Kalpler Farklı - İslami Bilgiler - Ummetkalpleri - 3. Sayfa
KALPLER FARKLI
İslam Ümmeti düşmanlarına karşı
zafer kazanıp, o dönemdeki –islamın doğuş yılları- en büyük devletlerden
birine son verdiğinde o devletin halkı islam’a yönelmeye başladı. Bu insanlar
İslamı bir inanç olarak alıp, onun proğramı üzere yürüdüler. Bir anda bu devletin
daha önceki önde gelen insanları kendilerini toplumlarından uzak kalmış bir
halde buldular. Ve kendileri için, daha önceki halk arasındaki konumlarını
kaybetmemek için Müslüman olduklarını ilan ettiler. Öyle ki toplumları ile bağlarını
kaybetmeyip, kendi ülkelerinde insanların üzerindeki etkileri kalması için
İslam topraklarındaki ani durumlar halifeye, vefatından sonra idare işini yerine getirecek bir kimseye biat etmeyi gerektirdi. Ve Muaviye (r.a) maslahat gereği oğlu Yezid’in bu işi yapmasını uygun gördü. Oğlunu bu iş için aday gösterdi ve onu görevlendirdi. Buna dair İslam şehirlerinin Medine hariç onaylarını aldı. Medinelilerinde kendilerine göre konumlarını ve görüşlerinin olması doğaldır; ve onlarda bu seçimi reddetiler. Seçim bey’at demek değildir. Halife öldüğünde bey’at yeniden alınabilir. Halifelik şura iledir, mirasla değildir. Halife oğlunu aday gösterebilir. Ama daha sonra Müslümanlarda ya kabul ederler yada red ederler. Ve bir defa olur. Eğer oğul Müslümanların kabulu ile seçilmiş ise onun da kendi oğlunu aday göstermesi doğru değildir.
Muğire b. Şûbe (r.a), Ömer b. Hattab yaralandığında, oğlu Abdullah’ı halifeliğe görevlendirmesini teklif etmiş, bu sahih değildir diyede kimse karşı çıkmamıştır. Ancak Ömer (r.a) ona cevap vererek şöyle demiştir: Bizim sizin bu işinize ihtiyacımız yok. Ben bu işi beğenmedim ki tutupta ailemden birini Halife yapmaya çabalayayım. Eğer bu işte hayır varsa biz nasibimizi aldık. Eğer şerse Ömer’in ailesine onlardan birinin hesaba çekilip, Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’in durumu hakkında sorulması yeter. Kendimi zorladım, ailemi bazı şeylerden de mahrum bıraktım. Eğer g ünahsız ve sevapsız bir şekilde ucu ucuna kurtulduysam ben kesinlikle mutluyum. Aynı şekilde Ali(r.a)ta İbn Mülcem’in kılıcı ile vurulduğunda –Allah ona lânet etsin- Cündeb b. Abdullah yanına geldi ve dedi ki: “Ey mü’minlerin emiri! Şayet seni kaybedersek, Hasan’a biat edelim mi?”, işte bu durum da bu sahih değildir diye cevap verilmedi. Fakat Ali (r.a) şöyle buyurdu: “Size ne böyle emrederim, nede bundan nehyederim. Siz bu işi daha iyi görüyorsunuz”. Muaviye (r.a)’in bu konuda Ömer ve Ali (r.a) gibi iki önderi ve örneği bulunuyor.
Yezide halife olarak biat edildi. O da görevlerini yerine getirdi. Fakat kendinden öncekiler gibi olamadı. Çünkü onlar Rasulullah’ın (s.a.v.) sahabeleri idiler.
