Kitap Ehli - Kuran - 5. Sayfa
Geçmişi Ve Bugünüyle Ehl-i Kitap
KİTAP EHLİ
Geçmişi Ve Bugünüyle Ehl-i Kitap
Başlangıçta
Bir zamanlar Yüce Allah, Yakub aleyhisselam'ın soyu olan İsrailoğulları'nı bütün aleme üstün kılmış ve onlara maddî manevî nimetler vermiştir.
Onları Firavun ailesinin zulmünden kurtarmıştır. Denizi yarmış, kolayca geçmeleri için yol haline getirmişti.
Sîna yarımadasına göç ettiklerinde bulutu üzerlerine gölge yapmıştı. Açlıktan kurtulmaları için rızık olarak kudret helvası ve bıldırcın yiyeceklerini indirmişti. [1]
Hatta bir dönemde İsrailoğulları Allah'tan gelen ilâhî bildiriyi, din gerçeğini sahiplenen tek kavim idiler.
Bu nedenle diğer insanlara ve bütün milletlere önder olup hakka çağırmakla görevlendirilmişlerdi.
İsrailoğullarına yine nimet olarak peygamberler ve ilâhî kitaplar verilmiş, önderlik misyonu onlara emanet edilmiştir.
Allah'ın nazarında üstün bir konumları vardı. [2]
Sonradan
Fakat bilahare İsrailoğulları kendilerini ikiyüzlülüğe ve kötü amellere teslim ederek kendilerini bu nimetlerden mahrum bıraktılar.
Nimetin kadrini bilmediler, o üstünlüğe layık olmadılar. Böylece Allah'ın nazanndaki itibarları pek kısa sürdü.
Bu cümleden olarak, Firavun'un zulmünden kurtulmalarından hemen sonra Musa aleyhisselam'ın yanlarından kısa bir müddet ayrılmasını fırsat bilerek Samiri'ye uydu ve putperest oldular. Musa aleyhisselam'a bağlılıklarını sürdürmediler.
Bu sırada Yüce Allah'ın onlara birçok ihtarları oldu. Verdiği nimetleri hatırlamaları, ahde sadık kalmaları, indirilen Kitab'a iman ettikleri halde onu inkar edenlerin ikli olmamaları, âyetlerini az bir menfaatla değiştirmemeleri... zaman zaman onlara hatırlatıldı. [3]
Ama onlar itaat ve kulluk belirtisi olan bu emirlerin hepsinin zıddını işlemek suretiyle isyanlarını açık, kesin ve sürekli hale getirdiler. [4]
Düşüşleri
Kitap ehlinden, özellikle Yahudiler Allah'ın nazarından düştüler. Daha önce de belirtildiği üzere başlangıçta nail oldukları büyük nimetlerine ve şerefli konumlarına rağmen, sonradan insanlık aleminin en şerir milleti oldular.
Kur'ân'ın hükmüyle, beni-İsrail kafirleri, "Hem Davud'un hem de Meryem oğlu İsa'nın lisanıyle lanetlendiler" [5]
Elbette ki bu kadar geçmiş nimetlerin ve iltifatların sahibi olduktan sonra bu şekilde bir isyana ve nankörlüğe düşmek, böyle bir lanetle lanetlenmeyi gerekli kılmıştır.
İşte Yahudiler, nail oldukları ilâhî nimetin kadrini bilmedikleri, kendilerine yüklenen insanlığa önder olma "misyonu"nun gereğini yapmadıkları için, suçları ölçüsünde aşağılandı ve cezalandırıldılar.
Daha önce kendilerine helal kılınan temiz şeyler sonradan yasaldandı.
Zenginlikleri, bol nimetleri ellerinden alındı. İşte bunun için "Allah'ın eli bağlıdır" yani çok cimridir, dediler. Allah da onlardan bir kısmını maymun ve domuz suretine çevirdi. [6]
Yahudilere verilen maddî manevî cezalar kademe kademedir.
Bunlar önce mel'un olur, ilâhî rahmetten kovulurlar. İkinci olarak ilâhî gazap başlarına çöker, bela üstüne belaya uğrarlar. Üçüncü olarak maymun gibi bir insan mukallidi, kararsız, dönek, renk değiştiren, sahtekar.... bir toplum haline getirildiler. Gerçekten de dikkatlice gözlemlendiği zaman hemen farkedilir ki, Yahudi insan tipi belli bir karakter arzetmektedir. Müfessir merhumun pek güzel tasvir ettiği üzere Yahudi, bir bakışa zekidir; insanın her yaptığını derhal taklid eder, fakat hakikatte ne yaptığını bilmez, taklid derdi ile her felakete atılır, sevk edilir. Bir bakarsın gayet çirkin, suratsız bir maskaralık timsali veya hınzır gibi canavar boynu bükülmez, kafası tuttuğuna gider, her habaseti yapar, her pisliği yer, derisi bile debagat kabul etmez, müstekreh, menfur, makhur bir cinayet ve denâet timsali olur gider. [7]
İşte bu hal, onlara dünyada iken verilmiş aşağılama cezasını dışa vuran görüntüleridir.
Bu lanetlenme ve cezalandırma realitesine mebni olarak Kur'ân, Musa alehîsselam devri yahudilerine da aynı üsiupla hitap ediyorsa, Hz. Peygamber devri yahudilerine de aynı üslupla hitabediyor.
Yahudilerin İslâm'dan evvel, İslâm'dan sonra ve günümüze kadar gelen bütün nesillerinde aynı karakterin izleri ve belirtileri görülür. Aşağılık karakter daima kendisini gösterir. Zaten Kur'ân da onları bu sıfatlarla damgalamış, insanlara ibret olsun diye hallerini ilan etmiştir. [8]
Suçları-İsyanları
Ehl-i kitabın bu decere ağır cezalara uğratılmasının ve bir kısmına da lanet edilmesinin sebepleri neydi? Aynı hallere düşmemek bakımından bunların bilinmesinde bizim için yarar vardır. Bu yönde, Kur'ân-ı Mübîn onların birçok suçlarını zikrediyor. Kısa çizgilerle belirtecek olursak, bu suçların bir kısmı: Ahidlerini bozmuş olmaları, Allah'ın âyetlerini inkar etmeleri, peygamberleri öldürmeleri, Hz. Meryem'e iftira etmeleri, hepsinden beteri "Biz Meryem oğlu İsa Mesihi öldürdük" diye övünmeleri... gibi suçlardır.
Allah'ın Resulü olduğunu bildikleri halde Hz. İsa'yı öldürmeye teşebbüs etmeleri, onların günah yolunda ne kadar cür'etkar olduklarını gösterir. Çünkü O'nun Peygamber olduğu hakkında zihinlerinde hiç bir şüphe yoktu.
Yine Kur'ân, büyük isyan alameti olarak: Yahudilerin yaptıkları zulmetden, haksız yere insanların mallarını yemelerinden, men'edil dikleri halde faiz almalarından... bahseder. [9] Ve o Yahudiler ki, Musa aleyhisselam'a bağlılıklarında sebat etmeyip imandan döndükten sonra, "Biz açıkça Allah'ı görmedikçe sana inanmayız!" demek cür'etini göstermişlerdi. Bu söz üzerine de derhal onları yıldırım çarpmıştır. [10]
Çok enteresan ve ibret almamız gereken bir fena halleri daha vardı:
İşledikleri fenalıklardan birbirlerini vazgeçirmiye çalışmıyorlardı. [11]
Halbuki (öncelikle) bilginleri, fakihleri onları işlemekte oldukları haramlardan alıkoymaya çalışmalıydı. [12] Fakat bunu yapmadılar.
Kitap ehlinden çoğunun kafirlerle dost oldukları da tarihi bir gerçektir. Bu tutumları Kur'ân'la Peygamberimize de haber verilmiştir. [13] Öyle ki, onlardan taraf oluyor ve onların velayeti arkasına düşüyor, öncülüklerini kabul ediyorlardı.
Daha nelere cür'et etmediler ki!..
Hz. Peygamber'den, kendilerine gökten bir kitap indirmesini bile istediler.
Cumartesi yasağını çiğneyerek isyan ettiler.
Pek azı müstesna, İslâm hakikatine inanmadılar ve mü'minlere düşman oldular. Kitap ehli, Allah'ın Resulü'ne ve mü'minlere düşman olmakla da kalmayıp, onları kendi dinlerine çevirmek isterler. Bu durum Hz. Paygamber'e, "Sen onların kendi dinlerine uymadıkça, Yahudiler de Hıristiyanlar da senden razı olmazlar.” [14] buyurarak haber veriliyor.
