Kehf Sûresi - Kuran - 018Kehf - 5. Sayfa
Kur'ân'ın İndirilmesinin Bazı Sebepleri
Kur'ân'da Hiçbir Eğrilik Yoktur
İnkarcı Sapıklardan Yana Üzülmemek
Ashab-1 Kehf Olayından Mesajlar
İbn Cerîr'in rivayetine göre. Melek Cebrail on beş gün gecikmiştir..
Kuvvet Ve Kudreti Allah'a Çevirmek
Yedi Uyurların Mağarada Kaldıkları Süre
Allah Sözünü Değiştirecek Yoktur
Allah'ı Ananlarla Beraber Olmak
Heveslerinin Peşine Takılanlar
Hakkın Hak Olduğunu Allah Belirler
İsteyen İmân Etsin, İsteyen İnkâra Sapsın
Kıyametin Kopuşundan Bir Tablo
Amel Defterlerinin Açık Şekilde Dağıtılması
Allah'ı Bırakıp İblisi Dost Edinmek Ne Fena!.
Kur'ân'da Tekrarlanan Ve Açıklanan Hususlar
Her Uzman, Kur'ân'da Kendine Ait Bir Şeyler Bulabilir
İnsan En Cok Tartışan Bir Canlıdır
Allah Dünyada Hesabı Da, Azabı Da Acele Etmez
Bâtılı Savunanların Kalpleri Kılıflıdır
Musa (A.S.) İle Hızır Olayından Çıkarılan İbretler Ve Öğütler
Musa (A.S.) İle Hızır (A.S.) Olayı Üzerinde Yorumlar Ve Rivayetler
Zülkarneyn Kıssasından Öğütler Ve İbretler
İnkarcıların Dünya Hayatındaki Amelleri Bütünüyle Boşa Gitmiştir
Cennet'e Girenler Başka Bir Yere Gitmek İstemezler
Rabbına Selim Bir Kalp İle Kavuşmak İsteyenler
KEHF SÛRESİ
Kehf Sûresi, ismini dokuzuncu âyette konu edilen ve mağara anlamına gelen kehf 'ten alır.
Tamamı Mekke'de inmiştir.
Âyet sayısı ; 110
Kelime » : 1577
Harf » : 6360[1]
İki Sûre Arasındaki Bağlantı
İsrâ Sûresine, Cenöb-t Hakk'a teşbih ve tahmîd ile başlanmış ve Allah'ın büyüklüğünü, ululuğunu anmamız emredilerek noktalanmıştır.
Kehf Sûresine de, kulu Muhammed'e (A.S.) kitap indirdiği belirtilerek Allah'a hamd ile başlanmış ve Allah'a ibâdet ve amellerimizde hiçbir şeyi ortak koşmamamız emredilerek bitirilmiştir
Bu sûrenin kapsadığı başlıca konular:
a) İsrâ sûresinde Musa Peygambere geniş yer verilip İsrail oğullan'-nın yükseliş ve alçalış dönemleri konu edinilip birtakım misaller ve önemli safhalar anlatılır. Bu sûrede ise, daha çok Hıristiyanlar konu edinilmektedir.
b) Dinleri ve imânları uğruna zâlim bir idareden kaçıp mağaraya sığınan bir grup dindar hıristiyandan söz edilir. Böylece hem Allah'ın üstün kudreti dile getirilir, hem de o bir grup insanın dinlerini, inançlarını dünyalarına tercîh etmeleri, tarihî bir misal olarak anlatılır.
c) Arkasından Musa Peygamber ile sâtih bir kulun deniz kenarında buluşmalarına yer verilir ve ledünnî ilme sahip olan o kulun gösterdiği olağanüstü üç olaya yer verilir.
d) Zulkarneyn'den, Ye'cuc-Me'cuc'dan ve yapılan şedden bazı önemli safhalar nakledilir.
e) Son olarak dinlerin İslâmiyetle son noktasına ulaştığına işaret edilir ve bu konuda özellikle kitap ehli uyarılır.[2]
Meali;
1-4— Ha m d O Allah'a ki, (inkarcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azap ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan mü'minleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.
5— (Allah çocuk edindi) iddiasıyla ilgili ne kendilerinin, ne de babalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar yalandan başka bir şey söylemezler.
6— Bu söze (Kur'ân'a) inanmıyacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?
7— Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel - iyi amel ettiğini deneyelim.
8— Ve şüphesiz biz yeryüzünün üstündeki şeyleri kuru bir toprak haline getiricileriz.
İniş Sebebi
Sûrenin iniş sebebi olarak İbn İshak, Yahudilerin Mekke putperestlerine öğrettikleri şu üç şeyin Hz. Muhammed'den (A.S.) sorulmasını gösterir ;
1— Zalim bir hükümdardan, dinleri ve inançları uğruna kaçan bir grup gencin başından geçen olaydan haber verilmesi,
2— Doğu ile batı arasında hüküm sürüp birçok ülkeleri fetheden büyük bir hükümdarın kim olduğu,
3— Ruhun ne olduğunun açıklanması..[3]
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki dünya tatlı ve yeşilliktir ve Allah sizi aVada halîfe olarak yerleştirdi de neler yapacağınıza bakmaktadır. O halde dünyadan da, kadından da sakının. Çünkü İsrail oğulları'nda ilk meydana gelen fitne kadınlar sebebiyle olmuştur.» [4]
«Kim Deccal'e erişirse, ona karşı Kehf Sûresi'nin baş kısmındaki ilk âyetleri okusun.» [5]
«Kim cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) Kehf sûresini okursa, kendisiyle Beytü'l-Atik (Kabe veya Mescid-i Aksa) arasını aydınlatacak kadar ona nur verilir.» [6]
Kur'ân'ın İndirilmesinin Bazı Sebepleri
«Hamd o Allah'a ki...... kulu (Muhanv med'e) kitabı indirdi.,»
İlgili 1-4. âyetlerle, Kur'ân'ın Hz. Muhammed'e {A.S.) indirilmesinin bir kısım sebepleri yansıtılarak üç madde halinde açıklanıyor:
1— inkarcı sapıkları Aflah katından inecek bir azapla korkutup uyarmak,
2— iyi, yararlı amellerde bulunan mü'minleri, içinde temelli kalacakları güzef bir mükâfatla müjdelemek,
3— «Allah çocuk edindi» diyen (hıristiyan ve diğer şaşkın)ları uyarmak..
Cenâb-ı Hakk'ın câri sünnetlerinden biri de şudur: Bir kavim veya ülkeye peygamber göndermedikçe onlara azap etmez. Bundan anlıyoruz ki, Allah, tarih boyunca her kavim ve millete yine kendilerinden seçip peygamberler göndermiştir. Her kavim ve milletin peygamber irşadına mutlaka ihtiyaçları vardır. Nitekim ilgili âyetlerle belirtilen üç husus bu ihtiyacın belirlenmiş birer özeti anlamındadır. Çünkü öldükten sonra dirilmeyi, hesap vermeyi, azap ve mükâfatı akıl yoluyla idrâk çok zor ve hattâ birçok kimseler hakkında imkânsızdır. O bakımdan Kur'ân'da önce bu hususlara nazarlarımızı çevirmemiz plânlanıyor, sonra da gereken uyanda bulunuluyor.
Hıristiyanların çoğunun «Baba, Oğul, Ruhu'l-kuds» diye üçlü bir tanrı inancı ortaya atıp İsa Peygamber'in hâşâ Allah'ın biricik oğlu olduğunu iddia etmeleri, çok düşündürücü, aynı zamanda üzücü bir olay olarak vasıflandırılıyor. Allah hakkında çok iyi düşünüp araştırmalarının, gerçeği tesbit ettikten sonra konuşmalarının îüzumu üzerinde duruluyor ve Hıristiyan din adamları uyarılıyor. Zira böylesine çarpık bir inanç, uluhiyet kavramını kökünden sarsmakta ve temelinden yıkmaktadır.
Şöyfe ki: Allah -hâşâ- İsa'nın (A.S.) babası ise, kendisinin de bir başkasının oğlu olması ve bu illet -malûl zincirinin sürüp gitmesi gibi ilmî izahı yapılamıyan bir yanlış sonuç doğurması gerekir.
Böylece sûrenin başında gecen dört âyet, bir bakıma Kur'ân'ın özeti mahiyetindedir. Tevhîd İnancı'nı ayakta tutmak, ilâhî yasak sınırlarını aşıp yaratılışlarının amacından sapanları uyarmak ve nihayet ilâhî emirlere uyup sünnetullah doğrultusunda hayatını düzene koyanları ebedî mutlulukla müjdelemek, Kur'ân'ı bütün yönleriyle kendinde toplayıp özetleyen temel esaslardır.[7]
Kur'ân'da Hiçbir Eğrilik Yoktur
İnsan kafasının ürünü olup, onun elinden çıkan her kitap, insan kadar kusurlu, onun yanlış bilgileriyle orantılı, onun sınırlı fikir ve görüşleriyle sınırlıdır. Diğer bir deyimle, onun bilgi seviyesiyle eş değerdedir. O bakımdan insan eseri olan her şey, zaman aşımıyla aşınır, tabii olayların birbirini izlemesiyle eskir ve bir süre sonra tazeliğini yitirir.
Allah'ın kudret kalemiyle Levh-i Mahfuz'a yazılan ve sonra Dünya Semasına = Beytü'l-İzzet'e,oradan da parça parça Hz. Muhammed'in (A.S.) kalbine indirilen Kur'ân, Allah'ın kelâm sıfatı gibi sürekli ve mükemmeldir, Zaman aşımıyla aşınmaz, okundukça tazeliğini kaybetmez; aksine tazeliği ve cilâsı artar.
İşte bu hikmete dayalı olarak Cenâb-ı Hak «Onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru, sapasağlam tuttu..» buyurarak kendi kitabının iki ana vasfını açıklıyor.
O bakımdan Kur'ân, hükümleri eskimiyen, değer ölçüsünü her çağda koruyan tek kitaptır. Yeter ki, ilim adamları ondaki hakikatleri, lahutî özellikleri ve ilâhî kudretin tecellilerini araştırıp anlamaya çalışsınlar..
Kur'ân her bakımdan dosdoğru ve sapasağlamdır. Çünkü insan sözü ona karıştırılamamış, beşer eli onu tahrîf edememiştir. İndiği gibi terütaze durmakta, yazıldığı gibi okunup ezberlenmektedir.[8]
İnkarcı Sapıklardan Yana Üzülmemek
<Bu soze inanmayacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?!»
Hiç kimse ne Allah kadar merhametlidir, ne de O'nun kadar âdildir. Kaldı ki insanları yaratan, öldüren ve tekrar diriltecek olan biz değilizdir, O halde mürşitlerin, hakkı teblîğ edenlerin görevi, aşırı derecede acımak, üzülmek, hayıflanmak değil, doğru yolu gösterip uyarıda bulunmak; ilâhi rahmeti bütün genişliğiyle, ruhları ferahlatıcı yanlarıyla kalplere işleyip, O'nun adaleti gereği azabının şiddetini günün şartlarını da dikkate almak suretiyle zaman zaman münasebet düştükçe hatırlatmaktır.
Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizin, mümeyyiz vasıflarından ikisine dikkatlerimiz çekiliyor: Reûf ve Rahim.. Bu sıfatlar Hz. Muhammed'in (A.S.) insanlıktan yana sevgi ve merhametle dolu bulunduğunu göstermektedir. Her ne kadar Cenâb-ı Hak ona : «Üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin?» diye tesellide bulunuyorsa da, Onun Reûf ve Rahîm sıfatları zaman zaman içini burkmakta ve merhamet duygusunu harekete geçirmekteydi. O halde, bu husustaki ilâhî teselli ve tavsiye, Peygamber'in (A.S.) fazla üzülmesini, kendini tüketircesine hayıflanmasını önlemeye yönelik bir anlam taşımaktadır.
Sonra da Cenâb-ı Hak, insanları dünya denilen aşağı âleme getirmesinin hikmet ve gayesini bir cümlede özetliyerek, asıl üzerinde durulması gereken noktayı belirliyor: «Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim..»
Böyle bir ortamda, insanın aralıksız süren ihtiyaçları, dünya nimetlerinin bol çeşitleri, çekicilikleri ve ölümden korkup birtakım çarelerin araştırılması, insanı çetin bir mücadelenin içine atmakta ve ciddi bir sınavdan geçirmektedir. Bu mücadele ve sınavın hikmetini anlayıp kendini ona göre düzene sokanlar ilâhî iltifata mazhar kılınmakta; idrâk etmeyip hayat dizginini nefis ve iblîsin eline teslim edenler ise, o iltirattan kendilerini mahrum etmektedirler.[9]
Daha Güzel, Daha İyi Amel
«Şüphesiz ki biz yeryüzünde bulunan şeyleri ona bir süs yaptık, tâ ki onlardan (insanlardan) hangisinin daha güzel, iyi amel ettiğini deneyelim..»
Allah insanı ayrı bir canlı olarak dünya alanına getirince, onu yeme, içme, evlenme, mal ve makam sahibi olma gibi ihtiyaçlarla karşı karşıya bıraktı. Akıl, zekâ, idrâk, düşünce ve hafıza gibi yeteneklerle de donatarak ona yardımcı araçlar verdi. İçinde nefis kuvvetini, dışında İblîs'in vesvesesini meydana getirerek onu hayat mücadelesinin bitmez, tükenmez sahnesinde cüz'i iradesiyle başbaşa bıraktı. Ancak yardımcı olarak da peygamber ve kitap gönderdi, Şöyle ki : Cenâb-ı Hak, tabir eâizse, un, şeker ve yağ verdi, ama bunları bir araya getirip helva yapmayı ona bıraktı. Sonra da amaç ve hikmeti açıkladı: Dünya âhiretten yana güzel amellerin yetiştirileceği yerdir. Ahiret bu amellerin devşirilip harman edileceği alandır. O bakımdan âhiret ya bütünüyle saadet, ya da azap olabilir. Öyle ki, her kişi saadet ve azabı dünyada yetiştirip yüklenir ve ölünce de beraberinde âhirete taşıyıp götürür. O halde en önemli mesele: «Kimin daha güzel ve yararlı amelde bulunmasıdır. [10]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ı rahmetinin eseri olarak indiren Allah'ın her zaman hamde lâyık olduğu belirtildi. Kur'ân'ın indirilmesinin üç ana sebebi üzerinde durularak tebliğ ve irşat görevini sürdürenlerin, inkarcı sapıkların küfürde ısrar etmelerine fazla üzülmelerine gerek olmadığı teselli mahiyetinde anlatıldı. Dünyada asıl yapılması lüzumlu olan «en güzel amel» konu edilerek herkesin kendi mesleğini en güzel, en başarılı noktaya getirmesine işarette bulunuldu,
Aşağıdaki âyetlerle, hak ile bâtıl mücadelesinin her devirde mevcut olduğu ve bundan sonra da olacağı hatırlatılıyor. Gerektiğinde din ve vicdan hürriyetine baskı yapılan ülkeden, bunlara saygı gösterilen ve fırsat tanınan başka bir ülkeye hicret etmekte bir sakınca olmadığı kapalı bir anlatımla işleniyor ve arkasından bu uğurda ülkelerini terkedip dinleri ve inançları uğruna mağaraya sığınan bir grup gencin asil davranışı misal veriliyor.[11]
Meali:
9_ yoksa sen mağara ve yazttı levha sahiplerini bizim şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?
10— Hani bir grup genç, mağaraya çekilmişler ve «Ey Rabbimiz! bize kendi katından bir rahmet ver; işimizde doğruyu göster de bizi başarılı kıl» demişlerdi.
11— Bu sebeple mağarada nice yıllar onların kulakları üzerine (duymamaları için engel) koyduk.
12— Sonra da iki gruptan hangisinin mağarada ne kadar kaldıklarını daha iyi hesaplamasını belirlemek için onları uyandırıp kaldırdık.
13— Biz sana onların başından geçen olayı gerçek yönüyle anlatıyoruz; onlar Rablerine imân eden bir grup genç idi; biz de onların doğru yolu bulup (Rablanna daha çok) bağlanmalarını artırdık.
14— Ve (hükümdarın karşısında) ayakta durup, «Bizim Rabbimiz Qök-lerin ve yerin Rabbıdır, ondan başka hiçbir tanrıya mümkün değil tapmayız; bunun aksini söylersek ancak yalan söylemiş oluruz,» dedikleri zaman kalplerini (dayanma ve sebat gösterme duygusuyla) pekiştirdik.
15— İşte şu bizim milletimiz, Allah'tan başka ilâhlar edindiler; onların (ilâh) olduğuna karşılık açık delil ve belge getirselerdi ya,. Artık Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?
16— Onlardan da, Allah'tan başka taptıklarından da ayrılıp çekildiğiniz zaman mağaraya yerleşin ki Rabbiniz üzerinize kendi rahmetinden yaysın ve işlerinizi de size uygun ve yararlı şekilde hazırlasın.
17— Bir görsen, güneş doğunca mağaralarının sağına meyleder; batınca da onların sol tarafını kesip geçer. Onlar mağaranın genişçe bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın açık belgelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, artık onun için irşâd edecek bir dost ve yardımcı bulamazsın.
18— Onları uyanık sanırsın, oysa uyku halindedirler; sağa sola onları çevirip dururuz. Köpekleri de iki kolunu (mağaranın) eşiğine uzatmış vaziyette. Onları bir görseydin dönüp onlardan kaçardın ve için korku dolup ürperirdin.
19— Kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırıp kaldırdık. Onlardan bir sözcü, «Ne kadar burada eyleştiniz?» dedi. «Ya bîr gün, ya da daha az bir süre...» dediler. «Ne kadar kaldığımızı Allah daha iyi bilir. Şimdi siz şu gümüş paranızla birinizi şehre gönderin de daha iyi ve temiz bir yiyeceğe bakıp ondan size bir rızık getirsin; (alış-veriş ederken) ince ve nazik davransın, sakın sizi birine sezdirmesin!» dediler.
20— Çünkü onlar herhalde üzerinize çıkıp gelirlerse, ya sizi taşlayarak öldürürler, ya da kendi dinlerine döndürürler ve o takdirde ebediyen kurtuluş bulamazsınız.
21— Böylece, Allah va'dinin hak olduğunu, kıyametin kopuşunda hiçbir şüphe bulunmadığını bilmeleri için (insanları) onların durumu hakkında bilgi sahipleri kıldık. Öyle ki, halk onların durumuyla ilgili kendi aralarında tartışıp duruyorlardı: «Onların üzerine bir bina yapın» diyorlardı. Halbuki Rableri onları çok iyi bilendir. Görüşleri üstün gelenler ise, «And olsun ki, onların üzerine herhalde bir mescid kurmalıyız!» dediler.
22— «Mağaradakiler üçtür, dördüncüleri köpekleridir» derler. «Beştir, altıncıları köpekleridir» derler. Bu, gaybe taş atmaktır. Kimi de, «yedidir, sekizincileri köpekleridir» derler. De ki: «Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.» Onlar hakkında (şu) ortaya konulandan fazlasıyla tartışma ve onlar hakkında hiç kimseden bir şey sorma.
Olayın Tarihî Yönü
Klasik tefsirlerimiz bu «Yedi Uyuyanlar» hakkında ilmî değeri olmayan hayli bilgiler vermiş, senedi olmayan birçok rivayetler nakletmişlerdir. Biz onların hiç birine iltifat etmedik.
Bilindiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm'de hâkim olan ilâhî metot gereği, tarihî olayların, kıssaların öğüt, ibret ve ders alınacak önemli safhalarına yer verilir, yeri ve tarihî üzerinde durulmaz; şahıs isimlerinden pek söz edilmez. Çünkü önemli olan, meydana ,gelen olay ve kıssayı ibretli bir misal halinde gözler önüne sermek ve böylece ilâhî emirlerin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.
Burada da «Yedi Uyuyanlar» olayı, putperest bir ülkede, zalim bir hükümdarın din ve vicdan hürriyetine imkân vermediği, inanan kişileri işkencelerle yıldırmaya ve vazgeçirmeye çalıştığı; Allah'a ve O'nun kitabı ile peygamberine imân eden bir grup şuurlu mü'minin, o hükümdara maddeten karşı koyma imkânları mevcut olmadığından, dinlerini ve inançlarını baskıdan ve zulümden kurtarmak ve korumak için ülkelerini terkettikieri, o yüzden bir mağaraya sığındıkları konu edilmekte ve önce Mekke'de küfrün amansız saldırısına hedef olup bunalan mü'minler teselli edilmekte, sonra da hicret günlerinin yaklaştığına işaret edilmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın insanların hayat sahnelerinde binlerce ibretli olayların gelip geçtiğine dikkatleri çekerek, «Ashab-ı Kehf» olayının onlardan biri olduğunu ve o bakımdan pek de şaşılacak bir şey olmadığını hatırlatması, elbetteki çok anlamlıdır.
İşte bize düşen, sözü edilen olayın öğüt ve ibret alınacak safhaları üzerinde durarak birtakım olumlu sonuçlar çıkarmak ve cereyan ettiği yeri ve tarihi ise, daha çok tarihçilere bırakmaktır.
Ancak bu olayla ilgili Hak Dini Kur'ân Dili adlı tefsîrde, değişik tarihî bilgiler verilerek birkaç paragraf halinde anlatılmaya çalışılmıştır. Onları buraya nakletmeyi uygun gördük.
İbn Esîr Tarihi Kâmil'inde şöyle diyor: «Ashab-ı Kehf, Dekyus namında bir melikin zamanında idi. Dekyanus dahi denir. Efsus adındaki Rum şehrinde bulunuyorlardı..»
Fakat Tarihi Kâmil'den anlaşıldığına göre Dekyanus, Dekyus'tan başka ve sonra gelmiş görünüyor. Zira Dekyanus «Diyuklenyanus» olmalfdır ki, Kâmil'de buna «Deklitanus» denilmiş ve Dekyus bundan birkaç melik önoe anılmıştır.
Murad Bey'in tarihinde anlatıldığına göre, Hıristiyanlar hakkında iara edilen katliamların en sonuncusu ve en dehşetlisi Diyuklenyanus'un zamanında meydana gelmiştir.
