Muhtelif - 3. Sayfa - Cagdas
ikinci Bölüm
SAPMA AKIMI
Baş döndürücü zirve ile bu ümmetin şimdi içinde kıvrandığı çukur arasında insanın aklını başından alan korkunç bir mesafe var.
Kendisinden önce tarihte hiç bir milletin ulaşamadığı ve ondan sonra da başka hiç bir milletin bir daha eremediği yüce zirvelere tırmanmış bir ümmet düşününüz. Bu ümmet nasıl oldu da daha sonra acı bir yokluk, zillet, zavallılık ve aşağılık derekesine yuvarlanarak günümüzde başka hiç bir milletle boy ölçüşemeyecek bir gerilemeye uğruyor? Bu durum acaba bu ümmet için normal midir?
Tarihte, "geçmişe malolmuş" bazı milletler varolmuştur. Bunlar —yeryüzü ölçüleri ile— çok şanlı dönemde yaşamışlar, yüzyıllarca yeryüzünde hükmetmişler, uzun zaman geniş topraklar üzerinde egemenlik sürdürmüşler, sayısız güç kaynaklan elde etmişler, fakat günün birinde sanki hiç bir zaman varolmamışçasına dağılıp, yokluğun karanlığına gömülmüşlerdir. Tarihin en büyük imparatorluğu olan zalim Roma imparatorluğu bunların başında gelir. Bir başkası da bu imparatorluğun rakibi olan Pers (Eski îran) imparatorluğudur. Bu devletlerin başlarından geçenler gerek kurulup güçlendikleri ve gerekse dağılıp yokluğa karıştıkları dönemlerde hep değişmez ilâhî kanunlarla, insanlık hayatında bu kanunları yürürlüğe koyan ilâhi irade uyarınca gerçekleşti. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Görmezler mi ki biz nasıl yeryüzüne gelip kâfirlerin egemenlik alanlarını dört bir yandan daraltıyoruz? Hüküm veren Allah'dır. Bu hükmün ardına düşüp onu geri çevirecek yoktur. O, hesabı çabuk görendir." (Rad/41)
"Onlar eskilerin çarpıldıkları kanunlardan başka bîr akıbet mi bekliyorlar? Allah'ın kanunlarının değiştiğini göremezsin. Allah'ın kanunlarında sapma göremezsin." (Fatır/43)
Fakat bu inanç ümmetini düşününüz. Acaba ca-hiliye toplumları hakkında yürürlüğe girmiş olan sosyal kanunlar onun üzerinde de yürür mü, onun hakkında da geçerli olur mu?
Ünlü islâm tarihi yorumcusu îbni Haldun'a göre devletlerin hayatını belirleyen bir "kanun" vardır. O, buna "yaşlanma kanunu" adım verir. Ona göre devletler tıpkı fertler gibi, zayıf olarak doğarlar, zamanla gelişip güçlenerek etkinliklerini arttırırlar. Fakat belirli bir süre sonra yaşlılık çağına erince, tıpkı bireyler gibi, yeteneklerini yitirerek ve dinamizimlerini kaybederek yokolmaya mahkum olurlar. Çağdaş İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee de İbn-i Haldun'a dayanarak bu görüşü tekrarlıyor, îbni Haldun tarafından ortaya atılıp günümüzde A. Toynbee tarafından savunulan bu görüş cahiliye devletleri ve uygarlıkları hakkında doğru olabı lir. Çünkü bu devletler belirli bir "halk" tabanına dayanırlar. Buna göre eğer halkların ya da milleti rin yaşlanması tıpkı fertlerde olduğu gibi ilâhî kanun gereği ise, bu halklar tarafından kurulan devletlerin de —gençlik ve olgunluk dönemlerindeki hiç yokolmayacak gibi sanılan güçlülük faktörlerine rağmen— ömürlerinin belirli bir çağını yaşadıktan sonra yaşlanma afetine uğrayabilirler.[1]
Fakat "inanç ümmeti" belirli bir millete, belirli bir "halk" tabanına değil, belirli bir "inanç"a dayanır. İnanç da süreklilik niteliğine sahip bir unsurdur. Bu durum, inanç ümmeti ile cahiliye zihniyetinin ortaya çıkardığı diğer milletler arasında bulunan en belirgin farktır. Öyle bir temelli fark ki, bu ümmeti, cahiliye milletleri için geçerli olan sojsyal kanunlardan farklı kanunlara bağlar ve dolayısı ile onun kaderini öbürlerinkinden bambaşka yapar.
Gerçekten inanç ümmetinin, yani İslâm ümmetinin pratik tarihi, milletlerin hayatında geçerli olup da günü gelince onların tarih sahnesinden silinmesine yolaçtığını varsaydığı "kanun"dan tamamen bambaşka şekilde gelişmiştir. Neden derseniz, İslâm tarihi her ne kadar günümüze kadar uzanan bir gerileme eğilimi izledi ise bu eğilim düz bir çizgi şeklinde değil, zikzaklı bir kırık çizgi biçimindedir. Başka bir deyimle bu sürekli gerileme eğilimi, kendi içinde bazı ilerleme aşamaları taşır. Meselâ Haçlı ordularını dize getiren Selâhaddin-i Eyyûbi'nin, Moğol saldırılarını durduran Melik Kuduz 'un ve İslâm egemenliğini Avrupa içlerine kadar uzatan Osmanlı hükûmdarı Muhammed Fatih'in temsfl ettikleri başarılı ilerleme aşamalan gibi.
Öteyandan bu ümmet yakalandığı bütün hastalıklara, çözülme belirtilerine ve uğradığı bütün iç ve dış felâketlere rağmen tarih sahnesine çıkışından on dört yüzyıl sonra halâ varlığını sürdürüyor, yani yokluğun karanlığına gömülmemiştir. Sözkonusu ondört yüzyıl, tarihte hiç bir devletin, belki de hiç bir milletin yaşamayı başaramadığı çok uzun bir süredir. Sadece bu kadar da değil. Bu ümmet günümüzde yeniden doğuşa benzeyen bir dönemin sancılarını yaşıyor, dost-düşman bütün gözlemcilerde bu izlenimi uyandınyor.
Bu ümmetin başına gelen bunca musibetlere rağmen sırf şu ana kadar varlığını sürdürmüş olması, îbni Haldun'un varsaydığı kanunun, yani yaşlılık sebebi ile yokolma kanununun, hakkında geçerli olmadığını kanıtlar. Buna bir de günümüz islâm dünyasının her yanında görülen yeniden diriliş hareketini ekleyelim. Ayrıca gözden kaçırmamamız gereken bir üçüncü gelişme var karşımızda. O da îs-lâmiyetin bunca yüzyıl boyunca hiç ayak basmamış olduğu bazı dünya bölgelerine şu günlerde girmeye başlamasıdır. Japonya, Kore, Finlandiya ülkeleri ile yüzlerce, hatta binlerce Avrupalı ve Amerikalının bu dine girmesi örnekleri gibi.
Bu gerçeklerin her üçünü de gözönüne aldığımız zaman îbni Haldun tarafından ortaya atılan yaşlılık sonucu yokolma kanununun doğru olsa bile— belirli bir halka değil de, inanç kaynağına dayanan ümmet hakkında kayıtsız-şartsız biçimde geçerli olamayacağı sonucuna varırız.
Bütün bunlara rağmen yukarda işaret ettiğimiz realite, yani bu ümmetin bir zamanlar bulunduğu yüce zirveden bu gün içinde yaşadığı derin çukura yuvarlanmış olduğu gerçeği kafaları kurcalamaya devam ediyor.
Evet. Gerçi bu ümmet vaktiyle dünyaya nam salan, yıkılmaz sanılmış egemenlikler kuran eski milletler, devletler, düzenler ve imparatorluklar gibi yokolmadı. Fakat şu sorular yine de zihnimize takılıyor: Nasıl geriledi? Niçin geriledi? Niçin bir zamanlar ulaştığı yüksek zirveyi koruyamadı? Yüksek zirveyi korumak bir yana, neden daha altına düşmemekle yükümlü olduğu ve korunduğu takdirde köklü ve güvenli yaşamayı garanti eden asgari çizgiyi bile koruyamadı?
Bu soruların arkasından akla şöyle sorular da gelebilir?: O halde islâm nedir? Onun bu ümmetin hayatındaki rolü nedir? Neden bu ümmetin sıyrı-la sıyrıla günün birinde cahiliye milletlerinin, hatta bazı alanlarda onlardan da daha kötü duruma düşmesi mümkün olduğuna göre inanç ümmeti ile cahiliye milletleri arasındaki fark nedir? Buna göre dinin değeri nedir ve onun pratik hayatta ne gibi bir rolü vardır?
Şimdi bu sorulara cevap vermeye çalışalım: Din, onu taşıyan insanların vicdanlanndan bağımsız olan etkisini gösteren, kendi kendine isleyen "otomatik bir mekanizma" değildir.
Eğer yüce Allah (c.c.) isteseydi, insanları doğru yolda yürümeye zorlar; o zaman onlar bu yola ne ters düşebilirler, ne gerisinde kalabilirler ve ne de ondan sapabilirlerdi. Nitekim yüce Allah'ın (c.c.) gökler ve yeryüzü ile (cansız evren ile) ilgili takdiri böyledir. Yüce Allah'ın cansız evren ile ilgili kanunları geçerliliklerini korudukları, yani yine O'nun ta-atından günü gelip de değiştirilmedikleri sürece uzaydaki bütün gezegenler, bir kıl ucu kadar bile sapma göstermeksizin belirlenen yörüngelerinde hareket etmeye devam ederler.
Fakat insana üstün bir konum bağışlamış olan yüce Allah, onu iradesi dışında otomatik olarak işleyen basit bir "cansız nesne" olarak yaratmadı. Tersine onu aktif, iradeli, her durumda iki yoldan birini tercih edebilen, yani isterse hidayet ve isterse sapıklık yolunu seçebilmeye yetenekli bir varlık olarak yarattı. Buna karşılık insanın davranışlarının sonuçlarını yüklenmesi, gerek dünyada ve gerekse ahirette bu davranışlarının sonuçlarına göre işlem görmesi takdir edildi. Bu işlem, yüce Allah'ın onun tarafından uyulması ve gereklerine göre rotasını belirlemesi için ortaya çıkardığı kanunlar ve ilkeler uyarınca yürüyecektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Herhangi bir topluluk kendi tutumunu değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez." (Raad/11)
"Bu
böyledir. Çünkü herhangi bir millet olumlu tutumunu değiştirmedikçe Allah,
onlara vermiş olduğu nimeti asla değiştirmez." (Enfal/53)
"İnsanların kendi elleri ile işledikleri günahlar yüzünden karada ve
denizde fe
"Eğer o ülkelerin halkları inanıp Allah'ın azabından korunsalardı, kesinlikle üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık." (Araf/96)
"Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Fakat kendilerine verilen bu nimetlerin sevincine daldıkları
sırada ansızın onları kıskıvrak yakaladık da bütün umutları bir anda suya düştü." (En'am/44)
Demek oluyor ki din, insan hayatını etkileyen bütün diğer faktörler gibi, onu taşıyan insan vicdanlarının ona yönelmeleri ya da ondan yan çizmeleri oranında, onun gereklerini yerine getirip getirmemeleri oranında, yani bu vicdanlar aracılığı ile etkisini gösterir, rolünü oynar.
Fakat din ile, îslâm ile diğer herhangi bir hayat "metodu" arasında şu fark var. Bu yaşama metodu, özü bakımından doğrudur. Onun verdiği ürün, onun dışında kalan herhangi bir başka hayat metodunun vereceği üründen üstündür.
Bundan dolayı, nasıl bu metod uyulması gereken metod olma niteliğini taşıyorsa, diğer bütün yaşama metodları da uyulmaması gereken metodlar-dır. Çünkü onun dışında kalan bütün hayat metodları gerek dünyada ve gerekse Ahirette en yararsız ürünlü ve en kötü sonuçlu metodlardır.
Bunun yanında bu metodla diğerleri arasında şöyle bir ikinci fark daha vardır. Bu metodun özü ile beslenip doygunluğa ulaşan vicdanlar —ister ferd isterse ümmet vicdanları olsunlar— bozguncu faktörlerin etkisine girince, inanç temeline dayanmayan insan vicdanlarına göre daha ağır bir tem-po ile bozulmaya uğramaları muhtemeldir. Çünkü bu yaşama metodu hem daha sağlam yapılıdır ve hem de parçalan arasında daha sıkı bağlar vardır.
Bu metodla öbürleri arasında varolan üçüncü blr fark da şudur: Vicdanlar bozulmaya uğrayınca Başvurulacak en yararlı ilâç, bu dindir. Çünkü sağlıklı ve doğru bileşimli bir ilâçtır.
Fakat bütün bu durumlarda asıl başvurulacak asıl dayanak yeri "insan vicdanlaradır. Yani, acaba bu vicdanlar bu dini kabul ediyorlar mı yoksa ona arka mı dönüyorlar? Acaba yükümlülüklerin gereklerini yerine getiriyorlar mı, yoksa bu yükümlülüklere yan mı çiziyorlar? Asıl önemli olan budur.
Nitekim Kıyamet günü bu ümmete sorulacak olan sorulardan biri, yüce Allah tarafından canlı ve pratik örneği olsun diye ortaya çıkarıldığı ve Kıyamet günü de onunla ilgili olarak bütün insanlığın şahidi olacağı bu dini nasıl ayakları altına aldığı ve ilâhî yaşama metodunun pratik hayatta uygulanabilmesi için yüce Allah'ın omuzlarına bindirdiği yükümlülüklerin nasıl yan çizdiği sorusudur. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:
"Böylece sizi diğer insanlara örnek (ve şahid) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye aracı bir ümmet kıldık." (Bakara/143) "Bu yol sana ve kavmine bir şereftir ve ilerde ona uyup uymadığınız hakkında sorguya çekileceksiniz." (Zuhruf/44)
Emeviler Dönemi
Bu ümmetin hayatında sapma akımı çok erken başladı. Yani Emeviler dönemi ile birlikte.
Sözümüzün bu noktası ne genel olarak islâm tarihini anlatmanın ve ne de sapma akımının hik* yesinin yeri değildir. Biz burada yolumuzun işarel levhalarını belirleyecek ana hatları vurgulamakla yetineceğiz.
Daha önceki sayfalarımızda nasıl ilk örnek İslam kuşağı hakkındaki sözlerimizi kısa tutmuşsaK nasıl o kuşağın en bariz karakteristiklerini, o da bu dinin doğru uygulaması hakkında genel fikir edinmemizi sağlayacak kadar belirtmekle yetinmişsek, sapma akımından da bu günkü duruma gelmemize yolaçan sebepleri öğrenmemize yardımcı olacak o kadar kısa biçimde sözedeceğiz. Çünkü bizim ana amacımız, İslâm tarihini' ayrıntılı biçimde araştırmak değil, içinde bulunduğumuz durumu, ana boyutları ve temel sapmaları ile açıklığa kavuşturup bunun ışığında kurtuluş yolumuzu belirlemektir.
Evet dediğimiz gibi sapma akımı Emeviler dönemi ile birlikte başladı. Fakat bu sapma, anayoldan ayrılma eyleminden çok, yüce zirveden aşağı düşme biçiminde idi. Gerçi zirve döneminin atmosferinde yaşamış ve onun tatlı havasını solumuş olanlar için bu zirveden düşüş, nefes daraltıcı ve sıkıntılı bir gelişme olmuştu.
Hiç kuşkusuz ortada raşit halifeler çizgisinden açık biçimde bir aynlma özellikle siyasi alanda olmak üzere sosyal hayatın bütün kesimlerinde Peygamberimiz —salât ve selâm üzerine olsun— ile raşit halifeler döneminde alışılmış olandan başka bir yöne yöneliş vardı. Fakat şu ya da bu alanda görülen çizgi dışı taşmalarına rağmen, sonuç itibarı ile genel uygulama îslâm dairesi içinde idi.
Krallık düzenine geçiş
Bu dönemde süpriz biçiminde beliren ilk deği-Siklik, halifelik düzeninden meliklik (krallık) düzenine geçilmesi oldu.
İşin aslını ararsak îslâmda belirli bir siyasî rejim biçimini —Halifelik olsun, krallık olsun— zorunlu kılan bir nass (temel ilke) yoktu. İslâm'ın zorunlu kıldığı tek şey, iktidar sahibinin —ister halife, ister kral ve isterse sultan olsun— Allah'ın şeriatını yürürlüğe koyması, uygulamasıdır. Bunu yapan iktidar sahibi, halktan itaat ve bağlılık görmeyi hakkeden meşru bir devlet başkanı olur. Bu gerçeği gerek çeşitli Kur'an ayetleri, gerek ilgili Peygamber hadislerinde belirtildiği gibi ilk halife'nin, yani Hz. Ebu Bekr'in —Allah ondan razı olsun— göreve başlarken yaptığı konuşmanın şu kısmında da açıkça vurgulanmaktadır:
"Ben aranızda Allah'a itaatkâr davrandıkça siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allah'a ve Peygambere karşı gelecek olursam bana itaat etme zorunluluğunuz ortadan kalkar."
Bu noktada çoğu sapiklar "İslâmda belirli bir siyası rejim modeli yok" diyerek İslâm dairesinin dışına düşüyorlar. Onlar bu görüşlerini, yüce Allah'ın emretmiş olduğu ve uygulamaya çalıştıkları ithal malı siyasî rejimlerden farklı olduğunu gayet iyi bildikleri "islâm rejimi"ni uygulama sorumluluğundan sıyrılmanın bahanesi, sözde gerekçesi olarak kullanırlar. Bu durum bir yandan çağdaş düşünce emperyalizminin ve öbür yandan uzun bir süreden beri İslâm şeriatına dayalı bir devlet düzeninden yoksun yaşamış olan bazı iyi niyetli safdilleri de yanılgıya düşürerek onların da Allah dinini sahte bölümlere ayırmaya yeltenen bu tuzağa düşmelerine yolaçıyor. Bu tuzağın kapanına kapılanlar tslâmiyeti siyasî, ekonomik ve sosyal hayatı düzenleyici hiç bir niteliği olmayan bir inanç sistemi ile bir takım ibadet biçimleri ya da duygu eğitimin amaçlamış br ahlâk öğütleri yekûnu olarak algılıyorlar. Tıpkı sapık Batı kilisesinin benimsediği din anlayışı gibi.
Burada dikkat etmemiz gereken bir incelik var ki, o da şudur: İnsan ürünü siyasî rejimlerde, rejimin biçimi son derece önemlidir. Çünkü siyasî rejimin biçimine göre "Egemenliğin kaynağı" ve buna bağlı olarak kanun koyma biçimi ile temel ilkesi de değişir. Buna Qöre mutlak monarşi, meşrutî monarşiden, cumhuriyet monarşiden, diktatörlük de demokrasiden farklıdır.
Fakat İslâma göre "Egemenliğin kaynağı" birdir; bu kaynak rejimin biçimi istediği kadar değişsin, değişmez. Sebebine gelince îslâma göre egemenlik insanlara değil, yüce Allah'a aittir. Gerçi nass'ın bulunmadığı konularda fıkıh bilginleri içtihad yaparlar, ama onların yapacakları içtihad son çözümde şeriatın amaçları ve genel nassları ile sınırlıdır. Başka bir deyimle kanun koyuculuk, son çözümde Kur'an'a ve Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— sünnetine bağlı kalmak zorundadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,
Allah'a ve Ahiret gününe inanmış kimseler iseniz, bu anlaşmazlığı Allah'a ve Peygamber'e havale ediniz." (Nisa suresi, 59)
İslâm ümmetinin sağlıklı döneminde siyasî iktidarın başını serbest iradesi ile (biat yolu ile) seçtiği doğrudur. Fakat sırf bu serbest seçim, iktidar sahibine meşruluk kazandırmaz, iktidarın başına asil meşruluk kazandıracak faktör, "Allah'ın indirdiği direktifler uyarınca yönetmek"tir. Buna göre eğer bir iktidar sahibi hal-kin hür iradeli onayını sağlar, fakat yönetimi, yüce Al-hh'ın indirdiği ilkelere uygun olmazsa bu yönetim, bir islâm yönetimi olmaz.
Bundan dolayı Batının Sosyo-politik bilimi, "îktidarın kaynağı'nın belirlenmesi bakımından ortaya koyduğu bariz farklılıktan dolayı dikkatleri ne oranda rejimin biçimi üzerinde yoğunlaştırıyorsa, İslam'ın sosyo-politik ilmi de dikkatleri o oranda "Allah'ın indirdiği ilkelere uygun yönetme" prensibi üzerinde yoğunlaştırır.Çünkü siyasî rejime meşruluk kazandıracak olan faktör budur.
Buna göre "yüce Allah'ın indirdiği ilkelere göre yöneten" her hükümet, dayandığı rejim biçimine bakılmaksızın, meşru bir hükümet sayılır. Gerçi 'tarihi tecrübe, halifelik düzeninin en ideal rejim biçimi olduğunu kanıtladı. Çünkü bu düzen, yüce Allah'ın şeriatını en eksiksiz biçimde uygulamaya imkân veren bir rejim biçimidir.
Fakat müslümanların zirve dönemde ortaya koyup uyguladıkları siyasî rejim biçiminin en adil ve uygun rejim olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bu rejim, belirli bir aile ile sınırlanmamakta, bunun tersine müslümanlara daha uygun gördükleri kimseyi iktidara getirmek bakımından daha geniş bir imkan tanımaktadır.
Fakat durum ne olursa olsun ve ilk anda ne kadar sürpriz olarak karşılanmış olursa olsun, müslüman halk, bu rejim biçimi değişikliğini kabul etti. Şu gerekçe ile ki, yeni rejim biçiminin sağladığı . siyasî istikrar, daha adil ve ilkelere daha uygun olmakla birlikte bölünmeye ve çatışmaya yolaçmış olan eski rejim biçiminden pratikte daha yararlı idi.
Sözlerimizin burası bu nokta üzerinde ayrıntılı açıklamalar yapmanın yeri değildir. Çünkü daha önce dediğimiz gibi Emevilerin bu tasarrufu, islâm'ın herhangi bir nassına açıktan açığa ters düşmüyordu. Fakat sebepleri o günkü islâm toplumunun yapısından kaynaklanan bu değişikliğin tarihî bir "dönüm noktası" oluşturduğunu vurgulamak isteriz.
