EVRENİN GİZLİ BOYUTLARI - Moralite - 9. Sayfa
Bilincin Boyutsal Derinlikleri
EVRENİN GİZLİ BOYUTLARI
Arayışlar
Önce kapkara bulutlar örttü gökyüzünü. Ortalık ansızın karardı. Sonra bir şimşekle aydınlandı ortalık. Uzaklara, dağların kuytularına, yankılanan bir gürültüyle yıldırım düştü. Urpererek çevreme baktığımda, deh' şet içinde kaçışan insanları gördüm. Korunabilecekleri bir yer arıyorlardı. «Ben de kaçmahyım!» diye düşündüm.
Sonra gittikçe şiddetlenen bir rüzgâr başladı. Esintiye karşı yürümekte, hatta ayakta durmakta bile zorlanıyordum. Tüm gücümle direnmeye çalışırken, tam bu sırada kuvvetli bir fırtına koptu. Sonunda ben bu fırtınaya kapılıp, ülkemin dışına sürüklendim.
Kendimi ansızın başka bir ülkede; dilini, dinini, kültürünü bilmediğim yabancı bir Ülkede buldum. Yıllarca onlann dilini öğrenmeye çalıştım. Ve yıllarca iş aradım. Temizlikçi, bulaşıkçı, fabrika işçisi, muhabir, bahçıvan, yazar 'oldum. Yapmadığım hiçbir İş kalmadı. Hiçbirinde dikiş tutturama-dım. O sıralarda karşıma hiç tanımadığım biri çıktı ve «sana bir şey sormak İstiyorum» dedi. «Sor bakalım» dedim. «Eğer sen Allah olsaydın, evreni nasıl yaratırdın?» dedi.
Bütün varlığımla ürperdiğimi hatırlıyorum. Böyle bir şeyi kim düşünmüştür hayatında? Kimin aklına gelir bu soru? Biliyorum ki, böyle bir soruyu kimse aklından bile geçirme mistir. Biraz düşündüm. Kısa bir sessizlikten sorv ra, «bu sorunun yanıtını şimdi vermesem, daha sonra versem olur mu?» dedim. «Elbette, ne demek, yanıtı istedi ğin zaman verebilirsin» dedi. Sonra çekip gitti. Ve ben müthiş rahatsız olmaya başladım. Hayata bakış açımı de^ ğiştirecek, beni tamamen dönüşüme uğratacak bir soruy-la karşı karşıya olduğumu hissediyordum.
O günden sonra düşündüm. Boşlukta dönen dünyayı düşündüm. Küçük bir tohumda evrimleşen hayatı düşündüm. Ağacını genetik programında saklayan çekirdeği dü-şündüm. İnciri, üzümü, hurmayı, balı, arıyı düşündüm. Mevsimleri, yaprakların renk değişimini, rüzgârın uğultu-sunu düşündüm. Yağmuru, bulutu, gökyüzünü düşündüm. Hayat ve ölüm... Her şey dengede, her şey olağanüstü, her şey mükemmeldi. Her şey amacına uygundu. Her şey çok muhteşemdi. Hiçbir şey, «eksik» ya da «fazla» değildi. Eklenecek, çıkarılacak, yadırganacak, yadsınacak hiçbir şey yoktu.
Uç gün, üç gece düşündüm. Kimi zaman durgun sular gibi aktım, kimi zaman çağlayanlar gibi coştum. Bazen girdaplara kapılıp döndüm. Gecelerim uykusuz, gündüzlerim dalgın geçti. Yalnızlığım büyüdü, büyüdü, gecenin karanlığı gibi kuşattı beni. Issızlığın ortasında, karanlık bir kuyunun dibinde, yalnız ve çaresiz kaldım. Bir daha hiç göremedim onu. O yıllar, umutlarımı ve yaşama sevinci-
mi tamamen yitirdiğim yıllardı. O adamı aradım, çok aradım, ama bulamadım. Yoktu...
Kimdi bu adam? Niçin hayatın yükünü taşıyamaz olduğum bir anda çıkmıştı karşıma? Nasıl tanışmıştık, bilincimi uyandırdıktan sonra niçin çekip gitmişti? Yanıtsız sorular çoğaldıkça, beni kuşatan ve derin bir yalnızlığa hapseden çaresizliğim, yetersizliğim de çoğalıyordu. Kendimi çok mutsuz hissediyordum.
Bulunduğum ülkeye bir türlü alışamıyordum. Dili benim dilime benzemiyordu. Sokakları benim sokaklanma benzemiyordu. Adetleri, alışkanlıkları, gelenekleri başkaydı. Tarihleri, kültürleri, hayata bakış açılan başkaydı. Anadolu'nun bozkırlannı, tozlu yollarını Özlüyordum. 7'ürkülerimi özlü-yordum. Anamı özlüyordum. Anamın sıcaklığını, anamın patates böreğini çok Özlüyordum.
Mahkeme benim iltica istemimi reddetsin; bir celsede karar versin ve tutup kolumdan ülkeme göndersin, istedim. Siyasi belgelerimi evde bırakarak, mahkemeye hazırlıksız gittim. Fakat mahkeme salonunun kapısında, hastalık nedeniyle avukatımın gelemediğini ve bu yüzden mahkemenin bir ay sonraya ertelendiğini okudum. Hayat, benimle alay ediyordu sanki. Okyanusun dalgalarına kapılmış zavallı bir tekneden ne farkım vardı? Yapayalnız, çaresiz ve yardımsız bırakılmıştım. Kendimi taşıyamayacak kadar güçsüzdüm. İntihar etmeyi düşündüğüm anlar oluyordu.
Ve ertesi gün, anamdan bir mektup aldım. «Sakın Türkiye'ye dönme!» diyordu. Siyasi nedenlerle, kesinleş-miş hapis cezalarımın olduğunu söylüyordu ve «sakın gelme!» diyordu. Ayrıca bir de asker kaçağıydım. Bu olaydan sonra, gizli bir elin, beni ülkeme dönmekten alıkoyduğunu farkettim.
Kader neydi? Her şey önceden mi yazılmıştı? Yazılmış bir senaryoyu mu oynuyorduk? Yoksa senaryoyu biz mi yazıyorduk? O gizli ve sihirli el, sadece tıkandığımız yerlerde mi dokunuyordu bize? Sahi kader neydi? Nasıl açıklamıştı dinler bunu?
Hayatım giderek çekilmez olmuştu. Yıllardır ülkeme dönemiyordum. Artık ben bir kaçaktım. Onlara göre ben bir vatan haini... Ben bir anarşist, haydut, eşkıyaydım. Siyasi nedenlerle kesinleşmiş hapis cezalarım vardı. Üstelik bir de asker kaçağıydım. Ve ben ülkeme hiçbir zaman dönemeyeceğimi düşünüyordum. Umutsuzluğum, bir çığ gibi giderek büyüyordu. Çıkışı olmayan bir labirentte dolaşıyordum sanki.
İdeolojik kimliğimle çatışmaya başladım. İnançlarım sarsılmıştı. Bir boşluğa düşmüştüm sanki. İşten eve dönünce, yüzüstü yatıp, çocuklar gibi ağladığımı hatırlıyorum. Saatlerce... Belli bir neden yokken, dolaysız, derin ve sessiz ağlayışlar...
O günlerde, ideolojime ters düşen kitaplar okumaya başladım. İncil okudum. Tevrat okudum. Buda'nm öğretilerini okudum. Kiliselerde, havralarda yaşanan din beni kucaklamıyordu. Mağaralarda düzenlenen meditasyon ayinleri beni kucaklamıyordu. Ben, ışığı, bu dinlerin yaşanan boyutunda aramıyordum. Bu dinlerin yaşanan boyutunda ışık yoktu. Bu dinler, kalıp uygulamalarla, geleneksel bir kimlik kazanmış, bir alışkanlık, bir kültür haline dönüşmüştü.
Hatta kapitalizm, onun pazarını bile yaratmıştı. No-vel'de, akıl almaz çam ticareti yapılıyordu. Paskalya'da, inanılmaz çikolata ticareti yapılıyordu. Ben bir ışık, bir umut arıyordum; fakat bu umudu, kilise çanlarında bulamıyordum. Ben, ihtiyacım olan umudu ve ışığı, bu dinlerin yaşanan ve uygulanan boyutunda değil, algılanmayan ve uygulanmayan arka boyutunda anyordum. İşte bu nedenle, bu dinlerin kutsal kitaplannı okurken, o kitapların satır aralarında, bir sır, bir giz yakalamak istiyordum.
O gizi, önce İsa Mesih'in (as) yaşamında yakaladım. Giz, kilisede, kilisenin çanlarında değildi. Giz, İsa Mesih'in (as) sırlarla dolu yaşamında ve hikmetli sözlerindey-di. Ve o hâlâ yaşıyordu. Çarpıcı sözleriyle ve tüm berraklığıyla, asırlara meydan okuyarak yaşıyordu. Kutsal kitabı bozmaya çalışanlar, satırları belki bozmuşlardı, ama onun ıkibin yıldır parlayan ışığını söndürememişlerdi. Ordaydı işte. Her zamanki yerinde... Ve güneş gibi parlıyordu.
Tevrat'ın satır aralarında, Hazreti Musa'nın (as), denizi ikiye ayıran düşünce gücü yatıyordu. Kibirli Fira-vun'un hazin sonu ürperti veriyordu insana. Kendi kitaplarını ne kadar bozarlarsa bozsunlar, bozulmayan bir şey kalıyordu. O bozulmayan şey, peygamberlerin ışığıydı. Onların ışığı asla söndürülemiyordu. Anladım ki, farklı
dinler yoktu aslında. Farklı dinleri ortaya çıkaran ve onları birbirine düşman eden, insandı. Dini, çıkarları için bölüp parçalamakta hiçbir sakınca görmemişti. İnsan bugün eğer doğruyu bulmakta zorlanıyorsa, bunun tek nedeni yine insandı. Kendi elleriyle bulandırdığı suda şimdi balık avlamaya çalışıyordu. Yaratıcı'nın, farklı zamanlarda, farklı toplumlara gönderdiği din, aynı dindi, benzer mesajlar taşıyordu.
Tüm bunların sentezinden bir sonuca vardım ki. hep-si aslında aynı şeyi söylüyordu. Ama ayn frekanslarda söylüyordu. Ben artık bir Yaratıcı'nın olduğuna kesin iman ediyor, hatta imanın da Ötesinde, sanki biliyordum. Ve O'nun her şeyi sevgiyle yarattığını biliyordum. Ama bu beni yine de tatmin etmiyordu.
Yaratıcı'yi bilmek, fakat sonra herkes gibi günlük yaşamın kaosunda ve karmaşasında kaybolup gitmek, bana hiçbir şey vermiyordu. Hayatımı değiştirmiyordu. Mutlu olamiyordum. Denizin ortasında zavallı bir varil gibi or-dan oraya yalpalayıp duruyordum. Niçin yaşadığımı, hangi amaçla hayata gönderildiğimi ve Yaratıcı'ya karşı nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Hayat bana çok anlamsız geliyordu. Yeniden bir umutsuzluğa ve öncekinden daha derin bir çukura düştüm. Benim yaşamım hep böyle mi geçecekti? Yaşama sarılmak için hangi dalı tutsam, çürüyüp dökülüyordu. Elimi nereye uzatsam, boşluğu yakalıyordum. Yeniden okudum. Okuduklarımı çevirip yeniden okudum. Dönüp dolaşıp yine okudum.
Okuduğum kitaplar, hayata niçin geldiğim konusunda beni ikna edemiyordu. Sorulanma yanıt ararken, yanıtı olmayan başka sorularla karşılaşıyordum. Yaratıcı'ya karşı nasıl davranmam gerektiği konusunda beni aydınlatacak hiçbir bilgiye rastlayamıyordum. Hayatım iyice çekilmez oldu ve ben artık hiçbir şeyden zevk almamaya başladım.
Her pazar ziyaretime gelen ve bana İsa Mesih'i (as) anlatan birine; «bana, onun ne yüce biri olduğunu anlatma. Bana, yaşamımı nasıl düzenlemem gerektiğini anlat» dedim. Umutla gözlerine bakarak, ondan tatmin edici bir yanıt bekledim. Fakat ben her zamanki gibi yine bir düş-kırıklığı yaşadım. Çünkü, onun da bildiği önemli bir şey yoktu. Artık her pazar bana gelmemesini söyledim. Arayışlarımı yalnız sürdürmek İstiyordum.
Yeni bir umutla İslamiyet'e yöneldim. Aradığım her şeyi orda bulacağıma inanarak yöneldim. Bunu içtenlikle istedim, çok istedim. Çünkü, çevremdeki insanların İslamiyet anlayışları, İçimdeki bu son umut kıvılcımlarını da söndürüyordu. Fakat ben, onların İslamiyet'i nasıl anladıklarını değil, İslamiyet'in kendisini anlamak durumundaydım. Bu umutla hayata yeniden tütündüm.
Ayrıntılarda yaşamayı bırakıp, hayatıma bir bütün olarak baktığımda, bir şeyin farkına vardım. Allah'a inandığım zaman, hayata derin bir bağ ile bağlanıyordum. Her şey yeniden bir anlam kazanıyordu. İnancımı kaybettiğimde ise, boyutlarını kavrayamadığım sonsuzlukta, kendimi terkedilmiş ve yalnız hissediyordum. Umutsuz, yorgun ve bitkin düşüyordum. Her şeyden önce mutsuz oluyordum. Hayatın hiçbir anlamı kalmıyordu. Hayat, inançlarımı kaybettiğimde, taşımakta zorlandığım ağır bir yüke dönüşüyor ve ben hiçbir şeyden zevk alamıyordum.
Çıkmazda olduğum böyie bir günümde kitaplarımı yaktım. Sol içerikli dev kütüphanemde, kendi yazdıklanm da dahil, hepsini yırttım, yaktım... Ben, aslında umutları-mı, beklentilerimi, Özlemlerimi, geçmişimi ateşe verdim. Yıkılan inançlanmı ve onunla birlikte gençliğimi verdim ateşe. Büyüyen alevlerin karşısına geçip, sarsıla sarsıla ağladım. Alevler arasında yanan gençliğimi izlerken, kan damladı yüreğimden, kan'.. Bazı şeyler vardır ki, anlatılamıyor. Sadece yaşanıyor.
Okyanusun dalgaları gibi çalkanıyordu yüreğim, (çimde çok şidde.li fırtınalar esiyordu. Oysa ben huzuru ve sessizliği arıycrdurn. Bu olaydan sonra, aradığım huzuru ve sessizliği bulamadım; ama en azından, geçici de olsa, onlardan kurtulmanın rahatlığını yaşadım. Nihayet kurtulmuştum onlardan. Yıllarca bana «madde» olduğumu, «maymun» olduğumu öğreten saçmalıkların hepsinden kurtulmuştum. Onları bilinçli olarak mı, yoksa bilincimi kaybettiğim bir anda mı yaktığımı bilemiyorum. Sadece yaktığımı ve ağladığımı hatırlıyorum.
Ben kimdim? Hayata niçin gelmiştim, niçin yaşıyordum? Yaratıcının benden beklentisi neydi? Bir ağaç, meyvesinden ne bekler? Kabuğunu kınp filizlenmesini ve kendini yaratan ağacı tekrar ortaya çıkarmasını mı? Bu doyumsuzluk, bu tatminsiz hayat, bu mutsuzluk, O'nun beklentilerine uymadığım için miydi? Bir ceza mıydı bu? Yoksa ben cezalandınlmiş mıydım!? Hayatıma nasıl bir yön vermem gerekiyor, hayatımın merkezine neyi koymam gerekiyordu? Yıllarca yazmıştım... Yazmayı koymuştum hayatımın merkezine. Fakat ben aslında bundan hiçbir zaman pişman olmadım. Yazmayı sevdim. Okumayı ondan daha çok sevdim. Yazmak, elbette saygın bir işti. Alkışlanmaya ve takdire değer bir çabaydı. Düğüm belki de burdaydı; «takdire» ve «alkışlanmaya» değer bir çaba... Yıllarca niçin yazdım ben? Erdemli bir çaba olduğu için mi? Yoksa onunla doyuma mı ulaştım? Takdir ve alkış mı bekledim?
Ben, acılarla ve hüzünlerle boğuşurken, zehirle mi, yoksa bir kurşunla mı hayatıma son vermeyi düşünürken, uzaklarda beni «alkışlayan» ve beni «takdir eden» okurumun takdiri bana ulaşmıyor, onun alkışları benim hayatımı değiştirmiyordu. Beni sevenlerin ve alkışlayanların, bana hiçbir yaran olmuyordu. O duygular onlarındı, benim değildi. O duygulan onlar yaşıyordu; seviyorlardı, kıskanıyorlardı, coşuyorlardı, alkışlıyorlardı... Benim için önemli olan benim duygulanmdı. Benim yaşadıklarım, benim hissettiklerimdi. Ben seviyor muydum? Kimi? Kendimi seviyor muydum? Bütün düğüm burdaydı. Bu düğümün çözülmesi gerekiyordu. Kendimi seviyor muydum ben? Bir koşula mı bağlıydı bu sevgi, nasıl olursam sevecektim kendimi? Kendimden beklentim neydi? Sorular bitmiyor, bir zincirin halkalan gibi uzayıp gidiyordu.
Eğer kendimi sevseydim, başkalarından sevgi dilen-mezdim. Değerli olduğuma inansaydım eğer, başkalarının bana değer vermesini beklemezdim. Eğer kendime saygı duysaydım, onuruma sahip çıksaydım, kendime bu kötü' lüğü yapmazdım. Meğer kendi değerimi bilememiş, değersiz şeylerde aramışım değerimi!..
Eğer siz kendinizi sevemiyorsanız, eğer bir gülün derinleşen renginde aşkı ve coşkuyu yakalayarnıyorsanız, eğer küçük bir çocuğun gülüşü size yaşama sevinci vermiyorsa, eğer artık heyecanlanmıyorsanız, eğer hayat anlamını ve rengini yitirmişse, siz artık cehennemdesiniz. Bu cehennem, öyle bir cehennemdir ki, o cehennemin yakıtı siz, acı çeken günahkârı da sizsiniz. Ve o cehennemin kendisi de sizsiniz.
Ben kendimi sevmiyordum, fakat nasıl olursam sevecektim kendimi? Kendimden beklentim neydi? Ticareti ve zenginliği istemediğimi biliyordum. Beni, makam ve şöhret de çekmiyordu artık. Önemli makamlarda bulunan İnsanların, nasıl ikiyüzlü ve riyakâr olduklarını, birebir ilişkilerde yaşadığım için, onlardan nefret ediyordum. Altın İşlemeli koltuklarda otursalar ve başlarına zümrüt taşlany-la süslenmiş altından taç taksalar, onlar benim sadece nefretimi artırıyordu. Onlar benim umutlarımın hırsızla-rıydı. Onlar ikiyüzlü, sahtekâr, yalancıydı.
Sahiplenme duygusu da yoktu bende. Son model bir araba beni mutlu edemezdi. Dışımdaki eşyaya hiçbir zaman itibar etmedim. «Sahip olmak» istemiyordum, ama «olmak» istiyordum. Bu arzum, sonradan farkettim ki, yıllarca yanıtsız kalan bir soruyu da açığa çıkarmıştı. Ne olmak istiyordum?
«Olmak» istiyordum. Olmak; bir ordunun komutanı olmak değildi. Vali olmak, müdür olmak, müsteşar olmak değildi. Ben, makam ve kariyer istemiyordum. Sadece «olmak» istiyordum.
Kemalini bulmuş bir insan olmak istiyordum. Mutlu olmak istiyordum. Sevmek istiyordum. Anlamlı olmak ve dokunduğu her şeye anlam katmak istiyordum. Ben bunu istiyordum... Ellerimi açtım ve «Allahım, benim zihnimi aç ve beni aydınlat» dedim. Yeniden filizlenen yeni bir umutla. Kuran okudum. Tasavvuf okudum. Çevirdim yine okudum. Döndüm bir daha okudum.
Tüm o acıları yaşamam gerekiyordu belki. Bir fırtınanın kaldırıp beni yabana atması gerekiyordu. Gurbetin bana «okul» olması gerekiyordu. Birgün bir adamın karşıma çıkması gerekiyordu belki... Ve bilincimi uyandıran o soruyu bana sorması gerekiyordu. Bunların mutlaka olması gerekiyordu.
Gurbeti kabul etmeyi Öğrendim. Ona karşı direnmeyi bıraktım. Onu, kaderim olarak kabul ettim. Onu benimsedim, sevmeye çalıştım. Dilini, kültürünü, sokaklarını öğrendim. Dinini, tarihini, coğrafyasını ve halkını tanıdım. Yazarlarını okudum, müziklerini dinledim. Hayata karşı direnmeyi bıraktım ve onunla bütünleşmeye çalıştım. İşte o zaman, sınırlarımın genişlediğini, bilincimin açıldığını farkettim. Gurbet, işte o zaman «gurbet» olmaktan çıktı. Gurbet benim yurdum oldu...
«Gurbet Yurdumdun> adlı Öykümü o yıllarda yazmaya başladım. Gurbete götürdüğü militan kişiliğiye çatışmaya başlayan ve arayışlara giren bir devrimciyi anlattım. O yıllarda, hakkımda verilen hapis cezalan da kaldırıldı. Bedelli askerliğimi yaptıktan sonra da, ülkeme özgürce girip çıkmaya başladım. Bununla birlikte anladım ki, yaşanan hiçbir şey boşuna değildir! Ve hiçbir şey tesadüf değildir!
Yaşamınızın karelerine baktığınızda, kaderinizi anlayamıyorsunuz; fakat yaşamınjzın bütününe baktığınızda, neleri niçin yaşadığınızı görüyorsunuz. Neleri yaşamasay-diniz, nelere ulaşamayacağınızı anlıyorsunuz. Kaderiniz işte o zaman ortaya çıkıyor. Bu bakış açısını kazandıktan sonra, günahları ve sevaplanyla, doğrulan ve yanlişlany-la, yaşamınızı bir bütün olarak kabul ediyor ve kendinizi olduğunuz halinizle sevmeye başlıyorsunuz. Aynı bakış açısıyla hayatın geneline baktığınızda, tüm insanlan sev' meye ve hayatı bir bütün olarak sevmeye başlıyorsunuz. Parçalan birleştirdiğinizde, yaşam manzaranız tüm berraklığıyla ortaya çıkıyor. O zaman, hayatınızı oluşturan parçalardan hiçbirinin gereksiz olmadığını görüyorsunuz. Yaşadığınız her anın değerli olduğuna ve gereksiz hiçbir şeyi ya' yamadığınıza İnanıyorsunuz. Yaptığınız «yanlış» işlerle, «doğru»ya nasıl yöneldiğinizi anlıyorsunuz. Yanlışlarınız, size yeni çıkış kapılan açıyor ve sizi hiç beklemediğiniz uftik-lann ardına taşıyor. Bunu anladığınızda, hayatı olduğu gibi kabul etmeye ve kendinizi sevmeye başlıyorsunuz.
Kuran okumayı niçin sona bırakmıştım, bilmiyorum, ama böyle oldu. Düşününce, «iyi ki böyle oldu» diyorum.
Kuran'ı ve Tasavvufu daha önce okusaydim, diğerlerini belki okumayacaktım. Belki onlara gerek duymayacaktım. Belki kendimi şartlandıracaktım. Bazı kalıp yargılarla belki sınırlayacaktım kendimi. Ama ben onların bana bir zenginlik kattığına inanıyorum. Zenginliğin de ötesinde, beni evrenselleştirdiğini düşünüyorum.
Her geçen gün yeni bir şey öğreniyorsunuz. Yeni öğrendikleriniz, eskilerle kimi zaman çelişiyor, kimi zaman da onların karışımından yeni sentezler doğuyor. Ardınız-da renkli ışık kıvılcımları bırakarak, sürpriz buluşmalardan yeni sonuçlar çıkararak; karışarak, kaynaşarak, yoğrula yoğrula, kınla döküfe, kfvrıfa büküle, dolana dolana gidiyorsunuz. Sonsuzlukta kayan bir yıldız gibisiniz. Sizi kuşatan hiçbir şey yok. Özgürsünüz.
Kitabın ilerleyen sayfalannda, özgürlüğünüzü kısıtlayan olumsuz duygulann ayırdına varacaksınız. O duygulardan kurtulmayı içtenlikle istediğinizde, perdeler açılacak ve oyun başlayacak... Hayat sizin sahneniz olacak. Işıklar ya-nacak, ışıklar sönecek... Oynayan siz, ama izleyen de siz olacaksınız.
Yıllan kapsayan uzun çalışmalanm sırasında, zihnimde oluşan küçük kareler birleşerek bu manzarayı ortaya çıkardı. Elinizdeki kitap, ortaya çıkan bu manzaranın sözcüklerle anlatımıdır. Düşündüklerim, düşlediklerim, derinden etkilenerek hissettiklerimdir. Tasavvufun ve bilimin ışığında; yaratılışa, evrenin görünen ve görünmeyen boyutlanna, hayata ve ölüme dair düşüncelerimi, saptamalarımı, gözlemlerimi içermektedir.
Bu çalışma sürecinde kaybettiğim anama, canım ana-ma, ciğerim anama diyorum ki: «Ana!.. Yolun açık olsun, gülegüle git... Nur içinde yat, cennet mekânın olsun... Se-nin en küçüğün, küçük hayırsızın, ömrünü gurbetlerde geçiren hayırsız oğlun, bu hayırlı eserini sana adıyor. Senin olsun... Ruhun şad olsun.»
Vehbi Bardakçı Berlin, 22 Nisan 2005
Boşluk Boş Değil
Bilimsel verilerin, matematiksel hesapların ve labo-ratuvar deneylerinin, tek başına yetersiz kaldığı açıktır. Aydınlanmanın tek yolu, boşlukta yayınlanan düşünce dalgalarına açık olmaktır. Herkesin aklına, haklı olarak, «boşlukta düşünce dalgaları mı var?» diye bir so-ru takılabilir. Boşlukta, elektrik dalgalan, ışık dalgalan, gö' rüntü ve ses dalgaları varsa, düşünce dalgalan neden olmasın? Boşluk, sanıldığı gibi boş değildir.
Beynin haritasını çizen bilimadamları, uyarılan sinir hücrelerinin fonksiyonlarını anladı, fakat o sinir hücrelerini uyaran düşüncenin kaynağını bulamadı. Beynin, dü' şünce üreten bir organ olmadığı tıp dünyasında artık biliniyor. Beyin, safra salgılayan karaciğer gibi çalışmıyor. Yani düşünce üretmiyor. Fakat uyarılıyor. Dalgalar halinde gelen düşüncelerle sürekli uyarılıyor.
Beyin hücrelerini uyaran bu düşünceler nerden geli-yor? Boşlukta yayınlanan düşünce dalgaları mı var? Yoksa beş duyu organımızdan başka, o düşünce dalgalarını algılayan ve beyin hücrelerine ileten altıncı bir duyu organımız daha mı var? Görünmeyen bir algılama aracımız var da, bizim ondan haberimiz mi yok? Bunları düşünüyorsunuz, soruyorsunuz, karşılık arıyorsunuz. Ama bu sorular beyninizde üretilmiyor. Beyin, bu soruların karşılığı-nı da üretmiyor. Siz, bu konuya odaklanıyorsunuz, yo-ğunlaşıyorsunuz ve böylece titreşiminizi bu düşünce dal' galarına ayarlıyorsunuz. Sonra da, aynı frekansta olan düşünce dalgalarını kendinize çekiyorsunuz.
Tercihleriniz ve eğilimleriniz, sizin frekansınızı belirtiyor. Ve bu frekansınıza uygun düşünceleri kendinize çekiyorsunuz. Kendinize çektiğiniz düşünceler, sizi harele-yen renkli ışık dalgalarıyla buluştuğunda, fotonlara dönüşerek, ışık kıvılcımları şeklinde beyninize giriyor. Bu fotonlar, beyninizde elektrik akımlarına dönüşüyor. Bilgi içeren bu elektrik akımları, sinir sistemiyle, en ücra hücrelerinize kadar gidiyor.
Elektrik akımlarına dönüşen bilgi içerikli düşünceler, bedeninizin düşünce belleğine kodlanıyor. Bu elektrik akımları, aynı anda, beyninizin ilgili bölümlerinde, kendi frekanslarında, pozitif veya negatif enerjilere, yani oium-lu veya olumsuz duygulara dönüşüyor. Bu duygular da, sizi, ölüm-ötesi yaşamınızda, kendi frekanslarına uygun ortamlara (cennetlere veya cehennemlere) çekmek üzere, ruhunuzun duygu belleğine kodlanıyor. Her şey, düşünce hızıyla oluyor.
Boşluk, insanın algılayamadığı ve değerlendiremediği düşünce dalgalarıyla doludur. Bu düşünce dalgalarının, aynı boyut içinde, mesela yaşadığınız evrende, sayısız ara titreşimleri (ara frekansları) vardır. Bu dalgaların sonu as^ la yoktur. Bitti sandığınız ve «son» dediğiniz yerde, yeni bir boyutsal derinlik başlıyor. Bu yeni boyutun ara frekansları yükseliyor ve bittiği yerde başka bir boyutun derinliği başlıyor. Boşluk, sizin sandığınız gibi «boş» değildir. Boşluk, «hiçlik» de değildir.
Görme, işitme, duyma gibi algılama araçlarıyla gelen bilgiler, beyinde nasıl değerlendiriliyorsa, dalgalar halinde gelen düşünceler de öyle değerlendiriliyor. Beş duyu organıyla gelen bu bilgilerin, hangi kanallarla beyin hücrelerine ulaştığı açıktır. Gözlerinizle görüyorsunuz, kulaklarınızla işitiyorsunuz, burnunuzla kokluyorsunuz, dilinizle tadıyorsunuz ve teninizle dokunuyorsunuz. Beyin hücreleri bu bilgilerle uyarılıyor, bu bilgiler beynin ilgili bölümlerinde değerlendiriliyor ve elektrik akımları halinde belleğe kodlanıyor.
Beyin, sinir hücrelerinden oluşmuş bir kütledir. Genel olarak bakıldığında, büyük bir cevizi andırır. Kıvrımları olan bu gri kütlenin kimyasal yapı maddesi, proteindir. Ama öyle muhteşem bir işletim sistemine sahiptir ki, teknolojinin son harikası olan süper bilgisayarlar, onun yanında çok mekanik ve ilkel kalır. Beyniniz, sözcüğün tam anlamıyla, kozmik bir bilgisayar gibi çalışıyor. Onu çalıştıran program, boşlukta yayınlanan düşünce dalgalarıdır. Siz beyninize nasıl bir program yüklerseniz, yani hangi frekansta düşünce dalgalarını algılarsanız, beyniniz o kapasiteyle çalışıyor, işletim sisteminizi beğenmediniz mi? Hiç sorun değil. İstediğinizde, beyninizin işletim sistemini (kaderinizi) yeniden programlayabiliyorsunuz. O zaman, daha yüksek titreşimli düşünce dalgalarını beyninize yükleyebiliyorsunuz.
Bilincin, içgüdülerin ve deneyimle kazanılan bilgilerin, beyinde biçimlendiğini artık biliyoruz. Sinir sisteminin merkezi olan beyin, bedenin bütün hareketlerini ve tepkilerini yönettiği gibi, duyguların, belleğin ve kişiliğin de merkezidir. Bunlar artık biliniyor. Sesle, görüntüyle, kokuyla, tadla uyarılan hücrelerin nasıl çalıştıkları biliniyor. Düşünce dalgalarıyla uyanlan hücrelerin nasıl çalıştıkları da biliniyor. Fakat, bu düşünce dalgalan nerden geliyor? Beyin, «nöron» adı verilen milyarlarca sinir hücresinden oluşmuştur. Sinir hücresinin, çekirdekli bir gövdesi ve anatomide «dendrit» adı verilen ipliksi uzamdan vardır. Bunlann dışında, merkezi sinir sisteminden çıkıp, omurilik kanalından geçerek, ayak parmaklarının ucuna kadar giden ve «akson» adı verilen, tek veya ana bir uzantısı vardır.
Sinir hücreleri, uyanlabilir bir Özelliğe sahiptir. Bir sinir hücresi uyarıldığı zaman, ortaya çıkan uyan dalgası, birbirini ateşleyen barut fıçıları gibi hücreden hücreye yayılır. Ağaç dallannı andıran ipliksi uzantılar, örneğin başka bir sinir hücresinden gelen uyanları, "nöronların hücre gövdesine taşır. Akson ise, hücre gövdesinden aldığı bu uyarıları, komşu nöronların dendritlerine iletir. Böylece, beyin merkezinden çıkan bir uyarı, parmak uçlarına kadar gelir. Parmak uçları da, kendine gelen uyannın içeriğine göre tepki verir. Bunlar artık biliniyor. Fakat, düşünceler nerden geliyor ve hangi kanalla beyin hücrelerine ulaşıyor? Beyin, eğer düşünce Üretmiyorsa, bu düşünceler nerden geliyor?
Radyonun veya televizyonun, görüntü ve ses ürettiğini söyleyebilir misiniz? Teknolojiyle tanışmamış ilkel bir insan, radyo veya televizyonun, boşlukta yayınlanan görüntü ve ses dalgalannı değerlendiren bir aygıt olduğunu düşünemeyecektir. Onların, görüntü ve ses üreten bir aygıt olduğunu sanacaktır.
İnsan, gelişen son teknolojiyle, aslında madde duvan-nın ötesine geçti. Ses ve görüntü dalgalannt, geliştirdiği cihazlarla okuyabiliyor. Yazışarak bilgi aktarabiliyor. Ama neyi kullandığının farkında değil. İnsan, madde ötesinden aldığı bu bilgilerle, insanlığı maddeye hapsediyor. Bu cihazların, neyi nasıl yaptıkları değil, kendisi daha önemli ve daha çekici bulunuyor. Onları «satmak» ya da onlara «sahip olmak» tek amaç haline geliyor.
Bu maddeci yaklaşım, madde ötesinden aldığı bilgiyi sermayeye dönüştürerek ticaretini yapıyor. Ticaretini elbette yapacak, ama insanlığı, maddeyle sınırlı daracık bir evrene hapsediyor. Onlar eğer cennetlerin ve cehennemlerin bilgisini taşıyan düşünce dalgalannı da yakala-yabilselerdî, onunla mutlaka nasıl para kazanacaklarını düşünürlerdi. Çünkü, boşluk boş değil. Boşluk, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, evrenin bilgisini taşıyan düşünce dalgalanyla dolu. Bu dalgaların sayısız frekansları ve içice boyutsal derinlikleri var. Beyninizi o dalgalarla buluşturduğunuz zaman, sizi sınırlayan mekânın ve zamanın ötesine geçip, evrenin görünmeyen boyutlarını gö-rebilirsiniz. Gaybi bilen peygamberler, o düşünce dalga-larını algılayan ve değerlendiren kişilerdi. Miraca nasıl çıkıldı sanıyorsunuz?
Beyin, asırlar boyunca, böyle düşünce üreten bir or-gan sanıldı. Sonunda bilimadamları beynin içine girip baktılar; ince kıvrımlanyla büyük bir cevizi andıran o gri kütlenin, sinir hücrelerinden oluştuğunu gördüler. O hücrelerden, tüm bedene yayılan ince kablolar, elektrik akımları ve sıvı maddelerden başka hiçbir şeye rastlayamadılar. Düşünce salgılayan bir merkez yoktu. Sadece, uyarılma özelliği taşıyan hücreler vardı. Kimyasal yapı maddesi protein olan sinir hücreleri...
İnsan düşünüyor, hayal kuruyor, kimyasal tepkimeleri, fizik kanunlarını ve matematiksel verileri ortaya çıkarıyor, ışı--ğm hızını hesaplıyor, güneş sisteminin çapını ölçüyor. Bunlar nasıl oluyor? Bu düşünceleri, onun beyni mi üretiyor, yoksa onlar insana dışardan mı geliyor? Acaba boşlukta sürekli yayınlanan düşünce dalgalan mı var? O düşünce dal' galannı algılayan altıncı bir duyu organı mı var insanda? İnsan, böyle bir algılama aracına mı sahiptir? Böyle bir duyu organı var da, insanın bundan haberi mi yok?
Akıllara hemen «hissetmek» gelecektir. Hissedilen şeyler, kesinlikle doğru şeylerdir. Bilimadamları Önce hissediyor, düşünüyor, tasarımlıyor, sonra deneyimliyor. Galileo, uzaya çıkıp bakmadığı halde, dünyanın yuvarlak olduğunu ve boşlukta döndüğünü hissetti. Böyie olabileceğini düşündü. İnsan, aya gitmeden önce, oraya gitmeyi düşledi. Einstein, maddenin alt boyutları olabileceğini düşündü. Atoma ulaşmadan Önce, atomun evrenini hayal etti. Bilim, boşluktaki ses dalgalarını, görüntü dalgalarını yakalayan araçlar geliştirdi. Bütün bunlar acaba nasıl oldu?
Bunlara «zekâ» dendi. Ama beynin zekâ üreten bir merkezi de yok. Bu soyut kavramın ortaya çıkardığı somut işlere bakarak, onu tanımlamaya çalışıyoruz. Aslına bakarsanız zekânın kendisi yok. Hiçbir mikroskop onu göremiyor. Hangi boyutsat derinliklerde gizli olduğu bilinmiyor. Ama onun yaptığı işler apaçık ortada.
İnsan beyni; bilindiği gibi, sesi, kokuyu, tadı üretmiyor. Duyu organlanyla gelen bu bilgileri alıyor ve değerlendiriyor. Beynin beyaz perdesinde veya ışıklı sahnesinde oynayan görüntüler de yok. Beş duyu organından biri olan göz, görüntüyü beyin hücrelerine iletiyor, beyin hücreleri bu görüntüleri elektrik sinyalleri şeklinde alıyor ve değerlendiriyor.
Beyin, düşünceyi de üretmiyor. Basit görünümlü sinir hücreleri, kendine ışık dalgalan halinde gelen düşünce dalgalarıyla uyarılıyor. Sadece uyarılıyor. Bu ışık dalgaları, beynin ilgili bölümlerinde elektrik akımlarına çevriliyor. Bilgiyle yüklü olan bu elektrik akımları, madde bedenin düşünce belleğine İşleniyor. Bunlar beynin ilgili bölümlerinde duyguya dönüştürüldükten sonra da, mikrodalga bedenin duygu belleğine kodlanıyor.
İstediğiniz anda bu bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Belleğinizde arşivlenmiş olan bu bilgiler, hem «düşünce» olarak, hem de «duygu» olarak açığa çıkıyor. Bir olayın sadece periyodik sıralanışını ve aynntılı örgüsünü hatırlamıyorsunuz; onunla ilgili tüm duygulan da açığa çıkanyorsunuz. Bir olayı anlatırken; dehşete kapılıyor, korkuyor, heyecanlanıyor, hüzünleniyorsunuz. Demek ki, düşünce depolayan belleğinizden başka, bir de duygu depolayan belleğiniz var.
Bu düşünceleri hatırlayan, sizin hücresel yapınızdır; onlan duygu boyutunda yaşayan ise, ruhunuzdur. Suçu işleyen, madde varlığınızdır. Ama suçluluk duyan ruhu-nuzdur. Acı çeken, ruhunuzdur. Sevinen, özleyen, mutlu olan, korku ve dehşete kapılan, ruhunuzdur. Bundan da anlaşılıyor ki, ruh, madde varlığın algıladığı düşüncelerden ve onun eylemlerinden sorumludur. Onun sonuçlarıyla karşılaşmakta ve bu sonuçları duygu boyutunda, «sevinerek» ya da «üzülerek» yaşamaktadır.
Eğilimleriniz ve tercihleriniz, sizin frekansınızı belirli-yor. Size özgür irade verilmiştir. Onunla her şeyi isteyebiliyorsunuz. Mesela birine yardım etmek istiyorsanız, size, bu isteğin frekansına uygun düşünceler geliyor. Daha doğrusu, sizin bu isteğiniz, eğiliminiz, tercihiniz, kendine uygun düşünce dalgalarıyla buluşuyor ve onu kendine çekiyor. Bunu isteyen, dileyen, tercih eden, sizin maddi varlığınızdır. Bu eylemin sonuçlannı, duygu boyutunda «his» olarak yaşayan, hisseden de ruhunuzdur. Bu eyleminizden (iyi amelinizden) dolayı huzurlu olan, mutlu olan, ruhunuzdur.
Aynı şekilde, çalmayı da isteyebilirsiniz. Buna ruhsat (izin) verilmiştir. Çünkü, serbest iradeniz var. Sizin bu eğiliminiz, kendi titreşimine uygun düşünce dalgalarıyla buluşur ve o düşünce dalgalarını size çeker. Düşünen siz değilsiniz. Düşünce size dışardan gelir. Siz sadece isteyensiniz. Özgür iradesiniz. Maddi varlığınızla çalarsınız; fakat, o eylemin sonuçlarını duygu boyutunda ruhunuzla yaşarsınız. Acı çeken ve suçluluk duyan, ruhunuzdur.
Ruh ve madde, sizin iki ayrı varlığınız değildir. Aynı varlığın, farklı boyut realiteleridir. Bunlar birbirine göre sanaldır; ama kendi boyutlarında somut realitelerdir. Bedeninizle ne kadar gerçekseniz, ruhunuzla da o kadar gerçeksiniz.
Madde ve ruh arasındaki ilişki böyledir. Bir elinizle verirsiniz, öbür elinizle alırsınız. Evrenin bir boyutunda ekersiniz, öbür boyutunda biçersiniz. Kendinize çektiğiniz düşünceleri, eyleme dünÜştürürsünüz. O düşüncelerle ne yaparsanız, o düşüncelerin frekanslanna uygun duyguları ruhunuza kodlayıp, ahiret azığı olarak diğer boyuta götürürsünüz. Beyin böyle çalışıyor. Beyin hücreleri uyarılıyor ve algılıyor. Ama bu düşünceler beyin hücrelerine nerden geliyor?
Bu soru, akla başka sorulan getiriyor. Acaba boşlukta yayınlanan düşünce dalgalan mı var? İnsanın, o dalgalan algılayan bir iletişim aracı mı var? Öyleyse neden bazıları yüksek titreşimli düşünce dalgalarını kendine çekerken, bazıları düşük titreşimli düşünceleri kendine çekiyor? Bazıları neden hiç düşünmüyor? Acaba, bunların alıcı antenlerinde bir arıza mı var?
İradenin, isteyen ve istediğini kendine çeken bir gücü vardır. Dağların ve taşların kabul etmediği emanet İşte budur. Bu emaneti insan kabul etmiştir. İnsan, isteyen bir varlıktır. Maddenin çekici gücüne ve cazibesine kapılarak, zenginlik ister. Makam ister. Şöhret ister. Bu istekler, onu belli bir frekansa ayarlar. Sonra da, bu frekansa uygun düşünceleri kendine çekmeye başlar.
Düşünmeyen İnsanlar, perdelidir. Bu perdelerle çepeçevre kuşatılmıştır. Algılamalarını kısıtlayan ve sınırlayan, bu perdelerdir. Bunlara, «düşünmüyor» demek yanlıştır. Bu insanlar, algılamalarını kısıtlayan perdelerden dolayı, düşük frekanslı düşünceleri kendilerine çekmektedir. Bunu, odaya hiç ışık sızdırmayan veya çok az ışık sızdıran bir «perde» gibi düşünebilirsiniz. Perdeli insanla konuştuğunuzda, frekanslarınızın birbirine uymadığını farkedersiniz. Araya sanki parazitler girer. Öyle ki, siz «kapı» deseniz, o «pencere» anlar. Siz ne söylerseniz söyleyin, o kendi istediği biçimde anlar. Ne yapsanız, düşüncelerinizle ona bir türlü ulaşamazsınız.
İkizlerden birine gelen düşünce dalgalarını ve o dalgaların oluşturduğu duyguları, diğeri kolaylıkla algılayabiliyor. Birdenbire sevdiğiniz bir kişiyi hatırlıyorsunuz. Telefon açıp hatırını sorduğunuzda, aynı dakikalarda, onun da sizi düşündüğünü Öğreniyorsunuz. Bu gerçekler, insanın sade--ce «alıcı» olmadığını, aynı zamanda düşünce yayınlayan bir «verici» olduğunu da düşündürüyor. Peki, insan düşünce yayınlıyorsa, sürekli yayınlanan bu düşünceler nereye gidiyor? Boşlukta acaba düşünce dalgaları mı var?
Evet, var... Boşlukta, sizin algılayamadığınız düşünce dalgalan var. Bu dalgaların frekans farklılık lan nı açıklayabilecek bir sözcük yoktur. O frekansların sayılannı belirtebilecek bir rakam da yoktur. Fakat şöyle söylenebilir; varlıkların sayısınca dalga boylan vardır. Varlıkları birbirinden ayıran ve onlara boyutsal derinlikler veren, zaten bu dalga boyları (frekans) farklılıklarıdır.
Eğer bu frekans farklılıkları olmasaydı, her şeyi, tüm varlıkları, tek yapı olarak görürdünüz ve tek boyut içinde görürdünüz. Varlığın esası budur. Farklı titreşim dalgalan olmasaydı, farklı görüntüler ve farklı boyutlar da olmazdı.
Nesneleri bir milyon defa büyüten bir dürbünle bile baktığınızda, çevrenizde birbirinden ayrı varlıklar göremezsiniz. Sadece boşlukta dönen atomik bir yapı görürsünüz. Çok sevdiğiniz biricik evladınızı, henüz borcunu bile ödeyemediğiniz sevgili lacivert arabanızı, bir de şu hiç sevmediğiniz komşunuzu, bunlann hepsini, boşlukta dönen atomik yapılar olarak görürsünüz. Maddenin, madde boyutunda algılanan formu veya biçimi görünmez. Bu, artık deneysel bir bilgidir. Ama sezgisel bilgiyi doğrulayan ve destekleyen önemli bir bilgidir.
Daha ileri süreçte, bunları foton olarak algılarsınız. Daha iteri süreçte ise, bunların bilgisini (tasarımını) taşıyan düşünce dalgalarını algılarsınız. Sevmediğiniz komşunuzu, sizde negatif duyguları açığa çıkaran düşük titreşimli bir düşünce dalgası olarak algılarsınız. Bu süreçte o, beden gözüyle gördüğünüz bir madde değildir. Algılanan bir düşünce dalgasıdır. Sinir hücreleriniz tarafından değerlendirilen işte bu programdır. Sizin frekansınıza uyar veya uymaz. Fakat o, sizin sahip olduğunuz işletim sisteminin çalıştırdığı bir programdır.
Varlığın esası ve özü budur. Temele inildiğinde, öz olarak hepsi birdir. Varlığın tamamı, düşünce dalgalarından ibarettir. Tek özden yapılmış olmalarına karşın, birbirine karışmayan varlıkların, ayn birimler halinde var olmalarının nedeni, onların, kendi dalga boylarına, kendi îitreşim hızlanna ya da kendi frekanslarına sahip olmalarıdır. Esasında, «tek» olan evrenin yapısında ortaya çıkan çokluk görüntüsü, bu titreşim dalgalarının yarattığı bir il-lüzyondur. Öyleyse, madde, titreşim hızı yavaşlatılmış (frekansı düşürülmüş) bir düşüncedir. Yani, düşüncenin yoğunlaşmış biçimidir.
Maddeden atoma, atomdan ışık dalgalarına, ışıktan düşünce dalgalarına kadar her tonda titreşen frekansların, gittikçe yükselen ara katmanları vardır. Bu katmanların so-nuna asla son yoktur. Bittiği sanılan yerde, başka bir boyutun derinliği başlar. Beyin, başka boyutsal derinlikleri de algılayıp değerlendirebilecek bir kapasitede yaratılmış' tır. Fakat, perdeli olduğu için, beynin büyük bir bölümü uykudadır. Uyandığı zaman, nasıl bir illüzyon içinde olduğunu anlayacaktır.
Kendi frekansınıza uygun düşünceleri kendinize çekiyorsunuz. Aynı zamanda düşünceyi boşluğa yayınlayan bir vericisiniz. Eğer boşlukta dalgalar halinde akışan bu düşünceleri okuyabilseydiniz, o düşünceleri çözebilseydinız, kimsenin gizlisi saklısı kalmazdı. O düşünce dalgala--nnı yakalayıp, kime ait olduklarını ve ne düşündüklerini öğrenebilirdiniz. Ama buna izin verilmemiştir. Kişilik haklan saklıdır. Günahlar ve sevaplar gizlidir. Herkes, kendi yaptığından sorumludur.
İnsanın yayınladığı bu düşünceler, kendi frekansına uygun bir ortamda sahibini beklemektedir. O ortam ner-de midir? Hayır... Yaşadığınız evrenin uzak bir köşesinde değil- O ortam, içinde yaşadığınız evrenin görünmeyen boyutunda; cennetlerde veya cehennemlerdedir. Yayınladığınız düşünceler, kaybolup gitmiyor. Sizin titreşiminize uygun dalga boylarında birikiyor. Ve orda sizi bekliyor. Ölümle geçtiğiniz diğer boyutta, sizi kendine çekecek olan güç budur. Kendi frekansınıza uygun ortamlara çekileceksiniz. Benzer enerjiler birbirini çeker.
Sîzinle aynı frekansta olan başkası da, yayınladığınız o düşünce dalgalarını kendine çekebilir. Sizin yayınladığınız düşük frekanslı düşünceleri kendine çekip, onları, negatif enerjilere, yani olumsuz duygulara dönüştürebilir. Bunlar, sizinle aynı dalga boyunda olan insanlardır. Genellikle birlikte olduğunuz, çok sevdiğiniz ve birlikte kadeh tokuşturduğunuz insanlardır. Birçok insanın, bir odanın içinde aynı havayı soluması gibidir. Yayınladığınız enerjinin benzeri de size gelir.
Ne İsterseniz, onu alırsınız. Ne alırsanız, onu verirsiniz. Ne verirseniz, onunla kalırsınız. Neyle kalırsanız, onunla gidersiniz. Beyninizdeki düşünce programını çalıştıran işletim sisteminin yasası budur. Beyninize gelen düşünce dalgalan bu yasaya veya kurala göre programlanır. Biraz kapalı mı oldu? O halde açalım.
Ne isterseniz, eğilimleriniz ve tercihleriniz ne yöndey-se, ona uygun düşünceleri alırsınız. Hangi düşünceleri alırsanız, ona uygun tepkiler (eylem, davranış) verirsiniz. Nasıl tepki (eylem, davranış) verirseniz, ona uygun duyguları ruhunuza kodiayıp, onunla kalırsınız. Hangi duygularla kalırsanız, evrenin diğer boyutlarına (ahirete) onunla gidersiniz. Söylemeye çalıştığımız bu kadar basittir. Daha mı zor olmasını istiyordunuz?
Peki niçin bazı insanların frekansı düşük? Bazılarının frekansı niçin yüksek? 8u adaletsizlik midir? Hayır, değil, dır... İlâhi yasalarda adaletsizlik olmaz. Her şey, olması gerektiği gibidir. Kusursuz ve tamdır. Düşük düşünce dalgalarını size kim çekiyor? Frekansınız... Frekansınız nasıl ortaya çıkıyor? Eğilimleriniz, arzularınız, özgür iradeniz, tercihleriniz, isteklerinizle...
Kiminiz «çalmayı» istiyor, kiminiz «üretmeyi» istiyor. İnsan, «çalma» veya «üretme» düşüncelerini kendine böyle çekiyor. Fakat, «çalma» veya «üretme»yi isteyen sizsiniz. Size sadece isteklerinize uygun düşünceler geliyor. Yani bu dünyada deneniyorsunuz. Sınanıyorsunuz. Düşük ve yüksek frekanslı insan ayrımı böyle ortaya çıkıyor. Her insan, kendi frekansını, Özgür iradesiyle ortaya çıkarıyor, işte bu nedenle, davranışlarınızdan ve eylemlerinizden sorumlu tutuluyorsunuz.
İnsanın sahip olduğu bilinç katı, onun frekansını belir-liyor. Çünkü, iradenizin istemi, hangi bilinç katında olduğunuza bağlıdır. Düşük bilinç katlarında, maddeye yönelik istemleriniz oluyor. Bu istemlerinizin frekansı da, renk' li ışık dalgalarıyla sizi hareleyen Özünüzü oluşturuyor. İşte sizi kuşatan ve çevreleyen bu öz. sizin frekansın izdir. Kendi frekansına uygun düşünce dalgalarını kendine çe--ken odur. Bu nedenle, siz eğer düşük bilinç katlannda yaşıyorsanız, maddeye yönelik istemlerinizden dolayı, düşük titreşimli düşünceleri kendinize çekiyorsunuz. Yüksek bilinç katlannda yaşıyorsanız, iradenizin madde-ötesi istemlerinden dolayı, madde duvarını ortadan tamamen çeşitli boyutsal derinlikleri olan yüksek titre-' 1' düşünce dalgalarına ulaşıyorsunuz. Bu düşünce dalgalarını algılamaya başladığınızda, madde boyutunun fizik yasaları sizin için artık geçerli olmuyor. Suda yürüyebiliyor, uçabiliyor, başka boyutlara ölmeden geçebiliyor ve madde varlığın programını okuyarak, onları çözebiliyorsunuz.
İlâhi adalette, kişilik haklan saklıdır. Buna rağmen, eğer size bir istisna olarak, başkalarının düşünce dalgalarını okuma ruhsatı (izni) verilmişse, onlann zihninde nelerin döndüğünü, hangi düşünceleri algıladıklarını, niçin o düşünceleri algıladıklarını ve bunların sonucu olarak, hangi zorluklarla karşılaştıklarını, hangi sıkıntılar içinde olduklarını rahatlıkla biliyorsunuz.
Peygamberlerin algıladıkları yüksek titreşimli düşünce dalgaları, onlann gaybı görmelerini sağlamıştır. Evrenin gizli boyutlarına inerek, insanlara, cennetlerden ve cehennemlerden böyle haber vermişlerdir. Normal insanların algılayamadıkları ses dalgalarını algılayarak, meleklerle konuşmuşlardır.
Onlann, güzel huylu ve güzel ahlâklı olmalan, algıla-dıklan yüksek titreşimli düşünce dalgalannın, onlann beyninde, yüksek titreşimli pozitif enerjilere, yani olumlu duygulara dönüşmesinden dolayıdır. Duygu bellekleri, bu yüksek enerji dalgalanyla (olumlu duygular) kodlanmakta ve bunun doğal sonucu olarak, frekansı yüksek ortamlara, yani cennetlere çekilmektedirler.
Serbest iradesiyle herhangi bir nesneye yönelen insan, istediği şeyin frekansına uygun düşünce dalgalarını çeker. Algılanan bu «yüksek» veya «düşük» düşünce dalgalan, beynin ilgili bölümlerinde, ruha yüklenmek üzere, «pozi' tif» veya «negatif» enerjilere (duygulara) dönüşür. Beyne giren düşünce dalgalan, eğer duygulara dönüşmezse, «his» olarak yaşanmazsa, hissedilmezse, yaşam realiteleri haline gelmez. Bu düşünceler, duyguya dönüşmediği için, mikrodalga bedenin (ruhun) duygu belleğine de kodlanmaz. Sadece bir rüzgâr gibi gelir ve geçer. Siz eğer beyninizden rüzgâr gibi gelip geçen bu düşünceleri yakalayıp duyguya dönüştürürseniz, işte o zaman, o duygula-nnizdan ve duygularınızın ortaya çıkardığı eylemlerinizden (amelinizden) sorumlu tutulursunuz. Sizi sorumlu tutan ve sizi yargılayan mekanizma, sizde mevcuttur.
Sonsuzluğun Sonu Yok
Güneş sisteminin oluşumuyla ilgili çok çeşitli kuramlar vardır. Bazı görüşler, düzenli bir değişimle bunların ortaya çıktığını söylerken, bazıları da, ansızın bir patlamayla ortaya çıktığını söylemektedir. En son kuramlarda bile, söylenmiş yeni bir şey yoktur. Soğuk gaz kütlesinin, gaz bulutlarına bölündüğü ve büzülmelerle yoğunlaşarak ısındığı söylenmektedir. Evrenin oluşumu, çağımızda da bir «sır» olarak kalmaya devam etmektedir.