Fransızların «Grand Ansiklopedisinde «Sept Lormans» Yedi Uyurlar namile kıssa hakkında şöyle denilmiştir: Roma imparatoru «Dekyus-Deci-us» Hıristiyanlari katliam ettiği sırada asîl bir aileye mensup yedi kardeş: Maksimyanns, Malkûs veya Margûs, Martinynanus, Diyomisyus, Yohanis ve Sürasiyü, kendilerini dinlerini terke zorlamak isteyen «Efes» valisinin tehditlerine kahramanca karşı koyduktan sonra bir mağaraya iltica ettiler. Onları ve onlarla birlikte kendilerini sadıkane takip etmiş olan köpeklerini öldürmek için bu mağaranın kapısını ördüler, duvar bitmeden bir hıristiyan bu olayın münasebeti üzerinde yazmış olduğu bir bakır levhayı mağaradan içeri atmıştı. (Rakîm bu levha demek oluyor) Fedailer uyudular, yüz elli sene veya yüz doksan yedi sene sonra dört yüz kırk sekiz tarihinde ikinci Teodos zamanında sadece bir gün uyumuş oldukların! zannederek uyandılar ve içlerinden birini yiyecek satın almak için şehre gönderdiler. Bu adam kapılarda salîp (haç) işaretlerini görerek hayrete düştü. Aynı zamanda alış-veriş ettiği kimselere İmparator Dekyus zamanından kalma sikkeler gösterdiği için onları da hayrete düşürdü. Efes «Efsus» piskoposu, imparator ve imparatoriçe bu harikayı hayretle seyretmek için derhal mağaraya gittiler, fakat yedi şehit, ölülerin dirileceğine böylece delil gösterdikten sonra uykuya daldılar, ve bir daha uyanmadılar. Bunların kapanmış oldukları mağara sonraları mü'minlerin bağlılıklarıyla meşhur oldu. Bu mağarayı hâlâ seyyahlara (turistlere) gösteriyorlar. Bunların geriye bıraktıkları şeyler Marsilyaya nakledildi. Nakil esnasında kullanılan büyük taş sandık Marsilya'daki Sent Viktor kilisesindedir. 528 tarihinde Suriye Piskoposu «Jean dö Sarağ»un bir kıssa şekline soktuğu bu dasitan sonradan Greguvar dü Loz tarafından Süryanice'den Lâtince'ye terceme ve teksir edildi. Bu eserin ismi (Döglorya Martiromjdur. Bu yedi kişinin isimleri Yunan ve Lâtin, Habeş ve Rus takvimlerinde bazı değiştirmeler ile yer almıştır. Yunan takvimlerinde sekizinci olarak köpeğin ismi de görülür. Lâtin kilisesinde bunların tezkârı (anma törenleri) yedi temmuzda icra edilmiştir. Yunan kilisesine göre, yedi şehidin mağaraya kapandıkları gün, dört ağustos ve uyandıkları gün, yirmi iki teşrin olur,» [12]
Ashab-1 Kehf Olayından Mesajlar
Cenâb-ı Hak, kâfirler tarafından -sırf hıristiyan oldukları için- zulme ve hakarete uğrayan, ölümle tehdit edilen yedi genç kardeşten söz ederken, onların başından geçen ibret dolu safhalardan önemli kısımları Kur'-ân'da zikrederek mü'minlere şu mesajları vermektedir:
1— Kâinatın her parçası, ilâhî varlığı ve birliği yansıtan belgeler ve mu'çizelerle doludur. Sadece dünyanın şaşmayan bir kanuna göre boşlukta iki ayrı hareketini -herhangi bir yavaşlama ve noksanlaşma söz konusu olmaksızın- sürdürmesi, fiziksel bir mu'oize değil midir? «Yedi Uyuyanlar» olayı buna kıyas edilince pek önemsiz kalmaz mı?
İşte Kur'ân bu gerçeği hatırlatıyor. Aklını, vicdanını kullanabilenler için her tarafın mu'cize ve harikalarla dolu olduğunu bildiriyor.
2— Allah'ı inkâr eden zorba bir idareyi değiştirmek mümkün olmadığı takdirde, canı, dini, imânı ve insan olmanın şerefini koruyup kurtarmak için daha emin, din ve vicdan hürriyetine saygılı bir yere gidilir.
3— Cenâb-ı Hakk'ın bizim henüz bilmediğimiz öyle kanunları vardır ki, onları harekete geçirince, insan ölmeden asırlarca uykuda kalabilmekte ve bir hastalık da arız olmamaktadır, az bir enerjiyle varlığını sürdürebilmektedir. İlmî araştırmalar ilerledikçe insanoğlu bu konuda belki birtakım ip uçları elde edebilir. İnsan ruhunun ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu, beden ruha tabi olunca, gıdaya bile ihtiyaç hissedilmiyeceğini belki keşfedebilir.
4— Allah dosdoğru inanıp Hakk'a bağlanan o gençlere, kendi yüce kudretini izhar ederek, öldükten sonra diriltilmenin mümkün olduğunu gösterdi. Üçyüz küsur yıl uyuduktan sonra, bir gün veya daha az bir süre uyu-muşçasına uyanmaları, bunun en açık misalidir.
Belirttiğimiz bu dört madde, olayın özeti ve ana temasıdır. Açıklanması ise, kısaca şöyledir;
1. Genç yaşta nefsin aşırılıklarını frenleyip Allah'a dosdoğru inanmak, imânların en güzelidir. Dine ve ahlâka gençlerin sahip çıkması, inkarcı zorba bir idareyi gençlerin bilimsel açıdan zararlı görüp reddetmeleri, geleceğe ümitle bakmayı ilham eder.
2. İmân ve fazilet uğruna üstün cesaret göstermeyen bir topluluk, her zaman ezilmeğe, itilip kakılmaya mahkûmdur.
3. Bâtılın kalpleri ve vicdanları aydınlatmıyacağını delillerle ortaya koymak ve küfrün, azgınlığın, hürriyetlere saygısızlığın hiç bir millete ve ülkeye rahmet getirmiyeceğini, onları hiçbir zaman başarılı kılmayacağını ortaya koymak, çok daha bilgili, imanlı gençlerin görevi olduğunu unutmamak gerekir.
4. Allah'a, O'nun dinine iftira edip yalan uyduranlardan daha zalim kim vardır veya kim olabilir? Din adına taviz yoktur.. İnkarcı maddecileri memnun etmek için dinin hükümlerini, esaslarını değiştirmek en büyük haksızlıktır. İşte Kur'ân ilgili âyetlerle bunu haber veriyor.
5. Küfürden, sapıkların şerrinden ve onların bağlı bulunduğu bâtıldan kurtulmanın yollarını arayanlara, çare bulamadıkları takdirde onlardan uzaklaşmak suretiyle kulluk görevlerini huzur içinde yerine getirenlere Cenâb-ı Hak geniş rahmetiyle yönelir ve işlerini kolaylaştırır.
6. Mağaranın genişçe bir yerinde uyuyup sabah-akşam güneşinin onlara dokunmadan makaslayıp geçmesi ise, mağaranın yapısı ve yönü hakkında kısa bir bilgi veriyor. Hem vüeudun bir kısmının güneşte, bir kısmının gölgede kalmasının sağlık için zararlı olabileceğine belki işaret ediliyor. Zira bu hususta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in de ümmetine uyarısı olmuştur.
7. İlâhî sünnete, yani insan hayatıyla içice olan kanunlara uyanları Allah doğru yola eriştirir; uymayanları ise, sapıklıkları üzere bırakır.
8. Uzun yıllar uyuyanların vücutlarının çürümemesi ve kan dolaşımının aksamaması için sık sık melekler tarafından sağa-sola döndürüldükleri açıklanıyor. Bu, uzun süre uyuyan çocukları ve yatalak olan hastaları belli vakitlerde sağa-sola çevirmemizi ilham ediyor.
9. Köpeğin ekmeğini yediği kapıya sadık olduğu, yedi uyuyan gençleri korumak için kollarını eşiğe uzatıp uyuduğu bildiriliyor. Bir tehlike anında köpeğin daha duyarlı olduğu dolaylı şekilde anlatılıyor.
10. Uzun yıllar saçları, sakalları ve tırnakları uzayan o gençlerin korkunç bir görünüm içinde bulundukları haber veriliyor. Bu, belli sürelerle saç ve sakalı düzeltmenin gereğine işarettir.
11. Kabir âleminin de böyle bir uyku devresine yakın bir anlam taşıdığına dikkatler çekiliyor. Ruhlar için bir bakıma zaman kavramının söz konusu olmadığına işaretle, kabir âleminin pek uzun sürmeyeceğine atıf yapılıyor.
12. Birkaç gün rahat yaşayabilmek için putperestlerin inançlarını benimsemek veya onlar gibi bâtıl ilâhlara tapmak, ebedî hayatı kaybetmeye sebep olur. Öyleleri için kurtuluş yolları kapanır ve yardımcı da bulunmaz.
13. Olayın deşifre edilmesi, mağaranın tanıtımının yapılması, insanlara, Allah'ın va'dinin mutlaka gerçekleşeceğini ve kıyametin, vakti ve saati gelince mutlaka kopacağını kanıtlamak içindir.
14. Halkın bu gibi olağanüstü sayılan olaylara karşı ilgisinin fazla olduğu, ölen kâmil kişilere daha çok saygı duyulduğu, buna ölçü olarak da Yedi Uyurlar üzerine bir bina veya mescit yapılmasını kararlaştırmaları gösteriliyor.
Oysa mescit ölüler için değil, diriler için yapılır ve öyle olmalıdır.
15. Uyuyan gençlerin sayısı hakkında tartışmanın gereksiz olduğu, bir bakıma karanlığa taş atma anlamını taşıdığı blidiriliyor. Aynı zamanda hakkında kesin bilgi ve delil bulunmayan bir olay, bir konu hakkında iddialaşmaya, tartışmaya girilmemesi emrediliyor.
16. Yerin üstündeki hareketli canlıların ve bitkilerin bir gün kupkuru toprak haline getirileceği belirtildikten sonra Yedi Uyurlar olayı buna cok açık bir misal olarak veriliyor. «Öldürmeden üçyüz şu ka'dar yıl uyutan Allah, elbetteki insanları toprak haline getirdikten sonra diriltmeğe kadirdir» inancı telkin ediliyor.
Ashab-ı Kehf hakkında çeşitli rivayetleri toplayıp geniş bilgi veren ünlü müfessir İbn Cerîr et-Taberî'nin tesbitlerini, hacmimiz müsait olmadığından buraya nakletmedik, Ancak fazla bilgi edinmek isteyenlere onun Camiu'l-Beyan Fi-Tefsîri'l-Kur'ön adlı tefsirini tavsiye ederiz. [13]
Hıristiyan kaynaklara göre, Ashab-ı Kehf olayı M.S. 250 yıllarına rastlamaktadır. Ancak Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra olay üzerinde daha. fazla durulduğu ve M.S. 447'de Roma İmparatoru II. Theodosius döneminde uykudan uyandıkları sanılmaktadır. Bu tesbite göre, Ashab-ı Kehf'in mağarada 197 yıl uyudukları ortaya çıkıyor ki, tes-bitin sıhhatli olduğu söylenemez. Çünkü Kur'ân'da üçyüz küsur yıl uyudukları belirtilmektedir. Allah daha iyisini bilir.[14]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Mekke'de mü'minleri tedirgin edip din ve vicdan hürriyeti tanımayan müşriklerin eza ve cefasına tahammül etmeğe çalışan mü'minleri teselli etmek ve yakında hicret olayının meydana geleceğini kapah bir şekilde haber vermek üzere Ashab-ı-Kehf misal verildi. Önemli safhaları anlatılarak mü'minlere birtakım mesajlar iletildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Ashab-ı Kehf'in mağarada kaldıkları süre üzerinde duruluyor. Kesin belge olmadan bir olay, ya da konu üzerinde tartışılmaması' hatırlatılıyor. Bir iş yapılmak istendiğinde, «Allah dilerse» demenin çok yararlı olacağı bildiriliyor. Sonra da dinle ilgili konularda Kur'ân'a bağlı kalmanın gereği belirtiliyor.[15]
Meali
23-24— Hiçbir şey için «Ben bunu mutlaka yarın yapacağım» deme; ancak Allah dilerse yapacağım, de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve de ki: Umulur ki Rabbim beni buncan daha yakın doğruya eriştirir.
25— Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve dokuz da artırdılar,
26— De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını (gizli kapalı hususlarını) bilmek Allah'a aittir. O ne güzel görür ve ne güzel işitir! Onların O'ndan başka bir dostu ve yardımcısı yoktur. O, hiç kimseyi hükmünde ortak tutmaz.
27— Artık sen Rabbin kitabında sana vahyolunanı oku. O'nun sözlerini değiştirecek yoktur ve sen O'ndan başka bir dayanak ve sığınak elbette bulamazsın.
İniş Sebebi
Yahudilerden aldıkları bilgi üzerine, Mekkeli putperestler, Hz. Peygam-ber'e (A.S.) gelerek ruhtan, yedi uyuyanlardan ve bir de Zulkarneyn'den sordular. Peygamber (A.S,) Efendimiz onlara: «Yarın gelin de cevabını vereyim» buyurdu ve «inşaallah» demedi. Bunun üzerine Melek Cebrail gecikti ve sonra yukarıdaki âyetler indi.[16]
İbn Cerîr'in rivayetine göre. Melek Cebrail on beş gün gecikmiştir..[17]
Kuvvet Ve Kudreti Allah'a Çevirmek
«Hiçbir şey için «Ben bunu mutlaka yarın yapacağım» deme; ancak Allah dilerse yapacağım de..»
Kur'ân, ilgili âyetle mü'minlere konuşma kurallarından birini ve Allah ile olan ilgisinin ölçü ve edebini hatırlatıyor. Varlık âleminin en seçkin parçası olan insan, her an ilâhî kudretin tasarrufu altında bulunuyor. Vücudu O'nun kudretinin eseri, yetenekleri O'nun inayetinin tecellileri, fiziksel yapısı O'nun sanatının harikasıdır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın var kılıp istifademize sevkettiği nimetlerden nasibimizi alırken O'nun ismini anarak başlamamız ve yine O'nun ismini anarak bitirmemiz ve bir işe başlayacağımıza karar verirken «inşaallah» dememiz kadar tabii ne olabilir? Her şeyden önce Allah'a karşı olan edep, terbiye ve saygımızın gereğidir. Rabbımız her şeyden fazla sevilmeğe, saygı gösterilmeğe ve güven beslenmeğe lâyık değil midir? Aslında O'nun ne bizim ibâdetimize, ne duamıza, ne de Besmele ile başlayıp Hamd ile bitirmemize ve yapmak istediğimiz şeyler konusunda «inşaallah» dememize ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar kulluğumuzu idrâk etmemizin sözlü belgelen, imânımızı şüpheden uzak bulundurmamızın içten dışa vuran tezahürleridir.
Unutmamak gerekir ki, bir işe başlayabilmemiz, bir işi. başarabilmemiz için mutlak surette ilâhi yardım ve rahmete muhtaç bulunuyoruz. O bir an bize taalluk eden kudretinin tecellilerini kesintiye uğrattığı takdirde, bizler güçsüz, enerjisiz ve hareketsiz birer et-kemik yığını olarak kalırız. Yaptığımız her şeyde O'nun kudret ve inayetinin payı yüzde yüzdür. Bu bakımdan bir şeyi yapmaya karar verdiğimizde «inşaallah», yani «Allah dilerse» dememiz, bütün kuvvet ve kudretleri O'na ait kılmamızın açık ifadesi, teslimiyetimizin sözlü belgesi, kalbimizin imân ile yatışmış olmasının bir tezahürüdür.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in, kendisinden üç şey hakkında soru soranlara «yarın gelin de cevabını vereyim» demesi ve «inşaallah» sözüyle bağlamaması, ilâhî plân ve programın gerçekleştirdiği bir misaldir. Aynı zamanda bu olay, kişinin, ne kadar bilgili ve yetenekli olursa olsun, ne kadar ileriyi görürse görsün, mutlaka Allah'ın vereceği kuvvet ve rahmete muhtaç bulunduğunu anlatan bir belgedir. [18]
Yedi Uyurların Mağarada Kaldıkları Süre
«Onlar mağaralarında üç-yüz yıl kaldılar ve dokuz da artırdılar..»
Yedi Uyurlar'ın sığındıkları mağarada ne kadar süre uyuya kaldıkları hakkında hayli farklı tesbit ve yorumlar yapılmıştır. Az yukarıda da naklettiğimiz üzere, Roma imparatoru II. Theodosius zamanında daldıkları uykudan uyandıklarını îesbit edenlere göre, M.S. 250 yılında olay meydana gelmiş ve sözü edilen imparatorun tahtta bulunduğu 447 yılında uyandıkları anlaşılmıştır. Bu tesbite göre, sözü edilen genç grup 197 yıl uyumuşlardır. Bu sayıdan daha az ve daha çok uyuduklarını iddia edenler de olmuştur.
Kur'ân bu konuda kesin bir rakam vermekte midir? İlgili 25. âyeti iki şekilde yorumlamamız mümkündür. Birincisi, cümlenin 22, âyetle irtibatlı olmadığı; ikincisi ise, irtibatlı olduğu şeklindedir.
Birinci yoruma göre : Kur'ân her türlü tahmin ve farklı tesbitleri bir tarafa itip güneş ve ay yıllarına göre iki süre belirlemektedir. Güneş yılına göre, 300 yıl, Ay yılına göre, yaklaşık 309 yıi uyuduklarını açıklamaktadır.
İkinci yoruma göre : Mağaraya sığınan gençlerin kaç kişi olduklarında nasıl farklı görüş ve tesbitler ortaya çıkmışsa, mağarada kaç yıl uyudukları hakkında da öylece farklı görüş ve tesbit ortaya çıkmıştır. Kimine göre, 300 yıl, kimine göre ise, 309 yıl..
Klasik tefsirlerimizde birinci yoruma ağırlık verilmiş ve Güneş takvimi ile Ay takvimi arasında 11 gün farkın söz konusu olduğunu belirterek 300 güneş yılının yuvarlak hesapla 309 ay yılına tekabül ettiğini ve Kur'ân'ın bilhassa bu farka dikkatleri çektiğini söylemişlerdir.
Ne var ki, 26. âyet ikinci yorumun daha isabetli olduğu kanaatini doğuruyor. «De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını (gizli, kapalı hususlarını) bilmek Allah'a aittir...»
Ünlü İngiliz tarihçisi Edvvard GİBBON (1737-1794), Roma İmparator-luğuyla ilgili beş ciltlik tarihinde -ki bu, M.S. 180-1500 yıllarını kapsar- As-hab-ı Kehf olayına da temas etmiş ve Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığa karşı olduğu, dindarları takibata uğrattığı dönemini ve sonra da adı geçen imparatorluğun Hıristiyanlığı kendilerine din olarak seçip benimsedikleri dönemi ete alıp incelemiş ve böylece Ashab-ı Kehf'in, yani Yedi Uyurlar'ın mağarada 196 yıl uyuduklarını iddia etmiştir.
Onun bu tesbit veya iddiası doğru ise, ikincilerin yorumuna göre, Kur'ân'ın beyânına ters düşmemektedir. Birincilerin yorumuna göre ise, Kur'ân'ın beyânına ters düşmekte ve arada büyük bir fark bulunmaktadır. O takdirde Kur'ân'ın verdiği rakam mutlaka doğru, onun tesbiti ise elbette yanlıştır. Nitekim Meydan Larousse'da ilgili maddenin açıklamasında şu cümle yer almaktadır: «Gibbon'un adı geçen eseri, tarihî bir inceleme ola-rakjdeğerini kaybetmekle beraber edebî açıdan önemlidir.»
Böylece, gençleri öldürmeden asırlarca mağarada uyutan Allah'ın mutlaka ölüleri diriltmeğe kudretinin yettiği ve kıyametin de vakti ve saati gelince kopacağında hiç şüphe bulunmadığı bir defa daha kesinlik kazanmış oluyor. Sonra da bu olayla, bizim henüz çözemediğimiz birçok esrar ve hikmetin, ilâhî sünnet ve kanunun bulunduğu hatırlatılmaktadır. O bakımdan aklımızın ermediği, bilgimizin yetmediği bir konu veya olayı hemen ret veya inkâr etmemizin çok sakıncalı sonuçlar doğuracağına işaret edilmekte, her konu ve mesele hakkında ciddi araştırma yapmamızın daha doğru olacağı dolaylı şekilde ilham edilmektedir.[19]
Bundan Daha Yakın Olan Doğru
Mağarada uyuyan gençler, Hıristiyan olup Hak uğruna zâlim putperest bir imparatordan kaçıp imanlarını kurtarmak pahasına dünya nimetlerine veda eden çok mutlu kişilerdir. Uzun süre uyumaları, hem ilâhî kudretin yüceliğini yansıtmakta, hem de haktan yana olanların Allah, melekler ve insanlar tarafından hayır ve rahmetle anılacakları ve bunun kıyamete kadar devam edeceği belirtilmekte ve asıl kalıcı olan hayırlı amelin, Allah rızası doğrultusunda gerçekleşmiş bulunandan başkası olmadığı bilgisi verilmektedir.
Ama bu olaydan çok daha yakın, çok daha tatmin edici olan bir gerçek vardır, o da Kur'ân mu'cizesidir. Her âyet ayrı bir belge, her hükmü benzersiz bir rahmet, her kıssası yönlendirici bir öğüt ve ibrettir. Ümmî, yani okur-yazar olmayan bir Peygamber'in (A.S.) böylesine her yönüyle mükemmel ve kusursuz bir kitabı teblîğ edip öğretmesi ise, en büyük mu'-cizedir.[20]
Allah Sözünü Değiştirecek Yoktur
Artık sen Rabbının kitabında sana vahyolunanı oku. O'nun sözlerini değiştirecek yoktur ve sen O'ndan başka bir dayanak ve sığınak da elbette bulamazsın.»
Son kitap bütünüyle Allah sözüdür. Kelime konum ve dizimindeki olağanüstü uyum ve ahenk, manasındaki yüksek hikmet her bakımdan onun ilâhî olduğuna şehadet etmektedir. Yirmi üç ytla yakın bir süre içinde kısım kısım, parça parça inmesinin sebeplerinden biri de şudur: İndiği gibi korunsun, vahyedildiği gibi yazılıp ezberlensin ve ona hiçbir zaman insan sözü karışmasın, karıştırılmasın..
Abbasî halîfelerinden Me'mun devrinde İslâm'a giren bir yahudî din âiiminin itirafı, bunun.binlerce kanıtlarından sadece biridir. Bir önceki sûrenin tefsirinde de naklettiğimiz gibi, iyi bir hattat olan yahudi, önce Tevrat'ı yazıp yer yer ilâveler ve noksanlar meydana getirmiş ve sonra da o vaziyette yazdığı nüshayı hahamlara takdim etmiş. Ne var ki, hiç biri bunun farkına varamamış ve en küçük bir itirazda bulunmamıştır. İncil'i de aynı şekilde yazıp papazlara sunmuş, yine herhangi bir itiraz olmamış, üstelik bu hizmetinden dolayı taltif edilmişti. Sıra Kur'ân'ı yazmaya gelmiş, onu da bazı ilâve ve noksanlaştırmalarla yazıp sahaflara götürmüş, kapağını açan sahhaf, yapılan tahriflerin hemen farkına varmış ve yahudinin üzerine yürümüştür. Özetini sunduğumuz bu olay üzerine yahudi din âlimi son derece duygulanmış ve «İşte Allah sözü budur ki onu değiştirmek mümkün değildir» diyerek içindeki bütün şüpheler kalkmış ve gönül yatışkan-lığı içinde İslâm'a girmiştir.