Bilindiği gibi islâmiyet, kısa bir zamanda, az sayıdaki yıllar içinde o günkü dünyanın geniş bir kesimine yayılmıştı. Akın akın İslama girmiş olan bu büyük kalabalıklar Peygamber Efendimizin —sa-lât ve selâm üzerine olsun— dizleri dibinde yetişen sahabilerinki gibi bir islâm eğitiminden geçmemişlerdi. Bundan dolayı özellikle siyasî gidişatın ve genel olarak diğer bütün sosyal hayatın ilk dönemdeki yüksek düzeyini koruyup sürdürmesi beklenemezdi.
Çünkü
siyasî gidişatın yüksek düzeyde kalması
Gerçi halifelik döneminin süresi bu kuralları kökleştirip gelenek niteliğine dönüştürmeye yeterli idi. Fakat yüce Allah'ın (c.c.) takdiri ile islâm ümmeti, tarihinin çok erken bir döneminde başta ya-hudiler olmak üzere diğer iç düşmanlarının kışkırtmaları ile Hz. Osman'ın öldürülmesi ve ondan bir süre sonra da Hz. Ali ile Muaviye arasında savaş Çıkmasına yolaçan iktidar kavgası fitneleri ile kar-Şi karşıya kaldı. Bu kuralların kökleşip gelenekleşmesini engelleyen bir başka sebep de tavandaki ayılık ve çatışma eğiliminin tabana doğru yayılarak Dişlemesinden kaygıya düşen sahabilerin söz konusu iktidar kavgasına karışmak istememeleri ve Ali'nin öldürülmesinden sonra da toplumun iç ikrara kavuşması ve içine sürüklendiği kargaşadan sarılabilmesi umudu ile Emeviler tarafından girişilen ve dediğimiz gibi islâmiyetin herhangi bir ilkesine açıkça ters düşmeyen rejim biçimi değişik ligini sessizce onaylamaları oldu.
Durum ne olursa olsun o günkü islâm toplumunun hayatında, şu iki gelişme çırılçıplak bir biçimde ortaya çıktı. Bu iki gelişme her ne kadar işin başında o günün siyasî şartlanna paralel, tabiî tezahürler olarak ortaya çıktılar ise de geçen zaman içinde bu ümmetin hayatında son derece derin izler meydana getiren gelişmeler oldular.
Bu gelişmelerden birincisi seçime dayalı halife, lik düzeni yerine babadan oğula geçen krallık düzeninin geçmesi idi. İkinci gelişme de ümmet bütününün yavaş yavaş yöneticileri denetleme görevinden sıyrılarak adım adım kendi ferdi hayatına kapanması oldu.
Dediğimiz gibi, bu gelişmelerden ilki, herhangi bir islâm nassına açıktan açığa ters düşmüyordu. Ayrıca eğer ümmet bütünü, yöneticileri denetleme fonksiyonunu ve yüce Allah (c.c.) ile Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— emrettikleri gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevlerini devam ettirmiş olsalar da bu değişiklik ,ne siyasî alanda ve ne de genel olarak islâm toplumunun hayatında hiç bir zarar meydana getirmeyecekti. Çünkü dediğimiz gibi önemli olan, yüce Allah'ın şeriatının yürürlükte tutulması idi, yoksa yüce Allah'ın şeriatını yürütecek rejimin biçimi o kadar önemli değildi. Nitekim yüce Allah (c.c.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:
"Erkek-kadın bütün mü'minler biribirlerinin dostları ve yandaşlarıdırlar. Onlar aralarında iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve Allah ile Peygambere itaat eder-ler." (Tevbe/71)
"Nefsimi elinde tutan Allah adına yemin ederek söylüyorum ki, yöneticileriniz hakka uydukları için onları pvmeli, buna karşılık hakka ters düştükleri takdirde onları kınamalısınız." (Ebu Da-vud, Tirmizi).
Fakat Emevi dönemi ile birlikte müslümanların hayatında beliren asıl yoğun tehlike bu iki gelişmenin bir arada meydana gelmesinden, yani Peygamber Efendimizin —salât ve selâm üzerine olsun— deyimi ile "Ahud (iktidar düşkünü)" krallar ile ümmet bütününün yöneticileri denetleme görevini ihmal etmesi realitesinin yanyana gelmesinden doğmuştur. Ümmet bütününün siyasî alanda iyiliği emrederek kötülükten alıkoyma görevinden geri durmasının bir kısım sebebi, belki de sahabilerin halifeler dönemindeki kargaşa sırasında takınmış oldukları tarafsız tutumun yanlış yorumlanmasından kaynaklanmıştı. Oysa sahabilerin söz konusu tutumu normaldi ve Ayrıca onların karşısında bulundukları şartlara hiç benzemeyen şartlar ortasında körükö-rüne uyulması gereken bir örnek oluşturmuyordu.
Sebebine
gelince sahabilerin sözkonusu tarafsız tutumu takınmalarının gerekçesi
tavandaki çatışma ve bölünmenin tabana yayılmasından, yani bozgunculuğa
yolaçmaktan çekinmeleri idi. Oysa ümmet bütününün başlarına geçen krallar
karşısında takındıkları tutum sözkonusu olunca bu konudaki bozgunculuk ve fe
Fakat bu geri durmanın en büyük ve tümü ile sorumluluğu Emevilere ait olan, sebebi, bu sülâle-nın siyasî muhaliflerine karşı uyguladığı baskı politikası idi. Bu baskı politikası, halkı, kendisini ilgilendiren konularda muhalefet sesini yükseltmekten yıldırarak alıkoymuş ve raşit halifeler döneminde yürürlükte tutulan bu konudaki kuralları, henüz kökleşip sağlamlaşarak yönetilenler ile yönetenler tarafından ayni düzeyde benimsenmiş gelenekler haline gelemeden ortadan kaldırmıştır.
Emevilerin benimsemiş oldukları bu baskı politikasını haklı göstermek için sığındıkları mazeretler ne olursa olsun, bu tutum zamanla genişleyerek büyüyen ve toplumu günden güne raşit halifelerin gitmiş oldukları yoldan daha da uzaklaştıran tehlikeli bir sapmanın başlangıcı olmuştur.
Emeviler tarafından islâm ümmetinin hayatında başlatılan bir üçüncü sapma akımı, devlet hazinesinin raşit halifeler dönemindeki titiz geleneklere ters düşecek biçimde kötü kullanımıdır.
Düşünelim ki, Hz. Ömer halife olunca ailesinin geçimini sağlamak üzere hazneden kendisine küçük bir maaş bağlanır. Fakat eşi bu küçük maaşın gündelik dilimlerinden yaptığı kısıntılarla hafta sonunda yağlı çörek yapabildiği bir birikim yapar. Bunun üzerine Hz. Ömer eşine, "Madem ki, bunu biriktirebildin demek ki, zarurî ihtiyacından fazladır, o halde onu hazineye geri ver," diyerek arttın-lan yağlı çörek parasını geri verdirir.
Bu tutum, islâmiyetin Hz. Ömer'in kalbine yerleştirdiği bu konudaki hassasiyetten kaynaklanıyordu. Çünkü müslümanların bir tek kuruşunu bile hakkı olmaksızın zimmetine geçirmekten, yanlış yere harcamaktan korkuyordu. Bu hassasiyet islâmiyet tarafından o ilk kuşak müslümanların kalblerine işlenmiş şaşırtıcı meziyetlerin bir örneği idi. Fakat yüce Allah tarafından herkese farz kılınmış bir tutum değil, soylu bir titizlik, övülesi bir nafile idi. Yüce Allah, onlara faziletlerin yüce düzeylerine tırmanmayı sevdirmiş, onlar da bu alanlarda en yüce ufuklara yükselmişlerdi.
Sadece bir avuç seçkinin erişebileceği bu zirve düzeyinden, yüce Allah'ın (c.c.) insanlara farz kıldığı düzeye inmek ne garip görülecek ve ne de kınanacak bir durumdur. Tersine eğer tam benimsenir ve daha aşağısına düşülmez ise övülmesi gerekir. Çünkü bu farz düzeyi, yüce Allah'ın (c.c.) genel olarak insanlar tarafından ancak tutturulabileceğini bildiği ortalama düzeydir. Bunun ötesinde daha yükseklere çıkmak isteyenlere Allah katında iyiliklerde titizlik gösterenlerin (muhsinlerin) mükâfatı verilecektir.
Fakat
bu alanda Emevilerin elleri ile meydana getirilen sapma,
"Sadakalar
(zekât gelirleri)
Yüce Allah böyle buyurduğu halde Emeviler devlet hazinesinin imkânlarını kötüye kullanarak rejimleri, iktidarları ve şahıslan lehine kazanmak istedikleri bazı hatırlı kimselere kamu fonundan hediye ve bağışlar sunmuşlardır.
Bu uygulamayı haklı gösterebilme gayreti ile söylenebilecek en toleranslı söz, onlann bu uygulamayı yanlış bir yoruma dayandırarak islâm devletini kendilerinin temsil ettikleri gerçeğinden hareketle, kendi iktidarlarının sağlamlaştınlmasını is-lâmiyetin pekiştirilmesi anlamına almaları ve bunun sonucu olarak kendilerine sempati kazandıracak olan harcamaları, islâm adına 'sempati kazandırma kapsamı içinde görmüş olabilecekleridir.
Fakat eğer onlann bu düşünce ile hareket ettikleri varsayılsa bile bu yorum zorlamalı ve islâm'ın amacına uzak bir yorumdur. Neden derseniz, kalpleri kazanılmak istenen bazı kimselere verilen zekât payı, o kimselerin herhangi bir hükümdarın sempatizanlan arasına katılmalarını sağlamak için değil, yüce Allah'ın dinine girmelerini sağlamak amacı ile verilir.
Eğer Emevilerin para karşılığında rejimlerine ve iktidarlarına sempati sağlamaları, bu yolla muhaliflerinin gönüllerini almaları caiz ve sakıncasız sayılsa bile bu harcamaları şahsî servetlerinden yapmaları gerekirdi. Çünkü istedikleri rejim muhalifini para ile satınalmalanna imkân verecek kadar bol şahsî servetleri vardı. Fakat kendilerine sempati kazandırmak amacı ile başkalarının hakkı olan fonları kullanmaları, islâm geleneği ile bağdaşmaz bir uygulama oldu. Üstelik bu uygulama, kendinden sonra gelenler tarafından da benimsenen, hatta zaman geçtikçe gerek hacim ve gerek amaç bakımından daha çok kötüye kullanılan fena bir örnek oluşturdu.
Bir dördüncü mesele var ki, belki de Emevi-ler'e göre sapına değildi. Belki de o günün hiç bir müslümam sözkonusu uygulamaya karşı çıkmayı
düşünmedi. Sözünü etmek istediğimiz uygulama, özellikle eski İran kaynaklı müslümanlara karşı devleti "Araplaştırma" gayreti idi. Bu deyimle eski İran kaynaklı müslümanları devlet görevlerinden uzak tutma ve sürekli bir baskı ile onlara Arap olmadıklarını hissettirme eğilimini kastediyoruz.
Belki de Emeviler bu tutumlarını son derece haklı görüyorlardı. Neden derseniz, çünkü eski İranlılar öteden beri Arapları küçümserler, hor görürlerdi. Bu duygunun kaynağı onlann köklü ve heybetli bir imparatorluğun sahibi olmalarına karşılık Arapların bütün maddî "uhgarlık" kriterleri açısından geri kalmış bir takım "baldırıçıplaklar topluluğu" sayılmaları idi.
Fakat islâmiyetin gelişi ile bütün bu ölçüler ve değer yargıları değişti, hatta tersyüz oldu. Bu kriter değişikliğinin sonucu olarak Rebii b. Amir adlı sahabi, imanının verdiği başdikliliği ile yoluna serilen halıları eşeğinin ayaklanna çiğneterek ve mağrur Sasanî iler igelenlerine, bir mü'minin cahiliye uygarlığı mensuplanna bakacağı gözlerle bakarak Kisra'nın sarayına vanyor ve bu kendini beğenmiş devletlileri, kendini üstün ve onlan hor gören onurlu bir çağrı üslubu ile islâmiyeti kabul etmeye davet ediyordu.
Bir süre sonra "akşamdan sabaha" denecek kadar kısa bir zamanda değişerek "İnsanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet" haline gelen o baldın çıplak Araplar ile korkunç bir savaş gücünün, büyük ordulann, köklü toplumsal kültürün ve bunca yüzyıllık siyasî nüfuzun sahibi olan eski İranlılar arasında çetin ve korkunç bir savaş meydana geldi. Bu amansız savaşta saydığımız bütün bu üstünlük faktörleri, bir avuç mü'minin elinde harekete geçen hak ve iman gücü karşısında dayanamadı. Ca-hiliye imparatorluğunun kaleleri bir bir çökerek yerle bir oldu ve bu küfür kaleleri yerine "Lâilâheillellah Muhammedün Resulûllah" temeli üzerine yükselen yeni ve değişik bir yapı kuruldu.
Eski İranlılar, Arapların eli ile hiç beklemedikleri bir savaş bozgununa uğradıktan ve tarihe kök salan uzun saltanatları yokoluverdikten sonra, Allah'ın dinine girdiler. O uzun saltanatları ki onun asırlara dayanan derin kökleri hak karşısında giriştikleri savaşta hiç bir işe yaramamış ve göz yumup-açasıya çöküvermişti.
Eski İranlılar bu şekilde islâmiyeti kabul ettiler, ama bu bozgunu tadan ilk kuşaklarının kalble-rinde imparatorluklarım dağıtan Araplara karşı kin taşıyorlardı. Düşünelim ki, eğer eski İranlılar amansız ve denk rakipleri olan Bizanslılar karşısında ye-nilgiye uğramış olsalardı, bunların biribirinden ağır bir darbe yemeleri o kadar önemli olmazdı. Çünkü yenilen taraf, ilerdeki bir kapışmada rakibini yenerek öcünü alacağını düşünerek kendini avutabilir di! Fakat Araplara karşı bozguna uğramak ve sanki hiç bir zaman varolmamışçasına sahip oldukları her şeyin avuçları içinden kayıp gitmesi, çeşitli zaferlerin gururu ile acı bir hayal kırıklığının zilletini birlikte yaşamış olan bu ilk kuşak İranlıların kolayca yutabilecekleri bir lokma değildi.
Bundan dolayı belki de Emeviler iktidara gelince içlerinden "Bu adamlan baskı altında tutmalı ki, bir daha başlarını kaldıramasınlar" diye düşünmüşlerdir de bu gerekçe ile eski İranlılardan gelebilecek sızma girişimlerine karşı bütün yolları sımsıkı kapatma anlamında "Devletin Araplığı" ilkesinde titiz davrandılar.
Tarihin bu dürülmüş sayfalarını kurcaladığımız şu anda bu konuda kesin bir hüküm veremeyiz. Acaba Emevilerin bu politikasının arkasında kindarların devlet kademelerine sızmalarını önlemek isteyen samimi ve katıksız bir islâm koruyuculuğu mu, yoksa bu endişeye karışmış bir "Arapçılık" mı vardı? "Arapçılık" derken doğaldır ki, günümüzde görülen dinden soyutlanmış karanlık amaçlı "Arap milliyetçiliği"ni değil, "Bu ilâhî misyonun taşıyıcıları Araplardır, buna göre islâmiyetin yoklaştırmasız olarak korunabilmesi için iktidar dizginlerinin Araplarında olması gerekir" biçiminde özetlenebilecek olan İslama bağlı bir "Arapçılıktan sözediyoruz.
Durum ne olursa olsun, eski İranlılar, Emevilerin elinde hakkın uygulandığı yargısına varamadılar. Çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Eğer onlar (müşrikler) tevbe ederek namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse artık sizin din kardeşleriniz-dirler." (Tevbe/11)
Eski İranlıların savaştan yenik çıkmış ilk kuşağının yüreklerinde kin ve nefret bulunsa bile, bana öyle geliyor ki, eğer daha sonraki kuşaklar gerçek bir islâm ruhu ile, kendilerine cömertçe sunulan bir "islâm kardeşliği" ruhu ile karsılaşsalardı, babalarının yüreklerini etkileyen kinden sıyrılarak Allah'ın dinine samimiyetle sarılırlar, sözkonusu kin Birasını koruyarak iç kargaşalık peşine düşmezlerdi.
Çünkü tarihte "halkalar" diye anılan kitlelerin gerçekleştirdikleri "Abbasi Darbesi" bu nitelikte idi. Gerçi bu darbenin başlangıç .döneminde kısa bir Süre için Araplar —en azından görünüşte— iktidarda kaldılar ise de Abbasi darbesi, aslında eski İranlılardan kaynaklanan bir devrimdi. Nitekim bu kısa süreli başlangıç döneminin arkasında ya. İbni Mu-kafa'nın yaptıklarında görüldüğü gibi devlet içinde ırkçı zehirlerini yaymaya girişmişler ya da Bişar ile Ebu Nuvasin yaptıkları gibi islâm toplumunun yapısına fasıklık ve yoklaşma tohumları ekmeye koyulmuşlardı.
Kısacası sözkonusu "Fars ırkçılığı" iyi niyete ve sırf islâmı koruma arzusuna dayansa bile Emevi-lerin, eski İranlılara karşı uyguladıkları bu baskı politikasına tepki olarak meydana çıkmıştı.
Abbasiler Dönemi
Arkasından "Abbasiler" iktidar oldu.
Doğaldır ki, onlar raşit halifeler dönemini geri getirmek için iktidara gelmemişlerdi!
Tersine Emeviler tarafından açılan "sapma" çığrını devam ettirerek zamanla, bu sapmayı daha ileri boyutlara vardırmak için iktidar oldular. Çünkü değişmez bir ilâhî gelenek gereğidir ki, ümmet bütünü, iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevinden geri durunca, yöneticileri ısrarlı bir biçimde hakka döndürme rolünü oynamaktan vazgeçince yozlaşma kaçınılmaz olur.
Her şeye rağmen Emeviler dönemindeki sapmanın boyutları sınırlı kalmıştı. Gerçi tarih sıralaması bakımından yanıbaşında yeraldığı zirve dönemi ile —yanyana getirildiği her dönemi gölgeli ve kusurlu gösterecek derecede parlak olan o yüce dönemle— karşılaştırıldığı zaman gösterdiği sapmalar somut ve iri görülüyordu.
Bununla
birlikte yönetici kadroyu bir yana bırakacak olursak ümmet bütünü inancına
Kısacası islâm ruhu, ümmet bütünü arasında yayılmaya ve etkin olmaya devam etmişti. Gerçi devlet adamlarında görülen bazı sapmalar, bazı islâm ilkelerinin yüzüne perde örtmüş ve bu yüzden o eşsiz sahabiler zamanında uygulanan ilâhî adalet, artık uygulanamaz olmuş ve bunun yanında yine o ilk kuşağın günlerinde olduğu gibi ümmetin yöneticilerini denetleme titizliği artık görülmez olmuştu. Oysa o örnek kuşağın yöneticileri, daha halk kendilerini denetlemeden zaten kendi kendilerini denetliyorlardı!
Ayrıca bu dönemde islâm ordusunun fetihleri genişledi. Öyle ki, bir yandan müslümanlar o zamanki Bizans başkenti Konstantiniyye'nin (şimdiki İstanbul'un) kapısını çalarken egemenlik alanlarının sınırlarını doğuda Hindistan'a ve batıda kuzey Afrika'ya kadar uzattılar. Böylece islâm devleti düşmanlarını korkutacak ve kendisi ile ilgili binbir hesap yapmaya mecbur edecek derecede güçlendi.
Toplumsal plânda hayır şerre ve iyilik kötülüğe üstün geldi, bunun sonucu olarak yöneticilerin zulümleri ve sapmaları, kendi dar çevrelerinde mahpus kaldı. Buna karşılık toplum çoğunluğu islâm nimeti ile huzurla, güvenle ve istikrarla beslenir oldu. Bunun sonucu olarak daha önce söylediğimiz gibi islâmî bilim ve uygarlık hareketleri doğdu.
Abbasiler dönemine gelince bu devirde Emevi-kr tarafından başlatılan sapmalar, etkinliklerini daha da arttırarak devam ettikleri gibi bunlara yeni tip başka sapmalar eklendi.
Meselâ babadan oğula geçme esasına dayalı, muhteris (adud) krallık sistemi, ana çizgiden sapma açısını daha genişleterek devam etti. Sebebine gelince Emevilerin, iktidarlarını kökleştirip pekiştirmek amacı ile aralarındaki en yetenekli ve en güçlü olanı hükümdarlığa getirme titizlikleri yanında Abbasiler bu işi katıksız bir veraset ilkesine bağladılar. Yani on ya da on iki yaşlannda bir çocuk bile olsa sırası gelen veliahd, hükümdar oluyordu.
Bu uygulama, İslâm'ın siyaset alanına düşürdüğü gölgeler yanında bizzat rejimi de zayıflatmıştı. Ayrıca gerek hükümdar ve gerekse veliaht olma uğruna girişilen amansız yarışta tüyleri ürperten korkunç entrikalar yaşandı. Bunlar yanında otorite erozyonuna uğrayarak zayıf düşen hükümdarlar, başta Türkler olmak üzere kendi dışlarında kalan unsurların desteğine başvurmak zorunda kaldılar. Bundan, sözkonusu unsurların devlet mekanizmasının bazı kilit noktalarım ele geçirmeleri ve mutlak anlamda islâmî siyasetin değerlerini bozmaları sonucu doğdu.
Emeviler tarafından rejim muhaliflerini baskı altında tutma politikası da Abbasiler tarafından baskı dozu arttırılarak devam ettirildi ve bir müs-lüman tarafından yapılması düşünülemeyecek derecede iğrenç kıyımların sahnelenmesine dönüştü.
