيْسَ لَكَ بِه عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ () يَا بُنَىَّ اِنَّهَا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فى صَخْرَةٍ اَوْ فِى السَّموَاتِ اَوْ فِى الْاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللّهُ اِنَّ اللّهَ لَطيفٌ خَبيرٌ () يَا بُنَىَّ اَقِمِ الصَّلوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا اَصَابَكَ اِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ () وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ () وَاقْصِدْ فى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَميرِ

 

“Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.”[690]

 

Akraba Hakkı: Bu İslam’ın farzlarındandır. Bunun en aşağı sınırı; selam vermek, ziyaretlerine gitmek, haberleşmek ve hediyeleşmektir.

 

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de akrabayla ilişkiyi kesmekle yeryüzünde fesat çıkarmayı bir arada zikreder ve bunu yapanı kınar:

 

¤á¢Ø ßb y¤‰ a a¬ì¢È¡£À Ô¢m ë ¡ž¤‰ üaó¡Ï a뢆¡Ž¤1¢m ¤æ a ¤á¢n¤î £Û ì m ¤æ¡a ¤á¢n¤î, Ž Ç ¤3 è Ï

 

“Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?“[691]

 

Komşu Hakkı: Komşu hakkının asgarisi, onun namus ,mal, can ve çocuğuna zarar vermemektir. Kötü komşu insanı daima huzursuz eder. Daima ondan korkulur. Onun için komşusuna bu asgari hakları vermeyen, hayır ve iyilikleri ne kadar çok olursa olsun cehenneme girecektir.

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسُولُ اللّهِ : َ يَدْخُلُ الجَنّةَ مَنْ َ يَأمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ

 

-Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)  buyurdular ki: "Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez..”  [692]

 

a) Nikah

 

Nikah: Evlenme, kocaya gitme, cinsî temasta bulunma, sarhoş etme, evlenmeleri yasak olmayan bir erkekle bir kadın arasında yapılan ve müşterek hayat ve nesli sürdürmek için bir bağ meydana getiren akit.

 

Tarih boyunca, çeşitli milletlerde ve hukuk sistemlerindeki evlilik anlayışı ve tatbikatı aynı olmamıştır. ilâhî vahye dayanan semavî dinlerde erkekle kadının ortak bir yuva kurması ancak nikâh akdiyle mümkün kılınmıştır.

 

Nikâh akdi eşlerin veya temsilcilerinin serbest iradesiyle oluşur. Karı kocadan meydana gelen aile yuvasında tarih boyunca, çeşitli topluluklarda üç usul uygulanmıştır.

 

Koca hakimiyetine dayanan evlilik: Tarihin eski çağlarından beri yaygın olan evlilik şekli budur. Onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'da meydana gelen çok önemli siyasî ve sosyal gelişmelere rağmen koca, evlilik birliği içinde hâkim rolünü bazı hukuk sistemlerinde korumuştur. Meselâ, Fransız Medeni Kanunu büyük ihtilalden sonra da evlilik birliğinde kocanın hakimiyetini sürdürmüştür. Eski Roma hukukunda evlilik tamamen kocanın hakimiyetine dayanıyordu. Napolyon da bu sistemi devam ettirmiştir.

 

Eşlerin eşitliği esasına dayanan evlilik: Ondokuz ve yirminci yüzyıllarda gelişen sosyal ve ekonomik şartlar, kadının da ekonomik hayatta ve birçok idarî kademelerde görev almasına yol açmıştır. Bunda üst üste geçirilen savaşların da etkisi olmuştur.

 

Bazı ülkelerde "Koruma ve itaat prensibi" terkedilerek, karıkocanın mutlak eşitliği esası benimsenmiştir. Meselâ, Rusya'da karı koca mutlak surette eşittir. Bu yüzden Rus kadını, kocasının soy adını taşımak zorunda olmadığı gibi, ikametgâh değişikliği hâlinde isterse kocasını takip etmeyebilir. Sonuç olarak orada, evlilik kadının ehliyetine tesir etmez. İskandinav ülkelerinde de durum böyledir. Ancak bu kadar serbestlik, aile yuvasını sarsmış, sıcak anne kucağı görmeyen çocuklar bu ülkeler için problem halini almıştır.

 

Ortalama sistem: Bu sistemde karıkoca esas itibariyle eşit olmakla birlikte, evlilik birliğinin korunması ve devamı için erkeğe bazı hususlarda üstünlük tanınmıştır. Bu cümleden olarak, erkek ailenin reisidir. Karı, kocanın soyadını taşır ve onun rızası olmadan bir sanat ve meslekle iştigal edemez. Ancak bu durum, kocaya her yönde bir hâkimiyet sağlamaz.

 

İslâm'daki duruma gelince; bu konuda genel bir prensip söylemek güçtür. Çünkü kadın şahsi bakımdan kocasına tabi olmakla birlikte, kendisine ait bir mal üzerinde serbestçe tasarruf edebilmekte, her türlü hukukî muameleyi yapabilmektedir. O, her konuda dava açabilir. Bunun için kocasının rızasına da muhtaç değildir. Evlenme, kocaya karısının malları üzerinde hiçbir hak vermez. Serveti ne olursa olsun, kadın evin masraflarına katılmak zorunda değildir. Eşler arasında mal ayrılığı esası uygulandığı için boşanma veya ölüm halinde problem çıkmaz.

 

Mal varlığı bakımından bu şekilde geniş hürriyete sahip olan kadın, şahsî bakımdan kocasına tabidir. Bu sebeple ailenin reisi kocadır. Çünkü o, daha güçlü ve hayat olayları karşısında daha dayanıklıdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

 

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلى بَعْضٍ وَبِمَا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ

 

"Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. O sebeple ki, Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlar) daha üstün kılmıştır.”[693]

 

 ;¥áî©Ø y ¥Œí©Œ Ç 6騣ÜÛa ë 6¥ò u ‰ …  £å¡è¤î Ü Ç ¡4b u¡£ŠÜ¡Û ë

 

 “...Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.”[694]

 

Ancak İslâm, kadına, kocaya itaatı emrederken, kocaya da kadına karşı bir takım ödevler yüklemiştir. Nitekim, Bakara sûresinde yukarıdaki âyetin devamında: "Erkeklerin meşru şekilde kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır" buyurulur.

 

Nikâh teriminde erkeğin, kadının cinsel yönlerinden yararlanma anlamı vardır. Nitekim Hanefîlerin tarifi şöyledir: Nikâh; şer'an evlenme engeli bulunmayan bir kadının cinsel yönlerin dışında da yararlanmayı erkeğe mübah kılan bir akittir. Müteahhirûn fakihleri bunu şöyle formüle etmişlerdir: Nikâh, kasten mülk-i mut'ayı ifade eden bir akittir.[695]

 

Evliliğin meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِى الْيَتَامى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنى وَثُلثَ وَرُبَاعَ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ذلِكَ اَدْنى اَلَّا تَعُولُوا

 

“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[696]

 

وَاَنْكِحُوا الْاَيَامى مِنْكُمْ وَالصَّالِحينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَائِكُمْ اِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ يُغْنِهِمُ اللّهُ مِنْ فَضْلِه وَاللّهُ وَاسِعٌ عَليمٌ

 

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.”[697]

 

Evlilik konusunda pek çok hadis-i şerifler nakledilmiştir: Allah elçisi, gençlere hitaben şöyle buyurmuştur:

 

ـ عن مَعْقَلِ بْنِ يسار رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]جَاءَ رَجُلٌ الى رَسُولِ اللّهِ # فقَالَ: إنِّى أصَبْتُ امْرَأةً ذَاتَ حَسَبٍ وَجَمَالٍ وَأنَّهَا َ تَلِدُ، أفَأتَزَوَّجُهَا؟ قَالَ: َ. ثُمَّ أتَاهُ الثَّانِيَةَ، فَنَهَاهُ. ثُمَّ أتَاهُ الثَّالِثَةَ، فقَالَ: تَزَوَّجُوا الْوَدُودَ الْوَلُودَ، فإنِّي مُكَاثِرٌ بِكُمُ ا‘ُمَمَ.

 

- Ma'kıl İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adam gelerek: "Ben (evlenmek üzere) asaletli ve güzel bir kadın buldum. Ancak kısırdır, çocuk doğurmuyor. Onunla evleneyim mi?" diye  sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:"Hayır evlenme!" buyurdular. Sonra adam ikinci sefer geldi, yine aynı cevabı aldı. Adam üçüncü sefer de gelince: "(Ey insanlar!) vedud (çok seven) ve velud (çok doğuran)  olanla evlenin. Zira ben (kıyamet günü) diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim" buyurdular."[698]

 

ـ وعن ابْنِ عَمْرُو بْنِ العاص رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلْدُّنْيَا مَتَاعٌ، وَخَيْرُ مَتَاعِ الدُّنْيَا الْمَرْأةُ الصَّالِحَةُ.

 

- Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Dünya bir meta'dır. Dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır."[699]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: تُنْكَحُ الْمَرأةُ ‘رْبَعِ خِصَالِ: لِمَالِهَا، وَلِحَسَبِهَا، وَلِجَمَالِهَا، وَلِدِينِهَا. فَأظْفَرْ بِذَاتِ الْدِّينِ، تَرِبَتْ يَدَاكَ.

 

- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı için, haseb ve nesebi için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul."[700]

 

ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]لَمَّا تَزَوَّجْتُ قَالَ لِى رَسُولُ اللّهِ # مَا تَزَوَّجْتَ؟ قُلْتُ: تَزَوَّجْتُ ثَيْباً. فقَالَ: هََّ بِكْراً تَُعِبُهَا وَتَُعِبُكَ.

 

- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Evlendiğim zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana:"Nasıl biriyle evlendin (dulla mı bakire ile mi?)" diye sordular."Bir dul aldım!" dedim."Niye bakire değil? O senin sen de onunla mülâtefe ederdiniz!" buyurdular."[701]

 

Üç kişi Allah Elçisinin eşlerine onun gece ibadetini sormuşlar; belki azımsayarak birincisi "Sürekli gece namazı kılmaya", ikincisi "sürekli oruç tutmaya", üçüncüsü de "kadınlardan sürekli ayrı kalmaya ve hiç evlenmemeye" karar verir. Bunu işiten Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle demişler. Fakat ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi terkederse, o benden değildir."[702]

 

-“Mümin, Allah korkusundan ve O'na itaattan sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiç birşeyden yararlanmamıştır. Çünkü ona emretse sözünü dinler, yüzüne baksa kendisini sevindirir, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, başka tarafa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada namusunu ve malını korur."[703]

 

Evlenmenin meşrûluğu üzerinde bütün ümmetin görüş birliği vardır.Evleneceklerin durumuna göre nikâhın hükmü farz, vacib, sünnet, haram, mekruh veya mübah kısımlarına ayrılır:

 

1) Evlenmediği taktirde zinaya düşeceği kesin olan kimsenin -mehri verecek ve eşinin geçimini sağlayacak durumda ise- evlenmesi farzdır.

 

2) Yine evlenmezse zinaya düşme tehlikesi bulunan kimsenin -mehir ve nafakayı sağlayacak durumda ise- evlenmesi vacibtir. Hanefiler dışındaki çoğunluk farz ve vacib arasında bir ayırım yapmaz.[704]

 

3) Evlenince, eşine zulüm yapacağına kesin gözüyle bakılan kimsenin evlenmesi haramdır. Hem zinaya düşme, hem de eşine zulüm yapma korkusu bulunan kimsede haramlık yönü tercih edilir. Çünkü bir konuda helâl ve haram birleşince, prensip olarak haram üstün tutulur ve ondan kaçınmak gerekir. Nitekim ayet-i kerimede:

 

6©é¡Ü¤š Ï ¤å¡ß ¢é¨£ÜÛa ¢á¢è î¡ä¤Ì¢í ó¨£n y b¦yb Ø¡ã  æë¢†¡v í ü  åí©ˆ £Ûa ¡Ñ¡1¤È n¤Ž î¤Û ë

 

"Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendilerine fazlu kereminden zenginletinceye kadar iffetlerini korusunlar”[705] buyurulur.

 

4) Eşine zulüm yapacağından korkulan kimsenin evlenmesi mekruhtur.[706]

 

5)  Cinsel bakımdan itidal halde bulunanların evlenmesi sünnettir. İtidal; evlenmezse zinaya düşeceğinden korkulmayan, evlenirse de eşine zulüm yapacağından endişe duyulmayan kimsenin halidir. Toplumda çoğunluğun bu durumda olması asıldır. Yukarıda zikrettiğimiz, evlenemeyen gençlere oruç tutmayı tavsiye eden, evlilik konusunda aşırı çekimser kalmağa karar veren üç sahabeyi uyaran hadisler bunun delilidir.Diğer yandan Hz. Peygamber ve Ashab-ı kiram evlenmişler ve onlara uyanlar da bu sünneti sürdürmüşlerdir. Tercih edilen görüş budur.[707]

 

İmam Şâfiî'ye göre ise, bu durumda evlenmek mubahtır. Evlenmek veya bekâr kalmak caiz olur. O'na göre, vakitlerini ibadete ayırmak ve ilimle uğraşmak evlilikten daha üstündür. Dayandığı deliller şunlardır: Cenab-ı Hak Yahyâ peygamberi şu sözlerle övmüştür:  "...efendi, nefsine hakim, iffetli"[708] Ayetteki hasûr ifadesi; gücü yettiği halde kadınla cinsel temas kurmayan kimse anlamına gelir. Evlilik daha üstün olsaydı, bunu terketmek övülmezdi. Çoğunluk fakihler bu örneğin daha önceki şeriat uygulaması olduğunu, İslâm ümmetini bağlamadığını söylemişlerdir. İmam Şâfiî'nin diğer bir delili şu ayettir:

 

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِنينَ غَيْرَ مُسَافِحينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه مِنْهُنَّ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَريضَةً وَلَاجُنَاحَ عَلَيْكُمْ فيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه مِنْ بَعْدِ الْفَريضَةِ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا حَكيمًا

 

“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[709]

 

Bir şeyin helal olması mübah olması demektir. Çünkü bu iki kelime birbirinin eş anlamlısıdır. Diğer yandan evlilik, kişiye cinsel yönden yarar sağlar. Yararına olan bir işi yapmak ise bir kimseye vacib olmaz. Böylece evlilik yeme, içme, alış-veriş gibi mübah olan muamelelerdendir.[710]

 

Eş Seçimi

 

Evlilikte eş seçimi önemlidir. Yuvayı yapacak, çocukları eğitecek, erkeğe ömür boyu iyi veya kötü günde destek ve mutluluk verecek olan eşi seçerken güzelliğinden, soyundan ve malından çok, dindarlığına ve iyi ahlâk sahibi olmasına dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: تُنْكَحُ الْمَرأةُ ‘رْبَعِ خِصَالِ: لِمَالِهَا، وَلِحَسَبِهَا، وَلِجَمَالِهَا، وَلِدِينِهَا. فَأظْفَرْ بِذَاتِ الْدِّينِ، تَرِبَتْ يَدَاكَ.

 

- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı için, haseb ve nesebi için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul."[711]

 

İslâm hukukuna göre nikâh akdi hem medenî bir muâmele, hem de bir ibadettir. Çünkü nikâhın rükûn ve şartlarını İslâm belirler ve evlilik sebebiyle eşlerin pek büyük ecirlere ulaşacakları açıklanır. Bu konuda İbnül-Hümâm (ö. 861/1457) şöyle der: "Nikâh, ibadetlere daha yakındır. Hattâ evlenmek, sırf ibadet niyetiyle bekâr kalmaktan daha faziletlidir."[712]

 

Son devir hukukçularından İbn Abidîn (ö. 1252/1836), Reddül-Muhtar adlı ünlü eserinde nikâh konusuna şu cümlelerle başlar: "Bizim için Hz. Adem devrinden bugüne kadar meşrû olmuş, sonra Cennette de devam edecek, nikâh ile imandan başka ibadet yoktur."[713]

 

Nikâhın cami içinde aktedilmesi ve mümkünse cuma gününe rastlatılması müstehaptır. Bu da onun ibadet yönünü güçlendirir.[714]

 

Şâfiîlere göre, evlilik satım akdi gibi dünyaya ait işlerden olup, bir ibadet değildir. Dayandığı delil, gayri müslimlerin nikâhının da İslâm nazarında geçerli sayılmasıdır. Eğer ibadet olsaydı, bu nikâhların geçersiz olması gerekirdi. Nikâhtan amaç, kişinin şehvetini teskin etmesidir. İbadet yapmak ise Allah için bir iş yapmaktır. Bu nedenle Allah için iş yapmak, kendi nefsi için iş yapmaktan daha faziletlidir.

 

Şâfiîlerin bu görüşüne çoğunluk fakihler karşı çıkmıştır. Çoğunluğa göre nikâhın mümin veya gayri müslim için geçerli olması dünyada toplum düzeni ile ilgilidir. Nitekim mescit, yol yapımı ve benzeri hayır işleri müslüman için bir ibadet olduğu halde, gayri müslim için bir ibadet sayılmaz. Genel anlamda Allah'ın hoşnut ve razı olduğu her iş müslüman için ibadettir. İslâmî esaslara göre kurulan ve buna göre yürütülen evlilik de ibadet kabilindendir. Çünkü nikâh akdi ile, nefsi haramlardan korumak ve nesli sürdürmek gibi bir çok toplum maslahatları gerçekleşir.

 

Nitekim Hz. Peygamber (a.s) "Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır"[715] buyurmuştur.

 

İslâm'da nikâh akdi sırasında evlenecek erkekle kadının veya hukukî temsilcilerinin ve şahitlerin dışında dinî veya resmî bir görevlinin bulunması zorunlu değildir. Bu durum onun dinî niteliği ve ibadet yönü için bir engel teşkil etmez. Çünkü bir İslâm âliminin nikâh meclisini yönetmesi, gerekli soru ve cevapları alması nikâhın rükün veya şartlarından değildir.

 

Hıristiyan toplumlarında nikâhın dinî veya medenî niteliği uzun süre tartışma konusu olmuş; kimi ülkelerde nikâh tamamen kiliselerde akdedilirken, kimi ülkelerde de medenî nikâh esası benimsenmiştir.

 

Fransa'da 1787 Kasımında çıkarılmış olan bir kral buyruğu ile Katolik olmayanların evlenmelerini dilerlerse ikametgâhlarının bulunduğu yer kilisesinde, dilerlerse aynı mahallin hakimi önünde akdedebilecekleri kabul edilmiştir. Birincisi dinî, ikincisi medenî nikâh niteliğindedir.

 

Osmanlı Devleti uygulamasında 1917 tarihli "Hukuk-ı Aile Kararnamesi" Hıristiyanlar için kısmen dinî ve kısmen medenî bir evlenme usulü getirmiştir. Buna göre, İsevîlerin nikâhı, dinî ayinler çerçevesinde rûhânî memurlarca akdedilir. Ancak rûhânî memur, en az yirmi dört saat önce mahallî mahkemeye haber verir. Hakim, belirtilen saatte nikâh meclisine özel bir memur gönderip kıyılan nikâhı deftere kayıt ve tescil ettirir.[716] 

 

Bazı hristiyan ülkeler sonradan medenî evlenmeyi kabul etmekle birlikte, önce dinî nikâhın akdedilmesini şart koşmuşlardır. Meselâ; Yunanistan ve Romanya, medenî nikâhtan önce dinî nikâhın akdedilmesi esasını benimsemişlerdir.[717]

 

A.B.D.'de, İngiltere'de ve İskandinav ülkelerinde ise toplum dinî veya medenî nikâhtan dilediğini seçme hakkına sahiptir. Eşlerin tercihine göre kilisede veya resmî nikâh memuru önünde akdedilen nikâhla ilgili belgeler nüfus kütüklerinde birleşmiş olur.

 

Bazı ülkelerde medenî evlenme şekli zorunlu hale getirilmiştir. Hollanda, İsviçre ve Türkiye gibi ülkeler bunlar arasındadır. Bu gibi ülkelerde resmî memur önünde kıyılmayan nikâh yok hükmünde sayılmaktadır.

 

Nikâh'ın Rükünleri

 

Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden ana unsura "rükün" denir. Evlilik akdi için "icap ve kabul" bir rükündür. Çünkü evlenme akdinin varlığı, icap ve kabulün varlığına bağlıdır ve bu akdin bir parçasıdır. Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla birlikte, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen iş veya niteliğe ise "şart" denir. Meselâ, namaz işin abdest bir şarttır. Abdestsiz namazın varlığından söz edilemez, fakat bununla birlikte abdest, namazın niteliğinden bir parça değildir. Evlilik akdinde şahitlerin bulunması, akdin şartıdır.

 

Hanefîlere göre evlilik akdinin rükünleri icap ve kabulden ibarettir. Çoğunluk müctehitlere göre ise evliliğin rükünleri dört tane olup; sîyga (icap ve kabul), kadın, koca ve veli'dir.Akdin konusu; eşlerin evlilikten amaçladıkları birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmadır. Bu nedenle, yalnız ev hizmetlerini görmek üzere yapılacak bir akit bir iş akdi olabilir. Nikâh akdinde karı koca hayatı yaşamı asıldır. Mehir, akdin kendisine bağlı olduğu bir unsur değil; nafaka gibi evliliğin hükümlerindendir.

 

İcap, evlenme akdi taraflarından birisinin ilk olarak yaptığı tekliftir. "Benimle şu anda evlenmeyi kabul ediyor musun?" teklifine, diğer tarafın "Kabul ettim" şeklindeki cevabı "kabul" niteliğindedir. Burada ilk teklifin karı veya koca tarafından yapılması sonucu etkilemez. İlk teklif icap, ikincisi kabul niteliğindedir.Çoğunluk İslâm fakihlerine göre icap, kadının velisi veya vekili tarafından erkeğe yapılan evlendirme teklifidir. Kabul ise, kocanın bu teklife verdiği olumlu cevaptan ibarettir.[718]

 

İcap ve Kabulde Bulunurken Uyulacak Şartlar

 

1) Taraflar evlenme iradelerini nikâh meclisinde açıklamalı ve icapla kabul hemen birbirini izlemelidir. Taraflardan birisi normal konuşma işitilemeyecek şekilde diğerinden uzaklaşmışsa, nikâh meclisi terkedilmiş sayılır. Ebû Yusuf'a bir taraf nikâh meclisinde hazır değilken, diğer taraf şahitlerin önünde icapta bulunsa, akit, bulunmayan tarafın icazetine bağlı olarak meydana gelir. Karşı taraf bunu öğrenince olumlu cevap verirse akit kesinleşir; aksi halde ortadan kalkar.[719] (21).

 

2) (İcap ve kabul her bakımdan birbirine uygun bulunmalıdır. İcap ve kabul arasında yanılma, hile yüzünden bir ayrılık varsa evlenme meydana gelmez.

 

3) İcap ve kabul taraflarca işitilmeli ve anlaşılmalıdır. Ancak sağır ve dilsizler özel işaretleriyle irade beyanında bulunabilecekleri gibi, İslâm hukukunda mektupla evlilik akdi yapma kolaylığı da getirilmiştir. Mektup diğer taraf ve şahitler huzurunda okunur, bu tarafın da kabulü ile nikâh akdi tamamlanır. Burada nikâh meclisi hükmen bir sayılır.[720]

 

4)  İcap ve kabul için kullanılan sözler açık veya kinayeli olur. Yalnız evlilik akdi meydana getirmede kullanılan "inkâh" ve "tezvîc" sözcükleri ile bunların başka dildeki karşılıkları açık sözlerdir. "Tezevvüc ettim, nikâhladım, nikâh ettim, nikâhla aldım, nikâhla verdim, tezvic ettim, evlendim, evlendirdim" sözcükleri gibi (4/22;33/37).

 

Buna karşılık mülkiyetin nakli sonucunu doğuran satış, hibe, sadaka ve temlik gibi sözler de, nikâh konusunda mecâz olarak icap ve kabul için kullanılabilir. "Kendimi sana şu kadar mehir karşılığında hibe ettim" diye icapta bulunmak gibi. Burada mehrin zikredilmesi, şahitlerin hazır bulunması, meclisin bir nikâh meclisi olması tarafların gayelerinin evlenmek olduğunu açıkça gösterir. Buna karşılık kira, rehin, ibra, vedia gibi deyimler evlenmede icap ve kabul için kullanılmaya elverişli değildir. Çünkü bunlar mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan terimlerdir.[721]

 

Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise evlilik akdi yalnız nikâh ve tezvic sözcükleri ile meydana gelir. Delil, Kur'an-ı Kerim'de bu akit için yalnız belirtilen sözcüklerin kullanılmasıdır.[722]

 

5) İcap ve kabulün şarta bağlanmaması ve kullanılan siyganın da "gelecek zaman" olması gerekir.

 

Evlilik akdinin geçmiş zaman siygasiyle oluşması konusunda görüş birliği vardır. Kadının "şu kadar mehirle kendimi sana nikâhladım" icabına, kocanın; "Kabul ettim" diye cevap vermesi gibi. Çünkü bu siyganın anlamı, akdi o anda meydana getirmektir. Bununla akit bir niyet ve karineye ihtiyaç olmaksızın o anda meydana gelir.

 

Şimdiki zaman siygası ise Hanefi ve Mâlikîlere göre akdi o anda meydana getirmeye delâlet eden bir karînenin bulunması halinde evlilik akdi meydana getirmeye elverişli sayılır. Erkek kadına, "Şu kadar mehirle seni kendime nikâhlıyorum" dese, kadın da, "Kabul ediyorum" veya "Razı oluyorum" diye cevap verse, bu geleceğe ait bir va'd olmaması ve bir nikâh meclisi bulunması şartıyla akit meydana gelir. Ancak nikâh meclisi olmaz ve akdin o anda yapıldığını gösteren bir karine de bulunmazsa bu bir nikâh değil, geleceğe ait bir "söz verme" niteliğindedir.

 

Evlilik akdinde emir siygası da kullanılabilir. Erkek kadına "Beni kendine nikâhla" dese ve bununla o anda evlilik akdi yapmayı kasdetse; kadın "Sana kendimi nikâhladım" diye cevap verince akit tamam olur. Hanefîlere göre buradaki emir siygası ile erkek kadına evlenme için vekâlet vermiş olur. Böylece kadın kendisinden asîl, erkekten vekil sıfatıyla icap ve kabulde bulunmuş olur. Mâlikîlere göre ise burada emir siygası icap niteliğindedir.

 

Soru siygası icap sayılmaz, belki icaba çağrı niteliğindedir.[723]

 

Evlilik Akdinde Velînin Rolü: Akıllı ve ergin erkek, velisi olmaksızın kendi irade beyanı ile evlenebilir. Onun bir vekil aracılığı ile evlenmesi de mümkündür. Hanefîlere göre hür, akıllı ve ergin kadın da evlenme akdinde bizzat taraf olabilir. Çünkü burada velinin bulunması evliliğin sıhhat şartlarından değildir.Allah Teâlâ şöyle buyurur: Hulle bildiren ayette de aynı anlamı görmek mümkündür:

 

فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا اَنْ يَتَرَاجَعَا اِنْ ظَنَّا اَنْ يُقيمَا حُدُودَ اللّهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

 

“Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.”[724]

 

Bu ayette de, başka bir erkekle evlenmede kadın taraf olarak gösterilmiştir. Hz. Peygamber'in şu hadisleri de yukarıdaki ayetlerin açıklaması niteliğindedir. "Dul kadın hakkında velinin yapabileceği bir iş yoktur." "Bekâr kadın, kendisi hakkında velisinden daha fazla hak sahibidir.”[725]

 

İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, kadın için nikâhta erkek bir velinin bulunması şarttır. Veli, kadının asabesinden en yakın olan erkektir. Kadının nikâhta doğrudan taraf olması caiz değildir. Yaşının küçük veya büyük olması, kendisinin dul veya bâkire bulunması, sonucu değiştirmez. Bu müctehitlere göre kadının kadını evlendirmesi de caiz değildir. Dayandıkları deliller şunlardır: Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

 

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِ ذلِكَ يُوعَظُ بِه مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ ذلِكُمْ اَزْكى لَكُمْ وَاَطْهَرُ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

 

“Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[726]

 

Burada velilerin, boşanan kadının yeniden evlenmesine engel olmaması istenmektedir. Eğer kadının bizzat evlenmeye yetkisi olsaydı, velisine böyle bir yasak koymanın anlamı kalmazdı.

 

وَاَنْكِحُوا الْاَيَامى مِنْكُمْ

 

"İçinizden bekârları evlendirin..."[727] ve İslâm'ı kabul etmedikçe (mümin kadınları) Allaha ortak koşan erkeklere nikâhlamayınız." (2/221) ayetlerinde de erkeklere hitap edilmekte ve velâyet yetkisi onlara verilmektedir.

 

Çoğunluk hukukçular bu konuda bazı hadis-i şeriflere de dayanmışlardır. Ezcümle, “Herhangi bir kadın, velisinin izni olmadan evlenirse, onun nikâhı batıldır, batıldır, batıldır."[728]

 

-"Kadın kadını evlendiremez, kadın bizzat kendisini de evlendiremez.”[729]

 

Hanefiler çoğunluğun bu görüşünü ve delillerini şu şekilde eleştirmişlerdir:

 

Yukarıda zikredilen el-Bakara, 232. ayet, nikâh fiilini kadına isnat eder. Çünkü bu ayet Sahabe'den Ma'kıl b. Yesar (ra)'ın, dul kız kardeşinin yeniden eski kocasıyla evlenmesine karşı çıkması üzerine inmiştir. Ayet baş tarafı ile bir bütün olarak ele alınınca; böyle bir kadının velinin müdahalesi olmaksızın serbestçe evlenebilmesi anlamı ortaya çıkar. Bekârları evlendirmeyi emreden âyetler ise yalnız velilere değil İslâm toplumuna hitap etmektedir.

 

Hanefiler velisiz nikâh olmayacağını bildiren hadislerin zayıf, hattâ bazısının mürsel olduğunu ortaya koymuş ve velisiz evlenme konusunda "Bekâr kadının kendini evlendirme hususunda velisinden daha fazla hak sahibi olduğunu"[730] bildiren Ebû Dâvud hadisine dayanmışlardır. Çoğunluğun delil olarak aldığı hadisleri sahih kabul etsek bile, bunların nedb'e de ihtimali vardır. Onun için akıllı ve ergin kadının evlenmesinde velinin bulunması vacib değil mendub hükmündedir.

 

Evliliğin Tek Kişi Tarafından Akdedilmesi

 

Evlilikte tek kişinin asîl veli veya vekil sıfatıyla iki tarafı birlikte temsil ederek, şahitlerin önünde akdi meydana getirmesi mümkün ve caizdir. Şu durumlarda temsil tek kişide toplanır:

 

1) Bir kimsenin her iki tarafın velisi olarak hareket etmesiyle akit oluşur. Bir dedenin veli olarak oğlunun küçük yaştaki oğlunu, diğer oğlunun yine küçük yaştaki kızı ile evlendirmesi gibi.

 

2) Asil ve veli sıfatının tek kişide toplanması. Veli durumunda amca oğlunun, amcasının kızını kendisine nikâhlaması gibi.

 

3) İki tarafın vekâletinin tek kişide toplanması mümkündür. Ukbe b. Âmir (ra)'den rivayete göre, Hz. Peygamber bir adama "Seni filanca kadınla evlendirmeme razı mısın?" diye sordu. Adam "Evet" dedi. Kadına da "Seni filanca erkekle evlendirmeme razı mısın?" diye sordu. Kadın da; "Evet" deyince, onları birbiri ile evlendirdi.[731]

 

4) Asil ve vekil sıfatlarının tek kişide toplanması mümkündür. Abdurrahman b. Avf (ra), Ümmü Hakîm (r.anhâ)'ya "Evlenmek için bana yetki veriyor musun?" diye sordu. Kadın "Evet" deyince de; "Seni kendime nikâhladım" dedi.[732]

 

Şâfiîler yalnız iki tarafın velisi sıfatıyla, bir kişinin iki tarafı temsil edebileceğini söylerler.[733]

 

Nikâh Akdinde Özel Şartlar Belirlemek: Evlilik akdi yapılırken eşlerden birisi diğerini yük altına sokacak bir şart öne sürse ve karşı taraf da bunu kabul etse, böyle bir şart bağlayıcı olur mu?

 

1) Akdin niteliği ile bağdaşan ve şer'î hükümlerle çelişmeyen sahih şart, nikâh akdinde karşı tarafı bağlar. Meselâ kadının, koca evinde, kocasının ailesi veya kuma olmaksızın oturmayı, yahut kadının ailesi izin vermedikçe sefer mesafesinden uzak beldeye göç edilmemesini şart koşması, kocayı bağlar. Çünkü bu gibi şartlarla evlilik akdi bağdaşır niteliktedir.

 

2) Akdin niteliği ile bağdaşmayan veya şer'î hükümlerle çelişen fasit bir şart belirlenmişse, evlilik akdi geçerli olur. Fakat yalnız şart batıl olur. Eşlerden birisi için muhayyerliği şart koşmak gibi.

 

Şartla ilgili bir yasak bulunursa, böyle bir şartı yerine getirmek mekruh olur. Evleneceği erkeğin, ilk eşini boşamasını şart koşmak gibi. Hz. Peygamber (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Bir kadın için, kocasından kumasını boşamayı istemesi helal değildir."[734]

 

Evliliğin hükümlerinden olan, eşlerin birbirinin cinsel yönlerinden yararlanması ve kadının nafaka hakkı gibi vazgeçilmez özlük haklarını ihlâl eden şartlar da geçersizdir. Sadece ev hizmetlerini yürütmek veya kadının maişetini sağlamamak şartıyla evlenmek gibi.[735]

 

Evliliğin Sıhhat Şartları

 

Evliliğin geçerli olması için şu şartların gerçekleşmesi gerekir:

1) Eşler arasında sürekli veya geçici bir evlenme engeli bulunmamalıdır. Bain talâkla boşanıp iddet beklemekte olan kadını nikâhlamak, biri kadın diğeri erkek olduğu takdirde birbirine haram olacak derecedeki iki hısımı bir nikâh altında toplamak gibi. Bu durumlarda nikâh fasit olur. Eğer kadın erkeğe ebedî olarak haram olan hısımlardan ise, akit ittifakla batıl olur. Artık bu bir meydana gelme şartı sayılır. Kız, kız kardeş, hala veya teyze ile evlenmek gibi. Buna göre, haramlık kesin ise; bu, butlan sebebi olur. Eğer zannî olursa fesat sebebi olur.

 

2) İcap ve kabul siygası geçici değil, süreklilik bildiren bir uslûbla ifade edilmelidir. Evlilik belli bir süre için yapılmışsa akit batıl olur. Erkeğin kadına "Bir ay süreyle senin cinsel yönlerinden yararlanayım" veya “seni bir ay” veya “bir yıl yahut bu beldede oturduğu sürece kendime nikâhladım" dese, kadın bu teklifi kabul edince birincisi "mut'a", ikincisi "muvakkat nikâh" adını alır.

 

3) Evlilik akdi sırasında iki şahidin bulunması sıhhat şartıdır. Veli dışında iki şahit bulunmadıkça akit geçerli olmaz.

 

Delil şu hadislerdir: Hz. Âişe (r.anhâ), Hz. Peygamber (as)'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Bir veli ve iki adaletli şahit olmadıkça nikâh olmaz.” [736]

 

- "Şahitler bulunmadıkça nikâh olmaz."[737]

 

-Dört kimsenin hazır bulunmadığı evlilik ancak fuhuştur. Bunlar; evlenecek olan erkek, kızın velisi ve iki şahittir."[738]

 

Akit sırasında şahit bulundurulmasını bildiren ayet evlilik akdini de kapsamına alır. [739]

 

Akitlerde şahit, genellikle anlaşmazlık halinde tarafların haklarını korumada ispat kolaylığı sağar. Evlenme akdi de eşlerin lehine ve aleyhine hukuki sonuçlar meydana getiren bir akittir. Mehir, nafaka yükümlülüğü, nesebin sabit olması, sihrî hısımlığın meydana gelmesi bunlar arasındadır. Diğer yandan evlilik akdinin alenen yapılması ve akit sırasında şahitlerin bulunması, eşleri zina töhmetinden korur.

 

Evlenme Şahidinde Aranan Nitelikler

 

Evlenmede şahidin fonksiyonu, evlenmeye ilişkin icap ve kabulü işitmek ve anlamaktan ibarettir. Bunun için şahitlerin aynı yerde ve birlikte bulunmaları gerekir. Ayrı ayrı yerlerde veya aynı yerde olmakla birlikte, birbiri ardından evlenme iradelerine şahit olan kimselerin şahitlikleri geçerli sayılmaz.

 

Şahitte Aranan Nitelikler Şunlardır

 

1) Şahit akıllı ve ergin olmalıdır. Akıl hastası veya küçük çocukların şahitliği yeterli değildir.

2) Şahitlerin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir. Tek şahitle nikâh geçerli olmaz. Çünkü hadiste "Bir velî ve iki adaletli şahit olmadıkça nikâh olmaz"[740] buyurulmuştur.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

وَاسْتَشْهِدُوا شَهيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاءِ

 

"Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, bu takdirde razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın yeter.”[741]

 

İmam Şâfiî'ye göre bu ayet nikâh akdini kapsamaz. Kısasta ve diğer şer'î cezalarda olduğu gibi, nikâhta her iki şahidin erkek olması şarttır. Hanbelî ve Mâlikîler de ayni görüştedir.

 

Hanefîlere göre, kadınlar nikâhta taraf oldukları gibi, bir erkek için iki kadın olmak üzere şahitlik yapabilirler. Bunların şahitlikleri yalnız had ve kısas davalarında unutma ve gaflet sebebiyle kabul edilmez. Çünkü hadler şüphe ile düşer.[742]

 

3) Şahit hür olmalıdır. Hanbeliler dışındaki çoğunluk, şahitlerin hür olması gerektiğini söylerler. Hanbelîlere göre ise, köle diğer haklar konusunda şahitlik yapabildiği gibi nikâhta da şahit olabilir. Çünkü bunu yasaklayan bir ayet, hadis veya icma yoktur.[743]

 

4) Müslüman olmalıdır. İki tarafın müslüman olduğu bir evlenmede her iki şahidin de müslüman olması gerektiğinde görüş birliği vardır. Çünkü gayri müslimin müslüman üzerinde velayet hakkı yoktur.[744] Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre, iki taraf veya yalnız kadın ehl-i kitaptan olursa şahitler de ehl-i kitaptan olabilir.

 

5) Çoğunluk fakihlere göre, görme yeteneği şart olmayıp, işitme ve anlama yeteneğinin bulunması şarttır. Bu nedenle şahidin nikâh akdinde konuşulan sözleri anlaması gerekir. Çünkü şahitliğin amacı budur. Aksi halde şahit, bir söz kesme veya nişan merasimini nikâh akdi sanabilir. Bu da toplumda yanlış anlamalara neden olur.

 

6) Şahitler evlenecek kimselerin usûl, fürû veya diğer hısımlarından olabilir. Buna göre, ana, baba, dede ve nine ile, eşlerin oğul veya kızları nikâhta-yukarıda belirtilen niteliklere sahip iseler-şahit olabilirler. Çoğunluğa göre bu hısımlardan birisi veli olarak akde katılıyorsa şahit sayılmaz.[745]

 

7) Hanefîlere göre, şahitlerin adaletli olması şart değildir. İki fasık şahidin şahitliği de yeterlidir. Çünkü fasık veli olmaya ehildir. İmâmiyye Şîası da bu görüştedir. Hatta İmâmiyye mezhebine göre, nikâhta şahit bulundurma, akdin sıhhat şartı değil, menduptur. Onlar sürekli nikâhta şahit bulundurma, ilân ve açığa vurmayı müstehap sayarlar. En sağlam görüşe göre, kadın reşid, ergin olunca iki şahit ve velinin hazır bulunması şart değildir.[746]

 

b) Mehir

 

Mehir: Evlenme sırasında kadına bu isimle ödenen meblağ; evlilikte kadının nikâh akdi veya cinsel temasla hak kazandığı mal veya meblağ anlamında bir fıkıh terimi. Kitap, Sünnet ve fıkıh literatüründe mehir kelimesi yerine, eş anlamda; "sadûk", "saduka","nıhle", "farîza", "ecr", "hıbâ", "ukr", "alâik", "tavl" ve "nikâh" kelimeleri de kullanılır.

 

İslâm Hıristiyanlıkta olduğu gibi kadının erkeğe verilmek üzere para biriktirilmesini (drahoma) değil de; aksine, erkeklerin kadınlara rağbetinin bir sembolü olsun diye hediye kabilinden bir meblağın ona verilmesini emretmiştir. Mehir kadına değil, erkeğin üzerine vaciptir. Dâru'l-İslâm'da bir kadınla cinsel temas, ya had cezasını gerektirir, ya da mehir hakkını doğurur. Bu, kadına saygının bir sonucudur.Kur'an-ı Kerîm'de mehirden söz eden çeşitli ayetler vardır. Bazıları şunlardır:

 

وَاتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَىْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنيًا مَريًا

 

“Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.”[747]

 

Çoğunluğa göre, burada hitap kocalaradır. Bazı bilginler hitabın velilere olduğu görüşündedir. Cahiliye devrinde mehri kızın velileri alır ve adına da "nihle" derlerdi.

 

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ اِلَّا مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَاُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذلِكُمْ اَنْ تَبْتَغُوا بِاَمْوَالِكُمْ مُحْصِنينَ غَيْرَ مُسَافِحينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِه مِنْهُنَّ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ فَريضَةً وَلَاجُنَاحَ عَلَيْكُمْ فيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِه مِنْ بَعْدِ الْفَريضَةِ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا حَكيمًا

 

“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[748]

 

ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَمَّا تَزَوَّجَ عَليٌّ فَاطِمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما أرَادَ أنْ يَدْخُلَ بِهَا فَمَنَعَهُ رسولُ اللّهِ # حَتَّى يُعْطِيَهَا شَيْئاً. فقَالَ: لَيْسَ لِي شَىْءٌ. فقَالَ #: أعْطِهَا دِرْعَكَ. فَأعْطَاهَا دِرْعَهُ ثُمَّ دَخَلَ بِهَا.

 

- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Hz.Ali, Fâtıma (radıyallâhu anhümâ)'yı nikâhlayınca, hemen gerdek yapmak istedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ise, mehir olarak bir şeyler verinceye kadar buna mâni oldu. Hz. Ali (radıyallâhu anh): "Benim verecek bir şeyim yok!" demişti. Aleyhissalâtu vesselâm:"Ona zırhını ver!" buyurdu. Hz. Ali (radıyallâhu anh) (bu maksadla) zırhını verdi, sonrada gerdek yaptı."[749]

 

Bir kadınla evlenmek isteyen bir sahabeye Allah'ın elçisi mehir vermesini bildirdi. Evinden de eli boş dönünce; "Demirden bir yüzük de olsa bak" deyip, yeniden eve gönderdi. Yine boş dönünce, ne miktar Kur'an-ı Kerîm bildiğini sordu ve sonunda şöyle buyurdu: "Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an karşılığında verdim."[750]

 

Bu konudaki ayet ve hadislerden şu sonuca varılmıştır. Resulullah (as), mehirsiz hiç bir evliliğe ruhsat vermemiştir. Eğer mehir vacip olmasaydı, bunu göstermek için arada bir onu terkederdi. Diğer yandan, sahabe devrinden bu yana İslâm bilginleri mehir üzerinde icma etmişlerdir.[751]

 

Aile yuvasıyla ilgili görevlerin en güzel şekilde yerine getirilmesi için eski çağlardan beri kadınla erkek arasında bir görev bölümü yapılmıştır. Erkek, evin dışındaki işlerle uğraşır ve gerektiğinde ağır işlerde çalışarak geçim için kazanç sağlar. Kadın da evin yönetimi, yemeğin hazırlanması, çocukların bakım ve terbiyesiyle uğraşır.

 

Bu yüzden bütün malî yükümlülükler kadının değil, erkeğin görevidir. Mehir ve bütün kapsamıyla nafaka bu yükümlülükler arasındadır. Bu görev bölümü erkekle kadının yaratılışına ve ilâhî sünnete de uygundur. Erkek daha güçlü olduğu için çalışıp kazanmaya daha yatkındır. Kur'an'da şöyle buyurulur:

 

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلى بَعْضٍ

 

“Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur...”[752]

 

Mehir, nikâh akdinin rükün veya şartlarından değildir. Bu yüzden mehirsiz akdedilecek nikâh geçerli olur ve kadın emsal mehire hak kazanır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

 

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِى الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلى حينٍ

 

“Kendileriyle cinsel temasta bulunmadığınız veya kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşamışsanız, bunda üzerinize bir sakınca yoktur.”[753]

 

Bu ayette, cinsel birleşmeden veya mehir tesbitinden önce kadını boşamanın geçerli olduğu belirtilmektedir. Boşama ancak sahih nikâhtan sonra mümkün olduğuna göre, ayet, akit sırasında mehrin konuşulmasının ne bir rükün ve ne de bir şart olmadığına delâlet eder.[754]

 

ـ عن عقبة بن عامر رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قال لِرَجُلٍ: أتَرْضَى أنْ أُزَوِّجَكَ مِنْ فَُنَةَ؟ قالَ: نَعَمْ، وَقالَ لِلْمَرأةِ: أتَرْضَيْنَ أنْ أُزَوِّجَكِ مِنْ فَُنٍ؟ قالَتْ: نَعَْ . فَزَوّجَ أحَدَهُمَا مِنْ صَاحِبِه. فَدَخَلَ بِهَا وَلَمْ يَفْرِضْ لَهَا صَداقاً وَلَمْ يُعْطِهَا شَيْئاً، وَكَانَ مِمَّنْ شَهِدَ الحُدَيْبِيّةَ، وَكَانَ لَهُ سَهْمٌ بِخَيْبَرَ. فَلَمَّا حَضَرَتْهُ الْوَفَاةُ قالَ: إنَّ رسُولَ اللّهِ زَوَّجَنِي فَُنَةَ وَلَمْ أُفْرِضْ لَهَا صَدَاقاً ولَمْ أُعْطِهَا شَيْئاً. وَإنِّي أُشْهِدُكُمْ أنِّي قَدْ أعْطِيْتُهَا مِنْ صَدَاقِهَا سَهْمي بِخَيْبَرَ. فَأَخَذَتْهُ فَبَاعَتْهُ بَعْدَ مَوْتِهِ بِمِائَةِ ألْفٍ[ .

 

- Ukbe İbnu Âmir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adama:"Sana falan kadını nikâhlasam razı mısın?" diye sordu. Adam, "Evet!" deyince, bu sefer o kadına sordu: "Seni falan erkekle nükâhlasam razı olur musun?"Kadın, "Evet!" deyince bunları birbirlerine nikâhladı. Erkek, kadınla gerdeğe girdi, ama kadın için bir mehir belirlemedi herhangi bir şey de vermedi. Bu erkek, Hudeybiye gazvesine katılanlardan biriydi, Hayber'de onun da hissesi vardı. Adam ölceği zaman:"Resûlullah falan kadını bana nikâhladı ama ben ona bir mehir belirlemedim, peşin olarak da bir şey vermiş değilim. Şimdi sizleri şâhid kılıyorum, kadına mehir olarak Hayber'deki hissemi veriyorum!" dedi. Kadın onu aldı ve erkeğin vefatından sonra yüzbin (dirhem)e sattı."[755]

 

Yalnız Malikîler mehri, nikâhın bir rüknü olarak kabul ederler.

 

Eşler mehirsiz olarak veya şarap, domuz eti gibi şer'an mal sayılmayan bir şeyi mehir yaparak evlenseler Malikîler dışında çoğunluğa göre akit geçerli olur.

 

Mehrin Üst ve Alt Sınırı

 

Mehrin en çok miktarı için bir sınır getirilmemiştir. Ayette:

 

وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَاتَيْتُمْ اِحْديهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَاْخُذُوا مِنْهُ شَيًْا اَتَاْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبينًا

 

“Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?”[756] buyurulur.

 

 Hz. Ömer bunu 400 dirhemle sınırlamak istemiş, aksi halde fazlanın beytü'l-mâle gelir kaydedileceğini ilân etmişti. Hz. Ömer'in dayandığı delil; Hz. Peygamber'in eşi ve kızları için 480 dirhemden (12 okiye) daha fazla mehir verilmemesi idi. Hz. Ömer minberden indikten sonra Kureyşli bir kadın, yukarıdaki ayeti[757] okuyarak, Allah'ın mehir için bir sınır getirmediğini, aksine, kadınları yükler dolusu mehre lâyık gördüğünü belirtti. Bunun üzerine yeniden minbere çıkarak, sözünü geri aldı ve şöyle dedi: "Size, kadınlarınız için 400 dirhemden fazla mehir vermenizi yasaklamıştım. İsteyen, malından dilediği kadar verebilir.”[758]

 

Ebû Hanîfe'ye göre, mehrin en az miktarı on dirhem gümüş veya bunun karşılığıdır. Hz. Peygamber devrinde bu kadar para yaklaşık iki kurbanlık koyun bedelidir. Hırsızlıkta, had cezasının uygulanmasını gerektiren en az miktar. bir dinar altın para olup, mehirde buna kıyas yapılmıştır. Çünkü bir dinar altın para, on dirhem gümüş paraya satın alma gücünde eşit durumda idi. İmam Malik'e göre mehrin en az miktarı üç dirhemdir. Bu mezhep de kendi hırsızlık nisabını ölçü olarak almıştır. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, en az miktar için bir sınır koymamışlardır. Delilleri; mehir ayetinde malın azına bir sınır konulmamasıdır.[759]

 

Mehrin konusu: Satışı veya kullanılması yasak olmayan her şey mehir olarak verilebilir. Menkul ve gayrimenkul mallar, ziynet eşyası, hayvanlar, misli şeyler ve hatta menkul veya gayri- menkul bir maldan yararlanma hakkı bunlar arasındadır. Ancak İslâm'ın yasak ettiği şeyler, meselâ; alkollü içkiler, domuz, ölmüş hayvan etleri mehir olamaz. Bu gibi şeyler mehir yapıldığı takdirde, nikâh akdi mehirsiz yapılmış sayılır ve kadın emsal mehre hak kazanır.[760]

 

Kur'an-ı Kerîmi veya helâl ve haramdan bazı dinî hükümleri öğretmenin mehir sayılıp sayılmaması fakihler arasında tartışılmıştır. İlk Hanefî müçtehidlerine göre, Kur'ân ve fıkıh öğretimi mehir yerine geçmez. Çünkü, helâl kılınan kadınları belirleyen ayetteki; "mallarınızla istemeniz."[761] ifadesi buna engeldir. Kur'an öğretimi ve benzeri ameller taat niteliğinde olup, kişi bunları Allah'a yaklaşmak için yapar. Bu yüzden ilk üç Hanefî müçtehidine göre, bunun için iş akdi yapmak geçerli olmaz. Böyle bir durumda kadın emsal mehre hak kazanır. Çünkü bu, mal olarak karşılığı bulunmayan bir yararlanmadır.

 

Sonraki Hanefî fakihleri ise, Kur'ân-ı Kerîm öğretimi ve diğer dini hizmetlerin; şartların değişmesi ve geçim için insanların çok meşgul olması gibi sebeplerle olan ihtiyaç yüzünden, bir ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler. Delil; Hz. Peygamber'in bildiği Kur'ân-ı eşine öğretmesi karşılığında bir erkeği evlendirmesidir. İlk Hanefî müctehidleri, bu hadisi te'vil ederek, mehirsiz evlendirmenin Hz. Peygamber'e mahsus bir muamele olduğunu söylemişlerdir.[762]

 

Mehrin Çeşitleri

 

Mehir genel olarak mehr-i müsemma ve mehr-i misil olmak üzere ikiye ayrılır. Mehr-i müsemma da muaccel ve müeccel diye kendi içinde ikiye ayrılır.

 

1) Mehr-i müsemma: Bu, nikâh akdi sırasında veya daha sonra eşlerin karşılıklı rıza ile belirledikleri mehirdir:

 

وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَريضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذى بِيَدِه عُقْدَةُ النِّكَاحِ وَاَنْ تَعْفُوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوى وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ اِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ

 

“Eğer siz, onları kendilerine temas etmeden önce boşar, fakat daha önce onlara bir mehir tayin etmiş bulunursanız, bu tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır.”[763]

 

 Mehr-i müsemma da peşin verilip verilmeme durumuna göre ikiye ayrılır:

 

a) Mehr-i muaccel: Eşlerin miktarını belirledikleri mehir, nikâh akdi sırasında ödenebileceği gibi, sonraki bir tarihte de ödenebilir. İşte akit sırasında peşin olarak ödenen mehre "mehr-i muaccel (peşin mehir)" denir. Eşler, mehrin miktarını belirlemekle birlikte, ödeme şeklini tespit etmemişlerse, peşin ödenecek miktar örfe göre belirlenir. Örf, tamamının peşin veya ileride ödenmesi yahut bir bölümünün, örneğin üçte birinin veya yarısının peşin, geri kalanının sonradan verilmesi şeklinde meydana gelmişse buna göre hareket edilir. Çünkü mehrin ödeme şekla üzerindeki örf, aksi kararlaştırılmadıkça eşler arasında şart koşulmuş gibidir.

 

Hadiste; "Müslümanların güzel gördüğü şeyler Allah nezdinde de güzeldir”[764] buyurulmuştur.

 

Bazı fakihler, zifaftan önce kadına mehrin bir kısmını vermeyi müstehap görürler. Bu konuda, Hz. Ali'nin, Fâtıma (r.anhâ) ile evlenirken zifaftan önce mehir olarak zırhını vermesi uygulamasına dayanırlar. Bu evlilik Medine'de, Hicret'in ikinci yılında vuku bulmuş ve mehrin ödenmesi konusunda Medîne örfüne uyulmuştur.[765]

 

Bugün Mısır'da geçerli olan örfe göre, genel olarak, mehrin üçte ikisi peşin alınır. Fas'ta ise mehrin yarısı peşin ödenir.[766]

 

b) Mehr-i müeccel: Mehrin tamamını peşin olarak değil de, evlenmenin sona ermesi, beş yıl, on yıl sonunda veya kocanın ölümü halinde ödenmesi kararlaştırılabilir. İşte bu şekilde, ödenmesi belirli bir vadeye bağlanmış olan mehir "mehr-i müeccel (vadeli mehir)" adını alır.

 

Bu durumda kadın, belirlenen vade gelmeden önce mehri isteyemez. Miktarı belirlendiği halde, ödeme şekli belirlenmemiş olan ve bu konuda örf de bulunmayan durumlarda, mehir; boşanma veya eşlerden birisinin ölümü halinde peşine dönüşür. Boşamanın kesin (bâin) veya cayılabilir (ric'î) olması arasında bir fark yoktur. Ancak, ric'î boşama halinde mehir, iddetin sonunda peşin mehre dönüşür.[767]

 

2) Mehr-i misil: Kadının emsaline göre takdir edilen mehir. Kadın, şu durumlarda mehr-i misle hak kazanır:

 

a) Nikâh akdinde mehrin zikredilmemiş olması halinde mehr-i misil gerekir. Mehrin zikredilmemesi, akdin fesatını gerektirmez. Çünkü nikâh, evlenecek olan çiftlerin icab-kabûlüyle tamam olur. Mehir ise nikâhın rüknü değildir ve bundan dolayı nikâh akdinin inikat ve sıhhati, mehrin zikredilmesine bağlı değildir. Mehir zikredilmediği halde koca vefat ederse karısı mehr-i mislini terikeden alır, kadın vefat ederse vârisleri kocadan mehri misli alırlar.

 

b) Mehrin, tayin edilmiş olmakla birlikte mehir hakkında bilgisizliğin fazla olması (el-Cehâletü'l-fahişe) veya gayr-ı mütekavvim bir mal olarak tayin edilmesi halinde mehrî misil gerekir. Mehrin ev, araba, hayvan, elbise vb. şekilde mutlak olarak zikredilmesi halinde fâhiş cehaletten sözedilir ve bu durumda mehr-i misil gerekir. Çünkü bu cins isimler farklı vasıflarda ve değerlerde olabileceğinden anlaşmazlık ve çekişmeye götürür.

 

Meselâ, mutlak olarak ev denildiğinde evin müstakil, büyük veya küçük olması, manzarası vb. gibi problemleri beraberinde getirebilir. Bunun yanında şeriatın domuz, içki gibi mütekavvim mal kabul etmediği şeylerin mehir olarak tayini halinde bunlar geçersizdir ve mehr-i misil tahakkuk eder.

 

c) Taraflar arasında mehr-i ortadan kaldırma konusunda bir anlaşma varsa yine mehr-i misil gerekir. Mehir şâriin nikâh akdinde uyulmasını emrettiği hükümdür. Bundan dolayı tarafların mehri kaldırma yetkisi yoktur. Eğer akde bitişik bir şartla onu kaldırmaya teşebbüs ederlerse bu şart fâsiddir. Bu durumda akit sahih ve şart geçersiz olur. Bunun en önemli misâlini şigar evliliği oluşturmaktadır. Şigar evliliği iki kadının mehir zikredilmeksizin birbirine karşılık olmak üzere iki erkekle evlendirilmesidir. Burada nikâh akdi geçerli fakat şart geçersizdir ve mehir zikredilmediğinden mehr-i misil gerekir. Şigar evliliği Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre fâsiddir.[768]

 

d) Mehrin zikredilip zikredilmediği konusunda karı-koca arasında ihtilâf ortaya çıkarsa Mehr-i misil gerekir. Ancak hangisi delil getirirse kabul olunur. Delil getiremezlerse mehir zikredilmedi (münkir) diyenden yemin istenir. Yeminden kaçınırsa (nükul), mehrin zikredildiğini söyleyenin davası sabit olur. Yemin ederse mehr-i misil gerekir.[769]

 

Mehr-i Mislin Takdiri

 

Mehr-i misli tayin için evlenecek olan kadının babası kabîlesinden; yaş, güzellik, mal, şehir, takvâ, akıl, dine bağlılık, bekâret, iffet, ilim, edeb, güzel ahlâk, çocuk sahibi olma gibi çeşitli vasıflarda benzeri olan kadınların mehirleri dikkate alınır. Bu benzerlik iki tarafın yani mehri tayin olunacak kadın ile denk ve benzeri kadınların akit sırasında sahip oldukları vasıflar itibariyle araştırılır. Bu vasıfların akitten sonra artması veya eksilmesi emsalliğin meydana gelmesine zarar vermez.

 

Eğer babası tarafında benzeri bulunmazsa babasının kabîlesine denk olan kabîleden emsali kadınların mehri takdir edilir. Kadının bu durumlarda benzeri bulunmadığı takdirde Mehr-i misil iki adil erkek veya bir erkek iki kadının şahadetiyle sabit olur. Eğer adil şahid bulunamazsa söz yeminle beraber kocaya aittir. Koca mehr-i misli tayinden kaçınırsa mehrin miktarını tayin için hâkime başvurabilir. Bu hükümler, ihtilâf ortaya çıkması halindedir. Eğer mihir konusunda ittifak hasıl olursa kabul olunur.[770]

 

Mehrin Sahibi

 

Mehir, evlenecek olan kadının hakkıdır. Babası veya dedesi mehri kadın adına alabilir, fakat ona sahip olamaz. Ancak kadın razı olmazsa, velisine yapılacak mehir ödemesi geçerli değildir. Kadın; küçük, akıl hastası veya bunamış olursa, bu takdirde mehir malî velâyeti haiz olan veliye verilir.

 

Ahmed b. Hanbel, baba için, mehir yanında bir meblağ alma hakkını tanımış ve delil olarak da, Hz. Şuayb'ın kızıyla evlenmek için Hz. Musa'nın sekiz yıl çobanlık yapmasını delil göstermiştir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

قَالَ اِنّى اُريدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَىَّ هَاتَيْنِ عَلى اَنْ تَاْجُرَنى ثَمَانِىَ حِجَجٍ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ وَمَا اُريدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنى اِنْ شَاءَ اللّهُ مِنَ الصَّالِحينَ

 

“(Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden (işverenlerden) bulacaksın.”[771]

 

 Bu ayet-i kerîme, karşılığında ücret alınabilen yararlanmanın mehir olabileceğine delâlet eder. Diğer mezheplere göre, burada başlık parasından çok, babanın kızı adına almış olduğu mehir söz konusu olabilir. Nitekim, Hz. Musa'nın orada evlendirilmesi, mal-mülk sahibi olarak yeniden Mısır'a dönmesi bunu gösterir.

 

Ebû Hanîfe ve diğer bazı fakîhlere göre, kızın babasının evlenecek erkekten mehir dışında bir şey alması caiz değildir. 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesinde şu hükümler yer alır: "Mehir, evlenen kadının hakkı olup, onunla çeyiz yapmağa zorlanamaz. Bir kızı evlendirmek veya teslim etmek için ana-baba veya diğer hısımlarının, kocadan akçe veya benzeri şeyleri almaları memnûdur.”[772]

 

Kadının, Mehrin Tamamına Hak Kazandığı Haller

 

Kadın; sahih halvet, zifaf veya ölüm halinde mehrin tamamına hak kazanır;

 

a) Sahih halvet: Sahih bir akitle evli bulunan eşlerin, kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız kalmalarıdır. Halvete engel olan durumların da bulunmaması gerekir. Eşlerin yanında üçüncü bir kişinin bulunması, karı-kocada cinsel birleşmeye engel halin olması, küçüklük, ay hali, hastalık, farz oruçlu olmak, farz veya nafile hac için ihramda bulunmak gibi.

 

Sahih halvet iki durumda zifaf olmuş gibi sonuç doğurur. Bu halvetten sonra kadın boşanırsa kadın tam mehre hak kazanır. Çünkü kadın evlenme ümidiyle nikâhlı olarak kapalı bir yerde bulunduğu için daha sonra boşanma olursa, yeniden evlenmede nikâhtan önceki şartlarla eş bulamayabilir. Halvetten sonra boşanan kadın iddet bekler. Dolayısıyla da iddet nafakası, halvetten sonra en az altı ay sonra doğacak çocuğun nesebinin sabit olması gibi haklardan yararlanır.

 

b) Zifaf: Burada evliliğin mûteber olma şartı da aranmaz. Zifaf ve sahih halvette mehrin tamamının gerekliğinin delili şu ayettir:

 

وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَاتَيْتُمْ اِحْديهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَاْخُذُوا مِنْهُ شَيًْا اَتَاْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبينًا

 

“Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?”[773]

 

Zifaf sahih evlilikte olmuşsa kadın mehrin tamamına hak kazanır. Tesbit edilen mehir yoksa mehr-i misil alır. Zifaf fasit evlilikte olmuşsa, kadın mehr-i misil ile mehr-i müsemmadan hangisi daha az ise ona hak kazanır. Daha önceden mehir tespit edilmemişse, mehr-i misil alır. Fasit nikâhta halvet, zifaf hükmünde değildir.[774]

 

c) Eşlerden birinin ölümü: Kadın vefat ederse, mirasçıları, mehri mirastaki paylarına göre bölüşürler. Kocası da dörtte bir veya ikide bir mirasçı olacağı için mehri o ölçüde eksik verir. Koca vefat ederse, kadın, terikeden mehir miktarını ayrıca alır.[775]

 

Mehrin yarısının ödeneceği haller: Sahih evlilik, zifaf veya sahih halvetten önce kocanın fiiliyle sona ermişse, kadın mehr-i müsemmanın yarısını alabilir. Mehrin tamamı peşin olarak ödenmişse, kadın bunun yarısını kocasına iade etmek zorunda bulunur. Delil şu ayettir:

 

وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَريضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذى بِيَدِه عُقْدَةُ النِّكَاحِ وَاَنْ تَعْفُوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوى وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ اِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ

 

“Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz), takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.”[776]

 

Bu ayet hükmüne göre, kadının yarı mehir almasının şartları şunlardır:

a) Mehir daha önceden tesbit edilmiş olacak.

b) Koca, karısını zifaftan önce boşamış olacak.

c) Kadın mehir hakkından vazgeçmemiş bulunacak.

 

Burada evlilik boşama ile sona erebileceği gibi fesih, ile Lian, kocanın iktidarsızlığı, İslâm dinini terketmesi, karısı müslüman olduğu halde kendisinin İslâm'a girmekten kaçınması, karının usul ve fürûuna hürmet-i müsaharayı gerektiren bir fiil işlemesi halleriyle de sona erebilir. Bütün bu durumlarda evliliğin sona ermesi kocanın fiili ile olmuş bulunur ve kadın yarı mehre hak kazanır. Yeter ki bu ayrılık cinsel birleşmeden önce vuku bulsun. Bu çeşit ayrılıkta kadına iddet gerekmez.[777]

 

Yukarıdaki durumlarda evlilik yine zifaftan önce ve kocanın fiiliyle olur, fakat verilecek mehir miktarı belirlenmemiş olursa kadına muta denen bir teselli hediyesi vermek gerekir.[778] Muta; kocanın; mal, elbise veya yiyecek olarak boşanmış hanımına verdiği şeylere denir. Ayette mutanın miktarı belirlenmemiş ve bu husus içtihada bırakılmıştır. Ebû Hanîfe'ye göre, mutanın en azı bir elbise, baş örtüsü ve bir yorgan olup, mehr-i mislin yarısından çok olamaz.[779]

 

Kadına Mehir Vermenin Gerekmediği Durumlar

 

İki durumda kadına mehir vermek gerekmez.

a) Evlenme akdi fasit olur ve koca karısını zifaftan önce boşarsa, erkeğin mehir veya mut'a vermesi gerekmez. Bura evliliğin karşılıklı rıza ile veya hâkimin hükmü sona ermesi sonucu değiştirmez.

 

b) Evlilik akdi sahih olur, fakat, gerçek veya hükmî (sahih halvet sûretiyle) zifaftan önce kadının fiiliyle ayrılık vuku bulursa, kadın yine birşey alamaz. Kadının küçük evlendirilmesi halinde bulûğ muhayyerliği hakkını kullanması, irtidat etmesi veya kocası İslâm'a giren ve ehl-i kitap olmayan kadının, müslüman olmaktan kaçınması hallerinde evlilik akdi kadın tarafından veya kadın sebebiyle sona ermiş sayılır. Kadının, kocasının usul veya fürûundan birisiyle hurmet-i müsaharayı gerektiren bir fiil işlemesi, meselâ zina etmesi veya bunlardan birisiyle sevişmesi halinde de evlilik kadın tarafından sona erdirilmiş sayılır.[780] (64).

 

Sonuç olarak, mehir evlilik hayatı süresince kadın için bir yedek akçe niteliğindedir. Kadının aniden kocasını kaybetmesi veya boşanmaları hâlinde, kocasının evinde kalması zorlaşabileceği için, kendisine yeni bir hayat programı hazırlayıncaya kadar mehir ona bir destek olur. En az mehir miktarının iki tane kurbanlık koyun parası kadar olduğu, üst sınırının ise dört yüz dirhemin de üstünde olabileceği, Hz. Peygamber devrinde, yaklaşık beş dirheme bir kurbanlık koyun alındığı dikkate alınırsa, böyle bir gerçek mehrin, önemli bir yedek akçe teşkil edeceği açıktır.

 

 

c) Talak

 

Talak: İslâm hukukunda, nikâhla kurulan evlilik bağını çözmek, ortadan kaldırmaktır. Boşama anlamında tatlîk şeklinde kullanılır.

 

İslâm'a göre evlilikten maksat, huzurlu bir aile hayatı kurmak ve böyle bir yuvada iyi bir nesil yetiştirmektir. Ama, böyle yüce gayelerle kurulan evliliklerin hepsinin başarıya ulaşması mümkün değildir. Bazen ölüm ve hastalık gibi tabii engeller, bazen da geçimsizlik, münaferet, eşlerin birbirini sevmemesi, anlaşamama gibi eşlerden kaynaklanan engeller evliliğin başarı ve devamına mani olur.

 

İslâm, evliliğin asıl gayesinden uzaklaştığı, eşlerin bir arada huzurla yaşamalarına imkan kalmadığı, ihtiyaç ve zaruretlerin gerektirdiği hallerde evliliğin sona erdirilmesine izin vermiştir. Bu izin doğrultusunda evliliğe, erkek tarafından doğrudan yada kadından aldığı bir bedel karşılığında son verilebileceği gibi, talâk hakkını elinde tutan kadın tarafından, hakim veya hakem kararıyla da son verilebilir.

 

Talâkın Hikmeti

 

Evliliğin huzur ve mutluluk içinde devam ettirilebilmesi, her şeyden önce eşlerin birbirini sevip saymalarına bağlıdır. Hemen her evlilik bu düşünceyle kurulur. Fakat hepsinin bu hedefe ulaştığı söylenemez. Bõyle güzel ve samimi duygularla evlenenler daha sonra mutlu olamamışlar ve olmaları da mümkün değilse, ömür boyu bu müşterek hayata katlanmalarının bir anlamı yoktur. Bu durumda evliliğe son vererek ızdıraptan kurtulmaları gerekir.

 

İnsanı maddi ve manevi özellikleriyle ele aldığımızda, onun her yönüyle mükemmel olmadığını görürüz. Bu nedenle, taraflardan biri, evliliğin kuruluşunda veya devamı sırasında bir hata, kusur yapmış olabilir. Bu hata veya kusurların telafisi imkansız da olabilir. Tarafların bunun cezasını bir ömür boyunca çekmeleri doğru değildir. Öyleyse çözüm, çekilmez hale gelen evliliği sona erdirmek, tarafların belki de mutlu olabilecekleri diğer bir evliliğe imkan tanımaktır.

 

Talâkın Hükmü

 

İslâm gerçekçi bir dindir. Yani hükümleri, insan fıtratında var olan gerçekler dikkate alınarak konulmuştur. İnsanı en iyi tanıyan Cenab-ı Hak, bu durumlardan haberdar olduğu için, çekilmez hale gelen evliliklerin son verilmesine müsade etmiştir:

 

 6§æb Ž¤y¡b¡2 ¥|í©Š¤Ž m ¤ë a §Ò뢊¤È à¡2 ¥Úb Ž¤ß¡b Ï :¡æb m £Š ß ¢Ö5 £ÀÛ a

 

"Talâk (boşama) iki keredir. Sonra ya iyilikle geçinmek ya da güzellikle ayrılmak gerekir.”[781]

 

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَ

 

"Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda iddetleri vaktinde boşayın, iddeti de sayın.."[782]

 

ـ وعن محارب بن دِثَار عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسولُ اللّه : مَا أحَلَّ اللّهُ شَيْئاً أبْغَضَ إلَيْهِ مِنَ الطََّقِ[.وفي أخرى »أبْغَضُ الحََلِ إلى اللّهِ الطََّقُ

 

-Muharib İbnu Disâr, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey talaktır."Bir diğer rivayette ise şöyle gelmiştir: "Allah'ın en sevmediği helal, talaktır."[783]

 

Bu naslardan da anlaşılacağı gibi talâk caizdir, mübahtır. Ancak, ihtiyaç ve zaruret halinde başvurulması gereken bir çaredir. talakın genel hükmü bu olmakla birlikte, bu hüküm yerine göre değişir. Meselâ, bid'i boşamalar haramdır. Kusuru bulunmayan bir eşi usulüne uygun olarak boşamak mekruh; dindar ve iffetli olmada eşi boşamak mendub; geçimsizlik halinde hakemlerin gerekli bulunduğu boşama farz; sevilmeyen eşin boşanması ise caizdir.

 

Talâk Yetkisi

 

a) Boşama hakkı prensip olarak erkeğindir. Evlilik hayatında yüklendiği sorumluluk ve külfet açısından erkek buna daha layık görülmüştür. Ne var ki, talâkın geçerli olabilmesi için erkeğin bazı şartlara sahip olması gerekir. Bunlar, akıl ve bulûğdur. Mükrehin (zorlanan, ölümle tehdit edilen), sarhoşun, medhuşun (öfke halindeki kimse, talâk ehliyetine sahip olup olmadığı, yani bunların talaklarının geçerli olup olmadığı alimler arasında ihtilaflıdır. Hanefilere göre bunların talakları geçerlidir.

 

b) Nikah akdinde şart koşulursa, talâk hakkı kadına veya üçüncü bir şahsa devredilebilir. Talak hakkının devredilmesine tefviz; boşama hakkı kendisine devredilen kadına mufavvaza denir. Bu durumda kadın istediği zaman talâk hakkını kullanabilir. Erkek dilerse, boşama hakkını nikahtan sonra da kadına devredebilir.

 

Talâkın Çeşitleri

 

Biçimi ve sonuçları bakımından talâk çeşitlere ayrılır. Biçiminin Kur'an ve sünnetin belirlediği kurallara uygunluğu açısından talâk sünn ve bid'i olmak üzere ikiye ayrılır. Sonucunda evlilik hayatına dönüş imkanı tanıyıp tanımaması bakımından da talâkın ric'î ve bain olmak üzere iki çeşidi vardır.

 

1) Sünnî Talâk: Sünnî talâk (talâk-ı sünn), Kur'an ve sünnetin talimatına uygun olan boşama biçimidir. Bu talâk biçiminin üç temel şartı vardır. Bunlar eşin hayız halinde bulunmaması, hayızdan temizlendikten sonra cinsî temasın olmaması ve boşanmanın yalnız bir talakla yapılmasıdır. İmam Mâlik, Evzaî, Sevrî ve bir görüşünde İmam Şafiî'ye göre bir temizlik içinde üç defa ve birbirini izleyen üç temizlik içinde üç kere boşamak sünnete aykırı ve bid'attır. Buna göre temizlik durumunda ve cinsi temas olmadan yapılan boşamadan sonra iddet sayılmalı, iddetin bitiminde ikinci boşama yapılmalı, ikinci iddet süresinden sonra da üçüncü boşama ile evlilik sona erdirilmelidir.

 

Hanef hukukçular ise bir temizlik süresinde üç defa boşamayı bid'at kabul etmekle birlikte, üç temizlik içinde üç kere boşamayı bid'at değil sünni boşama sayarlar.

 

2) Bid'î Talâk: Kadını hayız günlerinde veya temizlik halinde cinsi temastan sonra yahut temizlik halinde birden fazla boşamak sünnete aykırı olduğundan bid'î talâk (talâk-ı bid') adını alır. Bu çeşit boşama dinen haram kılındığı için, bu yola başvuran koca günahkar olur; buna rağmen boşama geçerlidir, hukukî sonuçlarını doğurur.

 

Hanefi, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre bid'î talâkla boşama muteberdir. Ancak, bu yola başvuran kimse İslâm'ın koyduğu kurallara uymadığı için günaha girer. Bu konu, aşağıdaki meselelere benzetilmiş ve kıyas yapılmıştır:

 

a) Cuma namazı kılmakla yükümlü olan kimseler, cuma saatinde alış veriş yaparlarsa:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلى ذِكْرِ اللّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır”[784] ayetine muhalefet ettikleri için günahkar olurlar. Ancak, yaptıkları alış veriş hukuki açıdan geçerlidir; satıcı bedeli, alıcı da satılan malı almaya hak kazanır.

 

b) Gasbedilen bir tarla üzerinde veya gasbedilen bir elbiseyle namaz kılma halinde, gasbdan dolayı günahkar olunur. Buna rağmen kılınan namaz geçerlidir. Diğer yandan, Hz. Ömer'in oğlu hayız halindeki karısını boşamıştı. Hz. Ömer durumu Allah Resulune arzetti. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Ona emret, karısına dönsün. Sonra, onu temizlenip hayız görünceye ve sonra temizleninceye kadar nikâh altında tutsun. Bundan sonra da isterse tutsun, isterse birleşmeden boşasın. İşte Allahu Teâlâ'nın kadınların içinde boşanmasını emrettiği iddet budur.”[785]

 

Bu hadis-i şerife göre Resulullah (as) İbn Ömer'e bid'î talâkla boşadığı karısına dönmesini emretmiştir. Boşanan eşe dönmek ise ancak boşamanın gerçekleşmesinden sonra mümkün olabilir. Hatta Buharî'nin bir başka rivayetinde İbn Ömer'in şöyle dediği belirtilir: "Karımı hayız halinde iken boşamam, benim hakkımda bir talâk hesab edildi.”[786]

 

Bazı şii ve Mutezile hukukçularına göre bid'î talâk geçerli değildir. İbn Hazm, İbn Teymiye ve İbn Kayyim de bu görüşe uymuşlardır. Bunlar şu hadise dayanmaktadırlar: "Kim bizim emrimize uymayan bir amel işlerse, bu amel merduddur, makbul değildir.”[787]

 

3) Ric'î Talâk: Yeni bir nikâh akdi yapılmadan erkeğin eşiyle normal aile hayatına dönmesine imkan veren boşama şekline ric'î talâk denir. Ric'î talâkın başlıca üç şartı vardır. Bunlar;

a) Boşadığı karısıyla daha önceden fiilen evlenmiş, karı-koca hayatı yaşamış bulunmak;

b) Hanefilere göre sarih boşama sözleriyle boşamış olmak ve şiddet, mübalağa ifade eden bir kelime söylememiş olmak;

c)  Üçüncü boşama hakim kullanmamış olmaktır.

Ric'î boşamadan sonra erkek eşine, "Evliliğimizi devam ettirmek istiyorum", "Sana dönüyorum" gibi sözle; eşini öpmesi, şehvetle yaklaşması ya da cinsî temasta bulunması gibi fiillerle geri dönebilir.

 

4) Bain Talâk: Yeni bir nikâh akdedilmeden erkeğin normal evlilik hayatına dönüşüne imkan vermeyen boşama şekline bain talâk denir.

a)  İddet süresi içinde evliliğe dönülmeyen ric'î boşama,

b) Nikâhtan sonra, fakat birleşmeden ve halvet-i sahihadan önce yapılan boşama,

c) Hanefilere göre kinai sözlerle veya mübalağa ve şiddet ifade eden sözle boşama,

d) Kadının isteğiyle bir bedel üzerine anlaşarak boşama (muhalaa),

e) Hakim kararıyla gerçekleşen boşanma,

f) Üçüncü talâkın kullanıldığı boşama bain talâk sonucunu doğurur. Üçüncü talâkın kullanılması dışındaki boşamalarda kadınla erkeğin ayrılığına beynunet-i sugra (küçük ayrılık) denir. Bu durumda eşler yeni bir nikâh akdiyle evlilik hayatına dönebilirler. Üçüncü talâkın kullanılması durumunda ise eşler birbirinden kesin biçimde ayrılır. Buna, beynunet-i kübra (büyük ayrılık) denir. Beynunet-i kübrada kadın başka bir erkekle gerçek bir evlilik tecrübesi yaşamadan ilk kocasıyla yeniden evlenemez.

 

Bain talâkın doğuracağı çeşitli sonuçlar vardır. Buna göre,

1) Evlilik bağı sona erer. Karşılıklı haklar düşer. Sadece iddet süresince kadının koca evinde kalması ve nafakasının koca tarafından sağlanması hakkı devam eder.

2) İddet sırasında kocanın ric'at hakkı yoktur. Ancak iki tarafın rızasıyla ve yeni bir mehirle yeniden evlenmeleri mümkündür.

3) Talâk hakkının bir bölümü kullanılmış ve eksilmiş olur. Eğer üçüncü talâk hakkı kullanılmışsa, bu durumda beynunet-i kübra meydana gelir.

4)  Müeccel mehrin ödenmesi gerekir .

5)  Tevarüse engel olur.

 

Talâkta Şahit Bulundurma

 

Boşama ile ilgili konulara yer verilen Talâk Suresi'nde, boşamada şahit bulundurma konusunda:

 

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَ

 

“Kadınlar iddetlerini doldurunca onları ya güzelce evinizde tutun veya onlardan güzelce ayrılın. İçinizden iki adil kimseyi de şahit tutun..."[788] buyurmaktadır.

 

İmam Buharde sünn talâkı, "Sünnet olan boşama kadını temiz iken, birleşmeden boşamak ve iki de Şahit bulundurmaktır."[789] şeklinde tarif etmiştir. Bu delillere dayanan İsnaaşeriye ve İsmailiye mezhepleri, iki adil şahit önünde yapılmayan boşanmanın geçerli olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.

 

Buna karşılık cumhur, Hz. Peygamber ve sahabe devrindeki uygulamalara bakarak, "Nasların hükmü amir (emredici) değildir, şahitsiz boşama da geçerlidir" demişlerdir. Çağdaş hukukçulardan Muhammed Ebu Zehra, boşamayı güçleştireceği, anormal boşamaları önleyeceği, gerektiğinde ispatı kolaylaştıracağı gerekçeleriyle, "Eğer bize imkan verilse, boşamanın muteberliği için şahitlerin şart olduğu görüşünü tercih ederdik" diyerek anılan görüşün günümüzdeki önemini ifade etmiştir.[790]

 

Boşama Mehri

 

Mehir, evlenirken erkeğin karısına vermesi gereken maddî bir meblağdır. Bu, para, altın, gümüş, ziynet eşyası, ev, tarla, dükkan, mal, mülk vb. olabilir. Aslolan mehrin nikâh esnasında peşin verilmesi iken, kadın kabul ederse mehrinin tamamını veya bir kısmını te'cil edebilir. Yani, kocasının ödeme işlemini sonraya bırakabilir. İsterse, aldığı veya alacağı mehrin tamamını veya bir kısmını kocasına hibe de edebilir. Erkek, karısını boşadığı zaman, daha önce ödememişse mehrini ödemek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bir nevi geçici boşama olan ric'î talakta değil, boşamanın tamamen kesinleşmiş hali olan bâin talâkta ortaya çıkar, Erkek nikahlandığı karısını, birleşme (yatma) veya sahih halvetten önce boşarsa, mehrinin yarısını verir.

 

Birleşme veya sahih halvetten sonra boşarsa, mehrin tamamını vermesi gerekir. Birleşme veya sahih halvetten önce, kadının sebep olmasıyla ayrılık vaki olursa, kadının mehir alma hakkı olmaz, yani mehir düşer. Sahih halvet, kimsenin göremeyeceği ve ansızın gelemeyeceği bir yerde nikâhlı çiftlerin baş başa kalmalarıdır. Bu şartlar bulunmaksızın çiftlerin bir arada bulunmasına da fasid halvet denir. Meselâ, nikâhlı çiftlerin sokakta, insanların içinde, kapı ve penceresi açık evde yan yana gelmeleri gibi.

 

Nikâh kıyılırken mehir tayin edilmişse, böyle bir kadını boşayan kocanın mehr-i misil (benzer mehir) ödemesi gerekir. Mehr-i misil, kadının emsaline bakılarak takdir edilen mehirdir. Bu hususta göz önüne alınacak ölçüler, yaş, güzellik, servet, yasadığı çevre, akıl, dindarlık, bekarlık veya dulluk, bilgi, güzel ahlak, sosyal ve kültürel seviye gibi hallerdir.

 

Yemin Kasdıyla Talâk

 

Dil alışkanlığı ile her sözün arasında "vallahi" diyen kimse, yemine niyet etmedikçe sorumlu olamayacağı gibi, aynı şekilde yemine ve boşamaya niyet etmeksizin "şart olsun", "boş olsun" sözlerini kullanan kimse, bu sözleri ile karısını boşanmış olmaz (lağv yemini gibi). Fakat bir kimse boşama niyetiyle değil de yemin niyetiyle bu sözleri söyler ve meselâ "şu işi yaparsam veya yapmazsam karım boş olsun" derse, bunun hüküm ve neticesi ne olur mevzuu tartışılmıştır. "Böyle bir yeminin mevzuu gerçekleşmediği takdirde karı boş olur" şeklindeki fetva, sahâbe devrinden sonra ortaya çıktığı için, bid'î talâk sayılabilir.

 

Yemin Niyetiyle Kullanılan Talâk Kelimesinin Hükmü Mevzuunda Üç Görüş Vardır

 

1) Cumhûra göre, bu boşamanın bir şarta bağlanması (ta'lik) kabilindendir şartı gerçekleşince boşama da tahakkuk etmiş olur. Buna delâlet eden naslar ve sahâbe fetvaları vardır.

2)  İbn Teymiyye'ye göre yemin niyetiyle söylenen talâk boşanma neticesi doğurmaz; fakat yemin kefareti gerekir.

3)  İbnu'l Kayyim'e göre, ne boş olmayı, ne de kefareti gerektirir. Çünkü Hz. Peygamber ve sahâbeden nakledilen rivâyetler yemin kastıyla yapılan ta'lik'e değil, belli bir işin neticesine göre boşama niyetiyle yapılan ta'lik'e aittir. Yemin kastiyle olan ta'lik'in böyle bir netice doğuracağına ait hiçbir nas yoktur. Ayrıca Hz. Ali, Şurayh ve Tavûs "talâk üzerine yemin edip yeminini yerine getiremeyen kimseye bir şey lâzım gelmez" diye fetvâ vermişler; buna muhâlif bir sahâbi de çıkmamıştır.

 

Muhalaa

 

Herhangi bir nedenle evlilik hayatını sürdürmek istemeyen kadının kocasına ödediği bir bedel karşılığında evlilik bağından kurtulmasına muhalaa denir. Bu boşanma biçiminde kadın istemediği evlilikten kurtulurken, erkek de uğrayabileceği maddi zararı telafi ederek yeniden evlenme imkanını elde etmiş olur.

 

Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de:

 

وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَاْخُذُوا مِمَّا اتَيْتُمُوهُنَّ شَيًْا اِلَّا اَنْ يَخَافَا اَلَّا يُقيمَا حُدُودَ اللّهِ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُقيمَا حُدُودَ اللّهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فيمَا افْتَدَتْ بِه تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلَا تَعْتَدُوهَا وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَاُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 

“...Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir”[791] buyurarak muhalaa yoluyla boşanmayı meşru kılmıştır.

 

Boşamaya ehil olan erkekle boşanmaya ehil olan kadın, aynı zamanda muhalaaya da ehildir. Cumhura göre, muhalaa, kadının istediği üzerine kocasıyla karşılıklı anlaşmaya bağlıdır ve anlaşma gerçekleşince neticesi de meydana gelir. Buna karşılık Hasan Basrî ile İbn Şîrîn boşanmanın meydana gelmesi için hakimin hükmünü şart koşmuşlardır.

 

Tefviz-i Talâk

 

İslâm hukukunda, boşama hakkı prensip olarak kocaya tanınmıştır. Bazı durumlarda kadının talebi üzerine hâkimin de evliliğe son vermesi mümkündür. Mahkemede boşanma sebebi olabilen haller mezhepler arasında ihtilaflı olmakla birlikte, hastalık ve kusur, kocanın nafakayı kesmesi, kayıplık ve hakem yoluna başvurulmuş olması bunlar arasında sayılabilir.

 

Koca, hanımını mahkemeye başvurmadan bizzat boşayabileceği gibi, vekil aracılığı ile de boşayabilir. Yetkili kılınan vekil, hanım da olabilir. Koca boşama yetkisini bizzat eşine vermişse, bu yetki vermeye "tefviz" karısına da "mufavvaza" denir. Böylece tefviz, kocanın boşama yetkisini karısına vermesi, diye belirlenebilir. Bu vekâleten farklı bir tasarruf olup, bundan kocanın rücû etmesi mümkün değildir.

 

Tefviz-i talâk'ın dayandığı deliller. Kitap ve sünnettir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

 

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيوةَ الدُّنْيَا وَزينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَميلًا () وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاخِرَةَ فَاِنَّ اللّهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظيمًا

 

"Ey Peygamber, zevcelerine de ki: Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız şüphe yok ki, Allah, içinizde güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır.”[792]

 

 Bu ayet, Hz. Peygamber'in zevcelerinin onda olmayan bazı zinet ve eşyayı istemeleri üzerine nâzil olmuştur. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, karıların dünyayı tercihinden maksat boşanmayı istemeleridir. Bu Ayet inince Allah'ın elçisi, hanımlarını muhayyer bıraktı, dileyen kalır, isteyen de boşanabilirdi. Ancak ayetin hükmü karşısında Hz. Peygamberin pâk zevceleri çok üzülmüş ve hepsi onu tercih etmişlerdir.

 

Hz. Âîşe (r.a)'den rivâyete göre şöyle demiştir: "Resulullah (as) bizi muhayyer bıraktı ve biz Allah'ı ve Resulunü tercih ettik. Bu muhayyerlik bizim aleyhimize bir hüküm meydana getirmedi."

Diğer bir rivâyette ise "Resulullah bunu bir boşama olarak saymadı" demiştir.[793] Bu hadis, kadın boşama yetkisine sahip olduktan sonra, kocasını değil de kendi nefsini tercih ederse, bunun bir boşama sayılacağına delâlet eder.

 

Koca, karısına boşanma yetkisini, başlangıçta nikâh akdi sırasında verebilir. Kadın, erkeğe, "Bir boşama hakkı elimde olmak üzere seninle evlendim" dese, erkek de "O şekilde seni karılığa kabul ettim" diye kabulde bulununca tefviz gerçekleşir. Evliliğin devamı sırasında da kadına boşanma yetkisi verebilir.

 

Ancak şunu da belirtelim ki, erkekle kadını, boşanmada eşit duruma getiren tefviz-i talâk hakkı, uygulamada pek az görülmüştür. Müslüman kadın, bilinçlenip diğer haklarına sahip çıkarken tefviz-i talâk hakkını da gözden uzak tutmamalıdır. Bu hakkı evliliğin eşiğindeki gençlerin düşünmesi ve ilerisini görerek sahip çıkması bazı güçlükler doğurabilir.

 

Daha işin başında, bunun evlenecek erkekle pazarlık konusu yapılması, müstakbel eşlerin birbirine güvensizliği anlamına gelebilir. Bu nedenle, konunun genel bir hak olarak ele alınması ve nikah akdi ile birlikte doğan bir prosedüre bağlanması daha uygudur.

 

Hakim Kararıyla Boşanma (Tefrik): İslâm hukukunda boşama, prensip olarak kocanın tek yanlı iradesiyle ve mahkeme kararına gerek olmaksızın meydana gelir. Koca, bizzat boşayabileceği gibi, vekil aracılığı ile de boşanabilir, ya da karısına boşama yetkisi (tefviz) verebilir. Ancak bazı boşanma sebepleri ortaya çıkınca, kadının da mahkemeye başvurarak evliliğe son verdirmesi mümkündür. Evliliğin bu şekilde sona erdirilmesine "tefrik" denir.

 

Boşanma Sebeplerini Dört Maddede Toplayabiliriz.

 

1)  Hastalık ve kusur,

2)  Nafakayı kesmek,

3)  Kayıplık,

4)  Şiddetli geçimsizlik ve pek fena muâmeleler.

 

1)  Hastalık ve kusur: Evlilik akdi sırasında mevcut olan veya daha sonra meydana gelen bazı hastalık ve kusurlar nedeniyle karının boşama davası açma hakkı vardır. Kocanın mahkemeye başvurmadan evliliğe son verme imkânı her zaman bulunduğu için, bu durumda onun dava açma hakkı söz konusu olmaz. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre, kadına boşanma için hâkime başvurma imkânı veren kusurlar beş tanedir.

 

Kocanın iktidarsız (innin) olması, husyelerinin çıkarılmış bulunması, cinsiyet uzvunun kesik olması, onun büyü, sihir vb. etkilere bağlı olması, erkeğin cinsiyetinin erkek mi, kadın mu olduğunun belirli olmaması. Ancak, bu kusur ve hastalıklar bilinerek evlenilmişse, artık bunlara dayanarak boşama talebinde bulunamayacağı konusunda görüş birliği vardır.

 

2) Nafakayı kesmek: Bir erkek, hanımının maişetini sağlamakla yükümlüdür. Koca, bunu kendiliğinden sağlarsa mesele kalmaz. Aksi halde kadının başvurusu üzerine hâkim nafakaya hükmeder. Ancak koca fakir olur ve hâkimin hükmettiği nafakayı ödeyecek malı bulunmazsa durum ne olur? Acaba kadın buna dayanarak boşanma davası açabilir mi? Bu konuda iki görüş vardır.

 

a) Ebû Hanîfe'ye göre, bu sebebe dayanarak hâkimin boşamaya karar vermesi caiz değildir. Kadının sabretmesi, gerekirse kocasının izni ile çalışması ve kocasının nafakayı borçlanması gerekir. Kadın borçlanma yoluyla da nafakayı temin edemezse, kocası ölseydi ona kim nafaka verecek idiyse, ondan alır. Bunlar sonradan kocaya rücu ederler. Delil şu ayettir.

 

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلى مَيْسَرَةٍ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.”[794]

 

b)  İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, kadın bu sebeple boşanma davası açabilir.

 

Delili şu ayettir:

 

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُوا

 

"Siz kadınları cayılabilir (ric'ı) talâkla boşadığınız zaman, iddetlerini bitirmeye yakın, onları ya iyilikle tutun veya iyilikle boşayın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutmayın...”[795]

 

Bu ayet, nafakası temin edilmeyen kadının zorla nikâh altında tutulamayacağını ifade etmektedir.[796]

 

1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnâmesi bu konuyu Ebû Hanife'nin görüşüne uygun olarak düzenlemiştir.

 

3) Kayıplık: Bulunduğu yer ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen kimseye "mefkûd" denir. Hayatta olduğu halde evine gelmeyen kimseye de "gaib" denir.

 

Ebû Hanîfe ve Şâfi'ye göre mefkûdun ölümüne hükmetmek için, karısı ve malı için akranlarının hayatı kadar bir süre beklemek gerekir. Böyle bir karar evliliğini de sona erdirir. Gâiblik hâlinde ise, boşanma davası açma hakkı bulunmaz.

 

İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre hâkim, kocanın yeri bilinmez ve üzerinden bir yıl da geçmiş bulunursa, kadının isteği üzerine evliliğe son verir. Yeri bilinen gâib kocaya ise ihtar eder ve eve dönmesi için makul bir süre tanır. Bu süre geçtiği halde dönmezse evliliğe son verir.

 

4) Şiddetli geçimsizlik ve kötü muamele: Koca, eşine karşı iyi davranmaz ve zulme varan muâmelelerde bulunursa, karı hâkime başvurarak boşanma dâvası açabilir mi? Prensip olarak karı, kocanın zulmünü önlemek için her zaman mahkemeye başvurabilir. Hâkim zulmünü önler ve ona karısına iyi muâmele etmesi için nasiatte bulunur. Geçimsizlik her iki eşten olabilir. Mağdur olan eş, hakem yoluna başvurabilir.

 

Hakem yoluyla boşanma:Anlaşmazlığa düşen kimselerin arasını bulmak üzere görevlendirilen kimseye "hakem" denir. Hakem kararlarının uygulanması genellikle tarafların rızasına bağlıdır. Hâkim kararı ise zorla uygulanır. Hakem muamelatın pek çok konularında söz konusu olabilir. İslâm aile hukukunda daha çok eşlerin birbiriyle anlaşamaması halinde başvurulan bir yoldur.

