Ankebût Sûresi - Kuran - 029Ankebut - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Allah'ı Âciz Bırakmak Mümkün Değildir
Allah'a Kavuşmayı Gönülden Arzulamak
İşlenilen İyiliklerin En Güzeliyle Mükâfatlandırma
Allah'a Karşı Günahı Gerektiren Hususlarda Kimseye İtaat Edilmez
Salih Ameller (İyi Yararlı İşler)
15— Biz onu da gemide bulunanları da kurtardık ve bu olayı bütün milletlere ibret ve öğüt kıldık.
Hakkı Kabul Ettirmenin Zorluğu
Nuh Peygamber'in (A.S.) Çok Yaşaması
İnkarcı, Zalim Bir Kavmin Sonu
Peygambere Düşen Görev, Açık Tebliğdir
Hayatın Nasıl Başladığını Araştırmamız Emrediliyor
Hakk'a Davete Karşi İnkarcı Azgınların Tepkisi
İbrahim Peygamberin (A.S.) Hicret Etmesi
Sodom İle Gomorra'nın Yıkılması
Medyenli'ler Ve Şuayb Peygamber
Musa Peygamber Ve Üç Tip İnsan
Yaratanı Bırakıp Yaratılanı İlâh Edinmek
İlâhî Misalleri Ancak İlim Adamları Düşünüp Akleder
Göklerin Ve Yerin Hak Üzere Yaratılması
Ve Her Konuda Namazın Yeri Ve Önemi
Kitap Ehli'yle Seviyeli Tartışma
İslâm, Kutsal Kitapların Hak Olduğuna İnanmayı Emreder
Peygamber (A.S.) Efendimiz Neden Okur-Yazar Değildi
Kur'ân, Kendilerine İlim Verilenlerin Gönlünde Işıldamaktadır
Azabın Belirlenmiş Bir Vakti Vardır
Din Ve Allah Duygusu İnsanda Fıtrîdir
Mekkeli Müşriklerin Nankörlükleri
ANKEBÛT SÛRESİ
Örümcek ağının dayanıksızlığı benzetme yoluyla misal verildiğinden, sûreye «örümcek» anlamına gelen «Ankebût» adı verilmiştir.
Sûrenin Mekkî ve Medenî olduğunda farklı tesbit ve görüşler ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: el-Hasan, İkrime, Atâ' ve Câbir'e göre tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas (R.A.)dan yapılan iki rivayetten birine göre, tamamı Medine'de inmiştir. Katade de-aynı görüştedir. İbn Abbas'dan (R.A.) yapılan ikinci rivayette ise, sûrenin baş kısmındaki on âyet dışında tamamı Mekke'de inmiştir. Hz. Ali'ye (R.A.) göre, sûre Mekke ile Medine arasında inmiştir.[1]
Âyet sayısı : 99
Kelime : 980
Harf : 4169[2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Mü'minlerin imanlarında sadık olup olmadıklarının ortaya çıkarılması için devamlı sınavdan geçirildikleri belirtiliyor.
2— Allah yolunda cihadın önem ve yararı üzerinde duruluyor.
3— İyiliklerin kötülükleri temizleyeceğine dikkat çekiliyor.
4— Ana-babaya iyilik etmemiz emrediliyor.
5— Münafıklarla kâfirlerin tutumları konu ediliyor ve mü'minlere olan ilgilerinin ölçü ve anlamına yer veriliyor.
6— Altı peygamberin kıssalarından önemli safhalar, ibretli parçalar anlatılıyor.
7— Mü'minlerle kâfirlerin karşılıklı delil getirmeleri ve o yüzden mü'minlerin o gibi inatlaşa tartışmalardan men'edildikleri bildiriliyor.
8— Mu'cizenin doğruluğu ve onunla peygamberliğin isbatı hakkında biigi veriliyor.
9— İnkarcı sapıkların tehdît edildikleri azabı istemede acele etmelerine atıf yapılarak bunun nedeni açıklanıyor.
10— İçinde fitne ve fesadın çıkıp yaygınlaşmaya yüz tuttuğu bir ülkeden, şartlar elverdiği takdirde hicret edilmesinin gereği üzerinde duruluyor.
11— En güzel ve mutlu sonucun mutlaka mü'minler için hazırlandığı müjdeleniyor.
12— Gerçek ve hakiki hayatın, âhiret hayatı olduğu işlenerek mü'minler bu konuda aydınlatılıyor.
13— Kureyş Kabilesi'nin nankörlüğü konu ediliyor.[3]
Meali:
1— Elif - Lâm - Mîm.
2— İnsanlar, «inandık» demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini, çetin sınavlardan geçirilmiyeceklerini mi sanırlar?
3— And olsun ki onlardan öncekilerini de çetin sınavlardan geçirmi-şizdir. Allah, elbette doğru olanları da bilir, yalancıları da bilir.
4— Yoksa o çeşitli kötülükleri işleyenler bizi (âciz bırakıp) geçeceklerini mi sanırlar? Hükmettikleri şey ne kötü!
5— Kim Allah'a kavuşmayı umarsa, elbette Allah'ın belirlediği ecel (ölüp O'na kavuşma saati) gelecektir. Allah işiten ve bilendir.
6— Kim (Allah yolunda, Allah sözü daha yüce olsun diye) cihâd ederse, o gerçekten kendi lehine cihâd etmiş olur. Çünkü Allah elbette âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin cihâd etmesine ihtiyacı yoktur).
7— İmân edip iyi-yararli amellerde bulunanların şüphesiz ki kötülüklerini (tevbeleri sebebiyle affedip) örter ve temizleriz ve yaptıklarını en güze I iyi e mükâfatlandırırız.
İniş Sebebi
Hicretten sonra Mekke'de yaşayanlardan bazı kimselerin Allah kalplerini yumuşattı da İslâm'a ısındılar ve arkasından Hz. Muhammed'in (A,S.) getirdiği esaslara inandılar. Onların bu olumlu kararlarını duyan Medine'deki mü'minler onlara: «Medine'ye hicret etmediğiniz takdirde ne ikrarınız, ne de İslâmiyet! din olarak seçmeniz makbul tutulur» diye haber gönderdiler. Bunun üzerine onlar hicret etmek üzere yola çıkınca azgın müşrikler yollarını kesip/ yalnız engel olmakla kalmayıp bir de işkencede bulundular. O yüzden yeni müslümanlar hicret edemediler. Yukarıdaki âyetler onların bu halini tasvîr eder anlamda inince durum kendilerine bildirildi. Bunun üzerine tekrar hicrete karar verdiler ve engel olanlarla gerekirse vuruşacaklarını söylediler. Sonunda o yüzden onlarla kendilerine engel olanlar arasında vuruşma meydana geldi; kimi şehit, kimi de gazi oldu. 0 sebeple de Nahl Sûresi'nin 110. âyeti şu mealde indi: «Sonra çeşitli işkence ve eziyete uğratılan, ardından hicret eden; sonra da Allah yolunda savaşan ve sabreden kimseler için şüphesiz ki Rabbın çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.» [4]
Ibn Abbas'a (R.A.) göre : Bu âyetler, müşriklerden eza ve cefa gören Seleme b. Hişam, İlyas b. Ebî Rebi'a, Velîd b. Velîd, Ammar b. Yâsir ve benzeri mü'minler hakkında inmiştir. [5] Onları teselli etmekte ve müjdelemekte olan bu âyetler, yakın gelecekte mü'minlerin başarıya erişeceğine işarette bulunmaktadır.[6]
İlgili Hadîsler
İlk müslümanlardan Habbab b. Eret (R.A.) anlatıyor: «Müşriklerin bize yaptığı eza ve cefadan çok tedirgindik. Kabe'nin gölgesinde üstlüğünü yastık yapıp ona dayanarak gölgelenmekte olan Resûlüllah (A.S.) Efendimize gittik ve «bize yardımcı olamaz mısın, bizim için duâ etmez misin?» diyerek dert yandık. O bize şöyle buyurdu: «Sizden önceki mü'min kişi yakalanır, kazılmış çukura atılır, sonra da testere getirilip başının üstüne konularak ikiye bölünür ve demir tarak getirilip etine ve kemiğine geçirilirdi, buna rağmen dininden dönmezdi, yani bu elîm azap onu dininden döndüremez-di. Allah'a and olsun ki, bu dâvamız tamamlanıp başarıya erişecektir. O kadar ki, süvari bir kişi San'a'dan kalkıp Hadremevt'e gidecek ve Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır ve koyunları hakkında da kurttan (canavardan) endişe duymayacaktır. Ama ne var ki, siz pek acele ediyorsunuz.»[7]
Ebû Saîd el-Hudrî (R.A.) anlatıyor:
— Peygamber (A.S.) Efendimizin yanına girdiğimde onu (sıtma) ateşi içinde gördüm. Elimi kendisine dokundurduğumda ateşini yorgan üzerinde hissettim. Bunun üzerine dedim ki:
— Ateşin ne de şiddetlidir! Buyurdu ki:
— «Biz peygamberler böyleyizdir; hem başımıza gelen belâ şiddetli olur, hem de mükâfatımız (o nisbette büyük olur).»
Tekrar sordum, dedim ki:
— Ey Allah'ın Peygamberi! İnsanlardan en şiddetli belâya uğratılanlar kimlerdir?
— Peygamberlerdir, buyurdu.
— Onlardan sonra kimlerdir? diye sordum.
— Salih kişilerdir. Onlardan bîri fakirliğe uğrar ve ancak ortası kopuk yırtık bir üstlük bulabilir. Hem onlardan biri sizin genişlik ve refah ile sevindiğiniz gibi, belâ ile sevinir, diye cevap verdi. [8]
— Bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e şöyle sordum: Ey Allah'ın Peygamberi! İnsanlardan en çok ve en çetin belâya uğrayanlar kimlerdir?
— Peygamberlerdir, sonra da derece derece birbirini izler; adam dinine bağlılığı nisbetinde belâ ve imtihanla karşılaşır. Dindarlığında sağlamlığı ve sebatı oranında belâsı şiddetlenir. Dindarlığında gevşekliği varsa ona göre belâ ile karşılaşır. Mü'min kul yeryüzünde, üzerinde hatâ ve günah olmaksızın gezip dolaşıncaya kadar belâ ondan ayrılmaz, diye cevap verdi. [9]
Elif - Lam - Mim
Diğer sûrelerde olduğu gibi, bunlar mukatta'a harflerdendir. Allah ile Peygamberi arasında bir şifre ve aynı zamanda sûrenin- özeti ve anahtarı mahiyetindedir. Allah daha iyisini biiir.[10]
İmanın Ölçüsü
«İnsanlar «inandık» demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini, çetin sınavlardan gecirilmiye-ceklerini mi sanırlar?»
Bilindiği gibi, imân kalbe dayanır, yani onun yeri ve yurdu kalptir. O bakımdan imânın sağlamlığını, çürüklüğünü; kuvvetliliğini ve zayıflığını ibâdetlerle de kesin olarak ortaya koyamayız. Ancak ibâdet, duâ, zikir, iyilik, hakseverlik, erdemlik imanın meyvaları ve içten dışa vuran belirtileridir; fakat kesin kıstası değildir..
İlgili ikinci âyetle, ibâdetle birlikte kişinin imânından ve dindarlığından dolayı uğrayacağı belâ ve mihnetlere göğüs germesi, dayanma gücünü ortaya koyup Allah'a daha çok bağlanması, şüphesiz ki onun imânındaki sadakatini ortaya koyacağına delil gösterilmektedir.
O bakımdan mü'minler, ölünceye kadar devamlı sınavdan geçirilmekte; belâ ve mihnetlerle mücadele etmektedirler.
Bundan amaç nedir, yani bu mihnetli yolda yürümenin ne gibi faydaları söz konusudur? Kişi hem Allah'a imân etsin, hem de o yüzden çetin sınavlar versin, ezâ ve cefayla karşılaşsın! İmânın mükâfatı bu mudur?
Her ne kadar çoğumuzun hatırına gelen, bu gibi sorularsa da, asıl hikmet bu değildir. Zira nîmet külfetle orantılıdır; külfetsiz nîmetin gerçek değeri bilinmez. Allah'a dosdoğru imân, ebedî saadetin değişmeyen, eskimeyen ve kıymetini kaybetmiyen anahtarıdır. Aynı zamanda insan olmanın, amaca yönelmenin tek yoludur. O halde imân, gerçek anlamıyla pahası biçilmez bir değerdir ve insana verilen en üstün nîmet ve devlettir. O bakımdan külfeti de o nisbette büyük ve ağırdır.
İlgili âyetle bu husus işleniyor ve mü'minlere bilgi verilerek kendilerini bu vadide iyi eğitmeleri isteniliyor.
Böylece imanla ilgili sınavlarda azim ve irâdesini, Allah'a güven ve bağlılığını kaybedenlerin yalancı veya şüpheci; kaybetmiyenlerin ise sadık olduğu ortaya çıkar da gerçek mü'min münafıktan seçilip ayırt edilir.[11]
Allah'ı Âciz Bırakmak Mümkün Değildir
«Yoksa o çeşitli kötülükleri işleyenler bizi (âciz bırakıp) geçeceklerini mi sanırlar? Hükmettikleri şey ne kötü!»
Cenâb-ı Hak sonsuz kudret sahibidir; tükenmez rahmet kaynağı ve mutlak ganîdir. Kâinat her parçasıyla O'nun kudretinin ve rahmetinin eseridir ve her şey aralıksız O'na muhtaçtır; O'nun ise hiçbir şeye ihtiyacı söz konusu değildir. Kitap indirmesi, peygamber göndermesi, kullarına olan geniş rahmetinin tezahürlerinden biridir. İyi ve kötü iş ve amellerin karşılığı sadece sahibine aittir. O halde hayatı boyunca iyi ve yararlı amellerde bulunanlar Allah'ın mülkünde bir şey artıramazlar; O'nu daha zengin kılmış olmazlar. Durmadan kötülük işleyenler de O'nu fakir ve âciz bırakamazlar. O ne ise odur ve öyle kalacaktır. O bakımdan belirttiğimiz hükmün aksine bir düşünce ve görüş yakışıksız, yersiz ve anlamsızdır; sahibini inkâr bataklığına düşürmekten başka bir şeye yaramaz.
O halde Cenâb-ı Hak ile yarışa heveslenenler veya O'nu âciz bırakıp geçeceklerini sananlar hep aldanmışlardır. İnsanoğlu henüz bütünüyle kendine kumanda edememekte, iç organları onun irâde ve isteği dışında faaliyetlerini sürdürmektedir. Kendi bünyesiyle bir çok yönlerden irtibatsız kalan ve öylece kendi iç organları hakkında acz içinde bulunan insan, Allah ile yarışabilir mi veya O'nu herhangi bir konuda âoiz bırakabilir mi?[12]
Allah'a Kavuşmayı Gönülden Arzulamak
«Kim Allah'a kavuşmayı umarsa, elbette Allah'ın belirlediği ecel (ölüp ona kavuşma saati) gelecektir. Allah işiten ve bilendir.»
İmân temeli üzerinde filizlenip gelişen Allah sevgisi insanın kalbini ve ruhunu doldurup her zerresine sızınca, sevgi aşk derecesine yükselir. Öylece âşık her söz ve fiilini o doğrultuya çevirir ve her amelini ona göre yerine getirir. Artık dünya hayatı onun için basit bir araç, önemsiz bir dönemdir. O bakımdan onu âhirete hazırlanma dönemi ve Allah'a kavuşma aracı olarak kullanır.
Ne var ki âşık ne kadar erken Rabbına kavuşmayı arzu etse de takdîr edilen ecelin gelmesini beklemek zorundadır. Nitekim Mevlânâ Celâlettin Rumî, ölüm gecesini «şeb-i arûs» yani düğün gecesi olarak vasıflandırmış ve Allahına kavuşmanın mutlu anlarını ancak bu tabirle ifadeye çalışmıştır.
İnsan ömrü kısa olmakla beraber, çok arzu edilen günlerin gelmesini beklemek ona uzun gelir. Hele bir de o beklenilen dem, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve gufran havasına girmek mutluluğu olursa..
İlgili beşinci âyetle bu inceliğe işaret edilmektedir ki, bu bir bakıma Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in irfan mektebinde eğitilen bahtiyar mü'min-lerin ruhî heyecanını yansıtmakta, kalplerinin derinliğine kök salan imânlarının aşk derecesine yükseldiğini ifade etmektedir.[13]
Cihâdın Hedefi
«Kim (Allah yolunda, Allah sözü daha yüce olsun diye) cihâd ederse, o gerçekten kendi lehine cihâd etmiş olur. Çünkü Allah elbette âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin cihâd etmesine muhtaç değildir).»
Hadîs-i Resûlüllah'ta ifadesini bulduğu gibi, kim Allah sözü daha yüce olsun diye cihâd ederse, onun bu hizmeti Allah'ın büyüklüğünü artırmaz; cihâdı bırakıp kendi çıkarıyla, yani nefis ve dünyasıyla haşır-neşir olan kimseler de Allah'ın büyüklüğünden bir şey eksiltemezler.
Ancak «cihad» sözü ne gibi manalara delâlet etmekte ve ne gibi hükümler taşımaktadır? Gerek el-Müfredat müellifi, gerekse Kamus müellifi bu kelimenin şu manalara, -yer aldığı cümle itibariyle- delâlet ettiğini belirtmişlerdir :
a) Güç ve takat
b) Amaç ve sonuç
c) Çalışıp çabalamak
d) Meşakkat ve sıkıntı
e) İmtihan ve deneme
f) Hastalığın tesiriyle sıskalaşıp halsiz kalmak
g) Yemeğe karşı iştiha duymak..
Düşman ile, Allah, din, vatan, namus uğruna savaşmak anlamına gelen «cihad» bütün bu manaları içermektedir. Zira savaş bir amaç ve elde edilmek istenen bir sonuç için yapılır. Savaşta güç ve kudreti bütünüyle ortaya koymak ve o yüzden meşakkat ve sıkıntıya katlanmak, aynı zamanda çetin bir sınavdan geçmek söz konusudur. Sonra da ebedî saadet yurduna ve orada cemalüllaha erişme arzusu vardır.
Üç şey ile cihad edilir:
1— Bilinen ve gözle görülen düşmanla,
2— İnsanın kıyamete kadar düşmanı olarak faaliyet halinde bulunan şeytanla,
3— Nefisle..
Birinci düşman dünyamızı yıkar ve bizi esaret altına sokarak hürriyetimizi yok eder. İkinci ve üçüncü düşman, hem dünyamızı, hem âhireti-mizi berbat eder, bizi yüce amaçlardan, kutsal değerlerden uzaklaştırıp hayvanî duygularımızı kamçılayarak plândaki yerimizden ve hilkatimizin gerektirdiği gayeden uzaklaştırır.
Görüldüğü gibi, bu her üç düşmanla savaşmak bütünüyle kendi lehimize, savaşı terketmemiz aleyhimize birtakım sonuçlar doğurur. Buna paralel olarak çihâd edenier, ilâhî emre uydukları için O'nun rızasına ermiş olurlar; terkedenler ise, O'nun gazabını kendi üzerlerine çekme basiretsizliğini ortaya koymuş bulunurlar.[14]
İşlenilen İyiliklerin En Güzeliyle Mükâfatlandırma
«İman edip iyi yararlı amellerde bulunanların şüphesiz ki kötülüklerini (tev-beleri sebebiyle affedip) örter ve temizleriz ve yaptıklarını en güzeliyle mükâfatlandırırız.»
İman ve amel-i sâlih birbirini tamamlayan iki kavramdır. Gerçi Ehİ-i Sünnet âlimlerine göre, amel-i sâlih imândan bir cüz'değildir. O bakımdan «birbirini tamamlayan iki kavram»dan kasdımız şudur: İmân olmayınca amel-i sâlih değersiz kalmakta; amel-i sâlih olmayınca, imân meyvasız bir ağaç anlamını hatırlatmaktadır.. Ve esasen imânın hedefi, ilâhî rıza doğrultusunda amel-i sâlihtir. O bakımdan Kur'ân-i Kerîm'in bazı istisnalarla bu iki kavramı birarada anması, bizi daha etraflı düşünmeye ve kendi lehimize birtakım olumlu sonuçlar çıkartmaya şevketmek içindir.
Ancak insan tamamen kötülüklerden, günahtan sıyrılıp hayatını bütünüyle sâlih amellerle dolduramaz; zira bu çok zor bir iştir. Böyle mazhariyet peygamberlere has bir lûtuftur. Çünkü onların «ismet» sıfatı vardır. O bakımdan bilerek, bilmeyerek işlenilen kötülüğün arkasından pişmanlık duyup tevbe etmek ve sâlih amellere yönelmek, o kötülüklerin affedilip temizlenmesine vesile olur ve sonra da bu güzel niyetle yapılan iyi yararlı ameller daha güzeliyle karşılık görür.
İşte hayatımızın her gününde iyiliklerle kötülükler arasında dönüp dolaşırken, kötülükleri azaltıp iyilikleri çoğaltmaya çalışmak da cihâdın bir başka yanıdır ki bu, takat, gayret, meşakkat, ilgi ve iştiha ister.[15]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, «imân ettim» denildikten sonra işin bitmediği, kulun sadakatini belgeleyecek birtakım sınavların başlayacağı üzerinde duruldu. Arkasından doğruları yalancılardan ayırt etmek; iyileri mükâfatlandırmak, kötüleri de cezalandırmak konusu işlendi.
Aşağıdaki âyetlerle ana-babaya iyilikte bulunmamız tavsiye edilirken, onların bizi Rabbımıza karşı günaha sevkedecek emir ve tavsiyelerine itaat etmememiz bildiriliyor. Sonra da iman edip sâlih amellerde bulunan kişilerin «salihler» zümresine katılacağı, yani onlar arasında yer almalarının sağlanacağı müjdeleniyor.[16]
Meali;
8— İnsana, ana-babasına iyi davranmasını, güzellikle muamele etmesini tavsiye ettik, (Bununla beraber) onlar, hakkında bilgin olmadığı bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşıp ağırlıklarını koymaya çalışırlarsa, o zaman onlara itaat etme; dönüşünüz ancak banadır; yapageldikleri-nizi size bir bir haber veririm.
9— Dosdoğru imân edip iyî-yararlı amellerde bulunanları elbette iyi-yarariı kişilerin arasına yerleştiririz.