Şu noktayı da anlamak gerekir: Kitap ehlinin Resulullah konusunda ki suçları, müşriklerden daha büyüktür. Çünkü ehl-i kitap henüz Peygamber olarak gelmesinden önce O'nun hakkında bilgi edinmişlerdi. Hem de gelecek olan nübüvvetini ikrar ediyorlardı. Fakat gerçekten peygamber olarak ortaya çıkınca O'nu inkar ettiler, yalanladılar ve bilgilerine rağmen O'nu reddettiler. [15]
İsrailoğulları, tarih boyunca birçok peygamberin kendilerinden gelmiş olması sebebiyle son Peygamber'in de beni İsrailden gelmesini bekliyorlardı. İşte bunun için O'nun davetine karşı böbürlendiler. Üstelik hem sulh, hem de harp zamanında O'na ve müslümanlara ihanet ettiler.
Peygamber aleyhissalatü ve'sselam, ilk olarak Medine etrafındaki ehl-i kitap olan Yahudilerle barış ve yardımlaşma akdini imzaladı. Ama onlar hainlik edip Peygamberle olan akitlerini bozdular. Üstelik her savaşa girdiklerinde kafirlerle anlaştılar ve onlara yardım ettiler.
Onlar, tevhid ve şirk arasındaki soğuk savaşta da müslümanlara karşı müşriklerin yanında yer alıyorlardı.
Medine'de müslümanlar arasına fitne sokmaya çalışıyorlardı.
Yahudilerin İslâm'a düşmanlık beslemelerinin diğer bir sebebi de, Medine muhitinde, ellerinde bulundurdukları reislik, liderlik, ticarî hakimiyet ve faizcilik gibi imkanları kaybedip, her bakımdan geri plana düşme endişesi idi.
İşte bütün bu suçlar, o türlü bir cezayı ve lanetlenmeyi gerektiriyordu. Fakat bu henüz dünyada uğratıldıkları rezillik ve aşağılanmadır. Esas cezaları, bütün kafirler için olduğu gibi âhirete bırakılmıştır ki, bunun sebebi de kalplerinde bulunan inkara yönelik itikatlarıdır. [16]
Küfürleri
Ehl-i Kitab'ın kafir olduğundan hiç şüphe yoktur. Kur'ân'ın hükmüyle, içlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fasıklardır. [17] Her ne kadar Kur'ân'ın bazı âyetlerinde "Kitap ehlinden ve müşriklerden olan kafirler" [18] şeklinde ifadeler bulunuyorsa da bu ifadeden, "bunların sadece bazılarını kafir olduğu", bir kısmının olmadığı şeklinde bir anlam çıkartılmamalıdır. Aslında bu cümlenin anlamı şudur: Küfre düşen güruh iki çeşittir; biri ehli kitap, diğeri de müşrikler. Bu bakı'mdan buradaki mânâ:
"Küfre düşmüş iki güruh olan Ehl-i kitap ve müşrikler..." şeklindedir. [19]
Çünkü müşrikler ve kitap ehli, Resulüllah'a risalet geldikten sonra onu inkar etmişlerdir.
Ayrıca Ehl-i kitap içinde Kur'ân'ın yalnız "bir kısmını" inkar edenler de vardı. [20] Bu topluluk Kur'ân'ı tamamen inkar etmiyordu. Çünkü O'nda Allah'ın birliğine, kudretinin isbatına, ilmine ve hikmetine delalet eden âyetler de vardı. İşte bunları inkar etmiyorlardı.
Fakat Hz. Peygamber devrindeki Kitap ehli genel olarak Kitab'a karşı kuşku içindeydiler. [21] Aynı zamanda kendi kitaplarını da aslıyla bilmiyor ve ona hakkıyle iman etmiyorladı. [22]
Sadece o önem için olmak kaydıyla, kendi kitaplarına hükmüne bağlı kalsalar, mü'min sayılırlardı. Yani Tevrat'ı, İncil'i, kısaca kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, kaybettikleri nimetlere tekrar kavuşacakları. [23] Ama, yine Kur'ân'ın beyanına göre, Kitap'tan uzak kaldıkları, onun ahkamını düstur edinmedikleri müddetçe, kitap ehlinin hiç bir esas üzerinde olmadıkları da [24] şüphesizdir.
Kaldı ki onlar, birçok batıl inançları, ibadet şekillerini ve gelenekleri benimseyip hurafeler yığınını din edindikleri gibi; bununla da yetinmediler; kendi kafalarından uydurdukları tefsir ve te'villerini asıl metindenmiş gibi kabul ederek Tevrat'ı da tahrif ettiler.
Hatta kendi kitaplarından bile, derin bir şüphe için muzdarip bulunuyor [25] ve ondan rahatsız oluyorlardı.
Özellikle Yahudiler, işledikleri cezayı ağır bulup uygulamak istemiyorlardı. İbn Abbas, Ebu Hureyre ve daha pek çok sahabiden (radıyallahü anhüm) rivayet edildiğine göre:
Tevrat'ta, zina eden İsrailoğullarına "recm" cezası emredilmişti ve bunu da uyguluyorlardı. Fakat sonraları, toplum içinde ileri gelenlere, mevki sahibi olanlara uyguluyorlardı. Fakat sonraları, toplum içinde ileri gelenlere, mevkii sahibi olanlara uygulamadılar. Çare olarak recm'i bırakmış ve zina edene kamçı vurmak, yüzünü karalayıp eşeğe ters bindirerek halkın içinde gezdirmek şeklinde bir ceza icad etmişlerdi.
Hz. Peygamber Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra, bazen O'na başvurup daha hafif bir ceza araştırırlardı. Fetva için gönderdikleri adamlara:
"Eğer size şöyle (uygun) bir hüküm verilirse alın, bu verilmezse sakının" [26] derlerdi. O'nu hem hakem tayin ederler, hem de verdiği hükümden yüz çevirirlerdi.
Kısacası Yahudiler, genellikle Musa aleyhisselam Şeriatının şiddetinden kaçınmak için, İslâm dini hükümlerine göre muhakeme olunmak isterler ve böylece bir kaçamak yolu takip ederlerdi.
Bütün bunlar Kitap ehli'nin daha henüz dinlerinde bile sadık bir imana sahip olmayıp, küfür içinde olduklarını göstermektedir.
Kitap ehlinin sapkınlığı o kadar derindir ki, bunun bir sonucu olarak kendi aralarında bile hiziplere bölünüp ayrılığa düştüler. Kimi, "İsa Allah'ın oğludur", kimi, "Allah ile bir ve beraber olan bir tanrıdır" dediler; kimisi de "İsa, Allah'ı meydana getiren üç esastan biridir" diyerek ihtilaf ettiler. [27]
Kur'ân'ın bahsettiği bu "fıkralar", bir ihtimale göre de Yahudilerle Nasranilerdir. Veya Nasranilerin kendi aralarında bölündüğü fırkalardır. Bunlardan Nastûrîler Hz. İsa'ya "Tanrının oğlu" dediler. Yakubîler, "O bizzat Tanrıdır; yere indi sonra göğe çekidi" dediler. Melkâniler ise "O, Allah'ın kulu ve Nebisidir" dediler. [28] Kitap ehlinin dalaletleri türlü türlü ve birçok yöndedir. Yahudiler ve Hristiyanların, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili dostlarıyız" demeleri de [29] bunun belirtilerinden biridir.
Hıristiyanlardan bu ve benzeri inançlara sahip bulunanların -ki hemen hepsi böyledir-dalalette olduğunda şüphe yoktur çünkü, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenlerin kafir olduğu Kur'ân'ın hükmüyle sabittir. [30]
Bunların Nasârâ olduğu açıktır. Çünkü bunlar genellikle Mesih'e ilah dedikleri gibi, "baba, oğul, Kutsal ruh; üç ilah bir ilahtır" diye bir teslis akidesi ortaya koymaktadırlar. Zaten hristiyanlar, bu üç ilahı bir Allah olmak üzere birleştirdikleri zaman bile, bu vahdetle yine Mesih'i kastederler. Yani üçlemeyi kaldırdık ve tek ilaha inanıyoruz... demeleri de tevhid inancına erdiklerini göstermez. Kaldıki böyle bir inanca sahip olsalar bile İslâmiyet'in dışında bulunarak hak yol üzerinde olduklarını iddia etmenin bir kıymeti yoktur.
Sözün kısası, ehli kitabın az bir kısmı İslâm'a itihak etmiş, diğer taraftan ekseriyeti küfürde kalmıştır.
Ancak bu çoğunluğun bir kısmı da (Hz. Peygamber devrinde) müslüman olmamakla beraber, az çok doğruyu görerek İslâm tebaiyyetine girmiş, İslâm'ın zimmetini kabul etmiş ve bu suretle eski bozgunculuklarını ve fısklarını birçoğundan vazgeçmiştir.