 

İslâmda karı-koca birbirine iyi davranmak ve iyi niyet kurallarına uymak zorundadır,[797] Geçimsizlik halinde erkeğin karısına öğütte bulunması, onu yatağında bir süre yalnız bırakması veya te'dîpte bulunması hakkı vardır.[798] Kocanın eşine iyi davranmaması hâlinde, onun zulmünü önlemek için her zaman mahkemeye başvurma hakkı vardır. Hâkim haksızlığı önler, karısına karşı iyi muâmele etmesini kocaya emreder ve öğütte bulunur. Tekerrür hâlinde hâkim onu cezalandırır. Geçimsizlik kimi zaman her iki eşten kaynaklanabilir. Mağdur olan eş hâkime başvurarak hakem yolu ile ara bulma veya boşanma isteğinde bulunabilir. Hakem tayini ile ilgili ayette şöyle buyurulur:

 

وَاِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ اَهْلِه وَحَكَمًا مِنْ اَهْلِهَا اِنْ يُريدَا اِصْلَاحًا يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا خَبيرًا

 

"Eğer karı ile kocanın aralarının açılmasından korkarsınız, o vakit kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar, barıştırmak isterlerse, Allah aralarındaki dargınlık yerine geçime, onları uyuşmaya muvaffak buyurur.”[799]

 

Bu ayette hitap hâkimleredir. Koca, geçimi sağlamaya muvaffak olamamışsa, eşlerden birinin hâkime başvurarak hakem tayinini talep etmek hakkı doğar.Hakemlerin eşlerin hısımlarından olması daha uygundur. Çünkü eşleri iyi tanır, geçimsizlik sebeplerini bilir ve ara bulmaları daha kolay olur. Fakat hâkimin, hakemleri yabancı kişilerden seçmesi de mümkündür.[800]

 

Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'e göre, eşler özel yetki vermedikçe hakemler boşamaya karar veremez. Çünkü onlar vekil durumunda olup verilen yetki dışına çıkamazlar. Ayette hakemlerin yetkisi ise "ıslâh"tan ibarettir. Ancak eşler hakemlere özel yetki vermişse, bu takdirde boşamaları mümkündür. Evlilik düzeninin bozulmasında kusurlu olan eşin özel yetki vermek istemeyeceği açıktır.İmam Şâfiî'nin bu konuda iki görüşü vardır. İlk görüşü Hanefiler gibidir. İkinci görüşüne göre ise, ayetteki hakem, hâkim demektir. Hâkim kendine gelen davayı tarafların rızası olmasa da hükme bağlama yetkisine sahiptir.[801]

 

Hakem yolu ile boşanma da tefvîz-i talâkta (kadına boşama hakkı vermek) olduğu gibi, erkekle kadını boşanmada eşit duruma getiren haklardandır. Ancak bu usûl, Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında geniş yer bulamamıştır. Çünkü hâkimler, başvuru hâlinde arabuluculuk (ıslâh) görevini kendileri yapıyorlardı. Hâkem usûlü, boşama değil arabulma müessesesi olarak yaygınlaşmıştı.[802]

 

1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnâmesi hakem usûlünü geçimsizlikte kusur prensibinden hareketle Mâlikî mezhebine göre düzenlemiştir. Konuya ilişkin 130. madde şöyledir:

 

"Karı koca arasında anlaşmazlık ve geçimsizlik meydana gelip de taraflardan biri hâkeme başvurursa, hâkim iki tarafın ailelerinden birer hakem tayin eder. Bir veya iki taraf ailesinden hakem tayin olunacak kimse bulunamaz veya bulunup ta hakem olacak vasıflara hâiz olmazsa hariçten münasiplerini tayin eder. Bu sûretle teşekkül eden aile meclisi tarafların iddia ve savunmalarını inceleyerek aralarını ıslâha çalışır. Bu mümkün olmadığı taktirde kusur kocada ise aralarını tefrik eder. Kusur karıda ise mehrin tamamı veya bir kısmı üzerine muhalaa eyler. Hakemler ittifak edemezlerse hâkim gerekli vasıfları haiz diğer bir hakem heyeti veya taraflara akrabalığı olmayan üçüncü bir hakem tayin eder. Hakemlerin vereceği hüküm kesin olup itiraz edilemez."

 

Aynı kararnâmenin 131. maddesinde; yukarıdaki usûle göre olan boşanmanın bir bâin talâk sayılacağı ve usûlüne göre tescil edileceği belirtilir.Eşlerin hakem kararına itiraz edememesi, bu hükmün şahitliğe değil, geçimsizlik sebepleri incelendikten sonra hakemlerin takdirine dayanması ile açıklanır.[803]

 

d) İddet

 

İddet: Muayyen sayı ve bunun son haddi. Topluluk. İslâm hukukunda evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden birisiyle sona ermesi halinde yeniden evlenebilmek için kadının beklemeğe mecbur olduğu müddet.İslâm'da kadının iddet süresi, evliliğin sona erme sebebine göre değişik olmaktadır.

 

1) Evlilik kocanın ölümüyle sona ermişse, kadın dört ay on gün iddet bekler. Nitekim Kur'an'da şu ayet bunu açıklamaktadır:

 

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلى بَعْضٍ وَبِمَا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَالّتى تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِى الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبيلًا اِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبيرًا

 

“Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.”[804]

 

2) Hamile kadının iddeti doğuma kadardır. Burada evlenme gerek kocanın ölümü ve gerekse boşanma sebebiyle sona ersin, hüküm değişmez.

 

Ayette:

 

وَالّئ يَئِسْنَ مِنَ الْمَحيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلثَةُ اَشْهُرٍ وَالّئ لَمْ يَحِضْنَ وَاُولَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ  وَمَنْ يَتَّقِ اللّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِه يُسْرًا

 

“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir”[805] buyurulur.

 

Eğer hamilelik evlilik dışı meydana gelmiş olur ve kadın tabîi baba olan suç ortağı erkekle evlenmek isterse, beklemeksizin evlenebilirler. Yabancı bir erkekle evlenmek isterse, Hanefi ve Şâfiîlere göre yine beklemeksizin nikah akdi yapılabilir, fakat zifaf doğuma kadar geciktirilir. Evlilik dışı birleşmede kadının hamile olup olmadığı belli değilse ve başka bir erkekle evlenmek isterse bir defa hayız görünceye kadar iddet beklemesi gerekir. Eğer kadın hayız görmeyen cinstense bir ay beklemesi yeterlidir.

 

3) Boşanan kadınların iddeti, eğer hamile değilse üç hayız (kurû) süresidir. Bu da normal hayız gören kadınlarda yaklaşık üç ay kadar bir sürede gerçekleşir:

 

 6§õ¬ë¢Š¢Ó  ò r¨Ü q  £å¡è¡Ž¢1¤ã b¡2  å¤– £2 Š n í ¢pb Ô £Ü À¢à¤Ûa ë

 

“Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler.”[806]

 

4) Hayız görmeyen küçüklerle hayızdan ümit kesilen yaşlıların iddeti üç aydır:

 

وَالّئ يَئِسْنَ مِنَ الْمَحيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلثَةُ اَشْهُرٍ وَالّئ لَمْ يَحِضْنَ وَاُولَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ  وَمَنْ يَتَّقِ اللّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِه يُسْرًا

 

“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.”[807]

 

 Bu duruma göre, henüz bülûğ çağına girmemiş veya yaşı ilerlediği için artık hayızdan kesilmiş olan kadınların iddet süresi boşanmadan sonra üç aydır.

 

Geçerli bir evlilik, rıc'î (dönülebilir) veya bâin (kesin) boşama ile sona ermişse, kadın iddet suresince nafaka hakkına sahip olur. Yani boşandığı kocası kadının geçimini sağlamakla yükümlüdür. Ancak evlilik, kocanın ölümüyle sona ermişse, kadın nafaka alamaz. Çünkü nafaka yükümlüsü olan erkek ölmüştür.

 

Geride bıraktığı malı, artık miras hükümlerine göre, varislerinin hakkıdır. Karısı da, eğer ölen kocasının çocukları varsa sekizde bir, yoksa dörtte bir nisbetinde miras hakkına sahip olur. İşte nafaka istemek yerine, onun bu hakkını alarak geçimini sağlaması mümkündür. Diğer yandan kadının eğer varsa kendisine ait mülkü veya daha önce almadığı mehir hakkı da devreye girer ve bunlar kadın için koruyucu haklardan olur.

 

Bu duruma göre, iddet süresince nikâhın bazı iz ve etkileri devam eder. İddet bittikten sonra ise artık erkekle kadının ilgisi tamamen kesilmiş bulunur. Kadın üç talakla boşanmışsa, artık hulle'den önce bu erkeğin onunla yeniden evlenmesi mümkün olmaz. Bir veya iki defa boşanmış durumda ise, ric'î boşamada iddet devam ederken eşler barışabilir ve yeni bir nikâh akdine gerek bulunmaz. İddet sonunda ise ric'î boşama bâin'e dönüşür. Eşler yeni bir nikâh akdi ile yeniden evlenebilirler. Tek boşama hâlinde iki, iki defa boşama hâlinde, ise bir boşama hakkı ile evlilik devam eder.

 

e) Nafaka

 

Nafaka: İnfak edilen şey, azık, yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyler. "Nafaka" kökünden infâk; hayır yolunda mal sarfetmek demektir. Nafakanın çoğulu "nafakât"tır. Bir terim olarak yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder.

 

Nafaka Genel Olarak İkiye Ayrılır

 

1) Kişinin kendisine gerekli olan nafaka. Bu, başkasına vereceği nafakadan önde gelir. Çünkü Hz. Peygamber; "Önce kendi nefsine, sonra nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et"[808] buyurmuştur.

 

2) Kişinin başkalarına vermesi gereken nafaka. Bu çeşit nafakanın üç sebebi vardır. Evlilik, hısımlık ve mülkiyet bağı.

 

İslâm'da aile reisi olarak kadının ve çocukların geçimini sağlamak görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca, anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce, "geçimi sağlama yükümlülüğü" onları da kapsamına alır. Hattâ İslâm'da mâlik veya zilyed olunan hayvanların bile yedirilip içirilmesi görevi aile reisinindir.[809]

 

Hayvanın açlık veya susuzluk nedeniyle ölümüne sebep olmak sorumluluğu gerektirir. Nitekim Allah'ın Rasûlü bir kedinin ölümüne sebep olan bir kadın için şöyle buyurmuştur: "Açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi için bir kadın azap olundu. Ona kendisi yedirmediği gibi, toprak haşaratın yiyebilmesi için serbest de bırakmadı.”[810]

 

Hayvana gücünün yetmeyeceği yükün taşıtılması haramdır. Köleye de böyle yük yükletilemez. Mâlik, hayvana infaktan kaçınırsa, çoğunluğa göre kazâen ve diyâneten buna zorlanır. Hanefilere göre ise buna kaza yoluyla zorlanamaz.[811]

 

İnsanlardan Nafaka Hakkı Sahipleri Sırasıyla Şöyledir

 

Evli Kadının Nafakası:Bir kadın evlenip kocasının evine yerleştikten sonra bütün yiyecek, giyecek ve mesken masrafları kocaya aittir. Bunlar, israfa kaçmadan ve cimrilik de etmeden eşlerin sosyal seviyelerine göre sağlanır. Eşlerin her ikisi de zengin ise, buna uygun harcama yapılır. İkisi de fakirse, kadın kocasından zenginler seviyesinde bir harcama isteyemez. Birisi zengin, diğeri fakirse, ortalama yol izlenir. Ancak bazı alimler nafakanın miktarı konusunda yalnız kocanın durumunun dikkate alınacağını söylerler.Ayet-i kerîmelerde şöyle buyurulur:

 

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

 

“Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir... “[812]

 

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِه وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا اتيهُ اللّهُ لَايُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا اِلَّا مَا اتيهَا سَيَجْعَلُ اللّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا

 

“İmkânı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin; rızkı daralmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiği kadarından nafaka ödesin. Allah hiç kimseyi verdiği imkândan fazlasıyla yükümlü kılmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.”[813]

 

Koca, hanımının giyim masraflarını da karşılamak zorundadır. Burada da sosyal seviye ve İslâm'a uygun olan örf ve âdetler ölçü alınır. Kadının biri yazlık, diğeri kışlık olmak üzere yılda en az iki kat elbiseye hakkı vardır. Giyim kapsamına yorgan, döşek, çarşaf ve yastık gibi evin normal eşyası da girer.

 

Koca, hanımına müstakil ve içinde sosyal durumuna uygun mefrûşatı bulunduran, kötü komşulu olmayan bir mesken sağlamak zorundadır. Bu yer kadının malı, canı ve ırzı hakkında güvenli olmalı ve karıkoca hayatı yaşamaya elverişli bulunmalıdır.Ayet-i kerime'de şöyle buyurulur:

 

اَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ  وَاِنْ كُنَّ اُولَاتِ حَمْلٍ فَاَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ  فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ  وَاْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَاِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ اُخْرى

 

"Boşanan o kadınları, gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerin bir bölümünde oturtun. Evleri başlarına dar etmek için kendilerine zarar vermeyin."[814]

 

Karı, kocasının hısımlarıyla birlikte oturmaya zorlanamaz. Ancak koca, bir başka evliliğinden olan ve henüz bülûğ çağına gelmemiş bulunan kızını karısıyla birlikte oturtmak hakkına sahiptir.Kadın kendi evini, kendisinin ikametine tahsis etmesi için kocasına kiraya verebilir.[815]

 

Kadın, bakıma muhtaç olduğu veya sosyal seviye bakımından emsali kadınların hizmetçisi bulunduğu takdirde, hizmetçi tutmak da nafaka kapsamına girer.Kadın, kocasının talebine rağmen, onun evine gelmez veya itaatsiz olarak evden çekip gider yahut irtidat ederse erkeğin nafaka yükümlülüğü kalkar. İddet bekleyen kadının nafakası: İddet kocanın ölümü veya eşini boşaması halinde söz konusu olur.

 

Vefat iddeti bekleyen kadına nafaka gerekmez. Çünkü koca vefat edince tüm malı mirasçılara geçer. Karısı da dörtte bir veya şekilde bir oranında mirasçı olur. İslâm'ın ilk dönemlerinde koca, eşi için ölümünden sonra bir yıl süreyle nafaka verilmesini vasiyet etmek zorundaydı.Ayette şöyle buyurulur:

 

¦ وَالَّذينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فى مَا فَعَلْنَ فى اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍ وَاللّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.”[816]

 

Ancak bu ayette belirtilen bir yıl süreli nafaka ve mesken ile vasiyet hükmü kadına miras hakkı tanıyan Nisâ Sûresi 12. ayetin inmesiyle neshedilmiş, bir yıllık iddet süresi de şu ayetle kısaltılmıştır:

 

وَالَّذينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْرًا فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فيمَا فَعَلْنَ فى اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبيرٌ

 

“Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.”[817]

 

Ric'î olsun, bâin olsun boşanma hâlinde iddet süresince kocanın nafaka yükümlülüğü devam eder. Boşamanın iki veya üç defa olması sonucu değiştirmez. Ancak üçlü boşamada Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre yalnız mesken temin edilir; diğer giyim, yiyecek vb. gerekmez.

 

Çocukların geçim masrafları kız ve erkek çocukların nafakaları babalarına aittir. nafakanın kapsamına bu çocukların yiyecek, giyecek ve mesken ihtiyaçları girer.Talâk sûresi 6. ayette şöyle buyrulur: "Eğer (çocuklarınızı) sizin için, onlar (anneleri) emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak veriniz."

 

Burada, boşanmış bir kadının iddetini tamamladıktan sonra, çocuğunu emzirmesi halinde ücrete hak kazanacağı hükmü yer almaktadır. Bu da, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu gösterir. Evli kadın çocuğunu emzirmek istemezse, eğer çocuk başka kadının sütünü alırsa, annesi emzirmeye zorlanamaz.

 

Hz. Âişe (r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ebû Süfyanın karısı Hind b. Utbe Rasûlüllah'ın huzuruna girdi ve "Ey Allah'ın elçisi, gerçekten Ebû Süfyan çok cimri bir adamdır. Bana kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın birşey alırsam, bana günah var mıdır?" dedi. Rasûlüllah (a.s); "Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma'ruf şekilde al" buyurdu.[818]

 

Bu hadis-i şerif, karısı ile çocuklarının nafakasını vermenin erkek üzerine vacib olduğunu gösterir.

 

Babanın erkek çocuğuna bakma yükümlülüğünün şartları:

 

1) Erkek çocuk büluğ çağına gelmemiş olmalıdır. Ancak çocuk büluğ çağına geldiği halde sakat, kötürüm, felçli ve müzmin şekilde hasta olur ve kazanmaktan aciz bulunursa yine babanın nafaka yükümlülüğü devam eder.

 

2) Fakir olmalıdır. Çocuğun kendine ait malı varsa, masraflar ondan yapılabilir.

 

3) Baba, çocuklarına bakmaya muktedir olmalıdır. Bu, babanın ya zengin ya da çalışabilecek durumda olmasıyla gerçekleşir.

 

4) Babanın ve çocuğun hür olmaları gerekir.

 

Babanın Kız Çocuğuna Bakma Yükümlülüğünün Şartları

 

1) Kızda büluğ ve yaş aranmaz. Evleninceye kadar kız çocuklarının geçimi babaya aittir. Evlendikten sonra bu yükümlülük kocasına geçer. Kocası ölür veya boşanırlarsa kadın yine babasının evine döner. Kadın çalışıp kazanmaya zorlanamaz. Fakat İslâmî ölçüler içinde bir iş veya meslekte çalışıp kazanmak isterse bu da câizdir.

 

2) Fakir olmalıdır. Eğer kızın malı varsa, geçimi ondan sağlanır.

 

3) Baba, çalışıp kazanmaya muktedir veya zengin olmalıdır.

 

4) Babanın ve kızın hür olmaları gerekir.

 

Bir kimsenin yakınlarının geçimini sağlarken öncelik vereceği kimseler hadis-i şerifte şöyle belirlenmiştir: Ebû Hûreyre (r.a) nakleder: "Bir adam Resûlullah (as)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi! Benim yanımda bir dinar para var, nereye sarfedeyim? Hz. Peygamber; "Kendi ihtiyacın için sarfet" buyurdu. Adam: "Yanımda başka bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber; Eşine sarfet" buyurdu. Adam dedi: "Başka bir dinar daha var". Hz. Peygamber; "Çocuklarına sarfet" buyurdu. Adam:

"Bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber, onu da hizmetçisine harcamasını söyledi. Son bir dinar daha olduğunu söyleyince de; "Sen onu nereye harcayacağını daha iyi bilirsin" buyurarak, bu konuda onu serbest bıraktı.”[819]

 

Ana-baba ve diğer usulün geçim masrafları;Ana-baba yoksul düşer veya yaşlanıp çalışamaz olursa, ilgi ve bakım yükümlülüğü çocuklara aittir.Ayet-i kerimelerde şöyle buyurulur:

 

وَقَضى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَريمًا

 

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”[820] 

 

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ لى وَلِوَالِدَيْكَ اِلَىَّ الْمَصيرُ () وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلى اَنْ تُشْرِكَ بى مَالَيْسَ لَكَ بِه عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبيلَ مَنْ اَنَابَ اِلَىَّ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”[821]

 

Cabir b. Abdullah'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Peygamber (as)'e babası ile birlikte bir adam geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Benim kendime ait malım var; bir de malı olan babam var. Babam benim malımı almak istiyor." Rasûl-i Ekrem (a.s) şöyle buyurdu: "Sen ve malın babana aittir.”[822]

 

Ancak, ana-babaların çocukların malı üzerindeki bu mülkiyet hakkı, yorumlanarak, onların fakîr ve muhtaç olmalarıyla sınırlandırılmıştır. Çünkü miras ayetleri nâzil olunca ana ve babanın, ölen çocuklarının malı üzerindeki hakları belirlenmiştir.Ana-babanın çocuktan nafaka almalarının şartları şunlardır: Bunların yoksul olması gerekir. Aksi halde ihtiyaçları kendi mallarından karşılanır. Nafaka yükümlüsü olan çocuk veya torunun, bunu vermeğe muktedir olması gerekir. Bu kudret ya zengin olmakla, ya da çalışıp kazanmaya gücü yetmekle gerçekleşir.

 

Yakınlara Nafakanın Gerekli Olması İçin Şartlar Şunlardır

 

1) Hısımın yoksul olması gerekir. Bu da ya malı olmamakla veya çalışmaya gücü yetmemekle meydana gelir. Çalışmaya gücün yetmemesi yaş küçüklüğü, yaşlılık, akıl hastalığı veya müzmin hastalık gibi nedenlerle olur. Ancak ana-baba bundan müstesnadır. Çünkü bunlar sağlıklı ve güçlü olup çalışmaya güçleri yetse de kendilerine nafaka desteği sağlanır. Bu duruma göre, ana-baba ve eş dışındaki hısımlar zengin olur veya çalışmaya gücü yeterse kendilerine nafaka gerekmez. Mâlikîlerce tercih edilen görüşe göre ana-baba çalışmaya gücü yetince çocuklarından nafaka talep edemez.[823]

 

2) Nafaka yükümlüsünün gerek zenginlik ve gerekse çalışıp kazanmaya güç yetirmesi bakımından yoksul hısımının geçimini sağlayacak durumda olması gerekir. Ancak baba ve eş, bunun istisnasıdır. Bir erkek yoksul da olsa ebeveynine ve eşine bakmakla yükümlüdür. Mâlikîlere göre yoksul çocuk, çalışıp kazanmaya gücü yetse bile ana babasına nafaka vermesi gerekmez. Câbir (r.a)'in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: "Sizden biriniz yoksul düşerse, önce kendi ihtiyaçlarını karşılasın. Bundan artarsa aile fertlerinin ihtiyacına sarfetsin, yine artarsa diğer hısımlarına harcasın.”[824]

 

3) Geçimi sağlanacak kimsenin nesep hısımı olması gerekir. Ancak karı ve mülk ilişkisine dayanan câriye bu kuralın dışındadır.Hanefilere göre nafaka yükümlüsünün, nafaka vereceği kimseye mirasçı olacak derecede nesep hısımı olması gerekir. Delil şu âyettir:

 

لَا تُضَارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذلِكَ

 

" ... Ne bir anne çocuğu yüzünden, ne de çocuk kendisinin olan bir baba çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Mirasçıya düşen de bunun gibidir."[825]

 

Bu âyete göre, ana-baba ile çocuklar arasındaki bir takım hak ve yükümlülükler diğer mirasçılar arasında da söz konusu olur. Bu, gerektiğinde geçim masraflarını da kapsamına alır.

 

Din Ayrılığının Nafakaya Etkisi: Kadın itaatsiz veya mürted olmadığı sürece eşler arasındaki din ayrılığı kadının nafaka alma hakkına engel olmaz. Diğer hısımlar arasındaki nafaka yükümlülüğüne gelince; Hanefilere göre, usûlün, fürûun ve eşin nafakasında din birliği şart değildir. Bu üç sınıfın dışındakiler için ise din birliği şarttır. Çünkü müslümanla gayri müslim arasında miras cereyan etmez.

 

Buna göre, karı, ana, baba, dedeler, nineler, çocuk ve torunlar dışındaki hısımlara din ayrılığı bulununca nafaka gerekmez. Karının nafakası onu evde hapsetme karşılığıdır. Bunun dışındaki usûl ve fürûun nafakası ise "biri diğerinin cüz'ü olması" esasına dayanır. Bir kimsenin parçası kendisi gibidir. Küfrü sebebiyle kendi geçimini sağlamaktan kaçınamadığı gibi, kendi parçası olan usûl ve fürûunun geçimini sağlamaktan da kaçınamaz. Ancak bu hısımlar harbi durumda olurlarsa pasaportlu yabancı bile olsalar, bunların nafakası müslümana vacib olmaz. Çünkü müminler, din konusunda kendileriyle savaş halinde olanlara iyilik yapmaktan nehyolunmuşlardır.

 

Başkasının geçimini sağlamanın sebebi, ihtiyaçtır. İhtiyacı olmayanın geçimini sağlamak gerekmez. Malı olanın geçim masrafları kendi malından karşılanır. Yaşı küçük veya büyük olsun hüküm değişmez. Ancak hanım bundan müstesnadır. Eş, zengin de olsa geçim masrafları kocasına aittir. Çünkü karıya nafaka vermenin sebebi "ihtiyaç" değil, onun kocanın bir hakkı olarak evde "tutulması"dır.

 

Nafaka için hâkim kararı gerekir mi? :Usûl ve fürûun nafakası hâkimin kararına bağlı olmaksızın vacib olur. Ancak küçüğe ait gaib bir mal olur ve babası geçim masrafları için bu mala rücû etmek isterse bunun için hâkim kararı veya iki kişiyi şahit tutması gerekir.

 

Eğer hâkimin izni olmadan veya şahit de tutmadan masraf yapsa küçüğün malına kazâen rücû edemez. Allah ile kendi arasında olmak üzere "diyâneten" rücû edebilir.Usûl ve fürû dışındaki hısımların nafakası ancak hâkim kararı veya karşılıklı rıza ile sabit olur. Bunun sebebi, bu hısımların nafakası konusunda müctehidler arasında görüş ayrılığının bulunmasıdır.[826]

 

Karının Nafakasını Düşüren Haller

 

1) Nafaka vacib olup, hâkimin kararı veya karşılıklı rıza ile zimmette borç halini almadıkça geçen süreye ait nafaka düşer. Mâlikîlere göre geçen süreye ait nafaka düşmez. Kadın kocasına geçmiş günlere ait nafaka için de rücû edebilir.

 

2) Geçmiş günlere ait ibra, nafakayı düşürür. Ancak Hanefîlere göre geleceğe ait nafakadan ibra veya hibe geçerli değildir. Çünkü kadının nafakası evde tutulma karşılığı olarak zaman geçtikçe parça parça gerekli olur. Geleceğe ait ibra, henüz vacib olmadan düşürme anlamına gelir ki geçerli olmaz.

 

3) Eşlerden Birisinin Ölümü: Koca nafakayı vermeden ölse, kadın bunu onun malından alamaz. Kadın ölürse, mirasçılar da bunu talep edemez.

 

4) Kadının itaatsızlığı. Kadının kocasının meşrû isteklerine itaat etmemesi ve özürsüz yere evi terketmesi halinde kocanın nafaka yükümlülüğü düşer.

 

5) Kadının dinden çıkması. Kadın irtidâd edince kocasının nafaka yükümlülüğü düşer. Çünkü bu durumda kadının cinsel yönlerinden yararlanmak da caiz olmaz. Yeniden İslâm'a dönünce nafaka hakkı da doğar.

 

6) Kadının ma'siyet yoluyla sebep olduğu ayrılık nafaka hakkını düşürür. Meselâ; onun irtidadı veya kocası İslâm'a girdiği halde onun küfürde devam etmesi veya üvey oğlu ile cinsel ilişki kurması gibi. Bütün bu durumlarda onun nafaka hakkı düşer; çünkü günah işleme yoluyla evlilikteki "cinsel yararlanma" esasını kaldırmıştır.

 

Bu yüzden "itaatsiz (nâşize)" durumuna düşer. Ancak onun sadece evde oturma hakkı devam eder. Çünkü bu hak günah işlemekle düşmez.Ayrılık günah işleme yoluyla olmamışsa nafaka hakkı düşmez. Büluğ muhayyerliği, kefâetin yokluğu ve üvey oğlu ile zorlama sonucu cinsel ilişki kurma gibi. Çünkü o, bu konularda şer'an özürlü sayılır. Koca tarafından meydana getirilen ayrılık, ma'siyet yoluyla olsun veya olmasın nafaka hakkını düşürmez.[827]

 

Eş Dışındaki Hısımların Nafakasının Düşmesi 

 

Çocuk, anne, baba ve diğer nesep hısımlarının nafakası, sürenin geçmesiyle düşer. Hâkim bu hısımlar lehine nafakaya hükmettiği zaman, hısım bunu kabzetmese veya süre geçinceye kadar nafakaya mahsûben borçlanmamış olsa nafaka düşer. Hanefilere göre, hâkim borçlanmaya izin vermedikçe süresi geçen nafaka düşer. Çünkü diğer hısımların nafakası ihtiyacı gidermek için vacib olur. Zengin olan bunu isteyemez. Nafakanın zamanında kabzedilmemesi, hak sahibinin ihtiyacı olmadığını gösterir.[828]

 

f) Vasiyet

 

Vasiyet: Emretmek, bir işi birisine ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimi. Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı manalara gelmektedir.

 

Fıkıh Istılahında Vasiyet

 

Fıkıh ıstılahında vasiyet iki aynı manada kullanılmaktadır.

1) Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak bağışlamak.[829]

 

2) Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır.

 

Malını veya bir malının menfaatına ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir.

 

Vasiyetin Meşruiyeti

 

Vasiyet, İslâm'ın meşru kabul ettiği akitlerdendir. Tarihî açıdan bakıldığında vasiyetin İslâm'dan önce de var olduğu görülmektedir. Mesela Romalılarda aile reisi malında vasiyet yoluyla ve hiç bir kayda tabi olmadan dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu. Hatta bazan malının tamamım yabancılara vasiyet edip, kendi varislerini mirastan mahrum bırakabiliyordu.

 

Daha sonra bir takım değişiklikler yapılarak, babanın malının en az dörtte birini çocuklarına bırakması zorunlu hale getirildi. Cahiliye Araplarında da vasiyet sınırsız bir şekilde vardı. Araplar, kendi akrabalarını muhtaç bırakmak pahasına büyüklük taslamak için, mallarının tamamını yabancılara vasiyet ediyorlar ve bununla övünüyorlardı.[830]

 

Demek oluyor ki, İslâm vasiyeti ihdas etmedi, hazır buldu. İslah ederek ibka etti, hatta tavsiye etti.Vasiyet, tüm İslâm müctehidlerine göre meşrûdur. Meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir; Bakara sûresinin 180. âyetinde:

 

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًا اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبينَ بِالْمَعْرُوفِ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقينَ

 

“Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.”[831]

 

240. âyetinde de:

 

وَالَّذينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فى مَا فَعَلْنَ فى اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍ وَاللّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir”[832] buyurulmaktadır.

 

Nisâ sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde de ölenin bazı yakınlarının mirastaki hisseleri belirtilirken, bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği beyan edilmektedir.

 

Hz. Peygamber'in hadislerinde de vasiyet teşvik edilmiştir. Mesela İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste: "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da, vasiyeti yastığının altında yazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru değildir"[833] buyurmaktadır.

 

Hz. Peygamber bir başka hadisinde de: "Âllah (c.c) size, amellerinize ziyade olarak ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi)"[834] buyurmuştur.

 

Bu âyet ve hadislerin delaleti doğrultusunda İslâm alimlerinin tümü vasiyetin meşruluğunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet İcma ile de meşrudur.[835]

 

Vasiyetin Hükmü: Prensip olarak vasiyet müstehap[836] veya menduptur.[837] Yukarıdaki âyet zahiren vasiyetin farz olması gerektiği izlenimi verebilir. Çünkü âyet-i kerimede vâsiyetin Allah'ın kullar üzerinde bir hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Ancak ulema bu âyetin, daha sonra inen miras âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyetin mensuh oluşunun delili sahabelerden bir çoğunun vasiyette bulunmamalarıdır. Çünkü eğer vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri mümkün olmazdı. Zaten İbn Abbas ve İbn Ömer vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir.[838]

 

Vasiyet Çeşitleri

 

Vasiyet bir olay veya zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu işim olursa", "şu zamana kadar ölürsem" gibi kayıtlı olursa mukayyet vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu vasiyete de gayri mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat kısımlarına ayrılırlar.[839]

 

Vasiyetler Dînî Açıdan Beş Grupta Toplanırlar

 

a) Vacip vasiyetler: Bir Müslümanın hayatında iken ödemesi gereken ama ödeyemediği borçlarını veya başkasına ait hakları -bu borçlar Allah hakkına taalluk edebileceği gibi kul hakkı da olabilir- ödenmesi veya sahiplerine verilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Dolayısıyla elinde birisine ait emanet mal bulunan, birisine borcu olup, borcun varlığına dair şiir vesîka bulunmayan kişinin bu emanetlerin sahiplerine verilmesini, borçların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Aynı şekilde, hac, zekat, oruç gibi ibadetler kendisine farz olduğu halde eda edemeyenler, üzerinde keffaret borcu olanlar hac ve zekâtın edasını, orucun fidyesinin verilmesini, kefaretlerin ödenmesini vasiyet etmek zorundadırlar.[840]

 

b) Müstehap vasiyetler: Hali vakti yerinde olan kişinin, varis olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır.

 

c) Mübah vasiyetler: Akrabalardan veya yabancılardan zengin olanlar için vasiyette bulunmak mübahtır.

 

d) Mekruh vasiyetler: Fakir varisi olanların, mallarını vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Ayrıca Hanefilere göre, kim olursa olsun fisku fücur ehline vasiyette bulunmak da tahrimen mekruhtur.

 

e) Haram olan vasiyetler: Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunulması ittifakla haramdır. Mesela, bir Müslümanın kilise yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram olan bir şeyi vasiyet etmesi haramdır. Bu tür vasiyetlere uyulmaz. Ayrıca meşru cihetlere bile olsa malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi de caiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse, varislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmında bu vasiyete uymaları mecbur değildir. Ancak, isterlerse uyabilirler. Hambelilerdeki sahih görüşe göre bu tür bir vasiyet mekruhtur.[841]

 

Vasiyetin Rüknü

 

Ebu Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare vs. akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, mûsî vasiyette bulunacak, mûsa leh de kabul edecektir. Mûsa lehin kabûlünün bulunmaması halinde vasiyet tamamlamış olmaz. Mûsa lehin kabulü, sarahaten olabileceği gibi, kabul veya red etmeden ölmesi durumunda olduğu gibi delâleten de olabilir. Vasiyetin kabulü ancak, mûsînin ölümünden sonra olur.[842]

 

İmam Züfer'e göre ise, vasiyetin rüknü sadece icaptır. Mûsînin vasiyetini mûsa lehin kabul etmesi gerekmez. Çünkü, musa lehin durumu varisin durumu gibidir. Nasıl varis mîrası red imkânına sahip değilse, musa leh de vasiyeti reddetme imkânına sahip değildir.[843]

 

Vasiyette icab ve kabul, vasiyet kelimesi ile olabileceği gibi vasiyete delâlet eden başka kelimelerle veya yukarıda belirtildiği gibi delâleten de olabilir. Bu hüküm Hanefilere göredir. Cumhura göre ise delâleten kabul olmaz, mutlaka sözle yapılması gerekir.[844]

 

Vasiyetin tahakkuku için kabulün şart olduğu görüşüne göre, kabul veya reddin fevrî (îcabın hemen peşinden) olması şart değildir. Mûsa leh, vasiyyeti, mûsînin ölümünden sonra olması kaydıyla ve reddetmemişse uzun süre sonra da kabul edebilir. Şafiîlere göre mûsa lehin kabul veya red ettiğine dair bir şey söylememesi durumunda vârisler ondan görüşünü açıklamasını talep edebilirler.

 

Bu isteğe rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır. Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha elverişlidir. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya red zorunda değildir. Hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür.[845]

 

Prensip olarak mûsa leh vasiyeti kabul veya red ettikten sonra bu tasarrufundan rucû edemez. Ancak, varisler buna icazet verirlerse rucû caizdir. Varislerin hepsi veya birisi, mûsa lehin kabulden sonra rucunu kabul ederlerse vasiyet reddedilmiş olur, mal varislere geri döner. Şâfiî ve Hanbelilere göre mûsa leh vasiyeti kabul edip kazbettikten sonra artı geri dönemez.

 

Vasiyetin Şartları

 

Vasiyetin sahih olması için, mûsîde, mûsâ lehte ve mûsâ bihte bulunması gereken bir takım şartlar vardır;

 

a)  Mûsîde bulunması gereken şartlar

1) Mûsî (vasiyette bulunan şahıs), teberrua ehil olmalıdır. Buna göre, mûsî, âkil, bâliğ ve hür olmalıdır. Mûsînin akıl sahibi olması gerektiğinde ulema arasında her hangi bir görüş ayrılığı yoktur. Definin, bunağın ve baygının vasiyeti ittifakla caiz değildir. Büluğ konusu ise ihtilafladır. Hanefî ve Şâfiîlere göre mûsînin baliğ olması şarttır. Mâlikî ve Hanbelilere göre şart değildir. Onlara göre mümeyyiz olan çocuğun (on yaşı temyiz çağı kabul ediyorlar) vasiyetleri geçerlidir.

 

Sefahet sebebiyle kendisine hacr konulmuş olan mahcudun vasiyeti temelde ittifakla caiz olmakla birlikte bazı teferruatta mezhepler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardır. Hanefilere göre mahcurun vasiyetinin geçerliliği, vasiyetin fakirlere veya bir hayır kurumuna olması ile kayıtlıdır. Zengin için yapacağı vasiyet geçerli değildir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir şart yoktur. Ancak Şâfiîlere göre iflas sebebiyle hacr edilenin vasiyetinin cevazı, alacakların icazetine bağlıdır.

 

Sarhoşun vasiyeti Şâfiilerin dışındaki ulemaya göre mutlak olarak geçerli değildir. Çünkü aklı başında değildir. Şafiilere göre ise haram bir şeyden dolayı sarhoş olanınki sahihtir.

Kâfirin vasiyeti ittifakla caizdir.[846]

 

2) Mûsî, vasiyet ettiği mala malik olmalıdır. Bir kimsenin kendisine ait olmayan bir malı vasiyet etmesi caiz değildir.

 

3) Mûsî vasiyeti kendi rızası ve hür iradesi ile etmiş olmamalıdır. İkrah, şaka veya hata ile yapılmış olan vasiyetlerin geçerliliği yoktur.

 

b) Mûsâ lehle ilgili olan şartlar

1) Mûsâ leh, mevcut olmalıdır. Ana karnındaki cenin de mevcut sayıldığı için, cenine yapılan bir vasiyet geçerlidir.

 

2) Mûsa leh belli olmalıdır. Kim olduğu bilinmeyen meçhul bir şahsa vasiyet caiz değildir.

 

3) Mûsa leh mal edinmeye müstehak birisi olmalıdır. Dolayısıyla köle için yapılan vasiyet geçerli sayılmamıştır.

 

4) Mûsa leh, musî'in katili olmamalıdır. Mûrisi öldüren katil, mirastan mahrum olduğu gibi, mûsîsini öldüren mûsa leh de vasiyetten mahrum edilir. Bu görüş, Hanefî ve Hanbelîlere göredir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre katile vasiyet yapılabilir.

 

5) Mûsa leh, mûsînin vârisi olmamalıdır. Vârise vasiyet caiz değildir. Şayet birisi vârisine vasiyette bulunmuşsa, bu vasiyetin geçerliliği diğer varislerin rızasına bağlıdır.

 

6) Mûsa leh, haram bir cihet olmamalıdır. Kumar salonu yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram bir cihet için yapılmış olan vasiyetler ittifakla geçersizdir. Vasiyet ciheti aslında mübah olmakla beraber, bir masiyete vesile olabilecek cinsten ise -fasıkların fısklarını icra edebilmeleri için yardımlaşmalarını sağlayacak bir tesis inşası gibi- Hanefi ve Şafiilere göre geçerli, Mâlikî ve Hanbelilere göre batıldır.

 

c) Musa bihte bulunması gereken şartlar

1) Musa bih mal olmalıdır. Mal, taşınır ve taşınmaz bir mal olabileceği gibi, hak ve menfaat da olabilir. Bir kimse mesela evinin mülkiyeti varislerinin olması şartıyla, süknâsını (içerisinde oturma hakkı) bir başkasına vasiyet edebilir.

 

2) Mûsa bih olan mal, mütekavvim (Müslümanlar katında değeri olan bir mal) olmalıdır. Bir Müslümanın başka bir Müslüman için şarap, domuz gibi mütekavim olmayan bir şeyi vasiyet etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, bir kimsenin ölümünden sonra peşinden ağıt okunması için vasiyette bulunması caiz olmaz.

 

3) Temlîki kabil olmalıdır. Bundan maksat; vasiyet edilen alın şer'î akitlerden bir akitle sahip olunması sahih bir mal olmalıdır. Binaenaleyh, henüz ana karnına düşmemiş bir yavruya vasiyet caiz değildir.

 

4) Vasiyet edilen mal muayyense, vasiyet edilirken, mûsînin mülkü olmalıdır.

 

5) Mûsa bihin masıyet veya şer'an haram olan bir şey olmaması gerekir. Meselâ kabrin gösterişli bir şekilde yapılması için vasiyette bulunmak caiz değildir.

 

6) Mûsînin varisi varsa, mûsa bih terikenin üçte birinden fazla olmamalıdır. Şayet üçte birden fazla olursa, fazla olan miktardaki vasiyetin edası varislerin icazetine bağlıdır. Bu Hanefilerin görüşüdür. Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlere göre ise, mûrisin varisi olmasa bile terikenin üçte birini aşan miktardaki vasiyet batıldır. Çünkü bu durumdaki birinin malında tüm Müslümanların hakkı vardır.[847]

 

Vasiyetin Hukuki Hükümleri

 

Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyla, ister sağlıklı halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir.[848]

 

Şartlarını haiz olan bir vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malik olur. Vasiyetin infazı miras taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin infazıdır.[849]

 

Mûsa bih muayyen bir mal ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz musa lehin eline geçmeden telef olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ lehin hiç bir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.

 

Vasiyye Bil'l-menfaa

 

Hanefilere göre menfaatten maksat, bir kölenin hizmeti, bir evde oturma hakkı ve geliri, bahçe ve tarlanın ürün ve kirasıdır.[850]

 

Dört mezhep imamına göre menfaatin vasiyeti caizdir. Daha önce aynıların vasiyetinde vasiyet edilen malın terikenin üçte birinden fazla olmayacağına değinilmişti. Bu oranın, menfaatte nasıl takdiri yapılacaktır? Bu konu mezhepler arasında değişik değerlendirilmiştir; Hanefîler ve Mâlikîler menfaati vasiyet edilen malın değerine bakarlar. Şayet bu mal terikenin üçte birini aşmıyorsa, süresi ne olursa olsun vasiyet uygulanır.

 

Fakat, bu mal terikenin üçte birinden daha fazla olursa, üçte biri kadarı geçerli, kalanı geçersizdir. Yani bu mezheplere göre itibar, menfata değil, menfaati vasiyet edilen aynadır. Şafii ve Hanbelî mezheplerine göre, muteber olan, mal değil, malın vasiyet müddetindeki menfaatidir. Çünkü mûsa bih, menfaattir. Hanbelîlerden bir görüşe göre, müddetin sınırsız olması halinde, Hanefîlerde olduğu gibi aynın kıymetine itibar edilir.[851]

 

Menfaatin elde edilmesi ya mûsa lehin bizzat kendisinin kullanması ile veya kiraya verip kirasını alması ile gerçekleşir. Şayet mûsi, vasiyet ederken bunlardan birisini kayıtlamamışsa, mûsâ leh dilediği şekilde istifade edebilir. Fakat, bir menfaat türü ile kayıtlamışsa Hanefilere göre bu kayda uymak zorundadır. Aksine hareket edemez. Dolayısıyle, kendisinin oturması için, oturma hakkı vasiyet edilen birisinin, evi kiraya vererek kirasını alması caiz olmaz. Şafii ve Hanbelîlere göre, musâ leh, böyle bir kayda uymak zorunda değildir. İstediği şekilde faydalanabilir.

 

Bir malın menfaati, mûsâ leh ile varisler arasında müşterek ise, dilerlerse malı kiraya verip kirasını bölüşürler, dilerlerse ve mal müsaitse malı aralarında bölüşüp her biri muayen bir kısmının menfaatini alır. Üçüncü bir yol olarak da malı münavebeli olarak kullanabilirler.[852]

 

Vasiyet edilen menfaat geçici olabileceği gibi, süresiz de olabilir. Şayet belirli bir süreye münhasırsa veya sonu gelecek bir cihete ise malın kendisi mûsinin varislerine aittir. Sürenin bitiminde onlara döner. Fakat, bir malın menfaati sınırsız olarak ya da mutlak olarak vasiyet edilmiş ve mûsa leh sonu gelmeyen bir türdense o aynı vakıf hükmündedir.[853]

 

İkinci Manada Vasiyet

 

Bir kimsenin, ölmeden önce küçücük çocuğuna ait malî işleri yapması veya terikesinde tasarrufta bulunması için birisini yetkili kılmasının, vasiyetin fıkıh ıstılahındaki ikinci manası olduğunu söylemiştik. Akıl hastalığı, bunama, akıl zaafı ve sefahat sebebiyle, bir kimsenin tasarruf yetkisi elinden alınmış ve işlerin yürütmesi için birisi tayin edilmişse buna da kayyum denilir. Kayyum vasi mesabesindedir.[854] Şimdi de kısaca bu manadaki vasiyet üzerinde duralım.

 

Bir kimseyi, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmekte yetkili kılan kişiye mûsî, yetkili kılınan şahsa vasî veya musâ ileyh, bu zatın sahip olduğu sıfata da vesâyet denilir.

 

Bu Anlamda İki Türlü Vasî Vardır

 

1) Vasıyyi Muhtar: Kişi tarafından seçilmiş olan vasîdir. Yani, bir kimse ölümünden sonra bıraktığı terike veya çocukları ile ilgili işlerde tasarruf etmesi için birisini yetkili kılarsa buna vasiyi muhtar (seçilmiş vasî), vasiyyul-meyyit (ölenin vasîsi), vasiyyu'l-eb (babanin vasîsi) denilir.

 

2) Vasiyyi Mensup (tayin edilmiş vasî): Yukarıda söylenilen işleri yapabilmesi için hâkim tarafından tayin edilmiş olan vasîdir. Buna vasiyyu'l kadî (hâkimin vasîsi) da denilir.[855]

 

İslâm hukuku prensip olarak vasî tayin etme yetkisini babaya vermiştir. Şayet baba vefat etmeden önce birisini vasî seçmişse çocuğun mallarında tasarruf etmek onun hakkıdır. Şayet seçmemişse ve varsa, sıra dede (babanın babası) ve onun tayin ettiği vasîdedir. O da yoksa o zaman vasî tayini hâkimin salahiyetine girer. Demek oluyor ki, çocuğun malı üzerindeki tasarruf yetkisi sırayla, baba, babanın vasîsi, babanın vasîsinin vasîsi, dede, dedenin vasîsi, dedenin vasîsinin vasîsi ve hâkimin vasîsine aittir.[856]

 

Anne, kardeş, amca gibi akrabaların küçüğün malı üzerinde tasarruf yetkileri yoktur.[857]

 

Vesayet, mûsinin icabı ve vasînin kâbûlü ve meydana gelir. Tek taraflı bir irade yeterli değildir, dolayısıyla vasînin kabulü şarttır. Vasînin, âkil, bâliğ, hür ve taarrufa ehil olması gerekir. Bir gayri müslimin, Müslüman üzerindeki vesayeti caiz değildir.

 

Vasînin, çocuğun malı üzerindeki tasarrufu, küçüğün menfaatının kesin veya muhtemel olmasına bağlıdır. Kesin zararına olan tasarrufları ise geçerli değildir. Buna göre, vasî, küçüğün malından hibe, tasadduk gibi bir yolla teberruda bulunamaz. Hibe ve sadaka kabulü gibi mutlak menfaat olan tasarruflara yetkilidir. Kâra da zarara da ihtimali olan alım satım gibi tasarruflarda gabni fahiş derecede zararına olmayacak tasarruflarda bulunabilir.[858]

 

Şayet vasiyyi muhtarın küçüğün malındaki tasarrufunda hıyaneti görülürse, hâkim tarafından azledilir. Ama bir hıyaneti söz konusu olmazsa, bir görüşe göre azletemez, diğer bir görüşe göre azlederse geçerlidir fakat günahkar olur. Hâkim kendi tayin ettiği vasîyi ise istediği zaman ve hiç bir kayda bağlı olmadan azledebilir.[859]

 

Bir vasî vesayet işlerini tek başına görmekten aciz ise hâkim ikinci bir vasî tayin edebilir. Ayrıca baba veya dedenin de birden fazla kişiyi vasî tayin etmesi mümkündür. Bu durumda vasilerden birisinin tek başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Şayet bulunur da yetimin malı zayi olursa bu malı tazmin etmek zorundadır.

 

Vasiyi muhtar vesayeti kabul ettiği zaman, musînin vefatından sonra artık vesayeti terk edemez. Hâkimin tayin ettiği vasî ise istediği zaman kendisini vesayetten azledebilir. Ancak daha önce hâkime haber vermesi gerekir. Vasiyyi muhtar, ücret alamaz, vasiyyi mansup ise hakimin takdiri ile belirli bir ücret alabilir. Ancak, vasıyyi muhtarın da muhtaç olması kaydıyla yetimin malından yemesi caizdir.[860]

 

Vesayet, vasî tayin eden kişi veya mercinin azli, çocuğun büyümesi, zamana bağlı olan vesayetlerde sürenin bitimi, belirli bir iş için vasî kılınması halinde o işin yapılmış olması, vasînin aklını kaybetmesi, fıska mübtelâ olması ve ölümü ile sona erer.[861]

 

Hadis Usülü Istılahında Vasiyet

 

Hadis usûlü ilminde Vasiyet, hadis tahammül yollarından birisidir. Sefere çıkacak veya ölmek üzere bir şeyh (hadis bilgini) in, rivayet etmekte olduğu bir kitabı bir şahsa Vasiyet ederek bırakması demektir. Bu ilimde, vasîyette bulunan şeyhe, mûsî, kendisine kitap bırakılan öğrenciye mûsa leh denilir.

 

Vesayet yoluyla hadis tahammülünün caiz olup olmadığı bu sahanın bilginleri arasında tartışmalıdır. İçlerinde Nevevî'nin de bulunduğu bir gruba göre caiz değil, bir başka gruba göre caizdir. Caiz görenler de bu yolu hadis tahammül şekillerinin en alt seviyesi olarak kabul etmişlerdir. Vasiyet yoluyla tahammülü kabul edenler, şeyhi bu vasiyetiyle öğrencisine muayyen bir şey vermiş, ve onun kendi rivayetlerinden birisi olduğunu kabul etmiş gibi telakki ederler. Vasiyet edilen bir kimsenin rivayet sırasında vasiyet edenin sözlerini fazla veya eksik olmadan aynen aktarması gerekir.[862]

 

g) Miras

 

Miras: Ölenin geride bıraktığı mal ve haklar. Çoğulu "mevârîs"tir. Kelimenin "VRS" kökünden "irs" mastarı, bir kimsenin malının ölümünden sonra şer'î mirasçılarına intikal etmesi demektir. Aynı kökten, "tevârüs"; karşılıklı mirasçı olmak veya bir kimsenin diğerine mirasçı olması; "vâris" mirasçı; "mûris", miras bırakan; "terike", ölenin bıraktığı miras anlamlarında kullanılır.

 

Miras ilmi anlamında kullanılan başka bir terimde "Ferâiz"dir. Bunun tekili olan "farîza"; farz, belirli pay, hisse demektir. Ferâiz, İslâm miras hukuku terimi olarak kullanıldığında, belirli miras hisseleri anlamını ifade eder. Bu ilme "ferâiz" denmesi, miras âyetindeki; "Bu hisseler Allah'tan birer farîzadır"[863] ifadesi ile, “Ferâiz ilmini öğreniniz."[864] hadisindeki "ferâiz" terimi sebebiyledir.

 

Miras veya ferâiz ilmi fıkıh terimi olarak; ölenin geride bıraktığı mal ve hakların belli ölçülerle, şer'î mirasçılara bölünmesinden söz eden bir ilimdir. Ferâiz ilminin amacı, hak sahiplerine haklarını ulaştırmaktır. Buna mirasın bölüştürülmesi denir.

 

Mirasın Dayandığı Deliller

 

Miras; Kitap, sünnet ve icma delillerine dayanır. Miras hukukunda, icmâ bulunmadıkça kıyas veya içtihad yoluna gidilmez.

 

1)Kur'ân-ı Kerîm'den deliller: Miras hükümleri en-Nisâ Sûresinin 7, 11, 12 ve 176. âyetleri ile el-Enfal Sûresi'nin 75. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir: Çocuklar ve ana babanın mirası aşağıdaki şekilde belirlenmiştir;

 

يُوصيكُمُ اللّهُ فى اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ فَاِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُ فَاِنْ كَانَ لَهُ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصى بِهَا اَوْ دَيْنٍ ابَاؤُكُمْ وَاَبْنَاؤُكُمْ لَاتَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَريضَةً مِنَ اللّهِ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَليمًا حَكيمًا

 

“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[865]

 

Karı-kocanın mirasının belirlenmesi ile ilgili ayet;

 

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصينَ بِهَا اَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا اَوْ دَيْنٍ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَ اَةٌ وَلَهُ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَاِنْ كَانُوا اَكْثَرَ مِنْ ذلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِى الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصى بِهَا اَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَليمٌ حَليمٌ

 

“Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.”[866]

 

Kardeşlerin mirası: Kelâle adı verilen kardeşlerin mirası, ana bir kardeş veya ana-baba bir yahut baba bir kız kardeş olmak üzere iki statüde toplanmıştır. Kelâlenin mirasçı olmasında ön şart, miras bırakanın baba veya erkek çocuklarının bulunmamasıdır. Ana bir kardeşlerin mirası şöyle belirlenmiştir:

 

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصينَ بِهَا اَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا اَوْ دَيْنٍ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَ اَةٌ وَلَهُ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَاِنْ كَانُوا اَكْثَرَ مِنْ ذلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِى الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصى بِهَا اَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَليمٌ حَليمٌ

 

 "Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir) kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır."[867]

 

Yukarıdaki miras düzenlemesinin arkasından, aynı âyetlerin devamında, müeyyide niteliğinde şu iki âyet yer alır:

 

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَنْ يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدينَ فيهَا وَذلِكَ الْفَوْزُ الْعَظيمُ

 

“Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.”[868]

 

وَمَنْ يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُهينٌ

 

“Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.”[869]

 

Öz veya baba bir kız kardeşin mirası ise şöyle düzenlenmiştir.

 

يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللّهُ يُفْتيكُمْ فِى الْكَلَالَةِ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَاتَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ وَاِنْ كَانُوا اِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّوا وَاللّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليمٌ

 

“Senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir.”[870]

 

Zevi'l-Erhâmın mirası: Âyet veya hadislerde miras payları veya mirasçılık esasları belirlenmiş bulunanların dışında kalan diğer hısımlar için şu şekilde bir genel düzenleme yapılmıştır:

 

وَالَّذينَ امَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُولئِكَ مِنْكُمْ وَاُولُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلى بِبَعْضٍ فى كِتَابِ اللّهِ اِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليمٌ

 

“Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir. Allah'ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmağa) daha uygundur. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.”[871]

 

Şu âyet de miras haklarından genel olarak söz eder:

 

لِلرِّجَالِ نَصيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَ نَصيبًا مَفْرُوضًا

 

“Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.”[872]

 

Mirastan çevredeki bazı muhtaç kimselerin de yararlandırılması konusunda şöyle buyurulur:

 

وَاِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ اُولُوا الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا

 

“(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.”[873]

 

2) Sünnet delili: Hz. Peygamber'den mirasla ilgili çeşitli hadisler nakledilmiştir.

 

Bazıları şunlardır:

 

ـ عن عمرو بن خارجة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]خَطَبَ رَسُولُ اللّهِ # عَلى نَاقَتِهِ، وَأنَا تَحْتَ جِرَانِهَا وَهِيَ تَقْصَعُ بِجَرَّاتِهَا، وَإنَّ لُعَابَهَا لَيَسِيلُ بَيْنَ كَتِفَيَّ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ: إنَّ اللّه تَعالى أعْطَى كُلَّ ذِى حَقٍّ حَقّهُ، فََ وَصِيّةَ لِوَارِثٍ.

 

- Amr İbnu Hatice (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesinin üzerinde hitabede bulundu. Ben devenin boynunun altında idim. Deve durmadan geviş getiriyor, hayvanın salyası omuzlarımın arasında akıyordu. İşte bu esnada Aleyhissalâtu vesselâm'ın şu sözünü işittim:"Allah Teala hazretleri her hak sahibine hakkını verdi. Bu sebeple varislerden biri lehine vasiyet yoktur."[874]

 

ـ وعن طلحة بن مصرف قال: ]سَأَلْتُ ابنَ أبِي أوْفَى رَضِيَ اللّهُ عَنه. هَلْ أوْصَى النّبىُّ #؟ قَالَ: َ. قُلْتُ: فَكَيْفَ كَتَبَ عَلى النَّاسِ الْوَصِيَّةَ، أوْ أمَرَ بِهَا وَلَمْ يُوصِ؟ قَالَ: أوْصَى بِكِتَابِ اللّهِ تَعالى.

 

- Talha İbnu Musarrıf anlatıyor: "İbnu Ebi Evfa (radıyallahu anh)'ya: "Resulullah vasiyette bulundu mu?" diye sordum."Hayır" dedi. Ben tekrar:"Öyleyse,  kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder?" dedim."Kitabullah'ı vasiyet etti!" diye cevap verdi."[875]

 

ـ عن أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ، وََ الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ.

 

- Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:"Müslüman kimse kafir kimseye varis olamaz; kâfir de Müslümana varis olamaz."[876]

 

ـ وعن ابْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ وَجَابِرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَتَوارَثُ أهْلُ مِلَّتَيْنِ.

 

- İbnu Amr İbni'l-As ve Hz. Cabir (radıyallahu anhüm) anlatıyorlar: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"İki farklı din mensupları birbirlerine varis olamazlar."[877]

 

ـ وعن أُسَامَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أنَّهُ قَالَ: ]يَا رَسُولَ اللّهِ! أيْنَ تَنْزِلُ غَداً في دَارِكَ بِمَكَّةَ؟ قَالَ: وَهَلْ تَرَكَ لَنَا عَقِيلٌ مِنْ رِبَاعٍ أوْدُورٍ، وَكَانَ عَقِيلٌ وَرِثَ أبَا طَالِبٍ هُوَ وَطَالِبٌ، وَلَمْ يَرِثْهُ جَعْفَرٌ وََ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا ‘نَّهُمَا كَانَا مُسْلِمِينَ، وَكَانَ عَقِيلٌ وَطَالِبٌ كَافِرَيْنِ.

 

- Hz. Üsâme (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre [haccı sırasında Aleyhissalâtu vesselâm'a] denmiştir ki:"Ey Allah'ın Resûlü! Yarın nereye  ineceksin, Mekke'deki evine mi?""Akil bize evbark bıraktı mı ki?" buyurdular. Akil ile Talip, Ebu Talib'e varis olmuşlardı. Ne Ali  ne de Cafer (radıyallahu anhüma) ona varis olamamışlardı. Çünkü bu ikisi Müslüman idiler. Akil ve Talib ise kafirdiler."[878]

 

ـ عن ابْنِ الزبير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أنَّهُ كَتَبَ إلَيْهِ أهْلُ الْكُوفَةِ فِي الْجَدِّ فَقَالَ: أمَّا الّذِي قَالَ فيهِ رَسُولُ اللّهِ #: لَوْ كُنْتُ مُتَّخِذاً مِنْ هذِِهِ ا‘مَّةِ خَلِيً َتَّخَذْتُهُ فإنَّهُ نَزَّلَهُ مَنْزِلَةَ ا‘بِ. يَعْنِي أبَا بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ.

 

- İbnu'z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ)'in anlattığına göre: Ehl-i Kûfe, kendisine yazarak dede hakkında sormuşlardı. O da şu cevabı vermişti: "Hakkında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Ben bu ümmet içerisinde birini kendime halil seçseydim, onu seçerdim"  dediği kimse, yani Ebu Bekr, dedeyi (miras meselesinde) baba yerine koymuştu."[879]

 

ـ وَعَنْ عِمْرَانِ بْنِ حُصَين رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا قَالَ: ]جَاءَ رَجُلٌ الى رَسُولِ اللّهِ #: فقاَل: إنَّ ابْنَ ابْنِي مَاتَ، فَمَالِي مِنْ مِيرَاثِهِ؟ قَال: لَكَ السُّدُسُ، فَلَمَّا وَلَّى دَعَاهُ. فَقَالَ: لَكَ سُدُسٌ آخَر؛ فَلَمَّا وَلّى دَعَاهُ وَقَالَ: إنَّ السُّدُسَ اخَرَ طُعْمَةٌ.

 

- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adam gelerek: "Oğlumun oğlu vefat etti. Ondan miras hakkım nedir?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:"Sana altıda biri var!" buyurdu. Adam dönüp gidince geri çağırdı ve:"Sana diğer bir altıda bir daha var!" buyurdu. Adam dönüp gidince tekrar çağırdı ve:"Diğer altıda bir, (hak değil) fazladan bir ikramdır!" buyurdu."

 Ebu Davud der ki: "Katade şunu söyledi: "(Sahabe, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu kimseyi, başka) hangi varisler olduğu halde varis kıldığını bilmiyor." Katâde devamla der ki: "Dedenin tevarüs ettiği en az miktar, altıda birdir."[880]

 

ـ وعن معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّّهُ كَتَبَ الى زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ يَسْألُهُ عَنْ الجَدِّ. فَكَتَبَ إلَيْهِ: كَتَبْتَ تَسْألُنِى عَنِ الجَدِّ، واللّهُ أعْلَمُ. فإنْ ذلِكَ مِمَّا لَمْ يَكُنْ يَقْضِى فيهِ إَّ ا‘ُمَراءُ، يَعْنِى الْخلفاءُ، وقَدْ حَضَرْتُ الْخَلِيفَتَيْنِ قَبْلَكَ يُعْطِيَانِهِ النِّصْفَ مَعَ ا‘خِ الْوَاحِدِ، وَالثُّلُثَ مَعَ ا“ثْنَيْنِ فَصَاعِداً، َ يَنْقُصُ مِنَ الثُّلُثِ وَإنْ كَثُرَ ا“خْوَةُ.

 

- Hz. Muaviye (radıyallahu anh)'nin anlattığına göre: "Kendisine dedenin miras payından soran Zeyd İbnu Sabit'e şöyle yazmıştır: "Bana yazarak dededen soruyorsun. Doğruyu Allah bilir. Bu mesele, ancak umeranın -yani halifelerin- hükmedeceği meselelerden biridir. Ben sizden önce iki halifeyi gördüm. Onlar ölenin tek bir kardeşi ile verasete iştirak eden dedeye malın yarısını veriyorlardı. İki ve daha fazla kardeş olması halinde üçte bir veriyorlardı. Erkek kardeşler çok da olsa  dedenin payı üçte birden aşağı düşmezdi."[881]

 

ـ وعن بُرَيْدَةٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]جَعَلَ النَّبِىُّ #: لِلْجَدَّةِ السُّدُسَ إذَا لَمْ يَكُنْ دُونَهَا أُمٌّ[. أخرجه أبو داود.

 

- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), büyükanneye, önünde, (ölenin) anne(si) olmadığı takdirde, altıda bir pay koydu."[882]

 

3) İcmâ delili: Bir tane ninenin tek başına altıda bir pay alacağı, ikiden fazla ninelerin altıda bir hisseyi aralarında eşit olarak paylaşacakları prensibi Sahabe ve Tâbiîlerin icmâı ile sabittir. Hz. Ebû Bekir (ö.13/634)'in halifeliği sırasında konu tartışılmış, Hz. Peygamber'den, altıda bir uygulaması nakledilince, bu yönde görüş birliği oluşmuştur.[883] 

 

Ferâiz ilminin önemi büyüktür. Çünkü hayatta iken yaptığı muamelelerin, ölümünden sonra devamı niteliğindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır.”[884]

 

Mirasın Rükünleri

 

1) Mûris: Vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Buna müteveffâ da denir.

 

2) Vâris: Kendisine miras intikal eden, yani terikede hissesi olan kimsedir.

 

3) Terike: Ölenin mal veya hak olarak geride bıraktığı şeyler olup, buna "mîras", "mevrûs" ve "irs" adı da verilir. Haktan maksat; kısas, satış bedelini alabilmek için satılan malı ve borcu alabilmek için rehnedileni hapsetme hakkı gibi haklardır.

 

Bu üç rükünden birisinin bulunmaması halinde miras söz konusu olmaz.

 

Mirasçı Olmanın Sebepleri

 

Mirasın söz konusu olabilmesi için üç şeyin bulunması gerekir. Mirasın sebep ve şartlarının bulunması, miras engellerinin ise bulunmaması gereklidir.

 

Mirasçı olmanın sebepleri üçtür. Nesep hısımlığı, evlilik ve velâ.

 

1) Hısımlık: Varisin, miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar mûrise yakınlık derecesine göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna "hacbetme" denir.

 

Bu hısımlardan erkek vasıtasıyla mûrise bağlanan erkek hısımlara "asabe" denir. Ölenin babası, babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbülferâiz" (farz sahipleri) denir. Bunlardan kalan mirası asabe alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa, bunların dışında kalan ve ölenin uzaktan kan hısımı olan "zevilerhâm" mirasçı otur. Hala, dayı, kızın kızı gibi.

 

2) Evlilik: Geçerli bir nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur. Cinsel temasın olup olmaması sonucu etkilemez. Bu yüzden, zifaftan önce eşlerden birisinin ölümü halinde, diğeri ona mirasçı olur. Eşlerin miras haklarını belirleyen âyetin genel anlamı (4/12) ile Hz. Peygamber'in, cinsel temastan önce kocası ölen Berva' binti Vâşık'ı ölen kocasına mirasçı yapması bunun delilidir.[885]

 

Ric'î (cayılabilir) talaktan dolayı iddet bekleyen kadın, iddetli iken, ölen kocasına mirasçı olur. Çünkü ric'î boşamada evlilik iddet süresince devam eder. Sağlam kocası tarafından bâin talâkla (kesin ayırıcı boşama) boşanan kadın, iddet beklerken kocası ölse, ona mirasçı olamaz. Çünkü bu durumda o, karısını mirastan mahrum etmek boşamakla itham edilemez. Eğer karısını, ölüm hastası olan bir erkek bâin talakla boşamışsa ve kadın iddet beklerken de ölürse, bu kadın ona mirasçı olur. Burada mirastan mahrum etmek amacıyla boşama ithamı söz konusudur.

 

3) Velâ: Bu, şârün belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi azat eden efendinin azad ettiği köleye mirasçı olmasını ifade eder. Hadiste; "Velâ, neseb bağı gibi bağ meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez"[886] buyurulur. İbn Hibbân ve Hâkim bu hadisi sahihlemiştir. Hanefiler buna "velâul-müvâlât" veya "mevlâl-muvâlât"ı da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.

 

Mirasın Şartları

 

Mirasta hakkın sabit olması üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Mûrisin ölümü, mirasçının hayatta olması ve bir miras engeli bulunmaması.

 

1) Mûrisin Ölmesi: Mirasın söz konusu olması için, mûrisin gerçek, hükmî veya takdiri olarak ölmüş bulunması gerekir. Gerçek ölüm, ruhun bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Görme, işitme veya başka bir delille sabit olur. Hükmî ölüm; hayatta olduğu bilinen veya muhtemel bulunan kimsenin ölümüne hâkimin hükmetmesiyle ortaya çıkar. Hayatta olduğu bilinen mürteddin (dininden dönen) dâru’l-harbe kaçması halinde hakim ölü sayılmasına hüküm verir. Bunun mirası, hüküm tarihine kadar mirasçı olan hısımlarına taksim edilir.

 

Hayatta olması ihtimali bulunan kayıp kişinin (mefkûd) durumu mahkemeye intikal edince, gerekli süreler geçmişse, hakim vefatına hükmeder. Eşi iddet bekler ve serbest kalır. Mirası da hüküm sırasında hak sahibi olan varislere paylaştırılır. Takdiri ölüm; kişinin takdiren ölü kabul edilmesidir. Bu annesinden suç işleme yoluyla ölü olarak doğan cenîndir. Gebe kadına başkasının vurmasıyla cenînin ölü doğması gibi. Bu durumda suçluya, elli dinar (yaklaşık iki yüz gram altın para) gurre cezası tazminat olarak ödettirilir. Bu, tam diyetin yirmide biri kadar bir tazminattır. Ebû Hanife'ye göre, cenîn mirasçı olur ve kendisine mirasçı olunur. Çünkü onun suç işleme sırasında diri olduğu kabul edilir.[887]

 

2) Mirasçının Hayatta Olması: Murisin ölümü sırasında varisin hayatta olması gerekir. Bu yüzden, muristen önce ölen bir hısım, daha sonra ölen murisine mirasçı olamaz. Muris vefat ettiği zaman, ana karnında bulunan çocuğu da (cenîn) sağ doğmak şartıyla mirasçı olur.

 

3) Miras Engeli Bulunmaması: Miras engelleri şunlardır:

a) Öldürme: Mûrisini öldüren bir kimsenin, bir an önce onun servetini elde etmek için öldürme ithamı vardır. Hısımını öldüren kimsenin onun mirasından mahrum olacağı konusunda mezheplerin görüş birliği vardır. Ancak hangi çeşit öldürmelerin miras engeli olacağı hususu mezhepler arasında ihtilâflıdır. Hadiste; "Katil için miras yoktur”[888] buyurulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri mirasa engel olur. Bunlar da şu çeşit öldürmelerdir:

 

Kasden öldürme: Mûrisi silâh veya kesici bir aletle kasden öldürmek gibi. Buna günah ve kısas gerekir, keffaret gerekmez. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, insan öldürebilecek büyük taş vb. her şeyle, kasden öldürme suçu meydana gelir.

 

Kasda benzer şekilde öldürme. İnsan öldürmede kullanılmayan, sopa, değnek gibi bir şeyle vurup öldürmek gibi... Cezâsı: Keffâret, âkile üzerinde diyet ve günahtır. Birisini yanlışlıkla öldürme: Ava atıp, insanı öldürmek gibi... Cezası; keffâret, âkıle üzerine diyettir. Ahiretteki günahı kaldırılmıştır.

 

Hata sayılan öldürme: Uykuda veya uyanık iken birisinin üzerine düşüp ölümüne sebep olmak gibi. Cezası; hataen öldürmenin aynidir.[889]

 

Dolaylı yoldan ölüme sebebiyet verme (tesebbüb) mükellef olmayanın öldürmesi, meşrû savunma halinde öldürme ve mükrehin öldürmesi miras engeli değildir.

 

İmam Şâfii'ye göre, öldürme fiilini işleyen herkes öldürülene mirasçı olamaz. Kastın bulunup bulunmaması, öldürenin mükellef olup olmaması sonucu etkilemez. Mâlikîler ise, katilde kasıt ve tecâvüzü esas alırlar. Buradaki görüş ayrılığı, miras engeli bildiren hadisteki "kâtil" sözcüğünün kapsamındaki belirsizlikten doğmuştur.[890]

 

b) Din Farkı: Mûrisle vârisin ayrı dinlerden oluşu bir miras engelidir. Bu konuda İslâm hukukçularının görüş birliği vardır. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana nesep hısımlığı veya evlilik akdi bulunsa bile mirasçı olamaz. "Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz.”[891] "İki ayrı dine mensup olanlar, birbirine mirasçı olamaz.”[892] hadisleri buna delildir. Bunun sebebi, müslümanla gayri müslim arasında velâyet bağının kesik olmasıdır.

 

Bu duruma göre, meselâ; müslüman bir erkekle gayri müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi olarak müslüman sayılacaklarından onlarla gayri müslim olan anneleri arasında da mirasçılık cereyan etmez.

 

Ancak Muaz b. Cebel ve Muâviye ile Tâbiîlerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd b. el-Müseyyeb, İbrâhim en Nahâî ve diğer bazı bilginler aksi görüştedir. Bunlara göre; “Müslüman kâfire mirasçı olur. Fakat kâfir müslümana mirasçı olamaz." Dayandıkları delil şu hadislerdeki genel anlamdır: "İslâm yücedir, onun üzerine yücelinmez.”[893] "İslâm arttırır, eksiltmez.”[894]

 

Bu konuda sahabe uygulaması da vardır. Bir yahudi vefat edince, biri yahudi diğeri müslüman olan iki oğlu kalmıştı. Yahudi olan oğlu bütün mirası almak isteyince, müslüman olan oğlu mahkemeye başvurdu ve hak istedi. Davaya bakan Muaz b. Cebel (ö.18/639) müslümanı yahudiye mirasçı yapmıştır.[895]

 

Çoğıınluk İslâm hukukçuları, müslümanla kâfir arasında mirasın olamıyacağını ifade eden hadisleri bu konuda ana delil kabul etmiş, azınlığın dayandığı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmemiştir.

 

Diğer yandan gayri mûslimler birbirine mirasçı olabilirler. Çünkü küfür ehli tek millet sayılır. "Ehl-i, küfür birbirinin velisidir"[896] âyetinin genel anlamı bütün gayri müslimlerin hepsini kapsamına alır. "Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır"[897] âyeti de bunu ifade eder. Yalnız Mâlikîler, "İki ayrı dine mensup olanlar birbirine varis olamaz" hadisinin, hristiyan ve yahudilerin kendi aralarındaki mirasçılığını da kapsadığını söylerler.

 

c) Mürtedin mirası: İslâm'ı terkeden kimseye "mürted" denir. Mürted mânen ölmüş sayıldığı için, o ne müslüman ve ne de kâfire mirasçı olamaz. Mürtedin mirasının başkalarına intikali konusunda ise görüş ayrılıkları vardır.

 

Ebû Hanife'ye göre, irtidattan önce kazandığı mal varlığı müslüman varislerine gider..Sonra kazandıkları ise beytü'l-mâle "fey" geliri kaydedilir. Mürted kadınsa, bütün mirası müslüman mirasçılarına intikal eder.

 

İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, irtidattan önce ve sonra kazandığı malları müslüman varislerine intikal eder. Bu iki müçtehid, erkek ve kadın mürted arasında miras bakımından bir ayırım yapmaz.

 

Şâfiî, Mâliki ve Hanbelilere göre, aslî inkârcıda olduğu gibi mürted mirasçı olamaz ve ona da başkası mirasçı olamaz. Bütün malı, beytü'l-mal için fey' geliri kaydedilir. Çünkü o, irtidat etmekle, İslâm toplumuna karşı harp ilân etmiş sayılır ve servetine de harbînin malına uygulanan hükümlerin uygulanması gerekir. Ancak bu hükümler, mürted irtidadı üzere ölürse uygulanır. Hayatta olduğu sürece malı bekletilir. İslâm'a dönerse, malı kendisine verilir.[898]

 

d) Tebealık Farkı (İhtilâfu'd-dâreyn): Müslümanlar hangi devletin tebeası olurlarsa olsunlar birbirlerine mirasçı olurlar. Müslüman için başka başka devletin tebeası olmak miras engeli değildir. Meselâ; Türkiye'deki bir müslüman, Mısır'daki müslüman bir hısımına mirasçı olabilir. Çünkü Dârul-İslâm müslümanlar için tek vatan sayılır. Daha sonra kâfirlerin Darul-İslam'a egemen olması ve buralarda ayrı sistemlerin ve rejimlerin olması veya bağlantının kopuk olması da sonucu değiştirmez. Bu yüzden, bir müslüman Dâru'l-Harpte ölse, ona Dârul-İslâm'da yaşayan varisleri mirasçı olur.

 

Ülke ayrılığı gayri Müslimler için bir miras engeli teşkil eder. Meselâ; İslâm tebeasındaki bir gayri müslim, yabancı tebealı gayri müslim bir hısımına mirasçı olamaz. Burada, mirasçılık "velâyet bağı" esasına dayanır. Bu bağ kopunca mirasçılık hakkı da ortadan kalkmaktadır. Ancak ülkeler sulh anlaşmaları yaparak, karşılıklı miras ilişkilerini düzenleyebilirler.

 

Malikî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre tebealık farkı hiç bir şekilde miras engeli doğurmaz.[899]

 

e) Kölelik: Kölelik hali de miras engelidir. Bu statüde olan kimse hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle, bir mala; mülk edinme sebepleriyle matik olamadığı gibi miras yoluyla da malik olamaz. Onun elindeki şeyler efendisine ait bulunur. Eğer o, mirasçı yapılırsa, mülk kendiliğinden efendisine geçeceği için sebepsiz yere, bir yabancı mirasa sokulmuş olur ki, bu icmâa göre bâtıldır:

 

Bu engellerden mûrisini öldürme ve kölelik tek yanlıdır. Bunlar yalnız kendileri başkasından miras alamaz. Fakat başkası kendilerine mirasçı olabilir. Bunlara, murisin ölüm tarihinin belirlenememesi ve mirasçının kim olduğunun bilinememesi gibi başka engeller de eklenmiştir.[900]

 


 

- Okuma Parçası -

 

Aile, toplumun küçültülmüş şekli ve onun en büyük dayanağıdır. Ümmet, toplumların medeniyet ve bedevilik, gelişme ve donukluklarına göre değer ve etkileri farklılık arzeden prensip, kanun, örf ve geleneklerle birbirlerine bağlı aileler topluluğundan başka bir şey değildir.

 

Temel sağlam olduğundan nasıl bina da sağlam olursa, aile de kuvvetli olup sağlıklı temeller ve elverişli prensipler üzere dayalı olduğunda toplum binası da sağlam ve korunaklı, ailenin kendisine de, topyekün insanlığa da erdemli etkileri olur.

 

وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه وَالَّذى خَبُثَ لَايَخْرُجُ اِلَّا نَكِدًا كَذلِكَ نُصَرِّفُ الْايَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ

 

“Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.”[901]

 

Ümmetin temel dayanağı nasıl aile ise, evlilik de ailenin temelidir. Onun sayesinde oluşur ve onun beşiğinde doğar, emekler ve gelişir. Onun ruhi ve maddi gıdalarından beslenerek büyür ve olgunlaşır. Dallarında yeni neslin tomurcukları açılır; erkek ve kız çocukları dünyaya gelip bir müddet aile kucağında büyür sonra görevlerini yerine getirmek, sorumluluklarını yüklenmek ve babalarıyla dedelerinin nöbetlerini devralmak üzere yavaş yavaş hayata atılırlar.Bu yetişen tomurcuklardan akrabalık bağları dallanıp budaklanır, oraya buraya uzanır, böylece çatısı altında birbirine kenetlenmiş toplum ortaya çıkar.

 

Ailede evliliğin ve toplumlarla milletler için ailenin önemi işte burada kendini gösterir. Yüce Allah (cc), insanın yaratılışı, evlilik yoluyla çoğalması ve insanoğlu ne kadar oraya buraya dağılırsa dağılsın aralarında yakın bir akrabalık bağı bulunduğunu çünkü insanların tamamının bir kişiden yaratıldığını, eşinin de o kişiden yaratıldığını ifade eden Nisa suresinin ilk ayetinde takvadan iki kez sözeder:

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللّهَ الَّذى تَسَاءَ لُونَ بِه وَالْاَرْحَامَ اِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقيبًا

 

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”[902]

 

Efendimiz (a.s) hadislerinde:

 

ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قالَ رسولُ اللّه #: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، فَا“مَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالرَّجُلُ رَاعٍ في أهْلِهِ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالمَرْأةُ في بَيْتِ زَوْجِهَا رَاعِيَةٌ، وَهِىَ مَسْئُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا، وَالخَادِمُ في مَالِ سَيِّدِهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. قالَ: فَسَمِعْتُ هؤَُءِ مِنَ النَّبىِّ # وَأحْسِبُهُ قالَ: وَالرَّجُلُ في مَالِ أبِيهِ رَاعٍ، وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ.

 

- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes'ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes'uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes'ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes'ûldür."İbnu Ömer der ki: "Bunları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan işitmiştim. Zannediyorum ki şöyle de demişti:"Kişi bâbasının malında çobandır, o da sürüsünden mes'ûldür."[903]

 


 

12) MUAMELAT HUKUKU

 

a) Mülk

 

b)  İslamda Kazanç

 

c) Ticaret Alışveriş

 

d) Borç

 

e) Faiz

 

f) İçkiler ve Uyuşturucular

 

g) Eşya

 

h) Akitler

 

ı) Vakıf

 

- Okuma Parçası -

 


 

 

12)  MUAMELAT HUKUKU

 

Genel Bir Bakış

 

Muamelat: Muâmeleler, insanın iş ve pratiğe yönelik amelleri. İslam'da fiili ibadet hükümleri dışında kalan ve insanların birbirleriyle veya ferdin toplumla yahut da toplumların birbirleriyle olan hukuki, idari, mâli, iktisadî ve beşeri münasebetlerini düzenleyen hükümleri ifade eden bir fıkıh terimidir. Âmele fiilinin mastarı "muâmele" olup, çoğulu "muâmelât"tır. Kur'an-ı Kerim ve sünnette yer alan hükümler genel olarak üç grupta toplanabilir.

 

1) İnanç hükümleri: Allah Teâlâ'ya, meleklere, kitaplara, âhiret gününe; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak gibi akide esasları bu guruba girer. İnanç esasları ile ilgili âyetler daha çok Mekke döneminde gelmiş, insanların önce yanlış kanaat, inanç ve hurafelerden arındırılması temin edilmiştir.

 

2) Ahlaki hükümler: İnsandaki imanın güçlenmesine, ihlâs, takvâ ve fazilet sahibi olmasına, beşeri münasebetlerinde en güzel davranışları kazanmasına yönelik hükümler, ibretli peygamber kıssaları, özendirme veya sakındırma anlamı taşıyan nasslar bu gruba girer. Bu hükümler dürüst, üstün, olgun ve kâmil mü'minler yetiştirmek gayesine yöneliktir. İslâm'da, Hz. Peygamber ahlâkın sembolüdür.

 

Kur'an-ı Kerim'de:

 

 §áî©Ä Ç §Õ¢Ü¢ ó¨Ü È Û  Ù £ã¡a ë

 

 “Şüphesiz sen en üstün ahlâk üzerindesin.”[904]

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا

 

“Şüphesiz Allah'ın Rasülünde sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır”[905]  buyurulmuştur.

 

Diğer yandan Hz. Aişe'ye Rasulullah (a.s)'ın ahlâkı sorulduğunda; "O'nun ahlakı Kur'ân ahlâkından ibarettir" diye cevap vermiştir.

 

3) Amelî hükümler: Bunlar, mükellefin söz, fiil ve akitler gibi diğer insanlarla olan ilişkilerini ve tüm toplum hayatını düzenleyen pratiğe yönelik hükümlerdir. Ameli hükümleri de ibadetler ve muâmelât hükümleri olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür:

 

a) İbadetler: Kur'an-ı Kerim farzları kısa anlatımla emretmiş, uygulama şekil ve ayrıntıyı Sünnete bırakmıştır. Namaz, oruç, hac, zekât, adak, yemin gibi ibadetlerin yapılış şekilleri Allah'ın Rasulü tarafından bizzat yaşanmış ve ümmetine gösterilmiştir.

 

Şu hadisler, ibadetlerdeki uygulamanın Hz. Peygamber'den alınması gerektiğini açıkça ifade eder: "Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın.”[906]

 

-"Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alınız."[907] (2)

 

Diğer yandan ibadet veya muâmelelerdeki eksik veya hatayı telafi etmek için öngürülen; zıhâr,[908] yemin[909] ve başkasını hata yoluyla öldürme keffaretleri[910] de ibadet niteliğindedir.

 

b) Muâmelât: İbadetin dışında kalan hukuki tasarruflar, akitler, suç, ceza ve benzeri hükümlerdir. Bunlar; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumların birbiriyle olan ilişkilerini düzenleyen kaidelerdir.

 

Muamele Hükümlerini Aşağıdaki Şekilde Kısımlara Ayırmak Mümkündür

 

Aile hukuku: İslâm hukukunda aileye ilişkin hükümler, başka konulara ait olanlardan daha ayrıntılıdır. Evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, iddet, miras, nesep bu hükümler arasında sayılabilir.

 

Medeni hukuk: İnsanlar arası muamelelere ilişkin hükümler olup, alışveriş, kiralama, trampa, rehin, kefâlet, ortaklık, borçlanma ve taahütte bulunma gibi fertler arasında mali ilişkileri düzenlemeyi ve hak sahibi olan herkesi korumayı amaç edinen prensiplerdir.

 

Ceza hukuku: Ferdin işleyeceği suçlar ve bunlara verilecek cezalar bu gruba girer. Cezâ hükümleri; mal, can, ırz, nesep ve aklı korumayı amaç edinir. Hırsızlık, yol kesme, içki kullanma gibi suçlar için Ayet ve hadisle belirlenen cezaya "had" denir. İslâm devletinin toplumun yararı ve kamu düzeninin sağlanması için koyacağı uyarma, dayak, sürgün ve hapis cezası gibi cezalara ise "ta'zîr" denir.

 

Kaza hükümleri: Davaların görülmesi, şahitlik, yemin, hüküm gibi insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek için gerekli icraatı düzenlemeyi amaç edinir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarındaki ibâdât, muâmelât ve ukûbât şeklindeki üçlü taksimde "ukûbât" ceza hukuku yerindedir.

 

İdare edenlerle idare edilenler arasındaki ilişkiler: Bu hükümler: adâlet, şûrâ, maslahat, yardımlaşma ve koruma gibi esaslara dayanır. Adâlet, bir devlet yönetiminin en başta gözetmesi gereken bir prensiptir. Kur'ân-ı Kerim'de adaleti emreden âyetler vardır:

 

اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلى اَهْلِهَا وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه اِنَّ اللّهَ كَانَ سَميعًا بَصِيرًا

 

“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.”[911]

 

اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَايتَائِ ذِىالْقُرْبى وَيَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

 

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[912]

 

 Şûrâ prensibi de, devlet yönetiminde en güzel yöntemleri belirlemede yardımcı olur; keyfi yönetim isteklerini engeller. Âyetlerde şöyle buyurulur:

 

وَالَّذينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلوةَ وَاَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

 

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”[913]

 

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَليظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلينَ

 

“İş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[914]

 

 Yukarıdaki ilk âyet, metinden anlaşılan anlamıyla İslâm idaresinin, müslümanlar arasında şûrâ esasına dayandığını ifade etmektedir. Diğer yandan işaret yoluyla da; müslüman toplumun, İslâm devlet başkanını kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona yardımcı olacak bir topluluğu seçip iş başına getirmesi gereğini bildirmektedir.[915]

 

Devletler hukuku: Kur'an-ı Kerim, gayri müslim ülkelerle olan ilişkileri de düzenleyici esaslar getirmiştir. Âyetlerde, devletler arası anlaşma yapılırsa, buna uyulması istenir.[916] İslâm devleti karşısında, gayri müslimler üç statüde bulunabilir:

a) Zimmi ve muahedler (antlaşmalılar)

b)  Müste'menler (pasaportlular)

c)  Muharipler. Bu sonunculara "harbi" adı da verilir.

 

İktisat ve mâfiye hukuku: Zenginin malında yoksulun hakkı; gelir ve giderin hesaplanması ile ilgili ve benzeri hükümler bu gruba girer.

 

Sonuç olarak, muâmelât hükümleri, İslâm'ın toplum hayatına ve pratiğe yönelik esaslarını ifade eder. İnanç ve ibâdetlerle olgunlaşan, Allah'a ve insanlara karşı sorumluluk duygusu güçlenen mü'min günlük işleri, ticaret, sanat, tarım vb. meslekleri yaparken, içindeki ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü işine yansıtır.

 

a) Mülk Hukuku

 

Mülkiyet: Mübah bir şeyi ele geçirme ve onun üzerinde tek başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey üzerinde sırf sahibine ait olmak üzere tasarruf yetki ve iktidarı, yahut tasarrufa konu olan şey üzerinde tasarrufta bulunabilmek üzere hukuk düzenince tanınan bir yetki ve iktidar anlamında bir fıkıh terimi. Arapça "milk" mastarından bir isimdir.

 

Mülkiyetin ihraz ve ihtisas terimleriyle yakın ilişkisi vardır. Mübah bir şeyin, ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere elde edilmesine "ihraz" denir. Suyun kaba alınması veya av hayvanının yakalanması gibi... İhraz edilen şeyin sırf ihraz edene ait kılınmasına da "ihtisas" denir. İşte ihraz ve ihtisas işlemleri sonucunda eşya ile kişi arasında meydana gelen hak ve yetki ilişkisine "mülkiyet" adı verilmiştir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında "mülkiyet" terimine rastlanmaz. Bunun yerine "milk" teriminin kullanıldığı görülür. "Mülkiyet" daha çok son devir araştırma eserlerinde kullanılmıştır.[917](4).

 

İslâm hukukuna göre mülkiyet hakkı sırf maddi eşya ile sınırlı tutulmamıştır. Maddi bir mal olan arsa, tarla, ev veya bir hayvan mülkiyete konu olduğu gibi; evde oturma, hayvana binme gibi yararlanmalar ve geçit hakkı gibi irtifak hakları da mülkiyet kapsamına girebilmektedir. Eğer bir maddî eşya aynıyla yararlanma ve haklarıyla birlikte bir kimseye ait bulunursa buna tam mülkiyet ayn'a ait mülkiyet hakkı birisine, yararlanma hakkı başkasına ait olursa böyle bir mülkiyete de "eksik mülkiyet" denir. Meselâ mîrî arazi uygulamalarında görüldüğü gibi toprağın kuru mülkiyeti (rakabe) devletin, ekip-biçme hakkı köylülerin olmak üzere kurulan bir mülkiyet ilişkisi eksik mülkiyettir.[918]

 

Eksik mülkiyet bir rakabe mülkiyeti ise er geç tam mülkiyete dönüşür. Bir yararlanma mülkiyeti ise, o takdirde ya sürenin sona ermesi halinde veya bu hakkın sahibinin ölümüyle sona erer. Meselâ kendisine bir gayri menkulün menfaati vasiyet edilen kimse ölünce veya kira akdinin süresi bitince yararlanma hakkı da sona ermiş olur.

 

Böylece İslâm hukuku mülkiyet hakkını maddî eşya yanında yararlanmaya ve bazı hakları da kapsayacak şekilde mülkiyet kavramı ile ilgili olarak doğu ve batı hukukçularının uzun tecrübe ve tartışmalar sonucunda ulaştıkları teorileri çok erken tarihlerde, daha 7. ve 8. M. yüzyıllarda ortaya koymuşlardır.

 

Avrupa kıtası mülkiyet kavramını Roma Hukukuna sadık kalarak taşınır ve taşınmaz mallara intisar ettirirken; Anglo-Sakson hukuku, mülkiyeti tarif etmekten kaçınmış, bunun haklar, yükümlülükler ve davranış biçimlerinden ibaret olduğunu belirtmekle yetinmiştir.

 

Bu yüzden alacak hakkını, ipoteğin doğurduğu hakkı, bir şirketteki hisse senedini, patent hakkını ve fikri eserleri hak kavramı içine alarak bu kavrama sosyal ve ekonomik işlerlik kazandırmıştır. Buna göre, bu son hukuk sistemi ile İslâm hukukunun mülkiyet kavramını değerlendirmesi arasında benzerlik olduğu söylenebilir.

 

İslâm'ın çıkışı sırasında Hicaz yöresinde bazı mülkiyet edinme yolları: İslâm'ın çıkışı sırasında Hicaz yöresinde bazı mülkiyet edinme yolları İslâm bunları kaldırmış ya da bazı sınırlamalar getirmiştir.

 

Bunları Şu Başlıklar Altında Toplayabiliriz

 

1) Himâ: Câhiliye devrinde, nüfuzlu bir kişi hayvanları için otlak bir yeri seçer, köpek sesinin ulaşabileceği kadar çevreyi belirler, orasını kendi korusu haline getirirdi. Başkası buraya hayvanını sokamaz, fakat o, diğer yerlerden de yararlanırdı. Hz. Peygamber; "Kişilerin koru (himâ) hakkı yoktur. Ancak Allah ve Rasûlünün koru hakkı vardır"[919] buyurarak koru'ya ilişkin düzenleme yetkisini İslâm devletine verdi.

 

2) Mirbâ (başkan payı): Cahiliye devrinde başkan savaştan elde edilen ganimetin dörtte birini ve buna ek olarak tüm ganimetin içinden beğendiklerini alırdı. Yine yolda ele geçirilenler ve bölüştürülmesi mümkün olmayan ganimet fazlası şeyleri de başkan alırdı. İslâm ganimetlerle ilgili bir dizi düzenlemeler getirerek bu konudaki statüyü belirledi.[920]

 

Bu düzenlemeye göre, ganimetin beşte biri kamu ihtiyaçlarına ayrılır, beşte dördü de gazilere bölüştürülür.

 

3) Muâhât (kardeşleştirme): Allah'ın elçisi M. 622 yılında Mekke'den Medîne'ye hicret sonucunda evini barkını Mekke'de bırakan Muhacirlerle Medineli Ensarı kardeşleştirdi. Ensar, mallarının yarısını Muhacirlere mülk olarak vermek istemişse de Allah'ın elçisi, toprağı ekip biçmede ürünü paylaşmak üzere ortakçılık tavsiye etti. Bu uygulama Hayber veya Fedek arazilerinin müslümanların eline geçmesine kadar sürdü. Bu yeni fethedilen topraklardan Mühacirlere ganimet verilmesi üzerine, Ensar kardeşlerinin yarıcılıkla işledikleri bağ, bahçe veya arazilerini geri verdiler.[921]

 

4) Fey: Fey, mülkiyeti kamuya ait gelir demektir. Silâh zoru ile değil de antlaşma ve benzeri yollarla müslümanların eline geçen topraklara fey' hükümleri uygulanmıştır. Bu uygulama,[922] âyetlerinde açıklanmıştır. Buna göre, Kur'an-ı Kerîm'de fey adı altında toplanan gelirlerin tamamı ile ganimet gelirlerinin beşte biri, sonuç olarak, Allah'a, Rasûlüne, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara tahsis edilmiştir. Bu durum, bu gelirlerin kamu mülkiyeti niteliğinde olduğunu gösterir. Böylece özel mülkiyet yanında bir de kamu mülkiyeti söz konusu olur.

 

Özel Mülkiyet-Kamu Mülkiyeti İkilemi

 

Kur'an-ı Kerîm de bu iki çeşit mülkiyeti düzenleyen hükümler vardır.

 

1) Özel mülkiyete ilişkin olarak: Zekât, mâlî bir ibadet olarak emredilmiştir. Bu ibadetle yükümlü olmanın şartı bir mala malik olmaktır.[923]

 

Miras hükümlerinin uygulanması, ölenin bir malvarlığının bulunmasına bağlıdır.[924] Yine Kur'an'da ticaret ve mâli konuları düzenleyen hükümler de özel mülkiyetin varlığını gerekli kılar.[925]

 

2) Kur'an'da kamu mülkiyeti: Ganimet mallarının beşte birinin Allah ve Rasûlüne ayrılması bu kısma kamu mülkiyeti niteliği kazandırır. Burada mülkün Allah Teâlâ'ya izafesi İslâm toplumu adınadır. Sarf yerleri olan "yetim", "yoksul" ve "yolda kalınış"lar aynı zamanda zekâta da hak kazanan sınıflardandır. Ganimette dağıtım dışı tutularak kamuya mal edilen bu mallar, Allah'ın emrettiği şekilde hak sahiplerine devlet eliyle dağıtılmış olur.[926]

 

İslâm'da toprak mülkiyeti özel mülkiyete de kamu mülkiyetine de konu olabilir, İslâm devleti toprakla ilgili düzenlemeler yapabilir. Özellikle toprağı mülk edinme, kullanma ve mirî arazi ile ilgili tasarruflara devlet tarafından bir takım sınırlamalar getirilebilir.