İniş Sebebi
Ashab-ı Kirâm'dan Sa'd b. Ebî Vakkas (R.A.) diyor ki:
— Anama hep iyilik eder, hatırını hoş tutardım. İslâm'a girdiğimi öğrenince bana kızdı ve «vallahi ya bu yeni dinden dönersin, ya da ölünceye kadar bir şey yeyip içmeyeceğim» diyerek yemin etti. Bir-iki gün bir şey yemedi ve içmedi; derken inkarcı sapıklar benim için «ana katili» diyerek yaygara yapmaya başladılar. Bunun üzerine kalkıp anneme gittim ve dedim ki: «Senin yüz tane canın olsa, her canın bir bir çıksa, yine de dinimi bırakacak değilim. İstersen bir şey ye, istersen yeme..» Annem benim kesin kararımı anlayınca, başka çare bulamadı ve yeyip içmeye başladı. O sebeple de yukarıdaki âyetler indi. [17]
İbn İshak'a göre : Âyet, Sa'd b. Mâlik ez-Zührî hakkında inmiştir. İbn Mesîr'e göre: Mus'ab b. Sa'd hakkında inmiştir. [18]
İlgili Hadîsler
«Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez.» [19]
«Allah'a karşı isyanı gerektiren hususlarda hiç kimseye itaat edilmez. İtaat ancak ma'rufta (dinen, örf en ve aklen uygun olan hususlardandır.» [20]
«Yaratan'a isyanı gerektiren şeyle de hiçbir mahlûka itaat edilmez.»[21]
Ana-Babaya İyilik
<<insana' ana-babasına iyi davranmasını, güzellikle muamele etmesini tavsiye ettik. (Bununla beraber) onlar, hakkında bilgin olmadığı bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşıp ağırlıklarını koymaya çalışırlarsa, o zaman onlara itaat etme.,»
Aile bağlarının gevşememesi, küçüklerle büyükler arasında sevgi ve saygının ölçülü biçimde devam etmesi; yaşlanan büyüklerin toplumdan itilip kendi kaderlerine terkedilmemesi için Kur'ân'da yedi ayrı yerde ana-babaya karşı iyi davranmamız, onlarla saygının gerektirdiği en güzel anlamda ilgi kurmamız emredilmekte ve böylece Cenâb-ı Hakk'a itaatten-sonra ana-babamıza itaat etmemizin farz olduğu belirtilmektedir.
Sözü edilen yedi emir ve tavsiye çerçevesinde iki yerde ana-babamıza şükran borcu taşıdığımız hatırlatılmakta; iki yerde onlar için Allah'tan af ve mağfiret dilememiz tavsiye edilmektedir.
Bilindiği gibi, sevgi daha çok yukarıdan aşağıya doğru iner. O bakımdan evlenip eş ve çocuk sahibi olan evlâdın, ana-babasına olan sevgisi kısmen de olsa azalabilir. Her ne kadar neslin devamından yana böyle bir duygu doğuştan insanda mevcutsa da, din ve sağlam örf o duyguyu yönlendirir de ana-babayı sevip saymayı gerekli kılarak onu bir bakıma ibâdetle eşdeğerde tutar.
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs-i Şeriflerde ana-baba hakkına ağırlık verilmesinin bir diğer önemli sebebi de şudur: Doğan çocuklarını büyütüp topluma kazandırmak ve onları iyi, yararlı düzeye getirmek için her şeylerini kullanıp uzun yıllar omuzlarında ağır bir yük taşımaları söz konusudur. O bakımdan ana-babamızın hakları ödenmiyeçek kadar çoktur.[22]
Allah'a Karşı Günahı Gerektiren Hususlarda Kimseye İtaat Edilmez
Âyet ve ilgili hadîslerin açık delâletinden şunu anlıyoruz: Allah'a isyanı gerektiren hususlarda hiç kimseye itaat edilmez. Ancak bu, istisnası olmayan genel bir hüküm müdür, yoksa bazı hallerde zevahiri kurtarmak için isyana cevaz verilebilir mi?
Hemen söyleyelim ki, bu hükmün de birtakım istisnaî durumları söz konusudur. Şöyle ki: Mal ve can tehlikeye düştüğü anlarda, kalben günah ve isyandan tiksinilip nefret duyulduğu; gönü! imân ve Allah'a bağlılıkla yatışkanlık sağladığı halde, sadece di! ile günah ve isyanı gerektiren bir itaat ve itirafa ruhsat verilmiştir.
Nitekim Ashab-ı Kirâm'dan iki kişiyi yakalatıp huzuruna alan yalancı peygamber Müseyleme, onlardan birine soruyor: «Muhammed hakkında ne dersin?» O da: «O, Allah'ın peygamberidir» diyor. Müseyleme bu defa ona : «Ya benim peygamberliğim hakkında ne dersin?» diye soruyor. O da: «Olabilirsin..» diye cevap veriyor. Bunun üzerine Müseyleme onu serbest bırakıyor ve diğerine soruyor: «Muhammed hakkında ne dersin?» O da şu cevabı veriyor: «O Allah'ın kulu ve resulüdür.» Müseyleme ona: «Ya benim peygamberliğim hakkında ne dersin?» diye sorunca, o şu cevabı veriyor: «Benim bu hususta dilim lâl-ü ebkemdir, konuşamam.» Bunun üzerine Müsevleme onu öldürtüyor.
Hayatını kurtaran sahabi çok üzülüyor ve arkadaşının hakkı söylediğinden ötürü şehît edildiğini, kendisinin ise, birkaç gün daha yaşamak için hakkı gizlediğini düşünerek fazlasıyla müteessir oluyor ve «Yazıklar olsun bana!» diyerek kendi kendini kınıyor. O böylesine bir duygu ve perişanlık içinde Medine'ye gelip Hz. Peygamber'in huzuruna çıkıyor ve olup bitenleri O'na arzediyor. Cenâb-ı Peygamber (A.S.) ona soruyor:
— Sen ona öyle cevap verirken kalbin imân ile mutmain (yatışmış) değil miydi?
— Kalbim mutmain idi, diye cevap veriyor. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona:
— Arkadaşın doğru olanı söylediği için şehît edilmiştir. Sen çanını kurtarmak için doğru olanı gizlemiş bulunuyorsun; o bakımdan günahkâr sayılmazsın.
O halde mal ve can tehlikeye girdiği hallerde, Allah'a isyanı gerektiren hususlarda başkasına itaat sırf dil ile olur da kalp imân ve Allah'a bağlılıkla yatışmış ise, kişi hem dinden çıkmaz, hem de günahkâr sayılmaz. Zira hayat hakkı muhteremdir ve korunması vaciptir.[23]
Salih Ameller (İyi Yararlı İşler)
«Dosdoğru imân edip iyi yararlı amellerde bulunanları elbette sâlih kişilerin arasına yerleştiririz.»
İslâm Dini sâlih amelleri, yani iyi yararlı işleri tanımlamış ve sinirini belirlemiştir. O bakımdan diyebiliriz ki, dinimiz bu önemli konuyu kişilerin anlayış ve mantığına bırakmamıştır. Zira birine göre, iyi ve yararlı sayılan iş ve amel, diğerine göre zararlı kabul edilebilir. Fertlerin anlayış, kavrayış, görüş ve mantıkları farklı olabilir.
O halde Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şeriflerde ifadesini bulan «sâlih ameller», Allah'ın emirleri doğrultusunda, O'nun rızasına uygun ve Hz. Peygamber'in (A.S.) tavsiyeleri ve uygulamaları ölçüsünde yapılan iyi yararlı işler, «sâlih ameller» olarak kabul edilir. Aynı zamanda bunlar sırf âhiretle ilgili işlerle kayıtlı değildir, dünya ve âhireti huzur ve güvene, mutluluk ve esenliğe kavuşturan her iş ve ameli kapsamaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (A.S,) hem Allah'ın son Resulüdür, hem de din ve dünya işlerini düzene sokup sistemleştiren ve bunun için statüler meydana getiren en büyük devlet adamıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu devletin anayasası yer almakta ve gereken bütün bilgilerin teması verilmektedir.
O bakımdan imân temeli üzerinde kurulan sâlih amellerin övgüye lâyık olduğu, büyük ecirlerle mükâfatlandırılacağı bildirilirken, salih amellerde bulunan kişilerin, peygamberler, sıddîklar, şehitler ve veliler kafilesine katılacağı müjdelenmektedir. Şüphesiz bu kafileye katılış iki yerde gerçekleşir: Biri kabir âlemi denilen Berzah'ta, diğeri ikinci hayata gözlerimizi açtığımızda..[24]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ana-babaya iyilikte bulunup saygı göstermemiz tavsiye edildi. Ancak bizi Allah'a karşı günahkâr kılacak hususlarda onlara da itaat edilmiyeceğine dikkatlerimiz çekildi. Sonra da sâlih ameller üzerinde durularak, sâlihler kafilesine katılma konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, imân nimetine erişenlerin Allah yolunda yürürlerken birtakım eza ve cefaya uğramalarının her zaman mümkün olduğu üzerinde duruluyor ve böyle anlarda Allah'a olan güven ve bağlılığın sarsılmaması telkin edilerek mü'minlere bilgi veriliyor. Sonra da Allah'a ve âhirete dosdoğru veya hiç inanmayan bazı sapıkların, mü'minleri Allah yolundan uzaklaştırmak için birtakım telkinlerde bulunabilecekleri konu edilerek bu hususta aydınlatıcı hükümler konuluyor.[25]
Meali:
10— İnsanlardan öyleleri de var ki, «Allah'a imân ettik» derler. (Ama) Allah yolunda bir eziyete uğrarlarsa, insanların ezâ ve cefâsını Allah'ın azabı gibi sayarlar ve eğer Rabbından bir yardım gelirse, «biz elbette sizinle beraberdik» derler. Allah, âlemlerin (bütün insanların) göğüslerinde olanı (doğruluğu, yalan ve ikiyüzlülüğü, inkâr ve sapıklığı) en iyi bilen değil midir?
11— ve and olsun ki, Allah, imân edenleri de bilir, ikiyüzlü dönekleri de bilir.
12— İnkâr edenler, imân edenlere derler ki: «Siz bizim yolumuza uyun, kusur ve günahlarınızı yüklenelim.» Halbuki onların kusur ve günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Onlar şüphen olmasın ki yalancılardır.
13— And olsun ki onlar kendi (günah) ağırlıklarını ve kendi ağırlıklarıyla beraber ağırlıklar yüklenecekler ve uydurup ortaya attıkları iftiradan kıyamet gününde mutlaka sorulacaklardır.
İniş Sebebi
Tabiîn'den Mücahid'e göre : Bu âyetler, dilleriyle inanıp kalplerinde şüpfıe ve kararsızlık bulunanların, Allah yolunda başlarına bir musîbet ve belâ gelince fitneye düşüp döneklik yapması ve ikiyüzlü davranması üzerine indirilmiştir. [26]
Dahhak'a göre : Mekke'de görünürde imân eden, fakat müşriklerin saldırısına uğrayınca putperestliğe dönen münafıklar hakkında inmiştir. [27]
İlgili Hadîsler
«Kim İslâm'da güzel bir yol, iyi bir çığır açarsa, onunla amel edildiği sürece sevabı, hayatında da, öldükten sonra da onadır. Kim de kötü bir çığır açarsa, onunla amel terkedilinceye kadar (doğacak) günah kendisi-nedir.» [28]
«Kim İslâm'da güzel bir yol, iyi bîr çığır açarsa, onun sevabı ve kendişinden sonra onunla amel edenlerin sevabı -sevaplarından bir şey eksil-meksizin- kendisinedir. Kim de kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve onunla amel edenlerin günahı -günahlarından bir şey eksilmeksizin- onadır.» [29]
«Herhangi bir çağrıcı, (halkı) sapıklığa çağırır da kendisine uyulursa, uyanların günahları, -günahlarından bir şey eksilmeksizin- ona yükletilir. Hangi çağrıcı da doğru yola çağırır da kendisine uyulursa, uyanların sevaplarının bir misli -sevaplarından bir şey eksilmeksizin- ona verilir.» [30]
Kalpte Kök Salmayan İman
İnsanlardan öyleleri de var ki, «Allah'a imân ettik» derler. (Ama) Allah yolunda bir eziyete uğrarlarsa, insanların eza ve cefasını Allah'ın azabı gibi sayarlar..»
İmanın yeri kalptir. Zevkine erişilen ve kalpte kök salah bir imân elbette ki şüphe çemberini aşmış ve sağlam bir zemine oturmuştur. Zevahiri yani görünürü kurtarmak için zorlayıcı ortam ve şartlar karşısında dil ile inanmamış gibi görünmek, münafıklık alâmeti sayılmaz. Ama kişisel çıkarını düşünerek kalben inanmadığı halde inanmış gibi görünen ve bir musibetle karşılaşınca da ölçü ve dengesini kaybeden kimsenin bu durumu, nifak belirtisini yansıtır. Kur'ân öylesine «münafık» yani ikiyüzlü dönek sıfatını verir. Hemen her devir ve çağda Müslüman Cemaati arasında bu gibiler bulunabilir.
Münafıklar dışında bir de taklît yoluyla inananlar vardır ki, onlardan bilgi, kültür ve irfanını geliştirmeyip cehalet düzeyinde bir ömür tüketenleri, İslâm'ın ve müslümanlann refah, mutluluk ve barış günlerinde mü'-min; sıkıntılı, meşakkatli ve musîbetli günlerde kâfirdirler veya küfre çok daha yakındırlar, O bakımdan her aklı eren ve Allah'ı bilen kimsenin imanını tahkîka erdirmesi gerekmektedir. Zira ilgili âyetle her ne kadar münafıkların dönekliği yeriliyorsa da, aynı âyet bu gibilerini, yani imanını taklitten kurtarmayıp onu bir bakıma sallantıda bırakanları da kapsamaktadır.
İman cephesi kuvvetlendikçe, İslâm cemaati sahnede ağırlığını hissettirdikçe, münafıklar da o nisbette çoğalır. Nitekim Resûlüilah (A.S.) Efendimiz, şehir devletinin temelini atıp hatırı sayılır bir kuvvet oluşturunca, Medine'de hayli münafık türemiş ve bunlar yıllarca mü'minleri rahatsız etmişlerdi. İmanla küfür arasında mekik dokumaları hem müşrikleri, hem de mü'minleri aldatma rolünde sürüp giderken Tebük Seferi'yle bu gibilerin maskesi iyice düşmüş ve İslâm toplumundan çıkartılıp bir bakıma tecrit edilmişlerdir.[31]
Ağır Vebal Yüklenenler
«İnkâr edenler imân edenlere derler ki: «Siz bizim yolumuza uyun, kusur ve günahlarınızı yüklenelim.» Halbuki onların kusur ve günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Onlar şüphen olmasın ki yalancılardır.»
Beyni yıkanan ve puta tapınmayı ön yargı haline getiren kişiler, bulundukları toplum içinde yalnızlıktan, hiç değilse azınlıktan kurtulmak ve mü'-minlere karşı duydukları kin ve öfkelerini tatmin etmek için durmadan yoldaş edinmeye çalışırlar. Zayıf imanlı ve cılız iradeli şahsiyetsiz kişileri çarçabuk aldatmayı becerirler ve öylelerini tam ikna' etmek için de, «canım sen bize uy, bundan dolayı bir günah ve vebal varsa, bize olsun» derler. Alkolik kimse alkolikleri, kumarbazlar kendileri gibilerini çoğaltmak gayretinde oldukları gibi, küfür ve ahlâksızlıkla şartlanmış olanlar da, inkarcı azgınların çoğalmasını kendilerine iş ve ideal edinirler.
İlgili âyetle bu gibi tehlikeli inkarcı sapıklara dikkat çekilmekte ve kıyamet gününde bunların nasıl ağır bir vebal altında bulundukları halde sorguya çekilecekleri haber verilmektedir. Sapıtan ve sapıttıranlar, hem kendi günahlarını, hem de sapıttırdığı insanların günahlarını -o günahlardan hiçbir şey eksilmeksizin- yüklenirler.
Kim gerçeği ne kadar gizlerse gizlesin, Müslüman Cemaati arasında ne kadar münafıklık yaparsa yapsın ve imân edenleri Allah yolundan ne kadar alıkoymaya çalışırsa çalışsın, bunun bütün günah ve vebali kendisine aittir. Allah kalplerde dönüp dolaşanı bilir; kişinin amelini niyetine göre ölçer ve değerlendirir. Zira eninde-sonunda dönüş O'na olacaktır.[32]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, imân nimetine erişen mü'minin, Allah yolunda şerefli hizmetlerde bulunurken, birtakım eza ve cefalara uğramasının mukadder olduğu konu edildi. Kalpte kök salan bir imânın bu gibi sıkıntı veren olaylar karşısında sarsılmayacağına işaretle yaşamakta olan mü'minlere bu konuda ölçü verildi. Arkasından inkarcı sapıkların zayıf imanlı kişileri Allah yolundan alıkoyma gayretlerine dikkat çekilerek aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, küfür ve nifakla uzun yıllar mücadele eden Nuh (A.S.) konu edilerek mü'minler teselli ediliyor ve yakın gelecekte küfrün başaşağı geleceği, imânları uğruna birçok işkence ve hakarete maruz kalanların başarıya erişip kurtulacakları dolaylı şekilde haber veriliyor.[33]
Meali:
14— And olsun ki, Nuh'u kendi milletine (uyarıcı peygamber olarak) gönderdik. Aralarında -elif yılı müstesna- bin yıl durdu. (Sonuç alamayınca) onlar zâlimler iken tufan kendilerini yakalayıverdi.
15— Biz onu da gemide bulunanları da kurtardık ve bu olayı bütün milletlere ibret ve öğüt kıldık.
Hakkı Kabul Ettirmenin Zorluğu
Nuh Peygamber (A.S.) uzun yıllar tebliğ ve irşat görevini sürdürürken, kâfirlerin çeşitli sataşmalarına ve saldırılarına maruz kalmıştır. Hele bir de uyarı ve tebliğ birkaç asır sürmüşse, görevli peygamberin neler çektiğini anlatmaya gerek yoktur.
İşte bu olaylar insanoğluna, Yüee Yaratan'ını tanıtmanın, hakkı kabul ettirmenin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Bir de Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i düşünelim, O yalnız bir kavim ve millete değil, bütün kavim ve milletlere gönderilmiş ve tek başına tebiîğ sahnesine çıkarak bütün dünyayı karşısına almıştır. Davasının büyüklüğünü ve azametini, elindeki vasıtaların küçüklüğünü dikkate alırsak, Nuh Peygamber'den daha çok sıkıntı çektiğini anlamakta gecikmeyiz.
Bunun sebebi açıktır: İnsandaki nefis denilen ve bir bakıma şuur altında üstlenen itici kuvvet devamlı kötülüğe eğilimlidir; hayvanı yönü ağır basar. Hak, güzel ahlâk ve sağlam örf ve âdet,bu doğrultudaki ciddi eğitim, nefsin aşırılıklarını asgariye düşürmeye ve ruhtaki melekî sıfata ağırlık kazandırmaya, hiç değilse ikisi arasında denge kurmaya yöneliktir.
Nuh Peygamber'in (A.S.) dokuz asırdan fazla küfür ve azgınlıkla mücadele etmesi, işin azametini, hizmetin ağırlığını; hakkın, -anlama yeteneği dumura uğramışlara- ne kadar acı geldiğini bize öğretmekte ve bir bakıma kısa sayılacak bir süre içinde mücadele vermekte olan Hz. Muham-med (A.S.) İle arkadaşları teselli edilmekte ve harcanacak ömrün, ortaya konulacak azim ve gayretin, sergilenen himmet ve dayanma gücünün, dâvanın büyüklüğü, hakkın azizliği ve sağlayacağı mutluluğun sonsuzluğu ile eşdeğerde olması hatırlatılmaktadır.[34]
Nuh Peygamber'in (A.S.) Çok Yaşaması
<<And olsun ki Nuh'u kendi milletine (uyarıcı peygamber olarak) gönderdik. Aralarında -elli yıl müstesna- bin yıl durdu..»
Nuh Peygamber'in (A.S.) çok yaşadığı kutsal kitaplarda açıklanmıştır. Tevrat'ta «Nuh'un bütün günleri dokuzyüz elli yıldı ve öldü» [35] denilirken Kur'ân-ı Kerîm, Tevrat'ın bu bölümünü hem tasdik, hem tashîh ederek Nuh (A.S.)ın kendi kavmi arasında 950 yıl eyleştiğini belirtir de kaç yıl ömür sürdüğünü açıklamaz. Böylece Kur'ân'daki anlatımdan iki yorum ortaya çıkıyor: Biri, Nuh Peygamber'in çok yaşadığı, sadece kendi kavmi arasında 950 yıl eyleştiği, onun dışında elli yaşına gelinceye kadar kavmi arasında pek bulunmadığı şeklindedir. Ancak bu yorum pek itibar görmemiştir. Diğeri ise, Nuh Peygamber'in 950 yıl yaşadığı ve bu uzun ömrünü bütünüyle kendi kavmi arasında geçirdiği şeklindedir. Bu yorum ağırlık kazanmıştır.
Kur'ân'ın ilk müfesstrlerinden İbn Abbas (R.A.) bu âyetin tefsîrinde di-Yor ki: «Nuh (A.S.) kırk yaşına girince kendisine peygamberlik verilmiş ve kendi kavminin arasında 950 yıl yaşayarak 1050 yaşında, vefat etmiştir.» [36]
Katade'ye göre : Nuh (A,S.) 950 yıl yaşamıştır. 300 yaşına girdikten sonra kendisine peygamberlik verilmiş ve böylece 300 yıl kendi kavmini Allah'ın varlığına, birliğine inanmaya çağırmış ve tufandan sonra 350 yıl daha yaşamıştır.
Katade'nin bu açıklaması, Tevrat'tan alınmışa benziyor. Çünkü Tekvin Kitabı'nda Nuh (A.S.)ın tufandan sonra 350 yıl yaşadığı yazılıdır. [37]
Nuh Peygamber'in (A.S.) yaşı hakkında çok farklı rivayetler yapılmıştır. Onlardan bir kısmını aşağıya nakletmek suretiyle konuya ağırlık kazandırmak istiyoruz. Şöyle ki .
a) 250 yaşına girince kendisine peygamberlik verilmiş ve kavmi arasında 950 yıl bulunmuştur. Tufandan sonra 200 yıl yaşamıştır.
b) Vehb b. Münebbih'e göre: 1400 yıl yaşamıştır.
c) Kâb e!-Ahbar'a göre : Kavmi arasında 950 yıl bulunmuş ve tufandan sonra 70 yıl yaşamıştır. Böylece ömrünün tamamı 1020 yıl olmuştur.
d) Avn b. Şeddad'a göre : 350 yaşına girince peygamberlik kendisine verilmiş, kavmi arasında 950 yıl bulunmuş ve tufandan sonra 350 yıl daha yaşamıştır. Böyleoe ömrünün tamamı 1650 yıl olmuştur. el-Hasan'dan da bu anlam ve ölçüde bir rivayet yapılmıştır.
e) Hz. Enes (R.A.) hadîsinden yapılan rivayette ise, Resûlüllah'ın (A.S.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: «Cenâb-ı Hak, Nuh'u (A.S.) peygamberlik göreviyle gönderdiği zaman 250 yaşında bulunuyordu. Kendi kavmi arasında 950 yıl bulunmuştur ve tufandan sonra 250 yıl daha yaşamıştır. Ölüm meleği kendisine gelince sormuş: «Ey peygamberlerin en büyüğü, ey ömrü uzun oian, ey duası makbul tutulan peygamber! dünyayı nasıl gördün? Bunun üzerine Nuh (A.S.) ona şu cevabı vermiştir: Dünya iki kapılı bir eve benzer; bir kapısından girilir, diğerinden çıkılır.» [38]
Yapılan bu rivayetlerin ciddi dayanakları yoktur. O bakımdan ilim adamları tarafından sıhhatli kabul edilmemiştir. Enes hadîsine gelince: İmam Kurtubî onu el-Cami'u Li-Ahkâmi'l-Kur'ân adlı tefsirinde senetsiz ve kay-naksız olarak nakletmiştir.[39]
Yaş Ortalaması
Dünyada bölgelere, iklimlere ve hayat şartlarına göre ortalama yaş sınırı farklıdır. Ancak günümüze kadar insan yaşı üzerinde yapılan araştırmalarla nadiren bir kişinin 140-150 yaş yaşadığı görülebilmiştir. Fiziksel ve zihinsel değişiklikler; atar damarların büklüm büklüm olması, organizmanın kendine benzer bir canlıyı meydana getirme vasfını kaybetmesi yaşlılığın başlıca belirtileridir ve bu kaçınılmaz bir değişmedir.