Yine Emeviler tarafından çığrı açılan islâm hazinesinin (Beytülmal'in) kötü kullanımı eğilimi, Abbasiler zamanında hazinenin zekât, haraç ve diğer gelir kaynaklarının artmasına paralel olarak tasavvur edilemeyecek boyutlara ulaştı. Buna bir örnek vermek gerekirse Emeviler, siyasî muhaliflerini susturmak, onları kendilerine yaklaştırmak ve saflarına katılması ile iktidarlarının güçleneceğine inandıkları nüfuzlu kimselerin sempatisini satın almak gibi amaçlarla hazine bağışları dağıtırken, Abbasi "halifelerinden biri huzuruna gelerek hakkında övücü bir kaside okuyan bir "Medhiye Şairi "ne müs-lümanların hazinesinden yüz bin sarılıra verilmesi hususunda hiç bir vicdan burukluğu duymadan emir verebilmişti. Oysa Peygamberimiz (s.a.v.) sözkonusu şairin benzerleri hakkında şöyle buyurmuştu:
"Sizi aşırı sözlerle övenleri gördüğünüzde yüzlerine
toprak saçınız." (Müslim)
Bu arada bir zamanlar Hz. Osman'ın, kendisinden önceki iki halifenin bazı uygulamalarına hafif biçimde ters düşen bazı yorumlarına karşı başkal-dırmış olan müslüman "halk yığınları" devlet hazinesi ile ilgili bu somut yolsuzlukları görüp durdukları halde, sanki bu iş kendileriAi hiç ilgilendirmezmiş gibi, kıllarını bile kıpırdatmıyorlardı.
Bu saydıklarımız Emeviler tarafından başlatılan ve Abbasiler döneminde hızları arttırılarak ve boyutları genişletilerek devam ettirilen sapmalardır. Ayrıca bunlara bu dönemde, yeni bir takım faktörlerin etkisi ile daha başka sapmalar eklendi. Bu sapmalar sonunda bizzat Abbasi iktidarının başını yedikleri gibi, izlerini —hiç değilse bazı izlerini— günümüze kadar islâm ümmeti organizması üzerinde devam etirmişlerdir. islâm organizması yaşadığımız günlerde bile, sözkonusu yaralarını iyilestirerek onu, yeniden sağlığına kavuşturacak şefkatli ve uzman ellerin himmetini beklemektedir.
Ayrılıkçı Akımlar
Bu tehlikeli sapmaların başında "Ayrılıkçı Akımlar" fitnesinin sahneye çıkması gelir.
Gerçi daha önce Emeviler döneminde "Hariciler Akımı" ve arkasından bu mezhebe tepki olarak "Murcie" akımı ortaya çıkmıştı, ama bu akımların her ikisi de Hz. Osman'ın öldürülmesi ile Hz. Ali ve Muaviye arasında kopan savaştan kaynaklanmıştı. Buna karşılık Abbasiler döneminde ayrılıkçı akımlar, yerden mantar biter gibi bir hızla ortaya çıkıp yayılmaya koyuldukları gibi, sırf iç faktörlerden değil, artık dış faktörlerden de kaynaklanır olmaya başlamışlardı.
Abbasiler döneminde islâm bilimi hareketi, parlak bir gelişme devresi yaşadı. Buna paralel olarak eski ve Yunancadan ve latinceden yapılan tercümelerde gayet canlı bir aşamaya girdi. Bu yoldan müslümanlar fiilen, ihtiyaç duydukları bir çok şeyler kazandılar. Fakat diğer bilim dalları gibi eski Yunan felsefesini de faydalı bir nesne sanarak Arapçaya çevirmekle büyük bir yanılgıya düştüler. Bu girişim, telâfisiz zararlarını göstermekte gecikmedi.
Zira bu felsefe, içerdiği kimi parıltılara ve gerçek kırıntılarına rağmen aslında bir cahiliye düşüncesi idi. Bu niteliği ile islâm ile senteze sokulmaya asla lâyık değildi. O islâm ki, aydınlığı özünden kaynaklanan, başlıca iki kaynağı Kur'an ile Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— sünneti olan ve eşsiz ilk islâm kuşağı eli ile parlamaya, ışık saçmaya başlayarak orijinal kimliğini koruma başarısını göstermişti.
Bu felsefenin içerdiği en zararlı unsur, her şeyi hayat ve hareketten yoksun, kuru ve soyut bir düşünceye indirgeyen akılcılığı, rasyonalizmedir. Aklı her konuda son başvurulacak hakem kabul ederek onun rolünü alabildiğine abartan sakat yaklaşımı da işin cabası.[2]
Bu yaklaşım Hristiyanlığa uyarlanarak orada "lahut" adı verilen bir kavramın oluşumuna yolaçtı. Bu kavram, kilisenin Teslis (üçleme), sözde Allah'ın oğlu, ebedî günah, çarmıha gerilme ve isa'nın kendini feda etmesi gibi inanç saçmalıkları ile eski Yunan felsefesi arasında uyum sağlama girişimi olarak ortaya çıkmıştı.
Demek oluyor ki, hristiyanlar rasyonalizmi, akılcılığı sözkonusu akılla bağdaşmaz saçma inanç ilkelerine en j ekte etme girişimleri ile belki desteğini sağlarlar diye eski Yunan felsefesine sığındılar ve bu girişimden elleri boş ve başarısız çıktılar. Çünkü yeni geliştirdikleri "Lahut" kavramı da kilisenin "kutsal" kurullarının kararlarının taşıdığı saçmalıkları oldukları gibi korumuş oldu. Oysa müslümanla-rm böyle bir girişime ihtiyaçlan yoktu. Çünkü onlar saf kaynaklardan beslenen, özü ile bağdaşmayacak herhangi bir yabancı kaynağın yardımına ihtiyacı olmayan saf bir nurun taşıyıcıları idiler.
Fakat bir yandan bu felsefe fitnesi, öbür yandan da Abbasi halifelerinin islâmî konularda islâm bilginleri ile yahudî ve hristiyan bilginleri arasında münazaralar düzenleme girişimleri o dönemin aydınlarını bu tartışmalarda destek sağlamak amacı ile eski Yunan felsefesine yöneltti. Öyle ki, bu eğilim o yüzyılın düşünce "modası" haline geldi.
Eski Yunan felsefesi ile akılcılığın zararlı etkisi ile islâm düşüncesi alanında bir çok "akımlar" ve "yanılgılar" ortaya çıktı.
Müslüman halk, eski Yunan felsefesinin islâm düşüncesini istilâ etmesinin bir örneği olarak "Mutezile" akımım hatırlar. Bu akım aklı, vahyin kriteri ve inanç sistemi dahil, her konuda en son başvurulacak merci haline getirdi.
Fakat
eski Yunan akılcılığının etkisi altına girerek bu nedenle doğru islâm
inancından sapanlar
Bu soyut tasarımların islâm inancına katkı sağlaması surda kalsın, bunlar bu inanç sistemini, saf bir düşünce, canlı bir vicdan ve yüce Allah'ın (c.c.) rızasını amaçlayan pratik bir davranış bütünü olma niteliğinden çıkararak eğer imanla çelişen şüpheler ve kuşkular uyandırmasa bile imanı pekistirici hiç bir rolü olmayan, vicdanı hareketlendirmeyen ve pratik davranışlara ulaştırmayan, bir takım soyut ve kuru zihni kalıplara dönüştürdü. Çünkü akılcılık, yapısının doğal gereği olarak insan zihninde başlayıp yine insan zihninde biter. Amacının gerçekleşmesini zihnin harcadığı bu çaba ile sınırlı görür. Bu kapalı dairenin çeperini zorlayarak vicdan ve davranış yolu ile canlı gerçek alanına çıkmaya girişmez.
Maalesef böylece sözkonusu eski Yunan düşünce mirası, üzerine "islâm" elbisesi giydirilerek, "islâm inanç sistemi" ya da "Bilimsel araştırmaya da^ yalı islâm inancı" adı altında islâm dünyasına aktarıldı. Sanki Peygamberimizin (s.a.v.) sahabileri bu inancın sahipleri, onu en iyi ve özüne en yakın bir şekilde kavramış kimseler değildi. Acaba onlar bu tür kuru ve çürük zihin egzersizlerine muhtaç olmuşlar mıydı? Şunu üzerine basa basa vurgulayalım ki, günümüz islâm dünyasının bütün öğretim kurumlarında öğrenci ve araştırmacılara islâm inanç sistemi, uydurma islâm kılığına büründürülmüş hâlâ bu eski Yunan düşünce mirası aracılığı ile sunulmaktadır.
Bütün bunlar yanında özellikle Abbasiler döneminde yayılma eğilimi gösteren bir diğer ayrılıkçı akım "Batıniye mezhebi"dir. Bu akım, o günün islâm dünyasında derinlemesine kök saldı, hatta bazı devletler ya da devletçikler oluşturdu ve bir kaç yüzyıl boyunca müslümanlan kendisine savaş verip onu kovalamakla uğraştırdı. Bu akım genel anlamda islâm aleminde yuvalanan yahudiler ile gizli biçimde ilişkili idi. Bu adamlar müslüman gibi görünerek aslında islâmiyeti yıkmaya çalışıyor, her girişimlerinde halkın zihinlerine kendi inançlarından bir şey aşılıyorlardı.
Ayrılıkçı akımların cinayetleri sırf bunlar değildi. Söylediğimiz gibi yabancı katkılarla oluşturulan soyut zihin egzersizleri sırf "aydınlar"a özgü bir uğraş olarak kalmıştı. Bu kimseler eski Yunan felsefesinin ayartmalarına kapılarak, tıpkı daha önce hristiyanların yaptıkları gibi, bir "İslâm Lahut"u üretmişlerdi.
Fakat "Murcie" akımı, bütün fraksiyon ve renkleri ile, geçen zaman içinde islâm inancı ile islâm sosyal hayatında islâm inanç sistemi ile ilgili bilimsel araştırmalara sokuşturulan felsefî karmaşaların tümünden daha büyük bir tehlike olmuştur.
Bu
akımın imanın
Gerçi Tevhid inancı ile ilgili bu tehlikeli sapma, o günün islâmî hayatında pratik bir etki göstermedi. Çünkü islâmiyetin pratik hayata saldığı yüksek voltajlı canlılık akımı, bu inanca uygun pratik "eylemler davranışlar" biçiminde hâlâ titreşimlerini yaymaya devam ediyordu. Fakat bu tehlikeli sapmanın etkisi ile yavaş yavaş ve her türlü yükümlülükten sıyrılmaya eğilimli insan yaratılışına paralel olarak bu dinin gereklerine uygun amel işleme konusunda sürekli bir umursamazlık tutumu yüz gösterdi. İmanın özünün kalblerde yer etmiş olması ile yetinilmeye kalkışıldı. İnsanın "Lâilâheillellah" şahadet cümleciğini kalbi ile doğrulayıp dili ile onaylaması yeterli sayılmaya başladı. Bu gerçek, kalbde yer tuttuğu sürece istenen imanın "tamam" olacağı ve bu imana hiç bir şeyin zarar veremeyeceği sanısı yaygınlık kazandı.
Yüce Allah'ın (c.c.) şeriatı ve hayat metodu ile yönetilen belirli bir sosyal hayat "pratiği" meydana getirmek amacı ile indirilen bu dinde; ameli, uygulamayı imanın kapsamı dışına çıkarmak sırf düşünce olarak şaşırtıcı bir yanılgıdır. Ayrıca bu görüşün islâm tarihinin itibarlı "bilginler"inden çıkması bu yaraya tuz-biber ekmiştir.
Acaba yüce Allah (c.c.) dinini bunun için mi indirmiş, Peygamberimizi bunun için mi göndermiştir? Yani insanlar sırf kalbleri ile doğrulayıp dilleri ile onaylasınlar da pratik hayatın akışını ne kalbi ile doğrulayan ve ne de dili ile onaylayan cajıiliye uygulamalarının denetimine bıraksınlar diye mi bu din geldi?
Peki o zaman müslümanlar bozuk inançları, insanları yüce Allah'tan başkasına taptıran geriletici rejimleri, her cahiliye düzeninde insan ve cin kılıklı şeytanlarca uydurulan dengesiz davranış biçimleri ile batılı ortadan kaldırarak ve bunun yerine doğru inanç sistemi, yüce Allah'ın hükmü üzerine kurulmuş sağlıklı rejimi ve "Lâilâheillellah" ahlâkından türetilen davranış tarzları ile ilâhî bir düzen kurarak amacını gerçekleştirebilecek olan olumlu, elle tutulur ve gözle görülür bir "amel (eylem, çaba)" olmaksızın şu cahiliye ürünü sosyal pratiği nasıl değiştirebilecekler?
Bu ilâhî düzeni kurdular diyelim. Sonra onu sürekli cahiliye saldırılarına, bu düzeni çökertip yerine tağutlann, zorbaların egemenliğini oturtmayı amaçlayan ısrarlı girişimlerine ve bu amaca ulaştı-ncı araçlar olarak kullanacakları silâhlı saldırı, batıl inançlar ve düşünceler saldırısı, yüce Allah'ın indirdiği ilkelere göre hükmetmeyen rejimler saldırısı ve şeytanın yardakçıları tarafından uydurulmuş davranış tarzları saldırısı gibi saldın türlerine karşı nasıl koruyabilecekler?
Bütün bunlar sırf kalb doğrulaması ve dil onaylaması ile olabilir mi? Aman Allah'ım! İslama yamanmak istenen ne gülünç bir yanılgı! Peki, acaba böyle bir yaklaşım yüce Allah'ın (c.c.) şu buyruğu ile nasıl bağdaşabilir?
"İş ne sizin kuruntunuza ve ne de kitap ehlinin kuruntularına göre olmaz. Kötülük işleyen cezasını çeker ve kendisine Allah'dan başka ne dost ve ne de . destekçi bulamaz.
Erkek veya kadın her kim inanarak iyi işlerderı bir iş yaparsa işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (Nisa/123-124) Daha doğrusu, bu yaklaşım insanı doğru inanca ve bu doğru inanç gereğince amel etmeye yönelten, baştan sona kadarki bütün Kuran direktifleri ile nasıl bağdaşabilir?
O zaman sahabiler ile onlann izinden titizlikle giden seçkin müslümanların bu dini, hayat pratiğine uygulamak hususundaki amansız "çaba"lan ner-den çıkıyor? "Murcie" akımına göre bu çabalar iman kapsamı dışında kalmaz mı? Öyle ya, bunların tümü kalb ve organ eylemleri değil mi? Acaba onlar bu çabaları, yüce Allah tarafından yükümlü tutulmadıkları gönüllü bir fazlalık, bir nafile olarak mı gösterdiler, yoksa bu çaba bu dinin özünü oluşturduğu, bunsuz ne yeryüzünde ve ne de Allah katında varolması düşünülemeyeceği için mi bu ısrarlı gayretleri göstermişlerdir?
Meseleye bir insan yaratılışı ve Allah yapısı insan psikolojisinin tezahürleri açısından bakalım.
Acaba sağlıklı bir insan vicdanında herhangi bir şeye karşı iman olsun da sonra bu vicdanı taşıyan insanın pratik hayatında bu imanın varlığını kanıtlayan hiç bir iz bulunmasın, bu mümkün müdür? Yalnız sözkonusu insan eğer, "kişilik çözülüşü"ne uğramış ise o başka. Çünkü bu durum sahibini yükümlülükten çıkaran bir psikolojik anormalliktir.
Yalnız şu gerçeği de belirtmeliyiz ki, kalbinde inanç taşıyan bir insanda psikolojik içgüdü ve ihtirasların baskısı ile bu imanla çelişen bir davranış görülebilir. Yüce Allah bu psikolojik içgüdü ve ihtiraslar ile ilgili olarak şöyle buyuruyor:
"Kadınlardan, evlatlardan, altın ve gümüş külçelerinden, otlağa salınmış at ve davarlar ile ekinlerden oluşan arzu ve ihtiraslar insanlara cazip gösterildi. Bunlar dünya metalarıdır. Oysa iyi akıbet Allah'ın katandadır." (Al-i İmran/14) Fakat bu durumun mutlaka bir sebebi ve de kanıtladığı bir sonuç vardır.
Bu durumun sebebi, daha önce söylediğimiz gibi, insanın içinde yuvalanmış bulunan karmaşık içgüdülerin insan vicdanı üzerinde uyguladıkları sürekli baskıdır.
Bu durumun kanıtladığı sonuca gelince, o da böyle bir insanın içinde bulunan inancın sözkonusu içgüdü baskılarına karşı koyup onlann yoğun akıcım etkisiz hale getirecek kadar güçlü olmadığı gerçeğidir.
Böyle bir durumda günah meydana gelir ve bu günah imanın özünü ortadan kaldırmaz. Fakat bu günah, sözkonusu imanın etkisinin geçici yokluğundan dolayı ve o sırada meydana gelir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu durumu şöyle anlatıyor:
"Zina işleyen kimse o anda mü'minken zina işleyemez. Hırsızlık yapan kimse o anda mü'minken hırsızlık yapamaz." (Müslim)
Demek oluyor ki, imanın güçlü ya da zayıf oluşu ile bu imanı taşıyan insanın herhangi bir anında yapmış olduğu amel (eylem, davranış) arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu hüküm sözkonusu amelin ibadet mi, yoksa günah mı olacağı ya da hangi dereceli bir ibadet veya günah olacağı konusunda geçerlidir.
Bütün bu söylediklerimizden şu iki gerçek ortaya çıkar:
1 — Amel ile iman arasında sıkı bir ilişki vardır.
2 — îman, hem artar ve hem de eksilir, ibadetler ile artar ve günahlarla eksilir. Buna karşılık içine büyük şirk (Allah'a eş koşma) karıştığı zaman yok olur.
İşte
"Murcie" akımının amel'i, eylemi iman kapsamının dışına çıkararak
onu
Hiç kuşkusuz bu düşünce, başlangıcında, islâm ruhuna yabancı felsefe ve mantıktan islâm bilginlerine bulaştı. Ayrıca ilk "Murcie" akımına bağlı bilginler arasında kapalı kapılar ardında dile getirilen ve hayat pratiği ile ilişkisi olmayan soyut bir "düşünce" olmaktan ileri gitmiyordu. Çünkü sözkonusu "Murcie" taraftarı bilginlerin kendileri bile, gündelik hayatlarında bu dinin gerektiği amelleri işleyen faziletli ve takva sahibi kimselerdi. Buna göre ne kendilerinin amel işlemeyi savsaklamaları ve ne de başkalarını böyle bir savsaklamaya çağırmaları düşünülemezdi. Tersine bu saygın bilginler, fıkıh konusunda yazdıkları eserlerde tam bir şuurla bu dinin, biribirinden ayrılmaz inanç ve amelden ibaret olduğunu vurguluyorlardı. Fakat yabancı felsefe ve mantığın mikroplan kapalı kapılar arkasındaki gözlerden uzak yuvalarında bozucu, saptırıcı ve zihinleri karıştırıcı etkilerini için için gösteriyordu. Ama zaman geçtikçe bu düşüncenin tehlikesi arttı ve islâmın yükümlülüklerinden sıyrılma eğilimi yaygınlaşmaya başladı.
Zaten daha önce söylediğimiz gibi, yükümlülüklerden sıyrılma eğilimi, insan yaratılışında varolan bir temayüldür. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Biz vaktiyle Adem'e (yasak ağacın meyvesinden ye-memesini) sıkı şekilde tenbih ettik. Fakat o bizim tembihimizi unuttu. Biz onda azim ve kararlılık göremedik." (Taha/115)
Bu beşeri hastalığın bir ilâcı var ki, yüce Allah onu bize şöyle anlatıyor:
"Ama yine de hatırlat. Çünkü hatırlatma mti'min-lere yarar sağlar." (Zariyat/55)
Bu ayette işaret edilen "hatırlatma"nın imanın °zü ile ilgili olmadığı kesindir. Çünkü ayet, kendile-nne "hatırlatma" yapılması istenenlerin mü'min oluklarını açıkça belirtiyor. Buna göre ayette emre-ulen hatırlatma, bu imanın gereğine uygun ameî yapmaya dönüktür. Çünkü insan karmaşık içgüdülerinin baskısı altında bu konuda gaflete ve umursamazlığa kapılabilir. Bu durumda hatırlatma yapılınca iş yoluna girer ve iman, kalble doğrulama ve bu doğrulamanın gereğine amel etme biçiminde tanımlanabilecek olan sağlıklı niteliğine yeniden kavuşur.
Fakat "hatırlatma" yapılacağı yerde, "Murcie" düşüncesi ortaya çıkmış, sözkonusu gaflet ve umursamazlık anına takılıp kalarak gafillere, kalblerinde iman bulunduğu sürece mü'min oldukları garantisini vermeye kalkışmıştır.
Zaman geçtikçe "Murcie" düşüncesinin etkinlik alanı genişledi. Meselâ gerek tek tek fertlerde ve gerekse toplum düzeyinde islâmî amelleri işleme alanı yüzde doksan iken "Murcie" düşüncesinin amelin boşalttığı etkinlik alanı yüzde ondu. Amelin boşalttığı alan yüzde elliye düşünce "Murcie" düşüncesinin etkinlik alanı yüzde elliye yükseldi. Buna karşılık amel ortadan tümü ile çekilince "Murcie" düşüncesi tüm alanı etkisi altına aldı. Böylece son yüzyılda şöyle diyenlere rastlamaya başladık; "Kim Lâilâheillellah derse, islâm'ın emrettiği amellerden hiç birini yapmasa bile mü'mindir!"
Bu hastalık, özellikle son yüzyılda, islâmın başına çöreklenen en ağır belâlardan biri haline geldi.
LÜKS VE ISRAFLI HAYAT TUTKUSU
Abbasiler döneminde beliren en tehlikeli sapmalardan biri de dünyanın her tarafından gelen servetlerin etkisi ile meydana gelen lüks ve israflı hayat tutkusudur.
Lüks ve gösterişli yaşama tutkusu aslında Emevilerin son dönemlerinde kendini göstermeye başladı. Fakat o zaman hem biçim ve hem de alan bakımından henüz sınırlı idi. Bunun da sebebi insanların, bir yandan ellerine bol servet geçmeye başlaması ve öteyandan da sahabilerin zirve düzeyinden ağır ağır aşağıya doğru düşülmesi idi.
Hatırlayalım ki, Hz. Ömer zamanında, bir keresinde islâm başkentine o kadar büyük bir servet geldi ki, o güne kadarki vergi gelirlerine göre hayal bile edilemeyecek kadar büyüktü.
