GÖĞE YÜKSELEN ŞEHİD - Duayayincilik - Gogeyukselensehid
Yusuf'un Hikmetli Davranişi Ve Tebliğ
Kenaniler Mısıra Hicret Ediyor
GÖĞE YÜKSELEN ŞEHİD
Yeryüzünde bir yer, mekânlardan bir mekan... İnsanların insanlıktan uzaklaştığı bir kent... Her tarafta zulüm,bozgunculuk ve kan akıtılmakta. Haksız yere kan akıtmanın olağan bir hale geldiği; hakkm, adaletin ve insanlığın rafa kalktığı bir kasaba... Gücü yetenin istediğini yapabildiği, dağ kanunlarının hüküm sürdüğü bir yerleşim yeri... Güçlünün haklı, güçsüzün her halükârda haksız olduğu bir yerleşim alanı...
Taştan, ağaçtan değişik şekillerde yapılmış putlar şehrin her tarafına yerleştirilmişti. İnsanlar tek tek veya toplu halde onlara secde ediyordu. Putlann önlerine konulan sandıklar ağızlarına kadar bağışlarla dolup taşmıştı. Her putun hamileri insanları kendi putlanna davet ediyor, kendi putlannin üstünlüğünü göstermek için değişik hile ve dalaverelere başvuruyordu. Putlar onlar için birer menfaat, nzık ve nasiplenme kapısıydı.
Sokaklar, aç ve yoksullarla doluydu. Bu kimsesiz ve sahipsizlere el uzatan, yardım eden, sahip çıkan kimsecikler bulunmamaktaydı. İnsanlar kendi çıkar ve menfaatleri için birbirlerini karalamaktan, birbirlerine düşmanlık etmekten geri kalmıyorlardı.
Bu şehre nazır dağın yamacında akan berrak ve temiz bir suyun başında iki kişi oturmuş çıkınlarından çıkardıkları azıklarını paylaşıyorlardı. Yerdeki geniş taşın üzerine serdikleri çıkının içindeki iki baş kuru soğan ve sert-kuru bir buğday ekmeğinden ibaret azıkları önleri deyd .
Giyimleri neredeyse yırtılmaya yüz tutacak kadar eski birer entari ile bellerine bağladıkları birer kuşaktan ibaretti. Ayaklarında onları yolun diken ve taşlarından koruyacak bir parça deriden yapılmış, yırtılmaya yüz tutmuş çarıklar bulunmaktaydı.
Çarıkların içinde yünden örülmüş uzun çoraplar vardı. Çoraplan dizlerin üzerinde kalan entarinin altında giyilen kaba bir çuhadan yapılmış geniş şalvar üzerine kadar çekilmişti. Üst ve başları, sade ve gösterişsiz elbiselerden ibaretti.
Bunlardan biri, aldığı bir avuç suyu kana kana içerken, diğeri çıkınından çıkarttığı bir baş soğanı yumruk yaptığı eliyle darmadağın ediverdi.
Kardeşim! diyerek arkadaşına seslendi. Gel birkaç lokma atıştıralım da kuvvet ve takatten kesilmeyelim.
Geliyorum kardeşim, geliyorum, dedi diğeri. Çevresine bakıp konuşuyordu. Allah'ın bizler için tahsis ettiği nimetlere binlerce şükürler olsun. Görüyor musun kardeşim? Allah Azze ve Celle bu dağ başında, kullarının faydalanması için yerden çıkardığı şu su ile çorak toprağa hayat vermiş. Böylelikle ölü bedenleri kudret ve kuvvetiyle canlandırmış. Oysa her taraf çorak... Neredeyse yok olacak kadar kuru bir yer; şu gördüğümüz ağaçlar, şu bitkiler, şu yeşii alan hep onun kudretiyle can bulmuş. Şu cıvıl cıvıl şakıyan kuşlar, vızır vızır öten böcekler, otlar arasında gezip dolaşan sürüngenler, hep ilahi kudretin ismini zikretmekte!er.
Evet kardeşim! Canlı ve cansız her madde muhakkak bir şekilde Allah'ı zikir eder. Onun adını anmaktan, O'nu yüceltip teşbih etmekten daha güzel ne var ki?
Her iki adam taşın üzerine serdikleri azıklarından kuru ekmeği suya batırarak yumuşatıp kırdıktan soğanlarla yediler.
Haydi kardeşim, yolumuz az kaldı. Allah'ın izni ile güneşin batışıyla kasabaya ulaşırız. Orada ilahi mesaja muhtaç nice insanlar var.
Haklısın kardeşim! dedi diğeri. Yalnız vakit geç oldu. Biliyorsun, kasabaya akşam girersek bizleri kimse misafir etmez. Sonuçta geceleyecek bir yer de bulamayız. Fakat yarın erkenden gidersek geceleme gereği duymayız.
Haklısın kardeşim haklısın. O halde kasabaya daha yakın bir yerde geceleyelim.
Birlikte yol aldılar. Taşlar, dizlerine, ayaklarına bacaklarına çarpıyor, dikenler ayaklarına batıyordu. Günlerce yol almaktan ayak tabanları şişmiş, elbiseleri kir ve toz İçinde kalmıştı. Başlanna çektikleri puşi yer yer tozlanmış, yüzlerini güneşten koruyordu. Uzun yolculuğun verdiği sıkıntı derilerinin kurumasına, yüzlerinin kararmasına, dudaklannın çatlamasına neden olmuştu. Elbiseleri kum ve toprakla renkleniyordu.
Yolculuğa çıktıkian gün geçti gözlerinin önünden.
Bulunduk mabedde iyi bir eğitim görmüşlerdi. Gündüzleri ilimle, geceleri ibadetle geçiliyorlardı. En çok zevk aldıkları amelleri gecenin bir vaktinde kalkarak kıldıkları namazlarıydı.
İyilikten başka bir şey düşünmüyor, hep çevrelerine faydalı olmaya çalışıyorlardı. Günlerden bir gün her iki arkadaş ilginç bir rüya gördüklerini söylediler. Birbirlerine gördükleri rüyayı anlatınca rüyalarının tıpa tıp aynı olduğunu fark ettiler.
O kadar ki, anlattıkları mekânlar dahi aynıydı. İkinci ve üçüncü günlerde de aynı rüyayı görünce bu rüyanın ilahi bir rüya olduğuna kanaat getirdiler.
Rüyalarında uzaklarda bir kasabanın ileri gelenlerinin çok azdığını görmüşlerdi. Halk perişandı. Zulüm ve haksızlık almış başını gidiyordu. Şehirde yapılan kötülükler dört bir yana nam salmıştı. Bu Kasabanın namını duymayan neredeyse yok gibiydi. Halk cahil kalmış, tamamen Allah'tan uzaklaşmıştı.
Din, iman, Allah, peygamber neredeyse para etmiyordu. Cehaletleri o kadar katıydı ki hiç kimse onlara hakkı tavsiye etmeye cesaret edemiyordu.
İki arkadaş baş başa verip düşündüler. Bu kasaba halkı için ne yapabilirlerdi. Sonunda karar verdiler. Yapılabilecek tek şey bu kasaba halkına gidip ne pahasına olursa olsun Allah'ın dinini anlatmaktı. İnsanları kullara kulluktan kurtarıp Allah'a kulluğa davet etmek-ti."Hayat iman ve cihaddı." O halde onlar da peygamberlerin izinden giderek Allah'ın dinini tebliğ etmeli, zulüm ve cehalete savaş açmalıydılar.
Mücadelesiz hayat, hakikatte meyvesiz ve gölgesiz ağaç gibiydi. İnsanlar, ağaçların meyve ve gölgelerinden faydalanıyorlardı.
O halde her halükarda hak İçin, Allah için mücadele vermek gerekirdi.
İlahi rüyanın işaret ettiği cesaretle, her iki arkadaş hazırlandılar. Kar kış demeden yola koyuldular. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovaladı. Günler günleri takip etti. Ta ki gün geldi gidecekleri kasabaya yaklaştılar.
Kasabanın iki girişi vardı. Biri dağlık kesimden vadi yolu ile şehrin üst kısmına çıkıyor, diğeri ise nehir kıyısından geçerek şehrin alt kısmına varıyordu.
Allanın iki elçisi, şehre yaklaştıklarında vakit geçmiş, güneş batmak üzereydi. Akşam serinliğinde nehir, sakin sakin akıyordu. Nehrin kıyısında yükselmiş çeşit çeşit ağaçlar, etrafa küçük bir cennet görüntüsü veriyordu. Ağaçlann bittiği yerde yüksek ve yalçın kayalar yükseliyordu. Kayalar arasında kovuklar, mağaralar ta uzaklardan görünüyordu.
Bu güzel manzara iki arkadaşa geceyi burada geçirme fikri verdi.
Allah elçilerinden biri diğerine:
Kardeşim! dedi. Bu kadar yol aldık şu gördüğümüz yer kadar güzel bir yer görmedik. Eğer istersen bu gece burada konaklarız. Hem nehirde yıkanır, elbiselerimizi yıkar, hem de geceyi bu mağaralardan birinde geçiririz. Pie dersin?
Hay Allah razı olsun. Sanki bu sözlerinle benim duygularıma tercüman olmuş gibisin. Bence de burada kalmamızda fayda var. Rabbim nasıl duygularımızı birleştirerek bizleri buralara göndermişse aynı şekilde geceyi burada geçirmemizi bir hikmete bağlamış elbette. O halde nehre inip serinleyelim.
Nehir kenarının ormanlık kısmına inen iki elçi, ağaçla-nn arasından geçerek nehrin kıyısındaki kayalıklara ulaştılar. Gözlerine kestirdikleri sakin bir köşede, düz bir kayanın üzerine çıktılar. Nehrin temiz ve sakin suyundan abdest alıp, ibadetlerini gönül hoşluğuyla eda ettiler.
Uzun yolculuğun verdiği yorgunluğu ve kirliliği yıkanarak üzerlerinden atmak için girdikleri nehirde hem yüzüyor, hem de kirlenmiş olan elbiselerini yıkıyorlardı. Mehrin serin ve okşayıcı suyu onları kendilerine getirmişti. Bu arada yakaladıkları balıklarla yemek hazırlığı yapıyorlardı.
Ağaçtan çubuklara geçirilen balıklan ateş üzerinde bir güzel pişirip yediler. Derken akşam olmuş, hava kararmaya yüz tutmuştu. Taze balık kokusu kilometrelerce uzak mesafelere ulaşıyordu. Yıkanan elbiseler ateşin gürlüğünde kısa bir sürede kurumuştu.Elbiselerini giyen iki arkadaş etraftaki seslere kulak kabartmıştı.
Ormandan gelen kurt ulumaları, deredeki kurbağa viyaklamaları, kuş sesleri alabildiğince özgürdü. Orman karanlığa bürünürken, ayın nehrin sulan üzerindeki yansıması müthiş bir manzaraydı.
Çok geçmeden kayalann yüksek yerlerinden kaba ve sert bir ses duyuldu.
Hey!.. Kimsiniz? Benim koruluğumun kenannda ne yapıyorsunuz? Yoksa ağaçlarımı kesmeye mi geldiniz? İki elçi, arkalarındaki kayanın üzerinde elinde keskin bir balta bulunan iriyan, güçlü-kuvvetli bir adam gördüler. Adam elindeki baltasıyla her an saldırıya hazır bir vaziyette bekliyordu.
Bizler Allanın bu Kasaba halkına gönderdiği elçileriz. Kimsenin ağacında ormanında gözümüz yok. Dünyalık hiçbir şey peşinde değiliz. Biz sadece Allah nzası için hiçbir ücret beklemeden insanlan Allah'a davet ederiz.
Haa! Demek siz benim ormanıma zarar vermek için burada bulunmuyorsunuz, öyle mi?
Tabi ki, bizler hiç kimseye zarar vermeyiz. Mal ve makam peşinde değiliz. Bizlerin tek arzusu, Allah asidır.
Şey ben de sanmıştım ki... dedi Baltalı adam. Hay Allah! Kusuruma bakmayın. Günahınızı aldım, biraz pişman, biraz da üzgün bir şekilde.
Gel kardeşim! dedi elçilerden biri. Sen de katıl aramıza. Tuttuğumuz balıklan beraber yiyelim.
Elçileri zararsız ve güvenilir bulan Baltalı adam, onlara soğru yürüdü.Bu arada da konuşuyordu:
Tamam, ama bir şartla.
Neymiş o şart?
Kim olduğunuzu ve niçin burada bulunduğunuzu anlatacaksınız.
Gülümsedi elçiler:
Gel kardeşim gel! Bizler hakkın elçileriyiz. Ancak doğruyu söyleriz... Bu koruluk senin herhalde?
Evet, Allah izin verirse benim.
Baltası omuzunda kayalıktan inerken.
Ben marangozum dedi. Bu gördüğünüz koruluktan kestiğim ağaçlan marangozhanemde işler, değişik eşyalar yapar, geçimimi saglanm.
Yanlarına varınca oturdu:
Buyrun dedi elçilerden biri. Bu ikramımızı kabul edin.
Derken önlerindeki pişmiş balıklan yeni gelen misafirlerinin önüne koyduiar. Baltalı Adam da urbasından çıkardığı ekmeğinin tamamını sofraya koyuverdi. Katık tamam olmuş, sohbet koyulaşmışti. Üç arkadaş, yıllarca dostmuş gibi, birbirlerine ısınmışlardı. Sohbet koyulaştıkça koyulaşmış, gönüller bir olmuştu.
Bizler Allanın elçileriyiz, dedi karşısındaki elçi. Bu kasaba halkının ıslahı ve AllalVa sığınıp ona kul olmaları için görevlendirildik. İnsanları Allah'a davet etmek için buradayız.
Peki, dedi Baltalı Adam. Sizler bu işi yaparken bir menfaat, bir ücret, bir çıkar umuyor musunuz?
Birbirlerine bakarak hafifçe gülümsedi her iki elçi. Belli ki Allahın dini bu İnsanlara ya hiç ulaşmamış, ya da ulaştıranlar da bu davanın sırtından menfaat aramışlardı.
Biz Allah'ın dini için hiçbir ücret veya menfaat gütmeyiz. Bizim ücretimiz sadece ve sadece Âlemlerin rabbi olan Allah'a aittir. İnsanlardan Allah'ın dinini anlatmak için ne bir fayda ne de bir menfaat bekleriz. Eğer böyle bir beklentimiz olsa o zaman Allah'ın rızasını kazanamamış oluruz. Oysa bizler için en büyük mükâfat Allah rızasıdır.
Baltalı Adam söylenenlerden etkilenmişti. Sözler üzerinde birer ilaç gibi tesir etmişti. Bu insanlara inanmaması için bir neden yoktu.
Peki insanları neye davet ediyorsunuz? diye sordu hayretini gizlemeden.
Bu sefer söz sırası diğer elçinindi. Biz... dedi. Biz, insanian yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah'a davet ediyoruz. İnsanian kullara kul olmaktan kurtanp bir olan Allah'a kul olmaya davet ediyoruz. Diğeri arkadaşını destekledi:
Bizler insanian Allah'a kul olmaya davet ediyoruz. Bizleri yoktan yaratan ve sonra diriltecek olan Alemlerin Rabbine iman ediyoruz. Yoksa onu bırakıp hiçbir şeye gücü yetmeyen ve hiçbir iradeye sahip olmayan ilahlar mı edinelim? Bu ne kadar boş ve saçmadır.
Baltalı Adam gözleri fal taşı gibi açılmış, dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydi.
Bizler bizi dirilten ve tekrar kendisine döndürüleceğimiz yaradana kulluk ediyoruz. İnsanları ona kulluğa davet ediyoruz.
Ya size bir zarar gelirse...? Tebessüm etti elçiler:
-Eğer Rahman olan rabbimiz bizlere bir zarar vermek isterse, kim bizleri onun zaranndan koruyabilir. Yok, eğer bir fayda vermek isterse onun verebileceği faydayı kim önleyebilir?
Ateşin ısısı çevrelerini ısıtıyor, ışığı ise etrafı aydınlatıyordu. Nehrin sakin sakin akan suyu tatlı bir huzur veriyordu. Geceleyin nehrin serinliğiyle esen rüzgar, inceden inceye derilerine nüfuz ediyor, farkına varmadan üşütüyordu. Gecenin karanlığından Allah adının anıldığı topluluğun etrafında sanki melekler halka oluşturmuş gibiydi. Bir grup melek gökten inerken, diğer bir grup göğe çıkıyorcasına...
Elçilerden biri sözünü bitirmeden diğeri söz alıyordu. Allah'a davet uzadıkça uzuyor, gece ilerliyordu.
-Eğer Rahman olan Allah, bizlere bir zarar vermek İsterse o Tannlann şefaati bizlere hiçbir fayda vermez ve onlar hiçbir şekilde bizleri kurtaramazlar. Bizleri koruyacak ve kollayacak bir ve tek olan, Allah'u Teala'dır. Biz O'na kulluk eder, O'ndan yardım dileriz. Bizlerin tek dayanağı ve tek sığmağı Âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Sohbet koyulaştıkça Baltali Adamın kalbi yumuşuyor, iman göğsüne doluyordu. Sabaha doğru güneş doğmadan her üç adam nehrin serin sulanndan aldık-lan abdestle namaza durdular. Allah'a eğilen üç baş, O'ndan başka hiç kimseye boyun eğmeyeceklerine söz veriyorlardı. Göklere açılan eller ise ondan başka hiç kimseye el açmayacağına işaret ediyordu. Onlar bir ve tek olan Allah'a boyun eğiyor, yalnız ve yalnız ondan yardım diliyor, ihtiyaçlannı ondan istiyorlardı. Yalnız Allah'tan istemek derece ve makamlann en büyüğüydü. Allah'a hakkıyla iman edenler ancak bu şekilde tevekkül edebilirlerdi.
Allah'ın elçileri gündüz vakti kasabaya girmiş, insan-lan tek tek Allah'ın dinine davet ediyordu. Her gördükleri şahsı, her gördükleri dükkanı, her çaldıklan kapıyı Allah'a davet etmeden geçmiyorlardı. Çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç demeden insanları Allah'a çağınyor, O'na kulluğun hakikatini anlatıyorlardı.
Kimi kulak asıyor, söylenenleri dinleyip tepki vermiyor, kimi de dinledikten sonra menfi tepkisini ortaya koyuyor, Allah'ın elçileri daha konuşmadan yanlanndan aynlıyor/uzaklaşıyordu. Kasaba halkı gerçekten kalpleri sertleşmiş, Allah inancı kalplerine yol bulmayan kimselerdi. Her anlatılana bir bahane ile karşı çıkıyor, o davetin kalplerde yeşermesine engel oluyorlardı.
Allah'ın elçileri buna rağmen yılmadan yorulmadan insanlan Allah'a davete devam ediyorlardı. Kimi zaman gizli gizli, kimi zaman da gün gibi açık ve aleni olarak, tebliğde bulunuyorlardı. Çarşıda, pazarda, toplantı yerlerinde bıkmadan usanmadan Allah'ı anlatıyor, insanla-n Allah'a davet ediyorlardı.
Allah'a sığının. Ona kul olun. Fayda ve zararı Allah'tan dileyin. Kula kulluktan kurtulup bir ve tek olan Allah'a kul olun.
Ey insanlar! Allah için kardeş olun. Birbirinize zulüm etmeyin. Kimse kimseye haksızlık etmesin. Boş ve batıl ilahlardan uzaklaşıp, bir ve tek olan Allah'ı ilah bilin. Sadece ona sığının. Ona ibadet edin. Ondan başka taptıklannız sizlere fayda vermez.
Bu çırpınışlar uzun süre devam etmesine rağmen, insanlar arasında konuşulmaktan başka bir fayda vermemişti. İnsanlar ancak anlatılanlan alay ve eğlence konusu yapıyorlardı.Zaman zaman yeni karşılaştıkları fikirler vasıtasıyla birbirleriyle tartışıyor, birbirlerine karşı üstünlüklerini ortaya koymaya çalışıyorlardı. Maalesef kalplerde iman yer bulmuyordu. Sertleşen kalpler imanın nüfuz etmesine fırsat vermiyordu. Kibir ve gurur onlan şımartmış, haktan yüz çevirmelerine neden olmuştu.
Kasabanın büyük bir günü vardı. İnsanlar çoluk çocu, yaşlı genç, kadın erkek demeden bu günde geniş ve büyük bir alanda toplanır, eğlence düzenlerlerdi. Allah'ın elçileri de Allah'ın dinini anlatmak ve insanları Allah'a davet etmek için bu büyük güne hazırlanıyorlardı.
İnsanların bir araya geldiği, toplantı yerlerine uğrayacak onları toplantı anlarında Allah'a davet edeceklerdi. Hiç olmazsa bu toplantıda bulunanlardan en azından bazılarının Allah'a icabet edeceklerini umuyorlardı.
Toplantı zamanı gelip çatmıştı. İnsanlar kadm-erkek, çoiuk-çocuk, genç-ihtiyar demeden eksiksiz bir şekilde toplantı alanına akıyor, çeşitli eğlenceler düzenleniyordu. Baharın güzelliği geniş ve düz mesire yerine çeşitli çiçek ve otlarla yansımıştı. Her şey kudret-i ilahinin fırçasından çıkan güzelliğe delalet ediyordu. Alanın etrafında bulunan ağaçların altı temizlenmiş, gerektiğinde güneşin sıcağından sığınılacak alanlar oluşturulmuştu.
Kuzular kesilip çevriliyor, büyük büyük tencerelerde çeşit çeşit yemekler pişiriliyordu. Davulcu ve çalgıcılar insanları eğlendirmek için durmaksızın coşturuyorlardı. Uygun yerlerde şişlere geçirilen kuzular tutuşturulan ateş üzerinde çevrilmeye başlanmıştı. Kızaran etin kokusu dört bir tarafa yayılıyordu.
Gençler baharın verdiği enerji ile yerlerinde duramıyor kıpır kıpır oynuyorlardı. Boş alan oyun ve eğlence yeri haline gelmişti. Gürültü, patırtı almış başını gidiyordu. Davul ve zurna eşliğinde büyük bir halay oluşmuştu. Erkek-kadın, genç-ihtiyar fırsatını bulan halayın halkalarında kendini buluyordu.
Gün, gerçekten dünya lezzetlerinin cömert bir şekilde sunulduğu en güzel günlerden bir gündü.
Allah elçileri, yakındaki yüksek yerlerden bir yere çekilmiş, Allah'a ibadet ediyorlardı. Allah'ın insanlara verdiği nimetleri görüyor, buna rağmen insanlann nankörlük etmelerine bir anlam veremiyorlardı. Oysa Allah'ın onlara verdiği bunca nimetlere karşılık, Rableri-ne şükür edip, davetine icabet etmeleri gerekiyordu. Ama ne yazık ki insanlar bunun tam tersini yapıyor, yiyip içip putlara tapıyorlardı.