 

Mülk Edinme Yolları

 

1) İşgal: Bu yalnız mülkü elde etme yolu değil; aynı zamanda mülkiyet hakkının kaynağı olarak kabul edilir. İslâm hukukuna göre, mülkiyet hakkı için menkullerde işgal yeterli iken, gayri menkullerde ihyâ şartı da gereklidir. İhyâ; sahipsiz arazinin zeminini temizlemek, su ulaştırmak veya kazıp taşını ayıklamak gibi işlemlerle gerçekleşir.

 

Mecelle, ihya yoluyla elde edilecek arazi için şu şartları öngörür

 

a) Kimsenin mülkü olmayacak,

b) Kasaba veya köyün mer'a veya baltalığı olmayacak,

c) Kasaba veya köyden yüksek sesle bağırıldığında sesin ulaşmayacağı kadar uzakta bulunacak.[927]

 

İslâm hukuku gasp ve zaman aşımını mülkiyeti kazandırıcı bir yol olarak kabul etmemiştir. Klâsik fıkıh kaynaklarında rastlanan 10, I5 veya 30 yıllık zaman aşımı süreleri sadece kaza açısından yani dünya hukuku bakımından mahkeme nezdinde hak talep edilip edilemeyeceğini belirleyen sürelerdir.[928]

 

2) Emek: İhraz ve ihya fiilleri emek olarak değerlendirilebilirse de, mülkün mücerred bu işlemlerin bedeli olmadığı da açıktır. Meselâ; 50 dönümlük değerli bir araziye ilk işgal ve on günlük bir ihya çalışması sonucu mâlik olan bir kimse, bu araziye on günlük emeği karşılığında mâlik olmuş sayılmaz.

 

İslam, diğer hukuk sistemlerinde bulunmayan ve çalışmasının ve emeğinin karşılığı olarak kişiyi mülk sahibi kılan bir usulü getirmiştir. Bu da "mudarabe" yöntemidir. Müdarabe emek-sermaye ortaklığıdır. Bu ortaklıkta başkasının sermayesini işleten kimse, sırf emeği karşılığında kârdan anlaşmaya göre pay alır. Maddî zarara sadece sermayedar. katlanırken; emek sahibinin zarara katlanması, yalnızca emeğinin boşa gitmesi şeklinde olur. Mudarabe, İslâm bankacılığının da esasını teşkil eder.

 

3) Diğer mülkiyet kazanma yolları: Bir çoğu emeğe veya sermaye riskine dayanan başka iktisap yolları da vardır.Ziraat, ticaret, san'at ve mübah şeyleri ihraz şahsî emek ve gayret olmaksızın, mülkiyetin kazanılma yollarındandır. Nafaka, miras, sadaka, zekât, hibe ve mükâfat alma gibi emek unsuru bulunmayan yollarla da mülk edinilir. Ganimet, diyet, ikta', lukata, mehir ve muhâlea bedeli de emeksiz mülk edinmeye örnek verilebilir.[929]

 

Toprak Mülkiyetinin Kazanılması

 

Toprağın hem kamu, hem de özel mülke konu olabileceğini yukarıda belirtmiştik. İslâm, toprak mülkiyetinin kazanılabilmesi için şu esasları getirmiştir.

 

1) İlk işgal ve ihya: Diğer mübah şeylere mâlik olabilmek için meşrû zilyedlik (ihraz) yeterli iken, toprak mülkiyetinde buna ihyâ şartı da eklenmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş bulunan bir şey, onu ilk ele geçiren kimseye ait olur.”[930]

 

Bu hadisi duyan sahabilerin araziye dağılarak işgal etmek istedikleri toprak parçalarını adımlayıp işaretlemeye başladıkları nakledilir. Başka bir hadiste ise ihya şartı açıklanır: "Kim ölü bir toprağı ihya ederse, bu toprak onun olur. Haksız verilen emek için bir hak yoktur."[931]

 

Toprağı işgal edip, ihya etmeksizin uzun süre bekletenlerle ilgili olarak, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Âd'tan kalma Allah'ın, Rasûlünün ve sonra sizindir. Kim ölü araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz."[932]

 

Nitekim mücerred olarak arazi çevirmenin mülkiyet ifade etmeyeceğini ve bunun belli süre içinde ihya edilmesi gerektiğini Hz. Ömer şöyle belirtmiştir: "Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmezse, çevirdiği arazi üzerinde bir hakkı kalmaz."[933]

 

Bu duruma göre, arazinin etrafını çevirmek veya ilk işgalde bulunmak üç yıl süreyle öncelik hakkı vermektedir. Buna üç yıl içinde ihya şartı da eklenirse, toprak üzerinde mülkiyet hakkı doğmaktadır.

 

2) Koru ve otlak olarak çevirme hakkı: Bu hak yalnız devlete tanınmıştır. "Allah ve Rasûlünden başka kimsenin otlak çevirme (himâ) hakkı yoktur"[934] hadisi bunun delilidir. Böylece nüfuzlu kimselerin otlakları çevirip başkalarına ait hayvanların oraya girmesini engellemesi uygulamasına fırsat verilmemiştir.

 

3) Sulh yoluyla İslâm ülkesine katılan topraklar: Bu topraklarda diğer sahipsiz topraklar gibi Devlet mülkiyetine geçer. Bunlar, gerektiğinde özel şahıslara da dağıtılabilir. Nitekim, Fedek arazisi kendi mülkleri bulunmayan Muhacirlerle, ihtiyaç içindeki Medineli üç Sahabeye taksim edilmiştir.[935]

 

Sulh yoluyla İslâm ülkesine katılan veya savaşla fethedildiği halde sahipsiz bulunan topraklar devlet mülkiyetine geçtiğinden, bu topraklar ancak devlet başkanının tahsis etmesi (ikta) ile özel mülkiyete konu olabilir. Devletin şahıslara tahsis edeceği bu topraklar arazinin bulunduğu bölgeye göre öşür veya harac vergisine tabi olur.[936]

 

İmam Ebû Yûsuf Irak'taki bu çeşit topraklardan söz ederken şunları saymıştır: İran devlet başkanına (Kisrâ), vezirlere, hanedana ve savaştan önce veya savaş sırasında ölen ya da ülkeyi terk edenlere ait sahipsiz topraklar. Devlet bu çeşit toprakları istediği kimselere ikta etme yetkisine sahiptir.[937]

 

4) Savaş yolu ile ele geçirilen topraklar: Bu toprakların dağıtılması konusu tartışmalıdır. Hanefilere göre, İslâm devlet başkanı fethedilen topraklardan sahipli olanlar hakkında; önceki yöneticilere ait olanların dışında kalanın beşte birini beytülmale ayırdıktan sonra, gazilere dağıtmak veya eski sahiplerinin elinde bırakarak kendilerinden harac almak şıklarından birini tercih edebilir.[938] Hz. Ömer'in Irak ve Sûriye toprakları üzerindeki uygulaması buna örnek gösterilebilir.

 

İmam Şafiî'ye göre, devlet başkanı savaş yolu ile fethedilen beldenin işlenen veya değerli olan topraklarını, diğer ganimet malları gibi, beşte bir beytülmal hissesi ayrıldıktan sonra gazilere dağıtmak zorundadır. Ancak, gazilerin haklarından ferağat etmeleri halinde bu topraklar devlete kalabilir.[939]

 

İmam Mâlik'e göre, fethedilen arazi prensip olarak dağıtılmaz. Bütün müslümanlar lehine vakıf gibidir. Ancak İslâm devlet başkanı bu arazilerin dağıtılmasında toplum yararı görürse dağıtmak yoluna da gidebilir.[940]

 

Ahmed b. Hanbel'e göre ise, İslâm devlet başkanı fethedilen yer toprakları ile ilgili olarak, müslümanların yararını gözetmek şartıyla, seçimlik hakkına sahiptir. İslâm toplumu adına vakfetmek, beşte biri ayırdıktan sonra dağıtmak, kısmen dağıtmak şıklarından birisini tercih edebilir. Nitekim, Rasulullah (as) her üçünü de yapmıştır. Benu Kurayza ve Benu Nadir arazini dağıtmış, Mekke arazisini dağıtmamış, Hayber topraklarını ise kısmen dağıtmıştır.[941]

 

5) Madenlerin mülkiyeti: İslâm hukukuna göre, maden mülkiyetini; istihsal edilen maden ve kaynağındaki maden rezervi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.

 

İstihsal edilen maden, cinsi ne olursa olsun su, ot, ateş gibi mübah mallardan olup, prensip olarak bulana, yani üretene ait olur. Bir pınardan alınan su alana ait olduğu gibi, madenlerden istihsal edilen de istihsal edene ait olur. Yalnız altın, gümüş, demir, bakır ve kurşun gibi erime özelliği taşıyan madenler, ganimetlerde olduğu gibi beşte bir vergiye tabidir. İmam Malik'e göre, böyle bir maden kolaylıkla çıkarılmışsa vergi beşte bir olurken, masraflı bir üretim yapılmışsa vergi oranı kırkta bir olur.[942]

 

Diğer yandan kaynaktaki maden rezervi üzerinde ne yer sahibi ve ne de bulan için bir mülkiyet hakkı doğmaz. Bu yüzden Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçuları madenlerin rakabe mülkiyeti olarak hiç kimseye ikta edilemeyeceğini ve bunların herkesin ortak bulunduğu mübah mallardan olduğunu belirtmişlerdir.

 

Hatta Hanefî hukukçusu es-Serahsî, ikta için daha açık örnekler vermektedir: "Bir kimse, devletin kendisine ikta yoluyla işletme imtiyazı verdiği bir maden ocağında işçi çalıştırsa, ocaktan maden çıksın veya çıkmasın işçinin ücretini yüklendiği için, istihsal edilen maden işverenin olur. İstihsal ettiği madenin ise beşte birinden az olmamak üzere, devlet ile anlaştıkları oranda vergi verir. Bu kişinin yanında iş akdi yapmaksızın başka birisi kendi başına çalışsa, istihsal ettiği madenin beşte dördü bu kişinin olur. Çünkü maden, ikta edilmekle kişinin mülkiyetine geçmez. Kaynaktaki maden rezervi hadiste bildirilen su, ot ve ateş gibi ortak mübahlardandır."[943]

 

Maden rezervlerinin özel mülk edinilememesi prensibinin kaynağı, ortak mübahlarla (su, ot, ateş) ilgili hadis ve Hz. Peygamber'in tuzluk iktama ait şu hadisidir: "Ebyad b. Hammal'dan nakledildiğine göre, bu zat Hz. Peygamber'i ziyaret ederek yerini belirttiği tuzluğun kendisine ikta edilmesini istemiş ve Hz. Peygamber de ikta etmişti. Tam oradan ayrılacağı sırada, orada bulunanlardan birisi, Hz. Peygamber'e; "Neyi ikta ettiğinizi biliyor musunuz, ya Rasülullah? Siz ona sanki bir kaynak su ikta etmiş oldunuz" demiştir. Ravi Ebyad bunun üzerine o ikta, Hz. Peygamber'in geri aldığını ilâve etmiştir."[944]

 

Sonuç olarak, İslâm hukukuna göre, maden mülkiyeti ne "mütemmim cüz", ne "sahipsiz mal" ve ne de "devlet mülkiyeti" niteliği taşımaz. Madenler kamu karakterli mübah ve beşte biri toplumun, beşte dördü, bulup işletenin olmak üzere temelde ortak mübahlardandır.

 

b) İslâm'da Kazanç   

 

Kazancın Ehemmiyeti: Müslümanlıkta kesb, yani, kazanç sahasına atılmak, rızkını helâl yoldan te'mine çalışmak, bütün Müslümanları ilgilendiren ehemmiyetli bir vazifedir. Allah, yeryüzünü insan için hazırlamış, her şey'i onun emrine âmâde kılmıştır. Allah'ın bu nimetinden faydalanmak için insanın akıl, bilgi ve emeği ile imkânlarını değerlendirmesi, çalışıp kazanması gereklidir.

 

Nitekim Kur'an'da:

 

هُوَ الَّذى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

 

"Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. Öyle ise, yerin sırtlarında dolaşın ve Allah'ın verdiği rızıktan yeyin"[945] emredilmiştir.

 

 Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Yerin sırtında dolaşmak ise, onu adım adım, karış karış araştırmak, faydalı imkânları ortaya çıkarmak, üzerinde işlemek, istifade etmek ve ettirmektir... İbâdet veya Allah'a tevekkül bahanesiyle müslümanın oturması, rızık edinmek için çalışmayı terk etmesi câiz değildir. Çalışmaya, kendine ve ailesine kâfi miktarda kazanç elde etmeye kudreti yeten kimsenin dilenmesi, rızkını başkasından beklemesi İslâm'ın men'ettiği bir davranıştır.

 

ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: َ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِىٍّ وََ لِذِى مِرَّةٍ سَوىٍّ.

 

- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sadaka, ne zengine ne de sakatlığı olmayan güçlüye helâl değildir."[946]

 

ـ عن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَزالُ الْمَسْألَةُ بِأحَدِكُمْ حَتّى يَلْقى اللّهُ وَلَيْسَ بِوَجْهِهِ مُزْعَةُ لَحْمٍ.

 

- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah'a kavuşur."[947]

 

Müslüman, ancak kendi gücünü aşan bir ihtiyaç ve zaruret hâlinde, başkasından yardım bekleyebilir ve isteyebilir.

 

ـ وعن قبيصة بن مخارق رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]تَحَمَّلْتُ حَمَالَةً فَلَقِيْتُ رَسُولَ اللّهِ # أسْألُهُ فيهَا. فقَالَ: أقِمْ حَتّى تَأتِينَا الصَّدَقَةُ فَنَأمُرَ لَكَ مِنْهَا. ثُمَّ قَالَ: يَا قَبِيصَةُ، إنَّ الْمَسْألَةَ َ تَحِلُّ إَّ ‘حَدِ ثَثَةٍ: رَجُلٌ تَحَمَّلَ حَمَالَةً، فَحَلّتْ لَهُ الْمَسْألَةُ حَتّى يُصِيبَهَا. ثُمَّ يُمْسِكُ، وَرجُلٌ أصَابَتْهُ جَائِحَةٌ فَاجْتَاحََتٌ مَالَهُ فَحَلّتْ لَهُ الْمَسْألَةُ حَتّى يُصِيبَ قِوَاماً مِنْ عَيْشِ، أوْ قَالَ سِدَاداً مِنْ عَيْشٍ؛ وَرَجُلٌ أصَابَتْهُ فَاقَةٌ، حَتّى يَقُولَ ثََثَةٌ مِنْ ذَوِي الْحِجَى مِنْ قَوْمِهِ: لَقَدْ أصَابَتْ فَُناً فَاقَةٌ، فَحَلَّتْ لَهُ الْمَسْألَةُ حَتّى يُصِيبَ قِوَاماً مِنْ عَيْشٍ، أوْ قَالَ سِدَاداً مِنْ عَيْشِ، فَمَا سِواهُنَّ مِنَ الْمَسألَةِ يَا قَبِيصَةُ سُحْتٌ، يَأكُلُهُ صَاحِبُهُ سُحْتاً.

 

- Kabisa İbnu Muharik (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca):"Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim" buyurdular. Sonra da:"Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helal olmaz:* Sulh diyeti (hamale) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o  miktara ulaşınca, artık istemez.* Afete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir.* Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, "Falancaya fakirlik isabet etti" diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Bunlar dışında  istemek, ey Kabisa haramdır."[948]

 

Çalışarak rızkını te'minden âciz kalan kimsenin başkalarından yardım talep etmesi vâciptir. Böyle bir kimse dilenmeyi bırakıp da açlıktan ölecek olsa günahkâr olmuş olur. Çünkü nefsini tehlikeye atmış, bir nevi intihar etmiş bulunur. Böyle zaruret ve ihtiyaç hâlinde dilenme, zillet de sayılmaz.

 

Bu hususa işareten, hadîs-i şerifler:

 

ـ وعن عائذِ بْنِ عَمْرُو قال: ]سَألَ رَجُلٌ رَسُولَ اللّهِ # فأعْطَاهُ فَلَمّا وَضَعَ رِجْلَهُ عَلى أُسْكُفَّةِ الْبَابِ قَالَ #: لَوْ تَعْلَمُونَ مَا في الْمَسْألَةِ مَا مَشى أحَدٌ الى أحَدٍ يَسْألُهُ شَيْئاً[. أخرجه النسائي .

 

- Aiz İbnu Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan birşeyler istedi. Aleyhissalâtu vesselâm da verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Aleyhissalâtu vesselâm: "Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!" buyurdular."[949]

 

ـ وعن الزبير رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: ‘نْ يَأخَذَ أحَدُكُمْ أحْبُلَهُ ثُمَّ يَأتِى الْجَبَلَ فَيَأتِى بِحُزْمَةٍ مِنْ حَطَبٍ عَلى ظَهْرِهِ فَيَبِيعُهَا، خَيْرٌ لَهُ مَنْ اَنْ يَسْألَ النَّاسَ، أعْطُوهُ أوْ مَنَعُوهُ.

 

- Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip  dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de."[950]

 

ـ وعن ثَوْبَانِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ يَتَكَفَّلُ لِي أنْ َ يَسْألَ النَّاسَ شَيْئاً وَاتَكَفَّلُ لَهُ بِالْجَنَّةِ. فقَالَ ثَوْبَانُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: أنَا. فَكَانَ َ يَسألُ أحَداً شَيْئاً.

 

- Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):"Cenneti garanti etmem  mukabilinde,  insanlardan hiçbir şey istememeyi kim  garanti edecek?" buyurdular. Sevban (radıyallahu anh) atılıp:"Ben, (Ey Allah'ın Resulü!)" dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi."[951]

 

ـ وعن مَعاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # َ تُلْحِفُوا في الْمَسْألَةِ، فَوَاللّهِ َ يَسْألُنِي أحَدٌ مِنْكُمْ شَيْئاً فَتُخْرِجُ لَهُ مَسْألَتُهُ شَيْئاً وَأنَا لَهُ كَارِهٌ فَيُبَارَكُ لَهُ فِيمَا أعْطَيْتُهُ.

 

 Hz. Muaviye (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa, verdiğim o şeyin bereketini görmez."[952]

 

Bir fakir, dilenmekten de âciz bir durumda olursa, hâline muttali' olan müslümana, ona bizzat veya bilvasıta yardım etmek bir vecîbe olur. Bu vecîbe yerine getirilmezse, fakirin o hâline muttali' olanlar günahta ortak olurlar. Bu hallerin dışında müslümanın vazifesi bir iş ve meslek edinerek çalışıp kazanmaktır. İş ve mesleğin kötüsü yoktur. Peygamber Efendimiz bu hususa şu şekilde işaret etmişlerdir:

 

وعن سمرة بن جندب رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ : المَسَائِلُ كُدُوحٌ يَكْدَحُ بِهَا الرَّجُلُ وَجْهَهُ، فَمَنْ شَاءَ أبْقى عَلى وَجْهِهِ، وَمَنْ شَاءَ تَرَكُهُ. إَّ أنْ يَسْألَ الرَّجُلُ ذَا سُلْطَانٍ في أمْرٍ َ يَجِدُ مِنْهُ بُدا

 

Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü  cırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayasını koruyup) yüz suyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi,  zaruri olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir."[953]

 

Şu halde insanı dilencilikten kurtaran, geçimini te'min eden her iş ve meslek, gayr-i meşrû olmadıkça, insan için şerefli bir meşguliyet, lezzetli bir çalışmadır...

 

İslâm’da Kazanmanın Hükmü: Bir müslümanın kendi nefsine ve geçindirmekle mükellef olduğu aile efradına yetecek kadar kazanç elde etmesi, üzerine farzdır. Fakirlere yardım ve iyilik yapmak düşüncesiyle kifayet miktarından fazla kazanç ise memduh ve müstahsendir. Bu niyetle elde edilen kazanç, nafile ibâdetten bile faziletlidir. Çünkü bu kazancın faydası sadece sahibine değil, başkalarına da şâmildir. Daha refah bir hayat seviyesine kavuşmak, helâl nimetlerden daha fazla faydalanmak için çalışıp fazla kazanmak mübahtır.

 

 Bir hadîs-i şerîfte: "İyi insan için iyi ve temiz mal ne güzeldir..."[954] buyurulmuştur.

 

Halka karşı tekebbürde bulunmak, üstünlük taslamak düşüncesiyle yapılan kazançlar ise, haramdır. İsterse bu kazanç helâl yolundan olsun...

 

Çeşitli Kazanç Yolları ve Bunların Fazilet Dereceleri: Kazanç yolları pek çoktur. Bunlardan, İslâm nazarında en faziletli olanları sırasıyla ziraat, ticaret ve san'attır. Memuriyet ve işçilik de İslâm'ın  mübah gördüğü kazanç yollarındandır.

 

İslâmiyet, kazanç konusunda, her şeyden önce şu genel kaideleri koymuştur

 

1) Karşılıklı rıza.

2) İyi niyet ve dürüstlük.

3) Menfaat te'min ederken, başkalarını hiçbir şekilde zarara sokmamak... Bu prensiplere pek çok âyet ve hadîslerde işâret buyurulmuştur. Binaenaleyh, İslâm nazarında, "Kazancını bir ferdin mutlak zararına dayayan kazanç yolları gayr-ı  meşrudur. Dürüstlük, karşılıklı rıza ve iyi niyetle fertlerin birbirlerinden faydalanmalarını te'min eden kazanç yolları ise meşru'dur."

 

c) Ticaret-Alış Veriş Hukuku

 

Alış-Veriş: Değeri olan bir malı yine değeri olan başka bir mal veya para karşılığında değiştirme. Alış-veriş tarafların karşılıklı onayı ile yani icab ve kabûl ile gerçekleşir. İki taraftan biri malı, diğeri karşılığı olan para veya kıymet taşıyan başka bir malı ele geçirmeleri netîcesinde satışın gerçekleştiği söylenebilir .İnsanlar dünya hayatlarında geçimlerini sağlamaları için belirli bir ölçü içinde karşılıklı mal mübâdelesinde bulunmak zorundadırlar, buna da 'rızık temini' denilir.

 

Cenâb-ı Hakk:

 

هُوَ الَّذى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فى مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه وَاِلَيْهِ النُّشُورُ

 

“Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O'nadır”[955] buyurmuştur.

 

Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır.

 

Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'tan rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuşlardır: "Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır."[956]

 

Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah'ın rızası ve O'nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir.

 

Hz. Ebû Bekr'in: "Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır" sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz. Ticaretle uğraşan bir müslümanın, İslâm'ın alışverişe dair koyduğu bütün hükümleri ana hatlarıyla bilmesi gerekir. Günlük hayatta yapılan alış-verişleri Allah'ın razı olacağı bir usûlde yürütebilmek için de bu hükümleri asgarî ölçüde bilmek her müslüman için farzdır.

 

İslâm fıkhına göre bir müslümanın kendisinin ve ailesinin nafakasını sağlamaya ve varsa borçlarını ödemeye yetecek kadar para kazanması 'farz'dır. Bunun dışında, fakîr müminlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve akrabalarına ikram etmek için kazanmak da 'müstehap'tır. Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için bundan fazlası için çalışmak 'mübah'tır.

 

Başkalarına karşı kibirlenmek, dünyevî hırsa kapılarak başkasının servetiyle yarışmaya kalkışmak ve bu mal ile azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak, bu kazanç helâl yolla dahi olsa 'haram'dır. Buna karşılık, küfre karşı verilen mücadelede maddî katkıda bulunmak ve malını Allah yolunda infak için samimî bir niyetle çok çalışıp para kazanmak da güzel bir ibadettir. Bu gaye için çalışıp para kazanan kişi sürekli ibadet hâlinde sayılır.

 

Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmaktadır:

 

ـ وعن أنَسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أتَى رَجُلٌ مِنَ ا‘نْصَارِ يَسْألُ رَسُولَ اللّهِ # فقَالَ: أمَا في بَيْتِكَ شَىْءٌ؟ قَالَ: بَلى؛ حِلْسٌ نَلْبَسُ بَعْضَهُ وَنَبْسُطُ بَعْضَهُ، وَقَعْبٌ نَشْرَبُ فيهِ الْمَاءَ. فقَالَ: ائْتَنِى بِهِمَا. فأتَاهُ بِهِمَا. فأخَذَهُمَا # بِيَدِهِ، وَقَالَ: مَنْ يَشْتَرِي هذَيْنِ؟ قَالَ رَجُلٌ: أَنا آخُذُهُمَا بِدِرْهَمٍ. قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ يَزِيدُ عَلى دِرْهَمٍ مَرَّتَيْنِ أوْ ثََثاً. قَالَ رَجُلٌ: أنَا آخُذُهُمَا بِدِرْهَمَيْنِ. فأعْطَاهُمَا إيَّاهُ، وَأخَذَ الدِّرْهَمَيْنِ فَأعْطَاهُمَا لِ‘نْصَارِي، وقَالَ: اشْتَرِ بِأحَدِهِمَا طَعَاماً فَانْبِذُهُ الى أهْلِكَ، وَاشْتَرِ باخَرِ قَدُوماً فَاْتِنِي بِهِ. فأتَاهُ بِهِ فَشَدَّ فيهِ رَسُولُ اللّهِ # عُوداً بِيَدِهِ. ثُمَّ قَالَ لَهُ: اذْهَبْ فَاحْتَطِبْ وَبِعْ، وََ أرَيَّنَّكَ خَمْسَةَ عَشْرَ يَوْماً. فَفَعَلَ ثُمَّ جَاءَ، وَقَدْ أصَابَ عَشَرَةَ دَرَاهِمَ فَاشْتَرَى بِبَعْضِهَا ثَوْباً وَبِبَعْضِهَا طِعَاماً فقَالَ لَهُ #: هذَا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أنْ تَجِئَ الْمَسْألَةُ نُكْتَةَ في وَجْهِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، إنَّ الْمَسْألَةَ َ تَصْلُحُ إَّ لذِي فَقْرٍ مُدْقِعٍ، أوْ لِذِي غُرْمٍ مُقْطِعٍ، أوْ لِذِي دَمٍ مُوجِعٍ.

 

- Hz.Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ensârî bir zat gelip Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan birşeyler istemişti."Evinde hiçbir şey yok mu?" buyurdular. Adam:"Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var."

"Onları bana getir!" diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm eşyaları  eline alıp:"Şunları satın alacak yok mu?" buyurdular. Bir adam:"Ben bir  dirheme satın alıyorum" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Bir  dirhemden fazla veren yok mu?" dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık artırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam:"Ben onlara iki dirhem veriyorum" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensariye verdi ve:"Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!" buyurdular. Adam gidip bir  balta alıp getirdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ona eliyle bir saplık geçirdi. Sonra:"Git, odun eyle, sat ve on beş gün bana gözükme!" buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnada on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):"Bak, bu senin için, kıyamet günü alnında  dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!" buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti:"Dilenmek, sersefil, fakra düşmüş veya rüsvay edici borca batmış veya elem verici kana bulaşmış inanlar dışında, kimseye caiz değildir."[957]

 

 Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir. İslâm'da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad'tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi söz konusu olmaktadır.

 

Gerçekte insanın ihtiyacını gideren eşya, tarım veya sanayi ürünüdür. Bundan dolayı bazı ekonomik sistemler, insanların, tarım ve sanayi dışındaki yollarla kazanç temîn etmesini kabul etmezler. Fakat, bir malın üretilmiş olması, ihtiyaçların giderilmesi için yeterli değildir. İhtiyaç, ancak üretilen eşyanın, muhtaç olanlara ulaştırılmasıyla giderilir. Çiftçi veya sanayicinin ürettiği malı, ihtiyacı olanlara ulaştırabilmesi ise mümkün değildir. Türkiye şartlarında düşünecek olursak, bir fabrikanın ürettiği malları tüketicisine ulaştırabilmesi için birçok yerde şube açması ve bunlarla dağıtımını yapması gerekir.

 

Diğer taraftan tüketicilerin, ihtiyaç duydukları eşyayı elde edebilmeleri için doğrudan üretici ile ilişki kurmaları da imkânsızdır. Öyleyse, eşya ile tüketici arasında köprü olacak, bunları birbirine ulaştırarak, yukarda zikredilen mahzûrları ortadan kaldıracak fakat yaptığı bu hizmet için belirli bir kâr elde edebilecek bir hizmet sektörüne ihtiyaç vardır. İşte bu da, 'Ticaret Sektörü'dür. İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu manadaki ticareti İslâm meşru ve makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah'u Teâlâ şöyle buyurur;

 

 a6ì¨2¡£ŠÛa  â £Š y ë ɤî j¤Ûa ¢é¨£ÜÛa  £3 y a ë

 

"Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı."[958]

 

"Güvenilir, doğru ve müslüman tacir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir."[959] Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.

 

İslâm'a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşru bir kazanç sağlamaktır.

 

Meşru bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır

 

1) Alan ve satanın rızası,

2)  Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,

3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.

 

Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَاْكُلُوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ اِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحيمًا () وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْليهِ نَارًا وَكَانَ ذلِكَ عَلَى اللّهِ يَسيرًا

 

“Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esirgeyecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır.”[960]

 

Alış-Verişin Rüknü

 

Diğer akitlerde olduğu gibi icab ve kabuldür. İcab ve kabul, sözle yazı ile ve işaretle olur. İcab ve kabulde kullanılan ifadelerin kesinlik taşıması gerekir; satıcının bu malı sana sattım, verdim; alıcının da aldım, kabul ettim demesi gibi. Satıcının bu sözlerine îcab, alıcının sözüne de kabul denir.

 

Alış-verişlerde satış akdinin yazı ile tesbiti iyidir. Anlaşmazlık anında elde vesika olur. İcab ve kabul olunca alış-veriş kesinleşir tek taraflı cayma hakkı yoktur. Ancak alıcı veya satıcı pazarlık devam ederken alış-verişten cayabilirler. Alış-veriş, kabz yani malı teslim alma ile tamam olur. Böylece alıcı, mala; satıcı da paraya sahip olur.

 

Alış-Verişlerin Hüküm Yönünden Çeşitleri 

 

Sahih, fâsit ve batıl olarak üçe ayrılır:

1) Sahîh alış-verişler: Aslen ve vasfen (maddesi ve niteliği) dine uygun olan şeylerin alış-verişi sahîhtir. Meselâ: Kullanılması dînen caiz olan bir malın şartlarına göre satılması gibi.

2) Fâsit alış-verişler: Satılan malın vasfı (niteliği) dîne uygun değilse, bu tür satış fâsittir. Meselâ, sürüden bir koyun diyerek, meçhûl bir koyunu satmak gibi. Aslında koyunun satışı caizdir. Fakat yukarıdaki satışta satılan koyunun nasıl bir koyun olduğu (niteliği) bilinmediğinden alış-veriş fâsit olmaktadır.

 

3) Batıl alış-verişler: Satılan malın aslında İslâm'a aykırı bir durumu varsa böyle malların satışı batıldır. Kullanılması veya yenilip içilmesi haram olan bir şeyin satılması, Meselâ içki, domuz vs. gibi mal ve eşyanın satışı İslâm'da yasak bir alış-veriş türüdür.

 

Bedelleri Açısından Alış-Veriş Şekilleri

 

1) Bey': Malı para karşılığında satmaya bey' denir. Alış-verişlerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.

2) Sarf : Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir.

3) Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında buna trampa ve takas gibi isimler verilmektedir .

4) Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete selem denir. Bu tür satışlara halk arasında 'alevra satış' da denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin caiz olması için bâzı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını-elde etmeden önce satmak ister. İslâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları caiz görmüştür.

 

Peygamberimiz, Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir iki sene önceden Yahudilere sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: "Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın."[961]

 

Selem, var olmayan (mâdûm) bir malın satışı olduğundan, caiz olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle caiz görülmüştür. Bunda her iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse, belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal almış olur.

 

Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır.Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler caiz değildir.

 

Selemin Sahîh Olması İçin Gereken Şartlar

 

a) Malın vasıflarının belli olması cinsi, nev'i, niteliğinin önceden belirlenmesi.

b) Miktarının belirlenmiş olması. Kaç kilo, kaç metre, kaç ölçek vs. olacağının bilinmesi.

c) Vadenin belirlenmesi. Selem yoluyla satılan malın ne zaman teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ: Nisan ayında buğday teslimi imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem tarzında satış yapması caiz değildir.

d) Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı peşinen almak. Fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.

 

5) Veresiye satışlar: Satılan malın bedeli peşin alınabileceği gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins malların (meselâ altınla altının...) veresiye satışı caiz değildir.

 

Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey' bi'l-vefa'dır. Vefâ yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak ise, bir malı, satış bedelini iade edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir.

 

Böyle bir akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi; tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir. Alıcı, vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu, rehin hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey' bi'l-vefâ şeklindeki satım akdini caiz görmüşlerdir.[962]

 

Bu muâmele faizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık malı iade etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna "bey'u'l-muâmele" denildiği gibi, Mısır'da "bey'u'l-emâne" adı da verilmiştir .

 

Mîlâdî 15. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd (ö. 823/1420) bey' bi'l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der: "Zamanımızda ribâdan korunmak için, bey'bi-l-vefâ şeklindeki satış örf haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebia mâlik olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz.”[963]

 

Vefa yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irade beyaniyle dilediği zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an satış bedelini iade edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip, parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak tarafların mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle satış yapabilir.

 

Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın yararlanması mümkün ve caizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelleyi şerh eden Ali Haydar Efendi bu konuda şöyle der: "Mebî'in, yani vefâen satılan bir gayri menkûlün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu şarta riayet olunur.” Çünkü Mecelle'nin seksen üçüncü maddesinde: "İmkân ölçüsünde, şer'-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir" hükmü yer alır.

 

Meselâ, vefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rıza ile mukâvele olunsa, bu mukâveleye göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya ait olması şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik olamaz. Ancak satıcının mübah ve helâl kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusûru bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar borçtan düşülür.[964]

 

Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi çareler, Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre, yararlanma akit sırasında şart koşulmaması kaydıyla caizdir.

 

Kâr Açısının Alış-Veriş Şekilleri

 

1) Müsaveme: Satıcının, malı alış fiyatını ve kârın miktarını söylemeden satmasıdır. Serbest pazarlık suretiyle yapılan bir satıştır. Ekseriya satışlar böyledir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunda kârın fâhiş miktarda olmaması gerekir.

2) Murabaha: Satıcının, maliyet fiyatını, kâr miktarını belirterek satmasıdır. Meselâ: satıcının "bu malı, 1000 liraya aldım, 100 lira kâr ederek 1100 liraya sana sattım." demesi gibi. Bunda satıcının yalan söylememesi gerekir. Bu tür bir alış-verişte satıcının yalanı anlaşıldığında, yalan söylenilen miktar müşteri tarafından geri istenebilir.

3) Tevliye: Maliyet fiyatına kârsız satıştır, belirli bir kârla veya kârsız satışlarda müşteri, satıcının yalan söylediğini anlarsa-yukarıda kısmen değindiğimiz gibi- alış-verişi bozabilir.

4) Vâzia: Maliyetten aşağısına, zararına satıştır. Günümüzde bilhassa mevsim sonlarında ve dükkân tasfiyelerinde başvurulan bir satış şeklidir. Satıcının beyan ettiği fiyatlarda yalancı olmaması gerekir. Eğer yalan meydana çıkarsa alıcı fazla miktarı satıcıdan talep edebilir.

 

Muhayyer Alış-Verişler 

 

Alıcı veya satıcı, satışın gerçekleşmesini bazı şartlara bağlayabilirler. Böyle alışverişlere muhayyer satış denir. Muhayyerliği şart koşan, şartlar gerçekleşmeyince alış-verişi bozabilir. Peygamberimiz böyle alış-verişler hakkında şöyle buyurur: "Alıcı ve satıcı alış-veriş yaptıklarında, birbirlerinden ayrılıncaya kadar pazarlıktan dönmekte muhayyerdir, veya alış-verişleri muhayyerdir. Eğer alış-verişlerinde muhayyerlik varsa alış-veriş (muhayyerlik şartları ile) gerçekleşmiş olur."[965]

 

Alıcı ve satıcı için üç gün muhayyerlik müddeti tanınmıştır. İmam-ı A'zama göre alışverişte muhayyerliği şart koşanlar üç gün içinde bu alış-verişten cayma hakkına sahiptirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra alış-verişten cayma hakkı kalmaz.

 

Satıcı muhayyerliği şart koşmuşsa satılan mal onun mülkiyetinde kalır. Üç gün içinde bu mal alıcının elinde helâk olursa onu tazmin eder; yani bedelini satıcıya vermek zorundadır. Ancak alıcı muhayyerlik şartı ileri sürerse söz konusu mal satıcının mülkiyetinden çıkmıştır.

 

Üç gün içinde alıcı vazgeçerse malı iade eder. Fakat bu üç gün içinde alıcının elindeki mal yok olursa satış bedeli alıcı tarafından mal sahibine ödenir. Bu duruma göre muhayyerliği şart koşan taraf bu müddet içinde alış-verişi bozabilir veya geçerli kılabilir .

 

Bir kimsenin, görmediği bir malı satın alması caizdir. Buna göre malı gördüğü zaman muhayyerlik hakkına sahip olur. Malı gördüğünde isterse kabullenir, isterse malı geri çevirir. Malın bedeli olarak önceden konuşulmuş olan fiyat geçerlidir. Alıcı bu fiyatı kabullenir. Malı görmeden aldığını ve razı olduğunu söylese bile, malı gördüğünde isterse geri verebilir.

 

Satıcı ise, kendisine ait olup da görmediği bir malı sattığında muhayyerlik hakkına sahip değildir. Yani sattıktan sonra malını görüp de pişman olursa bu satıştan dönemez.

 

Satılan malların tümünün görülmesi şart değildir. Numûnesinin görülmesi yeterlidir. Ancak malın geri kalan kısmı numûnenin aynı olmalıdır. Buna göre malı görmeden satın alan kimsenin bu malı kabullenmesi veya geri vermesi hususunda muhayyerdir. Zîra aldanması söz konusu olabileceğinden dolayı bu muhayyerlik hakkı müşteriye verilmiştir.

 

Bir müşteri satın aldığı malı bir kusurunu görse satın alıp almama konusunda muhayyerdir. İsterse bedeli karşılığında alır, isterse malı geri verir. Malın belirli bir özellikte olduğu söylenirse, o özellik bulunmayınca satış bozulabilir. Meselâ onbeş kilo süt vermesi şartıyla satın alınan bir inek daha az süt verirse alıcı bu satışı bozabilir.

 

Birkaç mala ayrı ayrı fiyat biçilip müşterinin bunlardan birini tercih etmekte muhayyer olması.Malın değerini düşüren bir ayıp veya kusur olursa alıcı muhayyer olur.

 

Alınan bir kumaşın defolu olması gibi. Ama müşteri bir maldaki kusuru görerek ve bilerek alırsa bu durumda alıcının muhayyerliği olmaz. Ancak satın aldığı kumaşın değerini yükseltecek şekilde boyasa, dikse ve ondan sonra kusurunu görse bundan dolayı ortaya çıkan değer eksikliğini satıcıdan alma hakkına sahiptir. Satıcı böyle bir işlemden geçen malı satış bedeli ile geriye almak isterse bu hakka sahip değildir; malı artık geri alamaz.

 

Alış-Verişin Şartları

 

1) Ticarette mübadele edilen malın kıymetli olması: Ticareti yapılan mal, kullanılması dînen caiz olan maldır; helâl olan yiyecekler, giyecekler, çeşitli eşyalar gibi. Kullanılması haram olan eşyanın ticareti de haramdır. Peygamberimiz Mekke fethinde insanlara şöyle demiştir: "Allah ve Resulü şarap (bütün alkollü içkiler), ölü hayvan, domuz ve putların satışını yasakladı."[966]

 

İnsanlara haram kılınan şeyler, gerçekten onlara zararlı olan şeylerdir. Haram olan malları satanlar insanlara kötülük yapmış olurlar. Dînimiz böyle malların ticaretini yasaklayarak insanların birbirine kötülük yapmalarını önlemiştir.

 

2) Malın özelliklerinin belirli olması, gizli bir kusuru bulunmaması: Peygamberimiz şöyle buyurur: "Birbirinden ayrılmadıkça alan ve satan pazarlığı bozmakta muhayyerdir. Alan satan doğru söyler, malın özelliklerini açıklarlarsa alış-verişleri bereketlenir; yalan söyler ve malın ayıplarını gizlerlerse ticaretlerinin bereketi yok olur."[967] Çünkü böyle bir alış-veriş, taraflardan birinin aldanması, zarara uğraması demektir. Bu ise dinde asla hoş görülmez. Satılan malda herhangi bir kusur varsa bu gizlenmemeli; açıkça belirtilmelidir. Ancak böyle satılırsa ticaret helâl ve bereketli olur.

 

3) Satılan malın mevcut olması: Mevcut olmayan bir malın satışı caiz değildir. Mevcut olmayan malın alıcıya teslimi mümkün olmayabilir. Bu takdirde alıcı mağdur olacaktır. Böyle bir mağduriyeti önlemek için İslâm hukuku, hemen teslim edilecek veya teslim edilebilmesi mümkün olan malların satışını uygun görmüştür. Peygamberimiz (as) meyveler meydana gelmeden, tomurcuk veya çağla halinde iken satışını yasaklamış, ancak dönmeye başladığı bir zamanda satışına izin vermiştir.[968]

 

Çünkü, olgunlaşmasına kadar meyvelerde pek çok hasar ve hastalık meydana gelebilir. Bundan da alıcı büyük zarar görür. Diğer taraftan bu safhada meyvelerin miktarlarını tahmin de güçtür. Bütün bu sakıncalarından dolayı mevcut olmayan malın satışına izin verilmemiştir.

 

4) Mal ve bedelin belirli olması: Alışveriş belirli bir malın belirli bir bedelle değiştirilmesidir. Mal veya bedelden biri belli olmazsa bu ticaret meşrû değildir. Müşteri satılan malı görmeli, kontrol etmeli gerekli incelemeleri yapabilmelidir. Satıcının da malı karşılığında alacağı şeyi; para ise miktarını başka bir mal ise, bunun ne olduğunu bilmesi lâzımdır.

 

Meselâ: müşteri, cüzdanımdaki paraya bu malı bana sat dese, satıcı da kabul etse böyle bir alış-veriş caiz değildir. Bu tür alışverişlerde taraflardan biri için, mutlaka tehlike ve aldanma vardır. İslâm'dan önce geçerli olan bu tür alışverişleri Peygamberimiz (a.s) yasaklamıştır. Akit unsurlarından birinin meçhul olduğu bu tür alış-verişlerin hepsine "garar" denir.

 

5) Malın teslim alınması, (Kabz): Satım akdinde, alıcının herhangi bir engelle karşılaşmaksızın, satın aldığı mal üzerinde tasarruf yetkisine sahip olması demektir. Bu işlem, satılan malın teslim alınması ile gerçekleşir. Kabz sayılan işlemler, satılanın durumuna göre değişir. Meselâ ev veya arsanın teslimi; alıcının içine girmesi veya arsayı görecek şekilde yakınında durması yahut da evin kapı anahtarlarına sahip olması ile tamam olur. Menkul mallarda ise, satılanın fiilen teslim alınması veya alıcının tasarruf alanına sokulması ile meydana gelir. Ancak ölçü, tartı veya sayı ile satılan şeylerin kabzı; ölçerek, tartarak veya saymak suretiyle tamamının teslimi ile gerçekleşir.[969]

 

Menkûl malların kabzdan önce satışının caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Delîl Hz. Peygamber'in şu hadîsidir: "Bir gıda maddesini satın alan kimse, onu kabzetmedikçe (teslim almadıkça) satmasın."[970] Hadîste zikredilen gıda maddesi örnek kâbilinden olup, diğer menkûl mallar da hadîs kapsamına girer. İslâm hukukçularının çoğunluğu bu görüştedir.[971]

 

Buradaki endişe; menkûl mallarda çokça karşılaşılan hasar veya bir ayıbın sirâyeti ve bu yüzden sonraki müşterinin aldanma tehlikesidir. Diğer bir tehlike de ilk müşterinin malı kabzedememesi ve kendi müşterisine teslim edememesidir. Kabzdan önce satışın yüzyılımız ekonomisinde görülen zararlarından birisi de sun'î fiyat artışlarına neden olmasıdır. Şöyle ki:Günümüzde, arz ve talep dengesi yüzünden, özellikle kontrollü arz sonucu üretici ile tüketici arasına, henüz mal piyasaya sürülmeden aylar önce, pekçok şahıs veya şirket girmektedir.

 

Meselâ; ana toptancı, üretici firmanın belki beş-altı ayda üretebileceği tüm malını daha üretilmeden kapatmakta; fakat henüz mal eline geçmeden, başka toptancılara, onlar da tüketiciye kâr paylarını ekleyerek satmaktadır. Mal son alıcıya, sanki bir kaç elden geçtikten sonra ulaşmaktadır. Fakat gerçekte, ilk toplama ile son muşteri arasında yer alan kişiler, kendi aralarındaki işleri hep evrak üzerinde yürütmekte ve satış bedeline her biri ayrı ayrı kâr eklemektedir. Mal, üretildiğinde son müşteriye doğrudan intikal etmektedir .

 

Piyasada akıcılık gibi görünen bu işler, gerçekte fiyatların sun'î olarak artışına, mal arzının kontrol altında tutulmasına, piyasaya kontrollü mal sürülmesine sebep olmaktadır. Kabzdan önce satış yasağı uygulanınca; ticaret muâmeleleri biraz ağırlık kazanacak, bunun yanında birtakım aracılar ortadan çıkmak zorunda kalacaktır. Çünkü nakliye, depo kirası, personel istihdamı vb. harcamalar, aracıları ve parazit şirketleri aradan çekilmeye zorlayacaktır. Böylece, piyasada rayiç fiyatın tabii olarak oluşması imkân dahiline girecektir.

 

Sonuç olarak, satın alınan bir malın kabz ve teslim alınmadan önce satış yolu açık bırakılırsa; bir ambarda depo edilmiş malın fiyatı, o mal daha yerinden oynamadan elden ele, dilden dile dolaşa dolaşa sebepsiz yere yükseltilmiş olur.[972] (50).

 

Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre kabzdan önce satış yasağı, arsa ve arazi satışlarını kapsamına almaz. Çünkü menkûl malların tesliminde ortaya çıkabilecek güçlük ve riskler (garar) gayr-i menkûllerde söz konusu değildir. Onun telef olma ihtimâli azdır.[973]

 

Ticarette kâr sınırı

 

Ticarette maksat; insanlara hizmetle beraber, o işten bir kâr sağlamaktır. Yalnız bu kârın aşırı (ğabn-i fâhiş) olmaması gerekir. Genel olarak İslâm, ticarette belirli bir kâr haddi koymamıştır. Kâr oranı satılan malların cinsine, özelliklerine göre değişir; Bazı mallarda düşük bir kâr haddi yeterlidir. Toptan satışlarda ve değeri yüksek olan mallarda olduğu gibi. Bazı mallarda ise bu oran normal tutulur. Bozulma ihtimâli olmayan mallar, perakende satışlar vs. gibi. Bazı mallarda da kâr oranı yüksek olur. Bozulma oranı fazla çeşitli riskleri mevcut olan mallar gibi.

 

Kâr oranı şartlara göre değişir. Fakat bu, her şeyden önce vicdan işidir. Çünkü müslüman, kardeşini aldatmaz, ona ihanet etmez, onu kendisi gibi düşünür. Yani satacağı malı almak istediğinde, ona ihtiyacı olduğunda, kendisine kaça veya hangi şartlarda satılmasını istiyorsa başkasına da öyle satar. İslâmiyet belirli bir kâr haddi koymamıştır derken, bundan, hiç müdâhale edilemez manası çıkarılamaz. Devlet lüzum gördüğünde malların cinsine göre belirli kâr hadleri (narh) koyar; buna uymayanları da cezalandırır.

 

Müslüman olarak alış-verişlerde dikkat edilmesi gereken hususlar

 

1) Ticaretle meşgul olan bir müslümanın özen göstermesi gereken ilk önemli konu, haram kılınan malların satışını yapmamaktır. Allah bir şeyi haram kılmışsa, onun bedelini de haram kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (as) şarapla ilgili olarak "İçilmesini haram kılan Allah'u Teâlâ satılmasını da haram kıldı"[974] buyurarak meseleyi gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Aynı şekilde mümin bir kasabın, Allah'ın adı anılarak kesilmemiş olan bir hayvanın etini satması da böyledir. Çünkü hayvan boğazlarken kasten Allah'ın adı anılmazsa o et haram olur. Buna göre, bir müslüman böyle bir eti satamaz. Aynı şekilde put ve benzeri şeylerin de satışı İslâm'da yasaktır .

 

2) Çalıntı olan bir malın satılması veya piyasaya sürülmesi de caiz değildir. Hz. Peygamber (a.s)'ın: "Kim bildiği halde hırsızlıkla elde edilmiş çalıntı bir malı satın alırsa onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur"[975] buyurduğu bilinmektedir. Buna göre ticaretle uğraşan bir müslümanın gerek mal alırken ve gerek satarken bu hususlarda titizlik göstermesi gerekir.

 

3) İslâm toplumunda malların fiyatlarına sun'î olarak yapılan müdahaleler asla câiz değildir. Rasûlullah (as.): "Pahalılığı arttırmak için fiyatlara müdahale eden kimseyi kıyamet gününde büyük bir ateşin üzerinde oturtmayı Allah'u Teâlâ üzerine almıştır" buyurmaktadır.”[976] (54). 

 

4) İslam toplumunda karaborsa (ihtikar) haramdır. Karaborsa, bir malın fiyatının artması için piyasadan çekilmesi, stok edilmesi, satılmaması ve fiyatı artınca satılmasıdır. Ticarette normal kâr helâldir. Fakat, ticaretin gayesi her ne pahasına olursa olsun kâr, hele aşırı kâr elde etmek değildir. İslâm'ın haram kıldığı aşırı kâr yollarından biri de karaborsadır. Karaborsanın insanlara pek çok zararı vardır.

 

Bunları Şöyle Sıralayabiliriz

 

5) Piyasada sun'î darlık meydana getirmek, tüketimi sun'î olarak artırmak, bu vesîleyle enflasyonu yükseltmek, fazla fiyatla tüketicinin mağdur edilmesi, alıcı-satıcı arasındaki itimat, iyi niyet, sevgi ve saygının ortadan kalkması... Birkaç kişinin aşırı para kazanması için buna başvurması, günah sayılmıştır. Peygamberimiz karaborsacıyı şöyle tehdid eder. "Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikar (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir"[977]

 

6) İhtikar dînen haramdır. Bazı müctehidler ihtikarın sadece insan ve hayvan yiyeceklerinde olduğunu kabul etmişlerdir. Yukarıda geçen hadîste ise genel bir ifade vardır; yani insanın bütün ihtiyaçlarını içine almaktadır. Buna göre yiyecek maddesi dışında kalan diğer ihtiyaç maddeleri de, karaborsacılığın sınırı içine girmektedir. Çiftçinin ürettiği malı bekletmesi ise ihtikar değildir. Çiftçi emeğini değerlendirmek için bekletebilir. Fakat o mala aşırı bir ihtiyaç duyulursa piyasaya sürmesi daha iyidir.

 

7) Malı değerinin altında almak: Satıcının paraya çok ihtiyacı olur, müşteri de bunu hissederek malı gerçek değerinin çok altında bir fiyata almak isterse, bu da dînen doğru bir hareket değildir.

 

8) Pazarlık etmek. Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir.

 

Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını Peygamberimizin yasakladığını söyler.[978] Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş: aldatma" denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır.[979]

 

9) Alış-verişte yemin etmek. Pazarlık esnasında yemin etmek caiz değildir. Yalan yere yemin etmek ise daha büyük bir haramdır. Çünkü bu, basit bir kazanç için Allah'ın adını istismar etmek, müşteriyi kandırmaktır.

 

Hz. Peygamberimiz (as) kıyamet günü Allah'ın, yüzlerine bakmayacağı üç gruptan birinin; "...malı şu fiyata aldım deyip müşterinin kendisini doğruladığı ve malını satın aldığı kimse," olduğunu bildirmektedir.[980]

 

Başka bir hadiste de Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: "Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder."[981]

 

10) Ölçü ve tartının doğru olması, alışverişe ailenin karıştırılmaması.İslâm dini, insanları ahlâka, fazîlete ve muâmelelerinde dürüstlüğe çağırır. Müslümanın en dikkate değer özelliği dürüst oluşudur. Alış-verişlerde hîleden maksat; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkîn etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeline razı etmektir.

 

Ayet-i Kerîme'de şöyle buyrulur:

 

وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفينَ  اَلَّذينَ اِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ  وَاِذَا كَالُوهُمْ اَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ

 

"Azap olsun ölçüde tartıda noksanlık edenlere ki, onlar insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman tam olarak alırlar. Fakat insanlara (verilmek üzere) ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler."[982]

 

Hz. Muhammed (a.s) Peygamber olduğu zaman Hicaz'da Araplar ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (a.s) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı.

 

d) Borç 

 

Borç: Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç kişiye yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünçdür.

 

Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle borçlunun ödemeyi teahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşya; yani ölçü, tartı vb. yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında kullanılan bir terimdir. Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme kabiliyetidir.

 

İnsanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç alıp vermedir. Borç alıp verme işlemi İslâm'da nakit para gibi sayılabilen; buğday, arpa, pirinç gibi ölçülebilen; yahut altın, gümüş ve et gibi tartılabilen; ya da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan mallarda geçerlidir. Fakat hayan vs. gibi her birinin kendine göre ayrı ayrı değer ve özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise İslâm hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur.

 

Böyle bir borçlanmanın caiz olmadığı kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra benzeri ödenir. Canlı bir koyun borç alındığında tamamen aynı özelliklere sahip bir koyun bulunmayabilir. Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri mağdur olabilir" demektedirler. Borç alınan para para ile; buğday buğday ile ödenir. Fazla bir şey verilmez, istenirse faiz olur.

 

Borç verme İslâm'da sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiştir. Hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:

 

اِنْ تُقْرِضُوا اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ شَكُورٌ حَليمٌ

 

“Eğer Allah'a (rızası uğruna) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.”[983]

 

Peygamber Efendimiz (as) de bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise onsekiz misli sevap verileceğini bildirmiştir.[984]

 

Bir kimse borç verdiği para vs.'nin bir kısmını veya tamamını bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir.

 

Kur'an-ı Kerîm'de:

 

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلى مَيْسَرَةٍ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır”[985] buyrulur.

 

Yani şayet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış ise "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz." Böyle bir durumda verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana kadar imkân tanımaktır.

 

"Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır." Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda olursa ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyamet gününde sizin için daha hayırlıdır. Burada "eğer bilirseniz" şartının getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de söz konusu olduğu bir bilgidir. Buna göre takdirî mana şöyle olur: "Şayet sizler bunun Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona sadaka olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır."

 

 -و عن أبي هريرة رضي اللّهُ عنه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّه صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُؤْتَى بالرَّجُلِ المُتَوفِّى وَ عَلَيْهِ الدَّيْنُ فَيَسْأَلُ : هَلْ تَرَكَ لِدَيْنه قَضَاءَ، فَإِنْ حُدِّثَ أنَّهُ تَرَكَ وفَاءً صَلَّى، وَإّقَالَ: صَلُّوا عَلَى صَاحِبِكُمْ، فَلَمَّا فَتَحَ اللّهُ عَلَى رَسُولهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يُصَلِّي وََ يَسْأَلُ، وَكَانَ يُقَالُ: أَنَا أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ، فَمَنْ تَرَكَ دَيْناً، أَوْ كًَّ، أَوْ ضَيَاعًا فَإِلَيَّ وَعلَيَّ، وَمَنْ تَرَكَ مَا ً فَلِوَرَثَتِهِ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a üzerinde borç olan bir ölü getirildiği zaman:"Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?" diye sorardı. Eğer yeterli mal bıraktığı söylenirse namazını kılardı. Aksi taktirde:"Arkadaşınızın namazını kılın!" derdi. Ancak Allahu Teâla Hazretleri, Resûlüne fetihler müyesser ettiği zaman (her getirilenin) namazını kıldı ve (borcu var mı? Diye) sormadı. Şöyle derdi:"Ben mü'minlere nefislerinde evlâyım. Öyleyse, kim borç veya ağır bir yük veya horanta bırakırsa o banadır, benim üzerimedir. Kim de mal bırakırsa o da kendi vârislerinedir."[986]

 

ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]ذَكَرَ رَسُولُ اللّهِ # رَجًُ مِنْ بَنِي إسْرَائيل سَألَ بَعْضَ بَنِي إسْرَائيلَ أنْ يُسْلِفَهُ ألْفَ دِينَارٍ. فقَالَ: اِئْتِنِي بِالشُّهَدَاءِ أُشْهِدُهُمْ. قَال: كَفَى بِاللّهِ شَهِيداً. قَالَ: فأتِنِي بِالْكَفِيلِ. قَالَ: كَفَى بِاللّهِ كَفِيً. قَالَ: صَدَقْتَ. فَدَفَعَهَا إلَيْهِ الى أجَلٍ مُسَمّى، فَخَرَجَ في الْبَحْرِ، فقَضَى حَاجَتَهُ. ثُمَّ الْتَمَسَ مَرْكَباً يَقْدَمُ عَلَيْهِ في ا‘جَلِ الّذِي أجَّلَهُ فَلَمْ يَجِدْ. فَاتَّخَذَ خَشَبَةً فَنَقَرَهَا، فَأدْخَلَ فيهَا ألْفَ دِينَارٍ وَصَحِيفَةً مِنْهُ الى صَاحِبِهِ. ثُمَّ زَجَّجَ مَوْضِعَهَا. ثُمَّ أتَى بِهَا البَحْرَ. ثُمَّ قَالَ: اللّهُمَّ إنَّكَ تَعْلَمُ أنِّي تَسَلَّفْتُ مِنْ فَُنٍ ألْفَ دِينَارٍ فَسَألَنِي شَهِيداً. فَقُلْتُ: كَفى بِاللّهِ شَهِيداً فَرَضِيَ بِكَ شَهِيداً. وَسَألَنِي كَفِيً. فَقُلْتُ: كَفَى بِاللّهِ كَفِيً،فرَضِيَ بِكَ كَفِيً. وَإنّي جَهَدْتُ أنْ أجِدَ مَرْكَباً فَلَمْ أجِدْ، وإنِّي أسْتَوْدِعُكُهَا فَرَمى بِهَا في الْبَحْرِ حَتّى وَلِجَتْ فيهِ. ثُمَّ انْصَرَفَ وَهُوَ في ذلِكَ يَلْتَمسُ مَرْكَباً يَخْرُجُ الى بَلَدِهِ فَخَرَجَ الرَّجُلُ الَّذِى كَانَ أسْلَفَهُ يَنْظُرُ لَعَلَّ مَرْكَباً قَدْ جَاءَ بِمَالِهِ. فإذَا بِالْخَشَبَةِ الّتِي فيهَا الْمَالُ، فأخَذَهَا ‘هْلِهِ حَطَباً. فَلَمّا نَشَرَهَا وَجَدَ الْمَالَ وَالصَّحِيفَةَ. ثُمَّ قَدَمَ الَّذِي كَانَ أسْلَفَهُ. فأتَى بِألْفِ دِينَارٍ. وَقَالَ: مَازِلْتُ جَاهِداً في طَلَبِ مَرْكَبٍ تِيَكَ بِمَالِكَ، فَمَا وَجَدْتُ مَرْكباً قَبْلَ الّذِي أتَيْتُ فيهِ. قَالَ: هَلْ كُنْتَ بَعَثْتَ إليّ بِشَىْءٍ؟ قَالَ: أُخْبِرُكَ أنِّي لَمْ أجِدْ مَرْكَباً قَبْلَ الّذِي جِئْتُ فيهِ. قَالَ: فإنَّ اللّهَ تَعالى قَدْ أدّى عَنْكَ الّذِي بَعَثْتَ في الْخَشَبَةِ، فانْصَرِفْ بِا‘لْفِ دِينَارٍ رَاشِداً.

 

- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî İsrail'den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Benî İsrail'den borç talep ettiği kimse: "Bana şahidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!" dedi. İsteyen ise: "Şahid olarak Allah yeter!" dedi. Öbürü: "Öyleyse buna kefil getir" dedi. Berikisi "Kefil olarak Allah yeter" dedi. Öbürü:"Doğru söyledin!" dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:"Ey Allahım, biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: "Şahid olarak Allah yeter!" demiştim. O  da şahid olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: "Kefil olarak Allah yeter!" demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emanet ediyorum!" dedi ve odun parçasını denize attı  ve odun denize gömüldü. Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi  beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulunan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu.Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve: "Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım" dedi. Alacaklı: "Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?" diye sordu. Öbürü: "Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim" dedi. Alacaklı:"Allah Teala hazretleri, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön" dedi."[987]

 

ـ وعن عبيد بن أبى صالح قال: ]بِعْتُ بُرّاً منْ أهْلِ دَارِ نَخْلَةَ إلى أجَلٍ فأردتُ الْخُروجَ إلى الكوفةِ فعَرَضُوا عليَّ أنْ أضَعَ لَهُمْ ويَنْقُدُونِى فسألتُ زيدَ بنَ ثَابتٍ فقال:  آمرُكَ أنْ تَفْعَلَهُ، وََ أنْ تَأكُلَ هَذَا وَتُوَكِّلَهُ[. هذه اثار الثثة أخرجها مالك .

 

- Ubeyd İbnu Ebî Sâlih anlatıyor: "Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe'ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit'e sordum. Bana: "Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (ribâyı) ne senin yemeni, ne de (satın alanlara) yedirmeni emredemem"dedi.[988]

 

ـ وعن أم يونس قالت: ]جَاءَتْ أمُّ وَلَدِ زَيدِ بنِ أرْقَمَ رضِىَ اللّهُ عنه إلى عائشةَ رضِىَ اللّهُ عنها فقالت: بِعْتُ جَارِيةً منْ زيدٍ بثمانمائةِ دِرْهمٍ إلى العَطَاءِ تم اشْتَرَيْتُهَا منهُ قَبْلَ حُلُولِ ا‘جَل بِستِّمائَةِ دِرْهَمٍ، وكنتُ شرَطْتُ عليه أنَّكَ إنْ بِعْتَهَا فأنَا أشْتَريِها مِنْكَ فقالتْ عائشةً رضى اللّه عنها: بِئْسَمَا شَريْتِ وَبِئْسَمَا اشْتَرَيْتِ: أبْلِغِى زيدَ بنَ أرْقَمَ أنّه قَدْ أبْطَلَ جِهَادَهُ مَعَ رسولِ اللّهِ # إنْ لَمْ يَتُبْ مِنْهُ. قالتْ فمَا  يَصْنَعُ؟ فَقَالَتْ عائشةُ رضى اللّه عنها فَمَنْ جَاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّهِ فانْتَهَى فلهُ مَا سَلَفَ وأمْرهُ إلى اللّهِ اية فلم يُنْكِرْ أحَدٌ على عائشةَ رضى اللّه عنها، والصّحَابَةُ رضى اللّه عنهم مُتَوَافِرُونَ .

 

Ümmü Yunus (radıyallahu anh) anlatıyor: "Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh)'ın Ümmü Veled'i (çocuk doğurmuş cariyesi), Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'ye uğradı ve dedi ki: "Zeyd'in bir cariyesini el-Atâ'ya sekiz yüz dirheme sattım. Sonra aynı cariyeyi ondan, ödeme zamanı dolmazdan önce altı yüz dirheme satın aldım. Ayrıca ben kendisine, bunu satacak olursan senden ben satın alacağım diye şart koşmuştum." Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): "Şart koşman da uygunsuz, satın alman da uygunsuz olmuş. Zeyd İbnu Erkam'a söyle ki, bu iş sebebiyle tevbe etmezse, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte yaptığı cihadı iptal etmiştir" dedi.Kadın: "Zeyd ne yaptı ki (böyle hükmediyorsun?)" diye sorunca Hz. Aişe cevap olarak şu âyeti okudu: "Kime Rabb'inden bir öğüt gelir de fâizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah'a aittir..." Ashab'tan pek çoğu hayatta olduğu hâlde, kimse bu hükümden dolayı Hz. Aişe'yi reddetmedi."[989]

 

ـ وعن زيد بن أسلمَ قال: ]كانَ الرِّبَا الَّذِى أذِنَ اللّهُ فيهِ بالحَرْبِ لِمَنْ لَمْ يتْرُكْهُ عندَ الجاهليةِ على وَجْهَيْنِ: كَانَ يكونُ لِلرَّجُل على رَجُلٍ حقٌّ إلى أجَلٍ فإذا حلَّ ا‘جَلُ قال صاحِبَ الحَقِّ: أتَقْضِى أمْ تُرْبى؟ فإنْ قَضَاهُ أخَذَ منه، وإَّ طَواهُ إن كانَ مِمَّا يُكَالُ أو يُوزَنُ أو يُذْرَعُ أو يُعَدُّ، وإنْ كَانَ سِنَّا رَفَعَهُ إل الذى فَوْقَهُ وَأخَّرَهُ عنه إلى أجلٍ أبْعَدَ منْهُ. فلمَّا جَاءَ ا“سْمُ أنْزَلَ اللّهُ تعالى: يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَذَرُوا مَا بَقِىَ منَ الرِّبَا إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ ـ إلى ـ وإنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤسُ أْوَالِكُمْ إلى آخرها.

 

- Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: "Cenab-ı Hakk'ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi:

1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı: "Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?" derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.

2- Yaşla ölçülen bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hakk şu âyeti indirdi: "Ey iman edenler! Allah'tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz."[990]

 

Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi caizdir. Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma vardır.

 

Kurtubî: "İhtimal kerahati mutlak söyleyenlerin maksatları bunun hilâf-ı evlâ olduğunu anlatmaktır" demiştir.

 

Aynî, İmam A'zam'ın görüşünün de böyle olması gerektiğini söylemiştir. Nevevî indirim istemekte beis olmadığını söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine, nefsi tahkîre veya ezâya vardırmamak şarttır" diyor.

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: مَنْ أخَذَ أمْوَالَ النَّاسِ يُرِيدُ آدَاءَهَا أدَّى اللّهُ عَنْهُ، وَمَنْ أخَذَهَا يُرِيدُ إتَْفَهَا أتْلَفَهُ اللّهُ تَعالى.

 

- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (onun borcunu) ona bedel edâ eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder."[991]

 

ـ عن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: إنَّ مِنْ أعْظَمِ الذُّنُوبِ عِنْدَ اللّهِ تعالى أنْ يَلْقَاهُ بِهِ عَبْدٌ بَعْدَ الْكَبَائِرِ الَّتِى نَهى اللّهُ عَنْهُا، أنْ يَمُوتَ رَجُلٌ، وَعَلَيْهِ دَيْنٌ َ يَدَعُ لَهُ قَضَاءَ[. أخرجه أبو داود .

 

- Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir."[992]

 

ـ وعن عمران بن حذيفة قال: ]كانَتْ مَيْمُونَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها تَدَّانَ وَتُكْثِرُ فقَالَ لَهَا أهْلُهَا في ذلِكَ وََمُوهَا، فقَالَتْ: َ أتْرُكُ الدَّيْنَ، وَقَدْ سَمِعْتُ خَلِيلِى وَصَفِىِّ # يَقُولُ: مَا مِنْ أحَدٍ يَدَّانُ دَيْناً فَيَعْلَمُ اللّهُ تَعَالى أنَّهُ يُرِيدُ قَضَاءَهُ إَّ أدَّاهُ اللّهُ تَعالى عَنْهُ في الدُّنْيَا.

 

- İmrân İbnu Huzeyfe (rahimehullah) anlatıyor: "Meymûne (radıyallâhu anha) fazlaca borca giriyordu. Ailesi bu meselede müdâhale edip ayıpladılar. Şu cevabı verdi: "Borcu bırakmayacağım. Ben dostum ve can yoldaşım aleyhissalâtu vesselâm'ı şöyle söylerken dinledim: "Bir borçla borçlanan bir kimsenin ödeme niyetinde olduğunu Allah bilince, onun borcunu Allah mutlaka dünyada iken öder."[993]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّه # مَطْلُ الْغَنِىِّ ظُلَمٌ؛ وَإذَا أُتْبِعَ أحَدُكمْ عَلى مَلِىٍّ فَلْيَتْبَعْ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geçiktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (havâleyi kabûl etsin.)"[994]

 

ـ وعن الشرّيد رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسُولُ اللّه #: لَىُّ الْوَاجِدِ يحِلُّ عِرْضَهُ وَعُقُوبَتَهُ، قالَ ابنُ الْمُبَارَكِ: يُغْلَظُ له وَيُحْبَسُ.

 

- eş-Şerrîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Zenginin borcunu savsaklaması, haysiyetinin ihlal edilmesini ve cezalandırılmasını helâl kılar."İbnu'l-Mübârek der ki: "Irzını helâl kılar", kendisine kaba davranılır demektir. "Cezalandırılması" da, hapsedilmesidir."[995]

 

ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]سَمِعَ رسول اللّهِ # صوتَ خُصُومٍ بِالْبَابِ عَالِيَةً أصْوَاتُهُمْ وَإذَا أحَدُهُما يَسْتَوْضِعُ اخَرَ وَيَسْتَرْفِقُهُ في شَئٍ وَهُوَ يَقُولُ: وَاللّهِ  أفْعلُ. فَخَرَجَ عَلَيْهِمَا رسولُ اللّهِ # فقَالَ: أيُّكُمُ المُتَأَلّى عَلَى اللّهِ أنْ َ يَفْعَلَ المَعْرُوفَ؟ فقَالَ: أنَا يَا رَسُولَ اللّهِ. فَلَهُ أىُّ ذلِكَ أحَبُّ.

 

- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kapıda yüksek sesle münâkaşa edenlerin görültülerini işitti. Bunlardan biri, diğerinden borç indirmesini taleb ediyor, bir hususta da merhametli olmasını istiyor. Öbürü de:"Vallahi yapmam!" diyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanlarına gitti ve:"Hanginiz, hayır yapmamak üzere Allah adına yemin etti?" dedi. Birisi:"Benim ey Allah'ın Resûlü! (Borç indirimi ile, merhametli davranmadan) hangisini dilerse onun olsun (teklifini kâbul ettim)" dedi."[996]

 

Burada matl (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır. Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek" manasına olduğunu söyler. Hadis-i şerif'te, önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir. Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek zulümdür" manasına geldiğini söylerler. Bu durumda hadisi "Zengine olan borcu ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle zulümdür" şeklinde anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadis "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır.

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِى اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ لِرَجُلٍ عَلَى رَسُول # سنٌّ مِنَ ا“بِلِ فَجَاءَهُ يَتَقَاضَاهُ، وَإنَّهُ أغْلَظَ لَهُ في القَوْلِ حَتَّى هَمَّ بِهِ بَعْضُ الْقَوْمِ. فقَالَ: دَعُوهُ فإنَّ لِصَاحِبِ الحَقِّ مَقَاً. ثُمَّ قَالَ أعْطوهُ فَطَلَبُوا سِنَّهُ فلَمْ يَجِدُوا إّ سِنّاً فَوْقَهَا. فقَالَ: أعْطُوهُ. فقَالَ أوْفَيْتَنِى أوْفَاكَ اللّهُ تَعالى! فَقَالَ #: إنَّ خَيْرَكُمْ أحْسَنُكُمْ قَضَاءً.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarfetti, hatta Ashab'tan bâzıları haddini bildirmek istedi. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buna meydan vermeyip:

"Bırakın onu! Hak sâhibinin konuşma hakkı vardır" buyurdu, sonra da:"Devesini verin!" diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz:"Bunu verin" dedi. Adam: "Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:"En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!" buyurdu."[997]

 

Nevevî ise "Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek caiz olmadığına göre, nasıl olmuş da Hz. Peygamber aldığı borcu, zekât develerinden fazlasıyla ödemiştir" şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap verirken şöyle der: Hz. Peygamber (a.s), genç deveyi kendisi için ödünç almıştı; sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi. Ebû Hureyre'nin rivayetindeki, "Onun için bir deve satın alıp alacaklıya verdiler" şeklindeki ifade de buna delâlet eder."

 

Görüldüğü gibi Nevevî, Hz. Peygamber'in genç deveyi kendisi için satın aldığı görüşündedir. Hz. Peygamber'in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç sahiplerine vermiş olması da mümkündür. Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Evzai, Leys, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler.Hanefilere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve mislî olan mallar borç verilebilir.

 

Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri değil, misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar, mekil (ölçekle alınıp satılan mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi büyüklükleri biribirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır.

 

Hanefiler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi kabul etmezler. Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da, borç olarak verilmesi caiz olmayan mallardandır.Nevevî bu hadislerin Hanefiler aleyhine delil olduğunu, delil olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler. Hanefi âlimleri Hz. Peygamber'in hayvan ödünç aldığına delâlet eden hadislerin mensuh olduğunu ve nesh davasının delilsiz olmadığını söylerler. Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder.

 

-İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Peygamber (as) veresiye olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti.”[998]

 

-Câbir (r.a.) şöyle demiştir: "Rasûlullah (as) -peşin olarak iki hayvanı bir hayvan karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışım kerih görürdü.”[999]

 

Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabilinde veresiye olarak satmayı caiz gören hadisleri neshettiğini: hayvanı ödünç almanın da aynı hükümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır.

 

Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur:

Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir. "Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle daha az değerlidir. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır. Üstünlük borcun miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de olabilir. Meselâ bin TL. borç alan bir kimse, borcunu binyüz TL. olarak verebilir.

 

Yine ikinci kalite buğday borç alan, borcunu öderken birinci kaliteden ödeyebilir. Ancak bunun borç verme esnasında şart koşulmamış olması gerekir. Ama borç alınırken borcu daha fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme, ya da borçlunun alacaklıya fayda temin edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu caiz değildir; faizdir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde "Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir" buyurmuştur.[1000]

 

İmam Malik'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar olarak fazlasıyla ödemek caiz değildir. Hadisteki "insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir" cümlesi İmam Malik'e karşı delil olarak ileri sürmüştür.

 

Borcun Yazılması

 

Kur'an'daki her hüküm ayetindeki açıklık gibi borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme uyanlar hiç bir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar. Çünkü Kur'an, müminler için rahmet ve şifadır. Onun şifa oluşu ona teslim olanlar tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır. Hakikatte onu kabul eden ve fakat hükmüne teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifadır.

 

Bugün alışverişlerini Kur'an'a göre yapmayanlar, ekonomik bir takım prensiplerden medet ummaktadırlar. Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu emirle yaşanmış olunsa bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın yardımıyla bir rahmet olarak karşımıza çıkar.

 

Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın yok olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun miktarının yazılmasıdır. Bunu yazmak isteğe bağlı olarak değil, ayet-i kerîme ile farz kılınmış bir husustur. Ayet de hiç bir yoruma tabi tutulmayacak kadar açıktır.

 

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ وَلَا يَاْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّهُ فَلْيَكْتُبْ وَلْيُمْلِلِ الَّذى عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيًْا فَاِنْ كَانَ الَّذى عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفيهًا اَوْ ضَعيفًا اَوْ لَا يَسْتَطيعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ وَاسْتَشْهِدُوا شَهيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْد يهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْد يهُمَا الْاُخْرى وَلَا يَاْبَ الشُّهَدَاءُ اِذَا مَا دُعُوا وَلَا تَسَْمُوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغيرًا اَوْ كَبيرًا اِلى اَجَلِه ذلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنى اَلَّا تَرْتَابُوا اِلَّا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُديرُونَهَا بَيْنَكُمْ

 

"Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadiyle borçlandığınızda onu yazın. Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin. Yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın. Şayet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramıyacak durumda ise, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa Şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç, küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah yanında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır... "[1001]

 

Süfyan es-Sevrî... "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman onu yazın" ayet-i kerîmesi hakkında İbn Abbâs'tan şu sözü nakleder: "Bu ayet-i kerîme belli bir vade ile yapılan selef (vâdeli satış) hakkında nazil olmuştur."

 

Katâde İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, O: "Ben şehadet ederim ki belli bir vade taşıyan selef (vâdeli satış)'ı Allah Teâlâ helâl kılmış ve buna izin vermiştir" deyip, sonra da: "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman, onu yazın" ayet-i kerîmesini okumuştur.

 

¢4좍 ‰  â¡† Ó  4b Ó b à¢è¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ §b £j Ç ¡å¤2a ¡å Ç g

¢b £äÛa  ë  ò äí©† à¤Ûa  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü • ¡é¨£ÜÛa

 Ñ Ü¤ ªa ¤å ß  4b Ô Ï  å¤î ßb È¤Ûa ë  âb È¤Ûa ¡Š à £rÛa ó¡Ï  æì¢1¡Ü¤Ž¢í

 ë §âì¢Ü¤È ß §æ¤‹ ë  ë §âì¢Ü¤È ß §3¤î × ó©Ï ¤Ñ¡Ü¤Ž¢î¤Ü Ï §Š¤à m ó©Ï

P§âì¢Ü¤È ß §3 u ªa ó¨Û¡«a ¢é¤ä Ç §ò ía ë¡‰ ó©Ï

 

İbn-i Abbâs radiya'llâhu anhumâ'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem Medîne'ye kudûmunda nâs selem sûretiyle bir, iki (, üç) sene va'deli hurma alırlar, satarlardı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: Her kim hurma (gibi bir şey almak satmak) da Selem tarîkıyle bey' ederse (mikdârı) keyli veya vezni ma'lûm olarak -yine İbn-i Abbâs'tan bir rivâyette- muayyen bir va'deye (değin) akdetsin buyurdu”.[1002]

 

İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş yaparsa şahit tutsun.

 

İslâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsamaha ve sevimliliktir. İslâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik sahrasında, insanoğlunun sığınabileceği yegane gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat kucağıdır.

 

Çağdaş cahiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere bu kelimeler bir mana ifade etmez. Bilhassa faizle beslenmiş kapitalistlerin dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur.

 

e) Faiz

 

Faiz, kelime olarak, "çoğalıp akmak, dolup taşmak" mânasına gelen feyz kökünden, "çoğalıp akan, dolup taşan" anlamında bir sıfattır.

 

Kelime, Türkçe’de, "Borç karşılığında belli zaman sonunda alınan belirli bir meblağ veya borcun belirli sürede getirdiği kazanç" mânasında isim olarak kullanılmaktadır. Türkçe’de bu mânada kullanılan faiz kelimesinin son harfi dad'dır.

 

Arapça’da bir de son harfi ze olan faiz kelimesi vardır. Bu kelime ise,  "elde etmek, kurtulmak, dileğine ermek, başarmak" mânasına gelen feyz kökünden gelen bir sıfattır. "Kurtulan, istediğini elde eden, başaran" mânasına gelmektedir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de, "Borç verilen şey'i belli bir ilâve ile geri alma" mânasına olan ve feyz kökünden türeyen fâiz   kelimesi yoktur. Bu kelimenin yerine, Kur'an'da ribâ  kelimesi kullanılmıştır. Fevz kökünden gelen fâiz kelimesi ise Kur'an'da zikredilmektedir. Bu iki faiz kelimesinin zaman zaman birbirine karıştırıldığı görülmektedir.

 

Nitekim İzmir'de yapılan Türkiye 2. İktisat Kongresinde Türkiye Ziraat Odaları Birliği adına sunulan bir tebliğde, böyle büyük bir yanlışlığa düşülmüş; faiz kelimesine Kur'an'da övgüyle yer verildiğinden bahisle, faizin İslâm'da haram olmadığı, haram kılınan hususun tefecilik olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddianın yanlışlığı apaçık ortadadır. Dilimizde kullandığımız faiz kelimesiyle Kur'an'da zikredilen faiz kelimesinin - yukarıda izah ettiğimiz vechile - hiçbir alâkası yoktur.

 

Bu bakımdan, faizin meşrû olduğu iddiasının yanlışlığı açıktır. Türkçe’de kullandığımız mânadaki faiz kelimesinin karşılığı, ribâ kelimesidir. Ribâ, lügatte, "çoğalma, artma ve büyüme" mânalarına gelmektedir. Kur'an-ı Kerîm'in indiği devrede bu kelime, "Borçludan, borç süresi (vâde) mukabili alınan fazlalık" için kullanılıyordu. Bu mânası ile riba mefhumu Türkçe’de kullandığımız faiz kelimesinin tam karşılığı olmaktadır.

 

İslâm'dan Önceki Fâiz Uygulaması

 

İslâm'dan önce faiz, arablar arasında son derece yaygındı. Mekke'de, Tâif'de, Medine'de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen bankerler vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilâve olarak belli bir fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli süre sonunda borcunu ödeyemezse vâde uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı. Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırlardı. Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmişti ki, Kur'an'ın da ifade buyurduğu gibi:

 

 a<ì¨2¡£ŠÛa ¢3¤r¡ß ¢É¤î j¤Ûab à £ã¡a a¬ì¢Ûb Ó ¤

 

"Alış-veriş de faiz gibidir"[1003] deniliyor; faiz de tıpkı alış-veriş gibi meşrû sayılıyordu.

 

İslâm'da Faizin Yasaklanması

 

İnsanları kökleşmiş âdet ve inançlarından vazgeçirmek oldukça zor bir iştir. Bu sebeplerdir ki başta peygamberler olmak üzere bütün ıslahatçılar, insanlara yanlış fikirlerini ve kötü âdetlerini bıraktırmakta çok güçlüklerle karşılaşmışlar, büyük meşakkatler çekmişlerdir. Onlara alıştıkları kötü âdetlerini terk ettirmek ve inançlarına ters gelen gerçekleri kabul ettirmek için tedriç metoduna başvurmuşlardır.

 

Hz. Âişe Validemizin şu sözleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır: "Kur'an-ı Kerîm'in mufassal sûrelerinden ilk nâzil olanları, Cennet-Cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalpleri ısınıp İslâm'ın emir ve yasaklarını tâkibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer 'içki içmeyiniz, zina yapmayınız' gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka 'içkiyi ve zinayı asla terk etmeyiz' derlerdi."

 

Bu sebepledir ki İslâm'da içki, kumar, faiz gibi kökleşmiş âdet ve uygulamalar birden yasaklanmamış; bunların haram kılınmasında tedriç yolu takip edilmiştir. İçkinin yasaklanması 3 safhada gerçekleştiği gibi, faizin haram kılınması da 4 safhada gerçekleşmiştir. Bu konuda ilk inen hüküm Rûm sûresi'nin 39. âyetidir. Mekke devrinde nâzil olmuştur.

 

وَمَااتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَا فى اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّهِ وَمَا اتَيْتُمْ مِنْ زَكوةٍ تُريدُونَ وَجْهَ اللّهِ فَاُولئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

 

"İnsanların malları içinde artsın diye verdiğimiz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz, fakat Allah rızasını dileyerek verebildiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevablarını kat kat artıranlardır" arzedilen bu âyet-i kerîmede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket olmayacağı beyan edilmiştir. Medine devrinde nâzil olan Nisâ sûresi'nin 160-161. âyetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ امَنُوا بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُريدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه وَيُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعيدًا () وَاِذَا قيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلى مَا اَنْزَلَ اللّهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِقينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا

 

"Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden dolayı, kendilerine helâl kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkâr edenlere elem verici bir azap hazırladık."[1004]

 

Bu âyetlerde faizin Müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece İlâhî azâbı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece kötü ve uzak kalınması gereken bir iş olduğuna işaret olunmuştur. Faizin Müslümanlara ilk haram kılınışı Âl-i İmrân sûresi'nin 130. âyeti ile olmuştur:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا لَا تَاْكُلُوا الرِّبوا اَضْعَافًا مُضَاعَفَةً وَاتَّقُوا اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

"Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah'tan sakının ki başarıya ulaşasınız." Bu âyetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş ribâ, yani bileşik faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin, içilmesinin haram kılınmayıp sarhoş halde namaza yaklaşılmasının yasaklanması safhasına benzemektedir. İslâm, önce,  fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu. Daha sonra nâzil olan Bakare sûresinin 275-281'inci âyetleriyle her türlü faiz kesinlikle haram kılınacaktı. Faizi kesinlikle yasaklayan bu âyetler şöyledir:

 

اَلَّذينَ يَاْكُلُونَ الرِّبوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذى يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا اِنَّمَاالْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبوا وَاَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوا فَمَنْ جَاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه فَانْتَهى فَلَهُ مَا سَلَفَ وَاَمْرُهُ اِلَى اللّهِ وَمَنْ عَادَ فَاُولئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فيهَا خَالِدُونَ () يَمْحَقُ اللّهُ الرِّبوا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثيمٍ () اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلوةَ وَاتَوُا الزَّكوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ () يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَذَرُوا مَا بَقِىَ مِنَ الرِّبوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنينَ () فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَاْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّهِ وَرَسُولِه وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُسُ اَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ () وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلى مَيْسَرَةٍ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ () وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فيهِ اِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

"Faiz yiyenler, mahşerde ancak Şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların "alış-veriş de faiz gibidir" demelerindendir. Oysa, Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmişi kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah'a aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar Cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır. Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük eden hiçbir günahkârı sevmez. İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekât verenlerin Rabları katında ecir ve mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Ey inananlar! Allah'tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden artakalan kısmı bırakın. Şâyet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Resûlüne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe eder de (faizden vazgeçerseniz), sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz. Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır. Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz kendisine verileceği günden korkunuz."

 

Faizle ilgili son nâzil olan âyetler bunlardır ve bu âyetlerle her türlü faiz kesinlikle haram kılınmıştır. Hz. Ömer (ra.): "Faiz âyeti en son inen âyetlerdendir. Resûlüllah (as) bunun yeterince açıklamadan vefat etti. Bu sebeple faizi ve faiz şüphesi olan şeyleri bırakınız" demiştir.

 

Bunun içindir ki, "Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur; kim de şübheli şeylere dalarsa sonunda harama düşer."

 

-"Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni yap" hadîs-i şerifleri gereğince, şüpheli şeylerden kaçınmak mendub sayıldığı ve takvâ işi kabûl edildiği halde, faiz şüphesinden kaçmak İslâm âlimlerince vacip sayılmıştır. Faizcilik, bu bakımdan en büyük günahlardandır.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de faizcilik Allah ve Resûlüne karşı savaş olarak nitelenmiş, hiç bir haram için böylesine tehditkar bir ifade kullanılmamıştır.

 

Nitekim Resûlüllah Efendimiz (a.s):

 

ـ وعن عليٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَعَنَ رَسُولُ اللّهِ # آكِلَ الرِّبَا وَمُوكِلَهُ وَكَاتِبَهُ، وَمَانِعَ الصَّدَقَةِ، وَالْوَاشِمَةَ، وَالْمُسْتَوْشِمَةَ إَّ مِنْ دَاءٍ، وَالْمُحَلِّلَ وَالْمُحَلَّلَ لَهُ[. أخرجه النسائي.

 

- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah  (aleyhissalâtu vesselâm) ribayı yiyeni, yedireni, riba akdini yazanı, sadakaya (zekata) mani olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı -hastalık sebebiyle olan hariç- hulle yapanı, hulle yaptıranı lanetledi."[1005]

 

ـ عن ابن مسعود رضى اللّه عنه قال: ]لَعَنَ رسُولُ اللّهِ # آكِلَ الرِّبَا وَمُوكِلهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى، وزاد ا‘خيران: وشَاهِدَيْهِ وَكاتِبَهُ .

 

 İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti."

Ebu Davud ve Tirmizî'nin rivayetlerinde şu ziyade vardır: "(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da..."[1006]

 

Faizin Diğer Dinlerdeki Durumu

 

Faiz sadece İslâm'da değil, bütün semavî dinlerde yasaklanmıştır. Nitekim bugün elde bulunan muharref Tevrat ve İncil'de bile, faiz yasağı ile ilgili hükümler bulunmaktadır.

 

Bu konuda Tevrat'da: "Eğer kavmine, yanında olan bir fakire ödünç para verirsen, ona murabahacı olmayacaksın. Onun üzerine faiz koymayacaksın."[1007]

 

-"Ve eğer kardeşin fakir düşer ve senin yanında zayıf olursa, ona yardım edeceksin; senin yanında garip ve misafir gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kâr alma. Allah'tan kork, tâ ki kardeşin senin yanında yaşasın." [1008]

 

-"Para faizi olsun, zahire faizi olsun, yahut ödünç verilen bir şey'in faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya ise faizle ödünç verebilirsin; fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin."[1009]

 

Görüldüğü üzere Musevîlikte, Yahudîlerin kendi aralarında faizcilik yapmaları yasaklanmakta, fakat Yahudî olmayanlardan faiz alınmasında bir sakınca görülmemektedir. 

 

İncil'de ise: "Eğer kendilerinden almayı ümit ettiğiniz kimselere ödünç verirseniz, ne mükâfatınız olur? Günahkârlar bile, günahkârlara karşılığını almak üzere ödünç verirler. Fakat düşmanlarınızı sevin, onlara iyilik edin ve hiç ümitsiz olmayarak ödünç verin; karşılığınız büyük olacaktır"[1010] denilmektedir.

 

İslâm'da faizin tedricen yasaklandığını, kesin yasakla ilgili hükümlerin en son nâzil olan âyetlerde yer aldığını, yukarıda kaydetmiştik.

 

Gerçekten Hz. Peygamber (as) bu yasağın genel uygulamasını Veda Haccı esnasında, kendisine:

 

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتى

 

 "...Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetleri tamamladım..."[1011] âyet-i celîlenin indirildiği Arafe günü yapmış, meşhur Vedâ Hutbesinde:

 

ـ وعن عمرو بن ا‘حوص رضى اللّه عنه قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يقولُ في حَجَّةِ الَوداعِ: أَ إنَّ كُلَّ رِباً منَ رِبَا الجاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ. لَكُمْ رُؤُسُ أمْوَالِكُمْ َ تَظْلِمُونَ وََ تُظْلَمُونَ. أَ وإنَّ كلَّ دمٍ منْ دِمَاءِ الجاهليةِ مَوْضُوعٌ، وأوَّلُ دَمٍ أضَعُهُ دَمُ الحارِثِ بنِ عبدِ المُطَّلِبِ، وكان مُسْتَرْضَعاً في بَنِى لَيْثٍ فَقَتَلَتْهُ هُذَيْلٌ: اللَّهُمَّ قدْ بَلّغْتُ. قالوا: نَعَمْ ثثَ مراتٍ. قال: اللَّهُمَّ شْهَدْ ثثَ مراتٍ.

 

- Amr İbnu'l-Ahvas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i Veda Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: "Haberiniz olsun, câhiliye  devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz ana parayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş olacaksınız ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbnu Abdilmuttalib'in kan dâvasıdır. Bu kimse, Benû Leys'te süt anadaydı. Hüzeyl onu öldürmüştü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): Yârabbi tebliğ ettim mi? dedi. Cemaat: Evet tebliğ ettin dediler ve üç kere tekrarladılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): Ya Rabbi şahid ol! dedi ve üç kere tekrar etti."

Hattâbî der ki: "Ebu Davûd, hadisi şu şekilde, yani "Haris İbnu Abdilmuttalib'in kan dâvası..." diye rivayet etmiştir. Halbuki diğer kitaplarda: Rebî'a İbnu'l-Haris İbni Abdilmuttalib'in kan dâvası şeklinde rivayet edilmiştir.[1012] buyurmuştur.

 

Faizin Yasaklanmasındaki Hikmetler

 

Bir toplumda faizin bulunmaması, o toplumun maddî ve mânevî her cihetten gelişmiş olmasının nişanesidir. Fertlerinde dinî ve ahlâkî duygular kemâle ermemiş, sosyal yardım ve dayanışma düşünceleri yeterince gelişmemiş toplulukların faizden kurtulmaları mümkün değildir. Faiz, toplumda düşmanlık, kin ve haset hislerinin yaygınlaşmasına sebep olur. Yardımlaşma ve merhamet duygularını zayıflatır, giderek yok eder. Halbuki bütün dinlerin, özellikle İslâm'ın en büyük hedefi, toplumda dayanışma ve yardımlaşma ruhunu uyandırmak; düşmanlık, kin ve haset duygularını ortadan kaldırmaktır.

 

Bu bakımdan faiz bütün semavî dinlerde kesinlikle yasaklanmıştır. Faiz toplumda bir kesimin hiç çalışmadan kazanmasını sağlar. İnsanları çalışarak üretim yapmaktan alıkor. Böylece onları tembelliğe sevk eder. Bugün toprağı, traktörü, ziraat âletleri, hayvanları, depo ve samanlığı ile 500 milyon lira değerinde malı olan bir çiftçi ailesinin çoluk çocuk bir yıl çalışarak elde ettikleri kazançtan, 500 milyon liranın faiz geliri daha yüksektir. Pek çok meslek ve sanat için durum aynıdır.

 

Şimdi bütün bu insanlar mallarını paraya çevirip çalışmadan kazanmak için faiz peşine düşseler, memleketin hâli nice olur? Nasıl olsa böyle bir durum olmuyor diye, parası olanlara toplumun sırtından aşırı kazançlar sağlanması adâlet hisleriyle nasıl bağdaşır? Bunu hangi vicdan kabul eder.

 

Faiz kazancı belli bir kesime meş'um da olsa bir kazanç sağlarken, zararı ise bütün toplum, özellikle de dar gelirliler çekmektedir. Çünkü bankalar veya büyük kuruluş ve şirketler, faizle aldıkları paraları, ya sıkıntıda olan kimselere, sanayici ve iş adamlarına daha yüksek faizle vermekte, yahut da kendileri bizzat ticaret ve üretimde kullanmaktadırlar. Üretimde ve ticarette kullandıkları takdirde, ödedikleri faizi maliyete ekledikleri için de sonunda bu faiz onlara değil, dar gelirli tüketicinin sırtına yüklenmektedir. Sanayici ve iş adamlarının aldıkları faizli krediler için de aynı durum söz konusudur.

 

Ayrıca faizle para veren hiçbir emek sarf etmediği halde daima kazançlı; faizle borç alan ise, emek sarf etmesine rağmen zarar ihtimali içinde bulunmaktadır. Burada da büyük bir eşitsizlik ve dengesizlik söz konusudur.

 

f) İçki ve Uyuşturucular

 

İçki: Türkçe’de içki, Arapça’da hamr ve müskir; içildiğinde azı veya çoğu sarhoşluk veren alkollü maddeler için kullanılmaktadır. İslâmiyet, sarhoşluk veren her nevi içkiyi haram kılmış, içilmesini yasaklamıştır. Kur'an'da şöyle buyurulur:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ () اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

 

"Ey îman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz ki, içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?"[1013]

 

Bu âyetlerde içki ve kumar yasağının hikmetleri apaçık belirtilmiştir. Günümüz tıp dünyası, içkinin insan sağlığına zararları üzerinde ittifak hâlindedir. Yapılan istatistikler ortaya çok vahim sonuçlar koymaktadır. Bâzı ülkeler bu yüzden içki ile devletçe mücadele yoluna bile başvurmak zorunda kalmışlardır.

