Günah - İslami Bilgiler - 24. Sayfa
GÜNAH
Ash Farsça bir kelime olan günah, lügat-ta; "suç" anlamına gelir. Terim anlamı ise; "Allah'ın emirlerine aykırı olan ve ahi-rette cezayı gerektiren iş, dini suç" manasına gelmektedir. Arapçada günah kelimesinin karşılığı olarak zenb, masiyet, ism, cürm, seyyie, fahişe, günah, hatta, zelle vb. pek çok kelime kullanılmaktadır. Ancak bunların her birinin ifade ettiği mana diğerinden farklıdır. Mesela, ism, dinen ve fitraten sakınılması gereken şeydir ki kasdi işlenen günahı ifade eder.
Biz, türkçede günah kelimesini, tahrimi olsun, tenzihi olsun her türlü mekruh ve haramın işlenmesi karşılığında kullanıyoruz. Bütün dini yasaklara günah diyoruz. İslami literatürde günahlar başlıca büyük (kebire) ve küçük (sağire) olmak üzere iki gruptur. Peygamber efendimiz çeşitli hadislerinde büyük günahları bildirmiştir ki başlıcalan şunlardır
1) Allah'a şirk koşmak,
2) Ana-babaya asi olmak,
3) Yalan yere şahitlik etmek veya yalan söylemek,
4) Haksız yere insan öldürmek,
5) Sihir yapmak,
6) Yetim malı yemek,
7) Faiz yemek
, 8) Düşmana hücum esnasında harpten kaçmak
, 9) Namuslu, mümin kadına zina İsnad etmek,
10) Hz.Peygam-berin söylemediği bir sözü o söylemiş gibi nakletmek,
11) Yalan yere yemin etmek,
12) Başkasının ana babasına söverek, kendi ana babasına sövdürmek,
13) Hırsızlık yapmak,
14) Koğuculuk etmek vb. (bk.-Wensinck, Concordance, V, 516, kebire md.). Diğer hadislerde ve sahabe kavillerinde bildirilen büyük günahların sayısı kırk kadardır. Ancak, büyük günahları, sadece bu sayılarla sınırlamak doğru değildir. Belki bunlar, büyük günahların en büyükleridir. Nitekim, Peygamber Efendimiz, bazan; "Ben size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?" tarzında soru sorarak cevabını da kendisi vermiş ve yukarıda zikrettiğimiz maddeleri belirtmiştir. Bu da bize, bu maddelerin büyük günahların önde gelenleri olduğunu göstermektedir. Büyük günahlar içerisinde zikredilen "şirk" ise büyük günahların başıdır ve tevbe edilmediği takdirde hiç af edilmeyecek olanıdır.
Büyük günahlar için alimler birtakım tarifler yapmışlar ve bazı ölçüler koymuşlardır ki önemlileri şunlardır
: a) Haram olduğu dini nassla sabit olan şeyler büyük günahtır
, b) Allah'ın işleyeni ateşte azab etmekle tehdid ettiği günahlar büyük günahlardır,
c) İşleyene, had cezası gereken günahlar,
d) İşleyene, fasık adını veren günahlar,
e)Allah'ınveHz.Peygamberİn yapanı lanetlediği günahlar büyük günahlardır. Bazı alimler ise Rasulullah'a yalan isnad ederek hadis uyduranların küfre girdiklerine hükmetmişlerdir. Bir kısım alimler de Allah'ın yasakladığı her şeyin büyük günah olduğunu İleri sürmüşlerdir.
Büyük günahların dışında kalan günahlar da küçük günahlardır ki şöyle tarif edilir: "Dünya ve ahirette, işleyene ceza gerekmeyen işleyeni lanetlenmeyen, fasık kabul edilmeyen, cehennemde azabla tehdid edilmeyen ve hakkında Allah'ın gada-bı sozkonusu olmayan günahlar küçük günahlardır." Küçük günahların sayısı çok fazladır. Küçük günahlarda ısrar etmek ve onları hafife almak büyük günahtır. Yine işlenen günaha önem vermemek, cezasından korkmamak, işlerken haya etmemek de o günahın küçük olmaktan çıkıp büyük günahlara dahil olmasına sebep olabilir. Bunun aksine; insan işlediği günahtan haya eder, göreceği azabdan kor-karsa bu da o günahın küçülmesine vesile olabilir.
