Kuranı Kerim - İslami Bilgiler - 53. Sayfa
KURANI KERİM
İslam'ın kutsal kitabının adlarından biri ve özel adıdır. Kur*an-ı Kerim'e bu ad, yine Kur'an-ı Kerim tarafından verilmiştir. Kelime olarak, üzerinde çeşitli görüşler öne sürülmüş; kimileri Arapça bir kelime olduğunu belirtirken, kimileri Aramipe kökenli bir ad olduğu kanısında bulunmuşlardır. Ferra, 'karine' kelimesinin çoğulundan tu rediğini belirterek, anlamım^ "benzeyiş" olduğunu, bunun da Kur'an-ı Kerim'in bir bölümünün bir bölümüne 'karine' oluşundan kaynaklandığım söyler. Eş'arî, 'karn' fiilenden türeme bir kelime olduğunu ve' bir şeyi diğerine yaklaştırıp bitiştirmek* anlamına geldiğini belirtir. Zeccac, 'kar-a' kelimesinden türemiş, toplayıp bir araya getirme anlamında bir kelime olduğu düşüncesindedir, lihyani, 'kar-a'dan türemiş olduğunu ve bu kök kelimenin de' tela/okumak' anlamını taşıdığını ifadeden sonra, Kur'an-ıKerim'de-ki (Kıyamet, 17-18) "onu sende toplamak (cem'a) ve okutmak (kur'ane) muhakkak bize düşer, öyleyse, onu okudumuzda (ka-ra'ne^okunana (Kur'ane)»/1 anlamını taşıyan ayeti kanıt olarak getirir. Bu tartıp malı alanda en tercih edilen yaklaşımın son olarak andığımız Lihyani'nin görüşü olmasına karşın, İmam Şafii' nin açıklaması da oldukça ilginçtir. O, Kur*an-ı Kerim'in hemzesiz, yani 'Kur*an* biçiminde okunması gerektiğini belirttikten sonra, bu adın herhangi bir kelimeden türetilmemiş olduğunu, çünkü 'kar-a'den türetilme durumunda okunan herşeye bu adın verilmesi gerektiğini, oysa 'Kur*an' sözünün Hz.Muhammed'e (s.) indirilen kitabı belirten çok özel bir ad olduğunu; Tevrat ve İncil'e bu adların verilmiş olması gibi ona da 'Kur'an' adının verildiğini söyler.
Kur'an-ı Kerim'de, onun başka adları da geçer. Kitab: Derlenmiş, yazılmış düzenli söz; Furkan: Hakkı batıldan, helali haramdan ayıran; Zikr: Bir §eyi anmak; Mev'ize: Öğüt, Hükm: Bir konuyu kesin çözüme ulaştırmak; Hikmet: Aklın doğrulayacağı olgu, gerçeği tanıma, belirleme tutumu; Şifa: İnsanları dert ve sorunlardan kurtarıcı: Hûda: Doğru Yola iletici; Tenzil: İndirilmiş olan; Nur: Işık, aydınlatıcı, bu adlardan bir kaçıdır. Kimileri 55, kimileri 84 ad saymışlardır. Ancak, bunlardan tamamına yakın bir kısmı, ad olmaktan çok 'sıfat* olup Kur'an'ın özelliklerini belirleyici anlamlar taşırlar.