Artık tebliğ zamanının geldiğine kani olan Allah Elçileri, insanları toplu halde Allah'a davet etmek için aralarına kanşmayı planladılar. Gün büyük gündü. Bu gün ne olacaksa olacak, dananın kuyruğu kopacaktı.
Allah elçileri her hazırlığı yapmış, başlarına gelebilecek her kötülüğü göze almışlardı. Onlar için en kötü ihtimal Allah için öldürülmekti. Bu da Allah'ın indinde mertebelerin en yücesiydi. Zaten onlann arzuladığı mertebe de bu değil miydi? Allah için şehit olmaktan daha güzel bir ölüm olabilir miydi?
Gerçekte onlar, şehadete dünden razıydılar. Fakat onları durduran tek engel şehid olmadan evvel Allah'a karşı vazifelerini yerine getirmek ve onun davasını insanlara ulaştırmaktı. İşte o zaman gönül hoşluğuyla Rablerinin huzuruna çıkabilirlerdi.
Yavaş ve kararlı adımlarla meydanın ortasına doğru yürüdüler. Adımlan azim ve kararlılıklarının işaretçisiydi. Onlar attıkları her adımda inandıkları davanın doğruluğunu ve haklılığını haykınyorlardı. Kararlı ve emindi adımlan. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadikanm, çekinmediklerini haykırıyorlardı sanki.
İnsanlar, yavaş yavaş onları fark etmeye başlamıştı.
Hayret ve şaşkınlık içinde birbirlerine:
O adamlar!..Yine o adamlar!... İşte buradalar... diyordu.
Herkes onlan birbirine gösteriyordu. Gözler birden bire üzerlerine çevrilmişti. Davul ve zurnalar susmaya başladı. Herkes uğraşısını bırakmış, onlara bakıyordu. Halay çeken insanlar Allah'ın elçilerini görmekle gevşe-yivermişlerdi. niye geldiler buraya?
Eğlencemizi bozacaklar.
Keyfimizi kaçıracaklar anlaşılan.
Bunlar ne yapmak istiyorlar?
Topluluk arasında dilden dile bu sözler dolaşma-yabaşladı. Kimse onların ne yapmak istediğini anlamamıştı. Fakat yollunda gitmeyen bir şeylerin olduğu ortadaydı. Allah Elçilerinin gelmesi zevk ve sefa içinde olanların üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Sanki üzerlerinde kara bulutlar dolaşıyor gibiydi. Bu, onlar için bir uğursuzluktu. Hatta belki de uğursuzlukların en büyüğüydü.
Herkes dikkat kesilmiş, meydanın ortasına doğru ağır ve kararlı adımlarla ilerleyen Allah elçilerinin ne söyleyeceğini merak ediyordu. Meydanın sessizliği ürkütücüydü. Ağır ve emin adımlarla meydanın ortasına gelen Allah elçileri şaşkın şaşkın bakan kalabalığa seslendiler:
Ey İnsanlar! "Biz sizlere gönderilen Allah Elçileriyiz.Bizler sizleri Bir ve tek olan Allah'a davet ediyoruz. O Allah ki yeri ve göğü yaratmış, her şeyi yoktan var etmiştir. Bizleri de kendisine ibadet etmemiz için yaratmıştır.
Allah elçilerinden biri susunca diğeri konuşmaya başlıyordu. Her ikisi de konuşmalarını paylaştırmış gibiydiler. Birinin konuşması bitmeden diğeri alıyordu sözü.
Ey insanlar! Gelin bir ve tek olan âlemlerin Rabbi Allah'a kul olalım. Allah'tan başka ilahlar edinmeyelim.
Siz kimsiniz? diye bağırdı kalabalığın içinden biri.
Biz sizlerin Allah'ın elçileri olduğunuza inanmıyoruz. Sizlerde bizler gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz!
Kasaba halkı onların Allah'ın Elçileri olduğuna inanmak istemiyordu. Dünyanın zevk ve sefasını bırakıp alemlerin Rabbine uymak, Allah'a kulluk yapmayan nefislere gerçekten ağır geliyor, elçileri dinlemek hatta görmek bile istemiyorlardı.
Onlar, Allah elçileriyle çekişme halinde iken Allah, elçilerini desteklemek için bir üçüncü elçisini gönderdi.
nereden geldiği, kim olduğu, nerden çıktığı belli olmayan sade giyimli, elinde uzunca bir asa bulunan uzun sakallı, görünüş ve yürüyüşü bakanlara güven veren bir adam kalabalığın arasına daldı.
Durun Ey insanlar!.. Duruun! diye bağırdı. Emin adımlarla onlara doğru yürüdü.
Davaları hak olan ve Allah'a davet eden elçilerin davetine uyun. Hak davanın elçilerine uyun. Onlara karşı gelmeyin.
Bu adam, Allah'ın kasaba halkına gönderdiği ve Allah Elçilerini desteklemek için gelen üçüncü bir elçi idi. Allah kendi elçilerini desteklemek için üçüncü bir elçi göndermişti. Üçüncü kişi ile güçlenen elçiler, daha azimli ve daha kararlıydılar. Allah'a olan güvenleri kat kat artmıştı. Ümit ve cesaretleri kabarmıştı.
Bir elçinin gelmesiyle belki güçleri artmamıştı; fakat yaptıkları tebliğin Rabbül Alemin tarafından desteklenmesi, güvenlerini arttırmıştı. Onlar biliyorlardı ki Allah, bir elçi göndermekle açık bir şekilde onları destekliyordu. Bu onların şevkini ve azmini arttırmıştı. Artık üç kişiydiler ve üç kişi bir topluluktu. Artık hiç çekinmeden, korkmadan, yılmadan Allah'ın davasını hay kırabiliri erdi. Onlar tüm güçleriyle "Allah bir'dir. Allah tektir", diye
haykırabilirlerdi.
Topluluk olmanın verdiği güçle sırt sırta veren elçiler dediler ki;
"Rabbimiz bilir ki, biz sizlere gönderilmiş Allah'ın elçileriyiz. Bizlere düşen, yalnızca Allah'ın dinini sizlere açıkça duyurmaktır.
Elçilerden biri ileri çıkarak:
"Bundan önce, dedi. Diğer kavimler de Allanın peygamberlerini yalanlamışlardı. Onlar, sizlerin söylediğinden daha büyük bühtanlarda bulunmuşlardı. Sizden önceki toplumlar da "bir beşer resul, bir resul de beşer olamaz" şeklinde cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi"
Kasaba halkı susmuş, bu yeni gelen elçi ile birlikte daha da cesaretlenen Allah Elçilerini hayret ve şaşkınlık içerisinde izliyorlardı. Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardı. Herkes şaşkındı. Herkes bir diğerinden beklenti içindeydi. Allah Elçileri ise durmuyorlardı.
Sizden öncekiler de peygamberlerine dediler ki: Bu nasıl peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor. Doğrusu kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek de indirilmeli değil miydi?"[1] nitekim Nuh kavminin ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken (şöyle) dediler: "Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.[2] Ad kavmi de, kardeşleri Hz. Hud (a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdi. (Ad) kavminden kendilerine dünya hayatının bol nimetlerini verdiğimiz o inkar eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; "bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursunuz. [3]Semud kavmi, Hz. Salih (a.s) için aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz.[4]
Ağızlan kilitlenmişçesine halk anlatılanları suskun suskun dinliyordu. Sanki büyülenmiş gibiydiler. Allah Elçilerinin sözleri, onları etkilemişti. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı. Allah Elçileri Rabierinin verdiği inayet ve cesaretle coşmuşlardi. Anlattıkça anlatıyor, söyledikçe söylüyorlardı.
Allah'ın üç elçisi bir ağızdan konuştu:
Biz de sizin gibi bir beşerden başka bir şey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz.[5]Bizler de tüm peygamberlerin inanmayan kimselere söylediği sözleri tekrar ediyoruz.
Mahşeri kalabalık, anlatılanlardan rahatsız olmuştu. Yavaş yavaş homurdanmalar başlamıştı. Üstelik konuşmanın başında iki olan elçi sayısı üçe çıkmış, yapılan tartışmalarla o yer Allah Elçilerinin toplantısına dönüşmüştü.
Kibir ve inat sahibi olan ileri gelenler, bulundukları yerde köpürüyor, içten içe kendilerini yiyorlardı. Bu insanlar nereden çıkmıştılar böyle? Sevinç ve neşelerini uğursuz ve boş konuşmalarıyla bozmuş, keyif ve eğlencelerini kursaklarında bırakmışlardı.
Herkes kendi arasında konuşuyor, anlatılanları anlamaya çalışıyorlardı.
Bu büyük bir uğursuzluk, bu insanlar bizlere uğursuzluk getirdiler" dedi biri.
Bir suçlu arayan bu cümleler, halk arasında kısa sürede yayıldı. Eğlencelerini yarıda bırakan bu insanlara karşı hoşnutsuz gözlerle bakıyorlardı. Onlara göre Allah'ın elçileri kendilerine uğursuz gelmişlerdi.
Bu fırsatı iyi değerlendiren kasabanın ileri gelenleri öne çıkarak kinlerini kustular:
Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.
Kasaba halkı tehdidinde ciddi olduğunu göstermek için hızlı bir şekilde etrafa yayılarak taş topladılar. Topladıkları taşları önlerinde, arkalarında, yanlarında yığıyorlardı. Çevrede ne kadar taş, ağaç, sert madde varsa topluyor, ceplerini, eteklerini avuçlarını dolduruyorlardi. Halk galeyana getirilmişti. Eğlence ve oyunlarının bölünmesini uğursuzluk sayıyor, bu nedenle uğursuzluk getirdiklerine inandıkları Allah'ın elçilerini taşlayarak öldürmeye hazırlanıyorlardı.
Uğursuzsunuz!., diye bağırdı kasaba halkından biri.
Evet, evet uğursuzsunuz ve bizlere uğursuzluk getirdiniz.
Uğursuzlar.... Uğursuzlar... Uğursuzluk getirdiniz bizlere...
İnsanlar bilinçsizce Allah'ın elçilerine doğru harekete geçirilmişlerdi. Linç girişimi an meselesiydi. Allah'ın üç elçisi ise kalabalığın ortasında sırt sırta vererek bu bilinçsiz topluluğu durdurmaya çalışıyordu.
Kalabalığın amacından haberdar olan bir genç, hızlı adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Bir an önce marangoz dükkanına yetişmeye çalışıyordu. Marangoz, Allah'ın elçilerini gözetmesi için bazı gençleri görevlendirmişti. Bu hızlı adımlarla kasabanın diğer ucuna doğru koşan bu gayretli genç, görevini yerine getirmek ve Allah elçilerinin karşılaştığı tehlikeyi marangoza iletmek için gücünün son hızıyla durmadan koşuyordu.
Soluk soluğa yetiştiği marangozhanedeki güçlü kuvvetli, kaslı adam, elindeki kesici aletle tahta yontuyordu. Bu güçlü adam, bundan önce nehir kıyısında Allah'ın elçileriyle tanışan Baltalı Adam'dan başkası değildi.
Marangoz Amca! Marangoz Amca!., diyerek çağırdı soluk soluğa kalmış genç. "Koş Amca koş. Kasaba halkı ayaklanmış, deliye dönmüş gibiler. Öfke ve kinleri ağızlanndan taşıyor, ne yapacaklarını, ne edeceklerini bilemez bir şekilde bağırıp çağırıyorlar. Korkarım, dostun olan Allanın elçilerini taşlayarak öldürecekler.
Ne! Ne diyorsun sen? dedi marangoz.
Doğru söylüyorum Amca! Allah'ın elçileri ve bir adam kasaba halkının mesire yerine gelerek insanları Allah'a davet ettiler. İnsanlar da onların bu söylediklerinden vaz geçmemeleri halinde kendilerini taşlayarak öldürme tehdidinde bulundular. Fakat yine de onlar, ölümleri pahasına söylediklerinden vazgeçmediler.
Allah elçilerinin karşılaştıkları sıkıntıları bir solukta anlatıvermişti.
Peki öldürdüler mi onları, ya da herhangi bir saldırıda bulundular mı? diye sordu marangoz heyecanla.
Yok yok, daha saldın falan olmamıştı, fakat neredeyse saldın için hazırlıklar tamamlanmış gibiydi.
Onlara yetişebilir miyiz?
Koşarak gidersek belki yetişebiliriz.
Ne duruyoruz o halde. Haydi koşalım.
Marangoz koşmaya başladı. Onun ardından genç olanı... Marangoz yaşlı olmasına rağmen hızla bir an önce mesire alanına yetişmek için koşuyordu. Adımları bir kuş misali hafiflemiş, nerdeyse uçuyor gibiydi.
Şehrin bir ucundan başlayan bu koşuşturma, toz duman içinde sürmüş, kısa sürede şehrin diğer ucuna kadar devam etmişti. Marangoz, mesire yerine yetiştiğinde Allah'ın elçileri ile kasabanın ileri gelenleri arasında çatışma hazırlığının başlamak üzere olduğunu gördü.
Adımlarını biraz daha hızlandırarak, kasabahlann arasına daldı. İleri gelenler ile Allah elçileri karşı karşı-yaydılar. Halk, eline ne bulmuşsa almış, verilecek bir işaretle saldınya geçmeyi bekliyordu. Güç bela kasaba halkının arasından sıyrılarak Allah elçilerinin yanına ulaşan marangoz, konuşulanlara uzaktan uzağa tanık oluyordu.
Uğursuzlar, uğursuzlar, diye bağırıyordu ipini koparmış halk.
Allah'ın Elçileri cevap veriyordu:
Eğer ortada bir uğursuzluk varsa bilin ki o uğursuzluk kendinizdendir. Yoksa bu uğursuzluk size öğüt verildiği için mi oldu, diyorsunuz? Ne kötü düşünüyorsunuz. Hayır hayır, gerçekten sizler aşın giden bir kavimsiniz.
Bunun üzerine kasabanın ileri gelenleri tehditlerini ardı ardına diziyorlar, tartışmayı şiddetlendirdikçe şiddetlendiriyorlardı. Ortalık mahşer alanına dönmüştü. Kimse kimseyi dinlemiyordu. Herkes bir heyecan, bir telaş içindeydi. Allah elçilerini yıldırıp sindirmek için dediler ki:
Eğer bu işten vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlanz ve bizden size acı bir azap dokunur.
Batıla saplananlar zulümlerini böyle açığa vuruyor, Allah davetçilerine bu şekilde tehdit savuruyorlardı. Onlara güvenle sunulan bu hak çağrısına karşı öylesine azmışlar, söz ve düşüncelerinde öylesine kaba hale gelmişler ki ağızlarından salyalar akıyordu adeta. Allah Elçileri ise omuzlanna yüklenen görevi ne pahasına olursa olsun devam ettireceklerdi.
Tekebbür ve inat içinde olan kasabanın ileri gelenleri, Allah'ın elçilerine karşı çıkmakta kararlıydılar. Halkı saldırıya hazır hale getirmiştiler. Bir komutla nerdey-se halk saldıracak vaziyetteydi. Ortalık kızışmış, linç vakti yaklaşmıştı.
Şehrin uzak ucundan koşarak gelen adam, olaya müdahale etmekte gecikmedi. Allah'ın elçilerini çeviren topluluğu yara yara yanlarına yanaşıyordu. Bir yandan ilerlerken bir yandan da kavmine sesleniyordu:
-Ey kavmim! Sizlere Allah tarafından gönderilen elçilere uyun. Onlara karşı gelmekten sakının. Sizlere ne oluyor ki onlara düşmanlık ediyorsunuz.
Kasaba halkı, aralarına şehrin diğer ucundan koşarak gelen ve kendilerine nasihatlerde bulunan adamm davetinden hayretlere düştüler. Bir anlık suskunluk ve durgunluktan sonra, kibir ve inat sahibi ileri gelenlerden biri:
Buna da ne oluyor, diye bağırdı. Buna da ne oluyor da işimize karışıyor.
Bir diğeri kızgınlık ve öfke ile:
Sen git kendi işine bak. Ağaçlarınla uğraş. Sana ne oluyor ki işimize kanşıyorsun, dedi.
Kalabalığın ortasına dalan adam:
Ey kavmim!dedi. Bu insanlar sizlere Allah tarafından gönderilmiş elçilerdir. Sizlere haktan başka bir şey söylemezler. Onların söyledikleri haktır. Sizden ücret bile istemeyen bu insanlara uyun. Onlar hidayet bulmuş kimselerdir.
Allah'ın elçilerine uzanan elleri uzaklaştırmaya çalışıyordu. İnsanlar arasında bir kargaşa başlamıştı. İtişmeler, didişmeler almış başını gidiyordu. Artık kimse kimseyi dinlemez olmuştu. Allah elçileri ve şehrin uzak ucundan gelen adamın etrafındaki halka, gittikçe daraliyordu. Bu gürültü ve patırtı arasında herkesin işitebileceği kadar yüksek bir ses duyuldu.
Vurun! İlahlar aşkına!... vurun şu adamı. Öldürün. İlahlarımıza dil uzatmak ve karşı gelmek ne demekmiş görsün. Haydi ne duruyorsunuz taşlasanıza...
Birden bir sessizlik oluştu kasaba halkının arasında. Herkes susmuş, ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Küçük, anlık bir sessizlikti bu. Koca meydan sanki taş kesilmişti.
Kasabanın diğer ucundan koşarak gelen adam tekrar haykırdı.
Ey kavmim! Sizlere sesleniyorum. Sizlerden hiçbir ücret istemeyen ve gerçekten doğru yolda olan Allah'ın elçilerine uyun. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim. Unutmayın ki sizler de ona döndürüleceksiniz. Hepimizin dönüşü alemlerin rabbi olan Allah'adır.
Ne diyor bu adam? Bizlere neler anlatmak istiyor kör olasıca, diye bağırdı kasabanın ileri gelenlerinden biri.
Sen bizleri atalarımızın dinini bırakıp şu yalancıların tanrısına mı davet ediyorsun? Sen ne kötü bir şey yapıyorsun. Senin de bizierle, ilahlarımıza ibadet etmen gerekirken, şu yabancıların ilahına mı davet ediyorsun? Sen ne kötü bir rehbersin! dedi bir diğer ileri gelen. Kibir ve inat dolu bir şekilde cehaletini süslü sözlerle ortaya koyuyordu.
Kasaba halkı bir elçilere, bir ileri gelenlere bakıyordu. Her iki taraf arasında söz düellosunun nasıl biteceğini kestiremiyorlardı.
Ayak takımı olan bir sınıf ise, yabancılara karşı saldırıya geçmeye hazırdı. Anlatılanlar onlan pek ilgilendirmiyor, ama bozgunculuk yapmak ve kan dökmek ruhlarında olduğundan bir an önce büyüklerinin izin vermesiyle saldırmak istiyorlardı.
Koşarak gelen adam:
Ben hiç alemleri yaratan ve her şeyi yoktan var eden bir ve tek olan Allah'ı bırakıp onun haricinde başka tanrılar edinir miyim? O bizleri ve sizleri yaratan, her şeyi "ol" demekle oldurandır. Eğer Rahman olan Allah, bana bir zarar vermek isterse, sizin tanrılarınızın şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar. Hal böyle iken ben nasıl sizlerin kendi yanında oluşturduğu ilahlara ibadet ederim.Eğer sizlere uyarsam bu durumda ben apaçık bir sapıklık içerisinde olurum. Oysa ben bir ve tek olan Allah'a iman ettim. O halde beni dinleyin.
Kasabanın diğer ucundan gelen adam halk üzerinde bîr etki oluşturmuştu. Ortalığı tekrar sessizlik ve sükûnet kaplamıştı. Kendi nefisleriyle baş başa kalan kasaba halkı bir ikilem yaşıyordu.."Bu adam ve beraberindekiler gerçekten doğru söylüyorlar. "Fakat şeytanlany-la baş başa kalınca da "Bu adamı nasıl dinleriz. Onlara nasıl uyarız" diyorlardı.
Daha fazla konuşturmayın. Vurun şunları... diye bağırdı bir adam.
Vurun.. Öldürün. Çok fazla konuştular...
Öldürün.. Sağ komayın.. konuşturmayın şunları. Vurun vurun. Yaşatmayın...
Kalabalığın içinden sesler yükseldi. Aniden galeyana geldi topluluk. Birden taşlar, odunlar, ağaçlar havada uçuşmaya başladı.
Durun.... Yapmayın...
Hücum üstüne hücum etti kalabalık. Gürültü patırtıdan kimse kimseyi duymuyordu. Her taraf toz duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Taşlar sopalar, bıçak ve kamalar her biri bir taraftan iniyordu. Hedef tek, vuran onlarcaydı. Tam bir linç edilme olayı gerçekleşiyordu. Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını siliyor, hem de "Allah'ım, kavmimi mağfiret et. Çünkü onlar bilmiyorlar diyordu.
Kim niçin, neden ve nasıl vurduğunu dahi bilmiyordu. Sonunda:
Yeter, öldürdük! Bırakın artık, dedi bir ses. -Öldürdük. Öldürdük., diye bağırdı diğerleri. Öldürdüklerini bağırmalarına rağmen niçin öldürdüklerini bile bilmiyorlardı. Ama sonunda öldürmüştüler. Cansız bir beden sermiştiler yere. Biraz önce konuşan, bağıran, koşan, hareket eden can, şimdi hareket edemiyor, ses çıkaramıyor, konuşamıyordu artık. Sonunda muratlarına ermiştiler. Hiçin ve neden bile olduğunu bilmedikleri halde masum bir cana son vermiştiler. Onu öldürüp katletmiştiler.
Haksız yere adam öldürdüklerini, kasabanın diğer ucundan gelen Adam'in kanının oluk oluk akmasıyla fark edebilmişlerdi. Onlar gerçekten haksız yere. "Rabbim Allah" diyen bir insanın canını almışlardı. Yapılan suç yerin ve göğün kaldıramayacağı kadar büyük bir zulümdü. Bu zulüm ne yere, ne de göğe sığabilirdi.
Kasaba halkı yavaş yavaş öldürdükleri insanın üzerinden çekilirken kanlı ceset görünebiliyordu. Taşlarla ve de değişik kesici aletlerle delik deşik edilen cesedin her tarafından oluk oluk kan akıyordu. Beden can çekişiyor, her halinden ruhunu teslim etmeye hazır olduğu anlaşılıyordu.
Üzerindeki elbiseler parça parça edilmişti. Bedeni lime limeydi. Ayak altında çiğnenmiş beden; yere yığılmış bir külçe gibi önlerinde duruyordu.
Gırtlağından almaya çalıştığı son nefesle kasabanın diğer ucundan Allah için eceline koşa koşa gelen adam, ruhunu teslim etti.