Bir müslümanın, tembellik, gaflet ve ihmalkârlıktan dolayı bir kere bile olsa, Özürsüz olarak sünneti terketmesi veya mekruh olan bir şeyi işlemesi küçük günah sayılmaktadır. Küçük günahlar, sahibinin adaletini eksiltmez ve şahitliğinin kabulüne engel teşkil etmez.
Büyük günah işleyenin durumuna gelince; ehl-i sünnete göre, büyük günah işleyen tevbe etmeden ölürse kâfir olmaz ve ebedi cehennemde kalmaz. Ancak, Al-iah'ın, bu kimseyi af edip etmeyeceği ihti-
laflı bir husustur. Dilerse af eder, dilemezse af etmez. Af ederse doğrudan cennete girecek demektir. Aftan mahrum kalırsa, cezasını çektikten sonra cennete girecektir. Mutezile ve Haricilere göre, büyük günah İşleyen tevbe etmeden ölürse ebedi cehennemde kalacaktır. Burada bir hususu da belirtmek yerinde olacaktın Her ne kadar ehl-i sünnet amel ile imam ayırmış ve büyük günah işlemenin küfür sayılamayacağım prensip olarak kabul etmiş ise (ki Kur'an-ı Kerim'deki pek çok ayet Ehl-i Sünnetin bu görüşünü desteklemektedir) günahların işlenmesi, hele sık sık işlenmesi, inşam, yüce duygu ve düşüncelerden uzaklaştırır ve belki de bir gün gelir ki onun küfre düşmesine sebep olabilir. Aksine, ibadetlere devam edilmesi ve günahlardan sakınılması da imanın yeşermesine, kökleşmesine, sağlamlaşmasına, kuvvetlenmesine sebep olacağı nazardan uzak tutulmamalıdır.
Özellikle Hz.Peygamberin "büyük günah" diye bildirdikleri başta olmak üzere büyük günahlara baktığımızda dikkatimi-zi çeken hususlar şunlar olur: Büyük gü^ nahlar, büyüklükleri nisbetinde ferde, aileye ve topluma zarar veren şeylerdir. Zaten İslâm dininin bütün yasakları insanlığa şu veya bu tarzda zararlı olan şeylerdir. Emirleri de insanlığın yararına olan hususlardır.
Hz. Peygamber günahı şöyle tarif etmektedir: "İyilik (birr), ahlakın güzel olmasıdır. Günah (ism) ise, kalbim tırmalayan, insanların muttali olmasından hoşlanmadığın şeydir." (Müslim, Birr, 5; Tirmizi, Zühd, 52). Bu hadisi şerif bize günah olan şeyleri anlamada vicdani bir ölçü veriyor. Demek ki insan, yaptığı bîr iş ve davranıştan sonra kalbinde bir huzur, sükun, rahatlık hissediyorsa yaptığı iş iyidir.
Eğer içinde bir tırmalanma, sıkıntı, darlık, ızdırap ve rahatsızlık hissediyorsa yaptığı iş kötüdür. Bu vicdani ölçü, dinin hükmünü kesinlikle bildirmediği konularda (şüpheli şeylerde) bize ışık tutacaktır. "Müftülerden fetva alsan da esas fetvayı kalbinden al" (bk.ed-Darimi, Büyü, 2; Ah-med b. Hanbel, Müsned, IV, 228), peygamberin düsturu da bunu desteklemektedir. Dinin kesin bildirdiği hususlarda vicdanı hakem yapmaya zaten ihtiyaç yoktur. İnanan kimse dinin yasaklarından uzak durmayı kendisi için vazgeçilmez bir prensip kabul etmelidir.
Biraz da günah işleme sebepleri üzerinde duralım: Günah, "Allah'ın emrine ba§ kaldırma" demek olduğuna ve bunun cezasız kalmayacağı bilindiğine göre acaba İnsan niçin günah işler? İnsanı günaha sürükleyen birtakım unsurlar vardır ki bunların başlıcalan, nefis ve şeytandır. Hz.-Peygamber nefsin insan için en büyük düşman olduğunu haber vermiş ve bununla mücahedenin önemini belirtmiştir. Nefis, insan varlığının en aşağı tabakası olup bütün kötü huyların ve çirkin hareketlerin merkezidir. Tabi bu, eğitilmemiş nefis olan nefs-i emmarenin tarifidir. İnsanı hayırdan alıkoyan, kötülüğe sürükleyen bir iç merkezdir. İnsanda bunun yaratılışı ilahi imtihanın gerçekleşmesi içindir. İbadet, zikir, riyazat, Kur'an tilaveti ve azim-1İ iradeyle nefis eğitilerek kötülüğü emredici olmaktan (emmarelikten) vazgeçiri-lip iyilik isteme merkezi (mutmainne mertebesi) haline getirilebilir. İnsanın damarlarında dolaşma özelliğine sahîp, şeytan denen lanetli varlık da nefisle ortaklaşa hareket ederek inşam günah işlemeye sev-ketmektedir. Bu da zorlamayla değil de sadece günahı, kötülüğü iyi göstermek suretiyle olur. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu ise din (Kur* an ve Hadis) bize bildirmiştir. Şeytanın kötülük çağrısından uzaklaşmanın yolu da yine dinin emirlerine kararlılıkla sarılmak, yasaklarından titizlikle kaçınmak, Allah'ı zikir, Kur'an tilaveti, ibadet vs. ile mümkündür. Zaten şeytan, ihlaslı kulları tuzağa düşüremez (bk.-Hıcr, 15/40).
İnsanın, zayıf yaratılıştı, özellikle şehevi arzular karşısında dayanıksız oluşu da günaha götüren bir sebep sayılabilir.
Günahtan kurtulma yollarına gelince; bunlar çoktur. Şüphesiz bunların başında tevbe gelir. Tevbe, yaptığı günaha pişmanlık duyarak, af etmesi dileğiyle Allah'ayö-nehnedİr. Tevbede samimiyet, pişmanlık, azim, kararlılık esastır. Tevbeyle, her türlü günah (Allah'ın izni ve lutfuyla) silinir. Yine, işlenen hasenat ile yani farz olsun olmasın her türlü taat ile seyyiat (küçük günahlar) örtülür ve silinir. Bu zikrettiklerimiz, günahların, dünya hayatında affına sebep olan hususlardır. Ahiret hayatında ise ya doğrudan Allah'ın af etmesi veya Allah'ın izin verdiği bir şefaatçinin (Peygamberimiz, diğer peygamberler, ev-liyaullah, şehidler...) şefaatiyle. Allah'ın affetmesi yahut da (kabirde, mahşerde ve cehennemde) işlediği günahın cezasını çekmek suretiyle affolunma sözkonusu-dur. Günahkâr müminin imanı er geç onu cennete -biiznillah- götürecektir.
İnsanlığın ilk atası Hz.Adem ve eşinin ilk defa yaratılıp cennete konulması, sonra yasak ağacın meyvasından yemeleri sebebiyle cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilmeleri, orada bir müddet yaşadıktan sonra tevbeleri neticesinde tekrar af edilip cennete gönderilmeleri, hristiyan inanana göre asli günah kabul edilmiş ve bütün insanhr -Hz. Adem'in nesli olmak bakımından- hükmen, mecazen günahkâr
kabul edilmiştir. Müslümanlıkta asli günah diye bir şey yoktur. Aslî günah inana akla, mantığa, vicdana ve ilahi adalete de uygun değildir. Doğuştan herkesi günahkâr kabul etmenin saçmalığı açıktır. Hristiyan inancında din adamlarının, yaşayanların günahlarını bağışlamaları hususu da saçmalıktır ve hristiyanlığın tahrif edildiğinin belgeleridir.
