Dilbilim - İslami Bilgiler - 29. Sayfa
DİLBİLİM
Dilbilim en basit şekliyle dili bilimsel yöntemlerle inceleyen disiplin olarak tanımlanabilir. Akademik bir disiplin olarak dilbilimin gelişimi son zamanlarda ve hızlı bir şekilde olmuştur. Dilbilim, 1960'Jt yıllardan başlayarak oldukça rağbet bulmuş ve araştırmalara konu edilmiştir. Bu, kısmen gerek halk, gerekse aydınlar düzeyinde dilin insanla ve İletişimle ilgisi çerçevesinde uyanan bir ilgi artışını, kısmen de Ckomsky ve arkadaşlarının çalışmalarından doğan, alanın o dönemdeki iç gelişimini yansıtır. Fakat dile bir takım farklı perspektiflerden yaklaşılabilir ve dil insan hayatında o derece temel bir rol oynar ki, pek çok disiplin dille şöyle ya da böyle ilgilenmek durumunda kalmıştır. Her bitim esasen en azından bir dil-bilimscl unsuru içerir; bu vazgeçilmez unsur da, teori ve gözlemlerinin dilidir. Peki dilbilimi öteki bilimlerden ayırd eden şey nedir?
Özellikle dilbilime bitişik bir alan vardır: Bütün malzemesi sözle İlgili olan edebiyat incelemesi. Bununla birlikte bu örnekte bile dilbİ-limsel konularla ilgilenme tarzı bizzat dilbili-minkındcn farklıdır. Tüm diğer alanlarda dil bir amaca götüren bir araç mevkiindedir. Yalnızca dilbilimdedir ki, o kendi başına bir amaç olarak incelenir.
Pek çok başka bilim gibi dilbilim de çok uzun bir uırİh-öncesİııe sahipse de, bağımsız bir akademik disiplin tarzındaki modern şekline ondokuzuncu yüzyılda ulaşmıştır. Özellikle Hindistan, Çin ve Yunanistan gibi okur-yazar toplumlarda doğan milli filolojilerin dilbilimden daha eski bir geçmişi vardır. Modern dilbilim, Rönesans'taki semilik kaynaklardan gelen ufak tefek katkılardan başka, Yunan-Ro-ına geleneği temelinde Avrupa'da gelişmiştir. Bu milli filolojilerin teorik açıdan en gelişmiş olanı Hindisıan'ınkiydİ ve Avrupa'da ancak ondokuzuncu yüzyılda bundan haberdar olunmuş, öneminin kabul edilmesi ise çok daha yakınlarda gerçekleşmiştir.
Gramercilerin filolojik incelemeleri klasik gelenekte dilbilimin ana kaynağını teşkil ctmisse de, diğer iki meslek de kayda değer niteliktedir. Birincisi, dilin yapısına (doğasına) duyulan felsefi İlgidir. Burada başlıca sorun, ses ve anlam arasındaki ilişkinin doğal mı, saymaca (konvansiyonel) mi? olduğu idi ve bu konuyla İlgili en Önemli tartışma Platon'un Cratylus kitabında geçmektedir. İkinci kaynak da retoriktir: halka hitap ederken veya yazı yazarken dilin etkileyici kullanımı, Protago-ras'ın çeşitli fiil kiplerini ayırd edişi gibi dilbİ-limsel fenomenlerin ilk analizlerinden bazıları uygulamalı ilgiden kaynaklanmıştır.
Ne var ki, en önemlisi İskenderiyeliler döneminde geliştirilmiş olan gramercilerin filolojik geleneğidir. Diğer milli filolojilerle ortak olarak bugelenek şu özellikleri sergiler: Dillerin incelenmesi bazı kutsal metinler ya da eski Yunanda Homer'in şiirlerinde görüldüğü gibi profan (din-dışı) metinlerin anlaşılması amacına yöneliktir. Dillerin incelenmesi, tek bir dil üzerinde yoğunlaşmayı ve onun, kaçınılmaz biçimde dilin değişmesiyle birlikte ondan farklı-laşan çağdaş konuşma dili de dahil tüm diğer konuşma formlarına üstünlüğünün değerlendirilmesini içerir. O tarihsel değişmeyi rasyonel bir süreç olarak değil, biçimsel olarak ideal bir durumdan bir dejenerasyon olarak görür. Bu, mevcut kullanıma aykırı olan Özel bir biçimi restore etme yönünde bir girişim olan preskriptivizm kavramını getirir beraberinde. Yazılı metinler üzerinde yoğunlaşma, aynı zamanda temelde sözlü bir metni yazılı bir forma büründürür, çünkü sesler görünüşte kararlı ve sabit yazılı formların arızi tezahürlerinden ibarettir. Burada dilin bizzat kendisi için incelenmesi, kendisinden sonra gelecek gramerler için bir model oluşturacak Tecime Grantntatike (yaklaşık İ.Ö. 100 civarında yaşamış Dionysius Thrax'a atfedilir)'de çok çarpıcı biçimde ifadesini bulmuştur. Bu kitapta gramerler çeşitli bölümlere ayrıldıktan sonra 'gramerin en nazik kısmı olan edebî kompozisyonunun değerlendirİlmesi'yapılır.