Artık beden ayn, ruh ayrıydı. Çamurdan bedenin içine emaneten yerleştirilen "ruh" bedenden kurtularak özgürlüğüne kavuşuyordu. İmtihan gereği sıkıştığı beden, imtihanını başarı ile vererek Rabbine kurban olmuş, şimdi de ona dönüyordu. Huzuruna mutlulukla yükseliyordu.
Ailah için ölen Adam'ın ruhu, göklere doğru yükseldikçe, yeryüzünde bıraktıklarını kannca misali küçük ve de-ğersizmiş gibi görüyor; ruhların bu dar ve küçücük bedenlerde nasıl kalabildiklerine şaşıyordu. O artık rabbi için canını vermiş bir şehitti. Şehadetlerin en yücesine erişmiş bir şehitti. Allah'ın huzuruna doğru yükselirken Meleklerin saf saf kendisini beklediklerini gördü.
Değişik kanatlara sahip olan nurani varlıklar, ışığın altında çok güzel görünüyorlardı. Hepsinin pır pır çarpan kanatlarının etkisinden değişik değişik ışık huzmeleri meydana gelmişti. Renk oyunları etrafı kuşatmış, görenlerin kendilerini alamayacakları kadar güzel ve etkileyici görünüyorlardı. Meleklerden kimisi iki kanatlı, kimisi on, kimisi yüz, kimisi beş yüz, kimisi de sayılamayacak kadar çok kanatlıydılar.
Hepsi de bir düzen ve intizam içinde gökte dizilmiştiler. Saf saf olmuş, halka halka sıralanarak Göğe Yükselen Şehid'i bekliyorlardı. Şehidin ruhu yanlarına geldiğinde hep birlikte koro halinde:
Rabbinin cennetine hoş geldin. O senden razı ve sen ondan razı bir şekilde cennetine gir. Senin için orda her çeşit nzık vardır." dediler.
Cennet kapılarının açılmasıyla hayret ve dehşet içinde olan Şehid;
Rabbimin benim için hazırladığı bu nimetlere hamd olsun, dedi. Keşke kavmim de Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendi yanında cennetiyle rızıklandırdığı-nı bir bilselerdi. Rabbimin benim için hazırladığı sonsuz lütfunu bir görebilselerdi. Böylelikle küfürlerinden vazgeçer, Rablerine yönelirlerdi!..
Kavmi tarafından değişik işkencelerle katledilen kimsenin Allah'ın lütfunu gördükten sonra, yine de kendi kavmini düşünerek, kendisini katleden kimselere karşı hiç bir kin ve kızgınlık duymadan, onların iyiliğini istemesi onun, gerçekten çok büyük ahlaki bir üstünlüğe sahip olduğunu gösteriyordu.
Bu ahlak, ancak ve ancak rabbine gerçek anlamıyla iman etmiş kimselere mahsus bir ahlaktı. Kin, nefret ve kızgınlıktan uzak bir karakter yapısıydı. Sadece ve sadece kavminin de kendisi gibi cennet nimetlerinden yaralanmasını istiyordu. Bu arzu, kalbinin ta derinliklerinden gelen, kendine verilen nimetlerden onların da faydalanması arzusuydu. Kavminin iyiliklerini isteyerek: "Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar olsaydı. Böylelikle küfürlerinden vazgeçerek hidayete ererlerdi." deyip "Hidayet bulmaları için" temennide bulunuyordu. O, gerçekten yaptığının karşılığı olarak cenneti hak etmişti.
Bu şerefli insan, kendisini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmiyordu. Aksine onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyordu. Bundan daha büyük bir onur, bir şeref, daha büyük bir örnek gösterilebilir miydi? Tabiî ki gösterilmesi mümkün değildi.
O "Benim hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar" diyerek kavmini kurtarma arzusu ile yanıp tutuşuyordu. O gerçekten Rabbini seven, Rabbinin aşkıyla kavmi için yanıp tutuşan gerçek bir muvahhiddi.
Rabbül âlemin kendi rızası doğrultusunda kendini feda eden kula şöyle seslenmişti:
Ey Mutmain Nefis! Razı olmuş ve senden de razı olunmuş bir şekilde gir cennetime!
Orada altlarından ırmaklar akan; inci, yakut ve mercandan yapılmış köşkler, buz gibi serin sular, baldan, sütten ve akıl gidermeyen içeceklerden nehirler bulunmaktadır.
Orada düzgün kiraz ağaçlan, meyveleri salkım salkım dizilen muz ağaçlan, uzamış gölgeler, çağlayarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler vardır. Main çeşmesinden doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehler vardır. Bunlarla içeceklerden Canlarının çektiği kuş etleri ve saklı inciler gibi iri gözlü huriler, yaptıklanna karşılık olarak onlara verilir.
Dünya yurdunun sonu cennet, ne güzeldir. Orada zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. Orada cevherlerle işlenmiş tahtlar vardır. Bu tahtlar üzerindeki kabartılmış döşekler üstünde otururlar. Yeşil yastıklara ve harikulade güzel döşeklere yaslanırlar. Orada boş bir söz ve günaha sokan laf işitmezler. Söylenenler yalnızca "selam"dır. Bu sedirler üzerinde karşı karşıya oturup sohbet ederler.
Kavimlerinin cennet nimetlerini görüp, cennetliklere neler sunulduğunu bilerek iman etmelerini arzu etmektedirler. Onlar her halükarda kavimlerinin kurtuluşa ermelerini arzu ederler.
Bu durum saf ve gerçek imanın tezahüründen başka bir şey değildir. Onlar o kadar saf ve temiz bir şekilde Allah'a iman etmiş ve kavimlerini sevmişlerdir ki kavimleri, Allah'a iman etmiş olmalarından dolayı onları öldürmüş olmalarına rağmen, yine de onlan kurtuluşunu ve cennete girmelerini istemektedirler.
Yeryüzünde, katliamın gerçekleştiği alanda kin, nefret ve hırsın iç içe karıştığı topraklarda, Allah'ın davasını kabul etmekten uzak kasaba halkının arasında olan olmuş, vahşet sona ermişti.
Halk yavaş yavaş çekilirken, galeyana gelen insanlar durmuştu. Öfkeler kasabanın uzak ucundan gelen Adam'ın şehid edilmesiyle yavaş yavaş sönmüştü. Şeytan, nefislerine hükmederek onları bir anlık galeyana getirmiş, isteğini yaptırdıktan sonra ortadan sır olmuştu.
Caniler yaptıkları canilikle baş başa kalmışlardı. Onlar gerçekten nefislerine zulüm etmişlerdi. Kendileri için gelen adamı, canice katletmişler, kendilerine şefkat için açılan kollan kalleşçe koparmıştılar. İnsanlık için bundan daha büyük zulüm mü olurdu?
Kendilerini diriltmek ve yaşatmak için çaba sarf eden kimseyi onlar öldürmüştüler. Gerçekten büyük bir zulüm İşlemişlerdi. Onlar kan içici canilerdi.
Oysa Allah, zulmü affetmezdi. Bu onun sünnetiydi. Ve tarih boyunca bu sünnet defalarca tekerrür etmişti. Allah elçileri öldürülen adamın cesedine sarılırken: -Sizler, diyorlardı kasaba halkına "Rabbim Allah" diyen suçsuz bir kimseyi katlettiniz. Bunun için Allah'ın azabının gelmesinden korkmuyor musunuz? Allah zulüm eden bir kavmi hidayete erdirmez.
Onlar şehidin toprakla bütünleşen bedenini topraktan ayırmaya çalışırken, kasaba halkı yaptıkları cürümün sonucuna da meydan okuyorlardı. Kendilerine yapılan hiçbir uyarıya kulak vermedikleri gibi adeta meydan okuyorlardı:
Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ettiğiniz azap ne zaman gelecek.
Haddini aşan bir kavim için muhakkak Allah'ın azabı yakındır, dedi Allah elçileri.
Artık uyan bir fayda vermiyordu. Allah elçilerinin yapacağı bir şey kalmamıştı.. Söylediklerinin hiçbir değeri yoktu.
Artık Allah'u Teala onlar hakkında kesin hükmünü bildirmişti. Allah'ın gazabı yoldan çıkmış ve haddi aşan bir kavim için kesindi. Hüküm verilmişti. Allah elçilerine emirleri yerine getirmek kalmıştı. Allah elçileri bulundukları yerden ayrılmakla emrolundular.
Hemen oracıkta şehid için bir mezar kazdılar. Şehidi elbiseleriyle kefenleyerek oracıkta gömüverdiler. Aslında gömdükleri ruh, Allah'a yükseldikten sonra geride kalan topraktan başka bir şey değildi. Fakat o toprağı da şekillendirerek can veren yine Allah'tı. Bu nedenle o topraktan bedene de değer vermek gerekiyordu. Cansız bedeni güzel bir şekilde gömdükten sonra üzerine çevrede bulduklan bir fidanı da dikmeyi ihmal etmediler.
Sırada Allah'ın emrini yerine getirmek vardı. Onlarda öyle yaptılar. İşleri bittikten sonra arkalarına bile bakmadan yola koyuldular. Onlar görevlerini hakkıyla ifa etmişlerdi. Sırada Allah'u Teala'nın vaadi vardı. İflah olmaz zalimler için emir kesindi ve sünnetullah tekerrür edecekti.Onlar, azaba müstahak olmuştular. Onlar için can yakıcı azabın gelmesi yakındı.
Allah elçileri şehirden uzaklaşırlarken, kasaba halkı tekrar oyun ve eğlenceye dalmışlardı. Herkes yanında-kiyle övünüyordu. Yaptıkları zulüm, aralarında övünülecek bir hal almıştı. Onlar yaptıkları zulmü gizlemeleri gerekirken bununla övünüyorlardı. Kibir, inat, onlar arasında övünülecek hasletler haline gelmişti.
Hala kendi aralarında Allah'a davet edenlere karşı yaptıkları zulmü öve öve bitiremiyorlardı. Yaptıkları onlar için övünülecek birer kahramanlık hikayesiydi. En azından onlar kendileri için böyle görüyorlardı.
Allah elçilerinin onları can alıcı bir azap ile korkutmasını kendi aralarında oyun ve eğlence haline getirmişlerdi. Alay etmek, ya da espri yapmak istedikle-rinde:"Madem doğru söylüyorlardı bu tehdit ettikleri azap ne zaman gelecek" deyip eğleniyor, kahkahalar
atıyorlardı.
Onlar kendi aralarında eğlenip dururlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlığın farkında değillerdi. Oysa azap zamanı, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirlerdi. O zaman onlar için her şey bitmiş
olacaktı.
Ve beklenen an geldi. Allah elçileri arkalarına bile bakmadan kenti terk etmişlerdi. Herkes işinde gücün-deydi. Yaptıkları zulmün hesapsız kaldığını sanıyorlardı. Dükkân sahipleri dükkânlarını açmış, zanaatkarlar zanaatlarını icra etmekteydiler. Bağ ve bahçe sahipleri, hiç ölmeyecekmiş gibi han! harıl çalışıyorlardı. Çobanlar, sürülerinin başında, hayvanlarını otlatıyorlardı. Kadınlar hayvanlarını sağmış, evlerinin bahçelerini temizliyordu. Temizliğini bitirenler ise sokaklarda dedikoduya dalmış, birbirlerini çekiştiriyorlardı. Satıcılar eşyalarıyla sokak sokak dolaşıp mallarını satmak için avazlarının çıktığı kadar, bağınyorlardı. Hayvanlar, bir şeylerin olacağını sezmişçesine meydanı boş bırakmış kaçışıyor, habire bağınyorlardı.
Dilsiz âlem olacakları sezinlerken, dilli ve kendini her şeyden üstün gören kibir ve inat sahibi insanlar ise oyun ve eğlenceye dalmıştı. Ölüm onlara hiç gelmeyecek sanıyorlardı. Onlar, ebedi bir yaşam düşlüyordu.
Ve ansızın olan oldu. Bekledikleri an, hiç beklemedikleri bir zamanda gelip çattı.
Bir çığlık... Korkunç bir çığlık... Sadece Korkunç bir çığlık, duyuldu. Kulakların zarlannı yırtan, beyinleri lime lime parçalayan; korkunç, dehşetengiz bir çığlık... Dağa taşa dokunmayan, hayvanlan rahatsız etmeyen, fakat insanoğlunun ses frekanslannın gâh altında gâh da üstünde gelen bir çığlıktı bu. Beyinlere kurşun gibi dalan, titreşimi zarları ve zarlann arkasındakileri parça parça eden, östaki borusuna şimşek gibi dalan beynin dengesini darmadağın yapan, sinir sistemlerini tahrip ettiğinden, bir anda hareket kabiliyetini sona erdiren, insanlan bulunduklan haide bırakan bir çığlık...
İnsanları kütükler halinde bulunduklan yere yığan, katı bir halde donduran, diri olan her şeyi yıldırım gibi vuran, hayatı ve hayatta kaianlan bitiren, zihinleri parçalayan, gözleri fal taşı gibi açan, şiddetinden gözlerin dayanamayıp dışan fırladığı bir çığlık...
Bu çığlık, onlann hayat sahnesinde mücadele ve didişmeye daldıklan ve hiç beklemedikleri, hiç ummadıkları ve onu hiç de hesaba katmadıkları bir anda ansızın gelip yakalamıştı.
Artık bu çığlıkla onlar bitmişti.., Herkes bulunduğu şekilde boş birer kütüğe dönmüştü. Bulundukları hal üzerine can vermişlerdi, lie bir adım ileri, ne de bir adım geri gidebilmişlerdi. Hangi halde iseler öylece oluvermişlerdi...
Sükûnetin hakim olduğu bu hengamede ötelerden, mana aleminin derinliklerinden bir ses olanları görürcesine Rabbine yalvanyordu:
Allahım! Kavmime mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar...
Acaip Ruya
Yusuf, Kenan illerinde yaşayan küçük bîr çocuktu. Yusufun kendisinden büyük on bir kardeşi vardı. Kardeşlerinin içinde en sevecen olanıydı. Aynı zamanda zeki ve akıllıydı, Yusufun babası Yakup peygamber, çocuklarının içinde en çok Yusufu seviyordu. Onu hiçbir zaman yanından ayırmaz, hep kendisi ile olsun isterdi. Onu diğer çocuklarından üstün tutar, ayrı bir önem verirdi.
Günlerden bir gün Yusuf, acaib bir rüya gördü. Rüyasında on bir yıldız, güneş ve ay kendisine secde ediyorlardı. Bu rüya küçük Yusuf'u hayrete düşürdü. Çok şaşırdı. Gördüğü rüyaya bir türlü anlam veremiyordu. Yıldızlar, ay ve güneş nasıl bir insana secde edebilirdi. Bunu anlayamıyordu.
Bu hayret verici rüyayı babasına anlatmaya karar verdi. Babasına varıp:
Ey babacığım! dedi. Rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiğini gördüm,.
Yusufun babası rüya tabirlerini iyi biliyor, doğru yorumluyordu. Yusufun gördüğü rüyanın anlamını hemen anlamış ve Salih bir rüya olarak yorumlamıştı. Yakup mutlu bir şekilde oğluna :
Ey oğlum! dedi. Allah gördüğün rüyayı bereketli kılsın. Bil ki, gelecekte Allah sana kendi tarafından çok büyük bir görev ve rütbe nasib edecektir. Gördüğün rüya ilim ve nebiliğin müjdecisidir. Allah'u Teala bundan önce nimetini deden İshak'a ve ceddin İbrahim'e de tamamlamıştı. Muhakkak Allah (cc.) seni de nimeti ile nimetlendirecek ve Yakup ailesine olan nimetini tamamlayacaktır.
Hz. Yakup, yaşlı bir mürşit, iyi bir yol gösterici ve derin bir bilgindi. İnsan yapısını tanıyor, şeytanın insana nerden yanaşacağını kestirebiliyordu. Şeytanın insanları nasıl kandırdığını, ne şekilde yoldan çıkardığını ve aldattığını biliyordu. Bu nedenle oğlu Yusufa nasihat etti.
Ey oğlum! Rüyanı kardeşlerinden hiçbirine anlatma. Çünkü onlar seni kıskanırlar. Korkarım ki bu nedenle sana düşmanlık yapar, zarar verebilirler. Bu nedenle sırrını gizli tut.
Sır Ortaya Çıkıyor
Musuf un on bir kardeşi vardı. Bünyamin adlı kardeşi ile Yusuf aynı anadan, diğerleri ise başka anadan, baba bir kardeştiler. Hz. Yakup, Yusuf ve Bünyamİni en küçük çocuklan olduğundan diğerlerinden daha çok seviyordu. Bu nedenle diğer kardeşleri Yusuf ve Bünyamini kıskanır, onlara kin güderlerdi. Kendi aralannda bir araya gelerek :
Babamız niye Yusuf ve Bünyamin'i bizlerden çok seviyor, onlara bizlerden daha fazla ilgi ve sevgi gösteriyor, diye şikayette bulundular.
Bizler güçlü ve kuvvetli olmamıza rağmen babamız bizden güçsüz kardeşlerimizi bizlere tercih ediyor. Bizleri Bünyamin ve Yusuf kadar sevmiyor. Bu nasıl iştir?
Böylece Yusuf un kardeşlerinin kalplerinde kötü düşünceler yerleşiyor, kalbleri katılaşmaya yüz tutuyordu. Kardeşleri hakkında kötü niyetler besliyorlardı.
Yusuf, küçük ve saf bir çocuktu. Günlerden bir gün rüyasını kardeşlerine anlattı. Babasının rüyası hakkındaki yorumunu da sakınca görmeksizin ağzından kaçirı verdi.
Yusuf'un rüyasını ve babalarının tabirini duyan ağabeyleri küplere bindiler. Zaten kıskandıkları Yusuf hakkındaki kıskançlıkları arttı. Hasedleri kin ve öfkeye dönüştü. Kardeşleri Yusufu çekemedikleri ortadaydı. Yusufu her gördüklerinde yüzlerini buruşturuyor ondan nefretlerini gizlemiyorlardı. Yusuf'un yanlarına gelmesini dahi kabul edemiyoriardı. Ona katlanmak onlara zor gelir olmuştu artık.
Günlerden bir gün Yusuf'un kardeşleri bir araya gelerek bu duruma bir çare bulmak istediler. Bunun için bir plan kurmalıydılar. Düşünüp taşındılar. Onlardan birisi:
Yusufu öldürelim veya onu kimsenin ulaşamıyaca-ğı çok uzak bir yere atalım, dedi. Böylece ondan kurtuluruz. Babamız da yalnız bizlere babalık eder. Sevgisini bizlere verir.
Diğer kardeş biraz daha olumlu ve iyimserdi.
Böyle yapmamıza gerek yok, dedi bilgiç bilgiç. Biliyorsunuz, çölde kervanların uğradığı derin ve karanlık bir kuyu var. Yusuf u bu karanlık kuyuya atalım, ya orada öiür gider ya da yoldan geçen kervanlardan biri onu alır götürür de, bizler de ondan kurtuluruz.
Kardeşlerin hepsi bu fikri çok beğendiler. Lanet üzerine olasıca şeytan, bu çirkin ve acımasız fikri onlara güzel gösterdi. Onlar da lanetli şeytana uydular.
Hazreti Yakub'a Geliyorlar
Fikirlerini uygulamak için babalarının yanına geldiler. Hz. Yakup, Yusufa zarar verilmesinden çok korkuyordu. Ona göz kulak oluyor, gözü gibi koruyordu. Kardeşlerinin Yusuf'u sevmediğini, onu kıskandıklarını seziyor, hasedlerini görüyordu. Bu nedenle Yusufu ağabeyleri ile hiçbir yere göndermez, onları yalnız bırakmazdı. Yusufun ağabeyleri de bunun farkındaydılar.
Yusufa kurdukları tuzağı gerçekleştirmek için babalarını ne pahasına olursa olsun ikna edip Yusufu beraberlerinde götürmeliydiler.
Bu planlar ile babalan Yakup'a gelerek tatlı bir dille:
Ey babamız! dediler. Yusufu yann bizlerle geziye gönder. O bizim en küçüğümüz, değerli ve aziz bir kardeşimizdir. Biz hepimiz kardeşiz. Bizlerin birbirimizle oynamamızdan daha güzel ne var ki... Pieden korkuyor ve onu bizlerle göndermiyorsun?
Hz Yakup, onları dinliyor fakat bir türlü Yusufu onlarla göndermeye gönlü razı olmuyordu. Bu durumu gören Yusuf'un ağabeyleri babalannı ikna etmek için daha candan ve samimi bir dille konuştular:
Ey babamız! Bizler neden kardeşimizle beraber kırlara çıkıp oynamayalım. Beraber eğlenmeyelim. Yusufu yann bizimle gönder. Kırlara çıkıp oynayalım. Bizler güçlü kuvvetli insanlanz. Yusufu korur, gözetiriz. Ona zarar gelmesine izin vermeyiz.
Hz. Yakup, yaşlı olmakla beraber bilge bir insandı. Akıllı ve ileri görüşlüydü. Bununla beraber insanları kıramayacak kadar yumuşak huylu ve sabırlıydı. Yusufun üzerine titriyor, kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Bu endişesini oğullarına açmaktan geri kalmadı, çekingen bir şekilde konuştu:
Korkanm sizler Yusuftan gafil kaldığınızda kurtlar onu yer.
Babalannın endişesini gören Hz. Yakup'un oğulları kendilerinden emin bir şekilde:
Sevgili babamız! dediler. Bizler güçlü ve kuvvetli insanlarken nasıl bir kurt ona zarar verebilir ki.
Onu ikna etmek içinde kendilerini övdüler:
Bizim gibi genç, güçlü ve kuvvetli bir gruba nasıl bir kurt yaklaşabilir, bizler hiçbir zararlı şeyin kardeşimize yaklaşmasına fırsat vermeyiz.
Bu sözler üzerine Hz Yakup istemeyerek de olsa Yusufu onlarla gezmeye gönderdi. Yusuf'un kardeşleri bu izne çok sevindiler. Emellelerine ulaşmak için hemen hazırlığa giriştiler.
Yusuf Kuyuda
O gün Yusuf ve kardeşleri erkenden hazırlanıp güle oynaya kırlara çıktılar. Yusuf, kırlarda yeşillik ve çiçekler arasında hoplayıp zıplıyor, bir sağa bir sola doğru koşuyordu. Bazen kardeşleri kendisinden uzaklaşıyor ve kendi aralannda sessizce konuşuyorlardı. Bu konuşma esnasında gözlerini Yusuftan ayırmıyorlar ve pis pis sırıtıyorlardı.
Kırda bulunan derin kuyunun başına gelinceye kadar yürüdüler. Kuyunun başında Yusufun kardeşleri aniden ona saldırdılar. Gömleğini çıkarıp onu derin ve karanlık kuyunun içine attılar.