Tuzakçılar işte bu noktayı kötüye kullandılar. Onlar Müslümanların saltanatlarını sona erdirdiği, Mecusiliklerini bitirdiği ve halkları islama dönen kimselerdi. Onlarda ya korkularından yada bir şeyler kapma isteği ile Müslüman olduklarını ilan edenlerdir. Korkuları fetihçi Müslümanlardan, arzuları da, Müslüman olan halkları ile bağları olupta içten devleti yıkmadır. Dilleri ile Müslüman oldular, ama kalpleri iman etmedi. Hilafet konusunu kabile meselesi yaptılar. İşte bu ilk defa hevaların ortaya çıkışı, kalplerin farklılığı ve Ümmet’in ayrılışı idi.
Tuzakçılar hedeflerini gerçekleştirmek için, Halifeliği Yezid b. Muaviyeden çekip almaya, Halifeliği Ümeyye oğullarından almaya ve Ali b. Ebu Talib’in oğullarına vermeye çağırmaya başladılar. Tabi ki bu Ali b. Ebu Talib’inde kendilerinden olduğu, Hâşim oğullarına sevgiden dolayı değildi. Bilakis fitne çıkararak cahili mücadeleleri yeniden geri getirmek ve cahili âdetleri geri getirerek İslam’da uzaklaştırma içindi. Rasulullah (s.a.v.) Haşim oğullarından olduğundan dolayı onları seçtiler. Rasulullah’a (s.a.v.) yakınlığından dolayıda Ali b. Ebu Tâlib (r.a)’ı seçtiler. Ve özellikle bu çağrıları Ali (r.a)’ın Rasulullah’ın kızı Fatıma (r.a)’dan olan çocukları içindi. Bu tercihle ve bu çağrı ile daha çok destek ve daha kuvvetli savunma imkanı ile karşılaştılar. Gerçekte kendilerine göre Haşim oğulları ile Ümeyye oğulları arasında veya Ali ile Muaviye arasında veya Hasanla, Yezid arasında hiçbir fark olmadığını biliyorlardı. Kalplerde olan buydu, kalplerde olanı da Allah’tan başka kimse bilemez. Fakat onlar bundan farklı gözüküyorlar, yalancı olan bir sevgi, doğru olmayan canlı bir şevkat ve içerisinde yalandan başka bir şey olmayan müdafa ortaya koyuyorlardı.
Bunun delili şunlardır:
İşte böylece, kendilerinin Müslümanlardan olduğunu gösteren bir cemaat farklı mecraya kaydı ve Ebu Talibciler ismiyle bir kalp daha ayrılmış oldu. Onların aslında böyle bir ayrılığa hakları da yoktur. Müslümanlar hak yolda oldukları müddetçe tek bir ümmettirler. Bu yapılan ise heva ve heveslerin kayması idi. Allah bizleri ve onları mustekim olan yola ve doğru metoda ulaştırsın.
Avrupa devletleri ve onların peşinden de kilise en güzel çalışma metodunun, Müslümanların arasına ihtilaf çıkarmak için tefrika sokmak olduğunu anladılar. Tefrika olunca da cihad sancağı artık indirilirdi. Her iki durum da da İslam Ümmeti zayıflardı. Çünkü parçalanma olur ve o manevi ruh biterdi.
Avrupalı kışkırtıcı ekibi, Müslümanların bir çok kavimden oluştuğunu fark ettiler; Araplar, Berberiler, Türkler, Farslar, Kürtler… Vb. bir çok ırklar. En iyi çalışmanın, “ırkçılık” diye bilinen, İslam dışı taassupçuluğu harekete geçirmek olduğunu anladılar.
Çalışmalar gizlice başladı. Çok büyük çabalar sarf edildi. Bunun için bazen âdice, bazen de alçakça vesileler ve yollar seçildi. Bazen kadınlar da bu proğramda yer aldılar. Allah’a hamd olsun, bu çalışmalar hiçbir meyve vermedi. Aynı şekilde türlü türlü olan yollarında bir faydası olmadı. Sebebi ise ırkçılık fikrinin İslama yabancı olması ve içinde İslami metoda muhalif noktaların bulunması idi. Bundan dolayı Müslümanlar arasında bu fikir temel bulmadı. Böylece bütün çabalar başarısızlıkla sonuçlandı.