Ne var ki, bu geleneğin katkıları bununla bitmez. O, Latince ve Yunanca İçin son derece elverişli olan ve mevcut dilbilimsel terminolojinin büyükçe bir kısmının kaynağı olan kapsamlı bir modelde geliştirmiştir. Bu model, sözcük-paradigma modeli diye anılır. Cümle, az sayıda sınıflar -konuşma parçaları- içerisinde form ve işlev temelinde bölünmez olan sözcüklerden oluşur. Dahası, her konuşma parçası iki bakış açısından değerlendirilebilir: a) Bi-' Çimin iç değişkenliği (morfoloji), b) Konuşma zincirindeki diğer sözcüklerle İşlevsel ilişki (sentaks). Morfoloji alanındaki kalıcı başarı, sözlük anlamı 'Örnek' olan paradigma kavramının keşfedilmesiydî. îsîm gibi konuşmanın bükümlü (tasrifi) kısımları bir kategoriler dizisine göre değişiklik gösterir (örneğin olay ve sayı); ve belirli modeller son derece az sayıdadır. Sözgelimi, Latince'de tüm birinci İsim çe-kimindeki isimler benzer biçim değişiklikleri gösterirler ve puella gibi herhangi bir isim diğerlerinin takip edeceği bir örnek olarak görülebilir. Bu bir başarı değildi ve dilde düzenliliği savunan analojistler ile onu reddeden ano-malistler arasındaki İskenderiyeliler döneminde meydana gelen tartışmalardan neş'et etmişti. Düzenliliklerin araştırılması paradigmalar gibi kapsamlı kalıpların varlığını açıklayan analojistler tarafından yürütülüyordu.
Bu modelin daha belirgin bir görünümünü de burada zikretmeliyiz. O bir düzlemler hiyerarşisini İçerir. Sesler sözcükleri oluşturur; söz-cüklerse cümleleri meydana getirir. Bu noktada iki belli başlı düzlem sözkonusudun Fonolojik ve gramatik düzlem (gramatik düzlem, daha önce görmüş olduğumuz gibi morfoloji ve sentaksa ayrılır). Böylesi bir düzlemler fikri, dilbilim teorisinin bir parçası olma özelliğini korudu. Özellikle fonolojik ve gramatik düzlemlerin mevcudiyeti -aralarında ilişkiler olsa bile- herhangi bir dil teorisi için temel vazifesi görebilir.
Böylece isimlerle sıfatlar arasındaki farklar cevherler ve nitelikleri arasındaki farkları yansıtmaktaydı. Daha da ötede bir takım diller, İnsan aklında doğuştan bulunan bu tür kategorilerin tüm dillerde mevcut bulunması gerektiği varsayımı temelinde mukayese ediliyordu çoğunlukla.
XIX. yüzyıl, yalnız dilbilimin bağımsız bîr disiplin olarak doğuşuna sahne olmakla kalmadi, dil anlayışında da bir devrimi yaşadı. Keşifler ve sömürgeciliğin sonucunda Avrupa, birden çok sayıda ve çeşitte insan dilinin var olduğunun farkına vardı. Geleneksel açıklama Ba-bil Kulesi'nin Kitab-ı Mukaddcs'te anlatılan öyküsüydü ve başlıca sorun, dillerin karışmasından önce hangi dilin konuşulduğu idi: Un-guaÂtlamica (Adem'in dili). Bununla birlikte şuna da dikkat edilmeye başlandı: Dilde ortaya çıkan farklılıklar tesadüfi değildi; onlar Roman, Germen ve Sami dilleri gibi bir takım gruplara ayrılıyordu.