Güneş sistemine, onu görebileceğiniz bir konumdan baktığınızda, olağanüstü bir büyüklük ve genişlikle karşılaşırsınız. En geniş yörüngede yüzen donmuş buz gezegeni Plüton, güneşe yaklaşık altı milyar kilometre uzaklıktadır. Bu uzaklığı mutlaka anlamak zorunda değilsiniz; fakat anlamak istiyorsanız, sekiz dakika ile altı saat arasındaki farkı düşünün. Altı saat, sekiz dakikadan ne kadar uzundur?
Uzay boşluğunda, saniyede üçyüz bin kilometre hız yapan ışık, yüz elli milyon kilometreyi katederek, dünyaya sekiz dakikada geliyor; fakat o uzak ve esrarengiz gezegene altı saatte vanyor. Saatte ellibin kilometre hız yapan bir uzay aracınız olsaydı, bu aracınızla, Plüton'a on dört yılda varırdınız. Bir o kadar da dönüşünüz süreceğine göre, giderken kundakta bıraktığınız bebeğiniz, siz döndüğünüzde ömrünü yarılamış olurdu. Belki on yaşlarında bir de torununuz olurdu.
Güneş sistemi, kendi içinde böyle dev bir büyüklüğe ve genişliğe sahiptir. Sekizinci yörüngede donen Neptün, ortalama olarak güneşe dörtbuçuk milyar kilometre uzaklıktadır. Güneş, ışığını bu mesafeye dört saatte ulaştırıyor. Uzay aracınızla oraya ancak on bir yılda varabilirsiniz. Yedinci yörüngede donen Uranüs, ortalama olarak güne-şe iki milyar sekizyüz milyon kilometredir. Uzay aracınızla bu gezegen yedi yıl sürer. Güneş ışığı için, burası üç saatlik bir yoldur.
Uzayda her şey, başka bir şeyin içindedir. Hiçbir şeyin içinde olmayan bir şey yoktur. Bu demektir ki, bu muazzam büyüklük, bu dev güneş sistemi de, mutlaka başka bir şeyin içindedir. Bir katman dışa çıktığınızda, muhteşem bir manzarayla karşılaşırsınız.
Gördüğünüz bu muhteşem manzara, bizim güneş sistemi gibi yaklaşık dörtyüz elli milyar güneş sisteminden oluşmuş dev bir galaksidir. Bizim güneş sistemimiz, bu dev yapının içinde kaybolup gitmiştir. Öyle kaybolup gitmiştir ki, belli belirsiz parlayan bir nokta gibi görünmekte--dir. İşte gördüğünüz o küçük nokta, aslında bizim çok büyük olan güneş sistemimizdir. Ama, olağanüstü büyüklüğünden iz bile kalmamıştır.
Kendi sisteminin merkezinde yer alan ve kendi sisteminin sultanı olan güneşimiz, içinde bulunduğu galaksi merkezine otuzbin ışık yılı uzaklıkta, sarmal kollann birinde, sanki kentin kenar ve yoksul varoşlarındadır. Bu, akıldışı bir uzaklıktır.
Bu uzaklığı şöyle düşünün; şu anda galaksi merkezinde bir güneş sönse, bu sönme görüntüsü size ancak otuz-bİn ışık yılı sonra ulaşacaktır...
Ya da şöyle düşünün; o güneş, otuzbin ışık yılı önce sönüp gitmiş, kendi İçine çöküp yoğunlaşmış ve çoktan bir karadelik haline gelmiştir, ama siz o yıldızı hâlâ ışıl ışıl ışıldarken görüyorsunuz. Onun şimdisini değil, geçmişini görüyorsunuz. Işık yılı budur.
Bir ışık yılı, saniyede üçyüz bin kilometre hızla giden bir ışığın, bir yılda aldığı yoldur. Güneşten çıkıp, yüz elli milyon kilometre katederek, dünyaya sekiz dakikada gelen ışık, galaksi merkezinden bize otuzbin ışık yılında gelir. Galaksinin, bir baştan diğer başa büyüklüğü, yüzbin ışık yılıdır. Bir ışık yılının on trilyon kilometre olduğunu düşünecek olursanız, bunlar, insanın aklına sığacak ölçüler değildir. Fakat insan bunu imgeleyerek hayalinde canlandırabilir.
Veya şöyle düşünün; uzayın öyle bir noktasından bakılsın ki, orda görünen' dünya, isa Mesih'i (as) çarmıha geriyor olsun! Dünyanın İkibİn yıl Öncesini görebilir misiniz? Evet, ilk oluşum devresini de görebilirsiniz. Bunlar boyut farklılıkları değildir. Aynı boyut içinde, milim milim yükselen ara frekanslardır. Somut bir ifadeyle, «bir» ve «iki» sayılarının arasındaki kesirli sayılar gibidir. Güneş sistemini oluşturan her gezegen, bu ara frekanslardan birin-dedir. Bu nicel birikimler sonunda, nitel bir patlamayla yeni bir birime geçilir. Bu yeni birim, kendinden önceki nicel birikimlerin sıçramasıyla oluşmuş «iki» sayısıdır, O i§te yeni bir güneş sistemidir. Bizim güneş sistemi «iki» birimini temsil ediyorsa, aynı galaksi içinde bize en yakın güneş sistemi de, «üç» birimini ifade ediyor. Bu iki sayı arasındaki kesirler, üst birimi oluşturan nicel birikimlerdir. Bize en yakın güneş sistemi, Sirius Yıldızıdır. Yaklaşık olarak 8 ışık yılı uzağımızda bulunan bu sistem, sadece «mesafe» olarak değil, aynı zamanda «frekans» olarak da bize en yakın sistemdir.
Bu birimlerden oluşan daha büyük bir birim ise, galaksiyi oluşturur. Galaksiyi, «yüz» sayısıyla ifade edilen bir birim olarak düşünürseniz, bu sayıyı oluşturan ara birimleri ve onların kesirlerini zihninizde imgeleyebilirsiniz. Kesirlerin, birimlerin, üst birimlerin ve daha üst birimlerin her-biri bir dalga boyundadır ve bunlar aynı boyutun nicel birikimleridir.
Nicel birikimler sonucu oluşan ufak birimler ve bu ufak birimlerden oluşan üst birimler, daha yüksek birimler için daima nicel birikimlerdir. Yükselen, oluşan, derinleşen, yeniden yükselen bu süreç, nitel bir patlamayla boyut d eğişti rinceye kadar gider. Orda, bu yeni boyutun ye-nİ derinlikleri başlar.
Kesirlerden oluşan ara frekanslar, gezegenleri; ufak birimler güneş sistemlerini; daha büyük birimler de galaksileri ifade ediyor derken, onların maddesel varlıklanndan bahsetmiyorum. Onların temsil ettikleri dalga boylarından, onları oluşturan, onların bilgisiyle yüklü düşünce dalgalarından, onların titreşim hızlarından, frekanslarından bahsediyorum.
Şöyle düşünün; Plüton, Neptün, Uranüs gezegenlerini oluşturan düşünce dalgalannı yakaladığınızda, sizin algıladığınız dünya, Nuh (as) tufanını yaşayan bir dünya değildir. Neden? Çünkü, bu gezegenleri oluşturan düşünce frekanslarıyla, dünyayı oluşturan düşünce frekansı, bir tam sayının, sanki peşpeşe gelen iki kesiri gibidir. Nedir bu? Bir virgül bir... Bir virgül iki.:. Bir şeyi, sınırsız olarak, veya genişletilmiş sınırlanyla algılayabilmeniz için, katman katman dışa çıkmanız gerekir. «Yüz» sayısının bulunduğu konumdan baktığınız zaman, «bir virgül bir» frekansının geçmişini ve geleceğini okursunuz. O, sizin yaşayıp geçtiğiniz, bildiğiniz bir süreçtir. Ama nereye kadar bilirsiniz? Bulunduğunuz konuma, yani «yüz» sayısına kadar... Sonrası? Sonrası, sizin için gayb! Ama sizin için gayb olan, «bin» sayısının ifade ettiği frekans için gayb değildir. Bu böyle sonsuza, yani Arş'a kadar devam eder. Artık o noktada «gayb» yoktur. Allah için gayb yoktur. Geçmiş yok, gelecek yoktur. Allah, her şeyi bir «an»da görür, bir «an»da yaşar, bir «an»da yaratır. O an, içinde sonsuz zaman süreçlerini taşıyan bir andır. O'nun indinde kimsenin geçmişi geleceği yoktur. Sizin bir illüzyon olarak algıladığınız tüm zaman süreçleri, onun ezeli bilgisinde vardır ve tek bir «an» olarak vardır.
Zaman süreçlerini yaratan, İçinde bulunduğunuz dal' ga boyunun bakış açısıdır. Herkesin kaderi yazılmış, kıya' met kopmuştur aslında. Hesaplar görülmüş, defterler dürülmüştür. Bütün bunlar, kozmik belleğe (Levh) ayrıntılarıyla yazılmıştır. Siz, dünyanın temsil ettiği dalga boylann-dan, sözgelimi «yetmiş virgül dokuz dokuz» noktasından baktığınızda, «milyon» sayısıyla ifade edilen bir dalga bo-yu için, çoktan olmuş bitmiş bir şeyi, yani «yüz» sayısının temsil ettiği dalga boyunu, sanki «gelecek zamanda» olacakmış gibi algılıyorsunuz. Siz aslında o süreci yaşadınız. O süreçten, bilimsel tasarımlar halinde geçtiniz.
Bunun anlamı şudur; yüksek frekanslı düşünce dalga-larıyla iletişim kurduğunuzda, örneğin şimdi hayata «on» sayısının konumundan bakarak, hayatı kesİtsel algılıyorsanız, o zaman, «yüz» sayısının konumundan bakarak, şu anda algılayamadığınız ve sizin için gayb olan şeyleri algı-lamaya başlayacaksınız.
Düşünce dalgalarından fotonlara, fotonlardan atomlara, atomlardan maddeye uzanan süreçte, bu kesirli sayılar, madde boyutunu oluşturan ara frekanslardır. Fakat bu nicel birikimler sonucu, öyle bir yerde, öyle bir patlama olur ki, birdenbire başka boyuta inersiniz. Onu da konum olarak «bin» rakamı gibi düşünün.
Bu «yüz» ve «bin» sayılan arasında bulunan ara birimler ve onların kesirleri, aynı boyut içindeki nicel birikimlerdir. Suyun, doksan dokuz dereceye kadar su olarak kalması ve yüz derecede birdenbire nitel bir patlamayla buhar olması gibidir. Su, nicel birikimler sonunda, bir boyuttan diğer boyuta geçmiştir. Bu nicel birikimler, aşağı doğru inerek, sıfır noktasında da nitel bir değişikliğe uğrar ve buz olur. Su, İster «buhar» olsun, ister «buz» olsun, hep kendisi olarak kalır. Oz aynıdır. Değişen sadece kabuğu, bedenidir.
Aşağı doğru inen nicel birikimler (kesirler) zamanda geriye doğru gider. Yukarı doğru çıkan kesirler, geleceği temsil eder. Her ikisinin de sonu yoktur. Çünkü, Ehad olan Allah'ın, evveli ve ahiri yoktur. O, tüm zamanların Ötesinde, bir «an»dadır, her şeyi o «an»da yaratmıştır ve
an hâlâ o «an»dır.
Bu nicel birikimler, insanı sonsuzluğa taşır. Nitel patlamalarla değişik boyutlara inilir. O boyutun nicel birikimleri sizi tekrar sonsuzluğa taşır. Nitel patlamayla tekrar başka bir boyuta inilir. Çıkılır, inilir... Bunun bir sonu var mıdır? Hayır... Hayır, yoktur. Her şeyin bir sonu vardır, fakat Uluhiyyet denizinin sonu yoktur. Aynı boyut içinde bile sizin aklınıza sığmayan zaman süreçleri vardır. Siz dünyada üç kuşak eskitirken, Neptün'lü bebek daha emekleme dönemini yaşar. Bir de siz vann, galaksi içindeki zaman illüzyonlarını düşünün. Bir de galaksiler arasındaki zaman illüzyonlarına bakın. Bunlar, aynı boyut İçinde nicel birikimlerdir. Sizi, kendinden sonraki boyuta taşıyacak olan nicel birikimler... Bir de, değişik boyutlardaki zaman süreçlerini düşünün. Zamanın durduğu noktayı düşünün. Zaman yoktur artık, sadece bîr «an» vardır. Ama bu an, öyle bir andır ki, hâlâ o andır. Sonsuzluğu taşır içinde. Tıpkı çekirdeğin genetik programında bir ağacın saklı olması gibidir.
Kozmik bellek bankalarından (Levh) çıkarak, evreni-mize ulaşan düşünce dalgalan, güneş sistemleri ve galak' silerin oluşum bilgilerini ve yasalanni içeren yüksek titre' simli programlardır. Güneş sistemleri ve galaksiler, programlanmış bu bilgilerle oluşur. Bu bilgiler; kesirli sayılar-la bir birim oluşturan ve bu birimlerle sürekli bir sıçrama yaparak daha üst birimleri oluşturan sayılar gibi, sayısız frekanslarda düşünce dalgalarıdır. Bu dalgalar birbirinin içinden rahatlıkla geçebilir. Birbirinin içinden geçerken, bu bilgiler kesinlikle karışmaz, bozulmaz, değişmez, yok olmaz.
Rüzgân düşünün. Boşluktaki ses dalgalannı bir düşünün. Karışıp bozulmadan ekranlarınıza gelen ses dalgalarını, görüntü dalgalarını düşünün. Kuşlar, cıyak cıyak öterek, bu ses dalgalarının içinden geçerler, fakat kuşlann ötüşleri bu ses dalgalarına kanşmaz. Bu sesler birbirini bozup deforme etmez.
Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, sadece madde boyutunda değil, hiçbir boyutta, düşünceyi bozacak ve onun programını değiştirecek bir güç yoktur. Düşüncenin programını, ancak ondan daha güçlü olan başka bir düşünce bozabilir. Ama düşünce tektir; onun dışında başka bir düşünce yoktur. Eğer bu teklik yasasına ters düşecek olursanız, kendinizi bir birim olarak kabul edip, dışınızdaki başka bir birimin düşüncelerini deforme etmeye kalkışırsanız (büyü), bedelini ödersiniz. Bu, bedeninizde büyüyen ve tüm diğer hücrelere zarar veren bir kanser demektir. Kesip atarlar.
Düşünce dalgalarının bozultnamasınm ikinci nedeni ise, herbirinin ayrı dalga boylarına, titreşime (frekansa) sahip olmalarıdır. Bu, onları koruyan en büyük özelliktir. Tıpkı, tam sayılar ve onların kesirleri gibi farklı dalga boylarında titreşen bu düşünceler, evrenin ve yaratılışın bilgisini taşıyan programlardır. «Ol!» emriyle harekete geçen bu programlanmış bilgiler, içice tüm evrenleri yaratan düşünce dalgalarıdır. Sonsuz sayıda frekansları ve ara frekansları vardır. Herbir frekans, bir varlığı ortaya çıkarır. Bu nedenle, her varlığın, kendine ait bir dalga boyu vardır. Ona özellik veren, kişilik ve kimlik veren budur. Hiç kimse, diğerinin aynı değildir.
Bu düşünce dalgaları varlığı nasıl mı ortaya çıkarır? Frekanslarını düşürerek... Düşünceden fotonlara, foton-lardan elektromanyetik alanlara, ordan atomlara inerek, hızını yavaşlatarak... İndiği her boyutta, daha da yoğunlaşarak... Nihayet atomlardan maddeye indiğinde, varlığı meydana getiren düşünce dalgası, artık en yoğun biçimini almıştır. Fakat, maddeye ininceye kadar, sayısız ara frekanslardan, yani tam sayılan oluşturan kesirlerden (nicel birikimlerden) geçerek maddeye gelmiştir. Madde nedir? Yoğunlaşmış düşünce...
Evrende gördüğünüz her şey, bu dalgaların oiuşturdu-ğu görüntülerdir. Madde olarak algıladığınız her şey, bu düşünce dalgalarının yoğunlaşmış biçimleridir. Madde, freknası yavaşlamış düşüncedir.
Bir boyutun, mesela madde boyutunun nicel derinliklerine inildiğinde, kesirli sayılarla ifade edilen ara titreşimler birer birer aşıldığında, nitel bir patlamayla birdenbire onu oluşturan başka bir boyuta inilir. Bu tür boyutsal derinlikler, sayısal sıralamada, «bin, milyon, milyar» gibi bü--yük birimlerle ifade edilir. Bu, kesin olarak böyle değildir. Frekanslann, matematiksel olarak inip çıkmaları ve belli bir noktadan sonra nitel bir patlamayla boyut değiştirmeleri... f§te bütün söylemek istediğim budur. Bu sayılar, söylemeye çalıştığım soyut bilgilerin, daha somut bir ifade kazanabilmesi için, örnek olarak verilmektedir.
Bir boyuta inildiğinde, uzayıp giden nicel birikimler ya-sanır. Bunlar; kesirli sayılarla derinleşen frekanslar, tam sayıyla başlayan yeni bir birim, kesirli sayılarla yeniden derinleşen frekanslar... Ortaya çıkan her yeni birimle süreklilik kazanan ve üst birimleri oluşturan yeni derinlikler... Ve son noktada nitel bir patlamayla açılan başka bir boyut...
Güneşimiz, gezegeni eriyle birlikte, galaksi merkezinin çevresinde, kendi yörüngesinde yavaş yavaş ilerleyerek, iki-yüz yirmi beş milyon yılda turunu tamamlar. Beş milyar yaşında olan güneş sistemimiz, bu süre içinde, Samanyo-lu'nun merkezi çevresinde, gezegenleriyle birlikte yirmi üç defa dolanmıştır. Yirmi üç defa, ikiyüz yirmi beş milyon yıl yaşamıştır. Yani galaktik yıl olarak, yirmi üç yaşındadır.
Merkeze yakın sistemlerin dönüş hızı daha büyüktür. Bizim güneş sistemimiz, galaksi merkezine otuzbin ışık yılı uzaklıkta olduğu için, galaksi merkezi çevresinde, saniyede ikiyüz elli kilometrehızla dönmektedir. Bunu altmışla çarparsanız, dakikada on beşbin kilometre yapar. Güneş sistemimiz, galaksi merkezini, ikiyüz yirmi beş milyon yılda dolanır. Bu esrarengiz kozmik seyahati, saatte do-kuzyüzbin kilometrelik bir hızla yapar.
Galaksiyi oluşturan güneş sistemlerinin içinde, güneşi' mizden daha büyük yıldızlar bulunmaktadır. Bunlar, uzayın karanlıklarını ışıklarıyla delerek, milyarlarca kilometere uzaklıktaki gezegenlerini aydınlatan muhteşem yıldızlardır. Fakat Samanyolu'nu oluşturan yapıya bir bütün olarak bakıldığında, herbiri ancak inci parlaklığında ışıldayan küçük birer noktacıklardır. Onlara katman katman yaklaştığınızda, muhteşem büyüklükleri ortaya çıkmaya başlar.
Uydular, ait oldukları gezegenin çevresinde dönüyor. Gezegenler de, uydularıyla birlikte, ait olduklan güneşin çevresinde dönüyor. Güneşler İse, tüm ailesiyle birlikte, Samanyolu merkezinin çevresinde dönüyor. Her şey dönüyor. Her şey birbirinin etrafında dönüyor. Samanyolu'nu oluşturan güneş sistemleri, galaksi merkezinin çevresinde sarhoş gibi dönüyor. Tüm boyutlarıyla evren dönüyor, o evrenlerde hayatlar dönüyor, hayatlar genişliyor, hayatlar derinleşiyor, sonsuzlaşiyor, süreklilik kazanıyor.
Bir katman daha dışa çıkıp baktığınızda, Samanyolu gibi yüzlerce, galaksi görürsünüz. Bunlar kendi aralarında galaksi kümeleri oluşturmuşlardır. Bizim galaksimizin, yirmi kadar galaksiyle birlikte oluşturduğu küme, Samanyolu kümesidir. Bunun dışında, en çok bilinen küme, Virgo kümesidir. Bu küme, Samanyolu'nun oluşturduğu kümeye, milyonlarca uzaklıktadır.
Samanyolu'nu baştan sona geçmek için, yüzbin ışık yi' h gideceksiniz. Daha sonra bu galaksiden çıkıp, iki milyon ıştkyıh gittiğinizde, Andromeda'ya varırsınız. Hayır, o ka--dar uzaklara gitmediniz! Başka bir kümede, mesela Virgo kümesinde bulunan uzak bir galaksiye gitmediniz. Andro--meda, bize en yakın galaksidir! Ugyüz milyar güneş sis-temiyle, Samanyolu kümesindendir. îki milyon ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen, bize en yakın galaksi budur. Bu kümenin başka galaksilerini de düşünün.
Samanyolu kümesinden çıkın, Virgo kümesine doğru akmaya başlayın. Virgo kümesinde yer alan Sombrero, bizim kümeye elli milyon ışık yılı uzaklıktadır. Dikkat ederseniz, «ellibin» demiyorum! Milyon... Elli milyon ışık yılı gittiğinizde, selametle Sombrero'ya varırsınız. Bu galaksi nerde mi? Virgo kümesinde. Samanyolu'nun da İçinde bulunduğu kümenin dışında, başka galaksilerin oluşturduğu başka bir kümede.
Uzay boşluğunda böyle kaç galaksi kümesi var, bu kümelerde ne kadar galaksi var, bu galaksilerde kaç güneş sistemi var, o sistemlerde ne kadar gezegen var? Bunlann sayısını söyleyebilecek bir rakam mevcut değildir. Bunların sayısını, Allah'dan başka söyleyebilecek bir kimse de yoktur. Fakat bilim, uzay boşluğunda ikiyüz milyar galaksi olduğunu söylüyor.
Siz en iyisi şöyle yapın; düşünce hızıyla bir galaksiden çıkın, başka bir galaksiye düşünce hızıyla girin. Bir galaksi grubundan çıkın, başka bir galaksi grubuna hayal gibi süzülerek girin. Böyle çıka gire, çıka gire, bu dev galaksi kümeleri arasında hayal gibi dolaşın, boşlukta hayal gibi akın. Onlara ancak böyle, hızı olmayan düşüncenin sonsuz hızıyla ulaşabilirsiniz. İşık hızıyla asla ulaşamazsınız.
Modern araçlarla yaptıkları çok uzun gözlemler sonucunda, galaksilerin belli bir düzen içinde yer aldıklarını saptadılar. Baktılar ve gördüler ki, kaos yok, kargaşa yok. Ayrıca, bu galaksileri oluşturan güneş sistemlerinin de, aynı yasaya uyduklannı saptadılar.
Fakat onlara bu yasayı kim koydu? Boşlukta dönen madde, kargaşa çıkmasın diye, kendi kendine yasa mı koydu? Bunlar, uzayda çarpışmamak için, kendilerine sabit yörüngeler mi tayin ettiler? Doğrudur, onların manyetik güçleri var; çekiyorlar, tutuyorlar, bırakmıyorlar... Fakat bu güç onlara nerden geldi, niçin geldi, nasıl geldi?
Akıllı mı bunlar, akıllan mı var? Bunlann, boşlukta yayınlanan programlanmış bilgileri algılayan beyinleri mi var yoksa? Güneş sistemlerinin bilgisini ve yasalarını içeren bilgiler, kozmik bellek bankalarından (Levh) çıkarak, düşünce dalgaları halinde boşluğa yayılıyor olmasın? Bu programlanmış bilgiler; döne döne foton, döne döne atom, döne döne gaz olmasın? Bu gaz bulutları; ısınarak, soğuyarak, yoğunlaşarak, büzülerek, ateş toplan haline gelip, sonra güneş olmasın? Bu güneşi ortaya çıkaran düşünce dalgaları, onlan bir araya getirerek, galaksileri meydana getirmiş olmasın?
Uzay boşluğunda, Samanyolu'na benzer sayısız galaksiler vardır. Bunlar, kendi aralarında galaksi kümeleri oluşturmuştur. Hepsi de, saatte binlerce kilometre hızla hareket etmektedir. Uzay aletleriyle yapılan gözlemlerde, galaksilerin yapılarında görülen kırmızıya yakın kayış, bu kaçışın devam ettiğini göstermiştir.
Son yıllarda, dünyadan yüz elli milyon ışık yılı uzaklık-ta, şimdiye dek bilinmeyen yeni bir galaksi gruplaşmasının, çok büyük bir kütle çekimi uyguladığı açığa çıkmıştır. Aralarında Samanyolu ve Andromeda'mn da bulunduğu sayısız galaksi kümeleri, bu güçlü merkeze doğru çekilmektedir. Bu güçlü merkeze ve çevresindeki galaksiler sisteminin hepsine birden, «uzayın büyük çekim merkezi» adı verilmiştir.
Bu muhteşem kuvvet, bu akıl almaz büyüklükteki çekim merkezi nedir? Evrende mevcut olan tüm sistemleri, hem de, Samanyolu ve Andromeda gibi milyarlarca güneş sisteminden oluşmuş dev galaksileri kendine doğru çeken ve çevresinde döndüren güç, kimin gücüdür? Bu bilgileri, imanınızla birleştirdiğinizde, içinizdeki ses size neler fisıldıyor?
Uydular, ait oldukan gezegenin etrafında dönüyor. Gezegenler uydularıyla birlikte, güneşin etrafında dönüyor. Güneş, tüm ailesiyle birlikte, ait olduğu galaksinin et-rafinda dönüyor. Ama bu galaksi neyin etrafında dönüyor? Bunlar, kendilerini programlayan düşüncenin etrafında dönüyor olmasınlar?
Atomlardan, güneş sistemlerine, bu sistemlerden büyük galaksilere kadar, uzayın her zerresinde var olan bu hareket, evrende harika bir düzenin olduğunu söylemiyor mu? Bozulmayan, değişmeyen, tökezlemeyen, aksamayan bu sistem, bu düzen, bu uyum, evrenin bir raslantı sonucu oluşmadığını söylemiyor mu size? Bir fısıltı işitmiyor musunuz içinizde?
Samanyolu, kendi grubuyla ve Virgo grubuyla birlikte, aynı yönde, saniyede altıyüz kilometre hızla, güneşin kütlesinden tahminen otuz milyon kere milyar defa büyük olan ve çapı ikiyüz elli milyon ışık yılı olan dev bir çekim merkezine doğru İlerliyor. Şimdiye kadar evrende tespit edilmiş en büyük yapı, bu merkezdir. Evrenin, sayısız galaksi grubundan meydana gelmiş en büyük merkezidir. Samanyolu ve Andromeda gibi dev galaksilerin dahil olduğu yirmi kadar galaksi grubu, bir o kadar galaksiden oluşan Virgo grubu, adı bilinen ve bilinmeyen sayısız galaksi grupları, hızla böyle nereye gidiyorlar? Peki biz nereye, onlarla birlikte biz böyle nereye gidiyoruz?
Bu sonsuzlukta, Samanyolu'nun o muhteşem büyüklüğü, azameti yok olup gitmiştir. Şimdi artık dev galaksilerin herbiri, sonsuz deryada yüzen kaplumbağalan andırmaktadır. Samanyolu ve ondan daha büyük galaksiler, İçinde yüzdükleri deryanın o muhteşem büyüklüğünde, azametinde, küçülmüşler ve nerdeyse kaybolup gitmişlerdir.
Samanyolu, sonsuzluğun içinde, okyanusta yüzen bir kaplumbağa ise, o zaman, şu bizim güneş sistemini bir düşünün. Güneş sistemi, o kaplumbağanın ancak bir atomudur. Bir de şu bizim dünyanın halini bir düşünün. Dünya nedir peki? Olsa olsa bu atomun bir elektronudur.
Siz mi? Siz büyüksünüz... Çok büyüksünüz! Siz, o elektronun üstünde yaşayan bir varlıksınız. Dünyadan küçük olduğunuz kadar da, elektrondan küçüksünüz. Fakat siz, üst bilinç katlarında, Allah'ı sınırsız olarak algılamaya başladığınızda, tüm sonsuzluğu kucaklayan, veya sonsuzluğu içinde taşıyan bir birimsiniz. Siz işte o zaman çok büyüksünüz! Sonsuzluğu kucaklayacak kadar büyük!.. Ağacını genetik programında saklayan çekirdeği hiçbir zaman unutmayın.
Evrenin Gizli Boyutları
Hayati sürekli yaratan, çevirip yeniden yaratan, sonsuz ve sınırsız düşünce sürecidir. Bu süreç, hem evrenin şişen bir balon gibi genişlemesini yaratır; hem de, düşünceden ışığa, ışıktan maddeye kadar, içîçe tüm tonlarda titreşerek, çeşitli boyutlarda hayatların ortaya çıkışını ve o hayatlann sonsuzluğunu yaratır. Bu sonsuzlukta, siz, sürekli boyut değiştiren bir yolcu olursunuz. Yolculuğunuz, boyuttan boyuta kesintisiz devam eder.
Allah, her şeyin özüdür. Sürekli değişen, genişleyen, evrirnleşen çeşitli hayat boyutlarının dürtüsel gücüdür. Sürekli değişen, sürekli genişleyen, sürekli evrimleşen sonsuzluğu nasıl tanımlarsınız? Bunu tanımlayacak bir söz yoktur, öyleyse, onu yaratan Allah'ı hiç tanımlayamazsi' nız. O'na, «şudur» veya «budur» diyemezsiniz. «Şudur» veya «budur» dediğiniz her şey, O'nu kesitsel anlatır, sınırlar. O'na, işte bunun için «Allah» denmiştir. Allah, sonsuz düşüncesiyle her şeyi kucaklayan ve kuşatandır. Tek olandır.
Evrenin tüm boyutlarında, hiçbir şey diğeriyle çelişmez. Hiçbir şey diğerini reddetmez. Her şey birbiriyle uyum içindedir. Her şey, sonsuz bir bütünlük içinde titreşir. Düşünceden maddeye uzanan tüm ara boyutlarda ve çeşitli renk tonlarında titreşir. Varlıkların bu titreşimle' rinden alır, genişler, genişler, su halkaları gibi genişler, hayatın başka boyutlarına aktarır. Sonsuzluğun bir sonraki anını oluşturur. Hayat, sonsuz bir zenginlik ve çeşitlilik içinde sürekli değişir, dönüşüme uğrar, tüm varlığı kucak-layarak akar. Hayatın bu uyumlu titreşimi, göklerde ilâhi bir senfoni yaratır. Hayat nedir? Hayat., renklerin ve seslerin armonisidir. Titreşen uyumdur. Başı ve sonu olmayan bir akıştır.
Hayat, «son» dediğiniz ve bittiğini sandığınız yerde, yeniden yeni bir boyutsai derinlik kazanır. Hem genişleyerek büyür, hem derinleşerek sonsuzlasın Tüm galaksileri, şişirilmiş bir balonun üzerine serpiştirilmiş olarak düşünün. Işık hızıyla sonsuza kadar dolaşsanız, yaşadığınız evrenin dışına çıkamazsınız. Bu evrenin içine de giremezsiniz. Şişirilmiş bir balonun dış yüzeyinde gezer durursunuz.
Bu evrenin İçine, ya ölerek girersiniz, ya da boşlukta yayınlanan yüksek düşünce dalgalarını yakalarsınız. O düşünce dalgalarıyla iletişim kurduğunuzda, madde davarının ve zaman illüzyonunun ötesine geçersiniz. Bu düşünce dalgalarında, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, evrenin tüm bilgisi ve planı gizlidir. Bu bir gerçektir. Çekirdeğin genetik programını okuyarak, İçindeki ağacın planını görmeniz kadar gerçektir.
Kirli bir su (sperma) damlasının bir inandırıcılığı mı vardır? Bu basit su damlası, alemlerin Rabbtni algılayan, içice konumlandırılmış evrenleri algılayan, çeşitli hayat boyutlarının varlığını sezinleyen, algılayan, bilgi üreten, Ürettiği bilgiyi paylaşan, seven, özleyen, kucaklayan, nefret eden bîr varlığın planını içinde gizliyorsa, bilincin alt düzeylerinde çalışan sınırlı akıl için, bunun bir İnandırıcılığı mı vardır?
İçİçe tüm evrenleri kuşatan sonsuzluğun, yoğunlaşan düşünceden veya nohut tanesi kadar bir nesneden çıkması, size çok mu inandırıcı geliyor? Başlangıcı ve sonu olmayan yatay zaman eğrisinin, sadece bir «an»da gizli olması, sizin maddeyle sınırlı aklınıza ve mantığınıza uy-gun mu? Fakat böyledir.
Heyecanla ve ilgiyle bakarsanız, kendinizi de inandırıcı bulmazsınız. Çünkü siz gerçek bir mucizesiniz. Kanıksamış olduğunuz hayata ilgi duyarsanız ve ona heyecanla bakmasını bilirseniz, hayatı da inandırıcı bulmazsınız. Bilincin alt katlarında, maddeyle perdeli akıl için, hayatın da bir inandırıcılığı yoktur. Çünkü, hayat gerçek bir mucİ-zedir. Siz onu ne kadar somut realite olarak algılarsanız algılayın, hayat, sihirli bir rüyadır. Ondan daha büyük bir mucize yoktur. Madde duvanyla kuşatılı olduğunuzda, hayatla hiç ilgilenmezsiniz.
Üstünde yaşadığınız dünyayı bile, boşlukta dönen bir kütle olarak algılamazsınız. İçinin boş oiduğuna ve sıkıştı-rıldığı zaman, bir kum tanesi kadar küçülebileceğine inanmazsınız. Daha ait boyutlara, atomaltı boyutlara indiğinizde, onun, «madde görüntü» olarak ortadan kalkacağına ve düşünce dalgalarında sadece bir «bilgi» olarak yaşayacağına inanmazsınız. O, sizin için, mülk edindiğiniz bir tarla, veya ayaklarınızın altında serili bir topraktır. Üstüne tükürür geçersiniz. Çünkü, inandırıcılığı yoktur. Siz, sadece olmayan hedeflerinizin ve amaçlarınızın peşinde koşarsınız. Sadece ona inanırsınız.
Kozmik bellek bankalarından (Levh) çıkıp, içice konumlandırılmış paralel evrenlere ve sayısız hayat boyutlarına su halkaları gibi açılarak ve genişleyerek yayılan yüksek titreşimli düşünce dalgaları, tüm yaratılış planını ve bilgisini içeren ve beynin kapalı bölümlerini açan programlardır. Beyninizin büyük bir bölümü niçin kapalı sanıyorsunuz? Açılmayı beklediği için... Beyninizin pasif bölümleri aktifleştiği zaman, bu düşünce dalgalarını algılamaya ve değerlendirmeye başlarsınız. Ya da bu dalgaları algılarsanız, beyninizin bazı pasif bölümleri aktifleşir.
Beyinde kapalı bölümlerin açılması, alt bilinç boyutundan, üst bilinç boyutuna geçmeniz demektir. Eğilimlerinizi ve tercihlerinizi değiştirerek, bu sıçrayışı gerçekleştiren bilirsiniz. Yani kendi Özgür iradenizi kullanarak... Sizin, alt bilinç boyutlarında yaşamanızı kimse istemiyor. Kimse sizi oraya mahkum etmedi. Orda kalmayı ve madeyle perdelenmeyi siz istiyorsunuz.
İçinde yaşadığınız evren, şişirilmiş bir balonun dış yüzeyi gibidir. Bu yüzeyde ne kadar güneş sistemleri olduğunu, ne kadar galaksi olduğunu söyleyebilecek bir rakam mevcut değildir, fşık hızıyla gidilse bile sonuna vanlacak da değildir.^ -Evren, şişen bir balon gibi sürekli genişliyor. Galaksiler; bazen birbirinden çok uzaklaşıyor, bazen de birbirinin içinden geçiyor. Hepsi birden, evrenin merkezinde bulunan en kuvvetli manyetik alana doğru hızla çekiliyor. Evrenin içinde hayal gibi aksanız bile, bir geçtiğiniz yerden bir daha geçmeniz olanaksızlaşıyor. Galaksilerin konumlan, birbirlerine olan uzakhklan ve açılan sürekli değişiyor. Bu da, sonsuza kadar sonsuzlukta dolaşmanız anlamına geliyor.
Yaşadığınız evreni, şişirilmiş bir balon gibi düşünün. Galaksileri, bu balonun dış yüzeyine serpiştirin ve hayallere dalın. Düşünce hızıyla, galaksiden galaksiye hayal gibi akın. Fakat, evrenin dışına çıkamazsınız. Çünkü, bu madde evrenin içe doğru giden boyutsal derinlikleri var, fakat dışı yok. Atomüstü uzayın madde boyutu, tüm evrenlerin en dışıdır. Cevizin yeşil kabuğu gibidir.
Balonun iç yüzeyinde, Berzah boyutu var. Evren burda nasılsa, orda da öyle. Çünkü, ordaki evren, farklı bir evren değil. Aynı evreni, başka bir dalga boyundan algılıyorsunuz. Fakat, algılama araçlan ve kapasiteleri değişik. Yaşadığınız evrenin tüm güneş sistemleri ve galaksileri, orda da mevcut. Siz, aynı evrene, madde boyutundan bakıyorsunuz. Berzah aleminde ise, aynı evrene, başka boyuttan bakılıyor. Dünya ve Berzah boyutlan, bir kumaşın iki yüzü gibidir. Aynı evrenin, farklı.dalga boylarından algılanışıdır.
Berzah, ölüm-ötesi yaşama geçildikten sonra varılan ilk duraktır. Büyük hesaplaşma gününe kadar orda tutuklu veya özgürsünüz. Orda sizi tutuklayan askerler yok. Hapishaneler, gardiyanlar da yok. Dünyadaki tutumunuzla kendinizi ya mahkum ettiniz, ya da özgür bıraktınız. Berzah boyutu budur. Hesaplaşma gününe kadar konaklanan bir durak, ilk duraktır.
Berzah alemi, aynı zamanda, dünyaya gelecek olan ruhlann bekletildiği bir yerdir. Gidenlerin ve gelenlerin buluştuğu bir evrendir. Burası, tam bir kesişme noktasıdır. Fakat, frekans farklılıklarından dolayı, bunların arasında bir iletişim yoktur. Gidenler ve gelenler, aynı boyut İçin--de, nicel farklılıkları olan dalga boyların adır.
Şişirilmiş balonun dış yüzeyi, atomüstü uzayın madde boyutu, iç yüzeyi ise, Berzah boyutudur. Kuran'da belir' tilen birinci gök budur. İkinci gök ise, bu balonun içinde' ki ikinci balondur. İkinci balonun dış yüzeyinde, DarÜs-Selam cennetleri vardır. Sayısız galaksilerden oluşmuş bir evren olduğunu düşünün. Tıpkı yaşadığınız evren gibi. Fakat, algılanan dalga boyları değişiktir. Bu evren, birinci bilinç katının frekansıyla uyumlu cennetlerin bulunduğu bir boyuttur. Bu evrenin sayısız güneş sistemleri ve sayısız galaksileri, aynı boyut içinde, birbirinden çok farklı katmanlar oluşturmuş olabilir; fakat genel olarak birinci bi' linç katının frekansıyla uyumlu cennetlerdir. Mesela, aynı boyutta olmalarına rağmen, Dünya bir cennettir; fakat Venüs çölleri, kaynayan bir cehennemdir.
Bu ikinci balonun iç yüzeyinde, Darür-Karar cennetleri vardır. Burda, bir önceki cennetlerin evreni, farklı dalga boyunda algılanır. Yani, dış ve iç yüzey cennetlerinde, aynı evrenin farklı boyut görüntüleri vardır. Fakat, bu cennetlerin frekansı, bir önceki cennetlerden daha yük' sektir. Burası, frekans olarak, bilincin ikinci düzeyine uyumlanmiştır. İnsanı buralara çeken güç, duygu bellek-lerinin titreşim hızı, yani frekanslarıdır.
Malını mülkünü, mevkisİnİ makamını, şanını şöhretini, evladı-ıyanını aşmış olanlar, dünyaya takılıp kalmamış olanlar, maddenin cazibesine aldanmamış olanlar, yaşamın girdaplanna kapılmamış olanlar, kuruntunun karanlıklarında yolunu şaşırmamış olanlar, düşünce labirentlerinde kaybolmamış olanlar, sonunda gelip buralara ulaşırlar. Dört kitabın söylediği işte budur.
Belirtilen üçüncü gök ise, bu balonun içindeki üçüncü balondur. Üçüncü balonun dış yüzeyinde, Meva cennetleri vardır. Bu evren, üçüncü bilinç katına uyumlanmiş cennet boyutlarıdır. Frekans olarak, kendinden önceki her iki cennetten de yüksektir. Algılama, alt boyut cennetlerinden daha açık, daha keskindir. Düşüncenin akış hızı, yetisi ve gücü, bu cennetlerde, alt boyut cennetlerine oranla daha üstündür.
Bu boyut, sayısız güneş sistemleri ve galaksileriyle, hep o bildiğiniz sonsuzluk evrenidir. Fakat, sonsuzlukta akışan düşünce dalgalarının.titreşim hızları ve bu dalgalan algılama kapasiteleri değişiktir. Üst boyutlara doğru çıkıldıkça, yayınlanan ve algılanan düşünce frekansları daha yüksek, algılama daha açık ve daha nettir.
Bu üçüncü balonun iç yüzeyinde de, Huld cennetleri vardır. Bu evren, balonun dış yüzeyine konumlandırılmış olan Meva cennetlerinin evrenidir. Fakat, aynı evrenin farklı boyutlardan algılanışıdır. Dördüncü bilinç katına uyumlanmış bir boyuttur. Bu boyutun, uyumla ve sevgiyle titreşen dalgalarını, kendinden Önceki cennetlerin titreşim dalgalanyla karşılaştırmak mümkün değildir. Burada her şey sevgiyle kuşatılmıştır. Renkler, sevginin rengi; sesler, sevginin sesidir. Formlar, görüntüler, sevginin görün-tüsüdür. öyle bir evren düşünün ki, o evrenin yapı taşı atomlar olmasın. İşık da olmasın. Sevgi olsun...
Yediğiniz ekmek sevgi olsun. İçtiğiniz su, soluduğunuz hava, sevgi olsun. Sevgiyle beslenin, sevgiyle soluyun, sevgiyle yaşayın... Öyle bir evren düşünün kî, geceleyin gökyüzünde yıldızlar dans etsin; etrafa, tüm varlığın uyumlu titreşiminden çıkan ilâhi bir melodi yayılsın... Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu, haz demektir. Mutlu-luk demektir.
Bu cennet sakinleri, o kadar mutlu, o kadar sevgi ve haz doludur ki, başka cennetlerin olabileceğini ve oraya yükselmeyi akıllarından bile geçirmezler. Ama bu da bir perdedir. Mutlulukla, hazla, sevgiyle kendilerini sınırladıkları ve bunlarla perdelendikleri için, daha yüksek düşünce dalgalannı algılayamazlar.
Belirtilen dördüncü gök ise, bu balonun içindeki dördüncü balondur. Bu dördüncü balonun dış yüzeyinde, Naim cennetleri vardır. Bu boyut, bilincin beşinci düze-yine uyumlanmışttr. Naim cennetleri, altın ışıkla aydınlanan cennetlerin ilkidir. Her şey, bu cennetlerin bulunduğu tüm evren, güneş ışığına benzeyen altın renkli bir ışıkla sarılmıştır. Ancak, bütün diğer renklerin, bu altın ışığın içinde kaybolmadığını, değişime uğramadığını ve kendi berraklığını koruduğunu düşünün. Burda, alt boyut cennetlerinde hayal bile edilemeyen renklerin muhteşem dansı vardır. Burası, oynaşan, dans eden ışıkların ve renklerin diyarıdır. Naim cennetlerinin gecesi yoktur. Karanlık, bu evrene hiç uğramaz. Burda, dans eden ışıklar ve renkler vardır. Tüm evreni kuşatan ışıklar ve renkler, kendi tonlarında titreşerek, sese, kokuya, görüntüye dönüşürler. Bu olağanüstü titreşim ve uyum, ilâhi bir senfoni yaratır. Bu cennetin sakinleri, sesi ve melodiyi soluyup, ışıkla beslenirler.
Bu dördüncü balonun iç yüzeyinde ise. And cennetleri vardır. And cennetlerinin evreni, bu balonun dış yüzeyine konumlandırılmış olan Naim cennetlerinin evreniyle aynıdır. Fakat, aynı evrenin farklı dalga boylanndan algılanışıdır. Altıncı bilinç katma uyumlanrniş bir boyuttur. Bu cennet, öyle bir nurla aydınlatılmıştır ki, diğer alt boyutlar, bunun yanında karanlık kalmıştır. Bu boyutun, kendinden önceki cennetlerden, sözle ifade edilemeyen üstünlükleri vardır.
Bu cennet sakinleri artık hazla dolmazlar, çünkü onlar hazzın kendisi olmuşlardır. Işıkların dansını da izlemezler, dilediklerinde ışık olup, ışıkla dans ederler. Alt boyut göklerinde hayal gibi akarlar. Onların semalarında rüzgârla eser, gökle gürler, bulutla hüzünlenir, yağmurla damlarlar. Güneşle doğup, güneşle batarlar. Geceleyin gökyüzünde meleklerle ilâhi söyleyip, yıldızlarla semah dönerler.
Azamet deryasına dalıp, varlığın programını okurlar. Tomurcukla açılıp, tohumla toprağa düşerler. Sıra sıra dizilmiş meleklerin dualarına katılıp, onlarla birlikte secdeye kapanır-lar. istedikleri anda, istedikleri yerde, istedikleri kimselerle birlikte olurlar. Eğer isterlerse, alt boyut cennetlerine inip, ordaki sevdiklerini ve dostlarını ziyaret ederler.
Belirtilen beşinci gök ise, bu balonun içindeki beşinci balondur. Bu beşinci balonun dış yüzeyinde, Firdevs cennetleri vardır. Bu boyut, yedinci bilinç katına uyum-fanmıştir. Firdevs cennetleri, yaratılmış bir insanın çıkabileceği son boyuttur. Burası, kendi birimselliği içinde, «teklik» bilincine ulaşan ve «teklik» bilincini yaşayan muhterem insanİann vatanıdır. O, artık ne ışıktır, ne de onu seyreden. Ne müziktir, ne de onu dinleyen. Her şeyle bütünlük içinde titreşen bir varlıktır. Bütünü algılayan ve onu duygu boyutunda yaşayan bir birimdir.
Kozmik bilinçle tam bir uyum içindedir. Ordan çıkan düşünce frekanslarını, kozmik akılla birlikte algılayan, kozmik bellekle birlikte kendine nakşeden, kozmik hayalle birlikte onu resmeden, hisseden, duygu boyutunda yaşayan ve onu yaşam realitesine dönüştüren bir «teklik» bilinci içindedir.
Bu beşinci balonun iç yüzeyinde ise, Hazreti Muham-med'e (as) vaad edilen Vesile vardır. Aynı balonun farklı iki yüzeyinde bulunan bu cennetler, aynı evrenin farklı dalga boylanndan algılanışıdır. Aynı evrenin, farklı boyut görüntüleridir. Vesile, cennetler içinde en yüksek makamdır. Ve sadece bir kişi içindir. Bütün cennetler üzerinde saltanatı ve hükmü vardır. Cennetlerin hepsini aşan ve kuşatan bu boyut, her bakımdan diğer cennetlerin üstündedir.
Belirtilen altıncı gök, bu balonun içindeki altıncı balondur. Altıncı balonun dış yüzeyinde, kozmik hayal boyutu (Sidre-i Münteha) vardır. Bu evren, cennet boyutlarından bir boyut değildir. Sidre, kozmik hayal yıldızlarının semah döndüğü, sayısız dev galaksilerin dans ettiği bir evrendir. Bu evren, yaratılışın tüm aşamalarını, sonsuz olasılık' ianyla hayatın boyutsal derinliklerini, hayat boyutlannın her karesini, olmuş olanı, oluyor olanı, olacak olanı, olması mümkün olanı, tüm zamanları ve mekânlan içeren yüksek titreşimli düşünce dalgalarıyla kuşatılıdır. Onları duygu boyutuna aktararak, hayat realitelerine dönüştürür.
Kozmik aklın (Kalem) algılayıp, kozmik hayal boyutuna (Sidre) yansıttığı tasarım halindeki bu bilgiler, burda, hayat realiteleri haline dönüştürüldükten sonra, tüm evrenlere düşünce dalgları halinde akması için, kozmik belleğe (Levh) kaydedilir. Tüm bu olanlar, sizin bildiğiniz zamanla ve mekânla sınırlı değildir. Çünkü, zamanı ve mekânı yaratan zaten bu bilgilerdir. Bir boyutta deneyimlen-miş olan «geçmiş» zaman dilimleri, başka bir boyutta «gelecek» illüzyonları yaratır. Yaşanmış olan, yaşanıyor olan, yaşanacak olan hayat realiteleri, her boyut için farklı zaman süreçlerini ortaya çıkarır. İllüzyon da, bu gerçeğin algı lanamayışıdır zaten. Dünya boyutu için «gelecek» olan kıyamet, başka bir yaşam boyutunda çoktan kopmuştur. Sizin geleceğiniz, başkasının geçmişidir.
Kıyametin senaryosu, kozmik bellek bankalarına işlen-miş olan ezeli bilgide, en küçük ayrıntılarına kadar mevcuttur. Bu bilgiler, kozmik hayal evreninde, bir realite olarak vardır. O düşünce dalgalarını algılarsanız, kıyametin tüm süreçlerini yaşarsınız. Amel defterleri çoktan açılmış, hesaplar görülmüştür. Sırat geçilmiş veya geçilememiştir. Cennetlere çoktan varılmış veya henüz ulaşılamamıştır.
Kuran'ı dikkatle okuduğunuzda, kıyameti, bazen «olmuş» gibi anlatır, bazen «oluyor» gibi, bazen de «olacak» gibi... Oysa kozmik bellekte her şey çoktan olup bitmiştir.
Kozmik hayal boyutunda, Nuh (as) tufanının bilgisini içeren düşünce dalgalarını algılayarak, bu boyuta girdiğinizde, Hazreti Isa (as) henüz dünyaya gelmemiştir. Bu düşünce dalgalarını algılamaya ve duygu boyutunda ya-Şamaya başladığınızda, dünyada çoktan «yaşanmış» olan bir zaman dilimi, içine girdiğiniz bu boyutta, henüz «gelecek» zamanı ifade etmektedir. Kozmik hayal evreninde, bu evrenin tüm galaksilerinde, yaratılışın başlangıcından kıyamete kadar tüm zamanlan yaşayabilirsiniz, ama hiçbir zaman, kendine ait bir zamanı olmamıştır. Kendini yaşamayan ve kendisi olmayan gizemli bir boyuttur.
Bu altıncı balonun iç yüzeyinde ise, «Levh» olarak bildirilen kozmik bellek boyutu vardır. Kozmik bellek, muhteşem güneş sistemleri ve dev galaksileriyle, sonsuz bir evrendir. Balonun dış yüzeyi kozmik hayal evreni, iç yüzeyi ise, kozmik bellek evrenidir. Aynı evrenin farklı boyut görüntüleridir.
Allah «yaz!» dedi. Kalem yazdı... Levh, o yazılanları nakşetti... Levh. neyi nakşetti?
Kozmik bellek, kozmik akim yazdıklarını kaydetti. Bu nedenle, kozmik bellekte kayıtlı olan bilgi, kozmik aklın ona yazdıklarıdır. Bunlar, evrenlerin yaratılış bilgisini ve o evrenlerdeki hayat planlarını içeren ayrıntılı bilgilerdir.
Veya şöyle düşünün; Allah, «yaz!» dedi. Kozmik akıl yazdı, kozmik bellek, yazılanları kaydetti. Bellek neyi kaydetti? Sadece aklın yazdıklannı... Aklın kendisini kaydetmedi. Aklınızın nasıl bir şey olduğunu, belleğinizdeki kayıtlı bilgilere başvurarak, yani hatırlayarak anlayamazsınız. Akıl, kendini yazmadı çünkü, sadece algıladıklarını yazdı. Kozmik bellek bankalannın, evrenin tüm boyutlarına yayınladığı düşünce dalgalan, bu bilgileri içeriyor. Allah'ın, sadece kendine saklı olan Ehadiyyet özelliğini içermiyor. Bundan dolayı hiçbir varlık, Ehadiyyet'in bilgisini taşıyan düşünce dalgalarını algılayamaz. Çünkü, bu bilgi, Arş'dan kozmik bilince, yani Kürsi'ye inmedi. Bu bilgi sadece Arş'da kayıtlıdır. Allah, kendisini sadece kendisi tam kemaliyle algılar ve Ehadiyyet sırrını sadece kendisi bilir. Belirtilen yedinci gök ise, bu balonun İçindeki yedinci balondur. Yedinci balonun dış yüzeyinde, «Kalem» veya «Akı!» olarak bildirilen kozmik akıl evreni vardır. Kozmik akıl, kozmik bilincin (Kürsi) yayınladığı düşünce dalgalarını yakalayarak, bu bilgileri, tüm olasılıkları içeren hayat planlarına dönüştürür ve bunları kozmik hayale yansıtır. Bu olasılıklar, kozmik hayal boyutunda resmedilerek, yaşayan hayat realiteleri haline getirilir. Kozmik akıl, bu realitelerden birini seçerek, kozmik belleğe nakşeder. Diğer olasılıklar, kozmik hayal boyutunda, yaşayan hayaller, veya tasarımlar olarak kalır.
Kozmik bellekten çıkan bu bilgiler, uzay boşluğuna, programlanmış düşünce dalgaları halinde yayılır. İçice evrenler, kozmik bellekten çıkan bu bilgilerle yaratılmıştır. İçten dışa doğru, frekansını düşüre düşüre yayılan programlanmış bu düşünce dalgaları, giderek fotonlara, atomlara ve maddeye kadar uzanan süreçte, birbirinden farklı evrenleri, zaman süreçlerini ve yaşam boyutlannı açığa çi' karmıktır.
Bu yedinci balonun iç yüzeyinde ise, «Kürsi» olarak bildirilen kozmik bilinç evreni vardır. Kozmik bilinç, yedinci gökte, kozmik bir bilinç katidir. Bu yedinci kozmik bilinç katının sayısız katmanları ve her katmanın ayn frekansları vardır. Her katman için, o katmanın frekansına uygun melekler yaratılmıştır.
Kozmik bilinç evreni, sayısız dev galaksilerden oluş-muş, en yüksek düşünce dalgalarının titreştiği bir evren-dir. Sadece kendi boyutunun değil, aynı zamanda, içice konumlandırılmış olan yedi göklerin, veya yedi evrenlerin merkezidir. Tüm evrenleri ve o evrenlerin galaksilerini etrafında döndürecek muhteşem bir güce sahiptir. Kendisi ise, etrafinda donen diğer göklerle (evrenlerle) birlikte, Arş'ın etrafında dönmektedir.
Bilincin Boyutsal Derinlikleri
Akıl, zihinsel etkinlikleri düzenleyen, yöneten ve çeşitli verilerin sentezine ulaşan bir güçtür. Onun makamı, yedi bilinç katından herhangi biridir. Hangi bilinç katında olursa olsun, akıl, tüm diğer zihinsel etkinlikleri etrafında döndüren bir güçtür.
«Zihinsel etkinlikler» dendiğinde, bu söylem, akla ya da kuruntuya hizmet eden çalışmalann tamamını içeren genel bir söylemdir. Bu etkinliklerin gelip birleştiği yer, akıldır. Akıl, zihin boyutunda var olan diğer güçlerin merkezidir. Zihinsel etkinliklerin tamamını etrafinda döndüren ve çok muazzam gücü olan bir merkezdir.
Belleğe kayıtlı verilerin, aklın önüne çıkması, zihinsel bir etkinliktir. Anımsama, bir dosyanın arşivden alınıp, yöneticinin önüne, yani aklın önüne getirilmesidir. Bir olayın, durumun, kavramın veya nesnenin anımsanamayışı, kayıtlı dosyanın arşivde bulunmaması nedeniyle değil; İletişim hatlarında meydana gelmiş olan bir hasar veya arıza nedeniyledir. Belleğinizde, yaşamınızla ilgili kayıtlı olmayan hiçbir ayrıntı yoktur. Fakat İnsan eğer anımsayamı-. yorsa, bellekle akıl arasındaki iletişim hatlannda bir arıza var demektir.