Âyetin bir diğer yorumu ise şöyledir; Din âlimleri, Kur'ân'ı bir bütün halinde korumakla yükümlüdürler. Onun hükümlerini aynen teblîğ etmeleri, soranlara eksiksiz cevap vermeleri; şunu, bunu dine ısındırmak için en küçük bir değişiklik yapmamaları gerekmektedir. Çünkü Allah sözü değiştirilmez, O'nun hükümlerine dokunulmaz ve emirleri kişilerin arzularına veya mantıklarına göre yorumlanmaz.[21]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, Yedi Uyurlar'ın mağarada kaldıkları süre üzerinde duruldu ve bir konu veya olay hakkında kesin bilgi edinmeden iddialı olmanın sakıncaları bulunduğuna işaret edildi. Gelecekte yapılması istenen bir işi kararlaştırırken «inşaallah» demenin gereğine dikkatler çekildi. Sonra da dinî konularda Kur'ân'a bağlı kalmanın lüzumu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini sabah ve akşam ibâdete verip Rabla-rına duâ eden mü'minlerle beraber olmanın faydalarına atıf yapılarak aklını, düşüncesini nefsinin emrine verip hevesinin peşine takılan sapıklara iltifat edilmemesi tenbîh ediliyor. Sonra da imân temeli üzerinde salih amellerde bulunanlar müjdeleniyor; onların aksine bir yol tutan sapıklar için hazırlanan Cehennem azabı hatırlatılıyor.[22]
Meali:
28— Sabah akşam Allah'ın rızasını dileyerek Rabbına duâ edip yönelenlerle beraber (bulunman için) kendine sabretme gücünü ver.. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan (hakka gönül veren kimsesiz fakir mü'minlerden) ayırma ve bir de kalbini bizi anmaktan gaflete düşürdüğümüz, hevesinin peşine takılmış kimseye uyma. Zaten o işinde sınırı aşmıştır.
29— De ki: Hak, Rabbinizdendir; artrk isteyen imân etsin, isteyen inkâra sapsın. Şüphesiz ki biz, zâlimler için ihata duvarları (şeklinde) her taraftan kendilerini kuşatacak bir ateş hazırlamışızdır. Eğer (susuzluktan) sızlanıp yardım isterlerse onlara, (içerken) yüzleri kavuran erimiş katran gibi koyuca bir su verilir. Ne kötü içecektir o! Ve Cehennem de ne fena oturulacak yerdir!
30— Şüphesiz ki, imân edip güzel yararlı amellerde bulunanlar var ya, doğrusu biz güzel-yararlı amellerde bulunanların ecrini (mükâfatını) boşa çıkarmayız.
31— İşte onlar için altlarından ırmaklar akan ADN Cennetleri var; orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın nefis ipekli yeşil kumaştan elbise giyerek tahtlar üzerine kurulurlar. Ne güzel sevap ve ne güzel oturulacak yerlerdir!
İniş Sebebi
ei-Fezarî kabilesi reisi Uyeyne b. Hısn henüz İslâm'a girmemişti. Bir gün Resülüllah (A.S.) Efendimiz'e geldi. O sırada Resûlüllah'ın (A.S.) yanında fakir mü'mînlerden birkaç kişi bulunuyordu. Aralarında Selmân el-Fârisî de bulunuyor ve üzerinde terlemeden mütevellit iyice kararmış yünden bir üstlük taşıyordu. Uyeyne bu manzaradan pek hoşlanmadı ve Peygamberimize (A.S,) şöyle dedi: «Bunların kokusu sizi rahatsız etmiyor mu? Oysa biz Mudar oğullarının ileri gelenleriyiz. İslâm'a girersek bizimle birlikte birçok kimseler de müslüman olurlar. Ne var ki bizi İslâm'a girmekten alıkoyan şu senin çevrendeki fakirlerdir. Bunları uzaklaştır veya bizim için ayrı bir meclis ayır, sana uyalım!» Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [23]
Diğer bir rivayete göre : İlgili âyetler Ashab-ı Suffa hakkında inmiştir. [24]
Nitekim bu âyetler inince Resûlüllah (A.S.) Efendimizin: «Ümmetimle beraber olup sabretmem için bana emreden Allah'a hamd olsun,.» demiştir. [25] Sa'd b. Ebî Vakkas (R.A.) anlatıyor:
Biz altı kişi Peygamber (A.S.) Efendimiz ile beraber oturuyorduk. Derken müşriklerin ileri gelenleri, Peygamber (A.S.) Efendimize, «etrafında yer alan şu adamları kendinden uzaklaştır da bize karşı bir saygısızlıkta bulunmasınlar..» diye teklifte bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [26]
İlgili Hadisler
«Fakirlerin meclisinde oturmam, dört köleyi hürriyetlerine kavuşturmamdan bana daha sevimlidir.» [27]
«Sabah namazından güneş doğuncaya kadar Allah'ı anan bir toplulukla oturmam, benim için üzerine güneşin doğduğu her şeyden sevgilidir. Aynı zamanda ikindi namazından güneş batıncaya kadar Allah'ı anmam, benim için İsmail oğullarından her birinin diyeti on iki bin (dirhem veya dinar) olan sekiz kişiyi hürriyetine kavuşturmamdan daha sevimlidir.» [28]
«Herhangi bir topluluk Allah'ı anmak için biraraya gelip toplandığı zaman, bununla sırf Allah rızasını arzu ederlerse, mutlaka bir çağrıcı şöyle seslenir: Bağışlanmış, yarlığanmış olarak kalkın. Gerçekten kötülükleriniz iyiliklere çevrilmiştir.» [29]
Allah'ı Ananlarla Beraber Olmak
«Sabah-akşam Allah'ın rızasını dileyerek Rablanna duâ edip yönelenlerle beraber (bulunman için) kendine sabretme gücünü ver.»
Toplumun manevî desteği, huzur kaynağı, güven dayanağı, kendilerini Allah'a verip sabah-akşam O'nu anan ve sadece ilâhî hoşnutluğu kazanmak isteyen mü'minlerdir. Bunlar madde ihtirasından kendilerini arındıran, vicdanlarını rahmet havasıyla geliştiren bahtiyarlardır. Dünya nîmetlerini e!de etmek için de çalışırlar, dünyaya kul, mala bekçi olmak için değil, iman selâmetiyle, müslüman olma şerefiyle yaşamak için aiınteri akıtırlar. Zaman zaman böyle bahtiyarlarla beraber bulunmak, şüphesiz ki insanın birtakım aşırılıklarını frenler, Allah'ı daha çok hatırlamamızı sağlar, İmânın daha da kökleşmesine yardımcı olur. İnsanı ferdiyetçilikten kurtarıp cemaatin kopmaz bir parçası düzeyine getirir.
O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e bu hususta verilen emir, daha çok ümmetine yöneliktir. Zaten Allah'a dosdoğru imân eden şuurlu liderlerin en büyük başarıları, halktan biri gibi olmak, Allah'a sıdk-u selâmetle yönelen mü'minlere kendi meclislerinde yer verip onlarla kaynaşmayı kendi nefislerine yedirmektir.[30]
Heveslerinin Peşine Takılanlar
<Ve bir de kalbini bizi anmaktan gaflete düşürdüğümüz, hevesinin peşine takılmış kimseye uyma. Zaten o, işinde sınırı aşmıştır.»
Kur'ân-ı Kerîm, birinci grupla beraber olmayı, o hususta dayanma gücünü ortaya koymayı emir ve tavsiye ettikten sonra, arkadaşlık ve dostluğa lâyık olmayanların durumuna değinerek uyarıda bulunuyor. Zira bu ikinci grubun daha çok üç ölçüsüz vasfı söz konusudur. Şöyle ki:
a) Kalpleri gaflete boğulduğundan Allah'ı anmazlar. Çünkü onların tek amacı, dünyalıktır. O bakımdan düşünceleri mal ve makam, zikirleri para, hayalleri şehvettir.
b) Nefis iklimine tamamen bağlı bulundukları için, sadece bu iklimden yana hevesler ve arzular peşinde koşarlar.
Bu durumda ne ezan sesi duyacak kulakları, ne minareyi görecek gözleri, ne de namazdan zevk alacak gönülleri vardır.
c) Birçok işlerinde ilâhî sınırları aşarlar, yasakla, yasak olmayan arasındaki çizgiye pek dikkat etmezler. Zira amaçlan maddedir. Ona ulaşabilmek için arada engel sayılan değerleri çiğneyip geçmekte bir sakınca görmezler.
İşte Kur'ân-ı Kerîm, mü'minlere bu üç sıfatı kendinde taşıyan kişilere uymayınız, ama onları kendinize uydurmaya çalışmayı da ihmal etmeyiniz, buyurarak uyarıda bulunuyor.
Peygamber (A.S.) Efendimiz ve arkadaşları, Kur'ân'ın bu yüksek terbiyesinde kalplerini şekillendirmiş mutlu ve bahtiyar kimselerdi. Onlar hiçbir zaman sapıklara, maddecilere, şehvetperestlere ve nefislerini imân ve iyi ahlâkla izole etmiyenlere uymadılar. Onları kendilerine uydurmayı dinî borç bilip mesailerini bu uğurda harcadılar. Onun için de Cenâb-ı Hak onlardan razı oldu, onlar da Cenâb-ı Hak'tan razı oldular. Böylece hem dünyada, hem âhirette rıza mertebesine yükseldiler.[31]
Hakkın Hak Olduğunu Allah Belirler
«De ki: Hak, Rabbinizdendir..»
İnsan yalnız kendi aklı ve zekâsıyla, yığınlarla taş toprak arasından «hak» denilen manevî cevheri bulup çıkaramaz. Çıkarsa bile yabancı bir metali da hak sanabilir. Onun için Kur'ân ölçüleri dışında kişilerin kendi yeteneklerine dayanarak «hak» dedikleri şeyler hem farklılık arzetmek-teler, hem de birbirlerine ters düşmekteler. Öyle ki, birinin hak kabul ettiğini, diğeri bâtıl, boş ve anlamsız saymakta; diğerinin bâtıl saydığını öbürü hak kabul etmektedir. Çünkü her ikisinin de değerlendirmesi ilâhî kıstasa göre değildir. Yetenekler, anlayış ve inançlar ne kadar farklıysa, «hak» diye iddia ettikleri şeyler de o derece farklıdır. Oysa «hak» birdir, birkaç değildir. Hakkın karşısında ise ancak bâtıl vardır. Hak ile bâtıl arasında üçüncü bir kavram yoktur, yani bir şey ya haktır, ya da bâtıldır; üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir.
Bunun için Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden biri de «Hak»tır; aynı zamanda Allah hem hakkın koyucusu, hem de koruyuousudur. Bütün peygamberler ve kutsal kitaplar hakkı tanıtmaktan, onu ayakta tutmaktan yana gönderilmişlerdir. Temelinde hak bulunmayan her müessese bâtıldır ve zararlıdır. Mayasında hak olmayan her iş ve amel Allah yanında değersizdir.[32]
İsteyen İmân Etsin, İsteyen İnkâra Sapsın
«Artık isteyen imân etsin, isteyen inkâra sapsın..»
Allah ancak hakkı söyler, hakkı indirir, hakkı korur ve hakkı işler. O'nun kimselerin imânına ve ibâdetine ihtiyaoi yoktur. O bakımdan kendini hak sınırına getirip o doğrultuda ve ölçüde işlerini düzenleyen kişiler mutlu olurlar ve her iki âlemde lâyık oldukları yerlerini alıp Hakk'ın rızasına erişirler. O sınıra gelmeyip bâtılı savunanlar ise, çok gerilerde kalıp ebediyen mutsuz olurlar. Çünkü haktan sonra ancak bâtıl vardır. Hakk'ı kaybeden bâtılın kucağına düşer. Kur'ân'da bu husus şöyle belirtilmektedir: «Haktan sonra ancak sapıklık var. O halde nasıl (oluyor da haktan) döndürülüyorsunuz?!» [33]
O halde hakkı hak bilip onu dosdoğru temsîl eden kimse, bâtılın beynini parçalamış olur. Çünkü hak gelince bâtıl mutlaka yok olur.
Kur'ân, hakkı inkâr edip zulme sapanları elim bir azap ile müjdelemektedir ve onun için çizdiği azap tablosu son derece dikkat çekici ve düşündürücüdür. Öyle ki, cezanın amelin cinsinden olacağına bir işaret ve adaletin kusursuz tecelli edeceğini hatırlatma söz konusudur.
Hakk'a inanıp kabul edenler, hakkı ayakta tutmaya dikkat ve özen gösterenler ve bu istikamette güzel, yararlı amellerde bulunanlar için hazırlanan mükâfat ise, göz ve gönül dolduracak özelliktedir.
Şüphesiz ki Allah ancak hakkı söyler ve doğru yola çağırır..
«Hak ve adalet duygusu, kişilerden başlamalıdır» sözü, «Hakkı bilmeyene hak olmaz yakın» sözüyle birleşince asıl değer ölçüsünü bulmuş olur. «En büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmaktır» diyen şairimiz ise, insanıngerçek anlamda insan olabilmesinin ölçülerinden birini ortaya koymuştur.[34]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, toplum yapısında kendini Allah'a veren gerçek mü'minlerden yana olmanın lüzumu üzerinde duruldu. Hayat dizginini nefis ve İblîs'in eline verip şehvetten kaynaklanan heveslerin peşine takılanlara uymanın büyük sakıncalar doğuracağı belirtildi. Sonra da her iki grup için âhirette hazırlanan karşılık hatırlatılarak, ölmeden önce Hakk'ın sesine kulak vermelerine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle iki bağ ve bahçe sahibi olan zengin bir adamla, kendini hak düzeyine getirip dünya hayatının bir hazırlık dönemi olduğunu idrâk eden adam misal veriliyor ve mal, mülk ile aldanıp Allah'ı ve âhireti unutanların eninde, sonunda hüsrana uğrayacakları haber veriliyor.[35]
Meali :
32— Onlara iki adamı misâl olarak ver: Birine iki üzümbağı vermiş ve ikisinin de etrafını hurmalarla çevirmişiz ve aralarında ekin meydana getirmişiz.
33— O iki bağ da yemişlerini verdi, hiçbir şey eksik bırakmadı ve ikisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.
34— O adamın ayrıca geliri de var. O sebeple arkadaşıyla yüzyüze konuşurken ona dedi ki: Doğrusu ben hem malca senden zenginim, hem de aile fertleri bakımından senden daha aziz ve şerefliyim.
35-36— Kendine yazık ederek bahçesine girdi ve «bu bahçenin hiçbir zaman bozulup yok olacağını sanmıyorum; Kıyâmet'in kopacağını da zannetmiyorum. Ama eğer Rabbime döndürülürsem, bunun yerine daha hayırlısını bulurum» diyordu.
37— Arkadaşı onunla konuşurken cevap verip dedi ki: «Seni önce topraktan, sonra bir damla sudan yaratıp sonra da seni düzenleyip bir adam şekline sokan (Rabbini) mi inkâr ettin?»
38— «Ama ben (derim ki) O Allah, benim Rabbimdir, hiçbir şeyi Rab-bima ortak koşmam.
39— Bahçene girdiğin zaman beni malca ve evlâdca kendinden az görsen bile, maşaallah, kuvvet ancak Allah iledir, demeli değil miydin?
40-41— Olabilir ki Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir ve seninkinin üzerine gökten bir âfet indirir de kaygan-verimsiz bir yere dönebilir veya suyu çekiliverir de artık bir daha onu arayıp bulamazsın.»
42— Beklenen oldu, meyvasını (felâket) her taraftan çevirdi. Sabahlayıp durumu görünce, ona harcadığına karşı ellerini oğuşturarak (hayıflanıyordu). Bahçesi ise, çardakları çökmüş bir görünümdeydi. «Ah keşke Rabbıma hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!» diyordu.
43— Ona Allah'tan başka yardım edecek bir çevre ve topluluğu da yoktu; kendi kendine yardım edecek durumda da değildi.
44— İşte burada sahiplik, kuvvet ve yardım Hak olan Allah'a aittir. O sevabca da, cezaca da (en âdil) en hayırlıdır.
İniş Sebebi
Mekke'nin Beni Mahzun kabilesinden biri mü'min, diğeri kâfir iki kardeş hakkında indiği rivayet edilir.
Bir başka rivayete göre, âyetler, el-Fezarî kabilesinden Uyeyne b. Hısn ile Ashab-ı Kirâm'dan Selmân el-Fârisî ve arkadaşları hakkında inmiştir. [36]
İmam Kurtubî'ye göre, ilgili âyetler. Peygamber (A.S.) Efendimiz ile Mekke halkı hakkında inmiştir. [37]
İlgili Hadîsler
«Allah bir kuluna aile, mal ve evlât ile nimet verir, o kuf da «maşaallah! kuvvet ve kudret ancak Allah iledir» derse, ölüm dışında ona bir afet dokunmaz.» [38]
«Seni Cennet hazinelerinden bir hazineye irşat edeyim mi? Kuvvet ve kudret ancak Allah iledir (sözü, bu hazinenin kendisidir).» [39]
«Lâ havle velâ kuvvete illâ billah, cennet hazinelerinden bir hazinedir.» [40]
Müstesna Bir Misal
Kur'ön-ı Kerîm bu âyetlerle hicretin pek yakın olduğuna, mal ve evlâdın çokluğuyla böbürlenip Peygamber'i (A.S.) ve arkadaşlarını küçük gören Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinin sonlarının yaklaştığına, saadet güneşinin Arap Yanmadası'nı aydınlatıp her yanı cennete çevireceğine; Mekkeli'lerin azizlendikleri, şeref duydukları nimetlerin yakında ellerinden çekilip alınacağına işaret etmekte; bütün kuvvet ve kudreti, başarı ve zaferi Allah'a ait görenlerin sonunda başarılı olacaklarını haber vermektedir.
Tasvîr mükemmel, tablo muhteşem, uyarı çok tesirli, haber oldukça hazırlanmayı ilham edicidir. Nitekim çok geçmeden Kur'ân'ın işaret ettiği olaylar gerçekleşti ve küfür alaşağı edilerek putperestliğin kökü kazındı.[41]
Maşaallah Demenin Hikmeti
Hakk'a dosdoğru imân edenlerin gönülden teslimiyetlerini belgeleyen sözlerden biri de «maşaallah»tır. Bunu «Allah'ın dilediği olur» şeklinde ter-ceme edebiliriz. Bu, kuvvet ve kudreti, meşiet ve tasarrufu bütünüyle Allah'a ait kılmayı öğütler. Temelinde imân ve irfan vardır. Onun için bu güzel söz, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in iradesinin özünü, davranışının yönünü, niyetinin amacını belirlemiştir. Aynr zamanda asırlardır gerçek mü'-minlerin zikri, çocukların koruyucu meleği, evlerin ve sarayların kapt numarası olmuştur.
Ne yazık ki, İslâm kültürü, eğitim ve öğretim dışı bırakılınca, Cenâb-ı Hakk'a olan bu güzel teslimiyet ve mahviyet, sadece bazı yörelerde birer ağız alışkanlığı halinde kalmış ve bazan da alay konusu edilerek, «Renç-berin karnını yarsanız içinden kırk tane inşaallah ve maşaallah çıkcr» denilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm bu çok anlamlı sözü kalplere enjekte ederken onu hik-metiyle, manasıyla, amaç ve gayesiyle belirlemekte ve kulun Allah'a teslimiyetinin güzel ve açık belgelerinden biri olduğuna işaret etmektedir.[42]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin mal ve evlât ile böbürlenip Allah'a dosdoğru imân eden fakir mü'minleri küçük gören ve onlarla alay eden tavırlarına uygun bir misal verildi ve haktan yana olanların yakında
ilâhî inayete mazhar olup küfrün kökünü kazıyacaklarına atıf yapılarak inkarcılar bir defa daha uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, duygu ve düşünceleri yönlendirmek için dünya hayatına bir misal veriliyor; mal ve evlâdın geçici anlamda dünya hayatının süsleri kılındığı, asıl kalıcı olanın imân temeli üzerinde yükselen sâlih ameller olduğu hatırlatılarak fani şeylere bağlanıp kalmanın insanı ebedî saadete götüremiyeceğine işaret ediliyor.[43]
Meali:
45— Onlara dünya hayatının misâlini şöyle ver: O, gökten indirdiğimiz suya benzer ki, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karışır, derken (çok geçmeden) rüzgârın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde (sınırsız) kudret sahibidir.
46— Mal ve oğullar Dünya hayatının süsleridir. Baki kalan güzel-yararlı ameller ise Rabbın yanında sevapça da daha hayırlıdır, amel ve umutça da daha hayırlıdır.
İlgili Hadîsler
«SÜBHANELLAHİ VE'L-HAMDU LİLLÂHİ VELÂ İLAHE İLLÂLLAHU VAL-LAHU EKBER, demek benim için üzerine güneş doğan her şeyden sevimlidir.» [44]
«Baki kalan güzel, yararlı ameller.... sözünü çokça söyleyin.» Bunun üzerine soruldu:
— Onlar nelerdir? Cevap verdi:
— Tekbîr (AUahu Ekber), Tehlîl (Lâ ilahe illallah), Teşbih (sübhanel-lahi ve'l-hamdu lillâhi velâ havle velâ kuvvete illâ billahi'dir.)» [45]
«Cennet bahçelerine uğradığınız zaman yararlanın! Bunun üzerine soruldu:
— Ey Allah'ın Resulü! Cennet bahçeleri nelerdir? Cevap verdi:
— Mescitlerdir.
— Yararlanmak nasıldır? diye sorulunca da şöyle buyurdu:
— Sübhanellahi ve'l-hamdu lillâhi velâ ilahe illâllahu vallahu ekber'dir.» [46]
Diğer rivayetler:
Hz. Ali (R.A.) diyor ki :
«Mal ve çocuklar dünya ürünleridir. Güzel, yararlı ameller ise, âhiret ürünüdür. Öyle cemaatler vardır ki, bu iki ürünü de toplarlar.» [47]
İbn Abbas (R.A.) diyor ki:
«Baki kalacak güzel, yararlı ameller: Sübhanellah ve'l-hamdü lillah ve-iâ ilahe ilîâhü vallahü ekber, sözüdür.» [48]
İmam Mâlik'e göre, baki kalan güzel, yararlı ameller, beş vakit namazdır. [49]
Dünya Hayatının Misali
«Onlaı'a dünya hayatının misalini şöylever:....»
Bitkiler buna en güzel misâl olarak gösteriliyor. Aradaki fark, birinde bitkisel hayat var, yeşerdiği yere bağlıdır ve çoğunun ömrü oldukça kısadır. Diğerinde ise, hareket ve birçok yetenek sağlayan insani hayat var. Bitkilerin de insanlar gibi üç devresi söz konusudur: Doğarlar, büyürler ve ölürler.. Gökten inen yağmur toprağı harekete geçirir; derken bitkilerin kökleri, tohumları yeniden yeşerme şansına erişir. İnsanlar da öldükten sonra üzerlerine hayat yağmuru yağar, «kün = ol» emri tecelli eder de elementler belli oranda bir araya gelip hücreleri, hücreler de bedeni oluştururlar. Arkasından insanı ruhun oluşan bedene girmesiyle ikinci hayat başlar. Ne var ki insanların çoğu gözleriyle gördükleri için bitkilerin öldükten sonra yeşereceklerine kesin olarak inanırlar; ama ölen insanların yeniden diriltileceklerine bir türlü akıl erdiremezler. Çünkü onun dirileceğini sağlayacak ilâhî kudret ve sünneti bilmezler. Oysa bitkileri yeniden yeşertip hayata kavuşturan ve bunu peryodik olarak sürdüren yüce kudret, ona benzer bir kanun ve tecelli ile elbette ölen insanların elementlerini bir araya getirip hücrelerini ve onları biraraya getirip bedenlerini ikinci hayata döndürmekten âciz değildir,
İnsan hiç yok iken, hazırladığı plân ve program uyarınca onu yokluk karanlığından çıkartıp varlık alanına getiren ve hilkat sanatının erişilmez-liğini onun vücut yapısında ortaya koyan, kudret fırçasıyla onu şekillendiren Cenâb-ı Hakk'ın onu ikinci defa yaratmaya neden kudreti yetmesin.