XIX. yüzyılın dönümü civarında geliştirilen esas açıklama, nasıl İspanyolca, her ikisi de aslen homojen bir dilin değişen biçimleri oldukları için, İtalyancaya benziyor idiyse, asli (eski) dilin yazıya geçirilmediği Latince için de benzer bir açıklama yapılmalıydı. Bir 'Pro-to-Germenik' ve bir 'Proto-Semitik' vb. dil bu-lunmalıydı. Bundan başka, çok eski bir dilden bu farklılaşma süreci, belirgin gruplaşmalara özgü değildi. Özellikle Hindistan'ın kutsal dili-olaıı Sanskritçenİn keşfedilmesi, ona belirgin benzerlikler taşıyan Latince, Yunanca ve diğer Avrupa dilleriyle birlikte asli (orijinal) bir Hİnd-Avrupa dili hipotezine yol açtı. Bu dil grubu, çoğunlukla daha yakınlarda birbirinden ayrılmış olan Latince, Yunanca, Hind-I-ranlı, Germen dili, Slavca vb. dilleri içine alıyordu. Benzetme, bir aile (soy) ağacının aynısıydı.
XIX. yüzyıl dilbilimine egemet. olan tarihsel karşılaştırmalı yöntem, temeldeki kadim dilin ve onda meydana gelen sonraki gelişmelerin kurulmasını amaçlıyordu. Başlıca Hind-Avru-pa dillerine uygulanmasına karşın diğer dil ailelerinin incelenmesinde de ondan yararlanılıyordu. Dile bu bakış tarzı pek çok bakımdan klasik litolojiden tevarüs edilen geleneksel filolojiye taban tabana zıttı. Değişme tesadüfi bir yozlaşma olmayıp rasyonel kalıplar, dahilinde meydana gelmekte olup dilbiliminin ana konusunu oluşturur olmuştur. Fonolojik düzeydeki değişimler telaffuz ve işitmedeki benzerliklere dayanarak anlaşılabilir. Buradan kalkarak,yazılı form da değişme yozlaşma (dejenerasyon) demek olmadığı için sonuçta dil-
bilimscl prescriptİvİzmin mantıksal temeli ortadan kalkar..
XIX. yüzyılda ve 1920'lcre kadar gramatik tasvirin tevarüs edilen kalıbı sık sık değişmişse de, etkisini sürdürmüştür. Çünkü ilgi odağı tarihsel değişme üzerindeydi. Ne var ki 1920'-lerin sonlarında, 'yapısal' adını verebileceğimiz dilbilimde diğer bir temel devrim vuku buldu. Bunun ilk ifadesi, Genovalı Ferdİnand de Saussure'ün ölümünden sonra yayınlanan Cours de !inguisiiquegenerale (Genel Dilbilim Dersleri) (1915) adlı kitabında görüldü. Kendisi tarihsel dilbilim eğitimi görmüş olan De Saussure, sosyal bilimlere yaygınlaşacak bir terminoloji getirdi. Dil tarihsel süreci açısından art-zamanlı olarak (diachronically) ya da değişimden soyutlanmış bir durumda iç ilişkilere dayanılarak eş-zamanh olarak (synehroni-cally) İki şekilde incelenebilirdi. Bu arada pek-çok bakımdan birbirinden ayrılan, fakat dilbilimin ana konusunu dilin eş-zamanlı yapısında bulma noktasında birleşen bir takım yapısalcı okullarvardı. Bunda antropologların, Ba-ıılı olmayan diller üzerine yaptıkları çalışmalar, önemli bir etken oldu. Bu dillerin kayıtlara geçmediğinden sanki eş-zamanlı bir yapı-daymış, hiç değişmiyormuş izlenimi veriyordu antropologlara. Bu da, antropologları veri alan dilbilimcilerin, batılı olmayan dillerin değişmeyen eş-zamanlı bir yapıda oldukları kanaatine sürükledi.
1957'de Noam Cohmsky'nin Syntactic Stnıc-uıre.s adlı kitabı üretici gramer dönemini başlattı. Temel kavram olarak işlevsel birimleri değil, kuralları almaktadır, Chomsky. Dahası gramer, Amerikan yapısalcı okulunun başaşa-ğı dura*ı morfemler fonemlerden oluşur anlayışındaki gibi değil, fakat bütün cümle kalıpları arasındaki özel türden ilişkiler sentakstan başlayarakyukarıdanaşağıya doğru kurulmuştur. Gramer'İn tamamı aksiyomalik bir sistemden farklı değildi. Temel formüllere çoğunlukla derin yapılar (deepstructures) adı veriliyordu (özne + yüklem gibi). Birkaç yıl sonra şu görülmeye başlandı ki, bu temel yaklaşım yardımıyla dilin tanımlanması yapısalcılıkta olduğu gibi farklıktan teorilere de kılavuzluk etmektedir ve bu alana egemen olan hiçbir tek teori olmamıştır.
Gerek yapısalcı, gerekse üretici gramer devriminin doğurduğu temel bir sorun, dilbilim içi (iruertİnguistic) karşılaştırmaların rolüyle ilgiliydi. Tarihsel bilim esasen karşılaştırmalı bir yöntemdi, Takat yapıları tarilı-dışı olarak karşılaştırmak mümkün müydü? Amerikan yapısalcı okulu bu sonuçların İçerikleri üzerinde durdu. Hakim görüşün tek evrenselleri, metodolojilerdi. Diller bir dereceye kadar farklıla-şabilirdi, öyle ki hiçbir dilbilimsel genelleme yapmak mümkün olmayacak kadar. Prag okulu karşılaştırma yapılarının olabileceğini vurguladı ve özellikle fonolojide birkaç başlangıç yaptı. Chomsky 1%5'te (Synlociic Stntcltıres) evrensel gramer kavramına yöneldi ve Gram-mcıitvgenerale kavramını kendisinin selel'i olarak takdim elti ve Kartezyen dilbilimi savundu. Tüm gramerler aynı derin yapılara sahipti ve bunlar evrensel bîr genetik temelli beşeri donanımı yansıtıyordu. Bu bakış açısı son tahlilde, gramer formları üzerindeki evrensel sınırlamalarla değiştirilmek zorunda kaldı.
Dilbilim halihazırda önemli sayıda alt-alan-lara bölünmüş durumdadır, bunlardan bazısı disiplİnler-arast niteliktedir.
Dilbilim içerisinde, dilbilimcinin ilgi odağına ve alanına göre farklı dallar ayırt edilebilir. Önemli bir ayrım, Ferdinand de San s sure tarafından getirilmiştir: Diakronik (art-Zaman-h) ve senkronik (eş-zamanlı) dilbilim. Diakronik dilbilim dilin değişmesini inceler (buna aynı zamanda tarihsel dilbilim de denilir), senkronik dİlbilimse dilin, herhangi bir verili zamandaki durumunun incelenmesine atıfta bulunur. Tüm dillerin incelenmesi için genel prensiple çıkarmak ve bir fenomen olarak insan dilinin karakteristiklerini belirleme girişimleri sözkonusu olduğunda buna genel dilbilim adı verilir. Özel (belirli) bîr dil sistemine ait olgular üzerinde yoğunlaşıldığı zaman o, tasviri dilbilim adım alır. Amacı diller arasındaki farklar, özellikle de bir dİl-öğrctmc bağlamındaki farklar üzerinde odaklanırsa, konıras-/(/(farkı görmek amacıyla karşılaştırma) dilbilim adı verilir. Eğer amacı temelde farklı diller ya da dil ailelerinin ortak özelliklerini tes-bit etmek ise, alan karştlaştınnalt dilbilim (ya da ripolojik dilbilim) adını alır.
Dilbilimdeki vurgu tümüyle ya da kısmen tarihsel olduğunda, söz konusu alan karşılaştırmalı filoloji ya da sadece filoloji olarak adlandırılır. Yapısal dilbilim terimi zaman zaman 1940 ve i950'lerde geçerli olan sentaks ve fonolojiye aşırı özgül yaklaşımlar çerçevesinde yaygın biçimde kullanılır. Zaman zaman da yüzey (surface) yapıdaki dilbilimsel birimler arasındaki açık ilişki sistemlerini kurmayı amaçlayan herhangi bir dilbilimsel analiz sistemine atıfla bulunan daha genel bir anlamda kullanılır. Dil incelemesinde vurgu, derin (dcep) yapı gibi kavramlara başvurmaksızın yapılır ve birimlerin tasnifi üzerinde olursa, kimi dilbilimciler, özellikle de üretici gramer (generati-ve grammar) okuluna bağh olanlar, bayağı anlamda taxonomik dilbilimden sözederler.
Dilbilimle diğer bilimlerin çakışan ilgileri yeni karma bilim dallarının oluşmasıyla sonuçlanmıştır: antropolojik dilbilim, biyolinguis-tik, etno-lingtıistik, matematiksel dilbilim, psi-kolinguisıik, sosyo-Ünguistik vb. Dilbilime ait bulgu, yöntem ve teorik ilkeler diğer alanların sorunlarına uygulandığında uygulamalı dilbilimden sözedilir. Fakat bu terim stk sık yabancı dil öğreniminin teori ve metodolojisinin incelenmesiyle sınırlı kalmıştır.
(SBA) Bk.D/7.
İslami Okul Okulların En Önemlisi