Düşüncenin, bir konuyu, enine ve boyuna taraması, konunun derinliğine doğru dalması, zihinsel bir etkinliktir. Düşüncenin tasarım yetisi, bu tasarımı açığa çıkarma gü' cü, akış hızı, hangi bilinç katında çalıştığına bağlıdır.
Fikrin, bu düşünceleri yönlendirmesi, zihinsel bir etkinliktir. Düşünce, aklın veya kuruntunun hizmetindedir. Fikir ise, her zaman düşüncenin hizmetindedir. Düşüncenin, akla ya da kuruntuya hizmet ediyor olması, fikir için farketmez. Aklın hizmetinde çalışan pozitif düşünceye yon verir ve ona çıkış yollan gösterir. Yeni açılımlar yapar ve düşüncenin o yöne ak' masını sağlar. Kuruntunun hizmetinde çalışan negatif düşünceye de aynı hizmeti yapar. Hem de severek ve isteyerek... Siz eğer birini öldürmek veya hırsızlık yapmak istiyorsanız, fi-kir, bu düşüncenize yön verir, ona en güzel yollan gösterir, sizi ve herkesi şaşırtacak negatif açılımlar yapar.
Zekânın, bu çalışma sürecinde ortaya çıkan sorunları çözmesi, engelleri ortadan kaldırması, zihinsel bir etkinliktir. Bu da tıpkı fikir gibi düşüncenin hizmetindedir. Pozitif yönde çalışan düşüncenin engellerini ortadan kaldırdığı gi' bi, olumsuz yönde çalışan düşüncenin engellerini de orta' dan kaldırır. Size, birini öldürüp, parasını aldıktan sonra, hiçbir iz bırakmadan, ortadan nasıl kaybolacağınızı fisıldar. Siz artık zekânız sayesinde İyi bir haydut olursunuz. Ama aynı zekâ, bir başkasına da, o haydutu nasıl yakalayacağını fısıldar. O da, zekâsı sayesinde, iyi bir kahraman olur. «Haydut» veya «kahraman» olmak, size yazılmamıştır. Siz, «haydut» veya «kahraman» olmayı programlayan işletim sistemine sahipsiniz. Tercih sizindir. Sorumluluk sizindir.
Hayalin, bu soyut düşünceleri şekillendirmesi, onları somut olarak resmetmesi, onlara ruh ve canlılık kazandır-ması, zihinsel bir etkinliktir. Hayal, sanıldığı gibi zihnin boş bir etkinliği değildir. Allah, boş ve anlamsız olan hiçbir şeyi yaratmamıştır. Yarattığı her şeyin, bir hikmeti, bir görevi, bir işlevi vardır.
Her bilim, bilim olmadan önce hayaldir. Her realite, realite olmadan önce hayaldir. Hayal, düşünceyi şekillendiren ve insanı eyleme yönlendiren bir güçtür. Hayat realitelerinin ortaya çıkış sürecinde, eylem ve davranış öncesi bir etkinliktir. Önce yönelirsiniz, yani istersiniz. Sonra, İstediğiniz şeyin düşüncesini kendinize çekersiniz. Daha sonra, o düşünceyi perdeye aktarıp seyredersiniz. Bu İşte hayaldir. Düşüncelerin resmidir.
Gayretin, bir konuda çalışmayı motive etmesi de zihinsel bir etkinliktir. Zihin bu güçten yoksun olduğu zaman, diğer etkinliklerin hiçbir devamlılığı olmaz. Her şey gelir ve gider. Ortaya çıkan verilerin, belli bir amaca yönelik kullanılması, sürekliliğinin sağlanması ve belli bir sonuca ulaşılması, gayretin gayretiyle olur. Sabır, onun en Önemli hammaddesidir. Azim ve kararlılık, onun hiç tükenmeyen enerjisi, yakıtı, besin kaynağıdır. İnsan, yükseleceği noktaya onunla, yani gayretle yükselir.
İradenin İstekleri, zihinsel bir etkinliktir. Bu istekler, ak' lın, hangi bilinç katında, yani nasıl bir nefste, ya da nasıl bir benlikte çalıştığına bağlıdır. Akıl, hangi bilinç katında çalışıyorsa, zihinsel etkinliklerin hepsi de o bilinç katında sürdürülür. Dolaytsıyle, iradenin talepleri, o bilinç katının frekansına uygun olur. Akıl, düşük bilinç katlarında çalışıyorsa, iradenin, maddeye yönelik istemleri olur. Akıl, eğer yüksek bilinç katlarında çalışıyorsa, irade genellikle mad-de-ötesİ isteklerde bulunur.
Mantığın, tüm bu çalışmaları akla kabul ettirmesi, zihinsel bir etkinliktir. Mantık, düşüncenin toplayıp getirdiği verileri tartan bir terazi gibidir. Mantık, eğer kuruntuyla gölgelenmedİyse, aklın emrinde ve yönetiminde çalışıyorsa, tartıyı genellikle doğru yapar, hatta üst bilinç katlarında kıl kadar sapma olmaz. O mantığın sahibi, «adaletli kişi» olarak değil, «adaletin kendisi» olarak bilinir.
Bir konunun algılanması ve kavranması, idrak edilme-si, zihinsel bir etkinliktir. Düşük bilinç katlarında çalışan akıl, bu kavrayışı, genellikle algılama araçlarıyla yapar. Bir şeyi kavrayabilmesi için, ona dokunması gerekir. Gördü' günü kavrar. İşittiğini de kavrar. Bir nesneyi tadarsa, tadını anlar. Ve onu koklarsa, kokusunu anlar.
Üst bilinç katlarında çalışan aklın, bu algılama araçlarından başka, sezgi gücü vardır. Sezgi insana ışığı getirmez. Orda ışık olduğunu fisıldar. Ve ona yönelirsiniz... Yani ira^ denizi yönlendiren bir güçtür. İradeniz yanlış şeylere yöne' lebilir. Ama sezginizin sessiz fısıltılarına kulak verirseniz, doğru tercihler yaparsınız. Bu tercihlerinizden dolayı, yük' sek düşünce dalgalanni algılar ve onu duygu boyutunda ya-Sayarak, hayat realitelenne dönüştürürsünüz.
Bu çalışmalar sürecinde ortaya çıkan duygular, evet, duygular da zihinsel bir etkinliktir. Akıl, zihin fezasının güneşiyse, duygular da, bu alemin parlayan yıldızlarıdır.
Bunlar, zihnsel etkinliklerin sonucu olarak ortaya çıkan
hayat mahsulleridir. Ölüm-ötesi yaşama götürülecek olan Ürünler bunlardır. Bunlar, ömür boyu yapılmış olan çalışmaların geliri veya hasılatıdır. Bunlar yol azıklarıdır. Karanlıklarda yolu aydınlatacak olan nur kandilleri gibidir. Duygu belleğinize, «sevgi» arşîvlediyseniz, sevinebilirsiniz. Duygu belleğinize, «nefret» arşivlediyseniz, dövünebilirsiniz. Bunlar, benliğinizi aydınlatan ya da karartan duygulardır.
Aklı örten ve zihin fezasında tüm ışıkları söndüren kuruntu da zihinsel bir etkinliktir. Kuruntu, güneşi örten İb-lis'in gölgesidir. Akıl, zihin boyutunda bir güneş gibidir. Güneş, gerçeğin kendisidir. İblis, bu gerçeği kendi varlığıyla örter ve koyu bir karanlık oluşturur. Avını bu karanlıkta yakalar. Yakaladığını bu karanlığa hapseder. Kuruntunun zindanlarına hapsolan benlik, aklın en büyük düşmanı olur. Var olan hayat ışığını yok sayar. Yok olan ka-ranlığı da var sayar. Çünkü, İçinde yaşadığı karanlık, onun tek realitesi olmuştur. Kuruntu budur, insanın içindeki şer güçlerinin en büyüğüdür. Kuruntuya düşmemek için, Hazreti Peygamber (as), tüm annmışlığına rağmen günde yetmiş defa istiğfar etmiştir. Onun tuzağına düşmek, an meselesidir.
Bu çalşmalara tanık olan bilinç (benlik, nefs) ise, zihinsel bir güç veya etkinlik değildir; o, düpedüz insanın kendisidir. Tüm bu etkinlikler ve bu etkinliklerin ürünü olan duygular, onun içindir. Benlik, üst bilinç kati arı ndaysa, olumlu duygularla aydınlanmıştır. Alt bilinç katlarındaysa, olumsuz duygularla perdelenmiş, kararmıştır. Hangi bilinç katında olursa olsun, eğer akla uyduysa, uzaklarda parlayan nur ışıklarını görmüştür. Kuruntuya uyduysa, çukura inmiştir.
Bu bakımdan, «nefsime uydum» söylemi, yanlış bir söylemdir. Bunun anlamı, «ben kendime uydum» olur ki, mantık bunu tartamaz. Tartıp, aklın önüne koyamaz. Akıl da, önüne açık ve net olarak koyulamayan bir düşünceyi algılayamaz. Burda mutlaka bir yanlışlık olmalıdır. İnsan, nefsine uymaz. Nefs, akla veya kuruntuya uyar. Akla uyarsa, aklın aydınlattığı yolda yürür ve huzura ulaşır. Ku-runtuya uyarsa, kuruntunun karanlığında tökezler ve çu-kura düşer. Esasında, «nefsime zulmettim» diye ifade edilen anlam budur. Bunun tercümesi, «kuruntunun peşine düşüp gitmekle, kendime zarar verdim, keşke akla uysay-dım» demektir.
Yedi bilinç katını, yedi evren (yedi gök) olarak düşünebilirsiniz. Mesela birinci bilinç katında çalışan aklı, birinci evrende (gökte), zihnin karanlık boşluğunu aydınlatan bir güneş gibi düşünebilirsiniz. O güneşin aydınlattığı zihin boşluğunda yaşayan nefs, veya bilinç, ya da benlik, sizsiniz... İblis gelir, kendi varlığıyla güneşi Örter. Zihin boşluğu ansızın karanr. İşte bu karanlık, İblis'in golgesidir ve kuruntu budur.
Kuruntu, kendi varlığıyla gerçeği Örten İblis'in golgesidir. Bu nedenle, Hazreti Peygamber (as), bütün namazlarında, «Allahım, vehim karanlığından beni çıkar ve nurunla anlayış ikram et!» diye dualar ederdi. Vehim, kuruntu demektir. Nefsi zindanda yaşatan iblis'in koyu karanlığıdır.
İblis'in gölgesiyle, Allah'dan perdeli olan benlik, Allah'ı inkâra gider. O'nu inkâr eden benlik, zalimlerden olur. Zalimlerden olan benlik, zulmeder; başkasına değil, kendine zulmeder. «Nefsimin hakkını veremedim; onu, aklın ışığından yoksun bıraktım ve kuruntunun karanlığında yaşattım. Ben nefsine zulmedenlerden oldum» diye söylenen büyük ve hikmetli sözlerin anlamı budur.
Aynı şekilde, «nefsin isteklerine uymak» söylemi de yanlıştır. Nefsinizin isteklerine uymazsınız. Nefsiniz, iradenizin isteklerine uyar. İrade ise, ya aklın hükmü altındadır, ya da kuruntunun... Bilincin düşük düzeylerinde, irade, kuruntunun emrindedir. İstekleri maddeye yöneliktir. Veya istekleri maddeye yönelik olduğu için, düşük bilinç katlann-dadır. Nasıl olursa olsun, iradeyi orda tutan ve onu yönlendiren, kuruntudur. Yani onu bilincin düşük düzeylerinde tutan ve maddeye yönlendiren, kuruntudur.
Buna göre, «nefsi terbiye etmek» söylemi, eğer doğru algılanıyorsa, doğru bir söylemdir. Nefsi terbiye etmek, «onun isteklerini ona yasaklamak» değildir. Onu, kuruntunun isteklerinden vazgeçilip, aklın isteklerine bağlamaktır. Nefsin (benliğin, bilincin), alt boyutlarda Ölüp, üst boyutlarda varlık bulmasıdır. Hazretİ Peygamber (as), «ölmeden önce ölünüz» derken, bunu anlatmıştır. Yani bu sözün anlamı, alt bilinç katından, üst bilinç katına sıçrama yapmanızdır.
İçinizde fısıldayan kuruntunun sesini, aklın sesinden ayırmak çok kolaydır. İçinizden gelen fısıltıları iyi dinlediğinizde, aklın ve kuruntunun seslerini birbirinden ayırabilirsiniz. Kuruntunun ileri sürdüğü gerekçelerde hiç man-tık yoktur. Niçin sigara içtiğini, niçin alkol aldığını, niçin kumar oynadığını bilmez. Yaptığı işleri, mantıklı bir temele dayandıramaz. Oysa aklın; Ölçen, tartan, kılı kırk yaran bir «mantık» mekanizması vardır. Kuruntu, bu mekanizmadan yoksun, mantıksız bir güçtür. Benliği işte böyle kandırır ve kendi peşine takıp, taa cehenneme kadar götürür. Kuruntu, sizin içinizde bulunan en büyük şer gucÜ-dür. Düşmanınızı dışarda aramayın.
Zihin fezasında, insan için tasanmlanmış yedi bilinç katı vardır. Akıl, tüm diğer zihinsel güçlerle birlikte, bu yedi bilinç katından birinde çalışır. Hangi bilinç katında çalışırsa çalışsın, akıl, nefsi, yani çalıştığı bilinç katını veya benliği aydınlatan bir güneştir. Alt bilinç katlarında frekansı belki biraz düşüktür, ama yine de ait olduğu bilinç katında, zihni aydınlatan bir gücü vardır.
Bu gücünden dolayı, akıl, tüm diğer zihinsel güçlerin merkezi, odak noktasıdır. «Güneş sistemi» dendiğinde, bu ifade, sistem içinde yer alan gezegenleri, doğal uyduları ve bunlann etkinliklerini içine alır. Fakat bu İfade, aynı zamanda, güneşin kendisini de anlatır. Güneş sistemi, ay-rica, kendini her taraftan kuşatan ve içine alan bir uzay boşluğundadır.
Akif, zihinsel etkinliklerin hem merkezidir, hem de onları tek merkezde toplayan sistemin genel adıdır. Onlardan biri eksik olursa, sistem bozulur. Belleksiz bir akıl, hiçbir işe yaramaz. Düşüncesiz, kavrayışsız, mantıksız bir akıl, düşünülemez bile. Akıl, zihinsel etkinliklerin hem merkezi, hem de tamamıdır. Onları etrafında toplayan bir güç merkezi, bir odak noktasıdır. Bu sistem, akıl sistemi, zihin fezası tarafından kuşatılmıştır.
Yedi bilinç katını, yedi gökler olarak düşünebilirsiniz. Akıl hangi bilinç katında çalışıyorsa, algılama kapasitesi, kavrayışı, algılanan düşüncenin gücü ve hızı, o bilinç katının frekansına göredir. Kullanılmayan diğer bilinç merkezleri, yedi göklerin diğer boyutlarıdır, özel çalışmalarla bilincin üst merkezlerine çıkmak, evrenin diğer boyutlanna gitmek gibidir. Bu, insanın hem kendi içine yaptığı bir yolcu-luk, hem de, evrenin görünen boyutundan, görünmeyen boyutlanna yaptığı heyecanlı ve gizemli bir yolculuktur.
Önce Ruh'u yarattı... Ve onda yedi bilinç merkezi açtı. Bu yedi bilinçten, yedi göğü yarattı ve onları düşünceden maddeye doğru inen frekanslarda içten dışa doğru su halkaları gibi açtı. Bu evrenler, ilk yaratılanın zihin boşluğundan çıktı. Bu evrenlerin yedincisine, «Kürsİ» dedi. Onu, Arş'ın nuruyla kırmızı yakut renginde aydınlattı ve Arş'ın altına, yedinci göğün iç yüzeyine koydu. İlk yaratılanın aklından, yeşil zümrüt renginde bir evren yarattı ve ona «Kalem» dedi. Kalem yıldızlarını, yeşil zümrüt renginde yarattı ve onlan da Kürsi'nin altına koydu.
İlk yaratılanın belleğinden, san zebercet renginde bir evren yaram ve ona «Levh» dedi. Bu evreni, altıncı göğün iç yüzeyine, Kalem'in altına koydu. İlk yaratılanın hayalinden de, beyaz inci renginde bir evren yaram ve ona da «Sidre» dedi. Sidre'yi, cennetlerin üstüne, Levh'in altına koydu. Sidre yıldızlan, altıncı göğün dış yüzeyinde, beyaz inciler gibi parlamaktadır.
İlk yaratılanda tecelli eden cemal sıfatlarından, sekiz cenneti çıkardı. Onları, beşinci gökten, frekanslarını düsüre düşüre, ikinci göğe kadar indirdi. İlk yaratılanda te--celli eden celal sıfatlarından da, cehennemleri çıkardı. Onları da nursuz karanlıkların ardına gizledi. Dünya ve Berzah boyutlarını ise, ilk yaratılanda tecelli eden kemal sıfatlarından çıkardı. Bu nedenle. Berzah ve Dünya boyutlarında; acıyla sevinç, hüzünle mutluluk, iyilikle kötü-lük içiçedir. Dünya ve Berzah evrenlerini, göğün birinci katına koydu.
Gayreti, «çalışan» olarak yaptı ve hükmetti ki, gayret, ömrü boyunca çalışsın. Aklın hükmü altında çalışırsa, nur ışıklarına ulaşsın. Kuruntunun hükmü altında çalışırsa, zulmet karanlıklanna ulaşsın. Zulmet karanlıklanna ulaşan, nur ışıklarını arasın. Nur ışıklarını arayan, onu bulsun.
ilk yaratılanın pozitif'gayretinden bir melek yarattı ve onun adına «Nun» dedi. Nun, meleklerin en büyüğüdür. Emirleri Arş'dan alır. Makamı Kürsi merkezidir. Alun melekleri üzerinde saltanatı vardır. Dört büyük melek olarak bilinen Alun melekleri, Nun'un gayretinden yaratıldı. İçice yedi evreni ve oralarda bulunan tüm yaşam boyutlarını idare etmesi için, Alun meleklerinin gayretinden, sayısız küçük melekler yarattı ve onların herbirini Alun meleklerinin emrine verdi. Bu meleklerin sayısını bildirecek bir rakam, ancak Yaratan'in katında mevcuttur.
ilk yaratılanın negatif gayretinden, mikrodalga bedenli bir şer gücü yarattı ve ona «Azazil» dedi. Onu, atomal ti uzayın mikrodalga boyutuna, birinci göğün iç yüzeyine indirdi. Azazil'in özü, negatif gayrettir. Bundan dolayı, Nun'a zıt yönde çalışır. Onun gayreti, çabası, çalışmaları, Nun'un yaptıklarının tam tersidir.
Kuruntu, Azazil'in gölgesi oİdu. Azazil, kendi varlığıyla gerçeği örttü ve ortaya kuruntuyu çıkardı. Kendi gölgesinin koyu karanlığında yaşadı ve bu nedenle Yaratan'dan perdeli kaldı.
Azazil'in torunları iki kutba ayrıldı; bir kutbu, aklın aydınlığını arayan pozitif güçlerden oldu ki, ona «cin» dedi. Diğer kutbu da, kuruntunun karanlığını arayan negatif güçlerden oldu ki, ona da «şeytan» dedi. Şeytan, riyakâr ve hilebaz cinin lakabı oldu. Bu nankör, aklın en büyük düşmanı oldu. Dedesi Azazil'in ise, en gayretli askeri oldu.
İlk yaratılanın benliğinden, madde bedenli insanı çıkardı ve ona «Adam» dedi. Adam'dan da eşini çıkardı ve ona da «Havva» dedi. Hükmetti ki, benlik, aklın peşine düşerse, ışığı bulsun. Kuruntunun peşine düşerse, karanlığı bulsun. Kozasını kırıp çıkarsa, kelebekler gibi çiçekler diyanna uçsun. Kozasını kırıp çıkamazsa, benlik çukurunda, benlik zindanında hapis kalsın. Adam'da yedi bilinç katı açtı ve onu bilincin dördüncü katına, küresel kişilik düzeyine koydu. Eşini de aynen oraya koydu, ikisini de, dördüncü bilinç katının frekansına, yani Huld cennetlerinden birine indirdi.
Hükmetti ki, Adam ve eşi, «yeme!» emrine rağmen yesinler. Habbeyi, hiç aldırmadan yesinler ve yasağı çiğnesinler... Ve aynen vaki oldu. Adam'm ve eşinin kuruntuları, akıllarına galip geldi. O yasak habbeyi yediler. Bu nedenle, ikisi de, karanlık bir çukura düşer gibi, bilincin alt katlarına düştüler. Ve dünyaya sürgün edildiler.
Hükmetti ki. Adam ve eşi, düşüşü ve yükselişi yaşayarak öğrensinler. Benliği kuruntunun hükmüne bırakırlarsa, aşağıların aşağısına insinler. Benliği aklın hükmüne bırakırlarsa, yukanlann yukarısına çıksınlar. Bunu bilsinler ve genetik belleğe işlesinler. Bunu bildiler ve genetik, belleğe işlediler. Böylece bu bilgilerin kuşaktan kuşağa aktarılması sağlandı.
O yasak habbeyi yemeselerdi, üst bilinç katları açılacaktı. Fakat, Rabbın muradı bu değildi. Rab, onların yasağı çiğnemelerini ve böylece aşağı düşmelerini diledi. Çünkü insanı böyle tasarımladı. Dünyayı, böyle bir hayat planına göre dayayıp döşedi. İnsan düşecekti, kalkacaktı, koşacaktı, yorulacaktı... Bazen umutsuz karanlıklara dala' cak, bazen aydınlık deryalarda yüzecekti. Madde dünyasının girdaplarına kapılmadan, çıkışı olmayan labirentlerde kaybolmadan, Rabbına ulaşacaktı. İradesiyle yönelirse ve üst bilinç katlarına çıkarsa, Rab onu alıp, göklerin üst katına, cennetine koyacaktı.
İnsanın, yüksek bilinç düzeyinde yaratılmasına ve titreşimi daha yüksek boyutlarda yaşamasına hükmedilmemiş-tir. Çünkü bu tür varlıklar zaten vardır. Melekler, bu tür varlıklardandır. İnsanın var oluş nedeni bu değildir. Onun var oluş nedeni, madde boyutundan, kendi özgür iradesiyle; Özüne, aslına yönelmesi, yani cennetlere doğru yönelmesidir.
Bu yükseliş, alt bilinç katlarından, üst bilinç katlarına doğru tırmanışla mümkündür. Adam ve eşi, bu tırmanış sürecinde edindiği düşünce ve duygu birikimlerini, genetik yollarla kuşaktan kuşağa aktarmıştır. İnanırsanız, inancınızla yükselirsiniz. Huzurlu ve mutlu olursunuz. Kaos ve stresten uzak kalırsınız. İnkâr ederseniz, inkârınızla düşersiniz. Mutsuz ve huzursuz olursunuz. Bundan dolayı, Adam'in ve eşinin varlığı, var olduğu biçimi gerektirmiştir. Her şey, olması gerektiği gibi olmuştur.
Melekler, sabit bilinç merkezlerinden dolayı, alemlerin Rabbına hizmette hata yapmayan varlıklardır. Nasıl program-lanmışsa, öyle çalışırlar. Onlann programında, Rabba hizmet vardır. Onlann programında, negatif olan hiçbir şey yoktur.
Azazil de nasıl programlanmışsa, öyle çalışır. Azazil, kendi varlığıyla gerçeği örter ve bundan dolayı bir gölge açığa çıkar. Bu gölgenin adı kuruntudur. Onun gölgesine, yani kuruntunun karanlığına sığınan cin, hilebaz ve nankör bir şeytan olur. Onun gölgesine sığınan insan, zulmet karanlıklarına dalar.
İnsan da nasıl programlanmışsa, öyle çalışır. Ama insan böyle programlanmıştır. Düşük bilinç katlarında yaşadığının ayırdında olmadığı zaman, perdeli kalacaktır. Bunun ayırdına vardığı zaman, üst bilinç katlarına yönelecektir. Belki de, üst bilinç katı açık olarak doğmuştur. Berrak bir algıya sahiptir. Yüksek düşünce dalgalarını kendine çekebilmektedir. Ayrıca, kuvvetli bir sezgi gücüne de sahiptir. Bu da olabilecekler arasındadır.
Meleklerin, Adam'a secde etmelerini istedi. Rabbın bu emrine, Azazil hariç, tüm melekler uydular ve emri itirazsız yerine getirdiler. Allah, nurdan yaratılan meleklerin, çamurdan yaratılan Adam'a secde etmelerini niçin istedi? İstedi... Öyle diledi.
Çünkü Adam, çok zor bir görevi üstlenmişti. Madde diyarında kaybolup gidebilirdi. Maddenin cazibesine, manyetik gücüne kapılabilirdi. Çıkışı olmayan labirentlere girebilir, kuvvetli girdaplarda dönebilir, kuruntunun karanlığına yuvarlanabilir, yolunu şaşırabilirdi. Yolunun üstünde türlü çeşitli tuzaklar, koşebaşlarinda pusuya yatmış Azazil'in torunları (şeytanlar) vardı. Yolu uzundu, zordu, zahmetliydi. Sağında solunda engerekler ve çıyanlar vardı. Vahşilerin ve yırtıcıların diyarında mahzundu. Dağlardan, vadilerden, çöllerden geçerek, Rabbına ulaşacaktı.
İşte bunun için emretti ki7 nurdan yaratılan melek, çamurdan yaratılan bu Adam'ın Önünde saygıyla eğilsin ve secdeye kapansın. Ama Azazil bunu istemedi. Buna gerekçe olarak, kendisinin «daha hayırlı» olduğunu, çünkü ateşten yaratıldığını, Adam'ın ise, çamurdan yaratıldığını söyledi. Azazil böyle söyledi. Bunun üzerine, alemlerin Rabbı, ona «İblis» dedi ve onun lakabı «İblis» olarak kaldı. Kibirlendi. Adam'ı küçük gördü. Ateşi çamurdan daha üstün sandı. Alemlerin Rabbı, bununla demek istedi ki; kimse başkasından daha üstün olduğunu düşünmesin. Kimse böyle bir kuruntuya kapılmasın. Bu bir kuruntudur. İblis'in kuruntusu... Onun bu kuruntusu, kıyamete kadar yaşayacaktır. Ona uyanlar, derin bir çukura düşer gibi düşecektir kuruntunun karanlığına... O nerde midir? O, sizin içinizdedir.
iblis, kibirinden dolayı lanetlendi ve kovuldu. Bunun üzerine iblis, çamurdan yaratılmış olan Adam'ın önüne her fırsatta çıkmaya, ona sağından ve solundan yaklaşmaya ve onu yolundan saptırmaya yemin etti.
Hükmetti ki, İblis nasıl yaratıldıysa öyle kalsın. Ve İblis, iblîsliğini yapsın. Adam da, eğer adamsa, adamlığını yapsın ve İblis'in tuzağına düşmesin. Bu nedenle, Adam'ın torunları, milyarlarca yıldan beri uyarılıyor. Kitaplarla ve sayısız peygamberle uyanlıyor. Açlıkla, hastalıkla, afetlerle, savaşlarla uyanlıyor. Zalimlerle, alimlerle uyarılıyor. Madde dünyasında derin uykulara dalmış insan, kendi hayatına şöyle bir baksa, yüzlerce, binlerce olayla uyarılıyor.
Yedi merkezli kozmik bilinci ondan çıkardı. Onu da kozmik bilinçten çekip aldı. Yedi merkezli kozmik bilinçten bir nüsha alarak, onu yetmişbin perdeyle perdeledi ki, Arş'in nuruna dayanabilsin. Ona birimsellik verdi, özellik verdi. Nefs verdi, bilinç verdi, benlik verdi. O da kendini bildi.
Onun nefsi (benliği, bilinci) göklerden alındı ve bu emanet kendisine teslim edildi. Bu emanet, dağların ve taşların kabul etmediği o emanettir. O emanet, insanlık adına, insanlığı temsilen alındı. Onu, yani özgür iradeyi almak, insanın kaderi oldu.
Allah, ona muhabbetle nazar kıldı ve «gel» dedi. Sadece bir adım geldi. «Git» dedi. Sadece bir adım gitti. «Kimsin?» dedi. Ve o konuştu; «ben yokum, ancak alemlerin Rabbı olan Allah var» dedi. Ve böylece, yedinci bilinç düzeyinin bakış açısını seslendirdi. Nefsini yok saydı.
Bunun üzerine, alemlerin Rabbı, ona bir kez daha muhabbetle nazar kıldı; «senden alemler meydana getirdim ve seni bu alemlere üstün kıldım» dedi. «Senin himmetinden himmetler yarattım ve benliğinden benlikler yarattım. Seni yarattım ve senden alemleri yarattım» dedi.
Hükmetti ki, bu ilk yaratılan, peygamberlerin sonuncusu olsun... Onun adı, göklerde «Ahmed» ve yerde «Muhammed» olsun... Son kitap onun olsun. Nimetler onunla tamam olsun... Dostları dost, düşmanları düşman olsun... Ve yolu «İslam» olsun, aydınlık olsun, mübarek olsun.
İlk yaratılan söyledi; «peygamberlerinden hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik ve itaat ettik, affını isteriz Rabbımiz, dönüşümüz sanadır» dedi. Rabbımiz dedi ki: «Allah, kimseye gücünden fazlasını teklif etmez. Yaptığınızın kazancı da sizedir, kaybı da...»
İlk yaratılan söyledi; «Rabbımız» dedi, «unutursak, veya hataya düşersek, bizi bundan sorumlu tutma» dedi. Söyledi; «Rabbımız» dedi, «bizden öncekilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme» dedi. Yine söyledi; «Rabbımız» dedi, «bize gücümüzün yetmediğini taşıtma» dedi. Yine söyledi, dedi ki; «bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Gerçeği örtenlere karşı bize yardım et...»
Bunları söyledi. Dünyada insanlığın serüveni daha başlamadan, o, milyarlarca yıllık «gelecek zaman» süreci' ni, sadece bir «an»da yaşadı. Bilincin en üst merkezinde, en yüksek düşünce dalgalarını algıladı ve bunları söyledi. Bu ilk yaratılan, Hazreti Peygamberin (as) ruhudur. Ve alemler ondan yaratılmış, o da alemlerden çıkarılıp alınmıştır. Bu nedenle, evrenler insanın içindedir. Yedi gök, onun yedi bilinç katından yaratılmıştır. İnsan, evren ağacını genetik programında saklayan bir çekirdektir. Ev-ren ise, o çekirdeği ortaya çıkaran bir ağaçtır. Bunlar birbirinden çıkmıştır.
Adem (as) ile başlayan peygamberlik, tekrar kendisine kadar ulaşmıştır. Yaratılanların ilki ve peygamberlerin so-nuncusu olmuştur. Yaratan, ona «Ruh» demiştir. Göklerde, onun adı böyledir.
Varlıklann ondan yaratılması nedeniyle, ona, «Ruhu Azam» denmiştir. Bilimlerin ondan çıkması nedeniyle, ona,. «Aklı Evvel» denmiştir. Kendisinin aslı, esası, özü olması nedeniyle, ona, «Hakikâti Muhammediye» de denmiştir. Ne denmİşse, aslında hep aynı şey denmiştir. Bu isimlerin hepsi de aynı özü anlatır ve hepsi de onundur.
Hükmetti kİ, külli nefsden. yaratılan cüzi nefs, yani Adam, yani Havva, erkek ve dişi olarak ve birbirinin eşi olarak yeryüzüne insinler. Çalışsınlar ve çabalasınlar. Kendilerine ihsan edilen nimetlerden yesinler ve içsinler. Yasaklara uysunlar. Doğsunlar ve doğursunlar. Çoğalsın-lar ve yeryüzünü doldursunlar.
Kozmik Bellek Bankaları
Rahman fezasından ilâhi bir sırla Arş'a inen sıfatla' rın tecellisi Kürsİ'de olmuştur. Burası, emirlerin uy-gulandığı bir yerdir. Sorgulama, yargılama ve yaratma makamıdır. Genel tasarımların ve ince ayrıntıların kayna--ğidır. Karşıt sıfatların zuhura çıkışları burda olmuştur. Za--rann ve yararın merkezi, merkezlerin odak noktasıdır. Bu--rası Kürsi'dir. Kürsi, Rabbın icraat makamı, çalışma odası, laboratuvarıdır.
Arş'dan gelen emirler doğrultusunda, tüm boyutlarıyla evren projesi burda hazırlanmış, genel ve ayrıntılı tasarımı burda yapılmıştır. Su kartallarının kancalı tırnaklan burda tasarımlanmış ve arının genetik bilgileri burda programlanmıştır. Karıncanın antenleri burda takılmış, kelebeğin kanadı burda nakışjanmiştır. Tüm boyutlarıyla hayat burda, insan burda yaratılmıştır. Burası Kürsi'dir. Yokluğu, varlık sahnesine çıkaran ve hayat enerjileri üreten olağanüstü bir boyut, kozmik bilinç boyutudur.
Yedinci evrenin iç yüzeyinde, «Kürsİ» olarak bildirilen kozmik bilinç katı, sadece kendi boyutunun değil, içice yaratılmış tüm paralel evrenlerin ortak merkezidir, içten dışa doğru tüm evrenler, o evrenlerde bulunan tüm galaksiler, galaksileri kendi çevresinde döndüren güçlü merkezler, hepsi... Yedi gökler ve o göklerde bulunan yaşam boyutları, tüm varlık, mevcudat, Kürsi'nin etrafında, ilâhi bîr melodiyle semah dönerken, Kürsi de, çevresine topladığı göklerle birlikte, sarhoş gibi Arş etrafında dönmektedir.
Arş'dan çıkan iradenin muradı doğrultusunda, yaratılış senaryosunun kurgusu burda, kozmik bilinç katında, yani Kürsİ'de yapılır; sahneleri burda tasarımlanır, planı burda çizilir. Bu tasanmlar, düşünce dalgalan halinde, Kürsi semala-nna yükselir. Kozmik bilinç katının semalannda, tüm evrenlerin ve oralarda açığa çıkan yaşam boyutlannın bilimsel tasarımı, uyumla titreşir. Melekler, bu uyumlu titreşimden çıkan armoniyi dinlerken; yaşamın genişleyen ve derinleşen sürekliliğini, azameti, sonsuzluğu algılayıp ürperirler.
Kürsi'den yükselen bu düşünce dalgalan, «Kalem» denen kozmik akıl tarafından algılanır. Kozmik akıl, algıladığı bu düşünce dalgalarını, tüm olasılıkları içeren hayat varsayımları haline dönüştürür. Daha sonra, bu bilgileri, «Levh» denen kozmik belleğe kodlamadan önce, «Sidre» denen kozmik hayale yansıtır.
Kozmik akıl, tüm olasılıkları içeren kurgusal hayat planlarını, veya güneş sistemlerinin oluşum evrelerini, veya hücresel-moleküler yapının bilimsel tasarımını, fizik kanunlarını, kimyasal tepkimeleri ve reaksiyonları, atomda dönen evrenin manyetik gücüyle ilgili bilgileri, veya bir böceğin evrimlesen hayat sürecini, veya tohumu dölleyen böceğin genetik programını, «Sidre» denen kozmik hayal evrenine yansıtır. Tüm olasılıkları içeren bu kurgusal hayat planlan, kozmik hayal boyutunda resmedilir ve yaşayan hayat realitelerine dönüştürülür. Bu realitelerin içinden biri, kozmik akıl (Kalem) tarafından seçilir ve diğerleri «hayal alemi»nde, «hayal» olarak yaşaması için, Sidre evreninde bırakılır.
Seçilen hayat realitelerinden biri, kozmik belleğin ilgili bölümlerine, bilimsel bir tasarım olarak kaydedilir. Daha sonra, bu bilimsel tasanmlar, programlanmış düşünce dalgalan halinde yayılır. Bu yayılma, hem uzayın boşluğunu açar, genişletir, derinleştirir; hem de, tüm evrenleri ve oralarda süreklileşen sonsuz hayat boyutlannı açığa çıkanr.
Karanlık uzayın derinliklerinde galaksiler işte böyle oluşur. Güneş sistemlerine ve galaksilere hayat realiteleri böyle getirilir. Tüm hayat planlarını ve gelişim yasalarını içeren bilgiler; düşünceden ışığa, ışıktan atom boyutuna böyle iner. Boyutsal derinlikieriyle tüm hayatlar ve zaman süreçleri böyle programlanır. İnsan böyle yaratılır.
Kozmik akıl tarafından, kozmik belleğe programlanan evrenlerin yaratılış bilgisi, düşünce dalgalan halinde yayılarak, içice tüm evrenleri açığa çıkarmıştır. Kozmik hayal evreninde resmedildikten ve yaşayan hayat realiteleri haline dönüştürüldükten sonra, kozmik belleğin ilgili bölümlerine arşivlenen bu bilgiler, kozmik bellekten, düşünce dalgalan halinde çıkarak, su halkalan gibi açılmış, genişlemiş, derinleşmiş ve tüm boyutfanyla evreni açığa çıkarmıştır.
Levh, içice tüm evrenlerin bilimsel tasarımını, kozmik bellek bankalarında saklayan bir boyuttur. Farklı boyutların ve o boyutlarda açığa çıkan hayat programlannın işletim sistemidir. Onlara ait tüm bilgileri içeren bellek bankalarıdır. Bu kozmik bellek bankalannın bulunduğu boyut, «Levh» olarak bildirilmiştir.
İlk yaratılan boyut, içten dışa doğru su halkalan gibi açılarak, özden kabuğa doğru genişlemiştir. Tüm evrenleri ve ordaki yaşam boyutlannı yaratan düşünce dalgaları, evrenden evrene, bir boyuttan diğer boyuta geçerken, frekansını gittikçe düşürmüş ve son olarak madde boyutunda kaskatı yoğunlaşmıştır. Tüm evrenler, kozmik bellekten yansıyan bilimsel tasarımın, farklı boyutlarda varlık sahnesine çıkışıdır.
Daha 'somut bir İfadeyle, cevizin özü, yağlı kütlenin içindedir. Yağlı kütle, İnce bir zarın içindedir. İnce zar, kahverengi sert bir kabuğun içindedir. Kahverengi sert kabuk, yeşil bir kabuğun içindedir. Cevizin yeşil kabuğu zehirlidir, ama özü yararlıdır.
Allah'ın, sonsuz güce sahip saf düşüncesi, içten dışa, özden kabuğa doğru açıldıkça, frekansını gittikçe düşürmüş ve en dışta kaskatı kesilerek, madde boyutunu açığa çıkarmıştır. Nurun frekansı, dünyadan iç boyutlara doğru inildİkçe artmaktadır. İç boyutlardaki cennetlerin, dış boyutlardaki cennetlerden üstün olmalarının nedeni budur. Güneş sistemlerinin bilgisiyle yüklü düşünce dalgalan, iç boyutlardan dış boyutlara doğru, frekansını düşürerek madde boyutuna İner. Frekansını düşürmeden inmesi demek, madde boyutunun, kozmik bellekten (Levh) gelen nurla eriyip yok olması demektir. Arş ile dünya arasında, «yetmiş bin perde» olduğu söylenmiştir. Bu «yetmiş bin perde»yle, kozmik bellekten evrenimize inen düşünce dalgalarının düşen frekansları anlatılmaktadır.
Ayarlanmış bir frekansla evrenimize inen programlanmış düşünce dalgaları, hedefine geldiğinde, işletim sistemini çalıştırmaya başlar. Frekansını düşürme sürecinde, ana hatlarıyla, fotoniara, manyetik alanlara ve atomlara dönüşür. Güneş sistemleri, bu düşünce dalgalarının atomlara dönüşmeden Önceki sürecinde ortaya çıkar. Işığın, artı ve eksi kutuplan olan mİkrodalgalara (elektromanyetik alana) dönüşümü sırasında ortaya çıkan gaz bulutları, programını işleterek, güneş sistemlerini oluşturur. Güneş sistemlerini ortaya çıkaran bu düşünce dalgalan, o güneş sisteminin, mesela yirmi milyar yıllık hayat planını içerir. Gaz bulutlannın döne döne toplanması, büzülerek kendi içine çekilmesi, yoğunlaşması ve güneş sisteminin açığa çıkması... Daha sonraki asamda, gezegenlerin soğuması, ilk canlıların ortaya çıkışı, evrimleşmenin çeşitli aşamaları, süreçleri, biyolojik yasaları ve milyarlarca yıl sürecek olan bir hayatın aynntılı planı, bütün bu bilgiler, güneş sistemini oluşturan düşünce dalgalannın kapsamındadır. Bu nedenle, güneş sisteminde açığa çıkan ve hayatı düşük frekanslarda algılayan varlıklar, «gelecek zaman» yanılgısına düşerler. Oysa o hayat planını programlayan düşünce dalgalarında, her şey, ince ayrıntılanyla olup bitmiştir. Bu yüksek düşünce programını algılayan üst boyut varlıklan, büyük melekler, bu güneş sisteminin yirmi milyar yıllık hayatını bilirler. Geçmişini ve geleceğini, yirmi milyar yıllık hayat sürecinin tamamını, aynntılanyla bilirler. Fakat bu nedir? Bu, sonsuzluk ve Allah'ın Uluhiyyet'i düşünüldüğünde, meleklerin bu bilgisi, deryada damla bile değildir.
Güneş sistemi içindeki varlıklar, kıyametin ne zaman kopacağı ve nasıl kopacağı üzerine tartışırlarken, bu düşünce programlannı algılayabilen üst boyut varlıkları, yani büyük melekler, ne zaman kopacağı üzerine kuşkulu yaklaşılan kıyamet sürecini, en küçük aynntılanna kadar bilirler.
Levh yıldızları, kozmik bilincin altıncı katında çalışan, kozmik bellek bankalarıdır. Bunların titreşim dalgalan, tamamen kozmik aklın titreşimine ayarlıdır. Sürekli olarak, kozmik akıldan gelen düşünce dalgalarının şiddetli bombardımanı altındadır. Kozmik bellek, düşünce dalgaları halinde gelen bu bilgileri alır ve ilgili bölümlere kaydeder. Kozmik aklın algıladığı bilgiler, ya kozmik bilinçten yükselen yaratılışla ilgili yüksek titreşimli bilgilerdir, ya da varlıklardan gelen düşük titreşimli düşünce dalgalandır. Kozmik akıl, algıladığı bu farklı düşünce dalgalarını, kozmik bellekte ayn bölümlere programlar. Varlıklardan gelen düşük düşünce dalgaları, aynı frekansta olan diğer varlıkların tekrar kendilerine çekecekleri enerjilere dönüşür. Bunlar, aynı zamanda, yayınlayan insanın kendi dalga boyunda (cennetlerde ya da cehennemlerde) biriken ve orda sahibini bekleyen pozitif veya negatif enerjilerdir.
Kozmik bilincin yayınladığı yüksek titreşimli düşünce dalglan ise, yaratılış bilgilerini içeren, hayatın sürekliliğini sağlayan, hayatı genişleten ve derinleştiren bilgilerdir. Bunlar, varlığın açığa çıkışıyla ilgili, varlığa tecelli eden ezeli bilgilerdir. Güneş sistemlerini ve galaksileri oluşturan, kuşların uçuş güzergâhlannı belirleyen, kanncayı ve anyı programlayan, kelebeğin kanadını nakışlayan bilgilerdir.
Kozmik bellekte tasarımı bulunan hangi güneş, sisteminin sonu geldiyse, o dev ateş topu, bir üfürükle sanki bir mum ışığı gibi söndürülür. Sönen güneş, gezegenlerini yutarak içi' ne çeker. Sonra uzayın çöplüğüne atılmak üzere karadelik-lere doğru çekilir. Nice dev yıldızlar, nîce güneş sistemleri, kozmik bellekte yazılı günleri dolduğunda, eriyip buharlaşan su damlaları gibi anında yok olur, onlann yerine yenileri ku-rulur. Hangi galaksinin hangi köşesinde, hangi güneş sisteminin eceli geldiyse, orda kıyamet kopar. Gezegenlerine milyarlarca yıldan beri hayat enerjisi veren güneş, birdenbire canavar kesilir, tüm gezegenlerini çekip yutar. Kıyamet, önce kozmik bellekteki bilimsel tasanmda kopar. Kozmik bellek bankalannda kayıttan düşen bir güneş sisteminin, kendi boytunda artık bir hayat programı yoktur. Bunu kabaca, aynanın karşısında bir nesne yoksa, o nesnenin aynada' ki görüntüsü de yoktur diye anlayabilirsiniz.
Aslında hiçbir şey yok olmamış, fakat boyut değiştirmiştir. Kendi boyutlarında yok olan gezegenler, yutulduk' lan güneşin atomları haline gelerek, varlıklarını öyle sür' durürler. Kendi boyutunda yok olan güneş ise, ya kızıl dev veya cüce yıldız, ya da karadelik haline gelmiştir. Eğer bir karadelik tarafından yutulduysa, o karadelİğin si' fır hacmine ve sonsuz kütlesine karışarak boyut değiştirir ve manyetik alan olur. Kendi boyutlarında yok olan var-lıklar, böylece, varlıklarını başka boyutlarda sürdürürler.
İnsanın karakteristik özelliklerini belirleyen sıfatlar, nur ışıklan, kozmik belleğin arşivlerinden, bilimsel bir tasanm olarak çıkar, ana rahminde yüz yirmi günlük bebeğin beynini ışınlayarak bir hayat realitesi, hayat programı oluşturur. Daha doğrusu, kendisi için programlanmış o bilgileri bebek kendine çeker.
Kozmik bellekten çıkarak, düşünce dalgalan halinde, madde boyutuna inen bu bilgiler, önce takımyıldızlara gelir. Bu yıldızlar, uzayın dev kozmik aynaları gibidir. Tüm galaksileri çepeçevre kuşatmıştır. Bu yıldızlann bizim güneş sistemimize isabet eden kısmı, «burçlar» olarak bilinen yıldızlardır. Dünyaya ait bilgiler, önce bu yıldızların uzay boşluklarına gelir. Bu yıldızlann, güneş ve güneş gezegenleriy-le yaptığı çeşitli açılar vardır. Bu açılar, kozmik bellekten gelen programlanmış bilgileri tekrar programlayarak, sonsuz sayıda İnsan karakterleri ortaya çıkanr. Bu yaratılış, yirmi dokuz harften, milyonlarca sözcük üretmek, veya dokuz rakamdan sonsuz sayılar üretmek gibi, ya da sekiz notadan sonsuz sayıda senfoni çıkarmak gibi bir programdır.
Ana rahminde yüz yirmi günlük bebeğe, kendine takdir edilen o açılardan biri isabet eder. Bu isabetin ortaya çıkardığı bilgiler, ana rahmindeki bebeğin bellek hücrelerine, evrensel harflerle kodlanır. Kodlanan bu bilgiler, genetik bilgilerle birleşerek, bebeğin artık hiç değişmeyen kaderini ortaya, çıkanr.
Onun hiç değişmeyen kaderi şudur; annesini ve babasını kendisi seçmemiştir. Cinsiyetini kendisi seçmemiştir. Fiziksel ve ruhsal özelliklerini, sosyal çevresini, ülkesini, millerini kendisi seçmemiştir. Saçlarının ve gözlerinin rengini, burnunun biçimini kendisi seçmemiştir. Cimriliği, kindarlığı, kıskançlığı belki hiç hoşuna gitmeyecektir, fakat kendisi seçmemiştir.
Ana rahminde daha yüz yirmi günlükken, yedi bilinç katından herhangi biri açılmıştır. Aklı, hangi bilinç katında çalışıyorsa, o bilinç katının frekansına uygun düşünceleri algılayacaktır. Bu düşünceler, onda belli duygulan açığa çıkaracaktır. Bu duygular, onun benliğini belki aydınlata-cak, belki de karartacaktır. Fakat bunlan kendisi seçme-mistir. Rızkı, mesleği, eceli, saadeti, şekâveti yazılmış ve kalem kurumuştur. Onun kaderi işte budur. Bunların hiçbirini kendisi seçmemiştir.
Güneş gezegenlerinin burç yıldızlanyla yaptığı her açı, belli anlamlan açığa çıkarır. Bu açıların açığa çıkardığı anlam, burçlardan güneş gezegenlerine yansır. Bu gezegenler de, kişiye özgü olan bu programlanmış bilgileri, ana rahmindeki yüz yirmi günlük bebeğin bellek hücrelerine ışınlayarak nakşeder. Böylece, kozmik bellekten çıkan kişiye özgü kader, babadan ve dededen gelen kalıtım bilgileriyle birleşerek, benzeri olmayan bir varlığı, yani insanı yaratır. İnsanın, kalıtım yoluyla hangi bilgileri kendinden sonraki kuşağa aktaracağı ise, daha önce, kozmik bellekten babaya gelen bilgiler arasındadır.
Güneşin, burç yıldızlanyla yaptığı açı, bebekte, yedi bilinç katından birini açığa çıkarır, diğerlerini kapalı tutar. Bu açı, ya düşük bilinç katlarından birini açar, ya da istisna olarak, yüksek bilinç katlarından birini açar. Düşük bilinç katlarından birini açmışsa, bu düşük katlardan yüksek katlara sıçrama, ya koşullara bağlıdır, ya da kapalıdır. Güneşin yaptığı açıyla ortaya çıkan bu bilinç katı, kavrayış yeteneğini belirler. Allah'ın saçtığı nur işte budur. Bu nurdan isabet ettiyse, akıl gücü ve kavrayış yeteneği açığa çi--kar. Yüksek düşünce dalgalanni algılayan ve onu pozitif enerjilere (olumlu duygulara) dönüştüren üst bilinç katla-nndan birine sahip olur. Daha ana rahmindeyken, bebek, kendine ihsan edilen bu nimetle hidayete erenlerden olur.
Bu nurdan isabet ettiyse, bebek, bazı olağanüstü belirtiler gösterir. Büyüdükçe; sevecen, merhametli, affeden, paylaşan, kinsiz, çalışkan, alçakgönüllü, cömert olur. Bu duygular, zihin fezasının parlayan yıldızlan gibidir. Bebeğin bellek hücrelerini ışınlayarak programlayan yıldız kümeleri, zihin fezasına sanki kendi haritasını çizmiştir. Bebek, bu güzel duygulardan yoksun olarak veya bunların sahibi olarak doğar. Bunları sonradan öğrenmez. Bunlan, bazı hayat deneyimleriyle sonradan öğrenmesi, yani bilinç atlaması, Özgür iradesinin yönelişine (takdire) bağlıdır.
Doğuştan sahip olduğunuz bu nimetlerin ayirdında değilseniz, İçinizdeki hırsı söndürmek için, meşru olmayan yollara saparsınız. İşte o zaman, sahip olduğunuz bu ışıklar söner ve İçinizdeki karanlık gittikçe daha da koyulaşır. Nefret eden, vuran, kıran, döken, saçan, bozan bir insan olursunuz. Acımasız, yargılayıcı, kıskanç, kindar, tembel, kibirli, cimri, alan, hep alan, bir insan olup çıkar-smız. Allah'ın hoşnut olmadığı ve insanlann nefret ettiği bir yolda, ışıksız ve kandilsiz ilerlemeye mahkum olursunuz. Oİüm-ötesi yaşama geçtiğinizde, bu bilincinizle (nefsinizle, benliğinizle) başbaşa kalırsınız. Bilincinizin titreşimi, sizi, kendi titreşim dalgalarına uygun ortamlara götürür. Bu ortamlar, tıpkı benliğinizi karartan negatif duygular gibi, ışığı hiç parla.mayan karanlık ortamlardır.
Merkür'ün, bu yıldızlarla yaptığı açı, ana rahmindeki bebekte fikir açılımlarını belirler. Venüs'ün, bu yıldızlarla yaptığı açı, bebekte hayal gücünü belirler. Dünyanın, bu yıldızlarla yaptığı açı, benlik duygusunu ortaya çıkanr. Dünyanın, bu yıldızlarla oluşturduğu farklı açılar, farklı benlikler ortaya çıkarır. Mars'ın, bu yıldızlarla yaptığı açı, bebekte, kuruntunun gücünü ve oranını belirler. Jüpi-ter m, bu yıldızlarla yaptığı açı, bebeğin zekâsını belirler. Satürn'ün, bu yıldızlarla yaptığı açı, bebeğin, maddeye yönelik düşünce kanallarını açar. Bu program, bebekte eğer düşük bilinç katlan açıksa çalışır. Yüksek bilinç katları, düşük frekansından dolayı bu programı almaz.
Uranüs, bunun tersini yapar. Uranüs'ün, bu yıldızlar-la yaptığı açı, madde-Ötesine yönelik düşünce kanallarını açar. Bu program, bebekte eğer üst bilinç katlan açıksa çalışır. Bizim, «iman nuru» veya «basiret gözü» dediğimiz şey budur. Uranüs'ün, bu yıldızlarla yaptığı çeşitli açılar, in-sanda çeşitli yönelimler olarak ortaya çıkar. Bu açılann en ufak derece farklılıkları bile, madde-ötesine yönelik farklı düşünce kanallannın ortaya çıkmasını sağlar. Farklı düşün-: ce kanalları, İmanın farklı derecelerini ortaya çıkanr. Size hediye edilen bu nurla aydınlanırsınız. Dünyada sahip olabileceğiniz en değerli hazine işte budur. Sahip olabileceğiniz bundan daha değerli başka bir hazine de yoktur.
Neptün'ün yaptığı açı, bebekte sezgi gücünü belirler. Bu açılann derece farklılıklan, sezgi gücünü, oran olarak farklı miktarlarda açığa çıkanr. Plüton ise, Sübhan Allah'ın iki sıfatını açığa çıkanr. Bu gezegenin, burç yıldızlanyla yaptığı çeşitli açılar, Allah'ın, «var etme» ve «yok etme» sıfatlarını tecelli ettirir. Bu tecelliye mazhar olan; var olur, görünür, sonra yok olur.
Varlığı var sanılan varlık, kozmik belleğe nakşedilmiş olan işletim sisteminin ortaya çıkardığı bir programdır. Kozmik belleğe kodlanmış, nakşedilmiş olan bu hayat programlan İse, Arş'da, yani Rab katında, soyut bir anlam, bilimsel bir tasarımdır. Varlığı mutlak olan, sadece Ailah'dır. O'nun dışında, başka bir varlık yoktur ve O'nun varlığına karşıt olan mutlak yokluk da yoktur. Hiçbir şey yoktur... Sadece O vardır... Gerisi, varlığı var sanılan varlığın var olmayan varlığıdır...
Sonsuz Bir Derya
Uluhiyyet, ağacın ayrıntılı planını, genetik belleğinde gizleyen bir çekirdek gibidir. Değişik boyutlarda sürüp giden sonsuz zaman süreçlerini kapsayıp içine alan ve onları küçücük bir noktada, veya tek bir «an»da toplayan zamanlar üstü bir zaman sürecidir. Uluhiyyet, sonsuzluğun kendisi değil, sonsuzluğun tasarımıdır.
Uluhiyyet, varlıkla ilgili bütün realiteleri, hem kendi boyutunda, hem de yaratıklann kendi boyutlarında koru-yan ve yaşatan bir makamdır. Nedir bu varlıkla ilgili realiteler? Bunlar, Mutlak Varlıkla izafi varlık arasında, yani Yaratıcı'yla yaratık arasındaki ilişkilerdir. Bu ilişkilerde, Yaratıcı, soyut (sıfatlarıyla) anlamlarıyla tecelli eden, veya zahir olan, ya da zuhura çıkandır. Nerde tecelli eder, zahir olur veya zuhura çıkar? Zuhur yerinde... Yani yaratıklarda... Öyleyse yaratık, bu tecelliye mazhar olan bir birim, yani bu soyut anlamları açığa çıkaran bir boyut, bir kişiliktir.
Uluhiyyet, hem kendi boyutunda, hem de tüm evrenlerde giderek derinleşen, evrimleşen, gelişen yaşam boyutlarında, varlıkla ilgili bu realitelere «hakkını» veren ve dengeyi kuran bir makamdır. Uluhiyyet budur. Uluhiyyet,
«Allah» tecellisine mazhar olmuş bir boyut, tüm boyutların üstünde bir boyuttur. «Allah», bu boyutta tecelli eden Zat'ın adıdır.