Bu defa da Irkçı fikri, Müslümanlar arasında yaşamalarından dolayı Hristiyanların onlarla bağı olduğunu düşünerek Hristiyanların bu fikri taşımaları kararına vardılar. Zira onlar, Müslümanların etkilendikleri noktaları biliyorlardı. ancak hedefe yakın olanların bilebileceği en güzel metodu uygulayabilirlerdi. Örneğin, bazen tek bir nokta bile onlarda ırkçılığa ve etkilenmeye sebep olabilirdi. Birçok gayretler sarf edildi ve bu maksatla, Arap ülkelerinde özellikle Hristiyanların çok olduğu şam bölgesinde birçok merkezler kuruldu.
Bu merkezler şunlardır:
Bu Merkezin adı: “Suriye Bilim Merkezi”dir. Kendisinin farklı dinlerden şahsiyetleri kabul ettiğini ilan etti. Fâris eş-Şadyak’ta kuruculardan biri idi. Kendisine Ahmed ismini seçti ki Müslümanlar kendilerine katılımını kabul etsinler. Bu hile bazı basit Müslümanların üzerinde etkili oldu ve bu Merkeze katıldılar. Bu Merkez bazı başarılar elde edince, daha önceki iki Merkezde aralarında bir yarış ve ihtilaf olduğunu idda etmelerine rağmen bir araya geldiler.
Fakat
bu hileli siyaset bazı
problemlerle de karşı karşıya kaldı.
a) Arap topraklarında bulunan
bazı bölgelerde yaşayan Hristiyanlar, Müslümanlarla uyum içerisinde
değillerdi. Bundan dolayı “Arap Irkçılığı” fikrini kabul etmeleri de zordu.
Özellikle Mısır gibi yerlerde, Hristiyanlar arap değillerdi. Hristiyanların
aslı “Kıpti” idi. Kıptiler de Arap asıllı değillerdi. Tahrikçileri, Hristiyan
Arabları buradan nakletmeye itende budur. Birinci Dünya Savaşından önce Şam
topraklarından bazı Hristiyan arabları Mısır’a naklettiler. Böylece Mısırda
oranları yüzde altı buçuktan (%
Bu dönemde şamdan Mısır’a geçen şahsiyetlerden biri de Corci Zidan[2] ve kardeşi İbrahimdir. Ve yine Selim Halil Tegla[3] ve kardeşi Beşâra… vs dir.
Dikkat edilirse bu kişiler
fikirlerinin yayılması ve seslerinin işitilip, istedikleri düşüncelerin
yayılması için gazete, dergi ve kitap yayımında çalışıyorlardı. Mısırdaki
Irkçı düşünce bu çekirdeğin çabaları ile oluştu. Her ne kadar Şamda ki gibi
taraflar bulma
b) Arab olmayan bazı toplumların içerisinde ne Hristiyan vardı, ne de kendilerinden başka ırk. Peki İslam Ümmetini birbirini boğazlayan grupçuklara kim ayıracaktı o zaman. Çünkü Müslümanlar nezdinde inançlarına ve birliklerine karşı çıkanlar kabul görmezlerdi. Bu defa da tahrikçiler Hilafetin merkezi Türkiye’de diye, dışardan bazı gayri Müslim aileleri buraya getirmeyi uygun gördüler. Zira Irkçı fikirlerin gündeme gelmesi, başkalarını, bu fikre karşı çıkarak harekete geçirebilirdi. Veya diğer ırkların üstün olduğu fikri ile karşı çıkmalar olurdu. Böylece bazı aileler geldi. Bu gelen şahsiyetlerden biri de “Sâti el-Hasri”[4] idi. gelenlerin hepsi ırkçı fikirler için çalışanlara katıldılar. Gelenlerin en çoğuda, dilleri ile İslamı kabul edip kalpleri ile iman etmeyen ve “Yahudi dönmesi” diye tanınan kişilerdi. “Dönme” kelimesi, “dönmek” ten türemiştir. Türkçe’de “Mürted” olmayı ifade eder.