Küçük Yusuf a hiç acımadılar. Ağlama ve yakarmalarına kulak asmadılar. Yaşlı babaları Yakub'a hiç acımadılar. Onun çekeceği keder ve tasayı hiç düşünmediler.
Yusuf, küçük bir çocuktu. Kalbi küçücük bir serçe gibi çırpıyordu. Kuyu çok derindi. Karanlık ve korkunçtu. Yusuf bu kuyuda tek başına kaîdı. Yavaş yavaş içini korku kapmaya başladı.
Yusuf, derin ve karanlık kuyuda kimsesiz ve yalnız kalmış her şeyden umudunu kesmişti. Bu sırada kuyuda korkusunu gideren bir ses duydu. Allah'u Teala kuyudaki Yusuf'a:
Ey Yusuf! Üzülme, korkma... muhakkak Rabbin seninle beraberdir, diye ilham etti.
Bu sözleri duyan Yusuf, biraz rahatladı. Ses devam ediyordu.
Ey Yusuf! Gün gelecek ağabeylerin senin önünde toplatılacak ve sen onlann bu yaptığı zulmü yüzlerine vuracaksın.
Küçüklüğünden beri Rabbine iman eden Yusuf, Rab-binin bu ilhamı ile korkusunu yendi. Kuyunun karanlığında önlü rahat ve huzurla doldu. Endişelerini bir tarafa bıraktı. Kaderine teslim olup kendisi için takdir edileni beklemeye başladı. Yusuf küçük olmasına rağmen sabırlı ve akıllı bir çocuktu. Allah'a olan tevekkülü tamdı. Bağırıp çağırmadan sessiz bir şekilde karanlık kuyuda beklemeye başladı.
Yusuf'un kardeşleri onu kuyuya attıktan sonra bir araya gelip ne yapacaklarına karar verdiler. Birbirlerine sordular:
Babamıza bundan sonra ne diyeceğiz? Onlardan biri hatırlatmada bulundu : -Babamız Yusuf'u kurdun yemesinden korkuyordu. Bizler de ona "Ey babamız! Düşündüğün gerçekleşti. Bizler Yusufu elbiselerimizin yanında bırakmış oyun oynuyorduk, birden kocaman bir kurt ortaya çıkıp Yusufun üzerine atladı. Bizler yanına gelinceye kadar Yusufu parçalayıp yedi" deriz.
Yusufun kardeşleri bu fikri beğendiler. Babalarına bu şekilde söylemeğe karar verdiler. İçlerinden biri :
O halde Yusufu kurdun yediğine dair işaretimiz ne olacak, diye sordu. Diğer kardeşleri: -Bunun işareti kan olmalı, dediler. Bunun üzerine hemen oracıkta bir kuzu kestiler. Yusufun gömleğini bu kana buladılar. Gömlek kıpkırmızı kan içinde kalmış, fakat hiçbir yeri yırtilmamıştı. Kurdun parçaladığı kişinin gömleğinin nasıl yeni kalabileceğini düşünemediler. Allah, onların bu hilesini böylece ortaya çıkardı. Şeytan ise yaptıklarını güzel gösterdi. Şeytanın hilesi her zaman zayıftır.
Böylece babalarını inandıracaklarına dair kanaatleri kesinleşti. Rahatladılar. Kendi kendilerine
"İşte şimdi babamız bizim söylediklerimize inanaçaktır" dediler. Böylece kardeşleri Yusuf u karanlık kuyuda bırakıp eve döndüler.
Hz. Yakupun Huzurunda
Yusufun kardeşleri yatsı vakti ağlar şekilde eve döndüklerinde ahu figan ile babalarının huzuruna çıktılar. Kimi ağlıyor, kimi saçını başını yoiuyor, kimi de dizini dövüyordu. Babalarının huzurunda ağlamayı arttırarak :
Ey babamızîdediler. Bizier kırda yanşıyorduk. Bu sırada Yusufu eşyalarımızın yanına bırakmıştık. Aniden bir kurt çıkıp Yusuf'u parçaladı ve yedi, bizler hiçbir şey yapamadık.
Onlardan birisi elinde Yusuf'un yalancı kanla boyanmış gömleğini babasının önüne atarak:
-Ey babacığım! İşte bu Yusuf un kanlı gömleği, dedi. İnanmazsan al da bak!
Yakup, bir Peygamberdi. O yaşlı ve tecrübeli bir bilgeydi. Oğullarından daha zeki ve akıllı bir insandı. Yakup, kurtların insana saldırması halinde onu yaraiayıp elbiselerini parçalayacağını biliyordu. Oysa Yusufun kaniı gömleği sapasağlamdı. Yırtılmamış bir şekilde önünde duruyordu. Böylece Hz. Yakup, bu kanın Yusufun kanı olmadığına kanaat getirdi. Kurt hikayesinin de uydurma olduğunu anlamıştı. Bu sezgi ile oğullarına
dönerek:
Bu anlattıklarınız uydurma bir olaydan ibaret-tir.dedi üzülerek. Gerçekle hiçbir alakası olamaz. O halde bana düşen, bu olaya karşı güzel bir şekilde sabretmektir.
O günden sonra Hz. Yakup çocukları ile olan alakasını kesti. Onlarla az görüşür, az konuşur oldu. İçindeki Yusuf ateşi tutuşup kor haline geldi. Yeme ve içmeden kesildi. Düşlerinde Yusufu görüyor Yusufun acısını kalbinin ta derinliklerinde hissediyordu.
Bu acıya karşı en güzel şekilde sabır gösterdi. Hamd ve şükür ile Rabbine yöneldi. Namaz ve dua ile Allah'tan yardım istedi. O bunların hepsinin Rabbinin imtihanı olduğunu çok iyi biliyordu. Başına gelenlerin imtihanın sadece bir parçası olduğunu görüyordu. Bu nedenle sabırların en güzeli ile sabrederek Rabbına yöneldi. Ona dayandı. Ondan yardım istedi.
Yusuf Kuyuda
Yusufun ağabeyleri babalarını hile ve dolanları ile kandırdıklarına inandıktan sonra evlerine çekildiler. Yusuf ise kapkaranlık ve derin bir kuyudaydı. Kardeşleri her türlü yiyeceği yiyip içiyor, Yusuf ise aç ve perişan bir şekilde kuyuda bekliyordu. Onlar sıcak ve yumuşak yataklarında yatıyor, Yusuf ise karanlık ve soğuk suyun içinde boğulmamak için yılan, çıyan, böcek dolu taşların deliklerine tutunarak yaşamaya çalışıyordu. Yusuf için ne yatak vardı yatacak, ne de yiyecek bir şey...
Onu ayakta tutan tek şey Allah'u Teaianın üzülüp korkmaması için kalbine yerleştirdiği ilhamdı.
O Rabbına yöneliyor, ona sığmıyor, ondan yardım bekliyordu.
Yusufun ağabeyleri Yusufu unutup sıcak ve yumuşak yataklarında mışıl mışıl uykuya daldılar. Ama Yusuf uyumadı. Yatmadı. İstese de, yatamazdı. Zaten gecenin ve kuyunun zifiri karanlığında ağabeylerinin kendisine yaptıklarını düşünüyordu. Kafası, akıl ve mantığın alamayacağı bu büyük zulmü kabullenmeye çalışıyordu.
Mz. Yakup, her ne kadar yatağına uzanmışsa da bir türlü yatamıyordu. Yusuf un hayali gözlerinin önünden geçiyor, Yusufun anıları bir bir zihninde canlanıyordu. Yatak, dikenli bir tarla oimuş tüm vücuduna iğne gibi batıyordu adeta.
Yusuf, hala kuyudaydı. Kuyunun dibi kapkaranlıktı. Gece de karanlıktı. Adeta zifiri karanlık kaplamıştı her yeri. Küçük Yusuf karanlıklar içerisinde Rabbinin verdiği sabır ve metanetle bekliyordu tek başına.
Kuyudan Saraya
Ertesi gün doğan güneş, pınl pml ışığı ile her tarafı aydınlatıyordu. Çiçekler ve yeşillikler güneşin ışıklan ile taptaze ve dipdiri duruyorlardı. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu.Hafif hafif esen rüzgar doğaya ayrı bir renk katıyordu.
Çok uzaklardan gelen bir kervan yavaş yavaş kuyuya yaklaştı. Belli ki kervan daha önceleri de buradan geçmiş, hayat kaynağı olan suyun bu yakında olduğunu biliyordu. Kervan kısa bir süre sonra kuyuya yakın bir yerde konakladı. Yol boyunca çok susamışlardı. Yanlarında ise yok denecek kadar az su bulunuyordu. Kuyudan ihtiyaçlarını gidermek için kervanın sucusunu gönderdiler.
Sucu kuyunun başına gelerek bakracını sarkıttı. Bakracının suyla dolduğuna emin olduktan sonra yavaş yavaş çekmeye başladı. Bakracın çok ağırlaştığını fark etmiş, kafasını kuyunun içerisine sarkitmıştı. Kuyunun içine dikkatlice bakınca küçücük bir çocuğun bakraca sıkı sıkıya tutunduğunu gördü. Hayret ve şaşkınlıkla :
Aa!.. Bir çocuk, dedi .
Sevinç ve hayretle kervana doğru koştu.
Müjde! Müjde kuyuda bir çocuk var, diye bağırmaya başladı. Sucunun sesini duyan kervandaki tüccarlar bir hazine bulmuşcasına sevinerek, kuyuya doğru koşmaya başladılar. Kuyuya bakınca çocuğu bakraca tutunmuş titrer bir şekilde buldular.
Küçük Yusuf, bakraca sımsıkı sarılmış kendisini yukarı çekmeleri için masumane ve duygulu gözlerle tacirlere bakıyordu. Tüccarlar hep birlikte ipi tutup Yusuf u kuyudan çektiler. Ona kuru elbiseler giydirip konaklamadan hareket ettiler. Yusuf, onlar için bir servet mesabesindeydi. Amaçlan Yusuf'u köle pazarında iyi bir paraya satmaktı.
Yusuf, güzeldi, ay yüzlüydü, akıllıydı, çalışkandı. Her şeyden önemlisi terbiyeli ve iyi ahlak sahibi bir İnsandı. Çünkü o Hz. Yakup peygamberin dizinde yetişmiş edebini ondan almıştı.
Kervan, Yusufu yanlanna alarak hemen yola koyuldular. Çok kısa zamanda Mısır'a vardılar. İlk işleri Yusufu köle pazanna götürmek oldu. En büyük köle pazan Mısır'da kuruluyordu. Kölelere en iyi değer bu pazarda veriliyordu. Köle simsarlan Yusufu satışa çıkararak:
Kim bu güzel ve akıllı çocuğu almak ister, diye bağırmaya başladılar. Böylelikle etrafında müşteri topluyordu. Köle alıcılan Yusufun etrafında toplanıyor ve onu alıcı gözle inceliyorlardı.
O gün Mısır yönetiminin ileri gelenlerinden biri de pazarda bulunuyordu. Bu kişi Firavunun en yakın yardım-cılanndandı. Bu nedenle ona aziz diyorlardı. Mısır azizi hanımına bir köle almak için o gün pazara gelmişti. Yu-sufu görünce onu beğendi. Küçük Yusufun bakışlann-dan saf, temiz ve akıllı bir çocuk olduğu anlaşılıyordu. Hareket ve davranışlarında iyi bir terbiye aldığı görülüyordu. Bu çocuk, Mısır azizi için tam aradığı bir köleydi. Aziz, Yusufun parasını ödeyip onu satın aldı.
Para hırsı gözlerini bürüyen tüccarlar kim olduğunu, neci olduğunu bilmedikleri bir çocuğu ta Kenan illerinden önlerine katmış ve Mısırda köle olarak birkaç kuruşa satmışlardı.
Mısır azizi Yusufu yanına alarak yola koyuldu. Yol boyunca Yusufu gözlem altında tutmuş, hayalı ve terbiyeli davranışları onu daha şimdiden sevdirmişti. Yusuf gerçekte sevilmeyecek bir insan değildi. Siması, akıllılığı, ahlakı onu her görenin sevmesine neden oluyordu.
riihayet köşke vardılar. Köşk birçok odadan oluşuyordu. Köşkün kapılarından biri bahçeye açılıyordu. Bahçe çeşit çeşit meyve ağaçlarından oluşuyor, çevredeki renk renk çiçekler etrafa çok güzel bir koku saçıyordu. Bahçenin ortasına büyük bir havuz yapılmış içi berrak bir su ile doldurulmuştu. Çeşitli renk ve ebatta değişik süs balıklan havuzda yüzüyordu. Havuzun etrafında oturma yerleri yapılmış buralardan bahçenin seyrine doyum olmuyordu.
Mısır veziri, aradığını bulmanın verdiği keyifle eve girdi. Hanımıyla karşılaşınca:
Hanım bak hele! dedi. İşte sana zeki, çalışkan ve terbiyeli bir hizmetçi. İsmi Yusuf. Onu yedir ve giydir. Gerçekten o çok olgun ve zeki bir çocuktur.
Mısır azizinin hanımı, Yusufu görür görmez sevdi. Ona iyi davranıp sahip çıktı. Onu yanında çalıştırdığı müddetçe kızmadı. Onu incitmedi. İçinde ona karşı bir sevgi ve muhabbet duydu.
Böylece Allah'u Teala, Yusufu güzel bir köşke, bol nimetler içerisine, sıcak bir aile ocağına yerleştirmiş oldu. Yusuf, artık bu nimetler içerisinde bu evde yaşayacaktı.
Emin Çocuk Ve Ahde Vefa
Aradan yıllar geçti. Yusuf bu köşkte gelişti. Büyüdü, büyüdükçe güzelleşti. Yakışıklı bir delikanlı oldu. Güzelliği, görenleri hayran bırakıyordu. Bu durum hanımının dikkatinin daha çok üzerinde toplanmasına neden oluyordu. Vezirin hanımı içten içe Yusufa bağlanıyor, ona karşı sevgisi artıyordu. Bu değişik bir sevgi şekliydi.
Günlerden bir gün azizin hanımı tüm cesaretini top-iayıp Yusuftan faydalanmak istedi. Şeytan "Allah'ın laneti üzerine olsun" kadının kanma girmiş, kocasına ihaneti güzel göstermişti. Lakin Yusuf, Allah'tan korkuyordu. Bu nedenle kadına uymadı. Ondan sakındı. Şeytana uyup nefsinin peşinde gitmedi. Kendisinin ve kadının iffetini koruyarak kadının davetine karşı çıktı.
"Senin bu isteğini yerine getiremem. Efendime hiçbir zaman ihanet etmem. O bana her zaman iyilikte bulundu. Her türlü ikramı benden esirgemedi. Ben nasıl efendimin bu iyiliklerine karşılık ihanet edebilirim. Gerçekten ben yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah'tan korkarım."
Yusuf'un görmüş olduğu ahlak ve terbiye onun ihanet etmesine izin vermiyordu. Şahsiyeti öyle bir hamurla yoğrulmuştu ki iffetsizlik ve ihanet o bedende kesinlikle yer edinemezdi. Böylece kadının girişimi boşa çıkmış, Yusuf, iffet dersi vermişti.
Kadın, emeline ulaşamayınca çok kızdı. Nefsine hakim olamadı. Öfkesini yenemeyerek Yusufun kendisine İhanet etmek istediğini efendisine söyledi.
Mısır veziri, hanımını da Yusufu da çok iyi tanıyordu. Yusufun ne derce temiz kalpli, karısının nasıl entrikacı olduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle karısına yönelerek:
-Ey kadın! Doğrusu ben seni yanlış yapanlardan görüyorum, dedi. Tez bu yanlışından vazgeç. Bir daha da böyie bir hata yapma.
Yusufun yakışıklılığı günden güne Mısır kadınlarının arasında yayıldı. Onun şöhretini nerdeyse duymayan kalmadı. Bir kimse onu gördüğünde :"Haşa... bu insan olamaz. Olsa olsa bu ancak gökten inmiş bir melektir, diyerek hayretini belirtiyordu. Her gördüklerinde hayranlıklarını dile getiriyorlardı.
İnsanların günden güne Yusuf'a ilgi göstermeleri vezirin hanımını öfkelendiriyor, emelini gerçekleştirmek için onu daha çok kışkırtıyordu. Ya emeline ulaşacak, ya da intikam alacaktı. Bu hırs ile yanıp tutuşuyordu. Sonunda dayanamayarak Yusufa :
" Ey Yusuf! Ya dediğimi yaparsın, ya da seni hiç çekinmeden hapishaneye attırırım" diye tehditte bulunacak kadar alçaldı.
Yusuf, hiçbir şekilde kadının tehdidine kulak asmıyor, onun kötü emeline alet olmuyordu. Ne pahasına olursa olsun iffetini korumaya kararlıydı. Bunu vezirin hanımına kabul ettirebilmek için ona şöyle dedi:
Şunu çok iyi bil ki, hapis ve zindan senin kötü arzunu yerine getirmemden daha iyidir. Allah'a asi olmak yerine hapsi memnuniyetle tercih ederim. Allah'a itaat ederek zindanda yatmak, Allah'ın emrini çiğneyerek saraylarda yaşamaktan daha hayırlıdır.
Günler geçtikçe vezirin hanımı Yusuf hakkındaki iftira-lannı ve arzulanm daha da arttırdı. Sonunda Vezir, Yusufun suçsuz olduğunu bile bile onu hapishaneye attırdı.
Yusuf Hapiste
Yusir zindanı, askeri karargahın mahzenlerinden biriydi. Burası şuç işleyenlerden çok, yüksek mercilerdeki kimselerin keyfi uygulamaları nedeniyle tutuklananlarla doluydu. Suç işleyenler burda azınlıktaydı. Onlar da genelde idarenin çarpıklıklarından, adalet mekanizmasının işlememesinden suç işlemek zorunda kalan kimselerdi.
Zindana taşlardan yapılmış yer altına inen bir merdivenle ulaşılıyordu. Mahzen, taş bölümlerle ayrılmış değişik bölümlerden meydana geliyordu. Odaların altı topraktı. Kapılan ise kalın demirlerle kapatılmıştı.
Merdivenlerden inişte yan tarafta ayrı bir bölme bulunuyordu. Burası işkence ile sorgunun yapıldığı yerdi.
Duvarlarında pranga ve zincirler, insanları asmak için de değişik şekil ve yapılarda askılar bulunuyordu. Her türlü işkencenin burada yapıldığı anlaşılıyordu. Yanda bulunan sönmüş kömür korları, maşalar ve demir şişler, insanlara kömürde yakma ve dağlama gibi işkencelerin de yapıldığını anlatıyordu. Anlaşılan her türlü zulüm serbestti burda.
İffetli ve masum Yusuf, acımasızca bu zindanın karanlık bir köşesine atıldı. Zindanda bulunan mahkumlar genç Yusuf un çevresini sardılar. Yusufu kendilerine boyun eğdirip gözünü korkutmak için kaba ve ürkütücü davranış İçerisine girdiler. Onu korkutup sindirmek için güç gösterisinde bulunuyor "Bize zorluk çıkarır veya dediğimizi yapmazsan ne yapacağımızı biliriz." der-cesine gözdağı veriyorlardı.
Genç Yusuf, hapishane arkadaşlarının bu davranışlarına önceleri bir mana veremedi. Zamanla zindan hayatına alıştıkça anrkadaşlannın davranışlarını anlıyor, yaptıklarına bir mana verebiliyordu.Yusuf, zindan arka-daşlanna şefkatle yaklaştı. Onlarla nasıl diyalog kuracağını belirledi.
Yusuf, kötülüğe iyilikle karşılık veriyor, horlanan mahkumlara sahip çıkıyor, ezilenleri koruyor, zulüm edenleri zulmünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Haksızlık ve zulüm edenlere hiçbir şekilde boyun eğmiyordu. Muhataplarıyla güzel ve tatlı bir üslupla konuşuyor, davranışlarıyla herkesin gönlünü fethediyordu. Kötü olan ve kötülük yapanlara, kötülükle karşılık vermiyor, kötülüğü iyilikle karşılıyordu. Davranışlarında iyilik, doğruluk ve güzellik görülüyordu. Arkadaşlarına yardım etmekten zevk alıyordu. Zindan, Yusuf için eğitim yuvası haline gelmişti.
Zindan Yusufla şenlenmiş, kin ve husumet azalmıştı. Yusuf denince akan sular duruyor, herkes ona saygı ve sevgi gösteriyor, iyilikten başka bir şey düşünmüyorlardı. Yusuf, kendisini herkese sevdirmiş, herkesin gönlünü kazanmıştı. İnsanlar çoğu zaman sözünü dinliyor, nasihatlannı yerine getiriyorlardı.
Yusuf, kendini gardiyanlara da sevdirmiş gardiyanla katı kalblerinde sevgi emareleri belirmişti. Eskiden olduğu gibi mahkumlara kaba ve sert davranmıyor, onlara hakarette bulunmuyorlardı. Çekilmeyen zindan hayatı Yusuf un gelmesi ile yaşanabilecek hale gelmişti.
Böylece zindan ehli, genç Yusuf'u merhamet sahibi kerim ve mübarek biri olarak tanıdılar. Onun büyük bir İlme sahip olduğuna tanıklık ettiler.
Günler zindanda geçip gidiyor, gelen gün geçen günü aratmıyordu. Zindan ortamı değişmiş dostluk ve sevgi meyvelerini vermeye başlamıştı. Herkes birbirinin derdi ile dertleniyor, her türlü kolaylık ve yardım esirgenmiyordu.
Zindanda Firavun'a hizmet eden iki mahkum da bulunuyordu. Bunlar bir sabah bir rüya ile uyandılar. Yusuf, rüyaları doğru bir şekilde yorumladığından hemen Yusuf'un yanına koştular. Yusuf'a durumu izah etmek için şöyle dediler:
Ey zindan dostu Yusuf! Bizler aynı anda birer rüya gördük. Gördüğümüz rüya bundan önceki yaşamımızla ilgiliydi. Ne olur bizlere rüyamızın tabirini yapar mısın? Çünkü bizler seni doğru ve sözüne sadık bir insan olarak görüyoruz, dediler.
Yusuf onları kendi yanına oturttuktan sonra: Buyurun... Tek tek rüyanızı anlatın, umulur ki Rabbim bana bir çözüm yolu gösterir, dedi. Zindan dostlanndan biri heyecanla:
Ey dost Yusuf! Ben rüyamda başımın üzerinde şarap dolaştırdığımı gördüm, dedi. Diğeri:
Ben de, dedi. Başımın üzerinde ekmek taşıdığımı ve bu ekmekten kuşların gagalayarak yediklerini gördüm.