Bu olay şöyle oldu. Bir akşam vakti Hz. Ömer'in Bahreyn dolaylarında görevli haraç vergisi tahsildarı, topladığı vergileri teslim etmeye geldi. O sırada müslümanlar akşam namazını kılıyorlardı. Bu sırada Hz. Ömer ile tahsildar arasında şu karşılıklı konuşma geçti.
Hz. Ömer - Yanında ne kadar para var? Tahsildar - Beşyüzbin san lira (dirhem)
Hz. Ömer - Beşyüzbin sarı lira'nın ne kadar olduğunu biliyor musun?
Tahsildar - Evet. Bir tane yüzbin, bir tane daha yüzbin, bir tane daha yüzbin, bir tane daha yüzbin ve bir tane daha yüzbin san lira.
Hz. Ömer - Anlaşılan sen yorgun ve uykusuzsun. Şimdi git, yann sabah bana gelirsin!
Tahsildar ertesi sabah gelip de topladığı vergi gelirinin gerçekten beşyüz bin sarı lira olduğunu görünce Hz. Ömer, hemen minbere çıkarak müslümanlara şunlan söyledi: "Ey ahali, çok para geldi. Bunu isterseniz ölçerek isterseniz tartarak aranızda bölüştüreyim."
Fakat o güne kadar elde edilenlere göre muazzam meb-lağlı bu büyük servet, Peygamberimizin (s.a.v.) günlerinin çok yakınında yaşayan, devlet başkanı ve liderleri Hz. Ömer - Allah ondan razı olsun- olan müslümanlan bozmadı. O Hz. Ömer ki, yukarda anlattığımız gibi, eşinin, ço-luk-çocuğunun geçimini sağlayan mütevazi gelirden ayırarak arttırdığı yağlı çöreğin ücretini devlet hazinesine geri vermişti. Ayrıca Hz. Ömer, ileri gelen sahabilerin ticaret yapmak amacı ile taşraya çıkmalarına izin vermemiş, onları yüce Allah'ın (c.c.) hükümlerini insanlar arasında uygulama görevinde kendisine yardımcı olsunlar diye yanında tutmuştu.
Buna karşılık Emeviler'in son dönemleri ile özellikle Abbasîler döneminde servetin bozucu etkisi yıkım boyutlarına ulaştı.[4]
Bir defa hükümdar ailesinin devlet hazinesinden aktarılma "Özel Tahsisaf'ı vardı. Bu özel tahsisat o kadar büyüktü ki, har vurup harman savurarak harcandığı halde yıllık dilimleri yine tükenmezdi. Bu yüzden özel bir hazine oluşturulur ve yıllık ödeneklerin kullanılmayan dilimleri bu fonda biriktirilerek gelecek yıllara aktanlırdı.
Vezirler (bakanlar) da gerek özel ödeneklerinde ve gerekse halifeler ile eyalet valilerin bağış ve hediyelerinden oluşan muazzam servetleri içinde hükümdar ailesininkine benzer bir savurganlık hayatı yaşıyorlardı. Tüccarların servetleri de o günkü dünyanın ölçülerine göre gerçekten "astronomik" idi. Çünkü doğunun en ucundan batının en ucuna kadar o günkü dünya ticareti müslüman tüccarların elinde idi. Masal karakterli olmalarına rağmen "Sindi-bad Gezileri" ile ilgili hikâyeler o zamanın ticaret alemi hakkında bize yeterli derecede fikir verecek niteliktedir.[5]
Böylece cepler para ile dolup taşarken gaflete dalıyor ve elleride Allah'ın ipine sımsıkı tutunan avuçları gitgide gevşiyordu.
Bu yüzden edebiyat ve tarih kitaplarının sayfalarına kadar her yana yansıyan ölçüsüz bir lüks ve israf hayatı alıp yürümüştü. Şimdi İslâm dünyasının doğusunda, yani Abbasi devletinin başkentinde yaşanan böyle ölçüsüz bir lüks örneğinin belgelerini hep birlikte okuyalım:
- Abbasiler düğün törenlerine büyük bir önem veriyorlardı. İlk dönem Abbasi halifelerinin bu alandaki savurgan tutumlan halife Mehdî'nin, oğlu Harun Reşid'i Zübey-de adlı bir kızla evlendirirken yaptığı gösterişli töreni inceleyince açıkça meydana çıkar.
Gerdek gecesi günü öyle gösterişli bir düğün ziyafeti düzenledi ki, daha önce hiçbir müslüman böylesini yapmamıştı. Ayrıca davetlilere gümüş dolu altın tabaklar ile altın, misk ve amber dolu gümüş tabaklar armağan etti.
Gelini de öylesine çok takı ve mücevher ile süsledi ki, kızcağız, üzerinde taşıdığı takıların ve mücevherlerin ağırlığı altında adım atamaz hale geldi.
Öteyandan tarihçi Şabestî'nin bildirdiğine göre Abbasî halifelerinden Memun, Buran adlı hanımla evlenirken kendisine mihir olarak yüzbin dinar ile elli bin dirhem, yani yarım milyondan fazla dinar vermişti. O gece gelinin önünde üç amber şamdanlık yakılmıştı. Fakat birara kaynana Zubeyde hanım "Yeterince masraf gösterisi yapıldı. Şu amber şamdanının kaldırın da normal şamdanı getirin" dedi.
Buran hanif duvağını açıp yüzünü Memun'a gösterince Memun, elbisesinin kolu içinde sakladığı incileri çıkarıp gelinin üzerine saçtı, saçılan inciler yerdeki altın işlemeli bir yaygının üzerine düştü. Bunu gören Memun, 'Allah şair Hasan b. Hanî'nin iyiliğini versin. Tıpkı onun dediği gibi:
O güzelin yüzündeki büyük ve küçük benler Tıpkı altın bir zemine yağmış sapsarı kum tanecikleri gibi.
Bu arada safları başına oturmuş davetlilerin yemeğe başlamak istemediklerini farkeden Memun, anneliğine, 'Buyurunuz', diye iltifatta bulundu. Bunun üzerine Zubeyde önündeki yemekten bir lokma alınca konuklar önlerindeki yemekleri yemeğe başladılar.
Yine Şabestî'nin belirttiğine göre bir önceki düğün, halife Mehdî'ye bir milyon üç yüz seksen sekiz dinara mal oldu. Damat Harun'un (Reşid) kendisinin yaptığı masraflar bu rakamın dışındadır.
Buna karşılık Zubeyde hanımın oğlu Emin'in, babadan kardeşi Ebu Abdullah Memun'a söylediğine göre az önce anlattığımız Memun'un düğün masrafı otuz beş ile otuz yedi milyon dirhem arasında değişiyordu.
Görüldüğü gibi Memun, babası Harun Reşid'i gösteriş ve savurganlıkta geri bırakmıştı. Hasan b. Sehl'in kızı Buran ile evlenirken yaptığı ihtişamlı düğün bunu bize yeterince kanıtlar.
Tarihçi Taberî'nin bildirdiğine göre kayınbabası Hasan b. Sehl'e, Buran'a giderken yolda on milyon dirhem verilmesini emretti. Ayrıca ona Fem-i Sulh denen yörenin haraç gelirini bağladı. Yine tarihçi İbni Hallikan'ın yazdığına göre Memun, adı geçen kayınbabasma Fais ve Ahvaz eyaletlerinin bir yıllık haraç gelirlerini bağışlamıştı.
Öteyandan tarihçi Mesudî, Hasan b. Sehl'in sözkonusu düğün sırasında yapmış olduğu savurganlıktan şöyle anlatır; "Hasan, kızının bu düğün töreninde o güne kadar ne cahiliye ve ne de İslâm döneminde hiç bir hükümdarın yapmadığı kadar büyük masraf yaptın".
Bu meyanda o, Haşimi sülalesinden olanlara, ordu komutanlarına ve ileri gelen devlet adamlanna dökme fişekler dağıttı. Bu fişeklerin içine konan kağıt parçalarına arazi, köle, binek hayvanı gibi hediyelerin adlan yazılmıştı. Sözü geçen fişekler kimin eline geçerse içindeki kağıt parçasını açıp okuyor ve üzerinde itibar ve rütbesine göre belirlenen hediyenin adının yazıldığını görüyordu. Adam kağıt parçasını okuduktan sonra onu bu iş için görevlendiren yetkiliye uzatıyor. Yetkili de ona "Şu kadar alanı olan falanca yerdeki filân arazi" veya "Falanca cariye" ya da "Şu şu nitelikli binek hayvanı" gibi açıklamalarla kazandığı hediyeyi tanıtıyordu.
Ayrıca diğer davetlilere altın ve gümüş paralar, misk kutulan ve yumurta biçimli amberlikler dağıttı. Bu arada damadı Memun'un yanında kaldığı arkadaşlarını, özel muhafızlarım, kervancıları, hamalları, denizcileri ve kafilede bulunan ast-üst, maaşlı asker, ne varsa hepsini gayet masraflı biçimde ağırlamıştı.[6]
Abbasilerin bu savurganlıklarına örnek olarak şimdi de halife Mutedın'ın, Humaruye'nin, Kadrun Neda adlı kızı ile evlenirken yapılan masrafların hikâyesini okuyalım:
- Humaruye, Mısır eyaleti hazinesinden sağladığı ödenekler sayesinde bu düğün dolayısı ile hiç fakirlik ve yokluk endişesi taşımayan birinin yapabileceği kadar ölçüsüz masraflar yaptı. İbni Dekkak'ın belirttiğine göre kızını Bağdad'a götürürken yanına o güne kadar hiç kimsenin ne gördüğü ve ne de duyduğu kadar çok ve değerli bir çehiz götürdü. Yine tarihçi mukrizî'nin yazdığına göre her renk ve her türden bütün nadide ve orijinal şeyleri yanında çehiz olarak götürmüştü. (Hutat c. I, s. 319).
Bu çehizin arasında dört parça, altından yapılmış bir çardak maketi vardı. Maketin kubbesi göz göz altın işlemeli idi. Bu gözlerin her birinde, ucunda paha biçilmez bir mücevher tanesi sallanan bir küpe vardı. Ayrıca koku hammaddesi ezmek için yüz tane altın havan ve tanesi on dinar olan bin tane gecelik bu yüklü çehizin eşyalan arasında idi. Humaruye kızının çehizini düzdükten sonra Bağdad'a giderken mola vereceği her konaklama yerinde, oturduğu ya da dinlenmek için kullandığı köşklerin birer benzerinin yapılmasını emretti. Bu köşkler tam dayalı-dö-şeli olarak yapıldı. Böylece kızı Bağdad sarayına gelin giderken yolda, sanki babasının sarayında oturuyormuş gibi, istediği bütün konfor ve rahatlık imkanlarını kullanarak yolculuk etmişti.
Bu düğünün masraflarına gelince başvurduğumuz kaynakların hiç biri bu konuda bilgi vermiyor. Yalnız tarihçi İbni Hallikan (c. I, s. 174) halife tarafından geline verilen mihrin bir milyon dirhem olduğunu yazar. Bu rakam, gelinin çehizine göre büyük değildir. Çünkü edindiğimiz bilgilere göre gelinin cehizini hazırlamakla görevlendirilen İb-ni Cessas Cevheri'ye, cehizi düzdükten sonra geri kalan dört yüz bin dinar bahşiş olarak verilmişti."
Şimdi de Endülüs Emevilerin bu tür savurganlıkları ile ilgili bir belgeyi okuyalım:
- Endülüs Emevilerinin ünlü saraylanndan biri de Me-mun b. Zinnun tarafından yaptırılan Taytula sarayı idi. Yapımı için büyük miktarda para harcandı.
Sarayın ortasında bir havuz ve havuzun da ortasında renkli ve nakışlı camdan bir kubbe yapılmıştı. Bu kubbenin en üst noktasından akan su, devamlı şekilde çevresinden geçerek tabanına iniyordu. Cam kubbe dıştan kaplamalı idi ve su, bu kaplama üzerinden sürekli akıyordu. Ayrıca içinde oturan hükümdar Memun, sudan hiç ıslanmıyordu. Bu kubbe içinde yakılan şamdanların meydana getirdiği renkli ışıklar eşsiz bir manzara oluşturdu.[7]
Bu
sunduğumuz belgeler, doğuda Abbasiler ile batıda Endülüs Emevilerinin savurgan
ve ihtişamlı saray hayatlarının
Doğal olarak bu dönemde "Uygarlık" İslâmî kavramlarından sapmaya başladı.
Şurası bir gerçektir ki bu uygarlık, gerek doğuda Abbasî egemenliği altında ve gerekse batıda Endülüs Emevileri'nin elinde orijinal ve günümüze kadar izleri kalabilen gözalıcı mimari askerler meydana getirdi. Bu eserler üstün bir mimarlık maharetini, ileri bir mühendislik, teknoloji ve benzeri bilimler düzeyini açıkça kanıtlar. Fakat bu gösterişli yapılarda gözlenen savurganlık tutkusu, Ahireti unutturup dünya hayatına daldıncı fonksiyonları, yüce Allah yolunda cihad etme görevini ihmal ettirerek maddî zevklerle oyalayıcı nitelikleri asla İslâm ruhu ile bağdaşmaz. Bunlar İslâm toplumunu belirli bir süre sonra kaçınılmaz sonuçlanna ulaştırmış olan birer sapma belirtileri olmuşlardır.
Doğaldır ki, bu sözlerimizin anlamı, "Uygarlığın bütün alanları İslâm'dan saptı veya bu sapma birdenbire oluverdi" demek değildir. Tersine ilerde anlatılacağı üzere bu uygarlıktan bir çok yararlı eserler kaldı. Çünkü o, İslâmî değerlerine özünde bağlı kaldı. Fakat sonunda, sapmalar öze baskın gelince, yüce Allah'ın sosyal kanunlan gereğince yıkılış meydana geldi.
Bu savurganlığa eşlik eden ve onun ayrılmaz parçalan olarak ortaya çıkan iki fitne daha meydana geldi. Bunlardan biri cariyelerin (kadın köle ve hizmetçilerin) çoğalması, ikincisi de halifelerin, eyalet valilerinin, bakanların, zenginlerin ve tüccarların saray ve köşklerini dolduran "şarkıcı ve çalgıcı cariyeler" idi.
Düşmanlarla girişilen çok sayıdaki savaşların sonucu olarak İslâm alemine çok sayıda cariye getirildi. Bunlar pazarların en geçerli ticaret alanı haline geldiler. Cariyelik, aslında sağlıklı bir kurum olmasına rağmen toplumu sarmaya başlayan gösteriş ve lüks tutkunluğu ruhu, bu cariyelerin varlığı, topluma egemen olan lüks hayat tutkusu ile kokuşma belirtilerine yeni boyutlar ekledi ve bunlar da artan servetler gibi baştan çıkancı bir fitne unsuru oldular.
Bu cariyelerin varlığı yüzünden saraylara egemen olan "eğlence" havası ile saraylıların ciddi ve seviyeli konulardan uzak kalmış olmaları bir yana, bunlann en tehlikeli fonksiyonları, bu saraylann içinde çevirdikleri entrikalar oldu. Çünkü bunlar arasında İslâm'a karşı kin besleyen yahudi ve hristiyanlar vardı. Böyleleri yüreklerinde besledikleri kinin etkisi ile bu saraylarda çeşitli fitneler, komplolar ve desiseler sahneleyerek yetkilileri özel problemler ile oyalamışlar, böylece yüce Allah'ın (c.c.) hükmünü uygulayan müslüman yöneticiler bir yana, her sorumlu yöneticinin birinci derecede uğraşmak zorunda olduğu halkın dertleri ile ağır yönetim sorunlarından kopuk kalmalarına yolaçtılar.
Bu yaygın savurganlık eğilimi ile çok sayıda cariyenin ortalıkta kol gezdiği ortamda daha bozucu ve daha eğlenceye daldıncı bir görüntü ortaya çıktı. Bu da edebiyat tarihinde "şarkıcı ve çalgıcı cariyeler" diye adlandırılan görüntüdür. Bu görüntü o günün hakim atmosferi düşünülürse hem varlığı ve hem de etkileri bakımından tutarlı bir görüntü idi.
Çünkü, madem ki köşk ve saraylarda şenlik düzenlemek mubah görülüyordu ve madem ki şarkı ve çalgı bu şenliklerin ayrılmaz bir parçası idi, bu şarkıcılığın ve çalgıcılığın kadınlar tarafından yapılması daha şenlikli olurdu.
Bu yüzden bu iş, o toplumda birçok kişinin geçimini sağlayan bir "meslek" haline geldi. Sözkonusu meslek, şarkıcı olmaya elverişli sesi olan cariyeleri arayıp bulmak, bunlara müzik eğitimi vermek, erkekleri eğlendirecek maharetleri edinmelerini sağlamak, sonra da bunları ya satmak ya da satıcıların evlerinde veya savurgan ve eğlence düşkünü kodamanların köşk ve saraylannda eğlence düzenlemek gibi faaliyetleri içerirdi.
Bu şenlikler yatsıdan gece yarısı sonralarına kadar devam ederdi. İçkisiz olanlarına da rastlanmakla birlikte çoğu içkili olurdu. Söylemeye gerek yok ki, bu şenliklçi gurupların akıllarına ne yüce Allah'ın adım anmak ve ne de O'nun yolunda cihad etme görevi gelirdi. Sabahleyin kalktıklarında da -tabii eğer kalkabilirlerse- daha sarhoş, daha cümbüşlü ve şenlikli eğlencelerin özlemi ile uyanırlardı.
Bu durumun arkasından yıkılışın gelmesi kaçınılmazdı!
Şu bir gerçektir ki bu yıkılış bir anda olup bitmedi. Tersine iki yüz yıllık bir zaman parçasına yayıldı. Ayrıca devlet yıkılınca da İslâmiyet yeryüzündeki varlığını korudu. Bunun gözönünde tutulması gereken bir kaç önemli faktörü vardır.
Bir defa bu bozulma ilk önce devlet merkezinde -Bağdat'ta- halifelerin ve diğer ileri gelen resmi yetkililerin saraylannda başladı. Sonra zenginlerin köşklerine buluşarak başkentin "geçer akçe"si haline geldi. Yani çoğunluk, bu işlere karışsın ya da karışmamış olsun, bu hareketleri yadırgamaz olmuştu.
Fakat işin başında başkent dışında kalan İslâm beldeleri bu yöresel bozulmanın etkisine girmemişlerdi. Çünkü bu beldeler kalblerinde taşıdıkları imanın gerektirdiği ciddiyetle İslâmı yaşayıp yaşatmaya devam ediyorlardı.
Fakat
bir süre sonra başkentin dışına taşarak taşra eyaletlerinin merkezlerine
yayılmaya başladı. Bu da müs-lümanlar iyiliği emredip kötülükten alıkoyma
görevlerini savsaklayınca yüce Allah'ın "fe
"İnsanların kendi elleri ile işledikleri günahlar yüzünden
karada ve denizde fe
Buna
rağmen eğer bu insanlar yaptıklarından dönmezlerse beliren fe
Bu
dönemde fe
Fakat "İslâm" varlığını sürdürdü.
Çünkü vicdanları ateşleyen inanç koru canlı idi. Gerçi işlenen günahların, bidatlerin, İslama aykırı tutum ve uygulamaların dine bağlılık alanında beliren umursamazlıkların etkisi ile bu korun yüzeyi kül bağladı, ama halâ canlı idi ve üzerindeki külleri üfleyip dağıtarak tekrar tutuşmasını sağlayacak soluğu güçlü birini bekliyordu.
İşte Selâhaddin-i Eyyubî ortaya çıkarak "Ey müslümanlar, sizler Allah'dan uzaklaştığınız için Haçlılar önünde bozguna uğradınız ve O'na dönmedikçe zafere eremezsiniz" diye seslenir-seslenmez ve Katar hükümdarı Kutz meydana çıkarak "Aman, İslâm elden gidiyor" diye haykırır-haykırmaz bu iman koru yeniden tutuşuverdi. Arkasından müslümanlar çok geçmeden Mısır'da ve Suriye'de Haçlılara karşı zafere ulaştılar. Bu zaferlerin doruk noktasını "Hatın" savaşı oluşturdu. Aynı zamanda "Calût gölü" dolaylarında da Moğolları bozguna uğrattılar. Bu zafer, İslâm tarihinde büyük bir dönüm noktası oluşturdu. Bu dönüm noktası Moğolların İslâm dinine girerek daha sonraki yıllarda İslâm'ın en dirençli ordulanndan biri haline dönüşmeleri olayıdır.
Abbasî
devleti, düzeltilemeyecek derece bozulduğu için, İslâhat yolu ile doğru yola
döndürülemeyecek derecede fe
Öteyandan Endülüs Emevî devleti de yıkıldı. Arkasından müslümanlar, kiliseye bağlı Engizisyon (İnguisition) mahkemelerinin tam iki yüzyıl boyunca süren amansız işkencelerinin sonunda yeryüzünün o yöresindeki bütün müslümanlar yurtlarından kovuldu ve İslâm'ın izleri kökünden silindi. Fakat yeryüzünün başka bir yöresinde yerine geçen ve güçlü bir İslâm devleti (Osmanlı devleti) meydana çıktı. Bu İslâm devleti egemenliğini beşyüz yıl sürdürdü.
Tasavvuf Akımı
Fakat bu üçüncü halifelik devletini, olumlu ve olumsuz yanları ile, sözkonusu etmeden önce Abbasiler dönemi toplumunda ortaya çıkan ve Abbasi devletinin yıkılışından sonra da varlığım sürdüren, hatta daha kuruluş döneminde sözkonusu yeni devletin yapısını saran ve bu devletin son yüzyıldaki yıkılışına kadar İslâm ümmetinin hayatındaki tehlikeli sonuçlarım göstermekten geri kalmayan başka bir sapma akımını hatırlatmalıyız.
Bu sapma akımı tasavvuftur.
Tasavvuf, Abbasiler dönemi toplumunu saran lüks ve israf eğilimine tepki olarak doğdu. Toplumda günden güne yaygınlık kazanan savurganlık ve çılgınlıklardan ürküntüye kapılan o günkü toplumun "temiz insanları" kendilerini bu sapıklıklardan kurtarmak istediler ve Allah ile başbaşa temiz ve an bir hayat yaşayabilmek için üzerlerindeki elbiselerinden ibaret olan varlıkları ile bir araya gelerek sözkonusu bozuk toplumdan koptular.
Tasavvufa sonradan giren yahudi, hristiyan, mecusî (ateşperestlik) ve hindu kaynaklı düşünce ve motifler bir yana, bu akımın temel motifinin toplumu saran fesattan ayrılarak temizlik ve arınmışlıkla başbaşa yaşamak olduğunu inkâr edemeyiz.
Fakat tasavvufun bizzat kendisi İslâm'ın doğru metodundan sapmış bir eğilimdir.
Gerçi tasavvufun içerdiği nefis terbiyesi İslâm'dandır, onun, dünya hazlarmı dudak bükerek küçümseyişi İslâm'dandır, yine ondaki Ahireti hiç hatırdan çıkarmama motifi İslâm'dandır. Fakat yine onun içerdiği dünya hayatım ihmal etmeye dönük her şeyden eletek çekme ve reak-siyoner tavırlar İslâm'dan değildir.
Tasavvuf, aslında pratik realite ile karşı karşıya gelerek onunla cedelleşmekten "kaçış" eğilimidir. Hayal ürünü olan "özel bir aleme" kaçış eğilimi. Bu özel alemde insan, -gerçek ya da hayali- Allah'a yakınlık duygulan ile beslenerek bu yolda "emek vermekten, çaba harcamadan" geri kalıyor, bunun yerine yolunu kısalmış gibi gösteren sözkonusu duyguları ile yetiniyor.
"Ameller" Allah'a yaklaşmanın aracıdır. Fakat "ermişin" amacına erdiğine göre araca ihtiyacı yoktur!
İşte bu yaklaşımla, tasavvuf bağlıları pratik dünya hayatında mücadeleden ve emek vermekten geri dururlar. Ayrıca sapıtmış realiteyi doğru yola döndürmek uğruna, onunla boğuşmaya girmeye de yanaşmazlar. Sadece Allah'a yaklaştıklan, O'na erdikleri, O'nun huzurunda yaşadıkları ya da O'nun nuru etrafında pervane gibi döndükleri şeklindeki hayalî duyguları ile yetinirler. Bunun dışında başka bir şey aramazlar. Çünkü onlara göre bunun dışında başka hiç bir şey yoktur.
Gerçekten duyguların, insanın idrak alanına egemen olması ve insanın bunlara dalarak kendinden geçmesi mümkündür.
Ayrıca belirli bir psikolojik eğitim, insanın önüne acayipliklerle dolu bir alem açabilir. Nasıl ki, belirli bir beden eğitimi, insana belirli bir güç, bir kudret ve bu güçle tatmin olma duygusu veriyorsa; yine nasıl ki, akıl eğitimi, insan zihnini geliştirip ona kavrama, algılama gücü ile bu güçle tatmin olma duygusu kazandınyorsa, tıpkı bunlar gibi psikolojik eğitim, ruhi eğitim de insana belirli bir uçarılık, parıldama, görülen sed ve engelleri aşarak uçsuz-bucaksız bir aleme sıçrama ve bu duygu ile tatmin olarak daha başka bir şey istememe duygusu verebilir.
Fakat İslâmiyet bu "kaçış"ı, bu "ortadan kaybolma"yı kabul etmez.
Çünkü İslâmiyet, yeryüzünde belirli bir "görevi, misyonu" gerçekleştirmek için geldi. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:
"Biz peygamberlerimizi açık deliller ile gönderdik ve onlarla birlikte Kitab'ı ve adalet ölçüsünü indirdik ki, insanlar aralarında adaleti yerine getirsinler." (Hadid/25)
İnsanlar arasında adalet düzeninin gerçekleşmesi, sırf bunu istemekle ya da özlemini çekmekle olmaz. Bu özlemin gerçekleşmesi ve bu arzunun somut bir pratiğe dönüşmesi için mutlaka emek ve gayret harcamak gerekir.
Yüce Allah (c.c.), indirdiği Kitab'ın hükümleri uyarınca insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için "çalışma" sorumluluğunu bizzat müslümanlarm omuzlarına yükledi. Bakınız, bu konuda bize ne buyuruyor:
"Elif lam ra. Bu Kitap, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir Kitabdır." (İbrahim /1)
"İşte böylece, siz insanlara örnek (ve Kıyamette şahit) ve Peygamber de size örnek olsun diye sizi bu ikisi arasında yer alan bir ümmet yaptık." (Bakara /143)
"Aranızda hayra çağıran, iyiliği emrederek kötülükten sakındıran bir gurup, bir topluluk bulunsun."(Al-i İm-ran/104)
"Sizler tüm insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran/ 110)
Görülüyor ki, bu dinin yeryüzü pratiği karşısındaki hareketinin özü olan iyiliği emrederek kötülükten alıkoyma eylemi, pratik harcanacak somut bir çaba ve sosyal hayatın her gelişmesi karşısında takınılacak olan aktif bir tutumdur.
İşte bu nokta, tasavvuf ile İslâm arasındaki yolayrımıdır.
İslâm'da yeryüzü bazlarından el çekme yönünde açık bir çağrı vardır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kadınlardan, evlâtlardan, biriktirilmiş altın ve gümüş külçelerinden, otlağa salınmış at ve davar sürüleri ile ekinlerden oluşan hazlara aşırı düşkünlük, insanlara cazip göründü. Oysa bunlar dünya hayatının haz kaynaklarıdır. Asıl güzel akıbet, Allah'ın katındadır.
De ki; 'Size bu haz kaynaklarından daha iyisini haber vereyim ister misiniz? Takva sahipleri için Rabb'leri katında altlarından çeşitli ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır. Hiç şüphesiz Allah, kullarını inceden inceye görür.
Yani 'Ey Rabbimiz, biz sana inandık, günahlarımızı affeyle ve bizi cehennem azabından koru." (Al-i İmran/ 14-16)
Bunun yanında tasavvufta da yeryüzü bazlarından el çekerek bu hazlarm çok azı ile yetimeye çağrı vardır.
Fakat dünya hazlanndan el çekme yaşantısı sonucunda birikecek olan psikolojik enerji nerelerde harcanacak?
İslâmda bu enerji "yüce değerler"i pratik dünyaya aktarıp uygulamada harcanırken, tasavvufta aynı enerji ruhî parendeler ile vicdan pırıltılarına dönük değerler uğruna harcanır.
Bu enerji kullanma biçimlerinden birincisi, pratik dünyayı fiilen düzeltir. Ferdi ve toplumu islâh ederek onları kabalık ve somutluk alanı ile temsil edilen düşük realitenin tutsaklığından kurtararak yüksek realite düzeyine yüceltir. Bu düzeyde insanın bütün enerji kesimleri yani bedeni, aklı ve ruhu halifelik görevini yerine getirmek ve ilâhî metod gereğince yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmek üzere serbestçe harekete geçer. Geniş ve kapsamlı anlamı ile "ibadet" bu olduğu gibi, bunun gerçekleşmesi ile insan için en üst düzeyli varoluş biçimi de gerçekleşmiş olur.
İkinci enerji kullanma biçimi ise dünya pratiğini bütün kötülükleri ile bir yana bırakır. Onu düzeltmeye kalkışmaz. Bunun yerine ondan el-etek çekerek kendini düzeltmeye girişir. Gerçi bu girişim, bazı alanlarda -yani ruh alanında- başanya ulaşabilir. Fakat o takdirde insan uğrunda ve uyannca yaratılmış olduğu denge ile pratiğe dönüklüğünü ve aktif yapıcılığını kaybeder. Buna paralel olarak yüce Allah'ın (c.c.) üzerine farz kılmış olduğu "insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek" ve "insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak" alanlarındaki yükümlülüklerini yerine getirmemiş olur.
Şöyle düşünelim. Farzedelim ki, ortada potansiyel bir enerji var. Bu enerji ile yeryüzündeki genişçe bir kıraç arazi parçasını verimli hale dönüştürmek mümkündür. Bu kıraç arazinin zararlı otlan ayıklanabilir, sürülüp sulanabilir ve orada çeşitli bitkiler, ağaçlar, çiçekler ve güller yetiştirilebilir. Böylece bir gurup insanın bu tarlanın ürünlerinden yararlanmaları sağlanarak yaşam düzeyleri yükseltilebilir. Fakat böyle yapılacağı yerde bu enerjinin o toprağın bir köşesinde bir tek bitki türü ekmek için kullanıldığını varsayalım. Toprağın diğer kısmı ayrık otlarına, böceklere ve canavarlara yuva olmaya bırakılmış.
Acaba bu iki enerji kullanma biçimlerinden hangisi enerjiyi boşa harcamak ve hangisi onu islâh amaçlı gayretler için kullanma olur?
İşte tasavvufun insan enerjisini boşuna harcaması buna benzer. Fakat bu boşuna harcamayı insan, enerjiyi toplayıp bir noktaya yoğunlaştırma olarak sanabilir. Tasavvufun insan hayatının islâh etme gayretleri, tıpkı bu örnekteki gibidir. Eğer onun İslâhata dönük fonksiyonu olduğunu söylemek yerinde ise tabii.
İnsan, ne yaparsa yapsın, yüce Allah'a (c.c) meleklerin yaptıkları gibi ibadet edemez. Yüce Allah (c.c.) onların ibadet biçimleri hakkında şöyle buyuruyor:
"(Melekler) gece-gündüz hiç ara vermeksizin O'nü teşbih ederler." (Enbiya/ 20)
Yüce Allah (c.c.) hikmet ve merhametinin eseri olarak insanı, kendisine melekler gibi ibadet etmekle yükümlü tutmadı. Yoksa onu daha baştan melek olarak yani toprak kaynaklı ve çeşitli eğilimli bedeni olmayan, çeşitli hayat konuları ile ilgili düşüncesi bulunmayan uçucu bir varlık halinde yaratırdı.
Fakat hikmet ve merhametinin eseri olarak onu bir avuç topraktan yaratarak özüne kendi ruhundan bir soluk üfledi. Onun çeşitli arzularla hareket eden bir beden, sürekli biçimde düşünmekle uğraşan bir akıl ve uçarı bir ruhla donattı.
Ayrıca onu ne meleklerinkine ve ne de hayvanlar ile cansız maddelerinkine benzeyen bir ibadetle yükümlü kıldı. Bu ibadet türü, onun bütün varlık kesimlerini, yani bedeninin, aklını ve ruhunu kapsayan bir ibadet türüdür. Başka bir deyimle yüce Allah (c.c.) insan vücudunun bütün girişimlerini, insan aklının bütün girişimlerini ve insan ruhunun bütün dalgalanmalarını ibadet saydı. Yalnız böyle olabilmesi için bunların tümünün Allah'a yöneltilmesi ve yüce Allah'ın direktiflerine bağlı olması şarttır. Tıpkı yüce Allah'ın (c.c.) buyurduğu gibi:
"De ki; 'Benim namazım, diğer bütün ibadet amaçlı davranışlarım, hayatım ve ölümüm, eşi-ortağı olmayan ve tüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir." (En'am/162-163)
İnsan böyle yapınca en yüce düzeyinde, Allah'a en yakın konumunda ve O'nun hoşnutluğuna en lâyık durumda olur. Bu konudaki delilimiz, yüce Allah'ın, en çok ibadet e-den kulu, O'nun yarattığı insanlar içinde en onurlusu olan Muhammed Mustafa'dır -salât ve selâm üzerine olsun- Nitekim O, bu konuda şöyle buyuruyor:
"Haberiniz olsun ki, içinizde Allah'a en çok ibadet edeniniz, ibadete en düşkününüz benim. Bununla birlikte ben hem oruç tutar, hem bozarım. Hem gece ibadet yapar hem uyurum. Kadınlarla cinsî ilişki de kurarım. Kim benim sünnetimden yüzçevirirse benden değildir." (Buhari, Müslim v.d.)
Hele bu hadisi okuduktan sonra herhangi bir kimse kendisini Peygamber Efendimizden (s.a.v.) daha ibadet aşığı sanabilir mi?
O halde Peygamberimizin ibadet etmesi nasıldı?
Meselâ, Rabbi ile başbaşa kalışını ele alalım. Bu saatlerde mübarek ayaklan uyuşuncaya kadar ayakta kalırdı. Nitekim böyle bir defasında eşi Hz. Ayşe kendisine; "O kadar kendini sıkma. Zira Allah, senin geçmiş-gelecek tüm günahlarını peşinen affetti," deyince eşinin bu sözlerine ancak ibadetin derinliklerine dalmış bir ibadet düşkününün ağzına yaraşan şu cümle ile cevap verir:
"Peki, ben şükür görevini yerine getiren bir kul olmayayım mı?" (Buhari, Müslim v.d.)
Bununla birlikte acaba Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- nasıl bir insandı.
Hiç kuşkusuz O, yeryüzünün tanıdığı en aktif enerji idi.
Cihad alanında, insanları hak yola çağırma alanında, Allah yolunda savaşma alanında, sahabileri, her yönden en yüce örnek olsunlar amacı ile eğitip yetiştirme alanında, bizzat yaratıcısı ve ortaya çıkarıcısı olan yüce Allah (c.c.) tarafından hakkında:
"Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, "
şeklinde şahitlik edilen eşsiz "ümmef'i oluşturma ala nında, yeryüzünde ilâhî adaleti gerçekleştirme alanında; devletin siyasî, ekonomik, sosyal, savunma, ahlâkî, manevî ve fikrî meselelerini düzenleme alanlarında ve bütün bunlar yanında özel hayatının düzenlenmesi, eşlerinin ve kızlarının gözetimi, geçimlerinin sağlanması, yönlendirilmeleri ve eğitimleri alanlarında bir eşi daha görülmemiş aktif bir enerji kaynağı.
Öte yandan Peygamberimiz, Kıyamet anına kadar müslümanlarm örneği ve bu dinin en yüksek düzeyli pratik, uygulamalı tercümesidir, nitekim yüce Allah (c.c.) bu gerçeği şöyle dile getiriyor:
"Hiç şüphesiz Peygamber, sizin için, yani Allah'ı ve Ahireti arzu edenler ve O'nü sık sık ananlar için, uyulacak en güzel örnektir." (Ahzab /21)
Tasavvufcular da "Allah'ı ve Ahireti arzu ettiklerim ve Allah'ı sık sık andıklarını" söylerler. O halde Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- aktifliğini, yapıcılığını, pratiğe dönüklüğünü, kötü uygulamalara karşı çıkarak onlan yıkışını, ortadan kaldırışını ve yerlerine sağlıklı bir pratik kurmasını neden kendilerine örnek almıyorlar?[8] İşte islâm ile tasavvuf arasındaki fark budur.
Bir tarafta yapıcılık, aktiflik ve öbür tarafta pasiflik vardır. Bir tarafta kötü uygulamalara karşı çıkma, öbür tarafta yan çizme ve kenara çekilme vardır. Bir tarafta dünya hazlanm mubah görme ve kullanma yanında onlara "düşkün olmama" kapılmama" öbür yandan ise arzuları öldürme ve nefsi tümü ile dumura uğratma anlamında aşın bir "eletek çekme" yaklaşımı vardır.
Tasavvuf ile birlikte islâm'ın tevekkül anlayışı ile bağdaşmayan umursamaza bir tevekkül yaklaşımı ortaya çıkar.
Aslında Allah'a tevekkül etmek (dayanmak) imanın özünden kaynaklanır. Bundan dolayı Kur'an'da sık sık imanla yanyana, imanla arasındaki sıkı ilişki vurgulanarak anılmıştır. Buyurunuz, şu ayetleri birlikte okuyalım:
"Müminler, sadece Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İm-ran/160)
"Gerçek müminler o kimselerdir ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, kendilerine O'nün ayetleri okunduğu zaman ise imanları artar, onlar sadece Rabb-lerine tevekkül ederler." (Enfal/2)
Fakat tevekkül, Allah'ın dininin diğer bütün kavram ve kurumlan gibi aktif, atılımcı bir enerjidir, mü'min bütün sebeplere sarıldıktan, her türlü tedbiri aldıktan sonra ona başvurur. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kesin karara vardığın, azmettiğin zaman Allah'a tevekkül et." (Al-i İmran/159)
Kesin kararlılık (azim) özellikle savaş sözkonusu olunca -çünkü az önceki ayet savaş konusu ile ilgili olarak inmiştir- her türlü savaş hazırlığını yapmayı ve mümkün olan bütün tedbirleri almayı gerektirir.
Buna karşılık tasavvufçulann anladıkları ve kullandıkları anlamdaki tevekkül -tasavvufun diğer bütün kavram ve kurumlan gibi- pasif, uyuşturucu ve bu bahane arkasına saklanarak gerekli tedbirlere başvurmayı ihmal ettirici bir kavramdır.
Bu uyuşuk tevekkül anlayışı, kaza ve kader inancını büyük oranda yozlaştırarak onu yapıcı ve atılımcı bir inanç ilkesinden pasif ve pısırık bir inanç ilkesine, varolan herşeye uyuşukça rıza göstererek onu değiştirmeye girişmeme umursamazlığına dönüştürdü.
Oysa yüce Allah (c.c.) ilk müslüman kuşağı bu konuda eğitirken şöyle buyuruyordu:
"De ki; Allah bizim için ne yazdı ise (ne takdir ettirse) başımıza ancak o gelir. Bizim efendimiz, sahibimiz O'dur. Mü'minler sırf Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe/51)
Onlar böylece savaşa gittikleri için ölmediklerini, yüce Allah (c.c.) tarafından belirlenen kaderlerinin, nere olurlarsa olsunlar, başlanna geleceğini öğreniyorlar ve olanca güçleri ile savaşa atılıyorlardı. Öte yandan yüce Allah (c.c.) şunu öğretiyordu:
"Kâfirler bizim takdirimizi başlarından savdıklarını sanmasınlar. Onlar bizi aciz bırakamazlar. Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayınız. Bunlarla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı korkutursunuz." (Enfal/59-60)
Onlar böylece, kesin ve pekiştirilmiş bir biçimde, yüce Allah'ın (c.c.) kâfirlere bu dini yıkıp yoketmek şeklinde özetlenebilecek olan ana amaçlarını gerçekleştirme fırsatı asla vermeyeceğini öğreniyorlardı. Fakat bununla birlikte ellerinden geldiğince askeri güç hazırlıyorlardı. Yani bu uğurda emek harcıyorlar, sebeplere sarılıyorlar ve hiç bir zaman kendi kendilerine "Madem ki, yüce Allah dinini egemen kılacak, bu bize yeter, biz başka hiç bir şey yapmaksızın O'na tevekkül edelim" demiyorlardı.
Ayrıca yüce Allah (c.c.) onlara şunu öğretiyordu:
"Başınıza bir musibet gelince -siz bu musibetin iki katını Bedir'de onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine- 'Bu nereden başımıza geldi?' dediniz. De ki; 'O musibet, kendinizdendir.' Hiç şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
iki topluluğun karşı karşıya geldiği gün başınıza gelen musibet, kesinlikle Allah'ın izni ile başınıza gelmiştir ki, O, müminleri deneyip belirlesin diye..." (Al-i İmran/165-166)
Böylece onlar öğrenmiş oluyorlardı ki, herhangi bir olayın yüce Allah'ın takdiri uyannca meydana gelmesi, onları yanlış davranışlarının veya kaderle ilgili yanlış yorumlarının sorumluğundan kurtaramaz.
Yine yüce Allah (c.c.) o ilk nesle şunu öğretiyordu:
"O müminler ki, darbe yedikten sonra yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına uydular. Onlardan iyilik edip günahlardan sakınanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.
Onlar ki, herkes kendilerine 'Düşmanlarınız size karşı ordu hazırladı, onlardan korkunuz' deyince bu söz onların imanını pekiştirdi ve 'Allah bize yeter, O ne güzel dayanaktır' dediler." (Al-i imran/172-173)
Böylece öğrendiler ki, yüce Allah (c.c.)'ın takdiri gereğince savaşta bozguna uğramış olmaları, bu bozgunun yüce Allah tarafından takdir edildiği gerekçesi ile eli-kolu bağlı biçimde oturarak bu acı sonuca boyun eğmeyi gerektirmez. Yapılması gereken şey, yüce Allah'a dayanmakla birlikte, ilk takdiri ikinci bir takdirle değiştirir umudu ile bu acı sonucu değiştirmek için aktif biçimde gayret harcamaktır.[9]
Bütün bu bilgilerin sağladığı bilinç sayesinde ilk müs-lümanların hayatında kader, itici ve ileriye götürücü bir rol oynuyordu.
Fakat tasavvufun pasif tevekkül anlayışı, bu kavramı bambaşka bir biçime soktu. Onun "senin olan nasıl olsa seni bulur" gerekçesi ile sebeplere sarılmaktan geri durmaya, meydana gelen her olayın yüce Allah'ın (c.c.) takdiri ile meydana geldiği gerekçesi ile insanın davranışlarının sorumluluğundan sıyrılmaya, bunun uzantısı olarak hastalık, güçsüzlük, yoksulluk, zillet ve yenilgi gibi kötü gelişmelere, bunların hepsinin yüce Allah'ın takdiri uyarınca meydana geldiği ve eğer O, istese bunları değiştirebileceği gerekçesi ile katlanma pısırıklığına dönüştürdü.
Tasavvufun yolaçtığı bir başka sonuç da yeryüzü kalkınmasından geri durma eylemidir. Bunun için dünyanın lânetli olduğu, asıl önem verilmesi gerekenin Ahiret hayatı olduğu, bu dünyada kıtkanaat geçinmenin yeterli olduğu, ancak böylelikle dünyaya gönül bağlamaktan kurtularak Ahirete hazırlanmak üzere ruhunu arıtabileceği gibi gerekçelere dayanır.
Hiç şüphesiz dünya hazlarını kısıtlamak ve dünyaya "gönül bağlamamak" islâm dininin temel çağrısıdır. Bu daha önce değindiğimiz "Zühd" ilkesini oluşturur. Fakat yeryüzü kalkınmasından vazgeçmek, dünya hayatına bağlanmaktan ayrı ve farklı bir şeydir.
Yüce Allah (c.c.) insan nefsine, onu çalışmaya ve gelişmeye iten içgüdü ve arzu biçiminde bir takım sürükleyici eğilimler yükledi. Bunlann insana en egemen olanlarını, en önemlilerini yüce Allah (c.c.) şu ayette bize tanıtıyor:
"Kadınlardan, evlâtlardan, biriktirilmiş altın ve gümüş külçelerinden, otlağa salınmış at ve davar sürülerinden, ekinlerden oluşmuş arzular insanlara cazip gösterildi." (Al-i İmran /14)
Yüce Allah -haşa!- bu arzu ve içgüdüleri boşuna yaratmadı. Ayrıca onları, insanlar ruh terbiyesi gerekçesi ile öldürsünler, dumura uğratsınlar diye de yaratmadı.
Yüce Allah (c.c.) bu içgüdü ve arzulan, insanlann yaratılış gerçekesi olan "Allah'ın halifesi olma" fonksiyonunun ayrılmaz bir gereği olan yeryüzü kalkınmasının itici gücü ve yardımcı faktörleri olsunlar diye yarattı. Nitekim O, bize bu konuda şöyle buyuruyor:
"Hani Rabbin, meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi." (Bakara/ 30)
"Sizleri topraktan yaratan ve arkasından sizleri orayı (yeryüzünü) imar etmekle, kalkındırmakla görevlendiren O'dur."(Hud/ 61)
Yalnız bu arzu ve içgüdülere iyice kapılarak onların son noktasına kadar gitmenin ve yüce Allah'ın (c.c.):
"Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayınız" ve "Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır, sakın onlara yaklaşmayınız." (Bakara/ 229 ve 178)
şeklindeki buyruklan ile belirlediği 'sınırları' çiğnemenin insan için mahvedici bir sonuç getireceği doğrudur.
Bundan dolayı yüce Allah (c.c.) insan nefsinde bu içgüdü ve arzuların denetimsiz bir başıboşlukla boşalmaya kalkışmalarını önleyecek bazı kontrol mekanizmalan yarattı. Bu kontrol mekanizmalarının başlıcaları akıl, denetimli irade, her olayın önündeki iki yolu ayırdedip bunlardan birini tercih etme yeteneğidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Nefs'e ve ona şekil verene, ona hem kötülüğü ve hem de takva yolunu tanıtana andolsun ki, kim nefsini arıtmış ise felaha ermiş, buna karşılık kim onu kirletirse aldan-mış, mahvolmuştur." (Şems/ 7-10)
"Biz insana iki yol göstermedik mi?" (Beled/ 10)
"Biz insana iki yol gösterdik. O ister şükredici ve isterse nankör olur." (İnsan / 3)
Yüce Allah (c.c.), Ayrıca insana Ahireti, ölümden sonraki dirilişi, hesaplaşmayı ve cezayı hatırlattı. Bu hatırlatmaların, arzularını denetim altına almada ve yüce Allah'ın belirlemiş olduğu sınırlara bağlı kalmakta insana yardımcı olmasını murad etti. Çünkü yüce Allah (c.c.) bu sınırların berisinde güvencin, huzurun ve kurtuluşun varolduğunu, Ayrıca bu sınırlara bağlı kalmanın insan nefsini antıp yüceleştireceğini ve yeryüzü kalkınmasını ilâhî metod uyannca gerçekleştirmesine yardım edeceğini biliyordu.
İlâhî metodun bu noktadaki açıklığına rağmen tasavvuf, insan içgüdülerini arıtıp denetim altına alma yerine onlan "öldürmeyi" amaçlıyor; yüce Allah (c.c.)'a yaklaşmak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmak gerekçesi ile dünya hayatını "ihmal etme'ye çağırıyor.
Eğer islâmiyet bu olsaydı, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize bu yolu gösterir, böyle davranmamızı önerirdi.
Bu arada tasavvufçular, Peygamberimizin (s.a.v.) şu hadisini haklılıklarının kanıtı olarak göstermek isterler:
"Dünya ve içinde yer alan her şey lânetlidir. Yalnız Allah'ı zikretmek, alim olmak veya öğrenci olmak müstesna. " (Tirmizi, İbn-i Mace)
Ayrıca yüce Allah (c.c.)'ın da Kur'an'ın çeşitli yerlerinde dünyayı kötüleyerek onun "aldatıcı bir meta" olduğunu vurguladığını, haklılıklarının bir başka delili olarak sunarlar.
Gerçekten gerek Kur'an'da ve gerekse Peygamberimizin hadislerinde dünyayı kötüleyen veya lanetleyen ifadeler vardır. Fakat eğer bu kötüleme yada lanetleme ifadelerine yer veren ayet ve hadisleri baştan sona kadar dikkatle okuyacak olursak dünyanın şu iki durumda kötülendiği-ni ya da lanetlendiğini açıkça görürüz:
1) Dünya, insanları Allah'a inanmaktan alıkoyup kâfirliğe sürüklediği durumlarda
2) Dünya, insanları Allah yolunda cihad etmekten alıkoyduğu durumlarda. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İnandıktan sonra Allah'ı inkâr eden -kalbi imanla tatmin olduğu halde inkâra zorlanan değil, fakat kâfirliğe bağrını açan- kimselere Allah'dan gazap iner, onlar için büyük bir azab vardır. Çünkü onlar dünya hayatını, Ahirete tercih ettiler. Hiç kuşkusuz Allah, kâfirleri doğru yola iletmez." (Nahl/106-107)
"De ki; 'Eğer babalarınız, evlâtlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, bozulmasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evleriniz sizin için Allah'dan, Peyamberden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah'ın başınıza indireceği belâyı bekleyiniz. Zira Allah fasıkları doğru yola iletmez." (Tebve/24)
Bu iki durumuna gelince, yani insanı yüce Allah'a inanmaktan ve O'nun yolunda cihad etmekten alıkoymadığı sürece dünya ne kötülenir ve ne de lanetlenir. Tersine bu durumlarla ilgili olarak yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki; 'Allah'ın, kulları için ortaya çıkardığı güzelliği ve temiz rızık kaynaklarını kim haram etti?' De ki; 'Bunlar dünya hayatında mü'minlere ait oldukları gibi Ahiret-te de sırf onlara özgü olacaklardır." (A'raf/32)
"Allah'ın sana verdikleri aracılığı ile Ahiret yurdunu ara, fakat dünyadaki payını da unutma." (Kasas/72)
İnsanın dünyaya gönül vermesinin yüce Allah'a asi olmaya yolaçtığı doğrudur. Tasavvufçularm ısrarlı biçimde vurguladıkları ve ona dayanarak dünyayı lânetli saydıkları gerekçe budur. Fakat buna karşılık, günaha düşmek korkusu ile nefsi öldürmek ya da kökünden kurutmaya kalkışmak da insanı başka tür bir günaha sürükler. Bu günah, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktan, batıla karşı dikilip onu yoketmeye çalışmaktan ve yeryüzünü yüce Allah (c.c.)'ın metodu uyannca kalkındırmaktan geri durma günahıdır.
Şunu da hemen vurgulayalım ki, insan, bu çerçeve içinde çaba sarfederken, yani iyiğili emredip kötülüğü yasaklar, Allah'ın sözü üstün olsun diye cihad eder ve ilâhi me-tod uyannca yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmeye gayret ederken, eğer zaman zaman ısrarlı ve şımank olmayarak bazı hata ya da günahlar işler de sonra bunlardan tev-be eder, bir daha onları işlememeye çalışırsa yüce Allah (c.c.) bu durumla ilgili olarak şöyle buyuruyor:
"Ve o kimseler ki, bir kötülük işledikeri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, hemen Allah'ı hatırlayarak ondan günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah'dan başka kim affedebilir? Ayrıca onlar bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, rabbleri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedi olarak kalacakları cennetlerdir. İyi amel işleyenlerin mükâfatı ne kadar güzeldir!" (Al-i imran / 135-136)
Bu durumla ilgili olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi ortadan kaldırıp yerinize günah işleyip af dileyen ve Allah 'in da günahlarını affedeceği bir ümmet getirirdi." (Müslim)
Bu durumu şöyle bir örnekle açıklamaya çalışalım:
Bir yerde rahat rahat otururken başının üstünde içi dolu bir sepet taşıdığını ve bu sepetten hiç bir şey düşürmediğini farzedelim. Bu durumda, sepetin içindekileri korumuş olursun. Fakat bu koruma uğruna senden beklenen hareketten, belirli bir yere doğru ilerlemekten de geri durmuş olursun. Marifet bu değildir. Marifet, yürürken dolu sepeti başında taşıman, bu durumda içinden hiç bir şey düşürmemeye gayret etmen ve eğer düşürürsen hemen düşürdüğünü yerden kaldırıp tekrar sebepet koyarak yürümeye devam etmendir.
İşte yüce Allah (c.c.) da insanları, buna benzer bir görevi yerine getirmek üzere yarattı. Açıklayacak olursak emanetini omuzlanna yükledikten sonra bu emaneti taşırken ona yeryüzünün eteklerinde, ötesinde-berisinde yürümeyi emretti. Bu yürüyüş ve gezinmeleri sırasında insan, iyiliği emrederek kötülükten alıkoyacak, insanlar arasında adalet egemen olsun ve yüce Allah'ın söz üstünlüğü benimsensin diye cihad edecek ve ilâhî metod uyannca yeryüzünün kalkınıp gelişmesini sağlamaya çalışacak. Bu arada insanın yetersizliğini bilen yüce Allah (c.c.) bu çalışmalar sırasında işlenen günahları, ısrarlı bir inatçılıktan kaynaklanmış olmamaları, tevbe ve istiğfara bağlanmaları şartı ile affetmeyi merhametinin gereği sayıyor. İşte böylece insan ulaşabileceği en yükse düzeye yücelmiş ve Allah'ın hoşnutluğuna en yakın pozisyona ermiş olarak kendisinden beklenen "üretim"i gerçekleştirmiş olur.
Buna karşılık sapmalardan ve ayak sürçmelerinden kaçınmak gerekçesi ile "üretim" faaliyetinden geri durmak ya da bu faaliyeti mümkün olan en dar çerçevede tutmaya gelince, iyi bilelim ki, yüce Allah (c.c.)'m emri bu değildir.
Diğer yandan, üretim faaliyetini mümkün olan en dar çerçevede tutmak ki bu çerçeve zar-zor geçinme düzeyini kapsar, devleti tümü ile kıtkanaat geçinmeye zorlar ve "yeryüzü eğemenliği"nin gerekleri için harcayacağı "artık değer"in elinde birikmesine imkân vermez.
Oysa yeryüzü egemenliği, siyasi üstünlük yüce Allah'ın mü'minlere sunduğu bir bağıştır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah içinizden iman edip iyi amel işleyenlere vadetti ki, kendilerinden öncekileri nasıl hükümran kıldı ise onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için beğendiği dinlerine üstünlük sağlayacak ve korkulu günlerinin ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Onlar hep bana kulluk ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. " (Nur 155)
Fakat bu ilâhî bağışın bazı yükümlülükleri vardır. Her şeyden önce sırf yüce Allah (c.c.)'a kulluk sunularak O'na, hiç bir şey ortak koşulmayacak ve Allah'ın hükmü tek başvuru ve hüküm mercii olarak bilinecektir. Bu ikisi, doğru ve sağlıklı imanın pratik gerçekleridir. Fakat bunlar dışında bir takım elle tutulur maddî yükümlülükler de vardır. Bu yükümlülükler ile ilgili olarak yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar askeri kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayınız. Bunlarla Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve bunlar dışında sizin bilmediğiniz, fakat Allah'ın bildiği düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (Enfal/ 60)
Eğer toplum çoğunluğu, ancak zar-zor geçinmeyi sağlayacak düzeyde yaşar ve sadece kıt-kanaat geçinmeye yetecek kadar üretirse, müslüman devlet, Allah'ın düşmanlarını yıldıracak askeri gücü nasıl hazırlayabilir? Oysa yeryüzü egemenliği, ancak böyle bir askeri gücün varlığı halin de devam edebilir.
Bunun için üretip az tüketmek gerekir. Yeryüzünde egemenlik kurup bu egemenliği devam ettirmeyi sağlayacak denklem budur. Buna karşılık ancak zaruri tüketimi karşılayabilecek düzeydeki az üretim, tüm ümmetin fakirliğinden başka hiç bir sonuç vermez. Sözkonusu yaygın fakirlik, zayıflığa sebep olur. Zayıflık da islâm devletini yıkmak için uygun fırsat gözetleyen düşmanların iştahlannı harekete geçirir.
Bütün bunlar yanında eğer toplumun temiz insanları toplumdan koparsa, kirletici faktörlerden uzak kalarak ruhlarını arıtma gerekçesi ile toplumdan izole olurlarsa toplumda kimler kalır, toplumu kimler idare eder, meydan kimin olur?
Acaba iyilerin toplumdan el-etek çekmeleri kötüleri özendirici olmaz mı? Onların hiç bir müdahele ve hiç bir itiraza uğramaksızın toplumu yalnız başlarına ve diledikleri gibi yönetmelerine fırsat hazırlamaz mı? Oysa sözkonusu iyilerin ilk sosyal görevleri iyiliği emrederek kötülükten sakındırmak ve yüce Allah ile Peygamberimizin ortak direktifleri uyarınca zalim hükümdarları her türlü yola getirme ve baskı mekanizmalarından yararlanarak hak yola dönmeye zorlamak değil midir?
Bütün bunlara bir de tasavvufta şeyhin aşın derecede büyütülüp müritler tarafından yüce Allah ile kul arasında aracıymış gibi algılanmalarını eklemeliyiz. Oysa islâmiyet, kul ile Allah arasındaki bütün aracıları ortadan kaldırarak insan kalbini yüce Allah (c.c.) ile dolaysız biçimde ilişki kurmaktan alıkoyan bütün engellerden kurtarmak ve sadece tek Allah'a, O'na hiç bir şeyi ortak koş-maksızın kulluk etme ilkesini yerleştirmek için geldi. Bizzat yüce Allah (c.c.) bu ilke ile ilgili olarak kullarına şu direktifi verir:
"Eğer kullarım sana beni sorarlarsa onlara de ki, ben onlara yakınım, dua edenlerin çağrılarına karşılık veririm. O halde onlar da benim çağrıma karşılık vererek bana inansınlar. Böylece doğru yola koyulmuş olurlar." (Bakara/186)
İşte şimdiye kadarki bütün eleştirilerimize bu nokta da eklenince tasavufun, islâmiyetin özünden ne kadar saptığını, aslında islâmın malı olan, fakat ilâhî metoda aykırı bir yoldan gidilerek gerçekleştirilmeye çalışılan bir amaç uğruna ona ne kadar yabancı unsurlar eklemeye kalkıştığım açıkça görürüz.
Bütün bu söylediklerimiz saf samimi ve aslına uygun tasavvuf ile ilgilidir. Eğer uydurmaya, fitneye ve hurafeye büründürülürse durum nice olur, vann siz düşünün!
Hiç kuşkusuz tasavvuf tarihinde gerek şeyh ve gerekse mürid olarak islâm ilkelerine uygun amel eden, canı ve malı ile Allah yolunda cihad eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, yüce Allah'ın (c.c.) dinini yeryüzünde yaymaya çalışan şahsiyetler vardır. Daha önce değindiğimiz gibi sapık tasavvufçular için verilen hüküm, bunlar hakkında geçerli değildir. Onlar her ne kadar tasavvufçular arasında sayılsalar da aslında Mzahid"dirler.
Kuşku duyulmaması gereken bir başka gerçek de bu tip şahsiyetlerin tasavvuf tarihinde çok ufak bir azınlık oldukları, asıl büyük tasavvufçu çoğunluğun yukardan beri sözünü ettiğimiz hayat kervanından koparak nefislerini antmaya çalışan pasif toplum kaçaklarından oluştuğudur.
Abbasiler dönemine tekrar dönerek bu dönemde meydana gelen sapmayı değerlendirdiğimizde, bu sapmanın islâmiyetin bir çok alanlarında hiç kuşkusuz büyük çaplı olduğunu görürüz.
Daha önce vurguladığımız gibi, bu devletin, bazıları tek başına bile çöküşe götürücü olan bu sapmaların ortak ve bileşik baskısı altında yıkılması gayet doğaldı. Meselâ sarayları kasıp kavuran, hükümdarları yıkıcı ajanların kucağına düşüren, sayısız komploların ve entrikaların pazar-lanmasma fırsat veren, böylece devletin askeri ve siyasî gücünü zayıflatan savurganlık ve lüks düşkünlüğü gibi. Buna şimdiye kadar saydığımız diğer sapmalar eklenince bu devletin neden yıkıldığına değil, yapısında taşıdığı bunca hastalık mikrobuna rağmen nasıl olup bu kadar uzun bir zaman ayakta kalabildiğine şaşmak gerekir.
Bu yıkılış, yüce Allah'ın (c.c.) insanlık hayatı ile ilgili genel geçerli kanunları uyarınca gerçekleşti. O kanunlar ki, her ne kadar kuru dille "Lâilâheillellah Muhammedün Resulûllah (Allah'dan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun elçisidir)." dese bile hiç kimseyi kapsam dışı bırakmazlar.
Şunu hemen belirtelim ki, Abbasî devletinin egemenliğine son veren Moğollar, yine bu devletin şii asıllı veziri ile Bağdatlı yahudilerini komplo nitelikli gizli çağrıları ile Bağdat'a girdi. Bundan dolayı Moğollar orada kaldıkları sürece bunlara hiç bir kötülükleri dokunmadı. Oysa dicle nehrinin sulan, Moğollar'm boğazladıkları müslümanlann kanlan yüzünder kırk gün boyunca kızıl renkli olarak aktı.
Bu gerçek bir yana, eğer Abbasî devleti bir islâm devletine yaraşır şuura sahip olsaydı, yüce Allah'ın (c.c.) düşmanlarını yıldıracak nitelikte askeri güç hazırlamayı ve İslama karşı entrika düşünenleri dost edinmemeyi emreden direktiflerine bağlı kalsaydı, bu saldırı yüzünden yıkılması düşünülemezdi. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:
"Ey müminlery kendi dışınızdakileri dost edinmeyiniz. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Ayrıca kalblerinde gizledikleri kin daha da büyüktür. Eğer düşünecek olursanız, biz size ayetlerimizi açıkça bildirdik. " (Al-i İmran/118)
"Senin Rabbin kullarına zulmedecek değildir." (Fussilet/46)
Fakat geride kirli bir miras bırakmakla birlikte ve bu kirli mirasta bir dereceye kadar tüm ümmetin payı bulunmasına rağmen Abbasi devletinin yıkılışı, "İslâm ümmeti'nin sonu olmadı. Bunu şu iki önemli sebebe bağlayabiliriz:
1- İslâmiyetin bu ümmetin yapısına saldığı canlılık akımı henüz hızını kaybetmemişti.
2- Bu ümmetin inancı hâlâ canlılığım koruyordu. Gerçi bu inanç korunun yüzeyini küller bürümüştü. Fakat sadece bu külleri üzerinden üfleyerek onu yeniden tutuşturacak birinden başka hiç bir beklentisi yoktu.
Nitekim islâm'ın ve islâm ümmetinin sözkonusu canlığı olanca gücü ve hamleciğili ile sanki bu ümmetin yeniden dirilişini ya da yeni doğuşunu müjdelercesine Osmanlı Devletinin ortaya çıkışında açıkça meydana koydu.
Fakat acaba bu devletin tarih sahnesine çıkışı, katıksız bir yeniden diriliş ya da zirve dönemini çağrıştıran bir yeniden doğuş muydu? Yoksa "ümmef'in yapısında taşıdığı eski hastalıklı geçmişin tortularım birlikte mi taşıyordu.
Osmanlılar Dönemi
Eğer meseleyi bu dine hizmet etme arzusunun içtenliği, bu uğurda can ve mal ortaya koyma fedakârlığı açısından bakarak Osmanlı devletinin kurucularının bu alanda Tabiin (ikinci kuşak) müslümanlarmdan aşağı kalmadıklarını görürüz. Gerçekten onların bu yoldaki gayretleri, Bizans başkenti Kostantınıyye'yi (şimdiki İstanbulu) ilk defa emeviler döneminde fethetmeye teşebbüs eden sahabiler ile Tabiin'in gayretlerinin uzantısı niteliğinde idi.
Onların hristiyan Avrupa'nın içlerine kadar sokulup islâm adına bunca yerler ve gönüller fethetmiş olmaları, milyonlarca yeni insanın müslüman olmasını sağlamış olmaları, yüce Allah'ın (c.c.) terazisinde onlar için yeterlidir.
Yine beşyüz yıl boyunca islâmiyeti, haçlı saldırılarına karşı korumuş olmaları, bir zamanlar Kudüs'ü kuşatmayı başaran haçlı ordularının, Osmanlı devleti tarih sahnesinden çekilene kadar bir daha istilâ amaçlı doğu seferine çıkmaya cesaret edememiş olmaları da Allah'ın terazisinde onlar hesabına yeterli bir sevaptır.
Yine yıkılışlarından önceki can çekişme dönemlerinde bile islâm diyannda bir yahudî devletinin kurulmasına engel olmaları, dünyanın dört bir yanına dağılmış halde yaşayan yahudilerin ancak Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilişinden sonra Filistin'de biraraya gelip devlet kurabilmiş olmaları, yüce Allah'ın terazisinde sevap kefelerine konacak çok önemli bir sevaplarıdır.
Ayrıca bilime ve bu dinin mesajını gelecek nesillere taşıyan bilginlere karşı gösterdikleri saygı da yüce Allah'ın terazisinde sevap kefelerine konacak önemli bir meziyetleri olarak sayılmalıdır.
Fakat bütün bu sevap ve meziyetler -yüce Allah'ın terazisinde oluşturdukları büyük ağırlığa rağmen- gerek bu devletin mekanizmasında ve gerekse bu devletin yönlendirmesi altındaki ümmetin toplumsal hayatında bazı tehlikeli sapmaların Varolduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu tehlikeli sapmalar, zaman geçtikçe kötü meyvelernii vermişlerdir.
Bir defa Osmanlı devleti, Araplaşmamış ilk halifelik devleti idi.
İşin başında bu faktörün olumsuz etkisi isözkonusu değildi. Çünkü kuruluş dönemi Osmanlıları ihlâslı, iyi niyetli, islâm dünyasını birleştirip güçlü bir liderlik altına alarak Abbasîlerin son zamanlarında sıkıntısını çektiği dağınıklıktan kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya kararlı kimselerdi.
Fakat günler geçtikçe bu faktör, olumsuz etkisini göstermeye başladı. Çünkü en az dokuz yüzyıl boyunca islâmiyetin atan kalbi olan Arap halkı, bir çeşit yalnızlık ve dışlanmışlık duygusuna kapıldı. Yöneticileri onu anlamadığı ve islâm'ın kutsal kitabı Kur'an'ınkinden farklı bir dille hitap ediyorlardı. Bu yalnızlık ve dışlanmışlık duygusu, Osmanlı devletini kuşatan bazı olumsuzlukların süreklilik kazanması ile daha da arttı. Sonunda entrikacı düşmanlar, ümmet bütünlüğü organizmasını parçalamayı başardılar. Bu parçalamayı başarırken kullandıkları başlıca kötü niyetli araç "Arap" ve "Türk" ayırımı silâhı idi.
Buna karşılık Osmanlı devletinin Araplaştığım ve Kur'an-ı Kerîm'in dili ile konuştuğunu farzedelim. Hiç kuşkusuz o takdirde devlet içinde birliği sağlayacak olan faktörler, yıkıcı düşmanların komplolarını rahatlıkla boşa çıkaracak kadar güçlü ve dayanıklı olurlardı. Ayrıca Arapçayı bilmek, bu dini, ana kaynaklan olan Kur'an ve Sünnetten dolaysız ve aracısız biçimde öğrenme, doğru olarak öğrenme imkânı sağlardı. Oysa Osmanlı devletinin gerek yöneticileri ve gerekse yönetilenleri, islâm bilimleri alanındaki bütün tercüme ve telif eserlere rağmen bu aracısız islâm öğrenimine muhtaçtırlar.
Bunun yanında bütün askerî rejimlerde olduğu gibi Osmanlı devletinin politikasına zaman zaman istibdat derecesine varan aşın bir "sertlik" egemendi.
Hiç kuşkusuz siyasî istibdat (baskı rejimi), islâm tarihinin daha önce dönemlerinde de görülmüştü. Emeviler zamanında başlamış ve Abbasiler döneminde sürdürülmüştü. Zaten bu tutum, Peygamberimizin (s.a.v.) deyimi ile "iktiar düşkünü krallar" tarafından benimsenerek halifelik dönemi çizgisinden aynlmaya yolaçan sapmalardan biri idi. O halifelik dönemi ki, onun egemenliği altında insanlar ilâhî adaletin en parlak biçimde uygulanmasının mutluluğunu tatmışlardı.
Fakat benim kanaatime göre, Osmanlı devletine egemen olan siyasî baskı politikası, Emeviler döneminde beli-rip Abbasiler zamanında devam ettirilen baskı politikasının basit bir uzantısı değildi. Gerçi böyle olduğu da ileri sürülebilir, ama bana göre bu olgunun Osmanlı devletinin yapısından kaynaklanan "yerel" bir sebebi vardı. O sebep de, askerlerin iktidan ele geçirdikeri her yerde alışılagelmişin ötesinde aşın bir "sertlik" politikasına başvurmaya yatkın olmaları idi.
Gerçi devletin karşı karşıya geldiği ve egemenliğini perçinleyebilmek için ya yıkmak ya da kuvvet kullanarak boyun eğdirmek zorunluğunu duyduğu güçlü düşman devletler, Osmanlı devletinin belirgin niteliği haline gelen bu aşın "sertliğin" sebeplerinden biri olmuştu. Ama islâm ruhu, durum ne olursa olsun ve hangi bahanelere dayandın-lırsa dayandırılsın baskı politikasını hoş görmez ve yönetenler ile yöneticiler arasında, şartlar ne olursa olsun, ilâhî adaletin uygulanmasını gerekli sayar.
Osmanlı devletinin güttüğü kendine özgü eyalet valiliği düzeni bu durumu daha da kötüleştiriyordu. Çünkü bu düzene göre eyalet valileri, görev yerlerinde kısa bir süre, çoğunlukla iki ya da bilemediğiniz üç yıllığına kalabiliyor, bu sürenin sonunda başka bir eyalete atanıyorlardı.
Hiç kuşkusuz devlet, bu düzeni belirli bir amaç uğruna uyguluyordu. Bu amaç devlet otoritesini tek elde, yani halifenin elinde tutmak, valilerin eyaletlerinde zamanla bağımsız hükümdarlar konumuna gelmelerine firsat vermemekti. Nitekim Abbasî devletinin son döneminde durum böyle olmuş ve bu otorite parçalanması, sonunda devletin parçalanıp yıkılışına yolaçmıştı. Gerçekten bu düzen merkezi devletin, eyaletleri üzerindeki otoritesinin uzun yüzyıllar boyunca sürekli olmasını, Osmanlı yönetiminin hem kendi vatandaşlarının ve hem de düşmanlarının gözünde istikrarlı ve heybetli bir imaj kazanmasını sağlamıştır.
Fakat bu düzenin bazı kusurlan da vardır. Bir defa görev yerinde belirli bir süre kalacağım daha baştan bilen bir valinin eyaletinin halkına karşı hak ve adalet ölçüleri uyannca davranması beklenemezdi. Meğer ki, bu adam sıradan bir yönetici değil de bilgin huylu ya da melek karakterli olmalıydı. Bu istisnaî ihtimali bir yana bırakacak olursak, çoğunlukla bu valilerin en çok önem verdikleri şey, ömürlerinin geride kalan kısmını refah içinde yaşamalarım garanti edecek kadar çok servet yığmaktı. Bu durumda adam, Padişahın bir yandan emrettiği geliri toplarken bir yandan da bunun bir kaç katını kendisi için topluyordu. Hiç kuşkusuz bu vergi ve gelirler, Allah kullarının sırtlarına bindirilen baskı ve zulümler aracılığı ile toplanıyordu.
Eğer bu yönetim düzenlemesine, türkler arasında islâm olmalarından önce geçerli olan ve müslüman olduktan sonra da bağlı kalıp uygulamaya devam ettikleri derebeylik düzeni eklenecek olursa siyasî baskı düzenine bir tür toplumsal zulmün eklendiği görülür. Bu derebeylik düze-nide binlerce topraksız köylü, Timar sahibi paşaların bağımlı köleleri halinde yaşıyorlardı.
Yöneticiler açısından durum böyle olunca yöneticiler düzeyinde de bir çok sapmalann varolması doğaldı.
Bir defa tüm ümmete verilmiş bir emir olan iyiliği emrederek kötülükten sakındırma görevi, yöneticilere karşı titizlikle yerine getirilmesi gereken bu görev, uzun zamandan beri unutulmuştu. Osmanlı devletinin dayandığı askerî yönetimin sert atmosferi içinde bu göreve yeniden sahip çıkılması beklenemezdi. Tersine bu durumda bu görevden daha da uzaklaşılması normaldi.
Ferdî ve toplumsal düzeyde, bir başka deyimle siyasetle ilgili olmayan alanlarda islâm inancı gereğince "amel etmek, davranmak" konusuna gelince, hiç kuşkusuz, bu açıdan Osmanlı toplumunun durumu ahlâk bozukluğu ile yozlaşmanın egemen olduğu Abbasilerin son döneminden çok daha iyi idi. Genç bir devletin eli ile gerçekleşen yeniden doğuş hamleciliği amansız düşmanlarla savaşarak egemenliğini pekiştirmek istediği, yeni bir devlet kurmanın gerektirdiği güçlü irade, bunlar yanında askerî bir devlette bulunması normal sayılan gözüpek kararlılık, bütün bu faktörler, insanlan, Abbasiler zamanındaki refah düşkünlüğünün, eğlence dalgınlığının, hatta çılgınlığının uzak düşürdüğü islâm ruhuna yeniden yaklaştıran bir ahlâk ve toplum dayanışması oluşturdular.
Fakat sıkılmış bir yumruğun zamanla gevşemesi nasıl kaçınılmaz ise, kalbleri sürekli bçimde canlı tutacak uyarılar olmadığı sürece, perçinleşmiş egemenliğin zamanla gevşemeye yüz tutması da kaçınılmazdır.
Bu toplumda, İslama uygun sağlıklı uyarma mekanizması yerine tasavvuf metoduna bağlı bir uyarı mekanizması gelişti.
Gerçi tasavvuf, Abbasî toplumunda yayılmaya başladı,
ama o dönemde toplumla bütünleşememiş bir kurum niteliğinde idi. Osmalı devleti dönemine ve Türkiye'nin kendisine gelince burada tasavvuf hem toplumun ve hem de dinin ta kendisi haline geldi. Bundan dolayıdır ki, özellikle son iki yüzyıl içinde halk arasında şu şaşırtıcı sözün yaygınlık kazandığını görüyoruz; "Kimin mürşidi yoksa, onun mürşidi şeytandır!" Bu toplumda tasavvuf, özellikle halk kesimi düzeyinde, dine giriş kapısı ve dini uygulama alanının belirleyicisi durumuna geldi.
Durum böyle olunca gerek yaşayan ve gerekse ölmüş şeyhler ile ilgili bir sürü hurafe ve asılsız yakıştırmalar alıp yürüdü. Bunun sonucu olarak "dindarlık, dine bağlılık" şeyhe, şeyhin kerametlerine, olağanüstülüklerine, gaybı kurcalama gücüne, hastalan ilâçsız tedavi etme yeteneğine, "büyü bozma" ve şeytanları musallat oldukları kimselerin ruhlarından çıkarma konusundaki marifetine inanmak demek oldu. Ayrıca tekkelere, zaviyelere, türbelere ve velilere bağlılık, islâmiyetin gerektirdiği hiç bir gerçek amel işlemeksizin, bu saydıklarımıza adak adamak ve kurban kesmek de dine bağlılığın güvenilir bir göstergesi sayıldı. Hatta halk kesiminin anlayışına göre asıl din, yüce Allah'ın indirdiği Kitab'daki ilkeler ile Peygamberlerimizin (s.a.v.) sünneti değil de, bunlar oldu.
Tasavvufun "amel" ve davranış alanında bıraktığı korkunç boşluğa gelince , onu "Murcie" akımının görüşü "kapattı" Önemli olan imandı. O da doğrulamadan (tasdikten) en iyimser yorumla doğrulama ve onaylamadan (ikrar) ibaretti. Bunlar da kalbde bol bol vardı. Buna göre imanın gerektirdiği amel ve davranışlardan yoksunluk, insan için problem değildi. Çünkü iman olduktan sonra hiç bir şey zararlı olamazdı!
Bu sapık yaklaşımım sonucu olarak sosyal hayat, yavaş yavaş dinin gerçek içeriğinden soyutlandı. Din adına ortada sadece sapıklıklar ve geleneksel unsurlarla karışık asılsız sezgi ve saplantılar kaldı.
Yeri gelmişken söylemeliyiz ki, geleneklerin, Osmanlı devletinin yapısında mutlaka vurgulanması gereken özel bir rolü vardı.
Bir defa Türk halkı, geleneklerine, diğer bir çok halkar-dan daha güçlü bir biçimde bağlıdır. Bu gürüşümüzü pekiştiren bir örnek verelim:
Türk evlerinin zeminleri çoğunlukla duvardan duvara halı ya da kilimlerle kaplıdır. Bütün ev tabanının kaplı olmadığı durumlarda da mutlaka yere serilen ve odadan odaya uzanan bir yaygı vardır.
Müslüman Türk evinin bir geleneğine göre eve girerken eşiğin dışında ya da içeri girer-girmez dışarda giydiği pabuçları çıkarman ve onlar yerine halı ya da kilimler üzerinde gezinirken kullanabileceğin temiz bir çift pabuç (terlik) giymen gerekir. Tuvalete ya da banyoya girerken de bu temiz pabuçları çıkarıp su kullanırken uygun olarak başka bir çift terlik giyeceksin. Banyodan ya da tuvaletten çıkarken ise önce mutlaka ayaklarım kurulamalı, sonra da ayağındaki ıslak terlikleri daha önce kapıda bıraktığın temiz ve kuru terliklerle değiştirmelisin.
Besbelli ki, burada bir "islâm geleneği" ile karşı karşı-yayız. Bu geleneğin maksadı, evi namaz kılmaya elverişli şekilde temiz tutmaktır. Böyle olunca bu geleneğin müslü-man bir evde uygulanması, dinimizin her şeyde farz kıldığı temizlik ilkesi ile uyumlu ve tutarlı bir tutumdur.
Fakat sen bugünün Türkiye'sinde bazı insanlarla karşılaşırsın. Bu adamlar, dinlerinden tamamen sıyrılmışlardır. Artık ne namaz kılıyorlar ne oruç tutuyorlar ve ne de dine inanıyorlar. Buna rağmen aynı geleneğe onlann evlerinde de uyulduğunu görürsün. Çünkü sadece bir "gelenek"tir.
Bu milletin benliğinde kök salmış olan bu ruhu eğer iyi kavrarsak bu miletin çok uzun bir tarih dönemi boyunca "islâm geleneklerini nasıl korumayı başardığını anlayabiliriz. Oysa başka bir millet, bu arada Arap milleti, bu kadar uzun bir süre boyunca bu gelenekleri koruyamazdı. İmparatorluk süresince bu millet egemen konumlu olduğu, başka bir deyimle devlet yükümlülüğünü sırtında taşıdığı için onun etkisi ile islâm gelenekleri, islâm dünyasında uzun süre yürürlükte kaldı.
Fakat son dönemde bu gelenekler, ruhlanndan yoksun kalarak, sadece basit geleneklere dönüştüler.
Şunu kısaca vurgulayalım ki, islâm ahlâkının ve islâm davranış sisteminin gelenekleşmesi, yani gelenek haline gelerek kökleşmesi, aslında iyi bir şeydir. Çünkü gerek toplum ve gerekse gelecek kuşaklar bu geleneklere alışır, onlan kolayca binemser, hiç bir çaba harcadığını hissettirmeden otomatik biçimde uygulanmaları ve yürürlekte tutulmaları mümkün olur.
Fakat bu durumun iyi olabilmesi için sözkonusu geleneğin kendisinden kaynaklandığı ve uygulamalı ifadesi halini aldığı inanç kökü ile ilgili şuurun varolması gerekir. Buna göre eğer bu şuur kaybolur, eğer bu geleneğe kaynaklık eden iman kökü kuruyop ortadan kalkar da mesele, o geleneği sırf gelenek olduğu için korumak şekline dönüşürse, sözkonusu gelenek üzerine çullanıp kendisine savaş açan güçlü bir faktörle çatışmaya girince yokolmaya mahkûm olur. Çünkü böyle bir çatışmada ayakta kalarak karşı koyabilecek olan unsur gelenek değil, bu geleneğin arkasında saklı olan ruhtur, kültürel özdür. Bu ruh, bu kültürel öz olmayınca, direnme ve karşı koyma sözkonusu olmaz.
Bu böyle olduğu içindir ki -gelecek bölümde göreceğimiz gibi- sözkonusu kökü kurumuş geleneklerin, BatYnın yıkma amacı güden sistemli düşünce saldırıları karşısında kalınca arka arkaya güz yaprakları gibi döküldüklerini, islâm ülkelerinin çoğunluğunda bu geleneklerin bu savaşa yarım yüzyıldan fazla dayanamadıklarım görünce buna şaşmıyoruz.
Bu durumu açıklamak üzere ünlü "Türk hicabı"m (kapalı kadın giyimini) örnek olarak ele alalım:
Bu hicab'm islâmî olduğu, islâmdan kaynaklandığı kuşkusuzdur.[10] Türkler, bu geleneği müslüman olduktan sonra edindiler. Başka bir deyimle onlar onu, kendilerine islâmiyeti öğreten halklardan iktibas edip benimsediler. Bu gelenek -şu ya da bu şekilde- uzun yüzyıllar boyu islâm dünyasının tümünde benimsenip uygulanan bir temel ilke olarak bilinmişti.
Fakat şimdiye kadar sözkonusu ettiğimiz çeşitli sapmaların ortak etkisi ile islâm dünyasında islâm ruhu zayıflayıp canlılığını yitirince kapalı kadın giyimi (Hicab) kuru bir geleneğe dönüştü, titizlikle uyulan, islâm dünyasında hiçbir kadının karşı çıkmadığı hatta karşı çıkmaya cesaret edemediği, karşı çıkacak olanın müptezel ve ahlâksız damgası yemesine sebep olacak olan bir gelenek.
Fakat toplumun bağlı olduğu bir gelenek olarak şiddetle korunmasına rağmen bu ilke, Batı'mn sözde "Kadın özgürlüğüne çağıran, açık-saçık giyim isteyen ve kadınların yan-çıplak kılıklarla sokaklara dökülmelerini öneren düşünce saldırıları karşısında yarım yüzyıl bile direnemedi. Bu yoğun saldın dalgalarının sonucu olarak islâm aleminin kadınları Peygamberimizin onüç yüzyıl önceki islâm öncesi döneminin kadınlarım tanıtırken kullandığı "giyinmiş oldukları halde çıplak olan, kendileri doğru yoldan sapmış olduğu gibi başkalannı da ayartan ve başları eğri deve hörgücüne benzeyen" ifadelerine tıpa-tıp uyan bir eda ile evleri dışına döküldüler.
Bunun sebebi şu ki, kapalı kadın giyimi sadece bir gelenekti. Ona bu niteliği ile uyuluyordu. Yoksa kaynaklandığı inanç kökünün bilincinde olan canlı bir imana dayanmıyordu.
Şimdi aradaki farkı görmek için bu gelenek bağlılığı ile günümüzün inanç ve şuura dayalı olarak kapalı giyime geçen genç kızlarını karşılaştırınız. Çağdaş cahiliye zihniyeti bütün ağırlığı ile bu kapalı giyimli kızlarımıza karşı çıkıyor, onlarla alay ediyor. Dahası onları zaman zaman hapis ve işkenceye maruz bırakıyor. Bütün bunlara rağmen üstlerini-başlarmı açıyorlar mı, hatta kendilerini açılmaya çağıran tehditkâr gürültülere kulak asıyorlar mı?
İşte inançtan kaynaklanan bilinçli davranışla gelenekten kaynaklanan davranış arasındaki fark budur.
Diğer bütün islâmî konuları bu örnekle karşılaştırmak gerekir.
Buna göre islâmiyetin ibadetlere ve özel davranışlara varıncaya kadar bütün kurumları geleneklere dönüşecek duruma geldiğini, ruhtan soyutlanmış bu geleneklere sırf gelenek oldukları için uyulageldiği gerçeğini belirleyince yıkılışın nasıl geldiğini kolayca anlayabilirsin.
İÇTİHAD KAPISININ YENİDEN
AÇILMASININ REDDİ
Osmanlı yönetimi ile ilgili olan bir başka mesele var ki, ona mutlaka işaret etmemiz gerekir. Çünkü bu mesele islâm toplumunu hem derinlemesine ve hem de uzun vadeli olarak etkiledi.
İslâm dünyasının -hatta bütün dünyanın- toplumsal şartları yaklaşık olarak on yüzyıl boyunca bazı dar alanlar dışında, aşağı-yukan değişmez olarak kaldı.
Bu uzun dönemin başlarında, büyük islâm fıkıh bilginleri karşılaştıkları her konuda içtihad (bilimsel araştırma) yaparak müslümanlann ibadetler ve toplumsal ilişkiler ile ilgili tüm ihtiyaçlarını karşılayan çok boyutlu, geniş kapsamlı ve yeterli bir fıkıh bilimi meydana getirdiler.
Bu büyük müctehidlerin arkalarından gelen öğrencileri ile açıklayıcıları (sarihleri) de ünlü hocalarının araştırmalarına ayrıntılarla ilgili eklemeler yaparak ilerde ortaya çıkabileceklerini tasarladıkları muhtemel ferdi ve toplumsal meselelere çözüm getirdiler. Onlar; "Eğer şöyle şöyle olursa..." diyerek ileriye dönük varsayımlar kuruyorlar ve bu varsayımlara yüce Allah'ın (c.c.) hükmü uyarınca çözüm öneriyorlardı.
Bu yüzden geçen zaman içinde sözkonusu varsayımlar gerçek olaylar haline gelince müslümanlar, yeni bir icti-had yapma ihtiyacını duymadılar. Çnükü gerek büyük müctehidler ve gerekse onlann öğrencileri ile açıklayıcıları çok önceden onlann hayatlarında beliren bu yeni gelişmeleri, bilimsel araştırmalarının kapsamına almışlardı. Bundan dolayı hicrî beşinci yüzyıl dolaylarında ihtiyaç olmadığı gereçesi ile "içtihad kapısının kapandığı" ilân edildi!
Bu karar üzerinde yaklaşık olarak beş ya da altı yüzyıl geçti. Bu süre içinde müslümanlar bu karan gözden geçirme ihtiyacını duymadılar. Çünkü ellerindeki fıkıh hazinesi kendilerine yetiyor, ihtiyaçlannı karşılıyordu. Bu yüzden onlar da bu uzun süre boyunca sözkonusu bilgi hazinesini öğrenmek ve fıkıh öğrenimine yeni başlayan öğrencileri bu bilim dalının geniş ufiıklanna dalmaya hazırlayacak özet niteliğnide kısaltılmış yardımcı kitaplar hazırlamakla yetindiler.
Fakat hiç değilse hicrî on ikinci yüzyıldan itibaren dünyanın sosyal ve siyasî çehresi hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Önemli bazı teknik buluşların arkasından büyük bilimsel gelişmeler, keşifler ve icadlar meydana geldi. Bu önemli bilimsel ve teknolojik gelişmeler gerek klâsik fikıh bilginlerinin ve gerekse onlann öğrencileri ile açıklayıcılarının hayallerinden bile geçirmedikleri ve bu yüzden haklarında islâm hükmünden kaynaklanan uygun çözümler önermedikleri birtakım yeni sosyal şartlar ve değişik toplumsal ilişki biçimleri ortaya çıkardı.
Bu durumda tutulması gereken yol, uzun yüzyıllar boyunca kapalı tutulan içtihad (bilimsel araştırma) kapısını yeniden açarak sözkonusu sosyal ve siyasî değişmeleri karşılamak, bu değişmeler ile ilgili müslümanlarm benimseyeceği ilâhî hükümleri açıklamaktı. Çünkü fıkıh biliminin duraklama tanımayan sürekli görevi, müslümanlarm hayat şartlannda belirecek her türlü gelişmeyi karşılayarak onun hakkındaki helâl, haram, mendüp, mekruh ve mubah biçimindeki ilâhî hükmü açıklamak ve böylece müslümanlarm önlerine çıkan her yeni mesele ile ilgili olarak yüce Allah'ın (c.c.) emrinin ne oldğunu açık-seçik biçimde bilmelerini sağlamaktır.
Fakat Osmanlı devleti, içtihad kapısının yemden açılmasını reddettik.[11]
Osmanlı devleti bu red kararını tam bir iyi niyetle ve yüce Allah'ın dinine toz kondurmaktan sakınan samimi bir din gayreti ile vermişti. Dayandığı gerekçe, o dönemde içtihad yapabilecek yeterlilikte islâm bilginlerinin bulunmaması idi.
Fakat bu red karan önemli ve tehlikeli sonuçlara yolaç-tı. Düşünelim ki, eğer gerektirici şartların ve ihtiyaçların varlığına rağmen içtihad faaliyeti durur, yeni bilimsel araştırmalar yapılmaz ise acaba ne olur? İki şey olur: Ya hayat donar, gelişmeden uzak kalır. Çünkü artık üzerine uymaz olan kalıplara mahkûm edilmiştir. Ya da içine sı-kıştırıldığı kalıpların ve aynı zamanda Allah'ın (c.c.) hükmü çerçevesinin dışına çıkar. Çünkü hükmün çerçevesi içtihad yolu ile bu hayatı rahatlıkla kapsamına alacak biçimde genişletilmemiştir.
İslâm tarihinde bunların her ikisi de arka arkaya meydana geldi. Yani önce donup kalma ve gelişmelerin gerisinde kalma, arkasından da İslâm çerçevesinin dışına çıkma bahtsızlıkları ile karşı karşıya geldik.
İslâm tarihini sadece yüzeysel bir yaklaşımla gözden geçirebilen bir okuyucu, İslâm çerçevesi dışına çıkma olayının hicri ondördüncü yüzyılın başlarında (Milâdî takvimle ondokuzuncu yüzyılın sonlannda) meydana geldiğini sanır. Oysa gerçek, böyle değildir. Çünkü anılan dönemde meydana gelen olay, ilerdeki bölümde açıklayacağımız üzere, islâm hükmünün tümü ile bir yana bırakılması ve Allah'ın indirdikleri dışında kalan hükümlerin güdümüne açıktan açığa girilmesi idi.
Fakat islâm devletinin yapısına yabancı "düzenler"in sızmaya başlaması, bu dönemden çok önceye dayanır. Bu işi, Osmanlı padişahlarından "Kanunî Süleyman" lâkabı ile tanınan ve hicrî bin yirmi (Milâdî takvimde bin beşyüz altmış altı) yılında tahta geçen birinci Süleyman dönemine kadar uzatabiliriz. Çünkü islâm devletinde klâsik fıkıh bilginlerinin çözümünü öngörmemiş oldukları yeni meselelerden kaynaklanan dâvalann mahkeme kararına bağlanması ile ilgili olarak ilk defa "Avrupa kanunları" ithal etmeye girişen bu padişah oldu. Kendisim bu işe, Osmanlı devletinde yaşayan yahudiler ile hristiyanlar teşvik etmiş-lerdi.[12] Hiç kuşkusuz bu teşviki, belirli bir maksatla yapmışlardı. Bu girişim, islâm bünysinde bir deli acımış ve bu delik gitgide genişleyerek sonunda islâm ümmetinin tarihinde beliren sapmaların en utandırıcısının meydana gelmesine yolaçmıştı.
Bu yabancı "kanunlar" ilk başta islâm ruhu ile uyuşması mümkün olan, onun nasslan ile çelişmeyen metinlerdi. Bu yüzden o dönemin islâm bilginleri onlan kullanmayı sakıncalı görmemişlerdi. Özellikle içtihad kapısının yeniden açılmasına izin verilmemiş olması bu hoşgörüye zemin hazırlamıştı.
Fakat bu sapma, beraberinde iki büyük tehlike getirmişti:
Birincisi, böylece kötü bir çığır açılmış oluyor, başlıba-şına tehlike oluşturan bir "ilke" ortaya konuyordu. İlerdeki günlerin ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlayacağı bu ilke, islâm dışı bir düşünce kaynağından, bir sosyal hayat alanından, bir yaşam tarzından yardım istemek, yabancı bir yamayı islâmla çelişik olmadığı gerekçesi ile islâm elbisesine dikmeye kalkışmak ilkesidir.
Tehlikelerinin birincisinden daha az önemli olmayan ikincisi ise bu davranışın -farkında olarak ya da olmayarak- halkın vicdanında şöyle bir saplantının yerleşmesine yolaçmış olmasıdır. Sözünü etmek istediğiniz saplantı şudur: İslâm hükmü, sadece indiği günden beri değişmez kalan, olduğu gibi duran sosyal konularda uygulanabilir. Özellikle son iki yüzyılın yeni ortaya çıkan hayat şartlarına gelince hüküm, bunlara ne cevap verebilir ve ne de onlan açıklayabilir. Bu tür problemleri çözebilmek için, bunları kaynaklandığında yaşayıp geçerli çözümlerini önermiş olan "gelişmiş" milletlerden uygun "kanunlar" ithal etmekten başka çıkış yolu yoktur.
Bu iki tehlikenin her ikisi de islâm ümmetinin son bir kaç kuşağı üzerindeki son derece kötü olan etkilerini göstermede gecikmedi.
* * *
Bu bölümün şimdiye kadar okuduğumuz sayfaları boyunca islâm ümmetinin yaklaşık olarak on dört yüzyıllık tarihini şimşek hızı ile gözden geçirdik. Böylesine büyük bir hızla ve bizim yaptığımız şekildeki bir tarih yolculuğunun, aslında olayların akış çizgisini sağlıklı bir şekilde ortaya koyması mümkün değildir.
Çünkü olaylar, bizim burada anlattığımız gibi, tek başına meydana gelmez ve bir tek kanal boyunca akıp gitmez. Tersine onlar toplumsal hayat içinde karşılıklı biçimde bi-ribirlerini etkileyerek gelişirler ve sonuçlarım da bu ortak etkileşim uyannca ortaya koyarlar. Öyle ki, ortaya çıkan sonuçlan ne bir tek belirli sebebe -bu sebep ne kadar güçlü olursa olsun- ve ne de bir olaylar kümesinin ayrı ayrı belirlenmiş rolüne bağlamak doğru olur.
Ayrıca ağır tempolu, girift ve sürekli değişimli tarih süreci içinde yeralan olaylar, bizim onlardan konuşurken anlattığımız gibi, girinti ya da çıkıntı noktalan olmayan, dosdoğru çizgiler boyunca gelişmeler, tersine kimi zaman zig-zaglar çizdikleri gibi kimi zaman da kesişerek biribirlerine karışırlar. Zaman zaman kimisi hızla gelişirken kimisi de ağır tempoya düşer. Hatta kimi zaman da ağır tempo iyice yavaşlayarak belirli bir durgunluk dönemi yaşar gibi görünür, derken gün gelir, yeniden hızlı bir atağa kalkar. Sonunda bize kesin ve nihaî gibi görünen bir sonuç belirir. Oysa bize kesin ve nihaî gibi görünen sonuç, gelişme sürecinin, daha sonra bir yenisi ile yer değiştirecek olan geçici bir aşamasından başka bir şey değildir.
Evet, bir daha vurgulayalım ki, tarih sürecinin portresi, bizim geçmiş sayfalardaki şimşek hızıyla gözden geçirmeye dayanarak çizdiğimiz gibi değildir. Fakat bir yandan araştırmacılığın karakteristik zorunluğu, bir yandan da özetleme mecburiyeti bizi böylesine yetersiz bir portre ile yetinmek zorunda bıraktı.
Çünkü araştırmacılığın karakteristik zorunluluğu tarihi akımları biribirinden tek tek ayırarak her birinden -sanki aslında da öyleymiş gibi- ayrı ayrı sözeder. Özetleme mecburiyeti de bizi sadece kaba ve kalın hatları kâğıt üzerine çizmekle yetinmeye götürdü. Böylece tarih sürecinin nihaî portresinin oluşumunda sırf bu ana hatlann etkili olmadığı, bunlar yanında daha bir çok yan hatlar ile bu hatları birleştiren çok sayıda gizli ve günyüzüne çıkmadan irtibat kurma fonksiyonlarım yürüten yeraltı kanallarının varolduğu gerçeğini unutur gibi olduk.
Fakat şunu hemen belirtmeliyiz ki, bizim bu sayfalar boyunca yapmak istediğimiz şey islâm ümmetinin, hatta-bu ümmetin hayatında yeralan sapma akımlarının tarihini yazmak değildir. Bizim burada yapmak istediğimiz şey, belirli hatları ve tarih portremizin oluşumunu nisbeten daha çok etkili olduğunu sandığımız belirli durumlan seçtikten sonra bu karmaşık, çok yönlü ve karşılıklı ilişkili süreç ve durumlan tabiî çevrelerinden koparak üzerlerine bakışlarımızı yoğunlaştırmak ve bunları mecaz yolu ile "sapma akımları" diye adlandırmaktır.
Her neyse, sözümüzün konusu sapmalar biraraya gelmiş ve karşılıklı biçimde biribirlerini etkileyerek sonunda yıkılışa yolaçmışlardır.
Yüce zirve noktasından dibsizlik çukuruna yuvarlanış. Baş döndürücü korkunç bir mesafe!
Acaba o eşsiz ilk müslüman kuşağı, ulaştıkları bütün doruk noktalan ile yakından tanıyan bir gözlemci, onlarla aynı inanç sistemini paylaşan bugünkü torunlarının bu kadar alçak bir dipsizlik çukuruna yuvarlanabileceklerine inanabilir mi? Buna karşılık böylesine derin bir dipsizlik çukurunda debelenen bugünkü müslüman kuşaklar ile bir arada yaşayan bir gözlemci de bu kuşaklann, o eşsiz kuşağın inanç mirasçıları olduğuna hiç ihtimal verebilir mi?
Sanki bu ikisi, aralannda hiç bir ortak yön bulunmayan apayrı birer ümmet gibidirler. Fakat tarihin realitesi işte budur.
Az önce dediğimiz gibi tarihin nihaî sonuçlarını belirli bir tek sebebe ya da rolleri ayrı ayrı belirlenecek bir sebepler kümesine dayandırmak çok zordur. Fakat bu realite, tarih süreci içinde yer alan kimi sebeplerin diğerlerinden daha çok etkili olmaları gerçeği ile çelişmez.
Buna göre biz durumu dört ana noktada, ya da dört temel sebep etrafında özetleyebilir ve tarih sürecimiz içinde yer alan diğer nokta ve sebepleri bunlara bağlayabiliriz.
İslâm ümmetinin bu güne gelmesine sebep olan dört ana noktanın birincisi, zaman geçtikçe yükümlülüklerden sıyrılmak, kaytarmak eğiliminde olan insan tabiatıdır. Bu kaytarma eğiliminin ilâhî ilâcı -daha önce dediğimiz gibi-uyarma ve yükümlülükleri hatırlatmaktır. Buna göre diyebiliriz ki, İslâm tarihi boyunca bu uyarma işi, ya ümmet bütününü kaytarmacılıktan alıkoyacak kadar yapılmamış ya da miktar bakımından yeterli gibi göründü ise de nitelik bakımından ümmetin ana caddeden sapmasına engel olacak kalitede yapılamamıştır. Özellikle fethedilen toprakların alan bakımından sürekli genişlemesi ve mütemadiyen yeni kavimlerin İslama girmesi karşısında bu görev, yeterince yerine getirilmemiştir.
Tam bu ortamda yani uyarma görevinin nicelik ve nitelik bakımından düşük düzeyde yerine getirilebildiği ve daha aktif bir biçimde ele alınmasına gerek duyulduğu bir sırada bu uyarma işlemi ile çelişen iki akım meydana geldi ve sözkonusu görevin yetersizlik derecesini daha da arttırdı.
Sözünü etmek istediğimiz iki akımın biri "Murcie" akımıdır. Bu akım, kullan, inançlarının gerektirdiği hiç bir ciddi ameli yapmaksızın, sırf kalblerde bulunan birtakım duygu ve heyecanlara bel bağlayarak, yüce Allah'ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanabilecekleri ümidine kaptırdı. Öbürü de tasavvuftur. Bu akım da kullan, hükmün yükümlülüklerini yerine getirmenin dışında bir başka yol izlenerek yüce Allah'ın hoşnutluğunun kazanabileceği umuduna kaptırdı. Tasavvufçulara göre bu yol bazı virdleri, bazı zikir cümlelerini tekrarlamak, velilere ve şeyhlere körü-kö-rüne bağlanmak, müridin kendini tam bir teslimiyetle şeyhinin önüne koyması ve şeyhinin de sanki gökten gelen bir vahiy mesajını kendisinden alıyormuşçasına önünde teslim olan müride istediği telkinleri yapmasıdır.
Bu üç yozlaştıncı faktörün ortak etkisi imanın gerektirdiği "amelleri" (İslâm'ın aksiyon ve davranış sistemi) üzerinde yoğunlaştı. Yani olumsuz etkilerini, İslâmiyeti doğru davranışlar biçiminde pratiğe aktarma alanında gösterdiler. Özellikle "iyiliği emredip kötülükten sakındırma" misyonunu yıkıcı etkilerinin ilk hedefi haline getirdiler. Çünkü bu misyon, bu pratik ve yapıcı amaçlı dinin yeryüzündeki hareketinin, aktivitenin canlı özüdür. İlâhî metodun pratik hayatta uygulanmasını sağlayan aktivitenin canlı özü. Bu din, ancak bu misyon sayesinde bu dinin vicdanların kapalı köşelerinde hapsolup zayıflaması ve bunun sonucu olarak ilerde etkinliğini daha da yitirmeye açık kalmasıyla önlenebilir.
Bu üç saptırıcı faktöre bir de zaman zaman "istibdat" derecesine varan siyasî baskı faktörünü de eklemeliyiz. Çünkü bu faktör, özellikle siyaset alanında "İyiliği emredip kötülükten sakındırma" misyonunun etkisini yitirmesinin sorumlusudur. Böyle olunca İslâmiyet, halkın anlayışında bir takım ferdi uygulamalara ve yavaş yavaş sadece ibadet nitelikli davranıştan din bilip, sırf onlar üzerinde yoğunlaşmaya dönüşmüştür. Çünkü bu dinin temel dayanaklarından birini oluşturan toplumsal uygulamalar etkilerini yitirmişlerdir.
Eğer sözünü ettiğmiz siyasî baskı faktörünü daha önce saydığımız üç faktöre eklersek toplam olarak dört sapma akımı elde ederiz. Bu dört akım da sonunda büyük bir akımda birleşir. Hemen belirtelim ki, bu ana akımın akış yönü hem toplumsal pratik düzeyinde ve hem de ferd vicdanı düzeyinde bu dinin akış yönüne yüz seksen derece ters düşer.
Kasaca diyebiliriz ki, bütün temel İslâmî kavramlar, son kuşakların anlayışlarında yozlaşma ve sapmaya uğradı. Her şeyden önce "Lâilâhe illellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" kavramı sadece dille söylenen basit bir sözcük dizisine dönüştü, kalbler anlamının farkında olmadığı gibi davranışlar da ondan uzaktır. İbadet kavramı, yerine getirilen ya da getirilmeyen bir takım tapınma hareketleri ile sınırlandırıldı. Kaza ve kader kavramı, girişimden alıkoyucu ve pısırıklık aşılaycı bir güce dönüştürüldü. Dünya ve Ahiret kavranılan biribirinden kopanlarak biribirlerine karşıt ve düşman kamplara dönüştürüldüler. Öyle ki, biri uğruna çalışmak, kaçınılmaz olarak öbürü uğruna çalışmayı ihmal ettirir diye sanılır oldu. Yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirme kavramı, yüce Allah'ın (c.c.) metodu uyarınca yeryüzünde kalkınma yapmak anlamını yitirerek ya-kalkınmaya girişmeme ya da yüce Allah'ın önerdiğinde başka bir metodla kalkınma kavramına dönüştü.[13]
Bu büyük sapma ve yozlaşmalar sonunda İslâm dini, her yandan üzerine çullanan, kendisini tamamen yoket-mek için and içmiş vahşi saldırılara karşı direnemeyen, ruhtan soyutlanmış ve şaşkına çevrilmiş acıklı bir hale getirildi.
Doğaldır ki, bu sözlerimiz ile bütün vicdanlann bozulduğunu, uyanların hiç bir olumlu etki meydana getirmediğini, "Murcie" akımının, insanları bellibaşlı ibadetler de dahil olmak üzere bütün İslâmî anellerden alıkoyduğun, tasavvufun pasifliğinin bütün vicdanlara egemen olarak onlan gerekli her türlü yapıcı girişimden tamamen geri aldığını, gerek siyaset ve gerekse toplumsal alanların "iyilği emredip kötülükten sakındırma"çalışmalarından tamamen yoksun kaldığını söylemek istemiyoruz. Zira eğer böyle desek tarihi gerçeklere uzak düşmüş ve hiç bir müslü-man kuşağın varlıklarından mahrum kalmadığı, ilk müs-lüman kuşağın ateşinden kalblerinde her zaman bir kıvılcım taşımış olan parlak ve ünlü simalara karşı nankör davranmış oluruz.
Fakat biz bir takım genel yargılar ileri sürürken bunları çoğunluğun durumunu gözönüne alarak veririz. Çünkü aslıda gerçek ve paritk durumu çoğunluğun tutumu belirler. Azınlığın tutumu ne kadar seçkin ve saygın olursa olsun bu alanda belirleyici rol oynayamaz. Yalnız eğer bu seçkin azınlık siyasî iktidarı elinde bulunduruyorsa o zaman iş değişir.
Bu bölümde sapmaya yol açan sebeplerin yüce Allah'ın (c.c.) kesin sosyal kanunları uyannca beklenen sonuçlarım verdiklerini belirttikten sonra önümüzdeki bölümde bu sapmalann çağdaş toplum pratiğimizde meydana getirmiş oldukları etkileri ve sonuçlan oldukça ayrıntılı bir biçimde açıklamaya çalışacağız. Şimdilik sözlerimizi yüce Allah'ın (c.c.) şu buyruğu ile noktalayalım:
"Allah'ın kanunlarına alternatif bulamazsın." (Fetih/ 23)
[1] Böyle bir kanunun varolduğundan emin değilim. çi böyle bir varsayımı destekleyen tarihî gelişmeler var, bu durumda milletlerin lüks ve refaha dalmalarının onarın yokolmalarına yolaçan afet olduğunu da düşünebiliriz.
[2] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler "Mezahibu Fikriyye Muasıre" adlı eserimizin "el-Aklaniye (rasyonalizm)" başlıklı bölümüne başvurabilirler.
[3] Daha geniş bilgi almak isteyenler "Mefahime Yen-beğı en Tüsahhah" adlı eserimizin "Lâilâheillellah kavramı" başlıklı bölümüne başvurabilirler.
[4] (4) Endülüs'te de buna benzer gelişmeler oldu.
[5] Gerek Sindibad'ın kişiliği ve gerekse gezileri masal ürünüdür. Fakat buna rağmen bu hikâyeler, o günün realitesini belirli bir oranda yansıtan belgelerdir.
[6] Tarihi İslâm siyasî, dinî, sıfatı ve içtimaî, Dr. Hasan İbrahim Hasan, C: II, s. 442-443, yedinci baskı, 1964.
[7] Tarihi islâm siyasî, dinî, şifa ti ve içtimaî, Dr. Hasan İbrahim Hasan, C: III, s. 457-458, yedinci baskı, 1964.
[8] Burada şu gerçeği hatırlatmalıyız ki, tasavvufa bağlı bir çok kimseler, Allah yolunda cihad eden kimselerdi. Bunlar Afrika'nın ve Asya'nın başka hiç bir müslümanın ayak basmadığı yörelerine islâmı yaydılar. Bunlar her ne kadar biçimsel olarak tasavvufa bağlı idiler ise de aslında zühd ve takva sahibi kimselerdi. Bu yüzden burada tasavvufcular hakkında söylediğimiz her şey onlar için geçerli değildir.
[9] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler "Mefahime Yenbeği en Tusahhaha" adlı eserimizin "Mefhum-ul kaza vel kader" başlıklı bölümüne başvurabilirler.
[10] Bazı sorumsuz erkek ve kadınlar küstahça yükseltilmiş bir ses tonu ile kapalı kadın giyiminin (Hicab'm) islâm kaynaklı bir ilke olmayıp sadece arap bedevilerinin bir geleneği olduğunu, müslümanların atalarından miras kalan geleneklere bağlı kalıp onları islâm döneminde de sürdürmelerinin göstergesi olmaktan başka bir anlam taşımadığını ileri sürerler. Böylece tarihi gerçekleri inkâr ederken gizli bir haz duyarlar. Nitekim Hz. Ayşe (Allah ondan razı olsun) "Allah Medineli (Ensar) kadınların iyiliğini versin. Çünkü Hicab ayeti indiğinde onlann her biri elbiselerinin eteklerine yapışarak onlarla başlarını ve yüzlerini örtmeye giriştiler" derken sorumsuzca inkâr edilmek istenen tarihi gerçeği gözlerimizin önüne getiriyor. Demek ki, kapalı kadın giyimi, islâmda önce uygulanan bir gelenek değildi, tersine yüce Allah tarafından emredilince müslümanlar tarafından hemen uygulanan bir islâm ilkesi idi!
[11] Çokları, içtihad kapısını Osmanlı devletinin kapattığına inanırlar. Oysa bu doğru değildir. Çünkü içtihad kapısı hicrî beşinci yüzyıldan itibaren kilitlenmişti. Osmanlı devletinin bu konudaki tek sorumluluğu, şartların gerekli kıldığı bir dönemde bu kapının yeniden açılmasını onaylamamış olmasıdır.
[12] Bu tutum, "gayri müslimleri dost edinmekten kaçınmak" şeklindeki ilâhî uyarıya rağmen Abbasilerin arkasından Osmanlıların da pençesine düştükleri bir sapma oldu.
[13] Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler "Mefahimu Yen-beği en Tusahhaba (Düzeltilmesi gereken bazı kavramlar)" adlı eserimize başvurabilirler.
İslami Okul Okulların En Önemlisi