Buna karşılık büyük çoğunluk hakkı büsbütün unutmuş, gayz ve taassuba sarılmış, küfr-u tuğyanını artırdıkça artırmış, her münkeri işlemiş ve yaymış, İslâm'a düşmanlıkta kafirlerle beraber olmuş ve hatta da daha ileri gitmiştir. [31]
Zaten durumları şuradan da açıkça anlaşılır ki, onlar; Allah'a, Peygamber'e ve O'na indirilene iman etmiş olsalardı kafirleri dost edinmezleri. [32] Üzerlerinde başka hiç bir alamet olmasa dahi, bu tutumları bile onların küfrünü göstermeye yeterlidir. Ve bu Kur'ân hükmü, kendini müslüman zannettiği halde kafirlerin tarafını tutan okumuş ve okumamış idraksizlere ibret olmalıdır. [33]
Faaliyetleri
Kitap ehlininin, başlangıçtan günümüze kadar kendi hurafeleriyle başbaşa kalıp sessizce yaşayıp gittikleri söylenemez. Aksine onlar, Hak Din'in gelmesinden itibaren şer ve ifsat yolunda durmadan çalışmışlardır. Onların bu olanda yaptıklarını birkaç maddede toplamak mümkündür.
İbni Abbas ve Mücahid'in beyanına göre Yahudi ve Nasara'dan bir gurup Allah'ı ve Resulü'nü kabul etip İslâm'a girdikten sonra mü'minlerle mücadele ediyor, onları cahiliye devrine döndürmek için tartışıyorlardı. Ve mü'minlere şöyle diyorlardı: bizim kitabımız sizin kitabınızdan hayırlı, Peygamberimiz de sizin Peygamberinizden öncedir. Biz de sizden hayırlıyız, Allah yolunda da sizden önceyiz. [34]
Kur'ân onların bu saçma iddialarından, "Allah ve O'nun Din'i hakkkında tartışanların delilleri Rableri yanında batıldır" (geçersizdir) şeklinde bahseder. Bu yöndeki çabalarını da şöyle haber verir: Ehl-i kitaptan çoğu, sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. [35]
Yine o Ehli kitap ki, kafirlerin yolunun mü'minlerin yolundan daha doğru olduğunu söylüyorlardı. [36]
Mü'minleri saptırmak yolunda bir de şöyle bir plan kudular: Birbirlerine dediler ki, "Mü'minlere indirilmiş olana sabahleyin inanın, akşam da inkar edin; böylece belki imanlarından dönerler. [37]
Bu plan, Yahudi bilginlerinin ve liderlerinin, İslâm hareketinin gücünü zayıflatmak için kurdukları tuzaklardın biriydi, onlar, sadece gizli düzenlerle bazı müslümanları kandırmak için İslâm'a ilgi duyar görünüyorlardı. Bu amaçla Medine'ye, müslüman olduklarını ilan eden adamlar gönderiyorlardı. Ama bu adamlar daha sonra nıüslümanlar arasında ve onların Peygamberlerinde şu şu kötülükleri gördükleri için İslâm'dan çıktıklarını açıklıyorlardı. [38] Bu konuda şöyle bir olay daha nakledilir: Hayber Yahudilerinden oniki kişilik bir haham topluluğu müslümanları şaşırtmak için yukarıda sözü edilen plan gereğince, günün evvelinde İslâm'a girecekler, fakat akşama doğru: "Biz kitabımıza baktık, Muhammed'in sıfatını onda bulamadık" diyerek İslâm'dan çıkacaklar. Böylece müslümanların da içine şüphe atacaklar ve onların da dinden dönmelerine kapı açmış olacaklardı. [39]
İşte Yüce Allah onların bu hilesini hatırlattıktan sonra, "Ey Kitap ehli, niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği inkar ediyorsunuz!” [40] buyurarak, yapılan işin tevhid açısından fecaetini ortaya koyuyor.
Küfürlerinin sonucu olarak, Kitap ehlinin İslâmla ve bağlıları ile alay etmeleri de kayda değer.
Kur'ân bunları, "dini oyun ve eğlence yerine koyanlar..." olarak vasfeder. O Yahudiler ki, müslümanlar ezanla insanları namaza çağırdıkları ve müslümanlar namaza kalktıkları zaman, gülüp istihza ederek: Kalktılar, kalkmaz olsunlar! Namaz kıldılar kılmaz olsunlar!., derlerdi. [41]
Yahudi ve Hıristiyan dünyasının Müslümanlık karşısındaki tutum ve davranışları, faaliyetleri, mücadele ve çabaları hiç bir zaman sona ermemiş, tarihin bütün dönemlerinde devam etmiştir; hem de çok daha yaygınlaşmış, kurumlaşmış, politikleşmiştir, zulmünü ve fesadını artırmış olarak süregelmiştir. Orta zamanlarda kendini gösteren ve İslâm âlemini harap eden haçlı zihniyeti ile, sonra asırlarda iyice kendini gösterip ürününü veren Siyonizm ideali ve siyonist faaliyetler bunun sadece dışa vuran yönüdür.
Modern dünyanın bugünkü ekonomik siyasal zulüm sistemleri hep o zihniyetin eseridir. Bir mütefekkirimize ait aşağıdaki cümleler, özellikle Yahudi idealizminin ve onlardaki şirret insan kimliğinin karakterini bize gösterecek niteliktedir. Diyor ki yazarımız:
"Yahudiler esrarlı mahluklardır. Kapitalizmi o kurar, komünizmi o yapar sonra o yıkar.
Biri bir adım ileri attırsa, diğeri gelir, o adımı geri aldırır, maksadı, hiç bir yerde birlik bırakmamak... Bâtılda bile buluşturmak istemez insanları, Yahudi budur; ve hak veya batıl, her birliğe düşmandır. Tek gayesi, gizli yahudilik hegemonyasını kurabilmek için insanlığı bölmek, ufalamak, çözmek ve çürütmek..." [42]
“Bu ruh halini ve insan tipini anlamak ve anlatmak için hiç bir örnek olmasa, sadece İsrail örneği ve Filistin zulmü, bir ibret dersi olarak dünyaya yeter. Yalnızca Batı dünyasının özellikle son yıllardaki tutumuna bakmak bile o dehşet verici gerçeği anlamak için kâfidir.
Artık "Kitap ehli" olma haysiyetini bile kaybetmiş Yahudi ve Hıristiyan âlemine bu kadarcık bir değinmeden sonra tekrar eskiye dönelim. [43]
Bilginleri
Ehl-i kitabın âlimleri bir başka âlemdir; dalalet koruyuculuğu ve yayıcılığının önemli bir kutbunu teşkil ederler.
Kitap ehli bilginleri Kur'ân'da "rabbâniyyün" ve "ahbâr" olarak geçer. Bazı yorumlara göre Rabbaniler, en üst derecede uzman bilginlerdir; Ahbar ise fakihlerdir. [44]
Yahut da ahbar, yahudi "hahamları"dır.
Zemahşeri'ye göre: rabbâniyyün ve ahbâr, Harun peygamberin evlatlarından tarîk-i enbiyayı iltizam eden zâhidler ve alimlerdir.
İbn-i Abbas'a göre de: Rabbani, nâs üzerinde ilim ile icray-ı siyaset eden ve büyük ilimden evvel küçük malumat ile terbiye eyleyen erbab-ı ilim ve erbab-ı velayet demektir.
Bu zikredilenlerden başka Rabbaniler lafzından maksadın: fıkıh bilginleri, âlimler, filozoflar, muallimler, terbiyeciler, ilmiyle amil olanlar, haramı helali, emri ve nehyi bilenler... olduğu da söylenmiştir.
İslâmî çerçevede rabbani âlim ise: Rabb'e bağlı, İslâm'a tam teslim olmuş, muttaki ve etkili kimse demektir.
Ehl-i Kitap âlimleri, kendi dinleri çerçevesinde olsun, üzerlerine düşen görevi ve sorumluluğu hakkıyla yerine getirmemişler ve Kur'ân'ın ağır tenkidine uğramışlardır. Onların bu alandaki suçlarını Yüce Allah, "Rabbaniler ve diğer bilginler (hahamlar), kendi halklarını günah söz söylemekten ve haram yemekten men'etmeli değiller miydi?.. Bu yaptıkları şey ne kötüdür!" [45] buyurarak ortaya koyar. Çünkü bu âlimler için, "onların yapageldikieri o şey ne kötüdür!" deniliyor. Çünkü onlar bunu âdeta meslek edinmişler, dururrfa müdahele etmemeyi âdet haline getirmişlerdi. Halbuki mes'uliyetin en büyüğü âlimlerin üzerindedir. Ve halkın ahlakını, dinini bozan çoğunlukla bunlardır. Bazı din tahripçileri bunlardandır. Ve buradan da anlaşılıyor ki, Rabbaniyyun'un sorumluluğu ahbardan daha öncedir ve büyüktür. Ulemâ demişlerdir ki Kur'ân'da âlimleri kınayıp azarlayan âyetler içinde en şiddetlisi budur. Bu uyarıdan, bu tehditten müslüman âlimleri de ibret almalı, hakkı gizlemenin, duruma müdahele etmemenin büyük vebalini anlamalıdırlar. Bundan daha önemlisi de, müslümanlar ulemâyı bu ölçü ile değerlendirmeli, kimlerin rabbani, kimlerin şeytanî olduğunu farketmeli, onların da kimliğini tesbit etmelidirler.