Ancak yaşlılığı doğuran tesirler, yaşlanan kişinin eğitimine, tedavisine, inancına ve bakımına bağlı olarak da çok farklıdır. O bakımdan kimi çabuk yaşlanıp çökmekte, kimi geç yaşlanıp uzun yıllar güoünü koruyabilmektedir. Ama çok uzun ömürlü dediğimiz kimseler baz* istisnalarla ancak 90-100 yıl yaşayabilmektedir ki bunlar binde bir oranında tezahür etmektedir.
O halde Nuh Peygamber'in (A.S.) çok yaşamasının sırrı ne olabilir? Bu soruyu birkaç madde halinde cevaplamamız uygun olur:
a) Nuh (A.S.) son derece sabırlı ve rahat bir kişiliğe sahipti. Asırların mücadelesi bu büyük peygamberin sabrını pek taşıramamıştır.
b) Ulü'l-azm sayılan beş peygamberden biri olmak hasebiyle Allah'a sonsuz güveni vardı ve Allah'ın hükmünün değişmeyeceğini, plân ve programının şaşmayacağını çok iyi biliyor ve karşısına çıkan üzücü olayları tabii karşılayıp hizmetini aksatmıyordu.
c) O çağda yeryüzünde insan pek az bulunuyordu. Üstelik aşırı bir sapıklık ve azgınlık hüküm sürüyordu. Nüfusun artması için çok yaşamaya gerek vardı. Nitekim tufan belli bölgedeki insanları boğup küfrün ve tuğyanın cezası gerçekleşince, diğer bölge ve kıtalarda pek az insan yaşıyordu. Dünya nüfusunun önemli bir kısmı Mezopotamya ve o kesime yakın yerde yaşıyordu. Gemiye alınanlar ise, boğulup yok edilenlere nisbetle yüzde bir oranında bile değildi. Bu nedenle hayatta kalanları eğitip yetiştirmek, üremelerini sağlamak için çok tecrübeli bir lidere ihtiyaç vardı; o da ancak Nuh (A.S.) olabilirdi.
d) Bir diğer husus da şudur: Bizim bilmediğimiz ve henüz sırrını çözemediğimiz bir tecelli söz konusudur. Her şeyin üstünde hükümran olan Cenâb-ı Hak, Njjh Peygamber'i dokuz asırdan fazla yaşatmayı murad edince, maddî ve manevî sebepleri harekete geçirmiş ve böyleoe maddî ve manevî gıdaların ilâhî program gereği düzenli şekilde Nuh'a (A.S.) yönelmesi, onun yıpranıp yaşlanmasını, çöküp takatten kesilmesini önlemiştir.
Bütün bunlar bizim yorumlarımızdır. Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bitir.
e) Bu arada, büyük bir hayat ve enerji kaynağı olan Melek Cebrail'in aralıksız Nuh Peygamber'e (A.S.) hayat iksirini sunmasını da düşünmek yerinde olur.
f) Her görüş, yorum ve düşüncenin üstünde ilâhî irâdenin bu yolda sebepleri kolaylaştırıp kudretini izhar etmesiyle Nuh (A.S.)ın çok yaşadığını söylemek ise, en kestirme ve en doğru olanıdır.[40]
İnkarcı, Zalim Bir Kavmin Sonu
Uzun yıllar Allah'ın varlığını, birliğini kabule çağrılan, yalnız O'na ibâdete davet edilen bir milletin hakka karşı kulaklarını tıkayıp kalplerine kılıf geçirmesi elbette Ki onlara rahmet kapılarını açmaz. Saplanıp kaldıkları küfür ve tuğyan bataklığı, sonunda hepsini yutar. Nuh (A.S.)ın kavmi de öyie oldu. Uzun yıllar ilâhî çağrıya sırt çevirip peygamberi alaya almaları; nankörlük edip küfür ve azgınlıklarını artırmaları, onların saplandığı bataklıkta kaybolmalarının en açık delili olarak bulunuyordu. Nitekim inkâr ve tuğyanları son kertesine gelince, ilâhî sünnet gereği yok edici azap iniverdi. Tevrat'ta da belirtildiği gibi, kırk gün kırk gece bardaktan boşanır-casına yağan yağmur büyük bir tufana sebep oldu. Öylece zalim bir milletin kökü kesilerek yeryüzünün önemli bir bölgesi küfür ve ahlâksızlığı şiar edinenlerden temizlendi. Sonra da bu, tarihte bir benzeri daha olmayan büyük olay, yaşayan milletlere öğüt ve ibret dolu belgeler bıraktı. Nitekim Nuh Peygamber, kendi kavminin artık inkâr ve azgınlığın son sınırına gelip dayandığını görünce Allah'tan şu dilekte bulunmuştu: «Rabbım! yeryüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma. Eğer onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve sadece ilâhî sınırları çiğneyen çok nankör, aynı zamanda ahlâksız evlât doğurup yetiştirirler.» [41]
Şüphesiz ki, Nuh Peygamber bununla, kendi kavmine inecek azaptan hiç birinin kurtulmasını arzu etmediğini dile getirmiş oluyordu. Çünkü o azgın sapıkların, hangi ülkeye gitseler orayı da azdırıp saptıracaklarında şüphe yoktu.[42]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed'i (A.S.), arkadaşlarını ve yaşamakta olup sıkıntı içinde bulunan mü'min kulları teselli etmek için Nuh (A.S.) kıssasının bir özeti verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'in (A.S.) kendi kavmini uyar-masrkonu edilerek, tarih boyunca hakla bâtılın mücadele halinde olduğuna dikkatler çekiliyor ve her gönderilen peygamberin kâfir sapıklar tarafından yalanlandığına işaretle Hz. Mühammed'e (A.S.) aydınlatıcı bilgi veriliyor. Sonra da Peygamber'in hizmet sınırı belirlenerek hidâyetin Allah'a ait olduğu kapalı şekilde hatırlatılıyor.[43]
Meali
16— İbrahim'i de (uyarıcı olarak gönderdik). Hani bir vakit O, milletine demişti ki: «Allah'a ibâdet edin ve O'na karşı gelmekten sakının. Eğer
bilirseniz bu sizin için hayırlıdır.
17— Sizler Allah'ı bırakıp da birtakım putlara tapıyorsunuz ve durmadan yalan uydurup söylüyorsunuz. Şüphesiz ki Allah'tan başka taptığınız şeylerin size rızık vermeye güçleri yetmez. O halde rızkı Allah yanında arayın. O'na ibâdet edin, O'na şükredin. Ancak O'na döndürüleceksiniz.
18— Eğer siz (Peygamberi) yalanlarsanız, gerçekten sizden önceki birçok ümmetler de (kendilerine gönderilen peygamberleri) yalanlamışlardı Peygamber'e gereken, ancak açık tebliğdir.
Koyu Cehalet Ve Putperestlik
Kur'ârvi Kerîm'in birkaç yerinde İbrahim Peygamber'in (A.S.) putperestlerle mücadelesinin değişik safhalarına değinilmesi, hem mü'minleri teselli etmekte, hem de milattan yaklaşık iki bin yıl önceleri de koyu bir put-■ perestiiğin hüküm sürdüğünü göstermektedir.
Böylece hemen her çağda peygamberler vasıtasıyla Allah'a inananlar bulunduğu gibi, bâtılı savunup peygamberlerin karşısına çıkan inkarcı sapıklar da eksik olmamış, hattâ çoğunluğu onlar teşkil etmişlerdir.
İbrahim Peygamber'in (A.S.) Nemrutlar devrinde yaşadığı bilinmektedir. Mısır krallarına «Fir'avn» denildiği gibi, Babil hükümdarlarına «Nemrut» denildiğini tarihçiler kaydetmektedirler. Ancak İbrahim Peygamber'! (A.S.) ateşe attıran hükümdarın kaçıncı Nemrut olduğu tartışma konusudur,
Fırat, kıyılarında verimli topraklar üzerinde kurulan cennet misali asma bahçeleriyle, kule ve kaleleriyle meşhur olan Babil ülkesi, İbrahim Peygamber'in (A.S.) de yurdu sayılır. Refah içinde yüzen Babİlliler, inkarcı mağrur hükümdarlarını ilâhlaştıracak kadar koyu cehalet içinde şahsiyetlerini ve benliklerini kaybetmişlerdi. O çağda'putperestlik çok ileri gitmiş bulunuyordu. İbrahim Peygamber'in babası Âzer de onlardan biri idi. Bundan da anlaşılıyor ki, insanları hakka davette İbrahim Peygamber (A.S.) tek başına sahneye çıkmıştır. Ancak amcasının oğlu tahmin edilen Lût ona inanmış ve destek olmuştur. Sonra da Allah (c.c.) Lût'a da peygamberlik vererek teblîğ, uyan ve irşatta bulunmakla görevlendirmiştir.
İbrahim Peygamber'in (A.S.) uyarı ve tebliğlerinin ana çizgilerini şu maddeler oluşturuyordu :
1— Allah vardır ve birdir. O bakımdan O'na ibâdet edin. Zira insan ancak her şeyi yaratıp tasarrufu altında tutan o yüce kudrete kul olabilir.
2— Ancak Allah'tan korkun. Çünkü O, ilmiyle, kudretiyle, hükümran-Itğıyla varlık âlemini kapsayıp kuşatmıştır. Korkulmaya, sevilip sayılmaya asıl lâyık olan O'dur ve bu sizin için son derece hayırlıdır.
3— siz, Allah'ı bırakıp baba ve dedelerinizin yontup şekillendirdiği cisimlere tapıyorsunuz ve durmadan yalan uydurup insanî vasıflardan uzaklaşıyorsunuz.
4— Siz ancak her şeyi belli amaçlara yönelik yaratıp, insanların hizmetine veren Allah'tan rızık isteyin; taştan, ağaçtan bir şeyler beklemeyin ve ummayın.
5— Evet, Allah'a kul olun, ancak O'na şükredin. Çünkü her şey O'nun-dur.
6— Unutmayın ki, eninde sonunda dönüşünüz Allah'a olacak ve O'na hesap vereceksiniz.
İşte ana maddelerini sıraladığımız bu öğüt ve tavsiyeler hem Mekkeli putperestler, hem de her cağda ve dönemde türeyen inkarcı maddeciler için de geçerlidir.[44]
Peygambere Düşen Görev, Açık Tebliğdir
«Peygamber'e gereken ancak açık teb-ligdir.»
Nuh (A.S.) ve İbrahim (A.S.)ın cahil putperestlerle çetin mücadelelerde bulundukları ve neticenin haktan yana tecelli ettiği tarihî birer misâl olarak hatırlatıldı ve İbrahim Peygamber'in (A.S.) teblîğ ve irşat metodunun ana noktaları üzerinde durularak mü'minleri aydınlatır mahiyette bilgiler verildi. Arkasından, Mekke'de müşriklerin amansız saldırılarına mâruz kalan Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz ile arkadaşları teselli edilmekte ve görevlerinin sınırı belirlenmektedir. Şöyle ki: Peygamber (A.S.) Allah'tan aldığı emirleri ve tavsiyeleri noksansız teblîğ edip insanları Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini kabule davet edecek.Jrşatta bulunacak ve kalpleri hakka ve hakikate çevirmek için aralıksız mesai sarfedecektir. Doğru yola eriştirmek ise, Allah'a aittir. O halde putperest müşriklerin Hz. Muhammedi (A.S.) yalanlaması, hizmeti aksatmayacaktır. Çünkü O'ndan önce gelip gecen her peygamber cahil putperestlerin bu tür suçlama ve sataşmalarına mâruz kalmışlardır. Ama mutlu sonuç, mutlaka haktan yana olanlaradır.[45]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'in kendi kavmini hakka daveti konu edilerek mü'minler teselli edildi. Küfrün hemen her devirde hakkın karşısına çıktığına ve hayasızca davrandığına işaretle, mü'minlerin sabretmesi istenildi. Sonra da Hz. Muhammed'in (A.S.) görev ve yetki sınırı belirlenerek, insanları doğru yola eriştirmenin Allah'a ait olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden ve insan aklına, idrâkine ve vicdanına ışık tutup malzeme veren belgeler sıralanıyor.[46]
Meali :
19— Görmediler mi ki, Allah, yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu (öldürüp) tekrar geri çeviriyor; elbette ki bu Allah'a göre pek kolaydır.
20— (Ey Peygamber!) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, (Allah'ın) yaratmaya nasıl başladığına dikkatle bakın. Sonra da Ahiret'te (tekrar) yaratmayı (öylece) başlatıp meydana getirecektir. Şüphesiz ki Allah'ın kudreti her şeye yeter.
21— Dilediğine azap eder, dilediğine merhamette bulunur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
22— Ve siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir yakın dost, ne de bir yardımcı vardır.
23— Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar rahmetimden ümit kesmişlerdir ve onlar için elem verici bir azap vardır.
Yaratma Ve Geri Çevirme
«Görmediler mi ki, Allah, yarat* maya nasıl başlıyor, sonra onu (öldürüp) tekrar geri çeviriyor..»
Gece ile gündüzün aralıksız birbirini izlemesi, nasıl dünyanın belli ölçü ve hesaplarla; değişmeyen ve şaşmayan bir plânla iki ayrı hareketinin sağladığı bir sonuçsa, bitkiler ve hareket halinde olan diğer canlılarda da aynı tekrar söz konusudur: Biri belli botanik ve biyolojik kanunlarla türlerinin özelliğine bağlı kalınarak üreyip kendi benzerlerini meydana getirmektedirler. Diğeri ise, canlıların en mükemmeli olan insanın biyolojik olarak hayatı son bulduktan sonra, vakti saati gelince, önceden hazırlanan bir plân ve program gereği Cenâb-ı Hak onu yeniden oluşturup hayata döndürecektir.
Böylece Cenâb-ı Hak, kıyamet olayından sonra insanları ikinci hayata çevireceğini açıklarken, bitkilerin ölüp yeniden benzerlerini meydana getirmelerini misal veriyor ve bu konu üzerinde iyice düşünüp ilâhî kudretin eşsizliğini ve sınırsızlığını görmemizi istiyor. Nitekim konumuzu oluşturan ayet, Allah'ın mutlak plânını hatırlatmakta ve hiçbir şeyin gelişi güzel var kılınmadığı ve tesadüflerle oluşmadığı hakkında bizi aydınlatarak ana fikir vermektedir.[47]
Hayatın Nasıl Başladığını Araştırmamız Emrediliyor
«De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, (Allah'ın) yaratmaya nasıl başladığına dikkatle bakın. Sonra da âhirette (tekrar) yaratmayı (öylece) başlatıpmeydana getirecektir. Şüphesiz ki Allah'ın kudreti her şeye yeter.»
Hayatın nasıl başladığı çeşitli bilimlere konu teşkil edecek derecede önemli bir olaydır. Binlerce yıldan beri insanları düşündüren hayat ve onun nasıl başladığı bugün hâlâ insanların çoğuna göre bir sır olarak kalmaktadır. Bilimsel araştırmalar sürüp giderken, Kur'ân-ı Kerîm'de hareket noktasını belirler mahiyette birtakım ana fikirler ve temel bilgiler verilmekte ve insan aklına yardımcı malzeme sunulmaktadır.
Cenâb-ı Hak bu konudaki temel bilgiyi yedi yerde «kün», yani «ol» emriyle açıklayarak sonsuz kudretinin tezahürü olarak hayatı mükemmel bir plân ve programa göre düzenli şekilde başlattığını bildiriyor. Şöyle ki: «Kün» emri illiyet kanunu ve ona bağlı sebepleri harekete geçirerek yaratılmak istenilen şeyin özünü ve mayasını oluşturur, sonra da belli bir tekâmül yoluyla gelişmesini sağlar. O şey canlı türünden ise, aynı emrin tecellisiyle ona canlılık vasfını enjekte eder.
O halde kâinatta canlı-cansız ne varsa, onlardan her biri, yine ezelde hazırlanan plân ve program çerçevesinde «ol» emriyle vücut bulur ve türünün özelliği doğrultusunda düzenli bir tekâmül devresi geçirerek asıl hüviyetine kavuşur.
Buna birkaç misal vermemizde yarar görüyoruz :
a) İlk insan Âdem'in şekli, kara yapışkan, kokuşmuş balçıktan meydana getirilip düzenlendikten sonra, hakkında ikinci defa «kün» emri tecelli etmiş ve ona canlılık vasfını bahsetmiştir. Kur'ân'da bu olay şöyle tasvîr edilmekte ve bize ipucu verilmektedir: «Âdem'i topraktan yarattı, sonra ona «ol!» dedi, o da oluverdi.» [48]
b) Âdem'in soyundan gelen insanların ise, yine «kün» emriyle tekâmüle bağlanarak biyolojik kanunlarla vücut bulması sağlanmış ve ezeldeki plân uyarınca gelişip hüviyetine kavuşması şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Yeni bir hayat insanlarda olsun, bitki ve hayvanlarda olsun, erkek dişi hücrelerin birleşmesiyle başlar. İnsanda, döl yatağına düşen aşılı yumurta bölünerek çoğalır. Bu bölünme 2, 4, 8, 16, 32, 64.. şeklinde gittikçe çoğalıp hızlanarak devam eder. Yeni canlının hücre çoğalması başlayınca meydana gelen ilk 32 hücre, toparlak bir hal alır. Bu toparlağın içi sıvı ile doludur. İster insan, isterse hayvan olsun, meydana gelecek yaratığın başlangıcı bu 32 hücredir. Bir bebeğin doğum zamanı gelinceye kadar bu hücreler 45 defa bölünürler. Bu bölünmenin sonunda hücrelerin sayısı 26 trilyonu bulur. Bu rakam yeni doğan bir bebekteki canlı hücrelerin sayısıdır. Ve.bundan sonra da bölünme devam eder de vücudun kas, kemik ve diğer kısımları meydana gelir ve gelişir.
Bu konuda asıl önemli olan ve Allah'ın yüce kudretini yansıtan olay şudur: Kas, sinir, kemik hücreleri arasında büyük farklar belirmeye başlar. Kemik hücreleri kendi kendilerine, diğer bir anlatımla yüklendikleri program gereği vücudumuzdaki kemikleri ne bir eksik, ne de bir fazla meydana getirirler. Deri hücreleri insanın aklının alamiyacağı bir doğrulukla vücudun nerelerini kaplıyacağını bilir, ona göre çalışır. Sıcak ve ıslak bir ortamda geçen bu inanılmaz hayat faaliyetinde her hücre tam bulunması gereken yeri alır.
Kur'ân-ı Kerîm'de canlıların oluşma, tekâmül edip gelişme olayı «kün» emrinin tecellisine bağlanmakta ve bu emrin asla şaşmayacağı belirtilerek hazırlanan plânın kusursuz olduğuna ve devamlılık arzettiğine işaret edilmektedir. Şöyle ki:
«O bir şeyi (yaratmayı) hükmedip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol!» der, o da oluverir.» [49]
Kur'ân'da bu temel bilgi beş ayrı sûrede az değişik anlatımla açıklanmakta ve idrâkleri uyanık tutma, hayatın nasıl başladığı hakkında hareket noktasını belirleme hususu ilham edilmektedir.[50]
Böylece Kur'ân, konumuzu oluşturan âyetle, hakkı inkâr edip maddeyi temel kabul edenlere, yeryüzünde gezip hayatın nasıl başladığını araştırmalarını; araştırıcı ilim adamlarıyla temas sağlamalarını emretmekte, bilimsel araştırmanın gereği üzerinde durmakta ve bu gibi önemli konuların ancak ilmî araştırmalarla anlaşılabileceğine işarette bulunmaktadır.[51]
Dilediğine Azap Eder
«Dilediğine azap eder, dilediğine merhamette bulunur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.»
Cenâb-ı Hak, amelleri niyetlere göre değerlendirip karşılık verir. O bakımdan hayatın amacını, hilkatin nasıl başladığını, yaratan yüce kudretin varlığını ve birliğini idrâk edenlerin günah ve kusurlarını dilerse bağışlar da onları geniş rahmetine lâyık görür; dilerse, niyetlerindeki şüpheden dolayı onlara azap eder. Ne var ki, O'nun rahmeti gazabının önüne geçmektedir.
İnkarcı maddecilere gelince : Sünnetullah gereği, dönüş yapmadan, pişmanlık duyup hakka yönelmeden ölenlerine azap gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'm, şükreden kullarının şükrünü hiçbir zaman mükâfatsız bırak-mıyacağı gibi, inkâr doğrultusunda nankörlük edenleri de cezasız bırakmayacağı adaletinin gereğidir. Böylece O'nun bağışlaması, merhamette bulunması ve mağfiretine lâyık görmesi, yüksek kereminin, mutlak adaletinin ve geniş rahmetinin eseridir; cezalandırması ise, adaletinin ve «Müntakim» sıfatının gereğidir. Mülk O'nundur ve her şey O'nun eseridir. Dilediği gibi tasarruf hakkı yalnız O'na mahsustur. Koyduğu kanunlar, hazırladığı plân ve programlar şaşmadan aynen uygulanır ve hedefine doğru aksamadan ilerler. Mülkünde ortağı, tasarrufunda eşi ve benzeri, rahmetinde dengi, cezalandırmasında duygusallığın yeri söz konusu değildir.
Varlık alemindeki mükemmel düzen, yüksek kudretinin tezahürüdür. Bu düzende yer alan her şeyin eninde-sonunda dönüşü Allah'adır. Çünkü başka gidilecek bir yol, dayanılacak bir kudret, sığınacak bir melce' yoktur.
Hiçbir güç, Allah'ı âciz bırakamaz. Zira acizlik, yaratılanlara mahsustur. Allah'ın varlığı ise kendindendir. O «vâcibü'l-vücut»tur. Allah'a karşı gelenler, O'nu tanımayanlar ve O'nun emirlerine baş eğmiyenler, şüphesiz O kudretin karşısında bir hiçtirler. Onların her çeşit inkâr, red, hırçınlık, azgınlık ve ahlâksızlıkları sadeee şaşkınlıklarının eseridir ve cehaletlerinden kaynaklanmaktadır.
İşte konumuzu oluşturan âyette bu inceliklere temas edilerek inkarcı maddeciler, günahkâr şaşkınlar şöyle uyarılmaktadır: «Ve siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir yakın dost, ne de bir yardımcı vardır.»
