Oligarşi - İslami Bilgiler - 4. Sayfa
OLİGARŞİ
Oligarşi, azınlığın kötü yönetimi anlamına gelen bir kavramdır. Yunanca, sayıca az anlamındaki oligoi ile, egemenlik anlamındaki arche kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Aristoteles, oligarşiyi iktidarın belli bir azınlık tarafından adaletsiz olarak kullanılması olarak görmüştür. Ona göre, oligarşi, aristokrasinin bozulmuş, soysuz-laşmış halidir. Egemenlik sınırlı bir vatandaş grubuna verilse bile, hükümetin başındakiler, eğer genel yaran gözönünde tutarlarsa, yönetim şekli oligarşi değil aristokrasidir. Oligarşi ile aristokrasi arasındaki fark, etik niteliktedir. Oligarşide adaletsiz bir zenginlik, aristokraside ise, erdem hakimdir.
Tarihsel süreç içerisinde oligarşi, genellikle iki temel ortamda filizlenmiştir. Bunlardan birincisi, kalabalık bir ülkenin veya bölgenin farklı ırktan bir grup insan tarafından istila edilmesidir. Eski Yunan'ın ilk dönemleri, göçler zamanındaki Alman kabileleri gibi. Oligarşinin filizlenmesine elverişli ikinci ortam ise, askerden ve yönetimden destek almadan gücünü devam ettiremeyen, nisbeten küçük bir grubun elinde büyük çapta bir servetin toplanmasıdır. Oligarşinin plütokrasi ile birleştiği bu duruma Yunan, italyan ve Alman şehir devletlerinden örnekler verilebilir. Bu noktada oligarşi, toplumun genel refahı düşerken, zenginliğin bu adaletsiz dağıtımının sürdürülebilmesi için gerekli olan yasal ve siyasal çatı olarak tanımlanabilir.
Tüm hükümet şekillerinin eninde sonunda bir azınlık yönetimine indirgenebileceği sık sık tekrarlanan bir görüştür. Oligarşinin niceliksel, yani sayısal anlamı üzerinde duran bu görüşe göre, aristokrasi, azınlığın yönetiminin sadece akılcı ve ahlaksal yönde bir meşrulaştırılması olarak görülürken, monarşinin de kendisine bağlı küçük bir idari grup olmadan işleyemeyeceği vurgulanmakta, demokrasinin ise, iktidarın halkta olduğu ilkesine dayanmasına rağmen, gerçekte, karar alıcı durumdaki sınırlı bir gruba dayandığı iddia edilmektedir. Böylece, demokrasi bile, azınlığın yönettiği ve çoğunluğun yönetildiği bir "azınlık sistemi" olarak karşımıza çıkmaktadır. Ünlü İtalyan siyaset bilimci Gaetano Mosca'nın, "her zaman etkin bir oligarşik kontrol kurduğundan" söz ettiği, "siyasal sınıfı veya Vİlfredo Pareto'nun "elitleri" de aynı bağlamda ele alınabilir. Ancak, çoğunlukların perde arkasında, daima hareket eden azınlıkların bulunduğu bir gerçekse de, yönetim biçimlerini birbirinden ayıran temel kriter, karar alıcıların sayısal olarak sınırlı bir gruptan oluşması değil, bu grubun oluşturulma metodu, rolü ve gücünün sınırlandırılıp sınırlandırıl madiği veya ne şekilde sınırlandırıldığıdır. Demokraside kimse kendi kendini seçemez, kimse kendi kendisine hükmetme iktidarı veremez ve bundan dolayı kimse kendisine şartsız ve sınırsız bir iktidar sağlayamaz. Demokrasilerde iktidar dağınık, sınırlı, kontrol altında ve sırayla kullanılır. Ayrıca, demokraside de karar alma bir azınlık elinde toplanmakla beraber, demokrasi, açık ve birbirleriyle yanşan azınlıkları sürekli olarak yaratan bir yöntemdir. Bu azınlıkların davranışı, seçmenlerin gelecek seçimlerde nasıl bir tepki gösterecekleri hakkındaki tahminler ile yönlendirilir.