 

Sarhoş Eden Herşey İçkidir Ve Haramdır

 

Azı veya çoğu sarhoşluk veren her nevi içki, hangi maddeden yapılmış olursa olsun, âyette geçen hamr mefhumuna dahildir ve haramdır. (Buna göre bira ve benzeri şeyler de haramdır). Bal, darı, arpa ve benzeri maddelerin mayalandırılmasından elde edilen içki hakkında Peygamberimize sorulduğunda, cevaben: "Sarhoş eden her şey içkidir. Her içki de haramdır" buyurmuştur.

 

Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır

 

Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağışıklık sağladığı için, az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri azı te'sir edip sarhoş ederken, alışkanlık arttıkça aynı miktarın te'sir etmediği   görülmektedir. Bu sebeple içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını çoğunu, hepsini yasaklamaktır. İşte İslâm da, bu maksatla çoğu sarhoşluk veren nesnelerin azını içmeyi de haram kılmıştır. Resûlüllah Efendimiz, İslâm’ın bu konudaki hükmünü şu şekilde ifade etmişlerdir:

 

ـ وفي أخرى له عن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]لَيْسَ لِسَكْرَانَ، وََ مَجْنُونٍ طََقٌ[.

 

- Yine Buhârî'nin Hz. Osman (radıyallahu anh)'tan kaydettiği diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur: "Ne sarhoşun ne de  mecnunun talakı mûteber değildir."[1014]

 

ـ وله في أخرى عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَيْسَ لِمُسْتَكْرَهٍ، وََ لِمَجْنُونٍ طََقٌ .

 

- Yine Buhârî'nin İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'dan kaydettiği bir diğer rivayette şöyle buyurulmuştur: "Ne müstekreh ne de mecnunun talakı mûteber değildir."[1015]

 

ـ وعن حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلْخَمْرُ جِمَاعُ ا“ثْمِ، وَالنّسَاءُ حَبَائِلُ الشَّيْطَانِ، وَحُبُّ الدُّنْيَا رَأسُ كُلِّ خَطِيئَةٍ.

 

- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Hamr (sarhoş edici içki), günahın her çeşidinin kaynağıdır. Kadın, şeytanın oltasıdır, dünya sevgisi her çeşit hatanın başıdır."[1016]

 

ـ وفي أخرى ‘بى داود: ]كُلُّ مُسْكرٍ حَرَامٌ، وَمَا أسْكَرَ مِنْهُ الْفَرْقُ فَمِلْءُ الْكَفِّ مِنْهُ حَرَامٌ.

 

- Ebû Dâvud'da gelen diğer bir rivâyette (Resûlullah'a açıklaması şöyledir): "Her sarhoş edici şey haramdır. Bir farak (küp) içildiği takdirde sarhoşluk veren bir şeyin tek avucu da haramdır."Tirmizî'de gelen bir diğer rivâyette "tek yudumu haramdır" diye gelmiştir.[1017]

 

İçki Ticareti

 

İslâmiyet, içkinin az veya çok içilmesini men'etmekle kalmamış, ticaretini de haram kılmıştır.

 

İslâm, içkinin içilmesini yasakladığı gibi, müslümanlar arasında ticaretini de yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

 

ـ4ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَعَنَ النَّبىُّ # في الخَمْر عَشَرَةً، عَاصِرَهَا وَمُعْتَصِرَهَا، وَشَارِبَهَا وَسَاقِيَهَا، وَحَامِلَهَا وَالمَحْمُولَةَ إلَيْهِ، وَبَائِعَهَا وَمُبْتَاعَهَا، وَوَاهِبَهَا، وَآكِلَ ثَمَنِهَا[. أخرجه الترمذي .

 

- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hamrla ilgili olarak on kişiye lanet etti: "(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve sâkilik yapana, (imalathâneden veya depodan, toptancıdan perakendeciye veya müstehlike kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene."[1018]

 

Mâide suresindeki kesin içki yasağı bildiren ayet geldikten sonra Allah Resulu uygulama ile ilgili olmak üzere şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah içkiyi haram kılmıştır. Bu ayeti haber alıp da yanında içki bulunan kimse, ondan içmesin ve satmasın..."[1019]

 

ـ وعن أبى طلحة رضى اللّهُ عنه. ] أنهُ سألَ رسُولَ اللّهِ # عنْ أيتَامٍ وَرِثُوا خَمْراً فقال: أهرِقْهَا، قالَ أوََ أجْعَلُهَا خًَّ؟ قالَ َ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وعندهُ: أهرِقِ الخمرَ واكسِرِ الدِنَان .

 

- Ebu Talha (radıyallahu anh) anlattığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan "İçkiye vâris olan yetimler" hakkında sormuştur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dök onu!" emretmiştir. Ebu Talha: "Sirke yapsam olmaz mı?" deyince de "Hayır!" diye cevap vermiştir."

Tirmizî'nin rivayetinde: "Şarabı dök, küplerini de kır"[1020] buyurmuştur.

 

İçki Meclisinde Bulunmak

 

Müslüman sadece haramı işlememekle değil, elinden geldiği ölçüde işlenmesine engel olmakla da mükelleftir. Bu kaide onun, kat'i bir mecburiyet olmadıkça, içki içilen yerde oturmasına mânidir. Resûlüllah Efendimizin bu konudaki îkazları şöyledir:

 

ـ وعن عبدالرحمن بنِ وَعْلَةَ أنهُ سألَ ابنَ عباسٍ رَضِى اللّهُ عنهما عمّا يُعْصَرُ مِنَ العِنَبِ فقال: ]إنَّ رجً أهدَى لرسولِ اللّهِ # رَاويةَ خَمْرٍ فقالَ لهُ: هلْ عَلِمْتَ أنَّ اللّهَ تعالى حَرَّمَها؟ قال  فَسَارَّ إنساناً إلى جَنْبِهِ، فقال لهُ رَسُول اللّه #: بِمَ سَارَرْتَهُ؟ قالَ أمَرْتُهُ بِبَيْعها. فقال: إنّ الَّذِي حرَّم شُرْبَها، حَرَّمَ بيعَها، فَفَتَحَ المَزادَتيْنِ حتَّى ذَهَبَ ما فيهما.

 

- Abdurrahman İbnu Va'le'nin anlattığına göre, İbnu Abbas (radıyallahu anh)'dan üzüm  şırası hakkında sorunca ondan şu cevabı almıştır: "Adamın biri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir şarap dağarcığı hediye etmişti, kendisine "Allah'ın bunu haram kıldığını bilmiyor musun?" dedi. Adam: "Hayır bilmiyorum" cevabını verdi ve yanında bulunan birisine birşeyler fısıldadı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama "Ona ne fısıldadın?" diye sorunca adam: "Onu satmasını emrettim" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "İçilmesi haram olanın satılması da haramdır" buyurdu ve iki şarap dağarcığının ağızlarını açarak içlerini boşalttı."[1021]

 

Müslüman İçki Hediye Etmez

 

Müslüman’a içki hediye etmesi ve kendisine içki hediye olunması yakışmaz. Zira Müslüman temizdir, temizden başkasını hediye etmez ve ondan başkasını da kabûl etmez. Rivayet edildiğine göre:

 

ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: ]رأيتُ رسُولَ اللّهِ # جالساً عندَ الرُّكنِ فرَفَعَ بَصَرَهُ إلى السماءِ فضَحِكَ فقال: لَعَنَ اللّهُ اليهودَ ثثاً: إنَّ اللّهَ تعالى حرَّمَ عليهِمُ الشُّحُومَ فباعوهَا وأكلُوا أثمَانَهَا، وإنَّ اللّهَ تعالى إذا حرَّمَ عَلَى قومٍ أكلَ شئ حَرَّمَ عليهمْ ثَمَنَهُ[. أخرجه أبو داود .

 

- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i Kâbe'nin yanında otururken gördüm. Bir ara başını semaya kaldırarak güldü ve şunu söyledi:

"- Alah Yahudilere lânet etsin, Allah Yahudiler'e lânet etsin, Allah Yahudiler'e lânet etsin! Allah onlara (ölmüş hayvanların) iç yağını yasaklamıştı tutup bunu sattılar ve parasını yediler. Halbuki Allah bir millete bir şeyin yenmesini haram etti mi, onun parasını da haram etti demektir."[1022]

 

ـ وله عن المغيرةِ رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَنْ بَاعَ الْخَمْرَ فَلْيُشَقِّصِ الخَناَزِيرَ: أى فليقطعها كالقصَّاب ويبيعها[ .

 

- el-Muğîre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapsın."[1023]

 

İçkinin Zaraları

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: بَادِرُوا بِا‘عْمَالِ سَبْعاً؛ هَلْ تَنْتَظُرونَ إَّ فَقْراً مُنْسِياً، أوْ غَنىً مُطْغِياً، أوْ مَرَضاً مُفْسِداً، أوْ هَرمَاً مُفْنِداً، أوْ مَوْتاً مُجْهِزاً، أوِ الدَّجَّالَ، فَشَرُّ غَائِبٌ يُنْتَظَرُ، أوِ السَّاعَةُ أدْهَى وَأمَرُّ.

 

- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yedi şeyden önce amelde acele edin:

* Unutturucu fakirliği mi  bekliyorsunuz?

* Tuğyan ettirip azdırıcı zenginliği mi bekliyorsunuz?

* İfsad edici hastalığı mı bekliyorsunuz?

* Aklınızı götürecek ihtiyarlığı mı bekliyorsunuz?

* Ani ölüm mü bekliyorsunuz?

* Deccali mi bekliyorsunuz. Bu beklenen gaib bir şerdir.

* Yoksa kıyameti mi bekliyorsunuz? Kıyamet ise hepsinden kötü, hepsinden daha acıdır."[1024]

 

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) dindeki ihmali sebebiyle mü'mini tevbih (azarlama) üslubuyla, hayırlı amellerde bulunmakta gecikmemek gerektiğini ders veriyor. Hadiste sayılan yedi hallerden birkısmı hemen gelebilecek durumdadır. Onlardan biri geldi mi hayır yapma imkanı kalmayacaktır. Öyleyse, bu musibetli durumlar gelip çatmadan elinizdeki fırsatı hayır işlemede değerlendirin denmiş olmaktadır.

 

Alkollü İlâç İle Tedavi

 

ـ وعن وائل بن حجر: ]أنَّ طَارِقَ بْنَ سُوَيْدٍ الْجُعْفِىَّ سَألَ النَّبِىّ # عَنِ التَّدَاوِى بِالْخَمْرِ؟ فَنَهَاهُ، إنَّهُ لَيْسَ بِدَواءٍ وَلكِنَّهُ دَاءٌ.

 

- Vâil İbnuHucr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Târık İbnu Süveyd el-Cu'fî (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hamr (alkollüler) ile tedavi hususunda sordu. Aleyhissalâtu vesselâm onu bundan men etti ve:"Hayır! O, deva değil, derttir!" buyurdu.[1025]

 

Görüldüğü gibi, hadîs-i şerîf, alkollü maddelerin ilâç olarak kullanılmasını men'etmektedir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu hüküm normal durumlara aittir. Eğer helâl maddeden yapılmış bir ilâç bulunmadığı için, mütehassıs ve dindar bir doktor alkollü ilâcı bir hastaya tavsiye ederse, o ilâcı kullanmak hayatî bir önemi hâiz olursa, bu durumda zaruret hâli ortaya çıkar ve bu gibi ilâçlarla tedâvi câiz olur.

 

Uyuşturucu Maddeler

 

ـ1ـ عن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]نَهى رسولُ اللّهِ # عَنْ الخَمْر أنْ يُتَّخَذَ خًَّ.

 

- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hamr'dan sirke yapmayı yasakladı."[1026]

 

ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ النّبىُّ #: أُتِيْتُ لَيْلََةَ أُسِرىَ بِى بقَدَحَيْنِ مِنْ خَمْرٍ وَلبَنٍ، فَأخَذْتُ اللَّبْنَ، فقَالَ المَلكُ: الحَمْدُللّهِ الّذِى هَدَاكَ لِلْفِطْرَةِ، وَلَوْ أخَذْتَ الخَمْرَ غَوَتْ أُمَّتُكَ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Miraca çıkarıldığım gece bana iki kadeh getirildi, birinde şarap diğerinde de süt vardı. Ben sütü aldım. Melek: "Seni fıtrata irşad eden Allah'a hamd olsun. Eğer şarabı alsaydın ümmetin azmıştı" dedi."[1027]

 

Bu vak'a hamr'ın yani şarabın henüz haram edilmemiş olduğu zamâna rastlar, çünkü Mirac Mekke devrinde cereyan etmiştir. İçkinin tahrimi ise hicretten sonraya ait bir hadisedir.

 

Resûlullah'ın şarabı almayışı, onu içmeye alışmamış olmasından ileri gelir. Böylece Efendimiz, Allah'ın kendisini bir koruması ve yönlendirmesi olarak bilahare vaki olacak tahrim, tabiatına muvafık düşüyor. Efendimiz, me'lufu olduğu, önceden alışmış bulunduğu sütü tercih etmiştir. Süt kolay, hoş, temiz içimli, sıhhate uygun bir içecektir. Hamr ise, zikredilen bu hususların hepsinde tam aksine bir mahiyet taşır.

 

Bu hadiste geçen fıtrat'tan maksad hak dine uygun doğru yoldur, istikamettir.

 

Hadiste, hoş olan bir şey hasıl olunca hamdetmenin meşruluğu, yasaklanan şeyin de terki gözükmektedir.

 

ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]سُئِلَ رسولُ اللّهِ # عَنْ أطْيَبِ الشَّرَابِ، فقَالَ: الحُلْوُ الْبَارِدُ[. أخرجه الترمذي .

 

- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah'a içeceklerin en iyisi hangisi?" diye sorulmuştur."Soğuk olan tatlı!" diye cevap verdi."[1028]

 

Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin, L.S.D. gibi uyuşturucu maddeler aklı gidermek, insan vücuduna zarar vermek bakımından tesiri alkollü içkilerden daha fazladır. Bu bakımdan uyuşturucu kullanmak tıpkı içki kullanmak gibidir. Hattâ bâzı hususlarda ondan da kötüdür. İslâm âlimleri, uyuşturucu maddelerin haram olduğu hususunda müttefiktirler.

 

g) Eşya Hukuku

 

Eşya Hukukunu Dört Başlık Altında İncelemeye Çalışalım

 

1)  Vedia

 

Vedia: Terkedilmiş şey. Bir kimsenin bir veya daha fazla kişinin yanında korumaları için bırakmış olduğu mal veya böyle bir akit manasında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mecelle vedîayı; "Hıfz için bir kimseye verilen maldır" diye tarif etmiştir.[1029] Terim manası ile sözlük manası arasındaki ilgi, malın sahibi tarafından vedî'ın yanına terkedilmiş olmasıdır.[1030]

 

Vedîa verme olayına iydâ, vedîa verene mûdi', kendisine vedîa bırakan kişi veya kuruma müda', müctevdü ve vedî denilir. Kendisine emanet mal bırakılmak istenilen kişi, bu malı koruyabileceğini biliyorsa emaneti kabul etmesi müstehaptır.

 

Rüknü: Diğer akitlerde olduğu gibi vedîanın da rüknü, icab (akde taraf olanlardan birisinin akit yapmak için yapmış olduğu teklif) ve kabul (akdin karşı tarafın diğer tarafın teklifini kabul etmesi)dir. İcab, "emanet bıraktım, koruman için verdim, vedîa olarak verdim..." gibi, emanet bırakmaya delâlet eden sözlerle olabileceği gibi bir emanetçinin korunması istenilen malı emanetçinin yanına veya görevlinin haberi olması kaydıyla deposuna bırakması suretiyle de olabilir.

 

Şartları: Vedîa'nın sıhhati yani vedîa ahkâmının uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir.

 

Bunlar:

1) Mûda'ın (yanına emanet bırakılan kişi) mükellef olması gerekir. Mümeyyiz olmayan bir çocuğun yanına bırakılan malın hiç bir güvencesi yoktur. Dolayısıyla bu durumdaki bir malın telefi halinde o çocuğun sorumluluğu yoktur.

2) Mûda"ı' (emanet bırakan) mümeyyiz olmalıdır. Dolayısıyla çocuk, deli gibi mümeyiz olmayanların bıraktıkları malda vedîa hükümleri caiz olmaz.

3) Vedîa bırakılan mal, elde bulundurulabilecek cinsten bir mal olmalıdır: Dolayısıylâ, havadaki bir kuşun emanet bırakılması mümkün değildir.[1031]

 

Vedîanın Hükümleri

 

Mûda' vedîayı teslim aldığı zaman bir takım yükümlülükler altına girer. Bu yükümlülüklerle ilgili esaslar bu akdin hükümlerini teşkil ederler.

Bunlar:

a) Mûda', kendisine emanet bırakılan malı örfün öngördüğü ve kendi malını koruduğu şekilde korumak zorundadır.[1032] Mûda' malı bizzat kendisi koruyabileceği gibi ailesi efradından birisi veya hizmetçisi eliyle de koruyabilir. Ama aynı çatı altında kalmayan bir yakının eliyle koruyamaz. Her malın muhafazası için ayn bir 'mekan veya kap vardır.

 

Mesela para ve mücevherin korunacağı kap kasa, at ve benzeri bir hayvanın korunacağı mekân ahırdır. Dolayısıyla mûda' kendisine emanet edilen malı örfen o malın korumağa uygun bir yere koyarsa görevini yapmış olur. Aksi halde kusur söz konusudur. Kusur varsa ve mal telef olursa mûda' bu malı tazminle mükelleftir.

 

Emanet bırakan şahıs, mûda'a malı verirken onun muhafazası için bir takım şartlar koşabilir. Şayet bu şartlar faydalı ise ona uymak zorundadır. Mesela mal sahibi vedîa bırakırken, "bu malı evinde koru" dese, ama vedî buna önem vermeden malı yanında taşısa ve mal telef olsa o malı tazmin eder. Fakat bir zarurete binaen şarta uyamazsa tazminle mükellef değildir. Yukarıda verilen misalde, şayet malı evine götürürken yolda giderken telef olsa tazmin etmez.

 

b) Mûda' vedîayı kullanamaz. Şayet kullanırsa bu teaddi sayılır ve elinde emanet olan mal, mazmûn durumuna düşer. Dolayısıyla bu durumda telef olacak olursa o malı, özelliğine göre, mislini veya kıymetini ödemek durumundadır. Mesela elinde emanet olan bir elbiseyi giymek, kendisine emanet bırakılan bir arabaya binmek o malı emanet olmaktan çıkarır, mağsub mal hükmüne sokar. Eğer mûda' emanet malı kullanır, sonra da bir daha kullanmamak niyetiyle korunduğu yere koyarsa ve bir daha da kullanmazsa bu mal tekrar emanet hükmüne döner. Şayet emanet bırakan şahıs, mûda'a malı kullanması için verirse, bu akit vedîa olmaktan çıkar âriyet'e dönüşür.[1033]

 

Mûda' vedîayı kullanamamanın yanısıra onda herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Yani onu satamaz, kiraya veremez, rehin bırakamaz; kendi ailesi dışında bir başkası vedîa veya ariyet olarak veremez. Şayet emanet malda bir tasarrufta bulunur da kazanç sağlarsa bu kazancın kime ait olduğu ihtilaflıdır; İmam Ebû Yusuf, İmam Mâlik ve Leys'e göre, malın aslını sahibine iade edince, edilen kâr kendisi için helaldir. İmam Ebû Hanîfe, imam Muhammed ve Zlifer'e göre aslını sahibine iade eder, kazancı da fakirlere dağıtır. Bir gruba göre hem aslı hem de kârı asıl mal sahibinindir. Bir başka gruba göre kazanç alım satım yoluyla elde edilmişse bu tasarruf geçersizdir.[1034]

 

c) Sahibi istediği zaman mûda' vedayı geri vermek zorundadır. Böyle bir talep halinde vermeyi geciktirmeye hakkı yoktur. Zaruret olmadığı halde geri vermez de mal telef olursa onu ödemek zorundadır. Mûda'nın malı geri vermek zorunda olduğu şahıs, vedîa'nın sahibi, vekîli veya elçisidir. Bir başkasına veremez, verirse sorumlu durumuna düşer.

 

Vedîa olarak bırakılan mal, mûda'ın elinde emanettir. Dolayısıyla mûda'nın kusuru veya teaddisi olmadan bu mal telefi doğrudan bu kusur veya teadiye bağlı olmasa bile mûda' bu malı tazmin edecektir. Telef olan malın tazmini, mal mislî ise (ölçü veya tartı ile alınıp satılan veya taneleri arasında fiyata tesir edecek derecede fark olmayan mallar) misli ile, kıyemî ise kıymeti ile tazmin edilir.

 

Mûda'ın evinde veya ambarında yangın, göçük gibi tabii bir âfet olur ve emanet bırakılan mal telef olursa bundan dolayı tazminat gerekmez.[1035]

 

Mûda'ın Nafakası

 

Vedîa olarak bırakılan mal hayvan vs. gibi bir şey olur ve elde tutulması bir takım masrafları gerektirirse bu masraflar mal sahibine aittir. Eğer mal sahibi bıraktığı hayvan için gerekli samanı, yemini bırakırsa o yedirilir. Aksi halde mûda' kendi yanından verir ve sonra bunun bedelini mal sahibinden alır. Yalnız, Mûda'ın harcaması, mal sahibinin emri olmadan yapılmışsa, kendisine rücu hâkim kararına muhtaçtır.

 

Vedayı İade

 

Mal sahibi malını istediği zaman, vedîin iadesi o anda bir zararı gerektirmiyorsa, malı iade etmek zorundadır. Malın iadesini geciktirecek bir mazeret olmadığı halde iade etmez de, bu ara mal telef olursa bu teaddi sayılır ve daman gerektirir. Ama malın bulunduğu yer ile, teslim edileceği yer arasındaki mesafenin uzaklığı, o esnada yol emniyetinin olmaması gibi bir sebepten dolayı teslim gecikir ve bu esnada mal telef olursa daman gerekmez.

 

Malın sahibine iadesi külfet ve masrafı gerektiriyorsa bu masraflar mal sahibine aittir.

 

2) Ariyet

 

Âriyet: Geçici olarak, vadesiz alınan yahut verilen şey, ödünç.

 

Âriyet veya âriyyet, emanet verilen şeye veya âriyet akdine ait bir isimdir. "Âre" fiilinden alınmış olup, mastarı gidip-gelmek demektir. Teâvür' den geldiği de söylenmektedir. Emanet bir şey istemek âr ve ayıp olduğu için "âr" kelimesine nispet edilmiştir. Ancak Hz. Peygamber de âriyet aldığı için, bu akdin ayıp bir iş olmadığı söylenmiştir.[1036]

 

Es-Serahsî ve Malikiler âriyet vermeyi şöyle tarif ederler: "Âriyet akdi, yararlanmayı bir bedel olmaksızın temlîk etmektir." Şafiî ve Hanbelîlerin tarifi ise şöyledir: "Âriyet akdi, yararlanmayı bedelsiz olarak mübah kılmaktır." Yine âriyet, bir malın birine meccânen, yani herhangi bir bedel almaksızın ve geri alınmak üzere temlîk olunmasıdır.[1037]

 

Buna göre, âriyet akdi, bir maldan meccânen yararlanmayı sağlayan bir akittir.Âriyet akdinin meşrû oluşu Kitap, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.

 

Kur'an-ı Kerim'de doğrudan âriyet akdinden söz eden bir ayet yoktur. Ancak karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, yardımlaşmayı engelleyenleri kötüleyen ayetler bu akdi de kapsamına alır.

 

Ayetlerde:

 

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ شَديدُ الْعِقَابِ

 

“...İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.”[1038]

 

  æì¢Çb à¤Ûa  æì¢È ä¤à í ë

 

“Ve hayra da mâni olurlar”[1039]   buyurulur.

 

Zekât olarak ifade edilen "mâûn" çeşitli tefsirlerde kap-kacak, çanak-çömlek, iğne, balta, kova, su, ateş ve tuz gibi âriyet olarak verilmesi âdet olan şeylerdir.[1040] Bu iki ayet, insanların muhtaç oldukları şeyleri birbirine âriyet yoluyla vererek ihtiyaçlarını gidermelerini öngörmektedir. Bu mendûb bir ameldir.

 

Resulullah (a.s): Ebû Talha'dan emanet olarak bir at aldı ve ona bindi.[1041]

 

Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Hz. Peygamber Huneyn gününde Safvân b. Ümeyye'den bir zırhı emanet olarak aldı. Bunun üzerine Safvân şöyle dedi: "Bunu gasp olarak mı aldınız ya Muhammed." "Resûlullah (as): Hayır, tazmin edilecek bir âriyet olarak aldım"[1042] buyurdu  

 

Hanefilere göre âriyet akdinin rüknü : Malın sahibinin icab (teklif)ından ibarettir. Âriyeti alanın kabûlü ise istihsâna göre bir rükün olmayıp, kıyasa göre rükün sayılır.[1043]

 

Âriyet Akdinin Şartları

 

a) Âriyet verenin âkil (akıllı) olması gerekir. Hanefilere göre bülûğ şartı yoktur. Diğer fakihlere göre ise, âriyet verenin teberrua ehil olması gerekir.

b) Âriyet isteyenin kabzı. Çünkü bu, bir teberrû akdidir. Âriyet hükmü, hibede olduğu gibi kabzsız sabit olmaz.

c) Âriyet verilen şeyden istihlâk edilmeksizin yararlanmanın mümkün olması.[1044]

 

İslâm âlimleri ev, arazi, elbise, hayvan, nakil aracı gibi devam etmesiyle birlikte kendisinden yararlanmak mümkün olan her şeyde âriyet akdinin geçerli olduğunu kabul ederler. Harbîye silâh ve atı; mümin olmayana mushafı ve bu nitelikteki kitabı âriyet olarak vermek haramdır.[1045]

 

Âriyet Akdi Mutlak ve Mukayyed Olmak Üzere İki Kısma Ayrılır

 

1) Mutlak âriyet: Bir kimsenin bir şeyi, bizzat kendisinin mi yoksa başkasının mı kullanacağı ve nasıl kullanılacağı gibi hususları belirtmeden âriyet olarak almasıdır. Bir hayvanı binmek veya yük yüklemek için aldığını belirtmeden âriyet almak gibi. Bu durumda örfe göre sahibi imiş gibi hareket edebilir.[1046]

2) Mukayyed âriyet: Bu, süre ve yararlanma veya bunlardan birisi hakkında kayıt konulmuş âriyettir. Burada mümkün olduğu kadar kayda uyulur.[1047]

 

Âriyet verenin borçları: Âriyet verilen şeyi teslim etmek. Âriyet alanın aldığı şeyden yararlanabilmesi için, malın kendisine teslim edilmiş olması gerekir. Çünkü âriyet malı kullanmak ona sahip olmayı gerektirir. Faydalanmaya elverişli malı vermek. Bazı mallardan yararlanma ancak istihlâkla mümkün olur.

 

Bunlar ölçü, tartı veya sayıyla satılan misli şeylerdir. Nakit para, buğday, şeker gibi. Bazı mallar tüketilmeksizin yararlanmaya elverişlidir. Bu tür kullanım şekline "âriyet" denir. Yararlanmanın karşılıksız olması. Âriyet veren kimse malı kullanandan ücret isteyemez. Eğer maldan yararlanma karşılığında bir bedel sözkonusu olursa bu akde "kira akdi" denir.[1048]

 

Âriyet verenin hakları: Âriyet verilen şeyi geri isteme. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre âriyet akdi her zaman feshi mümkün olan bir akittir. Âriyet veren dilediği zaman verdiği şeyi geri isteyebilir.[1049]

 

Âriyet verilen şeyin akde veya şeyin niteliğine yahut tahsis maksadına uygun olarak kullanılmasını istemek.Âriyet alanın aldığı şeyi, mülk sahibinin istemesi veya sürenin sona ermesi üzerine geri vermesi gerekir. Âriyet malı belirlenen şartlara veya örfe göre kullanmak; bu konuda sınırı aşmamak gereklidir. Âriyet verilen şeyin koruma ve bakım masraflarını âriyet alanın karşılaması asıldır.

 

Bu malı kendi mülkü gibi koruması gerekir.Âriyet alanın, emanet malı aşırı bir şekilde kullanması ve bu yüzden telef olması hâlinde, bedelini ödemesi gerekir.[1050] Mal sahibi emaneti geri istediği hâlde, âriyet alan vermez ve bu arada telef olursa yine bedelini öder.[1051]

 

Hadiste: "El, aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur."[1052]

 

Âriyet şeyin izinsiz olarak üçüncü kişiye verilip zayi olması da bedelin ödenmesini gerektirir.[1053]

 

Şu durumlarda âriyeti tazmin gerekmez: Normal olarak kullanılırken zayi olan âriyet. Âriyet, âriyet alanın elinde emanet hükümlerine tabidir. Emanet, kasıt veya ihmal olmadıkça tazmin edilmez.[1054]

 

Kullanma şekli sınırlandırılmış âriyette sınırı aşmaksızın kullanmaktan dolayı mal zayi olsa bedelin ödenmesi gerekmez. Kullanma için şart konulmamışsa bu konuda örfe uyulur.[1055] Âriyet akdi, âriyet verenin malı geri istemesi veya taraflardan birisinin vefat etmesi yahut da kullanma süresinin bitmesiyle sona erer.[1056]

 

3) Lukata 

 

Lukata: Bir şeyi yerden kaldırıp almak; ilmi, kitaplardan öğrenmek; kılları yolmak; bulunan mal hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terketme niyyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini bilmediği muhterem (üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan) maldır.

 

Lukata ile ilgili hükümleri İslâm hukukunun iki temel kaynağından ikincisi olan Hz. Peygamber'in sünneti düzenlemektedir. Kur'an-ı Kerîm lukata ile ilgili hükümleri açıklamamıştır.[1057] Bu durum sünnet'e olan ihtiyacın en açık delîlidir. Lukata konusunun mihverini teşkil eden hadis şudur:

 

 £ó¡j £äÛa  £æ a ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ ¡£ó¡ä è¢v¤Ûa §†¡Ûb  ¡å¤2 ¡†¤í ‹ ¤å Ç g

 4b Ô Ï P¡ò À Ô¢£ÜÛa ¡å Ç ¥3¢u ‰ ¢é Û ªb   á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç ¢é¨£ÜÛa ó £Ü •

¤É¡n¤à n¤a  £á¢q b è •b 1¡Ç  ë Pb ç õb Ç¡ë  4b Ó ¤ë a Pb ç õb ×¡ë ¤Ò¡Š¤Ça

¡3¡2¡üa ¢ò £Ûb š Ï  4b Ó P¡é¤î Û¡a b ç¡£… b Ï b è¢£2 ‰  õb u ¤æ¡b Ï Pb è¡2

P¢é¢è¤u ë  £Š à¤ya  4b Ó ¤ë fa P¢êb n ä¤u ë ¤p £Š à¤ya ó £n y  k¡š Ì Ï

¢…¡Šm Pb ç¢ªëa ˆ¡y ë b ç¢ªëb Ô¡ b è È ß  b è Û ë  Ù Ûb ß  4b Ô Ï

Pb è¢£2 ‰ b çb Ô¤Ü í ó £n y b ç¤‰ ˆ ç P Š v £'Ûa ó Ç¤Š m ë  õb à¤Ûa

P¡k¤ö¡£ˆÜ¡Û ¤ë a  Ù ü ¤ë a  Ù Û  4b Ó  ¡á ä Ì¤Ûa ¢ò £Ûb š Ï  4b Ó

 

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî radiya'llâhu anh'den:

Şöyle demiştir: Biri, Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'den lukatayı, (yâni yitik malı) sordu. Buyurdu ki: "Bağını, yâhud kabını, kılıfını belle sonra (ötekine, berikine) bir sene ta'rîf et. Ondan sonra onu kullan. (Ondan sonra da) sâhibi çıkarsa (yine) ona ver." O adam: "Yitik deve de (böyle mi?)" diye sordu. (Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem) o kadar gazab etti ki mübârek yanakları, yâhud yüzü kızardı. Ve: "Ondan sana ne? (Su) tulumunu, (ayağındaki) markubunu o berâber taşır, (muhtâc oldukca) su başlarını bulur, ağaç (yapraklarından) otlar. Onu sâhibi buluncaya kadar kendi hâline bırak." buyurdu. "Ya, yitik davara ne buyurursun?" dedi, "O ya senindir, ya kardeşinindir, ya kurdundur" buyurdu.[1058]

 

Bulunan malın alınmasının efdal olup olmadığı ihtilâflıdır. Hanefî ve Şafiîlere göre bulunan bir malın sahibine vermek üzere alınması, terkinden efdaldir. Çünkü böyle bir malı almakla, onun kaybolması önlenmiş olmaktadır. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ise, böyle bir malı almanın, nefsi haram yemekle karşı karşıya getireceğinden, terkinin daha faziletli olduğu görüşündedir.[1059]

 

Lukatanın alınıp muhafaza edilmesi ve sahibi çıktığında ona verilmesi, bütün ilâhi dinlerde mevcud bulunan zaruret-i diniyye'den malı koruma prensibine dahildir.[1060]

 

Lukatayı alırken mültakit (lukatayı alan)in niyyeti önemlidir. Lukatayı alan sahibine vermek üzere alırsa, lukata onun yanında emânet hükmündedir ve telef olması halinde. ödeme mükellefiyeti yoktur. Ancak kendisine mal edinmek maksadıyla alırsa; gâsıb hükmündedir ve malın telef edilmesi halinde tazmin gerekir.[1061] Ancak Lukatayı alanın sahibine vermek üzere emâneten aldığının ortaya konulması bazı görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır.

 

Bunlar:

a) İşhâd: Lukatayı alanın bunu kendisi için almayıp sahibine vermek üzere aldığına iki adil kişiyi şahid tutmasıdır. Ebû Hanife'ye göre işhâd vâcip; Maliki, Şafiî ve Hanbelilere göre müstehaptır.[1062]

b) İlân: Lukatanın -sopa, kırbaç, ip vb. gibi insanların değer vermediği önemsiz şeyler haricinde- 1 yıl ilânı vaciptir.[1063] 

 

İlândan maksat malını sahibine ulaştırmaktır. Bundan dolayı ilân insanların kalabalık bulundukları yerlerde özellikle malın bulunduğu civarda belli aralıklarla yapılmalıdır. Mültakit lukatayı ilân ederken sadece cinsini -altın, gümüş gibi- zikretmelidir. Vasıfların hepsini zikretmesi halinde buna muttali olan ve sahibi olmayan birisi lukatayı kendisinin olduğunu iddia ederek alabilir. Bu durumda multakit lukatayı tazmin eder. Buna göre lukata başkasına gösterilemez.[1064] İlân herhangi bir masrafı gerektirirse Hanefî, Şafiî, Hanbelilere göre ilân masrafları multakite aittir. Malikilere göre ise multakit lukatanın ilânı için yapılacak masrafları lukatadan verilmek üzere bir başkasına yaptırabilir.[1065]

 

Şârî'in lukatayı alma konusundaki izni işhâd ve ilânla kayıtlıdır. Bu görevleri yerine getirmeye multakit hakkında gasb hükümleri uygulanır.

 

Multakitin bulduğu malı koruması ve ilân etmesi karşılığında bir ücret hakkı yoktur. Yaptıkları, teberrûdan ibarettir. Ancak mal sahibi multakite bahşiş verebilir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise mal sahibinin vaadi varsa mültakit buna hak kazanır.[1066]

 

Multakitin lukataya yapmış olduğu masrafları mal sahibinden alabilmesi için masrafları hâkimin izniyle yapmış olması şarttır. Aksi takdirde bu masraflar teberrû mahiyetindedir. Hâkimin izniyle yapılan masrafları mal sahibinin ödememesi durumunda multakite masrafları ödettirinceye kadar malı hapis hakkı doğar.[1067]

 

Lukatanın sahibi olduğunu iddia edene teslimi Lukatanın sahibi geldiğinde kendisine malın verilmesi gerekir. Ancak lukatanın kendisinin olduğunu iddia edenin doğruluğunu anlamak için iki yol vardır:

1) Lukatanın vasıflarını bilmek,

2) Delil ile ispat.

 

Lukatanın, kendisinin olduğunu delil ile isbat edene verilmesi ittifakla vaciptir. Ancak lukatanın vasıflarını bilene verilmesi Hanefîlere göre vacip değildir. Hanbelî ve Mâlikilere göre ise vasıflarını bilene lukata verilir. Şafiîlere göre ise multakit vasfedenin doğru söylediğine kanaatı varsa lukatayı vasfedene verebilir.[1068]

 

Lukatanın Kısımları

 

1) Hayvanlar: Hayvanın zayıflaması, sahibinin nafakasını karşılayamaması vb. sebeplerle sahibinin terkedip başkasının alıp beslediği hayvanlar, terk esnasında sahibi, kim alırsa onun olsun demiş ise, mal, alıp besleyene aittir. Böyle bir şey söylememişse, sahibi malını alır; ancak masrafı tazmin eder.[1069]

 

Hanefîlere göre, bulunan bir hayvanın alınması diğer lukatalar gibi câizdir. Hanbelî, Şafiî, Malikî ve Zâhirîlere göre ise devenin alınması câiz değildir. İhtilâfın kaynağı yukarıda zikredilen hadistir.[1070]

 

Kendini korumaktan aciz olan koyun, kaz, tavuk gibi hayvanların alınması câizdir. Bu tip hayvanlar sahibi çıkmadığında yenilebilir. Ancak cumhura (fukaha çoğunluğu) göre, sahibi çıktığında bedelinin ödenmesi gerekir. İmam Mâlik'e göre ise gerekmez.[1071]

 

2) Dayanıklı olmayan lukatalar: Hanefîlere göre bozulacağından korkulan andan biraz öncesine kadar ilân edilir. Sahibi çıkmazsa multakit bunu yiyebilir. Şafiî ve Hanbelîlere göre kavun, karpuz, üzüm gibi uzun süre dayanıklı olmayan malları bulan dilerse yer, bedelini borçlanır; dilerse satıp parasını muhafaza edebilir. Malikîlere göre ise dayanıklı olmayan lukatalarda ilân şartı yoktur. Multakit fakirse yiyebilir veya sadaka verebilir. Mal sahibi bundan sonra gelirse multakit yemiş ise bedeli öder; sadaka vermiş ise mal sahibi dilerse sadakaya razı olur, dilerse ödettirir.[1072]

 

3) Kullanımı haram olan bulunmuş şeyler: Bir müslümana ait olan içki, domuz vb. gibi kullanılması haram olan şeyler mal olamayacağından ilânı şart olmadığı gibi, imha da edilebilir.[1073]

 

4) Önemsiz lukatalar (tâfih): İp, sopa, kırbaç, yiyecek kırıntısı gibi bulunan önemsiz şeyler, ilâna gerek kalmadan kullanılabilir. Ancak sahibi gelirse geri alabilir.[1074] Çünkü başkasına göre önemsiz de olsa hiç bir hak zayi olmaz.

 

5) Mekke'nin lukatası: Mekke'nin lukatasının alınıp alınmayacağı konusu ihtilâflıdır.[1075] Bu konuda ihtilâfın kaynağı şu hadis-i şerîftir: "....Onun dikeni koparılmaz, ağacı kesilmez, kaybolan eşyası alınmaz. Meğer ki, bulan ilân maksadıyla almış ola..."[1076]

 

Hanefî ve Malikîlere göre lukata konusundaki hadisler mutlak olduğundan Mekke'nin lukatası ile diğer yerlerin lukatası arasında fark yoktur.

 

Bu hadisinde Hz. Peygamber (a.s) çeşitli beldelerden yabancıların gelip memleketlerine dönmesi sebebiyle sahibi bulunamaz endişesiyle Mekke'nin lukatası ilânı gerektirmez vehmini insanların kafasından silmeyi ve ilân konusunda azamî titizliğin gösterilmesini murat etmiştir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise Mekke'nin lukatası ancak ilân maksadıyla alınabilir ve ebedî olarak ilân edilir, temellükü câiz değildir. Mezkûr hadis buna delâlet etmektedir.[1077]

 

6) Alınan malın yerinde kalan mallar: Bir kimsenin malı değiştiğinde camide ayakkabı değişmesi gibi bu bir yanlışlık neticesinde olmuş ise, kalan mal lukata hükmündedir. Fakat kasten alınıp yerine kıymetçe ondan daha düşük bir mal bırakılmış ise, bu malı kullanmak câizdir.[1078]

 

İlân müddeti dolduktan sonra sahibi gelmeyen lukatalarda yapılacak muâmeleler

 

1) Sahibi adına korunması: İlân müddeti dolduktan sonra multakit lukatayı korumaya devam edebilir. Ölümünden sonrada varislere paylaşmamaları ve hıfzetmeleri için vasiyette bulunur.[1079] (128).

 

2) Beytü'l-Mâla konulması: Burada lukataların korunacağı bir bölümün bulunması şer'î hükümlerin bir gereğidir. Sahibi geldiğinde lukatayı oradan alır.[1080]

 

3) Hâkime teslim etme: Hâkim lukatayı koruyabileceği gibi borç verilebilecek bir cinsten ise multakite veya başkasına borç verebilir.[1081]

 

4) Satılması: Hâkim veya multakit lukatayı satıp parasını muhafaza edebilir. Hâkim, lukatayı ilân müddeti dolmadan satabilir ve mal sahibinin hâkimin yaptığı satış akdini feshetme hakkı yoktur.[1082]

 

5) Sadaka olarak verilmesi: Multakit, fakir ise lukatayı kendisi kullanabileceği gibi, bir başka fakire de sadaka olarak verebilir. Hanefîlere göre, multakit zengin ise lukatayı kullanamaz ve bir başka zengine tasadduk edemez. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise verebilir.[1083]

 

Burada şuna işaret etmekte fayda vardır: Lukatanın ilân müddeti içinde sahibinin gelmemesinden dolayı yapılan tasarruflar mal sahibinin hakkını asla zayi etmez. Her ne zaman gelirse gelsin ve hangi değerde olursa olsun mal sahibi geldiğinde malını alabilir. İhtilaf veya elden çıkması durumunda malını ödettirme hakkına sahiptir. Çünkü hakların iptali söz konusu değildir.[1084]

 

Lukatanın vergisi: Usûlüne uygun olarak sahibi arandıktan sonra sahibi bulunamayan lukataların 1/5 (humus)i tahsil edilir ve kalanı bulana ait olur.[1085]

 

4) Lakit (Buluntu)

 

Lakit: Atılmış ve kaybolmuş olup da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahıdır.Lakît lügatta yerden kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır.[1086]

 

Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu, zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş çocuğa verilen isimdir.[1087]

 

Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît kapsamına dahil etmektedirler.[1088]

 

Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza, İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ eden kişi Kurân-ı Kerim'de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın ihyâsı olarak kabul edilmiştir.[1089]

 

Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayn'dır.[1090]

 

Ancak lakît'i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk etmektedir.[1091]

 

Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd, müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır.[1092]

 

Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir.[1093]

 

Lakît'in İslâm Hukukunda Kendine Özgü Özel Durumları

 

1) Hürriyeti: Lakît zahiri hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir. Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez.[1094] Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.

 

2) Dini: Hanefîlere göre bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm'da bulunan her çocuk müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir. Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman, zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır.[1095]

 

3) Nesebi: Nesebi meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam'a göre lakîtin nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir. Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir.[1096]

 

4) Nafakası: Yiyecek, içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları, üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir. Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü'l-mâl'dan karşılanır.[1097]

 

5) Malı: Üzerinde veya altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır.[1098]

 

6) Mirası: Nesebi meçhul olduğu için mirası Beytü'l-mâl'a kalır. Çünkü Beytü'l-mâl vârisi olmayanın vârisidir.[1099]

 

7) Başka Bir Yere Nakli: Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır. Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, ailesinin ortaya çıkmasına vesile olabilir.[1100]

 

8) Lakîte Velâyet: Nefsi ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi, malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (a.s): “İslâm devletinin yöneticisi, velisi olmayanın velisidir" buyurmuştur.[1101] Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur.[1102]

 

9) İşlediği Suçlar: Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti ödemekle Âkıle'nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez.[1103]

 

10) Kendisine Karşı İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti Beytü'l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla af arasında muhayyerdir.[1104]

 

Görüldüğü gibi lakît ile ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir.[1105]

 

h) Akitler

 

Akit; Arap dilinde, bir şeyin uçlarını birbirine bağlamaktır. Bu ister maddi bir ağ olsun ister bir taraftan olsun ister iki taraf arasında olsun değişmez. “Bir şeyin üzerine niyeti ve azmini bağladı yemini bağladı (yani yemin etti).” Bu irade ile iltizam ettiği şeyi tenfiz etmek arasını bağlamak demektir. Satış akti yaptı, nikah akti yaptı, kira akti yaptı demek başka bir şahısla bağlantı kurdu demektir. Bu mana lügat manasına ve Maliki, Şafii ve Hanbeli fakihleri arasında yaygın manaya en yakın olandır. Bu kişinin yapmaya azmettiği her şeydir. İster bu vakıf, ibra, talak, yemin gibi tek taraflı bir iradeyle olmuş olsun, isterse satış, kira, vekalet, rehin gibi inşasında iki tarafın iradesine muhtaç olan bir akit olsun.

 

Burada akit nazariyesinden bahsederken kastettiğimiz hususi mana “Eseri mahalin de zahir olacak şekilde meşru vechile icap ise kabulün irtibatıdır.” Diğer bir ifadeyle, taraflardan birinin sözünün diğeriyle, şer’an eseri mahal değerine  “Sana şu kitabı sattım” dese bu icaptır, diğerinin de “aldım” demesi kabuldür. Ne zaman kabul icaba bağlı olarak gelir ve bunlar da şer’an ehliyeti geçerli olan şahıslardan sadır olmuşlarsa satışın eseri, mahalli olan kitapta meydana gelir ki bu, satılan malın mülkiyetinin müşteriye intikali, satıcının da müşterinin zimmetindeki semene hak kazanmasıdır.

 

İmdi bu girişten sonra, akitlerin içeriğini açıklamaya çalışalım.

 

a) İbra

 

İbra: Temize çıkarma, kurtarma, bir şeyden uzaklaşma, terim olarak, bir kimsenin başkasının zimmetinde veya onun cihetinde olan kendisine ait bir hakkı düşürmesidir. Alacaklının, borçlunun zimmetinde bulunan alacağını düşürmesi ve onu borçtan kurtarması gibi. Hak, bir kimsenin zimmetinde olmadığı zaman şuf'a veya lehine vasiyet edilenin meskende oturması gibi, bunu düşürmek ve bırakmak bir ibrâ sayılmaz. Belki bu yalnız borcu düşürmedir. Her ibrâ bir borcu düşürmedir, fakat her düşürme bir ibrâ değildir.

 

İbrâ'nın hükmü: İbranın hükmü mendub olup, müslümanlar buna teşvik edilmiştir. Çünkü ibrâ; ihsan, iyilik ve Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazandıran bir ameldir. Ayette;

 

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلى مَيْسَرَةٍ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır”[1106] buyurulur.

 

İbrâ'nın rüknü: İbranın rüknü ibrâ hakkı sahibinin, hakkını terkettiğini ve düşürdüğünü açık bir şekilde ifade eden teklifinden ibarettir. Bu akdin meydana gelmesi için kabul şart değildir. Çünkü ibrâ, hakkı düşürmektir. Boşama, köle azadı gibi hakkı düşürücü tasarruflar karşı tarafın kabulüne bağlı değildir.

 

İbrâ; "Seni alacağımdan ibrâ ettim veya alacağımı düşürdüm yahut da sana onu temlik ettim veya onu sana bıraktım" gibi sözlerle gerçekleşir.

 

İbrâ, borçlunun akit meclisinde veya daha sonra reddi ile reddedilmiş olur.

 

Bir Hakkını İbrâ Edende Bulunması Gereken Şartlar

 

l) İbrâ edenin teberru yapma ehliyetine sahip olması gerekir. Bu da onun âkıl, bâliğ ve reşîd olmasını, sefih veya borç sebebiyle hacr altında bulunmamasını gerektirir.

2) İbrâ edeceği hak üzerinde, mâlik, vekil veya vasî gibi bir tasarruf velâyetine sahip olması.

3) Rızasının bulunması. Zorlananın ibrâsı geçerli olmaz.

 

Ölüm hastası bir vârisini borçtan ibrâ etse, borç üçte birden az olsa bile, ibrâ mirasçıların icâzetine bağlıdır. Mirasçı olmayan birisini ibrâ etse ve borç da terikenin üçte birini geçiyorsa, üçte birden fazlada ibrânın geçerli olması mirasçıların icâzetine bağlıdır.

 

İbrâ edilenin belirli bir kimse olması, müphem ve meçhul bulunmaması gerekir. İbrâ konusunun miktar ve niteliği meçhul olabilir. Çünkü ibrâ, boşama gibi bir hakkı düşürmekten ibarettir. Bu, bilinse de bilinmese de tatbik edilir. Mal (ayn) cinsinden olsa bile borçlardan ibrâ geçerlidir. Deve cinsinden diyet borcu gibi.

 

Kefili kefâretten, bir kimseyi dava hakkından ibrâ gibi, haklardan ibrâ da câizdir. ibrâ konusunun, ibrâ sırasında mevcut olması gerekir. Bu yüzden geleceğe ait haklarda ibrâ geçerli olmaz. Meselâ, karısının kocasını gelecek nafakadan ve boşamadan önce iddet nafakasından ibrâ etmesi muteber değildir. Çünkü henüz ibrâ konusu hak meydana gelmemiştir. Bu yüzden nikâh akdinden önce boşama geçerli olmaz.

 

Hadiste; "boşama hakkı ancak bu hakka sahip olmakla var olur."[1107]

 

İbn Mâce'nin rivayetinde ise, "nikâhtan önce boşama yoktur"[1108] buyurulur.

 

İbrânın bir şarta veya gelecek zamana bağlanması gerekir. Ancak şart uygun olursa geçerlidir. "Benim, sende bir alacağım varsa veya ben ölürsem, sen borcundan berîsin" demek gibi. Ölüme bağlanan ibrâ, vasiyet niteliğindedir. İbrânın İslâmî prensiplerle çelişmemesi gerekir.

 

Meselâ, sarf (nakitlerin alım-satımı) akdinde karşılıklı kabzdan veya küçüğün velayetinden ibrâ gibi, İslâmî hükmü değiştirmeye yol açan tasarruflar bâtıldır. İbrâ edilen hakta, ibrâ edenin eski bir mülkiyet hakkı bulunmalıdır. Çünkü bir kimsenin, yetkili kılınmadıkça, başkasının mülkünde tasarrufu geçerli değildir.[1109]

 

İbrânın konusu mal, eşya, borçlar ve haklardır. İbrâ, mal dâvası veya malın kendisi ile ilgili olabilir. Zimmette bulunan borçlardan ibrâ geçerlidir. Çünkü ibrânın esası, zimmetteki şeyi düşürmektir.

 

Haklardan İbrânın Çeşitleri

 

l) Kefâret, havâle gibi sırf kul haklarından ibrâ ittifakla geçerlidir.

2) Zina, kazif ve hırsızlık cezası (haddi) gibi sırf Allah haklarından ibrâ, Hanefî ve Malikilere göre, dâvâ açıldıktan sonra geçerli değildir.

3) Ta'zîr, kısas, diyet, intifâ', ayıp muhayyerliği ile fesih gibi, kul hakkı üstün olan haklardan ibrâ geçerlidir.

 

Kocanın, karısının nafakasından, nafaka kocanın zimmetinde mevcut bir borç olmadıkça, ibrâ etmesi ittifakla geçerli değildir.

 

İbrâ, kapsam bakımından ikiye ayrılır. Genel ve özel ibrâ. Genel ibrâ, başkasındaki mal, borç ve şahsa ait her haktan ibrâdır. Özel ibrâ ise, belirli bir hakkı içine alır. Özel bir borçtan ibrâ hâlinde yalnız o borç düşer. İbrâda tarih ve şahıs belirtilmişse, ibrâ yalnız bununla sınırlı olur.[1110]

 

İbrânın hükmü, özel veya genel ibrâ olmasına göre, ibrâ edilen hakkı düşürmesidir. Özel ise, artık ibrânın kapsadığı konularda hakkı istemek câiz olmaz ve bu konuda açılacak dava dinlenmez. Genel ibrâ ise, o ana kadar meydana gelmiş olan bütün hakları kapsamına alır. Hanefilere göre, bir bedel karşılığında ibrâ; mal karşılığı sulh olma anlamındadır.[1111]

 

b) Yemin

 

Yemin: Sağ el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek için Allah'a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir fıkıh terimidir.

 

Yemin daha çok Allah'ın isimleri veya zâtî sıfatlarından birisi anılarak yapılan kasem için kullanılır. Talâka veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup almadığı tartışmalıdır.[1112]

 

Kasem ve hılf kelimeleri arasında nüanslar olmakla birlikte "yemin" ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadırlar.[1113] Türkçe'de bazen yemin yerine "and içmek" tabirinin kullanıldığı görülmektedir.

 

Bu mefhumun, kelimenin anlamı ile irtibatı; yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağ ellerini birbirlerine vurmalarıdır.[1114]

 

Yemin, akitlerde ve husûmetlerde sözü te'kid için meşrudur. Meşrûtiyeti Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnetle sabittir. Kur'ân'ın bir çok sûresi değişik cisimler üzerine yapılan yeminlerle başlar. Tin, Şems, Fecr sûreleri bu kabildendir. Bakara sûresinin 225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde Allah Teâlâ'nın, yemin-i lağv sebebiyle kullarını mülahaza etmeyeceği bildirilmektedir.

 

Yine Mâide sûresinin 89. âyetinde sorumluluk getiren yeminin mûn'akıde yemini olduğu ifade edilmekte, yeminlere riayet emedilmekte ve yeminini bozanların nasıl keffaret ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların yanısıra;[1115] âyetleri de yeminin meşrûtiyetinin Kur'ân'dan delilleridir.

 

Hz. Peygamber bir hadisinde ümmetine, babalar ve putlar adına yemin etmemelerini, yemin edeceklerse Allah adına yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini emretmiştir.[1116] Rasûlüllah bizzat kendisi de yemin etmiştir. Onun yemin ederken en çok kullandığı tabirlerden birisi: "Nefsime veya Muhammed'in nefsine sahip olana yemin ederim ki" dir.[1117]

 

Yemin Çeşitleri

 

Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah'tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime tabidirler.

 

I ) Allah adına edilen yeminler

 

Kasem suretiyle Allah adına yeminler "Allah" ya da "İzzet, celal, azamet" gibi zati sıfatlarının başına "ba, va, ta" harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır.[1118] Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin lafızları: "Vallâhi, billâhi ve tallâhi" sözcükleridir.

 

Allah'ın isim ve zatî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi caiz değildir.[1119]

 

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir.[1120]

 

Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin etmek caiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti gerektirir.[1121]

 

Yeminin mûteber olması için mutlaka arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin edilebileceğine işaret etmişlerdir.[1122]

 

Buna göre Türkçe'de kullanılan "yemin ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin sayılır. Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim" gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir.[1123]

 

Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir örf saymak mümkün değildir. Bunların dışında, kişinin mübah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi, hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de bir yemindir.[1124]

 

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz, dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez.[1125]

 

Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir;

 

a) Ğamûs yemin: Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin,etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde "ödedim” diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Allah (c.c):

 

اِنَّ الَّذينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَليلًا اُولئِكَ لَاخَلَاقَ لَهُمْ فِى الْاخِرَةِ وَلَايُكَلِّمُهُمُ اللّهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيمَةِ وَلَا يُزَكّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَليمٌ

 

“Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır”[1126] buyurmaktadır.

 

Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine göre, bu âyet kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur.[1127]

 

Hz. Peygamber (a.s) bir çok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennet'in mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlananları gerektiğini haber vermektedir.[1128]

 

Hanefi, Hanbelî ve Malikilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah'tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a karşı büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (a.s) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret olmadığım söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır.[1129]

 

Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî (v.587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffareti olduğunu söylemektedir.[1130] Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir.[1131]

 

b) Lağv Yemin: Lağ yemini Hanefilere göre-yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini zannederek, veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir.[1132]

 

Hanefîlerin bu anlayışı bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir.[1133]

 

Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan "hayır vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir. Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den nakledilmiştir.[1134]

 

Hz. Peygamber'den lağv yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste: "Âtıcıların yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" [1135]buyurmuştur.  

 

Alimler kendi anladıkları lağv yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü Allah (c.c) lağv yemininden dolayı kulunun muaheze edilmeyeceğini bildirmiştir.

 

Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu kanaatindedirler.

 

c) Mün'akıde yemini: Mün'akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin "yarın falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabildendir. Mün'akide yemini kendi arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.

 

1) Mürsel yemin: Bir fiili yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir. Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz. Bu yemine "mutlak yemin" de denilir.

 

2) Muvakkat yemin: Bir zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yetmeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş sayılmaz. Belirli bir süre içinde bir şeye yapmaya yemin eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf'a göre bozmuş olur. Bu yemine "mukayyed yemin" de denilir.

 

3) Fevr yemin: Bir sebebe bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil şimdiki zaman kasdedildiğine karineler bulunan yemindir. Bir soruya cevap verirken edilen yemin bu kabildendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına gelen birisine "buyur ye" demelerine karşılık onun "vallahi yemem" demesi fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz.[1136]

 

Mün'akide yemininde yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret gerekir. Yeminde aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir.

 

Sadakat Konusunda Yeminin Çeşitleri

 

1) Uyulması vacip olan yeminler: Farz olan bir ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (a.s): "Âllah'a itaat etmek üzere yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu kabilden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icab eder, ayrıca yemin keffareti ödemesi gerekir.

 

2) Edilmesi haram, uyulmaması cevap olan yeminler:Bir farzı terk etmek veya bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca haram birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz. Peygamber; “Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın"[1137] buyurmuştur.

 

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur."[1138]

 

Şâ'bî'ye göre haram bir fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı işlemez. Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber kişinin haramı işlememesinin yeminine keffaret olduğunu söylemiştir.[1139]

 

Hanefiler mün'akide yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine dayanmaktadırlar.[1140]

 

3) Uyulması mendup olan yeminler: Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir.Yapılması mendup olan bir fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması mekruhtur, keffaret gerekir.

 

4) Mübah olan yeminler: Mübah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır. Böyle bir yeminin bozulması efdaldir. Bozulursa keffaret gerekir.

 

5) Mekruh olan yeminler: Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffaret ödenmesi efdaldir. Yemine sadakat ise mekruhtur.[1141]

 

Hanefî ve Malikilere göre unutarak, hataen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (a.s) bir hadisinde; yemin, talak ve nikahın ciddisinin de, ciddi sanıldığını haber vermişlerdir.[1142]

 

Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen yaptıklarından dolayı günah olmadığını bildiren ayetle[1143] Müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren hadistir.[1144]

 

İkrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel 'e göre ödemez. İmam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir.[1145]

 

Yemin edildikten sonra hemen peşinden "inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) "Yemin edip de istisna eden (İnşallah diyen) isterse, döner, isterse yemini bozmadan terk eder" buyurmuştur.[1146]

 

Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle "inşallah" demenin arasında konuşulmamasına veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.

 

İbn Kudame'nin bildirdiğine göre "inşallah" denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dört mezhep müttefiktir.[1147]

 

Yemin Keffareti

 

Mü'akide yemininin hangi türünden olursa olsun bozulması, keffareti gerektirir. Normalde keffaret yemin bozulduktan sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen kefaretin mûteber olduğu konusunda ulema arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Ancak önce kefaretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu kefaretin yeterli olup olmayacağı tanışmalıdır.

 

Hanefilere göre, keffaret ister malla, ister oruçla ödensin mutlaka yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce ödenmesi caiz değildir. Şafiilere göre keffaret malla ödenecekse yemin bozulmadan önce de ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre kefaretin ister malla ister oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi caizdir.Yemin edilmeden önce keffaret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffaret mûteber değildir. Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur.[1148]

 

Yemin keffareti; gücü yeterse bir köle azad etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse,peşi peşine üç gün oruç tutar.

 

Orucun arası hayız dahil hiç bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden başlanmalıdır. Yemin kefaretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur'ân-ı Kerîm'le sabittir. Ve âyet gayet nettir.[1149] Onun için konu ile ilgili görüş farklılığı yoktur.

 

II)  Allah'tan Başkaları Adına edilen Yeminler

 

Allah'tan başkaları adına edilen yeminler iki kısımdır:

a) Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah'tan başka varlıklar adına edilen yeminler: Bu şekilde yemin etmenin caiz olmadığını, Hz. Peygamber'in böyle yemin etmeyi men ettiğini yukarıda belirtmiştik. Böyle sözlerle yemin etmek caiz olmadığına göre, buna yemin demek de doğru değildir.

b) Bir şarta bağlanarak edilen yeminler:

 

Bu gruptaki yeminleri de iki kısımda ele almak mümkündür

 

1)  İbadet ve taat cinsinden bir şeye bağlananlar: Meselâ bir kimse "şu işi yaparsam üç gün oruç tutayım" dese, bu bir bakıma yemindir. Çünkü o işi yapmaktan nefsini menetmek maksadıyla o sözü söylemiştir. Bir başka açıdan da nezir (adak)tır. Çünkü bir ibadeti yapmayı, bir şarta bağlamıştır. Bu târz bir ifadenin nezir olarak değerlendirilmesi daha isabettir.[1150]

 

2) İbadet ve taate bağlanmayıp, talak veya köle azadına bağlanan yeminler: Bir kimse karısının boş olmasını veya kölesinin hür olmasını bir şartın tahukkukuna bağlarsa, talakla. veya köle azadı ile yemin etmiş sayılır. Böyle yeminlere tâliki talak da denir. Böyle sözlerin yemin olarak değerlendirilmesi kişiyi bir fiili yapmaya teşvik veya yapmaktan men etme konusunda kuvvet vermesinden dolayıdır.[1151]

 

Bu maddede söz konusu edilen şartın tahukkuku halinde şayet adamın maksadı kendisini bir işi yapmaya teşvik veya yapmaktan menetmek değil de karısını boşamak veya kölesini azad etmekse, şartın vukuu halinde karısı boş veya kölesi azad olmuş olur. Bu konuda ulema arasında her hangi bir görüş ayrılığı tesbit edilmemiştir. Çünkü bu yemin değil, talakı veya itakı şarta bağlamaktır.

 

Ama eğer kişinin maksadı, karısını boşamak değil de, kendisini bir işi yapmaya veya yapmamaya zorlamak ise hüküm nedir? İşte bu konuda bazı değişik görüşler vardır. Konuyu bir örnekle anlatalım: İçki müptelası olan bir kimse içkiyi bırakmak ve nefsini bu işe mecbur etmek maksadıyla "Bir daha içki içersem karım boş olsun" veya "bir daha içersem şart olsun" dese ve daha sonra yeminini bozsa yani içki içse bu durumda ne uygulanacaktır? Bu konuda üç görüş vardır:

 

Birincisi: Bu söz tamamen geçersizdir; ne talaktır ne de yemindir. Çünkü ne Allah'ın istediği bir şekilde karı boşama, ne de bir yemin etmedir. O halde böyle bir söz söyleyen ve sonra bozan kişinin karısı boş olmaz, kendisine yemin keffareti de gerekmez. Bu görüş Hz. Ali'ye nisbet edilmektedir. Zahirîler ve bazı Mâlikîler de bu görüştedir.

 

İkincisi: Böyle bir söz söyleyen kişi yemin etmiş ve yeminini bozmuştur. Çünkü adamın maksadı karısını boşamak değil, kendisini içki içmekten men etmektir. Dolayısıyla kişi ettiği yemini bozduğu için kendisine yemin keffareti icabeder; karısı boş olmaz. Hanbelîlerden İbn Teymiye ve İbn Kayyim el-Cevziyye bu görüştedir.[1152]

 

Üçüncüsü: Talak veya köle azadının bir şarta bağlanması ve şartın tahakkuku halinde, karı boş veya köle hür olur. Yukarıdaki misalimizde, adam içki içtiği zaman karısı boş olmuş olur. Dört mezhebin görüşü bu istikamettedir.

 

Yeminin Hâkim Kararına Etkisi

 

Davacı, mahkemede davasını isbat edemezse, davalıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin onun kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu veya olumsuz yönde olabilir; "Allah'a yemin olsun ki, satmadım yahut satın almadım yahut da sattım veya satın aldım" demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve fiillerini başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı sona erdiren bir delil sayılır.

 

İbn Abbas (r.a)'den rivâyete göre Hz. Peygamber (a.s) bir adama”yemin teklif etti ve ona şöyle dedi: "De ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, davacının bende hiç bir hakkı yoktur." Yine Eş'as b. Kays'dan rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen'deki bir toprak için Hz. Peygamber'in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu hasımının babasının kendi toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın hasmının elinde bulunduğunu iddia etti. Hz. Peygamber davacıya delilini sordu O, "Delilim yok, fakat yemin ederim ki, o toprağın babası tarafından gasbedildiğini bilmiyor" dedi. Bunun üzerine Kindeliye yemin teklif edildi.[1153]

 

Mahkemede Edilen Yeminde Aranan Şartlar

 

1) Yemin edenin buluğ çağına gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve iradesinin hür olması;

2) Davalının, davacının hakkını inkâr etmesi;

3) Hasımın hâkimden yemin talep etmesi ve hakimin yemin edecek olana teklifte bulunması;

4) Yemin şahsa bağlı olup, yeminde vekâlet kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini ile bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı kullanamaz.

5) Hadler gibi Allah'a ait haklarla ilgili olmaması gerekir.

6) İkrar caiz olan haklarla ilgili olması. Hadis-i şerifte Delil davacıya, yemin ise davalıya aittir" buyurulur. İkrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli olmaz.

7) İsbat için delil olmaması veya mevcut delillerin yetersiz bulunması.

 

Mahkemedeki Yeminlerin Çeşitleri

 

1) Şâhidin yemini: Bu, şâhidin, şehadetten önce doğru söyleyeceğine dair yaptığı yemindir. Günümüzde, şahidin tezkiyesi yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur. Malikiler, Zeydiyye, Zâhiriye, İbn Ebî Leyld ve İbnü'l-Kayyim, devrin bozulması ve dinî duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz vermişlerdir. İslâm hukukçularının çoğunluğu ise şahid yeminine karşıdır.[1154]

 

2) Davacının yemini: Hanefiler dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre, kendisinden töhmeti kaldırmak için davacı da yemin edebilir. Bu yemin, hakkını isbat veya aleyhindeki yemini reddetmek için de olabilir.

 

İslâm hukukçularının çoğunluğu bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde, davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit bulunduğu görüşünü benimser.[1155]

 

Yemin ancak hâkimin veya naibin huzurunda onların teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin veya yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü, yemin husumeti kesmek için söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir.

 

Hakimin davalıya re’sen yemin teklif edeceği haller

 

1) Bir kimse bir mirastan alacak veya bir mal dava edip de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla bu hakkı düşüren bir muamelenin olmadığı konusunda davacıya yemin teklif eder.

2) Bir malı dava edip kendisine ait olduğunu isbat eden kimseye hâkim "malın onun mülkünden başka bir muamele ile çıkmadığı" konusunda yemin teklif eder.

3) Müşteri, malı ayıp sebebiyle reddederse, ayıba razı olmadığı konusunda yemin teklif eder.

4) Hakim şüf'a hakkı sebebiyle bu hakkı daha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.

5) Kocası kayıp olan bir kadının lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği, nafaka olmadığı ve onun yanında mal bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.

 

Kendisine yemin teklif edilen kimse, yemin ederse dava konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa dava konusu şeyi kaybetmiş olur.

 

c) Kefalet

 

Kefalet: Bir şeyi bir şeye katmak ve eklemek. Kefilin zimmetini, esas borçlu olan kişinin zimmetine mutlak bir şekilde eklemek demektir. Bu tarifteki mutlak ifadesiyle kefâlet; şahıs, borç veya belirli bir mal üzerindeki kefâleti kapsamaktadır. Kefâlet, borcu veya yüklendiği hususu kefilden isteme hakkı verir, yoksa borç, esas borçludan düşüp de kefil üzerinde sabit olmaz.[1156]

 

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre kefâlet; kefilin zimmetini, kefil olunanın zimmetine, onun borcunu kendi üzerine alarak eklemektir. Bu tarife göre, borç, hem esas borçlu, hem de kefil üzerinde sâbit olmaktadır.[1157]

 

Şahıs ve ya belirli mal üzerindeki kefâletin hak sahibine yalnız "yüklenilen şeyin ifasını isteme" hakkını verdiği konusun dâ iki tarif zorunlu olarak birleşmektedir. Borca kefâlette, borç (deyn) asılın üzerinde devam etmekle birlikte kefilin zimmetinde sâbit olmaktadır. Alacaklı bunlardan yalnız birisinden borcu alma hakkına sahip olduğu için, sonuç olarak borç zimmeti tek kişide toplanmaktadır.

 

Eğer borca kefâlet, mücerred "isteme hakkı"ndan ibaret olsaydı, alacağın, kefil öldükten sonra onun terekesinden alınamaması gerekirdi. Çünkü şahsa kefâlette olduğu gibi, kefilin ölümü ile, ondan alacağı isteme hakkı düşer, fakat mirasından alınır.[1158]

 

Kefâlet; Kitap, Sünnet ve İcmâ' delillerine dayanır. Kur ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا

 

"Rabbi O'na (Meryem'e), Zekeriyya'yı kefil kıldı."[1159] Burada, Zekeriyya (a.s)'nın Hz. Meryem'in bakımını üstlendiği belirtilmektedir.

 

قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَاءَ بِه حِمْلُ بَعيرٍ وَاَنَا بِه زَعيمٌ

 

"Bunun üzerine Hz. Yûsuf'un adamları: Biz hükümdarın su kabını kaybettik. Bulup getirene bir deve yükü mükâfat var, dediler. Başkanları da. Ben bu mükâfatın verileceğine kefilim, dedi."[1160]

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kefil, üzerine aldığı borcu bizzat yüklenendir."[1161]

 

Hz. Peygamber'e namazı kıldırması için bir cenaze getirilmişti. Miras olarak bir şey bırakıp bırakmadığını sordu?. Bir malı olmadığını söylediler. Bir borcu var mıdır? diye sordu. "Evet iki dinar borcu var?" denilince; cenaze namazını kıldırmak istemedi ve "Arkadaşınızın namazını siz kıldınız" buyurdu. Ebû Katâde'nin; "Ey Allâh'ın elçisi, bu iki dirhemi ben üzerime alıyorum" demesi üzerine, Hz. Peygamber onun namazını kıldı.[1162]

 

Diğer yandan İslâm hukukçuları; insanların ihtiyacı ve borçlunun sıkıntısının giderilmesi için kefâletin caiz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Sadece bazı ayrıntılarda görüş ayrılığı vardır. İyi niyetle kefil olma, kefile sevap kazandıran taat kabilinden bir ameldir. Kefil olan kimse Allâhu Teâlâ'nın yardımını üzerine çeker.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kimse mü'min kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allahu Teâlâ da o kimsenin yardımındadır.”[1163] Diğer yandan, insanlar arasında iyilik iyiliği çeker. Karşılıklı yardımlaşmaya sebep olur. Kur'ân'da şöyle buyurulur:

 

 7¢æb Ž¤y¡üa ü¡a ¡æb Ž¤y¡üa ¢õ¬a Œ u ¤3 ç

 

"İyiliğin karşılığı ancak iyilikten başka bir şey değildir.”[1164]

 

Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre kefâletin rüknü, kefilin teklifi ve alacaklının kabulünden ibarettir. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, kefil olacak kimsenin "ben kefilim" demesi yeterlidir kabul bir rükün değildir. Çünkü Rasûlüllah (a.s), Ebû Katâde'nin, ölen bir kimsenin borcunu üstlenmesine karşı çıkmamıştır.[1165]

 

Ancak borçlunun rızasının gerekmediği konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş birliği vardır. Çünkü başkasının borcunu izinsiz ödemek caiz olunca, bu borca kefil olmak öncelikle caiz olur. Diğer yandan iflas etmiş olarak ölen bir kimseye kefâletin geçerli olduğunu, Ebû Hanîfe dışındaki bütün fakihler kabul ederler.[1166]

 

Kefillik şahıs veya mal yahut nakit para borçları için söz konusu olur. Şahsa kefil olmak onu belirli bir tarihte, belirli bir yerde hazır bulundurmayı eder. Mal veya paraya kefillikte ise, asil borçlu mal ya da para horcunu vadesinde ödemezse, kefil bunları alacaklıya ödemeyi üstlenmiş olur.

 

Kefilliğin Çeşitleri

 

Kefillik mutlak ve Mukayyed kefillik olmak üzere ikiye ayrılır.

1) Mutlak kefillik: Borcun ödenme şekil ve vadesinde söz etmeksizin yapılan kefillik sözleşmesidir. Burada borç peşin ödenecekse, kefillik de başlamış olur. Borç va'deli ise kefil bu vade sonuna kadar süreye sahip olur.

 

2) Mukayyed kefillik: Kefillik için bir ay veya bir yıl gibi sure sınırlaması yoluna gidilebilir. Kefillik süresinin, asıl borç suresine denk, ondan az vefa süre olması mümcün ve câizdir. Çünkü borcu istemek alacaklının hakkı olup, o, kefil ve asil ile dilediği şekilde anlaşma yapabilir.

 

Kefalet akdi, bir yıl gibi bir süreyle sınırlandırılmış ise, süre dolmadan borçlu ölse, onun malından ödenmesi gerekli olur. Kefil için süre devam eder. Bir yıldan önce kefil vefat ederse, borç, onun malından ödenir hale gelir. Süre, asıl, borçlu için devam eder.

 

Bu görüş Hanefi, Şâfiî ve Mâlikilere aittir. Çünkü Hanefîlere ölüm, zimmeti sona erdirir ve zarurî bazı durumlar dışında insanın ehliyetini ortadan kaldırır. Hanbelîlerin ibn Kudâme tarafından tercih edilen bir görüşüne göre, borçlar, ölüm sebebiyle muacceliyet kazanmaz. Çünkü borç bir vadeye bağlanmışsa, vade tarihi gelmedikçe talep edilemez.[1167]

 

Bir kimse, bir şahsı belli bir yerde, meselâ mahkemede hazır bulundurmak üzere bir ay veya üç gün gibi bir süreyle kefil olsa, caizdir. Bu durumda kefilden kefâlet süresi geçmedikçe kefili olduğu kimseyi teslim etmesi istenemez.

 

Şartlı kefâlette, şartın kefâlet akdinin niteliği ile bağdaşır nitelikte olması gerekir. "Ali geldiği zaman onun kefiliyim veya Ali bu beldeyi terkederse onun kefiliyim" demek gibi. Yağmurun yağması veya rüzgârın esmesi gibi bir şarta bağlı olan kefâlet, derhal meydana gelir, vade geçersiz olur. Çünkü bu süreler belirsizdir.[1168]

 

Kefâlet Akdinin Şartları  

 

Bu şartlar; kefil, borçlu veya alacaklı ile ilgili olmak üzere üç kısına ayrılabilir.

 

1) Kefille İlgili Şartlar

 

Kefilin akıllı olması ve büluğ çağına gelmiş bulunması gerekir. Akıl hastası ve küçük çocukların kefil olması geçerli değildir. Çünkü kefillik, başkasının borcunu yüklenme sebebiyle, bir teberru akdidir. Bu yüzden, teberru ehliyeti bulunmayan kimse kefâlet akdi de yapamaz. Bu konuda görüş birliği vardır. Sefahat sebebiyle kısıtlı bulunanlar da kefâlete ehil değildir. Kefâlet malî bir tasarruf olduğu için kefilin reşid olması gerekir.[1169]

 

2) Borçlu (Asil) İle İlgili Şartlar

 

a) Kefilin, kefâlet konusunu ifaya gücü yetmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, borcunu ödemeye yetecek mal bırakmaksızın müflis olarak vefat eden kimsenin borcuna kefâlet geçerli değildir. Çünkü bu borç dünya hukuku bakımından düşmüştür. ibrâ ile düşen borçta olduğu gibi, buna da kefalet sahih olmaz. Ölünün zimmeti ölümle sona ermiştir. Onun zimmetinde borç devam etmez.

 

Ebû Yûsuf, imam Muhammed ve çoğunluk İslâm hukukçularına göre, iflâs eden ölünün borcuna kefâlet geçerlidir. Delil, yukarıda verdiğimiz Ebû Katâde'den nakledilen hadistir.[1170]

 

b) Kefilin, borçlunun kimliğini bilmesi gerekir. Kefil, "İnsanlardan herhangi birisine kefil oldum" gibi belirsiz tasarrufta bulunsa, kefâlet geçerli olmaz.[1171]

 

3) Alacaklıda bulunması gereken şartlar

 

a) Alacaklının belirli olması gerekir. Aksi halde, kefâletten beklenen amaç gerçekleşmez.

b)  Alacaklının, akit meclisinde hazır bulunması gerekir.

c)  Alacaklının akıllı olması gerekir.[1172]

 

4) Kefâletin konusu ile ilgili şartlar

 

a) Kefâlet konusunun borçlu adına yüklenilmiş olması şarttır. Konunun borç, belirli bir mal, şahıs veya bir eylem olması mümkündür.

b) Akdin konusunun, kefil tarafından ifasına güç yetirilmesi gerekir. Bu yüzden had ve kısas cezalan için kefâlet geçerli değildir.

c) Borcun, sahih ve lazım olması gerekir. Bu borç, ancak ibrâ veya edâ ile düşer. Bu şart, malla ilgili kefalete âittir.[1173]

 

Kefâletin hükümleri: Kefilin, asile rucû etme hakkı vardır. Kefâlet, borç üzerinde ise, kefil, ödemek zorunda kaldığı borcu asıl borçludan talep eder. Kefil iki kişi olursa,-borç onlardan yarı yarıya tahsil edilir. Daha sonra bu kefiller, bunu asıl borçludan isterler. Alacaklı, alacağını asıl borçludan veya kefilden dilediğini tercih ederek isteme hakkına sahiptir.Kefil, borcu ödemeden önce, asıl borçludan isteyemez.[1174]

 

Kefâletin Sona Ermesi  

 

Mal ile ilgili kefâlet iki durumda sona erer.

1) Borcun alacaklıya ödenmesi: Bu ödeme ister asıl borçlu, isterse kefil tarafından yapılsın kefâlet akdini sona erdirir. Yine, alacaklı alacağını kefile veya asile hibe etse kefâlet ilişkisi sona erer. Çünkü hibe, edâ yerindedir. Kefile veya asile borcu tasadduk etmek hibenin benzeridir. Alacaklı vefat eder ve borçlu yahut kefil, ona mirasçı olursa yine kefâlet akdi sona erer. Çünkü mirasla onun zimmetinde bulunan şeylere de mâlik olunmuştur.

 

2) İbrâ ve bu anlamda olan tasarruflar: Alacaklı, kefili veya asili borçtan ibrâ etse kefâlet sona erer. Ancak, yalnız kefili veya yalnız asili ibrâ etmesi, diğerini de ibrâ etmesi anlamına gelmez. Kefilin borçtan ibrâsı, yalnız borcun ondan istenmesi hakkını düşürür, fakat borcun aslını ortadan kaldırmaz. Ancak alacaklı borcun ödendiğini ikrar ve itiraf ederse, kefil de, asil de borçtan kurtulmuş olur.

 

Kefâlet sulh yoluyla da sona erebilir. Kefil, alacaklı ile iddia konusu borcun bir bölümü üzerinde anlaşsalar, iki durumda kefil ve asil birlikte borçtan kurtulmuş olurlar. Kefil ya; "Ben ve borçlu, ikimiz de geri kalan borçtan beriyiz" der veya mutlak ibrâ anlamında, alacaklı ile belli bir rakam üzerinde anlaşma yapılmış olabilir.[1175]

 

Şahıs Üzerindeki Kefâlet Üç Durumda Sona Erer

 

1) Kefil olunan şahsın teslim edilmesi Bu, daha çok, bir tutukluyu veya tutuklanmayı gerektirecek bir suçla itham edilen kimseyi, duruşma için mahkemede hazır bulundurmak amacıyla yapılan bir kefâlet sözleşmesidir. Sanık, kefili tarafından belirtilen tarihte mahkemede hazır bulundurulunca akit sona erer. Mahkemenin bulunmadığı bir beldede, sanığı karakola teslim etmekle kefil görevini tamamlamış sayılmaz. Eğer, mahkeme bulunan şehirde, çarsı veya pazarda sanık teslim edilmiş olursa, kefâlet akdi sona erer. Çünkü, burada sanığı yargılama imkânı vardır.

 

Kefil, sanığı kararlaştırılan şehirden başka bir şehirde teslim etse, Ebû Hanîfe'ye göre, yargılama imkânı doğduğu için kefâlet akdi sona erer. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, belirlenen şehirde teslim etmedikçe, kefâlet sona ermez. Devlet başkanı yerine, hâkime teslim etmek kefâleti sona erdirir.

 

2) İbra: Hak sahibi, kefili, şahsa kefâletten beri kılınca, kefâlet akdi sona erer. Bu durumda sanık (asil) yükümlülükten kurtulmuş olmaz. Ancak, hak sahibi asile karşı, hakkından vazgeçerse, kefil ve asil birlikte yükümlülükten kurtulmuş olurlar.

 

3) Şahsa kefil olan kimsenin ölümü: Kefâlet konusu olan şahıs ölünce, kefil, kefâletten kurtulur. Çünkü artık onu belirlenen yerde bulundurmaya gücü yetmez. Kefil, öldüğü zaman da kefâlet akdi sona erer. Çünkü bu durumda da, onun kefil olduğu kimseyi hazır bulundurma imkânı yoktur. Onun mirası borca da kefâletin aksine bu görevi ifaya elverişli değildir.

 

Lehine kefil olunan şahsın ölümüyle, şahsa kefâlet sona ermez. Nitekim mala kefâlette de, alacaklının ölümüyle kefâlet sona ermiş olmaz. Çünkü kefilin, görevini ifaya gücü yetmektedir Bu durumda vasî veya vârisler, alacağı istemede, vefat edenin yerine geçerler.[1176] Belirli bir malın tazminine yönelik olan kefâlet akdi iki durumda sona erer:

 

Kefil olunan mal, mevcutsa bunun hak sahibine teslimi, malın helâk olması hâlinde ise mislini veya kıymetini verme durumunda kefâlet akdi sona erer. Hak sahibinin kefili kefâletten ibrâ etmesi hâlinde de akit sona erer. Çünkü kefil isteme, alacaklının hakkıdır Borçta olduğu gibi, onun düşürmesiyle kefillik de düşmüş olur.[1177]

 

Kefilin ödediği borç için asile rucû etmesi için şu şartların bulunması gerekir

 

1) Kefâletin borçlunun izniyle olması: Borçlu olan bir kimse, borcu için birisine kefil olma izni vermemişse, başkasının onun adına yapacağı ödeme teberru niteliğinde olur. Eğer teberruda bulunan kefilin asıl borçluya rucû hakkı olsaydı, Hz. Peygamber'in, borçlu olarak ölen sahabenin namazını, Ebû Katade'nin tazmini sebebiyle kılmaması gerekirdi. Bu, Hanefi ve Şâfiîlerin görüşüdür. Mâlik ve bir rivâyette Ahmed b. Hanbel'e göre, ödemenin kendisi için ödeme yapılanın izniyle olması şart değildir. Çünkü bu, onun yükümlülükten kurtaran bir ödemedir. Bu, borçlunun ödemeden kaçınması hâlinde, hâkimin onun adına ödeme yapması gibidir.

 

2) Ödemenin asıl borçlu adına yapılması: Kefil, temelde borçlunun borcunu yüklenir. Eğer borçlu tazmini kendisine izafe etmezse, kefille kendi arasında kuruları "karz akdi" gerçekleşmez. Çünkü kefâlet, borçluya göre ödünç para istemekten (istikraz), kefile göre ise ödeme yap|ığı takdirde, borçluya ödünç para vermekten (ikraz) ibarettir. Kefil ödeme konusunda borçlunun naibi (vekili) durumundadır.[1178]

 

Kefilin asile rucû etmesi: Hanefilere göre, kefil asile, onun adına ödediği meblağı ile değil, tazmin etmeyi üstlendiği miktar ile rucû eder. Çünkü o, borcu ödemekle asıl borçlunun zimmetindeki borca sahip olmuş bulunur. Kısaca, kefil, alacaklıya borcu başka cins paradan ödeyen kimseye borç yerine başka bir mal verse, asıl borçludan kefil olduğu miktarı taleb edebilir.

 

Bir borcu vekil sıfatıyla ödeyen kimse ise, müvekkile ödediği şeyin cins ve miktarı ile rucû eder. Çünkü vekil, edâ ile borca mâlik olmuş sayılmaz. Belki, ödediği meblağı müvekkile ödünç (karz) olarak vermiş sayılır. Bu yüzden borçluya, ödünç verdiği şeyle rucû eder.Ancak kefil sulh yoluyla borcun bir bölümünü ödemiş olursa, artık borçludan borcun tümünü değil, ödediği kadarını isteyebilir. Çünkü o, bu durumda bir bölümünü ödemekle tüm borca mâlik olmuş sayılmaz. Kefili borcun bir bölümünü sulh yoluyla düşmesinin, temlik sayılması halinde, kefilin ödediği ile borcun tamamı arasındaki fark faiz işlemine girer.

 

Şafiî ve Malikîlere göre, kefil borçluya fiilen ödemek zorunda kaldığı miktarla rucû eder. Borcun bir bölümü üzerinde sulh veya ibrâ halinde de, kefil ödediği kadarıyla rucû eder Hanbelilere göre ise kefil, asil borçla, fiilen ödediğinden hangisi azsa, onunla asile rucû eder. Çünkü, eğer borç, ödenenden azsa fazlalık teberru niteliğindedir. Ödenen azsa o, ödediği kadarıyla rucû edecektir.[1179]

 

Bir kimse, alıcı için satıcının sattığı mala, helâk olursa parasını yahut kıymetini vermek yahut rehin veren için, rehin alan kimseden dolayı rehin verilen mal helâk olursa, parasını yahut kıymetini vermek üzere kefil olursa, sahih olmaz. Çünkü satılan, satıcının elinde iken helâk olsa, alıcıdan bir şey alamaz. Rehin alanın yanındaki rehin helâk olsa, rehin alana bir şey lâzım gelmez. Buna göre, helâk olduğunda ödenmesi gerekmeyen mallara, kefil olmak geçerli değildir.

 

Bunun gibi, emânetlere, âriyetlere, kiralanan şeylere ve ortak mallara kefil olmak caiz değildir. Çünkü bunlar helâk olduğu takdirde ödenmeleri gerekmez. Ancak, satılan malın, alıcıya; rehin verilen malın, rehin verene; kiralanan malın kiracıya; satılan malın, parasının satıcıya teslim edilmesine kefil olmak mümkün ve câizdir.[1180]

 

Kefâlet için bir ücret istemenin hükmü: Kefâlet, bir teberru akdi ve kefilin kendisi sebebiyle sevap kazanacağı bir taattır. Çünkü bu, hayırda yardımlaşmadır. Diğer yandan kefil ödemek zorunda kalacağı şeyle, asile rucû eder. Bunun bir bedel talep edilmeksizin Allah rızası için ve karşılığı âhirette beklenmek üzere yapılması en güzelidir. Şüpheden uzak olan şekli de budur.

 

Ancak alacaklı, kefilin ödemede bulunarak kendisine yaptığı iyiliğe bir karşılık olmak üzere, ona hibe veya hediye olarak bir şeyler verse bu câiz olur. Diğer yandan kefil, kefâletine bir karşılık veya belli bir ücret şart koşsa, kefil göstermek zorunda olan borçlu, meccânen kefil olacak birisini bulamazsa zarûret veya ihtiyaç sebebiyle ücret karşılığı kefâlet caiz olur. Günümüzde pek çok ticarî yatırımlarda ve taahhüt işlerinde istenen "teminat mektubu" da zaruret hâlinde bu gruba girebilir. Bu görüş İslâm hukukçularına göre şu esasa dayanır:

 

Kur'ân-ı Kerim öğretilmesi: İmamlık, müezzinlik ve müftülük gibi, insanı Allah'a yaklaştıran bazı ibadet ve taatlerin ifası karşılığında ücret vermek, ihtiyaç sebebiyle caiz görülmüştür. Diğer yandan, hakkı hâkim kılmak, zulmü kaldırmak veya bir beldeden düşmanın zarar veya tehlikesini bertaraf etmek için düşmana rüşvet yoluyla bir şeyler verilmesinde de bir sakınca görülmemiştir.

 

Sonuç olarak, kefâletin aslının teberru niteliğinde olduğu ve kefile karz-ı hasen sevabı kazandırdığı dikkate alınarak, bunun bir karşılık beklemeksizin yapılması gerekir. Ancak bir beldede, menfaat karşılığı olmaksızın kefil bulunamaz hale gelmişse, zarûret ve ihtiyaç hallerinde ücret karşılığı kefâlete bâşvurulabilir.

 

Nitekim, Hanefîlerde Kur'ân öğretimi, imamlık ve müezzinlik gibi taatler önceleri ücret veya maaş almaksızın yürütülürken, bunu meccânen yapanların kalmayışı, aksi halde bu hizmetlerin büyük ihmallere uğrayacağının anlaşılması üzerine bunları yapanlara ücret verilebileceğine fetvâ verilmiştir. Böylece Hz. Peygamber devrinde yapılmayan bir iş, şartların değişmesiyle sonraki müctehidler tarafından yeni şartlara göre değerlendirilmiş, toplumun ve İslâm'ın maslahatı için bu yola gidilmiştir.

 

ı) Vakıf

 

Vakıf: İslâm hukukunda vakıf muamelesi için "Vakıf", "Habs veya Hums" ve "Sadaka" olmak üzere üç terim kullanılmıştır. Vakf veya vakıf (va-ka-fe) kökünden arapça bir mastar olup; sözlükte; hapsetmek ve alıkoymak demektir. Kök anlamın kapsamı ederek genişlemiş ve bir malı; mülkiyetin nakli sonucunu doğuran tasarruflardan menedip, gelirini sürekli olarak yoksullara tahsis etmek anlamını kazanmıştır. Çoğulu "evkâf" ve "vukûf 'tur. Vakıf kelimesi bir isim olarak, edilgen kök, yani "vakfedilen mal" anlamını ifade eder. Osmanlı Devleti uygulamasında "evkif ' tabiri, bu anlamda vakfın çoğuludur.[1181]

 

İslâm Peygamber'i Hz. Muhammed bazı hadislerinde vakıf yerine eş anlamlısı olan "habs" kelimesini kullanmıştır.

 

İmam Şafiî (ö. 204/819) ile Mâliki hukukçular ve bunları izleyenler, Hz. Muhammed'in ifadesine sadık kalarak, vakıf için "habs" veya "hubs" ile çoğulu olan "ahbâs" terimini kullanmaya devam etmişlerdir.[1182]

 

Vakıf yerine "sadaka" kelimesinin kullanıldığı da olmuştur. Sadaka; yoksullara Allah rızası için verilen şey, sevap kazanmak amacıyla hibe edilen mal, demektir.[1183]

 

Bu kelimeye muharreme (dokunulmaz hâle gelen), müebbede (ebedî kılan) veya câriye (devam eden) gibi sıfatlar eklenerek vakıf anlamı kazandırılmıştır (Şafii aynı yer). Hanefilerin büyük çoğunluğu, işin başından itibaren vakıf terimi kullanmayı tercih etmekle birlikte, bazı Hanefî hukukçuları, konu başlığı olarak "Vakıf ve Sadaka"yı birlikte kullanmışlardır.[1184]

 

Vakıf, bir hukukî müessese olarak şöyle tarif edilmiştir: Vakıf; kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak Allah'ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatını (gelirini), Allah rızası için bir hayır cihetine tasudduk etmektir. Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah'ın (toplumun) mülkü haline gelir. Böyle bir malın yönetimi artık vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur.[1185]

 

Ebû Hanife'nin (ö. 150/767) tarifi şöyledir: Vakıf, mülk olan bir ayn'ı, vakfedenin mülkiyetinde alıkoymak ve gelirini yoksullara veya başka hayır yollarına tasadduk etmekten ibarettir.[1186]

 

Malikiler, vakıfta ebediliği (te'bid) şart koşmazlar ve kısa süreli vakfı da geçerli sayarlar. Bir ev, dükkân veya araziyi belli süre için kiraya verip, kira bedelini hayır yoluna sarfetmek gibi.

 

Vakfın Ortaya Çıkışı

 

Vakıf müessesesinin tarihi çok eskilere dayanır. İslâm'dan önce Arabistan'da bilinen en eski vakıf Mekke'deki Kâbe'dir. Kâbe, yeryüzünde ilk mabed olarak kabul edilir ve yapının temelleri Hz. Âdem'e kadar dayandırılır. Bu günkü Kâbe şeklinin İbrahim Peygamber ve oğlu İsmail tarafından inşa edildiği Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilir.[1187]

 

İslâm'da vakıf Kur'ân, Sünnet ve İcmâ' (İslâm bilginlerinin görüş birliği) delillerine dayanır. Kur'ân'da doğrudan vakıfla ilgili görülen âyet şudur:

 

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَىْءٍ فَاِنَّ اللّهَ بِه عَليمٌ

 

"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz."[1188]

 

Ashab-ı Kiram'dan Ebu Talha (ö. 34/654) bu âyet inince; "Rabbımız bizden mallarımızı kendi yolunda harcamamızı istiyor. Ey Allah'ın elçisi, en sevdiğim "Beyruhâ" arazimi Allah için tasadduk etmek istiyorum" dedi. Hz. Muhammed'in, araziyi en yakın hısımlarına vermesini tavsiye etmesi üzerine de, onu amcasının oğulları ve diğer bazı hısımları arasında taksim etti.[1189] Tefsir bilginlerinin çoğu ve hadisçiler bu âyeti vakıfla açıklamışlardır.[1190]

 

Hz. Muhamed'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar."[1191]

 

Hadiste geçen "sadaka-i câriye"nin vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur. Hz. Âişe'den (ö. 57/676) nakledildiğine göre, Allah'ın elçisi Medine'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Bu mülkler: A'vaf, Sâfiye, Delâl, Müseyyeb, Bürka, Hismâ ve Meşrebe'dir. Nadiroğuları'ndan Muhayrîk isimli bir şahıs şöyle bir vasiyette bulunmuştu: "Ben ölünce, tüm mallarım Allah elçisine ait olsun, O dilediği yere sarfetsin."