İnsanların bu konudaki bütün şüphe ve inkârları, ikinci hayata döndürmeyle ilgili ilâhî sünneti ve onun tecelli ölçü ve yöntemini bilmediklerinden kaynaklanmaktadır. Bitkiler ve diğer canlılarla ilgili sünnetin tecelli ölçü ve yöntemini, yani biyolojik kanunları bildikleri için o hususta şüphe ve inkâra sapmaları söz konusu olmuyor.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu gibi şüphe ve inkârların yersiz ve anlamsız olduğuna parmak basılarak konu şöyle noktalanıyor: «Allah her şeyin üstünde (sınırsız) kudret sahibidir.»[50]
Mal Ve Evlât
<Ma' ve oğullar Dünya hayatının süsleridir.»
Mal ve evlât dünya hayatının geçici süsleridir. Onlarsız hayatı devam ettirmemiz bir bakıma mümkün değildir. Belli bir süre ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz için mala, kendimizden sonra dünyayı boş bırakmamamız için de evlâda ihtiyacımız vardır. Yoksa amaç mal ve evlât değildir. Çünkü dünya, sonsuz hayata hazırlanmamızı sağlayacak, ora hakkında bilgi verip bizi eğitecek, ruhen olgunlaşmamızı ve öylece ikinci hayata lâyık düzeye gelmemize imkân verecek bir geçiş dönemidir. Buna ihzarı anlamda intikal dönemi de diyebiliriz.
Her insan ruhunda taşıdığı din ve Allah duygusuyla gözlerini bu kısa hayata açar. Sınırlı bir ömür içinde bu duygusunu geliştirmek, nereden ve neden bu kampa getirildiğini; süre sona erince nereye, niçin gideceğini bilip anlamak zorundadır. Bilindiği gibi, süre oldukça kısa, hayat kanunlarına intibak hayli zor, ihtiyaçlar ise, sayılmıyacak kadar çok; mücadele kesintisizdir. Boşuna harcanacak ne bir günümüz, ne de bir saatimiz vardır.
Dünya nimetleri yaşamamızı sağlayabilmemiz için birer araçtırlar, ama hiçbir zaman amaç değildirler. Mal ve çocuklar hayatımıza renk katan zînetlerdir, nihaî gaye değillerdir.
O halde dünya hayatının anlam ve hikmetini; amaç ve maksadın ne olduğunu ve bu hayatta kendi yerini ve vazifesini bilenler, amaç ve maksadı belirleyip ona doğru yönelmiş sayılırlar. Bilmeyenler ise, araeı amaç, süsü gaye sanırlar ve gerçek amaçtan uzaklaşırlar.
Kur'ân bu gerçeği şöyle hatırlatıyor: «Mal ve oğullar dünya hayatının süsleridir. Baki kalan güzel, yararlı işler ise, Rabbın yanında sevapça da, emef (ve umutça da) daha hayırlıdır.» Çünkü imân düzeyinde işlenen güzel ve yararlı ameller her yönüyle insan ruhunu eğitici, olgunlaştırıcı, Yüee. Yaratan'a yaklaştırıcı ve ebedî mutluluğa lâyık olma alanına getiricidir.
İmam Gazâlî ne güzel söylemiştir: «Şu varlıklar ve şekiller dünyasında görülebilen her şey, gerçekte yoktur, fakat var gibi görünür.»
Mal ve evlât, amacına uygun kullanılırsa, cennetin; kullanılmazsa cehennemin kapısını açar. Unutmamamız gerekir ki, şu dünyaya hiç bir şey getirmediğimiz halde ayak basmış oluyoruz. Ölürken de beraberimizde iyilik ve kötülüklerimizin dışında hiçbir şey götürmemekteyiz.[51]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, insan aklına ışık tutmak, düşünce ufkunu açmak için, ölümümüzden sonra ikinci hayata kaldırılmamıza, çer-cöp haline geldikten sonra yağan yağmur ile yeniden yeşeren bitkiler misal verildi. Sonra da kısa ömür içinde birtakım amaçlar ve hikmetler doğrultusunda kendimizi yetiştirip olgunlaştırmamız ve öylece ikinci hayata hazırlanmamız konu edildi ve mal ile evlâdın birer süsten ibaret oldukları belirtilerek bunların hiçbir zaman amaç ve gaye olmadıkları hakkında aydınlatıcı ve yönlendirici işaretlerde bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayat hakkında kısa bilgi veriliyor. Kıyamet olayının önemli bir safhasına dikkatler çekilerek insanların Allah'ın huzurunda saf saf yerlerini alacakları hatırlatılıyor ve böylece iki hayat arasında sağlam bir köprü kurmamız isteniliyor.[52]
Meali:
47— o gün dağları yerinden ayırıp yürütürüz. Yeryüzünü düz ve pürüzsüz görürsün. (İnsanları) kaldırılıp mahşer alanına toplarız da onlardan hiçbirini geri bırakmamış oluruz.
48— (Hepsi de) saf saf Rabbımza arzedilmişlerdir. And olsun ki, sîzi ilk yarattığımız gibi bize geldiniz. Ama (ne yazık ki) size va'dimizi gerçekleştirecek bir yer ve zaman belirlemediğimizi iddia edip durdunuz.
49— Amel defteri konulmuştur. Suçlu günahkârların onda yazılı bulunanlardan titreyerek korktuklarım görürsün. «Eyvah bize! Bu nasıl bir defterdir ki, küçük büyük bir şey bırakmayıp hepsini sayıp dökmüştür!» derler. (Dünya'da) işlediklerini (önlerinde) hazır bulurlar. Rabbin hiçbir kimseye haksızlık etmez.
İlgili Hadîsler
İbn Abbas (R.A.) anlatıyor:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz aramızda bulunuyordu, Bir ara ayağa kalkıp nefis bir konuşma yaptı. Ezcümle buyurdu ki : «Ey insanlar! hepiniz de baş açık, çıplak ve sünnet edilmedik bir vaziyette, (yaratmaya ilk başladığımız gibi, üzerimize gerekli bir va'd olarak, tekrar yaratıp geri çevireceğiz. Şüphesiz ki biz böyle yapacağız) âyetinde ifadesini bulduğu gibi, hasredileceksiniz.
Haberiniz olsun ki, kıyamet gününde mahlûkattan ilk giydirilecek İbrahim Peygamber'dir, Biliniz ki ümmetimden bir grup adam getirilecek, defterleri sol taraflarından verilecek. Ben de «Ya Rabbî! bunlar benim arkadaş ve dostlarımdır» diyeceğim. Rabbım bana, «onların senden sonra neler yaptıklarını bilmezsin!..» buyuracak. Bunun üzerine ben sâlih kul İsa'nın dediğini diyeceğim: «Onların arasında bulunduğum sürece kendilerine şahit oldum. Benim ruhumu aldıktan sonra artık sen onlar üzerinde hâzır-nâzır bulunuyordun. Şüphesiz ki sen her şey üzerinde hâzır ve nazırsın. Azap edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Bağışlarsan, gerçekten sen yegâne üstün ve hikmet sahibisin,» Bunun üzerine Rabbım bana: «Öyle ama, onlar senden sonra durmadan gerisin geri gittiler» buyuracak.» [53]
Hz. Âişe (R.A.)dan yapılan rivayette, Peygamber (A,S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «İnsanlar yalınayak, çıplak ve sünnetsiz bir vaziyette haş-rolü nacaklar.
Bunun üzerine Hz. Âişe (R.A.) diyor ki:
— Ya Resûlellah! Erkeklerle kadınlar hep bir arada, birbirlerine bakacaklar mı?
Efendimiz şu cevabı vermiştir:
— Durum onların bu gibi şeylerle ilgilenmesinden çok daha çetin (ve baş döndürücüdür). Herkesin o gün kendine yetecek bir durum (ve meşguliyeti) olacak.» [54]
Ashab-ı Kirâm'dan Sa'd b. Cünede (R.A.) anlatıyor:
— Hüneyn savaşı dönüşümüzde boş bir araziye gelip indik. Peygamber (A.S.) «Etrafı kolaçan edin de çer-çöp ne bulursanız toplayıp getirin» buyurdu. Bir saat geçmeden getirdiklerimiz kocaman bir yığın oldu. Peygamber (A.S.) Efendimiz bize: «Bu yığını görüyor musunuz? İşte bunun gibi sizden bir adamın günahları toplanıp üzerinde bir yığın oluşturur. O halde her kişi Allah'tan korksun; küçük-büyük bir günah işlemesin. Çünkü işlenen her günah sahibi aleyhine bir araya getirilip sayılır» buyurdu. [55]
Cabir b. Abdullah (R.A.) anlatıyor:
— Nakledeceğim hadîsi, ashab-ı kiramdan birinin Peygamber (A.S.) Efendimizden işittiğini haber aldım. Vakit kaybetmeden bir deve buldum, nevalemi hazırlayıp yola çıktım. Bir aylık yorucu bir yolculuktan sonra Şam'a vardım. Aradığım kişi Abdullah b. Enîs (R.A.) idi. Kapısına geldim. Kapıcı kim olduğumu sordu. «Cabir b. Abdullah» dedim. Bunun üzerine Abdullah b. Enîs (R.A.) üstlüğünü yerden sürüyerek geldi. Kucaklaştık. Kendisine dedim ki: «Öğrendiğime göre, kısas hakkında Peygamber (A.S.) Efendimiz'den bir hadîs işitmişsiniz. Sen veya ben ölmeden önce o hadîsi duymak istedim, ondan buraya kadar geldim.» Bunun üzerine o bana şöyle nakletti: «Resûlüllah (A.S,) Efendimiz'den işittim, buyurdu ki: «Allah kıyamet gününde insanları çıplak, sünnetsiz ve yanlarında bir nesne bulunmaksızın hasredecek. Sonra da yakında olanların duyabileceği gibi uzakta olanların da duyabileceği bir sesle şöyle seslenecek: Gerçek hüküm sahibi benim, amellerin karşılığını veren de benim. Cehennem ehlinden hiçbir kimsenin Cennet ehlinden birinin zimmetindeki hakkı -bir tokat bile olsa- ödenmedikçe Cehennem'e girmesi uygun olmaz. Cennet ehlinden de bir kimsenin Cehennem ehlinden birinin zimmetinde bir hakkı -bir tokat bile olsa- ödenmedikçe Cennet'e girmesi lâyık olmaz.» [56]
Kıyametin Kopuşundan Bir Tablo
«O gün dağları yerinden ayırıp yürütürüz. Yeryüzünü düz ve pürüzsüz görürsün..»
Kıyamet olayı meydana geldiğinde mevcut sistemler alt-üst olur. Yerküre müthiş bir sarsıntı geçirir ve yörüngesinden çıkar. Dağlar yerinden kayar; dereeesi oldukça yüksek deprem ve sallantı yeryüzünde ne ağaç, ne dağ, ne tepe, ne de bayındır bir yer bırakır. Her taraf dümdüz ve pürüzsüz bir görünüm alır, Canlı adına hiçbir şey kalmaz, hepsi ölür.
Sonra yeni düzen kurulur, yeni sistemler yerlerini alır, denge ve düzen sağlanır ve insanlar ikinci hayata kaldırılırlar. Haşır-neşir olayı başlar. Hiç kimse unutulmaz, herkes ameline göre belli bir grupta yerini alır. Amel ve inancına göre, kaderi belirlenir.
Kur'ân'ın açık anlatımından, kıyamet olayından dolayı sistemler bütünüyle toz haline gelmiyor, büyük çapta parçalanma olsa bile yeni sistemler oluşturuluneaya kadar birtakım önemli değişmelere uğruyor.[57]
İlk Yaratıldığı Gibi..
«And olsun ki sizi ilk yarattığımız gibi bize geldiniz.,»
Her insan anasından çıplak, yalın ayak, baş açık ve sünnet edilmedik bir vaziyette doğar. Kıyamet gününde ikinci hayata kalkış, yeni bir doğum anlamında düşünülebilir. O bakımdan doğduğumuz gibi çıplak, baş açık, yalın ayak ve sünnetsiz bir halde kabirlerimizden kalkarız ve aynı vaziyette mahşer alanına sevkediliriz. Üzerimizde dünyalıktan hiç bir şey bulunmaz.
İlgili âyetle bilhassa bu hususa işaret edilmekte ve ölmeden önce madde kirinden kendimizi arındırmamız, ciddi bir hazırlıkla âhirete göç etmemiz hatırlatılıyor.
Allah'ın va'di, yani kendi kitabında beyân buyurduğu ve haber verdiği şey mutlaka haktır, yerini bulacaktır. Her şey O'nun söz verdiği gibi olacak. Çünkü O, va'dinden dönmez, koyduğu kanunlar hedefinden şaşmaz. Hükmü mutlaka geçerli ve nafizdir ve adaleti umumidir.[58]
Amel Defterlerinin Açık Şekilde Dağıtılması
«Amel defterleri konulmuştur. Suçlu günahkârların onda yazılı bulunanlardan titreyerek korktuklarını görürsün..»
Kıyametin bir başka safhasından ikinci bir tablo gözler önüne seriliyor. Allah hiçbir zaman zan ve tahminlere göre hüküm vermez. Onun ilmi her şeyi ezelde tesbit edip belirlediği halde, amel defterlerini ilmine şahit olarak ortaya koyar. Her kişi küçük-büyük ne işlemişse, hepsini -en küçük bir hatâ söz konusu olmaksızın- orada yazılı olarak bulur. Her türlü itiraz, mazeret beyân etme, özür dileme kapıları kapanır. Şüpheler kalkar. Amellere ve niyetlere göre sonuçlar belirlenir. Haklar alınır, ihtilâflar giderilir, meseleler çözülür. Adâlet-i ilâhiye kılı kırk yararcasma tecelli eder. Hiç kimseye haksızlık edilmez.
Suçlu günahkârlar, işlediklerini bir bir önlerine konulan amel defterlerinde görünce korkudan titrerler ve kendi kendilerine nasıl bir kötülük ve haksızlık yaptıklarını, ömürlerini bir hiç uğruna harcadıklarını anlarlar; ama ne çare.. Adâiet şaşmaz, defter yalan söylemez ve hiç kimse, zulme uğradığını iddia edemez. Çünkü herkes cennet veya cehennem amellerini beraberinde getirmiştir. Dünyada kendi kader defterini çizip hazırladığı gibi, âhiretteki yerini de kendisi hazırlamıştır. Söz söyleme, başkalarını suçlamaya hakkı yoktur.
«Eyvah bize!.,» diyerek hayıflanmaları dudaklarından yüzbin pişmanlık ve üzüntü ile dökülmeğe başlar. Bütün hakikatler gün ışığına çıkarılır. Hakk'ı inkâr etmenin, azgınlık ve ahlâksızlık gösterip ruhlarına yerleştirilen din ve Allah duygusunu, diğer bir deyimle fıtrat cevherini küfür ve tuğyanla izole etmenin, kendilerini nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlarlar.
Âyette dünya hayatının birtakım ölçüleri verildikten hemen sonra âhi-retten iki önemli tablo çizilerek ortaya konulması elbette ki çok anlamlıdır. Her şeyden önce, yaşamakta olan insanları ilâhî hakikatler karşısında uyarmak, ölmeden önce dönüş yapma idrâkini uyandırmak ve doğru yolu arayıp bulmalarına kolaylık sağlamak gelmektedir.
O halde âhiretten söz edilmesi bir uyarıdır, ama rahmetten süzülüp gelmektedir. Gafletten uyanmaya davettir, ama ilâhî gufrandan kaynaklanmaktadır. Vicdanları katılıktan kurtarmaya yöneliktir ve ilâhî sesi duyurma hikmetini yansıtmaktadır.
Kısacası insanın ölümlü ve kısa dünya hayatının iki ağlamak arasında bir tebessümden ibaret olduğunu anlatan bir rahmet esintisidir.[59]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, âhiret hayatı hakkında kısa bilgi verildi. İkinci hayatın başlangıcı ve ilk gelişme safhası çok duyarlı, uyarıcı ve yönlendirici bir anlatımla işlendi. Böylece iki hayat arasında, Kur'ân'ın yüksek beyânı doğrultusunda sağlam bir köprü kurmamız ilham edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sadece nurdan yaratılan, nefis denilen hayvanı duygulardan tertemiz olan meleklerin ilâhî emre nasıl uydukları; İblîs'in ise nefsinin kibirlenmesinin tesiri altında kaiarak emre muhalefet ettiği belirtiliyor. Bununla İbiîs'in ne için yaratıldığına işaretle, onun kıyamete kadar insanları saptırmaktan başka bir işle meşgul olmayacağı hatırlatılıyor. Kâinat plânına göre yerler ve gökler yaratıldığında Cenâb-ı Hakk'in hiç bir mahlûku ona şahit kılmadığı, yani hiçbir şeyden yardım ve destek görmesinin söz konusu olamıyacağı bir bilgi mahiyetinde veriliyor. Sonra da bunca belge ve âyetlere rağmen Allah'ı bırakıp başka şeylere tapanların kendi kendilerini nasıl aldatıp mahvettikleri bildiriliyor. Âhirette tap-tıklarıyla kendi aralarına ateşten bir dere konulacağı, Allah'tan başka hiç bir şeyin onlara destek ve yardımcı olmaya güç bulamıyacağı açıklanıyor.[60]
Meali :
50— Hani bir zamanlar meleklere, «Âdem'e secde edin» demiştik de onlar hemen secde etmişlerdi; ancak İblîs değil; o cinlerden idi; Rabbınm buyruğunun dışına çıkmıştı. Böyle iken beni bırakıp da onu ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz?! Oysa onlar size düşmandırlar. Zâlimler için ne kötü bir değiştirme!
51— Ben onları ne göklerle yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit kılmadım (hazır bulundurmadım) ve ben saptıranları da (hiçbir zaman) yardımcı edinmedim.
52— O gün (Allah) «iddia edip durduğunuz ortaklarımı çağırın» buyuracak. Onlar da çağıracaklar ama kendilerine onlar cevap veremiyecek-ler; aralarına ateşten bir dere koyacağız.
53— Günahkâr suçlular Cehennem'i görürler d© ona düşeceklerini iyice anlarlar, ama bundan çevrilip kurtulacak bir yer bulamıyacaklar.
İlgili Hadîsler
«Melekler nurdan, İblîs ise yalın ateşten; Âdem de size vasfedilen şeyden (yapışkan karo bir balçık)dan yaratılmıştır.» [61]
Osman b. Ebî Âs (R,A.) anlatıyor: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e dedim ki:
— Ya Resûlellah! doğrusu şeytan benim namazım ve kıraatim arasına girip beni şaşırtıyor,
Allah Resulü (A.S.) şöyle buyurdu :
— O şeytandır, ona Hanzeb denilir. Onun ara yere girdiğini hissettiğinde ondan Allah'a sığın ve sol tarafına üç defa tükürür gibi yap.
Ben de öyle yaptım ve Allah onu benden uzaklaştırıp giderdi..» [62]
Açıklama :
Hadîs senedi itibariyle zayıf görülmüş ve o bakımdan müctehit imamlar bunu kendilerine belirtilen konuda delil ve dayanak seçmemişlerdir.
«Şüphesiz ki İblîs tahtını su üzerine kurar. Sonra da av a nesini etrafa salar. Onlardan onun katında derece ve makamı en aşağı olanı, en büyük fitne çıkaranıdır. Onlardan biri gelip der ki: «Şöyle şöyle yaptım.» İblîs ona: «Bir şey yapamamışsın» der. Bir diğeri gelip, «ben kadınla kocasının arasını bozup ayırıncaya kadar işimi bırakmadım,» der. İblîs onu kendine yaklaştırır ve: «Evet sen...» diye iltifat eder.» [63]
«Doğrusu kâfir Cehennem'i dört yüz yıllık mesafeden görünce ona düştüğünü sanır.» [64]
İblîs'in Secde Etmemesi
Kur'ân-f Kerîm'de münasebet düştükçe meleklerin Âdem'e saygı secdesinde bulundukları, İblîs'in ise, bu hususta ilâhî emre uymadığı on bir
yerde açıklanır. Bu önemli konu bize şu iki hususu hatırlatmaktadır:
1— Her şey insan için, o da Allah'ı bilip O'na kullukta bulunmak için yaratılmıştır. Allah'ın hürmete lâyık yarattığı insanın fiziksel ve ruhsal yapıları, her yönüyle yaratanın varlığını, birliğini, kudretinin kemâlini isbat etmekte ve sadece O'nun hilkat.damgasını taşımaktadır. Onun için insan mükerremdir ve öyie olunca da meleklerin ona saygı makamında, ilâhî sanatın muhteşem eseri önünde eğilmeleri emredilmiştir.
O halde insan kendi yerini, değerini ve saygınlığını bilmeli ve ölünce-ya kadar korumalıdır.
2— Kendinde hayvanî sıfatları taşıdığından birçok ihtiyaçlarla dünya pazarına gelen insanın hayatını iyice hareketlendirmesi; ardı-arkası kesilmeyen bir mücadeleye girmesi ve içindeki cevherin gerçek değerinin ortaya çıkması için dıştan nefsini harekete geçirecek, onu birtakım hevesler peşinde koşturacak bir fısıltı ve dürtü söz konusudur. İnsana ebedî düşmanlığını ifân eden İbfîs bu iş için faaliyet halindedir. [65]
O halde varlığındaki sanatın yüoeliğiyle asıl sanatkârı bulup bilen insan, her zaman saygınlığını, Kur'ân'ın deyimiyle mükerremliğini anlar ve korumaya çalışır. Böyle olunca da İblîs'i dost edinmez.
İblîs ile dostluğun anlamına gelince, onu şöyle açıklayabiliriz: Nefsimize verdiği şüphe, vesvese sinyalleri doğrultusunda hareket edip ona uymamız, aramızda dostluk bağlarının kurulmasına sebep olur. Kan damarlarından içeri girmesine, kalbimize ve dimağımıza nüfuz edip bir takım olumsuz tesirler bırakmasına imkân vermiş sayılırız. Bunun aksine ondan kaçıp uzaklaşmamız, vesvesesinden Allah'a sığınmamız, onunla aramızdaki düşmanlığı kuvvetlendirir ve böylece İblîs'in üzerimizde ciddi bir sultası kalmaz.[66]
Allah'ı Bırakıp İblisi Dost Edinmek Ne Fena!.
