Kilise - İslami Bilgiler - 1. Sayfa
KİLİSE
Yunanca ekklesia kelimesinden gelir Ve üç anlamı vardır
. 1- Hıristiyanların âyin yaptıkları tapmak;
2- Bütündini teşkilattâ-rı ve fonksiyonlarıyla Hıristiyan toplulu- kuruldu ve piskoposlar arasından bu kili-ğu;
3- Ayrı ayrı mezhepler halinde teşki- senin başına geçen kişiye papa dendi. Da-latlanmiş Hıristiyan toplulukları; Katolik ha sonra, örgütlenmenin daha da genişle-Kilisesi, Ortodoks Kilisesi gibi. meleriyle Kilise gittikçe dünyevüe§meğe
Hıristiyanlık, başlangıçta herhangi bir ve kendine has hiyerarşisi, yönetim sİste-dünyevi -dini teşkilatlanmaya gitmiş değil- mi, kanunları, üyelik kuralları ve toprakladı. Toplum içinde ezilmiş olanlar, mane- nyla devlet içinde devlet olma durumuna vi-ruhi bir boşluk içinde yüzenler ve mad- geldi. Nihayet, Kilise'nin temsil ettiği'tan-di kültür ve hayattan bunalanların koşup, nsaP hakimiyet, kralların dünyevi hakimi-her şeylerini havarilerin ve şakirdlerin yetine üstün gelince, Roma İmparatorlu-ayaklarına atan ve herşeylerini böylece ğu 'Kutsal Roma İmparatorluğu' oldu. bir şey yaparak paylaşan kişilerin oluştur- Geçen zaman, çeşitli nedenlerle Katolik duğu ilk Hıristiyan topluluğu, birbaşka de- Kilisesi'nin karşısına Ortodoks, Protes-yişle ilk kilise, E.Renan'ın ifadesiyle "bir tan ve ingiltere'de Anglikan Kiliseleri'nİ yoksullar birliği" durumundaydı. Bu kili- çıkardı..
senin bir yapısı, kiliseler şeklinde ayrı tapı- Bugün Roma Katolik Kilisesi'nin birkaç nakları ve rahiplik, piskoposluk gibi statü- bina, birkaç yüz nüfus, fakat milyarlarca Ier de yoktu. Roma toplumu içinde yaban- üyeli ve dev ve karmaşık ticari, İktisadi, si-cılar olarak nitelendirilen bu ilk Hıristi- yasi ağlan bulunun Vatikan adlı bir devle-yanlar kendilerini Roma'nın değil, "Tan- ti vardır. Bu devletin başı olan Papa, Özel-rı'nın KralhğTnın vatandaşları olarak gö- ilikle dünya katoliklerinin de ruhani reisi-rüyor ve Roma İmparatorluğu'nun siyasi dir.
varlığının yerini almayı veya bu İmpara- Ali ÜNAL
torlukla herhangi bîr mücadeleye girmeyi düşünmüyorlardı. Bk. Hıristiyanlık; Katoliklik.
Zamanla II. yüzyıldan itibaren yapı ve
statü itibariyle kiliseler doğmaya başladı. KİMLİK (SOSYAL KİMLİK) İlk Kilise din adamları, kiliselerin bakım
vetemizliğiyleilgilenen hizmetçilerdi. Da- En genel anlamda sosyal kimlik bir kişi-ha sonraları, Hıristiyanlık İçin mücadele- nin, başkalarıyla ilişkisi sırasında kendini Ier, Roma'nm artan zulmü ve Hırİstiyanlı- tanımlamasına İşaret eder. Bununla bir-ğın ruhani karakteri, pek çok Hiristiyanı likte sosyal psikolojide terimin genellikle uzlete ve dünyadan el etek çekmeğe götür- daha spesifik bir çağrışımı mevcuttur: Bir dü. Manastırlara ve kiliselere yerleşen bu kişinin, kendisini çeşitli sosyal grupların kişilerin kıdemlileri "presbyteri' adıyla üyesi olarak tanımlaması, sosyal kimlik ruhbanlaştılar, yani rahip veya rahibe ol- olarak adlandırılır. Terimin bu anlamı dular. Daha sonra gelenlere de'episcopi' G.H. Mead tarafından ortaya konmuş-dendi. Yoksullara ve hastalara kendileri- tur. Mead sosyal bir benlik anlayışı üzerin-ni adayan ve erkek kardeş anlamında *f- de durarak bireylerin kendilerini bîr bü-rer'.kızkardeş anlamında "sör' adıyla anı- tün olarak ait oldukları sosyal grubun balan 'episkopi'ler zamanla önem kazanıp kış açısından gördüğünü öne sürmüştür, 'episcopus (piskopos)' olarak mahalli kili- Kimliğin bu kamusal (ya da sosyal) yönü-selerin başlarına geçtiler. Piskoposların nü daha özel (ya da kişisel) yönlerinden birleşmesiyle de Evrensel (Katolik) kilise ayırd etmek büyük önem taşımaktadır.
Grubun önemi üzerinde duran Mead, kendi yaklaşımım daha bireyci psiko-dinamik formülasyonlann karşısına koymuş oluyordu. Böylece sosyal kimliği yukarıdaki şekilde tanımlamak yaygınlaşmış oldu. Kişisel kimlik ise karakter özellikleri, fiziksel nitelikler, gayrı şahsi davranış tarzları vb. ile tanımlanıyordu.
Tarihsel olarak sosyal kimlik kavramına hem sosyal psikoloji, hem de sosyolojide merkezi bir yer verilmiştir. Sözgelimi 'a-lan psikolojisi' kavramını sosyal psikolojiye sokan Kurt Lewin grup ilişkilerinin, Özellikle de azınlık ve marjinal grupların ilişkilerinin psikolojik anlamı üzerinde yoğun araştırmalarda bulundu ve elde ettiği sonuçları yayınladı. Psikanalîtik gelenek içinden yetişen E.Erikson'un "grup kimti-ği problemi" üzerine olan çalışmaları bireyin hayatmda yaşadığı kimlik çatışmaları ve kimlik diffüzyonu üzerinde yoğunlaşmış ve önemli klinik uygulamalara konu olmuştur.
Sosyoloji içerisinde de sosyal kimlik konusu dikkatlerden kaçmamıştır. Örneğin T.Parsons'un Genel Eylem Teorisi adlı eserinde sosyal kimlik kişilik (persona-lity)'in bir alt-sistemi olarak tanımlanmış ve kişinin sosyal sisteme katılımının belirlenmesinde önemli bir rol oynadığı kabul edilmiştir. Bu teorik konuları yansıtan farklı kimlik bileşenlerini ölçmek üzere daha deneysel araştırmalara yönelinmiş-tir. Bu çalışmaların kapsamı, benlik saygısı (self-esteem), kontrol mevkii ve arzu (istek) düzeyi gibi konular üzerinde odak-laşarak kişisel kimliğin özellikleri üzerinde yoğunlaşmış, bu metodolojiler R.C.Wylie tarafından Be/»AA: Kavramı (T-he Şelf Concept) (1974) adlı kitabında kapsamlı biçimde eleştirikbi$tk. Buna mukabil sosyal kimliği ölçmtyolunda sa-
dece birkaç girişimde bulunulmuştur. İlk ve hala kullanılan tekniklerden birisi, Yirmi Cümle Testi'dir. Bu test basitçe 'Ben kimim?9 sorusuna deneğin vereceği yirmi cevaptan oluşmaktadır. Bu cevaplar daha sonra kişinin sosyal ve kişisel kimlik referantlarının tabiatını, kullanılanlar terimlerin değerlendirmeye dönük niteliğini ve farklı unsurlara atfedilen önemi açıklamak üzere analiz edilebilir. :"*
Sosyal kimlik kavramı çeşitli alanlarda ilgi uyandırmaya devam etmektedir. Bu ilgilerin çoğunluğu Tajfeîin Sosyal Kimlik Teorisi tarafından uyarılmıştır. Bu ttori sosyal kimlik ihtiyaçları ile gruplararası davranışın çeşitli türleri arasında nedensel bir bağlantı olduğunu Öne sürer. Bu teori için temel olan, kişilerin sosyal kimlik-' Serinin temelde sosyal karşılaştırmalardan beslendiği hipotezidir. Kişi, farklı gruplara bakarak kendi grupriçi davranışlarını değerlendirmekte ve keödisiüe en yakın bulduğu, 'grubun kimliği'ne şan& maktadır. Bu basit düşünceden yola çfc kan bu teori, çıkar çatışmalarının yoklo^ ğunda bile gruplar arasında yapılan ayrımın yaygınlığını açıklamanın mümkün oh duğunu kanıtlamıştır. 'Aynca bu sosyal kimlik teorisinin azınlık grupların çıkmazının farklı ücret ödemesi karşısındaki saf nayi çatışmalarının ve etnik gruplar tarat sındaki dil farklılıklarının lam bir analizini yapacağına da inanıyordu.:
Kimlik kavramı genellikle,'Benlik' kavramının bir alt grubu olarak nitelendirilir. Genel olarak bir insanın *ne'<:*e im' olduğuna atıfla bulunan' kimlik' kavramı, kişinin kendisine ve başkalarına yakıştırdığı çeşitli anlamlara da işaret eder. Sosyolojide kimlik, hem onların çeşitli sosyal roller, üyelikler ve kategorilere bağlanmalarına, hem de bir bireyin serğledigi ve diğerlerinin belirli sosyal gruplar KÎNG KANUNU içindeki davranışı temelinde bir bireye atfettikleri çeşitli karakter özelliklerine işa- 1648-1712 yıllan arasında yaşayan King ret eder. adlı İngiliz istatistikçisi tarafından ortaya
(SBA) atılmıştır. Politika Aritmetiği sahasında
Ek. Benlik; Grup; Kişilik. çağının en büyük uzmanı sayılan ve sondaj yolu ile birçok ailelerin gelirlerini ve
KİMYA masraflarını tesbit ederek ilk milli gelir
tahminini de hazırlayan King bazı gözlem-
Doğada bulunan, ya da yapay olarak el- Ierini değerlendirmiştir. Buğday arzında-de edilebilen binlerce maddenin özellikle- ki % 10'luk bir azalmanın, buğday fiyatını rînin araştırılması ve rasyonalizasyonu ile % 30 oranında yükselttiğini tesbit etmiş-uğraşan bilimsel disipline kimya adı veri- tir. Buğday miktarı 1/10, 2/10, 3/10, lir. Kimya geleneksel olarak kimyasal dav- 4/10,5/10 oranında azaldığı zaman, buğ-ranışlan yöneten fiziksel yasalarla ilgili fi- day fiyatları da karşılıklı olarak 3/10, ziksel ve spektroskopi ile termodinamiği 8/10, 16/10, 28/10, 45/10 yükselmiştir. de İçeren (termo-kimya dahil) inceleme- Böylece, ürün miktarı ile fiyatlar arasmda-ler kadar, elektro-kimya, foto-kimya ve kî bağlantıyı belirten bu olaya "King Ka-stereo-kimya gibi uzmanlaşmış branşlara nunu" adı verilir. İhtiyaçlar tatmin edildik-aynlmıştır. Karbon içeren maddelerin in- ten sonra arz edilebilir ürün silolarındaki celenmesini üstlenen organik kimya ile ar- her artış, fiyatları arz artışından daha buta kalan elementleri ihtiva eden maddeler- yük oranda düşürür. Buna karşılık, ihti-le ilgilenen inorganik kimya da kimyanın yaçlar tatmin edilmediği zaman bir ürün alt-bölümlerindendir. Teorik kimya, özel- yetersizliği, fiyatları arz yetersizliğinden likle kuantum mekaniği ve istatistik meka- daha büyük oranda yükseltir. King Kaou-niğinin kimyaya uygulanmasıyla ilgilidir. nu daha sonraları Malthus'çu bir görüşle Kimyasal türlerin bulunması ve değerlen- ifade edilmiştir. Şöyle ki, buğday miktarı dirilmesi, analitik kimya ve küçük unsurla- aritmetik dizi ile artar veya azalırken fiyat-n inceleyen mikro-kimya alanına aittir, lar da geometrik dizi ile azalır veya artar. Yer kabuğu ve atmosferdeki elementle- Daha genel olarak King Kanunu, talep rîn dağılımı jeo-kimyamn konusunu oluş- elastikiyeti zayıf tarımsal malların arzın-turur. Modern kimyanın uğraşının epey- daki değişmelerin, bu malların fiyatlarını cebir bölümünü, özellikle fizik, biyo-kim- ters yönde etkilemesini belirtmektedir, ya ve metalürjiyle ilgili disiplinler-arası in- Tarımsal malların üretimi hava şartlarına celemeler teşkil eder. Kimya ile simya bağlı olduğu için, talep elastikiyetten dü-arasında İslam geleneğinde bir ayrım gö- şüktür. Böylece tarımsal malların arzın d a-zetilmiş ve kimyanın simyanın değiştirilip ki bir azalma, fiyatları ve üreticinin top-geliştirilmesinden oluştuğu öne sürülmüş- lam gelirini artırıcı sonuçlar meydana ge-tür. tirmektedir. Tersine olarak, çiftçi ürününü artırdığı ölçüde gelir seviyesini yüksel-(SBA) tememektedir. Bu nedenle ürün fazlası
Bk. Fizik; Simya çiftçinin aleyhine olmaktadır. King Kanu-380
mınun işleyebilmesi bazı temel varsayımlara bağlıdır, bunlar: a) Üretimi tabiat şartlarına bağlı ve talebi elastik olmayan bir malın söz konusu olması; b) Kapalı bir pazarın bulunması; c) Nüfusun değişmesine İmkân vermeyecek kadar sürenin kısa olması; d) Piyasanın doygun hale gelmesi; e) Talebin rijt veya sert olmasıdır.
Bu varsayımlar genel olarak tarım ürünlerine uygulanırsa da, King Kanunu benzer varsayımlara sahip olan sanayi mallarında da benzer tesirler uyandırabilir ve böylece uygulama alanını genişletmek mümkün olabilir.
Vildan SEVİM
KİŞİLİK
Genel anlamıyla, bireysel bir insanı hem birey, hem de insan kılan tüm faktörlerin toplamına kişilik denir.
Batı dillerindeki kişilik kavramı, latince persona sözcüğünden türetilmiştir, Perso-na, oyuncuların tiyatrodaki rollerine uygun olarak taktıkları maske anlamına gelmektedir. Kişilik kavramı, etimolojik anlamına yakın kullanıldığında, kişinin çevresindeki diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde gösterdiği tepki ve kendini ortaya koyma biçimi olarak anlaşılabilir. Davranışsal açıdan, bir kişinin herhangi bir belirlenmiş durumda ne yapacağını belirleyen şey olarak tanımlanabilir. Eski bir kavram olmasına ve gündelik dilde yaygın kullanılışına rağmen, bugün kişiliğin doyurucu bir tanımının olduğu söylenemez. Psikoloji çevrelerinde Gordon W.AU-port'un kişilik tanımı genellikle kabul görmektedir. Buna göre "kişilik, bireyin karakteristik davranış ve düşüncesini belirleyen psiko-fizik sistemlerin dinamik bir organizasyonudur."
Gündelik dilde genellikle birbirlerine çok yakın anlamlarda veya birbirlerinin yerine kullanılsalar da, psikologlar kişiliği karakter ve mizaçtan ayırırlar. Karakter, daha sürekli ve yerleşmiş kişilik eğilimlerini veya bireyin ahlâkî niteliklerim belirlemede kullanılır. Allport'un deyimiyle "karakter, değeri yükseltilmiş kişilik; kişilik değeri düşürülmüş karakterdir. Mizaç ise kişiliğin duygusal ifadesidir.
Kişilik objektif ve sübjektif olmak üzere iki unsura ayrılabilir. Psikologlar çeşitli ölçme ve değerlendirme yöntemleriyle insanların özelliklerini, yetenek, tutum ve ilgilere, dürtü ve amaçlara, kendilerini bulundukları ortama uydurma biçimlerine ve kullanılan savunma mekanizmalarına göre belli gruplar halinde incelerler. Bunlara kişiliğin görünen, ölçülebilir, tespit edilebilir unsurları veya kişilik özellikleri denir. Elbette bir kişideki kişilik özelliği bunların kabaca toplamından ibaret değildir. Bu özellikler her kişide farklı bir biçimde organize olur ve sürekli olmaya, değişime direnmeye eğilim gösterirler.
Bir de kişiliğin sübjektif yanı vardır ki, bireyin kendi kişiliğini nasıl algıladığıyla ilgilidir ve kendilik (şelf) adını alır. Kendilik çocuklukta kendi bedenimizle diğer nesneleri ayırd etmemizle başlar ve üstlendiğimiz sosyal rollerle sürekli gelişir. Davranışlarımız ve tepkilerimizin oluşumunda, duygusal gelişimimizde kendilik algımızın rolü büyüktür. Kendi kendimize Önemli misyonlar atfediyorsak, karşı-mızdakinİ küçük görmemiz, daha katı ve hoş görüşüz bir duygu kalıbı içinde hareket etmemiz beklenilen bir tutum olacaktır.
Objektif ve sübjektif yanlarıyla, bireyin dürtülerinin, amaçlarının, yetenek ve İlgilerinin, kendini algılama biçiminin kendine özgü, kararlı ve tutarlı bütünlüğü kişiliği oluşturur. Fakat bu tanımdan yola çıkılarak kişiliğin yalnızca durağan ve tamamlanmış bir yapı olduğu sonucuna varılma-malıdır. Tanı tersine kişilik, bireyin hayatı boyunca öğrendiklerinin katkısıyla sürüp giden; bu arada dürtülerin engellenmesinden doğan çatışmaları altedebil-mek, kendilik'in değerini muhafaza edebilmek için sürekli savunma mekanizmaları kuran dinamik bir uyum sürecidir.
Kişilik çalışmaları, bireyin karakteristik yapısını ortaya çıkarmayı amaçlamakta ve bu çalışmalar deneysel psikoloji, çocuk psikolojisi ve psikometri alanlarında yapılmaktadır. Fakat bu arada psikolojide ekollerin etkinliği unutulmamalıdır. Her psikoloji ekolü, insanı farklı bir yaklaşımla ye kendi terminolojisi ile ele alır. Böylece psikolojideki ekol sayısı kadar kişilik teorisi ortaya çıkar. Bütün ekol farklılıklarına rağmen yukarıda söylenenler ve biyolojik kalıtım, kültür ve bireyin aile İçi yaşantılarının kişiliğin ana belirleyicileri oluşu genelde kabul edilmektedir.
Psikanaliz literatüründe kişilik kavramının yerine daha çok 'karakter' kavramı kullanılır. Karakterin anlamı da psikanali-tik teorideki değişikliklere paralel olarak değişmiştir. Freud içgüdü teorisini geliştirdiği sıralarda özel psiko-seksüel unsurlarla belirli karakter eğilimleri arasında bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Psikanali-tik teoriye göre kişilik gelişimi belirli dönemlerden geçerek olur. Belli başlı oral, anal, faİlik, latans ve genital olmak üzere beş gelişim dönemi vardır. Bu dönemlerin özelliklerinin bireyin psikolojik yapısındaki etkinliği onun karakterini belirler. Örneğin hayatın ilk yılı, ağız boşluğunun erotojenik bölge olduğu, her türlü ihtiyacın ebeveynler tarafından karşılandığı, beden ile dış dünya ayrımının yapılamadığı oral dönemdir. Erişkin olmasına rağmen oral döneme takıntıları bulunan kişilerde açgözlülük, bağımlılık ve pasiflik şeklinde oral kişilik Özellikleri olacaktır. Yine İki ve üçüncü yaşlar, örneğin anü-sün erotojenik bölge olduğu, tuvalet eğitiminin yapıldığı, çocuğun özerklikle bağımlılık arasında bocaladığı anal dönemdir. Anal kişilik özellikleri baskın olan bireylerde bu nedenle düzenlilik, titizlik, inatçılık, cimrilik ya da tam tersine dağınıklık, kirlilik, boşvermişlik veya bonkörlük eğilimleri bulunacaktır. Psikoanalitik teoriye göre ruhsal aygıt alt-ben (id), benlik (ego) ve üst-ben (super-ego) olmak üzere üç yapısal katmandan oluşur. Benlik, alt-ben'den gelen içgüdüleri geri iterek bastırmakla görevlidir. Fakat benlik yapısı gelişmediğinde geri itilmiş içgüdüler bu kez biçim değiştirerek psikolojik rahatsızlıklar (nevroz) şeklinde ortaya çıkarlar. Freud daha sonra nevrozlarla karakter eğilimleri arasında önemli bir ayrım olduğunu söyler. Eğer benlik geriye ittiği içgüdü malzemelerini belli savunma mekanizmaları kurarak dışarı kaçırmamayı başarabilirse, kişinin kullandığı savunma mekanizm asınagöre belli karakter eğilimlerinden söz edilir. Hangi savunma mekanizmasına başvurulacağını belirleyen de, yine hangi gelişim dönemi özelliklerinin bireyde baskın olduğudur. Freud en son olarak benlik'in özdeşleşme (identİficatİ-on) işlevinden söz ederek kişilik yapışma göndermede bulunur.
Freud sonrasında da psikanalitik kişilik teorisine katkılarda bulunulmuştur. Bunlar arasında Kari Abraham ve Wİlbelm Reİch'İn katkıları özellikle Önemlidir. C.Gustav Jung'un da 'Psikolojik Tipler' adında bir çalışması vardır.
Adlerci bireysel psikoloji okuluna göre ise kişilik gelişimini aşağılık duygusu ve onu telafi etmek için bireyin başvurduğu yollar belirler.
Psikanalitik okuldan kopan ve sosyo-kül-türel analistler arasında sayılan Karen Horney ve psikolog Henry Murray'e göre her bireyin psikolojik ihtiyaçları onların kişilik yapılarını biçimlendirir.
Yakın zamanlarda transpersonal (ki-şi-üstü) psikoloji okulunu kuran ve teorisinde Doğu psikolojisinin tecrübelerine önemli bir yer veren Abraham Maslow, her organizmanın amacının kendini gerçekleştirme olduğunu; bunun yolunun da beş aşamalı, yalından karmaşığa doğru bir hiyerarşi içinde olan ihtiyaçların karşılanmasıyla olabileceğini söyler. Ama her kişinin potansiyelleri ve bu ihtiyaçların taşıdığı anlam, dolayısıyla kişilikler de farklıdır. Öğrenme teorisyenleri ise kişilik özelliklerinin doğrudan doğruya çevreden öğrenildiği kanaatûıdedirler.
İngiliz psikolog Hans Eysenck, bireyleri dört farklı kategoriye bölen bir kişilik teorisi geliştirdi. İlkin insanları dışa-dönük ve içe-dönük olup olmadıklarına göre ikiye ayırır. Bundan başka bir de tüm bireyleri kararlı ve değişken olmalarına göre tasnif eder. Kararlı bir kişi, dışarıdan gelen baskılarla başa çıkabilen ve kolay pes etmeyen kişidir; değişken birey İse genellikle kronik biçimde kaygılıdır ve çabuk yılar.
Öte yandan Amerikalı bir psikolog olan Cattell ise, çok daha fazla sayıda (171 adet) kategori gerektiğini ve 'kategoriler'in kişilik yapılarını (özelliklerini) ifade ettiğini söyler.
Kişilik kavramıyla ilgili tartışmalar, sonunda 'kişilik ohışumu'nun nasıl olduğu (niçin bir birey içe-dönük olurken, diğeri
dışa-dönük olmaktadır?) sorusunda düğümlenmektedir. Bu alandaki tartışmalar ise kişiyi çevresinin mi, yoksa genetik kuruluşunun mu belirlediği konusuna yöneliktir.
Kişilik özellikleri, katı ve uyumsuz nitelikler gösterdiğinde, kişinin zararına veya önemli işlev kaybına yol açtığında attık kişilik bozukluklarından söz edilir. Kişilik bozukluğu olan bireylerin diğer insanlarla ilişkilerinde Önemli sorunları, tatminsizlikleri vardır. Fakat onlar ne kadar güç durumda olursa olsunlar, bu güçlüklerin sorumlularını başkaları olarak görürler ve bundan rahatsız olmazlar. Bazı rahatsızlıklar duymaları halinde bunları değiştirmek için büyük bir çaba göstermelerine rağmen başarılı olamazlar.
(SBA)
Bkz. Genetik; KarakterYapısı.
KİTLE PSİKOLOJİSİ
Kitle teriminin tanımı konusunda gerek literatürde, gerekse günlük dilde bîr fc&İP' gaşa vardır. Terim, yığın, kalabalık anlamına geldiği gibi grup anlamına da gelmekte, bazan da topluluk anlamında kuW lanılm aktadır. Kitle teriminin anlamı, kitle psikolojisinin anlamını da belirlemektedir.
Sosyal psikolojinin kökenleri, sosyal etkileşimleri anlamaya çalışan ilk çağ düşü-' nürlerine kadar götürülebilir. Fakat bugünkü anlamdaki başlangıç, A.Comte'un insan ve toplumun karşılıklı birbirlerini etkilediklerini söylediği ve biyoloji üe sosyolojiyi kesiştiren bir bilim Önerdiği La Morale adlı eserinde ilk kez görülür. Bu G.Le Bon (1895) ve G.Tarde (1903)'ın kitlelerin kendilerine özgü bîr psikolojileri olduğunu, telkine ve anî hareket etmeye yatkın bulunduklarını ifade eden çalış- kapsadığının farkında olduğunu belirt-malan izler. W.McDougaH (1920) ilk kez inektedir.
'Sosyal Psikoloji' kavramını kullandığı 1930'lu yıllarda ekonomik bunalımla bir-eserinde Le Bon'un sözünü ettiği özellik- likte sosyal problemlere ve grup süreçleri-teki kitlenin, kitle değil ancak bir yığın, ne ilgi artmıştır. Grup etkileşimleri, gru-bir kalabalık olabileceğini; ayrıca ordu, ki- bun bireysel tutumlar üzerine etkisi,azın-lise gibi oturmuş, örgütlenmiş kitleler ol- Iık grupları, uygunluk, grup normu ve li-duğunu belirtir ve insanların toplu yaşa- derlik alanlarında sayısız çalışma yapılma içgüdüsü üzerinde durur. mıştır. Sosyal psikoloji, alan veya labora-1930'lara kadar bu alan bir yandan sos- tuvarlarda küçük gruplar üzerinde yapı-yal etkileşimin Önemini vurgulayan sosyo- lan çalışmalar ve öne sürülen yeni araştır-lojinin, diğer yandan bireyin önemini vur- ma yöntemleri ve teorilerle yerini sağlam-gulayan psikolojinin etkisi altında kalmış- laştırırken; grup bîr tedavi biçimi olarak tu-. Bu ara dönemde konuyla İlgili en psikiyatriye girmiştir. İncelemelerin ama-önemli eser S.Freud'un (1922) Kitle Psi- cı ilgiden-, insanların birbirleriyle olan iliş-kolojisi ve Ego Analizi adlı kitabıdır. Ki- kilerini, bu ilişkilerin dinamiklerini ele tap, G.Le Bon ve McDougall'in çalışma- alan, aksayan yönlerini ortaya çıkaran ve larının eleştirisi temelinde gelişir. Freud, düzeltme yolları arayan bir çabaya dönüş-Le Bon'un, "Bir organizmadaki hücreler muştur.
nasıl bir araya gelerek tek tek hücrelerde- Günümüzde kitle kavramının anlamı, kinden apayrı yeni bir varlık oluşturursa, bu gelişmeler ışığında daha çok grup kav-psikolojik kitle de bir an için birbiriyle ramıyla karşılanmaktadır ve grup, psiko-kaynaşmış ayrı tür öğelerin oluşturduğu loji, sosyoloji, antropoloji, iletişim bilimi geçici bir varlıktır" tanımına ve saptadığı ve hatta biyolojinin ortak ilgi alanı haline kitle özelliklerine büyük ölçüde katılır, gelmiştir. Grupların psikolojik değerlen-ama şunları eklemeyi de İhmal etmez: dirmelerinde ortak kabul edilen noktalar "Kitle içerisinde bireyin kazandığı sözde ise özetle şöyledir: yeni özelliklere gelince, bunlar insan ru- Geniş anlamıyla grup çıkarlar, duygular hunda tüm kötüyü nihayet istidat halinde veya başka bir nedenle birbirlerine bağ-bünyesinde barındıran büinç-dışının teza- lanmış bireylerden kurulu bir topluluk, hürleridir." Ona göre,*onun bireysel de- sosyal bir etkileşim sistemidir. Gruplar, rinlik psikolojisi, aynı zamanda genişletil- büyüklüklerine, güçlerine, üyeleri arasın-miş bir kitle psikolojisi kimliğini taşır. Bü- daki dayanışma, örgütlenme ve işlev dere-tün kitle olgularının ön biçimleri ailede, çelerine; üyelerin birbirleriyle etkileşim küçük çocuğun anne ve babası ile ilişkile- türlerine, rol dağılımlarına ve grup yaşan-rinde görülebilir. Kitle ruh hali denilen ularım kendi iç dünyalarında nasıl algıla-durum ise, çocukların, ilkellerin ve nevro- dıklanna göre farklılıklar gösterirler. Butiklerin psikolojilerinin genişlemiş şekille- grup, üyelerin işlevlerinin toplamına eşit rinden ibarettir. Fakat Freud, daha kitabı- değildir; bu toplamdan daha farklı, tama-aıın başında kitle psikolojisinin, başı sonu men yeni bir olgudur; bireyler gibi onun belli olmayan bir konu olduğunu ve kendi da bir ömrü vardır. Söylediklerinin bunun çok az bîr kısmını Bir grup, kendi normlarım oluşturma ve
bunlara uyma; bu normlardan sapmaya veya normların değişimine karşı direnç gösterme, fakat eski normlar yeni durumlar için yetersiz kaldıklarında onları değiştirme isteği ve dışarıya karşı bîr potansi-yel saldırganlık taşıma özellikleriyle üyelerini birbirine bağlar. Grup hayatı, bir üyeler arası etkileşimler sürecidir. Etkileşimler çatışma veya uyum şeklinde olabilir; üyelerin hangi rolleri üstleneceklerini ve bu arada önderin kim olacağını da etkileşimler belirler. Grup üyeleri arasında bireysel bazı farklılıklar olmasına rağmen paylaşılan ortak bir duygusal yaşantı söz
konusudur.
