Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Muhtelif - Sanayazdim - Kucuk

Muhtelif - Sanayazdim

 

Sana Yazdım


 


 


Sana Yazdım

L

Zekeriya Efiloğlu

 

Beka


ZEKERİYA EFİLOĞLU

1972 yılında Ordu İlinin Akkuş İlçesinde doğdu. İlkokulu Ünye Anafartalar İlkokulunda bitirdi. Ortaokul ve liseyi yatılı olarak Samsun Ladik Akpınar Öğretmen Lisesinde bitirdi. Üniversiteyi Burdur Eğitim Fakültesinde okudu. 1993 yılında Şanlıurfa’nın Halfeti İlçesinde Öğretmenlik hayatına başladı. Halen bu mesleğine Gaziantep öğretmenevi Müdürü olarak devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

 

YAZIŞMA ADRESİ

Karataş Toplu Konut Alanı

1.Bölge Sema Sitesi B.Blok D.31

Şahinbey/Gaziantep

zefiloglu@mynet.com

zefiloglu@hotmail.com


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ / 7

 

1.BÖLÜM

DÜŞÜNCELER

 

KARDELENLERE / 13

NİLÜFER / 15

MASUM DUYGULAR / 18

EMANET / 22

SİMURG / 24

YİNE / 28

HAYAT / 30

MAZİYLE HASBİHAL / 33

SANA YAZDIM / 37

ÖLÜM / 41

SEVDİM SENİ / 45

PSİKOLOJİK TELKİNLER / 48

ÇAĞRI / 54

GÜZEL AHLÂK / 57

SANA GELİYORUM / 61

BİZE NE OLDU? / 64

GELİNCİK / 68

VARDIR, İNANIN / 71

YAŞAM VE ÖLÇÜ / 74

ATALET / 78

BEN GELDİM / 81

O DÖNDÜ / 84

NEREDE YANLIŞ YAPTIK? / 88

HİCRET / 91

GELMEZ MİSİN? / 94

İNCİNMEYEN TANELER / 97

KARANLIKTAN AYDINLIĞA / 101

HİSLİ KALPLER / 105

ÖNCE KELİMELER VARDI / 108

SEVGİ ve AŞK / 111

 

2.BÖLÜM

HASBİHAL

 

ORYANTALİZM / 119

SİVİL TOPLUM / 123

GERÇEĞİN RESMİ / 125

İLETİŞİM, REKLÂM BİRAZ DEĞİŞİM / 128

BİZE ÖZGÜ / 134

 

3.BÖLÜM

EĞİTİM VE KİŞİSEL GELİŞİM

 

ÖĞRETMEN GÖZÜYLE SAĞLIKLI VE SAĞLIKSIZ EĞİTİM / 141

BAŞARI SİZİ BEKLİYOR. BUYRUN BAŞARIYA! / 146

OKUMAYI OKUMAK / 156

SORU MU SORGU MU? / 159

YAZMA EYLEMİ / 162

ZAMAN VE ÇALIŞMA / 165

 

4.BÖLÜM

DÜŞÜNÜLENLER

 

ÇEŞNİ / 171

OYUNLAR ve OYNAYANLAR / 176

BATININ UTANÇ RESMİ / 183

ALFABETİK İNCİLER / 192

 


 

 “İnsanlar çabuk yükselenlere

değer verirler.

Ama hiçbir şey tüy ve toz kadar

hızlı yükselmez.”

 

 

ÖNSÖZ

 

“Öldük, ölümden bir şeyler umarak

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü

Nasıl hatırlamazsın o türküyü

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.”

 

Bir hayal denizinde seyrüsefer eylerken, yalnızlığın en ücra mevsiminde yaşarken tanıştım okumayla. Öğretmen okulunun ortaokul sonuydu. Elimdeki kitap bir romandı ve bir çırpıda okumuştum. Ondan sonra kendimce okumaya ve kendimce yazmaya başladım. Yazınca özgür, mutlu ve kendinden emin; yazmayınca sönmüş volkanlar gibiydim.

İnsanlar kelimelerle düşünürmüş, gerçekten de öyledir. Kelimelerin gerçek, yan, mecaz ve deyim anlamlarını iyi bilip kullanmak bir hünerdir. Bu hüneri gerçekten en ince detayına kadar icra edenleri kendime örnek aldım. Biraz çabaladım. Çabalarımın sonuç verip vermediğine okurlarımın karar vermesi daha uygun düşer. Bizce yapılacak bir “tespit”  belki de ardından onlarca “tenkidi” de beraberinde getirebilir.

Amacım; önce kendime, sonra insanlara faydalı bir şeyler sunabilmek. Eğer bildiğim bir şeyler varsa onları dostça, kardeşçe, incitmeden paylaşabilmek. Yanlış anlamanın ve anlamlandırmanın toplumda açtığı kaosa, toplumda açtığı dejenerasyona bazen edebi, bazen mizahi, bazen hiciv bazen de sitem mesabesinden yaklaşabilmek…

Yazılarımda örnekler verirken olayların, kıssaların, fıkraların tamamını almadım. Olayları bazen bir sözle, bazen de bir cümleyle anlatıp beraberce düşünmemizi istedim. Mesela Simurg adlı yazımda, on beşe yakın tarihi olayı anlattım. Diğer yazılarımda da buna benzer üslup kullandım.

Bizler toplum olarak yıllardır, kırık plak gibi aynı türküyü dinler ve söyler olduk. Değişmek, gelişmek adına söylemlerimiz ne kadar çoksa; bu uğurda verdiğimiz mücadele ve kararlılık da o derece azdı. Her şeyin ayağımıza ve ağzımıza gelmesini bekledik. Birileri bizim adımıza yapsın, bana kimse dokunmasın dedik. Ne birileri bizim adımıza bir şeyler yaptı, ne de o yüreğimizde taşlaşan yaraların sızısı birazcık olsun azaldı. Küçücük ama önemli şeyleri bile beceremeden hep büyük ve de ulaşılmaz işlere talip olduk. Büyük işlerin altında ezildik, büzüldük. Sadece ama sadece yapmamız gerekenle uğraşmadık. Bizim dışımızda ama bizim için gelişen olaylara yabancı kaldık. Çok çabuk unutup, geçmişin engin tecrübelerinden faydalanamadık. Çok çabuk sevdik ve nefret ettik. Hayatımız çoklukların ve yoklukların çıkmazında kayboldu. Ama birileri bizim bu zaaflarımızdan çok güzel faydalandı.  Kasıtlı, yanlı, yönlendirmeli veya ihanet kokan, yayınları, dizileri, filmleri, kitapları, haberleri feraset süzgecinden geçirerek değerlendiremedik. Hep şikâyet ettik ama çözüm hiç üretmedik. Sistematik, disiplinli, tertipli bir hayat yaşamayı beceremedik. O kadar çok konuştuk ki, bir iş yapmaya fırsat bulamadık. Nedense hep yapmadığımız şeyleri söyledik.

Zaman zaman geçmişe “mersiye” yakıp avunduk, zaman zaman geleceğe dönük içi boş “methiyelerle” mutluluk senaryoları ürettik. Gökkubbe altında “sorumlu” olduğumuz şeylerden kendimizi muaf eyledik. “Sorunlu” bir bakış açısıyla da havale ettik. Bir gün ellerimizden, beyinlerimizden, hayatımızdan ve hayallerimizden uçup gidenlere ağıt yaktığımızda ne kadar geç kaldığımızı o zaman anlayacağız...

Bir şansımız daha var: “Bu toplumu değiştirmek için önce kendimizi değiştirmek.”

 

kasım 2005

                                                    Gaziantep

 



 

1.BÖLÜM

DÜŞÜNCELER

“Sen daima mutluluğu yakalamaya çalış;

hüzün nasıl olsa gelip seni bulur.”

 



 

 “Çaresizseniz,

çare sizsiniz...”

 

KARDELENLERE

 

Müstesna bir mekânda, istisna bir çiçekti yalnızlığımız... Adın kardelendi; karlar kalkmadan yüreklere vurulan isyanın, bedeni infilakıydı açıklaması. Bedeni infilaklar, fikri inkılâpların ana kucağıydı.

Kargaların ötmeye başlayıp, bülbüllerin sustuğu coğrafyanın nadide çiçeğiydin. Kutlu haykırışı temsil eden, bebelere isim olan... İsmi ile müsemma bir hayat yaşayabilmek için artık ilk mermi namludaydı. Namluda gül vardı. Barut, buram buram toprak kokuyordu. Toprak, yükü ağır bir devin sancılarıyla: “Biz neyledik o koskoca elleri” şiirini anıp “İmparatorluğa Mersiye” yakıyordu. İmparatorluk yıkılırken gülenler, özür dilemek için yastaydı.

Ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda ve zamanlarda yetişirmiş. Sen buna amadeydin. Avuçlarına sayılan iltimaslara prim vermedin. Tek başına kalsan da, hep bir gün; sırtına basıp yücelenleri düşündün... Görmesen de hissettin, sabrettin. Sabrın Eyyüb’ün sabrına eşdeğerdi.

Rahatın ve rehavetin, ideallerin ölüm döşeği olduğunun farkındaydın. Atalet gösterenlerin; adalet kaybedeceği ihtarını çok yaptın... Dinletemedin... Dinlemeyenler, dilenmeyi kader sandılar. Oysa kendileri çağırmışlardı azabı…

Sevgiyi saygıyı başucuna yastık; azmi, kararlılığı, mücadeleyi bedenine dayanak; Allah korkusunu, günahları ruhuna barınak yaptın. “Ümitvar olunuz!.”, “Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz!” tebessümünü yansıttın.“En üstün...” olduğunu bilmeyip zillet içinde yaşayanlara, izzet tavsiye ettin.

Ah!.. Sendin dağlarda, buzlu çamurları delip başını çıkaran... Güneş, ay sana benzemek,  bezenmek isterdi. Gökyüzü ışık yağdırırdı semalardan...

Sana âşıktı kuşlar, sana pervaneydi bütün uçuşlar. Sabır ağacının özgün bir meyvesiydin. O kadar tasasız ve gamsızdın ki dünyaya; o kadar da yakın İslam’ a...  

Dillere vurulan perçinin, yüreklere mıhlanan derdin, sessiz isyanıydın. Sağanak sağanak yağan belaların, sabahlara kadar bekleyen neferiydin; onun, sevgi olduğundan habersizleri düşünerek. Gerçek fırtınaları hep sakin denizde beklerdin. Hiçbir dertle hemhal olmadığında maşukuna olan aşkından tereddüt ettin. Veya aşkının samimiyetinden…

Sen Zeynep’tin, sen Sümeyye, sen Hümeyra, sen çiçektin, sen kelebek sen isyankâr Süreyya... Yüreği kanayan yüzünden tebessümler fışkıran, hercai bir menekşe... Uzak diyarların asık suratlısı, hırçın bakışlısı değil; yakın mesafelerin huzur bahçesi, muhabbet bülbülüydün...

İstasyonlarda, meydanlarda, destanlarda, dualarda, derin nefes aralıklarıyla; beklenen, istenen, özlenen, kükreyensin...

 

Sen kardelensin,

Kardelen sen,

Cihan yansın bin kere,

Başını öne eğersen!...    


 

“Ruhun ıstırap içindeyse,

koltuğun rahat olmuş

neye yarar.”

 

NİLÜFER

 

Gülünce bir güneş gibiydin. İnsanın yüzünden hüzün ve keder kışını def eder, yalancı olmayan bahara müptela ederdin. Yüzün, çamurla güzelleşse de muhteşem; göz yaşların güz yağmurlarından farksızdı. Bedenin, hep gündöndüler gibi güneşe maşuktu. Ruhun “alçak gönüllülüğün” “yüksek” deryasında tevazu içerisinde temaşa halindeydi…

Hakkı ve adaleti anlatmayanlara kızmıştın. “Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.” sözüyle beraber, anlamayanlara ağlamayı önerdiğinde sana gülmüşlerdi. Yüreğinde yaz yangınlarından kalma bir hüzün vardı. Cellâdın ipini çekmiştin hoyratça... Seni en son orada görmüştü âşıklar... Her yıl sanki yeniden “Merhaba!” der gibiydin ilmiğe... İlmek vuslat anının en net habecisiydi. Haberciler “zeval” değildi haberlerden…

“Görev, öğretilmekten çok sevdirilmeli” derdin. İlişkilerin ve kişiliklerin yitirildiği bir hengâmede, ellerinde bir tutam sevgiyle gördüm seni. Saçların rüzgârda savruk, yüzün acılardan elemli ama bakışların sert ve kararlıydı. İlhamından, ikramından ve ihtişamından faydalanamadan gitti bedeviler... Ne fark eder di ki, ateş katıksız yanar mıydı?...

“Sevgili olan güzel; itaat eden özgür; isyankâr kişi köledir.” diye çok söyledin. Gözlüklerinde ve gözlerinde kusur olup, gördükleri zarafete “ihanet”, kendi kutsallarına “ibadet” edenlerin kuşyemi tuzaklarına tutulmadın. Hayatı ve içindekileri, kendi kavram ve kaygılarınla yorumladın. Yorumların, yoğrulmuş derin bir feraset taşıyordu. Boyalı istikballerinden ve isteklerden uzak, çağdaş cehaletin fersah fersah önündeydin. Sana zincir vurmaya çalışanlara gül, engellemeye çalışanlara tebessüm, yanında olmayanlara intizar gönderdin... İntizar; imanın en zayıf noktasını bile içine sindiremeyenler içindi.

Taşa işlenen nakış gibi ilmek ilmek nasihatlerle aydınlattın karanlığı. Yaşaman suç oldu, sözlerini intihar addetti kelebekler; kozalarından çıkmadılar. Her gece bülbüller serenat yaptı, parmaklıkların ardında. “Beni de al ey özgürlük!” Sevdasıyla canlar cananı buldu. Bekleşenler çoktan gitmişlerdi, hapishane önünden. Hâlbuki direnci kırmak için salıverilmişlerdi onlar... Hüzün nehrinden akmaya koyuldu âşıklar. Avuçlarından, sevgiden yapılmış beyaz güvercinleri uçurdular. Hazırdılar karşılık beklemeden sevmeye. Hazırdılar bir kesin emirle harekete geçmeye.. Hazırdılar karşılığını cennette almak için ölmeye… Kimileri de zeytin dalı uzatmıştı teklifsiz... Teklif bir tespit bir de tekit içindi.. İkisini de göremediler…

“Hadiselerden gerekli ders alınmışsa asla pahalıya mal olmamıştır.” sözünü senden duydum ilk kez... Ve ilk kez seninle ağladım bu sevdanın öksüz ve yetimliğine. Üstadı bir kez daha hayırla andım. Yok, etmek, yıkmak, yakmak ve sömürmek adına, fırtınalar koparanları alkışlayan taifenin ve onları cilalayanların tarifinden kaçtım bundan böyle... Çaresizliğimin çare olduğunu, ümitsizliğimin ümit bulduğunu, karanlıkların sabaha yakın olduğunu anladım yalnızlığımda. Yalnızlığım kader değildi. Unutulmuştuk bir sokak lambasının kör karanlığında, gecenin ayazında, bir yaz gecesinin haziran akşamında.

Ay ışığının altında kalabalıklaşan yalnızlığımızın eylemsel türküleri ısıttı, donmuş iliklerimizi. İçi dolmamış kavramların, kuralların, kavgaların acısını hep sen çektin. Senin sırtından geçinip zirveye çıktığını sananlar, seni çoktan unuttular. “Anılar yaşlanan dimağların koltuk değnekleri” deyip sevgine ihanet etmedin. İhanet edenleri de iyi insanların intikamıyla selamlayıp affettin... Ruz-i mahşere bıraktın hesapları, kamu hukuku adına..

Sen bu yüce sevdanın altında cüce kalanlara kızmadın. Dilinden; “....o azmıştır. Ona yumuşak söz söyle, belki kalbi yumuşar.”, “.....vallahi eğer yumuşak huylu olmasaydın, etrafından dağılıp giderlerdi.” hazineleri saçılırdı. Bir gün yine toplanacak bedenler Huzur-u Rahman’da... Hesabımız, kavgamız, ayrılıklarımız oraya kalsın, ne yazar. Tutun ellerimizden, aramızdaki mesafe: “...kurşunla kenetlenmiş binalar...” kadar az ve deliksiz olsun…

 

Nilüfer isyana gebe

Nilüfer sanki bir bebe

Seni bulacak bütün arayanlar

Aramadan aranmayanlar

 

Nilüfer bataklık gülü.

Nilüfer isyan bülbülü.

Sana gelecek bütün ağlayanlar,

Ağlamadan anlamayanlar...            

 


 

“Az anlamak

 ters anlamaktan iyidir.”

 

MASUM DUYGULAR

 

1.(BİR)

Bir demet hıçkırık düştü, sensiz, erguvan renginde çiçeklerle gülümsemeyi unutan kıraç ve yaslı toprağa. Bir buket hayal kırıklığının izdüşümü, acının güzelleştirdiği çehresinde yine, yeniden bir temaşa zevki peydah etti. Bir tutam ızdırap küllerinin savurduğu buruk ama asaletli acıyla uzaklara daldı, isyankâr fakat mütedeyyin ve mutlu gözler. Bir bukle acıyla haleler oluşan kalbinden, şeytani riyakârlıklara belenmiş hazır bekleyen fitne tohumları da, ayrık otları gibi tüm vücudu harmanlamadan kotarıldı çığlıklarına bile değer verilmeden. İhtilal için şartlar hazırdı artık. İhtilal ve infilak dışardan içre,  derin ve kesin bir yolculuktu. Emre itaat etmeyen, masumluktan çok uzak her aza ve duygu idam edilip sallandırılacaktı, ibreti âlem için. Kim ne derse desin, yıkılacak ve yıkılmaya mahkûmdu mavinin saflığına galebe çalmaya çalışan kırmızı…

* * *

2.(İKİ)

Beyne ve kalbe tahakküm eden,  muhasara altına alan, tehditkâr eylemlerin, tacizlerin tahkik edilip inkıtaya duçar olması beklenirken, mütemadiyen devam etmesi komplo savlarını da haliyle güçlendiriyordu. İnsan metabolizmasını dahi rencide edecek,  meşru olmayan yayın, kültür, uygulama, öğreti, mefhum, mefkûrenin tezahür ettiği mazarrat (zarar), tezvir (yalan), tesvit (karalama),  tezyif (aşağılama) kolay kolay unutulacak, mağfiret edilecek cinsten değildi. Artık tezekkür (konuşmanın) etmenin bir önemi de yoktu. Topyekün bir soykırıma tabi tutulan idealler varsın ölsündü. Nasıl olsa birileri yapacaktı. Yapanlar tezkiye (arınmışlardı) olmuşlardı pisliklerden. “Nasıl olsa birileri benim adıma yapar.” Diyenler yoktu aile fotoğrafının içinde. Evlatlıktan reddedilmişlerdi. Ebter…

* * *

3.(ÜÇ)

Misak-ı Milli sınırları vardı. Hürriyetin ne anlama geldiğinin ortak bir tarifinin yapılmaktan öte, herkese ve her şeye göre değişen milli olma vasfını çoktan yitirmiş, ideallerimizin yanlışlılığının kurbanlarını veriyorduk toprağa. Soymak, hortumlamak ve sömürmek, için için kemirmek, peşkeş çekmek, ihanet kokan özelleştirmeler yapmak, var olanı kullanmayıp satın almak, ihtiyacından fazla harcamalar yapmak, parayı gerekli olan yerlere değil de başka kanallara akıtmak, öncelikli yapılması gerekenleri savsaklamak ihanetin eş değeri tutulmuyor ve bunu yapanlar kendilerini müstağni görüyor ve serbest bırakılıyorlarsa; ulusal ve milli çıkarlarımız zinde güçler ekseninde şekil değiştiriyor, biz; yönlendirmeli ve kumandalı yönetiliyorsak, dostlarımızı, düşmanlarımızı bile belirleme yetkimiz elimizden alınmışsa, tavır koymamız ve tepki duymamız dahi bir kurallar ve kaideler ekseninin taşeronu gibi gözüküyorsa, asil duruş veya bize özgü gururumuzdan bahsetmenin anlamı var mı acaba? Dünya; kalkınma adına hamleler gerçekleştirerek, milli gelir düzeyini arttırmak için planlar ve projeler yapmaktadırlar. Biz ise kendi insanıyla dahi barış imzalayamamış bir görüntü sergilemekteyiz. Bu kadar zor mudur iç barışı temin etmek? Bu kadar zor mudur oynanan bu basit oyunu bile görememek? Bu kadar zor mudur gülleri ve gülücükleri yeniden tesis ve tamir etmek?...

* * *

4.(ÜÇ)

Otogarlar bende, özlemle hasret arasında fay hattı gibi bir çizgiyi belirtir. Kırılgan, opak ve sınırsız… Zıtlığın ruhunda gezinen duyguların raksı. İstasyonlar, soğuk ve isli yapısıyla bir karabasan. Hele o kulakları tırmalayan gürültü. İstasyon kelimesine özel bir takıntım var. Bana sonu çağrıştırıyor. Belki de ondan dolayı sevmiyorum. Limanlar; gelip ve geçmek, biraz duraklamak, arada nefes almak gibi bir misyon üstlenmiş bende. Gemilerin nazlı nazlı salınışı ve mavinin tüm renklere galebe çalan asaleti de olmasa nasıl katlanırdım bilemem. Gelenlerle gönderilenlerin buluştuğu daha binlerce mekân. Gönderenlerin gözlerinde, sözlerinde ve ellerinde duygularını yansıtan cümleler, heyecanlar, kıpırtılar… Yine bir seher vaktinde, zuhur seremonisinde, mağruba doğru gidiş ve dönüş… Kiminin ki sessiz, sakin ve mütevazı; kimininki de; “Dönüşüm muhteşem olacak.” cinsten…

* * *

5.(BEŞ)

Islak bir akşamdı. Yıllarca süren kavga bir aile faciasının eşiğindeydi. Zifiri karanlıkta bazen keskin, bazen acı acı köpek ulumaları geliyordu. Tahta dış kapı belli ki aceleyle aralık bırakılmış, esen serseri rüzgârla inliyor bir korku filmini andırıyordu. Evin annesinin adı duyuluyordu. “Ayşeeeee Ayşeeeee…” Ses gittikçe uzaklaşırken evin içindekiler uyanmışlar korku dolu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. En büyükleri 13 yaşlarındaydı. Kapının gıcırdaması arttıkça yanlarına aldıkları keser ve bıçağa biraz daha sarılıyorlar ve yorganın altında tir tir titriyorlardı. Baba ve amca eve döndüklerinde çaresiz ağızlarından şu cümleler dökülmüştü: “Gitmiş…” Ayşe’den bir iz bulunamadı. Kim bilir neleri düşünerek ve nelere isyan ederek kaçmıştı evden. Geride en büyükleri 13 yaşında olan 4 yavruyu kimin kollarına bırakmıştı. Oysa geçen akşam babalarını beklerken annesinin beline sarılmış belki de hissederek: “Anne bizi bırakma!” diyebilmişti. Anne çocuğunun saçını okşamış: “Sizi bırakır mıyım oğlum?” demişti. Ya o ses neydi. Neden baba çaresiz, kapı gıcırdıyor ve evin köpeği acı acı uluyordu. Yoksa bir daha canı gönülden anne diyemeyecek miydi? Yoksa etraftan hep duyduğu kötü üvey annelere mi kalacaktı? Yorganı biraz daha başına çekti. Dedim ya ıslak bir akşamdı. Gözyaşları yatağın içine ama gönlün en derininden aktı. Uyandığında artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Kendisine: “Zeytin gözlü Mehmet’im!” diyen annesi artık yoktu. Sebebini yıllar sonra anlayacağı bir nedenle dağılan bir aile dramını ve annesini bir daha hatırlamak istemedi.

 


 

“Katlanmasını bilen için 

hiçbir acı önemli değildir.”

 

EMANET

 

Kökler, en iyi, en sadık dost toprağa; toprak, yüreğinden kopup her şekle bürünen ağaca; ağaç, tüm yataylara inat yıkılmadan duran dallara; dallar, havanın ve suyun lezzetiyle yeşermiş yapraklara; yaprak, narin ve nazik yaşamını kutsayan bir sufi gibi eğilen meyvelere; meyve, ruhunun güzelliklerini hayatıyla feda eden çiçeğe emanet…

Çiçek, kıymetini yitirmeyen bir mekâna; gövde, kırmayan ve incitmeyen nezih bir ele; el, dokunduğu zarafete ihanet etmeyen hisse; gül, gökkuşağının rengine belenmiş gözyaşına ve tere, hercai güzellikler, göç etmeyen bir iltifata emanet…

“Eller”, kanayan bir yaranın heyecanıyla titrek parmaklara; diller, sadece hayır söyleyip üzmeyen, ümitlendiren titrek ama kendinden emin dudaklara; yürekler, zemherinin soğuğundan etkilenmemiş, kıpır kıpır mutluluk pompalayan engin bir ruha; hayat, gerçekleri özünde saklayan, hakikati barındıran, kevseri hatırlatan, düşününce ağlatan nutfeye emanet…

Yüzler, hakikatin ziyasına belenmiş ve onla beslenmiş nura; sözler, gerektiğinde bir çığlık, gerektiğinde bir isyan, gerektiğinde, bir yakarış aramış bir muhataba; hisler, yanıcı ve yanıltıcı olmayan bir turnusol kağıdı gibi dosdoğru tene; gizler, ser verip sır vermeyen, yok olmayı varlıkla eşdeğer kılan bir izana emanet…

Kuşlar, özgürlüğün ilk habercisi güçlü kanatlara; kışlar, hijyenin ve baharın atmosferine seyyah dengeye; düşler, tamamen hapsedilememiş derin bir alamet taşıyan bilinçaltına; yaşlar, ruhun ve kalbin tüm kirlerini anında arındıran bir sebebe emanet…

Yaşam, varlık ve yokluk ötesi, sırat evveli ince bir çizgiye; gelecek, inadına ve sürekli olarak akan ebede; anlar, yaşamın her anını yansıtan, her türlü rengi aynı potada eritmiş mutlu karelere; yıllar, bir ağaç gölgesindeki kadar kısacık bir zamana; geçmiş, tekerrürün tekrarına gerek duymayan ölüme; ölüm, kimine düğün, kimine hüzün görünen mezara; aylar, topyekün bir isyana hazırlanan bedevi hazana emanet…

Dostluk,  hayatın her karesini kuşatan mutluluk bestesi bir cana; sevgili, iltifatın ve ikramın en son raddesini hak eden, hayatın kaynağı, kalbin usaresi, beynin ve kalbin pozitif enerji pompalamasına neden olan bir canana; canlar, küllerin ve güllerin serseri rüzgârlarla terki vatan eylemediği, insanın en mukaddes yaratık kabul edildiği, “birbirinin kurdu” değil, birbirlerinin derdiyle hemhal olan bir vatana emanet.

 


 

     “ Nelerin esiri olduğunu

bilen, hürriyetin eşiğindedir.”

 

SİMURG

 

Her gece sana ulaşmak için sevgi sözcüklerinin arasında inleyenler vardır, biliyorum.. Gittikçe anlamsızlaşan ve karmaşıklaşan hayat dehlizinde, kurtuluşunu aramak için, birbirlerinin sırtlarına basan sırtlanların varlığından haberdarım. Tek amacı, dünyanın sevgi dolması uğruna, kendilerini feda eden özgür kelebeklerin çığlıklarını da duyar  gibiyim. Gözleri ufuklara kilitli beklenen sevgiliyi gözleyenleri anlayabiliyorum.

Sen ordasın ve yıllardan beri hep ordaydın. Gerçekle yüzleşmekten korkan bedenlerimiz bilerek ve isteyerek seni yalnız bıraktı, yaşamdan soyutladı. Sen, korktukları için sevsinler değil; sevdikleri için korksunlar istedin. Adına, encamına, kahramanlığına yakılan aşk türküleri anlamını kaybetti yenilerde. Seni hayattan dışlayıp melek yapanlar, aşağılara indirip buhar edenlerle doldu her yan...

Ezberden söylenen yarım yamalak yalanlarla dolu bir mitoloji oldu hayatın.  Ağlayan bebeklere, korkutmak ve kurtulmak için senin adını fısıldadılar. Öyle bir kaçıştı ki bekledikleri sevgili, seni kendi elleriyle darağacına astılar da anlayamadılar. Dinsel bir törenin ardından, dinsel söylemler kullanarak sana lanetler yağdırdılar. Uğursuzlukların müsebbibi seni addettiler. Tıpkı tufan gibi...

“Hani nerede gelsin de seni kurtarsın...” diye hezeyana gelenler, bir sivrisinek uğruna hayatlarını ödediler. Yollara dikenler atanlar, yüreklere taş yağdıranlar, sırtlara pislik yığanlar özürler dilemek için yarıştalar şimdi... Tekraren dönüş için bilet yokmuş yâd elden. Ne acı bir tükeniş... Ayaklarına defalarca gidişini, karşılaştığında hoş sohbet edişini, ne olursa olsun şahsın için affedişini, o, yarattığı için sevişini, “Âlemlere rahmet olarak gönderilişini.” yorumlayamadılar. Oysa Allah isterse “bıçak” kesmez, “ateş” yakmaz, en korkunç ordular “yanık ekin yaprağına” döner, melekler bölük bölük aynı safta yer alır, “kalpleri üstünden mühürler”, “batılı mahveder”, tüm dünyanın altını üstüne getirirdi… Marifet bunu anlayabilmekti zaten.  

Sen ordaydın biliyorum. Hep birlikte ellerinde fenerlerle seni aramaya koyulanlar uyuya kaldı yükseklerde. Dün düşman olduklarına, hiçbir şey değişmeden “kardeşlerimiz” demeye başladılar. Dün, “Kanımız aksa da…” ile başlayan sloganlar yerini kapitalist ve sosyalist menfaatlere bıraktı. Sermayelerini illeti ölümlü bir sevgiye bağlamış derbeder âşık gibiydiler son demlerinde. Oysa ne güzel de yakışırdı: “O’na bir de benim gözümle bak.” demek... Tutkunun, ihtirasın ve kindarlığın  yüreklerde açtığı tahribatı göremediler. Fazla seyrüsefer eyleyenleri taşlayan bir toplumun varlığını hiç okumamışlardı tarihte... Hiç ağlamamışlardı cephede donarak ölen azizlerin ardından. Kaybedilen bir savaştan sonra üzüntüsünden ölen padişahlardan da haberleri yoktu. Onlar sadece dayatılan “Kızıl Sultan”, “Deli İbrahim” ve “Kardeş katli” senaryolarını dillerine pelesenk etmişlerdi.  Dilleri, gömlek arkadan yırtılmasına rağmen: “Bana saldırdı.” diye yalan söylüyordu. Samimiyetinden endişe edenler ise hâli yorumlarken: “Ya sen bizi bunca zamandır kiminle bilirdin? Cenab-ı Hakka teveccühümüzde bir kusur mu fehmettin?” diye hal tercümesi yapıyorlardı.

Ölerek dirilttikleri bu toplumun, kendi kemiklerini bile dışarı atmak adına seviyesizleşeceğinden haberleri yoktu. Geri dönmemeleri için bütün yollar, kapılar ve sınırlar kapanmıştı ecdadın torunlarına.. Onların cenaze namazları artık bir kilise çanının gölgesinde kılınacak ve ebedi olarak gözyaşlarında buram buram türküsü tüten dedelerinin yanında istirahat edemeyeceklerdi.

Yıkılan bütün kalelerin altında ezilenlere gülerek bakanları, sevmeyi öğrettiler isteğimizi sormadan. Son bir umutla yaklaştın yine... “....dost edinmeyiniz...” ihtarının cezbesi kalmamıştı belki de... Belki de ince bir oyundu namluya sürülen... Belki de bir rüyaydı yaşananlar. Birazdan Fatih atını denize sürecek, minik ellerde taşlar atoma dönüşecek, dağlarda sürgünde olan yiğitler halaylar eşliğinde şehre inecek; düşmana mermi olsun diye sunulan “buğdayın”, iyi öldürüyor diye layık görülen “devlet nişanının”, sözde milli kültür ve milli duygularla bezenmiş ellerde sallanan “ecnebi bayrakların” bu ülkenin kurtuluşu için sallanmasının hesabını soracaklardı.

Yurtlarından ve evlerinden kovulanlara, toplu katliamlara düçar olanlara, gemilerini yakan komutanlar gerekti biliyorum. İşte onun için her seherde huzurdayım... Her eylülde düşen yapraktayım inadına. Her damlada biraz daha zirveye çıkıyorum. Her acıyla, özgürlüğün tadını çıkarıp, haykırıyorum. Sana gelmedikleri halde, bir kerecik ziyareti, zerafet olarak görüp, senin onların kapılarını aşındırmalarını: “Gelin sağaltalım özgür güvercinlerin yaralarını.” Demelerini: “Gelin bizi de destekleyin!” demelerini duy(a)madılar. En önce kendileri kaçtı cenk meydanından. En önce kendileri terk etti savunulması gereken fikirleri. En önce kendileri açtı kapanması gereken mukaddes yerleri. Dar çerçeve içinde yaltaklandıkları köhne kuytuda, senaryolar uydurup tetikçilik yaptılar senin kardeşlerine. Senin kültürünü, şahsiyetini tarihin çöp sepetine atmak isteyenlerle aynı şeyleri söylemeyi ve yapmayı soylu mücadele zannettiler. Hep kutup olarak kalıp, hep ayrılıklardan, hep kavgadan, ispiyondan bahsedip, hep savaşta kaçıp barışta çığırtkanlık yapmayı yeğlediler. Şehitlerin kanı, şahitlerin mürekkebi, şehitliklerin suyu kurumadan bir çırpıda forma değiştirdiler. Şehitlere hakaret edenlerle aynı koltukta oturmayı “içlerine sindirdiler”.  İçleri bir yavru için kan ağlamıyordu ki. Nasıl olsa bu menfaat denizinde vatan ve millet edebiyatıyla boşu boşuna ölecek dağ gibi yiğitlerimiz vardı.

Evet, Simurg benim… Zümrüdü Anka Kuşu’nun kanadındaki kırmızı tüyüm... Kaf dağının ardındaki esrarım... Kavuşmak için mersiyeler yakılan sevgili, beklenilen kurtarıcıyım... Bana acı veremez yaşananlar. Sadece acı verenlere acırım. Ben hep buradayım asırlardır. Ve burada olacağım ina­dına...

Birileri istemese de.

 


 

“İyiler

düşmansız olmaz.”

 

YİNE

 

Yine yağmur yağdı. Anlaşılmaz bir hüzün vardı yine. Yine yeniden susadı topraklar. Sevgilinin yanan yüreğine histerik bir dokunuşla… Oysa anlamamıştı hiç kimse kırmızı gülün esrarını. Kırmızı gül sevgiyi. Sevgi, gülün kan rengiyle ödenmiş bedeliydi. En yüce aşkı. Aşkın anlaşılmadığı bir yerde, “aşkın” bir finişti. Zaferin akıncılarıydı. Geri dönmemek üzere ayrılmışlardı yavuklularından.

Yine hazan geldi. Yapraklar ayrılırken bedenden acıyla, beden çıplak kalmıştı. Sıcaklık mavideydi. Mavi ise bulutların ardında. Bulutlar beyazdı. Beyazlar zaman zaman acı veriyordu insana. Kirli bir geçmişin ardından bakarken… Bakamadığı veya baktırılmadığı siyah beyaz mazinin acı hatırası. Hatıralar hoyrat eller tarafından kundaklanmıştı. Kundaklayanlara beyefendi deniliyordu… Kimilerine göre aristokrat, kimilerine göre entelektüel veya aydın… Neyse hepsi de telâffuzu zor kelimelerdi.

Yine umutlar yeşerdi. Yeşermek zorundaydı. Hayat inadına ve inadına devam ediyordu. İnatlar isyan mıydı? İsyankâr ellerimiz mi, bedenlerimiz miydi? Her yürek çırpınışında bir kez daha yıkılacağını bilerek savaşmanın adı mıydı? Yoksa niye yedi kez dolanmıştı “Hacer”? Niye kırmızı bant bağlamıştı “Zehra”? Niye darağacına çekilmişti  “Mansur”?

Yine dönmedi kuşlar yuvaya. “Dönen alçak olsun türküsü” belki onlara da ulaşmıştı. Oysa kahrolmuştu ağlayış ve çırpınıştan geride kalanlar. Geride kalanlar varsın ölsündü. Yaşam hakkını onlara kim vermişti ki? Yaşamak suçtu. Suçların ve suçluların hükmü “müebbet” olarak çoktan verilmişti. Verenler ve verilenler arasında çok fark vardı. Fark kinle bileğlenmiş nasırlarda ve göz çukurlarındaydı. Gözler ise ümit vardı, istikbalden…

Yine gelmedi bekleyen sevgili. Kutsaldı, oysa akıtılan gözyaşı yollarına. Yollar ayrılmayıp, yılların ayırmış olması herkes tarafından bilinene bir masaldı. Gerçekler pek yakında ortaya çıkacaktı. Çıkanlar da çok kişinin canını yakacaktı. Varsın çatlasındı taşlar Pompei’de.. Katran katran gelincik çiçekleri yağıyorken semadan… Anlamı zordur . Anlayanı azdır. Anlayanlara hazdır. Ebedi saadet bekçilerinin yanından ihtişamla geçerken. Çünkü ihtişam, muhteşem bir geleceğe açılıyordu… İREM…

 

Yine ağarıyor, gün karardı

Yine ağlıyor, gülsün çocuklar

Yine, yeniden, sevgililer namluda

Yine elele idama koşacaklar


 

                                                      “Hayat zafer değil; savaştır.”

 

HAYAT

      

Şerefle bitirilmesi gereken en önemli ve en ağır vazife hayattır bence. İnsanın iznine tabi tutulmaksızın ona bahşedilen bu cevher, acaba kaç kişinin elinde iyi bir sonla bitmiştir? Bu küçücük şeylerden oluşan demet, kaç kişiyi kokladığında mesut, bahtiyar etmiştir? Silgi kullanmadan resim çizme, kalem kullanmadan yazı yazma sanatını kaç kişi, hakkı ile icra edebilmiştir? Ve kaç kişi, özüne ve verdiği sözüne uygun olarak kanatlanmıştır ukbaya?...

Zamanın ve zeminin kayganlaşıp ayakta durmanın gerçekten güçleştiği zamanımızda, hayatını iyi anılarla doldurmuş, merdivenin basamaklarından çıkarken karşılaştıkları insanlara, inerken de karşılaşacağını düşünerek iyi davranmış, onu bir hikaye olarak değerlendirip, uzun olmasından ziyade, iyi ve doğru olması için çırpınmış, herkes hayatın kısalığından şikayet ederken, her anını ilmek ilmek işlemiş, gergef gergef dokumuş, “nimetlerine” kavuşunca fazla sevinmemiş, “mihnetlerine” tutulunca da fazla müteessir olmamış, insana emanet olarak verilen bu değere ihanet etmemiş, mücadelesiz geçen kişilerin hayatının, tabutun tahtası çürümeden esamesinin okunmadığının farkına varmış insanları, iyi örnekler olarak, bulup ortaya çıkarmak, “idol” olarak sunmak herkesin görevi olmalı değil midir?

Aslında değer verilmesi gerekenler varken; değer, başkalarının elinde oyuncak olmuştur. Hayal edilen, özenilen, yakalayabilmek adına canlar feda edilenler, gerçek anlamda olması gerekenler olsaydı;  toplum olarak maruz kaldığımız hastalıkların tedavisini de aramayacaktık. Utanmak,   saygılı davranmak, kalp kırmamak, herkesi sevmek, özür dilemek, kötü alışkanlıklara bulaşmamış olmak gibi önemli insanların yapabileceği meziyetler, bir bakıyorsunuz, kendilerini toplum mühendisi yerine koymuş ucubeler tarafından alaya alınıyor, küçümseniyor, insanlara olumsuz örnekler olarak sunuluyor. Baş tacı olarak bakılması gerekenler; ayaklar altına alınıyor. Bu ülkenin güzide insanları zenci muamelesine tabi tutuluyor.