<<Böyle iken benî bırakıp da onu ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz?! Oysa onlar size düşmandırlar.»
Şüphesiz İblîs de, Allah'ın, sözü edilen hikmetleri doğrultusunda yarattığı mahlûklardan biridir. Ne Allah'ın ortağıdır, ne de O'na denk ve benzer olabilir. İblîs'i dost edinip peşine takılmak, hayat direksiyonunu onun eline vermek, insanın kendisinden çok aşağı bir mahlûkun buyruğu altına girmesi demektir. Oysa kendi azizliğini bilip Hakk'a kul olmanın idraki içinde bulunan insan meleklerden bile üstündür.
Ne İblîs, ne de ilâhlaştırılan kahramanlar, ne de insan eliyle şekillendirilen putlar göklerin ve yerin yaratılışında hazır bulunmuşlar, ne de kendileri yaratılırken işin başında bulunmuşlardır. Gerçek bu olunca, onların Allah'ın yardımcıları ve ortaklan olması düşünülemez.[67]
Eşyayı İlâhlaştıranlar
Allah'ı bırakıp bazı varlıkları Allah'a ortak sayacak şekilde sevip ilâh-laştıranlar, her şeyden önce kendi azizliklerini ve Allah yanındaki şerefli yerlerini zedelemekte, varlık âleminde kendilerine ayrılan «mükerremlik makamından aşağı inmektedirler. Bu bir bakıma insanın önce kendi hıl-katındaki hikmete ve sonra da kâinat düzenine ters düşmesi demektir.
Onun için Cenâb-ı Hak her şeyin ortaya döküleceği gün, bu şaşkınlara: «İddia ettiğiniz ortaklarınızı çağırın..» buyuracak. Ne çare ki cevap veren bulunmayacak. Çünkü ortak koştukları şeylerin başları dertte, yardımcıları azaptadır. O bakımdan aralarına ateşten bir dere konulur. Zira onlar dünyada o yaratıkları kendileriyle Allah arasına bir engel olarak koymuşlardı..
İşte günahkâr suçluların o günkü hali!. Ne yar, ne yardımcı, ne kardeş, ne dost, ne de ilâhlaştırdikian şeyler.. Hiçbiri kendine mâlik değildir, her birinin kendine yetecek kadar derdi ve sıkıntısı vardır.[68]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Âdem Peygamber'e saygı ifade eden secde konusunda meleklerle İblîs arasındaki farklı duruma temas edildi. Böylece İblîs'in Âdem'e ve zürriyetine düşman olduğu hatırlatılarak, onun peşine takılmanın insanı dalâlete sürükleyeceğine işaret edildi. Allah'ı bırakıp İb-iîs ve benzeri bâtıl mahlûklara tapmanın insana yakışmadığına atıf yapılarak inkarcı nankörler için hazırlanan uhrevî azaba dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt eden Kur'-ân'da insan için lüzumlu her şeyin açıklandığı konu edilerek, sadece aklın ve zekânın yeterli olmadığı, ilâhî beyâna mutlaka ihtiyaç bulunduğu belirtiliyor. Bunun aksine bir yol tutanlara, kendilerinden önceki inkarcı sapıkların akibeti hatırlatılıyor. Peygamberlerin hizmet verirlerken iki esastan ayrılmadıkları bildiriliyor. İnsanlara, dönüş yapıp doğru yolu seçerler diye son nefeslerine kadar mühlet verileceğine dikkatler çekilerek inkârlarını zulüm ve ahlâksızlıkla birleştirmedikleri takdirde hemen cezalandırıl-mıyacaklanna işaret ediliyor. Daldıkları gafletten uyanırlar diye bir defa daha yok edilen kavim ve milletlerin başlarına indirilen ilâhî azabın sebebi üzerinde duruluyor.[69]
Meali:
54— And olsun ki biz bu Kur'ân'da insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misâli birer birer, tekrar tekrar açıkladık. İnsan her şeyden çok tartışıp durandır.
55— Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insanları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey, kendilerine de öncekiler hakkında uygulanan (ilâhî) sünnetin gelmesini veya azabın kendilerine yön el ip gelmesini(ni beklemeleri) d ir.
56— Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfredenler ise, hakkı bâtıla yerinden kaydırıp çürütmek için uğraşıp dururlar. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alay konusu edinirler.
57— Rabbının âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı halde ondan yüzçevirenden ve ellerinin önce işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim kim vardır? Şüphesiz ki biz onların kalpleri üzerine anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onları doğru yola çağırsan, yine de doğru yolu asla bulamazlar.
58— Rabbın rahmet sahibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) herhalde onlara azabı acele ederdi. Ama onlar için va'dedilen bir vakit vardır; (o vakit gelince artık) ondan kaçıp sığınılacak hiçbir yer bulamıyacaklardır.
59— İşte zulmettikleri zaman yok ettiğimiz kasabaların kalıntıları ortada)! Onların da yok edilmelerine bir süre belirlemiştik.
İlgili Hadîs
Hz. Ali (R.A.) anlatıyor:
— Bir gece saatinde Resûlüllah (A.S.) kapımıza geldi. Benle Fatıma uyuyorduk. «Kalkıp namaz kılmaz mısınız?» diye seslendi. Ben de : «Yo Resûlellah! canlarımız Allah'ın elinde bulunuyor. O dilediği zaman bizi kaldırır» dedim. Peygamber (A.S.) Efendimiz benim bu sözüm üzerine bir şey demeden ayrılıp gitti. Sonra işittim ki, Efendimiz (A.S.) giderken elini dizine vurup, «Şu insanlar her şeyden daha çok tartışıp çekişirler!» buyurmuştur. [70]
Kur'ân'da Tekrarlanan Ve Açıklanan Hususlar
«And olsun ki biz bu Kur'ân'da insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misali birer birer, tekrar tekrar açıkladık..»
Kur'ân, insanın sayısız ihtiyaçlarını karşılayacak zenginlikte indirilmiş; beşer hayatını düzende tutacak hükümler, öğütler, ibretler, va'dler ve vaîdlerie donatılrnış ve bilimsel araştırmaya imkân vermek İçin ana fikirler, temei bilgiler getirmiştir.
Bazı hükümler, va'dier, vaîdler, misal ve öğütler yer yer tekrarlanır. Aslında bunlar birer tekrar değildir. Çünkü her biri bulunduğu cümle içinde, bağlı bulunduğu konu çerçevesinde farklı mana ve hükümler taşır. İlk bakışta tekrar gibi görünmesi, konuya karşı insan idrâkini uyanık tutmak İçindir, aynı zamanda hafızada bıraktığı izi derinleştirmek gibi bir amaca yöneliktir. Nitekim yer yer bunun açıklamasını misallerle yapmış bulunuyoruz.
İnsan kafasının ürünü olup onun kaleminden çıkan ve bazı konulan, misalleri ve görüşleri yer yer tekrarlayan her kitap bıkkınlık verir. Hatta aynı paragrafta aynı cümle, ya da kelimenin İki, üç defa tekrar edilmesi, onun akıcılığını, çekiciliğini düşürür; okuyucusundan iyi bir not almaz. Çünkü insan, yaptığı tekrarı ayrı hükümlere veya öğütlere yöneltip değişik manalar verecek, muhatabının kafasında farklı bilgiler doğuracak güçte değildir.
İşte Kur'ân'ı diğer bütün kitaplardan ayıran özelliklerinden biri de budur. Nitekim yukarıda da değindiğim gibi, biz tefsirimizde onun bu özelliğinin inceliğini ve hikmetinin zerafetini zaman zaman İşleyip açıklamaya çalıştık.
Kuru ve kısır bir meali veya ilmî değeri olmayan bir tefsiri okuyan ki: silerin Kur'ân hakkında bazan hayal kırıklığına uğradıklarını duymaktayız. Bunun sebeplerinden biri, Kur'ân'daki yücelik ve inceliği, ilâhî hikmet ve metodu idrâk edememelerindendir. Buna tam olmasa bile, yakın bîr örnek vermek istersek, yüksek seviyede hukukçuların hazırladığı bir anayasayı gösterebiliriz. Hukukî bilgisi olmayan, yasanın gerekçesini bilmeyen bir kişinin onu okuyup anlaması ne derece doyurucu olur? Kur'ân ise, kıyas ölçüsüne girmeyecek bir güç ve kudrette hazırlanıp indirilmiştir. O bütün çağlara, sosyal gelişmelere, gelişen ilimlere ve milletlere seslenmektedir. Alanı bu kadar geniş olan bir kitabı dosdoğru anlayabilmek için mutlaka uzman kalemlerden çıkan kapsamlı, plânlı ve programlı tefsîre ihtiyaç vardır.[71]
Her Uzman, Kur'ân'da Kendine Ait Bir Şeyler Bulabilir
Kur'ân çok yönlü, çok kapsamlı bir kitaptır. Bütünüyle ilâhîdir. Her sınıf insana rehber olacak, yol gösterecek yüksek anlamda bir kudrettir. O bakımdan bilgi ve kültür seviyesi ne olursa olsun, herkes uzmanlığı, kültürü, bilgisi, zekâsı ve idrâki nisbetinde Kur'ân'dan nasibini alabilir.
Şüphesiz ki, bu dediklerimiz boş bir övgü, delilsiz ve dayanaksız bir abartma, ya da Kur'ân'ın yüceliğini yansıtma babında edebî bir yakıştırma değil, gerçeğin kendisidir. Buna birkaç misal vermek suretiyle meraklıları aydınlatmaya çalışalım :
a) Yüksek düzeyde bir fizik âlimi, yerkürenin iki ayrı hareketi, bulutların elektrik üretmesi, yer ile gökteki cisimlerin önceleri tek bir parça halinde olduğu, zira ikisinde aynı elementlere rastlandığı hakkında ana fikirler, temel bilgiler bulabilir.
b) Uzman bir biyolog, insanın yaratılışı, hücrelerinin taşıdıkları canlılık vasıfları, sperma ve dölyatağı, ceninin ana rahmindeki gelişme safhaları hakkında temel bilgiler görebilir.
c) Bir hukukçu, ahkâm-ı şahsiyye, aile hukuku, devletler hukuku, kamu hukuku ve hukukun diğer dallarıyla ilgili birçok hükümleri, ana fikirleri bulup çıkarabilir.
d) Eğitimci, uzman pedagog lüzumu kadar malzeme toplayabilir,
e) İş adamı, iş ahlâkının bütün inceliklerine rastlayabilir.
f) Devlet adamı, halkı idare etme sanatının ana hatlarını, idare edenle, idare edilenler arasındaki münasebetin kural ve prensiplerini bulup tes-bit edebilir.
g) Uzman bir iktisatçı, iktisadî konularda kendine göre, bölümler, fikirler, temalar bulabilir.
h) Yine uzman bir psikolog, insan ruhunun birçok yanlarını, inceliklerini seçip lüzumlu malzemeyi toplayabilir.
İşte ilgili âyetle Kur'ân'ın bu çok yönlülüğüne işaret edilerek ilgimiz : uyandırılmak istenmektedir: «And olsun ki, biz bu Kur'ân'da insanlara (bilgi, ibret ve öğüt) olacak her türlü misali (konuyu) birer birer, tekrar tekrar açıklamışızdır.»[72]
İnsan En Cok Tartışan Bir Canlıdır
«İnsan her şeyden çok tartışıp durandır.»
Tartışma duygusu insanda yaratılıştan mevcuttur. Sonra doğup büyüdüğü çevre ya bunu geliştirir, ya da köreltir; ya meşru sınırlar içine alıp insaf ölçülerine döndürür, ya da başı boş bırakıp onu mütecaviz, kırıcı, saygısız yapar. Bilindiği gibi, tartışma; benzerleriyle yarışa çıkıp üstün gelme isteğinden kaynaklanır. Ancak bu istek ve doğurduğu tartışmanın temelinde cehalet ve bencillik varsa, kötü ve tehlikeli sonuçlar doğurur veya doğurabilir. Bunun aksine temelinde ilim, irfan, hakkaniyet ve sağlam imân varsa, çok yararlı sonuçların meydana çıkmasını sağlamaya vesîle olur. Nitekim İmam Şafiî diyor ki: «Ne kadar bir ilim adamıyla bir konu üzerinde görüş alış-verişinde bulundumsa, mutlaka hakkın onun dilince tecelli etmesini Allah'tan diledim, onun mahcup olmamasına özen gösterdim..» diyerek tartışmayı bencillik duygusunun dışında tutmayı, ahlâk ve fazilet çerçevesine almayı ve insanları mahcup etmek için en küçük bir girişimde bulunmamayı tavsiye etmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm insanın psikolojik yapısında yer alan bu duyguyu, küfür ve cehaletle birleştiği için yermekte, fakat insanın bu duygu ile doğduğuna işaret ederek yararlı bir seviyeye getirilmesini, meşru sınırlar içinde tutulmasını öğütlemektedir.[73]
Felâket Gelince Uyanmak
«Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insanları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey. kendilerine de öncekiler hakkında uygulanan (ilâhî) sünnetin gelmesini veya azabın kendilerine yönetip ge!mesi(ni beklemeleredir.»
İnsanlardan bir çoğu felâket ve musibet kamçısını âdeta bekler durur. Bunun için ne peygamberi, ne de din mürşitlerini dinlerler. Kulakları hakka karşı tıkalı, gözleri kör, kalpleri ters dönmüştür. Daha çok duygularının esiridirler. Ancak gözleriyle gördüklerine inanırlar. O yüzden akıllarının alanını iyice daraltırlar, daha doğrusu akıllarını duygularının emrine verip nefislerinin hevesleri peşine takılırlar.
Bir kısmı da kendilerini duygusallığın dar çerçevesinden çıkarıp akıllarını ilimle birleştirerek görüş ufuklarını hayli genişletirler. Bununla beraber kâinattaki denge ve düzende ilâhî damgaya dikkat etmedikleri için yaratanı dosdoğru tanımazlar, O bakımdan kitap, peygamber, kabir, âhi-ret, hesap, ceza, mükâfat ve ebedî hayat hakkında hep şüpheci davranırlar.
Bunun sebebi açıktır:
Duygunun alanı dar ve çoğu zaman karanlıktır. Akılla birleşip onun rehberliğini kabul ederse, hareket alanı genişler ve önünü görmeğe başlar. Bu kadarı da yeterli değildir. O halde aklın da bir güce, yönlendirici bir kudrete ihtiyacı vardır, o da ilim ve irfandır. Bu birleşme ile aklın da görüş ve tesbit alanı hayli genişler, bilgi ve görgüsü artar. Ama bu düzeyde olan kişi her zaman, içinde bir boşluğun varlığını, ruhundan yükselen bir sesin, bu boşluğu bir an önce doldurmasını istediğini duyar. Böylece çok ilerisini karanlık görmeğe başlar ve ümitsizlik bir kâbus gibi sık sık üzerine çöküp ağırlık yapar. Bu kâbustan kurtulmak için bilgisini, aklıyla birlikte harekete geçirip arayışa başlar; kâh inkâra, kâh ikrara yönelir. Derken bir bocalama havasına girmiş olur.
Bu durumda olan kimse, akılla birleşen ilmini din ve imânla birleştirip bütünleştirirse, ufku genişler, yolundaki engeller bir bir kalkar, içini kemirip sıkan umutsuzluk yerini umut ve güvene terkeder. Böylece ruhundaki boşluğu en uygun şekilde doldurur ve buna ne kadar çok muhtaç bulunduğunu daha iyi anlamaya başlar. Sonra da kendisine doğru yolu gösteren Cenâb-ı Hakk'ın önünde eğilerek teslimiyet gösterir.[74]
Allah Dünyada Hesabı Da, Azabı Da Acele Etmez
«Rabbın rahmet sahibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) elbette onlara azabı acele ederdi. Ama onlar için va'dedilen bir vakit vardır; (o vakit gelince artık) ondan kaçıp sığınacak hiçbir yer bu la m ly ocaklardır.»
Dünya olgunlaşma, hayatın anlamını anlama, zevkini alma, çilesini çekme, nimetin külfet karşılığında gerçekleşeceğini idrâk etme yeridir. Âhiret ise, hesap, mükâfat ve ceza yeridir. Bu öyle bir sünnet, yani ilâhî kanundur ki değişmez. Eğer dünya işlenilen iyilik ve kötülüklerin, sevap ve günahların Allah tarafından hemen uygulanacak hesap, ceza ve mükâfat yeri olsaydı, düzen bozulur, âhiretin anlam ve hikmeti kalkardı ve o takdirde dünyada ölümsüz bir hayatın sürmesi gerekirdi. Öyle olunca da dünya insanlara çok dar gelir, büsbütün bir çıkmaza düşülür ve denge diye bir şey kalmazdı. Ayrıca kötülük işleyene Allah tarafından hemen azap verilme kanunu câri olsaydı, insanlar ister istemez kötülükten kaçınacaklar, benimsemedikleri halde iyi görünmeğe çalışacaklardı. O zaman da aklın, idrâkin, irfanırr ölçü ve değeri olmaz, insan bir robot misali dar.bir çerçeve içinde kalmaya mahkûm olurdu.
İşte bu ve benzeri mahzurlar ortaya çıkmasın diye Cenâb-ı Hak dünya hayatını ezelde hazırladığı mükemmel bir plâna ve düzenlediği kusursuz bir programa bağlamış ve insanların birbirlerini denetlemesini emretmiştir. Artık ne kimsenin iyiliklerinden, ne de inkarcıların kötülüklerinden dolayı o plân ve programını değiştirmez, kurulan hayat düzeni hedefine doğru ağır adımlarla ilerler. Bunun için «Dünya âhiretin tarlasıdır. İyi ve kötü ameller bu tarlaya atılır, âhirette filizlenip ürünleri harman edilir» denilmiştir.
Peygamberlerin de görevi, bu iki hayatı bütün özellikleriyle, hikmet ve amaçlarıyla anlatıp insanları irşat etmektir.[75]
Hak Ve Bâtıl Kavramları
Dünyanın kuruluş düzeninde bu iki kavrama yer verilmiştir. O bakımdan hak ile bâtılın sürtüşme ve tartışması ilk insanla başlamış ve insanoğlunun son bulmasıyla son bulacaktır. Neden bu iki zıt kavram? Çünkü biri diğeriyle hem daha iyi bilinmekte, hem de daha ölçülü ve anlamlı gelişme imkânı bulabilmektedir. Zaten dünya hayatı zıtların cirit attığı, sürtüşüp tartıştığı, çarpışıp vuruştuğu bir ortam özelliğindedir. Dünya olmasının da anlam ve hikmeti budur. Böyle olmasaydı, insanın dünyaya getirilmesine gerek kalmazdı. Çünkü hayatın tadını, ölçüsünü almanın, çilesini çekmenin gerçek yüzünü, zıtların sürtüşmesi ve tartışması tanıtıp öğretir. Toplumu bu duygu harekete geçirir, fertler böyle bir ortam içinde durmadan çalışıp mücadele etme ihtiyacını duyarlar.
Öylece insanlar bulundukları yöre ve çevreye, yer aldıkları sosyal muhite göre bu iki zıt kavramdan birine sahip çıkarlar. O nedenle fikirler müsademeyi yönelir, araştırma ve incelemeler yapılır; eğitim ve öğretim programları düzenlenir. Derken çeşitli alanlarda yarışmalar başgösterir.
Bâtıldan yana olanlar ise, hakkı yerinden kaydırıp çürütme çabasında bulunurlar. Çünkü yetişme tarzları, eğilimleri, aldıkları bilgi ve edindikleri fikir birikimi sebebiyle hakka ters düşmüşlerdir. O bakımdan kendilerini için için rahatsız eden bu kavramdan kurtulmak için onu çürütüp belirsiz hale sokmak gerekir. Bunun için de ardı-arkası kesilmeyen mücadeleye girişirler, nefisleri hep önde yürür. Bâtılı ideolojik kalıba döküp çekici hale getirme gayretleri sürüp gider. Kutsal değerlere inanmazlar, ilâhî âyetleri alay konusu edinirler. Dinin afyon olduğunu savunurlar. Kur'ân için «çöl kanunu» veya «ilkel insanlara göre düzenlenmiş bir kitap» diye birtakım gerçek dışı yakıştırmalarda bulunurlar. Hürriyeti tek taraflı kabul ederler. Şirretlik, şarlatanlık ise değişmeyen sanatlarıdır,
Hak ise, hiçbir zaman şarlatan ve şirret değildir ve olamaz da.. O hep ağır başlıdır, temkinli adımlarla ilerler. Hoşgörü onun mizacı, sabır onun kalkanı, imân değişmeyen temeli, fazilet mayasıdır. Güzel ahlâk onun rengi, terbiye onun karakteridir. İlim rehberi, sağduyu yardımcısı, akıl destekçisidir. Hak haklılığını isbat edinceye kadar bu vasıflarını eksiltmez, bilakis artırır. Demagoji yapmaz. Gerçek ortaya çıkınca tereddüt etmeden kabul eder.
O halde hakkın üstün gelmesinin bazı şartiarı söz konusudur ki, onlara kısmen işarette, bulunduk. Hakkı temsil eden, ya da savunanlar, o şartlar ve sıfatlarla kendilerini behemahal donatmalıdırlar. Şüphesiz bu da bir eğitim ve öğretim işidir.[76]
Bâtılı Savunanların Kalpleri Kılıflıdır
«Şüphesiz ki biz onfann kalpleri üzerine, anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk..»
Bâtılı savunanların içlerindeki katmerleşmiş inkâr, kalbin yüee âleme açılmasına, ya da yüce âlemden inen feyiz ve rahmet havasını almasına engel teşkil eder. Bu mânevi bir perde, ya da kılıftır ki, kalbi bütünüyle kuşatır. O bakımdan tesiri kalpten kulağa vurup sağduyuyu mefluç hale getirir ve artık öylesinin Hakk'ın sesini işitmesi zorlaşır ve bazan da imkânsız hale gelir.
İşte Allah'ın inkarcıların kalpleri üzerine perde germesinin ve kulaklarına bir ağırlık koymasının yorumu budur. Fiillerin Allah'a nisbet edilmesi, suçlu günahkârların O'nun sünnetine ters bir yol tutmalarını düşünmemize yönelik bir anlatım tarzıdır.
İnsanın iç âleminde öyle cereyanlar, değişmeler, tıkanmalar, duygusuzluklar dönüp dolaşır ki onları görmek, ya da dıştan bakıp hemen anlamak mümkün değildir. Kalp nasıl kılıflanır, ya da ilâhî feyiz ve İnayeti almaya nasıl hazır duruma gelir? Bunu anlayabilmek için küfrün ve karşıtı olan imânın ruh iklimi üzerindeki tesirlerini bilmemiz gerekmektedir. Ruh üzerindeki bilimsel araştırmalar henüz bu incelikleri anlayamamış ve anlayamadığı için de tatminkâr bir çözüm getirememiştir. Bu konuya en do-yuruçu yaklaşımı, Kur'ân ve hadîslerin ışığı altında İslâm tasavvufu sağlamıştır.