ErolGÖKA
Bk,: Grup; Kitle Psikolojisi.
KİTLE TOPLUMU
Kitle toplumu kavramı, çağdaş toplumun şu özellikleri haiz olduğunu öne süren etkili bir toplumsal teorinin merkezinde yer alır: Bireyler çoğunlukla birbirinin benzeri, farklılaşmamış ve birbirinin kopyası olup hiçbir bireysel özellik göstermezler; iş hayatı rutinleştirici ve yabancılaştırı-cıdır; her ne kadar kitleler ideolojik fanatizme eğilimli olsalar da din, etkisini kaybetmiş olup bu nedenle sağlam bir tutamak ve Önemli ahlaki değerler sağlamaz, bireylerarası İlişkiler zayıf ve talidir, akrabalık bağları ise önemini yitirmiştir; kitleler siyasal açıdan coşkusuzdur ve diktatörlüklerle bürokrasiler tarafından çekip çevrilmeye elverişlidir; kültür -sanat, edebiyat, felsefe bilim- kitle kültürü haline gelmiş, yani müşahedenin en alt seviyesine hitap eder duruma indirgenmiştir.
Yukarıdaki ifadelerle toplumu tasvir eden yazarlar, kitle.toplumu kavramım olumsuz anlamda kullanırlar ve genellikle toplumdaki hastalıklı ve kötü tarafları kapitalizm ve sanayileşmeye bağlarlar. Bu konuların bir kısmı XIX. yüzyıl toplum teoricilerinin, örneğin A.de Tocque-ville ve F.Tönnİes'in eserlerinde mevcuttur ve çok genel olarak sanayi öncesi ile sanayi toplumları arasındaki dikotomi bu çağda moda olmuştur. Bununla birlikte, özgül kitle toplumu teorisi 1920 ile 1960 yılları arasında üç belli başlı yönde geliştirilmiştir:
1-İngiltere'de bazı yazarlar, özellikle T.S.EliotveF.R.Leavis gibi edebiyat eleştirmenleri genel olarak edebiyat ve kültürden erdemin kayboluşu ve aydın bir kamunun ortadan kalkışı üzerinde eleştirilerini yoğunlaşırdılar. Onların görüşleri temelde kapitalist topluma karşı muhafazakar bir tepkiyi temsil ediyordu ve bir takım sosyologlar, özellikle de K.Mannheim tarafından kabul görmüştür; 2-Frankfurt okulunun üyeleri, özellikle Hitler Almanya' sındanABD'ye kaçışlarından sonra kitle toplumunun siyasal yönlerinden çok kültürel yönlerini çözümlediler. Tezleri şuydu: Kapitalizm bir kitle toplumu üretmek suretiyle kitlelerin yönetici seçkinler-ce zaptu rapt altına alınmasına uygun şartları yaratmıştır. Bu yaklaşım daha ziyade savaş arası dönemin toplumsal ve uluslararası sorunlarına sosyalist bir tepki özelliği gösterir; 3-Kitle toplumu kavramını kullanan bazı Amerikalı yazarlar ona daha olumlu bir açıdan yaklaşmışlardır. Örneğin, E.Shils'e göre kitlelerin siyasal katılımı arttıkça, seçkinlerin kitle topulumu-nu çekip çevirmesi giderek güçleşmektedir.
Kitle iletişim araçları üzerine ilk yapılan araştırmalardan bazıları, kitle toplumute-orisinden, özelikle de Frankfurt Okulu'-nun görüşlerinden etkilenmiştir. Onlarda kitle toplumunu nisbeten ferkhlaşmiş ursa da, takip edilmesi gerekmez
nenTl Pf°gramlai-dr k°la^ -M- «on yllarda klan sistemleri üzerine çok
nen fra da bu programlarca çekip çevri- saydaarast.rmalaryapIlrm5to. BuarasS
likte kitle toplumu kavramının günümüz düğü klanlara patri-klan (baba soyuna
sosyolojisinde etkisi azalmıştır. Kitle top- bağlı klan), soyun kadınlardan devam ettİ-
lumu teorisine yöneltilen eleştiriler ara- ğiklanlaraisema/n%Wö/ı(anasoyunabağ-
smda şunlar sayılabilir: 1-Çağdaş toplum- lı klan) adı verilmiştir. Ünlü antroooloff
ıM «--«.i------->-■......... Radcliffe-Brown, klan I
Çİk bir tanımı yapılmadı lanildığını söylemekte v mektedir: "Pek çok farklı türden klan sistemleri vardır, fakat klan terimi, ancak, tüm üyelerinin birbirini belirli bir anlamda akraba olarak gördüğü tek taraflı (anne ya da baba tarafından) İnen soya sahip bir grup için kullanılmalıdır. Klanlar yer-
KLAN leşik ya da dağınık olabilirler ve toplu
gruplar oluşturabilirler, ama oluştunna-
Klan, anne ya da baba tarafından inen dıkları da vakidir. Keltik klanlarla olan es-
soy grubu demektir. Ana soyundan gelebi- ki bağlantısı nedeniyle onun yerini tuta-
İeceği gibi, baba soyundan da gelebilir, fa- cak bir terim bulma yolunda bazı çabalar
kat zorunlu olarak birleşmiş dışardan ev- gösterilmiştir. Örneğin klan yerine Lang
lenmenin yasak olduğu totemsel, ya da lo- ve Frazer "totem-akrabalığr terimini
kalize edilmiş gruplar değildirler. önermişlerdir. Ancak gerçekte klan teri-
Klan başlangıçta antropolojide Toton minin kesin bîr tanımının yapılmayışı, ol-
ve tskoç toplumuna atıfta bulunacak şekil- mayısı, onun popülerleşmesinde ve kulla-
de kullanılmıştır. B.S.Phîlpotts'a göre nışlı olmasında önemli bir etken olmuş-
klanlar baba tarafından olan bir akraba- tur.
hk temeli üzerinde organize olmuş kala- (SBA)
balık akraba grupları olup; bir klan sabit Ek. Aile; Akrabalık; Soy. bir baba tarafından olan akrabalıktır.
Bir klanı tanımlamanın klasik ölçütü, an- KLASİK İKTİSAT ne ya da baba tarafından inen (Unilineal)
soydur; bazı yazarlar dışardan evlenme Klasik iktisat, ekonominin işleyişine iliş-ve totemciliği de bu ölçüte dahil ederler, kin görüşlerinden dolayı Kari Marks'dan Bazı Amerikan antropologlarına göre beri kabul edilen yaklaşımlar çerçevesin-klan, ana soyundan akrabalıktır. de, özellikle tarihçiler tarafından, ekono-
Klanlar al t- klanlara, ya da soylara ayrıla- mik sistemin yetersiz, ya da basit düzeyde bilirler. Klan içinde gerçek jeneaolojik anlaşılması olayını tanımlamak amacıyla ilişkilerin her ne kadar daima tek bîr kum- kullan ılagelmiştir. Bu tanımlama büyük cu ata ya da kadın-atanın olduğuna inam- ölçüde, servetin üretimi, da&um ve tttkfifî-
ölçüde, servetin üretimi, dağılım ve tüketimini düzenleyen yasaların belirlenmesinde Adam Smith'i izleyen İngiliz ekonomistlerin oluşturduğu gruba yöneliktir. Bununla berabre, klasik iktisat okulu Adam Smith'in eserindeki fikirleri geliştiren ve yaklaşım eksikliklerini gideren farklı ülkelerdeki birçok iktisatçıdan oluşmaktadır. Dolayısıyla bu okul, gelişme sürecindeki ekonomi biliminin analitik temellerini atmıştır. A.Smith, David Rİcar-do, James Mili, John R. Mc Cultoch, Ro-bert Torens, Mountiford Lonfield, John Elliot Carines, John Stuart Mili, T.Ro-bert Malthus, Jean Baptiste Say, Frederic Bastial, Nassau Senior önemli klasik iktisatçılar arasında yer almaktadır. Bu okulu Önemli ölçüde yönlendiren A.SmiÜı'İn eseri An Ingııiıy into the Natııre and Cau-ses of the Wealth ofNations (1776) dır.
Bu okulun iktisat biliminde ne kadar bîr süre geçerli bîr yaklaşım olarak kaldığı konusunda değişik değerlendirmeler bulunmaktadır. Bir yaklaışma göre, Cambrid-ge İktisat Okulu'nun önderi olan Alfred
nomics adlı eseri yayınlandığında, bu okul sona ermiştir. Buna karşılık ünlü iktisatçı Keynes, General Theory ofEmploy-ment, Interest and Money (1936) adlı ünlü eserini yayınladığında, daha önceki tüm ekonomi düşüncesini Klasik İktisat Okulu içinde değrlendirmiştir. Konuya bu açıdan bakılıdğında Cambridge okulunu da Klasik İktisat Okulunun bir parçası olarak görmek mümkündür. Klasik İktisat yaklaşımının kavram bazında açıklığa kavuşmamış olamsı, belirli bir düşünce prensibini izleyen ve açık şekilde belirlenmiş bir iktisatçılar grubu anlamında klasik okuldan bahsedilmesinden kaynaklanmaktadır. Klasik iktisat okulunun temel özelliği laissez-faire (bırakınız yapsınlar)
ve doğal düzenin asvunucusu olmasıdır. Bu nedenle bu okul, serveti elde bulunan altın stokuyla ölçen ve öncelikler ve koruma konularında devletin devreye girmesini savunan merkantilist iktisat anlayışına karşıdır. Ayrıca "Klasik İktisat" ifadesi bir düşünürün kendi görüşleri ile daha önceki alternatif görüş açıları arasındaki ilişkiyi belhirlemede kullandığı polemik araç fonksiyonu da görmüştür.
Klasik iktisatçılar A.Smith'in düşüncelerini ekonomik problemlerin analizinde bir başlangıç noktası olarak ele almaktadır. Bu nedenle A.Smith'in Klasik İktisat yaklaştım üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Örneğin A.Smith'in kapitalistin kârının işçi ücretlerinden doğduğunu ifade eden görüşü, bu okul iktisatçılarını değişik şekilde etkilemiştir. Ricardo, bunu kâr-ücret teoremi haline getirerek, ver-gi-kaynak tahsisi ilişkisini ve tarımda azalan verimler kanununun etkilerini ortaya koyan bir model geliştirmiştir. Öte yandan Kari Marks bile ünlü artık-değer teorisini A.Smith'in yukarıdaki yaklaşanından çıkarmıştır.
Nazım EKREN
Bk. Keynesçi İktisat; Marksist İktisat; Neo-Klasİk İktisat.
KLASİK KAPİTALİST İKTİSAT
Klasik kapitalist iktisat okulu, kapitalist iktisadi düşüncenin dayandığı ilk sistemli düşünceleri ihtiva eder. Genellikle tüm rekabet ve homo economicus (iktisadi adam)varsayımlarınadayanansoyutlama-cı ve tümdengelimci anlayışa sahiptirler.
Bu okul 1776 ile 1873 yıllan arısında Batı Avrupa'da teşekkül etmiştir. İlk klasik,
1776'da yayımladığı "Milletlerin Zenginliği" adlı kitabı ile Adam Smith'dir.
Klasik iktisat deyimini ilk kez K.Manc tarafından kullanılmıştır. Ona göre klasik iktisat, W.Petty ile İngiltere'de başlar ve Sismondi ile Fransa'da son bulur. Bu deyimle daha sonraları, A.Smith ile J.S.Mill arasında geçen D.Ricardo, T.Malthus, N.W. Senior, J.B.Say gibi İngiliz ve Fransız iktisatçıları kastedilmiştir.
Klasik iktisat doktrini, sanayi devrimi ile birlikte XVIII. yüzyıl sonları İngiltere'sinde doğmuştur. Sanayi devrimi ile bir yandan kapitalist girişimci sınıf (burjuvazi) güçlenirken, öte yandan üretim araçları mülkiyetinden tamamen yoksun bir işçi sınıfı (proleterya) doğdu. Birleşik Amerika'nın bağımsızlığı ve Fransız ihtilali, feodal kurumları ve merkantilizmi tamamen etkisiz hale getirdi. Fizyokrasinin öncülük ettiği, özgürlük, ferdiyetçilik ve toplumun tabiat örneğinde yeniden teşkilatlandırılması düşüncelerini "bırakınız yapsınlar" şeklindeki iktisadi hayatın temel yaklaşımını temsil etmişlerdir.
Tarımda kapitalİstleşme istekleri Fransa'da fizyokrasiyi doğurduğu gibi, sanayi devrimi de İngiltere'de Klasik İktisat Okulu'nu doğurmuştur. Fizyokrasinin gerisindeki "bırakınız yapsınlar" a dayalı libe-ralİst ideoloji, klasik kapitalist okulun da temel düşüncesi olmuştur. Bu düşünce aynı zamanda kapitalist girişimci sınıfın çıkarını yansıtmaktadır.
Fizyokratlardaki tabii düzenin mükemmelliği fikri, klasiklerin önderi Smith'de, yerini şahsi menfaat fikrine bırakır. İktisadi faaliyetlerin temelinde bu şahsi menfaat güdüsü hakimdir. Smİth, Fizyokratların aksine vakıaların gözlemine ve tarihî malumata dayanır. Smith, kendisinden önce gelenlerin fikirlerini geniş ölçüde
kullanmakla birlikte, orijinal ve insicamlı bir teori oluşturmuştur. Smith iyimserdir ve gelişme inancına bağlıdır. Sadece zira-tı değil, sanayi ve ticareti de verimli addeder. İş bölümüne büyük önem verir. Liberalizmi temel kabul ederken devletin görevlerini, iç ve dış güvenliği sağlamak ve bazı kamu yatırımları yapmak ile sınırlandırır.
Ricardo, Smith'ten daha radikal ve daha soyutlamacidır. Diferansiyel rant ve mukayeseli üstünlükler, onun ikttemel görüşüdür. Diferansiyel rant görüşüne göre, toprak kirasını belirleyen, verimsiz topraklara verimliler arasındaki farktır. Bu fark toprak sahiplerine gider. Oysa bu toprak sahipleri verimsiz toprakların üretime açılm asındaki yüksek maliyete katılmadıklarından, haksız bir kazançtır ve vergilendirilmelidir. Yine bunun için dış ticaret serbest bırakılmalı, özellikle gıda maddeleri ithalatı iteyerli toprak sahiplerinin nüfuzları ile kırılmalıdır. Ricardo kötümserdir. Bu kötümserlik özellikle ücret teorisinde görülür. Tam rekabet şartlan altında, ücretler daima asgari seviyededir. Ücretlerin yükselmemesi bir noktada serbest dış ticaret sayesinde gıda maddeleri ithalatına bağlıdır. Ricardo düşük rant, düşük ücret yanında sınaileşmenüı teşvikini ve dolayısıyla karların yükselmesini savunur.
T.Malthus nüfus hakkındaki görüşleriyle tanınır. Ona göre gıda maddeleri aritmetik nüfus ise geometrik diziyle artar. Nüfus artışı önlenemezse, ücretlerin fizyolojik seviyeye inmesi kaçınılmazdır.
J.B. Say*agöre, her arz kendi talebini yaratır. Yani üretilen malların satılamama’sı diye bir mesele yoktur. Mahreçler (piyasalar) kanunu denen bu görüş, özellikle 1930'lara kadar kapitalist düşünceye hakim olmuştu.
Senior, "imsak teorisi" ile tanınır. Bu, malların gelecekte tüketilmesinin bugünkü tüketime tercih edilmesidir. İmsak, ancak insanın bugünkü tüketim eğiliminin yenilmesiyle olur. Bu, sermaye birikiminin, dolayısıyla kapitalist gelişmenin esasıdır.
J.S.Mill faydacı felsefe geleneğine bağlıdır. Dış ticaret teorisine karşılıklı talep unsurunu getirmiştir. Dış ticarete konu olan malların denge kıymetini, ülkelerdeki arz ve talep şartları belirlemektedir. Ona göre üretimin bağlı olduğu kanunlarla, bölüşümü yöneten kanunlar farklıdır. Üretimi yöneten kanunlar tabiî, buna karşılık bölüşümü yöneten kanunlar beşeridir. Tabii kanunlara müdahale edilemez. Oysa bölüşüm kanunlarına müdahale edilebilir. Mili bu ayrım ile, sosyal reformla-rabir zemin hazırlama amacını güder. Zaten o, .hayatının sonlarında sosyalizme meyletmiştir.
Bu okula yapılan tenkitler, daha kapitalizmin Avrupa'da yayılmaya başladığı zamanlarda ortaya çıkar. Çünkü özellikle Smith ve Say gibi iyimser okul mensuplarının varmış oldukları sonuçlar, fiili duruma ve gerçeğe uymuyordu. Sanayi kapitalizmi ile birlikte bir çok sosyal karışıklık başgöstermişti. İşçi sefaleti ortaya çıkmış, özellikle arz fazlasından kaynaklanan İktisadi buhranlar sözkonusu olmuştur.
Almanya ve daha sonra Birleşik Amerika'da çoğunlukla millî ihtiyaçlar klasik okula duyulan tepkilerin kaynağıydı. Yİ-ne klasiklerin soyutlamacı, tümdengelim-ci, evrensel batı merkezli yaklaşımları, bazılarınca kabul edilmemiştir. Bunlar arasında XIX. yüzyılın ikinci yarısını kapsayan ve adeta iktisadı temsil eder olan Al-
man tarihçi okulunun büyük yeri vardır. Alman iktisatçılarından A. Miller, iktisada ahlaki boyut kazandırmaya çalıştığı için romantik olarak suçlanmıştır. F.List, kalsik teorinin ancak İngiltere'ye yaradığını savunur. Çünkü yerli sanayiler kuvvet-leninceye kadar, yabancı mallara yüksek gümrükler uygulamak gibi himayeci tedbirler alınması gerekir. Alman tarihçi okulu, özellikle Rİcardo geleneğinin evrensellik iddiasına karşı, iktisadi relativiz-mi ön plana çıkarır. Aralarında Weber gibi sosyolog ve Sombart gibi kapitalizm tarihçilerinin bulunduğu bu okul, yaygın bir etkiye sahip olmuştur. A.Marshall gibi neo-klasİk iktisadın önemli bir siması, iktisat teorisinin evrensel, yani her zaman ve her mekanda geçerli olamayacağını savunurken, tarihçi okulu destekliyordu. Ona göre klasik kapitalist okul, "İngiliz Medeni Hukukunu Hindistan'ın yerli halkına zorla empoze eden" kafa yapısının etkisiyle, teorilerini, "bütün dünyayı Londra'nın sermayedarlarından oluşuyormuş varsayımı" üzerine kurmuştu. Soyutlama yöntemi ise, yine ona göre, Ricardo'nun Yahudi olmasından kaynaklanıyordu.
Alman tarihçi okulu XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz iktisatçılarını bile etkileyecek ve bir İngiliz tarihçi okulunun kurulmasını sağlayacak nüfuza sahip olarak, klasik kapitalist okulun, sadece psikolojik verileri öne çıkaran neo-klasik okula dönüşmesinde ve sosyal reformların yapılmasında, Marksizm gibi, büyük rol oynamıştır.
Ahmet TABAKOĞLU
KLASİSİZM
Güzel sanatlarda Eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutum.
• (Edebiyat)
XVII. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan ve sonraları diğer Batı edebiyatlarında da etkisini göstererek gelişen bir edebiyat akımı. Adım Fransızca sınıf, toplumsal sınıf anlamına gelen Classe kelimesinden türemiş Cİassicisme (klasik olma, klasiklik) kelimesinden alan bu akım, gelenek olarak Antik Yunan ve Latin edebiyatlarına sıkı bir şekilde bağlıdır. Duygu ve coşkuları, akıl ve sağduyuyla ahlak ölçüleri çerçevesinde kontrol altına almaya ve tabiatı akıl yoluyla incelemeye dayanır.
Fransa'nın XVII. yüzyıl başlarında içinde bulunduğu durum; 1560'lardan beri süregelen mezhep ve din savaşlarının dinmiş olmasıyla beraber İç barışın tesisi ile mutlak bir monarşinin kurulmasının getirdiği siyasal denge ve oturmuşluk, bu dengenin ekonomik alanda ve uluslararası ilişkilerde sağladığı olumlu gelişme, ülkede felsefe, sanat ve edebiyat (bütünüyle kültür) alanında da yeni eğilim ve arayışların filizlenmesine zemin hazırlar. 1635'de "Fransız diline kesin kuralları vermek, onu arı, iyi anlatımlı kılmak ve sa-natlarla bilimleri işleyebilecek duruma getirmek hususunda gayret ve özenle çalışmak" üzere Cardinal de Richelieu'nun ça-balarıyla Fransız Akademisi kurulur. Aka-demi'nin kuruluşundan daha evvel XVI. yüzyıl sonlarında Fransızca'ya da en az Yunanca ve Latince kadar önem vermeyi ve antik yazarların eserlerindeki dil gibi mükemmel bir dille yazılmış Fransızca eserler ortaya koymayı düşünerek bir araya gelen Pleiade (Yedi Şair Topluluğu) ile 1605 yılından itibaren Fransız dili ve şiirinde reform sayılacak fikirler ve uygulamalarla eserler meydana getiren ve Plei-ade'ın Fransızca'yı çetrefilleştirdiği iddiasıyla, halkın anlayabileceği yalın, süssüz bir dil ve şiir isteyen Malherbe'in çalışmaları klasik akıma zemin hazırlayan etkenler olmuştur. Bu etkenler arasmda Fransa'da sosyete salonlarında oluşan, duygularda ve anlatımda inceliği esas alan salon edebiyatının dilin ve duyguların işlenmesine ettiği hizmeti de belirtmek gerekir.
Klasisizm'in XVII. yüzyıldaki gelişim seyri üç döneme ayrılabilir: 1598-1660 arası hazırlanma dönemi, 1661-1680 arası akımın en parlak dönemi ve 1681-1715 arası zayıflayış ve çöküş dönemi.
1650'lerden itibaren gelişme gösteren Descartes'ın rasyonalist hazırlanış döneminde klasik akımın, tutku ve duyguların akılla kontrol altına alınması ve akim emrettiği vazifenin ahlak adına önplana çıkması prensibinin oluşmasında etkili olur.
Klasisizm'in kuruluşu ve edebiyatta tutacağı yol herhangi bîr beyanname ile ilan edilmez. Fakat Boileau'nun eserlerinde, özellikle Epitre'ler ve L'Art Poetique (Şİ-ir Sanatı)'de bu ekolün ana ilkelerini bulmak mümkündür. Özellikle ikinci eserinde Boileau, Malherbe'den başlayarak, çağdaşı olan büyük Fransız edebiyatçılarının bu konudaki düşüncelerini sistemli bir biçimde bir araya getirmiştir.
Klasik akımm ana ilkeleri şunlardır:
1-Sanatçının anlattığı konu ne olursa olsun, eserine akıl ve sağduyu hakim olmalı, hayaller, ihtiraslar ve heyecanları akıl kontrol altında bulundurmalıdır. Akıl doğruyu gösterir ve doğru olan herşey güzeldir;
2- Tabiata önem vermek ve onu iyi İncelemek gereklidir. Fakat bu tabiat, dış alemdeki canlı, renkli, hareketli tabiat değildir. Klasik sanatçılar "tabiaf'la insanın iç dünyasını, "fıtraf'ı kasdetmişler ve insanın iyi tanınmasının, iç aleminin derinliklerine inilmesinin bir sanatçı için gerekli
olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ancak o zaman sanatçı insanı tanıyabilir ve eserlerine yahut sahneye güzel bir şekilde akset-tirebilir. Dış tabiatı görmek ve göstermek hastalığa işarettir. İnsan tabiatım işlerken de, aşağı ve bayağı yönlerini göstermekten kaçınmalıdır. Çünkü bu yönler, insanların hayvanlarla ortak olduğu yönlerdir. Bu yüzden İnsanın üstün ve olgun değerleri ve özellikleri klasik eserlere girmelidir. Bu ayırımda ölçü akıldır;
3- Örnek ve gelenek olarak Antik Yunan ve Latin edebiyatları benimsenmelidir. Çünkü Home-ros, Virgüius, Horatius, Sophokles, Aiso-pes, Euripides gibi sanatçıların yüzyıllardır beğenilip hâlâ okunuyor olmaları, eserlerinde insanı, insanın kalbini ve dünyasını çok iyi bilmelerinden, bu noktada mükemmeli yakalayabilmelerindendir;
4- Klasik eserlerde mutlaka gerçeğin, olmuş olanın anlatılması gerekmez. Olaylar gerçekte meydana gelmemiş olabilir. Ama böyle de olsa "gerçeğe benzerlik" ilkesi esas alınmalıdır. Yani konudan çok, konunun gerçeğe benzer bir şekilde anlatılması ön plandadır;
5- Konunun anlatımının konudan daha önemli olması, klasik yazarları Antik Yunan ve Latin edebiyatlarının konularını tekrar tekrar İşlemeye yöneltmiştir;
6- Gerçeğe benzerlik İlkesinin bir devamı olarak, toplumda geçerli geleneklere, törelere ve ahlak anlayışına uymak gerekir;
7- Edebi türler birbirinden kesin bir şekilde ayrılmalıdır. Her edebi türün kendine has ilke ve teknik Özellikleri vardır. Birinden öbürüne geçilmez;
8- Tiyatroda "üç birlik kuralı" esastır. Yani olayda birlik (tek bir olayın anlatılması), mekanda birlik (olayın aynı yerde geçmesi, değişik sahnelerin olmaması) ve zamanda birlik (olayın bir günde başlayıp bitmesi) ilkesi klasik tiyatronun teme-
lidir. Klasik yazarlar bu ilke doğrultusunda, dış dünyanın karışıklığı ve ayrıntısı yerine kişinin iç hayatını, yüksek duygularını ve psikolojik olayları yalın bir şekilde sahnelemek amacını gütmüşlerdir;
9- Bu akılcılık ve ilkelere bağlılık, klasik akımı kuru ve sıkıcı bir gerçekçiliğe itmemiştir. Klasiklere göre sanat eğitici ve öğretici olmalı, ama bunu yaparken hoşa gitmeyi de başarabilmelidir;
10- Klasik eserlerde yalnız seçkin ve olgun insanlar (aristokrat sınıf) ele alınmıştır. Çünkü onlara göre bunlar akıllarını ve iradelerini kullanabilen uyumlu kişilerdir. Sıradan halk klasik yazarlara hitap etmez;
11-Klasik akıma bağlı sanatçı, eserinde şahsi kanaatlerini daima gizlemiştir. O okuyucunun yahut seyircinin dikkatini yalnızca eser kahramanları üzerine çekmeyi amaçlar;
12- Klasik yazarlar milli dile önem vermişlerdir. Eserlerin konuşma diliyle, süssüz, yalın, açık ve sağlam olmasına dikkat edilmiştir. Fakat kullanılan dil, halkın değil, seçkin sınıfın konuştuğu kültür dilidir.
Klasik akımın önde gelen sanatçıları Bo-ileau, Moliere, Racine, La Fontaine, Cor-neille, Bossuet, Madam de la Fayette'dir. Akım XVIII. yüzyıl başlarında, gelişen yeni edebi eğilimler, sosyal şartlar ve ayrıca Moliere, Racine, La Fontaine ve Bossuet gibi büyük klasik yazarların ölmüş olmaları dolayısıyla gitgide zayıflar ve etkisini yitirir.
Bizim edebiyatımıza klasisizmin girişi, diğer akımlarda olduğu gibi, tercümeler yoluyla olmuştur. Bununla beraber bizde klasisizmden bir akım olarak değil, tercüme edilmiş klasik eserler diye bahsetmek daha doğru olacaktır.
Şînasi, 1859' da neşrettiği Terteme-i Manzume'd& Racine, Fenelon ve La Fontaine'den yaptığı küçük şiir parçaları tercümesine de yer verir. Ahmet Vefik Paşa, Moliere'in pek çok tiyatro eserini tercüme veya adapte eder. Recaizade Mah-mud Ekrem La Fontaine'den bazı eserler çevirir. Ahmed Midhat Efendi Corneil-le'den Le Cid'ı tercüme ederek Tercü-man-ı Hakikati yayınlar. Onun bu tercümesi edebiyatımızda bir klasik eser tartışmasını da başlatır.