Demoraksilerin özde birer oligarşi olduğu iddiası bir bakıma demokrasileri fazlasıyla idealize eden, onlara gerçekçi bir gözle bakmayan düşünürlerin pratikle karşılaştıklarında duyduklan hayal kırıklığını yansıtmaktadır. İdealize edilen demokrasinin gerçek hayatta bulunmayışı, onların demokrasinin hiç olmadığını ileri sürmelerine yol açmıştır. Yunan felsefesinden kaynaklanan diğer saf sayısal hükümet kavram lan gibi, oligarşi de bir yönelim biçimi hakkında gerçekte bilmek istediklerimizi bize söylemekten uzak bir kavramdır.
(SBA)
• Tarihde az sayıda kişilerin iktidarı elde tuttukları çeşitli toplumlar görülmüştür. Aristoteles oligarşiyi, kötü insanların haksız yönetimi anlamında kullanmıştır. Esas itibariyle aristokrasinin donatılmış bir şekli olan oligarşinin ortaya çıkışı, savaşlarda gücünü kaybeden yönetim kesimi karşısında, toplum yapısında ortaya çıkan varlıklılar sınıfının devlet yöneliminde söz ve mevki sahibi olmalarıyla başlamıştır. Azınlıkta olan varlıklı sınıfın etkisindeki siyasal sistemlerde, kamuya ilişkin kararların alınması ve kuralların konulması işiyle ilgilenmek için birtakım malî ve ekonomik gereklerin önşart olarak konulması iktidarla daha az kişinin İlgilenmesini sağlamış ve giderek oligarşik eğilimler göstermiştir.
Oligarşilerde iktidara egemen olan az sayıda kişilerden oluşan grup, bir aile olabileceği gibi, çok dar bir sınıf da olabilir.
Aslında oligarşi, insan toplumlarının tarihsel belli bir dönemini ifade etmemekte
ve en demokratik dönemlerde bile çeşitli Örgütferde görülebilmektedir. Ünlü İtalyan düşünürü Roberto Michels, XX. yüzyılın başlarında Avrupa'da ve özellikle de Al-manya'daki sosyalist partilerle işçi sendikaları üzerinde yaptığı inceleme ve analizlere dayanarak en demokratik örgütlerde bile iktidarın kullanımı ve iktidarı elde tulan kişilerin genel Özelliklerinin oligarşik nitelikler taşıdığını ortaya koyarak meşhur Oligarşinin Tunç Kanunu (loi de la fer d'oligarchie) teorisini geliştirmiştir. Michcls'in teorisine göre, iktidar sahiplerinin atanmalarında izlenen yöntem ister açık ve hür seçimler, isterse kooptasyon vb. olsun her konudaki yöneticilerin iktidarlarını sürdürme eğilimi vardır ve bu sebeple kendilerinden sonra gelecek olanları, bir çeşit kooptasyon usulü ile belirlerler; seçimler ise bu durumu onaylamaktan başka bir anlam taşımaz. Böylece tüm örgütlerde iktidar grubunun oluşumu -demokratik olsa bile- tunçtan bir yasaya bağlı bulunmaktadır ve bir tür oligarşi devam etmektedir.
R. Michels'ten sonra örgüücrde iktidar grubunun oluşumu ve yapısı üzerinde yapılan ampirik inceleme ve araştırmalar da bu gerçeği doğrulamıştır.
Türkiye'de kamu yönetiminde klasik bakanlıklarda Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunlarının, yeni bakanlıklarda ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi mezunlarının egemen oldukları tesbit edilmiştir ki, bu durum da oligarşik eğilimleri ortaya koymaktadır. Davut DURSUN
OLUŞ
Tekevvün, sayruret, tahavvül, tekamül vb. kelimeler karşılığında kufanılan oluş
kelimesi bir durumdan öteki duruma ya da imkandan gerçekliğe geçiş, değişim süreci veya bir konunun oluşudur.