Bu kişilerin aslı yahudidir. Ama misyonlarını yerine getirmek için islamı kabul ettiler. İlk dinlerini terk edincede “Mürtedler” diye tanındılar. Sonra bu ad bu grubun ismi oldu.
Bu “Dönme” cemaati ve bunlara benzeyen ırkçı Turancılar dan bunlara katılanlar “Türkçülük” fikrini ortaya attılar. İnsanları bu fikre katılmaya çalıştılar. Bütün gayretleri ile çalıştılar ve ön plana çıktılar. Hilafetin asıl sahiplerinin Türkler olduğunu ilan ettiler. Bu ilan göründüğü kadarı ile Araplara yapılmış fiili bir reddiye idi. Çünkü Araplarda Hilafetin kendi hakları olduğunu söylüyorlardı. Hilafet ne onlarındır nede diğerlerinindi. Bilakis Hilafet Müslümanlar arasında şura iledir. Ona ehil olana Halife olarak biat edilir. Bu konuda Müslümanlardan ilim ehli ve düşünürler karar verir. Bir anda her grubu kendi ırkı lehine ırkçılık duygusu kapladı. Özellikle de konu hilafetle birlikte gündeme gelince. Hatta bazı ilim sahibi sıfatını taşıyanlar veya kendilerine ilim nisbet edilenler dahi bu çamur deryasına düştüler. Bunlar ve diğer ırk mensubları çok ileri uçlara gidince, bazı Müslüman kavimleri kendi konumlarını göstererek veya ırklarının özellikleri ile övünerek onlarada bulaşan bir ırkçılık başladı.
İşte böylece inançta tek olan İslam ümmeti, ırkçılıkla farklı farklı kalpler oldular. İlk olarak kabileler başladı ve belli bir inanca dayanan mezhep seçildi. Kabile mensupları da o mezhebe sebepsizce tabi oldular. Bu mezhebe sarılıp, bu mezhebi savundular. O mezhebin eksiklerini gizlediler ve aslından uzaklaştırdılar. İslamın daha önce sahip oldukları yetkilerini elinden aldığı kişilerin torunları, bu güçün kendilerine dönmesini istiyorlardı. İslamın Mecusiliklerini sildiği kişilerin torunları onu diriltip gölgesinde yaşamak ve Mecusiliğin proğramı ve öğretileri ile yaşamak istiyorlardı. Bu niyetlerinden çekinerek garip eğitim ve öğretimleri ile birlikte İslami görünüyorlardı. Böylelikle Müslümanlarla aralarında ki mücadele devam edecek ve bir anda hissi olarak bazı fertler kendilerine katılacaklardı! Böylece kalplerine garip öğretiler sızınca da İslamın asıl akidesinden ve gerçek tâbilerinden uzak kalacaklardı. Böylece İslam ümmeti iki farklı mezhebe ayrıldı. Bu mezhebin farkı ise, cahili davetçilerin yaydığı babalarının saltanatı ve Mecusi inancı idi.
Ayrıca davetleri bazı
şahısları insan üstün bir konuma çıkararak islamın öğretilerini yıkıyorlardı.
İlk Müslümanlardan ve İslamın kuruluşun da sahip oldukları konumdan dolayı
faziletli olan sahabilere çirkin söz söylüyorlardı. Bu temele saldırı İslam
binasına saldırı idi. Bu grup veya mezheb tek olan İslam ümmetinin %

[1] Fâris eş-Şadyak: Fâris b. Yusuf b. Mansur eş-Şadyak. Lübnan’da
[2] Corci Habib b. Zîdân. Beyrut’ta
[3] Selim Halil Teğla.
[4] Sâti el-Hasrî.
İslami Okul Okulların En Önemlisi