Kitap ehli âlimlerinin mü'minlere bakışı da daima menfî olmuştur. Çünkü onlar cibt ve tâğuta inanıyorlar ve kafirlere: ''Bunlar mü'minlerden daha doğru yoldadır" diyorlardı. [46]
Meselâ bunlardan Ka'b b. Eşref ve avânesi bir defasında Ebu Süfyan'ın bir sorusu üzerine:
"Sizin dininiz Muhammed'in dininden daha hayırlı, yolunuz da onun ve ona uyanların yolundan daha doğrudur!" demişlerdi. [47]
Ehl-i kitap, bilginleri başta olmak üzere, Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu kendi oğullarını bildikleri gibi biliyorlardı. Fakat onun nübüvvetini kabul etmiyorladı. Böylece, bu gerçeği bildiren Kitab'ı arkalarına attılar ve hakikati gizlediler. [48]
Kur'ân'ın, ilimde derinleşmiş (râsihün) dediği, ilâhî kitapların niteliklerini iyi bilen ve Hakk'a tâbi olan Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi bazı âlimlerin bir tarafa bırakılırsa, Yahudi bilginleri, hep hakikati gizleyen ve Hak Din'e düşmanlık besleyen bir yapıya sahip olmuşlardır.
Bu tutum, bu gelenek, Hıristiyanıkta da, Yahudilikte de tarih boyunca süregelmiştir.
Yeni dönemlerde ise bu düşmanlık, bu saldırı daha sinsi ve daha tehlikeli bir mahiyet kazandı.
Ondokuzuncu ve yirminci asrın bazı Batılı müellifleri, İslâm'a yönelik yıkım ve saldırılarını çoğunlukla "takdir, övgü" re "hayranlık" paravanları arkasında yürüttüler.
Onlar, özellikle nübüvveti inkar etme, perdeleme, işinde böyle sinsice bir diyalektik kullandılar. Yani önce Hz. Peygamber'i beşerî yönleriyle övmek ve asıl peygamberlik yönünü örtbas etmek metodunu seçtiler.
Buna bir örnek vermek gerekirse, misal olarak bir İtalyan müellifi olan Kaytana'yı göstermek mümkündür. O, bir kitabında Hz. Peygamber'in eşsiz derecede kendine güven duygusuna sahip olduğunu, fakat bunun bir sır olarak kaldığını söylemiştir.
İşte bu söz, itiraf görünümünde hakikati inkardır. Çünkü O, "peygamberlik gücü"ne bir "sır" ismini vermişti. Halbuki bu güven, Allah'a olan güvenin ve bu risalet görevinin ona Allah tarafından verildiğine dair kesin bilgisinin sonucudur. Hem de davasındaki sadakatin bir delilidir.
Ehl-i kitap bilginleri şimdiki temsilcileri, doğu bilimcisi denilen oryantalistlerdir.
İşte, İslâm'a nefretle bakan, fakat onun eşsiz gücü karşısında ezilen bu Batılı bilginler, nesilden nesile sürüp gelen bir çaba ile, bu dini inceden inceye etüd etmekte ve bu dinin kuvvet kaynaklarını bozabilmenin yollarını ciddiyetle araştırmaktadırlar.
Batı bilimci yazarlar, bir noktada müslümanları oyuna getirmiş ve o alanda başarı sağlamışladır. Allah'ın kelamını direkt olarak ortadan kaldırmanın -imkânsızlığını görerek, müslümanları, kendi dinlerini gerçek mânâda öğrenmekten alıkoymuşlardır.
Tek cümle ile, onların başarı sağladığı alan: müslümanların ölü ve cansız nazari araştırmalarla uğraşmalarını sağlamak, bir de, bölgesel ve irkî ihtilaflar çıkarmak suretiyle onları birbirine düşürmek.
Tarihî ve sosyal şartlarının etkisi, müslümanların çoğu dönemlerde iyi bir yönetimden mahrum kalmalarının ve bunlara ilaveten Yahudi ve Hıristiyan âleminin çabalarının sonupu olarak: son asırlarda nazarî ve kültürel bir din ile yetinildi. Öyle bir din ki, dinamiği, sosyal-siyasal, egemenliği, bireysel ve toplumsal uygulaması bulunmayan bir din. Vicdanlarda yer etmiş bir inanç olmaktan öteye gitmeyen bir din.
İşte Batılılara böyle bir dini, halkı müslüman olan ülkelere empoze ve kabul ettirdiler. Onlar isterler ki: Bu din, nazarî planda, kitaplarda ve vicdanlarda duyarak, bu dünya sistemine inanmış otoritelerin koydukları hükümleri, görüşleri, uygulamaları takdir ve takdis etmekle yetinsin.
Geçmişi Kitap ehli bilginlerine dayanan, son asırda müsteşrikler elinde gelişen, daha sonra da Amerikanizm'in en önemli ilkelerinden biri haline gelen bu anlayış, ne yazık ki, müslüman aydınların ve halkların kafasında da yer bulabilmiş ve hatta yerleşmiştir. [49]
Şimdiki Kitap Ehli
Avrupası ve Amerika kıtasıyla bugün artık "Batı"denilen âlemi meydana getiren ve de "Batı" ruhu taşıyan bu dünyaya Ehl-i Kitap demek, gerçekle ve hakkaniyet ölçüsüyle ne ka-l dar bağdaşabilir!.. düşünmek 1 azım.
Gerçek o ki bugün artık Allah'ın indirdiği Kitab'm ehli olan bir dünya, bir ülke mevcut değildir. . Bütün mezhep ve cemaatleriyle bugünkü Hristiyanlık ve Yahudilik âleminin, "Kafirlerin yolu mü'minlerin yolundan daha hayırlıdır" diyen atalarından, sapıklık itibariyle bir farkı yoktur. Hatta düşmanlıkta ve faaliyette daha da ileridirler. Çünkü İslâm düşmanlığı tarih boyunca sürdürülmüş, gaye edinilmiş, şimdilerde bütün Batılı devletlerin önemli bir politikası haline gelmiştir.
Bugün kitap ehli, dün Medine'de kafirleri müslümanlar aleyhine kışkırtan ve onlarla iş birliği yapan güruhun daha çoğalmış ve teşkilatlanmış bir devamıdır.
İki yüz sene boyunca ardarda Haçlı Seferleri düzenleyenler onlardır.
Endülüs'te korkunç katliamlar tertipleyenler de yine onlardır.
Filistinli müslümanları yurtlarından kovup yerlerine Yahudileri yerleştiren yine bu Batı dünyasıdır.
Birleşmiş Milletler isimli küfür ittifakının direktif ve fetvaları ile toplu cinayetlerini işleyenler yine bunlardır.
Netice olarak Yahudilik ve Hıristiyanlık, kurulu ibadet. Şekilleri ve halihazır görünümleriyle, daha sonraki bir çağda ortaya çıkmış, değişik iki beşeri dindir ve Hz. Musa ile Hz. İsa'nın insanlara tebliğ etmek istediği dinler değildir.
Mevcut düzenleri, ayinleri ve sözde ibadet şekilleriyle yürürlükte olan bu iki din, peygamberlerinden çok sonra din adamları ve rahipler tarafından icad edilmiş kurumlardır.
Hıristiyanlığın oluşumu ve tam bir şirk düzeni haline getirildiği hakkında tarihin kesin şehadeti ve âlimlerin hükmü vardır. Bu realiteyi şöylece özetlemek mümkündür:
İznik Ruhban meclisinde, şirkten mürekkep ve vahdaniyetle çelişen bir "Teslis akidesi = üçleme" kabul edilmiş olduğundan, Protestanlık da dahil olmak üzere bugünkü Hristiyanlık şirkin bir tekamülünden ibaret kalmıştır. [50] Yani şirkin geliştirilen, daha karmaşık hale getirilen bir şekli olmuştur.
Bunun için özellikle Hıristiyanlığı gerçek İsevîlik'den ayırmak lazım. Hz. İsa'nın getirdiği hak din ile mutabakatı
olmayan bu yol, aslında Katolik ismi verilen mezheple başlar. Katolik, Yunanca bir kelimedir ve "umumî din" anlamındadır. Üçleme akidesiyle ilâhî vahdeti üçe bölen bu mezhep, kendisini umumî din kabul eder ve Ortodoksluk ile Protestanlık yollarına hakaret nazarıyla bakar.
Hristiyânlık'ta, "reform" adı altında yapılan dinî ve siyasî yenilenme ve arınma hareketlerinin de, onu şirkten kurtardığı düşünülemez. Bu değişiklikten sonra oluşan mezheplerin tamamına Protestanlık denir ki, bunların çıkışında ilk ana fikir, İncil ve akıl adına papaları protesto etmek fikrinden ibarettir.