Hayatı kaybetmekten daha acı olan; yaşamanın, anlamını kaybetmesi değil midir? Hepimiz daha iyi, mutlu, kalkınmış, çağdaş olarak yaşamak istiyorsak, içimizdeki veya içimize sokulmak istenen kötü düşünceleri yıkmamız gerekmektedir. Bizi tüm renklerimizle, tüm desenlerimizle, tüm değerlerimizle, tüm fikirlerimizle tarihin çöp sepetine atmak isteyenlerin oyunlarını daha ne zaman fark edeceğiz? Evlerimize kadar girmiş olan iletişim araçlarından bize uygun olanlarını seçip, uygun olmayanlarını protesto etmeyi ne zaman öğreneceğiz? Ve kendimizi çağın kilometrelerce önüne taşıyabilecek ilimlerimizi ne zaman çoluk çocuk,  genç ihtiyar demeden öğreneceğiz ve bunu en öncelikli görev olarak bileceğiz? Paranın köleliğine isyan edip, özgürlük bayrağını en önde taşımak için ne zaman yarışacağız? Kurtarıcı beklemenin ham hayal olduğunu, hepimizin ancak birleşerek kurtulabileceğini ne zaman fark edeceğiz? “Birlik her kuvvetin üstünde bir kuvvettir.”, deyip ayrılık ve aykırılık tohumları serpmeye çalışanları ne zaman boğacağız? Geçmişte görüldüğü gibi sömürmeden, ezmeden, yağmalamadan tarih yazmaya aday bir toplum ne zaman olacağız?

Ey yolcu?.. Artık pineklemekten, atalet göstermekten, korkaklıktan, cahillikten kurtulmanın zamanı geçmiyor mu sence? Daha hangi zamanı bekliyorsun? Senin asıl vazifen tüm dünyayı bir gül bahçesine çevirmek değil miydi? Hayatım bitti bitmek üzere; artık: “Çocuklarım yapar.” düşüncesini derhal terk et! Bir eline sevgi, bir eline kardeşlik kılavuzunu al. Emin ol, senin önünde dünyanın en kesif zinde ve derin güçleri bile duramayacaktır.

Aldığımız her nefesin ne kadar önemli olduğu düşünerek attığımız her adım, bize hayatın ne kadar anlamlı oluğunu hissettirecek; ölümden sonraki hayatın inşasını, en ince teferruatına kadar yaptıracak, geçen zamanı sevgiliyle buluşma anı olarak kabul edip bir an önce bitmesi için dualar ettirecektir. Her seste, her nefeste, her renkte, her adımda, her harekette hayatın aktif öznesi olacak olanlar, davranışları ve yaşayışları hayretler içinde gözlenenlerdir. Onlar, hayatı yeniden anlamlandırma gibi ağır bir sorumluluğun altına hiç çekinmeden giren, alnından öpülesi yiğitlerdir...

Yazar Kazancakis, bir ihtiyara: “Neye bakıyorsun?” diye sorduğunda, ihtiyar adam gözlerini akan sudan ayırmadan şu cevabı verir:

- Hayatıma oğlum, akıp giden hayatıma.

“Hayat bir ağaç gölgesinde bir saatlik uyku gibidir.” hala ne duruyorsun, bak seni bekleyenler var...

 

Hayat, bir gecelik düşe benzer,

Hayat, sahte gülüşe benzer,

Hayat, ölmeden ölüşe benzer,

İnanma söylenen yalan şarkılara...

Hayat sahile dönmeyen sandaldır bence,

Hayat, sabaha maşuk gecedir bence,

Hayat, dudakta titreyen hecedir bence,

Yanılma, her günü parlak ışıklara...


 

“Bazı yenilgiler 

  zaferin taksitleridir.”

 

MAZİYLE HASBİHAL

 

Hatırlıyor musun: “Emperyalizmi ruhlarınızdan atın, o da sizin topraklarınızı terk edecektir.” demiştin. Daha iyi anlıyorum seni ve Gandi’yi. Yabancı kelime ve kavram istilasının altında anlamsız isimler konuluyor dükkânlara, işyerlerine, gazetelere, televizyonlara, elbiselere, yiyeceklere, bebeklere… Kendi öz benliğimizin ve kültürümüzün yansımalarına düşman olan bazı kesimler, bir yerlerde tetikçilik yapıyorlar. Üretim ve üreticinin önündeki en büyük engel de onlar. Darphaneden bile daha çıkmadan parayı “kızıl” ve “yeşil” diye ayırıyorlar. Aklıma meşhur Hint kumaşını dokumasın, İngiliz kumaşı satılsın diye parmakları kesilenler geliyor. Hayatımızın her anını kuşatmışlar. Her adım atışımızda, her soluk alışımızda, her kuruşumuzu harcayışımızda karşımıza çıkıp bizi kemiriyorlar. Çok uluslu, küresel bir sömürü sergiliyorlar. Bunun gerçekleşmesi için senaryolar uydurup ölüm saçıyorlar. Çıkarılan her çeşit tartışmaların, toplumları geren her türlü kaosun, açlığın, sefaletin ve israfın her yerinde de onlar var. “Damdaki Kemancı” oyununu seyredenler gibi.

"Adaletsizlik eden, adaletsizliğe uğrayandan daha mutsuzdur" diye hayıflandığında bunun ne büyük bir vicdan muhasebesi olduğunu düşündüm. Ölene kadar rüyaları bile kâbusa dönüştüren bir boşluk. Normal bir yolda bile yürürken sanki bir çift gözün kendisini izlediğini hissetmek. Kalabalıkların içerisinde sanki “İşte bu adam!” cümlesinin söyleneceği endişesiyle etrafa şüpheci ve kaçamak gözlerle bakmak. “Ekmek, su, aş bulmak gecikebilir. Temele taş bulmak gecikebilir. Devlete baş bulmak gecikebilir. Adalet gecikmez tez verilmeliydi.”

 “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.” diye hayıflanmıştın. Derdine derman arayanların derdindeki ortak nokta, şuursuzluk illetinden kaynaklanıyordu. Havale edilmiş isyanlar bütünü olan sorumluluk; maddi anlamda gerçekleşen bir hedeften sonra önceliğini yitiren, modası geçen, insanları galeyana getiren öncelikli bir mesele olmaktan çıkıp, tali bir olay gibi algılanıyordu. Bu da şuursuz ve çok yüzlü müsveddelerin, insanlar tarafından anlaşılamayan ortak yanıydı. Madalyonun çift değil, aslında tek yönü vardı…

“En küçük şeyi en büyük bir biçimde yapmasını öğrenmek gerekir.” dediğinde heyecanlanmıştım. Yaptıkları meslekleriyle hemhal olup da kendini veremeyenler, istediği bir alanda çalışma imkânı bulamayanlar, zeki ve çalışkan olup da iyi eğitim alamayanlar dağladı yüreğimi. Ne kadar mutsuz bir toplumduk. Hâlbuki mevcut imkânlar kullanılarak birçok şey yapılabilirdi. Sorun kişinin yaptıklarına gerekli önemi vermemesinden kaynaklanıyordu. Büyük istikballere ulaşmak, küçük ayrıntılarda gizliydi. Ayrıntılarsa yanı başımızda, bizimle beraber…

 “Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” diye söylediğinde ağlıyordun. Senle beraber ben de. Yanlışlar ve yanılgılarla geçen bir ömrün izlerini taşıyordu yüzündeki kıvrımlar. Önemli olan yanlış, hata, günah değildi. Aynı şeyi bilerek ve isteyerek tekraren yapmaktı. Aynı delikten tekrar ısırılıştı. Zaten, bütün bunlar insana özgüydü. Günah ve Dua, yanılgı ve doğru zıtlığın insana açtığı eşsiz bir buluştu.  İkinciler birincilerin izlerini silen cila görevi görüyordu. Tecrübeli, mükemmel, itminan olmak, yanılgılardan ge­rekli dersi çıkarabilmekle mümkündü. Kimse mükemmel değildi belki ama bu yola çıkan da hedefe varmış gibi değil mi?

 “Gençlik yaza benzer, ihtiyarlı kışa. Öyle bir kış ki arkasından bahar gelmez.” diye uzaklara daldığında, seni bir daha görememenin endişesiyle huzursuz olmuştum. Basit heyecanların peşinde derbeder olan, ruhundaki açlığı ger­çeğin çok uzağında arayan, manevi atmosferi yaşayamamanın verdiği ızdırapla istikametini şaşıranları hatırladıkça, içimdeki ayrılışınla oluşan sıkıntı, yerini mutlu tebessümlere bırakmıştı. İyi ölüm, en güzel, en anlamlı ve en ibret verici bir vedaydı…

“Günah, yasak olduğu için acı vermez. Acı verici olduğu için yasaktır.” dediğinde yüzüme bakmıştın. O kadar çok alaya alınan günahlar vardı ki, insanlar bunları leblebi lokum gibi çiğniyorlardı. Hatta galeyana gelip; “Böyle günah mı olur?” deyip isyanın ve inkârın zirvesinde geziniyorlardı. Kimlikleri İslam’ın mübarek imzasıyla şereflenirken, kendileri ne olduklarından habersiz uçuruma yuvarlanıyorlardı. Beyinlerinde oluşan soruların cevaplarını esas kaynağından ve kişisinden değil de sahte diplomalı din tacirlerinden alıyorlardı. Belki böyle yapmak onlara daha kolay geliyordu…  Kolay olan zahmetsiz olandı…

 “Eğer yapamayacağınızı düşünüyorsanız, haklısınız, yapamazsınız.” dediğinde irkildim. Düşünme ve harekete geçme melekelerimiz ellerimizden alınıp uysallaştırılmıştık. Medeni cesaretimiz kalmamıştı. Birileri yıllarca bizim adımıza düşünmüş, karar vermiş ve uygulamıştı. Şimdi de aynı şekilde davranmamızı istiyordu. Bunu bir çırpıda ortadan kaldıracak feraset ve basiret emareleri taşımıyordu DNA’larımız. Birileri bizi yanlış formatlamıştı. Bu yanlış dediğinde; bilim, demokrasi ve laiklilik düşmanlığı yaptığımız olarak algılanıyor, ömür boyu devlet kademelerinden men ediliyorduk.

"Dost kazan; düşmanı anan da doğurur." Dediğinde ne anlatmak istediğini anlayamamıştım. Hayatta ölçü ve gaye dost kazanmak ve dostların kıymetini bilmek olmalıydı. Her ne sebeple olursa olsun düşmanlarımız zaten eksik olmayacak, bizi daima rahatsız edecekti. Kimseye bir zararınız olmasa bile, böyleleri sırf haset ve kıskançlıktan dolayı bize kin besleyecek, önümüzde kuyular kazacak, olur olmaz şekillerde karşımıza çıkacaklardı. Hayatta binlerce dost bile azken bir tane düşman, huzurumuzu kaçırmaya yeter de artardı bile. Gecenin asude ve rahat uykusunda bir sivrisinek, kör bir ışık, zayıf bir inilti bile, bize dünyayı zindan, beynimizi ve yaşantımızı kargaşaya itebilirdi. Psikolojimizi alt üst ederek ruhumuzun girdaplarında onulmaz yaralar açabilirdi. Hani hep deriz ya: “Hatasız dost arayan dostsuz kalır.” diye. Varsın bazı renklerin armonisi içerisinde de azıcık da siyahlıklar bulunsun.

Halid bin Safvan'a: “En aciz, en beceriksiz insan kimdir?” diye sormuşlar. O da bu soruya şu cevabı vermiş: “En aciz, en beceriksiz insan; dost aramayandır. Ondan daha acizi, daha beceriksizi ise bulduğu dostu kaybedendir.”

 

Sen bahardan önce gelen muştusun

Sen ölümü hatırlatan cemre

Tükensin, silinen yazılara inat ömür

Karşı konulmaz. “Gel!” diye haykırınca emre!...

 


 

 “ Öyle büyük boş laflar vardır ki,

içinde koca bir millet esirdir.”

 

SANA YAZDIM

 

Ayaklarının seni ölüme götürdüğünü bilerek, hiç ay ışığında yürüdün mü? Zehri yudum yudum içip acıya gülümserken, mağrur muydu bakışların hayata? Korkunun darp izlerini ruhundan silip, özgürlük marşları mı söylüyordun sevgiliye? Ölümü ölümsüzlük addedip beynine, ılık ılık tebessümler mi gönderiyordun cellada?. “Yaşasın Özgürlük!” diye haykırırken “Esaretin Bedeli” ruhunun en derinliklerinde onulmaz yaralar mı açıyor, sevginin bedeli olarak. Sevgi bedel isterdi biliyorsun değil mi? Bedel, dik duranların yalnız kaldığı bir sonucu önümüze kayarken, yine de bu yol bizim için “Fırka-yı Naciye’ye” uzanan en mukaddes yoldu anlayabiliyor musun?

Sonunun İrem mi, Ateş mi olduğunu düşünmeden kaçışanlara ya da dalga geçenlere ya da “Aman boş ver bir daha mı geleceğiz dünyaya?” diyenlere acıyarak ve ağlayarak baktın mı? Zemheride soğukları ciğerlerine çekerken, bahara üşümeden çıkanları bilebildin mi? Varoşların en uzağında senin yoksulluğuna gazel okuyanları, ızdırabına merhem olmak yerine kendilerine reklâm malzemesi aradıklarını fehmedebildin mi?  Bu yolda tek olduğunu hissedip, avuçlarında tuttuğun sürgündeki tutsak sevdayı azat ettin mi?

Şimdi, dün ve gelecekte örülecek olan zulümler zincirinin açtığı onca yarayı, ağlayan bir bebeğin gözlerinden süzülen damlayla yorumladın mı? Esirgeme yurtlarında, huzur evlerinde toplumsal kaosun oluşturduğu manzarayı eskimiş ceketine daha da sarılarak hislendin mi? Bir annenin kafasını ellerinin arsına alıp, kaybolan mazi için ağıt yaktığına ve hıçkıra hıçkıra ağladığına şahit olabildin mi? İçten bir gülüşe milyarları esirgemeden, melek timsali bedenler aramaya, son yolcunun rıhtımı terk etmesinden önce başladın mı?

Hayat gibi bir sönüp bir parlayan yakamozu sahilde, yıldızları semada, ateşböceklerini geceleyin izledin mi? Bülbül en son bestesini söylerken güle, seyircilerin manaya ne kadar uzak olduğunu içlenerek seyrettin mi? Maddenin peşinde seyrüsefer eyleyenleri; “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi; malda yalan mülkte yalan, var biraz da sen oyalan.” deyip, insanların yanlış yöneliş ve yönlendirilişlerini ibret ve hayretle izledin mi? Üzerimize çullanan günah batağından kurtulmak için dingin bir liman aramaya şimdiden başladın mı?

Susuzluğun kavurduğu çatlayan dudaklarla, birazdan öleceğini adı gibi bilip, yine de birkaç damla suyu yanındaki: “...bir damla su...” diye inleyen iniltiye teklifsiz uzattın mı? Gerçek mutluluğun peşinde ömürlerini harcayan gönüllü fedailerin tevekküllerine imrenerek baktın mı? Aynada yansıyan görüntünün yıllar geçtikçe kaybolacak bir heyula, siyah beyaz bir geçmiş, “bir saatlik uyku” olduğunu bu günden hissedip; gurur, kibir afetinden kurtulup sabır, şükür deryasına daldın mı?

Kendi çıkarları için insanlığı köle eden, savaşlar çıkaran, sömürgeler edinen, toplu katliamlara sebebiyet veren devletlerin seni ne gözle görüp değerlendirdiğini siyasi ferasetinle anlayabildin mi? Kendi hayatına bir balinadan, bir pandadan daha az değer verildiğine artık şahit olabildin mi? Sana düşman olanların, tarihteki yenilgilerinin intikamıyla yanıp tutuştuğunu, ilk fırsatta seni bir kaşık suda boğacaklarını öğrendin mi? Siyaset yapıyoruz diye söylenen yalanların, proje üretiyoruz diye uydurulan masalların, yatırım yapacağız diye tüketilen umutların, “Gelişmiş ülkeler seviyesine çıkacağız” diye kandırılan yığınların, oy zamanı birkaç aylığına hatırlanan vatandaşın duygularına tercüman olabildin mi?

Bu yakılan, söylenen türküler, deyişler, şiirler hep senin “uyuyan bir dev” edebiyatından kurtulup uyanman içindir. Seni bölmek, yutmak için senaryolar üretenleri artık anla.  Seni bekleyen analar, seherlerde bir muştu özlemiyle mersiye yakan serçeler gibi huzura durdular. Senin, Firavun sarayında Musa olup izzetle doğuşuna şahitlik etmek istiyorlar. Senin tarih yazan, harita çizen, Viyana da adalet için gezen, üzüm dallarına akçe asan, Yahudi ve Ermenilere bile kol kanat geren bir toplum olarak yeniden bayrağının altında soluklanmak istiyorlar.

Küçük bir hikâye belki en iyi özettir. “Rüzgâr, Güneş’e der ki: Ben senden daha kudretliyim. Bak, şu ihtiyarın ceketini sırtından fırlatıvereceğim. Rüzgâr esmeye başlar, fırtınaya dönüşür, ama ihtiyar ceketine daha sıkı sarılır. Güneş, 'Beceremedin' der: Ben daha kudretliyim. İhtiyara ceketini simdi çıkarttıracağım. Saklandığı bulutun arkasından çıkan Güneş, bir gülümsemeyle ortalığı ısıtıverir. İhtiyar, ceketini çıkarır, neşe içinde yürür. Güneş, Rüzgâr’a döner: Nezaket ve dostluk, sertlikten kuvvetlidir

Veya bir fıkra: Bir bilim adamı pirelerle deney yapıyor. Pireye: “Sıçra” diyor. Pire sıçrıyor. Pirenin kanatlarını koparıyor ve: “Sıçra” diyor. Pire yine sıçrıyor! Raporunu şöyle yazıyor: “Pire kanatları kopmuş olarak zıpladı.”Ayaklarını koparıyor ve: “Sıçra” diyor. Pire zıplayamayınca ikinci raporu şöyle ya­zı­yor: “Pirenin ayakları kopunca kulakları duymuyor.”

Bu şiiri sana yazdım, bir türküdür aslında.

Buram buram hasret kokar mısralar, deyişler.

Bekletme sana sevdalı biçare gönülleri,

Yeter artık bitsin, yetmez mi inleyişler?

 


 

“Sana nasihat edici

olarak ölüm yeter.”

 

ÖLÜM

 

Yeryüzünün bilinen en eski şeyidir ölüm. Ama herkese sanki yepyeni bir şeymiş gibi görünür. Sizi yalnız bırakıp da gidersem üzülmeyiniz. Ben yokken de güçlü olabilirsiniz, biliyorum.

Yıkılmamalısın... Her yerde yığınla mezar var bak. Belki de yerin altında, üstünden daha çok dostumuz, akrabamız vardır. Hayat çok kolları olan bir yoldur; orada biter, anlıyorsun.

İyi ölümün en güzel düğün olduğunu söyledim sana. İnsanların uykuda olduğunu ölümle uyanacağını, onun bazen ceza, bazen bir armağan, bazen bir lütuf olduğunu, şerefli bir ölümün şerefsiz bir ömürden daha değerli olduğunu; “kabre hazırlıksız girenin denize kayıksız açılan” birisi gibi olduğunu söyledim. İnanma yalan söyleyen aynalara, güllere, mutluluk bestelerine, sahte cennetlere, “Bir daha mı geleceğiz?” edebiyatına..

Kaçışın mümkün olmadığı tek kapıdır o... Onun için, her yerde ve her zaman beklemeli ve ona hazırlanmalıyız. Tekraren dönüş kapılarının ebediyen kapanacağı an gelmeden, ellerimizde sevgiliye vuslat anının hasretiyle sararmış güllerle, hazır bulunmalıyız huzurda... Hazır olmalıyız terazinin kefesini doldurmaya, kitabı sağdan almak için çalışmalar yapmaya…

Belki o olmasaydı anlamını kaybederdi yaşamak. Düşünmek bile tedirgin ediyor insanı. Ölümsüzlüğe çare arayanların elindekiler uçup gidecektir havaya. Bu canı veren kimse, alacak ve hesabını soracaktır yaptıklarımızın. Bunu düşünmek bile seni rahatlatıyor değil mi? Zalimlerin hesabının sorulması, haksızlığa uğrayanların haklarının iadesi,  emirlere itaat edenlerin mutluluğa, etmeyenlerin cezaya sevk edilmesi, hastaların, sakatların, güçsüzlerin, yoksulların, mazlumların güleceği bir zamanın da gelmesi huzur veriyor insana değil mi?...

Yıldızlar, ay, güneş ve umutlarımız başka bir kıyıda doğmak için batmazlar mı? İşte o kıyı, bizim burada ektiklerimizin tohumlarından oluşmuş kırmızı benekli gelincik tarlaları gibidir. Ölümlü bir dünyadan ölümsüz bir hayata geçiş, ruhun bedene bağlılığının bitişiyle gerçekleşecek ve yalancı olmayan bir baharın eşsiz güzelliği kaplayacak her yanı, hissedebiliyor musun?

Öyle bir hayat yaşamalısın ki, ardından duyan herkes, tabut, mezarını kazan kişi bile ağlamalı. Tabutunu kıymetli taşların taşındığı özen ve itina ile taşımalı insanlar. Ve her gün biraz daha kıraçlaşan toprağa, yüreğimizin yangınlarında harmanlanmış, ılık ılık damlalar akıtmalı sevenler...

Mevlana: “Gönül gözü açık, ölümün mahiyetini bilen ve ona göre hazırlanan mü'min ölümden korkmaz, geldiğinde gönül huzuruyla karşılar: “A genç, imanın belirtisi şudur: O sırada ecelin gelip çatsa, gene de gözüne görünmez, bir hoş halde karşılarsın ölümü. A benim canım, imanın böyle değilse, olgunlaşamamıştır; yürü, dinini olgunlaştırmaya uğraş”. İnsan aslında testi tarafından, yerlere dökülüp dağılmaktan, kuruyup yok olmaktan muhafaza edilen su gibi iken, kendini testi sanmakta, varlığının devamını bizzat kendinden bilmekte ve yanılmaktadır. Oysa insan hayatı, vücudu ve bedenini meydana getiren zerre, hücre, doku, organ, ruh, akıl ve duyguları, kısaca maddi ve manevi her şeyiyle varlık ve devamını İlâhî kudrete borçludur. O, bir anlık, himaye ve özenini insandan çekse, vücut, testisi kırılmış su gibi dağılır gider: “Sen sudan ibaretsin, fakat kendini testi sanıyorsun”. Değil mi?

Evet, artık sarmaşık çiçeği soluyor, rüzgarın efil efil esişi bile mecali kalmamış sararmış yaprakları döküyor, göçmen kuşlar, göçmeyen bir iklimin hazırlık provalarını yapıyor, bilinmez bir meçhul hazırlığındaki yolcular, ellerinde bavullarla sevenleriyle vedalaşıyor, utangaç çehrelerde saklanmak istenen gözyaşları hıçkırıklara dönüşüyor, elveda ama merhaba diyenler dilinde: “ ...Ondan geldik, dönüş, ancak onadır.” emri gönüllerdeki ızdırabı hafifletiyor, anlıyor musun?

Son dileğim şu: Keşke, her gün bir yolcunun daha sonsuza yürüdüğü bu yol, insanlar tarafından iyi idrak edilip, hayatlar ona göre tanzim edilebilse. Gerçekten ölümden sonraki hayat varmış, demek için ölmenin gerek olmadığı anlaşılabilse. “Peygamberler doğru söylemiş.” demeden, yaşarken ona uyulabilse. Elveda ama merhaba...

 “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet gününde ecirleriniz eksiksiz olarak verilecek. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa kurtuluşa ermiş olur. Dünya hayatı aldatıcı geçinmeden başka bir şey değildir.”

 

Ah!..Şu damlalar yok mu?       

Yağmurlu günlerin çilesi.        

Sevgiliye nağme söyler,        

Taşların soğuk gölgesi...          

Ah!.. Şu topraklar yok mu?

Tahta gıcırtılarıyla gelen.                                                      

Ardında perişanlar ordusu,              

Meçhulden meçhule giden..


 

 “Zaman

 Keskin kılıca benzer.

 Keser ama kesilmez.”

 

SEVDİM SENİ

Ben seni; nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek, soru işaretleriyle dolu cümleler kurup, iki yüzlü ihtiras girdaplarına düşürmek, ünlemle biten heyecanlar, duygular, arzular oluşturup, sonu gelmeyecek maceraların başrol oyuncusu yapmak için değil;  altın sırmalı ipek kumaşa büyük harflerle adını adımın yanına yazıp, iki noktanın arasına aşkımın açıklamasını yapmak, seni hangi kavramın ruhuyla sevebileceğimi, hangi açıklamanın beni ve seni en güzel içeriğiyle tarif edebileceğini, sahte sevgilerin paçavra gibi fırlattığı âşıklara, gerçek sevginin anahtarını göstermek için sevdim.

Ben seni; kişinin hem dünyada hem ukbada sevdiği ile beraber olacağını bilerek; gerçek sevginin kişinin kendini aşmasında gizli olduğunu hissederek; karşılık bekleyerek sevenlerin ancak takas yaptığını söyleyip, hiçbir karşılık beklemeden teklifsiz de sevilebileceğini göstermek; ızdırapla dağlanan sevginin daha da kuvvetli olacağına inanıp ona talip olmak için sevdim.

Ben seni; sevginin coğrafi sınır tanımayan yanını görmek, bulanık suları durultmak, sisli havaları dağıtmak, gözyaşlarından oluşmuş gelincik tarlasının manzarasında kaybolmak; ruh ve mana güzelliğinin karşısında doymadan ve durmadan seyre dalıp, makyajsız, tabi ve sadeliğin karşısında erimek; sevgilinin hisleriyle, onuruyla oynayanları sehpalarda sallandırıp, onu asli mercaına çekip, yüceltmek ve yücelmek için sevdim.     

Ben seni, asil kişilerin veya kendini öyle sananların cicili bicili laflarla yamalıklı bohça haline getirdiği sevgisiyle değil; basit fakat yüreğinde yanardağları faaliyete geçirecek fitili elinde tutanların asil sevgisiyle, dağları delmeyi; çöllere düşmeyi, zindanlarda çürümeyi, “Evet beni muradıma erdirecek ilaç budur.” diye bütün tedaviyi reddeden hasta âşıkların, feri gitmiş gözlerine bir ışık olsun diye sevdim.

Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye; muhafazası zor bu eşsiz cevheri beraber gönüllerimize nakşederiz diye; gecelerin ve gündüzlerin girdabına kapılmadan, akşamdan sabaha umudu taşırız diye; en güzel besteleri, sandalda mehtaba karşı, ellerimiz kenetli, Mevla’ya sunarız diye sevdim.

Ben seni, ölçülü, sade, sakin, ahlaklı, giyim ve kuşamıyla tecavüzden uzak, meşru zeminlerde eğlenmeyi bilen; evinin efendisi, çocuklarının annesi, cennetin ayakları altında olduğuna inandığım haya abidesi, kendisini sömürü aracı olarak kullandırtmayan, nerede, ne zaman, nasıl, ne konuşacağını bilen; nesli azalan sevgili örneklerine isteği çoğalan bir serserinin ironik bir bakış açısı olduğun için sevdim.

Ben seni özgür güvercinleri kıskandıran saflığın; hangi bela gelirse gelsin yıkılmadığın; cenneti ayaklarının altında taşıdığın; geleceğini ve gençliğini yakmak adına susmadığın; hürmet ve muhabbet edilmeye birinci sırada layık olduğun; her başarılı erkeğin arkasında sen olduğun; peygambere bile dünyayı sevdiren nedenlerden biri olduğun için sevdim.

Ben seni üç noktalı cümlelerin sonunu kendimce tamamlamak; alfabetik sıralamaya göre şiirler yazmak; tırnak içinde yazılan başkasına ait cümleleri aşkıma tercüman olsun diye alıntılamak; konuşma çizgisiyle başlayıp, seni konuşturup, gözlerinde ve sözlerinde manevi iklimlere yol almak için sevdim.

Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye sevdim...

 

Ben seni sevdim, yücelsin diye duygular.

Ben seni sevdim, yeşersin diye umutlar.

“Bırak bu içi dolmamış cümleleri.”  dediler.

Yine seni sevdim anlamasa da insanlar.

 


 

  “Allah’ın ibadetine

               dayanmak, azabına

 dayanmaktan daha kolaydır.”

 

PSİKOLOJİK TELKİNLER

 

Yapacağınız hangi iş olursa olsun tedbirli davranmayı kendinize şiar edinin. Acele işe inisiyatif koyup, müdahale edebilme şansınızın çok az olduğunu unutmayın. Tabi ikram ederken, ibadet ederken, tövbe ederken, hayırlı bütün işlerde acele etmenizin gerektiğini hep hatırlayın.

Adaletli olmak ve öyle davranmak ana gayeniz olsun. Adaletin olmadığı bir yerde nelerin olabileceğinin listesini yapın. Adaleti, güzel ahlakınızın en mukaddes süsü bilin, ona en öncelikli önemi verin.

Bir kişiyi övmede ve yermede haddi aşmayın. Sebepsiz yere konuşmayın ve gülmeyin. Bunları, toplumun ahmak ve aptal insanlarının yaptığını hatırınızda tutun. Konuşmanız gereken yerde susup, susmanız gereken yerde konuşup, dengesiz davranmayın. Bildiğinizi söylemekten sizi alıkoymaya, bilmezken de konuşmak için sizi zorlamaya kimsenin gücü yetmesin.

İnsana verilmiş en büyük servetin akıl olduğunu bilin. Aklı olmayanın neleri kaybettiğini bir düşünün. Aklı amacına uygun olarak kullanıp, kendinize en iyiyi yapabilme mücadelesinde hep olumlu telkinlerle onu cilalayın.

İnsanlarla ayıplarından, kusurlarından dolayı dalga geçmeyin. Alçakgönüllü olarak şerefinizi yükseltin. Yalan söylemek gibi bir gaflete düşmeyin.   İnsanlığı çepeçevre kuşatmış olan zina ve türevi hayâsızlığın önünde en ciddi engel siz olun. Elinizin altındakileri bu hastalığın salgınından korumaya çalışın.

Allah’ı ve onun yarattıklarını sevin. Sevmediklerinize koyduğunuz ölçü onun kıstaslarına uygun olsun. Unutmayın ki, yalnızca Allah için sevmek ve O sevmiyor diye sevmemek fiilini gerçekleştirebilenlerin derecesi, derecelerin en büyüğüdür. Aranızdaki sevgi bağlarını güçlendirin. Sevmenin iman demek olduğunu unutmayın.

Allah’tan korkun. Ondan korkmanın ve o korkuyla dökülen gözyaşlarının kişiyi melekleştirdiğini hissedin. Korkulmaması gereken kişilerden ve olaylardan korkanların, direnme güçlerinin zayıf olduğunu gözlemleyin. Özgür olmanın ve öyle yaşamanın kullukta gizli olduğunu, yaşaya­rak ve yaşatarak herkese gösterin.

Anaya babaya ve akrabalara iyi davranın. Onlar ihtiyarlayınca kendilerine en iyi şekilde hürmette bulunun. Yarın sizin de ihtiyarlayıp aynı duruma düşeceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Hangi dinden, görüşten, fikirden olursa olsun iyilik maşanızı elinizden bırakmayın.

Kendinize yakışan arkadaşlar edinin. Kötü arkadaşlardan sakının. Arkadaşların iyi günde gönül şenliği, kötü günde acıların hafifleticisi olduğunu unutmayın. Dostlarınızı hatalarıyla kabullenin. Değiştiremeyeceğiniz huylar için sabırla dua edin.

Hataları ve kusurları örtün. Size karşı yapılmış hataları bağışlayabilme kahramanlığında bulunun. Darılıp, gücenmek gibi huyları yüreğinizde barındırmayın. Yapmış olduğunuz kötü davranışlardan dolayı özür dileyebilme cesaretini gösterin. Nezaket kurallarına kayıtsız uyun. Bunu yapabilmenin büyük insanların işi olduğunu hatırlayın.

Ayrılık ve aykırılık tohumları ekmeye çalışanlara, birlik ve beraberliğin en mücerret örneklerini gösterin. Gıybet, laf getirip götürme, riyakârlık, münafıklık marazlarına esir olanların haberlerini iki kere araştırıp inceleyin. Zor ve sıkıntılı zamanlarda birlik ve beraberliğinizi koruyabilme adına, size düşen fedakârlığı derhal ve çekinmeden yapın. “Ortak paydalar ne kadar az bile olsa birlik ve beraberlik için en uygun seçenektir.”

Birbirinizle yardımlaşarak aranızdaki sevgi bağlarını güçlendirin. İşlerinizde birbirilerinizle istişarelerde bulunun. Merhamet ederek merhamet umun. Borçlarınıza sadık olun. Cimri olmayın. İsraf alışkanlığından vazgeçin. Elinizdekileri paylaşabilme duygusunu ön plana çıkararak, kazancınızı katlamanın keyfini yaşayın. Sizi bu duygularınızdan dolayı istismar edenlere tavsiyede bulunun. Devam ederse aynı delikten ikinci kez ısırılmayın.

Kendinizi büyük görerek küçülmeyin. Kibir hastalığının insanı uçuruma sürüklediğini, tarihi örneklerini iyi etüt ederek inceleyin. Nemrutların, Firavunların, Hamanların ve Karunların çağdaş benzerleri olmayın.

Öyle bir çalışınız ki, hem bu dünyanız hem de öbür dünyanıza kurtuluş dilekçeniz olsun. Çalışmanın ibadetle eşdeğer olduğunu unutmayın. Rızk endişesiyle umulmaz hastalıklara düçar olmayın. Çok konuşmak, çok yemek, çok uyumakla dilinizi, midenizi, inancınızı, bilincinizi öldürmeyin. Geçinmek için tutumlu olmaya özen gösterin.

Doğruluk, dürüstlük, eminlik, fazilet, namus sizin isminizin yanında anılan sanlarınız olsun. Sizin hakkınızda ön yargılarla dolu olanlar, haset, kibir, öfke ve kıskançlık girdabında boğulanlar bile size bu hakkı vermekten geri duramasınlar.  Çocuklarına örnek insan profili çizerken ilk sizi göstersinler. Sizin adınızı koysunlar onlara.

Öyle dua ediniz ki, ihlâsınızın karşılığını alınız. Yalancı dünyaya meyledip, ekonomik kaygılar için birbirinizle didişmeyin. İnsanlara su-i zan beslemeyin. Fitne fesatlarla dolu yaşantıları, kavramları, uygulamaları kökten reddedin. Sabır ağacının en orijinal meyvelerini siz verin. Şükrederek nimetlerinizin süsünü arttırın.             

Çağdaşlığı yakalamak, bilim ve teknolojiden faydalanmak adına yapılacak olanlara ilk siz başlayın. Bu gücü mukaddes kitabınızdaki hikmetlerde arayın. İnsanın sömürülmesi adına yapılan emperyalizmin en hazırlıklı karşıtı siz olun.

Günahlara, haramlara, faydasız şeylere, yasaklara karşı sizi kamçılayan şeytani dürtülerden, bunların zıtlarını yaparak sıyrılın. Gönlünüzü, beyninizi ve azalarınızı hayır yolunun vazgeçilmez erleri tayin edin. Ödülü ise sadece Allah’tan bekleyin.

Ölümü çokça anıp kalbinizin pas tutmasını engelleyin.  Ömrünüzden dolayı hesaba çekilecek olacağınız ahiret gününe hazırlanınız.

Cennete, hem maddi hem de manevi anlamda temiz olanların girebileceğini unutmayınız. Temiz olmamanın asla mazereti olmadığını benimseyin. Kendinizi toplumda ifade ederken asla aşağılık kompleksine kapılmayın. Yaşantınız için sizi alaya almaya, sizi tehlikeli görmeye çalışanlara; “..selam..” deyin geçin. Bu sizde bir korkuya sebebiyet vermesin. Allah’tan başka hiç kimse sizin hakkınızdakini değiştirebilme gücü ve kuvvetine sahip değildir.

Yapmış olduğunuz günahlardan dolayı binlerce kez dahi olsa, tövbe etmekten geri durmayın. Tövbesiz geçen hayatın sonunun bir facia olabileceği endişesinin yersizliği ile yaşayanların tarihi örneklerini öğrenin. Nuh, Ad, Semud, Eyke halklarının başlarına gelen ibretlik olayları yüreğinizde hissedin.

Şu hikâye iyi bir ibretlik hikâye bence: “Milâttan 900 yıl önce, insanlar bir tapınağa aşağıdaki yazıyı asarak okurlar ve bayramlarını kutlarlardı: “Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş! Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma! Başka türlü davranmak açıkça lüzumlu olmadıkça herkesle dost olmaya çalış! Sana bir kötülük yapıldığında, unut ve bağışla! Ama kimseye teslim olma! İçten ol! Telaşsız, kısa ve açık seçik konuş! Başkalarına da kulak ver! Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları! Çünkü dünyada herkesin bir hikâyesi vardır.  Yalnız planlarının değil, ne kadar küçük olursa olsun başarılarının da tadını çıkar! İşinle ilgilen! Seveceğin bir iş seçersen, hayatında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini çok seveceksin!

Olduğun gibi görün! Ve göründüğün gibi ol! Sevmediğin zaman, sever gibi yapma! Çevrene nasihatlerde bulun ama hükmetme! İnsanların kusurlarını bulmaya çalışırsan, onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüz yıllardır öğrendikleri bir kumsaldaki kum tanecikleri değildir. Kaybetmeyi, ahlâksız bir kazanca tercih et! Birincisinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme!

Rüzgârın yönünü değiştiremiyorsan yelkenlerini rüzgâra göre ayarla! Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da, hatırla ki yaratıkları yargılamak imkânsızdır. Doğduğun zamanları hatırlar mısın? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, sen öldüğünde herkes ağlasın!  Sabırlı, sevimli ve vefakâr ol! Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki bütün pisliğine ve kötülüğüne rağmen, dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır... (Xsenos M. Ö 9 y.y.)” Aslında değişen fazla bir şey yok. Ne dersiniz?

 

Sevmeyi, saygıyı, rahmeti, paylaşmayı,

Dünya bizden öğrendi yardımlaşmayı.

Şimdiki halimiz ağlatmıyor mu seni?

Tekrar dene,  zamanları çağları aşmayı…

 

 

 


 

“Yerinde sayanlar,         

   yürüyenlerden ziyade ses çıkarırlar.”

 

ÇAĞRI

 

Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşmanın gayelerini o kadar mülayim bir dille anlatmalıyız ki, onu dinleyenlerin, duydukları karşısında cezbeye kapılmaması mümkün olmasın. Biz, Elçimize yüklenen misyonun hedeflerine çok iyi vakıf olarak, aldığı görevi hakkıyla yerine getiren gönül fedailerinden bir başkası olmamalıyız.

“Peygambere düşen sadece tebliğ yapmaktır.” sözünün hayata tatbikinde yaşanan yanlışların cezasını çeken topluluk bizdik. Görevlerimizin bilincinde olamamamız, bizleri yanlış yollara sürüklemişti. Yanlışlarımızın yanlışlığını anlayabilecek feraset yoktu bizde. Bize, kardeşlerimizi sevmeyi emreden dinimizin, bunu bir imani mesele yaptığının farkına varamamıştık. “Fırka-yı Naciye” deyiminin arkasında durup, burun kıvırıp etrafımızdakilere tepeden bakarken, yanı başımızda bizimle beraber aynı kıblenin yoluna baş koyanları, aynı Allah’a dua edenleri, aynı peygamberi kabullenip, aynı kitabı tefekkür edenleri tekfir etmekle meşguldük.

Zorla, hurafelerle, anlamsız yorumlarla, çağdan çok uzak öğretilmeye çalışılan bilgilerin, nedenini, niçinini öğrenmeden kabule zorlanan beyinlerimiz, kalakalmıştı seyircilerin önünde. Deliller, yazılarda kalmıştı; yazılanlar ise, belleklerden ket vurmuştu bir daha hatırlanmamak üzere... Onun için saçmalamaya ve saçmaladığımıza kılıflar bulmaya bu zamanlarda başladık.  O kadar konuşulmayacak, tartışılmayacak şeyler tartıştık, konuştuk ki, en basit şeyleri bile yapmaktan imtina eder olduk. O basit şeylerin bir gün önümüzde dağlar gibi birikip, set oluşturduğunu hissedemedik.