Kalbin hakiki imân cevherinden mahrum kalması, ruha sıkıntı ve bunalım verir, Bu sıkıntı sinir sistemine sirayet eder; derken inkarcının büsbütün inat ve sapıklığını, körlük ve sağırlığını artırır. İnkâr genellikle ümit ve güven veren bir amaca yönelmediği için, ruhun yüce âlemle olan irtibatını dumura uğratır. Böylece her geçen gün hak ile aralarındaki mesafe açılır ve ona karşı amansız bir hasım kesilir.
Şüphesiz bu hal, ruhî ve kalbi bir marazdır ki, tedavisi çok zordur Meğer ki Cenâb-ı Hak hidâyet vermiş ola..
Û bakımdan ilgili âyetle «Onları doğru yola çağırsan elbette doğru yola gelmezler..» buyurularak, bu marazın ne kadar müzminieşîiğine işarette bulunulmaktadır.[77]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'da insan için lüzumlu olan konuların bir bir açıklandığı belirtildi. İnkârda ısrar eöen sapıkların dönüp geçmişte o yüzden meydana gelen elim olaylara bakmaları hatırlatıldı. Peygamberlerin insan aklını ve düşüncesini doğruya yönlendirme göreviyle gönderildiklerine işaret edildi. İlâhî tebliğ ve irşattan yüz çevirenlerin kendilerine nasıl haksızlık ettikleri konu edilerek Allah'ın geniş rahmet ve mağfiret sahibi bulunduğu, plânı gereği azap etmekte aceleci olmadığı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber ile Allah'ın salih kullarından bir kul (Hızır) arasında geçen ve bize bilmediğimiz çok şeyler öğreten tarihî kıssanın önemli safhaları, ibretli yanları anlatılıyor. Böylece ledünnî ilmin farklı ölçüde tecelli ettiği, bir peygambere verilen bilgi ile, sâlih bir kula, büyük bir veliye verilen bilgi arasında birtakım farklı yanların olduğu izah ediliyor.[78]
Meali:
60— Hani bir zaman Musa, genç (arkadaşına): «Ben iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar hiç durmadan gideceğim, ya da (bu uğurda) yıllar geçireceğim» demişti.
61— İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Balık ise, denize bir delikten girip yolunu bulmuştu.
62— Orayı geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına, «azığımızı bize getir; and ofsun ki, bu yolculuğumuzdan yorgun ve bitkin düştük» demişti.
63— O da, «gördün mü, o kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuştum, onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu. Balık ise denizde şaşılacak şekilde yolunu tutup gitmiş» dedi.
64— Musa ona : «aradığımız bu ya» dedi ve izleri üzerine gerisin geri döndüler.
65— Böylece onlar kendisine yanımızdan bir rahmet verdiğimiz ve katımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.
66— Musa ona dedi ki : «öğretildiğin ilimden bana, doğruya iyiye ileten hususları öğretmen için sana uyayım mı?»
67— O, «sen benimle beraber bulunmaya herhalde pek sabredemez-sin» dedi,
68— «İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?»
69— Musa ona : «inşaallah beni sabırlı bulursun, hiçbir işte sana karşı gelmiyeceğtm» dedi.
70— O, «o halde bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça hiçbir şeyden (sebep ve iç yüzünden) sorma» dedi.
71— Anlaşıp gittiler. Sonunda bir gemiye bindiler, derken o kul gemiyi deldi. Musa ona : «içindekilerin! boğmak için mi onu deldin? Doğrusu korkunç bir şey yaptın!» dedi.
72— o, «ben sana demedim mi, benimle birlikte bulunmaya dayanamazsın?» dedi.
73— Musa, «unuttuğumdan dolayı bana çıkışma ve bu işimde bana zorluk çıkarma» dedi.
74— Derken yollarına devam ettiler; sonunda bir oğlan çocuğuna rastladılar. O kul, o oğlanı öldürdü. Musa, «bir cana karşılık olmaksızın tertemiz masum bir canı mı öldürdün? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın!» dedi.
75— O, Musa'ya: «ben sana demedim mi, benimle beraber bulunmaya sabredemezsîn?» dedi.
76— Musa ona : «bundan böyle senden bir şey sorarsam, artık bana arkadaşlık etme, dedi. (Çünkü o zaman) benden yana özür (beyân edecek ortama) gelmişsin demektir. (Artık mazur sayılabilirsin).»
77— Yine yollarına devam ettiler, derken bir kasaba halkına vardılar ve onlardan yiyecek istediler. Onlar bu iki (yabancıyı) misafir edinmekten kaçındılar. O kasabada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvara rastladılar; o kul onu doğrulttu. Musa, «isteseydin buna karşılık ücret alırdın,» dedi.
78— O kul, «işte bu benimle senin ayrılmamız! O sabredemediğin şeylerin yorumunu sana anlatacağım :
79— Gemiye gelince, o, denizde iş gören birkaç yoksulundu, onu kusurlu kılmak istedim ki arkalarında (veya önlerinde) her (sağlam) gemiyi zorla alan bir hükümdar bulunuyordu.
80— Oğlana gelince, onun ana-babasi ikisi de rnü'min kişilerdi, çocuğun onları azgınlığa ve küfre itmesinden endîşe ettik.
81— Rablarıntn onun yerine onlara temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe de daha yakınını vermesini diledik.
82— Duvara gelince, o, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti, altında onlar için bir hazine bulunuyordu; ana babaları da iyi insanlardı. Rabbım o iki çocuğun rüşde erip hazinelerini çıkarmalarını, kendi katından bir rahmet olarak diledi. Ben bu hususları kendi görüşümle yapmadım. İşte sab-redemediğin hususların yorumu budur!» dedi.
İlgili Hadisler
Tabiînden Saîd b. Cübeyr anlatıyor:
— İbn Abbas'a (R.A.) dedim ki: Nevf el-Bükâlî, Hızır ile buluşan Musa'nın, İsrail oğullan'na gönderilen Peygamber Musa olmadığını iddia ediyor. Buna ne dersiniz?
İbn Abbas (R.A.) şöyle dedi: «O Allah düşmanı yalan söylüyor. Ubey b. Kâb (R.A.) Peygamber (A.S.) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu haber verdi :
«Şüphesiz ki Musa (A.S.) bir gün İsrail oğulları arasında ayağa kalkıp bir konuşma yapmıştı. O sırada birisi ona: «İnsanların en bilgini kimdir?» diye sormuştu. Musa (A.S.) da, «Benim...» diye cevap vermişti. Bu yüzden Alfah onu, bilgiyi Allah'a ait kılmadığı için kınamış, sonra da ona şöyle vahyetmişti: «Ya Musa! Benim, iki denizin birleştiği yerde bir kulum var.» Musa da, «Ya Rabbi! Onunla nasıl görüşebilirim?» diye sorunca, Cenâb-ı Hak ona: «Yanına bir balık al, onu bir zenbile yerleştir. Artık o balığı nerede kaybedersen, işte sözünü ettiğim kulum oradadır» diye buyurmuştur. Bunun üzerine Musa (A.S.) balığı zenbile koyup genç Yusa1 b. Nun'u da yanına alarak yola çıkmışlar. Sonunda bir kayaya gelip orada uyumuşlar. Balık orada kendine bîr yol bulup gitmiş. Ama Allah onu o kesimde durdurmuş. Musa (A.S.) ile arkadaşı uyanınca, Yuşa' balığın kaybolduğunu hatırlatmayı unutmuş ve öylece yollarına devam etmişler. Günün kalan kısmında ve gecesinde yol almışlar. Sabah olunca Musa (A.S.) ona: «Bu yolculuğumuzdan bize yorgunluk ve bitkinlik geldi...» demiş.. Ve olay Kur'-ân'da açıklandığı şekilde anlatılmış. Dönüşlerinde o kayanın yânında Hızır ile karşılaşmışlar.....» [79]
İbn Cerîr'in İbn Abbas'dan (R.A.) yaptığı rivayette ise, olayın başlan gıcı şöyle ifade edilmiştir:
— Musa (A.S.), Rabbına niyazla demiş ki:
— Ey Rabbım! hangi kulun sana daha sevgilidir? Allah ona :
— Beni anan, unutmayan kulum... Diye cevap vermiştir.
— Hangi kulun daha iyi hükmeder?
— Hak ile hükmedip kendi hevesine uymayan...
— Hangi kulun daha bilgilidir?
— Kendisini doğruya irşat eden bir söz elde eder, ya da kendisini bir felâketten çevirir diye insanların bilgisini kendi bilgisine katan kimse....
— Böyle bir kulunuz yeryüzünde var mıdır?
— Evet.
Ya Rabbî! o kulun kim ola?
— Hızır...
— Onu nerede bulabilirim?
— Deniz kenarında kayanın yanında balığın kurtulup denize gireceği yerde... [80]
Böylece Musa (A.S.) yola çıkıyor ve olay anlatıldığı gibi aynen sürüp gidiyor,[81]
Musa (A.S.) İle Hızır Olayından Çıkarılan İbretler Ve Öğütler
1— İlim genellikle biri kesbî, diğeri vehbî veya ledünnî olmak üzere iki kısma ayrılır. Kesbî ilimde olduğu gibi, ledünnî ilim de kişilerin derece ve yakınlığına, yani Allah katındaki mevkilerine göre farklılık arzeder.
2— Peygamberlerin ilmi genellikle vehbî, yani ledünnîdir. Allah'tan alıp öylece bilgi sahibi olurlar. Ama her peygamberin özelliğine, içinde bulunduğu şartlara, hitap ettiği kavim ve milletin kültür seviyesine göre kenti)
dişine bu ilimden verilir. O bakımdan bütün peygamberler Tevhîd İnancı esasında birleşirler, ama diğer fer'î ilimlerde farklı derecelere ayrılırlar. Sebebine gelince: Allah'ın ilminin sonsuz ve sınırsız olduğunu bildirmek ve her bilenden daha çok bir bilenin bulunabileceğini hatırlatmak ve ilim sahiplerinin bilgilerinin farklı olduğuna dikkatleri çekmek söz konusudur. Nitekim ledünnî ilme sahip olan Musa (A.S.)ın bildiklerinin çoğunu Hızır (A.S.) bilmezdi, Hızır'ın (A.S.) bildiklerinin bir kısmını veya çoğunu Musa (A.S.) bilmezdi.
Nitekim Buharî'nin tesbitine göre, Hızır'ın : «Ey Musa! Ben Allah'ın bana öğrettiği bir bilgi üzereyim ki, sen onu bilmezsin. Sen de Allah'ın sana öğrettiği bir bilgi üzeresin ki onu ben bilmem» dediği rivayet edilmektedir. [82]
3— Kişi kendi bilgisiyle böbürlenmemen, daha bilgili kişilerin ve hepsinin üstünde de Allah'ın daha bilgili bulunduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Çünkü her ilim sahibinin üstünde ondan daha fazla ve farklı bir bilen vardır.
4__Yanımızdaki hizmetçi, kapıcı ve odacılara «efendi» veya «arkadaş.,.» diye hitap etmeli, onları üzecek, kıracak isim ve sıfatları kullanmaktan kaçınmalıyız. İlgili âyette, Musa Peygamber'e refakat edip hizmetinde bulunan Yuşa' b. Nun için «fetâ = genç» tabiri kullanılmıştır.
5— Bilmediğimiz konuları öğrenebilmek için bazı zorluklara katlanmasını bilmeliyiz. Nîmet külfetsiz olmuyor. Nitekim Musa (A.S.), Hızır'ın ilminden yararlanmak için uzun ve yorucu bir yolculuk yapma ihtiyacını duymuş ve katlanmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın muradı da böyle olmasından yana idi. Zira dileseydl Hızır'ı Musa'nın yanına sevkederdi. Nitekim Ashab-ı Ki-râm'dan bazı zatlar, İslâm ülkelerine dağılan arkadaşlarının Peygamber (A.S.) Efendimiz'den bizzat duydukları hadîsleri onların ağzından dinlemek için develerine binip haftalarca yolculuk yapmışlardır.
6— Bilgisinden yararlanmak istediğimiz kişiye uymasını, saygı gösterilmesinin gereğini, lüzumsuz soru sormaktan kaçınmasını bilmeliyiz. Çünkü ilim çok şereflidir, azizdir ve kıymetlidir. Ona sahip olan da o nis-bette şerefli ve azizdir. İlim adamına saygı göstermek, peygamberlerin sünnetidir. Musa Peygamber'in (A.S.) bir bakıma Hızır'a uyup bilgisinden yararlanmaya çalışması bize bu sünneti hatırlatır.
7— Bilmediğimiz bir konuyu öğrenmekte çok sabırlı ve dikkatli olmamız gerekmektedir. Çünkü ilim ancak zevk, heves, ilgi ve sabırla elde edilebilir.
8— İç yüzünü bilmediğimiz bir olay, bir mesele ile karşılaştığımızda, duygusallıktan uzak kalıp onun iç yüzünü öğreninceye kadar, bir hüküm vermemek en isabetli yoldur. Bu gibi hususlarda hissimizle değil, aklımız ve imanımızla çözüm aramalıyız.
9— Karşımıza çıkan bir kazanın hayırlı olacağını, iyi sonuç vereceğini düşünmemiz, ilâhî takdire teslimiyetin ifadesidir. Çünkü Allah hiçbir zaman haksızlık yapmaz. O'nun her yaptığında mutlak hayır vardır. Hızır'ın sağlam gemiyi delip kusurlu hale sokması, zahiren masum bir çocuğu öldürmesi, kendilerini konuk edinmeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan duvarı doğrultması, bunun açık örneklerinden bir kaçıdır.
10— İyilik yapmayana iyilikte bulunmak, onun için hayırlı olanını düşünmek, mü'mine yakışan bir haslettir. Kendilerini konuk edinmeyen ve yiyecek bir şey de vermeyen kasaba halkına ait yıkılmak üzere olan bir duvarı Hızır'ın (A.S.) elini dokundurup doğrultması bize bu gerçeği öğretmektedir.
11— Bir velî bir keramet gösterirse, onu kendi re'yiyle göstermez; Rabbının emir ve ilhamı ile gösterir. Hz. Hızır'ın açıklamada bulunması, bunun en güzel misali sayılır.[83]
Musa (A.S.) İle Hızır (A.S.) Olayı Üzerinde Yorumlar Ve Rivayetler
1— Olayda ismi geçen Musa hakkında farklı görüşler ve yorumlar ortaya çıkmıştır. İlim adamlarının çoğuna göre, adı geçen zat, İsrail oğul-ları'na peygamber olarak gönderilen Musa (A.S.)dır. Çünkü Kur'ân'da sadece bu Musa'dan söz edilmektedir. Eğer başka bir Musa olsaydı, herhalde onu diğerinden ayıran bazı sıfatları ortaya konur ve ona göre anılırdı. Ayrıca Sahîh-i Buharî'de bu konuda yapılan rivayet o zatın Musa Peygamber olduğunu net biçimde açıklamaktadır. Nitekim hadîs bölümünde sözü edilen rivayete yer vermiş bulunuyoruz. İbn Abbas (R.A.)dan yapılan sahîh rivayetlerle bu anlamda açık bilgi verilmektedir.
Bazı tarihçiler sözü edilen kıssada adı geçen Musa'nın, Musa b. Mîşâ b. Yusuf b. Yakub olduğunu belirtmişlerdir. Rivayete göre, bu, İsrail oğullan'na gönderilen Musa (A.S.)dan önce gönderilen birinci Musa'dır. Bunların delillerini şöyle özetliyebiliriz :
a) Hz. Musa (A.S.), Ulû'l-azm'den olup büyük mu'oizelerle desteklenen yüce bir peygamberdir. Bu durumda onun bilgi bakımından noksan olup başka birinden yararlanması düşünülemez.
b) Musa Peygamber (A.S.) Mısır'dan çıkıp çöle girdikten ve İsrail oğul-ları'nı Arz-ı Mev'ûd'a yerleştirdikten sonra iki denizin birleştiği yere gitmemiş ve çok geçmeden vefat etmiştir.
İki denizin birleştiği yer hakkında ayrı ayrı maddede bilgi vereceğiz.
c) Böyle bir olay meydana gelseydi, herhalde Yahudi ilim adamları bilir ve bunu tesbit edip tarihlerine yazarlardı.
Birincilerin tesbit ve görüşü daha sıhhatli ve daha mâkuldür. Hem bu hususta -haber-i vahid bile olsa- sahih hadîs varit olmuştur.
2— Musa Peygamberle beraber Hızır'ı görmeye giden «fetâ = genç» kimdir? Aslında «fetâ» ismi, genç erkek hakkında asıl olmakla beraber kul ve hizmetçi mânalarında da kullanılmıştır. Müfessirlerimizin çoğuna göre, bu, Yuşa' b. Nun'dur ki, Yusuf Peygamber'in (A.S.) torunlarındandır. Bu genç, Musa Peygamber'e hem hizmet eder, hem de ondan dinî hükümleri öğrenirdi. Sonradan kendisine peygamberlik verildiği de rivayetler arasında yer alır. Zayıf da olsa bazı hadîslerde Yuşa'dan ve onun peygamber olduğundan bahsedilir.
3— İki denizin birleştiği yer hakkında farklı yorumlar ve birtakım ihtimaller ortaya çıkmıştır. Onları özetleyip şöyle maddeleştirebiliriz :
a) Kızıldeniz ile Akdeniz'in birleştiği yer. Bugünkü Süveyş Kanalı.
b) Kızıldeniz ile Umman denizinin birleştiği el-Şâtıb kesimi.
c) İran körfeziyle Umman körfezinin birleştiği yer.
d) Hartum yöresinde Nil'in iki kolunun birleştiği yer.
e) Mısır'ın kuzeyinde Nil'in iki kola ayrıldığı yer.
Musa Peygamber ister Mısır'da bulunduğu dönemde, ister Filistin'e gelip yerleştikten sonraki dönemde, isterse bu iki dönemden önceki bir zamanda olsun, Hızır ile birleştiği yer, ya Kızıldenizin Akdeniz ile birleştiği bugünkü Süveyş Kanalıdır, ya da Mısır'ın kuzeyinde Gize ile Tanta arasında Nil'in iki kola ayrıldığı yerdir. Çünkü bu iki yer de hem Mısır'a, hem Filistin'e en yakın olan «Mecmaa'l-Bahreyn = İki denizin veya iki ırmağın birleştiği» yerlerdir. Allah daha iyisini bilir.
4— Musa Peygamber'in (A.S.), iki denizin veya iki ırmağın birleştiği yerde görüştüğü zatın Hızır olup olmadığı da tartışma konusu olmuşsa da Buharî'nin Saîd b. Cübeyr tankıyla İbn Abbas (R.A.)dan, onun da Ubey b. Kâb'den (R.A.) yaptığı rivayette, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, o zatın Hızır olduğunu açıklamıştır. Buna yakın bir rivayeti Müslim kendi Sahîh'inde,
Tirmizî kendi Sünen'inde, Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde rivayet etmişlerdir. [84]
Ancak İbn Abbas (R.A.)dan bununla ilgili yapılan rivayette, Musa Peygamberin İsrail oğulları'm yeniden alıp Mısır'a getirerek yerleştirdikten sonra bu olayın meydana geldiği belirtilir. [85] Ne var ki Musa Peygamber (A.S.) Mısır'dan hicret edip Sina çölüne ve oradan da Filistin'e gelip yerleştikten sonra hiçbir tarih onun tekrar İsrail oğulları'm alıp Mısır'a döndüğünü ve kavmini oraya yerleştirdiğini belgeliyememiştir. Zira Musa Peygamber (A.S.) İsrail oğulları'm Arz-ı Mev'ûd'a getirip yerleştirdikten sonra daha çok iç İslahat ile ve ülkenin düzeniyle meşgul olmuş ve bir süre sonra da vefat etmiştir.
5— Hızır peygamber midir ve hâlen hayatta mıdır?
a) Hızır'ın peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır. İlim adamlarının çoğuna göre, Allah'ın sâlih ve velî kullarından biridir. Geniş çapta ilâhî iltifat ve inayete mazhar kılınmış ve ledünnî ilimle donatılmıştır. Asıl adının Belyâ b. Melkân olduğu; oturduğu, bastığı yerler yeşillendiği için sonradan Hızır İsmiyle anıldığı söylenir.
b) Bir kısım ilim adamlarına göre, peygamberdir. Çünkü Kur'ân'da «Kendi tarafımızdan kendisine rahmet verdiğimiz..» deniliyor ki, bu rahmet peygamberlik payesi olabilir. Ayrıoa, «Kendi katımızdan ona bir ilim öğrettik..» mealindeki âyet de bu manayı kuvvetlendirmektedir. Sonra Musa Peygamber'in (A.S.) ona uyması da, onun peygamber olduğuna bir başka delil sayılmıştır. Çünkü bir peygamber anoak başka bir peygambere uyabilir.
Nitekim müfessir Kurtubî'nin tesbitine göre, Musa (A.S.), Hızır (A.S.) ile birleştiklerinde, Hızır (A.S.) ona şöyle söylemiştir:
«Sen, Allah'ın sana öğrettiği bir ilim üzere bulunuyorsun ki, ben onu bilmiyorum. Ben de, Allah'ın bana öğrettiği bir ilim üzere bulunuyorum ki, sen onu bilmiyorsun.» [86]
6— Hızır (A.S.) sağ mıdır?
İlim adamlarından bir kısmı Buharî'de Abdullah b. Ömer (R.A.)dan rivayet edilen : «Size bildireyim ki, bu gecenizden itibaren yüz yılın sonuna kadar yeryüzünde yaşayanlardan hiçbir kimse sağ kalmayacaktır.» [87]
mealindeki hadîse dayanarak Hızır'ın da öldüğünü istidlal etmişlerdir. Mü-fessir Alûsî de aynı görüştedir. Çünkü bunun aksini isbat veya beyân eden sahîh bir hadîs varit olmamıştır.
Şeyh Muhyiddin Arabî, Sadruddin el-Kunevî, ünlü Faslı velî Abdülaziz ed-Debbağ (Allah hepsinden razı olsun) ve benzeri ehl-i keşfe göre, Hızır (A.S.) hâlen hayattadır. Ancak bu hayat, bedenin ruha dönüşmesiyle nef-sanî ve şehevî istek ve ihtiyaçların iptal edilmesiyle yorumlanır ki, gerçek olan da budur.
Hemen ifade edelim ki, Hızır (A.S.) olayı, başlı başına bir araştırma konusudur. Zira bu hususta çok şeyler söylenmiş ve çok şeyler yazılmıştır. Ancak tefsîrimizin hacmi buna müsait olmadığından konunun detayına inmek istemedik.