Allah ile kul arasındaki ilişkilerde, kulun ortaya çıkardığı pozitif özellikler, Allah sıfatlarıdır. Fakat kulun ortaya çıkardığı kötü huylar, Allah sıfatlan değildir, insanın kıskanması, çalıp çırpması, açgözlülüğü, rekabeti, nefreti... Bütün bunlar, onda tecelli eden Allah sıfatları değildir. Tam tersine, Allah sıfatlannın onda tecelli etmeyişidir. Allah, güzel sıfatlarından onu yoksun bırakmıştır. Onda «nefret» olarak açığa çıkan şey, «sevgi» sıfatının onda tecelli etmeyişidir. Işığın olmadığı yerde karanlık ortaya çıkar. «Cimri»Hk, onda tecelli eden Allah sıfatı değildir. Onu, «cömert»Iik sıfatından yoksun bırakışıdır. Niçin yoksun bırakıldığı, Uluhiyyet hükmüne bağlıdır.
insan kendine dönüp baktığında, Allah sıfatlanndan niçin yoksun bırakıldığını mutlaka anlayacaktır. Hangi girdaplara kapılıp döndüğünü, neyin peşinde sürüklendiğini, nelere değer verdiğini, hangi çıkmaz labirentlere girip dolaştığını kendisi bilecek ve hesap günü geldiğinde, buna kendisi bizzat tanıklık edecektir. Yargılayan kendisi, fakat yargılanan da kendisi olacaktır.
Anlam olarak, «Allah» ismi, Zat isimlerinin tamamını ve tüm sıfatları toplayan genel bir İsimdir. «Hak» derseniz, «Kuddüs» derseniz, «Hu» derseniz ve «Kâdİm» derseniz, bu isimlerin içerdiği anlamlarla, O'na kesitsel bakarsinız. Bu anlamların herbiri, sonsuz birer deryadır. Ama, «Allah» isminin anlamı, tüm bu deryaları kuşatan başka bir deryadır. Kısaca, tüm bu isimlerin ve sıfatların anlamlarını kendinde toplayan «Allah» ismi. kendi dışında hiçbir şeyi bırakmayan, her şeyi içine alan ve kuşatan bir anlamdır.
«Allah» dediğiniz vakit, bu sözün nereye gittiğini iyi bilmeniz gerekir. Allah, tüm isimlerin ve tüm sıfatların topluca bir ifadesidir. «Kerim» derseniz, Allah'ın sadece «cömertliğini vurgularsınız. O'nun sadece bir özelliğini (sıfatını) öne çıkarırsınız. «Gafur» derseniz, «suçlan ve hataları örten» özelliğini vurgularsınız. Her isim, her sıfat, O'nu kesitsel anlatır.
«Allah» dediğinizde ise, Uluhiyyet denizinde bunların hepsi vardır; O, mülkünde mutlak ve yegâne tasarruf sa-hibi olan Melik'dir. Dilediği her şeyi ortadan kaldıran Kahhar'dır. «Allah» ismi, bunların hepsini anlatır. Uluhiy' yet'i kavramak, bütünü kavramaktır.
îçiçe evrenleri ve oralardaki yaşam boyutlanni tasarımlayan... Sonsuzluğu tasarımlayan... Paralel evrenlerde akıp giden zaman eğrisini... Ve tüm bunları kuşatıp içine alan, ve bunları tek bir «an»da toplayan Allah'ı düşünün. O'nun derinliğini ve sonsuzluğunu bir düşünün...
Uluhiyyet, işte budur. Uluhiyyet, düşünceden fotonla-ra, fotonlardan atomlara, atomlardan maddeye kadar, tüm boyutlarda ve tüm renk tonlannda uyumla titreşen ve sürekli evrimleşerek ve gelişerek sonsuzlaşan yaşam realitelerinin tasarımıdır. «AIlah»ise, bunları tasarımlayan Zat'in adıdır. Siz eğer «Allah» derseniz, geriye hiçbir şey kalmaz.
Uluhiyyet'in, her isim ve sıfat üzerinde saltanatı vardır. Hüküm ve kudreti vardır... Bu derya, aynı zamanda, adaletin terazisi, tüm alemlerin dengesi, alemlerin ortak noktası ve odak noktasıdır. Sıfatlann tecellisine mazhar olan varlık, Uluhiyyet yasalarıyla çalışır. İrade neyi nasıl program-lamtşsa, öyle çalışır. Tecelliye mazhar olan varlığın varlık nedeni budur. İradenin, o varlığı dilemesidir. Fakat, mutlaka bir amaca yöneliktir.
Uluhiyyet hükmüne bir bakın, karşıtı olmayan hiçbir varlık, hiçbir yasa var mıdır? Varlığı mevcut olan tüm boyutlar bu denge üzerine kurulmuştur. Tasarımlanmış ve «ol!» emriyle açığa çıkmış ne varsa, tam kemaliyle vardır. Ve karşıtlarıyla birlikte vardır.
Bunlar, hem Uluhiyyet'in tasarımı olarak vardır, hem de, kendi boyutlarında, kendi realiteleriyle vardır. Uluhiyyet deryasının bu ayrıntılarını tam kemaliyle kavramak kimin haddi... Çünkü sonu yoktur. Sonsuzluğu tam olarak kavrayabilir misiniz? Sınırlı bir varlık, sınırsızlığı kavrayabilir mi? Sınırlı varlığın, hatları, hudutları ve ufukları vardır. Bu ufukların ötesi gaybdır!..
«İnsan-ı Kâmil» adlı eserin yazan Abdulkerim Ceyli Hazretleri, Uluhiyyet'i, karşı karşıya koyulan iki aynaya benzetmiştir. Uluhiyyet, bundan daha güzel bir örnekle anlatılamazdı. Aynalarda yansıyan görüntülerin içiçeliği-ne ve sonsuzluğuna bir bakın!... Uluhiyyet budur işte... Hayatın, sürekli değişen yasalan, sürekli evrimleşen, sürekli genişleyen, açılan, kapanan, dürülen, serpilen devinimidir. Yaşam boyutlarının bu hiç bitmeyen devinimi,
Uluhiyyet boyutunda tasarım olarak, ve varlıkların kendi boyutlarında realite olarak vardır. Realite, varlığın kendi realitesidir. Her boyut yaşamı, başka boyuta göre sanaldır. Bunların algılanabilmesi için, rasyonel düşünceden ve akıldan daha çok, hayale ihtiyaç vardır. Hayallerinize güvenin. Hayal öyle bir binek aracıdır ki, aklınızla ulaşamadığınız noktalara onunla ulaşırsınız. Onunla gidemeyeceğiniz hiçbir yer yoktur.
Uluhiyyet, sonsuzluğu kendinde toplayıp, küçücük bir noktaya dönüştüren boyutlar üstü bir boyuttur. Bunun imgelenebilmesi için, rasyonel düşünceden ve akıldan daha çok7 hayale ihtiyaç vardır. Hayal, sanıldığı gibi gereksiz bir zihinsel etkinlik değildir. Öyle olsaydı, yaratıl-mazdı. Varlık nedeni olmayan hiçbir varlık yaratılmamıştır. Düş kurma gücü, size, kendi realitenizden dışa çıkma' nız için verildi. Kendi realitenizi yaşarken, ona zaten ihti-yacınız yoktur. Akılla ulaşamadığınız noktalara ulaşmanız için, size düş kurma gücü verilmiştir. Tüm gerçekleri ortaya çıkaran da bu düş gücüdür.
Zihninizde imgelediğiniz, veya hayalinizde canlandırdığınız her şey gerçektir. Eğer hayalleriniz gerçek değilse, gerçek nedir? Bugün sizi ateş çemberi gibi saran realitelerinizin, yarın büyük bir rüya olduğunu anlayarak uyandığınızda, hayal perdeniz açılacak ve sahnede kendinizi göreceksiniz. Oynayan siz, fakat izleyen de siz olacaksınız. O zaman, hayallerinizin «hayal» olmadığını anlaya-caksınız. Herkes anlayacak. Hayal perdenize yansıyan görüntüler, kendinize çektiğiniz düşünce dalgalarının içerdiği bilgilerdir. Beyniniz o bilgileri alır ve çözer; çözemediğiniz bilgiler, belleğinize zaten kodlanmaz. Onlar bir rüzgâr gibi eser geçer.
Kokunun da bir görüntüsü yoktur. Burnunuz onu algı-lamasa ve beyin hücreleriniz onunla uyarılmasa, sizin için «koku» yoktur. Ama vardır... Aynı şekilde, kulaklarınızla algılayıp, beyin hücrelerinizle uyan İm asanız, sizin için «ses» de yoktur. Ama ses vardır. Sizin algılayamadığınız ses dalgaları da vardır. Zaten o dalgalan algılayabilseydi-niz, meleklerle konuşurdunuz. Ve aynı şekilde, yüksek düşünce dalgalarını algılayabilseydiniz, görüntüsü olmayan realitelerle yüzyüze gelirdiniz. Onların, hayal perdenizde bir sinema gibi oynadığını görürdünüz. İzleyen siz, fakat oynayan da siz olurdunuz.
Hayallerinizle, sadece yaşadığınız dünyanın realitelerini oluşturmazsınız, ölüm-ötesî boyutun realitelerini de oluşturursunuz. Düşünce dalgalarını algılar ve hayalinizde onları resmedersiniz. Bunlar, elektrik akımlarına dönüşerek, düşünce ve duygu belleklerinize kodlanır. Algılanır, resmedilir, kodlanır... Günün birinde bunlar sizin ya hapishaneniz, ya da sarayınız olur. Bunu kendi ellerinizle yaparsınız. Yukarda sizi yargılayan çatık kaşlı bir «tan-rı» yoktur. Bu, düşük bilinç katlarında üretilen, hiçbir derinliği ve boyutları olmayan sığ bir hayaldir. Fakat bu da bir hayaldir. Siz de, hiçbir derinliği olmayan bu sığ hayallerinizle kendi realitenizi oluşturursunuz. Sizin gerçeğiniz, sizin kısmetiniz de bu olur.
Hayallerinize bir bakın. Hayaller kurarsınız ve onları yaşam realitelerine dökmek için çırpınırsmız. Birçoğu gerçekleşir. Gerçekleşmeyen hayaller, zihin boyutundan madde boyutuna inmek için, kendilerine uygun bir beden (§art, koşul) bulamayan düşünce dalgalandır. Aslında siz ona gereken koşullan hazırlasanız, yaşam realitesine dönüşmeyecek hiçbir hayal yoktur. Hem yaşadığınız dünya' da, hem de gideceğiniz sonsuzluk yolculuğunda, yarattığınız bu realitelerle yüzyüze gelirsiniz.
Algıladığınız bu düşünce dalgalan, hayal perdenizde oynayan görüntülere dönüşür. Onlan eğer istemiyorsanız, bırakabilirsiniz, istemediğiniz, tercih etmediğiniz düşünce--İer, çekip gider. Zihniniz, her saniye sayısız düşünce dalga-lannın gelip geçtiği sonsuz bir uzay boşluğu gibidir. Serbest iradenizle ve kişisel tercihlerinizle, istediğiniz düşünceleri tutabilirsiniz. Tuttuğunuz bu düşünceler, beyin hücreleriniz tarafından elektrik akımlanna dönüştürülerek, belleğinizin ilgili bölümlerine, düşünce ve duygu frekansları olarak kaydedilir. Bu bakımdan, kendinizi bir radyo veya televizyon alıcısı gibi düşünebilirsiniz. Hayal perdenize gelen resimler, sanki ekrana yansıyan görüntü dalgalan gibidir. Veya görüntüye dönüşen düşünce dalgalarıdır.
Beyninizde aslında görüntü yoktur. Maddenin görüntüsü, beyin hücrelerinize bilgİ-işlem olarak girer, okunur, çözülür ve kaydedilir. Düşünce dalgalan bunun tam tersidir. Görüntüsü olmayan bu dalgalar, hayal perdenizde bir sinema gibi oynar. Köşenizde onu büyük bir keyifle izlersiniz. Bundan daha büyük bir ibadet yoktur.
Zihninizde, içice derinleşen evrenlerin ve yaşam realitelerinin sonsuzluğunu canlandırdığınızda, onları yaratan ilmin ve kudretin büyüklüğünü de anlarsınız. Uluhiy-yet'i anlayamadığınızda, Allah'ı tam olarak anlamış olmazsınız. Sadece, «yukarda oturan ve insanları bazen yargılayan, bazen affeden bir kral» algılarsınız. Bu kral, size ters düşebilir. Sizin inançlannızı sarsabilir. Sizi tamamen yaşamın girdaplarına sokabilir.
Allah'ı, kısmen de olsa, doğru algılamak istiyorsanız, O'nun Uluhiyyet'ini düşünün. Uluhiyyet'i bilimsel olarak açıklayamazsınız. Somut olgularla ve deneylerle gösteremezsiniz. Madde boyutunun yasalarıyla O'nu kanıtlayamazsınız. Zaten buna imkân da yoktur. Öyleyse, hayal kurun!.. DüşleyİnL
Boşluğa bakmayın. Boşlukta, sadece boşluk vardır. Yukarda tahtına kurulup oturmuş bir kral, ayaklarının ucuna kapanıp af dileyebileceğiniz bir kral yoktur. Bazıları O'na «tanrı» diyor. Tanrı nedir? Tann, eski uygarlıkların kralla-nndan ve kraliçelerinden başka bir şey midir? Kendilerini, «tann» ya da «tanrıça» ilan ederek, insanların umutiannı ve beklentilerini sömüren tiranlara böyle söyleniyordu. Bugün siz de aynı kavramı hiç düşünmeden kullanıyorsanız, bunun tek nedeni, Uluhiyyet'i anlayamadığınız içindir. Kuran'ın ve Hazreti Muhammed'in (as) açıkladığı Allah, bu değildir. Her kavramın içerdiği bir anlam vardır.
Kusursuz, noksansız, tam kemaliyle varlık sahnesine çıkan evrenler ve oralardaki yaşam boyutları, «ol!» emriyle, Allah'ın kudretine ve ilmine mazhar olmuş bilimsel tasarımlardır. .«Müsavvir» dediğinizde, Allah'ın sadece bu özelliğini vurgulamış olursunuz. O, soyut anlamlan «ol!» emriyle biçimlendiren Müsavvir'dir. Fakat bu soyut anlamlan nasıl biçimlendirir? İlmiyle, iradesiyle, kudretiyle. Öyleyse, «Müsavvir» sıfatının anlamı, başka sıfatların anlamlarını da içeriyor. Bazı sıfetlann işte böyle kapsaml, anlamlan vardır. Bu sıfatlar, sanki birer sıfat deryalan gibidir. Fakat siz, «Allah» dediğiniz zaman, söylenecek başka bir söz kalmaz. Bu isimle her şeyi söylemiş olursunuz. Uluhiyyet yasalarına bir bakın, karşıt, olmayan hiçbir varlık var mıdır? Varlığı meydana Çıkaran zaten bu karşıtlardır. Biyolojide, erkek ve dişi varlıklardan herhangi biri olmasaydı, biyoloji olmazdı. Biyoloji olmayınca da, hayat olmazdı. Fizik yasalarını ortaya çıkaran, pozitif ve negatif enerji yükleridir. Kimyayı kimya yapan, kendi içinde sürüp giden reaksiyonlar veya tepkimelerdir. Matematik ise, eksi ve artı değerlerden ibarettir. Maddenin temeline indiğinizde, orda, negatif ve pozitif enerji yüklerin,, yani elektronları ve protonlar, dengeleyen nötronlar, görürsünüz. Bu karşıtlar, birbirini çeken ve iten hayat yasalarıdır. Maddeyi açığa çıkaran da, zaten bu yasalardır.
Allah, yarattığı varlıkları, karşıtlarıyla birlikte yaratmıştır. Karşıtı veya benzeri olmayan tek varlık, onları tasanm-layan ve yaratan Sübhan Allah'dır. Madde boyutu, kendi içinde zıtlıklarla doluyken, bu boyutun tamamı da, Ber-zah'm karşıtıdır. Cennetlerde zıtlıklar yoksa bile, cennetlerin kendisi, cehennemlerin karşıtıdır. Kuruntu aklın, şeytan da meleğin karşıtıdır.
Varlığa baktığınızda, bu bir kelebek ya da sivrisinek bi-le olsa, en ince ayrıntilanna kadar ve tam kemaliyle tasarımlanmış olduğunu görürsünüz. Çöl sıcağına dayanıklı develere ve eksi kırk derecelik soğuğa meydan okuyan penguenlere bakıp, «nasıl olur?» diye sorduğunuzda, bu sorunun yanıtı, O'nun «Reşid» olduğunu anlatır. Allah, her varlığı, var ediş amacına uygun olarak hedefine ulaştıran ve olgunlaştıran Reşİd'dir... Allah'ın «Reşid» olduğunu anlarsanız, son yörüngede yüzen donmuş buz gezegeni Plüton'da, ya da ilk yörüngede cayır cayır yanan Merkür'de de hayatlar yaratabileceğini düşünürsünüz. «Olabilir mi?» diye sorduğunuzda, bu sorunun yanıtı, O'nun «Kavi» olduğunu anlatır. Allah, tüm kuvvetlerin oluşmasını sağlayan Kavi'dir...
Su ortamında balıkla beslenen kuşların donanımına baktığınızda, parmak aralarında, onlann kolay yüzmelerini sağlayan perdeler olduğunu görürsünüz. Bakarsınız, su kartallarının parmak aralarında bu perdeler yoktur. Ama bakarsınız ki, derin sulara dalarak yakaladıkları yağlı ve kaygan balıkların sıyrılıp düşmemesi için, onların parmaklarına da özel kancalar, kancalı tırnaklar takılmıştır. Merak edip, «niçin?» diye sorduğunuzda, bu sorunun yanıtı, O'nun «Bari» olduğunu anlatır. Allah, birbirine benzemeyen şeyleri yaratan Bari'dir...
Kuş türlerine bakarsınız, balıklaşmış penguenle, memeli hayvan türüne yaklaşmış devekuşu arasında, geniş bir yelpaze İçinde yaratılmış olduklarını görürsünüz. Bu zenginliği, sadece hayvan türlerinde değil, canlıyı oluşturan ana kümelere baktığınızda da görürsünüz. Bitkiden hayvana uzanan yelpazede, böcek yiyerek beslenen etçil bitkiler olduğu gibi, hayvandan insana uzanan yelpazede de, fizik görünüm olarak, sincaptan başlayıp, insana kadar uzanan maymun türleri görürsünüz. «Bu çeşitlilik, niye?» diye sorduğunuzda, bu sorunun yanıtı, O'nun «Muğni» olduğunu anlatır. Allah, alemlere zenginlik ve çeşitlilik veren Muğni'dir...
Ayrıca, her şeyi bir amaca yönelik olarak tasarımladığını görürsünüz. Tüm hayat planlan içinde, varlığı gereksiz hiçbir şeye rastlayamazsınız. En basit böceklerin bile, çiçeklerin döllenmesinde önemli görevler üstlendiğini görürsünüz. «Sivrisineği acaba niye yaratmış?» diye sorduğunuzda, bu sorunun yanıtı, O'nun «Hakim» olduğunu anlatır. Allah, her şeyi, hikmeti ve gerekçesiyle birlikte yaratan Hakim'dir...
Kendi işlevini yerine getiren varlığın, birbiriyle iletişim' li çalıştığını görürsünüz. Güneşin, denizin, buharın, at' mosferin, bulutun ve rüzgârın, sanki sözleşmiş gibi elbirliğiyle çalışarak, aynı amaca hizmet ettiklerini görürsünüz. Bunların ortak çalışması sonucu yağmur meydana gelir. Yağmur tutar, otu yeşertir. Ot tutar, İneği besler. İnek de tutar, size s"üt verir...
Aksamadan çalışan bu sistemi, hücresel yapınızda da görürsünüz. Hücrelerinizin bir kısmı hamal olur, alınan besin maddelerini mideye taşır. Bir kısmı lapacı olur, midedeki besinleri eritir. Bir kısmı postacı olur, bu besinleri tırnaklarınızın ucuna kadar taşır. Bîr kısmı asker olur, mikroplara karşı savaşır. Bir kısmı da çöpçü olur, bu besinin işe yaramayan posasını kaldırıp dışarı atar. Temel yapısal maddeleri aynı olan ve birbirinden hiçbir farkı olmayan bu hücrelerin, ayrı ayrı görevlerde çalıştıklarını görürsünüz. Ayrı ayrı yapılan bu çalışmaların, tek amaca, sadece bedenin yaşamını sağlamaya yönelik olduğunu anlayınca da şaşıp kalırsınız.
Bakarsınız, bazılarının da, yönetim ve karar organlarında çalıştıklarını görürsünüz. Bunların örgütlenerek, bedeni idare eden merkezi oluşturduklarını hayretle öğrenirsiniz. Bir kısmının, uzaydan gelen düşünce dalgalarını yakalamakla görevli radarcılar olduğunu, bir kısmının, bu bilgileri, madde bedene ait düşünce belleğine kaydeden arşivciler olduğunu, diğer bir kısmının da, bu düşünce dalgalarını, pozitif veya negatif duygulara dönüştürdükten sonra, ahiret yolculuğu için. mikrodalga bedene (ruha) kodlayan sekreterler olduğunu ve tüm bu çalışmaların tek amaca yönelik olduğunu öğrendiğinizde, «böyle nasıl olur?» diye hayretler içinde sorarsınız ve bu sorunun yanıtı, O'nun «Muksit» olduğunu anlatır. Allah, her şeyi birbirine denk, uygun ve yerli yerinde yaratan Muksit'tir...
Sürekli gelişen, evrimleşen, derinleşen yaşam boyudan, Allah'ın sonsuz hayatını anlatır. Bu hayatı sürekli kıian yasalar, O'nun ilmini anlatır. Niçin yarattığını sorarsanız, bu sorunun yanıtı, O'nun iradesini anlatır; istedi ve yarattı... Merak edip nasıl yarattığını sorarsanız, bu sorunun yanıtı, O'nun kudretini anlatır; «ol!» dedi... Hayal etti, tasarımladı ve «ol!» dedi. Sadece böyle dedi. Ve her şey, O'nun istediği gibi oldu.
Allah'ın kudretini böyle anlarsınız. İlminin ne kadar derin olduğunu, basit bir böceğin hayar planından anlarsınız. Hayatının ne kadar sonsuz olduğunu, sonsuzluğa ektiği hayat tohumlanndan anlarsınız. Bütün bunlara bakarsınız, algılarsınız, değişik frekanslı düşünce dalgaların--da yüzersiniz, muhteşem duygular üretirsiniz ve «niye var bunlar?» diye sorarsınız. Bu sorunun yanıtını ararken, O'nun iradesini anlarsınız.
Onu, bunu, şunu anlarsınız; sonra bütün bu anladıklarınızı birleştirdiğinizde, bir bakarsınız ki, ortaya küçücük bir su damlası çıkmış... Uluhiyyet deryasından alınmış bir damlacık su... Hayretlere düşersiniz, şaşırırsınız, sizin bu şaşkınlığınız ve hayretiniz, O'nun «Muheymin» olduğunu anlatır. Allah, kendi indinde, size hiçliğinizi hissettiren, sonsuz anlamlar deryasında sizi hayretlere daldıran, yü--celiği karşısında sizi kendinizden geçiren Müheymin'dir... Ama olsun... Bir'damla da olsa, Uluhiyyet'i anlayabi' lirsiniz. Deryadan alınmış bir damlacık su, size tüm deryayı anlatabilir. Damlanın kimyasal bileşimi, tuz oranı, atomik yapısı, deryayı anlatır. Fakat, deryanın boyutlarını, derinliğini, bu damlacıktan anlayamazsınız.
«Allah» ismi, sadece bu sıfatların anlamlannı mı içerir? Hayır... Sadece bunları içermez. «Ehadiyyet» anlamını da İçerir; tek'dir, mutlaktır, sonsuzdur. Kimseden doğmamış, ve kimseyi doğurmamıştır. Hayatının başı ve sonu yoktur. «Allah» ismi, aynı zamanda, «Vahidiyyet» anlamını da içerir; O'nun indinde çokluk yoktur, her şey, «tek» olarak vardır.
«Rahman» dediğinizde, Allah'ın sadece bir özelliğini vurgularsınız. Yarattıklarını kemale ulaştırmak için, onlara nimet verendir... Nasıl verir bu nimetleri? Kapsamında bulunan «cemal»'sıfatlarının, «kemal» sıfatlarının ya da «celal» sıfatlarının anlamlanyla tecelli ederek verir. Öyleyse, «Rahman» sıfatı da, tüm sıfatları içine alan başka bir deryadır. Ama siz «Allah» dediğinizde, her şeyi söylemiş olursunuz.
«Allah» ismi, «Rab» sıfatının anlamını da içerir; yarattıklarını idare eden, yöneten, çekip çevirendir. Bunu, kapsamında bulunan tüm diğer sıfatların anlamlarıyla yapar, ilmiyle, kudretiyle, iradesiyle yapar, ilâhi bir sırla Arş'a inen sıfatların tümü, «Rab» sıfatının anlamında toplanmıştır. Fakat, «Rab» sıfatının anlamı da, «Rahman» sıfatının anlattığı genel ve kapsamlı ifade içindedir. Bütün bunlar gelir, «Allah» isminde toplanır.
Uluhiyyet nedir? Tüm anlamların bir noktada toplanmış olmasıdır. Bu anlamlan kendinde toplayan kimdir? Allah... Bu iki ismi de birbirinden böyle ayırmanız gerekir. «Uluhiyyet», toplanma eylemini ifade eder. Bütün anlamların bir araya toplandığını söyler. «Allah» ismi ise, anlam olarak, bu toplanmanın odak noktasını belirtir. Bu odak noktası, Zat'ın kendisidir.
Tüm anlamların «Allah» isminde toplanması nedir? O anlamların tecellisiyle ortaya çıkan yaşam boyutlarının, tek bir «nokta»da ve tek bir «an»da toplanması demektir. Geçmişi ve geleceği kapsayan tüm zaman süreçleri, Allah'ın ezeli bilgisinde mevcuttur. Hepsi, küçücük bir
«an»m içinde, bütün boyutlarıyla, bütün sonsuzluğu ve derinliğiyle mevcuttur. İşte bu nedenle, an, Allah katında, hâlâ o andır. Evveli ve ahiri yoktur. Algıladığınız «önce» ve «sonra» İllüzyonu, sizin boyutunuzda, size göre vardır.
Mutlak Varlığın Gizemi
Bir başlangıç var mıydı? Başlangıç ne zamandı? Hayır, yoktu... Olmadı. Hiçbir zaman bir başlangıç olmadı. O daima vardı. O'nu kimse yaratmadı. Çünkü, kendinden önce kimse yoktu. Kendi kendini de yaratmadı. Hep vardı. Daima ordaydı...
Uzay boşluğunu yarattı. Boşluğun en ücra köşelerine hayat ışığı gönderdi. Yokluğu nuruyla aydınlatarak, varlığa dönüştürdü. Yarattığı her şeyde, Allah'ın hayat ışığı vardır. O'nun hayat ışığı olmasaydı, kuşlar yuvaya dönmezdi. Mutluluk, bir çocuğun gözlerinde bu kadar güzel parlamazdı. Yaşam, basit bir çekirdeğin genetik belleğinde ken^ dini tekrarlayamazdı. Eğer Allah'ın hayat ışığı olmasaydı, vahşi aslanlar, yavrularına karşı bu kadar şevkâtii olamazdı.
Başlangıç yoktu. Başı ve sonu olmayan bir sonsuzluk, nasıl bir özelliktir? Özellik midir? Bu özellik, Ehadiyyet'i anlatır. Ehadiyyet nedir? Allah'ın gizemi... Hiçbir özelliği olmayan bir özelliktir. Yaratılan özellik, kendini yaratan özelliği nasıl kavrayabilir? Sonradan yaratılmış zaman, kendini yaratan ezeli zamanı, zaman-ötesi zamanı kuşatabilir mi? Yaratılmış mekân, kendini yaratan mekân-üstü mekânı anlayabilir mi?
Ehadiyyet, eğer bir özellikse, hiçbir özelliği olmayan bir özelliktir. Çünkü doğmamıştır. Doğurmamıştır. Hiç Kimse O'nu yaratmamıştır. Eşi yoktur, benzeri yoktur. Evveli yok, ahiri yoktur. Eğer bunlar bir Özellikse, o zaman, gizemi vurgulayan bir Özelliktir.
Gizemin kendisi bir bilinmeyendir. Bilemediğiniz bir şeyin özelliklerini de bilemezsiniz. Ama, «bilinemez» ol-mak da bir özelliktir. Kutu kapalı olduğu için, içinde ne olduğunu bilemezsiniz; ama onun «kapalı» olduğunu bilirsiniz. «Kapalı» olmak da bir özelliktir, ama diğer özellikleri örten bir Özelliktir.
Öyle bir özelliktir ki, bu özellik, sadece Allah'a Özgüdür. Ve öyle bir özelliktir ki, sıfatların, bu boyutta hiçbir şekilde zuhuru yoktur... Yani Ehad özelliğinde bir özellik (sıfat) yoktur. Ehad, sadece sıfatlardan değil, aynı zamanda, «yaratan» ve «yaratılan» kavramlarından da sıyrılmıştır. Böyle bir ikilem yoktur. Sadece Zat'in kendisi olarak vardır...
Ehad, cüzlerden ve parçalardan meydana gelmemiş-tir. Cüzlere ve parçalara ayrılmayandır. Sonsuz ve sınırsız olandır. «Tek» olandır. Ehad, sonsuz ve sınırsız «tek» olduğu için, kendi dışında varlık kabul etmeyendir. Son' suzluğu yaratan ve kuşatan sonsuz düşünce sürecidir.
Sanki «alemleri yarattıktan sonra» Allah'ın nerde olduğunu biliyorlardı, «alemleri yaratmadan Önce» nerde olduğunu sordular. Dedi ki: «altında ve üstünde hava olmayan Ama'daydı.» Anlamadılar. Ve koşup yeğenine vardılar. Yeğeni onlara dedi ki: «Yine ordadır.» Şaşkına uğrayıp sordular: «Nasıl yani?» dediler. Onlara şöyle dedi: «An hâlâ o andır.»
Yine anlamadılar. «Biz, en iyisi arkadaşına soralım» dediler. «Onun arkadaşı bize Allah'ın nerde olduğunu söyler.» Sorup, «nerdeydi?» dediler. Arkadaşı dedi ki: «O'nu idrak etmek, O'nun idrak edilemeyeceğini idrak etmektir.»
Binlerce cilt kitap yazsaniz, Ehadiyyet'i anlatamazsa nız. Yanına bile yaklaşamazsınız. Başlangıçta ağaç mı var-di, çekirdek mi? Çağımızın bilimi henüz bu sırrı bile çözebilmiş değildir. Dikkat ederseniz, üçü de, sadece birer cümle söyledi. Şimdi bu cümleleri bir araya getirin.
Hazreti Peygamber (as), mekânın dışında, mekânla kuşatılı olmayan, iğnenin ucu kadar bir sonsuzluktan söz etti. Zerrede gizlenen sonsuzluktan...
Hazreti Ali (r.a), zaman-ötesi bir «an»dan söz etti. O «an»ın tüm zamanlan kuşatan ve içine alan sonsuzluğunu da anlattı. «An»da gizlenen sonsuzluğu...
Ebu Bekir (r.a), Allah'ın sadece Ehadiyyet özelliğini vurgulamadı; O'nun hem Ehadiyyet özelliğini vurguladı, hem de bu Ehadiyyet'in anlaşılamazlığını vurguladı. Ehad olduğunu ve Ehad'ın anlaşılamaz olduğunu...
Bütün bunlardan sonra anladınız ki, Ehadiyyet, anlaşi' lamayan bir sır, kavranamayan bir sonsuzluk ve merak uyandıran bir gizemdir. Bu nedenle, bu bölümde, «Ehadiyyet» anlatılıyor sanmayın. Hayır, bu bölümde, «Ehadiy-yet» anlatılmıyor. «Ehadiyyet'in kavranamazlığı» anlatıli' yor. Ne söyleniyorsa, O'nu açıklamak için söylenmiyor. Bu zaten mümkün değildir. Kimsenin haddi de değildir. Çünkü, bir şeyi açıklayabiliyorsanız, bu açıkladığınız şey, «Ehad» değildir. Bu bölümde söylenen şeyler, O'nu tanımlamak için söylenmiyor. Allah'ın «Ehad» olduğu ve «Ehad»ın bir «giz» olduğu ve «kapalı bir hazine» olduğu söyleniyor. Bu bilginin sadece kendinde saklı olduğu açıklanıyor. Yaratılmış hiçbir varlığın, Ehadiyyet'i kavrayama-yacağı vurgulanıyor.
Çünkü Allah böyle istemiştir. Eğer dileseydi, kolaylıkla anlayabilirdiniz. Bu Özelliğin, bir sır olarak kalmasına ve anlaşılanı amasına hükmedilmiştir. Yarattığı varlıkların özelliklerine bakarak, Allah'ın Uluhiyyet özelliklerini kısmen anlamaya çalışabilirsiniz. Azamet deryasından bir damla da olsa, anlamaya çalışırsınız. Ama Ehadiyyet öyle bir özelliktir kî, insan için hiçbir özelliği olmayan bu özellik, sadece kendisine özgüdür.
Ehadiyyet makamı, kısaca. Zat boyutudur. Bu sonsuz hayat iradesi, varlıklan karşıtlarıyla birlikte tasarımlayan Uluhiyyet'i istemiştir. Uluhiyyet'te tecelli eden Allah, ilmi ve kudretiyle tüm varlığı kaplayıp kuşatmıştır. İçice evrenler, Uluhiyyet yasalanyla birbirinin etrafında semah dönmeye başlamıştır. Uluhiyyet denizine daldığınız zaman, bir damla da olsa, bu deryadan alıp çıkarıyorsunuz. Sonra bu damlayı inceleyerek, Yaratan'ı anlamaya çalışıyorsunuz. Allah'ın Uluhiyyet'ini, kesitsel de olsa, böylece an-layabiliyorsunuz; fakat O'nun Ehadiyyet özelliğini, kimse tanımlamaya kalkışmasın. Çünkü, ne söylerseniz yalan olur, eksik olur, sınırlı olur. Yaratılmış varlık, sınırlı bakış açısıyla, O'nu da sınırlar.
Allah, Uluhiyyet deryasını yaratmadı. Çünkü O, di kendini yaratmadı. Allah, istedi, murad etti. Bu muradın sonucu olarak, Uluhiyyet açığa çıktı. Yani, düşünce kendini düşündü. İçice evrenlerin ve yaşam boyutlarının tasarımı yapıldı. Yaratılıştan Önceki süreç, Ehadiyyet sürecidir. Yaratan ve yaratılan ikilemi yoktur. Sadece Zat'ın kendisi vardır. Ve kendisiyle birlikte hiçbir şey yoktur. Çünkü O, kendi dışında hiçbir şeyin olmadığı bir sonsuzluktur. Sonsuzluğun tasarımı ve planı, ezelî bilgisinde mevcuttur. Bu nedenle de Tek'dir. Her şeyi içeren Tek...
Uluhiyyet, her şeyin üstündedir. Her şeyi içine alan ve her şeyi kuşatandır. Bu nedenle, «Allah» ismi, tüm isimle-ri ve sıfatları kuşatıp içine alan kapsamlı bir isimdir. Tüm evrenleri ve yaşam boyutlarını nasıl kuşatıyorsa, varlıkta tecelli eden iradeyi, ilmi ve kudreti de, aynı şekilde kuşatıp kapsamına alır. Kerim'dir, Rahim'dir, Rahman'dır... Gafur'dur, Gaffar'dır, Kahhar'dır... O, her şeydir. Uluhiyyet, kendi dışında hiçbir şeyin olmadığı bir şeydir. Varlıkta tecelli eden tüm sıfatların ve isimlerin toplandığı bir ilim deryası, kudret deryası, sonsuz hayat deryasıdır.
Ehadiyyet ise, Uluhiyyet'te tecelli eden Zat'ın sadece bir özelliği, bilinmezliği, sırn, gizemidir. Uluhiyyet'i başlatan sürecin öncesidir. Fakat, kendini başlatan bir süreç yoktur. Öncesi ve sonrası yoktur. Tüm isimleri ve sıfatları kapsamına alan Uluhiyyet sürecinin öncesi olduğu İçin, tüm o isimlerden ve sıfatlardan arıdır. «Yaratan» ve «yaratılan» ikileminden de andır. Ve kendinden başka hiçbir
şeyin olmadığı bir «teklik» ve «varlığı mutlak olan» bir son^ suzluktur. İradenin, ilmin, kudretin hayatın sonsuzluğu' dur,
Bundan dolayı, kul, Ehadiyyet Özelliği gösteremez. Ehadiyyet, yaratık için bir «özellik» değildir çünkü. Kulda tecelli eden, bilindiği üzere, sıfatlardır. Yani, kulda tecel-li eden, Sübhan Allah'ın bir «özelliği»dir. Bu nedenle, Ehad, kul için bir «özellik» değildir ki, kulda tecellisi olsun. İnsan, Ehad tecellisine mazhar olamadığı için, Ehadiyyet özelliği de gösteremez. Tıpkı, insanın Uluhiyyet özelliği gösteremediği ve Allah tecellisine mazhar olama' dığı gibi...
Ehadiyyet; iradeyi ve kudreti kendinde saklayan sonsuz bir hayat deryasi, hayat potansiyeli, hayat enerjisidir. Eylemsiz bir hayat deryasında gizli olan iradenin, ilmin ve kudretin, nedenlere dayalı somut olgular isteyen insan beyni tarafından algılanamayacağı açıktır. Bunu anlayabilmeniz için, bu güçlerin, veya bu soyut kavramların, sı-fatlaşmış olması gerekir. Bir birimde, o birime özellik veren, kişilik veren, bir «sıfat» haline gelmiş olması gerekir. «O bağışlayandır, yaratandır...» dendiği vakit, «yaratmak» ve «bağışlamak» eylemlerini imgeleyerek, O'nun sonsuz ve sınırsız Özelliğini, kesitsel de olsa anlayabilirsiniz.
Fakat, «doğmadı, yaratılmadı, öncesi yoktu, sonrası da yok...» dediğiniz vakit, bakan gözleriniz şaşar, konuşan dilleriniz susar, yazan kalemleriniz kırılır ve derin bir sessizlik içinde saygıyla eğilerek secdeye kapanırsınız. Demek ki, Allah'ın gizemi veya Ehadiyyet özelliği, iman atesini tutuşturan bir kıvılcımdır. Öyle bir kıvılcımdır ki, hiç sönmeyen, sonsuza kadar sürecek olan bir yangını başlatır. Ehadiyyet, işte böyle anlaşılamayan bir gizdir.
Uluhiyyet, insan tarafından, sanki algılanabilir bir özelliktir. Bu algılama, sınırlı ve kesitsel de olsa, yine de algılanabilir bir yanı vardır. Mutlak iradenin gücünü; dileyen, yapan, yıkan gücünü, insan kendi iradesinden tanımaktadır. Bundan dolayı, çok sınırlı ve kesitsel de olsa, Uluhiy-yet'i anlayabilmektedir. Ama, evveli ve ahiri olmayan Ehadiyyet, insan için merak uyandıran ve gizemi hiçbir zaman anlaşılamayacak olan bir özelliktir. Bu özellik, sonsuza kadar sır olarak kalacaktır.
«İrade»nİn bir güç olduğunu anlayan insan, «kudret»in de bir güç olduğunu anlayabilmektedir. İrade, isteyen bir güçtür. Kudret ise, iradenin İstediğini yaratan bir güçtür. Yokluğu varlığa dönüştüren ve varlığı yok eden karşıt enerjilerin benzersiz gücüdür. Ehadiyyet, iradesiyle is-temiş ve kudretiyle içice halkalar yaratmıştır. Bu halkalar gittikçe açılmış, çoğalmış, genişlemiş boyutsa! derinlikler kazanarak, sonsuzlaşmıştır. Uluhiyyet işte böyle ortaya çıkmıştır.
Bu açılan halkalar ilimdir. Açılma hareketinin, hiç de-ğişmeyen kanunları, sabit yasaları vardır. Su halkaları, bu yasalara göre durmadan açılmış, genişlemiş, çoğalmış ve sonsuzlaşmıştır. ilim, karşıt yasaların ortaya çıkardığı bir sentezdir. Yapıcı ve yaratıcı bir gücü vardır. Fakat, yıkıcı da olabilir... Bu açılan su halkaları, yıkıcı, yok edici dalga-lara dönüşebilir. İradenin takdirine, isteğine, muradına bağlıdır. Ama ilim yapıcı olduğunda, kudret halkalarından her tarafa yansıyan nur aydınlığı gibidir. İlim; hem algıla-yan, hem de algılanan, bu nedenle, cazibesi olan bir si' hir, ilgi ve merak uyandıran bir sırdır. Uluhİyyet denizinde, karşıtlarıyla birlikte, evrenlerin sonsuzluğunu ve ora-larda derinleşen hayat boyutlarını, kendi tecellisine maz-har kılmıştır. Tüm evrenlerde ve yaşam boyutlarında tecelli eden; ilimdir, kudrettir ve iradedir... Ve elbette bu güçleri kuşatan sonsuz hayat enerjisidir.
İlim, aydınlığını, kudret halkalarından alır. Kudret halkaları, sihirli gücünü, iradeden alır. irade, hareket ister, kıpırdanır, devinir, yönelir... İradeyi açığa çıkaran da sonsuz hayat deryasıdir... Başlangıcı olmayan, kimseye bağımlı olmayan, kendi kendiyle kaim olan hayat, evveli ve ahiri olmayan sonsuz bir dirilik ve canlılıktır. Bu hayatın ortaya çıkardığı irade; dileyen, isteyen, murad eden bir enerjidir. Bu iradenin ortaya çıkardığı kudret, iradenin isteğini yaratan bir güçtür. Bu kudretin yarattığı şey nedir? İlim...
İlim, sürekli açılan, genişleyen ve boyutsal derinlikler kazanan hayat kanunlarıdır. İlmin, varlığı mevcut olan her şeyi kendi hükmüne bağlamış olması, o ilmin sahibi olan Alim'in azametini gösterir. Bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen boyutlanyla bütün evrenlerde, evrenleri kuşatan sonsuz boşluklarda, göklerde, göklerin yedi kat derinliklerinde ve oralarda evrimleşen hayat boyutlarında, varlığı mevcut olan her şey, O'nun ilmiyle kuşa-tılıdır. Azamet nedir? Azamet işte budur!.. Allah, bu azametin sahibi olduğu için, Azİrn'dir.
Tüm bu sihirli ve gizemli güçlere malik olan, malik olduğu için, Melik'dir... Melik, sadece bu güçlere malik olduğu için değil, bu güçleriyle ortaya çıkardığı tüm evrenlere ve yaşam boyutlarına da malik olduğu için, Melik'dir... Melik, onların tek sahibidir. Onlar üzerinde tasarrufu vardır. Dilediği şeyi, dilediği zaman, dilediği gibi yaratır. Dilediğinde yok eder. İradesinin dışında, başka bir irade; kudretinin dışında, başka bir kudret; ilminin dışında, başka bir ilim yoktur. Melik, sonsuz alemlerin Rabbı olan ve «tek» olan Sübh&n Allah'dır.
İnsan, tasarımlayan ve tasarımını gerçekleştiren bir özellikte yaratılmıştır Fakat, bu gerçekleştirme, düşünce gücünün düşük olması nedeniyle, bir eylemi gerektirir. Yoğun emek, çok çaba, azim, gayret, kararlılık İster. Oysa, yüksek düşüncenin, tasavvur edilen şeyi anında gerçekleştiren bir gücü vardır. Damlanın deryaya oranı işte budur. Uluhİyyet denizinin içinde, Uluhİyyet'i kesitsel olarak yansıtan ayna budur.
Bu bakımdan, insan, kendinde olan güçlere bakarak, Uluhİyyet özelliklerini kesitsel olarak kavrayabilmektedir. Ehadiyyet ise, kendisini ancak kendisinin algılayabileceği bir yüksekliktedir. Zahir yönüyle açıkça ortadayken, batın yönüyle, insan algılarının dışında duruyor. «Ehadiyyet» bir özellikse, bu Özellik, sadece Zat'a ait bir özelliktir ve tecellisi mümkün değildir... Ehad'm tecellisi olmadığı için, kul, Ehadiyyet özellikleri de gösteremez. «Ehad» olmak, yaratılmış aklın dışındadır. İnsanın algılayabileceği bir Özellik değildir. Bu boyut, sadece Ehad olan Allah içindir.
bağlıdır. Ama ilim yapıcı olduğunda, kudret halkalarından her tarafa yansıyan nur aydınlığı gibidir, ilim; hem algıla--yan, hem de algılanan, bu nedenle, cazibesi olan bir sihir, ilgi ve merak uyandıran bir sırdır. Uluhiyyet denizin-de, karşıtlarıyla birlikte, evrenlerin sonsuzluğunu ve oralarda derinleşen hayat boyutlarını, kendi tecellisine maz-har kılmıştır. Tüm evrenlerde ve yaşam boyutlarında tecelli eden; ilimdir, kudrettir ve iradedir... Ve elbette bu güçleri kuşatan sonsuz hayat enerjisidir.
ilim, aydınlığını, kudret halkalarından alır. Kudret halkaları, sihirli gücünü, iradeden alır. İrade, hareket ister, kıpırdanır, devinir, yönelir... İradeyi açığa çıkaran da sonsuz hayat deryasıdır... Başlangıcı olmayan, kimseye bağımlı olmayan, kendi kendiyle kaim olan hayat, evveli ve ahiri olmayan sonsuz bir dirilik ve canlılıktır. Bu hayatın ortaya çıkardığı İrade; dileyen, isteyen, murad eden bir enerjidir. Bu iradenin ortaya çıkardığı kudret, iradenin isteğini yaratan bir güçtür. Bu kudretin yarattığı şey nedir? İlim...
İlim. sürekli açılan, genişleyen ve boyutsal derinlikler kazanan hayat kanunlarıdır. İlmin, varlığı mevcut olan her şeyi kendi hükmüne bağlamış olması, o ilmin sahibi olan Alim'İn azametini gösterir. Bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla bütün evrenlerde, evrenleri kuşatan sonsuz boşluklarda, göklerde, göklerin yedi kat derinliklerinde ve oralarda evrimleşen hayat boyutlarında, varlığı mevcut olan her şey, O'nun ilmiyle kuşa-tılıdır. Azamet nedir? Azamet işte budur!.. Allah, bu azametin sahibi olduğu için, Azim'dir.
Tüm bu sihirli ve gizemli güçlere malik olan, malik olduğu için, Melik'dir... Melik, sadece bu güçlere malik olduğu için değil, bu güçleriyle ortaya çıkardığı tüm evrenlere ve yaşam boyutlarına da malik olduğu için, Melik'dir... Melik, onların tek sahibidir. Onlar üzerinde tasarrufu vardır. Dilediği şeyi, dilediği zaman, dilediği gibi yaratır. Dilediğinde yok eder. İradesinin dışında, başka bir irade; kudretinin dışında, başka bir kudret; ilminin dışında, başka bir ilim yoktur. Melik, sonsuz alemlerin Rabbı olan ve «tek» olan Sübhan Allah'dır.
İnsan, tasarımlayan ve tasarımını gerçekleştiren bir özellikte yaratılmıştır Fakat, bu gerçekleştirme, düşünce gücünün düşük olması nedeniyle, bir eylemi gerektirir. Yoğun emek, çok çaba, azim, gayret, kararlılık İster. Oysa, yüksek düşüncenin, tasavvur edilen şeyi anında gerçekleştiren bir gücü vardır. Damlanın deryaya oranı işte budur. Uluhiyyet denizinin içinde, Uluhİyyet'i kesitsel olarak yansıtan ayna budur.
Bu bakımdan, insan, kendinde olan güçlere bakarak, Uluhiyyet özelliklerini kesitsel olarak kavrayabilmektedir. Ehadiyyet ise, kendisini ancak kendisinin algılayabileceği bir yüksekliktedir. Zahir yönüyle açıkça ortadayken, batın yönüyle, insan algılarının dışında duruyor. «Ehadiyyet» bir özeliikse, bu Özellik, sadece Zat'a ait bir özelliktir ve tecellisi mümkün değildir... Ehad'm tecellisi olmadığı için, kul, Ehadiyyet özellikleri de gösteremez. «Ehad» olmak, yaratılmış aklın dışındadır. İnsanın algılayabileceği bir özellik değildir. Bu boyut, sadece Ehad olan Allah içindir.
Uluhiyyet'te, algılanabilen özellikler vardır. Her şeyden önce, bir tasarımlama eylemi vardır. Bu eylemle ortaya çıkan boyutlar vardır. O boyutlarda evrimleşen hayatlar vardır. Hayatların temelinde zıtlıklar vardır. Düşük bilinç katlarında perdeli de olsanız, bunları anlayabilirsin niz. Ama Ehadiyyet, Zat'a özgü bir özellik olduğu için, varlığı ortaya çıkaran Uluhiyyet'in öncesidir. Ama kendini başlatan bir süreç yoktur. Başlangıcı ve sonu yoktur.
O'nun evveli ve ahiri yoktur. Kudretinin sonuna son, ilminin sonuna son yoktur. İradesinin dışında, başka bir irade yoktur. Tüm varlığı kuşatan sonsuz hayat ve dirilik sahibidir. Uluhiyyet'in ayrıntılı sonsuzluğunu ve boyutsal derinliklerini, işte bu sonsuz güçleriyle ortaya çıkarmıştır. Açığa çıkan Uluhiyyet, ilmi ve kudretiyle, atomlardan galaksilere kadar tüm varlığı kaplayıp kuşatmıştır. Ehadiyyet, bu oluşumu başlatan bir süreçtir. Kendisi bir süreci başlatmıştır, fakat kendini başlatan bir süreç yoktur.
Ehadiyyet özelliği, Ihlas Suresinde, «Samed» sözcüğüyle pekiştirilmiştir. Samed, «kendisine herhangi bir şeyin eklenmesi ve kendisinden herhangi bir şeyin çıkması ola-naksiz olan ve böyle bir ihtiyaçtan uzak olan» demektir. Böyle olmaması zaten mümkün değildir. Çünkü, kendi dışında hiçbir şeyin olmadığı bir sonsuzluk, veya daha doğru bir ifadeyle, sonsuzluğu tasarımlayan, yaratan ve kuşatandır. Her şeyin varlığı O'nunla kaimdir.
İhlas Suresi, çok kısa olmasına rağmen, insanı aşan bir yoğunluğa ve derinliğe sahiptir. Çünkü Allah, İhlas Suresinde kendini anlatmıştır. Ağırlığı ve yoğunluğu buradan kaynaklanmaktadır. Yoksa Kuran'in üçte birine eşit olabilir miydi? Allah'ın anlaşılanı azlığını anlamak bile, G'nu anlamak sayılır. O nasılsa öyledir. Ve olması gerektiği gi-bîdir. Zamana ve mekâna bağımlı bir bilinçle, zamansızlığı ve mekânsızlığı tanımlayamazsınız. Sınırlı bir bilinçle, sonsuzluğu kavrayamazsınız.
Ehaddiyyet'i anlamak, O'na teslim olmaktır. Ve en büyük sevgiyle, en büyük korkuyla, en büyük ilgiyle, Allah'a yönelmektir. Ehadiyyet'i anlamak, hayatı anlamak ve her anın, O'nunla kuşatılı olduğunu bilmektir. Ve O'ndan gizli hiçbir şeyin olmadığını bilmektir. O'nu anlamak, esasen kendinizi anlamak ve niçin yaşadığınızı bilmektir.
Ehadiyyet, gizli bir gevher, sonsuz bir zenginliktir. Nerden geldiği, nasıl geldiği, niçin geldiği, ne zaman geldiği sorgulanamayan, kayıtsız ve şartsız teslim olunması gereken bir azamet deryası, sonsuz bîr kudret, ilmîyle ve hükmüyle tüm alemleri kuşatmış olan bir güçtür. Ehadiyyet, alemlerin Rabbı olan ve kudretiyle hayatı var eden Sübhan Allah'ın, tüm varlıklan kuşatan gizemidir. Ehadiyyet, anlaşılmazhğı ve gizemi nedeniyle, akla değil, tamamen imana seslenen bir özelliktir. İçinizdeki sessizliğe yöneldiğinizde, aynı gizemin manyetik gücünü orda da bulursunuz.
Hangi parçadan yola çıkarsanız çıkın sonunda aynı tüme varırsınız. Bu tefekkür sürecinde, aklınızın yolunu aydınlatacak olan imana ihtiyaç duyacaksınız. îmanla desteklenmemiş olan aklınız, bu sonsuz arayış sürecinde çok çabuk yorulacak ve çaresiz kalacaktır. Bakişlannızı gökyüzüne çevirip baktığınızda, gözleriniz aradığını bulama-dan, yorgun ve çaresiz olarak size tekrar dönecektir. O'nun azameti, kendinizden uzaklaştığınızda, sizi korku ve dehşete düşürecek, kendinizle olduğunuzda ise, mut' lu edecektir.
Ehadiyyet, Allah'ın gizemidir. Algılanamaz, kavrana-maz özelliğidir. İmanı ateşleyen bir kıvılcım gibidir. İnsanı secdeye götüren esrarengiz bir güçtür. Ehadiyyet, alemlerin Rabbı olan ve ilmiyle tüm varlığı kaplayıp kuşatan Sübhan Allah'ın sırrıdır.
Çokluğun Esası Teklik
Vahidiyyet, «tek»liği anlatan bir kavramdır. Sözcük olarak anlamı budur. Ama bu neyin tekliğidir? Burda vurgulanan, Zat'ın tekliği değildir. Zat'ın tekliği ve sonsuzluğu, «Ehadiyyet»le vurgulanmıştır. Tüm anlamların kendinde toplanmış olması, «Uluhiyyet»le anlatılmış-tır. Ama burda vurgulanan teklik, Zat'ın tekliği değil; tek olan Zat'ta, «her şey»in tekliğidir...
Allah Vahid'dir. Bunun anlamı, her şey O'nun indin-de «bİr»dir, «tek»dir. Ayrı ayrı sıfatları yoktur. Yaratan, yaşatan, yargılayan, affeden değildir. Çünkü ortada yargılanacak, affedilecek herhangi bir kimse yoktur. Ortada suç yoktur ki, suçlu olsun. Suçlu yoktur ki, divan kurulup yargılansın. Kafalar burda iyice karışıyor. Nasıl olur? Biz yok muyuz? Cennetleri ve cehennemleri bizim için yaratmadı mı? Şeytanı yolumuza dikmedi mi?
Sizin «tek» tohumunuz var. Bu bir buğday tohumu. Genetik programına baktınız, bir başakta on buğday tanesi verebilme potansiyeline sahip. Attınız bunu verimli bir toprağa. Birçok aşamalardan geçti; çillendi, nemlendi, döllendi, yağmurla, güneşle toprakla beslendi ve altın sarısı bir başak çıktı. Bu başakta on buğday tanesi olduğunu gördünüz. Bu ne zaman on tane oldu? Sîzden çıktıktan sonra mı? Daha sonraki süreçlerde mi on tane oldu? O, içinde çokluğu saklayan bir «tek» miydi?
Cennetler, cehennemler ve tüm evrenler, tüm yaşam boyutları, düşünce frekanslarının çok alt düzeylerinde ortaya çıktı. Daha doğrusu, çokluk böyle ortaya çıktı. Yüksek frekanslı düşüncede «iyilik» ve «kötülük» yoktur. Ne vardır? Saf düşünce... Düşüncenin kendisi vardır. Bu düşüncenin pozitif-negatif kutuplan yoktur. Bu zıtlar, düşüncenin düşük frekanslannda, fotonlann alt boyutunda ortaya çıktı. İşığın, mikrodaigalara dönüşümü sırasında, yeni bir boyut, eksi ve artı kutupları olan, iki kutuplu elektromanyetik alan doğdu.
Bu zıtlarla birlikte, çokluk da ortaya çıktı. Düşünceden maddeye kadar inen süreçte, içice o kadar çok yaşam boyutları yaratıldı ki, bilimsel olarak bunu açıklamak olanaksız. Yüksek düşünce dalgalan, madde boyutuna doğru indikçe, titreşimini düşüre düşüre aşağı indikçe, çokluk ortaya çıktı.