Azıcık bir sıkıntı, çile, acı çeken bedenlerimiz kendisi ve çocuklarıyla beraber ayrıldı bu yoldan. “Bana dokunmayan yılan… Nasıl olsa birileri yapar…” sendromu ve ızdırabı o zaman başladı. Çileye, meşakkate, sürgünlere, atılmalara, kovulmalara talip olanlara sahip çıkmadı hiç kimse. Bunu yapanları misyoner kardeşleriyle beraber provokatör ilan ettiler; alnındaki ışığa, yüreklerindeki imana bakmadan. Bir gün sıranın kendilerine geleceğinden habersiz mutluluk oyunu oynadılar köşelerinde. Kimileri hala yaranma telaşıyla, sahte maskeler takmışlardı yüzlerine. Kendilerini kurtarma telaşıyla yapayalnız bıraktılar fedaileri. Bir zamanlar peygamberlerini yapayalnız bırakanlar gibi, azaba uğrayacakları endişesini hiç taşımadan.

İşte biz, hikmet ve güzel öğütle davet etmeliyiz bu kara sevdaya insanları. Dikkatli ve basiretli davranarak karşısındaki kişinin zihin, yetenek şartlarını da göz önünde bulundurarak yapmalıyız bu işi. Mantıki açıklamalarımızı duygulara hitap ederek perçinlemeliyiz. En soylu davranışın bu olduğunu anlatmalıyız hep. Bu sevda için bütün imkânlarımızı, kaynaklarımızı seferber etmeliyiz. Sadece para zengini olup: “Biz de inanıyoruz..” diyenlere gülüp geçmeliyiz. Uzattıkları sadakayı utanmaz yüzlerine çarpıp, birlik ve beraberlik adına sarsılmaz temeller atmalıyız.

Biz,  insanlar arasında dil, din, ırk, mezhep ayırımı yapmadan herkese çağrımızı çekinmeden ve teklifsiz yapmalıyız. Hatta düşmanlarımıza bile çağrıda bulunurken, Hz. Musa’nın Firavun’a gönderiliş ayetinde olduğu gibi yumuşak sözle davetimizi herkese anlatmalıyız. Kullanılan üslubun önemini en ince detaylarıyla çizmeliyiz. Dinin sürtüşme, ayrılık, bölünme, kavga olmadığını, onun ruhunda ve mayasında kulluk (özgürlük), kardeşlik kavramlarının içsel ve aşkın anlamlarının bulunduğunu anlatmalıyız evrene. Kula kul olmanın önündeki engellerin kaldırılması için, en önemli mücadeleyi vermekten geri durmayanların hayatından örnekler vermeliyiz.

“Bu dinde çağrı, bir kişinin, zümrenin, cemaatin, kurumun tekelinde değil; bütün insanların sorumluluğundadır.” deyip aforozu göze almalıyız. “Her kişinin, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, önce çevresine, sonra herkese teb­liğde bulunması gerekir.” diyerek, bu sorumluluktan kaç­maya çalışanlara vazifelerini hatırlatmalıyız. Bu işi yapacak kişilerin, her şeyde olduğu gibi sadece yaratıcının rızasını gözeterek bu işi yapmaları gerektiğinin altını hep çizmeliyiz.

O’nun rızasını seçen ve bu yoldaki çağrısını bilinçli bir şekilde yerine getirip her türlü çalışmayı yapan, bu uğurda kınanmaktan, bela ve sıkıntıdan çekinmeyip daima yürüyenlere selam olsun. Allah dilerse tüm dünyayı adaletle donatır. Bizim görevimiz ise O’nun çağrısını tüm insanlara, O’nun belirlediği esaslar doğrultusunda anlatmaktır. Selam olsun elinde özgürlük meşalesiyle bu yola fevç fevç çıkmış fedailere...

 

Selam olsun, geceye, yıldıza, güneşe.

Selam olsun emri yerine getiren, binlere.

Selam olsun İbrahim’e, Nuh’a, Adem’e.

“Tebliğ ettim mi?” diyen Muhammed’e.


 

“Alçak gönüllülük

gururun perhizidir.”

 

GÜZEL AHLÂK

 

 “İman bakımından müminlerin en üstünü, ahlaken en güzelidir.” hadisinin, insanlara çizdiği yönü anlayamadık. “Ben ahlaki prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.” diyen peygamberin söylediklerine ve varlığına çok uzaktık. Belirlenen bir amaç doğrultusunda, kendi arzumuz ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzaklaşamadık.

Toplumumuzun ahlaki bir bunalım geçirip, her geçen gün uçuruma doğru kaydığını görerek: “Toplumlar parasızlıktan değil ahlaksızlıktan yıkılır.” sözünü hatırlayamadık. İnsanlığın, iyi insan tiplerini mum ışığıyla aradığı bu karanlık devirde: “Güzel ahlaktan daha büyük bir şey yoktur.” diyerek ellerimizde nurdan yapılmış kandillerle önce kendimizi, sonra çevremizi aydınlatamadık. Artık yavaş yavaş kanıksanmaya başlanan olumsuz davranışların ve ilişkilerin, gerçek anlamdaki değerini yüreklerimizde yaşayarak, en iyi örnekler olup, toplumun sözü dinlenir insanları olmayı beceremedik. En ahlaksız davranış modelinin ilk uygulayıcısı, ilk müşterisi biz olduk.

İnsanlara merhamet, adalet, şefkat ve sorumluluk duygularını aşılayamadık. Zayıf ve muhtaç olanlara yardım etmeyi, anne ve babaya saygılı olmayı, gönüllerini kazanmayı, yanlarında ihtiyarlayınca onlara: “...öf...” bile dememeyi beceremedik. Mütevazı, sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olup, topluma böyle davranamadık. İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak adına üzerimize düşeni yapamadık. Bunu yapmak için mücadele edenlere de yardım edemedik. Hatta onların karşısında, fitne çıkarıyorlar diye ilk biz durduk.

Yeryüzünde kibirlenerek ve böbürlenerek yürüdük. Bilmediğimiz şeylerin arkasında zamanlarımızı heba ettik. Ölçtüğümüz zaman doğru ölçüp, doğru terazi ile tartmadık. Yetimin malını yedik. Allah’ın haram kıldığı canı haksız, anlamsız, saçma sebeplerle Allah adına biz aldık. Zinanın, faizin her çeşidini azar azar alışverişlerimize soktuk. Koro halinde en yeni küfürleri söyledik. Yalan söyleme, lanet okuma, alay etme, koğuculuk yapma, gıybet, riya, cimrilik, kıskançlık, hırsızlık illetlerinden kurtulmamız, toplumu yönlendirmemiz gerekirken, bu hastalıkların gönüllü müşterileri olduk.

“Sana gelmeyene gider, kötülük edeni bağışlar, vermeyene verirsin.” diyen peygamberi duymadık. Gönül ve beyin ferasetimizin körlenip dumura uğradığını çok geç fark ettik. Dinimizin binasının temelinin güzel ahlak üzerine kurulduğunu anlayıp, insanlara anlatamadık.

Ön yargı ve ön kabullerle sunulan bilgileri, toplumumuzu yıkmak ve sömürmek adına yenilik, çağdaşlık kılıfıyla dayatılan yaşam modellerini, gerçek anlamından ve kulvarından bilinçli olarak saptırılan değerleri, adetleri, maneviyatları, örfleri, kıyafetleri, kavramları, kuralları, gelişmiş ülkelerin çook gerisindeki eğitim anlayışını, günah girdabında boğulurken bile onun reklâmını yapmaktan çekinmeyip: “Siz de böyle yapın.” diye dayatanları, onların istediği gibi yaşamayanlara karalama kampanyası başlatanları hala öğrenemedik.   

Güzel ahlak adına ne varsa bunun dinimizin bir emri olduğunu, ahlaksızlık adına yapılanların dinimizde şiddetle yasaklandığını söylemekten bile acizdik. Bilim ve teknolojide geri kalmamızın sorumlusu saydıkları dinimizi, gerçek anlamıyla savunup, bunu yapanların suç bastırma psikolojisine bürünmüş birer zavallı, ya da basit taklitçiler olduğunu öğrenemedik. Maddi, bazen de manevi olarak onların ekmeğine yağ sürdüğümüzü bile hissedemedik.

Bencillik, kendini beğenmişlik hastalıklarında inim inim inlerken, yanı başımızda ilgisizlikten telef olanları göremedik. “Biz ile başlayan cümleler kurmalı, kardeşliğimizin temellerini sağlamlaştırmalıyız.” doğruları teraneyle söylenirken, benlik adına kasıp kavurduklarımızın düştüğü durumları anlayamadık. Emaneti hakkına vermeliyiz derken, sırf parası, makamı, şöhreti var diye kendimize liderler edindik. Keyfiyet gerektiren her işte, “Hani kemmiyet?” diyerek oyunu ilk baştan biz bozduk. Amaca ulaşmak için her aracı meşrulaştırıp, kirlenen maskelerle toplum huzuruna çıkıp, yenilik türkülerini söyledik. Öz eleştiri yapıp hataları kabullenme erdeminden çok uzaklarda, “Biz ve Onlar” sloganıyla kitleleri galeyana getirdik. Sonra da: “Provokasyon yapıyorlar.” diye onları ilk biz dışladık. Etrafımızda dönen siyaset anlayışını, değişen dünya düzenini hissedip planlı, organize olamadık. Kadroları bize muhalefet etmesinler diye şuurlandıramadık ama kitleleri iyi şartlandırdık.

Biz, bizim başımıza yağan azabın tek çağırıcısıyız. Hiç kimse bizi bu hale düşürmek için bir şey yapmadı. Biz, kendi ellerimizle ektiğimiz felaket tohumlarını topluyoruz şimdi. Gerçekle yüzleşmekten korkarak buralara kadar getirdiğimiz yaşantımız, düşüncelerimiz iflas etti. Güzel olanla başlayan her şeyin altına imza atan bir dinin müntesipleriyken, şanlı bir maziyle göğsümüz kabarıyorken, her karışı şehit kanı ile sulanmış topraklar üzerinde yaşıyorken düştüğümüz bu acıklı durum ancak böyle izah edilse gerek.

Hala devam edin çelik çomak oynayıp, kumlarda çocuksu hayaller kurmaya... Devam edin Ebabil kuşlarını zillet için çağırmaya...

 

Oyunlar vardır, aşkın ikliminde semanın.

Aktörler vardır, kesintisiz, hazırdır göreve.

Ellerinde meşale yola çıkmış bütün sevenler.    

Geride kalanlar mecburdur hesap vermeye…                                                                                                                                                      

 


 

“Cehennem dediğinde odun yoktur.

 Herkes,  kendi ateşini kendisi götürür...”

 

SANA GELİYORUM

 

Yağmurlardan arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Daha serçeler dadanmamıştı ağaca, daha bülbül figanda değildi gülün endamına, daha çiçekler tercüman değildi aşkın hissiyatına.

Ellerimde hüzün vardı. Kırmızı kan lekesini andıran. Gelincik tarlalarından, sevdaya teklifsiz sunulsun diye aşırılmış güller. Anlatıyordu ızdırabı; çiğ düşmüş gözyaşlarıyla... Umutsuzca yuvasından ayrılan annenin bulamadığı nevalenin yüreği dağlayan acısı, çığlıklarla beraber pervaneleşiyordu semada. Her kanat çırpışında bir kez daha ölüyordu anne, karşı konulamaz histerik bir yaklaşımla…

Yaşama dört elle sarılmış geleceğe dönük beklentilerim vardı kuşkusuz. Aşk ikliminin gelmediği bir coğrafyada, sevgisiz, monoton bu tiyatroyu oynayan, gülmeyen simalar mevcuttu çevrede. Yüreklerine kurşun yarası değmemiş platonik saçmalıklarla doluydu, bir ucu büyük ihtiraslarla yakılmış mektupları... Ağlayışları bile yabancıydı, beni hoyratça söyleten şarkılarıma. Bakışları, uzayın derinliklerinden yolcuları görmüş gözler gibi, hayret ve dehşet yüklüydü endamıma...

Sahile acımasızca vuran dalgaların melodisini, duyan yoktu benden başka. Yakamozu seyredip hayaller kuran, kelebeklere isimler takıp, mutluluktan uçanlar yoktu. Ben, aşkı, aşk ikliminin seyyahlarında zirveleşen duygularını,  ben­de de hâsıl olması için satın almıştım. Onlar da benim gibi ince ruhlu, benim gibi sırılsıklamdı zemheride. Biliyorlardı tabutun arkasından gidenlerin acısını. Yeni tatmışlardı cennet kokusunun dudaklarda bıraktığı muştuyu. Mezarında bir ben anladım neden ağladığımı, bir de o anladı; insanın her geçen gün biraz daha kaçtığı soğuk ürperti.

Göçmen kuşlar, aheste aheste gitti buralardan. Garda vedalaşan ellerde ve dillerde yine aynı temenni, “Görüşürüz..” Evden ayrılan yiğitlerin ardından sallanan eller, edilen dualarda da hep aynı inilti. Gurbeti vatan bilip uzaklardan kısacık bir iki hal hatırla dindirilen yürek fırtınalarında da aynı özlem. Tekraren dönüşü olmayan bu yolun, yolcularının heybelerine bakacaklarmış, gümrükte. Ne getirdiklerini tek tek inceleyeceklermiş. Ben ne götüreceğim acaba. Ateşe odun mu, sevgiliye gül mü?...

Yağmurlardan arta kalan o toprak kokusunun, tıkanan damarlarımda bir usare olacağını nereden bilecektim. Ben eylüle küsmüştüm goncayken yapraklar. Dallarda meyveler kıyama durmamışken şiirler yazıyor, kurgular yapıyordum beynimde. Aşk kitaplarının basılmadan sırasında bekliyordum, uykusuz. Özgürlük savaşçısı addetmiştim kendimi. Düşmanı olmayan bir beldenin, kendine düşman tek adamıydım barış adına.

Beni anlamak için zıt anlamlı kelimelerin anlamını bilmek ve küçücük neşemle,  küçücük köşemin farkında olmak yetiyordu. Bana biçtikleri elbise, ruhumu sıkıyor; verdikleri rol beni öldürüyordu. Yaşamak için sevmeye karar verdim. Başındaki örtüsüyle beyaz güvercinleri kıskandıran özgürlük meleklerinin, eylemsel ağlayışlarından yepyeni anlamlar çıkarttım. Yaşayacak, vazgeçmeyecek, direnecek, bana biçtikleri deli gömleğini onlara giydirecektim. Zaten öyle olmam gerektiği yazılıydı, okunup idrak edilemeyen sayfaların arasında…

Ey gözlerimin aklığının, ruhumun berraklığının, duygulardaki saflığımın müsebbibi. Beni de al yanına. Beyaz güvercinler getirmedi mi selamımı? Bak ellerimle öldürdüm seni tanımayan sevdayı. Beni benden alıp, hislerime galebe çalmaya çalışan aşkı, kirlenmiş bir mendil gibi tarihe attım, anlamıyor musun? Tutkunun bedenimde açtığı yaraları tedavi ettirdim. İtmimna olmuş bir nefisleyim şimdi. Razı olmasını beklemekten başka ne çare...

Artık son deminde ayakta duramayan serseri bir mayın gibi infilak üzereyim. Seni tanımadan geçen zamanımın kaybedilmiş kalıntılarına mersiye yakmak niyetinde değilim. Son bir hamleyle üzerime çullanan fırtınanın gazabından kurtulmuş olarak sana geliyorum.

Şunu da biliyorum ki, ben zaten hep seninleydim...

 

Ne yapsam yok çare, dönmez tersine

Geceleri doğmuyor mehtabım benim

Sanki ayaz vurmuş yıldızların hepsine

Geceleri zindan, mahkûmu benim...

 


 

 “Evladı babasını geçmeyen

bir toplum, yükselemez.”

 

BİZE NE OLDU?

 

Bir zamanlar, at üzerinde giderken: “Allah’tan kork ya Ömer!” diyenlere karşı, hemen atından inip yüzünü toprağa sürerek: “Ömer de kim oluyor ki Allah’tan korkmasın.” diyen adalet sultanlarıyla doluydu her yan. Yine O: “Fırat kenarında bir kuzuyu kurt kapsa, Allah benden hesabını sorar.” diyerek bir yöneticinin duyabileceği sorumluluğun sınırlarının azamisini yüreğinde yaşamıştı.

Bir savaşta düşmanını yere serip, onu tam öldürecekken, düşmanının yüzüne tükürdüğünü gürünce, kılıcını kınına koyup: “Kalk ey adam! Ben seni Allah için öldürecektim. Sen şimdi benim yüzüme tükürdün ve nefsimi incittin. Seni bu hal üzere öldürürsem nefsim için öldürmüş olurum.” diyerek nefsini ayaklar altına alabilen yiğitlerimiz vardı.

Annesi tarafında dininden döndürülmeye çalışılıp: “Anne katili olacaksın ya Saad.” diyen annesine: “Senin bin canın olsa da her birini benim İslam’dan dönmem için feda etsen, vallahi ben yine dinimden dönmem.” diyerek, günümüzde “Ben de Müslüman’ım!” demekten bile imtina edebileceklere ibretler sunanlar vardı.

Uhud savaşında kardeşini, babasını, kocasını ve oğlunu şehit verip: “Ey şanlı gaziler! Siz bana Allah’ın Resulünden haber verin, o nasıl?” deyip, O’nu gördükten sonra da:   “Anam,  babam sana feda olsun. Sen sağ olduktan sonra her felaket vız gelir bana!” diyerek, peygambere bağlılığın en yüce örneklerini sunan hanım sahabeler vardı.

Düşmanların tuzağına düşüp öldürüleceği vakit: “Şimdi senin yerine peygamberini öldürüp, seni azad etseydik, kabul eder miydin?” diye soranlara: “O’nun mübarek ayağına bir diken batmasındansa ölmeyi, gün ışığından ve çoluk çocuğumun gül yüzünden mahrum kalmayı tercih ederim” diyerek iki rekât namaz kıldıktan sonra: “Ölümden korktu da namazı uzattı demeyesiniz diye kısa kestim.” diyen ölüm ve peygamber sevdalısı Hubeybler vardı.

Peygamberin mucizesini gerçekleştirmek için ordusunu ve gemilerini karadan yürütüp, kır atı ile denize açılıp: “Ya bu şehri alırım, ya Bizans beni alır.” diyerek köhne Bizans’ı yere serip, çağ açıp çağ kapatan Fatihlerimiz vardı.

Düşman mermileriyle yaralandığı halde teslim olmayan, üç sıra Rus askerini yararak ilerleyen, otuz üç saat su ve çamur altında kaldığı halde yılmayan, esir olduktan sonra: “Özür dile, kurtul!” diyenlere: “Saçlarım adedince başım olsa, her gün biri kesilse bu hizmetten yine çekilmem ve dünyayı başıma ateş yapsanız Kuran’a eğilmiş bu başım asla zındıklara eğilmez.” diye haykıran kahramanlarımız vardı.

Endülüs’e ayak bastıktan sonra gemileri yaktıran komutana: “Aziz komutanım gemileri niçin yaktırıyorsunuz?” diye soranlara: “Gemileri ve taşıtları ellerinde tutmak isteyenler, dönmeyi düşünenlerdir. Bana gelince ben bu ülkede kalmaya ve savaşmaya karar verdim. Deniz arkanızda, düşman önünüzdedir. Allah yolunda ya ölürüz, ya gazi oluruz.” diyen Tarık bin Ziyadlarımız vardı.

Fitne ve fesadın kol gezdiği bir hengâmede: “Ya imam, hayatın tehlikede. Kalbinden inanmasan bile, yalnızca dilinle istedikleri şeyi söylesen olmaz mı?” diyenlere: “Asla, âlimler hakikati söylemekten çekinirlerse, cahiller ne yapmaz? İnancım hayatımdan çok üstündür.” diyerek otuz sekiz ay işkenceden sonra hakkın rahmetine kavuşan İmam Ahmetlerimiz vardı.

İtalyan emperyalizminin kanlı ve kirli çizmeleri Bingazi’yi kirlettiği tarihten itibaren, izzet ve şerefi elden bırakmayarak bu talancılara karşı mücadele eden ve: “Kâfirlerin esareti altında yaşamaktansa ölmenin büyük bir şeref olacağını” söyleyen yirmi yıl İtalyanlara karşı amansız bir direniş gösteren, İtalyan Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde yargılanıp da: “ İdamına karar verildi.” şeklinde karar çıkınca: “Hüküm yalnız Allah’ındır. Sizin alçak hükmünüzün hiçbir değeri yoktur. Biz Allah’a aidiz ve ona dönücüyüz.” cevabı veren, Ömer Muhtarlarımız vardı.

O gerçek bir liderdi. Kırk yıllık bir hayatta en fazla ne yapabilirse, ondan fazlasını yaptı. Değiştirmek istediği toplumdan önce kendisini değiştirdi. Her dakikası fitili ateşlenmiş bir dinamit gibi geçiren bu adam, ifrazattan yorulmayan bir yanardağa benziyordu. O’na: “Amerika’yı sarsan adam.” dediler. “Dünyanın en öfkeli zencisi.” dediler. Doğruydu. Her şeyin aynı kaldığı değişiklik arzuları kimseyi rahatsız etmezdi. Ve zulüm, kısmak istediği sesi nara yapmıştı. Bazen ölüler, yaşayanlardan ziyade çok daha yüksek sesle konuşurlardı. Malcolm X onlardandı. “En iyi nasihat, en iyi örnek olmaktır.” diyerek, iyi örneklerle hayattan ayrılan yiğitlerimiz vardı.

“Bu Kuran Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur­an’ı sukut ettirip ortadan kaldırmalıyız yahut da Müslüman­ları ondan soğutmalıyız.” diyen İngiliz bakan Glads­ton’un sözleri gazetelere çıkınca: “Ben de Kuran’ın sönmez ve söndürülmez ebedi bir güneş gibi bir mucize olduğunu, bütün dünyaya ispat edip göstereceğim.” diyerek ömrünü bu yola adamış, yirmi sekiz yıl hapis ve sürgünlerde çile çekmiş: “İman, hem nurdur hem kuvvettir.  Hakiki imanı elde eden tek kişi bile cihana meydan okuyabilir.” sözünün esasları için, bir ömür mücadele ve mücahede eden Said Nursilerimiz vardı.

Bizim, tarihi altın harflerle dolduracak kadar ender insanlarımız olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Yeter ki biz, gerçeklere kendi inanç felsefemizin gözlüklerinden bakalım. Yıllardır bize öğretilmeye veya bize yakıştırılmaya çalışılan iftiraların etkisiyle atalet gösterip miskinleşmeyelim. Dünyada hangi güzellik varsa onun altında İslam’ın derin ve aşkın anlamları olduğuna hem kendimiz inanalım, hem de herkesi inandıracak bir tebliğ anlayışı içinde olalım. Bizler kurtarıcı beklemek yerine kurtarıcı olmaya aday olalım. Beklemek pasiflik, aday olmak, hareket getirir. Hareket eden bir düşüncenin hedefe ulaşması çok yakındır. Hedefe ulaşmasa bile amaç, bu uğurda yapılabilecek en doğru işlevin bu olduğunu göstermek ve olumlu örnekler sunmaktır.

Artık gemileri yakmanın zamanı gelmiştir...

 

Sensin, beklenilen kahraman ufukta.

Hala ne duruyorsun böyle muallâkta.

Çöküşün sorumlusu sensin diyorlar.

Yüceleceğiz, bin yıl sürünür kalsak da…


 

“Birbirini seven insanlar

kanunsuz da yaşarlar.”

 

GELİNCİK

 

Gözyaşlarıyla ıslanmış titrek bir nağme, içsel bir izdü­şüm, tensel bir dokunuştur gelincik. Bazen bulutların damlaları çaresiz kalır onun sağanağında. Bazen, şehitlerin kanı gibi buram buram aşk, sevgi, kararlılık hâkimdir gözlerindeki ışıltıda. Bazen de duygusal bir infilaktır sözleri, eylemleri, tebessümü, düşünceleri ve suskunluğu... Ayağa kalktığında olacak depremin etkisinin fevkinden çok uzaklarda sessiz ve sakin bir iklimde dev uykusundadır. Geleceği uyandırıp, kendini yakmak için beklemektedir...

Hazanın en son deminde, son raddesine kadar zorlanan sabrın taşma noktasıdır. Kendini yabancı bir iklimde hissedişin en keskin çığlığıdır. Bir türlü gerçekleşmeyen özgürlüğün ve huzurun Kaf dağından beklenişinin tekrarlanan güncesidir. Zincirlere vurulan fikirlerin, bedenlere daraltılan inançların, ruhlara gerilen ağların isyan bayrağıdır. Susan, susturulan belki de susma hakkını kullanan bu toplumun ezilen, horlanan, dışlanan ve zencileşen yığınlarıdır gelincik...

Kapılar kapanmıştır yüzüne. Zemheri yakındır oysa soğuklar yakın. Bir naylon çadırın altında tüm geleceğini ve hatıralarını depremde kaybeden anne ile bebeğinin titremesi; bir üniversite kapısında, verdikleri onca emeğe, akıttıkları tere bakılmadan, gencecik fidanların ıslanan geleceği, hercai topluma ve yetişen ahlaklı, faziletli değerlere vurulan prangaların aşinasıdır gelincik. 

Bütün ilim dallarında Dünya ve Olimpiyat madalyaları kazansa da; üniversite sınavlarında birinci olsa da, okuduğu okullarda derecelere girse de, vatanın kalkınması, milletin huzuru için, girişimler, buluşlar yapsa da hatırlanmayan, itibar edilmeyen, gündeme getirilmeyen, kapılardan kovulan, inancından milli ve manevi değerlerinden dolayı birilerinin çıkarları ve mutluluğu için asimile edilmeye, özünden saptırılmaya çalışılan dinamik gençliktir gelincik...

Darda kalanlara yardım etmeye çalışırken engellenen; fikir okuyor, sohbet yapıyor diye baskınlara takiplere uğrayan; şedit yazı yazmasın, eleştiri yapmasın, hakkımızda konuşmasın, kendi çıkarlarına hizmet etmediği için andıçlanan, tacize uğrayan, gözaltına alınan; sırf dini bilgiler verdiği için radyosu ve televizyonu kapatılan; bırakın dindar olmayı, demokrat oldukları, özgürlükleri savundukları için işlerine son verilen, sebepsiz üniversitelerden, okullardan, işyerlerinden atılanlardır gelincik...

Ekonomik ve siyasal başarısızlıkları örtmek, gündem değiştirmek amacıyla kullanılan; sanayiye, devlet desteği olmadan yatırım yapmak isteyen, engellenen; paralarına el konulup hiçbir sebep olmaksızın araştırmalara, kovuşturmalara tabi tutulanlardır gelincik...

Gelincik; kendi ülkesinde yabancılara bile tanınan hakların çok gerisinde haklara, özgürlüklere sahip olanlardır. Onlar zencileridir bu toplumun. Yâda Eskimo’ları veya Kızılderilileri... Siz nasıl tarif ederseniz edin... Gelincik, yıllardır söylenen bir türkü. Asırlardır hissedilen bir sitem. Çağlardır beklenilen kurtarıcı. Her gönlün yaradanından dileği, duasıdır.

Artık gelincikler ağlamasın. Ve dökülen gözyaşları, kırmızı benekli bu hüzün tarlasına akmasın...              

Yaşamak, üniversiteli bir genç kızın gözüyle restleşerek

Hayatı tezatların güzelliğinden seyrederek

Yaşamak, umudun fay hattı gibi kırıldığı bir dönemeçte

Sana gülen bir bebekle inadına, acıtanlara gülümseyerek


 

Eğer elinizde bir çekiç varsa,

her şey gözünüze

bir çivi gibi görünmeye başlar.”

 

VARDIR, İNANIN

 

“Eller” vardır… Çilenin en hasını yaşamış, her kıvrımında acının izleri katmerleşmiş fakat ümidini yitirmemiş Mevla­sından duada. Diller vardır. İncitmemiş kimseyi; gereksiz bir söz, incitici bir sitem, alaycı bir dikleniş, kırıcı bir hisle yönelmemiş karşısındakine dünyada

Anlar vardır… Bazen biri bin yıl; bazen bini bir yıl yaşanmak istenir. Geçense sermayeden bir tükeniştir... Biten ve gelmeyecek olan o ucu kırışmış siyah beyaz kareye, mersiyeler yakılır sonradan. Geçmiş günün kötüsü olmazmış ya, elindeyken kıymetsiz, pespaye olan…

Bedenler vardır… Verdiği sözü yerine getirmenin edasıyla kanatlanıp, melekleşmiş. Kirlenmişliğin çok uzağında beyazın her tonuna bulanmış. Şehrin ve şehirlinin, “zamana uy” telkinlerine kulak asmamıştır, kırmadan. Zamanla göçmüş çoğu, destanlarını bile duyamadan…

Aileler vardır… Kişilik ve kimlik bunalımına düşmeden, çıkarılmak istenen fırtınalar, yerleştirilen onca dinamitlere rağmen, yuvasını terk etmeyen metrekaresel bir ilişkinin kurbanı olmayan. Çocuğunu, yağan maddi ve manevi anaforun yıkımından çıkaran ve onu sokağın acımasız kollarına savunmasız bırakmayan…

Direnenler vardır… Beyazıt’ta, Eyüp’te, Taksim’de, Çağlayan’da. Zulüm portresinin eksilmediği her yerde. Canlar, yere serilir, vücutlar eylemin panzehiriyle morarır. Ağzından tek kötü söz çıkmayanlar hakaretlerle tanışır. Damlarda günler sayılır. Yılgınlık gösterenler, azalmaz en ufak bir sıkıntıdan sonra. Bilirler ki; önemli olan, bu zamanda gerçekleşmesi değil her şeyin. Sorumluluk bilinci ağır yaralamıştır yüreklerini, isteyerek…

 Sevenler vardır… Aşkın bir duygunun, gönülde bıraktığı titremeyi, serseri hayallere kurban etmeden aramışlar aşkı. Yüce ve asil bir duruşu, cüce ve zelil bir kompozisyonun sömürü aracı olarak görmemişler. Sevdiği ile beraber olmanın esprisi, seçilen kişilerin ve yaşananların denetimsiz olamadığının göstergesiydi. Sınırsız özgürlük kokan heyecanlar, sınırsız bir kölelik doğuruyordu. En zaaf nokta da orasıydı zaten.

Kahramanlar vardır… İşe, başkasını yenmekle değil; kendini yenmekle başlamış, olumsuz ve sorumsuz duyguları illegal yöntemlere inat legal yoldan idam etmişlerdir. Mazeret ve atalet üreten nefsi ayaklar altına almış; kalbin otoritesini tesis ederek beyni onun emrine amade kılmışlardır. Basit ilişkilerin, dolambaçlı yolların, hain pazarlıkların, şuursuz adımların, serseri heyecanların taliplisi ve takipçisi olmamışlardır. Ahlaklı, erdemli, şerefli olmayan herhangi bir şeyin etrafında, yanında değillerdir. Safını ve saflığını (temizlik) belli etmiştir.  Her ne kadar esamesi okunmasa da toplumda…

Alimler vardır… Tüm yanlışlıkların ve yakarışların ilk tepki vericisi, en önde karşı koyucusudur. “Ben” ile başlayan cümlelerin çok uzağında “Biz”den biridir. Söylediklerinin her tarafında bulunan, aktif, otoriter, sözü dinlenir ve davasında idealisttir. Olaylara ve olgulara kabuktan öze değil de, özden reele doğru bakış açısı geliştirmiştir. İşte onlar: “Adam gibi adamlardır.”

Dostlar vardır... Yıldırım gibi yetişirken imdada. İyi günün değil; kötü günün sevdalısı inadına. Eşi bulunmaz bir Hint kumaşı, nadide bir erguvan çiçeği, gökkuşağı renginde hercai bir menekşe veya. Nesli azalan örneklerine, çoğalan bir özlem encamına. Hayat bir başka güzel, onlar olunca yanında. Sadece kalbiyle değil tüm azalarıyla hazırdır yardıma. Kurşunla kenetlenmiş binalar gibi safları sıklaştırmış, özgürce düşündüğünü yaşamak adına.

 

Bir mavi düştü, yüreğim yere düştü, yılanlar üşüştü

Bilirler isyanımı, titreten ve titreyen bir gülüştü

Sürgünden dönüyor, sürgünler ölüyor, hürriyet aşkına

Yine söylüyor bildiğini, ne yüce, ne muazzam ölüştü…

 


 

“Bugün kim olduğun,

dünkü tercihlerinin sonucudur.

Yarın kim olacağın

 Bugün ki kararlarının sonucu olacaktır.”

 

YAŞAM VE ÖLÇÜ

 

       “Ensemin örsünde bir demir balyoz

     Kapandım yatağa son çare diye 

     Bir kanlı şafakta bana çil horoz

     Yepyeni bir dünya etti hediye...” N.F.K

 

Yeni bir dünyaya ne kadar çok ihtiyacımız var. Yeni umutlara vuslat duyabilmek. Yeni bir şeyler üretebilmek. Geçmişe sünger çekip geleceğe sevgiyle bakabilmek. Yeniden aşık olabilmek. Yeniden yorumlayabilmek kavramları ve kavgaları. Çocuklarımıza özledikleri, acıların ve savaşlarının kirli yüzü olan savaşlardan uzak bir dünyayı bırakabilmek için...

“Dün öldü, bu gün can veriyor, yarın henüz doğmadı. Zamanın kıymetini bilin. Ömrü boş işler peşinde harcamayın. Şöhretten sakının. İnsanlar bu gün över; yarın söverler. Ölçünüz Allah Rızası olsun. Şükredin; bütün azalarınızla şükrederek, gerçek şükredenlerden olun. Sadece dille şükreden kimsenin şükrü az olur. Gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman ibret almak, şer gördüğü zaman örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işitirse onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü harama uzanmamaktır. Midenin şükrü helal yemek; ayakların şükrü harama gitmemektir. Kim böyle yaparsa gerçek şükredenlerden olur. Öfkelenmeyin. Öfke ve şehvet insanı küfre götürür. Kişi gazabını yenmedikçe takva sahibi olamaz. Sabredin. Sabır güzeldir. Susmak sabırdandır. Makamların en yükseği fakirliğe sabretmektir. Dünya ve ahiret rahatınız için kötü ahlak sahipleriyle görüşmeyin. Ey Müminler! Nefsinizin kölesi olmayın.”  (Bişri Hafi)

Diyerek, zamanın değerini kavrayabilmek. “Hiç kimse beni kendisinden nefret ettirecek kadar küçük düşüremez. Davam çok büyük, nefrete vaktim yok.” (l.Jones) mantığını tebliğ anlayışımıza oturtabilmek. Fertlerle uğraşmadan, genel ve kutsal olan argümanlarda birleşebilmek. “Öyle büyük boş laflar vardır ki, içinde koca bir millet esirdir.” (S.İel) , “Kişinin dininin güzelliği; anlamsız, boş şeyleri terk etmesindedir.”(Hadis) diyerek anlamsız, saçma sapan, boş tartışmalardan uzak durabilmek. “Birlik, her kuvvetin üstünde bir kuvvettir.” (H.E.Benna) fermanını ayrılık tohumlarıyla gezenlerin yüzlerine haykırabilmek. “Kıvılcım üfleme sanatı, fazla üfürürsen söndürür, az üflersen yanmaz.” (Daryal) ilkesiyle, insanlara yönelirken, pedagojik ve psikolojik mantık çerçevesinde hareket edebilmek için...

 

“Her gülen bir gün ağlar, bakmayın gülenlere

Ne mutlu bu dünyada ölmeden ölenlere.”

(M.Hilmi Yıldırım)

 

O kutlu buluşma anının hasretiyle yanıp tutuşabilmek. “Ölüm hayatın bitiş çizgisi olsa da, bir sonraki hayatın başlangıcıdır” müjdesine bağlanabilmek. “Sonum ne olur?” diye yaşarken bir söğüt yaprağı gibi titreyebilmek. “Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber.” diyerek ölüme hazırlanabilmek. “O önce size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha sonra sizi yine diriltecek olandır. Hakikat şudur ki insan çok nankördür.” Nankörlük yapmadan gerçek kurtuluşa yönelebilmek. “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”  diyerek, gerçek nefes alıp verme, gerçek yaşama nedeninin kat-i kurallarını; “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” İlahi fermanıyla çerçeveleyerek, hayat denilen duygunun, nelere ve nasıl dayandırılması gerektiğini, kör vicdanlara, inatçı nefislere ve anlamayan beyinlere ince ince ama yüksek ses tonuyla kavratabilmek için..

 

“Atiyi karanlık görüp azmi bırakmak

Alçakça bir ölüm varsa eminim budur ancak.

(M.A.Ersoy)

 

Amaçları ve araçları iyi tesbit etmek. “Zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı görebilecek”  ferasette gençler yetiştirmek. Surda açılan gediğin tuğlalarını birer birer eksiltmek için plan ve projeler yapmak. “Bir milletin, başkasını kendine tercih etme ruhu ve kardeşinin kusurlarını affetme ahlakı kuvvetlenir de, birbirini sevmeye, birlikte yaşama derecesine varırsa;  böyle bir millete elbette bölücüler giremeyecek, düşmanlar saldıramayacaktır.” (H.E.Benna) aksiyonunu gönüllere ulaştırabilmek. “İnanıyorsanız üstünsünüz.” düsturuna yapışarak haksızlık karşısında “dilsiz şeytan” olmamak. “Kimse, güler yüzlü insan kadar çok çiçek toplayamaz” prensibiyle hareket ederek tüm gönüllere; gerçek sevgiyi, hakiki yaşama gayesini, nasıl yaratıldığımızı ve nereye gideceğimizi, en önemlisi bu dünyada ne yapmamız gerektiğinin muhasebesini yapabilecek insanlar yetiştirmek.

“Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür.” (Gazali) çalışma sistemiyle engelleri bir bir ortadan kaldırmak. “Mümin üzerine güneş doğdurmaz güneşin üzerine doğar.” (Hadis) diyerek, yürürlükte bulunan her şeye kendinden bir parça eklemek. Korkmadan, yılmadan, bıkmadan, usanmadan çalışmak ve ilerlemek...

 

“Korkma düşmandan ki, ateş olsa yandırmaz seni

Müstakim ol, Hz. Allah utandırmaz seni.”

  (M.A.Ersoy)

 


 

“Fikirler ordulardan

 daha güçlüdür.”

 

ATALET

 

Dünyada İslam toplumlarının geri kalmasının, özgür olamamasının,  tek nedeni vardır: Tembellik.

Onu, biraz enteresan olarak, ölümün ikiz kardeşi, hayatın en büyük düşmanı, insanlık ayıbı olarak görebilirsiniz. Peygamberimiz ne güzel de buyurmuş: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey, göbek iriliği, uyku düşkünlüğü ve tembelliktir.” Bu hastalık, insanın ömrünü öyle bir doldurur ki; herhangi bir işten daha fazla buna emek harcar ve kişiyi kendi arzularının, heveslerinin kölesi yapar. Yani tembel insan en büyük müsriftir.  Acımasızca hayatın israfını yapar...

Toplumda var olan hastalıkların da tembellikle beraber hareket ettiklerini söylemek garibinize gitmesin. “Boş oda şeytanın çalışma odasıdır.” Karanlığa, cehalete küfrederek geçen ömürde bir mum bile yakamayanların akıbeti bundan daha kötüdür aslında. Kahvelerin, oyun salonlarının, eğlence yerlerinin, statların, dopdolu olup; manevi yerlerin, çalışma alanların bomboş olması, borç almanın faiz ve rantçılığın meziyet kabul edilmesi, köylerde ve şehirlerdeki görüntünün yüzyıllardır değişmemesi, insanların ne kadar ürettikleriyle değil; ne kadar devletçi ve tek tip kafaya sahip olduklarıyla, tükettikleriyle değerlendirilmesi, teknolojinin tarımın emrine verilmemesi maalesef acı ülke tabloları gündeme getirmektedir. Gelişmiş devletler önce tarımını güçlendirmiş, sonra sanayide güçlenmişlerken, bizde tam zıttı bir durum sergilenmektedir. Verimli toprakların değerlendirilememiş olması, şehirlerin en verimli tarım arazilerinin üzerine kurulması, değerli olan toprakların da yabancılara devredilmesi hayli ilginçtir. İsrail Genelkurmay Başkanının: “...sizden para istemiyoruz. Hazine arazileri karşılığında savunma sanayi projelerine talibiz.” Sözünü de, “Vadedilmiş Topraklar” ütopyası ekseninde değerlendirmek gerekmektedir.