Yukarıda ismini andığımız Abdülaziz ed-Debbağ (K.S.)dan nakledilip Ahmed el-Mübarek tarafından yazılan el-İbriz'de konuya geniş yer veri!--mistir. Meraklılara tavsiye ederim. [88]
Musa ve Hızır kıssasının bir başka yönü :
Yahudilerden önemli bir kısmının, özellikle çok müteassıp din adamlarının Musa Peygamber'den daha bilgili, daha büyük bir peygamber ne gelmiştir, ne de gelecektir, şeklinde birtakım iddiaları olmuştu. İlâhî üslûp gereği, önce biri bağ ve bahçesi olan zengin, diğeri mal ve servetçe ondan hayli aşağı iki adamın anlayış, inanış ve tutumları değerlendirilerek nefis bir misal verildi. Onunla hem Mekkeli mağrur müşrikler, hem de çevredeki Yahudiler uyarıldı ve mü'minlere gelecek günlerin çok parlak olduğu müjdesi verildi. Arkasından Musa (A.S.) ile Hızır (A.S.) kıssası ele alındı ve her peygamberin birtakım özelliklerine göre farklı bilgileri bulunduğu; Musa'nın (A.S.) bildiğinin çoğunu Hızır'ın (A.S.); Hızır'ın da bildiklerinin çoğunu Musa'nın (A.S.) bilmediği konu edilerek, ilâhî ilmin sınırsız olduğu belirtildi ve bu durumun bir peygamber için nakise teşkil etmiyece-ğine işaret edildi. Aynı zamanda Yahudi din adamlarının birtakım boş ve anlamsız iddialarda bulunmamalarının çok isabetli olacağı hatırlatıldı. Sonra da günün şartlarına, olayların cereyan tarzlarına, geçici ihtişam, makam ve böbürlenmelere bakıp ona göre bir değerlendirme yapmanın; bunların altında ne gibi hikmetlerin yattığı incelenmeden, nasıl bir netice vereceği hesaba katılmadan ahkâm çıkarmanın pek isabetli olmayacağına atıf yapılıyor. Böylece Mekke'de dış görünüşü itibariyle zayıf ve yardımsız sayılan mü'minlerin geleceğinin hiç de müşriklerin ve yahudile-rin sandığı gibi olmayacağı, çok geçmeden bu vakarlı gidişin zaferle sonuçlanacağı ilham ediliyor. Hızır (A.S.)ın da ortaya koyduğu üç olay dış görünüşü itibariyle üzücü bir manzara arzediyordu. Ama hakikat hiç de dıştan görüldüğü ve anlaşıldığı gibi değildi. Mekke'deki barbar zorbaların, azgın ileri gelenlerin o günkü üstünlüğü ve ihtişamı üa öyle idi. Dış görünüşüyle yıldırıcı, korkutucu ve mü'minleri ümitsizliğe itici İdi. Ama iç yüzüyle hiç de öyle değildi. Qok geçmeden baş aşağı geleceklerine delâlet eden birçok işaretler ve deliller söz konusuydu. Ne var ki bu gerçeği görecek gözleri, idrâk edecek kalpleri yoktu.[89]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, ilâhî ilmin sınırsızlığına işaret edildi. Musa Peygamber ile Hızır (A.S.) kıssası düşündürücü, yönlendirici ve mü'minlere parlak bir geleceği va'dedici anlamda anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin Yahudilerden aldıkları bilgi ve talimat doğrultusunda Peygamber (A.S.) Efendimiz'den sordukları Zül-karneyn kıssasının öğüt alınacak ibretli safhaları anlatılıyor. Böylece haktan yana olanların eninde sonunda üstün gelecekleri ve her yerde onların yapıcı olup yıkıcı olmadıkları hatırlatılıyor.[90]
Meali:
83— Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Ondan size bir haber anlatacağım :
84— Şüphesiz ki biz onu yeryüzünde kudretli biçimde yerleştirip imkân verdik ve ona (gereken) her şeyden (kolaylaştırıcı bir) sebep verdik.
85— O da bir sebebi (seçip ona göre) bir yol izledi.
86— Sonunda Güneş'in battığı yere (iyice Batı cihetine) ulaştı; onu kara balçıklı bir suya batar (görünümünde) buldu. O kesimde bir millete rastladı. Biz de ona, «Ey Züikarneyn! ya azaba uğratırsın, ya da haklarında güzel muamelede bulunabilirsin, (bu hususta serbestsin)» dedik.
87— Dedi ki: «Kim zulmederse, ona azap edeceğiz; sonra da o Rab-bına döndürülür. O da ona görülmedik bir azap ile azap eder.
88— Ama kim imân edip iyi-yararlı amelde bulunursa, ona da en güzel mükâfat vardır ve ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz.»
89— Sonra o başka bir yol tuttu.
90— Tâ ki Güneş'in doğduğu yere (iyice doğu kesimine) ulaşınca, güneşi öyle bir millet üzerine doğuyor buldu ki, onlara Güneş'ten (korunacak) bir siper yapmamıştık.
91— İşte böylece onun yanında olan her şeyi kuşatıp biliyorduk.
92— Sonra o başka bir yol tuttu.
93— Tâ kî, iki sed arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamaz bir millete rastladı.
94— Onlar, «Ey Züikarneyn! doğrusu şu Ye'cûc-Me'cûc yeryüzünde durmadan fesat çıkarıyorlar; bizimle onlar arasında bir SED yapman için sana bir harç (gereken vergi ve masrafı) versek olmaz mı?» dediler.
95— Zülkarneyn onlara dedi ki: «Rabbimin bana verdiği imkân, kudret ve iktidar daha hayırlıdır. Bununla beraber siz gücünüzle bana yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir SED yapayım.
96— Bana demir kütleleri getirin.» Bununla İki dağ arası (doldurup) eşit duruma gelince Zülkarneyn, «körükleyin!» diye emretti. Sonunda demirler ateş haline gelince, «bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim» dedi.
97— Artık o Ye'cûc-Me'cûc ne onu aşabildiler, ne de bir gedik açmaya güç getirebildiler.
98— Zülkarneyn, «bu Rabbimden verilen bir rahmettir. Rabbimin belirlediği vakit gelince bunu yerle bir eder. Rabbimîn verdiği söz haktır (hedefinden, amacından) şaşmaz,» dedi. -vtr.
İniş Sebebi
Katade'ye göre, Yahudilerden birkaç kişi iki boynuzlu kralın kim olduğunu Peygamber (A.S.) Efendimiz'den sordular. Bunun üzerine ilgili âyetler indirilmiştir. [91]
Diğer bir rivayette ise, Mekkeliler Kitap Ehli olan Yahudilere adam gönderip Hz. Muhammed'i (A.S.) çetin bir sınavdan geçirmek için birkaç soru hazırlayıp göndermelerini istemişlerdi. Onlar da şu üç şeyden sokmalarını tavsiye etmişler; Ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn..
Bunun üzerine ilgili âyetler iniyor. [92]
İlgili Hadîsler
«Peygamber (A.S.) Efendimiz şehadet parmağını baş parmağının orta kısmına getirip halka yaptı ve şöyle buyurdu: «Yaklaşmakta olan serden vay Arapların haline! Bugün şu gördüğünüz (halka) gibi, Ye'cüc ve Me'cüc'un sağlam şeddi fetholundu (açıldı).» [93]
«And olsun ki, Ye'cüc ve Me'cüc çıktıktan sonra da Beytullah'a haccedilecek ve umre yapılacaktır.» [94]
Zülkarneyn Kimdir?
Bu isim ve başardığı fütuhat hakkında gerek bazı tarihçilerin, gerekse müfessirlerin farklı görüş, tesbit ve yorumları olmuştur. Detayına geçmeden bu görüş .ve tesbitleri özetler halinde aşağıya sıralamayı uygun gördük :
1_ Medlerle Fârislerin hükümdarıdır. Nitekim Zülkarneyn bu iki ülkeyi zapt edip kendi idaresi altına almıştır. (M.Ö. 1000)
2— Birinoi Dara. Bu, İran (Pers) imparatoru olarak tarihe geçmiştir. (M.Ö. 350-486)
Darâ'nın Zülkarneyn olduğunu daha çok Yahudi Ansiklopedisi yazmıştır. Sınırları ise, Ermenistan, Kafkasya, Hindistan ve Turan steplerini içine almaktadır. Anoak yapılan oiddi tesbitlere göre. Dara Zerdüştür. Kur'ân-ı Kerîm'in tanımlamasına göre, Zülkarneyn bir olan Allah'a inanan bir mu-vahhittir.
3— Makedonyalı Büyük İskender. (M.Ö. 356-323)
Kur'ân'da Züklarneyn ile ilgili tarifler buna da uymamaktadır. Önoe Büyük İskender; ünlü filozof Aristoteles'in eğitimi altında yetişmiştir.. Bilindiği gibi, Aristo tek tanrı inancına bağlı değildi. Sonra Büyük İskender İranlıları da yendikten sonra yarı tanrı sayılan en yüksek kral unvanını aldı. Ayrıca Olympos tanrıları adına, kule biçiminde on iki sunak yaptırdığı da bilinmektedir. Diğer yandan birçok ülkeleri fethederken çok zalimce davranmış, bazan girdiği şehirleri yerle bir etmiştir. [95]
4— Afridun B. Esfiyan. (İbrahim Peygamber devrine rastlar)
5— Merziban b. Merduye (İbn İshak'ın görüş ve tesbiti)
6— Ebû Kerb Semiy b. Ubeyd el-Efrîkış el-Himyerî. (Ebû Reyhan 8i-rûnî'nin tesbit ve görüşü)
7— Râyis oğlu Sa'b. (Tarih-i Ebû'l-Fidâ'nın tesbit ve görüşü}
8— İran kralı Kisra (Hüsrev).
Görüldüğü gibi önümüzde sekiz kadar kral ismi bulunuyor. Şüphesiz ki bunlardan hangisinin Kur'ân'ın tarif ettiği Züikarneyn olduğunu net ve kesin çizgileriyle ortaya koymak çok zordur. Geniş araştırmaya ve uzun süreye ihtiyaç vardır.
Tarihçiler daha çok bu tarifin Dara (Darius)a uyduğu üzerinde dururlarsa da, Pers İmparatoru Hüsrev üzerinde duranların tesbit ve yorumları biraz daha inandırıcıdır. Nitekim Hüsrev'e Araplar Nuşirevan-ı-âdil demişlerdir. Gerçi bundan önce de Hüsrevler gelip geçmiştir. Çünkü gerek Kis-ra, gerekse Hüsrev, İran krallarına verilen genel bir isimdir. O bakımdan M.Ö. altıncı asırda imparatorluk kuran Kisra'nın yapmış olduğu geniş fütuhatın, Zülkarneyn'le ilgili tariflere birçok yönden uyduğunu söyleyenler olmuştur. Ama bunların hiçbirisi için kesin bir ifade kullanmamız mümkün değildir. Zira Zülkarneyn'in hangi hükümdar olduğunu az veya çok tesbit edip anlayabilmemiz için, önce doğuda, batıda, güney ve kuzeyde yaptığı fetihleri tesbit etmek, sonra meydana getirdiği şeddin nerede oiduğunu belirlemek ve sonra da Ye'cüc ve Me'cuç'dan hangi ülke insanlarının kas-dedildiğini araştırıp ortaya koymak gerekir.
O halde önce Kur'ân'ın belirttiği ölçüler içinde Zülkarneyn'in özelliklerini tesbit edip sıralamamızda, sonra da Ye'cüc, Me'cüc ve Sed hakkında toplayabildiğimiz bilgileri vermemizde yarar vardır.
Zülkarneyn'in özellikleri:
Kur'ân-ı Kerîm bu peygamber yolunda olan hükümdarın birtakım vasıf ve özelliklerini vermek suretiyle tarihçilere ve araştırıcılara ip uçları vermektedir. Onları şöyle sıralayabiliriz :
a) Üstün yeteneklere, geniş kudret ve imkânlara sahip,
b) Yeterince bilgili, kültürlü olup dünya coğrafyasının önemli bir kısmını bilen ve ilâhî inayete mazhar,
c) Zâlimlere hadlerini bildirip azap eden; âhiret azabına kesinlikle inanan ve iyi ahlâklı dindar toplumları ve kavimleri himaye eden,
d) Kuvvet ve kudreti, başarı ve zaferi bütünüyle Allah'a döndüren, kendi haddini bilip Hakk'a karşı teslimiyet gösteren,
e) Kıyametin bir gün kopacağına, mevcut düzen ve sistemlerin bozulacağına inanan büyük bir lider..
Sözü edilen ve Züikarneyn sanılan sekiz hükümdarda, Kur'ân'da belirtilen bu vasıfları aramak gerekir. Şüphesiz ki, böyle bir tesbite kapı açmak, hem yorucu olur, hem de başlı başına bir kitap hazırlamayı gerektirir. O bakımdan biz bu tesbiti inanmış uzman tarihçilere bırakmayı daha uygun bulduk.
Ayrıca iki dağ arasında demir ve bakırdan meydana getirdiği sağlam şeddin nerede olduğu da aynaa bir araştırma konusudur. Kafkas dağlarında olduğu ihtimali, tarihçiler tarafından daha kuvvetli görülmekte ve bunun Dağıstan yöresinde Derbent Seddiyle yakından benzerlik arzettiği belirtilmektedir. Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bilir,[96]
Ye'cüc - Me'cüc
Bu iki isim üzerinde de hayli durulmuş ve farklı tesbitler ve yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetliyebiiiriz :
1— Tevrat'ta «Me'oüç»ün, Hz. Nuh'un (A.S.) oğlu Yafes'in iki oğlu olan Gömer ile Maday arasında gösterilir. Gömer Cimmerleri; Maday, Med-leri temsil eder.[97]
2— Ansiklopediya Britannika'da Gağ ile Maguğ'un İskitler oldukları belirtilir. Bu durumda Me'cüc'ün, Karadeniz'in kuzey ve doğu kesimlerini kapsadığı düşünülebilir.
3— Birinci Darâ'nın Azerbaycan ile Ermenistan dağları arasında rastladığı İskitler, ya da Sakalar'a bu isim verilmiş olabilir. [98]
Tatarlar olduğu da sanılmaktadır. Şöyle ki: Tatarlar'a Ye'cüa, Moğollar'a Me'cüc denildiği iddia edilir. Bunların ülkesi, Tibet'ten Çin'e ve batıda Türkistan'a kadar uzanırdı. Timuçin (Cengizhan)m yeryüzünde çıkardığı bozgunculuk buna delil gösterilir. Nitekim ilgili hadîsler bölümünde naklettiğimiz hadîsin Cengiz istilâsına işaret olduğu sanılmaktadır.
Batılı ilim adamlarının bunlara Yagog, Magug dedikleri ve yeryüzünü fitne ve fesada boğmakta sanki İblîs'in soyundan gelen bozguncu bir ırk olduklarını ileri sürdükleri de bilinmektedir. [99]
Zülkarneyn Kıssasından Öğütler Ve İbretler
— Hükümdar sağlam bir imâna sahip olunca, ülkesinde ve çevresinde kudretinin tesirleri hissedilir.
— Hükümdar, bütün kuvvet ve kudreti, başarı ve olumlu sonuçları Allah'a döndürürse, yani O'na ait olduğuna inanırsa, Allah da onun kalbini ve kafasını en doğru ve en yararlı konulara ve yollara açar, fetihte bulunur.
— Bu düzeye gelen hükümdar yeryüzünde Allah'ın halîfesi sayılır. Allah adına zalimleri cezalandırır, iyileri mükâfatlandırır.
— Yeryüzünde bozgunculuk yapanların azgınlık ve taşkınlıklarını durdurur ve her yönüyle İslahatçı olur.
— Allah'ın verdiği mülk ve kudretin kıymetini ve hikmetini bilir. Başkalarını ezip zulmetmez, haklan çiğnemez.
— Elde ettiği her başarıyı Allah'ın kendisinden yana indirdiği bir rahmet kabul eder ve bunun şükrünü yerine getirmeğe çalışır.
— Allah'ın koyduğu hayat kanunlarına ve insana ayırdığı şerefli yere bağlı kalır. Allah'ın sözlerinin mutlaka gerçekleşeceğine inandığı için hiçbir zaman umutsuzluğa düşmez, paniğe kapılmaz.[100]
Demir Ve Bakır
Şeddin iki dağ arasındaki boşluğu veya geçidi aşılmayacak yükseklikte demir kütleleri ile doldurması, körükleterek akkor haline getirilmesini sağlaması ve sonra da üzerine eritilmiş bakır döktürerek tek parça haline sokması çok dikkat çekici bir olaydır. Şöyle ki:
a) Bu iki madenin tarihlerinin çok gerilere gittiği kesindir.
b) O bölgede bol miktarda demir ve bakır yataklarının bulunduğunda şüphe yoktur.
c) Yine o bölgede bu iki maddenin işletildiği anlaşılıyor.
d) Bu iki madeni karıştırıp Zülkarneyn'in talimatı doğrultusunda işleyen ustaların o bölgede bulunduğu da ayrı bir ip ucudur. Çin Şeddi olabilir mi?
4000 Km. yi bulan ve Tibet yaylasının içlerine kadar uzanan bu set, önce demir ve bakırdan değil, taştan yapılmıştır. Buna teşebbüs eden Zül-karneyn değil, Şi Huang adlı bir imparatordur. Onun, bu şeddi Çinli'lere kamçı, dayak, işkence ve ıstırap vererek yaptırdığı bilinmektedir. Oysa Zülkarneyn âdil bir hükümdardı. Kimseye zulüm ve işkence etmemiştir.[101]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hem Yahudilerle müşriklerin bir sorusu cevaplandırılmış, hem de âdil, kudretli bir hükümdarın icraatından örnek alınacak pasajlar verilmiş oldu. Son olarak da Zülkarneyn'in şeddi yaptırdıktan ve gerekli fetihlerde bulunduktan sonra, «Bu Rabbımdan verilen bir rahmettir. Rabbimin belirlediği vakit gelince bunu yerle bir eder. Rabbımın verdiği söz haktır, şaşmaz..» diyerek tam bir teslimiyet içinde mahviyetkâr bir duyguyla Hakk'a baş eğdiği açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyametin ilk safhalarından biri tasvir ediliyor. İnsanı yönlendirip yüzünü Hakk'a döndüren Kur'ân'a gönül kapısını açmayan inkarcı şaşkınların kıyamet günü büsbütün şaşkınlaşaçaklan anlatılıyor. O gün insan için ancak imân ve sâlih amellerinin fayda vereceğine işaretle hayatlarını bir hiç uğruna harcayanların durumu çok duyarlı ve düşündürücü bir anlatımla işleniyor. Arkasından imân düzeyinde sâlih amellerde bulunanlara Firdevs cennetlerinde mükâfatlar hazırlandığı müjdeleniyor.[102]
Meali:
99— o gün onları bırakırız da dalgalanır halde kaynaşırlar. Sûr'a üflenince onları hep biraraya getiririz.
100-101— Beni anmak (öğüdümü kabullenmek) hususunda gözleri perdeli olup (Kur'ân'ı) dinlemeye tahammülleri olmayan kâfirlere o gün Cehennem'i gösterip karşıkarşıya getiririz.
102— O küfredenler beni bırakıp kullarımı kendilerine yardımcı dost (ve ilâh) edineceklerini mi sanırlar? Şüphesiz ki Cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.
103— De ki, (Kıyamet günü) amelleri cîhetîyle en çok zarara uğrayanları size haber verelim mi?
104— Onlar ki dünya hayatında inkârlarından dolayı işleri boşa gitmiştir. Oysa onlar güzef-yararlı iş yaptıklarını sanıyorlar.
105— Onlardır ki, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmişlerdir. O sebeple amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar için bir tartı tutmayacağız.
106— İşte bu inkârlarından, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıklarından dolayı cezaları Cehennem'dir.
107— İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara ise, Firdevs Cennetleri onlar için konaktır.
108— Orada ebedî kalırlar; başka yere çıkıp gitmek istemezler.
İlgili Hadîs
«Kıyamet gününde irikıyım yağlı bir adam getirilir de Allah katında bir sivrisinek kanadına bile denk gelmez. İsterseniz, «Kıyamet gününde on lar için bir tartı tutmayacağız..» âyetini okuyunuz.» [103]
Kıyametten Bir Tablo
O gün onları bırakırız da dalgalanır halde kaynaşırlar. Sûr'a üflenince onları hep biraraya getiririz.»
Kıyamet gününde ikinci defa Sûr'a üfürüldüğünde bütün insanlar ve cinler kalkarlar. Herkes şaşkınlık içinde ne yapacağını, nereye gideceğini ve ne olacağını bilmez. Böylece diriltilip kaldırılmanın verdiği korku, heyecan, helecan ve şaşkınlık arttıkça artar; o yüzden insanlar dalgalar halinde bulundukları yerde kaynaşıp dururlar.
Sonra tekrar Sûr'a üfrülür ve insanlarla cinlerin hepsi biraraya getirilip mahşer alanına sevkedilirler. Cehennem'le kâfirler arasındaki engeller kaldırılır. Manzara çok korkunç ve ürkütücüdür. İnkarcılar da, mü'min-ler de Cehennemin ne korkunç ve ne kötü bir yer olduğunu anlarlar. Ne var ki, kâfirler henüz hesaba çekilmeden Cehennem'i ve orada kendileri için hazırlanan yerlerini görürler. Mü'minler ise, Cennet'e giderken, Sırat'ı geçerken Cehennem'i görürler ve ondan kurtuldukları için Rablarına hamd-u senada bulunurlar.
Kâfirlerin hesaptan önce Cehennem'deki yerlerini görmelerine gelince, bunun iki sebebi vardır: Onlar dünyada iken ilâhî öğütleri almada gözleri perdeli idi. O kadar ki, Allah'ın adını anandan, din adına öğüt verenden nefret edip gözlerini başka yana çevirirlerdi. Kur'ân'ı dinlemeğe ise, hiç tahammülleri yoktu. Onların bu amellerine karşılık olmak üzere kıyamet gününde Cehennem gözlerinin önüne getirilir.[104]
İnsanları İlâhlaştıranlar
«O küfredenler beni bırakıp kullarımı kendilerine yardımcı dost (ve ilâh) edineceklerini mi sanırlar?...»
Kur'ân burada önemli bir hususa dikkatimizi çekiyor. Şöyle ki : Allah'ı bırakıp O'nun kullarını tek kurtarıcı sayanların ve onları böylece ilâh-laştıranların ne kadar küçüldüklerine işarette bulunuyor. İnsanlığındaki kemâlatı, bedenindeki ilâhî sanatın eşsizliğini, ruhundaki kudretin kaynağını, gözlerinin önüne serilen sayısız, fakat ölçülü nimetleri, indirilen rahmet ve inayetlerin tezahürlerini göremiyerek fânilerin önünde eğilenlerin bu çok sakıncalı davranışları, onları ebedî saadet yurdu olan Cennet'e lâyık ve ehil olma derecesinden düşüreceğini ve kula kul olma gafletinde bulunan bu idraksizler için amellerine uygun Cehennem'in hazırlandığını haber vermek suretiyle ölmeden önce uyanmalarını istiyor. Çünkü insan şu kâinatın özü ve hulâsasıdır. Her şey O'nun için, o da Allah'a kul olmak için yaratılmıştır. Kendisi için yaratılan eşyayı ilâhlaştırması büyük bir haksızlık, aynı zamanda hilkatinin hikmetine bütünüyle terstir. Kendisi gibi bir insanı ilâhlaştırması ise, insanlığa karşı büyük bir hakaret ve saygısızlık sayılır.[105]
İnkarcıların Dünya Hayatındaki Amelleri Bütünüyle Boşa Gitmiştir
De ki: (K|Vâmet günü) amelleri cihetiy-le en çok zarara uğrayanları size haber verelim mi?,...»