Genellikle protestanların da, teslis ve Mesih'in ilahlığı davasında katoliklerden farkı yoktur. Akla önem verdikleri iddiasındaki protestanların, aklîlik ile bağdaştırılması imkansız olan "üçlü ilah" geleneğindeki ve Mesih'in ilah olduğu konusundaki taassupları, aklî düşünceden ne derece uzak olduklarını göstermeye yeterlidir,
Yahudilerin dalaletini konuşmaya bile hiç lüzum yoktur. Onların küfürlerini ortaya koyan birçok yanlış itikatları vardır.
Mesela ilk dönemde Ehl-i Kitap, nerdeyse, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi yahut Hristiyan olduğunu söylüyorlardı. [51] Halbuki bu sayılanlar Musa aleyhisselam'dan da, Yahudilik ve Hristiyanlıktan da daha önce yaşamışlardır.
Bu iddiada görülen, gülünç derecedeki ırk asabiyeti halen devam etmektedir.
Yine yahudiler kendilerinin risalet sahibi olmaları (yani kendi içlerinden bir Peygamber gelmiş olması) ve kitap sahibi bulunmaları sebebiyle Allah'ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Bütün dünya milletlerinin efendisi olduklarına inanıyorlardı. Bugün bu inançları daha da katılaşmış ve kökleşmiş olarak "üstün ırk" saplantısı şeklinde gönüllerinde ve tavırlarında yaşamaktadır.
Öyle canlı yaşamaktadır ki, onlara göre, maddî-manevî her türlü hak, her nevi imtiyaz yalnız ve yalnız Yahudi ırkınındır; bu ırktan olmayanlar hiç bir hakka ve imtiyaza sahip değildir. Allah'ın sevgili kulu yalnız onlardır. Ve bu hakkı kazanma, elde etme uğrunda her şey mubahtır. Bu mücadelede öldürmek, katliam yapmak, gasbetmek, yağmalamak, hile, yalan, dolandırıcılık vs. gibi her yol ve metod meşrudur, kullanılabilir.
Bundan başka Yahudiler, Ortadoğu'da geniş bir toprağın Allah tarafından kendilerine verildiğine inanırlar. Bu verilmiş toprakların merkezinin Kudüs şehri olduğunu söylerler.
Yahudi ırkının ne yapıda bir millet olduğunu göstermeye sadece şu husus yeter ki, onlar önece kendi peygamberlerine ihanet ettikten sonra, bu az geliyormuş gibi Hz. İsa'ya ve onun peşinden gidenlere karı yüzyıllar boyu düşmanca duygular beslemişlerdir. [52]
Sosyo-Politik Küfürleri
Eski isimleri Kitap ehli olan bu milletlerin, anlatmaya çalıştığımız itikadı küfürlerinden başka, ideolojik ve siyasal anlamda da küfürleri vardır ki, bu alandaki sapkınlıkları, daha büyük ve daha yıkıcı bir etki alanı bulmaktadır.
Her şeyden önemlisi olarak şimdi artık Yahudi ve Hıristiyan dünya, kapitalizm ve hatta materyalizm şeklinde kendini gösteren kopkoyu dinsizlik düzenleriyle dayanışma ve özdeşleşme halindedir.
Dünyanın neresinde olursa olun, kapitalizm, materyalizm, sosyalizm ve hatta komünizm sistemlerinin mucidi ve yaşatıcısı mutlak surette bunlardır. Bu sistemlerin hepsiyle işbirliği yapmaktadırlar.
Şimdi, Allah'ın indirdiği Kitap'la zerre miktarı bağlantısı olmayan bu milletlere nasıl Kitap Ehli demek mümkün olabilir?..
Biraz gerilere gidecek olursak, bu ideolojik sapmanın şöylece hızlandığını görürüz: Son yüzyılda Avrupa devletleri büyük Fransız inkılabından sonra liberallik, laiklik ve insaniyet kavram ve ilkelerine sığınarak, nasraniyet (Hıristiyanlık) asabiyetinden sapmaya doğru yönelmiş ve o zamandan itibaren diğer milletler üzerine egemenlik kurmaya yol bulabilmişlerdir.
Geçen yüzyılda Avrupa hiç şüphesiz bilim ve sanayi alanında çok büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Fakat bu gelişmelerle, dinsizliğe ve egoistliğe doğru menfî bir gidişi gaye edindiklerinden, bilimsel ve teknolojik kalkınmalarını hak ve hakikate raptedecekleri yerde insanlığı Hak'tan uzaklaştırma" ya, vicdansızlığa getirdiği gerçek özgürlük hakları ile, insanlığa temin eylediği evrensel hayat hakkından uzaklaşmak ve hayatın ızdırabını artırmaktan ibaret olmuştur. [53]
Artış iyice anlaşılmalı ki Yüce Allah'ın Hz. Musa ve Hz. İsa'ya gönderdiği kitaplarla bu Batı milletlerinin, yani Yahudi ve Hristiyanlık dinine mensup olduğu zannedilenlerin hayat ve düşünce olarak bir bağlantıları yoktur.
Kur'ân tâ başından beri Yahudi milletini "yeryüzünün en şerlileri" olarak nitelemiştir. [54] Hristiyanlara gelince, onlar da İsa aleyhisselam'dan hemen sonra şirk ve hurafelerle örülü muharref bir batıl dinin akıl ve gerçekdışı inançlarını bağnazca sürdürmektedirler.
Yaşayışlarının ise Hak din ile değil, kendi sözde dinleri ile dahi bir alakası yoktur.
Bütün bunlara rağmen, ancak "cahil" kelimesiyle nitelenebilecek adı müslüman bir çoğunluğun, komünizme ve komünist bloka karşı olarak, kapitalist batı ülkelerine ve özellikle ABDye sempatizan duygular beslemesi, sola karşı bu sağ'a ve kendince ehl-i kitaba dostluk beslemesi akılları durduracak bir garabettir.
Bundan başka bazı son devir aydınlarında, ilim adamlarında hatta zamanımızın bazı tefsircilerinde, şimdiki Yahudi ve Hristiyanların hak bir yol üzere bulunduklarını ispat etme eğilimi ve çabası görülmektedir ki, bu da ilim ve tevhid namına esef verici bir durumdur.
Ehl-i Kitap kavramını anlamayarak ve bu toplumun tarih içindeki durumunu iyi değerlendirmeyerek hükümler çıkaran ve sonuçta da Rusya'ya karşı ABD'yi savunma derekesine düşen, üstelik bir de "ehven-i şer" mefhumunu kötüye kullanan, dahası bunu da dindarlık sayan cahiller ve idraksizler güruhuna acaba ne demeli?..
İslâm'dan sonra hiç bir dinin ve sistemin gerçeklik ve "hak" olma iddiasında bulunamayacağı hükmü bir yana, bu kafayı taşıyanlar şu kadarcık hakikati görseler yine yeter. O hakikat de şudur: Evvela şerrin ehveni olmaz. Küfrün azı da çoğu da bir olduğu gibi, şerrin ehveni de ehven olmayanı da birdir. Ortada hak ve mutlak "hayır" varken şerre itibar ve iltüat edilmez. Sonra bu kavram, sadece "fıkh"ın muamelat alanında söz konusu olan bir kavramdır. Yani muameleta konu olan herhangi bir hususta, iki zararlıdan birini kabul etmek ve ona katlanmak zorunda kalınırsa, bu durumda daha az zararlı olan yolu tercih etmek demektir.
İkinci olarak, ABD ve benzeri süperler, "İncil" ile yönetilen ehl-i kitap bir devlet değildir. İnsanların hayatını şekillendiren ve toplum düzenini belirleyen esaslar ve kurumlar "beşerî"dir, dinî değildir. Sovyet Rusya da bu noktada aynı mahiyeti arzeder. Sonra bireysel ve toplumsal hayat şekli olarak ve inanç noktasından sosyalist-komünist insanla, kapitalist-liberalist insanın yaşayışı arasında, bâtıl olma açısından hiç bir fark yoktur. Hepsi de nefsanî, hayvanı ve biyolojik bir hayatı yaşıyorlar. Şu kadar var ki birisi nefsin isteklerini tatmin etmede alabildiğine bir özgürlüğe sahip, öbürünün hürriyetleri biraz kısıtlı. [55]
Onlara Bakışımız
Tevhidi İslâm inancının birçok coğrafyalarda ve toplumlarda yozlaştırıldığı şu dönemlerde, ehl-i kitap hakkındaki değer yargısının da sıhhatli ve akaidimize uygun bir sağlamlıkta olmaması pek tabiîdir. Kavram kargaşası ve idrak yoksunluğu, sapmalar ve saptırmalar, bu alanda da normal olarak kendini gösterir. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da yanılmak ve yanıltmak çok kolay olmuştur. Tıpkı, yıllarca komünizm ve Rus düşmanlığı yapılırken, sağcılık hatırı için kapitalizm ve Amerikan dostluğu yapıldığı gibi! bu yanlış akidenin, İslâm'ı tam olarak anlayıp iman eden belli bir kesim mü'minin dışında, sona erdiği de söylenemez. Maalesef aynı bozuk itikadı sürdüren sağcı mukaddesatçılar mevcuttur.