Kur'an-ı Kerim, 'sure' denilen bölümlere ayrılmıştır. Sure sayısı 114'tür. Surelerin kimi zaman bir cümle, kimi zaman birkaç cümle, kimi zamansa bir cümlecik, hatta birkaç harften oluşan bölümlerine de 'ayet* denilir ve Kur'an-ı Kerim'in 6666 ayetten oluştuğu ifadesi oldukça yaygın bir söyleyiştir. Ancak, bu sayı, tanınmış bilgin Zemabşerrnin belirlemesi olup, ayet sayısını 6204'e dek indiren görüşler de vardır. Bu durum, Kur'an-ı Ke-rim'deki kimi ibarelerin çeşitli nüshalarda eksik ya da fazla oluşundan değil; kıra-atlan farkları, sure başlarındaki 'besmele'leri surenin ayeti sayıp saymamak, kimi surelerin başındaki 'huruf-u mukat-ta/bağnnsız harfler'i birer ayet olarak görüp görmemek gibi değişik yaklaşımlardan kaynaklanmış olup, gerçekte tüm nüshalar harfi harfine aynıdır ve Hz.Osman Mushafıyla olan bu aynılığı belirtmek için de Kur* an bilimleri literatüründe 'Kur'an'ın resmi' deyimi kullanılır. Genel tertibe göre 600 sayfa dolaylarında bir kitap olan Kur'an-ı Kerim, kimi okuyuş ve ezberleyiş kolaylıkları sağlamak üzere, ayrıca (sayfa tutar nüshalara göre) 20'şer
sahifelik 'cüz'lere ayrılmış olup, tamamı 30 cüz olmaktadır. Cüzler de kendi içinde hiziplere ayrılır. Kur'an-ı Kerim'in terti-bİndeki bir başka özellik de uzun surelerin başta, kısa surelerin sonlarda yer almasıdır. En uzun sure olan 'Bakara', yaklaşık, Kur'an-ı Kerim'in l/12"si kadar olup, 286 ayettir. En kısa sureler ise, üç ayettir.
Ancak, sure ve ayet bölümlemesini konulara göre yapılmış olan birer ayırım gibi değerlendirmemek gerekir. Gerçekten de uzun surelerde olduğu gibi, kısalarında da, hatta bazen bir tek ayetin içinde ve ayetin bir cümlesinde bile değişik konulara değinilir. Bu dış görünüşüyle, konu bakımından bir 'dağınıklık' izlenimi uyandırıyor olmakla birlikte, dikkat edildiğinde ve özellikle bulunulan bölümün baş tarafları ve sonlarına anlam bakımından tam bir hakimiyetle eğilindiğinde böyle bir dağınıklığın değil de, konular arasında farklı ve Kur'an-ı Kerim'e özgü bir bağlantının, bir bütünlüğün bulunduğu gözlenir. Özellikle birkaç kez okunduktan ve böylece Kur'an-ı Kerim'ingenel çerçevesi tanınıp, deyim yerindeyseKur'an mantığı kav-randıktan sonra bu bütünlüğün hem özgünlüğü, hem de alışılagelen bölümleme ve ayırımlarla oluşturulan 'kitap çatısı' düzenine üstünlüğü daha iyi farkedilebilir. Kaldı ki, duyarlılık içindeyken algılanabilen aydınlığına bakılarak Kur'an-ı Kerim'in her cümle hatta her kelime ve kavramının düşünülebilenin ötesindeki kuşatıcı lığı karşısında, aslında, onun her harfinin evrenle bütünlük içinde olduğu düşünülürse, böylesine kuşatıcı ve bütüncül anlamların alışılagelen bir konu ayırımına göre bölünmesinin hem imkansızlığı, hem de gereksizliği kolayca anlaşılır.