Her iki mahkum Yusuf tan güzel bir haber alabilmek için önüne çöküp ellerini dizlerinin üzerine koydular. Gözlerini Yusufun gözlerine dikerek can kulağı ile dudaklarının arasından çıkacak sözü beklediler.
Yusuf, bu iki zindan arkadaşını sessiz ve dikkatli bir şekilde dinledi. Arkadaşları sabırsız bir şekilde:
Ey dost Yusuf! haydi, rüyalarımızın tabirini yap, dediler.
Yusuf, Allah'ın kendisine verdiği bir lütuf olarak rüya tabirlerini biliyordu. Gördüğü her rüya diğer gün olduğu gibi gerçekleşiyor, başkalarının gördüğü rüyayı doğru şekliyle yorumluyordu.
Allah'u Teala, genç Yusuf'u insanlar arasında kendisine nebi olarak seçmişti. Küçüklüğünden beri onu bu zorlu görev için hazırlıyordu. Babasından ayrılması, saraya yerleşmesi, zindana atılması hep bu görevin gereğiydi. Alfah onu hakkın batılla, iyinin kötüyle, doğrunun yanlışla olan mücadelesine hazırlıyordu.
İnsanlar bu devirde Allah'ın haricinde putlar ve ilahlar edinmişler, bunlara ibadet ediyorlardı. Her İlah'm taştan yapılmış bir sembolü vardı.
Yusuf, bunların hepsini görüyor, üzülüyordu. Diğer yandan insanların bunları ilah kabul etmeleri, onlara secde etmeleri, onlardan yardım ve medet ummaları Yusuf'un onlara acımasına neden oluyordu. Nasıl oluyordu da kendi elleri ile yaptıklan putlara tapabiliyor, onlann kendilerini sıkıntı ve darlıklardan kurtarabileceğine inanıyorlardı.
Değişik heykeller yapılmış, birine karaiann Rabbi, birine denizlerin Rabbi, bir diğerine rızık veren ilah, öbürüne yağmurların ilahıdır, diyerek sınıflara ayırıyorlardı.
Yusuf, onların bu yanlışlarını görüyor, onları bu durumdan kurtarıp bir olan Allah'a yöneltmek istiyordu. İnsanların, yerin ve göğün Rabbi olan Allah'a yönelmelerini istiyordu. İnsanların kendi heva ve heveslerine göre değil de Rableri Allah u Teala'nın emirlerine göre yaşamalarını istiyordu. Yeryüzünün adaletli ve insanların barış içinde yaşamasının en güzel ve doğru yolu buydu.
Allah'u Teala peygamberlik görevini Yusufa zindanda nasip etmişti. O şimdi Allah'ın dinini anlatması için görevlendirilen bir nebiydi artık. İnsanları bir olan Allah'a davet ediyor, onları Allah'a şirk koşmaktan sakındırıyordu. Bu görevi ilk olarak zindanda yerine getirecekti Yusuf. Çünkü zindan insanlann daha çok Rableri-ne ihtiyaç duyduğu ve kalblerin daha çok yumuşadığı mekândı. Zindan ehlinin Allah'ın rahmetine olan ihtiyaçları her şeyden daha fazlaydı.
Evet! Yusuf zindandaydı. Onun bedeni esirdi; ama ruhu hür ve özgürdü. Yusuf fakirdi, ama fakirliğine rağmen cömert ve fedakârdı. Hakkı her mekân ve zamanda anlatmaktan geri kalmıyordu. Çünkü bu Allah'ın peygamberlerinin şanındandı.
Muhakkak nebiler her zaman ve şartta hakkı anlatıp, hayırlı olanı yapmakla emrolundular. Onların görevi hakkın bayrağını batılın üzerine dikmekti. Onların görevi hakkı batılın üzerine çarpmak ve batılı darmadağın etmekti,
Hak gelince batıl yok olur gider. Muhakkak hakkın gelmesi ile batıl yok olmaya mahkumdur.
Yusuf'un Hikmetli Davranişi Ve Tebliğ
Genç Yusuf, bunların hepsini ve insanların durumunu değerlendirdikten sonra, kendi kendine: "Bu iki kişi bana ihtiyaçlarını sunuyorlar. İhtiyaç sahibi olanlar yumuşak ve uysal olurlar. İhtiyaç sahipleri itaat eder ve söz dinlerler, dik kafalı ve sert olmazlar. Eğer ben bunları Allah'a itaate davet etsem, beni güzel bir şekilde dinlerler, böylece onların vasıtası ile tüm zindandakileri de Allah'a davet etmiş olurum," diye düşündü.
Buna rağmen Yusuf acele etmedi. Güler bir yüzle, hapis arkadaşlarına dönerek:
"Ben rüyanızı kahvaltınız gelmeden yorumlayabilirim" dedi.
Bunun üzerine iki arkadaş, Yusuf'un anlatmak istediklerine kulak verdiler, Yusuf, kendinden emin, sesini zindanın her tarafına ulaşacak şekilde yükselterek :
Dostlarım! Ben rüyanızı yorumlayabilirim. Rabbim beni rüya tabirleriyle bilgilendirdi. Bu Rabbimin bana olan bir lütfudur. Eğer Rabbim bu bilgiyi bana lütfetme-seydi ben bilemezdim.
Zindanda çıt çıkmıyor, herkes Yusuf un ağzından çıkacak sözü dinliyordu, nefesler kesilmiş, işler bırakılmış, sessizlik her yeri kaplamıştı. Yusuf, tüm insanların kendisini dinlediğini görünce sesini biraz yükselterek konuya girdi.
Tevhid Dininin Tanım!
Yusuf, kelimelerin üzerine basa basa ağzından kelimeleri tane tane çıkararak konuşmaya başladı.
Tabir edeceğim rüyalar Rabbimin bana öğrettikle-rindendir, dedi ilk önce. Sözüne devam ederek "Allah'u Teala ancak dilediğine bilgi verir. Allah'a ortak koşanlar hiçbir zaman Allah'ın ilminden faydalanamazlar.
Yusuf, bu sözlerden sonra tekrar etrafını süzdü. Yutkunduktan sonra sözlerine devamla :
Biliyor musunuz? Rabbim neden bunlan bana öğretiyor, diye manalı manalı sordu. Sözün cevabını beklemeden:
Çünkü ben Allah'a ortak koşanların yolunu terk ettim. Atalarım olan İbrahim, İshak ve Yakup'un dinine uydum. Onların dinine tabi oldum. Bizler Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolunduk. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O yerin ve göğün yaratıcısıdır. Yer ve gök arasında olan her şey onun iradesi ile hareket eder. O, ol demekle her şey olur. Biz iman edenler yalnız ondan yardım bekler ve yalnız ona ibadet ederiz.
Yusuf hem konuşuyor hem de çevresindeki arkadaşlarını süzüyordu. Konuşması esnasında gözlerini arkadaşlarının gözlerinde gezdirerek dikkatlerini üzerinde topluyordu. Genç Yusuf ciddiyetini koruyordu.
Zindan arkadaşlarım! diye başladı yeniden. Allah'tan başka ilah olmadığını belirten Tevhid dini, sadece bizim için değil aynı zamanda tüm insanlar ve insanlık içindir. Bu din Allah'ın tüm insanlara sunduğu faziletidir. Buna rağmen insanların çoğu hâlâ şükretmezler. İnsanoğlu gerçekten çok nankördür.
Sözüne ara verdi. Çevresine soru yüklü bir göz attı:
Sizler karaların Rabbi, denizlerin Rabbi, rızıklann Rabbi, yağmurların Rabbi diye değişik ilahlar ediniyorsunuz, öyle değil mi?
Kimsenin cevab vermesini beklemedi:
Oysa alemlerin Rabbi bir ve tek olan Allah'tır.Yerde, gökte ve bunların ikisinin arasında olanı da O'dur yaratan. O, yerde de birdir; gökte de.
Mahkumlar, bu yeni duydukları sözleri hayret ve şaşkınlık içersinde dinliyorlardı. Zihinlerinde zaman zaman sorular oluşuyor, ama Yusuf'un ahenkli ve bilinçli anlatımı cevaplandırıyordu sorularını.
Yusuf, konuşmasının can alıcı ve hararetli bölümüne gelmişti. Sözlerini soru sorarak sürdürdü.
Ey zindan dostlarım! Değişik değişik ilah ve Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa bir ve tek olan Allah mı? Karaların, denizlerin, rızıklann ve yağmurların Rableri midir yeryüzünü yaratan, yoksa bir ve tek olan Allah mı? Söyleyin bana dostlanm! Allah'ın kuvvet ve kudre tinden üstün hangi güç ve kuvvet olabilir? Hiç akietmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz? Bir ve tek olan Allah'tan başka bunları yaratmaya kim güç yetirebilir? Buna rağmen hâlâ Allah'a şirk koşmaktan vazgeçmez misiniz?
Zindan ehli Yusuf u dinliyor, kalblerine iman tohumları ekiliyordu. "Tevhid buydu işte" en kısa şekli ile. Yusuf, oluşan bu manevi ortamı görerek devam etti konuşmasına:
Ey zindan dostlarım! Yere ve göğe bakmaz mısınız? Küçük kainat olan insanın yaratılışına bakmaz mısınız? riasıl bir ölçü ve sistemle yaratılmıştır. Yaratılan her şey kusursuz ve eksiksiz yaratılmıştır. Her şey bir ahenk içerisindedir. Biri diğerinin önüne geçmez. Rabbimizin yarattıklarında hiçbir hata göremezsiniz. Bunların hepsi tek bir sanatkârın elinden çıkmış ki O da Allah'u Te-aladır. Allah'ın haricinde bunları yaratacak olan kimdir? O Allah ki, yeri ve göğü altı günde yaratandır. Yer ve gök araşma gözle görülmez sütunlar koyandır. Yağmuru yağdıran, geceyi gündüze gündüzü geceye katandır. Ne doğan ne doğuran eşi ve benzeri olmayandır. O bir ve tek olan Allah, ortaklardan münezzehtir. Buna rağmen Allah' a nasıl ortaklar koşuyorsunuz? Bunlar sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden başka bir şey değildir. Hiç düşünmez misiniz? Yer ve göğün yaratıcısı bir ve tek olan Allah'u Teala varken nasıl ona ortaklar koşabilirsiniz? Aklınızı başınıza alıp düşününüz artık.
Yusuf konuşmasının sıkıcı olmaması ve bıkkınlık vermemesi için sonlandırması gerektiğine karar verdi. Ey zindan dostlarım! Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Hayatınızı Allah'ın sizler için koymuş olduğu kurallara göre düzenleyin. Tağut ve putların sizler için belirlediği kurallardan sakının. Allah'a ortak koşanlardan olmayın. Babam İbrahim'in dediği gibi "Ben alemlerin Rabbi olan Allah'a uymakla emrolundum. Namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O ne güzel dost ve ne güzel vekildir."
Rüyanın Yorumu Ve
Yusuf, zindan ehlini Tevhid'e davet ettikten sonra rüya sahibi iki arkadaşa döndü. Oniar da sabırsızlıkla kendi rüyalarının yorumunu bekliyorlardı. Yusuf, birine yönelerek :
-Senin rüyana gelince... rüyanda şerbet dağıtman, efendinin yanma tekrar döneceğini ve aynı işte çalışacağını gösteriyor, dedi.
İkinci rüya sahibine dönüp üzgün bir ses tonuyla: -Sana gelince dostum! Üzülerek belirteyim ki sen suçlu bulunup ne yazık ki asılacaksın. Kuşlar başının üzerinde konup başının etinden yiyecekler. Bu acı haberi sana bildirmek istemezdim; fakat Allah'ın takdirinden kaçılmaz. Sana düşen güze! bir şekilde tevbe edip pak ve temiz bir şekilde Rabbinin huzuruna çıkmaktır. Allah, rahmet edenlerin en merhameti isidir.
Nasihati bitirdikten sonra birinci şahsa dönerek: -Ey dost! Sen hükümdarın huzuruna gidince benim durumumu da hükümdara anlat, dedi. Bana yapılan haksızlığı dile getir. Umulur ki hükümdar yanlışı görüp beni zindandan çıkartır.
Bu şekilde zindan arkadaşından söz aidi. Yapılan yorumlarla rüya sahiplerinden biri sevinirken diğerini büyük bir üzüntü almıştı. Mahkumlar ise sevinç ve elem arasında kararsız kalmışlardı. Bir arkadaşlarının öldürüleceğine üzülürken diğer arkadaşlarının mükafatlandırılacak olması onları mutlu kılıyordu. Ne yazık ki hayat hep bu şekilde akıp gidiyordu. Kimileri sevinirken, kimileri de üzülüyorlardı.
Aradan uzun bir zaman geçmemişti ki rüya sahibi iki şahıs askerler tarafından zindandan çıkarıldılar. Sonradan alınan haber Yusufun tabirini doğruluyordu. Zindandan çıkarılan mahkumlardan biri asılmış, diğeri hükümdarın hizmetinde bulundurularak mükafatlandırılmıştı. Böylece genç Yusufun yorumu gerçekleşmiş oluyordu.
Rüyaların gerçekleşmesinden sonra zindanda Yusufun itiban oldukça arttı. Sözüne daha çok önem verilmeye ve dinlenilmeye başlandı. İşte Allah'u Teala dilediğini bu şekilde aziz kılar.
Yusuf, rüya sahibinin kendisine verdiği sözü düşünüyor ve bir an önce hükümdarın huzuruna çağrılmayı bekliyordu. Fakat Allah'u Teala'nın Yusuf hakkındaki planı bir başkaydı. Yusufun kaderinde zindanda şartlar olgunlaşıncaya kadar kalmak vardı. Bu nedenle şeytan, rüya sahibine Yusufun söylediklerini unutturdu. Verdiği sözü yerine getirmedi. Yusufun olayından hiçbir zaman bahsetmedi. Hükümdar ondan haberdar olmadı. Bu şekilde Yusufun zindanda kalışı uzadıkça uzadı.
Yıllar yılları kovaladı. Yusuf artık hükümdardan ümidini kesmişti. Kendini ibadete veriyor zamanını hayırlı şeylerle geçiriyordu. Günleri namaz kılmak ve Allah'ı anmakla geçiyordu. Çoğu zaman zindan arkadaşları ile sohbetlere dalar, onlara Allah'ı ve ona ibadetin ne şekilde olacağını anlatırdı.
Geceleri Rabbine yönelir, uzun müddet rüku ve secdelerde kalırdı. Çoğu zaman ellerini Rabbine açmış bir halde gözlerinden sicim sicim yaşlar akarken Rabbine dua ederdi. Gündüzlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. O, geceleri abid, gündüzleri ise zahit idi. Yumuşak ve şefkat dolu kalbi Allah'ı anmakla huzur bulur, ona ibadet etmekle rahatlardı. O artık dışarıyı unutmuş, zindanı yurt edinmişti kendine. Onun için zindan dışında bir yaşam yoktu artık.
Nice yıllar bu şekilde geçmiş, Yusuf zindanda olgunlaşmıştı. O genç Yusuf değil, olgun ve ağırbaşlı bir nebi olmuştu.
Hükümdarın Rüyası
Mısır sarayında Allah'u Teala'nın planları işlemeye başlamıştı.
Mısır devletinin büyük hükümdarı Firavun, acaib bir rüya ile uykudan uyandı. Rüyanın yorumunu alabilmek için meclisinde bulunan rüya tabircilerini yanma davet etti. Gördüğü rüyayı tabir etmelerini İstedi:
Ey ileri gelenlerim! Bu gece ben acaib bir rüya gördüm. Rüyamda yedi zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şişman ve semiz ineği yediğini gördüm. Aynca yedi yeşil başlı sümbül ile onların ardından yedi adet kurumuş sümbülü gördüm. Bunlar bana bir işaret gibi görünü yor. HaydiîEğer rüya tabircilerindenseniz benim rüyamı bana doğru bir şekilde yorumlayın.
Meclisteki rüya tabircileri birbirlerine boş ve anlamsız gözlerle baktılar. Hiç birisi bu rüya hakkında bir yorumda bulunamıyordu. Onlar ancak tahmin ve varsayımlarla olma ve olmama arasında gerçekleşebilecek tahminlerde bulunabilirlerdi. Rüyaları gerçek anlam ve işaretleri ile yorumlama gücüne sahip değildiler.
Hükümdar rüya hakkında bir yorum gelmediğini görünce hiddetli bir şekilde bağırdı:
-Ne oldu sizlere? Niçin gördüğüm rüyaya bir yorum getirmiyorsunuz.
Mecliste bulunanlardan hiç kimse cesaret edip bir şey söylemiyordu. Neden sonra içlerinden birisi:
-Hükümdarım! dedi. Uyuyan kimse birçok şeyler görür. Her görülen şeye mana verilemez. Sizin gördüğünüz karmakarışık ve anlamsız bir rüyadır. Mecliste bulunanlar bundan cesaretle: Evet evet! Bunlar gerçekten karmakarışık düşlerdir. Bizler böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz, dediler.
Mecliste böyle konuşmalar yapılırken hizmetçilerden biri içeri girmişti. İstemeden o da konuşulanlara tanık oldu. Rüya konusu kendisine verdiği bir sözü hatırlatmıştı.
Evet! bu kişi Yusufun rüyasını doğru olarak yorumladığı zindan yareniydi. Hükümdarın rüyasını ve meclisin olumsuz cevabını duyunca hemen hatmna zindan dostu Yusuf geldi. Büyük bir sevinçle haddi olmadan hükümdann huzurunda:
Hükümdarım, dedi heyecanla. İzin verirseniz sizlere kısa bir zamanda rüyanızın yorumunu getiririm.
Mecliste bulunanlar alaylı gözlerle hizmetçiye bakıyor. "Bizlerin yorum layamad iğimiz rüyayı bir hizmetçi parçası mı yorumlayacak. Bu ne küstahlık ." dercesine onu süzüyorlardı. Hükümdar da hizmetçinin sözüne şaşırmıştı. Ama yine de bir ümitle:
Sen rüyamın yorumunu nereden bileceksin? diye sordu.
Hizmetçi biraz korku ve biraz da ümitle:
Hükümdarım,dedi. Eğer siz benim zindana girmeme izin verirseniz ben oradan rüyanızın yorumunu en doğru şekliyle getiririm, dedi.
Gözlerin üzerinde odaklandığını hisseden hizmetçi utanıp sıkılmaya başlamışta Hizmetçi biraz mahcup bir sesle hükümdara yalvararak :
Efendim eğer zindana gitmeme izin verirseniz orada bulunan bir arkadaşımdan rüyanızın tabirini alabilirim, dedi.
Hükümdar hizmetçisinin kararlı davranışını görünce onu zindana gönderdi. Hizmetçi sevinçle zindana koştu. Böylece kendisine iyilikte bulunan Yusufa geç de olsa verdiği sözü yerine getirmiş olacaktı.
Zindana varınca hemen Yusuf'un yanına koştu. Zin-dandakiler eski dostlarını görünce şaşırdılar. Niçin geldiğini anlamamışlar, tuhaf bir şekilde soru yüklü gözlerle yüzüne bakıyorlardı.
Hizmetçi Yusuf'un yanına giderek karşısında oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koyarak gözlerini gözlerine dikip:
Ey can dost! dedi. Sana hükümdarın bir rüyası ile geldim. Umarım doğru bir şekilde yorumlarsın.
Yusuf, gayet sakin bir şekilde eski zindan dostunu dinledi. Yusuf, çok iyi bir insandı. Allah'ın kullarına karşı şefkat ve merhamet sahibiydi. Hizmetçinin kendisine verdiği sözü tutmaması onda herhangi bir kine neden olmamıştı. Yusuf, gülümseyerek zindan arkadaşının yüzüne baktı :
Ey dost, sakin bir şekilde hükümdarın rüyasını anlat, umulur kr Rabbim bana rüyanın tabirini kolaylaştırır, dedi.
Zindan yine sessizliğine bürünmüştü. Herkes bu rüyayı merak ediyor, zindandan çıt çıkmıyordu. Hizmetçi, Yusuf'tan beklediği cevabı alınca anlatmaya başladı.
Ey dost, ey doğru kişi! Hükümdar bu gece rüyasında yedi zayıf ve çelimsiz ineğin, yedi şişman ve semiz ineği yediğini, aynca yedi yeşi! başlı sümbül ile onlann ardından yedi adet kurumuş sümbülü görmüş.
Meclisinde kimse bu rüyayı yorumlayamadı. Ffe olur bu rüyayı bizlere yorumla. Ümit ederim ki insanlara doğru yorumla dönerim. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.
Zindan ehli ve hizmetçi susmuş, can kulağı ile Yusuf un vereceği cevabı bekliyordu. Yusuf kendinden emin, ağır ağır konuşmaya başladı.
Ey dost! Bilesiniz ki bu rüya gelecekle ilgili önemli bir olaya işaret etmektedir. Bu, Allah'ın Mısır halkına gösterdiği bir lütfudur. Bu rüya bolluk ve kıtlık yıllarının art arda geleceğini gösterir.
Hükümdara deyiniz ki: ülkemizde yedi yıl kıtlık olacak; bu kıtlık yıllarından sonra bolluk yıllan gelecektir.
Hükümdarın gördüğü rüya bunun işaretidir. Aynca hükümdara, bu kıtlık yıllarında şu tedbirleri almasını bildiriniz: Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini biçtiğinizde yiyeceğinizden fazlasını başağında bırakarak depolayınız. Bu bolluk yıllarından sonra muhakkak kıtlık yılları gelecektir. Kıtlık yıllarında tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Kıtlık yıllarından sonra da Allah'ın rahmet ve bereketi ile bolluk yılları gelecektir. Memleket yokluktan kurtulacaktır. İşte anlattığın rüyanın yorumu budur.
Hizmetçi rüyanın yorumunu aldıktan sonra Yu-suftan izin isteyerek sevinçle zindandan ayrıldı. Bir an önce hükümdara haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Koşar adımlarla hükümdarın huzuruna geldi, nefes nefese kalmış, konuşmada zorlanıyordu.
Hükümdar, hizmetçiyi görünce sordu:
Rüyanın yorumunu aldın mı ?
Evet Hükümdarım!
Anlat, gördüğüm rüya neye işaret ediyor?
Hizmetçi biraz soluklanarak :
Hükümdarım! dedi. Zindan dostum Yusuf, bu rüyanın bolluk ve kıtlık yıllarına işaret ettiğini, ülkemizin Allah'tan bir imtihanla karşı karşıya kalacağını anlattı. Efendimiz! Ayrıca Zindan dostum Yusuf, bu yıllarda nasıl tedbir alacağımızı da belirtti.
Hükümdar, bu yorumdan çok etkilenmişti. Hele hele zindanda bulunan birinin hem yorum yapıp, hem çözüm üretmesine tamamen şaşmıştı.