Bir de toplumun dinamiklerini ayakta tutmak için, yapılması gereken çalışmaların yapılamamış olması meselesi var. Bizler bir kere millet olarak iyi eğitim alamıyoruz. Bunun yanında, kendimizi yetiştirmiyoruz. Uzman olduğumuz bir alan olmamasına rağmen, her telden gazel okumaya devam ediyoruz. Yani: “...yapmadığımız şeyleri...” söylemekte bizim kadar mahir bir topluluk belki de yoktur. Plan ve proje üretemediğimiz için çok çabuk kırılıyor, köleleşiyoruz. Talip olmamız gereken yerlere, kurumlara, görevlere, derneklere, vakıflara, sendikalara talip olmuyor, oralarda etkin görevler almıyor, çileye, sıkıntıya, mücadeleye talip olmuyoruz; köşe bucak kaçıyor, korku senaryoları üretiyoruz. Problemlerin çözümünde fayda sağlamadığımız gibi sorunları da biz üretiyoruz. Birlik beraberlik muhabbetleri yapıyoruz ama asla uygulamaya koymuyoruz. Hep aynı senaryolarla parçalanıyor, bölünüyor ve yok ediliyoruz.

Bağlılık kavramıyla bizi sömürenler olduğunu iyi anlamak lazım. Unutmayalım ki; şartlanmayı, beleşçiliği, ahlaksızlığı, israfı, tembelliği ve tefrikayı yenen toplumlar ve milletler ayakta kalabilirler. “Birileri benim adıma yapar nasıl olsa.” sözünün arkasında kalanlar; yanlarındaki zulme ve sömürüye ses çıkarmayanlar; işkence, eziyet görenlere destek sağlamayanlar; vatanının peşkeşine karşı vurdumduymazlık sergileyenler; rahat koltuklarında televizyon karşısında magazin izleyenler; yaptıklarından, yapanlardan ziyade sorumlu olacaklarını unutmamalıdırlar. Cehalet ve tembelliğe düşman olan bir dine inanan insanların diyarı olan ve petrol, doğalgaz, uranyum, altın, pamuk, bor gibi zengin rezervlere sahip bulunan Müslüman ülkelerin, batı devletlerine bu kadar bağımlı bir köle, taşeron olması utanılacak bir husustur. Ekonomik olarak çözüm; çalışmak, tükettiğinden üretmek ve faizin önünü kesmektir. Siyasi sosyal ve toplumsal olarak çözüm ise; teorik, felsefi, soyut kavramlardan sıyrılmış, eylemci gerçekçi ve pozitif bir harekettir.

Ne demiş atalarımız; “Ağustosta gölge kovan, zemheride karnını ovalar.”

 

Alınlar terlesin, derhal iner Mev’ud olan rahmet.

Nasıl hasir kalır, tevkifi hak ettim diyen millet

Kımıldamaz da durursan, işittiğin nakarat

Çalışmayanlar için yok cihanda Hakkı hayat.

                                                                M.Akif

 


 

“Küçük kapılardan girmeye çalışanlar

eğilmeye mahkûmdurlar.”

 

BEN GELDİM

 

Ben, kırmızı akşamların, siyah dokusunda, sevgilinin uykusuz geçen gecelerine, geleceğe dair ümitlerimin melankoli histerilerini, duygularımın parmaklara yansıttığı narin besteleri, içten bir duyuşla, bıkmadan, şafağa dek, telepatik serenat yöntemiyle özgün bir sanat icra etmek için geldim.

Ben, ekmeğini kazanmak için her türlü mücadeleyi vererek, emeği gasp edilenlerin sessiz çığlıklarını, gereken yerlere, herkesin anladığı dilden ulaştırmak; umut tacirliği yaparak ülkeyi yabancı ellere peşkeş çekmeye çalışanların oyunlarını bozmak; adaletin sıcak yüzünü, bir şubat soğuğunda eylemlerde duvarlara, davam adına yazmak için geldim...

Ben, baharın yüreklerden kovuluşunun ardından, solan erguvan rengindeki güllerin, koku ikliminde bıraktığı eşsiz lezzeti, nasibini alamamışlara tez elden ulaştırmak ve onların gönlünü kazanmak; nimetlerin iki cihanda da hak sahibini kesinlikle bulacağının müjdesini, en son raddesine kadar ge­rilen sinirli yüzlere, bir meltem esintisiyle ulaştırmak için geldim...

Ben, kendi köşelerinde kendilerine kendilerini buldurup, özüne dönmeyi bekleyenlere: “…kalk ve korkut…” deyiminin esprisini ulaştırmak; hareketsiz, kavgasız, eylemsiz yalnızlaşan kuşların, uçmayı unutan kanatlarına, melekleşmiş kanatların nasıl takılabileceğini gösterip, ebabil kuşları olarak semadan sevgi yağdıranların varlığını haberdar etmek için geldim.

Ben, kullanılmaya kullanılmaya yitirilen melekelerin var­oluş gayelerinin mutluluğa giden en kestirme yol olduğunu; bu yolu kullanmayanların, kullanmak isteyip de kullandırtmayanların sorumlu olduklarını anlatmak; oturdukları yerden sevgiliye gazel okuyanların, beyhude yoruluşlarının yüzlerine paçavra gibi çarpılacağını ve maskara olacaklarını duyurmak; acıların sevgi olduğunun kanıtlarını her evin duvarına bü­yük puntolarla asmak için geldim...

Ben, asırlardan beri ihmal edilen bu eşsiz coğrafyanın insanının, suiistimal edilen sadakatinin nelere mal olduğunu kavratmak; bizi tanımayan ama bizim adımıza nutuk atan, her taşın altında, her köşe başında, her satır arasında, toplumda var olan her kurum, kuruluş ve müesseselerin içinde söz sahibi konumunda bulunanların, gerçek niyetlerine ulaşmak adına ne tür bir oyunun içinde rol aldıklarını korkmadan, korkanların uğradığı garabeti resim ve kitabeler elde göstermeye, haykırmaya geldim...

Ben, aslında her zaman vardım. Zaman zaman inkıtaya uğrayan veya uğratılan vuslat anının hasretiyle yanıp tutuşurken, geleceğe dönük planlarımın son aşamalarını, bütün olasılıkları; yaşanan tecrübeleri sırtına kambur bilenlerin yoğurduğu feraset atmosferini en ücra köşelerime kadar içime çekerek, geçmişle gelecek arasındaki bağı şekillendirerek; sevgilinin lal olmuş yanağına izdivaç öpücüklerini kondurmak için geldim...

 

Beni sen çağırdın. Ümitsiz..Hatırlamıyor musun?..

Bu defa söz değiştim diyen, sendin karşımda

Aldatılış hikayeleri ile doluydu, yüzündeki kıvrımlar

Ben, yine de geldim, zamanında çağırmasan da...

 


 

“Zor olan kahramanca ölmek değil,

kahramanca yaşamaktır.”

 

O DÖNDÜ

 

Bir şubat soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son demlerinde görmüştüm onu. Her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri rahatsız etmişti, kendini aydın zanneden karanlıkları... Hayata bakış felsefesi, yaşamı anlama ve sürdürme biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü, tek tip elbise giymeyi arzu edenleri.

Postmodern bir darbenin ardından yere yığılan bedeni, zafer çığlıkları atan kokanaların çılgın alkışları arasında mezarlığa doğru seyrederken, gözlerindeki damlalara hâkim olamayıp ağlayanların nedameti de hâkimdi puslu havada. Şehitlikler her ölüm yıldönümlerinde, her bayramlarda dolup taşıyor ama tabutu götürürken oluşan kalabalık ve atılan sloganlar birilerinin suistimal siyasetiyle pespaye olmaya mahkûm kalıyordu.

Fikirler, ordulardan daha güçlüydü elbet. Onun izinden yürümeyi kendilerine bir ilke olarak benimseyenler oldukça zafer kaçınılmazdı. Zaten amaç, herkesin diline pelesenk olmuş ama herkes tarafından kendi taraflarına yontulan ve karşısındakini ezmeye ve sömürmeye çalışırken dahi söylediği, “İnsanca yaşama” terennümü değil miydi? Ne acı bir çıkmazdı o... Kendi hayatına karşılık başkalarının hayatı, kendi tokluğuna karşılık başkalarının açlıktan ölmesi, kendi mutluluğuna karşılık başkalarının acısı, felaketi, ızdırabı, kendi fikirlerine karşılık, asla kabul edilemez ve uygulanmaya konulamaz başkalarının fikirleri...                    

Bakışı güzel olmayanların, baktıklarını güzel görmesi mümkün değildi elbette. Kusuru ve hatayı bakışında göremeyen bu kör olası zihniyetin kurbanlarını gömüyorduk toprağa. Kendi evladını göz göre göre yiyen kör bir zihniyet. Kafalarında oluşturdukları iflah olmaz bu paranoya kendileriyle beraber uçuruma sürüklüyordu toplumu. Ne ekonomik, ne kültürel, ne sosyal ne de siyasi bir başarıyı herkesin kutsal bildiği vatan uğruna başkalarının yapmasına kesinlikle müsaade etmiyorlardı. Vatan batsın, insanlar sürüm sürüm sürünsün, işsizlik, açlık, sefalet kol gezsin, ahlaksızlık, fuhuş, soygunlar, hortumcular ve terör artsın ama yeter ki kendileri gibi düşünmeyenler bu geminin dümenine kaptan olarak geçmesin. Hatta gemiyi yönetmek adına talepte dahi bulunmasın.

Artık yüreklerde katmerleşen acılar arar oldu onu. Kemiklerini dahi alıp dışarı atmak zihinsel pratiğini bile düşünebilip, ülkeyi güllük gülistanlık edebileceğini zanneden o karanlık beyinler memleketi göz göre göre felakete sürüklediler. Ülkede doğan çocuklar mutsuz, okuyan gençler yurt dışına kaçmak için fırsat kollar hale geldi. Geleceğe umutla bakabilmek adına, gerçek gündemin dışında, asla halkı temsil etmeyen oyunlar, programlar, konserler ve eğlencelerin oluşturduğu suni gündemin boyası da yavaş yavaş dökülüyor şimdilerde.

Evet, bir şubat soğuğunun yüreklere kazıdığı korkunun son demlerinde görmüştüm onu. Dudaklarında Basra’nın düşmesinden sonra söylenen; “İmşi Basra İmşi” (Yürü Basra Yürü! Osmanlılar buradan gideli ben çocuğu Şat’a düşmüş anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü. Onlar sana gelmese sen onlara yürü.) duygusal infilakın kıpırtıları vardı. Her an patlamaya hazır saatli bir bomba gibi etrafı kolaçan eden fikirleri, rahatsız etmişti, kendini aydın zanneden karanlıkları... Hayata bakış felsefesi, yaşamı anlama ve sürdürme biçimi, ayrıntılardan uzak, şekilciliğin ötesindeki tarzı ürkütmüştü, tek tip elbise giymeyi arzu edenleri. Maalesef şimdi daha çok özlüyor ve arıyoruz onu... Cesareti ve mücadeleyi yüreğimizden kovalı, kurtarılmayı bekliyoruz denizin ortasında, bir dağ başında veya bir çöl ortasında. Bir türkü gibi dillerde fısıldanan o meşhur türküye kulak kabartıyoruz hep birlikte...

O döndü. Tabi ki dönecekti bunca gözyaşı ve duanın ardından. Onla beraber sürgündeki yiğitler de dönecekti, zafere hazır komutanlar edasıyla. Zincire vurulmuş özgür düşüncenin, eve hapsedilmiş okuma hülyalarının, toprağa gömülmek istenen mukaddeslerin, düşünemeyen köleleştirilmiş beyinlerin, kendi rızası olmadan çalınan ve pazarlanan şahsiyetinin her yandan çepeçevre sarılmış özgürlüklerin hesabını soracaklardı. Kendi rızaları olmadan oynadıkları filmin figüranlığından başrolüne soyunacaklardı, inat için. Hayatı anlama ve yaşama adına kendilerine reva görülen paryalığı, hiçbir menfaat ve dünyalık meta uğruna kendi gibi düşünmeyenlere dahi asla uygulamayacaklardı. Çünkü aldıkları terbiye, inandıkları öğreti onu öğretmişti onlara. Her ne kadar, muhtelif zamanlarda namluya sürülen fitne tohumları, insanlarda tereddüt uyandırsa da, aslına rücu etmeyecek hiçbir mesele yoktu. Az bir gayret, biraz yardımlaşma, kardeşlik müessesesinin tesisi, hayata adalet penceresinden bakış, ortaya çıkan (çıkarılan) suni gündemlerin cevabını doğru kaynaklarda ve yerlerde aramak bütün problemleri çözecekti. Sorularla oluşturulmuş şüphe ve tereddütler, yerini tam bir teslimiyete terk edecekti…

Beklenen sevgili gelecekse, çekilen çileler kutsaldı. Çile çekmeye razı olanlar, sevgiliyle kavuşmanın vuslat anıyla yanıp tutuşanlardı. İşte o, onun için döndü... Anlamak zor olsa da...

 

O döndü. Bir bak arkana. Bitti ağlayışlar.

Çağırın vuslata sevdalı, gençleri davaya

Herkes o bayrak altında derhal toplansınlar

Yine böyle çıkalım her seherde duaya...                          

 


 

“Mükâfatın büyüklüğü,

belanın büyüklüğü nispetindedir.”

 

NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

 

TOPLUMSAL OLARAK

1.Bizler her şeyi başımızdaki insanlardan bekledik. Kurtarıcı devlet, kurtarıcı kişi, kurtarıcı fikirler ve kurtarıcı kurumların peşinde asırlarımızı feda ettik. Kurtarmaya talip olmadık, talip olanları alaşağı ettik.

2.Kendimize ait, doğrularla çelişmeyen gelenek, görenek ve kültür değerlerimizi korumadık. Yenilik diye sunulan her şeyi hiçbir elemeye tabi tutmaksızın kabullendik.

3.Haklarımızın ve özgürlüklerimizin çiğnendiği zamanlarda, farklı kesimlerle birlikte hareket edip, bu uğurda gerekli tepkiyi gösteremedik. Ama statlarda, konserlerde takımımız ve sevdiğimiz insanlar için enerjimizi son damlasına kadar kullandık.

4.Susmamız gerekirken gazel okuduk. Konuşmamız gerekirken sessizlik iklimindeydik. Bunu doğru yapanlara karşı ilk dedikoduyu yapan bizdik.

5.İnsanlığının akıbetini belirleyen genel meselelerle uğraşmayı bırakıp, özel hadiselere kafa yoran bananeci bir toplum olduk.

6.Taklitçi zihniyetten kurtulup tahkik mertebesine ulaşamadık.                                              

7. Faaliyetlerimizi legal yollardan yapmak yerine, illegal yollara saptık. Bize anlatılan bilginin doğruluğunu hiç araştırmadan tasdik ettik.   

8. Camilerimiz bile dedikodu yapıp, icraat yapmayan insanlarla dolup taştı. Papağanlar gibi konuşup, Ağustos Böceği gibi tembel tembel dolanıp durduk.

9. Dernekler, sendikalar, cemiyetler, vakıflar kurarak hareket alanımızı toplumun her kademesine yayamadık.

10. Birlik ve beraberlik hasletlerimizi, inanç sistemimizin çok dışında fındık kabuğunu bile doldurmayacak kadar bir fayda sağlamayan yerlerde tatmin ettik.

11. Kadını küçümsedik. Kadının hayattaki rolünü daraltıp, sınırlandırdık. Gebe kalmak, doğum yapmak, bebek emz­irmek, ev işleri yapmak, zorunluluklarının altında onları ezdik.

12. İstişareyi terk ettik. İşlerimize, yaşantımıza dini hâkim kılmadık. Ortaya çıkan problemlere çözüm önerileri üretemedik. İçtihat yapabilecek insanlar yetiştirmedik. Yetişenleri ise sapıklıkla suçladık.

 

EKONOMİK OLARAK

1.Gelişmekte olan ülkelerin standardına ulaşmak için gayret gösterip, üreten bir toplum olmak yerine; lükse, gösterişe hayran, tüketen bir toplum olduk.

2.Kendimize ait bir pazar kurup, paramızı oraya yönlendiremedik. Bizim paramıza yön verenlerle baş edebilecek mekanizmayı kuramadık. Kurduğumuz mekanizmalar çok çabuk kırıldı ve muallâkta kaldı.

3. Kendi inanç felsefemizin belirlediği ölçülerde alışveriş yapmak adına çaba sarf etmedik. Paralarımızı gerçek anlamda doğru yerlere kanalize edemedik.   

4. Hep küçük kalıp ezildik. Birleşerek büyümek adına gösterdiğimiz çabalar, kapitalist anlayışın, hissiyatımızın önü­ne geçmesi sebebiyle çoğu zaman başarısız oldu.

 

BİREYSEL OLARAK

1.Okuyarak, düşünerek, öğrendiklerimizi uygulayarak,  uyguladığımız şeyleri çağın gereksinimlerine göre restore ederek toplumun önüne çıkamadık.

2.Çalışmaya başlamak için hep birilerinin dürtüklemesini, her şeyin güllük gülistanlık olmasını, çilesiz, meşakkatsiz bir dava anlayışının olmasını istedik. Bunun için kolaya, hafife ve tahrip boyutuna ulaşmış fikirlerin ve söylemlerin ardına dolandık.

3.Yaptığımız güzelliklerin reklâmını yapmamız gerekirken, kötüleyen, sıkılan ve bunalan biz olduk.

4.Bize yüklenen misyonun idrakinden çok uzaklarda, kor­ku triplerine kapılıp, aşağılık kompleksinin altında ezildik.

5.Birbirimizi harcamak adına hiçbir faaliyetten çekinmedik. Çıkarlarımızı, menfaatlerimizi inandığımız değerlerin üzerinde görüp sefihleştik. Bizi bölmek, parçalamak isteyenler, bir mukavemetle karşılaşmadan kalelerimizi, bizim gibi düşünenlerin eliyle tek tek aldılar.

6. Soran, sorgulayan, araştıran kişiler yerine; susan, kabullenen, aramak zahmetinde bile bulunmayan gönüllü uydular olduk.

7. Tevakül (hazır yiyicilik), olumsuz motive, bilgisizlik, do­nukluk, hurafe, zayıflık gibi nedenlerden, sebeplere sarılmayı terk edip, oturduk.

 


 

    “Şefkat öyle bir dildir ki,

          sağırlar bile duyabilir.”

 

HİCRET

 

Bize katlanmak düştü. Bir selin kayaları yerinden oynatması, haşin bir fırtınanın her şeyi sarıp sarmalaması, inadına son sürat yağan yağmurun her yeri yanık ekin yaprağına çevirmesi gibi çarmıha gerilmişti soylu duygularımız. Hüznün ve endişenin hislerden kotarıldığı bir hengamede, ayrılık ve aykırılık acılarının kundağına belenmek istemeyen yiğitlerin bıraktığı bembeyaz acılar kaplıyordu, istasyonları, garları, limanları..

Keskin bir bıçağın ete değişi kadar abustu yüzlerindeki ifade. Upuzun serüvenlerinin yazılası romanı bile, tozlu yollardan geriye kalan mutluluklarını anlatmaya yetmezdi. Gözlerindeki engerek bakışının bıraktığı çayır kokusu, yüreklerinde dağ zirvelerinden konuçlanan sevda türküleri, dudaklarında en son anına kadar yanlarında götürdükleri, kurbanın son anını yansıtan eski, sararmış, kenarları kırık, katlanmaktan aşınmış fakat en mesut anın zirveleştiği fotoğraf karesi bile yeterdi, ayrılırken geri dönmeyişinin esbabına...

Zaten yüksek binaların arasında,  avcının kör kurşunuyla sendelemiş bir figüran gibiydi. Minarelerin beyazlığı, mezarlıkların hatıraları, ecdadın nal izleri, eylemlerinin asil duruşunu yansıtan gazete küpürleri de olmasa sebepsizdi kaldığı anlar. İsli, soğuk, soyunmuş manzarasıyla bir ölüydü adeta şehir. Çöp kamyonlarının iğrenç kokular serpiştirerek uzaklaştığı, lastik ayakkabılardan siyahlaşmış, atılan çığlıkların duyulmadığı, aşağılık pazarlıklara sahne olan caddeler. Kom­şunun bakışından, soruşundan, sevişinden kapanan per­­deler; selamın, hatır sormanın, yardımlaşmanın unutulduğu, yok zannedilsin diye söndürülen ışıklar, sahte dedikodular, yalan gülücükler, kindar gözlerin serpiştirildiği sokaklar yeterdi de artardı, süzülmek için bentler oluşturulmuş fakat taşan damlalara...

Artık manevi çukurlarla dolmuş yollar, yürünmez; sosyetenin parfümleriyle delinmiş gökler uçulmaz; lağımlarla komşu olmuş sular içilmez; deniz temaşa edilmez; kuruyan dallar aşılanmaz; solan çiçekler yeşermez; mescitlerinde özgürce Allah’a açılan eller görülmez; elma gibi yanaklar kızarmaz olmuş. Duvarlar çekilmiş, arkadaşımıza, komşumuza, garda­şımıza, sevdamıza. Artık çelik çomak oynamak, misket yuvarlamak, gazoz kapağına iddialara girmek yasaklanmış. Çizgisel filimler benliğimizi ve kimliğimizi, davet bile edilmeden evimizin içinde gözümüzün içine baka baka sıyırmış atmış. Özendirilen çocuklar, kayıp olmuşlar, her geri atılan adımların ardından. Öyle yetişmiş çünkü. Yeni nesillerin meydana gelmesi, her şeyin yeniden yapılanmasıyla mümkün değil mi? Mümkünü mümkün yapmak için bir vedaydı bu. Bir hicretti...

Yağmurların uyukladığı, paslı demirlerin sevenleriyle dol­duğu bu acımasız iklimde daha fazla durmak, sıranın kendisine gelmesini beklemekti. Soylu haykırışa giden yollar, sallanan ellerin de katılımıyla daha da renklenecek, “hakiki imanın” önünde hiç kimse duramayacaktı. İşte o, yerinde oturtmayan, insanın kanını kaynatan yegane panzehirdi; aldığımız bunca zehirden sonra...Gerçek doktorların yazdığı reçeteyi daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için şarttı bu düşündüren ayrılık...

Hüznün ve endişenin hislerden kotarıldığı bir hengâmede, ayrılık ve aykırılık acılarının kundağına belenmek istemeyen yiğitlerin bıraktığı bembeyaz acılar kaplıyordu, istasyonları, garları, limanları... Onlar ilahi bir gücün otoritesinin, hayatlarını şekillendirdiği bir atmosferi solumak ümidiyle arayış içindeydiler. Tıpkı daha öncekiler gibi... 

 

Hicret...Denemeyen bilmez, değişimi

Zor gelir kabullenmek, ayrılmayı

Çaresiz kalmışsa asil bedenler, hücrede                                                 

Yaşayan anlar ancak, özgür kalmayı..

 


 

 “Haklıysan korkma,

Hak seni korur.”

 

GELMEZ MİSİN?

 

Göklerin güneşinden güller yağarken, çiçekler barut gibi sevda kokarken, al dudaklar masmavi dua okurken, yiğitler dal gibi yere düşerken, gelmez misin ey yar sebebini sormadan?...

Arkadan vurulmuştur kahramanlar, yıkanmadan kanatlanmış. Taşla bilelenmiş bedenler, yürekler kalleşliğe alışmamış. Kan damlayan göz pınarında, bir tek katre kalmamış. Sahte dünyalara, aydınlık marşlar sıralanmış. Gelmez misin ey yar şafak sökmeden beri?...

Ben âşık oldum zamana, sen ömrümü istedin. Hazırdım mücadelenin en hasına, “Gerek yok.” dedin. Razıydım uzakta olsan da benim olmana… Benim olmadın, gelmedin. Yıldızlar sererdim rüyalarına, hissedemedin. Yakardım tek başıma sensiz kaldırımları, yine de bilemedin...Gelmez misin ey yar, yok olmadan sana dönük hislerim?...

Sürgünden şehre inerken, mağrurdum hayata. Alkışlar yağıyordu yenilmiş ordularıma. Sonraları bir hit oldum güfteden dudağa. Mutluluk oyununda ben kayıptım oysa. Siyaha, kara iplikle dokunmuş nakışa, beyaz güvercinler çizerdim sevdaya. Gelmez misin ey yar, geç olmadan sabaha?...

Ezik bir ağıttır bu, yürekleri yakan. Yaban bir gülümseme, sahibiyken virane olan. Yitik umutlar, sessiz hıçkırıklar, isyankâr yürekler, ağlayan analar, köşede kalan; salyalı sümüklü çocuklar, geleceği çalınan; işçiler, çiftçiler, memurlar ekmek bulamayan. Gelmez misin ey yar, sele dönse de ağlayışlar?...

Bir ihtiyar yığılmıştır kaldırım kenarında, kimsesiz.. Sahilde bir iki çift dudak dudağa, evsiz. Çöplüklerin içine atılan her israfa, kimisi nimet, kimisi hissiz. Yanmıştır bütün hatıralar, anılar resimsiz. Yine de çalar birileri, halk adına haksızlık diz boyu, şerefsiz. Gelmez misin ey yar, gelse de Azrail’le randevu?...

Bir bak, ne oldu, tertemiz duygularıma. Şüphe, sıkıntı, acı, terör soktular uykularıma. “Bekle beni” derken gözü yaşlı yavukluma. Saramadan doyasıya yâri, ciğerden anayı, etrafımda pervane sevenleri doyasıya. “Kan kokusu güller açmadan gelmem, öyle söyleyin yalancı bahara.” Saklı kalsın mazimiz, kavuşursak huzuru Rahman’a. Gelmez misin ey yar, ayrılığın öncesindeki gibi?...

Artık senin olsun sakladığın hünerin. Ben meftunu olmuşum, ulaşılamayan güzelin. Beni sırtımdan vuranlara,  aşkımı çalanlara, geleceğimi karalayanlara, suçsuzken suçlu sayanlara, vatanımdan, yurdumdan utanmadan kovanlara zeytin dalı gönderin. Anlamadan, dinlemeden, sevmeden kovalayan kindar gözlerin; hesabını sorar elbet, ben affetsem de çektiklerimin. Gelmez misin ey yar, atılmadan ateşe İbrahim?...

Hep söylerim: “Anlayabilseydin, ağlayabilirdin.” diye. Ağlamadan susuz çöller gibiydin. Bu boğazlanan, öldürülen, yakılan, işkencelerde can veren, hayvanca muameleye tabi tutulan, esaretin her şubesinde adı kayıtlı insanlar bizim. Başımıza ne geldiyse hakiki aşka düçar olamadığımızdan gelirken, neredeydin? “Yaratılanı severdik, Yaratandan ötürü” demez miydin? İşte sana son fırsat, uzat ellerini, düşmanlar titresin. Gelmez misin ey yar, gelinmeyecek yerde misin?...

 

Gelmez misin, elifin, sin olmadan hali

Bilmez misin, senin için, olmuşuz deli

Görmez misin, ayrılmış perişan halleri

Sanadır dönüş! Aşkımın gerçek sahibi.

 


 

 “Gönül güneşinin

yanında kuru aklın,

kibrit alevi kadar değeri yoktur.”

 
 
İNCİNMEYEN TANELER

 

Benim dedemle yanyana

Yazılı kalacak adım

Yıldızların söneceği

Güne yıldızlar sakladım.

(Arif Nihat Asya)

 

Beni bir gün asacaklar elbet. İdam edilmek üzere doğanlar, ekran başında ölmeyecekti tabiki. Yine ağlamak acılı annelerin kârıydı, dal gibi yere düşünce yiğidi. Avucunda parıldayan sevda güvercininin, yürekleri yakan şavkıydı iliklerimizi ısıtan. Yine de halk arasında destansı bir türkü gibi fısıldanacaktı cengaverlikler, ekran başındakilerin hiç hatırlanmamasına inat...

 

Kim o deme boşuna

Benim ben

Öyle bir ben ki gelen kapına

Baştan başa sen.

(Özdemir Asaf)

 

Yüzünü ekşitmeden acılara merhaba demek sabrın en büyüğüydü. Ayrılık acısına söylenen terennümlerin bu kadar çok olması, sabrın az olması mıydı? Veya her karşılaşılan ufacık bir sıkıntıdan sonra bile isyana sarılmak, Müslümce teselliler arayıp, arabesk takılıp, bunalım geçinmek çare miydi, ferman dinlemeyen gönül yarasına? Yazılan şiirler yalan, söylenen sihirli sözler hicran, duyulan hisler nalan,  kurulan hayaller miydi muallakta kalan?  Aşk, herkese öğrettiği imtihanı, yine mi sürmüştü namluya? Mermiler gül olsa ne yazar. Halden anlayan seyrekleşmişse encamına acıyarak bakan...

 

Niceleri gelip neler istediler

Bırakıp dünyayı sonra gittiler

Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

İnan o gidenler de hep senin gibiydiler.

(Y.Emre)

 

 “Kim zerre kadar hayır işlerse, mükafatını; kim zerre misgal şer işlerse mücazatını görecektir.” Açıktı söylenen her kelime, irfan ve hikmet erbabına. Anlayana sivrisineğin saz olduğu gibi. Önemli olan çok yaşamak, çok yapmak, çok gezmek, çok sevmek, çok yemek, çok uyumak, çok keyf almak vb. değildi elbette...Anlama ve anlayana bürünmemiş her çokluk içinde korkunç bir boşluk taşıyordu. Hayatın inşası için düşünülmesi ve yapılması gerekenler; hayatın iflası için “bir daha mı geleceğiz dünyaya” safsatasının kurbanı oluyordu...

 

“Ben bir Müslüman’ım!...

Perişanım.

Çünkü İslamiyet perişan.

O ağlarken ben gülemem,

O ölürken ben kalamam...”

 

Hep yanlış anlaşılan bir din demagojisinden bahseder olduk toplumca. Demek ki görevden imtina edip: “Havalar çok sıcaktır” deyip sefere çıkmayanlar var. Ya da çoluk çocuğunun, makamının, servetinin, zamanının kendini zincirlere bağladığı, biz, “çer çöpler”. Musab bin Umeyr’in Medine’de bir yıl içinde İslam’ın konuşulmadığı bir  ev bırakmaması, mitolojik bir olgu herhalde. Bu ballandıra ballandıra anlatılan tarihi kilometre taşları,  gerçek anlamda hislendiğimiz zamanlarda azıcık gözlerimizi yaşartsın diye vardı zaten. Ne gerek vardı ki; terk edesin dünyaya bağlayan nefsi heyecanları...       

 

Ve yıldızlarda düşer

Hem de en acımasız yerinde hayatın

Umuda dayanan kaleler sallanır

Arkasından tutulmaz o şahlanan atın...

 

Kazanılmış bir zafere talip olup yanlışlığı ortadan kaldırmak, olanlara engel olmamak, yoksa yenilerini yetiştirmek gibi toplumsal bir görevi, ferden icra etmek dururken; hep hariçten gazel okuyan, bir şeyler yapmaya çalışanlara mani olan, “Birisi çıksa da..” edebiyatıyla kendi cevherine sırt çeviren,  ihtisas yapmadığı alanlarda ahkam kesenlerin ağzına bakıp yolunu tayin edenleri gördükçe, beyinsel bir değişimin ne kadar uzun zaman alabileceğini düşününüz. Eğer bayılmışsanız, ölüm yakındır. Ayılmayı ve aymayı müthiş bir infilak zannetmek, görev anlayışının ne kadar pahalıya satıldığını gösterir. Sorumlu olmayı kendine zül addeden cahiller, mutluluk oyunu oynayan bedevilerdir. Medeniler, bedevilere galebe çalmadıkça sahte gülücüklerin, bayatlamış esprilerin, çelişmiş beyinlerin, ikiyüzlü aşkların, yalancı makyajların saltanatı ebediyen devam edecektir.

 

Sanki yaralanmış bir ceylan gibi,

Ruhumu paramparça eder geceler.

Vuslat şarkıları kalır dudakta,

Şafağı görmeden ölür geceler.

 

Uzaklarda, ufuklarda bir çizgi,

Ayna gibi berrak sesler, heceler.

Bir fısıltı uzadıkça uzarda,

Bitmeyen yol gibi gider geceler.

 


 

“İnsanlar çabuk yükselenlere

değer verirler.

Ama hiçbir şey tüy ve toz kadar

hızlı yükselmez”

 

KARANLIKTAN AYDINLIĞA

 

Karşı konulmaz bir merakla boşluktaki duyarsızlığıma isyan ettim. Yüreğimden sürgit hayaller peydahlanırken ironik bir sürrealizme inat. Yalancı hazanın bedevi âşıklarını kıskandıracak bir hoşluk ve loşluk dolarken karanlık hücrelerime. Büyüsü bozulmamış, kelimelerin esrarlı bekleyenlerinin, artan heyecanıyla haykırıyordu bir ses: “Yalnızlık hazır bulunmaz, oluşturulur.”

Mutluluk, isteklerin altın çağını yaşadığı bir zamanda yakalanamazdı. Almak ve arzulamakla tedirginleşen hisler, vermek ve arzulanmak güç ve kuvvetinin elinde perişan bir halde yenilgiye mahkûmdu. Çoğu insanın “her” kişinin yaptıklarıyla fazla seyrüsefer eylemesi, “er” kişilerin kadrü kıymetini daha da arttırıyordu. Paylaşmanın enteresan kokusunun birkaç damlası bile, her yanı ıtri bir sersemliğe bürüyecekti. Talip olmanın zorluğu oradaydı zaten… Paylaşmak ve paylamak…

Hayallerin ve rüyaların bile müstehcen koktuğu hayatta, gelecek ve gerçek endişesi taşımayan ecnebilerin ellerinde yitirilen,  onca taze beyinlerin uydurduğu bir yalandı; “yeni bir aşk türküsü”. Herkes biliyor fakat beyinsel devrimle beraber gerçekleşmesi gereken yürek inkılâbı bir türlü nesnel sonuç vermiyordu. Kırılgan, ince ve narin bir ruh haliyle tarifi yapılmaya zorlanan, kalabalık fakat içi ıssız kavramlar, gün geçtikçe çoğalıyor ve bunun karşısında aşağılık kompleksi kimse tarafından yadsınamaz bir mazeret  kabul ediliyordu.  Irzına geçilmiş, aşağılık emellere alet edilmiş, satılık sözcüklerin ardından kaosa sürükleniyorduk. Anlamak ve anlamlandırmak özelliklerinin silik birer anı olarak kaldığı belleğimizde, hep “yapmamız” gerekirken “havale” ettiğimiz görev ve sorumluluklar çıngıraklı yılan gibi çınlıyordu. Anlama anlam katmak…

Küçülen değerlerimiz, ahlak anlayışımız, ekonomik durumumuz, ilişkilerimiz; büyüyen bir kompleks olarak karşımıza çıkıyordu. Beynelmilel ve yerel güç birliği odaklarının olumsuz propaganda maharetleri ve senaryoları, zayıf karakterli ve ferasetli düşünemeyenlerin elinde, “reddetme ve alet olma” biçiminde sonuç veriyordu. Artık, “..sakalın yel değmez olur.” esprisi daha da anlamlı bir şekle bürünerek, kopuk ilişkilerin hızla büyüdüğü, aynı coğrafyada asgari müştereklerinde bile anlaşamayan yığınlar, geleceğin ne kadar ka­ranlık olacağının sinyallerini veriyordu. Yaşamak için diyalog…

Geçmiş ve gelecek arasındaki köprüyü kurabilmek, adaletin herkes için tesisini sağlayabilmek, dengesiz paylaşımın önüne geçebilmek iktidar olduklarında bile şahsiyetlerinden taviz vermeyenlerin elleriyle olacaktı elbette. Yalanın meslek halini aldığı ve yalancının nam saldığı, hırsızın beyefendi sayılıp, halkın duygularının istismara uğradığı, “…itaat etmek gerek” sözünü de aşarak “kulluk” istendiği bir devrin sahtecilerine, doğru insanların vereceği her türlü cevap gecikmemeliydi. Geç gelen adaletin, adalet olması ne kadar tartışılırsa, geç gelen cevabın da gerçeğin ortaya çıkması için ne kadar yerinde ve zamanında olduğu tartışılacaktı. Alim uyuyunca alem de uyuyacaktı…    

Gereksiz paranoya, anlamsız histerik yaklaşımlar, postmodernizm, zaman zaman terörizm, bireysel ve toplu anarşizm, gına gelmiş siyonizm, devamlı ısıtılan ve kaşınan faşizm, ithal edilmede öncelikli sosyalizm, her devirde panzehir irtica, siyasal İslam teraneleri, patlamaya hazır bekletilen Alevi-Sünni, Kürt-Türk, laik-anti laik ve bunların karşısında beslenen bütün ide-ler… Sıranın bir gün kendilerine de geleceği basit hesabını tarihi tecrübelerden anlayamayan kalabalıklar. Hep aynı senaryoyla iş yapan danışmanlar, komplo teorisyenleri… Amerika’da yapılan bir araştırmada 2020-2030 yıllarında bile biz aynı şeyleri tartışıp konuşacakmışız. Düşünsenize onların ileri sürdükleri olaylar cereyan etmezse herhalde kendileri kaşıyacaktır. Özgürlük için feraset…

Evet, ne demiştik: “Yalnızlık hazır bulunmaz, oluşturulur.” En iyi imkanlara ve insanlara sahip olmak için kompleks zırhını delip, sağduyulu ve kendi insanıyla ve onun milli ve manevi değerleriyle barışık olmak gerekmektedir. Eğer birileri bizi kobay olarak kullanırken ses çıkarmaz isek, yok oluş kaçınılmazdır. Mutluluk, isteklerin altın çağını yaşadığı bir zamanda asla iktidar olamayacak. “…bizden öncekilerin başına gelenler bizim de başımıza gelmeden…” ilahi ikazını iyi etüt etmek gerekmektedir. Çileye ve sıkıntıya talip olanlar çoğaldıkça, yüreğimizdeki sevgiliyle buluşma anı yaklaşıyor olacak. Karanlığın en kesif olduğu an, aydınlığın en kuvvetli olduğu andı. Mumdan yapılmış gelinler gibi erimeye mahkûm kalanlar aydınlık yolunun en kudretli kahramanlarıydı. Onlar, anlama anlam katarak, paylamak ve paylaşmanın sarsılmaz temellerini atarak, yaşamak ve yaşatmak için diyalog kurarak, özgürlük veya kula kulluktan sıyrılmak için derin bir feraset geliştirerek, âlimlerin uyuyup âlemlerin batmasına seyirci kalmayacaklardı.

Korku senaryoları üretenlerin uykularını da kaçıran buydu zaten.

 

Gecenin ahına vurgun gözlerim

Bekleyen sevdayı sel de gitsin

Taşları delerdi hisli sözlerim

Sevgiyi bilmeyen el de gitsin

 

Kardelen çiçeği karda açarmış

Bülbül gülün aşkından yanmış

Mansur taşlara gülerek bakmış

Seninki nafile söz de gitsin

 


 

  “Rüzgârın yönünü

değiştiremiyorsanız,

 yelkenlerinizi değiştirin.”

 

HİSLİ KALPLER

 

Hep zamana yenildik, kazandık diye zafer çığlıklarıyla derbeder olduğumuzda. Zemin kaypak, vücut dengesiz, beyin şuursuz, eller ve diller sorumsuz, buğz etmeyi bile beceremeyen vicdanımızla aynı gemideydik. Karşımızda yenilmez ve yıkılmaz bir dağ gibi görünenler ise, kenetlenmiş harıl harıl çalışıyorlardı, sonucu muallâkta bir dava uğruna dünyada…

Basit bir oyun, azıcık bir zorlama, yalancı bir fırtına, asla yapamayacakları korku senaryoları, yalanlarla süslenmiş pembe vaatler, güçlünün yanında paryalığa rıza gösteriş, derin ve ürküten susuş başlıklarıyla doluydu gazeteler, dergiler ve bakmaya bile utandığımız olmayan bir mutluluğu yansıtan sahte resimler.