Bütün bu gerçekler karşısında hakkı idrâk edip âlemlerin Rabbı olan Allah'ın manevî huzurunda secde etmek ne büyük irfan ve mutluluktur!
O'na karşı baş kaldırıp inkâr ve azgınlıkta bulunmak ise, ne büyük gaflet, ne çirkin cehalet ve ne uzak dalâlettir..[52]
Rahmetten Umut Kesenler
«Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar rahmetimden ümit kesmişlerdir ve onlar için elem verici bir azap vardır.»
Allah'ın sonsuz rahmetinin her varlıkta, o varlığın isti'dadı nisbetinde teaelli ettiğini görüyoruz. Kişide isti'dat yoksa, ilâhî rahmetin ne kusuru olabilir. Bahar mevsiminde hayat veren yağmurdan mahrum bırakılan toprakta bir hareket meydana gelmiyor ve kendine düşeni yerine getiremiyor-sa, kusur yağmurda değil, toprağı o yağmurdan mahrum bırakandadır, İşte böylece Cenâb-ı Hakk'm rahmeti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Aslanın kendi yavrusunu o parçalayıcı dişleriyle tutup ısırmadan, incitmeden bir yerden bir yere taşıması, hırçın bir atın yavrusunun süt emmesine imkân vermesi hep ilâhî rahmetin birer tezahürü değil midir? Bu gerçekleri gö-remiyen, görüp de idrâk edemiyen sapıklardır ki, umutsuzluk içinde bir ömür tüketirler; ne Allah'ın damgasını taşıyan eşyaya dikkatle ve ibretle bakarlar, ne de Allah'a kavuşacaklarına inanırlar. Şüphesiz öyleleri için iki ayrı azap söz konusudur: Birincisi dünyada onların yakasını bırakmaz; öyle ki her an ölüp yokluğa karışma endişesini taşırlar ve umutsuzluk içinde günlerini gün etmeye çalışırlar. Diyebiliriz ki, hayatta bir fani için en kötü azap, âhirete ve hesaba inanmamaktan kaynaklanan ümitsizliktir. İkinci azap ise âhirette ebediyen peşlerini takip eder.[53]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden ve insan aklına ışık tutup malzeme ve ön fikir veren belgeler sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'minleri biraz daha ümitlendirmek ve teselli etmek için tekrar İbrahim (A.S.) kıssasının bazı önemli safhalarına geçiliyor; O'nun kendi kavmiyle olan mücadelesine dikkatler çekilerek olaylar arasındaki benzerlik üzerinde durulması ilham ediliyor. Sonra da hakkın mutlaka üstün geleceği haber verilerek tatmin ediei misaller sergileniyor.[54]
Meali;
24— (İbrahim Peygamberin putları kırıp kavmini Hakk'a çağrısına) onların cevabı sadece şöyle demeleri oldu: «İbrahim'i ya öldürün, ya da ateşte yakın.» Ama Allah O'nu ateşten (salimen) kurtardı. Bunda elbette dosdoğru inanan bir millet için öğütler, ibretler ve belgeler vardır.
25— İbrahim ise (onlara) şöyle dedi: «Siz şüphesiz Allah'ı bırakıp Dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olsun diye putları (tanrılar) edindiniz. Ama bunun sonrası (ne olacak bilir misiniz?) Kıyamet günü bir kısmınız bir kısmınızı inkâr eder ve birbirinizi lanetlersiniz. Varıp eyleşeaeğiniz yer ise Cehennem'dir ve sîzin için (orada) yardımcılardan bir kjmse de bulunmayacaktır.»
26— Bu açıklama ve uyarı üzerine Lût O'na îmân etti (inandığını tekrarladı) ve İbrahim de, «ben Rabbıma (O'nun emri uyarınca) hicret ediyorum. Şüphesiz ki Rabbım çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sahibidir» dedi
27— O'na İshâk ve Yâkub'u (bir teselli ve takviye olarak) ihsan ettik; O'nun soyundan (lâyık gördüklerimize) peygamberlik ve kitap verdik; hem O'nun ecrini Dünya'da kendisine lütfettik, şüphesiz ki O, Âhiret'te de iyi-yararlı kişilerdendir.
Hakk'a Davete Karşi İnkarcı Azgınların Tepkisi
«(İbrahim Peygamberin putları kırıp kavmini Hakk'a çağrısına) onların cevabı sadece şöyle demeleri oldu: «İbrahim'i ya öldürün, ya da ateşte yakın.»
İbrahim Peygamber'in (A.S.) putları yermesine, sonra da kırıp parçalamasına ve insanları bir olan Allah'a ibâdete çağırmasına karşı Babil'lile-rin tepkisi pek sert oldu. Kral Nemrud'un başkanlığında toplanan kurui, İbrahim Peygamber'in ya silahla, ya da ateşe atılmak suretiyle öldürülmesine karar verdi. Rivayete göre, İbrahim Peygamber bir süre de zindana atılmıştır.
Maddî, yani zahirî sebeplerin ve çarelerin yok olduğu bir yerde ve zamanda Cenâb-ı Hak zulme uğrayan peygamberini kurtardı, ona inayette bulundu. Öyie ki, İbrahim Peygamber yakılan büyük ateşe atılınca, Allah'ın «Ey ateş, serin ve selâmet ol İbrahim'e» emri tecelli etti. Büyük bir mu'cize meydana geldi; İbrahim (A.S.) kurtuldu.
Kur'ân'ın beyânına göre, bu tehlikeli mücadele döneminde İbrahim Peygamber'e (A.S.) yalnız Lût (A.S.) imân etti. Böylece bu iki peygamber Babi! ülkesinden hicret etmek zorunda kaldı. Akıllara durgunluk veren mu'cize, Nemrut'un ve yandaşlarının kalbini yumuşatmaya, gerçeği görüp anlamalarına yetmedi, üstelik bu olaydan sonra küfür ve tuğyanları arttı.
Ancak Hz. İbrahim (A.S.) teblîğ ile görevli bir peygamber olduğundan o ülkeyi terketmeden son bir defa daha uyanda bulunmayı, inkarcı şaşkınları Hakk'a davet etmeyi ihmal etmedi. Zira ortada kalpleri yumuşatacak, vicdanları harekete geçirecek bir mu'cize bulunuyordu. Kıssanın bu ve diğer sûrelerdeki anlatımından o uyarının beş maddeden oluştuğunu anlıyoruz:
1— Allah'ı bırakıp, sırf dünya hayatına yönelik olarak aranızda bir sevgi ve ilgi bağı oluşsun diye putlara tapıyorsunuz.
2— Oysa bâtıla dayalı bir sevgi ve ilgi kıyamet gününde daha çok düşmanlığa dönüşür; bunu hiç düşünmüyor musunuz?
3— Kıyamet günü hesap alanında birbirinizi lânetliyeaek ve birbirinizden nefret edip uzaklaşacaksınız.
Oradaki yeriniz ve yurdunuz sadece ateş olacaktır.
Ve orada sizin için hiçbir dost ve yardımcı da bulunmayacaktır, [55]
İbrahim Peygamberin (A.S.) Hicret Etmesi
«Bu açıklama ve uyarı üzerine Lût O'na imân etti (inandığını tekrarladı) ve İbrahim de, «ben Rab-bıma (O'nun emri uyarınca) hicret ediyorum. Şüphesiz ki Rabbim çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sahibidir.» dedi.»
İbrahim (A.S.) teblîğ ve irşat görevini bir süre sürdürüp olumlu sonuç alamamıştı. Her defasında hem babasının, hem de diğer putperestlerin tepkisiyle karşılaşmış ve ilâhî emirleri her hatırlattıkça inkarcı azgınların kalplerini yumuşatmak şöyle dursun, büsbütün inkâr ve tuğyanlarını kabartmıştı. Zulmü, ahlâksızlığı ve haklara tecavüzü sanat edinen inkarcı sapıklar, küfür ve ahlâksızlığın son kertesine gelip dayanmışlardı. Bu durumda sön bir uyarıda bulunmaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştı. O bakımdan İbrahim Peygamber onlara son sözünü söyledikten sonra Hicaz tarafına hicret etti. Bu, hem Babil'lileri, başlarına gelecek olan ilâhî azapla başbaşa bırakmak, hem de Tevhîd İnancı'nın ana merkezini oluşturacak ve kıyamete kadar merkez olmaya devam edecek kutsal Kabe'yi inşa etmek için lüzumlu bir ayrılıştı. Nitekim öyle oldu. Hicret, İbrahim Peygam-ber'e rahmet ve huzur, güven ve itmi'nan; kâfirlere ise, azap ve murdarlık getirdi.
İbrahim kıssasının bu safhasının çok duyarlı bir anlatımla nakledilmesi şu iki hususu hatırlatmaktadır:
1— Mekke'de çok sıkıntılı günler geçiren ve her gün müşriklerin saldırısına uğrayan Hz. Muhammed de (A.S.) yakın gelecekte Mekke'den başka bir yere hicret etmek zorunda kalacaktır.
2— Mü'minler din ve ibâdet hürriyeti olan bir ülkeye göçecek ve Mek-keli müşriklerin azgınlık ve şirretlikleri son bulacak; Allah'a ibâdet için ilk yapılan kutsal Kabe Tevhîd İnancı'na merkez olma hüviyetine^ yeniden kavuşacaktır.
Ancak bir kimsenin istemiyerek kendi öz yurdundan hicret etmesi pek kolay bir iş değildir. Birçok yakınlarını ve aşina olduğu simaları terketmek-le beraber, doğup büyüdüğü çevreden kopmak demektir. Bunun için Ce: nâb-ı Hak, İbrahim Peygamber'in zahirî yalnızlığını gidermek ve üzüntüsünü hafifletmek, kalbini takviye edip hizmetini dünyada da mükâfatlandırmak için O'na İshak'i ve fazla olarak da Yakub'u verdi. Ayrıca O'nun so-. yundan lâyık ve ehil gördüğü kimseleri peygamberlik payesiyle taltîf buyurdu; bir kısmına kitap indirdi. Böylece tek başına Babil hükümdarıyla mücadele veren bu büyük peygamberin kadrini daha yükselterek O'nu hem Tevrat'ta, hem İncil'de, hem de Kur'ân'da anıp övdü.
Şüphesiz İbrahim (A.S.) olayı bir misaldir. Hayatını Aİlah yolunda harcayıp Allah kullarını irşada çalışan mürşitleri, inkarcı sapıklar küçümsese bile, Allah onların kadr-ü kıymetini artırır ve tanınmalarını sağlar.[56]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de aralıksız zulme uğrayan mü'minleri teselli etmek ve hicretin yakın olduğuna imada bulunmak için İbrahim Peygamber kıssasına dönüldü ve ibretli safhalarından bir kısmı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Lût (A.S.) kıssasından öğüt ve ibret alınacak safhalar anlatılıyor. Hakk'a karşı tuğyan eden inkârci bir kavmin felah bulmayacağına işaretle, Mekkeli azgın müşrikler uyarılıyor. Sonra da azap haiirie getirilen tabii olayların altında yg'tan sır ve hikmet üzerinde duruluyor.[57]
Meali:
28— Lût'u da (uyarıcı peygamber olarak kendi kavmine gönderdik). Hani bir vakit o, kavmine dedi ki: «Şüphesiz ki milletlerden hiç birinin sizden önce işlemediği çok çirkin bir hayâsızlığa doğru (durmadan) gidiyorsunuz.
29— Sizler gerçekten erkeklere (cinsel sapıklar olarak) gidiyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda çirkin şeyler yapıyorsunuz öyle mi?» Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demeleri oldu: «Eğer doğrulardan isen bize (o tehdit edip durduğun) Allah'ın azabını getir.»
30— Lût da, «Ey Rabbım! dedi, ortalığı fesada veren bu kavme karşı bana yardımda bulun.»
31— Ne vakit ki elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldiler, «doğrusu biz şu kasaba halkını yok edeceğiz! çünkü halkı zufüm (ve azgınlığı) sanat edinmişlerdir» dediler.
32— (Bunun üzerine) İbrahim, «o kasabada Lût bulunuyor» dedi. Elçiler, «biz kasabada olanları çok iyi biliyoruz; karısı dışında Lût'u da aile efradını da mutlaka kurtaracağız. Karısına gelince, o, geride kalan (sa-pık)lardan bindir» diye cevap verdiler.
33— Elçilerimiz Lût'a gelince, onların geliş sebebinden üzülüp fenalaştı; eli kolu bağlanıp (göğsü) daraldı. Elçiler, «korkma ve üzülme; biz mutlaka seni de, âîle efradını da kurtaracağız, ancak eşini değil, o geride kalan (sapık ahlâksızlardandır!» dediler (de ona güven verdiler).
34— «Şüphen olmasın ki, biz bu kasaba halkı üzerine, yaptıkları çok çirkin ahlâksızlıktan dolayı gökten azap indireceğiz.»
35— And olsun ki biz, aklını kuflanan bir millet için bu kasabada açık belge(ler) geriye bıraktık.
İlgili Hadîsler
Ümmu Hani' (R.A.)dan yapılan sahîh rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e, «Ve te'tune fi nâdîkümu'l-münkere» âyetinin yorumunu sordum. Buyurdu ki: «Lût Kavmi topladıkları küçük taşları yoldan gelip geçenlere atıp, onlarla eğlenirlerdi. İşte böylece onlar toplantılarında çirkin şeyler yapıyorlardı.» [58]
«Doğrusu Lût Kavmi toplantı yerlerinde biraraya gelir, herbirinin yanında içi küçük taş dolu bîr tabak bulunurdu. Önlerinden bir kimse geçince ona o taşları atarlardı da kim isabet ettirirse, taşının dokunduğu kimse ona daha lâyık görülürdü. (Yani onunla cinsel sapıklıkta bulunma hakkı kendisine verilirdi).» [59]
Lût Kavminin Çirkin Huyu
Lût kıssası, tarihte meydana gelen ender olaylardan biridir. İlâhî dinlerden uzak kalıp kutsal değerlerden mahrum yetişen insanların yapamı-yacağı kötülük ve hayasızlık yoktur. O bakımdan bu çirkin olay, ibret ve öğüt alınsın diye Kur'ân'in sekiz yerinde geniş çapta, dört-beş yerinde de özet mahiyetinde anlatılır. [60]
Lût Peygamber (A.S.), Arabistan yolu üzerinde ölü deniz kesimindeki Sodom ile Gomorra kasabalarına uyarıcı peygamber olarak gönderilmiştir. Bu komşu iki kasaba halkı Allah'a ve âhirete inanmadıkları gibi, peygamberin feblîğ ve uyarısından hiç hoşlanmıyorlardı. Çünkü putperestlik, cinsel sapıklık ve her türlü ahlâksızlık onların ruhuna işlemiş, hücrelerine sızmıştı. Özellikle kadınları bırakıp erkeklerle cinsel sapıklıkta bulunmak o iki kasabada iyice yaygınlaşmış ve tabii olaylar arasına girmişti. Kasabalarına uğrayan yabancılara saldıracak kadar gözleri dönmüş, misafir edindikleri erkekleri zorla, ölüm tehdidiyle pis arzularına boyun eğdirecek kadar bu işi ileri götürmüşlerdi.
İşte Lût Peygamber böylesine sapık ve dengesiz bir topluluğu irşadla görevlendirilmiş ve İbrahim Peygamber'e indirilen sahîfelerde yer alan bazı hükümleri ontara teblîğe çalışmıştı. A'raf, Hud, Hicr, Şuârâ ve Nemi sûrelerinde de açıklandığı gibi, Lût Peygamber, Allah'ın varlığına, birliğine, âhiret hayatına ve oradaki hesaba inanmaya davetin yanısıra, onlarla sözü edilen cinsel sapıklık hakkında çetin mücadeleler vermiş; zaman zaman onları elem verici bir azapla tehdît etmişti. Ne yazık ki bütün çabalarına rağmen bu kadri yüce peygamber olumlu bir sonuç sağlayamamıştı. Onlar her defasında, «canım sen de şu tehdît edip durduğun azabı getir de bir görelim» diyerek onu hem alay konusu edinmişler, hem de yalanlamışlardı.
Mekkeli putperest müşriklerin tutum ve inadı Sodom'lu'lara yakın bir anlam taşımaktaydı. Cinsel sapıklık o bölgede ender rastlanan olaylardan olmakla beraber, onun dışında her türlü ahlâksızlığa prim verilir ve zorbalığın en kötüsü sergilenirdi. O bakımdan Lût kavmiyle ilgili tehdit safhası, bir bakıma Mekkeli müşrikler için de söz konusuydu.[61]
Sodom İle Gomorra'nın Yıkılması
Lût kavmiyle ilgili bu iki kasabanın adını, Tevrat'ın Tekvin bölümünden naklettik. Gerçi bugün için bu iki isimde bir kasaba yoktur; ama milattan yaklaşık 2000 yıl önce orada bu isimde iki kasabanın mevcut olduğunda şüphe yoktur. [62] Zira İncil'de Sodom kasabasından ismen bahsedilerek İsa Peygamber'in Lût Kavmi hakkında şunları söylediği belirtilir:
«Lût'un günlerinde de böyle oldu; yerler, içerler, satın alırlar, satarlar, dikerler, bina ederlerdi; fakat Lût Sodom'dan çıktığı gün, gökten ateş ve kükürt yağdı ve hepsini helak etti..» [63]
Bir kasaba veya ülkenin yıkılıp haritadan silinmesi belli sebeplerin biraraya gelmesiyle gerçekleşir. Sebepleri harekete geçiren ise, onların bağlı bulunduğu kanunlardır. Meselâ bir yerde depremi oluşturan bazı fiziksel sebepler vardır ki o sebepleri bağlı bulundukları kanunlarla tanımlayabiliriz. Ancak kanunlar ve sebepler kendiliğinden harekete geçmez? onları harekete geçiren görevli meleklerdir. Meydana gelen olaya zahiren «tabii afet» deniliyor,- gerçekte ise gizli bir plânla onu oluşturup ortaya çıkaran kuvvetler söz konusudur. İnsanlar o kuvvetleri görmedikleri için, olayı sadece zahirî sebeplere bağlamakla yetiniyorlar.
Lût Kavmi'nin yok edilmesi konusunda Kur'ân bize ipucu veriyor. Şöyle ki: Görevli iki melek önce İbrahim Peygamber'e uğruyor ve durumu haber veriyorlar; sonra da Lût Peygamber'e gelip konuk oluyorlar ve meydana gelecek azabı gerçekleştirmekle görevli bulunduklarını söylüyorlar. Bu hiçbir zaman olayın bağlı bulunduğu sebepleri ve bağlı bulundukları kanunları tatil etmek anlamına gelmez; bilâkis sebepleri harekete geçiren kanunların itici rol oynamasını sağlamaya yönelik bulunduğunu hatırlatır.
Sodom'u içinde yaşayan insanlarla birlikte haritadan silen sebepler nelerdi? Gönderilen iki melek hangi kanunu ve ona bağlı sebepleri harekete geçirmişlerdi? Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Buyruğumuz gelince (ülkenin) üstünü altına getirdik; birbiri üzerine konulmuş pişmiş balçık (gibi) taşlar yağdırdık ki bu taşlar Allah yanında belirlenmişti ve zâlimlerden de asla uzak değildi.» [64] Diğer bir âyette de aynı konu daha kısa şekilde şöyle ifade edilmektedir: «Güneş doğarken bir ses, bir uğultu onları yakalayıverdi. Şehirlerinin üstünü altına getiriverdik ve üzerlerine pişirilmiş çamurdan taş yağdırdık.» [65]
Bu iki anlatımdan anlıyoruz ki, yanar dağ harekete geçirilmiş, yükselen lavlarla birlikte akıp gelen püskürükler Sodom'u belirsiz hale getirmiştir. Tevrat'ta buna yakın bir ifade kullanılarak şöyle denilmektedir: «Ve Lût Tsoar'a geldiği zaman, güneş yer üzerine doğmuştu. Ve Rab Sodom üzerine ve Gomorra üzerine Rab tarafından göklerden kükürt ve ateş yağdırdı; ve şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını alt-üst etti..» [66]
İncil'de de az yukarıda naklettiğimiz gibi, Sodom üzerine taş ve kükürt yağdığı yazılıdır.
Şüphesiz bu ifadeleri biraraya getirdiğimizde, hem büyük bir depremin, hem de yanardağın harekete geçtiği kendiliğinden anlaşılır.[67]
Lût Peygamber'in Karısı
«(Bunun üzerine) İbrahim, «o kasabada Lût bulunuyor» dedi. Elçiler, «biz kasabada olanları çok iyi biliyoruz; karısı dışında Lût'u da aile efradını da mutlaka kurtaracağız. Karısına gelince, o, geride kalan (sapık)lardan biridir» diye cevap verdiler.»
A'raf, Hud ve Hicr sûrelerinde de kısmen belirttiğimiz gibi, kişileri ancak kendi sağlam imanları, güzel ahlâkları ve yönlendirici takvâlanyla birlikte Allah'ın rahmet ve inayeti kurtarır. Hısımlarının peygamber, veli, âlim, mürşit ve eğitimci olması kurtarıcı sebepler sayılmaz. Lût Peygamber'in (A.S.), eşinin sapıklığı karşısında ne günahı olabilir? Aynı zamanda O'nun peygamber olması sapıklığı huy edinen eşinin kurtarılması için yeterli sebep değildir. Kur'ân'da bu olay birkaç yerde tekrar edilerek uyarıcı ve aydınlatıcı bir misal olarak verilmektedir. Nitekim Sevgili Peygamberimizin de bu konuda kızı Hz. Fatıma'yi (R.A.) uyarması çok anlamlıdır.
Yıkılıp yok olan Sodom'un kalıntıları, yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Zira belirtilen bölgede hayli tarihî eşyaya ve kalıntılara rastlandığı, aydınlatıcı bilgiler elde edildiği ilgililerce ifade edilmektedir. Cenâb-ı Hak bu kalıntıların mevcudiyetine bilhassa dikkat çekerek şu bilgiyi vermektedir: «And olsun ki biz, aklını kullanan bir millet için bu kasabada açık belge(ler) geriye bıraktık.»
Kur'ân bu bilgiyi verirken, diğer âyetlerle de tarihî eserlerin araştırılıp meydana çıkarılmasında yalnız sanat değerleri, medenî ölçüleri üzerinde değil, o eserleri vücuda getiren kavim ve milletlerin neden yerin dibine geçirildiği üzerinde de'durulmasını telkin ve tavsiye eder.[68]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, küfür ve ahlâksızlığı sanat edinen Lût Kavmi hakkında inen ilâhî hükümden söz edilerek yaşamakta olan inkarcı sapıklar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, yine Mekkeli putperestleri hizaya getirmek, saldırılarının kendilerine büyük bir azabı hazırladığını hatırlatmak ve yaşamakta olan inkarcı maddecilerin kafalarını tarihin derinliklerine çevirip daha iyi düşünüp ibret almalarını sağlamak için Şuayb, Âd ve Semûd kavimleriyle ilgili kıssaların birer özeti' verilmektedir.[69]
Meali:
36— Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (uyarıcı peygamber) gönderdik; «ey kavmim, dedi, Allah'a tapın, Âhiret gününe (oradaki mutluluğa) umut bağlayın ve sakın yeryüzünde fesat çıkararak ortalığı karıştırmayın.»