Bunun için ilk dönemden başlayarak kafirler ve müşriklerle ehl-i kitap arasında ne gibi fark bulunduğunun, başka bir deyişle kimliklerinin belirlenmesi ve bunlara bakış tarzımızın tespit edilmesi lazımdır.
Tarihen sabittir ki, müslümanların Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra, tevhid ile küfür arasındaki çatışma da yeni bir biçim almıştır. Herşeyden önemlisi Medine'de küçük bir şehir devleti kurulmuştu.
Bu devletin kurulmasıyla, küfrün düşmanlığı da şiddet kazanmış ve çok boyutlu, çok yönlü bir mahiyet almıştı. Bütün Arabistan halkları o İslâm toplununu yok etmek, sindirmek için birleşmişti.
Bu bakımdan İslâm ümmeti, sadece yayılmanın ve galip gelmenin değil, aynı zamanda varlığını sürdürebilmenin politikasını gütmek zorundaydı. Mü'minler topluluğu ve İslâm devleti, elinden gelen tüm gücünü harcamak, bu tevhid sisteminin yaşayıp yayılması için gerekli olan her yola baş vurmak zorunluluğu içindeydi. Muhtemel saldırılara karşı gücünü harcamak, bu tevhid sisteminin yaşayıp yayılması için gerekli olan her'yola baş vurmak zorunluluğu içindeydi. Muhtemel saldırılara karşı güçlü olması gerekiyordu.
İşte bütün bunlar sebebiyle Hz. Paygamber aleyhissalatü ve's-selam'ın, hicretten sonra, karşılıklı fayda amacıyla, anlaşma yaptığı ilk topluluk Yahudiler olmuştu. Hz. Peygamber, onlarla iyi ilişkiler içinde olmak amacıyla elinden geleni yaptı. Onları bir decereye kadar da olsa müşriklere tercih ediyordu. Fakat özellikle yahudi bilginleri O'nun tebliğ ettiği yeni dinden hoşlanmadıkları için müslümanlara karşı münafıklarla ve kafirlerle işbirliği yapıyorlardı. Bunun içinde anlaşmalara ihanet ediyorlardı. [56]
Bedir savaşında kafirlerin yenilgi haberi gelince yahudi liderlerinde Ka'b b. Eşref üzüntü içinde, "Bugün yerin altındakiler bizim için üstündekilerden daha hayırlıdır!" diye bağırmıştı. [57]
Yahudiler, o dönemde, en kritik zamanlarda kafirlere dostluk gösteriyor hem de şöyle diyorlardı: Zamanın ve durumun aleyhimize dönmesi gibi bir felaketin başımıza gelmesinden korkuyoruz. Muhammed'in durumu da henüz garantili değil... [58]
Kitap ehli hakkındaki değer hükmünüzü sağlam temellere oturtmak için şu tarihi olayları hatırlamakta da yarar vardır: Cabir (radıyallahü anh), Ömer (radıyallahü anh)den naklederek anlatıyor: Bir defasında Ehl-i Kitab'ın kitapları arasında bulduğum bir kitabı Resulüllah'a getirmiştim. Ona:
"Ey Allah'ın Resulü, ehl-i kitab'ın eserleri arasındaki güzel bir kitap buldum", dedim. Resulüllah buna çok kızarak: "Benim getirdiklerimden şüphe mi ediyorsunuz ey Hattab oğlu Ömer! Allah'a yemin ederim ki, ben getirdiklerimi size apaçık olarak sundum. Ehl-i kitaba hiç bir şey sormayın! Eğer sorarsanız doğru dediklerini yalanlar, batıl dediklerini kabul edersiniz. Allah'a yemin ederim ki, eğer şimdi Musa hayatta olsaydı mutlaka bana tâbi olurdu", buyurdu. [59]
Nakledildiğine göre Abdullah b.. Mes'ud (radıyallahü anh)de şöyle demiştir:
"Ehl-i Kitab'a hiç bir şey sormayın. Kendileri dalalette olduğu için asla size doğru yolu göstermezler. Herhangi birşey sorduğunuz takdirde hakkı yalanlayıp batılı tasdik etmiş olabilirsiniz" dedi. [60]
Kitap ehline bakış tarzımızı belirlemede şu tarihi olay da yardımcı olacaktır. Deniyor ki: Hz. Ömer'in hilafet yıllarında Basra valisi Ebu Musa el-Eş'arî, bazı önemli hususları görüşmek üzere Medine'ye gelmişti. Bir ara, kayıtların nasıl tutulduğu, işlerin nasıl organize edildiği söz konusu olunca, Ebu Musa: "Hristiyan bir katibim var, işlerimi kolaylaştırıyor, kayıtları düzenli bir biçimde tutuyor..." diye söze başladı. Bunun üzerine Halife Ömer'in rengi değişiverdi ve:
"Allah cezanı versin; müslüman bir kâtip edinseydin ya! Sen Allah'ın 'Ey mü'minler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmeyin' buyruğunu işitmedin mi?" dedi. Bunun üzerine Ebu Musa cevap verdi ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti. Ebu Musa:
"O'nun dini kendisine, kâtipliği bana!" deyince Hz. Ömer'in ikazı:
"Allah'ın aşağıladığına ikram etme. Allah'ın hor gördüğünü aziz ve şerefli kılma. Allah'ın uzaklaştırdığını sen yakınlaştırma!" şeklinde oldu. [61]
Şimdi bu sözler karşısında, içinde bulunduğumuz durumun perişanlığını iyice anlamamız gerekir. İdrak etmeliyiz ki, şu toplumda mü'minle gayrimüslim, nasıl birbirine karışmış ve aradaki fark görülmez olmuştur. İşin daha da fecisi, müslüman hor görülüp, Îslâmsızlık takdir edilir olmuşur.
Yalnız burada şu inceliği de iyi anlamak gerekir: Bazılarının zannettiği gibi gayrimüslim sadece müslümanlıktan başka hergangi bir dine mensup olan değildir. Hiç bir dinden olmadığı halde veya kendince bir müslümanlık benimsemiş olarak asıl İslâm'dan uzak bulunan bir toplum türü vardır ve bugün ortalığa bunlar hakimdir. İşte bu toplum tipi de hesaba katılmalı ve "kafir" söz konusu olunca tâ uzak diyarlar, ecnebiler algılanmamalı. Şimdi bizde bir nadan güruhu var ki "dinsiz" deyince hemen ortalıkta gezen turistleri hatırına getiriyor. Yerleşik dinsizleri hiç hesaba katmıyor.
Kaç defa tekrar etsek azdır: İslâm'ın zıddı, müslümanın alternatifi İslâm'dan gayrı her şeydir. [62]
Müşriklerden Farkları
Şimdi burada şu gerçeğe de işaret etmeliyiz: Kur'ân ve Allah'ın Resulü, müşriklerle kitap ehli'ne az da olsa farklı bir gözle bakmıştır.
Ancak unutmayalım ki İslâm'ın, kitapsız putperest, kavimlerle kitaplıların Allah'a inanması keyfiyetinden dolayıdır. Çünkü kitapsız kafirlerin bir kısmı Allah'ı, âhireti ve İlâhî adaleti inkar ettikleri için bütün ahlakî ve manevî umdeleri de reddederler.
Bu bakımdan, müslümalara kin tutmayıp gayz beslemedikçe ve din hususunda mücadele etmedikleri sürece İslâm, onlarla iyi münesebet kurmaktan mü'minleri menetmez. Zulümkâr olanları hariç, kitap ehli ile "en güzel tarzda" mücadeleyi tavsiye eder. [63]
Yalnız burada "en güzel mücadele" tabirinden kastedilen maksadın da onlara yumuşaklık gösterilip dostluk kurulması olmadığını iyi anlayalım. En güzel mücadele İslâm'ın İzzeti ve menfaati için iyi bir strateji ve yararlı bir taktik uygulaması demektir. Bundan da amaç; Hakkın etrafında toplanıp birleşmeyi sağlamaktır.
Yani iyi geçinmekten gaye, güleryüz gösterilmesi ve meşru olmayan yolları tasvip etmek değil, İslâm'ın güzelliğini göstermek için nezaketle yaklaşmaktır.
Meselâ: Onların kabalığına nezaket ve yumuşaklıkla, öfkelerine soğukkanlılıkla, mugalataya (gevezelik) nasihatle, şiddete vakar ile mukabele etmek gibi [64] . Tekrar edelim ki bu muamele tarzı, ahdi bozmayan, cizye verip İslâm devletine itaat edenlere karşıdır. Böyle olmayıp kafirlikle zulmedenler, İslâm'a ait yeterli delili kabul etmeyip haksızlıkla inada, ifrata sapanlar, yahut "Allah'ın veledi vardı, O'nun eli bağlıdır" gibi laflar ederek küfür izhar edenler bu hükme dahil değildir. Zira o zaman, durumlarına uygun bir yöntem ile hakkı müdafaa etmek müslümanlara vacip olur. Hatta tefsire göre bu hüküm neshedilmiştir. [65] Ayrıca bu emrin Mekke döneminde geldiğine de dikkat etmek gerekir. Çünkü Medine'de durum değişmiş, İslâm devleti kurulur kurulmaz onlarla açık bir mücadele ve savaş ortamına girilmiştir. Böyle bir durumda "güzel muamele " söz konusu olamaz.