Kur'an-ı Kerim, parçalar halinde ve belli bir sıraya bağlı 23 yıllık bir sürede indirilerek tamamlanmıştır. Genelde küçük sureler, bir defada; büyükleriyse parçalar halinde İndiği halde, büyük surelerden bir defada inenler olduğu gibi, küçüklerinden de parça parça inenler vardır. 'înme' ya da 'indirme' Cebrail adlı melek aracılığıyla gerçekleşmiştir. Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından bu meleğin elçiliği yoluyla Hz. Muhammed'e (s.) vahyedil-miş; Hz. Muhammed de kendisine vahye-dilen sureleri hem ezberlemiş, hem çevresindekilere ezberletmiş, hem de "vahy katipleri" dîye adlandırılan sahabilere yaz-dırtarak korunmalarını sağlamıştır. Bu yapılırken, hangi ayetin hangi sure içinde yer aldığı, hangisinin daha önce, hangisinin daha sonra yerleştirileceği de özellikler belirtilmiş; böylece, onun zamanında Kur'an'ın bir kitap halinde bir araya getirilmemiş olmasına karşılık, şu anda elimizde bulunan tertibe uygun bir düzenleme gerçekleştirilmiş ve bu haliyle ezberlenen 'Kitap', birçok kez onun huzurunda 'tilavet' edildikten başka, aynı şey Hz. Muhammed ile Cebrail arasında da yapılmıştır. Aynı zamanda onun peygamberlik süresi olan Kur'an'ın parçalar halinde indiği 23 yıllık zaman diliminin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı Medine'de geçtiğinden, sureleri de Mekke ya da Medine'de indirilmiş olmalarına göre 'Mekki' ve 'Medeni' olarak adlandırılır. 'Mekki' olan 93 surede ağırlıklı olarak iman konuları, Medeni olanlarda ise imanın yaşama yansıtılması, uygulama yöntemleri ele alınmıştır. İlk inen ayetler Alak suresinin ilk beş ayeti; sonuncusu İse, üç ayetli 'Nasr' süresidir. İlki Kur'an-ı Kerim'in 96. suresi içinde yer alır, sonuncusu ise 110. suredir.
Kur'an-ı Kerim'in ilk yazılışı Rasulul-lah, ilk derlenişi Hz.Ebubekir, ilk çoğal tıhşı da Hz. Osman döneminde gerçekleştirilmiştir. Her yeni ayet inişinde Hz. Pey-gamber'in vahiy katiplerini çağırtarak o ayeti yazdınşı ve hangi surenin hangi ayetinin öncesine ve sonrasına eklenmesi gerektiği yolunda bilgi verişi hakkındaki rivayetler; İslam'ın başlangıç döneminde hadisleri yazmak isteyen sahabiye Allah Resulünün (Kur'an-ı Kerim'le karışabilir kaygısıyla) "BendenKur'an'dan başka bir-şey yazmayınız" diye buyurmuş olması; Hz. Ömer'in İslam'ı kabulü sırasında Kur'an-ı Kerim sahifelerini isteyip okumuş olması olayı ve Kur'an-ı Kerim'in toplanması çalışmalarında herkesten ellerindeki yazılı olanların istenmiş bulunması gibi olaylar Kur'an-ı Kerim'in Hz.Pey-gamber döneminde yazılmış olduğunu gösteren kanıtlardır. Yazılmış olmanın ötesinde çok sayıda sahabi O'nu ezberlemiş ve Allah'ın elçisinin huzurunda baştan sona -birçok kez- tilavet etmişlerdir. Bu hafızların hafızasındaki Kur'an-ı Kerim'in aynı sıralama ve tertip içinde olduğuna ilişkin bilgileri derleyebileceğimiz birçok hadis bulunmaktadır.