 

Muhayrîk'in Hicret'in 2.nci yılında ölmesi üzerine tüm malları, Hz. Muhammed'e kalmış, o da bu malları, bir görüşe göre Abdulmuttalib ve Hâşimoğulları'na, başka bir rivayete göre, ise, İslâm'ın ve Müslümanların acil ihtiyaçlarına vakfetmiştir. İslâm'da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir.[1192]

 

Hz. Ömer (ö. 23/643) çok sevdiği bir araziyi vakfedişini şöyle anlatır: "Allah'ın elçisine; Hayber topraklarının taksimi sonucu, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli bir arazi bana isabet etti, bu konuda ne buyuruyorsunuz? dedim. Hz Peygamberde: İstersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara tasadduk et" buyurdu. Hz. Ömer, arazisini; satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfetti. Mütevellinin de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu konuda bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa'ya (ö. 41/244), sonra da nesline teslim ve vasiyet etti.[1193]

 

Ashâb-ı kiramın pek çoğu mallarım vakfetmişlerdir. Hâlid bin Velid'in (ö. 21/641) zırhını ve savaş atlarını vakfetmesi.[1194]

 

,Hz. Ali'nin (ö. 40/660) Yenbu'daki bir arazisini ve çeşmesini vakfetmesi[1195] ve Hz. Osman'ın (ö. 35/655) susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi olarak topluma bağışlaması bunlar arasında sayılabilir.[1196]

 

Câbir bin Abdillah'tan şöyle dediği nakledilmişir: "Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum.”[1197]

 

Vakfedilecek Malda Aranan Şartlar

 

İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre vakıfta ebedilik (te'bid) şart olduğu için, vakfedilecek malın buna el-verişli olması gerekir. Diğer yandan maldan yararlanmanın da mümkün ve caiz olması gerekir. Bunun için vakfedilecek malda aşağıdaki özelliklerin bulunması öngörülmüştür:

 

1) Mütekavvim Mal Olması

 

Kendisinden yararlanmak mümkün ve meşru olan mala "mütekavvim", bu özelliği taşımayan mallara ise "gayri mütekavvim" denir. İnsan fıtratının kendisine meylettiği, değer verdiği ve ihtiyaç için biriktirdiği şeye mal denir. Bunlar menkul ve gayri menkul, yararlanılması (intifaz) mubah olan ve olmayan diye ikiye ayrılırlar. İşte, vakfedilecek şeyin, ev, dükkan, arazi gibi ayn'ından veya gelirinden yararlanılması caiz olan mal niteliğinde bulunması gerekir.[1198]

 

2)  Malın Belirli Olması

 

Vakıf malın anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli bir mal olması gerekir. Şu evimi veya dükkânımı vakfettim, demek gibi. Yer ve miktarını belirtmeksizin "Şu toprağımın bir bölümünü veya beş-on tane zeytin ağacım vakfettim" gibi sözlerle yapılacak vakıf, anlaşmazlığa yol açabileceği için geçerli olmaz.[1199]

 

3) Vakfedenin Mülkü Olması

 

İslâm hukukçuları arasında, vakfedilen malın, vakfedenin mülkü olmadıkça, vakıf tasarrufunun geçerlilik kazanamayacağı konusunda görüş birliği vardır.[1200]

 

4) İfraz Edilmiş Olması

 

Kendisinden ancak ayn'ıyla intifa olunabilen mabed, hastane, kabristan ve kütüphane gibi vakıflarda, vakfedilen malın ifrazı (bağımsız birim haline getirilmiş olması) şarttır. Tapusu hisseli olan yerler bu gibi vakıflar için elverişli değildir. Allah rızası için yapılması gereken vakıfla ortaklık bağdaşmaz. Bir gayri menkulün bir ay mabed, bir ay da iş yeri olarak kullanılması düşünülemez. Ancak alt katların dükkân ve üst kattarın mescid yapılması halinde vakfa gelir sağlamak amacıyla, bu caiz görülmüştür.[1201]

 

Ayn'ıyla intifa olunmayan, sadece gelirinden yararlanılan şâyi hisseli yerden bir hissenin vakfedilmesi çoğunluk İslâm hukukçularına göre caiz olup, böyle bir vakfın bağımsız birim haline getirilmesi (ifraz) şart değildir. İmam Muhammed eş-Şeybânî, vakıfta mütevelliye teslimi şart koştuğu için, hisse vakfını caiz görmez. O, bu konuda vakfı; bağışlama ve sadaka tasarrufuna benzetmiştir.[1202]

 

Osmanlı Devleti uygulamasında, fetvaya çoğunluğun görüşü esas alınmakla birlikte, şer'iyye sicillerinde İmam Muhammed'in görüşü doğrultusunda kararlar verildiği de görülmüştür.[1203]

 

Menkullerin Vakfı 

 

Vakıfta devamlılık (te'bid) esas olduğu için, prensip olarak vakfın gayri menkul kabilinden olması gerekir. Bu özelliğe sahip olmayan menkulleri vakfetmek caiz değilse de Hanefilere göre şu üç istisna saklı tutulmuştur:

 

1) Gayri Menkule Tabi Olma

 

Ebû Yusuf ve İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye göre teâmül bulunmasa bile, menkul malların bir gayri menkule bağlı ve tabi olarak vakfedilmesi mümkündür. Arsa ile birlikte binayı, arazi ile birlikte bazı hayvanları ve tarım âletlerini vakfetmek gibi.[1204]

 

Mütemmim cüzler, yol, geçit, su içme, su alma hakkı gibi irtifak hakları da gayri menkule bağlı olarak kendiliğinden vakfedilmiş sayılır. Mâlikîlere göre, intifa hakkı ve sınırlı bazı aynî haklar bağımsız olarak da vakfedilebilir.[1205]

 

2) Hakkında Nass (Hadis) Bulunması

 

Vakfın gayri menkul olması prensibinin ikinci istisnası, vakfedilmesinin cevazı konusunda hadis bulunmasıdır. Silah, ve at gibi savaş âleti ve malzemelerini vakfetmek gibi. Nitekim Hâlid bin Velid (ö. 21/641) savaş silahını ve zırhını Allah yoluyla vakfetmiştir. Hz. Muhammed bunu tasvib etmişti.[1206] Hz. Hafsa'nın da Kur'ân vakfettiği nakledilir.[1207]

 

Ebû Yusuf, menkul vakfını bu hadislerle sınırlı tutarak, sadece savaş için at, deve ve silahların vakfedilebileceğini belirtmiştir. O'na göre, "kıyasa aykırı olarak sabit olan hüküm, başka bir hükme esas olamaz. Çünkü vakıfta gayri menkul olma esas olduğu için, menkul vakfı temelde kıyasa aykırıdır."[1208]

 

3) Teâmül Bulunması

 

İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye göre, hakkında nass (âyet-hadis) bulunmasa da, vakfedilmesi teâmül haline gelen menkullerin vakfı geçerlidir. Kitap, ev, balta, gelinlik, el-bise, mutfak eşyası, mushaf, bazı kitaplar, dinar, dirhem (nakit para) ve mislî (standart) menkuller bunlar arasında sayılabilir. Örf ve teâmül; toplumda, İslâm'a aykırı olmayan bir işin çokça yapılmasıyla gerçekleşir. İmam Muhammed burada istisna' (eser sözleşmesi yapma) aktinde olduğu gibi "istihsan" deliline dayanarak kıyası terketmiştir. Bu duruma göre,bu beldede menkul bir malın vakfedilmesi örf ve âdet halini almışsa, bu çeşit menkullerin vakfı geçerli olacaktır.[1209]

 

Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, "teâmül" kriteri esas alınarak, örfleşmiş bulununca menkullerin vakfı caiz görülmüş ve nakit para vakfı da menkul kapsamına alınmıştır. Hanefiler dışındaki üç mezhep, prensipte para vakfına karşı değildir. Ancak asıl, para vakfına cevaz veren ve vakfedilecek nakit paraların işletilme yöntemlerini belirleyen, Hanefî müctehidlerinden İmam Züfer'dir.

 

Maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düşüncenin mahsûlü olan vakıf müessesesi, yüzyıllardan beri islâm ülkelerinde büyük bir ehemmiyet kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş olan dinî ve hukukî bir müessesedir. İnsan fıtratında mevcud olan yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birleşince daha bir kuvvet kazanır.

 

İslâm ülkelerinde vakıfların, asırlarca büyük bir fonksiyonu icra etmesinin sebebini burada (dinî his) aramak lâzımdır. Çünkü "insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan (başka bir ifade ile vakfedilen), vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır" prensibinin mânasını çok iyi bilen Müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yarışırcasına vakıf eserler kurmuşlardır.

 

İslâm âleminde vakıfların dinî bir mahiyet taşıması, onların devamlılığını sağlıyordu. Nitekim, dinî inanç ve düşüncesinin güçlü olduğu müesseseler olarak vakıflar, siyasî çalkantı ve idarî istikrarsızlıklar dışında kalıyorlardı. Bu sayede onlar, Müslüman toplum hayatında istikrar ve devamlılık sembolü olarak devam ediyorlardı. Nitekim, vakfedilen gayr-i menkuller, herhangi bir sebeple müsadere edilemeyeceği, kullanım sahası değiştirilemeyeceği ve vakfiyedeki esaslara aykırı davranmadıkça mütevellileri değiştirilemeyeceği için bu müesseseler, siyasî ve idarî müdahalelerin dışında kalıyorlardı.

 

İslâm dünyasında önemli bir müessese olarak vakıfların oynadığı rol, çok büyüktür. Bu bakımdan, onun kuruluşu ile ilgili hukukî kaide ve prensipler ortaya konmuştur. Buna göre vakıfların kuruluşu tescil, vasiyet ve fiille olmaktadır.[1210]

 

İslâmiyet, kuruluşundan itibaren ulvî ve insanî gayeleri hedef alan her müesseseyi geliştirmeye çalıştığı için vakıfları da faydalı görerek onları teşriî sahasına almıştır. Sadaka, Kurban ve Zekât gibi ictimaî müesseselerin gayesi de fakir ve yoksulları bu sıkıntılarından kurtarmak olduğundan, İslâm'da önemli bir mevkiye sahip kurumlar olarak vaz' edilmişlerdir.

 

İslâm dünyasında, vakıfların geniş bir şekilde yer edip gelişmesinde Hz. Peygamber'in biraz önce bahs ettiğimiz hadisinden başka, bizzat kendisinin de vakıf yapması, önemli bir âmil olmuştur. Hz. Peygamber Medine'de kendisine ait bulunan hurma bahçesini vakf edip hâsılatını "havadis-i dehr"e yani İslâm'ın müdafaasını icab ettirecek hadise ve mübrem ihtiyaçlara tahsis etmiştir. Aynı şekilde Fedek hurmalığını da yolculara vakf ettiğini biliyoruz.[1211]

 

Kur'ân-ı Kerîm ile Hz. Peygamberin emir ve tatbikatları Müslümanlar için uyulması gereken bir vazife telakki edildiğinden bu konuda mü'minler aramda âdeta bir yarış sürüp gitmiştir.

 

Hz. Peygamber'in ashabı da O'nun yolunda yürüyerek çeşitli vakıflar kurmak suretiyle insanlığa hizmet ettiler. Nitekim Câbir (r.a) "Ben, Muhacir ve Ensar'dan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakıf ve tasaddukta bulunmuş olmasın”[1212] diyerek bu durumu belirtmek ister. Bunun içindir ki, Müslüman şehir, kasaba ve köylerde sayısız vakıf vücuda getirilmiştir.

 

İslâmî yardımlaşma prensibinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını gördüğümüz vakıflar, İslâm ülkelerinin tamamında sayılamayacak kadar çok ve önemli hizmetler ifa ediyorlardı. Hz. Peygamber ve halifelerinin kurdukları vakıflardan sonra, imkânı olan her Müslüman, böyle bir tesis kurmak için büyük bir gayretle çalışıyordu. Bu durum, sadece zengin Müslümanları değil, aynı zamanda devlet başkanlarını ve devletleri de harekete getiriyordu.

 

Emevîler zamanında vakıflar çok genişledi. Hatta bu dönemde ilk defa yeni yeni teşebbüslerde bulunuldu. Nitekim hicrî 88 senesinde Emevî halifesi Vefid b. Abdillmelik, Ümeyye Cami için ilk defa köy ve mezraları gelir getiren birer kaynak olarak vakfetti.

 

Emevîlerden sonraki Abbasî devletinde vakıflar daha bir gelişme gösterdi. Hatta bu devlette vakıflar o derece ehemmiyetli bir tesis haline geldi ki, bular için vakıflar nezareti adında bütün vakıfları kontrol eden ve onların bir sisteme bağlanmasını sağlayan teşkilatlar kuruldu.[1213]

 

Abbasîler devrinde, İslâm camiasının muhtefif siyasî parçalara ayrılması ve nihayet Büyük Selçuklu Devleti'nin kurulması ile Doğu Müslümanlarının Türk hakimiyeti altına girmesi vakıf müessesenin bir kat daha inkişafına sebep oldu. Selçuklu devletinin "Fatimî-Şiî" hareketine karşı takib atiği Sünnîlik siyaseti, devletin her tarafında yeniden birçok dinî müessesenin vücuda gelmesi ve bilhassa bir çok medresenin açılmasına sebep oldu. Büyük bir malî güce sahip olan Selçuklu sultanları, şehzadeleri ve devlet adamları ile ileri gelenler vakıf kurma bakımından birbirleri ile adeta yarışıyorlardı. Selçuklulardan sonra ortaya çıkan Harzemşahlar, Atabeğler, Eyyubîler, Mısır Memlukluları ile Anadolu Selçukluları sülaleleri hakim oldukları yerlerde malî güçleri oranında vakıflara önem verdiler.

 

İslâm dünyasında ayrı bir yeri bulunan Osmanlı devleti de vakıflara büyük bir önem verdi. Bu devlette, camiler, medreseler, türbeler, ribatlar, tekkeler, mektepler, köprüler, hastahaneler, sulama yol ve kanalları, kervansaraylar, imâretler vs. gibi bir çok dinî hayrî tesis hep vakıflar sâyesinde vücuda getirildi. Onlar diğer müessaelerde olduğu gibi vakıf konusunda da kendisinden önceki Müslüman devletleri örnek aldılar. Nitekim, Osmanlı devletinde, daha ilkbeyler zamanında başlayan devletin siyasî ve malî kudretinin inkişafına paralel olarak gelişip artan vakıfların, Osmanlılar dönemindeki ilk müessisi Orhan Gazi olmuştur.

 

Orhan Gazi, İznik'te ilk Osmanlı medresesini kurarken, onun idaresi için, yeterince gelir getirecek gayri menkul vakfetti. Bu medrese kısa bir müddet zarfında kudretli ilim ve devlet adamları yetişti. Sultan Orhan'ın yaptırdığı ilim ve hayır müesseleri bir hayli fazladır. Nitekim günümüzde Adapazarı şehrinde halen Orhan Bey Camii ve Kandıra'da Orhan Camii adı ile anılan camiiler ile yine Adapazarında medrese, Bursa'da bir cami, zaviye, misafirhane ve ziyâret inşa ederek bunlara vakıflar tahsis etti. Bu hayır eserlerin görevlieri olan müderris, imam, hafız, nakib, tabbah, hakim ve bevvab gibi kimseleri de tayin etti.[1214]

 

Orhan Gazi'den başlayarak Osmanlı padişahları, sultanları, vezirleri, emirleri, zengin tebaa, pek çok vakıf yaptılar. Konunun fazla uzamaması için bunlara temas etmiyoruz.

 

Vakıfların idaresi nâzır adı verilen görevlilerce yapılmaktaydı. Zaman içinde idare şekillerinde devlet ve imkanlara göre değişiklikler yapıldı. Kendi vakfı için ilk nâzır tayin eden bizzat Hz. Peygamberdir. Hicretin ilk iki asrında vakıflar, Vâkıf' tarafından tayin edilen mütevellilerce yönetilirdi.

 

Nâzır, mütevellilerin kontrolcusu olarak, onların işlerinin tamamlanmasına nezâret ederdi. Bunların genel murakabesi de "emiru'l-mü'minîn" olan hafifeye aitti. Abbasiler döneminde bu işi halifeler yapıyordu. Yıldırım Bayezid, her vilayete "müfettiş-i ahkâmı'ş-şer'iyye" tayin ederek vakıf işlerini teftiş ettiriyordu. Osmanlılar döneminde özel şahıslar tarafından kurulan vakıflarla mütevelliler meşgul olmuş, bunlar kadılar vasıtasıyla teftiş ve murakabe edilmişlerdir. Her kadı, kendi mıntıkasındaki vakıfları emrindeki müfettişlerce teftiş ettirdiği gibi, bazan bizzat kendisi de bunları teftiş ederdi. Bununla beraber payitaht kadısı (İstanbul kadısı), bütün vakıfları teftiş yetkisine sahipti.[1215]

 

Osmanlılar döneminde 1242 (m. 1826) yılında kurulan Evkaf Nezareti'nden önce vakıflar, vâkıflarının şartlarına göre idare ediliyor ve bunlar ayrı nezâretlerce murakabe ediliyorlardı. Bu nezâretler: Haremeyn, Vezir, Şeyhülislâm, Tophane ümerası ve İstanbul kadıları nezâreti idi. Osmanlıların sonuna kadar devam eden Evkaf Nezâreti, 3. 3. 1924 tarihinde çıkarılan 429 sayılı kanunla ilga edilerek Başkanlığa bağlı bir umum müdürlüğe havale edildi.

 

Böylece Vakıflar Umum Müdürlüğü kurulmuş oldu. Cumhuriyetten sonra vakıf mevzuatında ilk mühim değişiklik 5. 6. 1935 tarih ve 2762 sayılı kanunla yapıldı. Bu değişikliklerle vakıf müessesesi kuruluş gayelerinin ve vakıf şartlarının tamamen dışına çıktı ve toplum için görmüş olduğu fonksiyonlar yok edildi.

 

İslâm dünyasında dinî, kültürel, askerî, sivil, iktisadî, ictimaî, su ve spor gibi sahalara varıncaya kadar hemen her sahada kurulmuş bulunan vakıflar büyük bir hizmet ifa etmişlerdi. Sırf Allah rızasını kazanmak için bu tesisleri kuran insanlara bugün de ihtiyacımız var.

 

Para Vakfı Ekonomik faaliyetlerin özü ve itici gücü kâr unsurudur. Üretim, dolaşım, paylaşım veya tüketim safhalarından herhangi birisinde kâra hak kazanabilmek için, İslâm hukuku önce, yapılacak ticaret işinin meşrû olmasını ister. İkinci olarak da şu üç unsurdan en az birisinin bulunmasını şart koşar: Emek, sermaye ve tazmin etme riski. İslâm'da bu üçüncüsü "Vücûh Şirketi"nde ortaya çıkar. Bu da, iki veya daha çok kişinin sermayesiz, borç para kullanmak veya vadeli mal alıp satmak suretiyle elde edecekleri kân, borçların riskini üstlendikleri orana göre paylaşması esasına dayanır. 

 

İslâm toplumlarında finans sorunu, İslâm'ın çıkışından 24. yüzyıl başlarına kadar, karz-ı hasen dışında büyük ölçüde risk esasına ve kâr-zarar ortaklığı prensibine dayalı olarak çözümlenmiştir. Muddrebe (emekle sermayenin işbirliği yapılarak, kân aralarındaki anlaşmaya göre paylaşması ve zarar sermayenin katlanması yöntemi), Müşareke (sermaye ortaklığı, kârın paylaşılması anlaşmaya göre, zarara katlanma ise kural olarak sermaye oranlarına göre olan ortaklık), Sanâyi' (taahhüd işleri yapma), Ziraat Ortakçılığı (emek ve toprak sahibi ortaklığı ve kiralama (leasing) bunlar arasında sayılabilir. 13.cü yüzyıldan itibaren giderek büyüyen para vakıflar da önemli bir fınans kaynağı oluşturmuştur.

 

Ancak vakıf paraların kullanımında temelde islâmî olmayan bazı uygulamaların da vuku bulduğunu ve bunu mütevellilerin işi bilmeyişine hamletmek gerektiğini belirtelim. Diğer yandan vakıfnâmelerde yer alan bazı hukuk terimlerinin, yanlış yorumlanmasının da bu uygulamalarda etkili olduğunu söylemek mümkündür.

 

İslam tarihinde vakıflar, çeşitli maksatlara hizmet eder

 

1)  Fakirleri himaye etmek,

2) Yolcuların ihtiyaçlarını karşılamak

3) Yetimleri büyütmek

4)  Öğrencilere burs vermek

5)  İşsizlere iş bulmak

6)  Çırak yetiştirmek

7)  Müflis ve borçlulara yardımcı olmak

8)  Bekarları evlendirmek

9)  Korumasız hayvanlara bakmak

10)  Köprü, cami, sağlık evi, aş evi, medrese vs. yapmak

 

İslam’da vakfın amacı, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Malını vakfeden Müslümanlar, bidayetten beri hep bu maksadı gütmüşler ve vakfiyelerde bunu açık bir şekilde belirtmişlerdir. İslam’da “takarrüb ilallah” tabirinde vecizeleştirilen “Allah’a yakınlaşmak, Onun rızasını aramak” gayesi esas alınmış ve bu, İslam’ı manadaki vakfın sıhhat şartlarından biri addedilir.

 

Vakıf malı tasarruf dışı bırakıp gelirini Allah rızası için bir hayır cihetine tahsis etmektir. İlim müesseselerine, hastane, okul, harp malzemesi imal eden fabrika gibi hayır müesseselerine vakfetmez, öldükten sonra muayyen bir hayır cihetine sarf edilmek şartıyla bir şahıs üzerine vakfetmez gibi. Vakıf akdi yalnız vakfedenin iradesiyle akd olunur, bir şahıs üzerine vakfetmişse o şahsın reddetme hakkı vardır. Vakfın geliri sadece vakfedenin tayin ettiği hayır cihetine sarf edilir.

 

Vakfın, yardım eden ile yardıma muhtaç arasında bir köprüdür. Bu köprünün sayesinde ne veren alanı, ne de alan vereni görür, ikisi de gönül hoşluğuyla memnun kalırlar. Çünkü veren alanı görse belki kalbine kibirden bir parça düşe bilir, buda onun verdiklerinin sevabını giderir. Eğer alan vereni görse belki kalbine bir mahcubiyet düşer ve boynu bükük olarak geriye döner, buda kişiyi rencide eder. Onun için vakıf, İslam tarihinin miras bıraktığı çok güzel müesseselerinden biridir. Bu sayede devletin güç yetiremediği nice şeyleri tarihte vakıflar başarmıştır.         

 


 

- Okuma Parçası -

 

Hızır ile İdareci

 

Hârûn Reşîd zamanında bir zâbıta âmiri vardı. Hızır aleyhisselâm ile her gün görüşüp sohbet ederlerdi. Zâbıta âmiri bir gün vazifesinden istifâ etti. Zâhid olup insanlardan ayrı yaşamaya, kimseyle görüşmeyip tek başına ibâdet yapmaya başladı. Fakat istifâ ettikten sonra Hızır aleyhisselâm kendisine bir gün dahî uğramaz oldu. Bu duruma zâbıta âmiri çok üzüldü. Her gün sabahlara kadar Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp, gözyaşı döktü, tevbe-istiğfâr etti.

 

Bir gece rü'yasında Hızır aleyhisselâmı görüp yalvardı:

"Ey vefâlı dost! Ben seninle devamlı olarak sohbet etmek maksadıyla dünya makamlarından istifâ ettim. Uzlete çekilip, yalnız başıma devamlı ibâdet etmeye başladım. Böylece sana kavuşurum sandım. Halbuki tam tersine seninle artık hiç görüşemedim. Beni, mübârek cemâlinize hasret bıraktınız. Acaba  bunun hikmeti nedir? Yoksa bir kusûr mu işledim? Bu şekilde daha ne kadar hasretinizle yanacağım?.." gibi sözlerle yanıp yakılarak ağladı.

 

Zâbıta âmirinin bu acınacak durumuna dayanamayan Hızır aleyhisselâm buyurdu ki:

"Ey azîz dostum! Benim sana görünüp sohbet etmemin sebebi, yaptığın ibâdetler, hayır hasenâtlar değildi. Senin o mühim vazifede Müslümanların işlerini, hak ve adâlet ile idâre ettiğin için sana gelip sohbet ediyordum. Hâlbuki, sen bu kıymetli vazifeyi bırakıp, Müslümanlara hizmeti terk ettin. Hattâ onları adâletli olmayan birisiyle baş başa bıraktın. Sadece kendi şahsî kemâlâtın için bir köşeye çekildin. Kendi mânevî menfaatini Müslümanlara tercih ettin. Şimdi o adâletsiz kimse, oradaki Müslümanlara zulüm ve gayr-i meşrû işler ile elem vermektedir. Şu anda onlar sıkıntı ve üzüntü içindeler. Bunlara hep sen sebep oldun. Elbette senin şahsî menfaatinin, Müslümanların umûmî menfaatleri yanında kıymeti yoktur. Çünkü uzlete çekilip abdest almayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zikir etmeyi herkes yapabilir. Fakat makâmı ile Müslümanlara hizmet etmeyi herkes yapamaz. İşte bunun için artık senin yanına gelemiyorum."

 

Zâbıta âmiri bunları dinledikçe gözyaşları sel oluyor, bir taraftan da:

"Çok doğru... Çok doğru..." diyordu.

 

Uyanınca, istifâ etmekle ne büyük bir hatâ yaptığını anladı. Sabah olunca derhal hükümdârın huzûruna çıkıp, eski vazifesini yeniden istedi. Hükümdâr anlayışla karşılayıp, onu tekrar eski vazifesine tâyin etti.

 



 

 

13)  AMME HUKUKU

 

Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim de:

 

; æì¢ä¡Óì¢í §â¤ì Ô¡Û b¦à¤Ø¢y ¡é¨£ÜÛa  å¡ß ¢å Ž¤y a ¤å ß ë 6 æì¢Ì¤j í ¡ò £î¡Ü¡çb v¤Ûa  á¤Ø¢z Ï a

 

“Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır?”[1216]

 

  åî©à¡×b z¤Ûa ¡á Ø¤y b¡2 ¢é¨£ÜÛa  ¤î Û a

 

“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”[1217]

 

Fıkıh hukuki kurallar manzumesini kapsadığı için, bu hukuki hükümlerin uygulama alanına sokulması, büyük bir otoriteyi gerektiriyor. İmdi bu girişten sonra amme hukukunun içeriğini izah etmeye çalışalım.

 

Amme Hukuku: Bir devletin hukukî yapısını, bu hukukun işleyişini, özel ve tüzel şahsiyetler ve yabancı devletlerle karşılıklı ilişkilerini düzenleyen hukuk dalı.

 

"Amme" kelimesi, "âmm, umum"dan türetilmiş olup kapsama ve kuşatma (şümul ve ihate) anlamınadır. Her çokluğa, fertleri sayılamayacak oranda çok olan halk topluluğuna ıtlak olunur. "Âmm" kelimesinin ifade ettiği çokluk, "âmme" kelimesinin delâlet ettiği şeyde mübâlağalı bir şekilde söz konusu olmaktadır ki, özetle büyük-küçük, erkek-dişi, zengin-fakir, vb. her yerde şümulü anlatır.

 

Bu bakımından âmme velâyeti, âmme hukuku (kamu hukuku), âmme riyaseti, âmme idaresi (kamu yönetimi), âmme müesseseleri, (kamu kurumları) âmme kudreti (kamu otoritesi), âmme hizmeti (kamu hizmeti) terimlerinde bu genel ve üyesinin sayısız çokluğu anlamı vardır. Nitekim devlet kurumunun nüfus, ülke, hâkimiyet unsurlarından birincisi olan nüfus miktarının çokluğunu "Âmme" kelimesiyle anlatmak söz konusudur.

 

Aslında "Âmme" kelimesiyle anlatılmak istenen devlettir. Çünkü devlet son tahlilde "fertlerden" oluşturulmaktadır. Yani devlet, varlığını fertlerin oluşturdukları toplulukta bulmakta, dolayısıyla devlet bu topluluğa mal edilerek devletle topluluk aynı şeyler telakkî olunmaktadır. Devlete atfedilen gerçeğin aslında devleti meydana getiren kamuya raci bulunduğu söylenebilir.

 

Âmme hukuku denildiğinde, doğrudan doğruya fertlerden oluşan kamuya şâmil, onunla ilgili bir hukuk dalı sözkonusu olmaktadır. Başka söylenişle bu hukuk dalının, kamuya aidiyetini belirtmek için "Âmme" kelimesiyle tanımlanmaktadır. Ancak buradaki kamu, kendi hukukî anlamını devletle bulduğuna göre, devlete has hukuk şeklinde tanımlanan yaygın ve doğru kabul edilmiştir .

 

Demek oluyor ki, bir toplumu meydana getiren fertlerin müştereken sahip bulundukları kuvvetten, yetkiden, o fertler ile onları yöneten ve koruyan üstün ya da kamu otoriteleri (devlet) arasında riayet olunması gereken ilişkiler akla gelir. Bu bakımdan fertler veya şahıslar ile devlet arasındaki ilişkileri gösteren, şahısların devlete karşı sahip bulundukları hak ve yetkileri, ayrıca yapmakla yükümlü bulundukları ödevleri tayin eden ve düzenleyen dolayısıyla hukuk biliminin bir dalını meydana getiren usûl ve kuralların bütünü, âmme hukuku kapsamında düşünülebilir.

 

Tarihi Gelişim: Âmme hukukunun genel hukuk içindeki yerinin belirlenmesi konusu tartışılmıştır. Bir anlayışa göre ilk defa Roma hukukçuları tarafından tespit edilen ve Roma hukuk külliyeti (corus iuris) içinde yer alan tasnifte, ilki, kamu menfaatiyle ilgili "devlete ait hukuk" veya "devlet hukuku" şeklinde nitelendirilmesi mümkün "âmme hukuku" (ius publicum); ikincisi özel menfaatle ilgili "özel hukuk" (ius privatum)tur.

 

Fakat bu tasnifin hakikate, özellikle de hukukun mahiyetine uygun olmadığı ileri sürülmüştür. Çünkü kamu menfaatiyle özel hukukun sınırlarının kesin ve açık bir şekilde tespiti mümkün olamayacağı gibi, tasnifin dayandığı esas (menfaat) da hukukun mahiyetini tam anlamıyla ifadeden uzaktır. Kaldı ki hukukta gaye, menfaati korumak ve güvence altına almak olmakla birlikte, asıl gaye hakkın, daha doğrusu adaletin gerçekleştirilmesidir.

 

Ayrıca uygulamada kamu özel menfaat ayrımının yapılması daima mümkün değildir. Gerçekte sözgelimi âmme hukukunun merkezi olan devlet fertlerin özel menfaatlerine hizmet ettiği gibi mülkiyet ve evlenme gibi özel hukuk müesseseleri de kamu menfaatiyle yakından ilgilidirler. Öte yandan bu tasnifin bilimsel olduğu da ileri sürülemez. Sözgelimi ferdin hayatını koruyan kanunlar (meselâ temel hak ve özgürlükler kanununda bulunan düşünce özgürlüğü, inanç ve vicdan özgürlüğü, çalışma hakkı vb.) âmme hukuku kapsamındadırlar. Kaldı ki, Roma hukukundaki bu tasnifin aksine Germen hukukunda böyle bir ayrım kabul edilmektedir.

 

İslâm hukuku (fıkıh) böyle bir ayrımı kabul etmemektedir. Çünkü İslâm hukukunun, kaynağı, mahiyeti, usûlü ve dayandığı kavramların kendine has oluşu sebebi yanında; İslâm dininin esasları da bu türden bir ayrıma cevaz verir nitelikte değildir. Ancak bu durum İslâm hukuk teorisi içinde âmme hukukunun bulunmadığı ya da ihmal edildiği anlamına alınmamalıdır.

 

Aksine İslâm hukukunun özel hukuk alanında olduğu gibi âmme hukuku alanında da önemli kural ve ilkelerinin bulunduğunu ve şimdiye kadar yapılan incelemelerin bu konuda yeterli bilgileri ortaya koyduğu söylenmelidir. Ne var ki, İslâm hukukunun gerek kaynaklarının düzenlenmesi, gerek kavramlarının farklılığı, bu kural ve ilkeleri anlamada özel bir çalışmayı gerektirmektedir.

 

Gerçekte İslâm âmme hukukunun devlet, anayasa, idare, ceza hukuku; hukuk felsefe ve sosyolojisi alanında oluşturulan bilgilerini, bu hukukun kaynaklarında toplu bir şekilde bulmak mümkün olmayabilir. Sözgelimi âmme hukukunun çeşitli konuları fıkıh eserlerinin kazâ, imâre, siyer, hudûd, fey kısımlarında ele alındığı gibi; es-siyâsetü '-şer'iyye, el-ahkâmü's sultâniyye, el-emvâl adı altında yazılmış bağımsız eserlerde, bazen de tarih ve kelâm kitaplarında incelenmiştir. Keza Devletler Umumi Hukuku dalı fıkıh eserlerinin siyer, cihat, meğâzi, nikâh, talâk vb. bölümlerinde ele alınmıştır.

 

Demek oluyor ki, âmme hukukunun genel hukuk teorisi içindeki yerini belirlemek Romalılar'ın yaptığı tarife göre yeterli olmadığı gibi, bütün hukuk sistemleri bakımından da ayrı görünüşü vermesi düşünülmemelidir. Kaldı ki, kıta Avrupası hukukunda da Romalılar'ın tasnifi önceki yüzyıllardaki önemini ve geçerliliğini pek korur durumda değildir.

 

Âmme hukukunun genel hukuk teorisi içinde yerinin Batı hukuk sisteminde şu şekilde tespit edildiği bilinmektedir:

1)  Anayasa hukuku

2)  İdare hukuku

3)  Ceza hukuku.

 

Bu da kendi içerisinde

a) Genel ceza hukuku,

b) Özel ceza hukuku,

c) Askerî ceza hukuku,

d) Milletlerarası ceza hukuku bölümlerine ayrılır.

 

4) Muhakeme (veya usûl) hukukları

Bu da:

a) Medenî-muhakeme hukuku,

b) Ceza muhakeme hukuku,

c) İdarî yargı olmak üzere üç kısımdır.

 

5)  Umumi âmme hukuku (devlet hukuku)

6) Devletler umumi hukuku

7) İş hukuku

8) Malî hukuk

 

İslâm hukukunda ise genel olarak üçlü bir tasnif mevcuttur

1)  İbâdad

2) Muâmelât

3) Ukûbât.

 

Fakat bu tasnif bazen şu şekilde de yapılmaktadır

1)  İbâdât

2)  Ahvâl-i şahsiyye (şahıs ve aile hukuku)

3)  Muâmelât (kısmen medeni ve borçlar hukuku)

4) Ahkâm-ı Sultâniyye (velayet-i amme): Anayasa, idare, kısmen ceza hukuku,

5) Ukûbât (ceza hukuku)

6) Siyer (devletler umumi ve kısmen devletler hususi hukuku)

7) Âdâb (ahlâk ve muâşeret).

 

Âmme hukukunun mahiyetine gelince: Amme hukuku, devlete uygulanan hukuk kurallarının bütünü, kısacası devlet hukuku olarak tanımlanabilir. Yani bu hukukun konusu bizzat devlet, devlet teşkilâtı ve organları, hükûmet ve idare ile faaliyetleri, bunlarla fertler arasındaki ilişkilerdir.

 

Kısacası âmme hukuku, devlet ve devlet ile ilgili ilişkileri düzenleyen hukuk kuralları ve müesseselerinin bütününü ihtiva eden bir hukuk dalıdır. Amme hukukunda hukuki ilişkinin taraflarından birisinin mutlaka devlet veya âmme hükmî şahıslarından birinin olması gerekmektedir. Genellikle bu ilişkilerde kamu menfaati hakim ve üstün mevkide bir eşitlik değil, devlet veya kamu hükmî şahısları lehine fertler aleyhine bir üstünlük kamu menfaatlerini önde tutma sözkonusudur.

 

a)  İmamet

 

İmamet-i Kübra: İslâmî topluluğun dini ve siyasî liderliği. Hilâfet lafzı başlangıçtan itibaren ve bilhassa daha sonraları imâmet manasında kullanılmıştır Aynı zamanda bu makama, namaz kıldırma vazifesi demek olan imamlıktan (imâmet-i suğrâ) ayırdetmek için İmâmet-i Kübrâ da denilmiştir Biz burada çeşitli İslâm fırkalarının imam anlayışını anlatmaktan ziyade Ehl-i Sünnet'in bu konudaki görüşlerini özetlemekle yetineceğiz.

 

Ehl-i Sünnet'e göre imâmet-i kübrâ itikadı ilgilendiren bir konu değildir. Sadece kulların fiillerine ait muamelatla ilgili meselelerdendir. Resulullah (as)'ın vefatını müteakip Ashabın imam nasbettikleri ve İslâm ümmetinin imamsız bir zamanının geçmesine rıza göstermedikleri tevatüren sabittir. Nitekim Hz. Ebubekir, meşhur hutbesinde buna işaret ederek diyordu ki; "Haberiniz olsun ki, Muhammed (a.s) vefat etmiştir ve bu dini ayakta tutacak bir reise (imâmet-i Kübrâ) mutlak ihtiyaç vardır." Muhtemel bir zararın defedilmesi bakımından da halife seçilmesinin vacip olduğunda icma edilmiştir. Bu nedenle herkes Hz. Ebû Bekr'in sözünü yürekten kabul etti.[1218]   

 

Taftâzânî, şunları da söylemektedir: "İmâmet-i kübrâ meselesi itikadî esaslardan olmayıp fıkhı ilgilendiren bir füru' meselesidir. Fıkıh kitaplarımızda zikredilmiştir ki; millet için, dini yaşatacak, sünneti ayakta tutacak, mazlumları koruyacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir başkana (imâm) mutlaka ihtiyaç vardır."[1219]

 

İmamın seçimi ise; "ehl-i hall ve'lakd"in seçmesi ile olur: Diğer bir görüşe göre; daha evvelki imam tarafından bir nas ve tavsiye ile beraber halkın ileri gelenlerinin bey'atından ibarettir. Bu iki görüş arasında gerçekte büyük bir ayrılık yoktur. Bu ihtilaf, ilk halifelerin tesbit tarzından ileri gelmektedir.

 

İmamın mükellef, müslüman, hür ve erkek olmasından başka şu şartları da taşıması şart koşulur:

 

1) İlim: İmâmet-ı Kübrâ'ya aday gösterilecek kimse, Allah'ın insanlara bildirdiği kanunlarını tam manası ile bilip, derinliğine nüfuz edecek kadar âlim olmalıdır.

 

2) Adalet: İmâmet-ı kübrâ'ya aday olacak kimsenin adil olması gerekir. Bu makam, adaletle iş görmesi gereken bütün diğer makamları idare ve kontrol eden bir makamdır. O halde bu makam sahibinin her şeyden evvel adil olması gerekir.

 

3) İktidar ve ehliyet: Dinin korunması, düşmanla savaş, çeşitli kanunların çıkarılması, hükümlerin konulması ve şer'î cezaların tatbik edilmesi gibi birçok hususlarda imamın, zamanında karar vermesi ve bu kararı yerinde tatbik edebilecek ehliyete ve fevkalâde bir siyâsî basirete sahip olması gerekir. Bazı eserlerde ayrı birer sıfat olarak zikredilen cesaret, ictihat ve rey sahibi olması da iktidar ve ehliyetin içinde hulasa edilebilir.[1220]

 

4) Bünyesinin sağlam ve arızasız olması: İmâmet-i Kübrâ makamına oturacak olan kişinin delilik, körlük, sağırlık, dilsizlik, iki el ve ayağının yokluğu gibi noksanlıklardan berî ve duyularının sağlam olması lâzımdır. Çünkü bu noksanlıklar, imamın üzerine aldığı işleri başaramamasının sebeplerindendir. Bu bakımdan eğer bu eksiklikler, şahsın sadece görünüşünü ilgilendiren cinsten ise, o zaman bu şart bir kemal şartı olur.[1221] Meselâ körlük, sağırlık, dilsizlik sebebiyle imâm azledilir; fakat ağır işitmek ve kekemelik sebebiyle azledilemez.[1222]

 

5) İmâmet-i Kübrâ makamına geçecek kimsenin Kureyşli olmasına gelince: "İmamlar Kureyş'tendir." hadisi şerifi ile ve Kureyşlilerin Ensar'a bu hadisi delil göstermesi sebebiyle ileri sürülen bu şartı, Ebû Bekr Bâkıllanî gibi bazı alimler kabul etmemişlerdir.[1223]

 

Bu hususta İbn Haldun'un görüşü şudur: "Halife'nin (imamın) Kureyş'ten olmasının şart koşulmasının asıl sebebi, Kureyş'in devleti idare ve koruma kudretine sahip olduğu ve çekişmeleri ortadan kaldırabildiği içindir. Şari', hüküm ve kaideleri yalnız bir kavim bir asır ve sadece bir millet için ortaya koymamıştır. Müslümanların idaresi başında bulunacak kavmin, devleti idare ve koruma kudretine sahip ve kendi zamanında diğer kavimlerden üstün olması şarttır. Şari'in maksadı herhalde işte budur. Bu açıklamalardan halifeliğin her asırda Kureyş'e mahsus olmayıp her ülkenin o zamanda devleti idare etme kudretine sahip olan kavmin elinde olacağı anlaşılır ve o kavim devletin başına geçer."[1224]

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اَطيعُوا اللّهَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ

 

"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin...”[1225]

 

 Ayet-i kerimesine göre, halifeye itaat farzdır. Yalnız bu itaat halifenin Allah (c.c)'nun emrine uyması ile kayıtlanmıştır. Eğer halife Allah'ın emrine uymazsa, kendisi ikaz edilir; dinlemezse azledilir.

 

Nitekim Hz. Ebû Bekr (siyasetin düsturu sayılan) meşhur hutbesinde bu hususu şöyle açıklar: "Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Eğer doğru yolda yürürsem bana yardım ediniz; doğrudan saparsam bana gerçek yolu gösteriniz. Doğruluk, emanet; yalan ise hıyanettir. içinizde zayıf bir kimse, hakkını kendisine vererek rahatlatıncaya kadar nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli de, başkasının hakkını ben kendisinden alıncaya kadar yanımda zayıftır. Hiç biriniz Allah Yolunda cihadı terk etmesin; çünkü cihadı terkeden kavmi Cenab-ı Allah zillete düşürür. Bir kavimde de kötülükler yayıldı mı, Allah onları umumî belalarla terbiye eder. Ben Allah ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Eğer Allah ve Peygamberine itaat etmezseniz sizin de bana itaatınız gerekmez.”[1226]

 

Taberi'nin bu naklinden de anlaşıldığı gibi, imâmet-i Kübra, makamında olan kimseye Allah ve Resulüne bağlı olduğu müddetçe itaat edilir. Allah'a karşı isyan eden bir kimseye itaat etmeme, İslâm'da çok meşhur ve bilinen bir prensiptir.[1227]

 

b)  Şura

 

İstişare: Herhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurma.

 

Müşâvere, şivâr, meşvure, meşvere, meşûre, istişâre, danışıp işaret ve görüş almak anlamına geldiği gibi, müşâvere ve işaret; arı kovanından bal almak, rey vermek manalarına da kullanılır. Toplanıp meşveret eden cemâate de şûrâ denir.[1228]

 

İstişârenin lügat manası ile ıstılah manası arasında yakın bir bağ vardır. Çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu elde etmek veya ona yaklaşmalarının çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balı kovandan alması gibidir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerîm olayın ehemmiyetini şu şekilde ortaya koymuştur:

 

 7¡Š¤ß üa ó¡Ï ¤á¢ç¤‰¡ëb ( ë ¤á¢è Û ¤Š¡1¤Ì n¤a ë

 

"İş hususunda onlarla müşâvere et.”[1229]

 

وَالَّذينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلوةَ وَاَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

 

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”[1230]

 

İstişâre, kişinin kendisini ilgilendiren konularda bir başkasının görüşüne başvurması veya idârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda müşâverede bulunması şeklinde iki cepheden ele alınabilir. Birinci durumda istişâre sünnettir.[1231]

 

İdârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda istişârede bulunmasının hükmü konusunda ise farklı görüşler vardır.

 

 7¡Š¤ß üa ó¡Ï ¤á¢ç¤‰¡ëb ( ë ¤á¢è Û ¤Š¡1¤Ì n¤a ë

 

"İş hususunda onlarla istişâre et"[1232] ayetinin vücûb mu nedb mi ifade ettiği konusunda ulema ihtilâf etmişlerdir. Mâlikîler dini konularda İslâm devletinin yönetimi ile ilgili mevzularda idarecilerin istişârede bulunmalarının vacip olduğu görüşündedirler. Hatta ibn Atiyye ve İbn Hüveyzimendâd böyle bir durumda âlimlere danışmayan idarecinin azlinin vacib olduğunu savunmuşlardır.[1233]

 

İmam Şafiî istişâreyi nedb'e hamletmiş, ancak daha sonraki Şâfiî fukahası ayetin vücub ifade ettiği görüşünü benimsemişlerdir.[1234]

 

Bu konuda Hanefilere nisbet edilen bir görüş bulunmamakla birlikte, Cessâs (v.370/980)'ın Şûrâ 38. ayetinin tefsirinde "istişârenin iman ve namaz kılmakla birlikte ele alınması, konunun önemine ve bizim bununla emrolunduğumuza delâlet etmektedir" şeklindeki sözünden istişârenin vacip olduğu görüşünü benimsediğini anlıyoruz.[1235]

 

Hz. Peygamber (as) istişâreye teşvik etmiş; kendisi de Bedir'de Ebû Sufyân'ın geldiğini haber alınca ne gibi tedbir alınacağı konusunda Ensar'la müşâvere etmiş; ayrıca Bedir esirleri konusunda, Uhud ve Hendek Gazvelerinde, Hudeybiye'de, Taif Seferinde, İfk hadisesinde, ezan konusunda olduğu gibi birçok mevzuda ashabıyla istişâre etmiştir.

 

Hatta Ebû Hureyre, Rasûlullah'tan daha çok ashabıyla istişâre eden kimse görmediğini belirtmektedir. Bundan dolayı ibn Teymiyye idareciler istişâreden muaf olamazlar. Çünkü Allah onu peygamberine emretmiştir, demektedir.[1236]

 

Bunun yanısıra sahâbe ve özellikle Hulefâ-i râşidîn istişâreye büyük önem vermişler, Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a); istişâre etmek üzere Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka'b, Zeyd b. Sâbit ve diğer ashab'tan oluşan birer müşâvere heyeti oluşturmuşlardır.[1237]

 

İslâm hükümeti,[1238] ayette belirtildiği üzere meşveret (istişâre) esası üzerine kurulmuştur.[1239]

 

Bu özelliğiyle İslam idaresi bir şahsın diktatörlüğüne dayanan "otokrasi"den; kendisinde ilâhî bir sıfat olduğu iddiasıyla ortaya çıkan kişinin idaresine dayanan "teokrasi"den; üstün azınlık sınıfının hâkimiyetine dayanan "oligarşi"den; kişilerin heva ve heveslerine göre idare ettiği "demagoji"den ayrılır.[1240]

 

İslâm'daki istişâre sistemi çoğunluk veya azınlık-farkı gözetilmeksizin imkan dahilinde herkesin görüşünü almayı gerektirmekte bunun yanında görüşler içinde tercihe şayan olanın parmak hesabıyla değil, derin ve tarafsız aklî araştırma neticesi tesbit edilmiş olanın tatbik mecburiyetini içermektedir.[1241]

 

Bu sistem iktidar nazariyesinde bir yenilik olup, kapitalist demokratik rejimlerdeki şekliyle ekseriyetin ekalliyete; sosyalist demokratik rejimlerde olduğu gibi ekalliyetin ekseriyete tahakkümünü safdışı etmektedir. Bununla beraber İslâmî müşâvere sistemi arzu edilen neticeyi verebilmesi için belli bir pedagojik (terbiyevi) hazırlık devresini gerektirmektedir.[1242]

 

Devlet başkanının istişâre edeceği heyet değişik bir kadro teşkil edebilir. Şura meclisi Uhud savaşında Hz. Peygamberin müslümanlarla istişâresinde olduğu gibi bazen halkın çoğunluğu;[1243] bazen Havazin ganimetleri meselesinde olduğu gibi istişâre anında mevcut müslümanların tamamı; bazen Hendek muhasarasında Gatafan'ın çekilmesi için yapılacak antlaşmalarda görüldüğü üzere Sa'd b. Muâz ve Sa'd b. Ubâde gibi kendi kavimleri içinden yükselmiş kişiler;[1244] bazen de Bedir esirleri konusunda olduğu gibi, müslümanların bir kısmı şûrâ meclisini oluştururlar.[1245]

 

Ancak şûra meclisi kimlerden oluşursa oluşsun ortaya çıkan hükümler İslâm'ın genel prensiplerine aykırı olamayacağından, halk üzerinde keyfî bir idare, diktatörlük, zulüm ve adâletsizlik meydana getirmeyecektir. Zira İslâm âdil bir sistemdir.

 

Devlet erkânı bilmedikleri ve içinden çıkamadıkları dinî konularda âlimlerle; cihadla ilgili konularda ordu komutanlarıyla; ümmetin menfaatine yönelik mevzularda halk büyükleriyle; memleket davalarında yazarlar, nâzırlar, işçi ve memur temsilcileriyle istişâre etmeleri durumunda bu prensip amacına ulaşır. istişâre yapılan kişiler hakkıyla dindar, bilgili (sahasında uzman), akıllı ve tecrübeli olmalıdır.[1246]

 

İstişâre bir nevi ictihad demektir. Konusunu ise Kur'an ve Sünnetin açıkça beyan etmediği konular teşkil eder.[1247] Devlet başkanı ile şura meclisi arasında anlaşmazlık çıkması halinde, ihtilâf konusunu tartışıp inceledikten sonra görüş bildirecek bilirkişilerden oluşacak hakem heyeti kurulabilir. Hz. Ömer bunu tatbik etmiştir.

 

Şam'a giderken, yolda orada veba salgını olduğunu öğrenince, yola devam edip etmeme konusunda muhâcirlerle istişâre etmiş; anlaşma olmaması üzerine ensarla görüşmüş; yine netice çıkmayınca ilk muhacirlerden Kureyş büyükleriyle müşavere etmiş ve onların geri dönme yolundaki teklifini kabul ederek maiyetiyle birlikte geri dönmüştür.[1248] Bu gibi durumlarda Hz. Peygamberin çoğunluğun görüşüne uyduğu da olmuştur. Meselâ Uhud'da Medine'nin dışına çıkmanın aleyhinde olduğu halde, ekseriyetin isteği üzerine şehir dışında savaşmıştır.[1249]

 

İstişârenin Fazileti: İstişâre ile işlerin güzel neticelere varması, siyâsi, içtimâî, askeri vs. bütün alanlarda problemlerin çözülmesi mümkündür. Kişi ne kadar akıllı, zeki ve tecrübeli bulunursa bulunsun, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'an-ı Kerîm'in de işaret ettiği ve fâillerini övdüğü müşâvere esasına uygun hareket etmedikçe, faydalı sonuçlara ulaşması ve problemlerini güzel bir şekilde çözümlemesi pek mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber (as) akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli iken, Allah ona bile müşâvereyi emretmiştir.

 

Hz. Peygamber (a.s) vahyin indirilmediği durumlarda daima arkadaşları ile istişâre yoluna gitmiştir. Ashab-ı kirâm, Resulullah (a.s)'ın kendi fikriyle hareket ettiğini bildikleri konularda, kendi fikirlerini O'na açıklar, o da uygun fikir doğrultusunda hareket ederdi. Bunun örnekleri pek çoktur.

 

Peygamber Efendimiz. Bedir savaşında, kendilerine en yakın kuyunun başında durdu ve orayı karargah yapmak istedi. Bu sırada Ashab'tan Hubâb el-Cümuh, Peygamberimize "Yâ Resulullah! Burayı, Allah'ın seni yerleştirmiş olduğu ve bizim ileri geri gitmeğe yetkimiz olmayan bir yer olarak mı seçtin? Yoksa bu. bir görüş, bir harp taktiği midir?" diye sordu. Resulullah (as) "Hayır; bu bir görüş ve bir harp taktiğidir" dedi. O zaman sahâbi "O halde Yâ Resulullah! Burası uygun bir yer değil, orduyu kaldır. Düşmana en yakın kuyuya gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım, geride kalan kuyuları tahrip edelim, düşman istifade edemesin." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s) "Sen güzel bir fikre işaret ettin" buyurdu ve sahabinin dediği şekilde hareket etti.[1250]

 

Toplumların düştükleri hatalar, çok defa işi kendi başına yürütme sonucu olmaktadır. Bu, işi kendi başına yürütme ne kadar genişlerse hataların sayısı o nisbette artar; ne kadar daralırsa hatalar da o nisbette azalır. Gerçi hatadan büsbütün kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak kalan sadece Allah'tır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nisbeten doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu surette, sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk müşterek olur.

 

İstişâre ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Bu yüzden danışılacak olan kişinin, akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimi, sağlam fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir. Öte yandan, aklı bir şeye ermeyen, ahlâksız, mağrur kimselere danışmanın kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı da açıktır.

 

Görüşlerinde ve düşüncelerinde daima isabet edenlerin, bir iş yapmağa niyetli olduklarında, istişâre etmelerine şaşılmamalıdır. Çünkü böyle kimseler, kendi görüşlerini yoklarlar, zekâ ve anlayışlarını denerler. Bu şekilde hareket etmekle fikir ve düşüncelerini zinde tutarlar.

 

Herhangi bir konuda istişâre etme ihtiyacı ortaya çıkarsa, şu iki metoddan biri ile problem halledilir Birincisi, birkaç kişiyle ayrı ayrı görüşülür, fikirleri alınır; fikirler hangi noktada daha çok birleşiyorsa, o uygulanır. ikincisi birkaç kişi toplanıp görüşleri sorulduğu zaman her biri fikirlerini söyler, daha sonra bu kişiler birbirlerinin görüşlerini inceleyerek en uygun görüşte karar kılarlar ki bu görüşle de sağlıklı hareket etmek mümkündür.

 

Abbasi yöneticilerinden Me'mun, oğluna nasihat ederken, istişâre konusunda şöyle demiştir: "Şüphen olan işlerde, tecrübe sahibi, gayretli ve şefkatli ihtiyarların görüşlerine başvur. Çünkü onlar, çok şey görüp geçirmişler, zamanın inişli-çıkışlı, ikballi-hezimetli olaylarına şahit olmuşlardır. Onların sözü acı da olsa kabul ve tahammül et. Danışma kuruluna korkak, hırslı, kendini beğenmiş, yalancı ve inatçı kişileri alma.''

 

Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen kişiler, hiç kimseye danışmazlar. işlerini kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda çözümlemeye çalışırlar. Bu şekilde davranma ise çoğu zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapıları işlerden fayda yerine zarar elde edilir.

 

Bir kişiye bir iş hakkında düşüncesi sorulup da, o kişinin düşüncesi etrafında iş halledilmeğe çalışırken, işin sonucu iyi çıkmazsa, düşüncesi soruları kişi azarlanmamalı ve tekdir edilmemelidir. Zira, bu dünyada herkesin, kendi düşünce ve fikirlerinin uygun olduğunu zannetmesi normaldir. Kişi, görüşündeki hatasıyla kınanır ve azarlanırsa. kendisine ümitsizlik ve güvensizlik gelir. Bu durumda olan kişiye danışılınca da, doğru olan görüşünü gizler ve hata yapma korkusu ile o konuda hiçbir şey söylemez.

 

Kısaca belirtmek gerekirse, istişâreye yani danışmaya, Yüce Allah'ın emri, Peygamber Efendimizin sünneti olarak önem verilmelidir. Atalarımız da "Ulu sözü dinleyen, ulu dağlar aşar", "Akıl akıldan üstündür" diyerek, istişârenin gerekliliğini kısa ve öz bir şekilde ifade etmişlerdir.

 

c)  Ümmet

 

Ümmet: Ana, yol, din, cemaat, familye, nesil, boy, zaman. Istılahta ise, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynıyerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur. Âlimlerin çoğu, ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar yani Müslümanlar için kullanmışlardır. Arapça bir kelime olup, "emme" fiilinden isimdir. Çoğulu "umem"dir.[1251]

 

Ümmet kelimesi, çoğulu olan umem ile birlikte Kur'ân'da altmış küsur yerde geçmekte ve birçok hadis-i şerifte de konu edilmektedir.

 

Yüce Allah:

 

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ ثُمَّ اِلى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

 

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler”[1252] diyerek, hayvan topluluklarının da birer ümmet olduklarını bildirmiştir.

 

Hz. Muhammed (a.s) de; köpeklerin bir ümmet olduklarını bildirmiştir.[1253]

 

Diğer bir hadiste de: "Karınca, ümmetlerden biridir"diye buyurmuştur.[1254] 

 

Ümmet, imâm kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Her peygamber, birer imâm, rehber olarak kabul edilir ve ona tabi olanlara da onun ümmeti denir.

 

Yüce Allah Kur'n'da, insanların önceleri tek bir ümmet olduğu hususunda şöyle buyurmuştur:

 

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيّنَ مُبَشِّرينَ وَمُنْذِرينَ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فيمَا اخْتَلَفُوا فيهِ وَمَااخْتَلَفَ فيهِ اِلَّا الَّذينَ اُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَاجَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذينَ امَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه وَاللّهُ يَهْدى مَنْ يَشَاءُ اِلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ

 

"İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitab indirdi. Oysa kendilerine kitab verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, o kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.”[1255]

 

Âlimler bu âyeti değişik şekilde yorumlamışlardır. Bazı âlimlere göre, bütün insanlar önce hak yolda, Allah'ın yoluna tabi idiler. Sonradan aralarına tefrika girdi, tek ümmet olmaktan çıktılar. Diğer bazı âlimlere göre ise, insanlar tevhid inancının dışında, küfür yolunda idiler. Küfür de tek ümmet idi.[1256]

 

Buna göre; küfür yolundaki insanlar bir ümmettirler ve Hz. Muhammed (a.s)'e iman eden, onun yolunda olan insanlar da, onun ümmetidir.

 

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bu ümmet (İslâm ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı."[1257]

 

Diğer bir hadiste Rasûlüllah (as); "Her ümmet kendi peygamberine tabi olur"[1258] diyerek, her peygamberin, kendisine tabi olan ümmetinin bulunduğunu haber vermiştir.

 

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde ümmet hakkında açıklamada bulunmuştur. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:

 

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[1259]

 

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ امَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

 

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'â inanırsınız.”[1260]

 

 ; æì¢Û¡†¤È í ©é¡2 ë ¡£Õ z¤Ûb¡2  æë¢†¤è í ¥ò £ß¢a ¬b ä¤Ô Ü  ¤å £à¡ß ë

 

“Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.”[1261]

 

İslâm ümmetinin birçok ırkı barındırması, herhangi bir probleme sebep olmaz. Kur'ân-ı Kerîm ırkların çokluğunu kabul ediyor. Ancak bunları kaynaşma vesilesi olarak haber vermiştir:

 

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّهِ اَتْقيكُمْ اِنَّ اللّهَ عَليمٌ خَبيرٌ

 

“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah'ın yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyruklarının dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah herşeyi bilir ve herşeyden haberdardır.”[1262]

 

Hz. Muhammed (as)'ın ümmetinin arasında, hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Üstünlüğün tek ölçüsü, takvadır; yani Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir. Son peygamber'in Araplar içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmemiştir. Onlar da diğer ırklar gibidirler.

 

Hz. Muhammed (a.s) vedâ hutbesinde Arap kelimesini özellikle kullanmış; Arabın Arap olmayana ve Arap olmayanın da araba karşı üstünlüğü gibi bir felsefeyi reddetmiştir. İslam'a göre, ırkları Allah yaratmıştır. Bu ırklar, kaynaşmaya ve yardımlaşmaya bir yoldur. İnsanların hepsi bir babadandır. O baba da toprak asıllıdır. Üstünlük beşerî ölçülerle değildir. Yukarıda ifade edildiği gibi, üstünlük takva iledir.

 

İslam, ümmet dahilindeki her milletin kendi dilini, edebiyatını, şiirini, kültürünü yaşayıp devam ettirmesini çok tabii olarak kabul etmiştir. Ancak ümmet olarak Müslümanların ibâdet dili Arapçadır. Ezanı, namazdaki sûre ve duaları Arapça okurlar. Kur'ân ve sünnetin Arapça olması, bu dilin ümmet içinde tabii bir şekilde yükselmesini sağlamıştır.

 

Ümmetin siyasî yapısında, başta halife bulunur. Ona imâm veya Emiru'l-Mü'minin de denir. Halkı, İslâm esaslarına göre yönetir. Halife, dokunulmazlık gibi olağanüstü vasıflar taşımaz. O da toplumun bir ferdidir. Ümmet içinde yönetenler ve yönetilenler diye bir sınıflaşma yoktur. Ümmet içindeki her fert, Allah'ın bir kuludur. Her kul, İslâm ölçüleri dahilinde kulluğunu yerine getirmekte ve eşit haklara sahip bulunmaktadır.

 

İslam ümmeti birliğinin faktörleri çok ve birbirine bağlıdır. Müslümalar bu mefhumlarla birbirlerine manevi olarak bağlanırlar. Öyleki bu birlik tam akraba bağlarla bağlanmış gibidir.

 

Bu Birliğin Görüntülerinden Bazısı

 

1) İnanç Birliği: “Lailahe illallah Muhammedun Resulüllah” Müslümanların birliğinin temelidir. İnsan bunu söylediği zaman İslam ümmetinin bir ferdi olur. Allah’ın (cc) birliğine ve Muhammedin (a.s) Peygamberliğine inanan hangi ırk ve renkten olursa olsun kalpler birdir.    

 

2) İbadet Birliği: Allah’a inanmanın şuurda ve pratikte gerçekleşmesi, ancak ibadetle olur. Müslümanların hepsine farz kılınan ibadetler birdir. Erkek olsun, kadın olsun her Müslüman fert aynı ibadetlerden sorumludur. Irk ve renge göre ibadetler değişmediği gibi, bölge ve yöreye göre de değişmez. Bazı istisnalar hariç kadın ve erkek içinde değişmez. 

 

3) Ahlak Birliği: Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de:

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا

 

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[1263]

 

Bu ilahi emir bütün inananlar için geçerlidir. Çünkü Peygamber (a.s) Allah seçmiştir. Onu takip etmek ne ırki bir bağdan dolayıdır, ne de coğrafi bir farklılıktan dolayıdır. O Allah’ın Resulü olduğu içindir.

 

4) Tarih Birliği: Müslüman’ın tarihi vatan toprağına, renk boyasına ve kişinin mensubu bulunduğu ırkın diline bağlı değildir. Müslümanın kendisine bağlandığı ve onunla şereflendiği tarih, İslam tarihidir. Onun davetçileri, kahramanları ise Allah’ın peygamberleridir. Hz.Adem (a.s)’la başlayan Hz.Nuh, Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz.Muhammed (a.s) biten bir tarihe sahiptir Müslüman... Bu tarih ümmetin tarihidir. Müslüman olan herkesin övüneceği ve Müslüman olmayanın ise kendine mal etmeye hakkı bulunmayan bir tarihtir.     

 

5) Dil Birliği: İslam hem inanç, hem de ibadet ve hem de ahlaktır. Dil, bu mefhumların ifade edilmesidir. Dil, bir amaç değil, bir araçtır. Dillerin çok oluşu Allah’ın ayetlerindendir.

 

 æì¢y¡Š Ï ¤á¡è¤í † Û b à¡2 §l¤Œ¡y ¢£3¢× 6eb¦È î,¡( aì¢ãb × ë ¤á¢è äí©… aì¢Ó £Š Ï  åí©ˆ £Ûa  å¡ß

 “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[1264]

 

Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz.

 

O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir.

 

Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir.

 

Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.

 

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden[1265] bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

 

Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime[1266] den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercümesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyla namazda tercümesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercümesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü:

“Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” [1267] denilmiştir.

 

Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercümeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır.

 

Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, tercüme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in tercüme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.

 

Sonuçta diller farklı olsa da ibadetlerde aynı surelerin ve duaların okunması aynı kıbleye yönelmeleri bütün Müslümanların dil birliğini gösterir. Ümmetin birliği, ne beden ile nede dil ile ve ne de renk ile olur. Ancak aynı Allah’a, Kitaba ve Peygambere inanma ile olur.

 

d) Kaza  (Yargı)

 

Yargı (Kaza): İnsanlar arasında hüküm verme, yargılama, hükme bağlama anlamında Arapça "Kadâ-yakdî" fiilinden bir mastar; "Kazâ" bir isim olarak; yargı, hüküm, yerine getirme, ödeme, edâ ve mahkeme etme işi anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak kazâ; insanlar arasındaki husûmetleri gidermek ve anlaşmazlıkları sona erdirmektir. Şâfiîlerin tarifi şöyledir: Kazâ; iki ve daha çok kişi arasındaki husûmeti Allah'ın hükümlerini uygulayarak çözmektir. Başka bir deyimle, şerîatın hükmünü belirli olaylara uygulamaktır.[1268]

 

İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkları yargı yoluyla çözme görevinin meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ delilleriyle sâbittir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

يَا دَاوُدُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَليفَةً فِى الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبيلِ اللّهِ اِنَّ الَّذينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبيلِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَديدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

 

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.”[1269]

 

 ¤á¢ç  õa¬ ì¤ç a ¤É¡j £n m ü ë ¢é¨£ÜÛa  4 Œ¤ã a ¬b à¡2 ¤á¢è ä¤î 2 ¤á¢Ø¤ya ¡æ a ë

 

"Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların heva ve heveslerine uyma.”[1270]

 

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَريكَ اللّهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنينَ خَصيمًا

 

"Şüphesiz biz, sana kitabı, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için, hak olarak indirdik. Hıyânet edenlerin savunucusu olma.”[1271]

 

 Müslümanların dışında ehl-i kitaptan başvuran olduğu takdirde onlara da İslâm'ın hükümleriyle hükmedilmesi şöyle açıklanmıştır:

 

سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ اَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ فَاِنْ جَاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ اَوْ اَعْرِضْ عَنْهُمْ وَاِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيًْا وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطينَ

 

"Onlar çok yalan dinleyen ve haram yiyenlerdir. Eğer sana başvurulursa, aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen, sana hiç bir şekilde zarar veremezler. Eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.”[1272]

 

İslâm toplumunda insanlar arası anlaşmazlıkların vahiy ve Sünnetle çözülmesi gerektiğini bildiren daha pek çok âyet ve hadisler vardır. Yargı kapsamına Sünnet de dahildir. Bu esas şu âyetlerde açıkça ifade buyurulmuştur:

 

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّى وَضَعْتُهَا اُنْثى وَاللّهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثى وَاِنّى سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّى اُعيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجيمِ

 

“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü'min bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”[1273]

 

فَلَا وَرَبِّكَ لَايُؤْمِنُونَ حَتّى يُحَكِّمُوكَ فيمَاشَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَايَجِدُوا فى اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْليمًا

 

"Hayır! Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[1274]

 

Hz. Peygamber ve dört halîfe döneminde, insanlar arası anlaşmazlıkların vahiy ve Sünnetle çözümlendiğine dair bir çok uygulama örnekleri vardır. Hatta daha Rasûlüllah (a.s) hayatta iken uzak yörelere hâkim olarak görevlendirmeler yapıldığı bilinmektedir.

 

ـ عن الحارث بن عمرو بن أخي المغيرة بن شعبة يرفعه الى معاذ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]لَمَا بعثهُ رَسُولُ اللّهِ # الى اليمن قال له: كَيْفَ تَقْضَى إذَا عَرَضَ لَكَ قَضَاءٌ؟ قَالَ: أقْضِي بِكِتابِ اللّهِ. قَالَ: فإنْ لَمْ تَجِدْ؟ قَالَ: أقْضي بِسُنَّةِ رَسُولِ اللّهِ # قَالَ: فإنْ لَمْ تَجِدْ في سُنّةِ رَسُولِ اللّهِ # وََ في كِتَابِ اللّهِ؟ قَالَ: قُلْتُ أجْتَهِدُ بِرَأيِى وََ آلُو. قَالَ: فَضَرَبَ رَسُولُ اللّهِ # صَدْرِي، وَقَالَ: الْحَمْدُ للّهِ الَّذِي وَفّقَ رَسُولَ اللّهِ # لِمَا يُرْضَي رَسُولَ اللّهِ #.

 

- Haris İbnu Amr İbni Ahi'l-Muğîre İbni Şu'be, Muaz (radıyallahu anh)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Muaz'ı  Yemen'e gönderdiği zaman kendisine sorar: "Sana bir dava geldiği vakit nasıl hükmedeceksin?""Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim" der Muaz."(Meseleyi Kitabullah'ta) bulamazsan?""Resulullah'ın sünnetiyle hükmedeceğim!""Ne Kitabullah'ta ve ne de Resulullah'ın sünnetinde bulamazsan?""Kendi re'yimle ictihad edeceğim, (hüküm vermekten) geri durmayacağım."Hz. Muaz der ki: "Bu cevabım üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (memnun kaldı), göğsüme eliyle vurup:

"Allah'ın elçisinin elçisini, Allah'ın elçisini memnun edecek usulde muvaffak kılan Allah'a hamdolsun!" buyurdular."[1275]

 

Böylece, Kitap ve Sünnet'te çözüm bulunamayan sosyal ve ekonomik problemlerin ictihad yoluyla çözülmesine bizzat Allah elçisi tarafından izin verilmiştir. Hatta yönetici ve hâkimlerin yeni meseleleri çözmek için sarf edecekleri fikir ve görüş mesaisinin ecri şöyle belirlenmiştir: "Yönetici ve hâkim ictihad yaparak hükmedince, bunda isabet ederse kendisi için iki ecir vardır. İctihad edip yanılırsa, kendisi için bir ecir vardır."[1276]

 

Hâkim ve ed-Dârekutnî'nin rivâyetinde son kısım şöyledir: "Hâkim ictihad edip yanılırsa, kendisi için bir ecir, isabet ederse on ecir vardır."[1277]

 

Hz. Peygamber kendisi pek çok anlaşmazlıkları Allah'ın kitabı veya kendi sünneti ile çözümlemiş ve Muaz b. Cebel (r.a)'den sonra Hz. Ali'yi (ö. 40/660) de Yemen'e kazâ (yargı) hizmeti için göndermiştir. (39-58) Dört halîfe de insanlar arasında bizzat hüküm vermişler, Hz. Ömer (ö. 23/643), Ebû Musa el-Eş'arî'yi (ö. 44/664) Basra'ya kadı olarak göndermiştir. Abdullah b. Mes'ud (r.a) de (ö. 32/652) Kûfe'ye kadı olarak gönderilenlerdendir.

 

İslâm toplumundaki anlaşmazlıkları çözmek üzere hâkim tayin etmenin meşrûluğu konusunda görüş birliği vardır. Çünkü haklar ancak bu şekilde güç kullanarak alınır ve zulüm bu sayede önlenebilir.

 

Kazâ görevi kifâî farzlardandır. İslâm devlet başkanının hâkim tayin etmesi gerekir. Çünkü, o işlerinin çokluğu yüzünden insanlar arasındaki düşmanlık, anlaşmazlık ve hasımlaşmaları bizzat kaldırmaya güç yetiremez.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلّهِ وَلَوْ عَلى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبينَ اِنْ يَكُنْ غَنِيًّا اَوْ فَقيرًا فَاللّهُ اَوْلى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوى اَنْ  تَعْدِلُوا وَاِنْ تَلْوُا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبيرًا

 

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[1278]

 

 Kaza görevinin kifâî farz oluşu iyiliği emir ve kötülüğü nehiy kapsamına girmesi yüzündendir. Bazı İslâm bilginleri de kazâ görevinin, dinî bir iş, Müslümanların maslahatlarından bir maslahat olduğunu ve buna yardımcı olmak gerektiğini, çünkü insanların buna büyük ihtiyaçlarının bulunduğunu söylemişlerdir.[1279]

 

Diğer yandan hâkimlik Allah'a yaklaşma ve onun rızasını kazanma imkânı veren bir ameldir. Nitekim Abdullah b. Mes'ud (r.a); "Bana, iki kişinin arasında kadı olarak oturmak, yetmiş yıl ibadetten daha sevimlidir" demiştir.[1280]

 

İslâm Hâkiminde Aranan Şartlar:  Mezhep imamları, İslâm toplumunda kadılık yapacak kimsenin akıllı, ergin hür, Müslüman olması işitir, görür ve konuşur durumda bulunması gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Adalet, erkek olma ve müctehid olma şartlarında ise görüş ayrılığı vardır.[1281]

 

Görüş ayrılığı bulunan bu üç şartın açıklaması kısaca şöyledir

 

1) Adâlet: Hanefîlere göre fâsık kimse hâkimlik yapabilir. İmanı olduğu halde namaz, oruç gibi ibadetleri terkeden veya içki, kumar, zina gibi haramları işleyen kimseye "âsî" ve "fâsık" denir. Böyle bir kimse ihtiyaç sebebiyle atanmış olursa, hâkimliği geçerli olur. Ancak İslâm devletinin böyle bir kimseyi hâkim atamaması gerekir.

 

Nitekim, hâkimin, fâsık olan bir kimsenin şahitliğini kabul etmemesi gerekir, ancak davanın gidişi içinde böyle bir şahidi takdir hakkını kullanarak kabul etmiş olsa, bu caiz olur. Fakat fâsık hâkimi tayin eden kimse ile, fasık şahidi kabul eden hâkim günahkâr olur. Çünkü bu yolla adalete gölge düşme kapısı açılmış olur. Diğer yandan kendisine zina iftirası cezası (kazf) uygulanmış olan kimse ne hâkim tayin edilebilir ne de şahitliği kabul edilir. Çünkü şahitlik velâyetin en aşağı derecesidir. Şahitlik kabul edilmeyince, öncelikle kadı tayin edilmemesi gerekir.

 

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, hâkimde adalet şartının bulunması gerekir. Çünkü ve fasığın ve ne de şahitliği reddeden kimsenin velâyet üstlenmesi caiz değildir. Delil şu âyettir:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا اَنْ تُصيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلى مَافَعَلْتُمْ نَادِمينَ

 

“Ey iman edenler! Size fâsık bir kimse bir haber getirdiğinde (bu haberin doğruluk derecesini) araştırın. Aksi halde bilmeksizin bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman kimseler olursunuz.”[1282]

 

 Bir kimsenin getirdiği haber yani onun o konudaki şahitliği geçerli sayılmayınca, bu kimsenin öncelikle hâkim olmaması da gerekir.

 

2) Erkek olma: Hanefilere göre, kadının mâlî konularda hâkimlik yapması caizdir. Çünkü günlük muamelelerde onun şahitliği geçerlidir. Ancak had ve kısas cezasını gerektiren davalarda kadın hâkim görev yapamaz. Çünkü kadının cinayet davalarında şahitliği kabul edilmez. Bu görüş kazâ ehliyetinin şahitlik ehliyeti ile aynı nitelikte görülmesi esasına dayanır.

 

Çoğunluk fakihlere göre ise hâkimlikte erkek olmak şarttır. Kadın kazâ görevi üstlenemez; delil şu hadistir: "İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz."[1283]

 

Devlet başkanlığı kazâ görevini de kapsadığı için buradaki rivâyet farklılığı, sonucu etkilemez. Klâsik fıkıh kaynaklarında kadının kazâ görevi dışında tutulmasının gerekçesi şöyle açıklanır: Kazâ görevi tam görüş sahibi olmayı, aklı ve uyanık bulunmayı, bir de hayat olayları karşısında tecrübe kazanmış olmayı gerektirir. Kadının ise görüş ufku dardır. Bu, tecrübesinin azlığından ve hayat olaylarının içinde bulunmayışından kaynaklanır. Diğer yandan hâkimin, fakihleri, şahitler ve hasımlardan bir takım erkeklerle oturum yapması gerekir. Kadına ise, fitne korkusu yüzünden erkeklerle oturum yapması ise yasaklanmıştır.

 

Allah Teâlâ, kadınların şahitliği konusunda onların bir özelliğini şöyle belirler:

 

وَاسْتَشْهِدُوا شَهيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْد يهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْد يهُمَا الْاُخْرى

 

"Erkeklerinizden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa, razı olacağız şahitlerden bir erkekle iki kadın yeter. Böylece kadınlardan biri unutursa diğerinin hatırlatması (sağlanmış olur).”[1284]

 

 Bu duruma göre kadınlar İslâm devlet başkanlığı veya vâlilik görevi için de elverişli bulunmazlar. Çünkü ne Hz. Peygamber ne dört halife ve ne de ondan sonra gelenler herhangi bir kadına yargı veya vâlilik görevi vermemişlerdir.[1285]

 

Ancak günümüz mü'min kadınlardan İslâmî ölçüler içinde eğitim görmüş, hukuk formasyonunu tamamlamış, Müslümanların karşılaştığı problemlerin şer'î fetvalarını verecek dirayeti kazanmış, İslâm toplumunu yakından tanıyan, sosyal olayları yakından izleyerek tecrübe kazanmış olan bilgin hanımlar için yukarıdaki gerekçeler önemini kaybetmiş olur.

 

Diğer yandan herkese açık olan duruşma salonlarında, sanık, şahit, davacı, davalı, bilir kişi ya da duruşmayı izleyenlerin kendilerine ait özel yerlerde otur makta oluşu erkek kadın ihtilât endişesini ve iffetle ilgili fitne korkusunu da kaldıracak yapıdadır. Bununla birlikte toplumun en çirkin olayları, zulüm, haksızlık ve sert anlaşmazlıklar mahkemelerde sergilendiği için erkeğe göre daha nazik, daha ince duygulu bir ruha sahip olan mü'min kadının, fıtratına uygun olan başka meslekleri tercih etmesi maslahata daha uygun olsa gerektir.

 

Bu konuda İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922) şöyle demiştir: “Kadının her konuda mutlak olarak hakimlik yapması caizdir. Çünkü kadının müftî olması caiz olunca, hâkim olmasının da caiz olması gerekir."[1286]

 

3) İctihad Şartı: Hanefilerin çoğunluğuna göre hakimin ictihad edecek derecede ilim sahibi olması şart değildir. İctihad şartı gerçekte bir tercih sebebi ve mendup bir vasıftır. Hâkimin müctehid olmayanı taklid etmesi ve başka müctehidin fetvası ile hüküm vermesi caizdir. Çünkü yargıdan amaç, hasımların arasında ayırmak ve hakkı sahibine ulaştırmaktır. Bu ise taklitle de gerçekleşir. Diğer yandan cahil kimsenin şer'î hükümlerin delillerini ayrıntılı şekilde taklid etmemesi gerekir. Çünkü delilleri karıştırır ve düzgün olanı da bozabilir.

 

Şafii, Mâliki ve Hanbelîlerle Kudûrî gibi bazı Hanefilere göre, hâkimlik için müctehid olmak şarttır. Ne cahil ve ne de taklitçi için şerîat hükümleri üzerinde velâyet hakkı bulunmaz. Çünkü bunlar fetva veremediği gibi, öncelikle hâkimlik görevi de üstlenemezler.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اَطيعُوا اللّهَ وَاَطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ فى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ ذلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْويلًا

 

“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[1287]

 

ـ وعن بُرَيْدَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلْقُضَاةُ ثَثَةٌ: وَاحدٌ في الْجَنَّةِ، وَاِثْنَانِ في النَّارِ. فأمَّا الَّذِي في الْجَنَّةِ فَرَجُلٌ عَرَفَ الْحَقَّ فقَضى بهِ، وَرَجُلٌ عَرَفَ الْحَقَّ وَجَارَ في الْحُكْمِ فَهُوَ في النَّارِ، وَرَجُلٌ قَضَى لِلنَّاسِ عَلى جَهْلٍ فَهُوَ في النَّارِ[. أخرجه أبو داود .

 

- Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kadı üçtür: Biri cennetlik, ikisi cehennemliktir. Cennetlik olan, hakkı bilip öyle hükmedendir. Hakkı bilip hükmünde (bile bile) adaletsiz davranan cehennemliktir. Halka câhilâne hükümde bulunan da cehennemliktir."[1288]

 

Hanefîlerden el-Kudûrî (ö. 428/1037) hâkimin şahitlik şartların. dan başka şahitlik şartları yanında müctehid olmasının da gerekli olduğunu belirtir.

 

Kudûrî metnini şerheden el-Meydânî el-Hidâye'den naklen şöyle der: "Doğru olan şudur ki; ictihad ehliyeti öncelik şartıdır. Cahilin taklidine gelince, bize göre bu da geçerlidir. Çünkü onun başkasının fetvası ile hüküm vermesi ve yargıdan beklenen amacın bununla gerçekleşmesi mümkündür. Bu amaç da hakkın hak sahibine ulaştırılmasıdır. Ancak taklitçinin kendisinden daha güçlü ve daha lâyık olan tercih etmesi gerekir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir kimse toplumda ondan daha iyisi olduğu halde amelde delilini araştırmadan başka birisini taklit ederse, Allah'a, Rasûlüne ve İslâm toplumuna karşı hıyânette bulunmuş olur."[1289]

 

Mâlikîlerde daha sağlam görüşe göre, müctehid bulunsa bile, taklitçiye yargı velâyetinin verilmesi geçerlidir.[1290]

 

İctihad ehliyeti Kitap ve Sünnet hükümleri ile icmâ, kıyas ve görüş ayrılığı olan konuları ve Arap dilini bilmeyi kapsar. Fakîhin Kur'an ve Sünnetin veya gelen habercilerin bütününü bilmesi gerekmez. Yine bu kimsenin bütün meselelerde ictihad yapacak durumda olması da şart değildir. Belki çözümlenmesi gereken konu ile ilgili hususları bilmesi gerekir.

 

İmam Şâfiî ayrılığı bulunan şartlarla ilgili olarak şöyle der: "Bu şartlarının bulunması güç olur ve İslâm devlet başkanı kendisine fasık veya delilini araştırmadan başkasını taklit eden birisine yargı velâyeti verse, bunun yargı görevi zarûret sebebiyle geçerli olur. Sonuç olarak hâkimlikte üstün niteliklere sahip olmak bir tercih sebebidir. Meselâ; iki kişiden her biri kazâ görevine ehil olsa; ilimde, dindarlıkta, takvâda, adâlet, iffet ve güçte daha üstün olan başkalarına tercih edilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim müslümanların bir işini üstlenir ve içlerinde bu ise daha ehil, Allah'ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini ondan daha iyi bilen birisinin bulunduğunu bildiği halde onlara bir adamı vali olarak tayin ederse, Allah'a Rasûlüne ve İslâm toplumuna hıyanet etmiş olur."[1291]

 

Hâkimlik Görevine Başvurma Usûlü: Bir beldede hâkimlik yapabilecek niteliklere sahip tek kişi varsa, bu kimsenin görevi isteyip kabul etmesi gerekir. Aksi halde diğer aynî farzlarda olduğu gibi âsî olur. Yöneticilerin onu görevi kabul etmeye zorlama hakkı vardır. Çünkü İslâm toplumunun onun ilmine ve görüşlerine ihtiyacı vardır. Bu, yanında yiyecek bulunup da darda kalan kimseleri bundan menedenin durumuna benzer.

 

Bir beldede, yargı işine ehil birden çok kimseler varsa, bunlardan her birinin kabul edip etmemesi caiz olur. Dört mezhepte çoğunluğa göre bu durumda görevi kabul etmemek daha faziletlidir.

 

Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim kazâ işine tayin olunursa, bıçaksız boğazlanmış olur."[1292]

 

Nitekim bu şiddeti uyarılar yüzünden Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) ve Ebû Hanîfe (ö. 150/767) gibi bazı büyük müctehidler hâkimlik görevini kabulden kaçınmışlardır. Bu göreve aşırı istekle talip olmanın mekruh olduğu belirtilir. Çünkü Hz. Peygamber, Abdurrahmân b. Semüre (ö. 51/671)'ye şöyle demiştir. “Ey Abdurrahmân b. Semüre! Yöneticiliği isteme. Eğer yöneticilik sana istemeksizin verilirse, yardımcı ol."[1293]

 

Ebû Hüreyre (r.a)'ten Rasûlüllah (a.s)'ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Şüphesiz siz, yöneticiliğe karşı büyük bir istek göstereceksiniz, kıyamet gününde ise pişman olacaksınız."[1294]

 

Diğer yandan, hukuk ilmini bu yolla yaymayı uman tanınmamış bir bilginin yargı görevi istemesi ise mendup sayılmıştır. Nitekim çalışmaya ve rızık teminine muhtaç olan fakîhin istekte bulunması da böyledir. Çünkü kazâ görevi, adaleti ayakta tutacağı için taat niteliğinde ameldir.

 

Bazı müctehidler de fıkıh formasyonunu tamamlayıp hâkimlik görevi üstlenmenin daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü nebîler, peygamberlik ve dört halife kazâ işini üstlenmiş olup, bunlarda bize güzel bir örnek vardır. kazâ hizmeti, kendisinden Allah'ın rızası beklendiği zaman hâlis bir ibadet olur. Belki en faziletli ibadetler arasındadır.

 

Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Adaletli İslâm devleti başkanının bir günü altmış yıl (nâfile) ibadetten daha üstündür. Yeryüzünde tam olarak uygulanan şer-i bir had cezası, orada kırk gün yağacak yağmurdan daha temizleyici ve daha bereketlidir."[1295]

 

Başka bir hadiste şöyle buyurulur: "Şüphesiz adalet yapanlar Allah nezdinde, Rahmân olan Allah'ın sağında nur'dan minberlerin üstündedirler."[1296]

 

Sonuç olarak yargı görevini kabulün aleyhinde olan hadisler, cahil hâkime, fâsık bilgine ve rüşvet konusunda kendisinden emin olmayan kimselerle ilgili görülmüştür.[1297]

 

Hâkim İçin Mecelle'de Belirlenen Nitelikler

 

Hâkim; bilgin, zeki, doğru, güvenilir, vakar sahibi, sağlam olmalıdır; fıkhî mes'elelere ve yargılama usûlüne vâkıf, bunları olayla ilgili iddialara uygulayarak davayı çözmeye gücü yetmelidir. Ayrıca hâkim iyiyi kötüden tam olarak ayırma gücüne sahip olmalıdır. Buna göre, küçük çocuğun, bunamışın, gözleri görmeyenin veya tarafların konuştuklarını işitemeyecek kadar sağır olanların hâkimliği ve hüküm vermesi caiz değildir.

 

İslâm'da Hakimlerin Yetki Alanı

 

Kararnamesinde bir sınırlama veya görev bölümü yapılmadığı takdirde bir hakimin yetki alanına giren hususlar on maddede toplanabilir:

1) Hasımların anlaşmazlığını karşılıklı rızaya dayalı olarak sulh yoluyla veya rızaya bakmaksızın bağlayıcı hükümle çözmek.

2) Hakka saldıranları gasb, saldırı ve benzerlerinden menetmek, zulme uğrayana yardım etmek ve her hak sahibinin hakkını kendisine ulaştırmak.

3)  Had cezalarını uygulamak ve Allah haklarının yerine getirilmesini denetlemek.

4)  Öldürme ve yaralama davalarına bakmak.

5)  Yetimlerin ve akıl hastalarının mallarını gözetmek ve bunları korumak için vasiler tayin etmek.

6)  Vakıf malları korumak.

7)  Vasiyetleri infâz etmek.

8) Velisi bulunmayan veya evlenmesi veli tarafından haksız olarak engellenen kadınların nikâh akdini yapmak.

9) Müslümanların ve başkalarının kullandığı umuma açık yol ve benzeri yerleri de kamu yararına gözetmek.

10) Söz ve fil ile "el-emru bi'lma'rûf ve'n-nehyu ani'l-münker" görevini yürütmek.[1298]

 

Hâkimin Hüküm Dayanakları Şunlardır

 

Hâkim bir İslâm toplumunda Müslümanlar arası anlaşmazlıkları çözerken, önce dört ana kaynağa başvurur. Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas. Eğer bunlarda bir çözüm bulamaz ve kendisi ictihad yapabilecek güce sahip olursa ictihadla problemi çözümler. Ancak bu noktada kendisinden daha fakih bir müctehidin ictihadı varsa, onu mu esas almalıdır, yoksa kendisi ictihad yapabilir mi?

 

Ebû Hanîfe'ye göre daha fakih olanın ictihadı ile hüküm verir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, aksi görüştedir. Burada görüş ayrılığının dayandığı esas şudur: Daha fakih olanın görüşü tercihe elverişli midir? Ebû Hanife'ye göre, elverişlidir. Çünkü onun ictihadı doğruya daha yakındır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise elverişli değildir. Çünkü bir âlimin başkalarından daha fakih olması, nass'lardan (âyet hadis) hüküm çıkarmada dayanılacak delil niteliğinde değildir.

 

Eğer hâkim, müctehid değilse, diğer müctehidlerden daha fakih ve daha fazla takva sahibi olanı kendi kanaatine göre tercih eder.[1299]

 

Ancak İslâmî hükümler ana kaynaklarından çıkarılarak tedvin edilmiş olur ve kanun metni haline getirilmiş bulunursa, bir İslâm toplumunda usulüne göre uygulanmak üzere kabul edilen böyle bir kanun, hâkimleri ve toplumu bağlar. Artık kanun metninde, lafız ve ruh olarak yer alan prensipler toplum problemlerine uygulanır.

 

Nitekim Mecelle,1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi ile çeşitli İslâm ülkelerinde İslâmî esaslara göre hazırlanan kanun, yönetmelik ve tüzükler buna örnek gösterilebilir. İdarî ve mâli ve arazi konularındaki örfi kanunlar da hâkimlerin elinde doğrudan uygulanabilecek kurallardır. Buna göre tedvîn ve kanunlaştırma yoluyla İslâmi hükümler kaideler halini alınca, her devirde yeni baştan hüküm çıkarma veya her olay için Kitap, Sünnet, İcma veya Kıyastan delil arama zorluğu da ortadan kalkmış olmaktadır.

 

Ancak günlük muameleler ve olaylar hızla gelişip, yeni meseleler ortaya çıkmaya devam edeceği için kanun metinleri çoğu zaman davaları çözmeye yeterli olmaz. Olaylar arasındaki benzerlikleri bulmak hâkimi sürekli olarak bu kuralların dayandığı ana delilleri incelemeye ve yeni yorumlar yapmaya zorlar. Bu yüzden bir islâm hâkimi prensipleri bilme yanında bunların dayandığı âyet, hadis, icma, kıyas, istihsan, maslahat, örf-âdet, önceki şeriatlar gibi delilleri de tanıma ve doktrini bu ana köklerle bağlantılı olarak geliştirme sonucunda hukuk formasyonunu tamamlamış olur.

 

Bu durum İslâm hukukunun, günümüz hukuk metotları içinde incelenip, araştırılmasını ve günlük olayları, yeni meseleleri kapsar bir yapıya kavuşturulmasını gerektirir. Bu yapıldığı takdirde ana kaynakları anlayabilecek bir Arapça alt yapısıyla dört yıllık fakülte ve iki yıllık staj dönemiyle bir hukukçunun İslâm hukukunun bütününe idrak etmesi ve formasyon kazânması mümkündür. Nitekim bazı İslâm ülkelerinde benzer sürelerde bu formasyon kazandırılmaktadır. Ezher ve İmam formasyon kazandırılmaktadır. Ezher ve İmam Muhammed Üniversitelerinin "Külliyetü'ş-Şerîa"ları buna örnek verilebilir.

 

Hâkimin Hükmünün Niteliği 

 

Çoğunluk fakihlere göre, hâkimlerin hükmü yalnız dış görünüş bakımından geçerli (nâtîz) olur. İç yüzü Cenab-ı Hakk'a havale edilir. Çünkü insanlar dış görünüşe uymakla emrolunmuştur. Bu yüzden hâkimin kararı haramı helal, helalı haram yapmaz. Hakim, dış görünüşü bakımından adaletli olan iki şahidin şahitliği ile hüküm verse bile, bu hükümle iç yüzü bakımından helallik meydana gelmez. Dava konusu malla ilgili olsun, başka konularda olsun sonuç değişmez.

 

Delil şu hadistir: "Şüphesiz siz bana dava için başvuruyorsunuz. İçinizden bazısı, delilini diğerinden daha iyi anlatabilir, bu yüzden dinlediklerime göre, onun lehine hüküm verebilirim. Kardeşinin hakkından lehine bir şey hükmettiğim kimse bunu olmasın. Çünkü ben bununla ona ateşten bir parça vermiş olurum."[1300]

 

Ebû Hanîfe'ye göre, bir İslâm hâkimi akit, fesih veya talak (boşama) gibi bir konuda hüküm verdiği zaman bu hem dış, hem de iç yüzü bakımından geçerli (nâfız) olur. Çünkü hâkim doğru bildiği ile hüküm vermiştir. Yukarıdaki hadis hüküm (kaziyye) hakkında olup, delil (beyyine) hakkında değildir. Buna göre, bir erkek, bir kadınla evli olduğunu iddia etse, kadın bunu inkâr edince, evliliği konusunda iki yalancı şahit dinletse ve hâkim evliliklerine hükmetse, aralarında (gerçekte) nikâh bulunmadığını bildikleri halde erkeğin bu kadına cinsel teması ve kadının da kendisine bu imkânı vermesi helal olur.

 

Yine aynı şekilde boşamaya hükmetse, erkek karşı çıksa bile eşlerin arası ayrılır. Satım, kira vb. akitler de buna kıyas edilir. Ancak çoğunluk aksi görüştedir. Ebû Yusuf ile İmam Muhammed de çoğunluğun görüşünde olup, Hanefilerde fetva bu iki imamın ictihadına göre verilmiştir. Ebû Hanîfe dışında büyük çoğunluğa göre, Allah nezdinde helal hâkimin hükmettiği delil, gerçeğe, olayın iç yüzüne uygun olan durumdur.[1301]

 

Yargıda İspat Yolları

 

İslâm hâkiminin, şer'î ispat yollarından birisine dayanarak hüküm vermesi gerekir. Şer'î ispat yolları da; beyyine (şahit ve diğer maddî delil ve belgeler), ikrar, yemin, yeminden kaçınmadan ibarettir. Beyyine tam olunca, dava konusunun sabit sayılacağı konusunda görüş birliği vardır. İkrar da tam delildir. Çünkü bir kimse, kendi aleyhine yalan yaparak ikrarda bulunmakla itham edilemez. Yemin, beyyinesi olmayan davacının davasını düşürür. imam Malik'e göre de, yeminle davacının hasmı tarafından inkâr edilen hakkı sabit olur. Davalının yeminden kaçınması ile de Ebu Hanîfe'ye göre, malî davalarda davacının hakkı sabit olur.

 

Diğer yandan hâkimin kendi bilgisine veya başka bir hâkimin yazısına ya da şahitlik üstüne şahitliğe dayanarak hüküm vermesi de mümkündür. Ancak bu konuda görüş ayrılıkları vardır:

 

1) Hâkimin olayı kendi bilgisine dayanarak hükme bağlaması: Hanefilere göre, hâkimin dava konusu ile ilgili özel bilgisi ya görmeye ya işitmeye ya da olayın sonuçlarını müşâhedeye dayanır. Hâkimin bu bilgiye dayanabilmesi bazı şartlara bağlıdır.