37— Buna karşı onu yalanladılar. O sebeple onları şiddetli bir sarsıntı yakal ay iverdi, derken kendi yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.
38— Âd ve Semûd'u da yok ettik. Gerçekten onların oturduğu yerlerin kalıntılar*! size açık ve ortadadır. Şeytan, onlara amellerini süslemişti de böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştu. Halbuki kendileri (az-çok) gözü açık kimseler idi.
Medyenli'ler Ve Şuayb Peygamber
Medyen birçok yerde belirttiğimiz gibi, Filistin ile Hicaz arasında Kı-zıldeniz sahiline yakın büyük bir kasabadır. Şuayb Peygamber onlara uyarıcı elçi olarak gönderilmiştir. Zira bu yöre halkı hem güzergâha yakın, gelip geçen kervanlarla temas halinde bulunuyordu, hem de birkaç çirkin ahlâkı vardı ki bu tam bir zulüm haline gelmiş ve putperestlikle birleşip çev-, relerini de huzursuz etmeye başlamışlardı. O nedenle kendilerini düştükleri küfür ve ahlâksızlık bataklığından kurtaracak bir uyarıcıya büyük ihtiyaçları vardı.
Medyen yerlilerinin daha çok şu üç huyu ve inancı konu edilmektedir:
1— Allah'ı bırakıp putlara taparlar ve bu inançlarını ısrarla savunurlardı.
2— Dolaylı ve hileli gelir sağlamayı sanat haline getirmişlerdi. O yüzden hem kendilerine karşı güvenleri kalmamıştı, hem de yabancıların onlara karşı güveni yoktu.
3— Ölçü ve tartıda her türlü hileye başvururlar ve böylece insan haklarına dolaylı, dolaysız follardan el uzatırlardı.
Şuayb Peygamber (A.S.) onların arasında doğup büyüdüğü için, olup bitenleri en küçük ayrıntılarıyla biliyordu. O bakımdan çok yumuşak ve sistemli bir mücadele sürdürdü ve yaşlanıncaya kadar bu şerefli hizmetini aksatmadı. Ne yazık ki, azı müstesna, kasaba halkı bütün şirretlik ve haya-sızlığıyla bu kadri yüce peygambere karşı koydular, onu yalancılıkla suçladılar; bu da yetmiyormuş gibi kendilerini doğru yola irşada çalışıp fazîlet mücadelesini hasbî olarak sürdüren hemşehrilerini öz yurdundan çıkartmayı kararlaştırdılar ve geniş bir aileye mensup olduğu için öldürmeye cesaret edemediler.
İş bu üzücü ve düşündürücü çizgiye gelip dayanınca, yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Zira irşat ve tebliğ kusursuz yerine getirilmişti. Akıl ve idrâklerine ışık tutulmuş, gereken yardımcı bütün bilgiler verilmişti. Kısacası, Allah ve peygamberi kendilerine düşeni yapmış, doğru yolu ve neticesini göstermişlerdi. Sonuç alınmayınca, sünnetullah harekete geçmiş ve hükmünü yürütmüştü. Müthiş bir uğultu ve gürültü ile önüne geçilmesi mümkün olmayan azap kasabayı yerle bir etti. Böylece ilâhî adalet ezeldeki ilmî tesbitine uygun tecelli ederek zâlimlerin kökünü kesti.
Şuayb Peygamber'in (A.S.) kıssasının özeti daha çok, Mekke'de müşriklerin saldın ve işkencesine maruz kalan mü'minlere teselli vermekte ve yakında müşriklerin putlarıyla birlikte hakkın önünde hezimete uğrayacağını müjdelemektedir.[70]
Ad Ve Semûd Kavimleri
A'raf Sûresi başta olmak üzere diğer sûrelerde de açıklandığı gibi, Ad Kavminin, Umman ile Dahraman veya Umman ile Aden'in doğusuna düşen Hadramut arasındaki kesimde yer aldıkları, yani eyleştikleri sanılmaktadır. Nitekim son yıllarda elde edilen arkeolojik kalıntılar birtakım ipuçları vermektedir.
Âd Kavmi bütünüyle putperest idi. Zulüm ve yağmacılıkta hayli ileri gittiklerini bazı tarihçiler kaydetmektedir. Allah'ın birçok nimetlerine erişmelerine rağmen nankörlüklerini her geçen gün artırmakta idiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, hem onları uyarıp tuttukları çok tehlikeli yoldan dönmelerini sağlamak, hem de çevre halkını onların yağmacılığından korumak için Salih Peygamberi uyarıcı olarak görevlendirdi. [71]
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yaşadığı çağda Âd ve Semûd kavimlerinin kalıntılarının yer yer boy gösterdiğini ve o yöreden gelip geçenlerin dikkatini çektiğini, yine konumuzu oluşturan 38. âyetten anlıyoruz.
Böylece küfür ve azgınlıkta ileri gidip hakları çiğneyen ve ahlâksızlığı sanat haline getiren bu milletin ömrü pek uzun olmamıştır. Cenâb-ı Hak, onları uyarıp doğru yolu göstermek için gereken yardımcı imkânları vermiş ve ilâhî azametine yakışanı kusursuz gerçekleştirmiştir. Ne yazık ki, bu lütuf ve inayetleri, iltifat ve rahmetleri göremeyen ve anlayamayan Âd Kavmi, kendi kendilerine yazık etmişler ve sonunda hem dünyalarını, hem de âhiretlerini kaybetmişlerdir.
Semûd Kavminin ise, yapılan araştırmalara ve elde edilen bazı sonuçlara göre, Asûr hakimiyetinde yaşadığı sanılmaktadır. Bu kavim, Hicaz yakınında Hicr yöresinde yer almış bir millettir. Hud Peygamber de uyarıcı ve doğru yolu gösterici olarak gönderilmiştir. Bunlar ovada saray gibi evler ve dağ eteklerinde kayaları yontup geniş barınaklar yapan güçlü bir millet idi. Ne var ki eriştikleri nimetlerin hiçbirine karşı şükretmiyenleri; gün geçtikçe nankörlük, inkâr ve azgınlığını artıranları %99'u bulmaktaydı. Salih Peygamber'in, onların istediği mu'cizeyi ortaya koymasına rağmen inkâr ve tuğyanda inatla ısrar ettiler. Sonunda bu azgınlık ve taşkınlık, hak tanımazlık geiip son noktasına dayanınca ilâhî hüküm indi. Müthiş bir deprem ülkenin altını üstüne getirdi.[72]
Semûd Kavmi'yle ilgili kıssanın burada bir özetinin verilmesi, hem Mekkeli müşrikleri, hem yaşamakta olan inatçı ateistleri uyarmaya, hem de mü'minleri müjdelemeye yönelik bir anlam ve hüküm taşımaktadır.
Bu iki kavim hakkındaki bilgileri özetliyeoek olursak, şöyle bir tesbit tablosu ortaya koyabiliriz: Gerek Âd, gerekse Semûd Kavminin, taşlan yontup kendilerine göre bir medeniyet (!) kurdukları hem Kur'ân'dan, hem de tarihî belgelerden, yani arkeolojik kalıntılardan anlaşılmaktadır. Ne var ki, sadece ekonomik kalkınma ve sanatta, sanayide gelişme, bir milletin ayakta durması için yeterli faktörler değildir; onlara paralel olarak insan ruhunu aydınlatacak, vicdanları geliştirecek, kutsal değerlere saygı duyulmasını sağlayacak, bir olan Allah'a inanıp yalnız O'na kulluğun gereğini kalplere ve kafalara işleyecek çok ciddi eğitim ve öğretime ihtiyaç vardır. O bakımdan maddî refahla hak dine bağlılık birlikte yürütülmediği takdirde, yetişmekte olan kuşakları hızla yaklaştıkları uçurumdan geri döndürme imkânları kalmamış olur ve o takdirde ülkenin yıkılması mukadder çizgiye gelip dayanır.
Yine Kur'ân'ın açıklamasına göre : Bu iki milletin de becerikli, açıkgöz, çalışkan sanat meraklısı oldukları da anlaşılıyor. Ama servet ve sanatın yalnız başına insana ahlâk ve fazîlet vermediğini tarihî tecrübeler ortaya koymuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de özellikle bu inceliğe işaret edilmekte ve milletler uyarılmaktadır.[73]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hem Mekkeli putperestleri, hem de yaşamakta olan inkarcı topluluk ve milletleri uyarmak için dikkatler tarihteki önemli olaylara çekildi. Hakk'a baş kaldırıp her türlü kutsal değeri çiğneyen milletlerin sonlarının felâket ve hüsranla noktalandığı açıklandı; birkaç ibretli misal verilerek iyi düşünmemiz ilham edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ilâhî nizama karşı gelip plândaki yerlerini almayan ve dünyalığı ilâh edinip eşyaya tapan kavim ve toplumların başına gelen, azap hatırlatılıyor. Haktan kopuk, bütünüyle maddeye yönelik medeniyetler, örümcek ağma benzetilerek çok düşündürücü bir misal veriliyor. Verilen bu misallerden ancak gerçekçi olan ilim adamlarının anlayıp akle-deçeklerine atıf yapılarak, ilme ve ilim adamına ilâhî iltifat sinyali veriliyor. Sonra da düşünce ufkumuzu genişletmek için göklerin ve yerin tam uyum, denge ve sağlam düzende yaratıldığı hatırlatılıyor. Sonra da Peygamber'in (A.S.) hizmetine devam etmesi konu edilerek namazın öneminden ve yararlarından pasajlar veriliyor.[74]
Meali;
39— Karun'u, Fir'avn'ı ve Hâmân'ı da (inkâr ve azgınlıkları yüzünden) yok ettik. Şanım hakkı için Musa onlara açtk belgelerle, (susturucu) mu'ci-zelerle geldi; fakat onlar, yeryüzünde büyüklük tasladılar (Hakk'ı kabul etmediler ve ona boyun eğmeyi gururlarına yediremediler). Halbuki (Allah'ı âciz bırakacak ve inecek azabın) önüne geçebilecek değillerdi.
40— Bunlardan her birini günahı sebebiyle yakaladık: Kiminin üzerine şiddetli kasırga gönderip taş yağmuruna uğrattık; kimini korkunç bir gürültü yakalayıp sarıverdi; kimini yere geçirdik; kimini de (denizde) boğduk. Ailah onlara zulmeder olmadı, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.
41— Allah'ı bırakıp başka başka dostlar, sahipler edinenlerin misâli, kendine yuva edinen örümceğin haline benzer ve gerçekten evlerin en hafif ve dayanıksızı örümceğin yuvasıdır. Bunu bir bilselerdi!.
42— Şüphesiz ki Allah, onların kendisinden başka nelere taptıklarını bilir. O, çok üstündür, çok güçlüdür, yegâne hikmet sahibidir.
43— Biz, işte bu misalleri insanlar için (gerçeği daha iyi anlasınlar diye) getiriyoruz. Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder.
44— Allah, gökleri ve yeri Hak ile (uyumlu, dengeli ve düzenli ölçüde ve plânda) yaratmıştır. Şüphesiz ki bunda inananlar için açık belge ve delil vardır.
45— (Ey Peygamber!) Kitap'tan sana vahyedileni oku; namazı kılmaya devam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan, (dine, akla ve sahih örfe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoy ar. Allah'ı anmak elbette çok büyüktür! Allah, neler İşlediklerinizi bilir.
İlgili Hadîsler
Hz. Enes (R.A.) diyor ki: «Müslümanlardan genç bir adam, Peygamber (A.S.) Efendimizle beraber vakit namazlarını kıldığı halde ahlâk dışı söz ve davranışlarda da bulunuyordu. Onun bu durumu Peygamber'e (A.S.) anlatılınca, Efendimiz şöyle buyurdu: «Namaz onu pek yakında o gibi şeylerden alıkoyar.» Nitekim çok geçmeden o genç sözü edilen kötü huy ve âdetinden vazgeçti.» [75]
Bir adam, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e dedi ki:
— Ey Allah'ın Resulü! falan adam geceleri namaz kılar, sabah olunca hırsızlık eder.
Peygamber (A.S.) ona şöyle buyurdu :
— Namazı yakında onu senin dediğin fiilden alıkoyar. [76] Peygamber (A.S.) Efendimiz diğer iki hadîste şöyle buyurdu:
— «Müferridler öne geçti!
Bunun üzerine Ashab-ı Kiram sordu:
— Müferridler kimlerdir? Cevap verdi:
— Allah'ı çokça anan erkekler ve kadınlardır. [77]
«Bir topluluk oturup Allah'ı zikretmeye dursun, mutlaka melekler onları kuşatır, rahmet onları (perde perde) örter; üzerlerine gönül ycrtışkanlığı ve sükûnet iner de Allah onları kendi yanındakilere karşı anar.» [78]
Musa Peygamber Ve Üç Tip İnsan
«Karun'u, Fir'avn'ı ve Homon'ı da (inkâr ve azgınlıkları yüzünden) yok ettik. Şanım hakkı için Musa onlara açık belgelerle, (susturucu) mu'cizelerle geldi; fakat onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar (Hakk'ı kabul etmediler ve O'na boyun eğmeyi gururlarına yed iremediler). Halbuki (Allah'ı âciz bırakacak ve inecek azabın) önüne geçecek değillerdi.»
Cenâb-ı Hak, putperest müşrikleri uyarırken ve mü'minlere gelecek günlerin mutlaka aydınlık olacağını dolaylı şekilde haber verirken, Musa (A.S.) kıssasına çok kısa bir anlatımla değinmekte ve üç ayrı tip insanı tarihî misâl olarak vermektedir:
1— Altın ve mücevheratı, lüks ve konforu tek amaç seçip akhnı, zekâsını ve diğer yeteneklerini sadece bunun için kullanan Karun,
2— Dede ve babalarından tevarüs ettiği hükümdarlık ve saltanatı hem zulüm aracı olarak kullanan, hem de bu gücü sayesinde kendini ilâhlaş-tıran Fir'avn,
3— Zâlimden yana olup onun her görüş ve emrini doğru kabul edip uygulayan ve o yüzden bütün kutsal değerlerden kopan, benliğini kaybedip Fir'avn'a kul olan Hâmân..
Tarihte ilâhî hışma uğrayıp yıkılan ve yok edilen milletlerin hayatı incelendiğinde bu üc tip insanın her zaman ülkenin batmasında nâzım rol oynadıkları görülür, Mekke müşriklerini Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in aleyhine kışkırtan ve hakkı bütünüyle red ve inkâr eden ve ettirenlerin de bu üc tip insan olduğu kesindir. Günümüzde de İslâm ülkelerini felâkete sürükleyenler bunlardır. O halde her devir ve dönemde bu üç ayrı tip insana dikkat etmek zorundayız.
Bilindiği gibi, Musa Peygamber (A.S.) büyük peygamberlerden, yani «ulu'1-azim» kabul edilen beş peygamberden biridir. Kendisine, Levhalar üzerine yazılıp tesbit edilen Tevrat adında büyük bir kitap verilmiştir. Hak adına sergilediği mu'cizeler insan aklına ışık tutacak, vicdanları yönlendirecek, düşünce ufkunu genişletecek; kâinatı elinde tutan Cenâb-ı Hakk'ı tanıtacak nitelikteydi. Ne var ki, altını, saltanatı ve zulme alet olmayı ilâhlaştırıp bunların ötesinde hiçbir değer tanımayan Fir'avn, Hâmân ve Karun, mu'cızeye rağmen Hakk'ı kabul etmeyi, O'na inanıp bağlanmayı gururlarına ve makamlarına yediremediler; üc günlük bir saltanatı ebedî saadete tercih ettiler. O sebeple Cenâb-ı Hak insanları kötü yola sevkeden ve onlara her zaman fena misal olan, peygamberi öldürmeyi plânlayan bu azgın kâfirleri bir bir yok etti.
Şüphesiz ki, Cenâb-ı Hak sünneti doğrultusunda onlar aleyhine yürüttüğü hükmüyle hic kimseye zulmetmedi. Zira O mutlak âdildir, hiçbir zaman zâlim değildir. O'nun insanlardan yana koyduğu hayat kanunları, hazırladığı mükemmel plân ve program, her yönüyle huzur, güven, kardeşlik, mutluluk, ve sonsuz saadet va'detmektedir. İşte O'nun koyduğu bu kanun ve hazırladığı bu plânı değişmez, kıyamete kadar hedefine şaşmadan ilerler. O bakımdan O'nun plânına, programına ve hayat kanunlarına uyanlar mutlu olur, uymayanlar kendilerine yazık etmiş sayılırlar.[79]
Yaratanı Bırakıp Yaratılanı İlâh Edinmek
Allah’ı bırakıp başka başka dostlar, sahipler edinenlerin misali, kendine yuva edinen örümceğin ağına benzer..»
Cenâb-ı Hak, bâtılın peşine takılıp hakkı red ve inkâr edenlerin tutumunu tasvîr ederken çok düşündürücü bir misal veriyor. Şöyle ki: Bâtılın tutunduğu ip çok çürük ve zayıftır, tıpkı örümcek ağı gibi.. Her an kopup yok olmaya mahkûmdur. Gelip geçen milletlerden bâtıl adına, küfür ve zulüm adına peygamberlere karşı cephe alıp harekete geçenlerin akibeti bunun çürüklüğünün açık delillerinden biridir.
Ayrıca bilindiği gibi, örümcek ağını, kendini korumaktan ziyade avlanmak İçin örer de kendinden zayıf canlıların yolunu kesip onları ölüm ağına düşürmeye çalışır. Kuvvetli sinekler, güçlü haşere o ağı delip geçer, zayıflan ise takılıp kalır. Günümüzde de öyle değil midir? Zayıf iradeli, men-faatçi, kendi çıkarından başka kaygısı olmayan kişiler kısa zamanda ülkeyi sömüren dinsizlerin, maddeci ve sapıkların ağına yakalanırlar da son^ne-feslerini o ağda verme felâketine uğrarlar.
İki çeşidi dışında örümceklerin hepsi zehirlidir. Yakaladıkları avlarını önce zehirliyerek öldürürler, sonra da emerler. Peygamber ve kitap tanımayan maddeci inkarcılar da kendilerine göre birtakım dernekler vücuda getirirler. Çok cazip fikirlerle ortaya çıkarlar. Örümcek ağı misali, tüzükleri çekici ve aldatıcıdır. Yakaladıklarını önce kendi idealleriyle zehirleyip mefluç hale getirirler, sonra da ondan yararlanmaya başlarlar ve posa durumuna getirinceye kadar bırakmazlar.[80]
İlâhî Misalleri Ancak İlim Adamları Düşünüp Akleder
«Biz. işte bu misalleri insanlar için (gerçeği daha iyi anlasınlar diye) getiriyoruz. Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder.»
İslâm ve onun kitabı Kur'ân insan aklına her vesileyle yer verir; ayrıca aklın, ilmin hizmetine, ikisinin birden imânın hizmetine verilmesini emreder. O bakımdan Kur'ân'da gerek Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına delâlet eden belgeler sıralanırken, gerekse gelip geçen milletlerin hayatından ve yok edilme sebeplerinden söz edilirken, akıl ilmin ışığında hakem olarak belirlenir ve imandan güç ve kuvvet alması istenilir.
Varlık âleminde mutlak denge ve düzeni idrâk edebilmemiz için bu iki unsurdan, yani akıl ile ilimden yararlanmamız devamlı tavsiye edilir; sonra da ana tema ve amaç şu cümleyle vurgulanır: «Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder..»
Zira akıl, insanoğlunu öteki canlı yaratıklardan üstün yapan en önemli, en büyük kaynaktır. Bu kaynağı, bize veren Yüce Kudretin rızası ve dileği doğrultusunda kullandığımız nisbette mutlu oluruz.' Aklın temeli olan düşünce de yalnız insana vergidir. Onun için Kur'ân'da bazan düşünce ufkumuz genişletilir, bazan aklımıza hareket sağlanır ve birtakım temel bilgiler, ön fikirler verilir.[81]
Göklerin Ve Yerin Hak Üzere Yaratılması
«Allah, gökleri ve yeri hak ile (uyumlu, dengeli ve düzenli ölçüde ve plânda) yaratmıştır. Şüphesiz ki bunda İnananlar için açık belge ve delil vardır.»
Göklerin ve yerin «hak» ile yaratılmasının taşıdığı manayı anlayabilmemiz için önce «hak» kavramının delâlet ettiği mana ve hikmetleri bilmemize ihtiyaç vardır. Gerçi tefsirimizin birçok yerinde bu kavram üzerinde durulmuş ve açıklayıcı bilgiler verilmiştir. Ne var ki, uyguladığımız me-tod gereği, her tekrar nasıl yeni bir uyanıklık, taze bir hüküm gerektiriyorsa, her kavram da yer aldığı konu ve cümleye göre birtakım yenilikler yansıtıyor ve her şeyden önce idrâkleri uyanık tutuyor. O bakımdan yeni açıklama istiyor.
Hak : Uyumlu, dengeli, düzenli ölçü ve muhtevada yaratılan her şey
hakkında kullanılır. Kapağın kutuya uyumlu bulunması, kapının kasasına tıpatıp uyması, karşılıklı dişlilerin birbiriyle uyum halinde düzenli dönmesi «hak» kavramıyla belirtilir. Doğruyu yansıtan, gerçeğe uygun olan, ilâhî nizama uyan her şey de haktır.
Göklerin ve yerin hak ile yaratılması, bunların her parça ve taşıdığı sistemin dengede olup plândaki yerini alması, düzeninde bir aksaklık ve ahenksizliğin bulunmaması; her şeyin yaratıldığı amaca yönelik hizmet vermesi ve hiçbir şeyin boş, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmaması şeklinde yorumlanır.
Bu gerçekleri İdrâk edebilmek için imân temeli üzerinde gelişen, yani gücünü imândan alan iki şeye ihtiyaç söz konusudur: Akıl ve ilim.. Zira inkâr ve gurur; cehalet ve ölçüsüzlük şeddi ancak bu ikisiyle yıkılabilir. O nedenle ilgili âyetin akışı içinde aklın ve ilmin daha çok sağlam bir imâna muhtaç bulunduğuna işaretle şöyle deniliyor: «Şüphesiz ki bunda inananlar için açık belge ve delil vardır.»[82]
Ve Her Konuda Namazın Yeri Ve Önemi
«(Ey Peygamber!) Kitaptan sana vahyedileni oku; namazı kılmaya devam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan (dine, akla ve sahih örfe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoyar..»
Namaz, mü'minle kâfiri birbirinden ayıran belirti; kul ile Allah arasında en işlek yol; Allah ile konuşma bahtiyarlığına ermenin edep ve saygı meclisidir.
Namazın sayılmayacak kadar faydaları vardır. Konumuzu oluşturan âyette ise, o faydaları kendinde toplayan namazın iki özelliği üzerinde duruluyor :
1— Ahlâk dışı söz ve davranışlardan,
2— Dine, akla ve sahih örfe ters düşen uygunsuz, nahoş şeylerden alıkoyar.