"Bu yorumu yapan biri çok değerli ve zeki olmalı" diye geçirdi içinden. "Böyle biri benim yanımda olmalı." dua
Hükümdar düşüncelerinden sıyrılarak emredici bir tonla:
Rüyayı bu şekilde tabir eden kimdir ki, yorumdan sonra da bizlere dostça yol gösteriyor, dedi
Firavun' un hizmetinde iki büklüm bekleyen hizmetçi:
Ona "Yusuf derler, efendim! Doğru sözlü, temiz ve güvenilir bir insandır, dedi. Bundan önce de gördüğüm rüyayı tabir ederek sizin hizmetinizde bulunacağımı söylemişti. Nitekim dediği gibi de oldu.
Hükümdar tekrar:
Bu kimse şu anda nerededir? diye sordu.
Hizmetçi bu soruyu beklercesine:
O şu anda suçsuz yere zindanda bulunuyor, efendim! diyerek cevaplandırdı hükümdarın sorusunu.
Hükümdar bu doğru sözlü ve sadık insanı biran önce görmek için emrindeki komutana emretti:
Hemen Yusufu zindandan alıp bana getirin.
Askerler hemen zindana vardılar. Hükümdarın emrini gardiyanlara bildirerek Yusufun zindandan çıkarılmasını istediler.
Yusufun yanına gelen askerler :
Hükümdar seni istiyor,dediler. Tez hazırlan da seni götürelim. Askerler Yusufun hükümdarın emrine hemen uyacağını zannediyorlardı. Oysa Yusuf, istifini hiç bozmadı. Hemen çıkmaya niyeti yoktu.
O, zindandan çıkmaktan çok kendisine atılan iftiranın ortaya çıkarılmasını istiyordu. Aksi takdirde kendisi hakkında insanlar ileri geri konuşacak, hayatı boyunca zan altında kalacaktı.
Yusuf, bu duruma nasıl katlanabilirdi. O, izzeti nefsine düşkün iffetli bir insandı. Akıllı ve zekiydi. İnsanlann ona en ufak bir leke sürmesine tahammül edemezdi.
Zaten zindana girmesine neden olan olay izzeti nefsine olan bu düşkünlüğü değil miydi?
Yusuf'un yerine başka biri yıllarca zindanda kalmış olsa ve çıkanlması istense hiç düşünmeden koşa koşa giderdi. Lakin Yusuf, yıllar yılı zindanda olmasına rağmen buna tevessül etmedi. Zindandan çıkmayı aceleye getirmedi ağırbaşlılığını korudu. Masum olduğunu ortaya koymak için komutana:
Ey komutan,dedi. Hükümdara git ve niçin zindana atıldığımı sor. Sebebini hükümdar araştırmadan buradan çıkıcak değilim.
Yusuf, konunun araştırılarak hükümdar tarafından ortaya çıkarılmasını ve masumluğunun ispatlanmasını istiyordu.
Hükümdar, Yusufun isteğini yerine getirerek konuyu araştırdı. Yusufun zindana atılmasına neden olan vezirin kansı pişmanlığını belirterek suçunu kabul etti:
Hayır! Vallahi Yusufun hiçbir suçu yoktu. Benim isteğimi yerine getirmediğinden ona İftirada bulundum. Gerçekten yaptığımdan pişmanlık duyuyorum. Umarım ki Rabbim beni bağışlar.
Böylece Yusuf'un masum olduğu ortaya çıkmış, herkes gerçeği öğrenmişti. Haber hemen Yusufa iletildi. Suçsuz yere yıllarca zindanda kalan Yusuf, temiz ve pak bir şekilde zindandan çıktı.
Allah, dilediği zamana kadar sürdürdüğü zindan çilesini sona erdirmiş; Yusuf, ancak takdir tamamlandıktan sonra azad edilmişti.
Yusuf, Hükümdarın Meclisinde
Yusuf, hükümdann huzuruna çıkarıldı. Hükümdar Yusuf'u başından ayağına kadar süzdü. Yüzünde sadakatsizliğin en ufak bir belirtisi yoktu. Zindanda geçirdiği yıllar üzerinde derin izler bırakmış, onu daha çok olgunlaştırmıştı. Davranış ve hareketleri çevresine güven veriyor, onu daha vakarlı gösteriyordu.
Hükümdar, Yusuf hakkında olumlu bir izlenim edinmişti. Bu nedenle yerinden kalkarak Yusufa doğru yürüdü ve
Hoş geldin, ey sadık ve doğru insan! diyerek onu karşıladı. Yusuf kısa bir şekilde:
Hoş bulduk efendim! dedi.
Hükümdar güler bir yüzle konuştu:
Sen bugün bizim yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir bir insansın. Geçmiş olsun, haksız yere uzun zaman hapis yattın. Keşke haberimiz olsaydı da bir çaresine baksaydık.
Yusuf, tereddütsüz konuştu:
Zindan Rabbimim benim için takdir ettiği bir imtihandır. Halimizden şikayetçi olmadık çok şükür. Rabbim bizim için ne dilerse hamd ve şükür ile karşılamaya hazırız, dedi.
Hükümdar, rüyanın yorumunu bilmesine rağmen:
Rüyamız hakkında nasıl bir yorumda bulunursunuz, diye sordu Yusufa.
Yusuf, bu sefer hükümdarın huzurunda rüyayı yorumlama gereği duydu. Kelimeleri tane tane sıralayarak:
Biz ülkenizde yedi yıl bolluğun olacağı, bu yıllardan sonrada yedi kurak yılın geleceğini görürüz rüyanızdan, dedi Yusuf kısa ve öz bir şekilde.
Hükümdar biraz düşünüp sakalını avucunun içerisine alarak sıvazladıktan sonra tekrar Yusufa dönerek :
Feki bizlere tavsiyen nedir? Bizler seni kendi indimizde doğru sözlü ve emin görürüz, dedi hükümdar.
Yusuf, sözüne değer verildiğini gördükten sonra kendinden emin bir şekilde:
Hükümdarım! diye başladı. Yedi sene ekin ekiniz. Bu ekini biçtiğinizde yiyeceğinizden fazlasını başağında bırakarak depoiayımz. Bu bolluk yıllarından sonra muhakkak kıtlık yıllan gelecektir. Kıtlık yıllarında tohumluk olan ürünü saklar, diğerini yersiniz. Böylece halkınızın darlık çekmeden bolluğa ulaşmasını sağlarsınız.
Hükümdar, Yusuf'un bu sözlerini çok beğendi. Etrafındakilere dönerek:
Yalnız hesaba katmadığımız bir sorun var. dedi hükümdar.
Bolluk ve kıtlık yıllarında ürünü saklayıp ihtiyaca göre adil bir şekilde dağıtacak ve israf etmeksizin ürünü bekletecek güvenilir ve emin bir kimseye ihtiyacımız
var, dedi.
Suskunluğunu koruyan Yusuf, hükümdarın sözlerini duyunca insanlara yardım etmenin ve ihtiyaçlarını gidermenin vereceği mutlulukla yerinden kalkarak:
Hükümdarım! dedi. Hazinenin yönetim ve idaresine beni tayin ediniz. Çünkü ben bu işi bilir ve çok iyi korurum.
Hükümdarın gönlünden de geçen zaten Yusuf gibi güvenilir ve emin bir kişiyi Mısır hazinelerinin başına geçirmekti. Böylelikle hem Yusufu mükafatlandıracak, hem de zindanda Kaldığı haksız zamanı telafi edecekti.
Yusuf'un gözü dünya malı ve makamında değildi. Ama o biliyordu insanlar arasında emniyetin azaldığını.O biliyordu, ihanetin insanlar arasında çoğaldığını.
Yusuf, insanların Allah'ın mallarına dahi ihanet ettiğini görüyordu. Biliyordu Yusuf, yeryüzünde Allah'ın nimetinin bolluğuna rağmen bazı insanların bu nimetleri gasp ettiğinden çoğunluğun açlık ve yoksulluk içerisinde yaşadığını. Biliyordu Yusuf! hak ve hukukun zalim ve zorbalar tarafından gasp edildiğini.
Yusuf, bunların hepsini biliyordu. O, Mısır halkının mallarının korunması ve adil dağıtımı için kendini güvenilir buluyordu. O, emin bir muhafız ve bilgili bir dağıtıcıydı.
Yusuf, Mısırın zenginlik kaynaklarının zenginler arasında el değiştiren bir metaya dönüşmesini istemiyordu. O, "tüm insanlann bu zenginliklerden faydalanmaya hakkı var" diye düşünüyor, buna inanıyordu.
Yusuf, insanlann açlıktan ölmelerine razı olmuyor, buna nza gösteremiyordu. Bu nedenle Mısır hazinelerinin idaresinin kendisine verilmesini istemişti hükümdardan. Çünkü Yusuf, hakkı söyleme konusunda haya etmez, doğru gördüğünü çekinmeden açık açık söylerdi.
Hükümdar Yusuf un isteğini Kabul etti. Kendisine Mısır ülkesinde dilediği şekilde hareket edebilme yetkisi verdi. O artık hükümdarın en yakın yardımcılarından biri olmuştu. İnsanlar onun söylediğini dinliyor, emirlerini yerine getiriyorlardı. Onun sözü hükümdarın sözü gibiydi artık.
Mısır hazineleri Yusuf'un eline verildikten sonra Mısır'da adalet gerçekleşti. Açlar doyuruldu. İsraf önlendi. Halk huzur ve bolluk içinde yaşamaya başladı. İnsanlar rahatladılar, Allah'a hamd ve şükür ederek kıtlık yıllarına hazırlandılar.
Kıtlık Yılları
Bütün Mısır hazinesi Yusuf un idaresine verildi. Hz. Yusuf tanma önem verdi. Bol miktarda ürün alınmaya başlandı. Ürünler israf edilmiyor, bir yerde toplandıktan sonra ihtiyaç miktarınca dağıtılıyor, artan ürün sapından ayrılmadan büyük depolarda saklanıyordu.
Yedi yıl boyunca bol bol alınan ürünlerle bir çok depo dolduruldu. Depolara sığmayanlar da yerlerde açılan çukurlara konuldu.
Sonunda kıtlık yılları gelip çattı. Mısırın bereketli toprakları kurudu. Yağmur yağmaz oldu. Kuraklık her tarafı kasıp kavurdu. Tarlalardan hiçbir ürün alınmaz oldu.
Yusuf un tabiri doğru çıkmış hükümdarın rüyası gerçekleşmişti. Basiretli olan hükümdar, Yusuf un tavsiyelerine uymakla ve onu hazinelerinin başına getirmekle ne kadar isabetli bir karar verdiğini bir kez daha gördü. Yusufa olan güveni tamamen arttı. Tüm idareyi neredeyse Yusuf'un eline verdi. Böylece Yusuf, tüm Mısırın yönetiminde söz sahibi oldu.
Kıtlık yıiîannda Yusuf, Mısır halkına depolarda bulunan ürünlerden israf etmeden dağıtıyor, herkesin ihtiyacını gideriyordu. Mısır'ın dışından gelenlere de erzak karşılığı tahıl veriyor, hem onların ihtiyacını karşılıyor, hem de ülkesinin ekonomisini ayakta tutmayı ve kalkındırmayı sağlıyordu. Böylece Mısır halkının emeği boşa gitmeyecek, ülke dışından gelen insanlann ihtiyacı da karşılanacaktı.
Mısır gibi Şam bölgesinde de kuraklık ve kıtlık başlamıştı. İnsanlar yiyecek tahıl bulamıyorlardı.
Arap yarımadasının her tarafından insanlar Mısır'a gelerek erzak karşılığında ihtiyaçları olan tahılı alıyorlardı. Şam ehli de Mısır'da hububat dağıtıldığını duymuştu. İnsanlar götürdükleri yüke karşılık Mısır'dan hububat alıp geliyorlardı.
Şam beldesinde bulunan Yakup peygamberin (a.s) evinde de kıtlık vardı. Mısır beldesinde adil bir yöneticinin olduğunu, insanlann ona giderek ihtiyaçlarını aldıklarını duymuşlardı.
Hz. Yakup, ihtiyaçları için oğullarını Mısır'a göndermek istedi. Fakat Bünyamin ismindeki oğlunu hizmeti için yanında bıraktı.
Hz. Yakup, Yusuftan sonra oğlu Bünyamin'i çok seviyordu. Onun yanından uzaklaşmasına gönlü razı olmuyordu. Bu nedenle diğer oğullarını göndermesine rağmen Bünyamin'i yanında tuttu.
Yusuf'un Kardeşleri Mısırda
Yusufun kardeşleri Mısır'a vardılar. Hiç zaman kaybetmeden tahıl dağıtılan yere gittiler. Yusuf, hububat dağıtımımda yolsuzluk olmaması için denetimlerde bulunuyor, işleri sürekli takip ediyordu. Hele hele uzak beldelerden gelen insanlar hakkında kesinlikle bilgilendirilmek istiyordu.
O gün Yusuf denetimlerde bulunurken kendisine Şam beldesinden bir kafilenin tahıl almak için geldiği bildirildi
Yusuf (a.s), Şam ismini duyunca heyecanlandı. Kendisi de yıllar önce bu beldeden getirilmiş, köle oiarak satılmıştı. Allah'ın takdirine bakın ki, köle olarak geldiği bu beldede en yüksek makamlara yükselmiş, tüm İnsanların kendisine muhtaç olacağı bir görevin başında bulunuyordu. Bir an geçmişi hatırlayarak çocukluk günlerini anımsadı.
Yaşlı ve sevimli bir babası, tatlı ve güzel bir kardeşi vardı. Biran diğer kardeşlerini de anımsadı. Onlar kendisini çekememiş, derin ve karanlık kuyuya atmışlardı. Bu gelen kimseler kardeşleri olabilir miydi?
Zihninde doğan bu düşünce, kendisini Şam beldesinden gelenleri görmeye sevk etti.
Yusuf, kafilenin karşısına gelince bir an durdu. Gözlerine inanamıyordu. Kafileye bir kez daha dikkatlice baktı.
Evet! gözleri yanilmıyordu. Gördükleri kardeşlerinden başkası değildi. Hani bir zamanlar onu kuyuya atmış ve ondan kurtulmak istemişlerdi. Yusuf onları görür görmez tanıdı. Onlar Yusuf u tanımadılar. Nasıl tanısınlar ki, onlar Yusuf u kuyuya atmışlar ve öldüğünü sanıyorlardı.
Allah'ın takdirine bakın ki, kendisini bir zamanlar öldürmek isteyen kardeşleri, şimdi huzuruna gelmiş el pençe divan duruyor ve kendilerine yardım etmesini bekliyorlardı.
Yusuf, eğer istese şu an hepsini tutuklayabilir ve onlara en ağır cezayı verebilirdi. Eğer dilese hepsini tek tek sorgusuz sualsiz öldürebilirdi.
Ama o bunların hiç birini yapmadı. Onun yüce ahlakı ve temiz kalbi bunların hiç birine elvermezdi. Çünkü o merhametli ve şefkatli bir insandı. Şahsı için kimseye kin gütmezdi.
O yapılması gerekenin en güzelini yaptı. Affetme yolunu seçti. Zaten büyük ve yüce insanlara yakışan da affetme değil miydi? Böylece Yusuf kardeşlerine karşı büyüklüğünü gösterdi.
Yusuf, onları affetmekle birlikte kardeşleri olduğunu da onlardan gizledi. Sımnı ortaya koymadı. Yalnız aralarında kardeşi Bünyamini göremiyordu. Babası ve Bünyamin hakkında bilgi alabilmek için onları konuşturmaya başladı.
Hoş geldiniz. Sizler kimsiniz ve nereden gelirsiniz?
Kardeşlerinden büyüğü sözü alarak :
Bizler Şam beldesindeniz dedi. Kenan diyarında otururuz. Soylu bir aileden geliriz. Bizlere Yakupoğulla derler. Yakup İshak'ın, İshak da İbrahim (a.s.)'in oğludur. Bizler enbiya çocuklarıyız.
Yusuf, sorusunun cevabını fazlası ile almış, kardeşleri hakkında hiçbir şüphesi kalmamıştı. Bünyamin hakkında bilgi alabilmek için :
Sizden başka kardeşleriniz var mı? diye sordu onlara sezdirmeden.
Büyük kardeş aynı saygı ve edeple :
Evet Efendim! dedi.Bünyamin isminde bir kardeşimiz daha var.
Yusuf amacına ulaşmışcasına :
Niye o da sizlerle gelmedi. Beraberinizde olsaydı daha fazla tahıl alabilirdiniz, dedi.
Büyük kardeş biraz sitemli, biraz da kederli bir şekilde:
Babamız onu çok sever. Başına bir şeyin gelmesinden korkar. Bu nedenle yanından ayırmaz, dedi.
Yusuf, almak istediği bilgiyi onlardan almıştı. Artık açık bir şekilde babalarının korkusunun nedenini sorabilirdi. Onlara :
Babanız niye kardeşinin başına bir şey gelmesinden korkuyor, sizler de onun gibi değil misiniz ? diye tekrar sordu.
Onlar olayı anlatmak zorunda kalarak :
Efendimiz! dediler. Bizim Yusuf isminde küçük bir kardeşimiz vardı. Babamız onu da Bünyamin gibi çok severdi. Bir gün eğlenmek için Yusufu beraberimizde kırlara götürdük. Bizler birbirimizle yarışırken onu elbiselerimizin yanına bırakmıştık. Derken görmediğimiz bir yerden bir kurt çıkıp kardeşimize saldırdı. Biz ona yetişinceye kadar onu parçalayıp yemişti bile. İşte o zamandan beri babamız Yusufun yasını tutar ve Bünyamini de bizlerle hiçbir yere göndermez. Onun da Yusuf gibi başına bir şey gelmesinden korkar.
Yusuf, onlann yalanlarını dinliyor, düştükleri bu hale de acıyordu. Öz be öz kardeşleri nasıl bu kadar acımasız ve yalancı olabiliyorlardı? Allah gerçekten kalblerini katılaştırmış, taştan bile sert hale getirmişti. Bu nedenle de onlara üzülüyor, yaptıklarından vazgeçmeleri ve tev-be etmeleri için Allah'a dua ediyordu.
Yusuf, gerçekten şefkatli ve merhametli bir kardeşti. Söyledikleri yalanı kardeşlerinin yüzüne vurmadı. Onları yaptıklarından dolayı kınamadı. Kuyuya attıkları Yusufun kendisi olduğunu söylemedi. Yalnız kardeşi Bünyamin'i özlemiş, ayrılık hasreti içini kavuruyordu. Onu görme arzusu şimdi daha da artmıştı. Bu özlemi onlara açık açık söyleyemezdi. Onun için bir plan kurdu.
Önce yüklerinin bol miktarda ve güzel bir şekilde yüklenmesini emretti. Daha sonra getirmiş oldukları erzakları haberleri olmayacak bir şekilde tahılın içerisinde gizlettirdi. Böylece getirmiş oldukları mallan onlarla geri gönderiyordu.
Yanındaki hizmetçilere gizli bir şekilde talimat verdi: -Getirdikleri mallan yüklerinin arasına saklayın. Olur ki ailelerinin yanma varınca farkına varırlar ve tekrar tahıl almak için geri dönerler.
Yusuf, kardeşlerini yolcu edeceği zaman onlara: -Eğer diğer kardeşinizi de getirmiş olsaydınız daha fazla hububatla yurdunuza döner, ailenizi sıkıntıdan kurtanrdınız. Eğer tekrar gelirseniz kardeşinizi de getirmeyi unutmayın aksi takdirde sizlere hiçbir şekilde tahi! vermem, diyerek onian uyarmayı ihmal etmedi. Geri gelme arzularını kamçılamak için de : -Görmüyor musunuz? Bizler ölçeği tam dolduruyor gelen misafirlerimize de iyi davranıyoruz, dedi
Böylelikle Mısır'a tekrar dönebilme arzusu ile kardeşlerini Şam'a doğru yolcu etti.
Yakuf Peygamberim Huzurunda
Yakub'un oğulları hububatı alarak sevinçli bir şekilde Mısır'dan Kenan illerine geri döndüler. Babalarının huzuruna gelip durumu ona bildirdiler. Yusufun kendilerine söylediklerini anlattılar. .
Ey babamız! Bu sefer kardeşimizi de bizimle gönder. Eğer Bünyamini bizimle gönderirsen Mısır azizi bizlere daha fazla hububat verecek, dediler. Yusuf'un başına getirdikleri olayı hatırlayıp:
Muhakkak bizler Bünyamin'i koruruz, diye de eklediler. Babalan Yakup, oğullarına bakıp acı acı güldü.
Bundan önce Yusuf hakkında söylediğiniz sözlere inandığım gibi, bu sözlerinize de inanayım mı? Yusufun başına gelenleri unuttunuz mu? Yusuf'u koruduğunuz gibi Bünyamini de koruyacağınızı mı söylüyorsunuz? Allah koruyucuların en hayırlısı d ir. O rahmet edenlerin en merhametlisidir.
Yakup (a.s)'m çocukları, söyleyecek başka bir söz bulamadılar. Kalkıp yüklerini çözmeye başladılar. Yüklerinin içerisinde götürdükleri malları bulunca sevinçle babalarına bakarak:
Ey babamız! işte götürdüğümüz yüklerimiz. Bizlerle geri göndermişler. Ey babamız! Mısır azizi gerçekten çok iyi bir insan. Baksana, bizim mallarımızı bize geri vermiş. Hububat karşılığında bizden hiçbir ücret almamış. Bizler bu mallarla bir daha yiyecek alabiliriz. Hem böylece ailemize ve kavmimize yardımımız olur.
Hz. Yakub, bu yeni durum üzerine düşünmeye başladı. Kaibi yumuşamış ailesinin ve kavminin sevgisi kuşkusunun önüne geçmişti. Çocuklarına :
Madem Mısır veziri sizleri bu kadar sevmiş, bizleri de unutmamış, o halde bu yüklerle bir daha Mısır'a gidebilirsiniz, diyerek izin verdi.
Yusufun kardeşleri babalarından bu sözü aldıktan sonra Bünyamini götürmek için kendisini ikna etmeye çalıştılar. Babalarına tüm samimi ve candan tavırlarını takındılar:
Ey Babamız! Ne olur kardeşimiz Bünyamin'i de bizimle gönder. Bünyamin için de bir deve yükü fazla alırız, üstelik Mısır veziri bizimle konuştuğunda "tüm kardeşlerinizi getirmeden gelirseniz sizlere bir daha hububat vermem" diyerek bizleri uyardı. Eğer kardeşimizi götürmezsek eli boş döneriz.
Hz. Yakub, hem oğullarının hem de Mısır Azizinin sözlerinden bazı şeyler seziyordu; fakat konuşmalarına bir anlam da veremiyordu. Oğlu Bünyamin hakkında çekingen davranıyor, diğerleri ile göndermek istemiyordu.