 

Hâkimin dava ile ilgili özel bilgisi yargılama sırasında, duruşma yerinde edinilmiş olur, malî bir hakkı ikrar gibi medenî haklar veya erkeğin karısını boşaması gibi şahıs hakları yahut da zina iftirası ya da bir insanın öldürülmesi gibi bazı cinayet konusunda bulunursa, bu özel bilgiye dayanarak vereceği hüküm caiz olur. Hâkim sırf Allah hakkı olan hadler konusunda özel bilgisine dayanarak hüküm veremez. Hırsızlıkta yalnız malla ilgili karar bunun dışındadır. Hadlerde ihtiyatlı hareket etmek gerekir; hâkimin özel bilgisine dayanmada ise ihtiyat yoktur. Bu konuda Şâfiîlerin görüşü Hanefilere yakındır.

 

Hâkimin, dava konusu hakkındaki özel bilgisi, hâkim olmadan veya hâkim olup da henüz görev yerine ulaşmadan önceye aitse, Ebû Hanîfe'ye göre bu bilgiye dayanarak karar veremez. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ise hadler dışındaki konularda, yargı sırasında edinilen bilgiye kıyas yaparak, hâkimin hâkimlikten önceki özel bilgisiyle de hüküm verebileceği görüşündedir. Ebû Hanîfe hâkimin görevli iken edindiği özel bilgiyi beyyine (delil) kuvvetinde görmüş, bundan önceki bilgileri ise beyyine niteliğinde saymamıştır. Çünkü geçerli delil, hâkimin şahitleri hâkim iken dinlemesi ile meydana gelir. Hâkimlikten önceki özel bilgisi, hâkim olmadan önce şahit dinlemesine benzer ki, bunun bir delil değeri yoktur.[1302]

 

Müteahhırün Hanefi fakihleri ise, devrin kadılarının bozulması sebebiyle kendi devirlerinde hakimlerin özel bilgisine dayanarak hüküm vermelerinin caiz olmadığına fetva vermişlerdir.[1303]

 

Malikî ve Hanbelîlere göre, hâkim ne hadler ve ne de başka konularda özel bilgisine dayanarak karar veremez. Bu bilginin hâkimlik sırasında veya öncesinde edinilmiş olması da sonucu değiştirmez. O, sadece kazâ meclisinde öğrendiği bilgilere dayanarak karar verebilir. Huzurunda ikrarda bulunulması gibi... Delil, Hz. Peygamber'in, mahkemede kendini daha iyi savunan kişinin haksız olarak kardeşinin bir hakkını alması halinde, ateşten bir kor almış olacağını bildirdiği hadisidir.[1304]

 

Diğer yandan Hz. Peygamber davacıya şöyle demiştir: "Senin için iki şahit veya onun yemini vardır. Bundan başkası yoktur."[1305]

 

2) Başka hâkimin yazısına dayanarak karar vermek: İslâm fakihleri malî konularda, bir hakimin başka bir hâkimin yazısına dayanarak hüküm verebileceği konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü bazan haklar başka bir beldede olur, şahitlerin ifadesini almak, tapu kayıtlarını incelemek gibi bir takım delillerin toplanmasını gerektirebilir. Bütün bu delilleri başka bir yöre hakimi yine yargı esaslarına göre toplayıp göndereceği için hakimler arasında böyle bir yardımlaşmaya ihtiyaç olur.

 

Böylece daha az emek ve az masrafla davanın yürümesi sağlanmış olur. Günümüzde hâkimler birbirine talimat yazısı yazarak kendi bölgelerindeki şahit dinleme gibi işlemleri yapıp, mahalline göndermektedir.

 

Hâkimlerin Yazışma Esasları 

 

a) Yazının hakime ait olduğunu belirleyen iki şahit beyanı.

b) Yazının mühürlü olması ve şahitlerin bu mührün hâkime ait olduğunu beyanı.

c) İki şahidin yazının içeriğine şahitlik etmesi. Ebû Yusuf'a göre, şahit ifadelerinin yazının içeriğini kapsaması gerekmez.

d) Yazışmanın en az sefer mesafesi kadar uzaklıktaki iki hâkim arasında yapılmış olması.

f) Yazının konusu; borçlar, nikâh, nesep tesbiti, gasbedilen şeyler, emânet ve mudârabe gibi medenî veya şahsî haklarla yahut arazi, bina gibi gayri menkullerle ilgili bulunmalıdır.

 

Menkullerde dava ve şahitlik sırasında bizzat işaretle göstermeye ihtiyaç olduğu için bunlarla ilgili yazışma kabul edilmez denilmiştir. İmam Muhammed'ten bir rivayete göre yazışma kapsamına menkuller de girer. Müteahhirûn (sonrakiler) Hanefi fakihleri bu görüşü almış ve fetva bununla verilmiştir.g) - Yazının hadler ve kısas konusunda olmaması gerekir. Mâlikîler aksi görüştedir.[1306]

 

Günümüz hâkim yazışmaları, hâkimlerin sicil numarasını, resmî mahkeme mührünü ve zabıt kâtiplerinin isim ve imzalarını kapsadığı için İslâm hukukunda yazıdaki hile ihtimalleri en aza indirilmiş ve formaliteler de azalmıştır. Diğer yandan adlî yazışma, tebliğ ve tebellüğleri de savcılıklar da devreye sokularak yazışma güvenliği sağlanmıştır.

 

3) Hâkimin dolaylı şahide dayanarak hüküm vermesi: İslâm fakihleri şahitlik üstüne şahitliğin yalnız mâli konularda kabul edilebileceği konusunda görüş birliği içindedir. Delil boşama sırasında şahit bulundurmayı bildiren; "... içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit yapın"[1307] âyetinin genel anlamı ile, buna duyulan ihtiyaçtır. Çünkü kimi zaman olaylara doğrudan şahit bulmak güç olur.

 

Bu yüzden daha önce çeşitli yerlerde olayın görgü tanığı olayı anlatmış ve bunu başkaları duymuş olur. İşte dava sırasında herhangi bir nedenle asıl görgü tanıkları dinlenemezse onlardan olayı işiten dolaylı tanık ifadelerine de başvurulur. Ancak Hanefi, Hanbelî ve daha kuvvetli görüşünde Şâfiîlere göre had cezaları konusunda dolaylı tanığın şahitliği kabul edilmez. Çünkü hadler örtme ve şüphe ile düşme esasına dayanır. Dolaylı tanıklıkta ise şüphe vardır. Hata, yanılma ve yalan ihtimali görgü tanığına göre dolaylı tanıkta daha fazladır.

 

İmam Mâlik'e göre ise dolaylı tanıklık hadler dahil her çeşit davada geçerlidir.[1308]

 

e) Ukubat  (Ceza)

 

Ukubat: Arapça ukûbet ceza demektir. Çoğulu "ukûbât"tır. İslâm'ın getirdiği emir ve yasaklara veya İslâm'ın verdiği yetki sınırları içinde yöneticilerin belirlediği kurallarâ uymayanlara uygulanacak müeyyide ve yaptırımlardır.

 

İslâmî hükümler inanç ve amelle ilgili olmak üzere ikiye ayrılır. Amelle ilgili olan hükümler de temel fıkıh kaynaklarında "ibâdetler, muâmeleler ve ukûbât yani ceza hukuku" olmak üzere üçe ayrılır.

 

Ceza hukuku gerek inançla, gerek ibadet ve muâmelelerle ilgili hükümlere uymama veya İslâm'ın koyduğu yasakları çiğneme halinde uygulanacak hükümleri ifade eder. Bu cezalardan ayet ve hadislerde belirlenmiş olanlâra "had" cezası denir. Çoğulu "hudûd"tur. İslâm devletinin koyacağı cezalara "ta'zîr" cezası adı verilir.

 

Had cezalan beş tane olup; zina, hırsızlık, içki içmek, namuslu kadına zina iftirası atmak ve yol kesmek suçları için belirlenen cezalardan ibarettir. Bunlar kısaca şöyle açıklanabilir:

 

l)  Zina Cezası

 

 Evli erkek ve kadın için recm, bekâr erkek ve kadın için yüz değnek vurmakla yerine getirilir.

 

Bekarların Cezası

 

Bekârların zina cezası ayetle, evlilerinki ise hadisle sabittir.

 

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

 

اَلزَّانِيَةُ وَالزَّانى فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَاْخُذْكُمْ بِهِمَا رَاْفَةٌ فى دينِ اللّهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ  الْاخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنينَ

 

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dinini uygulama konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına şahit olsun."[1309]

 

Bu ayette kastedilen bekârların zinasıdır.

 

Zina, sözlükte ve şeriatte şöyle tarif edilir: Erkeğin kadınla mülk ve mülk şüphesi bulunmaksızın önden cinsel ilişkide bulunmasıdır. Hanefiler haddi gerektiren zinayı şöyle tarif ederler: İslâmî hükümlerin uygulandığı bir ülkede kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, isteyerek mülk (cariyelik gibi) ve mülk şüphesi, nikâh ve nikâh şüphesi olmaksızın önden haram cinsel ilişkide bulunmaktır.

 

Bu tarife göre, ilişkinin zina sayılması ve had cezasını gerektirmesi için, erkeğin cinsel organının sünnet kısmının kadının cinsel organına girmiş olması yanında akıllı ve ergin bulunmak da gerekir. Çünkü küçük çocuk ve akıl hastası zina hükmüne muhatap olmaz.

 

Hadiste şöyle buyurulur: "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Çocuktan erginlik çağına kadar; uyuyandan uyanıncaya kadar; akıl hastasından şifa buluncaya kadar."[1310]

 

Diğer yandan üç mezhebin ve Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'in aksine, Ebû Hanîfe'ye göre arkadan cinsel temas zina hükmünde değildir. Zorla ırza geçmelerde de istek olmadığı için zorlanana had cezası uygulanmaz.

 

Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ümmetimden yanılma, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmü kaldırılmıştır."[1311]

 

Ayrıca, zina edilen yerin dâru'l-İslâm olması da gerekir. Çünkü dâru'l-harp veya dâru'l bağy'de İslâm'ın devletle ilgili hükümlerini uygulama imkânı bulunmaz. Yine bir kimse şahitsiz veya velisiz yahut geçici nikâhla yahut da mut'a nikâhı ile evlendiği bir kadınla cinsel ilişkide bulunsa had cezası uygulanmaz. Çünkü burada nikâh şüphesi söz konusudur.

 

Hadiste; "Gücünüzün yettiği kadar şüpheler ile hadleri düşürünüz.”[1312]

 

Şâfiî ve Hanbelilere göre, değnek cezası yanında bir yıl süreyle, sefer mesafesindeki bir yere sürgün cezası da verilir.

 

Delil şu hadistir. "Bekârın bekârla zinasında yüz değnek ve bir yıl sürgün, dulun dulla zinasında yüz değnek ve recm cezası vardır."[1313]

 

Hanefilere göre, zinada sürgün bir had cezası olmayıp, İslâm devletinin ihtiyaç duymasına havale edilen hapis cezası gibi ta'zir kabilinden bir cezadır.[1314]

 

Evlilerin Zinası

 

İslâm bilginleri evlilerin zinasına recm cezasının gerektiği konusunda görüş birliği içindedir. Recm cezası tevatüre ulaşan hadislerle, ve icmâ ile sabittir. Hz. Peygamber döneminde birkaç evli kişiye zina cezası uygulanmıştır.Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Müslüman bir kimsenin kanı üç şeyden birisi dışında helal olmaz: Zina eden dul, can karşılığı can ve cemaatten ayrılarak dinini terkeden kimse." [1315]

 

Bir işçi, patronunun eşiyle zina etmiş, kendisi bekâr olduğu için Hz. Peygamber'in emriyle yüz degnek vurulmuştur. Allah elçisi Üneys (r.a)'ı görevlendirerek şöyle buyurmuştur: "Ey Üneys, o kadına git, zinasını itiraf ederse, onu recmet."[1316]

 

Yine sahabilerden Mâiz zinasını itiraf ettiği için kendisine recm uygulanmıştır.[1317] Diğer yandan zinadan gebe olan bir kadının dört defa ikrarı üzerine doğumdan sonra recmedilmesi emredilmiştir. Ancak kendi rızası ile Allah'ın ve Resulunun hükmüne razı olan bu kadın hakkında Allah elçisi cenaze namazını kıldırdıktan sonra şöyle buyurmuştur: "O, öyle bir tövbe etti ki, Medine'lilerden yetmiş kişiye taksim edilse hepsine yeterli olurdu. Allah için canını vermesinden daha faziletli bir amel biliyor musunuz?"[1318]

 

Recm cezasının uygulanması için zina edenin "muhsan" olması gerekir. Çünkü çeşitli hadislerde bu şarta yer verilmiştir. Muhsan'm mastarı olan "ihsân" sözlükte menetmek demektir. Recm konusunda ise bir kimsenin muhsan sayılması için Hanefilere göre yedi şartın bulunması gerekir. Zina eden kişinin;

1)  Akıllı olması,

2) Ergin olması,

3) Hür olması,

4) Müslüman olması,

5) Sahih nikahla evli olması,

6) Sahih nikâh içinde eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel ilişkide bulunması, burada boşalma şartı aranmaz.

7) Yukarıdaki niteliklerin cinsel birleşme sırasında her iki eşte de bulunması. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa değnek cezası uygulanır.[1319]

 

Bu sonuncu maddeye göre, diğer şartlar bulunup kadın küçük olur veya akıl hastası ya da cariye statüsünde bulunursa, bu eksiklik giderilip yeni bir cinsel ilişki olmadıkça taraflar muhsan hale gelmiş bulunmaz.

 

Ebû Yusuf ve Şâfiîler bu sonuncu şartı gerekli görmezler. Onlara göre, diğer şartlar bulununca, kadın kâfir olsa veya taraflardan birisi akıl hastası veya küçük bulunsa da muhsan şartı gerçekleşir.[1320]

 

Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Yusuf'a göre, recm için tarafların Müslüman olması şart değildir. Bu yüzden zimmî, İslâm mahkemesine başvursa had uygulanır. Yine Müslüman erkek zimmî bir kadınla evlenip, onunla cinsel ilişkide bulunsa her ikisi de muhsan olurlar. Delil şu hadistir. İbn Ömer (r.anhümâ)den rivayete göre Allah elçisine zina eden iki yahudi getirilmiş, o, bunların recmedilmelerini emretmiştir.[1321] Eğer recmde, Müslümanlık şartı olsaydı, bunları recmetmezdi.

 

Hanefilere göre, iki yahudinin recmedilmesi olayı recm ayeti inip neshedilmezden önce, Tevrat hükmüne uygun olarak vuku bulmuştur.[1322]

 

Sonuç olarak zina cezasının uygulanması için İslâmî yönetimin bulunması, dört erkek şâhidin suçluların zina fiiline bizzat görgüye dayalı olarak şahitlik yapması veya zina edenin ayrı zamanlarda mahkemede dört defa zina ikrarında bulunması gerekir.

 

2)  Hırsızlık Cezası 

 

Başkasına ait olup, koruma altında bulunan en az on dirhem değerindeki (Hz. Peygamber döneminde iki koyun bedeli) bir malı çalmanın cezası Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirlenmiştir:

 

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّهِ وَاللّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

"Hırsızlık yapan erkek ve kadının; yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah her şeye galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”[1323]

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekiler, şu yüzden helak oldular, onlar şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman, hırsızı serbest bırakırlar, güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da ona ceza uygularlardı."[1324]

 

Hırsızlık cezası uygulanınca, çalınan mal elde mevcutsa sahibine teslim edilir; helâk olmuşsa bu malın tazmini gerekmez. Çünkü had ile tazmin bir arada uygulanmaz. Hatta, malı çalınan kişi daha önce malının tazminini talep etmişse artık el kesme cezası düşer. Çünkü yukarıdaki ayette yalnız had cezasına yer verilmiş, malın tazmininden söz edilmemiştir. Diğer yandan Allah elçisi; "Hırsıza had uygulanınca artık malın tazmini istenemez"[1325] buyurmuştur.

 

Mâlikilere göre, hırsız zenginse hem had, hem de malın tazmini birlikte uygulanır; yoksulsa, had cezası ile yetinilir.

 

Şâfiî, ve Hanbelîlere göre ise, hırsızın zengin veya yoksul oluşuna bakılmaksızın had ve tazmin cezası birlikte uygulanır. Çalınan mal mislî ise misliyle, kıyemî ise kıymetiyle tazmin ettirilir. Çünkü had cezası Allah hakkı, tazmin cezası ise kul hakkıdır.

 

El kesme cezası da diğer hadler gibi İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı İslâm ülkesinde söz konusu olur. Böyle bir ülkede toplum dengeleri kurulmuş, sosyal güvenlik müesseseleri oluşturulmuş olacağı için maddî sıkıntıya düşenlerin problemleri çözülmüş olur. Bu yüzden Hz. Ömer kıtlık yılındaki sıkıntıları dikkate alarak el kesme cezasını uygulamamıştır.[1326]

 

3)  Zina İftirası Cezası (Kazf) 

 

Namuslu (muhsan) bir kadına zina iftirasında bulunmak büyük günahlardandır. Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: "İnsanı helake götüren yedi günahtan sakınınız. Bunlar şu günahlardır; Allah'a şirk koşmak ,sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmak."[1327]

 

Kur'an'da şöyle buyurulur:

 

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيَِّاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَريمًا

 

"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız kusurlarını örter ve sizi güzel bir makama koyarız”[1328] buyurulur.

 

Zina iftirasının cezası Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirlenmiştir:

 

وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً اَبَدًا وَاُولئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ () اِلَّا الَّذينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ

 

"İffetli kadınlara zina isnad edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört (erkek) şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; onların şahitliklerini de ebediyyen kabul etmeyin. İşte onlar, fasıkların ta kendileridir. Ancak bundan sonra tövbe edip islâh olanlar bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah bağışlaması ve merhameti bol olandır.”[1329]

 

Zina isnadı ya açık ifadelerle olur: "Ey zâni", "sen zina ettin" sözleri böyledir. Bu dört şahitle ispat edilir veya zina isnadında bulunulan ikrarda bulunursa zina cezası uygulanır. Aksi halde zina isnad eden iftira etmiş sayılır ve seksen değnek vurulur. İsnad, bir kimsenin nesebini, bilinen babasından kaldırmakla da olabilir. "Sen filancanın oğlu değilsin" veya "O, senin baban değildir" demek gibi. Bunu ispat edemezse, zina iftirası yapmış olur.

 

Zina İftirası Yapılanda Bulunması Gereken Şartlar 

 

1) İftira edilen kimse erkek olsun kadın olsun, muhsan olması gerekir. Kazf konusunda "muhsan" sayılmanın beş şartı vardır. Zina iftirası atılan kişide bunların bulunması şarttır.

a)   Akıllı olmak,

b)  Ergin bulunmak,

c)  Hür olmak,

d) Müslüman olmak,

e) Zina yönünden iffetli bulunmak.

Buna göre küçük çocuk ve akıl hastasına zina iftirası yapılsa had değil ta'zîr cezası gerekir. İffetli olmaktan maksat ömrü boyunca, haram yolla cinsel ilişkide bulunmamış olmasıdır.

2) Zina isnadı yapılanın bilinen bir kimse olması gerekir. Bu yüzden; "Sizin içinizde bir kişi dışında zina eden bir kişi vardır" veya iki kişiye hitaben; "Sizden biriniz zina edendir" gibi sözlerde belirsizlik vardır.[1330]

 

Bir erkek kendi karısına zina isnadında bulunur ve bunu dört şahitle ispat edemezse, önceleri ona da seksen değnek cezası uygulanıyordu. Ancak daha sonra inen şu ayetler bu konuda yöntemini getirdi:

 

وَالَّذينَ يَرْمُونَ اَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ اِلَّا اَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ اَحَدِهِمْ اَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللّهِ اِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقينَ () وَالْخَامِسَةُ اَنَّ لَعْنَتَ اللّهِ عَلَيْهِ اِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبينَ () وَيَدْرَؤُا عَنْهَا الْعَذَابَ اَنْ تَشْهَدَ اَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللّهِ اِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبينَ () وَالْخَامِسَةَ اَنَّ غَضَبَ اللّهِ عَلَيْهَا اِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقينَ

 

"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocası yalancılardan olduğuna dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler.”[1331]

 

Bu hükümlerden İslâm'ın erkek ve kadının cinsel hayatını koruma altına aldığı, onları evlilik dışı cinsel maceralardan koruduğu anlaşılmaktadır.

 

4) Yol Kesmenin Cezası

 

Yoldan geçenlerin önünü kesmek ve geçişi haksız olarak engellemek suretiyle yolcuları soymak, İslâm'da şiddetle cezalandırılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

اِنَّمَا جَزؤُا الَّذينَ يُحَارِبُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِى الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ يُقَتَّلُوا اَوْ يُصَلَّبُوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْديهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِ ذلِكَ لَهُمْ خِزْىٌ فِى الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِى الْاخِرَةِ عَذَابٌ عَظيمٌ

 

“Allah ve Resulune karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak; öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azap vardır.”[1332]

 

Bu ayette belirlenen cezalar suçun niteliğine ve şiddetine göre uygulanır. Yol kesenler yalnız soygun yapmışsa el ve ayakları çaprazlama kesilir, yalnız öldürme suçu işlemişlerse öldürülürler. Hem soygun, hem de öldürme birlikte işlenmişse;

 

Ebû Hanîfe (ö.150/767) ve İmam Züfer'e (ö.158/775) göre, İslâm devlet başkanı seçimlik hakka sahiptir. İsterse ibret olması için önce el ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürülür veya idam edilir. Dilerse kesme uygulanmaksızın yalnız öldürülür veya asılır.

 

Ebu Yûsuf (ö.182/798) ve Muhammed eş-Şeybânî'ye (ö.189/805) göre ise bu durumda yol kesen ya öldürülür veya asılır. Çaprazlama el ve ayak kesilmez. Çünkü burada asıl suç yol kesme olup, bir suça iki had birden uygulanmaz. Zaten öldürme cezası, daha hafif olan çaprazlama kesmeyi de kapsamına alır. Nitekim evli kimse hem hırsızlık hem de zina yapsa "recm" cezası ile yetinilir. Çünkü ağır olan bu ceza diğerini de kapsar.[1333]

 

Yol kesip adam öldüren ve soygun yapan kimseye had cezasının uygulanacağı konusunda islâm âlimleri arasında görüş birliği vardır. Bu ceza, âdî katilden farklı olarak öldürülenin velisinin affetmesi veya soygunda alınan malın geri verilmesi ile düşmez.

 

5)  İçki İçmenin Cezası

 

Sarhoş edici içkilerin içilmesi ayet ve hadislerle yasaklanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de altı ayette geçen "hamr" kelimesi üzüm suyundan elde edilen özel içkinin adı olmuştur. Türkçe'de "üzüm şarabı" denilen içki budur. Diğer içki çeşitleri veya; içkinin yapıldığı hammaddeler hadislerde belirlenmiştir. Tedricî yasaklamanın sonunda, kesin içki yasağı bildiren ayette şöyle buyurulur:

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ () اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ

 

“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz Şeytan kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah'ın zikrinden ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?”[1334]

 

Hanefilere göre had cezasının uygulanması bakımından içkiler ikiye ayrılır: Şarap içene verilecek ceza, şarap dışındakileri içene verilecek ceza. Şarap içen kimse az içsin, çok içsin sarhoş olsun veya olmasın kendisine had cezası uygulanır. Çünkü Hz. Peygamber; "Şarap içen kimseye değnek vurunuz."[1335] buyurmuştur.

 

Bu hadisteki "hamr"da köpük atmış taze üzüm suyu olup, içenin aklını örttüğü için bu ad verilmiştir. Şarap dışındaki içki çeşitlerinde ise, kişi sarhoş olacak kadar içtiği takdirde had cezası uygulanır.[1336]

 

Çoğunluk fakihler ise şarapla diğer içki türleri arasında bir ayırım yapmazlar. Çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır ve hamr (şarap) hükmündedir. Bu yüzden, sarhoş edici olduğu bilinen herhangi bir içkiyi içene had cezası gerekir.

 

Delil şu hadistir: "Her sarhoş edici içki hamr'dır ve her hamr da haramdır."[1337]

 

Ebû Hanîfe'ye göre haddin uygulanmasını gerektiren sarhoşluğun ölçüsü; sarhoşun konuşulanları anlamaması, mantıklı konuşamaması, erkekle kadını, yerle göğü birbirinden ayırt edememesidir. Çünkü hadlerde şüphenin kalkması için ağır olanı esas almak gerekir.

 

Hz. Peygamber; "Gücünüzün yettiği sürece hadleri şüphelerle kaldırınız"[1338] buyurmuştur.

 

Ebû Yûsuf, imam Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre, sarhoşluk ölçüsü; sarhoşun saçma konuşması ve sözleri birbirine karıştırmasıdır. Çünkü insanlar bu durumdaki kişiye "sarhoş" demektedir. Bu kimse kendi elbisesini veya ayakkabılarını başkasınınkinden ayırt edemez.

 

İçki içene ceza uygulanabilmesi için akıllı, ergin, Müslüman olması, içki zorlama ile veya zarûret sebebiyle içmemiş olması, içtiği şeyin içki olduğunu haram kılınmış bulunduğunu bilmesi gerekir. Ayrıca içtiği içkinin kendi mezhep görüşüne göre haram sayılması da gereklidir.

 

İçki İçene Verilecek Cezanın Miktarı: Çoğunluk müctehitlere göre, sarhoşluğun cezası seksen değnektir.

 

Delil, Hz. Ali'nin şu sözüdür: "Kişi içki içince sarhoş olur, sarhoş olunca da saçma sözler konuşur; saçma sözler arasında da iftira eder. İftiranın had cezası ise seksen değnektir."[1339]

 

Şâfiîlere göre, şarap veya diğer içkileri içmenin cezası kırk değnektir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) bu konuda belirli bir miktar uygulamamıştır. Ebû Hüreyre (r.a), Hz. Peygamber'e getirilen bir sarhoşa uygulanan cezayı şöyle anlatır: "Bizden bir kısmı eliyle, bazıları ayakkabısı ya da elbiseleriyle vurdular. Adam ayrılıp gidince, arkasından; Allah seni rüsvay etsin" dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "Böyle söylemeyin, ona karşı şeytana yardım etmeyin."[1340]

 

6)  Kısas Cezası 

 

İslâm hukukunda âyet ve hadisle miktar ve kapsamları belirlenen had cezaları yukarıda kısaca açıklananlardan ibarettir. İslâm toplumu ideal bir ahlâk yapısına kavuştuğu takdirde İslâm devletinin yalnız bu cezalarla yetinmesi mümkün ve caizdir. Bunların yanında "kısas" cezası gibi kul hakkı sayılan cezalarla, diyet, erş ve hükûmetü'l-adl gibi malî cezalar da vardır.

 

ـ عن أبي شريح رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ قُتِلَ عَمْداً بِغَيْرِ حَقٍّ فَلِوَلِيّهِ أنْ يَخْتَارَ إحْدَى ثََثٍ: إمّا أنْ يَقْتَصّ، وَإمّا أنْ يَعفُوَ، وَإمّا أنْ يَأخُذَ الدَّيَةَ، فإذَا أرَادَ الرَّابِعَةَ فَخُذُوا على يَدِهِ ثُمَّ تََ: فَمَنِ اعْتَدى بَعْدَ ذلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ ألِيمٌ.

 

- Ebu Şüreyh (radıyallahu anh) anlatıyor:  "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim haksız yere, âmden (bile bile) öldürülürse velisi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir:Ya kısas ister.Ya affeder.Yahut diyet alır.Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (mani olun)!"Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), şu ayeti  tilavet buyurdu. (Mealen): "Kim bundan sonra tecavüz ederse ona elim bir azab vardır."[1341]

 

ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رسولُ اللّهِ #: مَنْ قَتَلَ رَجًُ مُؤْمِناً فَهُوَ قَوَدٌ بِهِ. فَمَنْ حَالَ دُونَهُ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّهِ وَغَضَبُُهُ، وََ يَقْبَلُ اللّهُ مِنْهُ صَرْفاً وََ عَدًْ.

 

- İbnu Ömer  (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim mü'min bir kimseyi (âmden) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu  kısasa mani olursa Allah'ın lanet ve gadabı onun üzerine olsun. Allah onun  ne farz  ve ne nafile hiçbir hayrını kabul etmez."[1342]

 

ـ عن ابن عبّاس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسولُ اللّهِ #: مَنْ قُتِلَ في عِمِّيَّا أوْ رِمّياً تَكُونُ بَيْنَهُمْبِحَجَرٍ أوْ بِسَوْطٍ أوْ ضَرْبٍ بِالْعَصَا فَهُوَ خَطَأٌ وَعَقْلُهُ الْخَطَأ، وَمَنْ قُتِلَ عَمْداً فَهُوَ قَوَدٌ، وَمَنْ حَالَ دُونَهُ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّهِ وَغَضَبُهُ، وََ يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وََ عَدْلٌ.

 

- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim, aralarında taş atışması veya kamçı veya sopa darbı  gibi durumlarda mübhem şekilde öldürülürse (bunun hükmü) hataen öldürme hükmüne tabidir, diyeti de hata diyetidir. Kim bu diyetin yerine getirilmesine mani olursa Allah'ın lanet ve gadabı üzerine olsun. Onun hiçbir farz  ve nafile hayrı kabul edilmeyecektir."[1343]

 

ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَتلَ رَجُلٌ رَجًُ عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ # فَرُفِعَ الى النّبِىِّ # فَدَفَعَهُ الى وَلِي الْمَقْتُولِ. فقَالَ الْقَاتِلُ: يَا رَسُولَ اللّهِ مَا أرَدْتُ قَتَلَهُ. فقَالَ # لِلْوَلِىِّ: أمَا إنّهُ إنْ كَانَ صَادِقاً فَقَتَلْتَهُ دَخَلْتَ النَّارَ فَخَلّى سَبِيلَهُ، وَكَانَ مَكْتُوفاً بِنسْعَةٍ فَخَرَجَ يَجُرُّ نِسْعَتَهُ، فَسُمّى ذَا النِّسْعَةِ[. أخرجه أصحاب السنن .

 

 Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir adam bir adamı öldürmüştü. Hâdise Aleyhissalâtu vesselâm'a geldi. (Meseleyi tahkikten sonra) katili, maktulün velisine teslim etti. Katil:"Ey Allah'ın Resûlü! Ben onu öldürmeyi kasdetmemiştim (kazaen öldürdüm)! " dedi. Aleyhissalâtu vesselâm veliye:"Eğer bu sözünde sadık ise ve doğruyu söylüyorsa, bu durumda onu öldürdüğün takdirde ateşe gidersin!" buyurdu. Bunun üzerine veli, adamı salıverdi. Adam bir kayışla bağlı idi, kayışını sürüyerek uzaklaştı. Bundan sonra kendisine zu'nnis'a (kayışlı) adı takıldı."[1344]

 

f) Cihad

 

Cihad: Çalışmak, uğraşmak, çabalamak, gayret sarfetmek.

 

İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifade ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-manevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk'ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması "cihad"dır.İslâm'da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:

 

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسى اَنْ تَكْرَهُوا شَيًْا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسى اَنْ تُحِبُّوا شَيًْا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

 

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[1345]

 

وَقَاتِلُوهُمْ حَتّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّينُ لِلّهِ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِمينَ

 

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.”[1346]

 

قَاتِلُوا الَّذينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَدينُونَ دينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذينَ اُوتُوا الْكِتَابَ حَتّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ

 

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”[1347]

 

وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقينَ

 

“...Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”[1348]

 

Hz. Peygamber (a.s)'de: "Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır”[1349] buyurmuştur.

 

Yalnız, bu farz bazı hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifayedir. Müslümanlar içinden sadece bir grup cihadın gayesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların yurt, mal, ırz, namus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o taktirde cihad farz-ı kifaye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden sorumluluk kalkar. Şayet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi icab eder.

 

Cihâdın gayesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm'da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm'a sokmak yoktur. Cihad'dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm'ın yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızalarıyla müslüman olabilecekleri ortamları hazırlamaktır.

 

İslâm'ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün dünyanın saadet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşeri sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumül bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad denir.

 

Yeryüzünde zorbalar, batılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan cihadın İslâm'da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber'e, hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, "İman ve Allah yolunda cihad'dır"[1350] buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları, gazilik ve şehitlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok ayet ve hadis vardır.

 

Müslümanlar savaşı istemezler. Ama savaş vukû bulunca sabır ve metanetle savaşırlar. Zira Hz. Peygamber (a.s): "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz”[1351] buyurmuştur. Müslümanlar savaş anında Allah'a güvenir ve Allah'ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler. Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar.

 

 ; åî©ä¡ß¤ªì¢à¤Ûa  å¡ß  Ù È j £ma ¡å ß ë ¢é¨£ÜÛa  Ù¢j¤Ž y ¢£ó¡j £äÛa b è¢£í a ¬b í

 

"Ey peygamber; sana da sana tâbi olan müminlere de Allah yeter.”[1352]

 

İslâmiyet'e göre cihad, bize harp açanlara[1353] verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara,[1354] Allah'a ve ahiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,[1355] yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah'ın dinini hâkim kılmak,[1356] gayesi ile meşrû kılınmıştır.

 

Müslümanlar savaş için düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhasara ettikleri zaman, önce onları İslâm'a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar. Şayet İslâm'ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul etmezlerse geriye savaşmak kalır.

 

Cihad İçin Gerekli Şartlar

 

a) Düşman, İslam'a girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır.

b) Müslümanlarla düşman arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamaktır.

c) Müslümanlarda cihad için gerekli askerî güç siyasî otorite bulunmalıdır.

 

Bütün bu hususlar bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak savaşta şehirler yakılabilir, insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve körler öldürülmez. Barış, İslam devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir.

 

Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vasıtası satılamaz. Bir müslüman topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve İslâm'a saldırma durumu hariç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir.

 

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

 

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذينَ امَنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِه ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فى سَبيلِ اللّهِ اُولئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

 

“Müminler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadakat sahibi kimseler bunlardır.”[1357]

 

Hz. Peygamber (a.s) ise:

-"Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz" Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücadele eden mümindir, dili ile mücadele eden mümindir kalbi ile mücahede eden mümindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur.”[1358]

 

-“Şüphesiz ki mümin kılıcı ve dili ile cihad eder”[1359] buyurmuşlardır.

 

İslâmiyet'in ilk devrelerinde müminlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları, eziyetlerine katlanmaları müdafaa kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri; sadece öğüt vererek İslâm'a davet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir ayet-i kerimede:

 

فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّى يَاْتِىَ اللّهُ بِاَمْرِه اِنَّ اللّهَ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَديرٌ

 

“...Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir”[1360] buyurulmuştur.

 

 Çünkü o zaman müslümanlar sayı ve imkân bakımından son derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akidelerine karşı direnenlerle savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlup edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi.

 

اُذِنَ لِلَّذينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَاِنَّ اللّهَ عَلى نَصْرِهِمْ لَقَديرٌ

 

“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.”[1361]

 

Bu izin Medine döneminde olmuştur.

 

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذينَ امَنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِه ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فى سَبيلِ اللّهِ اُولئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

 

“Müminler ancak Allah'a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır”[1362] ayetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz.

 

Cihadın Çeşitleri 

 

Cihad konusundaki diğer ayet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:

 

1) Nefs'e Karşı Cihad: Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz.

 

Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: "Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.”[1363]

 

Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. "Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir”[1364] hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

 

Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildiğini göstermektedir.

 

2) İlim İle Cihad: Cihad'ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk'a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir. Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

 

لِيَحْمِلُوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيمَةِ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ اَلَا سَاءَ مَايَزِرُونَ

 

“Ey Muhammed! İnsanları Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.”[1365]

 

Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur'an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur'an'ın mücadele şeklidir.

 

Bunun için Cenâb-ı Hak:

 

 a¦Šî©j × a¦…b è¡u ©é¡2 ¤á¢ç¤†¡çb u ë  åí©Š¡Ïb Ø¤Ûa ¡É¡À¢m 5 Ï

 

"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur'an ile büyük bir cihadla cihad et”[1366] buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur'an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur'an'ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

 

Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (as) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. "[1367]

 

3) Mal İle Cihad: Mal ile cihad, Allah Teâla'nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

 

Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm'ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

 

Hz. Peygamber'in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farizasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah'a vermişlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de de pek çok ayeti kerîme vardır.

 

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

 

اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فى سَبيلِ اللّهِ وَالَّذينَ اوَوْا وَنَصَرُوا اُولئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَالَّذينَ امَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَىْءٍ حَتّى يُهَاجِرُوا وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِى الدّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ ميثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ

 

"İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilidir.”[1368]

 

فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدينَ دَرَجَةً وَكُلًّا

 

"Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.”[1369]

 

4) Savaşarak Cihad Yapmak: Cihad, müslümanlara farıdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk'ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "İ'lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

 

وَقَاتِلُوا فى سَبيلِ اللّهِ الَّذينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَاتَعْتَدُوا اِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدينَ

 

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.”[1370]

 

Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (a.s) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)'ın adının yüceltilmesi (İ'lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

 

Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir.

 

Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

 

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسى اَنْ تَكْرَهُوا شَيًْا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسى اَنْ تُحِبُّوا شَيًْا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

 

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[1371]

 

وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه اِنَّ اللّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمينَ

 

“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir. (O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).”[1372]

 

İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur'an-ı Kerîm'de:

 

اُذِنَ لِلَّذينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَاِنَّ اللّهَ عَلى نَصْرِهِمْ لَقَديرٌ

 

“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir”[1373] buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir. Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde taviz vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

 

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِىالْاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلكِنَّ اللّهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

 

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.”[1374]

 

İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

 

اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌ فَمَنِ اعْتَدى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدى عَلَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّهَ وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقينَ

 

“Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir.”[1375]

 

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir.

 

Allah Teâlâ'nın:

 

وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّهَ عَلَيْكُمْ كَفيلًا اِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

 

“Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir.”[1376]

 

وَقَاتِلُوا فى سَبيلِ اللّهِ الَّذينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَاتَعْتَدُوا اِنَّ اللّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدينَ

 

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez”[1377]  buyurması; Peygamber Efendimiz'in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

 

Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:

 

اِنَّ اللّهَ اشْتَرى مِنَ الْمُؤْمِنينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْريةِ وَالْاِنْجيلِ وَالْقُرْانِ وَمَنْ اَوْفى بِعَهْدِه مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذى بَايَعْتُمْ بِه وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظيمُ

 

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”[1378]

 

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلى تِجَارَةٍ تُنْجيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَليمٍ () تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَرَسُولِه وَتُجَاهِدُونَ فى سَبيلِ اللّهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ذلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ () يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فى جَنَّاتِ عَدْنٍ ذلِكَ الْفَوْزُ الْعَظيمُ

 

“Ey mü'minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah'a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.”[1379]

 

Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (a.s) de şöyle buyurur:

 

-"Rasûlullah'a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah'a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

"-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabım verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da:

"-Makbûl olan hac'dır," buyurdu.[1380]

 

-Abdullah b. Mes'ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah'a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi."[1381]

 

-Ebû Zerr (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlidir?" dedim. "Allah'a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu.[1382]

 

 4좍 ‰ b í  3î©Ó  4b Ó ¢é¤ä Ç ¢é¨£ÜÛa  ó¡™ ‰ §†î©È  ó©2 ªa ¤å Ç g

¢é¨£ÜÛa ó £Ü • ¡é¨£ÜÛa  ¢4좍 ‰  4b Ô Ï ¢3 š¤Ï ªa ¡b £äÛa ¢£ô ªa ¡é¨£ÜÛa

¡é¡Ž¤1 ä¡2 ¡é¨£ÜÛa ¡3î©j  ó©Ï ¢†¡çb v¢í ¥å¡ß¤ªì¢ß  á £Ü   ë ¡é¤î Ü Ç

¡lb È¡£'Ûa  å¡ß §k¤È¡( ó©Ï ¥å¡ß¤ªì¢ß  4b Ó ¤å ß  £á¢q aì¢Ûb Ó ¡é¡Ûb ß  ë

   P¡ê¡£Š ( ¤å¡ß  b £äÛa ¢Ê † í  ë  é¨£ÜÛa ó¡Ô £n í

 

Ebû Saîd (-i Hudrî) radiya'llâhu anh'ten şöyle dediği rivâyet olunmuştur: (Bir kere Resûlullâh'a):

   - Yâ Resûla'llâh! İnsanların hangisi efdaldir? diye soruldu da Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem:

   - Caniyle, maliyle Allah yolunda cenk eden mü'min, buyurdu.

   - Sonra kim? diye sordular. Resûlullâh:

   - (O da) vâdîlerden bir vâdîde (ihtiyâr-ı uzlet eden) mü'mindir ki, o, Allah'dan korkar da insanları, şerrinden rahat bırakır,” buyurdu.[1383]

 

Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asil bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ'yı ziyadesiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır."[1384]

 

-"İki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz."[1385]

 

Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

 

Cenâb-ı Hak:

 

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه عَدُوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاخَرينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اَللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَىْءٍ فى سَبيلِ اللّهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

 

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız”[1386]  buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.İşte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd'in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır.

 

Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah'ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır.

 

Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah'a istiğfar etmesi, Allah'a yönelmesi, Allah'a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah'ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

 

Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi terk etmektir.

 

Rasûlullah (a.s)'ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisizlikten uzak bulunmasıdır."

 

Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm'a, insanları davet ederek Allah'ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm'ı hâkim kılmaktır.

 

Cihad, Hz. Peygamber (as)'ın yaşayıp tebliğ ettiği İslâm'a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah'ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm'ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm'da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah'ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah'ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

 

Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

 

İnsanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar'ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı.

 

Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.

 

Cihad Allah İçindir ve Allah Yolundadır: İslâm'da cihad, hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İslâm'da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu şart, cihaddan ayrılmaz. İslâm'ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp veya başka bir kelimeyi değil de; "cihad" kelimesini seçtiğini belirtirken, cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifade ettik. Bu farklılığı sağlayan bir hususiyet de "Allah yolunda" ifadesinin ve kavramının cihad kelimesinin içinde bulunmasındandır. "Allah yolunda" tabiri de İslâm'ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de bir çok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm'ı kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini "Allah yolunda cihad" olarak düşünmüşlerdir.

 

Gerçekte, "Allah yolunda" terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam belirtir. "Allah yolunda cihad" batılıların anladığı manada kutsal bir savaş değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya arzusunda bulunmadan yapılan her hareket "Allah yolunda"dır.

 

Allah'ın sana verdiği malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu "Allah yolunda" olmak değildir. Ama sırf Allah rızası için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen şüphesiz ki bu "Allah yolunda" bir iştir. İşte bu "Allah yolunda" terimi, yalnız İslâm'a mahsus; maddi menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızası umulan davranışlar için kullanılır.

 

Bunu yapan kimse bilir ki mümin. kardeşlerinin saadeti için yaptığı her iş Allah rızası içindir. Müminin geçici dünya hayatında istediği tek husus Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmaktan başka bir şey değildir.

 

İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek için cihadı, "Allah yolunda" kaydıyla sınırlamıştır. İslâm'ın istediği de budur. Müslüman topluluk veya fert, batıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî arzulardan uzak tutmalıdır.

 

Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidirler. Mümin, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Allah'ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücadelenin, dinmeyen savaşın karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi aklından geçmez.

 

اَلَّذينَ امَنُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ اللّهِ وَالَّذينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فى سَبيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا اَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعيفًا

 

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.”[1387]

 

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızası için olan cihadı kabul eder. Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil... Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur.

 

Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gayelere yöneliktir. O, yani, İslâm'a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm inkılâbının gayesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder.

 

Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. "Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah'ın oluncaya kadar" cihad eder. İşte İslâmî cihad budur.

 


 

-Okuma Parçası –

 

Suçluların Olumsuz Ahlaki Davranış Sebepleri

 

Hiçbir insan davranışı yoktur ki, kısa bir süre içerisinde ansızın oluşsun. Tıpkı tohumun atılması, onun kök salıp meyve vermesi olayında olduğu gibi, insanın kişilik yapısı da giderek bir gelişim gösterir. Bunun gibi Kur'an'daki mücrimin kişilik yapısıyla işlediği suçlar, uzun ve karmaşık bir gelişim sürecinin ürünleridir.

 

Cahiliye döneminde çok sıradan gibi görünen birtakım davranışlara daha sonra Kur'an âyetleriyle yasaklar getirilmesi davranış sahiplerinde karşı çıkışlar meydana getirmiştir. Önceki yaşamlarında hiçbir sınırlamayla karşılaşmayan bu kişilerin, yeni kurallara uyum sorunu yaşamaları kaçınılmazdı. Hatta bu uyum döneminde çok defa inkârcı davranışlar da sergilemişlerdir.

 

İnsanın kendisine bir hayat kaidesi empoze etmesi, mümkün olan bir çok hareket tarzından iyi olarak telakki ettiğini seçmesi şeklinde tanımlanabilecek olan ahlâkî faaliyet Kur'an'daki suçlunun dünyasında yer almıyor. Suçlular, başkalarının bedbahtlığından veya felaketinden zevk alan hatta böyle olmaları için çalışan kimseler görünümündedirler. İşte Kur'an, suçluların bu olumsuz ahlâkî faaliyetlerini psikolojik ve sosyal sonuçları ile ortaya koyuyor.

 

Kur'an'da suçluların davranış özellikleri ahlâk psikolojisi açısından ele alındığında öne çıkan olumsuz davranışların bencillik, kibir, alaya alma, kin, iftira ve gıybet olduğu hemen göze çarpmaktadır. Şimdi suçlunu bu olumsuz ahlâkî davranışlarını Kur'an perspektifinden ortaya koymaya çalışalım.

 

Bencillik

 

يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنيهِ () وَصَاحِبَتِه وَاَخيهِ () وَفَصيلَتِهِ الَّتى تُْويهِ () وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَميعًا ثُمَّ يُنْجيهِ

 

“Her suçlu, o gün çocuklarını feda ederek kendisini kurtarmak ister, eşini ve kardeşini, kendisini himaye etmiş bütün akrabalarını, yeryüzünde yaşayan başka herkesi, onların tümünü; böylece yalnız kendini kurtarabilsin diye.”[1388]

 

ـ وعن ابن عمر رضِىَ اللّهُ عنهُما قال: ]خَطَبَ رسولُ اللّه # فقالَ: إيَّاكُمْ والشُّحَّ فإنَّمَا هلكَ مَنْ كانَ قَبلَكُمْ بِالشُّحِّ، أمَرَهُمْ فَبَخِلُوا، وَأمرَهُمْ بِالْفُجُورِ فَفَجَرُوا.

 

- İbnu Ömer anlatıyor: "Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize hitab ederek şöyle buyurdular: "Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar."[1389]

 

Bencillik, insanın kendisini düşünme, benliğini öne çıkarma, biyolojik ve psikolojik ihtiyacını temin etme isteğinden kaynaklanan bir duygudur ve bireyin bütün eylem, etkinlik ve davranışlarında tezahür eden kişilik türüdür. Bencil insan, yalnız kendisiyle ilgilenir, her şey kendisinin olsun ister, vermekten hiçbir zevk duymaz, sadece almaktan hoşlanır.

 

Dış dünyaya ondan elde edebileceği şeyler açısından bakar, başkalarının kişilik bütünlüğüne ve değerine saygı göstermez. Diğer taraftan bencilliği, tüm bilinçli eylemlerin bireysel çıkar ya da faydaya göre ayarlandığı bir kişilik ve hayatı muhafaza etmeye yönelik tabiî bir eğilim olarak algılamak da mümkündür.

 

Günümüzde bir ahlâk ve psikoloji terimi olarak kullanılan bencilliğin, “insanın yalnız kendisiyle ilgilenmesi, ilişkide bulunduğu her şeyi kendi yararına kullanma isteği” (egoizm) ve “kendini üstün görme, dolayısıyla kendini her şeyin amacı olarak kabul etme eğilimi” (egosantrizm) anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, toplumsal beklentilerden sapma olarak nitelenen bencillik aşırı bir hal aldığında, kişilik bozukluklarının en önemlilerinden biri sayılmaktadır.

 

İnsanı olumsuz ahlaki davranışlara sürükleyen etkenlerden birinin içinde bulunduğu yoğun çıkar duygusunun olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın fıtri olarak çıkar ve haz peşinde koştuğunu Kur'an da dile getiriyor. Yukarıda açıklamasını verdiğimiz ayet bu bağlamda değerlendirildiğinde, suçlu sırf kendini kurtarmak için kendisi dışındaki değerleri yok sayma hatta onları kendisi için feda etme davranışını gösterdiği söylenebilir.

 

Bencilliği tartışırken, bu kavramın yerine kullanılan bir başka kavramın,çıkar kavramının kullanıldığını da görmemiz gerekir. Genellikle "çıkar", insan yaşamasına elverişli; bu yaşamayı sağlayan, geliştiren; bu yaşama için yararlı amaç ve araçları göstermede kullanılır. Böylece "çıkar", insana ilişkin bir kavramdır ve en çok tek tek kişilerin kurduğu topluluklardan söz ederken kullanılır.

 

Kişisel ihtiyaçlara uygun, bu ihtiyaçları doyurup gideren her çaba çıkar güden bir çabadır. İhtiyaçlar arasında da genellikle en etkili olanlar biyolojik köklere dayandığı için "çıkar"a doğal bir şey gözüyle bakılır. Çıkarcı diye damgalanan ve çıkarına düşkünlüğünden ötürü yerilen kimseler, bu doğallığa aşırı sarılan, birtakım sınırlar ve ölçülerin gereksizce dışına çıkan kimseler diye tanımlanırlar.

 

Öte yandan şöyle bir anlayışın varlığını da inkâr etmemek gerekir. Kendi çıkarına aykırı davrananlara da çok defa  toplumda hiç çekinmeden "aptal" diye çıkışılır. Bir toplum düşünün ki, o toplumdaki insanların büyük bir kesimi menfaatçi bir yapıda, haklarının ve elde etmeleri gerekenlerin ötesinde bir çok şeyi arzularlar ve dinî değerleri yok sayarak, bunları elde etmek için yoğun bir çaba gösterirler.

 

Bunların içerisinde biri de var ki, kanaatkâr ve temel sabitelerinin dışında bir şey istemez, vermeye çalışsanız da reddeder. Böyle bir tip için,  diğerleri her halde "aptal" tabirini kullanır. Ahlak dışı davranış ve değerlerin revaçta olduğu bir ortamda böyle bir anlayışın varlığı doğaldır. O halde şunu söyleyebiliriz. Çıkar kavramı biyolojik köklerden türemekle birlikte aynı zamanda sosyal bir nitelemedir de.

 

Gerçekte insanın denenmesinin nedeni, onun bencil ve cimri olan tabiatını iradi olarak kontrol altına alması ve evrensel ahlaki doğruları görmesidir.

 

b6 ä¡™¤‰ a ¤å¡ß ¤Ñ £À ‚ n¢ã  Ù È ß ô¨†¢è¤Ûa ¡É¡j £n ã ¤æ¡a a¬ì¢Ûb Ó ë

 

“Biz seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız.”[1390]

 

Bu ayette korkuları ve kaygıları dile getirilen müşrik grubun özgüvenlerini geliştiremedikleri, bir şekilde topluluk içerisinde egemen güçler karşısında zayıf kaldıkları ve bu yüzden korkak tavır sergiledikleri, eldeki değerlerden yoksun kalma endişesi içinde oldukları görülmektedir. Bu tutum aynı zamanda bir suçlu tutumudur. Kur'an'î anlayışa göre insan geçim sıkıntısı çekerken de denenmektedir. Kimi insanlar zor zamanlarda sabredip, doğrular uğruna kendinden bir şeyler verip imtihanı kazanırken, kimileri de:

 

 7¡å ãb ç a 󬩣2 ‰ ¢4ì¢Ô î Ï ¢é Ó¤‹¡‰ ¡é¤î Ü Ç  ‰ † Ô Ï ¢éî¨Ü n¤2a b ß a ‡¡a ¬b £ß a ë

 

“Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi"der”[1391] inkarcı davranış sergiler.

 

Hz. Muhammed'in Medine'ye hicretinden sonra Medineliler arasında  münafıklar olarak nitelenen bir inanç grubunun ortaya çıkışında menfaat ve bencillik önemli faktördü. Çünkü bu inanç grubu, inanmadıkları halde inanmış gibi görünerek menfaat elde etmeye çalışıyorlardı. İnkarlarının temelinde de menfaat unsuru bulunmakta idi. Kur'an, bu insanların bencil ve cimri durumlarını sıkça eleştirir.

 

كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَتيمَ () وَلَا تَحَاضُّونَ عَلى طَعَامِ الْمِسْكينِ () وَتَاْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلًا لَمًّا () وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا

 

"Siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, haram-helâl demeden miras yiyorsunuz, malı bütün gücünüzle seviyorsunuz.”[1392]

 

Kur'an, insan fıtratının ihtiraslı ve cimri olduğunu belirterek fıtratın bu olumsuz halinden korunmadıkça kurtuluşun gerçekleşmeyeceğini ifade etmektedir.

 

 7 æì¢z¡Ü¤1¢à¤Ûa ¢á¢ç  Ù¡÷¬¨Û¯ë¢b Ï ©é¡Ž¤1 ã  £|¢(  Öì¢í ¤å ß ë

 

"Kimler nefislerinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa ermişlerdir.”[1393]

 

Bencillik duygusunun bir tezahürü olan mala düşkünlük, onu elde etme noktasında gösterilen zaaf, toplumun çekirdeği olan bireyi mahvettiği gibi, toplumu da çökerten bir illet olmuş olur. Bu tür bir zaaf, aynı zamanda gizli bir şirk olarak da telakki edilmektedir. Nitekim bu tür insanlara bir nimet verildiğinde bu nimeti kendi güçleri sayesinde elde ettiklerini düşünerek keyiflenmekte, başlarına her hangi bir kötülük geldiğinde ise kızmakta, morali bozulmakta ve isyan ederek ümitsizliğe düşmektedirler.

 

Kibir

 

وَاَمَّا الَّذينَ كَفَرُوا اَفَلَمْ تَكُنْ ايَاتى تُتْلى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمينَ

 

“Ama inkâr edenlere gelince (onlara da şöyle denir); âyetlerim size okunurdu, fakat siz büyüklük tasladınız ve suçlu bir toplum oldunuz.”[1394]

 

ـ و‘بي داوُدَ مِنْ روايةِ حارِثة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ الْجَوَّاظُ وََ الْجَعْظَرِيُّ.

 

- Ebu Davud'da Harise (radıyallahu anh)'den gelen bir rivayette Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:"Cennete ne  zengin cimri, ne de kaba merhametsiz girer."[1395]

 

ـ وعن ابنِ مسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ كَانَ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ. فقَالَ رَجُلٌ: إنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَناً وَنَعْلُهُ حَسَنَةً؟ فقَالَ: إنَّ اللّهَ تَعالى جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ؛ اَلْكِبْرُ بَطْرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النّاسِ.

 

- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!" buyurmuştu. Bir adam: "Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Allah Teala hazretleri güzeldir, güzelliği sever! Kibir ise hakkın ibtali, insanların tahkiridir" buyurdular."[1396]

 

ـ وفي أخرى: ]َ يَدْخُلُ النّارَ أحَدٌ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إيمَانٍ، وََ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أحَدٌ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرٍ.

 

- Bir diğer rivayette: "Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir  bulunan kimse de cennete girmez." buyrulmuştur.[1397]

 

Kur'an'da suçluların ahlâkî kusurlarından bir tanesi de onların büyüklük taslamalarıdır. Kur'an'a göre "tekebbür" yani büyüklenme yalnız Allah'a mahsustur. Büyüklenmenin, kendinden başkasına muhtaç olmama ve her şeyin üstesinden gelme anlamlarını içerdiği söylenebilir. Her hangi bir insanın Allah'a ve peygambere inanmayı reddetmesi onun ahlâkî değersizlik yaşantısı içinde olduğunu gösterir. Nitekim İblis de Allah tarafından Âdem'e secde etmeye çağrıldığında, kibirlenme gibi ahlâkî bir kusur yüzünden emre karşı gelmiş ve itaatsizlik etmiştir.

 

Diğer taraftan suçlu kavimler olarak görülen Âd ve Lût kavimlerinin peygamberlerine karşı sergiledikleri inkârcı tavırlarının temelinde yine ahlâk dışı olan kendini büyük görme davranışı vardı. Halbuki Allah'ı gereği gibi takdir etseydiler, kendilerinin Allah karşısındaki durumlarını doğru değerlendirmiş olsaydılar ilâhî azap gelip çatmayacaktı.

 

Gerçekte suçlu, ahlâkî anlamda kötü fiiller işlemekte, kötü fiiller işledikçe de kalbi paslanmaktadır. Kalbi bu halde kaldıkça inkarcılığı kaçınılmaz bir hal alacaktır. Bilgi aktları dumura uğramış kişi, sürekli bio-psişik dürtülerinin etkisiyle ahlâkî alanda daima olumsuz davranışlar içerisinde olabilecektir. Böyle olumsuz ahlâkî davranışlar sergileyenler, kuşkusuz, Kur'an'ın deyimiyle heva ve hevesini tanrı edinen kimselerdir.

 

Kur'an'da kibirli insan (aynı zamanda suçlu insan), inkarcılığının yanında olumsuz nitelikleriyle de merkezî bir tip olarak göze çarpar. Kibir kavramı, insan gücünün dev aynasında görülmesinden neşet etmektedir. Cahiliye devrinde, gücünün farkında olan kişinin bunu tüm davranışlarında göstermesi, gurur ve küçümseme ile davranması son derece doğal karşılanırdı.

 

Putperestlik bile böyle şahısların kibrini zedelemeyecek şekilde sınırlı bir çerçeve içinde tutulurdu. Ama İslâm açısından insanın böyle bir tavır içinde olması, Allah'ın üstün otoritesine karşı gelmek ve başkaldırmaktan başka bir şey değildir.

 

Kibir, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi ve onları küçümseme şeklinde tezahür eder. Bu haliyle kibrin, psikolojik bir boyutu da vardır. Kibirli insan, kendini olduğundan daha büyük ve daha güçlü sanarak, sanmanın da ötesinde öyle göstererek, herkesin kendisine saygı göstermesini ve övmesini ister. Yürümesinde ve konuşmasında yapmacık ve sunîlik vardır.

 

Kibirliliğin ileri şekli psikolojide bir hastalık olarak görülür ve büyüklük hezeyanı (delusion of grandeur) şeklinde ifade edilir. Bu tip hastalarda aşırı derecede benlik tutkusu ve güç vardır. Kuvvet, kudret, zenginlik ve üstünlük fikirleri yanında toplumsal hayatta da erişilmez bir insan olduğu düşüncesindedirler.

 

Suçluların kibirli davranışlarının yanında inançsızlık, ahlâkî değerleri reddetme ve küçümseme gibi özellikleri de vardır. İnançsızlık, çatışmaların algılanmasına karşı oluşturulan bir tür savunma şekli olarak da düşünülebilir. Şöyle ki, Peygamberlerin getirdikleri yeni değerler karşısında bocalayan ve bir zihin dönüşümünü gerçekleştiremeyen suçlu bir tatmin yolu bulmak zorundadır, bu da bir tür savunma olan inkar etmedir. Kur'an'daki şu tavır, suçlunun kişiliğinde ortaya konan psikolojik hali açıkça yansıtıyor:

 

وَقَالُوا مَا هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا اِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ

 

“Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.”[1398]

 

وَاِذَا قيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا اَنْزَلَ اللّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ ابَاءَنَا اَوَلَوْ كَانَ ابَاؤُهُمْ لَايَعْقِلُونَ شَيًْا وَلَا يَهْتَدُونَ

 

“Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” [1399]

 

Kur'an'dan anlaşıldığına göre, düzenleyici ve yapıcı yeni oluşuma uyun denince suçlu ve müşrik toplum cahilî bir taassupla tarihe ve atalardan tevarüs eden geleneğe sığınmayı tercih etmişlerdir. Yeni oluşuma bu toplumsal muhalefet üzerine yukarıdaki âyet inmişse de bu olay tarihin belli bir kesitinde vuku bulmuş ancak o döneme özgü kalmamıştır. Kur'an'da da ifade edildiği gibi tarihe ve geleneğe sığınmanın arka planında, toplumda hayatiyetini sürdüren değer yargısı kalıplarının aşınıp dejenerasyona uğrayarak alt üst olması endişesi yatıyordu.

 

Sosyal ve psikolojik bir varlık olan insan, tabiatı gereği, bir önceki nesilden devralmış olduğu davranış kalıplarını sahiplenir. Sahiplenilen bu davranış kalıpları nesiller boyu bir süreklilik arz eder. Süreklilik, atalardan tevarüs eden geleneğin en tipik özelliğidir.

 

Nesilden nesile aktarılarak gelen yaşam biçimleri ve alışkanlık haline dönüşen davranış kalıpları bireyin dünyasında oldukça egemendir ve şahsiyetinin derinliklerine kadar nüfuz etmiştir. Gelenekler, geçmişin düşüncelerini, duygularını ve ihtiyaçlarını temsil ederler ve bütün ağırlıklarıyla üzerimize yüklenmişlerdir. Bu yüzden bu yaşam biçimleri ve davranış kalıpları insan ve toplum hayatına yön verir ve günlük yaşamda zorlayıcı birer unsur olarak pratiğe yansırlar.

 

Şunu da ifade etmek gerekir ki, sıkı bir gelenekçi ve atalar kültüne bağlılığı göze çarpan suçlunun, ilâhî olan geleneğe bağlanması ve onun bir gerçekliği olduğunu algılaması zordur ve bu bir süreç ister. Suçlunun atalarının mirasına bağlı kalmasındaki inatçı davranışının ve peygamberin tebliğini reddetmesinin görünen bir amacı vardır, o da statükoyu kendi lehinde korumaktır. Bu yüzden onun başvurmayacağı bir araç yoktur. O her araca başvurur ve sırf o başvurduğu için de o aracın bir meşrûiyeti vardır. Suçlu, esas itibariyle sahip olduğu fikirlerin ve düşüncelerin gayri meşru olduğunu ve olabileceğini aklına bile getirmez. Çünkü onun için belirlenmiş bir mukaddes vardır, o mukaddesin adı da kendi iktidarıdır.

 

Suçlunun da kendine göre kabul edilebilir değer ölçüleri vardır. Ancak suçlu kendi değer ölçülerine, statükoyu koruma adına, sıkı sıkıya bağlanırken ahlâkî değerler bağlamında derinlere işlemiş bir belirsizlik mutlaka bulunacaktır.

 

İnançsızlığın her zamanki işlevi, ahlâk değerlerinin varlığını reddetmektir. Diğer taraftan inançsızlık, bilinçsiz de olabilir ve ağır basan öğretilere ilişkin sözde kalan bir inançla (dilleri ile inandık derler) gizlenebilir. Birey, inançsızlığının kendi üzerindeki etkisinin farkında olmasa da yaşama biçimi ve kendi yaşamından söz etme biçimi, onun bu inançsızlığın ilkelerine uyduğunu açığa çıkaracaktır.

 

Bütün bunlar, ahlâkî değerler karşısında çatışma içinde olan suçlunun kişiliğinde oluşan savunmalardır.

 

Alaya Alma

 

اِنَّ الَّذينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذينَ امَنُوا يَضْحَكُونَ () وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ () وَاِذَا انْقَلَبُوا اِلى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهينَ

 

“Suç işleyenler, inananların üstüne gülerlerdi. Onların yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder (ek onları küçümser)lerdi. Ailelerinin yanına döndükleri zaman da (müminleri ortaya atıp) eğlenmeye başlarlardı.”[1400]

 

ـ وعن أبى جبيرة بن الضحاك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]فيناَ بَنِى سَلِمةَ نزَلتْ هذِهِ ايةُ، قَدِمَ عَلَيْنَا رسول اللّهِ # وَلَيْسَ فِينَا رَجُلٌ إَّ ولَهُ اسْمَانِ أوْ ثَثَةٌ. فَجَعَلَ رسولُ اللّهِ # يَقُولُ: يَا فَُنُ. فَيَقُولُونَ لَهُ: يَا رسولَ اللّهِ إنَّهُ يَغْضَبُ من هذَا اسْمِ. فنزلَتْ: وََ تَنَابَزُوا بِا‘لْقَابِ بِئْسَ اِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ ا“يمَانِ

 

 Ebu Cebîre İbnu'd-Dahhâk (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir âyet, biz Benî Selime hakkında nâzil oldu. Şöyle ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bize geldiği vakit herkesin mutlaka iki veya üç adı vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu adlarından  biriyle: "Ey falan!" diye bir kimseyi çağırınca kendisine:"- Ey Allah'ın Resûlü! O, bu isimle çağırılınca, kızar" diye ikaz ediyorlardı. İşte bu durum üzerine şu âyet indi:"Ey iman edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin. Olur ki (alay edilenler Allah indinde) kendilerinden (yani alay edenlerden) daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınları (eğlenceye almasın). Olur ki onlar (eğlenceye alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır. Kim (Allah'ın yasak ettiği şeylerden) tevbe etmezse, onlar zalimlerin ta kendileridir."[1401]

 

Kur'an'da suçluların ahlâk dışı davranışlarından bir diğeri de alaycı olmalarıdır. Kur'an, suçluların Allah'a ve O'ndan gelen her şeye dudak bükmelerini ve alaya almalarını sürekli anlatır. Bu davranış onların en belirgin davranışlarından biri olarak da ifade edilir. Önlerindeki dünya hayatının ötesinde hiçbir şey görmeyen, hafif meşrep ve gamsız insanlar için, ilerdeki ebedî hayatın tek gerçek olduğunu anlatan bir dinin ve onun müntesiplerinin bir gülüşme vesilesi olması muhakkaktı.

 

Kur'an'ın çizdiği bu sahne Mekke'deki hayat sahnelerinden alınmış bir sahnedir. Suçluların alay ettikleri şeyler çoğu zaman müminlerin fakirlikleri ve perişan halleridir. Kur'an'daki suçlu kişiliğinde, küçük düşürücü ve güldürücü hareketlerle insanların ayıplarını ve eksikliklerini ortaya koymak, maskaralığa almak şeklinde tanımlanabilecek olan alay etme, önemli bir ahlâkî zafiyet olarak göze çarpmaktadır.

 

Müstehzi başkalarına karşı saygısız, kibirli, iki yüzlü ve sinsi bir konumdadır. Başkaları nezdinde, inanmadığı inançları yaşamak zorunda kalmasından dolayı da öz yapısında taşıdığı bütün bu küçültücü nitelikler onu saygı duyulmaz, söylediğine itibar edilmez biri haline getirir. Müstehzi yalandan yapılmış bir dünyada yaşar, fakat bu yalandan dünyanın malzemesi bizzat kendisi tarafından meydana getirilmiştir.

 

Müstehzinin yüzünde aşikar olarak görünen biricik şey, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi onun saygısızlığıdır. Müstehzinin saygısızlığından başka her şeyi gizlidir. Müstehzi, hiç bir davranışının açığa çıkmasına izin vermez. Onun açığa çıkan davranışı varsa, bu davranış kendisine rağmen ortaya çıkmıştır.

 

Yukarıda açıklamasını verdiğimiz ayetten, suçluların alaycı tavırlarının yanında onların müminlere yönelik olumsuz tavırlarını pek sezdirmeden kaş göz oynatarak, bir anlamda da fısıldaşarak ortaya koyduklarını anlamamız da mümkündür. Yine bu ayet, suçluların kaş, göz ederek bu davranışlarından büyük haz aldıklarını ifade etmektedir. Bu da bize suçluların iç dünyalarındaki zevklerinin niteliğini göstermektedir.

 

Kin

 

 6 åî©ß¡Š¤v¢à¤Ûa  å¡ß a¦£ë¢† Ç §£ï¡j ã ¡£3¢Ø¡Û b ä¤Ü È u  Ù¡Û¨ˆ × ë

 

“Biz her elçiye suçlulardan bir düşman var ettik.”[1402]

 

ـ وعن أبي صِرمَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَنْ ضَارَّ ضَارَّ اللّهُ بِهِ، وَمَنْ شَاقَّ شَقَّ اللّهُ عَلَيْهِ.

 

- Ebû Sırma (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de (bir müslüman) ile, nizaya husumete girerse Allah da onunla husûmete girer."[1403]

 

Allah, insanlara yön bulmaları ve davranışlarında yardım için vahiy gönderir. Elçiler, ilâhî bildirimleri alıp tebliğ ederek insan bilincini uyuşukluk ve olumsuz ahlâkî davranış halinden sıyırıp iyiyi ve kötüyü açıkça görecekleri ve davranışına yansıtabilecekleri teyakkuz haline getiren olağanüstü insanlardır.

 

Ancak peygamberlerin öncelikli olarak kendi halkları arasında tebliğ görevini yerine getirirken yeni oluşuma, eski alışkanlıklarına (yeni oluşumun dışladığı değerlere, davranış ve düşünüş biçimlerine) bağlılıkları ya da bağlı kalma istekleri nedeniyle karşı çıkan, ayak direten ve uyum sorunları yaşayan suçlular, bir muhalefet grubu olarak peygamberlerin karşısına çıktılar.

 

Kurulu düzene karşı çıkma, yasaları çiğneme, yasa koyucuya karşı düşmanlık duygularını besleme ve kin duyma suçluların diğer önemli özelliklerindendir. Suçluların kindar olmalarının nedeni kendilerine göre oluşturdukları toplumsal yapıyı - kuşkusuz bu toplumsal yapı bozulmuş bir toplumsal yapıdır - düzeltmeye ve yeniden oluşturmaya çalışan ve vahiyle yönlendirilen müdahaleci peygamberlerin varlığıdır.

 

Peygamberler, çok defa gücü, kudreti ve iktidarı elinde bulunduran suçluların kamuya yönelik olumsuz müdahalelerine karşı çıktıkları için suçluların tepkisini toplamaktadırlar. Başlangıçta zararsız olan bu tepki daha sonra saldırıya yönelten kine dönüşmektedir. Açıkçası suçlu, kişisel ikballerini gözeten, şahsi ihtiraslarını tatmin eden ve kavgacı bir yol izlemeyi marifet sayan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bilindiği gibi kin, genel bir sinirlilik hali olarak ortaya çıkan ve saldırganlık tepkisi olan öfkenin insan zihninde sürekli bir biçimde toplanması sonucu meydana gelir. Kindar insan, düşmanına ya kısmen ya da tamamıyla zarar vermek, onu yok etmek ister. Kinin öfkeden farkı, uzun süreli olmasıdır. Öfke geçicidir, kısa sürede söner gider. Kin ise uzun sürelidir. Kindar insan zihninde, kin beslediği kişiye verebileceği zararları, bunların sonuçlarını, karşısına çıkabilecek engelleri hesaplar ve kendine göre en uygun şartları bekleyerek intikamını almaya çalışır. Öfkede olduğu gibi yarı bilinçsiz hareket etmez.

 

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi suçlu insan kindar, ve saldırgan bir tiptir. Saldırgan tip, genellikle kendi arzularını ortaya koyabilen, emirler yağdırabilen ve kızgınlığını dile getirebilen bir tiptir. Kendisine ilişkin duygusu, kendisinin güçlü, dürüst ve gerçekçi olduğu yolundadır.

 

Kendi önermelerine göre kendine ilişkin değerlendirmesi kesinlikle mantıklıdır. Çünkü onun için acımasızlık güç, başkalarına yönelik saygı yokluğu dürüstlük, kendi amaçları peşinden koşma tutumu gerçeklik demektir. İnsanlık sevgisine ilişkin duyguları ve bunun gibi şeyleri basit bir aldatmaca olarak görür. Kendine göre oluşturduğu değerler grubu, yaşam felsefesinin özünü oluşturur. Güç, insanı haklı yapar mantığı içindedir. Kendisini her zaman en güçlü, en zeki, arkasından en çok koşulan insan olarak ortaya koymaya itildiği için, böyle olmanın gerektirdiği yeterliliği ve becerikliliği geliştirmeye çalışır.

 

İftira

 

 a6¦† Û ë ¢å¨à¤y £ŠÛa  ˆ ‚ £ma aì¢Ûb Ó ë

 

“Rahman çocuk edindi, dediler.”[1404]

 

ـ وعَنْ مُعَاذِ بْنِ أسَدٍ الْجُهَنِىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ حَمى مُؤْمناً مِنْ مُنَافِقٍ بَعَثَ اللّهُ لَهُ مَلكاً يَحْمِى لَحْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِن نَارِ جَهَنَّمَ، وَمَنْ رَمَى مُسْلِماً بِشئٍ يُرِيدُ شَأنَهُ بِهِ حبَسَهُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلى جِسْرٍ مَنْ جُسُورِ جَهَنَّمَ، حَتّى يَخْرُجَ مِمَّا قَالَ.

 

- Muaz İbnu Esed el-Cühenî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kim bir mü'mini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse, Allah da onun için, Kıyamet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, kıyamet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder."[1405]

 

Suçluların ahlâk dışı davranışlarından bir diğeri onların müfteri olmalarıdır. Suçluların iftiraya başvurmalarının bilişsel ve davranışsal arka planında yeni oluşumun mimarı olan peygamberi küçük düşürmek ve onu tebliğinde başarısız kılmak yatmaktadır.

 

İftira, bir şahsın yapmadığı bir kusuru, bir suçu ona yüklemek demektir. İftiranın amacı, bir insanın, bir ailenin ve bazen de sosyal bir topluluğun ( parti, dernek vb.) huzurunu ve mutluluğunu bozmak ve kendi lehine birtakım menfaatler elde etmektir. İftirada ya tamamıyla bir yalan vardır ya da herhangi bir olayın bütün olumsuz yönleri abartılarak aktarılır. İftirada her türlü hayalî kötülük vardır. Müfteri silinmez bir yalanla seçtiği kurbanını karalar. İftiradan sonra geriye bir şey kalır, o da kuşkudur.

 

Bu kuşku o kadar güçlüdür ki, insanın zihninde iftiraya uğrayan şahıs hakkında birtakım soruların doğmasına yol açar. İnsan kendi kendine iftiraya uğrayan şahıs hakkında "gerçekten öyle mi, yaptı mı acaba?" gibi sorular sorar ve bu sorular çoğu zaman cevapsız kalır. Zihninin bir köşesinde her zaman iftiraya uğrayan şahıs hakkında olumlu düşüncelerinin yanında, olumsuz düşünceler de bulunacaktır. Bunun için kültürümüzde bu durumu anlatan sözlü bir gelenek oluşmuş:

 

“İftira at, kendisi olmazsa izi kalır.”

 

İftira, toplumda büyük bela ve zararlara sebep olan, insanın şerefini altüst eden suçlardan biri olduğu için Kur'an, bu olumsuz ahlâkî davranışa giden yolu kapatmak ister. Bunun için fasıkların getirdikleri haberlerin, içinde yalan ve iftira olabilir kuşkusuyla, iyice araştırılmasını öğütlemektedir.

 

Fasıkların getirdikleri haberler, iyice araştırılırsa toplumda meydana gelebilecek muhtemel zararlar önlenmiş olacaktır. Çünkü dinî düşünce ve davranış düzeyinde zorlukları bulunan ve günahkar olan insanlar şeytanın etkisiyle hayalî kurgularını orada burada söyler ve hiçbir fenalıktan çekinmezler.

 

Gıybet (Dedikodu)

 

اِنَّ الَّذينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذينَ امَنُوا يَضْحَكُونَ () وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ () وَاِذَا انْقَلَبُوا اِلى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهينَ () وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُوا اِنَّ هؤُلَاءِ لَضَالُّونَ

 

“Suç işleyenler, inananların yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları  küçümser)lerdi. Ailelerinin yanına döndükleri zaman da (müminleri ortaya atıp) eğlenmeye başlarlardı.”[1406]

 

ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قالَ رسُولُ اللّهِ # أتَدْرُونَ مَا الْغِيبَةُ؟ قَالُوا: اَللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ. قَالَ: ذِكْرُ أحَدِكُمْ أخَاهُ بِمَا يَكْرَهُ. فقَالَ رَجُلٌ: أَرَأيْتَ إنْ كَانَ فِي أخِى مَا أقُولُ؟ قَالَ: إنْ كَان فيهِ مَا تَقُولُ، فقَدْ اِغْتَبْتَهُ. وَانْ لَمْ يَكُنْ فىهِ مَا تَقُولُ فقَدْ بَهَتَّهُ.

 

- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?""Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dediler. Bunun üzerine:"Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!" açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam:  "Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)"dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:"Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir."[1407]

 

ـ وعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها قَالَ: ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ حَسْبُكَ مِنْ صَفِيَّةَ قِصَرُهَا. قَالَ: لَقَدْ قُلْتِ كَلِمَةً لَوْ مُزِجَ بِهَا الْبَحْرُ لَمَزَجَتْهُ. قَالَتْ: وَحَكَيْتُ لَهُ إنْسَاناً. فَقَالَ: مَا أُحِبُّ أنِّى حَكَيْتُ إنْسَاناً وَإنَّ لِى كَذَا وَكذَا.

 

- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve):"Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize  karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti" buyurdu. Hz. Âişe  ilaveten der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir insanın (tahkir  maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi:"Ben bir  başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!"[1408]

 

ـ وَعَنْ أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَرَرْتُ لَيْلَةَ الْمِعْرَاجِ بِقَوْمٍ لَهُمْ أظْفَارٌ مِنْ نُحَاسٍ يَخْمِشُونَ بِهَا وُجُوهَهُمْ. فَقُلْتُ: مَنْ هؤَُءِ يَا جِبْرِيلُ؟ فَقَالَ: هؤَُءِ الَّذِىنَ يَأكُلُونَ لُحُومَ النَّاسِ وَيَقَعُونَ فِى أعْرَاضِهِمْ[.

 

- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Mîrac gecesinde,  bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı."Ey Cebrâil! Bunlar da kim?" diye sordum:"Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir."[1409]

 

Kur'an'daki suçlunun öteki yüzünde bir de gıybet vardır. Yukarıdaki ayetten de anlaşıldığına göre suçlu, müminlere yönelik olumsuz davranışlar içerisindedir. Müminlere karşı bu yapıp etmelerinden memnunluk duymakta hatta bu durumu ev ortamına taşıyarak eğlenme aracı yapmaktadır. Gerçekte suçlunun bu içinde bulunduğu psikolojik tavır, bütünüyle müminlerin saygınlığını yıkmaya yöneliktir.

 

Bilindiği gibi gıybet, bir şahsın yaptığı, ancak kendisine söylendiği takdirde hoşlanmadığı bir hareketi, onun arkasından söyleyerek çekiştirmek demektir. Bireyin bedenine, nesebine, yaratılışına, dinine, elbisesine, eşyasına ve yiyip içeceklerine ilişkin söylenenler o bireyi incitiyorsa bu gıybet olmaktadır. Gıybet sadece sözle değil, işaret, yazı ve hareketlerle de olabilir. Ayrıca birisiyle gıyabında eğlenmek de gıybet sayılır.

 

Ruhsal bir hastalık olarak kabul edilen gıybetin hem birey hem de toplum açısından büyük zararları vardır. Ayrıca bu olumsuz ahlâkî davranış, arakadan yapıldığı için gıybette bulunan kimsenin korkak ruh halini de yansıtmaktadır. Çünkü düşündüklerini yüze karşı söylemeye cesaret edememektedir.

 

Gıybet eden bir insan, bu işe devam ettiği takdirde fikir ölçüsünü ve yüksek ahlâkî seciyelerini kaybeder. Çünkü bedenden ruha, ruhtan bedene devamlı bir etkileşim söz konusudur.

 

وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ تَوَّابٌ رَحيمٌ

 

“...Biriniz, diğerinizi arakasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir”[1410] ayette, gıybette bulunan kişinin ne kadar kötü bir eylem yaptığı ve bu eylemin kötü sonucu temsil yoluyla anlatılmak istenmiştir.

 

Yine âyette ölü kardeş etini yemekten söz ediliyor. Aslında bu davranış, öfke ve düşmanlık göstergesi olarak kabul edilebilir. O halde gıybet, büyük oranda düşmanlık ve öfkeden kaynaklanıyor denebilir.

 

I-II- CİLT- İÇİNDEKİLER

 

1)  FIKIH TARİHİ .......................................                   3

Genel Bir Bakış.............................................                     5

a)  Doğuşu ve Vahiy Dönemi........................                   9 

b)  Sahabe Dönemi........................................                     12

c)  Tabiin Dönemi..........................................                    19

d)  Müçtehitler Dönemi ................................                    23

e)  Mezheplerin Çıkışı ...................................                   31

f)  Taklit Dönemi............................................                    45

g)  Günümüzde Yaşayan Mezhepler ve İmamları         51

h)  İslam Fıkhının Bugünkü Durumu.............                 123

    - Okuma Parçası-........................................                    129

     -Kaynakça .................................................                    143

2)  FIKIH........................................................                    149

    -Genel Bir Bakış.........................................                    151

a)  Fıkhın Tanımı............................................                    158    

b)  Fıkhın Konusu...........................................                   159

c)  Fıkhın Amacı..............................................                   162    

d)  Fıkıh İlminin Diğer İlimlerle İlişkisi..........                164    

    - Okuma Parçası-.........................................                   167

     -Kaynakça..................................................                    171

3)  İLİM...........................................................                   173    

     -Genel Bir Bakış..........................................                  175

a)  İlim Tarifi ve Hükmü..................................                 189

b)  İlmin Fazileti ve Kısımları..........................                190

c)  İlmin ve Alimin Amacı...............................                 192

    - Okuma Parçası-.........................................                   195

     -Kaynakça...................................................                   197

4)  İMAN.........................................................                    199

     -Genel Bir Bakış..........................................                  201

a)  İmanın Tanımı.......................................                        217

b)  Esasları..................................................             220    

c)  Amentüsü..............................................             223

    - Okuma Parçası-....................................                        227

     -Kaynakça..............................................                        229

5)  İBADET................................................             231

    -Genel Bir Bakış....................................                         233

a)  Tanımı..................................................              242    

b)  İbadetin Dinlerdeki Durumu................                      247    

c)  İbadet İnsanı Planlı ve Disiplinli Yapar                    248    

d)  Cemaatle İbadet....................................                        249

e)  İbadette İhsan Derecesi........................                       259

f)  Mükellef ve Görevleri...........................                       262

    - Okuma Parçası-...................................             271

    - Kaynakça...........................................               275

6)  TEMİZLİK........................................               277

     -Genel Bir Bakış.................................               279

a)  Taharet..................................................             285    

b)  Abdest..................................................              297    

c)  Özürlüler...............................................             318

d)  Meshin Hükmü.....................................            320    

e)  Gusül (Boy Abdesti) ............................                       328

f)  Hamam Adabı......................................              351

g)  Teyemmüm ........................................               354

h)  Kadın Halleri .......................................             364

    - Okuma Parçası-....................................                        379    

    - Kaynakça.............................................                         383

7)  NAMAZ...............................................              387    

    -Genel Bir Bakış....................................                         389

a)  Namazın Vakitleri................................            392

b)  Namazın Şartları..................................             398

c)  Namazın Cem  edilmesi.......................                        409

d)  Ezan ve İkamet....................................              412

e)  Cemaatle Namaz..................................             418    

f)  İmamda Aranan Vasıflar.......................                       418    

g)  Namazın Çeşitleri................................             421    

h) Namazların Kılınışı...............................                        427    

 ı)  Seferi, Yolcu ve Hasta Namazları.......                       445    

j)   Sehiv-Tilavet-Şükür Secdeleri..............                     462    

k)  Kur’an’daki Kısa Sureler......................                      463

   - Okuma Parçası-....................................             489    

   -Kaynakça..............................................              493

 

CİLT –II-  İÇİNDEKİLER

 

8)  ORUÇ...................................................             503    

    -Genel Bir Bakış....................................                         505

a)  Orucun Çeşitleri....................................                       508

b)  Ramazanın Sübutu................................                       511

c)  Orucun Şartları......................................                       512

d)  Kaza ve Kefaret.....................................                       515    

e)  Fidye.......................................................                        528    

f)  Nezir........................................................                       530

g)  İtikaf.......................................................            533    

    - Okuma Parçası-.....................................                       539    

    -Kaynakça................................................                       543

9)  ZEKAT...................................................                       545

    -Genel Bir Bakış.......................................                      547

a)  Tanımı......................................................                      555    

b)  Hükmü ve Delili......................................                     552    

c)  Şartı.........................................................                       558    

d)  Nisab.......................................................                       559    

e)  Zekat Verilmesi Gerekli Mallar...............                  561    

f)  Zekat Kimlere Verilir...............................                    565

g)  Sadaka......................................................                      566

h)  Fıttır Sadakası..........................................                     570    

    - Okuma Parçası-.......................................                     573    

    - Kaynakça..................................................                    577

10)  HAC........................................................                     579    

    -Genel Bir Bakış.........................................                    581

a)  Haccın Şartları..........................................                    585    

b)  Haccın Çeşitleri........................................                    589    

c)  Umrenin Şartları......................................                     590    

d)  Kurban.....................................................                      595

    - Okuma Parçası-......................................                      603    

     - Kaynakça ...............................................                     609

11)  AİLE HUKUKU...................................                     611    

     - Genel Bir Bakış.....................................                      613

a)  Nikah.......................................................                       616    

b)- Mehir......................................................                       637    

c)  Talak.......................................................                        652    

d)  İddet........................................................                       671

e)  Nafaka....................................................                        674

f)  Vasiyet....................................................                        686

g)  Miras ......................................................                       700

    - Okuma Parçası-......................................                      715    

    - Kaynakça...............................................                       719

12)  MUAMELAT HUKUKU.....................                    727

    - Genel Bir Bakış......................................                      729

a)  Mülk ........................................................                      734

b)  İslam’da Kazanç ......................................                    744

c)  Ticaret – Alışveriş  ...................................                   748

d)   Borç ........................................................                      768

e)   Faiz.........................................................                       779    

f)   İçkiler ve Uyuşturucular.........................                    788    

g)   Eşya Huku...............................................                     791    

h)   Akitler.....................................................                      810

ı)    Vakıf.......................................................                      840

   -Okuma Parçası........................................                    855

    - Kaynakça...............................................                       857

13)  AMME HUKUKU...............................                      871

    - Genel Bir Bakış.....................................                       873

a)  İmamet....................................................                        879

b)  Şura.........................................................                       882

c)  Ümmet.....................................................                       890

d)  Kaza (Yargı)............................................                      898

e)  Ukubat (Ceza).........................................                     918

f)  Cihad.......................................................                        932

    - Okuma Parçası......................................                       952

    - Kaynakça...............................................                       969  

     -Genel Kaynakça.....................................                     975

 

Fıkıh Dersinin Test Soruları

 

Soru 1  : Allah (c.c.)’ın emir ve yasakları karşısında sorumlu olan, akıllı ve bülüğ çağına eren müslümana ne denir?

Cevap   : Mükellef denir.

 

Soru 2  : Mükellef olan insanın bilmesi gereken fiiller sekiz tanedir. Mükellef olan kimse bu sekiz fiili, ameli yerine getirmek mecburiyetindedir. Efal-i Mükellefin de denilen bu sekiz kısım amel ve işler nelerdir?

Cevap  : a- Farz  b- Vacip   c- Sünnet  d- Müstehap   e- Mübah  f- Haram g- Mekruh   h- Müfsit

 

Soru 3  : Kendisinde şüphe olmayan kati bir delille sabit olan, Allah (c.c.)’ın işlenmesini kesin olarak emrettiği hükümlere ne ad verilir? bir kaç örnek veriniz.

Cevap  : Farz denir. (Beş vakit namaz, Zekat, Oruç, Hac vb.)

 

Soru 4  : Farzları terk haramdır, inkar etmek küfürdür. Farzlar iki çeşittir. Farzı ayın ve farzı kifaye. Bu her iki farzı tarif edip misallendiriniz?

Cevap  : a- Farzı Ayın: Mükelleflerden her birinin yapması gereken farzlardır. (Oruç, Hac, vb.) b- Farzı Kifaye: Mükelleflerden bazılarının yapmasıyla diğerlerinde sorumluluk kalkan farzdır. (Cenaze namazı kılmak, Hafız olmak vb.)

 

Soru 5  : Yapılması şeran kesin bir delille sabit olmayan ama kuvvetli bir delille sabit olan ibadettir. İşleyene sevap, özürsüz terk edene günah olan bu amel nedir?

Cevap  : Vacip (Vitir ve bayram namazları gibi.)

 

Soru 6  : Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın farz ve vacipler dışında yaptığı veyapılmasını istediği ibadetlere ne ad verilir?

Cevap  : Sünnet.

 

Soru 7  : Sünnet iki kısımdır. Sünneti müekkede, sünneti gayri müekkededir. Her iki sünneti tarif edip misaller veriniz?

Cevap   : a- Müekket Sünnet: Rasülullah (s.a.v.)’in devamlı yaptığı ve yapılmasını teşvik ettiği sünnetlerdir. (Sabah, öğle, akşam namazlarının sünnetleri, namazları cemaatla kılmak vb.) b- Gayri Müekket Sünnet: Rasülullah (a.s.)’ın ara sıra yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği sünnetlerdir. (Abdesti kıbleye dönerek almak, Ezanı dinlemek, İşe sağdan başlamak vb.)

 

Soru 8  : Abdest dinimizde; namaz kılmak, Kur’an’ı Kerim’i elle tutmak, Kabe’yi tavaf etmek gibi amelleri yapmak için yapılan, belli organları usulüne göre yıkamaktan ve meshetmekten ibaret bir temizliktir, bir ibadettir ve itaattir. Abdestin farzları nelerdir? Sayınız.

Cevap  : a- Yüzü yıkamak (İki kulak memesi arasındaki yer ile alnının saç biten

                    yerinden çene altına kadar )

               b- İki eli dirseklerle beraber yıkamak

               c- Basın dörtte birini meshetmek

               d- Her iki ayağı topuklarla beraber yıkamak.

 

Soru 9  : İşlenmesinde sevap olan, terk edilmesinde günah olmayan, Efal-i Mükellefinden olup Peygamberimiz (a.s)’ın bazen yaptığı bazense terk ettiği ibadete ne denir? (Kuşluk namazı gibi)

Cevap   : Müstehap

 

Soru 10: Yapılmasında ve yapılmamasında günah olmayan, yapılıp yapılmama hususu dinde caiz görülen şeylere ne denir? (Helal olan bir meyveyi yiyip yememek gibi.)

Cevap   : Mübah

 

Soru 11: Mükellefin yapmaması istenen ve kesin bir delille işlenmesi yasak olan şeri hükümlere ne ad verilir? Ki bunların terk edilmesi sevap işlenmesi günahtır. İnkarı ise günahtır. (Zina yapmak, domuz eti yemek, yalan konuşmak vb.)

Cevap   : Haram

 

Soru 12: Haram iki kısımdır. Haram li aynihi, Haram li gayrihi. Bunların tarifini yapıp misal veriniz?

Cevap  : a- Liaynihi Haram: Aslı itibariyle herkese haram olan şeydir.(Şarap, zina vb.)  b- Ligayrihi Haram: Aslında helal olup başkasının hakkından dolayı haram olan şeydir. Sahibinin izni olmadıkça o şeyden başkaları faydalanamaz. (Başkasına ait olan bir malı izinsiz almak gibi)

 

Soru 13: Kelime manası itibariyle; sevilmeyen ve hoş görülmeyen şeyler olup, dindeki

manası da; yasaklığı sabit olmakla beraber,ona aykırı olarakda bir delil ve işaret bulunup, yapılması doğru olmayıp yapılmaması iyi olan şeylere ne ad verilir? (Sağ elle sümkürmek, gusül alması gereken bir kimsenin elini ve ağzını yıkamadan bir şey yiyip içmesi gibi.)

Cevap  : Mekruh

 

Soru 14: Meşru olan bir işi (başlanmış bir ibadeti) bozan, hükümsüz kılan kasten yapılması azabı gerektiren şeylere ne denir? (Namaz içinde gülmek gibi)

Cevap   : Müfsit

 

Soru 15: Dinimizde namazların camide cemaatle kılınıp eda edilmesi bildirilmiştir. Namaz ibadetimizi camide kılarken cemaatin önünde namazı kıldıran kişiye imam denir. İmam efendinin namaz kıldırırken durduğu yere ne ad verilir?

Cevap  : Mihrap

 

Soru 16: Hadesten taharet vücudumuzu cünüplükten ve abdestsizlikten kurtarmaktır. Cünüplükten kurtulmak Gusül ile olur. Cünüp ise, şehvetle kendisinden meni dediğimiz su çıktıktan sonra henüz boy abdesti almamış yani yıkanmamış olan kimsedir. Boy abdesti dediğimiz guslün farzları nelerdir yazınız?

Cevap  : a- Mazmaza: Ağza üç defa su alıp gargara yaparak ağzı yıkamak.

               b- İstinşak: Burnu üç kere sağ elle su alıp, sol elle sümkürerek yıkamak.

               c- Bütün vücudu iyice ovuşturarak yıkamak (Hiç bir kuru yer kalmamak suretiyle.)

 

Soru 17: Camilerimizde dini ve dünyevi mevzuların anlatılmak ve açıklanmak üzere Cuma namazından önce ve diğer bazı vakitlerde imamlarımızın çıkıp vaaz ettiği, talim,irşat ve telkin makamı olan yere ne ad verilir?

Cevap  : Kürsü

 

Soru 18: Camilerimizde beş vakit namazlarımız için Ezan-ı Muhammedi’yi okuyan, gamet eden, Hz. Bilal Habeşi’nin mesleğini yapan kimselere ne denir?

Cevap  : Müezzin

 

Soru 19: Namazın farzları on ikidir. Bunlar iki kısma ayrılır. Şartlar ve rükünler diye adlandırılır. Altısı şart diğer altısı ise rükündür. Şartlar daha namaza başlamadan önce yapılması gereken şeyler olup, rükünler ise başlangıç tekbiri ile namaza başlayıp namazın içinde yapılması gereken farzlardır. Namazın farzları dediğimiz şartları ve rükünleri sayıp tarif ediniz.

Cevap  : A- Namazın Şartları:

               a- Hadesten Taharet; Bedeni cünüp ve abdestsizlikten temizlemek

               b- Necasetten Taharet; Elbise ve namaz kılacak yeri temizlemek

               c- Setrul Avret; Avret yerlerin örtülmesi

               d- İstikbali Kıble; Kıbleye yönelmek

               e- Vakit; Vaktinde kılınması

               f- Niyet; Niyet etme

               B- Namazın Rükünleri:

               a- İftidah Tekbiri; Başlangıç tekbiri

               b- Kıyam; Ayakta durmak

               c- Kıraat; Okumak

               d- Ruku; Rukuya eğilmek

               e- Sücut; Secdeye eğilmek

               f- Kade-i Ahire; Namazda son oturuşu yapmak.

 

Soru 20: İnsanoğlunun uzuvlarından örtülmesi farz olan, başkalarının da bakması haram olan yerlere avret mahalli denir. Kadınlar ve erkekler için Setri avret yerlerini tarif ediniz?