Çünkü namaz, önce günlük hayatımızı başıboşluktan kurtarıp düzene sokmamızı sağlar; meydana getirdiği fiziksel hareketlerle bedene canlılık ve sağlık kazandırır; direnci artırır. Sonra da vicdanı geliştirip kalbe huzur verir. Cemaatleşme şuurunu kuvvetlendirir; bu konuda idrâki uyanık tutar. Aynı zamanda ferdi toplumun kopmaz parçası düzeyine getirir.
Namaz insana kişilik kazandırır. Her şeyden önce kula kui olmanın zillet ve meskenetinden kurtarıp âlemlerin Rabbına kul olma şerefine eriştirir. Kuvvet ve kudreti bütünüyle Allah'a irca' etmemizi ilham eder.
O bakımdan da namaz bütünüyle zikirdir, tesbîh ve tekbîrdir; duâ ve niyazdır. Allah'ı anmak, elbette ki O'na yakınlığı sağlar; O'nun emirlerine kayıtsız şartsız uymayı telkin eder. Kısacası Allah'ı anmak, O'nun kelâmıy-la O'na hitap etmek çok büyük bir ibâdettir. İnkâr ve zulüm düzeyinde Hakk'a baş kaldırıp tuğyan eden kavim ve milletlerden, onların akibetin-den ibretli misaller verildikten sonra ilâhî vahye uymamızın ve namaz ibâdetine devam göstermemizin emredilmesi elbette ki çok anlamlıdır. Her şeyden önce insanı günde beş defa dünya dağdağasından, maddenin peşine takılıp yuvarlanmaktan çekip alır; olaylar karşısında dayanma güoü-müzü artırır; hakkın üstün gelmesi, bâtılın hezimete uğraması babında insana gereken manevî gücü sağlarken, maddî yönden de üstün gelmenin meşru yollarını öğretir.[83]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ilâhî nizama uymayan, söz ve davranışlarıyla Hakk'a karşı isyan eden ve dünyalığı, değişmeyen amaç seçen kavim ve milletlerin uğradığı felâketler uyarıcı misal olarak verildi. Bâtılın örümcek ağı kadar zayıf ve önemsiz olduğu belirtilirken, haktan yana olanların din ve dünya işlerinde düzenli, güçlü ve prensipli olmalarının gereğine işaret edildi. İlme ve ilim adamlarına iltifat sinyali verilerek gerçekçi âlimlere her zaman muhtaç bulunduğumuz dolaylı şekilde anlatıldı. Sonra da düşünce ufkunu genişletmek ve akla malzeme vermek üzere göklerin ve yerin hak ile yaratıldığı konu edilerek, hakkın üstün gelmesi için inen vahye uyulması ve namaz ibâdetine devam edilmesi emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dinde aşırı taassuba kapılmaya gerek olmadığına işaretle, Kitap Ehli (Yahudî ve Hıristiyanlar) ile seviyeli bir tartışmaya yönelmemiz tavsiye ediliyor. İlâhî hitap ve üslûba az-çok aşina olanların Kur'ân'a inanmasının her zaman için mümkün olduğu konu ediliyor. Sonra da Kur'ân'ın bütünüyle ilâhî vahyin eseri olduğu üzerinde durularak, daha önce Hz. Muhammed'in (A.S.) okur-yazar olmadığına dikkatler çekiliyor. Sonra da önlerinde bunca açık belgeler bulunduğu halde birtakım mu'cize-ler İsteyenlere en büyük mu'cizenin «Allah Kelâmı» olduğu hatırlatılıyor.[84]
Meali :
46— Kitap Ehli olan (Yahudî ve Hıristiyanjlarla -içlerinden zulmedenler dışında- ancak en güzef yoldan mücâdele edin. Deyin ki: «Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz ancak O'na teslimizdir.»
47— İşte (ey Peygamber!) sana böyle bir kitap indirdik. Kendilerine (daha önce) kitap verdiklerimizden gerçekçi ilim adamları) O'na inanırlar. Bunlar (putperest Arapfar)dan da O'na inanan kimseler vardır. Bizim âyetlerimizi ancak inatçı kâfirler inkâr eder.
48— (Ey Peygamber!) sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi.
49— Bilâkis Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde ışıl ışıl ışıldayan açık âyetlerdir. Sizim âyetlerimizi ancak inatçı zâlimler inkâr eder.
50— Dediler ki: O'na (Muhammed'e) Rabbından birtakım mu'cizeler (veya başka başka âyetler de) indirilseydi ya? De ki: «Âyetler, mu'cizeler ancak Allah'ın yanındadır. Ben ise sadece açık bir uyarıcıyım.»
51— Bizim sana indirdiğimiz Kitab'ın onlara karşı okunması kendilerine yetmiyor mu? Şüphesiz ki bunda imân eden bir millete rahmet ve öğüt vardır.
52— De ki: «Aramızda şahit olarak Allah yeter; O göklerde ve yerde olanları bilir. Bâtıla inananlar ve Allah'ı inkâr edenler var ya, işte onlar zarara uğrayanlardır.»
İlgili Hadîs
Ebû Hüreyre (R.A.) diyor ki:
— Kitap Ehli, Tevrat'ı İbranice okur, Müslümanlara Arapça açıklamasını yaparlardı. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ashabına şöyle buyurdu : «Kitap Ehli'ni (kendi kitapları hakkında) ne tasdik edin, ne de yalanlayın; sadece şöyle deyin: Biz Allah'a iman ettik ve bize de, size de indirilene inandık. Bizim ilâhımız, sizin ilâhınız birdir ve biz ancak O'na teslimizdir.» [85]
Kitap Ehli'yle Seviyeli Tartışma
«Kitap Ehli olan (Yahudi ve Hıristiyanjlarla -içlerinden zulmedenler dışında- ancak en güzel yoldan mücadele edin.»
İslâm Dini, son din olma özelliği ve cihanşümul olma hüviyetiyle hiçbir zaman yıkıcı, bölücü, darıltın, ürkütücü ve nefret verici değildir; o bütün esas ve prensipleriyle barışçı, kaynaştırıcı, yaklaştırıcı, sevdirici, güven
verici ve huzur sağlayıcıdır. Savaş, diğer bir anlatımla insan kanı akıtmak en son çaredir.
İslâm, din ve dünya meselelerini, imânla birleşen akıl ve ilimle çözer. İnsanları doğru yola çağırırken ve Allah'a ibâdete davet ederken bu yoldan sapmaz; aynı zamanda tebliğ ve irşat hizmetini yetişmiş ilim adamlarına bırakır da onları bu kutsal görevi yerine getirmekle yükümlü tutar. Hiç kimseyi dine girmeye zorlamaz. Çünkü iman ve dindarlık kalp, akıl ve irfan işidir. O bakımdan bu konuda insan aklına ışık tutar, aydınlatıcı bilgi ve malzeme verir, sonra da onu hür iradesiyle başbaşa bırakır.
İslâm, fert ve topluma ilâhî emirleri tebliğde; sapıkları ve inkarcıları uyarmada günün en güzel ve en yapıcı metodunu seçer ve insanlara akılları seviyesinde hitap etmeyi öğütler. Özellikle Kitap Ehli sayılan Yahudi ve Hıristiyanlarla uzlaştırıcı, barıştırıcı bir metod uygulamayı emreder. Onlarla yapılan tartışmada en güzel ve en uygun yolun izlenmesini tavsiyede bulunur. Zira İslâm'la bu iki din arasında ortak bağlar vardır; her üc kitap da aynı kaynaktan indirilmiştir. Bunun için Kur'ân; Tevrat ve İncil'i hak kitap olarak kabul eder; ancak onlarda meydana gelen yanlış ve tahrifatı tashih eder ve artık hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını belirtir.
O halde bazı papazların, Hıristiyan misyonerlerinin taassuba kapılıp İslâm'a ve onun Peygamberi Hz. Muhammed'e (A.S.) dil uzatmalarına, küçük düşürücü sözlerine ve neşriyatlarına karşı misliyle mukabele etmemiz asla doğru olmaz. Kur'ân ilgili âyetlerle bunu yasaklamıştır. Biz Müslümanlar ilk inen Tevrat ve İncil'i hak kitap olarak kabul eder ve inanırız ve Kur'ân'ın indirilmesiyle onların taşıdıkları ahkâm ile amel edilmiyeceğini en makul ve inandırıcı şekilde anlatmaya çalışırız; fakat hiç bir zaman Musa (A.S.) ile İsa'yı (A.S.) küçük düşürecek bir söz sarfetme yetki ve inancına sahip değiliz; bilakis o ikisini de hak peygamber kabul eder, derin saygı duyarız.[86]
İslâm, Kutsal Kitapların Hak Olduğuna İnanmayı Emreder
Deyin ki; Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz ancak O'na teslimizdir.»
İslâm, nasıl gönderilen bütün peygamberlere -bir fark gözetmeksizin-inanmayı emrediyorsa, indirilen semavî kitaplara ve sahifeiere de inanmayi emretmekte ve bunu hak dinler arasında uzlaştırıcı iki ana bağ kabul etmekte; dinlerin getirdiği «Hakk'a Teslimiyet» esasından sapılmasına asla rıza göstermemektedir.
Ne yazık ki İslâm, ilgili âyette ifadesini bulan yaklaşma ve uzlaşma metodunun uygulanmasını emrederken, Yahudi ve Hıristiyanlar durmadan Kur'ân'ı ve Hz. Muhammed'i red ve inkâr etmektedirler. Şüphesiz bu katılık ve aşın taassubun, iki ana sebebi söz konusudur: Biri, Tevrat ve İncil'in orijinalinin ortadan kaybolmasıyla tahrifata uğraması ve böylece son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) ile ilgili acık belgelerin kılıf değiştirmesi; diğeri ise, aşın taassuptan kaynaklanan hazımsızlığın inkâra dönüşmesidir, denilebilir.[87]
Kitap Ehli'nden İman Edenler
«İşte (ey peygamber!) sana böyle bir kitap indirdik. Kendilerine (daha önce) kitap verdiklerimizden gerçekçi ilim adamları) ona inanırlar.»
Kitap Ehli'nden Tevrat ve İncil'i iyice okuyup anlayan ve gerçeği araştıran ilim adamları ile putperestlerden aklını, vicdanını ve idrâkini kullananlar, İslâm'a inanmakta ve onu kendilerine din seçmekte pek gecikmediler. Selmân el-Fârisî, Abdulah b. Selâm o itim adamlarından ikisidir. Kur'ân onları övmekte ve böylece aklını kullanıp hakikati arayıp bulan âlimlere takdir sunmaktadır.
Şüphesiz Kur'ân'ın bu açıklaması, İslâm'ın ilimle sarmaş dolaş olduğunun ve her vesileyle ilme ve ilim adamına çok yakın ilgi gösterdiğinin ayrı bir belgesi sayılır.
Allah'ın varlığına, Hz. Muhammed'in (A.S.) hak peygamber olduğuna delâlet eden âyetleri, delil ve belgeleri inatla, ısrarla inkâr etmek, kendine has cehaletin küfre dönüşen ayrı bir tezahürü kabul edilebilir. Onun için Kur'ân duygusal davranıp aklını, idrâkini kullanmayan Kitap Ehli din adamlarını «gerçekçi ilim adamı» kapsamına almamakta ve bunu hakikate karşı nankörce çıkışın çok belirgin vasfı kabul etmektedir.
Nitekim İsa Peygamber'in (A.S.) on iki havarisinden biri olan Berna-ba'nın yazdığı İncil'in İtalyanca nüshasının ortaya çıkması üzerine kilise mensupları bütün güçleriyle buna karşı çıkmışlar ve uydurma olduğunu iddia etmişlerdir. Hattâ bazı din adamları bunun Türkler tarafından düzenlenip ortaya konduğunu iddia edip, kullanılan kâğıdın ve ona sürülen kimyevî maddenin Türkler tarafından öteden beri kullanıldığını delil olarak göstermişlerdir. Oysa adı geçen İncil'in mütercimi Dr. Halil Saade bu iddianın doğru olmadığını, pamuktan imal edilen ve Türklerin kullanmadığı bir maddeyle korunan İncil'in çok eski bir nüsha olduğunu isbata çalışmıştır.
Kilise neden bu İncil'i red etmiştir? Çünkü yirmiye yakın yerinde son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) geleceği çok açık ve net biçimde haber verilmekte ve bütünüyle ilâhî beyânları taşımaktadır.
İşte aşırı taassup, hakka karşı kayıtsızlık, gerçeğe ters düşme insanı nasıl şartlandırmakta ve gözler önünde arz-ı endam eden büyük mu'cizeyi red ve inkâr edecek kadar katılaştırmaktadır.
Cenab-ı Hak bu gibi fanatik havaya girip hakikata sırt çevirenleri şu -sözleriyle hem yermekte, hem de uyarmaktadır: «Bizim âyetlerimizi ancak inatçı kâfirler inkâr eder.»[88]
Hz. Muhammed (A.S.) Ümmî İdi
«(Ey Peygamber!) Sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi.»
Resûfüllah (A.S.) Efendimiz Mekke'de doğup büyümüş ve kırk yaşına gelinceye kadar ne mektep görmüş, ne bir âlimin önünde diz çöküp okuma-yazma öğrenmiş, ne de bir kimseden ilim tahsil etmiştir. Çocukluğunun beş altı yılı badiyede Beni Sa'd kabilesinde geçmiş, ondan sonra amcası Ebû Talib'in himayesine verilerek birkaç yıl çobanlık yapmış ve 24 yaşına girince ticaretle uğraşmıştır. O bakımdan Peygamberimiz (A.S.) okuma ve yazma bilmezdi. Nitekim A'raf Sûresi 157, 158. âyetlerle onun «ümmî» olduğu açıklanmaktadır. Her ne kadar bu sıfat üzerinde durulmuş ve şu üç ayrı yorum getirilmişse de, konumuzu oluşturan âyetle birleştirdiğimiz zaman, «okur-yazar» olmayan kimse hakkında daha yaygın olduğu ağırlık kazanır.
Üç ayrı yorum :
a) Okur-yazar olmayan kimse,
b) Okuma-yazma bilmeyen bir kavim veya millete mensup olan,
c) Ümmu'l-kura (kasabalar anası, ana merkezi Mekkejye mensup olan..
İlim adamlarımızın çoğuna göre, bu sıfat, Resûlüllah {A.S.) Efendimiz hakkında ise. Onun okur-yazar olmadığını belirtmek için kullanılmıştır. Bunların delillerine gelince, hem konumuzu oluşturan âyetteki beyân, hem de şu tarihî olaylardır:
Kur'ân indirilmeden önce Hz. Muhammed'in (A.S.) okur-yazar olmadığı, yani okuma-yazma öğrenmediği kesindir. İlim adamlarının bu hususta görüş birliği vardır. Kur'ân indikten sonra ise, Hz. Peygamberin (A,S.) okuma-yazma öğrenip öğrenmediğinde farklı tesbit ve görüşler söz konusudur. Şöyle ki:
1_ Tabiînden Mücahid diyor ki : «Kitap Ehli ke,ndi kitaplarında son peygamberin okur-yazar olmadığını görüp biliyorlardı. İlgili âyetle bilhassa onların dikkati bu açık alâmete çekiliyor.»
2_ en-Nekkaş bu konuda Şa'bî'nin şöyle dediğini naklediyor: «Peygamber (A.S.) Efendimiz vefat etmeden önce okuma-yazmayı öğrenmemiştir.» Nitekim Resûlüllah'ın (A.S.), kendisini ziyarete gelen Uyeyne b. Hısn'a yazılı bir sahife okuduğu rivayet edilmektedir. [89]
3— Berâ' hadîsinde ise, Hudeybiyye anlaşmasında Hz. Ali (R.A.) kâ-tipNk ediyordu. Anlaşmanın başına, «Bismillahi'r-Rahmâni'r-Rahîm. Bu. Allah'ın Resulü Muhammed'in uygun görüp yerine getirdiği bir anlaşmadır..» diye yazdığı, fakat müşriklerin, «Allah'ın Resulü» sözünü kabul edemiye-ceklerini bildirmeleri üzerine Hz. Ali'nin öfkelendiği ve «Vallahi ben bu cümleyi silmem» demesi üzerine Peygamber (A,S.) ona, o cümlenin yerini sordu ve kalemi Hz. Ali'den alıp gösterilen cümleyi sildi, yani karaladı. Onun yerine «Muhammed bin Abdullah» yazıldığı rivayet edilir.
Bu rivayetten «Hz. Pe_ygamber'in (A.S.) kendi ismini, babasının ismini yazmasını biliyordu» neticesi çıkarılmıştır.
4— Peygamber (A.S.) Efendimiz'in bazı hususlarda Allah'ın kendisine olan yüksek lûtfu sayesinde yazı yandığı olmuştur, şeklinde birtakım rivayetler vardır.
Endülüs ilim adamları ise, Hz. Peygamber'in (A.S.) hiçbir zaman okuyup yazmadığını, yani okur-yazar olmadığını; aksini iddia edenlerin büyük günah işlediklerini belirtmişlerdir.
6— Kadı lyaz, Muaviye'den şu rivayeti nakletmiştir: «Muaviye kâtiplik yaparken Hz. Peygamber (A.S.) ona: «Hokkayı yere koy, kalemi değiştir, (b) harfini doğru yaz. (sin) harfinin dişlerini iyice ayırıp belirli eyle. (mim)
harfini körleştirme. Allah ismini güzel yaz. Rahman ismini biraz uzat (yani nun harfinin kuyruğunu uzat). Rahîm kelimesini iyi yaz» diye emir ve tavsiyede bulunmuştur.» [90]
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Hz. Peygamber (A.S.)ın sonraları okuma-yazma öğrendiği hakkındaki rivayetlerin hepsi zayıftır. Ümmî olduğu ise kesindir ve bu husustaki rivayetler sahihtir.[91]
Peygamber (A.S.) Efendimiz Neden Okur-Yazar Değildi
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in okur-yazar olmadığı hakkındaki rivayetlerin sıhhat derecesi ağırlık kazandığına göre, bunun sebep ve hikmeti ister istemez insanın aklını kurcalamaktadır. Oysa konumuzu oluşturan 48. âyetle bu çok açık şekilde belirtilmekte ve her türlü şüpheyi bertaraf etmektedir. Şöyle ki . «Sen bundan önce bir kitaptan okur değildin ve elinle de yazı yazar değildin; öyle olsaydın bâtılı savunanlar şüpheye düşerlerdi.»
Âyetteki ibareyi dikkatle incelediğimizde, Hz. Peygamber'in (A.S.) oku-ma-yazma öğrenmediği rahatlıkla anlaşılır. Onun ümmî olduğu dikkate alınınca, getirdiği kitabın büyük bir mu'cize olduğu daha da belirginleşir ve muarızlarını susturur. Zira en büyük ve kültürü de çok geniş bir ilim adamının yazamıyacağı, hattâ çeşitli ilimlerde uzman bir kurulun ortaya koyamı-yacağı çok mükemmel bir kitabı, okur-yazar olmayan, ilim tahsil etmeyen ve mektep yüzü görmeyen; aksine çok cahil bir muhitte doğup büyüyen bir kimsenin dikte ettirmesi hiçbir zaman düşünülemez.
Eğer kutsal kitaplara benzer kitaplar yazmak mümkün olsaydı, bugüne kadar garazkârlar, maceracılar, sahte peygamberler binlerce kutsal kitap yazarlar ve bu suretle Kur'ân'ı silik hale getirip unuttururlardı.
Müselleme gibi, Kur'ân'ı taklît edip kendine göre âyetler dizen, sûreler meydana getirenler olmuşsa da, ancak mahdut sayıda kendi hayranları tarafından benimsenmiş ve ölümleriyle birlikte uydurdukları kitap da paçavra misali bir köşeye atılarak unutulmaya mahkûm edilmiştir.[92]
Kur'ân, Kendilerine İlim Verilenlerin Gönlünde Işıldamaktadır
«Bilâkis Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde ışıl ışıl ışıldayan açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi ancak zâlimler inkâr eder.»
Bu âyetle, Kur'ân-ı Kerîm'in daha çok gerçekçi ilim adamlarının kalbinde ve kafasında ışıl ışıl ışıldayacağı haber veriliyor. Bunun sebebi gayet açıktır. Şöyle ki : İlmi temel kabul eden ve ilim adamına lâyık olduğu değeri ve yeri veren Kur'ân, elbette ki ilim adamına ışık tutan, ana fikir veren, temel bilgiler sunan kudret ve muhtevadadır. On beş asır geriye gidip o çağdaki sosyal ve kültürel yapıları, ilmî hamle ve gelişmeleri gözden geçirecek olursak, şu hakikat ile karşılaşırız: İlmî alanda ciddi hiçbir hamle ve gelişme yoktur. Astronomi, fizik, kimya, biyoloji, anatomi, pedagoji, tıp ve benzeri ilim dallarında yetişmiş ilim adamlarına dünyanın bir çok bölgelerinde ve özellikle Arap Yarımadası'nda rastlamak mümkün değil. Gerçek bu olmakla beraber, Kur'ân'ın yansıttığı mükemmel hukukî sistem, özellikle asrımızda ilmî araştırmaların belirtilen ilim dallarında Kur'ân'ın taşıdığı temel bilgileri tasdîk etmesi bize neyi öğretmekte veya ne gibi gerçekleri hatırlatmaktadır? Hemen cevap verelim ki, Kur'ân'ın her cümle ve kelimesiyle Allah'tan indirildiğini, insan sözünün ona kanştırılmadığını ve Allah'ın her şeyi en iyi bilen olduğunu, bilimsel alanda getirdiği ana fikirlerin, temel bilgilerin bir insanın kafasından çıkmayacak kadar kusursuz ve mükemmel bulunduğunu isbatlamakta ve Hz. Muhammed'in (A.S.) Allah'ın Resulü olduğunu, O'ndan alıp öylece tebliğde bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Nitekim Asr-i Saadet'ten bu yana gecen her çağda hemen hemen birçok ilim adamları bu gerçeği görebilmiş ve bağlı bulunduğu dini bırakarak İsiâmiyeti din olarak seçmiştir. Son birkaç yıl içinde Batı ülkelerinde de ilmi sahada haklı şöhrete sahip olan Roger Garaudy, Maurice Bucaille ve emsali birkaç ilim adamının da Kur'ân'ın bütünüyle ilâhî olduğuna inandıklarını ve o yüzden İsiâmiyeti benimsediklerini ilân etmeleri bir gerçektir.
O halde Kur'ân'ın nasıl bir kitap olduğunu, nasıl bir kudret taşıdığını bilmek ve anlayabilmek için, ilim gözüyle ona eğilmek yeter. Tefsirimizin birçok yerinde Kur'ân'ın taşıdığı ilâhî kudreti yansıtan ve ilme temel teşkil eden âyetlerini açıkladığımızdan burada tekrar etmeyi, hacmimiz bakımından uygun görmedik. [93]
Değişik Mu'cize İstenmesi
«Dediler ki: Ona (Muhammed'e) Rabbından birtakım mu'cizeler (veya başka başka âyetler de) indirilseydi ya? De ki Âyetler, mu'cizeler ancak Allah'ın yanındadır. Ben İse sadece acık bir uyarıcıyım.»