1313/lS9S'âcTercüman-ıHakikat\eya-yınlanan A.Midhat Efendi'nin "îkrâm-ı Aklâm" adlı yazısında klasiklerin devrinin geçmediği, bizim henüz bu eserlere nüfuz edemediğimiz, bu eserlerin tercüme edilerek edebiyatımıza kazandırılmasının gerektiği fikirleri öne sürülmektedir. Bu yazıya Ahmed Cevdet, Malûmat dergisinde cevap verir. Ona göre bizim edebiyatımızın kendi klasikleri vardır. Süleyman Çelebiler, Sinan Paşalar, Muallim Naciler bizim klasik yazarlarımızdır. A.Cevdet bu yazısında klasik eserleri, her devirde geçerliğini koruyan mükemmel eserler olarak ele alır. Her dil ve edebiyatın kendi klasikleri vardır. Ayrıca bu klasik eserler yazıldıkları dillerin güzelliklerini taşıdıklarından, tercüme edildiklerinde bu özelliklerini kaybederler.
Tartışma, devrin diğer kalemlerine de sıçrar ve giderek, klasiklerin tercümesi değil, bizim de klasiklerimizin olup olmadığı şekline bürünür. Divan edebiyatına klasik denilip denilmeyeceği tartışılır. Bu tartışmalarda Cenab Şehabeddin'İn "Klasikler Meselesi" adlı yazısıyla, A.Midhat Efendi'nin buna verdiği cevap dikkat çekicidir. Cenab, Klasiklerin tercümesinin gereksiz olduğu, klasik akımın Fransız edebiyatında dahi devrini doldurduğu, klasik eserlerin illa da çevrilmesi isteniyorsa, o halde onların da önderleri olan eski Yunan ve Latin edebiyatlarına gitmenin da-
ha doğru olacağı görüşündedir. Ahmed Midhat ise eserleri zamana göre değerlendirip, bu benîm zamanımın eseri değil diye ikinci plana atmanın yanlış olduğunu söyler ve gerekirse eski Yunan ve Latin edebiyatına da gidilebileceği fikrini savunur.
Bütün bu yazılar ve tartışmalara bir bütün olarak bakıldığında, bunların klasi-sizm'i bir akım halinde ele alma, onu açıklama ve yaygınlaştırma şuurundan uzak oldukları görülür. Zaten bu yıllarda klasi-sizm Avrupa'da çoktan sona ermiş, romantizm bile hızını kaybetmiş, yerini realizme (gerçekçiliğe) bırakmaya başlamıştı. Bu yüzden klasisizm, bizde Batılılaşma dönemi edebiyatçıları arasında çok fazla ilgi uyandırmamıştır.
M.Fatih ANDI Bk. Realizm, Romantizm.
KOLLEKTİF BİLİNÇ
İlk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan ve onun sosyolojisinin köşe taşlarından birini oluşturan kollektif bilinç terimi, "insanda, birey olarak ruhi hayata ait olayları aşan ve zümrenin ortak düşünce, istek ve heyecanlarını temsil eden ortak bir bilinci" ifade etmektedir. Bilinç kavramı tipik olarak bireyin ahlaki tutumuna atıfta bulunduğu halde, kollektif bilinç Durkheim'a göre temelde bireyin dışında olup toplumsal bir olaydır. Terim, grup üyelerinin nasıl düşünüp davranacaklarına karar veren ve onları zorlayan bir normatif düzeni ya da toplumsal bir olguyu anlatır. Durkheim'a göre, iş bölümü sanayi toplumlarında arttıkça bireycilik gelişecek, bunun sonunda da kollektif bilinç çökecektir. Bütün kültürel değerler, başka bir ifadeyle bütün değer yargıları bu kapsamın içinde yer alır. Durkheim'in ülkemizdeki temsilcisi Ziya Gökalp "kollektif bilinç terimi" yerine "ma'şeri vicdan"ı kullanmıştır.
Önceleri Anglo-Sakson sosyal bilimcileri tarafından pek tutulmayıp sonradan çok kullanılır hale gelen kollektif bilinç, Durkheim'de bir toplumdaki insanların sahip oldukları ortak duygu ve inançları ifade etmekteydi. Ona göre kollektif bilinç, toplumun fertlerinin tek bir ruh ve duygu etrafında birleşmelerini sağlıyor, böylece toplumların devamında önemli bir rol oynuyordu. Durkheim, toplumda bu derece önemli rol İfa eden kollektif bı-lînci tek tek insanların bilinçlerinin dışında ve üstünde görür. Ancak bu görüş pek Çok eleştiriye uğramış ve çürütülmüştür. Zira kollektif bilinç, her fertte vardır ve iç dünyamızda toplumu kontrol görevini yerine getirir. İslâm toplumlarında "din kardeşliği11 ve "ümmet bilinci" bir tür kollektif bilinç sayılabilir. Sınıf bilinci, ırk bilinciyle aynı kategoride yer alır.
(SBA)
Bk. Bilinç; Bireycilik; Cemaat; îş Bölümü; Sosyoloji.
KOLLEKTÎVİZM
Kollektivizm, toplumsal ve özellikle ekonomik düzenlemeler konusunda kapsamlı merkezî siyasal güç tarafından kontrole taraftar olanların inanç, amaç ve yöntemlerini dile getiren terimdir.
Terim, 1896'da yapılan Birinci Sosyalist Enternasyonel'in Basel Kongresi'nden bu yana Avrupa'da ve özellikle 1880'ler-den bu yana İngiltere'de yaygın bir şekilde kullanıldığı gibi, bir çok otoriteye göre sosyalizm terimiyle de yakın bir ilişki içindedir. İlk olarak Basel Kongresi sırasında
sosyalist faaliyetin üçüncü ekolünü Proud-hon ve Marx ekolünden ayırmak için kullanılmış görünmektedir. Onların gayeleri sosyalizm ya da komünizmin otoriter olmayan bir türünü ortaya atmaktı. Baku-nin ve izleyicilerinin kelimeyi kullandığı şekliyle kollektivizm, işbirliği içindeki üretici ve tüketicilerden oluşan yerel nitelikli yüzyüze bir gruba atıfta bulunur; o kelimenin "Devlet Sosyalizmi" -demokratik-leşmİş Devlet tarafından temsil edilen büyük "kollektiPin sahibi- anlamma gelmeye başladığı daha sonraki kullanımla hiçbir ortak noktaya sahip değildir. Ayrıca Kropotkİn tarafından yapılan gelecek devrimci toplumdaki iki safha-kollektivizm ve komünizm- arasındaki ayrıma da dikkat edilmelidir. Kropotkin'e göre kollektivizm, mülkiyet anlayışının devam edeceği ve komünler mülkiyeti şeklini alıncaya kadar geçecek süre içindeki geçici bir aşamadır.
Terim,
a) Sosyalist öğretinin ve kontrolün şekillerini (yalnız otoriter şekilleri değil) ve,
b) özellikle ekonomik alanda (örneğin ekonomide devlet planlaması) artan devlet müdahalesini amaçlayan öğretileri (daha çok yerme anlamında olmak üzere sosyalist ya da diğer öğretileri) kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Çeşitli yazarlar "bH maddesinde 'sosyalizm' ve 'kollektivizm' arasındaki ayrımı ortaya koymak İçin iki yol izlemiştir. Birincisi, sosyalizm, kollektivizm ya da planlama denilebilecek uygulama ve öğreti türlerinin bir örneğidir. Siyasal kollektivizm, toplum amaçlarının en iyi şekilde bilinçli bir merkezî yönlendirmeyle elde edilebileceği inanadır. İkincisi, bireyciliğin karşıtı ola-rak kollektivizm, sosyalizmden daha belirsiz ve gevşek bir terimdir. Böyle bir gevşek terim, bazı amaçlara göre gereklidir.
Sözgelimi, bir insanın bireyci düşünceye uymayan fikirleri benimsediğini söylemesi onun kollektivİst olmasını engellemez.
(SBA)
Bk. Bireycilik; Komünizm; Komün; Sosyalizm.
KOMŞULUK
Komşuluk terimi aşağıdaki anlamlardan birini, ya da birkaçını ifade eder:
a) insanların yaşadığı küçük bölge;
b) bu bölgede yaşayanlar;
c) yaşayanlar arasında varolan ilişkiler ve birbirlerine olan yakınlıkları;
d) o bölgenin sakinleri arasındaki arkadaşça ilişkiler.
Terimin bilimsel kullanımı hiç şüphesiz, kendiliğinden, birincil grup ilişkilerini ve "komşuluk"ta bunların izdüşümlerini vurgulayan C.H.Cooley'den etkilenmiştir. Bununla birlikte Oxford'un ingilizce Söz-/ügü'nde kelimenin topluluk (commu-nity) anlamına geldiği 17. ve 18. yüzyıl kullanımları geçer. Steele "bunlar komşuluk kelimesiyle adlandırabileceğimiz küçük topluluklardır" der ve açıkça kelimenin bu teknik kullanımının 20. yüzyıl kent sosyolojisi ve kent planlaması literatüründe bulunabileceğine işaret eder.
Modern kullanımda komşuluk terimi, "kendisine ait" olduğu düşünülen küçük bir yerleşim bölgesi anlamında kullanılır. "İlk zamanlarda köy toplumuyla hemen hemen özdeş olan komşuluk, modern dönemde henüz köy statüsüne ulaşmamış seyrek nüfus gruplarıyla aynı anlamdadır. Daha çok yoğun bir nüfusun bulunduğu alamn ufak bir bölümüne -kentlerde fiziksel ve sosyo-ekonomik açıdan az çok ayırd edilebilen bölgesel gruplar- dayanarak kent sosyolojisinde kullanılır. "Coğrafi bir ifade olarak komşuluk kavramına
böylesi bir yerde yaşayanların birbirleriyle "birincil" ya da "yüzyüze" ilişkilerden hoşlanmaları (ya da hoşlanabilecekleri) fikri eklenir. Böylece, Liverpool Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü; "Plana ve sosyolog açısından komşuluğun özünün, insanları bir araya getirme, günlük hayatın yüklerini paylaşma ve ortak sorunların üstesinden gelebilmek için işbirliği yapma fırsatını sağlaması olduğunun vurgulanması" gerektiğini belirtir. Bundan başka, "komşuluk kaçınılmaz ya da otomatik olarak değil, yerelliğin toplum üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. Bireyler toplumsal olgu olarak komşu olmadan fiziksel olgu olarak komşu olabilirler. Komşuluğun salt ilişkiden daha fazla bir anlamı vardır. Komşuluk ortak çıkartan vurgular.
Terimin en çok kullanımı komşuluk birimi kavramında olmuştur. Yöneticiler ve sosyologlarca kullanıldığı şekliyle bu ilke iki-katlıdır: "Bu fikir insanların sadece belirli yerel hizmetlere uygun birimler halinde gruptandın İmasını değil, toplumsal bir amaca -komşuluk ruhunu uyandıracak kadar küçük bir birim ve aynı zamanda kendi kendine yetecek büyüklükte bir bîrim olarak- hizmeti içerir. Önemli durumlarda "dengeli" bir heterojen toplumsal kompozisyonu ifade etmek için de kullanılır: İdari yeterliliği amaç olarak kabul etmek yerine, hedef daha ziyade tüm sınıflara ve tüm birey türlerine uygun bir yer ve uygun bir işlev vererek her komşuluk biriminde "dengeli bir toplum" ortaya çıkarmak olmuştur.
(SBA) Bk. Cemaat.
KOMÜN
Aynı kentte yaşayan ve belli bir özerklikten yararlanarak yasasını kendi yapan ve kendi kendini yöneten halk topluluğu. Komün kavramı tarih içinde birbirinden farklı anlamlarda kullanılmıştır. Önceleri Fransa'da belediye yönetimine komün adı verilirken, daha sonra Fransa, İtalya, İsviçre ve diğer bazı Batı Avrupa ülkelerinde bir belediye meclisi yardımı ile belediye tarafından yönetilen idarî birim için kullanılmıştır. Yine Fransa'da 1792 ve 1871 ihtilallerinde kurulan geçici hükümetlere Paris komünü adı verilmiştir. Çin'de Mao zamanında toprak reformu çerçevesinde tarımı düzeltmek, sanayii geliştirmek ve toplumu kalkındırmak için birkaç köyü bir araya getiren sosyo-eko-nomik teşkilata "Halk Komünü" denmiştir. Ayrıca üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan ve sosyal sınıfların oluşmasından önceki toplumsal ilkel hayat biçimi de komün kavramı ile ifade edilmiş olup Marksist teoriye göre sosyal gelişmenin ilk devresini temsil etmektedir.
Ortaçağda komün, mahallî özerklik kazanmak amacıyla şehir senyörüne karşı ayaklanan bir grup halkın kurduğu kazaî, malî, iktisadî ve siyasî alanda mutlak muhtariyet kazanan şehirlere denmiştir. Bu nitelikte şehirler az olmakla birlikte, komün hareketleri bütün Avrupa'yı etkilemiş ve senyörler halka sınırlı muhtariyet vermek zorunda kalmışlardır. Ortaçağ'da komün hareketlerinin baş göstermesi ortak hayatı paylaşmak isteyen burjuvaların senyörlerinden, bazı ayrıcalıklara sahip olduklarını belirten bir ferman alma amacına yönelikti.
Önce İtalya'da başarıya ulaşan komün hareketleri, ardından Fransa ve Hollanda'ya yayılmış olup pek çok yerde başarı sağlamıştır. Senyörlerden özerklik kazanan komünlerde belediyeler kurulmuş ve
bu kentler bir belediye meclisi tarafından idare edilmiştir. Malî, idarî, kazaî, iktisadî ve siyasî yetkilere sahip komünler kısa zamandabirersenyörlük haline gelmişlerdir. Komünler arasında ortak nitelikler bulunmakla birlikte önemli farklılıklar da vardı. Şehir senyörlüklerine dönüşen İtalyan komünleri, en gelişmiş komünler iken Hollanda ve Fransız komünleri daha sınırlı muhtariyete sahiptiler. İtalyan komünleri zamanla kent devletlerine dönüşürken Fransa'da merkezî krallıkların gelişmesiyle eski gücünü yitirdiler.
Ortaçağdan sonra Avrupa'da güçlü merkezî krallıkların kurulması, Fransız ihtilalinden sonra ulus devlet anlayışının yaygınlaşması ve modern sjyasî-idarî sistemlerin monist yapıda ortaya çıkmaları komünlerin ve özerk kentlerin gücüne ve ayrıcalığına son vermiştir. Modern devlet yapısında ülkenin her yanında tek hukuk sistemi, tek malî düzen, tek iktisadi yapı uygulanmakta olduğundan idarî, malî ve hukukî bakımdan kentlerin farklılığı artık söz konusu olmamıştır. Çin'de Mao zamanında kurulan Halk komünleri de başarılı olamamış ve Mao sisteminin son bulmasıyla birlikte eski önemini kaybetmiştir.
Tarihsel-sosyal bakımdan merkeziyetçi yapıda ortaya çıkan Osmanlı Devleti'nde ve Türkiye Cumhuriyeti'nde komün ve komün hareketlerine benzer bir gelişme olmamıştır. Son yıllarda aynı düşünceleri paylaşan bir grup insanın İzmir'de bir kooperatif bünyesinde bir araya gelerek kurdukları farklı bir sistemle çalışan "Akev-ler Kooperatifi" basında "İslam Komünü" olarak takdim edilmiştir.
Davut DURSUN
Bk. Komünal Gntplar; Komünizm. f
KOMÜNAL GRUPLAR
Komünal gruplar, iki ya da üç kişiden oluşan ortak ev halkıdır; kan ya da evlilikle birbirine bağlı olmayıp paylaşılmış değerlerle bîr araya gelirler. Sık sık yerleşik bir düzeni tehdit etmek üzere oluşturulan komünal gruplar alternatif hayat tarzları sunmakla kapitalizm, çekirdek aile ve Hıristiyanlık gibi "kutsal" kurumlara meydan okurlar. Tipik olarak komünal gruplar toplumun "dışında"dır. Toplumsal (çevresel) kontroller en aza indirilmiş ve üyelerin "iç" bağlılıkları zora dayandırıl-mamıştır. Azaltılan dış kontroller bir "devlet içinde devlerin doğuşuna zemin hazırlar. Gerçekte komünal grupların kurucuları sık sık total bir kurum yaratmaya, ortak bir ütopyayı, fakat toplumsal açıdan sapkın bir hayat tarzını beslemeye çalışırlar. Farklı gruplar, kurulu düzenin eliştirisini ve bîr komünal topluluğun yaygın ahlakını paylaşırlarsa da kendilerini kurulu düzenin dışındaki en iyi alternatif yollar olarak kabul ederler. Başlıca komünler şunlardır: 1) Arkadaşlık "komünleri" ve ailemsi dayanışma; 2) Kurulu bir düzene savaş açmış mezhepler; 3) Dünyadaki cennette yaşayan "uhrevi mezhepler"; 4) Çoğulculuk, eşitlik ve adalete dayalı rasyonalistİk amaçlı topluluklar; 5) Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için yollu eşitlikçi bir dayanışmaya sarılan cemaatler ve; 6) Meditasyon aracılığıyla kendini olağan gerçekliği aşmaya adamış topluluklar.
Eğer alternatif hayat tarzları genel toplumun kültürel çıkmazlarını çözmeyi başarırsa komünal grupların hayat tarzları maddi ve manevi ilgilerin kendilerini yeni yollara sürükleyeceği çeşitli toplumsal tabakalar arasında benimsenebilir. Bunun
klasik Örneği Hıristiyan monastisizmine (ruhbanlığına) uzanan kökleri olan Protestan iç-dünya zahidliğidir (ascetism).
Ne var ki, komünal bir topluma ilişkin ütopyacı rüya büyük ölçüde başarısızlığa mahkumdur. Komünalizm, kapitalist dünya ekonomisinin zorlamalanyla pek baş edemez, nerede kaldı ki onun yürürlükteki politik ve toplumsal çıkarlarıyla başa çıksın. Buna rağmen modern kapitalizmin doğuşu örneğinde de görüldüğü gibi, komünal grupların yaydığı ahlak, toplumsal ve ekonomik hayata yeni bir temel sağlamak suretiyle başarısını dünyada gerçekleştirebilir. Komünalizm "ütopyacı" olmaktan çıkıp "bilimsel" (yani rasyonel) bir hale geldiği takdirde günün düzeni olma şansını kazanabilir.
(SBA) Bk. Komün.
KOMÜNİZM
Komünizm, kelime olarak sosyoloji, etnoloji ve antropolojinin tanımladığı ilkel (komün) toplumla yakın ilişki içindedir. Bu anlamda komün toplum, her türlü devlet, mülkiyet, aile, sınıf ve sınır gibi egemen bir sınıfsal gücün varlığına bünyesinde yer vermeyen ve ancak insanlık tarihinin şafağında, ilk(cl) döneminde rastlanan bir toplum biçimidir. Komünizm, üretim araçları ve onlar üzerindeki mülkiyetin evriminin son aşamasında bu ilk top-lumdakine benzer mülkiyetsiz, sınıfsız ve devletsiz bir toplum biçimine geçişin ifadesidir. Ancak komün denildiğinde sadece ilkel toplum değil, bunun yanında Ortaçağ'da ve daha çok Batı Avrupa'da özerk yerel yönetimlere sahip kentler de akla gelir. Bu kentleri diğerlerinden ayıran ana
özellik, kent halkının birbirini koruyup yardım temeline dayalı bir yapılanmaya sahip olan karakterleridir.
Bununla birlikte komünizm, literatürde siyasal, sosyal ve ekonomik anlamlarda çok daha geniş bir semantiğe sahiptir. Teknik anlamda, her ne kadar mülkiyet, üretim, tüketim ve öz-yönetime dayalı bir toplumsal yapı anlaşılmaktaysa da, özellikle Manrist literatürde komünizm, kapitalizmi izleyen kaçınılmaz bir toplumsal aşamayı ifade eder. Bu yöndeki toplumsal tasavvurlara eski çağlardan beri rastlanır. Bu anlamda, büyük Yunan filozofu Platon'un koruyucu kast temeline dayalı Cumhuriyet'i veya Devlet'i de bu tanıma girebilir. Nitekim Platon'dan başka bir çok dini tarikatlar ve insan tasavvurunun geliştirdiği ütopik toplum biçimleri ile komünizm arasında yakın ilişkiler kurulmuştur. Ancak şüphesiz komünizme bugünkü anlamını kazandıran Kari Marx ve Engels olmuştur.
Kari Manî'm tasarladığı komünist toplumda bütün sınıfsal ve toplumsal çatışmaların temelini oluşturan üretim araçlarının mülkiyeti, bütün üretici güçler arasında ortaktır ve üretilen servet de ihtiyaca göre bölüştürülmektedir. Çünkü Marx'a göre temelde mülkiyet ilişkisi yeniden düzenlenmedikçe ne sınıfsal çatışmalar ortadan kalkabilir, ne de tarihsel gelişme kendi doğal seyrini izler. Marx"a göre, tarihin şafağında görülen ilkel toplumda üretim araçları üzerinde hiç kimsenin mülkiyeti sözkonusu değildi. Bu, doğal olarak devlet ve smıf olgusunun da görülmemesinin nedeniydi. İlkel/Komünal toplum tarımın keşfinden sonra köleci topluma dönüştü ve bu toplum aşamasında ilk sınıflar teşekkül etti. Köleci toplumun iki sınıfı vardı: Köle sahibi efendiler
ile köleler. Bu safha da zamanla aşıldı ve feodal topluma geçildi. Feodal toplumun en belirleyici vâsfı, temel üretim aracı olan toprak üzerindeki mülkiyet bîçİmi-dir. Buna göre senyörler toprağın sahibi, seriler İse toprakta çalışan köylü sınıfıydı. Bu safhayı kapitalist toplum biçimi İzledi. Kapitalizm de diğerleri gibi sınıf temeline dayalı bir toplumdur, hatta sınıfsal çelişkiler daha belirgin olarak kendini göstermektedir. Kapitalist toplumun iki ana sinir fi, bütün üretim araçlarına, makinalara sahip olan kapitalist (sermayedar) smıf ile emeğinden başka hiçbir şeyi olmayan emekçi (proleterya) sınıftır.
Kari Marx, 19.yüzyıhn Avrupa toplumundaki sınıfların varlığını sadece göstermekle yetinmiyor, arkadaşı Engels ile bütün tarihin sınıf çalışmalarıyla dolu olduğunu ispatlamağa çalışıyordu. Bu açıdan bakıldığında Marx'ın sınıf analizleri sınıflarla ilgili diğer kuramlardan bariz farklılıklar göstermektedir. Marx, önemli olan bir şey daha yaptı: Bir yandan kapitalist toplumun çelişkilerini ve insani olmayan işleyiş mekanizmasını bütün çıplaklığıyla orta yere sererken, öte yandan işçi sınıfına devrimci bir rol yükledi. Çünkü ona göre, tarihsel gelişmenin gelindiği bu noktasında işçi (proleterya) sınıfı büyük ve kaçınılmaz bir devrimi gerçekleştirecek, böylelikle komünist topluma geçilecekti.
Kari Marx'a göre bu kaçınılmaz bir gidişti. Devrim hiçbir gücün veya üst-yapı kurumunun engelleyemeyeceği tarihsel bir zorunluluktu. Bunu kaçınılmaz kılan üretim araçları üzerinde temerküz eden Özel mülkiyetin karakteriydi. Çünkü bir yandan üretim araçlarını elinde tutan kapitalist sınıf, emekçi kitlenin bütün üretim hasılasına sahip çıkarken, öte yandan asıl üretici durumunda olan İşçi sınıfı sadece karın tokluğuna çalışmak zorundaydı. İşçi sınıfı bu anlamda zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan köleler durumundaydı. Bu tarihsel ve maddi çelişki gerçek ifadesini "artık-değer" kavramında buluyordu. Bu da şuydu: İşçi kendi ücretini iki saat çalışmak suretiyle çıkarırken, günde 16 saatlik çalışma süresinde geri kalanını patrona veriyordu. Oysa, üretim araçlarının geçirdiği köklü değişim ve bunun gerekli kıldığı üretim ilişkisi kapitalist üretim biçimi tarafından gözden kaçırılıyor. Eğer işçi sınıfı, değişen üretim araçlarının karakterine uygun yeni bir üretim ilişkisinin düzenlenmesi ta-leblerini önplana çıkarırsa, bu, yeni bir devrim projesinin de pratiğe aktarılması imkanı olacaktı.
İşçi sınıfı tarihsel bir role sahipti. Çünkü bütün çelişkilerin temelinde smıf çatışmalarında ifadesini bulan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet yatıyordu. Birer üstyapı kurumu olan devlet, hukuk, ahlak, sanat ve düşünce biçimleri de, üretim araçları üzerindeki mülkiyet biçiminin değişmesiyle değişecek ve komünist topluma geçmekle başka bir biçime dönüşecekti. Komün toplumda özel mülkiyet olmadığından, sınıf da olmayacak, sınıf olmadığından devlete de gerek kalmayacaktı.
Kari Marx ve arkadaşı Engels uzun bir süre Batı Avrupa'da, özellikle sanayinin en çok gelişme gösterdiği İngiltere, Almanya veya Fransa'da komünist bir devrim beklentisi içine girdiler. Bazan devrime ay veya hafta hesabı biçiliyordu. Ancak zaman geçtikçe devrim umutları söndü. Sonunda 1917 yılı Ekim ayında Çarlık Rusya'da Lenin'in önderliğinde Bolşevik devrimi oldu. Bolşevik devrim gerçekten tarihsel şartların kaçınılmaz kıldığı bir süreçte mi gerçekleşti, yoksa birinci Dünya
Savaşı'na girmiş ve yorgun düşmüş Rusya'nın konjönktürel şartlan sonucu mu oldu? Bu, mandstler arasında uzun yıllar tartışıldı ve halen tartışılmaya devam edilmektedir. Ancak ne olursa olsun, o günün Rusya'sına bakıldığında devrimi gerçekleştirecek bir işçi sınıfının varlığına rastlamak mümkün değil. Çünkü bütün Rusya'da çalışanlar içinde sanayi işçisi durumunda olan işçilerin oranı yüzde üç civarındaydı. Sanayiin gelişmediği ve asıl gövdesi köylü olan bir toplumda Bolşevik devrimi olmuştu.
Bu tarihsel aşamada komünizm teriminin anlamlı bir değişim geçirdiğine tanık oluyoruz. Çünkü neredeyse literatürün geri sıralarına itilen terim, devrimden sonra V.Î.Lenin tarafından tekrar ele alındı ve ona yeni bir muhteva yüklenerek canlandırıldı. Lenİn, bir bakıma Mant'ın He-gel diyalektiğine yaptığını, Marx'ın devrim kuramına uyguladı ve adeta kuramı tersine çevirdi. Lenin'e göre, devrimi kaçınılmaz kılan, toplumsal değişimin devrimle hızlandırılmasıdır. Oysa Kari Marx'ta toplumsal değişim devrimi kaçınılmaz kılıyordu. Lenin, devrimi yöneticilerin artık yönetemediği, yönetilenlerin de artık yönetilemediği tarihsel bir safhada bu kritik durumu farkeden devrimcinin devrimci dalgayı perçeminden tutup yönlendirmesi şeklinde tanımladı. Bu durumda eğer sanayinin gelişmediği bir toplumda devrim yapma imkanları varsa, devrimciler devrimi yapmalı ve arkasından toplumsal değişimi hızlandırmalıdır. Bu süreçte en büyük rol, İşçi sınıfına değil, devrimci örgüt ve Parti'ye yüklenecekti. Bu kuram, kaçınılmaz olarak Komünist Partileri belirleyici bir konuma çıkaracaktı. Nitekim 1917 Bolşevik devrimini izleyen yıllarda Komünist Partİ'nin anahtar bir rol oynadığını görüyoruz.
Lenin, bu önemli kuramıyla sanayinin ve dolayısıyla kapitalizmin henüz önemli bir gelişme göstermediği ülke ve toplumlarda da Mandzm'in uygulanabileceği tezini pekiştirdi. Kapitalist olmayan toplumlarda devrim, işçi sınıfının Önderliğinde değil, Komünist Partiler'in örgütlü ve disiplinli önderliğinde gerçekleşecekti. Bu, aynı zamanda bu toplumlarda önemli bir sosyal olgu durumunda olan etnik temel ve köylü yapısının da devrimci bir kimliğe dönüştürülerek ön plana çıkması demekti.
Sovyet devriminin kuramcısı Lenin, Marrizm'in devlet kuramına da yeni tanımlar getirdi. Bilindiği gibi Kari Marx'ın analizlerine göre, devlet hakim sınıfların soygun aracıdır ve onu var kılan burjuvazidir. İşçi sınıfı devrimle birlikte üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vereceğinden devlet de kendiliğinden ortadan kalkacak, böylece devletsiz, mülkiyet-siz ve sınıfsız bir toplum biçimine geçilecekti. Ancak Lenin, toplumsal ve maddi anlamda işçi sınıfının kendisi bir devrim yapacak güçlü bir yapıda olmadığına göre, işçi sınıfı oluşuncaya ve yönetimi dev-rahncaya kadar önderliğin Komünist Par-ti'nin elinde olması gerektiği formülünü getirdi. Parti, önderliği işçi sınıfı adına "vekaleten" elinde tutacaktı. Komünist Parti'nin meslekten ve profesyonel devrimci kadroların elinde yönetmesi ile devrimi gerçekleştirme faaliyetlerini sürdürmesi Mİhail Gorbaçov'un Sovyetler Bİrli-ği'nde iktidarı eline geçirdiği 80'li yılların ortalarma kadar sürdü.