Beklemekten morarmış göz halkalarımız, gittikçe yitirdiğimiz umutlarımız, her yürek isyanında düşen gardımız, ağıt halini almış feryadımız, kitleleri aşka getiremeyen heyecanımız, bencillik kokan dualarımız, kaçıncı keredir idam edilen duygularımız, sansür konulan rüyalarımız, gerçekleşmesi mümkün olmayan arzularımız, tarif edilemeyen ve bir sebebe bağlı olmayan korkularımız, hep dünyevi kaygılarımız vardı; ayakları yere basmayan, tabansız fikir tartışmalarının yanında soluk benizli…

Çözümden uzak bir hayat yaşayıp, dokunmasın hissiyatına, takiyye edebiyatına,    zamanı kendi inançları doğrultusuna tasnife tabi tutanlara, kendi renginden olanı bin bir türlü evhamla yalnız bırakanlara, sınırları, yasakları ve kuralları kendi insanına uygulayanlara, kitlesel ve kişisel taassup uygulayanlara, Allah’a ve peygambere verdiği sözün arkasında bile duramayanlara söylenecek şeyler söylenmeliydi. Takılıp kalmak ise balıklara mahsustu. Her birinin elinde nerelerden aldıkları belli olan fetvalar vardı. Fetvalar ise uzaktı yaşananlara tercüman olmaya, acıları azaltmaya, yeni ufuklar açmaya, safları sıklaştırmaya...

Gökyüzünde, sevdamızın gözyaşlarıyla kurulmuştu gökkuşağı. Uzaktı ama bizimdi, Kudüs, Türkistan, Çeçenya, Eritre, Yemen, Somali ve Bosna… Aynı yüreklerin, aynı ellerin ve aynı bedenlerin kanlarıyla şereflenmiş daha binlerce coğrafya. Paletlerin altında kalan da, beynine kurşun sıkılan da, idamın her türlüsünü tadan da, işkencenin her çeşidine uğrayan da, ölümün her şubesinde adı kayıtlı olan da bizimdi. Bizi ayıran sınır yoktu aslında. O sınırları biz çekmiştik daha kimse yokken yanıbaşımıza…

Geçmişin şanlı izlerinin feryadıyla hissiyatlara tercüman olan marşlar vardı, üşüyen beyinlerimizi avutan. Taşlar dile gelirken, namuslar lekelenirken, insanlar nedensiz katledilirken, çoğumuz açlığa mahkum olurken, acı, korku, zulüm solurken bile şaha kalkmayan, yaşayan ölüler de vardı kuşkusuz. Tepki vermek, protesto etmek, hakkını aramak, haksızlık karşısında susmamak gibi basit refleksleri bile başkasının avucuna bırakmıştık. Bizim başka işlerimiz vardı. İslami ve insani bir anlayışın sohbetlerinde fikir terapileri yapanlar, bunu hatırlamamak üzere uzaklardaydılar. Uzaklar ise dosta, kardeşeydi… Birleşmeyen sadece eller değil; bedenler, beyinler, liderler ve arkalarından taklit edenlerdi…

Asaletin karşısında ve adaletle kazanılmayacak bir zafer yoktu. Şerefimizin, haysiyetimizin, hürriyetimizin her yönden ihata edildiği global dünyada, attığı adımların kendini nereye götürdüğünden habersiz yığınların, meselelere birlikteliğinden söz etmiyorum elbette. Elbette elindeki tüm maddi ve manevi servetini, küçük şeyler uğruna peşkeş çekenlerden de bahsetmiyorum. Ve tabiki kendi halkına kilometrelerce uzak ve soğuk; yabancı güçlere karşı sevgili ve sıcakkanlı ritüeller gösterenler, hayranlık duyanlar, asaletini kaybedenlerden de bahsetmiyorum. Ortaya doğru fikirler sunmak ve samimiyetten her ne olursa olsun ayrılmamak, kangren halini almış bütün sorunları çözecekti. Yeter ki biz, kimsenin talip olmak adına harekete geçmediği bu zamanda, mumdan gelinler gibi erimeye namzet olalım… Gerisi mi; “Görelim, Mevla neyler; neylerse güzel eyler”

 

Geceye mersiye yakarken gece,

Birden fırtınayla kapandı gözlerim,

Silueti korkuttu can elmasımı,

Yokuşta tutunmaz titrer dizlerim.

 

Turnalar giderken alın beni de,

Ya da getirin masiva güllerden demet,

Kaçarken yakalandı firari duygular,

Hazırım sevmeye…Yeter ki emret!...

 


 

“Cüceler memleketinde

bütün aylar şubattır.”

 

ÖNCE KELİMELER VARDI

 

Önce kelimeler vardı. Darağacına çekilmiş boş ihtimaller kurgusundan kurtulmuş, biten isyanımın arkasından kovalarken, asaletiyle hercümerç olup, aydınlık ikliminde seyyah olup gezerken… Katılaşmış ve katkılanmış her türden imgenin ve simgenin karşısında, itaatkâr bir köle gibi duran yapayalnız.

Önce kelimeler vardı. Kendini çıkaracak ve kendiyle çıkacak dâhileri beklerken; anlaşılamamanın verdiği ızdırapla bir köşede kaderine terk edilen. Sevginin ve sevgilinin gurbette uzletle haşır neşir olduğu; soyut ve platonik yaşayışların anlamsızlığını haykırmaya hazırlanan bir füze gibi sapasağlam duruyorlardı kınlarında…

Önce kelimeler vardı. Anlamlandırmak için ayıklanıp, can evinden vurulup, zorla ırzına geçilirken başka manalar giydiriliyor; fikirsel cinayetlerin tetikçisi olmak üzere bir kenarda eylemsel hazırlıklar için, düşünce namussuzlarının elinde hazır ve nazır bekletiliyorlardı. Kıytırık bir zamanda uyduruk saçmalıklarla vitrin sergileniyordu. Edebiyatın ebedi olarak göçtüğü manzaraya ağıt için…

Önce kelimeler vardı. Hâle hükmedip istikbalden uzaklarda, keyfiyete bakmadan kemmiyet sevdasında, kundağa belenmeden kefen durağında, hizmet edemeden hezimet yaşamış davasında, ifrat ve tefrit beslenmiş duasında, taklitçi olagelmiş tahkik bile duymamış hayatında, imanın nurundan feyz alamadan kalmış inkâr batağında, zillete bulanmış izzetsiz bir durumda…

Önce kelimeler vardı. Bizim hislerimizle ağlaşıp, acılarımıza tercüman olurken, mutluluk fenerlerini herkesle birlikte karşıya da tutarken kederden fersah fersah ileride ve ulu, şerefli bir tarihin evladına yakışan duygularla doluydu. Kırılan her gururun, ayaklar altına alınan maneviyatın, celaletini ve heybetini kaybeden olması emredilen hissiyatın, yalnızlığa ve parçalanmışlığa itilen hesapların yürekleri sızlatan acısının, belki de bir daha bu mesafeden vurulamayacak yürek fetihlerinin arkasından, acıklı bir sesle terennüm edilen en son şarkılarıydı.

Önce kelimeler vardı. Bangır bangır kahramanlık kokuyordu her yanında… Kırmızıya boyanmış mavi düşlerin ve neşeli gülüşlerin siyah beyaz resmiydi âdeta… Aşkların en güzeline tercüman olmuş, şehit tüten toprağında… Yanık bir hoyrat, acı bir barak ve üç beş damla kan yanağında… Mersiye ve methiye aralığında, realist bir gazel, inleyen bir beyit sevda otağında… Varsın ağlasın Rumeli, her gün oluk oluk gelincikler yeşerir, kahrolası zulüm coğrafyasında…

Önce kelimeler vardı. Özgürlük, bedende, elbisede değil beyindeydi. Kutsallara karşı duranların kutsayanlara muhabbeti savaş açtıkları bizlerden kaynaklanmıyordu elbette. Kavramlara doğru anlamları yükleyemeyen, doğru kelimelerle düşünemeyen, doğru ideleri savunma gayesi güdemeyenlerin çıkardıkları bu suni savaş bitmeliydi. Haydin inkılâba,    haydin yeniden ve sonu olmayan bir düşünce tarlasına… Hasadın iyi olması için en iyi tohumları toprağa sunmaya. Sunmaya ve sormaya…

Endülüs de neresi gardaş?...

 

Önce kelimeler vardı, sonra imtiyazsız sınıflar

Önce kelimeler vardı, sonra imkânsızı mümkün kılanlar

Ah nerede özgürce uçurduğumuz hayallerimiz

Önce kelimeler vardı, o zaman beraberdi ellerimiz…

 


 

        “Sevgi azalınca,

kusurlar artar.”

 

SEVGİ ve AŞK

 

Bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissidir o. Kimilerinin, girdabına tutulup deli divane olduğu içinden çıkılamayan bir labirent. Kimilerininse kadrini pek bilmediği insanın doğasında doğuştan beri var olan eşsiz bir cevher. Tanımının ve tarifinin, tanımanın ve tahrif etmenin ötesine pek geçemediği bir anafor. Tutulanı sonu gelmeyen serseri hayallere duçar eden, gerçek anlamda tutanı gökyüzünde yıldızlar kadar berrak ve özgür kılan…

Sevmek insanın kendi kendisini aşmasında gizlidir. O zaman, karşılık beklemeden sevmenin seyrüseferi tamamlanmış olur. O zaman, diller aşka gelmeden yüreğin volkanıyla parıldayan gözler konuşur. İnsana hayat veren, onu kendi çıkmazından kurtaran, yüce ve asil bir varlık haline getiren düşüncenin yaşama geçirilmiş kompozisyonu sergilenir. O zaman, teslim olmuştur tüm isyankar duygular. İşte o zaman mutmain olmuştur, şehvet ateşinin kor haline getirdiği maşuklar.

Topluma huzuru ve mutluluğu getirecek olan, sevgi anlayışının yaygınlaşmasıdır. “Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi…” (Enfal,8/63). Her şeye ve herkese karşı her türlü çıkar düşüncesinden uzak, sırf Allah rızası için beslenilen sevginin açamayacağı kapı, yapamayacağı ve insanı hayrete düşüremeyeceği hiçbir mucize yoktur. Dünyanın en çok ihtiyacı ve insanların en çok muhtaç oldukları da odur. Sevgi, her zehrin tartışmasız panzehiridir…

 “Kişi sevdiği ile beraberdir.” diyen Hz. Muhammed (sav) “Sevgi, bilgi ve çalışmanın, ne vatanı olur, ne gümrük duvarları, ne de üniforması.” diyen Freud, “Görevin öğretilmesinden çok sevdirilmesi gerekir” diyen A. Vinet, “Sevilmeyen yol kalabalık olduğu zaman bile ıssızdır.” diyen Tagore, “Gerçek sevgi iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayandır.” diyen Yahya b. Muaz, “Izdırabın dağladığı sevgi kuvvetlidir.” diyen Selma Lagerlöf, “Sevgi insanlığın, şiddet hayvanlığın kanunudur.” diyen Gandi, “Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslamiyet’in mizacı ve doğasıdır.” diyen Bediüzzaman, “Sevgiden ölüler dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Sevgiden bakırlar altın kesilir” diyen Mevlana… Yüreklere, beyinlere altın harflerle yazılması, yaşanması ve yaşatılması gereken daha hercai bir çeşnide binlerce söz…

Dumura uğramış anlayışlar, duygular, heyecanlar, nefretler silsilemizde ilk ve en öncelikle uğranılması gereken durak “sevgi durağıdır.” Mazeret beyan etmenin asla kabul edilmediği olmazsa olmaz. Bir şeye ne kadar doğru başlanılırsa, sonu da o kadar güzel gelecektir. Eğer bu sevgi ise zaten orada durup düşünmenize gerek yok. Paylaşıldığında çoğalan ender heyecanlardan biridir o. Aslından ve asaletinden taviz verilerek uğratıldığı “tahribat”, gerçek sevgiye susamış gönül fedailerinin ellerinde “tamir” edilecektir. Aslına rücu etmeyecek hiçbir şey yoktur zaten… Yaratılanları doğru anlamda sevmekten, bizi hiç kimse geri bırakamasın. Yeter ki biz esen veya estirilen serseri rüzgarlara göre değil de; feraset süzgeciyle yoğrulmuş, beyaz ve yüceltici sevgi kanatlarımızla uçmaya devam edelim. Sevgiyi doğru anlamayan ve yaşamayanlardan sevmesini de beklemiyoruz herhalde. Bizim ki, sadece yeryüzünün yaratılış aslına uygun olarak süslenmesi ve yeniden sevginin, tüm kirleri, ikilikleri, ayrılıkları, kötülükleri, yanlışlıkları içinde taşıdığı muazzam bir iksirle temizlemesi için bitmeyen bir mücadeledir.

Hz. peygamber sevgi üzerine şöyle buyururlar: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız!” (Müslim), “Birbirlerini sevmede, birbirlerini merhamette, birbirlerini şefkatte müminlerin misali bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.” (Buhari), “Biriniz kardeşini Allah için seviyorsa ona sevdiğini söylesin” (Ebu Davud), “Dostunu severken ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da buğzunu ölçülü yap günün birinde dostun olabilir” (Tirmizi), “Allah, Kıyamet Günü şöyle diyecek: “Benim celalim adına sevişenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” (Müslim), “Bir şeye karşı sevgin seni kör ve sağır eder (de onun eksikliklerini görmez, kusurlarını işitmez olursun)” (Ebu Davud).

Sevmek, en büyük cesaret ve kahramanlıktır. Kahramanlık ise almadan vermek, tüketmeden tükenmek, ölmeden ölmek, yakmadan yanmak, bıkmadan doymak içindir. Sevginin iktidar ve muktedir olduğu yürekler ve beyinler, kargaşanın ve kaosun cafcaflı devrini sürdüğü, acıların katmerleşip sağanak sağanak yağdığı zamanlarda karşılarındakilere barınak, sığınak, tutamak olmak için gönüllü neferlerdirler.

“Nietzsche sokaktan geçerken devrilmiş ve çukura düşmüş bir araba gördü. Arabacı at’ın sakat kalması ihtimaline hiç aldırmadan, her ne pahasına olursa olsun, atı kaldırmaya ve yola düşürmeye çalışıyordu. Atı acımasızca kamçılıyor, kamçı darbeleri altına doğrulmaya çalışan at ağır yükün de etkisiyle tekrar çukura düşüyordu. Ayağı kırılmıştı. Nietzsche arabacıya böyle davranmamasını söyledi. Önce yükleri indirip sonra atı kaldırmalı idi. Arabacı aldırmadı. Nietzsche’de çabuk sinirlenen biri olarak arabacıya saldırdı. Arabacı da bunun üzerine ona vurmaya başladı. Attığı bir tekme, Nietzsche’nin eve döndükten sonra ölümüne neden oldu. Karşılaştığımız veya hissettiğimiz bazı olaylar mantıki bazıları mantık dışı, bazıları ise mantığa aykırıdır. Yukarıda anlattığım olay mantıki veya mantığa aykırı değil mantık dışıdır. İşte sevmek de böyledir. Sevmek her şeyi bir amaç uğruna vermek ve karşılığında hiçbir şey istememektir. Bu büyük bir seçimdir. Başkalarının veya bir idealin yaşaması için kendine ölümü seçiş… Eğer insan iysar (esirgemeyip vermek, ihtiyaçtan müstağni edecek derecede vermek, döküp saçmak,, bir başkasını kendisine üstün kılıp onun yararını kendi yararının üstünde tutmak) derecesine ulaşmışsa, canını menfaatini, şöhretini, mutluluğunu, huzurunu, gelirini bu uğurda seve seve feda edebilir.”

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “"Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. İşte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.

 “İnsanlardan kimi Allah’tan başkalarını O’na eşler koşar, Allah’ı sever gibi severler. İnananlar ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara,165) Allah’ı sevmek, sevginin ölümsüz olduğunu ispatlamaktır. Bunu söylemekle değil, yaşamakla, fedakârlıkla ve özveriyle gerçekleştirebilir insanlar. “Ben seviyorum” veya “Ben aşığım” türünden, uğrunda hiçbir çileye talip olunmamış sevgiler yıkılmaya, ölmeye, sonu gelmeye, bitmeye mahkûmdur. Sevgi öyle bir deryadır ki, onu sadece bir bedenin kollarına bırakmak, esaret zincirlerini takmakla eşdeğerdir. Gençliğin; peşinden kitleler halinde bir açmazın içine doğru yönlendirildiği günümüzde, barışın ve dillere destan yüce aşıkların tekrar vuku bulması, sevgiye ve sevgiliye hak ettiği değerin insanlar tarafından tekrar iade edilmesi ile mümkündür. Yoksa kitaplar vardır binlerce, şiirler yazılmıştır aşka dair, filimler sergilenmiştir sömürmeye. Ama dikkat edin, hepsinde bir eksiklik var, değil mi? İşte onu yaşayıp sen bulacaksın. Tanımdan ziyade tanıyacaksın, tariften ve yorumdan ziyade yaşayacaksın, cücelikten ziyade yüceleceksin… Aşk(gerçek sevgi) benlikten (egoizm) geçmek ile elde ediliyor. Bunun üzerine sevdiğini iddia edenden kendini boğaz köprüsünden atarak sevdiğini sıkıntıya sokması değil onun için yaşaması beklenir, tersini yapanın sevgisinde samimi olmadığı bencilliği açıktır! Onun sevgi iddiası sadece geçici bir ihtirastan ibarettir. Seven karşılıksız sever. En büyük aşk ise ilahi aşktır ilahi aşkı öğrenemeyen insan gerçekten sevmeyi hiçbir zaman öğrenemez!

* * *

Hayalimde yaşayan ümidimsin

Gözyaşımın pınarısın sevgili

Volkan gibi patlayan yüreğimin

Çiçeğisin sevgili

 

Ne dua ne de sevgi aştır adı

Kulun sadece onadır feryadı

Kırılan bedenin kolu kanadı

Hayata dayanaksın sevgili

 

Secdede parıldayan bir damla su

Ölümü özleyen gönül ordusu

Onu sevenin olur mu korkusu

Kainata rahmetsin sevgili

 

Gidenler gitti ne kaldı geride

Dünya her şey olmuş ahret nerede

Kim ne derse desin yine her derde

Dermanı veren sensin sevgili


 

2.BÖLÜM

HASBİHAL

“Nice yiğitler vardır ki;

binlerce kişilere bedeldir.

Ve nice binler de vardır ki;

bir kişi bile değildir.”

 


 


 

   “Mide derdi olmasaydı,

hiçbir kuş tuzağa düşmezdi.”

 
 
ORYANTALİZM

 

Dini, siyasi ve iktisadi alanda yıllardan beridir uğradığımız erozyonun aktörlerini, kimi zaman bilir, kimi zaman da hiç öğrenemeyiz. Ama onlar her seferinde işlerini gayet rahat bir şekilde yapar ve görevini yapmanın verdiği manevi hazla memleketlerine geri dönerler.

Dini anlamdaki misyonerlik, Hıristiyanlığı yaymak ve bu daveti tebliğ etmektir. Bunu yaparken de, İslam dininin yanlış ve eksik olduğunu, kendi dinlerinin Müslümanlıktan üstün olduğunu anlatacaklardır. Siyasi oryantalistler ise, Müslüman ülkelere batılılar tarafından gönderilen ajanlardır. Onların görevleri, batının egemenliğini sürdürmek, bunun için Müslüman ülkelerin gelenek ve alışkanlıkları üzerinde ayrıntılı bilgiler edinerek, onların hayat ve çalışma tarzlarını öğrenmek, dil ve edebiyatlarını öğrenerek psikolojik yapılarını ortaya koymaktır. İktisadi anlamdaki oryantalistlik ise, Müslüman ülkeleri sömürgeler edinerek, kendine bağlı birer kukla ve köle haline getirmek, ürettiği mallar için pazarlar bulup, kendine rakip olanları bu alandan silmek amacını gütmektedir.

Çağımızdaki bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler dünyayı global bir köy haline getirmiştir. İnsanlar çok uzaklardaki insanlarla bile her bakımdan iletişim kurabilmekte, devletlerin birbirlerine etkisi aşırı hissedilmektedir. Eskiye oranla kaynak kitaplarda aşırı bir artış yaşanmakta, önemli bilgilere bilgisayarlar vasıtasıyla çok rahat ulaşılmaktadır. Yani kişi istediği an gerçeği aramak adına her türlü kaynağı karıştırıp, her araştırmayı yapabilmektedir. Bunları yaparken kurulan tuzaklara düşmemek derin bir feraset gerektirmektedir. Zararlı fikirlerin enjekte edilmesini engelleyici panzehirleri bulmak ve onları sunmak adına gerekli ne varsa yapılmalıdır.

Bu vatan, her rengiyle bizimdir. Bizim inancımız, kültürümüz, gelenek ve göreneklerimiz, yaşantımız hakkında karar vermek, şüpheler uyandırmak, cahil halkı sorularla yanıltmaya çalışmakla görevli oryantalistleri ve onların fikirlerini çok iyi etüt etmek mecburiyetindeyiz. Her türlü iletişim ağını, yönetim kademelerini yönlendiren oryantalistler maalesef amacına ulaşmış görünmektedirler. En güvendiğimiz kaynaklara bile dipnot, referans olarak girebilmiş, bizim adımıza yapılan programların konuğu olmuş, eğitimimizin ana temelini kendi inanışları oluşturmuştur. Bunun karşısında durmaya çalışan az bir kitle davalarında yalnız bırakılmış sahip çıkılmamıştır.

Oryantalistlerin ekonomik, siyasi ve dini olarak gerçekleştirdikleri faaliyetlerini halk çoğu kez anlayamamıştır. Sömürülen kaynaklarının, yıkılan kültür değerlerinin, aslından sapıtılmaya çalışılan dininin koruyucu ve kollayıcısı olamamış, tam tersi onların ekmeğine yağ sürücü bir aymazlık sergilemişlerdir. Doğruyu bulmak adına araştırmaktan kaçmanın kendilerine getirdiği sinsi tuzağın girdabında boğulup kalmışlardır. Toplumda yaygın olan her alanda söz sahibi olanlar, işlerini bitirenler o çıkar doğrultusunda hareket eden ve maalesef halk tarafından desteklenen kurumlar ve kuruluşların büyük bir çoğunluğu oryantalist zihniyetin kulu ve kölesidirler. Gandi gibi ayağı çıplakların uyguladığı pasif direnişin az bir miktarı bile, bazı zihniyetin alt üst olmasına yetmiştir. İnananlar kendi içerilerindeki cevherin farkında olmalıdırlar. Boşluk bıraktıkları her alanın, kavramın, kurumun, kuruluşun, fikrin, gelişmenin, inanışın, kültürün, edebiyatın içini doldurmaya hazır zinde güçlerin olduğunun farkına varmalıdırlar.  

Mısırda eski uygarlıkları, İran’da Zerdüştlük’ü, Türklerin arasında Şamanizm’i, Arabistan’da İslam’ı araştırıyor gözükerek, halkın zihninde şüpheler oluşturmayı amaçlayan bu insanları iyi tanımak mecburiyetindeyiz. Dünyada yüz doksan küsür ülkede pepsi satılmakta, yüz yirmi beşe yakın ülkede Mack Donalds faaliyet göstermektedir. Etrafımızın ne ile kuşatılmış olduğunu iyi araştıralım. Her yönden bağımlılığın getirdiği sonucu iyi anlayalım. Bu ülke bizim. Bu topraklar yüzyıllardır bizim. Sahip olduğumuz dini, iktisadi, sosyal ve kültürel bağımızla aramızı bozmak için faaliyet gösteren oryantalistleri bulmak herkesin görevidir.

Son yıllarda terörle İslam’ın adının özellikle yan yana getiriliyor oluşunu ve yeni dünya düzeninin zihni alt yapısını iyi irdelemek gerekmektedir. Dünyayı yöneten derin devletin oklarını yönelttiği yönü anlamak gerekmektedir. Birlik beraberlik adına sorumluluktan kaçmanın suçla eşdeğer olduğu yaygınlaştırılmalı, hükümetler bundan imtina ediyorsa halk bu birliği gerçekleştirmelidir. Birlik, oryantalist her akımın panzehiridir. Toplu çarpan yüreklerin önünde hiçbir güç duramamış ve duramayacaktır da.

Yeter ki tek çarenin bu olduğu paydasında hep birlikte birleşelim. Ve müsaade ederseniz buraya İngiliz Avam Kamarasındaki şu yazıyı özellikle almak istiyorum; “İngilizlerin dostu yoktur, menfaatleri vardır.”

 

Zulüm haritasının her karesinde

Hakları çiğnenen biz değil miyiz?

Özgürlük vaad ederken kanlı medeniyet

Zindanlarda çürüyen biz değil miyiz?


 

    “ Nelerin esiri olduğunu

bilen hürriyetin eşiğindedir.”

 

SİVİL TOPLUM

 

Örgütlü toplum kurumsal saldırıya karşı en iyi savunma modelidir. Hayatın hemen hemen her alanında kimlik ve kişilik sahibi şahsiyetler önderliğinde örgütlenmek, kurumsal saldırılar karşısında ayakta durmanın vazgeçilmez şartıdır.

Hak arama mücadelesi, tek tek fertlerin yapabileceği bir mücadele değildir. Çünkü elde etmek için mücadele edilen hak “değirmen hakkı” değil, elde edildiğinde toplumun tüm fertleri tarafından kullanılacak olan “insan hakkı”dır.    

Adaletin tecellisi insan haklarına dâhil bir hak değil, bir ödev, daha doğrusu bir vecibedir. Hiçbir kimsenin adaletten vazgeçebilme yetkisi bulunmamaktadır. Adaletten vazgeçmek haksızlığa razı olmaktır. Adaletin tecellisi ve tesisi onu birinci şart olarak gören ve bu minval üzerine örgütlenen yapılarla mümkündür. Bu yapılanmaları popülist söylem ve eylemlerin uzağında görürüz. Bu yapılanmalar, kalabalıklara göre şekil almayan hak ve adalet çizgisiyle tanınan yapılanmalardır. Kurumsal yapılanmayı ve örgütlenmeyi insana en iyi hizmeti sunma merkezi olarak gören ve “o’nun sırtından” bir şeyler yaparak değil; “onunla bir şeyler” yapmak arzu ve hedefi güden yapılanmalardır.

Nemelazımcılık örgütlü toplumun düşmanıdır. Bu sorumsuzluğun en çirkinidir. Etrafında kendi öz kültürüne ve kimliğine bu kadar saldırılar olurken sessiz kalmak, bunu yapanlara çanak tutmaktır. Kültürel ve maddi kazançlarını küçük salvolarla hemencecik bırakıveren insan yığını “toplum” değil; olsa olsa kişiliksiz, kimliksiz, her isteyene boyun eğen ve her söylenileni sorgulayıp araştırmadan kabullenen “mankurt” kafadır. İyi niyet her zaman iyimser ufuklar açmaz insanın hayallerine. Gerçekçi olalım; Unutmamak gerekir ki, gücümüzü ve inancımızı “hakk”ın ve “haklı”nın emrine verdiğimiz oranda özgür olabiliriz. Ancak toplumsal bilinci ve kimliğimizi yükseğe, daha yükseğe, en yükseğe çıkardığımız zaman bize karşı sözde iyi niyet(!) gösterisinde bulunanların süngülerinin birer birer düştüğünü gördüğünüzde hiç şaşırmamalısınız. Çünkü örgütlülük bilincini öncelikle ‘insan’ mer­kezli düşünen yapılanmalar her zaman muvaffak olmuşlardır. Bununla birlikte, kof ve posası çıkmış bir örgütlülüğün de sağlıklı ilişkiler geliştirmeyeceğinin bilincinde olmak ge­rekir. Nicelik belki bir noktaya kadar taşıyabilir yapıyı… Ancak; niteliksiz yapı, hareketin ve örgütlülüğün lokomotifi olan “denetim mekanizması”na da uzun vadede zarar verebilir. Dolayısıyla amaç:  fikir, inanç, eğitim ve ülke sevgisi ekseninde kenetlenmiş bir yapı oluşturmak olmalıdır.

Bu noktadan hareketle, içinde bulunduğumuz eğitim ve ülke koşulları da göz önünde bulundurularak, “sevgi”yi kendisine şiar edinmiş bir sendikanın neferleri olarak yapmamız gereken görev; üye sayısını her il çapında yetkin ve yetkili bir sayıya ulaştırmak, uzun vade de ise üye olan arkadaşlarımızı sendikal mücadelenin örgütlü ve bilinçli birer üyeleri yapmak olmalıdır. Unutmayalım ki “öğretmen” sıfatı aynı zamanda yaşadığı çağdan sorumlu olarak “aydın” olma sıkıntısını da beraberinde getirmelidir. Çünkü yaşamak bizlere ciddi anlamda mücadele geleneği bahşetmeyebilir ve fakat örgütlülük bilincinin yakıldığı ilk meşale de “aydın” kafalarda vücuda gelmektedir.


 

 “Okuyarak bilgiyi,   

düşünerek hikmeti,

 yaşayarak tecrübeyi,

          duyarak irfanı elde edersiniz.”

 

GERÇEĞİN RESMİ

 

Hatırlar mısınız? 1989’da Amerikan Gazeteciler Birliği’nin birincilik ödülünü alan, Time ve Newsweek tarafından 1988’de Yılın Fotoğrafı seçilen, dünyada 150 yılın fotoğrafı kitabına, Life ve Stern dergilerinin dünyada son on yılın, Der Spigel Dergisi’nin son beş yılın, World Press Photo Vakfı’nın son 35-40 yılın fotoğraf kitabına seçilen bir resim vardı. Zaten o resmi bu kadar ünlü yapan acıklı öyküsüydü.

16-17 Mart 1988 tarihinde Irak Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar Baas yönetimiyle savaşan peşmergelere Halepçe’de zehirli gaz atıyor ve bundan sonra tam 6 bin civarında masum insan Saddam’ın zehirli gazıyla feci biçimde can veriyordu. Yani savunmasız, günahsız, hiçbir söz hakkı ve savunma hakkı olmayan zavallı insanlar. Yukarıda anlattığım resim ise, 7 kız çocuktan sonra bir erkek çocuk sahibi olan Ali Haver isimli babanın daha adını bile koyamadığı bir aylık oğlunu zehirli gazlardan korumaya çalışırken ölüme yenildikleri anı belgeleyen resimdi. Kucağında kundaktaki yavrusu yığılıp kaldıkları anı belgeleyen resim...

Aynı resmin değişik versiyonu geçenlerde İsrail’de yaşandı. Yine bir baba ve yanında altı yedi yaşlarında yavrusu. “Ateş etmeyin!” çığlıkları arasında bir toz bulutu ve İsraillilerin açtığı ateş sonucunda ölen bir masum daha...   

Bunlar, savaşın insanın kanını donduran soğuk yüzü elbette. Dünyanın hemen hemen her yerinde irili ufaklı buna benzer binlerce çatışmalar olmakta, masum, savunmasız insanlar, çocuklar, yaşlılar, kadınlar ölmekteler. Geri planına baktığınızda ise buna destek veren hep birileri var ve bu işten en kârlı onlar çıkıyorlar. Yıllarca Saddam’a her türlü desteği veren, kimyasal silah yapımında kullanılan hammaddeyi gön­deren batı devletleri idi. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron 7 Aralık 1986’da; “İranlılar ve Iraklılar birbirlerini öldürdükleri müddetçe rahat uyuyabiliriz.” diyor, Amerika ve müttefikleri 2 Ağustos 1990’a kadar bu iki ülkeye gelişmiş silahlar ve silah üretim olanakları sunmayı sürdürüyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren atom bombasından önce 2 binden fazla insanın ölümüne çanak tutulup (Pearl Harber), zemin hazırlanıyor, karşılıklı kurbanlar veriliyordu. Peki, Irakta her ay ölen 6 bin insandan kimin haberi var. 10 yıl önce Körfez Savaşı diye bilinen kıyım sırasında ve sonrasında 200 bin Iraklının ölmesi ne anlam ifade ediyor. Ve bunların çoğunun karanlıkta Amerikan zırhlılarının kar paletleriyle diri diri gömülmüş, geri çekilirken öldürülmüştü. Vietnam’ı zaten filmlerden ezberledik. Yine Afganistan’daki rejimi getirenler, savaş çığlıkları arasında onu alaşağı etmeye çalışırken gerçek niyetlerini ortaya koyuyorlardı.  Yani gelişmiş devletler kendi mutluluklarını başkalarının ölümü ve felaketi üzerinden sağlıyordu. Emperyalizmin en keskin tanımı da buydu belki...

“İran’da halk sokaklara dökülüp, yönetimi protesto ettiğinde içlerinde CIA, MOSSAD ve SAVAK’ın da olduğu üst düzey yöneticiler bir araya gelip şu kararları alırlar: Liberal birisini başbakan yapalım, kimi kısıtlamaları kaldırırsak halk razı olacaktır. Demir yumruk politikası gündeme gelmeli, ülke generallere teslim edilip halk uslandırılmalıdır. Şah Rıza Pehlevi ülkeden çıkarılıp yerine naib olarak Farah geçirilmeli, Şah gidince halk belki yumuşar. Şahın sürgününden sonra Pakistan’daki Eyüp Han örneğinde olduğu gibi Müslümanlığı kitlelerce müsellem bir general bulunup ülke ona teslim edilmeli, hatta bu arada rejimin adının değişmesine bile müsaade edilmelidir...”

Değişen dünyada, değişmeyen tek şey vardı. O da emperyalizmi yapanlar ve sömürülenler. Aslında bunu da üç aşağı beş yukarı aynı yöntemlerle yapıyorlar. Ama bunun sessiz tanıkları çoğu zaman ölmeye, yurtlarında sürülmeye rezilce bir hayat yaşamaya mahkûm oluyorlar. İnsanca yaşama standartlarına bir türlü ulaşamıyor, ulaştırılmıyorlardı. Sömürenler ise zaman zaman sekteye uğrayan çarkları anlamsız, sebepsiz, hayal gücü yüksek plan ve projelerle hep yağlıyor, mutluluk ve adalet palavraları altında iki yüzlülük sergiliyorlardı.

Dünyada bir kamuoyu yoklaması yapılsa savaşmaya taraftar olan yüzde kaç çıkar acaba? Bence çok az. Buna rağmen hemen hemen her yerde savaş var. Neden? İşte burası aşikar. Güçlü olanlar güçsüzleri her zaman ezmekte ve bunu yaparken dünyaya cennet barış masalları dinlettirmekteler.

Resme ödül vermek maharet değil elbette. Ama sessiz tanıkları tanımanın da başka yolu yok. Bombaların üzerine yazılan “Ramazan Hediyesi” deyiminin anlamını anlayabilmenin de... Keşke o resim hiç çekilmese, o ödül de hiç verilmeseydi. Bu katliamı gerçekleştirip ona destek verenler hala tarih sahnesindeler, bundan sonra da böyle giderse var olacaklar.. Gitmeye de pek niyetleri yok.

Niye gitsinler ki ?

 


 

    “Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar,

Çalışmaktan da zevk almazlar.”

 

İLETİŞİM,  REKLÂM BİRAZ DEĞİŞİM

 

Çağımızın gereksinimleri bize şunu öğretmiştir ki, sosyal hayatta yapılan hemen hemen her işte planlılık, sistemlilik, açıklık, iletişim ve reklam çok önemlidir. Aslında ben burada bu iki dinamiğe biraz anlaşılanın dışında bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.

Bizim gibi hem ekonomik, hem kültürel, hem de sosyal yapı olarak gelişememiş toplumlarda en fazla görülen durumun karmaşa, bezginlik, içe kapanıklık, anlaşamama ve dağınıklık olduğu kanaatindeyim. Toplumun temelini oluşturan öğeler yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmuş, birleştirici kuvvetler ortadan kaldırılmışsa, kaosun meydana gelmemesi için hiçbir sebep yoktur. Bu duruma sebebiyet veren olaylardan birisi de, birlikte yaşama gereklerinden olan iletişimin tesis edilememiş olması ve tesis edilen iletişimin reklamının yapılamamış olmasıdır.

Hepimiz zaman zaman çok çeşitli toplantılara katılırız. Bu toplantıların sonucunda yüzlerde, yapılan toplantıyla doğru orantılı olmayan ifadeler görürüz. Genelde rahatsızlık duyulan olayların, hep aynı şeylerin konuşulması, konuşmacının sıkıcı üslubu, konuşulan mevzunun bir açılım sağlamaması, toplantıya katılanların konu ile irtibatının soru alınmayarak engellenmesi, zorlaştırıp kolaylaştırmayan, nefret ettirip sevdirmeyen bir anlatım tarzının benimsenmiş olması, ko­nuşmacı tarafından vücut dilinin kullanılmıyor olması,  top­lan­tının umumi olmaktan ziyade hususi bir özelliğinin bulunması vb. diye uzatmak mümkün.                                               

Güzel bir yemeği kirli tabakta sunmak ne kadar olumsuz bir sonuç doğurursa, sohbetlerde,  konferanslarda, panellerde, değişik toplantılarda insanlara konunun anlatılış tarzının kötülüğü de böyle bir sonuç doğurur. Psikolojiden, pedagojiden anlamayan kişilerin yaptığı sohbetlerin, toplantıların karşılarındakini uyutmaktan başka bir işe yarayacağına inan­mıyorum. Halbuki iyi bir eğitim-öğretim, iletişimin en üst düzeyde gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Bu da her bakımdan formasyonunu tamamlamış insanlarla olacaktır.

İnsanların inanç ve düşünceleri üzerine bina edilen toplantılarda, bahsettiğim olumsuzlukların çoğunu görmek mümkün. Konuşmacılar nedense soran, sorgulayan, araştıran bir topluluk görmektense, her söylediğine teklifsiz alkış tutan, ya da başını olur anlamında hep sallayan bir topluluk görmeyi arzu etmektedir. Yani şartlandırılmış bir topluluk. Hâlbuki şuurlandırılmış topluluğun insanlık için önemi daha önceden bilinmiş olsaydı, yetişmiş insan açısından sıkıntı çekilmeyecekti. Kendini ifade de zorluk çekilmeyecek, toplumda kasıtlı olarak oluşturulmaya çalışılan kamplaşmanın önüne de geçilecekti. Çünkü iyi iletişim kurabilen şuurlan­dırılmış kişiler veya topluluklar, olayları ve oyunları ferasetleriyle sezip alt edebileceklerdi. Bu yapılanların reklâmını da insan­lar gerçek anlamıyla yapabilmiş olsalardı, hangi karar alınmak istenirse istensin başarı şansı olmayacaktı.

Bize kötü gösterilmek istenilen kültürümüzü, değerlerimizi, inançlarımızı, biz kendi ellerimizle hiçbir mücadele vermeden terk ettik. Kendi mayamızın prim yapmadığı bilincini biz kendimiz geliştirdik. Gelişim, kültürel, sosyal, ekonomik kalkınma adına hemen kabul etmemiz gereken şeyleri alamadan, bize gerekli olan değerlerimizi topyekün inkâr yoluna gittik. Kimse bu konuda bizle savaşmadı, tek mermi atmadı. Ama biz bunları öğrenir de uygularsak birilerinin onu yapacağından da kuşkunuz olmasın.

Etkileşim ve yönlendirmelerin bizde bıraktığı, “kabul ede­lim” dürtüsü elekten geçirilmeden alınmış, kabullenilmiştir. Altyapısı olmayan ortamlarda da amip gibi çoğalmıştır. Düşünemeyenler kendilerine yetki verdiklerine, çevrelerine bakarlar. Çevreden ve malum kişilerden gelen tiyo onun bakış açısını gösterir. Artık o kurulmuş bir makine gibi her türlü bombardımana açık bir saha haline dönmüştür. Maalesef toplum yapımız kendine doğru yönelmiş bu füzelere karşı bir savunma kalkanı geliştirememiştir. Sebebi ise şartlandırılmış bir toplumun ve kitlenin arzu edilir olmasıdır.