Felsefi anlamda oluş sorunu, Batı düşüncesinin başlangıcında daha İonialı filozofların felsefelerinde söz konusu edilir. Açık ve bilinçli bir şekilde olmasa bile nüve halinde Mileüi Anaximondros'un evrenin ilk başlangıcı (arkhe) kabul ettiği "apeiron"un sahip olduğu karşıt nitelikler varlığın oluşunun da temeli şeklinde düşünülmüş olmalıydı. Ancak Anaximandros herhangi bir açıklayıcı düşünce ileri sürmediği için, var olanın olduğu gibi kalmasına rağmen nasıl oluyor da değişme, hareket, oluş gerçekleşebiliyor, şeklinde bir soruyu da araştırmaktan uzak kalıyor. Bir başka söyleşiyle var olan hem var olarak kalabiliyor hem de kalamıyor? Bu oluş sorununa bağlanması gereken sorunun cevabının araştırılması ilk olarak bilinçli bir şekilde Efesli Hcrakleİtos tarafından yapılacaktır. Evrendeki tüm nesneleri "yalnız bir aynı" ilkenin değişimleri kabul eden Hcrakleitos, bu ilkenin de bazen ateş bazen sıcak soluk olarak nitelediği bir "şey" olduğunu düşünür. Bu ilk başlangıç dünyanın sınırlarından evrenin sonuna kadar yayılmıştır ve var olan her şey ondan gelir ve tekrar ona dönmek ister. Kısacası He-rakleitos'a göre her varlık değişmiş ateş olduğundan, her varlığın ateş haline dönmesi söz konusudur. Hava ve su, ona göre, sönmek ve yeniden olmak üzere olan ateştir. İşte evren düzenli aralıklarla yanıp sönen (olan ve yok olan, kevn u fesâd) değişim halinde, sürekli canlı bir ateştir. Evrenin başlangıcı ve sonu olmadığı gibi, ne bir Tanrının ne de bir insanın eseri değildir. Dünyanın ya da evrenin sonu denildiğinde, Herak-leitos, her şeyin ateşe dönüşünü anlamaktadır. Bu bir anlamda göreceli bir son buluştur. Çünkü evren sonsuz olarak ve durmaksızın yeniden meydana gelmektedir. Oluşun ve yok oluşun sonsuz olarak birbirini izlemesi "Külli hayat"tır. Her şey akmaktadır (panta rei), bir nehre iki kez giremeyiz, hatta bir kez bile giremeyiz, çünkü içine daldığımızı sandığımız dalgalar, hemen uzaklaşmışlardır. "Oraya giriyoruz ve girmiyoruz, oradayız ve artık orada değiliz." Bu sonsuz değişim ve oluşla, yokluk sürekli varlık olur, varlık sürekli yoklukta kaybolur. Böylece yokluk varlığı, varlık yokluğu doğurduğundan, varolmak ve olmamak, olmak ve yok olmak aynı anlama gelen algılardır. Öyle olmasaydı, bunlar değişerek, birbirine dönüşmezlerdi.
Ne var ki, sürekli oluş, sanıldığı gibi kolay ve engelsiz değildir. Tersine oluş, karşıt güçlerin ve niteliklerin bir savaşıdır. Bunlardan biri, tıpkı bir dağın zirvesinden eteklerine iniş gibi yukarıdan gelerek "gök ate-şi"ni katı maddeye çevirmek isterken, öteki, yani karşıt olanı göğe yükselerek yeryüzü maddesini ateş haline dönüştürmek ister. Yeryüzündeki hayat bu karşıt güçlerin ça-tışmasıyla meydana gelmektedir. Savaşı herşeyin babası, kralı olarak nitelendiren Hcrakleitos, her şeyin karşıtlardan doğduğunu kabui eder. Sükunetin, durmanın, duyumlarımızın bir sanısı (duxa) olduğunu söyleyen Herakleitos, evrendeki birliğin, evrenin birliğinin karşıtların savaşmasıyla, yani sürekli oluşla açıklar. Böylece felaket, değişme ve oluş mutlaktır. Başlangıçsız ve sonsuz olan bu oluşta tek değişmeyen, sabit olan ilke, yasa, mutlak düzen Logos'tur. Böylece Hcrakleitos oluşu diyalektik bir temele dayandırmış oluyordu. Platon, Herak-leitos'un diyalektik ilkesini oluş düşüncesiyle bağlantılı kılacak ve idea öğretisini bu yöntemle açıklamaya çalışacaktır.