Hz.Ebubekir'ûı (r.) halife oluşuyla birlikte birçok olayların ortaya çıktığı bilinmektedir. Pek çok kimse dinden dönmüş, sahte kimi peygamberler ortaya çıkmış, kabilelerdenbirkaçı'zekat'vermekten kaçınmış ve bütün bunlar üzerine de hilafetin daha ilk günlerinden itibaren birçok savaşlar olmuş, pek çok sahabi şehit düşmüştür. Bu durumu gözleyen Hz.Ömer, savaşlar sırasında daha pek çok sahabinin şehit düşeceğini düşünerek, Hz.Ebube-kir'e başvurup, önlem İçin görüşmüştür. Bunun üzerine Hz.Ebubekir, Zeyd b. Sa-bit'i çağırarak, ondan Kur'an-ı bir araya toplayıp, yazmasını ister. Zeyd, yaptığı çalışmanın yöntemini şu cümlelerle özetler:
"Kur'an'ı yazılı bulunduğu hurma dallarından, taşlar üzerinden ve hafızların hafızalarından takib ettim". Buradaki 'takib ettim' ifadesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Çünkü, bu anlatım, Kur'an-ı Kerim'in yalnızca bir derlemesinin yapılmayıp, bütün yazılanların ve hafızalarda olanın karşılaştırılması yoluyla bir tahkik-derleme yapıldığını gösterir. Gerçekten de, işe karar verilince, Hz.ö-mer bir duyuru yaparak, kimin elinde Kur'an ayetlerinden ne varsa, Zeyd'e iletmesini ister. Herkes elindeki hurma yapraklarını, kağıtları, taş levhaları, derileri ve hatta yassı kemikleri götürür. Ancak, bu götürdüğünün Hz. Muhammed'den (s.) alınmış Kur'an ayeti olduğunu ispat etmesi İçin iki de şahit bulundurması aranır. Böylece derlenen ibareler birbirleriyle ve hafızların ezberinde bulunanla karşılaştırıldıktan sora, kayda geçirilirdi. As-hab'ın büyük bir bölümünün yaşadığı dönemde -ve herkese açık ortamda- yapılan bu yazım işi sonunda oluşturulan Kur'an-ı Kerim nüshası Hz. Ebubekir'e verildi. Onun ölümünden sonra Hz.O-mer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçer ve onun ve ezberinde olanlardan yapılarak, süpürüp gitmektedir. Bu da, Hazreti Peygamber zamanında 'öğrenmekte kolaylık olsun diye' izin verilmiş bulunan 'lehçe farklan'nın ele geçirilen topraklarda yaygınlaşmasına ve hatta zaman zaman 'benim lehçemle okuyuş daha doğrudur' diyenlerin tartışmalarına, ihtilaflarına yol açmaktadır. Özellikle Huzeyfe'nin bu yoldaki gözlemlerini Halife Hazreti Osman'a aktarması üzerine bir çözüm düşü-nelerek, elde bulunan Hz.Ebubekir dönemindeki nüshanın çoğaltılıp 'resmi' nüsha şeklinde her yana gönderilmesine karar verilir. Yeniden Zeyd başkanlığında
bir komisyon oluşturulur. Onunla birlikte Abdullah b. Zübeyir, Said b. As, Abdur-rahman b. Haris (b.Hişam) Hafsa'da bulunan nüshanın çoğaltılması işini yürüteceklerdir. Halife'nin talimatı şöyledir: "A-ranızda ihtilaf ettiğinizde Kur'an-ı Ke-rim'i Kureyş lisanıyla yazınız" (Zeyd, Me-dineli; diğerleri ise MeJ*keli'dir). Çünkü, hedef, yer yer gözlenen lehçe farklarından doğma ihtilafların giderilmesini ve Kur'an-j Kerim'İn indiği Kureyş lehçesiyle her yanda okunmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Bu ihtilafların içeriğiyle ilgili bir örnek olarak şu olayı anabiliriz: Çoğaltma yazımı sırasında sıra sonunda 't' bulunan bir kelimeye geldiğinde, Zeyd bunun son harfinin 'kapalı te' ile yazılması