Gerçi kuramcılar ve KarlMara'ın öğretisine sadık kalanlar tarafından bu geçici vekalet fikri her zaman gözönünde tutuldu, ama Lenin'in ölümünden sonra iktidarı
ele geçiren Stalİn tarafından kuramdaki bu boşluk da dolduruldu ve artık genelde komünizm, komünist partiler tarafından yönetilen toplum biçimi şeklinde anlaşılmaya başlandı. Stalin'in kuramda yaptığı değişiklik önemlidir, çünkü ona göre Komünist Partiler'in yönetimi ve önderliği tartışılamaz. Eğer toplum proleter bir aşamaya ulaştırılacaksa, bütün imkanlarıyla seferber edilerek sanayileşme gerçekleştirilmelidir. Bu da ancak Komünist Parti'nin etkin faaliyetiyle mümkün olacaktı. Planlı bir ekonomi merkezi ve otoriter bir yönetimi kaçınılmaz kılar. Bu anlamda komünizm ile Stalinizm aynı anlama gelir. Stalinizm'dc Komünist Partisi yalnızca yönetmekle yetinmez, aynı zamanda aydınlanmış kadrosunun önderliğinde toplum, halk ve işçi sınıfı adına konuşur. Konuşma hakkı zaten işçi sınıfı adına İktidarı elinde bulunduran Komünist Parti-si'ne aittir. Bu kuram, tüm organizasyon, toplumsal fonksiyonlar, birlikler, iletişim ve denetim mekanizmalarının da Parti'ye devredilmesi olgusunu beraberinde getirir. Bundan dolayı Komünizm otoriter, baskıcı ve bireysel, toplumsal bütün hak ve özgürlüklere, her türlü siyasal katılıma kapalı bir yönetim biçimine dönüşmüştür.
Bu anlamda ele alındığında, komünizm Manc ve Engels' in genel çerçevesini çizdiği kuramla, hatta Lenin'in "Devlet ve Devrim" kitabında yaptığı tanımla çok az ilişkisi kalmış bir sistem olarak ortaya çıkar. Brejnev ve Kruşçev dönemi boyunca da benzer Stalinci uygulamaların sürdüğü söylenebilir. Ancak komünist dünyada bu kuram büyük tartışmalara yol açtı ve Yugoslavya'da Tito ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde Mao buna itirazda bulundular. Bütün bu muhalefet ve kopmalara rağmen dünya genelinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin önderliği genel bir kabul gördü.
Mihail Gorbaçov'un iktidara gelişi her-şeyin yeni baştan ele alınması anlamında köklü bir değişimin simgesidir de. Gorba-çov, başlangıçta iki temel kavramı öne sürerek, sistemin baskıcı karakterine, çürümüşlük ve yetersizliğine dikkat çekti. Glasnost, yani açıklık politikası ve Peres-troika, yani yeniden yapılanma. Şu anda başta Sovyetler Birliği'nde olmak üzere bütün Doğu Avrupa ülkelerinde ve hatta Çin Halk Cumhurİyeti'nde bu temel politika değişikliğinin hayata geçmesi için büyük çabalar harcanmakta, geniş kapsamlı tedbirler alınmaktadır. Nitekim bir kaç yıl içinde Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve Doğu Almanya'da şaşırtıcı değişiklikler vuku buldu. En son Bulgaristan'da uzun yıllar iktidarı elinde bulunduran Todor Jivkov iktidardan alındı. Macaristan'da komünist olmayanlar iktidara geldi, Polonya'da Komünist Partisi'ne karşı mücadele veren Dayanışma Sendikası yetkilileri hükümeti kurmakla görevlendirildi. Temel istekler, liberalleşme, özel mülkiyete doğru değişim, daha çok bireysel özgürlük, konuşma ve siyasal katılımda bulunma hakkı yönünde kendini göstermektedir.
Başta Sovyetler Birliği ve Çin'de olmak üzere bütün sosyalist sistemde başlayan bu çözülmenin yakın gelecekte dünyanın kültürel, politik, askeri ve uluslararası sisteminde büyük değişikliklere yol açacağı muhakkaktır. Bütün bunlardan sonra, temel varsayımları, toplumsal projesi ve idealleri yönünden Mandzm ve Komünizmden nelerin geride kalacağı büyük merak konusudur.
AliBULAÇ
KONFEDERASYON
Konfederasyon, kendi hükümetlerini muhafaza kaydı ile ortak bir iktidarın yönetimini kabul eden devletlerin kurduğu bir birliktir. Böyle bir siyasî birliğin meydana gelebilmesi için, benzer yapı ve kültüre sahip devletlerin ve eyaletlerin bir arada bulunması gerekir. Bazı araştırmacılar konfederasyonu, "yönetim bakımından özerkliği olan bölge veya küçük devletlerin siyasî ve askerî bakımlardan teşkil ettikleri birlik" şeklinde açıklamaktadırlar.
(SBA) Bk. Federasyon.
KONSENSÜS
Konsensüs, sosyal hayatta iki veya daha fazla insanın birbirlerine karşı olan davranışlarım düzenleyici prensipler konusunda anlaşma içinde olduklarım ifade eder. Bu prensipler eskiden gelmiş de olabilir. Önemli olan, toplumun düzeni için bazı konularda birliği sağlayabilmesidir.
Bir sosyal sistemin üyeleri birbirlerine karşı olan davranış şekilleri, sahip oldukları roller, sorumluluk ve görevleri konusunda anlaşmışlarsa bir konsensustan söz edilebilir. Daha geniş bir ifadeyle, konsensüs, sosyal sistemin gayesine ulaşması için takip edilmesi gereken metod, davranış ve hareket şeklini, sorumlulukları ve meydana gelecek sonuçlar hususunda toplumun görüş birliğinde olduğunu ifade eder. Konsensüs'un sadece geleceğe dönük konularda değil, geçmişle ilgili bazı meselelerde de geçerli olduğu ifade edilmektedir.
Konsensüs (mutabakat) terimi, daha çok demokratik toplumlarda ortaya çıkan
ve çeşitli hadiselere göre değişebilen bir husustur. Aynı şekilde, insan düşüncesinden kaynaklanan prensiplerden oluşan diğer sistemlerde de bu değişme durumu sözkonusudur.
İslâm toplumunda mü'minlerin aynı İnanç ve sistem anlayışına sahip olmaları, inançlarının bir gereğidir. Temel konular dışında, ayrıntılarda bazı düşünüş ve yaklaşım farkları olabilir. Fakat sistemin işleyişi ile ilgili hususlar; temel naslar veya bu temel prensipler doğrultusunda yapılacak içtin adlarla düzenlenmektedir. Böylece İslâm'a inanan bir toplum içindeki fertlerin konsensüsü "naslar ölçüsünde" gerçekleşebilmekte, halkın fikir birliğinden çok, ümmetin alimleri ve ileri gelenlerinin bir hususta kısmen ortak bir fikre varmalarını İfade eder.
(SBA)
KONVANSİYONALİZM
Konvansiyonalizm terimi, kişiler veya partiler arası uzlaşma, uyuşma; hukuken uygulanabilir uzlaşma, anlaşma üzerinde uzlaşılan ilke, yaygın şekilde kabul gören kural, gelenek, teamül, inanç; bilimde temel kavramlar ve İlkeler (örneğin geometrik aksiyomlar) üzerinde apriori yargılara ve fiziksel deneylere dayanmaksızın sağlanan gönüllü uzlaşma veya anlaşma anlamlarına gelen konvansiyon (convention) kelimesinden türemiştir. Konvansiyonal terimi geleneğe, teamüle, yaygın şekilde kabul gören ilke, kural veya inanca dayalı şey demektir. Konvansiyonalizm ise bu durumda konvansiyonlar (gelenekler, teamüller, kurallar veya inançlar) gözlemleme eğilimi ve konvansiyonlar bulmaya çalışma tavrı ya da teamülü; conventiona dayalı, ondan yola çıkan uygulama veya faaliyet; bilimde mantığın, matematiğin ilkelerini convention'lar olarak dikkate alan teori anlamına gelir.
Bilimsel yasaların ve teorilerin, doğal dünyayı tanımlamanın alternatif tarzlarından aşağt-yukarı bağımsız seçime (tercihe) tabi convention' lar olduklarım öne süren ve savunan teoriyi dile getiren konvansiyonalizm, seçilen alternatiflerin diğer alternatiflerden daha fazla doğruluğa sahip bulunmadıklarını; yalnızca diğerlerinden daha elverişli veya kullanışlı olduklarını öne sürer. Böylece doğrular yoktur, konvansiyonlar vardır; bilimsel bilgiler konvansiyonlardır; yani bilimsel bİlgİ konvan-siyoneldir. Konvansiyonalizm, kendileriyle doğal dünyayı tanımladığımız yöntemin dilsel konvansiyonlara bağlı olduğunu; saf matematik ve mantık önermelerinin bu konvansiyonlara binaen" doğru" sayılabileceklerini iddia eder; böylece kendi içinde tutarlı olan herhangi bir matematik ve mantık sistemini doğaya uygulamak mümkündür.
Konvansiyolanizm'in kaynağında Kant vardır; ancak Kant konvansiyonalist değildir. Kant doğa tanımlamalarımızı, bireysel seçim veya tercihten çok, temelde insan zihninin evrensel Özelliklerine göre seçtiğimizi söyler. Kant açıkça konvansi-yonalizme götürecek bir yorumu önlemek amacıyla, dünyada bulduğumuz düzenin kendisinin zihinlerimizin karakterine bağlı bir düzen olmadığını söyleyerek düzeltmiştir.
Konvansiyonalizm, genellikle, Kant'a çok şey borçlu olduğunu belirten Poinca-re'ye bağlanır. Aynı şekilde Ernst Mach ve Pierre Duhem de konvansiyonalisttir-ler. Hem Mach, hem de Duhem bilimsel teorilerdeki "resimsel" (pictoral) veya "a-çıklayıcı" unsurla, bağıntıya dayalı unsuru birbirinden ayırırlar; ilk unsur Önemsizdir; esas olan ikincisidir. Mach'a göre, teoriler, mümkün mertebe basit ve güçlü tahminde bulunulacak şekilde inşa edilen tahmin araçlarıdır yalnızca. Gizli olayların tanımlayıcıları gibi görünen bu teori parçaları, gerçekte göründükleri gibi değildirler. Bize tahminde bulunma imkanı veren, teorilerin ihtiva ettikleri matematiksel bağıntılardır. Teorilerin bağmtısal parçalan doğrudan doğruya doğrulananı az; açıklayıcı parçalar ise hiçbir şekilde doğrulanamazlar. Hangisini kabul etmiş olursak olalım, kabul ettiğimiz "resim" konvansiyoneldir. Esas olan matematiksel bağıntıların doğru tahmine imkân vermesidir.
Duhem de benzer bir görüşü savunur ve matematiği bilimlerde kullanırken hipotezler içinde, keyfi biçimde bir hipotezi diğerine bağladığımız matematiksel sembollerle tamamen konvansiyonel tarzda ölçülebilir özellikler ortaya koyarız der. Sözkonusu hipotezler, saf matematiğin yöntemlerine göre birbilerine bağlanırlar ve sonuçlar tahminler olsunlar diye fizik terimlerine tercüme edilirler.
Poincare, bilimsel teori ve yasaların yapısıyla ilgili görüşlerine, hem saf durumda, hem de bilimsel teorilerde kulanıldık-ları sırada matematik ve özellikle farklı geometri sistemlerini dikkate alarak ulaşmıştır. Eskiden Euclid'in paralel postulatının -bir noktadan verili bir doğru çizgiye yalnızca ve yalnızca bir tek paralel çizilebilir- kendi aksiyomlarından mantıki olarak çıkartabildiği kabul ediliyordu. XIX. yüz-yüm ilk yıllarından itibaren bu tümdengelimin Lobachevski ve Farkas Boylai tararından imkânsız olduğu ispatlandı. Eğer Euclid postulatı aksiyomlarından mantıki olarak çıkarılabiliyor ise, bu çelişkilerin,
aksiyomların kabulünden ve postulatın reddinden çıkabilecekleri anlamına geliyor demektir. Lobechevski ve Boylai'nin çalışmaları matematikçileri, Euclid aksiyomlarından ve paralel postulatının reddinden yola çıkan tutarlı çeşitli geometri sistemleri geliştirmeye şevketti. O aynı şe-kîlde, fiziksel dünyada tek bir doğru geometri bulunmadığı ve postulatlar olmaksızın herhangi bir geometrinin İnşa edilebilme imkanının şüpheli olduğu sonucuna da yol açıyordu. Zamanla Euclid'çi olmayan geometriler geliştirildi. Poincare çeşitli geometri sistemleri arasındaki farkları ortaya koymak amacıyla Lobachevski ve Boylai geometrilerinin popüler bir yorumunu yaptı. Bu yoruma göre, çeşitli sistemlerde kullanılan terimlerin, bir sistemde yer alan teoremlerin bir başka sistemdeki teoremlere tercüme edilmesine imkan verecek şekilde bir "sözlük" ünü yapmak mümkündü. Bu yüzden ne Euclidçi geometri, ne de diğer geometriler çelişkiye götürmüyorlardı. Bu, Poincare'yi, Euclidçi geometrinin zorunlu tek geometri olamayacağı ve Euclidçi olmayan geometriler imkansız olacağı için, geometri aksiyomlarının sentetik a priori olmadıklarını söylemeye götürüyordu; böylece onlar, geometri sürekli tashihe (düzeltmeye) açık olacağı için deneysel doğrular diye nitelendirilemezlerdi. Geriye kalan biricik ihtimal onların konvansiyonlar (uzlaşım-sal şeyler) olduklarıydı. Biz belirli konvansiyonları kabul ederiz, çünkü deney bize onların kullanışlı olduğunu gösterir.
Eğer biz Euclidçi olmayan bir geometriye göre organize edilmiş kavramlarla düşünmeyi öğrenmişsek, ilgili geometriye fiziksel evrenin doğru bir tasviri olarak bakma eğiliminde oluruz. Geometrik düzen zihinlerimize dünya tarafından yüklenmez; aksine, zihinlerimiz dünyaya geometrik bir düzen yüklerler. Bizim uzay kavramlarımız, duyumlarımızın kendileri vasıtasıyla başka yasalar keşfettiği yasalar üzerinde dururlar. Bu yasalar tanımlarımızı keyfi tanımlar olmaktan çıkarırlar. Fakat bunlar farklı geometriler ile de uyuşabilirler.
C.I.Lewisa/7/7on'nin bilime, tanım, tas-nîf ve bir bilimsel realitenin kriterinin zımnen kabul edilmesiyle girdiğini öne sürmüştür. "Zihin deneye düzen, tasnif, kategori ve tanım unsurlarım ilave eder". Ona göre yorumun bulunmadığı yerde bilgi de yoktur; fakat eğer yorum daha sonraki bir deneyin kontrolüne bağlıysa, bu durumda biz sonsuz bir geri çekilişle yüzyüze geliriz ve bilgi İmkansızlaşır. Yorum, daha sonraki deneyin belirli bir düzen yüklenmesini sağlayan a priori'ye bağlıdır. Ger-çek, a priori tarafından buyurulan düzen içinde görülen veridir.
Diğer ünlü konvansiyonalistler arasında A.S.Eddington, Arthur Pap gîbi isimler vardır. Konvansiyonalizm Moritz Sch-lick, K.R.Popper ve Ernst Nagel gibi düşünürlerin eleştirisine maruz kalmıştır. Ancak, konvansiyonalistler irrasyonel çizgi üzerinde yer alırlarken, yukarda adları sayılan eleştirmenler pozitivist ve rasyonalist çizgide yer alırlar. Bu durumun, söz-konusu düşünürlerin eleştirisinin gücünü zayıflattığı söylenebilir. Son yıllarda, kon-vansiyonalist bilgi ve bilim yorumu, kendileri konvansiyonalist etiketiyle isimlendi-rİlemeseler bile, Wittgenstein ve Kuhn'un çalışmalarıyla yeni bir güç kazanmıştır. Konvansiyonalizm, nihai noktada, bilimi, irrasyonel olanla açıklama teşebbüsüdür, bu yüzden de en açık ve doğrudan çağrışımları irrasyonel olan yönündedir. Bu anlayışın günümüzde, "Bilginin
her durumda konvansiyonel" olduğunu öne süreri sosyolojik anlayışlarla desteklenmekte ve bilimcilik (scientism)'in dünyadaki üstünlüğüne gölge düşürmektedir. Hüsamettin ARSLAN Bk. Bilim; Mantıkçı Pozitivizm.
KONVERTİBİLÎTE
Günümüzde konverbilite, en basit anlatımı ile, bir ülke parasının diğer ülkeler paralan ile cari döviz fiyatları (kurları) üzerinden serbestçe değiştirilebilmesi anlamını taşır. Konvertibİlite çeşitli derecelerde olabilir: İki aşırı uçtan biri olan tam konvertibilite, bir ülke parasının kısıtlan-maksızın diğer ülke paralarına, her dış muamele için sınırsız olarak değiştirilmesini ifade eder. Tam konvertibilitede, ulusal parayı elinde bulunduran kişi, serbestçe dilediği ülke parasını talep edebilme hakkına sahiptir. Ulusal para, yabancı ülkelerden mal ve hizmet satın almada kullanılabileceği gibi, yatırım yapmada ve borç ödemede de, diğer bir deyişle sermaye hareketleri için de kullanılabilir. Ulusal parayı elinde bulunduran kişinin, ulusal parayı diğer ülkeler parasına çevirirken, dış ülkelerden yapılan mal veya hizmet alımlarında veya sermaye hareketlerinde kullanırken hiçbir makamdan izin almasına gerek yoktur. Bu işlemleri serbestçe yapabilir. İşlemler geçerli döviz fiyatları (kurları) üzerinden gerçekleştirilir. Tam konvertibilitede doğal olarak ulusal paranın, ülkeye gır iş-çıkışı da sınırsız bîr şekilde serbesttir.
Buna karşılık konvertibilitenin olmaması durumu, yasal olarak bir ülke parasının, diğer bir ülke parasına kesinlikle çevrilememesi veya onu bir dış muamele için kullanamaması durumunu ifade eder. Genellikle, paranın konvertibilitesinin tamamen kaldırıldığı durumlarda, kurumsal kambiyo kontrolü ve kısıtlamaları ve/veya dış işlemlerde miktar kısıtlamaları me-vuttur.
Bu iki aşırı uç arasında bir paranın kon-vertibilite derecesi kambiyo kontrolünün ve dış işlemlerde miktar kısıtlamalarının veya finansal engellerin etkinliği ile belirlenir. Ayrıca bir para, çevrİlebilme kolaylığına ve dış işlemler için kullanabilme durumuna göre diğer ülke paralarına karşı değişik derecelerde konvertibilitcye sahip olabilir. Uygulamada paraların değiştirilebilme ve kullanılabilme derecelerindeki farklılıklar bir paranın konvertibilite derecesini belirler.
Bölgelerle sınırlı konvertibilite ise, bir bölge içinde paraların sınırsız değişimi ve kullanımını ifade eder. Buna, bölgedeki tüm kambiyo kontrolü ve kısıtlamaların kaldırılması durumunda ulaşılır.
Konvertibilite sistemine geçişin ise bir takım ön koşulları vardır; Uzun dönemde en genel ön koşul sektördeki dengesizliğin giderilmesidir. Döviz arz ve talebini dengeleyen kur olarak tanımlanan "Denge Döviz Kuru"na ulaşıldığında, artık ülkenin cari işlemler hesabında dengeye ulaşılmış demektir. Ancak bu kurun, kambiyo ve miktar-kota kısıtlamalarının uygulamadan kaldırıldığı, gümrük tarifelerinin en aza indirgendiği bir dış ticaret politikası sayesinde oluştuğu gözlenmektedir. Denge döviz kuru, dış dengeyi temsil ettiğine göre, ancak istikrarının, iç dengenin sürekliliği sayesinde mümkün olacağı gözden uzak tutulmamalıdır.
Kısa dönemde ve uygulamada tam bir denge kuruna ulaşma 'ön koşulu elbette gerçekçi değildir. Daha kısa bir dönemde de konvertibilitenin en genel ön koşulu
dış ticaretteki dengesizliğin giderilmesidir.
Konvertibilİteye geçişte, yukarıda da değinildiği gibi, denge döviz kuru, tamamen serbest bir dış ticaret sistemine gerek duymaktadır. Bu sistemde ithalat ve ihracat li-bere edilmiş, her türlü kısıtlamadan arındırılmıştır. Ancak başarısız liberal bir dış ticaret politikası ile gerçek denge döviz kuruna yönelik bir kur politikasının birlikte uygulanmalarına bağlı olduğu kadar, ül-kede korumacılık düzeyinin (ister ihraç-is-ter ithal mallar için) en aza indirgenmesine de büyük çapta bağlı bulunmaktadır. Yine özellikle başlangıçta ithalatın liberasyonunun iç fiyat istikrarını, iç ekonomik dengeyi bozucu etkiler yapabilmesi, ithalat kompozisyonu yatırım malları aleyhine değiştirilebilmesi de mümkündür. Ancak denge döviz kuruna yaklaşıldığı ölçüde bu olumsuz etkilerden uzaklaşılabi-leceği ileri sürülmektedir.
İÇ Ekonomik Denge-Fiyat İstikran:
Bir ülkede güçlü bir ekonominin varlığı, enflasyonun kontrol edilebilmesi, kaynakların rasyonel kullanımı ve yeterli mobilİzas-yonun bulunması, üretimi arttıracak güçte yeterli tasarruf eğiliminin bulunması ve dünya piyasalarında rekabetçi bir güce sahip bulunması konvertibilitenin iç ekonomik denge açısından başta gelen ön koşullardır. Dış ekonomik denge açısından ise, ülkede denge döviz kuruna yaklaşılması, ticaret ve kambiyo kontrollarının kaldırılması, yeterli bir döviz rezervine ulaşılması ve dış açıkların kapatılmasıdır.
Para-Maliye-Denge Döviz Kuru Politikaları Arası Ahengin Kurulması: Burada amaç konvertibiliteye geçecek ülkenin iç ve dış fiyatlar (maliyetler) arası farkı hızla gidermek zorunda olduğudur. Ancak bu şekilde ülke diğer ülkeler ile arasındaki enflasyon oranı farkını büyük ölçüde gidermiş olabilecek ve parasını ne aşırı bir değerlendirmeye, nede eksik değerlendirmeye tabi tutacak veya ne de zaman zaman büyük oranlı devalüasyonlarla döviz kuru ayarlamalarına gidecektir. Hiç kuşkusuz böyle bir istikrar ise, fiyat istikrarını sağlayıcı tutarlı bir para politikası, bütçe konusunda çok hassas bir maliye politikası ile denge kuruna yönelik kur politikaları arası ahengin büyük ölçüde kurulmasına bağlıdır.
Yeterli Döviz Rezerv Düzeyinin Korunması: Yeterli döviz rezervi düzeyi, ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış ekonomik konjonktüre bağlı olarak ülkeden ülkeye değişmektedir. IMF gözlemlerine göre savaş sonrası yıllarda konvertibiliteye geçiş aşamasında bulunan ülkelerin çoğunun, ithalatlarının % 40'ı kadar rezerv bulundurmaya Önem verdikleri anlaşılmaktadır. O halde yeterli döviz rezervi düzeyi, bir bakıma ithalatın % 40 - % 50'sini karşılayacak bir düzey olarak belirlenebil-mektedir. Ancak bu sayısal yaklaşımın yanında, bu kavrama ekonomik nitelikleri yönünden de ticaret kısıtlamalarına başvurmaksızın, ithalatı finanse eden, dış borç ödemelerinde fınans sorunu yaratmayan, ne büyük devalüasyonlar, ne de aşırı dalgalanmalar, hatta revalüasyona dahi yol açmayan bir rezerv düzeyidir.
Ayrıca konvertibilite tek yanlı bir karar ile geçilebilecek bir sistem olmayıp, diğer ülkelerin de bir paranın konvertibilitesini benimsemiş olmaları gerekir. Daha açık bir deyişle sözkonusu para birimine uluslararası piyasalarda talep olması, gerekli diğer bir koşuldur.
Buhran sonrası hemen yaşanan II.Dün-ya Savaşı nedeniyle daha da karmaşık bir hale gelen reel ve parasal ilişkileri düzenlemek ve dünya ticaret hacmini maksimize etmek amacıyla; uluslararası para sistemini kurmak kaçınılmaz bir girişim olmuştur. Bretton Woods'da, bu amaca ulaşmak için, şu araçların kullanılması kararlaştırılmıştır:
a) Çok taraflı ticareti teşvik için tüm paraları serbest konvertibİÜ-teye kavuşturmak;
b) Dar marjlar içinde dalgalanmasına izin verilerek döviz kurlarım sabit tutmak. •
Bu araçların kabul edilmesinin nedeni, parasal entegrasyon için gerekli Ön koşulun, yani tüm paralann dengeli bîr kur üzerinden serbestçe birbirlerine dönüştü-rülebilmesinin sağlanmasıdır. Böylece, Bretton Woods'ta yaratılmak istenen kon-r vertibilitenin uygulandığı çok taraflı bîr ticaret sistemiyle, serbest ticaret koşulları altında hem reel yönden sağlanacak opti-mal kaynak dağılımı, hem parasal yönden bir entegrasyon sağlamak ve bu suretle, dünya ticaret hacmini maksimum düzeye ulaştırmak amaçlanmıştır.
Günümüzde, uluslararası para sisteminde bir bunalım yaşanmaktaysa da, IMF-nin paralarım konvertibl olarak kabul ettiği Batı'nın sanayileşmiş ülkelerinin çoğunluğunun oluşturduğu kırk ülke için piyasa konvertibilite rejiminin büyük ölçüde işlediği görülmektedir. Dünyanın daha çok yüksek gelirli ülkelerinin paralarım konvertibl yapmaları dışında, orta ve düşük gelir gruplarına giren ülkelerin paralarının konvertibl olabilmesi, bu ülkelerin reel ve parasal açıdan oldukça büyük problemlerini çözmelerine bağlıdır.
NurZ.KESKÎN
KOZMOLOJİ (ve KOZMOGONİ)
Kozmoloji, evrenin temel niteliğiyle ilgili dini ya da felsefi İnancın bir parçasını
oluşturur. Kozmogoni ise kozmolojinin özgül olarak evrenin yaratıhşıyla ilgili bölümüne verilen addır. Bir toplumun kozmoloji ve kozmogonisi ifadesini o toplumun biliminde bulur ve kısmen bu bilim tarafından biçimlendirilebilirken; uygar toplumlarda bile efsane ve ritüellere sinme eğilimindedirler.
Kozmoloji ve kozmogoni bu halleriyle günümüz bilim adamlarının dikkatini pek çekmemektedir. İlgilenenler de onların din ve mitoloji incelemelerinin bir parçası olarak ele alma eğilimindedirler. Bu incelemelerde onların anlamı tanımlanmaktan çok 'varsayılır' ve dikkat kozmoloji ve kozmogoninin (tabii mitin diğer unsurlarının) ritüel ve değer gibi dinin başka yönleriyle ilişkisinin ne olduğu üzerinde odaklaşmıştır.
(SBA) Bk. Kozmos,
KOZMOS
Yaratılmış olan varlıkların tümü, algı alanımız ve kavrayış gücümüzün erişip kuşatabildiği düzenli ve uyumlu bir bütün içindeki tüm yaratıklar, atom çekirdeğinden gökcisimlerine (ve en kaba biçimiyle maddeden, en latif düzlemdeki meleğe) varıncaya dek uzayın (ve zamanın, uzay ve zaman Ötesinin) bütünü kozmos olarak adlandırılır. Bu tanım, Batı düşüncesinin çizdiği kozmos şemasından daha kapsayıcıdır. Gerçekten de, çağdaş düşüncede, düzenli ve uyumlu bir bütün olarak düşünülen, kavranabilen maddeyle dolu uzayın tümü olarak tanımlanmakta; madde ötesi dışta tutulmaktadır.
Günümüzde, kozmosun bu dar çerçeve içinde tutulmasıyla da kalınmamış, kavram ayrıca bir bölümlenmeye uğratılarak 'dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü* biçiminde alınıp bütün yıldızları galaksileri, kümeleri, gazları ve bulutlan içeren, o kadarla kalan bir alanla sınırlandırılmıştır. Dünyamızı da içine alan doğa bütünlüğü ise, Fransızca'da Unİvers, İngilizce'de Universe, Almanca'da Unİversum ya da Welt/Weltall kelimeleriyle anlatılır olmuştur. Bu adlandırma açısından bir yaklaşımda bulunduğumuzda kozmos'un ah-şılagetdiği üzere kainat kelimesi yerine âlem sözcüğüyle karşılanması daha uygun görünmektedir. Çünkü, Kainat, -yukarıdaki yaklaşım çerçevesinde Uni-vers'in karşılı olmaktadır. (Yeni Türkçe-de kullanılan evren kelimesi ise, her iki anlamda da kullanılmaktadır)
Kozmos kavramı çevresindeki bu tutum bilimsel bir zorunluğun sonucu olmaktan çok, ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. Üstün bir varlık olan insanı en geniş kapsamı içinde varlıklarla birlikte irdeleme yönteminin doğurduğu bir kavram olan kozmos, yaratıcının (ve haliyle de insanın) dışlanması temeline oturmuş bulunan Batı'nınpozitivist/rasyonalist kafa yapısının bu doğrultudaki yaklaşımları sonunda ve böyle bir yaklaşıma elversin di-yedir ki, 'dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü' düzlemine oturtulmuş ve öylece tanımlanmıştır.
