NİHAT HATİPOĞLU VE GÜZEL HİZMETİ - Moralite - 19. Sayfa
NİHAT HATİPOĞLU VE GÜZEL HİZMETİ
Haydar Hatipoğlu'nun Vefatı "Babam, Resulullah'ın (S.A.V.) Komşusu Oldu"
Bir Alman Gencinin Gözyaşları...
Hatipoğlu Kadir Gecesinin Önemini De Şöyle İfade Ediyor
Nasıl Etkilendiler Ve Nasıl Teşekkür Ettiler
NİHAT HATİPOĞLU VE GÜZEL HİZMETİ
Önsöz
Selâm, Selâmın Sahibine, selâm o iki cihan güneşi resulün âl ve ashabına.
Bir su misali akıp giden bu dünya aleminin içinde umut ve hayal tarlamıza kardeşliğin ve dostluğun tohumunu ekerken huzur ve hoşgörünün sadakat pınarlarında akan sabır ile de yeşertmeye çalışacağız inşallah.
Hayatımızı disipline eden dinimizin atmosferi içerisinde, bir karınca misali biz de hizmet amaçlı bir şeyler verelim istedik.
Bu eserimin seyri tek bir hadise üzerinde değildir. Fakat öncelikle bu sancılı zamanımızda bir Şifa misali gelen Nihat Hatipoğlu Hocamızın İslâ-mı akıcı bir atmosferin içerisinde Resûlullahı ve Sahabelerin devrinin perdesini aralaması da, birkaç zamandır Yaşar Nuri ve Zekeriya Beyaz'm her ramazan insanların karşına çıkıp karanlık bir şov yapmasıyla... Ne oluyor bu memlekete böyle? İslâ-mm yerine konmak istedikleri dinin adı nedir? Bu memleketin akıl, vicdan daireleri kimlere kiralanmak isteniliyor acaba diye kafalarımızın içindeki tereddüt ve endişeler adeta kangrenleşmeye başlamıştı. Bu korku ve ve endişelerimizde de pek haksız sayılmayız. Çünkü ramazan aylarında Zekeriya Beyaz'a oruçla ve dinle ilgili birşey sorulunca hemen ardında şaşırıp bin eyvah çekiyoruz. Zekeriya Beyaz bir laf veya bir taş atıyor ortaya kırk İslamcı görüşte onu çözmeye çalışıyor. Ama şükürler olsun ki hani hızır gibi yetişti cümlesi varya işte aynen öyle oldu ve Nihat Hatipoğlu insanları aydınlatmayı başardı. İslâmı Kur'ân ve hadislerin gölgesinde anlatarak kafalardaki tereddüt ve yalnış dürtüleri kapıların dışına bırakmalarına vesile oldu ve genç yaşlı her kesimde gönülleri feth eden adam olarak adını duyurdu.
Sayın Nihat Hatipoğlu'nu tanıtmadan önce bu kutsal hizmet meşalesini kendisinden devraldığı merhum babası sayın Haydar Hatipoğlu'nu kısaca tanıtmak istiyorum.
Merhum hoca Haydar Hatipoğlu 6 Haziran 1926'da Diyarbakır'ın Hazru ilçesinde dünyaya geldi. Yaklaşık iki asırdan beri beldede irşad görevini yürüttüğü için imam evi denilen bir tarafta seyit ve öteki taraftan da Ömer'i olan bir sülaleden gelmektedir. Beşinci babası olan merhum Osman Efendi alim Safi Mezhebine ait El-envar isimli kaynak Fıkıh kitabından yazdığı iki ciltlik Arapça ifadeli haşiyeye El-Kümesra adı verilmiştir. Hatta imam evi diye bilinen bu sülaleye El-Kümesra sülalesi de denilir. Babası Molla Nuri Efendi de otuz yılı aşkın hizmetinden sonra 1955 yılında Hazru müftüsüyken vefat etmişti. 10, yaşındayken medrese dili ve usulüne göre Arapça diline başlamış. Bunu bitirdikten sonra Fıkıh, tefsir ve Akaid usulü din gibi ilimleri okuyarak, tahsilini tamamlamış ve yirmibeş yaşındayken doğunun iki Aliminden birer ilmi icazet almıştır. Merhum Haydar Hoca Efendi, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinden sünen-i İbni Mace'yi tercüme ettiği gibi, Arapça kaynaklarında olmayan nefis bir şerh yazdı. Sünen İbni Mace-i 10 cilt halinde yayınladı. Haydar Hoca Efendinin "İslâm Hukuku Tarihi ilmihali, Nereye Gidiyoruz, Ashabdan Öğütler, Süleyman Ateş Ateşle Oynuyor" adlı eserleri bulunuyor.
Kur'ân sünnet tasavvuf Selefi Salih'in savunucusu hiçbir baskı karşısında boyun eğmeyen Haydar Hoca Efendi yapmış olduğu 30 yıllık müftülük görevi sırasında bu ölçülerden asla taviz vermemiş ve onca baskılar karşısında inanç ve iman gücüyle dimdik ayakta durmuş ve «Bin defa başımı koparsanız dadaşla Kur'ân ve sünnetten taviz vermeyeceğim» ve bu kararda bir adım dahi geri atmam demişti ve Haydar Hoca Allah yolunda irşadın iman kuvvetiyle olduğunu ifade ediyordu. Hoca efendinin bu yılmaz cesaretide İslâm'ı esaslara donatılmış ve vahtaniyetli bir vaizdi. Çünkü o asrın vebası olan bilgisizliği yerinde teşhis etmiş ve ona göre insanlara hizmet vermişti. Allah dostları arifler, her sualin cevabını verirler ve aciz kalmazlar.
Hz. Ali (r.a.)'dan Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Kavrayarak dinleyenin veya konuşan âlimin hayatından daha değerli bir hayat yoktur. Ey insanlar! Sizler Sulh; Sükunet devrindesiniz. Zaman süratle ilerliyor görüyorsunuz gece ve gündüz her yeniyi eskitiyor, her uzağı yakınlaştırıyor, her va'di gerçekleştiriyor. Öyleyse gelecekteki mücadeleler için hazırlanın.
Bunun üz erine Mikadâd [r.a.]:
Ey Allah'ın Resulü sulh nedir? diye sordu. Hz. Peygamber [s.a.v.] de şöyle buyurdu:
Yakında miadı dolacak olan bir hazırlanma devresidir. Karanlık geceler gibi işler karıştığı zaman Kur'ân-ı Kerim'e sanlınız. Çünkü o, şefaat eden ve şefaati kabul edendir. Kendisine uymayanların yenilmeyen hasmıdır. Kim Kur'ân-ı rehber edinirse Kur'ân onu cennete götürür. Kim de Kur'ân-ı arkasına atarsa Kur'ân'da onu cehenneme sevk eder. O en hayırlı yolu gösterir. Emirleri açık ve kesindir, boş sözler değildir. Onun zahiri ve batını vardır. Zahiri açık hükümler batını ise ilimle anlaşılır. Manaları çok derindir güzellikleri sayılmaz, âlimler ona doymazlar. O hakikate ulaşmak için Allah'ın sağlam ipidir. Dosdoğru yoldur. Cinlerin duydukları zaman hayretten.
«Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur'ân dinledik ve hemen inandık ve artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız» dedikleri hakikatdır. [1]
Her şeyi Kur'ân'la hüküm edenler, adalet yapmış olurlar. Kim onunla amel ederse dosdoğru yola iletilir. Onda hidayet kandilleri vardır. Hikmet nurları vardır. O insanı gerçeğe sevk eder.[2]
Alimler bizlere Allah'ın bir lütfudur. Onların rehberliğiyle hak yolunun istikametini bulur ve onların tasavvuf hizmetiyle de nefsi terbiye ederiz. Haydar Hoca Efendi'de tasavvuf hizmetiyle çeşitli bedellerde İslâmi ilimleri ile bu hizmete ikâmet etmişti.
İmamı Malik'den gelen bir rivayete göre Ömer b. Hattab [r.a.] şöyle demişti:
İnsanların en faziletlisi; muttaki olanlardır. Kişinin asaleti, dinidir. İyiliği ahlâki durumudur. Cesaretli kimseler tanıdıkları ise ana-babalarmı bile müdafaa etmeden kaçarlar. Servet dünyada insanlara bir değer kazandırır. Fazilet ise takva iledir. Sen ne İranlı ne bir Nebatlı ne de başka bir milletten daha üstün değilsin, üstünlük sadece takva iledir.[3]
Haydar Hoca Efendi insanları İsiâmm esaslarını tatbike davet etmişti, Üstad ümmete dünya ve ahiretleri için gerekli olan Kur'ân ve sünnet ilminin gölgesinde hizmeti ilahiyeyi sürdürmüştür. Çünkü alimlerin kavgası «ya biz», «ya siz» değil onların murat ettiği tek şey Allah'ın Kur'ân'da ve dinde olan temel esasların makul kılınmasıdır.
«Ya biz veya siz [İkimizden biri ya doğru yol üzerinde, yahut açık bir sapıklıktayız.(düşünün)]»[4]
«Allah'a iman ve itaate karşı büyüklük tasla-yanlar, zayıf sayılanlara: «Size hidayet geldikten sonra sizi biz mi imandan çevirdik? Bilakis, siz zaten günahkâr kimselerdiniz.» derler.[5]
Alimler, insanların fıtratlarına uygun ıslah ve terbiye metotlarını geliştirirler. Çünkü İslâm dininin bütün gereksinmeleri Kur'ân ve sünnete bağlıdır. Hak yolun adabı ve usulü Kur'ân ve sünnetin usulüdür. İşte bu ilim irfan önderleri İslâm aleminde terbiye ve tasavvuf medreselerini de kurarak önce nefsleri terbiye ederler ve sonrada Kur'ân ve sünnet ilmiyle irşada çalışırlar. Tıpkı Nihat Hatipoğlu'nun hem babası aynı zamanda kendisinin tasavvuf hocası olan Haydar Hatipoğlu'nda ilahi hizmeti devr aldığı gibi. Alimler Allah'ın yüce emaneti Kuran ve hadislerin açıklamalarını bizlere taşıdılar. Bu terbiye yolunu ve usulüyle birlikte bu günümüze kadar ulaştırdılar elhamdülillah. Çünkü kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesinin merkezide yine tasavvuf mektepleridir. Bunun içinde Allah'ın yer yüzündeki şahidi ve halifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Hak yolunun rehberleri olan Allah dostları, insanlara bir lütuf ve bir rahmettir. Fakat birde yine insanların içinde yetişen ve tasavvuf ilminden nasipsiz ve ruhsatsız kötü niyetli bilginlerde vardır.
«Kur'ân ve sünnetin çizgisinden ayrılmam» diyen merhum Haydar Efendi biliyordu ki Allah'u Teala her daim sadıkların dostu ve yardımcısıdır.
Hz. İbn-i Mesud: «Nezdinizde hangi ilmi makbuldür?» sorusuna cevaben: «Kur'ân ve sünnet ilmini gayet severim,» diye cevap vermiştir.
Nihat Hatipoğlu hocamız diyor ki:
«Babam Haydar Hatipoğlu hocam çok büyük bir iman şecaatini ilan eden bir hal ve tasavvufa sahipti.»
Salihlerin hallerinde her zaman bir güzellik vardır. Çünkü onlar keşşaf tefsirin sahibidirler. Allah'a yakın olanların yakınlık ehli, Alemin Fahri'ni kalp gözünün içinde temûl ve tasvir ederek selâm verilir. İşte bu nakilin ifadeside, veli olan ve onun ruhaniyeti bakımından farklı hallere bürün-mesi mümkündür bu da kalbin içindeki güzellikler, bedenin şanına yansıtır. Çünkü insanlar arasında mertebe tabaka tabakadır. «Allah'a (yaklaşmaya) vesile arayın» ayeti kerimeden de anlaşılır ki tanzim eden dileyen Allah bunu tebliğ eden elçi peygamber, irşad eden alimlerdir.
«Bizim uğrumuzda cihad edenlere elbette yollarımızı açarız ve hidayet ederiz.» [6]
İşte ne yazık ki bizler bu mümtaz zatların hayatlarım yazarken bile milyonlarca mesafe uzaklardayız bu makamlarda.
«İnsan, ancak çalıştığına erişir» ayeti kerimesi de bu gerçeği doğruluyor. Çünkü bencilin kalbindeki maraz onun basiretini zehirleyip kör ederken alimin kalbindeki iman gücü onun sıfatına yansır önce nurani bir yüzün ardında da olağan hal ve kerametlere de şahid olunur.
Allah'u Teala kendi muhab betiyle bezendirdiği dostlarının irşadıyla bizleri şereflendirdiği gibi, onlar ebedi hayata göç ederken de onların binbir güzel nasihatlarla bezenmiş öğüt ve hisse alacağımız anılarıyla da faydalanabiliyoruz. Onun için Allah dostlarını bir dergah ve derya kabul edelim.
«Haberiniz olsun ki Allah'ın velilerine [dostlarıma] hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değiller.» [7]
«Resulüm insanları Rabbinin yoluna hikmetli öğütle davet et. Onlarla en güzel surette münakaşa, mübahese et.[8]
Dine sahip çıkmak böyledir. Çünkü «Din ve inanç meselesi bir şekil ve formalite meselesi değildir. Bilakisdin edinme, emre uyma, bir nizamı benimseme ve sahiplenme meselesidir ve bunun için de Allah'ın nizamından önce değildir hiçbir mesele.
Nihat Hatipoğlu köklü bir sülaleden geldiği için şahsiyeti, ahlak ve terbiyesiyle her kesimden ve her tabakadan insanların gönüllerine akarak islâmı sevdirmiştir.
Eğer İslâm'ı anlatan İslâmı yaşamıyorsa, onun söyledikleri ne kadar anlatan için akıcı görünsede eğer kendisi bu anlattıklarını yaşamıyorsa, O daha ziyade kazanmak yerine kaybeder. Tesir etmez yalnız söyledikleriyle kalır.
«Akıl, ilahi terbiye ile mü'minlere yağmur gibi rahmet olurda, lâkin ilahi gazaba, sille-i Rahmâ-
ni-ye müstehak olana damlası düşmez.» [Mesnevi]
İnsanlar birkez daha şahid oldular, büyüklerin cihadına: Muhterem Haydar Hoca ve ondan evvelkiler ve ondan sonrakiler. Bu âlemi fanide insanların sapmasına engel olmuşlardı. Bir hadisi şerifte: Hz. Peygamber [s.a.v.] buyuruyor ki; «Üç şey vardır ki, kimde bulunursa imanın tadını bulur. Allah ve Resulünün kendisine başkalarından daha sevimli olması, bir kimseyi sadece Allah için sevmesi, tekrar küfüre dönmeyi tıpkı ateşe atılmayı istemediği gibi istememesidir.[9]
Haydar Hatipoğlu'nun Vefatı "Babam, Resulullah'ın (S.A.V.) Komşusu Oldu"
Yıl 1995 23 Mayıs gece yansı biz kendisini Esenboğa havaaîanma getirecek uçağı beklerken sevgililer sevgilisinin memleketinden gelen bir haberle sarsıldık. Haber kardeşim Fatih'dendi. Kardeşim Fatih titrek sesiyle bizimde y üreğimizi burkmuştu. Fatih: «Abi biz babamızı sevdalısının memleketinde damat ettik ve onu sevdalısı Aşık-ı Maşuk'a Resulullah'a teslim ettik ve inşallahu rahman hane sahibi Resulullah babamızı cenne-tül Baki'de konuk edecektir.» dedi. O koskoca havaalanı yüreğimi çok büyük bir buruk acıyla daraltmıştı. İşte o gün elimizden neyin gittiğini çok iyi anlamıştım. Çünkü onun ünsiyetinin tasavvufun ışığı altında olmakta farklı bir saadetti bizim için. Ama ne mutlu bize ki, iman ve takvaya ermiş Haydar Hatipoğlu Hoca Efendi'nin evladıyız.
Sükûn kudretini elinde bulunduran rabbim babamın ruhunu müminlerin kutsalı diyarı Medine'de almıştı. Bu acı yüreğimizi çok derinde sar-stıysada kainatın sahibi emanetini çekip almıştı. Çünkü insanoğlunun hayatı belirli bir müddete kadar devam eder. Onun maneviyatında, daima İslâm ve Resûîullah'm hizmeti üalıiyede Allah ve ümmet için hizmet aşkı vardı. Bu büyük aşkın karşılığında da peygamber (s.a.v.) komşu olmak varmış.
Ebu Medyen (r.a.) şöyle buyuruyor: Vecd ehlini ondan men edene de ki: «Sen aşk şarabını içmemiş isen onu bize bırak.» Ey Mânânın cahili! Ruhlar kavuşmayı arzulayıp onun için titredikleri zaman, vücud oynayıp zıplar. Kafesteki bülbüle bakmıyor musun vatanını hatırlayınca ötmeye başlıyor. Kalbinde bulunan üzüntüyü ötmekle silmeye çalışıyor. O yüzden vücudunun hem içi hem de dışı harekete geçiyor. Kavuşmayı özlediğinden mütevellid kafeste oynar. Öttüğü zaman akıllı kimseleri harekete geçirir.
Ey kişi! Aşıkların ruhu da böyledir. Yüce aleme karşı olan aşıkı onu vecde getirir. Onu sabır etmeye nasıl zorlayalım, onun içi yanıyor, mânâyı gören sabır edebilir mi? Ey kaside söyleyerek âşıkları coşturan! Kalk ayağa kaside söyle, sevgilinin ismini mırıldan, bizi sevindir.
Ariflerin kalbi Allah zikriyle kavrulurken Allah'a muhalefet edenin kalbi de katıdır.
«Artık Allah (c.c.) zikrinden kalpleri katılaşmış olanların vay haline.» [10]
«Hakiki iman edenler ancak o kimsedirler ki Allah (c.c.) anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir.» [11]
Nihat Hatipoğlu diyor ki: Haydar Hoca Efendi 1987'de Mısır'a geldiğinde bir anlamda kendisini deneyen Ezher ulemasının: «Sizin gibi bir alimin Türkiye'de olabileceğini tahmin edemezdik» demişlerdi. Haydar Hatipoğlu hocamı, canımdan da çok değerli bir varlığımı kaybettiğimi anlamıştım. İnsan canının da canı kaybettiğinde ki acı hiçbir acı ile tarif edilemez. İşte benimde içimi izahı zor bir acı sarmıştı. O yoktu artık bütün dini sahalarda hüccet olan bir alimin toprağa gideceğini biliyordum.
Hz. İsâ (Aleyhisselam) şöyle buyurmuştur:
«Dünyayı üç gün olarak kabul et, birincisi dünkü gün; bu gelip gitmiştir. Ondan yana elinde bir şey yoktur. İkincisi yarınki gün; yarma kavuşacak mısın kavuşmayacak mısın bilemezsin...
Üçüncüsü de; içinde bulunduğun gün; o halde bu günün kıymetini bil ve değerlendir.»
Hatta dünya üç saatten ibarettir. Birincisi geçip giden saat. İkincisi, kavuşup kavuşamayacağını bilmediğin saat. Üçüncüsü de, içinde bulunduğun saattir. O halde bu saatin kıymetini bil ve değerlendir.
Hatta dünya üç nefesten ibarettir. Birincisi geçip giden nefes, ikincisi, kavuşup kavuşamayacağını bilmediğin nefes. Üçüncüsü de, almakta olduğun nefestir. Zira, senin sahip olacağın, tek nefesten ibrettir. O halde bu tek nefes içinde, itaat işlerine koş ki boşa gidermeyesin...
Ölümden, o nefesi tövbeye ver bilemezsin, belki de ikinci nefese geçmeden Ölmüş olursun... Bunun için ölümü alimler ölümü her an gelecekmiş gibi beklerler ve hatta dünyadayken dünya geçiminden ziyade ahiretin tedariği için çalışırlar. Nihat Hatip oğlu'nunda ifade ettiği gibi, «Onun vakkatı mutlak; olan ölümle aramızdan ayrılıp özümüz olan toprakla bütünleşeceğini biliyorduk.» demesi gibidir.
İnsanoğlu için ahiret yurdu ebedüi ebede bakiyken: Bu yalan dünyanın afiyetinin insana faydası nedir ki?
Muhterem Haydar hoca medeni il ve ilçelerde islâm ilminden her hâdiseye mütakip alâkadar olarak vazifeyi ilahiyeyi sürdürmüştü ve ömrünün son deminde de çok sevdiği ve büyük bir gönül bağı ile bağlı olduğu sevgililer sevgilisine kavuşmuştu. Çünkü ravzayı mutteharayi son ziyaretinde, yüreğinde büyük bir buruklukla ayrılırken bedeni peygamber aşkıyla doîu yüreği ravzayı muta-harada kalmış gibiydi. O herkes gibi ziyaretini yapmış ana yurdu Türkiye'ye dönmek için hazırlanmıştı. Ama Medine'nin maneviyatı onu sarmış ve geçit vermemişti.
Babam Haydar Hocam hep Medine'liydi zaten, O hep Ravzayı Mutahhara'nin civarında gibiydi.
Bizim yanımızda gördüğümüz yalnız fiziki bedeniydi. Çünkü onun attığı her adımda otururken, yatarken, yemek yerken bile ordaydı. Kitap okurken hitabe gibi okurdu, kürsüdeyken Kur'ân ve sünnetin gölgesinde teslim bir şekilde hitap ediyordu. Babamın bu hallerine Allah (c.c.)'de şahitti ki Hz. Muhammed (s.a.v.j adını andığı her zaman boğazı düğümlenir ve ses tonu hemen değişir. Kısık ve buruk çıkar, gözleri kızarır ve buğulu gözlerle Resulullahın suretini seyreder gibi bakardı. Gece namazlarına kalkar Resiilullah'ı anlatan kasideleri mırıldanır ve sabahlara kadar namaz lalardı. Sabahları onun namaz kıldığı seccadesine elimizi sürdüğümüzde seccadenin secde edildiği kısmı her zaman ıpıslak görürdük. Bense onu hep hayyattaken gördüğüm gibi hatırlayacağım. Çünkü Ö'nu ya kütüphadesinde kitap karıştırıp notlar alırken görüyor veya gözyaşları içinde hadis açıklarken görüyordum. Onun yüreğinde ki ilahi sevdadan çıkan gözyaşlarına hakim olamıyor ve billur billur sakalından akan gözyaşlarına rağmen bizden birini görse veya ziyaretine biri gelse o yaşlı gözlerle bile tebessüm eder gönül alırdı. O Kuran okurken bazı ayetlerde Hz. Ömer gibi hüngür hüngür sesle ağlar, o ayetleri tekrar tekrar okurdu.
Hz. Ömer b. El-Hattab, Sure-i Tekvir'in okunduğunda: «Ta ki herkesin işlemiş olduğu amellerin tespit edildiği defterler hesap için açıldığı zaman» [12] okuyabilmişti. Sonra bayılıp yere düşmüştü. Bir saat kadar o hal üzere yerde kaldı.
Selmanı Fârisi bir gün Hicr suresinin kırk üçüncü ayetinin okunduğunu duydu. «Şüphesiz ki cehennem, o azgınların hepsine vaad olunan yerdir.» [13] Bağırıp ellerim başının üzerine koyup çıktı. Çölde belirli bir zaman bu hal üzere gezip dolaştı.
Bu alemî fani olan vesileler dünyasında bir kötü intiba bırakanlar vardır. Bir de hizmetleriyle aydınlık izler, iyi intiba ve eser bırakanlar vardır.
İman gücüyle nasıl dimdik ayakta durulur. Biz ondan öğrendik. Sahabilerin yolunu takip ediyordu. Çünkü o hiçbir zaman geriye adım atmadı ve gölgelere sığınmadı. O Kur'ân-ın gölgesinde Allah'ın dini İslâmı anlatırken ne zorbalardan ne de kendisini kınayacaklar diye hiçbir çekince yaşamadı.
Allah şahittir, Allah şahittir üstadım hocam hep Kur'ân sünnet ve adalet ölçüsünde yaşadın ailesi içinde hiçbir günaha harama asla müsade etmedi.
Sen ömrünün son deminin zamanını da hissetmiştin. Senden sonra duyduk ki helallik almış ve «Medinede inşallah kalırım» hacetinde bulunmuşsun. Seni kaybettikten sonrada kerametli hallerini duyduk ve o burukluklar içinde bile nasıl büyük bir değere sahip olduğumuzu anladık.
Biz senden hep razıydık ve Allahu (c.c.)'nunda senden sayısız razı olsun inşallah.
Babam vefat etmişti herkes üzgün ve içimizde ki babamın eksikliği ifade edilmeyecek kadar büyüktü. Bize başsağlığma gelenlerde farklı farklı şeyler duyuyorduk. O kimine «Bu sene inşallah bu sefer Medine'de kalacağım» demişti. Kimine de: «Resûlullah'a bir arzuhalim var, inşallah bu sefer cevap alacağım» demişti, kimine; «Medine'den firak benim içimi yakıyor. Ben ne zaman Âşkım Maşuk'a komşu olacağım, bekliyorum» demiş.
Babam vefat ederkende bize ders verdi. Yaşadığın zaman nasıl ki insanlara hak yolunda kılavuz oldun ölürken bile gönlümüzü hakikat ve na-sihatlarla doldurdun. Biz ölümün zamansız ve mekansız bir vakk'a olduğunu biliyorduk. Ama biz yinede onu her zamanki gibi tekrar aramıza döneceğini ümit etmiştik. 18 Mayıs günü Medine'den Türkiye'ye dönecekti. Fakat kalbinden rahatsızlandığından dolayı 25'ine ertelendi. Ama biz onun bir an önce getirilmesi için girişimlerde bulunduk ve aynı zamanda Medine'de bulunan, kardeşim, diyanetin görevlileriyle, Medine'li bazı aracılarla birlikte herkes seferber olmuş, 18:30 uçağı olmasına rağmen onun gönlü 22:30 uçağında kalmıştı. Annem diyor ki, baban Resûlullah'a son ziyaretini yapıp arabaya bindiğinde gözleri arkada dönüp-dönüp Ravza-yı Mutahhara'ya bakıyor ve orada kopmak istemiyorcasma hüngür hüngür ağlıyordu. Havaalanına geldik ve eşyalarla hiç ilgilenmiyordu. Ben kendisine «Niçin eşyalarla ilgilenmiyorsun, sendeki bu halin sebebi ne? dediğimde, bana: «Sen hiç merak etme hatun eşyaların gidecek» dedi. Haydar Efendi dünyayı gözünde bitirmiş ve tek bir haceti vardı milyonlarca müminlerin gelip gözyaşları içinde maneviyatın nuruyla bezendiği bu kutsal beldede sevgiliye komşu olmaktı. Oturdu ve gözyaşlannı silerek cüzdanındaki paralan çıkanp oradaki Kamil Bey'e vermek istedi. Kamil Bey: «Aman hocam, paran sana lazım olur» desede yanındaki bin dolan Kamil Bey'e verip: «Al bunu evlat, benim bundan sonra para ile işim bitti» dedi. Yanındakiler yine anlamamışlardı ve sıra turnikeden geçmeye gelmişti. Uçak 23:30'a ertelendi ve herkes uçağa götürülmek için otobüse alınırken, doktor Mecnun Bey'in ve ötekilerin şehadetiyle binmemeye çalışıyordular. Ayaklan gitmiyordu. Son anda doktora: «abdest alalım» dedi. Abdest aldılar ve herkes uçağa binmeye hazırlanırken onlar oturdular. Onları görenler diyor ki: «Hocamız bir haber bekliyormuş gibi duruyordu.» Doktor Haydar hocaya: «Bu kaçıncı haccınız hocam» diye sordu. Haydar efendi gülümseyerek elini sallayıp «Bundan sonra sayılmaz gayn» dedi. Yine kimse anlamamıştı. O ravzayı mutahharada îslâmm sancaktan ve Allah'ın sadık yerinde kalmayı hacet etmiş ve Allah'ın bize emaneti olan ruhunu oracıkta teslim edip ikinci hayat ölümü o kutsal belde de yaşamak istiyordu. Kimse onun halini anlamamıştı. Ama o kendini ve halini çok iyi biliyordu ki, orada hac mevsiminde oraya defnedilen kıyamete kadar hac yapar. Haydar efendi kısa bir müddet sonra başını yana çevirdi ve sanki beklediği elçiyi görmüş gibiydi ve sıcak bir tebessümle sandalyenin üzerine eğildi ve sanki uykuya dalmış gibi ne bir çırpmış ne de sekerat hali olmadı. Ordaki hacılar tekbir getirdiler. Onu öptüler, ağladılar ve müjdelediler. Herkeste bir telaş ve buruk bir hüzün mevcuttu. O kafiledekiler dediler ki, «Hocamızı pasaport işlemi bittiği için kendisini uçağa alıp Türkiye'ye götürelim» Bu sefer cebindeki pasaport durup dururken kayboldu ve uçak tam bir saat onun için ertelendi. Pasaportu bulamadılar. Bulmuş olsalardı. Haydar hocayı ana vatanı Türkiye'ye getireceklerdi. Fakat bu seferde o, çok istediği yardan ve diyardan uzak olacaktı. Allah'u tealamn ilahi takdiri ile o kutsal belde de kaldı.
Allah dostlan yer yüzünde, ikinci hayat kabirlerine intikal etselerde onların nurlu ruhaniyeti yine alemi hayattadır ve kendilerini ziyaret edenleri bilirler ve tanırlar.
«Allah tevekkül edenleri sever.» [14]
Onun için Allah'ın sevdiklerini bizde seveceğiz
Kaybolan Pasaport Bulunmuştu
Uçak kalktı. Baktılar ki kaybolan pasaport cebinde. Halbuki o cebe defalarca bakılmıştı. Fakat Allah'u Zülcelal kendi murat ettiği yerde bırakmıştı onu.
O gün sabah namazında Mescid-i Saadet'te bir onun cenazesi vardı. Babamın cenazesine bütün cemaat katılmış ve görevliler bu sayının yüz-binin çok üzerinde olduğu söylendi. Onu Hz. Osman'a yakın bir bölgede toprağa verdiler. Onu gören herkes son üç-dört gün içinde yüzünün sakalında daha beyaz hale geldiğini söylüyorlardı. Dr. Salih Bey: «Son bir gününde hocamın dünyayla bütün irtibatı kesilmiş. Bunun kelimelerle izah mümkün değil. Sanki vücut yok, ruh var gibiydi» diyordu. Medine'ye Mescidi Saadet'in yanma, Cennetü'l Baki'ye defnin manevi hazırlığı olsa gerek bu diyordu.
Nihat Hatipoğlu o akıcı uslubüyle şöyle devam ediyor:
«Babam! Ben seni övmüyorum. Ben yanlız Allah'ın Resulüne senin aşkı sevdanı övüyorum.!
Ben yalnız Allah'ın habîbiniıı seni ne güzel kabul buyurduğunu övüyorum!
Ben her gün binlerce insanın Allah diye gözyaşları döktükleri o kutsal topraklan övüyorum!
Ben senin sahabelere komşu olma şerefine eriştiğini övüyorum,
Allah'da murad ederse orda Resuluîîah'ın yanında ebedi kalmak istiyorum deyipte o arzunun kabul oluşunu övüyorum!
Sen yer yüzünün kutsal beldesinde ve kalplerin yalnız Allah Resululîah dediği yerde! Sen hane edinmişsin zümrüt tepelerinin eteklerinde!
Dünyada kaç kişi erer bu şerefe bilmem! Canlar coşup orda Îebbeyk seslerin kanşır her derde deva olan kevsere! Sen de biliyorsun ya bu belde akın akın çağlayan bir insan seli! Yıllarca ben senin bab-ı hasretinde kavruldum durdum.
Sana ülfet yağdı bize senden dolayı iltifat!
Sen Medine'den kabul gördün biz ise ayrılıktan habersiz hasretle senin yolunu bekledik! İşte bu süpriz firakın bizi çok derinden yaraladı. Bunun içindir ki, hem yüreğim hem de dilim yaralı!
Belki söylemedim. Sende duymadın. Ama bilesin ki ben hep sana hayrandım ve her daim o buğulu bakişlann tesirinde kaldım.
Sen dünyayı ardına attın ve Kur'ân'm gölgesinde yürüdün. Senden bize miras bu kutsal davanın devamı kaldı. Bizde nasiplendik bir katre elhamdülillah!
Rahmetle doğdun her insan gibi yine rahmetler içerisinde davanı sürdürdün ve yine rahmetler içerisinde Rahmana döndün. Çünkü binlerce hacılann dua ve Fatihalanyla gömüldün! Bitti senin için dünya kasveti bitti. Şimdi eminim ki kabrin nurlarla doludur.
Sevgili babam, üstadım seni o aydın nasihatlarınla hatırlayacağım.
Senin İbn-i Mace-yi bitirdiğin günü hatırlıyorum. Ah, diye bağırmış ve tam bir saat ağlamıştın. Biz bu haline üzülmüş, yanına gitmeyi istedik. Ama Annem bizi bulunduğun odaya almamıştı. Biz anneme sana ne oldu dedik. Annem bize: «Babanız diyorki; İbn-i Mace'yi yazdıkça her gece Re-sulullah'm yanındayım. Ya bundan sonra ben onsuz ne yaparım? diye ağlıyor.» demişti.
Senin firakın bitti vuslat oldun. Ashabın kucağında Cennefül-Baki ehlinde verilecek umumi ve vacip olan şefaati bekliyorsun. Şimdi biz Firakı yaşıyoruz. Bu firak senin sevgilin olan Allah Resulüne kavuştuğumuz gün bitecek demek cüretini kendimde bulamıyorum.
Cenazeni görenler, seni yıkayan Molla Burhan, hep senin o güzel yüzünle tebessüm ettiğini söylüyorlar. Onu öptük de öptük diyorlar. Ah keşke bana da nasip olsaydı. Sana sarılıp öpüp koklamak. Seni morga koyanlar diyor ki, «Biz hocamızı morga koyduğumuzda morga güzel bir nis-bet kokusu girdi» dediler. Herkes bana; «Ah babanın yüzünü görseydin keşke» dediler. Göreceğim inşallah. Firakın bittiği vuslat gününde göreceğim babam.
Bize verdiğin nasihatlannı tutup bize bıraktığın değerli eserlerine sahip çıkacağım senin bıraktığın yerlere senin vukufiy e tinden çok uzak ama olsun daima bakacağım. Sana evlat olmanın gururunu yaşıyorum ve senin ismini şerefle taşıyacağım. Senin bize öğrettiğini yaşayıp ve senin çizginden ayrılmayacağız. Sen bize Kur'ân gölgesinde ve sünnetin çizgisinde nasıl yaşanın öğrettin.
Çünkü sen bize Resûlullah'a nasıl aşık olunabileceğini gösterdin. Resûlullah'a ve Hz. Ömer'e dayanan soyunla sen makamını buldun.
Allah, rahmetini sana o kadar çok ihsan etmişti ki, birçok insanlarla birlikte diyanet işleri mensupları bile sana pek çok hatimler okutmuştu ve bununla birlikte birçok yerde gıyabi cenaze namazını kılmışlardı. Seni tanıyan herkes senden razı olduğunu söylediler. Ben senden razıyım Allah'da senden sayısız razı olsun. Ravza-i Mutahhara'mn sahibine salat ve selâm olsun, Baki'nin sakinlerine rahmet ve selâm olsun.
Resûlullah (s.a.v.)'a komşu olan ve vefat ederken bize birçok ibret ve nasihat veren bir babanın evladı olmak kolay değil. Bütün dini sahalarda hüccet olan ilmiyle Ezher ulemasını bile şaşırtmıştı. Babam, her daim Kur'ânın gölgesinde ve sünneti seniye'nin çizgisinde hatırlayacağım seni.
Babam yanında Resûlullah (s.a.v.)'m ismi zik-redildiğinde saatlerce hüngür hüngür ağlardı ve derdi ki: «İslam dini, cehaletin çehresini değiştirip yeni bir alem kurmak için gelmiştir. Fakat Kur'ân din ve inanç anlayışı sadece bir zamana mahsus olarakta gelmemiştir. İslâm ve Kur'ân'm hükümleri kıyamete kadardır» derdi ve asla bu konuda açık ve tavizde vermedi. Çünkü biliyordu ki kula kul olmaktan daha kötü bir alçalış yoktur. Ona vazifesiyle ilgili yalnış bir müdahalede derdi ki: «Dinin üzerinde yalnız Allah'u Zülcelal'in hakimiyeti ancak mevzu bahs olur. Biz ancak size uygun olan görüşü değil Allah'ın emri ve kati gördüğümüz beyanları sunarız. Çünkü biliyorum ki, Allah'ın muradını Allah'tan daha iyi bilen olmaz. Bilesiniz ki Kur'ân öğüt vermek ve uyarmak için indirilmiştir ve günümüzün modern cahiliyetide bu dinin temel esaslarını yıkamaz.»
«Sen hep Ehl-i delaletin şerrinden Allah'a sığındın. Senin ufkun hep aydınlıktı ve dünyada başka dünyaydı. Çünkü Allah'a ve Resûlullah'a karşı olan muhabbetin ve coşkun vücuduna sığmıyordu.»
Nihat Hatipoğlu diyor ki: «Babamda ön plana çıkan şey, îsiâmi şuur ve sevgi şuuruydu. Sanıyorum Allah (c.c.) ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'imize olan sevgisi, bize olan sevgisini de kat kat fazla-laştırdı. Bize olan ilgisi sadece evlat sevgisi gibi değil, evlatlarının ahirette sıkıntı görmemesi şeklinde de hayatımıza yansıdı. Onu öyle anladı ve öyle uygulattı bize. Babam Haydar Efendi'nin hayatı çok sadeydi. O her zaman güler yüzlü şefkatli ve merhametliydi. Önüne gelen herkese tebessüm ederdi. Onun hayatı daima Kur'ân ve hadislerin gölgesinde yeşerdi ve dört mezhebin tümünü karşılaştırmalı olarak da bilirdi. Fakat fetva verirken de takvayı esas alırdı. O ruhsatı değil, azimeti esas alırdı. Tasavvufun kâmil bir insanda görmek istediği şeyi, adı konmamış şekilde biz onun hayatında görürdük. Adı konmamıştı belki. Adını koymayı istemiyordu. Bazı şeyler onda sır halde kalıyordu. Mesela odasına çekilirdi. Bizden uzak şekilde. Sabah namazından sonra odasına gittiğimizde seccadesini ıslak bulurduk.
Onda, mana literatürümüzde, keramet dediğimiz birçok şeyi biz görüyorduk. Mesela bir örnek anlatalım. Hadis çalışırken kitaplarını soluna koyar ve gider odasında yatardı gece teheccüde kalkmak için.
Annem anlatıyor: «Gece bir ihtiyaç için kalktım. Baktım ki, salonun ışığı açık salona girdiğimde; «Şeyda hâlâ yatmadın mı?» dedim. Saat geceyarısı 3-4 civarı. Baktım ki, kitabın başında birisi oturuyor. Babana benziyor, fakat baban değildi. Bana baktı ve gülümsedi.» Annem bunu görünce bağırarak kaçıyor. Annemin bağırmasıyla hepimiz uyandık. Rahmetli babam odasından çıktı. «Hatun ne oldu?» dedi. Annem cevaben; «Hem ordasın, hem burdasm!» Bunun üzerine babam anneme; «Sus, sus! Yok bir şey» dedi. Bu halleri çok vardı. İbn-i Mace'yi şerhederken tereddütü olduğunda lügatlere bakar, ama kalbi mutmain değilse istihareye yatardı ve gece geç saatlerde kalkar yazardı.
Bir gün İbn-i Mace'yi şerhederken ona ben katiplik yapıyordum. O esnada çok ilginç bir hadisle karşılaştım. «Kimin gücü yetiyorsa Medine'de ölsün. Çünkü ben Medine'de ölene şefaat edeceğim» diyordu, hadis-i şerifte Hz. Peygamber, Babama: «Nasıl ölsün?» diye sorduğumda: «Oğul, Al-lah'u Alem insan hastalanırsa oradan çıkmasın, orada ölsün» dedi. Babamızın bize müthiş bir sevgisi vardı. Ama Resulullah'ın sevgisi daha ağır bastı. Bazı insan lütuf kapılarını zorlar ya, lütuf böyle tecelli eder mi diye. Ben hep onu Medine konusunda öyle gördüm.
İlginç bir örnek aktarayım. Vefatından önce bir şey yazmış. Ben o sırada Almanya'daydım. Daha önce de defalarca Hacca gitmesine rağmen beni vekil tayin etmemişti. Vaazında «Ben Resulullar dilekçe verdim. Geçen senelerde kabul etmedi. Bu sene inşallah kabul eder» sözleri çok manidardı.
Biz kendisini ağabeyimle yolcu etmeye gittiğimizde ilginç bir hadise gelişti. Biz büyüdükten sonra bizi hiç öpmeyen babamız, elini başımıza sürer, «namazınıza dikkat edin» derdi. Bu defa elini öptüğümüzde, ağabeyim ve benim yanaklarımızdan öpüp dedi ki: «İstikametinize dikkat edin. Çünkü vuslat zamanı gelip çatıyor...» diyordu.
Benim vazifeyi ilahiyedeki hizmetim Kur'ân, sünnetin bereketiyle oluşan bir tasavvuftur zannediyorum. Karşılaştığım bazı insanlar övgü mahiyetinde bana;
«Hocam şöyle güzel, böyle güzel konuşuyorsunuz dediklerinde, bundan ruhen rahatsızlık duyuyorum şahsen. Çünkü sen, ben konuşmuyoruz aslında. Mevlam hakkı ve hakikatleri benimseyen ve ilahi hakikati sevdiklerine aktaranı vesile kılar ve asıl marifet verendendir anlatanda değil. Çünkü önemli olan aktarılanların büyüklüğüdür. Burada sözü söyleyen değil sözü söyleten önemlidir. Bazı şeylerin kesbi değil, vehbi olduğuna inanıyorum. Rahmetli babam pek piyasaya çıkmazdı. O, gölgede kaldı ve tanınmamaya çalıştı ve yakınlarının dışında kimsenin de kendisim keşfetmesini istemedi hiçbir zaman»
İmam-ı Safinin de dediği gibi: «Kimse bana nispet edilmesin, bütün iyi sözleri ben söyleyemem. Benim tarzım da odur. Ben istiyorum ki, İslâm'ı tebliğ edeyim, Hz. Peygamberi anlatayım, ama beni örnek edinmesinler. Biz örnek değiliz.»
«İlerde hadisler çok inkar edilecek...» Rahmetli babam da demişti ki:
«İlerde hadisler çok inkar edilecek oğlum onun için o konuda yoğunlaş.» Ben de bu kaleme aldığım on eserimde Kur'ân-ı Kerim'in anlaşılmasında hadislerin üzerinde çalışmaya ağırlık verdim.
Alimler yetiştirmek için, yetişirler vermek için alırlar ve bilirler ki, Allah yolunda cihat ve hizmet farzdır. Nihat Hatipoğlu diyor ki:
Nasipsiz kalanlara kucak açmalıyız. Çünkü Türkiye hızla değişiyor. Cami vaazlarından istifade edebilme sınırlıdır. Ben de yıllarca camilerde vaaz ettim. Onun mutlaka kalması gerekir. Çünkü, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetidir, mescid ve cami hitabesi. Ama dini hizmetin, toplumu uyarma hizmetinin, birliği sağlamadaki adımlan atmanın yolu sadece camilerle sınırlıdır. Ben de yıllarca camilerde vaaz etüm, onun mutlaka kalması gerekir." Camiye gelmeyen büyük bir gençlik kitlesi var, onlar nasipsiz kalabiliyorlar. Bunlara sizin gitmeniz gerekir. Demek ki, camideki hitabeler ve arz yeterli değil artık. Güncelleşmiyor. Burada hoca efendilerin suçu yok. Çünkü onlar magazin konusu olmak istemiyorlar. Onun için belli standartları var, ona uygun hareket etmek zorundalar. Biz daha ılımlı ve hoşgörü içerisinde her kesimden insanlara hitap ederek kazanmaya çalışıyoruz.
İlk kez dini sohbetlerde fon müziği kullanma geleneğini biz başlattık. Başlangıçta itiraz edenler oldu. Fakat durumu izah edince itirazlar, övgüye dönüştü. Zaten ayetler okunurken fon müziği kullanmıyoruz dikkat ederseniz. Şuna inanıyorum. Hayat tarzımızla anlattıklarımızın örtüşmesi iazım. İnanmadığım şeyi asla söylemem. Yaşamadığım şeyi de söyleyemem. Yani hissetmediğim, duymadığım, sevmediğim hiçbir şeyi kimse bana söyletemez. Mesela öğrencilik hayatımda kendime bir haftayı Musab haftası ilan ederdim. Musab'ı incelerdim; otururken, yürürken, otobüste. Bazen gözyaşlarını akardı farkında olmadan. Belki çevremdekiler diyorlardı, bu adam deli mi diye? Kendi kendine ağlıyor. Ama o bir hafta Hz. Musab'Ia beraber oldum sanki. İkinci hafta Ebuzer Gıfari, onun karakterini ben hayatıma tatbik ediyordum. Yani her bir sahabeden polenler gibi bir şeyler alıyordum. Onların ruh alemine yaklaştıkça, sizin hayat ikliminizde nokta nokta bir şeylerin oluştuğunu hissediyorsunuz. Bugün ortaya çıkmıyor ama 10 yıl sonra 20 yıl sonra ortaya çıkıyor. Ondan sonra sizi konuşturuyor.
Bir Alman Gencinin Gözyaşları...
Bir gün yahudi bir vatandaş beni aradı.
«Din hakkında bilgim yok. İslam diniyle ilgim yok. Bir dostumun sizin programınızla ilgili uyarısı üzerine, sahurda kalktım, sizi üç gündür dinliyorum. Hayatımda gözlerimden ilk kez yaş aktığını görüyorum» diyordu. Bunu Yahudi söylüyor, müslüman daha çok söyleyecektir tabi.
Almanya'da program yapıyoruz. Programa beni dinlemeye gelen gençler, yanlarında birde Alman gencini getirmişlerdi. Salon tıklım tıklım dolu. Çok duygulu bir konuşma oldu. Hemen hemen salonun tümü gözyaşları içerisinde dinlediler. Programın bitiminde baktım, Alman genci orada duruyor. Elinde dört tane kasetim vardı. Bana dediler ki, hocam bu genç seninle tanışmak istiyor. Alman gencin gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Bu delikanlı neden ağlamış diye sordum onlara. Cevap ise çok ilginçti: «Baktım hepiniz ağlıyorsunuz, benimde içimde bir duygu belirdi ve dedi ki sen de bunlarla beraber ağla... Onun için ağladım.»
Elindeki kasetleri neden aldığını sorduğumda; «Bunlarda da aynısı vardır diye aldım» dedi.
«Müslüman olmayı düşünür müsün?» diye sorduğumda:
«İnşallah bir gün Müslüman olacağım, adımda Abdullah olacak» dedi ve bu beni çok etkiledi. Ancak buna benzer binlerce güzel tesadüfler var.
Alman genci anlamadığı halde en az anlayanlar kadar belkide daha fazlasını almıştı. İslâm kelimesi teslim kelimesi olduğu için Alman gencininde yüreği teslim olmuş ve neye ağladığını bilmediği halde o batılın vebasını gideren İslâmı dinlerken de onu çepe çevre saran batılın kabuklan çatlamış ve yerini hakkaniyet anlayışı almıştı. Çünkü anlatılan o meseleler islâm ve iman mese-Iesiydi. O gönüllere akıp kalpleri okşayan sohbet islâmı yani (teslimi) Allah'ın nizamını anlatıyordu. Onun için o kadar tesir etmişti.
Onlar bilmezler. Çünkü hak ve hakikatten kopuk yaşarlar. Onların takip ettikleri metot hatalıdır. Onlar cahiliyeti başlangıç olarak ele alıyorlar ve peygamberin getirdikleri tevhit akidesini cahili-yetin tekamül etmiş şekli olarak kabul ediyorlar. Onlar geçmişin suretini taşıyan ve belgeleyen delillere ulaşsalar bile onu görmezden gelirler. Ama bu vesileler dünyasında Nihat Hatipoglu gibi birileri çıkar karşılarına ve gerçeklere kapalı olan gönül perdesini aralayıverir işte.
Kiliseleşme yaygınlığı büyüsede ilmi yönü hâlâ eski metotlara göre sürüp gitmektedir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim sakat olan bu batıl din anlayışının bu dinin ilahi prensiplerine aykırı olduğunu beyan etmiştir.
Nihat Hatipoglu ve onun gibi Kur'ân ve hadisin gölgesinde islâmı anlatan üstatlar Allah'ın ilminin nasipkarlandır. Bunlar vesile mağrurlarıdırlar. Ne ilahi ihsandır ki, Allah kullarından dilediğine ilmi ve rahmetini ihsan eder ve bunların vesüesiylede dilediğine hidayet ile mükafatlandırır.
Bunun içinde Arifler iman Ehli'nin ayrılmaz bir parçasıdır. Allah kelimesi küçük bir kelime. içerisinde yer alsa da mana itibariyle sınırsız büyüktür ve asla kelimelere sığmaz. Arifler de bu gerçeği daima tasavvur etmekteler. Burada bizde onlann anlattıklarını yani Kur'ân ve sünneti hayatımıza etüt edersek işte o zaman kazanır ve umumi baki hayatta da kazançlı oluruz.
Nihat Hatipoğlu'da bu çizgide gönül kazanan manalara değinerek insanlan islâmla buluşturdu. Burada görüyoruz ki, marifet insanlara şevkat ve merhamet penceresi açarak onlara orada gerçekleri görmelerini sağlamaktır.
İnsanlardan çok değişik e-maü ve telefonlar alıyorum. Artist olan insanlardan, değişik mezhep ve meşrebli insanlardan alıyorum, Medyanın içinden değişik insanlardan alıyorum. Birçok değişik öğeyi beraber kullandığım için yoğun olarak memnuniyetini ifade ediyorlar.
Benim konuşmamda iki şey çok önemlidir. Din ve milli kaygılar. Dolayısıyla çok değişik, aykırı insanların hemen hemen, tamamında müsbet gelişmelerin tecelli ettiğini görüyorum. Yani buj kucaklaşmaya davet, insanımız tarafından büyük yankı buluyor.
İnsanlar özellikle ilahiyatçılardan da, birbiriyle kavga eden, medyanın karşısında birbirini hırpalayan, «acaba bu Kur'ân'dan bu kadar din mi çıkar,» dedirten değil, «Ey Allah'ın kulları gelin kalplerimizi birleştirin,» diyen mesajları istiyor. Mesele Nihat Hatipoğlu hoca ola}?! değil, mesele, kainatın serveri Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dir. O konuşuluyor. O konuşulunca dinlenecek, çaresi yok ki.
Hz. Peygamber'in ismi anıldığında; «Dostun dosta gidişi» gelir aklıma. Çünkü Hz. Peygamber şöyle diyor: «Başınıza bir sıkıntı gelince, benim ölümümü hatırlayın. «Yani dostun dosta gidişini anlatacağım orada. En büyük zât'm hiç kalbini vermediği dünyadan, bedenen gidişini anlatacağım.» Ben hep şunu söylüyorum dostlarımıza. Öyle hissediyorum. Bir kişiyken, en dadandığınız anda yarımızda Resûlullah'm olduğunu düşününüz. İkinciniz o'dur. İki kişiyken yanınızda üçüncünüz o'dur ve mutlaka yanınızdadır. (Rabanlamında değil. Allah hep yanımızda zaten) Üç kişiyseniz dördüncünüz Resulullah'tır. Onun için hareketlerinizi Resulullah'la test edin.
Hatipoğlu Kadir Gecesinin Önemini De Şöyle İfade Ediyor
Kadir Gecesi'nin kadrini bilmek lazım. Kadir Gecesi insanlık talihinin de dönüm noktasıdır. Hz. peygamber hayatında değil sadece. Çünkü Hz. Peygamber daha olmadan önce Kadir Gecesi tespit ediliyor ve Kur'ânla özdeş hale getiriliyor. Kadir Gecesi bir anlamda Müslümanların ufkunda bir hatıradır. Nebevi bir dönemin ve Cebrail Aleyhisselâm'm yeniden inişinin bir tecellisidir. Dikkat ederseniz Kadir suresinde «Tenezzelül Me-laiketün verruhu fiha biznih Rabbihim o gece Melekler ve ruh iner.» Ruhtan maksat Cebrail Aleyhisselâm'dır. Hiçbir gece değil o gece iniyor. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.)'e o gece indi. O ilk hatıra sürekli tazeleniyor. Yani Kur'ân hiç eskimiyor Kur'ân ilk gece Hira'da indiği gibi şu anda, Kadir Gecesi, Kur'ân Medeniyeti'nin dünyaya doğması demektir. Sadece Kur'ân'm inmesi demek değildir. Kardeşliğin, vahdetin, sevginin, merhametin, zulme tahammülsüzlüğün, diri diri toprağa gömülen kızların kurtarılması, kadın haklarının tecellisinin hepsinin başlangıcı, yani miladdır. O aksi durumda Kadir Gecesini anlamamış oluruz.
Bu kutsal geceyi Hz. Peygamberin değerlendirdiği gibi değerlendirmek lazım. Hz. Peygamber, Kadir Gecesi'nde çok dua ederdi. Yani sabaha kadar, fecir vaktine kadar bu fırsatı, fırsat bilmek lazım.
Kadir Gecesi'nin gününün gizliliği çok önemli, Ramazan'm tekli ve son on gününde aranması salık verilir. Ama bazı alimler, Kadir Gecesi'nin yılın her gecesinde aranması gereğini ifade ederler. Yani her geceyi Kadir Gecesi bilmek lazım. Çünkü önünde Rahmet, ortasında Mağrifet, sonunda ce-j hennemden Azad Muştusu bulunan bu mübarek Ramazan ayını iyi değerlendirmek lazım. Merhamet ve şevkat islâm dinin temel esaslarmd andır. Bunun en iyi örneğide Hz. Muhammed (s.a.v.)dir. Onun emin ve sadık oluşu şefkatli ve merhametli oluşuda bunun en güzel örneğidir.
Bir gün Hz. Muhammed (s.a.v.) hutbedeyken Hz. Hasan ve Hüseyin içeri giriyor. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) hutbeyi yarıdan kesiyor. Hz. Hasanla Hüseyin'ini omuzlarına alıyor ve tekrar hutbeye çıkıyor ve Allah'a şöyle niyazda bulunuyor:
«Ya Rabbi, ben bunları seviyorum sen de on-lan sev.»
Bunun cemaatte meydana getirdiği şoku düşününüz. Medine toplumunda, bunu bir burada bir hoca efendinin kendi çocuğu için camide yaptığını düşününüz. O gün hoca efendi hakkında sayısız dilekçe yazılır. Onun için Resulullah dengeler üstü hesaplar üstü bir insandı. Hiç kimsede olmayacak bir şey vardı onda. «Eddebenî Rabbîh» Rabbin terbiye etti. O her çocuğu elini tuttuğunda, kendisinden önce Mekke'de toprağa gömülen çocukları hatırlıyordu. Bazen diyorlar, İslâm ne getirdi? Hiçbir şeygetinneseydi, İslâm sadece bir manifesto olsaydı, toprağa gömdüğünüz çocukları gömmeyin deseydi, bu bile yeterdi insanlar için.
Bu kutsal geceyi Hz. Peygamberin değerlendirdiği gibi değerlendirmek lazım. Hz. Peygamber, Kadir Gecesi'nde çok dua ederdi. Yani sabaha kadar, fecir vaktine kadar bu fırsatı, fırsat bilmek lazım.
Kadir Gecesi'nin gününün gizliliği çok önemli, Ramazan'm tekli ve son on gününde aranması salık verilir. Ama bazı alimler, Kadir Gecesi'nin yılın her gecesinde aranması gereğini ifade ederler. Yani her geceyi Kadir Gecesi bilmek lazım. Çünkü önünde Rahmet, ortasında Mağrifet, sonunda cehennemden Azad Muştusu bulunan bu mübarek Ramazan ayını iyi değerlendirmek lazım. Merhamet ve şevkat islâm dinin temel es asların d andır. Bunun en iyi örneğide Hz. Muhammed (s.a.v.)dir. Onun emin ve sadık oluşu şefkatli ve merhametli oluşuda bunun en güzel örneğidir.
Bir gün Hz. Muhammed (s.a.v.) hutbedeyken Hz. Hasan ve Hüseyin içeri giriyor. Peygamberimiz Hz. Muhammed hutbeyi yarıdan kesiyor. Hz. Hasan'la Hüseyin'ini omuzlarına alıyor ve tekrar hutbeye çıkıyor ve Allah'a şöyle niyazda bulunuyor:
«Ya Rabbi, ben bunları seviyorum sen de onlan sev.»
Bunun cemaatte meydana getirdiği şoku düşününüz. Medine toplumunda, bunu bir burada bir hoca efendinin kendi çocuğu için camide yaptığını düşününüz. O gün hoca efendi hakkında sayısız dilekçe yazılır. Onun için Resulullah dengeler üstü hesaplar üstü bir insandı. Hiç kimsede olmayacak bir şey vardı onda. «Eddebenî Rabbîh» Rabbin terbiye etti. O her çocuğu elini tuttuğunda, kendisinden önce Mekke'de toprağa gömülen çocukları hatırlıyordu. Bazen diyorlar, İslâm ne getirdi? Hiçbir şeygetirmeseydi, İslâm sadece bir manifesto olsaydı, toprağa gömdüğünüz çocukları gömmeyin deseydi, bu bile yeterdi insanlar için.
Hz. Sıddık-I Ebu Bekir
«Dostun dostu ve vefanın en güzel örneğidir o.»
Hz. Ömer
«Hayatın dengesidir o. Resulullah'ın gölgesinde durduğu, sonradan altında namaz kılman yer haline getirilen ağacı kesecek kadar dik, ama Hz. Peygamberin geçtiği yerden geçip izlerini arayacak kadarda hassas.»
Hz. Osman
Peygamberin utandığı insan. Melekler bile O'ndan utanıyordu.
«Hz. Ali Ebu Turab Yani. Toprağın babası»
Hz. Fatıma
«Babasının annesi, Muhabbet fedailerinin en önce geleni.»
Hz. Bilal
Yer yüzündeki en büyük inkılaplarından biri.
Hz. Zeyd-Salabe
«Günahın firar ve hicret ettirdiği sahabe.» İşte infakın bedeli...
Hz. Ebu Dahdab
«Allah'a kim borç verecek?» diye ayet iniyor. Hz. Resul bu ayeti ona okuyunca diyorki: «Ya Resulullah, Allah bizden borç mu istiyor?» [Fakirlere alın verin.]
Resulullah, «Evet» dediğinde: «Bana Allah adına elini uzat yâ Resul.» Resuîullah elini uzatınca; «Haydi seninle alışverişi yapalım» diyor ve Medine'nin en büyük hurma bahçesini Allah'a verdim diyor. İşte infakm bedeli...
Hz. Muaz İbn-i Cebel'e peygamber (s.a.v.)'in huzuruna girince, peygamber:
«Geceyi nasıl geçirdin ya Muaz?» diye sordu. Muaz:
«Allahu Teala'ya inanmış olarak» diye cevap verdi. Peygamber:
«Her sözün bir manası, her gerçeğin bir hakikati vardır. Ya senin sözünün manası nedir?» deyince Muaz:
«Ey Allah'ın Resulü, her sabah akşama çıkmayacağım, her akşam da sabaha çıkmayacağım, her attığım adımın hayatımın son adımı olduğunu kabul ediyorum. Sanki daima peygamberi ve taptıklan putlarla birlikte hesap görülmeye çağrılan diz çökmüş ümmetleri görüyor ve sanki cehennemliklerin cezasını, cennetliklerinde mükafatlarını aldıklarını görür gibi oluyorum» dedi. Bu söz üzerine peygamberimizi:
«Tamam bu haline devam et» buyurdu.[15]
Hz. Peygamber bir savaştan dönmüştü. Mescide girdi. Orada iki rekât namaz kıldı ve namazdan sonra önce Hz. Fatma'ya uğradı. Fatma onu kapıda karşıladı. Ağlayarak babasının yüzünü gözünü öpmeye başladı. Allah'ın Resulü ona:
«-Niçin ağlıyorsun?» diye sordu. Hz. Fatma da:
«-Ya Resulullah! Seni rengin solmuş elbisen eskimiş bir vaziyette gördüğümden» dedi. Allah'ın Resulü:
«-Ey Fatma ağlama, Allah senin babam bir vazifeye memur etti. İstenilse de istenilmese de yeryüzünde insanın yaşayabildiği her yere bu din girip yayılacak. Benim vazifem de bunu temin için çalışmaktır.» buyurdu. [16]
Nihat Hatipoğlu hak din İslama ziyan karıştıran bazı hocalardan sonra müslüman Türk toplumun karşısına çıkıp, aydınlatması bi nebze de olsa acabalara karşı rahatlattı insanları:
«Ayetlerimizi yalanlayanlar, onları [Kabulde büyüklük taslayanlar varya işte onlar, cehennem ergdirler, onlar orada ebedi kalacaklardır.» [17]
Bu açık ve net Kur'ân âyetine rağmen kendi zanlanna uyup o fukara akıl felsefelerine göre fetva veren zalimler Allah'a Kur'ân'a ve peygambere uymayı küçümsediler.
Nasıl Etkilendiler Ve Nasıl Teşekkür Ettiler
«Rabbinin yoluna hikmetli söz ve güzel öğüt ile davet et.» [18]
Hatipoğluda bu çizgide hitap ettiği için muaf-fak olmuştur.
Gön:fatma ocakçı I Tarih: 24/11/2005 12:58:021 istanbul
Hocam öncelikle size çok teşekkür ediyorum, Allah sizden razı olsun sayenizde bilgilerimize bilgi kattınız. Benim sizden ricam bir an önce tv ekranlarında sizi görebilmek ve danada aydınlanmak, bir de Ebu Talib'in hayatım çok merak ediyorum ve en kısa zamanda bilgilenirsek çok sevinirim. Şimdiden çok teşekkür ediyorum ve Allah sizden tekrar razı olsun saygılar.
Gön: büğe su ITarih: 11/24/2005 6:18:18
Sizin sitenizi bilmiyordum ve arkadaşımdan öğrendim o kadar güzel ilahiler varki insan kendinden geçiyor. Böyle bir site kurulduğu için Allah sizden razı olsun hayırlı akşamlar.
Gön:recep sarimeselTarih: 11/24/2005 5:26:511 İstanbul
Sevgili Nihat Hatipoğlu hocam sizin eşsiz anlatımınız taş olan kalpleri yumuşatıyor. Kirpiklerin arasından efendimiz (sav.) için akmaya hasret kalmış o mübarek damlalar sizinle beraber duygu seline dönüşüyor. Allah razı olsun.
Gön: fatoş darasiTarih: 11/24/2005 1:08:41 İstanbul
Sayın hocam öncelikle selam eder mübarek ellerinizden öperim. Mailiniz için teşekkür ederim. Bizlere karşı duyarlı oluşunuz beni size daha çok bağladı. Hocam perşembe demişsiniz ancak yayına çıkmadınız. Sizi nasıl göreceğiz ekranlarda merakla ve sabırsızlıkla bekliyorum. Canım hocam sizi ailecek ve tüm dostlar adına çok özledik diyebilirim. Ne olur bu ayrılığa bi çare bulun ve bizlere kavuşun artık. Özlemle bekliyoruz sayın hocam. Allah size sağlık ve huzur nasip etsin. Kötülükler yanınıza uğramasın. Allah sizi bize bağışlasın. Kendinize iyi bakın. Saygılar.
Gön: haniû ÜginlTarih: 11/24/2005 12:25:551 Konya
Hocam sizi tekrar ekranlarda görmek istiyoruz saygılar sunarım.
Gön: ahmet inan I Tarih: 11/24/2005 8:14:57
Allah sizlerden razı olsun kalblerdeki boşluğu sizinle sohbetinizle dolduruyoruz.
Gön: bayram ertoklTarih: 11/23/2005 7:38:48 /Ankara '
Hocam Allah c.c. sizden ve muhterem babanızdan razı olsun ve sizi de pek muhterem babanız Haydar Hatipoğlu hocamın makamına yükseltsin inşallah. İşlerinizde ve yayınlarınızda mu-affakiyetler dilerim Mevla yar ve yardımcınız olsun selam saygı sevgi ve dua ile Allah (c.c.)'a emanet olasınız.
Gön: mine sara I Tarih: 11/23/2005 5:42:46
Ne bir urbam olsun, ne bağdadi bir hane.....
İştiyak duyduğum, bana bir enis gerek....
Hâlâ sancıdan canhiras feryadı eden zerreme....
Aşağı kılınacak vuslatın mustusu gerek diye fıırkan demirtaş
Tutun elinden yüreğimin! Yürütün de sesini bir dinleyin....
Hicrandayım-derse merhamet etmeyin, üzül-neyin....
Asnn gurbetinde gül bahçesinde olsa bile ihya luyorsa...
Temâsâ layık değildir, omu yele verin sele ve-in....
İhitvâ etmiş gönlünde Güllerin Efendisi, Sahradan bir zerreyi, gökten gezegenleri....
Pus olsam, arada bir yede, bende vücud buluruyum?...
Ondan alıyorsa rahmeti yağmur Peygamber
Gün olur ben de bir damlasından nasiplenir e göklerde buluşur muyum?....
Lal olan dillere tercüman olan müstesna!....
Ulu mahşerde sana aşık olan dilime tercüman ulur muyum?.....
Hocam bu benden size bir armağan olsun... abi eğer kabul ederseniz.... Her cümlenin sonun-aki üç noktadan sonra başlayan cümlenin baş arflerini birleştirin sizin adınız ve soyadınız çıka-ık selametle dua ile...
Allah'a emanet olun... Ve sizden ricamiz bize idayetimiz için dua edin.
Öğrenciniz MİNE SARA
Gön. ibrahhn kayacık I tarih: 11/23/2005 4:32:211 kayseri
Sayın Hatipoğlu ben 13 yaşında bir dinleyici-nim. Ben özellikle böyle beğendiğim sitelere mesaj yazarım. Annem sizi dinlemeyi çok sever, bazen olur ki annem oturur 2-3 saat sizi dinler, ben de sizi dinlemeyi çok severim. Geçen gün annem sizi dinlemeye oturmuş. Ben eve bir geldim. Evde o kadar çok duman var ki annemi göremedim. Zaten apartmana girdikten sonra acaba kim yaktı yemeği diyordum. Bir baktım annem yemeği yanlışlıkla yakmış. Sordum anne niye yemeği yaktın diye. Annem de ben Nihat Hatipoglu'nu dinliyordum yemeği unutmuşum ondan yandı dedi.
Gön:taybe ovalTaıih: 11/23/2005 4:01:071 Nevşehir
Hocam bu kadar ayrılık yeter sizi tekrar ekranlarda görmek istiyoruz. Allah'a emanet olun.
Gön:ahmet sanşikl tarih: 11/23/2005 3:11:02 I Afyonkarahisar
Selamün Aleyküm hocam. Ben sizi bu ramazan ayında star tv de yapmış olduğunuz programda tanıdım anlattıklarınızdan herkes gibi bende çok etkilendim yüce rabbim sizlerden razı olsun. Toplumumuzu bu gibi programlarla bilgilendireye devam etmek gerekiyor. Onun için müm-inse sizden çok izlenen bir tv de program düzen-menizi istiyoruz. Allahu tealaya emanet olun vgilerimle..
Gön: fanda eren ITarih: 11/21/2005 4:20:241 tanbul
Selamün Aleyküm hocam bizleri güzel sohbetinizden mahrum etmeyin sizi televizyonda gör-ek istiyoruz. Yeni nesil gençliğimizin sizler gibi nimizi güzellikleriyle anlatanlara ihtiyaçları var. nimiz hakkında bilmediğimiz çok şey var. Sade-ramazan yayınları ve radyo programları bizlere tmiyor. Basanlarınızın devamını diliyorum. Al-Va emanet olun. Saygılarımla...
Selamünaleyküm hocam. Nerelerdesiniz? Niye ndinizi özletmeye devam ediyorsunuz. Sizi yine evizyonlarda görmek istiyoruz, bizi niye mantı ediyorsunuz. Bizim gibi gençlerin size ihtiya-var öğretemediğiniz her islami bilgiden siz so-mluyken ögrenemediğimiz her bilgiden de biz "umluyuz. Lütfen hocam sizleri tv'de görmek isoruz. O nur yüzünüzü bizden esirgemeyin hatipoğlu ve güzel hizmeti
Gönderen: düek büğe I Tarih: 11/20/2005 1:56:16 PM
Sayın hocam sizlerin sayesinde islam dininin yer yüzüne indirilmiş. Allahm en kutsal dini olduğuna bir kez daha inanıyor ve bunu yaşayabildiğim için rabbime şükrediyorum,... İçten sevgilerle....
Gön.ibrahim sofi i Tarih: 11/20/2005 12:20:231 Bursa
Selamünaleyküm hocam, Allah'ın rahmeti re-sullah efendimizin üzerine olsun. Hocam Ramazanda evimize geceleyin bir güneş gibi doğdun. Ailecek sizin sohbetlerinizi başımıza bir kuş konmuş gibi dinledik. Saadet asrım bize öyle bir yaşattınız ki tadı damağımızda kaldı.
Gön:onur tuna ITarih: 11/20/2005 10:18:451 Kocaeli
Sevgili hocam Allah sizden razı olsun bize verdiğiniz bilgiler ışığında islamiyeti ve islam dünyasında bir başka kapıdan bakma şansı verdiniz insanların sormaya korktuğu sorulan size içtenlikle sorabildiğim gördüm buda insanlann size güvendiğini gösteriyor sizden doğru dürüst ve gerçekçi cevaplar aldıklann inanıyorlar tabi bu söylediklerim içersinde bende vanm.
Gön.mustafa kabadayı I Tarih: 11/20/2005 4:54:28 IBayburi
Selamün aleyküm hocam sizleri çok seviyoruz sizi dinledikten sonra hayatımız değişti önceden boşuna yaşıyonnuşuz hocam. Dualarınıza ihtiyacımız var bana dua edin Allah sizinle olsun kendinize iyi bakın selamlar.
Gön: zeliha yelkenci I Tarih: 11/20/2005 12:47:58
Sevgili hocam; ALLAH sizden bir değil binlerce kez razı olsun bize ışık oldun, yol gösterdin. Hayatımda sizin kadar nur yüzlü bir insan görmedim. Televizyonda sizi göreceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyoruz.
Allah'ın selamı üzerinizde olsun
Gön:yıldız serenİTarih: 11/19/2005 3:36:471 Almanya - Frankfurt
Merhaba Hocam nasılsınız? İnşallah iyisiniz-iirl Hocam Alîah sizden razı olsun! Sabah akşam ıbüerirnle oturup sizin eserlerinizi dinliyoruz... Ve lep bizi ağlatıyorsunuz, içimize bir huzur doluyor, o huzur şimdiye kadar hiç yoktu.. Helal olsun ;ize hocam! Sahur programınızı hep dört gözle jekleyip izliyorduk. Ani atıklarınız bizi çok etkiledi namaza başladık ahilerimle. Ben 17 yaşındayım, ellerinizden öperim.. Şimdi yine bütün ailemle oturup Hz. Ebu-Bekir'i dinleyeceğiz... İyi ki varsınız hocam, inşallah mekanınız cennet olur.
Gön: hülya öz / Tarih: 11/19/2005 12:07:20 i İstanbul
Hocam sizi izledikden sonra eşim ve ben namaza başladık bize çok şey öğrettin Allah sizden razı olsun lütfen yine sizi görmek istiyoruz. Herkese sizi anlatıyorum ben böbrek hastasıyım, sizden daha fazla bilgi almak istiyorum. İnanın sizin sayenizde bunalımdan kurtuldum. Lütfen bizi yanhz bırakmayın size ihtiyacımız var sizi çok seviyoruz. Allah başımızdan eksik etmesin.
Gön:mustafa gürgen İTarih: 11/19/2005 11:24:051 Adana
Selamünaleyküm sevgili hocam ramazan ayına ve sana doyamadan bizlerden ayrıldınız. Biliyoruz ki gönlünüz hep bizimle. Ama sizde mi ramazan ayı gibi on bir ayda bir mi geleceksiniz? Tabiki kısmet olursa ramazan ayına erişiriz. Sizler gibi alim insanlar olmazsa bizim gibi cahil insanlar ya dere de kalır ya tepede ya da zamanenin kurtlan yer. Gerçi şu an buruk bir sevincim var yarm Adana'ya geliyormuşsunuz. İnşallah görme ve görüşme fırsatı verir Allah'ımız, saygılarımı sunar ellerinizden öperim. Allah (c.c.)'a emanet olun esselamünaleyküm.
Gön: mustafa akıncı I tarih: 11/18/2005 6:30:471 sivas
Selamünaleyküm nur yüzlü hocam; rabbim zerreler adedince razı olsun sizden. Hocam sizi ilk defa bu sene mübarek ramazan ayında tanımak şerefine nail oldum. O kadar mükemel bir şekilde peygamber efendimiz (s.a.v) ve onun ashabım anlatıyorsunuz ki bizleri mest ediyorsunuz. Hocam biz gençlerin sizin gibi hak dostlarina ihtiyacı var. Bizleri yalnız bırakmayın. Sizi her zaman televizyon ekranlarında görmek istiyoruz. Allahm selamı üzerinize olsun.
Gön: bekir çubuk i tarih: 11/18/2005 2:44:311 Tokat
Kıymetli hocam önce selam eder hürmetle elerinizden öperim. Star tv de verdiğiniz nasihat-ardan çok istifade ettim çok sevdiğim ve müslü-nan olduğum için Allahıma çok şükrettim. Ko-ıuşmalannla beni başka bir alemlere götürdünüz :ok mutlu oldum ve evime huzur doldu cenabı nevlam sizden anne babanızdan razı olsun. En lerin saygılarımla Allah'a emanet olun.
Gön:selma tunç I tarih: 11/17/2005 2:02:301 Hollanda
Selamünaleyküm sayın değerli hocam.
Hocam, sizi tanıdım tanıyalı bir başka bakıyorum artı dünyaya.
Sayenizde haram nedir, helal nedir hatırlar olduk. Siz bize öyle güzel şeyler anlatıp, öğretiyorsunuz, Allah sizden razı olsun.
Siz bize Allahı daha çok sevmeyi öğrettiniz,
Siz bize peygamber efendimiz'i (s.a.v.) daha çok sevdirdiniz. Hocam bizler için dua edin, bizi bu uçurumun kenarından dönmemize yardım edin, programlarınızı devam ettirin. Biz de sizin için dualar edeceğiz. Allah bizim ve cümlemizin kalplerini iman aşkıyla doldursun. Allah sizden ve sizin gibilerinden razı olsun.
Gön: mine halici I tarih: 11/17/2005 11:48:37-IAnkara
Mesaj yazacak tek kelime bile bulamıyorum. Rabbim böyle gönül dostu yaratacaktı ki bizler doğru yolumuzu bulabilelim. Allah razı olsun. Rabbim doğru yolumuzdan şaşırtmasın inşaallah.
Gön: gonca akcayltarih: 11/17/2005 6:24:18!
Hocam meraba ben İzmir'den Gonca. Sizi sahur özel programında tanıdım çok mutlu oldum. Sizi dinledikten sonra namaza başladım. Şu anda çok huzurluyum. Hayatımı tamamen ibadete adadım. İyi ki varsınız hocam. Sizi çok seviyorum. Al-laha emanet olun sizden mutlaka cevap bekliyorum.
Gön: tuncay kaya I tarih: 11/17/2005 6:11:52 i Eskişehir
Hocam İslam dinini yorum ve sunuşunuz çok farklı geldi, sizi izlemeye ve araştırmaya çalışıyorum, sizde bir başkalık hissediyorum. Yolunuz açık ve Allah'ın rahmeti sizin ve hepimizin üzerine olsun.
Gön: sibelgüzetişl tarih: 11/17/2005 6:02:321 İstanbul
Hayırlı günler hocam inşaallah mailimi okursunuz, sizi kaybetmek istemiyoruz. Allah aşkına siz daha önce neredeydiniz? Nasıl sizin gibi bir insanın sohbetini bu zamana kadar duymadık ne olur televizyondan da olsa sizi görmek ve o güzel sohbetlerinizi, öğütlerinizi dinlemek istiyoruz sizin gibi insanların kıymetini çok geç olmadan kaybetmek istemiyoruz, sizin sayenizde de olsa İslami bilgileri öğreniyoruz ellerinizden öpüyorum Allah'a emanet olun.
Gön. bamza. yigt I tarih: 11/17/2005 4:02:141 Ankara
Dünyadaki tüm müslümanlar adına Allah'ın rahmet ve hidayeti sizin üzerinize olsun hocam. Sohbetlerinizi gözü yaşlı olarak dinliyorum. Ağzınızdan çıkan her kelime kalbimden kopup gelen gözyaşı damlası gibi sohbetlerinizi defalarca dinledim her seferinde ayrı bir mana, ayrı bir ders aldım. Allah yolunda 10 adım attım ise bunun 9'u sizin sayenizde. Sizden Allah razı olsun. Allah her zaman sizin gibi insanlarla karşılaşmayı bize nasip etsin. Benim isteğim hocam sizden internetteki sohbetler bölümüne yeni sohbetlerinizi eklemeniz, her zaman her yerde sizi dinlemek dinletmek inanın bana sizden bahsetmek bana büyük mutluluk veriyor. Anlatan ve anlatılanların güzel olması ayrı bir mutluluk veriyor biliyorum. Hocam kelimeleri karıştırıyorum. Anlatmaya gücüm yetmiyor. Kalbim sızlıyor, bu kadar güzellik ama biz dünya hayatına dalmış gitmişiz Allah sonumuzu hayır etsin sevgi ve saygılarımla...
Gön: burhan I tarih: 11/17/2005 3:25:111 Kocaeli
Allah(c.c.)'m sonsuz selamı üzerinize olsun hocam. Dinden ve ilimden o kadar yoksun kaldık ki milletimiz gitgide bir felakete sürükleniyor ne olur bu konudaki aydınlatıcı programlarınıza devam etmenizi istiyorum. Bu benim şahsi fikrim ben programınızı ramazanın son 10 günü izlemeye başladım ve beni 10 akşamın 7 akşamı ağlattınız ve o kadar rahatladımki anlatamam inanın size olan sevgimizi kelimelere dökmek çok zor. Ben 21 kasım da askere gidiyorum. Benim içinde Allah'a birazda olsun dua ederseniz çok sevinirim selamünaleykürn.
Gön: sami ayma I tarih: 11/17/2005 12:19:08 I Bursa
Hocam; Allah (c.c.) sizden ve sizin gibilerden razi olsun. Çalışmalarınız çok güzel, ne olur devam edin, edinde bizim gibi gafiller sizden faydalansınlar. Hocam bizlere çok dua edinde bizlerde huzura kavuşalım.. Sohbetlerinizi dinlerken ağlamamak, irkümemek mümkün değil.
Gön:gûngörl tarih: 11/15/2005 4:44:52 boch um I Almanya
Selamünaleyküm hocam!
Allah sizden sonsuzlara dek razı olsun, bizleri hem ağlattınız ve aydınlattınız. Sizin sayenizde
hatipoğlu ve güzel hizmeti 63
unuttuklarımızı tazeledik ve bilmemiz gerekeni öğrendik hocam. Sizin o mübarek dilinizden dökülen kelimeler ve melek yüzünüzde beliren ifadeler beni çok etkiledi ve gözyaşlarını hiç dinmek bilmedi hocam. Sizin sayenizde namaza başladım ve çocukİanmada kıldırıyorum! Allah-u teala size sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)in ardında yürümek nasip eylesin ! Sizi çok seviyoruz hocam!
Gön: karaca yılmaz i tarih: 11/15/2005 4:21:531Avusturya
Hocam Allah razı olsun, sayenizde hem ağlıyor nemde peygamberlemizi tanıyor ve öğreniyoruz. Allah uzun ömürler versin.
Gön: ahmet demir i tarih: 11/15/2005 5:24:50 i Kütahya
Selamünaleyküm hocam ramazandan önce sadece cuma namazlarına giderdim ama sizin sayenizde şimdi beş vakit namaz kılmaya başladım. Üstelik her kıldığım vakit namazından sonra birer vakitte kaza namazı kılıyorum. İnşallah kısa zamanda da Kur'an-ı Kerim'i de öğreneceğim bunların hepsi sizin sayenizde oldu hocam size çok teşekkür ederim Allah (c.c.) sizden razı olsun.
Gön: yunus I tarih: 11/14/2005 11:34:40 I istanbul
Sevmek, sevmek, Allah dostlarını sevmek. Onlarla birlikte sevgiliye varmak. Sevgili kevser havuzunun başında ümmetini beklerken, acaba biz ona layık bir ümmetmiyiz hocam. Muradımdır onu görmek, yeri gelince hiç düşünmeden onun uğrunda ölmek. Rahmet peygamberini bu ümmete anlatan dillere Allah sağlık ve sıhhat versin. Sevgiler Allah dostu.
Gön: Süleyman celep I tarih: 11/13/2005 4:27:031 Münih
Selamunaleyküm hocam, ben Almanya'da yaşayan 33 yaşında bir esnafım, İstanbul'da bir tekstil pazarlama şirketi kurmak için yazın orada 3 ay kadar kaldım. Merter camii'de hemen karşımızda, namazlarımızı da orada kılıyorduk... Çok da güzel oluyordu, huzur doluyor insan... Derken dönüş zamanı geldi, alışveriş yapmak için Beyazıt'a gittim ve camii önünde kasetçilerden birkaç kasetinizi aldım... Arabayla gece İstanbul'dan Münih'e doğru Allah'ın izniyle yola çıktım. Yol boyu sizi dinledim ve o kaset resululİahm defni!! Hocam ben öldüm, öldüm dirildim, ağlamaktan artık yolu göremez oldum, arabayı sağa çektim, o kadar ağladım ki, yorgun düşüp koltukta uyumuşum ve rüya gördüm hocam, resulullahin tabuduna sımsıkı sarılmış ağlıyorum, tabutun kapağı kırmızı ışık gibi parlıyordu, o göğe çekiliyordu. Ben sımsıkı sarılmış onu göndermek istemezcesine ağlıyordum ve etrafımda sahabiler ve melekler vardı, bana bakıyorlardı ve tatlı tatlı tebessüm ediyorlardı.
Uyandığımda imsak vakti olmuştu ve ben öyle güzel ve huzurlu bir uyanışla daha önce uyanmamış tim.
Allah sizden razı olsun hocam, bizlere resulul-lahı sevmeyi öğrettiniz, imanımızı güçlendirdiniz, anama babama, abim ve kardeşime de dinlettim, onlarda sizi çok seviyorlar. Allah zülcelal sizi başımızdan eksik etmesin, gerçek kudret sahibi olan Allahım nasib ederse inşaallah sizi bizzat görmeye, elinizi öpmeye geleceğim kabul buyurusanız hocam. Allahm selamı üzerinize olsun.
Süleyman Celep
Gön; semir öztep 1 tarih: 11/13/2005 3:53:081 mersin
Merhaba ben 17 yaşında bir gencim. Etraf bu kadar rezil programlarla doluyken nasıl olurda, siz sene de sadece ay program yaparsınız. Hocam Allah rızası için devam etsin şeytanların zincirlerini bağlayan programınızı istiyoruz. Hocam Allah rızası için Nihat Hocam kurbanın olayım. O nur yüzünüzü özledik hocam olmuyor böyle fotolardan canlı canlı görmek istiyoruz, tebessümünüzü görmek istiyoruz. Allah razı olsun. Allah'a emanet olun.
Gön: sinan sengûl i tarih: 10/30/2005 12:14:13lankara
Kandiliniz Yusufu saklayan kuyu, Yunus'u gizleyen balık, Nuh'u kurtaran gemi, Yakup'u örten gece ve İbrahim'i koruyan güller kadar mübarek olsun. Sayın hocam, Allah sizden ve sizin gibi insanlardan razı olsun. Sizin bir sohbetinize değişen kalpler gördüm. Sizden sonra yaşadığını unutan insanlar duydum. Allah sizden razı olsun.
Gön: mehmet conltarih: 10/30/2005 4:50:431 ankara
Hocam iyi ki varsın, herkesle aynı fikirdeyim. Ama tek farkla benim bir sözüm var, bağırana değil bağırtana baksanız, yani sizin sözüne değil söyletene bakmak lazım. Tesadüf yoktur vesile vardır. Sende biz cahiller için bir vesilesin. Saygılarımla. ..
Gön: hatice cantûrk i tarih: 10/30/2005 2:12:111 konya
Hocam, ben eğitim fakültesi 3. sınıf öğrencisiyim. Hep içimde bir kapanma isteği vardı. Bu sene ki sahur programınızda beni çok etkileyen bir şey söylediniz. «Günahlarınıza bir yerde dur deyin.» dediniz ya işte o an kesin olarak karar verdim ve hocam kapandım. Bu güzel olaya siz vesile oldunuz. Allah sizden, sizi yetiştirenlerden razı olsun inşallah. Allah'ın bereketi ve rahmeti hepimizin üzerine olsun inşallah. Allah'a emanet olun. Saygılarımla.
Gön: senoi bayram i tarih: 10/29/2005 9:34:261 Stuttgart
Hocam, Allah sizden razı olsun, sizin söyledi-lerinizle ve anlattıklarınızla dünyaya bakışımız değişti, en azından benim adıma değişti. Hatta sizin sahur özel programında söylediğiniz sözlerin bazılarını evimin duvarına astım, bu sözleri duyupta duyarsız kalmak olurmu?
Nasıl inanırsan öyle yaşarsın, Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, Nasıl ölürsen öyle dirilirsin... Ölüler tövbe edemezler ki
İşte bu altın harflerle yazılması gereken sözleri duyupta duyarsız kalmak olurmu hiç?
Gön: avni gûrhanltarih: 10/29/2005 5:41:21 I almanya
Bir okul ve bir öğretmen.. Bir okul... İşte bir okul....
O okul ne güzel bir okul..
Çünki bu okul bizim okul..
Bu okulda;
Saygı var..
Muhabbet var...
Aşk var...
Aşıklar var...
Ama aynı anda...
Tefekkür var...
Hüzün var...
Gözyaşı var...
İşte bizim okul, böyle bir okul...
Ve bir öğretmen...
O öğretmen, ne güzel bir öğretmen...
O öğretmen, ne güzel bir irsatci..
O öğretmen, ne güzel bir tebliğci...
O öğretmen, ne güzel bir dost...
Ve o, mazlumlara uzanan bir el...
O. uykusuz gecelerin ışığı...
O, ümitsizlerin ümiti.
O, gönüllere doğan bir güneş...
İşte o okul vede o öğretmen...
Nihat Hatipoğlu...
Selam O'na...
Selam O'nu sevenlere...
Selam o okulun ve o öğretmenin öğrencileri-
ne...
Gön:lnazarf tarih: 10/29/2005 5:00:25 Selamunaleyküm saygıdeğer hocam,
Her türlü fitne ve fesatın kol gezdiği, değerle-rin unutulduğu, şu zamanımızda bizlere yeniden islamı sevmeyi, rabbimizin ve efendimizin sevgisini, sahabelerimizi kısacası dinimizi ve insanlığı anlattığınız ve öğrettiğiniz için binlerce teşekkürler.. Hakkınızı helal edin, yaradana emanet olun. Hocam ellerinizden saygı ve hürmetle öperim.,
Gön: murat öztürk Itarih: 10/29/2005 2:52:13 laksaray
Gönüller sultanı, gönül dostuna, gönül yoldaşlarına yağmur tanesi kadar selam olsun sevgilinin sevdiği aşıklara gülün kokusunu anlayanlara sonsuz selat selam olsun.
Gön: mustafa araş i tarih: 10/29/2005 2:12:401 İzmir
Selamünaleyküm saygı ve sevgi ile muhabbetlerimi iletiyorum. Bizlere güzel üslûbunuzla anlattıklarınızda hak teala hazretleri razı olsun. Hocam anlatın anlatın anlatın.... Bu milletin öğrenmesi gereken çok sey var.... İhtiyacı da çok var. Allah (c.c.) cümlemizden sevdiklerinin yüzü suyu hürmetine razı olsun.
Gön: Sinan özçelik I tarih 10/29/2005 11:18:09
Selamün aleyküm hocam. Sizin gibi bir irsad ehlini anlatmaya dilim yetmiyor. Peygamber-i zi-şan efendimiz(s.a.v.) veda hutbesini insanlara okuduktan sonra, «üç defa şahit ol yarabbi» diye buyurdu. Bende Allah'ın acizane bir kulu olarak diyorum ki; şahit ol Allah'ım ben Nihat hocamdan razıyım sende razı ol. Hocam sizin sitenizi bilgisayarıma ana sayfa yaptım, inşallah hep anasayfa olursunuz. Dualarınız bizimle olsun, amin.
Gön: dadas cahit I tarih: 10/29/2005 10:52:32
Selamun aleyküm hocam. İslamiyet biz müs-lümanlara miras kalmıştı. Sizden önce siz büyük abi olarak mirasinizi iyi yerlerde güzel hayır ve hasanetli olmamıza yol gösterdiğiniz için çok çok teşekkür. Allanın mağfireti üzerinize olsun saygılarımla. Dadaş cahillere öğrettikleriniz için sağolun varolun.
Gön: seher ilhan I tarih: 10/29/2005 6:11:06 istanbul
Merhaba hocam size çok teşekkür etmek istiyorum, sizinle sahurlarımız bir başka geçiyor. Babam ramazandan önce çok asabi bir insandı, sizi izledikten sonra yumuşamaya başladı. Anneme ve bize çok daha bayılıyor. Eskiden bize sevgisini göstermezdi şımarmamamız için. Anlattıklarınızda o kadar çok etkilendi ki bize ve anneme karşı çok daha iyi davranıyor. Artık hiç sinirlenmiyor. Hatta seneye Allah kısmet ederse hacca gitmeyi düşünüyor. Ben şimdi size teşekkür etmezsem kime edeceğim. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.
Gön: kayhan elbadi I tarih: 10/29/2005 12:52:25 tadana
Merhaba nur yüzlü hocam, nasılsınız, ben üniversite sinavlanna hazırlanmakta olan 21 yaşında bir gencim. Sizi bu sene tanıma şansı bulabildim, daha önce namaz kılmıyordum. Bundan sonra kesinlikle kılıcam anlattıklarınız beni o kadar etkiledi ki, kelimelerle ifade edemem, size çok sey borçluyum. Hakkınızı nasıl ödeyebilirim, sizi devamlı ekranlarda görmek istiyoruz, kendime çok kızıyorum, sizi neden daha önce tanımadım, bundan sonraki hayatımda sizi kesinlikle takip edeceğim, bizleri o kadar güzel aydınlatıyorsunuz ki anlatamam.
Gön: eyûp emir i tarih: 10/28/2005 2:59:05lîs-tanbuî
Sayın hocam, sayenizde bu yılki ramazanı şerif yani sahurlarımız çok farklı geçti. Neden mi biz şimdiye kadar güzel dinimizi sadece soyut olarak öğrendik şekilde kaldı gönüllerimizede tabiki yer aldı ki içimizde bir şeyler var ama yetersiz bizden sonrakilere fazla örnek olamıyoruz sorularına cevaplar bulamıyoruz. Sizin anlatımınız ve verdiğiniz mesajlar sanki ipek halı dokur gibi ilmek ilmek çoğalıyor. Ortaya paha biçilmez bir eser çıkıyor. Yani sözün kısası meydanı cahillere bırakıpta, gönülleri aç insanların kalplerini ve kafalarını karıştırtmayın lütfen. Allah razı olsun cümlenizden. Saygılar.
Gön: turgaykıhçltarih: 10/28/2005 2:45:22 I Almanya
Selam sana ey Allah'ın sevgili kulu! Selam sana ey alemlerin sultanının aşığı! Selam sana ey sahabe aşığı! Sayın hocam sahabeyi sizden dinlemek dünyanın en zevkli ve huşu verici bir manevi duygu, yüce yaratan rabbim sizi başımızdan eksik etmesin. Ben sizi dinlerken nasıl manevi huzuru yaşıyorsam mevlamda size kabir ve ebedi alemde bin kati huşu ve ferahlık versin. Gönül isterdi ki günlerim hep sizinle dolsun. Fakat kader buya takdir neyse o. Duygularımı ifade etmek için bu zayıf Türkçemiz yetmiyor. Fakat manevi alem duygularımı çok iyi anladığınızı biliyorum. Çünkü mevlam gönlümüzü en iyi bilendir. Sizi Allah için seviyorum. Sunuda ilave etmek isterim ki ne olur alları için toplum önünden çekilipte müslümanla-nn dugularmın yok olmasına sebep olmayın. Allah'a emanet olun. Allah ve resulü yar ve yardımcınız olsun.
Gön: gülbahar ürkmez i tarih: 10/28/2005 1:28:39 Iköln
Sayın hocam, Allah ve resul sizden razı olsun. Her gece ağlamaktan inanın uyku uyumuyorum ve düşünüyorum, bizler nasıl müsiümanız ki o resul neler çekmiş ve bir çoğumuz bunları bilmiyorduk sizin sayenizde öğrendik. İnşallah bizi aydınlatmaya devam edersiniz nur yüzlü hocam.
Gön:saban dernek!tarih: 10/28/2005 12:50:361 istanbul
Hocam Allah razı olsun. Sayenizde sanki re-sulullah döneminde yaşıyormuş gibi o anı yaşıyor ve o sahabeler gibi bizlerde resulullaha: Anam babam sana feda olsun ey Allah'n resulü, diyoruz İnşallah
Gön: emine girgin I tarih: 10/27/2005 11:54:53/ kocaeli
Sizin gibi bir din alimiyle geç tanışmanın üzüntüsünü derinden hissediyorum. Sizi çok içten ve samimi buldum. de çıkan bi çok din aliminden farklı bir havanız var. Önce sizden sonra sizleri bizle buluşturanlardan Allah razı olsun. Allah'ın selameti üzerinize olsun.
Gön; tvugut doğan I tarih: 10/27/2005 7:17:32
Esselamun aleyküm ve rahmetullahi ve bere-katuhu. Hocam sizi bende sahur programınızla tanıdım. Sizin hakkınızdaki ilk görüşüm biraz bulunduğunuz }^er itibari (star tv) ve gözlerinizdeki o tuhaf seyrinizle, «acaba o da mı belam» diye idi. Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimizi ve onun ashabını anlatmaya başladığınız an sizin hakkınızdaki bütün önyargılarım mum gibi erimeye mahkum oldu. Allah (c.c.) sevdiği kullarını, diğer kullarına sevdirir kaidesine binaen dedim ki; «Yok hayır, bu öyle bir insan değildir. Allah ve peygamberinin adını sürekli anan, andıkça kendisinden geçen kîşi ben gibi milyonlarcasından kat be kat öndedir.» Hocam hakkınızı helal ediniz. Dualarınızı bizden de esirgemeyiniz. İsim olarak istemeye yüzüm olmasa da, bari bu ziyaretçi defterindeki insanlara diyerekten dualarınızı esirgemeyiniz. Sizin için bende buradan bir dua etmek istiyorum. Ya rabbi! Nihat Hatipoğlu kulunu da, İslam dini yolunda ayağını sabit tut. Amin. Sevgimiz sevginiz olsun hocam. Allah'ın sevgili kullarının duaları üzerinize olsun. Esselamun aleyküm.
Gön eyan margosyan I tarih: 10/27/2005 6:54:331istanbul
Size ne yazıcağımı bilmiyorum şu an saat 04:42 ve Allah adına yemin ediyorum ki şu an yazdıklarımı ağlayarak yazıyorum. Sizin memleketinizde yani Diyarbakır da dans hocalığı yapıyorum haftanın üç günü ordayım. Sizi ilk Sunay Akın'm (mahya ışıkları) adlı programda gördüm ve kim dedim bu adam? Bu nasıl bir aydıyatür? Bu nasıl bir kişiliktir? Ve izlerken uzun zaman sonra ilk kez ağladım çünkü sesinizde, yüzünüzde, mimiklerinizde ve jestlerinizde ayrı bir farklılık var. Ne olur sizden bir ricam olacak lütfen ama lütfen medya maymunlarının gazına gelmeyin ve lütfen siz olarak kalın çünkü benim gibi müslüman olmayanlarında size ihtiyacı var ve bu gece size nasıl ulaşırım diye düşünürken sitenizin adresini söylediniz Karaman'dan arayan bir arkadaşa ve hemen açtım bilgisayarımı ve aklıma gelen ilk şeyleri yani bunları yazdım birazdan siteyi detaylı bir şekilde inceleyeceğim. Allah adına yemin ediyorum ki, şu an ne yazdığımı bile bilmiyorum. Kimsiniz siz ya? Neredeydiniz şimdiye kadar? Neden çıkmadınız gün yüzüne? Yüce rabbim sizi sevdiklerinize bağışlasın saçmaladığımın farkındayım ne olur af edin özür dilerim. 33 yaşındayım ve inanın ilk kez bu kadar içten ve ilk kez bu kadar samimi ağladım. Ne diyeyim ben size başka bilmiyorum. Saygıyla ellerinizden öpüyorum... Jeyan Margosyan.
Ebu Talib
Birçok maillerde okuyucu Ebû Talib, hakkında daha geniş bilgi edinmek istediklerini yazmışlardır. Ebû Taîib Hz. Muhammed (s.a.v.)'in öz am-casıdır. Kendisini görmediği babası Abdullah'ı kaybedince dedesi Abdulmuttalip onu sahiplenmişti. Fakat her canlının dünyada göçeceğim bildiği için o, kendinden sonra çok sevdiği torunu Hz. Muhammed'i adil olan oğlu Ebû Talib'e emanet edeceğini planlamıştı ve öleceği zamanda Ebû Talib'e dedi ki:
«Ebû Talib, senin nüfusunun kalabalık olduğunu biliyorum. Fakat buna rağmende senin ya-nmda kalmasını uygun görüyor ve sana emanet ediyorum» dedi ve dünyaya gözlerinin yumdu. Ebû Talib ağlayarak yeğeni Hz. Muhammed'e sarıldı.
Dört yıl yeğenini kendi çocuklarından hiç ayırmadı. Ebû Talib babası gibi ticaretle uğraşır ve ticaret için uzak ülkelere giderdi. Suriye'ye gitmek üzere bir kervan hazırlandı. Ebû Talib gitmek için vedalaşırken sıra yeğeni Hz. Muhammed'e (s.a.v.) gelmişti. Ebû Talib biricik yeğeniyle vedalaşıp devesine binerken: Hz. Muhammed (s.a.v.) Ebû Talib'e:
«-Amcacım beni kime bırakıyorsun» diye ağladı. Bunun üzerine Ebû Talib:
«-Seni kimseye bırakmam, Muhammed'im» dedi ve on iki yaşındaki yeğeniyle birlikte Suriye'ye doğru yola çıktı ve Ürdün'ün doğu tarafındaki Basra'da konakladılar. Basra, büyük bir kentti. Şehrin kıyısında kocaman bir kilise vardı. Kilisenin yaşlı papazı, Hz. Muhammedi görünce dondu kaldı. Çünkü kutsal kitapta anlatılan gelecek peygambere çok benziyordu. Sırtını açtı ve peygamberlik mührünü görünce, Ebû Talib'in ellerine sarıldı.
Sakın götürme bu çocuğu Yahudilere gösterme yoksa yahudüer onu tanıyıp öldürürler. Çünkü onlar son peygamberin Araplardan çıkmasına dayanamazlar dedi. Ebû Talib'de yeğenini tehlikeye atmamak için Suriye'ye gitmekten vazgeçti ve bütün mallarını Basra'da satarak Mekke'ye döndü. Hz. Muhammed (s.a.v.) on yedi yaşına gelince de ticareti ona bıraktı. Ebû Talib yeğenini korudu kolladı ve onun dinine de hiç karışmadı. O kadar güveniyordu ki Hz. Muhammed'e, O'nu şikayet edenlere karşı bile yeğenini savunur, O yal-nış hiçbir şey yapmaz diyordu.
İbn-i Abbas (r.a.)'dan:
Ebû Talib hastalandığı zaman, Kureyş'den bir heyet onu ziyarete gitti, aralarında Ebû Cehil yani cühelanın babasıda vardı. Ebû Talib'e:
«-Yeğenin bizim ilahlarımızı kötülüyor. İleri geri konuşuyor ve uygunsuz işler yapıyor. Onu çağırtıp da bunlardan vazgeçmesini sağla» dedi.
Ebû Talib, Hz. Muhammed'e adam gönderdi. Hz. Peygamber, Ebû Talib'in yanma geldi. Ebû Talib peygamber'e:
«Yeğenim, bu halk senden niçin şikayet ediyor? Senin onların ilahlarını kötülediğini ve onlar hakkında ileri geri konuştuğunu iddia ediyorlar» dedi.
İbn-i Abbas der ki: Gelen heyet, Hz. Peygamberin aleyhinde çok söz söylediler. Bunun üzerine Allah'ın Resulü sözü aldı ve dedi ki:
«-Amcacığım ben, onların öyle bir kelime üzerinde birleşmelerini istiyorum ki, o sözü söyledikleri takdirde bütün Araplar onlara boyun eğecek, o sözü söyledikleri takdirde, Arap olmayanlar da, onlara cizye verecektir.» Bunu duyan heyet bu sefer Hz. Peygamberin bu konuşmasından korktu ve dediler ki:
«-Eğer mesele bir tek sözden ibaretse, evet; isterse ona söz olsun. Nedir söyleyeceğimiz?» dedi.
Ebû Talip'de:
Hz. Peygamber:
«-Allah'tan başka ilah yoktur.» sözüdür buyurdu. Bunun üzerine çekinip kalktılar ve dediler ki: (Kur'ân ifadesiyle)
«-Birçok ilahları bir tek ilah mı yapacak? Bu şaşılacak bir şey» İçlerinden ileri gelenler, birbirlerine;
«Haydi yürüyün, ilahlarınıza sahip çıkın. Çünkü, istenilen de budur» diyerek dağıldılar.
«Biz bunu son din içinde de işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir. Aramızdan yalnız Onamı Kur'ân indirildi?» dediler.
Hayır, onlar Kur'ân hakkında şüphe içindedirler, daha cnlar, azabım t atmamışlardır. [19]
Hz. Peygamberin Ebû Talib'i İslâm'a daveti:
İbn-i Abbas (r.a.] der ki: Onlar, {Kureyş'in ileri gelenleri, Utbe b. Rebia,Şeybe b. Rebia, Ebû cehil, b. Haşim. Umeyye b. Halef, Ebû Sûfyan b. Harb de bunla: arasındaydı.)
Ebû Talib'e gelip, şöyle dediler:
«Ey Ebû Talib, aramızdaki mevkini biliyorsun. Olan şeyleri de görüyorsun. Senden şüpheleniyoruz. Yeğeninle aranızda olanı da biliyorsun.
Onu çağır ne alıp vereceği varsa hallet. O, bizden elini çeksin. Biz de ondan. O bizim ve dinimizin yakasını bıraksın. Biz de onun ve dininin yakasını bırakalım» dediler.
Ebû Cehil Ebû Talib'e:
«Kabul, isterse On söz olsun!» deyince, Hz. Peygamber:
«Allah'tan başka ilah yoktur» derseniz. Allah'tan başka tapmdıklannızı bir kenara iterseniz.» buyurdu.
Heyettekiler ellerini çırptılr ve:
«Ey Muhammed bütün ilahları bir ilah haline mi getirmek istiyorsun? Bu yapmak istediğin şey, çok acaip» dediler. Sonra birbirlerine:
«Allah'a yemin ederiz ki, gerçek şudur: Bu adam, istediğiniz hiçbir şeyi size vermeyecek. Gidiniz, onunla aranızda, Allah hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dinine devam ediniz» dediler. Sonra dağıldılar. Ebû Talib:
«Yeğenim, Allah'a yemin ederim ki, onlardan çok şey istemedim» dedi.
Allah'ın Resulü, amcasının müslüman olmasını çok arzu ettiğinden ona şöyle demeye başladı.
«Amcacığım, haydi o sözü sende söyle. Kıyamet gününde bu ikrarın, sebebiyle sana şefaat edebileyim» buyurdu.
Ebû Taüb, Allah'ın Resulü'nün arzusunu anlayınca:
« Onların benden sonra sana ve kardeşlerine kötülük etmelerinden korkmasaydım ve Kureyş benim, bu sözü, ölüm korkusuyla söylediğimi zannetmeseydi, söylerdim. Onu, ancak seni sevindirmek için söylerim.» dedi.
Akil b. Ebû Talib'den:
Ebû Talib'in ölüm anında, Hz. Peygamber yanma girdi. Ebû Cehil de oradaydı. Hz. Peygamber:
«Amcacığım, «Allah'tan başka ilah yoktur.» de, Allah katında o sözle seni savunabileyim.» deyince Ebû Cehil ve Abdullah b. Ümeyye:
«Ey Ebû Talib Abdulmuttalib'in dininden yüz-mü çeviriyorsun?» dediler. Bunlar konuşmaya devam ederken, Ebû Talib'in onlara son sözü şu oldu:
«Abdulmuttalib'in dini üzere...» oldu. Allah'ın Resulü:
«Allah tarafından men edilmediğim müddetçe, ondan senin için af dilerim» buyurdu. Bunun üzerine şu âyetler indi:
«Cehennemlik oldukları meydana çıktıktan sonra, yakınları da olsa, ne peygamber, ne de iman edenler, Müşrikler için af dileyemez.» [20]
«Sen sevdiğini hidayete ulaştıramazsm. Fakat Allah, dilediğine hidayet eder.[21]
Said Nursi beyan ediyor ki:
Sekizinci Nükte: Diyorsunuz ki peygamberimizin amcası Ebu Talib'in imanı hakkında izah nedir?
Elcevap: Ehli teşeyyü imana kail... Ehli sünnetin ekserisi imana kail değildir. Fakat benim kalbime geldi ki:
Ebu Talip Rasulü Ekrem (a.s.) risaletini değil, şahsım, ve muhabbeti elbette zayi etmeyecektir. İnkar ve inad değil belki hicab ve asabiyyet-i kavmiyye gibi hisseyate binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine cehenneme gitse de, cehennem içinde bir nevi hususi cenneti onun hasenetına mükafeten halk edebilir. Kışta bazen bahan hak ettiği gibi ve zindanda uyku vasıtasıyla bazı ademlere zinanı saraya çevirdiği gibi hususi ce-hennem-i hususi bir nevi cennete çevirebilir.
Ebû Talib'den sonra'da Hz. Peygamber'e hakaret ve eziyetler devam etti. Allah'ın Resulü kendisini inkar ve hakaret edenlere:
«Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla: Başlarım Ha'mim!... Bu kitap, esirgeyen ve bağışlayan vezninden indirilmiştir. Bu Kur'ân, Arapça olarak, manasım anlayan bir cemaat için âyetleri apaçık bir kitaptır.
Cemaat için âyetleri müjdeci ve uyarıcı olarak indirilmiştir. Müşriklerin pek çoğu ondan yüz çevirirler. Kulak asmazlar. Onlar, bizi davet ettiğin Tevhide karşı, kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da ağırlık ve sağırlık vardır. Seninle bizim aramızda da bir perde vardır. Artık kendi işine bak. Biz de, kendi işimize bakalım, dediler. Onlara de ki:
Ben de, sizin gibi bir insanım. Yalnız bana mabudunuzun bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Doğrudan doğruya ona ibadet edin. Ondan af dileyin. Zekât vermeyen, âhireü" de tanımayan müşriklerin vay haline! İman edip, yararlı işler yapanlar yok mu? Onlara ardı arası kesilmeyen mükâfatlar vardır. De ki: Yeri, iki günde yaratanı mı, tanımıyorsunuz, O'na mı birtakım ortaklar koşuyorsunuz? İşte bu, âlemlerin rabbidir. O, yeryüzünde dağlar yarattı. Oraya, çok hayır ve bereket verdi. Orada olanlara münasip olan azıkları belli miktarda tayin etti. Bunları tastamam dört günde yarattı. Bu da soranlar içindir. Sonra göğe döndü, gök bir dumandı. Göğe ve yere isteyerek veya istemeyerek gelin, dedi. Onlar da isteyerek, itaat ederek geldik, dediler. İki günde yedi kat göğü yarattı. Her bir göğe de kendi vazifesini bildirirdi. Biz size en yakın göğü kandil gibi yıldızlarla donattık. Bütün âfetlerden koruyup muhafaza ettik. İşte bu husus, üstün ve âlim olan zatın takdiridir.
Eğer bunun üzerine müşrikler senden yüz çevirirlerse, onlara, âd ve semud yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkuturum, de» ayetini okuyunca, Utbe:
«Yeter, bundan başka söyleyeceğin yok mu?» dedi, Hz. Peygamber'de:
«Hayır» dedi.
Çok doğru çünkü eveli de ezelide yüce yaradan olduğu için ilk hitab oldur.
«Hiçbir neiîs yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez.» [22]
«Sizi ondan yarattık, [yani topraktan] yine ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi bir defa daha çıkaracağız.» [23]
Döndüm Sahibim Sana Döndüm
Bir çorap söküğü gibidir ömür. Dünya dediğimiz en büyük yalan. Er veya geç inanç kükreyecek küfürün karşısında, doğruluk çökertecek batılın yapısını, ödüllendirilecek doğruluk, idam edilecek bütün kötülükler. îşte o zaman inancın zaferi kutlanacak heryerde. Ama şimdi ne yazık ki, insanlık ve içtenlik fukarası olmuşuz. Çünkü muhabbet ve yardımlaşmanın samimiyetini çok arar olduk.
Gece karanlık ve ıssız ölüler... Derin bir uyku-damıdırlar ki, hiç konuşmazlar. Yoksa onlar yaşanan hayatın hesabıyla mı meşguller? Oralar ıssız ve soğuk. Ona rağmen toprağın altında nefes alan milyonlarca sayısız insan diriler tarafından hep merak edilir. «Neden hiçbir haber alınmaz.. O sessiz ve ıssız mezarlıklara gömülen insanlardan acaba kalmak istedikleri için mi geriye dönmezler. Yoksa dönülecek geçit mi bulamazlar?»
Ramazan ayının ilk haftasında iftar vakti Ahmet elinde üç kutu birayla birlikte eve gelmişti. Bunu gören annesi pek şaşırmasa da ramazan olması dolayısıyla çok üzülmüş ve: «Yine mi oğlum o zıkkımla geliyorsun? Bari bu mübarek günlerde bunu eve sokma ne olur» dedi.
« E... sende yine başlama ramazansa ramazan sen tutuyorsun ya benim yerime de tut ne olacak ki» dedi. Ezan okundu ve herkes besmeleyle sofraya oturdu. Ahmet de bira kutusunu aldı ve gelip sofraya oturdu. Tam açacaktı ki, annesi elini kutunun üzerine koyarak:
«-Allah aşkına oğlum yapma. Meyve suyu iç ama bu zıkkımı bu mübarek günlerde içme» dedi.
«-Niye diğer günler de birşey olmuyor da ramazanda içince zıkkım oluyor?» dedi Ahmet. Bu tartışmaya tanık olan baba Kemal Bey de müdahale etti ve Ahmet'e dönerek:
«-Hemen bu sofrayı terk et, senin gibi evlat olmaz olsun» dedi.
Ahmet bira kutularımda alarak evden çıkıp gitti. Kemal Bey bu davranış karşısında donup kalmıştı. Diyebüdiği tek şey ise:
«-Cehenneme kadar yolun var»
Ama Ahmet'in yolu cehennemden önce bir mezarlığa uğramıştı. Ahmet iki kutu bira içtikten sonra iki mezarlığın arasında sızıvermişti. Ahmet diyor ki:
«İki kutu bira içince farkında olmadan sızmışım. Ne kadar zaman o şekil kaldığımı hatırlamıyorum. Yalnız bir elin omuzuma dokunduğunu hissettim soğuk ve sarhoşluğun mahmurluğundan gözlerimi açamadım. Fakat tekrar omuzuma dokunulduğundan irkildim. Bu arada her taraf zifiri karanlıktı. Sessiz ve soğuk nefeslerin almışını hisseder gibi oldum. Hızla yerimden fırlayarak oradan kaçmak istedim. Ama daha adım atmadan ayaklarım birbirine dolaştı ve düştüm»
Doğuş, hayat ve ölüm, yalnızlık, sonsuzluk ve acı, işte o zaman dünyadan kopmamak için son çırpınış. İşte o zaman tüm gayretler faydasız o yolculuğa çıkacaksın çaresiz. Tabut, mezar ve hesap işte orada başlangıç.
İkinci hayat kefen cansız soğuk beden ve mesuliyeti yalnızlık sonsuzluk acı ve ızdırap işte orası eyvanların başladığı ilk mekan.
Ahmet, bedenini taşıyamayan dizlerinin üzerine çöküverdi ve kendi kendine:
« Ben hayal görüyorum herhalde, dedi ve son bira kutusunu yerden alarak içmek istedi.»
Onun düşüncesi bu birayı içerek korkusunu gidermek istiyordu belki. Ahmet gerisini şöyle anlatıyordu:
« Bira kutusunu açtım ve tam ağzıma götürü-yordum ki birden elime birşey çarptı ve bira üzerime döküldü. Bağırmak istedim fakat kekelemeye başlamıştım. Sesimde çıkmıyordu. Etrafıma baktığımda bembeyaz mezartaşlan kefen giymiş ve ayaklanmış ölülere benziyorlardı. Düşüp bayılmıştım. Ne kadar ve kaç saat baygın kaldığımı hiç hatırlamıyorum.»
Öyle ya... Gece ay ışığının getirdiği sessizlik çamların gölgesinde beyaz ve soğuk görünen me-zartaşları... Issız gecenin karanlığına hemen hakim olur böceklerin sesi ve efil efil esen rüzgann sesi. Tabi ya yakınından bile geçmek ürkütür seni. Hani dünyaya bile meydan okuyordun. Ya şimdi ne oldu o, aslan gibi Ahmet sıkışıvermiş iki mezarın arasına...
Herşey sanki ölülerin aleyhine. Kalp o kadar ürkek ki, kulaklar ise bir o kadar hassas. Orada bir dal kımıldasa yığılıverecek oracıkta. İşte o zaman anlarsın ki, yüreğindeki korku bile sana düşman. Ya Ahmet işte burası mezarlık ve senin hiç beklemediğin hayatın ikinci kısmı. Burası her tabakada ki, insana açık yozların cahillerin ve çağdaşların uğrak yeri. İşte Ahmet kardeş burası mezarlık. Sende uğra ve gör ki herşey senin hiç bitmesin dediğin hayatın aksine burada.
Burada hem yazlan hem kışlan soğuk. Burada dört mevsim hep aynı, sessiz ıssız ve soğukta olsa mana yine de çok anlamlı. Çünkü burada anlayacaksın ki ruhun bedeninden daha değerli.
Mezarlık yollan her zaman açık ve hazır. Yolcu dalgın ve habersiz. Çünkü hiç. haber vermeden ansızın geliverir ölüm. O mekanda yoktur makam ve rütbe. Orada herkes eşit emir yok fiyaka yok koruma yok. Kılık-kıyafet etikette yok. Çünkü herkes kefenlidir orada.
Ahmet gecenin bir vaktinde bayılmış, sabah doğan güneşin sıcak ışığıyla uyanmıştı.
Gecenin soğuk ayazı beni kaskatı yapmıştı. Öyle ki yerimden bile zor kımıldayabiliyordum. Neler olup bittiğini anlamaya çalıştım. «Ben neden buradayım benim burada ne işim var» diyordum kendi kendime.
Evet yaşadıklanmı hatırlıyorum. Gündüzün sessizliği gecenin ürküten ıssızlığına benzemese de mezarlık farklı bir alemdi. Yüzümü göremiyor-dum. Ama dudaklarımın çok fena uçukladığını farkedebiliyordum. Ellerimin ve ayaklanırım tekrar uyuştuğunu hissettim. Çünkü ayaklanın bedenimi zor taşıyordu. Bir an cesaretimi topladım ve orada kaçar adımlarla uzaklaştım. Sonra annemin beni size şikayet etmesi sonucu sizi tanıdım işte. Siz bana ısrarla stardaki hocayı izlememi istediniz. Fakat bana o veyahut başka bir hocayı dinlemek çok boş ve bi o kadar da yoz geliyordu.
«-Nasıl yani yalnışta olan biz miyiz?»
«-Hayır hocam benim gözümde herşey anlamsız sadece.»
«-Neden bu kadar umutsuz ve karamsarsın Ahmet. Aileni ne kadar üzdüğünün farkında mısın?»
«-Evet hocam farkındayım. Ama benim bu halde olmam yalnız benim suçum değil.»
«-Ne yani şimdi de bir günah keçisini] arıyorsun?»
«-Hayır günah keçisi falan aramıyorum. Ama bu halde olmamdan onlarda sorumludur diyorum.»
«-Sen yanlış düşünüyorsun Ahmet. Hangi an-ne-baba evladının bu halde olmasını ister ki?»
«-İstemez tabi istemesine ama bi bana bakın bi de kendi çocuklarınıza sizinkiler neden benim gibi değil?»
«-Neden değiller sence?»
«-Çünkü annem sizin gibi değil ve sizin gibi düşünmüyor. Siz çocuğunuza kaç yaşındayken Allah'la tanıştırdınız çocuğunuz peygamberi tanırken kaç yaşındaydı?»
«-Ben çocuklarıma anne-baba demeden Allah dedirttim. İnsanları ve renkleri tanımaya başlarken de Allah'ı ve peygamberi tanıttım.»
«-Onlar okula başlarken Allah'ı ve peygamberi biliyorlar mıydı?»
«-Evet Ahmet, biliyorlardı.»
«-Bak gördünüz mü siz çocuklarınızı yetiştirirken onlara dininide öğretmişsiniz. Ama benim annem ve babam, bana, kardeşime: «Yemesen büyü-yemezsin, dersini çalışmazsan hiçbir şey olamazsın» diye bizi yetiştirdiler. Ben ilkokul birinci sınıfı bitirene kadar beni annem yarattı sanıyordum.
«-Olur mu hiç öyle şey Ahmet..»
«-Oluyor demek ki hocam. Hiç unutmam okulda öğretmen bize: «Siz kimin kulusunuz çocuklar?» diye sorduğunda ben çok biliyormuşum gibi parmağımı kaldırarak:
«Ben söyleyeyim mi öğretmenim» dedim ve öğretmende:
«Söyle bakalım Ahmet» dedi.
«Öğretmenim beni annem yarattı ama ben yinede babamın kuluyum» demiştim.
«Olur mu hiç öyle şey Ahmet bunları kim söyledi sana?»
«Hiç kimse söylemedi. Çünkü ben biliyorum. Annem beni doğurduğu için annem beni yarattı babamda annemden daha güçlü olduğu için onun kuluyum.» dedim. Öğretmen çok şaşırmıştı ve sınıf arkadaşlarımda bana gülmüşlerdi
Bir kısım tasanlar müstakil bir hayat düşler ve o hayal ettiği hayatın peşinden koşarlar. Bas-sıda egzotik bir hayat düşler, İşte böyle bir yönümüz göçmüş gitmiş karışmış ummanlara. Bir yönümüz de hala çırpınır durur. Ne tam bir ölü ne de tam canlı bir diridir. Ona sorarsan dünya var ama o içinde değil dünyaya sorarsan da o da herkes gibi bir canlı.
«- Geçmişe takılıp durma onun üzerine bir çizgi çek ve hayatında tertemiz bir sayfa aç bunu yapabilirsin.»
«-Bundan sonra mı?»
«-Evet bundan sonra. Hatta hemen şimdi kim-bilir belki senin için yarın olmayabilir.»
«-Yann hemen ölecekmişim gibi konuşuyorsunuz.»
«-Allah haber vermeden elçisini gönderir. Marifet ondan önce senin Allah'a dönmen. »
«-Sizin kadar olmasada belki bende İslâmı yaşarım elbet.»
«-Her insanın dönüp dolaşıp varacağı yerin nezdi ilahiye olduğunu unutma. Orada hakimi mutlak var. Oradaki ölçü iman ve kulluk ölçüsüdür. Salihlerin Allah'ın himayesinde zalimlerinde gazabına uğrayacağı gündemi bırakıyorsun pişmanlığını! O zaman sana hiçbir faydası olmaz ki.»
«-Sizin bilmediğiniz çok şey var fakat buna rağmen de bazen camilerin önünden geçerken içeriye dalıveresim gelmiyor değil. Ama düşünüyorum da demek ki, Allah'da kabul etmiyor beni» dedi.
«-Olur mu hiç öyle şey. Ahmet biraz fazla karamsar değil misin bu konuda? Hem neden mev-lana kim olursan ol yeter ki gel demiş»
«-Demiş demesin de benim ne kadar pisliğe battığımı görmemiş ki»
«Burada önemli olan senin neyi ne kadar istediğindir.» Allah bir ayetinde buyuruyor ki:
«Kim Allah'a kavuşmayı arzuluyorsa, şüphe yok ki (bunun için) Allah'ın tayin ettiği vakit elbette gelecektir. O, [herşeyi] işitendir, bilendir. [24]
«-Sen şu içinde bulunduğun durumdan memnun musun Ahmet!»
«-Hayır değilim. Öyle bir halim mi var?»
«-Bu halinden yalnız perişanlık görüyorum. Benim merak ettiğim düşüncelerin sadece»
«-Karma karışık bana sorarsan...»
«-Peki senin hiçbir hedefinde mi yok?»
«-Çok. Saymakla bitmez»
«-Bu halinde hedeflerinin içinde mi?»
«-Hayır, serserilik hiç kimsenin hedefinde olamaz.»
«-Peki halen ne bekliyorsun ki?»
«-Bir bilsem»
Bir başka ayeti kerimede ise Allah buyuruyor ki:
«[Tevbe ederseniz] Belki Rabb'iniz size acır. Eğer [yine isyana] dönerseniz biz de sizi cezalandırmaya döneriz»[25]
Küçükken belki bilinçsiz yetiştirildin. Ama şimdi herşeyi görerek yaşıyorsun. Hem bu halinle bile büyük bir servete sahipsin»
«-Ben mi?»
«-Tabi ki sen. İnsanoğlunun sahip olduğu en büyük sermayeye sahipsin, oda akıldır. Eğer sen aptalım demiyorsan, aklını kullanıp içinde bulunduğun bu rezil hayattan kurtulabilirsin. Allah bir başka ayet-i kerimede buyuruyor ki:
«Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki ayet (delil) yaptık. Gece âyetini silip rahatlık için karanlık yaptık, (arkasından) gündüz âyetini de (getirip) Rabb'inizden bol nimet aramanız, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz için aydınlatıcı yaptık. (Böylece biz) herşeyi genişçe anlattık.» [26]
Yanlışlar, doğrularla, günahlar da sevaplarla iç içe çatışıp durur. Bu yüzlerde bakışlar hüzünlü, yürekler gamlı ve kederlidir. Ne garip bir çarktır ki, bu alemde bir yanda ateşe gözü kara gidenler, bir yandan da sonsuz alem için çalışıp küfür ve şirk içinde mücadele veren insanlar vardır.
İnsanlar nedense hataya düştükleri zaman suçu kendinde bulmaz ve hep bir suçlu ararlar ben hatalıyım demezler. Fakat insanlar zayıflık gösterdikçe buhranlarla inleyip duracak bedende çıkmayan ruhlar.
Ramazan ayının on beşiydi. Ahmet'le konuşmamızın üzerinde tam bir hafta geçmişti. Ramazan sohbetine gelen Saliha Hanım çok üzgün görünüyordu. Sohbetten sonra misafirler gittiler. Fakat Saliha hanım kalmıştı. Bana:
«-Herkes gitti mi?» diye sorunca bende:
«-Evet herkes gitti ama seni çok üzgün görüyorum» dedim.
Saliha hanım hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben onu daha önce de üzgün ve ağlarken görmüştüm. Fakat o günkü hali çok daha vahimdi. Onun yanma oturup;
«-Hayırdır Saliha hanım neyiniz var böyle» dediğimde Saliha hanımın verdiği cevap resmen kanımı dondurmuştu.
«-Hocam nasıl anlatayım bilmiyorum. Ama çok çaresizim. Evlattır bu ne atabiliyorum ne satabiliyorum. Dün gece korkudan hiç gözlerime uyku girmedi» dedi.
«-Neden Saliha hanım yoksa yine sorun Ahmet mi?»
«-Evet hocam Ahmet benim bütün derdim, o zaten ne bi huzur ne bir rahatlık veriyor»
«- Ne yaptı yine bu delikanlı size, halbuki onunla epey bi konuşmuştuk, daha bir kaç gün önce»
«-Benden para istedi ben parayı neye vereceğini bildiğimden ona istediği parayı vermedim. Bunun üzerine Ahmet çılgına döndü. Önce herşeyi kırıp döktü. Sonra da bıçakla üstüme yürüdü. Beni kesmek istedi. Babası yetişmeseydi Ahmet beni doğrayacaktı» dedi.
«-Eyvah eyvah Saliha hanım ne yapsak acaba? İstersen ben bir daha konuşayım kendisiyle»
«-Ne olur hocam öncelikle kullandığı o maddeden kurtulması lazım onun»
Ahmet'in evde olduğu vakitte Saliha Hanım beni aradı ve ben hemen oraya gittim. Bana kapıyı açan Ahmet'ti. Fakat o beni gördüğüne hiç sevin-merm'şti. Bunun içinde hemen asılı olan ceketini alıp hızla kapıdan tam çıkacaktı ki onun gitmesine engel oldum. Onun zoraki bizimle oturduğu her halinden belliydi. Çünkü sabır ve tahammül hiç yok denilecek kadar azdı. Fakat hırçın ve taşkınlığı ise sınırsızdı. Onunla biraz sohbet ettik ve ona Allah'a inancı olup olmadığını sordum bana:
«-Ne bileyim inanıyorum işte!» dedi.
«-Sana kitap getirsem okur musun?» dedim. O bana zamanının olmadığını söyledi. Ben ona:
«-Bildiğim kadarıyla sen çalışmıyorsun» dedim. O bana:
«-Hayatı hızlı yaşıyorum» dedi. Ona:
«-Dikkat et de bi yerlere çarpmayasm sonra kötü dağılabilirsin. Unutma ki, her hasar tamir
edilemeyebilir.» dedi.
-Bazı hakikatler gizlidir kolay kolay fark edilmez. Ama bazılarıda aşikardır. Onları da sen ve senin gibiler ısrarla kör bakar ve görmek istemezler.
Mesnevi der ki; «Ey kişi! Senin nefsin bu dünya kuyusunun dibine, hırsla, tamahal atılmış, mahbûs bir arslan gibidir. Nefsini yende tavşan gibi hür dolaş... Sen viyât cevherinin kıymetini bil ve onu kemale erdir ki, maneviyat sahrasında yiyip içerek zevk ve safa edebilesin. Sakın nefsin gibi şu dedikodu ve münakaşa kuyusunun dibinde helak olma!»
«-Biz dünyaya yaşamak için mi geldik yoksa kendimizi herşeyden mahrum edip cezalandırmak için mi?» dedi.
«-Anlaşıldı delikanlı senin bilmediğin gerçekleri teyit etmek ve senin anlayabilmen için biraz daha izah edelim inşallah.
«-Unutma M, iman insanlığın uktesini belirleyen güçtür. Bu güçte nasibini almayanlarsa hayatı bedbahtlardır. Bunlar küfürün velayeti altında yaşarlar. Seninde içinde yaşadığın sorun, inanç ve şahsiyet sorunudur. Çünkü sen ve senin gibiler, ahlaki kaideler ve insani değerleri taşımıyorsunuz. Bu zararlar içinde olmanız hem sizi hem arme-babalan-nız, nemde toplumsal düzen zarar görüyor. Unut-maki her hakikat ve her gerçek işte o, hakikat ve gerçektir ki, Allah her şeye ve her zerreye hakimdir.
Ahmet'te biliyordu ki kurtuluş Allah'a teslim olmaktadır. Ama bir türlü nefsini aşamıyordu.
«-Madem her zarar ve kötülük nefsimizden kaynaklanıyor ben de nefsimi de yaratan Allah değil mi?» dedi.
«-Nefs öyle zalim, öyle melun ki bin yıl havanda dövsen o yine ıslah olmaz. Ancak onu iman gücüyle yenebilirsin. Allah (c.c.) bir ayeti kerimede buyuruyor ki:
«Allah, (islâm'la) doğru yolu bulanların hidayetini (iman gücünü) artırır. (Mü'min kimseden geride) Devamlı kalacak salih işler, Rabb'inin katında sevapça daha iyi, dönüş yerine hazırlık olarak da daha hayırlıdır.» [27]
Nefs, hayvani bir kuvvette oluştuğu gibi aynı zamanda da miskin ve bi o kadar da doyumsuzdur. Nefsin zatını değisüremeyiz belki. Ama uğraşırsak onun sıfatım terbiye edebiliriz. Bu ayet-i kerimede nefsin serkeşliğini ortaya koyuyor:
«Nefsimi temize çıkarmam, şüphe yok ki, nefs kötülüğü emredicidir.» [28]
Bizde temize çıkarmayacağız. Ama onu ıslaha da çalışacağız inşallah!...
Hz. Ali şöyle buyuruyor ki: «Ben müslü-marılar için iki hasletten korkuyorum. Birisi tul-i emel, diğeri ise nefsin heva ve arzularına tabi olmaktır. Çünkü tul-i emel ahireti unutturur. Nefsin hevasmda tabi olmak ise heîâka götürür. Dünya ve ahiretin ikisinin de evlatları vardır. Siz dünyanın, evlatları olmayın.
Bir başka hadisi, şerifte ise; «Dünyanın, Al-lah'ın nezninde sivrisinek kadar ağırlığı olsaydı, kâfir olan kimse bir yudum su içemeyecekti» buyuruyor Hz. Peygamber. Onun için toptan ıslahın formülü, elimizde bulunan Kur'ân'ın adalet Ahlak ve hukuk ölçüsüne göre hayat sürücez. Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah şöyle buyuruyor:
«Kim (nefsini düzeltmede veya Allah yolunda) cihad eder/çaba gösterirse, ancak kendi (faydası) için cihad etmiş/çaba göstermiş olur. Çünkü Allah, elbette âlemlerden müstağnidir. (Kimsenin ibadet ve cihadına ihtiyacı yoktur. Ancak o, mükâfat vericidir.»
«İman edip de salih (sevaplı) işler yapanların günahlarını elbette örteceğiz ve mutlaka onlara yaptıklarının daha güzeliyle karşılık vereceğiz.» [29]
Ahmet'in hayatı günahlardan tüylenen meballerle doluydu. Ahmet ve Ahmet gibileri daha kaç tanesi çırpmıyor kimbilir rüyalar aleminde yaşayan bu zavallı gençlik hayatın acımasız kasistlerine takılarak tökezliyorlar. Bunlar geleceğin teminatı olan gençler bunlar boş hayallerle avunup felakete kucak açanlar. Bunlar nefsi serkeşin ziyana uğrattığı zavallı çocuklar. Bunlar Kur'ân'm gölgesinde yetişselerdi böylemi olurlardı? O zaman onların göğsündeki iman ziyası hiç sönmeye-cekti. Ama şimdi renkli ve geçici dünyanın kölesi olmuşlar. Bunlar gaflete sonsuz yelken açarlar ve o körpecik vücutlarına şırınga ettikleri zehirle de ölüp ziyan olurlar. Onlara göre bu rüsvai haller sonsuzluğa açtıkları yelkendir. Ahmet başı öne eğik hiç tepki göstermeden dinliyordu. Bir ara başını kaldırıp, tebessüm ederek, bana:
«-Ben bu hayattan kurtulmayı istedim belki, defalarca ama her seferinde tökezledim ve yine kendimi olduğum yerde buldum. Ben o kadar kötü değilim hocam! Bazı gerçekleri öğretilmediği için bilmiyorum belki ama sizinde söylediğiniz gibi birçok hakikatta aşikar. Kör değilim ama nefsim ayakta ve iradem de ona mahkum» dedi.
« Seni anlıyorum Ahmet ama sende söylediklerimi düşün ve nefsine inat sende onunla savaş pes etme sakın unutma ki, insanın görmediği iki düşmanı vardır. Biri gözle görmediği nefsi biri de şeytandır. Mülkü düşman gözle görülür. Onunla savaşırsın ya yener ya da yenilirsin. Ama seni rüsvayı bir şekilde bitirmeye çalışan bu iki düşmana karşı daha dikkatli olman lazım. Sen nefsin gözüyle dünyaya bakarsan o, gözüne vageçilmez görünür. Ama basiret gözüyle bakarsan ne kadar boş ve manasız olduğunu görürsün. Çirkefler çarkıdır dünya ahengi. Sen isteme kurban! Kim isterse o alsın, sen almasan da olur. Baksana nasılda zift zift akıyor ırmaklar. Bu mındarlarla gül bahçeleri soldu. Çakalların bu ikramları sen ve nice sen gibileri öldürdü. Görmüyor musun cehalete ısrarla rekabet var. Sen dön, bu felaket seline katılma. Özümüz bile bunlarla hasar gördü. Bir an önce dön ve bu enkazları onar. Hayvani cesaretler yerleşmiş gözünüze. Ne olacağız korkusu salihle-rin göğsüne gizlendi. İşte görüyorsun ya bu zaman eyvanların zamanı yazık yazık haya iffet yıkılmış ve bu enkazın altındakiler bizim neslimiz. Şeytanların menajerlik yaptığı bu hayat koordinasyonunda ancak bu kadar olur. «Sen hiç yakınını kaybettin mi?»
Ahmet:
«-Evet iki dedemde öldü.»
«-Başka hatırladığın var mı? İlk okulda sıra arkadaşım Serkan, lisedeyken de arkadaşım Ceren'i trafik kazasında öldüğünü biliyorum. Ondan sonra etrafta işte falan ölmüş gibi birçok ölüm hadisesi duydum» dedi.
«-Gördünmü dünyaya gelenler hep gidiyor birer birer. Yarın veya yarından yakın bende sende gideceğiz. Herkesin azığı kalbindeki imandadır. Şimdi Allah'ın elçisi canını alacak olan melek gelse onunla gitmemek senin elinde mi? O gelmeden hazırlığını yapman için sana haber vereceğinirni sanıyorsun. Unutma ki, günahkarlar için hezeyan konulacak tek yer cehennem. Onların içinde belki bende varım! Belki sende varsın öyleyse sen daha neyi bekliyorsun?»
«-Bilmiyorum hocam aklım çok karışık» dedi Ahmet. Yazık ki ahmakların dünyasında herşey mâl-i hülya olmuş. Onlar için yine herşey şeytanın vaadettiği ebediyet! Ne derin uykuymuş bu hala uyanmıyor insan! Demiyorlarki şeytan ateşin maddesi ben toprağın maddesiyim. Sen gel nefsin ağını yırtan kahraman ol. Görmüyor musun akrebin kıskacı gibi kavramış seni çağdaşlık illeti sen ve yine senin gibiler dünyanın saçmış olduğu mındarlann tadına müptela olanlarsınız. Halbuki, gözünüzde büyüttüğünüz âlemin zemini deniz üstü gibidir. Her dalgası farklı ahenkle gelir. Onun için her an alt üst olacak bu alemde ayakların sabit kalması için hayırlı bir vesile ara. Sen şu an şeytan ile nefsin arasına sıkışmışsın. Nefsin seni bir tarafa çekiyor şeytan bir tarafa. Anla artık Allah'tan başkasıyla yakınlık anlık ve geçicidir. «Ahmet çıkar nefsin gözlüğünü onu ayaklarınla çiğne yok et. Sonra ovuştur iyice gözlerini ve alemi seyret. Göreceksin ki, bir kısmı cenneti andırır bir kısmı da cehennemi hatırlatır. Yüce yaradan buyurdu ki:
«Ama kim de, Rabb'inrn (huzurunda duracağı) makamından korkup (gereğini yapar) nefsini de kötü hevesten men ederse işte muhakkak ki, cennet onun varacağı tek yerdir.» [30]
Ahmet'le tam üç saat sohbet ettikten sonra oradan ayrıldım. Ertesi gün Saliha hanımı gördüğümde daha az dalgın ve üzgündü. Belliydi ki Ahmet annesini fazla üzmemişti. Sohbet sonrası ona Ahmet'i sorduğumda: «O gece ne dışarıya çıktı ne de evde içti»
Bu arada Ahmet'i görmeyeli tam bir ay olmuştu. Merale ettim ve Ahmet'lere gittim. Kapıyı çaldığımda Saliha hanım beni neşeli bir yüzle karşıladı. Saliha hanımı mutlu görmek beni de sevindirmişti. Salona geçip oturduk. Hoş beş ederken diğer odada sesler geliyordu. Bu sesi biraz dikkatli dinlediğimde Nihat Hatipoğlu'nun rüya kaseti olduğunu anladım. Önce Ahmet'in babası Kemal bey dinliyor sandım. Fakat Saliha hanım bana güzel müjdeyi verdi hemen. İçerdeki Kemal Bey değil de sohbeti dinleyen Ahmet'ti. Allah'ın lütfu-nun büyüklüğüne bir kez daha şahit olmuştum. Renim sesimi duyan Ahmet salona geldi.
«-Ooo hocam sefalar getirdiniz» dedi.
«-Sefa gördük kurban sende de hızlı gelişmeler olmuş maşallah»
«-Sayende hocam sayende» dedi.
«-Ben hiç bir şey yapmadım bu hidayet Allah'ın sana bir ihsanı»
«-Sohbet dinliyorsun ha... Peki hoca nasıl bu manalı kıssalardan hisseler aldın mı bari?»
«-Almaz mıyım hocam gönül dairemi tamamen ona kiraladım»
«-Bu çok güzel işte bence kafanın merkezlerini de boşalt ve o nasihatlarla doldur. Yalnız çok merak ediyorum bu nasıl oldu anlatımlısın?»
«-Günlerden cumaydı. Benim gibi miskinler ellerinde bira şişesi köşelerde demlenirken diğer yandan da itikatlı insanlar cumaya gidiyordu. Ben her zamanki gibi biramı alıp bir duvarın dibine oturdum. Bir iki metre mesafede karşımda bir köpek uzanmıştı. Hayvancağız önce benden ürk-tüysede hiç istifini bozmadan çömelmiş ve bir yanda da gözlerini benden ayırmıyordu. Biz onunla bakışırken cuma selası okunuyordu. Biramı açtım ve tam ağzıma götürecektim ki köpek birden ön ayaklannm üzerine kalkarak bana hırlamaya başladı. Ben ona hayretler içerisinde bakıyor o da bana öyle bakıyordu. Ben köpeğin bu hareketini anlayamamıştım. Sela bitmiş ve hayvan hala gözlerimin içine bakıyordu. Elimde tuttuğum bira kutusunu tekrar ağzıma götürünce hayvan yine ön ayaklarının üzerine kalkarak hırlamaya başladı. Ben hayretler içinde hayvanı izlerken elimdeki bira kutusunu hayvana uzattım:
«-Buyrun köpek kardeş yoksa sen mi içmek istiyorsun?» dedim. Hayvan kanımı dondururca-sına bana bakıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan ezan-ı Muhammediye okunmaya başladı. O esnada hayvan çömeldiği yerde doğrularak ayağa kalktı ve başını göğe doğru kaldırarak ulu-maya başladı. Ezan bitene kadar hayvan bu şekil uluyup durdu. Ezan bitince göğe kaldırdığı başını yeri koklar gibi eğdi ve hayvan adeta secde ediyordu. Bir kaç dakika bu hal üzerinde kaldıktan sonra arkasını dönüp gitti. İşte o zaman birden bire mezarlıkta yaşadığım olayı hatırladım ve sizinde dediğiniz gibi bin eyvah çekmenin zamanının geldiğini anladım»
Allah buyuruyor ki:
«Göklerde ve yerde bulunanlar ve onların gölgeleri de ister istemez, sabah akşam Allah'a (ve o'nun genel nizamına) secde ederler.[31]
«Rabb'lerinin çağrısına uyanlar için (mükafatın) en güzeli verilir.» [32]
Zavallı Ahmet sen ve seni bir yerlere sürükleyen öteki sen nefsin ve onu tetikleyip duran hevai hevesin ne ister senden o öteki sen! Hep seninle uğraşır durur ve bu buz pistine benzeyen dünya zemininde ayaklarım kaydırır. Ama üzülme bu halin suçlusu tek sen değilsin. Çünkü haya, edebin tablosunu söktüler, riya cehalet ve densizliğe verdiler o kutsal adı.
Ahmet'in nefsini zavallı aciz bir hayvan ürkütmüştü. Bir başka ayeti kerimede ise:
«Şimdi Rabb'inden sana indirilenin ancak hak olduğunu bilen kimse, bunu göremeyen (kör) kimse gibi midir? Ancak sağlam akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alırlar.» [33]
«(İşte) onlar Allah'ın ahdini yerine getirenler ve antlaşmayı bozmayanlardır.» [34]
İlahi bir vesileydi Ahmet için o zavallı hayvan.
Ahmet elindeki biraya bırakıp camiye doğru yürüdü namaz bitmiş herkes avludaki, cenazenin başında saf olmuşlardı. Ahmet musallat taşının üzerinde duran tabuta dalmış öylece bakıyordu. Başını çevirip Ahmet'i fark eden bir adam eliyle Ahmet'e işaret ederek «Sende gel» dedi. Ahmet gidip o adamın arkasında durdu. Adam tekrar Ahmet'e dönüp mırıldandı sessizce. «Ey genç adam görüyorsun ya dün ne kadar boş ve yalan» dedi. Çok doğru gün gelecek o da sen de bende yaşayacağız o veda olayını o ürkülen beyaz mermere herkesler uzanacak ve binecekler yeşillerle örtülü tahtadan ata her ölenin etrafından dolaşacaktır sessiz hayaletler.
Sessiz ve habersiz gelir. O elçi hiç beklemediğin bir anda ve gözlerin ilişiverir birden kapıya anlarsın ki, geçmiş yolculuk vakti veda etmeye bile vaktin olmaz ev halkına. Çünkü o nerede yakalayacak seni sen bilemesin. İşte o zaman eyvah dersin.
Halbuki, kefenleri omuzlarmdadır her insanın. O dünya ahengi içinde ruhun binbir çığlıklarla ayrılır bedeninde. İşte sana gelen elçi varya hakimi mutlakın emriyle gelmiştir. Ne anan ne baban, eşin, kardeşin alabilir mi? seni o elçinin pençesinden ve senden sonra sermayen paylaşılır. Kütükten ismin düşer. Alt üst olur sana ait her birşey. Selan verilir, adın söylenir seni bilenler gelir. Tanımayanlar ise sadece namazında tesadüfen bulunur. Namazın kılınır ve hoca, helal ediyor musun diye sorar senibilen içten pazarlıklı seni bilmeyen ediyorum der ve sonra düşerler yola ve hayatın son durağına yetişirler seni daracık bacasız hanene bırakırlar ve o buruk sessizliği toprağa daldırılan kürek sesleri bozar. Uzunca bir tümsek oluşana kadar. Sonra bütün gözler odaklanır o uzunca tümseğe, herkes zannederki sen toprak oldun halbuki sen öncede topraktın şimdi ise yalnız özünle birleştin.
Herkes dağılır ve yalnız bir kişi kalır. İşte o an ne andır bilir misin! «Eyvah ben ölmüşüm» dersin sessizlikler içinde, bedenin çırpınıp durur orada. Ey dost gördünmü ölüm var ve ondan kurtuluş yok.
«Kötülükleri (günahları) işleyip işleyip de nihayet onların birine ölüm gelip yaptıkları kötü amelleri sonucu gösterilince: [35]
«Ehl-i kitaptan olupta ölümünden önce (ölüm anında) o'na iman etmeyecek kimse yoktur. O'da kıyamet gününde onların aleyhine şahit olacaktır.» [36]
«Onlar ateşin karşısında durdurulunca: «Keşke biz {dünyaya) geri döndürülsek, Rabb'imizin ayetlerini yalanlamaz ve inananlardan oluruz» dediklerini bir görsen!
Boş dünya hayalinin peşinde koşan bu gençlik boğulur ıssız ummanlarda! Onlar yaşadıklarını sandıklan her an ölürler. Ama bunun farkında bile olmazlar. Onlar halen çağdaş ve özgür yaşadıklarını zannederler. Halbuki hayata dair zannettikleri bir yığın bilmecelerdir. O şahşahlar onları alıp çıkışı zor karanlıklara götürürler.
Onlar sonsuzluk tutkusuyla yürürler ama bilmezler ki o, zilletin içinde hergün ölürler.
«Nerede olsanız ölüm size ulaşır, yüksekteki sağlam kaleler içinde olsanız bile! [37]
«Her nefes ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi hayır ile de şer ile de deniyoruz. (Sonunda) Ancak bize döndürüleceksiniz.» [38]
Ahmet'in bedenini bir korku sarmıştı. Gözleri aklı ve yüreği farklı ızdıraplar içindeydi. «Bende mi yaşayacam bu anı!» diyordu kendi kendine. Herkes hocanın Allah'u ekber sesiyle birlikte ellerini kaldırdı ve bağladı. Ama Ahmet'in elleri kalkmadı. Fırtınalar kopmuştu onun içinde kasırgalara tutulmuş savruluyordu içindeki tüm serserilikler. Gözyaşlarına karışmış akıyordu ona sinmiş bütün kirler. Ben de olacam bu tabutun içinde belki yarın belki bugün veya ondan da yakın şimdi kimbilir. Yakalayıverse beni buracıkta kim alabilir beni eceli mutlakm elinden diyordu.
«De ki: «Sizin hakikaten kendisinden kaçtığı-nız(ı zannettiğiniz) ölüm varya, işte muhakkak o, sizi gelip bulacak, sonra (hepinizi) gizliyi de, aşikârı da bilen (Allah)'a götürüleceksiniz. O, yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecektir.» [39]
«Ey iman edenler, cuma günü (ezanla) namaz için çağrıldığınız zaman, derhal Alalh'm zikrine koşun, alışverişi (işi gücü) bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.» [40]
Ahmet kulluk gayesini anlamaya çalışıyordu. «Ben kimim ve ne için yaratıldım.» diyordu kendi kendine.
«O Allah ki ölüm ve hayatı, amel davranış bakımından hanginizin daha güzel olacağını imtihan etmek için yarattı. O mutlak galip, çok bağışlayandır.» [41]
(Dünyaya imtihan için geldiğini bilen insan, ölümü bilir ve hesap gününden korkar. Buluğ çağı ile ölüm arası her zerrenin hesabını vereceğini bilir, böylece hayatını daha sağlıklı tanzim eder. Çünkü bilir ki, ona gönderilen elçi onu unutup başka birine gitmez.
«Artık onlardan bir bakıyye görüyor musun?» [42]
«O gün (Allah'ın huzuruna) size ait hiçbir sır gizli kalmayarak arz olunursunuz.
Artık kitabı sağ elinden verilene gelince, der ki:
«Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben, zaten hesabıma kavuşacağımı kesin biliyordum.»
«Artık o, hoşuntu bir hayat içindedir.»
«Kitabı solundan verilen ise, der ki: «Keşke bana kitabım verilmeseydi»
«Hesabımın ne olduğunu (notlarımı keşke) hiç bilmeseydim!»
«Keşke o (ölüm hayata} son verici olsaydı!» «Malım bana hiçbir fayda vermedi»
«(Bütün) saltanatım da benden yok olup gitti» derler bu pişmanlık onlara hiçbir fayda sağlamaz. İşte o zaman:
«(Allah ilgili zebanilere şöyle buyurdu:) «Tutun onu (ellerini boynuna) bağlayın, sonra onu, o dehşetli ateşe yaslayın, sonra uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire bağlayın (cehenneme sokun)! Çünkü o, yüce Allah'a inanmazdı.»[43]
Düşünüyordu dünyada beni koruyan ve kollayan annem babamın bana bir faydası olmaz mı acaba? Kabirde varsa sual ben ne yaparım. Kimden kaçıp kime sığınırım. Ama Allah'tan kaçmak ve yine Allah'a sığınmak nasıldır. Ne kadar kaçarsan kaç nereye gidersen git dönüp dolaşacağın yer Allah'ın ilahi huzurudur. Çünkü her yer onun ve her yerde o var.
«Bugün artık o (küfüre sapan) inkar edende burada, hiçbir yakın (akraba ve dost) yoktur.» [44]
Allah buyurdu ki, onlara:
Yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize [45]
«O halde o büyük Rabb'inin ismini teşbih (ve tenzih) et.» [46]
Allah buyuruyordu ki «Kötülükleri (günahları) işleyip işleyip de nihayet onların birine ölüm gelip yaptıkları kötü amelleri ve sonucu gösterilince:
«Hakikat ben şimdi tevbe ettim» diyenlerle, (Allah'ın hükmünü bilerek değersiz/geçersiz görüp) kafir olarak ölenlerin tevbesi artık kabul değildir. İşte onlar için elem verici bir azap hazırlanmıştır.» [47]
Allah'ın rahmetinden sual olmadığı gibi hesabında ve gazabında da sual olmaz. Çünkü Allah kullarına basiret anlayışını ihsan etmiştir.
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Bir defasında cehennemi hatırlayarak ağlamıştım. Resûlullah bana:
«-Ne var Âişe neden ağlıyorsun?» diye sordu. Bende:
«-Cehennemi hatırladım. Acaba kıyamet günü ailelerimizi hatırlar mısınız?» deyince Resuîullah şöyle buyurdu:
«-Üç yerde kimse kimseyi hatırlayamaz! Birincisi mizanda sevabının ağır veya hafif geldiği belli oluncaya kadar.
İkincisi, alın okuyun defterinizi, denilipte herkes amel defterini sağından mı, solundan mı yoksa arkasından mı verileceğini görünceye kadar.
Üçüncüsü de cehennem üzerine kurulan her iki yanında da birçok çengellerin, sert dikenlerin bulunduğu ve Allah'ın istediği kulunu düşüreceği sırat köprüsünü geçerken kurtulup kurtulamayacağını öğreninceye kadar.»[48]
Cenaze kalktı Ahmet bir kaç adım attı ve onlarla birlikte o da mezarlığa gitmek istedi. Çünkü o merak ediyordu. Bir insanı nasıl toprağın bağrına bırakılacağını. O daha öncede görmüştü ölenleri ve hatta tenha, sessizdir diye mezarlıklarda içip sızmıştı. Ama mezarlıkta son yaşadıkları onu o günki korkusunu yeniden alevlendirmişti. Ahmet içindeki korkuyu hissedercesine cemaatten geriye çekildi ve gitmekten vazgeçti kendi kendine! «Zaten adamı tanımıyorum» dedi.
Ahmet kudret ve iradesiyle yaşadığı Allah'ın yüce zatını tanımıştı ve Allah için:
«Ben ne yaptım şimdiye kadar» düşüncesi içerisindeydi. Ahmet ne kadar haiflense azdı. Çünkü o nefsiyle kendisine çok zararlar vermiş ve Allah içinde hiçbir şey yapmamıştı. Avluda bir yaşlı adam:
«-Çok dalgınsın delikanlı giden cenaze yakınmmıydı?» dedi. Ahmet:
«-Hayır yakınım değildi. Fakat bugün anladım ki insanoğluna en yakın ölümmüşte ben onu hep çok uzak görmüşüm» dedi.
«-Gel otur biraz evlat. Betin benzin solmuş. Belki ölüm korkuttu seni sanırım. Gör işte dünya evlat şahit olduğumuz en büyük ibret insan için ölümdür. Doğuşu sevindirir. Ölümü kedere boğar insanı. Şikayet etmeye hakkımız mı var.. Her canlı ölüyor ve hiç kimse o istenmeyen vakkadan kor-kutulamıyor de mek ki buda bir hatır. Şairinde dediği gibi ölüm hak olmasaydı ölür müydü peygamber...» Ahmet başını ellerinin arasına almış buğulu gözlerle yere bakıyordu ve buruk bir sesle yaşlı adama:
«-Hayat ölümsüz ve sorgusuz olsaydı olmaz mıydı» dedi yaşlı Adam:
«-Olmaz!» dedi. Ahmet:
«-Neden olmasın ki insanlar ölmek zorunda mı?» dedi. Adam:
«-Unutma ki ölüm hayatın dengesidir. Ölüm olmazsa doğanlar dünyaya sığmazdı ki, delikanlı dünya doğanlarla sürekli dolarken bir yanda da ölüm vesilesiyle boşalacak ki denge olsun»
Ahmet, yaşlı adama:
«-Ölümden sonra hayat var diyorlar bu sizce de doğru mu?» Yaşlı adam tebessüm ederek:
«-Biraz önceki yolcu nereye gitti sanıyorsun ya... Gidenlerin gidipte geriye d öneme diklerin e göre demek ki ikinci bir hayat var» dedi.
«-Verilen gerçek söz (olan kıyamet) yaklaştığında inkar edenlerin gözleri birden belirip kalacak: «Eyvah bize! Doğrusu biz bundan gaflet içinde idik ve (kendimizde) zulmeden kimseler olduk (diyecekler.)» [49]
Ahmet yaşlı adama:
«-Ölüm yaşlılık hastalık veya kaza sonucu mu meydana gelir?» diye sordu.
«-Hayır biraz önceki, genç makina başında çalışırken kalbi durmuş. O adam sabah evinden çıkarken son çıkışı olduğunu bilmiyordu. Bilseydi eğer ya evden dışarı çıkmaz ölüm meleği onu evden alırdı canını veya bir daha dönemeyeceği için ailesiyle vedalaşırdı» dedi.
«Allah, (ölecek] insanların ruhlarım ölüm sırasında alır, ölmeyeninde uykusunda (bir nevi) alır. Sonra hakkında ölümü hükmettiğini tutar, diğerini muayyen bir vakte (eceline) kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.» [50]
Yaşlı adam epey bir sohbetten sonra başındaki sangını düzeltti ve bastonunun yardımıyla kalktı. Ahmet'in başına dokunarak:
«Belli evlat sen özünün gıdasından çok mahrumsun çelimsizliğinde bu nedenle olmalı. Sen bu kapıyı bırakma ezan sesini duyar duymaz hemen koş gel. Çünkü ahiret nasipleri önce buralarda dağıtılır» dedi. Ahmet o tatlı latifelerin esprisini anlamıştı ve yaşlı adamın ellerini öperek ayrıldı oradan. Hiçbir yere sapmadan doğruca eve gitti. Saliha hanım kapıyı açınca Ahmet'i yüzü solmuş ve gözleri kızarmış görünce:
«-Eyvah bu çocuk yine çekmiş!» dedi. Ahmet başı önünde tek kelime bile konuşmadan doğru kendi odasına gitti. Saliha hanım her zamanki halidir diyerek onunla pek ilgilenmemişti. Fakat bir müddet sonra Ahmet'in bağırma sesleri yükseldi içerde. Saliha hanım:
«-Eyvah bu çocuk ne olacak böyle, bulamadı demek onun için krize girdi» dedi ve içeriye girdiğinde Ahmet ranza ve ders dolabının arasına girmiş birşeylerden kaçar gibi gizlenmeye çalışıyordu adeta.
«-Ahmet oğlum ne oldu sana böyle, kötü birşey mi yaptın?» dedi.
Ahmet başını sallayarak:
«-Tek birşey değil anne çok korkunç şeyler yaptım.» dedi. Saliha hanım ellerini dizlerine vurarak:
«-Birini mi öldürdün oğlum söylesene Allah aşkına» dedi. Ahmet annesinin gözlerine bakarak:
________________3
ı-Anne bunu sormak için geç kalmadın mı?» dedi. Saliha hanım oğlunun gözyaşlarını silerek onu öptü ve elleriyle sımsıkı tuttuğu Ahmet'i bağrına basmıştı.
«-Keşke mümkün olsada biricik oğlumu yüreğimin derinliklerine saklasam» diyordu. Ahmet o gün olup biteni annesine anlattı ve duş almak istediğini söyledi.
Saliha hanım diyor ki tam iki saat Ahmet banyoda kaldı. Her kapıya gidip seslendiğimde o bana:
«-Beni rahat bırak ne olur anne» dedi ne yapacağımı şaşırmış ve daha fazla dayanamayarak iş yerinden babasını çağırdım. Babası geldiğinde Ahmet halen banyodaydı. Biz daha fazla dayanamayarak banyonun kapısını kırdık. Ahmet kaynar derecedeki suyu üzerine açmış ve şok olmuş bir şekilde duruyordu. Babasıyla onu apar topar çıkardık. Ahmet'in bütün derisi kabarmış ve elimizin değdiği yer çok kötü soyuluyordu. Adeta haşlamıştı kendini.
«-Ne olmuş aslanıma böyle, niçin kendim yaktın oğlum?» dedi. Ahmet'in dudakları titreyerek ağlamaklı bir sesle:
«-Senin bu aslan gibi gördüğün oğlun bir köpek kadar bile olamadı baba! Yaptıklarımdan tiksiniyorum, kendimden tiksiniyorum! Ben kendimi yakmadım baba. Yıllarca üzerime sinen pisliklerden kurtulmak istedim. Dışımı temizlesem de içimdeki pislik ne olacak, nasıl arınırım onca günahlardan?» dedi.
«-Tamam aslanım, tamam önce bi sakin ol konuşalım» dedi. O gün herkeste bir şaşkınlık ve telaş mevcuttu. Ahmet'i kasıp kavuran pişmanlık ateşiydi. Taşıyordu yüreği. Ne çare ki hayatın istekleri bazen insanları büyük çıkmazlara götüre-biliyordu. Nerede ve nasıl bulaşmıştı hayatın vebası özgürüm lanetine. Ahmet'te bir kurbandı, kolu kanadı kırık ve hüsrana uğramış zavallı bir kurban. Ahmet diyordu ki, kendimi bildim bileli Allah'tan kopuk ve uzak yaşadım benliğim um-manlara sığmıyordu adeta. Ama şimdi bugün anladım ki, insanoğlu bu ummanda bir hiçmiş»
Yetiş Ey ilahi nur! Yetiş de bitsin artık bu serkeşlik, körlük zamanı beklediğin o vakitin içinde, vakit ise o zamanın içinde ne zaman savrulacağı-nı bilemezsin ki, bu insan selinin akışı yalnız vesileyi temsildir. Nasılda küçülmüşsün hiç farkında olmadan ne kötü bir fikirdir o hayvanice yaşamak. Deli taylara benziyor bu gençlik onların yürekleri taştı ne evlere sığdılar ne yollara sığdılar. Özgürlük mantığını Allah'ın mundar kıldığı zihir-lerde aradılar. Ahmet bu kurbanlardan biriydi. Sadece ama bu vesileler aleminde Allah ona lütfü hidayeti nasip etmişti ve oda artık hangi ortamda neş'et ettiğini bir nebze de olsun görebilmişti.
Ahmet öyle uyuşmuştu ki, kabarmış vücudunun acısını bile hissetmiyordu. Babasının aklına sonunda kötü bir fikir gelmişti. Kemal Bey Ahmet'in omuzlarından tutarak:
«- Kendine gel oğlum ne olur beni çok korkutuyorsun! Seni rahatlatacaksa sana gidip bira alayım mı?» dedi. Saliha hanım hışımla Kemal
«-Ne diyorsun sen Kemal Bey, senelerdir oğlumuzun düzelmesini istemiyormuyduk?» dedi.
«-Görmüyor musun Saliha çocuk ne halde...»
«-Ne olmuş haline, bunun bu hali yalnız pişmanlığın şaşkınlığıdır» dedi.
Ahmet ellerinin arasına aldığı başını sallayarak babasına; «Ben iyiyim» demek istediyse de Kemal Bey hiç rahat değildi. Aslında Kemal Bey'de evladına vermediği gerçeklerin cezasını çekiyordu belki.
Ne garip bir dünya bu, iyiler ve kötüler hep iç içe yaşarlar. Şehirlere çakallar girmiş, sokaklar gençlere tuzak, haya, edep, çağdaşlığa tutsak. İffet çağdaşlaştınldı. Namus ayaklar altında. İffetsizlik Som altın, insanları kandırmak ise uygarlık adını aldı ne acımasız bir alem bu yarab!...
Ahmet sancılı bir günü daha geride bırakmış ve derin bir uykuya dalmıştı. Sihirli sinsi kurt gövdesinin içinde kemirirken onu bir yandan da kalbinden oluşan bir güzellik büyüyordu.
Saliha hanım ağlamaktan gözleri şişmiş ve çok bitkindi. Kemal Beyin de ondan bir farkı yoktu. Her ikisi de koltukta oturdukları yerde uyuya kalmışlardı.
Her karamsar geçen gecenin ardında güneş doğar ve aydınlatır kargaşa alemim, yüreklerin derinliğine çöken elemin tortusu kabanr yüreklerde. Ne çare ki istesende istemesende yüreğine çöreklenmiş o acılarla yaşarsın,
Ahmet birkaç gün evden dışarıya çıkmamıştı ne madde kullanıyordu ne de alkol. Saliha hanımda bu durumdan oldukça memnundu. Çünkü Ahmet harika bir dönüş yapmıştı. Saliha hanım ve Kemal Bey, Ahmet'i İslâm terbiyesinden kopuk yetiştirmişti. Ama hatasını anlamış ve o da çok yıkılmıştı. Kısa bir zamanda büyük bir mesafe almıştı. Ahmet:
«En zor mücadele nefsle verilen mücadeledir» diyordu. Haksızda sayılmazdı.
Nefsini terbiye eden kişi dünyada kendisine zarar verecek olan en büyük düşmanını yener ve ahirette kazançlı olur. Fakat nefsiyle kendisine yazık eden kişi dünyaları kazansada ahiret aleminde o sermaye değersizdir. Bu ayeti kerimede insanoğlunun vahim durumunu açıklıyor:
«O, akıllarını iyi kullanamayanlara kötü bir azap verir.» (Yunus suresi)
Ahmet o kadar değişmişti İd, bu değişiklik yalnız düşünce ve görüşlerinde değildi, bu güzel dönüşün mütasipliği fiziğine de yansımıştı. Önceki Ahmet peşmürde ve rahattı. Ama şimdi diyor ki:
1. Kudret Allah'ın.
2. Gayret benim.
3. Rahmet Allah'ın bir ikramı.
4. Şükür benim vazifem.
Anladım ki, bana en yakın O'dur. Onun dışında herşey mesafelerce uzak.
Çok doğru sen Allah'ın gazabından yine kaçıp Allah'a sığınırsın. Çünkü her yer onun. Nereye kaçarsan kaç, nereye sığınırsan sığın heryerde Allah'ın gücüyle karşılaşırsın. Ahmet:
«-Her şey iyi gidiyor fakat nefsim beni bazen çok zorluyor» dedi.
«-Nefsini azad et sen ruhunla hür yaşamaya bak, o melundan daha güçlü olduğunu unutma sakın, bu dönüş Allah'ın sana büyük bir lütfudur.»
Ahmet:
«-Daha önce ölüm hiç aklıma gelmezken şimdi her an öleceğim düşüncesi aklımdan çıkmıyor» dedi.
«-Ölümün aklından çıkmaması iyi. Çünkü o çok uzun bilinen ömür kısa ve bir anlıktır. Bedeninde çıkıp gitmesi, belki bir nefes kadar, belki ondan kısa, belki bir adımlık mesafedir. Belki de ondanda kısa yalnız bir sendeleme»
Cafer b. Bürgan'dan: Selman-ı Farisi'nin şöyle dediğini nakletmiştir:
«-Üç şey beni güldürür, üç şeyde ağlatır: Ölüm peşinden geldiği halde dünya için uzun uzun emeller besleyenler, devamlı murakabe altında bulunan gafillere, Rabbinin rızasını mı, yoksa gazabını mı kazandığını bilmeden kahkaha ile gülenlere gülerim.
Beni ağlatan üç hususta şunlardır: Çok sevdiğim Muhamed [s.a.v.] ve onun kardeşlerinden ayrılmak ölüm anında karşılaşacak olan şiddetli korkular. Cennet mi, yoksa cehenneme mi, gireceğimi bilmeden alemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda hesap vermek için beklemek»[51]
Câbir (r.a.)'den: Resulullah {s.a.v.) bize şöyle hitabede bulundu:
«-Ey insanlar: Ölüm gelmeden önce Allah'a yö-neliniz. Fırsat elden gitmeden salih amel yapmaya çalışınız. Çok çok zikretmek, gizli ve açık olarak çok sadaka vermek sureti ile Rabbinize yaklaşınız ki, nzıklanasmız, yardım göresiniz ve eksiklerinizin yerine yenileri verilsin»
Ahmet söküp atmıştı içinde cehaletin kara felsefesini, iman kıvılcımı düşmüştü yüreğine. O ehl-i hakikatin sırını keşfetmişti.
[İslâm] mânâsını (teslimdir) Allah'ı birle ve teslim ol.
Hz. Mevlânâ'da şöyje ifâde ediyor:
«-Deniz suyu, kendisine bütünü teslim olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri oîan ve en ufak te-reddütü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur?» Aynı şekilde «Ölümden evvel ölünüz»
İlahi aşk ve o samimiyetten doğan muhabbet. Zeyd bin Harise (r.aj Hz. Peygamber (s.a.v.) âzâdı kölesi idi. Onu Hz. Hatice satın alıp peygamber (s.a.vj hediye etmiş. Hz. Peygamberde {s.a.v.) de âzâd etmek istemişti. Fakat Zeyd b. Haris Hz. Peygambere olan bağlılığı ve büyük sadakati dolayısıyla ondan ayrılmak istememişti ve Hz. Peygambere dönerek:
«-Yâ Resulullah Benim her şeyim sensin! Yeryüzünde sana tercih edebileceğim hiç kimse yok» diyerek kainatın efendisi Hz. Muhammed'in yanında kalmıştı. Bundan dolayı peygamberimiz Hz. Zeyd'e çok ilgi ve alaka gösterirdi.
Ahmet sohbet dinlerken bile durmadan mırıldanıyordu. Kısık sesle ve söylediği tek şey:
«Döndüm sahibim sana döndüm» idi ve devam ediyordu:
«Önceleri aynaya baktığımda simamı seçemi-yordum. Sanki puslu bir camın arkasındaymişim gibi hiçbir şey net değildi. Bazen o, sisli camın arkasında gerçek suretimi bulmaya çalışıyordum» «Peki onca gayretlerine rağmen bulabildin mi?»
«Bazen» «Nasıl görünüyor dun?»
«Bu ben olamam diyor ve yüzümü kaçırıyordum»
«Peki kendinden kaçabildin mi?»
«Hayır her seferinde kendimden kaçarken vicdanıma yakalandım»
«Ya şimdi aynaya bakıyor musun?» «Bazen bakıyorum»
«Ne görüyorsun? Suratın seni yine korkutuyor mu?»
«Hayır korkutmuyor, artık şimdi ne ayna puslu ne de suratım o kadar kötü görünüyor. Çünkü gördüğüm çirkinlik nefsimin suretiydi ben kendime bakarken gördüğüm ben değildim benim içimdeki öteki, ben {nefsim)di» dedi.
Ahmet Allah'tan gayrisini feda etmiş ve her-şeyden el etek çekmiş:
«Dünyânın nefsâni arzularından el etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hale geldi. Rabbimin arşını açıkça görür gibi oldum. Birbirini ziyaret eden cennet ehli ile yekdeğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim» demiştir.
Ahmet'in gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Küçük bir çocuk kadar sevinçli, büyük bir enkazın altında kalmış gibi çaresizdi. Ama ara ara sade bir tebessümle «Döndüm sahibim döndüm.» diyordu her seferinde.
Ahmet temiz bir coşkunun yankısıyla «döndüm» diyordu. Bedeni dokunsan uçacak gibiydi. Yüreği manalı duygularla doluydu. Allah fc.c.) azameti ve yücelliği gözlerinde büyüdükçe büyüyordu ve yalnız sahibini hayal ederken de, kendi varlığında da yavaş yavaş sıyrılıyor ve diyordu ki;
«-Ne «dur yapma» diyenim oldu ne elimden tutup «dur gitme» diyenim. Ben ise canıma minnet sanki dünyaya serseri geldim ve serseride gidecektim. Babamın bana «sen ne zaman adam olacaksın» sözü, eskiden kalma bir söz gibi gelirdi. Düşünün bir kafanın içinde mutlaka idealist hedefler vardır. Çok gariptir. Ama bende yalnız hayat günlük yaşamak vardı. Çünkü sizlerin görmediği fakat benim çok rastladığım olaylar içinde ki geleceğe dair tüm umut ve hayallerimi bitirmişti. Ona rağmen de dünyaya sığdıramryordum ben beni içinde bulunduğum alemin daha da ötesini arıyordum. Yaşadığım her-şey boşmuş ve bu imtihan dünyası ne zalim bir ummanmış meğer. Bilemedim halbuki, Allah'ın nuru yoldaşmış tüm insanlara. Çünkü Allah'ın yarattığı her şeyde Allah'ın yüceliği işaret edilir»
Özünden kopuk yaşayan neslimiz ötelere ve daha ötelere kucak açıp körü körüne yaşarlar.
Birkaç gün geçmişti ki, Ahmet hem şaşkın hem hüzünlüydü. Taşmıştı yüreği ve gözlerinde billur billur gözyaşları akıyordu ve diyordu ki:
«Madem ki ahiretin kazancı dünyadadır, o'nu mutlaka bulmam lazım Büyük bir arayışın içine girmişti. O sürekli pişmanlığını ifade edip duruyordu. Çünkü o dünya hayatın ötesine daha çok dalmış ve hayat ötesi fezalara diyordu ki, «bin defa bu can feda olsun senden bana gelene, biliyorum ki herşey senden saklı ve yine herşey senden aşikar. Her zerre sen her zerre senindir. Bütün alem senin nurunun gölgesinde can bulur» diyordu. Onun bütün gayreti hüdayı bulmaktı. Ahmet bir gün camiye namaz vaktinden önce gider ve or-daki bir adama: «Bu caminin hocası namazdan önce gelmez mi?» der. Adam: «Bilmem bazen burada oluyor» dedi. Ahmet biraz düşündükten sonra adama döndü: «Amca her zaman camiye gelir misin?» dedi. Adam şaşkın şaşkın Ahmet'e bakıp: «Allah izin verdikçe gelirim» dedi. Ahmet peki sen aradığını nerde buldun?» dedi. Adam bu sefer kaşlarını çatarak: «Onu bulmak için illede bir yer mi gerek her yer onun değil mi?» dedi. Ahmet: «O zaman onu burada aramama gerek yok mu?» dedi. Adam burada seslenirsin onun gönlünü hoş edersin istediğin yerde de onu çağırıp muhabbet edersin» dedi.
Ahmed diyordu ki; Yarabbi sen sınırsız bir umman ben ise yalnız bu koca umman içerisinde küçücük bir nokta.
«-Ben bir insandım ve idrak edemedim. Fakat aciz bir hayvan; «bana işte bak gör hakikat ve hiçbir şey gizli değil, herşey aşikar» dedi.
Hz. Muhammed (s.a.v.)şöyle buyuruyor: «Eğer Allah'tan gereği gibi korkarsanız, gerçek bir bilgi ile eşyayı tanımaya başlarsınız» Ve Allah'ın Resulü yine buyuruyordu ki: «İçine nûr giren kalp açılır ve genişler» beyânı üzerine; «-Bunun alâmeti nedir?» diye soruldu. Peygamberimiz (s.a.v.):
«-Fâni dünyâdan uzaklaşmak, ebedi olan âhi-ret yurduna gönül vermek ve ölümden önce ölüme hazırlanmaktır» buyurdu.
Ahmet her konuşma esnasında başını sallayarak «Ben şimdi kul oldum. Ben şimdi kul oldum» diyor ve şöyle devam ediyordu.
«Yalmşlardan kaçtım ve kurtuldum belki. Ama vicdanımdan kurtulamıyorum»
«Seni acı çekiyor görüyorum»
«İçim acıyor hocam, içim çok acıyor. Siz beni yaşıyor görüyorsunuz belki. Ama inanan ruhum ölü şimdi çırpınan yalnız bedenim ve vicdanıındır.» dedi.
«Yanılıyorsun Ahmet ruhun bedenini terk etmedi. Ruhun asıl hayat gıdasını şimdi almaya başladı. Senin bu bitkinliğin onun bedeni terk edişinde değil, maneviyatla can bulduğundandır.»
Onun için de ki yakarışlarını hissedebiliyordum ve ümit ederim ki. bundan sonra onun kalbinde bu manevi okyanus hep böyle daim olsun. Çünkü o öyle bir teslim olmuştu ki, Allah denildiği zaman onun kalbi adeta alevleniyordu.
«Önceki hayatım her pislikten atıklanmış ürküten bir insandım ve bana karşı olan insanların bu düşüncelerini arılayabiliyordum. Bunun için hiç kimseyi suçlamıyorum. Çünkü onlar haklıydı. Size gelince siz benden nasıl çekinmediniz bilmiyorum»
«Senden çekineceğim kadar kötü müydün? Ben seni kazanmak için yaklaştım senin yapmış olduğun hatalardan dolayı yargılamak için değil»
«Çok kötü batmıştım felaket rüzgarı nereye es-tiyse ben o yöne savruldum. Bu kasırgalar arasında bir dalı tuttum ve kurtuldum. Ama benim gibi binlercesi aynı kasırgalara yakalanmış, hızla bataklara sürükleniyor. Bunları bildiğim içinde kendi adıma sevinemiyorum hocam» dedi.
«Biliyor musun? Ayak basıp sana kara görünen bu yerküre aslında dipsiz bir denize benzer ve her dalgası ayn bir felaketle savumrlar. Bundan kimi kaçar kurtulur. Fakat kiminide dibine çeker kaybolur. Sen geçmişini yalnız hatalarının telafisi için hatırla. Böyle hatırlarsan bu senin tevbeni artıracaktır. Ama hatırlayıp miskin düşüncelere dolarsan buda tevbeni zayeder. Sen yalnız geçmişin hasarını onarmaya çalış. Bu çalışman ne kazma gerektirir ne de kürek yalnız aklınla düşün ve kalbinle kazan»
Ahmet bu konuşmadan cesaret alarak yüzü pembeleşti ve dudakları titriyordu. Belliydi ki söyleyecekleri boğazında düğümleniyordu. Dudaklarını yumup yutkundu ve:
«Anlatılacak o kadar çok şey var ki, onları yaşarken hayvanı hislerle hiçbir şey anlamadım. Ama şimdi itiraf etmek inanılmaz utandırıyor beni.
«Bak kurban sen o anlatamadığın hata ve günahları yaparken haya, edep kaçmış demek. Ama şimdi sen onu geri kazandın ve şimdi onunla berabersin bunun için yaptıkların sana ağır geliyor. Ben seni yargılamıyorum. Allah affetsin inşallah seni»
Ahmet ellerini ovuşturarak buğulu gözleriyle bana bakıp başını salladı.
«Şimdi o geçmişin üzerine kara bir çizgi çek ve hayatında tertemiz beyaz bir sayfa aç ve o senin karşına dikilince de onu al ve kapının ardına at. Ahmet:
«Ya içerde yine karşıma dikilirse ne yapayım?»
«Bu sefer al onu camdan aşağıya at. Unutma Allah'ın kuluna merhamet ve rahmeti gazabından daha üstündür. Af dile, af ol inşallah şimdiye kadar günahlar içinde hayatım nasıl sürdüysen bundan sonrada yapacağın tek şey tevbe istiğfarlarla günahlarının bağışlanması için Allah'a sığınarak geçir»
«Derken Âdem, Rabb'inden birtakım kelimeler aldı. (Öğrendi ve onlar o'na tevbe etti, yalvardı.) Allah da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz o, tevbeyi çokça kabul edendir, çok acıyandır.» [52]
«Ancak tevbe edip dönenler, (hallerini) düzeltenler ve (Allah'ın indirdiği gerçekleri eğip hükmeden dosdoğru) açıklayanlar başkadır. İşte onların tevbesini kabul ederim. {Çünkü ben tevbeyi çokça (daima) kabul ederim ve çok merhametliyim.» [53]
Ahmet parmaklarını birbirine kenetlemiş ellerinin titremesine mani olmaya çalışıyordu. Göz yaşlarına boğulan Ahmet resmen kopmuş ve sesle ağlıyordu. Bir adamın bu kadar sesle hüngür hüngür ağlamasına ilk defa şahit olmuştum ve bu hali beni de derinden sarsmıştı. Alt üst olmuştu Ahmet'in duyguları adeta.
«Ne yaptın bu kadar? Adam mı öldürdün yoksa? Telafi edemediğin nedir?
«Yalan söyledim ve yalan yere çok yemin ettim annemden babamdan zorla para aldım. Vermeyince de çaldım, madde kullandım hislerini hay-vanileşti kendimle birlikte insanlara da zarar verdim. Zina yaptım. Bütün bunlar Allah'ın haram ve yasak kıldığı şeyler değil mi? Günahlarımı hissediyorum. Bedenimin o kirlerle ağırlaştığını hissediyorum. Siz bana karşıma dikilen geçmişinizi kapının ardına veya camdan aşağıya atın diyorsunuz. Vücudumun her yeri geçmişin kötü izleriyle dolu.
«Bak kollanma geçmişten kurtulmak için kendimi mi yok: edeyim hocam?» dedi.
«Bir adam suç işler ve yakalanmamak için de sürekli kaçar durur. O adam ne uyku uyur ne de yediğinden ve içtiğinden tat alır. Ama nereye kaçarsa kaçsın sonunda ya yakalanır, Hapsolunur veya vicdanına yakalanıp ızdıraplar içinde ölür. Ama suçlu teslim olsa yalnız yaptığının cezasını çeker değil mi?»
«Doğru hocam ama ben...»
«Amalara takılırsan asıl murat ettiğin selâmete kavuşamazsın. Unutma tek kurtuluş teslimiyette. Allah'a teslim ol ve aklını onunla meşgul et, O seni dosdoğru yola iletir» Allah buyuruyor ki:
«De ki:[Siz] bizim için iki iyiliğin birbirinde [şehitlik veya gazilikten] başkasını mı bekliyorsunuz? Bu bizim özlediğimiz şeydir.Oysa biz, Allah'ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle si-zi bir azaba uğramasını bekliyoruz. Haydi bekleyin. Biz (de) sizinle beraber (akıbetinizi) bekleyenleriz.» [54]
«Ey insanlar and olsun size kendinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.» [55]
«Mazisiyle yanıp kavrulan bir tek sen değilsin Ahmet, herkesin hayatında askıya aldığı acı gerçekler vardır. Benimde var, senin çok mükemmel bildiğin kimselerinde. Sen şimdi «Keşke yapma-saydım» diyorsun. Ama hayat hep keşkelerle doludur. Hem öyle bir durumdayken böyle bir dönüş kaç kişiye nasip olurki»
Ahmet yalnız ben değilim derken çok haklıydı. Dediği gibi kimbilir kaç zavallı aç kurtların tuzağında her gün biraz daha ölüm vadisine sürükleniyorlar. Bunları bilip kahır olmamak eldemi ki, ağlanacak ve kahırlanacak o kadar çok zaiatlarla karşılaşıyoruz ki, ağlanacak yerde belki de hep güldük hiç farkında bile olmadan.
Hz. Mevlana, derki, «Ölü idim, dirildim... Gözyaşı idim, tebessüm oldum... Aşk deryasına daldım; Nihayet baki olan devlete eriştim...
«Sen önceden kâinata dünya gözüyle bakıp herşeyi madde görüyordun. Ama şimdi kainata, ahiret ve hesap gözüyle bakıyorsun. Onun için şimdi senin gözünde herşey çerçöp görünüyor.
«Onlara dünya hayatının misalini de şöyle anlat: Tıpkı o, semâdan indirdiğimiz su ile yeryüzü bitkilerinin birbirine karışması (sulanıp güzelleşmesi) ama sonunda (o bitkilerin kuruyup) rüzgarların savuracağı çöp kırıntısı haline gelivermesi gibidir. Allah, her şeyin üstünde bir kudret sahibidir. [56]
«Bilin ki dünya hayatı, ancak (geçici) bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta çoğalma yansıdır. (Bu) tıpkı şuna benzer: Bir yağmur, bitirdiği (o yeşil) bitki, ekincilerin hoşuna gider, (fakat) sonra o (bitki) kurur da sen onu sararmış halde görürsün; sonrada çer-çöp olur. (İşte dünyadaki her şey de böyledir.) Ahiret-te (günahkarlara) ise şiddetli azap, (iyilere de) Allah'tan mağrifet ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan (bir rüya sevincinden) başka değildir.» [57]
«(O halde aldanmayıp tevbe ve salih amellerle) Rabbi'nizden bir mağfirete hem de Allah'a ve Re-sûlü'ne inananlar için hazırlanmış genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete (girmek için) koşun yarışın. Bu Allah'ın bir lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.» [58]
Hz. Mevlânâ-Kuddise Sirruh buyuruyor:
«Ey Haltk yolcusu! Gam ve kederin varsa sevin! Onlar, yarın senin için hazırladığı buluşma tuzağıdır. Zira insan gam ve kederle dolu olduğu zaman Hakk'a sığınır, Hakk'ı hatırlar.
«Bu aşk yolunda beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gam ve kedere binlerce defa aferin!....»
«Ey insan! Sana gelen gamlar ve sürûrlar sende bir misafirdir. Sakın onların dâim olduğunu zannetme! Gelen Rani gamlara üzülme. Çünkü onlar gidicidir. Fani sürûrlara da sevinme; zira onların da bekası yoktur.
Akibetini düşünen her idrak sahibi insan bilir ki gelecek zevk-ü sefalara, dalan herkes kayıptadır. Çünkü Allah'u (c.c.) her emri ve buyruğu bir sırattır. Ancak azgınlıktan ısrar edenlerin adresi cehenneme çıkar.
İçimizdeki en önemli şey umuttur. Yine içimizdeki en büyük kötülük ise karamsarlıktır.
Allah'a iman noktasında insanların tıkanması ve şuurlu kulluğun idrakini bulamaması, insanı şeytanın tuzağına sürükler. Çünkü kudret ve hikmetini anlamadan nefsinin esaretinde yaşayan günümüzün müslümanları, kulluk noktasındaki, aciziyet ve gafletliğin içerisinde hayat sürmekte-ler. Terbiye edilmemiş nefsi, ıslah edilmemiş kalbi tezkiye'ye çalışümadıkça bu hayat böyle sürecek ve hatalarda daha çoğalacaktır.
Siz acaba benim sonum ne olacak diye düşündünüz mü hiç?