Oluş öğretisi üzerinde yeni çağda Hegel felsefesi geniş bir şekilde duracaktır. Oluş, ona göre varlığın gelişmesini, ilerlemesini, sürekli değişmesini anlatır. Varlığın karşıtı olan oluşta olduğu gibi değişme de dengenin veya istikrarın karşıtıdır, ama yokluk (adem) var olarak düşünülemez. Çünkü her şey oluş halindedir, diyalektik bir süreç içindedir. Hegel'e göre diyalektik evrensel bir yöntemdir, yani hem düşünmenin hem de külli varlığın gelişme formudur. Düşünme ve varlık daima karşıtların içiden geçerek, karşıtları uzaklaştırarak gelişir. Fakat her uzlaşmada ortadan kaldırılması gereken bir karşıtlık saklı olduğundan, diyalektik düşüncenin varlığı bir bütün olarak kavramasına, yani varlığın bilincine erip özgürlüğünü elde etmesine kadar sürüp gider. Bunun üç safhadan oluştuğunu belirten Hegel, varlık alanını da buna paralel üç şamaya ayırır. Birincisine, Platon'da olduğu gibi, ideal objelerin dünyası olarak nitelendirir. İdenin ikinci safhası ya da basamağı doğadır ve burada tamamiyle başka bir varlık yapısı sözkonusudur. Doğa alanında bir şeyin varlığın başka bir şey nedeniyledir. Bu bakımdan doğa, ide'nin özdeşliğini yitirdiği, nesnelerin çokluğu içinde bölündüğü ve "kendisine yabancı lastiği" alandır. Onun için doğa "oluş"un dünyasıdır. Marx He-gel'in diyalektiğini tersine çevirerek oluşu da farklı bir şekilde açıklamaya çalışacaktır.
Doğrudan Herakleitos, Hegel ve Marx felsefesiyle ilişkili olmasa da oluş sorunu XX. yüzyılda farklı bîr şekilde tartışan sezgiciliğin kurucusu Hcnri Bergson'u da anmak gerekir. Varlık felsefesi karşısına bir
oluş felsefesi koyan Bergson'a göre her şey süre (duree)'den ibarettir. Hareket halinde olan her şey, birbirlerine etkide bulunarak nüfuz ederler. Dolayısıyla her şeyde, her an ve her yerde değişim sözkonusudur. Aslında varlık değişmeden ibarettir, denebilir ve değişmeyen şeyin varlığından söz edilmesi mümkün olmamalıdır. Ancak Bcrgson'un oluş kavramına verdiği anlam herhalde Herakleitos ve Hegel felsefelerindeki anlamla aynı düzeyde ele alınmamalıdırlar.
îslam düşüncesinde vahdet-i vücut veya sudur teorileri ile oluş öğretisi arasında belli noktalarda benzerlik görülebilirse de, temelde aynı mahiyete dayanmadıkları söylenmelidir. Çünkü vahdet-i vücut veya sudur teorilerinde mutlak bir varlığın, yani Allah'ın temel alındığı ve sürekli tecelli ya da yaratışlar ile Allah'ın varlığının mullak-lığına ve kudretinin sonsuzluğuna işaret sözkonusudur.
İsmail KILLIOĞLU
İslami Okul Okulların En Önemlisi