gerektiğini söyler; diğerleri Kureyş lehçesinde açık 'te'nin kullanıldığını belirtince, öylece yazılır. Hz.AH, Hz.Ubeyy, Enes b. Malik ve Abdullah b. Abbas'ın da müşa-hid olarak bulunduğu çoğaltma komisyonu, Hafsa nüshasından4 nüsha istinsah ettikten sonra, onunkini geri verir. Yenİ istinsah edilen nüshalardan biri Haüfe'de kalır, diğerleri ise ayetlere gönderilir ve eldeki diğer metinlerin yakılarak ortadan kaldırılması buyruğu verilir. Bu dönemde, Hafsa'nın mushafı dışında Abdullah b. Mes'ud'un mushafı ile Ubeyy b. Ka'b'ın mushafı gibi ünü oldukça yaygın nüshalar yanında başkaları da bulunmaktaydı. Hz. Osman'ın 'yakınız' yollu buyruğu benimsendiği için sözkonusu yüzyıllarda Kur'an Tarİhi'ne ilişkin eser yazanlardan bu nüshaları (özellikle ünlü İbni Mes'ud ve İbn Ka'b nüshalarını) görüp inceleyenler olmuş, haklarında bilgi vermişlerdir. Buna göre, İbn Mes'ud mushafın-da baştaki Fatiha ile sondaki 'Muavveze-teyn' bulunmamakta; İbn Ka'b mushafın-da ise, fazladan, Hazreti Peygamber'e ait İki dua yer almaktadır ki, bunlar da, 'vitir' namazlarında okunan 'kunut' dualarıdır. Ashabın tamamı ise, bu anılan nüshaları desteklememiş Hafsa nüshası üzerinde birleşmişlerdir. Nitekim Hz. Osman döneminde ve sonrasında çıkan bir çok siyasi anlaşmazlık ve uyuşmazlık sırasında ihtilaf olunan pek çok nokta gündeme getirildiği halde, hiç kimse Kur'an-ı Kerim üzerinde farklı bir görüş açıklayıp, eldeki nüshada eksiklik, fazlalık, ya da yanlışlık olduğunu ileri sürmemiştir. Hz. Osman mushafi, noktasız ve harekesiz bir mus-haftır. Arap dilini bilenler İçin bu durum bir sorun oluşturmamakla birlikte, zaman içinde, diğer kavimlerden İslam'ı kabul edenler Arapça bilmedikleri için Kur'an'm okunması konusunda güçlükle karşılaşmış ve hatta zaman zaman yanlış anlamalara yol açabilecek biçimde okumalar gözlenmiştir. Bunun üzerine, Kur'an'ın noktalanması yoluna gidilmiş, harfler noktalanmış; sonra da düzgün ve kolay okunuşu sağlamak üzere 'harekeler' konulmuştur. Basamaklı bir gerçekleştirmenin sözkonusu olmasına karşın, işin Abdülmelik zamanında Haccac'ın buyruğuyla yapıldığı görüşü yaygındır.
Kur'an, ayetlerini ikiye ayırır: Muhkem ayetler, müteşabih ayetler. Muhkem olanlar, Kur'an-ı Kerim'in kendi anlatımıyla 'kitabın temeli'dir. Müteşabih olanlar ise, çeşitli anlamlara yorumlanmaya elverişli görünenlerdir. Ancak, bu yorumlanma birinin diğerine açıklık getirmesi ve anlamca destek olması yoluyla gerçekleşebilecek yorumlar olmayı aştığında, kalpte bir eğrilik ve kasıtta bir fitne sözkonusu olacaktır. Bu durumda, müteşabihlerin yorumunda, 'muhkem'lerin aydınlığından yararlanmak gerekcektir. Bu noktadan çıkan alimlerden bü* bölümü her mü-teşabihin aslında muhkemlerle aydınlatılmış olmasından ötürü, müteşabihlerin yorumunda bir başıboşluk olamayacağını ve muhkemlerle sımsıkı bir bağlılık İçinde bulunduğunu ifade ederler. Kalb eğriliği ve fitne kastından kurtuluş demek ki mü-teşabihler'muhkem'lerin ışığında yorumlamakla mümkün olabilecektir. Bu yaklaşım sonunda, Kur'an yine Kur'an'la tefsir edilip, anlaşılmış olacaktır.