Günahla ilgili son olarak şunları söyleyebiliriz: İnançlı insan günah işlemekten mümkün mertebe uzak kalmaya gayret sarfetmeli ama günah işlediği zaman da ümitsizliğe düşmemeli, tevbe kapısının ölünceye ve kıyamet kopuncaya kadar açık olduğunu unutmamalı, tevbe ile günahın af edileceğine inanmalı ve tevbenin de kişiyi Allah'a yaklaştırıcı olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.
Sevab: Sevab kelimesi lügatta "karşılık" anlamına gelmektedir. Ancak bu karşılık daha ziyade "taatın karşılığı"dır.
Sevabın yaygın olan iki manası vardır
: 1) Yapılan bir iyi işe (hayırlı amele) karşı Allah tarafından ihsan olunan mükâfaat
, 2) Allah'ın rızasını kazanmaya ve ahirette mükâfaat almaya vesile olan hayırlı amel. Bu durumda sevap, günahın zıddı oluyor. Günah hem kötü amele, hem de kötü amelin cezasına (karşılığına) dendiği gibi sevap da hem iyi amele, hem de iyi amelin karşılığına denmektedir. İyi amelle kastolunan, insanın hem kendine, hem yaratıcısına ve hem de bütün insanlara ve hattabütün canlılara karşı her türlü olumlu, faydalı davranışlardır. Dinin emirleri bunların başında gelir, her türlü farzın, vacibin, sünnetin ifası sevap amel olduğu gibi, ahirette sevabı gerekli kılan amellerdir. Günde beş vakit namaz kılmak, ramazan ayında oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek gibi farzların yerine getirilmesi sevap olduğu gibi farzların dışında işlenen nafile ibadetler de sevaptır. Ayrıca Kur'an okumak, Allah'ı zikretmek de sevaptır. Bunlar, yaratıcı ile ilgİH sevaplardır. İnsanlarla ilgili olanları da çok sayıdadır. İnsanlara karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, onların her türlü yardımına koşmak, onlara zarar vermemek, zulüm etmemek, kimsesizlere bakmak, büyütmek, yetiştirmek; insanlara ilim öğretmek; cami, yol, okul, köprü, çeşme, misafirhane, aşhane gibi umumun yararlanacağı her türlü hayır hizmetlerine yönelik faaliyetler de sevaplar cümlesindendir. Hatta yoldaki insanlara zarar veren bir taşı, herhangi bir engeli kaldırmak da sevaptır. Sevaplı ameller sayısız denecek kadar Çoktur. Hayvanlar ve kuşlar da dahil her türlü canlının yeme, içme, giyinme, barınma, tedavi vb. her türlü yardımına koşmak sevaptır. Tabi ki bu ameller Allah rızası için işlenirse sevaptır. Şahsi çıkar için İşlenirse sevap olmaz. Riya, gösteriş için işlenirse yine sevap olmaz.
İslam'ın esas amacı, insanlar arasında tam bir huzur ortamı, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak olduğu için başkalarına yardıma yönelik davranışlar övülmüştür. Bu tür davranış sahipleri ahirette mü-kâfatlandırılacaklardır.
Mehmet BULUT
Bk. İsmet. GÜVENLİK
Bütün istek ve ihtiyaçların karşılanacağından emin olma duygusuna güvenlik adı verilmektedir. PsikolojideHenryMur-rayveAbrahamMaslow gibi psikolojik ihtiyaçlar üzerinde duran teorisyenler tarafından da kullanılmakla birlikte, asıl olarak Erik H.Erikson'a ait bir kavramdır.