İslâm güneşinin parlaklığı karşısında gözleri kamaşan ve o yüzden güneşi göremeyen gözler, daha başka parlak belgeler ve açık mu'cizeler istiyorlardı. Oysa en büyük mu'cize ve belge olarak karşılarında iki şey bulunuyordu: Biri, insan sözünün kudret sınırını aşan, şâirleri, edipleri, bilginleri ve filozofları şaşırtan Allah Kelâm'ı olan Kur'ân; diğeri ise, okuryazar bile olmadığı halde dünya tarihinde en büyük, en kalıcı inkılâbı yapan ve insanın her iki hayatını en güzel ve en uygun şekilde düzene sokan hükümlerle insanlığa seslenen Hz. Muhammed (A.S.)..
Kaldı ki Hz. Muhammed (A.S.) her istediğini, her istenileni yapan, yapabilen bir kimse değildi; böyle bir iddiayla da ortaya çıkmamıştı. O Allah'ın insanlara rahmet olarak gönderdiği son peygamberiydi; vahiy yoluyla aldığını aynen tebliğ etmekle görevliydi. Mu'cize göstermek ise, Onun görevi değildi. Bütünüyle ilâhî kudrete bağlı bir tecelli olarak, bulunuyordu. O bakımdan Cenâb-ı Hak dilediği zaman peygamberinin dilinde veya elinde mu'cize tecelli ettiriyordu. Hem İslâm Dini, son ve cihanşümul olma özelliğiyle daha çok akla, düşünceye ve ilme yer vermekte, meseleleri bu açıdan değerlendirip insan idrâkine sunmaktadır, O bakımdan İslâm'ın ilk yıllarında peygamberin peygamberliğini belgeler mahiyette birtakım mu'cize-lere yer verilmişse de, ondan sonra buna pek gerek görülmemiş ve Kur'ân'-ın kendisi her âyetiyle birlikte büyük ve kalıcı bir mu'cize olarak milletlere seslenmiş ve seslenmeye devam etmektedir.
Bu bakımdan günümüzde de İslâm'ın fevkalâdeliğini görmek ve anlamak isteyenlere Kur'ân'ı dikkatle okumaları ve her âyetinin delâlet ettiği mana ve hükümleri bilimsel bir gözle incelemeleri tavsiye edilir. Zira Kur'ân bütünüyle güzel ahlâkı, fazileti, adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği, dayanışmayı, yardımlaşmayı, sınıf farkını kaldırmayı, zayıftan yana olmayı, zor-.bayı tesirsiz hale getirmeyi; iffetli, namuslu olmayı, aile çatısını bu iki kavramla örtüp içini sevgi ve saygı, edep ve terbiye, ilim ve irfanla süslemeyi emreder. Adalette sür'at ve eşitlikten yanadır. Toplum yapısında güven ve huzur havasını hâkim kılmayı ve otokontrol sağlamayı tavsiye eder. Bedenle ruh, dünya hayatıyla âhiret hayatı arasında köprü kurar ve bunları birlikte yürütmemizi telkîne çalışır. Mal ve makamın amaç değil, araç olduğunu bildirir ve bu aracı ilâhi hoşnutluk doğrultusunda en faydalı biçimde değerlendirmeyi farz kılar. Ölümün silinip yokluğa karışmak olmadığını, dar bir evden daha geniş bir eve taşınma anlamında olduğunu, ruhun ebedî hayatı yaşayabilmesi için oranın şartlarına uyum sağlayacak yeni bir bedene kavuşturulacağını en doyurucu şekilde kalp ve kafalara işler.
Kısacası Kur'ân, Allah'ın mülkünde, O'nun gözetim ve denetimi altında, O'nun rızası doğrultusunda yaşamamızın plân ve programını vermekte; kendi başımıza buyruk olmadığımızı, Yüce Yaratan'ın tasarrufu altında bulunduğumuzu öğretmektedir.
İşte en büyük mu'cize; işte en doğru rehber; işte en şifalı reçete.. Cenâb-ı Hak bu gerçeğe işaretle 51, 52. âyetlerde şöyle buyuruyor:
«Bizim sana indirdiğimiz kitabın onlara karşı okunması kendilerine yetmiyor mu? Şüphesiz ki bunda imân eden bir millete rahmet ve öğüt vardır.
De ki: Aramızda şahit olarak Allah yeter; O göklerde ve yerde olanları bilir. Bâtıla inananlar ve Allah'ı inkâr edenler var ya, işte onlar zarara uğrayanlardır.»[94]
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Kitap Ehli olan Yahudi ve Hiristiyanlarla, aşırı •taassuba kapılıp lüzumsuz tartışmalara; kırıcı, üzücü, nefret uyandırıcı mücadelelere girmenin doğru olmayacağı hatırlatıldı. Onlarla seviyeli, vakarlı ve bilimsel açıdan bazı konular üzerinde fikir teatisi yapılabileceğine işaret edildi. Sonra da kendilerine daha önce kitap verilenlerden gerçekçi ilim adamları üzerinde durularak onlardan bir kısmının tereddüt etmeden İslâm'ı din olarak seçtiklerine dikkatler çekildi. Arkasından, mu'cize isteyenlere Kur'ân'ın en büyük ve en kalıcı mu'cize olduğu bildirilerek bu ilâhî kitabı bilimsel bir gözle incelemeleri tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, va'dedilen ilâhî azabın hemen gelmesini acele isteyen inkarcıların bû şaşkınca tutumları konu ediliyor. Dünya hayatının çok kısa olduğuna işaretle, istedikleri azabın âhirette onları çepeçevre kuşatacağı hatırlatılarak ölmeden önce dönüş yapmaları isteniliyor. Aynı zamanda dünyada da bir gün ansızın kendilerine bir azabın gelebileceği belirtilerek ilâhî va'din şaka götürmeyeceği ihtar ediliyor.[95]
Meali:
53— Senden azabın hemen inmesini isterler. Eğer belirlenmiş bir vakti olmasaydı, azap onlara hemen gelirdi ve elbette farkına varmadıkları halde (bir gün) azap kendilerine gelecektir.
54— Senden azabın acele gelmesini istiyorlar, (aceleye gerek yok) Cehennem zaten kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
55— O gündeki azap, onları hem üstlerinden, hem ayaklarının altından çevirip kaplayacak ve «yaptıklarınıza karşılık (azabı) tadınf» denilecek.
Azabın Belirlenmiş Bir Vakti Vardır
«Senden azabın hemen inmesini isterler. Eğer belirlenmiş bir vakti olmasaydı, azap onlara hemen gelirdi..»
Tefsirimizde sık sık belirttiğimiz gibi, varlık âleminde mutlak bir plân hâkimdir. Her şey bu plâna göre programlanıp belirlenmiş ve yerine oturtulmuştur. Hesapsız, kitapsız, plân ve programsız bir tasarruf söz konusu değildir. O bakımdan meydana gelecek her olay belli sebeplere ve hikmetlere bağlanmış, illiyet prensibine göre düzenlenmiştir. Gelişigüzel, rastge-le hiçbir olay düşünülemez. O bakımdan her kişinin keyfine ve isteğine göre bir plân, herkesin arzusuna göre bir dünya yapılmamıştır. İlâhî plân ve program şaşmadan hedefine doğru gider. Ona uyanlar, plândaki yerini alıp yaratıldığı amaç ve hikmete yönelenler her iki âlemde de mutlu olurlar; uymayanlar ise kendilerine büyük haksızlıkta bulunurlar ki, bunun cezasını hem dünyâcta, hem de âhirette çekerler.
Mekkeli azgın putperestler, Kur'ân'ın uyarı ve tehdit mahiyetindeki açıklamasının hikmetini, amacının ne olduğunu anlayamadıkları için va'de-dilen azabın hemen inmesini alaylı bir tavırla istiyorlar ve bu açıdan Müslümanları üzmeye, güvenlerini sarsmaya çalışıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm onlara cevap teşkil eden, mü'minlere de aydınlatıcı temel bilgi veren âyetlerle gereken hatırlatmada bulundu: «Eğer belirlenmiş bir vakti olmasaydı, azap onlara hemen gelirdi ve elbette farkına varmadıkları halde (bir gün) azap kendilerine gelecektir.»
Unutmamak gerekir ki, küfre karşı verilecek cezanın, kâfire inecek azabın belirlenmiş bir kertesi vardır. İnkâr ve azgınlık; gurur ve kibir gemi azıya alıp kâfiri o kerteye getirmedikçe azap inmez. İlâhî sünnet gereği, inkarcı azgın belli kerteye gelip dayanınca, sünnetullah sebepleri harekete geçirir ve çok geçmeden olan olur ve herkes lâyık olduğu cezayı görür. Bugüne kadar yıkılıp yok edilen kavim ve milletlerin tarihi, yıkılış sebepleri incelendiğinde hep bu sünnetin onlar aleyhine hükümferma olduğu görülür.
Böylece Kur'ân ilgili âyetle hem Mekkeli müşrikleri uyarmış, hem de yaşamakta olan inkarcı azgınları uyarmaktadır.[96]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, va'dedilen azabın hemen gelmesini isteyen inkarcı şaşkınlar uyarılıyor, aynı zamanda bu konuda mü'minlere aydınlatıcı bilgi veriliyor.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekke'de çok sıkıntılı günler geçiren ve her gün saldırıya uğrayan mü'minlere, yeryüzünün geniş olduğu, sırası gelince Mekke'yi terkedebilecekleri işaret yoluyla bildiriliyor. Sıkıntılı günlerde de, feraha kavuşulacağı günlerde de Allah'a dosdoğru ibâdet etmeleri emredilerek, hayatın asıl gayesi belirleniyor.[97]
Meali :
56— Ey imân eden kullarım! elbette benim (size hazırladığım) yeryüzü geniştir ve ancak bana ibâdet edin.
57— Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra da bize döndürüleceksiniz.
58— İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları gerçekten altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Cennet'in yüksek (hoş manzaralı) kısımlarına yerleştireceğiz. (İyi-yararlı) amelde bulunanların mükâfatı ne güzeldir!
59— Onlar (Dünya'da hem küfrün saldırısına, hem ibâdetin devamına) sabredip Rablarına güvenir ve dayanırlar.
60— Hayvanlardan nicesi var ki, kendi rızıklarını (sağlayıp) taşıyamazlar. Allah onlara da rızık veriyor, size de. O, işiten ve bilendir.
İniş Sebebi
Mekke'de Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamberliğine inandıkları ve kutsal Kabe'de «Tevhîd Meş'alesi»nin yeniden yanmasını arzu ettikleri için, zâlim müşrikler, özellikle ileri gelen şımarıklar tarafından işkenceye uğratılan, ekonomik ablukaya alınıp aç ve sefil bırakılan ve ibâdetleriyle alay edilen kimsesiz fakir mü'minler birçok sıkıntılar çektiler, ama imanlarından hiçbir şey feda etmediler; Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i kendi haline bırakıp çekilmediler. Cenâb-ı Hak onlara hicret ruhsatı verir anlamda yukarıdaki âyetleri indirdi. Böylece hem ibâdete sımsıkı sarılmaları ve kurtuluşun Hakk'a kullukta olduğu belirtildi, hem de yakın gelecekte çok şeylerin değişeceği, mü'minlerin başka bir yere hicret etmelerinin mümkün olacağı işaret yoluyla haber verildi.[98]
İlgili Hadîsler
«Şehirler kasabalar Allah'ın şehri ve kasabasıdır; kullar da Allah'ın kullarıdır. Artık ne yerde hayır elde edeceksen orada otur.» [99]
«Seyahat ediniz ki sıhhat bulup zengin olasınız.» [100]
«Sefere çıkınız ki kazanç sağlayasınız. Oruç tutun ki sıhhat bulaşınız. Savaşınız ki ganimete erişesiniz.» [101]
«Cennet'te öyle çardaklar var ki, dışı içinden, içi de dışından görünür. Cenâb-ı-Hak onları (muhtaçlara) yediren, güzel söz söyleyen, namaz ve orucun gereğine uyup yerine getiren, insanlar uyurken kalkıp ibâdet edenlere hazırlamıştır.» [102]
Hicrete Ruhsat
«Ey iman eden kullarım! elbette benim (size hazırladığım) yeryüzü geniştir ve ancak bana ibâdet edin.»
Bir ülke, ya da şehir ve kasabada geçim sıkıntısı başgösterir veya Allah'a dosdoğru ibâdet etme imkânı ortadan kalkar; din ve vicdan hürriyeti çiğnenir ve bunu düzeltmeye güc getirilmezse, o takdirde mü'min kişinin başka bir yere hicret etmesinde bir sakınca yoktur. Bunun dışında İslâm her zaman -şartlar elverdiğinde- seyahati teşvik etmiştir. Çünkü geçim sıkıntısı aileyi; din ve vicdan hürriyetinin kısıtlanması veya kaldırılması kalbi ve ruhu sıkıp rahatsız eder. Oysa insanın dünya hayatında bu maddî ve manevî ihtiyacının karşılanması son derece lüzumludur.
Böylece Mekke'de her iki sıkıntıya ve hürriyetsizliğe maruz bırakılan ashab-i kiramın şartlar elverdiğinde başka bir ülkeye veya beldeye hicret etmelerine ruhsat verilmiş ve bu ruhsat aynı sıkıntıya mâruz kalan, benzeri şartlar içinde bulunan mü'minler için de geçerli bir hüküm olarak kalmıştır.[103]
Her Canlı Ölümü Tadacaktır
«Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra da bize döndürüleceksiniz.»
Ölüm, hayat yolu üzerinde bir dönüm noktası, bir başkalaşma devresi ve eskiyen bedeni atıp yenisine kavuşma olayıdır. Çocukken ve genç yaşta bir hastalık, bir kaza sebebiyle ölüm dışında yaşlılıktan dolayı ölmek, önüne geçilmez bir kanundur, vakti gelince hükmünü yürütür. İlim, insan ömrünü biraz uzatabilir, hastalıklara çare bulabilir, fakat ölüme asla.. Zira belirli bir cağdan sonra her canlının bütün organlarında düşkünlük görülmeye başlar. Vücudun madde ve enerji alışverişi yetersiz hale gelir. Böylece ihtiyarlama sırasında organizmada meydana gelen değişikliklerin başhcaları şunlardır: Dokularda bozulma, kansızlık, kemiklerde kireç birikmesiyle kemiklerin sertleşmesi ve yine kemiklerdeki değişiklikler sebebiyle boyun kısalması, kan hücrelerinde mukavemetin azalması, kafanın küçülmesi, kalpte büyüme, damar esnekliğinin azalması, karaciğerin ufalması, beyin ağırlığının azalması, yağlamada değişiklikler..
Saydığımız değişmeler, türlü şekillerde kendini gösterir. Bunlar yavaş yavaş ortaya çıktığı gibi birdenbire de başlayabilir. Gençlikle ihtiyarlık arasında kesin bir çizgi yoktur.
İşte ölüm olayını hazırlayan sebeplerden önemli bir kısmını ilim adamları tesbit edip ortaya koymuş bulunuyor. Vücudun bu seyrini değiştirmenin mümkün olmadığını yine ilmî tesbitler bize haber veriyor.
Ölüm olmasaydı, dünya hayatı bir baktma hikmetsiz kalır ve yerküre insanlara dar gelirdi. Böylece dünyada yaşamak bir işkence haline dönüşürdü. Dünyanın alabileceği kadar insan yaratılmış olsa, o zaman da bizler ve milyarlarca insan hayat sahnesine çıkmazdık. Nesli devam ettirme kanunu olmaz, o sebeple de aile ve hısımlık bağları dumura uğrardı. Bunun gibi sayamıyacağımiz kadar sakıncalar doğar ve mutlak bir dengesizlik ve düzensizlik hüküm sürerdi.
Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak mutlak hikmet sahibidir; O'nun elinden çıkan her şey ölçülü, dengeli, düzenli, faydalı ve hikmete dayalıdır. Anlaşıldığı gibi, dünya hayatının tadı, önemi ve anlamı ölümle ve âhiret hayatıyla belirginleşmekte ve anlaşılmaktadır; aynı zamanda bu iki ayrı âlem ve onlarla ilgili iki ayrı hayat birbirini tamamlamakta ve biri diğerinin hik-met-i vücudunu ortaya koymaktadır.
Diğer önemli bir husus da şudur: Varlıkta, insan dahil her şey, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin eseridir ve her şey eninde sonunda o kudrete döndürülecektir. Bu da ölüm olayı gibi değişmeyen bir kanundur. O halde Allah'ı bilen ve O'na kulluk edip emirlerine ve koyduğu nizama uyan kimse, ümitle, şevkle ve hevesle O'na dönmeyi arzular. Bu da dünya hayatını bir işkence, mutlak bir ümitsizlik durumundan kurtarıp insanın kalbini ve ruhunu büyük ümitlerle doldurur. Zira imân temeli üzerinde filizlenip geliştirilen sâlih amellere karşılık ikinci hayatta büyük mükâfatların hazırlandığını, bizzat bizi yaratfp varlık alanına getiren Rabbımiz haber vermektedir.
Unutmamak gerekir ki, nîmet külfet mukabilindedir. Sonsuz nîmetlere erişip ebediyen mutlu olabilmek için, önce dünyaya getirilişimizin hikmet ve amacını bilmeliyiz. Sonra da hak uğrunda karşımıza çıkan birçok tehlikelere, sıkıntılara göğüs gerip Allah'tan yardım beklemesini bilmeliyiz. İşte bu noktada çetin sınavlar bizi beklemekte ve başarılı bir hayat sürüp sürmediğimiz bu merhalelerde ortaya çıkmaktadır.
Ashab-ı Kiram Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den aldıkları ilim ve irfanla bu gerçekleri çok iyi öğrenip benimsedikleri içindir ki, Mekke'de çok zorlu ve sıkıntılı günler geçirirken imân ve irfanlarından bir şey kaybetmediler. Önlerine çıkan her sınavı başarıyla verip yollarına devam ettiler. Cenâb-ı Hak onları ve onların yolunda yürüyenleri şu âyetle ne güzel övüp müjdelemektedir: «İman edip iyi yararlı amellerde bulunanları gerçekten altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Cennet'in yüksek (hoş manzaralı) kısımlarına yerleştireceğiz. (İyi yararlı) amelde bulunanların mükâfatı ne güzeldir! Onlar (dünyada hem küfrün saldırısına, hem ibâdetin devamına) sabredip Rablarına güvenip dayanırlar.»[104]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de aralıksız zulüm ve iftiraya uğrayan mü'-minlerin başka bir beldeye veya ülkeye hicret edebileceklerine işaret edileli; aynı zamanda kurtuluşun yakın olduğu dolaylı şekilde haber verildi. Allah'a kulluğun en büyük güven ve huzur kaynağı olduğu belirtilerek her hâl-ü kârda ibâdete devam edilmesi emredildi. Arkasından ekonomik ablukaya alınan mü'minlerin rızık konusunda da fazla ümitsiz olmamaları hatırlatılarak Cenâb-ı Hakk'ın her canlının rızkını hazırlayıp belli ölçü ve kanunlara bağladığı hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Arap Yarımadası'nda ve özellikle Mekke'de yaşayan putperestlerin çoğunun Allah hakkında az da olsa bilgileri bulunduğuna dikkatler çekiliyor, ancak putları Allah'a ortak koşmaları sebebiyle Tev-hîd İnancı'ndan kopup uzaklaştıklarına işaret ediliyor, Yukarıdaki beyân biraz daha genişletilerek, rızık taksiminde ilâhî plân ve programa değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor.[105]
Meali:
61— Onlara, «gökleri ve yeri kim yaratmıştır; Güneş'i ve Ay'ı belli ölçü ve düzende tutup buyruk altına kim almıştır?» diye sorsan, «Allah...» diyecekler. O halde (Hak'tan) nasıl çevriliyorlar?!
62— Allah, rızkı kullarından dilediğine genişletir, hem de kısıp daraltır. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilendir.
63— Yine onlara: «Kim gökten su İndirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltir?» diye sorsan, «Allah...» derler. De ki: «Hamd Allah'a mahsustur (övülmeğe hep O lâyıktır).» Ne var ki (insanların) çoğu bunu akletmezler.
İligîli Hadîs
«Ey insanlar! sizi cennete yaklaştıran, cehennemden uzaklaştıran ne varsa size ancak onunla emrettim. Sizi cehenneme yaklaştıran, cennetten uzaklaştıran ne varsa sizi ondan men'ettim.
Haberiniz olsun ki, Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) kalbime şöyle fısıldadı: «Hiç bir canlı rızkını tastamam almadıkça ölmez.» O halde Allah'tan korkun, rızık aramakta güzel ve meşru yolu seçin.» [106]
Güneş Ve Ayın Baş Eğdirilmesi
«Onlara: gökleri ve yeri kim yaratmıştır; güneş ve ayı belli ölçü ve düzende tutup buyruk altına kim almıştır? diye sorsan, «Allah...» diyecekler. O halde (Hak'tan) nasıl çevriliyorlar?!»
Âyetin açık anlatımından, Arap putperestlerinin çoğunun Allah hakkında az da olsa bir bilgileri olduğu anlaşılıyor. Zira Musevîlik ile İsevîliğin Arap Yartmadası'na girdiği ve sistemli olmasa bile Allah'ın varlığıyla ilgili birtakım bilgileri yaydıkları düşünülebilir. Aynı zamanda İbrahim Pey-gamber'in (A.S.) Hanîf Dini'nin izleri o yöreden tamamen silinmiş değildi. Abdülmuttallib Oğulları'ndan çoğunun bu din hakkında az bir bilgileri bulunduğunu siyerciler kaydetmişlerdir.
Ne var ki, Musevîlik'te misyonerlik yoktur. O bakımdan Yahudiliği yayma politikaları hiçbir zaman olmamıştır. İsevîliğe gelince, hem bölgede çok az ve güçsüzdü, hem de üç ilâh inancını ısrarla ve inatla benimsedikleri için «Tevhîd İnancı» oniar arasında da temelinden yara almış ve yerini putperestliğe bırakmıştı.. O bakımdan Arap putperestleri Allah'ın varlığını kabul etmelerine rağmen, O'nu kemal sıfatlarıyla bilmiyor ve Âhiret İnan-cı'yla ilgili temel bilgilerden yoksun bulunuyorlardı.
İlgili âyetle Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretinin yüceliğine delâlet eden iki belge açıklanıyor: Biri, göklerin ve yerin yaratılması; diğeri güneş ve ayın yaratıldığı kanuna bağiı kalarak hizmetlerini sürdürmesi- Bu iki belgenin birer soru şeklinde putperestlerden sorulması emrediliyor. Böylece putperest müşriklerin de gökleri ve yeri putların yaratmadığını; güneş ile ayı putların teshir etmediğini bildikleri açıklanmış oluyor.
Cenâb-ı Hakk'ın bu konuda uyguladığı metod, inkâra sapıkların aklını harekete geçirip doğruyu ve hakikati araştırmalarını sağlamaya yönelik anlamdadır.