Peki bu toplum ne yapmalı da bu olaylarda aktif özne olabilmeli? Sorunun cevabı elbette anlatım açısından çok kolay. Ancak pratik yaşama geçirilememesi en büyük engel. Bizler hep konuşur, hep kararlar alır ama uygulamayız. Aynı konuları bir başka gün yine konuşuruz. Yine uygulamayız. Yapmadığımız şeyleri söylemekte bizim kadar mahir bir cemiyet zor bulunur. “Kişinin eylemi bilgisini, bilgisi bilincini, bilinci kişiliğini aşamaz.” Çok konuşmak değil, çok yaşamak önemlidir. Sevdiğiniz, değer verdiğiniz şeylerin sizin için hayata dönük bir yanı yoksa pratikleşememişse bir yerlerde sorun var demektir. Ben onun adını iletişimsizlik ve reklâmsızlık olarak koydum. Şuurlandırılmış bir topluluğun kuracağı iletişim ve bu iletişimin yapılacak olan reklâmı,  bazı çevrelerin planlarını bozacaktır. Eğer şuurlandırılmış toplum mevcut değilse, bunu oluşturmak herkesin sorumluluğundadır.

Eskiden Çinliler Türkleri hep: “Böl, parçala ve yut!” taktiğiyle yenmişler, Türkler bunu unutmamak için Göktürk yazıtlarını dikmişlerdir. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen değişen fazla bir şey yoktur. Bizi yok etmek isteyenler,  önce bölüyor, sonra parçalıyor, en sonunda hazmediyor. Bizler de bunu o kadar gönüllü yapıyoruz ki... Sanki bizim duygu ve düşüncelerimiz en doğru düşüncelermiş gibi,  kendimizin dışındakileri hemen anlamsız şeylerle itham ediyoruz. Bunu yapan herkesin, aynı kaynaktan beslendiğini söylemeleri ise işin cabası. Yapılması gereken asgari müştereklerde birleşmek, önemli meseleleri şuurlandırılmış topluluğa havale etmektir. Bu topluluk yoksa ortak gücü el birliği ile oluşturmak gerekmektedir.

İletişim ve reklâm bizim yapamadığımız, başkalarının bizim adımıza yaptığı kavramlar. Derhal bu iki kavramın hayat tesisi için çalışmaya başlayalım. Bakın o zaman memlekette kimin gündemi konuşuluyor...

Toplum yapımızda yıllardan beri süregelen o kadar çok hastalık var ki, insanların bu kadar uzun sürede üstesinden gelemediği sorunların temelini aramak herkesin sorumluluğunda olmalı bence. Kendi fikir dünyasını, düşünme biçimini, pratiğe aktarma sistematiğini, iletişimi, yaşama doktrinini, kaygılarını, beklentilerini, hedeflerini ve tarihten alması gereken dersleri alamamış milletlerin tarih sahnesindeki rolünün çok uzun yıllar değişeceği kanısında değilim.

Toplumda kamuya ait işlerin ehline verilmesine siyaset diyebileceğimiz gibi, Aristo’nun deyimi ile siyaseti, “pratik ahlak” alarak da tanımlayabiliriz. Bence siyaset, iki ucu keskin bir bıçak. Adaletin tecelli etmediği anda kesen, adaletin vuku bulmasında kesmeyen bir bıçak. Aslında emaneti ehline vermek ve insanlar arasında adaletle hükmetmek ile ilgili o kadar çok emir bulunuyor ki, insanların hissiyatından çok uzaklarda olduğundan gönüllere nakşedilememiş. Herhalde siyasetin yukarıda saydığım etkenlerle ne kadar ilintili olduğunu anlamışsınızdır.

Toplum yapımız yüzyıllardır yukarıdaki kişilere, etkenlere, olaylara bakarak kendini, fikir dünyasını, çalışma azmini belirleyerek edilgen, pasif bir konumda kalmıştır. Yani tümdengelim bir değişim, gelişim beklemiştir. Belki de bu bir otokontrol mekanizması olarak bilinçli olarak işletilmiştir. Ama rahatsızlık etkili olarak gerekli yerlere ulaştırılmadığına göre işlerine de gelmiş olabilir. Yani inandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi inanmak felsefesini geliştirmişlerdir. Haliyle yapılması gerekenler yapılmazsa, yapılmaması gerekenler yapılır. Söylenmesi gerekenler söylenmezse, söylenmemesi gerekenler söylenilir. Bunu daha uzatmak mümkün.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim husus ise şu: Toplum, neden kendilerine yazılan bu senaryoya uymuş, neden kendi dinamiklerini devreye sokmamış, neden sorunların çözümünü asli mercaında değil de tali yollarda aramak gibi enteresan işler yapmıştır? Kahvelerde, sokakta, toplantılarda, kendi aralarında saatlerce incir çekirdeğini doldurmayan olayları konuşanlar, asla evinin önünü süpürerek bir işe başlamamıştır. Asla, nasıl düşünmesi gerektiğinin hesabını yapmamış, birilerini hep taklit etmiştir. Çünkü taklit etmek kolaydır. Zor olan muhakkik olmaktır. İnsanlar bu işi hep birilerine havale etmiştir. Çocuklarını okula göndermiş, vazifem bitti zannetmiş. Annesinden, babasından gördüğü gibi ibadet yapmış, vazifem bitti zannetmiş. Evinden işe, işten eve gitmiş “Vazifem bitti.” zannetmiş. Yaşadığı toplumda olan olayları izlemiş, yatmış, uyumuş, “Bana dokunmasın.” demiş “Vazifem bitti.” zannetmiş. Bu bananecilik o kadar başını alıp ta gitmiş ki, hayalet gibi ortada duran, sadece dekor, vitrin olarak kullanılan bir nesne haline dönmüş toplum.

Bu ülkede olan her olayda toplumun fonksiyonu, sorumluluğu ve eylemi çok önemlidir. Çünkü hoşlanmadıkları, istemedikleri, nefret ettikleri şeyleri yapanlar bu toplumu çok iyi tanımaktadırlar. Neye tepki verip veremeyeceğini iyi hesap etmişlerdir. Etken olmak, olaylarda söz sahibi olmak,  hakkını yedirmemek,  iyi yönetilmeye layık olmak entelektüel bir bilgi birikimi gerektirir. Kelimeye bakıp da korkmayın. Bu o kadar zor değil. Hani: “Kişinin eylemi bilgisini, bilgisi bilincini, bilinci kişiliğini aşamaz.” derler. İşte o kişilik, ancak ve ancak, kişinin kendini değiştirmesi ile mümkündür. Yani sorunların ve sorumluların o kadar uzak hikâyesi ve o kadar tılsımlı büyüsü, alt edilmeyecek kadar zorluğu yoktur. Bunlar insanın kendi zihninde oluşturduğu Gulyabanilerdir. Bütün mesele sizin kendinizi değiştirmeye karar vermenizde yatmaktadır. Bundan korktuğumuz için hep oyun ve oyuncak peşinde koşuyoruz toplum olarak. Ninnilerle kucaklıyoruz asırları... Helal olsun...

Kurtarıcı kişiler, kurtarıcı cemaatler, kurtarıcı kurumlar, kurtarıcı partiler, kurtarıcı siyaset bekleyenler ham hayal görüyorlar. Gerçek kurtuluş, ait olduğumuz gibi yönetilme, adaletle muamele edilme, “...siz kendinizi değiştirmedikçe...” veciz sözünde yatmaktadır. “Kurtarıcılardan kurtulmak” deyimini söyleyeni alnından öpmek geliyor içimden.

Artık bırakın işin edebiyatını. Yapmadığınız şeyleri söylemekten vazgeçin. Siz bilmiyor musunuz ki, ilahi kudret isterse bütün her şey düzelir. İşte senin görevin orada başlıyor. Rabıtanı iyi kur. Artık sadece vazifeni yap. Vazifen olmayan işlere karışma. Zaten herkes kendi görevini yapsa, fazla veya eksik değil görevini yapsa, dünyada hallolmayacak tek mesele yoktur. Var mı dahası?..

Yaksa kendini değiştirmek için daha kolları sıvamadın mı?


 

"Zenginlik gübredir.

 Yalnızca saçıldığında

yararlı olur”.

 

BİZE ÖZGÜ

 

Hatırlarsınız 1876’da birçok milletten meydana gelen bir parlamentomuz vardı. 1878 İngiltere’sinin elinde Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika vardır amma Büyük Britanya Parlamentosunda hiçbir milletvekilleri yoktu. Rusya’da ise, Rusların bile seçim hakkı yoktur. Yabancıların bulunmadığı Almanya’da ise, meclisin hükümeti düşürme yetkisi yoktur. Ama bizim parlamentomuz vardı ve: “Girit ve Teselya’yı Yunanistan’a verelim” diyen mebuslar bulunuyordu. Meclis-i Mebusan’da 140 Türk, 135 gayri Türk ve gayri Müslim vardı. Hatta Edirne mebusu, Ermeni Balikyan: “Adana olaylarında 21 bin ölü Ermeni vardır.” adlı uydurma bir raporu Fransız gazetelerinde yayınlatmıştır. Bunun üzerine 4 ay sonra Adana’ya atanan Cemal Paşa harp divanı kurdurup bir Ermeni’nin hayatına karşılık 29 Türk’ü idam ettirmiştir. Yetmemiş iki gün sonra 17 kişiyi daha idam ettirmiştir. Bunun gibi tarihimizde binlerce örnek vardır. Olaylar bize özgü olduğu gibi örnekler de bize özgüdür.

27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında DP yöneticileri, milletvekilleri, mülki amirleri, Bakanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan Menderes, DP’ye yakın görülen askeri görevliler, yüzlerce vatandaş tutuklanmıştı. Savcı Egesel’in dediği gibi: “Ne yapalım… Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor.” sözünün ima ettiği her türlü işkenceyi görmüşlerdi.  Menderes idama götürülürken:  “Kelepçeyi önden vuramaz mısınız?” demiş, “hayır” cevabını almıştı. Titreyen cellâda: “Oğlum niye titriyorsun ilmek senin değil benim boynuma geçecek” diye teselli etmişti. Ve hışımla kendi sandalyesine tekme atmış, işi cellâda bırakmamıştı. “Menderes asıldığı gün bu mutlu olayı kutlamak için ailemle birlikte Abant’a gitmiştik. Size şunu söyleyeyim ki, Adnan Menderes sadece Ezan’ın Arapça okunmasına müsaade ettiği için asılmıştır.” (Ayhan Songar, Sohbet- Türkiye 5.11.1993) O Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asılan ilk başbakandı. İtibarı yıllar sonra iade edildi. Olanlar ölenlere ve o acıları bedenlerinde, ruhlarında yaşayanlara kaldı. Yapılanlar bize özgü olduğu gibi, yapanlar da bize özgüdür.

600 yıl elinden geldiği kadar adalet, huzur ve refah içinde yönetmeye, İslam Dini’nin bayraktarlığını en iyi biçimde yapmaya çalışan koskoca bir imparatorluğa, hiç okumadan, hiç anlamadan misyoner, müsteşrik ve oryantalistlerin doldurması ve şişirmesiyle anlamsız, saçma sapan yorumlar yapanlar: “Sultanı kovmak yetmez, kemiklerini de dışarı atalım.” diyenler 33 yıl Osmanlı Devleti’ni derin bir ferasetle yönetip, bölünmekten, parçalanmaktan ve savaştan uzak tutan Sultan Abdülhamit’i “Kızıl Sultan” olarak ananlar, Osmanlı’yı “sömürmek” gibi hayal ürünü ithamlarla suçlayanlar. Ortaçağ gibi tarihimizin en parlak zamanlarını, karanlık edebiyatı ile boyamaya çalışanlar, kendi şanlı tarihine bilmediği halde nefretle bakanlar, araştırmayanlar hep bizleriz. Tarih anlayışımız bize özgü olduğu gibi, tarih yanlışlarımız da bize özgüdür.

Dinin bizi geri bıraktığı düşüncesinin içini doldurmak için fikirler üretenler, korkunç bir yanılgının içindeler. Kendi beceriksizliklerini dine mal edip, aradan sıyrılmaya çalışmak işgüzarlıktır. Yıllardır ülkeyi iyi yönetemeyenler, gündem değiştirmek, kendi çıkarlarını hayata geçirmek, çıkar sağlamak, baskı kurup istedikleri kesimi sindirmek için, dini sapmalar ve saplantıların kutbu olmuşlardır. Onlar dini istemeyerek değil,   bizzat isteyerek kendi çıkarları doğrultusunda yanlış anlamış ve yorumlamışlardır. Laiklik anlayışı din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Din devlete müdahale edemedi, ama devlet elini dinden hiç ayırmadı. Okumak isteyenleri engellemek: “Din bizi geri bıraktı.” anlayışıyla tezat teşkil ediyor herhalde. Yoksa istenilen gelişmek değil de, kendi anlayışıyla örtüşürse gelişmek mi? Tek tip insan özlemi altında yatan tornacı zihniyet miydi? Dinimizi yanlış anlayanların ve anlatanların karşısında, gerçekleri söylemek ve yapmak herkesin görevi değil miydi? Dini anlamayıp, okumayıp öğrenmediği, alanı olmadığı halde en iyi fetva verenler bize özgü olduğu gibi, söylenenlere, hiç araştırma yapmaksızın inanlar da bize özgüdür.

Ülkemiz kalkınsın diye devletimiz krediler verir, hayali ihracat adı altında soygunlar olur. Soyanlar yakalanır üç beş ay yatar, paralar havaya uçar. Bankaları hortumlayanları kurtarmak için yasalar çıkarılmak istenir. Soydukları ve hortumladıkları paralar kendilerinden alınamaz. Gariban bir vatandaşın sırtından ise icra memuru hiç inmez.  Törenle temel atar,   törenle temel yıkarız. Ülkedeki çoğunlukta olan nüfus, açlık sınırının altında yaşar. İş güvencesi denilen şey semtimize hiç uğramaz. Patronun veya amirin iki dudağı arasında bir ömür geçer. Sendikaların başındakiler krallıklarını ilan etmişlerdir. Yatırım yapmayıp,  faizle para kazanan babalar türemiştir. Enflasyon denilen zillet dar gelirlinin sırtında kamburdur. Paramız dünyadaki yüz küsür ülkeden daha değersizdir. Çöpten ekmek toplamak pek revaçtadır.  Bütün bu ve buna benzer haksızlıklar karşısında halkımız,  sağduyulu ve sessizdir. Yapılan adaletsizliklere; “Aman bana dokunmasın.”,  “Benim adıma birisi nasıl olsa yapar.” anlayışı bize özgü olduğu gibi, derin ve ürküten uysallıkta bize özgüdür.

1980’li yıllarda solcu sağcı türünden bilinçli olarak yönlendirilen provokasyonlarla 5 binden fazla insanımız ölür. ASALA terör örgütü başımıza olmadık belalar açar. PKK terör örgütü yüzünden 30 binden fazla insan ölür. Kimin tarafından kurulduğu apaçık belli olan Hizbullah adlı terör örgütü tarafından insanlar, enteresan öldürme taktikleriyle tanışır ve belli bir kitle baskı altında tutulup, deşifre edilir. Üniversiteler yönlendirilip kullanılmak için hazırda bekletilir. Sivas’ta otel yanar, Başbağlar’da karşılık bulur. İnsanlarımızın bir araya gelip anlaşıp kaynaşamaması için her türlü senaryo hazırdır. İnsanlar da buna müsaittir. 50-60’lı yıllarda komünist olduğu için insanlar fişlenirken, 90-2000’li yıllarda dindar olduğu, (başını örttüğü, oruç tuttuğu, namaz kıldığı, gümüş yüzük taktığı) için fişlenir. Yani ülke olarak kalkınıp güçlenmememiz için, her türlü düşünce canlı tutulmuş, her türlü provokasyonlar tetikte bekletilmiştir. Maalesef halk bütün bu olanların karşısında dinamizmini ortaya koyup ortak hareket sergileyememiş, oyunların ve oynayanların gerçek niyetlerini anlayamamıştır. Senaryolar bize özgü olduğu gibi, senaryoya uygun adım ayak uyduranlar da bize özgüdür.

Siyasi partilerin genel başkanları genellikle ölmeden önce değişmez. Milletvekilleri başkanının ağzına bakan ve sadece el kaldırıp el indiren bir konumdadır. Partiler hükümet olup, iktidar olamamak ve iktidar olup muktedir olamamak gibi bir mazeret ileri sürerler. Hükümet olduklarında da ilk iş ve en önemli icraat olarak kendilerine bağlı bakanlıkları arpalık gibi kullanırlar.  Derin devlet tanımı en çok tekrarlanan konudur. Bazıları şiir okur yasaklanır, bazıları şarkı söyler ona bir şey olmaz. Kanunlar ve kurallar bazen farklı işler. Milletin vekili milleti kul köle etmiştir kendisine. Bazılarını dini, bazıları milli, bazıları demokrat, bazıları marjinal, bazıları ama genellikle merkez sağ, bazıları sol, bazıları da solun biraz berisinden siyaset yaparlar. Bütün bunlara rağmen ülke insanının makus talihi bir türlü değişmez. Bizde siyaset kraldan daha ziyade kralcıdır. Siyaset yapımız ve demokrasi anlayışımız bize özgü olduğu gibi, altı defa gidip yedi defa gelmek de bize özgüdür.

 


 

3.BÖLÜM

EĞİTİM VE KİŞİSEL GELİŞİM

Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil,

hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan

kazandıklarımız değil,  muhafaza ettiklerimizdir.

Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil,

kafamıza yerleştirdiklerimizdir…

Francis Bacon

 



 

İyiyi yapabilme gücüne sahipken                                             

onu yapmaktan imtina edenler;                                                

kötünün yaptıklarının bedelini

çok ağır öderler.    

Z.Efiloğlu

 

ÖĞRETMEN GÖZÜYLE

SAĞLIKLI VE SAĞLIKSIZ EĞİTİM

 

Sağlıklı eğitim: Kişiye, “Her zaman ben doğruyum, sen yanlışsın.” yaklaşımının geçersiz olduğunu, onun yerine ortak paydalar ve mevcut şartlar üzerinde anlaşmaya dayalı, uzlaşmacı diyalogun toplum barışının en gerçekçi yolu olduğu sürekli vurgulanır.

Sağlıksız Eğitim: Kişi, “Ben doğruyum, sen yanlışsın” mantığına inanır. Başka fikirlere müsamahası ve hoşgörüsü yoktur. Bu insanlar, şartlar üzerinde anlaşma yolunu tercih etmeyen, diyaloga ve uzlaşmaya kapalı insanlardır. Toplumdaki bağnazlık ve hoşgörüsüzlük bu gibi insanlardan kaynaklanır.

Sağlıklı Eğitim: Kişi, olaylara, olgulara, problemlere farklı açılardan bakabileceği gibi, kararlarını da çok yönlü düşünerek verir.

Sağlıksız Eğitim: Kişi, olaylara, olgulara, problemlere farklı açılardan bakamayacağı gibi, kararları da tek yönlü ve basmakalıptır.


Sağlıklı Eğitim: İnsanlar nasıl düşüneceğini ve düşünme yollarını bilirler.

Sağlıksız Eğitim: İnsanlara neyi düşünecekleri ve neyi düşünmeyecekleri öğretilirken, şartlara ve zamana bağlı olarak eskiyen bilgilerin pek çok şeyi izah edemez duruma geldiği pek vurgulanmaz.

Sağlıklı Eğitim: Bu eğitimi alan kişi kendisi, toplum ve kainat hakkında bilgi edinme yolları konusunda eleştirel bir bakış açısına, kıyaslama ve analiz gücüne sahiptir. Bunun için düşünme metotlarını, belli başlı analiz usullerini, tarihi, dini, ahlaki ve felsefi kavramlarını çözümleyebilecek seviyede temel bilgi ve yaklaşımlara sahiptir. Bu konulardaki bilgi ve tecrübelerini sürekli kritiğe tabi tutarak kendini yeniler.

Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimden geçmiş kimsede, bilgi edinme yollarına karşı eleştirel bir bakış açısı gelişmemiştir. Hadiseleri anlama ve analiz etme gücünü kendinde bulamaz. Başkalarının analiz ve yorumlarını tercih eder.

Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitim kişiye alçak gönüllülük, insanlık ve nükteli ifade kabiliyeti kazandırır.

Sağlıksız Eğitim: Kişi az ve yetersiz bilgilendiği için gururlu, bencil ve kıskançtır.

Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitim almış kişi açık ve etkili biçimde düşünebilir. Yine düşüncelerini açıkça ifade edebilir. Okurken ve dinlerken çözümleyici ve eleştirel metodu ve yaklaşımları kullanmayı tercih eder.

Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitim almış kişi açık ve etkili biçimde düşünemez. Yine düşüncelerini açıkça ifade edemez. Okurken ve dinlerken sorgulayıcı bakış açısı kullanmak­tan uzaktır.

Sağlıklı eğitim:  Sağlıklı eğitim almış kişi, kendisi olur. Şahsiyet ve fazilet sahibidir. “Ben kimim?” sorusunu çözdüğünden dolayı kimlik bunalımı yaşamaz.

Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitim almış kişi, kendisi değil, beklenen tiptir. Kendisine has düşünceleri, yorumları ve sentezi yoktur. “Ben kimim?” sorusunun cevapları net ve açık değil, çelişkilerle doludur. Kişi kimlik problemini sürekli yaşar.

Sağlıklı Eğitim: Bu eğitimden geçen insanlar farklı olmayı, farklı düşünmeyi tehlike olarak değil, zenginlik olarak görürler.

Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimden geçen insanlar ise, farklı olmayı, farklı düşünmeyi kendi varlıklarını ve menfaatlerini, tehlikeye atıcı bir gelişme olarak görürler. Farklılaşmayı yok etmeye çalışırlar.

Sağlıklı Eğitim: Başarılı bir eğitim sistemi, gençlere bir şeyler olmayı değil; bir şeyler üreterek sahip oldukları makam ve mevkinin içini doldurarak ve her şeyin bedelini ödeyerek, bir şeylere sahip olmayı ve elde ettikleri imkânları kullanmayı öğretir. Böyle bir eğitim, insanlara üretme, ürettiklerini kullanma davranışını ve yollarını kazandırır.

Sağlıksız Eğitim: Başarısız bir eğitim sistemi, insanlara bedelini ödemen bir şeylerden istifade etme, üretmeden tüketme, hak etmeden bir şeylere sahip olmayı teşvik eder. Bunun oluşmasını engelleyecek usuller ve davranış kalıpları, gençlere bizzat yaşanarak büyükler tarafından gösterilmez. Sonuçta insanlar üretmeye değil, tüketmeye; hak ettiklerini değil, hak etmeden ellerine geçirdikleri fırsatları kullanmaya motive edilirler.

Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitimde insanın yaptığı davranışlardan insanın kendisinin sorumlu olduğu vurgulanır. Başarısızlık ve mağlubiyetin sebebi de, ilk planda kişinin ve toplumların davranışlarında aranması gerektiği öğretilir.

Sağlıksız Eğitim: İnsanın başarısızlıkları ve çektiği sıkıntı daha çok komplo teorileriyle izah edilmeye çalışılır. Her mağlubiyetin sonrasında insanlar kendileri dışında bir günah keçisi arama gayretinin içine girerler. Çuvaldızı başkasına, iğneyi kendine batırma davranışı sağlıksız eğitimde oldukça karakteristiktir.

Sağlıklı Eğitim: Mesleki bilgi ve beceri kazandırmanın yanında, insana dürüstlüğün, faziletin ve insani bütün değerlerin hayatta en geçerli evrensel sermaye olduğunu vurgular. Eğitimciler de tutum ve davranışlarıyla bunu gösterirler.

Sağlıksız Eğitim: İnsana dürüstlüğün, faziletin ve insani bütün değerlerin hayatta en geçerli evrensel sermaye olduğunu anlatırken inandırıcılıktan ve samimiyetten uzaktır.. Eğitimciler de tutum ve davranışlarıyla bunu uygulamazlar. Anlatılanlar muallâkta kalır.

Sağlıklı Eğitim: İnsana zamanını verimli ve programlı şekilde nasıl kullanacağını öğretir. Eğitimin çatısını zamanı en iyi değerlendirme yolları üzerine oturtur ve zamana sözünü geçirmenin tekniğini kişiye öğretir.

Sağlıksız Eğitim: Bu eğitimi almış kişi, dağınık, savruk, amaçsız, plansız ve programsızdır. Bildiklerini zaman uygulama konusunda beceriksiz ve yeteneksizdir. Zamanının selinde seyrüsefer eyler.

Sağlıklı Eğitim: Sağlıklı eğitimi almış kişi, yüksek makam ve mevkilere geldiğinde, sahip olduğu yetki ve haklardan daha çok, sorumlulukları ön planda tutar. Hak ve adaletin ışığında sorumluluklarını dikkate almak suretiyle karar ve davranışlarını şekillendirir.

 

Sağlıksız Eğitim: Sağlıksız eğitimi almış kişi, yüksek makam ve mevkilere geldiğinde, sahip olduğu sorumluluklardan daha çok yetki ve haklarını ön planda tutar. Bu hakları kullanırken insanlara hükmederken, sorumlulukları çoğu zaman dikkate almaz. Onun esas meselesi egolarını tatmin için yetkilerini sonuna kadar kullanır.

 


 

   Başarının sırrı alelade şeyleri, hiç alelade          

                         sayılmayacak bir şekilde yapmaktır.

                                                   Jhon D. Rockefeller

 

BAŞARI SİZİ BEKLİYOR.

BUYRUN BAŞARIYA!

 

Pat Mesiti: “Hayat, sonsuz bir girişimdir; başarı da. Hayat bir aşamadan diğerine gitmeyi kapsar. Ben sizi daha büyük bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Sizden zırhınızı çıkarmanızı ve kendinizi keşfetmenizi ya da uyuyan potansiyelinizin ortaya çıkmasını engelleyecek ön yargılarınızı bir kenara koymanızı istiyorum.” der. Yani başarmak için onu herkesten ve her şeyden çok istemek gerekir.

Zor sanılan başarı aslında ummadığımız derecede kolaydır. Başaranlarla başarmayanlar arasında harcadıkları çabalar açısından neredeyse hiç fark yoktur. Oysa onların dağlar ile taşlar kadar birbirlerinden farklı olduklarını sanırız. Baş döndürücü bir başarıya imza atabilmek için baş döndürücü işler yapmak zorunda değiliz. Büyük iş yapmak, çok iş yapmaktan ziyade farklı iş yapmaktır. Tüm büyükler, küçüklerin birleşmesiyle oluşmuştur. İleriye bakın. Gittiğiniz yolda yürüyenler nereye varmışlardı? İnsanlığın tarihini değiştirenlerin çoğunun geçmişi inanılmaz acılarla doludur.

Endülüs Medeniyetinin ilk kahramanı Tarık Bin Ziyad, ordularıyla İspanya topraklarına ayak basmıştı. Karaya ayak bastıktan sonra okyanustaki tüm gemileri yaktı. Askerler tepelerden geriye baktıklarında yükselen dumanları gördüler. Ya mağlup olup öleceklerdi ya da galip geleceklerdi. Kendilerini geri götürecek gemileri yoktu artık; başka bir alternatifleri yoktu. Sonunda kazanan onlar oldular. Başarmak isteyen tüm gemilerini yakmalı ve girdiği yolu geriye dönüşü imkânsız hale getirmelidir. “Baş döndürücü bir başarıya imza atabilmek için baş döndürücü işler yapmaya değil, baş döndürücü arzulara sahip olmaya ihtiyacımız var.”

Anthony Robbins: “Her büyük başarıyı perçinleyen şey, eylemdir. Eylem sonuçları hazırlayandır. Bilgi ise, insanın eline geçtiğinde iyi kullanırsa yararlı bir güçtür. Gerçekte gücün kelime anlamı da eylem yeteneğidir.” der. Thomas Henry ise: “Hayatın gerçek amacı, bilgi değil eylemdir” der.

“Ne kadar arzularsanız o kadar enerjiyi, o kadar gücü, o kadar emeği amacınız uğrunda feda etmeye hazır olursunuz.” Büyük olmak istiyorsanız, dağları sırtınızda taşımaya hazır olmalısınız. Zorluklar göğsünüzü yumruklamamışsa, çelik gibi dayanıklı bir bağra sahip olamazsınız. Korkmayın: Ruhunuz dünyayı sırtlayacak kadar güçlü yaratılmıştır. Kalbinizdeki sevgi tüm kainatı sevebilecek kadar büyük yaratılmıştır. Bugün nerede olduğunuz hiç önemli değildir. Yarın nerede olacağınıza bakın. Elbette bugünümüz de, yarınımız da önemlidir. Bugün sadece yarın ne olacağımızı belirlediği için önemlidir. “Gerçek hedefi öylesine arzularsınız ki onu elde etmeye çalışırken açlık hissetmezsiniz, aklınıza eğlence gelmez, uykularınız kaçar.”

Dale Carneige: “Yapabileceğimizi hayal bile edemediğimiz şeyleri gerçekleştirebiliriz.”, William James: “Asıl olmamız gerekenle kıyasladığımızda, bizler sadece yarı uyanık halde sayılırız ve zihinsel kaynaklarımızın ancak küçük bir bölümünü kullanmaktayız.”, Tony Buzan: “Beynimiz uyuyan bir dev gibidir. Son yıllarda psikoloji, eğitim, biyokimya, fizik ve matematikte yapılan çalışmalar, beynin potansiyelinin genelde düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu göstermiştir. Beynimizin %1’inden bile daha azını kullanmaktayız. Bu da yeteneğimizin büyük bir kısmı geliştirilmeye hala uygun demektir.” diye konuşurlarken sizce ne demek istiyorlar acaba?

Joseph Murphy, “Zenginliğin Bilinçaltı” isimli kitabında, şu düşüncelere yer verir: “Bilinçaltı aptaldır. Ne söylerseniz, ne düşünürseniz onu doğru kabul eder. Şakadan hiç anlamaz. (Analiz bilincin görevidir) bu özelliği yüzünden onu, olmasını istediğiniz doğrularla kolayca ikna edebilirsiniz.” Siz de bilincinize; ben iyi bir öğrenciyim. Çalışırsam başarırım. Mutluyum, istediklerim oluyor. Olabilir. Evet yapabilirim. Bunun daha iyi bir yolu olmalı. Haklısın. İyiyim ama hala kendimi geliştirebileceğim alanlar var vb. gibi kelimeler ve cümleler söyleyin.

“Neyi başaracağınız, neyi, nasıl ve ne kadar istediğinize bağlıdır” Anthony Robbins niçin çok arzuladı? Onun, "İçindeki Devi Uyandır" isimli kitabını okudunuz mu? On yıl sonra binlerce insana seminer vermek için helikopterine binmişti. Şehir meydanında kendini bekleyen kalabalığın heyecanı karşısında gözyaşlarına boğuldu. On yıl öncesini hatırladı. Kitabında şöyle yazıyor: "California'nın Venice kentindeki küçük bekâr dairemde tek başıma oturmuş, Neil Diamond'­un bir şarkısının sözlerini dinleyip ağlıyordum. Şöyle diyordu şarkı: "Karşımdaki boşluğa, benim, dedim, Ben! Ve kendimi daha da yalnız hissettim, nedenini anlayamadım." Geçmişine bakıyor Robbins: "Geçmiş başarısızlıklarım ve çaresizliklerim aslında bugünkü hayat düzeyimi oluşturan anlayışın temelini atıyormuş" diyor. "İşte o anda bir karar verdim ve o karar hayatımı ebediyen değiştirdi." Acılar onun da hayatında vardı demek. Hasret duyguları içinde bir karar vermek ve o kararın hayatınızı ebediyen değiştirmesi..

“İlerlemenin durdurulduğu yer, engellerin bahaneye dönüştüğü yerdir.” Eğer bir şeyi kesin olarak istiyorsanız ve ona inanıyorsanız devam edin ve onu yapmaya başlayın. “Ne kadar güçlü olacağınızı ne kadar şiddetli istediğiniz belirler.” Hayallerinizi, istediğinize odaklandırın. Başkalarının ne söylediklerine bakmayın. Yola çıktığınızda geçici başarısızlıklarla karşılaşacaksınız. Geçici başarısızlıkları, başarısızlıkla karıştırmayın. Vazgeçmediğiniz sürece tüm başarısızlıklar geçicidirler ve her geçici başarısızlık başarının çekirdeğini içinde taşır. Bir tek başarısızlık vardır ve gerçek başarısızlık odur: Vazgeçmek. “Bir defa inandınız mı, inanılmaz işleri başarırsınız. Ama bir defa inanmadınız mı, tüm kâinat sizi engellemek için seferber olur.”

Robert de Niro, ödüllü “Kızgın Boğa” filmini çevirmeden önce boksör rolünün hakkını verebilmek, rolü en iyi bir şekilde oynayabilmek için bir yıl boyunca boksör La Motta ile çalıştı. Aktör bu süre içinde gerçek bir boksör oldu. La Motta şöyle diyor: “İlk altı ay yüzlerce raund dövüştük. Ona öğrettiğim ilk şey gard oldu. Sonra yavaş yavaş kapanmasını ve vurmasını söyledim. Sonuç: “Dört kez gözüm şişti, birkaç dişim kırıldı, bir kaburga kemiğim çatladı. Eğer onu klasmana soksaydım, dünya orta sıkletleri arasında ilk yirmi boksör arasına sokardım.”

Otuz yıl önce film izleyicilerinin Tarzan olarak bildikleri Jhonny Weissmuller dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yüzücüsü olarak bilinirdi. Tüm dünyadaki doktorlar ve antrenörler: “Kimse onun rekorlarını kıramayacak” diyordu. Elliden fazla rekoru vardı. Bugün Tarzan’ın rekorlarını 13 yaşındaki kızlar kırıyor. 1936 Olimpiyat rekorları 1972 Olimpiyatları için, “kabul edilme” standardı idi.

Lord Northcliff’e bir İngiliz kadın: “Ünlü İngiliz yazar ve şair Thackerey, bir sabah gözlerini açtı ve kendisini meşhur bir adam olarak buldu” demişti. Lord, kadının bu iddiasına şu cevabı vermişti: “Thackerey, yataktan kalkıp kendini meşhur bir adam olarak bulduğu ana kadar, 15 sene her gün 8 saat yazmıştı.”

Mestral, birgün köpeği ile birlikte dışarıda yürüyorken, hayvanın kürküne bazı otların yapışmış olduğunu gördü. Aslında o hepimizin hayatımız boyunca karşılaştığı ve yanımızdan geçip gitmesine izin verdiği fırsatlardan biriyle karşılaşmıştı. İki seçeneği vardı. Tüylerin o kısmını kesip atarak köpeğe söylemek ve aynı şeyi bir daha yapmamasını ummak. Ya da tüyleri inceleyip kürke yapışma konusunda nasıl etkili olduğunu görmek. George ikinci yolu seçti. Otları mikroskop altında inceledi ve velcroyu (ayakkabılarda kullanılan cırtlı bantlar) icad etti.

Dikiş makinesinin mucidi Eilas Howe büyük bir tutku ile dikiş makinesi projesine kendini kaptırmıştı. Üç yıldır üzerinde çalıştığı buluşunu gerçekleştirmek için işinden istifa ederek evinin tavan arasını atölye haline getirdi. Bir gün kaza sonucu yangın çıktı ve evindeki her şey yandı. Eilas buluşundan çok az bir kısmını kurtarabilmişti. Acı acı gülerek etrafındakilere: “Bu yangına bir yönden çok sevindim. Çünkü o bana daha mükemmel bir model yapma fırsatı verecek.” demiştir.

Ünlü bir aktör olan Bert Lahr, sinemada zor bir rolü oynamak istemişti. Filmin yönetmeni: “Ama Bert, saçların beyazlaştı, yaşlandın artık.” diyerek o rolün genç işi olduğunu ima etti. Bert Lahr yönetmene şu çarpıcı cevabı verdi: “Çatının karla örtülü olması evin içinde ateş bulunmadığı anlamına gelmez!”

Grek hatip Demosthenes kekemeydi. İlk defa halk önünde bir konuşma yapmaya çıktığında herkes kahkahadan kırılmıştı. Ancak onun parlak bir konuşmacı olmak gibi bir hayali vardı. Demosthenes’in ağzını çakıl taşlarıyla doldurduğu ve deniz kıyısına vuran dalgaların gürültüsünü bastırmaya çalışarak konuşma pratikleri yaptığı söylenir. Onun ısrarları meyvesini verdi ve hayalini gerçekleştirdi. Sonunda antik dünyanın en büyük hatibi oldu.

Colgate firması hesabına sabun satan bir pazarlamacı, hiç cesaretsizliğe düşmeden sabun satmakta başarılı olmadığı bir işyerine gider ve daha önce görüştüğü yetkiliye şöyle der: “Size tekrar sabun satmaya gelmedim. Geçen sefer niçin size sabun satamadım, merak ediyorum. Acaba eksikliğim nedir? Sizinle konuşurken nerede hata yaptım?. Lütfen beni tenkit edip gerçekleri açıkça söyleyin.” Bu adam bugün Colgate-Palmolive-Peet Sabun Şirketi’nin tepe yöneticisidir.

1972 Olimpiyatları’nda yüzme dalında yedi altın madalya alan Mark Spitz’e gazeteciler, bu inanılmaz başarısının sırrını sordular. Girdiği her müsabakada başarılı olan yüzücü şöyle dedi: “Normal olarak, insan yüzmeye başladığı zaman ve yüzerken yüzmeyi düşünür. Halbuki ben gezerken, uyurken , yemek yerken, yatarken yani her an yüzmeyi düşünüyor ve yüzüyordum.”

“Berkeley’de Kaliforniya Üniversitesi matematik bölümü öğrencisiydim. Her zamanki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak deftere geçirdim. O akşam soruların üzerinde çalışırken bunun bu zamana kadar profesörün verdiği en zor ödev olduğunu gördüm. Her gece başarmasam da her iki problem üzerinde saatlerce çalıştım. İnat etmiştim. Birkaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her ikisini de çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör, cevapları masanın üzerine bırakmamı söyledi. Masanın üzeri kağıtlarla doluydu. Benim kağıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünerek üzüldüm. Altı hafta sonra kapımın çalınmasıyla uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum. “George George” diye bağırıyordu: “Problemi çözmüşsün.” “Tabi ki” diye cevap verdim. “Çözmem gerekmiyor muydu?” Profesör tahtaya yazılmış o iki problemin ev ödevi olmadığını, dünyanın önde gelen matematikçilerinin şimdiye kadar çözememiş oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı. Birkaç gün içerisinde ikisini birden çözebildiğine inanmıyordu. Birisi bana onların iki ünlü, çözülmemiş problem olduğunu söylemiş olsaydı, sanırım onları çözmeyi denemezdim bile, (George Dantzig).”

“Bir gözüm görüyordu. Ama nasıl?  Bir kitabı okuyabilmek için yara izleri ile çevrilmiş yüzüme kitabı iyice yaklaştırmam gerekiyordu. Hiç kimsenin bana acımamasını istiyordum. Sabah arkadaşlarımla sek sek oynayacaksak akşamdan çizgileri görmeye, ezberlemeye çalışırdım. Uzun gayretler neticesinde hem Minnesota hem Colombia Üniversite’sini bitirmeyi başardım. Twin Valey Köyü’nde öğretmenken Augutana Kolej’inde Edebiyat Profesörlüğüne kadar yükseldim. Sayısız radyo konuşması yaptım. Konferans verdim. 52 yaşımda ünlü Maya Kliniği’nde bir ameliyat geçirdim. Tek gözüm artık eskisinden 40 defa daha iyi görüyordu. Bulaşık yıkarken sabun köpüklerini gözüme tutuyor, içinde rengarenk ışıkları görünce çığlık atıyordum. Büyük Allah’ım sana şükürler olsun (Borghild Dahl).”

Napolyon Hill, Edison ile yaptığı ilk röportajda ona: “Elektrik ampulü yapma girişiminizde yüzlerce kez başarısız olmanız konusunda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Edison: “Özür dilerim, ama ben bir kere bile başarısız olmadım. Sonuç vermeyen yüzlerce tecrübem, öğrenim hayatım oldu ve sonuç alabilmek için yeterince öğrenim hayatımın olması gerekiyordu.”