O halde tekrar edelim: Daha sonraki âyetlerde, kitap ehlinden Allah'a ve ahirete inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak Din'i din edinmeyen kimselerde, küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar onlarla savaşmak emri vermiştir. [66]
İslâm'ın, ilk dönemde kafirlere nazaran kitap ehline daha farklı bir gözle baktığı bir gerçek olmakla beraber, konunun iyi anlaşılması için şu kuralı da hesaba katmak gerekir: İslâm uleması, Hıristiyan ve Yahudilerle putperestler arasında akaid noktasından değil, ancak ahkâm, bazı dünyevî muamele ve siyaset noktasında bir ayırım yapmıştır. Bu da birkaç husustadır.
Mesela, kestikleri hayvanların ve avladıklarının yenilebilmesi, ehli kitap kadınlarıyla evlenmenin caiz olması gibi [67] Kur'ân'ın, kafirlere karşılık kitap ehlinden yana olduğunu gösteren bir delil daha var. O eğilim de, Bizanslılar ile müşrik Farisîler arasında çıkan savaş münasebetiyle gelen âyetlerde görülüyor. Şöyle ki: Putperest ve mecusi İranlılar ile savaş halinde bulunan Rumlar 613 yılında yenildiler. Bunun üzerine Mekke müşrikleri, kendileri gibi çok tanrıcı olan İranlıların galibiyetine sevindiler. Çünkü haliyle onların tarafını tutuyorlardı. Müslümanlar ise Kitap ehli olan Hıristiyan Doğu Romalıların galip gelmesini istiyorlardı. İşte putperestlerin bu galibiyetleri diğer müşrikleri sevindirdi ve şımarttı. Onlara göre Peygamberin iddia ettiği gibi Allah tek galip ve kadir olsaydı kitap ehlini üstün getirirdi. Böylece şımardılar ve hatta Müslümanlara:
"Siz ve Hristiyanlar kitap ehlisiniz, biz değiliz. Bizim kardeşlerimiz olan Farisîler, sizin kardeşiniz olam Rumları yendi. Aynı sekide biz de aramızda çıkacak bir savaşta size galebe çalacağız!.." dediler. [68]
İşte bundan sonra, yani müşriklerin sevinip şamata etmesi üzerine ilâhî vahiyle Peygambere şunlar bildirildi: "Elif, Lam, Mîm Rumlar yenildi. Yakın bir yerde ve birkaç yıl içinde onlar bu yenilmelerinin ardından” galip olacaklar. [69]
Gerçekten de öyle oldu. 624 yılında iki taraf karşılaştı. Bizans (Roma) orduları üstünlük sağladı ve İran'a girdiler. Bizanslıların galip geldikleri gün müslümanlar da Bedir'de muzaffer olmuşlardı. İlâhî va'd, "O gün mü'minler de ferahlanacak..." demişti ve ferahlandılar. Hem kendi zaferleri, hem de Bizanslılarla savaşan müşrik Farslıların yenilgisiyle sevinç duydular.
Ama dikkat edelim... ilâhî bildirinin burada kitap ehli olan Rumları tutuyor görünmesi, müşrik zihniyete karşı olmak ve mü'minlere da taraf olmak içindir. Aziz ve Celil olan Allah, müşriklerin sevinip şamata etmesine razı olmamıştır. Başka bir ifadeyle, buradaki espri, şirk ehline muhalefettir. İşte bundan dolayı, şimdi bazılarının yorumladıkları gibi, bu olayı ve bu âyetleri delil getirerek Yahudi ve Hıristiyan toplumlarına bir pay çıkarmaya, ehl-i kitap sayıp onların diğer kafirlerden üstün olduğunu söylemeye hiç imkan bir bağlantıları kalmadığı gibi,(dünya çapında İslâm'a ve müslümanlara yönelik fesadın, tahribin, her nevi kötü niyetli etkinliğin, açık ve gizli savaşın, stratejik ve taktik merkezciliğini, odak noktasını onlar temsil ve teşkil etmektedîler. Gözlerini ve kulaklarını dikmişler, bütün güç ve dikkatleriyle müslümanları izliyorlar. Nerede tevhidi bir uyanış, bir kıpırdama görseler, yaygarayı basıyor, raporlar veriyor, ikinci derecedeki bekçilerin dikkatlerini çekiyorlar, Tarihten gelen Haçlı zihniyetinin körüklediği düşmanlık duygusu, bir de halen sahip bulundukları "süperlik" konumlarını emperyalist egemenliklerini sürdürme isteğiyle İslâm'ı ve müslümanları kontrol altında tutuyorlar.
Bundan başka bireysel, toplumsal ve siyasal hayat ve düşünceleriyle, müşrik ve kafir dünyanın, cahili hayat tarzının bütün olumsuz vasıflarını da fazlasıyla taşımakta ve yaşatmaktadırlar.
Bütünüyle Batı, ideolojide liberal kapitalist, fakat yaşayışta tam bir metaryalisttir. Bu toplumların hayatları; üretim, tüketim, maddî başarı, zevk ve eğlence üzerine kurulmuştur. Üstünlüğün ölçüsü yalnız maddî güç ve "fayda"dır. Fazilet, erdem ve maneviyat gibi kavramların bu zihniyette yeri yoktur. Yaşamlarının ana sütunlarını yalnızca bu ilkeler oluşturur. [70]
Kitap Ehlini Taklid Etmek
Bütün bunlardan dolayı, kimilerinin vazgeçilmez dünya dediği bu Butı zihniyetini benimseyip onları taklid etme, müslüman toplumlar için felaketlerin en büyüğüdür.
Zaman içinde ve dünya muvacehesinde İslâm egemenliğinin ve tevhid şuurunun zayıflaması, gerilemesi ve nihayet tamamen yok olup gitmesi hep bu taklid illetinin sonucudur.
Müslüman toplumlarda İslâm'a olan güven ve sadakat azaldıkça bu taklid afeti çoğalmıştır.
Halbuki âlemlerin Rabbi, şanlı Resulü'ne:
"Sana gelen ilimden (yani İslâm'dan) sonra eğer onların arzularına uyacak olursan andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur", buyurmuştur. [71]
Buradaki hitap Peygamberce, fakat emir ve ihtar bütün ümmetedir. Ve bu ilâhî buyrukta bütün ümmet için, Yahudi ve Nasara'nın yoluna uymamaları yönünde çok şiddetli tehdit ve vaîd (ceza ile korkutma) vardır. [72]
Bu ilâhî fermanda, küfrü tanıma hususunda bir incelik daha vardır ki ona da değinmek yerine olacaktır. Ayetin baş tarafında geçen "sen onların milletine uymadıkça onlar senden razı olmazlar" cümlesindeki millet, kelimesi "müfred" olarak gelmiştir. Bu da küfrün tek bir millet olduğuna işaret eden başka bir delildir. Zaten bunun için, Irkları ve kavimleri, hatta dinleri başka başka olsa da, kafirlik ve İslâm'a düşmanlık mevzuunda hemfikir ve yekvücud olabiliyorlar.
Bu gayrimüslim dünyanın, yol ve zihniyet bakımından taklid edilmemesi yönündeki ilâhî hatırlatmalar Kur'ân'da yer yer tekrar edilir. "Sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, o takdirde zalimlerden olursun" buyurulur. [73]
Çünkü hak yol gayet açıktır ve müstakimdir. Müslüman da bunu anlamış ve buna kesin olarak iman etmiştir. Dolayısıyle müslüman bu duyarlılığa sahip olduktan sonra, Allah'tan başkasından talimat almaz. Müstakim olan İlm-i ilâhîyi bırakıp da, her an değişen, istikrarsız, saptırıcı beşerî görüşlere tâbi olmaz.
Kitap ehli hakkındaki değer günümüze temel olacak diğer bir delil, Kur'ân'da kitap ehlinin de aynen diğer kafirler gibi birçok defa İslâm'a davet edilmiş olmalarıdır. Bu da onların dalalette olduğunu gösterir. Yüce Allah, Resulü'ne: "Kendilerine kitap verilenlerle ümmîlere (kitapsızlara) de ki, 'Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi? " buyurur. Kur'ân, böylece bu soruyu sorar ve hükmünü şöyle verir:
"Eğer İslâm'a girerlerse hidâyeti bulmuş olurlar. [74] Bu demektir ki İslâm'a girmedikçe kesin olarak küfür içindedirler. Hatta buradaki, "Siz de İslâm (yahut teslim) oldunuz mu?" cümlesinden maksat, yani "Siz de mü'minlerin yaptığı gibi bana tâbi oldunuz mu?" demektir. [75] Bu da, Peygamber'e teslimiyet olmadıkça hidâyet ehli olunamayacağını göstermektedir.