Çokluk nedir? İllüzyon... Ne zaman ortaya çıktı? Düşünce dalgaları, titreşim hızını, kademeli olarak düşüre düşüre alt boyutlara inerken... Her dalga boyunda bir evreni ortaya çıkardı. Geçtiği her yere hayat kıvılcımları bıraktı. Sonunda düşüncenin titreşim hızı o kadar düştü ki, yoğunlaşarak kaskatı kesildi. Ve tam o noktada, maddeden oluşmuş bir evren açığa çıktı. Madde budur. Madde, frekansı nerdeyse sıfır noktasına yaklaşmış, buz tutmuş, donmuş, kaskatı kesilmiş bir düşünce dalgasidır. Madde, düşüncenin en düşük frekansında açığa çıkmış bir yoğunluktur. Yoğunlaşmış bir düşüncedir. Maddenin aslı budur.
Düşünce tektir. Bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayni-maz. Bozulmaz, kırılmaz, yırtılmaz. Ölmez, kaybolmaz, yok olmaz. Kendi dışında hiçbir şey yoktur. Çünkü her şey onda programlanmış olarak vardır. Her şeyi açığa çıkaran, bu programdır. Titreşim hızını yavaşlattığında, fotonlara bölünerek, ışık zerrecikleri haline gelir. Bu süreçte, çok sayıda nicel birikimler olur. Yine aynı nicel birikimlerle frekansını düşüren ışık, belli bir noktada, eksi ve artı kutupları olan elektromanyetik alanı açığa çıkarır. Bu, maddenin en küçük bîrimi sayılan atomların ortaya çıkışıdır. Atomlardan da, belli formlan olan madde meydana gelir.
Fotonlann, elektromanyetik alana dönüştüğü an, patlama anıdır. Işık, titreşim hızını yavaşlattığında, negatif ve pozitif kutuplan olan elektromanyetik alanı oluşturur. Bu kutuplaşma, atomun elektronlarını ve protonlannı açığa çıkanr. Çokluk ve zıtlar, ilk kez bu süreçte meydana gelir. Atom boyutuna indiğinizde, kendinizi, çok geniş bir evrenin içinde bulursunuz, öyle ki, başınızı kaldırıp yukarı baktığınızda, atom fezasında yüzen elektronları görürsünüz. Onlar, gökyüzünde parlayan yıldızlar gibidir. İki elektron arasındaki uzaklık, en az, Dünya ile Jüpiter arasındaki uzaklığa eşittir.
Bir programla bir araya getirilen ve düşünceyle birbirine bağlanan atomlar, başka bir dalga boyunda, İçi dolu ve hareketsiz bir madde gibi algılanır. İşte o «başka» dalga boyu, sizin dalga boyunuzdur. Madde boyutu, düşüncenin en düşük frekansında ortaya çıktığı için, burda hız ve zaman yavaşlar. Atom boyutunda sonsuz bir boşluğu andıran madde, kendi dalga boyunda doluluk hissi verir. Maddenin içi o kadar boştur ki, atomlarını sıkıştırdığınızda, üstünde yaşadığınız dünya, nohut tanesi kadar kalır. Veya Öyle yoğun maddeler vardır ki, patlattığınız zaman, içinden sonsuz bir evren çıkar.
Vahidiyyet'te her şeyin «tek» olması budur. Maddeden atoma, atomdan fotona, fotondan, düşünceye giden süreçte, maddenin çokluğundan, düşüncenin tekliğine varırsınız. Her şey bu düşüncenin içindedir. Düşüncenin dışında hiçbir şey yoktur. Çünkü, her şeyi açığa çıkaran zaten bu düşüncedir. İçice evrenlerin ve tüm yaşam boyutlarının bilgisi, düşünce dalgalarının içindedir. Programı gereğince onlan açığa çıkarır. Yukardan aşağı doğru inen süreçte, düşüncenin tekliğinden, maddenin çokluğuna inersiniz.
Soyut anlamlar, kendilerinden türeyen sıfatlan ortaya çıkarır. Sıfatlar, birimsellik kazanmış anlamlardır. Bunlann realitesi; bir birimi, bir varlığı, bir kişiyi gerektirir. Ortaya çıkmak için de bir eylem ister. Sıfatlar hep bir eylemle çıkar ortaya. Ve eylemin sahibine bir «kişilik» ve «özellik» verir. Sıfatlar, tasarım halindeki bilginin, yaşam realitelerine dönüşmesidir. Kendini bir eylemle gösterir. Eylem, kendini gerçekleştirecek bir birim ister. Birim ise, mutlaka bir hayat planının içindedir. Ancak o zaman, «iyilik» ve «kötülük» vardır
Kapsamlı ve ayrıntılı olarak, Rahmaniyyet'te ortaya çıkmaya başlayan sıfatlar, Vahidiyyet'te, «tek» olarak sessiz bir bekleyiş içindedir. Bu sessizlik, içice tüm evrenleri ve yaşam boyutlarını içeren derin bir sessizliktir. Sessizlik mi-dİr bu? Hayır... Aslında bu, tüm seslerin aynı renkte ve aynı tonda titreşimidir. Bu uyumlu titreşimden çıkan sessiz bir senfonidir... Yaratıcılığın, sürekli gelişen hayatın, uyumlu seslerin, renklerin armonisidir.
Ağaç, henüz ağaç olmadan Önce nerdeydi? Çekirdeğinde... Bu ağacın ayrıntılı planı, çekirdeğin genetik programında «bilgi» olarak vardı. Dallarıyla, yapraklarıyla, çi-çekleriyle, meyveferiyle, potansiyel olarak vardı. Hepsi «bir» olarak vardı. Bakıldığında, «tek bir şey» görünüyordu; programlanmış bir bilgi...
Her rengin sayısız tonları vardır. Bu renk toniannın birleşmesinden oluşan yeni renklerin sayısını belirlemek, çok ciddi hesapları gerektirir. Sonsuzlukta her şey, kendi içinde başka bir sonsuzluğu taşır. Renkler de böyledir. Renklerin tümünü bir araya getirip karıştırdığınızda, ortaya çıkan yeni renk, beyazdır.
Tüm renklerin birleşmesinden, renksiz bir renk ortaya çıkar. İşte bu, beyazdır... Beyaz, tüm renklerin anasıdır. Sınırlan olan renk tonlarını bir araya getirdiğinizde, böyle sınırları olmayan bir rengin sonsuzluğunu oluşturursunuz. Beyaz, renklerde derinleşen tonları ve sınırları ortadan kaldıran bir sonsuzluk, renklerin sonsuzluğudur.
Birbirinin karşıtı bile olsa, bütün sıfatları kendinde toplamış, cem etmiş, «bir» etmiş olan Vahidiyyet Özelliği, renkler benzetmesinde, sanki tüm renkleri kendinde top-layan beyaz gibidir... Var olan renklerin tamamı, beyazın ayrıntısı olarak, beyazda gizlidir.
Siyahın tek başına duruşu, bu rengin anlaşıl m az lığı ve gizemi, sonsuz-sınırsız «tek» olan Ehadiyyet'i anlatmakta' dır. Siyahın, kendi tonlarını açarak, beyazı ortaya çıkarması ve bu iki rengin birlikte duruşu ise, varlıkları karşıtla-nyla birlikte tasarımlayan Uluhiyyet'i anlatmaktadır. Tüm renkleri içeren beyazın tek başına duruşu da, Vahidiyyet'i anlatmaktadır. Sıfatların tamamını kendinde «bir» etmiş olan Vahidiyyet, sanki beyaz gibidir.
Vahidiyyet'te tekleşen şey, tüm renklerin, biçimlerin, seslerin, kokuların, hayat realitelerinin, bir «an»da toplanması ve o «an»ın sonsuzlaşmasıdır. Tüm seslerin bir noktada buluştuğu ve uyumlu bir senfoniye dönüştüğü «bir an»m, ama hiç bitmeyen, içinde tüm zamanları taşıyan «sonsuz bir an»ın tekliğidir.
Vahidiyyet, her şeyin teklik kazanması, ama sadece «bir nokta»da sonsuzlaşarak teklik kazanmasıdır. Sessiz bir hayat potansiyelidir. Gittikçe gelişen, evrimleşen, derinleşen ve süreklilik kazanan sonsuz yaşam boyutlarının sessizliği, tasarımı, hayalidir.
Süzgün bakışlarıyla ceylanların oynaştığı yüksek bir yayla düşleyin. Doruklarında kayak yaptığınız bir dağ düşleyin. Kayaları döven hırçın dalgaları, rüzgârın gizemli uğultusunu, omuzunda su bakraçıyla giden bir kızı, çember çeviren güzel bir çocuğu düşleyin. Düşlediğiniz her şeye, onların kendi boyutunda gerçeklik kazandırıyor, ve onların bu realitesini siz de yaşıyorsunuz.
Fakat sizin boyutunuzda bunların hepsi bir hayaldir. Hepsi, beyaz bir perdede oynayan hayali varlıklardır. Onlar yoktur, onlar hayalidir; fakat onları hayal sahnesine çıkaran, onlara hayat ve canlılık veren «hayal» vardır. Her şey hayal, fakat onları hayal eden hayal, hayal değildir, o bir gerçektir. Her şey silinip gitmiş, yok olmuş, tek «bir şey» kalmıştır; onİan hayalleyen hayal...
Duygu, eylemle açığa çıktığında ve yaşam realitelerine dönüştüğünde, birbirinden ayrılır, aynşir, çoğalır, çoğalır, çoğalır... Onlar, yaşamı genişleten, derinleştiren, evrimleşti-ren, yaşama hareket ve devingenlik getiren, yaşamı dalgalandıran, değiştiren, dönüştüren enerjilerdir. Öfkenizle dünyayı yıkar, sevginizle yaparsınız. Hayatınızı; urnutlannız-la, özlemlerinizle, beklentilerinizle, nefretinizle, kibirinizle, aşkınızla, sevginizle bir anda değiştirip dönüşüme uğratırsınız. Öyle derinden sever, öyîe kederlenir, öyle hüzünlenir, öyle öfkelenirsiniz ki, yayınladığınız bu enerji dalgalanyla kendinizi ve çevrenizi huzursuz veya mutlu edersiniz.
«Vahid» isminin kulda tecellisi vardır. Tecelli sizde eğer bu ismin anlamıyla olmuşsa, tüm sıfatlan kendinde «bir» etmiş olan Vahidiyyet özellikleri gösterirsiniz. Büyük veliler, evliyalar, mürşid-i kâmiller, Vahidiyyet Özelliklerine ulaşabilmek için, tasavvuf tekkeleri kurmuşlardır. Bu tekkelerde, sadeleşme, arınma ve tüm sıfatları benlikte «bir» etme çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalarda tek amaç, Vahidiyyet makamının sadeliğine ve «teklik» özelli-ğine ulaşmaktır. Çünkü, insanda var olan yedi bilinç ka-tından biri de budur. Burası, peygamberlerin ve büyük velilerin yaladığı bir bilinç (benlik) merkezidir. Vahid is--minin tecellisi durumunda -ki bu yedinci bilinç düzeyinde mümkündür, benliğinizi ortadan kaldırırsınız. Dünyaya ve maddeye yönelik hiçbir arzunuz kalmaz. Her şey sizin için bir olur. İyilik ve kötülük ortadan kalkar. Ne varlığa sevinirsiniz, ne yokluğa yerinirsiniz...
Alimlerin alimi, evliyaların sultanı Hazreti Ali (r.a), bu konuyla İlgili olarak, «ben kaybolunca, O meydana çıktı... O meydana çıkınca, ben kayboldum» demiştir. Çok düşündürücü bir inceliği ve derinliği olan bu söz, Hazreti Muhammed'in (as) ilim deryasından sadece bir damladır Fakat, irice bir damladır. İnsan eğer kendi varlığını (benliğini, nefeini) ortadan kaldırabilirse, geride sadece «O» kalır. Tasavvuf tekkelerinde yapılan vahdet çalışmaları bunun içindir.
Tüm arzulannızdan sıyrıldığınızda, her şeyi kendinizde «bin> ettiğinizde ve kendi benliğinizi ortadan kaldırdığınızda, ortaya çıkan, Allah tecellisi değildir. Ehad da değil... Bu isimler insanda tecelli etmez. Kendi nefsinizi (benliğinizi) ortadan kaldırdığınızda, ortaya çıkan, «Vahid» isminin tecellisidir. Bu yolun adı bunun için «vahdet» yolu olmuştur. Benliğinizi ortadan kaldırınca, arzularınızın yönü değişir. Sizde her şey «bir» olur. İyilik ve kötülük ortadan kalkar. Annır, sadeleşir, teıtemiz olursunuz. Bu, yedinci bilinç düzeyinin bakış açısıdır. Hazreti Peygamber (as), «ölmeden Önce Ölünüz» derken, bunu anlatmıştır.
Vahidiyyet boyutunun teklik ve sadelik özelliği, azametin yalınlığıdır. Hızın son noktasıdır. Son noktada, hızın hızı yoktur artık. Maddenin bir hızı vardır. Atomun bir hızı, ışığın bir hızı vardır. Ama, ışığı aşan düşüncenin bir hızı yoktur artık. Hızın son hızı, sonsuz yoğunluk, sıfır hacim, sıfir kütledir. «Ol!» emriyle alemler yaratır, alemler batırır. «Ol!» emri, zamanla kayıtlı ve sınırlı değildir; çünkü zamanı yaratan da <ol!> emridir. Her yerde, her an, olmakta olan, «ol!» emrinin olan halidir. Maddenin zerresinde evrenin sonsuzluğunu gizler. Küçücük bir «an»da. Öncesi ve sonrası olmayan zamanı gizler. Kuşu yumurtasında, suyu buharında gizler. Ağacı çekirdeğinde ve insanı spermasında gizler. Uluhiyyet'in ayrıntılı sonsuzluğunu, boyutsal derinliğini, azametini, Vahidiyyet'İn «tek»le-şen sırrında gizler. Zahir'de görünür, kendini Batın'da gizler.
Bulunduğunuz konumdan bakınca; ağaçlan, kuşları, dağları, vadileri görürsünüz. Kendi boyutunuzda çokluğu algılar ve değerlendirirsiniz. Bir katman yukarı çıkıp baktığınızda, boşlukta dönen masmavi bir kütle görürsünüz. Ağaçlar, kuşlar, dağlar, vadiler yoktur artık. Hepsi «bir» olmuştur. O «bir» olan da dünyadır. Bu örnek, Vahidiyyet'i anlatır.
Birkaç milyon ışık yılı öteden baktığınızda, Samanyo-lu'nu, sigaranızın ucunda parlayan bir ateş gibi görürsünüz. Yaklaştıkça büyür, genişler, açılır ve aynntılar ortaya çıkmaya başlar. Onun, milyarlarca yıldızdan oluşmuş büyük bir galaksi olduğunu algılamaya başlarsınız. Bir katman daha yaklaştığınızda, parlayan yıldızların, aslında dev güneş sistemleri olduğunu görürsünüz. Daha yaklaştığınızda gezegenleri görürsünüz. Bir katman daha aşağı indiğinizde, gezegenin aynntıları açığa çıkmaya başlar. Denizleri, dağları, ovalan, vadileri görürsünüz. Gezegene indiğinizde ise, kum taneciklerine kadar her şeyi görebilir-siniz. Düşünce dalgaları, teklik boyutundan çokluk boyutuna işte böyle iner.
Kum taneciklerine mikroskopla yaklaşırsanız, atomlarını görürsünüz. AtomaJtı boyuta indiğinizde, fotonları görürsünüz. Foton boyutundan baktığınızda, madde yoktur artık. Maddenin yok olmasıyla birlikte, çokluk da yok olur. Sadece fotonları görürsünüz. Fotonların hareketleri o kadar hızlıdır ki, onları ayrı ayrı zerrecikler halinde değil, tek bir yapı olarak algılarsınız. Bir sonraki boyuta geçtiğinizde ise, çeşitli frekanslarda düşünce dalgalarıyla karşılaşırsa nız. Her şey bu dalgaların içinde programlanmış bilgi ola-rak vardır. Madde artık ona engel değildir. Çünkü, mad-de onun dışında değil, içindedir. Maddenin bilgisiyle yüklüdür. Maddeyi açığa çıkaran odur. Madde, onun içinde sadece bir tasarımdır. Teklik boyutu işte budur. Her şey, İçice tüm evrenlerin bilgisi ve yaşam planlan, size göre «geçmiş» veya «gelecek» zaman süreçleri, tüm boyutlarıyla sonsuzluk, bu düşüncede tasarım olarak mevcuttur ve kendi dışında hiçbir şey yoktur.
Çokluk, bir aynntıdır. Ve bu ayrıntı, çokluk boyutunda yaşayan içindir. Tek olarak görünen bedenin aynntılanna indiğinizde, bedeni oluşturan sayısız moleküllerle karşılaşır siniz. Daha alt boyuta indiğinizde, molekülleri oluşturan sayısız hücrelerle karşılaşırsınız. Daha alt boyuta indiğinizde, hücreleri oluşturan atomlarla karşılaşırsınız. Sizin tek olarak gördüğünüz hücrede, milyonlarca atomun döndüğünü görürsünüz. Daha alt boyuta indiğinizde ise, atomun elektron-lannı ve protonlarını açığa çıkaran fotonfarla karşılaşırsınız.
Her indiğiniz boyutta titreşim hızı artar, frekans yükselir. Üst boyutlarda, titreşim hızı o kadar yükselir ki, o titreşim hızında yaşadığınız bir saniye, kendi boyutunuzda yüzlerce yıllık bir süreci kapsar. Kendi boyutunuzda yaşadığınız yüzlerce yıllık hayat, üst boyutlarda bir «an» bile değildir. Hatta bu fark, bırakın ayrı boyutları, aynı boyut içindeki değişik katmanlarda bile akıldışı ölçülere ulaşır.
Atomlardan örülü hücreler, hücrelerden örülü moleküller, moleküllerden örülü madde beden, saniyede üçyüz bin kilometre hızla gelip geçen ışık zerrecikleriyle sürekli görünüp kaybolmaktadır. Bu titreşim hızının çok yüksek olmasından dolayı, maddeyi sürekli görünen haliyle algılarsınız. Bu, illüzyon değil de nedir?
Fotonların altına indiğinizde, onları meydana getiren düşünce dalgalarıyla karşılaşırsınız. Teklik boyutu işte budur. Parçalardan veya cüzlerden meydana gelmemiştir. Her şeyi kapsayan tek şeydir. Yani, «ner şey» olduğu için, onun dışında başka bir şey yoktur. Veya «tek şey» olduğu için, «her şey» onun içindedir.
Fotonların üst boyutunda, evrenlerin ve tüm yaşam boyutlarının bilgisini içeren tek şey vardır; düşünce dalgaları... Siz nasıl uzaktan baktığınızda, çok uzaklardan baktığınızda, Samanyolu gibi dev bir galaksiyi, tek bir yıldız halinde görürseniz, düşünce dalgalanndan baktığınızda, alt boyutların çokluğu yoktur. Çünkü, o düşünce dalgala-nnın dışında, «çokluk boyutu» diye bir boyut yoktur. O boyut, düşünce dalgalarında, «programlanmış bir bilgi» olarak vardır.
Allah, size «Vahid» ismiyle tecelli ettiyse, tüm sıfatlar (Özellikler) sizde cem olur, bir olur. Tasavvuf tekkelerin' de yapılan arınma çalışmaları buydu, iyilik ve kötülük sizde cem olur. Sizi övenle, sizi yeren, sizde bir olur. Acıyla hüzün, açlıkla tokluk, gülle diken, sizde aynı olur. Bu, yedinci bilinç katının bakış açısıdır. Eğer Allah'ın bu ismi sizde tecelli ettiyse, siz eğer bu tecellinin mazharı olduysanız, vahdet yolunda, teklik boyutunda, çokluğu algılamadan yaşarsınız. Ve bu ismin anlamını açığa çıkarırsınız. Açığa çıkardığınız nedir? «Allah» veya «Ehad» isimlerinin anlamlan değil; «Vahid» isminin anlamıdır. Sîzde işiten ve konuşan, O'dur. Siz artık «siz» değilsiniz. Akıp giden ya-Şamla bir bütünlük içindesiniz. Siz, her şeyle birsiniz. Her Şey de sizde birdir.
Arş'a İnen Sıfatlar
Arşa inen sıfatların (anlamların) ortaya çıkış sürecini kbaşlatan Rahmanıyyet, kendi içinde çok geniş, çok derin, çok kapsamlı olmasına karşın, kendinden önceki süreçlere göre özel, hatta çok özeldir. Vahidiyyet süreci, her şeyi kendinde gizleyen bir meyveyse, Rahmaniyyet süreci de, o meyvenin şifalı suyudur. Ama o meyveyi açığa çıkaran ağaç da, Uluhiyyet sürecidir. Ağacın planını genetik programında gizleyen çekirdek ise, Ehadiyyet sürecidir.
Rahman, tüm sıfatları kendinde toplayan genel bir tecellidir. Sıfatların toplu duruşudur. Bu toplu duruşundan dolayı, Rahman, tüm kemalleri kendinde toplayan kemal sahibidir. Yarattıklarını kemale ulaştırmak için, onlara nimet verendir. Fakat, bu nimetlerin içinde «sıkıntı» vardır. Bu sıkıntı, insanın «eksik» kemalinden dolayıdır. Kemalini bulması, yani olgunlaşması için, bu sıkıntılar ona mutlaka gereklidir. Çünkü, her küçük sıkıntı, ardından mutlaka büyük bir rahatlığı getirir. Hazreti Peygamber (as), «her cüzi serde, külli hayır vardır» sözüyle bunu anlatmıştır.
«Rahman» sıfatı, anlam olarak, genel ve kapsamlı bir ifadeye sahiptir. Fakat, bu genel anlamın içinde, «Allah, Ehad, Vahid, Hak, Kuddüs, Kadim, Hu» gibi ilâhi isimler yoktur. Sadece sıfatların toplu anlamını içerir. Kapsamına aldığı bu sıfatlar, «Rahman» anlamı içinde, bu anlamın ayrıntıları olarak vardır. «Rahman» sıfatı, kapsamlı olması bakımından, «Allah» ismine benzemektedir. Fakat kendisi, «Allah» isminin ifade ettiği genel anlam içindedir.
Karaciğeriniz sadece safra salgılıyor, «hüzün» salgılamıyor. Safrakesenizden «cesaret» de damlamıyor. Kalbiniz ise, sadece kan pompalıyor, «sevgi» üretmiyor. Öyleyse nerden geliyor? Ataklığınız, cesaretiniz, sevginiz, hüznünüz, aşkınız, tutkularınız, meraklarınız nerden geliyor? Hayır, bu duygular beyninizde de üretilmiyor. Yediklerinizi yakarak enerjiye dönüştürdüğünüz biyolojik olarak doğrudur. Fakat o enerjiyle hareket ediyor ve yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Yediğiniz domatesleri, pırasaları yakarak, «sevgi» mi üretiyorsunuz? Saldırganlığınızı, vahşiliğinizi, yediğiniz kebapları yakarak mı üretiyorsunuz?
Üst bilinç katlarında, «sevgi»ye dönüşebilecek düşünce dalgalarını algılarsınız. Alt bilinç katlarında algıladığınız düşünce dalgalan, «sevgi» enerjisi taşımayan düşük titreşimli dalgalardır. Bu dalgalarda eğer «sevgi» yoksa, açığa çıkacak duygu, «nefret»tir.
Rahman, size «sevgi» göndermediyse, sizde «nefret» açığa çıkar. Tıpkı, ışıksız bir ortamın, karanlıkta kalması gibidir. Rahman, size «tevazu» dalgalan göndermediği için, böyle «kibirli» olursunuz, Sizi, «hoşgörü» sıfatından yoksun bıraktığı için, böyle «kindar» olursunuz. Bütün bunlardan yoksun bırakılmanızın nedeni, onlan tercih etmediğiniz içindir. Size, kendi tercihleriniz gelir. Ne isterseniz, size o verilir.
En temelde, yaratılışta şu vardır; sadece insanın değil,
tüm varlığın hayatı, Allah'ın «Hayy» olan sıfatıyla kaimdir. Yani, tüm hayatlar, hayatını O'ndan alır. «Ol!» emriyle taşı yaratır. Hayat soluğunu üflediği zaman, taşa can verir. Atomlarda ve hücresel yapınızda tıkır tıkır çalışan ve hiç aksamayan sistem, ilmin tecellisidir. Bunların, «ol!» emriyle hiç yoktan var olması, kudretin tecellisidir. Bütün bunları istemiş olması da, iradenin tecellisidir. En temelde, yaratılış kanunlarında bunlar vardır.
Fakat, «Rahman» sıfatının ve kapsamında bulunan diğer sıfatların tecellisi, hayatın işlerliğini kazandıran başka bir tecellidir. Her şey gibi, bu da Uluhiyyet yasalarıyla çalışır. Uluhiyyet yasalarıyla çalışan hiçbir şey sorgulanamaz. Ona karşı koyulamaz. O yasalar, hiçbir şekilde değiştirilemez. Zaten buna kimsenin gücü yetmez. Peki o yasalar karşısında nasıl bir tutum sergilenir? Ona sadece rıza gösterilir ve sadece uyum sağlanır.
Bu uyumdan, ahenkli bir melodi yükselir. Farklı frekansların oluşturduğu armoninin bir parçası olursunuz. Ama bu yasalara karşı çıktığınızda, ahengini ve düzenini bozduğunuz, uyum sağlayamadığınız armoni orkestrasından dışarı atılırsınız. Bütün orkestralar, armoni ve senfoniler, sizin dışınızda kalır. Bu uyumlu bütünün parçası olamayışınız, sizde derin bir pişmanlık duygusu yaratır. Armoniyi dinleme zevkinden yoksun kalmanız, sizi derinden yaralar, üzer ve hüzünlendîrir. İşte bu duygular, sizin cehenneminiz olur. Yoksunluklar ülkesinde, mahrumiyet bölgelerinde sürgün hayatı yaşarsınız.
Hayatı olduğu gibi kabul ettiğinizde, yani Uluhiyyet yasalarına uyum sağladığınızda, bu böyle olmaz. Mutlu olursunuz. Çünkü, bu uyumdan dolayı frekansınız yükse-lir ve yüksek düşünce dalgalarına ulaşırsınız. Bu dalgalardan da, sevgi ve haz duygulan üretilir. Bu duygulardan da mutluluk doğar.
Tecelli işte budur. «Rahman» sıfatı kapsamında bulu-nan sonsuz sıfatların tecellisi, birbirine hiç benzemeyen kişilikleri ortaya çıkarır. Bu nedenle, hiçbir insan, diğeri' nin aynı değildir. Sıfatların, veya bu soyut anlamların bileşiminden, sonsuz sayıda kişilikler ortaya çıkar. Bu, usta bir ressamın, çeşitli renkleri karıştırarak, yeni renk tonları bulması gibi, veya usta bir komponistin, sekiz notadan muhteşem bir senfoni çıkarması gibidir.
Bir sıfatın sizde «tecelli» etmesi başka şey, sizin o sıfa-ti «açığa» çıkarmanız başka şeydir. Sözgelimi, «Gafur» sıfatının tecellisine mazhar olursanız, günahlarınıza rağ' men bağışlanırsınız, Fakat bu sıfatın anlamını, başkasını bağışlayarak açığa çıkarırsınız. Bunlar birbirinden çok farklıdır. Hem farklıdır, hem aynıdır. Çünkü, bir sıfat sizde eğer tecelli etmişse, siz o sıfatı açığa da çıkarırsınız. Hem o tecellinin anlamına muhattap olarak bağışlanırsınız; hem de, o sıfatı eyleminizle açığa çıkararak bağışlarsınız. Ya tecelliye mazhar olduğunuz için, o sıfatı açığa çıkarırsınız, ya da eyleminizle açığa çıkardığınız için, o sıfatın tecellisine mazhar olursunuz. Burda, çekirdek ve ağaç döngüsüne veya yumurta ve kuş döngüsüne benzeyen bir durum söz konusudur. Ama nasıl olursa olsun, bunlar birbirini çeken ve birbirini dengeleyen enerjilerdir. Haz-reti İsa'nın (as), «yargılayan yargılanacak, affeden affedilecektir» sözü bunu anlatır.
Eyleminizle «höşgörü»yü açığa çıkarırsanız, bu sıfatın tecellisine mazhar olursunuz. Yani, siz de hoşgörüyle karşılanır, affedilirsiniz. Rahman, tüm kusurlannızı silip atar. Eyleminizle bu sıfatı açığa çıkarmazsanız, sizde bu anlamın tecellisi olmaz. İnsanlara hoşgörüyle yaklaşmazsanız, onlann kusurlarını Örtüp bağışlamazsanız, onlan suçlayıp, yargılayıp, mahkum ederseniz ve bütün bunları zevkle yaparsanız, sonra hangi yüzle Rahman'dan bağışlanma dilersiniz?
Hazreti İsa (as), «neyle ölçersen, onunla ölçülürsün» derken de bunu anlatmak istemiştir. İnsan, gramla verirse, gramla alacaktır. Kiloyla verirse, kiloyla alacaktır. Ne kadar severse, o kadar sevilecektir. Ne kadar affederse, o kadar affedilecektir. Eylemleriyle bu sıfatları açığa çıkarmadıysa, bu sıfatların tecellisi onda olmayacaktır. Hayat programlarına işlerlik kazandıran Uluhiyyet yasaları budur.
Siz, mala «sahip olma»yı ve onu biriktirerek güvenliğinizi sağlamayı, belki de onu bir «güç» olarak insanlar üzerinde kullanmayı tercih ederseniz, bu tercihiniz, sizde dü-ŞÜk frekanslı bir bilinç merkezi açar. Sonra da, bu düşük frekansınızla, hep düşük titreşimli düşünceleri kendinize çekersiniz. Bu dalgalarda pozitif enerjiler, yani olumlu duygular olmadığı için, sizde negatif enerjiler, yani olumsuz duygular açığa çıkar. Frekansı düşük arzularınız, size tşığı değil, karanlığı çeker. Veya ışığı çekmediğiniz için karanlıkta kalırsınız.
Takdir edildiyse, cimriliğinizle savaşmaya yönlendirilirsiniz. Üst bilinç merkezleriyle iletişim kurarak, yüksek titreşimli düşünce dalgalarına ulaşırsınız. Takdir edildiyse, böyle takdir edilir. Beyninizin kapalı bölümleri açılır ve siz daha önce algılayamadığınız gerçekleri algılamaya başlarsınız. Cimriliğinizle savaşmaya yönlendirilmiyor, üstelik, bu cimriliğiniz size «süslü» gösteriliyorsa, bu da bir takdiri ilâhidir. Söylenecek hiçbir söz yoktur. Çünkü var-lık, ne için yaratıldıysa ona yönlendirilir. Merkezinde dönüp durduğunuz enerji odaklarını,, iradenizle siz yaratırsın niz. Siz ne isterseniz, size o verilir.
Dönüp kendinize bir bakarsanız, hangi sıfatları açığa Çıkardığınızı, hangilerini açığa çıkaramadığınızı anlayabilirsiniz. Bunu anlarsanız, sizde hangi sıfatların tecelli etti' ğinİ ve hangilerinin tecelli etmediğini de anlarsınız. Yaşamınızı ona göre yönlendirirsiniz. Doğru ibadet budur. İbadetin anlamı ve içeriği budur. İbadet, dogma kalıplar ve şekilcilik değildir. Sünnete uymak da, taklitçilik değil, özü yakalamaktır.
«Rahman» sıfatının kapsamında bulunan sıfatların tamamı, üç ana kümede toplanmıştır. Bunlar, nimetlerin kaynağı olan «cemal» sıfatlan, sıkıntıların kaynağı olan «celal» sıfatları, nimetlerin ve sıkıntıların ortak kaynağı olan «kemal» sıfatlandır. Sayısız sıfatların tamamı, bu ana kümelerden birindedir.
Sıfatlar arasındaki bu farklılık, insan açısından bakıldığı zaman ortaya çıkar. Rahman açısından bakıldığında, bunların hepsi nimettir. İnsana sıkıntı vermesi, onun kemalinin eksikliğindendİr. Mesela, «cemal» sıfatları, hastaya «bal» vermek gibidir. Onunla sağlığına kavuşur ve kemaline ulaşır. Buna karşılık, «celal» sıfatları, hastaya «acı ilaç» vermek gibidir. Onlar da, onunla sağlığına kavuşur ve kemaline ulaşır. Sonuç olarak, her iki tecelliye mazhar olanlar da kemalini bulur, yani olgunlaşır.
«Kemal» sıfatları ise, hastaya, içine acı ilaç katılmış balı vermek gibidir. Bu kişi de, onunla sağlığına kavuşur ve kemaline ulaşır. Aslında bu sıfatların hepsi de nimettir. Bu nimetlerden bazılarının insana «sıkıntı» veriyor olması, onun kemalinin eksikliğindendİr. Rahman Allah dileseydi, insanı elbette tam kemaliyle yaratırdı. Bu durumda, kemalini bulması için, insanın sıkıntı çekmesi gerekmezdi. Ama o zaman «insan» değil, «melek» olurdu. İnsanın var oluş nedeni, «var olduğu hali»ni gerektirmiştir.
Maddi veya manevi bir sıkıntıya düşebilirsiniz. Bu sıkıntı, eğer düşük bilinç katlannda yaşıyorsanız, sizin felaketiniz olur. Acı ilaç budur. Yüksek bilinç katlarında yaşıyorsanız, bu sıkıntıyı hissetmezsiniz. Nasıl hissetmezsiniz? Çünkü, onu «sıkıntı» olarak değil, sizi uyaran bir «haber» olarak algılar ve ondan ders çıkarırsınız. Ders çıkannca, «zararlı» olan bir durumu «yararlı» bir hale getirirsiniz. Böylece, başkaları için «acı ilaç» olan sıkıntılar, size «bal» olur.
Bilinç atlama sürecine girdiyseniz, iradeniz sizi bir arayışa yöneltir. Bu arayış sürecinde, sizde tecelli eden, «kemal» sıfatlarıdır. Sıkıntıyı derinden hissederek yaşarsınız. Bu sıkıntılardan ders çıkarabil irsen iz, acı ilacın içindeki balı farketmiş olursunuz. Bu, sizin bilinç atlamanıza neden olur. «Takdir edildiyse, Allah'ın rahmeti size ulaştıy-sa, hidayete ereniereden olursunuz» diye ifade edilen sözün anlamı budur.
Ders çikaramadıysanız ve o sıkıntıların içinde kaybolup gittiyseniz, tattığınız şey, sadece acı bir ilaçtır. Size sunu-lan sıkıntının içinde hiçbir nimet yoktur. Aslında, size ge--len sıkıntıdan gereken dersi çıkarmamakla, o sıkıntının içindeki nimeti «siz» istemediniz. Acı ilacın içindeki balın ayırdına varamadınız ve tadını alamadınız. Tattığınız şey, bu yüzden sadece «acı bir ilaç» olarak kaldı. Bu durumda, bilincin üst düzeylerine sıçramak yerine, alt düzeylerine inersiniz. «Takdir edilmediyse, Allah'ın rahmeti size ulaşmadıysa, hidayete eremezsiniz» sözüyle ifade edilen anlam da iş^e budur.
Hazreti Peygamber (as), bu hayat realitelerini, daha sade ve daha anlaşılır cümlelerle ifade etmiş ve demiştir ki; «ümmetimin şifası; ya Kuran ayetinde, ya bal yemekte, ya da ateşte dağlanmaktadır. Fakat, ümmetimin dağlanmasını arzu etmem.»
Bu Hadis; açık bir şekilde, «cemal» sıfatlarının, «celal» sıfatlarının ve «kemal» sıfatlarının tecellisini anlatmaktadır. İradenizle cömertliğe yönelirsiniz. Bu sıfatı eyleminize döktüğünüzde, siz artık «cömert» olursunuz. Sizin bu eğiliminiz, frekansınızı oluşturur. Frekansınızı; Özgür iradeniz, yönelimleriniz, eğilimleriniz, tercihleriniz oluşturur ve bu titreşim dalgalan, renkli ışık hareleriyle sizi sarmalar. Sizi sarmalayan bu ışık dalgalan, kendi titreşimine uy-gun düşünceleri çeker.
Işık zerrecikleri halinde beyninize giren bu düşünceler, elektrik akımlarına dönüşerek, sinir hücreleri tarafından, bedeninizin en ücra noktalarına, saç tellerinizin ucuna kadar dağılır. Bilgi içerikli bu elektrik akımları, beyninizin ilgili bölümlerinde, kendi frekansına uygun enerjilere dönüşerek, Öİüm-Ötesi boyuta götürmeniz için, ruhunuza duygu olarak kodlanır.
Algıladığınız yüksek frekanslı düşünce dalgalan, eyleminizde «cömertlik» olarak açığa çıktığında; sevinç, huzur, mutluluk gibi duygulan, derinden hissederek yaşarsınız. Duygu belleğinize kodlanan pozitif enerjiler işte bunlardır. Bu enerjilerle frekansınız daha da yükselir. Yükselen frekansınızla daha yüksek titreşimli düşüncelere ulaşırsınız. Ulaştığınız bu düşüncelerle, daha büyük duygular üretirsiniz. Sıfatlar, sizde işte böyle tecelli eder. Onları açığa çıkardıkça daha çok alırsınız. Aldıkça daha çok çıkarırsınız. Hazreti İsa'nın (as), «olana verilecek, olmayandan alınacaktır» sözü bunu anlatır.
Hayatın açığa çıkardığı «Hayy» sıfatı, iradenin açığa çıkardığı «Mürid» sıfatı, kudretin açığa çıkardığı «Kadir» sıfatı, ilmin açığa çıkardığı «Alim» sıfatı ve buna benzer sıfatlar... Mesela kelamın ortaya çıkardığı «Kelim» sıfatı... Görme ve işitme özelliklerini ifade eden «Basir» ve «Semi» sıfatlan... Bilinen ve bilinmeyen bu tür sıfatlar, «duygu ifade etmeyen» sıfatlardır. Bunlar, Rahmaniyyet sürecinden önce mevcut olan kadim güçlerdendir ve «ilâhi» sıfatlardandır. Ama, «Rahman» kapsamında bulunun bütün sıfatlar, «duygu» kökenlidir; merhamet eden, acıyan, seven, bağışlayan, sorgulayan, yargılayan, veren, hükmeden, koruyan... Kime merhamet edecek? Kimi sevecek, kimi bağışlayacak? Elbette yarattıklarını... Öyleyse, «Rah-man» kapsamında bulunan sıfatların hepsi, «yaratığa dönük» sıfatlardır.
Sıfatların hepsini, «Rahman» kapsamında, «cemal» sıfatlan, «celal» sıfatlan ve «kemal» sıfatları olarak, üç ana kümede toplamış olan Rahmaniyyet; renkler benzetmesinde, sanki tüm renklerin anası olan beyazdan, üç ana rengin açığa çıkması gibidir. Sıfatlan, üç ana kümede toplayan Rahmaniyyet, bu bakımdan, beyazın açığa çıkardığı üç ana renge benzemektedir. Bu üç ana rengin, tüm renk tonlarını kendi içinde saklaması ve daha sonraki süreçte, bu sonsuz renk tonlarını açığa çıkaracak olması, sanki «Rahmaniyyet» anlamını ifade etmektedir.
«Kemal» sıfatları, ilâhî iradeyle, birbirinin karşıtı olan «cemal» ve «celal» sıfatlarının sentezi olmuş; merkezi, dengesi, odak noktası olmuştur... Fakat, burda hatırlanması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır. Allah'ın rahmeti, gazabını Örtmüştür. Bu ifade, «cemal» sıfatlarının, «celal» sıfatlarına olan üstünlüğünü ve hakimiyetini anlatır. Tüm boyutlarıyla evreni ayakta tutan güç, Allah'ın rahmeti, yani «cemal» sıfatlandır.
Düşüncenin düşük frekansları, daha düşük frekansları, en düşük frekansları, evrenimizi oluşturan nicel birikimlerdir. Ama, evrenimizden daha düşük bir boyut, negatif bir açılımı gerektirmiştir, işte bu açılım, cehennemleri açığa çıkarmıştır. Allah, rahmetinden dolayı, bir noktadan sonra bu negatif açılımlara izin vermemiştir. Ara frekans-larıyla kendi içinde derinleşen cehennemlerden öte geçit yoktur. Bu, «cemal» sıfatlarını, «celal» sıfatlarına üstün kıldığının ifadesidir. Bu nedenle, iyilik kötülüğü örtmüş, se-vaplar günahlan silmiştir. Bu nedenle, tövbe kapıları açık bırakılmıştır. Sevgi, bu nedenle nefrete baskın çıkmıştır. Melekler, şeytandan bu nedenle daha üstün ve daha güçlüdür.
Rahmaniyyet mazharı, duygulann muhteşem bir dal-galanışıdır sanki. Aşkın, sevginin, coşkunun, var oluşun mucizeleridir bunlar. Sanki dev dalgalara dönüşen duygulardan, bu soyut anlamlardan, ufukları nurlu sıradağlar yaratılır. İradenin muradı doğrultusunda; yapan, yaratan, açan, yayan, genişleten bir gücü, insan aklının ötesinde, muhteşem bir gücü vardır. Evren içinde evrenler yaratır. Uzayıp giden yaşam zincirleri oluşturur. Zaman içinde zamanlar yaratarak, sonsuzlaşır, derinleşir ve bu azamet ortaya çıkar.
Rahmaniyyet, sonsuz bir deryanın, durmadan devinen, yükselen dalgalan gibidir. Yükselen bu dev dalgalar, yükselen duygulann gizemli gücüdür. Sevgidir, coşkudur, yaratıcılıktır. Bu duygulann, taa dipten, deryanın dibinden vurup gelen güçlü sesleri işitilir.
Sıfatlar sanki birbirini üreterek çoğalmışlar, nurlu ırmaklar gibi kol kol akıp gelmişler, Rahmaniyyet denizinde buluşup, «Allah» ismine yönelmişlerdir. Bunu anlatamazsınız. Çünkü, bu azamet, «azamet» kelimesine sığmaz. Bu azamete, düşüncelerinizle de ulaşamazsınız. Rahman fezasına gönderdiğiniz düşünceler, yorgun ve şaşkın olarak tekrar size döner. Sınırlısınız. Sınırlannız var, ufukların ardını göremezsiniz. Ve susarsınız... Tüm inancınızla, ikrarınızla, imanınızla, ikânınizla secdeye varırsınız.
Susarsınız... Çünkü şimdi artık susma vaktidir. Dalgaların yükselen uğultusu, uyumlu bir senfoniye dönüşerek, yüreğinize akar. Önce kaderi yazılır varlığın. Varlığın kaderi, evrensel harflerle genetik belleğine kodlanır. Ve cennetler zahir olur cemal sıfatlarından. Ve celal sıfatlarından cehennemler zuhura çıkar. Ve simsiyah, gizemli bir boşluk kuşatır madde boyutunu. Sarma! galaksiler, oval galaksiler süsler uzayı. Görkemli ateş toplarıyla ısınır evren. Nurlanyla, bin yıllık yolları aydınlatır güneşler. Ilık yaz akşamlarında, okyanusla kucaklaşır yıldızlar. Işıkların dansını izlersiniz suların ışıltısında. Ay, hep gülen yüzünü gösrsnr ve büyülenmiş gibi semah döner dünyanın çevre^ sinde. Ve bir tohum düşer toprağa... Ve bir tohum daha düşer... Sonra rahmet damlaları iner gökten. Ve bir ağaç filizlenir baharda. Ve bir kuş öter şafak atarken. Ve insan yaratılır... Varlıklar içinde, en güzel insan yaratılır. Ve böylece bitmeyen serüveni başlar insanın.
Belki de, her şey, tüm alemler, İnsan için yaratılmıştır. Sadece insan için... Çünkü insanı sevmiştir. Ve ona kendi ruhundan üflemiştir. Kendi üstün özelliklerini ona hibe etmiştir. İnsanı güzel yaratmış ve bu güzellikle onu onurlandırmış, şeref vermiştir. Arş'dan yeryüzüne onun için kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiştir. Meleklere, onun önünde secde etmesini emretmiştir. Belli ki, çok sevmiştir insanı.
Yeryüzünü önün için, gökyüzünü onun için yaratmıştır. Yıldızlardan taç yapmıştır başına. Güneşi ve ayı onun için... Havayı, suyu, bulutu, yağmuru, rüzgârı, tohumu onun için, mevsimleri onun için yaratmıştır. Cennetleri onun için zuhura çıkarmıştır. Şeytanı onun yoluna dikmiş, melekleri onun için yaratmıştır. Onun için, Rahim olmuş, Gafur olmuş. Gaffar olmuş, Kahhar olmuştur. Belli kİ, insanı çok sevmiştir.
Sonsuzluğu onun için yaratmış ve sonsuzluğu ondan yaratmıştır. Onun için, mavi gezegeni bir gemi gibi yüzdürmüştür uzayda. Atmosferi, mavi ipekten bir tül gibi onun için dolamıştır dünyanın başına. Taş yağmasın istemiştir gökten. Süzülsün istemiştir güneşin zehiri. Mavi tülde süzülsün de gelsin. İstemiştir ki, rahmet damlaları insin yere. Nur yağsın, ışık yağsın, bereket yağsın gökten. İnsanı sevmiştir besbelli.
Okyanustan, mavi bir çarşaf gibi onun ayaklan altına sermiştir. Yer sallanmasın diye dağlan onun için dikmiştir ufuklara. Vadileri onun için, ovalan, çölleri, akarsulan onun için yaratmıştır, inciri, hurmayı, üzümü, tütünü, çayı ona vermiş... Yeşili, sarıyı, laciverti onun için... Papatyayı, laleyi, sümbülü onun için yaratmıştır. Ne yaptıysa, in-san için yapmıştır. Belli ki, çok sevmiştir insanı.
Rahman, kendi kapsamında bulunan sıfatların sayısız an--lamlanyla alemlen yaratan, her an yeni bîr şanda bulunan, yarattığj alemler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunan ve yarattıklarını gerekirse «sıkıntı» veren hallerle kemale ulaştırandır... Rahman, en genel anlamıyla budur. Yarattıklarını, gerekirse «sıkıntı» veren hallerle kemale ulaştırandır...
Yaratma, yaşatma, çeşitlilik, süreklilik, açılma, genişle' me, derinleşme, evrimleşme... gibi sonsuz sayıda anlanvlar içeren bu sıfatlar, çeşitliliği ve zenginliği bakımından yatay bir genişlik ve sonsuzluk yarattığı gibi, anlamlarının derinliği bakımından da, dikey bir sonsuzluk yaratmıştır. «Rahman» kapsamında bulunan bu sıfatların tümü, ilâhi bir sırla Arş'a inmiş ve «ol!» emriyle tecelliye ilk orda başlamıştır. Bunlar, içice tüm evrenlerin, zaman süreçlerinin ve yaşam boyutlarının planını içeren soyut anlamlardır.
Burdan Arş'a Bakınca
Sıfatlar, ayrı renk tonlarında titreşerek, nur kıvılcımları gibi inmiştir. Belki erguvani titreşimli nur huzmeleri açılmıştır önce... Ve içinden «cemal» sıfatlan çıkmıştır. Son-ra reyhani titreşimli nur kıvılcımları açılmış ve «celal» sıfatla' n çıkmıştır. Belki, daha sonra zeytuni titreşimli nur huzme-Seri açılmış ve içinden «kemal» sıfatlan çıkmıştır.
Belli ki, burda muhteşem şeyler olmuştur... Rahman fezasından sıfatlar inmiştir Arş'a... Uyumlu titreşimleriyle belki bir şarkı gibi inmiştir. Belki dans ederek, belki semada hareler çizerek... Sonra toplanıp cem olmuşlar, yedi evrenin uzay boşluklarını açarak, geçtikleri her yere hayat soluklan, hayat kıvılcımları bırakmışlardır.
Bu sıfatlar, hayat gibi şekillenip, düşünce gibi akan so-yut anlamlardır. Ana renklerden, sonsuz renk tonlarını çıkarmıştır. Sekiz notadan, muhteşem bir armoni orkestrası doğmuştur. Birkaç harften, sonsuz sayıda sözcükler türemiş ve her sözcük, kendi anlamını yaratmıştır. Dokuz rakamın birbirini tekrarlamasından, sayılann sonsuzluğu ortaya çıkmıştır. Düşünceden ışığa, ışıktan atoma, atomdan madddeye uzanan sonsuzluk böyle yaratılmış, tüm yaşam boyutları ve zaman süreçleri böyle yaratılmıştır.
Rububiyyet, sıfatların topluca Arş'a inmiş olmasını ve orda «tek anlam»da toplanmış olmasını anlatan bir anlamdır. Rububiyyet, kısaca söylemek gerekirse, bütün sıfatların «tek anlam»da toplanmış olmasıdır. Bu sıfatların toplandığı yer, Arş'dır. Bu sıfatların toplandığı tek anlam ise, Rab'dır... «Rab» dediğinizde, içerdiği tüm sıfatlann anlamlarıyla birlikte, Allah'ın sadece bir özelliğini ya da sıfatını vurgulamış olursunuz. Rab, Allah'ın bir yönünü, sadece bir yönünü ön plana çıkaran, ama içerdiği sıfatlann anlamlarıyla derinleşen bir özelliktir.
Rab, Rububiyyet mazharında tecelli eden Zat'ın sıfatıdır, Tüm sıfatların anlamlannı kendinde toplayan, kapsamlı bir anlamdır. Ama kendisi de, «Rahman» sıfatının ifade ettiği daha genel bir anlamın kapsamındadır. «Rah-man» ise, «Allah» isminin ifade ettiği anlam içindedir.
«Ehad» isminin, altını çizerek vurguladığı anlam daha baş-kadir. Bu isim, Allah'ın sırn, gizemi, bilinmeyen özelliğidir. Kendi anlamından başka, içerdiği herhangi bir anlam yoktur. Kendi dışında hiçbir anlam bırakmayan bir sonsuzluk ve tek-lik olduğu için, buna zaten gerek de yoktur. Kapsamında kendi anlamından başka bir anlam olmadığı gibi, kendisi de, başka bir anlamın kapsamında değildir. Yani, kendisi hiçbir yerde tecelli etmemiştir, kendisinde tecelli eden bir şey de yoktur. Sadece kendisi olarak vardır. Hiçbir yaratığın, hiçbir aklın, hiçbir ilmin açıklayamayacağı bir sır, bir giz, bir mucizedir. «Vahid» ismi ise, Allah'ın başka bir yönünü, başka bir özelliğini anlatır. Nedir bu özellik? Her şey, O'nun indinde, «bir» olarak, «tek» olarak vardır. O'nun İndinde çokluk yoktur.
Allah ve insan ilişkisinde, insanın genelde muhattap olduğu özellik, «Rab» Özelliğidir. Bir devlet başkanı, sevgisinden dolayı çocuklara ders verirse, çocuklar onun sadece «Öğretmen» özelliğini algılayıp değerlendirir. Çocuklar, onun nasıl devlet başkanı olduğunu, devlet başkanlığının nasıl bir şey olduğunu, hangi konularla uğraştığını, ülke bütçesini nasıl dengelediğini, emrinde kimleri çalıştırdığını, kaç kişi çalıştırdığını bilemez. Zaten onun bu yönleri, konumlan gereği çocuklan pek ilgilendirmez. Devlet başkanı, onlar için sadece Öğretmendir. Gerekli bilgileri öğretir... Ev Ödevleri verir. Ev ödevlerini yapmayınca kızar. Kızınca, insanın kulaklarını çeker. O'nun sevgisini ve ilgisini kaybetmekten korkmak ve çekinmek lazımdır. İnsanın, Allah'la olan ilişkilerinde, «Rab» özelliği İşte böyle ön plana çıkar.
Devlet başkanıyken, «öğretmen» olmasının nedeni, çocukların varlığıdır. Çocuklar olmasaydi, devlet başkanı olarak kalırdı. Fakat, çocukları ortaya çıkaran kendisidir. Onun «Öğretmen» olmasını gerektiren neden ise, çocukların varlığıdır. «Rab» sıfatıyla kul arasında böyle bir ilişki vardır. Diledi ve yarattı. Yarattıklarına hükmetmek ve onları yönetmek için Arş'a indi. Bunun anlamı nedir? «Rab» ile sıfatlandı. Niçin? Çünkü Abd (kul) «Rab»bı gerektirdi. Rab, tüm varlıkları, kendine kulluk etmeleri için yaratmıştır. Kulluk etmemek mümkün değildir... Çünkü, yaratılışın doğasında «kulluk» vardır. İnsan, belli sıfatlarla kuşatılmış, kayıt altına alınmıştır. Bu sıfatların, kendiliğinden çalışan bir programı vardır. Programı neyi gerektirirse, İnsan onu yapar, O programa uygun eylemler yapar ve bu eylemleriyle de kendi sıfatlarını açığa çıkarır.
Cahil, cimri, cesur, atak, utangaç, tutumlu, sevecen, kibirli... Kıskanç, kindar, mütevazi... Bu programlanmış anlamların dışına çıkması, bilincin boyutsal katlarını değiştirmedikçe, İnsan için olanaksızdır. Bu sıfatlar, ister is-temez, eylemleriyle onda açığa çıkacak ve böylece kulluğunu yapmış olacaktır. Sizin, kulluğu istememeniz, elma ağacından armut çıkması, ya da kuş yumurtasından kurbağa çıkması demektir. Kısaca, her şey nasıl programlan dıysa öyle çalışır.
Yaratılmış hiçbir varlığın, kendi programı dışına çıkması söz konusu değildir. Bu varlıklar içinde, sadece insan, bilincinin üst boyutlanna geçtikçe, bilinç katlan arasında bir sıçrama yaptıkça, programını değiştirecek veya kendini yeniden programlayabilecek bir yeteneğe ve donanıma sahiptir. Fakat, onun bu programını değiştirmesi ya da kendini yeniden programlaması, «programın dışına çıkması» anlamına gelmez. İnsan budur... Programını değiştirebilecek veya kendini yeniden programlayabilecek bir donanıma sahiptir, öyle programlanmıştır ki, kendi kendini program' Iayabilsin... Onun, kendi programını değiştirebilme yete-neği ve iradesi, bunu istemesi, arzulaması ve gerçekleştirmesi, onun dışında başka bir programlamadır.
Düşük bilinç katlarında yaşamaya ve onun programına uymaya zorunlu değilsiniz; bilinç atlayabilir ve kendinizi yeniden programlayabilirsiniz. Bunun anlamı şudur; sizi kuşatan kaderinize mecbur değilsiniz, kaderinizi değiştirebilirsiniz... Ama siz eğer tercihlerinizle oluşturduğunuz düşük bilinç katlarında kalmaya ısrarlıysanız, o bilinç katlarının programını yaşamaya da zorunlusunuz. İşte bu zorunluluk, sizin kaderinizdir. Bu program, sizi kuşatan kaderiniz olur.
Sizin «inançlı» veya «inançsız» olmanız, tercihlerinizle oluşmuş bir programdır. Kendinizi istediğiniz gibi programlayabilir ve o programı yaşayabilirsiniz. Kendinize bir senaryo yazıp, sonra o senaryoyu oynayabilirsiniz. Ama yazdığınız senaryoyu oynamak ve o programa uymak durumundasınız. Daha doğrusu, buna zorunlusunuz. İşte bu «zorunluluk» sizin kaderinizdir. Mecbur olduğunuz kaderiniz... Kulluğunuzu böyle yaparsınız. İnanmanız veya inanmamanız, «kulluk yapıyor» veya «yapmıyor» olmanız anlamına gelmez. Siz inansanız da, inanmasanız da, kulluğunuzu yaparsınız. Çünkü, Rabbın denetimi ve ku-şatımı altında olmayan hiçbir varlık yoktur.
Rab, tüm varlıkları yöneten, programını oluşturan ve onları programına göre olgunlaştıran, kemale ulaştıran demektir.... O, kendi zatıyla tüm kemal sıfatlarına sahip olan ve yarattıklarını gerektiği biçimde kemale ulaştıran Kâmil'dir. Mülkünde mutlak ve yegâne tasarruf sahibi olan Melik'dir...