Allah'ın mülkünde, O'nun hazırlayıp verdiği yetenekler ve imkânlarla bir şeyler bulup icat edenler, -hizmetleri yaygın bile olsa- bunun karşılığını tamamen dünyada almış bulunuyorlar. Çünkü her amel kişinin niyetine ve inancına göre değer kazanır ve karşılık görür. Yaptığı hizmet ve ortaya koyduğu keşif ve icatla, bütün kuvvet ve kudreti, başarı ve olumlu sonuçları kendi şahsında bulup Allah'ı inkâr eden ve yaptığı iş ile sadece dünyada meşhur olmayı, belli makamlara yükselmeyi ve takdir toplamayı plânlayanın âhirette iş ve amelleri boş ve anlamsız kalır. Mükâfatının tamamını -niyet ve inancına göre- dünyada elde ettiğine göre, öylesine âhirette bir nasip yoktur. Çünkü inkarcı mucit, sonunda amacına ulaşmış, arzuladığı şan ve şöhrete erişmiş ve beklediği takdiri toplamıştır. Gerçek bu olunca biz âhirette ona mükâfat vardır demeğe veya Cennet'i ona lâyık görmeğe yetkili değiliz. Zaten kendisi de hem âhirete ve oradaki nimetlere, mükâfatlara inanmıyor, hem de böyle şey beklemiyordu. Üstelik büyük bir nankörlük içinde bulunuyordu. Allah ise, ancak kendi rızası doğrultusunda iyi niyetle yapılan amelleri, ortaya konulan keşif ve icatları, verilen hizmetleri ve yapılan ibâdetleri kabul eder ve âhirette fazlasıyla mükâfatlandırır.
Şunu da hatırlatalım ki, kâinatta mevcut olmayan bir şeyi bulup icat etmek mümkün değildir. Cenab-ı Hak kâinat plânına birtakım kanunları koymasaydı, yer altı ve yer üstü kaynaklan, elementleri hazırlamasaydı, insan neyi bulup çıkarabilirdi veya neyi icat edip dehasını simgeliyebilirdi?
Buna birkaç misal verelim :
a) Cenâb-ı Hak gen denilen harikayı yaratmasaydı, hangi biyolog bu harikayı meydana getirebilirdi veya hangi ilim adamı o harikadan söz edebilirdi? Aynı zamanda hangi kimyacı ataların irsî meziyet ve kusurlarını bütün ölçüleriyle kendinde taşıyan öylesine küçük bir model ortaya koyabilirdi?
b) Cenâb-ı Hak yeryüzünde Uranyum (U-238) cevherini var kılmamış olsaydı, hangi uzman veya kahraman böyle bir cevher meydana getirebilirdi veya mevcut olmayan bu cevheri nasıl bulup icat edebilirdi?
c) O sonsuz kudret sahibi, atomu, atom çekirdeğini ve etrafında dönen elektronları var kılmamış olsaydı, hangi fizikçi onu buiup ortaya çıkarabilir veya hangi ilim adamı onun bir benzerini icat edebilirdi?
Görülüyor ki, ilim adamı ancak Allah'ın kendisine verdiği birtakım yeteneklerini kullanmak suretiyle, yine Allah'ın varlık âlemine koyduğu birtakım kanunları, düzenleri bulup ortaya çıkarabilmekte, mevcut olmayan bir şeyi var kılamamaktadır. O halde Allah'ın verdiği akıl, zekâ ve yeteneklerle, Allah'ın mülkünde, Allah'ın koymuş olduğu birtakım fiziksel, kimyasal olayları bulup keşfeden ilim adamına yakışan nedir? Her şeyden evvel Cenâb-ı Hakk'a yönelip şükretmesi gerekmektedir. Bunun aksine bir düşünce ve davranış, onun basiretsizliğine ve nankörlüğüne delâlet etmez mi?
Dinî bilgisi, Kur'ân kültürü kıt olanlar, o gibilerini Cennet'in en üst köşesine oturtma cömertliğinde bulunurlar. Kimin nimetini, hangi kıstas ve ölçüye göre kime lâyık görüyorlar?
Kur'ân bu konuda da kesin hükmünü bildiriyor: «Onlar kî inkârlarından dolayı dünya hayatında işleri, amelleri boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel bir iş yaptıklarını sanırlar.»
Kur'ân bu hükmünü biraz daha pekiştirip her türlü şüpheyi ve yanlış yorumda bulunmayı kaldırmak için tekrarlıyor: «Onlardır ki, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr etmişlerdir. O sebeple amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar için bir tartı tutmayacağız.»
Neden? Zira tartı ancak, imânla beraber iyilik ve kötülüğü, sevap ve günahı olanlar içindir. İmânı olmayanın, âhirete yarar bir iyiliği de yok demektir. O halde küfür ve sapıklığı tartmanın gereği yoktur.[106]
İmân Ve Salih Amel
«'man edip iyi, yararlı amellerde bulunanlara ise, Firdevs Cennetleri onlar için konaktır.»
İman, Allah ile kulu arasında tek bağlantıdır. Amel-i sâlih, yani iyi, yararlı iş ve ameller ancak bu bağlantıyı kuvvetlendiren faktörlerdir. Diğer bir deyimle, bunlar imânın en tabii ürünleridir. Sütteki yağ, topraktaki altın, ağaçtaki kök ve gövde ne ise, iyi-yararlı işlerdeki imân da odur.
Bunun için Kur'ân, imân bağlantısını sağlayıp Allah ile manevî irtibat kuran mü'minlerin iyi ve yararlı amellerinin boşa gitmeyeceğini belirterek Firdevs cennetinin onlara konak olarak hazırlanıp tahsis edildiğini müjdelemektedir.[107]
Cennet'e Girenler Başka Bir Yere Gitmek İstemezler
«Orada ebedî kalırlar; başka yere çıkıp gitmek istemezler.»
Bunun nedeni gayet açıktır: Cennet, her yanıyla ve her nîmetiyle Allah'ın eliyle dekore edilmiştir. Aynı zamanda Cenâb-ı-Hakk'ın kudreti sonsuz ve sınırsızdır. Tecellilerinin ardı-arkası yoktur. Her an tecellide bulunacağına göre. Cennet her an değişik manzaralara bürünmekte ve birbirinden güzel, çekici görüntüler vermektedir. O bakımdan bıkkınlık, daha iyisini düşünmek veya aramak söz konusu değildir. Çünkü daha güzelini ve iyisini düşünmek mümkün değildir, O bakımdan Cennet'e girenler, ebedî selâmet yurduna kavuşmanın her ân tazeliğini ve ilk heyecanını duyar ve duydukça da Allah'a hamd ederler.
Cennet'in bu tazeliğini kaybetmeyen güzelliğini bir misal ile açıklamamız gerekirse, herhalde Kur'ân'ı gösterebiliriz. Kur'ân bütünüyle Allah kelâmı olduğu ve O'nun kudret kalemiyle yazılıp Hz. Muhammed'in kalbine Cibrîl vasıtasıyla ilka edildiği içindir ki, okundukça tazeliği artmakta, incelendikçe zevk vermekte, yeni yeni bilgiler ilham etmekte ve asırların geçmesiyle parlaklığından hiç bir şey kaybetmemektedir. Çünkü Allah'ın kudret kalemiyle hazırlanıp öylece yeryüzüne indirilmiştir. Her kelimesi ve âyeti Hakk'ın kelâm sıfatının yüksek tecellisini terennüm etmekte, her sûresi O'nun söz hazinesinin ayrı bir cevherini yansıtmaktadır.
İşte Cennet de böyle...[108]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, kıyametin ilk safhalarından biri tasvir edildi. Allah kelâmıyla amel etmeyen inkarcılar uyarıldı; kıyamette onlar için hazırlanan azap hatırlatılarak ölmeden önce dönüş yapmaları istenildi. İyi, yararlı amellerde bulunan mü'minler ise, Firdevs cennetleriyle müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın sözlerinin, O'nun yüksek kudretinden kaynaklandığı için yazmakla bitmiyeaeği, denizler mürekkep olsa yine de buna yetmiyeceği açıklanıyor. Böylece O'nun sözlerinden bir kısım olan Kur'ân'ın kıyamete kadar insanın maddî ve manevî ihtiyaçlarına cevap verecek, çare getirecek kudrette olduğuna işaret ediliyor. Her asırda tefsîr edilmesinin gereği üzerinde kapalı şekilde durulup ilim adamlarına ilhamda bulunuluyor. Sonra da Kur'ân'ı insanlara tebliğ eden Hz. Muhammed'in (A.S.) bir insan olduğu belirtilerek aradaki farkın sadece O'na Allah'ın bir olduğuyla ilgili vahiy indiği bildirilerek, Hıristiyanların İsa Peygamberi ilâh-laştırmalannın çok büyük bir günah ve suç olduğuna dolaylı şekilde telmihte bulunuluyor ve Hz. Muhammed'in (A.S.) ilâhlaştırılmaması bilhassa tenbih ediliyor. En yüce dost olan Allah'a kavuşmayı dileyenlerin ancak O'na kulluk ederek, iyi yararlı amellerde bulunmaları emrediliyor.[109]
Meali:
109— De ki: Rabbîmin sözlerini (yazmak) için deniz(ler) mürekkep olsa ve bir o kadarı da ilâve edilse, Rabbimin sözleri bitmeden denizler tükenirdi.
110— De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, (şu farkla ki) ilâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahyolundu. Artık kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, iyi-yararlı amelde bulunsun ve Rabbına ibâdette (kullukta) hiçbir ortak tutmasın.
İniş Sebebi
Yahudi bilginlerinden birkaç kişi Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e gelerek dediler ki :
— Ya Muhammedi Sen hem getirdiğin kitapta «Bize hikmet verilmiştir. Artık kime hikmet verilmişse, cidden ona birçok hayırlar verilmiştir.» diyorsun, hem de aynı kitapta, «Size ilimden pek az şey verilmiştir.» denilmektedir. Bu iki zıt sözü bağdaştırmak mümkün mü?
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [110]
İlgili Hadisler
«Kim insanlar duysun diye amel ederse, Allah onu öyle teşhir eder. Kim de insanlar görsün diye amel ederse, Allah onu da öyle teşhir eder.» [111]
Kutsî Hadîs :
Allah buyuruyor:
«Ben ortaklıkta ortakların en ganisiyim. Artık kim bir amel işler de başkasını onda bana ortak tutarsa, onu da, ortağını da kendi hallerine terkederim, (ben ondan da, amelinden de beriyim).» [112]
Bir adam Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelip, «Ben birçok yerlerde durup hem Allah'ın rızasını diliyorum, hem de halkın benim yerimi (durumumu) görmesini istiyorum» dedi. Peygamber (A.S.) Efendimiz ona cevap vermedi. Cok geçmeden yukarıdaki âyetler indi. [113]
«Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey, küçük şirktir.»
Bunun üzerine soruldu :
— Ya Resûlellah! Küçük şirk nedir? Cevap verdi:
— Gösteriştir. Kıyamet günü insanların amellerinin karşılığı verilirken Allah onlara şöyle buyurur: «Dünyada kimler için gösteriş yaptınızsa, onlara gidin, bir bakın. Onların yanında bir karşılık bulabilecek misiniz?» [114]
«Kim Kehf sûresinin baş kısmından on âyet ezberlerse, Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur.»
Diğer bir rivayette ise, «Kehf sûresinin sonundan....» buyurulmuştur. [115]
«Şirk (Allah'a ortak koşmak) sizde, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir. Ama sizi bir şeye irşat edeyim ki, onu yaptığınızda şirkin küçüğünü de, büyüğünü de alıp götürür: Deyin ki: Allahım! bildiğimiz halde sana ortak koşmaktan sana sığınırız ve bilmediğimiz bir şirkten de senin mağfiretini dileriz. Bu duayı üç defa okursunuz.» [116]
Rabbımızın Sözleri Tükenmez
«De ki: Rabbımın sözlerini (yazmak) için deniz(ler) mürekkep olsa ve bir o kadarı da ilâve etsek, yine de Rabbımın sözleri bitmeden denizler tükenirdi.»
Öncesi ve sonrası olmayan, ezelle ebed arasını ilmiyle, kudretiyle, kahır ve tasarrufuyla kapsayan Allah için bir son olmadığına göre, O'nun sözleri için de bir son ve sınır yoktur. O bakımdan bütün denizler mürekkep olsa ve bir o kadarı da ona katılsa yine de Rabbımızın sözleri bitmeden onlar tükenir.
Bize Cebrail vasıtasıyla indirdiği sözü, bizim ihtiyacımız oranındadır. Öyle ki, kıyamete kadar dünya ve âhiretimizi düzenleyecek, ruhumuzu arındıracak, önümüzü aydınlatacak, düşünce ufkumuzu genişletecek, duygularımızı yönlendirecek hükümleri kapsamakta ve bütün milletlere seslenmek, yol göstermektedir. Böyle olmasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm bitmez, tükenmez bir ilim hazinesi olarak elimizde bulunuyor. Her cağda insanları Hakk'a çevirecek, gelişerek doğruyu bulan ilimle bağdaşacak özelliktedir. Çünkü Allah sözüdür, o bakımdan kapsamlı ve kudretlidir.
Biz henüz fizik âlemi hakkında her şeyi çözmüş ve anlamış değiliz. Bilmediklerimiz bildiklerimizden cok fazladır. Mâna âlemi, yani fizikötesi hakkında ise, ilmin kayda değer bir tesbiti yoktur. Allah'ın kudretinin varlık alemindeki tecellilerinden milyarda birini belki ancak bilebiliyoruz.
Mi'rac gecesi Resûlülfah (A.S.) Efendimiz'e gösterilen sır ve hikmetler, açılan kapılar bile, ilâhî gaybın milyarda biri değildir.
Bütün bunları bir tarafa bırakalım da sadece insan bedenini ve ruhunu ele alalım. Bu birbirinden ayrı iki varlığın yapılarındaki ilâhî sanat ve kudretin pek az ölçüde sır ve hikmetini çözebiliyoruz. Bize bu kadar yakın olan beden ve ruhumuz hakkındaki bilgimiz yeterli olmadığına göre, diğer varlıkların hakikatini bütün boyutlarıyla nasıl bilebiliriz. O sonsuz ve sınırsız kudretin karşısında aczimizi, sınırlılığımızı mahviyetkâr bir dille anlatmaktan başka ne diyebiliriz?[117]
Rabbına Selim Bir Kalp İle Kavuşmak İsteyenler
Artık kim Rabbına selim bir kalp, arınmış bir ruh, gelişmiş bir vicdan, berraklaşmış bir gönül ile kavuşmak istiyorsa, önce Rabbının makamının yüceliğini, kendi kulluğunun anlam ve hikmetini anlayarak sâlih amellerde bulunsun. Çünkü Cenâb-ı Hak, ancak işin, sözün ve düşüncenin iyisini, güzelini, faydalı ve doğru olanını sever ve kabul eder. O'nun yaptığı her şey mükemmeldir ve mutlak anlamda faydalıdır. Noksan iş O'nun elinden çıkmaz. Noksanlık bizim srfatımızdır. Yanlış düşünceler bize aittir. Kudret kalemi yanlış yazmaz. Allah kendi mülkünde mutlak hükümrandır. İlim ve kudreti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.
Kehf sûresine, Allah'a hamd ile başlandı ve Allah'a ibâdette hiçbir şeyi O'na ortak koşmamakla noktalandı. En güzel övgülere lâyık olan Rabbımız her türlü ortaktan, benzerden ve noksanlıktan pak-ve yücedir.
Bizi bu sûrenin tefsirinde başarılı kıldığı için de Rabbımıza sâlih kullarının hamdiyle hamd ederiz. Kalan sûrelerin tefsirini de tamamlamayı müyesser kılmasını diler, yine hamd ile O'nu tesbîh eder, Resûlüllah'a (A.S.) selât ve selâmla ta'zimatımtzı sunarız.[118]
[1] Lübabu't-te'vil : 3/185
[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3606-3607.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3609.
[4] Tirmizî/fiten: 26, zühd: 41- İbn Mâce/fiten: 19- Dâremî/rikak: 37- Ah-med: 3/7, 19, 22, 46, 61, 74- 6/68
[5] Ebû Dâvud/melahim : 14
[6] Sünen-i Dâremî/fezâil-i Kur'ân : 2/326-3409 nolu hadîs
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3610-3611.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3611.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3611-3612.
[10] Geniş bilgi için bak : Mülk Sûresi 2. âyetin tefsiri
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3613.
[12] Hak Dini Kur'ân Dili : 5/3233, 3234
[13] Bak : Camiu'l-Beyan Fi'Tefsîri'l-Kur'ân : 15/132-137
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3620-3622.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3622-3623.
[16] Lübdbu't-te'vil : 3/195
[17] Câmiu'l-Beyân Fi-Tefsîri'1-Kur'ân : 15/127, 128
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3624-3625.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3625-3626.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3627.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3627-3628.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3628.
[23] Lübabu't-te'vîl : 3/196 - Esbab-ı Nüzul
[24] » » s »
[25] > ,
[26] Sahîh-i Müslim
[27] Müsned-i Ahmed
[28] Ebû Dâvud/illm: 13
[29] Müsned-i Ahmed: Enes b. Mâlik (R.A.)den
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3631-3632.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3632.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3633.
[33] Yunus Sûresi: 32
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3633-3634.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3634.
[36] Ltibabu't-te'vîl: 3/197 - Tefsîr-i Kurtubî: 10/399
[37] Tefsîr-i Kurtubî : 10/399
[38] îbn Mâce/edeb : 55- Ahmed: 2/403
[39] Buharî/mağazî; 38, daavat: 51, 68, kader: 7- Müslim/zikir: 44, 45, 46-Ebû Dâvud/vitir: 26- Tirmizî/daavat: 57- İbn Mâce/edeb; 59- Ahmed: 2/298, 309- 4/400. 402. 403- R/14* ı*n 1"
309- 4/400, 402, 403- 5/145, 150, 152
[40] Ahmed: 5/156
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3638.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3638.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3638-3639.
[44] Sahîh-i Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)den
[45] Müsned-i Ahmed: 3/75
[46] Tirmizî/daavat: 82- Ahmed: 3/150
[47] Lübabu't-te'vîl : 3/200
[48] » » »
[49] Tefsîr-i Kurtubî: 10/414
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3641.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3642.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3643.
[53] Buharı/enbiya ; 8, tefsir: 5. 14, 15 -2/21, rikak: 45- Müslim/cennet: 58-Tirmizi kıyamet: 3- tefsir: 21- Nesâî/cermiz: 119- Ahmed: 5/3
[54] Buhari/tefsîr: 5, 14, 21- Ahmed; 1/223, 235, 253 - 3/495 - 6/53 Müslim/ Cennet; 56
[55] Taüeranî
[56] Ahmed: 1/223, 229. 235, 253 - 3/495 - 6/53, 60, 90
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3646.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3646-3647.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3647-3648.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3648.
[61] Müslim/zühd: 60
[62] Müsned-i Ahmed : 5/6
[63] Müslim/münafikin: 66, 67- Ahmed: 3/314, 332, 354, 366, 384
[64] Müsned-i Ahmed: 3/75
[65] Bilgi için bak : Bakara Sûresi: 34, A'raf Sûresi: 11, tsrâ Sûresi- 61 Tâ-Hâ Sûresi: 116, Hicir Sûresi: 33, Sad Süresi: 75. âyetlerin tefsirine
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3650-3651.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3651-3652.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3652.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3652-3653.
[70] Buharî/teheccüd: 5, tefsir: 18, i'tisam : 18, tevhîd: 31- Müslim/mtlsafi-rîn: 206- Ahmed; 1/112
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3655-3656.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3656-3657.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3657.
[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3658.
[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3659.
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3659-3660.
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3660-3661.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3661-3662.
[79] Sahih-i Buharı : Said b. Cübeyr'den n/118 ve 102 nolu hadîs
[80] Câmi'u'l-Beyân Fi Tefsîri'l'-Kur'ân : 15/179
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3666-3667.
[82] Câmiu'l-Beyân Pi-Tefsiri'1-Kur'ân : 15/180
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3667-3669.
[84] Bilgi için bak : Buhari/ilim: 44, tefsir : 2/18, 3/18, 4/18, enbiyâ 27- Müs-lim/fezâil: 170- Tirmizî/tefsîr: 18- Ahmed: 5/118, 120
[85] Tefsîr-i Kurtubî: 11/10
[86] Tefsîr-i Kurtubî : 11/10
[87] Buharî/ilim: 41, mevakıyt-i salât: 40- Ahmed: 2/121
[88] el-İbriz tarafımdan 1979 yılında iki cilt halinde tercüme edilerek Demir Yayınevi tarafından basılmıştır.
[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3669-3673.
[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3673.
[91] Esbab-ı Nüzûl/Nisabûrî : 75
[92] Tefsîr-i îbn Kesîr : 3/100- Câmiu'l-Beyân Fi-Tefsîrİ'1-Kur'ân: 16/7
[93] Buharî/fiten: 4, 28, enbiyâ: 7. menakıb: 25, talâk: 24- Müslim/f iten: I, i- Tırmızı/fiten: 23- İbn Mâce/fiten: 9- Ahmed: 2/341, 530- 6/428 429
[94] Buharî/hac : 47- Ahmed: 3/27, 48. 64
[95] Bilgi için bak: Meydan LAROUSSE
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3677-3679.
[97] Fazla bilgi için bak : Hezekiel : 238- 39/6
[98] Bilgi için bak : Tanrı Buyruğu : 2/493
[99] Fazla bilgi için bak : Tefsir-i Merâğî : 16/13, 14
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3679-3680.
[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3680.
[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3681.
[103] Buharî tefsir: 6/18 - Müslim/münafıkîn : 18
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3683.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3683-3684.
[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3684-3685.
[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3686.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3686.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3687.
[110] Lübabu't-te'vîl - Tefsîr-i Kurtubî: 11/69'dan özetlenerek
[111] Buharî/rikak : 36, ahkâm: 9- Müslim/zühd: 47, 48- Tirmizî/nikâh: 11. zühd: 48- İbn Mâce/zühd: 21- Ahmed: 3/40-5/45
[112] Tirmizî/tefsir: 6/18 - İbn Mâce/zühd: 21- Ahmed: 4/215
[113] İbn Ebi Hatim : Abdülkerim el-Ceziri tarikiyle Tavus'dan
[114] Tirmizi/hudud: 24. fiten : 59, zühd: 21- İbn Mâce/hudud: 12, zühd: 21-Ahmed: 1/22, 44 - 3/7. 30. 382- 4/126- 5/428. 429
[115] Müslim/nıüsafirîn: 257- Ebû Dâvud/melahim: 14- Ahmed: 5/196- 6/449
[116] Müsned-i Ahmed: 4/403
[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3690.
[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 7/3691.
İslami Okul Okulların En Önemlisi