Psikanaliz ekolü içinde yetişmesine rağmen, kendisine özgü teoriler geliştiren Erikson'un bakış açısından, insan hayatı nisbeten birbirinden bağımsız sekiz evreden oluşur. Her evre belirli yaş grubuyla, belirli bir sosyal tarzla karakterize edilmiştir ve birbirlerini aşamalar halinde takip ederek gelişirler. Erikson, her gelişim dönemine uyan bir çekirdek çatışma olduğunu; çatışmanın biri olumlu, diğeri olumsuz iki zıt kutubu bulunduğunu; bu zıt kutuplar arasındaki mücadelenin olumlunun lehine bitmesi halinde benlik bütünlüğünün korunacağını ileri sürmektedir. Zaten benlik bütünlüğünün korunması da insanın temel güdüsüdür.
İnsan hayatının ilk evresi, ağızın ve duyuların hakim olduğu (oral-sensory) dönemdir. Bu dönemin temel çatışması ise temel güvensizliğe karşı temel güvendir.
İnsan yavrusu, hayatınm birinci ayında ihtiyaçların karşılanması açısından bütünüyle pasif bir konumdadır ve annesine bağımlıdır. Zamanının çoğu uykuda geçer, ancak kendi bedeninden gelen uyarılara karşı hassastır. Acıkınca veya bir sıkıntısı olunca uyanır, ağlamaya başlar. Bunlar giderilince tekrar uyumaya döner. İkinci aydan sonra giderek çevreyi farke-der. Fakat davranışlarına haz ilkesi yön verdiği için her isteğinin hemen o anda karşılanmasını ister. Dürtüleri ve organlarının zorlaması karşılanıp giderilmediğinde iç dengesi bozulur ve bebekte bir tedirginlik ve gerginlik hali oluşur. Annesinin sayesinde beslenmesi ve bakımı sağlanan, durtüleriyle ve organlarının zorlamasıyla başa çıkabilen bebekte, bir iç iyilik duygusu gelişir. Bu iç iyilik duygusu, bebeğin annesini içinde bir "kesinlik durumu" olarak yaşamasıyla elele devam eder. O bilir ki, çağırdığında veya zamanıgeldiğinde annesi onun yardımına koşacak, ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bu nedenle annesinin gözünün önünden uzaklaşmasına katlanabilir, bu onun ilk sosyal başarısıdır (dolayısıyla sosyalleşmesinin ilk basamağını oluşturur). Bebek de rahattır, anne de. İkisi arasında karşılıklı bir güven oluşmuştur. Anne ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra huzur içinde başka işleriyle uğraşabilir. Bebeğini her an onun yanmda olmasının gereksizliğine ve imkânsızlığına ikna edebilmiştir. Bebek yalnızca güvenen değil, güvenilendir de aynı zamanda.
Bebekteki bu güven duygusunun oluşumu ona gösterilen bakım ve ona yapılan beslenmenin nİceliğiyle ölçülmez; güvenlik, bebek ve anne arasındaki ilişkinin niteliğine bağlıdır. Annenin hem yavrusunun ihtiyaçlarını özenle karşılarken, hem de ona güvene değer bir kişi olduğu duygusunu verebilmesi, çocuktaki güven duygusunu meydana getirir.
Daha insan hayatınm ilk döneminde sağlanan güven duygusu, gençlik evresinde oluşacak kimlik duygusuna temel olacak olan bir benlik duygusu geliştirir, güdük de olsa. Bu nedenle "temel güven" adını alır. Bireyin hayatının sonraki evrelerindeki insan ilişkilerinde ne kadar güvenli ve ne kadar güvenilir oluşunu, onun bu temel güveni belirleyecektir.
Güven içinde ihtiyaçlarının karşılanmasını bekleyebilen bebek, daha sonraki yaşantıları sırasında da son tahlilde kendi benlik bütünlüğüne hizmet edecek engellemelere karşı dayanmasını bilecektir. Tez canlı, ürkek, endişeli olmak yerine, kendinden emin, sabırlı ve güvenilir birisi olacaktır. Fakat bunun İçin ebeveynlerin, bebeklerinin davranışlarını engellemelerinin böyle bir anlamı olduğunu onlara anlatabilmiş olmaları gerekir. Bu anlatımın
dili ise sevgidir.
..rh ErolGÖKA
Bk. Güvensizlik; Benlik; ihtiyaç.
İslami Okul Okulların En Önemlisi