Daha açık bir ifadeyle, Allah, tüm yarattıklannı programlayarak yönetir. Size, inancı veya inançsızlığı programlamaz. Böyle olsaydı, sorumlu tutulmazdınız. Sizi, kendi kendinizi programlayabileceğiniz bir donanımla yaratır. Yani siz, kendi kendinizi programlayabilecek bir programla programlısınız. Kaderinizi kendi kaleminizle yazarsınız. Size «kader» yazılmamıştır, ama kaderinizi yazamanız yazılmıştır.
Bilgisayar mühendisinin, bir bilgisayar tasarımlayıp yaptığını düşünün. Bu bilgisayara, hangi kapasitede ve yetenekte bir program yüklerse, bilgisayar o yetenekle ve kapasiteyle çalışır. Mühendis, beğenmediği programı bilgisayara kendisi yüklediği için, bu durumda onu suçlayamaz.
Aynı bilgisayar mühendisi, öyle bir bilgisayar tasarımlasın ki, bu bilgisayar, kendini programlayacak bir yeteneğe ve donanıma sahip olsun. Programını seçerken de, tercihinde özgür olsun. Kendi tercihi olan programla çalışsın ve çıkardığı işi sabit diskine dosyalayıp arşivlesin. İnsanın durumu işte budur. Duygu belleğine arşivlediği her neyse, ondan sadece kendisi sorumludur.
Kendi varlığıyla kaim olan ve kudretiyle tüm varlığı yaratıp ayakta tutan Kayyum' dur. Tüm yarattıklarının hitaplarını algılayan Semi'dir. Yarattıklarının her halini algılayan Basir'dir. Ve onlarla konuşan Kelim'dir. İradesini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği gibi ortaya çıkaran Mürid'dir. Yarattığı evrenlerin tek sahibi olmasından dolayı Malik-el Mülk'dür. Habir olduğu için, varlığın kendisinde olarak varlıktan haberdar olur. Gaffar olduğu için, dilediği tüm suçları bağışlar. Başlangıcı olmadığı için Evvel, sonu olmadığı için Ahir'dir. Her şeyde algılanabildiği için Zahir, ve hiçbir şeyde algılanamadığı için Batın'dır. Varis'dir, Hamid'dir, Sultan'dır...
Sıfatların hepsi, Rububiyyet mazharında tecelli etmiş-tir. Rububiyyet, tekmil sıfatların mazhârıdır. Sıfatların Arş'a İnişi mutlaka çok muhteşem olmuştur. Belki bir yıl' diz yağmuru gibi, belki de yıldızların dansı gibi olmuştur. Nur parlaklığında, belki hayal gibi süzülerek inmiştir... Belki de herbiri ayn renklerde, kendi anlamını yazarak, şekillendirerek... Herbiri; ardında oval ışık kümeleri bırakarak, kıvılcımlar saçarak, hareler oluşturarak, dans ederek... Beikİ de burda yıldız yağmuru, ışık yağmuru, nur yağmuru gibi bir şeyler olmuştur...
Arş, ilâhi bir sırla. Rahman katından inen sıfatların mekânı, anayurdu... Arş, bu soyut anlamların, nur kıvılcımları gibi kaynaştığı bir makamdır. İçice konumlandırılmış farklı boyutlarda, derin uzay boşlukları açan, açtığı boşlukları yayan, genişleten ve o boşluklarda galaksileri bir gemi gibi yüzdüren Alim'in yüce makamıdır. Arş, tüm yaşam boyutlarını kucaklayan kudretin tecelli olduğu yerdir. Sıfatlar, burda «ol!» emriyle kendi anlamını biçimlendirir ve «ol!» emriyle tekrar eski soyut anlamına döner. Arş, sonsuz düşüncenin sonsuz gücüdür.
Arş, ayrıntılı olarak, tüm sıfatların mazharı, zuhur yeridir. Evrenin boyutsal derinlikleri, sonsuzlaşan yaşam zincirleri ve birbirinden farklı zaman süreçleri, Arş'dan, «ol!» emriyle Kürsİ'ye inen bu sıfatların tecellisiyle olmuştur. Sadece «ol!» demiştir... Önce Ruh, sonra içten dışa doğru yedi evren açığa çıkmıştır. Tüm boyutlarıyla evrenin en ücra köşelerine, göklerin yedi kat derinliğine hayat ışığı indirmiş, hayat soluğu aşılamıştır.
Her şey, sıfır kütle, sıfır hacim, sonsuz yoğunluk ve sonsuz manyetik güce sahip olan muazzam düşüncenin olağanüstü hızıyla gerçekleşmiştir. Düşüncenin bir hızı yoktur aslında. Sadece «ol!» emriyle, hiç yoktan içice ev-renler, yaşam boyutları ve zaman süreçleri yaratır ve bunları «ol!» emriyle bir anda yok eder. Yaratma ve yok etme, hızı olmayan düşüncenin sonsuz hızıyla gerçekle' şir. Fakat düşük bilinç katlannda veya yüksek bilinç katlarında çalışan insanın düşünce hızıyla değil! Kozmik bilinç katında çalışan Kürsi varlıklarının düşünce hızıyla da değil! Uluhiyyet katında çalışan sonsuz düşüncenin sonsuz hızıyla!.. Evrenleri ve oralardaki yaşam boyutlarını altı günde yaratan bir düşüncenin muhteşem hızıyla!..
Abd, yani kul, «Rab» ile birlikte, hayat realiteleri olarak ön plana çıkar. Uluhiyyet yasalan, sanki bu ana damardan akar hayata. «Vahidiyyet» ve «Ehadiyyet» özellikleri, insan tarafından algılanamaz. Ama bu algılama sınırlılığından dolayı sorumlu da tutulmaz. Öğretmenlik yapan devlet başkanının, devlet başkanlığı makamına nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini, o yüksek makamda ne gibi işler yaptığını, nasıl yaptığını, çocuklann bilmeleri gerekmez. On-lardan bu istenmez zaten. Başkanın onlardan istediği tek şey, ev ödevlerini «doğru» yapmalarıdır. Ödevlerini «doğru» yapanlara «ödül» ve «yanlış» yapanlara «ceza» olduğunu, altını çizerek söyler.
Peki «doğru» nedir? Uluhiyyet yasalan... Uluhiyyet yasalan, hayata işlerlik kazandıran ve hiçbir zaman değişmeyen ilimdir. İki hidrojen atomuyla bir oksijen atomu, cıvayı değil, suyu oluşturur. Su, belli bir ısı noktasında buhar olur ve başka bir ısı noktasında buz tutar. Allah'dan başka, bu kimyayı değiştirebilecek hiçbir güç yoktur. Bilim, bu realiteye bakar ve işleyen yasalan gorebilİrse, «haa, demek böyleymiş» der ve akıp giden yaşamı ona göre düzenler. Bu realite, Uluhiyyet'in sonsuz yasalarından sadece biridir.
Hayata işlerlik kazandıran, sadece kimyasal tepkimeler mi? Elbette değil... Varlığı varlık sahnesinde tutan her şey! Fizik kanunlan... Madde boyutunda, yani içinde yaşadığınız evrende, ışığın belli bir hızı vardır. Uzay boşluğunda, manyetik alanları ortaya çıkaran yasalar vardır. Maddenin atomik yapısında fırıl fini dönen yasalar... Hücresel yapıyı oluşturan ve çalıştıran biyolojik yasalar vardır. Renk, koku, biçim realitelerini ortaya çıkaran yasalar vardır. Yoksa siz, Uluhiyyet yasalarının teker teker sayılmasını mı bekliyorsunuz? Atomdan galaksiye giden kütlesel yelpazede ve düşünceden maddeye inen yoğunluk sürecinde, Uluhiyyet yasalan işler. Başka bir şey kaldı mı? Fakat, daha önemli olan başka yasalar vardır; iradenizi böyle yönlendirdiğinizde, şu düşüncelere ulaşırsınız. Bu düşüncelere ulaştığınızda, şu duygulan üretirsiniz. O duygulan üretirseniz, kendinize zulmetmiş olursunuz. Hayır, onu istemeyin, o geçicidir. Şu daha kalıcıdır, bunu isteyin. Bunu istediğinizde, şu düşüncelere varırsınız. Bu düşünceler, sizde şu duygulan yaratır. Siz işte bu duygularla mutlu olursunuz. Kendinizi böyle kullanırsanız, kendiniz için daha hayırlı olur.
Basit bir televizyonun bile kullanma kılavuzu vardır. Bilgisayarın bir kılavuzu vardır. En basit, en mekanik bir flnnı bile, kullanma kılavuzuna bakmadan kullanamazsınız. Oysa sİ2 ne karmaşık bir varlıksınız. Kendinizi nasıl kullanacağınızı biliyor musunuz? Neyi isterseniz, hangi düşünce labirentlerine girersiniz, ordan tekrar nasıl çıkarsınız? Hangi düşünce labirentlerinde, hangi duygulan açığa çıkarırsınız? Ve o duygularla kendinize nasıl bir ortam hazırlarsınız? Hangi düşünce labirentinin sonu «nefret» duygusuna çıkar ve hangi düşünce labirentinin sonu «sevgi» duygusuna çıkar? Bunları elbette bilmiyorsunuz. Eğer bilseydiniz, peygamberler gelmezdi. Peygamberler işte bunun için gelmiştir. Onların getirdiği kitaplar da, sizin kendi kendinizi kullanma kılavuzunuzdur.
Sonsuz-sınırsız nimet sahibi olan Cemil'dir. Sonsuz mutluluğun kaynağı olan Rahim'dir... Seçtiği kullarına kendini tanıtıp, sonsuz nimetleriyle onlara cennet hayatı bağış-ladığı için Rahim'dir. Zat'mı, sıfatlarını, bu sıfatların oluştum duğu tüm tasarımları ve bu tasarımların her halini bilen Alim'dir. Sonsuz dirilik ve canlılık sahibi olmasından dolayı Hayy'dır. Sınırsız cömertlik sahibi olduğu için Kerim'dir. Kusurlan, hatalan, suçlan bağışlayan Gafur'dur. Merhametinden ve sevgisinden dolayı Rauf dur. Kullarına türlü türlü İkramlarda bulunan Vel-İkram'dır. Hannan'dır, Men-nan'dır. Ed-Daim'dir, Züt-Tavi'dir, El-Kâfi'dir...
Arş, sıfatlar deryası, anlam dağları... Arş, azametin, kudretin, ilmin resmidir. Nurdan yapılmış dev dağlar gibidir sanki... Dev dağların ulaşılmaz dorukları gibidir. Doruklarından, Rahman fezasına, bu fezanın derinliklerine, renkli ışık huzmeleri süzülür. Arş, bir ufuk gibidir sanki... Işık dağlarından oluşmuş nurlu ufuklar gibidir. Sanki tüm renklerin ve seslerin armonisiyle titreşen bir seması vardır. Sıfatlar, orda sanki ışık kıvılcımları gibidir. Ve her sıfatın bir rengi vardır sanki. «Sevgi» mutlaka beyazdır. Beyazdır mutlaka, çünkü «sevgi» tüm sıfatların anasıdır. Tüm renklerin anası da beyazdır. İşte bu yüzden, «sevgi» mutlaka beyazdır. «Hoşgörü» turuncudur belki... İlim, gül sarışıdır... Kudret, bal şansı... İrade, ayva şansıdır... Bunlar, «ol» emriyle tecelli eden hayat kıvılcımları, hayat ışıkları, hayat soluklarıdır. Hayatı derinleştiren, boyutlar açan, sonsuzlaştıran gizemli güçlerdir.
Rahman fezasının derinliklerinden, buraya mutlaka yağmur gibi nur yağmış, ilim yağmış, kudret yağmıştır. Belki birdenbire başlayan çok şiddetli yıldız sağanağı gibi olmuştur. Belki tüm sıfatlar, küçücük bir ışık kıvılcımının patlamasıyla bilinç fezasına dağılmış, bir anda, İçice evrenleri çıkarmıştır. Belki sadece «ol!» demiştir; tüm sıfatlar, bu sihirli sözün içinden fışkırıp, uzayın derin boşluklarını açmıştır.
Rab, bir şeyin olmasını dilediği zaman, «ol!» der. Bütün sihir belki bu «ol!» sözünde, belki bu gizemli emirdedir. Belki bütün sıfatlar, sayısız alemleri yaratan bu soyut bilgiler ve onların büyüleyen gücü; yapan, bozan, yıkan, yeniden yaratan gücü, sadece bu «ol!» sözünde gizlidir. Sonsuzluk, tüm boyutsal derinlikleri., zaman süreçleri ve yaşam zincirleriyle, belki de bu «ol!» sözündedir.
Arş, soyut anlamlan biçimlendiren bir makam, varlığın bilmsel tasarımını, «ol!» emriyle hayat realitesine dönüştüren yüce bir makamdır. Arş, celalidir Rabbın... Devinen, yanlan, dürülen ve sonra sakinleşip durulan celali... Varlık dağlarını eriten, akıtan, damıtan, sonra onları yeniden kurup diken kemalidir. Sonsuz alemleri yaratan ve onları dengede tutan cemalidir. Arş, alemlerin merkezi, tüm merkezlerin tek merkezidir. Rabbın nur deryası, sıfat deryası, anlam deryasidır. Arş öyle bir yerdir ki, orda hiçbir yaratığın ayak izleri ve kanat sesleri yoktur.
Yarattığı ilk Ruh'un nurundan, tüm alemleri resme--den, evrensel harflerle, varlıkların genetik senaryosunu yazandır. İçinde sayısız sıfatları taşıyan «ol!» sözü. Ulu-hiyyet fezasının sonsuz derinliklerinden, ışıklı kanatlany-la süzülüp gelmiş, Rahman'ın altında, Kürsİ'nin üstünde, Arş'ı zuhura çıkarmıştır. Sadece «ol!» demiştir... Bu gizemli söz, tüm sıfatların programını yüklenmiş ve ardında ışıklı kıvılcımlar bırakarak, derin karanlıkların içine akmış, geçtiği her yeri aydınlatarak, içice tüm evrenleri bir anda ortaya çıkarmıştır.
Varlığı meydana getirip, onlar üzerinde hükümran olan Celil'dir. Yoktan var etme kudretine sahip olan Kâdir'dir. Hükmünü tüm varlık üzerine mecbur ederek, ister istemez kabul ettiren Cebbar'dır. Sınırsız üstünlük sahibi olmasından dolayı Kebir'dir. Dilediği her şeyi ortadan kaldırdığı için, Kahhar'dır. İktidarı, tüm varlıkta geçerli olmasından dolayı Muktedir'dir. Zülcelali olduğu için, azamet ve saltanat sahibidir. Yegâne galip olan Aziz'dir. Azamet sahibi olduğu için Azim'dir. Adil'dir, Deyyan'dır, Gay-yur'dur...
Hayranlık Uyandıran Eserler
Doğa güçlerinin ortak bir amaca yönelik olarak bir-/ biriyle iletişjmlİ çalışması veya işlevsel olarak birbirini tamamlaması, yağmuru meydana getirir. Yağmur, otlan besler. Otlar, ineği besler. İnek de, sütüyle İnsanı besler. Bu iletişim zinciri, hayatla birlikte derinleşerek ve genişleyerek süreklilik kazanır. Kahvaltıda yanm litre süt iç-seniz, o gün başka bir şey yemeniz gerekmez. Sütte neler olduğunu biliyorsunuz. Yağ, süt şekeri, madensel maddeler, protein, vitaminler, enzimler, limon asidi, karotİnler, tuz, su, lesitin, karbonhidrat ve kolesterin var. Yaşamanız için gerekli olan bütün maddeler, enzimler, vitaminler, sütte tam olarak mevcuttur. Ama sizin, sütün içinde neler olduğunu ve nasıl oluştuğunu bilmenize gerek yoktur.
Bunu bilmeseniz de, süt sizi besler. Hatta sizin bu nİ-mete şükretmeniz bile sizden zorla istenmez. Şükretmeniz elbette gerekir, ama kimse sizi buna zorlamaz. Çünkü süt, tüm diğer nimetler gibi, «şükürsüz» insanları da besler. Rahmet damlaları, herkes için iner yere. Güneş, iyilerin ve kötülerin üstüne doğar. Dünya hepiniz için döner. Tohum döllenir, rüzgâr eser, deniz çalkanır ve ay parlar... Atmosfer, güneşin zararlı ışınlarını süzmeye devam eder. Bunların hepsi, mazlumlar ve zalimler için olur. Nimet, hiç kimseden esirgenmez. Bu da değişmez bir yasadır.
Oysa bir yavrunun beslenip büyüyebilmesi için, gerekli olan tüm besin maddeleri, sütün içinde, ram kemaliyle ve eksiksiz olarak mevcuttur. Bu kadar değerli ve besleyici olan bu mucizeyi elde etmeniz için, ne yapmanız gerekir? Nerdeyse hiçbir şey... İneğin önüne sadece biraz kuru ot, biraz da saman atmanız yeterlidir. O hayvan da tutar, bu kuru otun ve çöpün hatınna, içinde bazı vitaminler ve mineraller bulunan, içinde yağ ve şeker bulunan bu mucizeyi size bol bol verir. Ne verenin haberi vardır, verdiği şeyin ne olduğundan, ne alanın...
Çeşitli maddeler, osmoz yoluyla kandan süt hücrelerine geçer. Akıllara durgunluk veren, çeşitli kimyevi olaylar sonunda, çeşitli enzimlerin etkisiyle süt meydana gelir. Meydana gelen süt, ince kanallardan akarak, süt hazinesine dolar. Burdan da, yine ince kanallarla meme başının iç boşluğuna gelir. Bir litre sütün oluşması için, ineklerin memesinden tam dörtyüz litre kan .geçer.
İnsan aya çıkabildi, belki orda bir taşın üzerine oturup, karanlık boşlukta masmavi salınan dünyayı keyifle seyre-debildi. Hatta bu zevki yaşarken, belki bir de türkü mınl-dandi. Ama ineğin sütünü, ravuğun yumurtasını ve arının balını yapamazsınız. Şekeri kullanarak sahte bal yapsanız, peteği yapamazsınız. Mumu kullanarak sahte petek yapsanız, arıyı yapamazsınız. Annın tek kanadını, iğnesini da-hi yapamazsınız.
Var olan şeyleri kullanarak, bir şeyden başka bir şey çıkarabilirsiniz. Sözgelimi, elma ağacına armut aşılayabilirsiniz. Eşekle atı birleştirip, katır elde edebilirsiniz. Fakat katırın sürekliliğini sağlayamazsınız. Yoktan var edilen şeyler, sadece «kendisi» olarak kalır. Hücrelerin genetik bilgisinden kolonlanarak üretilmeye çalışılan kopyalar, adından da anlaşılacağı gibi «kopya»dır. Bir şeyi kopya edebilirsiniz, fakat hiçbir şeyi yoktan var edemezsiniz.
O varlığı ortaya çıkaran, onun hayat planıdır. Tüm hayat planlan, hayatın boyutsal realiteleri ve zaman sü' reçleri, Arş'dan, ilâhi bir emirle Kürsi'ye iner. Kozmik alıcılar, bu düşünce dalgalarını, hayal boyutuna yansıtır. Orda realitelere dönüşen bu hayat planları, kozmik belleğe kodlanır. Ordan da çıkar, içice paralel evrenleri geçerek, madde boyutuna iner.
Madde boyutuna inen düşünce, kendi frekansının en alt düzeyine inmiştir. İçerdiği soyut anlamın madde boyut görüntüsü, yani atomik yapıyla örülü kütlesi açığa çıkar. Varlığın bilgisi; atomlarını, hücrelerini, moleküllerini Örerek, varlığı ortaya çıkanr. Ortaya çıkan varlık, kaderiyle ve hikmetiyle birlikte, hayat planıyla birlikte ortaya çıkar.
Ortaya çıkan varlık, kendi frekansında akışan düşüncelerle sürekli besienir. Bu besin kesildiğinde, varlığın görüntüsü yok olur. Sürekli yapılan yayınlarla, televizyon ekranında görüntülerin sağlanması gibidir. Varlığın ölerek boyut değiştirmesi, o dalga boyunda, varlığı ortaya çıkaran düşünce dalgalannın kesilmesi ve başka boyutta herhangi bir frekansa geçerek, yayına orda devam etmesidir.
Allah, eşi ve benzeri olmayan şeyleri tasarımlar. Tasarımlanan her varlık, sadece kendini temsil eder. O bilgiyi programlayan düşünce dalgası sadece «bir tane»dir. Bir birim oluşturan sayının herhangi bir kesiri gibidir. Bu kesir, o birimde bîr tanedir. Bu dalganın titreşimi bir milim iner veya çıkarsa, andan başka bir varlık ortaya çıkar. Ama an, o dalga boyunda kendini temsil eden «tek varlık» olarak ve «benzersiz bir varlık» olarak kalmaya devam eder.
Anların bir hayat planı vardır. Onlan açığa çıkaran, bu hayat planıdır. Sürekli gelişen, evrimleşen, sürekli derinleşen hayat planlannın küçücük bir aynntısıdır. Anlann bu hayatı, madde boyutunu oluşturan hayat zincirlerinin bir halkasıdır. Aynı boyutun ara frekanslannda (aynı sayısal birimin kesirlerinde), veya nicel katmanlarda sürüp giden hayat zincirlerinin küçük bir halkasıdır.
Dişi (işçi) arılar, vızıldayarak gün ışığında kırlara çiçek tozu toplamaya çıkarlar. Bunlann arka bacaklarında, dış yüzey, hafifçe çukurlaşarak bir oyuk biçimini almıştır. Bu oyuk, onlann torbasıdır. Bu torbayla çiçek tozu taşırlar. Gövde tüylerine yapışan çiçek tozlarını, arka bacaklarında bulunan kıllarla fırçalayarak bu torbaya doldururlar. Torbada, sımsıkı-bir çiçek tozu topağı meydana gelir. Allah'ın yaşam soluğu olmasaydı eğer, bu çiçek tozu topaklarını, diğer arıların da beslenmesi için yuvaya taşımazlar' di. Onları bu sosyal dayanışmaya iten neden nedir?
Eğer Allah'ın yaşam soluğu olmasaydı, anlar, bitkileri dölleyemezdi. Çiçekler arasında dolaşırken, erkek çiçeklerden aldıkları çiçek tozlannı dişi çiçeklere taşıyarak, onların döllenmesine ve üremesine yardımcı olamazlardı. Bunu yaparak, gelecek kuşaklar için besin maddesi üretemezlerdi.
Arının hazırladığı petekler çift yüzlüdür. Her iki yüzünde de yüzlerce hücre bulunur. Bu petekler, sağlamlık ve hafiflik bakımından birer harikadır. Çok hafif olmaları' na karşın, kendi ağırlıklarının otuz katını taşıyabilecek kadar dayanıklı ve sağlamdır. Çok ince balmumundan yapılan petek hücreleri, düzgün altıgenler biçimindedir. Altıgen prizma, dışardan gelen zorlama ve darbelere karşı en dayanıklı biçimdir. Bu hücreleri, altıgen yerine daire şek' linde yapmazlar.
Petek hücrelerini, altıgen prizma yerine daire şeklinde yapsalardı, hücreler arasında kullanılmayan boşluklar kalırdı. Kare şeklinde yapsalardı, dış darbelere karşı dayanıksız olurdu. Gizli bir ses, onlara sanki petek hücrelerini altıgen prizma şeklinde yapmalarını emreder ve eğer kare şeklinde yaparlarsa, dış darbelere karşı dayanıksız olacağını fısıldar.
İşçi arıların, balozu toplama yöntemleri, çiçek tozu toplama yöntemlerinden daha ilginçtir. Çiçeklerden emdikleri balozunu, «bal kursağı» denen özel bir kesede, hiç sindirmeden biriktirirler. Yuvaya döndüklerinde, balozu' nü kusarak ağızlarından dışarı çikanrlar ve bal üretimi için depolarda saklarlar.
Arılar, peteklerin içini rasgele değil, belli bir düzene göre doldururlar. Peteğin tepesinde bir yay oluştururlar ve iki kenardan yanya kadar inen hücreleri balla doldururlar. Bu bal hücrelerinin altında bulunan birkaç sıra petek hücresine de, çiçek tozu yerleştirirler. Peteğin orta ve alt bölümlerinde bulunan hücreler ise, kraliyet sarayı olarak kullanılır. Sarayın bu özel odacıklan, sadece kraliçeye aittir. Onun beslenmesi ve bakımı bu odacıklarda yapılır. Kraliçenin yumurtaları, işçi anlar tarafından, bu odacıklara taşınır.
Dişi arılardan daha iri yapılı ve kocaman gözlü olan erkek arıların tek görevi, oğul verme zamanında, genç kraliçeyi döllemektir. Aylardan beri bu anı bekleyen erkek arılar, zamanı geldiğinde, kraliçeyle birlikte «zifaf uçuşuna çıkarlar. Uçuş sırasında, çeşitli tonlarda vızıldaşa-rak, belki de anlamadığınız bir dilde romantik şarkılar söyleyerek, havada defalarca çiftleşirler.
Yaz sonunda bu görevlerini yerine getiren erkek arılar, dişi arılar tarafından, yuvadan veya kovandan atılırlar. Erkek anlar, dişi işçi anların bakımıyla yaşamaya alışkın oldukları için, çok geçmeden açlıktan ölürler. Erkek anların kaderi budur. Onlar belki de güzel kraliçeyle çiftleşmenin bedelini böyle öderler.
Döllenmemiş yumurtadan erkek arı çıkar. Bu nedenle, yaşlı kraliçe, döllenmiş yumurtaların yanısıra, döllenmemiş yumurtalar da çıkararak, bir sonraki kuşağın genç kraliçesini dölleyecek olan erkek arılan da dünyaya getirir. Bu frekansta, arıların yaşadığı dalga boyunda, hayatın sürekliliği işte böyle sağlanır.
Bir işçi arı, erişkin duruma gelip, petekteki hücresinden dışarı çıktığında, kovanda onu bekleyen pek çok iş vardır. Uç hafta boyunca petek gözlerinin bakımını ve temizliğini üstlenirler. Bu, onların hizmetçiliğidir. Ardından, kraliçenin bıraktığı yumurtalardan yeni çıkan larvaların beslenmesine yardımcı olurlar. Bu da, onların bakıcılığı, ya da dadılığıdır. Daha sonra, balmumu üretimine başlarlar ve onunla yeni petek hücreleri hazırlarlar. Bu ise, onların sanayi işçiliğidir. Üçüncü haftanın sonunda, İlk kez kovandan dışarı çıkarılarak, çiçek tozu ve balözü toplamaya gönderilirler. Bu da, onların ırgatlığı ya da tarım işçiliğidir. Fakat bütün bunları yaparken, kovandaki işlerini, yani kanatlarını yelpaze gibi sallayarak, kraliyet sarayını serinletme görevini de aksatmamalan gerekir. Peki bu nedir? Bu da, onların cariyeliği...
Arılar arasında, sadece dışarda ya da kovanda çalışan işçi ayrımı yoktur. Hangi iş yapılacaksa, bütün anlar, hiç itiraz etmeden yaparlar. Gerekirse tarım işçiliği yaparlar. Eğer gerekiyorsa, petek gözelerinde çocuk bakıcılığı yaparlar. Gerektiğinde saraya çıkıp, kraliçeye cariyelik veya hizmetçilik yaparlar, gerektiğinde sanayi sitelerine inip, petek üretiminde çalışırlar.
Balözü veya çiçek tozu toplama mevsimi geldiğinde, işe toplu olarak çıkmazlar, önce bir işçi an gönderirler, öncü olarak işe çıkan bu işçi arı, balözü veya çiçek tozu toplayabileceği bir yer, sözgelimi bir çiçek tarlası bulduğunda, taşıyabileceği kadar balozunu ya da çiçek tozunu alır ve sevinçle yuvaya döner. Yuvaya döndüğünde, diğer işçilere bu kaynağın yerini dansla bildirir. Bu danslı gösteriler, anlann hasat bayramı, ya da hasat şenliğidir. Hasat şenliğinde büyük bir halka olurlar ve ortada dans eden anyı keyifle izlerler.
Öncü an, peteğin üstünde önce sağa doğru bir daire ve sonra sola doğru bir daire çizer. Bir kere de peteğin üstünde düz uçar. Sonra kuyruğunu hızlıca çırpar, öncü arının yaptığı bu çember dansı, besin kaynağının, kovana olan uzaklığını anlatır. Düz uçuştan sonra kuyruğunu sallaması ise, besin kaynağının yönünü anlatır. Bu düz uçuş, eğer aşağıdan yukan doğru olmuşsa, güneşe doğru uçulacak demefttir. Yukandan aşağı doğru olmuşsa, güneşe ters yönde uçulacak demektir. Çiçek tarlası uzaksa, öncü an, karın bölümünü sallaya-rak, peteğin Üstünde çember değil, sekiz çizecek biçimde uçar. Öncü annın bu dansını, diğer işçi anlar büyük bir dik-katle izlerler. Sekiz çizerken hangi yöne doğru uçtuğuna, karnını kaç kez salladığına bakarlar. Daha tecrübeli olan ihtiyar işçiler, «hımm, ben bu çiçek tarlasının yerini anladım» diyerek, bilgiç bilgiç başlannı sallarlar. Böylece besin kaynağının yerini, uzaklık ve yön olarak saptamış olurlar.
Hava bulutluysa, güneş görünmüyorsa, bu arı dansı bir işe yarar mı? Havanın kapalı olması, arı dansını hiç etkilemez. Anları yaratan büyük kudret, onlara öyle mükemmel bir görme, özelliği vermiştir ki, onların gözlerini, «ultraviole» olarak bilinen morötesi ışınlara karşı duyarlı yaratmıştır. Onlar, bu çok özel görme yeteneklerinden dolayı, İnsana pek parlak görünmeyen renkleri bile daha parlak görürler. Bu özellik, onlara, bulutların ardındaki güneşi görmelerini de sağlar.
Yumurtalar, üç günden sonra çatlayarak açılır. İçinden, gözsüz ve bacaksız larvalar çıkar. Larvaların hepsi, ilk Üç-dört gün, hizmetçi anların yutakaltı bezlerinden salgılanan, vitamin ve proteince zengin, «kraliyet peltesi» adı verilen ansütüyle beslenir ve hızla büyürler. Bu beslenme devresinden sonra, larvalar, çiçek tozuyla karıştırılmış bal yerler. Bu bal-polen karışımına, «arı maması» denir. Arı maması, dadı arıların midelerinde kısmen sindirildikten sonra, yemeleri için larvaların yanına bırakılır. Larvaların çoğu, bal ve polen karışımı an mamasiyla beslenirken, birkaç tanesi ansütüyle beslenir. İşte bu beslenme farkı, larvanın gelişiminde olağanüstü bir değişiklik yapar. Bal ve polen kanştmı arı mamasıyla beslenen larvalardan, işçi ya da erkek arılar çıkarken, arı sütüyle beslenen dişi larvalardan, kraliçe anlar çıkar.
Bu kraliçe adaylarından biri, işçi arılan peşine takarak, diğer kraliçe adaylarını teker teker öldürmeye başlar. Rakipsiz kalan genç kraliçe adayı, tahtına oturmak üzere kraliyet sarayına yönelir. Bu genç kraliçenin ve onun peşine takılan işçi arıların öldürücü iğnelerine hedef olmak istemeyen eski kraliçe, tacını ve tahtını bırakarak, onbİn kadar işçi arıyla birlikte kovandan ayrılır. Kraliçe ve yandaşları, yeni bir koloni oluşturmak üzere, yürekleri burkan acıklı vızıltılarla uçup giderler.
Başka bir yaşam planında, bu planın çeşitli frekanslarında kuş türleri vardır. Eğer Allah'ın yaşam soluğu olmasaydı, kuşlar, son model cihazlarla donatılmış pilotlardan daha üstün yön bulma yeteneklerine sahip olamazlardı. Kuşlar, basit av hayvanları değildir. Düşük bilinç katlarından bakıyorsanız, öyledir. Kuşlar, güney yarımküreden kalkıp, binlerce kilometrelik hava yolunu haritasız ve pusulasiz katederek, kuzey yarımküreye hiç şaşırmadan varan, kışı orda geçirdikten sonra tekrar dönüş yolculuğuna çıkan ve ayrıldıkları ağaca, hatta bazen uçuşa kalktıkları aynı dala konan varlıklardır.
Bunlann sindirim sistemi de, diğer hayvanlardan oldukça farklıdır. Kuşlarda, «kursak» adı verilen bir torba bulunur. Alınan besinler önce burda depolanır. Havada uçarken acıkırlarsa, kursaklanndan bir miktar besini midelerine aktanrlar. Böylece, havada enerji takviyesi yapmış olurlar. Mideye inen besin maddesinin sindirimi, diğer hayvanlarda olduğu gibi saatleri veya günleri almaz. Kursaktan mideye İnen besin maddesi, kursakta zaten iyice yumuşadığı için, kolayca sindi-rilir ve posa dışan bırakılır. Ve böylece, uçuş sırasında, posa-nın gereksiz ağırlığından da kurtulmuş olurlar.
Uçuş sırasında yapılan kanat hareketleri, göğüs kemik' lerinin açılıp kapanmasına neden olur. Körük gibi açılıp kapanan göğüs kemikleri, hava keselerine basınç yapar. Bu basınç sonucu, akciğerlere hava pompalanır. Dîğer hayvanlara göre daha kolay ve daha hızlı çalışan bu solunum sistemi, aynı zamanda, kaval gibi içi boş, olan uzun kemikleri de havayla doldurur. Kemiklerin içi, kuşa hafiflik kazandıracak biçimde, ilik yerine havayla doludur.
Kemiklerin, ilik yerine havayla dolu olmasının başka nedenleri de vardır. Uçuş yüksekliğinde hava molekülleri seyrek olduğu için, kemiklerine depoladıkları bu yedek havayı kullanırlar. Bu hava, aynı zamanda, besinlerin oksijen tarafından çabuk yakılmasını ve gerekli yüksek enerjinin havada takviyesini sağlar.
Küçük kuşlardan kartallara vanncaya kadar, binlerce kuş türü, her yıl, üreme ve kışlama bölgeleri arasında, yaklaşık dörtbin kilometrelik uzun yolculuklar yaparlar. Kuzey yanmkürede yumurtlayan göçmen kuşlar, her sonbaharda, güney yarımküreye doğru göçerler. Kışı orda geçirdikten sonra, ilkbaharın başlamasıyla, güneyden kalkıp, tekrar kuzeye dönüş göçüne başlarlar.
Küçük ötücü kuşlar, göç için gerekli enerjiyi, bu uzun yolculuğa çıkmadan önce depoladıklan yağdan sağlarlar. Bu yağ, onlann adeta yakıt tankıdır. Göçten önce bazılan-nın ağırlığı nerdeyse İki katına çıkar. Sekiz gram yağa sahip olan bir bülbül, bu yakıtla, üçbin kilometre uçabilir. Bu yakıtla bülbül, Almanya'dan Türkiye'ye rahatlıkla uçabilir.
Yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar ve pelikanlar gibi iri yapılı kuşlar, bedenlerinin büyüklüğü nedeniyle yağ depola-yamazlar. Ama bunlara, en az yakıtla, en uzun hedefe ulaşma ilmi öğretilmiştir. Bunlar, göç yolculuklannda, hava katmanlannın güneşle ısınması sonucu yükselen ve «termal» adı verilen hava kitlelerini kullanırlar. Geniş kanatlarını kullanarak, bir termal yardımıyla yükselir ve öbür termale ulaşırlar. Termalden termale süzülerek, az bir enerjiyle uzun yol alırlar. Onlar, denizlerin üzerinde bu termallerin olmadığını da bilirler. Bu nedenle, yollannı uzatmak pahasına, karalann üzerinden uçarak hedefe va-nrlar.
insan bilimle tanışmadan önce, mağara kovuklarında ilkel bir yaşam sürerken, kuşlar bu termalleri kullanmasını biliyorlardı. İnsanın, evrimleşerek, aşamalı olarak ulaştığı bilime, kuşlar, taa yaratılışın başlangıcından beri sahiptiler. Bu bilgilere nasıl ulaştılar? Hava termallerini kullan-jrıak için, sivil havacılık kursları mı aldılar?
Sürünün önünde giden kuşlar, kanat çırpmalanyia bir hava akımı yaratırlar. Bu hava akmından dolayı, arkada giden kuşların uçuşları daha kolaydır. Çok az bir enerjiyle uçtukları için, pek yorulmazlar. Bu nedenle, yolculuk sırasında, önde giden kuşlar yorulduğunda, nöbeti arkadaki kuşlara bırakırlar. Önde giden kuşlar yavaşladığında, arkadaki kuşlar, nöbetin kendilerine geldiğini anlarlar ve hızlanarak öne geçerler.
Göç mevsimi geldiğinde, ilâhi bir sırla, bu kuşların biyolojik saatleri tınlamaya başlar. En modern bilgisayarlardan daha karmaşık bir yapıya sahip olan bu sevimli var' Jıklar, göç emrine itirazsız boyun eğerler. Eski yerlerine döndüklerinde, çoğu zaman, ayrıldıkları ağaca, hatta uçu-Şa kalktıkları aynı dala konarlar.
Kuzey kutbundan kalkan bir kuşun, elinde bir haritası ve pusulası yoktur. Binlerce kilometreyi katederek, hedefe varmasını ve tekrar aynı yere dönmesini, bilimsel ola-rak, «kalıtım bilgileri» diye açıklayabilirsiniz. Bu bilgiler acaba buğday tarlasında mı yetişiyor? İnsanların yıllarca üniversiteye giderek öğrendikleri uçuş bilgilerine bunlar nasıl sahip oldular? Gagalarıyla tarlalardan «bilgi» mi topladılar?
Kuşu açığa çıkaran düşünce frekanslarının alt düzeylerinde, kemirgen Özellikleri gösteren yaraslar, üst düzeylerinde ise, memeli hayvan özellikleri gösteren devekuşu vardır. Kuşların diğer bir ucu da, nerdeyse balıklaşmış, hatta suda balıktan daha seri hareket edebilen penguenlere kadar uzanır.
Böceği ortaya çıkaran düşünce frekanslarının küçük bir halkasında da karıncalar vardır. Bu küçük yaratıklar, düzenli bir hayat programına sahiptir. İnsanlar gibi onlar da tarımcılık ve hayvancılık yaparlar. Avcıları, askerleri, çobanları, İşçileri, köleleri, kraliçeleri vardır. Onlar da tıpkı sizin gibi küçük köylerde veya büyük kentlerde yaşarlar. Yerler, içerler, sizin gibi selamlaşırlar, ambarlannda yiyecek saklarlar. Onların da tıpkı sizler gibi sosyal bir hayatları vardır.
Kolonide yaşayan karınca sayısı, birkaç yüz civarında olabileceği gibi, yüzbinleri de aşabilir. İlkel kabile yaşantıları, küçük köy birimleri veya büyük kent merkezleri vardır. Yuva, tamamen veya kısmen toprağın altındadır. Bu yuva, bazen bir ağacın yarığı, bazen de bir kayanın kovuğudur.
Kanncalann bir kısmı tarımcılıkla uğraşır. Tarımcılıkla uğraşan karınca toplulukları arasında, mesela mantar yetiştirenler vardır. İri yapılı, hızlı koşan ve çok güçlü çeneleri olan bahçıvan kanncalar, bu güçlü çenelerini bir testere gibi kullanarak, yaprak kesiminde çalışırlar. Kestikleri bu yapraklan ko-şaradım yuvaya taşırlar. Bahçıvan kanncalann kesip getirdiği bu yapraklar, yuvada çalışan tanm işçileri tarafından çiğnenerek hamur haline getirilir ve yuvanın tabanına serilerek çürümeye bırakılır. Hasat mevsimi geldiğinde, çürümüş yapraklar üzerinde bol miktarda mantar yetişmeye başlar.
Tarımcılıkla uğraşan başka kannca toplulukları da, yt> vaya buğday taşırlar. Yuvaya doğru birkaç santimetre genişliğinde ve otuz metreye varan uzunlukta, otlardan arın' dınlmış yollar açarlar. Tohumlan bu yollardan yuvaya ta-şırlar. Yuvaya taşınan tohumların kabuğu, yuvadaki işçiler tarafından soyularak dışan atılır.
Bahara doğru, yuvada filizlenmeye başlayan bu tohumlan, filizlenmemesi için yuvadan dışan çıkarırlar. Çenelerini kullanarak, genişçe bir alanın otunu temizlerler. Böylece, kendilerine bir harmanyeri açmış olurlar. Yuvadan çıkardıkları tohumlan, otlardan arındırılmış, olan bu harmanyerine serip, bahar güneşi altında kuruturlar. Kuruyan tohumlan tekrar yuvaya taşırlar.
Karıncalar n bir kısmı da, askerlik mesleğiyle uğraşır. Kırmızı renkli, iri yapılı ve kıvnk çeneli olan bu kanncalann tek işi, haramiliktir. Bu haydutların hepsi de, asker olarak doğarlar ve bu nedenle besin toplayamazlar ve yavru ka^ nncalara bakamazlar. Bu karıncalar, bazı küçük yapılı ka' rmca türlerinin yuvalanna planlı bir şekilde saldınlar dü-zenleyerek, kraliçenin koza ve larvalarını çalarlar. Bu yağ^ malama sırasında direnen küçük işçi kanncalar olursa, onları hemen öldürürler. Yuvalanna taşıdıklan kozalardan çıkan küçük kanncaları köle olarak kullanırlar. Çalınmış ko-zalardan çıkan bu küçük karıncalar, asker karıncaların bütün işlerini üstlenen birer köledir artık. Kendi yuvaları yakında bile olsa, asker karıncaların kolonisinden ayrılamaz ve esir kampından dışarı çıkamazlar. Bu küçük kanncalar, bütün Ömürlerini, askeri kışlada esir olarak geçirirler.
Bu haydut kanncalann, ustalıkla uyguladıklan başka yöntemler de vardır. Asker kannca, kendine ve kolonide bulunan yavrulara bakamadığı için, bir kara kannca kolonisinde darbe yapmayı planlar. Bunu denemeye giriştiğinde, kara kanncalar arasında, bu haksız darbe girişimine muhalif bazı işçi kanncalar olursa, önce onlan öldürür. Ve sonra sıra koloninin kraliçesine gelir. Kraliçeyi de öldürebilirse, planladığı darbe girişimini başanyla gerçekleştirmiş olur. Onun kurulu tahtına oturarak, koloninin başına geçer. Ve artık yan gelip yatar, ömrünün sonuna kadar, zenci kanncalar tarafından beslenir.
Kanncalar arasında yerleşik olmayan göçmen topluluklar da vardır. Diğerlerinde olduğu gibi bunların yerleşik bir hayatları yoktur. Bunlar, çok büyük sürüler halinde göç ederler. Göç sırasında, bitki ve hayvan ayrımı yapmadan. Önlerine çıkan her canlının canına okuyarak, yollarına devam ederler. Her şey, hiç istisnasız, onlann kurbanı olabilir. Kaçmayı başaramayan yaralı bir ceylan, anti-loplann korkulu rüyası olan yaralı bir timsah, hatta hay-vanlar aleminin kralı sayılan yaralı bir aslan, bu göçmen kanncalann talihsiz kurbanlan olabilir.
Kanncalann hayvancılıkla uğraşanları da vardır. Bu kanncalar resmen hayvancılık yaparlar. Yani sizin anlayacağınız, geçimlerini hayvancılıkla sağlarlar. Bu kanncalar, yaprak bitterinin «bal» diye adlandmlan tatlı sindirim artıklarını çok severler. Bitki özsuyuyla beslenen yaprakbitlerinİn sindirim artıkları, yüksek oranda şekerli madde içerdiği için, «bal» diye adlandmlmıştır. Kanncalar, yaprakbitlerini dürtükleyerek, ondan daha çok bal almaya çalışırlar ve çıkan sıvıyı emerler.
Hayvancılıkla uğraşan bu karıncaların, çok sevdikleri bu balı, özel yöntemlerle elde etmeleri, hayret verici bir durumdur. Bunlar, bal bulma işini rastlantıya bırakmazlar. Çoban karıncalar, yaprakbitlerini evcil bir böcek haline getirirler. Yaprakbitlerini ve onların yumurtalarını yuvaya taşıyıp, kış boyunca onların bakımını üstlenirler. Altfannı temizleyip, tımarlarını yaparlar. Yuvaya yaprak taşıyarak, onları beslerler.
Bahar geldiğinde, çoban karıncalar, bu yaprakbitlerini dışarı çıkarırlar ve onları beslenebilecekleri bitkilerin üzerine bırakırlar. Bir bitkinin yaprağına yapışarak beslenen yaprak biti eri, her an, çoban karıncaların gözetimi ve denetimi altındadır. Özsuyu emilen bitki yaprağı ölürse, ço' ban karıncalar, yaprakbitlerini başka bir yaprağa taşırlar. Yaprakbiilerinin beslendiği bitkiye, eğer bir uğurböceği gelecek olursa, çoban karıncalar paniğe kapılırlar ve aceleyle yaprak bitlerinin yerlerini değiştirerek, onları saklamaya ve korumaya çalışırlar. Çünkü, bir uğurböceği, saatte otuz kadar yaprakbitini yiyebilir. Bu, çoban karıncalar İçin tam bir felaket sayılır.
Meksika çöllerinde hayvancılıkla uğraşan bu karıncalar, çok iyi beslendikleri için, diğer karınca türlerine göre daha şişmandır. Hatta bunların obez olanları bile vardır. Bunlar, gövdelerinde o kadar çok bal stoku yaparlar ki, sonunda bir nohut tanesi gibi şişer ve yuvarlaklaşırlar.
Aynı boyut içinde, farklı yaşam zincirleri oluşturan hayat realiteleri vardır. Bunlar, farklı yaşam boyutları değil, ama aynı boyutun nicel frekanslarında ortaya çıkmış hayat planlarıdır. Damarlı bitkilerden, mantarlara, yosunlara kadar inen yelpazede, yüzbinlerce bitki türü yaşamaktadır. Bitkiyi oluşturan düşünce frekanslarının merkezinde, fotosentez yapma özelliği olan ağaçlar vardır. Bu frekansın, cansız maddeye doğru inen alt düzeylerinde ise, fotosentez yapma özelliği olmayan, damarsız ve köksüz su yosunlan veya kaya yosunlan bulunmaktadır. Hayvana doğru çıkan üst düzeylerinde ise, asalak bitkilerden, bo-cek yiyen etçil bitkilere kadar uzanan bir yelpaze vardır.
Hayvanı oluşturan düşünce frekanslarının alt düzeylerinde, nerdeyse bitki özelliği gösteren hareketsiz mercanlar ve süngerler varken, üst düzeylerinde, zekâsı ve se-vimliliğiyle insana benzeyen ve insanla iletişim kurabilen yunuslar vardır. Bu sevimli yaratıklar, insanın yayınladığı düşünce dalgalarını algılayarak -ki bu hayvanlar aleminde en yüksek algıdır, okyanusun derinliklerinden süzülüp gelirler ve o düşünce dalgalannı yayınlayan insanı bularak, onunla dostluk kurarlar, insanın yayınladığı düşünce dalgalan, aslında yunusa göre yüksek frekanslıdır, fakat onlar bu yüksek düşünce dalgalannı algılayabilen istisna varlıklardır ve bu nedenle hayvanlar aleminin en yüksek bilinç düzeyinde yaşarlar.
Köpek nasıl koku dalgalarıyla iletişim kurabiliyorsa, dostunu ve düşmanını nasıl koklayarak tanıyabiliyor ve sahibini nasıl koklayarak tanıyabİliyorsa, yunuslar da, aynı şekilde, koku dalgalanyla değil, ama düşünce dalgalanyla iletişim kurabilen, hayvanlar aleminin en zeki ve en se-vimli varlıklarıdır.
Madde boyutunu oluşturan düşünce frekanslarının en üst düzeyinde insan açığa çıkmıştır. Fakat, insanı açığa çv karan düşünce frekanslarının da, nicel birikimleri ve nitel boyutları vardır. İnsanda ortaya çıkan bilinç katlan, bu frekans farklılıklarından doğmuştur.
Perdeli Kişilik Düzeyleri
İt düzeylerden üst düzeylere doğru gelişim süre-nde, bilincin yedi merkezi vardır. Bunları içice halkalar şeklinde düşünecek olursanız, birinci bilinç merkezinde yaşayan ve hayata bu merkezden bakan insan, en içteki dar halkanın ortasındadır. Bunu farkettiğinde. İçten dışa doğru halkalarını kaldıracak ve üst bilinç katlan-na doğru bir yönelişe geçecektir. Bu gelişim sürecinde, bakış açısının değiştiğini ve hareket alanının genişlediğini görecektir. Eskiden Önem verdiği nesneler onun için artık önemsiz olmaya başlayacak; eğilimlerinde ve isteklerinde açık bir farklılık gözlemleyecektir. Arzuları değiştikçe, algıladığı düşünce dalgalan da değişmeye başlayacaktır. Daha yüksek titreşimli düşünce daigalannı algılayacak ve o düşünce dalgalarının frekansında pozitif enerjiler (olumlu duygular) Üretmeye başlayacaktır. Bu pozitif enerjiler, onun duygu belleğine kodlanarak, onu pozitif ortamlara (cennetlere) çekecektir.
Birinci bilinç katında, insan, kendini hücresel molekü-ler yapıdan ibaret sandığı için, bedene yönelik çalışmalar yapar. İnsanı kuşatan en dar halka budur. Bu insanın ortamını, Tasavvuf, «benlik zindanı» diye adlandırmıştır. Gerçekten de, tam bîr zindan gibidir. Bu bilinç düzeyindeki insanın en iyi bildiği şey; yemek, içmek ve barınak sahibi olmaktır. Bu bilinç katı, insanı, «dünyadan yeterince alma» savaşına sokar. O İnsan, artık bu anlamsız savaşın bağımlısı olur. Bağımlılık kazandıkça, «dünyadan yeterin-ce alma» savaşı zamanla hızlanır ve giderek «daha çok alma» savaşına dönüşür. Bu «daha fazla»lann sonu hiç gelmez ve bir kısır döngü başlar. Bu insan, sanki ne yaptığının farkında değildir. Kendi dramını bilinçsizce oynar. İnsanlara ve nesnelere karşı tepkisi mekaniktir. Tasavvuf da, bu bilinç düzeyi, «emmare nefs» olarak adlandırılmıştır.
Bedenin doğasıyla ilgili gereksinimler, kuşkusuz her insanı yakından ilgilendiren bir konudur; ama sizin bunlara nasıl yaklaştığınız Önemlidir. Frekansınızı belirleyecek olan, bu bakış açınızdır. Bu gereksinimleri, hayatın «kendisi» olarak mı, yoksa hayatın «ayrıntısı» olarak mı görüyorsunuz? Size gelen bu düşünce dalgalarından hangisini yakalayıp değerlendiriyorsunuz? Bunlann ikisi de bakış açısıdır. Siz eğer bedenin doğasıyla ilgili gereksinimleri, hayatınızın tek amacı haline getirirseniz, onlar sizin etrafınızda görünmeyen duvarlar oluşturur ve siz bu görünmeyen duvarlarla perdelenirsiniz. Bu duvarlar, algılama kapasitenizi sınırlar. Hatta tamamen yok eder.
Birinci bilinç katında yaşayan insan, bu gereksinimlere saplanıp kalmış, kendini tamamen buna odaklarnıştır. Bu gereksinimleri, hayatının tek amacı haline getirmiştir. Yaşamak için onlan değil, sanki onlar için yaşamı kullanmaktadır. Yaşam, «sahip olmak» için bir araçtır sanki. Eğer birine, «bugüne kadar neyin sahibi oldun?» diyorsa, onun yoksulluğunu kasdederek, aklısıra ona hakaret ediyordur. Bu insanın hayatta işitebileceği en «ağır» söz, biraz önce başkası için kolayca sarfettiği bu sözdür. Herhangi birinden bu «ağır» sözü işitme korkusu, onun «sahiplenme» tutkusunu daha da tetikler.
Bedene yönelik ihtiyaçlar, yaşamının odak noktasını oluşturduğu için, bu merkezde yaşayan insana «emmare nefs» denmiştir. İnsanı sürekli yönlendiren, sürekli dürten, dürtükfeyen, dürtüsel davranış kalıplarını ortaya çıkaran düşük bir merkezdir. Bunları yaparken, emirlere ve yasaklara hiç aldırış etmez. Bataklığa kolayca düşebilir. Bedenin emirlerine, itirazsız, koşulsuz teslim olmuştur. Bu bilinç merkezi, insana sürekli emirler veren ve insanı yük hayvanı gibi kullanan bir merkezdir. İşte bunun için, bu bilinç düzeyine, «emreden» anlamında, «emmare nefs» denmiştir.
Oysa bedenin güvenliğiyle ilgili temel gereksinimler, çok sıradan gereksinimlerdir. Hayatın küçük ayrıntılarıdır. İnsan eğer ona hayatın küçük bir ayrıntısı olarak değil, hayatın kendisi olarak yaklaşırsa, bu nesnelere odaklanır. Onları hayatının merkezine koyar ve ömrü boyunca onların etrafında döner. Sorun aslında bu nesnelerde değil, onlara bakış açısındadır. Onlara bakış açısını belirleyen, sahip olduğu bilinç katıdır. O bilinç katını açığa çıkaran da, eğilimleridir. Bu eğilimler, o bilinç katında döllenir, filizlenir, derinlere kök salar. Bu şeytan labirentinin sadece tek çıkış kapısı vardır; eğilimlerinizi değiştirerek, üst bilinç katlarına sıçrayacaksınız.
Bu İnsan, hayatta her şeyi bırakmış, sadece yiyecek, içecek ve barınak gibi kişisel güvenliğiyle ilgili nesnelere yönelmiştir. İstedikçe almış, aldıkça daha çok istemiştir. Fakat buna rağmen kendini güvende hissedememiştir. Sürekli olarak, geleceğiyle ilgili derin endişeler ve korku-lar üretmiş, bu duyguların bombardımanı altında, mutsuz ve tedirgin bir yaşam sürmüştür. Gittikçe daha çok sorun üretmeye başlamış ve ürettiği sorunların içinden çıkamaz hale gelmiştir. Sanki bir girdaba kapılmış gibidir. Sanki hayat sonsuz akışını sürdürürken, o insan, takılıp kaldığı yer-de dönmektedir. Sankİ baktığı halde görmemiş ve işittiği halde duymamıştır. Belki de bu nedenle, sürekli aç ve doyumsuz kalmıştır. Herkesten çok yediği halde aç kalmış, tikabasa doyduğu halde doyumsuz kalmıştır.
Algılaması kısıtlı, dünyası dardır. Ama bunun ayırdında değildir. Ayırdında olsa zaten ordan çıkmaya çalışacaktır. Karanlık bir odada oturan kör bir insan gibidir. Penceresi perdelidir. Ama perdeleri açıp, odasını aydınlatma gereği duymaz. Çünkü perdelerin ayırdında değildir. Perdeli oldu-ğunu bilse, zaten sorunu çözmeye başlayacaktır. Yaşadığı bilinç katından kurtulabilmesi için, hangi bilinç katında oldu-ğunu ve nelerle kuşatılı olduğunu bilmesi gerekmektedir.
Bu insanın «sahip» olduğu en kuvvetli duygu, «sahiplen' me» duygusudur. Bu duygu, onda öylesine güçlenmiştir ki, istediği «her şeyin sahibi» olmuş, fakat nedense sadece «kendisinin sahibi» olamamış, bedenine söz geçirememişti.
Bilgi, bu düzeyde yaşayan insan için, pek bir şey ifade etmez. Bilginin derinliklerine ve ayrıntılarına girmek yerine, yüzeyde kalmayı tercih eder. İşte bu nedenle, ibadeti taklit yolludur. İbadetin inceliklerini, ayrıntılarını ve hikmetlerini anlayamaz. Fakat, onun taklit yollu ibadete yönelmesi bile bir başarıdır.
Genellikle suya sabuna dokunmaz. Fakat dokunacak olsa, dokunduğu her şeyi kirletir. Mensup olduğu grubun bakış açısını tam olarak yansıtamaz. Temsil ettiği dini veya ideolojiyi yanlış algıladığı için, yanlış yansıtır. Bu tür yaklaşımlar aslında onun için lüksdür, gereksizdir. Kendi kabuğunda yaşamayı tercih eder.
Bütünü kavrayamadığı için; fanatik yaklaşımlar, bölücülük, ırkçılık, ayrımcılık gibi dar görüşler bile onu aşar. Oysa bu yaklaşımlar, zihinsel boyutların geneli düşünüldüğünde, sonsuzlukta yaşadıkları halde, kendilerini daracık bir odaya hapseden kişilerin yaklaşımıdır. Ama bu yaklaşım bile bu insanı aşar. Onun daracık dünyası, sadece bedenin doğası ve barınakla sınırlıdır.
Birinci bilinç düzeyi, beden doğasıyla ilgili saplantıların yetiştiği ve kuvvetlendiği bir bataklıktır. Başlangıçta zararsız gibi görünen «sahiplenme» arzusu gittikçe kuvvetlenir ve negatif duygular Üretmeye başlar. İnsan, neye sahip olmak istediğini ve niçin sahip olmak istediğini sorgulamadan dürtüsel bir davranış sergilerse, bu bilinç katı; rekabet, öfke, kin, kıskançlık, cimrilik, cahillik, yalan, dedikodu, İftira ve buna benzer daha bir yığın negatif duyguların yatağı olur.
İnsan, kendini nasıl programlarsa öyle olur. Ve bu prog-ram, onun frekansını açığa çıkanr. Sonra bu frekansına uygun düşünce dalgalannı kendine çeker, ibadetler ve dualar bunun içindir. Birinci bilinç katında yaşayan biri, bedenin doğasıyla sınırlanmış bile olsa, ibadete yöneldi' ğinde, dualarında «zihin açıklığı» ve «huzur» istediğinde, bu yüksek enerji dalgalarını kendine çeker. İbadetler ve dualar, yüksek titreşimli düşünce dalgalarına ulaşmak İçin, insanın, kendini üst bilinç katlarına programlamasın^ dan başka bir şey değildir. Hazreti İsa'nın (as), «ne isterseniz, size o verilecektir» sözü, bunu anlatır.
Birinci bilinç merkezi, bir insanın düşebileceği en alt merkezdir. Bunun altında, «hayvani nefs» olarak adlandı-rılan bir merkez daha vardır. Yemek ve içmek uğruna; çalmaktan, yaralamaktan, hatta öldürmekten bile çekinmez. Birinin kolunda altın bilezikler varsa, o bilezikler için, onun kolunu kökünden kesip götürebilir. Birinin boğazında altın kolye varsa, o kolye için, onun boğazını hiç düşünmeden kesebilir. Ölünün ağzında altın dişler olduğunu bilse, hiç düşünmeden mezarı açabilir ve dişleri söküp götürebilir. Artık bu insanın düşebileceği başka bir merkez kalmamıştır. Canlılarda (hayvanlarda) yaşama ve hareket enerjileri, tam da bu merkezin ürünüdür. Psikolojide, bu çukurun adına, «içgüdü» denmiştir. Burası artık bir merkez değil, bir çukurdur.
Fakat, Tasavvuf dilinde, «emmare nefs» olarak adlandırılan birinci bilinç katı, bu hayvani nefsin üstündedir. Yemeye ve içmeye gerçi düşkündür; ama bu isteğini «çaIarak» değil, «çalışarak» yerine getirmektedir. Bu bilinç merkezindeki insan, eğer yasaklara ve emirlere kulak verir, anlamadığı halde taklit yollu ibadet ederse, yüksek titreşimli düşünce dalgalarını kolaylıkla algılayabilir ve onları duygu boyutunda yaşayarak yaşam realitesi haline dönüştürebilir. Dualarla çağrılan bu yüksek düşünce dalgaları, onu serinleten bir rüzgâr olabilir.
Cennetlerin dışında, herkesin çok iyi bildiği gibi, bir de cehennemler vardır. Yoğun manyetik güce sahip olan bu ortamları, insan, esasen kendi içinde taşıyıp durmaktadır. Cennetleri kendi bilinç katlarınızda nasıl taşıyorsanız, bu cehennem çukurlarını da kendi içinizde öyle taşıyorsunuz. İsteyerek, alarak, daha çok isteyerek, daha çok alarak... Bu döngü sürecinde, zincirin bitmek bilmeyen halka-lan gibi negatif duygular üreterek taşıyorsunuz. Kıskanarak, öfkelenerek, suçlayarak, nefret ederek, kibirlenerek taşıyorsunuz. Aslında siz sadece cennetleri ve cehennemleri değil, tüm boyutlanyla evreni İçinizde taşıyorsunuz...
İkinci bilinç katında yaşayan insan, mutluluk arayışlanni, geçici hazlarda arar. Bu bilinç katında yaşayan insan, alışkanlık yaratan ve zevk veren nesnelerle kuşatılmıştır. Onun etrafı; alkol, sigara, kumar ve uyuşturucu gibi kalın duvarlarla örülüdür. İkinci bilinç katı, alışkanlık haline dönüşen kuvvetli bağımlılık duygulan üretir. Bu duygular, insanı öyle kuşatır ki, hayat sadece o nesnelerle anlam kazanır.
Bu insan, hoş duygular uyandıran seslerin, renklerin, tadların, peşinde de koşabilir. Peşinde en çok koştuğu nesne, çekim gücü en kuvvetli olan cinselliktir. Aslında ne yaptığının farkındadır. Hatalarından dolayı kendini çok kınar, eleştirir. Fakat, bağımlılıklanndan kolay kolay kurtulamaz. Bu bilinç katına, Tasavvuf da, «kendini kötüleyen» veya «kendini kınayan» anlamında, «levvame nefs» den-mistir.
Bilincin, (nefsin, benliğin) bu adı almasının nedeni^ bir dönüşe geçmeyi istediği için, istemeyerek sürdürdüğü alışkanlıklarından kurtulmayı istediği içindir. Fakat ordan çıkamadığının da ayırdındadır. Ayırdında olduğu için, kendini sürekli ayıplar, kınar, «levm» eder, pişman olur. İşte ona bu nedenle «levvame nefs» denmiştir.
Bu bilinç düzeyinde yaşayan insan, daha üst bilinç katlarını farketmİş ve o katlara doğru bir yönelişe başlamıştır. Oldukça zor bir savaşın içindedir. Yaşamının odak noktasını, «doğru»lann ve «yanlış»ların çatışması oluşturmaktadır.
Doğruyu ve yanlışı aslında ayırır, bunun farkındadır; ama o yanlışlarından bir türlü kurtulamaz. Bir girdabın içinde döner durur, acılar çeker, suçluluk duyar. Bütün bunlara rağmen, mistik bir dünyası varsa, ilâhi emirlere ve yasaklara da uyar. İbadetle bilincini arındırır ve kendisiyle samimi olarak mücadele eder. Bu merkezde yaşayan insanın en kalın perdesi; ayıplamak, eleştirmek, kınamak ve yermektir. Onun bu tavrı, başkasından daha çok ken-dine yöneliktir. Bir yandan, gündüzleri oruç tutmak, geçeleri namaz kılmak ve sadaka vermek gibi salih amelleri vardır. Ama diğer yandan, bunlann bilinmesini ve takdir edilmesini isteyen kötü bir huyu vardır. Aslında bunun,«gizli riya» olduğunu bilir, ama ondan bir türlü kurtulamaz. Baskalan tarafından «bilinmesini İstemek, takdir ve onay beklemek, «gizli rîya»dır. «insanlar için» ibadet etmek İse, «açık riya»dır.
Eğer mistik bir dünyası yoksa, eğlencenin cazibesine ve çekici gücüne kolayca kapılarak kendini kaybedebilir. Alışkanlıkları ve bağımlılıkları tutuşturup büyük bir yangına dönüştüren nesnelerin, mutlaka uyuşturucu veya alkol olması gerekmez. Tat, koku, ses, renk gibi, alışkanlık yaratan ve zevk veren her nesne, ikinci bilinç katında bağımlılık duyguları üretir. Bu, mesela çok basite alınan bir sigara veya saplantı haline gelen bir davranış biçimi de olabilir. Geçici zevk veren her şey olabilir. Keyif veren ve alışkanlık yaratan her nesne, ikinci bilinç düzeyinde, sizin perdeniz olabilir.
Ordular yönetmiş ve zaferler kazanmış bir komutan olabilirsiniz. Ama alışkanlıklarınıza ve bağımlılıklarınıza karşı aciz ve çaresiz olduğunuzu hissedersiniz. Sizi teslim almıştır. Aklınızı, fikrinizi, zekânızı, mantığınızı kullanarak, onu asla yenemezsiniz. İradenizi kullanarak yenmeniz de zordur. Çünkü, bir şeyi isteyen zaten iradedir. Karşı çıkan da iradedir. İrade, aynı bilinç katında, hem «isteyen», hem de «karşı çıkan» olmaz. Fakat irade, bir bilinç katın-da istediği şeyi, başka bir bilinç katında reddedebilir. Bu da, sizin bilinç atlamanız ve yeni bir bakış açısı kazanmanız anlamına gelir.
Ordan çıkması için, bu insanın, orda olduğunu bilmesi gerekir. Fakat bu bilinç katında yaşayanların büyük bir kısmı bunu bilmez. Kötü kokulu bir odanın içinde yaşadığmız için, kötü kokunun farkında değilsinizdir. Dışardan gelen arkadaşınız, odaya girdiğinde, odanın kötü kokusunu hemen farkeder. Bunu size söylese de hiçbir yaran ol' maz. Çünkü siz kötü kokuyu algılamıyorsunuz. Bu yüzden, odanızı havalandırma gereği duymazsınız.
İnsanı kuşatan alışkanlık çemberi, sadece bunlarla sı-nırlı değildir. Tembellik de bir alışkanlık yaratır, çalışkanlık da... İkinci bilinç katının bakış açısı, bu alışkanlıkları bir zevk haline getirir. Çalışır, çalışır, durmadan çalışır. Sadece işine odaklanır, işinin aynntılarında kaybolur ve sonunda işiyle perdelenir. Artık onu yönlendiren ve davranış biçimlerini belirleyen, onun işidir.
Çok konuşmak da alışkanlıktır. Konuştukça zevk alırsınız. Oylf zevk alırsınız ki, yolda rastladığınız herkese, Fatih Sultan Mehmet'in, filanca tarihte İstanbul'u nasıl fethettiğini anlatırsınız. Baktınız ki adam dinliyor, hazır bir dinleyen bulmuşken, tutar ona bir de Osmanlı tarihini an-latirsınız. Artık insanlar sizi gördüklerinde, girecek delik ararlar. Sizi gören herkes, yolunu değiştirmeye başlar. Sonra «bunlar benden niye kaçıyor?» diye düşünmeye başlarsınız. Onları sıktığınızın farkında bile değilsinizdir. Farkında olsanız, zaten yapmazsınız. Onların sizden kaç^ tıklarını farketmeniz bir mucizedir; fakat bunun farkında olmadığınızda, kaçanı adeta kovalayarak yakalar ve ona bir köşede derdinizi anlatırsınız.
Her insanın bir hapishanesi vardır. Onunla konuştuğunuzda bunu hemen anlarsınız. Konuştuğunuz her insan, sizi kendi zindanına hapseder. Birinci bilinç katında yaşayan birine konuk olduğunuzda, yiyecekleri gözünüze gözünüze sokar; «ye, ye, ye!» diye başınıza tokmaklar indirir. Sonra da, uzun uzun, size evinden bahseder. Bu evi nasıl yaptırdığını, yaptırırken ne sıkıntılar çektiğini, ustalarla nasıl dövüştüğünü, niçin dövüştüğünü, nasıl dövüştüğünü, çimentoyu kaça ve tuğlayı kaça aldığını, uzun uzun anlatır. Ondan kurtulmak için, her an bir fırsat kollarsınız. İkinci bilinç katında yaşayan birine konuk olduğunuz zaman, size hemen içki ve sigara ikram eder, sonra hayatın «sıkıcı» ya da «eğlenceli» oluşu üzerine değerli görüşlerini arzeder. Daha sonra, konuyu yavaş yavaş hovardalıklarına getirir. Üçün yanına beş katarak, nasıl «çekici» veya «çapkın» olduğunu anlatır. Sanki sîzi çok ilgilendiri-yormuş gibi tutar bir de sevgilisinin hangi kokuyu kullandığını bile anlatır.
İkinci bilinç düzeyinde yaşayan insanın algılama yeteneği zayıftır. Kavrayışı sığ ve yüzeyseldir. Suçlayıcı, yargılayıcı bir bakış açısına sahiptir. Bilginin derinliklerine inmez. Hayatın ayrıntıları ve incelikleriyle uğraşmaz. Bilincin bu düzeyinde, hayatı çok eğlenceli bulanlar olduğu gibi, sıkıcı bulanlar da vardır. Hayatı sıkıcı bulanlar, bulunduktan bilinç katından kurtulmak isteyen ve üst bilinç katıyla iletişim kurmaya çalışanlardır. Hayatı eğlenceli bulanlar ise, çok «eğlenceli» buldukları bu çukurdan çıkmaya niyeti olmayanlardır.
Bağımlılık yaratan en çekici nesnelerden biri de, cinselliktir. Yanlış olan, cinselliği yaşamak değildir; cinselliğin, esas amacından saptırılmış olmasıdır. Daha da kötüsü, bu alanda büyük bir pazar yaratılmış olması ve ticari amaçlarla kullanılıyor olmasıdır. Daha kötüsü ise, zora dayanan sapık ilişkilerde kullanılmasıdır. Üzümden, pekmez de yaparsınız, şarap da... Bu, üzümün güzelliğini ve masumiyetini bozmaz. Bozuk olan, sizin üzüme bakışınızdır. Cinsellik saplantısı olan insanın zihinsel evreninde, ışık geçirmeyen kalın duvarlarla örülü bir bilinç katı oluşmuş ve orda kökü derinlere inen güçlü duygular, tutkular, şiddetli arzular ortaya çıkmıştır. Bu duygularla tetiklenen saplantılı davranış kalıplan geliştirmiştir. Bu merkezin manyetik alanına girmek çok kolay, ama çıkmak nerdeyse olanaksızdır. Karadelikleri bilir misiniz? Uzayın karadelik-leri vardır. Kaptığı cismi asla bırakmaz. İşık bile onun koyu karanlığında kaybolup gider.
İnsan, maddenin çekici gücüne ve cazibesine kapılan bir varlıktır. Bir nesneye takılıp kalır. Akıp giden hayatla bütünleşemez. Hayatı sınırlı olarak algılar ve böylece kendini sınırlar. Bu insan politikaciysa, toplumu sınırlayan yasalar üretir. Yazarsa, okuru sınırlayan bilgiler üretir. Din adamıysa, dini sınırlayan hurafeler üretir. Toplum; sürekli olarak, kendini sınırlayan adetler, gelenekler, töreler üretir, içinden çıkılamayan labirentler işte böyle oluşturulur. Sonra da, ordan çıkmanın çareleri aranır.
Üçüncü bilinç katında yaşayan insan, toplumun değer yargılarıyla perdelenir; «güç» ve «kariyer» üzerinde odaklanır. Kendini, insanlara hakim olmaya, onlan yönetmeye, prestij kazanmaya ve zenginliğe odaklar. Hiyerarşiye çok önem verir. Yönetmenin ve kontrol etmenin ayrıntılanna iner. Bu duygular, köklü çınarlar gibi kuvvetlenir, dallarıyla tüm benliği kuşatır, perdeler. Sahibine huzur ve rahat vermez. Bu duygular ondan sökülüp alındığında, hayatın hiçbir değeri ve anlamı kalmaz. Onu kuşatan halka da işte budur. İşık geçirmeyen kalın bir perdedir.
Bu merkezde gelişen duygular, etken ve edilgen İnsan tipleri ortaya çıkarır. Güç üzerinde odaklanan ve o mekanizmayı çalıştıran etken insan tipi, toplumu yönetme ve yönlendirme yönünde bir davranış sergilerken, onaylanma ve alkışlanma dürtüsüyle hareket eden edilgen insan tipi, toplum tarafından yönlendirilir.
Güç üzerinde odaklanan insan, bu güce sahip olabilmek için, ne gerekiyorsa onu yapar. Silah kullanılacaksa, kullanır. Parayla alınacaksa, alır. Ona kimi zaman maka-mıyla sahip olur. Kimi zaman da cinselliğini ve fizik güzelliğini kullanır, önemli olan, büyük bir güce sahip olmak ve bunu insanlar üzerinde kullanmaktır. Bu güce nasıl sahip olunacaksa öyle olur. Ne gerekiyorsa onu yapar.
Ünlü diktatörler böyle çıkmıştır ortaya. İnsanı, yönetim organlarına ve önemli karar organlarına getiren duygu, budur. Ona, holdingler ve şirketler kurdurtan, bu duygudur. Bu duygunun yatağı, bilincin üçüncü merkezidir. Kıvılcım orda tutuşur, sonra büyür, yangın olur. Bu yangın, onu öyle bîr kuşatır ki, onun içinden asla çıkamaz. İmparatorlar, diktatörler, tiranlar çıkar ortaya. İstisna olarak, bazı pozitif güçlerin çıktığı da olur. Mesela Atatürk gibi, Gandhİ gibi.
Tehlikeli bir yol aynmindadır. Bilincin üst katma yönel-mezse, kendini «güçlü» sanma kuruntusundan kurtulamaz. Ömrü boyunca bu girdapta döner durur. Var sandığı gücünün sahte varlığıyla perdelenir. Kendi varlığıyla gerçeği örter, algılama kanallanni tıkar ve yüksek düşünce dalgalarına ulaşamaz. Bu nedenle, mutsuz ve tatminsiz ölür... Bunlar olabilir, ama gücün ve iktidann tek sahibini algılamaya baş-laması da mümkündür. O zaman, isteyerek ve inanarak Allah'a yönelir. Tasavvuf dilinde, bu bilinç katının, «mülhime nefs» olarak adlandırılmasının nedeni budur.
Kendi gücünün aldancı olduğunu anlayıp, esas güce yönelmişse, bu kişi mutlaka yüksek frekanslı düşünce dalgalarını (ilham) algılamaya başlamıştır. Bu düşünce dalgalarını algılamamış olsa (ilham gelmese), kendi gücünden vazgeçmesi ve şöhretine boş vermesi mümkün değildir. Bu ilhamları almış olması nedeniyle, ona, «mülhime» adı verilmiştir.
Bu bilinç katında, insan, maddenin Ötesine uzanabili-yorsa, o, yüksek titreşimli düşünce dalgalarını algıladığı (ilâhi ilhamlar geldiği) içindir. Maddenin duvarına toslu-yorsa, o da, önceden olduğu gibi, düşük titreşimli düşün' ce dalgalarının (kuruntunun) gereğidir. Kuruntunun gere--ğinı yaparsa, düşük bilinç katlarına doğru inişe geçer. Fa--kat, bu merkezde yaşayan insan, ilhamlar alıyorsa, yüksek bilinç merkeziyle ilişkiler kurmaya başlamıştır.
Yüksek titreşimli düşünce dalgalarını almaya başladığında, açığa çıkardığı sıfatlarda bir dönüş gözlemlenir. Makamını, kariyerini ve otoritesini küçümsemeye başlar; ilim, cömertlik, tahammül, yetinme, tevazu, sabır, hoşgörü, merhamet gibi, önceden olmayan bazı özelliklerin kendinde açığa çıktığını farkeder.
Bu bilinç düzeyinde eğer kapalı kaldıysa, açık algılara sahip olamadıysa, hayat, onun için sadece «güç» anlamına gelir. Onun için hayatın artık başka bir anlamı yoktur. Fakat, sahip olduğu güç, ona, hayat enerjisi sağlayan ana daman kesmiştir. Gücün esas sahibini unutmuş, sahte gücüyle etrafına görünmez bir duvar Örmüştür. Artık dilediği gibi davranabilir. Servetine servet katmak için, yalan söyleyebilir. Adaletsiz kararlar verebilir. Çıkar sağlayabilir. Kariyerini sağlamlaştırmak için, toplumun ortak değerlerini, mesela dini kullanabilir. Bunların hepsini yapabilir. Sayısız olanaklara ve zenginliğe sahip olmasına karşın, onun gözlerine dikkatle baktığınızda, doyumsuz ve mutsuz olduğunu görürsünüz.
Bir arayış İçindeyse, bu bilinç katından kurtulmak isti' yorsa, üst bilinç katlarında yaşayan birilerini arar. Düşük bilinç katlannda yaşayan insanlardan sıkılır. Üst bilinç katlarında yaşayan birilerini bulursa, oniann yayınladığı po' zitif enerjiyle aydınlandığını, genişlediğini, huzur bulduğunu farkeder. Zihnini kurcalayan, benliğini gölgeleyen bazı kuşkularından arınır.
Bu bilinç katında onun durumu pek sağlam değildir. Bilincini iyi anndıramadığı için, zaman zaman ortaya çıkan zaafları vardır. Toplumsal değer yargılarından tamamen kurtulamamıştır. Bu nedenle, sık sık geriye dönüşler yaşar. Bu dönüşlerde, kuruntunun karanlık zindanlarına tekrar inebilir. Alışkın olduğu eski bilinç katının manyetik alanından tamamen kurtulamamıştır. Eski alışkanlıklarına tekrar dönüp, çok yemeye, çok içmeye, çok uyumaya ve insanlann arasına yeniden karışmaya başlayabilir. Eski gücünü, eski otoritesini ve kariyerini özleyebilir.
Hatta bazen inançları örselenebilir, ibadetlerini terkede-bilir. Günahlann manyetik alanına doğru hızla çekilebilir. Bu-nunla beraber, sanır ki, kemalini bulmuştur. Madde duyanının ötesindeki gİ2emi yakalamıştır. Evrenin gizli boyutlarını (gayb alemini) keşfetmiştir. Başkaları, onun algıladığı gerçeklerden perdeli kalmıştır.
Sosyal ilişkileri çözülmüş ve içe yönelik çalışmaları tam kuvvet bulmuşken, amacına ve kemaline yaklaşmışken, geriye dönüşü, onun, önceki bilinç merkezine yakın olmasından dolayıdır. Önceki merkezin çekim alanından tam olarak kurtulamamıştır. Bu merkez, oldukça tehlikeli, kaypak ve tuzaklarla doludur. Çünkü, insanlann özendiği, gıptayla baktığı bir yaşamı vardır. Bu parlak yaşamın, bir çekiciliği, cazibesi vardır. Servetin, makamın, otorite' nin, kariyerin, şöhretin çekim gücü, bu merkezde yaşayan insanı rahat bırakmaz.
Toplum değerlerinin, insanı şekillendiren ve ona yon veren bir gücü vardır. Bu gücünden dolayı, toplum, kendi tohumlarını yeşerten bir tarla gibidir. Kendini oluşturan bireylerin kişiliğini, değer yargılanyla yoğurur ve biçimlendirir. Fakat, bu tarlada her zaman başaklan altın şansı buğday yetişmez. Bazen de delice otlan yetişir. Ayrıklar ve dikenler yetişir. Nemrudlar. Firavunlar, Karunlar yetişir.
Şaklabanlan, yalakalan, yardakçılan olmuştur. Alkışlayanları çok olmuştur. Kibİre ve gurura kapılmışlardır. Şaklabanlar, yalakalar, yardakçılar her zaman olacaktır. İnsanı alkışlayan birileri mutlaka olacaktır. Onlar yok edilemez. İnsanın düşmanı onlar değildir. İnsanın düşmanı, onlann ilgisi ve alkışlanyla beslenen kibiridir. Kibir, o alkışlarla beslenip büyür, sonunda bir ejderha olur. İnsan, negatif duyguların yıkıcı gücünü bilmediği için, kendi içinde bir ejderha beslediğinin ayırdında olmaz. Sonra da çıkar, dışarda düşman arar. Oysa en büyük düşman, insanın içindedir.
Bundan daha kalın bir perde yoktur. Çelikten bir duvar gibidir. Bir damla ışık sızdırmaz. Bu duygularla çepe çevre kuşatılmış olan insan, kişiliğini, toplumun değer yargılarına göre oluşturur. Onaylanmak ve alkışlanmak için, ne gerekiyorsa yapar. Alkışların sihirli bir gücü vardır. O alkışlar uğruna insanın yapamayacağı şey yoktur. Deveyi uçuruma sürükleyen bir tutam ot gibidir.
Toplum değerleri, sadece tiranlan ortaya çıkarmaz. Bunlar, üçüncü bilinç katında gelişen güç odaklandır. Esas olan; beğenilme, sevilme, onaylanma duygulannın tatminidir. Toplum, güce önem verdiği için tiranlar ortaya çıkmıştır. Şöhrete, fizik güzelliğe, gösterişe verilen önem, daha farklı kişiliklerin, edilgen tiplerin ortaya çıkmasını sağlar.
Toplumun bu değerleri, görselliği ön plana çıkarmıştır. Gözaltı morlukları, ciltte yağlanma, kıyafetler, takılar, beden ölçüleri, son model arabalar, şatafatlı hayatlar, plastik memeler, naylon dudaklar ve takma kirpiklerle ilgilenen tuhaf kişilikleri de ortaya çıkarmıştır.
Konulan budur. Cildim yağlandı... Kilo aldım... Filan' ca, sevgilisini filancayla aldatmış... Filanca, kalçalarından yağ aldırmış... Kuşatılmışlar!.. En değersiz değerlerle kuşatılmışlar!.. Karanlıklar içine, çelik perdelerle hapsedilmişler. Toplum, onlara ne büyük düşmanlık etmiş! Hayır, onların düşmanı toplum değil.
Asıl düşman, o değerlerin insanda açtığı üçüncü bilinç katında yaşıyor. O bilinç katında, sevilme dürtüsü var. Sevmek önemli değildir. Yeter ki, onlar sevilsinler. Alkışlansınlar, onaylansınlar. Onların şöhretleri ellerinden alınsa, hayatın hiçbir değeri kalmaz. Hatta çoğu yaşamayı bile istemez. Hayat önemli değildir. Hayat, eğer şöhretleri ve servetleri varsa önemlidir.
Avrupa'dan binlerce dolara kıyafetler getirtirler. Takıları için binlerce dolar harcarlar. Afrika'da çocuklar açlıktan Ölürken, onlar, dik göğüslere ve kalın dudaklara sahip olabilmek için, binlerce dolar harcarlar. Fakat yine de mutsuzlar. Bunu itiraf edecek yürekleri yoktur, saklanırlar. Mutlu görünmek için, sahte gülücüklerin, yapmacık hareketlerin ardına saklanırlar. Fakat siz onlara iyi bakarsanız, o sahte gülüşlerin, naylon bir maske gibi yüzlerinde sırıttığını görürsünüz.
Toplum değerleri; ırkçı, bölücü, ayına, fanatik kişilikleri de ortaya çıkarır. Bunlan fanatik yapan, onaylanma dürtüşüdür. Suçlayıcı ve yargılayıcı bir bakış açılan vardır. Ken--di değer yargılanna ters düşen her fikri, her düşünceyi, her anlayışı, her ideolojiyi, her akımı, her dini, kendilerine düşman ilan ederler. Saldırgan, kinci ve kaba davranırlar. Bun-lann kahramanlık saplantılan ve sannlan vardır.
Perdeli insan budur. Bu durumdan çıkması için, bu durmdan çıkmayı istemesi gerekmektedir. «Aİlahım, nefsimin şerrinden ve karanlığından sana sığınırım; nurunla beni aydınlat, kavrayışımı kolaylaştır, ilmimi artır» diyecektir. Namazlarında bunu isteyecek ve istediği şeye ulaşacaktır. Fakat, insanın bunu isteyebilmesi için, kat kat perdelerin ardında, karanlıklar içinde yaşadığını bilmesi gerekir. Bunu bilmeyen insanın, böyle bir isteği olmayacaktır. Oysa istese alacaktır. Arasa bulacaktır. İsteyen, neyi isterse onu alacaktır. Arayan da, aradığını bulacaktır.
Küresel Kişilik Düzeyi
Perdeli kişilik düzeylerinden kurtulur ve hayata dör-düncü bilinç katından bakarsanız, bedenin doğasından, bağımlılıklarınızdan, alışkanlıklarınızdan, dürtüsel davranış kalıplarından ve toplumun kuşatıcı değer yargılarından kurtulur, yerel kimliğinizi aşarak, küresel bir kişilik kazanırsınız. Küresel bir kişilik kazandığınızda, sevgiyi derinlemesine yaşar ve karşılıksız sevmenin, koşulsuz sev--menin doyumsuz tadına varırsınız. Veya koşulsuz sevgiyi yaşadığınız için küresel olursunuz.
İşte o zaman, yaşadığınız bilinç katıyla kuşatılı olsanız bile, çevrenize baktığınızda, varlıkta tecellî eden iradeyi, kudreti ve ilmi görebilirsiniz. Sizi sınırlayan perdelerden kurtulduğunuz için, daha açık bir algıya sahip olur ve yüksek titreşimli düşünce dalgalannı yakalamaya başlarsınız. Algıladığınız bu düşünce dalgalarını, duygu boyutunda yaşayarak, «bilge» olursunuz. Çok okuduğunuz veya çok bildiğiniz için bilge olmazsınız. Bilgelik, beyinde elektriğe çevrilen düşünce dalgalarının, duyguya dönüşümü sırasında, derinden hissedilen ve yaşanan bir durumdur. İlk anda hissettiğiniz şeyler doğrudur. O anda, saf düşüncenin altın ışığı parlamış, şimşek gibi karanlığı aydınlatıp gitmiştir. Çok düşünürseniz, evirir çevirirseniz, onu rasyonel düşüncelerle karartırsınız.
Hangi bilinç katında yaşıyorsanız, ona uygun cennete gidersiniz. Bilincinizin manyetik alanı, varlığınızın özü, sizi o katın titreşimine çeker. Cennetler, tıpkı içinde yaşadığınız madde evren gibi bir sonsuzluktur. Aynı boyut içinde, örneğin Darür-Karar evreninde, birbirinden çok farklı güneş sistemleri ve galaksiler vardır. Herbiri, aynı boyutun ara titreşimlerini temsil eder. Bunu şöyle de düşünebilirsiniz; ikisi de aynı boyutta olmasına karşın. Dünya cennetinde yaşamakla, Venüs çöllerinde yaşamak aynı değildir.
Dünya yaşamınızda zihinsel evreninizi ne kadar genişletebilir, düşünce ve duygu boyutunda ne kadar geniş bir halka açabilirseniz, ölüm-ötesi yaşamınızda da, o genişlikte bir cennet bulursunuz. Perdeli olmamak, yüksek fre-kanslı düşünceleri algılamak bunun için çok önemlidir. Kendinizi ve başkalarını yargılamak, suçluluk duygusu, kızgınlık ve nefret, sizi düşük frekanslı ortamlara çeker. Kaçınılması gereken de budur. Dikkat ederseniz, dünya yaşamında da kendi frekanslarınıza uygun ortamlara çekilirsiniz. Hergün aynı ortamlarda buluştuğunuz arkadaşla-rınız, başkası için hiç de cazip gelmeyebilir.
Sizi hareleyen renkli ışık dalgaları (öz), kendi titreşimine uygun düşünceleri kendine çeker. Bu algılara İlişkin düşünceler gelip sizi sarmalayan öze çarpar. Bu öze çarpan düşünce, ışığa dönüşerek beyne girer. Işık, beynin İlgili bölümlerinde, elektrik akımlarına dönüşür.
Bunlar, algılarınızla ilgili düşük veya yüksek titreşimli düşüncelerdir. Bu düşünceler, beyninizde elektrik akımlarına dönüştüğünde, pozitif veya negatif kutuplara bölünür. Düşünce dalgalan, beyninize girmeden önce düşük veya yüksek titreşimlidir, ama pozitif veya negatif kutuplan yoktur. Bu düşünceler, beyninizde elektrik akımlarına dönüştükten sonra kutuplaşarak bu özelliği kazanır.
Size gelen düşünceler, bu kutuplaşmadan dolayı, karşıt-lanyla birlikte ortaya çıkar. Bir kutbu negatifdir, sizi yolunuzdan saptırır. İçinizdeki şeytan fısıltıları, bu negatif Özellikteki düşüncelerin oluşturduğu manyetik güçtür. Sizi yönlendirir, çeker çevirir, eğilimlerinizi ve tercihlerinizi değiştirmeye çalışır. Kuran'da belirtildiği gibi, sağınızdan ve solunuzdan si--ze girerek, sizi saptırmaya çalışır. İçinizdeki bu fisıltılan, bu şeytan naralannı duymamanıza imkân yoktur, Bölünen dü-şüncenin diğer kutbu da pozitiftir, yolunuzu aydınlatır.
Bunlardan birini tercih edersiniz. Tercih ettiğiniz bilgi yüklü bu elektrik akımları, unutulmaması için, madde bedenin düşünce belleğine kodlanır. Sadece tercih ettiğiniz düşünce kodlanmaz. Bellek kamerası, iki kutbu da çeker ve sizin bunlardan hangisini tercih ettiğinizi de, hiçbir ayrıntıyı atlamadan kaydeder.
Tercih ettiğiniz düşünce, beynin ilgili bölümlerinde, kendi titreşimine (frekansına) uygun olan pozitif veya negatif duygulara dönüşür. Bu duygular da, ruhun (mikro-dalga bedenin) duygu belleğine kodlanır. Bunlar, sonsuz yaşama götüreceğiniz hazineler veya çıkışı olmayan şeytan tuzakları, ya da şeytan labirentleridir.
Elektrik akımlarına dönüşen düşünceler, içerdikleri bilgileri, beyin hücrelerine kodlar. Beyin hücrelerinin her biri, binlerce ciltlik kitapları doldurcak kadar yoğun bilgilerle yüklüdür. Diğer organları oluşturan hücreler, tıpkı sizin gibi doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Bugün sahip olduğunuz ciğeriniz ya da böbreğiniz, aylar önce sahip olduğunuz organlar değildir. Bugün sahip olduğunuz beden, bir yıl önceki beden değildir. Ama buna rağmen, formunuzda herhangi bir değişme olmaz. Çünkü, bedeninizin formuyla ilgili beyin hücreleri (genetik program), formunuz-la ilgili o bilgileri, bedeninizin o bölgesinde yeni doğan boş hücrelere aktarır. Ve böylece, her an bedeninizde müyonlarca hücre doğup ölmesine rağmen, o hücrelerden oluşan bedeninizin formu hiç değişmez, hep aynı kalır. Yaşlanmanıza rağmen, anatomik yapının temelinde bir değişme olmaz.
Fakat beyin hücreleriniz kendilerini yenileme özelliklerinden yoksundur. Öldükleri zaman, içerdikleri bilgileri aktarabilecekleri yeni kuşak hücreler yoktur. Siz işte bu nedenle yaşlanırsınız ve giderek unutkan olursunuz. Beyninizin, beden formuyla ilgili hücreleri (genetik programı taşıyan hücreler), yavaş yavaş öldüklerinde, yerine tekrar o bilgileri taşıyan yeni hücreler gelmediği İçin, formunuzda gittikçe bir değişme olur. Gittikçe buruşur, gevşer, yaşlanır ve yavaş yavaş ölürsünüz. Aslında siz birdenbire Ölmezsiniz. Yavaş yavaş... Küçücük bir zaman diliminde, milyonlarca kez ölür, binlerce kez dirilirsiniz. Tekrar yenilenmeyen hücreler, sizde, yaşlılık belirtileri olarak kendini gösterir.
ölen beyin hücreleri yenilenmediği halde, o hücrele-rî öldürmek için elinizden geleni yaparsınız. Zaten beyninizin büyük bir bölümünde, fonksiyonlarını yerine getİrmeyen (yüksek düşünce dalgalanyla uyanlmamış) hücreler varken, çok az sayıda uyanmış (düşük düşünce dalga-lariyla uyarılmış) olan hücrelerinizi de, kendi ellerinizle öldürürsünüz. Uyuşturucuyla Öldürürsünüz. Alkol alarak öldürürsünüz. Nikotinle öldürürsünüz. Fakat siz en çok, «sevgi» enerjisinden yoksun bırakarak öldürürsünüz. Böy--lece kendinizin katili olursunuz.
Küçücük bir bebeğe baktığınız zaman, hissettiğiniz şey nedir? İşte o, gerçek bir sevgidir... Çünkü, ondan hiçbir beklentiniz yoktur. Bir karşılık beklemezsiniz. Onu seversiniz, sadece seversiniz... Bu sevginin bir nedeni olmadığını da bilirsiniz. Onun kakasından bile tiksinmezsiniz. Dördüncü bilinç düzeyinde yaşanan koşulsuz sevgi budur. Tasavvuf dilinde, bu bilinç düzeyine «mütmainne nefs» denmiştir. «Allah'da sükun bulan» demektir. «Akışa karşı direnmeyen, her şeyi olduğu gibi kabul eden ve öylece seven» demektir.
Bebeği sevdiğiniz o anın, su halkaları gibi açıldığını, ya--yıldiğını, genişlediğini ve tüm hayatınızı kuşattığını düşü' nün. Olaylara, İnsanlara, durumlara, hayata, o bebeğe baktığınız gibi baktığınızı düşünün. Kendinizi nasıl hissedersiniz? Mutlu mu? Koşulsuz sevgi işte budur. Koşulsuz sevgi, mutluluktur.
Sevdiğiniz zaman mutlu olursunuz. Yüzünüzün sürekli güldüğünü ve renginizin parladiğını görürsünüz. Yüzünüzü, kimyasal boyalarla çamur gibi sıvayarak güzelleşmezsiniz. Severek güzelleşirsiniz. Hücreleriniz, o enerjiyle beslenir, dirilir, canlanır. Elektriğiniz ve ışığınız anar. Frekansınız yükselir.
Düşük titreşimli düşünce dalgalan, tıpkı kendisi gibi düşük titreşimli duygulan üretir. Sahiplenme düşüncesi, rekabet duygulan uyandınr. Şimdi artık «kıskanmak» için önemli bir nedeniniz var. Kıskanırsınız. Rakibinizi kıskanır ve ondan nefret edersiniz. Onda kusur arar ve yargılarsınız. Suçlarsınız. Suçu yoksa bile iftira atarsınız. Hakkında yalancı tanıklık yaparsınız. Bu negatif duygular, bir zincirin halkaları gibi uzar gider. Sonu hiç gelmez. Bütün bunların hepsi gelip sizi nasıl buldu? Bunları kendinize çekecek ne yaptınız? Siz nesiniz, bir bataklık mısınız, bu asalak sivrisinekleri ortaya çıkardınız?
Durun, öfkeye kapılmayın. Zaten bu, başarabi İd iğiniz en iyi şeydir. Siz elbette bataklık değilsiniz. Engin denizler gibi geniş, derin... Engin denizler gibi sakin, durgun insanlardan ne farkınız var? Onlar maddenin dışına yöneldikleri için, yüksek titreşimli düşünce dalgalarını çekiyorlar. Siz de maddeye yöneldiğiniz için, düşük titreşimli düşünce dalgalarını çekiyorsunuz. Bu farkınız var. Daha ne olsun? Aranızda, Firdevs cennetiyle dünya kadar bo-yutsal bir fark var! Bu cennet, dünyadan ne kadar üstün-se, onlar da sizden o kadar üstündür.
Beyninizde elektrik akımlarına dönüşen bu düşünce dalgalan, ruhunuza yüklenecek olan duygulan yaratır. Bu duygular, algı kanallannızı tıkayan negatif enerjiler veya algı ka-nallannızı açan pozitif enerjilerdir. Algı kanallannızı açan pozitif enerjiler (duygular), yüksek titreşimli düşünce dalgalann-dan kaynaklanır. Algı kanallannızı tıkayan negatif duygular ise, düşük titreşimli düşünce dalgalanndan kaynaklanır.
Sevgi, pozitif açılımlar sağlayan, zihin boyutuna devinim ve hareket getiren bir duygudur. Manyetik gücü çok kuvvetlidir. Bu gücünden dolayı, tüm pozitif duyguların anasidir. Hoşgörünün anası odur. Birini severseniz, onun hatalarını bağışlarsınız. Merhametin, acımanın, şevkâtin, umudun, özlemin, aşkın kaynağı sevgidir. Cömertliği doğuran da odur. Sevdiğiniz kimseyle ruhunuzun hazinelerini paylaşırsınız. Arkadaşınıza bir külah dondurma almakla cömert olmazsınız. Cömertlik; bilgiyi, duyguyu, aşkı, hüznü paylaşmaktır. Bunları paylaşmak da, sevmekle olur. Bunlar sizde açık algı kanalları oluşturur.
Sevgi, esas olarak, hissedilen ve yaşanan bir duygudur. Beynin ilgili bölümlerinde, düşünceden fotoniara, fotonlardan elektrik akımlarına dönüşen düşünce dalgalarından üretilmiş yüksek frekanslı bir duygudur. Ancak, tüm pozitif duyguların anası olması nedeniyle, aynı zamanda bir bilinçtir.
Bilinç, aslında sizin nefsiniz, benliğinizdir. Düşüncenin belli frekanslarını içeren bir sistemdir. Aynı zamanda, algılanan bu düşünceleri, kendi frekansında pozitif veya negatif duygulara dönüştürerek, ruha kaydeden bir sistemdir. Bu bakımdan, çeşitli pozitif duygulan açığa çıka--ran sevgi, «aydınlanmış bir bilinç»tir sanki. Üretildiği bilinç katını (nefsi), parlak ışığıyla saran, kuşatan, aydınlatan, yoğun bir enerjidir.
Sevgiyi ortaya çıkaran, algıladığınız yüksek titreşimli düşünce dalgalarıdır. Bu düşünce dalgalarından üretilmiş pozitif bir enerjidir. Ruhunuzun frekansını yükselten bu pozitif enerji dalgalarıyla, kendinize tekrar yüksek düşünce dalgalannı çekersiniz. O yüksek düşünce dalgalan, sizde tekrar yüksek titreşimli pozitif enerjilere dönüşür. Siz, içinde yaşadığınız evrenle, farkında olmadan, böyle bir alışverişe girersiniz.
içinde yaşadığınız evren, öyle bir tarladır ki, oraya ne ekerseniz, onu biçersiniz. Ve göklere ne verirseniz, göklerden onu alırsınız. Boş sandığınız sonsuzluğa, hangi düşünce dalgalarını gönderirseniz, o dalga boylarındaki düşünceleri kendinize çekersiniz. Hangi sıfatlan eyleminizle açığa çıkarırsanız, o sıfatlar sizde tecelli eder. Bu dünyada huzurlu ve mutluysanız, öbür tarafta da öylesiniz.
Bir şeyi sevmeniz için, ona sahip olmanız gerekmez. Zaten siz sevdiğiniz şeylerin sahibi olursunuz. Rüzgâr sizin için eser. Gök sizin için gürler. Dünya, boşlukta sizin için döner. Kuşlar sizin için şarkı söyler. Çiçeklerin renginde güzelleşen derinlik sizin içindir. Ürkek bakışıyla ceylan sîze anlatır hüznünü. Bulutlar size indirir rahmetini. Sizi kuşatan ve sizi sarmalayan öz, sevginin o muhteşem rengiyle harelenir. Hayat, sîzi sevgiyle kucaklar. Bütün bunlar, siz sevdiğiniz için olur. Durup dururken, hiçbir neden yokken, bir kelebeği seversiniz. Güneşin batışını seversiniz. Gecenin sessizliğini, derinleşen yalnızlığı seversiniz. Hırçın dalgalan, kimsesiz çocukları, gökyüzünün derinleşen maviliğini, bulutu, yağmuru, rüzgârı seversiniz. Sevdikçe genişlediğinizi, sevdikçe açıldığınızı ve sev-dikçe tüm dünyayı kucakladığınızı hissedersiniz. Ve genişledikçe daha çok alırsınız. Aldıkça daha çok seversiniz.
Eğer, sevmiyorsanız, mutsuzluk üretirsiniz. Sadece mutsuzluk üretirsiniz. Kaşlarınız çatılır. Bakışlarınız öfkeyle bulutlanır. Umutsuzluk, korku, endişe, kin, rekabet ve buna benzer negatif açılımlar olur. Sevmiyorsanız, kıskanırsınız. Kahrolmanızın nedeni kıskanmanizdır. Ve sizi mahveden, sizin nefretînizdir. Mutlu olmanızın nedeni ise, sevmenizdir.
Sevgi, yüksek düşünce dalgalarını kendine çeken ve manyetik gücü çok kuvvetli olan bir açık algı kanalıdır. Fakat, sevgiyi yaratan da zaten bu yüksek düşünce dalgalarıdır. Bu oluşum, yumurtanın kuştan çıkması, kuşun da yumurtadan çıkması gibi bir döngüyü yaratır. Fakat bu bir «kısır döngü» değildir. Gittikçe yoğunlaşan duygusal yaşam, bilincin üst katlarına doğru yükselirken, sayısız ara frekanslara dönüşür ve birdenbire üst bilinç katlarına sıçrayarak, boyutsal bir derinlik kazanır.
Herkes sevgiden söz eder ve herkes sevdiğini söyler, ama bunu aslında kimse bilmez. Biri sizi sevdiği için mi onu seversiniz? Hayır... Siz aslında onu sevmezsiniz; onun, «sizi sevmesini» seversiniz. Yani sevilmeyi... Siz, sevilmeyi seversiniz. «Seviyorum» dersiniz, fakat neyi sevdiğinizi bilmezsiniz.
Eşler birbirine baksınlar, birbirlerini gerçekten seviyorlar mı? Erkek, kadının hangi duygularını tatmin ediyor? Bedenin güvenlik sorunuyla ilgili endişelerini, gelecek kay-gılannı, açlık; hastalık, yalnızlık ve barınak sorunlarıyla ilgili korkularını... Kadın da, edebiliyorsa eğer, erkeğin cinsel arzularını tatmin ediyordur. Eğer oluyorsa, bu arada kendisi de tatmin oluyordur. Sonra birlikte çocuklar dünyaya getirirler. Sonra eşler arasında, cocuklan «sahiplenme» kavgası başlar. Sahiplenme nedir? Perdeli bilinç dü-zeylerinde ortaya çıkan kuvvetli bir duygudur. Peki sevgi nerde?
Sevgi, alt bilinç katlannda böyle açığa çıkar. Bu sevgi midir? Çocuk, boyundan büyük bir öfkeyle tepinir ve «artık seni sevmiyorum!» diye bağırır. Annesi, çocuğun tep-kişini önemsemeden, «niçin sevmiyorsun beni?» diye sorar. Çocuğun gerekçesi hazır, «çünkü bana dondurma almadın!» der. Kadın, «peki, peki, yarın alırım!» diyerek, çocuğun koşullu sevgisini destekler ve böylece o duyguyu onda daha da güçlendirir. Eğer beni seversen, eğer bana dondurma alırsan, seni severim...
Çocuk bunu nerden öğrendi? Birkaç yıllık yaşamında nasıl da bağlayıcı oldu, yetişkinleri bile kendi sınırına hapsetti! Bu duyguyu genetik programında mı getirdi, yoksa annesinin, «eğer dersine çalışırsan, seni severim» demesinden mi öğrendi?
Eğer çalışkan olursan, cesur olursan, temiz olursan, söz dinlersen, seni severim... Milliyetçi olursan, solcu olursan, müslüman olursan, seni severim... Senin o doymak bilmeyen gözünü nasıl doyurmalı? Gelirken sana iki kilo pırasa getirsem, beni sever misin? Sana bir araba alsam, metresim olur musun? Eğer benî seversen, ben de seni severim... Eğer beni alkışlarsan, onaylarsan, seni severim. Eğer cinsel arzularımı tatmin edersen, eğer sırtımı kaşırsan, seni severim...
Sevgi, sevdiğiniz kişiyi kendi sınırlarınıza hapsetmeniz, onun ellerini kollarını bağlamanız, onu seçeneksiz bırakmanız değildir. Sevgi, hiçbir kurala, hiçbir şarta, hiçbir nedene bağlanmadan, sınırsız verebilme özgürlüğüdür. Bu öyle bir duygudur ki, insanın yüreğinden sökülüp ge-len dalgalar gibidir. Karşı koyulamaz bir gücü vardır. Sevginin yapıcı ve yaratıcı gücüyle ölüyü bile diriltebilirsiniz. Bu güç, başka hiçbir duyguda bu kadar kuvvetli değildir. Sevginin, işte böyle yaratan ve yaşatan bir gücü vardır.
Allah, sevdiği için yaratmıştır. Eğer sevmeseydi, insan olmazdı. Görünen ve görünmeyen boyutlarıyla evren olmazdı. Evreni ve insanı, sevginin gücüyle yaratmıştır. Eğer sevmeseydi, yağmur yağmazdt. Kuşlar ötmez, rüzgâr esmezdi. Yıldızlar gökyüzünde semah dönmezdi. Güneş doğarken, ufuklar ağarrhaz, gökyüzü gül pembeye bürünmezdi. Eğer sevmeseydi, güneş doğmazdı, güneş batmazdı. Ayın şavkı sulara inmezdi. Denizin dalgalan böyle hırçın dövmezdi kayaları. Bir çocuğun kahkahasıy-la böyle şenlenmezdi yuvanız. Eğer sevmeseydi, kirli bir suda saklamazdı insanı. Kirli bir su damlası, insanı çıkarmazdı. Hayat olmazdı.
Başlangıçta sevgi vardı. Bütün duygular ondan çıktı. Sevdiği için yarattı ve «Yaratan» oldu. Sevdiği için yaşattı ve «Yaşatan» oldu. Sevdiği için korudu ve «Koruyan» oldu. Sevdiği için bağışladı ve «Bağışlayan» oldu... Ve ne olduysa, sevdiği için oldu. Ve ne olduysa, sizin için oldu. Gizliyken çıktı, Uluhiyyet denizini açtı, cemalini tecelliye döktü. Gizli bir Ehad iken, sizin için; Gafur oldu, Rahim oldu. Kerim oldu... Gizli bir hazineyken, Arş'a indi... Ve Rab oldu, Gaffar oldu, Kahhar oldu...
Hayat sevgiyle yaratılmıştır. Hayat nedir biliyor musunuz? Hayat, koşulsuz sevgidir. Sınırsız, kayıtsız, şartsız, koşulsuz... Bu sevginin hiçbir nedeni yoktur. Amacı da yoktur. Allah, sadece sever. Evrenin tüm boyutlarına hayat ışığı indirir. Her şeye izin verir. Açlığa, hastalığa, ölüme İzin verir. Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme izin verir. Çünkü, bunları deneyimleyerek, İnsanın evrimleşeceğinî, gelişeceğini bilir. Hayatın serpiiip açılmasına, gelişmesine izin verir. Bu izin verme ve bekleme sürecine, «sabır» denir. Allah'ın sayısız sıfatlarından sadece biridir. Sizin de böyle sabırlı olmanız istenmiştir. Fakat sevmeden, sevgiyi yüreğinizde hissederek yaşamadan, bu mümkün değildir.
Birine bu sabrı gösterebiliyorsanız, tahammül edebiliyorsanız, katlanabiliyorsanız; her türlü yönelişe, akışa, duruma, oluşuma, değişime, izin verebiliyorsanız, «koşulsuz» seviyorsunuz... Ama siz herkesi kendi doğrularınıza ve yargılarınıza hapsedersiniz. Değerlerinize uymayan her şeyi büyük bir öfke ve kızgınlıkla reddedersiniz. Her şey mutlaka sizin ölçülerinize uymalıdır. Hayatı olduğu gibi kabul etmezsiniz. Doğal akışın yönünü saptırmak için, kendinizi kaldırıp coşkun ırmakların önüne atar ve sonra da suçlu ararsınız. Suçlanacak birilerini mutlaka bulursunuz. Bütün bunları niçin mi yaparsınız? Bütün bunları, sevmeyi bilmediğiniz için yaparsınız.
Sevgİ, bir çocuğu kucaklamaktır. Çiçeği sulamaktır. Hüzünlenip ağlamaktır. İsteyerek vermek, sürekli vermek, karşılıksız vermektir. Sevgi, toprağa bir fide dikmektir. Denizin ışıltılı dalgalarında, güneşin batışını izlemektir. Aşı, işi, ekmeği, suyu paylaşmaktır. Coşkuyla öğrenmek ve aynı coşkuyla öğretmektir. Bilgiyi paylaşmak, paylaşmayı sevmektir... Sevmek, sevmeyi sevmektir. Sevmek, kendini sevmektir.
Sevgi budur. Sevdikçe haz alırsınız. Haz, sınırsız hare' ket özgürlüğüdür. Haz, koşulsuz sevgidir. Bir insanın kaba davranışları, kırıcı sözleri, koşulsuz sevgiye sınır çizmez. Bir insanın zengin olması, fakir olması, Türk olması, Yu-nan olması, koşulsuz sevgiyi bağlamaz. Müslüman olması, Budist olması farketmez. Koşulsuz sevgi için; beyaz insan, san insan, kara insan yoktur. Sadece insan vardır.
Haz, yargısız ifade özgürlüğüdür. Kendini böyle ifade eder. Dininden, ırkından, ideolojisinden, cinsiyetinden dolayı kimseyi yargılamaz. Onlara sınırsız bir Özgürlük ve-rİr. Herkesi, kendi doğrulan ve kendi gerçekleriyle kabul eder. Herkesi olduğu gibi kabul eder ve sever. Sevmenin o sonsuz hazzına varır.
Haz, korkudan uzak ve suçluluk duygusundan uzak olmaktır. Haz, huzur ve güven içinde var olma özgürlüğüdür. Dördüncü bilinç katında yaşanan budur. Bu bilinç katında yaşayan ve hayata bu yüksek düzeyden bakan kişinin; karşısına aldığı, çatıştığı, direndiği, karşı koyduğu bir şey yoktur. Bu nedenle korkuyu yaşamaz. Tüm hayatı kucaklayan ve her şeyi olduğu gibi kabul eden küresel bir kimliği olduğu için, korkuyu yaşamaz. Bu bilincin sahibi, kimseyi yargılamadığı için, suçluluk da duymaz. Bu bilinç katında, gelecek endişesi de yoktur. Hayatın getireceği her türlü sürprize açık olduğu için yoktur. Her şeyi kabul etmeye hazırdır. Huzur ve güven içindedir.
Haz, işte budur. Korkudan ve suçluluk duygusundan uzak kalmaktır. Huzur ve güven içinde olmaktır. Şu anı yaşamak ve asla gelecek korkusu duymamaktır. Özgür olmaktır. Haz, koşulsuz sevgidir. Sevgi ise, sınırsız hazdır. Bunlar arasındaki ince sının, hangi bilim dalı laboratuvar-da inceleyip açıklayabilir? Hangi teleskop, hangi mikroskop, haz ve sevgi arasındaki ince sınırın uyumlu titreşimlerini görebilir? Bunu, ancak deneyimleyerek, yaşayarak ve derinden hissederek kavrayabilirsiniz.
İradenizi Allah yaratmıştır. Fakat, iradenizi kullanma özgürlüğünü size bırakmıştır. İradenizle her şeyi isteme özgürlüğünüz var. Ne isterseniz, size o verilir. Hayatınızı bu isteklerinizle kurarsınız. Duygu belleğinizi (ruhunuzu) bu isteklerinizle oluşturursunuz. Ve kendi kozanızı örerek, o kozanın içinde kendinize bîr dünya yaratırsınız. Kozanızı kırarak, çiçekler diyarına, kanadı nakışlı kelebekler gibi uçarsınız. Haz, işte budur. Kendi bakış açınıza göre, kendinize bir hayat kurduğunuzu bilmektir. Özgür olmak ve özgür olduğunuzu bilmektir. Bunu bildiğiniz zaman, hazla dolarsa nız. Haz, yüreğinizin sesini dinlemektir.
Haz duyarsanız, en kuytu hücrelerinizde bile kendi varlığınızı hissedersiniz. Haz, en büyük var olma halidir. Çünkü mutlu olduğunuzda, Yaratan'la uyum içinde olursunuz. Bu uyumu hissettikçe, hazla dolarsınız. Doldukça seversiniz. Sevdikçe dolarsınız...
Koşulsuz sevgi, koşulsuzdur. Beiki onun tek koşulu, hazla dolmaktır. Ama dördüncü bilinç katında yaşayan kişi, hazla dolmak için sevmez. Tam tersine, sevdiği için hazla dolar. Sevdikçe hazla dolar. Sevdikçe dolar... Doldukça mutlu olur. Sevgi ve haz, mutluluk halini yaratır. Mutlu insan, kimseyi kıskanmaz, kimseye kızmaz, kimseyle rekabet etmez, kimseyle savaşmaz.
Eğer mutluysanız, eğer haz doluysanız, hiç kimseden nefret etmezsiniz. Kimseyi suçlamazsınız. Kimseye zarar vermezsiniz. Eğer mutfuysanız, haz doluysanız, baktığınız her şeyde, Yaratan'ın tecellisini görürsünüz. Her şeyi seversiniz. Bu duyguların zirvesine çıktığınızda, kendinizle banş içinde olursunuz. Pişmanlık, güvensizlik, korku, kin, kızgınlık ve eksiklik duymazsınız. Çünkü zirvedesiniz. On' lar, aşağıda, dağın eteklerinde, vadinin karanlık kuytulann-da kalmıştır. Onlar, düşük bilinç katlannda yetişen ayrıklar, delice otları ve dikenlerdir. Bu duyguların zirvesinde, doyum vardır, bütünlük vardır. Siz artık hayat dolusunuz, kendinizi ve herkesi aydınlatan değerli bir bilgesiniz. Tüm diğer duygulan daha etkili ve daha derin hissedersiniz.
Mutluysanız, yaşama arzunuz çoğalır. Ve içinizde duyduğunuz yaşama sevinciyle, tüm hayatı kucaklarsınız. Şafak atarken ağaran ufuklarla bütünleşirsiniz. Gökyüzünün pembe gül rengiyle derinleşirsiniz. Bulutlarla, çiçeklerle, ağaçlarla, ağaçlarda şakıyan kuşlarla, böceklerle, kelebeklerle zenginleşirsiniz. Hayat, o zaman bir yük değil, yaşamaya duyamadığınız, heyecan uyandıran bir serüven olur. Hayatı siz yaratırsınız. Bakış açınızla ona anlamı siz yüklersiniz. Onu sıkıcı veya heyecanlı yapan sizsiniz. O, temiz bir sayfa gibidir. Ne yazarsanız onu nakşeder. Hayat bakiredir, temizdir, masumdur.
Mutluluk, hayatın her anında, hazzı yakalamanın ve hazla dolmanın mümkün olduğunu bilmektir. Mutluluk, hiçbir şeyin, hiçbir nesnenin, Allah'dan daha Önemli olmadığını bilmektir. Bunu bildiğiniz zaman, o nesneler artık sizi perdeleyemez.
Herkes, mutlu olduğunu sanır ve mutlu olduğunu söyler. Doğrudur. Kendinize hedef koyarsınız. Hedefe yaklaşırken heyecan yükselir. Hedefe varınca heyecan iner. Hedefe vardıktan sonra heyecan düşer. Yükselir, iner, düşer... Bu inişleri ve çıkışları, yükselişleri ve düşüşleri, «mutluluk» sanırsınız. Mutluluktan anladığınız işte budur. Sonra da, «mutlu olmak ne güzelmiş!» dersiniz, ömrünüzü böyle mutluluk illüzyonları yaratarak geçirirsiniz. Hepiniz arayış içindesiniz. Bir türlü yakalayamadığınız mutluluğun peşindesiniz. Hepiniz şaşkın, çaresiz, umutsuz ve perişansınız.
Onlar, Kuran'da, çölde yürüyen bir insana benzetilir. Susuzluktan yanıp kavrulmuşlardır. Uzaklarda bir ışıltı görürler. Buz gibi bir kaynak suyu bulduklarını sanırlar. Umutlanırlar, heyecanlanırlar. Koşup vardıklarında, büyük bir düşkırıklığı yaşarlar. Gördükleri seraptır. Serap ne^ dir biliyor musunuz? Serap, uzaktan bakıldığında, çölde su gibi görünen ışık oyunu, yanılgı, illüzyondur.
En büyük sevgi, kendinizi sevmektir. Bundan daha büyük bir sevgi yoktur. Kendinizi koşulsuz sevdiğinizde, bu sevgiden özgürlük doğar, özgür olduğunuzda, bu özgürlükten haz dogar. Sevgi, Özgürlük, haz, mutluluk... Artık siz nesnelerle ku-şatılı değilsiniz. Sizi perdeleyen nesneler yok.
Kendinizi severseniz, sonsuzlukta çınlayan kahkahanızı işitir ve haz deryasında yüzersiniz. Kendinizi sevdiğiniz zaman, bu sevgi açılarak tüm dünyaya yayılır ve insanlığı kucaklar. Savaşlara, adaletsizliğe, haksızlığa, açlığa rağmen dünya güzelleşir ve hayat anlam kazanır. Dünya işte böyle güzelleşir. Hayat işte böyle anlam kazanır. Onu güzelleştiren ve ona anlam veren sizsiniz. Onu çirkinleştiren ve yaşanılmaz kılan da sizsiniz.
Hiçbir amaç, kendinizi sevmekten daha önemli değildir. Hiçbir amaç, kendinizi severken duyduğunuz hazzı yaşamaktan daha büyük değildir. Hiçbir zaman, hayatı kendine araç edecek büyüklükte bir amaç olmamıştır. Hiçbir amaç, mutluluğu sizden alacak kadar güçlü değil' dir. Ve hiçbir amaç, Allah'la aranızda perde olacak kadar önemli değildir.
Herkes mutluluğun peşinde. Ve herkes onu arıyor. Makamda, şanda, şöhrette, parada arıyor. Uyuşturucuda, alkolde, cinsellikte arıyor. Herkes ona ulaşmak için birbirini sömürüyor. Herkes ona ulaşmak için birbirine tuzak kuruyor, birbirini aldatıyor. Herkes, mutluluğa ulaşmak için, kendini mutsuz ediyor. Ama onun ne olduğunu kimse bilmiyor.
Mutluluk, «olmak»tır... Bu «olmak» nedir? Mutlu olmaktır... Mutlu olmak, «sahip olmak» değildir. Mutlu olmak, bir makamın veya nesnenin sahibi olmak değildir. Bugün gururla sahip olduğunuz son model arabanız, yarın canınızı sıkabilir. Çok sevdiğiniz havuzlu villanız, yarın başınıza bela olabilir. Bugün sahip olduğunuz tahtınız ve tacınız, yarın sizi istemeyebilir. Makamınız, şanınız, şöhretiniz, birgün sizden uzaklaşabilir. Güzelliğiniz bir-gün bozulabilir. Cildiniz buruşabilir ve saçlarınız birgün dökülebilir. Bugün yanınızda yürüyen, yarın arkanıza geçebilir. Evladınız, birgün size düşman olabilir. Bugün sahip olduğunuz ne varsa, yarın onlar sizi terkedebilir.
Evrensel Kişilik Düzeyleri
Beşinci bilinç katında yaşayan insan, kendi kurduğu ve aydınlattığı dünyanın dostluğunu yaşar. Hemen hemen günün her anında, çok mükemmel bir dünyada yaşadığını düşünür. Geçmişle ve gelecekle hiçbir bağı kalmamıştır. Sürekli olarak «an»da yaşar. Yaşamın her anı, ona sonsuz zevkler sunmaktadır. Çatıştığı hiçbir insan, çeliştiği hiçbir durum yoktur. Başkalarının «felaket» olarak değerlendirdiği olayları, bu insan, «ders çıkarılması gereken ibret haberleri» olarak değerlendirir. Bu olayları, insanın gelişimi için yararlı bulur. Tasavvuf da, bu bilinç katına, «radiyye nefs» denmiştir.
Değer yargıları, alışkanlıkları, şartlanmaları, tamamen yok olup gitmiştir. Öyle gitmiştir ki, izi bile kalmamıştır. Kemal üzere teslim olmuş ve her şeye razı olmuştur. Akıp giden yaşamı kucaklamış, yaşamla bir bütünlük kurmuş; her şeyi, itirazsız ve gönül hoşluğu içinde kabul etmiştir. Yaşamak, onun için zevk olmuş, her andan hazzetmeye başlamıştır. Bu bilinç katında yaşayan İnsan, başkalarının «kötülük» sandığı şeyleri bile kendinden gidermek için çaba göstermez; çünkü, onun dünyasında «kötülük» yoktur.
Düşük bilinç katından bakanların, «şer» olarak değerlendirdiği bazı durumlar, onun bilinç katında, «şer» değildir; «ders çıkarılması gereken» durumlardır.
Beşinci bilinç katında yaşayan ve hayata bu merkezden bakan insan, özne-nesne ilişkilerini çoktan aşmıştır. Yaşamı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmiş ve akışa karşı direnmeyi çoktan bırakmıştır. Uyumlu olmak, bu insanın belki de en belirgin Özelliğidir. Kendini herkeste, herkesi de kendinde görmeye başlamıştır. Düşük bilinç katlarında yaşanan dramalara şevkâtle yaklaşmaktadır.
Bu merkezde yaşayan insan, herkes için sır olan evrenin gizli boyutlarını (gayb alemini) bilir. Bu makamın sahibi Allah'ın huzurunda edep ve haya deryasına dalmıştır; küçük bir kusur işlese, kulaklarının ardına kadar kızarır ve yüzlerce defa tövbe istiğfar çeker.
Hazreti Muhammed'e (as) uyup, günde yetmiş defa istiğfar ettiği olur. Duasında, kendisi için bir şey istemeye utanır. Bu insan, Allah katında, aziz ve muhterem olmuştur. Halk arasında da saygın bir yeri vardır. İnsanlann ona saygısı cebridir, kahridir... Ona niçin saygı gösterdiklerini bilemezler. Bu kadar saygı görmesine ve sevilmesine rağmen, İnsanlara karşı eğilimi hiç yoktur. Olsa da bunun bir
nedeni yoktur.
Bilincin beşinci merkezinde yaşayan insan, malını, halkın ortak malıymış gibi kullanır. Sadece öksüzün ve yetimin değil, kurdun ve kuşun hakkını da gözetir. Kimseden bir şey istemeyi aklına bile getirmez. Çünkü, hiçbir şeye İhtiyacı yoktur. Fakat, ihtiyaç duyanları kınamaz. Onları asla yargılamaz. Yapılması gerekeni yapar. Verilmesi gerekeni verir. Bu merkezde bulunan en şöhretsiz insan bile, yüzlerce insan tarafından sevilir, el üstünde tutulur, saygıyla karşılanır. Etrafına huzur ve mutluluk enerjileri yayınlayan bir insandır.
Bilinci arındırma çalışmaları, mutlaka tasavvuf tekkelerinde yapılacak diye bir kural yoktur. Aydınlanmayı isteyen bir insan, bunu tek başına da yapabilir. Aydınlanmayı isteyen insan, dersini ezberleyip, yarış atı gibi sınavdan sınava koşan insan değildir. Aydınlanmayı isteyen insan, keçeli abasıyla, kırlarda davar güden bir çoban veya kenedini işine kaptırmış bir marangoz olabilir. Ama aydınlan--mayı isteyen insan, kendi benliğini (nefsini, bilincini) tani' mak isteyen insandır. Bu insan, sürekli ibadetle veya te-fekkürle, bilincini anndırma yoluna girebilir. Fakat birlikte çalışmanın getirdiği bazı kolaylıklar vardır.
Günlük yaşamın gergin ortamından kurtulup, kendinizi dinlemeye başladığınızda, hayatta nelere değer verdiğinizi, nelerin peşinden koştuğunuzu, hangi girdaplara kapıldığınızı ve hangi güç odaklarının etrafinda döndüğünü-zü bulabilirsiniz. Sizin için önemli olan nedir? Kaliteli beslenmek ya da barınak mı? Sizi güzel gösteren giysiler mi daha önemli? Yoksa sizin için önemli olan, heyecan yaratan duygular mı? Aşık mı olmak İstiyor veya güzel bir kadın tarafından beğenilmek mi istiyorsunuz? Yoksa sizin için önemli olan, bir kariyer sahibi olmak mı? Gösterişli arabalar ve güzel sekreterler mi süslüyor hayalinizi? Olabilir... Bunların hepsi olabilir.
Düşük bilinç merkezli insan, mutlaka bunlann etrafında donüyordur. Bunlar, çekim gücü ve cazibesi olan şeytan tuzaklandır. Hayatın girdaplandır bunlar. Bunlar, uzayın karadelîkleri gibidir. Kapıp içine çektiği insanı asla bırakmaz. Bunların herbiri ayn bir cehennem çukurudur. Buralardan kurtulup, yüksek bilinç katlarına çıkmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Şartlanmalannızdan, alışkanlıklan nız-dan, bağımlılıklannızdan kurtulacaksınız. Toplumun değer yargıfannı aşıp, küresel bir kişilik kazanacaksınız. Onu da aşıp, evrensel bir kişilik sergileyeceksiniz.
Dünyadan yeteri kadar alma savaşı, mezara kadar süren bir savaştır. Bu anlamsız savaşı durduracak olan sade-ce insandır. Girdaptan çıkmanın tek yolu, kişinin, bir girdapta döndüğünü farketmesidir. Bu ilk adımdır. İkinci adım, o girdaptan çıkmayı istemektir. Üçüncü adım, or-dan çıkmayı tetikleyen gücü, bu arzuyu ateşleyecek ve büyük bir yangına dönüştürecek olan kıvılcımı bulmaktır. İnsanı, bitmek bilmeyen arzuların girdabından kurtaracak tek kıvılcım, imandır.
İman, sizde zaten var olan potansiyel gücü harekete geçirir. İçkiyi, kuman, zinayı, yalanı, hasedi, dedikoduyu, cimriliği ve daha bir sürü pisliği, ancak onun sihirli gücüyle bırakabilirsiniz. Onun verdiği yüksek enerjiyle kitap okumaya bile başlayabilirsiniz. Bu çok önemlidir. Çünkü artık günümüz insanı için kitap okumak, nerdeyse gereksiz bir etkinlik haline gelmiştir. Onun açtığı yollardan yürürseniz, okuduklarınızı belki birgün anlamaya da başlarsınız. İbadetlerin ve dualann tadına vanrsınız. Bir süre böyle devam ettiğinizde, size artık bir üst bilinç katının kapılan açılır. Oraya çıktığınızda ve hayata ordan bakmaya başladığınızda, kendi ellerinizle kurduğunuz dünyanın dostluğunu yalarsınız.
Altıncı bilinç katında yaşayan ve hayata bu yüksek düzeyden bakan insan, kendindeki tüm bilinç katlarının seyrini izleyebilecek bir duruma gelmiştir. Her şeyin farkındadır. Uyanmış bir bilince sahiptir. İlişki kurduğu insanın hangi merkezde yaşadığını, hangi titreşim dalgalarındaki düşünceyi algıladığını, hayata nasıl baktığını, zihnînde hangi firtınalann estiğini bilir. Tüm boyutlanyla ve ayrıntılarıyla hayatın farkındadır. Bedeninin ve aklının dramını, nesnel bir bakışla, yargıda bulunmadan gözlemler. İçinde bulunduğu sosyal rolleri ve yaşam oyunlarını, korkuya kapılmadan, incinmeden ve savunmaya girmeden, tarafsız bir biçimde izler. Bilincin bu merkezinde yaşayan insan. Tasavvuf da, «mardiyye nefs» olarak adlandırılmıştır.
Her sözünü tutar. Sözünden dönmez. Her şeyi yerine koyar. İdam etseler, adaletten çıkmaz. Kimi zaman, «savurgan» sanabilecekleri kadar çok mal dağıtır. Kimi zaman da, «cimri» sanabilecekleri kadar az harcar. Ama o, ne savurgan, ne de cimridir. Sadece adaletlidir. Eğer vermek gerekmiyorsa, kendini öven kişiye mal vermez. Arna vermek gerekiyorsa, kendini kötüleyen kimseye mal verir. Adalet pusulasının bu incecik ibresini tutturmaya çalışır. Bu nedenle onu anlamakta çoğu zaman güçlük çekerler. Özenle seçilmiş sözcükleri kullanarak, çok az ve sade konuşur. Onun bu sadeliği, maddeyle kuşatılmış düşük bilinç merkezleri tarafından, «basit» olarak algılanır. «Basit konuşuyor» derler ve «bilimsel» olmadığını söylerler. Fakat o, bu düşük düşünce dalgalarını da algılar. Onların zihninde dönüp duran bu karmaşayı görür ve hiç karşılık vermeden, konuşmalanni aynı sadelikte sürdürür. O, hangi yolda yürüdüğünü çok iyi bilmektedir. Hiç kimse--nin değer yargısına göre hareket etmez. Bu, onun İçin şirke düşmek olur.
Muhteşem bir arabanız ve genç sekreterleriniz olduğu zaman daha mı mutlu olacaksınız? O zaman; yalıları ve yatları, muhteşem arabaları, Özel uçakları, petrol kuyula-rı, çiftlikleri ve bankaları olan, uşakları ve yardakçıları olan tiranlar niçin mutsuz? Neden doyumsuz ve tedirginler? Hırslan, öfkeleri, beklentileri niçin bitmiyor? Neden daha çok, daha çok, en çok kazanmanın peşindeler? Panik içİn-de neden sağa sola saldırıyorlar, neden savunmasız kadınları, çocukları, yaşlıları ve hayatlarının baharında gencecik insanlan katlediyorlar?
Muhteşem zenginliklerinden de anlaşılıyor ki, onlar artık paranın ve servetin değil, gücün peşindeler. Sahte güçlerini Allah onlara süslü göstermiştir. Onlar, tek gücün ve mutlak gücün sahibini tanımıyorlar. Kuruntunun karanlığında ışıksız kalmışlar, görkemli hayatlarına rağmen umutsuz ve mutsuz dolaşıyorlar. Huzursuz, tedirgin ve öfkeliler.
Üst bilinç katlanna doğru çıkıldıkça, dünyaya yönelik maddi istekler azalır, fakat buna rağmen, hayattan alınan zevk artar. Arınma ve sadeleşme devam ettikçe, vahdet yolunda ilerlemeye başlarsınız. Vahdet yolunda ilerledikçe, sıfatlar sizde birleşir, cem olur. Hayır ve şer sizin için artık bir olur. İyi ve kötü yok olur. Sizi öfkelendirecek, kıskandıracak, üzecek hiçbir şey bulamazsınız. Aydınlanmış bilincinizle, Vahidiyyet makamına yürürsünüz.
Sübhan Allah'ın «Vahid» ismini açığa çıkaran kimse, ki-Şİsel arzularından tamamen sıyrılmış, arınmış, tertemiz ol' muştur. Hayata, yedinci bilinç merkezinden bakmaya başlamıştır. Bu merkez, yeryüzünde, insanın ulaşabileceği son merkezdir. Diğer bilinç merkezlerinde yaşayarak buraya kadar gelmiş ve tek bir arzuya, sadece Allah'ın rızasına odaklanıp kalmıştır. Başka hiçbir arzusu kalmamıştır.
Yedinci bilinç katı, vahdet üzere yaşayan insanlann, birlik bilincine ulaşmış peygamberlerin ve büyük velilerin rner-kezidir. Buna, «bilincin teklik boyutu» diyebilirsiniz. Evren-sel kişilik düzeylerinin zirvesidir. Bu bilinç katının adı, geli-nen düzeyi yeteri kadar anlatmaktadır. Bu noktaya ulaşan ve bilincinin doruğuna çıkan kişi, altıncı bilinci tam olarak yaşadığı için, «benlik» duygusunu aşmış ve «saf benlik» haline gelmiştir. Saf benlik, «her şeyle bir olma» halidir.
İnsan, bu noktaya, kendinden başka hiçbir yaratılmış varlığın yerinde olmak istemediği, bulunduğu yerden başka bir yerde bulunmak istemediği zaman ulaşır. Bu noktaya ulaşan insan, gezegenleri yörüngelerinde, hücreleri bir arada tutan büyük boşluk gibi her şeyi kucaklamıştır. Bu bilinç katında yaşadığınız zaman, insan için artık bilinç katları diye bir şey kalmaz. Kürsi'nin alt boyutlarında, bir insanın ulaşabileceği en son noktadır. Dünya hayatında, bu noktaya ulaşabilmiş çok az kişi vardır.
Düşük bilinç katlarında bunu anlamak kolay değildir. Hatta bazen anlamsız da gelebilir. Ama bu, aslında insanın en yüksek var olma halidir. «Her şeyle bir» olduğunuzda, benliğinizi aşarsınız. Siz, siz değilsiniz artık. Az konuşan, az uyuyan, az yiyen siz değilsiniz. Gülümseyen, selamlaşan, ibadet eden, düşünen, düşleyen, özleyen, yaşayan siz değilsiniz. Yaptığınız hiçbir şey, kendi nefsiniz İçin değildir. Hazreti Muhammed'in (as) hayatını bir düşünün. Kimi zaman kendi birimselliğini yaşadığı oluyordu; ama çoğu zaman, algıladığı yüksek düşünce dalgalarıyla, evrenin gizli boyutlarına bir hayal gibi dalıp çıkıyordu. Kısacık bir «an»da miraca yükseliyor, cennetlere İniyor, Sid-re'ye uğrayıp, Cebrail (as) ile alemleri seyrediyordu.
Hayata, evrensel kişilik düzeyinin zirvesinden baktığınızda, «başkası» yoktur artık. Sadakayı veren de, alan da sizsiniz. Her şey artık sizde «bîr» olmuştur. Madde boyu-tundaki varlıkların programını okuyabilir ve dilerseniz o programı değiştirebilirsiniz. Çünkü siz kendi bedeninizde, benlik zindanında tutuklu değilsiniz. Sizi sınırlayan hiçbir şey yoktur. Madde duvanyla örülü ve kuşatılı değilsiniz.
Bilincin son merkezine ulaşan ve vahdet yolunda yürüyen kişi, azamet deryasına dalmıştır. Gönlünden sökülüp gelen hikmet pınarları diline akarsa, konuşması doyumsuz olur. Azamet deryasında kaybolup susarsa, hayret ve şaşkınlıktan dili tutulur.
Ayıplan Örtmede gece gibidir. İyilikleri açığa çıkarmada gündüz gibidir. Kimsede kusur aramaz. Kimsenin ayıbını kimseye söylemez. Toprak gibi cömert, su gibi an, hava gibi zariftir. Gözü tok, gönlü zengindir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kimseden bir şey istemez ve beklemez. Kimseye kızmaz ve kötü söz söylemez.
Yemeklerin hepsi onun için birdir. Etle otun, acıyla tatlının bir farkı yoktur. Az yer, az konuşur, az uyur. Her türlü giyecek ona göre aynıdır. Ona göre, yatakla hasır, gençle ihtiyar, zenginle fakir aynıdır. Sahip olduklanyla yetinir, daha fazlasını istemez. Açlıkla tokluk, uykuyla uykusuzluk, susmayla konuşma, onun için birdir.
Sübhan Allah'ın «Vahid» ismini açığa çıkaran kimse, kişisel arzularından tamamen sıyrılmış, arınmış, tertemiz olmuştur. Hayata yedinci bilinç merkezinden bakmaya başlamıştır. Bu merkez, yeryüzünde, insanın ulaşabilece-ği son merkezdir. Diğer bilinç merkezlerinde yaşayarak buraya kadar gelmiş ve tek bir arzuya, sadece Allah'ın rızasına odaklanıp kalmıştır.
Suda yürür, havada uçarsınız. Maddeye baktığınızda, maddeyi görmezsiniz. Maddede dönen atomları görürsünüz. Atom fezasının boşluğundan Berzaha, ordan da cennetlere geçersiniz. Sizin için, «duvarı deldi geçti» derler. «Rüzgâr gibi esti geçti» derler. Hiç engel tanımazsınız- Maddenin fizik yasaları sizin için geçerli değildir. Çünkü o yasalar sadece madde içindir.
Maddeye bakuğınızda, maddenin ashnı ve esasını görürsünüz, insana baktığınızda, onu hareleyen renkli ışık dalga-lannı görürsünüz. Dünyaya baktığınızda, Berzah'ı görürsünüz. Cenneti görür, cehennemi görürsünüz. Meleklerle iletişim kurarsınız. Eşyanın sırrını anlar, şifresini gözersiniz. Artık Öyle bir noktaya gelirsiniz ki, baktığınız her yerde O'nu görürsünüz. Allah'ın, «ben onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili olurum» dediği kişilerden olursunuz.
«Vahid» isminin tecellisine mazhar olmak ve «Vahidiy-yet» özellikleri göstemek, özel bir çalışmayı gerektirir. İnsanın, arzularla dolu bir dünyada, teklik boyutuna ulaşması, nerdeyse imkânsız gibidir- Ama takdir edildiyse, o kişi, bu çalışmaya yönlendirilir. O kişi, varlık dağını, benlik dağını delerek, aradığı aydınlığa ulaşır. Takdir edilmediyse, benlik zindanında boş yere mutluluk arayışları olur. Kendi dışındaki objelere yönelir. Servette, makamda, şöhrette ve gösterişte arar mutluluğu. Onlara ulaşamayan, ulaşamadığı için mutsuz olur. Ulaşan da, aradığı mutluluğu orda bulamadığı için mutsuz olur.
Evrensel kişilik düzeylerinin bu son katında yaşayan insan, saf bir altın gibi temiz ve andır. Derin sular gibi durgundur. Ve durgun sular gibi derindir. Ona giren, onda boğu-labilir. Ona giren, onda yüzebilir- Onda yüzebilen, ondan çıkmayı istemez. Onu görenlerin aklına sadece Allah gelir... İnsana huzur ve güven veren bir yüzü vardır. Güleryüzlü, yumuşak huylu, sevecen, sınırsız, rahat ve aydınlıktır. Genel olarak suskundur; ama konuştuğu zaman, ilimle ve hikmetle konuşur. Beş vakitte değil, sürekli namazdadır. Geçmişle ve gelecekle hiçbir bağı kalmamıştır. Sonsuzluğu kuşatan ve içine alan «an»t yakalamıştır; sürekli olarak o «an»da yaşar. Bu bilinç düzeyinde yaşayan kişi, «duyguyu yaşayan» değil, «duygu» olmuştur. «Duygu olmak» nasıl bir duygudur? Siz duygu olduğunuzda, o duyguyu yaşayamazsınız.
Sadece yaşanırsınız. Yani o olursunuz. «Hazzeden» değil, «haz» olursunuz. Herkes sizden haz alır.
Bilincin bu düzeyine çıktığınızda ve orda yaşamaya başladığınızda, teselli eden değil, «teselli»siniz. Alim değil, alimlerin öğrendiği bir «ilim»siniz. Ama bütün bunlar, Kürsi'nin altında olur. Kürsi'nin altında, bir insanın ulaşa-bileceği en son boyuttur. Allah, bu bilinç katında, «V&-hid» ismiyle tecelli etmiştir.
Her boyutta, böyle derinleşen ara frekanslar vardır. Kendi boyutunuzun zirvesine çıktığınızda, Kürsi'nin altında kalırsınız. Kürsi ise, Arş'ın altındadır. Kürsi, kozmik bir bilinç merkezidir. Orası yeni bir birimdir. Ordan itibaren, gittikçe derinleşen yeni frekanslar başlar. Sonsuza kadar gitseniz, Arş'in altında kalırsınız.
Sayıları bir düşünün. «Bir» ve «iki» sayılarının arasında kesirler vardır. Dokuza kadar çıkar ve «iki» olur. Böylece yeni bir birim oluşur. Dukuza kadar çıkar ve «üç» olur. Böylece yeni bir birim daha oluşur. Dokuza kadar çıkar ve «dört» olur. Ve böylece yeni bir birim daha oluşur. Bu nereye kadar gider? Sonsuza... Yani Arş'a kadar...
Fakat siz Arş'a hiçbir zaman ulaşamazsınız. Kendi boyutunuzda geldiğiniz son nokta, kendi üstünüzde yeni bir birimi başlatır. Her cennet, yeni bir birimi, veya bir bilinç katını temsi! eder. Son cennette, bilincin yedinci katında-sınız. Fakat Kürsi'nin altındasınız. Kozmik aklın, kozmik belleğin, kozmik hayalin altındasınız. Yedinci cennetten sonra, insanın gidebileceği başka bir yer yoktur. Bu du--rumda Kürsi'yi düşünün. Orda başlayıp, nicel birikimler'le sürekli derinleşen yeni süreci bir düşünün. Sonsuza kadar gitseniz, Arş'a ulaşamazsınız. Arş daima yukardadır. Hiçbir yaratığın ulaşamayacağı bir yüksekliktedir.
Somut olarak şöyle örneklenebilir; sayısal birimlerle ifade edildiğinde, insanın, birinci bilinç katından, yedinci bilinç katına doğru seyri, «on, yüz, bin, onbin, yüzbin, milyon, on milyon» diye gider. Her bilinç katının birbirine mesafesi böyledir. Yukarı doğru çıkıldıkça, katlanarak artar. Bu, içice konumlandırılmış olan evren boyutlarında da böyledir.
Bu durumda, Kürsi'nin, sayısal birim olarak, «yüz mil-yon»u temsil ettiğini düşünün. Arş, «milyar»da değil, hayır... Arş'ı orda sanırsınız, ama oraya ulaştığınızda, O'nun, «on milyar»da durduğunu anlarsınız. Oraya ulaştığınızda da, «yüz milyar»da durduğunu anlarsınız ve ulaştığınız her ufukta yeni bir ufuk gibi açılır. Siz açıldıkça, O da açılır... Ve siz yükseldikçe, O'nun azameti daha da yükselir. Azamet deryası açılır, genişler, derinleşir, sonsuzladır... Asla ulaşamazsınız. Ama bilirsiniz ki, O hep ordadır, yani Arş'da...
Bu son bilinç katında, insan, her şeyle bir olmuş ve kendi benliğini ortadan kaldırmıştır. Bu merkezdeki insan; sevgi, huzur, enerji, güzellik, bilgelik, berraklık, etkililik ve birliktir artık... Burası, kelimenin tam anlamıyla «teklik» boyu^ tudur. Vahdet yoludur. Tasavvuf dilinde «safiyye» veya «kâmil nefs» olarak adlandırılmıştır. Bu bilinç katı, peygamberlerin katıdır. Ve bazı büyük velilerin makamı burasıdır. Dünyada kolay kolay ulaşılacak bir bilinç düzeyi değildir.
Evrensel kişilik düzeylerinin beşinci ve altıncı katlan da böyledir. Nadir insanların, ancak peygamberlerin ve büyük velilerin yaşayabilecekleri yüksek bilinç katlandır. Bu düzeyler, alt bilinç katlan için, inanılması zor bir hayal gibidir. Ama bilinmelidir ki, kendi boyutunda, hayaller de gerçektir. Bedensiz yaşayan enerji dalgaları gibi, ekranlara yansıyan ses ve görüntü dalgaları gibi, kozmik bellek bankalarından çıkıp, yedi gökleri aşarak, dünyaya ulaşan düşünce dalgaları gibi, rüzgâr gibi, koku gibi, rüya gibi... Hayaller de gerçektir. Bu hayaller size çok uzak olabilir; ama her insan, mutlaka dördüncü bilinç düzeyini hedef-lemelidir. Belli nesnelere takılıp kalmamalı, akıp giden yaşamla bütünleşmelidir. Sevmeli, hazla dolmalı, mutlu olmalı, dünyayı kucaklamalı ve küresel bir kişilik kazanmalıdır.
İnsanda yedi bilinç katı olduğu doğrudur. İnsanın bu katlardan birinde yaşadığı da doğrudur. Fakat, tüm insanlığı, karakter olarak yedi kategoride toplamak yanlıştır. Kimisi bilincin birinci merkezinde yaşadığı halde, evladına yaklaşımı üçüncü merkezin yaklaşımıdır. Kimisi Üçüncü merkezdedir, fakat cinsel duygularını birinci merkez yönlendirir. Bu davranış biçimlerinin programlanması sonucu, insan sayısı kadar karakter ortaya çıkar, insanlar, fiziksel olarak birbirine benzemedikleri gibi, ruhsal olarak da birbirine benzemezler.
Matematikte sadece dokuz rakam vardır. Ama bu dokuz rakamdan, sonsuza kadar giden sayılar türetilir. Bilinç merkezlerini de böyle düşünebilirsiniz. İnsanın algılama kapasitesi sınırlı olduğu için, bu merkezler, sanki yedi basamaklı bir merdiven gibi anlatılmıştır. Ya da sayılar örneğinde olduğu gibi; on, yüz, bin, onbin, yüzbin, milyon, on milyon şeklinde anlatılmış, ara frekanslardan söz edilmemiştir. Çünkü İnsan bu aynntılara kesinlikle hakim olamaz. Uluhiyyet'e kesitsel bakar ve ancak bir kesitini algılar. Ve Uluhİyyet denizinin asla sonu yoktur.
İnsanın hangi bilinç katında olduğunu, objeler belirlemez. Objelere yaklaşım belirler. Mesela cinsellik tüm bilinç katlarında vardır. Fakat, cinselliğe yaklaşım çok farklıdır. Beslenme ve barınak ihtiyacı tüm bilinç katlarında vardır. Fakat, bu objelere karşı, tercihlerde ve eğilimlerde farklılıklar vardır.
Bilincin hangi katında yaşadığınızı anlamak istiyorsanız, hayatınızın merkezine neyi koyduğunuza bir bakın. Sizin için önemli olan şey (nesne), size nerde olduğunuzu söyleyecektir. Evladınıza mı düşkünsünüz? Evladına herkes düşkündür. Fakat ona yaklaşımınız size nerde olduğunuzu söyler.
Evladınıza birinci düzeyden bakıyorsanız, ondan yararlanmak için, onu sahiplenirsiniz. İkinci düzeyden bakıyorsanız, ona tutkuyla bağlanır, onu her şeyin üstüne koyar, şirke düşersiniz. Evladınıza eğer üçüncü düzeyden bakıyorsanız, onun üzerinde gücünüzü kullanırsınız. Dor' düncü düzeyden bakıyorsanız, onu koşulsuz seversiniz. Beşinci düzeyden bakıyorsanız, onun size verilmiş büyük bir nimet olduğunu ve kutsal bir emanet olduğunu düşünerek hareket edersiniz. Evladınıza eğer altıncı merkezden bakıyorsanız, onu ve kendinizi her şeyle bir görürsün nüz. Yedinci merkezden bakıyorsanız, o yoktur... Siz de yoksunuz... Sadece Allah vardır.
Yaratan'ın Yaşam Soluğu
Düşündü ve hissetti. Her şeyi düşledi, hayalinde resmetti ve «ol!» dedi. Evren, tüm boyutlanyla İş-te böyle yaratıldı. Gökyüzünde gördüğünüz muhteşem galaksiler böyle; renk, biçim ve koku realiteleri böyle ya-ratıldı. Bunlar, olağanüstü bir gücün eseridir. Bunlar, Al' lah'ın hayalidir. Bunları bir anda tasanmladi ve «ol!» em' riyle açığa çıkardı.
Bunlar, insan için yaratıldı. Her şey insan için yaratıl' di. Eğer insan olmasaydı, bunlar olmayacaktı. İnsan olmasaydı, hayatın hiçbir anlamı olmayacaktı. Çünkü insan, hayatı algılayıp değerlendiren, duygu ve düşünce birikimiyle onu sonsuzluğa taşıyan muhteşem bir varlıktır. İnsan değerlidir, muhteremdir. İnsan çok kıymetlidir.
İnsan olmasaydı, hiçbir şeyin varlık nedeni olmayacak-ti. Eğer onu değerlendiren insan olmasaydı, hayatın bir anlamı olmayacaktı. Çiçeğin bir anlamı, çiçekte güzelle-şen rengin bir anlamı olmayacaktı.
Eğer insan olmasaydı, denizin dalgalan böyle hırçın dövmeyecekti kayaları. Eğer insan olmasaydı, gök gürlemeyecek, şimşek çakmayacak, yağmur yağmayacaktı.
Mevsimler onun için yaratıldı. Tohum, onun için düştü toprağa. Çiçek tomurcuklandıysa, rüzgâr estiyse, güneş doğduysa, güneş battıysa, bütün bunlar onun için oldu,
İnsan olmasaydı eğer, gökyüzünün derinleşen maviliği olmayacaktı. Kuşun, böceğin ve baharda güzelleşen tomurcuğun anlamı olmayacaktı. Tohum döllenmeyecek, toprak böyle cömert, böyle verimli olmayacak, sular böyle çağıl çağıl, böyle gürül gürül, böyle ışıl ışıl olmayacaktı. Eğer kapandıysa kapılarınız, ışık sızmıyorsa pencerenizden... Eğer yoksul bir çocuğun gözlerinde göremiyorsanız sönüp giden ve kahrolup giden umutları... Eğer tı-kandıysa kulaklarınız, İşitmiyorsanız... Eğer tutuklandıysa-niz bedeninizde, zincire vurulduysa elleriniz ve ayaklarınız prangadaysa eğer...
Sahile koşun... Bir kayanın üzerine oturun ve dalgaların sesini dinleyin. Yaban ördeklerinin kanat seslerini dinleyin. Zeytin ağaçlarının arasında öten çırçır böceklerini dinleyin. Dirseklerinizi dizlerinize dayayın ve çenenizi avuçlarınızın içine alarak, böyle saatlerce oturun. Hayatı dinleyin. Sessizliği dinleyin. Ve kendinizi dinleyin.
Hayatı yarattı ve onu sürekli kıldı. Yarattığı varlığa, genetik bellek kalıplan verdi ki, buna «içgüdü» dendi. Bu genetik bel' lek kalıplan, onlann üremelerini sağladı. Ama aynı zamanda, karşı cinsler arasında genlerin paylaşımı yoluyla, bu genetik bellek programlarının, kuşaktan kuşağa aktanlması sağlandı.
Bütün canlılarda bulunan ilâhi Öz, onları sevgiyle yaratan Allah'ın hayat kıvılcımı, hayat soluğu oldu. Eğer O'nun hayat soluğu olmasaydı, insanın bedeni, onun ruhunun gelişmesini sürekli kılacak elektriksel güç santralı gibi çalışmazdı. Bedeni öyle bir biçimde tasarımladı kî, insanın bedenine ait tüm bilgiler ve maddi yaşama ait bazı davranış kalıplan, hücrelere kaydedildi ve kendini tekrarlama yoluyla kuşaktan kuşağa aktanldı. insan sayısı kadar fizik görüntü ve ruhsal karakter yaratıldı. Hiçbir insan di-, gerine benzemedi. Oysa hepsinin iki gözü, iki kulağı, iki eli vardır. Hepsi iki ayağının üzerinde dik yürür. Hepsi aynı evrende yaşar. Hepsi aynı dünyadadır. Fakat hepsinin ayrı evrenleri, ayrı dünyaları vardır.
Venüs çölleri, insan olmadığı için cayır cayır yanıyor. Merkür yanıyor. İnsan olmadığı için, Mars'ın kırlarında kelebekler uçmuyor. Orda, süzgün bakışlı ceylanların koşuştuğu yeşil yaylalar yok. Kuşlar ötmüyor orda, sular akmıyor. Venüs'de, uzayıp giden portakal bahçeleri, buğ' day tarlaları, kiraz, incir, üzüm bağları yok. Gümüş yapraklı zetin ağaçlan yok. Uzayda buz dağlanyla yüzüyor Plüton. Orda insan yok diye, Neptün'ü penguenler bile sevmiyor.
Eğer insan olmasaydı, hayat algtlanmayacaktı ve algi' lanmayan hayatın hiçbir anlamı olmayacaktı. Hayatı algi' layan olmadığı için, Mars kayalıklarında hayat yok. insan yok diye yağmur gibi ateş kıvılcımları iniyor gökten. Ve-nüs'de kayak yapılacak dağlar yok, dağlar orda ateş püskürüyor, ateş...
Yarattığı her şeyde, Allah'ın yaşam soluğu olmasaydı, yaratılanlar bir anlam taşımayacaktı. Mesela siz bu kadar güzel olmayacaktınız. Denizin dalgaları gibi dökülmeyeçekti... Dökülmeyecekti omuzlarınıza dalgalı saçlarınız. Böyle derin ve böyle anlamlı bakmayacaktı gözleriniz.
Yaratan'm yaşam soluğu olmasaydı eğer, kuşlar yuvaya dönmeyecekti. Mutluluk, bir çocuğun gözlerinde bu kadar güzel parlamayacak ve kahkahası bu kadar güzel çmlamayacaktı. Yaşamın sürekliliği, bir çekirdeğin genetik belleğinde, ya da bir yaprağın renk değişiminde bu kadar büyüleyici olmayacaktı.
Allah'ın yaşam soluğu olmasaydı eğer, tohumu yuvaya taşımayacaktı karıncalar. Anlar bal yapmayacaktı ve kuşlar kuzeyden çıkıp, haritasız ve pusulasız, hiç şaşırmadan uçmayacaktı taa Afrika ormanlarına.
Eğer Yaratan'in yaşam soluğu olmasaydı, çiçekler bu kadar güzel olmayacaktı. Gülün rengi bu kadar derin olmayacaktı. Böcekler ona aşık olmayacak ve onu dölleme-yecekti. Rüzgâr esmeyecek, gök gürlemeyecek, yağmur yağmayacaktı. Yaratan'ın yaşam soluğu olmasaydı eğer, güneş doğmayacak, güneş batmayacaktı. Kuşlar şarkı söylemeyecek ve böcekler uçmayacaktı. Hayat olmayacaktı. Hayatı yarattı ve ona süreklilik kazandırdı. Ağacı çekirdeğinde sakladı, çekirdeği ağaçtan çıkardı. Ağacını kendi içinde saklayan çekirdekle, hayatın inanılmaz gücünü ve sürekliliğini anlattı. Düşünceden atomu çıkardı, atomdan evreni... Evreni, atomdan nasıl çıkardı? Nasıl çıkardı sonsuzluğu zerreden? Nasıl çikardıysa yumurtadan kuşu, atomdan da Öyle çıkardı
evreni. Spermayı insandan çıkardı, spermaya insanı gizledi. Kirli bir su damlasında nasıl gizledi insanı? Nasıl gizlediy-se kısacık bir «an»ın içinde zamanın sonsuzluğunu, öyle gizledi insanı kirli su damlasında. Saçların rengi, gözlerin derinliği o kirli suda gizlidir. O kirli sudan, düşüncenin yaratıcılığı ve sevginin gücü çıktı! Nasıl çıktı sevginin gücü, bu kirli sudan? Sevinme, Özleme, umutlanma, kucaklama nasıl çıktı? O muhteşem varlık, bu kirli sudan nasıl çtktı? Tasarımladı, hayal perdesine aktardı ve «ol!» dedi. Sadece böyle dedi. İçice evrenleri ve yaşam boyutlarını böyle yarattı. İnsanı böyle yarattı. Ve her şeyi böyle yarattı. Ne yarattıysa, insan için yarattı. O'nun katında insan sevgilidir, muhteremdir.
Atmosferi, dünyanın çevresine sardı, mavi bir tül gibi doladı. İnsan İçin orayı dayadı döşedi. Tutup onu boşluğun içine koydu. Boşluk, bir ana rahmi gibi kucaklayıp içine aldı dünyayı. Kaptansız bir gemi gibi yüzdürdü dünyayı boşlukta. Dümensiz ve yakıtsız bir gemi gibi boşlukta yüzdürdü dünyayı. Nasıl yüzdürdü dünyayı boşlukta? Nasıl yüzdürdüyse deryada tufan gemisini, öyle yüzdürdü dünyayı boşlukta.
Boşluk nasıl tutuyor dünyayı? Güneş sistemlerini tutan nedir, boşlukta nasıl yüzüyor galaksiler? Neden çözülüp dağılmıyorlar uzayın boşluğuna? Hücreleriniz niçin çözülüp dağılmıyorsa, onlar da onun için dağtlmıyorlar. Hücreleri bir arada tutan boşluk, atomları da tutuyor. Atomları bir arada tutan aynı boşluk, galaksileri de tutuyor. Bunlar, «ol!» emrine uymuyorlarsa, başka hangi emre uyuyorlar? Hangi söze, hangi yasaya, kimin yasasına uyuyorlar? Bu gücü nerden alıyor boşluk, kimden alıyor? Boş bir boşluk, hiçlik, nasıl oluyor da her şeyi bir arada tu? tan güce sahip oluyor? Hayır, boşluğa bakmayın.
Yaratan'ı arayan boşluğa bakmasın. Boşlukta sadece boşluk vardır. Milyarlarca güneş sistemleri ve onları kuşa^ tan sonsuz bir boşluk vardır. Yaratan'ın kudreti vardır, il' mi vardır. İnsanı aşan, insanın ölçülerine ve algflanna sığ' mayan bir genişlik, bir derinlik, anlaşılmayan bir tasarım gücü vardır. Boşluğun, insan tarafından kavranamaz bir derinliği, sonsuzluğu vardır. O, paraleli olmayan bir sonsuzluktur, öyle bir sonsuzluktur ki, içine alıp kuşatmadığı hiçbir varlık yoktur. Ve Öyle bir sonsuzluktur ki, onun dışında hiçbir şey yoktur. Onun dışında yokluk da yoktur. Var mıdır? Hayır, yoktur... Eğer «yokluk var» diyorsanız, o «var» dediğiniz şey nasıl «yokluk» olabilir? «Var» olan bir şey, «yokluk» olabilir mi?
Bu sonsuzluk, zaman ve mekânla sınırlı bilince sığmaz. Öyleyse, siz eğer Yaratan'ı arıyorsanız, bu boşluğa bakmayın, dönün bir kendinize bakın. Bu kadar yakınınızda-dır. Allah, somut bir olguda, algılanan bir gerçeklikte, kavranan bir düşüncede, derinden hissedilen, yaşanan bir duyguda, sevgide, sevgide, her şeyi kucaklayan sonsuz sevgidedir.
Bazen bir çocuğun gülüşünde, bazen de bir çiçeğin rnasum güzelliğindedir. Bazen zamanların ve mekânların Ötesinde, bazen maddenin zerresindedir. Sevgilerde, özlemlerde, hüzünlenişlerdedir. Küt küt vuran yüreğinizde, damarlarınızda, hücrelerinizde, hücrelerinizin en ücra köşelerindedir. Allah, sonsuz bir güçtür. Yaşam kaynağıdır. Hayat ışığıdır. Varlığı ortaya çıkarandır. Varlığı ortaya çıkaran bir güç, nasıl bir güçtür? «Ol!» emriyle varlığı ya-ratan ve ona hayat veren bir gücü tasavvur edebiliyor musunuz?
Bu güç; dalgaların deviniminde, rüzgârın uğultusunda, gülün sadeliğinde, renklerin derinliğindedir. Kucaklaşan sevgide, çocukların çınlayan kahkahasında, gözlerin ren-ginde, gözlerin derin bakışındadır. Rüzgârda savrulan kara saçların, sarı saçların, kumral saçların parlaklığındadır. Doğan güneşte, batan güneşte, kayan yıldızda, parlayan aydadır. Her yerde, her şeyde, yaşamın görünen ve görünmeyen boyutlarında, ücra köşelerde, bu güç vardır.
Tufanda gemiyi yüzdürdü. Ve ateşini suya çevirdi ateşte yananın. Nemrud çılgına döndü öfkeden. Kuyuya düşeni tutup kuyudan aldı. Mısır'dan çıkana, «asanı yere vur!» dedi. Asasını yere vurunca, açıldı deniz, mavi bir çarşaf gibi yırtıldı peygamberin önünde. Firavun şaştı kaldı. Çılgına döndü öfkeden ve denizden önce öfkesi boğdu onu.
Körü, sağırı, dilsizi, alacalıyı ıslah edeni, suda yürüyeni, ölüyü dirilteni mahzun bırakmadı çarmıhta. Onu yalnız bırakmadı, çaresiz bırakmadı. Bir sır gibi yükseldi göklere, sır gibi... Şimdi onu bekliyor, onu çarmıha gerenler. Mumlarla, çamlarla, çanlarla, çıngırak sesleriyle haydut panayırına çevrilen Novel meydanlarında, Paskalya geçelerinde onu bekliyorlar.
Miraca çıkanı hiçbir zaman indirmedi aşağılara. Kurda kuşa yem etmedi. Güçsüz ve çaresiz bırakmadı zalimlerin yurdunda. Ruh gibi süzülüp geçti gecenin karanlığında ve sır gibi saklandı mağarada ve parlayan bir dolunay gibi indi Medine çöllerine. Peygamberini, ardında muhteşem ordularla tekrar gönderdi vahşilerin diyanna. Mahzun bırakmadı, umutsuz bırakmadı, yalnız bırakmadı onu.
Yaratan'm yaşam soluğu, hayatın deviniminde ve sürekliliğindedir. Gülüşlerde, ağlayışlarda, hüzünlenişlerde ve umutlu bakışlardadır. O'nun yaşam soluğu; arayışlar-da, bekleyişlerde, özleyişlerde, karşılıksız sevgilerde ve aşklardadır. O, en büyük aşkın kaynağıdır.
Renkteki derinliği, sesteki güzelliği, ışıktaki parlaklığı yaratandır. Sevgiy, Özlemi, umudu yaşatandır. Her şeyi kucaklayan ve her şeyi kuşatandır. Hayat veren, hayat alan, güldüren, sevdiren ve ağlatandır. Sıkıntı verip, kemale ulaştırandır, ilimle kuşatıp, irfanla donatandır. Dert verip, derman aratandır. Rahim'dir, Rahman'dır, Gaffar'dir, Kahhar'dır.
Yaratan'in yaşam soluğu olmasaydı eğer, bir tohumda veya kuru bir çekirdekte hayat kendini tekrarlamazdı. Bir damla kirli sudan insan çıkmazdı. O'nun yaşam soluğu olmasaydı eğer, boşluk, milyarlarca güneş sistemlerini bir arada tutmazdı. Yaşlı hücreleriniz, içindeki bilgileri, hayadan boyunca bir sır gibi saklamazlar ve onları bir miras gibi genç hücrelere bırakarak ölmezlerdi.
Kendinizi arıyorsanız, geçmişin girdaplarına bakın. Bir olaya, bir insana, bir nesneye takılıp kaldınız belki. Belki dönüp duruyorsunuz orda. Kendinizi arıyorsanız, olmayan geleceğe bakın. Olmayan bir gelecekte, olmayan bir servetin peşindesiniz belki. Belki bir şöhret çukuruna düş-tünüz. Kendinizden yardım bekliyorsunuz belki. Geçmiş-ten ve gelecekten toplayın parçalarınızı, «şimdi»ye getirin. Sonra dönüp kendinize bir bakın.
Kendinize bir bakın... Eğer kapandıysa kapılarınız, ışık sızmıyorsa pencerenizden... Eğer yoksul bir çocuğun gözlerinde göremiyorsanız sönüp giden ve kahrolup giden umutları... Eğer tıkandıysa kulaklarınız, işitmiyorsanız... Eğer tutuklandıysanız bedeninizde, zincire vurul-duysa elleriniz ve ayaklarınız prangadaysa eğer...
Sahile koşun... Bir kayanın üzerine oturun ve kendinizi arayın. Gökyüzünün derinliğinde, kayaların suskunluğunda arayın. Dağılmış parçalarınızı, ölmüş bir geçmişte ve doğmamış bir gelecekte bulacaksınız. Onları ordan toplayın ve «şimdi»ye getirin. Parçalarınızı birleştirin. Sonra dönün, kendinize bir bakın. Bir bakın, yüreğiniz nerde? Sonsuzluğun neresinde çarpıyor yüreğiniz?
İnsanı yarattı ve onu değerli kıldı. İnsan azizdir, sevgilidir, muhteremdir. Fakat siz bunu anlamadınız ve nesneleri kendinizden daha değerli buldunuz. Onlara önem verdiniz. Ve onlara sahip olmak için rekabete girdiniz. Rekabet sürecinde, rakibinizi kıskandınız, ona kızdınız, öfkelendiniz, yalana ve hileye başvurdunuz. Çalıp çırptınız, yoksulun ve yetimin hakkını gözetmediniz, ömrünüz boyunca, değersiz nesnelerin peşinde koştunuz. Şirke düştünüz. Neye önem verdiyseniz, onunla kuşatıldınız.
İnsan, duygu ve düşünce birikimlerinin toplamından başka bir şey midir? Ne biriktirdiyseniz, onunla kalırsınız. Birgün kendinizle başbaşa kalırsınız. Kendinize nasıl bir dünya kurduysanız, onunla başbaşa kalırsınız. Yüzleşirsi-niz birgün. Mutlaka yüzieşirsiniz.
Açılacak... Sizi perdeleyen perdeler birgün bir boru sesiyle açılacak. Işıklar sönecek. Işıklar yanacak. Ve oyunun son perdesi başlayacak. O gün, hayat sizin sahneniz olacak. Bugün olduğu gibi... O gün, kendi yazdığınız senaryoyu oynayacaksınız. Yazan siz, oynayan siz, izleyen siz olacaksınız. O gün, kendinizi alkışlayabilecek misiniz?
Uyanacaksınız... Birgün bu dünyadaki hayatın bir rüya olduğunu anlayarak uyanacaksınız... Herkes uyanacak. Birgün bulutsuz bir gökyüzünde parlayan güneşin söndüğünü göreceksiniz. Güneşin, sönmesi, gaflet uykusundan uyandıracak sizi. Herkesi uyandıracak. O gün, büyük bir gürültüyle uyanacaksınız. Yıldızların döküldüğünü, göklerin durulduğunu göreceksiniz. Amel defterleri açılacak. Kendi vicdanınızda mahkemeler kurulacak. O zaman, her şeyi anlayacaksınız. Herkes anlayacak.
Büyük hesaplaşmadan sonra cennetlere uçuşlar olacak. Kimi yaya, kimi atlı, kimi şimşek gibi geçecek. Bin yıl yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş...
Bu yolculuk üçbin yıl sürecek. Üçbin ışık yılı... Bu, uzun bir yolculuk değildir. Çok uzun bir yolculuk olduğunu sanmayın. Galaksiyi bir düşünün. Samanyolu, bir baştan öbür başa yüzbin ışık yılıdır. Demek ki, sırat yolu daha kısa, çok kısadır. Ama bu yolculuk, yaşadığınız evrende süren yatay bir yolculuk değildir. İç balonlara doğru giden dikey bir yolculuktur.
Işıktan yüz defa, ikiyüz defa, üçyüz defa hızlı olan ara frekanslar vardır. O boyut içinde, yolculuğunuzu hep aynı frekanslarda sürdürmeyeceksiniz. Bir tam sayının kesirli rakamları gibi sürekli yükselen frekanslarda uçacaksınız. Bu nicel birikimlerin patladığı noktada, boyut değiştirerek, yeni bir birime geçeceksiniz. Taa ki cennete varasınız.
Kolay varılmayacak cennetlere. Konaklama yerleri olacak. Samanyolu merkezinde bir güneş sistemine gittiğinizi düşünün. Sizin cennetiniz orda olsun. Oraya varıncaya kadar, binlerce, milyonlarca, milyarlarca güneş sistemlerini geçmek zorunda kalacaksınız. O sistemlerin gezegenleri, sizin konaklama yerleriniz olacak. Konakladığınız her gezegende hesap sorulacak. Eğer bir kulun, bir gram hakkı kaldıysa üstünüzde, o gezegende tutuklu kalacaksınız. Herkes geçip gidecek, fakat siz o gezegende, belki de Venüs gibi cayır cayır yanan bir gezegende tutuklu kalacaksınız. Taa ki, o hesabın hesabı görülsün. Hak yerini bulsun. Budur işte. Kitapta bildirilen cehennem işte budur.
Böyle konaklaya konakiaya cennetlere uçulacak. Kelebekler gibi, kuşlar gibi uçulacak. Konaklaya konaklaya, hesaplaşa hesaplaşa uçulacak. Kimi hiç konaklamadan direkt cennete varacak. Şimşek gibi geçenler onlar olacak. Kimi birkaç güneş sisteminde konaklayacak, biraz hesabı vardır, onu gördükten sonra devam edecek. Atlılar onlar olacak. Kimi de, birçok güneş sistemlerinde konaklayacak. Yaptıklarının hesabını ödemeden, konaklama yerinden çıkamayacak. Yürüyenler de onlar olacak.
Kitapta bildirilen sırat yolu budur... Üçbin yıllık sırat yolu işte budur...
Vehbi Bardakçı Berlin, 22 Nisan 2005
İslami Okul Okulların En Önemlisi