Bu çerçeve içinde kozmos, sınırları belirlenemeyen bir fiziksel sistem olarak ele alınır. Dolayısıyla maddi düzlemde ne olduğu ve nasıl oluştuğu noktası üzerinde durulur. En yeni teoriye göre, kozmos başlangıçta tek bir bütün halindeydi. Büyük bir patlama olmuş ve bu patlamayla birlikte kozmos oluşmaya başlamıştır. Nitekim teoriye göre başlangıçta, kozmos, sıcaklığı arkasında 16 tane sıfır konularak
ifade edilen bir (1) sayısının ifade ettiği yükseklikte, proton, nötron, pozitron ve nÖtrino gibi temel parçaaklardan oluş-muş olağanüstü ve sonsuz yoğun bir ortamdır. Madde yoğunluğu yerine eşdeğer enerji yoğunluğunun bulunduğu bu ortamda gerçekleşen büyük patlama üzerine 10 saniye gibi bir zaman içinde sıcaklık dokuz sıfırlı bir rakama inmiş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekler oluşturmak üzere birleşmeğe başlamışlardır.
Bu birkaç dakikalık olay sırasında nötronlar, protonlar tarafından çekilerek, yoğunluğu büyük döteryum oluşmuş, ardından bir tepkimeler zinciri başlayarak hidrojen ve helyum gazları ortaya çıkmıştır. Yüzde 25 helyum, yüzde 75 hidrojen ve az miktarda da döteryum gazından oluşan ve bir yıldız çekirdeğini andıran bu mat yapı, bir milyon yıl boyunca foton ya-yıhmına da elvermeksizin soğumaya yüz tutmuş ve sonuçta sıcaklık 3000°C'a, yoğunluk ise 1000 atom/cm3 'e düşmüştür. Yoğunluk ve sıcaklıktaki bu düşme sonunda 'ışınım'olayı başlamış; maddenin enerjiye baskm çıkmağa başladığı bu evrede ışınım yoluyla uzaya yayılan madde, kütle çekimi etkisinin kuvvetiyle kümeler oluşturur olmuştur. Yıldız Çağı diye adlandırılan bu süreçte gökadalarının ve yıldızların oluşumu gerçekleşmiştir. Büyük patlama kuramına göre, patlama olayının uzantısı olarak kozmos, halen genişleyen bir yapı belirtmektedir. Ancak, kozmozda bulunan kütle çekim kuvveti bu genişlemeyi yavaşlatmakta ve dengelemektedir. Yoğunlukta da, ısı gibi, zaman içinde düşmeler sürüp gitmektedir. Şu var ki, yoğunluğun belli bir düzeyde sürüp gitmesi durumunda, kütle çekim etkileşimi sonucu genişleme, bir süre sonra duracak ve koz-mosda çöküntü başlayacaktır. Bu açıdan
'yoğunluk', kurama dayalı olarak oluşturulan senaryolar için büyük bir önem taşımakta ve 'kritik yoğunluk' sayısına göre değerlendirmeler yapılmaktadır. Ortalama yoğunluk ' kritik nokta* dan büyük olursa, çökme; küçük olursa sürekli genişleme sözkonusudur. Küçük yoğunluk durumunda açık, büyük yoğunluk durumun-daysa kapalı bir özellik kazanan kozmosun (genel izafiyet teorisinde öngördüğü, fotonların madde ortamında uzay-zaman eğrileri üzerine hareket edişi doğrultusunda) salınım yapan bir kozmoz olduğu varsayılır. Yoğunluğa bağlı olarak ya (artış halinde) çökme ya da (azalma durumunda) dağılma sonucuna götüren bu 'Genişleyen Evren Teorisi'nin genel geçer bir açıklama olarak benimsenmesi üzerine 'Durağan Hal' teorisinin dayandığı ilkelerden biri olan 'evrenin ortalama yoğunluğu değişmezdir' görüşü terkedilmiştir. Bu teorinin en ilgi çekici yanı, genişleyen kozmosda yoğunluk azaldıkça, sürekli bir biçimde madde yaratılarak yoğunluğun dengelendiği görüşüdür. 'Genişleyen Ev-ren Teorisi'nin kozmosda yaratılmayı devre dışı bırakmasına karşılık, fiziğin temel yasalardan biri olan madde ve enerjisinin korunumunauygun düşmediği gerekçesiyle terkedilen 'Durağan Hal Teorisi' de kozmosun başlangıçsız ve sonsuz olması gibi bir sonuca götürmektedir.
Bu yolla oluştuğu varsayılan kozmozun, yapılan gözlemlere dayanılarak, bizimkine benzeyen galaksilerle dolu olduğu sanılmaktadır. Uzayda yüzlerce, hatta binlerce galaksinin oluşturduğu yığınlar bulunmaktadır. Kütle çekim kuvvetleri bu galaksilerin en parlak olanlarını merkezde toplamış, daha sönük olanlarsa yığınların dış bölümlerinde yeralmışlardır. Bu galaksilerden bir bölümü çekirdek, disk, ayla ve sarmal kolları bulunan "sarmal galaksiler"; diğer bölümüyse, elipsoit ya da küre biçiminde topluluklar oluşturan yıldızların oluşturduğu 'eliptik galaksiler'-dir. Ayrıca bu ayrımın dışında kalan 'dü zensiz galaksilerdin de varlığı sözkonusu edilmektedir. Bunlara da'bulutsu' adı verilmektedir. Sarmal bir gökada olan sa-manyolu, 2 milyon ışık yılı ıızakliğındaki yine sarmal bir galaksi olan Andromeda ve daha 18 kadar galaksi, dünyamızın da içinde bulunduğu 'Yerel Küme' diye adlandırılan yığını oluştururlar. 2 Milyon ışık yılı genişliğindeki bir bölgeyi kaplayan 'Yerel Küme'nin ötesinde, yığının çapının birkaç katı uzaklıkta diğer galaksi ler bulunur. Uzaya hangi doğrultudan bakılırsa basılsın, uzağa gidildikçe sönükle-şen ve gözlemlenmesi güçleşen galaksiler ve bunların içinde yer aldığı yığınlar gözlenir. Daha uzak bölgelerdeyse, 'kuvazar'-lar yer alır. Bu yıldızımsı cisimlerden binlercesi belirlenmiştir.
DünyamızmiçindebulunduğuSamanyo-lu galaksisi içinde 12 basamaklı sayılarla anlatılan sayıda yıldızın bulunduğu yüz-bin ışık yılı çapındaki bir küre biçimindedir. Güneş, Samanyolu içindeki bu yıldızlardan yalnızca biridir. Çevresindeki gezegenlerle birlikte Güneş Sistemi'ni oluşturur. Günümüzde Güneş'in uydusu dokuz gezegenin varlığı bilinmektedir. Bunlardan Merkür ve Venüs, Yeryüzüne göre Güneş'e daha yakın, diğerleri İse, yakınlık sırasıyla Merih, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton olup, daha uzaktırlar. Yer'ingüneşten uzaklığı 500 ışık saniye olup, bu uzaklık Astronomi'de 'Gök birimi' olarak anlatılmakta ve 'AU' kısaltmasıyla gösterilmektedir. Güneş sisteminin en uzak gezegeni olan Neptün, Güneş'e 40 AU uzaklıktadır ki, bu da yakla-şık 5,5 ışık saati tutmaktadır. Aynı uzaklık Yer ile Güneş arasında 8 ışık dakikası; ay ile yer arasında İse, yalnızca, yaklaşık 1,5 ışık saniyesîdir.
Görüldüğü üzere, kozmos, günümüz bilim anlayışında -artık, yalnızca- bir fiziksel olgu olarak değerlendirilmektedir.'-Dünyamız dışındaki doğa bütünlüğü' sınırlamasıyla hem 'Kozmos ve Dünya' dolayısıyla 'Kozmos ve İnsan' ilişkisi dışlanmakta ve hem de olay bütünüyle 'doğa* perdesiyle perdelenmesi gibi bir eğilim içinde bulunulmaktadır. Başlangıçta astronomi (daha önceleri de astroloji) biliminin çerçevesi içinde yalnızca bir 'tanımak ve bilmek için araştırma' konusu yapılan kozmos, pozitivist/rasyonalist anlayışın egemenliğinin ardından fiziksel bir olay olarak irdelenince, (astrolojinin astronomiye dönüşmesi örneği) kozmolog-rafyadan dönüşmeyle oluşan kozmolojinin alam içine sıkışarak kozmogoni, uzay fiziği ve evren kimyası adlı disiplinlerin de yardımıyla 'sıradan bir şey* durumuna indirgenmiş olmaktadır.
Bu, doğrudan doğruya 'ideolojik* bir tutum olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu tutumla hem insanın kozmos içindeki yeri gözden kaçırılmakta, hem kozmosla olan ilişkisinin kesilmesine çalışılmakta; hem de bunların doğuracağı sonuç olarak 'yaratıcı' ve 'yaratılış' kavramları dışlanmış olmaktadır. Rasyonalizm -Pozitivizm- Materyalizm zincirinin oluşarak İnsanlığın boynuna dolanma sürecinin hedeflendiği 'Yaratıcısız Kozmos' ve 'Birba-şına Olan İnsan' olgularını yapılandırma doğrultusundaki yönelimi güdümleyen 'i-deolojik' tutumunun tutumun gerçekleştirdiği bir yaklaşım biçimidir bu.
Başlangıçta, ' dünya* nm kozmosla olan 'göbek bağı' kesilmiş, Kopernik eliyle bu
ikisi birbirine yabancılaştırılmıştır. 'Dünyanın çevresinde dönen Güneş' kanısının yerine, 'Güneşin çevresinde dönem Dünya' düşüncesi yerleştirilmekle, Yeryüzü ve dolayısıyla insan, kozmos içindeki seçkin ya da belirgin konumunu yitirerek, 'sıradan' bir kimliğe indirgenmiştir. Ardından, kozmos 'fiziksel bir bütün' olarak alınınca seçkin konumunu yitirmiş duruma düşürülmüş de bulunsa, zamanın bir yerinde 'kozmik bir açılım'a yönelebilecek olan insana kozmosun kapılan da kapatılmıştır. İnsan, şu uçsuz, bucaksız akıp giden kozmos içindeki sayısız yıldız yığınlarından birinin içinde bulunan bir saman-yolu içindeki sistemlerden bir güneş sisteminin yalnızca bir uydusu olan bir gezegende, her çeşit bağdan ve İlgiden kopuk, yalnız basma kalakalmıştır. Çevresindeki tüm oluşlar ise, hiçbir gizemi bulunmayan birer fiziksel ve kimyasal olay; belki matematik düzen içinde bîr kendiliğinden akıştır artık. İnsansız bir kozmos, koz-mozsuz bir insan, eşittir, insan olmayan bir insan demektir. İnsanın aslında kozmosa yabancılaşmakla kendi kendine yabancılaşmıştır.
Oysa bu yere gelinmeden önce insan, kozmosla birlikte vardı. Kendi kimliğinin uzantısını kozmosun derinliği içinde araştırarak yakaladığı sırların ışığında tanıma çabası içindeydi. Kozmosa bakış biçimiyle kimliği de belirleniyor; kozmosu yo-rumlayışı kişiliğini oluşturuyor ve ona bir dünya-görüşü, bir yaşam anlayışı kazandırıyor, böylece seçkinleşiyor, İnsanlaşıyor-du. Kozmos ve insan içice anlam kazanıyordu. İstisnasız tüm felsefi düşüncelerin ilk adımlarını hep 'kozmos'a yönelik olarak atmış olmaları, kendilerini kurarken 'ilkellerini belirlemek üzere 'kozmos-in-san' ikilisinin ilişkisinden yola çıkmaları
bunun göstergesi ve kozmostan soyutlanmış olan günümüz insanının biçareliği de olayın negatifinden belirlenmesinde başlıca tutamaktır.
Bir arayış, insanın kendim ve yaratıcısını, konumunu ve varacağı yeri arayış alanı olan kozmoz, şimdi, yalnızca fiziksel bir sisteme İndirgenmişse, bunun sorumlusu da yine insandır. Arayışı sırasında başına buyruk olmak isteyişi, kendince oluşturduğu 'ilke'leri temel alarak kendi kozmosunu tanımlamaya kalkışması, kendi dışından saydığı kimi aydınlıklara gözlerini kapaması, Allah'ın gönderdiği gerçeklerle yarışmak istercesine gerçeği kendince araştırmaya kalkışıp, edindiklerini birer ilk 'ilke' sayarak kozmosu buna göre anlamlandırmaya ve biçimlendirmeğe kalkışması Kopernik-öncesi dönemde kimi sapkınlıklara yol açtığı gibi, sonrasındaki gelişmelerde de bugün karşı karşıya kaldv ğı büyük felaketlere yol açmıştır. İnşama olayların akışına bakarak yaptığı kendi yorumlarını 'kesin gerçek' sayıp, formülleş-t irdik t en sonra 'değerler alanı'nı buna gö^ re düzenlemeye çalışma eğilimi, onu başlangıçta kimi 'ilkelerine' dayalı kozmos ve insan açıklamalarına kavuşturmuş olsa da, sonunda, büyük bir yitiğin kucağına atmıştır. İnsanın, evreni kendince biçimlendirip onun üzerinde egemenlik kurma çırpınışının ürünü olarak ortaya çıkan bir yitiktir bu.
Çağın bunalımları içindeki insanın kendini kurtarabilmesi, kendini yeniden konumlandırmasına bağlı görünmektedir. Yaratılışındaki seçkinliğine ve kendisine musahhar kılınmış doğanın bu özelliğine ilişkin bilincine karşın, kozmostaki'halifelik' sıfatından yoksun bırakılınca, bilincinde olmaksızın da olsa, elinden alınmış bulunan bu meşru egemenlik hakkım başka yoldan ele geçirebilmek için evrenin mutlak yönlendiricisi, güdücüsü olmak gibi bir yetkiyle donanmanın ihtirasına girmiş; kozmik bağlantılarının kopmuş bulunması dolayısıyla da neyi ele geçirebilir-se kâr olduğunu sanacak bir günü birlikli-ğe tutuklanmıştır. Eğer, kendini yeniden konumlandırırsa, kozmostaki yerini belirleyerek kozmosla yeni bir iletişim içine girebilirse, doğaya yaklaşımı kesinlikle in-sanlaşacak, çevresiyle İlişkileri yeniden düzenegirecek, benliği bunların uzantısıy-la yeniden biçimlenecek ve 'sorumlu bir kullanıcı ve yönetici' olarak kozmos içindeki tutumunu yeni baştan düzenleyecektir. Bunun için, ilkin, çok eski insanların bile farkına varmış bulunduğu gerçeğe, kozmosun kalbinin dünya olduğu, yaratılışın 'insan'ı amaçladığı ve insan için gerçekleşmiş bulunduğu gerçeğine dönüş yapılmalıdır. Kozmolojinin son belirlemele-riyle ulaşılan 'hangi noktasından bakılırsa bakılsın, kozmosun tüm yapısının aynı biçimde görüleceği' ve 'uzayda kozmosu temsil için seçilecek noktalardan tümünün eşdeğer bîr işlev ve özellik içinde bulunduğu' verileri de, herhangi bir yıldız sistemini ya da sistem içindeki herhangi bir gezegeni odak almanın sonuçta bir fark doğurmayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Güneş sistemi diye bilinen sistemin merkeziolarakGüneş de ahnsa, Merkür de alınsa, Dünya da alınsa, değişen hiçbir şey olmayacak, hepsi birbirinin çevresindeki dönüşünü yine sürdürecek, yıllar yine 365/6 gün, mevsimlerin sayısı yine dört, bir gün yine 24 saat olacak ve ay ve güneş tutulmaları, kuyruklu yıldız görüntüleri yine şimdiki gibi sürüp gidecektir. Değişen tek şey birilerinin Güneş Sisteminin merkezi olarak güneşi alıp, onu da dağınık bir uzayda bir yıldız yığınının bir üyesi sayması yerine, bir başkasının Güneş sisteminin merkezine Dünya'yı oturttuktan sonra, bu sistemi Yer Kümesinin merkezinde sayması ve Yer Kümesini de kozmosun odak noktasına oturtması olacaktır. Yani, kozmolojik, astronomik, fizik bakımlardan -hesaplamalar da dahil- hiçbir şeyde bir değişme olmayacak, ama insan özkonumuna oturacağı için, Rasyonalist-Pozitivist- Materyalist düşünce sürecinde kendini yitirerek bir çıkmaz içinde bunalıma düşmüşlük sona erecek; sorumluluğunun bilincine varan insanoğlu tüm kozmosla birlikte yaşamım ve kafa yapısını da yeni baştan yorumlamayla kurarken ayrıca kozmosun derinli-ğiyle alışveriş içinde bir gönül edinecek, böylece anlam kazanan yepyeni bir yaşam içinde sükûnet ve tatmine kavuşacaktır. Çünkü, yaratıcıyı tanıyacak, yaratılışı algılayacak, yaşamın buradaki geçiciliğini ve bu dünyanın ötesinde de sürüp gideceği kavrayacaktır.
İslam'ın konuya bakışma gelince, Kur'an-ı Kerim'de 'kainat*sözcüğüne veya eşdeğer bir kavrama rastlamam aktayız. Bu kavramın tslam Literatürüne girişi, m iislürn anların felsefeyle tanışmalany-la birlikte başlar. Felsefenin yorumlamayla biçimlendirerek kanıtladığı Kozmos'u İslam'ın öğretileriyle düzeltmek, yeniden düzenlemek ve ötekilerin yanlışlarını gösterip, yanılgılarını belirlemek üzere bu kavram gündeme getirilmiştir. Hatırlamak gerekir ki, 'kozmos', felsefeye de, sıradan bir gökyüzü araştırması, bir merak konusu olarak değil, doğrudan doğruya varlığa ve yaşama bakış, bunları yorumla-yışgereksinmesiyle girmiştir. Belirledikleri ilk ilkelerinin ışığında, filozoflar, savlarını geçerli kılmak, tutarlı bir eksene oturtmak için bu ilk ilkeler açısından kozmosa bakmış, öylece yorumlayarak dü- Köle ticareti ilk çağda başlayıp 19. asirso-şüncelerinibütünleştinneninyollarınıara- nuna kadar devam etmiştir, mışlar ve bunun sonucunda da 'Kozmos' Kölelik ve köle ticareti çok eslâ devirİer-gündemin değişmez maddesi, felsefelerin den beri mevcuttur. Köleliğin genellikle vazgeçilmez öğesi olmuştur. Çünkü her zengin toplumlarda, artan iş gücü ihtiyaa-niçin, nasıl, neden' sorusunun yanıtı an- m karşılamak ve ağır işleri gördürmek cak bütün içinde aranırsa bulunacak ve amacıyla başka ülkelerden köle satın ahn-bütüne onaylatıl*rsa geçerlilik kazanacak- ması tarzında ortaya çıktığına dair telakki-tır. Bîr bakıma, kozmos, belirlenen ilk il- nin bütün toplumlar için geçerlilik yönü kelerin irdeleme zemini, doğrulanma or- yoktur. Aynı şey, bir kısım insanların ken-tamı olarak işlev vermiş; böylesine bir İş- dilerini üstün görüp ağır ve zor işleri yap-levle her gündemde yer almıştır. İlk ilkele- maya yabancı ve kendilerinden olmayan rin sistematize edilerek düşünce düzenle- kimseleri layık görme düşüncesinin köleli-rinin kurulabilmesi bir 'fikri kozmos' oluş- ğe ve köle ticaretine imkân hazırladığı id-turalabilmesiiçin, bir yöntem olarak, koz- diası için de söz konusudur. Tarihî eser-mos hep 'başvuru çerçevesi' olarak kulla- ler, koleliğibaşlıcaşunedenlerebağlamiş-nılmıştır. Diğer düşünce ve inançlar da yi- lardır:
ne kozmik bir kaynakla ilişkilendirilerek,
1- Savaşlar: Yakın zamanlara kadar, ta* böylece, herbirinin yaşama geçirilmesi- rihte, genellikle mağlup milletler galip nin yolları aranmıştır. mİlletlertarafındanköleleştİrilmis^ erkek-
Kur'an-ı Kerim'de ya 'alemler', ya da let köle, kadınlar cariye kabul edilmiştir, 'tüm şeyler' ifadeleri yer alır. Ya da daha
2- Büyük suç işlemek: Bazı toplumlarda açık bir anlatımla 'yedi gök ve yer ve bun- hırsızlık, zina ve katil (adam öldüume) gü-ların arasındakiler ve içindekiler' sözko- bi büyük suçlan işleyenler ceza ataraJckö* nusu edilir. Bunun sebebi Kur'an-ı Ke- Ieleştİrilmişlerdir.
rim'in yaklaşımında yaşamı anlamlandır-
3- Borçlu olmak: Borcunu ödenekten inak, ya da bütünleştirmek için Kozmos aciz olanlar alacaklının kölesi ölut, onwa ya da benzeri bir kavrama, böyle bir kav- hizmetindebulunurveyaonamenfaatsağ' ramın belirlediği bir ortama ihtiyaç bulun- layan bir işte çalışmak mecburiyetindeka-mamış olmasıdır. lirdi.
Zübeyr YETİK
4- Fakirlik: Fakir olanlar bazı zorunlu ih-
Bk. Kozmoloji. tîyaçlarım karşılamak için -muhtemelen
belirli bir süre- kendilerini köle olarak sa-
KÖLELf K tarlardı. Aynı nedenle koyu pederşahî (a-
taerkil) aileler yoksulluktan kurtulmakve-
Bir kurum olarak kölelik, genel anlam- ya ailenin malî yükünü hafifletmek için de da, bir kişiye bir diğerinin üzerinde sahip- erkek çocuklarını köle olarak satarlardı, lik hakkının verildiği mülkiyet türüdür.
5- Köle asıllı olmak: Bir zamanlar, köle
Çeşitli nedenlerle temel hak ve hürriyet- kadının (cariyenin) çocuğu, babası hür bi-leri ellerinden alınan insanların belirli yer le olsa, köle kabul edilirdi, ve pazarlarda her hangi bir mal-tneta gibi
6- Hakim devlete Ödenecek vergiyi öde-alınıp sarılmasına ise köle ticareti denir, yememdk: Özellikle İslâm ülkelerinde yi*-
şayan gayr-i müslİm unsurlar vermekle mükellef oldukları "Cizye"yi ödemekten aciz olduklarında çocuklarını cizye mukabili esir-köle olarak hükümete takdim ederlerdi.
.7- Modern teknik ve keşiflerle artan işgücü ihtiyacını karşılamak: Daha ziyade coğrafi keşiflerden ve buharlı makinala-nn icadından sonra ortaya çıkan iş gücü ihtiyacını karşılamak buharlı makinaların ağır iş kollarına eleman bulmak maksadıy-le yabancı ülkelerden köleler satın alınmıştır.
Tarihî bilgilerimize göre, kölelik Yunanlılar, Yahudiler, Romalılar ve Araplar nezdinde oldukça yaygındı. M.Ö. IV. ve V. asırlarda Atina diğer şehirlere oranla bîr medeniyet merkezi halini alınca, ağır ve yorucu işlerde çalıştırılmak üzere Trakya, Suriye, Mısır ve diğer bazı Asya ülkelerinden köleler satın almışlardır. Yunanlılar, fazla olmamak kaydıyle, aynı ihtiyaçlar nedeniyle kendi vatandaşlarını da köle olarak istihdam etmişlerdi.
Bir mîllet olarak ortaya çıktıktan sonra Yahudiler arasında iki çeşit kölelik söz konusu idi. Bİri, büyük suç İşleyen veya borcunu ödeyemeyen İsrailoğulları, diğeri yabancılardan alınanlardı. Birincilerin sosyal mevki ve itibarı diğerlerinden yüksekti. Yabancı köleler, ister savaş yoluyla İs-railoğullarının hakimiyeti altına giren milletlere mensup olsunlar, isterse para ile satın alınmış olsunlar, her türlü temel hak ve menfaatlerden mahrumdular.
Romalılarda kölelik çok eski tarihlerden beri yaygındı. Kölelik fetihler nedeniyle devamlı gelişme göstermiştir. Sayıları yüzbinleri bulmuştu. İmparatorluk zirvedeyken büyük devlet adamlarından her birinin binlerce kölesi olduğu gibi, feer Romalıya da üç köle düşüyorduABunlann çoğu az evvel söylendiği üzere fetihlerden elde edilen harp esirleri veya çocuklardı. Esir pazarı denilen özel yerlerde satılırlardı. Satılmayanlardan azami istifadeyi sağ-lamakiçin köleler efendilerinin göstereceği her işte çalıştırılır, en ufak bir hataları yüzünden şiddetli işkencelere maruz kalır, kırbaç altında İnim inim inlerlerdi. Yahudiler arasında olduğu gibi Romalılarda köleler iki gruba ayrılmış değildi. Hepsi aynı muameleye tabi idiler. Zaman zaman kanunlarla kölelere uygulanacak muameleler konusunda bazı düzeltmeler yapılmışsa da, efendilerine bağlılıklarında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Diğer ülkelerde de kölelik vardı. Kaynaklar, İranlıların harp yoluyla sahip oldukları Türk esirleri hediye olarak Bizans hükümdarlarına gönderdiklerinden bahseder. Araplarda da kölelik yaygındı. Savaş ve baskın yoluyla elde edilen esirleri veya Habeş ve civarı vahşi kabilelerden satın aldıktan kimseleri köle olarak kullanırlardı. Hükümdarlar nezdinde binlerce köle bulunurdu. Asiller arasında köle satın alarak hediyeleşmek âdetti. Gelinlere me-hir olarak da köle verilmekteydi. Arabistan'da esir tüccarlarının gelip köle ticareti yaptıkları pazar ve panayırlar vardı. Ku-reyş'in başlıca ticaret yollarından birisi de köle ticareti idi. Araplar arasında meşhur bir diğer köle cinsi de "Kan"lardı. Romalı-lardaki serfler gibi ziraatle meşgul olurlar, arazilerle birlikte satılırlardı. Araplar, cariyelerin (köle kadınların) çocuklarını da köle kabul ederlerdi.
O dönemlerde ilahi dinler kölelik hususunda fazla bîr değişiklik yapmamıştır. Kilisenin yer yer köle istihdam ettiği görülmüştür. Kilisenin etkisiyle Avrupa'da bütün devlet adamları köleliği himaye etmiş, hırsızlığa ve dilenciliğe mani oluyor diye faydalı olduğunu bile ileri sürmüşlerdir.
Kölelik ve köle ticareti İle ilgili esaslı düzenlemeler İslâmiyet'le olmuştur. İslâm, savaşlarla gelen köleleşmeyi tabiî karşılamış, onun dışındakileri bertaraf etmeye çalışmıştır. Fetihlerle raüslümanlarm eline pek çok esir geçmiş, bunlar savaşçılar arasında bölüşülmüştür. Bazan bir müslü-man süvarinin hissesine çeşitli savaşlarda yüzlerce esir düşerdi. Dört Halife döneminden sonra sayıları oldukça çoğalan esirler, genellikle bölüşülmeden toptan satılırdı. Satış bazan üç ay, hatta Endü-s'deki bir savaştan sonra olduğu gibi altı ay sürmüştür. Hatta bazan savaşçılara düşen esir sayısı oldukça fazla olduğundan, onlara bakmaktan aciz kaldıklarında satarlardı.
Bazı valiler, özellikle Afrika, Türkistan ve Mısır valileri, yönettikleri vilayetlerin haracından belirli bir bölümünü esir île öderlerdi. İslâm'a göre de, kölenin sahibi onu kendi hizmetinde tutmak, satmak yahut azâd etmek haklarına sahipti. Ancak, daha ziyade azâd etme yolunun tercih edildiği görülür. Nitekim köle azâd etmek bazı günahlardan kurtulmaya da vesileydi. Peygamberimiz "köleleri güçlerini aşacak şeylerle mükellef tutmayınız, siz ne yerseniz, kölelerinize de o yemekten veriniz" buyurarak kölelere şefkat ve merhametle muamele etmeyi tavsiye etmiştir. Hatta kölelerin serbest bırakılması için hazineden onlara borç para verilerek yardım edilmesini emreden de O'dur.
Osmanlılar döneminde savaşlarla elde edilen esirler genellikle satılmışlardır. Ardından Sudan ve diğer Afrika ve Asya ülkelerinden esirler alınıp satılmıştır. Ancak, Osmanlılar İslâm kültürünün etkisiyle kölelerine Avrtıpa ^ve Romalılar gibi
davranmamışlar, köleleri eğitip devlet hizmetinde çalıştırmışlardır. Osmanlı devlet adamları arasında sadrazamlığa kadar yükselen köle torunları vardı.