Cevap  : Erkeklerde: Göbek ve diz kapakları dahil bu kısmın arasında kalan bölgeler. Kadınlarda: Yüzleri, elleri ve ayakları dışında kalan bütün bölgeleri kapatmaları gereklidir.

 

Soru 21: Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın yaşantısı olarak tarif edilen sünnetin bölümleri üçtür. Sünnetin çeşitleri diyebileceğimiz bölümlerini söyleyiniz?

Cevap  : a- Fiili Sünnet : Yaşantısıdır

               b- Kavli Sünnet : Sözleridir

               c- Takriri Sünnet : Söz ve olaylara sukutu ile karşılığıdır.

 

Soru 22: Camilerimizde Cuma günü insanlara dini meseleleri, hükümleri açıklamak veya Ümmeti Muhammedi ilgilendiren haftalık meseleleri anlatmak için hutbe okunur. İmamın Cuma günü hutbe okumak için çıktığı, camilerde kıbleye göre sağ tarafta bulunan basamaklı olan yere ne denir?

Cevap  : Mimber

 

Soru 23: Suyun bulunmadığı zamanlar veya mekanlar olduğunda dinimiz, ibadetlerimizi aksatmadan yapabilmemiz için abdest yerine yapabileceğimiz bir ameli bize bildirmiştir. Bu amel toprakla yapılıp su bulununcaya kadar abdesti bozacak bir iş bir fiil yapılmamış ise abdestle yapılacak bütün ibadetler ve taatlar yapılır. Çünkü bu amel abdest ve gusül abdestinin yerine geçer. Su görülünce de bozulur. İki darp (vuruş) bir niyet olmak üzere iki tane farzı vardır. Niyetin farz olduğu bu ibadetimizin adı nedir?

Cevap   : Teyemmüm denir.

 

Soru 24: Boy abdesti olmayana yapması yasak olan ameller nelerdir?

Cevap  : a- Namaz kılamaz

               b- Camiye mescide giremez

               c- Kur’an’a el süremez ve okuyamaz

               d- Kabe’yi tavaf edemez.

 

Soru 25: Namazlarımızda yapmış olduğumuz secde yedi tane uzvumuzun (organımızın) beraber yere değerek yapılmasıyla olur. Bu yedi azamızı sayınız?

Cevap   : Alnımız ve burnumuz(1), Ellerimiz(2), Dizlerimiz(2), Ayaklarımız(2) toplam yedidir.

 

Soru 26: Namazlarımızı kılarken yanılabiliriz, böyle hallerde namazın telafisi için  son oturuşta Et-Tahiyyatüyü okuyup iki defa daha secde yaparak namazımızı tamamlamış oluruz. Böyle hallerde yapılan secdeye sehiv secdesi yani yanılma secdesi denir. Namazda sehiv secdesini gerektiren haller nelerdir?

Cevap  : Namazın farzlarından birisinin unutularak yapılmasının geciktirilmesinde, vaciplerinin birinin unutularak terk edilmesi veya yine unutularak yapılmasının geciktirilmesinde yapılır.

 

Soru 27: Namazın kıyam, rüku ve secde gibi her rüknünü yerine getirmek ve bunu yaparken her uzvun rahat bir halde bulundurulması, her yapılan amele, harekete özenerek yapılmasına ne ad verilir? Mesela: Rükudan kıyama kalkarken vücut dimdik bir hale gelmeli, iki secde arasında en az bir defa “sübhanallahil azim” diyecek kadar oturmuş olmak gibi.

Cevap  : Tadili erkana riayet (Rükunların hakkını vererek yapmak.)

 

Soru 28: Cuma namazı kimlere farzdır?

Cevap  : a-Erkek olmak b-Hür olmak c-Misafir olmamak d-Sıhhatli olmak (Camiye yürüyerek gidecek kudrette olmak) e-Kör olmamak f-Kötürüm olmamak (Ayakları kesilmiş olmamak)

 

Soru 29: Cuma günü müslümanların bayram günüdür. O günde mü’minler Allah (c.c.)’ın emriyle camilere toplanır, Cuma namazlarını kılarlar ve hutbeyi dinlerler. Vakti öğle namazının vaktidir. Bu vakitte kılınan Cuma namazı kaç rekattır, isimleriyle birlikte söyleyiniz.

Cevap  : 10 rekattır. 4 ilk sünnet, 2 farz, 4 rekatta son sünnetidir. (Ayrıca aynı vakitte kılınan 4 rekat Zuhri Ahir ve 2 rekatta vaktin son sünneti kılınır. Ama Cuma 10 rekattır.)

 

Soru 30: Ramazan ayında, yatsı namazından sonra 20 rekat kılınan namazdır. Cemaatla veya tek başına kılınabilir. İki yada dört rekatta bir selam verilerek kılınan ve ramazan ayına ait olan bu namazın adı nedir? ve nasıl bir namazdır?

Cevap  : Teravih namazıdır ve Sünneti müekkede bir namazdır.

 

Soru 31: Oruç ibadetimizin çeşitleri altıdır. Bunları misaller vererek sayınız.

Cevap  : a- Farz oruçlar: Ramazan orucu, keffaret orucu vb.

               b- Vacip oruçlar: Adaklar, itikaf orucu ve kazaya kalmış nafile oruçlar

               c- Sünnet oruçlar: Muharrem ayının 9. 10. 11.ci günleri tutulan oruçlar.

               d- Müstehap oruçlar: Kameri ayların 13. 14. 15.ci günleri tutulan oruçlar.

               e- Mekruh oruçlar: Aşure günü, Cuma günleri tutulan oruçlar.

               f- Haram oruçlar: Bayramlarda tutulan oruç.

 

Soru 32: İslamın şartlarından mali ibadetimizdir. Dinen zengin sayılan erkek, kadın, her mükellef müslümanın senede bir kez, malının kırkta birini, niyet ederek müslüman fakire vermesi farzı ayın olan ibadettir. Bir diğer mana ile müslüman fakirin müslüman zengin üzerindeki hakkıdır. Terki günah, inkarı küfürdür. Bu mali ibadetimiz hangisidir?

Cevap   : Zekat.

 

Soru 33: Ramazan ayının sonuna ulaşan ve temel ihtiyaçlardan başka nisaba malik (mala sahip) olan her müslümanın vermesi gereken ve vacip olan mali bir ibadettir.  İnsanların yaratılışına bir şükür olmak üzere sevap kazanmak için yapılan mali ibadetimiz nedir?

Cevap  : Sadaka-i Fıtır

 

Soru 34: Kurban bayramı günlerinde Arafat’a çıkarak vakfe yapılan, ihrama girerek ve Kabe’yi tavaf ederek ziyaret yapılan, zengin olan müslümana ömründe bir kez yapmak farzı ayın olan mali ve bedeni ibadetimiz hangisidir?

Cevap  : Hac.

 

Soru 35: Senenin herhangi bir bölümünde Kabe-i Muazzamayı ve Ravza-i Mudahharayı ziyaret maksadıyla yapılan mali ve bedeni ibadetimiz hangisidir?

Cevap  : Umre ziyareti.

 

Soru 36: Takvim olarak aya göre düzenlenen ve hicretle başlayan yıla hicri yıl denir. Hicri yılın aylarına kameri aylar denir. Müslümanların takvimi olan bu takvime göre bayram ve diğer önemli gün ve geceler ayarlanır. Bu hicri yılın kameri aylarını sayınız.

Cevap : Muharrem, Sefer, Rebiyyül  Evvel, Rebiyyül Ahir, Cemaziel Evvel, Cemaziel Ahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce.

 

Soru 37: Hicri yılın başlangıç günü hangi gündür?

Cevap  : 1 Muharrem.

 

Soru 38: Mevlit kandili Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in doğum günüdür. Mekke’de Kabe’nin içinde 360 putun yıkıldığı, Sasani İmparatorluğunun bin yıldan beri yaktıkları ateşin söndüğü gün bu gündür. İslam takvimi olan hicri yılda Mevlit kandili hangi gündür?

Cevap  : Rebiyyül evvel ayının 12. Gecesi, Pazartesi günü.

 

Soru 39: Mübarek üç ayların başlangıç tarihi ne zamandır?

Cevap  : 1 Recep ile başlar.

 

Soru 40: İkram, değeri çok olan, bağış, ihsan, istenilen gibi manalar taşıyan ve Hz. Amine’nin Peygamber Efendimiz (a.s.)’e hamile olduğunu anladığı gün olarak bilinen, mübarek gece olarak ibadetlerle değerlendirdiğimiz, Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın kendisinin de 12 rekat şükür namazı kıldığı mübarek gecemizin adı ve hangi günde olduğunu söyleyiniz.

Cevap  : Regaip kandili, Recep ayının ilk Cuma gecesidir.

 

Soru 41: Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın bir gecede Mekke’den Kudüs şehrine yürüyüşüne ve oradan da semaya yükselişine ayrı ayrı isim verilen, hakkında Kur’an’ı Kerim’de sure olan mübarek gecemizin ismi ve zamanını söyleyiniz.

Cevap  : İsra ve Miraç denir. Recep ayının 27.ci gecesidir.

 

Soru 42: Yaratılmışların bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, diriltilip öldürüleceklerine ve ecellerine dair Allah (c.c.) tarafından meleklerine bilgi verilen mübarek gecemiz hangisidir, ve hicri tarihini söyleyiniz.

Cevap  : Berat Gecesi. Şaban ayının 15.ci gecesi.

 

Soru 43: Ramazan ayı içersinde idrak ettiğimiz ve Kur’an’ı Kerim bu geceden başlayarak indirildiği bildirilen adına Kur’an’ı Kerim’de sure bulunan ve Peygamberimiz (a.s.)’ın Ramazan ayının son on gününün tekli günlerinde arayın dediği mübarek gecemizin ismi nedir ve hangi güne rastlar?

Cevap  :  Kadir Gecesi. Ramazanın 27.ci gecesi.

 

Soru 44: Ramazan ayının son on gününde beş vakit namaz kılınan cami veya mescitte, ibadet niyeti ile ikamet edilen (kalınan) ve bayram namazı ile son bulan ibadetin adı nedir?

Cevap  :  İtikaf.

 

Soru 45: Amelde hak mezhepler dediğimiz mezheplerimiz ve imamlarımızı söyleyiniz.

Cevap  : a- Hanefi Mezhebi; İmamı Azam Ebu Hanife

                b- Şafi Mezhebi; İmamı Şafi

                c- Maliki Mezhebi; İmamı Malik

                d- Hanbeli Mezhebi; İmamı Ahmet Bin Hanbel.

 

Soru 46: Haccın çeşitleri nelerdir?

Cevap  : a- Haccı Temettü   b- Haccı İfrat   c- Haccı Kıran

 

Soru 47: Haccın farzlarını söyleyiniz.

Cevap  : a- Arafat’ta vakfe durmak   b- Ziyaret tavafı yapmak.

 

Soru 48: Cihat ibadetini diğer ibadetlerden ayıran özellikler nelerdir?

Cevap  : a- Kur’an’ı Kerim’de en çok zikredilen ibadet olması

                b- En büyük ibadettir

                c- Zamana bağlı değildir

                d- İlk eda edilecek farzdır

                e- Miktarla sınırlı değildir.

 

Soru 49: Üç vakit vardır ki bu vakitlerde kaza namazı, vacip bir namaz, cenaze namazı, tilavet secdesi, nafile namaz kılınmaz ve olmaz. Bu vakitlere dinimizde kerahat vakitleri denir. Kendisinde ibadet olmayan bu vakitleri söyleyiniz?

Cevap  : a- Güneş doğarken    b- Güneş tam tepede iken     c- Güneş batarken.

 

Soru 50: Namaz dinin direği ve ilk görülecek olan ibadettir. Namazların vaktinde kılınması gerekir, çünkü “vakit” namazın farzlarındandır. Vaktinde ve vakti geçtikten sonra kılınan namazlara ne ad verilir?

Cevap  : Vaktinde kılınan namaza; “Eda”,  Vaktinden sonra kılınan namaza ise; “Kaza” denir

 

Soru 51: Dinimiz her yönüyle bize kolaylıklar getirir. Ki bunlardan biride kışın ayaklarımıza giyilen deriden yapılmış mestlerin giyilmesidir. Bu mestler abdest alındıktan sonra giyilir ve ondan sonra    belirli bir zamana kadar alınacak abdestler için bu mestler çıkarılmadan üzerine ıslak elle yapılan meshetme işlemi ile abdest alınmış olur. Bu meshetmenin müddeti (süresi) yolculukta ve ikamette (bulunduğumuz yerde) ne kadardır?

Cevap  : İkamette 24 saat (bir gün bir gece), yolculukta 72 saat (üç gün üç gece)

 

Soru 52: Dinimizde bir beldeden (oturduğumuz köy, kasaba veya şehirden) çıkıp yaya olarak 18 saatlik yola gitmiş olan kimseye yolcu (Misafir) denir. (18 saatlik yolun karşılığı bugünün ölçüleriyle 90 km uzaklıktır.) Bu mesafeye çıkmış olan yolcuya kolaylıklar olarak ayağındaki mestin müddeti 3 gün 3 gece olduğu gibi namazlar için de bazı kolaylıklar vardır. Yolcu namazı ve seferilik dediğimiz bu namazların kılınışı nasıldır?

Cevap  :  Dört rekatlı farz namazları iki rekat olarak kılınır.

 

Soru 53: Dinimizde büyük abdest temizliği dediğimiz kan, meni, sidik, ve gaita (büyük pislik) gibi pisliklerin çıkmış oldukları yerleri temizlemeye verilen isim nedir?

Cevap  :  İstinca.

 

Soru 54: Namazların cemaatla kılınması 27 derece daha sevap olduğu bildirilmiştir. Namazlarımızı cemaatla kılarken imama ruküde yetişmiş kişi o rekatı imamla kılmış sayılır. Ruküden kalkarken, secde yapılırken veya tahiyyatta iken namaza iştirak eden kişi ise imam selam verdikten sonra kendi selam vermeden kalkar ve kaç rekat kılmamış ise tamamlar. Namazın başlamasından sonuna kadar aralıksız olarak imama uyan, namazının tümünü imamla kılan kimseye ne ad verilir?

Cevap  :  Müdrik (Namazı idrak etmiş, yetişmiş manasında.)

 

Soru 55: Namaz başlayıp ilk rekatın ruküsünden sonra herhangi bir bölümünde imama uyan ve imamla birlikte kılmadığı rekatları cemaatın selamından sonra kılarak tamamlayan kişiye ne denir?

Cevap  :  Mesbuk (sabıkalı)

 

Soru 56: Namaza imamla başladığı halde, kendisine namazda uyku, dalgınlık, cemaatın çokluğundan bir eziyet veya abdesti bozulup ta namazın bir kısmını imam ile birlikte kılmayan kimseye ne ad verilir?

Cevap  :  Lahik.

 

Soru 57: İbadetlerimizin sıhhati için küçük abdest temizliği dediğimiz, erkeklerin idrar yaptıktan sonra idrar sızıntısını beklemeleri gerekir. Yoksa abdest aldıktan sonra gelen damlalar abdesti bozmuş olur. Ama insan abdestliyim düşüncesiyle ibadet eder ki bu emelde boşa gider. Bu sebeple idrarın kesilmesini biraz yürüyerek, ayakları hareket ettirerek veya beklemek gibi

hallerle bekleyip sonrada su ile yıkamakla yapılan amelin adı nedir?

Cevap  :  İstibra.

 

Soru 58: Hadis-i Kutside Rabbimiz (c.c.) buyuruyor ki; “Farzlarımı yapmakla kulluğunuzu idrak edersiniz, nafilelerle bana yaklaşırsınız.” Dinimizde farz  namazların ve sünnetlerin dışında kılınan birtakım nafile namazlar vardır ki, bunlara tatavvu namazı da denir. Her bir namazın kendisine has fazileti ve sevabı vardır. Bunlardan bazıları; Duha, Kuşluk, teheccüt namazları,

Regaip, Berat, Miraç, Kadir geceleri namazları, yolculuk, tesbih namazları vb... Bir mescide, camiye ziyaret için gidildiğinde veya öğrenmek veya öğretmek gibi bir maksatla giren kimsenin daha mescide oturmadan nafile olarak kıldığı iki rekat namazın adı nedir?

Cevap  :  Tahiyyetül Mescit.

 

Soru 59: Güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva vaktine kadar iki, dört,sekiz veya on iki rekat kılınabilen nafile namazın adı nedir?

Cevap  :  Duha (kuşluk) namazı.

 

Soru 60: İnsanın kendi hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dair bir işarete kavuşmak istediğinde, yatacağı zaman iki rekat namaz kılıp özel duasını okuyarak bitirdiği namaz hangisidir?

Cevap  :  İstihare namazı.

 

Soru 61: Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kalkıp kılınan, iki rekatta bir selam verilerek iki, dört, altı veya sekiz rekat kılınabilen, Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın devam ettiği ve çok sevap olan bu namazın adı nedir?

Cevap   : Teheccüt (gece) namazı.

 

Soru 62: Nisap; Şeriatın bir şey için koymuş olduğu belirli bir ölçü ve miktar demektir. Mesela; Altın için nisap miktarı 96 gramdır ve buna sahip olan kimse zengin sayılır ve bu malın üzerinden bir yıl geçtikten sonra bunun zekatını vermesi kendisine farzdır. Koyun, keçi, sığır ve deve gibi mallarda nisap sayı iledir. Koyunlarda nisap ölçüsü ve miktarı nedir?

Cevap   : 39’a kadar zekat düşmez. 40’dan 120’ye kadar bir koyun.  121’den 200’e kadar iki koyun.  201’den 399’a kadar üç koyun.  400 koyuna dört ve sonraki her yüz koyuna bir koyun verilir.

 

Soru 63 : Sığırların nisap ölçüsü ve miktarı ne kadardır?

Cevap   : 29’a kadar zekat düşmez. 30’dan 40’a kadar iki yaşında bir buzağı.  40’dan 59’a kadar üç yaşında bir dana. 60’da birer yaşını bitirmiş iki buzağı ve sonra her 30’da bir buzağı, her 40’da bir dana olarak hesap edilir.

 

Soru 64: Hangi mallardan zekat verilir?

Cevap  : a- Nakit paranın, istenen borç paraların

                b- Ticaret mallarının

                c- Koyun, keçi, sığır ve devenin

                d- Altın ve gümüşlerin

                e- Arazi ürünlerinin

                 f- Madenlerin ve definelerin.

 

Soru 65: Zekat kimlere verilmez?

Cevap  :  a- Ana ve babaya

                b- Dede ve ninelere

                c- Evlatlara

                d- Karı veya kocaya

                e- Zenginlere

                f- Cami, mescit, çeşme ve benzerlerini yaptırmak veya onartmak için zekat verilmez.

 

Soru 66: Kurban bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek hür, mukim (yolcu olmayan), müslüman, zengin olan kimselere vaciptir. Kurban ibadet maksadıyla olursa eda edilmiş olur. Bunun dışında ki maksatlarla (et yemek gibi) kesilen hayvanlar kurban olmayacağı gibi birde vebal olur. Kurbanı kesme günleri hangi günlerdir.

Cevap  :  Kurban bayramının 1. 2. ve 3.cü günleridir.

 

Soru 67: Kabe’nin etrafında usulünce ibadet için yedi defa dolaşmaya ne denir?

Cevap  : Tavaf.

 

Soru 68: Yeni doğan bir çocuğun doğduğu günden bülüğ çağına gelinceye kadar Cenabı Hakk’a şükür olsun diye kurban kesmek mubahtır. Fakat 7. Günü kesilmesi daha faziletlidir. Çocuğun doğduğunda kesilmesi gereken bu kurbana ne ad verilir?

Cevap  : Akika kurbanı.

 

Soru 69: Zekat kimlere verilir?

Cevap  : 1- Müslüman fakirlere

                2- Miskinlere

                3- Borçlulara

                4- Yolculara

                5- Azat olacak köle, cariyeye

                6- Zekat memurlarına

                7- Müellefe-i Kulup (Kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenlere)

                8- Xslam yolunda qaliäanlara

 

Soru 70: Tilavet secdesi ne zaman ve nasıl yapılır?

Cevap  : Kur’an’ı Kerim’den bir secde ayeti okunduğu yada duyulduğu zaman yapılır. Yapılışı: Ayağa kalkılır, eller kaldırılmadan tekbir alınır ve secdeye gidilir. Secde de üç defa “Sübhane Rabbiyel Azim” dedikten sonra tekrar Allah’ü ekber denilerek ayağa kalkılır.

 

Soru 71: Ameli salih ne demektir?

Cevap  : Allah (c.c.)’ın rızasına uyan hayırlı amel, günahlardan uzak iştir.

 

Soru 72: Cenaze namazı nasıl kılınır ve kaç tekbirdir?

Cevap  : Ayakta kılınır ve dört tekbirlidir.

 

Soru 73: Kimlerin cenaze namazı kılınmaz?

Cevap  :  a- Düşük ve ölü doğan çocukların

                b- Bilerek anne ve babasını öldüren katillerin

                c- Yol kesicilerin

                d- İslam’a karşı çıkanların namazı kılınmaz.

 

Soru 74: Belli bir zaman içinde sünneti de kaza edilen namaz hangisidir?

Cevap  : Sabah namazı,o günün öğle vaktine kadar sünneti ile birlikte kaza edilir.

 

Soru 75: Kaza namazı ne demektir?

Cevap  : Vaktinde kılınamayan beş vakit namazı ödemek üzere, başka vakitte kılmaya denir.

 

Soru 76: Bir sünnet var ki,onu yerine getirmek bir farzı yerine getirmekten daha fazla sevaptır. Bu farzdan daha sevap sünnet hangisidir?

Cevap  :  Selam vermek sünneti, selam almak sünneti farzdan daha fazla sevap kazandırır.

 

Soru 77: Çocukların benimsemeleri ve alışkanlık kazanmaları için, İslam’a göre hangi yaşta namaza başlatılmaları gerekir?

Cevap  : Yedi yaşında.

 

Soru 78: İslam’a göre çocuk doğduğunda ismi nasıl konur?

Cevap  : Çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak ismi zikredilir ve dua yapılır.

 

Soru 79: Kurban eti nasıl pay edilir?

Cevap  : Kurban eti üç kısma ayrılır. Bir bölümü fakirlere, bir bölümü komşu ve dostlara, kalan bölümü ise ev halkına ayrılır.

 

Soru 80: Zilhicce ayının 9.cu, yani arife günü sabah namazından başlayarak, bayramın 4.cü günü ikindi namazına kadar, her farz namazın selamından sonra alınması kadın erkek her müslümana vacip olan tekbirlere ne ad verilir?

Cevap  :  Teşrik tekbirleri.

 

Soru 81: Her müslümanın gün birlik yaşamında hiç unutmadan her yaptığı işin evvelinde söylemesi gereken bir söz vardır. Bu söz nedir?

Cevap  :  “Bismillah” yada “Bismillahirrahmanirrahim” (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.)

 

Soru 82: Bir müslümanın geleceğe dönük işlerini tasarladığı zaman, ümit ve temenni ifadelerini Rabbimizin isteğine bırakan bir imanla söylediği, unutulmaması gereken söz nedir?

Cevap  :  “İnşallah” (Eğer Rabbim dilerse) demek

 

Soru 83: Müslümanların su içtiklerinde, yemek yediklerinde yada sevinçli bir haber aldıklarında söyledikleri söz nedir?

Cevap  :  “Elhamdülillah” (Şükür Allah’adır.)

 

Soru 84: Müslümanın müslüman üzerindeki beş hakkını sayınız.

Cevap  : a- Selamına karşılık vermek

                b- Hasta ise ziyaretine gitmek

                c- Aksırınca dua etmek

                d- Meşru olan davetine gitmek

                e- Vefatında cenazesinde bulunmak.

 

Soru 85: Aksıran müslümanın “Elhamdülillah” demesi gerekir. Yanında bulunan müslümanın buna vermesi gereken karşılık nedir?

Cevap  :  “Yerhamükellah” (Allah sana rahmeti ile muamele etsin)

 

Soru 86: İslam’da selam verme ölçüsü nedir?

Cevap  : Küçük büyüğe, yürüyen oturana, bineklide yaya olana selam verir.

 

Soru 87: Bir müslüman Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın ismi andığında yada yanında anıldığında ne yapması gerekir?

Cevap  : Ona salat ve selam getirir.

 

Soru 88: Zekatın faydalarını yazınız.

Cevap  : a- Malı temizler

               b- Malı çoğaltır

               c- Kalpteki dünya sevgisine ilaçtır

               d- Müslümanı mal fitnesinden korur

               e- Allah (c.c.)’a bir şükürdür

                f- Kalbin katılaşmasını önler

                g- İhtiras (hırs) zincirini kırar

                h- Fakirleri dilenmekten alıkoyar

                i- Şefkat anahtarıdır

                j- Malı ebedileştirir, fert yatırıma yönelir

 

Soru 89: Seferi olan kimsenin kendi oturduğu memlekete ne ad verilir?

Cevap  : Vatan-ı Asli

 

Soru 90: Hanefi mezhebine göre Cuma namazı en az kaç kişi ile kılınır?

Cevap  : En az üç kişi ile kılınır.

 

Soru 91: Sahih olmayan (geçerli olmayan) evlilikler nelerdir?

Cevap  : a- Sigar nikahı

               b- Hulle nikahı

               c- Mute nikahı

               d- İhramlının nikahı

               e- Zinakar kadınla nikah

                f- Dörtten fazla kadınla yapılan nikah

                g- Aynı anda iki kız kardeş ile yapılan nikah.

 

Soru 92: Sigar nikahı nedir tarif ediniz?

Cevap  : Aralarında mehir (kızın kızlık hakkı) olmaksızın bir adamın kendi kızını diğerinin kızı karşılığında ona nikahlamasına denir.

 

Soru 93: Yeminin keffareti nedir söyleyiniz?

Cevap  :  a- Gücü yetiyorsa müslim yada gayri müslim bir köle veya cariyeyi azat etmek.

                b- Veya on fakiri akşamlı sabahlı doyurmak

                c- Veya on fakiri orta halli giydirmek

                d- Veya üç gün aralıksız oruç tutmaktır.

 

Soru 94: Nikahı kendisine haram olanları sayınız.

Cevap  :  a- Karabet (yakınlık) ciheti ile haram olanlar.

                b- Sıhriyet (sonradan kazanılan akrabalık) yoluyla haram olanlar.

                c- Emişme yoluyla haram olanlar (aynı kadının emzirdiği çocuklar)

                d- İki kız kardeşi bir arada nikahlamak. (İkiside yaşarken tek erkeğin hanımları olamazlar.)

                e- Musahere cihetiyle haram olanlar. (Yani üvey kız babaya, üvey oğlan anaya haramdır.)

                f- Efendinin cariyesini, hanımefendinin de kölesini nikahlaması haramdır.

                g- Kafir kadınla bir mecusi kadını veya putperest bir kadını bir arada bulundurmak.

                h- Cariye ile hür kadını bir arada bulundurmak.

                i- Dörtten çok (bir arada) nikah yapmak.

                j- Başkasının zevcesini nikahlamak.

                k-Nikahlı iken hamile kalan kadını nikahlamak.

 

Soru 95: Karabet (yakınlık) ciheti ile kendisine haram olanlar kimlerdir?

Cevap  : Analar, Kızlar, Kız kardeşler, Halalar, Teyzeler, Erkek ve kız kardeşlerin kızları.

 

Soru 96: Namazda birinci tahiyyat ile ikinci tahiyyat arasında ne fark vardır?

Cevap  : Birincisi vacip, ikincisi ise farzdır.

 

Soru 97: Yeryüzünde üç mescit vardır ki, bunlarda kılınan namazlar diğer mescitlerde kılınan namazlardan sevabı daha fazladır. Bu mescitleri sevap çokluğu sırası ve sevap oranları ile yazınız.

Cevap  :  a- Mescidi Haram (Kabe); Yüz bin namaz sevabı

                b- Mescidi Nebevi; Bin namaz sevabı

                c- Mescidi Aksa; Beş yüz namaz sevabı vardır.

 

Soru 98: İnsanların akıllısı kimdir? Sorusuna Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın verdiği cevap ne olmuştur?

Cevap  :  “Ölümü çok hatırlayıp onun için hazırlıklı olandır.” Cevabını vermiştir.

 

Soru 99: Namazlarımızı kılarken Ruküden sonra kalkıp secdeye gitmeden kıyam halinde iken zikrettiğimiz “Rabbena lekel hamt”in manası nedir?

Cevap  : Rabbimiz şükür ancak sanadır demektir.

 

Soru 100: Namazlarımızda secdede iken en az üçer kez söylediğimiz “Sübhane rabbiyel ala”nın manası nedir?

Cevap    : Yüce Rabbimi tüm eksiklerden tenzih ederim demektir.

 

Soru 101: Namazlarımızda ruküde iken en az üç defa söylediğimiz “Sübhane rabbiyel azim”in manası nedir?

Cevap    : Yüce Rabbimiz tüm eksiklerden münezzehtir demektir.

 

Soru 102: Sıhriyet (sonradan kazanılan akrabalık) ciheti ile kendisine haram olanlar kimlerdir?

Cevap    :  Zevcenin annesi (Kaynana), Zevcenin kızı (Üvey kız), Babasının zevcesi(Üvey anne), Oğlunun zevcesi (Gelini).

 

Soru 103: Peygamber Efendimiz (a.s.) haftanın hangi günleri oruç tutardı?

Cevap    : Pazartesi ve Perşembe günleri.

 

Soru 104: Abdestin vaciplerini sayınız?

Cevap    : Abdestin vacibi yoktur.

 

Soru 105: Dinimizde misafir kime denir?

Cevap    : 15 günden daha az oturmak niyeti ile, 90 km veya daha uzak bir yolculuğa çıkana denir.

 

Soru 106: İslam dininin uygulamaya dönük yasa ve hükümlerini delilleriyle bildiren ilme ne denir?

Cevap    :  Fıkıh denir.

 

Soru 107: Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın kurduğu İslam devletini idare eden veya İslam devletinin kurulması için mücadele eden, bütün işlerinde mü’minlere Emir olan kişiye hak ölçüleri çerçevesinde bağlanıp itaat etmeğe, malı ve canıyla onu desteklemeye ne ad verilir?

Cevap    : Beyat (Biat) denir.

 

Soru 108: İmam olabilmenin şartları nelerdir?

Cevap    : a- Açık ve herkes tarafından bilinmesi

                  b- Ehliyetli, dirayetli ve tam idareci olması

                  c- Siyaset ilmini ve sanatını iyi bilmesi

                  d- İslam nizamını yürürlükte tutmaya yetenekli olması

                  e- Adaletli olması

                  f- Hür ve erkek olması

                  g- Akil baliğ ve müçtehit olması.

 

Soru 109: Cuma namazını eda edebilme şartları nelerdir?

Cevap    : a- Şehir veya şehir hükmünde olan yer

                  b- Halife veya görevlendirdiği kişinin kıldırması

                  c- Namazdan önce hutbe okunması

                  d- Cemaatla kılınması

                  e- Vakti geçmeden kılınması

 

Soru 110: Rasulüllah (a.s.)’ın “küçük şirk” olarak nitelendirdiği günah nedir?

Cevap    : Riya (Gösteriş için ibadet.)

 

Soru 111: Boğulan kimseyi kurtarmakta olan kimse namaz vakti geçiyorsa ne yapar?

Cevap    : Boğulmakta olan kimseyi kurtarır. Namazı sonra kılar.

 

Soru 112: Arafat ve Müzdelife’de iki namazı birleştirerek kılmaya ne denir?

Cevap    : Cem’us-Salat

 

Soru 113: İmam farz namaza cemaatla başladıktan sonra nafile namaz kılmak ne olur?

Cevap    : Mekruh olur.

 

Soru 114: Cemaatı terk edip namazları evde kılmayı adet haline getiren kimseye ne denir?

Cevap    : Melun.

 

Soru 115: Şeytan nerede taşlanır?

Cevap    : Mina’da.

 

Soru 116: Oruç ne zaman farz kılındı?

Cevap    : Hicretin 2.ci yılında.

 

Soru 117: İslam fıkhında feri deliller hangileridir?

Cevap    : a- İstihsan    b- Mesaliki Mürsele   c- Örf      d- Önceki şeriatlar    e-Sahibi kavli    f-İstishap

 

Soru 118: İnsanların ve evcil hayvanların yiyecek ve içecekleri olan maddeleri ucuz olan yerlerden alıp kıymetinin artması için 40 gün bekletmeye ne ad verilir?

Cevap    : İhtikar denir.

 

Soru 119: İslam hukukunda miras taksimini kendisine konu alan ilmin adı nedir?

Cevap    : Feraiz ilmi.

 

Soru 120: Hac esnasında Safa ile Merve arasında müslüman erkeklerin her gidiş ve gelişte göğüslerini gererek (çalımlı çalımlı) yürümeye ne ad verilir?

Cevap    : Hervele.

 

Soru 121: Peygamber (a.s.): “En hayırlı amel vaktinde kılınan namazdır” buyurmaktadır. Vaktinde kılınmayan namazlar ise mutlaka kaza edilmelidir. 6 vakit namaz üst üste kazaya kalmayan kişiye ne ad verilir?

Cevap    :  Sahib-i Tertip.

 

Soru 122: Zekat İslam toplumundaki, sosyal yardımlaşmanın, müslümanlar arasındaki sevgi ve kardeşliğin kuvvetlendirilmesi açısından Rabbimizin müslümanlara olan bir rahmetidir. Zekatın kimlerden alınacağını ve kimlere verileceğini İslam belirlemiştir. Altın da zekata tabi mallardandır. Hanefi mezhebine göre altının zekata tabi olması için nisap miktarını yazınız.

Cevap    :  97 gram, 20 miskal ve 60 santimdir.

 

Soru 123: Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın ahirete irtihalinden sonra sekizinci asırdan itibaren bir ilim olarak şekillenmiştir. Ancak peygamberimizin ve sahabenin yaşadığı maneviyatı ve ahlaki olguyu amaç edinmiştir. Nefisleri temizleyip terbiye etmek, ahlakı güzelleştirmek ve dini yaşamak ilmidir. Züht ve takva ile ruhu temizleyen, insanı Allah sevgisinde eriten, nefsi Allah yolunda mal ve can vermeye hazırlayan, Allah’tan başkasıyla kalbi ilişkiyi kesmeyi amaçlayan, toplumların her devirde ihtiyaç duyduğu ilmin adı nedir?

Cevap    :  Tasavvuf.

 

Soru 124: Bir insan müslüman iken daha sonra İslam dininden dönse bu insana hemen tövbe edip tekrar İslam’a dönmesi emredilir. Bu tür İslam’dan dönme olaylarına Hz. Peygamber (a.s.) döneminde 3, Hz. Ebu Bekir döneminde 7, Hz. Ömer döneminde ise 1 kere meydana geldiği görülmüştür. İslam hukukuna göre İslam’dan dönme olayına ve dönen şahsa ne ad verilir?

Cevap    :  Olaya İrtidat,  dönene Mürtet denir.

 

Soru 125: Kıyamete kadar yasaklanan, nikah şahitleri bulunmaksızın, bir kadına para verip, belli zaman için beraber yaşamak üzere sözleşmek anlamına gelen muta nikahı gibi, şahitler huzurunda, ama yüz senede olsa belli bir zaman sonra boşanmayı söyleyerek ve bütün şartlarına uyularak yapılan bir nikah çeşidi daha vardır ki, bu kesinlikle haramdır. Bu nikah çeşidi hangisidir?

Cevap     : Muvakkat nikahı.

 

Soru 126: Kabe’yi tavaf ederken Haceri esvedin karşısından başlamanın hükmü nedir?

Cevap    : Vacip.

 

Soru 127: Namaz kılan kimseye ne denir?

Cevap    : Musalli denir.

 

Soru 128: Hac ve umrenin vaciplerindendir. Mekke-i Mükerreme’nin içinde ve Mescidi Haram dışında bulunan Safa ve Merve denilen basamaklı iki tepe arasında Safa’dan başlayarak Merve’ye ve Merve’den Safa’ya yedi kere gidip gelmektir. Bu gidip gelme olayına ne ad verilir?

Cevap    : Say

 

Soru 129: Mikat mahalli dışında oturan bir kimsenin Mekke’ye varınca ilk ne yapması gerekir?

Cevap    : Kudüm tavafı.

 

Soru 130: Haccı veya umreyi yada her ikisini de eda etmek için mübah olan bazı şeyleri kendi nefsine geçici olarak haram kılmak, onları yapmaktan sakınmak ve haram denilen Mekke sınırları içine girme haline ne denir?

Cevap    : İhram.

 

Soru 131: Ramazan ayının son günü içinde bir mescitte dünya işlerinden tamamen uzaklaşarak ibadet etmeye ne denir?

Cevap    : İtikaf

 

Soru 132: Kazası olmayan namaz hangisidir?

Cevap    : Cuma namazı

 

Soru 133: Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın ömründe bir defa yaptığı ve İslam’ın beş şartından biri olan ibadetin adı nedir?

Cevap    :  Hac

 

Soru 134: Fıkıh ilminin dört büyük kısımlarından biri olan cezalarla ilgili bölümüne ne isim verilir?

Cevap    :  Ukubat

 

Soru 135: Teyemmümün farzları nelerdir?

Cevap    :  Niyet etmek, elleri toprağa vurarak kolları ve yüzü meshetmek.

 

Soru 136: Hangi namaz çeşidini kılmak zorunluluğu yoktur?

Cevap    : Nafile namazın.

 

Soru 137: Haccı veya umreyi yada her ikisini eda için mübah olan şeylerden bazılarını geçici olarak haram kılmak, onları yapmaktan sakınmak ve haram denen Mekke sınırları içeri girme haline denir. bu halde iken günah, isyan, kavga gibi şeylerden çekinmek icap eder. Cinsi yakınlaşma terk edilir, avlanılmaz, tıraş olunmaz, yeşil ot dahi kopartılmaz. Bu hale ne ad verilir?

Cevap    :  İhram

 

Soru 138: La ilahe İllallahın kelime manası Allah’tan başka ilah olmadığına inanmakla birlikte geniş manada dört şeyi içerir. Bunlardan üç tanesi şunlardır: a-Ben Allah’ın kuluyum  b-Ben yardımı ancak Allah’tan beklerim c-Ancak Allah’ın rızasını  gözetirim demektir. Diğer dördüncüsü nedir?

Cevap    :  Kanun koyucu ancak Allah (c.c.)‘dır.

 

Soru 139: Mescidi Haram, Kabe ve etrafını saran mescidin tamamının adıdır. Mescidi Haram yeryüzünde yapılan ilk mescittir. Hacılar burayı ziyaret ve Kabe’yi tavaf için giderler. Mescidi Haramın bölümlerinden bazıları şunlardır: Zemzem, Safa ve Merve tepeleri, Minberi Şerif, Mültezem, Makamı Cibril, Hatim, Metaf, Şerif yani tavaf yeri, Makamı İbrahim, Kabe-i Muazzama, bunlardan başka Kabe’nin hemen önünde belli bir boşluktan sonra yay şeklinde bir duvar vardır. Hacılar tavaf ederken Kabe ile bu duvar arasından geçmezler. Burada Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in mezarlarının bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu yerin adı nedir?

Cevap    :  Hicri İsmail

 

Soru 140: Namazlarda kıyam, rüku ve secde gibi her rüknünü sükunetle yerine getirmeye ve bu rükunları yaparken her uzvun yatışıp, hareket halinden beri olmasına tadili erkan denir. Mesela, rükudan kıyama kalkarken vücut dimdik hale gelmeli ve sükunet bulmalı. Namazların tadili erkana göre kılınmasının hükmü İmam-ı Azama göre nedir?

Cevap    :  Vaciptir

 

Soru 141: Her ibadette olduğu gibi hac ibadetinin de vacipleri vardır. Bunlara örnek olarak, ihrama belirli yerden başlamak, ziyaret tavafını kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde yapmak ve veda tavafı yapmayı da sayabiliriz. İhramsız girmenin yasak olduğu yerlere (sınırlara) ne ad verilir?

Cevap: Mikat mahalli.

 

KAYNAKÇA

 

Abbâdî, el-Mülkiyye fî ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Ammân 1974

 

Hanbel, Ahmed ibnu, (v. 241) Müsnedu Ahmedi'bni Hanbel, 1313. Kahre (baskısından ofset). Beyrut, ty.

 

Akgündüz, Ahmet, İslâm Hukukunda ve Osmanlı tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara 1988

 

Aydın, Mehmet, Dinler Tarihi, Konya 1980

 

Aclunî, İsmail İbnu Muhammed (v. 1162/1748): Keşfu'l-Hafa Müzîlü'l-İlbâs ammâ İştehere mine'l-Ehâdîsi alâ Elsineti'n-Nâs, Beyrut 1351

 

Amidi, Seyfuddin Ebu'l-Hasen Ali İbnu Ebi Ali (v. 631), el-İhkam fi Usuli'l-Ahkam, Kahire, 1968/1387

 

Allan, Muhammed b.- Delilu'l-Fâlihîn, Mısır 1971

 

Ayni, Bedru'd-Din Ebu Muhammed Mahmud İbnu Ahmed (v. 855), Umdetü'l-Kârî Şerhu Sahihi'l-Buhari, 1348 (baskısından ofset, Beyrut).

 

……. Tibyan Tefsiri, İstanbul-1986

 

Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979

 

…………. Şerhu'l Fıkhı'l-Ekber, Mısır 1323 h.

 

Ahmed Saim Kılavuz, İman-Küfür Sınırı, İstanbul 1982

 

Bağdâdî, Târihû Bağdâd, Mısır 1394/ 1931

 

………..Usûlü'd-Dîn, İstanbul 1346/1928

 

Behûtî, Şerhu Müntehâ'l-İrâdât, Beyrut t.y

 

Beydâv, Envanu't-Tenzil ve Esranu't-Te'vîl, Mısır 1955

 

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul 1962

 

Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985

 

Buharî, Ebi Abdillah Muhammed İbnu İsmail (sv. 256) el-Ebedi'l-Müfred, Kahire, 1379.

 

…………..et-Tarihu'l-Kebîr, Haydarâbâd. 1360

 

Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Şerhi, Ankara 1988.

 

Cessas, Ebu Bekir Ahmed İbnu Ali (v. 370), Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, ty.

 

el-Ceziri,el-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbea, Çağrı,İstanbul,1968

 

el-Cevher, es-Sıhah, Beyrut, 1399/1979

 

Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, İstanbul, 1311 h.

 

………et-Ta'rifât, Beyrut,ty.

 

Demir,Fahri, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, 1981 Ankara

 

Devâlibî,Muhammed Maruf, İlmi Usûl-i Fıkıh, Beyrut 1965

 

Döndüren Hamdi, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul, 1991

 

……….  Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983

 

Darakutnî, Ali İbnu Ömer (v. 358), es-Sünen, Kahire, 1386/1966

 

Dehlevi, Şah Veliyyullah Ahmed İbnu Abdurrahim (v. 176) el-İnsaf fi beyan-ı Sebebi'l-İhtilaf fi'l-Ahkami'l-Fıkhiyye, Kahire, 1398.

 

Ebu Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Trc. Abdulkadir Şener, Ankara 1968

 

…………., İmam Malik, Ankara 1984,

 

………….Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958

 

………….eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu, Ankara 1969

 

…………. el-Ahvâluş-şahsiyye, Kahire 1368/1948

 

Ebî Ya'lâ, Tabakâlü'l-Hanâbile, Kahire 1378/1952

 

Emin,Ahmed, Fecrul-İslâm, Kahire 1964

 

Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul 1990

 

Erzurumi, İbrahim Hakkı, (v. 1194), Marifetname, İstanbul, 1330

 

Frûzâbâd, Kâmus Tercemesi, İstanbul 1305

 

Gölcük-Şerafettin, Kelâm, Konya 1988

 

el-Gazzalî, el-İhyâ, Beyrut t.y

 

Haydar, Ali, Düreru'l-Hukkâm şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, İstanbul 1299

 

Hadimî, Ebu Said Muhammed, Menâfiu'd-Dakâik fi, Şerhi Mecâmü'l-Hakâik, İstanbul 1305

 

el-Hâkim, el-Müstedrek alâ's-Sahîheyn, Haydârâbâd-Deken 1335.

 

Hallâf, Abdulvehhab, İlmu Usûli'l-Fıkh, Kahire 1978

 

Hüseyin, Taha, el-Fitnetu'l-Kübra, Kahire 1966

 

Hüsrev,Molla, Dürerü'l-Hukkâm Şerhu Gureril-Ahkâm, İstanbul 1979,

 

İbnü'l-Cevzî; Menâkıbu'l-İmam Ahmed, Mısır 1349

 

İbnu Hacer el-Askalanî (v. 852), Selamet Yolları, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1972.

 

….. ……..Fethu'l-Bari, Mısır, 1959.

 

………… el-İsâbe, Mısır 1328,

 

………….Bülûğu'l-Merâm, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1967

 

İbnu'l-Arabi, Ebu Bekr (v. 543), Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, 1968.

 

…………. el-Fütühâtü'l-Mekkiye, Bulak, 1269 h.

 

İbn Abdilberr, Câmiu'l-Beyâni'l-İlm, Mısır 1346,

 

İbnu Kesir, İmamuddin Ebu'l Fida (v. 774), Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Beyrut, 1966.

 

İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-Ayân, Kahire 1367/1948

 

İbnu Hazm, Ali, el-Endülusî (v. 457/1064): el-İhkâm fi Usûlü'l-Ahkâm, Kahire, ty.

 

………….el-Fasl fi'l Milel, Beyrut 1395/1975

 

İbnu Asâkir, Keşfu'l-Gıta fi Fazâili'l-Mustafa, 1946, Mısır

 

İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984

 

İsfahânî, el-Müfredât fi Caribi'l-Kur'an, Mısır 1961

 

İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire t.y.

 

İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, thk. M. Muhyiddin Abdulhamid, Mısır 1955

 

İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Beyrut 1317

 

İbnu Haldun Abdurrahman (v. 808), el-Mukaddime, Beyrut, ty.

 

İbnu Hibban, Ebu Hatim Muammed İbnu Hibban el-Bustî, Sahihu İbnu Hibban, Beyrut 1987.

 

İbn-i Manzur, Lisânü'l-Arap, Bulak Mısır 1303

 

İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1954

 

İbn Nüceym, el-Efbah ve'n-Nezâir (Hamevi Şerhi ile), İstanbul 1257

 

İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, Beyrut 1391

 

İbn Hişam, Sîre, Beyrut 1391

 

İbnül-Esîr, el-Kâmil, Beyrut 1385/1965

 

İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y

 

ibn Zenceveyh, Kitabu'l-Emvâl, İstanbul 1977

 

el-İsnevî, Şerhu Minhâci'l-Usûl, Mısır 1316

 

İşler, Mehmed Hulusi, Nefis ve Şeytan, İstanbul 1984

 

İzmirli,İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam, İstanbul 1339/1341

 

el-Kevserî, M. Zahid, Te'nîbü'l-Hatîb, Kahire, 1361

 

Kılavuz, A. Saim, Anahatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm'a Giriş, İstanbul 1987

 

Karaman, Hayrettin, Fıkıh Usûlü, İstanbul 1963

 

Kâsânî, Bedâyiu's Sanâyi, Beyrut 1328/1910

 

Kutup, Seyyid, Fizılâlı'l-Kur'an, Çev: M. E. Saraç, İ Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa, İstanbul

 

Kurtubî, el-Câmi' Li Ahkâmi'l Kur'an, Kâhire 1967

 

Matürîdî, Te'vîlât, vrk. 182a. Numara: 47 Raşid Efendi Kütüphanesi, Kayseri

 

Meydanî, el-Lubâb, İstanbul, ty.

 

Maverdi Eb'l-Hasen Ali ibnu Muhammed (v. 450), Edebu'd-Dünya ve'd-Din, İstanbul 1299

 

………….. el-Ahkâmû's-Sultâniyye, Kahire 1298

 

……….en-Nuketu ve'l-Uyunu, Beyrut, 1992

 

el-Mutîî, Necib, Tekmiletü'l-Mecmü', Bâcî, el-Müntekâ, Kahire 1332

 

Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, Beyrut 1972

 

Molla Hüsrev, Düraru'l-Hukkâm, İstanbul 1307

 

Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an, Terc. Heyet, İstanbul 1986

 

Nâsıf, Mansur Ali, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul,ty

 

En-Nevbaht, Firaku'ş-şîa, Necef 1368

 

en-Nebhân, Faruk, İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, Çev. Servet Armağan, İstanbul 1980

 

Nesefı, Ebu'l-Mu'ın Meymûn b. Muhammed, Tabsıratü'l-Edille, vrk. 8b-9a. Raşid Efendi Kütüphanesi, Numara: 496. Fatih Kütüphanesinde 2907 numarada kayıtlı nüsha, vrk.

 

…………El Menar fi Usûl-i Fıkh, İst: 1326

 

Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937

 

Nizameddin, Şeyh, Fetâvâ'l-Hindiyye, Bulak 1310 h.

 

Nureddin, Ali ibnu Ebi Bekr (v. 807), Mecma'u'z-Zevaid, Beyrut, 1967

 

Râgıb, El-Mutredâd; Asım Efendi, Kamüsü'l-Mühit tercemesi, İstanbul 1272

 

………….el-Müfredât fi Caribi'l-Kur'an, Mısır, 1961

 

Razî, et-Tefsiru'l-Kebir, Mısır 1937

 

Safve, Ahmed Zeki, Cemheretu Hutebi'l-Arab, Mısır 1962

 

Serahsî, Şemsü'd-Dîn Ebu Bekr Muhammed İbnu Ahmed (v. 490/1096): Usûlu's-Serahsî, Haydarâbad-Deken, 1973

 

es-Sıddîkî, Delilu'l-Falihin li turuki Riyazi's-Salihin, Mısır 1971

 

Suyuti, Celalü'd-Din Abdurrahman Ebu Bekr (v. 911) Tefsiru Celaleyn, Dımeşk, 1378

 

………. Tedrîbu'r-Râvî, Mısır 1379,

 

……….Tedribu'r-Râv fi Şerhi Takribi'n-Nevev, Mısır 1379,

 

………….El İtkan fi Ulûmû'l Kur'an, Kahire: 1368,

 

Sabunî, el-Bidâye, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979

 

Sâbûnî, Mâtürîdî Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979

 

Subkî, el-Menhel, Beyrut, 1394

 

Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1331

 

…….. Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971

 

Şa'ban, Zekiyüddin, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990

 

eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325

 

…… er-Risâle, Kahire 1979

 

eş-Şâtıbî, Ebu İshâk İbrahim İbnu Mûsâ (v. 790/1388): el-Muvâfakât fî Usûli'l-Ahkâm, Kahire. 1969.

 

Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, el-Matbaatü'l-Osmâniyye, Mısır,ty

 

eş-Şirbinî, Muhammed b. Ahmed, Muğni'l-Muhtâc, Beyrut (t.y.)

 

Tahavî, Ebu Ca'fer Ahmed İbnu Muhammed (v. 321), Şerhu Me'ani'l-Asar, Kahire, 1387/1968

 

……..Hâşiye alâ Merâkı'l felâh, İstanbul, 1985

 

Taftâzânî, Şerhu'l-Makâsıd, İstanbul t.y.

 

Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1388/1968

 

………..Tefsir, Mısır 1954

 

……..Tarih, Mısır 1326

 

Tehanevî, Keşşâfu lstılâhâti'l-Funun, İstanbul 1984

 

Topaloğlu, Bekir. Kelam İlmi (Giriş), İstanbul 1987

 

Ünal Ali, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986

 

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1971.

 

Zehebî, Tercemetü Ahmed b. Hanbel, Müsned'in baştarafı, Mektebetü'l-Maarif tab'ı, Mısır, ty

 

……….Tezkiretü'l-Huffâz, Haydarâbâd 1375/1955

 

ez-Zernûci, İmam Burhaneddin, Ta'limü'l Müteallim, İstanbul 1980

 

ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır 1977

 

Zebîdi, Tecrid-i Sarih Terc. Kâmil Miras, Ankara 1985

 

ez-Zeb, Seyyid Muhammed Murtaza, Ed, Tâcü'l-Arûs, Beyrut, ty,

 

Zeydan, Abdülkerîm, İslâm Hukukuna Giriş, Terc. Ali Şafak, İstanbul (t.y)

 

Zeylâî, Tebvînü'l-Hakâik, Beyrut, ty

 

………..Nasbu'r-Râye, 1. Baskı, 1393/1973

 

Zihni,Mehmet, Nimet-i İslâm, İstanbul 1316

 

Ziyaüddin, G.Ahmed, Ramuz El Hadis, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997

 

Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985

 

Baskıya Hazırlanan Kitaplar

 

1.KUR’AN’IN RUHU-KUR’AN-I KERİM (Sebeb-i Nüzulü Açıklamalı ve Kelime Kelime Meali)

Bütün kitaplar tek bir kitabı anlamak içindir,

Bütün bilgiler tek bir bilgiye ulaşmak içindir,

Bütün hakikatler tek bir hakikat içindir,

Bütün dinler tek bir dine kavuşmak içindir,

Bütün güzellikler tek bir güzeli görmek içindir,

Bütün ilahlar tek bir Allah'a erişmek içindir,

Bütün yollar tek bir yolu yürümek içindir,

Bütün şeyler tek bir şeyi anlamak içindir,

Aslında herşey tek bir şey ve aynı şeydir.

 

2. KIRK AYET –KIRK HADİS (Kırk Hadis)

Resûlullah (a.s): "Kim ümmetime, sünnetimden kırk tanesini koruyup ulaştırırsa ben kıyamet günü onun imânına şâhid ve şefaatçi olurum" (Abdullah İbnu'l-Mubârek el-Hanzalî (181/797). Beyhakî, Şuabu'l-İmân, 2/270)

Sebeb-i Nüzulüne göre kırk ayet ve Sebeb-i Vüruduna göre kırk hadis. 

Sünneti anlamak için Peygamberi tanımak, Peygamberi tanımak için  KUR’AN-I KERİM’e bakmak, bunun için de KUR’AN-I KERİM’in dilini bilmek şarttır.

 

3. EVRENİN RUH HARİTASI (Akaid Kitabı)

Kaybetmişiz Pusulamızı

Ebrehelerin Hüküm Sürdüğü Kaldırımlarda

Ölüler Abid

Taşlar Mabud

Ağaçlar Mabed Olmuş.

 

4. İNSANLIĞIN RUH HARİTASI (Ahlak Kitabı II Cilt)

Ahlak, ruhun derinliklerinde dışa yansıyan iyiliğin, kıvılcımıdır.

Gülün güzelliği rengidir.

Bülbülün ki, sesidir.

Göğün ki, yıldızlardır.

Yerlerin ki, bitkilerdir.

Dilberin ki, cemalidir.

Yiğidin ki, bileğidir.

Arifin ki, bilgidir.

Abidin ki, zikridir.

İnsanlığın ki ise, AHLAKIDIR.

 

5. RUHLARIN ŞİFASI (Esma’ül Husna)

“En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (7:180)

Ebû Hüreyre (r.a) den nakil: Resûlüllah (a.s) buyurdular ki:

"Şüphesiz ki, Allahü Teâlâ'ya mahsus doksan dokuz isim vardır. Her kimbu (güzel) isimleri ihsâ eder (sayar, ezberler vedilinin  tesbihi  haline getirirse) Cennete girer.”(Tirmizi, ibn Hibban ve Hakim)

Esma-ül Husna’nın bilinmesi üç şey için çok önemlidir:

1-İlahi Rububiyyet; yüce Allah’ın Rabbaniyyetine dalalet eden; varlığına ve biriliğine ve nasıl yaratıcı, nasıl yarattığı varlıkların rızıklarını verici ve nasıl terbiye edici olduğunu öğrenmek.

2-İlahi Uluhiyyet; yüce Allah’ın Azametine dalalet eden ne kadar güçlü, ne kadar büyük, nerde ve ne yaptığını öğrenmek.

3-İlahi Ubudiyyet; yüce Allah’ın lutfuna dalalet eden; niye ibadet edilir, nasıl dua edilir, kimi sever,  kime rahmet eder, kimi ne için cehenneme koyar ve kimi niçin cennetine koyar gibi özellikleri öğrenmek.

 

6. YAŞAMIN RUH HARİTASI (Fıkıh Kitabı IICilt)

Anlamak (fıkh etmek), insanın ruh portresidir.

Anlayış sahibi insanlar, halkların gülü ve çiçekleridir.

Anlayış sahipleri, halklar tarafından her zaman koklanmaya çalışılır.

Bazen göklere çıkartılıp yükseltilirler.

Bazen yerlere atılıp ezilirler.

 

7. İNSANLIĞIN RUH MİMARLARI PEYGAMBERLER (Peygamberlerin Hayatı IICilt)

Evrenin en büyük sanatçısı Allah’tır.

Yüce Allah’ın en büyük sanat eseri insandır.

İnsanın en büyük sanatı ruhtur.

Ruhun mimarları aziz Peygamberlerdir.

 

8. PEYGAMBERLERİN ÇİZDİĞİ RUH HARİTASI (Hz. Peygamber(a.s)'in Hayatı II Cilt)

Kaybolmuşuz Peygamberlerin çizdiği haritanın üzerinde.

Yön tayin etmede zorlanıyoruz.

Neresi doğu.

Neresi batı.

Neresi kıble.

 

9. ÇOCUKLARIN RUH DÜNYASI (Doğumundan Ölümüne Kadar Çocuk Terbiyesi)

“Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.”

Hiç bir çocuk, anne ve babasının  meşru veya gayri meşru yaptıklarıyla sorumlu değildir.

Her çocuk kendi kişisel menkıbesinin sorumlusudur.

Çocuklar, ailenin balı ve dalı,

Toplumun gülü ve bülbülü,

Kainatın çiçeği ve eşrefidirler.

 

10. DERSLERİN RUHU (Tefsir Dersine Giriş 1) 

Bütün kitaplar, bir kitabı anlamak içindir, oda KUR’ANI KERİM’dir.

Bütün ilimler, tek bir ilimden onay alır,  oda KUR’ANI KERİM’dir.

Bütün ilimlerin merkezi, tefsir ilmidir, oda KUR’ANI KERİM’dir.

 

11. DERSLERİN RUHU (Tefsir İlmine Giriş 2)

Usûl, Arapça asl'ın çoğuludur. 

Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir.

Tefsir usûlü ya da İlmu Usûli't Tefsir,

Kur'ân-ı Kerim'in insanlar tarafından anlaşmasına yardımcı olmak üzere onu, insanların zihinlerine,  akıllarına yaklaştırma çalışmaları  diyebileceğimiz tefsirin ve müfessirlerin  prensiplerini, şartlarını ve çerçevesini belirleyen,  tarihini tespit eden ilim veya  ilimlerin hepsine birden verilen isimdir.

 

12. ÇAĞIN ALTIN RUHLULARI (Sahabe-i Kiramın Hayatı II Cilt)

Rasulullah (a.s)’ın da üzere yaratılmış olduğu “ALLAH AHLÂKI”?…

“VERMEK”!

Karşılıksız vermek!

Çıkar düşünmeksizin vermek! EBU BEKİR gibi.

Zâhirde ve bâtında her an ve her koşul altında adil olmak! ÖMER gibi.

Ar, haya, sevgi vermek!.. Karşılık beklemeksizin! OSMAN gibi. 

İlim, cesaret  vermek!… Karşılık beklemeksizin! ALİ (r.a) gibi...

 

13. ADEMİN HİKMETİ

Adem dedikleri;

el,

ayak,

baş değil,

manaya  derler.

Kaş,

göz değil,

ruha derler.

 

14. ALEMİN HİKMETİ

Her insan bir ademdir.

Her adem bir alemdir.

Her alem bir sırdır.

Her sır bir yitiktir.

Her yitik bir hikmettir.

Her hikmet bir hazinedir.

Her hazine bir saadeti dareyndir.

 

15. EĞİTİMİN HİKMETİ

Her Müminin dinini öğrenmesi ve bildiklerini öğretmesi dini bir ihtiyaçtır.

Zira inandıklarını uygulayabilmesi öğrenmeye bağlıdır. Öğrenim, eğitimin bir parçasıdır.

Eğitim, hedeflenen davranışların programlı ve planlı faaliyetlerle insana kazandırılmasıdır.

Öğretim ise, öğretme faaliyetlerinin belirlenen hedefler doğrultusunda, planlı ve kontrollü olarak düzenlenmesi ve uygulanmasıdır.

 

16. DÜŞÜNMENİN HİKMETİ

Felsefe;

“seviyorum, peşinden koşuyorum ve arıyorum”;

anlamına gelen ve

“bilgi, bilgelik”

anlamına gelen sözcüklerinden türeyen terimin

işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.

Buna göre felsefe

“bilgelik sevgisi”

yada;

“bilginin peşinden koşma”

anlamına gelir.

 

17. DÜŞLERİN HİKMETİ

Rüya konusunda;

Batı bilginleri genelde rüyanın insanın günlük yaşantısı sonucu gördüğü şey olarak yorumlarken,

Doğu bilginleri bu görüşe katılmakla birlikte Allah'tan gelen ilahi bir mesaj olarak da görmüşlerdir.

 

18. HAYALİN HİKMETİ  

Fertte çağrışım yapan hayaller neticesinde meydana gelen kolektif alt şuuru psişik hayatın esaslı faktörüdür.

 

19. MEDENİYETİN HİKMETİ

Allah'ın indirdiklerini kendisine hayat nizamı olarak kabul eden toplumlarda medeniyet, kavramın içerdiği gerçek anlamıyla ortaya çıkmıştır. İslâm medeniyeti, iman, amel, ahlâk, sosyal ilişkiler, toplum hayatını insanların iyiliği doğrultusunda yöneten idarî prensiplerin bir tezâhürüdür.

 

20.  ACILARIN HİKMETİ (Şiir)

Şair, Şiir yazarken,

çocuk dünyaya getiren

bir annenin sancısını çekmiyorsa

yazdıklarının hepsi yalandır.

 

21. ŞEREFİN HİKMETİ (Müslüman Kadın)

İslâm'a göre şeref, müttakî olandır; Allah'tan korkup haramlardan her zaman sakınan, Allah'ın emirlerini yerine getirendir.

 

22. AKLIN HİKMETİ

Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazarı bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır.

 

23. NAMAZIN HİKMETLERİ

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.

Sabah namazının iki rekat olmasının hikmeti nedir? Öğle namazı niçin dört rekattır? Bazı namazların iki ve üç veya dört rekat olmasının sebebi hikmeti nedir? İşte bütün bunların hikmeti bu kitabın içinde geçer.

 

24. DİN NASİHATTIR (İbretli Sözler) *Çıktı*

Nasihat, İslâm'ın pratik hayata aktarılması, ahlâkî prensiplerin yaşanması, insanî erdemliliklerin, görgü kurallarının öğretilmesi amacıyla bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi ve hatırlatmada bulunması amacıyla yapılan öğütlerdir. Bu öğütler yapılırken asla bir ard niyet güdülmez, dünyevî çıkarlar düşünülmez.

 

25.NAMAZIN DİLİ

Namaza başlarken ve namaz kılarken, söylediklerimizin anlamı nedir? Neden “Allah’u Ekber” diyoruz? Neden Ku’ran ile değil de “Sübhaneke” ile namaza giriş yapıyoruz? Neden “Ruku” ediyoruz? Niçin “Secde”ye kapanıyoruz? Bütün bunlar ne anlama geliyor? Ve biz bunları yaparken ne demek istiyoruz? Bunların anlamı ve dili nedir?

 



[1]  Muhammed Maruf Devâlibî, İlmi Usûl-i Fıkıh, Beyrut 1965, 12; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l Muhtâr, İstanbul 1982, 1, 34; İmam Burhaneddin, ez-Zernûci, Ta'limü'l Müteallim, İstanbul 1980, 27; M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi (Fıkıh Usulü), 13; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamûsu, İstanbul 1976, 1, 13

[2]  Nisa,4/78

[3]  Araf,7/179; l l/91

[4]  Tevbe,9\122

[5]  Buhârî, Farzu'l-Humus 7, İlm 13, İ'tîsâm 10; Müslim, İmâret 98, (1038), Zekât 98, 100, (1038); Tirmizî, İlm 1.

[6]  Mecelle,1

[7]  İmam Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1979, 503 vd.

[8]  Nisa,4/59

[9]   Bakn. Maide,5/101

[10]   Maide,5/101

[11]   Buhârî, İ'tisâm 3; Müslim, Fedâil 132, (2358); Ebû Dâvud, Sünnet 7,

[12]  "Mezhepler Tarihi" Ebu Zehra,Hisar Y.

[13]   Enfal,8/67

[14]  Tirmizî, 3, s. 616: Ahmed b. Hanbel, 5, 230; Şafii, el-Ümm, 7, 273

[15]  Kutubu Sitte (İ.Canan, Ter.) 10/501

[16]  İbn Hacer, el-İsâbe, Mısır 1328, 1, 8

[17]  Muvatta, Kader 3; Tirmizî, Menâkıb 77

[18]  İslam hukukunda yöntem Tartışması, M.el-Hıyn, S, 56

[19]  İslam Hukuku, S.Ramazan el Buti, s56-Saff.

[20]  Fıkıh Usulü, Taha Cabir el Alvani,s,43 –Balkan-

[21]   Mezhepler Tarihi, Ebu Zehra,S,54.-Hisar Y-

[22]  Celâluddin es-Süyût, Tedribu'r-Râv fi Şerhi Takribi'n-Nevevi, Mısır 1379, s. 416.

[23]   Zeynuddin Ahmed b. Ahmed b. Abdullatif ez-Zebıdî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, trc. Ahmed Naim, Ankara 1970, Mukaddime, s. 30.

[24]  Zebîdî, Tâcû'l-Arûs, 2, 329; Şâfiî, er-Risale, s. 477, el-Ümm, 7, 275.

[25]  Mecelle, Madde, 14.

[26]  Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5, 230, 236, 242; Şafii, el-Ümm, 7, 273

[27]  İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, thk. M. Muhyiddin Abdulhamid, Mısır 1955, 1, 14.

[28]  Şîrâzî, Tabakât, s: 7; İbnü'l-Kayyim, a.g.e.,1, 204

[29]  Şâtibî, el-Muvâfakât,4,114

[30]  Şâtıbî, a.g.e., 4, 162, 165

[31]  Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, s., 382 vd.

[32]  İsnevî, Şerhu Minhâci'l-Usûl, 3, 310 (İbn Emîr'in Takrîri kenarında) Mısır 1316; Şafii, a.g.e., s., 477

[33]   Enbiya,21/107

[34]  Hacc,22/40

[35]  Ebû Zehrâ, a.g.e., s. 388, 389; İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Trc. Abdulkadir Şener, Ankara 1968, 1969, s. 125, 126

[36]  Tirmizi, İman, 18; Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten 17; ed-Dârimî, Siyer, 75. Bu hadisin çeşitli rivayetleri için bk. Abdulkahir el-Bağdadi, el-Fark beynel-Fırak, Kahire, t.y. s. 4-10.

[37]   Enfal,8/63

[38]   Ali-İmran,3/103,105

[39]  Ebû Dâvûd, el-Akdiye, 11; Ahmed b. Hanbel,Müsned, 5, 230, 236

[40]  Buhari, el-İ'tisam, 21; Müslim, el-Akdıye, 6

[41]   Nisa,4/82

[42]   Nahl,16/43

[43]   Nisa,4/59

[44]   Tevbe,9/100

[45]  Buhârî, Fedâilü Ashabi'n-Nebî, 1; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 210-215

[46]   Maide,5/104; 31/21; 43/22-23

[47]   Nisa,4/59

[48]   Enam,6/57; 12/40

[49]   Tevbe,9/16

[50]   Tevbe,9/35

[51]  Nur,24/63

[52]  Nahl,16/43

[53]  İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, 1, 16, 17, 20

[54]  Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192

[55]  Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye mukaddimesi, 1, 29, 30

[56]  Kevserî, a.g.e.,1, 35, 36

[57]  Hatîb, Tarihu Bağdâd 11, 307 vd.; el-Kevserî a.g.e., 1, 36 vd.

[58]  Bezzâzî, Menâkıb, 2, 125

[59]  Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, 4, 26, 27

[60]  Mekkî, Menâkıb, 1, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21

[61]  Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93

[62]  M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., 1, 27, 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb,1361 Kahire, s. 152-154

[63]  Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 111

[64]  İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm, Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te'nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, 2, 96

[65]  İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l, 77, 227

[66]  Ebû Zehra, a.g.e., s. 262

[67]  bk. el-Ümm, 7,267-277

[68]  İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs, s. 5-6

[69]  M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 270.

[70]  Serahsî, el-Mebsût, 10, 145; el-Kevserî a.g.e., 1, 24-27

[71]  Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171

[72]  Zeylaî, Nasbu'r-Raye, 1, 47

[73]  bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, 7, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., 1, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, 10, 145; es-Serahsî, el-Usûl, 2, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 263-273

[74]  Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473.

[75]  Muhammed Ebu Zehra, İmam Malik, Ankara 1984, 200

[76]  Muvatta, 3, 180

[77]  Ebu Zehra, a.g.e., 291

[78]  bk. M. Ebu Zehra, a.g.e., 291-300

[79]  M. Ebu Zehra a.g.e., 325

[80]  Muvatta, 2, 122

[81]  Ebu Zehra, a.g.e., 349

[82]  İbn Kayyım el-Cevziyye, İ'lamu'l Muvakkıın, Mısır t.y., 3, 1

[83]   Enam,6/108

[84]  bk. Ebu Zehra, a.g.e., 407 vd

[85]  Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, 1, 36,37

[86]  Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd.

[87]  Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (t.y), 1, 265

[88]  Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, 7, 246

[89]  M. Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s. 336, 337

[90]  Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, 1, 437,5,183

[91]  Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu', 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111

[92]  Ebû Zehra, a.g.e., 339, 340

[93]  M. Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, s., 111,112

[94]  eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, 4, 319

[95]  İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 4, 319-321

[96]  Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81

[97]  M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu, Ankara 1969, s. 252.

[98]  Kıyâme, 75/36

[99]   Nisa,4/59

[100]   Mücadele,58/1-4

[101]  Şâfiî, el-Ümm, 6, 303, 7, 271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd.

[102]  Ebû Davud, Büyü', 70

[103]  Ebû Dâvud, Büyü', 57

[104]  İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, 1, 67 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, 1, 147.

[105]  Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168

[106]  Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., 171

[107]  Âmidî, el-İhkâm, 3, 138

[108]  Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire 1940, s. 597

[109]  Şâfiî, el-Ümm, 7, 246

[110]  Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, 354, 355

[111]  Ebû Zehra, a.g.e, 358 vd.

[112]   Hudarî, Târihu't-Teşrîi'l-İslâmî, terc. Haydar Hatipoğlu, s. 260, 261

[113]  Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdulkadir Şener, İstanbul 1976, s. 423 vd.

[114]  Zehebî, Tercemetü Ahmed b. Hanbel, Müsned'in baştarafı, Mektebetü'l-Maarif tab'ı, Mısır, t.y.); Ebû Zehra, a.g.e., s. 437

[115]  Ahmed b. Hanbel'in hal tercemesi için bk. el-Hatîbü'l-Bağdâdî, Târihû Bağdâd, Mısır 1394/ 1931, 4, 412-423; Ebû Nuaym, Hılye, Mısır 1352/15, 9,161-233; el-Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, Haydarâbâd. 1360, 1, 2, 5; İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-Ayân, Kahire 1367/1948, 1, 47-49; İbn Ebî Ya'lâ, Tabakâlü'l-Hanâbile, Kahire 1378/1952, 1, 4-20: İbnü'l-Cevzî; Menâkıbu'l-İmam Ahmed, Mısır 1349; ez-Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, Haydarâbâd 1375/1955, 1, 431-432; Târihu'l-İslâm, 1, 58-131 (Ahmed Muhammed Şâkir'in Müsned neşri mukaddimesi); Ebû Zehra, Ahmed b. Hanbel, Kahire 1949; Fuat Sezgin, GAS, 1, 502-509

[116]  M. Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab'ı, y. ve t.y., s. 108 vd.

[117]  İbnti'l-Kayyim, İ'lâmil'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, 1, 29, 30

[118]  İbnü'l Kayyim, a.g.e., 1, 32

[119]  Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, s. 493, 494

[120]  İbnü'l Kayyim, a.g.e., 1, 119

[121]  Ebû Zehra, a.g.e., s. 497, 498

[122]  İbnü'l-Kayyim, a.g.e., Delhi tab'ı, I, 125; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 299, 300

[123]  Şura,42/38

[124]  İbnu'l-Cevzî, Menâkıbu'l İmam Ahmed b. Hanbel, s. 168

[125]  İbnü'l-Cevzî, el Menâkıb, s. 176

[126]  İbnü'l-Cevzî, el-Menâkıb, s. 69

[127]  Medînî, Hasâisu'l-Milsned (Ahmed Muhammed Şakir tarafından Müsned mukaddimesinde nakledilmiştir), I, 23; es-Suyûtî, Tedrîbu'r-Râvî, Mısır 1379, s. 101

[128]  Süyûlî, a.g.e., s. 101

[129]  Medînî, a.g.e., 1, 21; es-Suyûtî, a.g.e., s. 101

[130]  İbn Abdilberr, Câmiu'l-Beyâni'l-İlm, Mısır 1346, 2,149

[131]  İbnü'l Kayyim, İ'lâm, Mısır 1955, 2, 178,181, 182

[132]  Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdulkadir Şener, İstanbul 1976, s. 499, 500

[133]   Nahl,16/125

[134]  Ebû Zehra, a.g.e; s. 505, 506

[135]  Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi (Giriş), İstanbul 1987, s. 87 vd.

[136]  İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, İstanbul 1339/1341, 1, s. 98 v.d.; Neşet Çağatay - İ. Agah Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, Ankara 1976, s. 191

[137]  İsmail Hakkı İzmirli, a.g.e., 1, s. 105 v.d.

[138]  Şehristan, el-Milel ve'nNihal, 1, 146

[139]  En-Nevbaht, Firaku'ş-şîa, Necef 1368, 39-40

[140]  Bernard Lewis, the Origins of İsmailism, Cambridge 1940, 23 ve Ahmed Emin, Fecrul-İslâm, Kahire 1964, 266 vd.

[141]  İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1954, 175

[142]  Taha Hüseyin, el-Fitnetu'l-Kübra, 2, Kahire 1966, 175

[143]  bk. Mustafa Öz, "Ca'fer es-Sadık",TDV İslâm Ansiklopedisi,7,1, 3).132) - (10/57

[144]   Yunus,10/57

[145]  Maide,5/47,48

[146]   Nahl,16/44

[147]  Bakara,2\143

[148]  Tirmizî, Fiten 7; Dârimî, Mukaddime 8; Müsned: 5/145; Buhariden; Nazmul Mütenasir el-Hadis il-Mütevatir,Kettani-  S.16

[149] Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15; Ebu Dâvud, Akdiye 2; Tirmizî, Ahkâm 2; Nesâî, Kazâ 3.

[150]   Rum,30/22

[151]   İbrahim,14/4

[152]   Yusuf,12/2; bkz: 13/37. 16:103. 20:113. 26:195. 39:28. 41:3. 41:44.  42:7. 43:3. 46/12.

[153][153]  Nisa,4/78

[154]   Hud,11/91

[155]  Buhâri, ilim, 10.

[156] Muhammed Maruf Devâlibî, İlmi Usûl-i Fıkıh, Beyrut 1965, 12; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l Muhtâr, İstanbul 1982, I, 34; İmam Burhaneddin, ez-Zernûci, Ta'limü'l Müteallim, İstanbul 1980, 27; M. Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi (Fıkıh Usulü), 13; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamûsu, İstanbul 1976, I, 13

[157]  Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1979, 503 vd.

[158]   Nisa,4/78

[159]  Buhârî, Farzu'l-Humus 7, İlm 13, İ'tîsâm 10; Müslim, İmâret 98, (1038), Zekât 98, 100, (1038); Tirmizî, İlm 1.

[160]  Cürcani, et-Ta'rifat, Beyrut 1985, s. 160

[161]  Cürcânî, et- Ta'rifat, s. 160, 167

[162]  Tahanevi, Keşşafü lstılahati'l-fünun, 2, 1055

[163]  Alak,96/1-5

[164]  Ebu Davud, İlm )1, (3641); Tirmizi, İlm 19, (2683); İbnu Mace, Mukaddime 17,

[165]   Enam,6/35

[166]    Fatır,35/28

[167]    Zümer,39/9

[168]   Hacc,22/54

[169]  Ebu Dâvud, İlm 1, (3641); Tirmizî, İlm 19, (2683); İbnu Mâce, Mukaddime 17,

[170]  İbn Mace, Mukaddime, 17

[171]   Tirmizî, İlm 2, (2649); İbnu Mâce, Mukaddime 17,

[172]   Tirmizî, İlim 2,

[173]   Buhârî, Farzu'l-Humus 7, İlm 13, İ'tîsâm 10; Müslim, İmâret 98, (1038), Zekât 98, 100, (1038); Tirmizî, İlm 1,

[174]   Tirmizî, İlm 19,

[175]  Keşfü'l Hafâ, H. No: 1751

[176]  Tirmizî, Daavât, 128

[177]  Tirmizî, Daavât, 68

[178]   Maide, 5/67

[179]   Bakara, 2/159-160

[180]   A'râf, 7/157

[181]  Ebu Dâvud, İlm 9, (3658); Tirmizî, İlm 3,

[182]  Ebû Hayyân, el-Bahru'l Muhit, 1, 454

[183]    Nisa,4/157

[184]   Bakara,2/260

[185]  İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, s. 41

[186]  Tehanevî, Keşşâfu lstılâhâti'l-Funun, İstanbul 1984,2, 1538

[187]   Tekasür,102/4-7

[188]  Vakıa,56/91-95

[189]   Hakka,69/51

[190]  bk. İsmail Hakkı İzmir/i, a.g.e, s. 41-42; Şerafettin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelâm, Konya 1988, s. 78-79

[191]   İsra,17/36

[192]  Buhari,ilim,10

[193]  Ebu Davud, Feraiz,13; İbnu Mace, Mukaddime,5

[194]  Tirmizî, İlm 2, (2649); İbnu Mâce, Mukaddime 17,

[195]   Nahl,16/43

[196]   Mümin,39/9

[197]  Tirmizî, İlm,2

[198]   Tirmizî, İlm, 19,

[199]   Tirmizî, İlim 19,

[200]   Buhârî, Enbiya 8, 14, 19, Menâkıb 1, 25, Tefsir, Yusuf 1; Müslim, Fezâil 168,

[201]   Ebu Dâvud, İlm 1, (3641); Tirmizî, İlm 19, (2683); İbnu Mâce, Mukaddime 17,

[202]   Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223

[203]   Tirmizî, İlm 2

[204]   İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224

[205]   İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219

[206]   Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400

[207]   Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827

[208]   İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254

[209]    Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221

[210]   Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222

[211]   Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393

[212]   Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711

[213]   Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671

[214]    Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673

[215]   Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282

[216]   Buhâri, İlm 10, hadis no: 9

[217]   İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 229

[218]   Keşfü'l-Hafâ, hadis no: 1751

[219]  Buhârî, iman, 37; Müslim, iman, 1, 5, 7; Ebû Dâvud, sünne, 15

[220]  Râgıb el-isfahanî: El-Mutredâd; Asım Efendi, Kamüsü'l-Mühit tercemesi, İstanbul 1272 H., 3, 593-594; İbn-i Manzur, Lisânü'l-Arap, Bulak Mısır 1303, 17, 160-163

[221]   bk.Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları (ilm-i Kelâm), İstanbul 1984,1, 148-150

[222]  Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, 1, 179

[223]   Nahl,16/106

[224]  Fıkh-ı Ekber Aliyyu'l-Kâri Şerhi, s. 76-77; Şerhu'l-Makâred, 2, 182, Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye, s. 436438

[225]   Mücadele,58/22

[226]   Hucurat,49/14 ve 16/106

[227]  Ali Arslan Aydın İslâm İnançları, I, 164-165

[228]  Ali Arslan Aydın, a.g.e,1, 160-161 ve orada zikredilen ana kaynaklar.

[229]    Bakara, 2/8

[230]  bk. İmamu'l-Harameyn el-Cüveyni, Kitabu'l-İrşad. 396, Ali Arslan Aydın, a.g.e, 158-167 ve arada kaydedilen eserler ve aykırı görüşleri reddeden deliller.

[231]   Bakara,2/177, 285; 4/136

[232]   Mücadele,58/22

[233]    Hucurat,49/14

[234]   Nahl,16/106

[235]  Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn Hanbel, 2, 4

[236]   Bakara,2/183

[237]   bk. el-Bakara, 2/153, 187; Âlu İmrân 3/59; el-Enfâl, 8/20, 27; en-Nûr, 24/21; el-Ahzâb, 33/70; el-Cum'a, 62/9

[238]   Nisa,4/57

[239]  Bakara, 2/227; Yunus 10/9; Hûd, 11/23; Lokman, 31/8; Fussilet 41/8; el-Buruç, 85/ 11; el-Beyyine, 98/7; el-Ankebut, 29/7, 9, 58; el-Fâtır, 35/7; eş-Şûrâ, 42/22

[240]   Taha,20/112

[241]   Hucurat,49/9

[242]  Fazla bilgi için bk. Fıkh-ı Ekber, Aliyyu'l-Karî Şerhi, s. 80; Tefsîr-i Kebir, 1, 249; Şerhu'l-Makâsıd, 2, 187; Şerh-i Mevâkıf, c.3, s. 248

[243]   Enam,6/162

[244]  Müslim, İman 1; Nesâî, İman 6; Ebu Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, İman 4.

[245] Kettani, Nazmu'l-Mutenasira mine'l-Hadisi'l-Mütevatira, h.no.13'de bu hadisin mütevatir olduğunu kaydeder ve 8 Sahabe ismini zikreder.

[246] Müslim, İman 1; Nesâî, İman 6; Ebu Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, İman 4.

[247]   Zariyat,51/56

[248]    Şuara,26/22

[249]   Zâriyât, 51/56

[250]   Meryem,19/30

[251]  Sad,38/30

[252]   Sad,38/44

[253]   İsra,17/1; 53/10

[254]   Kehf,18/1

[255]   Nahl,16/36

[256]   Nisa,4/76

[257]   Bakara,2/221

[258]   Ahzab,33/72

[259] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22; Muvatta, Cenâiz. 52; Tirmizî, Kader 5; Ebu Dâvud, Sünnet 18. Bir başka rivayette: "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadarşu din üzere olmasın" buyurulmuştur.

[260]  Molla Hüsrev, ed-Dürer, İstanbul 1307, 2, 6

[261]  Buhârî, İcare, 10

[262] "Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın. Mü’min bir cariye –hoşunuza gitse bile- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın. Mü’min bir köle –hoşunuza gitse bile- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. İşte onlar ateşe çağırırlar; Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır ve insanlar için ayetlerini iyice açıklar; umulur ki düşünürler." Bakara,2\221

[263]  Tirmizî, Zühd, 42

[264]  Emanet ve Ehliyet,Y.Kerimoğlu, giriş,misak,yay.

[265]    Tevbe,9/112

[266]  Ebû Dâvud, İlim, I; Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 39; İbn Hanbel, V, 196

[267]  Tirmizi, Birr, 40

[268]  Sülemî, Tabakâtu's-Sûfiyye, Kahire 1986, s. 69

[269]  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1935, 1, 95

[270]    Bakara, 2/21

[271]   Kafirun,1 09/1 -6

[272]   Mâide, 5/72

[273]   Bakara, 2/1 38

[274]  Buhârı, Cenâiz, 3; Fedâilü Ashabı'n-Nebi, 5; Megâzî, 83; İbn Mâce, Cenâi z, 65; Ahmed b. Hanbel, 6, 220

[275]   Zariyat,51/56

[276]  Buhârî, Bed'ül Vahy, 1; ltk, 6; Menâkıbu'l-Ensâr, 45; Talâk, 11; Hıyel, 1; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvud, Talâk, 11

[277]  Alûsî, Rûhi'l-Meânî, Beyrut, t.y, 1, 86

[278]  Müslim, İmân, 5, 6; İbn Mâce Mukaddime, 9

[279]   En'âm, 6/162-163

[280]   Zâriyât, 51/56

[281]  Enbiyâ: 21/20; Tahrîm: 66/6.

[282]   Cin, 72/18

[283]   Hadid,57/25.

[284]   Ankebût, 29/45

[285]  Bakara, 2/183

[286]   Tevbe,9/60, 103; 70/24-25.

[287]    Ali-İmran,3/102-103

[288]    Rum,30/30-32

[289]  İbn Hanbel, 4,145

[290]  Tirmizî, Fiten, 7

[291]  İbn Mâce, At'ime, 17

[292]    Saf,61/4

[293]   Maide,5/2

[294]    Haşr,59/9

[295]   Müslim, İmân 93, (54); Ebû Dâvud, Edeb 142, (5193); Tirmizî, İsti'zân 1,

[296]   Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, s. 472

[297]   Nisa,4/102

[298]  Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47

[299]  İbn Mâce, Mesâcid, 16

[300]  Ebû Davud,'Salât,8

[301]  Buhârî, Ezan 35

[302]  Kâsânî, Bedâiu's-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156

[303]  Mergînânî, a.g.e., I, 56

[304]  Merginânî, a.g.e., I, 57

[305]  Merginânî, 1, 56

[306]  Mergînânî, a.g.e., 1, 57

[307]  İbn Mâce, Mesacid, 16

[308]  Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16

[309]  İbn Mâce, Mesâcid, 18

[310]  Ebû Davûd, es-Salâ, 45

[311]  Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17

[312]  İbn Mâce, Mesâcid, 17

[313]  Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2, 604

[314]  İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632

[315]   Bakara,2/112

[316]   bk. el-Bakara, 2/73; en-Nisa, 4/36; el-En'âm, 6/151; el-İsrâ, 17/32

[317]   Nisa, 4/61

[318]  Buhârî, Tefsiru sûre (31); İman, 37; Müslim, İman, 57; Ebu Davud, Sünne, 16; Tirmizi, İman, 4; İbn Mace, Mukaddime, 9

[319]  Seyyid Şerif e/-Cürcani, et-Ta'rifât, s. l2

[320]  Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvud, Edâhî, 11; Tirmizî, Diyat, 14; Nesai, Dahaya, 22, 26; İbn Mace, Zebâih, 3

[321]  Tirmizî, Birr, 63

[322]  bk. Buhari, İman, 21; Kusuf, 9; Müslim, Kusuf, 17

[323]  Dârimî, Mukaddime, 56

[324]   Kevser,108/2

[325]  Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1938, 8/, 6200 vd.

[326]    Ahzab,33/21

[327]  Mehmet Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1316, s.4-12

[328]  Bakara,2/286

[329]  Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye Kamusu, 1, 31

[330]    Zariyat,51/56

[331] 

43)  (Sahih-i Buhari)

 

[332]  Enam,6/162

[333]   Tevbe,9/108

[334]  Müslim, Tahare, 1

[335]   Maide,5/6

[336]  Buharî, Cumu'a 8; Müslim, Tahare, 42

[337]  Tirmizî, Et'ime, 29

[338]   Maide,5/87-88

[339]    Tevbe,9/108

[340]  Müslim, Tahare, 1

[341]    Bakara,2/125

[342]    Bakara,2/222

[343]   Tirmizî, Tesfir, (3355).

[344]   Tirmizî, Zühd 34, (2347); İbnu Mace, Zühd 9,

[345]   Buharî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1,

[346]   Buhârî, Vudû 25; Müslim, Tahâret 8,

[347]   Tevbe,9/108

[348]   Müdessir,74/4

[349]   Nahl,16/15

[350]    Maide,5/90

[351]  İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr,1,135 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb,1, 55; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, I, 73; eş-Şîrâzi, el-Mühezzeb,1, 46; İbn Kudâme, el-Muğnî; 1, .52; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985,1, 115 vd.

[352]   Furkan,25/48

[353]  Buhârî, Vüdû', 67

[354]  Buhârî, Vüdû', 63; Müslim, Tahâre, 110; Ahmed b. Hanbel, 6, 134, 346

[355]   Kâsânî, a.g.e., I, 83-87; İbnül-Hümâm, a.g.e., 1, 133-138; İbn Âbidin, a.g.e.,1, 284 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînül-Hakâik,1, 60 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, 1, 24 vd.

[356]  Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâre, 89, 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, 2, 314, 427

[357]  Buhârî, Vüdû', 26; Mâlik, Muvatta', Tahâre, 9; Ahmed b. Hanbel, 2, 465

[358]  Ahmed b. Hanbel, 2, 364, 380; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1, 40

[359]  Ebû Dâvud, Tahâre, 134; Ahmed b. Hanbel, 6,125,132, 213, 239, 263

[360]  Dârekutnî bu hadîsi merfû olarak nakletmiştir. ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, Dimaşk 1405/1985,1, 98

[361]  Buhârî, İlm, 51 ; Vüdû', 34, Gusl; 13; Müslim, Haşz, 17: Ebû Dâvud, Tahâre, 82; Nesâî. Tahâre, 111, 129; Gusl, 28; Ahmed b. Hanbel, 1, 80, 82, 87, 107-111

[362]  Buhârî, Vüdû', 67; Zebâih, 34; İbn Hanbel ve Nesâî'nin rivâyetinde "donmuş yağa" ilâvesi vardır. as-San'ânî, Sübülü's-Selâm, 3, 8; Nesâî, Fer',10: İbn Hanbel,6, 329, 330, 335

[363]  Müslim, Hayz,105; Ebû Dâvud, Libâs, 38; Nesâî, Fer', 20, 30, 31; Dârimî, Edâhî, 20; İbn Hanbel,1, 219, 227, 237, 270, 6, 73

[364]  Nesâî, Fer', 4; Ahmed b. Hanbel, 4, 254,5, 67,6, 329, 336

[365]   Maide,5/6

[366]    Ebû Dâvud, Salât 193,

[367]   Müslim, Tahâret 41, (251); Muvatta, Sefer 55, (1, 161); Tirmizî, Tahâret 39, (52); Nesâî, Tahâret 106.

[368]   Ebû Dâvud, Tahâret 65, (169); Tirmizî, Tahâret, 41,

[369]   Müslim, Tahâret 32, (244);  Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizî, Tahâret 2,

[370]   Buhârî, Vudû 25; Müslim, Tahâret 8,

[371]   Müslim, Müsâfirîn 294,

[372]   Muvatta, Tahâret 30, (1, 31); Nesâî, Tahâret 35, (1, 74); İbnu Mâce, Tahâret 6,

[373]   Müslim, Müsâfirin 294, (832); Nesâî, Tahâret 108,

[374]    Maide,5/6

[375]   Tirmizî, Tahâret 43,

[376]   Ebû Dâvud, Edeb 4,

[377]  Ebu Davud,Vudu,23

[378]  Taberani,b Vudu,12

[379]   Maide,5/6

[380]   Buhari, Gusl: 6; Savm: 65; Buyu: 98; Müslim, Hayz: 39; Mesacid: 229; Sıyam: 110; Buyu: 23; Nesai, Gusul: 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/321, 346, 367; 2/19, 116, 375.

[381]  Nesai, Taharet: 149; İbn Mace, Taharet: 94; Darimi, Vudu: 115; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/188.

[382]  Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/183; 4/188.

[383]  Ali Murtaza, İlâveli Mecmua-i Cedîde, Beyrut, s,36

[384]  Tirmizî, Salat 381,

[385]  Muvatta, Tahâret 113; İbnu Mâce, İkametu's-Salât 83, (1098). (İbnu Mâce'de rivayet mevsuldür).

[386]   Buhârî, Cuma 4; Müslim, Cuma 3; Muvatta, Cuma 3; Ebu Dâvud, Tahâret 129

[387]  Tirmizî, Salât 255,

[388]   Ebu Dâvud, Tahâret 130, (353); Buhârî, Cuma 6; Müslim, Cuma 8,

[389]   Ebu Dâvud, Tahâret 130; Tirmizî, Salât 357; Nesâî, Cuma 9,

[390]   Nesâî, Cuma 8,

[391]   Ebu Dâvud, Hammâm 1; Tirmizî, Edeb 43,

[392]   Ebu Dâvud, Hammâm 1,

[393]   Tirmizî, Edeb 43; Nesâî, Gusl 2,

[394]   Nisa,4/43

[395]   [Buhârî, Teyemmüm 2, Fedailu'l-Ashab 5, 30, Tefsir, Nisâ 10, Mâide 3, Nikâh 65, 125, Libas 52, Hudud 39; Müslim, Hayz 108, (367); Muvatta, Tahâret 89, (1, 53, 54); Ebû Dâvud, Tahâret 123, (317); Nesâî, Tahâret 194,

[396]  Nesâî, Tahâret 196, 197, 198,

[397]   Ebû Dâvud, Tahâret 123,

[398]   Mâide,5\6

[399]   Buhârî, Teyemmüm 7, 4, 5, 8; Müslim, Hayz 110 (368); Ebû Dâvud, Tahâret 123 (321); Nesâî, Tahâret 202,

[400]   Müslim, Tahâret 110,

[401]   Buhârî, Teyemmüm 6; Müslim, Hayz 111,

[402]  Mâide,5\6

[403]   Buhârî, Hayz 20; Müslim, Hayz 67, (335); Ebu Dâvud, Tahâret 105, (262, 263); Tirmizî, Taharet 97, (130); Savm 68, (787); Nesâî, Hayz 17, (1, 191, 192), Savm 64,

[404]  Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletuh, I, 471

[405]  Başka yorumlarla birlikte bk. Râzî, XXIX, 192-196; İbn Rüşd el-Hafid, Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü% Muktesıd, 1,435, II, 32; Şevkânî, V, 186; a.mlf.,Neylü'l-Evtâr,, 1,225-227,246-248; İbn Âşûr, XXVII, 333-337; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/166-168

[406]   Bakara,2/222

[407]   Bakara,2\ 222

[408]   Müslim, Hayz 16, (302); Ebu Dâvud, Nikah 47; Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2981); Nesâî, Tahâret 181,

[409]   Ebu Dâvud, Tahâret 1100, (287); Tirmizî, Tahâret 95,

[410]   Ebu Dâvud, Tahâret 116,

[411]   Muvatta, Tahâret 105, (1, 62); Ebu Dâvud, Tahâret 108, (274, 275, 276, 277, 278); Nesâî, Hayz (1, 182).

[412]   Ebu Dâvud, Tahâret 114,

[413]   Ebu Dâvûd, Tahâret 115,

[414]   Muvatta, Hacc 124,

[415]   Muvatta, Tahâret 97, (1, 59); Buhârî, bunu bab başlığında senetsiz olarak kaydetmiştir (Hayz 19).