Oğullarının hep bir olup ısrar etmesine sonunda dayanamadı. Fakat oğlu Bünyamin için Allah adına bir söz almadan da edemedi. Çocuklarına baktı:
Evlatlarım! Kardeşiniz Bünyamini sizlerle göndereceğim. Yalnız sizden "Allah adına" bir söz vermenizi istiyorum.
Yakup (a.s)ın oğullan babalarının bu kararma çok sevindiler. Babalarına sevinçle söz verdiler:
Sevgili babamız! Sana her sözü vermeye hazırız. Allah aramızda vekildir.
Hz. Yakup, biraz durup düşündükten sonra oğullarına baktı :
Her hangi bir düşman tarafından kuşatılmanız veya gücünüzün üstünde bir çaresizlikle karşılaşmanız hariç, Bünyamini bana geri getireceğinize dair Allah adına sağlam ve doğru bir söz vermenizi istiyorum. Bana böyle bir söz vermediğiniz müddetçe onu sizlerle göndermeyeceğim.
Hz. Yakub'un oğullan buna dünden razıydılar. Kardeşlerini koruyacaklarına dair babalanna Allah'ın adıyla söz verdiler. Yakup (a.s) Allah'a tevekkül etti.
Allah hepimizin söylediklerine şahittir. "O ne güzel şahit ve ne güzel vekildir."
Umudunu Rabbine bağladı.Hz. Yakup bununla birlikte oğullanna nasihatte bulunma gereği duydu. Oğullanı karşısında topladı :
Evlatlanm! Mısır şehrine vardığınızda hepiniz aynı kapıdan girmeyin, şehrin diğer kapılannı da kullanarak dağınık şekilde değişik kapılardan girin. Toplu halde tek bir kapıyı kullanmayın, sizlere nazar değdirmesinden sakının. Buna rağmen Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıracak da değilim. Hüküm ancak ve ancak Allah'ındır. O bizler hakkında ne takdir etmişse muhakkak o olur. Bizler yalnız O'na dayandık, O'na tevek kül ettik ve O'na sığınıyoruz. O'na inananlar da yalnız ona tevekkül ederler.
Yakup (a.s) m oğulları ertesi gün erkenden yüklerini yükleyerek Bünyamin ile birlikte yola koyuldular. Mısır onlan dört gözle bekliyordu. Mısır'ın veziri Yusuf (a.s) ,kardeşlerinin yollannı gözetliyordu.
Bünyamin Mısırda
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mısır'a vardılar. Babalarının emrettiği şekilde gruplara aynlarak değişik kapılardan Mısır'a girdiler. Buluşma yerleri tahıl dağıtım merkeziydi. Memurlar, Yusufun verdiği talimat doğrultusunda Yakup (a.s)ın oğullannı Yusuf (a.s)'mın huzuruna çıkardılar. Yusuf, kardeşlerini görünce çok sevindi. Onlan ayakta karşıladı. Hele hele Bünyamin'in geldiğini görmesi sevincini kat kat arttırdı. Fakat Bünyamin'e gösterdiği ilgiyi onlara hissettirmedi. Kardeşlerini alarak huzurunda oturttu. Onlara değişik ikramlarda bulundu. Büyük bir sofra hazırlatarak onlan yemeğe davet etti.
Yakup'un oğullan ikişer ikişer karşılıklı yemek sofrasına oturdular. Bu arada Bünyamin oturduğu yerde yalnız kalmıştı. Kardeşlerini çifter, kendisini yalnız görünce ağlamaya başladı, Gözyaşian yanaklarından süzülerek önüne döküldü.
Yusuf, Bünyamin'in bu halini görünce dayanamadı: -Sevgili Misafirim! dedi. Ne diye ağlıyor, yüreğimizi yakıyorsun?
Bünyamin, gözyaşlarını silerek :
Değerli efendim! Ağabeylerimi huzurunuzda karşılıklı olarak oturmuş gördüğümde kayıp kardeşim Yusuf u hatırladım. Eğer şimdi o da burada olsaydı ikimiz de karşılıklı otururduk, diye üzüntüyle cevaplandırdı sorusunu.
Yusuf, kardeşinden duyduklarıyla daha çok üzüldü. İçinde olan acıyı dışa vurmadan kardeşini teselli etmek istedi. Kardeşi Bünyamin'in ellerinden tutup, onu kendi sofrasına ve karşısına aldı.
İstersen beni kardeşin olarak kabul et. Beraber yiyelim yemeğimizi.
Bünyamin, Yusuf'tan gelen bu jeste sevindi. Yaptığından memnun oldu. Birlikte yemek yediler.
Yusuf (a.s). Misafirlerini ağırladı. Dinlenmeleri İçin akşam onları yanında alıkoydu. Yataklar düzenleyip rahat uyumalarını sağladı. Yatma vaktinde yemekteki bahaneyle Bünyamin'i onlardan ayırdı. Onu kendi odasına götürdü. Amacı kendini, kardeşi Bünyamin'e tanıtmaktı.
Yusuf kardeşini yanında oturttuktan sonra :
Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabul eder misin? diye sordu güleryüzlü bir şekilde.
Bünyamin böyle bir soruyu beklemiyordu. Şaşırdı önce. Daha sonra kendine gelerek :
Efendim! dedi. Sizin gibi bir kardeş kimselere nasip olmaz. Fakat bizlerin anne ve babalan bir değil ki?
Yusuf, kardeşinin bu acınacak cevabını alınca oyunu sürdürmenin daha fazla anlamının olmadığına karar vererek
Ben senin kayıp kardeşin Yusuf'um, deyip ağlaya ağlaya kardeşinin boynuna sarıldı.
Yusuf, hem ağlıyor hem de yılların verdiği hasreti kardeşine sarılarak gidermeye çalışıyordu.
Bünyamin, donmuş kalmış, olanlara bir anlam veremiyordu. Kendini bir rüya aleminde sanıyor, kimsenin kendisini bu rüyadan uyandırmasını istemiyordu. Neden sonra olanları anlamaya çalışarak o da Yusuf'a yılların hasreti ile sarıldı. Uzun bir süre gözyaşları dökerek biribirlerine sarılı kaldılar. Sabaha kadar dertleşip hasret giderdiler. Yusuf yaşlı babası ve anası hakkında kardeşinden bilgi aldı.
Sabah vakti aynlma zamanı gelmişti. Yusuf, bunları kardeşlerine anlatmaması için Bünyamin'i uyardı.
Bünyamin'in kendi yanında kalması için yeni planlar düşünüyordu. Kendisini alıkoymak için bir şeyler düşündüğünü, fakat kardeşlerine haber vermemesini söyledi Bünyamine.
Bünyamin de ağabeyini çok özlemiş ondan ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle kendisine düşeni hakkıyla yerine getirmeye söz verdi.
Yusuf'un tüm kardeşleri yanında toplanmış, yüklerinin yüklenmesi için develerini hizmetçilere teslim etmişlerdi.
Yusuf, kimsenin olmadığı bir sırsda gizlice planını devreye koydu. Bünyamin dahi kardeşinin kendisine verdiği sözü unuttuğunu sanıyordu. O da yükünü yüklenmişti.
Sıra hatır istemeye gelmişti. Hepsi Yusuf'tan tek tek hatır istedi. Bünyamin de hatır isterken "hani sözün" dercesine Yusuf'un gözlerinin içine baka baka ondan ayrılmak zorunda kaldı.
Kervan yürümeye başlamış kalenin kapısına gelmişti. Birden arkadan, sarayın yanından bir tellalın, sesinin çıktığı kadar bağırdığını duydular:
Ey kafile ehli! Hemen yerinizde durun! İçinizde hırsız var!..
Hepsi şok olmuş yerlerinde mıhlanıp kalmışlardı, ne yapacaklarını şaşırdılar. İçlerinden biri tellala dönerek:
Ne anyorsunuz? Kaybolan nedir? dedi. Neden bizleri hırsızlıkla itham ediyorsunuz?
Tellal kendilerine biraz daha yaklaştı:
Hükümdann su kabı kayboldu. Bizler bu kabı arıyoruz. Saraydan en son çıkan sizler olduğunuz için sizden şüpheleniyoruz.
Yakub'un oğulları hiç böyle yüz kızartıcı bir ithamla karşılaşmamışlardı. Birbirlerine şaşkın bir şekilde bakarak :
Bizler böyle şeyler yapmayız, dediler. Hata ediyorsunuz.
Tellal kararlılığını sürdürerek konuştu:
Hükümdann su kabını getirene bir deve yükü bahşiş vaat ediidi. Bu nedenle herkesi sıkı bir şekilde arayacağız.
Yakup (a.s)m oğullan buna çok üzüldüler.
Allah'a yemin ederiz ki bizler yeryüzünde fesat çıkarmak için gelenlerden değiliz, dediler. Bunu sizler de çok iyi biliyorsunuz. Yine sizler de biliyorsunuz kî bizler kesinlikle hırsızlık yapanlardan da değiliz.
Tüm samimiyetleri ile bir yandan çaresizliklerini ortaya koyuyor, bir yandan da masumiyetlerini dile getiriyollardı.
Tellal, Yusufun kardeşlerinin yanına gelmiş, muhafızlar etraflannı sarmışlardı. Temkinli bir şekilde muhafızlar onlan gözlüyor, ani bir harekete karşı tetikte bekliyorlardı.
Kendisini inandıramadıkları tellal sakin bir şekilde sordu:
Eğer söylediklerinizde yalancıysaniz ve su kabı sizlerin yükünüzün arasında bulunursa cezası nedir?
Yakup (a.s) in oğullan da kendilerinden emindiler.
Bizim kanunlanmızda kayıp eşya kimin yükünde bulunursa kendisi yük karşılığında alıkonur. Bizler zalimleri böyle cezalandmnz.Buyrun! Yüklerimizi istediğiniz şekilde arayın.
Tellal, sözü uzatmadan kervanı yükledikleri yere götürüp muhafızlara arattırmaya başladı.
Yusuf, uzaktan olanlan seyrediyordu. Tellal'a gerekli talimatlan vermiş ne yapacağını bildirmişti. Tellal görevini yerine getireceğinden emin bir şekilde Yusufa bakarak yükleri aratmaya başladı.
Yükler tek tek boşaltılıyor, birer birer aranıyordu. Yusufun talimatı üzerine en son Bünyamin'in yükü aranacaktı. Sıra Bünyamin'in yüküne gelinceye kadar hiçbir şey bulunamadı. Yakup'un oğullan haklılıklarını gösterircesine göğüslerini kabartıyor, etraflanna gururlu gururlu bakıyorlardı. Kendilerinin hırsız olmadığı ispatlanıyordu.
Sıra en son Bünyamin'in yüküne geldi. Bünyamin'in yükü çözülür çözülmez altın tas buğdayın içerisinden kendini gösterircesine fırlayıverdi. Kabı gören muhafız heyecanlı bir şekilde
İşte hükümdarın tası. Tası bulduk! Tası bulduk, diye bağırmaya başladı.
Tellal, olması gerekenin verdiği rahatlıkla kendinden emin hareket ediyordu. Yusufun kardeşlerinin sevinci kursaklarında kalmış, yutkunmakta güçlük çekiyorlardı.. Başlarını önlerine eğmiş etraflarına bakar hale geldiler.
İçlerinden biri, içindeki kini kusarcasına etrafındaki-lerin duyacağı şekilde :
Eğer Bünyamin hırsızlık yapmışsa ondan önce kardeşi Yusuf da hırsızlık yapmıştı, deyiverdi. Oysa söylediğinin ve bu olayın Yusuf'la hiçbir ilgisi yoktu. Anlaşılan hala Yusuf a karşı kinliydiler.
Yusuf, onlan seyrederken kendisi hakkında yapılan iftirayı duydu. İçi sızladı. Buna rağmen onlara hiçbir şey söylemedi. Onlara kendini tanıtarak planını bozmadı. Kızmadı, öfkelenmedi. Sabırla sebatla neticenin gerçekleşmesini bekledi.
Kendi kendine mırıldandı:
Sizler şu anda gerçekten çok kötü bir durumdasınız. Allah sizi ve anlattıklarınızı en iyi şekilde bilendir.
Muhafızlar Bünyamini alıkoydular. Bünyamin olanları yeni anlamaya başlıyordu. Yusufun kendisine söylediği an bu andı. Bu nedenle olanlara tepki göstermedi.
Yakupoğulları babalarına verdikleri sözü hatırladılar. Bundan önce de Yusufu geri getireceklerine dair babalarına söz vermişlerdi. Şimdi de Bünyamin için verdikleri sözü yerine getirmezlerse babalarının yüzüne nasıl bakacaklardı. Bunu düşünerek Yusufun yanına koştular. Yusuf, zaten onların gelmesini bekliyordu.
Ey aziz! Kardeşimiz Bünyamin'i bırak, onun yerine bizlerden birini al. Çünkü onun yolunu gözleyen yaşlı bir babası var. Bizler ona bir zarar gelmemesi için Allah adına söz verdik. Eğer bizler onu götürmezsek babamıza ne deriz?
Her türlü rica ve dilekte bulunduktan sonra Ey aziz! Bizler seni gerçekten kerim bir insan olarak görüyoruz. Kardeşimizi babamız adına bizlere bağışla, diyerek yalvarıp yakardılar.
Yusuf, kalbini serüeştirip göz yaşlannı içine akıtarak:
Bizler eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Eğer dediğiniz gibi suçludan başkasını alıkoyarsak zalimlerden oluruz, dedi. Ricalarını reddetti. Onları dinlemedi.
Yusuf, muhafızlara emir vererek Bünyamin'i alıkoydu. Yükleri yüklenen Yakup oğullarını sarayın dışına çıkardı.
Bünyamin'in kardeşleri saray dışında bir araya gelerek ne yapacaklarını kararlaştırdılar. Kardeşlerden büyüğü söze girdi :
Kardeşlerim! Biliyorsunuz ki bizler kardeşimizi geri getireceğimize dair babamıza söz verdik. Bundan önce de kardeşimiz Yusuf'u babamızdan almış, babamıza karşı çok büyük bir kusur işlemiştik. Şimdi ikinci affedilmez bir durumla karşı karşıyayız. Bizler babamızın karşısına hangi yüzle çıkabiliriz. Ona nasıl cevap verebiliriz? Allah yaptıklarımızdan dolayı bizleri affetmeyecektir.
Diğer kardeşleri ağabeylerinin sözlerini dinliyor ağabeylerine hak veriyorlardı. Kendi kendilerine :
Biz şimdi ne yapabiliriz. Babamıza nasıl gideriz? dediler. Büyük kardeşleri öfkeliydi :
Allah'a yemin ederim ki! Babam benim geri gelmeme izin verinceye, ya da Allah'u Teala bizim hakkımızda hükmünü belirtinceye kadar yerimden ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en hayırhsidır.
Kardeşlerine yapacaklarını bildirdi:
-Kardeşlerim! Şimdi babamıza dönün ve deyin ki "Ey babamız! Şüphesiz oğlun Bünyamin hırsızlık yaptı. Biz bildiğimiz ve gördüğümüzden başkasına şahit değiliz. Eğer dediklerimize inanmıyorsan, Mısır halkından ve beraber geldiğimiz kafileden sorunuz. Biz gerçekten doğruyu söyleyenlerdeniz. Sözlerimize Allah (c.c) şahittir. Ben sizlerden bir haber gelene veya babamız bizi affedene kadar buradan aynlmayacağım.
Yusufun büyük kardeşi ile Bünyarnin haricindeki kardeşleri babalarına doğru yola çıktılar. Yola düştüler.
Yusufun hazırladığı bir senaryo ile hükümdarın altın tası Bünyamin'in yüküne gizlice konulmuş, bu şekilde Bünyamin'İn yanında kalması sağlanmıştı.
Bünyamin, başından beri bir şeylerin olmasını bekliyordu. Fakat bu şekilde bir durumla karşılaşacağını ummuyordu. O da şaşkındı.
Kenan hukukunda hırsızın cezası kendisinin alıkonması olduğundan, Yusuf böyle bir plan gerçekleştirmişti. Böylece Yusuf ve Bünyamin birbirlerine kavuştular.
Yusufun kardeşleri üzüntülü bir şekilde babalarının yanına vardılar.
Yakup (a.s), oğullarım sevinçle karşıladı. Gelenlerin içinde büyük oğlu ve Bünyamin'i görmeyince sevinci endişeye dönüştü. Korku dolu bir sesle :
Diğer kardeşleriniz nerede? diye sordu.
Oğullan daha çok üzgün ve sessizdiler. Hiç birisi cevap vermeye cesaret edemiyordu. Babalarının telaşı daha da arttı :
Kardeşleriniz neredeler. Bünyamin niye yok. Başlarına bir şey mi geldi?
Bunun üzerine Yakup'un oğullan başlanna gelenleri babalanna olduğu gibi anlattılar. Ağabeylerinin söylediklerini de babalanna aktardılar. Anlattıklanna Allah'ı şahid tuttular.
Babalan Yakup (a.s) anlatılanlara inanamadı. Yu-suftan sonra Bünyamin ve büyük oğlunu kaybetmesi ona çok ağır geliyordu. Olaylann bu şekilde gelişmesinin ilahi bir anlamı olmalıydı.
Yakup, ilahi imtihandan başka bir şey düşünemezdi. Bu ancak ilahi takdirin sonucuydu. Allah'u Teala onu bu şekilde imtihan ediyor, kendisine olan bağlılığını ölçüyordu.
Yakup (a.s), dün Yusuf için, bugün de büyük oğlu ve Bünyamin için acı çekiyordu. O iki büyük musibetin ardı ardına gelmeyeceğine inanıyordu. Allah, üç evlat acısını kendisine çektirmezdi. Bunda olsa olsa Allah'ın bir hikmeti gizliydi. Bu hikmet Allah'u Tealanın tüm sevdiği insanlann başına getirdiği imtihandan başka bir şey değildi.
Yakup (a.s) içinden " Muhakkak bunda büyük bir hikmet saklı" diye düşündü. Kalbi rahatladı. Gönlü huzur buldu. Aklı başına geldi. Metanet göstererek Rabbine tevekkül etti
İnanıyorum ki Rabbim olan Allah, onların hepsini bana geri getirecektir. Çünkü o hikmet sahibi ve merhametli olandır. O her şeyden haberdar, her şeyi gören her şeyi çok iyi bilendir. O rahmet edenlerin en merha-metlisidir. Bizlere düşen en güzel şekilde sabredip, şükretmektir.
Sır Ortaya Çıkıyor
Yakup (a.s) oğullarını teselli etti. Yine sabredip Rabbinin kendileri hakkındaki takdirini bekleyecekti. Lakin o da herkes gibi bir insandı. Onun da bir kalbi vardı. Taşıdığı kalb insan kalbiydi. Taştan bir parça değildi, onun da duygulan vardı. O da et ve kemikten yaratılmıştı. O da şefkat ve merhamet yüklüydü.
Hz. Yakup, Yusuf'u(a.s), hatırladıkça içindeki kor alevleniyor, bir ateş misali kalbini yakıyordu. Hüznü artıyor, yaşlı bedeni buna tahammül etmede zorlanıyordu. İçindeki acı o kadar artmıştı ki kendinden geçerek:
Ah Yusufum, Allah! deyip kenara yığıldı.
İçine gömdüğü acı, bedenini zayıf düşürmüş, direncini yenmişti. Yakup (a.s)'ın kendinden geçerek yatağa baygın bir şekilde düşmesine neden olmuştu.
Etrafında bulunan çocukları Yakup (a.s)'ı yatağa uzattılar. Rahatlaması için göğsünü açıp, kol ve bacaklarına masaj yaptılar.
Bu şekilde kendine gelen Yakup (a..s) gözlerini açmasına rağmen kimseyi göremiyordu. Şaşkınlıkla :
Ne oldu bana, neden ışıkları söndürdünüz? Diye sordu çevresindekilere.
Oğullan :
Kendinden geçtin, bayılmıştın, dediler. Fakat ışıkla-n söndürmüş değiliz, görmüyormusun?
"Vakup (a.s) gözlerini daha çok açarak çevresine baktı.
Görmüyorum. Allah'a yemin ederim ki gözlerim görmüyor.
Çevresinde bulunan kadınlar ağlaşmaya başladılar. Oğullan hayrete düşmüş ne yapacaklannı şaşırmıştılar.
Yakup (a.s)'ın acılı haliyle geçirdiği rahatsızlık gözlerine perde indirmiş, gören gözleri görmez olmuştu. O artık göremiyordu. Oğullan babalannın bu halini görünce :
Allah'a and olsun ki hep Yusuf u düşünmen seni bu hale koydu, diye sitem ettiler. Sen hala onu düşünüyor, hatınndan çıkarmıyorsun. Senin bu düşüncen and olsun ki bir gün seni kötürüm yapacak ya da büsbütün helak edecektir.
Hz. Yakup oğullanndan şefkat beklerken bu görmez hali ile azar işitmesi onu daha çok üzdü. Buna rağmen oğullarına :
Ey oğullanm! dedi. Ben gam ve kaderimi sadece Allah'a arz ediyorum ve ben Allah tarafından sizlerin bilmeyeceği şeyleri biliyorum.
Yakup, Allah'ın peygamberlerinden bir peygamberdi. Ümitsizliğin küfür olduğunu biliyordu. O, hiçbir zaman Rabbinden umut kesmemişti. Her zaman ümitvardı. Rabbinin onu evlatlarına kavuşturmasını diliyordu.. Bu ümitle oğullarına dönerek:
Ey oğullanm! Mısır'a gidin, dedi. Yusuf ve kardeşlerini araştırın. Allah'ın rahmetinden de ümit kesmeyin.
Babalarının tavsiyelerini dinleyen oğulları, biraz da kendi hatalarını telafi etme arzusu ile Mısır'a geri dönmeyi bir kurtuluş olarak gördüler. Hemen hazırlanıp Mısır'a doğru yola çıktılar.
Yakup oğullan Mısır'a varır varmaz Yusufun huzuruna vardılar. Yusuf'a (a.s) hallerini arz ederek :
Ey aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı. Bizler kardeşimizi alabilmek için değersiz bir sermaye ile geldik. Hakkımızı ölçerek ver. Kardeşimizi bizlere bağışla. Allah muhakkak sadaka verenleri mükafatlandırır, dediler. Bir diğeri sözü alarak :
Ey aziz! dedi yalvararak. Babamızın çok sevdiği Bünyamin'ini alıkoymanız babamızı kör ve kötürüm yaptı. Me olur kardeşimizi bizlere bağışla veya bizlerden birini onun yerine alıkoy.