Al Smith New York valisi olduğu günlerde bir sorunla karşılaştı. O zamanın en ünlü hapishanesi Sing Sang müdürsüz yönetiliyordu. Smith’in Sing Sang’ı yönetecek çok güçlü birine ihtiyacı vardı. New Hemptonlı Lewis E. Laves’i çağırttı. Laves bu görevi kabul etmek istemedi. Smith ona: “Genç dostum, seni korktuğun için ayıplamıyorum. Oraya daha güçlü birini atayacağım.” Güçlü biri sözü Lewis’in hoşuna gitmişti. Görevi kabul etti ve o günün en ünlü müdürü olana kadar orada kaldı. Yazdığı “Sing Sang’da 20.000 Yıl” isimli kitap yüzlerce sattı. Radyolarda yaptığı konuşmalar, hapishanedeki yaşam hakkındaki anlattığı öyküler düzinelerce filme konu oldu.

Yıllar önce 10 yaşında bir çocuk fabrikada çalışıyordu. Şarkıcı olmayı istemesine rağmen öğretmeni onun cesaretini kırmıştı. Ona : “Sen şarkı falan söyleyemezsin. Çünkü sesin rüzgârda gıcırdayan panjur sesine benziyor.” demişti. Yoksul bir köylü kadını olan annesi onu övdü: “Şarkı söyleyebileceğinden eminim.” dedikten sonra işine müzik dersleri alabilmesi için yürüyerek gidip gelmeye başladı. Ve sonunda çağının en büyük ve en ünlü opera şarkıcısı oldu. Adı: Enrico Caruso’ydu.

19. yüzyılın başlarında yazar olmayı isteyen bir delikanlı vardı. Ama sanki her şey ona karşı gibiydi. Sadece 4 yıllık bir okul eğitimi alabilmişti. Babası borçlarını ödeyemediği için hapse atılmış, daha çok küçük yaşta açlığın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmişti.. sonra fare dolu bir fabrikada şişe etiketlemeye başlamıştı. Londra’nın kenar mahallelerinin birinde, yıkık dökük pis bir odada iki gençle birlikte kalıyordu. Yazarlık yeteneğine duyduğu güvensizlik o derece fazlaydı ki, kimsenin ona gülmemesi için yazdığı ilk hikayeyi, gece yarısı evden kimse görmesin diye gizlice postalamıştı. Gönderdiği hikayeler ard arda reddediliyordu. Ama sonunda bir tanesi kabul edildi. O işten tek kuruş bile kazanamamış ama yazı işleri müdürü onu övmüştü. Bundan o kadar etkilendi ki saatlerce dolaşarak ağladı. İşte o en ünlü yazar Charles Dickens’ten başkası değildi.

Londra’da bir başka genç tezgâhtar olarak çalışıyordu. Sabahın beşinde kalkıp dükkânı süpürdükten sonra 14 saat köle gibi çalışıyordu. Bu işkenceye 2 yıl dayanabildi. Yollara düştü. Annesiyle konuşabilmek için 15 mil yürüdü; çılgınlar gibiydi. Annesine yalvardı ağladı, sızladı. Eğer o dükkânda bir dakika bile kalsa öleceğini söyledi. Sonra eski öğretmenine hayallerinin yıkıldığını ve ölmek istediğini belirten berbat bir mektup yazdı. Eski öğretmeni onu övdü, çok akıllı bir genç olduğunu, daha iyi işler hak ettiğini, öğretmenlik yapmasını teklif etti. İşte bu delikanlı bundan sonra İngiliz edebiyat tarihine de paha biçilmez bir katkıda bulundu. Bu delikanlı sayısız kitaplar yazdı ve kalemi 11 milyon dolardan daha fazla sattı. Bu gencin adı: H.G.Wells’di

Detroit’li Edward S.Evens yoksulluk içinde büyümüştü. İlk parasını gazete satarak kazanmış, daha sonra yardımcı kütüphaneci olarak işe girmişti. Kendi işini kurmak için 8 yıl bekledi. Borç aldığı 55 dolarla giriştiği yatırım işini kendisine yılda 24 bin dolar kazandıran bir iş haline getirdi. Ardından öldürücü bir başarısızlık geldi. Bir arkadaşı için büyük bir senet imzaladı. Arkadaşı iflas etti. Bütün parasını yatırdığı banka battı. Her şeyini kaybedip 16 bin dolarlık borca girdi. Bir gün sokakta yürürken yığılıp kaldı. Yatağa bağlanmıştı. Her yerinden çıbanlar çıkmıştı. Doktor iki hafta ömrünün kaldığını söyledi. O da vasiyetini yazdı ve bekledi. Rahatlamıştı. Bunun neticesinde iştahı açıldı ve kilo almaya başladı. Birkaç hafta sonra koltuk değnekleriyle yürümeye başladı. Altı hafta sonra işe gidip gelecek duruma geldi. 30 dolar haftalıkla işe girdi. Takoz satıyordu. Sonra hızla yükseldi. Bir iki yıl sonra Evans Ürünleri Şirketi’nin başkanı oldu. Eğer yolunuz Greenland’a düşerse Edward Evans adını almış bir havaalanına inebilirsiniz.

Abraham Lincoln, 31 yaşında iş hayatında başarısızlığa uğradı. 32 yaşında meclis seçimlerine girdi kaybetti. 34 yaşında iş hayatında tekrar başarısızlığa uğradı. 36 yaşında depresyondaydı. 38 yaşında seçimlere girdi kaybetti. 43 ve 46 yaşında kongre seçimlerine girdi, kaybetti. 55 yaşında senatörlük seçimlerine girdi, kaybetti. 56 yaşında başkan yardımcısı olma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. 58 yaşında senatörlük seçimlerini kaybetti. 60 yaşında ABD başkanı seçildi.

Hava kararmaktadır. Maraton sonuçlanalı bir saati geçmiştir. Stadyum neredeyse boşalmaktadır. Temizlikçiler etrafı yavaş yavaş toparlamaktadır. Tam o sırada stadyumun giriş kapısında siyahî bir atletin gözleri bitirme ipini aramaktadır.  Atlet koşma ve yürüme arasında bir hızla ilerlemektedir. Sonunda ipi göğüsler atlet. 1968 Mexico Olimpiyatlarında tarihe geçen bu atletin adı, Jhon Stephen Akhwari’dir. Yarış bitince şu sözleri söylemiştir: “Ülkem beni buraya yarışa başlayayım diye değil, yarışı bitireyim diye gönderdi.” Yarış esnasında kaza geçirmiş, yarasını tedavi ettirdikten sonra yarışa devam etmiştir. Ayağı ise hala kanıyordu


 

“Okumak,

alışkanlıkların en asilidir.”

 

OKUMAYI OKUMAK

 

Bütün kitaplar yalnız ve bir tek olan o “Kitap’ı” daha iyi anlayabilmek için okunur.

Modernitenin insanlara sunduğu çoğul ama o derece kısırdır kitap. Yazarların sayısındaki ve kitaplardaki artış nedense okuyucuyla tezat teşkil etmektedir. Raflarda duran, vitrinleri süsleyen kitaplar çoğu zaman öksüz ve yetim kalmaya mahkum olmuşlardır. Halbuki bir ülkede okumaya karşı isteğin artmaması gafleti, cehaleti ve ondan doğacak felaketi hazırlamaktadır. Silaha, emperyalizme sunulan imkanlar-akıtılan terler; okumaya ve cehaletle savaşa sunulmuş-akıtılmış olsaydı, tarihi kan gölüne çeviren savaşlar belki sadece filmlerde kalmış olacaktı.

 “Oku!..” ile başlayan muazzez kitabın idrakinden ve hissiyatından mahrum nice kuru kalabalıklar ve karton memleketler vardır yeryüzünde. Onlar hala kendilerini emperyalistlerin çöp sepeti olmaktan kurtaramamışlardır.

Okumayı, düşünmeyi ortadan kaldırırsak geriye bir kendiliğinden oluş ve davranışlarda makineleşme hissinden başka ne kalır. O zaman deformasyon bombardımanına açık birer nükleer saha haline dönmez mi beyinlerimiz? Tıpkı Hindistan’da, yıllarca logaritma cetveli ezberlemeye mahkûm olanlar gibi...                                      

Okumak bir infilak, bir isyandır. Hiç isyan etmemiş, hiçbir zaman taşmamış olan, okumamış demektir. Tensel olarak var ama içsel olarak okyanusların dipleri kadar sessiz ve sakin. Onlara coğrafyanın deyimi ile, “sönmüş” demek gerekir. Bir de Kul Sadi’nin dediğini; “Okumaz yetinir yaldızlı kapla. Tavası delinmiş avunur sapla. Pınarın başında susuz ölüyor. Kitaplığı süslü cilt cilt kitapla.”

Seküler anlayışa sahip toplumlardaki okuma çokluğu ile; Referanslı toplumların okuma düşüklüğü ve geri kalmışlığı arasındaki tezat, asla manevi bağlardan değil, manevi bağlantının yanlış prize bağlanmasından kaynaklanmaktadır. Kalbin süzgecinden geçmesi gereken bilginin kontak ve rabıta eksikliğindendir.

Bacon’un şu sözü ne kadar manidardır: “Kurnaz insan, okumayı küçümser; basit insan ona hayran olur, akıllı insan, ondan yararlanır.” Geri kalınmışlığa mersiye yakmak, komplekse kapılmak yerine, “Ayaklı Kütüphane” denilen gönül fedailerine ihtiyaç vardır. Okuyan toplumlar tarihin her zaman öznesi olmuşlardır. Tarihin nesnesi olmaktan kurtulmanın yolu ise okumak, belki de en önemlisi “Okumayı Okumaktan” geçer. Anlamayan, satır aralarını iyi okuyan kitap hamallarından, kimseye fayda gelmez. Okuduğunu uygulamayan, anladığını, bildiğini yorumlamayan insan, çift sürüp tohum ekmeyen insana benzer ki; en has gübre, en iyi sulama, en mükemmel çapa beyhudedir. Yazarlar ve yazılanlar tarihini inceleyen insanlar, bir gününe on, yirmi, otuz sayfa el yazısı düşen fikir çilekeşleriyle karşılaşacaklardır. Onlar mutluluğa giden yolun anahtarını bulmuşlardır. İnsanlık şunu bilmeli ve anlamalıdır ki; kitaplar vitrin süslemek, raf doldurmak için değil, bedeni süslemek, kafayı doldurmak için vardır. Tümevaran bir isyan, beynelmilel bir infilak içindir. Aydınlık adına bir mum yakmak, erimeye mahkûm kalınsa bile mutluluk, huzur vericidir. Hallacca bir tebessüm, Hubeybce bir teslimiyet, Akifçe bir infilak, Fazılca bir isyandır.  

 “Bir saatlik tefekkürü bin rekat nafile namazdan” daha değerli gören din müntesiplerinin sorumlulukları ne kadar ağırdır. Eğer tefekkür; okumayla, anlamayla, düşünmeyle ve uygulamayla taçlandırılırsa ne kadar muhteşem olur bir düşünün... Artık oraya modernitenin en korkunç silahları bile tesir edemeyecek, onun zarafetinde yok olup gidecektir.

Bu dünyayı yaşanabilir kılmanın yolu; yazanı, okuyanı, düşüneni, uygulayanı kısacası “Kitap’ı..” özgürleştirmekten geçmektedir.

Yoksa hala günleriniz “ Kitapsız” mı geçiyor?...


 

“İnanmak

rahat etmektir.”

 

SORU MU SORGU MU?

 

Ta birinci sınıftan en son sınıfa kadar: “Anlamadığınız yeri sorun.” şeklinde yapılan tembihleri ve telkinleri hepimiz hatırlarız. Çoğu zaman ürkek tavırlarla sormaya gayret eder, yine de tam beceremezdik herhalde. Soramamamızın genel nedenlerinden biri de, öğrencinin seviyelerine inemeyen öğretenlerdi diye düşünüyorum.

Bir soruya alacağımız cevap, onu nasıl sorduğumuzla yakından ilgilidir. Askere çağrılan genç bir psikoloji öğrencisi, askerler arasında şöyle bir uygulama yapar: Yemekte askerlerin alması için hazırlanan yemeklerin önünde kayısı dağıtmak için durur. İlk gelen bir grup askere: “Kayısı istemezsiniz değil mi?” diye sorar. Askerlerin yüzde doksanı: “Hayır” diye cevap verirler. Sonra ikinci gruba olumlu yaklaşımı dener: “Biraz kayısı istersiniz değil mi?” diye sorar. Askerlerin yaklaşık yarısı: “Aaa, evet birkaç tane alırım.” diye cevap verir. En son gruba da seçenekli soru şekliyle sorar: “İki tabak mı bir tabak mı kayısı istersiniz?” der. Çoğu askerlerin kayısı sevmemesine karşılık, yüzde kırkı iki tabak, yüzde ellisi bir tabak alırlar.

Çağımızda doğru soru çok önemli bir görev ifa etmektedir. Doğru sorulamayan ya da sorulmayan soruların hangi sorunları da beraberinde getirdiğini,  günümüzde çok yakından takip etmekteyiz. Kelime hazinesinin yetersizliği, kullanılan dilin yeterince bilinmiyor olması,  ülkedeki eğitim kalitesinin düşüklüğü,  kelimelere yüklenen gereksiz ve zorlama anlamlar, soru soranın bilgi düzeyi, sorunun doğru kişiye sorulamamış olması belki de en önemlisi bilgi almak amacına göre değil de, menfaatlerine uygun olsun diye soruların soruluyor olması, toplumda her geçen gün anlamsız tartışmaların çıkmasına sebebiyet vermektedir.

Okulda, evde, sokakta, çalışırken, otobüslerde, televizyon ve radyolarda, mecliste kısaca hayatın içinde bir türlü birbiriyle anlaşmayan insanların tartışmalarına şahit olmaktayız. Bazen bütün bunların sonunda: “Ben de aynı şeyi söylüyorum.” der, bitirirler. Çoğu zaman da küskünlük, kırılmışlık, eziklik, gurur, mağlubiyet-galibiyet hissi gibi olumsuz duygularla sona erer bu tartışmalar. Basın ve yayın organlarında kullanılan soru stili hayli ilginç. Kendisini boks müsabakasında gibi gören program yapımcıları dalga geçen,  alaya alan, yönlendirmeli, sorgulamalı soru(nlarını)larını karşıya yönelterek ne kadar yumruk atarsak o kadar menfaatimize uygun tavrı sergilemektedirler. “Ben her şeyden anlarım.” kendini beğenmişliğinin ve ya: “Anlamasam da ahkam keserim.” ukalalığının yansımasıdır bu hezeyanlar. Amaç, yeni ufuklar açmak, karşısındakini anlamaya çalışmak, gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına yardımcı olmak, olması gerekirken, bütün bunların ötesinde çıkar ilişkilerinin sarıp sarmaladığı tartışmalar, konuşmalar, programlar benliğimizi her geçen gün biraz daha sömürmektedir. Güzel programlar ise arada kaybolup gitmektedir. Kendine, kimliğine, değerlerine, ülkesine yabancı bir toplum yetişmektedir. İnsanların düşüncelerine duyulan hazımsızlığın, bu denli yoğun yaşandığı kaç ülke vardır acaba yeryüzünde? Doğru soru sormanın ahlaki bir erdem olduğunu ne zaman anlayacağız? Gelişmiş ülkelerde, yıllardan beri uygulanan özgürlükleri toplum olarak ne zaman tadacağız? Biz de normalleşip sivilleşemeyen, normalleşmesi gerekirken kurumsallaşan o kadar çok ide,  kavram,  fikir, totem vardır ki; o hale gelmelerindeki en önemli sebep zamanında ve yerinde, doğru kişilere sorulamayan sorular, sahte maskelere büründürülmüş kavramlar ve o doğru soruyu şap diye soracak kahramanların olmamasındandır. Genel sebebi ise, materyalizmin ruhumuzda açtığı derin yaraları fark edemeyişimizdir.

Bizler, soru sorabilmek için öğrenmemiz gerektiğini, soru sormanın zannedildiği kadar kolay bir iş olmadığını ne zaman öğreneceğiz? Biz; vatanımızı, milletimizi çağdaş, müreffeh, gelişmiş bir toplum olarak görmek istiyoruz. Marangoz hızarından çıkmış gibi tek tip değil; farklılığında birleşmiş bir millet özlüyoruz. Gelin, birbirimiz anlamak adına işe doğru soru sormaktan başlayalım. Sorgulamayalım...

Ne dersiniz canlar?...         


 

“Kelimeler

insanların kullandığı

       en kuvvetli haplardır.”

 

YAZMA EYLEMİ

 

Dünyadaki tüm bilgilerin kaynağı; hissetmenin, iyi duyuşun, beynelmilel bir düşüncenin eseri olan özelde harfler, genelde yazma eylemi değil midir? Önemli olan her eline kalem alanın yazması değil, kalemini etkili ve yetkili bir biçimde kullananın anlaşılması gerek. Daha doğrusu iyi yazı; iyi düşünme, iyi hissetme, iyi yorumlama, iyi anlatma, yani kalp, akıl ve düşüncenin yoğurduğu eşsiz bir şaheserdir.

Yazmak, doğruyu ve gerçeği aramak, haklıyı ve Hakkı ortaya çıkarmak, iyinin ve güzelin usanmadan sevdalısı olmak, zalimin karşısında aslan gibi haşin, mazlumun karşısında kedi gibi uysal olmak, çirkinliklerin ve çirkeflerin çoğaldığı bu dünyaya aydınlık çehreler sunmak, ağlayan bebekteki ızdırabı, kanayan yaradaki inkılabı, inleyen gönüldeki ihtilafı, yeşeren tomurcuktaki inkişafı, batan güneşteki ihtimamı, cihandaki eşsiz ihtişamı, sararan yapraktaki itaati, bütün annelerdeki sadakati, kelam alıcısıyla hissedip, kalem alıcısıyla ezele ve ebede iletmektir.

Kendi insanını ve insanlığı sevmeyen, halkına ve halklara fildişi kulelerden bakan, kendi ve başkalarının menfaatine lütfen yazan, haksızlığın karşısında dilsiz şeytan, güçlünün yalakası ve yardakçısı olan, ezilen, emeği sömürülen, hakları ve insanlık onuru çiğnenen, çiğnettirilen, açlığa, sefalete, zo­raki yaşamaya mahkum edilen kalabalıklara küçümseyerek, gülümseyerek bakanların değil yazar, insanca muameleyi hak edecek bir yanları var mıdır acaba?

Yazarın ilk işi; boyacılıktan ve kandırmacılıktan vazgeçmek, fikirlerini halktan ve Hak’tan büyük görmemek, kendini toplumun bir parçası saymak, insanlığın meseleleriyle ilgilenmek, yazılarının toplumu geliştirecek, onda yankılar oluşturacak nitelikte olmasını gaye edinmek, karanlığa, cehalete ışık tutmak, daima kendini yenilemek ve geliştirmek, ön yargı ve ön kabulle değil, inceleme ve derin araştırmalarla olayların üzerine gitmek, sanatı sanat için değil insanlığın yararı için yapmak olmalıdır.

Sanat, maddeye biçim vermek olduğuna göre, yazma sanatı (eylemi) kelimelere bir biçim vererek herkesin temaşa edebileceği estetik binalar kurmaktır dersek, yanlış olmaz herhalde. Matlaştıran, pasifleştiren, deforme eden, renksizleştiren, banane dedirten değil; netleştiren, harekete geçiren, çoğaltan, izale eden, eleğsima renkleri içeren ve: “Benim olmadığım yerde kimse yoktur.” dedirten yazılara ve yazarlara ne kadar çok ihtiyacımız var.

 “(İnsana) kalemi kullanmasını öğretendir.” Kutsi kelamında kalem yazma sanatının veya daha spesifik olarak, yazı yoluyla kaydedilen bütün bilgilerin sembolü olarak kullanılmıştır. Ama o inancın sahipleri ve o inanç, asırlardır bilim ve teknolojide geri kalınma baş sebebi olarak lanse edilmiştir. Ön yargının toplumun tüm kesimlerine sirayet ettiği şu zamanlarda, yazılarıyla gerçeğin peşinde koşanlara uygulanan temayül, hatanın nerelerden kaynaklandığını açıkça göstermektedir. Tabi bunu anlayabilmek, anladığını anlatabilmek, anlattığının arkasında durabilmek, arkasında durduğu şeyin maddi ve manevi getiri-götürüsünü tek başına da olsa karşılayabilmekle mümkündür.

Gelecek, geçmişte yaşanan tarihi tecrübelerin, olayların, olguların, savaşların serüvenini kendi çıkarları uğruna değil de, toplumun menfaatleri uğruna yazabilme cesaretini gösteren yiğitlerin ellerinde yükselecektir. Yoksa biz, bazılarımızın geçmişe mersiye,   bazılarımızın batıya methiye düzdüğü pasif, sömürülen,  yükseldikçe budanan, kurudukça sulanan, muallâkta bir o yana bir bu yana savrulan nesnel-edilgen bir toplum olmaktan kurtulamayacağız.

Gelin bu vatanı tarih yazıcılarının çöp sepeti olmaktan kurtarıp, iki binli yılların öznel-etken toplumu yapalım. Kalemin gönül burçlarına diktiği o muhteşem manzarayı hep birlikte temaşa edelim. Savaşların, işkencelerin, sömürünün ve insanlık ayıplarının kirli yüzüyle değil, kalemin aydınlık ve berrak yüzüyle tanışsın bebeler, gençler, yaşlılar, anneler...

Artık silkinmenin ve silkelemenin zamanı gelmedi mi der­siniz?

 

Anlatmak sana... Senin için insana

Dağınık hislerimiz, toplanmalı       

Tereddütlerden uzak, kabullenmiş

Çelik gibi. Yüreklerimiz olmalı...               

 


 

Zamanında atman gereken

 bir adımı at ki,

 sonradan yüz adım atmak

zorunda kalmayasın.

 
 
ZAMAN VE ÇALIŞMA

 

Amerikalı işadamı  Jeno Paulucci şöyle der: “Büromda her zaman başımda şapkayla oturuyorum. Biri geldiğinde: “Şimdi ben de gitmek üzereydim” diyebilmek ve lafı uzatmamak için. Hep bir yerlere yetişmek için acelem varmış gibi gelir. Bu acele gerçekten benim kafamın yapısındandır. Bir şeyler için hep geç kaldığıma inanır, kafam uyurken bile acele etmeye çalışır. Sabahın erken saatlerinde ortalıkta kimse yokken kırmızı ışıklarda bile durmam. Saniyelerin değeri o kadar büyüktür ki gözümde”

Öğrenciler birbirlerinden anlama, çalışma, zamanı planlama bakımından farklılık göstermektedirler. Hangi dersi en iyi hangi dersi daha az iyi öğrenebildiğini biliyorsa zamanını ona göre değerlendirebilir. Zor ya da ağır öğrenilen dersler için en verimli saatlerin ayrılması uygundur. Zihnin uyanık ve canlı olduğu zamanlar en verimli saatlerdir. Çalışma için en verimli saat bireylere göre değişebilir. Ama bedenin dinlenmiş ve zihnin öğrenmeye açık olduğu saatler verimli kabul edilmektedir. Onun içi öğrenciler daha az öğrendiği derslere, zihnin en canlı ve en öğrenmeye müsait olduğu zamanlarda çalışmalıdırlar. Buna da öğrenci kendisi karar verebilir.

Edison, bir icat peşinde 24 saate yakın çalıştığı günlerin birinde, uykuya mağlup olur. Yardımcısına kendisini yarım saat sonra uyandırmasını tembih ederek çalıştığı sedire uzanır. Fakat yardımcısı yarım saat sonra öyle derin ve tatlı bir uyku içinde bulur ki Edison’u, uyandırmaya kıyamaz. Bir yarım saat daha bekler ve öyle uyandırır. Edison uyanır uyanmaz ilk işi saati sormak olur. Durumu öğrenince de çok sevdiği asistanını şiddetle azarlar: “Sen ne hakla benim yarım saatimi yersin?” der.

Öğrenciler, hangi derse veya konuya ne kadar yoğunlaşacağının da kararını vermeliler. Derste çok iyi öğrendiği bir konu ile öğrenmede zorlandığı bir konuya çalışma saatleri ve yoğunlaşma aynı oranda olmamalıdır. Sınıfta anlatılanları o akşam birkaç kere tekrar etmek ideal bir çalışma temposudur. Şöyle de denilebilir; bir ders saati anlatılanlar yaklaşık bir saatlik bir çalışma gerektirir. Bu öğrencinin anlama kapasitesine göre değişebilir. Dersten önce ders veya konu çalışılırsa, dersin içeriği hakkında bilgi sahibi olunur ve dersi daha iyi anlar. Unutmanın en aza inmesi için de dersten sonra tekrar yapmak gerekir.

Ders çalışma günün aynı zaman dilimlerinde yapılmaya çalışılırsa, vücut ona alışkanlık kazanacaktır. Eğer o saatte öğrenci ders çalışmazsa kendisini huzursuz hissedecek mutlu olmayacaktır.

Daha az uyuyarak ömür sermayeni tasarruflu kullanmaya bak. Her sabah 30 dakika erken kalkarsan, bir yıl sonra uyanık olduğun 7,5 gün, ömründe yaklaşık bir yıl kazandıracaktır. Fakat bunun ön şartı, uğruna uykunu feda edebileceğin bir ideale sahip olmandır. Yani niçin uyanık kaldığının şuurunda olman gerekmektedir.

Ders çalışılırken ara vermek ihmal edilmemelidir. Uzun süreli çalışmalarda vücut daha fazla yorulacak, öğrenme de o oranda azalacaktır. Genelde 40 dakikalık bir çalışmadan sonra 5-10 dakikalık bir ara yeterli olabilir.

“Unutma! Şimdi, diğer zamanlardan her zaman üstündür. Çünkü sana aittir. Ne yapabileceksen, ne yapmak istiyorsan, neyi idealize ediyorsan şimdiden başlamalısın. Çün­kü ancak şimdiye hâkimsin. Hayat peşi sıra geçen şimdilerin toplamıdır ve her kaybolan şimdi, bir daha gelmemek üzere geçip gitmiştir.”

Birbiriyle hemen hemen aynı olan konular ve dersler art arda çalışılmamalıdır. Çünkü bu tür bir çalışma öğrencilerde karıştırılmasının yanında sıkıcılık da oluşturacaktır

İşlerini belirli bir zaman dilimine yayarak planlı yapmayı alışkanlık haline getir. Böylece göreceksin ki en zor işler bile kolaylaşacaktır. Unutma ki zor iş, zamanında yapman gerekirken yapmadığın işlerin birikmesiyle oluşur.

Ders çalışmada azim, kararlılık ve hırs çok önemlidir. Çalışırken yaptıklarımızdan mutluluk duymalı, keyif almalıyız. Bunu ne kadar iyi yaparsak öğrendiklerimiz o ölçüde zihnimizde yer işgal eder. Kendimizle mücadele ederek çalışmak, bize bir şey kazandırmaz.  Sıkıldığınızda hemen çalışmayı terk ederek yanlış yapmayın.. Ayrıca ders çalışırken dinlenme ve uyku asla ihmal edilmemelidir. Öğrencilerin sosyal hayatları tamamen kısıtlanmamalıdır. Oyun oynamaları, eğlenmeleri yasaklanmamalıdır. Kontrol altına alınmalıdır.

Lord Bacon, şöhretini İngiltere meclisinde boş saatlerdeki çalışmasına borçludur. Doktor Mason, “Lucretis” adlı eseri hastalarını görmeye gittiği arabanın içinde tercüme etmiştir. Watt, matematik ve kimyayı fabrikada çalışırken öğrenmiştir. Dr. Burney, İtalyanca ve Fransızca’yı at üzerinde işe gidip gelirken öğrenmiştir.


 


 

4.BÖLÜM

DÜŞÜNÜLENLER

“Bazen bir tarafsız, iki tarafı da mahveder.”

 



 

                                                      “Söz ilaç gibidir.

 Azı yaşatır, çoğu öldürür.”

 

ÇEŞNİ

 

·        Bir kuruluşumuzca yapılan araştırmaya göre, nüfus başına yılda 4-5 kg buğday karşılığı ekmek israf olmaktadır. Türkiye çapında yapılan bu büyük israf ile yaklaşık olarak 30 büyük fabrika, 8 adet Suat Uğurlu büyüklüğünde baraj yapılabilmekte ve 3000 adet belediye otobüsü alınabilmektedir.

·        İstanbul’da israf edilip çöplüğe atılan bir haftalık ekmek, Norveç halkının bir günlük ekmek ihtiyacını karşılayacak niteliktedir.

·        CHP’nin 10 Mayıs 1931’deki 3. Olağan Kurultayı, Ankara’da Meclis binasında yapılmıştır.18 Haziran 1936 tarihli İsmet İnönü imzalı genelge ile, artık İçişleri Bakanı aynı zamanda Parti Genel Sekreteri, valiler Parti İl Başkanı, kaymakamlar İlçe Başkanıdır. Vay be…

·        Birleşmiş Milletler ve çeşitli kuruluşların raporlarına göre, sadece 19 milyon çocuk yeterli beslenemediği için ölmektedir.

·        Savcı Egesel, hemen hemen bütün DP milletvekilleri gibi Bitlis Milletvekili Selahattin İnan için de idam cezası istemektedir. Selahattin İnan: “Selahiyet Kanunu’na” oy vermekle suçlanıyor. İnan: “O sırada Almanya’daydım”  dediğinde Savcı: “Fark etmez... Kafanın içini bilirim... Burada olsaydın oy verirdin.” demektedir (Recep Şükrü Apuhan- Batının Darağacında İsyan).

·        Osmanlı düşmanlarının, Osmanlıyı batıran kurum olarak gördükleri iltizam usulünü Amerika vergi toplamada kullanmak için modern bir iktisat teorisi olarak üniversitelerde okutmaktadır (Adnan Kahveci).

·        Modern tıp, ilim, mimari ve matematik alanındaki ilerlemeyi Müslümanlara borçluyuz (Robert Goldston).

·        1967 Mısır-İsrail Savaşı’nda, İsrail Ordusu bir anda Süveyş’in öbür tarafına geçivermiştir. Moşe Dayan, bu muazzam başarıyı bir basın toplantısında: “İsrail’in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim’in yıllar önce Mısır’ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır.” demiştir (İlhan Bardakçı- Tarihten Bugüne).

·        İran dini Hindu dininden sonra dünyanın en eski dinidir. Mukaddes yazıları Desatir No:14’de: “İranlıların ahlak seviyesi düştüğünde, Arabistan’da bir nur doğacaktır. Takipçileri O’nun tahtını, dinini ve her şeyini yüceltecektir. Bir bina inşa edilmişti (Kabe) ve onun içinde ortadan kaldırılacak bir çok putlar bulunuyordu. Halk yüzünü ona doğru dönüp ibadet edecektir. Takipçileri İran, Taus ve Belh şehrini alacaklar ve İran’ın pek çok akıllı adamı O’nun takipçilerine katılacaktır”

·        1983 yılının şubat ayında Ay’a ilk ayak basanlardan Neil Armstrong bir konferans vermek üzere ilk defa bir İslam ülkesi olan Mısır’a gitmiştir. Ezan okunmaya başlayınca şöyle der: “Bu ses, Ay’a ilk ayak bastığımda duyduğum ve ürperdiğim sestir. Önceleri kulaklarım uğulduyor zannetmiştim fakat bu sesi daha sonra yeniden duyarak titremiştim.”

·        Fransa’da 9 milyon köpek, 8 milyon kedi beslenmektedir. Tüketim miktarları 230 milyar franktır. Somali’nin yıllık bütçesi ise, 400 milyon dolardır. Fransa’daki kedi ve köpekler Somali halkının tükettiği miktarın 10 katını tüketiyor. 4 kiloluk bir kedi 350 kilo kalori protein tüketiyor. Bir Afrikalının 2 misli kalori alıyor.( Rakamlar artmış olabilir)

·        ABD’ de 3200 dolar olan kişi başı sağlık harcaması Türkiye’de 150 dolar seviyesinde. Doğuda her 100 çocuktan 70’i ölürken, Türkiye’nin sağlığa ayırdığı pay Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği % 10’un çok altında. Türkiye genelinde bir hekime 850 hasta düşerken, bu sayı SSK’da 3494 hastaya ulaşıyor (Rakamlar zamanla değişebilir).

·        Dünya dönüyor dediği için engizisyon mahkemesince mahkûm edilen Galile’nin hakkı 359 yıl sonra Vatikan tarafından teslim edildi. Katolik kilisesinin ruhani lideri Papa 2. Jean PAUL, Galile davasını yeniden ele alan din uleması önünde kesin hükmünü verdi ve Galile’yi, “Dahi fizikçi ve sadık mümin” olarak niteledi.

·        İngiliz casusu Lawrens için: “Arabistan’ın birbiri ile geçinemeyen kabilelerini Türklere karşı birleştirdi. Mareşal Allenby’nin Filistin’deki Hıristiyan ve Yahudileri kurtardığı                                               gibi o da Arabistan’ı Türklerden kurtardı.” (Feridun Kandemir- Medine Müdefaası).

·        1976 yılında Suudi Arabistan’da, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir açılışa katılan Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen bir ara: “Bu Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisidir.” diye söze başlaması üzerine, Fransız Büyükelçisi’nin hayretler içinde kalarak:  “No.. Sör..  Bu Suudi Arabistan’ın ilk arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlıların 1800’lü yılların sonunda yaptığıdır.” diyerek elçimizi mahcup etmiştir (Recep Şükrü Apuhan- Ruhumda Darp İzi Var).

·        İmparator Şarlken’in Kanuni nezdindeki sefiri Busbecgh Mohaç sırrını hükümdarına bildirirken şöyle diyordu: “Bu zaferin sırrı Türklerin bahar çağlarında vatan için ölümü kendilerine ebedi hayatın kapısı olarak sevdiren din adamlarının telkinleridir.” (Cemal Kutay- Kurtuluş Savaşı’nın Maneviyat Ordusu).

·        Köy enstitülerinin Peygamberi olarak takdim edilen İsmail Hakkı Tonguç’un bir enstitü ziyareti şöyle anlatılır: “Bakar ki kızlar-oğlanlar ayrı ayrı. Öfkelenir. Enstitü idarecilerine çıkışır: “Nedir bu haremlik-selamlık vaziyeti? Neden bu ayrılık?” Sonra öğrencilere döner: “Karışın çocuklar, sevişin çocuklar.” Talebeler karışır. O sırada müdür Tonguç’­un kulağına eğilir: “Aman efendim böyle demeyiniz. İyice şımarırlar. İçlerinde çocuk düşürenler bile var.” Tonguç gazaba gelir, yüksek sesle bağırır: “Olsun efendim olsun! Biraz da bu işi bizim karakızlarla karaoğlanlar yapsın.” (Sakin Öner- Köy Enstitülerinden Eğitim Enstitülerine).

·        Yıl 1962 Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde Dış Yardım Kanunu tartışılmaktadır.  87.  toplantının 2. birleşiminde ABD Savunma Bakanı Mc. Namara konuşmaktadır: “Gelecek yıl Amerikan Askeri Okullarında yabancı milletlerden 18 bin kişi eğitim görüyor olacaktır. Bu kişilerden her biri memleketlerine döndüklerinde bizim hükümet geleneklerimizin, hükümet felsefemizin, demokrasimizin uygulayıcıları olacaklardır.” (Baldwin sh.42).

·        Yusuf Bozkurt Özal ile zamanın Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu çıraklık eğitimi incelemek üzere bir heyetle Almanya’ya giderler. Orada kendilerine: “Biz çıraklık eğitim sistemimizi sizin Ahilik sisteminizden aldık. Bunu incelemek için ta buralara kadar gelmenize gerek yoktu.” demişlerdir.

·        Hayatımız boyunca yaklaşık 6 yıl yemek yiyor, 7.5 yıl da çalışıyoruz. Uykuya ise 25 yıl ayırıyoruz. Ortalama olarak 5 ton dışkı ve 40000 litreden fazla idrar atılıyor. Bu da yaklaşık 128 küveti doldurur. İşin en garip tarafı da sanki hiç işimiz yokmuş gibi 40 gün tuvalette kalıyoruz.

·        25 Temmuz 1950’de Türkiye Kore’ye Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında bir tugay asker gönderdi. 1000’e yakın asker ve subay öldü. Türkiye’nin bu jesti karşısında ABD Başkanı Truman Türkiye’ye yaptığı yardımı 3 katına çı­kar­dı.

·        ABD 1989’da Ortadoğu’ya 8 milyar dolarlık silah sattı.1990 yılında bu rakam 18,5 milyar dolara çıkarıldı. Aynı yıllarda Fransa, İngiltere ve Almanya silah üretimini %22,4’­ten %32’ye çıkardı. (Körfez Savaşı)

 


 

“Entelektüel,

başkalarından daha çok şey bilmediğini

 daha çok sözcükle anlatan kişidir.”

 

OYUNLAR ve OYNAYANLAR

 

“Osmanlı parçalandığı zaman yalnız Türkler değil, bütün Müslümanlar esaret altına girecektir.” (Ahmet Hilmi Bey)

***

“Endişemiz, Türkiye’nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları safına geçivermesidir” (Rawlinson İngiliz istihbarat subayı)

***

“Dostum biz Jön-Türkleri teşvik ettik. Onlardan beklediğimiz ihtilal sonrasında Sultan’ın da, hilafetin de alaşağı edilmesiydi. Gerçi ihtilal yaptınız, anayasayı getirdiniz ama Sultan da Hilafette yerinde kaldı.” (1909’da İngiltere’nin Türkiye büyükelçiliğini yapan Lord Nicholson)

***

“Siz Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara ben İslamiyet’i ve İslami temsilciliklerini, ayaklar altına almayı taahhüd ediyorum” (Türkiye’yi Lozan’da temsil edecek heyete müşavir olarak katılan Yahudi Hayim Nuam)

***

“Türkiye, İslami alakası ve İslam’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer atarsa bizimle hulusbirliği etmiş olur. Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanmış olur. Biz de kendisine dilediğini veririz.”  (Lord Gurzon,  Lozan da İngiliz heyetinin reisi)

***

“Türkler bir daha eski savlet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinde öldürmüş bulunuyoruz.” (Lord Gurzon, Avam kamarasındaki konuşmasından)

***

“Yakındoğu’da eski Yunan ve Roma uygarlıklarını canlandırmak hedefimizdir.” (İngiltere başbakanı Lloyd George- Doğan Avcıoğlu- Milli Kurtuluş Tarihi)

***

“İstanbul Türklerden alınmalı. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hristiyan kilisesi idi, elbet eski durumuna getirilecektir.” (Lord Curzon- 2.1.1918 -Doğan Avcıoğlu- Milli Kurtuluş Tarihi)

***

“ABD izin vermeden, Araplar Kıbrıs Türk Devlet’ini tanıyamaz.” (Glafkos Klerides–6 Temmuz 1985 Hürriyet)

***

“Ayasofya’nın ibadet kısmı 1935’de tamir bahanesiyle geçici olarak kapatıldı. 1931’de Amerika’daki; “Bizans Enstitüsüne” tamir izni verilmişti. Ayasofya’yı kapatan kararname uydurmadır.” (Ziyad Ebuzziya- Ayasofya Dramı)

***

“Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand olmayan Antakya Ortodoks Kilisesinin Patriği Maximos V. Hâkim’i Eylese sarayında kabul etti. Olmayan İznik Ortodoks Kilisesi Patriği ile Konya Patriği de toplantılar yapıyor.” (Tercüman 22.2.1985)

***

4 Nisan 1986’da Amerikalı siyasetçi Jed Suyder Türkiye’yi 2500 yıllık Ermeni vatanı ilan etmenin pervasızlığında; “yakınlaşın” diyordu; “Bizden daha çok para istiyorsanız İsrail’e daha çok yakınlaşın.” (Tercüman-5 Nisan 1986)

***

“Türkiye’de milli azınlıklar var.”( ABD Dışişleri Şubat 1988 Raporu)

***

“Müslüman Türkiye, Kıbrıs’ı terk etmeli. Kıbrıs’ın Hıristiyan kültürü korunmalı.” (Avrupa Parlamentosu–20 Mayıs 1988)

***

Nixon 1985 Cenevre zirvesi öncesinde: “Sayın Reagen dünyadaki İslam’i gelişmeye karşı Gorbaçov’a işbirliği teklif etmelisiniz.” (Milli Gazete–31.12.1986)

***

“Son zamanlarda Türkiye’de aşırı dinci akımların artmasını Avrupa kaygıyla izliyor.” (Helmut Kohl Alman Başbakanı- Milli Gazete 31.12.1986)

***

10 Ekim 1987 günü TBMM’ni ziyaret eden Belçikalı kadın gazeteci: “İrtica konusunda aldığınız tedbirler nedir?” diye sorma cesareti bulabiliyordu.