Köle ticareti, yeni dünyanın, yani Amerika'nın keşfiyle Avrupalılar arasında daha da hızlandı. Lakin bu siyah köle ticaretiydi. Yeni dünyanın geniş topraklarını işlemek, madenlerinden yararlanmak için büyük miktarlarda işgücüne ihtiyaç hissedilmiş, bu maksatla köle tüccarlarının dikkati, yeni yeni keşfedilmeye başlanan Afrika'ya yönelmiştir. XV. asırdan itibaren milyonlarca Afrikalı köle, başta Amerika olmak üzere pek çok ülkeye götürülüp satılmıştır.
Köle ticareti ilk önce 1792'de Danimarka tarafından yasaklanmıştır. 1807'de İngiltere onu izlemiştir. Türkiye'de ise, ancak Tanzimat'tan sonra yasaklanmıştır. Amerika 1808'de köle ithalini yasaklamış* sa da, iç savaşa kadar köleliğe engel olamamış, Kuzey-Güney savaşlarından sonra ancak kaldırılmıştır (1865). Ama yer yer köle ticareti devam etmekteydi. Köle ticaretinin bütün ülkelerde yasaklanması ancak Birleşmiş Milletlerin "Köleliğin, köle ticaretinin ve köleliğe benzer kurum ve uygulamanın kaldırılması sözleşmesV'vı kabul etmesiyle mümkün olabilmiştir (7 Eylül 1956).
İzzet ER Bk. Sömürgecilik.
KÖY
Genellikle tanmla uğraşan, bu yüzden aralarında yeterince iş bölümü olmayan, içinde bulunduktan toplumun ortak bütünü ile çok az ortak olan çıkarları ve işbirliği bulunan, birbirlerine karşı tamamen serbest bir eğilim gösteren, sosyal çevreden ziyade tabiî çevre Ue yoğun ilişkiler içinde olan ve çok sayıda hanelerde ikamet eden insanların yer aldığı, sınırlan belirli küçük yerleşme merkezlerine köy de-
nir.
Başlangıçta avcılık ve toplayıcılıkla geçimlerini sağlayan ve göçebe olarak yaşayan insanlar zamanla topraktan yararlanmayı ve dolayısıyla belli bir toprak parçasını "yurt" edinmeyi öğrenmişlerdir. Başlangıçta üç-beş evden oluşan bu birimler, yeni katılmalarla pek çok haneye sahip olmuştur. Bu itibarla bazı sosyal bilimciler köyü tanımlarken belirli bir nüfusa sahip olmayı esas kabul ederler. Fakat köyü tanımlayabilmek için sadece nüfus miktarını ölçü almak yeterli değildir. Ayrıca temel ölçü olarak alınan miktar bir ülkeden diğerine değiştiği gibi, aynı ülke içinde faaliyet gösteren kuruluşların köy için öngördükleri miktarlarda bile farklılıklar vardır.
Sosyal bilimciler en iyi köy tanımını ortaya koyabilmek için, onun bazı özelliklerini daima öne çıkartırlar. Bu tür eğilimlerin Ortaçağdaki en tipik temsilcisi İbn Haldun (1332-1406)'dur. Ona göre, köy ilk yerleşik hayat biçimi olup daha sağlıklı, daha cesur, kendine güvenen, serbest, daha az bozulmuş bir halka sahiptir. Orada daha istikrarlı, sağlam bir aile hayatı vardır. Bireyler ve gruplararası dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma duygusu fazlasıyla gelişmiştir. Yaşlılara ve kadınlara saygı çok yaygındır ve saygı göstermeyenlere iyi bir kişi gözüyle bakılmaz.
Köy sosyolojisi çalışmalarıyla ün yapmış CarlZimmerman'agöre, köy doğum oranı yüksek, daha canlı ve sağlam yapılı, aile bağları kuvvetli, evİlilîk süresi uzun, bekar, dul ve boşanma oranlan düşük, belirli bir coğrafi alanda çevreden tecrid edilmiş bir hayat süren, günlük işleri zihnî enerjiyi gerektirmeyen, zihnî faaliyetler bakımından yeteneksiz insanlardan oluşur. Köyler geleneksel tarım faaliyetine sahne olmuştur.
Köylerde nüfus genellikle az olup sınırlı ve sadece günlük ihtiyaçları karşılayacak bir ekonomik faaliyet hakimdir. Dinî düşünce ve uygulama oranları yüksektir. Özellikle çok kapalı ve kitle haberleşme araçlarından yoksun din adamları halkın yegane danışmadır, batıl inançlar fazladır. Bu nedenle yeniliklere ve sosyal değişmelere karşı çok hassas ve muhafazakardır.
Yerleşim tarzı ve buna uygun kurumlar açısından fazla gelişmiş olmayan köyler genellikle İki tip yerleşim düzenine sahiptirler:
1) Dağınık köy tipi,
2) Toplu köy tipi. Dağınık köylerde büyük mülkiyetler yaygındır. Köylünün evi, büyük ve en müsait toprak parçasının ortasında olduğundan evler arası mesafe oldukça uzaktır. Onun İçin köy dağınık bir durum arzeder. Özellikle ovalarda kurulmuş bu tip köyde iş yerine gidip gelme problemi yoktur. Çünkü köylünün iş yeri evinin yanında veya çevresindedir. Gerektiğinde, aile bireylerinin birbirinin yardımına başvurma yahut birinin yardımına koşma imkanı vardır. Toprak parçası büyük olduğu için modern tekniğin imkanlarını kullanmaya müsaittir. Ayrıca arazinin büyük oluşu bir kısmım otlak olarak bırakmaya, ailelerin ihtiyacını karşılamak ve arazi üzerindeki ürünü pazarlamak suretiyle köy dışı çevreyle iktisadi ilişki kurmaya imkan verir. Bu, köyün kalkınması, çevresiyle ilişki kurması açısından son derece faydalıdır. Hemen ifade edilmelidir ki, dağınık köy tipinin bazı dezavantajları da vardır. Dağınık köylerde evler birbirinden çok uzak olduğundan köye götürülecek alt yapı hizmetlerinin maliyeti çok yüksektir. Nüfus yoğunluğunun az olması okul gibi hizmctel-rin köye götürülmesini güçletirir. Ayrıca dağınık köy tipinde komşuluk münasebetleri de güçlükle sürdürülür.
Diğer yerleşim şekli de toplu köy tipidir. Toplu köyde evler topluca bir arada bulunur. Evler küçük bahçeler, yahut tarlalar üzerinde kurulduklan için köye toplu bir manzara kazandırır. Tarlalar genellikle köyün dışında ve hayli uzaktır. Bu tip köyler, daha çok dağlık bölgelerde kendini gösterir. Yol, su, elektrik, okul ve sağlık ocağı gibi hizmetlerin en az maliyetle götürülmesi açısından uygun görünüyorsa da, dağlık bölgelerde ve şehirlerden uzak oluşları maliyeti artırmaktadır. Ulaşım, kış ve yağmurlu mevsimlerde imkansızlaşır. Bu nedenle dış dünya ile ilişkisi son derece sınırlı kalmaktadır. Komşuluk ilişkilerinin müsait olması, bu tipin en önemli sosyal faydalarından biridir. Bütün bunlara karşılık arazilerin küçük olması, iktisadi ilişkiler ve maki nah tarıma imkan vermez. Ayrıca, sınır ihtilafları ve doğum oranının yüksek oluşu nedeniyle artan nüfusu besleyemez duruma gelir- ve sonuçta köyden göçler başlar. Bunun için toplu köylerde veya yakm çevrelerinde tarımı tamamlayan küçük sanayi işletmelerinin kurulması ve aile içi yeni iş fırsatlarının meydana getirilmesi (halıcılık, analık, tavukçuluk, besicilik vs) köylülerin geçim şartlarım artırmak bakımından son derece yararlı olup köyden şehre göçü önleyici ve koy kalkınmasını sağlayıcı niteliktedir.
İzzet ER
Bk. Bedevüik-Hadaıîlik; Göçebelik.
KURANI KERİM
İslam'ın kutsal kitabının adlarından biri ve özel adıdır. Kur*an-ı Kerim'e bu ad, yine Kur'an-ı Kerim tarafından verilmiştir. Kelime olarak, üzerinde çeşitli görüşler öne sürülmüş; kimileri Arapça bir kelime olduğunu belirtirken, kimileri Aramipe kökenli bir ad olduğu kanısında bulunmuşlardır. Ferra, 'karine' kelimesinin çoğulundan tu rediğini belirterek, anlamım^ "benzeyiş" olduğunu, bunun da Kur'an-ı Kerim'in bir bölümünün bir bölümüne 'karine' oluşundan kaynaklandığım söyler. Eş'arî, 'karn' fiilenden türeme bir kelime olduğunu ve' bir şeyi diğerine yaklaştırıp bitiştirmek* anlamına geldiğini belirtir. Zeccac, 'kar-a' kelimesinden türemiş, toplayıp bir araya getirme anlamında bir kelime olduğu düşüncesindedir, lihyani, 'kar-a'dan türemiş olduğunu ve bu kök kelimenin de' tela/okumak' anlamını taşıdığını ifadeden sonra, Kur'an-ıKerim'de-ki (Kıyamet, 17-18) "onu sende toplamak (cem'a) ve okutmak (kur'ane) muhakkak bize düşer, öyleyse, onu okudumuzda (ka-ra'ne^okunana (Kur'ane)»/1 anlamını taşıyan ayeti kanıt olarak getirir. Bu tartıp malı alanda en tercih edilen yaklaşımın son olarak andığımız Lihyani'nin görüşü olmasına karşın, İmam Şafii' nin açıklaması da oldukça ilginçtir. O, Kur*an-ı Kerim'in hemzesiz, yani 'Kur*an* biçiminde okunması gerektiğini belirttikten sonra, bu adın herhangi bir kelimeden türetilmemiş olduğunu, çünkü 'kar-a'den türetilme durumunda okunan herşeye bu adın verilmesi gerektiğini, oysa 'Kur*an' sözünün Hz.Muhammed'e (s.) indirilen kitabı belirten çok özel bir ad olduğunu; Tevrat ve İncil'e bu adların verilmiş olması gibi ona da 'Kur'an' adının verildiğini söyler.
Kur'an-ı Kerim'de, onun başka adları da geçer. Kitab: Derlenmiş, yazılmış düzenli söz; Furkan: Hakkı batıldan, helali haramdan ayıran; Zikr: Bir §eyi anmak; Mev'ize: Öğüt, Hükm: Bir konuyu kesin çözüme ulaştırmak; Hikmet: Aklın doğrulayacağı olgu, gerçeği tanıma, belirleme tutumu; Şifa: İnsanları dert ve sorunlardan kurtarıcı: Hûda: Doğru Yola iletici; Tenzil: İndirilmiş olan; Nur: Işık, aydınlatıcı, bu adlardan bir kaçıdır. Kimileri 55, kimileri 84 ad saymışlardır. Ancak, bunlardan tamamına yakın bir kısmı, ad olmaktan çok 'sıfat* olup Kur'an'ın özelliklerini belirleyici anlamlar taşırlar.
Kur'an-ı Kerim, 'sure' denilen bölümlere ayrılmıştır. Sure sayısı 114'tür. Surelerin kimi zaman bir cümle, kimi zaman birkaç cümle, kimi zamansa bir cümlecik, hatta birkaç harften oluşan bölümlerine de 'ayet* denilir ve Kur'an-ı Kerim'in 6666 ayetten oluştuğu ifadesi oldukça yaygın bir söyleyiştir. Ancak, bu sayı, tanınmış bilgin Zemabşerrnin belirlemesi olup, ayet sayısını 6204'e dek indiren görüşler de vardır. Bu durum, Kur'an-ı Ke-rim'deki kimi ibarelerin çeşitli nüshalarda eksik ya da fazla oluşundan değil; kıra-atlan farkları, sure başlarındaki 'besmele'leri surenin ayeti sayıp saymamak, kimi surelerin başındaki 'huruf-u mukat-ta/bağnnsız harfler'i birer ayet olarak görüp görmemek gibi değişik yaklaşımlardan kaynaklanmış olup, gerçekte tüm nüshalar harfi harfine aynıdır ve Hz.Osman Mushafıyla olan bu aynılığı belirtmek için de Kur* an bilimleri literatüründe 'Kur'an'ın resmi' deyimi kullanılır. Genel tertibe göre 600 sayfa dolaylarında bir kitap olan Kur'an-ı Kerim, kimi okuyuş ve ezberleyiş kolaylıkları sağlamak üzere, ayrıca (sayfa tutar nüshalara göre) 20'şer
sahifelik 'cüz'lere ayrılmış olup, tamamı 30 cüz olmaktadır. Cüzler de kendi içinde hiziplere ayrılır. Kur'an-ı Kerim'in terti-bİndeki bir başka özellik de uzun surelerin başta, kısa surelerin sonlarda yer almasıdır. En uzun sure olan 'Bakara', yaklaşık, Kur'an-ı Kerim'in l/12"si kadar olup, 286 ayettir. En kısa sureler ise, üç ayettir.
Ancak, sure ve ayet bölümlemesini konulara göre yapılmış olan birer ayırım gibi değerlendirmemek gerekir. Gerçekten de uzun surelerde olduğu gibi, kısalarında da, hatta bazen bir tek ayetin içinde ve ayetin bir cümlesinde bile değişik konulara değinilir. Bu dış görünüşüyle, konu bakımından bir 'dağınıklık' izlenimi uyandırıyor olmakla birlikte, dikkat edildiğinde ve özellikle bulunulan bölümün baş tarafları ve sonlarına anlam bakımından tam bir hakimiyetle eğilindiğinde böyle bir dağınıklığın değil de, konular arasında farklı ve Kur'an-ı Kerim'e özgü bir bağlantının, bir bütünlüğün bulunduğu gözlenir. Özellikle birkaç kez okunduktan ve böylece Kur'an-ı Kerim'ingenel çerçevesi tanınıp, deyim yerindeyseKur'an mantığı kav-randıktan sonra bu bütünlüğün hem özgünlüğü, hem de alışılagelen bölümleme ve ayırımlarla oluşturulan 'kitap çatısı' düzenine üstünlüğü daha iyi farkedilebilir. Kaldı ki, duyarlılık içindeyken algılanabilen aydınlığına bakılarak Kur'an-ı Kerim'in her cümle hatta her kelime ve kavramının düşünülebilenin ötesindeki kuşatıcı lığı karşısında, aslında, onun her harfinin evrenle bütünlük içinde olduğu düşünülürse, böylesine kuşatıcı ve bütüncül anlamların alışılagelen bir konu ayırımına göre bölünmesinin hem imkansızlığı, hem de gereksizliği kolayca anlaşılır.
Kur'an-ı Kerim, parçalar halinde ve belli bir sıraya bağlı 23 yıllık bir sürede indirilerek tamamlanmıştır. Genelde küçük sureler, bir defada; büyükleriyse parçalar halinde İndiği halde, büyük surelerden bir defada inenler olduğu gibi, küçüklerinden de parça parça inenler vardır. 'înme' ya da 'indirme' Cebrail adlı melek aracılığıyla gerçekleşmiştir. Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından bu meleğin elçiliği yoluyla Hz. Muhammed'e (s.) vahyedil-miş; Hz. Muhammed de kendisine vahye-dilen sureleri hem ezberlemiş, hem çevresindekilere ezberletmiş, hem de "vahy katipleri" dîye adlandırılan sahabilere yaz-dırtarak korunmalarını sağlamıştır. Bu yapılırken, hangi ayetin hangi sure içinde yer aldığı, hangisinin daha önce, hangisinin daha sonra yerleştirileceği de özellikler belirtilmiş; böylece, onun zamanında Kur'an'ın bir kitap halinde bir araya getirilmemiş olmasına karşılık, şu anda elimizde bulunan tertibe uygun bir düzenleme gerçekleştirilmiş ve bu haliyle ezberlenen 'Kitap', birçok kez onun huzurunda 'tilavet' edildikten başka, aynı şey Hz. Muhammed ile Cebrail arasında da yapılmıştır. Aynı zamanda onun peygamberlik süresi olan Kur'an'ın parçalar halinde indiği 23 yıllık zaman diliminin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı Medine'de geçtiğinden, sureleri de Mekke ya da Medine'de indirilmiş olmalarına göre 'Mekki' ve 'Medeni' olarak adlandırılır. 'Mekki' olan 93 surede ağırlıklı olarak iman konuları, Medeni olanlarda ise imanın yaşama yansıtılması, uygulama yöntemleri ele alınmıştır. İlk inen ayetler Alak suresinin ilk beş ayeti; sonuncusu İse, üç ayetli 'Nasr' süresidir. İlki Kur'an-ı Kerim'in 96. suresi içinde yer alır, sonuncusu ise 110. suredir.
Kur'an-ı Kerim'in ilk yazılışı Rasulul-lah, ilk derlenişi Hz.Ebubekir, ilk çoğal tıhşı da Hz. Osman döneminde gerçekleştirilmiştir. Her yeni ayet inişinde Hz. Pey-gamber'in vahiy katiplerini çağırtarak o ayeti yazdınşı ve hangi surenin hangi ayetinin öncesine ve sonrasına eklenmesi gerektiği yolunda bilgi verişi hakkındaki rivayetler; İslam'ın başlangıç döneminde hadisleri yazmak isteyen sahabiye Allah Resulünün (Kur'an-ı Kerim'le karışabilir kaygısıyla) "BendenKur'an'dan başka bir-şey yazmayınız" diye buyurmuş olması; Hz. Ömer'in İslam'ı kabulü sırasında Kur'an-ı Kerim sahifelerini isteyip okumuş olması olayı ve Kur'an-ı Kerim'in toplanması çalışmalarında herkesten ellerindeki yazılı olanların istenmiş bulunması gibi olaylar Kur'an-ı Kerim'in Hz.Pey-gamber döneminde yazılmış olduğunu gösteren kanıtlardır. Yazılmış olmanın ötesinde çok sayıda sahabi O'nu ezberlemiş ve Allah'ın elçisinin huzurunda baştan sona -birçok kez- tilavet etmişlerdir. Bu hafızların hafızasındaki Kur'an-ı Kerim'in aynı sıralama ve tertip içinde olduğuna ilişkin bilgileri derleyebileceğimiz birçok hadis bulunmaktadır.
Hz.Ebubekir'ûı (r.) halife oluşuyla birlikte birçok olayların ortaya çıktığı bilinmektedir. Pek çok kimse dinden dönmüş, sahte kimi peygamberler ortaya çıkmış, kabilelerdenbirkaçı'zekat'vermekten kaçınmış ve bütün bunlar üzerine de hilafetin daha ilk günlerinden itibaren birçok savaşlar olmuş, pek çok sahabi şehit düşmüştür. Bu durumu gözleyen Hz.Ömer, savaşlar sırasında daha pek çok sahabinin şehit düşeceğini düşünerek, Hz.Ebube-kir'e başvurup, önlem İçin görüşmüştür. Bunun üzerine Hz.Ebubekir, Zeyd b. Sa-bit'i çağırarak, ondan Kur'an-ı bir araya toplayıp, yazmasını ister. Zeyd, yaptığı çalışmanın yöntemini şu cümlelerle özetler:
"Kur'an'ı yazılı bulunduğu hurma dallarından, taşlar üzerinden ve hafızların hafızalarından takib ettim". Buradaki 'takib ettim' ifadesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Çünkü, bu anlatım, Kur'an-ı Kerim'in yalnızca bir derlemesinin yapılmayıp, bütün yazılanların ve hafızalarda olanın karşılaştırılması yoluyla bir tahkik-derleme yapıldığını gösterir. Gerçekten de, işe karar verilince, Hz.ö-mer bir duyuru yaparak, kimin elinde Kur'an ayetlerinden ne varsa, Zeyd'e iletmesini ister. Herkes elindeki hurma yapraklarını, kağıtları, taş levhaları, derileri ve hatta yassı kemikleri götürür. Ancak, bu götürdüğünün Hz. Muhammed'den (s.) alınmış Kur'an ayeti olduğunu ispat etmesi İçin iki de şahit bulundurması aranır. Böylece derlenen ibareler birbirleriyle ve hafızların ezberinde bulunanla karşılaştırıldıktan sora, kayda geçirilirdi. As-hab'ın büyük bir bölümünün yaşadığı dönemde -ve herkese açık ortamda- yapılan bu yazım işi sonunda oluşturulan Kur'an-ı Kerim nüshası Hz. Ebubekir'e verildi. Onun ölümünden sonra Hz.O-mer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçer ve onun ve ezberinde olanlardan yapılarak, süpürüp gitmektedir. Bu da, Hazreti Peygamber zamanında 'öğrenmekte kolaylık olsun diye' izin verilmiş bulunan 'lehçe farklan'nın ele geçirilen topraklarda yaygınlaşmasına ve hatta zaman zaman 'benim lehçemle okuyuş daha doğrudur' diyenlerin tartışmalarına, ihtilaflarına yol açmaktadır. Özellikle Huzeyfe'nin bu yoldaki gözlemlerini Halife Hazreti Osman'a aktarması üzerine bir çözüm düşü-nelerek, elde bulunan Hz.Ebubekir dönemindeki nüshanın çoğaltılıp 'resmi' nüsha şeklinde her yana gönderilmesine karar verilir. Yeniden Zeyd başkanlığında
bir komisyon oluşturulur. Onunla birlikte Abdullah b. Zübeyir, Said b. As, Abdur-rahman b. Haris (b.Hişam) Hafsa'da bulunan nüshanın çoğaltılması işini yürüteceklerdir. Halife'nin talimatı şöyledir: "A-ranızda ihtilaf ettiğinizde Kur'an-ı Ke-rim'i Kureyş lisanıyla yazınız" (Zeyd, Me-dineli; diğerleri ise MeJ*keli'dir). Çünkü, hedef, yer yer gözlenen lehçe farklarından doğma ihtilafların giderilmesini ve Kur'an-j Kerim'İn indiği Kureyş lehçesiyle her yanda okunmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Bu ihtilafların içeriğiyle ilgili bir örnek olarak şu olayı anabiliriz: Çoğaltma yazımı sırasında sıra sonunda 't' bulunan bir kelimeye geldiğinde, Zeyd bunun son harfinin 'kapalı te' ile yazılması gerektiğini söyler; diğerleri Kureyş lehçesinde açık 'te'nin kullanıldığını belirtince, öylece yazılır. Hz.AH, Hz.Ubeyy, Enes b. Malik ve Abdullah b. Abbas'ın da müşa-hid olarak bulunduğu çoğaltma komisyonu, Hafsa nüshasından4 nüsha istinsah ettikten sonra, onunkini geri verir. Yenİ istinsah edilen nüshalardan biri Haüfe'de kalır, diğerleri ise ayetlere gönderilir ve eldeki diğer metinlerin yakılarak ortadan kaldırılması buyruğu verilir. Bu dönemde, Hafsa'nın mushafı dışında Abdullah b. Mes'ud'un mushafı ile Ubeyy b. Ka'b'ın mushafı gibi ünü oldukça yaygın nüshalar yanında başkaları da bulunmaktaydı. Hz. Osman'ın 'yakınız' yollu buyruğu benimsendiği için sözkonusu yüzyıllarda Kur'an Tarİhi'ne ilişkin eser yazanlardan bu nüshaları (özellikle ünlü İbni Mes'ud ve İbn Ka'b nüshalarını) görüp inceleyenler olmuş, haklarında bilgi vermişlerdir. Buna göre, İbn Mes'ud mushafın-da baştaki Fatiha ile sondaki 'Muavveze-teyn' bulunmamakta; İbn Ka'b mushafın-da ise, fazladan, Hazreti Peygamber'e ait İki dua yer almaktadır ki, bunlar da, 'vitir' namazlarında okunan 'kunut' dualarıdır. Ashabın tamamı ise, bu anılan nüshaları desteklememiş Hafsa nüshası üzerinde birleşmişlerdir. Nitekim Hz. Osman döneminde ve sonrasında çıkan bir çok siyasi anlaşmazlık ve uyuşmazlık sırasında ihtilaf olunan pek çok nokta gündeme getirildiği halde, hiç kimse Kur'an-ı Kerim üzerinde farklı bir görüş açıklayıp, eldeki nüshada eksiklik, fazlalık, ya da yanlışlık olduğunu ileri sürmemiştir. Hz. Osman mushafi, noktasız ve harekesiz bir mus-haftır. Arap dilini bilenler İçin bu durum bir sorun oluşturmamakla birlikte, zaman içinde, diğer kavimlerden İslam'ı kabul edenler Arapça bilmedikleri için Kur'an'm okunması konusunda güçlükle karşılaşmış ve hatta zaman zaman yanlış anlamalara yol açabilecek biçimde okumalar gözlenmiştir. Bunun üzerine, Kur'an'ın noktalanması yoluna gidilmiş, harfler noktalanmış; sonra da düzgün ve kolay okunuşu sağlamak üzere 'harekeler' konulmuştur. Basamaklı bir gerçekleştirmenin sözkonusu olmasına karşın, işin Abdülmelik zamanında Haccac'ın buyruğuyla yapıldığı görüşü yaygındır.
Kur'an, ayetlerini ikiye ayırır: Muhkem ayetler, müteşabih ayetler. Muhkem olanlar, Kur'an-ı Kerim'in kendi anlatımıyla 'kitabın temeli'dir. Müteşabih olanlar ise, çeşitli anlamlara yorumlanmaya elverişli görünenlerdir. Ancak, bu yorumlanma birinin diğerine açıklık getirmesi ve anlamca destek olması yoluyla gerçekleşebilecek yorumlar olmayı aştığında, kalpte bir eğrilik ve kasıtta bir fitne sözkonusu olacaktır. Bu durumda, müteşabihlerin yorumunda, 'muhkem'lerin aydınlığından yararlanmak gerekcektir. Bu noktadan çıkan alimlerden bü* bölümü her mü-teşabihin aslında muhkemlerle aydınlatılmış olmasından ötürü, müteşabihlerin yorumunda bir başıboşluk olamayacağını ve muhkemlerle sımsıkı bir bağlılık İçinde bulunduğunu ifade ederler. Kalb eğriliği ve fitne kastından kurtuluş demek ki mü-teşabihler'muhkem'lerin ışığında yorumlamakla mümkün olabilecektir. Bu yaklaşım sonunda, Kur'an yine Kur'an'la tefsir edilip, anlaşılmış olacaktır.
Kur'an-ı Kerün'in kendini tanımlarken içinde hiçbir ayrılık bulunmadığını belirterek, bunun da Allah tarafından İndirilmiş olmasının bir göstergesi olduğunu bildirir. Bununla birlikte ona açıklama getirmek için yapılan çalışmalarda ayetleri 'mevzii', yüzeysel ve sınırlı bir biçimde değerlendirme gibi durumlar ortaya çıktığında 'aykırılığın mümkün olmaması' olgusu karşısında çareler aranmış ve sonunda kimi alimler tarafından 'Kur'an'ın iki ayrı ayetine dayanılarak 'nasih ve memuh' for-mülü ortaya atılmıştır. Buna göre, ayetler den kimileri kimilerini neshetmiş, hükmünü ortadan kaldırmış oMuğıradantpr aykırılık sözkonusu değildir. Kur'aa& Ke-rim'e bütüncü bakış ve yaklaşımdaki hakimiyeti elinde tutup tutamama doğrultusunda, alimler arasında, 'nasih-mensuh' sayısında görüşbirliğine varılamamış; bu sayının 200'den de fazla olduğunu öne sürenler çıkmıştır. İmam Suyuti Kur'an'da Mensuhu çoğaltmanın yanlışlığına değinip bu durumda olduğu ileri sürülen ayetleri inceleyerek bu sayıyı 22'ye düşürmüş; Suyuti'nin 'mensuh' olarak nitelediklerini irdeleyen Dehlevi ise, yalnızca 5 ayette 'mensuh' olmanın sözkonusu edilebileceğini belirlemiştir. Ancak, daha sonra yapılan çalışmalarla bu 5 ayet için de 'mensuh' nitelemesinin yapılamayacağı, onların ' nesh' ayetleriyle bağdaştırabilûiiği sonucuna varılmıştır. Halen bu konu tartışmalı olmakla birlikte Kur'an-ı Kerim'in kıyamete dek geçerli olduğu gerçeğinin ışığında 'mensuh'a pek yer kalmadığını dagözönünde tutmak gerekecektir.'Men-suh'un bulunmadığı görüşünü taşıyan alimler, 'nasih-mensuh' konusunda kanıt gösteriln ayetlerin Kur'an'a değil, önceki şeriatlere işaret ettiği görüşündedirler.
Kur'an, yine kendi belirlemesiyle, Allah kelamıdır. Hükümleri kıyamete dek geçerlidir, bir tek ayetinin bile benzerini yapmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Arapça'dır. Arapça olmasının hikmeti, gönderildiği kavmin Arapça konuşuyor olmasından ötürü kolayca anlaşılabilmesidir. O, yine kendi ifadesiyle, apaçık, kolaylaştırılmış, anlaşılır bir kitaptır. İnsanlığa karanlıktan aydınlığa çıkarıcı yollar göstermekte, hükümler getirmektedir ve önceki dinlerdeki birçok hükümleri kolaylaştırmak, kullanım yükünü hafifletmek için gönderilmiştir.