Şimdi bütün bunlara rağmen, Batı dünyasına ehl-i kitap gözüyle bakmak, herhalde insanın kalp gözünün kapalılığına delalet eder.
Hele onların ve onların peşinde olanların velayetini, öncülüğünü, liderliğini, güdücülüğünü kabul etmek, tam, anlamıyla bir zillet demektir. Ve bu hal, Kur'ân'ın bu konudaki emirlerine açık bir muhalefet olduğu cihetle de, küfrü ta'ziz ve tebcil etmek noktasından hükmen küfürdür.
Ayrıca 1991 yılı başlan bize neleri ve neleri gösterdi. Şimdiye kadar Batı'nın soğuk harbini, emperyalist baskılarını konuşuyorduk. Ama artık Körfez Krizi denilen fecaat günlerinden sonra gelişen olaylar bize bütün dehşetiyle Batı'nın sıcak harbini de gösterdi ve görünmez plandaki korkunç hegemonyasını görünür plana çıkardı. [76]
Batı Hegemonyası
Meselâ 1991'de vuku bulan Kuveyt işgali ile gelişen olaylar özellikle ABD'nin, halkı müslüman olan ülkeler üzerindeki diktatoryasmı, istikbarını, ceberutluğunu, kısaca hem politikaya hem de kuvvete dayanan egemenliğini ve sömürü çarkını bir kere daha gün yüzüne çıkardı.
Böylece dünya imparatorunun nasıl dehşet verici bir boyutta zalim olduğu idrak sahibi kafalarca anlaşıldı. Öyle anlaşıldı ki; vahim olan Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi değil, ABD liderliğindeki Batılıların zahirde bölgeyi, hakikatte ise bütün bir İslâm âlemini işgal etmesiydi.
Üç dört ay müddetle bölgeye askerî yığınak yapması bu işgalin başladığının açık delili idi. Fakat çokları farkedemediler.
ABD, dünyanın bir ucundan ta öbür ucundaki yerlere sahabetlik etmekte, ikinci derecede değil birinci derecede malikiyet iddiasında bulunmaktaydı. Hali ve tavrı bunu gösteriyordu. Bu ne garip ve ne cilveli bir durumdu ki, bir devletin diğer bir devlete yardım olarak verdiği ya da sattığı silahlar bir gün geliyor, satana ya da yardım edene karşı çevrilebiliyordu. Hepsi tertip sonucu olan bu olaylar karşısında basiretli müslümanlar, tevhîdî İslâm inancına sahip olan mü'minler, o küçük işgalden daha çok, bu büyük işgalin, bu manevî istilanın vehâmetini, fecaatini ve herkes tarafından idrak edilemeyen dehşetli zulmü düşünüyordu.
Esas zulüm, bir ülkenin başka bir ülke tarafından işgal edilmesi değil; bütün islam ülkelerinin müstevli zalim imparatorluk tarafından kontrol altında tutulmasrydı.
Asıl abluka, asıl ambargo, kalplerin ve beyinlerin yıkanması ve estirilen terör havasıyla müslümanların sindirilmesi, korkutulması ve Allah'ın dinine haçlı zihniyetiyle ambargo konmasıydı. Ve nihayet kriz kriz diyerek, bütün barış girişimlerini sabote ederek dört ay müddetle hazırlıkları yaparak katliamı başlattılar.
Şimdi bütün bunlardan sonra Batı'yı, Batılı insanı, özellikle ABD'yi gerçek yüzüyle anlamayan gafillere söylenecek bir sözümüz kalmıyor.
Bilmek lazımdır ki artık bunlar kitap ehli değil, kitap nankörleridirler. Onlar ki, dünya küfrünü temsil ve icra etmektediler. Her türlü kâfire, putpereste, ateşpereste, insan yiyen yamyamlara, Rusya'ya ve Moskof’a taş çıkartacak şekilde, onları unutturacak derecede dünya küfrünü temsil etmektedirler. Küfürde ve zulümde zirveye ulaşmışlardır.
Hiçbir zaman dillerinden düşürmedikleri insan hakları ilkesiyle kastettikleri, yalnızca kendi haklarıdır. 21. asrın eşiğinde, güya medenî sayılan bir dünyada, ortaçağ vahşet dönemlerinde bile görülmeyen bir tarzda bazı insanlara zulmedilmekte, kesilmekte, ırzlarına tasallut edilmekte olsa da, bu Batılıların hiç mi hiç kılı kıpırdamaz. Çünkü o öldürülenler müslümandır. Müslümanlar için ise insan hakları vs. gibi şeyler söz konusu değildir. [77]
Netice olarak: Öyle görünüyor ki, kuvvet şimdilik onların elindedir.
Dünya saltanatları, maddî-manevî zulümleri ve saltanatları, ceberutlukları, ehl-i iman üzerindeki görünen ve görünmeyen zulümleri, şimdilik bütün denaetiyle sürmektedir.
Ama bilek ve inanmak lazımdır ki, inşâallah çöküş mukadderdir ve yakındır. Zuhur eden alâmetler ve Allah'ın va'di bunu haber vermektedir. [78]
[1] Bakara: 2/40, 49, 50, 57; Tâhâ, 77-80
[2] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 155.
[3] Bakara: 2/40, 41
[4] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 156.
[5] Maide: 5/78, 79
[6] Maide: 5/60, 64; Nisa: 16/160
[7] M. Hamdi Yazır, age, 3/1726
[8] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 156-158.
[9] Nisa: 4/155-161
[10] Bakara: 2/54, 55
[11] Maide: 5/78-79
[12] Maide: 5/63
[13] Maide: 5/80
[14] Bakara: 2/120
[15] Hazin: 6/552
[16] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 158-160.
[17] Âl-i İmrân: 3/110
[18] Beyine: 98/1
[19] Tefhimü'l-Kur'ân, 7/187
[20] Ra'd: 13/369
[21] Şûra: 42/14
[22] Beydavî, age, 5/402
[23] Maide: 5/66
[24] Maide: 5/68
[25] Elmalılı, 6/4231
[26] Maide: 5/41
[27] Beyzavî: 4/159
[28] Beyzavî:4/159
[29] Maide: 5/18
[30] Maide: 5/17
[31] Hak Dini, 3/1789
[32] Maide: 5/81
[33] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 160-164.
[34] Zemahşerî, Keşşaf, c.2, s.338
[35] Bakara: 2/109; Şûra, 16
[36] Nisa: 2/51.
[37] Âl-i İmrân: 3/72
[38] el-Alusî, 3/199
[39] Kadı Beyzavî, 1/519
[40] Âl-i İmrân: 3/71
[41] Süleyman b. Ömer eş-Şâfiî
[42] Necip Fazıl, Batı Tefekkürü ve îslâm Tasavvufa, s.90f ist., 1982. 166
[43] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 164-166.
[44] Celaleyn Tefsiri, Maide, 44
[45] Maide: 5/63
[46] Nisa: 4/51
[47] Beyzavi, Haazin, age, 2/96
[48] En'am: 6/20;Âl-i Îmrân: 3/187
[49] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 167-170.
[50] Metalip ve Mezahip, Dibace, s.42
[51] Bakara: 2/140. 172
[52] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 170-173.
[53] M. Hamdi Yazır, age, 1/196
[54] Beyine: 98/7
[55] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 173-176.
[56] Enfal: 8/56
[57] Tefhimü'l-Kur'ân, 2/163
[58] Maide: 5/52; Celaleyn Tefsiri, el, s.62, Matbaa-i Âmire, 1326
[59] İbn Abdi'1-Berr, Câmiu Beyâni'l-İlm, 2/42, Kahire, 1395
[60] Câmiu Beyâni'l-İlm, 2/40; Hayâtü's-Sahâbe, 4/1515; Muhtasar, 3/39
[61] Fahrüddîn-i Râzî, Mefâtîhü'1-Gayb, 3/611
[62] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 176-179.
[63] Ankebut: 29/46-47
[64] Beyzavî, Medarik, 5/22.
[65] age,
[66] Tevbe: 9/29.
[67] İbn Abidîn, 6/82; Mâide: 5/5.
[68] Celaleyn, 2/59; Beyzavî, Medarik, 5/31
[69] Rûm: 30/1-4
[70] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 179-183.
[71] Bakara: 2/120
[72] Muhtasar,' İbn Kesir, 1/114
[73] Bakara: 2/145
[74] Âl-i İmrân: 3/20
[75] el-Alûsî, 3/108
[76] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 183-185.
[77] 1992-93 yıllarında cereyan eden Bosna-Hersek katliamı ve faciaları bunun en açık delilidir
[78] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, Pınar Yayınları: 185-187.
İslami Okul Okulların En Önemlisi