Güneş ve ayın baş eğdiriimesi, şüphesiz ki belli kanunlara bağlı tutularak insanların hizmetine verildiğine işarettir. Ne güneş kendiliğinden, yani bir tesadüf eseri olarak dünya ile kendi arasında hesaplı bir mesafe bırakmıştır, ne de kendiliğinden bir bakıma tükenmez enerji kaynağı haline gelmiştir. Onun gibi yerküre de ne kendiliğinden hem kendi ekseni, hem de güneş etrafında iki ayrı hareket sürdürmektedir, nede kendiliğinden 23 derecelik bir meyil ile belli bir elips çizerek ayları, günleri ve yıllan meydana getirmektedir. Şüphesiz ki bunların hepsini belli bir plân ve programa göre düzenleyen yüksek bir kudret söz konusudur ki o da Allah'tır.
O halde Cenöb-ı Hak güneş ile ayı nasıl belli kanunlara bağlayıp ölçülü ve düzenli şekilde hizmete sevketmişse, rızık konusunda da bütün sebep ve imkânları, ortam ve şartları hazırlayıp elde edilme düzeyine getirmiştir. Gerisi insanların bilgi, görgü, tecrübe, beceri ve gayretine bırakılmıştır. Herkes bu hususlardaki yeteneğine göre, rızkını sağlar. Yetenekler farklı olduğu gibi, rızkı elde etme de oldukça farklıdır: Kimi çok, kimi az elde edebilir. Bulunduğu beldede geçim sıkıntısı çeken bir kimse için yeryüzü geniştir, başka bir beldeye gitmek suretiyle rızkını arayabilir. Zira Cenâb-ı Hak gökten üzerimize altın ve gümüş yağdırmaz; güneşi, bulutları, havayı, toprağı ve birçok kaynakları hizmetimize sevkeder. Öyle ki, ortada un var, şeker var, yağ var; ama bunların helva haline getirilmesi biz insanlara bırakılmıştır.
O nedenle rızik hususunda hiç kimse Cenâb-ı Hakk'ı suçlayamaz. Cenâb-ı Hak yeryüzünde kusursuz bir denge ve düzen meydana getirmiş; insanoğlu yaratılmadan önce dünya onun yaşamasına elverişli kılınarak bütün kaynaklar ve imkânlar hazırlanmıştır. Bunun yanısıra insana, bu kaynak ve imkânlardan yararlanacak kadar akıl, idrâk, zekâ ve birtakım yetenekler de verilmiştir. Bir yerde sıkıntı ve geçim darlığı varsa, başka bir yer arayıp bulmak da insanın hür irâdesine bırakılmıştır.
Gerçek bu olunca. Cenâb-ı Hak her an övülmeğe lâyıktır. O, ilâhlığına yakışanı kusursuz yapıp hazırlamıştır. Biz de insanlığımıza ve kulluğumuza yakışanı yapmakla yükümlü bulunuyoruz.
Allah'ın rızkı dilediğine geniş tutmasının, hem de kısıp daraltmasının anlamı işte budur. Öyle ki, aklını zekâsını kullanıp kaynaklardan faydalanma yollarını arayanlara rızık kapısı alabildiğine genişler; aramayanlara ve aklını, yeteneğini kullanmayanlara da daralır. Aslında genişleten ve daraltan Allah değil, biz insanlarız. Allah'ın genişletip daraltması ise, hazırlayıp istifademize sevkettiği nimetleri bilip değerlendirmemizle orantılıdır. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeği akletmez ve kusuru ilâhî düzenlemede arar.[107]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, Arap Yarımadası'nda yaşayan putperestlerin çoğunun Allah hakkında, yani onun varlığı hususunda az da olsa bilgi sahibi bulundukları hatırlatıldı ve bu açıdan hareketle akıllarına ışık tutularak gerçeği arayıp bulmaları istendi. Rızık konusunda ilâhi plâna işaretle temel bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının önemsizliği üzerinde duruluyor. Kalıcı olmayan bir şeye bağlanıp gönül vermenin insanı saadete götürmeyeceğine işaret ediliyor. Özellikle Mekkeli müşriklerin, kutsal Kabe'ye sahip oldukları halde bu yüksek nimetin kıymetini bilmeyerek orayı puthane yapmaları üzerinde durularak, ne kadar nankör oldukları belirtiliyor. Sonra da insan fıtratındaki din ve Allah duygusuna dikkatler çekilerek inkarcıların çok iyi düşünmesi gerektiğine atıf yapılıyor. İnandıktan sonra Allah'ın rızası doğrultusunda mücadele edip hizmet verenler övülüyor.[108]
Meali:
64— Bu Dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise gerçek hayatın kendisidir. Bunu bîr bilselerdi!.
65— Gemiye bindikleri zaman, dini dindarlığı Allah'a has kılarak samimiyetle O'na dua edip yalvarırlar. Kendilerini kurtarıp karaya çıkarınca bir de bakarsın onlar (Allah'a) ortak koşarlar.
66— Böylece kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etsinler ve bir süre yararlanıp geçinsinler; ileride (bunun nasıl bir kötülük ve şuursuzluk olduğunu) bileceklerdir.
67— Görmediler mi ki, çevrelerindeki ve civarlarındaki İnsanlar kapılıp (malları) yağma edilirken, biz (Mekke'yi) güven verici bir Harem yaptık. Onlar hâlâ bâtıla inanıyor, Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?!
68— Allah'a karşı yakışıksız isnatta bulunup yalan uyduran veya hak (olan Kur'ân ve Peygamber) kendisine gelince O'nu yafan sayandan daha zâlim kim vardır? Cehennem'de kâfirlere bir konak yok mudur?
69— Bizim hoşnutluğumuz doğrultusunda cihâd edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz ki Allah iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraberdir.
İlgili Hadîsler
«Dünya tatlıdır ve yeşilliktir. Kim ondan hak ölçülerine göre alırsa, o ona mübarek kılınır. Dünyaya nice dalan kimseler vâr ki nefsi iştiha duyar da âhirette ona ateşten başka bir şey yoktur.»[109]
«Dünya yeşilliktir ve tatlıdır. Kim ondan helâlından kazanır da hak ölçüsüne göre harcayıp yedirirse, ona karşılık Allah ona sevap verir ve onu cennetine eriştirir. Kim de dünyadan helâlinin gayrisinden kazanır da hak ölçüleri dışında harcarsa, Allah ona horluk, hakîrlik yurdunu helâl kılar (oraya müstahık olur). Allah ve Peygamberi'nin (meşru saymadığı) mala dalan nice kimseler var ki, kıyamet gününde onlara ancak ateş vardır.» [110]
«Dünya, (âhiretteki makamına nisbetle) mü'mine zindan; kâfire de (cehennemdeki yerine nisbetle) cennettir.» [111]
Dünya Hayati
«Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyun-dan başka bir şey değildir..»
Dünya, âhiret yolu üzerinde bir uğraktır. İnsan ruhu yaratıldığından beri yolculuk halindedir. Son durağı âhiret âleminde ya cennet, ya da cehennemdir.
Bu uğrakta bir süre kalmamız, hayatın tadını almamız; anlam ve hikmetini öğrenip kavramamız gerekmektedir. Zira ancak böylece âhiret hayatına daha şuurlu hazırlanabiliriz ve oradaki sonsuz nimetlerin kıymetini ancak bu yoldan anlayıp takdir edebiliriz.
O halde dünya, âhiret yurduna hazırlık dönemidir. İnsan ömrü kısadır; ve her gün aynı şeylerin tekrarından, bir bakıma eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Nitekim insanoğlunu eğlendiren oyun ve eğlenceler de her gün tekrarlanmaktadır.
Dünya'yı mutlu bir hayatın son durağı görmek, şüphesiz ki ondan maksat ve amacın, hikmet ve gayenin ne olduğunu idrâk etmemek demektir. Zira ölümlü ve ıstıraplı bir hayat hiçbir zaman son durak değil, son durağın yolu üzerinde bir uğraktır. İnsan uğrak için değil, sonsuz bir hayat için yaratılmıştır. Ona verilen kısa ömür içinde, ancak dünya hayatından maksat ve hikmetin ne olduğunu; niçin yaratılıp varlık alanına getirildiğini, kendisini yoktan var kılıp hayat düzeyine getiren yüce yaratanın âlemlerin, Rabbı bulunduğunu anlayıp öğrenebilir. O bakımdan boşuna harcayacak bir saatimiz biie yoktur diyebiliriz.
Böylece İslâm Dini dünyayı bırakmamızı, ona hiç önem vermememizi telkin etmiyor; bilâkis kısa ömrümüz süresinde her iki hayatı birden kucaklamamızı ve dünyadan meşru ölçülerde yararlanmamızı, fakat onu hiçbir zaman amaç edinmememizi emrediyor.[112]
Din Ve Allah Duygusu İnsanda Fıtrîdir
«Gemiye bindikleri zaman, dini, dindarlığı Allah'a has kılarak samimiyetle O'na duâ edip yalvarırlar. Kendilerini kurtarıp karaya çıkarınca, bir de bakarsın onlar (Allah'a) ortak koşarlar.»
Dünya hayatıyla yetinip ondan amaç ve hikmetin ne olduğunu hesaba katmayan şüpheci şaşkınlar, Allah'ı ve âhireti pek hatırlamazlar. Ama bir gün gemiye binip tehlikeyle burun buruna gelince, içlerinde doğuştan var olan, fakat nefis, şehvet ve dünyalık örtüleriyle belirsiz hale gelen din ve Allah duygusu kıpırdayıp harekete geçer ve kişi bir anda Hakk'a teslimiyet havasına girip duâ ve niyaza başlar. İçindeki fıtrî duygu o anlarda onun nefsine, şehvetine ve dünyalığa sed çeker ve kendini ortaya çıkararak. «Allah'ı hatırla, O'nu ferahlık günlerinde de, sıkıntılı ve tehlikeli anlarında da anmayı unutma» diye fısıldar. Karaya çıkıp selâmete erince Allah'ı unutup kendi cesaretlerini, beceri ve maharetlerini ve birtakım eşyayı O'na ortak koşarlar.
Kur'ân-ı Kerîm bu incelik üzerinde dururken, insan aklını fıtratındaki cevhere, diğer bir anlatımla, mayaya çekerek onu harekete geçirmek ister. Zira insan, bütün bu gerçekleri incelik ve ayrıntılarıyla birlikte anlaya-bilecek yetenekte yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak hiç bir eşya ve canlıya lâyık görmediği üstün nimetleri insanoğluna lâyık görmüş ve onu mükerrem yaratmıştır. Bu iltifata rağmen insanın, Yaratan'ı hakkında şüpheye düşmesi veya O'nu inkâr etmesi çok düşündürücüdür. Cenâb-ı Hakk'ın böyle bir nankörlüğü cezasız bırakacağı söylenemez. Meğer ki kişi ölmeden önoe dönüş yapar da ilâhî mağfireti dilerse, Allah elbette ki Gafur ve Rahîm'dir.[113]
Mekkeli Müşriklerin Nankörlükleri
«Görmediler mi ki, çevrelerindeki ve civarlarındaki insanlar kapılıp (malları) yağma edilirken, biz (Mekke'yi) güven verici bir Harem yaptık. Onlar hâlâ bâtıla inanıyor, Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?!»
Cenâb-ı Hak kendisine ibâdet edilmesi için ilk mabedin Mekke'de yapılmasını diledi. Bununla o beldeyi «Tevhîd İnancı»nın yeşerip da! budak salacağı, ülkeleri aydınlatacağı bir merkez yaptı. Böylece orayı «beldeler anası» veya «beldeler aslı ve merkezi» anlamına gelen «Ümmu'l-kurâ» adıyla şereflendirdi. Kutsal Kabe'yi güven yeri ilân etti. Böylece Arap Ya-rımadası'nda yaşayan kabileler arasında vuruşma, tecavüz, haklara saygısızlık ve güvensizlik kol gezerken Mekkeli'ler Kabe sayesinde güven içinde yaşıyorlardı. Ne yazık ki kendilerine verilen bu yüksek değeri, şeref ve izzeti anlayamadılar; Kabe'nin Rabbını bırakıp putlara taptılar ve o kutsal yeri bir bakıma puthane haline getirdiler. Yıkılıp şekil değiştiren «Tevhîd İnancı»nı yeniden ihya edecek, dünyadaki küfür, şer ve fesadı; zulüm ve tuğyanı durduracak Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed'e (A.S.) düşman kesildiler; O'na inananlara işkencede bulundular; Allah'a iftira ettiler; peygamberi (A.S.) yalanlayarak zâlimlerden oldular.
İlgili âyetlerle Harem sakinleri bu nankörlüklerinden dolayı kınanıyor, uyarılıyor ve dünyada da, âhirette de bunun hesabının ağır olacağı haber verilerek, bundan böyle o kutsal beldede benzeri kötülüklerin işlenmemesine dikkatler çekiliyor.
Cenâb-ı Hak kalıcı tehdît ve ihtarını şöyle açıklamaktadır:
«Allah'a karşı yakışıksız isnatta bulunup yalan uyduran veya hak (olan Kur'ân ve peygamberi) kendisine gelince onu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Cehennem'de kâfirlere bir konak yok mudur?»[114]
Allah Yolunda Cihâd Edenler
«Bizim hoşnutluğumuz dogrultusunda cihâd edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz ki Allah iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraberdir.»
Allah sözü daha yüce olsun, küfür ve azgınlık durdurulsun, fitne ve fesat önlensin ve Allah'ın insanlara son mesajı olan İslâmiyet dimdik ayakta dursun diye savaşmak, gerçek anlamıyla «cihâd»dır.
Bu anlam düzeyinde insanlığın kurtuluş ve mutluluğu; dünya ve âhi-ret saadetine erişmesi için savaşmak ne büyük şereftir. «Allah vardır ve birdir» sözünü, inancını kalp ve kafalara enjekte etmek jcin tebliğ ve irşatta, eğitim ve öğretimde bulunmak ne yüce hizmettir!
İşte ilgili âyetle, anlatılan dava ve amaç bu gerçekleri yansıtmakta ve cihâdın gerçek anlamına işarette bulunulmaktadır.
Bilindiği gibi, cihâd, «cehd» ve «cühd» kökünden türetilen bir isimdir. Kökü itibarıyla şu manalara delâlet eder:
a) Güç ve takati kullanmak,
b) Meşakkat ve sıkıntıya katlanmak,
c) Gayeye erişmek, sonuç almak,
d) Çalışıp çabalamak, mevcut gayret ve enerjiyi sarfetmek,
e) Denemek ve sınavdan geçirmek,
f) Hastayı halsiz bırakmak,
g) Sütün yağını olduğu gibi çekip almak, h) İştiha duymak..
İşte Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği gerçek cihâd, bütün bu mana ve amaçları kendinde taşımaktadır. Mücahid olan mü'min, belirtilen vasıflara lâyık olmaya çalışan ve sonuç elde eden kimsedir.
Şunu da belirtelim ki, cihâdın manası, sadece silah alıp düşmanla vuruşmak değildir. Günün şartlarına, milletlerin tekâmül ve tutumuna; Mim ve tekniğin kaydettiği gelişmeye göre, fikirle, kalemje, sözle, kitapla, yayım organlarıyla; tahsilli, kültürlü kadrolar yetiştirmekle ve gerektiğinde modern silahlarla cihâd yapılır ve böylece asıl amaca hizmet edilmiş olunur.
O sebeple Kur'ân'da «Allah için, Allah yolunda cihâd» sözleri kullanılırken, meşru olan her vasıtaya baş vurup küfrü, tuğyanı, dinsizliği, şer ve fesadı, saldırı ve işkenceyi durdurmaya çalışmanın da gerçek anlamda cihâd olduğuna işaret edilmekte ve bu kavram üzerinde dikkatle durmamız ilham edilmektedir.
Bu bakımdan ilim adamlarımızın çoğuna göre, cihâdın bir diğer verimli ve feyizli yanı, amaca en uygun olanı; imân temeli üzerinde sâlih amellerde bulunup iyiliği, faydalı olmayı, örnek bir insan seviyesine gelmeyi ve din kardeşliğini geliştirmeyi görev bilerek bu uğurda üstün gayret sarfet-mektir. Zira Allah böyle olan mü'minlerle her zaman beraberdir.
Ankebût Sûresi'ne, «İnandık dedikten sonra insanları çetin sınavların beklediği» hikmetli ve düşündürücü sözle başlanmakta ve Allah yolunda cihâd edenlerin inayet ve rahmet, başarı ve güven yollarına eriştirileceği; aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın, sâlih amellerde bulunup iyiliği, güzelliği huy edinenlerle beraber olduğu belirtilerek sûre noktalanmaktadır.
Bu sûrenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u senalar olsun. Şerefli hadîsleriyle Kur'ân'ı bize açıklayan Sevgili Peygamberimize de salât-u selâmlar olsun..[115]
[1] Bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî: 13/323
[2] Lübabu't-te'vîl : 3/416
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4594-4595.
[4] Esbab-ı Nüzûl/Nisaburî - Lübabu't-te'vîl : 3/416- Câmi'u'l-Beyan Fi Tef-sîri'l-Kur'ân : 19/83
[5] Lübabu't-te'vîl : 3/416
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4597.
[7] Müsned-i Ahmed: 5/111- 6/395
[8] Buharî/maraz: 2, 3, 13, 14, 16- Müslim/birr: 45- İbn Mâce/fiten: 23- Dâ-remî/rikak: 57- Ahmed: 1/381, 441, 455
[9] Tirmizî/zühd: 57- îbn Mâce/fiten: 23- Dâremî/rikak : 67- Ahmed; 1/173, , 180, 185
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4599.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4599-4600.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4600.
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4601.
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4601-4602.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4603.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4603.
[17] Tefsîr-i Kurtubî: 13/328
[18] Lübabu't-te'vîl: 3/417
[19] İbn Mâce/cihad : 40- Ahmed: 1/400, 409- 5/325, 429
[20] Buharî/ahkâm; 4* ahad: 1, mağazî: 59- Müslim/imaret: 30, 40- EbÛ Dâ-vud/cihad: 87- Nesâî/bey'at: 34- Ahmed: 1/82, 94, 124
[21] Müslim/imaret: 39- Ebû Dâvud/cihad: 87- Nesâî/bey'at: 34- îbn Mâce/ cihad: 40- Ahmed: 1/129, 131- 4/426, 427, 436- 5/67
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4605-4606.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4606-4607.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4607.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4608.
[26] Tefsîr-i Kurtubî: 13/330
[27]Tefsîr-i Kurtubî: 13/330
[28] Müslim/ilim: 15, zekât: 69- Nesâî/zekât.: 64- Ahmed: 4/357, 359, 361
[29] Müslim/ilim: 15, zekât: 69- Nesâî/zekât: 64- Ahmed: 4/357, 359, 361
[30] Müslim/ilim: 16- Buharî/i'tisam: 15- Tirmizî/ilim: 15- îbn Mâce/mukad-deme: 14- Taberânî/Kur'ân: 41
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4610-4611.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4611.
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4611-4612.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4612-4613.
[35] Tevrat/Tekvîn : 9/29
[36] Tefsîr-i İbn Kesîr : 3/407- Tefsîr-i Kurtubî: 13/333
[37] Tevrat/Tekvin : 9/28
[38] Geniş bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî : 13/332, 333, 334
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4613-4614.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4615-4616.
[41] Nuh Sûresi: 26, 27
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4616.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4617.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4618-4619.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4619.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4620.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4621.
[48] Âl-i İmrân Sûresi: 59
[49] Bakara Sûresi: 117
[50] Bilgi için bak: Ğâfir Sûresi : 68, Âl-i İmrân Sûresi: 47, Nahl Sûresi: 40, Meryem Sûresi : 39, Yâ-Sîn Sûresi: 82. âyetlerin tefsiri
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4622-4623.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4624-4625.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4625.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4625.
[55] Bu konuda geniş bilgi için bak : Enbiyâ Sûresi: 50-73. âyetlerin tefsiri
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4628-4629.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4629.
[58] Tirmizî/tefsîr : 2/29- Müsned-i Ahmed : 4/24
[59] Sa'lebî: Muaviye'den - Tefsîr-i Kurtubî: 13/342
[60] Bilgi için bak : Hûd Sûresi : 70-89, Hicr Sûresi: 59-61, Hac Sûresi: 43, Şuârâ Sûresi: 160-167, Nemi Sûresi: 54-56, A'raf Sûresi : 80, Enbiyâ Sûresi: 71-74..
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4632-4633.
[62] Bu konuda bilgi için bak : Tevrat/Tekvîn : 19/1-28
[63] Încil/Luka : 17/28, 29
[64] Hûd Sûresi: 82, 83
[65] Hicr Sûresi: 73, 74
[66] Tevrat/Tekvîn : 19/23-25
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4633-4634.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4634-4635.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4635.
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4636-4637.
[71] Geniş bilgi için bak: A'raf Sûresi: 65-72. âyetlerin tefsîri
[72] »»»»» > »» » »
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4637-4339.
[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4639.
[75] Hafız Bezzar - Lübabu't-te'vil : 3/423
[76] Müsned-i Ahraed : 2/447
[77] Sahîh-i Müslim: Ebû HÜreyre (R.A.)den
[78] Müslim/zikir : 38, 39- Ebû Dâvud/vitir: 14- Tirmizî/Kur'ân: 10- Ahmed: 2/252, 407-3/92
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4642-4643.
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4643-4644.
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4644-4645.
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4645.
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4646.
[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4647.
[85] Buharî/tefsîr; 11/2, i'tisam: 25, tevhîd : 51
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4649-4650.
[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4650-4651.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4651-4652.
[89] İbn Atıyye, bu rivayetin zayıf olduğunu belirtmiştir.
[90] Tefsîr-i Kurtubî: 13/353. Ancak imam Kurtubî bu rivayetin sahîh olmadığını belirtmiştir.
[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4652-4654.
[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4654.
[93] Bu konuda bilgi için bak : Enbiyâ Sûresi : 23, 30; Nemi Sûresi: 88; Yâ-Sîn Sûresi; 40; Rahman Sûresi: 10, 17, 18-20; Kıyamet Sûresi: 4. âyetlerin tefsiri
[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4656-4657.
[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4657.
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4658-4659.
[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4659.
[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4660-4661.
[99] Müsned-l Ahmed : 1/166
[100] > > : 2/380
[101] > » ; Ebû Hüreyre (R.A.)den
[102] » > : 2/173- 5/343
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4661-4662.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4662-4663.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4663-4664.
[106] İbn Mâce/ticarat: 2
[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4665-4667.
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4667.
[109] Tirmizî/fiten: 26, zühd: 41- îbn Mâce/fiten: 19- Dâremî/rikak : 37- Ah-: 3/7, 19, 22, 46, 61- 6/68
[110] îbn Hibban- Camiussağîr : 1/17
[111] Müslim/zühd: 1- Tirmizî/zühd: 16- Îbn Mâce/zühd: 3- Ahmed: 2/197, 233, 379, 485
[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4669-4670.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4670-4671.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4671.
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4672-4673.
İslami Okul Okulların En Önemlisi