Kur'an Yüce Allah'ın koruması altında bir kitaptır. Bugüne dek tahrifata uğramadığı gibi, bundan sonra da üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamayacak olan kitaptır. Bu bakımdan, Kur'an tercümeleri, ancak, birer 'tercüme' olup, Kur'an-ı Kerim'in kendisi değildir. Hatta anlamının genişliği yüzünden tam bir tercüme de mümkün olmadığı için, bunlara 'meal' adı verilir; onların bir bakıma yaklaşık tercüme olduğu kabul edilir. Bu sebeple de Kur'an'ın başka dile çevrilmesiyle oluşturulmuş metinlere 'Türkçe Kur'an', 'İngilizce Kur'an' ve buna benzer adlar verilmez, yalnızca Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali, İngilizce Meali' denir.
Kur'an-ı Kerim, kendisine ancak temiz kimselerin el sürebileceğini, ulaşabileceğini buyurur. Bu bakımdan O'nu okurken
feyzinden yararlanmak, aydınlığından pay alabilmek, anlamına tutarlı yaklaşımlarda bulunabilmek için kesinlikle abdest-li olmak gerekir. Yoksa, Kur'an-ı Kerim kendisini açmaz, okuyana kapalı kalır. Kur' an-ı Kerim'in ibadet amacıyla okunuyor olması da abdestli olmayı gerektirir. Ayrıca, yine okumaya başlarken 'taşlanmış şeytanın şerrinden Allah'a sığın-ma'da bulunulması da Kur'an-ı Kerim'in buyruğudur.
Zübeyİr YETİK Bk. Levh-i mahfuz.
KURUM
Kurum, en geniş anlamıyla iktisadi, sosyal ve kültürel faaliyetler gibi toplumsal problemler ve ihtiyaçlarla ilgilenen büyük, yaygın teşkilatlara verilen isimdir (şirket, banka, aile, okul vb.). Sosyal bilimlerde, belirli bir iş veya amaca yönelik olan ve devamlılık gösteren kurulu usul ve kurallar bütününü ifade için kullanılır. Bir başka tanıma göre ise kurum, kurulmuş işlem şekilleridir. Yukardaki örneklerden hareket edilirse, kurum, banka değil, bankacılık; aile değil, evlilik yahut ailenin yapısı (monogami, poligami, çekirdek aile vb.) dır.
Amerikan sosyologu W.G. Summer (1840-1910)'agöre kurum, bir kavram (fikir, görüş veya çıkar) ve bir yapıdır. Yapıdan kasıt, bir fikri, bir görüşü, bir çıkarı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar veya işleyiş şekli yahut da bunların her türlü çatısı, dokusudur. Yapılar veya araçlar, kavramları veya fikirleri uygulamaya konularak ve onlara dayalı kurumlar tesis etmek, gerekli kanun ve yönetmelikler düzenlenmek gibi gereken araçların işleyişine hizmet edecek mertebeye çıkarılarak
kurulurlar. A. G. Keller, insanlar belirli çıkarlar etrafında bir araya gelirler ve arzu edilen çıkarların kendileri için son derece önemli olduğu sabit olunca kurumla-şırlar demekle, Summer'i onaylamaktadır.
R.M. Mac iver ve C.H. Page, kurumdan, grup faaliyetlerinin yerleşmiş biçim ve şartlarını anlarlar. Grupların özellikleri o biçimlerle diğer gruplarınkinden ayrılırlar. Gruplar, zümreler veya heyetler, daha ziyade, sosyal çıkarların tahakkukunu hedef alan insanlarm toplamından ibarettir. Kurumlar da, genelde, grup faaliyetlerini yürütebilmek, fonksiyonlarını yerine getirebilmek İçin tesis ettikleri veya tesis edilmiş buldukları usuller olduğundan, grupların fiilî biçimlerini temsil ederler. Bu itibarla evlilik, boşanma, miras evlat edinme gibi kurumlar bizim aile dediğimiz birliğe ait kurumlar olarak kabul edilirler. Yine aynı yazarlara göre, sözü edilen açıdan toplu iş sözleşmesi, grev, lokavt ve grev sözcülüğü gibi kurumlar sendikaya ait; anayasa, kanunlar, hükümet şekilleri gibi kurumların hepsi de devletle ilgili özel kurumlardır. Mac iver ve Pa-ge'ın kurumlar hakkındaki bu görüşleri M. Ginsberg gibi pek çok sosyal bilimci tarafından benimsenmiştir.
Fransız sosyologlarından M. Mauss (1872-1950) ve P. Fauconnet (1874-1938), Büyük Fransız Ansiklopedi-si'nde, sosyal kurumlan düşünce, duygu ve iş durumlarının bütünü diye tanımlarlar. Onlara göre, insan bunları istikrarlı olarak bulur ve zaman İçinde eğitim yoluyla kazanır. Bu anlamda düşünceler, inançlar, semboller, taklitler ve taklit yoluyla geçmişten intikal eden yetenekler, siyasal, hukuki ve dini kurumların hepsi "kurum " terimi içinde yer alır.
Mısır'ın Önde gelen sosyologlarından Abdülvahid Vâfi, İlmü'l-İctima (Kahire, 1966) adlı eserinde sosyal kurumları şöyle tanımlamıştır: Toplum hayatını düzenlemek için esas kabul edilen, kendi toplumlarındaki ve diğer toplumlardaki insanları birbirine bağlayan ilişkileri düzenleyen ve bireylerin ortak olarak tabi olduğu genel eğilim ve kanunlar toplamıdır.
Kısaca ifade edersek kurum, bir şeyi ke-sİn, formel ve düzenli olarak yapma şeklidir. Her toplumda belirli davranışlar tekrarlanmakta ve bu tekrarlar bir davranışın kalıplaşmasına ve toplumu oluşturan bireylerce ortaklaşa kabul edilen bir hareket biçimi haline gelmesine yol açmaktadır. Sonuçta belirli bir usul, bir kural, bir davranış biçimi topluma yerleştiği zaman kurum haline dönüşmektedir. Buradan hareketle, esas itibariyle soyut bir mahiyet taşıyan kurumlar, toplumdan topluma değişebildiği gibi, aynı toplumda farklı zaman dilimlerinde de değişmeler gösterebilecektir. Zaten statikleşraiş ve bulundukları toplumda eskiden olduğu gibi ken-disindenbeklenenfonksiyonları yerine getiremeyen kurumlar terkedilmeye mahkum olacaktır.
Sosyal bilimciler, toplumdaki belli başlı sosyal kurumlar olarak, genelde, dini, siyasal, hukuki, iktisadi, ahlaki, ailevi kurumlar ile eğitim ve dil kurumunu incelerler. Bunların her biri ile ilgili bağımsız sosyoloji dalları oluşmuştur.
(SBA) Bk. Kurumlar Sosyolojisi.
KURUMLAR SOSYOLOJİSİ
Kurumlar Sosyolojisi, toplumun temel ve önemli İhtiyaçları çerçevesinde teşkilatlanmış vebütünleşmiş değerlerin, normla-no (kuralların) ve davranış kalıplarının bileşimi olan sosyal kurumlan sosyolojik metod ve tekniklerle inceleyen bir sosyoloji dalıdır. Yani, sosyal kurumların sosyo-lojisidir.
Belirli bir sosyal kurumu teşkil eden davranış kalıpları birbirini destekleyen sosyal rol ve ilişkiler içinde ve kurumun amacına göre örgütlenirler, kurumsallaşır ve bir bütün manzarası kazanırlar. Kurumların kapsamı içinde bulunan davranış kalıpları, roller ve ilişkiler yıllar boyu sürekli tekrarlanır, zaman içinde belirli hareket prensipleri, normlar (kurallar) ya da "ideal davranış" niteliği kazanırlar. Bu kuralların bir kısmı örf ve âdetler, bir kısmı kanunlar ya da diğer sosyal kontrol mekanizma ve esasları olarak karşımıza çıkarlar.
Sosyolog Herbert Spencer (1820-1903), toplumu karşılıklı ilişki içindeki birimlerin, organların ya da kurumların bir bütünü olarak tanımlar. Ondan sonra bazı sosyologlar, toplumu ve toplumsal yapıyı açıklarken sosyal rol ve sosyal kurumlardan hareket etmişlerdir. Aslında toplumu sosyal rol veya kurumlarla açıklamak arasında pek fark yoktur. Zira, sosyal kurumlar, sosyal roller destesinden ya da kompleksinden oluşurlar.
Spencer, sosyal kurumları fonksiyonlarına göre, koruyucu, bölüştürücü, düzenleyici olmak üzere üç grupta toplar. Botto-more, insan toplumunun oluşması için gerekli olan toplumda belirli sosyal görevler ifa eden fonksiyonel ön şartlan, sosyal kurumlar olarak niteler. Bunlar,
1) Haberleşme sistemi,
2) Üretim ve değerlerle ilgili ekonomik sistem,
3) Yeni kuşakların sosyalleşmesiyle ilgili sistemler (aile ve eğitim),
4) Otorite sistemi ve siyasi iktida-ı rm bölüşümü ile ilgili sistem,
5) Dinî sistem olmak üzere beş sistemi kapsar, Go-
rüleceği üzere sosyal kurumlar, toplumun parçalarından ibaret olmayıp sosyal hayatın belirli alanlarıyla ilgili düşünce kompleksidirler. Din, siyaset, ahlak, eği-tîm, hukuk vb. alanları kurumsal açıdan ele alıp inceleyen kurumlar sosyolojisi bu alanlarla ilgili özel sosyolojilerden (hukuk sosyolojisi, ahlak sosyolojisi vb.) de yararlanmaktadır.
İzzet ER Bk. Kurum; Sosyoloji.
KUŞKUCULUK
Kesin ve gerçek bilginin imkanından ilke olarak kuşku duyan felsefe öğretisi. Bu görüşe göre insan ruhu kesin olarak hiçbir gerçeğe ulaşamaz. Kuşkuculuğa göre, bir öncülün diğer bir öncüle oranla daha muhtemel olduğu konusunda herhangi bir şey söylenemez.
Dogmatizm, süje ile obje ilişkisini çok açık bir şey olarak gördüğü halde, septisizm (kuşkuculuk) bu ilişkiye karşı çıkar. Kuşkuculuğa göre, süje objeyi algılayamaz ve dolayısıyla konunun gerçek biçimde algılanması anlamma gelen bir bilgi mümkün değildir. Öyleyse herhangi bir yargıda bulunmamalı, aksine her türlü yargıdan çekinmeliyiz.
Dogmatizmin bir dereceye kadar süjeyi görmezliktengelmesıne karşılık, kuşkuculuk da objeyi gözardı eder. Kuşkucunun dikkati, objenin önemini büsbütün unutacak derecede ve tek yanlı olarak süje üzerinde yoğunlaşmıştır. Her bilgi, gerek sü-jenin özelliği ve bilgi kaynakları olan beş duyu ve gerekse kültür çevresi gibi dış durumlarla kayıtlıdır.
Kuşkucu eğilimlere Yunan felsefe tarihinin ilk dönemlerinden itibaren rastlamak mümkündür. Sözgelimi sofistler, açık bîr biçimde kuşkucudurlar. Protagoras'in "insan her şeyin ölçüsüdür" önermesi de, tümel bir gerçekliğin olmadığı anlamında kullanılan bir söz olarak kabul edilebilir. Ancak Kuşkuculuksun bir sistem olarak ortaya konulması Pyrrhon (365-275 dolayları) ile başlar. Bu ilk gerçek kuşkucunun adma izafeten septik felsefeye, pyrr-honizm adı da verilmiştir. Pyrrhon'un çıkış noktası şudur: Her konuda bütünüyle birbirinin karşıtı olan iki düşünce ileri sürmek mümkündür. Sözgelimi, evrenin büsbütün maddi olduğu savunulabileceği gibi, onun ideal unsurlardan oluştuğu da söylenebilir. Gerçekteyse birbirinin karşıtı olan bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu kanıtlamaya imkan yoktur. Öyleyse yapılacak en doğru hareket, bir konu hakkında herhangi bir yargıda bulunmaktan kaçınmaktır.
Eflatun hiçbir şekilde kuşkucu bir filozof olmadığı halde, ona bağlı olan Orta Akademi'nin belirleyici özelliği Kuşkucu-luk'tur. Orta Akademi'nin bu kuşkucu özelliğini Arkesilaos ve Karneades temsil eder. Bunlar Kuşkuculuklarım Eflatun'-dan çok Sokrates'e dayandırırlar; çünkü onlara göre Sokrates hiçbir şey bilmemenin gerçek üstadıdır.
Kuşkucu felsefenin sonraki tarihinde Ainasidemos ve Sextus Empirikus büyük bir yer tutar. Kuşkuculuk bunlarla yeniden Pyrrhonizm yoluna dönmüştür. Empirikus hem kuşkucu felsefenin tarihini yazan ve hem de Kuşkuculuğun dayandığı kanıtları ortaya koyan bir filozof olarak karşımıza çıkar. O, Kuşkuculuğun Eflatun Akademisi'nde kaybolduktan sonra, İskenderiye'de tekrar ortaya çıktığım haber verir ve bize Milat yıllarının önemli bir kişiliği olan Ainesidemos'u tanıtır. Bu filozof düşüncelerini kendisinden önceki
kuşkuculardan çok daha ustalıklı bir bi-çimde işlemiştir. Ona göre bir kuşkucu İçin temel ilke olan yargıdan kaçınma (e-pokhe) nın dayanağı, insanın algı ve yargılarının durmadan değişmeleridir. Ainesi-demos bu anlayışım, tropos'lar denilen birtakım kısa kanıtlar halinde toplamıştır. On tane tropos'tan ilk beşi süje bakımındandır ve canlılar arasındaki ayrılıkları, insanların kendi aralarında başka başka oluşlarını, duyu organlarının değişik olmasını, sağlık-hastalık gibi çeşitli durumların bulunduğunu ve eğitimin sonuçlarını belirtir. Öteki beş tropos da obje bakımındandır: Bir nesnenin şu, ya da bu ortamda olması, süjeye olan durumunun, niceliğinin ve birtakım niteliklerinin değişmesi, belli birtakım niteliklerinin relatif oluşu ve bütün bunların yargıdaki yerlerini gösterir.
Aradığı sağlam noktaya ulaşmak için Kuşkuculuğu bir araç olarak kullanan İslam düşünürü Gazzali (1058-1111) ile Avrupalı filozof Descartes (1596-1650)*!» metodik kuşkuculuğunu, bilginin imkanından, doğru bilgiye ulaşaılabileccğin-den ilkece kuşku duyan asıl Kuşkuculuktan ayırmak gerekir. Çünkü bu düşünürlerin, işe kuşkuculukla başlarken, asıl amaçları doğru bilgiye ulaşmaktır.
Yüksel KANAR
KUTSAL
Kutsal sözcüğünün hem daha geniş hem de daha dar bir referansı olup sosyal bilimlerdeki kullanımı her ikisini birden kapsamaktadır. Fakat anlamlar değişse de, onlar bir tanım ile tatmin edici tarzda kapsanam azlar.
E.Durkheim'a göre tüm dini inançlar ya kutsal ya da profan olaylar şeklinde tasnif
edilir. Kutsal olağanüstü, aşkın ve gündelik olayların oluş doğrultusunun dışında görülen ve o şekilde tecrübe edilen olayları içerir. Modern toplumlarda kültürün rasyonalizasyonundanmeydanagelen kutsal gerçekliğin bir geri çekilmesi vuku bulmuştur.
P. Berger' e göre kutsal, basa deneyim konularında bulunduğuna inanılan gizil ve korkutucu gücün bîr niteliğidir. Kutsal, doğaüstüyle ilişkilidir, ama onunla aynı şey değildir. Berger'e göre doğa-üstü, günlük hayatın gerçekliğine karşı sınırlı bir anlam dizisinin ülkesidir.. Kutsal, do-ğa-üstünün gerçekliği içinde varsa da, o, doğa-üstünün ortak sembolleştirmeleri aracılığıyla ulaşılabilir hale gelir. Bu semboller tanımıgereğigünlük hayatın dünyası üzerindeki sembolik bir evren ya da 'kubbe' içinde kurumsallaştirılmıştır. Din böylece insanın dünyasını kurmasında daha ileri bir adımı temsil eder.
Sembolik evren, bir toplumdaki toplumsal bilgi stokunun bir parçasıdır. Onun önemi günlük hayatın gerçekliğini kararlı ve makul olarak sürdürmeye yardım etme kapasitesinde yatar.
Geniş anlamıyla kutsal -dîn ya da başka bir şeyle- şiddete, işgale ya da kirletmeye karşı korunmuş olan şeydir. Terim dini bir mahiyettedir, ama onunla sınırlı değildir. Mukaddes (holy) sözcüğü de onun eşanlamlısı sayılmaz. H.P.Becker terimin bu geniş kullanımım şiddetle savunmaktadır: "kutsal" "mukaddes", "dini", "ruhsal", "ilahi", "mübarek", "kutsanmış", "dindar", "sofu", "eklezyastik" "kiliseye ait", "ruhbanı" ve benzeri sözcüklerin anlamlarıyla sınırlı değildir. Bu anlamda kutsal, saygı duyulan, hürmet edilen ve ebedi anlamını taşır. Buna göre, dini ve gayri dîni nesneler, muamelat, yerler, adetler ve fîkirler kutsal bir nitelik kazanır.
Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar, hem daha kesindir. Burada kutsal özgül olarak din tarafından şiddete, işgale ve kirletmeye karşı korunan şeydir. Bu nedenle o, din tarafından ya da din adına takdir edilen, kutsal ve dokunulmuş olandır. Bu kullanımda kutsal profanın zıddı-dır. Durkheim şunları söyler: "Kutsal olan şey, kesinlikle profanın dokunmaması gereken ve cezaya uğramadan dokunamayacağı şeydir."
Bir anlamda kutsal, tıpkı hakikat, geçerlilik ya da varlık gibi tür ve özgül farklar nedeniyle evrensel olarak mantıksal bir tanımla sınırlanmak İçin son derece genel ve temel nitelikte bir şeydir. Kutsal bizzat gerçekliğin doğasında bulunur ve normal İnsanlık, kişinin fıtri olarak gerçeği ger-çek olmayandan ayırd ettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar. Fakat modern insan öyle bir duruma gelmiştir kî, bu doğal duygu bile neredeyse unutulmuş kutsalın bir "tanımfmn yapılması ihtiyacı baş göstermiştir. Şunu kaydetmek ilginç olacaktır ki, kutsal olanı akıl-dışı (irrasyo-nel)'na bağlama yolunda R.Otto'nunkigi-bigirİşimler, içinde bulunduğumuz yüzyılda oldukça ilgi görmüştür. Bu olgu şunu göstermektedir: Zihni hakikatin ya da bilginin kutsalla olan ilişkisi, bilginin kutsal içeriğinden soyulmasının sonucu olarak kesinlikle görmezden gelinmiştir. Üstelik sekülerleşmiş bir dünyada kutsal, anlaşılmaz bir şey olarak görüldüğü profan dünyanın perspektifinden görülmeye başlanmıştır.. Fakat modern dünyada istisnaî olan durum, kutsalın içinde soluk alıp verdiği ve profanın kutsalm terimleriyle anlaşıldığı ve normal uygarlıklar İçerisinde daima canlı bir varlık olarak bulunagelmiş olan irfani (sapiential) perspektifin unutulmuşluğa terkedilmesidir.
Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedi olanla ilişkisini kurmak olacaktır. Hem ebedi hem de değişmez nitelikteki bu hakikat ve bu hakikatin oluş akımı ve zaman mentriksi içindeki tezahürü, kutsallık niteliğine sahip olmasıdır. Kutsal bir nesne ya da kutsal bir ses, zahiren o nesne ya da sesi İçeren bu fiziksel gerçeklik içinde Ebedî ve Değişmez olanın damgasını taşıyan bir nesne ya da sestir, herhangi bir nesne ya da ses değil. İnsanın kutsala ilişkin duygusu Ebedi ve Değişmez olana duyduğu duygudan, onun gerçekte olduğu şeye olan nostaljisinden başka bir şey değildir: zira o kendi varlığının cevheri içinde ve hepsinden önce Değişmez olanı bilmek ve ebedi olanı düşünmek üzere yaratılan aklı (intel-ligence) içinde kutsalı taşımaktadır.
Bu haliyle Kutsal Gelenek'in kaynağı olup geleneksel olan da kutsaldan ayrı tutulamaz. Kutsala ilişkin hiçbir duygusu olmayan bir kişi geleneksel perspektifi kavramayacağı gibi geleneksel insan da kutsala ilişkin duygudan hiçbir zaman kopma-mıştır. Bununla birlikte kutsal, daha çok geleneğin damar ve atardamarlarım kuşatan bir kokuya benzer. Gelenek kutsalın mevcudiyetim kutsala ilişkin duygunun her yanında hissedildiği bir uygarlık yaratmak suretiyle bütün dünyaya genişletir. Geleneksel bir uygarlığın işlevi, içinde insanın nihilizm ve şüphecilik teröründen -ki burada varoluşun kutsal boyutunun yitirilmesi bilginin kutsal karakterinin yıkı-mıyla elele gider-salim olduğu kutsalın egemenliğindeki bir dünya yaratmaktan başka bir şey olmadığı söylenebilir.
Birinci olarak aşkın olan; ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan; üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin, anlayış Ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. Bir ağaç düşünelim: Bu ağacın yaprakları ağacın kökü hakkında doğrudan hiçbir bilgiye sahip olmadıkları için, kökün var olup olmadığını bilme konusunda ve eğer varsa biçiminin ne oldu-/ ğu konusunda tartışmaya girsinler. Şger o zaman kökten gelen bir ses, kökün var olduğunu ve biçiminin de falan biçimde olduğunu onlara söyleyebilirse bu bildiri kutsaldır. Öyleyse kutsal merkezin çevrede, hareketsizin harekette bulunması, var olmasıdır. Onun büyüklüğü özü itibariyle bir ifadedir, çünkü büyüklükte de merkez dışta tezahür eder; kalbin varlığı jestlerde belli olur. Kutsal, nisbiliklere bir mutlak niteliği katar; kutsal, ölümlü şeylere bir ezelilik övgüsü örer.
MustafaARMAĞAN
KÜFÜR
Kurur, etimolojik olarak 'örtü'* ya da 'örtmek'demektir. Mastarın çeşitli türevlerinden küffar, tohumu toprağa eken ve onu örten çiftçiye; kafir, aydınhğiy gun ışığını örttüğü için geceye ve kılıcı gizlediği için kına; keffare günah ve hataları örttüğünden dolayı, ibadet ve tevbeye denilir. Bu tabii ve kozmik anlam, terimin semantik anlamının tesbitinde önemli rol oynar. Aynı zamanda küfür, îslami terminolojinin anahtar terimleri arasında yer alır. Nasıl 'iman' başat bir terimse, küfür de imanın karşıtında ve fakat negatif anlamda aynı şekilde başat bir terimdir.
Etimolojik anlamın semantik alana nasıl yansıdığını tespit etmek, küfür denen evrensel ve tarihsel olgunun anlamıma anlaşılmasına yardım eder. Nasıl ki, çiftçi toprağa attığı tohumu gözlem alanı içinde görünemez hale getiriyorsa, kozmik düzenin ve varoluşun gerçek nihai ve mutlak sahip, malik ve Yaratıcı'suım görünen, gözlenen alandaki varlığının tecellilerini kişinin inkar etmesi, üstüne kavramsal modellerden oluşmuş karanlık bir örtü çekmesi de küfürden başka bir şey değildir. Kavramsal modeller, paradigma ve unsurların özel seçiminden oluşmuş düşünce ve felsefeler, tohumu Örten toprak, aydınlığı gizleyen karanlık gibi mutlak gerçeği örtmeye çalışır. Oysa görünmese bile tohum toprağın altındadır; aynı şekilde, kavramların ve düşüncelerin meydana getirdiği örtünün altında da hakikat vardır. Şu halde küfür mutlak değil, görece, geçici ve aldatma veya bir yanılmadır. Kur'an kendi semantik örgüsü içinde küfrü aldanma veya yanılma (gurur-garar) ile bir arada ele alırken, hakikatin evrenselliği, sürekliliği, sonsuzluğu ve mutlakh-ğı karşısmda küfrün geçiciliğini, yanılma ve yanıltma özelliğini de böylece konumlandırmış oluyor.
Bu olgu, dünyamızda insan türünün hayatı ve kendine özgü eylemleriyle sınırlıdır. Kozmik düzenin bütününde, varoluşun Özünde ve nesnelerin insan tarafından kendilerine yüklenen anlamaları dı-şındaki gerçekliklerinde küfür olgusu yoktur. Küfür insana özgü bir tanımlamadır. Bundan dolayı insanla vardır. Çünkü insan bilinç ve özgürlük sahibi bir varlıktır. Bu anlamda bizden farklı bir düzlemde varoluşlarını sürdüren 'cin' taifesine bağlı "kafir" olanlardan sözedilebilir. Ancak biz imanın karşıtı olan bu anahtar terimi kendi düzlemimizde algılamak durumundayız.
Varlık dünyasmda düzlemlerin farklı olması, eylem ve olaylarda fail olan varlıklara ilişkin tezahürlerin de farklı olmasını kaçınılmaz kılar. İnsan türünün düzlemi olan bu varlık mertebesinde, yani kevn ve fesad (oluş ve bozulma) yurdu olan dünyada küfür şeklinde tezahürler farklıdır.
Sözgelimi basit bir alan olarak, bize ve yararımıza sunulan nimetler karşısındaki tutumumuz, mahiyetine göre ya şükür, ya da nankörlük şeklinde tezahür eder. Eğer biz bu nimet ve yararları sunan yaratıcı ve aşkın varlığa iman etmişsek, bu imanımızın doğal tezahürü şükür olacaktır. Yok eğer bu varoluşsal gerçeği inkar etmişsek, bu inkar, yanı tanımama olan küfrün doğal tezahürü de nankörlük olacaktır. Demek oluyor ki, şükür ile iman, nankörlük ile küfür arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. Kişi kendi kullanım ve yararına sunulan (teshir) varlık hazineleri üzerinde tasarruflarda bulunurken, bunların kendi özgün gücü ve bilgisi sayesinde eline geçtiğini düşünüp hakiki yaratıcılarını tanımayıp inkar ediyorsa, bu kuşkusuz nankörlük, yani küfürdür.
Kişinin apaçık gerçekler (beyyineler) ve inkarı mümkün olmayan kanıtlar (ayetler) karşısında, yine de sonsuz sayıdaki kozmik, tabii ve enfüsi hakikatleri kendi istek ve tutkularının etkisinde (heva) kalarak bir takım perdeler altında gizlemeye Çalışmasının önemli ve kaçınılmaz sonucu, giderek asli yeteneklerini köreltmesi, varoluşun hikmet bilgisine ve hakikatine götürecek melekelerini çalışamaz hale getirip gözlerinin üzerine perde çekmesi, kulaklarını sağırlaştırması ve kalbinin üstüne kendi eliyle bir damga vurmasıdır (A'raf, 179). Oysa insanoğlunu gerçeğin bilgisine götürecek olan üç büyük araç veya üç büyük imkan; onun doğru gözlemde bulunan gözü (basar), doğru işiten kulağı (sem) ve düşünen ve akleden, kalbidir.
Elbette bu felsefi düzlemdeki hakiki küfrün insanın gündelik ve sosyal hayatında
ve eylemlerinde bir takım izdüşümleri olacaktır. Bu düzlemde ele alınan ve Kelam tarihinde en çok üzerinde durulan küfür konusu, ameli (fıkhi) küfürdür.
Maturidi ve Eş'arî kelamcıları genelde, apaçık olarak bilinen dinin bir takım temel ilkelerinin bir kısmının veya tamamının inkarının küfür olacağını söylemişlerdir. Dİnin temel İlkeleri, inanç esasları kabul edilebilir; ancak kişiyi bunlara ek olarak bazı ve önemli temel hükümlerin inkarı da küfre sürükleyebilir. Sözgelimi namaz, oruç, hacc ve zekatın farz oluşu veya aksi hükümlerden içki, faiz, domuz eti, kumar vb. yasakların inkarı.
Emevilerin artık İslam'la ilişkisi şaibeli yönetimlerini dini bir temel üzerinde meşrulaştırma çabası olarak doğan Mürcie ekolü ise, kişi açıkça küfrü dile getirmedikçe kafir olmaz, demiştir. Kerramiye de buna yakın bir görüş savunmuştur. Hariciler ise, dinin bir hükmünü açıkça çiğneyen ve büyük günah işleyen kimseyi tereddütsüz kafir ilan etmişlerdir. Mutezile mensupları ise daha paradoksal bir şekilde davranıp büyük günah işleyeni İmandan çıkarmış, ama kafir de saymamıştır. Böyle bir kişi Mutezile kelamcılarma gö-Tsel-menziletübeyne'İ-menzileteyn, yanı'i-ki konum arasmda ara bir konumda'dır.