Kur'an-ı Kerün'in kendini tanımlarken içinde hiçbir ayrılık bulunmadığını belirterek, bunun da Allah tarafından İndirilmiş olmasının bir göstergesi olduğunu bildirir. Bununla birlikte ona açıklama getirmek için yapılan çalışmalarda ayetleri 'mevzii', yüzeysel ve sınırlı bir biçimde değerlendirme gibi durumlar ortaya çıktığında 'aykırılığın mümkün olmaması' olgusu karşısında çareler aranmış ve sonunda kimi alimler tarafından 'Kur'an'ın iki ayrı ayetine dayanılarak 'nasih ve memuh' for-mülü ortaya atılmıştır. Buna göre, ayetler den kimileri kimilerini neshetmiş, hükmünü ortadan kaldırmış oMuğıradantpr aykırılık sözkonusu değildir. Kur'aa& Ke-rim'e bütüncü bakış ve yaklaşımdaki hakimiyeti elinde tutup tutamama doğrultusunda, alimler arasında, 'nasih-mensuh' sayısında görüşbirliğine varılamamış; bu sayının 200'den de fazla olduğunu öne sürenler çıkmıştır. İmam Suyuti Kur'an'da Mensuhu çoğaltmanın yanlışlığına değinip bu durumda olduğu ileri sürülen ayetleri inceleyerek bu sayıyı 22'ye düşürmüş; Suyuti'nin 'mensuh' olarak nitelediklerini irdeleyen Dehlevi ise, yalnızca 5 ayette 'mensuh' olmanın sözkonusu edilebileceğini belirlemiştir. Ancak, daha sonra yapılan çalışmalarla bu 5 ayet için de 'mensuh' nitelemesinin yapılamayacağı, onların ' nesh' ayetleriyle bağdaştırabilûiiği sonucuna varılmıştır. Halen bu konu tartışmalı olmakla birlikte Kur'an-ı Kerim'in kıyamete dek geçerli olduğu gerçeğinin ışığında 'mensuh'a pek yer kalmadığını dagözönünde tutmak gerekecektir.'Men-suh'un bulunmadığı görüşünü taşıyan alimler, 'nasih-mensuh' konusunda kanıt gösteriln ayetlerin Kur'an'a değil, önceki şeriatlere işaret ettiği görüşündedirler.
Kur'an, yine kendi belirlemesiyle, Allah kelamıdır. Hükümleri kıyamete dek geçerlidir, bir tek ayetinin bile benzerini yapmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Arapça'dır. Arapça olmasının hikmeti, gönderildiği kavmin Arapça konuşuyor olmasından ötürü kolayca anlaşılabilmesidir. O, yine kendi ifadesiyle, apaçık, kolaylaştırılmış, anlaşılır bir kitaptır. İnsanlığa karanlıktan aydınlığa çıkarıcı yollar göstermekte, hükümler getirmektedir ve önceki dinlerdeki birçok hükümleri kolaylaştırmak, kullanım yükünü hafifletmek için gönderilmiştir.
Kur'an Yüce Allah'ın koruması altında bir kitaptır. Bugüne dek tahrifata uğramadığı gibi, bundan sonra da üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamayacak olan kitaptır. Bu bakımdan, Kur'an tercümeleri, ancak, birer 'tercüme' olup, Kur'an-ı Kerim'in kendisi değildir. Hatta anlamının genişliği yüzünden tam bir tercüme de mümkün olmadığı için, bunlara 'meal' adı verilir; onların bir bakıma yaklaşık tercüme olduğu kabul edilir. Bu sebeple de Kur'an'ın başka dile çevrilmesiyle oluşturulmuş metinlere 'Türkçe Kur'an', 'İngilizce Kur'an' ve buna benzer adlar verilmez, yalnızca Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali, İngilizce Meali' denir.
Kur'an-ı Kerim, kendisine ancak temiz kimselerin el sürebileceğini, ulaşabileceğini buyurur. Bu bakımdan O'nu okurken
feyzinden yararlanmak, aydınlığından pay alabilmek, anlamına tutarlı yaklaşımlarda bulunabilmek için kesinlikle abdest-li olmak gerekir. Yoksa, Kur'an-ı Kerim kendisini açmaz, okuyana kapalı kalır. Kur' an-ı Kerim'in ibadet amacıyla okunuyor olması da abdestli olmayı gerektirir. Ayrıca, yine okumaya başlarken 'taşlanmış şeytanın şerrinden Allah'a sığın-ma'da bulunulması da Kur'an-ı Kerim'in buyruğudur.
Zübeyİr YETİK Bk. Levh-i mahfuz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi