BEKLENEN MÜSLÜMANLARA - Inasndergisi - 28. Sayfa
YARATILIŞ VE İNSANLIK TARİHİ-1
Her Şeyin Evvelinde, Sadece Allah Vardı..
Yerlerin Ve Göklerin Yaratılması
İlk İnsan Olan Adem Aleyhisselam'in Yaratılması
İblisin, Adem Aleyhisselam'a Secde Etmemesi
Adem Aleyhisselam Ve Havva Validemizin Dünyaya İndirilişleri
İnsanın Özellikleri Ve Kısa Bir Hikaye
Adem Aleyhisselam'ın Yeryüzü Hayatı Ve Habil İle Kabil Kıssası
Geminin Yapılması Ve Büyük Tufan
Semud kavmi ve Salih Aleyhisselam
İbrahim Aleyhisselam'in Rabbini Arayışı
İbrahim Aleyhisselam Ve Babası Azer
İbrahim Aleyhisselam'm Putları Kırması
İbrahim Aleyhisselam'ın Ateşe Atılması
İbrahim Aleyhisseiam Ve Kuşlar
İsmail Aieyhisselam'in Kurban Edilmesi
Kabe Temellerinin Yükseltilmesi Ve İbrahim'in Hanif Dini
Lut Kavmine Giden Elçiler Ve İshak İle Yakup'un Müjdelenmesi
Meleklerin Gelmesi Ve Lut Kavminin Helak Edilmesi
BEKLENEN MÜSLÜMANLARA
YARATILIŞ VE İNSANLIK TARİHİ-1
Euzubillahimineşşeytaniracim
Bismillahirrahmanirrahim
Halim ve Kerim olan Allah'tan başka ilah yoktur, i Azam'ın Rabbi noksan sıfatlardan münezzehtir. Hamd alemlerin Rabbine aittir. Allah'ım, rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek esbabı taleb ediyor, her çeşit günahtan koruman için yalvarıyor, her çeşit iyilikten zenginlik, her çeşit günahtan selamet diliyoruz.
Ya Rabbil alemin, affetmediğin hiçbir günahımızı, kaldırmadığın hiçbir sıkıntımızı bırakma! Her günahımızı bağışlamanı, her kederimizi gidermeni, nzana uyan her duamızı görmeni diliyoruz. Hangi amelden hoşnut isen onu bize lutfunla ver ve rahmetinle kolaylaştır ey Rahman ve Rahim olan, bizlere lutfuyla rahmet eden Rabbim.
Allah 'im bizi kendimiz için, bizi birbirimiz için, bizi insanlar için bir fitne konusu kılma. Bizleri sapıtmayıp saptırmayan, hidayete ermiş, hidayet rehberleri olmamızı nasib et.
Ya Rabbi, anlayışımız kıt, amelimiz az da olsa, ihtiyaçlarımızı Senin kapına indiriyoruz. Rahmetine muhtacız Ya Rahman, halimizi arzediyoruz...
Önsöz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri yaratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah Celle Cela-luhu'ya mahsustur.
Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, İnsanların ise tanıyıp, idrak edebilme nisbetince sevebildikleri tüm nebilere, resullere ve onların yolunu izlemeye çalışan mü'minlerin üzerine olsun.
Yaratılış ve insanlık tarihiyle ilgili bu kitab çalışması, günümüz insanlarına ve özellikle müslü-manlara tarihi bir özgeçmiş vermeyi amaçlamaktadır Çünkü ister İstemez herhangi bir dünya görüşünü tercih eden insanların, bu tercihlerini sağlıklı ve bilinçli bir şekilde yapabilmeleri için üzerinde yürüdükleri bu dünyayı tanımaları, içinde bulundukları şu kainatı farkedebilmeleri ve bir insan olarak kendi tarihlerini, kendi özgeçmişlerini bilmeleri gerekmektedir. Zaten başlı başına bir nur ve hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim'in indiriliş gayelerinden birisi de, inancı ve itikadı ne o/ursa olsun her insana geçmiş tarihini hatırlatmak ve dosdoğru bir tarihi özgeçmiş verererek, bu İnsanlara ne olduklarını, nereden gelip-nereye gittiklerini, ne yaparlarsa nelerle karşılaşacaklarım tarihi örneklerle anlatmak ve onları böylesi açık bir uyarıyla ikaz etmektir Hepimizin bildiği gibi insanlar yeyip içtikleriy-le değil, yaşadıkları ve şahit oldukları olaylarla büyüyen, gelişen canlılardır. Yetmiş yaşındaki bir insanın büyüklüğü ve olgunluğu, bu insanın yetmiş yıllık tecrübe ve birikimiyle anlam kazanan bir büyüklüktür. Kur'an-ı Kerim ise bizlere yetmiş değil, binlerce yıllık tecrübe ve tarihi birikim vererek, bizleri binlerce yıllık bir büyüklüğe ve olgunluğa davet etmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bizlere geçmiş tarihimizi kıssalar halinde anlatan şanı yüce Rabbimiz "Onları görmedin mi, şunları İşitmedin mi?.,."gibi İlahi hitablarla bizleri anlatılan olayların içine çekmekte ve bu olayları bizzat kendimiz yaşamışız gibi iman etmemizi İstemektedir.
Kur'an~ı Kerim'de zikredilen kıssalara bu İlahi murad İle yaklaşan ve anlatılan kıssaları sanki kendileri yaşamış gibi iman eden müslümanlar, hiç kuşkunuz olmasın kî binlerce yıllık tarihi bir özgeçmişe sahip olacaklar ve böylesine derin bir özgeçmişin verdiği olgunluk ile günümüze gelerek, dünyanın beklediği rahmani bir sese, rabbani bir nefes verebileceklerdir. Zaten şaşkınlık ve sapıklık içinde olan günümüz dünyası, fiziki yaşları ne olursa olsun binlerce yıllık bir özgeçmişe ve tarihi bir tecrübeye sahip boy/esi gençleri bekleyen bir dünyadır.
Ve bizler de bu önemli kitab çalışmamızda, dünyanın beklediği bu müslümanlart muhatap almayı uygun gördük. Asırlardır bekleyen müslümanlann değil, asırların beklediği müslümanlan muhatap almamızın nedeni, dünyanın artık bekleyen değil, beklenen müslümanlara ihtiyacı olduğu İçindir. Zaten bir mezarlığa dönen umud dünyamızda, hiç ölmeyen ve ölmeyecek olan dipdiri umudla-rımız bu gençlerle, dünyanın beklediği bu genç müslümanlarla ilgili umudlanmızdır.
Böylesi nedenlerle Öncelikle onüç onyedi yaşları arasındaki gençlerimizi muhatap alan bu kitab çalışması, içerik itibariyle İnşaallah hepimizin faydalanabileceği bir çalışma olacaktır. Çünkü onüç onyedi yaş arası muhataplık, anlatılanlar ve anlatılması gerekenlerden ziyade, üslup ve anlatım düzeyi ile ilgilidir. Üslup itibariyle küçük kardeşlerimize yönelik bölümleri büyüklerimizin de, büyüklerimize yönelik bölümleri küçüklerimizin de dikkatle takib etmelerini istiyoruz. Çünkü küçüklere yönelik bölümlerde büyüklerîmizinde faydalanacağı gerçekler olduğu gibi, büyüklere yönelik bölümlerde küçüklerimizin şimdi biraz, yarınlarda ise çok daha fazla anlayacakları önemli gerçekler vardır. Küçük kardeşlerimizin bu gerçeklerle şimdiden tanış olmaları ise onların kimlik ve kişiliklerine sağlam bir temel, doğru bir istikamet verebilecektir. Çünkü yaratılışın öncesinden başlayarak günümüze uzanan bu çalışmada, her peygamber kıssasının günümüze uzanan çağdaş mesajlarına açıklık getirilerek, gençlerimizin bu güncel mesajlarla donanım kazanmaları ve bu mesajlardan kaynaklanan temel ilkelerle hayata daha bir donanımlı girmeleri hedeflenmiştir.
Tabi ki imanı yönü çok önemli olan böyle bir çalışmanın, sahih bir çalışma olması gerekmektedir. Sahih bir çalışma yapmak istediğimizi belirtirken, elbetteki ismi sahih olan birçok tefsir ve siyer kitablarında yer alan batıl rivayetleri esas alacağımızı veya böylesi rivayetlere yer vereceğimizi söylemiyoruz. Çünkü bizim şahinlik anlayışımızın temelinde Kur'an ve bu korunmuş Kur'an'ın tasdik ettiği sahih hadisler vardır. Dolayısıyle hangi tarihçiye veya hangi önemli şahsın kitabına nisbet edilirse edilsin, müslümanlann Kur'an anlayışı ile kesinlikle onay-layamayacaklan rivayetleri makul veya makbul görmemiz mümkün değildir. Zaten böyle bir çalışmayı gerekli görmemizin önemli bir nedeni de, tarihi özgeçmişlerini öğrenebilmek için siyer ve tefsir kitaplarına yönelen kardeşlerimizin, ismi sahih olan birçok kitapta karşılaştıkları batıl saçmalıklardır.
Evet, böylesi saçmalıklarla beraber doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır rivayetleri de bir kenara bırakarak Kur'an ve sahih hadisler çerçevesinde yürütmek İstediğimiz bu çalışma, umud ediyoruz ki itikadımızı hiç gölgelendirmeden ona berrak bir derinlik kazandıracak bir çalışma olacaktır. Kur'an ve sahih hadisleri esas alarak gerçekleştirmek istediğimiz böyle bir çalışmaya niyetlendiğimizde, önümüzde İki ayrı seçeneğimiz vardı. Ya söz konusu ayet ve bazı sahih rivayetlere yer vererek bir nakil çalışması yapmak, ya da bizlere gelen bu nakilleri düşünerek, kavrayarak o seçkin insanları anlamaya çalışmak ve bu anlayışı siz kardeşlerimizle paylaşmak.
Kaynaklarda sıkça karşılaşılan batıl rivayetleri reddederek sahih bir nakil çalışması yapmak, tabi ki bizler için çok kolay bir çalışma olurdu. Ancak bu nakil ve sahih rivayetlerin Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde düşünülmesi ue anlaşılması gerektiğini dikkate aldığımızda, zor da olsa ikinci çalışmayı tercih ettik. Kur'an'a iman eden bir müslüman kalbiyle, örnek birer müslüman olan peygamberleri ve onların yaşadıkları olayları anlamaya çalışarak, bu anlayışı sizlerle paylaşmak istedik.
Herhangi bir peygamber hakkında 6-7 ayetlik bir malumatımız olsa da, bizlere 6-7 ayet-i kerimede verilen bu malumatı gücümüz nisbetince tahlil ettik. Bu ayet-i kerimelerde verilen en küçük ayrıntının bile gereksiz olmadığını, önemli hikmetler İçerdiğini dikkate alarak, bu İlahi bilgileri Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde değerlendirdik. Daha açık bir ifadeyle bizlere herhangi bir peygamber hakkında verilen çok kısa bir haberi dahî; Kur'an-ı Kerim'de-ki peygamber tanımını, peygamberlerin nasıl bir insan olduklarını, bu seçkin insanların ne yapıp-ne yapmayacaklarını, tarihin değişik dönemlerinde hangi ortak şeytani yaklaşımlarla karşılaştıklarını, Rabbimizin peygamberler hakkındaki vaadlerini ue tüm peygamberlerin ısrarla takip ettikleri Sünnetul-lah çizgisini esas alarak anlamaya çalıştık.
Bizler gibi bir insan fakat bizlerden çok çok güzel bir mü'min ve müslüman olan peygamberleri, anlayış ufuklarımızı zorlayarak tanımaya gayret ettik. Bizlere Kur'an-ı Kerim'de bildirilen bir peygamber davranışıyla karşılaştığımız zaman "i?fya ve gösterişten uzak olan bir insanın, böyle bir davranışı samimiyetle gösterebilmesi için onun nasıl bir kimliğe, nasıl bir kişiliğe, nasıl bir ahlaka, nasıl bir dünya görüşüne sahip olması gerekir?'7 gibi sorularla, bu güzel insanların ahlaki kişiliklerini uzaktan da olsa görmeye ve anlamaya çalıştık. Böyle bir anlayışla tanıdığımız peygamberleri ve bu peygamberlerin yaşadıkları kıssaları değerlendirirken, İlahi haberler arasında kalan boşlukları bizlere yine ilahi Kitab'ın verdiği bu peygamber anlayışıyla dokuduk.
Ancak şu hususun önemle akını çizmek isteriz ki, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen tüm peygamberler, bizlerin onlara hüsnüzanla nisbet ettikleri bazı güzel hasletlerin ötesinde, çok daha ötesinde olan insanlardır. Zaten bu kitap çalışması onların güzel kişiliklerini bir çerçeve içinde tanımlamayı ve sınırlandırmayı değil, sadece o güzel kişiliklerin anlaşılmasına doğru bir istikamet vermeyi amaçlamaktadır. Hiç kuşku duymadan bilinmesi gerekir ki o seçkin ve seçilmiş insanlar, verdiğimiz bu güzel istikametin iler-sinde, çok daha ilersinde bulunan güzel, gerçekten Çok güzel insanlardır.
İnsanlık tarihini aydınlatan birbirinden güzel bu insanlara derin bir gıptayla bakıyor ve hayranlık duygularıyla Alemlerin Rabbi olan Allah'ın selam ve rahmeti sizlerin üzerine olsun" diyoruz. Sonra kendimize, kendi durumumuza yöneliyor bakışlarımız. Seçilmiş insanların büyüklüğü karşısındaki küçüklüğümüzü farkedince, boynumuzun büküldüğünü ve başımızın omuzlarımız arasına gömüldüğünü hissediyoruz. Acizlik duyguları içinde titreyen dudaklarımızı hafifçe açarak "Rahman olan Rabbimİzin lutfu, hoşgörüsü ve yardımı da, küçücük boyları ve bükülmüş boyunları ile böyle bir çalışmaya niyetlenen biz acizlerin, biz gariplerin üzerine olsun" diyoruz. Titreyen ayaklarımızı dik tutan umudumuzun yegane kaynağı İse,
sadece O'na sığınıp,
sadece O'na tevekkül etmemizdir...
Mehmed ALAGAŞ İzmir - 2005
Başlarken
Merhaba gençler,
merhaba arkadaşlar...
Benim adım Mehmed Alagaş. Bana Mehmed abi veya Mehmed hoca diyebilirsiniz. Bu kitab çalışmasına sizlerle konuşmak, dünya ve yaratılış tarihiyle ilgili önemli gerçekleri sizlere anlatmak ve yeri geldikçe bazı hikayeleri, kıssaları, fıkraları sizlerle paylaşmak için başlıyorum.
Beni dinlerken yalnız olmadığınızı, yalnız olmayacağınızı söylemek isterim. Oldukça önemli olan bu konuşmalarımıza, sizinle birlikte bazı arkadaşlarınız da katılıyor. Herbirİnin kendine özgü güzel özellikleri olan bu arkadaşlarınızı seveceğinizi umuyorum. İsterseniz sizlere onüç ve onyedi yaş arasında olan bu arkadaşlarınızı kısaca tanıtayım.
Şu en önde oturarak konuşmalarımızı pür dikkat dinleyen arkadaşınızın ismi Veli. Onbeş yaşında olan bu arkadaşınızın en güzel özelliklerinden birisi, her şeye çok dikkat etmesi ve birçok insanın farkedemediği şeyleri farkedebilmesidir. Geçenlerde Veliye nasıl bu kadar dikkatli olabildiğini sordum. Bana "Hocam, herhangi bir şeye bakarken veya bir anlatılanı dinlerken, hayretle bakıyor, hayretle dinliyorum" dedi. Önce pek anlayamadım Veli'nin söylediklerini!. Sonra eve gidince bunu denemeye karar verdim. On yıldır alışılmış gözlerle baktığım çalışma odama, hayretle bakmaya başladım. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim!. Çünkü çalışma odama hayretle baktığımda, o zamana kadar hiç far-ketmediğim birçok şeyi farketmeye, birçok ayrıntıyı görmeye başlamıştım. İşte o zaman anladım ki Veli arkadaşınız doğru söylemiş. Bir şeye hayretle baktığımız veya bir şeyi hayretle dinlediğimiz zaman, o şeylere alışılmış gözlerle bakan insanların farketmedikleri birçok şeyi farketmemiz, birçok şeyi görmemiz mümkün oluyor. Bana bu gerçeği gösterdiği için Veli arkadaşınıza tekrar teşekkür etmek istiyorum. Teşekkür ederim Veli.
Estağfirullah hocam!.
Evet!. Veli'nin yanında oturan arkadaşınızın ismi Fatih. Onyedi yaşında olan ve çok kitab okuyan bu arkadaşınız, gerçekten birikimli bir insandır. Bir kitabı gereği gibi okumanın, o kitabı keşfetmek, o kitabı fethetmek olduğunu dikkate alırsak, bu arkadaşınızın gerçek bir kitap Fatihi olduğunu düşünebiliriz. Laf aramızda aslında hepimizin birer kitab fatihi olması gerekir. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesseİlem) bütün müslümanlara "Birbirinizle hediyeleşin" buyuruyor. Peki birbirimize vereceğimiz en güzel hediye, en güzel armağan nedir?
Kitaptır, güzel bir kitaptır hocam!. Doğru söyledin Fatih. Birbirimize verebileceğimiz en güzel hediye, hiç kuşkusuz ki kitaptır. Çünkü güzel kitaplarda okuyarak öğreneceğimiz gerçekler, bizleri birçok kötülüklerden koruyabilecek ve birçok iyilikleri başarmamızı sağlayacak gerçeklerdir. Mesela insanian bazı hastalıklardan koruyacak olan aşılar ne kadar önemliyse, kötülüklerden uzaklaştıracak ve koruyacak olan kitaplar da o kadar önemlidir. Sevgili peygambe-
rimizin yeğeni ve damadı olan Hazret-i Ali'ye "Dünya malı mı, yoksa ilim mi daha hayırlı, daha faydalıdır" diye sorduklarında "İlim" diye cevap vermiştir. Neden dediklerinde ise "Dünya malını sizin korumanız gerekir, İlim ve bilgi ise sizi korur" demiştir. Gerçekten çok güzel bir cevaptır bu.
Hocam anlayamadım. Bir örnek verir misiniz?
Tabi Hamdi!. Mesela denize düştüğünüzde, yanında bin altın olan fakat yüzmesini bilmeyen bir insanın yerinde mi olmak istersiniz, yoksa yanında hiç altın olmamasına rağmen yüzmesini bilen bir insanın yerinde mî? Elbetteki yüzmesini bilen bir insanın yerinde olmak istersiniz. Dikkat ederseniz bin altını değil, yüzmesini bilmeyi tercih ettiniz. Çünkü altını sîzin kurtarmanız gerekir, yüzme bilgisi İse sizi kurtarır. İşte biz insanları fırtınalı bir denize benzeyen bu hayatın tehlikelerinden, bu hayatın kötülüklerinden koruyabilecek olan ilim ve bilgi, çoğu zaman altından ve dünya malından daha değerlidir. Şimdi anlayabildin mi Hamdi!.
Anladım Mehmed hoca.
Evet arkadaşlar, bana bu soruyu soran kardeşinizin ismi Hamdi. Fatihi'nin yanında oturan ve henüz onüç yaşında olan bu arkadaşınız, yaşına göre oldukça anlayışlı bir kardeşin izdir. Meselelerin anlatım ve anlaşılmasında örneklere önem veren Hamdi, anlatılan bir şeyi anlamadığı zaman hiç kimseden çekinmeden Örnek isteyen ve anladığı şeyleri ise kendisi örneklendiren bir arkadaşınızdır. Örnek vermenin ne kadar güzel ve önemli bir şey olduğunu dikkate alırsak, Hamdi arkadaşınızın bu özelliğine gıpta etmemiz ve bizlerin de böyle güzel bir özelliğe sahip olmaya çalışmamız gerekir.
Yan tarafta oturan kız arkadaşlarınızın isimleri ise Seda ve Merve. Kendilerine yakışan kibar ve nezaketli davranışlarıyla gerçek birer hanımefendi olan bu arkadaşlarınızın aynı zamanda oldukça zeki ve akıllı olduklarını söyleyebilirim. Genel olarak dinlemeyi seven, konuşmaktan çok düşünmeye ve anlamaya yoğunlaşan ondört yaşındaki Seda kardeşiniz, bu güzel hasleteri İle gerçekten örnek alınması gereken bir hanımefendidir.
Fatih arkadaşınız gibi okumaya ve anlamaya çok düşkün olan Merve kardeşiniz ise oldukça meraklı bir insandır. Ancak onbeş yaşında bir hanımefendi olan bu kardeşinizin merakı, falanca filancaya ne demiş gibi dedikodulara ve lüzumsuz şeylere yönelik bir merak değildir. Merve'nin merakı daha ziyade bilgi ve Öğrenmeye yönelik olduğu için, gerçekten faydalı olan böylesi merakın hepimizde bulunması gerekir. İşte arkadaşlarınız bunlar!.
Bu arkadaşlarınızın, zamanlarını boş şeylerle harcayan sıradan kimseler olmadığını umarım anlamışsınızdır. Öğrendikleri önemli gerçekleri arkadaşlarına ve kardeşlerine anlata anlata konuşmalarını güzelleştiren bu arkadaşlarınız, umud ediyorum ki yarınlarda İslam'ı en güzel yaşayan ve en güzel anlatan Önemli birer müslüman olacaklardır. Birlikte sohbet edeceğimiz, çok önemli ve çok güzel gerçekleri birlikte konuşacağımız bu arkadaşlarınızla beraber olmaktan, hiç kuşkum yok ki sizler de mutlu olacaksınız. Öyle sanıyorum ki size şimdilik "Yeni arkadaş" diyorlar. Belki sizi daha iyi tanıdıktan, konuşmaları dikkatle dinleyip nasıl düşündüğünüzü ve ne kadar çok anladığınızı gördükten sonra, size sevinçle bakacaklar ve siz kardeşlerine "Beklenen müslüman" gibi çok önemli bir isim verebileceklerdir.
Bu kitabı elinize yeni aldığınız için, önce kitab ve kitab okuma hakkında sizinle kısaca konuşmak istiyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla birçok arkadaşınız, kitabların nasıl okunması gerektiğini pek bilmiyor. Fatih, bu konuda arkadaşlarına bir şey söylemek ister misin?
Tabi ki hocam. Kitap okurken iki şeye çok dikkat etmeliyiz. Birincisi okuduğumuz kitabı fazla açarak veya ikiye katlayarak yıpratmamaktır. İkincisi ise kitabı anlaya anlaya okumak, gerekirse önemli yerlerinin yanına küçük bir işaret koymaktır.
Teşekkür ederim Fatih. Gerçekten önemli olan iki hususa temas ettin. Akıllı ve düşünen insanların en önemli hazineleri, hiç kuşkusuz ki kitablandır. Bir kitabı alıp-okuduktan sonra onu temiz ve yıpranmamış bir şekilde hazine sandığımıza, yani kütüphane rafımıza koymamız gerekir. Çünkü kitablar, nezle olduğumuz zaman kullandığımız ve sonra buruşuk bir şekilde kenara attığımız kağıt mendiller gibi değildir. Tekrar tekrar okunabilecek ve gerekirse kitab alamayan arkadaşlarımıza okunması için verilebilecek olan bu kitablarımızı, elimizden geldiğince korumaya çalışmamız gerekir. Kitabı çok açmak, ikiye katlayarak okumak, sayfalan buruşturmak, kitablarımızı yıpratan şeylerdir.
Oysa bu kitablar sizlere hem bugünlerde, hem de yarınlarda lazım olacaktır. Mesela yannlarda çocuklarınız sizin yanınıza gelerek "Siz nasıl bu kadar güzel, bu kadar iyi ve önemli insanlar oldunuz?" diye sorduklarında, onlara kütüphanenizdeki bu kitablan göstererek "Biz bunlan okuyarak, bunlan öğrenerek ve öğrendiklerimizi yaşayarak bu duruma geldik" diyeceksiniz. Ve sonra bu kitablan çocuklarınıza da vererek, onların da çok güzel insanlar olarak yetişmesini sağlayabileceksiniz.
Tabi ki her kitabın güzel, her kitabın doğru olduğunu söyleyemeyiz. İnsanları gerçeklerden uzaklaştıran, insanların aldanmasına, kandırılmasına neden olan kitaplar da vardır. "Kötü bir kitab, kötü bir hayduttan daha tehlikelidir" sözü, gerçekten çok doğru bir sözdür. Bakın size bu konuyla ilgili küçük bir fıkra anlatayım.,
Bir delikanlı kitapçı dükkanına girerek sorar.,
Çalışmadan para kazanmanın yollan" isimli kitab var mı?
Yaşlı kitapçı başını iki yana salhyarak "Biz de böyle bir kitab yok" demiş.
İyi, o halde başka kitapçılara bakarım
Yaşlı kitapçı dükkandan çıkmakta olan genci durdurarak "Öyle bir kitap bulursan, bana tekrar gel de sana ceza hukuku kitabını vereyim" demiş.
Neden?
Çünkü Öyle bir kitabı okuyup, içindekileri yapmaya kalkarsan, nasıl bir ceza alacağını Öğrenmen için!.
Evet arkadaşlar, okuyacağımız kitablann güzel ve faydalı kitablar olmasına özen göstereceğiz. En doğru, en gerçek kitab. hepinizin bildiği gibi Kur'an-ı Ke-rim'dir. İçinde en ufak bir yanlış, en ufak bir çelişki bulunmayan Kur'an-ı Kerim'i dikkate almayan, Allah'ın bizlere bildirdiği İlahi gerçeklere aykırı görüşler beyan eden bütün kitaplar, insanlar için zararlı kitaplardır. Gerçeklerle ilgisi olmayan bu kitaplardan uzak duracak ve bizlere faydalı olabilecek doğru kitabları okuyacağız.
Okumayla ilgili ikinci önemli husus ise, Fatih arkadaşınızın söylediği gibi anlaya anlaya okumanızdır. Çünkü önemli olan kitabları okumak değil, bu kitablar-daki doğrulan ve gerçekleri anlayabilmektir. Atalarımız
"Açlık yemekle, bilgisizlik okumakla giderilir" demişlerdir. Aç olan bir insanın çantasına veya kütüphanesine iki ekmeği yan yana koysak, bu insanın açlığı gider, karnı doyar mı?
Tabî ki doymaz!. Karnının doyması için öncelikle ekmeği yemesi gerekir. İşte açlığı gidermek için ekmeği yemek ne kadar önemliyse, bilgisizliği gidermek için okumak da o kadar Önemlidir. Peki bir insan ekmekleri yiyerek karnını şişiriyor, fakat yediklerini sindiremi-yorsa, o insana bu yediklerinin bir faydası var mıdır?
Yoktur hocam!.
Doğru söyledin Veli!. Yediğimiz yemeği sindirmemiz, bu yemeğin içindeki faydalı besinleri almamız ve bunları vücudumuzun gerekli organlarına göndermemiz ne kadar önemli ise, okuduklarımızı anlamamız da o kadar önemlidir. Dolayısıyle elimize aldığımız bir kitabı hiç acele etmeden yavaş yavaş ve anlaya anlaya okuyacak, anlayamadığımız yerleri gerekirse üç-dört kere tekrar edeceğiz. Ayrıca daha önce okuduğumuz bir kitabı "Ben bu kitabı nasıl olsa okudum" diyerek, bir daha okumamazlık etmeyeceğiz. Çünkü önemli kitabları her okuyuşumuzda, daha Önceleri okurken farkedemediğimiz veya yeterince anlayamadığımız bazı gerçeklen farketmemiz ve daha iyi anlayabilmemiz mümkün olabilecektir.
Anladık ve anlaştık değil mi?
Her Şeyin Evvelinde, Sadece Allah Vardı..
Evet, artık başlayabiliriz.
Sizinle yapacağımız güzel konuşmalara, dünya ve insanlık tarihinin en başından başlayacağız. Şu an Veli'nin bana el kaldırdığım görüyorum. Evet Veli!.
Mehmed hoca, madem ki bir işe başlıyoruz, o halde besmele çekmemiz, besmeleyle başlamamız gerekmez mi?
Çok doğru söyledin. Allah'a İnanan herkesin, güzel bir işe başlayacağı zaman besmele çekmesi ve o işe "Bismillah" yani "Allah'ın adıyla" diyerek başlaması gerekir. Çünkü bir işe besmeleyle başlarsak Allah bize yardım edeceği için, o işimiz hem daha kolay, hem de daha güzel olur. O halde yemek yerken, yatarken, kalkarken, evden çıkarken besmele çektiğimiz gibi, bu güzel çalışmamıza başlarken de hep birlikte besmele çekiyoruz.,
"Bismillahirrahmanirrahim"
Merve Hanım, bana bu güzel sözün manasını söyler misin?
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Çok güzel. Rahman ve Rahim, Rabbimizin iki ismidir. Rahman'ın manası, dünya yaşantısında her canlıya merhamet eden demektir. Sizin de bildiğiniz gibi Rahman olan Rabbimiz, bu dünya yaşantısında kendisine inanmayan, namaz kılmayan, iyilikte bulunmayan insanları bile çeşitli nimetlerle yaşatmakta, belki dönerler diye onların da İslam'a davet edilmesini emretmektedir. Allah'ın bir diğer ismi olan Rahim ise mü'minlere merhamet eden, onları bağışlayan manasına gelir. Nitekim dünya yaşantısında her canlıya merhamet eden Rabbimiz, ahirette sadece müminlere, kendisine inanan müslümanlara merhamet edeçektir. Artık bundan sonra "Bismillahirrahmanirrahim" derken, bu güzel sözün, bu güzel manasını da bilerek söyleyeceğiz.
Evet,
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyoruz. Şimdi size sormak İstiyorum. Çok önemli bir konu olan yaratılış meselesine başlarken, önce, ilk önce nereden başlamamız gerekir?
Hazret-i Adem'den!.
Güzel bir cevap Veli. Fakat daha önce nereden başlamamız gerekir?
Yerlerin ve göklerin yaratılmasından!.
Bu da güzel bir cevap Fatih. Fakat daha önce, ilk önce nereden başlamamız gerekir?
Allah'tan
Çok güzel Seda hanım!. Çünkü her şeyin evvelinde ve Öncesinde Allah, sadece Allah vardı. Yerler, gökler, melekler ve cinler yok iken, sadece Allah vardı. Yaratılmış hiçbir şey yok iken, sadece Yaratıcı vardı. Şayet her şeye Kadir olan, her şeyi yaratan Allah olmasaydı, ne yerler, ne gökler ve ne de diğer canlılar olmazdı. Çünkü Allah'ın dışındaki her şey, kendisini yaratacak olan bir Yaratıcıya muhtaçtır. Bir yaratıcıya muhtaç olmayan, doğmayan, doğurmayan yegane varlık, her şeyi yoktan var eden Allah'tır. Her şey O'na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. İşte bu gerçekleri bilerek, yaratılış meselemize yegane Yaratıcı olan Allah ile başlıyoruz.
Evet, her şeyin evvelinde ve öncesinde sadece Allah vardı.
Ne küçücük bir taş, ne canlı bir baş; ne bir yudum su, ne de bir nefes hava yok iken sadece Allah vardı. Hiç ama hiçbir şey yok iken, bu yokların içindeki tek bir Var, sadece ve sadece Allah idi.
Mehmed hoca, Alİah nasıl var oldu? Allah var olmadı Hamdi. Allah önceden yok iken, sonra var olmadı. O zaten hep vardı. Varhk nedenine muhtaç olan melekler ve cinler, varlık nedenine muhtaç olan yerler ve gökler, varhk nedenine muhtaç olan bütün yaratılmışlar yok iken; varlık nedenine muhtaç olmayan sadece Allah idi ve sadece O vardı. Allah eski, çok eski zamanlardan önce, hatta zamanın ilk dakikasından. İlk saniyesinden önce de vardı. Çünkü zamanı da Allah yaratmıştır. Zaman ve mekan diye bir şey yok iken, zamana ve mekana muhtaç olan hiçbir şey yok iken, zamana ve mekana muhtaç olmayan sadece Allah vardı.
Hocam, hiçbir şey yok iken sadece Allah vardı dediniz. Allah bu yalnızlıktan sıkılmıyor muydu?
Teşekkür ederim Hamdi. Bu soru İle hepimizi hem gülümsettin, hem de düşüncelere şevkettin!. Gerçi küçük yaşlarda ben de bu soruyu sormuştum kendi kendime. Arkadaşa ve arkadaşlığa çok Önem verdiğim o yaşlarda Allah'ın yalnız olduğunu düşününce çok üzülmüş, çok hüzünlenmiş ve bu hüzünle gözlerimi semaya çevirerek "Üzülme Allah'ım, ben de senin arkadaşın olurum" demiştim. İnanmanızı isterim ki elli yaşıma gelinceye kadar Allah'a yönelik bu kadar saf, bu kadar temiz başka bir seslenişim olmadı.
Evet,
Hamdi'nin sorusuna dönecek olursak, sıkılmak veya üzülmek gibi bazı özellikler, biz yaratılmış insanlara ait özelliklerdir. İstemediğimiz hadiselerle karşılaştığımızda veya istediğimiz şeyler olmadığında hissettiğimiz eksikliğin, acizliğin verdiği duygulardır bunlar. Allah Celi e Celaluhu ise böylesi eksikliklerden, böylesi acizliklerden çok uzaktır, çok münezzehtir.
Allah Samed'dir hocam.
Çok güzel hatırlattın Fatih.
Namazlarda okuduğumuz ihlas suresinde beyan edildiği gibi Ailah Samed'dir. Peki bize Allah'ın bir ismi, bir esması olan Samed'in ne anlama geldiğini açıklar mısın?
Her şey O'na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.
Teşekkür ederim. Bu çok önemli konuyu, gerçekten çok dikkatli dinliyorsunuz. Hem size bir şey söyleyeyim mi? Bu gerçekleri kendilerine bilim adamı veya profesör denilen birçok insan ne yazık ki bilmiyor!. Zaten bunu bilmedikleri için, Yaratıcı ve yaratılışla ilgili yalan yanlış birçok hikaye uyduruyorlar!. Tabi ki bu gerçekleri bilmeyen insanlar da, İlahi kitab olan Kur'an-ı Kerim'i okumadıkları ve bunları Öğrenmedikleri için onlara aldanıyorlar!.
Fakat sizler, sizler inşaallah onlar gibi olmayacaksınız. Bizlere Allah'ın bildirdiği bu gerçekleri öğrendikten sonra, kimlerin yalan, kimlerin doğru söylediğini çok rahat anlayacaksınız. Bu gerçekleri bilmeyen insan bir Öğretmen dahi olsa, arkadaşınız Veli gibi o öğretmene güzel bir cevap vereceksiniz. Veli, geçen sene ingilizce öğretmeniyle aranızda geçen konuşmayı, arkadaşlarına anlatabilir miyim?
Anlatabilirsiniz hocam!.
Veli'nin ingilizce öğretmeni sınıfta ders verirken "Bilim ve teknoloji, gördüğü şeylere inanır. Çünkü gördüğümüz şeyler vardır. İlkel insanlar ise göremedikleri şeylere İnanıp, göremedikleri bir tanrıya ibadet ederler!. Oysa modern ve çağdaş insanlar, göremedikleri bir şeye İnanmazlar." demiş. Bu sözün ne kadar yanlış ve çirkin bir söz olduğunu anlayan Veli kardeşiniz, elini kaldırarak konuşmak için müsaade yani izin istemiş.
Ne söyleyeceksin Veli?
Öğretmenim, sadece gördüğümüz şeyler vardır dediniz. Mesela biz sizin aklınızı görmüyoruz. Şimdi sizin için "Öğretmenimizin aklı yoktur" diyebilir miyiz?
Veliye kızan fakat kızdığını belli etmeyen İngilizce öğretmeni, biraz düşündükten sonra şöyle cevap vermiş.
Benim aklımı görmüyorsunuz ama akıllıca konuşmalarım, aklımın olduğunu gösteren bir delil, bir
kanıt değil mi?
Veli arkadaşınız "Doğru söylüyorsunuz öğretmenim" dedikten ve biraz düşündükten sonra ilave etmiş.,
Peki sizin akıllıca konuşmanız, göremediğimiz aklınızın olduğuna bir kanıt ise, yerlerin ve göklerin yaratılması da göremediğimiz Yaratıcı'nın varlığına bir kanıt değil mi?
Öğretmen susmuş, ne cevap vereceğini bilememiş!. Veli'ye oturmasını işaret ettikten sonra öylece düşüncelere dalmış. Yerine oturan Veli arkadaşınız ise içinden "Allah'ım, öğretmenime doğru yolu göster. Öğretmenim bu gerçeği bilmiyor, onun bu gerçeği anlamasını nasib et!." dîye dua etmeye başlamış.
İşte Veli arkadaşınızın bu duası, benim çok hoşuma gitti. Çünkü biz müslümanlar karşımızdaki insanı susturmak, karşımızdaki insanı mat etmek değil, bu insanın gerçeklen anlamasını isteriz. Bunu istediğimiz için karşımızdaki insana hem yumuşak ve nazik bir üslupla konuşur, hem de o insanın doğruları anlayabilmesi için Allah'a dua ederiz.
Mehmed Hoca. Ben de Veli arkadaşımız gibi yapardım.
Tabi ki Hamdi. Şu an kitabı okuyan Yeni arkadaşınız da dahil, hepinizin böyle davranacağını umuyorum. Çünkü daha önce de söylediğim gibi sizler akıllı ve düşünen insanlarsınız.
Hocam, Allah bazı İnsanlara az, bazı insanlara çok akıl veriyor!.
Ben böyle düşünmüyorum Hamdi. İstisna olan bazı akli rahatsızlıklar hariç, Allah bütün insanlara akıl vermiştir. Büyüdükleri zaman kendilerine çok akıllı denilen insanlar, küçükken kendilerine çok akıl verilen insanlar değil, kendilerine verilen aklı çok kullanarak, bu akıllarını geliştiren insanlardır.
Hocam, örnek verir misiniz?
Tabi ki Hamdi. Mesela devamlı kürek çeken bir kayıkçının kollan nasıl gelişiyorsa, aklını kullanan insanların da akılları gelişiyor. Dolayısıyle İlerki yıllarda çok akıllı olmak istiyorsanız, karşılaştığınız olayların nedenlerini, karşılaştığınız sözlerin doğruluğunu ya da yanlışlığını düşünerek aklınızı çok kullanmanız gerekiyor.
Nasıl!.
Mesela üzerine bastıkları kiremidin kırılmasıyla damdan aşağıya düşen iki insanı ele alalım. Kendilerine halk arasında salak veya akılsız denilen düşünmeyen insanlar "Aa aaaaa! Kiremit kırıldı" diyen ve düşme sebebi olarak gördükleri kiremidi suçlayarak, kendi hatalarını hiç düşünmeyen insanlardır!. Aklını kullanan ve kendilerine akıllı denilen insanlar İse neden düştüklerini düşündükten sonra "Kiremidin kırılabileceğini dikkate almadım" diyerek kendilerine bu kazadan bir ders, bir nasihat çıkaran insanlardır.
Peki, örnek olarak verdiğim bu iki insandan daha akıllı olan insanlar kimlerdir?
Damın üzerine hiç çıkmayanlardır!.
Güzel ve espiriii bir cevab Seda hanım. Örnek olarak verdiğim bu iki insandan daha akıllı olan insanlar, dama çıkmamalarına ve damdan düşmemelerine rağmen, düşen birisini gördüklerinde, sanki kendileri damdan düşmüş gibi bu olayı düşünerek, bu olaydan kendilerine bir ders, bir nasihat çıkaran insanlardır. Niye gülümsüyorsun Veli?
Damdan düşme olayının, damdan düşmelerine rağmen düşünmeyen insanlara değil de, damdan düşeni gören düşünen İnsanlara faydası olduğunu farkettim de!.
Dikkatin için teşekkürler. Fakat ben, bu önemli meseleyi daha fazla düşünmenizi ve bu konuştuklarımızı ömrünüzün sonuna kadar hiç unutmamanızı istiyorum. Çünkü hızlı büyümemiz, hızlı olgunlaşmamız ve kamil bir İnsan olabilmemiz, çok akıllı insanlara özgü bu yaklaşımı yaşamamıza bağlı.
Hocam, hızlı büyümek derken ne kastettiniz? Tabi ki fiziki büyümeyi kastetmedim Merve. Mesela birçok olayı yaşamalarına rağmen bu olaylardan kendilerine bir ders, bir Öğüt çıkarmayan insanlar, elli-altmış yaşlarına da gelseler bunlar büyümüş değil, sadece yaşlanmış olurlar. Gerçekten büyümek ve büyük insan olmak ise kimlik ve kişilik düzleminde gelişmekle, olgunlaşmakla mümkündür. Dolayısıyle kendi yaşadıkları onlarca olaydan ders çıkaran insanlar yüzde onluk büyürken, kendisinin yaşadığı onlarca olayla beraber başkalarının yaşadığı yüzlerce olaydan da ders çıkaran Özel insanlar, yüzde yüzlük büyümektedir.
Hocam bu söyledikleriniz bizim için çok önemli. Bu konuyu biraz daha açar mısınız?
Haklısın Fatih. Özellikle sizler gibi güzel ve değerli kitabları okuyan arkadaşlarımızın, bu konuyu çok iyi anlamaları gerekir. Çünkü bu gerçeği anladıkları ve dikkate aldıkları zaman, yirmi günde okuyacakları bir kitab ile yirmi senelik bir büyümeye, yirmi senelik bir olgunlaşmaya ulaşabileceklerdir.
Mehmed hoca, örnek verirseniz daha iyi anlayabiliriz.
Örneği Kur'an-ı Kerim'den vereceğim Hamdi. Sizlerin de bildiği gibi şanı yüce Rabbimiz Kur'an-ı Ke-rim'de ilk insanın yaratılışından başlayarak bizlere tüm bir insanlığın dünya tarihindeki serüveninden bahsetmektedir. Peygamberlerin nasıl bir topluma gönderildikleri, Allah'ın emri ile neler yaptıkları ve nelerle karşılaştıkları değişik kıssalarda anlatılmaktadır. Şimdi size sormak istiyorum. Alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu bizlere bu peygamber kıssalarını ve onların yaşadıkları muhteşem olayları neden anlatıyor?
Bilmemiz için değil mi?
Bu yeterli bir cevap değil Merve. Çünkü Allah Celle Celaluhu bütün bunları bizlere bilgimize bilgi, kültürümüze kültür katmak için anlatmıyor. Hesap gününde Allah'ın huzuruna çıkarıldığımızda Rabbimiz bizlere "Söyleyin bakalım. Adem topraktan mı yaratıldı? Nuh kaç sene yaşadı? İbrahim neden ateşe atıldı?" gibi sorular sorarak, bu konulardaki bilgimizi ve kültürümüzü sınamayacak. O halde neden, Alİah Celle Celaluhu bizlere bu peygamber kıssalarını neden anlatıyor?
Örnek ve ibret almamız için.
Güzel bir cevap Hamdi. Başka cevabı olan var mı? Evet, yeni arkadaşınızın elini kaldırdığını ve düşünceli gözlerle "Tarihimizi bilmemiz ve bir müslüman olarak geçmişimizi, özgeçmişimizi anlamamız için" dediğini duyuyor gibiyim!. İşte aradığımız cevap budur arkadaşlar. Şanı yüce Rabbimiz Kur-an-ı Kerim'de İlk insanın yaratılışından başlayarak bizlere tüm bir insanlığın dünya tarihinde yaşadığı önemli olaylardan bahsederek, bizlere geçmiş tarihimizi bildirmekte ve birer müslüman olan hepimize muhteşem bir özgeçmiş bilinçi vermektedir. Önemli oları bu Özgeçmişimizi anlamamız ve buna sahip çıkmamızdır. - Hocam bu nasıl olacak?
Merve hanım, öncelikle meselenin önemini anlamamız gerekiyor. Biraz önce belirttiğim gibi insanlar yeyipiçtikleri şeylerle sadece fiziki bedenlerini büyütürler. Bir kişinin insani düzlemde gerçekten büyümesi ve olgunlaşması ise bu kişinin yaşadığı olaylarla, bu olaylardan aldığı derslerle ve anladığı gerçeklerle ilgili bir meseledir. Daha açık bir ifadeyle insanlar yeyip-iç-tikleri şeylerle değil, yaşadıkları ve şahit oldukları olaylarla büyürler. Nitekim bu gerçeği bilen ve bizlere de bildiren Rabbimiz, Kur'an-ı Kerim'de geçmiş tarihimizi kıssalar halinde anlatırken "Onları görmedin mi, şunları işitmedin mi?..." gibi İlahi hitablarla bizleri bizzat olayın içine davet etmekte ve bu olayları bizzat kendimiz yaşamışız gibi iman etmemizi istemektedir. İşte Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kıssalara bu İlahi murad ile yaklaşan ve bu şekilde iman eden müslümanlar, hiç kuşkunuz olmasın ki bizzat yaşadıkları binlerce yıllık bir tarihi birikime, tarihi köklere sahip olacaklar ve yaklaşık 6000 yaş olgunluğu ile günümüze geleceklerdir. Bu önemli meseleyi daha iyi anlayabilmeniz için isterseniz açık bir örnek daha verelim. İsteriz hocam.
İsteyeceğini biliyordum Hamdi. Evet, örnek olarak Adem Aleyhisselam'ın oğlu olan Habil'i ele alalım. Habil onbeş yaşında bir genç olarak hiç ölmeden ve hiç yaşlanmadan günümüze kadar yaşamış olsaydı, günümüzdeki yetmiş-seksen yaşlarındaki ihtiyarlar mı yoksa onbeş yaşında olmasına rağmen altıbin yıllık bir özgeçmişi olan Habil mi daha büyük bir İnsan olurdu? - Onbeş yaşındaki Habil daha büyük bir insan olurdu.
Çok güzel, hepbirlikte verdiğiniz bu güzel cevap için, hepinize teşekkür ediyorum. Evet, sizin de söylediğiniz gibi onbeş yaşındaki Habil, günümüzdeki bütün yaşlılardan çok daha büyük bir insan olurdu. Çünkü günümüzdeki yaşlı insanların yetmiş-seksen yıllık bir özgeçmişleri varken, önbeş yaşındaki Habil'in altıbin yıllık bir özgeçmişi olacaktı. Altıbin yıllık olaylara şahit olan ve böyle bir yaşam tecrübesine sahip olan Habil, günümüzdeki bütün yaşlılardan büyük, çok daha büyük bir insan olurdu.
Hocam biz de bu kadar büyüyebilir miyiz?
Tabî ki büyüyebilirsiniz Merve . Bu kitab çalışmasında ele alacağımız bütün peygamber kıssalarını sanki yeniden yaşıyormuşunuz gibi dinler ve bizzat kendiniz yaşamış gibi iman ederseniz, hiç kuşkusuz ki fiziki yaşınız kaç olursa olsun, olgunluk yaşınız altıbin olacaktır. Günümüz müslümanlarına altıbin yıllık tarihi kökler veren Kur'an-ı Kerim kıssalarını yaşayarak okursanız, hiç kuşkum yok ki elinizdeki bu kitabı altıbin yaşında bir İnsan olarak bitireceksiniz. Size yaşınız ve özgeçmişiniz sorulduğunda "Bizler altıbin yaşında müslümanlarız" diyerek söze başlayacak ve Hazret-i Adem Aleyhisselam'dan Resulullah Sallallahu aleyhi vesselleme kadar tüm peygamberlerin mücadelelerini bizzat kendiniz yaşamış ve şahit olmuş gibi anlatarak, günümüze geleceksiniz. Zaten "Beklenen Müslümanlara" isimli bu kitab çalışmasının gerçek muhatapları, elli-altmış yaşında olan ihtiyar küçükler değil, en az altıbin yaşında olan genç büyükler olacaktır. Çünkü günümüz dünyası, altıbin yıllık özgeçmişe ve tarihi tecrübeye sahip böylesi gençleri bekleyen bir dünyadır.
Bu söylediklerinizi çok iyi anladık ve çok teşekkür ederiz hocam.
Bu Önemli meseleyi çok iyi dinlediğiniz ve anladığınız için ben de teşekkür ederim. Bu arada anlatılanları büyük bir ciddiyetle dinleyen yeni arkadaşınızın, elindeki kağıda bazı notlar aldığını görüyorum. Umud ediyorum ki bu gerçekleri yaşarsa yarınlarda büyük, gerçekten büyük bir insan olabilecektir. O halde sizler de not alın, sizler de altını çizin bu gerçeklerin.
Evet, bu bölümdeki konumuz, her şeyin evvelinde sadece Allah olduğu gerçeği idi. Daha Önce de belirttiğimiz gibi ne küçücük bir taş, ne canlı bir baş, ne bir yudum su, ne de bir nefes hava yok iken sadece Allah vardı. Çünkü yaratılmış her şey bir varlık nedenine muhtaç olmasına rağmen, yegane Yaratıcı olan Allah, varlık nedenine muhtaç değildi.
İşte bu nedenle hiç, ama hiçbir şey yok iken, bu yokların içindeki tek bir Var, sadece ve sadece Allah idi.
Yerlerin Ve Göklerin Yaratılması
Artık yaratılış tarihine başlıyoruz.
Tabi ki bu önemli konularda kendimize esas alacağımız kaynaklar, Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'in bizlere bildirdiği sahih haberler olacaktır. Çünkü din adına anlatılan gerçekleri bütün müslüman-ların kabul edebilmesi için, bu anlatılan gerçeklerin bütün müslürnanlann ortaklaşa kabul ettikleri iki temel kaynağa, yani Kur'an ve sünnete dayanması gerekir. Falanca kitabta yazılan hikayeler veya filanca hocanın anlattığı kıssalar Kur'an ve sünneti dikkate almıyorsa, müslümanlann inanmaları, iman etmeleri gereken şeyler değildir.
Hocam işleyeceğimiz kçnularda ve peygamber kıssalarında, sadece ayet ve hadisleri mi söyleyeceksiniz?
Temel kaynağımız eîbetteki ayetler ve sahih hadisler olacaktır. Ancak iman eden, düşünen, akieden, anlamaya çalışan birer rnüslüman olarak bu ayet ve hadisleri Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde düşünmeye, değerlendirmeye ve anlamaya gayret edeceğiz. Seçilmiş ve övülmüş insanlar olan peygamberleri kendi ölçülerimize göre tanımlamaya değil, Kur'an ölçüsüne göre tanımaya çalışacağız. Tabi ki bütün bunları yaparken bizleri sapmaktan ve sapıklığa neden olmaktan koruyabilecek yegane güç olan Allah'a sığınacak ve Allah'a tevekkül edeceğiz.
Evet, bu kısa girişten sonra konumuza başlayabiliriz. Kur'an-ı Kerim'de beyan edildiği ve Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Saliallahu aleyhi ve sellem'in bizlere bildirdiği gibi, kendisinden önce ve kendisiyle beraber hiçbir şey yok iken Allah Celle Celaluhu Önce suyu ve su üzerinde arşı yarattı. Ebediyete kadar vuku bulacak, gerçekleşecek her şeyi yazdı, takdir etti ve tüm melekleri nurdan, cinleri ise dumansız ateşten yarattı.
Hocam, Allah bütün bunları niye yarattı?
Bu çok önemli bir soru Merve!. Kendisinden önce ve kendisiyle beraber hiçbir şey yok iken, eîbetteki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı da yoktu. Sadece kendisi varken O yine Rahman'dı, ancak rahmet edeceği bir şeye muhtaç değildi. Sadece kendisi varken O yine Vedud'du, ancak sevmeye ve sevilmeye muhtaç değildi. Sadece kendisi varken O yine Cebbar'dı, Kah-har'dı ancak bir şeyi cezalandırmaya ve kahretmeye muhtaç değildi. Çünkü Allah'm bütün bu sıfatları, ispatlanmaya gerek duyan veya bir muhataba muhtaç olan sıfatlar değildi. Bütün bunları dikkate aldığımız zaman şanı yüce Rabbimizin hiçbir şeyi Öncelikle kendisi İçin yaratmadığını anlayabiliriz.
O halde niye yarattı?
Bunun cevabını sizin bulmanız gerekir Merve hanım. Rabbimiz bütün bunları kendisi için yaratmamış-sa, yaratma nedenini yaratılanlarda aramamız gerekmez mi?
Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de "Ben insanları ve cinleri Bana kulluk etsinler diye yarattım" buyuruyor.
Bizlere çok güzel bir gerçeği hatırlattın Fatih. Şimdi bu İlahi gerçeği biraz açıklayalım. İnsanları ve cinleri kendisine kulluk etmeleri İçin yaratan Rabbimizin, insanların ve cinlerin kulluğuna muhtaç olmadığını hepimiz biliyoruz. Demek ki Allah'a kulluk etmeleri için yaratılan insanların ve cinlerin asıl yaratılma nedenleri kendileriyle ilgili bir imtihandır. Bu imtihanın iki ayrı neticesi olduğunu dikkate aldığımız zaman şanı yüce Rabbimizin insanları ve cinteri cennet veya cehennem için yarattığını düşünebiliriz. Peki kendisiyle beraber hiçbir şey yok İken, şanı yüce Rabbimiz bu yaratma işine niye başladı. Henüz yaratmadığı halde gayb ilmiyle çok iyi bildiği Nemrud ve Firavun gibi zalimleri cehennemle azaplandırmak için mi, yoksa henüz yaratmadığı halde gayb ilmiyle yine çok iyi bildiği İbrahim ve Muhammed gibi salih kullarını cennetle mükafatlandırmak, onları hoşnut etmek için mi?
Öncelikle zalimleri azaplandırmak için değil, salih kullarını hoşnut etmek için hocam.
Bu doğru cevabı neye dayanarak söylüyorsun Fatih.
Çünkü Rabbimiz "Rahmetim, gazabımı geçmiştir" buyuruyor.
Allah senden razı olsun Fatih. İşte İlahi gerçekleri çok okumanın faydalarıdır bunlar. Evet, rahmeti gazabını geçen Rabbimiz, bütün bu yaratma işlerine öncelikle rahmet etmek, salih kullarını hoşnut etmek mu-radıyla başlamıştır. Henüz yaratmadığı halde gayb ilmiyle çok iyi bildiği İbrahim ve Muhammed gibi salih kullarım sevdiği ve onları hoşnut etmeyi murat ettiği için bu alemleri yaratmıştır.
Hocam!. Allah önce cinleri mi, yoksa melekleri mi yarattı?
Kur'an-ı Kerİm'den anladığımıza göre önce melekleri, sonra yeri ve gökleri, daha sonra cinleri ve insanı yaratmıştır Seda hanım. Daha Önce de belirttiğimiz gibi melekleri nurdan, cinleri ise dumansız ateşten yaratmıştır.
Meleklerin cinsiyeti yoktu, değil mi hocam!. Evet Merve. Meleklerin cinsiyeti yoktu. Onlar ne erkek, ne de dişi idiler. Onlar üreyerek de çoğalmadılar. Onların hepsi yegane yaratıcı olan Allah tarafından yaratılan, her türlü kötülük ve günahtan uzak olan nurani yaratıklardır. Ayrıca biz İnsanların dünyevi yaratılışlarına göre çok hızlı varlıklar olduklarından, bizlere göre ellibin yıl olan bir zaman dilimini, melekler sadece bir gün olarak yaşamaktadırlar. Daha açık bir ifadeyle meleklerin yaşadıkları bir gün, bizlerin dünyadaki zaman anlayışına göre ellibin yıl gibidir. Ellibin yılı 365'îe çarparsak, meleklerin yaşam hızının veya zaman algılayışının bizlerden 18.250.000 kat daha fazla olduğunu anlayabiliriz.
Hocam öldükten sonra hesap gününde bizlere dünyada ne kadar yaşadığımız sorulduğunda "Bir günün, sadece bir saati kadar" cevabını vereceğiz.
Çok güzel Veli. Peki hesaba çekileceğimiz, yaptıklarımızdan ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan sorgulanacağımız o muhteşem hesap günü, şimdiki zaman anlayışımıza göre kaç yıllık bir gündür.
Bin yıllık bir gündür.
Evet, bin yıllık bir gündür Veli. İşte bin yılı bir günde yaşayacağımız o hesap gününde bile, melekler bizden elli kat daha hızlı olacaklardır. Şimdi yine konumuza dönecek olursak, su üzerinde arşı ve sonra melekleri yaratan Rabbimiz, daha sonra yeri ve gökleri yaratmıştır. Kur'an-ı Kerim'de de beyan edildiği gibi amel yani yapacağımız işler ve yaşantı bakımından hangimizin daha iyi olduğunu denemek, İmtihan etmek, açığa çıkarmak için yaratılan yer ve gökler, insanlar ve cinler için bir imtihan yeri, bir imtihan mekanıdır.
Hocam, yerin ve göklerin nasıl yaratıldığı
Kur'an'da bildiriliyor mu?
Bu konuda ne kadar bilmemiz gerekiyorsa, elbet-tekî o kadar bildiriliyor Merve. Nitekim Kur'an'da bildirildiğine göre yer ve gökler bir kitabın iki sayfası gibi bitişik iken yani yer ve gökler arasında hiçbir şey yok iken, Allah Celle Celaluhu onları ayırdı.
- Bizim bir kitabın iki sayfasını açtığımız gibi mi? Hem Öyle, hem de o kadar basit değil Hamdi Çünkü bizler hazır mekanın içindeki o iki sayfayı kolayca açabiliriz. Rabbimizin çok boyutlu açtığı bu iki sayfa ise mekanın bulunmadığı kaskatı bir yokluk içinde gerçekleşmiştir. Yani o iki sayfanın arasında ve dışında hiçbir şey yok iken, demirden katı bu yokluk içinde iki sayfa açılmış ve Rabbimiz tarafından açılan bu iki sayfanın arasında yeri ve gökleri içine alan bu muazzam mekan varolmuştur. Bunun ne anlama geldiğini düşünen her insan için, bu hadisenin tek bir tanımı vardır. Mucize..
Hocam big bang yani büyük patlama teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiçbir şey düşünmüyorum sadece gülümsüyorum Fatih. Bu teori ile Kur'an-ı Kerim'de beyan edilen "Yerler ve gökler bitişik iken Alİah onları ayırdı ve duman halinde olan göğe yöneldi" buyruğu birbiriyle ör-tüştüğü için, bazı çevreler bu bilimsel teorinin ışığında İlahi vahyin doğrulandığını düşünmekte ve bu teoriye sımsıkı sarılmaktadırlar. Oysa herhangi bir bilimsel teorinin, bazı boyutlarda İlahi vahiy ile örtüşmesi, İlahi vahyin doğruluğuna değil; söz konusu bilimsel teorinin bu gibi boyutlarda kısmi olarak doğruluğa yaklaştığına işarettir. Çünkü hak ve gerçek olan İlahi vahiy, bilimselliğin karşısında ölçülecek bir nesne değil, ölçünün ta kendisidir.
Ayrıca şu hususa da dikkat edilmelidir ki Big Bang teorisi, hak olan gerçeği arama kaygısıyla gündeme getirilen bir teori değildir. Uzun asırlardır Allah'a inanmamak için Allah'ın dışında bir yaratıcı unsur arayan İnsanlar, bu teoriye sarılarak yerlerin ve göklerin yaratılışına bir açıklama getirebilme 'gayretindedirler. Sözü edilen bu teoriye göre yerler, gökler ve bütün bunları içine alan mekan yok iken bir şey patlamış ve yokluk içindeki bu patlama ile yerİeri ve gökleri içine alan böyle bir mekan açılmıştır.
Hocam, o yokluk içinde patlayan şey neymiş?
O patlayan şeyin ne olduğu, kendiliğinden nasıl varolduğu, nasıl patladığı ve bu patlamayla yerleri ve gökleri içine alan böyle bir mekanın öyle bir yokluk içinde nasıl açıldığı hiç cevaplanmıyor ve hiçbir zaman da cevaplanamaz Merve. Çünkü bir yaratıcı olarak Allah'ı dikkate almayan bu teori, ispatlanması mümkün olmayan bir teoridir. Binlerce yıldır yegane yaratıcı olan Allah'ı inkar edebilmek için Allah'ın dışında bir yaratıcı unsur arayan insanlar, bu gibi sapık görüşlerini hiçbir zaman kanıtlayamayacaklardır. Çünkü bunu kanıtlayabilmeleri için, mutlaka ve mutlaka şu iki şeyden birisini bulmaları gerekecektir. Ya kendiliğinden varolabilecek bir madde, ya da Allah'ın dışında bu maddeyi yoktan varedebilecek yaratıcı bir güç!. Kendi olmadan, kendiliğinden varolabilecek bir maddeyi bulamayacakları aşikardır. Bu maddeyi yoktan varedebilecek Yaratıcı bir güç aradıklarında ise karşılarına Allah'dan başka bir İlah, Allah'dan başka bir Yaratıcı çıkmayacaktır. Çünkü Allah'tan başka hiçbir şeyde "Ben varolma nedenine muhtaç değilim ve diğer her şeyi ben yarattım." gücü ve iddiası yoktur.
Evet, tekrar konumuza dönecek olursak her şeye Kadir olan Rabbimizin bir kitabın iki sayfası gibi ayırmasıyla yerin ve göklerin varolduğu mekan ortaya çıktı. Allah Celle Celaluhu duman halinde olan göğe yönelerek, göklere ve yere "İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin" buyurdu. Bu İlahi buyruk*karşısında yer ve gökler "İsteyerek geldik" cevabını verdiler.
Hocam, burada Allah'ın emri neydi? Allah, yerin ve göklerin ne yapmasını, nereye gelmesini istedi? Dikkatin için teşekkürler Veli. Hiç kuşkusuz ki yer ve gökler birbirinden ayrıldığı zaman, big bang yani büyük patlama teorisini savunanların zannettiği gibi kendiliklerinden böylesine muhteşem bir nizama gelmediler ve gelemezlerdi. Bu nedenle Allah Celle Celaluhu, yerleri ve gökleri yaratmazdan Önce, yerlerin ve göklerin nasıl bir ahenk, nasıl bir nizam ve nasıl bir ihtişam içinde olması gerektiğini belirlemiş yani takdir etmişti. Dolayısıyle yerler ve gökler birbirinden ayrıldığı zaman Rabbimizin henüz bir duman halinde olan göğe yönelmesi, yere ve göğe bu emri vermesi, yerlerin ve göklerin söz konusu ahenk ve nizama gelmesi içindi. Nitekim onlar da İlahi emri bu şekilde anlamışlar ve "İsteyerek geldik" cevabını vererek, bugün de gözlemediğimiz bu muhteşem yapıya ve nizama gelmişlerdir.
İsterseniz burada yerlerin ve göklerin "İsteyerek geldik" cevabı üzerinde biraz duralım. Bilmemiz gerekir ki yerlerin ve göklerin Allah'ın bu emrine karşı çıkma, bu emrini kabul etmeme tercihleri yoktu. Onların yegane tercihi, bu emri İsteyerek veya istemeyerek kabul etme noktasındaydı. Hiç kuşkunuz olmasın ki bu emir onların korkmadıkları, sevmedikleri, büyük görmedikleri bir makamdan gelen hoşlanmadıkları bir emir olsaydı, "İstemeyerek geldik" diyebilirlerdi. Ancak onlar kendilerine verilen bu emrin muhteşemliğini ve emir Sahibinin izzet ve keremini gördükleri için, hiç tereddüt etmeden "İsteyerek geldik, emrine İsteyerek teslim olduk" cevabını vermişlerdir. Şimdi size sormak istiyorum, Allah'ın emrine teslim olanlara ne denir?
Müslim, müslüman..
Hepbir ağızdan verdiğiniz bu cevab için, hepinize teşekkür ediyorum. Evet, yer ve gökler bu İlahi emire karşı çıkma tercihine sahip olmamalarına rağmen, yegane tercihlerini "İsteyerek geldik, emrine isteyerek teslim olduk" noktasında kullanarak, isteyerek müslim, isteyerek müslüman olmuşlardır.
Niye durdunuz ve gülümsediniz hocam!.
İnsanları düşünüyorum Merve. Sizin de bildiğiniz gibi şöhretli bir insan, bir sporcu, bir artist, bir bilim adamı müslüman olduğu zaman, bazı çevrelerde bir şamata, bir velvele kopuyor. Sanki İslam, o kişinin müslüman olmasıyla bir değer, bir izzet kazanmış gibi "O falanca bile müslüman olmuş!." demeye başlıyorlar. Halbuki o kişinin müslüman olmasıyla İslam değil, İslam'a girmekle o kişinin kendisi bir değer, o kişinin kendisi bir izzet kazanmıştır. Ayrıca yerlerin ve göklerin teslimiyetini, onların müslimliğini dikkate aldığımız zaman, küçücük bir canlı olan insanın teslimiyetini nasıl abartabiliriz ki!.
Peki ya müslüman olmayanların, Allah'ın hükmüne karşı gelenlerin durumu hocam!.
Çok güze! Veli. Anlattığımız bu olayda onların durumu çok daha komik, çok daha trajik oluyor. Mesela yıldızlı bir gecede, yüksek bir tepenin üzerinde oturan böyle bir kimseyi, böyle bir inkarcıyı düşünelim. Günümüzdeki uydulardan dünyanın genel bir fotoğrafı çekilse, bu fotoğrafta o şaşkını görmemiz, görebilmemiz mümkün müdür?
Değildir hocam.
Tabi ki değildir. Çünkü bu kimse dünyanın genel fotoğrafı üzerinde görülemeyecek kadar ufak, farkedilemeyecek kadar küçüktür. Hiç kuşkunuz olmasın ki yedi kat göklerin de bir fotoğrafı çekilebilse, bu fotoğrafın içinde dünya ve dünyanın bulunduğu güneş sistemi de görülemeyecek kadar ufak, farkedilemeyecek kadar küçük olurdu. Daha açık bir ifadeyle dünya ve güneş sistemi yedi kat gökler içinde bir zerre olduğu gibi, insanlar da bu zerrenin içinde bir zerre gibidir. İşte zerrenin içinde bir zerre olan bu inkarcı insan, yıldızlı bir gecede yüksek bir tepenin üzerinde otururken şaşkınca etrafına bakıyor. Üzerinde bir zerre gibi gözüktüğü yer ve yeterince görmekten bile aciz olduğu bir ihtişamlık içindeki gökler boyunlarını bükerek "Biz Allah'ın emrine isteyerek, severek ve sevinerek teslim olduk" derlerken; bu şaşkın insan küçücük burnunu havaya kaldırarak ben teslim olmadım, ben Allah'ın hükmüne karşı çıkıyorum" diyebilmekte ve bu gülünç sözüyle kendisinin özel, önemli ve özgür bir kişiliğe sahip olduğunu zannedebilmektedir!..
Fakat bizler yine de bu gibi insanların durumuna gülmeyelim arkadaşlar. Çünkü Allah bizlere hidayet etmeseydi, bizler de öyle bir şaşkınlık ve sapıklık içinde olabilirdik. O halde böylesi insanlar için de, bu insanların hidayet bulması için de dua edelim.
Tekrar konumuza/dönecek olursak, Alİah Celle Celaiuhu Kur'an-ı Kerim'de yeri ve gökleri altı günde yarattığını bildiriyor. Tabi ki burada sözü edilen gün, biraz önce de belirttiğimiz gibi bizim içinde bulunduğumuz zaman anlayışına göre yirmidört saatlik bir gün değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'e göre zamanın nicelik boyutundan tanımı, bu tanıma muhatap olan varlığın yaşam hızına ve zaman algılayışına göre değişen bir tanımdır. Nitekim Kur'an'ın muhtelif yerlerinde Allah katındaki bir günün, bizim yanımızdaki bin ya da eîli-bin yıla karşılık olabileceği bildirilmekte ve zamana muhatap olan varlığın durumuna göre çok daha fazla olabileceğine de işaret edilmektedir.
Hocam, Alİah yeryüzünü milyarlarca yıl Önce yaratmış değil mi? Çünkü bilim adamlarının açıklamaları böyle.
Bilmiyorum Fatih!. Belki bilim adamlarının tahmininden çok daha fazla, belki de çok daha az, bilmiyorum!.
Ama bu tesbitlerin bilimsel olduğu söyleniyor!. Bilimin bu konudaki yaklaşımı, bazı maddelerin
kaç yılda oluşabileceğinden hareketle ileri sürdükleri zan ve tahminlerdir. Ancak söz konusu bilim adamları maddenin bu oluşumunu dikkate alırlarken, ne yazık ki her şeye Kadir olan Allah'ı ve ilk yaratılışı hiç dikkate almıyorlar.
Nasıl?
Mesela karbon testiyle inceledikleri bazı maddeleri bir kenara bırakıp, basit bir örnek olarak ceviz ağaanı ele alalım. Bilim adamları bir ceviz ağacım görüp, onun gövde yapısını ve gövdedeki dairemsi halkaları İnceledikleri zaman, "Ceviz ağacının bu duruma gelebilmesi yüz yıl ister" diyerek, söz konusu ağacın yaklaşık yaşını hesaplıyorlar. Yerin ve göklerin ilk yaratılışından sonraki dönemler İçin, böylesi hesaplar elbctteki doğrudur. Ancak ilk yaratılış için böylesi hesaplar yapılamaz. Dünyadaki ilk ceviz ağacına da aynı ölçüyle yaklaşan günümüz bilim adamları, ilk yaratılışı ne sanıyorlar ki!. Allah önce bir ceviz yarattı, sonra onu toprağa dikerek ve uzun yıllar sulayarak büyümesini mi bekledi!. Oysa karşımızda ceviz ağacı yetiştiren bir çiftçi değil, bu ağacı yoktan yaratan Allah vardır. Ve her şeye Kadir olan Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece "Ol" der ve o da oluverir. Söz konusu diğer bütün maddelerin de ilk oluşumu, bu İlahi gerçekliğin içine girer. Allah'ın "Ol" emri karşısında, "Ya Rabbi bizim olmamız için milyon yıl, milyar yıl gerekir" diye bir cevap vermez, veremez bu maddeler. Allah "Ol" der, onlar da hemen oluverir. Dolayısıyle yaratılmış bütün maddeleri bu İlahi gerçekliğin içine aldığımız zaman, dünyanın veya kainatın yaşı hakkında söylenebilecek en doğru söz "Alllahualem" yani "Allah bilir" olacaktır.
Evet arkadaşlar, kendilerine bilim adamı denilen birçok insanın bile henüz kavrayamadığı bu Önemli gerçekleri çok dikkatli bir şekilde dinlediğiniz ve anlamaya çalıştığınız için sizlere teşekkür ediyorum.
İlk İnsan Olan Adem Aleyhisselam'in Yaratılması
Hazret-i Adem Aleyhisselam'm yaratılması konusunda Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde önemli ayetler zikredilmektedir. Fakat ne yazık ki Kur'an'da zikredilen bu ayetler, bazı bilimsel çevrelerce yanlış anlaşılmakta, yanlış yorumlanmaktadır. Elimde gördüğünüz bu kağıtta, konumuzla ilgili bazı ayet-i kerimeler bulunmaktadır. Büyük insanların içine düştüğü bazı büyük yanılgılara sizlerin de düşmemesi için, bir arkadaşınızın bu ayetleri yavaş yavaş okumasını ve diğerlerinizin de dikkatlice dinlemesini istiyorum.
Evet, konumuzla ilgili bu ayetleri kim okumak istiyor?
Ben okuyabilirim hocam.
Peki Hamdi, kağıdı alabilirsin. Ancak sana sormak istiyorum. Ayetleri okumaya başlamadan önce ne söylemen gerektiğini biliyor musun?
Bismillahirrahmanirrahim diyeceğim.
Doğru fakat eksik bir cevab oldu. Çünkü şanı yüce Rabbimiz, Kur'an-ı Kerim'i ve onun ayetlerini okumaya başlamadan önce, kovulmuş şeytandan kendisine sığınmamızı emrediyor. Bu nedenle sadece besmele değil, euzü besmele çekmemiz yani "Euzubillahimineş-şeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim" dememiz gerekli .
Neden acaba?
Güzel bir merak ve güzel bir soru Merve hanım. Gerçekten Rabbimiz bunu niye emretti!. Mesela bir insan Kuranı eline alsa ve euzü besmele çekmeden okumaya çalışsa, harfleri ve kelimeleri göremez mi, bunları okuyamaz mı?
Okuyabilir hocam.
Tabi ki okuyabilir. Çünkü euzübesmele çekmemesi, okumasına mani, okumasına engel değildir. Peki söyleyin bakalım, euzübesmele çekmemesi okumasına engel olmaz ama neye engel olur?
Cevab yoksa ben söyleyeyim. Euzübesmele çekmemesi ayetleri okumasına engel değildir ama bu ayetleri doğru anlamasına engeldir. Çünkü kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmadığı zaman, şeytan aleyhilla-ne onun okumasını değil, anlamasını engellemeye çalışır. Zaten şeytan aleyhillane bir insanın Kur'an okumasından ziyade, okuduğu Kur'an'ı doğru anlamasından ve anladığı doğrulan yaşamasından korkar. Herhangi bir insan isterse günlerce, isterce yıllarca Kur'an okusun fakat okuduğu Kur'an'ı hiç anlamasın veya yanlış anlasın ister. İşte bunun için Kur'an okuyan herkese, her fırsatta müdahale eder. Kur'an okuyan o kimse şayet euzübesmele çekerek şeytandan Allah'a sığınmamışsa, o kimseye okuduğu ayetlerle ilgili öyle yanlış vesveseler, Öyle yanlış manalar verir ki, o konudaki gerçeği bilmeyen insan, kalbine gelen bu vesveseleri, bu manaları kendi düşüncesi zannederek bunları kabul eder. Dolayısıyle hak olan ayetleri okuduğu zaman anladığı şeyler batıl, doğru olan ayetleri okuduğu zaman anladığı şeyler yanlış olur. İşte bunun İçin, bizlerin en büyük düşmanı olan şeytana böyle bir müdahale fırsatı vermemek için, Kur'an-ı Kerim'i kovulmuş şeytandan Allah'a sığınarak okumamız gerekir.
- Hocam o halde Kur'an'ı okurken olduğu gibi dinlerken de euzübesmele çekmemiz, kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmamız gerekir.
Çok güzel Veli. Elbetteki okurken ayetleri yanlış anlamaktan Allah'a sığındığımız gibi, dinlerken de sığınmamız gerekir. Artık bu güzel açıklamalardan son-
ra euzübesmele çekerek, konumuzla iigili ayetleri okumaya ve dinlemeye başlayabiliriz. Haydi Hamdi, şimdi bizlere Hazret-İ Adem Aleyhisselam'ın yaratılması konusundaki ayetleri okuyabilirsin.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmararrahim
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınarak, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlarım.
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek kapanın.[1]
Hani Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar da "Biz Seni övüp-yüceltir ve takdis ederken orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. (Allah) "Şüphesiz Ben sizin bilmediğinizi( bilirim" dedi. Ve Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip "Eğer doğru sözlüler iseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin" dedi. Dediler ki: "Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Allah) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi. O da isimleriyle haber verince, (Allah) dedi ki: "Size göklerin ve yerlerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da Ben bilirim diye söylememiş miydim? [2]
Teşekkür ederim Hamdi. Allah'ın ayetlerini dinledikten sonra, müminler olarak "Amenna ve sadakna" yani "Doğruladık ve inandık, iman ettik" dememiz gerekir.
Amenna ve sadakna, doğruladık ve iman ettik.
Evet, şanı yüce Rabbimiz meleklere "Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer, yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi.
Hocam, beşer İnsan demek. Peki halife ne demek?
Bir dakika Merve, bunu biraz sonra açıklayacağız. Ben önce sizin dikkatinizi bu konuşmaya ve bu konuşmanın taraflarına çekmek istiyorum. Bildiğiniz gibi bu konuşmalar Allah ve melekler arasında geçmektedir. Yani bir tarafta yaratılmış melekler, diğer tarafta ise bu melekleri ve her şeyi yaratan Allah. O halde bu konuşmaların mahiyetini anlayabilmemiz için, az da olsa Rabbimizin Kelam sıfatı üzerinde durmamız gerekir.
. Kelam demek, bir manayı, bir maksadı anlatan ifade, söz demektir. Bizlerdeki kelam ya da konuşma sıfatı, belli bir çerçevede kalan sınırlı bir sıfattır. Mesela bizler konuşabilmemiz için havaya ve sese muhtacız. Kelimelere ve cümlelere muhtacız. Karşı tarafın bizi duymasına, bizim lisanımızı bilmesine, bizi anlamasına muhtacız. Bütün bunlara muhtaç olduğumuz için dağlarla, taşlarla, bitkilerle, hayvanlarla veya bizim lisanımızı bilmeyen insanlarla konuşamayız, onlara ne demek istediğimizi anlatamayız.
Gerçek kelam sahibi Allah ise böyle değildir. Bizim muhtaç olduğumuz hiçbir şeye muhtaç olmadığı için dağlarla, taşlarla, bitkilerle, hayvanlarla konuşabilir, onlara istediği emri, İstediği şekilde vahyedebilir. Allah'ın kelamına, Allah'ın vahyine muhatab olan hiçbir yaratık,, hiçbir canlı "Ya Rabbi duymadım veya anlayamadım, bu ne demekti?" diye sormaz. Çünkü Allah Celle Celaluhu o sözü, o kelamı, manası ile birlikte iletir karşı tarafa.
Hocam, örnek verir misiniz?
Tabi ki Hamdi. Mesela ben biraz önce "Halife"
kelimesini kullanınca, Merve arkadaşınız "Hocam, halife ne demek?" diye sordu. Yaratılmış insanlar arasında geçen konuşmalarda, tabi ki çok doğal bir sorudur bu. Fakat biliyoruz ki Allah Celle Celaluhu meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği zaman, meleklerden hiçbiri "Ya Rabbi, halife ne demek?" diye sormadılar^ Çünkü benim gibi meramını anlatmaktan aciz olmayan, meramını anlatabilmek için karşı tarafın bazı özelliklerine, bazı ön bilgilerine muhtaç olmayan Allah Celle Celaluhu, meleklere yönelerek "Halife" hitabında bulunduğu zaman, bu hitabın anlamını da iletti, manasını da verdi meleklere. İşte bunun için meleklerden hiçbiri "Ya Rabbi beşer ne demek, halife ne demek?" diye sormadılar Allah'a.
- Hocam, Rabbimiz yere ve göklere "Emrime gelin" diye buyurduğu zaman da, yer ve gökler "Ne emri, bu emrin içeriği ne?" gibi sorular sormamışlar, bu İlahi hitapla kendilerinden ne istenildiğini anlamışlardı.
Dikkatin için gerçekten teşekkür ederim Veli. Belirttiğin gibi yer ve gökler de "İsteyerek veya istemeyerek emrime gelin" buyruğu üzerine hiçbir soru sormamışlar, mana ve anlamı içinde olan bu İlahi hitapla kendilerinden ne istenildiğini, neyle emrolunduklarını hemen anlamışlardı.
Evet, bu kısa açıklamadan sonra Rabbimizin bu Kelam sıfatını dikkate alarak ayetler üzerinde düşünmeye, ayetlerde geçen konuşmaları anlamaya çalışabiliriz. Her şeyi yaratan, yoktan yar eden Allah Celle Celaluhu, meleklere "Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer, yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği zaman; Kelam sahibi olan Rabbimiz insanın ne olduğu ve yaratıldıktan sonra neler yapabileceği hakkında dilediği ölçüde kısa ve genel bir anlam, bir mana. bir bilgi vermişti meleklere.
Halife, bir şeyin yerine geçen vekil anlamına geliyordu. Melekler, kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yaratılacak olan insanın yeryüzünde halife olacağı haberini aldıkları zaman, bu haberi biraz tereddütle karşıladılar.
Hikmetini anlayamadıkları bir durumdu bu!. Çünkü kendilerine verilen genel insan tanımında, bu İnsanın iki ayrı kutbu, iki ayrı özelliği bildirilmişti. Bu kutuplardan, bu Özelliklerden olumlu olanı, İnsanın Allah'ı tenzih ve takdis etmesi, Allah'ı her türlü eksiklikten uzak görerek, O'nu birleyip, yüceltmesi idi. Fakat olumsuz olan diğer kutupta, bu insanların yeryüzünde fesad çıkarması, kan dökmesi söz konusuydu. O halde neden, Allah neden böyle bir insan yaratacak ve onu yeryüzünde neden halife kılacaktı ki!. Bu insanı olumlu kutbu, Allah'ı tenzih ve takdis etmek gibi olumlu özelliği için yaratacaksa, bunu zaten kendileri de yapıyordu. İşte bu tereddütlerini, biraz önce okuduğumuz o ayetler ile bildirdiler Rabbirnize. Dediler ki "Biz Seni övüp-yüceltir ve takdis ederken orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?"
Meleklerin bu itirazlarında Rabbimize söylemedikleri, içlerinde gizledikleri bir husus daha vardı. Yeryüzünde bir vekil, bir halîfe murad edilmişse, çamurdan yaratılacak olan ve yeryüzünde kan dökecek olan insanların değil de, nurdan yaratılmış olan ve Öylesi kötülüklerden uzak olan kendilerinin seçilmesi gerekmez miydi!. Meleklerin bir türlü anlamadıkları, anlayamadıkları bir durumdu bul.
Hamdİ, meleklerin bu itirazlarına, bu tereddütlerine Rabbimiz ne cevap vermişti?
(Allah) "Şüphesiz Ben sizin bilmediğinizi bilirim" dedi.
Evet, şanı yüce Rabbimiz meleklerine "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" dedi. Bu İlahi hitabın bir diğer manası "Ben size yaratacağım İnsan hakkında her şeyi açıklamadım, her şeyi bildirmedim" demektir. Nitekim ayetlerin devamında, insan hakkında bildirmediği şeyin ne olduğuna gizli bir açıklık getirilmektedir. Okur musun Hamdı.
Ve (Allah) Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip "Eğer doğru sözlüler iseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin" dedi. Dediler ki: "Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Allah) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi. O da isimleriyle haber verince, (Alİah) dedi ki: "Size göklerin ve yerlerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da Ben bilirim diye söylememiş miydim?
İşte birçok büyük insanın, hocaların, profesörlerin anlayamadıkları ayetler bunlardır arkadaşlar. Okuduğumuz ayetlerde melekler, insan hakkında acaba hangi gerçeklerle karşılaştılar ki, meleklerin tüm itirazları gitti, tüm tereddütleri kayboldu!.
Bu ayetleri anlamaya ve yorumlamaya çalışan bir çok müfessir, bu olayda Hazret-i Adem'e melekler karşısında değer kazandıran gerçeğin, kendisine öğretilen isimleri bilmesi ve bu isimleri meleklere haber vermesi olduğunu savunmuşlardır. Oysa kendilerine haber verilen bir şeyi bilme ve öğrenme vasfı, meleklerde de vardı. Melekler de Rabbimizin kendilerine bildirdiği her şeyi biliyor ve sorulunca haber veriyorlardı. O halde Hazret-i Adem'e melekler karşısında değer kazandıran gerçek, meleklere ne olduğu sorulan şeylerin isimlerini bilmesi ve bu isimleri meleklere haber vermesi değildi. Bunu anladığımız zaman sorumuzla ilgili olarak geriye tek bir cevabın .kaldığınızda .anlayabiliriz. Hazret-i Adem'e melekler karşısında değer kazandıran gerçek, meleklere ne olduğu sorulan şeylerin isimlerini bümesi ve bu isimleri meleklere haber vermesi, değil, isimlerini bilciiği ve, haber verdiği şeylerin bizzat kendileriydi.
Tabi ki Hamdi. Şimdi örnek olarak şanı yüce Rabbimizin meleklere insan nefsinin karanlık yüzünü ve bunun yanı sıra salih kullarının rahmetle aydınlanan cemallerini göstererek "Eğer doğru sözlüler iseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin" dediğini düşünebiliriz. Rabbimizin insanlara verdiği nefs ve her türlü kötülüğe meyyal olan bu nefsin kişiyi azdıran karanlık vasıflarıyla ilk kez karşılaşan melekler, o zamana kadar hiç görmedikleri, hiç bilmedikleri bu azgın ve korkutucu şeyin ne olduğunu elbetteki hiç anlayamadılar. Diğer, tarafta ise meleklerin, yine o zamana kadar hiç görmedikleri, hiç bilmedikleri güzellikte nur ve rahmet dolu simalar vardı. Melekler bunların da ne olduğunu anlayamadılar, bunların da ne olduğunu söyleyemedi.
Rabbimize.. "Seni tenzih ederiz, Senin bize .öğretti-amden başka bizim hiçbir diyerek karşılaştıkları bu yepyeni şeylerin-ne olduğunu.
Öyle sanıyorum ki itiraz etmezler, itiraz edemezlerdi Fatih. Çünkü Hazret-İ İbrahim aleyhisselam, meleklere verilen İlk insan tanımının çok üstünde, çok ötesinde bir kimliğe ve kişiliğe sahipti. Evet, bu önemli meseleyi şimdilik daha fazla genişletmek İstemiyorum. Beni dikkatle dinlediğiniz ve anlamaya çalıştığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Gerçi bu anlattıkları-mm sizin için çok ağır bir mesele olduğunu bilmeme rağmen yarınlarda bu konudaki yanlış görüşlerden etkilenmemeniz için bu kısa açıklamayı gerekli gördüm. Gerekirse yarınlarda tekrar okur, tekrar düşünürsünüz bu önemli meseleyi.
İblisin, Adem Aleyhisselam'a Secde Etmemesi
İnsan ve şeytan arasındaki tarihi mücadele, ilk insan olan Adem Aleyhisselam'ın yaratılmasıyla beraber başlamıştır. Nitekim şimdi okuyacağımız ayet-i kerimeler, bu mücadelenin ne zaman ve nasıl başladığını beyan etmektedir.,
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim..
Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğimde siz onun için hemen secdeye kapanın." Meleklerin hepsi topluca secde etti; Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve (böylece) kafirlerden oldu. (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa (gerçekten) yüksekte olanlardan mı oldun?" Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; Sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah) Dedi ki: "Öyleyse oradan çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın." "Ve şüphesiz, din gününe kadar Benim lanetim senin üzerindedir." Sad 71...78 Evet, bu ayet-i kerimelerde açıklandığı gibi her şeyin yaratıcısı olan Allah Celle Celaluhu, tüm meleklere yönelerek "Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım. Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğimde siz onun için hemen secdeye kapanın" buyurdu. Rabbimi-zin bu emri karşısında İblis yani şeytan hariç, meleklerin hepsi secde etti.
Hocam, İblis bir melek miydi?
Hayır Seda!. İblis yani şeytan, kendisinin de ifade ettiği gibi nurdan yaratılan bir melek değil, dumansız ateşten yaratılan bir cindi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde İblis'in cin taifesinden .olduğu açıkça beyan edilmektedir. ,
Ama Rabbimizin meleklere verdiği emirin içine o da giriyor!.
Biliyorum Seda. Zaten ben de size bunu açıklamaya çalışıyorum. İblis ateşten yaratılan bir cin olmasına rağmen, Öyle sanıyorum ki çalışmaları ve bilgisi ile Rabbimiz tarafından bir makama, meleklerle birlikte anılabileceği bir makama yükseltilmişti. İşte meleklerle birlikte anılabileceği böyle bir makama yükseltildiği için, Rabbimizin meleklere yönelik emrinin kapsamına o da girmişti. Bu emire karşı gelip, bu emirin gereğini yapmayınca, ayetlerde de açıklandığı gibi bulunduğu yerden kovulmuş, çıktığı makamdan indirilmişti.
Şimdi size bu önemli konuyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Hepinizin bildiği gibi alemlerin yegane Rabbi olan Allah Celle Celaluhu, Kendisinden başka secde eyle- olacakları secde eymi, meleklerin insanlara kul anlamına gelen böylesi İnsanların takva ile erişebilecekleri bir üstünlüktür. Allah'a isyan'eden insanlar ise değil meleklerden üstün olmak, hayvanlardan dahi daha aşağı bir duruma düşmektedirler.
Bu'kısa açıklamadan sonra yirie'konumuza devam ediyoruz! Alİah Celle Celâluhu meleklere Adem Aleyhisselam'a secde etmelerini'emrettikten sonra sadece İblis secde edenlerden olmamıştı. Bunun .üzerine Alİah1 Cetle Celaluhu cin taifesinden olan İblise "Saha' emrettiğimde, seni secde etmekten engelleyen neydi?" diye sordu. Bu sorüdâ 'dikkatinizi çeken bir şey var mı? , - rfef seyî bilen Allah'ın, böylö bir soruyu sorma
Çok güzel Veh. Dikkatin ıçm teşekkürler. Hiç kuş-kuşuz ki.sanı yüce Rabbimte, iblisin neden secde'etm.edigini, onu secde etmekten engelleyen şeyin ne olduğunu biliyordu. Bütün bunları bilmesine rağmen İblise Söyle bir'soru" yöneltmesinden, iki önemli ders çıkarmamız gerekir. Bunlardan birincisi karşı taraf ne kadar suçlu olursa olsun, karşı tarafa bir söz hakkı ve kendisini" savunabilme, fırsatı vermektir.
Yanı yargısız infaz yok!.
Doğru söylüyorsun Fatih, yargısız infaz, savunmasız cezalandırma yok. Rabbimiz şeytana bile söz hakkı ve kendisini savunabilme fırsatı vererek bizlere örnek olmakta, düşüncesi ve eylemi ne olursa olsun her insana bizlerin de böyle yaklaşmasını dilemektedir. Çünkü karşı tarafı dinlemeden susturmaya kalkışanlar, sahiplendikleri fikir ve görüşlere güvenmeyen insanlardır. Oysa hakka sahip olan ve hakkı savunan müs-lümanların böyle bir endişesi yoktur. Bu müslümanlar Allah'ın ayetleriyle alay edilmeyen her fikir ortamında, karşı tarafın düşünce ve eleştirisi ne olursa olsun onları sonuna kadar dinlemekten ve bütün bunları cevaplandırmaktan çekinmezler. Çünkü hakkı savunan bu müsiümanlann sahiplendikleri hak, fikri tenkitlerden çekinen ve ciddi eleştirilerden gizlenmeye çalışan bir hak değildir.
Evet, Rabbimiz ile şeytan arasındaki bu konuşmalardan almamız gereken ilk ders budur. Aynı konuşmalardan almamız gereken ikinci dersi anlayabilmemiz için ise, öncelikle şu soruyu cevaplandırmamız gerekir. Rabbimiz şeytanla yapılan bu konuşmaları bizlere niye iletti, niye bildirdi?
- İblis'i yani şeytanı tanımamız için. Çok doğru söyledin Veli. Rabbimizin İblise bazı sorular yöneltmesi ve bu sorulara verilen cevaplan bizlere iletmesi, en büyük düşmanımız olan şeytanı iyi ta-nıyabilmemiz içindir. Çünkü sizlerin de bildiği gibi en tehiikeli düşman, tanınmayan ve ne yapacağı bilinme-yen düşmandır. Düşmanı önemsememek ise düşmandan daha tehlikeli bir körlük, bir sağırlıktır. Nitekim bir Türkmen atasözünde "Kör olsun o göz, kendi düşmanını tanımıyorsa" denilmektedir.
Hocam, bir Rus atasözü de şöyle. "Çelimsiz düşman bir şey yapamaz" demek; kıvılcım yangın çıkarmaz, sanmaktır.
Düşmanı önemsememek konusunda, güzel bir söz Fatih.
Karınca kadar düşmanını, karşında aslan bil! Bu söz de çok güzel Seda hanım. Ayrıca bir Arap
atasözünde de şöyle deniliyor. "Dostunun düşmanından da, düşmanının dostundan da sakın."
Bunu anlayamadım hocam!.
Herhalde yeterince düşünmediğin için anlayama-dın Hamdi. Kusura bakma, ben de açıklamayacağım. Çünkü bu sözü biraz düşününce anlayacağını umuyorum.
Ya anlayamazsam!.
Anlayamazsan işin kötü. Çünkü yaşadığımız hayatta dostunun düşmanlarından ve düşmanının dostlarından her an bir kötülükle karşılaşabilirsin.
Sanırım şimdi anlamaya başladım.
Umarım çok daha fazla anlayacak ve bu sözü ömrünün sonuna kadar unutmayacaksın. Çünkü herhangi bir müslüman bu gerçeği unutarak düşman bildiği şeytandan sakındığı gibi, şeytanın dostlarından da sakınmazsa, o kişi şeytanın müdahale sahası içine girmektedir. Şeytan aleyhillane bizzat müdahale edemediği bu kişiye, dost edindiği insanlar vasıtasıyla müdahale edebilmektedir. Netice olarak şeytandan ne kadar sakınmamız gerekiyorsa, makamı veya unvanı ne olursa olsun şeytanın yolunu izleyen insanlardan da o kadar sakınmamız gerekir.
Artık konumuza dönebiliriz. Rabbimiz İblis'e "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten engelleyen neydi?" sorusunu yönelttiği zaman, İblis secde etmeme nedenini şöyle açıklıyor.,
"Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
Burada bir isyana tanık oluyoruz. Elbetteki bir yaratığın diğer bir yaratığa secde .etmemesi görünürde basit bir olaydır: Meselenin dehşeti i'ölân yonü yaratılmış olan bir varlığın,: Yaratıcı olan Aliah^n' hükmüne karşı
Hocam, Adem Aleyhisselarn ile Havva validemizin cennette ebedi kalmak istemeleri, onların zayıf noktalan mıydı?
Bu güzel soru İçin teşekkür ediyorum Veli. İnsanların zayıf noktalan derken, meseleyi sadece fiziki boyuttan değerlendirmiyor ve bu insanların fiziki açıdan güçsüz olduğu yönlerini kastetmiyoruz. Çünkü birçok insanın en zayıf yönleri, bu insanlardaki en güçlü duygu ve isteklerin olduğu yönlerdir. İnsanlar arası ilişkilerde nasıl ki bir arz talep boyutu varsa, insan ve şeytan arasındaki ilişkilerde de buna benzer bir boyut vardır. Bu nedenle herhangi bir insanın hangi konuda çok güçlü bir isteği, her şeye rağmen elde etmek istediği bir talebi varsa; şeytan aleyhillane insanın bu yönüne İlgi duymakta ve onun her şeye rağmen elde etmek istediği talebe karşı şeytani teklifler arzetmekte-dir. Çünkü bu insanların en zayıf yönleri, en güçlü duygu ve isteklerin olduğu böylesi yönleridir,
Hocam, İnsanların bu istekleri yanlış veya haram istekler mi?
Hayır Merve. Çoğu kez bu istekler makul ve makbul istekler olarak gözükebilir. Ancak herhangi bir insan makul ve makbul olan bu isteğini her şeye rağmen elde etmek gibi aşın bir arzu içine girerse ve gözünü karartan bu arzu ile helal haram hudutlarından uzakla-şırsa, hiç farkında olmadan yüzünü şeytana dönmekte ve şeytanın müdahale alanına girmektedir. Bu nedenle şeytana karşı uyanık ve temkinli olmak isteyen insanların, kendilerini doğru tanımaları ve aşın istek veya korkulardan kaynaklanan böylesi zayıf yönlerini bilmeleri ve dikkate almaları gerekir.
Hocam, şeytan insanlara hep zayıf yönlerinden mi yaklaşır?
İnsanların zayıf yönleri, şeytanın elbetteki müdahale ettiği yönlerdir. Ancak şeytanın asıl müdahale etmek istediği yönler, insanların kendilerine fazla güvendiği ve benlikten kaynaklanan bu güvenle Allah'a tevekkülden uzaklaştığı yönleridir. Çünkü insanlar zayıf yönleri konusunda samimi bir kalp ile Allah'a sığınıp, Allah'tan yardım isterlerken; kendilerine güvendikleri konularda aynı samimiyet ile Allah'a sığınıp, Allah'tan yardım dilemeye gerek duymayabilirler. Do-layısıyle İnsanların kendilerine aşırı güven duydukları böylesi yönleri, İlahi yardıma en uzak yönleri olduğu için, şeytan aleyhillaneye göre kullanılması en kolay yönleridir.
Evet, bu kısa açıklamadan sonra tekrar konumuza dönebiliriz. Cennet bahçesinde yaşayan ve cennet nimetleriyle nimetlenen Adem Aleyhisselam İle Havva validemize, Rabbimiz sadece bir ağacın meyvesini yasaklamıştı. Onlar bu ağacın kendilerine neden yasaklandığını bilmiyorlar ancak çok mutiu oldukları bu cennette ebedi kalmak istiyorlardı. İşte şeytan aleyhillane onlara bu zayıf noktalarından yaklaştı ve şöyle dedi.,
"Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, sadece, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kıhnmamanız içindir." Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin etti. [3]
Dikkat ederseniz şeytan aleyhillane onlara vesvese verirken "Allah'ın böyle bir hükmü, böyle bir yasağı yok" diyerek, onları hükmü inkara davet etmemişti. Çünkü Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz bu hükmü bildikleri için, bu hükmü inkar etmezler, edemezlerdi. İşte şeytan aleyhillane bu hak hükmü inkar ettiremeyeceğini bildiği için, onları hükmü inkar etmeye değil, doğru hükmü yanlış anlamaya davet etti. Daha açık bir ifadeyle hak hükme batıl yorum getirerek,
şeytani, amacına ulaşmak İstedi.. Günümüzde müslü-man gözüken birçok; din düşmanları da, Allah'ın, .hükümlerine', aynı şekilde yaklaşmaktadırlar. Ekınlar ın-sşnlârıri phühde Kur'an-ı Kerim ı ve Allah'ın ayetlerjni inkar etmezler. Fa.kai hak ölari ayetlere batıl yorumlar, batıl .açıklamalar getirerek, şeytanı, amaçlarına ujşş-friak isterler. İşte müslüman gözüken by. münafıklara, 'kendilerini gizleyen bu din düşmanlarına çok'dikkat et-menizgerekir özellikler de vardır. Zaten bunun içindir ki insanların yaptığı iyi ve güzel davranışlar, meleklerin yaptığı iyi ve güzel davranışlardan çok daha değerlidir. Çünkü meleklerin fıtratında, meleklerin yaratılışında iyiliğin karşısında kötülük, güzelliğin karşısında çirkinlik yoktur. Onlar sadece iyilik ve güzellik üzere yaratılmışlardır. İnsanlar ise içlerinde hissettikleri kötülüğe rağmen iyiliği, çirkinliğe rağmen güzelliği, isyana rağmen itaati tercih ederek, gerçekten takdir edilecek bir duruma, övgüye layık bir makama gelmektedirler. Böylesi insanlar, en hayırlı giysi olan takva elbisesini kuşanarak, fıtratlarında bulunan çirkin ve kötü özellikleri örten insanlardır.
Hocam, takva elbisesi ne demek?
Seda hanım!. Takva demek, Allah'tan korkmak ve Allah'tan gereği gibi sakınmak demektir. Bir insan Allah'tan korkar ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, Allah'ın lutfuyla takva elbisesini giymiş, bu güzel elbiseyi kuşanmış olur. Kumaş elbiselerimiz nasıl ki bizleri soğuktan koruyor ve vücudumuzun ayıp yerlerini örtüyorsa; takva elbisesi de bizleri kötülüklerden koruyup, manevi fıtratımızdaki ayıp yerlerimizi örtmektedir. Nitekim Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz, Allah'ın emrine itaat ederek söz konusu meyveye yaklaşmadıkları sürece, fıtratlarında yani yaratılışlarında bulunan bu çirkin özellikleri takva elbisesiyle örtmüş oluyorlardı. Ne zaman ki o meyveyi yediler, işte o an üzerlerindeki takva elbisesi açılmış, Allah'ın hükmüne karşı gelmek gibi çirkin vasıflan, Allah'a isyan etmek gibi büyük ayıpları kendilerine açılı vermişti.
Hocam, teşekkür ederiz.
Anladığınız için ben de teşekkür ederim Hamdi. Ayrıca bu güzel soruyu sorarak, meselenin bu önemli boyutunu konuşmamıza vesile olan Veli'ye de teşekkür ediyorum.
Evet, ayıp yerleri kendilerine açüıveren Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz, önce şaşırdılar!. Çünkü şeytan aleyhillane kendilerine vesvese verirken "Allah'ın size bu ağacı yasaklaması, sizin iki melek olmamanız için.." demişti.'Bu vesveseye inanarak meyveyi yedikleri zaman iki melek olacaklarını zanneden Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz, meleklere benzemek ve melekler gibi güzel olmak bir yana çok çirkin bir duruma gelmişlerdi!. Meyveyi yedikleri zaman kendilerine açılıveren yerleri, kendilerinin bile görmek istemeyecekleri, görmeye tahammül edemeyecekleri kadar ayıp ve çirkin yerleriydi!. Nitekim bu ilk şaşkınlıkları geçtiği zaman cennet yapraklarıyla bu ayıp ve çirkin yerlerini gizlemeye, bir an önce örtmeye çalıştılar. Oysa Allah'a isyan ile ortaya çıkan bu çirkin ayıp, sadece cennet yapraklarıyla örtülebilecek bir ayıp değildi!. Ne yapacaklarını bilmeyen Adem Aleyhisselam ve Havva validemizin bu şaşkınlıklarını gören Rabbimiz, onlara şöyle hitap etti.,
Ben sizi bu ağaçtan men etmemiş miydim? Ve şeytanın da sizin gerçekten apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim? [4]
Burada önemle dikkat etmemiz gereken bir husus vardır. Rableri kendilerine seslenince Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz; "Ya Rabbi şeytan bize geldi, şunları şunları söyledi ve Senin adına da yemin etti" diyerek şeytanî suçlayıp kendi nefislerini temize çıkarmaya çalışmamışlardır. Böyle bir mazeretle kendilerini savunmaları, kendi nefislerini temize çıkarmaları mümkün değildi. Çünkü şanı yüce Rabbimiz her ikisine de "Şeytanın onlar için apaçık bir düşman olduğunu" Önceden bildirmiş ve şeytanın düşmanlığından, şeytanın vesveselerinden sakınmalarını emretmişti.
Dolayısıyle Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz suçu bizzat kendilerinde, kendi nefislerinde görerek Rablerine şöyle yönelmişlerdi.,
Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten kayba uğrayanlardan olacağız. [5]
Allah'ın hükmüne rağmen Adem Aleyhisselam'a secde etmeyen ve Allah'ın rahmetinden kovulan şeytan aleyhillane, bildiğiniz gibi kendisini değil Adem Aleyhisselam'ı suçlamıştı. Kendilerine yasaklanan meyveyi yiyen Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz ise suçu kendilerini aldatan şeytanda değil bizzat kendi nefislerinde görerek Allah'a tevbe ve istiğfarla yönelmişlerdir. Şimdi size sormak istiyorum. Benzer olaylarla karşılaştığımız zaman bu iki tavınn hangisinden sakınmamız, hangisini örnek almamız gerekmektedir?
Hocam bu çok kolay bir soru oldu. Elbetteki şeytanı değil, Adem Aleyhisselam'ı örnek alacağız.
Bu sorunun cevabı kolay olabilir Veli. Ancak bu kolay ve doğru cevabı dikkatlice yaşayabilmek, bu dosdoğru yaklaşımı vazgeçilmez bir prensip olarak hayata geçirebilmek zordur.
Nasıl?
Bak Veli!. Başımıza gelen bir hadisede karşı tarafın yüzde doksan, bizim ise yüzde on hatamız olsa dahi, karşı tarafı suçlayarak yüzde onluk hatamızı gör-memezlikten gelemeyiz. Çünkü biz karşı tarafın işlediği yüzde doksanlık hatadan değil, kendi yaptığımız yüzde onluk hatadan sorguya çekileceğiz. Dolayısıyle kendi hatamızı görerek kendimizi suçlamalı ve Öncelikle kendi hatamızı düzeltmeye çalışmalıyız.
Hocam anlıyorum, anlıyorum da, müslümanlar zaten böyle yapmıyor mu?
Ne yazık ki bir çoğu böyle yapmıyorlar, böyle yapmaları gerektiğini bilmiyorlar Veli. Şeytanın dostu olan bir müstekbir, bir politikacı veya dindar gözüken bir din düşmanı kendilerini aldattıklan zaman, suçu bu politikacılara ve aldatıcılara yükleyerek kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Oysa bu aldatıcılar görevlerini yapmışlar ve hala yapmaktadırlar. Şayet müslümanlar bu aldatıcıların tesirinde kalarak aldanmışlar ise, kendilerini aldattıklan için aldatıcıları değil, bu aldatıcılara aldandıkları için kendilerini suçlamaları gerekirdi. Çünkü bizler için bir uyarı, bir ikaz, bir hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim'de, şeytan ve dostlarının müslümanlar için apaçık düşmanlar olduğu beyan edilmektedir. Bunların yaptıkları ve yapabilecekleri kötülüklere işaret edilmekte ve tüm müslümanlara bunlardan sakınmaları emredilmektedir. O halde Kur'an-ı Kerim'i dikkate alan mü'minlerin şeytan ve dostlarını apaçık birer düşman olarak bilmeleri ve onlara karşı uyanık olmaları gerekmektedir.
Şayet düşman olarak bildirilen ve düşman olarak bilinmeleri gereken müstekbirler, düşman olarak bilinmeleri gereken aldatıcılar, cahili değer ölçüsüne göre dost kabul edinilmiş ve onlann telkinleri ile aldanılmış ise, bu müstekbirleri veya bu aldatıcıları suçlamanın bir faydası yoktur. Suçlu, aldatıcıları dost kabul eden müslümanlardır. Suçlu, aldanan müslümanlardır. Nitekim cehenneme yalnız aldatıcılar değil, İlahi vahiyle uyarılmalarına rağmen aklananlar da girecektir.
Allah bizleri korusun hocam.
Allah'ın emirlerini, Allah'ın ikazlarını dikkate alırsak, Allah hiç kuşkusuz ki hepimizi koruyacaktır Seda hanım.
Adem Aleyhisselam Ve Havva Validemizin Dünyaya İndirilişleri
Adem Aleyhisselam ile Havva validemizin dünyaya indirilişleriyle ilgili kıssa, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif bölümlerinde zikredilmektedir. Bakara suresinde bu olay şu şekilde anlatılmaktadır.,
Ve dedik ki: "Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleş, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." Fakat şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı ve onları bulundukları yerden çıkardı. Biz de "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar yerleşim ve meta vardır" dedik. Derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı (O'na yalvardı). O da tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. Dedik ki: "Oradan hepiniz inin. Artık size Benden bir yol gösteren geldiğinde bu doğru yola uyanlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir. "Küfredip, ayetlerimizi yalan sayanlar İse, onlar ateşin halkıdırlar ve orada devamlı kalacaklardır.[6]
Evet, okuduğumuz bu ayetlerde de gördüğümüz gibi Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz yaptıkları hatayı anlayarak suçu kendilerinde görmüşler ve Allah'a tevbe ederek, Allah'tan af dilemişlerdir. Tevvab ve Rahim olan, yani tevbeleri kabul ederek kullarını esirgeyen Allah Celle Celaluhu, Adem Aleyhisselam ve Havva validemizin tevbelerini kabui ederek, onlara ikinci bir fırsat daha vermiştir. Fakat bu fırsat artık cennette değil, dünyada yaşanacak bir fırsattır. Çünkü secde hükmünü yerine getirmeyen İblis denilen şeytanı rahmetinden uzaklaştıran ve kıyamet gününe kadar onu lanetleyen şanı yüce Rabbimiz, yaşanan bu olaylardan sonra hem şeytanın, hem de Adem Aleyhisselam ile Havva validemizin yeryüzüne İnmelerini emretmiştir.
Artık şeytan ile insanoğlu arasındaki tarihi mücadele, bundan sonra yeryüzünde devam edecekti. İnsanoğluna yeryüzünde kısa bir hayat verilecek, bu kısacık hayatta şeytanın vesveselerine rağmen Allah'a itaat eder, Allah'a kulluk yaparsa, bir daha hiç çıkmamak üzere cennete dönecekti. Çünkü bundan sonra şeytanın cennettekilere müdahale edebilmesi, onları cennetten çıkarabilmesi mümkün değildi. Tabi ki bu durumun tam aksi de söz konusuydu. Şayet İnsanoğlu şeytanın vesveselerine aldanarak Allah'a isyan eder ve bu hal üzere ölürse, şeytanla birlikte ebedi cehenneme sürüklenecek ve oradan hiç çıkmayacaktı. Dolayısıyle insanoğlunun dünya hayatı, ebedi karşılığı cennet ya da cehennem olabilecek müthiş bir İmtihan hayatıydı.
İşte yeryüzündeki insanlık tarihi, böylesine muazzam bir imtihanla başlayan tarihtir. Bu imtihan tabi ki sadece Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz için geçerli bir imtihan değildi. Karşılığı ebedi cennet ya da ebedi cehennem olabilecek bu muazzam imtihan, Adem Aîeyhisselam ve Havva validemizin bütün çocuklarını ve onlar vesilesiyle dünyaya gelecek olan bütün bir İnsanlığı da içine alıyordu.
- Hocam. Adem Aleyhisselam ve Hava validemiz nasıl bir hata yaptıklarını ve dünyaya nasıl bir imtihan için gönderildiklerini biliyorlardı. Her şeyden önemlisi Rabbimize ve Rabbimizin emirlerine açıkça şahit olmuşlardı. Oysa yeryüzünde doğacak diğer insanlar için böyle bir durum, böyle bir açıklık söz konusu değil. Onlar ne Rabbimiz ile ve ne de Rabbimizin emirleri ile açıkça karşı karşıya gelmediler.
Niye sustun Merve, lütfen devam et.
O halde nasıl oluyor da, aynı imtihanın içine giriyorlar?
Güzel bir merak ve güzel bir soru Merve hanım. Bu soru İle Kur'an-ı Kerim'e yöneldiğimiz zaman, A'raf suresinde şöyle bir cevapla karşılaşıyoruz.,
Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürri-yetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet (Rabbimizsin), şahid olduk" demişlerdi. (Bunun nedeni,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir Ya da: "Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise pnlardan sonra gelme bir kuşağız; İşleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin?" dememeniz İçin. [7]
Bu açık cevaptan anlamamız gereken açık gerçek, Adem Aleyhisselam ile Havva validemiz nasıl ki İlahi gerçeklikle bizzat karşı karşıya gelmişlerse, kıyamete kadar onlardan üreyecek olan tüm insanlar da aynı İlahi gerçeklikle karşı karşıya gelmişlerdir. Şanı yüce Rabbimiz kıyamete kadar dünyaya gelecek bütün insanları huzurunda toplamış ve biz insanlara apaçık olan bu İlahi gerçekliğini göstererek "Ben sizin Rabbiniz deği miyim?" diye sormuştur. Rabbimizin İlahi gerçekliğini Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz gibi açıkça gören, açıkça müşahade eden bizler, hiçbir kuşku duymadan "Evet, Sen bizim yegane Rabbimizsin" cevabını vermiş ve verdiğimiz bu cevaba kendimiz de şahit olmuştuk. Dünya yaşantısına geldikten sonra Ka-lu bela denilen bu olayı bizatihi hatırlamasak bile bu olaydaki şehadetimiz, her insanın fıtratında bulunan, her insanın yaratılışında yer eden bir şehadettir.
İşte bu nedenle dünya yaşantısına gelen her İnsanın fıtratında, her insanın yaratılışında, her insanın içinde bu İlahi gerçeklik vardır. Nitekim büyük bir tehlikeyle karşılaşan bütün insanlar, fıtratlarında hissettikleri bu İlahi gerçeklikle "Allah" demekte ve Allah'tan yardım İstemektedirler. Çünkü her İnsanın fıtratında, her insanın içinde Allah ve Allah'a iman gerçeği vardır. Zaten Allah'ı inkar eden insanlar, yaratılışlarında bulunan bu İlahi gerçekliğe rağmen inkar ettikleri için, bu inkarlarından sorumlu birer kafir durumuna düşmektedirler.
Hocam akibetleri cehennem olan bu kafirler, keşke dünyaya hiç gelmeseydik, keşke bu imtihana hiç girmeseydik diyebilirler mi?
Diyemezler Fatih. Çünkü dünya yaşantısına gelen her insan, sonucu cennet ya da cehennem olan bu imtihana kendileri talip olmuşlar, bu imtihanın sorumluluğunu bilerek ve isteyerek kendileri yüklenmişlerdir.
Bunu biraz açıklar mısınız!.
Tabi ki Fatih. Şanı yüce Rabbimiz Kur'an-ı Ke-rim'in Ahzab suresinde bu meseleyle ilgili olarak şunları beyan etmekte, şu gerçekleri bildirmektedir.,
Gerçek şu ki, Biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak; mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların da tevbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. [8]
Hocam, bu ayetteki emanet ne anlama geliyor?
Lütfen acele etme Merve. Emanetin kelime anlamı, emin ve güvenilir olunması istenilen bir kişiye belli bir süre korunup-muhafaza edildikten sonra geri alınması için bırakılan şeydir. Okuduğumuz ayette geçen emaneti yüklenmek ifadesi ise, karşılığı cennet ya da cehennem olan bir sorumluluğu kabul etmek anlamına gelmektedir. Kendilerine teklif edilen emaneti yüklenerek bu sorumluluğun altına girenler; söz konusu emanetin gereğini yapıp, bu emaneti korudukları zaman cennetle mükafatlandırılacaklar! gibi, bu emanete hainlik ettikleri zaman da cehennemle cezalandırılacaklardır. İşte dünyaya gelen bütün insanlar, yerlerin ve göklerin bile yüklenmekten kaçındıkları böyle bir emaneti yüklenerek, böyle bir imtihanı kendileri kabul ederek dünyaya gelmektedirler.
Yerler ve gökler, bu emaneti veya bu sorumluluğu yüklenmekten niye kaçındılar?
Güzel bir soru Veli!. Öyle sanıyorum ki yerler ve gökler bu sorumluluğun muhtemel karşılıklarından biri olan mükafatı değil, bir diğer karşılığı olan ebedi azabı dikkate alarak korkmuşlar ve böyle bir sorumluluktan kaçınmışlardır.
O halde insanlar, bu sorumluluğun ebedi azap karşılığını değil, ebedi mükafat karşılığını dikkate alarak emaneti yüklendiler!.
Ben de aynı şekilde düşünüyorum Veli. Bu emanete riayet edildiği, bu emanet korunduğu zaman öylesine muhteşem bir mükafat vardı ki, tüm ilgilerini bu muhteşem mükafata çeviren insanlar, meselenin bir diğer karşılığı olan azabı yeterince dikkate almadan emaneti yüklendiler, yükleniverdiler!. Meseleyi tek taraflı düşünen bu insanların kendilerine karşı bir zalimliği, nefislerine karşı bir cahilliği idi bu!.
- Yüklendikleri bu emanet neleri içeriyordu?
Bu soruya tek bir cevap veremeyiz Seda hanım. Dünya yaşantısına gelen her insanın, korumakla ve muhafaza etmekle yükümlü olduğu her şey bu emanet kavramının içine girebilir. Vücudumuz bize bir emanettir, onun doğal ihtiyaçlarını karşılamak ve onu zararlı şeylerden korumaya çalışmalıyız. Nefsimiz bize bir emanettir, onun sınır tanımaz isteklerine dur demeli, onu haramlardan uzak tutmalı ve onu cehennem azabından korumalıyız. Eşlerimiz ve çocuklarımız bizlere bir emanettir, onlara İyiliği emretmeli ve onları kötülüklerden uzak tutmaya çalışmalıyız. Bizlere verilen akıl, bizlere verilen bilgi, bizlere verilen mal birer emanettir, bunları yerli yerinde kullanmalı ve bunları cehenneme değil, cennete birer vesile kılmalıyız.
Hocam en önemli-emanet hangisidir?
Hepsinin kendine göre önemi vardır Fatih. Ancak en önemlisi alemlerin Rabbi olan Allah'a verdiğimiz sözdür. Kalu belada "Evet, Sen bizim yegane Rab-bimizsin" diyerek verdiğimiz bu söze vefa göstermemiz ve dünya hayatında bu söze sadık kalarak yaşamamız-dır. Daha açık bir ifadeyle yegane Rab ve hüküm koyucu olarak Allah'ı bilmemiz, Allah'ı birlememiz ve O'nun hükmüne rağmen hüküm koyarak ilahlaşmaya çalışan tüm tağutlan reddederek, yüzümüzü sadece Allah'a dönmemiz ve yegane ilah olarak Allah'ı dikkate alarak, Allah'a göre yaşamamızdır.
Hocam, insanlar için böyle yaşamak zor mu?
Elbetteki zor ve kolay yönleri vardır Merve hanım. Ancak bu soruya yeterli bir cevap verebilmemiz için, öncelikle genel olarak insanı ve insanın özelliklerini tanımamız gerekecektir.
İnsanın Özellikleri Ve Kısa Bir Hikaye
İnsanın yaratılışına şahit olan meleklerin de ifade ettikleri gibi, insanlar birbirine zıd iki ayrı kutuba, iki ayrı özelliğe sahip varlıklardır. İnsanlarda Allah'a kulluk etmek, iyi ve güzel davranışlarda bulunmak, fakirlere yardım etmek, zayıflara acımak ve merhamet etmek gibi iyi ve güzel özelliklerin aksine; küfretmek, isyan etmek, zulmetmek, cimrilik yapmak, yalan söylemek, fesat çıkarmak, kan dökmek gibi kötü özellikler de vardır.
Allah insanlara, iyi özelliklerin yanısıra niye kötü özellikler de vermiş?
Güzel bir soru Seda hanım. Allah insanlara sadece iyi özellikler verseydi, insanlar melek gibi olur, insanların işlediği iyilik ve güzelliklerin imtihan dünyasında fazlaca bir değeri, fazlaca bir anlamı olmazdı. Fakat herhangi bir insan içinde hissettiği, şeytanın devamlı dürtmek istediği bu kötü özelliklere rağmen Allah'tan korkarak bu kötülüğü yapmaz ve iyi davranışları tercih ederse, Allah katında bu İyi davranışların çok büyük bir değeri, çok büyük bir mükafatı vardır. Çünkü nefsin arzulanna ve şeytanın vesveselerine rağmen iyiliği ve güzelliği tercih etmek, gerçekten kahramanlık isteyen zor ve değerli bir iştir.
Veli, anlattıklarımı çok dikkatli dinliyorsun. Söylediklerimi yeterince anlayabildin mi?
Anladım hocam.
O halde bizlere bununla ilgili bir örnek verebilir misin?
Hocam, mesela hoşlanmadığımız bir sözle, bir davranışla, bir olayla karşılaştığımız zaman içimizde bir öfke, bir kızgınlık, bir nefret hissedebiliyoruz. İşte içimizde hissettiğimiz bu duygulara rağmen sabreder ve
karşı tarafı affedersek, Alİah bu davranışımızı seviyor ve mükafatlandırıyor.
Çok güzel, gerçekten çok güzel bir örnek verdin Veli.
Hocam, bir örnek de ben verebilir miyim? Tabi ki Hamdi, seni dinliyoruz..
Allah insanlara mal ve para sevgisi vermiştir. İnsanlar içlerinde hissettikleri bu mal ve para sevgisine rağmen fakirlere ve muhtaçlara yardım ettikleri, onlara para veya mal verdikleri zaman, dünya imtihanının bir sınavından geçmiş ve Allah'ı hoşnut etmiş oluyorlar.
Allah sizlere rahmet etsin. Konuyu ne güzel anlıyor ve ne güzel örneklendiriyorsunuz.
Elhamdülillah
Allah'a niye hamdettin Veli?
Güzel bir özelliğimiz varsa, bizlere bu güzel özelliği veren Allah'a hamdetmemiz gerekmez mi?
Çok doğru söylüyorsun. Her güzel özelliğinizi, her iyi davranışınızı Allah'ın lutfundan, Allah'ın yardımından bilerek Allah'a hamdetmeniz gerekir ki, Allah sizlerdeki bu iyiliği ve güzelliği fazlalaştırsın.
Şimdi sizin verdiğiniz bu güzel örneklerden sonra ben de sizlere bu konuyla ilgili olarak kısa bir hikaye anlatayım.,
Geçmiş zamanlarda ihtiyar bir adam ve bu adamın beş oğlu varmış. Bunlar geniş bir çiftlikte yaşıyorlar ve çiftliğin gündelik işleriyle uğraşıyorlarmış. Oğulların hepsi babalarına karşı saygılı olduklarından, babalarına itaat ediyorlar ve birbirleriyle uyum içinde geçiniyorlarmış. İhtiyar adam bir gün rahatsızlanıp öleceğini hissettiği zaman, bütün oğullarını yanına çağırarak onlara şöyle demiş.,
Oğullarım, ben oldukça yaşlandım ve kendimi eskisi gibi iyi hissetmiyorum. Öyle sanıyorum ki, bizleri yaratan Rabbimize dönme zamanım yaklaştı. Allah'a hamdolsun ki, bana sizler gibi oğullar nasib etti. Hepiniz Allah'a inanan ve sadece Allah'a kulluk yapan insanlarsınız. Ben öldükten sonra şeytanın aranıza fitne ve fesad sokmaması için, birinizin benim yerime geçmesini ve aynı düzeni devam ettirmesini diliyorum. Tabi ki benim için kolay bir seçim değil bu!.
İhtiyar babalarının bu sözlerini dinleyen oğullar oldukça hüzünlenmişler. Ve hepsi birden "Babacığım, sen hangi kardeşimizi seçersen seç, bizler ona İtaat ederiz. Şeytanın aramızı ayırmasına, izin vermeyiz" demişler. İhtiyar baba, oğullarının bu cevabından duyduğu hoşnutluk ile sözlerine devam etmiş.,
Sizden Allah razı olsun. Elbetteki bu görevi hanginize verirsem vereyim, Allah korkusuyla bu görevi yerine getireceğine ve diğer kardeşlerinizin de yine aynı Alİah korkusuyla ona itaat edeceğine ben de inanıyorum. Ancak yine de Allah'ın hoşnut olabileceği hayırlı bir karar verebilmek için sizlere bir soru sormak ve bu soruya vereceğiniz cevaplara göre bir sonuca ulaşmak istiyorum. Şimdi beni iyi dinleyin. Sizlere üç gün mühlet veriyorum. Bu üç günün sonunda, bana dünyadaki hem en iyi, hem de en kötü olabilecek bir şeyi getirmenizi istiyorum. Haydi Allah yardımcınız olsun.
İhtiyar babalarının yanından ayrılan oğullar, bu sorunun cevabını düşünmeye başlamışlar. Tabî ki bu küçük imtihanın bir gereği olarak birbirleriyle konuşmuyorlar, dünyada hem en iyi, hem de en kötü olabilecek şeyin ne olduğunu kendi kendilerine araştınyor-larmış.
Üç gün geçtikten sonra hepsi ihtiyar babalarının
yanına gelmişler. Önce küçük oğlu elindekilerini göstermiş babasına. Elindeki yanan bir çırayı babasına uzatarak şöyle demiş.,
Babacığım. Dünyadaki en iyi ve en kötü şeyin ateş olduğunu sanıyorum. Çünkü bu ateş dikkatlice kullanıldığı zaman büyük faydalar sağladığı gibi, dikkatsizlik durumlarında büyük kötülüklere, büyük zararlara sebeb olabiliyor.
İhtiyar baba küçük oğluna tebessüm ederek "Doğru ve güzel bir cevab" dedikten sonra diğer oğluna dönmüş. Elindeki kitabı babasına gösteren bu oğul şöyle demiş.,
Babacığım. Dünyadaki hem en iyi, hem de en kötü olan şeyin kitab olduğunu sanıyorum. İçinde doğru ve gerçek bilgiler olan kitablar, insanların dünya ve ahiret mutluluklarına sebeb olduğu gibi, içinde yalan ve yanlış bilgiler olan kitablar ise insanların dünya ve ahiret felaketlerine sebeb olmaktadır!
Başını sallıyarak bu oğluna teşekkür eden ihtiyar baba, elinde altın bir para tutan diğer oğluna dönmüş. Elindeki parayı gösteren bu oğul şöyle demiş.,
Babacığım. Ben dünyadaki en iyi ve en kötü şeyin, para olduğuna inanıyorum. Helalından kazanarak, hayırlarda kullandığımız para bizler için en iyi bir şey iken, helal haram demeyip onun peşine düşüldüğü ve onu üst üste yığmak için insanlara zulmedildiği zaman, bizler için dünyadaki en kötü şey durumuna gelmektedir. Bir başka deyişle para bizim için hayırlarda bir hizmetçi durumunda ise en iyi, bizler İçin peşinden koştuğumuz bir efendi durumunda ise en kötü şeydir.
İhtiyar baba bu oğluna da tebessümle bakarak "Bu da doğru ve güzel bir cevab" demiş. Sonra büyük oğlu elindeki paketi açarak, paketin içindeki koyun difini göstermiş babasına ve şöyle demiş.,
Babacığım. Ben İnsanlar için en iyi ve en kötü olan şeyin, bu insanların dili olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanların başına ne geliyorsa, dilleri yüzünden geliyor. Yeri geldiği zaman hak ve hakikati konuşan dilleriyle bir çok hayırlar kazandıkları gibi, susması gereken yerde susmayan, gıybet ve dedikodu eden dilleriyle de ciddi sıkıntılara ve büyük günahlara girebiliyorlar.
İhtiyar babanın yüzünde yine bir tebessüm belirmiş. Büyük oğluna başını sallıyarak "Bu da çok güzel ve çok doğru bir cevab" demiş. Henüz bir cevap vermeyen diğer oğluna bakınca, onun ellerinde hiçbir şey olmadığını farketmiş. Hayretle sormuş bu oğluna.,
Senin bir cevabın yok mu, sen bir şey getirmedin mi?
Ben kendimi getirdim babacığım!.
Nasıl?
Bence dünyadaki en iyi ve en kötü şey, insanın bizzat kendisidir. İnsan Allah'ın emirlerine itaat ederek Allah'a gerçek anlamda kulluk yaparsa, zulüm ve haksızlıklardan kaçınarak hak ve adaletten yana olursa, kendisini insanlardan alacaklı bir efendi olarak değil, insanlara borçlu bir hizmetçi gibi görerek onlara yardım ve merhamet duygularıyla yaklaşırsa, hiç kuşkusuz ki bu insan dünyadaki en iyi şey durumuna gelir. Fakat aynı insan Allah'a isyan eder, insanlara zulmeder, yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırsa, dünyanın en kötü şeyi durumuna da gelebilmektedir.
Aradığı cevabı bulmuşçasına yüzü aydınlanan ihtiyar baba, hiçbir şey söylemeden diğer oğullarına bakmış. Diğer oğulları da son cevabı veren kardeşlerine hayranlıkla bakarak "Babacığım, en güzel cevab, bu kardeşimizin cevabıdır" demişler. İhtiyar baba başını sallıyarak "Ben de öyle düşünüyorum. Umarım ki verdiği bu cevabı hiç unutmayarak, ben öldükten sonra sizlere sevgi ve merhametle yaklaşır" demiş.
Evet, hikayemiz burada bitiyor. Kısa ve basit olmasına rağmen anlamlı bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Umud ederim ki ateş, kitab, para, dil veya insan söz konusu olduğu zaman bu kısa hikayeyi hatırlar, bu kısa hikayedeki doğru yaklaşımları birer prensip edinirsiniz kendinize. Artık Adem Aleyhisselam'ın yeryüzünde devam edecek olan kıssasına dönebiliriz.
Adem Aleyhisselam'ın Yeryüzü Hayatı Ve Habil İle Kabil Kıssası
Allah'ın emri ve dilemesi gereği yeryüzünün iki ayrı yerine indirilen Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz, uzun bir süre birbirlerinden ayrı kaldılar. Bazı rivayetlerde Adem Aleyhisselam'ın Hindistan bölgesine, Havva validemizin ise Mekke yakınlarındaki Cidde'ye indirildiği bildirilir. Cennetten ve hanımından ayrılarak yeryüzüne indirilen Adem Aleyhisselam, dünyaya yeni gelmiş bir bebek gibi ağlamaya başlamış ve bu ağlaması çok uzun yıllar sürmüştür.
Hocam, Hazreti Adem de dünyaya bebek olarak mı geldi? Dünyaya bebek olarak gelen bizler gibi, nereden geldiklerini, Allah'a nasıl bir söz verdiklerini hatırlamıyorlar mıydı?
Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz dünyaya yetişkin insanlar olarak gelmişlerdi Merve. Çünkü onları koruyacak, onları yetiştirecek büyükleri yoktu baş-' larında. Bu nedenle sadece onlar, sadece Adem Aleyhisseiam ve Havva validemiz yetişkin insanlar olarak gelmişlerdi dünyaya. Daha önce yaptıkları hatanın ve Rabbimize verdikleri sözün ne kadarını hatırlayıp-ha-tırlayamadıklarını ise Allah bilir.
Fakat Hazreti Adem'in ağladığını, uzun yıllar ağladığını söylediniz!.
Bunu ben değil, Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bildiriyor Merve!. Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem "Eğer Davud ve tüm yeryüzü ehlinin ağlamaları ile Adem'in ağlaması karşılaştırılsaydı, Adem'inki daha fazla gelirdi." buyuruyor.
Adem Aleyhisselam niye bu kadar çok ağlamış? Bu sorunun cevabını biraz düşünmenizi istiyorum
Seda hanım. Sizce neden, neden bu kadar çok ağlamıştır Adem Aieyhisselam!.
Havva validemizden ayrı kaldığı için.
Cevaplardan birisi bu olabilir. Adem Aleyhisselam hiç kuşkusuz ki Havva validemize düşkün ve onu seven bir insandı. Sevdiği eşinden ayrı kaldığı için ağlıyor olabilir.
Fakat Havva validemiz fazla ağlamamıştır. Niye böyle söyledin Hamdi?
Kadınların böylesi ayrılık durumlarında genellikle kıskançlık nedeniyle ağladığı söyleniyor. Yeryüzünde kendisinden başka kadın olmayan Havva validemiz, Adem Aleyhisselam'ı kimden kıskanacaktı ki!.
Bizleri gülümseten bu sözünü bir cevaptan ziyade, hoş bir nükte olarak kabul ediyoruz Hamdi. Çünkü eşlerini gerçekten seven kadınlar, kıskançlığın Ötesinde sadece eşleri için, eşlerinin dayanılmaz yokluğu için ağlayabilirler. Evet, Adem Aleyhisselam'ın çok uzun yıllar neden ağladığı konusunda başka sözü olan var mı?
Hocam, yeryüzüne indirildiğinde şayet cenneti ve cennette yaptığı hatayı az da olsa hatırlıyorsa, bunun İçin ağlamış olabilir?
Çok güzel bir cevab Fatih, Şayet Adem Aleyhisselam kendisine özel bir imtihan gereği, yeryüzüne inmezden önce içinde bulunduğu cenneti ve cennetteki yaratılış biçimini az da olsa hatırlıyorsa, uzun yıllar bunun için ağlamış olabilir. Çünkü en güze! bir biçimde yaratılıp, her güzel şeyin, en güzel bir şekilde yer aldığı cenneti gördükten, cennette bir süre yaşadıktan sonra, yeryüzünde durabilmek, yeryüzünde yaşayabilmek hiç kolay değildir. Cennette iken hiç üşümeyen, hiç terlemeyen, hiç yorulmayan, hiç aç kalmayan, istediği yeri gören, istediği sözü duyan, istediği her nimetten kolayca yararlanan ve tuvalet ihtiyacı hissetmeyen Adem Aleyhisselam, yeryüzüne indirildiğinde herhalde büyük bir şok, büyük bir şaşkınlık yaşamıştır. Çünkü yeryüzü bir cennet olmadığı gibi, kendisi de cennetteki yaratılışından farklı bir yaratılıştadır. Görebilme özelliği gözle, duyabilme özelliği kulakla sınırlandırılan bir özelliktir artık. Yeryüzünde olan hanımını görmek istese de göremiyor, duymak istese de duya-mıyordu!. Bir yerden bir yere gidebilmesi için nerede olduğunu bilmesi, gideceği yönü tesbit edebilmesi, uzun uzun yürümesi ve her türlü meşakkate katlanması gerekiyordu. Büyük bir boşluk içinde, bomboş bir canlı durumundaydı sanki!. Artık üşüyünce örtünmesi, acıkınca yiyecek bulması, yemek yiyince çömeşerek tuvaletini yapması gerekiyordu.
Hocam, bazı belgesellerde gösterildiği gibi İlk insanlar çok ilkel miydiler?
Hiç sanmıyorum Merve. O gibi belgesellerde ilk insanlar, insan ile hayvan arası bir canlı gibi gösteriliyor. Oysa Ahsen-i takvim üzere yanı en güzel bir şekilde yaratılan insanın ilk hali de, evrim ve tekamüle gerek duymayan Önemli özelliklere, önemli güzelliklere sahip bir yaratılıştı. Ayrıca şanı yüce Rabbimizin Adem Aleyhisselam'a öğreticilik yaptığını ve ona birçok şeyin isimlerini öğrettiğini dikkate alırsak, Adem Aleyhisselam'ın Rabbimizden öğrendiği bu bilgi ile insanı ve insanlığı en iyi tanıyan kişilerden birisi olduğunu da söyleyebiliriz.
- Hocam, Adem Aleyhisselam'daki bu bilgi, fıtri veya genetik olarak diğer insanlara da geçmiş midir? Diğer insanların fıtratında da bu bilgi var mıdır?
Zor ve önemli bir soru Fatih. Bu önemli soruyu Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde düşündüğümüz zaman, bizlere bu konuda yol gösterebilecek iki gerçekle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi Allah ve Resulleri tarafından İlahi tebliğ ile tüm insanlara bazı gerçeklerin hatırlatılması; ikincisi ise yine Allah ve Resulleri tarafından bu insanlara bilmedikleri gerçeklerin öğretilme-sidir. Kur'an-ı Kerim'de sık sık karşılaştığımız bu iki yaklaşımı dikkate aldığımız zaman, İlahi tebliğe muhatap olan insanlann bilgilenme konusunda iki ayrı özelliğe sahip olduklarını anlayabiliriz. Bunlardan birincisi bu insanların fıtraten bilmelerine rağmen unuttukları veya değişik nedenlerle örttükleri gerçeklerdir. İlahi tebliğin insanların bu yönüne yaklaşımı, insanlara bilmediklerini bildirme değil; bu insanlann bilmelerine rağmen unuttukları veya örttükleri gerçekleri sadece hatırlatma niteliğindedir. İkinci yaklaşım ise insanların zaten bilmedikleri, hiç öğrenmedikleri gerçekler olup, İlahi tebliğin insanların bu yönüne yaklaşımı hatırlatma olarak değil, bu İnsanlara bilmediklerini öğretme niteliğindedir. İlahi tebliğin bu iki yaklaşımını ve bu tebliğ karşısında insanların bu iki ayrı durumunu dikkate aldığımız zaman, insanların fıtraten bildikleri ve bilmedikleri İlahi gerçekler olduğunu söyleyebiliriz.
Hocam, bilgi ve bilgilenme konusunda önemli ipuçları elde etmeme rağmen ben yine biraz önceki soruma döneceğim. İnsanların fıtraten bildiği İlahi gerçekler, bu insanlann Kalu Bela'da gördükleri ve şehadet ettikleriyle sınırlı mı; yoksa Adem Aleyhisselam'a Öğretilen isimlerle de irsi veya genetik olarak bir İlgisi var mı?
Bu konuda kesin bir görüşe, kesin bir kanaate sahip değilim Fatih. Ancak Kur'an-ı Kerim sınırları içinde insan gerçeğini düşündüğüm zaman ulaştığım noktayı şu cümle ile açıklayabilirim. Adem Aleyhisselam'a Rabbimiz tarafından isimlerin bildirilmesi veya öğretilmesi, Adem'den sonra gelecek olan insanlann fıtratında bu bilginin bizzat olduğuna değil; tüm insanlarda bu bilgilerin yerlerinin veya karşılığının olduğuna, bu bilgileri Öğrenmeye meyyal ve yetenekli olduklarına işarettir.
Hocam, ben anlayamadım!.
Biliyorum Hamdi. Zaten ben de anlamakta ve anlatmakta zorlanıyorum. İsterseniz meseleyi basit bir örnekle açıklamaya çalışalım. İnsanların herhangi bir bilgiyi tanıma ve anlama düzlemini, çok geniş ve pürüzsüz bir mermer düzlem olarak düşünelim. Bu mermerdeki sert ve düz zemine, bir A bilgisi mermer oyularak yerleştirildiği zaman, o mermer zeminde hem A bilgisinin yeri ve hem de kendisi oluşmuş olur. İşte bu Rabbimizin öğretmesidir. Daha açık bir ifadeyle biz insanların bilgiyi tanıma ve anlama düzleminde, herhangi bir bilginin yeri ve karşılığı olmasa dahi; her şeye Kadir olan Rabbimizin Öğretmesiyle bizlerde bu bilginin hem yeri, hem de kendisi oluşmuş olur.
Daha sonra bu mermer düzlemden A bilgisi alındığı zaman, bu düzlemde A bilgisinin kendisi yoktur ancak yeri vardır. Öyle sanıyorum ki bilgiyi tanıma ve anlama düzlemindeki bu yer, bu bilgi boşluğu, insanların zihninde sorular oluşturmakta ve insanları bu soruların cevabını bulmaya yöneltmektedir. İşte insanlar arası öğretme ve öğrenme ilişkisi bu sahada gerçekleşir. Daha açık bir ifadeyle herhangi bir insanın bilgiyi tanıma ve anlama düzleminde A bilgisinin yeri, A bilgisinin karşılığı varsa, bu bilgiye sahip olan diğer bir insan, bu kişiye söz konusu bilgiyi verebilir. Çünkü peygamberlerde dahil olmak üzere tüm öğretici insanlar, muhatap aldıkları insanların bilgiyi tanıma ve anlama düzleminde bir bilginin yeri ve karşılığı yoksa; bu insanlara söz konusu bilgiyi vermeleri, verebilmeleri mümkün değildir.
Öyle sanıyorum ki bu kısa ve basit açıklamamız, biraz önce söylediğimiz "Adem Aleyhisselam'a Rabbi-miz tarafından isimlerin öğretilmesi, Adem'den sonra gelecek olan insanların fıtratında bu bilginin bizzat olduğuna değil; tüm insanlarda bu bilgilerin yerlerinin veya karşılığının olduğuna, bu bilgileri öğrenmeye meyyal ve yetenekli olduklarına işarettir" sözümüze kısmi bir açıklık getirmiştir.
- Teşekkür ederim hocam. Yeterince anladığımı sanıyorum.
Ben de teşekkür ederim Fatih. Sadece basit bir yorum olan bu yaklaşımı, ilerki yıllarda diğer arkadaşlarının da yeterince anlayabileceğini umuyorum.
Evet, tekrar konumuza dönecek olursak Adem Aleyhisselam'ın yeryüzüne indikten sonra çok uzun yıllar ağladığını belirtmiş ve ağlama nedenleri üzerinde durmuştuk. Daha önce de söylediğimiz gibi Adem Aleyhisselam kendisine özel bir imtihan gereği, yeryüzüne inmezden önce içinde bulunduğu cenneti ve cennetteki yaratılış biçimini hatırlıyorsa, nasıl bir hata yaparak bu cennetten çıkarıldığını biliyorsa, hiç kuşkusuz ki bunun için ağlamış, uzun yıllar bunun için ağlayarak tevbe etmiştir Rabbimize!. Tabi ki meselenin bu yönünü yeterince bilmediğimiz için, bu konudaki son sözümüz yine "Allahualem" yani "Allah bilir" olacaktır.
Hocam, Rabbimiz ftazreti Adem'i yeryüzüne indirirken "Dedik ki: "Oradan hepiniz inin. Artık size Benden bir yol gösteren geldiğinde bu doğru yola uyanlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir. Küfredip, ayetlerimizi yalan sayanlar ise, onlar ateşin halkıdırlar ve orada devamlı kalacaklardır." buyurmuştu. Yani Adem Aleyhisselam, dünya imtihanını başaramazsa nasıl bir ceza ile karşılaşacağını biliyordu. Ebedi cehenneme girme korkusuyla da uzun yıllar ağlamış olamaz mı?
Bu önemli gerçekleri sizlerle konuşmak ne güzel. Teşekkür ederim Veli, senden ve arkadaşlarından Allah razı olsun. Söylediğin husus elbetteki çok önemli. Adem Aleyhisselam'ın uzun yıllar ağlamasının önemli bir nedeni de, hiç kuşkusuz ki ebedi cehennem korkusudur. Ya şeytana tekrar aklanırsam, ya Allah'a itaatten tekrar uzaklaşırsam, ya Allah'a kulluğu unutur ve şeytanla birlikte ebedi cehenneme sürüklenirsem korkusu, Adem Aleyhisselam için gerçekten büyük, çok büyük bir korkudur. Bu korkuyla ağlaması, bu korkuyla ağlayarak Allah'a sığınması, hiç kuşkusuz ki bizlere de örnek olması gereken bir durumdur. Çünkü aynı imtihan ve aynı akibetlerle bizler de, biz insanlar da karşı karşıyayız. Sana tekrar teşekkür ediyorum Veli.
Evet, büyük bir imtihan gereği yeryüzüne inen Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz uzun süre birbirlerinden ayrı kaldılar. Görmek isteseler de göremediler, bulmak isteseler de bulamadılar birbirlerini. Çok uzun süren ve dualarla geçen bu hasret döneminden sonra Allah'ın yardımı gelmiş ve O'nun lutfuyla birbirleriyle karşılaşmışlar, birbirlerini bulmuşlardır.
Hocam, hiç kuşkusuz ki birbirlerini bulmaları Allah'ın yardımıyla olmuştur.
Doğru bir söz Hamdi. Ancak bu doğru cevaba nasıl vardın?
Hocam, geçenlerde bir arkadaşla fuara gitmiştik. Nasıl olduysa birbirimizi kaybettik. Bir süre birbirimizi aradıksa da, bulamayacağımızı anlayarak vazgeçtik. Bizler küçücük fuarda birbirimizi bulamıyorsak, hazreti Adem ile Havva validemiz Allah'ın yardımı olmadan koskoca dünyada birbirlerini nasıl bulacaklar?
Teşekkür ederim Hamdi, gerçekten güzel açıkladın. Evet, birçok rivayete göre Adem Aleyhisselam ve Havva validemiz Mekke yakınlarındaki Müzdelife bölgesinde karşılaşmışlar, Allah'ın yardımıyla Müzdeiife'de birbirlerine kavuşmuşlardır. Allah'ın emri gereği Mekke'ye giden Adem Aleyhisselam, bugün bütün dünya müslümanlarının ziyaret ettiği Kabe-i Muazzamayı ilk İnşa eden ve Kabe'yi ilk tavaf eden insandır. Daha sonra hanımıyla birlikte Hindistan'a dönmesine rağmen her yılın muayyen zamanında Mekke'ye gelerek Kabe-i Muazzamayı ziyaret eder, hac görevini yerine getirirdi.
Yine rivayetlere göre Adem Aleyhisselam ile Havva validemizin, birisi kız diğeri erkek olmak üzere genellikle ikiz çocukları olurdu. Şanı yüce Rabbimiz İnsan neslinin üreyebilmesi için, sadece Adem Aleyhisselam ile Havva validemizin bu çocuklarına birbirleriyle evlenme izni vermişti. Fakat yine de İkiz "kardeşlerin birbiriyle evlenmesine izin verilmiyor, ikiz kardeşlerden bir erkek, diğer ikiz kardeşlerden bir kız ile evlenebiliyordu.
Ve böylece yeryüzündeki insan nesli çoğalmaya başladı. Uzun yıllar ömür süren Adem Aleyhisselam, çocuklarının babası, torunlarının dedesi, torunlarının torunlarının büyük büyük dedesi olmasıyla beraber, hızla genişleyen bu ailenin aynı zamanda bir peygamberi idi. Çocuklarını, torunlarını ve torunlarının torunlarını Allah'a kulluğa davet ediyor, onları şeytandan ve şeytana aldanmaktan sakındırmaya çalışıyordu.
Bütün bu uyarılara rağmen ademoğullan arasındaki İlk ciddi ihtilaf, Habil ve Kabil arasında yaşanmıştı. Evlenecekleri kız ya da birbirlerine karşı üstünlük hususunda çıkan bu ihtilaf büyümüş, iki kardeşi karşı karşıya getirmişti. Mesele babalan ve peygamberleri olan Adem Aleyhisselam'a intikal edince, Adem Aleyhisselam her ikisinin de Allah'a bir kurban sunmalarını ve Allah hangisinin kurbanını kabul ederse, diğerinin bu iddiadan vazgeçmesini söylemişti.
Rivayetlere göre çiftçilik yapan Kabil, cimrilik yaparak mahsulünün kötü tarafından bir demet buğday almış ve adak olarak bunları sunmuştu Allah'a. Hayvancılık yapan Habil ise Allah'a bir adak, bir kurban olarak koyunlarından en güzelini seçmişti. Netice olarak Rabbimiz Habil'in kendisine sunduğu kurbanı kabul edince, Kabil'in kıskançlığı daha da artmış ve şeytanın körüklediği bu kıskançlık ve hased ile "Seni mutlaka öldüreceğim" diyerek Habİl'i tehdit etmişti.
Habil önce nasihat etmek istedi kardeşi Kabil'e. "Allah ancak muttakilerin kurbanını kabul eder" diyerek, kardeşi Kabil'i muttaki olmaya, yani Allah'tan kor-kup-sakınmaya davet etti. Fakat Kabil'e tesir etmemişti bu sözler. Kardeşini öldürmek için onun üzerine yürürken, Habil yine şunları söyledi kendisine.,
"Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ancak sen Allah'tan korkmaz ve beni öldürürsen, hem kendi günahını ve hem de benim günahımı yüklenerek ateşin halkından olmanı isterim. Çünkü zulmedenlerin cezası budur."
Kardeşinin bu güzel sözlerini değil, içindeki şeytanın kışkırtmalarım dinleyen Kabil, nefsindeki kin ve kıskançlık duygularıyla yerden bir taş alarak kardeşi Habil'i öldürdü. İşte bu an, insanlık için ilk utanç anıydı. Allah'a kulluk için yaratılan ve diğer insanlara merhametle yaklaşması gereken bir insan, nefsine uyarak ve şeytana aldanarak bir insanı öldürmüş, bir İnsanı öl-dürüvermiştî. Yeryüzünde akan ilk kan, insanlığın alnına sürülen ilk kanlı lekeydi bu!.
Kardeşinin kanlar içindeki cesediyle başbaşa kalan Kabil, bu cesedi ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilemedi!. Çünkü yeryüzündeki ilk ölüm olayı idi bu. Yeryüzünde ölen ilk insan, hastalanarak ölen değil, öz kardeşi tarafından kanı akıtılarak öldürülen Ha-bil'di. Hırs ve Öfke ile kardeşini öldüren Kabil, uzun süre böyle bir şaşkınlık, böyle bir acizlik içinde kaldı. Yerde boylu boyunca yatan ve hiç hareket etmeyen kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemiyordu. Rabbi-miz bu şaşkınlık içindeki Kabil'e, yeri eşeleyerek cesedi nasıl Örteceğini gösteren bir kargayı gönderdi. Daha önceleri kendisiyle Övünen, kendisiyle büyüklenen Kabil, kendisine yol gösteren bu kargayı görünce "Bana yazıklar olsun. Kardeşimin ölü cesedini örtmek İçin bu kargadan bile daha aciz kaldım?" diyerek, pişmanlık duyanlardan olmuştu.
Şimdi bana söyler misiniz. Kur'an-ı Kerim'de bizlere bu hadiseyi bildiren Rabbimiz, Kabil ve Habil arasında geçen bu hadiseyi bizlere niye bildiriyor?
Böylesine kötü bir olayı, bizler de yaşamayalım diye.
Doğru söylüyorsun Hamdİ. Allah bizleri böyle bir olaydan, böyle bir olayı yaşamaktan korusun. Ancak hiç istemememize rağmen buna benzer bir olayla karşılaşırsak, Efendimiz Salîallahu aleyhi ve sellem'in nasihatini dinlememiz ve böyle bir olayda Habil gibi davranmamız yani bir kardeşimize, bir müslümana öldürmek kastıyla elimizi kaldırmamamız gerekir.
Karşımızdaki kardeşimiz bizi öldürmek istiyorsa!.
Zaten böyle bir olaydan bahsediyoruz Fatih. Karşımızdaki kardeşimiz bizi öldürmek istese bile, bizler ancak onu engellemeye çalışabiliriz, onu öldürmeye değil!. Çünkü iki müslüman birbirlerini öldürmek kastıyla vuruşurlarsa, ölen de, öldüren de cehenneme gitmektedir.
Öldürenin neden cehenneme gittiği belli. Fakat ölen kimse niye cehenneme gidiyor?
Aynı soru Efendimiz Sallallahu, aleyhi ve sellem'e sorulduğu zaman "Çünkü ölen kimse de, karşısındaki kardeşini öldürmek istiyordu" buyurmuştur. Böylesi durumlarda bir insanın kardeşini Öldürmesi ile, kardeşini öldürmek kastıyla ona vurması, onunla vuruşması aynı şeydir. Bütün müslümanlann kardeş olduğunu bilmemiz ve böylesi bir duruma düşmekten Allah'a sığınmamız gerekir.
Dünya hayatında bir oğlunun diğer oğlunu öldürmesi gibi büyük üzüntüleri yaşayan Adem Aleyhisselam, Allah'a kulluk ile dolu bin yıl civarında bir ömür sürdükten sonra vefat etmiştir.
Hocam, Adem Aleyhisselam bin sene kadar mı yaşamış?
Evet Merve, rivayetlere göre bin sene kadar. Ancak Adem Aleyhisselam'ın bin senelik bu uzun ömüre pek sevindiğini zannetmiyorum. Çünkü nasıl bir cennetten çıkarıldığını ve müslüman olarak ölünce nasıl bir cennete döneceğini bilen bir insan için, gerçekten çok uzun bir ömürdür bu!. Adem Aleyhisselam bizler gibi altmış-yetmiş yıllık bir ömrü olmasını ve bu kısa ömrü Allah'a kulluk ile geçirip cennete dönüvermeyi herhalde daha çok isterdi.
Biz insanlar ise hep uzun yaşamak istiyoruz!. Müslüman olarak öldüğümüzde Allah'ın lutfuyla gireceğimiz cenneti bilsek, bizler de uzun yaşayabilmek için bu kadar tutkulu, bu kadar ısrarlı olmazdık Merve. Kaldı ki uzun ömür sahibi olmak demek, uzun yıllar Allah'a kullukta sebat etmek, bu kulluğu uzun yıllar sabırla yaşamak demektir. Altmış-yetmiş yıllık kısacık ömürlerinde bile Allah'a kullukta sebat edemeyen günümüz insanlarına Rabbimiz bin yıllık bir ömür verseydi, hiç kuşkum yok ki bu bin yıllık ömür sonunda azim ve sebat ile doğru yolda kalabilen müslüman sayısı yok denecek kadar az, çok çok az olurdu!.
Hocam, bu söyledikleriniz doğru olmasına rağmen, müslümanlar da dahil olmak üzere insanlar yine de uzun yaşamak istiyorlar!. İnsanlardaki bu uzun yaşama isteği nereden kaynaklanıyor?
Bunun fıtri ve nefsi olduğunu düşünüyorum Fatih. Bizler Rabbimizin lutfuyla ebedilikle tanışan, ebediliğin ne olduğunu bilen ve bu nedenle ebedi yaşamak isteyen canlılarız. Ebedi hayata karşı bu vazgeçilmez düşkünlük Adem Aleyhisselam ve Havva validemizde de olduğu için şeytan aleyhillane onlara bu yönlerinden yaklaşmış ve "Rabbinizin bu ağacı size yasaklaması, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir" vesvesesini vermiştir. Nitekim nefislerine cazip gelen bu vesveseye inanan Adem Aleyhisselam ile Havva validemizin, ebedi yaşayanlardan olabilmek için yasaklanmış ağaca yaklaşmışlar ve o ağacın meyvesinden' yemişlerdir. Çünkü ebedi yaşayanlardan olma tutkusu, onlar için vazgeçilmesi mümkün olmayan bir tutkuydu.
İlk iki insandaki bu ebedilik tutkusu, fıtri olarak diğer bütün insanlarda da vardır. Özellikle ruhlarımızın yakinen tanıdığı ve derinlemesine anladığı bu ebedilik duygusu, her insanda bulunan bir duygudur. Böyle bir ebedilik duygusuna sahip olmalarına rağmen kendilerini sadece toprak bir bedenle tanımlayan ve yeniden dirilişi dikkate almayan insanlar; ölüm hadisesiniiii bir yokoluş olarak görmekte ve bu yokluk düşüncesinden güçleri nisbetince kaçmaya çalışmaktadırlar. Bu insanlar aslında Ölümden değil, ölüme yükledikleri yokluk düşüncesinden, yokoluş duygusundan kaçmaktadırlar. Çünkü frtraten ebedilikle tanıştıkları ve ebedi yaşamaya çok düşkün oldukları için, böyle bir yokluk düşüncesini ve yokoluş duygusunu benimseyebilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle güçleri .nisbetince ölümden uzaklaşmak ve hiç ölmeyecekmiş duygusuyla uzun yıllar yaşamak isterler!.
Zaten bu nedenledir ki İlahi hakikatleri ısrarla inkar eden kafirler, şeytan aleyhillanenin "Sizin hayatınız, sadece bu dünya hayatıdır" vesvesesine inanarak yeniden dirilişi de inkar etmelerine rağmen, ebedilikten bir türlü vazgeçemeyen kalplerinin gizli bir köşesinde bu düşünceye yer vermekte ve kendi kendilerine "Ben ölümle birlikte yok olacağımızı sanıyorum. Ancak bu müslümanların yeniden dirilişle ilgili olarak söyledikleri doğru ise bu benim İçin de güzel bir şans olur. Çünkü her nerede olursam olayım, varolmaya devam edeceğim!." diyebilmektedirler. Tabi ki şaşırtıcı bir durum değildir bu!. Çünkü bu insanlardaki yokluk korkusu ve ebedilik tutkusu, inanmadıkları cehennem korkusundan çok daha fazladır. Oysa bu insanlar cehennemle karşılaştıkları zaman ebedi varoluş tutkusundan hemen uzaklaşacaklar ve feryatlar içinde "Ya Rabbi bizi helak et, bizi yok et" diye yalvaracaklardır.
Hocam, bizler ömür ve ölüm hadisesine nasıl yaklaşmalıyız?
Öncelikle kendimizi doğru tanımlamalıyız Fatih. Bizler ezeli olmasak da, ebedi varlıklarız. Önümüzde hiç kuşku duymayacağımız ebedi bir hayat vardır. Bu ebedi hayatın bir saat kadarlık bölümünü, şu an ki geçici ve ölümlü bedenimizle bu dünyada yaşıyoruz. Ruhlarımızın tanış olduğu ebedilik duygusu, beşeri nefislerimize ebedilik tutkusu olarak yansımaktadır. Ne-fislerimizdeki bu ebedilik tutkusu, geçici ve ölümlü bedenimize bakarak bizleri ebedi varoluşla ilgili bir endişeye, yokoluşla ilgili bir korkuya sevketmemelidir. Çünkü bizler istesek de, istemesek de ebedi bir hayatla karşı karşıyayız. Rabbimizin bizlere apaçık vaadi bulunan bu konuda en ufak bir endişeye, en ufak bir kuşkuya kapılmamalıyız. Bizler İçin önemli olan ve önemsememiz gereken husus, önümüzdeki ebedi hayatın nasıl olacağıdır. İşte mesele bu noktaya geldiği zaman, şu an geçici bedenimizle yaşadığımız kısacık dünya hayatı büyük bir önem kazanmaktadır. Çünkü bir saat kadarlık bu dünya yaşantımız, bizlerin ebedi akibetini belirleyen bir yaşantı olacaktır. Her müslü-man gibi bizler de bu kısacık dünya hayatını Allah'a kullukla geçirmek ve şanı yüce Rabbimize açık bir alınla kavuşmak isteriz. Bizler için bu ömürü nerede geçirdiğimiz değil, nasıl geçirdiğimiz önemlidir. Allah'ın emirlerini dikkate alan bir müslüman gibi yaşıyorsak, her an beklediğimiz ölüm meleği, bizler için bir müjde meleği olacaktır.
Allah'tan uzun ömür isteyebilir miyiz?
Yaşadığımız ömür, Allah'a kullukla geçirmek istediğimiz hayırlı bir ömür ise bu ömürün uzun olmasını dilememizde hiçbir sakınca yoktur. Nitekim Resu-lullah Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de "Allah'dan hayırlı ve uzun ömür dileyin" buyurmuşlardır. Tabi ki doğru bir temenni ve doğru bir duadır bu. Hepinizin bildiği gibi cennet, mü'minlerin Allah'ın lutfuyla hoşnut olacakları bir yerdir. Dünya ise bu mü'minlerin Allah'ı hoşnut edebilecekleri bir yerdir. Dolayısıyle Allah tarafından hoşnut olmanın Ötesinde, Allah'ı hoşnut etmeyi dileyen müslümanlar için, dünya vakitleri cennet vakitlerinden çok daha değerlidir. Çünkü her güzel şeyin en güzel bir biçimde olduğu cennette dahi, Allah'ı hoşnut edebileceğimiz böylesi vakitler yoktur. Umud ediyorum ki sizler de meseleye bu rahmetli açıdan bakacak ve şanı yüce Rabbimizi daha çok hoşnut edebilmek için "Hayırlı ve uzun ömür dileyen" müslümanlardan olacaksınız. Bu güzel temenni ile bu bölümü bitiriyoruz.
Alemler içinde selam olsun Adem Aleyhisselam'a ve onun iman eden evladlarına..
Nuh Kavmi Ye İlahi Davet
Adem Aleyhisselam'ın vefatından sonra oğlu Şit Aleyhisselam'ın ve daha sonra İdris Aleyhisselam'ın peygamberlik dönemleri vardır. İdris Aleyhisseiam'ın, terzilerin piri yani üstadı olduğu da söylenir.
İdris Aİeyhisselam'dan sonraki dönemlerde ade-moğullan ilk kez toplu bir şekilde doğru yoldan ayrılmaya, Vedd, Suva, Yeğus, Ye'uk ve Nesr adını verdikleri putlara tapmaya başlamışlardı. Aslında bu put
isimleri, geçmişte yaşayan salih kimselere aitti. Bu salih kimseler ölünce şeytan aleyhillane onların kavimlerine "Salih kişilerinizin oturmuş oldukları yerlere, onların hatırasına dikitler dikin ve bunlara onların isimlerini verin" telkininde bulundu. Halk bir sevgi ve saygı ifadesi olarak gördükleri bu telkine uyarak, söyleneni yaptılar. Önceleri bu dikitlere, bu taşlara karşı bir tapınma yoktu. Ancak sonraki nesiller bu dikitlere, bu taşlara manevi güçler nisbet etmeye ve onlara adaklarda bulunmaya başladılar. Tarihsel süreç Nuh kavmi zamanına gelince, bu tapınma toplumsal bir çoğunluk ile en üst noktasına ulaşmıştı.
İnsanlar ve insanlık için en tehlikeli dönemler, birer batıl olan putlara insanların topluca yöneldikleri böylesi dönemlerdir. Çünkü bir yalanı veya bir putu topluca kabul eden İnsanlar, artık çoğunluğun kabul ettiği bu yalanı veya bu putu hiç sorgulamazlar. Herkesin kabul ettiği bu putlar, bu yalanlar, tartışmasız doğru kabul edilen bir realitedir artık!. Toplumun büyük bir çoğunluğu "Şu gördüğünüz kutsal abide, bizim dünyamızı aydınlatan, bizi ısıtan, bizim ürünlerimizi büyüten, bizi hastalıklardan koruyan güneş tanrımız-dır!.." dediği zaman, çoğunluğun bu görüşüne karşı çıkmak adeta mümkün değildir. Tabi ki mesele bu noktaya geldiği zaman şeytan aleyhillanenin, şeytani bir yaklaşımını da dikkate almamız gerekir. Sapıtan ve sapıklığa davet eden insanların akıl hocası olan şeytan aleyhillane, bu putlara Rabbimizin bazı vasıflarını yani insanların en doğal ihtiyaçlarını giderme özelliğini yüklemektedir. Ara sıra hastalanan ve değişik zorluklarla tarlalarını eken insanlar, hiç kuşkusuz ki sağlıklı olmanın yanı sıra ürünlerinin de büyümesini ve bereketli olmasını isterler. Bir puta toplum tarafından böyle bir misyon yüklendiği zaman, bu misyon akıllarına pek yatmasa dahi putlara karşı çıkarak kendi sağlıklarını ve ürünlerini riske atmak istemezler. Çünkü onlara göre putlara inanmanın veya inanır gözükmenin değil, koskoca toplumun İnandığı bu putları inkar etmenin bir riski vardır. Dolayısıyle böyle bir riske girmeden, çoğunluğun peşinden gitmeyi tercih ederler. Bu kimseler İçin doğruluk ölçüsü, çoğunluğun görüşüdür artık!.
Demokrasilerde olduğu gibi!.
Evet Fatih, çoğunluğun görüşünü esas alan demokrasilerde olduğu gibi!. Zaten Allah'ın hükmünü esas alan müslümanlar ile, çoğunluğun görüşünü esas alan demokratlar arasındaki fark da budur. Müslümanlar için doğruluk ölçüsü, çoğunluğun görüşü değil Allah'ın hükmüdür. Çünkü müslümanlar, bir kişiyi aldatabilen şeytanın, zaman içinde toplumsal bir çoğunluğu da al-databileceğini bilirler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır.,
(Şeytan) Dedi ki: "Madem öyle, beni azgınlığa uğratmana karşılık, ben de onlar(ı saptırmak) İçin mutlaka Sen'in dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra da onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.[9]
Rabbimiz, şeytan aleyhillanenin "Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın" sözüne itiraz etmemiştir. Çünkü ne yarattığını hakkıyle bilen Rabbimiz, insanların ve cinlerin büyük bir çoğunluğunun cehennemlik olduğunu da bilmektedir. Bunu bildiği için çoğunluğu temize çıkarmamış ve Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in şahsında tüm müslümanları şu ayet-İ kerime ile çoğunluktan ve çoğunluk düşüncesinden sakınmaya davet etmiştir.
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp saptınrlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle' yalan söylerler. [10]
Rabbimizin bu apaçık uyarısını dikkate alan müs-lümanlar için doğruluk ölçüsü, elbetteki çoğunluğun görüşü değil Allah'ın hükmüdür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'i ve Rabbimizin İlahi uyarılarını esas alan bu müslümanlar, az önce de belirtiğimiz gibi bir kişiyi aldata-bilen şeytanın, zaman içinde toplumsal bir çoğunluğu da aldatabileceğim bilirler. Nitekim toplumsal bir çoğunluk ile putlara yönelen Nuh kavmi, binlerce tarihsel örnekten sadece bir tanesidir.
İşte insanların topluca azdığı, sapıklığı doğru yol zannettiği böyle bir dönemde, Rahman olan Rabbimiz yeni bir peygamber olarak Nüh Aleyhîsseiam'ı gönderdi. Bir peygamber oiarak seçilen ve görevlendirilen Nuh Aleyhisselam, gece ve gündüz, gizli ve açık olarak kavmini uyarmaya başladı. Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre, Nuh Aleyhisselam şöyle sesleniyordu kavmine.,
"Ey kavmim, gerçek şu ki ben size alemlerin Rab-binden gönderilmiş apaçık bir uyarıcı, bir korkutucuyum. Sadece Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım. Çünkü Allah'a eş koşmak, Allah'tan başkasına tapmak, büyük bir zulümdür. Artık tevbe edin, Rabbinizden mağfiret isteyin, Allah hiç kuşkusuz ki çok bağışlayandır, çok yücedir. Görmüyor musunuz, yedi göğü birbirleriyle bir uyum içinde yaratan sadece Allah'tır. Ve ayı da bunlar içinde bir nur olarak kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır. Yeryüzünü sizin İçin bir yaygı kılmış ve içinde gezip doİa-şabilmeniz için geniş yollar bırakmıştır. Toprağa ektiğiniz bir tohumu topraktan bitirmesi ve yetiştirmesi gibi, sizleri de farklı güzelliklerde, farklı tavırlarda yaratan
ve yetiştiren Allah'tır. Sonra sizi Öldürecek ve tekrar dirilterek hesaba çekecektir. O halde beni dinleyerek, bana itaat ederek Rabbinizden mağfiret dileyin ve sadece Allah'a kulluk edin ki sizi bağışlasın, üzerinize gökten bol miktarda yağmur yağdırsın. Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size ürün yüklü baglar bahçeler versin, ırmaklar akıtsın.."
Güzel bir davet.
Gerçekten çok güzel ve çok açık bir davet Fatih. Zaten günümüz müslümanlarının da dünya insanlarına götürmesi gereken davet, bu içerikteki bir davettir. Öyle değıil mi Fatih?
Evet hocam.
Evet dediğin için sana şu soruyu sormak istiyorum. Her ülkenin ileri gelen delegelerinin katıldığı Birleşmiş Milletler genel kuruluna konuşmacı olarak çağ-nlsan, Nuh Aleyhisselam'ın yaptığı bu daveti, kalbi bir mutmainlikle o İnsanlara yapabilir misin?
Şu an bilemiyorum!.
Bilemiyorum cevabını bile, olumlu bir cevap olarak algılıyorum. Çünkü kendilerine müslüman aydın, müslüman entelektüel denilen birçok kimse, Birleşmiş Milletlerde böyle bir daveti yapmaktan utanırlar. Aşağılık kompleksiyle kızaran yüzleriyle bize bakarak "Üst seviyedeki o delegelere böyle basit bir davet yapılır mı?" derler. Oysa basit dedikleri bu davet, her çağdaki insanlara götürülmesi gereken evrensel bir davettir. Herhangi bir insan müslümanım demesine rağmen böyle bir daveti yapmaktan ne kadar çekiniyor veya utanıyorsa, o insan İlahi hakikatlerden ve yapılması gereken İlahi tebliğden o kadar uzak demektir.
Fatih, şimdi meselenin öteki yönüne geçelim. Diyelim ki Nuh Aleyhisselam güdümüzde yaşıyordu ve Rabbimizin verdiği bir imkan ile Birleşmiş Milletler genel kuruluna giderek bu daveti yaptı. Sana göre muhtemel tepki ne olurdu?
Her halde gülüp-geçerlerdü.
Hiç kuşkun olmasın ki gülüp-geçerlerdi Fatih. "Bizler bilimle, teknolojiyle, modern tıpla, genetikle, uzayla uğraşıyorken; bizlere topraktan, ekinden, yağmurdan bahseden bu adam da neyin nesi?" derlerdi. "Bizler bu gibi basit işleri üçüncü dünya ülkelerinin çiftçilerine bırakmışken, bu adam bize ne diyor, bizi neye davet ediyor" diyerek, Nuh Aleyhisselam'm genel kurul salonundan çıkarılmasını isterlerdi. Oysa bu şaşkınlar bilmezler ki bilim ve teknoloji, insanların temel ve doğal ihtiyaçları değildir. Rabbimiz dünya geneline birkaç yıl kuraklık verse, dünya insanlarının genel gündeminde yağmurdan, topraktan ve ekinden başka bir şey olmayacaktır. Ama böyle bir olasılığı hiç dikkate almadıkları için, Nuh Aleyhisselam'm apaçık davetini, apaçık bir alay ile karşılarlar. Hatta kendilerine müslüman denilen ülkelerin temsilcileri, Nuh Aleyhis-selam adına genel kuruldan özür dileyerek "Nuh denilen bu kişinin, biz müslümanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bu mecnun adam, ne dediğini bilmemektedir" derler. Tabî ki bu duruma hiç şaşırmamamız gerekir. Çünkü binlerce yıl önce yaşayan Nuh kavmi nasıl bir sapıklık içindeyse, günümüz dünyasındaki insanların büyük çoğunluğu da aynı sapıklık içindedir.
Evet, konumuza dönecek olursak,
insanların topluca azdığı, sapıklığı doğru yol zannettiği böyle bir dönemde, Rahman olan Rabbimiz yeni bir peygamber göndermiş ve İlahi davet ile görevlendirilen Nuh Aleyhisselam. gece ve gündüz, gizli ve açık olarak kavmini uyarmaya başlamıştı. Kavminin mai ve makam sahibi olan önde gelen insanları, Nuh Aleyhisselam'm yaptığı bu davet karşısında önce çok şaşırdılar!. Kendisine Nuh denilen bu sıradan adama ne oluyordu ki, hiç korkmadan kendileriyle böyle konuşabiliyordu!. Diğer ilahları terkederek sadece Allah'a kulluk etmek de neyin nesiydü. Allah'a İnanıyorlardı ama Allah'ın yardımcıları olan diğer ilahları niye inkar edeceklerdi ki!. Oysa Vedd, Suva, Yeğus gibi diğer ilahlar, şimdiye kadar onlardı çok yardım etmiş, birçok isteklerini gerçekleştirmişti.
Hocam o putlar, onlara gerçekten yardım etmiş miydi?
Elbettekî hayır Hamdi. Fakat onlar bu sahte ilahlardan bir dilekte bulunduklarında, mesela yağmur yağdırmasını istediklerinde, bu İstekleri gerçekleşerek yağmur yağmazsa "İlahlarımız bize kızdı" dedikleri gibi, yağmur yağdığında ise "Haah İşte, ilahlarımız bizim dileğimizi duyarak yağmur yağdırdı" diyerek, yağmurun yağmasını Allah'tan değil, bu sahte İlahlardan biliyorlar, bu sahte ilahlara daha çok bağlanıyorlardı. Günümüzde türbelere ya da cinci hocalara giderek bazı dileklerde bulunan ve bu dilekleri bazen gerçekleşince, cinci hocaları ya da o türbede yatan cansız cesetleri Allah'a eş koşan İnsanlar gibi!.
Hocam, Nuh kavminin içinde putlara tapmanın yanlış olduğunu düşünebilen akıllı insanlar yok muydu?
Akıl tek başına hidayet vesilesi değildir Seda hanım. Herhangi bir insan aklını nefsi istekleri İstikametinde kullanırsa, böyle bir yolda kullanılan kirlenmiş akıl bu insanı hidayete değil, sapıklığa götürür. Hiç kuşkusuz ki Nuh kavminin önde gelen yönetici insanları arasında, bu cansız putların hiçbir gücü olmadığını bilen kişiler olabilir. Ancak hiç konuşamayan bu putlar adına kendileri konuştukları, bu putların ne isteyip-ne İstemediklerine kendileri karar verdikleri için: bu put-
lan inkar etmek bir yana, bunların daha da yüceltilmesini isterler. Çünkü halkı yönlendirmenin ve halktan çıkar sağlamanın en kolay yolu, bütün bu işlerin yüceltilmiş ilahlar adına yapılmasıdır.
Nuh kavminin mal ve makam sahibi önde gelen insanları öncelikle böylesi nedenlerden dolayı sahte ilahlarını bırakmak, onlardan vazgeçmek istemiyorlardı. Ayrıca iç dünyalarında küfürden kaynaklanan bir kuşkuyu da hissediyorlardı. Uzun yıllardır yüceltilen bu ilahları bıraktıkları zaman, belki de ilahlar gerçekten kızacak ve belki de hiç yağmur yağdırmayacaklardı!. O halde bu ilahlar hiç kızdırmamalı, ne söylediğini bilmeyen bu adam hemen sustur malıydı!
Şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bu düşüncelerle karşı çıktılar Nuh Aleyhisselam'ın davetine. Kendilerini sadece Allah'a kulluğa davet eden Nuh Aley-hisselam'ı yalanlayarak "Biz seni açıkça bir şaşkınlık ve sapıklık içinde görüyoruz. Alİah bizi yanlış yolda görseydi, hiç itirazda bulunmayacağımız melekler indirirdi. Oysa sen bizim gibi bir beşer, bizim gibi bir insansın. Hem biz geçmiş atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik." dediler.
Bağırsaklarında pislik taşıyan birer mahluk olmalarına rağmen kibirli bir şekilde "Allah bizi yanlış yolda görseydi, hiç itirazda bulunmayacağımız melekler indirirdi" diyerek gülünç bir büyüklenme duygusuna kapılan bu kişiler; Nuh Aleyhisselam'ı dinleyen herkese "O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin ve ilahlarımızın onu nasıl cezalandıracağını görün" diyerek, insanları bu İlahi davetten uzaklaştırmak istediler. Bu haksız sözler ve hakaretler üzerine Nuh Aleyhisselam kavmine şöyle seslendi.,
"Ey kavmim, bende bir şaşırmışhk ve sapmışlık yoktur. Ben size alemlerin Rabbi tarafından gönderilen güvenilir bir peygamberim. Sizin bilmediğiniz gerçekleri ben Allah'tan biliyorum ve bana bildirilen bu gerçeklerle size öğüt veriyorum. Peki size ne oluyor ki, sizi uyarı p-korkutarak sakınmanız ve belki rahmete kavuşturulmanız için aranızdari bir adam aracılığıyla Rab-binizden bir hatırlatmanın gelmesine şaşırıyorsunuz!. Kullarını sapıklıkta bırakmak istemeyen Allah'tan böyle bir lutfu, böyle bir yardımı niye ummuyorsunuz? Alemlerin Rabbi olan Allah'ın kendisine eş koşulmasına aldırmayacağını ve sizleri başı boş bırakacağını mı zannettiniz? Rabbiniz sizleri sadece Kendisine kulluk etmeye davet ediyor ve bu daveti kabul etmezseniz, sizleri helak edeceğini bildiriyor. Yine de korkup-sakın-mayacak mısınız?"
Hocam, Hazret-i Nuh'un bu davetini kimse kabul etmedi mi?
Nuh Aleyhisselam'ın gizli ve açık yürüttüğü bu İlahi davete sadece bazı fakirler, toplum nezdinde malı, makamı ve itibarı olmayan bazı kimseler icabet etmişti Seda hanım. Nitekim toplumdaki mal ve makam sahipleri bu fakirler nedeniyle de İlahi davete karşı çıkmışlar ve kendisi de fakir olan Nuh Aleyhisselam'a şöyle demişlerdi.,
"Sen herhalde bu anlattıklarınla bir karşılık kazanmak ve bizlere karşı üstün bir makama geçmek İstiyorsun. Fakat senin ve seninle beraber olanların bize karşı hiçbir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Çünkü senin bu davetine, basit görüşlü olan en fakirlerimizden başkası uymuyor. Şimdi sana böylesine sıradan aşağılık insanlar uymuşken ve sen onları yanından kovmazken, biz sana hiç inanır mıyız?"
Bu sözler, hiç kuşkusuz ki Nuh Aleyhisselam'ı hü-zünlendiren, derinden üzen sözler oluyordu. Çünkü Malik ül mülk yani herşeyin yegane sahibi olan Alİah Celle Celaİuhu nezdinde, kullarının fakir veya zengin, makamlı veya makamsız oİmasmın ne önemi vardı ki!. Bu kulların hepsi ölecek ve malsız, makamsız bir şekilde İiahi huzurda toplanmayacak mıydı? Bir insanı zengin yapabilen küçük bir toprak parçasının, Allah katında en ufak bir önemi, en ufak bir değeri olabilir miydi?
Nuh Aleyhisselam bütün bunları bilmesine rağmen kavminin insanlarına yine de merhametle yaklaşıyor, onların sapıklıklardan vazgeçerek sadece Allah'a kulluk etmelerini istiyordu. Ayrıca böyle bir davette bulunurken, onlardan ne mal, ne de para talep ediyordu. Tek isteği onların bu daveti kabul etmeleri ve kurtuluş bulmalarıydı. Nitekim bu duygularla tekrar seslendi kavmine.,
"Ey kavmim, ben sizden bu davetime karşılık bir mal, bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, benim ecrim yainızca alemlerin Rabbine aittir. Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Ben sadece müslümanlardan olmakla emrolun-dum. Ayrıca iman edenieri de yanımdan kovacak değilim. Şayet onları kovarsam, Allah'tan gelecek azaba karşı bana kim yardım edecek, hiç düşünmez misiniz? Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar ve onların hesabı yalnızca Allah'a ait olacaktır. Ben ise sadece bir uyarıcı, apaçık bir korkutucuyum."
Nuh Aleyhisselam bunları söyledi kavmine. Uzun yıllar süren davetinde, her şeyin yegane yaratıcısı olan Allah'ı ve Allah'ın nimetlerini hatırlattı kendilerine. Bu daveti kabullenmezler ve küfürlerinde ısrar ederlerse, topluca helak edileceklerini bildirdi. Uzun uzun anlattı, izah etti bu gerçekleri onlara. Kavminin Önde gelenleri. Nuh Aleyhisselarmn bu sözlerine bir yanıt, bir karşılık veremiyorlardı artık. Çünkü apaçık doğruları. apaçık örneklerle gözler Önüne seriyordu Nuh Aley-hisselam. Böylesine hak ve doğru sözlere ne diyecekler, nasıl karşılık vereceklerdi ki!. Nitekim Nuh Aleyhis-selam'ın sözlerine sözle, fikirlerine fikirle karşılık veremeyeceklerini anladıklarından, günümüzdeki zalim yöneticiler gibi kaba; güçlerini ortaya koydular. Hepsi bir araya gelerek bu kaba güçleriyle tehdit ettiler Nuh Aieyhisselam'ı ve kızgın gözler, öfkeli sözler ile "Eğer bu söylediklerine bir son vermeyecek olursan, gerçekten taşa tutulanlardan olacaksın" dediler.
Tabi ki bu tehdit île Nuh Aleyhisselam'ın susmasını, hemen susuvermesini bekliyorlardı. Çünkü bu zayıf ve kimsesiz adam, kendi güçleri karşısında başka ne yapabilirdi ki!. Fakat ne gariptir ki Nuh Aleyhisselam bu tehditler karşısında ne korkmuş, ne de susmuştu. Kendisini taşlayarak öldürmekle tehdit eden kavminin karşısına korkusuz gözlerle dikilmiş ve hiç çekinmeden şu cevabı vermişti kendilerine..
"Ey kavmim, Rabbimin bana verdiği makam ve Allah'ın ayetleriyie sizleri uyarıp-korkutmam eğer sizlere ağır geliyorsa, ben şüphesiz Allah'a tevekkül etmişim. Artık siz Allah'a eş koştuğunuz bütün ortaklarınızla toplanıp, bana ne yapacağınızı bir hükme bağlayın da, içinizdeki bu arzu size bir dert. bir üzüntü olmasın. Sonra hakkımdaki bu hükmünüzü, bana hiç mühlet vermeden uygulayın. Çünkü ben sizin bana vermek istediğiniz cezadan değil, Allah'ın size vadettiği azaptan, bu azap ile helak edilmenizden korkuyorum."
Kavminin ileri gelenleri çıldırtan sözler oluyordu bunlar. Onlar Nuh Aieyhisselam'ı korkutmak istemelerine rağmen. Nuh Aleyhisseîam hiç korkmuyor ve bir de kendilerini korkutmaya kalkışıyordu. İşin tuhaf tarafı bir tehdit olarak kendisini değil. Allah'ı getiriyordu karşılarına!. Kendilerini Allah ile, Allah'ın vaat ettiği azap ile korkutuyordu. Oysa uzun yıllardır aynı sözleri söylemesine rağmen ne böyle bir azap gelmiş, ne de helak edilmişlerdi. İçlerinde kabaran bu öfke ile "Ey Nuh, bizimle uzun yıllardır hep çekişip-durdun ve bu çekişmelerde çok da ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, bize ne zamandır va'dettiğin şu azabı getir de görelim" dediler.
Hocam, ne büyük cesaret!.
Bu cahillere özgü bir cesarettir Hamdü. Tarih boyunca şeytanın vesveseleri ve yalan vaadleriyle azan insan nefsi, kendilerini helaka götürecek böylesi cahilliklerde çok bulunmuştur. Cahillere Özgü bir cesaret sahibi olan böylesi kimselerin korkmadan söyledikleri bu sözler, hiç kuşkusuz ki Nuh Aleyhisselam'ı korkudan titreten sözlerdi. Çünkü bu insanlar ne istediklerini, nasıl bir azabı çabuklaştırmaya çalıştıklarını bilmiyorlardı!. Yoksa onlar bu İlahi vaadin bir yalan olduğunu veya bu vaadin sahibi olan Allah'ı aciz bırakacaklarını mı sanıyorlardı!. Nuh Aleyhisselam bu duygu ve düşüncelerle çok açık bir şekilde cevap verdi kavmine.,
"Ey kavmim. Allah dilediği zaman vadettiği o azabı size getirecektir ve sizler O'nu aciz bırakacak değilsiniz. Bu küfürlerinizden dolayı Rabbim sizleri hidayete layık görmüyorsa, benîm vereceğim öğütlerin sizlere hiçbir yararı olmaz. Fakat yine de söylemek isterim ki O sizin Rabbinizdir ve sizler isteseniz de, istemeseniz de O'na döndürüleceksiniz."
Ne var ki bu anlamlı sözler, kör gözler ve sağır kulaklar için yine hiçbir şey ifade etmiyordu!.
Geminin Yapılması Ve Büyük Tufan
Kavmine bir peygamber olarak gönderilen Nuh Aleyhisselam, kavminin içinde dokuzyüzelli sene yaşamıştı. Nice yeni nesiller doğmuş, nice insanlar küfürlerinde ısrar ede ede ölmüşlerdi. Çok uzun yıllar kavmini sadece Allah'a ve Allah'a kulluğa davet eden Nuh Aleyhisselam artık yorulmuş ve küfürde inat eden bu kavimden ümidini kesmeye başlamıştı. Kendisine inanan az sayıdaki müminlere eziyet eden, hileli düzenler kuran bu kafirler, hiç kuşkusuz ki artık dönmezler, dönemezlerdi. Bunlardan doğan yeni nesiller de, toplumsal çoğunluğun ve küfürde ileri giden kimselerin tesirinde kalarak, onlar da kötülükte sınırı aşan bir facir, bir kafir olarak yetişiyorlardı. Nuh Aleyhisselam yüzyılların verdiği bir yorgunluk ve açıkça gördüğü bu umud-suzluk ile Allah'a yönelerek şöyle dua etti.,
"Ey Rabbim, gerçekten ben lavmimi gece ve gündüz davet edip durdum. Fakat benim davet etmem, onlarda bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Sen'in onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösteri p-diretti-ler. Sonra ben onları açıktan açığa davet ederek, davamı hepsine ilan ettim. Etraftan çekinerek bu daveti kabul etmeyenler bulunabilir düşüncesiyle, onlara gizli gizli davetlerde de bulundum. Seni ve Senin nimetlerini hatırlattım hepsine. Fakat onlar bana isyan ettiler; mal, makam ve çocuklarıyla azan kimselere özendiler. Kendilerine "İlahlarınız olan Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve Nesr'i sakın bırakmayın" diyen kimselere uydular. Kavmim beni yalanladı Rabbim. Bu yalanlamalarına karşılık, bana yardım et. Çünkü ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen intikam al ve yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma. Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Sen'in kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar kötülükte sınırı aşan kafirlerden başkasını doğurup-yetiştirmezler. Ya Rabbim, benimle onların arasını açık bir hükümle ayırarak beni ve benimle birlikte olan mü'minleri kurtar. Beni. annemi-babamı, mümin olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalim olanlara da yıkımdan başkasını arttırma."
Nuh Aleyhisselam'ın tarihe geçen bu duası, alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu katında kabul gören bir dua olmuştu. Nitekim yüzyılların mücadelesini, yorgunluğunu, hüznünü ve umudsuzluğunu ifade eden bu yakarıştan sonra, Rabbimiz Nuh Aîeyhisse-lam'a şöyle vahyetti.,
"Ey Nuh. Şimdiye kadar iman edenlerin dışında, kesin oiarak başka hiç kimse inanmayacak. Artık ateş ehli oldukları kesinlik kazanan bu sapıkların yaptıklarından dolayı hiç üzülme. Bizim gözlerimizin önünde ve vahyimizle gemiyi imal et. Bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, geminin içine her {tür hayvandan) ikişer çift ile, azabı hakedenlerin dışında kalan aileni de yerleştir. İhanet edenler ve zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar boğulacak olanlardır."
Hocam, buradaki tandır kelimesinden veya tandırın kızışmasından neyi anlamamız gerekir?
Merve hanım. Tandır kelimesi, içinde ateş olan üstü kapalı fırına denilmektedir. Ben bu söz ile magma tabakalarında ateş bulunan yeryüzünün kastedildiğini sanıyorum. Bu sözün tufan ile ilgisini anlayabilmemiz için, Rabbimizin "Suyu yerin altına kaçırsak, onu çıkarmaya hanginizin gücü yeter" hitabını düşünmemiz gerekir. Bildiğiniz gibi yer ve gök arasında devrialem yapan, devamlı bir şekilde dolaşan su, yeryüzünün belli bir derinliğine indikten sonra buharlaşarak tekrar yüzeye çıkmaktadır. Çünkü yerin altına doğru inildikçe, sıcaklık her otuzüç metrede bir derece artmaktadır.
Jeoterm derecesi.
Evet Fatih. Bilirfî adamlarının jeoterm derecesi dedikleri bu sıcaklık artışı, beili bir derinlikte suyu buharlaştı rarak, bu suyun yerin altına kaçmasını engellemektedir. Zaten şanı yüce Rabbimiz de bizlere bu gerçeği işaret etmekte ve "Ben yer kabuğunu biraz soğutur ve suyu yerin altına kaçırırsam, bu suyu artık kim çıkarabilir?" diyerek bizleri iman dolu bir şüküre davet etmektedir.
Şükürler olsun Rabbîmize.
Evet, hepbirlikte "Rabbimize şükürler olsun" diyerek konumuza devam edelim Hamdi. Yaptığımız bu -kısa açıklamadan sonra tufan öncesi tandırın kızıştırıl-ması ifadesinden, yeryüzü katmanlarındaki bu sıcaklığın arttırıldığını anlamamız gerekir. Çünkü bu sıcaklık arttırıldığında yeraltındaki bütün sular yer üstüne çıkacak ve göklerde bulunan bulutların da sularını boşalt-masıyla, gerçek bir tufan yaşanacaktır.
Rabbimizin ""Ey Nuh. Şimdiye kadar iman edenlerin dışında, kesin olarak başka hiç kimse inanmayacak. Artık ateş ehli oldukları kesinlik kazanan bu sapıkların yaptıklarından dolayı hiç üzülme" emriyle karşılaşan Nuh Aleyhisselam. kavmine yönelik tüm davetlerine artık son vermişti. Çünkü Allah Celle Celaluhu kendisine, kesin bir ifade ile bundan sonra başka hiç kimsenin inanmayacağını bildirmişti. O halde artık bunlaria uğraşmasına, bunları doğru yola getirebilmek için çırpınmasına hiç gerek yoktu. Bu İlahi gerçeklerle karşılaşan Nuh Aleyhisselam, ateş ehli oldukları kesinlik kazanan bu kimselere artık öfkelenmiyor ve bunların yaptıkları için artık üzülmüyordu da!. Nasıl olsa kendilerine vadedilen azaba kavuşacaklar, kavuşuvereceklerdi bu sapıklar!.
Nuh Aleyhisselam Rabbimizin gözetimi altında ve peyderpey inen vahiy ile gemiyi yapmaya başlamıştı. O zamana kadar hiç gemi görmeyen ve geminin ne olduğunu bilmeyen Nuh Aleyhisselam, yaptığı şeyin ne olduğunu, bittiği zaman neye benzeyeceğini ve bu acaip şeyin kendilerini tufandan nasıl koruyacağını da hiç bilmiyordu. Çünkü geminin ne olduğu ve nasıl ya-pacaklanyla ilgili emirler kendisine peyderpey geliyor, kendisi de kuşkudan uzak bir iman ve teslimiyet ile bu emirlerin gereğini yapıyordu.
Allah'a ve Allah'ın gönderdiği peygambere inanan az sayıdaki mümin de yardım ediyordu Nuh Aleyhisselam'a. Gerçi o zamana kadar hiç gemi görmeyen bu müminler de ne yaptıklarını pek bilmiyorlar ancak iman ettikleri peygamberlerine itaat ederek çalışmaya devam ediyorlardı. Tahtaları Nuh Aleyhisselam'ın söylediği şekilde birer birer kesiyorlar ve bu tahtaları çivi dedikleri şeylerle birbirine çakıyorlardı!.
Nuh kavminin Önde gelenleri için mü'minlerin yaptığı bu çalışmalar bir alay ve eğlence konusu oluyordu!. Her gün Nuh Aleyhisselam ile birlikte çalışan mü'minlerin yanına uğruyorlar ve acayip bir şey yapmaya çalışan bu tuhaf insanlarla uzun uzun alay ediyorlardı. Nuh Aleyhisselam'ın bu haline bakarak "Gördünüz mü bak! Vedd, Suva, Yeğus sizlere aşağılatıcı bir azap göndererek, sizleri ne duruma düşürdü!." diyerek gülüşüyorlardı. Nuh Aleyhisselam ise büyük bir ciddiyetle gemiyi yapmaya devam ediyor ve kendileriyle alay eden kimselere şu kısa cevabı veriyordu.,
"Eğer bizimle alay ederseniz, bizle alay ettiğiniz gibi çok yakında bizler de sizinle alay edeceğiz. Çünkü aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve sürekli azabın kimin üstüne çökeceğini çok yakında göreceksiniz."
Alay edenlere hiç aldırış etmeden geminin yapımına devam eden müminler, bir süre sonra bu işi bitirmişlerdi. Nuh Aleyhisselam'a inanan mü'minler bu işi bitirmişlerdi ama yaptıkları acaip şeyin ne olduğunu ve nasıl yüzeceğini' henüz anlamış değillerdi. Çünkü denizden ve dalgalardan uzak bir karada bile ağaç desteklerle ayakta durabilen bu acaip şey, dalgalı sularda nasıl ayakta kalabilecek ve nasıl yüzecekti ki!. Akıllarını hayrete düşüren bu durum karşısında imanları ile direnmeye çalışan bu mü'minler, nefsi ve şeytani tüm vesveselere rağmen iman ve teslimiyetten uzaklaşmak istemiyorlardı. Çünkü onlar akıllarına değil, akılları da dahil herşeyi yaratan Allah'a iman etmişlerdi.
Evet, dünya tarihindeki bu ilk geminin yapımı tamamlanınca, Rabbimizin Nuh kavmine vadettiği azabın vakti gelmişti. Nitekim İlahi emir gereği tandırın kızıştığı, yer altındaki suların coşkun kaynaklar halinde fışkırmaya başladığı sırada Rabbimiz Nuh Aleyhisse-lam'a "Herbirinden ikişer çift (hayvan) ile azabı hake-denlerin dışında kalan aileni ve iman edenleri gemiye yükle" buyurdu. Nuh Aleyhisselam hemen bu emirin gereğini yaptı ve etrafındaki müminlere "Hemen gemiye binin. Bu geminin yüzmesi de, demir atıp durması da Allah'ın adıyladır. Şüphe yok, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir" dedi. Zaten kendisiyle beraber çok az kimse iman etmişti.
Rabbimiz daha sonra göğün kapılarını da açmış, gökyüzündeki bütün bulutlar olanca yüklerini yeryüzüne boşaltmaya başlamışlardı. Ve yeraltından coşkun kaynaklar halinde fışkıran sular ile gökyüzünden boşalan bu sular, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşmeye yöneldi. Yükselen bu sular ile gemi de yükselmeye, Rabbimîzin gözetimi altında akıp-gitmeye başladığında Nuh Aleyhisselam "Bizi o zulmeden kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun. Rabbim, beni kutlu bir konakta indir. Sen konuklayanlann en hayır-lısısın" duasında bulundu.
Nuh Aleyhisselam'ın gemisi vadileri ve ovaları dolduran suların dağ gibi dalgaları içinde yüzmekteyken, Nuh Aleyhisselam yüksek bir kenara çekilmiş olan oğlunu gördü. Büyük bir şaşkınlık ve üzüntü hissetti içinde. Çünkü mü'min zannettiği bu oğlunun kendisiyle beraber gemiye bindiğini sanıyordu. Fakat gemide değildi, gemiye binmemişti sevgili oğlu!. Üzüntü ve şaşkınlık ile önce ne yapacağını bilemedi!. Sonra yüreğini titreten derin merhamet duygularıyla seslendi oğluna..
"Ey oğulcağızım, bizimle birlikte gemiye bin ve sakın kafirlerle birlikte olma."
Bir baba, bir peygamber merhametinin kelimelere dönüştüğü bu sözler, Nuh Aleyhisselam'ın oğluna hiç tesir etmemişti. Tahtalardan yaptığı acayip bir şeyin üzerine binen bu ihtiyar babası, herhalde ne söylediğini bilmiyordu!. Önce dalgalar arasında sallanıp duran gemiye, sonra hiç sallanmadan durmakta olan yüksek dağlara baktı. Hiç kuşkusuz ki bu yüksek ve sağlam dağlar, dalgalar arasında sallanan şu acayip şeyden çok daha güvenliydi!. İşte kendisine göre gerçekçi ve akılcı olan böylesi düşüncelerle babasına dönerek "Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur!." dedi.
Nuh Aleyhisselam. kendisine bu cevabı veren oğlunun ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Allah'ı ve Allah'ın hükmünü bir tarafa bırakan bu realist oğul, kendi aklıyla bir kurtuluş yolu bulduğunu zannediyordu! Oysa Allah'ı ve Allah'ın hükmünü gözardi edecek büyük bir akılsızlıkta bulunduktan sonra, geriye kalan küçücük akih kullanmaya çalışmanın ne faydası vardı ki!. Yine de acıyarak, yine de merhamet ederek cevap verdi oğluna.,
"Ey oğlum!. Allah'ın emri ile gerçekleşen bu tufandan, bizleri esirgeyen" Allah'dan başka sığınılacak bir yer, bir koruyucu yoktur."
Ancak bu sözü de dinlemedi oğlu!. Ve oğlunu kurtarabilmek için çırpınan böyle bir baba ile isyanında inat eden böyle bir oğulun arasına büyük bir dalga giriverdi. Artık yapılacak hiçbir şey yoktu. Oğlunun bu dalga ile boğulmak üzere olduğunu gören Nuh Aleyhisselam hemen Allah'a yöneldi ve 'Ya Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve Sen'in ailemi kurtaracağına dair vaadin de haktır. Sen hakimlerin hakimisin" diyerek, Rabbimizden oğlunu kurtarmasını diledi. Nuh Aleyhisselam'ın bu duası üzerine şanı yüce Rabbimiz "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o. salih olmayan bir İş yapmıştır, öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Ben'den isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum" buyurdu.
Nuh Aleyhisselam bu İlahi hitab karşısında korkudan büzülüverdi. Kan bağı ile değil, iman ve İtikat bağı ile müsiümanlann gerçek bir aile, gerçek bir kardeş olduklarını farketti. Peygamber oğlu dahi oîsa, bir kimsenin mümin bir aiieden olabilmesi için, iman ve salih amel sahibi olması gerektiğini anladı. İşte bu anlayış ile "Ya Rabbim, bilgim olmayan şeyi Sen'den istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum" diyerek, teslimiyetini ve acizliğini bildirdi Rabbimize.
Sonra oğlunu yutan dalgalara ve derin sulara tekrar baktı. Acaba oğlumun da boğulanlar arasında olacağını bilseydim, "Artık Sen intikam al ve yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma... Zalim olanlara da yıkımdan başkasını arttırma" duasında bulunur muydum sorusunu sordu kendisine. Kalbinin derin bir köşesinde hissettiği "Bulunmazdım, biraz daha sabreder, biraz daha anlatırdım" cevabını, her nedense açığa çıkarmak istemedi. Çünkü oğlu kendisi için ne kadar önemliyse, diğer insanlar da Allah için o kadar önemli değil miydi? O halde insanları Allah'a kulluğa davet eden bir müslüman, sevdiği bir hanıma veya evladına ne kadar merhametle yaklaşacak ve onlara ne kadar sabredecekse, diğer insanlara da o kadar merhametle yaklaşması ve sabretmesi gerekiyordu. Bütün bunları düşünmesine ve bilmesine rağmen yine de kendisini suçlamadı, kendisini suçlayamadı Nuh Aleyhisselam. Çünkü oğlu da dahil olmak üzere herkese büyük bir sabırla yaklaşmış, İlahi gerçekleri çok uzun yıllar gece ve gündüz, gizli ve açık olarak anlatmıştı!. Artık onlar için üzülmenin hiçbir gereği ve anlamı yoktu.
Netice olarak Allah'ın ayetlerini yalanlayan bu kötü kavimle beraber gizli inkarında ısrar eden bu oğlu da boğulanlardan olmuştu. Babasının peygamber olması, ona bir yarar sağlamamış, onu kurtaramamıştı. Çünkü İnsanlar ancak ve ancak kendi amelleriyle kurtulabilirlerdi. İnkar ve küfürlerinde ısrar eden Nuh kavmi ise ebedi kurtuluş fırsatlarını kaçırmışlardı. Nitekim şanı yüce Rabbimiz bu kimseler hakkında "Onlar inkarları dolayısıyla önce suda boğuldular, sonra ateşe sokuldular" buyurarak, onların acıklı akibetini bizlere bildirmektedir.
Allah'ın bu inkarcı kavim üzerindeki sözü gerçekleştikten ve tüm kafirler helak edildikten sonra, Rabbimiz "Ey yer suyunu yut ve ey gök sen de suyunu tut" emrini verdi. Bu İlahi emir üzerine sular çekildi ve tufanın yüksek dağları dahi kuşattığının bir işareti olarak gemi Cudi dağı üstünde karaya oturdu. Rabbimiz Nuh Aleyhisselam'a "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve bereketlerle gemiden in. Yeryüzünde yine çoğalacak ve nimetlerimizden yine yararlanacaksınız. Daha sonra yoldan çıkanlara ise bizden yine acıklı bir azab dokunacaktır" buyurdu. Böylece insanlık için yeni bir sayfa açılmış, yeni bir dönem başlamış oldu..
Hocam bu Cudi dağı nerede? Bilmiyorum Merve!.
Nuh'un gemisini arayanlar, nerede arıyorlar? Onu da bilmiyorum Merve!. Çünkü biz Nuh'un gemisini değil, Nuh gibi müminleri arıyoruz. O gerçekten Allah'ın seçkin kullarındandı. Büyük bir sebat ve merhamet ile uzun asırlar davette bulunmuş bir sabır timsali, büyük bir ihsan ve İhlas sahibi idi.
Alemler İçinde selam olsun Nuh Aleyhisselam'a ve ona İman eden müminlere..
Ad Kavmi Ve Hud Aleyhisselam
Büyük tufandan sonra insanoğlu yine yeryüzünde çoğalmaya başlamışlardı. Tufanın gerçekleşmesinden üç- dört nesil sonra Yemen'in Ahkaf bölgesinde ortaya çıkan Ad kavmi, bu adı İsmi Ad olan bir kişiden alıyordu. Rivayetlere göre Ad denilen bu kişinin babası İvaz, İvaz'ın babası Sam, Şam'ın babası ise Nuh Aley-hisselamdır.
Ad denilen bu kişinin bir araya getirdiği ve geliştirdiği bu topluluğa, Ad kavmi deniliyordu. Ad kavmi, Rabbimizin lutfu ile İnsan neslinin yaratılış bakımından en güçlü, en kuvvetli nesillerinden birisiydi. Bulundukları yerleri imar ediyorlar, yüksek sütunlar üzerinde binalar yapıyorlar, tarihte benzeri görülmemiş bir şehir inşa ediyorlar, birbirinden güzei bağlar ve bahçeler meydana getiriyorlardı.
Ahireti ve cenneti unutmuş gibiydiler!. Hiç ölme-yecekmiş gibi dünya için çalışarak, dünyayı bir cennet haline getirmek ve bu cennet ile avunmak istiyorlardı. Nitekim tarihe geçen meşhur İrem bağları, Ad kavminin böyle bir cennet arzusuyla ve dünyayı cennete benzetmek hevesiyle meydana getirdikleri bağlardı.
Hocam, insanların yeryüzünü imar etmeleri ve bir cennete benzetmek İstemeleri yanlış mı?
Bu meseleye itidalli yaklaşılır ve gerçek cennet ile insanları bu cennete götürecek ameller ihmal edilmezse, elbetteki yanlış değildir Merve!. Ne var ki çok kısa bir süre yaşayacakları yeri bir cennet haline getirmeye çalışan insanlar, ölümsüz olarak yaşayacakları ebedi cenneti ve kendilerini bu ebedi cennete götürebilecek amelleri unuturlarsa, bu insanlar büyük bir şaşkınlık ve sapıklık içine girmiş olurlar. Çünkü bir saat kadar yaşayacakları fani bir dünyayı cennete benzetmeye çalışırlarken, ebedi hayatlarını geçirecekleri yeri cehennem durumuna getirmektedirler.
Böylesi bir yaklaşımla dünyayı küçücük bir cennete benzetebileceklerini düşünsek bile, ebedi cehenneme razı olarak bu kısacık cennete talip olmak, elbetteki akıllıca bir iş, akıllıca bir tercih değildir. Kur'an-ı Kerim ifadesine göre bir saatlik olan dünya hayatımızı, kısa bir otobüs yolculuğuna benzetecek olursak: bu otobüste ne derece eğlendiğimiz veya ne derece rahat ettiğimiz mi önemlidir, yoksa hangi durakta ineceğimiz ve hangi akıbetle karşılaşacağımız mı?
Elbetteki ikincisi hocam.
Tabi ki öyle Hamdi. Mesela bir saatlik mesafede büyük bir çiftliğinizin ve, bu çiftliğin içinde muhteşem köşklerinizin olduğunu düşünelim. Size vadedilen bu geniş çiftliğe gitmek ve orada huzur içinde yaşayabilmek için bir otobüse biniyorsunuz. Otobüsün içindeki büyük bir kavga, büyük bir itişip-kakışma dikkatinizi çekiyor. Herkes daha iyi bir yere oturabilmek, bu yolculuğu daha iyi geçirebilmek için birbiriyle mücadele ediyor. Ayaktakiler tahta bir sandalyeye oturmaya, tahta sandalyeye oturanlar koltuğa geçmeye, koltuğa geçenler kuştüyü divanlara yatmaya çalışıyorlar!. Siz ise yolcuların büyük bir çoğunluğu gibi ayakta yolculuk ediyorsunuz. Yolcular arasında sıkışarak ve biryerlere tutunup düşmemeye çalışarak bu yolculuğu yaparken, hiç tanımadığınız birisi geliyor yanınıza. Sizin bir dos-tunuzmuş gibi size gülümseyerek "Gideceğiniz yerdeki çiftliğinizi ve köşklerinizi bana verirseniz, sizi bir sandalyeye veya bir koltuğa oturtabilirim" diyor. Şimdi söyleyin bana. böyle bir teklife ne cevap verirsiniz?
Ben o adamı döverim hocam!.
Onu tutabileceğini ve dövebileceğini zannetmiyorum Hamdi!. Çünkü kısa bir ahiret yolculuğu olan bir saatlik dünya hayatında, insanlara böyle bir teklifte bulunan kimse şeytanın ta kendisidir. Ve ne yazık ki bir saatlik bu yolculuk ile nereye gittiklerini, neyle karşılaşacaklarını unutan milyarlarca insan, şeytanın bu sinsi teklifini kabul etmekte ve kısacık dünya hayatları için ebedi ahiret güzelliklerini satmaktadırlar!.
Ne kötü bir ahş veriş!.
Doğru söylüyorsun Veli. Gerçekten çok kötü bir alış-veriştir bu!. Nitekim Ad kavmi de, şeytana aldanarak böyle bir ahş-verişte bulunmuşlardı. Ahireti ve ahi-ret akıbetlerini unutarak dünyaya yönelmişler, her insanın fıtratında yani yaratılışında bulunan ebedi cennet arzusunu, geçici dünya hayatı ile tatmin etmeye çalışmışlardı. Din adına yaptıkları ibadetler ise kendilerine Allah'tan bir kanıt, bir delil olmaksızın yüce anlamlar vererek isimlendirdikleri şeylere yönelmek ve bunları Allah'a eş koşarak, onlara tapınmak idi.
İşte böylesi bir şaşkınlık ve sapıklık döneminde, Rahman olan Ra-bbimiz Ad kavmine kardeşleri Hud'u gönderdi. Peygamberlikle görevlendirilen Hud Aley-hisselam, rahmet ve merhamet dolu duygularla şöyle seslendi kavmine.,
"Ey kavmim. Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Sadece Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Nuh kavminden sonra sizi yeryüzünde halifeler kılan, sizin yaratılışta gelişmenizi arttıran Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Size hayvanlar ve çocuklar ile, bahçeler ve pınarlar ile yardım eden Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya İle oyalanmaktan, İnsanlara zorbaca davranmaktan ve kendi uydurduğunuz şeylere tapınmaktan vazgeçin. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım. Çünkü Rabbiniz sizleri sadece kendisine kulluk etmeye davet ediyor ve bu İlahi daveti kabul etmezseniz, sizleri helak edeceğini bildiriyor. Yine de korkup-sakmmayacak mısınız?"
Güçlü ve gelişmiş bedenleriye azgınlaşan Ad kavmini şaşırtan bir davet olmuştu bu!. Sanki kendilerini hor gören, kendilerini küçümseyen sözlerdi bunlar. Oysa onlar kendilerini yeryüzünün en kuvvetli ve en gelişmiş insanları olarak görüyorlardı. Hud denilen bu kişi ilahlarına bir ilah daha katmak isteseydi, tabi ki buna karşı çıkmazlardı. Fakat Allah'ın yardımcıları olan diğer bütün ilahları reddetmek ve sadece Allah'a kulluk etmek de neyin nesiydi!. Diğer ilahlara inanmayan, yerlerdeki ve göklerdeki bütün işleri Allah'ın yaptığını zanneden bu adam, herhalde aklını yitirmiş olmalıydı!. İşte bu düşünceler ile Hud Aleyhisselam'a şu cevabı verdiler.,
"Ey Hud. Gerçekten biz seni akli bir yetersizlik içinde görmekteyiz. Belli ki bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır. Bu sözlerinle bir üstünlük elde etmek istiyorsan, şunu bil ki biz senin yalancılardan olduğunu sanmaktayız. Çünkü sen bize apaçık bir mucize ile gelmiş değilsin. Biz senin bu boş sözlerinle ilahlarımızı terkedecek ve sana iman edecek değiliz."
Hocam, bu insanlar yaptıkları her İşte dünyevi bir menfaat bekledikleri için, peygamberleri de kendileri gibi zannediyorlar!.
Güzel bir noktaya temas ettin Velî. Karşılıksız bir iş yapmayan ve birbirleriyle devamlı bir üstünlük mücadelesinde bulunan bu insanlar, kendilerini dünyevi bir karşılık beklemeden Allah'a davet eden peygamberleri ve aynı davette bulunan diğer müminleri de böyle itham etmektedirler.
Oysa mü'minler bir karşılık beklemiyorlar!. Yine de böyle söylemeyelim Hamdi!. Çünkü mü'minler bu davetleri için insanlardan küçük ve geçici bir karşılık değil, alemlerin Rabbi olan Allah'tan büyük ve kalıcı bir karşılık bekliyorlar. Mesela bir padişah size kölesini göndererek bir ekmek İstese, bu ekmek karşılığında kölenin vereceği bir kuruşu mu, yoksa padişahın vereceği bin altını mı istersiniz?
Teşekkür ederim hocam. Şimdi anladım.
Bu güzel gerçeği anladığın için ben de teşekkür ederim Hamdi. Tekrar konumuza dönecek olursak, kavminin bu sözleriyle ve böylesi ithamlarıyla karşılaşan Hud Aîeyhisselam, Allah'tan sabır ve yardım dileyerek şöyle seslendi kavmine.
"Ey kavmim, sizi uyarıp-korkutmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden bir hatırlatmanın gelmesine mi şaşırıyorsunuz!. Bunun için mi beni akli yetersizlik içinde görüyorsunuz. Oysa sizler hiç düşünmeden düzmece şeyler uyduruyor ve yine hiç düşünmeden onlara tapıyorsunuz. Allah'ı şahid tutarım ve sizler de şahidler olun ki, gerçekten ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Çünkü bende akli yetersizlik yoktur. Çünkü ben alemlerin Rabbinden bir peygamberim ve size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ayrıca buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratan Rabbimden başkasına ait değildir. Artık bu gerçekleri aklederek Allah'tan korkup-sakımn ve bana itaat edin."
Ne yazık ki insanları ebedi kurtuluşa çağıran bu apaçık davet, Ad kavmi tarafından inkar ve alayla karşılandı. Hud Aîeyhisselam ise kavminin böylesi alay, iftira ve eziyetlerine rağmen bu apaçık davetini uzun süre devam ettirdi. Ancak Ad kavmi inkarında yine ısrar ediyor ve kendilerini Allah'ın azabıyla tehdit eden Hud Aîeyhisselam'a gülerek baktıktan sonra "Şayet doğru söylüyorsan, o azabı bize getir" diyorlardı. Tabi ki sabır ve merhamet sahibi Rabbimiz onlara bu azabı hemen göndermedi. Çünkü şanı yüce Rabbimiz Sünne-tullah ile tehdit ettiği hiçbir kavmi hemen helak etmemiş, her kavme İlahi daveti anlayabilmeleri için bir süre, bir mühlet vermiştir. Nitekim İlahi davetle alay eden ve inanmadıkları azabın bir an önce gönderilmesini isteyen Ad kavmine de, belki akıllarını başlarına toplarlar ve belki düşünürler diye bir mühİet verdi Rabbimiz. Verdiği bu mühlet döneminde umulur ki dönerler ve İlahi gerçekliği anlarlar diye bazı musibetler gönderdi Ad kavmine. Bu nedenle yıllarca yağmur yağmadı Ad kavminin bağ ve bahçelerine, uzun süren bu kuraklık ile dereler ve pınarlar kurumaya başladı.
Bağ ve bahçelerinin şiddetli susuzluktan kuruduğunu, hayvanlarının telef/olduğunu gören Ad kavminin önde gelenleri, şeytanın vesveseleri ile yine akıllanmadılar!. Yaşadıkları bu durumu içinde bulundukları küfüre değil ilahların kızgınlığına yorumlayarak, bu sahte ilahlara adaklarda bulundular!. Ayrıca babalarından kalan bir geleneğe uyarak, Kabe'ye de kurban gönderdiler ve Allah'tan yardım istediler.
Hocam gerçekten çok garip. Bir tarafta Allah'ın gönderdiği peygambere ve bu peygamberin davetine karşı çıkıyorlar, diğer tarafta Kabe'ye kurban göndererek Allah'tan yardım istiyorlar!.
Bu gibi gariplikler, insanlık tarihinin her döneminde olduğu gibi günümüzde de oluyor Seda hanım. Kendi ülkelerinde peygamberi davete ve Allah'ın şeriatına karşı çıkan nice insan, hiç utanmadan Kabe'ye gitmekte ve şirke bulaşmış pis ellerini Allah'a açarak, liberal demokrasi dualannda bulunmaktadırlar!. Namazda müsİüman, yönetimde demokrat, ticarette kapitalist olmaya çalışan bu hacılar(!), aşırı dinci dedikleri normal müslümanlara da büyük bir düşmanlık duymaktadırlar. Dolayısıyle bu gibi insanlar ile, kendi ülkelerindeki Hud Aleyhisselam'ın davetini inkar etmelerine rağmen Kabe'ye kurban göndererek Allah'tan yardım dileyen Ad kavminin ileri gelenleri arasında önemli bir fark yoktur. Hepsi aynı şaşkınlık ve aynı sapıklık içindedirler.
Evet, bunca musibete rağmen inkarcılığa devam eden kavminin bu şaşkınlığını ve sapıklığını gören Hud Aîeyhisselam yine de "Ey kavmim, sadece Allah'a kulluk ederek Rabbinizden bağışlanma dileyin ve sadece O'ndan yardım isteyin. Yalnızca O'na tevekkül edin ki, üstünüze gökten sağanak yağmurlar yağdırsın ve gücünüze güç katsın." diyerek onlara tekrar tekrar nasihat ediyordu.
Fakat merhamet dolu bu sözler onların küfrüne küfür, öfkelerine öfke katmaktan başka bir işe yaramadı. Şeytanın körüklediği bu öfke İle Hud Aleyhisse-lam'a dönerek "Sen bize öğüt versen de, Öğüt verenlerden olmasan da bizim için farketmez. Biz senin sözlerine uyarak atalarımızın tapmakta olduklarını bırakacak değiliz." dedikten sonra şayet bu konuşmalara devam ederse onu şiddetle cezalandıracaklarını söylediler. Aynı tehditle karşılaşan Nuh Aleyhisselam, kendisini tehdit eden kavmine ne cevap vermişse; Hud Aleyhisselam da İmandan kaynaklanan aynı cesaretle, aynı cevabı verdi kavmine.,
"Allah'ın dışında bütün taptıklarınızı biraraya getirerek bana dilediğiniz tuzağı kurun. Sonra bana hiç süre de tanımayın. Ben sizden ve sizin hileli düzenlerinizden korkmuyorum. Çünkü ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. Muhakkak ki yeryüzünde debelenen her canlıyı denetim altında tutan Rabbim, dosdoğru bir yo! üzerinde olanı korumaktadır. Artık ben size Allah'ın davetini ve hükümlerini tebliğ ettim. Buna rağmen yüz çevirirseniz, Rabbim sizleri helak ederek sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip-koruyandır."
Uzun yıllardır hep aynı tehditle karşılaşan Ad kavmi "Biz azap görecek değiliz. Bu tehditlerin, geçmişte kalan geleneksel sözlerdir. Eğer gerçekten doğru sözlülerden isen, bize va'dettiğin şeyi getir bakalım" demeye devam ettiler.
Hud Aleyhisselam cahillere özgü bu cesareti şaşkınlıkla karşılayarak "Ben sizinle alemlerin yegane Rabbi olan Allah adına mücadele ederken, siz benimle kendinizin ve babalarınızın uydurduğu putlar adına mı mücadele ediyorsunuz?" dedikten sonra "Andolsun ki Rabbinizden üzerinize İğrenç bîr azab ve gazab gerekli kılındı. Öyleyse bekleyedurun, şüphesiz ben de sizlerle birlikte bekleyenlerdenim." diyerek, onları küfür dolu hayatlarına terketti. Çünkü peygamberlerine isyan eden ve küfürlerinde inatçı zorbaların emirleri ardınca yürüyen bu kavim için, artık yapılabilecek hiçbir şey yoktu!.
Nitekim kısa bir süre sonra Allah'ın emri gerçekleşmişti. Hem Allah'tan ve hem de yalancı tanrılarından yağmur isteyen Ad kavmi, kopkoyu bulutların kendilerine doğru yaklaştığını görünce bir anda sevinmişler, bu bulutların kendilerine bekledikleri yağmuru getireceğini sanmışlardı!. Oysa sevinç çığlıklarıyla karşıladıkları bu bulutlar, onlar için rahmet değil, azap bulutlarıydı. Nitekim bu azap bulutları Ad kavminin üzerine gelince, korkunç uğultularla beraber azgın bir kasırga başlamıştı. Azabı ve intikamı şiddetli olan Rab-bimiz, azgınlaşan Ad kavmini hemen helak etmemiş, onları bir anda öldürmeyi murad etmemişti. Bu müthiş kasırgayı, yedi gece ve sekiz gün aralıksız olarak onların üzerine musallat etti. Gelişmiş fıtratları, güç ve kuvvetleri ile büyükîenen, kibirlenen Ad kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oradan oraya savruluyor, bir yerden diğer bir yere çarptırılıyorlardı.
Ölmüyorlardı, bir an önce ölmek istemelerine rağmen bir türlü ölemiyorlardı!. 7-8 saniyelik veya 7-8 dakikalık bir can çekişme değildi bu!. Acı ve azap yüklü dakikalar geçiyor, acı ve azap yüklü saatler geçiyor, acı ve azap yüklü günler geçiyor fakat bitmiyor, bitmiyordu bu korkunç can çekişmeler!. Pınar kenarlarındaki bağ ve bahçelerde geçirdikleri güzel günlerini, güzel yıllarını çoktan unutmuşlardı!. Sanki bu azgın kasırganın içinde doğmuşlar, bu azgın kasırganın içinde büyümüşler ve bütün bir ömürlerini bu azgın kasırga ile oradan oraya savrularak geçirmişlerdi!.
Sabır sahibi olan ve İnsanların yaptıklarına uzun yıllar müdahale etmeden izleyen Rabbimizin, bu sabır yıllarından sonra gelen intikamı, böylesine şiddetli bir intikam oluyordu işte!. Bunu anlamıştı, bunu çok iyi anlamıştı Ad kavmi. Nitekim bu anlayış ile Hud'u, kardeşleri Hud'u arıyordu gözleri. Hiç dinlemek istemedikleri, yanlarından kovdukları Hud'u görmek ve "Ey Hud, inandık. Vallahi inandık, Billahi inandık" çığhkla-rıyla haykırmak istiyorlardı ona!. Fakat Hud'u, fakat Hud ile beraber iman eden müminleri göremiyorlardı aralarında!. Çünkü Rahman olan Rabbimiz, Hud Aley-hisselam'ı ve onunla birlikte iman edenleri bu inkarcı kavimden uzaklaştırmış ve kendi katından bir rahmet ile onları kurtarmıştı.
İnananları kurtaran Rabbimiz, gönderdiği ayetleri yalanlayan Ad kavmini ise böylesine büyük bir azap ile helak etmiş, onları dünyada da, kıyamet gününde de lanete tabi tutmuştur. Çok iyi anlıyor ve hiç kuşku duymadan iman ediyoruz ki va'dettiği her şey hak olan Rabbimiz güçlü ve üstün olandır, yerlerin ve göklerin yegane hakimidir.
Alemler içinde selam olsun Hud Aieyhtsselam'a ve ona iman eden müminlere..
Semud kavmi ve Salih Aleyhisselam
Ad kavminden yaklaşık ikiyüz yıl sonra tarih sahnesine çıkan Semud kavmi de, bu ismi ataları ve beyleri olan Semud'dan alıyorlardı. Ad kavmine mensup kimselere Adiler denildiği gibi Semud kavmine mensup kişilere de Semudiler denilmektedir. Şam ile Hicaz arasındaki Hicr bölgesine yerleşen ve burada gelişen Semud kavmi, Kur'an-ı Kerim'de Ashabu'i Hicr ismiyle de anılmıştır.
Kendilerini yeryüzünün halifeleri kılan Allah'ın verdiği güç ve İmkan ile bulundukları yeri imar eden, pınar kenarlarındaki bahçelerin içinde köşkler kuran, dağlardaki ve vadiİerdeki kayaları ustaca oyup-biçerek evler meydana getiren Semud kavmi de, bir müddet sonra ahireti unutmuş ve uydurdukları sahte tanrılarla Allah'a eş koşmaya başlamışlardı.
Tüm insanları ve insanlığı kapkara bir gölge gibi takip eden şeytan aleyhillane, boş vaadler ve vesveseler ile Semud kavmini de yoldan çıkarmıştı. Kendilerinden önceki Ad kavmi gibi azgınlaşan Semud kavmi, şehirlerde fesadı yaygınlaştırmalar, zulmü arttırmışlardı. Dünyadaki her şeye sahip olmak isteyen insanoğlu, kendi hemcinslerine de bu hırsla yaklaşmış ve zayıf gördükleri her insanı kendilerinin bir malı gibi kabul ederek onları ezmekten, onları sömürmekten çekinmemişlerdir. Allah'a ve insanlara karşı kibirlenerek büyüklük taslayan müstekbirler ile zayıf düşürülen muşta-zaflar arasındaki bu zulüm İlişkisi, ne yazık ki tarihin her döneminde karşımıza çıkmaktadır.
İşte yeryüzünde fesat ve bozgunculuğun çıktığı, dirlik ve düzenliğin kalmadığı böyle bir dönemde, kullarına karşı çok merhametli olan Rabbimiz, kavmini uyanp-korkutması için Salih Aleyhisselam'ı peygamberlikle görevlendirdi. Salih Aleyhisselam peygamberlikle görevlendirilmezden önce kavmi içinde güvenilen ve takdir edüen özel bir insandı. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde güzel ahlakı ve saygın kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmiş, kavmin ileri gelenleri "Salih ileride büyük bir insan olacak" demeye başlamışlardı. Çocukluk yıllarında bile Allah'ın lutfu ile putlara hiç tapmaması ise pek hoş karşılanmasa da yine de onun bu durumuna iyimser yaklaşmışlar ve "Büyüyünce anlar ve ilahlarımıza tapar" demişlerdi.
Hiç kuşkusuz ki gelişmeler bekledikleri gibi olmamıştır. Salih Aleyhisselam büyüdükten sonra da putlara tapmamış ve bunun da ötesinde bir peygamber olduğunu belirterek hiç kimsenin Allah'tan başkasına tapmaması gerektiğini söylemeye başlamıştı. Tabi ki herkesi şaşırtan bir açıklama, herkesin hayretle karşıladığı bir davet oluyordu bu!. Peygamber olduğunu açıklayan Salih Aîeyhisselam, şirk içinde azgınlaşan Semud kavmine şöyle sesleniyordu.,
"Ey kavmim, sadece Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Allah'ın sizi topraktan yarattığını, Ad kavminden sonra sizi yeryüzünde halifeler kıldığını ve çeşitli nimetler içinde size bir ömür verdiğini hatırlayın. Peki sizler Allah'ın bütün bu nimetlerine nankörlük etmenize ve kendi uydurduğunuz putlara taparak yegane İlah olan Allah'a eş koşmanıza rağmen; pınar kenarındaki hurma bahçelerinde, düzlüklerde yaptığınız köşklerde ve dağlarda ustaca yonttuğunuz evlerde güvende olacağınızı ve başıboş bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Allah'ın nimetlerini hatırlayın da, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. Ölçüsüzce davranan ve yeryüzünde fesat çıkaranların emrine itaat etmeyin. Allah'tan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim her insana yakın olandır, duaları duyan ve kabul edendir."
Ne kadar açık ve güzel bir davet!. Gerçekten çok açık ve çok güzel bir davet Veli.
Nitekim İnsanı insan yetine koyan, insanın insana ve putlara kulluğunu reddeden bu açık davet, toplumda zayıf düşürülmüş insanlar yani mustazaflar arasında kabul görmeye başlamıştı. Ancak Semud kavminin ileri gelenleri, kibirlenerek büyüklenen müstekbirleri için hiç de hoş bir davet değildi bul. Çünkü bu daveti kabullendikleri zaman aşağılık olarak gördükleri yoksul ve zayıf insanlarla aynı seviyeye gelecekler, sahte İlahların kendilerine verdiği itibar ve büyüklüğü yitireceklerdi.
Salih Aleyhisselam'ı bu davasından vazgeçirebil-mek ve kendi saflarına çekebilmek İçin, öncelikle yumuşak bir üslup kullandılar. Salih Ale.yhisselam'a samimi bir dost gibi yaklaşarak "Ey Salih, sen bizim içimizde güvendiğimiz ve takdir ettiğimiz birisiydin. Biz senden çok güzel ve çok iyi şeyler umuyorduk. Şimdi sen bizleri atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bu davetini ciddi bir şüpheyle karşılıyoruz" dediler. Bu sözleri dikkatle dinleyen Salih Aleyhisselam "Allah hakkında mı şüphe etmektesiniz? Gökleri ve yeri yaratan Allah, günahlarınızı bağışlamak için sizi sadece kendisine kulluğa davet etmekte ve bu daveti kabul etmezseniz, Nuh ve Ad kavimleri gibi sizleri de helak edeceğini bildirmektedir" cevabını verdi.
Hocam, yine aynı davet ve yine aynı tehdit. Evet Fatih. Rabbimiz bütün peygamberlerini aynı
İlahi davet ve aynı İlahi tehdit ile göndermiştir. Kavimlerini Allah'a kulluğa davet eden bütün peygamberler, kavimlerini kendileriyle değil Allah ile karşı karşıya getirerek, Allah'ın helak emriyle tehdit etmişlerdir. Çünkü bu kıyamete kadar sürecek olan Allah'ın bir sünneti, Allah'ın bir kanunudur. Toplumların akıbetiyle ilgili bu kanunlar Sünnetullah olup, Kur'an-ı Kerim'de Sünnetullah'ın kıyamete kadar kesinlikle değişmeyeceği ve hiçbir güç tarafından kesinlikle değiştirilemeyeceği çok açık bir şekilde beyan edilmektedir.
Semud kavmi, kendilerinden önce aynı Sünne-tuilah ile tehdit edilen Nuh ve Ad kavminin helak edildiklerini bilmiyorlar mıydı?
Etbetteki biliyorlardı Merve. Ancak aradan zaman geçtikçe şeytanın vesveseleri ile kendilerinin helak edilen insanlar gibi sapık olmadıklarını sanıyorlar veya bu helakların İlahi değil doğal afet gibi başka nedenlerden kaynaklandığı zannına kapılıyorlardı!. Nitekim kendilerinden önceki Ad kavminin büyük bir kasırga ve sarsıntı ile helak edilmelerini Allah'dan değil, tabiattan bildikleri için, bütün önlemlerini tabiata karşı almışlardı. Dağlardaki ve vadilerdeki kayaları ustaca oyup-biçerek evler meydana getirmişler ve kayaların içindeki bu sapasağlam evlerde kendilerinin güvende olacaklarını zannetmişlerdi!.
Kendilerinden önce İlahi daveti reddeden Ad kavminin helak edilmesini Allah'tan değil, birer put yerine koydukları tabiattan kaynaklandığına inandıkları için; bu inanışlarına göre gerekli önlemleri almışlar ve deprem sarsıntılarında en müstakim, en sağlam yerler olarak gördükleri dağlarda kendilerine güvenli evler yontmuşlardı. Çok büyük kayaların içini yontarak yaptıkları kaya gibi sağlam bu evlerde, artık ne depremden ne de sarsıntılardan korkmalarına gerek vardı!.
Günümüzde de sekiz şiddetinde depreme dayanıkh binalar yaparak, kendilerini güvende hissedenler var!.
Evlerin sağlam yapılması elbetteki bir tedbir, gerekli bir tedbirdir Seda hanım. Ancak depremleri Hayy'dan değil faydan bilen, fayları dikkate aldıkları kadar Hayy olan Allah'ı dikkate almayan kimselerin tedbiri, çok boş bir tedbirdir. Çünkü Allah'a yönelmeden, Allah'a teslim olmadan ve Allah'ı tekbir etmeden alman her tedbir, hiç kuşkusuz ki güvensiz ve anlamsız bir tedbirdir. Tekbirsiz tedbirin ne anlamı ve ne değeri olabilir ki!. Sekiz şiddetinde depreme dayanıklı binalar yapan kimseler, herşeye kadir olan ve kıyamet emriyle yeri ve gökleri helak edecek olan Allah'ın, yeryüzünü dokuz veya on şiddetinde sarsmayacağını, sarsa-mayacağını mı zannetmektedirler!. Yoksa onlar, Allah'tan dokuz veya on şiddetinde bir deprem olmayacağına dair bir söz, bir vaad mi almışlardır?
Tabi ki hayır!.
Evet, inkarda direnen Semud1 kavmi de önceki kavimlerin helak edilmelerini Allah'dan bilmedikleri için, Salih Aleyhİsselam'ın davetine karşı çıkmışlar ve kendilerini Allah'ın helak emriyle tehdit eden Salih Aieyhisselam'a bu davetten mutlaka vazgeçmesi gerektiğini söylemişlerdir. Hiç kuşkusuz ki ki Salih Aley-hisselam'ın böylesi sözlerle bu davetten vazgeçmesi, vazgeçebilmesi olacak şey değildi. Çünkü güneşi apaçık bir şekilde gören bir insan, gözlerini ısrarla kapatan kalabalıkların "Güneş yoktur" sözlerini ne kadar dikkate alabilir ki!. Nitekim hak ve hakikate böylesi bir yakınlığı yaşayan Salih Aleyhisselam, Semud kavminin ileri gelenlerine şu cevabı verdi.,
"Ey kavmim, bu davetten vazgeçmemi istiyorsunuz. Bu davet, benim uydurduğum bir davet olsaydı, elbetteki böylesi dayatmalar karşısında bu davetten vazgeçebilirdim. Fakat Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve Rabbim bana tarafından bir rahmet vermişse, benim ne yapmamı bekliyorsunuz? Rabbimin bu davetinden vazgeçerek O'na İsyan edecek olursam, Allah'a karşı bana hanginiz yardım edecektir? Sizleri dinlediğim zaman, bana kaybımı artırmaktan başka ne sağlayabileceksiniz? Bana bu konudaki görüşünüzü söyler misiniz?"
Semud kavminin ileri gelenleri, Salih Aleyhisse-larn'ın bu apaçık sözlerine ne cevap vereceklerini bilemediler. Çünkü doğru sözleri dosdoğru bir kimlikle söyleyen Salih Aleyhisselam'ın hal ve tavırlarında da en ufak bir kuşku, en ufak bir endişe yoktu. Onun kendinden emin davranışlarına ve inanmış gözlerine bakarak "Sen ancak büyülenmiş birisin" dediler.
İlerleyen zaman içinde Salih Aleyhisselam'ın devam eden apaçık daveti, toplum içinde horlanan ve zayıf bırakılan mustazaf insanlar arasında ciddi bir kabul görmüştü. Mal ve makam sahibi oldukları için kendilerini hor gören, kendilerini ezen müstekbirlerin zulmü altında yaşayan bu rnustazaflar; kendilerine bir insan olarak değer veren ve kendilerine rahmetle yaklaşan Salih Aleyhisselam'ın davetine fazla zorlanmadan icabet ediyorlardı.
Hocam, İlahi daveti neden mal ve makam sahibi kimseler değil de, özellikle zayıf ve fakir olan insanlar kabul ediyor?
Güzel h: boru Veli. İnsanların birbirlerini ezdikleri, birbirlerine zulmettikleri toplumlarda, mazlumlardan ziyade zalimlerin kalpleri katılaşmakta, haksızlığı bîr yaşam şekli haline getiren bu zalimler insani ve vicdani duygulardan uzaklaşmaktadırlar. Buna karşılık zulme uğrayan ve yaşanan durumdan hiç hoşnut olmayan mazlumlar ise ezilerek kuvvetlenen insani duygulanyla haksızlıktan nefret eden ve hakka yaklaşmak isteyen kimseler durumuna gelmektedir. Dolayısıyle haksızlığa uğrayan, haksızlık altında ezilen insanlardaki hak arayışı, gerçekten kuvvetli ve samimi bir arayış olduğu için, bu insanların hakka yaklaşımı ve hakkı ka-bu! edişleri daha kolay olmaktadır.
Evet, zayıf ve fakir oîan bu insanların İlahi daveti kabul etmeleriyle toplumun ikiye bölünmeye başladığını gören ve bu durumdan hiç hoşnut olmayan kavmin ileri gelenleri, daveti kabul eden mustazaflara "Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderiidiğini biliyor musunuz?" dediler. Tabi ki bilimsel gözüken bu soru ile müminleri şaşırtmak, onları şüpheye düşürmek ve İmanlarına kuşku katmak istiyorlardı. Böyle bir soru ile karşılaşan müminler ise Allah'ın yardımıyla hiçbir şüpheye düşmeden "Biz gerçekten ona ve onun getirdiği gerçeklere inananlarız" dediler.
Bilmek ile iman etmek arasındaki tercihlerini bilmekten yana koyan ve bilmediğimiz şeye iman etmeyiz anlayışında olan müstekbirler ise "Biz de, sizin İnandığınızı şeyleri gerçekten tanımayanlarız" diyerek karşılık verdiler. Bilimsellik adına yaptıkları bu itiraz, elbetteki nefislerine hoş gelen, kibirlerine kibir katan bir itirazdı. Aşağı sınıflardaki insanlar inanmak, bizler ise bilmek isteriz" cümlesiyle kendisini ifade eden ve bilemediği her şeyi inkar eden bu yaklaşım; sınırlı olan İnsan aklını mutlak hakim görerek, bu akılı ilahlaştırmaya çalışan bir yaklaşımdır.
Hocam, günümüzde de böylesi yaklaşımlar var!.
Günümüzde de var ve kıyamete kadar da olacaktır Fatih. Oysa yaratılmış bir nesne olan akılı, her şeyi kuşatıcı görerek ilahlaştırmaya çalışmak, en büyük akılsızlıktır. Aklını doğru kullanabilen kimseler, görünür gerçeklerden hareket ederek, bu gerçeklerin görünmeyen nedenlerini, görünmeyen hikmetlerini algılayan ve bunlara İman eden kimselerdir. Bir heykeli gördüğü zaman, hiç görmediği heykeltraşın varlığını kabul eden akıl; yaratılmış bir kainatı gördüğü zaman, hiç kuşkusuz ki bu kainatı yaratan Yaratıcıyı da kabul edecek ve bu Yaratıcıya da iman edecektir.
İmandan değil bilmekten yana tavır koyarak bü-yüklenen Semud kavminin müstekbirleri, bilimsellik adına ileri sürdükleri bu itirazı Salih Aleyhisselam'a da söylediler. "Ey Salih. Biz senin davetinden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz. Sen ve seninle birlikte iman edenier, bizlerden babalarımızın taptığı şeyleri terket-memizi istiyorsunuz. Oysa siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası da değilsiniz. Eğer doğru sözlülerden iseniz, bu durumda bizlere bir ayet getirin de görelim" diyerek Salih Aleyhisselam'dan apaçık bir kanıt, bir delil, bir mucize İstediler.
Atalarının uydurduğu putlara taparken, her nedense bir delil, bir mucize istemiyorlar!:
Çok dikkatlisin ve çok doğru söylüyorsun Veli. Evet, kardeşinizin de belirttiği gibi en ufak bir şey yaratmayan cansız putlara hiçbir delil olmadan tapınmakta olan bu akılcı(!) müstekbirler; herşeyi yaratan Allah'a yönelmek için apaçık bir kanıt, bir mucize istemektedirler!.
Salih Aleyhisselam, kavmin ileri gelen müstekbirlerinin bu cahilce istekleri karşısında "Elbetteki bizler, sizin gibi bir beşeriz. Ancak Alİah kullarından dilediğine lutufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir ayet, bir delil getirmemiz ise bizim için olacak şey değildir" cevabını verdi. Bunu duyan müstekbirİer, Salih Aleyhisselam'ın aciz bir yalancı olduğunu zannederek, onu ve onunla birlikte olan müminleri daha fazla alaya almaya başladılar.
Rahman olan Rabbimiz, bu gelişmeler üzerine Semud kavmine apaçık bir mucize gönderdi. Gönderilen bu mucize büyük bir kayanın yanlmasıyla, bu kayanın içinden çıkan dişi bir deveydi!. Uzun yıllardır dağlan yontarak, kayalan oyup-biçerek bu kayaların ne olduğunu çok iyi bilen Semud kavmi, gördükleri bu mucize karşısında şaşırmışlar, şaşkınlığa düşmüşlerdi!. Bu dişi deve gökten gelseydi, belki de bu kadar şaşırmayacaklardı!. Fakat bu dişi deve bir boşluktan, bir bilinmezden değil, içinde hava, su ve boşluk bulunmayan büyük bir kayanın içinden çıkmıştı!.
Onlar bu sert kayaları yontarak, oyarak, şekil vererek bu kayalann içinden İlah dedikleri cansız putları çıkarırlarken; Salih'in Rabbi olan Allah, aynı kayalann içinden canlı bir deve çıkarmıştı.
Bir büyü, bir sihir de değildi bu!.
Çünkü gerçekten canlı, capcanlı bir deve duruyordu karşılarında. Ve bu dişi deve onların şaşkın bakışları arasında yürüyerek su başına gitmiş ve su içmeye başlamıştı. Bu görünür mucize karşısında Salih'e baktılar ve onun ne diyeceğini merak ettiler. Salih Aleyhisselam kendilerine "İşte bu sizin Rabbinizdir, hemen ona secde edin" deseydi, hiç düşünmeden secde edebilirlerdi. Çünkü kayalardan yontarak ortaya çıkardıkları cansız putlara tapman bu şaşkınlar, aynı kayaların İçinden çıkan bu mucizevi canlıya neden secde etmeyeceklerdi ki?
Tabi ki Salih Aleyhisselam böyle bir şey söylemez, böyle bir şey söyleyemezdi onlara. Çünkü Allah'a iman eden ve Allah'a hiçbir şeyi eş koşmayan Salih Aleyhisselam, insanları canlı veya cansız bütün putlardan sakındırmakla ve sadece Allah'a kulluğa davet etmekle görevliydi. Nitekim bu bilinç ve duygular içinde mucizevi deveye bakarak Allah'a hamdeden Salih Aleyhis selam, kendisinden bir açıklama bekleyen kavmine Allah'ın vahyi istikametinde şöyle seslendi.,
"Ey kavmim, sadece Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. İşte sizlere Rabbinizden apaçık bir ayet, bir belge gelmiştir. Onu salıverin, serbest bırakın da Allah'ın arzında otlasın. Allah'ın size gönderdiği bu deveye ve onun su içme-sırasına dikkat edin. Su içme hakkı bir gün onun, bir gün de sizindir. Sakın ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acıklı ve yakın bir azab sarıverir."
Semud kavminin ileri gelen müstekbirleri, Salih Aleyhisselam'ın bu sözlerini hayret ve şaşkınlık içinde dinlediler. Ona ne diyeceklerini, ne söyleyeceklerini bilemediler. Ancak zaman geçtikçe bu sözlerden ve karşılaştıkları bu yeni durumdan hiç hoşlanmadıklarını hissettiler. Çünkü dişi deve gelmezden önce her gün rahatça kullandıkları suya, artık bir ortak çıkmıştı!. Oysa bu su, hem kendileri, hem de ekinleri ve hayvanları İçin çok önemliydi. Su alabilmek için ertesi günü beklemek, Semud kavmi için hiç de kolay bir şey değildi.
Günler geçtikçe, bu dişi deve yüzünden hayatlarının çekilmez olduğunu hissetmeye başiadîlar. Doymak ve durmak bilmeyen bu dişi deve, istediği yerde serbestçe otlanıyor, istediği ekine giriyor ve istediği kadar su içiyordu!. Salih'in Rabbi olan Allah, suyu bir gün deveye, bir gün kendilerine vererek, onları bu dişi deve ile eşit tutmuştu!. Halbuki bu deve, haftalarca su içmeden yaşayabilirdi. O halde neden, Salih'in Rabbi olan Allah neden böyle bir taksim yapmıştı?
Hiç kuşkusuz ki bir uğursuzluk çökmüştü üzerlerine ve bu uğursuzluğun en büyük sebebi Salih idi. Çünkü Salih denilen bu genç davete başladıktan sonra toplumda bölücülük olmuş, koskoca Semud kavmi, inananlar ve inanmayanlar diye ikiye ayrılmıştı. Mucize diye gelen bu dişi deve ise, başlı başına bir musibet olmuştu kendilerine!. Dişi olan bu devenin doğuracağı ve başlarındaki musibetin artacağı endişesi ifher gece rüyalarına giren bir kabus oluyordu!.
Yaşadıkları bu durumu' açık bir uğursuzluğa yorumlayan böylesi düşüncelerle Salih Aleyhisselam'a giderek "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık. Artık yeter. Ya bizim dinimize geri döneceksiniz, ya da sizi kendi toprağımızdan süreceğiz" dediler. Salih Aleyhisselam ise bu sözler karşısında onları yine de yumuşatmak, yine de ikaz etmek istedi. Çünkü şeytani bir asabiyet ile gözleri dönmüş olan bu insanlar, ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Rahmet dolu bir kalpten yükselen, merhamet dolu cümlelerle şöyle cevap verdi kavmine.,
"Ey kavmim, neden iyilikten önce, kötülük konusunda acele davranıyorsunuz? Allah'tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Umulur ki esirgenirsiniz. Dişi deve ve onun getirdiği sıkıntılar konusunda bizi niye suçluyorsunuz ki!. Allah'tan bir ayet, bir mucize isteyenler sizlerdiniz!. Şimdi ise uğursuzluk dediğiniz bu İlahi takdir ile denenmekte olan bir kavimsiniz. Bizleri tehdit etmenize gelince, bu tehditler karşısında müminler elbetteki Allah'a tevekkül edeceklerdir. Hem bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Çünkü bize doğru olan yollarımızı O göstermiştir ve Allah doğru yolda bulunan kullarını koruyacaktır. Bizlere yapmakta olduğunuz işkencelere de sabredeceğiz. Tevekkül edenler, Allah'a tevekkül etmelidirler."
Rahmet ve merhamet dolu bu sözler, azgınlıktan gözleri dönmüş olan müstekbirlere hiç tesir etmedi. Hayatlarını çekilmez hale getiren Salih Aleyhisse-lanYdan kurtulabilmek için ne yapmaları gerektiğini
düşünmeye başladılar. Çünkü eski günlerine geri dönmek, refah ve azgınlık içindeki hayatlarına tekrar kavuşmak istiyorlardı.
Semud kavminin yaşadığı şehirde, dokuzlu bir çete vardı. Bunlar uzun bir süredir yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar, dirlik ve düzenlik bırakmıyorlardı. Gelişen olaylar üzerine bir araya gelen ve ne yapacaklarını tartışan müstekbirler, uzun uzun konuştuktan sonra en nihayet bir karara vardılar. Salih Aleyhisselam'ı ailesiyle birlikte öldürmeye ve suçu bu dokuzlu çetenin üzerine atmaya karar vermişlerdi. Nitekim kendi aralarında Allah adına and içerek "Gece olunca Salih'e ve ailesine bir baskın düzenleyerek hepsini öldürelim. Daha sonra bize soran yakınlarına 'Bu ailenin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz' diyelim." dediler.
Hocam, Allah'ın peygamberine tuzak kurarlarken, Allah adına and içiyorlar!.
Dikkatin için teşekkür ederim Veli. Tarihin her döneminde müslümanlara eziyet ve işkence eden müstekbirler, genel olarak Allah'ı inkar eden ateistler yani tanrıtanımazlar değil, Allah'a inanan ancak inandıkları Allah'a eş koşan müşriklerdir. Nitekim Semud kavminin ileri gelenlerinden oluşan bu müstekbirler de, Allah'a inanmalarına rağmen atalarının uydurdukları şeylere de taparak Allah'a eş koşan azgın müşriklerden oluşuyordu.
Bu azgın müşrikler gizlice tuzak kurarlarken, Salih Aleyhisselam elbetteki onların t?u konuşmalarını duymadı. Gizli istihbaratlar ile onların nasıl bir tuzak hazırladıklannı öğrenerek, bu tuzaklar karşısında ne yapabileceklerini uzun uzadıya düşünmedi. Çünkü böylesi gizli tuzaklardan, gizliyi ve aşikarı bilen Allah'a tevekkül etmişlerdi. İnandıkları ve tevekkül ettikleri
Alİah bütün müslümanlara "Ben o azgınların ne yaptıklarını, size karşı nasıl tuzaklar hazırladıklarını biliyorum. Siz onları Bana bırakın ve doğru yolunuzun gereğini yaşayın. Çünkü sizler doğru yolda olursanız, sapanlar size bir zarar veremez" buyuruyordu.
Bütün mü'minleri ve müslümanlan kuşatan bu İlahi vaad nedeniyle Salih Aleyhisselam ve onunla bir-likte olan müminler, Allah'ın kendilerine gösterdiği dosdoğru yolda, Allah'a tevekkül ederek yürümeye devam ediyorlardı. Hiçbir korku ve endişeleri de yoktu. Çünkü tevekkül ettikleri Allah, hiç kuşkusuz ki bu müs-tekbîrlerin ne yapmak istediğini biliyor, onların hileli düzenine karşı, hilesiz bir düzen kuruyordu. Nitekim bu müstekbirlerin yaptıkları bütün hesaplar boşa çıkmış, kurdukları tuzaklar, kendilerinin zararına neden olmuştu.
Hileli düzenleri boşa çıkan ve azgınlıktan gözleri dönen Semud kavmi, artık hem Salih'ten hem de bu dişi deveden bir an önce kurtulmaya karar verdiler. Kendilerini engellemeye çalışan Salih Aleyhisselam'm bütün ikazlarına rağmen, dişi deveyi yere yıkarak öldürdüler. O zamana kadar kalplerine korku ve endişe veren bu deveyi öldürdükleri zaman kendilerini çok iyi hissettiler. Mucize dedikleri bu deve, diğer develer gibi ölmüş, oluvermişti işte!. Salih'in Rabbi onları ne durdurabilmiş, ne de deveyi koruyabilmişti!. Kendilerine uzak ve umudsuz gözlerle bakan Salih Aleyhisselam'a dönerek ve kanlı elleriyle yerdeki dişi deveyi göstererek "Ey Salih, işte deveyi öldürdük. Eğer gerçekten gönderilen bir peygamber isen, bize va'dettiğin şeyi getir de görelim" dediler.
Salih Aleyhisselam, öylece durdu. Uzun yıllardır hidayete davet ettiği kavmini ve bu kavminin yine uzun yıllardır devam eden inkarını düşündü. Apaçık ayet ve mucizelere rağmen hidayet yerine körlüğü tercih eden bu inkarcı kavmi için, artık yapabileceği bir şey kalmadığını anladı. Bu hüzünlü duygular İçinde onların yanından uzaklaştı ve yüreğini Rahman olan Allah'a açarak, Allah'tan müzminler için yardım ve fetih istedi. Salih Aleyhisselam'ın rahmet dolu bu duasına, rahmetin gerçek sahibi olan Rahman'dan çok açık bir cevap geldi. Alemlerin Rabbi olan Allah Celle Ce-laluhu Salih Aleyhisselam'a "Biz, hiç şüphesiz zulmedenleri helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu ikram, makamımdan ve va'dimden korkanlara aittir" diye vahyetti.
Rabbimizden bu İlahi uyarıyı alan Salih Aleyhisse-lam "Ey Salih, işte deveyi öldürdük. Eğer gerçekten gönderilen bir peygamber isen, bize va'dettiğin şeyi getir de görelim" diyen inkarcı kavminin karşısına çıkarak "Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir" cevabını verdi. Tabi ki bu tehdit karşısında hiç korkmadı, hiç korkup kaçışmadı Semud kavmi. Kendilerinden Önceki Ad kavminin yüksek sütunlu evleri, şiddetli bir kasırga İİe yıkılmıştı, yıkılmıştı ama kendi evlerine bir şey olmazdı. Çünkü Semud kavminin kayalardan oydukları, kaya gibi sağlam evleri vardı. Her tarafı kaya olan bu evlerde, onlara ne olabilirdi ki!.
Ve üç gün geçti.
Ve Allah'ın emri geldi.
Ve Semud kavmi gecenin karanlığında yıldırımlarla gelen korkunç bir ses ve dayanılmaz sarsıntılar ile kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. Ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de Allah'tan ve Allah'a eş koştukları putlarından bir yardım bulabildiler. Kendilerine boş vaadler veren, çirkin yollarını süslü gösteren şeytan da yoktu yanlarında!. Korku ve acizlikten dizüstü çökmüş cansız cesetler, dehşetten açılmış gözlerle bir noktaya bakıyorlar ve sessiz feryatlarla "Biz ne yaptık, bizler ne yaptık" diye haykırıyorlardı. Sanki orada hiç bulunmamışlar, yurîarında refah içinde hiç yaşamamışlardı!. Kaya gibi sağlam zannettikleri evleri yerle bir olmuş, Allah'ın emriyle ıssız birer enkaza dönüşmüştü. Artık Semud kavmi diye bir kavim yoktu, böyle bir kavim yoktu yeryüzünde!. Uzun yıllar süren inkarları ve küfürleri nedeniyle, hepsi helak edilmiş ve hepsine Allah'ın rahmetinden uzaklık verilmişti.
Semud kavmini helak eden Rabbimİz, katından bir rahmet ile Salih Aleyhisselam'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtarmıştı. Müminlerle birlikte bu müthiş günün azabından kurtulan Salih Aleyhisselam, inkarcı kavmi helak edilirken dönmedi, dönüp bakmadı onlara. Onlardan uzaklaşırken Alİah korkusuyla titreyen dudaklarını açarak "Ey kavmim, andolsun ki size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz, Öğüt verenleri sevmiyorsunuz" dedi.
Bu sözü kavmi duydu mu?
Duymadılar, duyamadılar Seda hanım. Fakat bu hak ve güzel sözleri Rabbimizin iutfuyla bizler duyduk. Ve istiyoruz ki bizlerin şu sözünü de yine Rabbimizin iutfuyla onlar, o güzel mü'minler duysunlar.,
"Alemler içinde selam olsun Salih Aleyhisselam'a ve ona iman eden müminlere.."
Putperestlik Ve Nemrud Dönemi
Nuh Aleyhisselam'dan yaklaşık on asır sonra, insanlık tarihi yine kara, yine kapkara bir döneme girmişti!. İnsanlar Allah'ı ve Allah'ın birliğini unutmuşlar, kendi elleriyle yaptıkları ve yüce isimler verdikleri putlara tapmaya başlamışlardı. İnsanın ve tüm insanlı* ğın en büyük düşmanı olan Şeytan için, elbetteki altın bir dönemdi bu!. Yeryüzündeki bütün insanları Allah'a kulluktan engellemek isteyen şeytan aleyhillane, insanlara bizzat gözükerek "Ey insanlar!. Allah'ı bırakıp, bana secde edin!." demediği ve diyemeyeceği için, bu insanları tarihin her döneminde taş ve tahtalardan yapılan sembollere yöneltmiş ve kutsal güçler nisbet ettiği bu putlara ibadet ettirmiştir. Şimdi sizlere sormak istiyorum. İnsanların neden putperest olduklarını, taşlardan yapılmış heykellere neden taptıklarını hiç düşündünüz mü?
Affedersiniz hocam. Herhalde akılsızlıktan olsa gerek!.
Merve hanım, sizler kadar akıllı olmadıkları açık bir gerçek. Ancak ben yine de bütün putperestlerin, bu cansız putlara ibadet edecek kadar akılsız oldukları kanaatinde değilim. Çünkü putperestlik merasimlerinin ön saflarında, toplumda ileri gelen kimselerin yer aldığını görüyoruz. Zaten arka saflardaki şaşkınlar, bu ön saflardaki ileri gelenleri izleyerek putperest oluyorlar. Benim sorum bu ön saftakilerle ilgili. Yaşadıkları çağlarda kendilerine aydın, düşünür, yönetici denilen . bu Ön saftakiler neden putperest oluyorlar veya niye putperest gözüküp, arka saflardaki insanları putperestliğe davet ediyorlar?
Evet hocam. Burası çok önemli!.
Tabi ki önemli Veli. İşte insanla ilgili bu önemli sorunun cevabını bulabilmemiz için yine insana yönelmemiz ve bu cevabı insanın fıtratında aramamız gerekir. Daha önce de konuştuğumuz gibi her insanın fıtratında Allah gerçeği vardır. Tüm yaratılışın bu kutsal gerçekle ilgisi olduğunu yakinen hisseden insanlar, fıtri olarak bu kutsalı bulma ve bu kutsala yönelme arzusuna sahiptirler. İnsanlara hükmetmek isteyen yöneticiler, toplumdaki bu kutsala yönelme arzusunu, yegane İlah olan Allah ile karşılamak ve bu fıtri boşluğu Allah gerçeği ile doldurmak istemezler. Çünkü Allah konuşan, hüküm koyan, insanların nasıl ve ne şekilde yönetilmeleri gerektiğine müdahale eden, zalim liderlerin haksız çıkarlarına engel olan bir Rabdır. Çünkü Allah bütün kullarını aynı hükümlerle karşı karşıya getiren, devlet başkanından çobanına kadar her insanın bu hükümler karşısında eşit olduğunu beyan eden ve yarattığı bütün kullarına adil davranan bir Rabdır.
Tabi ki hiçbir müstekbir, hiçbir emperyalist, kendilerini diğer insanlarla eşit tutan ve hiçbir insana zulmedilmemesi için hükümler beyan eden böylesine adil bir İlah adına insanları yönetmek istemezler. Onların istedikleri ilahlar, kendilerini kayıran, onların zulümlerine karışmayan, insanların yönetimiyle ilgili kanun ve hüküm yetkisini kendilerine bırakan Vedd, Suva, Ye-ğus gibi sahte ilahlardır. Bu nedenle zalim liderler ve zalim yöneticiler, insanların Allah'a ve Allah'ın adil hükümlerine yönelmelerini istemezler.
Bütün bunları dikkate alan emperyalistler, insanların fıtratında bulunan kutsalı bulma ve kutsala yönelme arzularını, kendilerine göre en uygun olan bir alternatifle gidermek isterler. Ölmüş bir insanı, bir lideri veya tabiattaki bir kudreti sembolize eden putlar yaparak, bildikleri bütün kutsal vasıfları bu putlara nisbet ederler. Halka öncülük yaparak, batıl isnatlarla yücelttikleri bu putların önünde tazim ve hürmetle dururlar. Önemli olan halkın bu putlara yönelmesi, kutsala yönelme arzusunu bu putlarla gidermesidir.
Yöneticilerin tabi ki bu putlardan hiçbir rahatsızlıkları yoktur. Hem neden rahatsız olsunlar ki!. Çünkü bu suskun putların yerine kendileri konuşmakta, bu putların ne isteyip, ne istemediğine kendileri karar vermektedir. Doiayısıyle kendilerine kutsal bir yönetim gücü veren bu sahte ilahları, var güçleriyle yüceltmek isterler. İnsanları ve toplumları hem maddi, hem de manevi yönden ellerine geçirmişlerdir artık!. Toplumun bir kesimini kendileri adına cezalandırdıkları zaman toplumsa! bir düşmanlık ve muhalefet ile karşılaşmaları sözkonusu iken; yücelttikleri putlar adına cezalandırdıkları zaman böyle bir düşmanlık ve muhalefet sözkonusu değildir. Çünkü her şey yüce putlar adına yapılmakta, akıtılan kanlar, yine bu putlar adına akıtılmaktadır!. Putlar adına kurban alan cellatlar ise bu putperestliğin en dindar, en muttaki, en samimi savunucuları olarak kabul edilmektedir!.
Dünya tarihinin değişik dönemlerinde gönderilen peygamberler, bu putperestlik vakıasıyla karşılaşmışlar ve bütün insanları putperestlikten menederek, onları sadece ve sadece Allah'a kulluğa davet etmişlerdir.
- Hocam, günümüzde de putperestlik var mı?
Dünyanın en eski sapıklığı olan putperestliği sadece geçmişe nisbet etmek ve günümüzde böylesi sapıklıklar yoktur demek, ne yazık ki mümkün değildir Hamdı. İlahi değerlerin. İlahi hakikatlerin önüne geçirilen her ilke, her prensip, İslam itikadına göre müşriklere veya putperestlere özgü ilke ve prensiplerdir. İlahi hakikatlerin önüne geçirilen bu ilke ve prensipler bir kişiye veya bir heykele nisbet edilerek, insanlar bu kişinin veya heykelin önünde, tazim ve hürmetle durdukları zaman, bu kişileri veya heykelleri birer put durumuna getirmiş ve putperestlik yapmış olurlar.
Hocam, müslümanlann arasında da böyle insanlar var mı?
Gerçek müslümanlann arasında elbetteki böylesi insanlar yoktur Merve^ Ancak kendilerini İslam dinine nisbet etmelerine rağmen, İslam'ın dünya görüşüne ve yaşam tarzına karşı çıkan insanlar arasında böylesi kimseler çoktur. Bir gücü veya bir İnsanı sembolize eden heykeller önünde tazim ve hürmetle duran bu insanlar, bilerek veya bilmeyerek putperestliğe bulaşan insanlardır. Söz ve konuşma meydanlarında "Ben de müslümanım, bizler de müslümanız!." diyen bu şaşkınların karşısına elinize bir Kur'an-i Kerim alarak çıktığınızda ve bütün bu şaşkınlara "Madem ki müslümansı, Allah sizleri taşlara tapmaktan menediyor; madem ki müslümansınız, Allah sizleri Kur'an'a davet ediyor; madem ki müslümansmız, Allah sizlere şunları emrediyor..." dediğinizde surat astıklarını, sözlerinizden hiç hoşlanmadıklarını ve üzerinize çullanarak sizi susturmaya çalıştıklarını görürsünüz!.
Hocam, niye böyle yapıyorlar?
Bunun nedeni çok açıktır Merve hanım. Çünkü bu kimseler, "Bizler de müslümanız, bizler de Allah'ın kuluyuz!." demelerine rağmen, kendilerine müdahale eden, kendilerini hakka davet eden, daha açık, çok daha açık bîr ifadeyle "Konuşan bir Allah" istemiyorlar!. Nitekim kendilerine Allah'ın ayetlerini hatırlattığınız zaman üzerinize çullanarak susturmaya çalıştıkları gerçek, sizin sözleriniz değil, Allah'ın kelamıdır. Sîze veya sizin şahsınıza değil, konuşan bir Allah'a, konuşan bir tanrıya tahammülleri yoktur bunların!.
Özellikle toplumun elit tabakasına mensup olan bu kimseler "Görmedim, duymadım, söylemedim" diyen üç maymun heykelinde ifade edildiği gibi kendilerini görmeyen, kendilerini işitmeyen ve kendilerine konuşmayan bir tanrı, yani bir put istemektedirler!. Az önce anlattığımız putperestler, taştan veya tahtadan yapılmış heykellere put gibi yaklaşırlarken; bu kendini bilmezler alemlerin Rabbi olan Allah'a put gibi yaklaşmak istemektedirler. Var dedikleri Alİah susacak, Allah'ın yerine bunlar konuşacak!. Neyin iyi, neyin kötü olduğuna bu beyler karar verecek!. Alemlerin Rabbi olan Allah Cefle Celaluhu yarattığı ve sayısız nimetlerle yaşattığı insanları bu beylerin emrine vererek "Alın bu insanları, istediğiniz gibi yönetin, istediğiniz gibi kullanın, istediğiniz gibi sömürün" diyecek!. Bu zalimler insanları ezecekler, insanları sömürecekler fakat Allah bunlara hiç karışmayacak!. "Keyfinize göre yaptığınız işler, nefsinize göre çıkardığınız kanunlara uygunsa, ne mutlu size!." diyecek!. Çünkü bunlar, İslam dinine bir putperest mantığı ile yaklaşan bu beyler, böyle istiyorlar!.
Hocam, sinirlendiniz!.
Bir insan olarak sinirlenmemek ve böylesi müşriklerin ezdiği, sömürdüğü milyarlarca insan için üzülmemek mümkün mü Fatih!. İnsanların karşısına çıkarak "Bizler de Allah'a inanıyoruz1' diyen bu münafıklar, günümüz dünyasının modern ve çağdaş putperestleridir. Tarihin her döneminde karşımıza çıkan putperestlik olayı, şekil veya biçim olarak değişse de. mantık olarak hiç değişmemektedir. Aynı şeytani mantığın, farklı görüntüleridir bütün bunlar.
Hocam, çok tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz!.
Doğru söylüyorsunuz Seda hanım. İnsanların yararına bir araç olması gereken bilim ve teknolojinin bile emperyalistler tarafından putlaştırıldığı, dünya insanlarının demokrasi kavalından çıkan hoş ve boş nağmelerle uyutulduğu bu çağ, düşünen insanların gerçekten dikkatle yaşamaları ve kendilerini özenle korumaları gereken bir çağdır. Bu korunma İse hiç kuşkusuz ki Allah'a sığınmamızla ve O'nun hükümlerine sımsıkı sarılmamızla mümkün olacaktır.
Evet putperestlik konusunda bu kısa bilgiyi verdikten sonra .aşıl konumuza dönebiliriz. Nuh Aleyhisselam'dan yaklaşık on asır sonra, insanlık tarihinin yine kara, yine kapkara bir döneme girdiğini söylemiştik. Gökyüzüne bakarak Allah'ın azametini düşünmesi gereken insanlar, bu gökyüzündeki yıldızları, ayı ve güneşi birer yardımcı tanrı yerine koyarak, bütün bunları yaratah Allah'a eş koşmaya başlamışlardı. Değişik isimler, verdikleri bu tanrıların sembolik heykellerini yapıyorlar ve kendi elleriyle yaptıkları bu putlara tapınıyorlardı!.
Bu tapınmanın merkezi ise Irak bölgesinde kurulan Babil şehri idi. O karanlık dönemin, karanlık yüzlü kralı, olan Nemrud, Babil'de büyük bir ibadethane yaptırmış ve burasını kıymetli taşlarla süslediği en büyük, en değerli putlarıyla doldurmuştu. Buraya gelen insanlar, kendilerine çok yüce manevi değerler nisbet edilen bu değerli ve görkemli putlara tapınıyorlardı.
Tabi ki bu durumdan Nemrud ve Nemrud'un ileri gelen çevresi çok memnundu. Çünkü bu cansız putların, yeryüzündeki en canlı ifadesi kendileriydi. Bu putların bütün manevi gücünü, bütün kudretini onlar temsil ediyorlar ve bu putlar adına sadece onlar konuşuyorlardı. Yapılmasını istedikleri her şeyi, sanki tanrıların bir isteği imiş gibi halka sunuyorlar ve bu isteğe karşı çıkan insanları, tanrılara karşı çıkmış gibi cezalandırıyorlardı.
Dolayısıyle Nemrud'un bir emrine, bir isteğine karşı çıkmak, tanrılara karşı çıkmak anlamına geliyordu. Çünkü putperestlere göre Nemrud bir insan değil, bütün tanrıların gücünü kendisinde toplayan ve bu kudreti dilediği gibi kullanan yüce bir varlık İdi!. Bu yüce varlığa kim karşı çıkacak, onun karşısında kim durabilecekti ki!.
Putİaşmış krallara ve putperest yöneticilere göre, meydan ve ibadethanelerdeki bu putlar yine de yeterli değildi. İnsanlar ev ve işyerlerinde de bu putların küçük örneklerini görmeli, ev ve iş yaşantılarında da bu yüce putları dikkate almalıydı!. Dolayısıyle böylesi dönemlerde o kadar çok puta ihtiyaç vardı kiT putçuluk önemli ve gelir getiren bir sanat haline gelmişti. Nitekim böyle bir çağda putçuluk yapan Azer. Nemrud döneminin önemli put ustalarından biriydi. Kendi aklınca helalından olsun diyerek el emeğinin karşılığını yiyen Azer, bu el emeği iie devamlı put yapmakla, put üretmekle meşguldü!.
İşte insanlık böylesine karanlık bir zulmün içinde iken, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz insanlara acıdı. Şeytana aldanarak Allah'ı ve ahireti unutan insanlara, bu İlahi gerçekleri hatırlatmayı murad etti. İnsanlık böylesine karanlık bir dönemi yaşarken; sabrı ve tevekkülü, inancı ve tevhid akidesi ile asırlar boyu bütün bir kainatı aydınlatacak olan İbrahim'i gönderdi. Evet,
yeryüzü ismi İbrahim olan bir çocuk ile tanışmıştı. Put yapan Azer'in evinde, putkıran bir yiğit, putkı-ran bir kahraman, putkıran bir İbrahim doğmuştu!. Rahmet ve bereket yüklü bu küçücük bebeğin nurlu yüzüne bakıyor, gözlerimizi ve gönüllerimizi aydınlatan bu küçücük bebeğe "Putlara ve putperestlere hoş gelmedinse de, sen bizlere, sen insanlara, sen insanlık tarihine hoş geldin, çok hoş geldin İbrahim"' diyoruz.
İbrahim Aleyhisselam'in Rabbini Arayışı
Putperest bir kavmin, putçu bir ailesinde doğan İbrahim, daha küçük yaşlarda iken yaratılışı ve Yaratı-cı'yı düşünmeye başlamıştı. İbrahim'in bu güzel düşüncelerine, Rahman olan Rabbimiz de yol gösteriyordu. Onun ciddi sorularına doğru cevaplar ilham ediyor, yerlerin ve göklerin sadece bir Hakim'in, her şeye gücü yeten mutlak bir Hakim'in hükümranlığı altında olduğuna işaret ediyordu.
Küçük yaşlardaki İbrahim bu düşünceler ile bir Yaratıcı'nın varlığına inanıyor ve bu Yaratıcı'nın bütün bir kainata hükmettiğinden hiçbir kuşku duymuyordu. İyi ama kimdi bu Yaratıcı, kimdi bu i"kürndar, kimdi İbrahim'in Rabbi? Babası ve kavminin ..eri gelenleri, yerleri ve gökleri idare eden bu hükümdarların yıldızlar, ay ve güneş olduğunu iddia ediyorlardı!. Yeryüzünde meydana gelen her olayın bunlara bağlı olduğunu, insanları iyileştiren, hastalandıran ve öldüren bütün güçlerin bunlarda olduğunu söylüyorlardı!.
Babasının ve kavminin ileri gelenlerinin anlattıkları bu gibi şeyleri büyük bir dikkatle dinledi İbrahim. Bu dinlediklerinin hiçbirini yalanlamadı, hiçbirine itiraz etmedi. Çünkü kendisine bunları anlatan kimseler, herkesin kendilerine saygı gösterdikleri koca koca insanlardı!. Bu yaşlı ve saygın insanların yanılması veya yalan söylemesi, elbetteki mümkün değildi.
İç dünyasındaki gerçekler ile kavminden duyduğu sözleri birleştirerek bir sonuca varmak isteyen İbrahim, gecenin karanlığında bir yıldız görmüş ve kendisine söylenenleri hatırlayarak "İşte bu benim Rabbim" demişti. Ancak içine sinen, kalbine mutmainlik veren bîr söz olmamıştı bu!. Kalbindeki bu tereddütler ile yıldıza bakıp, insanların Rab dedikleri bu yıldızı düşünmeye başladı. Bir süre sonra yıldız batıp, gökyüzünde kaybolunca "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" diyen İbrahim, bir yıldızın bir Rab olamayacağını kesinlikle anlamıştı. Çünkü kendi batışını bile engelleyemeyen bu yıldız, hiç batmadan kainattaki doğuş ve batışları İdare eden, onlara düzen veren bir Rab olamazdı.
Bunun ardından Ay'ı, etrafa aydınlık saçarak doğmakta olan Ay'ı görünce, yine kendisine söylenenleri hatırlayarak "İşte bu benim Rabbim" demişti. Fakat daha sonra Ay da batmış, Ay da kaybolu ver misti!. İbrahim için ikinci bir hüsran, ikinci bir hayal kırıklığı idi bu!. Babasına ve kavminin İleri gelenlerine karşı da güvenini yitirmeye başlamıştı. Ay ve yıldız konusunda yanıldıkları, apaçık bir sapıklığa girdikleri belliydi. Bu duygular ve düşünceler içinde umudsuzluğa düşmüş ve "Andolsun, eğer Rabbim beni doğru yola erîştirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum" demişti.
Sonra güneş doğmaya başladı. Etrafa ışıklar saçarak ve tüm karanlıkları delip gidererek doğmakta olan güneşe bakan İbrahim, babasına ve kavmine son bir fırsat vermek istercesine "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" diye seslendi kalbine. Fakat kaîbi yine doğrulamadı, yine kuşkuyla karşıladı bu sözü!. Nitekim bir süre sonra güneş de batmış, güneş de kayboluvermişti!. Yıldızı, Ay'ı ve güneşi tekrar tekrar düşünen İbrahim, bütün bunların kainatı idare eden bir Rab, bir Yaratıcı değil, kainatta idare edilen birer yaratılmış olduklarını anlamıştı. İç dünyasındaki gerçekler ile kavminden duyduğu yalanlan bir araya getiremeyen, bunları uyuşturamayan İbrahim, son tercihini kalbindeki aydınlık gerçeklerden yana yapmaya karar vermişti. Hiç kimsenin bulunmadığı sessiz bir tenhalıkta kavminin söylediklerini tekrar tekrar düşünen İbrahim, kararlı bir şekilde ayağa kalkmış ve "Ben kavmimin şirk koşmakta olduklarından uzağım" diyerek, kavminin boş sözlerle yücelttiği ve şaşkınca tapındığı bütün putları inkar etmişti.
Demek ki ilk önce "La İlahe" demiş.
Dikkatin için teşekkür ederim. Evet, Veli kardeşinizin de işaret ettiği gibi bir İnsanın Allah'ın razı olacağı dine girebilmesi için öncelikle kelime-i tevhid gerçeğini söylemesi ve bu güzel sözün gereğini yapması şarttır. Kelime-i tevhid yani "La İlahe illaallah" ifadesi, "Allah'tan başka İlah yoktur, ilah olarak sadece Allah vardır" anlamına gelir. Dikkat ederseniz bu güzel sözün ilk yarısı inkar, ikinci yansı tasdîkdir. Bu güzel sözdeki Allah'ı tasdik ne kadar önemliyse, sahte ilahların inkarı da o kadar Önemlidir. Çünkü "La ilahe" diyerek sahte İlahları inkar etmeyen ve şirkten temizlenmeyen bir kalbin; "İlla Allah" demesinin veya Allah'ı tasdik etmesinin hiçbir anlamı yoktur. İslam'a girmek isteyen bir insan önce "La ilahe" yani "Allah'tan başka ilah yoktur" diyerek, içinde yaşadığı toplumda insanlara ilahlık taslayan her şeyi inkar edecek ve sahte ilahları İnkar ederek temizlenen kalbi ile "İlla Allah" diyerek, tertemiz kalbine ilah olarak sadece Allah gerçeğini yerleştirecektir.
Nitekim İbrahim Aleyhisselam da önce "La İlahe" yani "Allah'tan başka ilah yoktur" ifadesinin gereğini yapmış, içinde yaşadığı kavmin yücelttiği putları ve putperestliği çok açık bir şekilde inkar etmiştir. Çok Önemli olan bu inkar ile putperestliğe sırtını dönmüş ve bu çok önemli inkar île temizlenen, aydınlanan kalbini yegane İlah olan Allah'a yöneltmişti. Ancak böylesi bir yöneliş ile mü'min ve muvahhid olan İbrahim, Allah'a inandıktan sonra ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini hiç bilmiyordu. Bu Önemli bilmezlik içinde kendisini boşlukta hisseden İbrahim, tenhalara çekiliyor ve meraklı gözlerle kainata bakarak, kainatı yaratan Allah için ne yapması gerektiğini düşünüyordu.
Alemlerin yegane Rabbi olan Allah için ne yapacak ve Allah'a nasıl teslim olacaktı? Küçük yaşta büyük bir işi başaran İbrahim, kainata bakan merak dolu gözleri ve Allah'a yönelttiği dua dolu sözleri ile bu arayışına devam ediyordu. Nitekim tenhalarda sürdürdüğü bu güzel yönelişi cevapsız kalmamış ve hiç kuşku duymadan inandığı Rabbi "Teslim ol ya İbrahim" diyerek ona seslenmiş, ona seslenivermişti.
İbrahim durdu, hemen cevap vermedi bu seslenişe!. Çünkü bu sesin kimden geldiğini bilmiyor, bilemiyordu!. "Teslim ol ya İbrahim" diyen ve ondan tam bir teslimiyet isteyen bu ses kendisini tanıyordu ama, kendisi bu sesin sahibini tanımıyordu. Bu nedenle "Teslim oldum" demiyor, diyemiyordu. Çünkü alemlerin Rabbi olan Allah'tan başka hiç kimseye, ama hiç kimseye teslim olmaya niyeti yoktu İbrahim'in. İşte bu düşüncelerle biraz tereddüt eden İbrahim, anlamında hem tedbir, hem de teslimiyet bulunan şu cevabı verdi.,
"Alemlerin Rabbine teslim oldum"
Evet, artık teslim olmuştu, artık müslim olmuştu İbrahim. Ve onun için bu teslimiyet, dünya yasantısındaki son nefesine kadar sürmesi gereken ve sürecek olan bir teslimiyet idi.
İbrahim Aleyhisselam Ve Babası Azer
Alemlerin Rabbi olan Allah'a kalbi bir teslimiyet gösteren İbrahim Aleyhisselam, iç dünyasındaki bu temiz duygular ile büyüyor,,bu tertemiz düşünceler ile yetişiyordu. Put yapmakla meşgul olan babası Azer, İbrahim'i çocukluk yıllarında birkaç kere put satması için zorladıysa da, bu İsteğinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Çünkü kavmindeki diğer çocuklara hiç benzemeyen İbrahim, Azer'in anlayamayacağı bir şekilde putlardan ve putperestlikten uzak duruyordu.
Tabi ki hem babasının, hem de kavminin hiç hoşlanmadığı bir durum oluyordu bu!. Kendi kendilerine "Bu çocukta bir tuhaflık var!." demelerine rağmen yine de büyüyünce akıllanacağını ve düzeleceğini umuyorlardı. Fakat yıllar geçmesine ve İbrahim genç bir delikanlı olmasına rağmen, babasının ve kavminin istediği bir duruma gelmemişti. Yine putlara tapmıyor, yine putlar hakkında ileri geri konuşuyordu!. Nitekim bir gün babasının karşısına geçerek, merhamet dolu yumuşak bir sesle ona şunları söylemişti.,
"Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan bu şeylere niye tapıyorsun? Yoksa sen bu cansız putian ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum. Çünkü bütün bunlar. Rahman olan Allah'a baş-kaldıran şeytanın İşidir. Babacığım gerçek şu ki bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık şeytana kulluk etme ve bana tabi ol ki seni düzgün bir yola ulaştırayım. Şayet bu gerçekleri dinlemezsen, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkmaktayım. O zaman şeytanın velisi olursun."
Mesleği ve mezhebi putçuluk olan Azer, yıllarca yedirip-içirdiği oğlunun bu sözleri üzerine adeta çıldırmıştı!. Ne diyordu bu oğlu, ne diyordu bu İbrahim!. Kendisi İbrahim'in akıllanmasını ve putlarına tapmasını beklerken, oğlu artık başkalarına da karışıyor, başkalarının da putlara tapmasını İstemiyordu!. Daha dün bacak kadar bir çocuk iken şimdi karşısına geçmiş "Baba, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Artık bana tabi ol ki seni düzgün bir yola ulaştırayım!." diyordu. Bu sözleriyle kendisini büyük ve ilim sahibi bir baba, babasını ise küçük ve cahil bir oğul gibi gören bu İbrahim delirmiş olmalıydı!. Yüzyıllardır atalarının ve kendilerinin taptıkları putlardan, nasıl oluyor da hiç korkmadan yüz çeviriyordu!.
Yüreğindeki öfke ve gözlerindeki kızgınlık ile oğluna bakarak ""İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çevirmektesin? Eğer bu tutumuna ve bu söylediklerine bir son vermeyecek olursan, andolsun ki seni taşa tutarım." dedi. Fakat İbrahim'de ve İbrahim'in bakışlarında hiçbir değişiklik yoktu. Babasına yine başka alemlerden ve bambaşka bir merhametle bakıyor gibiydi. İbrahim'in bu kararlı bakışları karşısında ne diyeceğini şaşıran Azer, İbrahim'i belli bir süre kendi haline bırakmak istedi.
İbrahim'in putlara karşı bu isyankar tavrı, kavmini ve kavminin ileri gelenlerini de kızdırıyordu. Artık genç bir delikanlı olan İbrahim, kavimdeki diğer gençler için çok kötü bir örnek oluyordu. Ya diğer gençler de İbrahim'den etkilenerek, putları inkar ederlerse durum ne olacaktı!. Ayrıca bu genç delikanlı putları inkar ederek ne elde etmek ve nereye varmak istiyordu? İşte bu endişelerle İbrahim'i yanlarına çağırarak "Ey İbrahim sen tanrılarımızı inkar ederek ne yapmak istiyorsun?" diye sordular. Genç İbrahim bu sözler üzerine hiç duraksamadan "Ey kavmim, tartışmasız ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim" cevabını verdi.
Hocam. Muvahhid, Allah'a inanan kimseye mi deniliyor?
Güzel bir soru Seda hanım. Bu güzel sorunun cevabını lütfen iyi dinleyin. Allah'a inanan tüm insanlar, muvahhid ve müşrik olmak üzere ikiye ayrılır. Muvahhid, inandığı Allah'ı birleyen, Allah inancına şirk karıştırmayan kimse demektir. Müşrik ise Allah'a inanmalarına rağmen inandıkları Allah'a eş koşan insanlardır. Bir insan Allah'a inandığını söylemesine rağmen, Rab-bimizin herhangi bir sıfatını bir puta, bir insana, bir topluma veya bir devlete nisbet ederse, o kişi müşrik durumuna düşmüş olur. Elini kaldırdığım göre herhalde örnek istiyorsun Hamdi!.
Evet hocam.
Mesela Allah'ın hakimiyet sıfatını ele aİalım. Allah Celle Celaluhu, yerlerin ve göklerin yegane hakimidir. Yedi kat gökleri idare ettiği ve onlara ahenkli bir nizam verdiği gibi, yeryüzündeki insanların da birer halife olarak böylesine adil ve ahenkli bir nizam kurmalarını ister. Bizler için böylesine adil bir nizam dileyen ve bizleri bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz, insan ve toplum ilişkilerindeki temel esaslarda hüküm koyma yetkisini biz insanlara bıraktığı zaman, bizlerin kesinlikle tarafsız olmayacağını, tarafsız olamayacağını bilmektedir. Çünkü kanun koyma yetkisi insanlardan hangi sınıfa veya hangi zümreye ait ise; bu kimseler bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek kendilerini kayıracaklar ve böylesi bir nefsi eğilimle adalet çizgisinden az veya çok uzaklaşacaklardır. İşte şanı yüce Rab-bimiz bu nedenle temel, konularda hüküm koyma yetkisini, peygamber dahi olsa hiçbir insana vermez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Göklerin ve yerin yegane hakimi Benim ve bu gibi temel konularda hüküm koyma yetkisi sadece Bana aittir" gerçeğini sık sık beyan eder. Şimdi herhangi bir insan veya herhangi bir kurum Allah'ın bu yetkisini kendilerinde görür ve Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koymaya kalkışırlarsa, hem bunlar ve hem de bunların hüküm koyma yetkisini meşru kabul edenler müşrik durumuna düşmüş olurlar. Ne diyorsun Hamdi, anlaşıldı mı?
Çok şey anlaşıldı hocam. Demek ki birçok insanın "Biz de Allah'a inanıyoruz" demelerinin fazlaca bir değeri yok. Önemli olan İnandıkları Allah'a eş koşmamaları yani muvahhid oimaları.
Bu Önemli gerçeği anladığın ve anladığını güzel bir şekilde açıkladığın için teşekkür ederim Hamdi.
Asıl biz teşekkür ederiz hocam. Size borçlu olan biziz ve bu borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi de bilmiyoruz!.
Bana olan borcunuzu bir teşekkür ve bir dua ile zaten ödemiş oluyorsunuz. Ancak sizleri bu gerçeklerle karşılaştıran ve bu gerçekleri anlamanızı nasib eden Allah'a olan borcunuzu çok daha fazla önemsemeniz gerekir. Bu borcu ödeyebilmeniz için yapmanız gereken şey ise, karşılaştığınız gerçeklere iman ederek bunları yaşamanız ve bu gerçekleri henüz bilmeyen diğer insanlara da uygun koşullarda anlatmanızdır. înşaallah hocam.
înşaaüah arkadaşlar. Evet, İbrahim Aleyhisse-lam'ın kavmi de, müşrik bir kavimdi. Göklerin ve yerin yegane yaratıcısı olarak Allah'a inanıyorlar, ancak diğer işlerde putlara ve yalancı tanrılarına yöneliyorlardı. Tabi ki bir şirk, apaçık bir şirkti bu. Nitekim genç bir delikanlı olan İbrahim "Ey kavmim, tartışmasız ben
sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım" diyerek, böylesi bir şirkten ve müşriklerden uzak olduğunu açıklamıştı. Kendisini tanımlamak için söylediği "Ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim" ifadesi ise, Allah'ın yaratma sıfatı ile hakimiyet sıfatını birbirinden ayırmadığını beyan ediyordu. Gökleri ve yeri yaratan Allah olduğuna göre, hakimiyet de Allah'ın olmalı ve sadece Allah'a yönelip, sadece Allah'a kulluk edilmeliydi.
İbrahim Aleyhisselam'ın bu apaçık sözleri, kavmi tarafından öfke ve şaşkınlık ile karşılandı. Tanrıları hakkında böyle konuşan bir delikanlı, hiç kuşkusuz ki delirmiş olmalıydı ve ne olduğunu anlayamadan tanrıların gazabına uğrayacaktı. Çünkü şimdiye kadar tanrılarına ibadette gevşeklik gösteren nicelerinin başına, ne büyük aksilikler, ne büyük felaketler gelmişti!. Kendi aralarında yetişen bu delikanlıya yine de nasihat etmek, onu böyle bir büyük hatadan vazgeçîrebilmek için İbrahim'le konuşmaya ve onunla çekişîp tartışma-ya başladılar. Bu söylediklerinden vazgeçmezse, tanrılarının büyük bir azabına uğrayacağını söylediler. Kendisine yönelik bütün bu tebliğ ve tehditleri sessiz bir sakinlikle dinleyen İbrahim ise, etrafını çeviren kavmine baktı ve insanlık tarihine nurdan harflerle geçecek olan şu cevabı verdi kendilerine.,
"Alİah beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı giriyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Şayet Rabbimin dilemesi ile başıma bir şey gelirse, başıma gelen bu şeyi sizin yalancı putlarınızdan değil, yine Rabbimden bilirim. Çünkü Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır, O'nun izni olmaksızın hiçbir şey olmaz, olamaz. Hem siz, O'nun kendileri hakkında hiçbir ispatlayıcı delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin şirk koştuklarınızdan nasıl korkarım? Eğer biliyorsanız söyleyin, güvenlik içinde olmayı hangi taraf hak ediyor? Hiç kuşkusuz ki iman edenler ve şirkten uzak durarak imanlarına zulüm katmayanlar hidayete ermişlerdir ve onlar güvende olacaklardır. Yine de öğüt ahp-düşünmeyecek misiniz?"
Hüküm ve hikmet sahibi olan Rabbimizin hidayeti ile bu apaçık cevabı veren genç İbrahim, kavminin bu gerçekleri anlamasını ve bu sapıklıktan vazgeçmesini istiyordu. Fakat olmadı, bu rahmet dolu sözlere rağmen putlara tapmaktan ve Allah'a eş koşmaktan vazgeçmedi kavmi.
İbrahim'in babası Azer ise bütün bu olup-bitenler-den sonra oğlundan umudunu kesmeye başlamıştı. Böyle bir oğul ile aynı çatı altında yaşamak, artık hem istemediği ve hem de korktuğu bir durumdu. Çünkü oğluna gelecek olan bir azap, kendisine de dokunabilirdi. Nitekim tanrılarını gazaplandırmamak ve oğlunun getireceği bir uğursuzluktan kurtulabilmek için, İbrahim'i karşısına alarak "Uzun bir süre yani aklın başına gelinceye kadar benden uzaklaş ve git" dedi.
Oğluna "Benden ayni ve git" diyen Azer, oğlunun Babil'e gitmesini İstiyordu. Şayet oğlu Babil'e gider ve orada binlerce insanın ibadet ettiği muhteşem putları görürse, belki onlardan ve oradaki çoğunluktan etkilenerek bu düşüncelerinden vazgeçebilirdi!. Çünkü daha önceleri Babil'e giden Azer, büyük ibadethanedeki o görkemli putlardan ve hep birlikte ibadet eden o kitlesel çoğunluktan çok etkilenmişti. İşte bu nedenle git, git dedi oğlu İbrahim'e!.
Doğup büyüdüğü evden, baba ocağından ayrılması istenilen genç İbrahim, elbetteki çok üzülmüş.
çok hüzünlenmişti. Babası niye böyle söylemiş ve niye böyle davranmıştı ki kendisine!. Onlara Bir olan Allah'ı anlatmaktan ve sadece Allah'a kulluğa davet etmekten başka ne yapmıştı, hangi suçu işiemişti ki İbrahim!. O halde bir suçlu gibi hakarete uğramasının ve baba evinden kovulmasının anlamı neydi? Genç bir delikanlı olan İbrahim için cevapsız kalan, henüz cevabını bulamayan sorulardı bunlar.
Artık babasının isteği üzerine gitmekten, gitmekten başka yapacak birşey yoktu. "Uzun bir süre benden uzaklaş" diyen babasına son bir kez baktı. Her şeye rağmen babası olan Azer'e, yine de acıdığını, yine de merhamet ettiğini hissetti. Ve yüreğinde hissettiği bu merhamet duygularıyla "Selam üzerinde olsun babacığım. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü O, bana pek lutufkardır" dedi. Çok duyarlı ve yumuşak huylu bir insan olan İbrahim Aleyhisselam, babasına verdiği bu, sözü büyük hesap gününde de unutmadı. Babası için bağışlanma dileyerek, ona şefaat etmek istedi. Ancak kendisine babasının gerçekten bir Allah'a düşman olduğu açıklanınca hemen ondan ve yaptığı bu duadan uzaklaştı.
Evet, içinde hissettiği derin bir hüzün ile babasından ve baba ocağından ayrılan genç İbrahim, nelerle karşılaşacağını bilemediği bir şehire doğru yürüyordu. Kendisinİ alaycı gözlerle izleyen kavmine "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." diyerek yoluna devam etti.
İbrahim Aleyhisselam'm Putları Kırması
Alemlerin Rabbi olan Alİah Celle Celaluhu'm dilemesiyle Babil'e gelen genç İbrahim, burada daha büyük bir putperestlik olayıyla karşılaştı. Nemrud'un yaptırdığı büyük puthaneye gelen binlerce insan, buradaki değerli taşlardan yapılmış değersiz putlar önünde saygıyla durarak ve bel büküp eğilerek, bu putlara İbadet etmekteydiler.
Puttan ve putperestlikten nefret eden İbrahim Aleyhisselam, gördüğü bu cehaleti elbetteki sessiz ve tepkisiz karşılayamazdı. Çünkü putiara yönelen bu insanların İlahi gerçekleri bilmediğini düşünüyor ve bu gerçeklerle karşılaştıkları zaman, putperestlikten uza-klaşabileceklerini umud ediyordu. Nitekim kopkoyu bir küfür uykusunda bulunan insanlara bu duygularla yaklaşarak "Karşılarında bel büküp eğildiğiniz bu temsili heykeller de nedir? Sizler neye tapıyor, neye kulluk ediyorsunuz?" diye sordu. Şimdiye kadar böyle bir soruyla hiç karşılaşmamış olan insanlar "Bu putlara tapıyoruz. Zaten bunun için devamlı buraya gelerek onların önünde bel büküp eğiliyoruz." dediler. İbrahim Aleyhisselam ne yaptıklarını bilmeyen bu insanların biraz düşünmelerini ve akletmelerini sağlayabilmek için "Çağırdığınız zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da sizlere bir yararları veya zararları dokunuyor mu?" diye sordu. Bu soru üzerine birbirlerine bakan insanlar "Hayır. Fakat biz atalarımızı böyle yaparlarken, bunlara taparlarken bulduk ve bizler atalarımızın İzinde gidenleriz" dediler.
Genç bir delikanlı olan İbrahim Aleyhisselam, bütün bir toplumu ve toplumun öfkesini üzerine çekme pahasına "Andolsun ki, sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık İçindesiniz. Birtakım uydurma yalanlar için mi
Allah'tan başka ilahlar istiyorsunuz? Gökleri ve yeri yaratan Allah sizlere yetmiyor mu? Hem böyle yaparken, alemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir? Sizi hoşgöreceğini veya affedeceğini mi zannediyorsunuz?" dedi.
Bu müthiş sözleri clinieyen insanlar, bir anda şaşırmışlar, ne olduğunu 'anlayamamışlardı!. Karşılarındaki bu genç, nasıl bir cüretle, neler söylüyordu böyle!. İbrahim'in sözlerini dikkatle dinleyenlerden birisi "Ey delikanlı, sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizim bu durumumuzla alay eden, bizlerle oyun oynayanlardan mısın?" diye sordu.
İbrahim Aleyhisselam ciddi fakat yumuşak bir üslup ile "Hayır, ben sizinle oyun oynamıyorum. Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." diye cevap verdi.
Biz de buna şehadet edenlerdeniz hocam.
Güzel bir noktada, güzel bir müdahalede bulundun Merve hanım. Elbetteki bizler de bu gerçeğe şehadet edenlerdeniz. Ne var ki İbrahim Aleyhisselam'ı dinleyenler, bu apaçık gerçeğe şehadet etmediler. Bazıları ona kim olduğunu sorunca, karşılarındaki delikanlı kısaca "İbrahim" diye cevap verdi bu soruya. Birçoğu ise bu söylediklerinden hemen vazgeçmesi gerektiğini yoksa tanrıların gazabına uğrayacağını söylediler. İbrahim Aleyhisselam tebessüm ederek karşıladı bu sözleri. Eliyle putları göstererek "Ben bu cansız putlardan niye korkayım ki!." dedikten sonra "Allah'a andolsun, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin bu putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım" diye ilavede bulundu.
İbrahim Aleyhisselam'm bu cüretkar sözlerine kızan bazı insanlar, bu genç delikanlıya ne söyleyeceklerini, ne yapacaklarını bilemediler!. Güneş batmasına rağmen onu burada, bu büyük puthanede yalnız bırakmak da istemiyorlardı!. Bu durumu gören İbrahim Aleyhisselam, dikkatli bir şekilde yıldızlara baktıktan sonra "Bende bîr şeyler oluyor, ben hastayım" dedi. Yıldızların gücüne inanan etrafındaki insanlar "İşte tanrılarımızın gazabı geliyor" diyerek, bu gazap mahallini hemen terkedebilmek için puthaneden hızla uzaklaşmaya başladılar.
İstediği olmuştu İbrahim Aleyhisselam'ın. Puthanede yalnız kalınca, bütün putları birer birer gözden geçirdi. Putların önüne bir adak olarak konulan yemekleri onlara uzatarak "Yemek yemiyor musunuz?" diye sordu. Kendisine bir ses, bir cevap gelmeyince "Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?" dedikten sonra kenarda duran baltayı eline aldı. Sakin adımlarla putların üzerine yürüyerek, sağ eliyle bir darbe indirdi onlara. Sonra birbiri ardınca diğer balta darbeleri inmeye başladı. Bu büyük puthanede dua ve yakarış sesleri değil, birbiri ardınca İnen balta sesleri yankılanıyordu artık. Koskoca bir toplumun saygı göstererek taptıkları putlar, genç bir müslümanın balta darbeleriyle parçalanıyor, birer birer paramparça oluyordu. İbrahim Aleyhisselam'ın insanlık tarihine aydınlık bir ses veren bu balta darbeleri, en büyükleri hariç olmak üzere diğer bütün putlar paramparça oluncaya kadar sürdü. En büyük putun önünde bir süre duran İbrahim Aleyhisselam, her nedense bu putu kırmadı ve elindeki baltayı onun koluna takarak, sakin adımlarla oradan uzaklaştı.
Gün doğusuyla birlikte puthaneye gelenler, gördükleri put enkazı karşısında dehşete kapıldılar. Büyük bir özen gösterdikleri puthaneleri, sanki bir put mezarlığına, sanki bir put çöplüğüne dönmüştü. İnsanları hayrete düşüren bu sıradışı haber, şehirde bir anda yayılıverdi. Bütün şehir puthaneye gelerek "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" demeye başladılar. Bir gün öncesi İbrahim Aleyhisselam ile konuşmuş olanlar "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunların sözünü ettiğini işittik" dediler. Toplumun ileri gelenleri "Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin ki, onun durumuna ve ona ne olacağına şahid olsunlar" diyerek, İbrahim Aleyhisselam'ın hemen bulunmasını ve getirilmesini istediler.
İbrahim Aleyhisselam tabi ki kaçmamış, tabi ki kaçıp gizlenmemişti. Çünkü genç olmasına rağmen söylediği sözlerin, yaptığı eylemlerin arkasında durabilecek bir insandı İbrahim Aleyhisselam. Halk birbirine girmiş bir durumda kendisine gelince, hiç itiraz etmeden onlara tabi oldu ve onlarla birlikte puthaneye doğru yürüdü. Puthanede bütün insanların toplanmış olması, İbrahim Aleyhisselam için elbetteki iyi bir durumdu. Çünkü İlahi gerçekleri bütün insanlar duysun, bütün insanlar anlasın istiyordu. '
Kendisine "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" diye sorduklarında, kolunda balta asılı olan büyük putu göstererek "Hayır, bu yapmıştır, baksanıza bu onların en büyükleridir. Eğer konuşabiliyorsa ona soruverin" dedi. İbrahim Aleyhisselam'm bir çocuk saflığı ile söylediği bu sözler, etrafındaki insanların bir anda şaşırmasına neden olmuştu. Çünkü genç delikanlının sorduğu bu akıllıca soruya, akıllıca verilebilecek hiçbir cevap yoktu. Kısa bir süre birbirlerinin şaşkın yüzlerine bakarak bu anlamlı sözleri düşünmeye başlamaları, meseleyi az da olsa görmelerine ve anlamalarına sebeb olmuştu. Anladıkları ve vicdanlarında hissettikleri bu açık gerçek ile birbirlerini suçlayarak "Asıl sizsiniz, zalim olanlar gerçekten sizlersiniz" dediler kendi kendilerine.
Fakat bu uzun sürmedi!.
Tepeleri üstüne ters dönerek, yani akıllarını ayaklar altına alarak yine sapıklığı tercih ettiler. Karşılarında duran İbrahim Aleyhisselam'ın, bu soruyu kendilerine bir çocuk saflığı ile değil, olgun bir insanın bilgeliği ile sorduğunu anlayarak "Andolsun ki, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin" dediler.
İnsanların bu ani dönüşleri karşısında hem kızan ve hem de üzülen İbrahim Aleyhisselam "O halde sizler Allah'ı bırakıp da ellerinizle yonttuğunuz ve sizleri duymayan, sizlerle konuşmayan, sizlere yararı ve zararı dokunmayan şeylere mî tapmaktasınız? Yuh size ve sizin Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de aklet-miyecek misiniz?" diyerek; insanların anlayışlarını, Kitabındaki bu sertlik ile sarsmak, sarsarak açmak istedi. Bu söylediklerini açık bir şaşkınlık içinde dinleyen insanların öylece kendisine baktıklarını görünce, sesini yumuşatarak devam etti rahmet dolu sözlerine.,
"Şimdi hem sizin ve hem de eski atalarınızın neye tapmakta olduğunu gördünüz mü? Oysa sizleri de. yonttuğunuz şu taş ve tahtaları da, birer tanrı yerine koyarak tapındığınız ayı, güneşi ve yıldızları da Allah yaratmıştır. İşte rızık, şifa ve uzun ömür dilekleriyle tapındığınız bu gibi şeyler benim düşmanımdır, yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu hariç. Çünkü beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; Bana yediren ve içiren O'dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur; Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını ummakta olduğum da O'dur. Bunun içindir ki ben yalnızca O'na kulluk eder. ben yalnızca O'ndan yardım dilerim."
Allah İbrahim Aleyhisselam'a rahmet etsin. Genç ve gerçek bir müslümamn. cahili bir toplum karşısında nasıl durması gerektiğini, Rahman olan Allah'ı nasıl tanıması ve O'na nasıl yönelmesi gerektiğini ne güzel ifade etmiş.
Çok doğru söylüyorsun Fatih. Bu güzel duruşun, bu güzel yönelişin, bu güzel sözlerin sahibi olan İbrahim Aleyhisselam'a Alİah rahmet etsin. Fakat ne var ki nurdan harflerle tarihe geçen ve binlerce yıl ötesine ulaşan bu aydınlık dolu sözler, bu sözleri bizzat dinleyen sağır kulaklara hiç ulaşmamış, hiç ulaşamamıştı.
İbrahim Aleyhisselam'ın Ateşe Atılması
İbrahim Aieyhisselam'm sözlerini büyük bir dikkatle dinleyen İnsanlar, ona ne söyleyeceklerini, nasıl bir cevap vereceklerini bilemediler. Çünkü bu küçük delikanlı, onları büyük olan Allah ile karşı karşıya getirmiş ve onları en büyük yaratıcı olan Allah'a davet etmişti. Gökleri ve yeri yaratan Allah'a elbetteki onlar da inanıyorlardı. Fakat Allah'a yardım eden diğer tanrıların inkar edilmesi de neyin nesiydü. Böyle bir şey yaptıkları zaman, onları bu tanrıların gazabından ve bu tanrıların gücünü elinde bulunduran Nemrud'un azabından kim koruyacaktı!.
Küfürde ileri giden toplumun önde gelen kimseleri, bu delikanlıyı daha fazla konuşturmadan olaya hemen müdahale etmek istediler. Çünkü bu genç delikanlı biraz daha konuşursa, insanların ilahlarına karşı hem imanları zayıflayacak ve hem de güvenleri sarsılacaktı. Bu kaygılar içinde İbrahim Aleyhisselam'ı hemen yakalıyarak Nemrud'un huzuruna götürdüler ve kendilerini büyük bir dikkatle dinleyen Nemrud'a bütün olup biteni anlattılar.
Allah kendisine mülk ve makam verdi diye azgınlaşan, kendisini tüm ilahların yeryüzündeki temsilcisi yerine koyan Nemrud, kibirli ve düşünceli bir yüz ifadesiyle İbrahim Aleyhisselam'a kısa bir süre baktı. İlahlara ve kendisine karşı gelme cesaretini gösteren bu genç delikanlının, gerçekten bir sapık mı, yoksa ne söylediğini bilmeyen bir deli mi olduğunu anlamak İstiyordu. Bunu anlayabilmek İçin İbrahim Aleyhisselam'a Rabbiyle ilgili sorular sormaya ve onunla Rabbi hakkında tartışmaya başladı. İbrahim Aleyhisselam "Benim Rabbİm diriltir ve öldürür" deyince, ilahların gücünü elinde bulunduran bir kral olarak "Ben de Öldürür ve diriltirim" cevabını verdi. Sonra da bu sözünü yani ilahların gücüne sahip olduğunu kanıtlayabilmek için zindandan İki esir getirterek, birisini öldürmüş diğerini ise salıvermişti. Aciz bir mahluk olduğunu unutan Nemrud, küçücük aklınca diri olanı öldürmüş ve ölüm mahkumu olan diğerini serbest bırakarak diriltmişti!.
İbrahim Aleyhisselam bunun üzerinde durmak, bu basit ve kaçamak örnek üzerinde tartışmak İstemedi. Çünkü Rabbiyle ilgili olarak Nemrud'a verebileceği birçok tartışmasız örnek vardı. Nitekim güneşi bir İlah yerine koyan ve bu ilahın gücüne sahip olduğunu söyleyen Nemrud'a dönerek "Şüphe yok ki benim Rab-bim olan Alİah güneşi doğudan getirir, (haydi, iddianda samimi isen) sen de onu batıdan getir" deyince, küfre sapan Nemrud ve çevresindekiler bu soru karşısında afallayıp kalmışlardı. Çünkü bir ilah yerine koydukları güneşin, kendi isteği ile batıdan gelmeyeceğini ve Nemrut'un da onu batıdan getiremeyeceğini onlar da biliyorlardı. Fakat yine de küfürlerinde inat ettiler ve bu doğru söze, doğru bir karşılık vermeden inkar yolunu seçtiler.Allah hiç kuşkusuz ki, zalimler topluluğunu hidayete erdirmeyecekti.
Nemrud ve Nemrud'un ileri gelen çevresi, bütün itibarlarını yoketmek isteyen bu genç delikanlı ile daha fazla tartışmak, daha fazla konuşmak istemediler. Çünkü iman dolu gözlerle kendilerine bakan bu genç delikanlı, ne söylediğini ve ne yaptığını gayet iyi biliyordu!. Derin bir şaşkınlık ile İbrahim Aleyhisselam'ın sözlerini düşünmekte olan insanlara dönerek "Niye duruyor ve niye düşünüyorsunuz ki!. Sizlere şimdiye kadar hep yardım eden ilahlarınız için bir şey yapmak istiyorsanız, ne dediğini bilmeyen bu genci yakıh ve ilahlarınıza yardımda bulunun" dediler.
Kalplerindeki şeytani vesveseler ve yüreklerinde-ki Nemrud korkusu ile bu emir etrafında birleşen insanlar, geniş bir alanda toplanarak ateş yakacakları yerin önüne yüksek bir duvar örmeye başladılar. Yüksek duvarın inşası tamamlanınca, ateş yakacakları yeri odunla, kalplerini ise küfürle dolduran bu insanlar için artık geri dönüş yoktu. Kendilerine her fırsatta Allah'ı hatırlatan bu genci çılgınca yanan bir ateşe atacaklar ve bu genç delikanlıyla birlikte, bu delikanlının söylediği bütün sözleri de bu ateşte yakacaklardı.
Hiç kuşkusuz ki İbrahim'in Rabbi, İbrahim'e yardım etmeyecekti. Çünkü putperest kavmin önde ge-lenİerî itiraf etmeseler ve açıkça söylemeseler de, kendi ilahlarının kendilerine yardım etmediklerini onlar da biliyorlardı. Birçok adaklarda bulundukları kendi ilahları, kendilerine nasıl yardım etmiyorsa; İbrahim'in ilahı da, hiç kuşkusuz İbrahim'e yardım etmeyecekti!. Dolayısıyle hiçbir yardımcısı olmayan bu genç delikanlıyı ateşe atıp, ateşte yaktıkları zaman; bu gencin sözleriyle şüpheye düşen ve zihinleri bulanan halk da görecek, halk da anlayacaktı İbrahim denilen bu gencin ne kadar aciz ve ne kadar yalancı olduğunu!.
Bütün bunlar yapılırken sessiz ve sakin bir bekleyiş içinde olan İbrahim Aleyhisselam, insanların kendisine ne yapmak istediklerini biliyor fakat kendisi İçin değil, bu insanlar için endişe ediyordu. Çünkü Allah'ın davetini inkar ederek kendisine böyle davranan insanlar, İbrahim'i değil, kendilerini tehlikeye atıyorlardı. Alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu, dilerse el-betteki kendisini koruyacak, elbetteki kendisine yardım edecekti. İbrahim Aleyhisselam'ın bu İlahi yardımdan en ufak bir şüphesi, en ufak bir kuşkusu yoktu. Çünkü İbrahim Aleyhisselam muhtemel kaderinin Nemrud ve adamlarının elinde değil, Allah'ın elinde olduğunu biliyor, çok iyi biliyordu. Zaten bu nedenle "Allah ne dilerse, Rabbim ne isterse o olacak, sadece o olacak" diyordu. Allah'ın kendisi hakkında ne dileyeceğini bilmeyen ancak bu İlahi dileme ne olursa olsun pazarlıksız ve itirazsız bir şekilde peşinen "Eyvallah" diyerek teslimiyet gösteren İbrahim Aleyhisselam, bu teslimiyet ile ellerini semaya açıyor ve İbrahimi bir yüreğe yakışan sabır dolu bir tevekkül ile şöyle sesleniyordu Rabbine.,
"Ya Rabbim, hakkımda hayırlı bir hüküm ver ve beni salih olanlara kat. Benden sonra gelecekler arasında, bana insanların tehditleri karşısında durmayacak, duraksamayacak ve gerçeklerden vazgeçmeyecek bir doğruluk dili (lisan-i sıdk) ver. Beni nimetierle-dona-tılmış cennetin mirasçılarından kıl. Babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp sapanlardandır. Ve beni (insanların) di-riltilecekleri ve malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde küçük düşürme. Cennetin takva sahiplerine yaklaştırılacağı o günde, Sana selim bir kalp ile gelmemi nasib et..."
Bu duaya hepimiz amin diyelim hocam.
Babasıyla ilgili kısmı hariç, diğer bütün kısımlarına elbetteki hep birlikte amin diyelim Merve. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, İbrahim Aleyhisselam babasının gerçekten bir Allah düşmanı olduğunu anlayınca, kendisi de babasından ve babası için yaptığı bu duadan uzaklaşmıştı.
Evet. odunlar dağ gibi yığılıp, ateş tutuşturulunca İbrahim Aleyhisselam getirildi. Nemrud ve adamları çılgınca yanan ateşi görünce bu genç delikanlının korkmasını, duyduğu korku ile söylediklerinden vazgeçmesini ve kendilerinden af dilenmesini bekliyorlardı. Tabi ki boş bir umud, boş bir bekleyişti bu. Yüreğinde korku, bakışlarında kuşku olmayan İbrahim Aleyhisselam, kendisi için hazırlanan ateşi ve kendisini ateşe atmak için sabırsızlanan insanları hiç görmüyor gibiydi. Sanki bir başka dünyada yaşıyor, sanki bir başka aleme bakıyordu bu genç delikanlı.
Bir insanın çılgınca alevler arasında yanmasını seyretmeye gelen insanlar arasında, İbrahim Aleyhisselam'ın hak sözlerini vicdanen kabul eden fakat Nemrud korkusu ile bunu açığa vurmayan insanlar da vardı. Bu insanlar hüzünlü gözlerle İbrahim Aleyhisse-lam'a bakıyor, kısa bir süre sonra cayır cayır yanacak olan bu genç delikanlı için üzülüyorlardı. Fakat koskoca bir topluma ve acımasız bir Nemrud'a karşı ne yapabilirlerdi ki!.
Mesele bu noktaya geldiği zaman, halk arasında anlatılan ve benim de hoşuma giden bir hikayeyi sizinle paylaşmak isterim. İbrahim Aleyhisselam'ı yakmak için dağ gibi yığılan odunlar tutuşturulduğu ve alevler göğe doğru yükseldiği zaman, küçük bir kuş ağzına su alarak havalanmış ve ağzındaki bu bir damla suyu alevlerin üzerine bırakmış. Alevlere daha yaklaşamadan buharlaşacak olan bu bir damlacık su ile ne yapmak istediğini soranlara "Bir damla su ile de olsa, İbrahim'e olan dostluğumu göstermek istedim" demiş.
Çok güzel hocam.
Evet Hamdi, benim de çok hoşuma gitti bu hikaye. Bu hikayenin doğruluğunu veya yanlışlığını bilme-sek de, hikayedeki mesajın hak ve güzel bir mesaj olduğuna inanıyorum. Hepimiz biliyoruz ki, Allah Celle Celaluhu hiçbirimize güç yetireceğimizden fazlasını yüklemez. Dolayısıyle gücümüz bir damla suya yetiyorsa, bir damla su ile de olsa İbrahim'e olan dostluğumuzu ve Allah'a olan kulluğumuzu göstermemiz gerekir.
Evet, ateş git gide kızışıyor, alevler sanki gökle birleşiyordu.
Alevleri göğe doğru yükselen ateşe bir türlü yak-laşamayan Nemrud'un adamları, İbrahim Aleyhlsse-lam'ı bu çılgınca yanan ateşe bir mancınık ile atmaya karar verdiler. Büyük bir sapana benzeyen bu mancınık hazırlandıktan ve yeterince gerildikten sonra, kendilerine hiçbir zorluk çıkarmayan İbrahim Aleyhisselam'ı mancınığın içine yerleştirdiler. Artık bütün gözler Nemrud'a, Nemrud'un vereceği işarete çevrilmişti. Sadece İbrahim Aleyhisselam hiç bakmıyor ve hiç ilgilenmiyordu Nemrud ile!. Çünkü bir sabır ve tevekkül timsali olan bu güzel müslüman, gözünü ve gönlünü sadece Allah'a yöneltmişti. Her şeye Kadir olan Allah'a dua ediyor ve Allah'ın kendisi hakkında vereceği hükmü bekliyordu.
Önündeki dağ gibi ateşe rağmen söylediği sözlerin arkasında duran ve kendisinden af dilemeyen genç delikanlıya hayret dolu gözlerle bakan Nemrud, kısa bir süre sonra kararını vermiş ve karanlık elini havaya kaldırmıştı. İnsanları öldürdüğünü ve dirilttiğini iddia eden Nemrud, şimdi de kirli ve küçük bir el işaretiyle İbrahim'in ölüm emrini vermişti!. Nitekim Nemrud'un bu karanhk işaretiyle mancınığı geren ip kesilmiş ve İb-
rahim Aleyhisselam ateşe doğru fırlatılmıştı.
Melekler inanamıyorlardı gördüklerine!.
"Ya Rabbi, biz Seni tenzih ve takdis ederken, yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak birisini mi yaratacaksın" diyerek, insanın yaratılışını ve halifeliğini kuşkuyla karşılayan melekler, bir türlü inanamıyorlardı gördüklerine. Nefsi endişelere ve insani korkulara rağmen ne müthiş bir teslimiyet ve ne görkemli bir tevekküldü bu!. "Hasbinallahu ve nimel vekil" diyen İbrahim Aleyhisselam, Allah'ı kendisine vekil kıldıktan sonra gözünü ve gönlünü hiç kırpmadan ateşe, ateşin ta ortasına doğru gidiyordu.
Ve bu gidişte bir korku, bu gidişte bir pişmanlık, bu gidişte bir kuşku yoktu. Çünkü Allah'a sığınmış, Allah'a tevekkül etmişti İbrahim Aleyhisselam. Bu ateş şayet kendisini yakarsa "Ben Nemrud'un emriyle değil, Rabbimin izniyle yanıyorum" diyecekti. Ateşin kendisini yakmasını Nemrut'tan ve kavminin yücelttiği putlardan bilmeyecekti. Çünkü her şeyi Allah'tan biliyor ve her şeyin Allah'ın izniyle gerçekleştiğine yakinen iman ediyordu İbrahim Aleyhisselam.
Bizlere de makul ve makbul gelen bazı tarihi rivayetlerde bildirildiğine göre, İbrahim Aleyhisselam hızla ateşe yaklaşırken, Allah'ın dilemesi ile Cebrail Aleyhisselam gözüktü kendisine ve zamanın durgun-laştığı o anda "Ey İbrahim, ben Cebrail'im. Benden bir isteğin, bir hacetin varsa hemen söyle yerine getireyim" dedi. İbrahim Aleyhisselam, büyük meleklerden olan Cebrail'in, Rabbimiz katında şerefli bir makamı olduğunu biliyordu. Fakat makamı yüksek bir melek dahi olsa, Alİah İle arasına niye bir aracı koyacak ve Allah'tan başkasına niye hacetini bildirecekti ki!. Zaten kendi kavmiyle de, Allah'tan başka şeylerden medet umdukları için mücadele etmemiş miydi? Ayrıca İbrahim Aleyhisselam Rabbisine öylesine sığınmış, öylesine tevekkül etmişti kî, Rabbisiyle arasına Cebrail dahi olsa hiçbir kimsenin, meşru da olsa hiçbir vesilenin girmesini istemiyordu.
O halde neydi, neydi bu durumun nedeni? Yaklaştığı ateşin sıcaklığını bedeninde hisseden İbrahim Aleyhisselam, hüzünle burkulan yüreğinde daha büyük bir ateş, daha büyük bir yangın hissetti. Yoksa "Rabbim, Rabbİm" diye yalvardığı Alİah Celle Celaluhu, bir hatasından dolayı ona darılmış ve ondan uzaklaşmış mıydı!. Bu nedenle mi Cebrail gelmiş ve bu nedenle mi ona acıyarak bu sözleri söylemişti kendisine!. Şayet Rabbi ondan hoşnut değil ise, şayet Rahman'ın ilgisi ve rahmeti İbrahim'den uzak ise, bu ateşten kurtulmasının ne anlamı vardı!. İbrahim Aleyhisselam böyiesi duygular içinde Cebrail Aleyhisse-lam'a döndü ve "Benim hacetim sana değil, Allah'adır. Ben O'nun kuluyum, bu ateş de O'nundur. Artık benim hakkımda neyi dilerse, onu yapsın" cevabını vererek; hüzünle bükülen boynunu, tam bir teslimiyet ile İlahi takdire uzattı.
İşte tüm kainatı rahmetle titreten bu sözler üzerine. Rahman olan Rabbimiz meleklerin şahitliğinde "Halilim, Dostum" dedi İbrahim Aleyhisselam'a. Çünkü bu genç delikanlı ateşle burun buruna gelmesine rağmen Cebrail'in dahi araya girmesini İstememiş, tevekkülle aydınlanan yüzünü Allah'a, sadece Allah'a yöneltmişti. Netice olarak babasının taşlamak, kavminin yakmak istediği bu genç delikanlı, sabrı ve tevekkülü ile Halîlullah makamına yükselmiş; kralların veya sultanların değil, alemlerin Rabbi olan Allah'ın dostu olmuştu.
Ve bu İlahi hoşnutluk ile İlahi emir geldi.
Ateşi yaratan Rabbimiz "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol" emrini verdi. Ateşin ve alevlerin ortasına düşen İbrahim Aleyhisselam, her tarafını kuşatan ateşin kendisine karşı soğuk ve zararsız olduğunu görünce, bunun apaçık bir İlahi yardım olduğunu anlamakta gecikmedi. Demek ki Rahman olan Rabbi ona darılmamış, Rabbi onu terketmemişti. Ağlamaya başladı İbrahim Aleyhisselam. Ateşten kurtulduğu için değil, Allah'ın yardımına ve hoşnutluğuna kavuştuğu için ağlıyordu. Şükür duyguları içinde Allah'ı tenzih ve takdis etmeye başladı.
Hocam halk arasında, yakılan ateşin Allah'ın emrinden sonra gül bahçesine dönüştüğü ve odunların da ateşi söndüren suda birer balık oldukları söyleniyor!.
Bilmiyorum Merve hanım!. Asırlardır süregelen bu söylentileri kimlerin çıkardığını ve Kur'an-ı Kerim'deki açık beyanlara rağmen bâzı müslümanların böylesi söylentilere nasıl inanabiîdiklerini hiç bilmiyorum. Oysa Rabbimizin "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol" emri, çok açık bir emirdir. Rabbimiz bu İlahi buyruk ile ateşe, ateşten başka bir şey olmasını emretmemiş; ateş vasfını devam ettirmesine rağmen, sadece İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik olmasını dilemiştir.
Ayrıca şu hususu da dikkate almamız gerekir ki,
şanı yüce Rabbimiz, yakılan bu ateşe sadece "Soğuk ve esenlik ol" emrini verseydi, bu ateş elbetteki herkes için soğuk ve zararsız olabilecekti. Ancak Rabbimiz bu ateşin İbrahim'e, sadece İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik olmasını emretmişti. İşte bu nedenle İnsanlar korkunç ateşe yaklaşamıyorlar fakat ateşin içindeki genç delikanlının durumunu büyük bir şaşkınlıkla izliyorlardı. Ateş bildikleri türden bir ateş olmasına rağmen, ateşin her nedense yakmadığı, yakamadığı bu genç delikanlı bildikleri türden bir insan değildi!.
İbrahim Aleyhisseİam bir müddet sonra ateşten çıkarak insanların yanına geldi. Herkes büyük bir dikkatle ona bakıyor fakat hiç kimse ona yaklaşmaya, ona bir şey yapmaya cesaret edemiyordu. İbrahim Aleyhisseİam Nemrud'a ve onun küfürde ileri gitmiş elebaşlarına dönerek "Siz gerçekten, dünya hayatında Allah'ı bırakarak putları ve birbirinizi ilahlar edindiniz. Fakat kıyamet günü, bir kısmınız bir kısmınızı inkar edip-tanımayacak ve bir kısmınız bir kısmınıza lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız da yoktur" dedi.
Sonra rahmetle yumuşayan bakışlarını halka çevirerek "Siz yalnızca Allah'tan başka bir takım putlara tapmakta ve birtakım yalanlar uydurmaktasınız. Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, size rızık vermeye güç yeüremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz hiç kuşkusuz O'na döndürüleceksiniz" ikazında bulundu.
Bu rahmetli ikaz üzerine Lut ona iman etti. Hak ve hakikate karşı gözleri kör olan kimseler, birkaç kişinin daha iman etmeye başlaması üzerine, insanlar nezdindeki itibarlarını yitirmemek için olaya yine müdahale ettiler. Başkalarının iman etmesini engellemek için, iman edenlere tehdit ve hakaretlerde bulundular. İbrahim Aleyhisselam'ın davetine icabet eden ancak küfürde ısrar eden böyle bir kavim içinde banamaya cağını anlayan Lut Aleyhisseİam "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi.
Gördükleri mucizelere ve duydukları ilahi gerçeklere rağmen hakkı inkardan vazgeçmeyen bu azgınlar, iman edenlere hileli bir düzen, bir tuzak kurmak istediler. Bunun üzerine şanı yüce Rabbimiz, İbrahim ve Lut Aleyhisselam'ı onların arasından kurtararak, geride kalanları hüsrana uğrattı. Allah'a karşı büyüklenen-ler, büyüklük taslayanlar, bir sinek, bir sivrisinek karşısında dahi aciz duruma düşerek alçalmışlar, aşağılık kılınmışlardı.
Katından bir rahmet ile İbrahim ve Lut Aleyhisselam'ı bu kavimden kurtaran ve içinde alemler için bereketli kılınan bir ülkeye çıkaran Rabbimiz, onları hidayete yönelten imamlar kıldı. Onlara iman ve salih ameli, namaz ve zekatı vahyetti. Onlar gerçekten Allah'a, sadece ve sadece Allah'a ibadet eden salih kimselerdi.
Evet, sözümü hiç kesmeden ve bu muazzam olayı sanki yeniden yaşıyormuş gibi beni dinlediğiniz için size teşekkür ediyorum. Hiç kuşkum yok ki bizzat kendiniz yaşamış, kendiniz şahit olmuşunuz gibi iman ettiğiniz bu olayları, kendi özgeçmişinize dahil edecek ve dağ gibi büyüyen bu özgeçmişinizle birlikte sizler de bir İbrahim gibi yükseleceksiniz.
İbrahim Aleyhisseiam Ve Kuşlar
Babil den ve putperest kavminden ayrılan İbrahim Aleyhisseİam, bir gün Nemrutla yaptığı konuşmaları hatırladı. İbrahim Aleyhisseİam Nemrud'a "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" deyince, ilahların gücünü elinde bulundurduğunu iddia eden zalim kral "Ben de öldürür ve diriltirim" cevabını vermişti. Sonra da bu sözünü yani ilahların gücüne sahip olduğunu kanıtlayabilmek İçin zindandan iki esir getirterek, birisini öldürmüş diğerini ise salıvermişti. Kendi aklınca diri olanı öldürmüş ve ölecek olan diğerini serbest bırakarak diriltmiştü. Tabi ki saçma bir iddia idi bu!. Çünkü dirilttiğini söylediği mahkum, zaten diriydi. Oysa alemlerin Rabbi olan Alİah Celle Celaluhu insanlar ölü iken onları dirilten, sonra öldürecek ve tekrar diriltecek olan bir Rab idi.
İyi ama bu nasıl olacak, insanlar öldükten, kemikleri çürüdükten sonra Alİah bu insanları nasıl diriltecekti? İbrahim Aleyhisselam yeniden dirilmeye iman ediyor, hiç kuşku duymadan iman ediyordu ama bunun nasıl olacağını hiç bilmiyordu. Allah'a ve ahiret gününe yakinen iman eden İbrahim Aleyhisselam, kendi kendisine sorduğu fakat bir türlü cevaplandıramadığı bu soruyu Rabbimİze sorarak, "Ya Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti. Şanı yüce Rabbimiz İbrahim Aleyhisselam'ın iman ettiğini bilmesine rağmen, böyle bir sorunun kuşkudan veya imani zayıflıktan kaynaklanabileceğini belirtmek istercesine "İbrahim, yoksa inanmıyor musun" dedi. İbrahim Aleyhisselam bu İlahi soru üzerine hiç durmadan ve duraksamadan "Hayır inanıyorum, ancak kalbimim tatmin bulması, mutmain olması için istiyorum" cevabını verdi.
Bunun üzerine Rabbimiz "Öyleyse dört kuş tut ve onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayarak, her-bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Daha sonra da onları çağır. Kuşların hepsi sana koşarak gelirler. Hiç kuşku duymadan bil ki Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi.
Hocam, İbrahim Aleyhisselam bunu yaptı mı?
Elbetteki yapmıştır Merve. Çünkü Rabbimizin bu buyruğunda İbrahim Aleyhisselam'a "İstersen bunları yapabilirsin" şeklinde bir muhayyerlik, bir tercih hakkı verilmemiş, söylenilenleri yapması emredilmiştir. Tabi ki biraz üzerinde durmamız, düşünmemiz gereken bir olaydır bu!.
Neresini düşünmemiz gerekir hocam? Meselenin şu yönünü düşünebiliriz Fatih. Allah Celle Celaluhu İbrahim Aleyhisselam'a neden dört kuş tutmasını, onları kendisine alıştırmasını ve sonra parçalayarak, her parçasını bir dağın üzerine bırakmasını emretti!. Mesela İsa Aleyhisselam'a verdiği mucize gibi İbrahim Aleyhisselam'ı eski bir kabirin başına gönderebilir ve İbrahim Aleyhisselam da "Her şeye kadir olan Rabbimin izniyle kalk ve diril" diyerek, kabirdeki insanın dirilişine şahit olabilirdi. Öyle değil mi?
- Çok doğru hocam. Peki Allah Celle Celaluhu İbrahim Aleyhisselam için daha kolay ve daha kısa olacak böyle bir şeyi değilde, neden belli bir zamana ve uğraşıya gerek duyan diğer olayı emretti?
İşte Fatih, sormamız ve üzerinde düşünmemiz gereken soru bu. Nitekim Rabbimizi ve İbrahim Aleyhİs-selam'ı dikkate alarak bu önemli soruyu düşündüğümüz zaman, şu gerçekle karşılaşıyoruz. Rabbimiz ile İbrahim Aleyhisselam arasındaki konuşmaları dikkate alırsak, Rabbimiz kendisinden bir talepte bulunan İbrahim Aleyhisselam'a "Yoksa inanmıyor musun" diye sorduğunda, İbrahim Aleyhisselam hiç duraksamadan "Hayır inanıyorum" cevabını vermişti. Kalplerdekİni hakkıyle bilen Allah Celle Celaluhu, elbetteki İbrahim Aleyhisselam'in doğru söylediğini biliyordu. Fakat Rahman olan Rabbimiz yine-de İbrahim Aleyhisse-lam'ı bu sözü ile sınamak, bu cevabı ile imtihan etmek istedi.
İbrahim Aleyhisselam'ı eski bir kabirin başına gönderip, kabirdekine ''Allah'ın izniyle kalk ve diril" demesini emretseydi, böyle bir imtihan İbrahim Aleyhisselam için elbetteki daha kolay olurdu. Fakat Rab-bimiz İbrahim Aleyhisselam için bu kolay imtihanı dilemedi. Ona dört kuş tutmasını, bu kuşları kendisine alıştırmasını, sonra elleriyle bu kuşları parçalamasını ve her parçasını bir dağın üzerine bırakmasını emretti. Şimdi bütün bu olayları İbrahim Aleyhisselam ile birlikte yaşamaya çalışalım.,
Allah'ın emrettiği gibi dört kuş tutan, tuttuğu kuşları eliyle besleyip kendisine alıştıran, bu kuşların hayat dolu hareketlerini gören, cıvıl cıvıl seslerini duyan İbrahim Aleyhisselam, sonra bu kuşları kendi elleriyle boğazlamış, kanlarının akışına ve titrek titrek can çekişmelerine şahit olmuş, bu şekilde can veren kuşları yine kendi elleriyle parçalamıştı. Bu dört kuş parçalandıktan sonra, ortada kuş parçalarından oluşan küçük bir yığın vardı. İbrahim Aleyhisselam bir an durdu, birbiri içine giren ve birbirine karışan kuş parçalarına baktı. Acaba bu parçalar birbirine hiç karışmayacak, her kuşun kendi parçalan bir dağa mı bırakılacaktı? Ama Allah böyle bir şey tenbih etmemiş, "Her kuşun kendi parçalarını bir dağa bırak" dememişti ki!. Rabbi-si İbrahim Aleyhisselam'a kuşları parçalamasını ve her parçasını bir dağa bırakmasını emretmişti. İbrahim Aleyhisselam bu İlahi emir istikametinde birbirine karışan kuş parçalarını gelişi güzel alarak, her parçasını bir dağa bırakmaya başladı.
Bu işi bitirdikten sonra bulunduğu yere dönen İbrahim Aleyhisselam'm, artık yapması gereken tek bir iş kalmıştı.. Ay ağa kalkacak ve Allah'ın kendisine emrettiği gibi parçaladığı ve her parçasını bir dağa bıraktığı bu kuşları çağıracaktı. Bu düşünceyle ayağa kalkan İbrahim Aleyhisselam, önce uzaktaki dağlara baktı. Seslenmek için ağzını açmadan önce "Böyle bir uzaklıktan, canlı bir insan veya kulakları çok hassas canlı bir hayvan bile sesimi duyamaz" düşüncesi geçti içinden. Aslında bu bir düşünce değil, şeytan aleyhillane-nin vermek istediği bir vesveseydi. Çürîkü şeytan aley-hillane çok iyi biliyordu ki, İbrahim Aleyhisselam en ufak bir kuşku duysa ve duyduğu bu küçücük kuşku ile kuşları çağırsa, kuşlar kesinlikle dirilmeyecek, kesinlikle İbrahim Aleyhisselam'a doğru gelmeyeceklerdi.
Şeytan aleyhillane bunu çok iyi bildiği için İbrahim Aleyhisselam'a bir kuşku, küçücük bir kuşku verebilmek için adeta çırpınıyordu. Bunun için İbrahim Aleyhisselam'm aklını, İbrahim Aleyhfsselam'ın duyu organlarını muhatap alıyor ve "Kendi ellerinle parçaladığın, can çekişmelerini kendi kulağınla duyduğun, ölümlerine ve öldükten sonra hiçbir şey duymayan, hiçbir şey hissetmeyen birer et parçası olduklarına kendi gözünle şahit olduğun bu kuşlara şimdi bu kadar uzak mesafeden sesini duyuracağını mı sanıyorsun!. Kanadının bir parçası bir dağda, diğer parçalan öteki dağlarda olan bu kuşların bir araya geleceğini ve dirileceğini mi zannediyorsun" gibi gayet akli gözüken vesveseler vermeye çalışıyordu.
İçinden bu gibi düşünceler geçen İbrahim Aleyhisselam ise bütün bu vesveselere "Rabbim böyle yapmamı emretti." cevabını veriyor ve içinden bu vesveseleri söküp atıyordu. İlahi hükme 'sımsıkı sarılan İbrahim Aleyhisselam'a, şeytan aleyhillanenin verebileceği son bir vesvese vardı. Nitekim hak hükme batıl yorum getirmeyi amaçlayan bu vesveseyi de vererek "Anlamıyor musun İbrahim!. Allah bütün bu olaylarla senin imanını değil, akıllı olup-olmadığmı sınıyor. "Ben kuluma akıl verdini, bakalım bunu akledecek mi?" buyuruyor. Öyleyse bunu görmüyor musun, bunu akletmiyor musun İbrahim" dedi.
Tabi ki İbrahim Aleyhisselam bu son vesveseyi de dinlemedi. Çünkü o aklı değil, imanı önceleyen bîr müslümandı. Ayrıca mevcut aklın ufukları dışında da olsa İlahi hükmün gereğini yapmamak, büyük bir akılsızlık değil miydi? İçinden geçen bu düşünceler hiç kuşkusuz ki şeytanın, rahmetten kovulmuş şeytanın, rahmetten uzak vesveseleri olmalıydı. İbrahim Aleyhisselam bu düşünceler ile şeytandan ve şeytanın vesveselerinden Allah'a, tekrar tekrar Allah'a sığındı. Ayaklan üzerinde dik,
dimdik duran İbrahim Aleyhisselam, kısa bir süre uzaktaki dağlara tekrar baktı. İman ile tebessüm eden gözlerinde en ufak bir kuşku, en ufak bir tereddüt yoktu. Sonra dudaklarını hafifçe açtı ve içinde hiçbir kuşku olmadan ve iman dolu sesini yükseltmeye bile gerek duymadan kuşları çağırdı. Kuşkudan uzak büyük imanın ifadesi olan böyle bir çağrı ile di-rilen kuşlar, Rabbimizin rahmeti ve hoşnutluğu ile İbrahim Aleyhisselam'a doğru koştururken; "İnanıyorum" diyen İbrahim Aleyhisselam artık hem bu sözünü doğrulamış, hem de kalbi tatmin bulmuş, kalbi mutmain olmuştu.
Çok güzel hocam.
Elbettekİ çok güzel Veli. "İnanıyorum" diyen bir mü'minin, her türlü vesveseye rağmen bu imanının imtihanını aydınlık bir yüzle vermesi tabi ki çok güzel. Bu arada Fatih arkadaşınızın düşüncelere daldığını görüyorum. Hayrola Fatih, ne düşünüyorsun?
Hocam Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz, Kabe'nin duvarlarını yükselten İbrahim Aleyhisselam'a "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." buyuruyor. Bu İlahi buyrukta da İbrahim Aieyhisselam'm açık bir daveti, açık bir çağrısı var.
Evet Fatih, niye sustun lütfen devam et.
Parça parça olan kuşlar İbrahim Aieyhisselam'm çağrısına hemen gelirlerken, güçleri yetmesine rağmen İbrahim Aieyhisselam'm çağrısına icabet ederek hacca gitmeyen veya hacca gitmeyi yaşlılığa erteleyen müslümanları düşünüyorum. Onlar bu parçalanmış kuşlardan daha mı ölü, daha mı duyarsız, daha mı çok parçalanmışlar?
Bu güzel sorun ve bu güzel tesbitin için teşekkür ediyorum Fatih. Sorduğun bu sorunun cevabını biz yine de kendilerine bırakalım. Rızk için dünyanın her tarafına giden ve gidebilecek olan bu gibi insanlar aynaya bakarak, Rezzak olan Alİah için Kabe'ye neden gitmediklerine bir cevap, yüzlerini kızartmayacak doğru bir cevap versinler.
Tabi ki böyle bir cevaplan varsa!..
Sare Ve Hacer Validemiz
Kendisine iman eden ve ilk mü'minelerden olan Sare validemizle evlenen İbrahim Aleyhisselam, Şam dolaylarında bir süre kaldıktan sonra Mısır'a geldi. Kendi zamanının en güzel kadınlarından birisi olan Sare validemizi gören kralın adamları, hemen zalim krala giderek "Senin memleketine Öyle güzel bir kadın girdi ki, sizden başkasının olması münasib değildir" dediler. Kral derhal adamlar gönderip, Sare validemizi yanına getirtmek ve onunla konuşmak istedi.
Kralın emri ile tek başına saraya getirilen Sare validemizi gören zalim kral, Sare validemize kısa bir süre baktıktan sonra şehirde yanında bulunan adamın yani İbrahim Aleyhisselam'ın kim olduğunu sordu. Bu zalim kral tarafından birçok evli kadının alıkonduğunu ve kocalarının öldürüldüğünü duyan Sare validemiz, ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğunu anlamış ve o günün şartlarına göre bu sıkıntıyı daha fazla büyütmemek için İbrahim Aieyhisselam ile evli olduğunu gizlemek istemişti. Nitekim kendisine İbrahim Aleyhisselam'ın kim olduğunu soran zalim krala, "Mü'minler birbirinin kardeşidir" gerçeğinden hareket ederek "Kardeşimdir" cevabını verdi.
Bu cevap üzerine "O kardeşin İse ben kardeşin değilim" diyerek Sare validemize elini uzatan kral, bir anda elinin tutulduğunu adeta kuruduğunu gördü. Elini kıpırdatmaya mecali kalmayan kral "Sen bir cadı mısın? Elimi sihirle mi böyle yaptın?" diye sordu. Rab-bimizin bu yakın yardımı ile tüm korkulan ve endişeleri bir anda gidiveren Sare validemiz, rahatlamış bir ses tonuyla "Ben cadı değilim. Allahu Tealanın peygamberlerinden bir peygamberin hatunuyum" cevabını verdi. Kral "O halde elimi salması için Allah'a dua et! Sana zarar vermeyeceğim!" dedi. Sare validemizin duasıyla eli açılınca, inat ve ısrar ile iki kere daha elini uzatmak istedi. Fakat her seferinde eli tekrar tutulup, Sare validemizin duasıyla açılınca artık bu işten vazgeçti. Pişmanlık duyguiarı içinde Sare validemize ismi Hacer olan bir cariye hediye edip, onu izzet ve ikramla uğurladı.
Bütün bunlardan habersiz bir şekilde Sare validemizi dua ve tevekkül içinde bekleyen İbrahim Aieyhisselam, sağ salim geri dönen Sare validemize "Nasılsın?" diye sordu. Şükür duygulan içinde tebessüm eden Sare validemiz "Allah o zalimin elini tuttu ve bana bir de yardımcı verdi!" diyerek, Allah'a hamdetti. Bu olaydan sonra Mısır'dan ayrılan ve Filistin civarına gelen İbrahim aüesi. Lut Aleyhisselam'ın bulunduğu yere yakın olan Sebu bölgesine yerleştiler.
Hem Sare validemiz ve-hem de İbrahim Aleyhis-selam'a iman eden Hacer validemiz burasını çok sevmişti. Koyun, kuzu ve keçi edinen İbrahim Aieyhisselam, buranın dört yanında ekinlikler yaptı. Allah'ın bereketi ile hayvanlar çoğalıyor, Allah'ın lutfu ile mahsuller çok verimli oluyordu. Burası o kadar bereketli bir yer olmuştu ki, dört bir taraftan gelen insanlar buraya yerleşerek İbrahim Aieyhisselam'a komşu oldular. Kendilerini hak ve hakikate davet eden İbrahim Aleyhisselam'a iman etmeye başladılar.
ibrahim Aleyhisselam'ın tek özlemi çocuk idi. Uzun yıllardır dua etmelerine rağmen, Sare validemizin henüz bir çocuğu olmamıştı. İbrahim Aleyhisselam'ın çocuklara yönelik sevgisini ve Özlemini bilen Sare validemiz, bir hizmetçiden ziyade bir kardeş, bir arkadaş olarak gördüğü cariyesi Hacer validemizi, İbrahim Aleyhisselam'a hanım olarak teklif etti. Bir süre düşündükten sonra hanımının bu samimi isteğini kabul eden İbrahim Aieyhisselam, Hacer validemizi nikahı altına aldı. Ve bu kutlu nikahtan bir oğlan çocuğu, bir İsmail doğmuştu.
İbrahim ailesine bir rahmet, ona bakan gözlere bir sevinç getirmişti İsmail Aleyhisselam'ın doğumu. Fakat İbrahim Aieyhisselam doya doya bakamadı, doya doya sevemedi bu oğlunu. Çünkü Allah'ın bir emri, apaçık bir emri üzerine, bu güzel oğlunu ve oğlunun annesini buradan götürmesi, Kabe temellerinin bulunduğu Mekke topraklarına bırakması gerekiyordu. Bu İlahi emrin nedenini soramaz ve bu emre itiraz edemezdi İbrahim Aleyhisselam. Çünkü bu dünya hayatı mü'minler için. Özellikle İbrahim Aleyhisselam gibi tarihe destan yazan mü'minler için bir imtihan hayatıydı.
Hocam birçok kitabta, çocuğu olmayan Sare validemizin Hacer'i kıskandığı ve bu kıskançlık duygularıyla İbrahim Aleyhisselam'a dönerek "Ey İbrahim!. Hacer'i ve oğlunu buradan uzaklara götür" dediği söyleniyor.
Merve hanım, bunların hepsi çirkin ve batıl söylentilerdir. Değil İbrahim Aleyhisselam, herhangi bir müslüman bile hanımının isteği üzerine böyle bir şey yapmaz, yapamaz. Çünkü hasetlik alanına giren gibi duygular, Rabbimizin hoş gördüğü ve makul bir mazeret olarak kabul ettiği duygular değildir. Dolayısıyle karşılaştığı her meseleye Rabbani ve Rahmani ölçülerle bakan İbrahim Aleyhisselam, Sare validemizi ne kadar çok severse sevsin, onun isteği üzerine bir karıncayı bile kendi yuvasından uzaklara götürmez, bir karıncayı bile uzaklara götürüp bırakmazdı. Kaldı ki böylesi çirkin söylentilerden uzak bir kimliğe ve kişiliğe sahip olan Sare validemiz, kendi hizmetine verilen Hacer validemizi, yine kendi isteği ile İbrahim Aleyhis-selam'a vermişti. Çünkü Mısır'daki zalim kral tarafından Sare validemize verilen ve onun tasarrufunda olan Hacer validemizi, İbrahim Aleyhisselam'in zorla alma ve kendisine nikahlama hakkı yoktu.
Hocam, Sare validemiz İbrahim Aleyhisselam'ı sevmiyor muydu? Şayet seviyorsa, Hacer ile nikahlan-masına neden izin verdi?
Elbetteki seviyordu Seda hanım? Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi kendisinden bir çocuğu olmayan İbrahim Aleyhisselam'in bir evlad sahibi olmasını da istiyordu. Çünkü bir insanı gerçekten sevmek demek, o insanın sevinmesini ve mutlu olmasını da istemek demektir. Nitekim bencillikten uzak böylesi bir sevgiye sahip olan Sare validemiz, hizmetçisini kendi isteği ile İbrahim Aleyhisselam'a nikahlamış ve bu evlilikten doğan masum bebeği, en az İbrahim Aleyhis-selam kadar sevmiştir.
Kadınsı duygulara ve zafiyetlere rağmen böylesine güzel bîr davranışta bulanan Sare validemizi sevgi, selam ve rahmetle anmak istiyoruz. Çünkü Sare validemiz bir rastlantı sonucu İbrahim Aleyhisselam'a hanım olmamış, tesadüfi bir şekilde 'İbrahim ailesine', Rabbimizin ve meleklerin selamla andığı 'İbrahim ailesine' dahil olmamıştır. Çünkü o, İbrahim Aleyhisselam'ın rabbani ve rahmani ölçülerle sevdiği Sare idi, bu kısaca anlatmaya çalıştıklarımızdan çok daha güzel bir kişiliğe sahip olan Sare validemizdi.
Evet, bu kısa açıklamadan sonra tekrar konumuza dönüyoruz. Bütün Ömrü boyunca bir İmtihandan diğer bir imtihana, bir destandan diğer bir destana yol alan İbrahim Aleyhisselam, Allah'ın emri gereği oğlunu ve oğlunun anasını yanma alarak yollara düştü. İbrahim Aleyhisselam'ın cemalinde, merhametle hüznün, hüzünle teslimiyetin birbirine girdiği, birbiriyle kaynaştığı görülüyordu. Kucağındaki biricik oğluyla yürüyen ve nereye gittiklerini henüz bilmeyen Hacer validemizin siyah yüzü ise şefkat ve teslimiyet duygularıyla güneş gibi parlıyordu.
İbrahim Aleyhisselam'ın cemalindeki hüzün, Kabe mahalline yaklaşıldıkça daha bir koyulaşmakta, daha bir belirginleşmekteydi!. Derin duygular, büyük hüzünler içindeydi İbrahim Aleyhisselam. Çünkü Rabbimizin uzun yıllar sonra nasib ettiği sevgili oğlunu ve oğlunun anası olan değerli hanımı Hacer'i, yine Rabbimizin bir emri ve işareti gereği bu ıssız yere bırakacaktı!.
Kabe temellerinin yukarı kısmında bulunan büyük ağacın altına geldiklerinde durdular. Allah'dan yardım isteyen ve tekrar tekrar Allah'a tevekkül eden İbrahim Aleyhisselam, değerli ailesini Devha denilen büyük ağacın dibine bıraktıktan sonra oradan uzaklaşmaya başladı!. Bu susuz, bu çorak, bu ıssız yerde henüz bir bebek olan yavrusuyla kalakalan Hacer validemiz ise şaşkınlık içindeydi ve bu şaşkınlıkla İbrahim Aleyhisselam'ın arkasından seslendi.,
"Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?"
İbrahim Aleyhisselam hiç dönmedi, hiç dönemedi, hiç cevap veremedi bu soruya!. Hacer validemiz ise "Ey İbrahim, bizi burada bırakıp nereye, nereye gidiyorsun? diyerek birkaç kez tekrarladı bu sorusunu. Fakat yine dönmedi, yine cevap vermedi İbrahim aleyhisselam!. Çünkü dönmek, çünkü arkasında bıraktığı acı tabloyu bir kez daha görmek istemiyordu. Çünkü Rabbimizin de Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği gibi yüreği çok yumuşak, çok duyarlı, çok merhametli bir insandı İbrahim aleyhisselam. Çorak ve ıssız bir yere bıraktığı ailesine tekrar dönüp bakabilecek, onların masum ve mahsun yüzlerini tekrar görebilecek, yüreğindeki hüzün ateşini tekrar körükleyebilecek bir qücü hissetmiyordu içinde!. Bu nedenle dönmedi, dönüp bakamadı ailesine!.
Sorularına cevap alamayan Hacer validemiz "Ey İbrahim!. Böyle yapmanı Allah mı emretti?" diyerek son kez seslendi İbrahim AleyhisselanYa.
Bu soru üzerine durdu, kurşun yemiş bir ceylan
gibi durakaldı İbrahim aleyhisselam!. Çünkü bu soru suskunlukla karşılanabilecek, bu soru cevabsız bırakılabilecek bir soru değildi. Her şartta hakka şahitlik eden, hakka şahitlik etmesi gereken bir peygamber olarak durdu ve döndü baktı Hacer validemize!. Rahmet dolu bakışlarıyla "Ey Hacer, bu nasıl soru, bu nasıl bir soru?" derken, merhametten yaşaran gözleriyle "Allah Celle Celaluhu emretmiş olmasa, ben sizleri hiç burada bırakır, hiç burada bırakabilir miyim? Öpüp-koklamaya doyamadığım yavrumu, hiç terkedebilir miyim?" diyordu. Gönlüne ağır gelen, hüznüne hüzün, gözyaşlarına yaş katan bu soruya kısaca cevap verdi.,
Evet Ya Hacer. Allah emretti.
Bu cevap ile bakışları değişen, bu cevap ile yüreğindeki korku ve endişeden uzaklaşan Hacer validemiz, hüzün içindeki Hazret-i İbrahim Aleyhisselam'ı da rahatlatmak istercesine "O halde git, git ya İbrahim!. Rabbimiz koruyucumuzdur, O b'izi burada perişan etmez!." dedi.
Büyük imtihanların, büyük kahramanı Hazret-i İbrahim Aleyhisselam bu cevap ile yoluna devam etti. Ailesinin kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince, Beyt-i Haram'a yönelerek ve ellerini alemlerin Rabbi olan Allah'a açarak şu duayı yaptı.,
"Rabbimiz, ailemden bir kısmını dosdoğru namazı kılsınlar diye Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık Sen, İnsanların bir kısmının kalplerini onlara meyledici kıl ve onları bir takım ürünlerden rızıklandır. Onlar da (nimetlerinin kadrini bilip) şükretsinler."
Hacer validemiz ise tam bir tevekkül ile İsmail'ini kucaklamış, henüz çok küçük olan oğluna şefkatle sarılmıştı. Yanlarında içinde hurma buiunan eski bir azık dağarcığı ile içinde su bulunan bir tuluk vardı. Yalnızdı, oğluyla beraber yapayalnızdı bu issiz ve çorak yerde. Her insan için apaçık bir düşman olan şeytan aley-hillane ise tabi ki boş durmuyor ve Hacer validemizin kadınlık duygularını dikkate alarak ona değişik vesveseler vermeye çalışıyordu.,
"Ey Hacer!. İbrahim seni ve çocuğunu Sare için terketti. Çünkü hiç çocuğu olmayan Sare seni kıskan-mıştı. İbrahim seni ve çocuğunu terkederek, senden çok daha güzel olan hanımı Sare'nin yanına gitti."
Hacer validemiz böylesi vesveselere hiç itibar etmeden Allah'a yöneliyor ve şeytan aieyhillaneden Allah'a sığınıyordu. Çünkü İbrahim Aleyhisselam'ı ve Sare validemizi çok iyi tanıyor, böylesi vesveselerin şeytandan geldiğini, şeytandan gelebileceğini çok iyi biliyordu. Kaldı ki bir rahmet, bir merhamet, bir doğruluk timsali olan eşi İbrahim Aleyhisselam, burada bırakılmalar ıy la ilgili olarak "Evet ya Hacer, bunu Allah emretti" cevabını vermişti.
Günler geçiyordu!. Hacer validemiz yanlarında bulunan sudan içiyor, çocuğunu emziriyordu. Her an teşbih ettiği, her an dualarda bulunduğu Alİah Celle Celaluhu'dan, bir yardım, bir işaret bekliyordu. Fakat gelmiyordu böyle bir yardım, gelmiyordu böyle bir işaret!.
Tuluktaki su bitmiş, susuzluktan sütü de kesilmişti Hacer validemizin!. Olup-bitenden habersiz olan İsmail ise susuzluktan kurumuş dudaklar ile annesine bakıyor, mahsun bakışları ile "Anne bana ne zaman süt, anne bana ne zaman su vereceksin?" diyordu!. Bu mahsun bakışlar ve yakarışlar perişan ediyordu Hacer validemizi!. Bir anne buna nasıl dayanır, nasıl dayanabilirdi?
Dudaklarını çatlatan, dilini kurutan susuzluktan değil, İsmail'in susuzluğundan kavruluyordu Hacer validemiz!. Etrafına bakındı, binlerce umudla yüzlerce kez etrafına bakındı!. Allah'tan bir vesile, Allah'tan bir işaret, Allah'tan bir yardım bekliyordu!. Susuzluktan kıvranıp acı çeken oğulçağızına gözyaşlarıyla bakıyor ve bu gözyaşlarını oğlunun dudaklarına sürerek "Dayan, dayan oğulcağizım, dayan yavrum! Allah'ın yardımı gelecektir, elbette gelecektir" diyordu. Bu umudla tekrar etrafına bakıyor, tekrar tekrar etrafına bakmıyordu Hacer validemiz!.
Fakat yoktu, yoktu bir İşaret, yoktu bir gelen!. Bu durumu gören ve bu durumu bir ganimet telakki eden şeytan ise lanetli bir yılan gibi vesvese zehirini akıtmaya devam ediyordu.
"İşte Hacer!. İşte İbrahimin'in Rabbi, işte İbrahim'in söyledikleri!. Şimdi anladın mı bu sözlerin, şimdi anladın mı bu vaadlerin ne kadar boş olduğunu. Şimdi anladın mı burada kimsesiz ve yardımsız kaldığını!. Haydi al çocuğunu, al çocuğunu ve hemen ayrıl buradan. İlerlerde bir su, ilerlerde birilerini bulabilirsin!. İsmail'e hiç acımıyor musun? Haydi çocuğun telef olmadan hemen ayrıl, çocuğunu al ve hemen ayrıl buradan!.
Yine Allah'a sığmıyor, bütün susuzluğuna ve bütün çaresizliğine rağmen iç dünyasında bu vesveselere bir yer, tek bir yer vermiyordu Hacer validemiz!. Kurumuş dudakları ile "Alemlerin Rabbi olan Allah var, Vallahi de var, Billahi de var" demekten, "İbrahim'in söyledikleri doğru, Vallahi de doğru. Billahi de doğru" demekten vazgeçmiyor, bir an bile vazgeçmiyordu Hacer validemiz!. Ve tüm susuzluğuna ve tüm çaresizliğine rağmen "Allah'ım yardım et. Allah'ım yardım et!." diyerek içindeki umudu sulamaya devam ediyordu.
Tekrar İsmail'e bakınca, Hacer validemizin gözlerini bir alev, kızgın bir alev yalıyordu!. Çünkü İsmail susuz, İsmail bitkin, İsmail perişandı!. İsmail'in susuzluğa susuzluk katılmış gözlerinde sanki bir ateş, sanki bir orman yangını vardı!.
Artık dayanamıyor, susuzluktan kıvranıp acı çeken oğulcağızına bakamıyor, bakmaya tahammül edemiyordu Hacer validemiz!. Peki ama ne yapacaktı ki!. İsmail'i alıp, başka yerlere de gidemezdi!. Çünkü kocası, çünkü peygamberi, çünkü oğlunun babası olan İbrahim Aleyhisselam onları buraya bırakmıştı. Ne yüz metre batıya, xıe yüz metre doğuya, buraya, tam buraya bırakmıştı onları!.
Fakat artık duramaz, artık bekleyemezdi Hacer validemiz. İsmail'i bu yere, İbrahim Aleyhisselam'ın tayin ettiği bu yere bıraktıktan sonra, kendisine en yakın tepe olan Safa'ya baktı. Acaba Safa tepesinin arkalarından gelen bir insan, gelen bir kervan, gelen bir yardım var mıydı? Bu umudla yerinden kalktı ve Safa tepesine çıkmaya başladı. Tepenin arkalarında gelen bir yolcu, gelen bir kervan görürse, hiç durmadan, hiç duraksamadan onlara koşturacak ve "Yavrum susuz, yavrum yanıyor, ne olur su, birazcık su!." diyerek aldığı suyu bir solukta İsmail'e, bir solukta yavrusuna yetiştirecekti!.
Safa tepesinin üzerine geldiğinde görmüyor, göremiyordu görmek istediklerini. Bir de karşı tepeye çıkayım, bir de karşı tepeden bakayım diyerek Merve'ye yöneldi. Merve tepesine çıkınca yine kimseyi, yine hiç kimseyi göremedi!. Etraf yine boş, etraf yine ıssızdı!.
Tekrar Safa tepesine, tekrar Merve'ye..
Tekrar Safa tepesine, tekrar Merve'ye.. İki tepe arasında gidip gelen Hacer validemiz hiç bıkmadan, hiç usanmadan Rahman'm rahmet kapısını çalıyordu. "Ya Rabbi yavrum susuz, yavrum kavruluyor!. Ya Rahman rahmet kapını aç, ne olur aç.." diye yakarıyordu.
Ne var ki açmıyordu Rahman, açılmıyordu rahmet kapısı!. Fakat Safa. ve Merve arasında gidip gelmekten bıkmayan Hacer validemiz, yine de ayrılmıyordu Rahman'm kapısından, dualarıyla, zikirleriyle, yalvarışlarıyla Rahman'm rahmet kapısını çalmaya devam ediyordu.
Hacer validemizin bu münacaatı, gözyaşlarıyla sulanan bu duaları karşısında öfkesinden kuduran şeytan aleyhillane ise, Hacer validemize sadece bir kuşku, küçücük bir kuşku vermek istiyerek "Ey Hacer!. Ağlaya ağlaya, çırpma çırpma çalman bu rahmet kapısı neden açılmıyor ve sana neden yardım edilmiyor ki!. Acaba içerde kimse yok mu? İbrahim'e aldanarak Rahman Rahman dediğin Rab, acaba yok mu?" ves-vesenini fısıldadı!.
İşte kainatın sustuğu, İşte kainatın pür dikkat kesildiği an!.
Acaba ne yapacaktı Hacer validemiz? Uzun süredir yaşadığı çaresizlik duygulan içinde bu vesveseye nasıl bir tavır alacaktı. Hacer validemiz bu şeytani vesveseye, bu kuşkuya iç dünyasında küçük, küçücük bir yer verseydi, hiç şüphesiz ki Hacer bitecek, Hacer kaybolacak, insanlık tarihinde dağ gibi bir Hacer olamayacaktı!. Ancak bu şeytani vesvese karşısında, Rahmani bir feryat yükseldi Hacer validemizden ve onun her hücresinden.,
"Hayır, var, var, var, VAR... Rahmet kapısını çaldığım Rahman VAR!. Bu kapı sahipsiz, bu kapı kimsesiz değil. Bu rahmet kapısı şimdiye kadar açılmadıy-sa, şimdiye kadar açılmıyorsa, bu kapının açılmama
nedeni benim!. Bu rahmet kapısının açılmama nedeni benim yanlışlarım, benim günahlarım!."
Şeytanı susturan ve şeytani vesveseleri yerle yeksan eden bu feryattan sonra tekrar kapıya baktı, tekrar kapıyı çaldı, tekrar ağlamaya başladı Hacer validemiz!. Tertemiz ellerindeki kiri(!) temizlemek için derisini dahi yüzebilecek bir yönelişle tevbe eden, tev-beler eden, mağfiret dileyen Hacer validemiz, Safa ve Merve arasında gidip-gelmeye, Rahman'ın rahmet kapısını dua ve yakarışlarla çalmaya devam etti.,
"Ey tevbeleri kabul eden, ey Rahman olan Rab-bim. Beni affet, beni bağışla. Benim günahlarımdan dolayı İsmail'i susuz, İsmail'i yardımsız bırakma!. Ey İbrahim'e merhamet eden, ey İbrahim'i yakmayan Rab-bim. İbrahim'in oğlu susuz, İbrahim'in oğlu susuzluktan yanıyor. Yardım et, yardım et, yardım et, ne olur yardım et Ya Rabbü.
Ve Allah ve alemlerin Rabbi olan Alİah Celle Celaluhu, bu muhteşem tabloyu meleklerine göstererek "Siyahi bir köle, aciz bir kadın olan şu kulumun Bana nasıl mü-nacaatta bulunduğunu, Bana nasıl dua ettiğini. Bana nasıl yakardığını ve rahmet kapımı nasıl çaldığını görüyor musunuz!." buyurdu. Meleklerin gıptayla baktıkları Hacer validemizden artık hoşnuttur, artık hoşnut olmuştur Rabbimİz.
Tevbelerle, dualarla, yakarışlarla Safa ve Merve arasında gidip-gelen ve bu gidiş-gelişi yedi kere yapan Hacer validemiz, son kez Merve'ye yaklaşınca rahmet kapılarının açıldığına şahit oidu. Çünkü çölün sessizliğinde bir su, bir su sesi duyuluyordu!. İsmail'in bulunduğu yerde, yani kocasının, yani peygamberinin, yani İbrahim Aleyhisselam'ın kendilerini bıraktıkları tam o yerde, zemzem fışkırmaya, zemzem akmaya başlamış, dünya zemzem ile tanışmıştı artık!.
Bir İsmail için ağlayan, bir İsmail için "Su, su" diye yakaran Hacer validemiz, Rabbimize öylesine bir münacaatta bulunmuş, Rahman'ın rahmet kapısını öylesine çalmıştır ki, bu muhteşem münacaat neticesinde binlerce yıldır, milyarlarca İsmail'in susuzluğunu gideren Zemzemle tanışmamız mümkün olmuştur!. Ve Hacer validemiz. Rahman olan Rabbimize öylesine bir münacaatta bulunmuştur ki, bu muhteşem münacaat hac ve umrenin vazgeçilmez bir rüknü haline gelmiştir.
Merve sen ağlıyorsun!. İyisin değil mi?
Ağlıyorum hocam. Şimdiye kadar okuduğum her peygamber kıssasında, içimde erkek olma isteği, erkek olma özlemi hissederdim. Fakat sizin bu anlattıklarınızı dinledikten ve Hacer validemizi tanıdıktan sonra, onu tanıdıktan sonra, Kendini daha fazla zorlama, seni anlıyorum Merve. Dünyaya erkek veya kadın olarak gelmenin, elbet-teki fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan ne yapıldığı, nasıl bir kulluğun yaşandığıdır. Mesela siyahi bir cariye olan Hacer validemiz, Allah'a gösterdiği bu teslimiyet ile milyarlarca müslüman erkeği gerilerde, kendisinden çok çok gerilerde bırakmıştır. Çünkü insanların farklı dillerde, farklı renklerde yaratılmaları bir üstünlük vesilesi olmadığı gibi, farklı cinsiyetlerde yaratılmaları da bir üstünlük vesilesi değildir. Allah katında üstünlük, sadece ve sadece takva iledir.
Evet, Hacer validemiz artık yalnız değildi. Zemzemin çıkmasından sonra ticaret kervanlarıyla buradan gelip geçen insanlardan bir kısmı, suyun tasarrufunu Hacer validemize vermek şartıyla bu bölgeye yerleş-
meye ve burasını bir şehir haline getirmeye başlamışlardı. İbrahim Aİeyhisselam İse belli zamanlarda onların yanına geliyor, durumlarını öğreniyor ve ihtiyaçlarını giderdikten sonra Sebu bölgesine tekrar geri dönüyordu.
İsmail Aieyhisselam'in Kurban Edilmesi
Evlad sevgisiyle İlk imtihanı ayrılık hükmüyle olan İbrahim Aİeyhisselam, bu imtihana teslimiyet göstermişti!. Nitekim hiç çırpınmadan, hiç direnmeden ve hiç isyan etmeden ailesiyle birlikte yollara düşmüş ve onları ıssız bir yer olan Kabe'nin yanına kendi elceği-ziyle bırakmıştı!. Çünkü o, büyük İmtihanların, büyük kahramanıydı!. Çünkü o, küçük yaşlardan beri Allah'a teslim olmuş ve bu teslimiyeti kendisine şiar edinmiş biriydi!. Çünkü o, her hükümde Allah'a tesiim olan ve bu teslimiyeti İle şeytanı tesiim alan İbrahim Aleyhis-selam idi!.
Fakat ne var ki bitmemiş, sona ermemişti İlahi imtihan!. İbrahim Aİeyhisselam arka arkaya gördüğü rüyalarda, kendisini elinde bir bıçakla oğlunu, oğlu İsmail'i boğazlarken görüyordu!. Peygamberler dışındaki insanlar gördüğü zaman hiçbir bağlayıcılığı olmayan ve şeytani bir kabus olarak nitelendirerek şerrinden Allah'a sığınılması gereken böyle bir rüya, hak peygamber İbrahim Aİeyhisselam için İlahi bir işaret, İlahi bir emir niteliğinde idi. Alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu, İbrahim Aleyhisselam'dan bu rüyayı doğrulamasını, bunun gereğini yapmasını emrediyordu!.
Hocam, okuduğum bazı tefsirlerde "İbrahim Aleyhisselam daha önceden oğlunu kurban olarak adamış fakat bu adağını unutmuştu. Gördüğü bu rüya ile adağı kendisine hatırlatıldı!." deniliyor.
Fatih, böylesi batıl yaklaşımlarından, İbrahim Aleyhisselam'ı hiç düşürtmeden tenzih etmemiz gerekir. Çünkü hiçbir peygamber ve hiçbir müslüman, bir insanı kurban olarak adama ve kurban etme hakkını kendinde göremez. Doğmuş ya da doğacak çocuğumuzu elbetteki Allah'a adayabiliriz. Ancak Hazret-i Meryem örneğinde de olduğu gibi bu adağın ve adanmışlığın, Allah için kesilen bir kurban olarak değil, Allah yoluna adanan ve Allah'a emanet edilen bir kul olarak gerçekleştiğini görürüz. Nitekim doğru ve hak olan da budur.
- Hocam, söylediklerinizi çok iyi anlıyoruz. Peki bu durumda İbrahim Aleyhisselam'm gördüğü rüyayı ve bu rüyanın arka planını nasıl anlamamız, nasıl tefsir etmemiz gerekir?
Fatih, bu konuyu fazlaca zorlamamıza, olayın arka plana ait bilmediğimiz boşlukları, bilmediğimiz varsayımlarla doldurmaya çalışmamıza gerek yoktur. Konuyla ilgili ayet-i kerimeleri incelediğimiz zaman, İbrahim Aleyhisselam'm -bir kefaret veya bir şükür vesilesi olarak- Allah'a söz verdiği bir adağı olduğunu anlayabiliriz.
Evet, bir adağı vardı İbrahim Aleyhisselam'm. Rabbi için bir kan akıtarak, bir kefaret veya bir şükür vesilesi olan bu adağını yerine getirecekti. Ancak kendisi için oldukça önemli olan bu adak kpnusunda, sadece bir şeyi bilmiyor, sadece bir konuda kararsızlığa düşüyordu İbrahim Aleyhisselam.
"Rabbi için ne kesmeliydi?"
Alemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu için büyük ve değerli bir kurban kesmek istiyor, büyük ve değerli bir kurban kesmek istiyordu ama bu ne. olmalıydı?
Koyun mu, keçi mi, sığır mı, deve mi? İbrahim Aleyhisselam bu sorularla istihare yaptı mı - yapmadı mı, bu konuda Allah'tan bir işaret bekledi mi - beklemedi mi bilmiyoruz. Bize bildirilen gerçek, İbrahim Aleyhisselam'a bu cevabın ve bu İlahi işaretin rüyada verildiğidir. İbrahim Aleyhisselam arka arkaya gördüğü rüyalarda, kendisini oğlu İsmail'i bo-ğazlıyorken görmektedir!.
Hükmünde hikmet, hikmetinde rahmet olan Rabbimiz "Ey İbrahim!. Madem ki Benim için büyük, Benim için değerli bir kurban kesmek istiyorsun, bu kurban senin için de büyük, senin için de değerli olan İsmail'dir" Duyuruyordu!.
Açık seçik bir şekilde bu rüyayı gören İbrahim Aleyhisselam, yattığı yerde usul usul gözlerini açtı!. Hiç hareket etmiyor, hiç hareket edemiyordu!. Uzaklara, çok uzaklara dalıp giden hareketsiz gözleriyle öylece duruyor, bütün duyu ve duygularının donduğunu hissediyordu!. Kendisinde bir hata, kendisinde bir suç arayarak "Neden yattım, neden uyudum" diyordu kendi kendisine!. Çünkü böyle bir rüyayı göreceğini bilseydi, belki de ömrünün sonuna kadar hiç yatmaz, ömrünün sonuna kadar hiç uyumak istemezdi İbrahim Aleyhisselam!.
Oğlunu düşündü ve biricik oğlu geliverdi gözlerinin önüne!.
İçinde sessiz bir patlamayla, sessiz bir ateş harlayıverdü. Nemrut'un kendisi için yaktığı ve kendisinin içine atıldığı ateş, bu sefer dışında değil içinde tutuşmuş, çok daha büyük alevlerle içinde tutuşuvermiştü.
Bu ateş sönmüyoi. t ateş söndürülmüyordu!. İbrahim Aİeyhisselam'ın içini kavuran bu ateş, Nemrut'un yaktığı ateş gibi serin ve soğuk olmuyordu!.
Ağlamaya başladı İbrahim Aleyhisselam!.
"Ya Rabbi ben bunu nasıl yaparım, nasıl yapabilirim?" diye ağlamaya baöladı. Elbetteki her canlı gibi İsmail de, sevgili oğlu ismail de ölebilirdi. Ve buna dayanır, buna dayanabilirdi İbrahim Aleyhisselam!. Fakat neden bu iş kendisine verilmişti!. O bu işi nasıl yapar, o sevgili oğulcağızım kendi elleriyle nasıl boğazlayabiiirdi!.
Bu acıyla günler, bu acıyla haftalar geçiren İbrahim Aleyhisselam bir çıkış, bir kurtuluş yolu arar gibiydi!. Kendisine kesin bir zaman, kesin bir mühlet verilmemekle beraber, rüyasında gördüğü çocuk İsmail'in şimdiki halinden daha büyük, daha gelişmiş bir durumdaydı. Bu nedenle hiç acele etmedi ve İçinde her geçen gün daha da mayalanan bu acı ile İsmail'in biraz büyümesini bekledi!. Ayrıca içindeki acı ne kadar büyük olursa olsun, bu geçen süre zarfında gönlünde besleyip büyüttüğü bir de umudu vardı İbrahim Aİeyhisselam'ın. Bu umudunun gerçekleşebilmesi için İsmail'in büyümesini, ge-zip-koşabilecek bir çağa gelmesini bekliyordu. Nitekim biricik oğlu kendi başına gezip-koşabilecek çağa erişince onu yanına çağırdı ve "Oğlum!. Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken görüyorum. Bir düşün, sen ne dersin" dedi İsmail Aleyhisselam'a.
İbrahim Aleyhisselam. böyle bir yaklaşım ile oğlu İsmail'e tercih hakkı veriyordu. "Oğlum, ben boğazlamakla emrolundum fakat sen boğazlanmakla emro-lunmadınL Tercihin nedir" diyordu. Yumuşacık yüreği rahmet depremlerîyle sarsılarak bu soruyu soran İbrahim Aleyhisselam, gezip-koşabilecek çağa gelen İsmail'în, belki de koşarak kendisinden uzaklaşmasını, uzaklaşıvermesini umud ediyordu. Çünkü böyle bir durumda ne kendisini boğazlatmayan İsmail, ne de İsmail'i boğ az laya madiği için kendisi sorumlu olmayacaktı.
Fakat olmadı, gençlik duygulan ve yaşama heyacanı ile kaçıp gitmedi İsmail!. Çünkü İbrahim Aleyhisselam'm oğlu, İbrahim Aleyhisselam'a yakışan bir evlad, bir İsmail idi!. Nitekim hiç durmadan, hiç duraksamadan "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaalİah, beni sabredenlerden bulacaksın." cevabını verdi babasına.
Artık her şey bitmiş, bütün çıkış yolları kapanmıştı İbrahim Aleyhisselam için!. İsmail'in bu muhteşem cevabı karşısında öylece kalakaldı!. Kendisine "Babacığım" diyerek sevgisini, "Emroîunduğun şeyi yap" diyerek saygısını, "İnşaalİah" diyerek tevekkülünü. "Beni sabredenlerden bulacaksın" diyerek teslimiyetini ifade eden oğluna bakakaldıî. Üzülmesi mi. yoksa böylesine salih bir evlad ile gurur duyması mı gerekiyordu, bilemedi!. Ne var ki yapılması gereken iş, yapılacaktı artık!.
Rivayetlere göre oğlu İsmail'i yanma alıp Mina'ya doğru giderken. Şeytan aleyhillane üç kere karşısına çıkmış ve İbrahim Aieyhisselam vesveselerle kendisini engellemeye çalışan bu şeytanı, üç keresinde de taşlayarak uzaklaştırmıştir. Ve Mina'ya geldiklerinde oğlu gibi kendisi de Allah'ın hükmüne teslim olmuş ve İsmail'i alnı üzerine yatırmıştı.
Bu müthiş olayı yaşarcasına düşünürken, tüm duygularınızın titrediğini hissediyorsunuz!. Meleklerie, cinlerle ve bütün kainat ehliyle birlikte, İsmail Aieyhis-selam'ın yere uzanışına, boynunu hafifçe uzatışına bakıyorsunuz. Kalbiniz duruyor fakat yaşıyorsunuz, yine de yaşayabiliyorsunuz bu yaşanan hadise karşısında!.
İsmail'in anası olan Hacer validemizi düşünüyorsunuz!. Yıllar önceki hadiseye dönüyor ve Hacer validemizin "Ya Rabbi İsmail susuz, İsmail susuzluktan kavruluyor!." diyerek yaptığı yakarışları hatırlıyorsunuz. Böyle bir olayın duygu yüklü bir kadın, yüreği merhamet dolu bir anne' için büyük bir imtihan olduğunu biliyorsunuz.
Sonra İbrahim Aleyhisselam'a bakıyorsunuz!.
Yüreğinde evlad sevgisi ve elinde bıçak ile İsmail'in başucunda duran İbrahim Aleyhisselam'a bakıyorsunuz!. Söylenecek bir söz, konuşulacak bir kelime kalmıyor!. Gözleriniz doluyor ve ağlamaya başlıyorsunuz!. "Ya Rabbi nasıl, nasıl dayanabildi buna!. Nasıl üstesinden gelebildi böyle bir imtihanın!" diyerek ağlıyorsunuz!. Biricik oğlu İsmail'in başucunda öylece duran İbrahim Aleyhisselam'm gözlerine bakıyor, rahmet ve merhamet yüklü bu gözlerde bir gözyaşı gibi eridiğinizi, bir gözyaşı gibi akıp-gittiğinizi Hissediyorsunuz!.
İsmail'i boğazlamaktansa, dünyevi ateşlere binlerce kez atılmaya razı olabilecek olan İbrahim Aleyhisseİam, ağır ağır İsmail'in boğazına doğru eğiliyor!. Bir an duruyor, sağ eline ve sağ elindeki bıçağa bakıyor!. Bıçak, titreyen ellerinden düşecek gibi!. Son bir güçle ellerini sıkıyor, ellerini sıkarak bıçağı kavramaya çalışıyor!.
İbrahim Aleyhisselam henüz İsmail'i kesmemiş, İsmail'i boğazlamamıştır ama bu kısacık sürede içindeki binlerce İbrahim kesilmiş, binlerce İbrahim parçalanmış gibidir!. İçi kan olmuştur, içi kan dolmuştur, içi kandan bir derya olmuştur İbrahim Aleyhisselam'm. Gözlerinden artık yaş değil sanki kan, kıpkırmızı bir kan boşanıyordur!.
Dayamlası bir hal değildir bu!.
Eiindeki bıçağı atarak geri dönmesi, geri dönü-vermesi de mümkün değildir!. Çünkü Allah'ın, alemlerin Rabbi olan Allah Celle Ceİaluhu'ın emridir bu!. İlahi emre teslim olmaktan başka ne yapabilir, ne yapabilirdi kü.
İbrahim Aleyhisselam titreyen ellerindeki bıçak ile İsmail'in, yüzünü ve gözierini görmediği oğlunun, önünde boyîu boyunca yatan sevgili oğulcağızımn boğazına tekrar eğildi!. Hiçbir şey düşünmek, hiçbir şey hissetmek istemiyordu. "Bitsin, artık bitsin, artık bitiversin" duyguları içinde "Bismillahİ Allahu ekber" diyerek bıçağı İsmail'in boğazına çaldı. İşte o an, bıçağın tene değdiği o an, rahmet kapıları açılmış ve İbrahim'e büyük bir kurbanı fidye olarak gönderen Rahman'ın sesi duyulmuştu.,
"Ey İbrahim. Gerçekten sen, rüyayı doğruiadın. Hiç şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz."
Rüyasında gördüğü oiayı aynen yaşayan ve tüm hücrelerindeki titremesi henüz geçmeyen İbrahim Aleyhisselam anlaşılmaz duygular içindeydi!. İnanılmaz bir darlıktan çıkarılmış, inanılmaz bir genişliğe bırakılmış gibiydi!. Şaşkın gözierle elindeki bıçağa ve önündeki İsmail'e baktı!. Önündeki İsmail yaşıyordu, yaşıyordu ama, bıçağın tene değdiği o unutulmaz anda, İbrahim Aleyhisselam gönlündeki İsmail'i boğazlamış, İsmail'ini boğazlayıvermişti!.
Artık gönlünde bir İsmail değil, İsmail'i kendisine bağışlayan Allah, sadece Allah Ceİle Celaluhu vardı!. Engin bir huzuru yaşayan İbrahim Aleyhisselam'm gönlünde, sadece ve sadece Rahman, sadece ve sadece Rahman sevgisi kalmıştı!.
Selam olsun, tekrar selam olsun, tekrar tekrar selam olsun İbrahim Aleyhisse-lam'a!. Ve yine selam olsun İsmail'e ve Hacer validemize..
Biz de bu güzel müslümanlara selam ediyoruz hocam. Ayrıca size de teşekkür ediyoruz. Sizi dinlerken bu olayı sanki yeniden gördük, sanki yeniden yaşadık.
Anlatmak kadar anlamak ve iman etmek de önemlidir arkadaşlar. Zaten bizlerden istenen de bu gibi olayları gözlerimizle görüyormuşuz gibi anlamamız ve kendimiz yaşjyormuşuz gibi iman etmemiz değil miydi!. İman dolu bu anlayışınız için ben de teşekkür ederim.
Kabe Temellerinin Yükseltilmesi Ve İbrahim'in Hanif Dini
İbrahim Aleyhisselam'm duası ve zemzemin bereketi ile bir yerleşim yeri olmayan başlayan Mekke, her kervanın uğramak istediği bir yer durumuna gelmişti. Burada annesi Hacer ile birlikte yaşayan İsmail Aleyhisselam büyümüş ve evlenmişti.
O zamana kadar peygamberlerin ziyaret ettikleri Kabe'yi, bir rahmet mekanı olarak mü'minlere açmayı dileyen ve duvarlarının yükseltilmesini isteyen Rab-bimiz, bu kutlu görevi İbrahim Aleyhisselam ve oğlu İsmail'e verdi. İsmail Aleyhisselam taş getiriyor, İbrahim Aleyhisselam da bu taşlarla duvarları örüyordu. Duvarlar yükselmeye başlayınca, İsmail Aleyhisselam bugün makam-ı İbrahim olarak bilinen büyük taşı getirdi. İbrahim Aleyhisselam bu taşın üzerine çıkarak duvarı örmeye devam ediyor ve namazını da burada kılıyordu. Oğluyla birlikte Kabe'nin duvarlarını yükselten ve İsmail Aleyhisselam'ın getirdiği taşları büyük bir özenle örmeye çalışan İbrahim Aleyhisselam, arasıra boynu bükük bir şekilde duruyor ve gönlünü Allah'a yönelterek "Rabbimiz bizden bu amelimizi kabul et, şüphe yok ki Sen işiten ve bilensin" diyordu.
Hocam, İbrahim Aleyhisselam böylesine şerefli bir işi yaparken dahi çok mütevazı, çok alçakgönüllü.
Dikkatin için teşekkür ederim Veli. Gerçekten örnek alınması gereken bir davranıştır bu. Çünkü Allah'ın lutfu ve nasip etmesi ile bir fakiri doyurduktan veya bir yoksula yardım ettikten sonra büyüklenme duygusuna kapılan insanlar, bu çirkin duygu ile kibirlenerek '"Ben şunu doyurdum veya buna yardım ettim" diyebilmektedirler. Oysa İbrahim Aleyhisselam Kabe-i Muazzamanın duvarlarını yükseltmek gibi çok şerefli bir işi yapmasına rağmen boynunu bükmekte ve korkuyla titreyen yüreğinde "Rabbimiz acaba bu amelimizi kabul eder mi?"' endişesini taşımaktadır. Bu endişe ile "Rabbimiz bizden bu amelimizi kabul et" diyen İbrahim Aleyhisselam, hiç kuşkusuz ki yaptığı işi, yaptığı ameli küçümsemiyordu. Çünkü Kabe-i Muazzamanın duvarlarını yükseltmek gibi bir işin, Allah'a inanan her müslüman için çok şerefli bir iş olduğunu kendisi de biliyordu. Ancak yapılan iş ne kadar şerefli ve değerli bir iş olursa olsun, önemli olan bir insanın bu işi nasıl yaptığı, hangi niyet ve duygularla yerine getirdiği idi. Meseleye bu gerçeklik açısından yaklaşıldığı zaman bir insanın Allah rızası ve merhamet duyguları ile susuz bir köpeğe su vermesi, büyüklenme duygusu iie Kabe'nin duvarlarını yükseltmesinden çok daha hayırlı ve değerli bir iş oluyordu. Nitekim yaptığı işe bu gerçeklik boyutundan bakan İbrahim Aleyhisselam. yüreğini titreten bir endişe ile "Rabbimiz bizden bu amelimizi kabul et, şüphe yok ki Sen işiten ve bilensin" diyor ve bu güzel duasına şöyle devam ediyordu.,
"Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş kullanndan kıl ve soyumuzdan da Sana tçsiim olmuş bir ümmet çıkar. Bize ibadet yöntemlerini göster ve tevbemizi kabul et. Şüphe yok ki Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin. Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygamber gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Hiç şüphesiz ki Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
Bu kalbi duaları hakkıyle işiten ve bu samimi yakarışlara icabet eden Rabbimiz ise "İnsanlar için ilk kurulan ev olan Kabe, insanlar İçin kutiu bir toplanma ve güvenli bir hidayet yeridir. Burada apaçık ayetler ile müminler için bir namaz yeri olan İbrahim'in makamı vardır. Kim buraya girerse, o güvenliktedir. Buraya gelmeye güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Ey İbrahim, İnsanlar içinde haccı duyur, ilan et. Gerek yaya olarak, gerekse uzak yollardan ve derin vadilerden gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler. Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenier için temizleyin" buyurdu.
O zamana kadar peygamberlerin ziyaret ettiği Kabe-i muazzama, bu İlahi buyruk ile rahmet kapılarını artık bütün müminlere, bütün müslümanlara açmıştı. İbrahim Aleyhisselam'ın "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle nzıklandır" duasına da icabet eden "Rabbimiz, nzıklandırmada mümin kafir ayırımı yapmayacağını beyan ederek "Küfredeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım, o ne kötü bir dönüştür" demişti.
İman ve teslimiyeti ile birçok imtihandan yüz akıyla çıkan İbrahim Aleyhisselam, Rabbimizin "Ey İbrahim, seni insanlara imam kılacağım" buyruğu ile birçok peygamberin ulaşamayacağı bir makama yükseltilmişti. İbrahim Aleyhisselam bu İlahi buyruk üzerine "Ya soyumdan olanlar?" diyerek, kendi soyundan gelecek olanların da böyle bir makama ulaşıp, ulaşamayacağını sordu. Rahman olan Rabbimiz "Zalimler benim ahdime erişemez" cevabını vererek, iman veya küfürün irsi yani soy bağı ile ilgili bir hadise olmadığını beyan etti. Çünkü mü'min bir babadan kafir, kafir bir babadan mümin bir oğlun olması mümkündü.
- Hocam, mesela Nuh Aleyhisselam'ın oğlu!.
Çok güzel Hamdı. Nuh Aleyhisselam gibi bir peygamberin oğlu kafir olurken, Azer gibi kafir bir putçunun oğlu da İbrahim gibi bir mü'min olmuştu. Dolayısıyla iman ve küfür, soyla ilgili bir hadise değildi. Eskilerin deyişiyle nice alimden bir zaiim, nice za-iimden bir alim doğabilirdi. Zaten bunun içindir ki İs-lami yönetim biçiminde, babadan oğula geçen bir sultanlık, bir saltanat yoktur. Müslümanların başına geçecek olan kimsenin kimin oğlu olduğuna değil, ilmi ehliyetine ve takvasına bakılır, buna göre bir seçim yapılır.
Nitekim Rabbimizin "Zalimİer benim ahdime erişemez" cevabıyla karşılaşan İbrahim Aleyhisselam, kendisi de dahil olmak üzere hiç kimsenin akıbetinden emin olmaması gerektiğini anlayarak "Ya Rabbi, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut. Yalanlar ile yüceltilen o putlar, gerçekten insanlardan birçoğunu şaşırtıp-saptırdı" duasında bulundu. Dikkat ederseniz putlara karşı destansı bir mücadele veren İbrahim Aleyhisselam, kendisine güvenerek ve şeytan küçümseyerek "Ben nasıl olsa putlara tapmam, putlara meyletmem" demiyor, diyemiyordu. Çünkü son nefesine kadar Allah'a ve Allah'ın yardımına muhtaç olduğunu biliyor, kendisine değil Allah'a güvenmeye ve sadece Allah'a tevekkül etmeye devam ediyordu.
Kabe'nin inşaatını tamamlayan ve insanlar arasında haccı ilan eden İbrahim Aleyhisselam, gözünü ve gönlünü Rahman'a yönelterek "Ya Rabbi. bundan böyle kim bana uyarsa, artık o bendendir. Kim de bana isyan ederse kuşkusuz Sen, bağışlayansın, esirgeyensin" dedi. Bu güzel duada dikkatinizi çeken bir husus, bir incelik var mı?
Kendisine isyan edenlere, beddua etmemesi.
Teşekkür ederim Veli. Birçok mucizeleri yaşayan, kafir ve müşriklerin birçok eziyetleriyle karşılaşan İbrahim Aleyhisselam, hak bir peygamber olmasına rağmen kendisine isyan edenleri Allah'ın lanetine değil, Allah'ın bağışlamasına ve esirgemesine terkediyor-du. Günümüzde kendi mezheplerinden veya kendi guruplarından olmayanlara merhametsiz bir şekilde yaklaşan kimselerin, bu duadan almaları gereken çok önemli dersler vardır.
Evet, İbrahim Aleyhisselam böylesine güzel bir insan, böylesine seçkin bir peygamber idi. Nitekim Efendimiz Sallaliahu aleyhi ve seliem'e bir adam gelip "Ey yaratılmışların en hayırlısı" diye hitab edince, Re-sulullah Saliallahu aleyhi ve sellem bu söze hemen müdahale etmiş ve "Bu söylediğin İbrahim aleyhise-lam'ın vasfıdır" demişti. İbrahim Aleyhisselam'ın hanif dini, tarihin her döneminde makbul bir din olarak zikredilmiş, birbirleriyle şiddetli bir rekabet içinde olan yahudiler ve hıristiyanlar bile, büyük bir ısrar ve inat ile İbrahim Aleyhisselam'ın kendilerinden, kendi dinlerinden olduklarını ileri sürmüşlerdir. Oysa Musa ve İsa aleyhisselamdan çok daha Önce yaşamış oları İbrahim Aleyhisselarn, ne yahudi ve ne de hıristiyan idi. Bizlere bu gerçekleri bildiren Rabbimiz, İbrahim Aleyhisse-lam'ın hanif diniyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur.,
"Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? AndoSsun, biz onu dünyada seçtik. Şüphesiz ki o. ahirette de salihlerdendir. Öyleyse Allah'ı birleyen muvahhidler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi. İyiiik yaparak kendini AİIah'a teslim eden ve hanif olan İbrahim'in dinine uyandan, dince daha güzel kim olabilir?"
Nitekim Rabbimizin bu buyruğunu esas alan Re-sulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar, yahudi ve hıristiyanların yaptıkları gibi "İbrahim bizdendir" diyerek onu kendilerine değiİ, "Biz İbrahim'deniz, İbrahim'in hanif dinindeniz" diyerek kendilerini İbrahim Aleyhisselam'a nisbet etmişlerdir. Zaten güzel olan yaklaşım da, doğruyu kendimize değil, kendimizi doğruya nisbet etmemizdir.
Kur'an-ı Kerim beyanı ile "Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif dinine. O, müşriklerden değildi" diyen Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem "Her peygamberin peygamberlerden dostları vardır. Benim dostum da, ceddim ve Rabbimin halili olan İbrahim'dir" buyurmuştur. Allah'ın dostunu dost edinen Resulullah Sallaîlahu aleyhi ve sellem, bu sözlerinden sonra Al-i İmran süresindeki şu ayet-i kerimeyi okumuştur.,
"Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı ona uyanlar ile bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah, müminlerin velisidir."
İman edenler denilirken, biz mi kastediliyoruz hocam?
Elbetteki Merve. İnandıkları Allah'a eş koşmayan ve Allah'ı birleyen muvahhidler olarak yüzlerini İbrahim'in hanif dinine çeviren bütün mü'minler, kıyamete kadar dünyaya gelecek olan bütün müslümanlar kastediliyor. Ne mutlu Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem iie birlikte İbrahim'in hanif dinine uyan mü'minlere, ne mutlu böyle müslümanlara..
Lut Kavmine Giden Elçiler Ve İshak İle Yakup'un Müjdelenmesi
İbrahim Aleyhissetam ve Sare validemiz oldukça yaşlanmışlardı. Bütün bir gençliğini çocuk özlemiyle ve çocuk umuduyla geçiren Sare validemiz, artık böyle bir umuddan uzaklaşmış gibiydi. İbrahim Aleyhisselam ise ilerlemiş yaşma rağmen evine gelen her misafire hizmet ediyor, onlara güzel nasihatlarda bulunuyordu.
Bir gün İbrahim Aleyhisselam'ın evine hiç tanımadığı kimseler gelerek "Selam" dediler. İbrahim Aleyhisselam'ın şimdiye kadar hiç görmediği bu insanlarda, insanın içini ürperten bir tuhaflık vardı. Onların selamını alarak içeriye buyur eden İbrahim Aley-hisseiam. adeti olduğu üzere aç olup-olmadıklarını hiç sormadan yemek hazırlığına başladı. Ve hiç gecikmeden kızartılmış bir buzağıyı getirerek, misafirlerinin önüne koydu.
Misafirlerinin yemek yemesini bekleyen İbrahim Aleyhisselam, onların öylece oturduklarını ve yemeğe hiç el uzatmadıklarını görünce bu durumdan hoşlanmadı. Önce ayakta duran hanımına ve daha sonra içlerine gizli bir korku, gizli bir ürperti veren misafirlerine dikkatlice bakarak "Siz kimsiniz, biz sizden korkmaktayız" dedi.
İbrahim Aleyhisselam endişe dolu bu sözleri üzerine tebessüm eden misafirler "Korkma, biz Allah'ın elçileriyiz" dedikten sonra Sare validemize dönerek "Sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz" buyurdular. Misafirlere hizmet edebilmek için ayakta olan Sare validemiz, bu söz üzerine güldü ve "Bana ihtiyarlık gelip-çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?" dedi.
Elçiler "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umud kesenlerden olma" deyince, İbrahim Aleyhisselam imani bir heyecanla söze girerek "Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim umud keser ki?" cevabını verdi. Bu konuşmalar üzerine meselenin gerçekten ciddi olduğunu anlayan Sare validemiz "Vay başıma gelene!. Şimdi ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu, şaşırtıcı bir şey!." dedi. Birer elçi olan melekler "Allah'ın emrine mi şaşırıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid'tir" dediler.
Bu İlahi müjde üzerine Allah'a hamdü senada bulunan İbrahim Aleyhisselam, misafiri olan elçilere dikkatlice baktıktan sonra meraklı bir sesle "Ey elçiler, sizin bunun dışındaki işiniz ne?" diye sordu. Allah'ın elçileri olan melekler "Gerçekten biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğa. Lut kavmine gönderildik." dediler. Bu gönderilişin azapla ilgili olduğunu hisseden İbrahim Aleyhisselam'ın aklına hemen Lut, kendisine iman eden bir kardeşi olan Lut Aleyhisselam geldi ve "O topluluğun içinde Lut da vardır" dedi. İnsan suretindeki melekler gayet sakin bir ses tonuyla "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi bilmekteyiz. Kendi karısı dışında, onu da, ailesini de muhakkak kurtaracağız. Karısı ise arkada kalacak olanlardandır" karşılığını verdiler.
Sünnetullah gereği bir toplumun helak edilmesinin, ne kadar şiddetli bir azap olduğunu çok iyi bilen İbrahim Aleyhisseiam, Lut kavmi konusunda elçilerle tartışmaya başladı. Çünkü İbrahim Aleyhisselam yumuşak huylu, oldukça duyarlı ve Allah'a gönülden yönelen merhamet dolu bir insandı. Yüreğinde hissettiği bu merhamet duygularıyla Lut kavmine biraz daha zaman, biraz daha fırsat verilmesini istiyordu.
Kesin bir emirle görevlendirilmiş olan melekler ise "Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki. Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir" diyerek bu tartışmaya bir son verdiler. Ve İbrahim ailesine önce İshak'ı, İs-hak'ın arkasından da Yakub'u müjdelediler.
İlerlemiş yaşına rağmen İshak'a kavuşan Sare validemiz, Allah'tan hiçbir zaman umud kesilmemesi gerektiğini anlamış, artık çok iyi anlamıştı artık. "Hamd, AIlah:a aittir ki; O, bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz benim Rabbim, gerçekten duayı işitendir" diyen İbrahim Aleyhisselam ise , çok uzun yıllar sonra kabul olan bu duasının hamd ve şükrünü eda ediyordu. Herbiri peygamber olan İsmail, İshak ve İshak'ın oğlu Yakup Aleyhisselam, sadece Allah'a ibadet eden ve yüce bir doğruluk dili ile insanları hidayete yönelten salih müslümanlardı. Örnek güzellikteki bu seçkin müslümanların hepsine salat ve selam olsun diyoruz.
Ve söz İbrahim'e, nurlu bir güneş gibi dünyadan gelip geçen İbrahim Aleyhisseiam'a gelince, ona ne diyeceğimizi, sevgi ve saygımızı nasıl ifade edebileceğimizi bilmiyoruz.
Ellerimizi semaya açıyor ve "Ya Rabbim, beni namazımda sürekli olanlardan kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün. beni, anne-babamı ve müminleri bağışla" diye diye dünyadan ayrılan İbrahim Aleyhisselam'm bu duasına, iman dolu gönüllerimizle amin diyoruz.
Alemler içinde selam olsun bu güzel müslümana, selam olsun Haliîullah'a, selam olsun İbrahim'e ve İbrahim ailesine..
Lut Kavmi Ve Eşcinsellik
İbrahim Aleyhisselam'a ilk iman eden müslüman-lardan olan Lut Aleyhisselam. kavminin baskıları üzerine "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir" diyerek Babil'den ayrılmıştı.
Hocam, "Ben Rabbime hicret edeceğim" sözünü nasıl anlamamız gerekir?
Merve hanım. Hicret kelimesi, bir yerden ayrılarak başka bir yere göç etmek anlamındadır. Lut Aleyhisselam'm kavmine karşı "Ben Rabbime hicret edeceğim" demesi, ben sizin Allah'a şirk koştuklarınızdan uzaklaşarak yüzümü Rabbime cevriyor ve sadece O'na kulluk edeceğim bir yere gidiyorum anlamına gelir. Tabi ki Lut Aleyhisselam bu sözü söylerken, nereye gidebileceğini ve Allah'ın kendisini neyle karşılaştıracağını bilmiyordu. Dolayısıyie Lut Aleyhisselam'm "Ben Rabbime hicret edeceğim" sözünü, "Sadece
Allah'a kulluk niyetiyle, Rabbimin takdirine yönelip^ o takdire doğru yürüyeceğim" şeklinde de anlayabiliriz.
"Bana bir adım gelene. Ben on adım giderim" buyuran Rabbimiz, Lut Aleyhisselam'm bu hicretini kabul etmiş ve onu peygamberlikle görevlendirmişti. Kendisine hüküm ve ilim yerilen Lut Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselam'm yerleştiği Sebu bölgesine yakın bir şehir olan Sodom'a gitmişti. Bu şehirden bir kızia evlenen ve bu hanımından çocukları olan Lut Aleyhisselam, bu şehir halkını uzun yıliar Allah'a kulluğa davet etti. Şehir halkını putlara tapmaktan menetmeye çalışan ve onları sadece Allah'a kulluğa çağıran Lut Aleyhisselam'm bu daveti, ne yazık ki onlara hiç tesir etmiyor, onların küfürlerine küfür katıyordu!. Çünkü onlar gerçekten bozulmuş, gerçekten haddi aşmış bir kavimdi.
Bu şehir halkı kötülükte o kadar ileri gitmişti ki. açıkça yol keserler, haramilik ederler ve her türlü ahlaksızlıktan hiç utanmazlardı. Cinsel' özgürlük adına erkeklerin erkeklerle ve oğlan çocuklarla düşüp kalkmaya başlamaları gibi bir rezalet, tarihte ilk kez bu kavim tarafından işlenmiştir. Hayvanlar dahi böyîe bir cinsel sapıklıktan uzak iken, hayvanlardan çok daha aşağılık bir duruma düşen bu şehir haikı, böyle bir utanmazlığı sanki bir eğlence durumuna getirmişlerdi.
Hocam, bazı kimseler eşcinselliğin insan genleriyle ilgili bîr hastalık olduğunu söylüyorlar. Yani o kişilerin, eşcinsel olarak doğduklarını iddia ediyorlar!.
Böylesi iddiaları ben de duyuyorum Fatih!. Bu iddiada bulunan kimseler, eşcinselliği insanın istemeyerek karşılaştığı bir hastalık gibi göstererek, toplumsal düzlemde bu rezaleti meşrulaştırmak istemektedirler. Nitekim dünyanın birçok ülkesinde eşcinselliğe böyle bakıldığı için. böylesi cinsel sapıklıklar hoşgörüyle karşılanmakta ve bunun da ötesinde eşcinsellerin evlenmesine.dahi İzin verilmektedir.
Oysa insaniar, fiziki olarak kadın ve erkek oiarak yaratılmışlardır. İnsanlardaki cinsel sapmalar, insanların fiziki yapılarından ziyade nefisleriyie ilgili bir sapmadır. Kur'an-i Kerim'de beyan edildiği gibi hem iyiliğe ve hem de kötülüğe meyyal olarak yaratılan insan nefsi, kendi haline bırakıldığı ve disipline edilmediği zaman doğruca kötülüğe yönelmektedir. Çünkü nefse hoş gelen kötülükler, nefisler için yokuş aşağı ve kolay bir iş gibi gözükürken; nefislere zor gelen iyilikler, nefisler İçin yokuş yukarı ve çetin bir iş gibi gözükmektedirler.
İnsan nefsi hakkında bu kısa tanımlamayı yaptıktan sonra konumuza dönecek olursak, insan nefsinin dizginlenmesi veya disipline edilmesi en zor düzlem, cinsel ilişkiler düzlemidir. İnsanları cinsel düzlemdeki sapıklıklardan engelleyebilecek iki şey. öncelikle kişilerin sahip olduğu ahlaki ilkeler ve daha sonra toplumsal çevrenin ahlaki baskısıdır. Bir insan için sahiplendiği ahlaki ilke başlı başına yeterli olmasına rağmen, toplumsal çevrenin ahlaki baskısının da büyük önemi vardır. Çünkü ahlaki ilkeler noktasında zayıf olan birçok insan, toplumsal çevrenin ahlaki baskısını dikkate alarak böyle bîr sapıklıktan ve rezaletten kendisini koruyabilmektedir.
Ancak insanlar ahlaki ilkelerini yitirirler ve toplum düzleminde de böylesi sapıklıklar hoşgörüyle karşılanırsa, bu rezaletin çığ gibi büyüdüğü görülecektir. Çünkü harama ve haddi aşmaya çok düşkün olan insan nefsi, ahlaki Ölçülerini yitirdiği ve toplum tarafından da yadırganmadığı zaman bu cinsel düzlemde her türlü sapıklığa yönelebilecektir. Geri dönüşü de zordur bu kimselerin. Çünkü bu gibi sapıklıklar ile şeytanı
hoşnut eden bu kimseleri tabi ki şeytan da hoşnut etmekte ve böylesi rezaletleri onlara süslü ve zevkli göstermektedir.
Dolayısıyie eşcinsellik bir hastalık değil, başlı başına bir sapıklıktır. Çünkü hastalıkta bir tercih hakkı yoktur ve tüm insanlar istemedikleri halde hasta olabilirler. Eşcinsellik ise sapıkça bîr tercihin neticesidir. Böylesi tercihte bulunan kimselerin söyledikleri "Ben erkek olmama rağmen içimde kadınsı dürtüler hissediyordum" veya "Ben kadın olmama rağmen içimde erkeksi dürtüler hissediyordum" gibi sözlerini doğru kabul etsek bile; nefs ve şeytan kaynaklı böylesi dürtüler sapıkça bir tercih için geçerli neden değildir. Çünkü yanlış dürtüler, bu dürtülerden kaynaklanan eylemleri mazur göstermez. Mesela her insan iç dünyasında çok kızdığı bir insanı Öldürme, öldürüverme dürtüsünü hissedebilir. Ancak biliyoruz ki böyle bir dürtüyü hissetmek, bu dürtüden kaynaklanabilecek cinayeti mazur ve meşru göstermez. Önemli olan içimizde hissedebileceğimiz tüm şeytani dürtüleri imtihan bilinciyle bastırabilmek ve Allah korkusu ile böylesi kötülüklerden uzak durabilmektir.
Bu sapıklığı bir hastalık gibi görerek makul karşılayan ve eşcinselleri gülerek alkışlayan toplumlar, bu sapıklığa kendi ailelerinden de kurban verecek ve git gide artacak olan bu sapıklık içinde boğulacak toplumlardır. Çünkü daha Önce de belirttiğim gibi, İnsanlar ahlaki ilkelerini yitirir ve toplum düzleminde de böylesi sapıklıklar hoşgörüyle karşılanırsa, bu rezaletin çığ gibi büyüdüğü görülecektir. Nitekim tarihte ilk kez böyle bir sapıklığı yaşayan ve bu sapıklığı hoşgörüyle karşılayan Lut kavmi, bütün bir şehir halkı olarak bu rezaletin İçine sürüklenmişti.
İslami birer kaynak oiarak gösterilen birçok eserde dahi, Lut kavminin bu sapıklığına Lutilik denilmesi ise tarihi bir yanılgıdır. Oysa erkekler arasındaki sapık cincel ilişkiye, livata denilmektedir. Söz konusu tarihi yanılgıyı sürdürerek Hvataya Lutilik denilmesi, günümüz müslümanlann ağızlarına yakışmayacak bir tanımlamadır. Geçmiş kavimlerin birçok sapıklıklarını, o kavimlere gönderilen peygamberlerin isimleriyle tanımlamaktan sakındığımız gibi, elbetteki bu sapıklığı da Lut Aleyhisselam'ın ismiyle tanımlamaktan sakınmalıyız. Çünkü bu iğrenç sapıklığın, Lut Aleyhisselam veya onun tertemiz ismiyle hiçbir ilgisi yoktur.
Evet, ismi ve cismi temiz olan Lut Aleyhisselam, böylesine azgınlaşan bir şehir halkını İslam'a çağırıyordu. Yaptıkları kötülük ne olursa olsun, onları yine de tev-beye ve Allah'a kulluğa davet ediyordu. Çünkü tevbe ederek Allah'a yöneldikleri zaman, Rahman olan Rab-bimizi hiç kuşkusuz ki affedici olarak bulacaklardı. İşlenen kötülükler ne kadar geniş olursa olsun, Rahmanın rahmeti elbetteki daha geniş, çok daha genişti. Affedilmeyecek yegane kötülük, kötülüklerden vazgeçmemek ve tevbe etmemek idi. Önemli olan yaşama fırsatını yitirmeden, tevbe fırsatını kullanmak, kullanıvermekti.
İşte Lut Aleyhisselam merhamet dolu bu umudla onları tevbeye, onları kurtuluşa çağırıyordu. Her fırsatta onlarla konuşuyor, onları ikaz ediyor ve onlara şöyle sesleniyordu.,
"Sizler, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir utanmazlığı, bir çirkinliği mi yapıyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi, kadınlarınızı bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Sizler ne yaptığınızı, Allah'ı nasıl gazaplandırdığınızı bilmeyen ve sının çiğneyen bir kavimsiniz. Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbi-ne aittir. Sizden istediğim bu İlahi daveti kabul etme-nizdir. Çünkü Allah'ın dayetini inkar ederseniz, İlahi daveti inkar eden geçmiş kavimler gibi helak olacaksınız. Bu bir İlahi kanun, bu bir İlahi sünnettir ve Allah'ın sünnetinde hiçbir değişiklik yoktur. Artık korkmayacak mısınız, korkup sakınmayacak mısınız? Allah'ın apaçık davetine rağmen siz yine de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız? Oysa Allah sizleri tertemiz bir hayata ve ebedi kurtuluşa davet etmektedir."
Lut Aleyhisselam'ın bu apaçık daveti, sapıklıktan gözleri dönmüş şehir halkı tarafından ne yazık ki inkarla karşılandı. Kendi aralarında alaycı konuşmalar yaparak "Lut ailesini şehrimizden sürüp çıkaralım, çünkü bunlar çokça temizlenen ve temiz kalmak isteyen insaniarmış!." demeye başladılar. Lut Aleyhisselam ise onları yine ikaz ediyor ve onlara bir insan olarak değer vermesine ve merhametle yaklaşmasına rağmen "Gerçekten ben sizin bu yapmakta olduğunuza öfke ile karşı olanlardanım" diyerek, yaptıkları çirkin işlere karşı gerçek duruşunu da beyan ediyordu.
Hocam, niye böyle yapıyordu?
Anlıyamadım Veli!.
Yaptıkları kötü işlere nefretle yaklaşırken, bu kötülükleri işleyenlere neden merhametle yaklaşıyordu?
Çok güzel bir soru Veli. Tüm peygamberler ve davasının bilincinde olan tüm müslümaniar, cahili toplumlarda fül-fail ayırımı yaparlar. Allah'ın hoşlanmadığı fiillere yani yanlış olan iş ve eylemlere, kesin bir tavırla karşı dururlarken: bu fiilleri işleyen faillere merhametle yaklaşırlar. Çünkü Allah'ın hoşlanmadığı fiilleri işleyen bu faillerin, yanlış ve çirkin işier yapan bu kimselerin, ne yaptıklarını bilmeyen cahil kimseler olması söz konusudur. Bu nedenle cahili toplumlarda insanlara hakkı tebliğ eden bütün müslümanlar, insanlara yaklaşımlarında fiil-fail ayırımı yaparlar. Allah'ın hoşlanmadığı filleri kesin bir tavırla reddederlerken, bu filleri bilinçsizce işleyen insanlara merhametle yaklaşarak, onlara yaptıkları işin ne kadar kötü ve çirkin olduğunu anlatırlar.
Fiil-fail ayırımı yapan bu bilinçli müslümanlar. yanlış fiille birlikte, bu fiili işleyen faili reddetmedikleri gibi; merhametle yaklaştıkları faili hoşgormek adına, bu faillerin yanlış fiillerini de hoşgörmezler. Çünkü hoşgörü adına insanların yanlış ve çirkin fiillerini de hoşgördükleri zaman, kendileri de onlara yani o çirkin işleri yapanlara dahil olmuş olurlar. Nitekim Allah'tan ve Allah'ın azabından korkan Lut Aleyhisselam "Gerçekten ben sizin bu yapmakta olduğunuza öfke ile karşı olanlardanım" derken, bu sözü sadece kendisi için, kendi duruşunu beyan etmek İçin söylüyordu. Çünkü bir kötülüğü işlemek ile, o kötülüğü hoş görmek arasında önemli bir fark yoktur. Bu İlahi gerçeği çok iyi bilen Lut Aleyhisselam. kavminin yaptığı kötülüklere öfkeyle karşı olduğunu beyan ederek, o kötülükler iie kendisi arasına uzak bir mesafe koymaktadır.
Günümüzde böyle yapılmıyor!.
Ne yazık ki böyle yapılmıyor, cinsel sapıklıklara ve türlü rezaletlere karşı Lut Aleyhisselam gibi davra-nılmıyor Veli. Senin de farkettiğin gibi bir tarafta cinsel sapıklıklara karşı "Ben sizin bu yapmakta olduğunuza öfke ile karşı olanlardanım" diyen Lut Aleyhisselam. diğer tarafta ise müslüman olduklarını söylemelerine rağmen cinsel sapıkları gülerek alkışlayan şaşkınlar!. Şimdi.soruyorum sizlere. Bu cinsel sapıklara gelebilecek olan İlahi azaptan, bu sapıkları hoşgörüyle karşılayan şaşkınlar ayrı tutulur mu? Sapıklara gelecek azap, bunlara da gelmez mi?
Gelir, elbetteki gelir hocam.
Doğru söylüyorsunuz. Çünkü biraz önce de belirttiğimiz gibi bir kötülüğü işlemek ile. o kötülüğü hoş görmek arasında Önemli bir fark yoktur. Bu gerçeği çok iyi bilen Lut Aieyhisselam, kavmiyle bir arada yaşamasına ve kavmine merhametle yaklaşmasına rağmen, bu kötülüklere karşı duruşunun nasıl olduğunu da açıkça beyan etmektedir. Tabi ki Lut Aleyhisse-lam'ın bu sözlerine karşı şehir halkı gît gide daha çok kızıyorlar, daha çok öfkeleniyorlardı!. Nitekim kendilerini her fırsatta ikaz etmeye kalkışan ve Allah'ın aza-bıyla tehdit eden Lut Aleyhisselam'a şöyle dediler.,
"Ey Lut, eğer bu söylediklerine h,ir son vermeyecek olursan, gerçekten buradan sürülüp çıkarılanlardan olacaksın. Bizimle artık bu konuda tartışma. Biz senin bu söylediklerine ve Allah'ın bizleri bir azap ile helak edeceğine inanmıyoruz. Şayet doğru söylüyor-san, bize hemen Allah'ın azabını getir!."
Uzun yıllardır uğraş veren, kavmini sabır ve merhametle Allah'a davet eden Lut Aleyhisselam, bu İnkarcı kavme karşı artık konuşulacak bir sözün kalmadığını anlamış gibiydi. Çaresizlik içinde boynunu bükerek, Rahman ve Rahim olan Rabbimize yöneldi. Hüzün veren bir umudsuzluk ile sıkışan gönlünden "Rabbim. fesat çıkarmakta olan bu kavme karşı bana yardım et" duası yükseldi.
Meleklerin Gelmesi Ve Lut Kavminin Helak Edilmesi
Önce İbrahim Aleyhisselam'a uğrayan ve İbrahim ailesine İshak'ı ve ondan da Yakub'u müjdeleyen elçiler, daha sonra Lut ailesine gelmişlerdi. Birer melek olan elçiler Lut Aleyhisselam'ın evine geldiklerinde, şimdiye kadar hiç görmediği bir toplulukla karşılaşan Lut Aleyhisselam bir anda kaygılandı ve gönlünü daraltan bir sıkıntı hissetti içinde. Çünkü bu gelen misafirlerin herbiri, çok güzel birer delikanlı suretinde idi. Şehir halkı bu misafirlerden haberdar olurlarsa, hiç kuşkusuz ki bunları rahat bırakmazlardı.
Lut Aleyhisselam, bu gençleri hemen içeriye buyur etti. Kapıyı endişeyle kapatırken, içindeki kaygı ve sıkıntı ile "Bu, oldukça zorlu bir gün" dedi kendi kendine. Bu misafirlerin geldiğini hiç kimse bilsin, hiç kimse duysun istemiyordu. Fakat ne yazık ki haber gitmişti şehir halkına ve bir rivayete göre karısı, bizzat kendi karısı haber yollamıştı şehrin Önde gelen azgınlarına!.
Lut Aleyhisselam'ın evine birbirinden güzel delikanlıların geldiğini duyan şehir halkı, bu haberi büyük bir müjde gibi birbirlerine iletmeye başladılar. Ve koşa koşa, birbirleriyle yanşa yarışa Lut Aleyhisselam'ın evine geldiler. Ne yapacağını şaşıran Lut Aleyhisselam, yeterince açılamadığını hissettiği koruyucu kanatlarını misafirlerinin üzerine germeye çalışarak "Bunlar benim konuğumdur, bunlar benim misafirim-dir. Ne olur Allah'tan korkup-sakınm ve misafirlerimin önünde beni utandırıp, küçük düşürmeyin" dedi.
Misafirlere hayran hayran bakan sapıklar, Lut Aleyhisselam'a dönerek "Biz seni herkesin işine karışmaktan alıkoymamış mıydık?" dediler. Yine durdu, yine ne yapacağını şaşırdı Lut Aleyhisselam. Bu gözü dönmüş İnsanlara ne söyleyeceğini, ne söylemesi gerektiğini bilemedi. Onlara kızlarını işaret ederek "İşte bunlar benim kızlarım. Eğer (nikahlamak) istiyorsanız, bunlar sizler için daha temizdir. İçinizde hiç aklı başında olan bir adam yok mu?" dedi.
Yoktu, Lut Aleyhisselam'ın evini basan azgınlar arasında, ne yazık ki aklı başında hiçbir adam yoktu. Nitekim Lut Aleyhisselam'a dönerek "Andolsun ki, senin kızlarında bir hakkımız veya bir talebimiz olmadığını sen de biliyorsun. Ayrıca bizim ne istemekte olduğumuzu da biliyorsun" dediler. Biliyordu, bu azgınların ne istediklerini elbetteki çok İyi biliyordu Lut Aleyhisselam..
Bir kenarda oturmakta olan misafirlerine baktı. İnsanın gönlüne bir aydınlık veren güzel yüzlerinde, her nedense bir korku veya bir endişe yoktu. Ciddi bir sakinlik İle olup-biteni seyrediyorlardı. Lut Aleyhisselam misafirlerinin korku ve endişeden uzak bu sakinliğini, onların saflığına ve masumluğuna yorumladı. Bu tertemiz gençler bilmiyorlardı, herhalde bilmiyorlardı bu azgınların ne yapmak istediklerini.
Azgınların elebaşîan, misafHerlere doğru yürümeye başlayınca hemen araya girdi Lut Aleyhisselam. Diliyle engelleyemediği bu azgınları, eliyle durdurmaya, eliyle engellemeye çalıştı. Fakat sert ve acımasız bir hareketle kenara ittiler, bir kenara savurdular Lut Aleyhisselam'ı. Düştüğü yerde ölümden beter bir çaresizliği yaşayan Lut Aleyhisselam'ın dudaklarından "Size yetecek cjücüm olsaydı veya sağlam bir yere sığma-bilseydim" sözleri döküldü.
Hocam, her şeye kadir olan Allah'ın bir peygamberi, niye böyle söylüyor?
Doğru söylüyorsun Seda. Tabi ki bir peygamberin veya Allah'a tevekkül eden herhangi bir müslümanın söylememesi gereken bir sözdür bu. Nitekim Re-suiullah Salİallâhu aleyhi ve sellem efendimiz. Lut Aleyhisseîam'jn bu sözüyle ilgili olarak "Alİah, Lut'a rahmetini bol kılsın, aslında o çok muhkem, çok sağlam bir kaleye sığınmıştı" buyurarak, meseleye açıklık getirmektedir. Elbetteki Lut Aieyhisseîam'ın da bildiği ve iman ettiği bir gerçekti bu. Ancak kendisine gelen misafirleri koruma işini, sadece kendisine ait bir mükellefiyet olarak gördüğü için, bu mükellefiyeti yerine getirememe yani misafirlerini koruyamama üzüntüsü ve kederiyle o kadar sarsılmıştı ki: derinden duyduğu böylesine bir acı ile o sözleri söyleyiverdi.
Hüzün ve çaresizlik duyguları içinde bu sözleri söyleyen Lut Aleyhisselam, bütün hayatının en zor anını yaşıyordu. Misafirlerini koruyamamış, onlara ka-natiannı gerememişti!. Bu çaresizlik içinde misafirlerine bakarken, şimdiye kadar ki olup biteni ciddi bir sakinlik içinde seyreden bu gençlerde bir değişiklik oimaya başladığını farketti. Bu gençlerin iri ve masum gözlerinde, insanın içine korku veren bir öfke alevlenmeye başlamıştı. Hiç korkmayan, fakat karşı tarafı korkutan bir bakış belirmişti bunların gözlerinde!.
Fakat gözü dönmüş azgınlar, yine de durmadılar, duraksamadılar bu bakışlar karşısında!. İstediklerini elde edebilmek İçin, misafirlerin üzerine yürüyerek onları tutmak, onları yakalamak istediler. İşte o an, Lut Aieyhisseîam'ın 'Artık yenildim, artık yapabileceğim bir şey yok" dediği o an, İiahi işaret gelmiş ve misafirlere tecavüz etmek isteyen bütün azgınların gözleri silinerek kör edilivermişti. Ortalık karışmış, neye uğradıklarını şaşıran azgınlar kaçışmaya başlamışlardı.
Olup biteni şaşkınlık içinde seyreden Lut Aleyhisselam, misafirlerine dönerek "Sizler benim bilmediğim yabancı bir topluluksunuz!." dedi ve onların kim olduklannı öğrenmek istedi. Misafirlerin güzel gözlerindeki öfke gitmiş, yerini sıcak bir rahmet almıştı. Çok büyük sıkıntılar çeken Lut Aleyhisselam'a rahmet ve merhamet dolu gözlerle bakarak "Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz ve suçlu-günahkar olan bir topluluğa gönderildik. Fasıklık yapmalarımdan dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab İndireceğiz. Sana gerçeği getirdik, biz hiç şüphesiz ki doğru söyleyenleriz" dediler.
Lut Aleyhisselam o an meseleyi ve meselenin ciddiyetini anladı. Demek ki kavminin birbiriyle müjdeleşmelerine neden olan bu elçiler, kavmi için bir azap müjdecisi olan elçilerdi. Demek ki Allah'ın emri gelmiş, demek ki bu azgın toplum helak edilecekti. Gönlünün korku ve haşyet ile zangır zangır titrediğini hissetti. Elçiler ise sakindi ve aynı sakinlikle sözlerine devam ettiler.,
"Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni de, aileni de muhakkak kurtaracağız. O İse, arkada kalacak olanlardandır. Gecenin bir bölümünde, emrolunduğunuz yere doğru aileni yola çıkar ve sen de onların ardından git. Sakın sizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara va'dolunan helak, sabah vakti gerçekleşecektir. Sabah da yakın değil mi?"
Evet, sabah gerçekten yakındı. Lut Aleyhisselam hemen ailesini hazırlayarak, ernrolunduğu yere doğru yola çıkardı. Elçilerin söylediği gibi ailesi önden yürüyor, o ise ailesini arkalarından takib ediyordu. Karısı da dahil olmak üzere hepsini, hepsini ayrı ayrı ikaz etmiş ve ne olursa olsun kesinlikle arkalarına bakmamalarını tenbih etmişti.
Ailesi önde, kendisi arkada yürürken, uzun yıllardır birlikte olduğu yaşlı karısına bakıyor, yaşlı karısını düşünüyordu. Kendisine İnandığını söyleyen ve genel olarak ona itaat eden karısı, demek ki müsîime gibi gözükmesine rağmen mu minelerden değildi. Geçmişe doğru gitti düşünceleri. İnanmadığı halde İnandım diyerek onunla evlenen karısı, herhalde alemlerin Rabbine kul olmak değil, sevdiği ve beğendiği bir erkeğe hanım olmak istemişti. Gerçi kendisi de sevmişti hanımını. Zaten bu sevgi ile onun yaptıklarını hep hayra yorumlamış, onu olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görmüştü. İyi ama şimdi ayrılacak mıydı, ayrılacak mıydı uzun yıllardır beraber olduğu bu hanımından!. Her şeye rağmen çocuklarına küfrü aşılamayan, çocuklarını küfre davet etmeyen bu yaşlı karısının yine de hakkı görmesi, hakka teslim olması söz konusu değil miydi? "Belki", ufak bir "Belki" dedi içinden? Zaten içindeki bu küçücük umudu büyütebilmek için karısını, özellikle karısını tekrar tekrar ikaz etmiş ve "Ne olursa olsun sakın arkana bakma, sakın arkana bakma" demişti. Ve Allah'a hamdolsun ki şimdiye kadar hiç dönmemiş, hiç dönüp bakmamıştı arkasına. Ortalık hafif hafif aydınlanmaya başladığında Allah'ın emri gelmiş ve Lut kavmini korkunç bir çığlık yakalayıvermişti!. Bir yağmur, sağanak bir yağmur yağıyordu Lut kavminin üzerine!. Fakat bu yağmur, yeryüzüne hayat veren bir yağmur değildi!. Uyanhp-kor-kutulmalanna rağmen Allah'ın davetini inkar eden bir kavim üzerine yağan bu sağanak, kızgın taşlar yağdıran bir azap sağanağı, bir azap kasırgası idi!.
"Uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kadar kötüdür" buyuran Rabbimiz, azgınlaşan Lut kavminin üzerlerine balçıktan pişirilmiş ve istif edilmiş taşlar yağdırarak onları yerle bir etmişti. O çirkince sapıklığı işleyenlerle beraber, bu sapıklığa hoşgörüyle bakanlar da helak olmuş, helak edilmişlerdi. Artık öyle bir şehir ve öyle bir şehir halkı yoktu yeryüzünde!. Oysa onlar Rabbimizin toplumlarla ilgili bu sünneti ile uyarılmışlar, kesin ve değişmeyecek olan bu Sünnetullah ile ikaz edilmişlerdi!.
Ailesiyle birlikte yürümekte olan Lut Aleyhisse-lam, tabi ki bu korkunç çığlığı ve bu çığlığın ardından gelen azap kasırgasını duymuştu. Fakat dönmedi, dönüp bakmadı arkasına. Ve önünde yürümekte olan ailesine de "Dönmeyin, sakın dönüp bakmayın" diye seslendi. Allah'ı tenzih ve takdis ede ede yürümeye devam etti. Uzaklaşmak, bir an önce uzaklaşmak istiyordu buradan. Önünde yürümekte olan ailesine bakarken, karısının bir anda durduğunu gördü. Kendisi de durdu ister istemez. Karısı belki de şehirde kalan akrabalarını, yakınlarını merak etmişti. Ağzını açarak "Dönme, sakın dönme" diye haykırmak istedi karısına. Fakat bunu diyemeden döndü, donuverdi yaşlı karısı!.
Azap şehrine yönelen yüzü, azap toplumuna bakan gözleri, benzer bir azap ile kaplanıvermiştü. Önünde duran yaşlı karısının bu durumunu yani gerçek yüzünü gören Lut Aleyhisselam, karısıyla ilgili bütün duygularından, bütün umudlarından sıyrılarak tekrar yürümeye başladı. Bir azap yumağı haline gelen karısının yanından geçerken, bir daha bakmadı, bakmak istemedi karısına. Evladlanyla birlikte yürümeye, Allah'ın rahmet ve bereketine doğru yürümeye devam etti.
Geride helak olmuş bir şehir ve helak olmuş bir yaşlı kadın kalmıştı!. Bu kadın, bir peygamber hanımı idi. Çok uzun yıllar bir peygambere hizmet etmesine, bir peygamberle aynı çatı altında yaşamasına rağmen.
kocası onu kurtarmamış, kurtaramamıştı!. Nuh Aley-hisselam'ın eşi ve oğlu nasıl helak olduysa. Lut Aleyhisselam'ın eşi de aynı şekilde helak olmuştu. Çünkü bir insan peygamber oğlu veya peygamber hanımı dahi olsa, bu insanın ebedi kurtuluşu ancak ve ancak kendisinin iman etmesi ve salih amellerde bulunmasıyla mümkündü. Aksi halde babalan veya kocaları peygamber dahi olsa, onlara gelebilecek azabı durduramazlar, onlardan bu azabı uzaklaştıramazlardı. Çünkü İlahi adaiette. böyle bir iitimas, böyle bir kayırmacılık kesinlikle yoktu. İnsaniar sadece ve sadece kendi amelleriyle cennete veya cehenneme gideceklerdi.
Evet, selam olsun. alemler içinde selam olsun Lut Aleyhisselam'a ve onun mü'min ailesine...
İslami Okul Okulların En Önemlisi