Ehl-i Sünnet bilginleri ise büyük günah işleyeni kafir saymayıp iman sınırında tutmuştur. Kişi hem günahkar, hem de mü'min olabilir. Günahlarını bir takım gerekçelere dayandırıp veya hükümlerin ciddiyetini hafife alıp günahı sürekli bir davranış haline getirmedikçe, o sadece bir günahkar ve dolayısıyla objektif hukuk karşısında bir suçludur. Dünyada ona had (ceza) uygulanır, ahirette azab veya mağfiret ise Allah'a aittir. -
İslam bilginleri dört tür ktilur olduğunu
Belirtmişlerdir
: 1- Küfr-i İnkârî: Allah'ın varlığını, birliğini, nübüvveti ve vahiyle gelen temel esasları kalbiyle inkar eden ve bunu dille de açıklayanın küfrü;
2- Küfr-i Cühud: Yukarıda sayılanları kalben kabul ettiği halde, dille itiraf etmeyenin veya inkar edenin küfrü; 3- Küfr-i İnadî; İslam'ın temel akidelerini kalben doğrula-yıp zaman zaman dille de itiraf edenin ço-ğunluklainat, kıskançlık, asabiyyet, hamakat, makam ve mal sevgisi dolayısıyla İslam'ı bir din olarak kabul etmemenin yol açtığı küfür ve
4- Küfr-i Nifak: İslam'ın temel ilke ve gerçeklerim dille onayladığı halde, içinden, kalbinden red ve inkar edenin küfrü. Kısaca Münafık'in durumu.
AliBULAÇ Bk. İman; İslam; İrtİdat; Şirk; Tevhid.
KÜLT
En genel anlamıyla kült, Tanrı ya 4a Tanrı kabul edilen şeylere (doğa üstü güçlere) saygı göstermek ve tapmak, onlara bağlılığı ifade eden söz ve hareketlerde bulunmaktır. Bu anlamda büyü ve ayinle bağlantılıdır. Antropolojideki kullanımında ise bir kült, tanrı ya da tanrılarla ilişki içindeki belirli bir grubun inançları ve ayin (ritüel) gibi dini eylemlerini ifade eder. Kült kavramı tıpkı mezhep (sect) kavramı gibi, sosyolojik açıdan genellikle grup üyeleri ve üye olmayanları tarafından daha geniş kültürel yahut doktrinel bağlamla ilişkisi bakımından sapkın olarak değerlendirilen büyük ya da küçük, karmaşık ya da basit organizasyonlar olabilen dinî gruplara ya da yarı-gruplara işaret eder. Sözkonusu sapkınlık, bağlı olmayanlar için olumsuz, bağlı olanlar için ise olumlu çağrışımlara sahiptir. Kültler bağlarına, dini mezheplerin tipik kurtuluş öğretileri ve kapsamlı dünya görüşlerinden çok özel, somut faydalar sunar.
Sosyolojik literatürde dinin Batılı tarihiyle (Hıristiyanlıkla) çok yakın düşen kültün yukarıdaki tanımının bizim kültürümüzdeki muhtemel karşılığı zındıklık ya da dalâlet kavramlarıdır, İslam'da da geniş anlamıyla "sünnîlik" karşısında (ehl-i sünnet) ya da dışında bulunan mezhepler (hak olmayan mezhepler) "sapkın" olarak kabul edilmiş ve ısrarla Ortodoks dışında tutulmuştur. Hıristiyanlıkta mezhep anlamına gelen sect kelimesinin kült ile eşanlamlı olarak kabul edilmesi (ancak cultıts kelimesisect'ten daha eski bir geçmişe sahiptir) de gösteriyor kİ, her iki kelime Hristiyanlıkta sekteryan heterodoksi ile kilise ortodoksisi arasındaki çatışmaya atıfta bulunmaktadır. (Buradaki anlamıyla sect kelimesi mezhep'ten çok "gizli tarikat" diye çevrilmelidir). Dini mezhepler (sektler) üye ve arkadaşlık üzerinde dururken, kültler Özel, bireysel deneyimleri üretirler; pratikte dini grupları bu terimlerle birbirinden ayırd etmek çoğu zaman güç olmaktadır. (Mezhepler daha dışsal örgütlenmeyi ve öğretileri ortaya koyarken, kültler bunların uygulanma cephesini yerine getirirler). Ancak, kültlerde görülen çözülme ve çarpılmalar Batılı sanayileşmiş topluluklardaki sekülarizasyo-nun niteliği ve etkisinin çapını yeniden tartışma gündemine getirmiştir.
(SBA) Bk. Kargo Kültleri; Kilise; Sekülarizasyon.
KÜLTÜR
Karmaşık ve oldukça önemli olan bu terimin tek bir tanımını yapmak zordur, ancak aşağıda verilen tanımların her biri farklı amaçlar için yararlı olabilir.
A.L.Kroeber ve C.Kluckhon'ın çağdaş sosyal bilimcilerin çoğu tarafından olumlu öğeleri barındırdığı kabul edilen sentezi şöyledir: "Kültür, İnsan gruplarının üretimlerini de içeren belli başlı kazammlan-nı oluşturan ve sembollerle elde edilen kuşaktan kuşağa aktarılan açık ya da gizli davranış kalıplarından oluşur; geleneksel düşünceler ve özellikle buna ilişkin değerler kültürün temelini oluşturur; kültürel sistemler, bir açıdan eylemin sonucu olarak düşünülebilir, öte yandan daha sonraki eylemin gerçekleşme koşullarını oluştururlar."
Bir biyolog olan G.E. Hutchinson kısa bir tanım yapmaktadır: "Bir grubun gösterdiği tüm davranış biçimleri o grubun kültürü olarak adlandırılır". Ama bazdan bu tanımı, kültürel farklılıkların sadece o gruba özgü davranışlardan oluştuğu düşüncesiyle kabul etmeyebilirler. Bu pürist bakış açısına göre ancak, bir grup insanın bir amacı gerçekleştirmek için olası ve işlevsel olarak etkin birden fazla yol varken yalnızca birini seçmekle belirgin bir tercih yapıyorsa, kültürden söz edilebilir. Aynı düşünceye göre, mesela balıkçılığı tüm detaylarıyla tanımlamadıkça onu deniz kültürünün bir parçası olarak kabul etmek anlamsız olacaktır. Öte yandan balığı elde eden, ama onu kullanamayan bir toplum için bu veri, kültürü tanımlamada oldukça büyük bir önem taşır.
Buraya kadar verilen tanımlamalarda dikkati çeken bir eksiklik, işlemsel (ope-rasyonel) bir boyutun olmayışıdır. Hutc-hinson'un bu konudaki yaklaşımı şöyledir: Bir grup ve yeni doğmuş bir bebek olduğunu varsayalım; eğer bu bebek grup içinde büyütülür ve daha sonra gözlenirse davranışlardan farklı olmadığı görülür.
Bu kişinin, alındığı ikinci grubun kültürünü oluşturan davranışlardan tamamen farklı bir davranış biçimi gösterebilmesi için doğumundan hemen sonra bu ikinci gruptan ayrılmış olmalıdır.
Düşünce çizgisi, sosyal bilimcilerin son zamanlarda, kültürel birimleri birbirinden ayırmada kullandıkları en önemli kriter olan "önemli süresizlikler" üzerinde kurdukları stres ile çakışmaktadır. Bu temele dayanarak C.Levi-Strauss'un tanımı sosyal bilimcilerin çoğunun söylediğine ve gerçekte uygulamalı çalışmalarına ve araştırmalarına, tamamen uyan, göreli olarak yoğun ve bir ölçüde işlemsel bir tanım olarak tekrar hatirlatılabitir: "Bir kültür, belirli bir zaman ve dönemde bir İnsan grubu içinde güncel olan davranış biçimi kalıpları setidir. Yürütülen araştırmanın ölçeği ve bakış açısından, diğer davranış kalıbı setlerinden gözlenebilir farklılıklar gösterir."
Set ve setler kelimeleri, topolojik matematiğin dalı olan "set teorisi"nin yarı-tek-nik anlamı çerçevesinde anlaşılmalıdır.
İngilizce'de çiftçiliği ön plana çıkaran kültür 1420' lerde ortaya çıkmıştır. Antropolojideki teknik deyim İngilizce'de ilk kez 1865yılındaE.B.Tylor tarafından kullanılmış, sistematik olarak tanımlanmış ve aynı yazar tarafından 6 yıl sonra temel bir kavram haline getirilmiştir: "Kültür, etnografik anlamda bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, gelenek ve insanın toplumun bir üyesi olarak elde ettiği diğer yetenekleri ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür."
Zamanla kültürün tanımları antropoloji ve diğer sosyal bilimlerin temel bir kavramı olarak yeniden üretilmiştir. İngilizce'de antropolog, sosyolog, psikolog, psi-kiyatrist ve diğerleri tarafından kullanılan
160 tanım saptanmıştır. Bu tanımlar temel özellikleri açısından 6 gruba ayrılırlar:
1) Tasvirci
, 2) Tarihsel,
3) Kurala,
4) Psikolojik,
5) Yapısal,
6) Genetik.
1- Tasvirci tanımlamanın temsilcisi olan F.Boas, Tylor'un klasik tanımını yinelemektedir: Kültür bir toplumun sosyal alışkanlıklarının tüm göstergelerini, yaşadığı toplumun tüm alışkanlıklarından etkilenen kişinin tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerinin ürünlerini içerir. Bu gruptaki tanımların en belirgin özellikleri, a) kapsamlı bir bütün olarak kültür; ve b) Kültür'ün içerdiklerinin ayrıştırılmasıdır.
2- Kültürü tarihsel açıdan ele alan ikinci grubun tanımları, kültürü kendi başına tanımlamak yerine, sosyal miras ya da sosyal gelenekler gibi tek bir yönünü dikkate alır: "...Kültür bir sosyal mirasdır. Genelde kültür deyimi insanlığın bütün sosyal mirası anlamına gelir, özel bir terim olarak bir kültür, sosyal mirasın belirli bir katmanıdır." .
3- Üçüncü grup, kültürü belli bir yaşam biçimi veya dinamik gücü olan kurallar ve onların sonuçları olarak tanımlamaktadır.
4- Dördüncü grup uyum sağlama, öğrenme ve alışkanlık gibi süreçleri ele aldığı için psikolojik olarak adlandırılmaktadır. Kültür öncelikle ihtiyaçları karşılamak, sorunları çözmek ve dış çevreye diğer insanlara uyum sağlamak için gereken teknikler dizisi olarak görülür. Bu gruptaki tanımların bir kısmı kültürü bir psikolojik ekolün kavramlarına indirgemeye çalışmaktadır: "Kültür kelimesi bütün isteklerimizi kanalize etme veya yerine başka bir şey koyma veya tepki gösterme biçimlerinin tümünü kapsar; kısacası (kültür) toplumda içgüdüleri bastıran veya farklı yollarla tatminine İzin veren her şeydir."
5- Yapısal gruptaki tanımlardan yalnızca dördü 1945 öncesinde ve bir tanesi de 1939'lardan önce yayınlanmıştır. Bu tanımlar her kültürün sistematik niteliğini, kültürün ayrıştınlabilir yönleri arasındaki organize ilişkileri vurgulamaktadır.
Kültür, davranışlara dayanması ve onları yorumlaması gereken, ancak kendisi bir davranış olmayan soyut ve kavramsal bir modele dönüşmektedir. Örneğin C. Kluckhohn ve W.H. Kelly kültürün "bir grubun tüm ya da belirli üyeleri tarafından paylaşılan gizli ya da örtük yaşam biçimlerinin sonucu olan bir sistem" olduğunu iddia etmektedir. Kültürün mantıksal bir yapı -davranışların soyutlanmasına dayanan bir model- olduğu antropologların yalnızca bir bölümü tarafından kabul edilmektedir. Ancak R.Linton, D.Bidney ve L.White gibi antropologlar, kültürün somut davranışlardan oluştuğu konusunda ısrar etmektedirler. Bu antropologlar yine de "davranış biçimi kalıpları", "davranış formları" gibi deyimleri kullanmaktadırlar.
6- Genetik grup, kültürün nasıl oluştuğu, kültürü ortaya çıkaran veya mümkün kılan etmenlerin neler olduğuna ilişkin sorulara yanıt ararlar. Kültürün diğer özelliklerine de değinmekle birlikte özellikle genetik açıdan konuya eğilirler. LJ.Carr bu düşünceyi "geçmişteki davranış bütünlerinin geleceğe aktarılabilen sonuçlarının birikimi" olarak özetlemektedir.
Yaklaşık olarak 1935'den bu yana, bir çok İngiliz sosyal antropolog, temel kavram olarak kültür yerine "sosyal yapı" teri-lmini kullanmaktadır. Bu eğilim, kültür I kavramının kullanımım kısıtlamaya ve değerini kaybetmesine yol açmışsa da, İngilizlerin geliştirdikleri tanımlar Amerikah-ların tanımlarının değişik biçimleri içinde yer almaktadır. Örneğin R.Firth'in sentetik saptaması bîr Amerikalı tarafından şu şekilde yeniden yazılabilir: "Eğer toplum belli bir yaşam biçimi olan örgütlü kişiler kümesi olarak tanımlanırsa, kültür işte bu yaşam biçimidir. Eğer toplum sosyal ilişkilerin bir toplamı ise, kültür de bu ilişkilerin kapsamıdır. Toplum insan öğesini, halkın bütününü ve onlar arasındaki ilişkileri vurgular. Kültür ise, halkın miras aldığı, kullandığı, katıldığı ve aktardığı maddi ve manevi kaynak birikimi öğesini vurgular. Bu öğe fiilleri düzenleyici rol oynar. Ayrıca sosyal davranışların etkilerinin sonuçlarını da içerir ve eylemi teşvik eder." İngiliz sosyal antropologlarının tanımlarından yalnızca M.Fortes'in "kültürün, yapıdan söz edilebilen her yerde sosyal gerçeklerin niteliklerini, gerçek veya düşünce düzeyinde niceliksel tasvir ve analize açık sosyal olayların özelliklerini belirlediği" yolundaki tanımı dikkat çekici niteliktedir.
Firth, Kroeber ve Kluckhohn'un kültür tanımlarında işlev kavramına bu kadar az eğilmiş olmalarına ve bu noktamn birçok İngiliz antropologunun görüşünü yansıtmasına şaştığını belirtmektedir.
Çeşitli akademik disiplinlerin özelliklerini yansıtan gerçekten sürekli ve tutarlı bir eğilim yoktur. Aslında, birkaç farklı örnek bir kenara bırakılırsa, kültür terimini antropolojik anlamda kullanan sosyal bilimcilerin tümünün yalnızca vurguladıkları noktalar ve ne kadar açıklamaya gerek duydukları açısından farklı yaklaşımları olduğu söylenebilir.
Arkeologların genellikle insanın ürettiklerinin tanımlanması üzerinde durduklarını vurgulayan aşağıdaki cümlelere sık sık rastlanmaktadır." (Kültür) doğumundan itibaren insan tarafından elde edilen her-şeydir."
R.M.Macıver gibi birkaç Amerikalı sosyolog, uygarlığı toplumun nesnel teknolojik ve bilgisel faaliyetleri olarak; kültürü ise öznel din, felsefe ve sanatla tanımlamaktadırlar. Bu görüş, kültür öğesini oldukça değiştirebilir, benzersiz ve eklene-mez olarak görürken uygarlığı biriken ve değişmez bir olgu olarak ele almaktadırlar. Bunun bir uzantısı olarak Türkiye'de Z.Gökalp'm "kültür millidir, uygarlık evrenseldir" formülü uzun yıllar kabul edilmiş bir görüş olmuştur.
(SBA) Bk. Antropoloji; Uygarlık.
KÜLTÜRBİLİM
Bk. Kültiiroloji
KÜLTÜR EMPERYALİZMİ
Emperyalizm, bir devletin başka bir devlet ya da devletlere, o devletin halkını sömürmek ve ekonomik politik avantajlar elde etmek amacıyla hakimiyet kurmasıdır. Kültür Emperyalizmi ise, bu hakimiyet kurma çabasının kültürel çalışmalar ve programlar yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır. Hakimiyet kurmanın çok çeşitli yollan vardır. Askerî emperyalizm, ele geçirilmek istenen ülke üzerine ciddî bir neden yokken ordu göndermek ve oraya silah zoruyla sahip olmaktır. Eski tarihlerdeki sömürü böyle bir metodla yapılıyordu.
Zaman İlerleyip insan ve toplumların Özgürlük ve bağımsızlıklarının ihlâli bir "insanlık suçu" olarak kabul edilmeye başlayınca, askeri sömürü, yerini daha değişik sömürü türlerine bırakmaya başladı. Fakat bu sefer de emperyalizmin iktisadî şekli ortaya çıktı. Güçlü olanlar, güçsüz
olanları sömürmeye başladı. Askerî emperyalizm döneminde çalıştırılmaya başlanan iktisadî sömürü; iktisadî emperyalizm döneminde daha sistemli ve ustaca işletilmeye başlandı.
Askerî emperyalizmin güç olması ve emperyalist devlete bazı problemler çıkarması nedeniyle sömürüyü daha az riskli hale getirmek için siyasal yollar denenmeye başlandı. O ülkenin içinde bazı kişiler emperyalizm adına çalıştırıldı. Bu yol emperyalist güçlerin ortada görünmeden kendi planlarını uygulamasına İmkân hazırladı. Emperyalizm siyasî planlarım daha rahat yürütebilmek için aynı amaçla sömürmek istediği ülkelerden bazı gençleri kendi ülkesinde eğitti. Onlara kendi kültürünüaşı-ladı. Özellikle müslüman ve müslüman olmayan Asya ve Afrika ülkelerinin genç aydınları, emperyalizmin cazip gösterdiği Batılılaşma modası ile Avrupa'da öğrenim gördüler. Bu zaman zarfında birer batılı gibi yaşamaya alıştılar. Batı zevk ve kültürü, onlara büyük bir hedef gibi gösterildi. Kendilerine ait bir gelenek veya değer, onların gözünde utanılacak bir şey haline getirildi. Batı'da geçerli fikrî ve felsefi akımlar, Avrupalı olmayan aydınlar için H kutsal bir ideal" haline gelmişti.
Batının askeri üstünlüğünün Asya ve Afrika ülkelerinde sürdürülmesinin arkasından, kültürel ve sosyal reformları bu batılılaşmış kadrolar eliyle sahneye koyduklarını görmekteyiz. Osmanlı Devleti'nin batılılaşmasında önemli bir rol oynayan II. Mahmud, Padişah olunca Batı'ya bir grup genç göndererek devletin geleceğini onlara teslim etmek istiyordu. Bu talebeler, memlekete dönüşlerinde idarî reformlarda önemli roller oynadılar. Elçilik kadrolarında görev alan genç diplomat ve tercümanlar, böylece batının doğrudan et-
kişine §ahsen açık kalmak fırsatını buldu- dir. Çeşitli üniversite ve araştırma bursla-lar. Bu etkinin önemi, bundan sonraki ya- n tahsis etmek suretiyle, Asya ve Afrika nm yüzyılın reformcu lider ve devlet konusunda yaptırdığı çalışmalarım kendi adamlarının hemen hepsinin bu elçilikler- emperyalist gayesine malzeme olarak külde hizmet görmüş kimseler olduğu gerçe- Ianmasını bilmişlerdir. Oryantalizm adıy-ğiyle ölçülebilir. Tanzimat fermanı, Osmanlı doğu kültürlerinin incelenmesine yöne-manlı toplumundaki azınlıklara çeşitli si- Iik çalışmaları başlatmış ve çeşitli ülkele-yasî ve hukukî haklar bahşeden bir andlaşmala-rin dini ve kültürel özellikleri İncelenerek ma olup, İngiltere, Fransa gibi büyük batı- onların tahrib edilmesinde bu bilgiler kul-lı devletler tarafından garanti altına alınılanılmıştır (Cemil Meric'in deyişiyle or-yordu. Öyle ki Tanzimat fermanındakihü- yantalizm "Sömürgeciliğin Keşif Kolu"-kümlerin Osmanlı yetkilileri tarafından dur). Emperyalizmin kültür çalışmaları yürürlüğe konulmaması halinde bu ülkele- bununla da kalmamış; uydurma tarih ve rin müdahale etme hakları vardı. sosyal bîlim tezleri ortaya atılarak doğu
Aydınların bu şekilde kendi kültürlerine aydınlarının psikolojik yönden aşağılık ve hayat tarzlarına ters düşmeleri, kendi kompleksine düşmeleri sağlanmıştır. Bu kültürlerine yabancılaşmaları anlamına çabalar, çeşitli yan propaganda ve engel-geliyordu. Büyük bir kısmı kendi halkına lerle Doğu'daki ilmî çalışmaları baltala-ve değerlerine ters düşmüşlerdi. Kendi mıştır. Hindistan'da İngiliz Emperyaliz-toplumlarma acıyarak bakıyor ve onların mi Hintli çocuklara Logaritma cetvelleri-Batılılaşmaya karşı neden direndiklerini ni ezberleterek zihinlerini dumura uğra-bir türlü anlamıyorlardı. Kendi inanç ve tırken; Amerika'da Maya, Aztek ve Kızıl-kültürlerinden kopmuş olmaları, halkla- derili kültürleri yok edilmiştir. Müslü-nyla aralarında aşılması güç bir uçurum man ülkelerdeki eğitim programları, sü-meydana getirmişti. rekli olarak Doğu insanının Batılılara gö-
Emperyalizm, kendine bağlı insanları ülkele re geri ve kabiliyetsiz olduğu İstikametin-ke yönetimine geçirdikten sonra toplum de işletilmiştir. Bilimsel keşif ve buluşla-üzerindeki hesaplarını gerçekleştirmeye, rin sadece Avrupalılarca yapılmış olduğu bu ülkelerde kendi okullarını kurmaya ve söylenerek, İslâm medeniyetinde ortaya genç nesillere kendi kültür ve hayat anlayı- konan bilim, fikir ve sanat alanındaki bu-şim benimsetmeye başladı. Bugün ciddi luşlar ihmal edilmiş ya da küçümsenmiş-bir inceleme ile görülebilir ki, özellikle İs- tir. Avrupa, Orta Çağ karanlığındayken, lam toplumlarının ana merkezlerinde ba- İspanya'da Endülüs Medreselerinde batı-tılılar (Avrupalılar ve Amerikalılar) kendi Uların tahsil gördüğü ve yine o dönemler-kolej ve misyonerlik okullarını kurmuş ve de Avrupa'nın Üniversitelerinde Tıp, Ma-buralarda özellikle fakir ve yetim çocukla- tematik, Astronomi, Coğrafya, Kimya, Fi-n okutmak suretiyle kendilerine hizmet zik gibi temel dallarda müslüman alimle-edecek hale getirmişlerdir. Özellikle Afri- rin kitaplarının okutulduğundan bahsedil-ka'nın bazı bölgelerinde papaz ve misyo- memiştir.
ner okulları açıp, gençlerin zorunlu ola- Emperyalizm kelimesi son yıllarda "hak-rak bu okullarda okumalarını sağlamak sizlik ve zorbalık" gibi anlamlar kazanmış üzere malî ve aynî yardımlar vermişler- ve özellikle 3. Dünya ülkeleri aydınının hayranlığı nefrete, hatta kine dönüşmüştür. Örneğin F.Fanon ve Ali Şeriati Orta Doğulu aydınlar olarak emperyalizmi kıyasıya eleştirmişlerdir. Uzun yıllar imparatorluklar kuran ve bu imparatorlukları denizaşırı sömürgeler ile besleyen batı, kendince başka toplumlara medeniyet ve insanlığı götürmekteydi. Ama ne Asya, ne Afrika ve ne de Amerika ve Avustralya' nm yerli halkı böyle bir şanstan nasibini alamadığı gibi en büyük zulmü ve sömürüyü tattı.
Kültür emperyalizmi, aslında emperyalizmin bîr safhası ve çeşidinden başka bir şey değildir. Kültür emperyalizmine maruz kalan bir toplum, kendine verilmek istenen kültür ve dünya görüşünün gerçek hedefini idrak edemeyecek bir hale gelir. Dinamik ruhunu kaybeden böyle bir toplum, kendine sunulanın doğru veya yanlış olup olmadığım anlayamayacak bir uyuşukluk ve sersemliğe düşer. Fikir ve sanat zevki ölmüş, hamle gücünü kaybetmiştir. Kültür emperyalizmi altındaki ülkeler, artık kendilerine yön veren toplumların istekleri doğrultusunda hareket etmekten başka bir tavra sahip olamazlar.
Sami ŞENER
Bk. Asimilasyon; Emperyalizm; Sömürgecilik.
KÜLTÜREL ANTROPOLOJİ
Kültürel antropoloji terimi, sosyal bir varlık olarak insanla ve genetik yolla değil öğrenme yoluyla aktarılan davranış formlarıyla ilgilenen antropoloji dalını tanımlamak amacıyla, özellikle ABD'de kullanılmaktadır. Bazı yazarlar etnoloji terimini kullanmayı tercih etmektedir. Her iki durumda da kavram, sosyal organizasyonu kapsamaktaysa da, Amerikan geleneğin-
de vurgu daha çok teknoloji, .dil, efsane (mit), tarih ve din üzerindedir.
F.Boas ve pek çok öğrencisi kültüre di-füzyonist, tarihsel bir yaklaşım getirmiş, daha sonra gelen M.Mead ve başkaları "kültür" ve "kişilik" arasındaki ilişkiyi ele alan bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Bazı yazarlar ise teknoloji ve çevre arasındaki karşılıklı ilişki üzerinde durarak kültürün maddi temelini vurguladılar. R. Benedict gibi bazı bilim adamlarına göre kültür, bir bütün olup kapalı bir sistemdir; başkalarına göre ise, o daha çok tarihsel olaylardan etkilenen gevşek biçimde bütünleşmiş bir davranış dizisidir. Ne kadar değişirse değişsin, tüm bu yazarların görüşleri şu temel varsayımı paylaşmaktadır: Kültür, davranışların başlıca belirleyicisidir. Bu düşüncenin doğal sonucu, insanın kolaylıkla yoğurulabüen bir şey olduğu fikridir. Kültürel uyarlanma ödünç alma, yenir Iik, ya da bireysel öğrenme yoluyla mümkün, hatta normaldir.
Küllürlerarası değer yargılarının ortadan kaldırılmasının güç olduğu ve gorecer likçi (relativist) bir ahlaki tutumun, qen azından geniş şuurlar içinde haklı olduğu hususunda genel olarak anlaşma sağlanmıştır. Kültürel antropolojiye ait bu düşüncelerin çeşitli ırktan insanların ve kültürlerin Amerikanlaştığı Birleşik Devletlerin liberal anlayışıyla ilişkili obuası anlamlıdır.
Son nesil içinde T. Parsons'un eserlerinin etkisiyle "kültür", Amerika antropolojisinde "toplumMan farklı bir inceleme alam olarak belirmiştir. Bu bağlamda kültür bir semboller sistemi olarak tanımlanmıştır. Parsonsçu kültürel antropologların en etkilileri olan C.Geertz ve D. Sch-neider, kültürel sistemlerin sosyal sistemlerden ayırd edilmesi ve kendi içinde tutarh bütünler olarak analiz edilmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bu iki bilim adamının çalışmaları zamanla hermenö-tik ve semîyoloji yönüne kaymış ve kültür-lerarası karşılaştırmalardan uzaklaşmıştır. Kültürel antropolojinin bu türü zaman zaman "sembolik antropoloji" ya da bilişsel antropoloji olarak adlandırılır.
(SBA) Bk. Antropoloji; Kültür.
KÜLTÜROLOJİ (KÜLTÜR BİLİM)
XX. yüzyılda ortaya çıkan "kültür bilimi" ilk bakışta kültürel hadiselerin bilimsel yo-rumu ve değerlendirilmesi olarak tanımlanabilir. "Kültür bilimi" terimi ilk defa Alman filozofu ve kimyageri W. Ostwald tarafından kullanılmış, sonraları diğer sosyal büimlerce kendisinden söz edilen bir alt bilim dalının adı olmuştur.
W. Ostwald'ın 1909 yılında yazdığı yazılarında "kıdturologie" olarak gözüken terim, sonraları onun pek çok makale ve eserinde yer almıştır. Ona göre, kültür bilimi, sosyolojiden ayrıdır. Sosyal ilişkileri inceleyen sosyoloji, kültür biliminden daha geniştir. "Sosyal" ve "kültürel" terimleri de bu nedenle eşanlamlı değildir. "Kültür bilimi" teriminin o zamanların sosyal
bilimcileri tarafından kullanılmaması da aynı yaklaşımdan ileri gelir. Terim, daha sonra C.L. White tarafından Oshvald'-dan ayrı olarak kullanılmış ve 1939'da antropoloji literatürüne yerleştirilmiştir. White'nin kültür biliminden kastettiği şey, E.B. Tylor'un "kültür bilimi" diye tanımladığı bilimle hemen hemen aynıdır.
Kültür bilimi açısından kültür, uzun zaman süresi içinde kullanılan sembollere, dile, âdetlere, araçlara, inançlara vb. bağlı şeyler ve olayların organizasyonudur. Onun için kültür bilimi kültürel fenomenin bilimsel incelemesi ve yorumudur. Kültürologlara göre son yüzyıl boyunca kültürün tamamen farklı bir alan olduğu artık iyice anlaşılmıştır. Böylesi bir alanın araştırılması da, bu ihtiyacı karşılayacak olan bilimlerden farklı ve bağımsız bir bilim olan kültür bilimini gerektirir.
Bazı sosyal bilimciler bağımsız bir kültür bilimine karşı çıkmışlar, kültürün kendi başına bir gerçeklik ve fenomen olmadığını, sosyal ve kültürel fenomenlerin fonksiyonel olarak bir bütün teşkil ettiklerini ileri sürerek onun sosyal antropoloji ve sosyolojiden ayrılmasını doğru bulmamışlardır.
(SBA)
Ek. Kültür.
İslami Okul Okulların En Önemlisi