***

Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Üyesi İngiliz Parle­menter Richard Balfe başörtüsü yasağından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor ve: “Türkiye batının parçası olmak istediğine göre herhalde doğuya bakacak, o tarafın kültür ve değerlerini örnek alacak değildir” Aynı Balfe Komünist partisi için: “Derhal kurmalısınız. Yoksa sizi AET’ye almayız” demektedir. (Tercüman–7.1.1987)

***

13.4.1992 Yunan Başbakanı Konstantin Karamanlis basın toplantısı yapıyor: “Haziran ayında KEİB toplantısına katılacak mısınız?” sorusuna: “Evet. İstanbul’daki KEİB toplantısına gideceğim”  cevabını veriyor.  Yunanlı gazetecilerin tepkisi büyük oluyor: “İstanbul değil, Konstantinopolis, sayın başbakan”  Kon­stan­tin Karamanlis sözlerini hemen düzeltiyor: “Evet Konstantinopolis’teki KEİB toplantısına gideceğim.”  (Türkiye- 14.4.1992)

***

İngiltere Başbakanı Major: “Müslümanlar darmadağın edilecek, Hıristiyanlık ölmeyecek” demekte ve şöyle devam etmektedir; “Türkiye’den endişe etmeyin onların yönetimi bize bağlı.” (20.09.1993, Milli Gazete)

***

“Demirel, Arapları destekliyor. ABD ise İsrail ve Yunanistan’la birlikte olmamızı istiyor. Bir de Demirel, ülkenin sanayileşmesini istiyor. Hâlbuki gerek Dünya Bankası, gerekse ABD iş çevreleri, Türkiye’nin gelişmesini hiç mi hiç arzu etmiyorlar. Zira Türkiye güçlenirse, onların menfaatlerine helal gelecek.” (Batının Deli Gömleği- Atilla İlhan)

***

“Türkiye U–2 casus uçaklarının uçuşuna ve Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne Ecevit ve Demirel Hükümeti izin vermemişti. General Evren ve Milli Güvenlik Konseyi Amerika’dan gelen talebi kabul ettiler. 19 Ekim 1919 yılında bu imkânı sağlayan Rogers Planını kabul ettiler. 25 Ekim 1980 ABD Türkiye’nin 350 milyon dolar borcunu bir yıl erteledi. (New York Times-Ufuk Güldemir-Kanat Operasyonu)

***

ABD Türkiye büyükelçisi şöyle diyordu: “Meseleyi ne kadar ciddi tuttuğumuzu belirtmek için şunu söylemek isterim. Eğer Türkiye haşhaş ekimini yasaklamazsa, altıncı filonun derhal İstanbul’u tahrip etmesini Başkan’a tavsiye edeceğim.” Bu Beyaz Sarayda ciddi biçimde ele alınmış hatta: “Gerekirse Mavi Cami’yi başlarına yıkalım.” teklifi gündeme gelmiştir. (Ufuk Güldemir-Kanat Operasyonu)

***

“1960’a kadar ABD için Türkiye’de her şey iyi gitti. Ama Washington,    Bayar-Menderes Hükümetinin ABD’den koparak kendi ekonomik bağımsızlığını kazanmayı amaçladığını, bunun için de Amerikan yardımlarını kullanmayı amaçladığını öğrenince, duruma müdahale etti. Ve Gürsel, ABD’nin planladığı bu darbeyi kanlı bir şekilde gerçekleştirdi. Darbenin sonucunda Türkiye, ABD’den daha fazla silah almaya başladı.1950–60 arasında 69 milyon dolarlık silah alınırken Türkiye bu rakama 1960’da 318 milyon dolara çıkarttı.” (15 Ekim 1988-Hürriyet, Prof. Miguel Angel Cabrera)

***

“CIA nerelerde faaliyet gösterdi?” Başlığı ile yayınlanan listede Türkiye’de yer almaktaydı. “1960, Türkiye, CIA’nın General Gürsel’e, Menderes Hükümetini devirmesi için yardımı. 1971, Türkiye, ordunun teşebbüsünden sonra, hükümetin mecburi istifasında, CIA ajanlarının anarşik hareketlere ve diğer operasyonlara karışarak katkıda bulunması.” (21 Ocak 1972- The Daly Telegraph).

***

Kişisel servetinin 1.5 milyar dolar olduğunu açıklayan Balkaner Holding Yönetim Kurulu Başkanı, batık Yurtbank patronu Ali Avni Balkaner: “Biz 18 büyük aileyiz. Hepimizin bağlı olduğu bir başkanımız var. 18 büyük aile bir havuz oluşturduk. Tüm ekonomi bunların elinde toplanıyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nı maniple eden kişi bizim bağlı olduğumuz başkanımızdır. Tokyo Borsası’nda 800 milyon dolar kaybetti bana mısın demedi…” (Star 16.01.2001)

***

İsveçli bir araştırmacı, belli kriterler esas alınarak 1936–1976 yılları arasında İsveç vatandaşı 63 bin kadının kısırlaştırılma operasyonundan geçirildiğini ortaya çıkardı. Bu kısırlaştırma operasyonu ortaya çıkınca, hükümet kısırlaştırılan her bir kadına 21 bin dolar tazminat ödemeye hazır olduğunu açıkladı (Zaman 21.3.1999).

***

ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral William Crowe, kongrede yaptığı açıklamada,  müttefik ülke subaylarına,   Amerika’da eğitim görmeleri için verilen bursların amacını: “Bu ülkelerin ordularının, askeri ve lider kadrolarının üzerinde etki sağlama” olarak açıkladı. “Bundan yararlanan Türk subaylarının sayısı 4461”dir (21 Nisan 1989-Hürriyet Sedat Ergin).

***

 “Balkanlardaki Müslümanlar, Türkiye’nin Avrupa’ya bölgesel bir güç ya da imparatorluk oluşturarak dönmesini arzuluyorlar. Türkiye’nin Avrupa’ya dönmesini engellemeliyiz. Tarih tekerrür etmemelidir.” (R.Karadzic- Meydan 6.3.1993).

***


CNN Televizyonu 20.12.1992 New York Times’in ünlü yazar Stephen Kinzer, Bosna’daki olanlar için şöyle dedi: “Bu insanlar sadece Müslüman oldukları için öldürülüyorlar.” (Dr. Abdulbaki Keskin-Zaman 20.8.1995)

***

Demokrat Partili Senatör Joseph R.Biden’da 11.5.1993­’­­­te ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada: “Bosna’da olanları Sırplar değil de, Müslümanlar yapmış olsaydı, Avrupa’nın politikası ve bugün Bosna’daki durum tamamen farklı olacaktı.” (Dr. Abdulbaki Keskin- Zaman 20.8.1995)


 

“Başarısızlık,

daha zekice başlama fırsatından

başka bir şey değildir.”

 

BATININ UTANÇ RESMİ

 

 “Bugün Afrikalı İnsanlara “Yardım” adı altında köpekler için hazırlanmış konserveler gönderilmektedir.” (Vehbi Vakkasoğlu, Öğretmenin Not Defteri).

 “1492 ile 1800 yılları arasında 100 milyon Afrikalı öldürülmüştür. Cezayir’in sömürge altına girmeden nüfusu 4 milyondur. Yarısı, 17 yılda Fransızlar tarafından yol açmak için öldürülmüştür.” (Ahmed Bin Bela- Konuşmalar).

 “1948’den bu yana on binlerce ev buldozerlerle yerle bir edilmiş, binlerce zeytin ağacı sökülmüş, tarlalar zehirlenmiş, binlerce Filistinli sorgusuz- sualsiz öldürülmüş, 800.000 Arap’ın mallarına el konulmuş ve on binlercesi tehcire tabi tutulmuştur.” (Edward Said- Filistin’in Sorunu).

18.2.1988 günü İsrail Savunma Bakanı Rabin, dört Filistinli gencin buldozerle diri diri toprağa gömüldüğünü resmen açıkladı. 15.2.1988 günü Katar Haber Ajansı, İsrail’in; Şuaf, Anbata ve Tulkarm mülteci kamplarına yolladığı zehirli gıdanın fark edilmesi üzerine binlerce insan ölümden döndü. 12.2.1988 günü 17 Filistinli çocuk elleri ve ayakları kırılarak çöplüğe atıldı. Bir İsrailli subay, Yediot Aharont gazetesine verdiği demeçte: “Gaz odalarına az kaldı.” dedi. 2.2.1988 günü bütün dünya televizyonları aynı görüntüyü verdi. Dört İsrail askeri,  elleri bağlı iki Filistinli genci aralarına almışlar taşla kafalarını eziyorlar, kollarını kırıyorlar. İşkence kırk dakika sürdü. Ertesi gün hiçbir şey olmadı. 1.2.1988 Arafat’ın danışmanı Bassam Ebu Şerif, Nablus yakınlarındaki Kalkiliya köyü dışında 14 Filistinlinin yakılarak öldürüldüğünü açıkladı. 23.9.1988’de öldürülen çocuk sayısı resmi olarak 38. Bu çocuklardan 17’ si gazla boğularak öldürülmüş, bunların 14’ü 7 aylıktan küçük.” (Batının Darağacında İsyan- Recep Şükrü Apuhan).

 1481–1808 yılları arasında batıda, Katolik Kilisesi’nin, siyasi baskı aracı olarak kurulup faaliyet gösteren engizisyon mahkemelerinde, yakılarak öldürülme cezasına çarptırılanların sayısının 34.024’tür. (Jhon Devenport- Kuran ve Mesajı).

 Hindistan’ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile alay ettikleri bahanesi ile, askerler hadise mahallindeki halktan 700 kişiyi oracıkta öldürmüşlerdir. Bölge valisinin, ceza olarak bütün şehir halkını günlerce yerde sürünmeye mecbur etmiş ve böyle davranmasının sebebi sorulunca: “Onlar ilahelere tapıyorlar. Bir İngiliz kızı, onların taptıklarından daha azizdir.” demiştir. (İbrahim Erdinç Şumnu, Sömürgecilik)

 İsrail Dışişleri bakanlarından A.Sharon’un arkadaşı ve suç ortağı olan Meir Har-Tzion, 1950 yıllarının başında Gazze’de yapılan bir İsrail baskınından sonra masum bir arabı sırtından bıçaklayarak öldürmüştür. Kendisiyle yapılan röportajda: “Vicdan azabı mı? Hayır. Neden vicdan azabı duyalım ki? Bir adamı tabancayla öldürmek çok kolaydır. Tetiği çekersiniz hepsi bu kadar. Ama bıçak bambaşka bir şey. Fantastik bir duygu bu, erkek olduğunu hissettiriyor insana.” diye cevap vermiştir. (Livia Rokach, İsrail’in Kutsal Terörü)

 Kızılordu,1979 yılının son günlerinde Afganistan’a girdi.  21.1.1988’de tablo şuydu: 1 milyon 300 bin Afganlı bombardımanda can verdi. Nüfusun %33’ü ülke dışına göç ederken, %11’i de ülke içinde evlerini terk ederek gizlendi. (Starasburg Üniversitesi profesörü Masek Siliwinski’nin Raporu, Tercüman-21.1.1988) Ruslar Afganistan’dan çekilirken 3 milyon mayın bıraktı.

 “Papaz Pretorius Carozza anlatır: Aç kalan Haçlılar, önce Urfa ve daha sonra Antakya’da ele geçirdikleri Müslüman muharip ve kadınları öldürerek şişlere geçirdiler ve etlerini yediler. Rahipler, Müslümanların katledilip etlerinin yenmesinin günah değil sevap olduğunu anlattılar.” (Papalık Kitaplığı Bl. 4 Kasa 116, Doc 82, İlhan Murat, Zaman 13.8.1992).

 “Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik. Malumunuz olsun ki Süleyman mabedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz.” (Gödofroi dö Buyyon, Papa 2. Urban’a yazdığı mektup, Reşit Erer – Haçlı Seferleri).

 1950’li yıllarda Arap-İsrail Savaşları’nda başarılar kazanan Moşe Dayan, savunmasız sivil halka karşı gerçekleştirdikleri eylemler için: “Bu eylemler, bizim can damarımızdır. Halkın ve ordunun milli duygularını sürekli ayakta tutmaya yarar. Onlara tehlikede bulunduklarını söylememiz gerekir.” demiştir. (Livia Rokach, İsrail’in Kutsal Terörü).

 İnsan kasabı Stalin’in, 238 bin 500 Tatar Türkünü, Asya içlerine doğru hayvan vagonlarıyla haftalarca süren bir yolculuğa mahkum etmiştir. Aç susuz ve havasız bu ölüm yolculuğu sona erdiğinde yüzde 86’sı çocuk ve kadın olan bu insanlardan 109 bin 956’sı hayatını kaybetmiştir (Mücahit Vural, Kırım, Yüzyıllık Göç).

 Sırp canilerden Cvyetin M. Ve Slobodan P. ele geçirildiklerinden sonra: “Müslümanları önüme dizip “kes” dediler. Kaç tane kestiğimi hatırlamıyorum.” sonra: “Çok yavaşsın.” dediler. Makineli tüfekle taradım. Sanırım 80 kişi öldürdüm.”     

 Newsday Gazetesi: “7.5.1992’yi 8 Mayısa bağlayan gece biz 45 kişiyi karanlık bir odada dizdiler. Sırp timinden biri fenerle yüzümüze baktı. Seçtiklerini teker teker öldürdüler. Yerde kan gölü oluştu. Aynı şeyi bir kere daha yaptı. O gece 15 kişi öldü. Cesetleri taşıtıp kanları temizlettiler.”

 Branko S., Luka’dan sağ kurtulduktan sonra: “Kadınları, tecavüz ettikten sonra, öldürülen diğer esirlerle beraber Brçko’daki metal fabrikasının 1000 derecelik fırınında yakıyorlardı. Yakma işi bittikten sonra Galeb, Posovina, Kaszzinu adlı otellerde eğlence başlıyordu.” (Ahmet Kot- Münire Acım, Vahşetin Tanıkları- Milliyet 20.10.1993). 

 Bizans İmparatoriçesi Theodora, M.Ö. 532 yılında, bir hipodrom yarışı sonrasında galeyana gelen halkı bastırmak, aynı zamanda da tahtını sağlamlaştırmak için, 30 bin kişiyi hipodromda kılıçtan geçirtir. (İsmail Hakkı Danışmend, Tarihi Hakikatler.)

 Bir zamanlar medeniyetin beşiği olarak bilinen Endülüs Emevi Devleti topraklarının batılılar tarafından yağmalandığını ve Gırnata’yı ele geçiren Şarlman ve kardinalinin, kentin Babürnemle Meydanı’nda birbirinden değerli bir milyon ciltlik yazma eseri bir şenlik havası içinde yakarak, alevlerinde zaferlerini kutlamışlardır. (Beşir Ayvazoğlu, Kitaba, Kütüphanelere ve Kitap Kurtlarına Dair).

 1183-1185’te hüküm süren Bizans İmparatoru 1. Andonıc, İstanbul Sultanahmet’te At Meydanı denilen yerde bir insan mezbahası kurdurur. (Aytunç Altındal, İslam ve Avrupa Kültürü).

 20. asrın sonlarına yaklaşıldığı sıralarda, Meksika’da insan avı turları düzenlenmektedir. Çiftlik sahibi zengin efendiler, helikopterler kiralayarak, Amazon nehri etrafındaki bakir ormanlara sığınmış olarak yaşamaya çalışan yerlileri zevk için avlamaktadırlar. Bunu da şöyle diyerek savunmaktadırlar: “Vahşi hayvan, avcıdan ve tehlikeden insiyakla kaçar. İnsan ise zekâsını, aklını kullanarak gizlenmeye çalışır. Elbetteki insan avlamak, hayvan avlamaktan daha eğlencelidir.” (Ahmet Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası).

 Kazıklı Voyvoda, yaklaşık 20 bin Türk ve Bulgar’ı kazığa vurdurduğu veya çarmıha gerdirdiği bir gün, analarının yanında çocukları da kazığa vurdurmuştu. Kuşlar çocukların bağırsaklarının üzerinde yuva yapmıştı. (Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi).

 Fransız halkı 24.08.1572 gecesinde Saint Barthlemy katliamını Papa XIII. Gregorius’un tahrikleri, Fransa Kralı IX. Charles’in emriyle yapmıştır. Sırf kendi mezhebinden olmadığı için 30 binden fazla ırkdaşı ve dindaşını öldürdüler. Çocukları ve kadınları ateş dağlarında diri diri yaktılar.  Papa bu insanlık suçunu işleyen güruhu kutlamış ve ödüllendirmiştir. (Adnan Ulutaş, Mesaj Dergisi-Şubat 1993).

 Neron zamanında Roma’da halk ayaklanmıştı. Halkı bastırmak için Maximus Meydanı’nda bir gösteri düzenlediler. 300 çift gladyatör ölüm dövüşü yapacak, 1200 ölüm mahkûmu aslanlara parçalattırılacak, özel görünümlü 20 güzel kızın eşek mizaçlı erkekler tarafından ırzına geçilecekti. (Meryem Cemile, Kendini Mahkûm Eden Batı).

 Bizans İmparatoru Alkxis Komnen ve kızı Anna Komnen, haçlıların en büyük eğlencelerinin rastladıkları Müslüman çocuklarını öldürmek ve onları kızartarak yemek olduğunu söyler. (Ahmet Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası).

 Haçlılar Antakya’ya ulaştıklarında da, 1500 Müslüman şehidin cesedini mezarlarından çıkararak, pişirip yemişlerdir. (Cevat Rifat Atilhan, Tarih Boyunca İslam Hâkimiyeti ve Uğradığı Suikastlar).

 1098 Bohemond kumandasındaki haçlılar Suriye’yi istila ettikleri vakit, Marra şehri sakinlerini katlederler. Fransız tarihçi Rudolf of Cean’in kaydettiğine göre de haçlılar Marra ahalisinin yetişkinlerini yemek kazanlarında kaynatarak, çocukları da şişlere geçirip etini yerler. (Asaf Hüseyin, Batının İslam’la Kavgası).

 İspanya’da Müslüman aileler birer birer tutuklandı.  Yaya olarak limanlara getirildiler. Çoğu açlık, susuzluk ve bitkinlikten yolda öldü. Onları taşımak için kadırgalar getirdiler. Yetersiz kalınca şahıslara ait özel filolar getirdiler. Kaptanlar Müslümanları taşımak için kelle başı ücret aldılar. Limandan uzaklaşıp gözden kaybolunca onları denize atıp hemen geri döndüler. (Rodrigo de Zayas, Endülüs’te Yüz binlerce Müslüman Katledildi).

 Bir köy papazı olan Bleda, 140 bin Müslüman’ı Afrika’ya götürmekte olan bir seferde 100 bin Müslüman’ın öldürüldüğünü yazar. (Ahmet Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası)

 İspanya’da sürgün edilen Müslümanların sayısı 500 bin ila 3 milyon arasında değişmektedir (Sedat Cereci, Vahşi Batı).

 ABD’nin ilk askeri sözcüsü Peck: “Öldürdüğümüz ya da yaraladığımız Somalilerin sayısını bilmiyoruz. Aslında bunları saymıyoruz da. Ateş ettiğimizde geri dönüp kaçı öldü kaçı yaralandı saymıyoruz.” (Sait Açba, Zaman 3.9.1993).

 Bartolome de Las Casas: “Hint Adaları Halkının Yokedilmesi” adlı eserinde; askerlerin spor olsun diye yerlileri bıçakladıklarını, Kızılderili çocukların başlarını kayalara çarptıklarını, çocukların köpeklere yedirildiğini yazar. Las Casas, Küba’da, üç ay içinde, aşırı çalıştırılmaktan, aç bırakılmaktan annelerinin sütleri kesilen 7000 bebeğin öldüğünü yazar. 40 yıl boyunca 12 milyondan fazla insan Hıristiyanların iğrenç emelleriyle (yerlilerin karınlarını deşmek, tek bıçak darbesiyle başını keseceğine dair bahse girmek, anne sütü emen çocukların başlarını kayalara vurmak, çocukları yüksekten ırmağa atmak, gruplar halinde yerlileri bağlayıp ateşte vermek, ağaçlara bağlayıp ateşle kızartarak öldürmek, köpeklere parçalattırmak vd.)  öldürülürler. (Howard Zinn-Mannig Marabbe- Mike Davis- Veli Yılmaz; Fatihler Yargılanıyor).

 Kurtuluş Savaşı yıllarında bir Türk korvetinin 57 kişilik mürettebatı Hydra Ada’sına getirilir ve kıyıda ayrı ayrı yakılarak öldürülür. 1897 Şubatında, Yunanistan’ın Girit Adası’nı istila ettiği zaman binlerce Müslüman katledilir. Yalnızca Sitia mıntıkasında 374 çocuk dâhil 851 kişi öldürülür. Orta Girit’teki 80 Müslüman köyü tamamen tahrip edilir. Yunanlılar 1919’da İzmir bölgesini işgal edip orta Anadolu’ya doğru girdikleri zaman büyük çapta katliam yaptılar. 25 Haziran 1919 Aydın katliamı bunlardan biridir. Türk aileleri evleriyle beraber diri diri yakıldı. O gün yaklaşık 10 bin Türk zalimce katledildi. (Pierre Oberling,  Bellapais’e Giden Yol).

 İngilizler, Hindistan’da kendi tekstil mallarını Hint kumaşlarına karşı rakipsiz kılabilmek için, yerli tekstil sanayini ayakta tutan 40 bin Hintli kumaş ustasının parmaklarını kestirmişlerdir. (Dr. Sedat Cereci, Vahşi Batı).

 Türkleri yok etmek gayesiyle faaliyetlerini arttırarak sürürden EOKA, öldürdüğü ve yaraladığı birçok Türk yanında, 33 köydeki 6 bin Kıbrıslı Türk’ü de evlerinden kovarak mallarını tahrip eder. Bunun yanında EOKA, Enosis’i benimsemeyen 400 Rum’u da katleder. (Kanlı Noel- 29 Aralık 1963 Rum Saldırılarına Kısa Bir Bakış (Doküman) KKTC Enformasyon Dairesi).

 23 Aralık 1963 tarihli İngiliz, “Guardian” gazetesinde yayınlanan bir İngiliz Hükümet Yetkilisi Raporuna göre, hastahanede yatan 25 Türk kaybolmuştu. Bir İngiliz İstihbarat Subayının tespitine göre,  bu hastaların boğazları Rum hastabakıcılar tarafından hasta yataklarında kesilmiş, vücutları bir kamyona yüklenerek şehrin kuzeyindeki bir çiftliğe götürülerek orada kıyma makinesinden geçirilerek öğütülüp, atılmıştır. Rum saldırılarının hemen ardından toplu mezarlar ortaya çıkarılmıştır. Mezardakiler çocuk, kadın ve yaşlı insanlarda oluşuyordu. Sandallar toplu mezarından 89, Atlılar toplu mezarından 37 kişinin cesedi çıkarılmıştır. ( Kuzey Kıbrıs, Aralık 1992 C.1, sa.1, s.4).

 Yalnızca Brçko (tuğla ve domuz çiftliği) kampında işkence, dayak ve zulüm sonucu ölenlerin sayısı 3000’i bulmaktadır. (Stern dergisi’nden çeviri- İslam, Aralık 1992).

Elbette yazılacak ve söylenecek binlerce katliam, işkence ve acı var. Ben sadece satır başlarını verdim. Dileyen bu konuları deruni olarak araştırabilir, araştırmalıdır da. Ayrıca bazı iğrenç öldürme yöntemlerini de yaz(a)madım. Unutturulmaya çalışılan gerçekleri gündemden hiç düşürmemeliyiz. Aynı uygulamaları bizim üzerimizde de yapmak için, aç köpekler gibi sırada bekleyenlerin varlığını hissedemiyor musunuz? Bizim tarihimizde ortaçağ karanlıkları, engizisyon mahkemeleri, zevk, kin ve eğlence olsun diye insan öldürmeler, toplu mezarlar, aşağılık katliamlar olmamıştır. Olduğunu iddia edenler korkunç bir oyunun figüranlarıdır. Zaten biz sömürüp, öldürmediğimiz için bu kadar toprak parçasına kaldık. Farkımız inancımızda. Ey genç! Kendini, aslını ve tarihini iyi öğren. Sen şanlı ve alnı açık bir tarihin evladısın. Sana uydurularak söylenelere aldırma. Öğreneceğin her doğru sana yeni bir ufuk açacaktır.

Tarih, övgüler ve sövgüler için değil; ancak ibret için var­dır.

 


 

           “Kabul edilen bir yanlışlık,

kazanılmış bir zaferdir.”

 

ALFABETİK İNCİLER

 

Aynanın karşısına geçin ve elinizin altındaki nimetleri bir sayın. Aslında ne kadar değerli bir insan olduğunuzu ve Allah’ın en sevgili kullarından biri olduğunuzu düşünün. Hayatı en güzel, en güçlü, en anlamlı, en güvenilir ve en cesur şekilde tekrar ringe çağırın. Bakın bakalım kim galip gelecek...

* * * *

1712’de Avusturya’da bir kişiyi ısıran köpek, kolların ve boynun geçirilmesine mahsus delikler olan işkence aletinde bir yıl oturtulmuştur. 1314’de Fransa’da boynuzlarıyla bir kişinin karnını deşen boğa idam edilmiştir. 1864’de Almanya’da bir adamı sokarak öldüren bir kovan arı dumanla boğularak öldürülmüştür. 1906’da İsviçre’de yol kesen iki haydutun köpeği yolcuyu öldürünce, haydutlar müebbet hapse, köpek ise idama mahkum edilmiştir. Ne ilginç değil mi?..

* * * *

Cabir bin Hayyan atomun parçalanacağını ilk söyleyen kişidir. İbn-i Firnas kendi icadı ilk uçağa binmiştir. İbn-i Heysem Görüntüler kitabıyla optik ilminin temelini atmıştır. Ebu’l İz, Kitabü’l Hiyel adlı eseriyle Sibernetik ilminin kurucusu olmuştur. Dünyanın yuvarlak olduğunu, hem kendi hem Güneş’in etrafında döndüğünü ilk Biruni söylemiştir. Dünya’nın çapını da ilk o hesaplamıştır. Diferansiyel hesapları gerçekte Sabit bin Kurra’ya aittir. Ondalık kesiri matematiğe kazandıran Gıyasüd­din Cemşid’dir. Cebir ilminin temellerini atan Harizmi’dir. Trigonometrinin mucidi ise Battani’dir. İbn-i Avvam ziraatçilik konusunda ilk ciddi eseri veren kişidir. İbn-u Haldun’un “Mukaddime” adlı eseri tarihle sosyolojiyi birleştiren ilk yazılı eserdir. Amerika kıtasını ilk Piri Reis çizdiği Dünya haritasında göstermiştir. İbn-u Battuta’nın yazdığı seyahatname bir ülkeler coğrafyası hüviyetindedir. İbnun­nefis küçük kan dolaşımını bulmuştur. İlk göz ameliyatını Ammar adında bir Müslüman cerrah yapmıştır. İbn-i Sina’nın Kanun adlı eseri 600 yıl Avrupa’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Tıp dışında 29 buluş gerçekleştirmiştir. İbn-i Fazl ilk kağıt fabrikasını kurmuştur. Neyse…Fazla uzatıp bazılarının canını sıkmayalım. Ha sıfır sayısını da Müslümanlar bulmuştur..

* * * *

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor”, “Silahlara Veda”, “İhtiyar Balıkçı” romanlarının yazarı Ernest Hemingvay 2 Temmuz 1961 günü, şöhreti, parası, villası, yazlığı en üst seviyedeyken intihar etmiştir...

* * * *

Devlet dairesinde beş şeyden dördü çalışmıyor, biri çalışıyormuş. Dört memur ile bir vantilatör.

* * * *

 “Ey insanlar!.. Görüyorum ki evleriniz Rum Kayserlerine, lükse hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, servet peşinde koşmanız Karun’un anlayışına; saltanatınız, Firavun’un saltanatına, nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine; gururunuz Ebrehe’nin gururuna, yaşayışınız Sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin, Muhammedi olanlar nerede?” (Yahya bin Muaz)

* * * *

Fani dünyada her şeyin yeri ve değeri ayrı: Sahne olacak, ışık olacak, dekor olacak, temsil olacak ki, aktör anlaşılsın. Kalem olacak, kağıt olacak, mektup olacak ki, katip anlaşılsın. Hırsız olacak, gece olacak, ev olacak, kilit olacak ki, tedbir anlaşılsın. İnsan olacak, kitap olacak, peygamber olacak ki, hesap anlaşılsın.

* * * *

Guines Rekorlar Kitabı sayfa 181’de şöyle yazar: 1917 Ekim-1959 Aralık ayı arasında Lenin, Kuruşçev, Stalin döneminde Rusya’da 66.700.000 kişi katledilmiştir.

* * * *

Hikmet Nazım: “Ben Sovyetler Birliği’nin çocuğuyum. 24 yıl sonra bu büyük şehre gelirken, tekrar asil ve büyük vatanıma dönmüş oluyorum. Stalin benim için çok önemlidir. Beni o yarattı. Her şeyimi ona borçluyum. O, yalnız bütün dünyanın en büyük adamı değil, şahsen bana aydınlık veren en büyük kaynaktır.”

* * * *

Ira  liderlerinden Thomar Mc. Sving 1920’de açlık grevinde ölmüştür. Şu söz ona ait: “En çok ızdırap veren değil en çok ızdırap gören kazanacaktır.

* * * *

İtalyan Ubicini 1885 yılında şöyle der: “İstanbul’da yılda ortalama 4 hırsızlık hadisesi olur. Türk askerininse hırsızlık yaptığı hiç işitilmemiştir.”

* * * *

Jean Jacques Rousseou saatlerce lazımlıkta otururdu. Hela İngiltere’ye 17. yüzyılda girebilmiştir. 16. Lui’nin cülusunda ilk defa hela yapılmış. Sosyete tarafından: “Dalkavukluğun son perdesi!” olarak alay konusu olmuştur. 19. yüzyılda İsveç sarayında modern bir hela yoktu. Herkes paravanların arkasında yapar, ayakları görünürdü. Pislikleri sokağa dökmek 17. yüzyıla kadar Almanya’da adetti.

* * * *

Köftecilik yapan bir arkadaşıma uğradığımda çok sinirliydi. Sebebi benden az önce zabıtaya rüşvet vermişti. Yine bir arkadaşım rüşvet vermediği için dükkanı kapatıldıktan sonra arkadaşlarının kendisiyle dalga geçtiğini söylemişti. Vay be!...

* * * *

Yapılan istatiksel çalışmalara göre eski SSCB de 2549 kişiye bir halk kütüphanesi, İngiltere' de 3508 kişiye 1 kütüphane, Belçika’da 4253 kişiye bir kütüphane, ülkemizde ise 64 600 kişiye bir kütüphane düşmektedir. Bu kütüphanelerdeki kitap sayısı ise okuma alışkanlığımızın olmadığı açıkça ortaya koyuyor. Ülkemizdeki kütüphanelerde 10 milyon 992 bin 131 kitap mevcutken, Bulgaristan’da 46 milyon, Fransa’da 78 milyon ve Rusya’da 739 milyon kitap bulunuyor. 95 kişiye bir kahvehane, 65000 kişiye bir kütüphane düşen 70 milyonluk ülkemizde günlük gazete satış miktarı 2-3 milyonu geçmezken 1940'lı yıllarda ülkemizde 3-5 bin adet basılan bir kitabın günümüzde de aynı sayıda basılması içler acısı halimizi gözler önüne seriyor

* * * *

 “Mason bir önderin ve rehberin mensup bulunduğu toplulukta masondur. Bundan dolayı sayımız çoğalmasa da prensiplerimizin kimin tarafından olursa olsun gerçekleştirilmesi masonik bir başarıdır.” (Mason Dergisi Sayı:60 s.30-32 )

* * * *

Nostradamus’un 946 kehanetinden ancak 70 tanesi bir bakıma gerçekleşmiştir. Başarı oranı %7’dir. Bunların büyük bir ekseriyeti ise herkesin yapabileceği, gerçekleşmesi muhtemel tahminlerdir.

* * * *

Araştırmaya göre ülkemiz fertlerin yüzde 1.35'i temel gıda bulamayacak düzeyde açlık çekiyor. Kısacası, yüz karası! Özellikle kırsal kesimde bu yüzde 2'yi geçiyor. Bir başka deyimle, ülkemizde neredeyse 1 milyon kişi açlık içinde!Gıda dışındaki harcamalar da hesaba alındığında yoksulluk oranı ülkede yüzde 27'ye, sadece kırsal kesimde ise yüzde 34.5'a çıkıyor. Bu da bir başka yüz karası! Yani ülkemizde en az 18 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yaptığı harcamalar asgari harcamaları tutmuyor. Araştırmaya göre günde 1 dolardan aşağıya geliri olan nüfus ülkede binde 2. Kırsal kesimde ise binde 5'e yakın. Yani hemen hemen 140 bin kişi ayda 40 milyon lira ile aile geçindirmeye çalışıyor. Tabii ki, geçindiremiyor, sürünüyor. Kişi başına günde 2.2 dolardan az gelirle (ya da geçinemeyen) nüfus ise yüzde 3'ü geçiyor. Kırsal kesimde ise bu oran yüzde 4'ü geçiyor. Kişi başına 4.3 doların altında kalan kesim ise ülkede yüzde 30, kırsal kesimde ise yüzde 39. Diğer bir deyimle, ayda 180 milyon lira ile geçinmeye çalışan nüfus ülkenin neredeyse üçte biri.  Yoksulluğa neden olan birinci etmen ailedeki fert sayısı olarak görünüyor. Elde edilen gelir tüm bireyleri doyurmadığı ve sıkıntının büyüdüğü anlaşılıyor. Özellikle 7'den fazla kişiden oluşan ailelerin yarıya yakını (yüzde 46) yoksulluk çekiyor. Bu oranın 5 - 6 kişilik ailelerde yüzde 29, oysa 3 - 4 kişilik ailelerde ise yüzde 16 olduğu gözleniyor. İkinci önemli etmen olarak da eğitim görülüyor. Yüksekokul mezunları arasında yoksulluk yüzde 2'yi bulmazken, ilkokul mezunları arasında yoksulluk yüzde 26'ya çıkıyor. Okuma - yazma bilmeyenlerin arasında yoksulluk ise tam yüzde 46. Bir başka deyimle, ülkemizde 18 milyon yoksulun yüzde 40'ı ilkokul mezunu, yüzde 24'ü de ilkokul diplomasına bile sahip değil.  Yoksulluğun diğer bir etmeni ise iş alanı. İşsizlerin üçte biri yoksul. Ama bu toplam yoksullar içinde küçük bir oran. Asıl yoksullar yevmiyeli, yani geçici işçiler arasında gözleniyor; yüzde 45. Yoksulların yüzde 27'si 15 yaşından küçükler, bir diğer yüzde 27'si de hiç çalışmayanlardan oluşuyor.

* * * *

“Öğrenciler, tıpkı 16 Ocak 1969 günü Çekoslovakya’yı işgal eden Varşova Paktı Birlikleri’ni protesto için kendini yakan Jon Pollonh gibi, başörtüsü direnişleri adına geleceklerini yakan tıp öğrencileri de bir karşı koyuş içinde. Gençler ve öğrenciler ve tanıklıkları, yakıyor maddi planda geleceklerini... Uyandırmak için...” (Sibel Eraslan)

* * * *

Peygamberimiz savaşa giden komutanlarına: “ Allah’tan korkunuz. Askere iyi muamele ediniz. Ansızın baskın yapmayınız. Camiyi gördüğünüz, ezan duyduğunuz yere savaş açmayınız. Onları mutlaka İslam’a davet ediniz. İslam’a gireceklerse kazanacaklarını, girmezlerse külfetlerini hatırlatınız. Davete uyanları kabul ediniz koruyunuz. Karşı taraf saldırmadan saldırmayınız. Savaşta katliama yönelmeyiniz ve haddi aşmayınız. Kadın ve çocukları, yaralıları, din adamlarını ve savaşma gücüne sahip olmayanları öldürmeyiniz. Müşrik ölülerine müsle yapmayınız. İntikam hırsıyla hareket etmeyiniz. Esirlere güzellikle muamele ediniz. Ganimeti adaletle dağıtınız. Daima müjdeleyici ve kolaylaştırıcı olunuz.”

* * * *

Reklamı yapılan içkinin; cinayetlerin %85’ine, kazaların %60’ına, tecavüzlerin %50’sine, boşanmaların %80’ine sebebiyet verdiğini biliyor muydunuz?

* * * *

 “Sizden evvelkiler, şerefli biri hırsızlık yaptığında onu bırakmaları zayıf biri hırsızlık yaptığında da ona ceza uygulamaları yüzünden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed kızı Fatıma dahi çalsaydı onun da elini keserdim”  (Hadis)

* * * *

Şayet bizler tahrif olmuş ve İsrail Büyükelçisinin: “Biz kutsal kitap insanlarıyız.” dediği Tevrat’ta yazan şu cümleleri anlayamazsak istikbalimizle ilgili söylenen her şey ham hayaldir: “Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız çölden ve Liban’dan, ırmaktan ve Fırat ırmağından, garb denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak (...) bu kavimların şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın (...) Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”

* * * *

Türk-Yunan Savaşı (1897) de düşman ölüleri arasında hiçbir şekilde yara almamış cesetlere de rastlanmaktaydı. Önce hayretler uyandırmış olan bu olay sonra anlaşıldı. Onlar korkudan ölmüşlerdi.

* * * *

 “Uyanıktım. Bir kış gecesiydi. Bir böceğin kandile çıkmak için çabaladığını gördüm. Çırpınıyor, ama bir türlü başaramıyordu, her defasında kayarak düşüyordu. Ama böcek öylesine kararlıydı ki, hiç yılgınlık göstermedi. Tek tek saydım. Yedi yüz civarında çıkış denemesi yaptı. Sabah oluyordu. Namaza gittim. Döndüğümde gözlerim şaşkınlıktan faltaşı gibi açık kaldı. Böcek tırmanmayı başarmış, kandilin kenarında keyifle duruyordu...”

* * * *

William Sorayan zamanla Amerika’nın en fazla okunan yazarı olmadan önce, ilk kitabı basılmadan, üst üste konulduğunda 75 santim yüksekliğinde ret mektupları almıştı.

* * * *

Yahudi ve Hıristiyan olan kadının lanetli olduğu inancı, kız çocuklarının diri diri gömülmesi, kadını uğursuz sayma inancı, kadının ruhunun olup olmadığının tartışılması gibi hususlar İslam’la kökten kaldırılmıştır. 1790’lı yıllara kadar İngiltere’de bir erkeğin karısını satması alelade bir olaydı. Hükümet bu satışlardan vergi alırdı. Kadınların pazara boyunlarına ip takılarak götürülmeleri şarttı. Buna rağmen; Kuran’da iki süre kadınlarla ilgilidir. Kadınlara karşı sevgi, şefkat ve ihtimam emredilmiştir. Peygamberimiz: “Hediyede çocukların arasını eşit tutun. Eğer birini üstün tutacak olursanız, kızları üstün tutun.” buyurmuşlar. Yine kimin daha fazla hürmete layık olduğu ile ilgili sorulan soruya üç defa “ annen” cevabını vermiştir.

* * * *

 “Zevki tanrı edinme, tehlikeyi küçümseme, azgınlık ve sapıklık, insanlık yörüngesinden çıkış nüvelerini hisset: Ad kavminde fırtına sökmeden ağaçları; Semud kavmine inmeden müthiş sayha; Medyen halkını yakıp kavurmadan sıcak; Eyke halkının başına yağmadan yıldırımlar; Lut kavmini silmeden sahneden o zelzele; Pompei Roma’ya kusmadan acı lavı; Nuh kavmini boğmadan sular önceden düşen apaçık gölgeleri gör...”

d