Yusuf, merhametli ve şefkatli bir insandı. Kardeşlerinin acınası hallerine daha fazla dayanamadı. Kalbinin hilm ve yumuşaklığı tahammül sınırlarım aşıyordu. Artık geçmişi ve kardeşlerinin yaptıklarını tamamen unutmuş, kardeşlik bağı ve sevgisi her şeye galebe çalmıştı. Karşısındakiler de aynı babanın evletlarıydılar. Hepsi peygamber çocuklarıydı.
Başlarına gelen musibetleri bir hükümdar yardımcısına şikayet ediyor, ondan yardım istiyorlardı.
Yusuf, daha ne zamana kadar sımnı onlardan gizleyecekti. Ne zamana kadar bu acınası hallerine tahammül edebilirdi. Artık sımnın açıklanma sırasının geldiğine karar verdi. Kardeşlerine acıyarak :
Sizler, cahilliğiniz nedeniyle Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? diye sordu.
Yusufun huzurunda bağdaş oturmuş kardeşleri afalladılar. Birbirlerine " Bu bizlerin sırrını nasıl bilebilir" diye sorarcasına baktılar. Yusuf'un başına gelenleri kendileri haricinde kimse bilmiyordu. Bir de Yusuftu bilen.
Dikkatlerini vezirin üzerinde toplayarak onu tanımaya çalıştılar. Acaba Yusuf muydu koltukta karşılarında oturan. Şimdiye kadar bunu hiç düşünmemiştiler. Neden sonra yaş ve şekil olarak vezirin Yusuf'a benzediğini fark ettiler. Yine de karşılanndakinin Yusuf olduğundan emin olamıyorlardı. Şüphe ile karışık bir şekilde
Yoksa sen gerçekten kardeşimiz Yusuf musun? diye sordular ümit ve korku dolu bir sesle.
Yusuf gözlerinin içerisine bakarak ciddi ve kararlı bir şekilde :
Evet ben Yusufum, dedi. Kardeşi Bünyamin'i de yanına çağırarak "Bu da kardeşim Bünyamin".
Kardeşleri olanlara şaşırmış, nasıl bir yaklaşım göstereceklerine karar veremiyorlardı. Bir yandan Mısır'ın hükümdarı 'kardeşinizim' diyor, diğer yandan yıllar evvel öldürmek için karanlık bir kuyuya atılan kardeşleri sapasağlam karşılarında duruyordu.
Şimdi sevinip üzülme arasında kararsız kalmışlardı. Sanki onlar korku ve ümit arasında bocalayıp duruyorlardı. Yusufun da duyacağı bir şekilde kendi kendilerine :
Sübhanailahî Yusuf hala sağ mı? Kuyuda ölmemiş mi ? diye soruyorlardı.
Mısır azizi gerçekten kardeşleri Yusuf muydu? Yusuf muydu kendilerine Mısırın hazinelerinden ürünler veren? Yusuf muydu Mısır'ın tahtına oturan?
Bunun gibi onlarca soru zihinlerini tırmalıyordu. Sonunda karşılarındaki kişinin kardeşleri Yusuf olduğuna ikna oldular. Af diler bir sesle :
Sen gerçekten kardeşimiz Yusuf musun, diyerek tekrar sordular?
Evet! Ben kuyuya attığınız kardeşiniz Yusufum Allah bana lütufta bulunarak beni kuyudan çıkardı. Şimdi de gördüğünüz gibi beni Mısır'ın hazinelerinin başına getirdi. Allah birbirimize kavuşmayı bizlere lütfetti. Bizleri nimeti ile nimetlendirdi. Çünkü kim Allah'tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananlann mükafatını yok etmez.
Sesi rahatlatıcıydı. Yusufun kardeşleri yaptıkları hatayı anladılar. Yaptıklarından pişmanlık duydular. Utançtan başlarını önlerine eğdiler. He diyeceklerini bilemiyorlardı. Onlardan birisi tüm cesaretini toplayarak
konuştu:
Allah'a and olsun ki hakikaten Allah seni bizlere üstün kılmış. Bizler gerçekten tüm yaptı klan hata edenleriz.
Diğer kardeşleri susmuş, Yusufun ne diyeceğini ve nasıl bir karar vereceğini merakla bekliyorlardı.
Yusuf, kindar bir insan değildi. Kardeşlerinin yaptıklarına karşılık her hangi bir intikam almazdı. O her zaman kötülüğe iyilikle karşılık verenlerdendi. Onun yanında kötülüğe kötülükle karşılık verme anlayışı yoktu. İnsanlann da bu şekilde davranmalarını isterdi.
Bu nedenle kardeşlerine kızmadı. Onlan rencide etmedi. Onların onurlarını kırmadı. Küçük düşürmedi. Hallerine bakarak onlara acıdı. Onlann daha fazla üzülmemesi için :
Bu gün sizleri yaptıklannızdan dolayı kınayacak değim, dedi. Sizler de samimi bir kalple Allah'a tevbe ediniz. Allah hakkıyla tevbe edenin tevbesini kabul edendir. Ben de sizler için Rabbime dua edeceğim. Allah sizleri affetsin. Muhakkak O, merhametlilerin en merhametlisidir.
Kardeşleri Yusufun davranışına çok sevindiler. Başlarını önlerinden kaldırarak konuştular:
-Bizler gerçekten senin çok merhametli bir kardeş olduğunu gördük. Sen gerçekten yüce bir kalbe sahipsin.
Yusuf, kardeşlerinin gönlünü aldıktan sonra babasının durumunu öğrenmek isteyerek :
-Babam Yakup nasıl? O şimdi ne durumda? diye sordu.
Kardeşlerinden biri üzüntüyle :
-Babamızın durumu içler acısı dedi. Seni ilk günden beri unutamadı. Hep seni sayıklıyor. Bir gün geleceğini ümit ediyor. Bünyamin'in sizin yanınızda alıkonulmasından sonra daha da kötü bir hale düştü. Bünyamin'in alıkonması İle gözlerine kara sular indi. Görmez oldu artık.
Yusuf, kardeşi Bünyamin'in elinden tutarak : -Biliyor musunuz? Ben sizleri ilk geldiğiniz günden beri tanıdım. Yüklerinizi Bünyamin'i getirmeniz için geri gönderdim. Bünyamin'i bir planla alıkoydum. Aslında hükümdarın tası kaybolmadı. Yüklerinizi dolduranlar bilinçli bir şekilde tası Bünyamin'in yükünün arasına koydular. Böylece yaptıklarından onlan haberdar etti. Bünyamin'in masum olduğunu hiçbir şekilde hırsızlık yapmadığını onlara bildirdi.
Her şeyi yeni öğrenen Yusufun kardeşleri ne yapacaklarını şaşırdılar. Yusuf, onlara :
Şimdi kalkın. Kenan illerine varın, dedi.
Üzerinden gömleğini çıkararak :
Bu gömleğimi de götürüp babamın yüzüne sürün. Allah'ın izniyle babamın gözleri görmeye başlayacaktır. Babamla birlikte tüm ailelerinizi de bana getirin, gelin, dedi kardeşlerine.
Böylece Yusuf, kardeşlerine tüm sırlarını açmış, onları mutlu kılacak bir şekilde Kenan illerine doğru yolcu etmişti.
Hazreti Yakup Yol Gözlüyor
Makup (a.s), oğullarını Mısır'a gönderdiğinden beri bir haber alırım ümidiyle yol gözlüyordu. Oğullarını özlemiş çok özlemiş, onlara kavuşmaya dair Allah'tan ümit kesmemişti.
Yakup'un oğulları Yusuf'un gömleği ile Mısır'dan çıktıklarında Yakup (a.s) sevdiği bir kokuyu almaya başladı. Bu, yıllar evvel kaybettiği Yusufun kokuşuydu. Önceleri yanıldığını sanıyordu, fakat zaman geçtikçe bu kokuyu daha iyi almaya ve diğer kokulardan ayırt etmeye başladı. Hiç şüphe yok ki bu, kayıp oğlu Yusufun kokuşuydu. Bundan emin olduktan sonra çevresinde oturanlara :
Beni kınamayın, dedi. Sanırım kayıp oğlum Yusufun kokusunu alıyorum.
Çevresindekiler buna önem vermediler. Sözlerini yaşlılığına verdiler. Onun hayal kurduğunu sanarak :
Vallahi sen hâlâ Yusufu göreceğini sanıyorsun,dediler. Oysa o yıllar evvel kurtlar tarafından öldürüldü.
Yakup'un oğullan Kenan illerine yaklaşıyorlardı. Yusufun gömleği de oğullarıyla beraberdi. Gömleğin kokusu Yakub'a mesafelerce öteden ulaşıyordu. Yakup, Yusufun kokusunu aldığından emindi artık. Etrafında bulunanlara hissine oîan güvenini belirtmek için :
Allah'a and olsun ki ben gerçekten Yusufun kokusunu alıyorum, dedi ciddi bir şekilde.
Çevresindekiler ona bir türlü inanmadılar. Sözlerini yaşlılığına yordular. " Sen gerçekten bunamışsin." dediler. Oysa O, bir peygamberdi. Başkalarının bilmediğini Allah ona bildirirdi. Yusuf'un gömleğinin kokusunun babasına ulaştırılması hiçte zor değildi alemlerin Rabbi olan Allah için. Bu Allah'ın ona bir lütfuydu. İşte Allah dilediğine bu şekilde lütuf eder.
Aradan günler geçti. Bir gün çobanlardan biri Yakup (a.s) huzuruna girerek :
Müjde, Müjde! Oğulların Mısır'dan dönüyorlar, diyerek Yakup (a.s)'a müjdeli haberi iletti.
Yakup heyecanla oğullarının içeri girmelerini bekledi. Tüm ailesi çevresinde toplanmış onlar da gelenleri bekliyorlardı. Çok geçmeden oğullarından biri sevinçle İçeri girdi ;
Babacığım müjde, dedi. Biz Yusufu bulduk. O şimdi Mısır'a aziz olmuş.
Bu arada diğer kardeşleri de gelmiş etraf insanlarla dolmuştu. Herkes " Yusuf bulunmuş, Yusuf bulunmuş" diye haber iletiyordu birbirlerine. Yakup bu haberle sevinç gözyaşları döküyor, çevresinde bulunanlara ;
Ben sizlere Yusuf'un kokusunu alıyorum dememişmiydim, diyerek hislerinin doğruluğunu gösteriyordu.
Oğullarından büyüğü, görmeyen babasının yanına yaklaşıp ellerinden öperken babası :
Vallahi Yusufun kokusunu yanında alıyorum, dedi oğluna. Oğlu daha fazla dayanamayıp göğsünde sakladığı Yusufun gömleğini çıkardı. Babasına ağlamaklı bir sesle sundu:
Sevgili babam! İşte Yusuf'un değerli gömleği. Bunu sana gözlerinin açılması için gönderdi. Al ve yüzüne sür.
Yakup (a.s), Yusuf'un gömleğini alıp yılların hasret ve özlemiyle yüzüne, gözüne sürdü. Öptü. Kokladı. Ağladı, ağladı. Bir süre bu şekilde özlemini gidermeye çalıştı.
Herkes susmuş, pür dikkat Yakup (a.s)'ı seyrediyordu. Acaba gömlek gözlerini açacak ve Yakup (a.s) eskisi gibi görebilecek miydi?
Yavaş yavaş Yakup (a.s) kendine gelmeye başladı. Son kez öptüğü gömlekten başını kaldırmaya çalıştı. Herkes onu seyrediyordu. Çevresini şöyle bir gözden geçirdi. Herkes sonucu merak ediyordu. Birden :
Sizleri görüyorum, dedi seviçle. Görüyorum artık, Allah'a şükürler olsun gözlerim açıldı.
Yakup (a.s)'m gözleri görmeye başlamış, ailesi ve çevresi bu duruma şaşmıştı. Böyle bir şeyin olmasına inanamıyorlardı. Yakup (a.s) onlara :
Ben sizlere Yusufun kokusunu alıyorum dememişmiydîm. Şimdi inandınız mı? dedi.
Çevresinde bulunanlar hayretle: :
Vallahi sen gerçekten doğru sözlü olansın, dediler.
Ben sizlere, "Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz şeyler bana bildirilir." demedim mi? Yanındakiler :
Vallahi bizler, senin "Allah'ın hak peygamberi" olduğuna iman ettik, dediler.
Üzüntü ve kederin yerini sevinç ve mutluluk almıştı. Herkes sevinç içindeydi. Yalnız oğullan başlarını önlerine eğmiş, işledikleri suçtan dolayı pişmanlık duyuyor, babalarından aflarını istiyorlardı. Boyunları eğik ve utanç içersindeydiler :
Ey babamız! Allah'tan bizleri affetmesini, günahlarımızı bağışlamasını dile. Çünkü bizler gerçekten günahkarız.
Yakup (a.s), Yusufun haberini aldıktan sonra bundan önceki yapılanları unutmuş, yapılanlar gözlerine önemsiz gelmeye başlamıştı. Oğullarının tövbe edip Allah'a yönelmesi de kendisini sevindirmişti.
-Sizin için, dedi onlara. Rabbimden af dileyeceğim, çünkü o gerçekten çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.
Kenan illeri o gün bayram yaptılar. Yakup (a.s) bir çok hayvan kestirerek fakir fukaraya yedirip içirdi. Herkes Allah'ın verdiği nimetlerle nimetlendi. Sevinç, mutluluk ve esenlik Kenan ellerinde yayıldı. Yusufun yaşaması ve Mısır'a vezir olması herkesin dilinde dolaştı. Her yerde Yusuf konuşuldu.
Kenaniler Mısıra Hicret Ediyor
Musufun teklifi üzerine Yakup (a.s)'ın ailesi Mısır'a göç etmek için hazırlandılar. Kısa bir süre sonra da yola kovuldular. Develer hazırlanmış çocuklar ve yaşlılar develerin üzerine bindirilmiş, gençler develerin ardında yürüyorlardı. Böylece günlerce yol aldılar.
Yakup (a.s), oğullarını görmek için sabırsızlanıyor bir an önce Mısır'a ulaşmak istiyordu. Bu nedenle molaları kısa kestiriyor, az uyuyor, hızlı gidiyorlardı.
Yusuf (a.s) da babasını çok özlemiş biran önce gelmelerini sabırsızlıkla bekliyordu. Günlerini kardeşi Bünyamin ile dertleşerek geçiriyor, Kenan yollarını her gün gözetletiyordu.
Bir gün Yusuf ile Bünyamin sarayın balkonunda oturmuş hem hasret giderip hem de babalarının yolunu gözetlerken uzaktan bir atlının dolu dizgin saraya doğru geldiğini gördüler. Acaba bu atlı babalarından bir haber getirmiş olabilir miydi? Bu ümitle atlıyı gözleriyle takip ettiler.
Sarayın burçiannm altına gelen atlı, Yusuf (a.s)'ı görmüştü. Tam hizalanna gelerek :
Vezirim! Vezirim! dedi bağırarak. Müjde, Kenan ellerinden gelen kervan göründü.
Yusuf, zaten böyle bir haber bekliyordu, flemen muhafızları çağırarak kervanı karşılamak için hazırlanmalan-nı söyledi. Kendisi de hızlı bir şekilde aşağı inerek atını hazırladı. Muhafızlar ve piyadeler hazırlanmış ictimaya girmişlerdi. Yusuf, onları denetledikten sonra askerlerin başına geçerek şehir dışına doğru yola çıktı.
Yusuf (a.s)m. Muhafız birliğinin başında babasını ve anasını karşılamaya çıktığını duyan halk, ona olan sevgisinden dolayı yollara döküldü. Mısır'da bayram havası vardı. Herkes Yusuf un sevincini paylaşıyordu. Kısa bir sürede yollar insanlarla doldu. İnsan seli Kenan illerinden gelecek kervanı karşılamak için şehir dışına akıyordu.
Bu gün Mısır için önemli bir gündü. Bu gün Mısır için mübarek bir gündü. Bu gün mısır için bayram olarak kutlanacak bir gündü.
Yusuf, muhafız alayının başında, piyedeler alayın arkasında, halk da onlann arkasında gelenleri karşılamaya çıktılar.
Şehir dışına yakın bir yerde her iki topluluk karşılaştı. Yakup (a.s) kervan'ın başındaydı. Yusuf babasını görünce hemen atından indi. Babasına doğru Koştu. Babası da atından inerek Yusuf'u kucakladı. Yusuf babasının elini öpüyor, babası oğlunun yüzünü gözünü doya doya öpüyordu.
Her ikisinin gözlerinden sicim gibi sevinç gözyaşları akıyordu. Gah ağlıyor, gah gülüyorlardı. Bir süre böyle kaldıktan sonra diğerlerini de hatırlayarak birbirlerinden ayrıldılar. Yusuf annesini de karşılayıp ellerinden hasretle öptü.
Yusuf kardeşlerine ve ailelerine dönerek ; -Hoş geldiniz! Sefalar getirdiniz, diyerek sevgisini belirtti.
Bu gün Yakup oğullarının sevinç ve mutluluğuna diyecek yoktu. Herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Halk, Yusuf ve ailesinin sevgisine katılıyor, onlarla seviniyordu. Yusuf tüm ailesinin karşısına geçerek Allahın izin ve iradesiyle Mısır şehrine emin ve güven içerisinde giriniz, dedi.
Yusufun sözüyle muhafız ve askerler iki şikka ayrıldılar. Halk gelenleri aralanna aldı. Yusuf ve babası Yakup (a.s) kervanın başında, kervan onlann arkasında, asker ve korumalar arasında halkın içinde ilerleyerek saraya girdiler.
Misafirlerin hepsi sarayın büyük salonunda toplandılar. Yakup (a.s) ve oğullan ortada, saray halkı çevrelerinde halka oluşturdular.
Yusuf, babasının ve anasının ellerinden tutarak onfa-n tahtının üzerinde kendi yanına oturttu.
Yusuf un babası Yakup, hiçbir zaman böyle bir ihtişam ve debdebe ile karşılaşmamıştı. Mısır tahtının üzerinden salona bakınca insanlann kayıtsız şartsız bir şekilde Yu-sufa boyun eğdiklerini gördü.
Yusufun bir dediği iki olmuyor, herkes ona itaat ve saygıda kusur etmiyordu. Bu kendilerini çok etkiledi. Allah'ın verdiği bu nimetlerden dolayı tahtın üzerinde secdeye kapandılar.
Yakup (a.s)'m secdeye kapanması salonda bulunanların hepsinin secdeye kapanmasına neden oldu. Herkes secdeye kapanmış Rablerine şükür ediyordu. Başlannı secdeden kaldırdıktan sonra Yusuf, huzur ve mutluluk içerisinde dost ve akrabalanna bakarak babasına :
Sevgili babacığım! dedi. İşte bu gördüğün saltanat ve hakimiyet, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Hani küçükken ben; on bir yıldız, güneş ve ay'ın bana secde ettiğini görmüştüm de bana; "kardeşlerine söyleme" demiştin. İşte şimdi Rabbim o gördüğüm rüyayı gerçekleştirdi. İnsanları hizmetime koydu. Bana hükümdarlann yanında yer verdi. Doğrusu Rabbim bana çok şey lütfetti. Şüphesiz Rabbim dilediğine lütfedicidir.
Yakup oğullan o günden sonra Mısır'a yerleştiler. Yönetim ve iktidarda söz sahibi oldular. Zamanla çoğalıp halkın arasına girdiler. Mısır halkı ile kaynaştılar.
Yusuf (a.s) iktidarı döneminde Mısır halkı adil ve eşit bir şekilde yönetildi. Her yerde adalet hakim oldu. Zalimler zulüm yapamadılar. Mazlumlar haklarını arayıp sorabiliyorlardı. Kimsenin yaptığı zulüm kendisine kâr kalmıyordu. Güçlü mazlumu ezmiyor, kimse keyfî bir şekilde dav-ranamıyordu. Ülkenin zenginlik kaynakları adil bir şekilde dağıtılıyor, mallar zenginler arasında dolaşan meta haline gelmiyordu. Zenginler mallarından fakirlerin hakkını gözetiyor onların yokluk içerisine düşmelerine izin vermiyorlardı.
Ülkenin kaynaklan düzenli paylaşıldığından kimse kimseye muhtaç olmuyordu. İnsanlar mutlu ve mesud bir şekilde hayatlarını sürdürüyor, adavet ve düşmanlık meydana gelmiyordu.
Halk birbirlerine saygı ve sevgi göstermeyi önemsemiş aralanndaki sevgi bağı her şeyin üzerine çıkmıştı.
Bunlar Yakup (a.s) ve Yusufun insanlar arasında Allah sevgisini ve Allah korkusunu yayması ile gerçekleşmişti. Mısır halkı hiçbir zaman bu kadar birbirlerine sevgi ve saygı ile yaklaşmamış ve birbirlerine bağlanmamıştı.
Yakup (a.s) Rabbine şükür etti. Hayatını namaz ve Allah'a ibadetle geçirdi, Ömrünün geri kalan zamanını Mısır'da Yusuf ve tüm ailesi ile birlikte mutlu bir şekilde geçirdi.
Yakup {a.s) Yirmidört yıl gibi bir süre, Mısır'da yaşadıktan sonra Rabbine kavuştu. Vasiyeti üzerine babası İshak'ın Şam'da bulunan mezarının yanına defn edildi.
Sonuçların En Güzeli
Yusır Topraklannm yönetimi Yusuf (a.s)ı Allah'ın dinini yaşamaktan alıkoymadı. Onu Rabbine itaat etmekten uzaklaştırmadı. Yusuf, her zaman Rabbini anıyor, ona ibadet ediyor, yalnız ve yalnız ondan korkuyordu. Yusuf, Allah'ın emirlerini Mısır halkının arasında yaydı. Mal ve mülk peşinde koşmadı. Dünya malını toplayıp yığanlardan olmadı. Ardında salih amelden başka hiçbir şey bırakmadı.
Nihayet hayatın herkes için son bulduğu gibi Yusuf (a.s) için de son bulma saati geldi çattı. Yusuf (a.s) krallar gibi debdebeli törenlerle süslenmiş bir ölüm istemiyordu. Cenaze merasiminin krallara yapılan şölenlerle gerçekleştirilmesine izin vermedi. Kralların yanlanna, hükümdarların piramitlerine gömülmek istemiyordu.
Kralların değil de salih insanlann yanına gömülmesini istedi. Bu nedenle Rabbi olan Allah'a şu şekilde duada bulundu :
Ey Rabbim; Mülkten bana nasibimi verdin. Bana rüyada görülen olayların yorumunu da öğrettin.
Ey gökleri ve yeri yaratan; Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür. Ve beni salihler arasına kat.
Allah, Yusuf (a.s)'ı Müslüman olarak vefat ettirdi. Onu ataları İbrahim, İshak, ve Yakup (s.a.)'ın yanına aldı.
İslami Okul Okulların En Önemlisi