[416]   Ebu Dâvud, Tahâret 121; Tirmizî, Tahâret 105,

[417]  Bakara,2/222

[418]   Maide,5/6

[419]   Tevbe,9/108

[420]   Enfal,8/11

[421]   Akebut,29/45

[422]   Bakara,2/110

[423]   Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461

[424]   Buhârî, İman,1, 2; Müslim, İmân, 19-22

[425]   Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 282, (666); Tirmizî, Emsâl 5, (2872); Nesâî, Salât 7, (1, 231); Muvatta, Sefer 91,

[426]   Muvatta, Kasru's-Salât 91,

[427]    Hud,11/114

[428]   Buhârî, Teheccüd 13, Bed"ü'l-Halk 11; Müslim, Müsâfirîn 205, (774); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 5,

[429]     Müslim, Mesacid 213; Ebu Davud, Salat 9; Nesâî, Salat 21,

[430]   Ebu Davud, salat 301,

[431]   Ali-İmran, 3/17

[432]   Ebû Dâvud, Salât 4; Nesâî, Mevâkît 6,

[433]  Tirmizî, Salât, 118.

[434]  Müslim, Mesâcid 189; Nesâî, Mevâkît 2,

[435]   Ebû Dâvud, Salât 273; Nesâî, Mevâkît 3,

[436]   Bakara,2/238

[437]   Buhârî, Mevâkît 15, 34; Nesâî, Salât 15,

[438]   Buhârî, Mevâkît 28, 17; Müslim, Mesâcid 163, (608); Muvatta, Vukût 5, (1, 6); Tirmizî, Salât 137, (186); Ebû Dâvud, Salât 5, (412); Nesâî, Mevâkît 11, (1, 257, 258), 28,

[439]   Hud,11/114

[440]   Buhârî, Mevâkît 18; Müslim, Mesâcid 216, (636); Ebû Dâvud, Salât 6, (417); Tirmizî, Salât 122,

[441]   Buhârî, Mevâkît 18; Müslim, Mesâcîd 217,

[442]   Nesâî, Mevâkît 13,

[443]   İsra,17/79

[444]   Müslim, Mesâcid, 173, (612); Ebû Dâvud, Salât 2, (396); Nesâî, Mevâkît 15,

[445]   Buhârî, Mevâkît 11, 13, 39, Ezân 104; Müslim, Mesâcid 237, (647); Ebû Dâvud, Salât 3, (398); Nesâî, Mevâkît 2, (1, 246), 20,

[446]   Buhârî, Mevâkît 18, 21; Müslim, Mesâcid 234, (646); Ebû Dâvud, Salât 3, (397); Nesâî, Mevâkît 18,

[447]  Nisa,4/103

[448]  Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, VI, 438-439

[449]   Nisa, 4/103

[450]   Bakara, 2/238

[451]  Hûd,11/1 14

[452]   İsrâ,17/78-79

[453]   Müslim, Mesâcid, 31, 174; Ebû Dâvud, Tahare, 60; Nesâî, Ezân, 12; Tirmizî, Mevâkît, 4.

[454]   Buhârî, Hac 99, 97; Müslim, Hacc 292, (1289); Ebû Dâvud, Menâsik 65, (1934); Nesâî, 49,

[455]   Buhârî, Hacc, 97; Ahmed b. Hanbel, V, 202; Asım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul (t.y.), XVII, 273, 274

[456]   Müslim, Salâtü'l Müsâfirîn, 45

[457]   Müslim, II, 10; Ebu Davud, I, 285; İbn Mâce, I, 340

[458]  Sahîh-i Müslim Trc., IV,136,137

[459]   Ebû Dâvud, II, 18

[460]  Şevkânî, Evtâr, III, 262; Sahîhi Müslîm Tercemesi, IV,136 vd.; İbn Âbidin, Reddü'l Muhtar, (çev. A. Davudoğlu) İstanbul 1982, II, 62-63

[461]   Mâlik, el-Müdevvenetü'l Kübrâ, I, 116-117

[462]  Buhari, Mevâkît,12; Müslim, Müsâfîrîn, 54; Ebû Dâvud, Sefer, 5; Nesâî, Mevâkit, 47; Malik Muvatta; Sefer, 5

[463]   Maide,5/58

[464]   Buhârî, Ezân 1; Müslim, Salât 1, (377); Tirmizî, Salât 139, (190); Nesâî, Ezân 1,

[465]   Ebû Dâvud, Salât 27,

[466]   Ebû Dâvud, Salât 28,

[467]   Buhârî, Ezân 8; Ebû Dâvud, Salât 28, (529); Tirmizî, Salât 157, (211); Nesâî, Ezân 38, (2, 26); İbnu Mâce, Ezân 4,

[468]   İsra,17/79

[469]  Buhârî, Ezân,22; Ebü Dâvud, Salât,26

[470]   Nesâî, Ezân 12,

[471]   Ebû Dâvud, Salât 30; Tirmizî, Salât 146,

[472]   Müslim, Mesâcid 160- (606); Tirmizî, Salât 148, (202); Ebû Dâvud,Salât 44,

[473]   Tirmizî; Salât 143,

[474]  Buhârî, Ezân 9, 32, Şehâdât 30; Müslim, Salât 129, (437); Tirmizî, Salât 166, (225); Nesâî, Mevâkît 22, (1, 269), Ezân 31, (2, 23); Muvatta, Nidâ 3, (1, 68); Cemâat 6,

[475]   Nisâ, 4/102

[476]   Buhârî, Ezân 30, Cuma 2; Müslim, Salât 272 (649); Ebû Dâvud, Salât 49, (559); Tirmizî, Salât 245, (330); İbnu Mâce, Mesâcid 16,

[477]   Buhârî, Ezân 30, Müslim, Salât 272.

[478]   Rezîn ilavesidir. Derim ki bu rivâyet Buhârî' nin Sahîh'inde mevcuttur. (Buhârî, Ezân 31)

[479]   Müslim, Mesâcid 260, (656), Muvatta, Salâtu'l-Cemâ'a 7, (1, 132); Ebû Dâvud, Salât 48, (555); Tirmizî, Salât 165.

[480]   Müslim, Mesâcid 278, (663); Ebû Dâvud, Salât 49,

[481]  Müslim, Mesâcid 255; Nesâî, İmâmet 50, (2, 109); Ebû Dâvud, Salât 47,

[482]   Ebû Dâvud, Salât 47

[483]   Buhârî, Ezân 29, Husûmât 5, Ahkâm 52; Müslim, Mesâcid 252, (651); Muvatta, Salâtu'l-Cemâ'a 3, (1, 129-130); Ebû Dâvud, Salât 47, (548, 549); Tirmizî, Salât 162, (217); Nesâî, İmâmet 49,

[484]   Buhârî, Ezan 35

[485]   Kâsânî, Bedâiu's-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156

[486]   Mergînânî, a.g.e., I, 56

[487]   Merginânî, a.g.e., I, 57

[488]   Merginânî, I, 56

[489]   Mergînânî, a.g.e., I, 57

[490]   Buharî, Ezân 31.

[491]   Buhârî, Ezân 40, 50, 153, 154, Salât 45, 46, Teheccüd 36, Megâzî 11, Et'ime 15, Rikâk 6, İstitâbe 9; Müslim, İman 54, (33); Muvatta, Kasru's-Salât 86, (1, 172); Nesâî, İmâmet 10,

[492]   Buhârî, Ezân 18, 40; Müslim, Misâfirîn 22, (697); Muvatta, Salât 10, (1, 73); Ebû Dâvud, Salât 214, (1060-1064); Nesâi, Ezân 17,

[493]   Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17

[494]   İbn Mâce, Mesâcid, 17

[495]   Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604

[496]   İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632

[497]   Bakara, 2/124; Hûd, 11/17; el-Hicr, 15/79; el-İsrâ, 17/71; el-Furkân, 25/74; Yasîn, 36/12; el-Ahkâf, 46/12

[498]   Tevbe, 9/12; el-Enbiyâ, 21/73; el-Kasas, 28/5, 41; es-Secde, 32/24

[499]   Bakara, 2/124

[500]   Furkân, 25/74

[501]   Tevbe, 9/12

[502]   Hûd, 11/17

[503]   Müslim, Mesâcid 290, (673); Tirmizî, Salât 174, (235); Edeb 24 (2773); Ebû Dâvud, Salât 61, (582, 583, 584); Nesâî, İmâmet 3, 6,

[504]   Müslim, Mesâcid 289; Nesâî, İmâmet 5,

[505]  Ebû Dâvud, Salât 61,

[506]  Buhârî, Megâzî 52; Ebû Dâvud, Salât 61, (585-587); Nesâî, Ezan 8, (2, 9-10); Kıble 16, (2, 70). İmâmet 11, 

[507]   Buhârî, Ezân 54, Ahkâm 25; Ebû Dâvud, Salât 61,

[508]   Buhârî, Ezan 54, (Bâb başlığında (senetsiz) kaydetmiştir.

[509]  Ebû Dâvud, Salât 65,

[510]   Buhârî, Ezân 60, 63, 66, Edeb 74; Müslim, Salât 180; Ebû Dâvud, Salât 68; Tirmizî, Salât 410,

[511]   Ebû Dâvud, Salât 63,

[512]   Tirmizî, Salât 266,

[513]   Buhârî, Ezân 60, 63, 66, 74; Müslim, Salât 178, (465); Ebû Dâvud, Salât 127, (790, 791, 793,); Nesâî, İmâmet 39, 41 (2, 97-98); İftitâh 63, 70,

[514]   Buhârî, Ezân 62; Müslim, Salât 186, (467); Muvatta, Cemâat 13, (1, 134); Ebû Dâvud, Salât 127, (794-795); Nesâî, İmâmet 35, (2, 94); Tirmizî, Salât 175,

[515]  Buhârî, Ezân 65; Müslim, Salât 189, 196; Tirmizî, Salât 175, (237), 276, (376); Nesâî, İmâmet 35,

[516]   Ebû Dâvud, Tahâret 43; Tirmizî, Salât 265,

[517]   Tirmizî, Da'avât 112,

[518]   Ebû Dâvud, Salât 326,

[519]   Buhârî, Teheccüd 16, Tefsîr, Feth 1, Rikâk 20; Müslim, Sıfâtu'l-Münâfikîn 79, (2819); Tirmizî, Salât 304, (412); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 17,

[520]   Buhârî, Teheccüd 5, 32; Müslim, Müsâfirîn 75, 77, (717, 718); Muvatta, Kasru's-Salât 29, (152-153); Ebû Dâvud, Salât 301, (1292, 1293); Nesâî, Savm 35,

[521]   Buhârî, Teheccüd 31, Teksîru's-Salât 12, Megâzî 50; Müslim, Hayz 71, (336); Müsâfirîn 80, (336); Muvatta, Kasru's-Salât 28, (1, 152); Ebû Dâvud, Salât 301, (1290, 1291); Tirmizî, Salât 346, (474); Nesâî, Tahâret 143, (1, 126); Gusl 11,

[522]  Tahiyyat: Selamdır.

[523]   Salavat: İbadelerdir.

[524]  Tayyibat: Tevbe-i İstiğfardır.

[525]   Ebû Dâvud, Salât 337,

[526]   Tirmizî, Salât 333, (453, 454); Ebû Dâvud, Salât 336, (1416); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 27,

[527]   Muvatta,  Salâtu'l-Leyl 14; Ebû Dâvud,Salât 9, (425); 337, (1420); Nesâî, Salât 6,

[528]   Cuma,62/9

[529]   Ebu Dâvud, Tahâret 130, (354); Tirmizî, Salât 357, (497); Nesâî, Cuma 9,

[530]   Bakara,2/203

[531]  Nisa,4/101

[532]  Zeylaî, Nasbu'r Râye, 2, 183

[533]  Müslim, Misafir, 4; Tirmizi, Tahare, 4, 20; Nesâi, Taksir, I

[534]   İbn Mâce, İkâme, 75

[535]  Buhârî, Taksîr, 11; Küsûf, 4; İbn Mâce, İkâme, 73, 124

[536]  Buhari, Salat,1; Müslim, Misafirin,1; Ebû Davud,2, 3

[537]   Nisa,4/104

[538]  Müslim, Müsâfirîn, 5, 6; Ebû Davud Sefer, 18; Nesâî, Havf 4; İbn Mace İkame, 75

[539]   Bakara,2/173

[540]   İbnül-Hümâm, a.g.e.,1, 405 vd.; İbn Abidin, Reddül-Muhtar,1, 733, 736

[541]   İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire 1970,2, 261; Zühaylî,2, 323 vd.; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid,1, 163

[542]  Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985,2, 323

[543]  Şevkânî, Neylül-Evtâr, 3, 207 vd.

[544]  Zühayli, a.g.e., 2, 335

[545]  Zühayli, a.g.e., 2, 335

[546]  Şevkânî, a.g.e.,3, 270

[547]  İbnül-Hümam,1, 405; İbn Âbidîn,1, 733 vd.; Zeylaî, et-Tebyîn,1, 215

[548]   Nisa,4/101

[549]  Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1402/1982,1, 91, 92; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1389/1970,2, 27 vd.

[550]  Buhârî, Salât, 1; Müslim, Müsâfırîn,1; Ebû Dâvud 2, 3

[551]  Ahmed b. Hanbel, 3, 45; Buhârî, Taksîr, 2; el-Askalânî, Fethu'l-Bârî, Mısır 1378/1959, 3, 216, 217

[552]   Buhârî, Küsûf, 4; İbn Mâce, İkâme, 73, 124

[553]   Nisa,4/101

[554]   Buhârî, Taksîr, 2

[555]   Kâsânî, a.g.e.,1, 91, 92

[556]   Müslim, Müsâfirîn, 4; Ebu Dâvud, Sefer, 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre, 4/20; Nesaî, Havf 1; İbn Mâce, İkame, 73; Dârimî, Salât, 179; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 25, 36, 6, 63

[557]   Kâsânî, a.g.e., 1, 92

[558]   Âsım Efendi, Kâmus, IV, 886-887

[559]   Râgıb, Müfredât, 99

[560]  Araf,7\206

[561]  Rad,13\15

[562]  Nahl,16\49

[563]  İsra,17\107

[564]  Meryem,19\58

[565]  Hacc,22\19

[566]  Hacc,22\77

[567]  Furkan,25\60

[568]  Neml,27\25

[569]  Secde,32\15

[570]  Sad,38\24

[571]  Fussilet,41\

[572]  Necm,53\62

[573]  Alak,96\19

[574]   İnşikâk,84\ 20-21

[575]   Necm,53\62

[576]   Buhârî, Sücûdu'l-Kur'ân 9, 8, 12; Müslim, Mesâcid 103, (575); Ebû Dâvud, Salât 333,

[577]   Buhârî, Sücûdu'l-Kur'ân 10, Muvatta, Kur'ân 16, (1, 206).]Buhârî'nin bir rivâyetinde şöyle denmiştir: "Allah, secdeyi dilemezsek farz etmemiştir."

[578]  Müslim, Îmân 133,

[579]  Daha geniş bilgi için bak: el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır (t.y.

[580]   İbn Kesır, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Âzim, Beyrut 1969, I, 22 vd.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1971, I, 57 vd.

[581]   Ebû Dâvud, Cihâd 174, (2774); Tirmizî, Siyer 25, (1578); İbnu Mâce, İkâmet 192,

[582]   Ebû Dâvud, Cihâd 174,

[583]  Daha geniş bilgi için bak: el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır (t.y.

[584]  Rum,30/32

[585]  Bkz. İbn Abdilber, el-Kafi, Riyad 1400/1980, 1, 244; Behûtî, Şerhu Müntehâ'l-İrâdât, Beyrut t.y.,1, 277; Ahmed Davudoğlu, Müslim Şerhi, 4, 85

[586]  Meryem,19/26

[587]   Bakara, 2/183

[588]   Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164 (1151); Muvatta, Sıyâm 58; Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizî, Savm 55; Nesâî, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58,

[589]   Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyâm 164 (1151); Muvatta, Sıyâm 58, (1, 310); Ebu Dâvud, Savm 25 (2363); Tirmizî, Savm 55, (764); Nesâî, Sıyâm 41, (2, 160-161); İbnu Mâce, Sıyam 1, (1638), Edeb 58,

[590]   Tirmizî, Cihâd 3,

[591]   Nesâî, Sıyam 43,

[592]  Buharî, Savm 4, Bed'ü'l- Halk 9; Müslim, Sıyâm 166, (1152); Nesâî, Sıyam 43; Tirmizî, Savm 55, (765).]Tirmizî'nin rivayetinde şu ziyâde var: "Oraya kim girerse ebediyyen susamaz."

[593]   Tirmizî, Savm 82; İbnu Mâce, Sıyâm 45,

[594]   Buhari, Savm 5, Bed'ü'l- Halk 11, Müslim, Sıyâm 2, (1079); Nesâî, Sıyâm 5,

[595]   Bakara,2/183

[596]   Bakara,2/184

[597]   Bakara,2/185

[598]  Bakara,2/187

[599]   Tirmizî, Daavât 52,

[600]   Ebû Dâvud, Edeb 111; Ebû Dâvud'un yine Katâde'den kaydrettiği bir diğer rivâyetinde: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hilâli görünce yüzünü ondan çevirirdi"  denmektedir.

[601]  En'am,6\ 76

[602]   Buhari, Savm 29, 31, Hibe 20, Nafakât 13, Edeb 68, 95, Kefaretu'l- Eymân 3, 4, Hudud 26; Müslim, Sıyâm 81, (1111); Muvatta, Sıyâm 28; Ebu Davud, Savm 37; Tirmizî, Savm 28

[603]   Buhari, Savm 20, Müslim, Sıyâm 45, (1095); Tirmizî, Savm 17, (708); Nesâî, Savm 18,

[604]  Müslim, Sıyâm 46, (1096); Ebu Dâvud, Savm 15, (2343); Tirmizî, Savm 17, (709); Nesâî, Savm 27,

[605]   Buharî, Savm 19, Mevâkitu's-Salât 27, Teheccüd 8; Müslim, Sıyâm 47, (1097); Tirmizî, Savm 14, (703); Nesâî, Savm 21, 22,

[606]  Buharî, Savm 45; Müslim, Sıyân 48, (1098); Muvatta, Sıyâm 6, (1, 288); Tirmizî, Savm 13,

[607]   Ebu Dâvud, Savm 22,

[608]   Ebu Dâvud, Savm 22. "Rezîn, duanın baş kısmına "Elhamdülillah" kelimesini ziyade etti."

[609]  Sabûni Revâlû'l-Beyân Tefsir-û Ayâti'l Ahkâm, I, 189

[610]   Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an dili, I, 631

[611]   Bakara, 2/184

[612]  Muhammed, 47/4

[613]  İhtiyar li Ta'lili'l-Muhtar, IV, 197

[614]  M. Emin Geredevî, Hediyyetü'l-Kabir, s. 29

[615]  Bakara, 2/1 84

[616]   M.Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1326 s.450

[617]   Mehmed Zihni, a.g.e, s.450

[618]   İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır 1966, 1, 686

[619]  Hacc,22\29

[620]   Buharî, Kader 6, Eyman 26; Müslim, Nezr 3, (1639); Ebu Davud, Eyman 26, (3287); Nesâî, Eyman 24,

[621]   Buharî,  Kader 6, Eyman 26; Müslim, Eyman 7, (1640); Ebu Davud, Eyman 26, (3288); Tirmizî, Nüzûr 10, (1538); Nesâî, Eyman 25,

[622]  Buharî, Eyman 28; Muvatta, Nüzur 8, (2, 476); Ebu Davud, Eyman 22, (3289); Tirmizî, Nüzûr 2, (1526); Nesaî, Eyman 28, (7, 17); İbnu Mace, Kefarat 16,

[623]   Müslim, Hacc 510,

[624]   Ebu Davud, Eyman 24,

[625]   Buharî, Eyman 32, Savm 67 ; Müslim, Siyam 142,

[626]   Bakare,2\ 187

[627]  Buhârî, Fadlu Leyletü'l-Kadr 3, İtikâf 1, 14; Müslim, İtikâf 5, (1172); Muvatta, İtikaf 7, (1, 316); Tirmizî, Savm 71, (790); Nesâî, Mesâcid 18, (2, 44); Ebu Dâvud, Sıyâm 77, (2462, 2464); İbnu Mâce, Sıyâm 59;

[628]  Buhârî, Fadlu Leyleti'l-Kadr 2, 3, İtikaf 1, 9, 13; Mslim, Sıyâm 213,

[629]  Buhârî, İ'tikâf 17; Ebu Dâvud, Savm 78, (2466). İbnu Mâce, Sıyâm 58

[630]  Hadisi Ebu Dâvud, Übeyy hazretlerinden [Savm 77, (2463)]; Tirmizî de Enes hazretlerinden [Savm 79, (803)] rivayet etmiştir. İbnu Mâce, Sıyam 58,

[631]  Buhârî, Hayz 2, İtikaf 2, 3, 4, 19, Libâs 76; Müslim, Hayz 6-7 (297); Muvatta, İ'tikâf 1 (1, 312); Tirmizî, Savm 80, (804); Ebu Dâvud, Sıyâm 79 (2467, 2468, 2469); Nesâî, Hayz 20,

[632]   Ebu Dâvud, Savm 80, 2473

[633]  Buhârî, Hayz 10, İtikaf 10; Ebu Dâvud, Savm 81,

[634]   Buhârî, İ'tikâf 8, 11, 18 Farzu'l-Humus 4, Bed'u'l-Halk 11, Edeb 121, Ahkâm 21; Müslim, Selam 23-25 (2174, 2175); Ebu Dâvud, Sıyâm 79,

[635]  Buhârî, İtikaf 5, 15, 16; Humus 19, Megâzî 54, Eymân 29; Müslim, Eymân  27, (1656) Tirmizî, Nüzûr 12, 12, (1539); İbnu Mace, Keffarât 18,

[636]  Tirmizî, Cihâd 3,

[637]   Nesâî, Sıyam 43,

[638]   Buharî, Savm 4, Bed'ü'l- Halk 9; Müslim, Sıyâm 166, (1152); Nesâî, Sıyam 43, (4, 168); Tirmizî, Savm 55, (765).]Tirmizî'nin rivayetinde şu ziyâde var: "Oraya kim girerse ebediyyen susamaz."

[639]  Buhârî, Savm, 6

[640]  Tevbe,9/60

[641]   Tevbe,9/103

[642]  Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22 (....); Nesâî, İman 13, (9, 107-108); Tirmizî, İman 3,

[643]   Tirmizî, Zekât 3, (620); Ebû Dâvud, Zekât 4, (1574); Nesâî, Zekât 18,

[644]  Nesâî, Zekât 72,

[645]   Buhârî, İ'tisâm 2, Zekât 1, İstitâbe 3; Müslim, İmân 32, (20); Muvatta, Zekât 30, (1, 269); Tirmizî, İmân 1, (2610); Ebû Dâvud, Zekât 1, (1556); Nesâî, Zekât 3,

[646]  Tevbe,9/60

[647]   Tevbe,9/103

[648]   Bakara,2/43

[649]   Hacc,22/78

[650]   Nur,24/56

[651]  Neml, 27/3

[652]   Ebû Dâvud, Zekât 11, (1599); İbnu Mâce, Zekât 15,

[653]   Ebû Dâvud, Zekât 2,

[654]   Ebû Dâvud, İmâret 27,

[655]   Muvatta, Zekât 4,

[656]  Tevbe,9/60

[657]   Bakara,2/271

[658]  Bakara,2/273

[659]  Buharî, Zekat 8; Müslim, Zekât 63, (1014); Muvatta, Sadakât 1, (2, 995); Tirmizî, Zekât 28, (661); Nesâî, Zekât 48; İbnu Mâce, 28,

[660]   Bakara,2\ 276

[661]   Müslim, Zühd 45,

[662]   Nesâî, Zekât 49,

[663]   Tirmizî, Kıyamet 42,

[664]   Zariyat,51\ 19

[665]   Buharî, Zekât 36, Edeb 95; Müslim, İmaret 87, (1865); Ebu Dâvud, Cihâd 1, (2477); Nesâî, Bey'a 11,

[666]   Tirmizî, Zekât 28,

[667]   Buhârî, Zekât 70, 71, 73, 74, 76, 78; Müslim, Zekât 13, (984); Muvatta, Zekât 51, 53, 55, (1, 283); Tirmizî, Zekât, 35, (676); Ebû Dâvud, Zekât 19, (1611, 1612, 1613, 1614, 1615); Nesâî, Zekât 30, 31, 32, 33, 34, 41, (5, 47); İbnu Mâce Zekât 21,

[668]   Buhârî, Zekât 77.

[669]   Buhârî, Zekât 72, 73, 75, 76; Müslim, ZekâT 18, (985); Muvatta, Zekât 53, (1, 284); Tirmizî, Zekât 35, (673); Ebû Dâvud, Zekât 19, (1616, 1617, 1618); Nesâî, Zekât 37, 38, 39, 42, 43, (5, 51); İbnu Mâce, Zekât 21,

[670]  Tirmizî, Zekât 35,

[671]   Buharî, Keffârâtu'l-Eymân 5.

[672]   Nesâî, Zekât 35; İbnu Mâce, Zekât 21,

[673]   Bakara,2/271

[674]  Bakara,2/261

[675]  Teğabun,64/17

[676]  Ali-İmran, 3/97

[677]   Buhârî,İ'tisam 4; Müslim, Hacc 412, (1337), Fedâil 130, (1337);  Nesâî, Hacc 1,

[678]   Âl-i İmrân,3\ 97; Tirmizî, Hacc 3,

[679]   Ebu Dâvud, Hacc 1, (1721); Nesâî, Hacc 1, (5, 111); İbnu Mâce, Menâsik 2,

[680]   Ebu Dâvud, Hacc 3,

[681]   Ebu Dâvud, Menâsik 6,

[682]  Kevser,108/2

[683]   Tirmizî, Edâhi 18; Ebu Dâvud, Dahâya 1; Nesâî, Akîka 6, (7, 167-168); İbnu Mace, Menâsik 2,

[684]   Ebu Dâvud, Edâhî, 1; Nesâî, Dahâya 2,

[685]   Muvatta, Dehâyâ 13,

[686]  Enam,6/162

[687]  Hacc,22/37

[688]  İbn Mâce, Nikâh, 50

[689]   Bakara,2/187

[690]  Lokman,31/13,19

[691]  Muhammed,47/22

[692]  Buhârî, Edeb 29; Müslim, İman 73

[693]  Nisa,4/34

[694]   Bakara,2/228

[695]  İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, vd., Bulab: 1315, 2, 339 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, İstanbul (t.y.), 3, 3; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,2, 355-357;eş-Şirbinî, Muğnil-Muhtâc,3,123; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire (t.y.), 6, 445

[696]  Nisa,4/3

[697]  Nur,24/32

[698]   Ebu Davud, Nikah 4, (2050); Nesaî, Nikah 11,

[699]   Müslim, Rada 64, (1467); Nesaî, Nikah 15,

[700]   Buharî, Nikah 15; Müslim, Rada 53, (1466); Ebu Davud, Nikah 2, (2047); Nesâî, Nikah 13,

[701]   Buhârî, Nikâh 10; Müslim, Radâ 54, (715); Ebu Dâvud, Nikâh 3, (2048); Tirmizî, Nikâh 4, 13 (1086, 1100); Nesâî, Nikâh 6, 10

[702]  Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4; Dârimî, Nikâh, 3; Ahmed b. Hanbel, 2, 158, 3, 341, 359, 5, 409

[703]  İbn Mâce, Nikâh, 5

[704]  İbnül-Hümâm, a.g.e., 2, 342; el-Kâsânî, el-Bedâyî',2, 260 vd.

[705]   Nur,24/33

[706]  Mevsılî, el-İhtiyâr, 3, 82

[707]  Fetâvâl-Hindiyye,1, 267

[708]    Al-i İmran,3/39

[709]   Nisa,4/24

[710]  Zühaylî, el Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, 7, 33, 34; İbn Hacer el-Askalânî, Bülûğul-Merâm min Edilletil-Ahkâm, Terc. Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1967,2, 228 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 183, 184

[711]   Buharî, Nikah 15; Müslim, Rada 53, (1466); Ebu Davud, Nikah 2, (2047); Nesâî, Nikah 13, (6, 68).]

[712]  İbnül-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Bulak 1315,2, 340

[713]   İbn Abidîn, a.g.e.,2, 258

[714]   Askalânî, a.g.e., 3, 229

[715]  Müslim, Zekât, 52; Ebû Dâvud, Tatavvu', 12, Edeb, 160; Ahmed b. Hanbel, 5, 167, 168

[716]  Hukuk-ı Aile Kararnamesi, madde, 40-44

[717]  Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1974, s. 133

[718]  Kâsânî, el-Bedâyi', 2, 229 vd.,5, 133; İbn Manzûr, Lisânül-Arab, 13,185; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 187, 188

[719]  Kâsânî, a.g.e., 2, 232, 233; el-Cezîrî, Kitabül-Fıkh Alel-Mezâhibil-Erbaa, Mısır 1969, 4,14 vd.

[720]  Kâsânî, a.g.e.,2, 231; el-Cezîrî, a.g.e.,4, 16

[721]  Cezîrî, a.g.e.,4, 14 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., 7, 39; İbn Âbidîn, a.g.e.,2, 364, 365, 369 vd.

[722]  Nisâ, 4/22; el-Ahzâb, 33/37; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Kahire (t.y.), 2, 4,5

[723]  Kâsânî, a.g.e.,2, 231; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, 2, 344, 345; İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr,2, 371; İbn Kudâme, el-Muğnî,7, 532-534; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 188,189

[724]  Bakara,2/230

[725]  Ebû Dâvud, Nikâh, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 334

[726]   Bakara,2/232

[727]  Nur,24/32

[728]  Ebû Dâvud Nikâh,19; Tirmizî, Nikâh, 14; Dârimî, Nikâh, 11; Ahmed b. Hanbel,7, 166

[729]  İbn Mâce, Nikâh, 15; "Nikâh ancak veli ile olur" (Buhârî, Nikâh, 36; Ebû Dâvud, Nikâh, 19; Tirmizî, Nikâh, 14

[730]  Ebu Davud, Nikah 20; Tirmizî, Nikah 14

[731]  Ebû Dâvud Nikâh, 31

[732]  Buhârî, Nikâh, 37

[733]  Şirbînî, Muğnîl-Muhtâc, Mısır (t.y.), 3,168; el-Kâsânî, a.g.e., 2, 231; el-Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta'lîlil-Muhtâr, 3, 97 vd.

[734]  Ebû Dâvud, Talâk, 2

[735]  İbnül-Hümâm, a.g.e.,3, 107 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik,2, 148; İbn Âbidîn, a.g.e.,2, 405; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, 7, 45

[736]   Ebû Dâvud, Nikâh, 19; Dârimî, Nikâh, 11

[737]   Buhârî, Şehâdât, 8

[738]  Şîrâzî, el-Mühezzeb,2, 42

[739]  Bakara,2/282

[740]  Ebû Dâvud Nikâh, 19

[741]   Bakara,2/282

[742]  Serahsî el-Mebsût, Mısır 1324-1331/1906-1912,5, 32, 33; ez-Zühaylî a.g.e.,7, 74, 75; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 208, 209

[743]  Zühaylî, a.g.e.,7, 75

[744]  Nisâ, 4/141; el-Kâsânî, a.g.e., 2, 253

[745]  Kâsânî, a.g.e., 2, 253, 254; el-Fetâvâl-Hindiyye,1, 267, 268

[746]  Muhtasaru'n-Nâfi' fî Fıkhıl-İmamiyye, Dârul-Kitabil-Arabî, Mısır (t.y), s. 194

[747]   Nisa,4/4

[748]   Nisa,4/24

[749]   Ebû Dâvud, Nikâh 36; Nesâî, Nikâh 76,

[750]  Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 6, 170

[751]   Serahsî, el-Mebsut,5, 62 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi,2, 274-304; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadîr,2, 434 vd.; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân,3, 86 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müçtehid,2, 16 vd.; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,2, 329 vd.

[752]   Nisa,4/34

[753]   Bakara,2/236

[754]  Kâsânî, a.g.e.,2, 274; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Halebî tab'ı,2, 55, 60; İbn Rüşd, a.g.e., 2, 25

[755]  Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, 7, 254

[756]   Nisa,4/20

[757]  Nisâ, 4/20

[758]  Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,6,168; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, Mısır, t.y., 4, 283 vd.

[759]  Buhârî, Nikâh, 34-51; es-Sabûnî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm, Dımaşk 1397/1977,1, 453; ez-Zühayli, a.g.e., 7, 256; Ömer Nasuhî Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1967,4, 121-123; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 279, 280

[760]  Kâsânî, a.g.e., 2, 277 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., Mısır, t.y.,2, 252, 458-461; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân,2, 143

[761]   Nisa,4/24

[762]  Şîrâzî, a.g.e.,2, 59; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 6, 170; el-Askalânî, Bülûğu'l-Merâm, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1967, 3, 247 vd.; Bilmen, a.g.e., 7, 173-175

[763]  Bakara,2/237

[764]  Ahmed b. Hanbel, Müsned,1, 379

[765]  M. Muhyiddîn Abdülhamîd, el-Ahvâluş-Şahsiyye, s. 140, 141

[766]  Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara 1974, s. 218

[767]   Mehmed Zihni, Nimet-i İslâm, İstanbul 1976, s. 641 vd.

[768]  Kâsânî, Bedâyîus-Sanayi, Kahire 1327-28/1910, II, 282-283; Molla Hüsrev, Dürerü'l-Hukkâm Şerhu Gureril-Ahkâm, İstanbul 1979, I, 342; el-Fetâva'l-Hindiyye, Bulak 1315, I, 309-311; M. Ebû Zehre, el-Ahvâluş-şahsiyye, Kahire 1368/1948, s. 182-183; Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985, II, 6, 119-120, 140-142

[769]  Molla Hüsrev, a.g.e., I, 347

[770]  Kâsânî, a.g.e.,2, 287; M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 183-184; Bilmen, a.g.e., 2, 119

[771]  Kasas,28/27

[772]  Hukuk-ı Aile Kararnamesi, madde, 89, 90

[773]   Nisa,4/20

[774]  Kâsânî, a.g.e.,2, 335

[775]  İbn Rüşd, a.g.e., 2, 20

[776]  Bakara,2/237

[777]   Kâsânî, a.g.e., 2, 296 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 2, 438-439

[778]  Bakara,2/236

[779]  Serahsî, el-Mebsût, 5, 82, 83; es-Sabûnî, a.g.e., 1, 379-380; M. Zihni, a.g.e., s. 441 vd.

[780]  Kâsânî, a.g.e., 2, 336, 337

[781]   Bakara,2/229

[782]   (65/1

[783]  Ebû Davûd, Talâk, 3

[784]   Cuma,62/9

[785]  Buharî, Talâk, Bab 1

[786]  Askalanı, Büluğu'l-Meram, Terc. A. Davudoğlu, c. 3, s. 363

[787]  İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, c. 3, s. 24-25

[788]  Talak,65/1

[789]  Buharî, Talâk, I

[790]  Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, c. 1, s. 310

[791]  Bakara,2/229

[792]  Ahzab,33/28-29

[793]  Buhârı,9, 302

[794]  Bakara,2/280

[795]   Bakara,2/231

[796]  Şirazî, el-Mühezzeb,1, 174, 175

[797]   Nisa,4/19

[798]   Nisa,4/34

[799]  Nisa,4/35

[800]  Alûsî, Rûhu'l-Beyân, 5, 26

[801]  Sâbûn, Tefsru Âyâti'l-Ahkâm, I, 472

[802]  Şirâz, el-Mühezzeb, 2, 74; er-Remlî, Nihâye, 6, 44

[803]  Hukuk-ı Âile Kararnâmesi 130. madde esbâb-ı mucibe layihası, Cerîde-i ilmiye, yıl: 4, sayı: 34, s. 1021 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul 1983, s. 398-400

[804]   Bakara,2/234

[805]   Talak,65/4

[806] Bakara,2/228

[807]  Talak,65/4

[808]  Müslim, Zekât, 95, 97, 106; Ebû Dâvud, Zekât, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, 2, 94

[809]  Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, 4, 40

[810]  Buhârî, Enbiyâ, 54; Şirb, 9; Müslim, Selâm, 151, 152; Birr, 133, 134; Küsûf, 9; Nesâî, Küsûf, 14, 20; Ahmed b. Hanbel, 2, 159, 188, 286, 424

[811]  Kâsânî, â.g.e., 4, 40; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, 2,168 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, 7, 763, 764

[812]  Bakara,2/233

[813]  Talak,65/7

[814]   Talak,65/6

[815]  İbnül-Hümâm, Fethul-Kadir,3, 321-339; el-Kâsânî, a.g.e., 4,14,15; el-Fetâvâl-Hindiyye,1, 544 vd.; Ö. N. Bilmen, İstilâhat-ı Fıkhıyye Kâmusu,2, 450

[816]   Bakara,2/240

[817]   Bakara,2/234

[818]  Buhârî, Büyû', 95; Nesâî, Kudât, 31; İbn Mâce, Ticârât, 65

[819]  Ahmed b. Hanbel, 2, 251, 471; Nesâî, Zekât, 54

[820]  İsra,17/23

[821]  Lokman,31/14-15

[822]   Serahsî, el-Mebsût, 5, 222-229; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi,4, 30; İbnül-Hümam, Fethul Kadir,3, 349 vd.

[823]  Kâsânî, a.g.e., 4, 36, 37; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,2, 923; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, 2, 167; eş-Şirbînî, Muğnîl-muhtaç,3, 448; İbn Kudâme, el-Muğnî,7, 595; İbnül-Hümâm, a.g.e., 3, 347

[824]  Ebû Dâvud, Itâk, 9; Nesâî, Büyû', 84; Ahmed b. Hanbel, 3, 205

[825]   Bakara,2/233

[826]   Kâsânî, a.g.e., 4, 22, 25; İbnül-Hümâm, a.g.e., 3, 238; İbn Âbidîn, a.g.e., 2, 906

[827]  Kâsânî, 4, 22, 29 vd.; İbnül-Hümâm, a.g.e., 3, 322 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e.,2, 889-892; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid,2, 54; eŞ-Şîrâzî, a.g.e., 2, 160

[828]  Kâsânî, a.g.e.,4, 37; İbnül-Hümâm, a.g.e., 3, 354; el-Meydâni, el-Lübâb, 3, 109

[829]  Tehanevî, Keşşafu Istılahati'l Funûn, 2,1526; Nasuhî Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, 5, 115

[830]  Bilmen, a.g.e., 5,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, 8, 9

[831]   Bakara,2/180

[832]   Bakara,2/240

[833]  Zuhaylî, a.g.e., 6, 7

[834]  Buharî, Vesâya, 1; Müslim, Vesâya,1-4; İbn Mâce, Vesâyâ, 2

[835]  İbn Mace, Vesâyâ, 5; Zeylaî, Nasbu'r Râye,4, 399, 400

[836]  Merginânî, el-Hidâye, 4, 232; İbn Kudâme, el-Muğnî, 6, 444

[837]  Merğınanî, a.g.e.,4, 231

[838]  Zuhaylî, a.g.e. 8,11

[839]  Zuhaylî, a.g.e., 8, 12

[840]  İbn Kudâme, a.g.e., 6, 444; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, 6, 648, haylî, a.g.e, 8, 12

[841]  İbn Kudâme, a.g.e.,6, 445; Zuhaylî, a.g.e., 8, 12, 13

[842]  Kâsânî, Bedâiu's-Sanâî,8, 331

[843]  Haskefı, Dürrü'l Muhtac 6, 650

[844]  Zühaylî, a.g.e., 8, 18

[845]  Zühaylî, a.g.e., 8, 18, 19

[846]  Merğınanî, a.g.e., 4, 234 vd., İbn Kudâme, a.g.e,6, 558 vd., Zühayli a.g.e, 8, 24 vd

[847]  Merğınânî, a.g.e., 4, 232; İbn Kudâme, 6, 563; Mevsılî, el-İhtiyar li Ta'lili'l-Muhtâr,5, 62; Bilmen, a.g.e., 122-127; Zühaylî, a.g.e., 8, 26-53

[848]  İbn Kudâme, a.g.e.,4, 518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, 6,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap 4, 178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, 3, 71, 72

[849]  Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siraciyye, 2-5

[850]  Kasânî, a.g.e., 7, 352

[851]  Zühaylî, a.g.e., 8, 86, 87

[852]  İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, 6, 691 vd.

[853]  Zühaylî, a.g.e., 8, 92, 93

[854]  Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 2, 276

[855]  Bilmen, a.g.e., 5, 6

[856]  Mecelle, madde, 974; Karaman, a.g.e.,1,196

[857]  Karaman a.g.e.,2, 276

[858]  Karaman, a.g.e.,2, 276

[859]  Bilmen, a.g.e., 5, 182

[860]  Bilmen, a.g.e., 5, 205 ; Zûhayıs, a.g:e, 8,148

[861]  Zühaylî, a.g.e., 8, 149

[862]  Suyutî, Tedrîbu'r-râvî fı Şerhi Takribi'n Nevevî, 2, 59, 60; Tehanevî, a.g.e.2,1526; Yaşar Kandemir, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, trc. 79, 80

[863]  Nisa,4/11

[864]  Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1

[865]  Nisa,4/11

[866]   Nisa,4/12

[867]  Nisa,4/12

[868]  Nisa,4/13

[869]   Nisa,4/14

[870]   Nisa,4/176

[871]  Enfal,8/75

[872]  Nisa,4/7

[873]  Nisa,4/8

[874]   Tirmizî, Vesaya 5, Nesai, Vesaya 5,

[875]  Buharî, Vesaya 1, Megazî 83, Fezailu'l-Kur'an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizî, Vesaya 4, (2120); Nesâî, 2

[876]   Buharî, Feraiz 26; Müslim, Feraiz 1, (1614); Muvatta, Feraiz 10, (2, 519); Ebu Davud, Feraiz 10, (2909); Tirmizî, Feraiz 15,

[877]   Ebu Davud, Feraiz 10, (2911); Tirmizî, Ferâiz 16, (2109). Ebu Davud'un rivayeti İbnu Amr'dan, Tirmizî'nin rivayeti Hz. Cabir'dendir.

[878]   Buharî, Hacc 44, Cihad 180, Megazî 48; Müslim, Hacc 439, (1351); Ebu Davud, Feraiz 10

[879]   Buhârî, Fezâilu'l-Ashab 5.

[880]   Ebu Davud, Feraiz 6, (2896); Tirmizî, Feraiz 9

[881]   Muvatta, Feraiz 1,

[882]   Ebu Davud, Feraiz 5,

[883]  Mevsilî, el-İhtiyâr, Kahire, t.y.,5, 90; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 483

[884]  Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1; Dârimi, Ferâiz, Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1). "Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit'tir (ö. 45/665)" (Tirmizi, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 11

[885]  Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, 8, 250

[886]  İbn Hibbân ve Hâkim,Feraiz,13

[887]  İbnü'l-Hilmâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1315/1317 H., 4, 440-445; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970,6, 320; ez-Zühayli, a.g.e., 8, 253; Hamdi Döndüren, a.g.e., s.119-121; bk. "Gurre, Mefkûd ve Cenîn" maddeleri

[888]  Ebû Dâvud, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz,17; Ahmed b. Hanbel,1, 49

[889] Serahsi, el-Mebsût, Mısır 1324-1331/1906-1912; 25, 59-68; el-Kâsâni, Bedayiu's-Sanâyi, Mısır 1327-28; M. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, s. 55-56

[890]  Muhammed Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Kahire, t.y., s.126, 127

[891]  Buhâri, Hacc, 44; Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, l; Ebu Dâvud, Ferâiz, 10

[892]  Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6

[893]  Buhârî, Cenâiz, 79

[894]  Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned,5, 230, 236

[895]  Askalânî, Bülûgul-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, İstanbul 1967;3, 206

[896]   Enfal,8/l73

[897]   Yunus,10/32

[898]  İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315-/1317,4, 390 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müçtehid, Mısır, t.y., 2, 322-329; ez-Zühaylî, a.g.e, 8, 263-266

[899]  Zühayli, a.g.e., 8, 266 vd.; es-Sibâî, Şerhu Kanuni'l Ahvâliş-Şahsiyye, Dımaşk 1959, 2, 46-47

[900]  Meydânî, el-Lübâb, Kahire, ts.,4, 188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Motbaatü'l-Emiriyye tab'ı, 6, 239 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., 5, 541-543

[901]  Araf,7/58

 

145) (Sahih-i Buhari)

[902]  Nisa,4/1

[903]   Buhârî, Ahkâm 1, Cum'a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâya 9, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20, (1829); Tirmizî, Cihâd 27, 1705; Ebû Dâvud, İmâret 1,

[904]   (68/4

[905]  Ahzab,33/21

[906]  Buhârî, Ezân,18, Edeb, 27, Ahâd 1.

[907]  İbn Hanbel, 3, 318, 366

[908]  Mücadele,58/1-4

[909]   Maide,5/89

[910]   Nisa,4/92

[911]  Nisa,4/58

[912]  Nahl,16/90

[913]   Şura,42/38

[914]   Ali- İmran,3/159

[915]  Ebû Zehra, Usûlü7l-Fıkh, 1377/1958, y.y. s. 100,101,141,142; Abdulvahhâb Hallâf, İlmu, Usûli'l- Fıkh, (Terc, Hüseyin Atay), Ankara, 1973, s. 176

[916]   Nahl,16/91

[917]  M. ez-Zekâ, el-Fıkhu'l İslâmî fı Sevbihi'l-Cedîd, Dımaşk 1384/1964, 3, 257

[918]  Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1331, 11, 50; İbn Nüceym, el-Efbah ve'n-Nezâir (Hamevi Şerhi ile), İstanbul 1257, 2, 202 vd.

[919]  Buhârî, Cihâd, 136, Müsâkât, 11; İbn Hanbel, Müsned, 4, 38, 71, 73

[920]  Buhârî, Teyemmüm, 1, Salât, 56, Humus, 8; Müslim, Zühd, 16, Mesâcid, 513; Ebû Dâvud, Cihad, 121; Tirmizî, Enfal Sûresi Tefsiri, 8: el-Kâsânî, a.g.e.,8, 116 vd.; Kurtubî, Tefsîr,8, 13 vd.

[921]  Tecrid-i Sarih Tercemesi, 7, 75, 147, 8, 55

[922]  Haşr,59\6-10

[923]   bk. el-Bakara, 2/3; el-Meâric, 70/25; ez-Zâriyât, 51/19; et-Tevbe, 9/103

[924]   bk. en-Nisâ, 4/7, 11, 12, 172

[925]   bk. el-Bakara, 2/188, 275, 282, 283; en-Nisâ, 4/29

[926]  Kâsâni, a.g.e.,7, 124, 8, 13, 14

[927]  Mecelle, madde, 1270

[928]  İbnü'l-Hümâm, (İbn Kevder) Netâic,8, 281 vd.; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, 1981 Ankara, s. 176, 177

[929]  Fahri Demir, a.g.e., 180 vd.

[930]  Ebû Dâvûd, İmâre, 36

[931]  Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud İmâre, 37; Tirmizî, Akhâm, 38; Mâlik, Muvatta', Akdiye, 26, 27; Dârimî, Büyû', 65

[932]  Ebû Yûsuf, el-Harâc, Kahire,1396, s. 70

[933]  Ebû Yûsuf a.g.e., s. 71

[934]  Buhârî, Cihâd 146; Ebû Dâvud, İmâre, 39

[935]  Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, 29, 284-285

[936]  İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1306, 3, 288

[937]  Ebû Yusuf, el-Harâc, 62, 63, 64, 65

[938]  Serahsi, el-Mebsût, Mısır, 1331, 10, 15; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut,1394/1974, 7, 118; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,8, 16-17; Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 68-69

[939]  Şâfiî, el-Ümm, 3, 181; eş-Şevkânî, a.g.e., 8, 14-17; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, 6, 328

[940]  Mâlik, el-Müdevvene, 3, 26, 27; el-Muvatta,2, 470; İbnü'l-Hümâm, a.g.e.,6, 32

[941]  İbnü'l-Hümam, a.g.e., 6, 32; eş-Şevkânî, a.g.e.,8,14-17; Fahri Demir, a.g.e., s. 202 vd.

[942]  Serahsî, el-Mebsût, 2, 211; Şâfiî, el-Ümm, 2, 42, 43

[943]  Serahsî, a.g.e.,2, 212, 217; Mâlik, el-Müdevvene,5, 51, 6, 192-193; İbn Kudâme, el-Muğni,6, 158

[944]  Ebû Dâvûd, İmâre, 36; Tirmizî, Ahkâm, 39; İbn Mâce, Ruhûn, h. no: 2475

[945]   Mülk,67/5

[946]   Tirmizî, Zekât 23, (652); Ebû Dâvud, Zekât 23, (1634); Nesâî, Zekât 90, (5, 99); İbnu Mâce, Zekât 26,

[947]  Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekat 103, (1040); Nesâî, Zekât 83,

[948]   Müslim, Zekat 109, (1044); Ebu Davud, Zekat 26, (1640); Nesâî, Zekat 86),

[949]  Nesâî, Zekat 83, 

[950]   Buhârî, Zekat 50, Büyû' 15.

[951]   Ebu Davud, Zekat 27; Nesâî, Zekat 86,

[952]   Müslim, Zekat 99, (1038); Nesâî, Zekat 88,

[953]  Ebu Davud, Zekat 26, (1639); Tirmizî, Zekat 38, (681); Nesâî, Zekat 92,

[954]  Buhârî, Zekat 50, Büyû' 15.

[955]   Mülk,67/15

[956]  Müslim, Müsakat, 25

[957]   Ebu Davud, Zekat 26, (1641); Tirmizî, Büyû 10, (1218); İbnu Mace, Ticârât 25,

[958]   Bakara, 2/275

[959]  İbn-i Mâce, Ticârât, 1

[960]   Nisa,4/29-30

[961]  Müslim, Müsakat, 25

[962]  Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu 6, 126-127

[963]  Ali Efendi, Fetâvâ, c. 1. s. 300

[964]  Ali Haydar, Mecelle Şerhi, 1, 664-667

[965]  Müslim, Büyû, 10

[966]  Müslim, Müsakat, 13

[967]  Müslim, Büyû, 11

[968]  Müslim, Büyû, 13

[969]  Kâsânî, Bedâyiu'sSanâyî,5, 244

[970]  Buhârî, Büyû, 54, 55, Müslim, Büyû, 29-34, 34-36, 39, 41

[971]  Kâsânî Bedâyîu's-Sanâyi, 5, 234

[972]  Tecrîd-i Sarîh Terc. 6, 447, 450-451

[973]  Alî Haydar, Mecelle Şerhi, I, 407, mad. 253

[974]  Ebû Davud, Büyû, 64

[975]  Beyhakî, Sünen,5, 336

[976]  Müslim, Bey’12

[977]  İbn-i Mâce, Ticaret, 6

[978]  Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14

[979]  Buhârî, Büyû, 64, Müslim, Büyû, 14

[980]  Buhârî, Müsakat, 5; Müslim, İman, 46

[981]  Müslim, Müsakat, 27

[982]  Mutaffifîn, 83/1-3). (Ayrıca bk. el-En'âm, 6/152; el-İsrâ 17/35; eş-Şuarâ, 28/181-183

[983]  Teğabun,64/17

[984]  Tergîb ve't-Terhîb, 2, 40

[985]  Bakara,2/280

[986]   Buharî, Ferâiz 4, 15, 25, Kefâlet 5, İstikrâz 11, Tefsir, ahzâb 1, Nafakât 15; Müslim, Ferâiz 14; Tirmizî, Cenâiz, 69; Nesaî, Cenâiz 67,

[987]   Buhârî, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû 10 (muallak ve mevsul olarak), İsti'zan 25 (muallak olarak).

[988]  Muvatta, Büyû 81,

[989]  Bakara,,2\ 275. Buharî, Ferâiz 4, 15, 25,

[990]   Bakara,2\ 278-279.Bu rivayeti Rezîn tahric etti.

[991]   Buhârî, İstikrâz 2.

[992]   Ebû Dâvud, Büyû 9

[993]  Nesâî, Büyû 99; İbnu Mâce, Sadakât 10

[994]   Buhârî, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkât 33 (1564); Muvatta, Büyû 84; Ebû Dâvud, Büyû 10, (3345); Tirmizî, Büyû 68; Nesâî, Büyû 101

[995]   Ebû Dâvud, Akdiye 29, (3628); Nesâî, Büyû 100, (7, 316); İbnu Mâce, Sadakât 18; Buhârî de bâb başlığında kaydetmiştir. İstikrâz 13.

[996]   Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkat 19,

[997]   Buhârî, İstikrâz, 4, 6, 7, 13, Vekâlet 5, 6, Hibe 23, 25; Müslim, Musâkât 118-122, (1600-1601), Tirmizî, Büyû 75, (1316, 1317); Nesâî, Büyû 64

[998]  Şerhu Meâni'l-Âsâr, 4, 60

[999]  Şerhu Meâni'l-Âsâr, 4, 60

[1000]  Suyutî, el-Camiu's-Sağir,2, 94

[1001]   Bakara,2/282

[1002]  Buhârî, Selem, 7

[1003]   Bakare,2\ 275

[1004]   Nisa,4/60,61

[1005]   Nesâî, Zinet 25,

[1006]  Müslim, Müsâkât 25, (1579); Ebu Dâvud, Büyû 4, (3333); Tirmizî, Büyû 2, (1206); İbnu Mâce, Ticârât 58,

[1007]   Tevrat, Çıkış Bölümü, Bab: 22, âyet: 25

[1008]  Tevrat, Levililer Bölümü, Bab 25, âyet: 35-36

[1009]   Tevrat, Tesniye Bölümü, Bab: 23, âyet: 19-20

[1010]   Luka İncili, Bab: 6, âyet: 34-35

[1011]  Maide,5|3

[1012]  Ebu Dâvud, Büyû 5,

[1013]  Maide,5/ 90-91

[1014]   Buhârî, Talak 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)

[1015]   Buhârî, Talak, 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)

[1016]   Rezin tahriç etmiştir

[1017]   Bu üç rivâyetin de kaynağı: Buhârî, Eşribe 4, Vudû 71; Müslim, Eşribe 67-68; Muvatta, Eşribe 9, (2, 845); Ebû Dâvud, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 2, 3; Nesâî, Eşribe 23, (8,

[1018]   Tirmizî, Büyû 59, (1295); İbnu Mâce, Eşribe 6,

[1019]   Müslim, Müsâkât, 67; bk. Buhârı, Megâzî, 51; Büyû, 105, 112; Müslim, Büyû, 93; Fer', 8; İbn Mâce, Ticârât, 11; Ahmed b. Hanbel, II, 213, 362, 512, III, 217, 324, 326, 340; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, Beyrut (t.y), I, 544-547

[1020]  Ebu Dâvud, Eşribe 3 (3675); Tirmizî, Büyû' 58,

[1021]  Müslim, Musâkat 68, (1579); Muvatta, Eşribe 12, (2, 846), Nesâî, Büyû' 90,

[1022]  Ebu Dâvud, Büyû' 66

[1023]  Ebu Dâvud, Büyû' 66,

[1024]    Tirmizî, Zühd 4, (2308); Nesâî, Cenaiz 123,

[1025]   Müslim, Eşribe 12, (1984); Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3873); Tirmizî, Tıbb 8

[1026]   Müslim, Eşribe 11; Tirmizî, Büyû  59,

[1027]   Nesâî, Eşribe 41, (8, 312); Buhârî, Eşribe 1; Müslim, İman 272,

[1028]   Tirmizî, Eşribe 21,

[1029]   Mecelle, Madde, 763

[1030]  İbn Kudeme, el-Muğnî, 7, 280; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fikhus Kamusu, 4,144; Ali Hafif Ahkâmu'l Muamelâtu'ş-Şer'iyye, 432

[1031]  İbn Kudame, a.g.e., 7, 291; Ali Hafif, a.g.e., 433

[1032]   Merğınanî, el-Hidâye, 3, 215; İbn Rüşd, Bidâyetit'l-Müctehid, 2, 312; el-Aynî, el-Binâye, 7, 734

[1033]  Merğınanî, a.g.e., 3, 216; Ali Hafif, a.g.e., 434

[1034]  İbn Rüşd,-a.g.e., 2, 312

[1035]  Merginânî, a.g.e., 3, 215; Zeylaî, Tebyînu'l-Hakâik Şerhu Kenzi'd Dekâik, 5, 76

[1036]  Mu'cemü'l- Vasît, 1-2, s. 642; es-Serahsî, el-Mebsût, 11, 133; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 7, 99 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 4, 524

[1037]  Serahsî, a.g.e., 11, 133; el-Mevsılî, el-İhtiyar, 3, 55; Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, 4, 144, 145

[1038]   Maide,5/2

[1039]   Yunus,107/7

[1040]  Hafîdu İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır (t.y), 2, 359

[1041]  Buhârî, Müslim, Enes b. Mâlik'ten, Ahmed b. Ha1nbel, eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 5, 299

[1042]  Ebû Dâvud, Nesâî, Ahmed b. Hanbel, Zeylaî, Nasbü'r-Râye, 4, 116; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 5, 299

[1043]  Kâsânî, a.g.e, 6, 214

[1044]  Kâsânî, a.g.e, 6, 214; Vehb ez-Zühaylî, el-Fıkhu 'I-İslâmî ve Edilletühu, 5, 56-57

[1045]  Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 363

[1046]  Serahsî, a.g.e, 11, 144; el Kâsânî, a.g.e, VI, 215; İbnü'l-Hümâm, 7, 107; İbn Âbidîn, a.g.e., 6, 527

[1047]  Kâsânî, a.g.e, 6, 215-216; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 7, 107 vd.; es-Serahsî, a.g.e., 11, 137 vd.

[1048]  Serahsî, a.g.e, 11, 133; İbn Rüşd, a.g.e, 2, 359; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, 3, 55; Bilmen, a.g.e., 4, 144

[1049]  Kâsânî, a.g.e., 6, 216; Mecelle, madde: 807

[1050]  Mecelle, madde: 814

[1051]  Serahsî, a.g.e., 11, 143; el-Kâsânî, a.g.e, 6, 216; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, 6, 215

[1052]  Ebû Dâvud, Büyû, 88; İbn Mâce, Sadakât, 5; A.b. Hanbel, 5, 8, 13

[1053]  Serahsî, a.g.e., 11, 144

[1054]  Mecelle, madde: 813

[1055]  İbn Rüşd, a.g.e, 2, 360

[1056]  Serahsî, a.g.e., 11, 143; el-Kâsânî, 6, 215; Bilmen, a.g.e, 4, 198, 201

[1057]  bk. Ebû Dâvud, Sünne, 5; Azîmâbâdî, Avnu'l-Mâbûd, Medine 1388-89/1968-69, 12, 354-356

[1058]  Buharî, Lukata 1, 2, 3, 4, 9, 10,11; Müslim, Lukata,1, 2, 5, 7, 8, 9...

[1059]  Kâsânî, Bedâyiu's-Sanayi', Kahire 1327-28/1910, 6, 200; İbnü'l-Hûmâm, Fethu'l-Kadir, Kahire 1389/1970, 6, 118; Şirbînî, Muğni'l-Muhtaç, Kahire 1379/195960, 2, 406; İbn Kudâme, el-Muğni, Nşr. M. Halil Herrâs, Kahire, ty., 5, 694

[1060]  Karâfi, el-Furuk, Kahire 1347, 4,33

[1061]  Vehbe ez-Zühaylî, Nazariyyetü'd-Damân, Dımaşk 1402/1982, s. 174-175; Ali el-Hafif, ed-Damân fil-Fıkhi'l-İslâmî, Kahire 1971, I,102,104,107

[1062]  Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Asâr, Kahire 1388/1968, 4,136; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Kahire 1357/1983, 5, 339; Nevevî, el-Mecmû, Beyrut, t.y., 15, 255-258; İbn Kudâme, a.g.e., 5, 708; Necib el-Mutîî, Tekmiletü'l-Mecmü', Bâcî, el-Müntekâ, Kahire 1332, 6, 135

[1063]  Tahâvî, a.g.e., 4, 136; İbn Kudâme, a.g.e., V, 694; Bâcî, a.g.e., 6, 136; Nevevî, Şerhu'l-Müslim, Kahire 1349, 12, 22

[1064]  Erdebîlî, el-Envâr, Kahire 1326, 1, 446; Bâcî, a.g.e., 6, 136

[1065]  Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, 5, 778; Abdülkerim Zeydan, Mecmûa Buhûs Fıkhiyye, Bağdad 1407/1986, s. 329-330

[1066]  Kâsânî, a.g.e., 2, 202; İbn Adilberr, el-Kafi, Riyad 1400/1980, 2, 839; İbn Kudâme, a.g.e.,5, 745; Şâfiî, el-Ümm, Bulak 1321-25, 3,.291

[1067]  Şeyh Bedreddin, Câmiul-Fusûleyn, Kahire 1300, 2, 81; Kâsânî, a.g.e., 6, 203; İbnü'l-Hümâm a.g.e.,6, 127

[1068]  Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, 11, 8; Kâsânî, a.g.e., 6, 202; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 129 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., 5, 709-711; Sehnûn, el-Müdevvene" Kahire 1324, 6, 174-175; Şâfiî, a.g.e., 3, 288; Şirbinî, a.g.e., 2, 416

[1069]  İbn Nûceym, el-Bahru'r-Râik, Kahire 1333, 5,125

[1070]  Serahsî, a.g.e., 11, 11; Şirbînî, a.g.e., 2, 409; Bâcî, a.g.e., 6,139-140; İbn Kudâme, 5, 740-741. Bu konudaki tartışma için bk. Tahâvî, Şerhu Meanil-Âsâr, Kahire 1988/1968, 4, 133-136; İslâmî Araştırmalar, Temmuz 1986, sayı:1, s. 42

[1071]  İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, 2, 257-258; Şevkâni, Neylül-Evtâr, Kahire 1357/1983, 5, 342

[1072]  Serâhsî, a.g.e., 11, 9; Necib el-Multîî, Tekmiletül-Mecmû, 15, 278; İbn Kudâme, a.g.e., 5, 739; Sehnûn, a.g.e., 6, 175

[1073]  Necib el-Mutîi, a.g.e., 15, 278

[1074]  Şevkânî, a.g.e., 5, 337

[1075]  Buhârî, Buyû, 4; Lukata, 6; Müslim, Zekât, 164,166 Şevkânî, a.g.e., 5, 337

[1076]   Buhârî, Lukata, 7; Müslim, Hacc, 447, 448; Ebû Davud, Menâsik, 89; Nesaî, Menasik 110, 120; İbn Mace, Menasik, 103; Darimî, Buyû, 60; Müsned, 1, 318, 348; 2, 238

[1077]  Kâsânî, a.g.e., 6, 202-203; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 128-129; İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye, Zâdül-Meâd, Beyrut 1400/1981, 3, 453; Şevkânî, a.g.e., 344; Necibel-Mutîî, a.g.e., 15, 253-254; İbn Kudâme, a.g.e., 5, 706

[1078]  Ali Haydar, a.g.e., 2, 435; Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 7, 263-264

[1079]  İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 123

[1080]  Ali Haydar, a.g.e., 2, 431; Şevkânî, 5, 343

[1081]  İbn Nüceym, a.g.e., 5, 125

[1082]  İbn Nüceym, a.g.e., 5, 128; Ali Haydar, 2, 431

[1083]  İbn Rüş d, a.g.e., 2, 256; Kâsânî, a.g.e., 6, 202; İbnü'l-Hümâm, 6,131-132; Şirbînî, a.g.e., 2, 415; İbn Kudâme, 5, 700; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, 3, 57

[1084]  Mergınânî, el-Hidâye, el-Mektebetü'l-İslâmiyye ts., 2,176; Şafiî, a.g.e., 2, 288; İbn Kudâme, a.g.e., 5, 700

[1085]   Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire 1401/1981, s. 313 vd.; Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İstanbul 1984, s. 88; Tecrid-i Tercemesi, 5, 314

[1086]  Feyyûmî, el-Misbâhu'l-Münîr, Bulak 1316, 2, 95

[1087]  Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, 10, 209; Kâsânî, Bedâyiü's Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, 6, 197; İbnü'l-Hümâm, Fethul-Kadir, Kahire 1389/1970,6, 110

[1088]  Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc, Kahire 1379/195960, 2, 418

[1089]   Maide,5/32

[1090]  Kâsânî, a.g.e., 6, 198; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, 2, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, 2, 259; Şirbînî, a.g.e., 2, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709

[1091]  Serahsî, a.g.e., 10, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., 6, 197; el-Fetâval-Hindiyye, Bulak 1310, 2. 287-288

[1092]  Şirbînî, a.g.e., 2, 418

[1093]  Serahsî, a.g.e., 10, 217; Şirbini, a.g.e., 2, 419; İbn Kudame, a.g.e., 2, 366; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye, Kahire, 401

[1094]   Serahsî, a.g.e., 10, 209-210; Kâsânî, a.g.e., 6, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., 2, 363; M. Ebû Zehre, a.g.e., s. 401

[1095]  Serahsî a.g.e., 10, 214-215; Kâsânî, a.g.e., 6,198; Şirbînî, a.g.e., 2, 422; İbn Kudame, a.g.e., 2, 363; İbnü'l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, Beyrut 1983, 2, 518

[1096]  Kâsânî,.a.g.e, 6,198; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 112; İbn Kudâme, a.g.e., 2, 367; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, 4, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 711

[1097]  Kâsânî, a.g.e., 6,198-199; Şirbini, a.g.e., 2, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire t.y., 8, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401

[1098]  Kâsânî, a.g.e., 6,198-199; İbn Abidin, a.g.e., 4, 274; İbn Kudame, 2, 363

[1099]  İbn Abidin, a.g.e., 6, 270

[1100]  İbn Kudame, a.g.e., 2, 419-420; İbn Abidin, a.g.e., 6, 274

[1101]  Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, 2, 250; 6, 47, 66, 166, 260

[1102]  İbn Abidin, a.g.e., 4, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, 5, 765-766

[1103]  Serahsî, a.g.e., 10, 210; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 6, 3

[1104]   Serahsî, a.g.e., 10, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., 6, 199

[1105]  İslâm hukukunda lakît konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi'ş-Şerî'ati'l-İslâmiyye, Mecmü'a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O. Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî'ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi 1-2, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988

[1106]  Bakara,2/280

[1107]  Ebû Dâvud, Talâk, 7

[1108]  İbn Mâce, Talâk, 17

[1109]  İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, Beyrut, ty., 7, 41, 44 vd.; el-Kâsânı, Bedâyi's-Sanayii, Beyrut, 1, 394/ 1974, 6, 45, 50, 118; es-Suyûtî, eşbâh ve'n-Nezâir, s. 152; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985 5. 335 vd.

[1110]  İbnü'l Hümâm, a.g.e, 5, 271; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, 4, 176, 495

[1111]  Suyûti, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, s. 152; İbn Abidin, a.g.e, 4, 495; ez-Zühaylî; a.g.e, 5, 344, 346

[1112]  Kasânî, Bedâiu's-Sanâi,3, 2

[1113]  Kâsânî, a.yer; Lisânu'l Arab, 13, 462

[1114]   Mevsılî, el-İhtiyâr, 4, 45

[1115]  Nahl,16\38, 92, 94; Âlu İmran,3\77; Mâide,5\53, 108; En'am,6\109; Tevbe,9\12,13; Nur,24\53; Fatır, 35\42; Mücâdele,58\16; Münafıkûn,63\ 2

[1116]  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 7; Tirmizî, Nuzur, 8

[1117]  Örnek olarak bkz. İbn Mâce, Keffaret 1; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 4, 16

[1118]  Mevsılî, a.g.e., 4, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, 4, 320, 312

[1119]  Kâsânî a.g.e., 3, 5-10; Merginânî, el-Hidâye," 2, 72; Mevsıli; 4, 51

[1120]  İbn Kudâme, el-Muğnî, 11,194,195

[1121]  İbn Kudâme, a.g.e., 11, 210

[1122]  bkz. Merginânî, a.g.e., 2, 74; Fetâve'l-Kâdihan, 2, 7; el-Fetâve'l-Hindîye, 2, 57

[1123]   Merginânî, a.g.e., a.y.

[1124]  Merginânî, a.g.e., 2, 74; Mevsilî, a.g.e., 4, 52, 53

[1125]  İbn Kudâme, a,g.e.,11, 199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, 4, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, 3, 344

[1126]   Ali-İmran,3/77

[1127]  Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1; İbn Kudâme, a.g.e., 12, 122

[1128]  bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, İman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1 ; Tirmizî, Büyü, 42; İbn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379, 442, 5. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, 3, 292, 293

[1129]  Şevkânî, Neylü'l-Evtar, 8, 264

[1130]  Kâsânî, a.g.e., 3,15

[1131]  Merginânî, a.g.e., 2, 72; İbn Kudâme, 11, 178; Şirbinî, a.g.e., 4; 325

[1132]  Kâsânî, a.g.e" 3, 17; Merginânî, a.g.e., 2, 72; Mevsılî, a.g.e.,4, 46

[1133]  bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, 3, 293

[1134]  Heytemî, Mecmua'z-Zevaid,4, 185

[1135]  Tahânevî, Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn, 2, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu Lüğâti'l-Fukahâ, 514

[1136]  Nesâî, Eyman, 41; Ebû Dâvud, Eyman, 12

[1137]  Ebû Davud Eyman, 12; Nesâi, Eyman, 17; İbn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, 2, 185, 202

[1138]  Ebû Davud, Eyman, 12

[1139]  Kâsânî, a.g.e., 3, 17, 18; İbn Kudâme, el Muğnî, 2, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni Ebû Davud Terceme ve Şerhi, 12, 236

[1140]  Maide,5/89

[1141]  Ebu Davud, Talak; 9; Tirmizi, Talak, 9; İbn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e.,3,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû, 3, 367

[1142]  İbn Mâce, Talak, 16

[1143]   Ahzab,33\ 5

[1144]  İbn Kudâme, a.g.e.,11, 177, 178

[1145]  Ebû Davud, Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18; Ahmed b. Hanbel, 2, 6, 49

[1146]  İbn Kudâme, a.g.e., 11, 227

[1147]  Kâsânî, a.g.e., 3,18; İbn Kudâme, a.g.e., 11, 223-226; Şevkânî, Neylü'-Evtar 8, 268, 269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, a.g.e., 12, 237, 138

[1148]  Kasânî, 3, 21

[1149]  Maide,5/89

[1150]  Ö. Nasuhi Bilmen, Hukukî İslâmiyye ve İstıhâhâtı Fıkhıyye Kamusu, 2, 232

[1151]  İbn Teymiye el-Fetava'l-Kübra, 1-5, Beyrut, 2, 110; İbn Kayyim el-Cevziyye, İlâmu'l-Muvakkîn, 4, 17 vd.

[1152]  Kâsânî, a.g.e., 3, 21 vd.; Merginânî, a.g.e., 2, 250 vd.; Mevsılî, a.g.e., 3,140 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., 8, 335, 336; Ö. Nasuhî Bilmen, a.g.e., 2, 232; vd.; Zühaylî, a.g.e., 3, 388 vd.

[1153]  Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletuhû, 6, 600

[1154]  İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, 3, 456, 459

[1155]  Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, 6, 2; İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., 5, 389; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., 4, 260

[1156]  İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., 4, 534; eş-Şirbînî, Muğni'l-Muhtâc Şerhu'l Minhâc, Mısır, t.y.,2, 198

[1157]  İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 261

[1158]  Ebû Davud, BUYÛ, 88; Tirmizî, Büyû, 39; Vesâyâ, 5; İbn Mâce, Sadakât, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5, 267, 293

[1159]   Ali İmrân, 3/37

[1160]  Buhârî, Havâlât, 3, 6; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr,5, 237 vd.

[1161]  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 274

[1162]  bk. Buhârî, Havâlât, 3, 6

[1163]  Kâsânı, a.g.e., 6, 2; İbnu'l-Hümâm, a.g.e., 5, 390; İbn Âbidin, a.g.e., 4, 260; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, 1, 340; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire, t.y., 5, 535

[1164]   Rahman,55/60

[1165]  Serahsî, el-Mebsût, 20, 28; el-Kâsânî, a.g.e., 5 l, 3; İbn Kudâme, el-Muğnî,5, 545

[1166]  Kâsânî, a.g.e., 6, 4; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 5, 414; İbn Abidîn, Reddü'lMuhtâr, 4, 277

[1167]  Serahsı, a.g.e., 20, 8; el-Kâsânı, a.g.e., 6, 5; İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 262

[1168]  bk. Buhârî, Havâlât, 3, 6

[1169]  Kâsânî, a.g.e., 6, 5 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 5, 419; İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 262, 278

[1170]  Serahsî, a.g.e., 20, 9; el-Kâsânî a.g.e., 6, 6 vd.; İbnü'l Hümam, a.g.e., 5, 417; İbnü'l-Arabî, Ahkâmî'l-Kur'ân, 3, 1085; ibn Kudâme, a.g.e.,5, 535 vd.

[1171]  Kâsânî, a.g.e., 6, 9; İbnu'l-Hümâm, a.g.e., 5, 402 vd.; ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, l l. 294; ibn Kudâme, a.g.e, 4, 536 539, 557; es-Serahsî, a.g.e,20, 50

[1172]  Serahsî, a.g.e,19, 162; el-Kâsânî, a.g.e, 6, 10 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, 5, 391, 403.

[1173]  Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1404/1984, 5, 148, vd.

[1174]  Serahsî, a.g.e., 20, 58, 91; el-Kâsâni, a.g.e., 6, 11 vd; İbnü'l-Hümam, a.g.e., 5, 412

[1175]  Serahsî, a.g.e., 19, 166, 175; el-Kâsânî, a.g e.,6, 12 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., V, 393 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb fî Şerhi'l-Kitab, İstanbul t y, 2, 153

[1176]  Kâsânî, a.g.e., 6, 13

[1177]  Serahsî, a.g.e.,19, 178; el-Kâsânî, a.g.e., 6, 13 vd.; İbnü'l Hümâm, a.g.e.,V, 408 vd.; es-Şirâzî, a.g.e., 1. 341; İbn Kudâme, a.g.e.,4, 449 vd.

[1178]  Kâsânî, a.g.e.,6, 14-15; el-Meydânî, a.g.e.,2, 157; ibn Kudâme, a.g.e.,4, 551: ez-Zühaylî, a.g.e., 5, 159-160

[1179]  İbrahim Halebî, Şerh Mehmed Mevkûfâtî, Mültekâ Tercemesi, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1980, 2, 87

[1180]  İbn Mahzur, Lisanu'l-Arab, Beyrut, t.y.,3, 969-970

[1181]  Buharî, Vesaya, 22, 28; Eyman, 33; Müslim Vasiyye, 15, 16

[1182]  Şafiî, el-Ümm, Beyrut 1973,4, 51, 58; Malik, el-Müdevvene, Beyrut 1323, 4, 98-111

[1183]  Kâsânî, Bedayiu's-Sanâyi, Beyrut, 1974,4, 217

[1184]   İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 5, 40; el-Kubeysî, Ahkâmü'l-Vakf, Bağdat, 1977, 1, 75-78

[1185]  Serahsî, a.g.e., 12, 27; İbnül Hümâm, a.g.e., 37-40; Kübeysi, a.g.e., 1, 69 vd

[1186]  Mâlik, el-Müdevvene, 6, 98 vd.; Kübeysî, a.g.e., 78-80

[1187]   Bakara, 2/125; Alu İmran, 3/96-97; el-Maide, 5/97; el-Hac, 22/26

[1188]   Ali İmran, 3/92

[1189]  Buharî, Zekat, 44

[1190]  Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, t.s, 4, 132-134; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1335, 2, 18

[1191]  Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36

[1192]  Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 196; A. b. Hanbel, Müsned 1, 45

[1193]  Buharî, Vesâyâ, 22, 28, Eymân, 33; Müslim, Vasiyye, 15, 16

[1194]   Buharî, Cihad 89, Zekat, 49; Müslim,Zekat, 11; Ebu Dâvud, Zekât, 22

[1195]  Beyhâkî, Sünen,4,160,161; Kübeysî, a.g.e., 1, 101

[1196]  İbn Kudame, el-Muğnî, Mısır, 1970,4, 4

[1197]  Müslim, Şirb, 1; Tirmizî, Menâkıb, 18

[1198]  Kübeysî a.g.e.,1, 351, 352; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 19

[1199]  İbn Nüceym, el-Bahru'r-Raik, 2. Baskı, Beyrut, t.s., 5, 217

[1200]  Kübeysî, a.g.e.,1, 355,356

[1201]  Serahsî, el-Mebsut, 12, 37; İbnu'l-Humâm, a.g.e.,5, 46

[1202]  Serahsî, a.g.e., 12, 37; İbnu'l-Humâm, a.g.e., 5, 44-46

[1203]  Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm, İstanbul 1317,2, 134; el-Fetâvâ'l-Hindiye, 2, 365

[1204]  İbnu'l-Humâm, a.g.e., 5, 48; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr,4, 361

[1205]  Fetâvâ'l-Hindiyye,2, 363

[1206]   Buhârî, Cihâd, 89, Zekât, 49; Müslim, Zekât, 11

[1207]  Serahsî, Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Mısır 1972, 5, 2104

[1208]  İbnü'l-Hümam, Fethu'l Kadir, Bulak,1316/1898, 5, 49-50

[1209]  Serahsî, a.g.e.,5, 2083-2087; İbn Kudame, el-Muğni, 5, 585

[1210]  Açıklamalar hakkında geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, Vakıflar, İstanbul 1985, s. 37-38

[1211]  Ömer Hilmi Efendi, İtifu'l Ahlaf 10; Ömer Nasuhi bilmen, Istılah, 4, 304

[1212]  Bilmen, a.g.e., 4, 304

[1213]  İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, Ankara1970, 10

[1214]  Ali Himmet Berki "Vakıf kuran ilk Osmanlı Padişahı" Vakıflar Dergisi 5, 127-128

[1215]   Daha geniş bilgi için bk. Kazıcı, Vakıflar, 7072 258; Serahsî, a.g.e., 13, 83, 21,17,18, 20, 21, 24.

[1216]  Maide,5/50

[1217]   Tin,95/8

[1218]  Taftâzânî, Şerhü'l-Mekâsîd, 2, 271; Avni İlhan, Mehdilik, s. 12

[1219]  Taftâzânî, a.g.e, 2, 27

[1220]  Safdî, Nektü'l-Hemyân fi Nüketi'l Umyân s. 56; Taftâzânî, Şerhü'l-Mekasid, 2, 271

[1221]  İbn Haldun, Mukaddime, 1, 342-343

[1222]  Safdî, a.g.e, 56

[1223]  bk. İbn Haldun, a.g.e., a.y.

[1224]  İbn Haldun, Mukaddime, I, 345 -347

[1225]   Nisa,4/59

[1226]  Taberî, Tarihü'r-Rusul ale'l-Muluk, Leiden 1881,4, 1829

[1227]  Geniş bilgi için bk. el-Maverdî, el-Ahkâmü's-Sultaniyye, Tere., Dr. Ali Şafak, 5-25

[1228]  İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, 4, 434-437; Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, 3, 318-320; Elmalılı, Hak Dini, İstanbul 1979,2, 1213

[1229]   Ali İmran,3/159

[1230]   (42/38

[1231]  Nevevî, Şerhu'l, Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, 4, 76

[1232]   Ali İmran,3/159

[1233]  Kurtubî, el-Câmi li-Âhkâmi'l-Kur'ân, Kahire 138687/1966-67, 4, 249-250; M. ahir b. Âşûr, et-Tahrîr ve't-Tenvîr, Tunus 1984,4, 148

[1234]  Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, 9, 76; Nevevi, a.g.e., 4, 76

[1235]  Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'an, Beyrut, ts., 5, 263; M. Tâhir b. Aşûr, a.g.e,4, 148

[1236]  (Mecmû'u Fetâva içinde), Riyad 1381-86, 28, 386, 387; Hemmâm Abdurrahîm Sa'd, "Arzu'l Ehâdisi'n-Nebeviyye el-Müteallike bi'ş-Şûra" Amman 1989, 1, 85-107; İbn Teymiyye, es-Siyâsetü'ş Şer'iyye.

[1237]  İbn Sa'd, et-Tabakât (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1388/1968, 2, 350-352; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, Haydarâbâd 1355, 10, 114- 115; Müttakî el-Hindi. Kenzu'l-Ummâl, Beyrut 1405/1985, 5, 627; Said Ramazan el-Bût;, "eş-Şûra sî Cahdi'l-Hulefai'r-Raşidin (eş-Şûrâ fi'l-İslâm içinde), l, 113-167

[1238]  Ali İmrân 3/159

[1239]  Abdülkerim Zeydan, el- Vecîz f; usûli'l fıkh, Bağdad 1405/1985, s. 358; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Trc. S. Tuğ), İstanbul 1980 2, 942

[1240]  İzzüddin et%Temîmî, eş-Şûrâ beyne'l-Esâle ve'l-Muâsıra, Amman 1405/1985, s. 27-28

[1241]  Ma'ruf ed-Devâlibî, İslâm'da Devlet ve İktidar (trc. Mehmed S. Hatipoğlu), İstanbul 1985, s. 55

[1242]  Devâlibî, a.g.e., s. 56

[1243]  Ahmed b. Hanbel, Müsned,3, 351

[1244]  Abdurrezzak, el-Musannef, Beyrut 1403/1983,5, 367-368; Heysemî, Mecmau'z Zevâid, Beyrut 1967,6, 130-133

[1245]  Ahmed b. Hanbel, a.g.e.,3, 105, 188, 219-220; Abdülkerim Zeydan, İslam'da Ferd ve Devlet, İstanbul 1978, s. 99-100

[1246]  Kurtubî, a.g.e., 4, 249-250

[1247]  Şerbâsî, Yes'elûneke fi'd-dîni ve'l-Hayât, Beyrut 1980, 4, 169; M. Vehbi, Hulâsatü'l-Beyân, İstanbul, ts. (Üçdal), 2, 766

[1248]  Buhârî, Tıb, 30; Hiyel, 13; Müslim, Selâm, 98, 100; Muvatta', Medine, 22, 24; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 1, 194; M. Reşid Rızâ, Tefsirü'l-Menar, Beyrut, ts. (Dârü'l-Ma'rife),5, 196-197; Zeydan, a.g.e., s. 103

[1249]  Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 3, 351; Zeydan, a.g.e., s. 103-104

[1250]  İbn Sa'd, a.g.e., II, 15; İbn Hacer, a.g.e., I, 302

[1251]  İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 27

[1252]   Enam,6/38

[1253]  Ebu Davud, Edâhî, 22; Tirmizî, Soyd,16,17; Nesefî, Soyd,10; İbn Mace, Soyd, 2

[1254]  Müslim, Selam, 148

[1255]   Bakara,2/213

[1256]  Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûn, Beyrut, 1992,1, 271

[1257]  Ahmed b. Hanbel, 5, 383

[1258]  Buharî, Tefsir sure 17,11

[1259]   Ali İmran,3/104

[1260]   Ali İmran,3/110

[1261]   Araf,7/181

[1262]   Hucurat,49/13

[1263]  Ahzab,33/21

[1264]  Rum,30/32

[1265]   Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34

[1266]   İsra, 17/88

[1267]  20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında

[1268]  İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 1. baskı, Mısır 1316/1898, 5, 453; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y.,4, 309; eş-Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, Mısır, t.y., 4, 372

[1269]  Sad,38/26

[1270]   Maide,5/49

[1271]   Nisa,4/105

[1272]  Maide,5/42

[1273]   Ali İmran,3/36

[1274]   Nisa,4/65

[1275]   Ebu Davud, Akdiye 11; Tirmizî, Ahkâm 3,

[1276]  Buhârî, İ'tisâm, 21; Müslim, Akdıye, 15; A. b. Hanbel, 3, 187.

[1277]   Zeylaî, Nasbû'r-Râye, 1. baskı, el-Mektebetü'l-İslâmiyye,1393/1973, 4, 63; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid Mısır, t.y.,4, 195

[1278]  Nisa,4/135

[1279]  bk. el Meydânî, el-Lübâb, Dersaadet İstanbul, t.y., tıpkı basım, 4, 77

[1280]  Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dımaşk, 1405/1985; 4, 481

[1281]  bk. el-Kâsânî, Bedâiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut 1394/1974, 7, 3; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid 2, 449; eş-Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, 4, 375; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, 9, 39

[1282]   Hucurat,49/6

[1283]  Buhârî, Meğâzî, 82, Fiten, 18; Tirmizî, Fiten, 75; Nesaî, Kudât, 8; Ahmed b. Hanbel, 5, 43, 51, 38, 47

[1284]   Bakara,2/282

[1285]  İbn Rüşd a.g.e. 2, 449; eş-Şirbînî, a.g.e., 4, 375; İbn Kudâme, a.g.e., 9, 39

[1286]  Zühaylî, a.g.e., 6, 483

[1287]   Nisa,4/59

[1288]    Ebu Dâvud, Akdiye 2,

[1289]   Meydânî, el-Lübâb, 4, 78

[1290]  Zühaylî, a.g.e., 6, 483

[1291]  Ahmed b. Hanbel, 2, 377; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 4, 62; bk. el-Kâsânî, a.g.e., 7, 3; İbnü'l-Hümâm, Rethu'l-Kadîr, 5, 453 vd. 485; İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 312 vd.; İbn Rüşd, a.g.e., 2, 449; eş-Şirbînî, a.g.e., 4, 375 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, 2, 290; İbn Kudâme, el-Muğnî, 9, 39 vd

[1292]  Tirmizî, Ahkâm,1; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 8, 259 vd.; Zeylâî, a.ge., 4, 64

[1293]  Buhârî, Ahkâm, 5, 6, Eymân, 1, Keffâret,10; Müslim, İmâre, 13, İman, 19; Ebû Dâvud, İmâre, 92

[1294]  Buharî, Ahkâm, 7; Nesâi, Beyâ, 39, Kudt, 5; Ahmed b. Hanbel,2, 448, 476

[1295]  İshak b. Râhûye ve et-Taberânî el-Evsat'da İbn Abbas (r. anhümâ)'dan rivâyet etmiştir, Zeylaî, Nasbü'r-Râye, 4, 67; bk. Nesâî, Sârık, 7; İbn Mâce, Hudûd, 3; Ahmed b. Hanbel, 2, 312, 402

[1296]  Müslim, İmâre, 18; Nesaî, Adâbü'l-Kudât, 1; Ahmed b. Hanbel, 1, 190

[1297]  Kâsânî, a.g.e.,7, 3 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., 5, 458 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 319; el-Meydânî, a.g.e.,4, 78; İbn Kudâme, a.g.e.,9, 35

[1298]  Zühaylî, a.g.e., 6, 487, 488

[1299]  Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrut 1398/1978, 14, 68; el-Kâsânî, a.g.e.,7, 5 vd

[1300]  Buhârî, Şehâdât, 27, Ahkâm, 30, Hıyel, 10; Müslim, Akdıye, 4; Ebû Dâvud, Akdıye, 7; Tirmizî, Ahkâm, 11; Nesaî, Kudât,13, 33

[1301]  Kâsânî, a.g.e., 7, 15; İbnü'l-Hümâm, a.g.e.,5, 492; İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 462

[1302]  Serahsî, a.g.e., 16, 93; el-Kâsânî, a.g.e., 7, 7

[1303]  İbn Âbidîn, a.g.e., 4, 369

[1304]  Buhârî, Şehâdât, 27; Ahkâm, 30; Müslim, Akdıye, 4

[1305]  Şevkânî, Neyul'l-Evtâr, 8, 302

[1306]  Serahsî, el-Mebsût,16, 95; el-Kâsânî, a.g.e., 7, 7 vd.; İbnü'l-Hümâm, a.g.e.,5, 477 vd.; el-Meydânî, a.g.e.,4, 84 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetit'l-Mûctehid,2, 458; İbn Kudâme, a.g.e.,9, 90; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, 2, 304; ez-Zühaylî, a.g.e., 6, 493-495

[1307]   Ahzab,65/2

[1308]  İbnû'l-Hûmâm, a.g.e., 6, 74; eş-Şirbînî, a.g.e., 4, 453; İbn Kudâme, a.g.e., 9, 206

[1309]   Nur,24/2

[1310]  Buhârî, Hudud, 22, Talâk, 11; Ebu Dâvud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud,1; İbn Mâce, Talâk, 15

[1311]  Buhârî, Talâk, 11, İlim, 44, Şurût, 12, Enbiyâ, 27; İbn Mâce, Talâk,16-20

[1312]  Ebu Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudud, 2

[1313]  Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 3, 330; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 8, 87

[1314]  Serahsî, el-Mebsut, 9, 44 vd.; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi ; 7, 22 vd.; İbnû'l-Hümâm, Fethu'l Kadîr,4, 134 vd.; İbn Kusame, elMuğnî, 8,166; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edi!letüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, 6, 26 vd., 31

[1315]  Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26; Ebû Dâvud, Hudûd,1 ). (Buhârî, Sulh, 5, Ahkâm, 39, Âhâd, 1, Şurût, 9, Eymân, 3, Hudud 30, 34, 38, 46; Müslim, Hudûd 25, Kudat, 22; Ebu Dâvud, Hudûd, 25

[1316]  Zeylaî, Nasbu'r-Râye,3, 314; Şevkânî, Neylül Evtâr, 7, 95,109

[1317]  Müslim, Hudud, 28; İbn Mâce, Diyet, 36

[1318]  Serahsî, a.g.e, 9, 39; el-Kâsânî, a.g.e, 4, 37; İbn Âbidîn, a.g.e,3,163; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, 4,130

[1319]  Zühaylî, a.g.e, 6, 42

[1320]  Müslim, Hudûd, 27; Tirmizî, Hudud,10

[1321] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 3, 328; eş-Şevkânî a.g.e, 7, 12; es-Serahsî, a.g.e, 9, 39, 40; İbnü'I-Hümâm, a.g.e,6,132; el-Kâsânî, a.g.e, 7, 28; İbn Âbidîn, 3, 162

[1322]  Şevkânî, a.g.e, 7, 131, 136

[1323]  Maide,5/38

[1324]  Zeylaî, o.g.e,3, 375

[1325]  Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İçtihad, Ankara 1975, 77

[1326]  Buhari, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 38; Ebu Davud, Vesâyâ, 10

[1327] Kâsânî, " Bedâyiu's-Sanâyi ; 7, 40; İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 4,191; es-Serahsî, el-Mebsût,9,116; İbn Âbidîn, Reddû'l-Muhtâr 3, 184

[1328]  Nisa,4/31, bk. en-Necm, 53/32

[1329]  Nur,24/4,5

[1330]  Serahsî, el-Mebsût, 9 , 195; el-Kâsânî, a.g.e, 7, 93; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 4, 270; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-islâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, 6, 127 vd.

[1331]  Nur,24/6-9

[1332]   Maide,5/33

[1333]  Maide,5/90, 91; Diğer ayetler için bk. el-Bakara, 2/219; en-Nisâ ; 4/43; el-A'râf, 7/157; en-Nahl, 16/67

[1334]   Maide,5/90, 91; Diğer ayetler için bk. el-Bakara, 2/219; en-Nisâ ; 4/43; el-A'râf, 7/157; en-Nahl, 16/67

[1335]  Ebû Dâvud Hudûd, 36; Tirmizî, Hudûd 15; Nesâî, Eşribe, 42; İbn Mâce, Hudûd, 17, 18; Dârimî, Eşribe, 10

[1336]  Kâsânî, a.g.e, 7, 39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 4, 178; Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, 3, 195

[1337]  Müslim, Eşribe, 73; Ebû Dâvud, Eşribe, 5; Tirmizî, Eşribe, l; İbn Mace, Eşribe, 9; Ahmed b. Hanbel, 2, 16, 29, 31,105, 134, 137

[1338]  Ebu Davud, Salat, 114; Tirmizî, Hudûd, 2

[1339][1339]  Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 7, 144; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 3, 351

[1340]  Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd 35; Ebu Dâvud, 35, 36; Tirmizî, Hudûd, 14, 15

[1341]   Bakara,2\ 179; Ebu Davud, Diyat 3, (4496), 4, (4504); Tirmizî, Diyat 13,

[1342]   Rezin tahric etmiştir. Bu mânada rivayet Sünenler'in bir kısmında gelmiştir. Ebu Davud,  Diyat 17, (4539, 4540, 4541); Nesâî, Kasame  29,

[1343]   Ebu Davud,  Diyat 17, (4539, 4540), 28, (4591); Nesâî, Kasâme 29

[1344]   Tirmizî, Diyât 13, (1407); Ebu Davud, Diyat 3, (4493); Nesâî, Kasâme 5,

[1345]  Bakara,2/216

[1346]   Bakara,2/193

[1347]   Tevbe,9/29

[1348]  Tevbe,9/36

[1349]  Ebû Davûd, el-Cihad, 33

[1350]  Tecrîd-î Sarîh Tercümesi, 7, 445

[1351]  Buharî, Cihad, 112, 156, Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89

[1352]  Enfal,8/64

[1353]   Bakara,2/190

[1354]   Tevbe,9/12-13

[1355]   Tevbe,9/29

[1356]   Bakara,2/19

[1357]   Hucurat,49/15

[1358]  Müslim, İman 20

[1359]  İbn Hanbel, 6, 387

[1360]  Adûnî, Keşfu'l-Hafâ',1, 425

[1361]   Hacc,22/39

[1362]  Hucurat,49/15

[1363]  Tirmizî, Cihad, 2

[1364]  Tirmizî, Cihad, 2

[1365]  Nahl, 16/125

[1366]   Furkan,25/52

[1367]  İbn Mâce, Fiten, 4011

[1368]   Enfal,8/72

[1369]   Nisa,4/95

[1370]   Bakara,2/190

[1371]   Bakara,2/216

[1372]   Ankebut,29/6

[1373]   Hac,22/39

[1374]   Enfal,8/63

[1375]  Bakara,2/194

[1376]   Nahl,16/91

[1377]  Bakara,2/190

[1378]   Tevbe,9/111

[1379]   Saff,61/10-12

[1380]  Buhâri, İman, 18

[1381]  Buhârî, Cihad, 1

[1382]  Riyâzü's-Sâlihîn, 2, 531

[1383]  Buhârî, Cihad, 2

[1384]  Müslim, İmâre,163; Tirmizî, Cihad 2

[1385]  Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad, 12

[1386]   Enfal,8/60

[1387]   Nisa,4/76

[1388]    Mearic,70/11-14

[1389]  Ebû Dâvud, Zekât 46

[1390]   Kasas,28/57

[1391]   Fecr,89/16

[1392]   Fecr,89/17-20

[1393]   Haşr,59/9

[1394]   Casiye,45/31

[1395]   Ebu Davud, Edeb 8,

[1396]   Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29, (4091); Tirmizî, Birr 61,

[1397]   Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29, (4091); Tirmizî, Birr 61,

[1398]   Casiye,45/24

[1399]   Bakara,2/170

[1400]   Muttafifin,83/29-31

[1401]  Hucurât, 11; Tirmizî, Tefsir, Hucurat (3264); Ebu Dâvud, Edeb 71,

[1402]   Furkan,25/31

[1403]   Ebû Dâvud, Akdiye 31 (3635); Tirmizî, Birr 27, (1941); İbnu Mâce,  Ahkâm 17,

[1404]   Meryem,19/88

[1405]   Ebû Dâvud, Edeb 41

[1406]   Muttafifin,83/29-32

[1407]   Ebû Dâvud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70

[1408]   Ebû Dâvud, Edeb 40, (4875); Tirmizî, Sıatu'l-Kıyame 52

[1409]   Ebû Dâvud, Edeb 40

[1410]  Hucurat,49/12