Ahmet'in derinliklere dolan hüzünlü bakışları ve kipliklerinde süzülen damla damla gözyaşları bu gençliğin gamsız bir tasayla yaşayıp sonrada düştükleri acı ve hüzünlü bir gerçeği yansıtıyordu.
Çağdaşlığın adı altında kokuşmuş düşünceler ilmeyi kaçırılmış, aşiretiyle ne yazık ki, dikiş tutmuyor şimdi sökükler. Sevinelim mi, dövünüp üzülelim mi bu çağdaşlığa bilmem...
Özümüzün kabuğunda soyulduk, Avrupa'yı nesil olduk adı altında Batılın bataklık sistemiyle donandı ne yazık ki bu cennet yurdumuzun her bir yanı. Akılsızlık sistemiyle.
Halbuki Peygamberin bize vasiyeti: «Sahip çıkın Müslümana»
Durdurulmasa bu haysiyet namus düşmanları eğer. Buhranlarla zay olup gidecek bu gençlik. Bu düşünce tokmağının sesi tık tık etse de benim kafamda. Ama ne çareki söz para edenindir.
Ahmet tebessüm ederek başmı salladı ve şöyle dedi:
«Sizinde dediğiniz gibi hayat gerçekten de vesileler dünyası. Baksanız herşey aklıma gelirdi de ama bir hayvanın vesilesiyle ben gerçek beni bulacağım hiç aklıma gelmezdi. O benim görmediklerimi görmüştü ve öyle gözlerimin içine bakıyordu ki, bana «kalk ey insan silkin, kurtul bu serkeş halinden» dedi. Ben kendi halime o zaman çok kızmıştım. «Vay canına" dedim. Asıl hayvan benmişim meğer. Yazıklar olsun bana bu hayvan kadar bile olamadım dedim kendi kendime ve diyor ki:
«Anladım yarabbi anladım herşey sen ve yine her şey sende gizli, sen dilediğinin içine verirsin istediğimde aciz bir hayvanla uyarırsın. Sen her zerreden kendini gösterirken ben nasıl göremedim! Nurunun ışığı her yerde gündüzde ve de gecenin zifiri karanlığı içindeki ayda.
Yazık yazık çok yazık biz hayvani hislerle yaşamış ve kendimize en büyük kötülüğü yapmışız meğer. Yüzü kara günahı pek çok bu zavallıyı kabul edersen sana döndüm yarabbi sana döndüm» diyordu.
Ahmet bütün kötü alışkanlıklarından tümüyle kurtulmuş ve kalbinin bütün şubelerini Allah'ın muhabbeti ve Kur'ân'm beyanlarına kiralamıştı. O, artık imanı zayi hayattan kurtulmuştu.
«-Rabb'lerinin çağrısına uyanlar için (mükafatın) en güzeli vardır. O'nun çağrısına gelmeyenler ise, yeryüzünde bulunan şeylerin hepsi ve onunla birlikte bir misal daha kendilerinin olsa (Aîlalı'm azabından kurtulmak için) onu fidye verirledi. İşte onlar var ya, hesabın en kötü en şiddetlisi onlar içindir. Varacakları yerde cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. [59]
Ahmed anlatıyor:
Köpeğin bana vesile oluşu ve cami avlusundaki cenazeden sonra eve gelip üstüme sinen onca pislikten kendimi arındırmak istedim. Fakat öyle uyuşmuştum ki, üzerime tuttuğum kaynar suyun beni yaktığım bile hissedemiyordum bile o, nasi-hatlarla biten günün sonunda da nihayet gündüzün telaşesini noktalayan gece olmuştu. O, akşamı ne zaman ve nasıl yattığımı hatırlamıyorum. Ama hatırlayıp hiç unutamayacağımı, görmüş olduğum bir rüyanın tesiride hiç gözlerimden gitmiyor. Rüyadan uyandığım zaman gecenin belkide bir yansıydı. Fakat ben uyandıktan sonra daha da uyuyamadım. Annem uyanınca gördüğüm rüyayı anneme anlattım. Annem bana:
«-Bu da bir ikazdır» dedi ve şöyle anlattı:
«-Rüyamda Resûlullah'ı gördüm bir su gözesinin başında oturmuş düşünüyordu, yanma yaklaştım. Fakat o, yüzüme hiç bakmadı ve oldukça da üzgün görünüyordu. Onun yakınma çömeldim ve ona:
«-Ya Resulullah neden yüzüme bakmıyorsun» dedim. O, beni duymuyor gibi davrandı. Bu sefer belki bana cevap verir diye. Ona:
«-Ya Resulullah neden üzgünsün» dedim ve Resulullah mübarek yüzünü bana çevirdi gözleri ağlamış gibi kızarmıştı. Bana baktı ve yine konuşmadı. Ben yine:
«-Ya Resulullah üzgün olması gereken biri varsa oda ben olmalıyım. Hem senin cehennem ve hesap korkunda yok» dedim. Resulullah bana bakarak:
«-Ya sen benim ümmetim değil misin?» buyurdu. İşte ben asıl o zaman yıkıldım. «Sen benim ümmetim değilmisin?» sözünü son nefesim çıkana kadar da asla unutmayacağım. Keşke Hz. Muhammed bu topraklarda yaşasaydı. Kendisini görmek nasip olmadı. Ama en azından Resulullah'm o, ölümsüz ruhunun yattığı yeri ziyaret etme şansımız olurdu» diyor.
«Görüyorsun ya Ahmet, Allah'tan ve Resulullah'tan gayrisini sende feda et gitsin:
O her cümlenin bitiminde gözleri buğulanıyor ve:
«-Döndüm sahibim döndüm diyordu yine»
Delalet sonu gelmeyen devamlı bir hayalkınk-lığıdır. Delalet hiçbir mükafatı olmayan bir musibettir. Delalet sonu gelmeyen bir kötülüktür»
Yanlışlar günahlardır. Günahlarsa en büyük afet ve felaketlerdir insanoğlu için.
Hz. Ömer (r.a.)'dan: Kullar, terketmek sureti ile batılı öldürür, hatırdan çıkarmamak sureti ile de hakkı yaşatırlar. Allah'ın kullan imrendikleri zaman rağbet ederler, kurtulduklan zaman korkarlar. Allah'ın azabından korkarlar, fakat katiyen azab gönneyeceğiz diye de düşünmezler. Gözleriyle görmediklerini sezerler, kalplerindeki imân ölçüsüne göre beyan edilmeyenleri de değerlendirirler. Onları Allah korkusu kurtarır. Ebedi olanlar için fani olanlan terk ederler. Onlar için hayat nimet, ölüm ise şereftir. Cennet hurileri ile evlendirirler, hizmetçiler ebedi olarak hizmeti erindedir.
Abdullah İbn-i Mes'ud şöyle derdi.
«Sizler geçip gitmekte olan gece ve gündüzün içindesiniz. Ömrünüz devamlı eksüiyor. Yaptığınız ameller yazılıyor. Ölüm ansızın gelebilir. Hayır ekmiş olanın saadet biçeceği zaman yakındır. Şer ekenin de nedamet biçeceği zaman yakındır. Herkes ektiğini biçer. Ağır davrananın rızkını kimse elinden alamaz. Hırslı olan da takdir edilenden fazlasını elde edemez. Hayır için verene Allah da verir. Serden korunmak isteyeni Allah da serden korur. Müttekiler büyük kimselerdir, fakihler ise liderlerdir. Onlarla oturup kalkmak bir lütuftur.»
Hayrın ve şerrin sebeplerini göstermeye çalışan İslâm dininin rehberi ve İslâm camiasının önderi Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabı Kur'ân'ın gölgesinde ve sünnetin çizgisinde aziz ve celil olan yüce yaradanm emir ve yasaklarını bildirmiştir. Çünkü dünya bir imtihan tarlası olduğu gibi aynı zamanda da iyi ve kötü için bir ikram sofrasıdır. Ahiret ise, baki bir vadidir.
Hz. Ömer arkadaşlarına da:
«-Kardeşlerinizin kalben tevbe etmesi ve Allah'ın da onun tevbesini kabul etmesi için Allah'a dua edin» dedi. Adam Hz. Ömer'in mektubunu alınca açıp tekrar tekrar okudu. Kendi kendine: «Günahları affeden, tevbeleri kabul eden ve şiddetle cezalandıran... Ömer Allah'ın beni cezalandıracağını söyleyerek korkutuyor ve onun beni affedeceğini vaad ediyor» diyordu.[60]
Bir başka rivayette de şu ilave vardır. Adam Ömer'in mektubunu tekrar tekrar okudu ve bir daha içmemek üzere içkiyi bıraktı. Hz. Ömer adamın düzeldiğini duyunca:
«-Bir kardeşimizin kötü yola saptığını gördüğünüz zaman siz de böyle yapın onun vaziyetini düzeltin. Allah'ın kendisini affedeceğini söyleyin. Tevbe için Allah'a dua edin. Onun vaziyetinin daha da kötü olması için şeytana yardımcı olmayın» dedi.[61]
Abdullah b. Amr (r.a.)'den: Resulullah (s.a.v.) Hz. İbrahim'in «Ya Rabbi! insanların çoğu saptı»[62]sözünü ve îsâ (a.v.) 'in yanında:
«Eğer onlara azab edersen kullarına azab etmiş olursun» [63]
Sözünü okudu. Sonra ellerini kaldırarak:
«- Allahım ümmetimi koru! Allah'ım ümmetimi koru!» diye dua etti ve ağladı. Bunun üzerine Allahu Teala:
Ya Cebrail! Muhammed'e git. Niye ağladığını sor» dedi. Cebrail (a.v.) hemen Resulullah'a (s.a.v.) gelip niçin ağladığını sordu. Resulullah (s.a.v.) sebebini söyleyince Allah (c.c), Cebrail'e (s.a.)
fi-Muhammed'e git ümmetin konusunda seni razı edeceğiz. Seni bu konuda üzmeyeceğiz de» buyuruyordu.[64]
Resulullah [s.a.v.] biz dünyaya gelmeden, bizim için endişe etmiş ve Allah (c.c.)'yle gözyaşları içerisinden sığınmış «Ümmetimi koru! Allah'ım ümmetimi koru Allah'ım!» şeklinde yalvarmıştı. Tıpkı Ahmet'in rüyasında onu üzgün görmesi «sen benim ümmetim değil misin?» buyurması gibi.
Dünya Ve İnsan
Dünya bir umman gibi görünsede o yalnız ve yalnız bir hesaplaşmadan ibarettir. Bu çeyrek asrımızda dünyaya bağlananları görünce, İslâm dininin sadık varislerini hatırlayıp, bin eyvahın zamanının geldiğini anlıyorum artık.
«Dünya hayatına razı olan ve onunla sükuna dolan kimselerle bunca âyetlerimizden gafil olanlar (yok mu?)» [65]
Dünyalık, mal mülk ihtiyacı kadar olan dindendir. Nefsin doyumsuzluğu ve servetin fazlası baki alem ahiretin vebalinden başka hiçbir şey değildir. Aynı zamanda dünya da meşakkati çoktur. Çünkü serveti muhafaza zorluk ve korkuyu da beraberinde getirir. Fakat onca meşakkatlere rağmende insanlar ona büyük bir gönül bağıyla o dünyalık servete bağlanır. Ancak ölüm ansızın çıkar karşılarına. İşte o zaman perde aralanıverir. Eyvah eyvah binkere eyvah! Vakit zaman gelince kim kurtulmuş ki, o kati ve kesin emirden. İnsan ölmek istediği için mi ölür, yoksa dünya mektebinden mezun olduğu için mi ölür? İnsanın gücü kalmaya yetseydi eğer insanlar ölüme karşı savaş açarlardı.
Dünyada olan herşey insanoğluna kafidir. Fakat insan her daim doyumsuz ve nankördür. Çünkü kim dünyayı sever ve isterse dünya onun gözüne vazgeçilmez görünür. Ölümden korkar ve dünyadan hiç kopmak istemezler. «Fahri kainatın efendisinin dava varisleri olan ve dünyayı üç talaktan boşayan, Ahiret sermayesi için dünyada mücadele veren sahabelerin dünya görüşü vardır. Bu hususta Resulullah'ın ve ashâb-ı kiram'm İs-lamı yaşayış seldi vardı.
Hz. Aişe (r.a.), Rasulullah'm yaslandığı yatağının sahtiyandan mamul bir deri olup içinin lif ile dolu olduğunu söylemiştir.
Hz. Ömer, Resulullah'ın yanma girdi. Hurma liflerinden örülmüş bir hasır üzerinde uyuyordu. Peygamberimizin vücudunda hasır iz bırakmıştı, Bunu görünce Hz. Ömer'in gözleri yaşardı. Rasûlullah «Ey Hattâb'm oğlu, seni ağlatan nedir?» diye sordu. Hz. Ömer:
«Kısrâ'yı Kayse'i ve onlardan olan mülk ve saltanatı düşündüm. Bir de senin Allah'u Tealâ'nm sevgilisine Resûlû olduğu halde bu hasır üzerinde yatıp uyuduğunu gördüm de ağladım» dedi. Resûlulîah ona:
«Dünyanın onlara, âhiretin de bize olmasına razı değil misin?» dedi. Hr. Ömer:
Evet razıyım. Ya Rasulullah» deyince Resulul «İşte odur, yani dünyalığı isteyen yalanla avunur, ahiret saadetini isteyende geçici olan bu alemde imtihana tabi tutulur»
Mübarek sahabelerden Hz. Ebuzer'in (r.a.) evine bir adam geldi. Evin içinde gözleri bir şeyler arar gibi sağa sola baktı ve ev eşyasına ait hiçbir şey göremedi. Adam:
«Bakıyorum da evinde hiçbir şey göremiyorum» deyince, Ebûzer:
«Ben bütün eşyaları öteki evime (ahirete) gönderdim» dedi. Adam:
«Canım ne de olsa bazı şeylere ihtiyacın olur» deyince, Ebûzer:
«Evin sahibi müsaade etmiyor» dedi. Hani Allah dostları derler ya:
«Bütün dünya sizin olsun bir dost bir post yeter bana» derler. Ne kadar güzel ve yerinde söylemişler o zamanlar. Dünyayı ve dünyalığı gözlerinden bitiren ve ahiret vadisinden yer edinmek arzusu içerisinde yaşamışlar. Müslümamm dedirtecek büyük bir iman saadetiyle yaşamışlar. Bunlar zenginle Fukaralığı tercih edenler. Bunlar dünyalığı ve dünyayı boşayıp ebedi hayatı tercih edenler. İşte bunlar İslam'ın Fatihleri iman cevherinin nasıl oluşturulduğunu bizlere gösterenler. İşte bunlar yüce yaradan Allah-u zülcelalin sadık yarenleridirler.
Humus Emiri Umeyer b. Said dönüşünde Hz. Ömer'e uğradı. Hz. Ömer:
«Dünyalıktan neyin var?» diye sordu. Umeyr de:
«Bir değneyim var. Yürüken ona dayanırım. Bir yılanla karşılaşırsam onu öldürürüm. Ayrıca azığımı taşıyacak bir dağarcığım, içeceğim için bir mataram vardır. Bundan fazlası lüzumsuzdur» dedi. Hz. Ömer 'de: dedi.
«Doğru söylüyorsun, Allah i senden razı olsun»
Resülullah fs.a.vj bir sefer dönüşünde Hz. Fatıma fr.a.) evine uğradı. (Zaten her yolculuk dönüşünde ilk önce ona uğrardı.) Kapısında asılı bir perde ve elinde gümüş iki bilezik görünce hemen geri döndü. Bu arada Resülullah'in âzadlarmdan Ebû Râfi Hz. Fatıma'nın yanma geldi. Fatıma'yi ağlar gördü. Sebebini sorunca, Hz. Fatıma: Resülullah'in kapıya kadar gelerek içeri girmeden geri döndüğüne ağladığını» söyledi. Ebû Râfi durumu Rasûlullah'a sordu. Resülullah perde ve bilezikler yüzünden içeri girmediğini söyleyince, durumu Hz. Fatima'ya bildirdi. Fatima fr.a.) hemen perde ve bilezikleri Hz. BilaTle Resûlullah'a gönderdi ve: «Ben bunları sadaka ediyorum, nasıl istersen öyle harca» dedi. Resülullah fs.a.v.) Hz. Bilâl'e: «Bunları sat ve paralarını Ashâb-ı Suffa'ya ver» buyurdu. O da onları iki buçuk dirheme satıp paralarını onlara verdi ve bundan sonra Resülullah
Hz. Fatima'nın evine girerek: «Kızım, çok güzel yaptın» buyurdu.[66]
Hasan-ı Basri nakletmiş tir: «Sahabilerden yetmiş kişiye yetiştim ki, bunların sırtlanndaki elbiselerinden başka bir şeyleri yoktu. Otururken altlarına bir şey sermezlerdi. Yatacakları vakit yere uzanır ve elbiselerini sırtlarına alırlardı.»
«Dünya hayatı, küfüre sapanlara süslü göründü, (dünyaperest, maddeperest oldular.) Bu yüzden onlarla zenginleri, fakir mü'rninlerle alay ederler. Halbuki takva sahipleri, Allah'ın emrine uygun yaşayan mü'minler, kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız nzık verir. » [67]
İslâmiyet muhteşem inanç ve iman temelleri üzerinde kurulan bir hayat nizamıdır. Bunun en güzel örneği de Efendimiz Hz. Peygamber (s.a.v.) örnek hayatı ve sahabelerin hayatıdır.
Hz. Ali (r.a.) buyuruyor ki «Dünya sana yüzünü dönünce harca ki, harcamakla bitmez. Senden kaçana, yine harca ki hiç kalmasın.» Bir kimse Hüseyin İbn Ali'yle (r.a.) bir dilekçe getirdi. Dilekçeyi elinden aldı ve «ne istiyorsan vereceğiz» buyurdu. «Niçin yazılanı okumadınız mı?» Dediklerinde: «Kalbinin benim yanımda durmasından suale çekilirim» diye Allah'u Tealadan korktum» buyurdu.
Cömertliğin mükafatı ve cimriliğinde mucaza-tı var. Ebû'J Hasan Medâini buyurur: Hz. Hasan, Hüseyin ve Abdullah bin Ca'fer fr.aj hacca gittiler. Deveyi bir yerde otlamaya bıraktılar. Aç ve susuz oldukları halde ihtiyar bir kadının yanma gidip, «yiyecek bir şeyin var mı?» dediler» «Var» dedi. Bir koyunu vardı. Sağdı ve sütünü onlara verdi. «Yiyecek bir şeyin var mı?» dediler. Kadın: «Yoktur, bu koyunu kesin yeyin.» dedi. Kestiler, yediler ve «Biz Kureyş'deniz, bu seferden dönünce yanımıza gel, sana iyilik yapalım» dediler ve gittiler. Kadının kocası eve dönünce koyunun kesildiğini fark etti koyunun neden kesildiğini sordu ve aldığı cevap karşısında kadına çok kızdı. «Sen koyunu nasıl tanımadığın adamlara verdin» dedi. Fakat bir zaman sonra ihtiyar kadın ve kocası fakirlik yüzünden Medine'ye göçtüler ve geçimlerini sağlamak için deve gübresi toplayıp satıyorlardı ve günleri böyle geçiyordu. Bir gün ihtiyar kadın bir mahalleye gitti. Hz. Hasan (r.a.J evinin kapısı önünde duruyordu. Onu tanıdı ve: «Ey nine beni tanıdın rm?» dedi. İhtiyar kadın:
«Hayır» dedi. Hz. Hasan: «Ben senin filan zamandaki misafirindim» buyurdu. Sonra o'na bin koyun ve bin altın vermelerini söyledi. Onu kendi kölesiyle Hz. Hüseyin fr.aj yanma gönderdi. Hz, Hüseyin (r.a.J: «Kardeşim sana ne verdi?» buyurdu. Kadın: «Bin koyun ve bin altın verdi.» dedi. Hz. Hüseyin'de o kadar vermelerini söyledi ve kölesi ile Abdullah bin Ca'fer'e (r.a.) gönderdi. Abdullah: «Onlar sana ne verdiler?» dedi. Kadın «İki bin koyun ve iki bin altın» dedi o da iki bin koyun ve iki bin altın verdi ve «Eğer önce bizim yanımıza gelseydin, onlara sıkıntı vermezdiniz. Yani onların vereceğini de ben sana verirdim» diye emretti ve iki bin koyun ve iki bin altın verdiler. İhtiyar ka-dın bu servetle kocasının yanma gitti. İnsanların cömertliğin mükafatıda bu olması gerek.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:
«Cömertlik bir ağaçtır. Cömert olan kimse onun dalında tutunur ve onu cennete kadar götürür. Cimrilikte cehennemde bir ağaçtır. Batıl olanı (cimriyi) cehenneme kadar götürür» ve yine buyurdu ki: «Allah'u Tealâ iki hasleti sever: cömertlik ve güzel huy. Diğer iki hasleti ise sevmez. Bunlar: Cimrilik ve kötü huydur» buyurdu.
«Ey ahiret yolcusu din kardeşim. îmanına karşı cimri olma imanına amelinle çok masraf yap. Dünyalık olma. Uzun vadede zenginlik düşünmek bir ahmaklıktır. Çünkü hiç kimsenin yarına çıkacak senedi yoktur.»
Hz. Musa buyurdu ki: «Yarabbi, kullarının içinde kim daha zengindir.» Allah'da: «Benim verdiğime kanaat eden» buyurdu.
Zaten islamm temel anlayışında da insanın Allah'tan korkarak haya edep dairesinde dengeli bir şekilde yaşamayı emreder. Çünkü hayatımızın her anı yüce yaradanın gözetimi ve kontrolü altında bulunur.
Ebû Said Hirgûşi anlatmıştır. Mısır'da fakirleri koruyan bir kimse vardı. Bir dervişin çocuğu oldu, fakat hiçbir şeyi yoktu. O fakir kimse der ki, o zatın yanına gittim. Benim için herkesten yardım istedi. Bir şey bulamadı kalktı ve beni kahirin başına götürdü ve «Allah sana merhamet eylesin. Bütün fakirlerin üzüntüsünü giderirdin. Elinde olan her şeyi onlar için verirdin. Bugün adamın çocuğu için çok aradım, bir şey bulamadım» dedi. Sonra kalktı. Elinde bir altın vardı. Onu bozdurup yansını bana verdi. «Bir şeyler alman için bunu sana borç verdim» dedi. Bu zata Muhtesib derlerdi. Parayı aldım ve çocuk için lâzım oîanlan aldım. Muhtesib o gece ölüyü rüyasında görüp, kendisine: Bugün söylediklerinin hepsini duydum. Fakat bana cevap izini yoktu. Şimdi benim evime git. Çocuklanma ocağın altını kazmalanm ve orada beşyüz altın bulunduğunu ve çocuğu olan o kimseye vermelerini söyle dedi. Muhtesib, ertesi gün gidip, duyduklanm, yani rüyasını anlattı. Orada beş yüz altın bulundu. Çocuklarına rüya, benim için hüküm olmaz. «Bu altınlar sizin mülkünüzdür, buyurun alın» dedi. Çocuklan dediler ki: «O ölü olduğu halde cömertlik yapıyor da, biz hayatta olduğumuz halde, cahillik mi yapalım? dediler. Hepsini alıp, o adama götürdü. O zat bir altın aldı, bozdurdu, yansını Muhteribe verip borcunu ödedi. Yansını da kendisi aldı. Diğer al-tmlan almayıp: «Benim ihtiyacım bu kadardır siz bunlan fakirlere verirsiniz» dedi. Ebü Said Hirgûşi dedi ki: «Bunlardan hangisinin daha iyi ve daha cömert olduğunu bilmiyorum» ve yine dedi ki:
«Miras'a gittiğim zaman o zatın evini sordum. Çocuklan kalmıştı. Onlan gördüm. Hepsinde güzel sima, temiz yüzler var idi. Aklıma:
«Babalan salih, temiz idi.» [68]
Âyet-i kerimesi geldi. Cömertliğin ölümünden sonra devam eden bereketlerini rüyada bildirmelerine susmamak lâzımdır. Nitekim İbrahim Aley-hisselâmm âdedi misafirlerle bulunmak idi. Bu güne kadar onun bulunduğu yerde bu devam etmektedir. Rebi İbn Süleyman anlatır: «Şafii (rah-metu İlah'i aleyh) Mekke'ye gitti, yanında on bin altın vardı. Mekke'nin dışında çadır kurdu. O al-tınları ettiğine döküp kendisine selam verene bir avuç verdi ve yatsı namazına kadar böyle yaptı. Eteğini silkti, bir tane bile kalmamıştı. Dünya ve dünyalık ne kadar değersiz ve boş olduğunu dünyada çerçöp olan her bir şey bize anlatıyor zaten ölüm gerçekleşince her şeyi ardımıza koyup gitmemiz en hakiki ispat değil mi?
Hasan-ı Antaki (Rahmetullahi aleyh) büyüklerden idi. Ashabından otuz kadar kimse etrafında dururlardı. Halbuki yiyecek ekmekleri bile pek azdı. Olan ekmeği taksim ederler, ortaya koyarlar ve kandili kaldınrlar, öyle otururlardı. Kandili getirince ekmekler olduğu gibi dururdu. Her biri ar-kadaşlanm yesin diye ısrar ederdi ve yemezlerdi. Huzeyfe-i Adevi {Rahmetullahi aleyh) buyuruyor:
«Tebuk muharebesinde çok müslümanlar şe-hid oldu. Elimde su, amcamın oğlunu arıyordum.
Su ile onun yanına vardım. Son nefesini veriyordu. Ona: «su ister misin?» dedim. O: «isterim» dedi. Bir başkası «Ah» deyip inledi. Suyu önce ona götürmemi işaretle bildirdi. Oraya götürdüm. Hâ-şim İbn Âs idi ve can vermek üzere idi. «Buyrun, su için» dedim. Bir başkası: «Ah su!» dedi. Hâşim: «önce ona ver» dedi. Onun yanma gidince ruhunu teslim etmiş idi. Hâşim'e döndüm, o da canım vermiş idi. Sonra amcamın oğlunun yanma geldim. O da ölmüştü.
Yüce yaradan buyuruyor ki: «İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini verir.» (Feda eder)
Hz. Ömer (r.a,) Allah'a hamd-ü senadan ve Re-sûlullah'a selatü selâmdan sonra şöyle dedi.
«Ey insanlar! Tama fakirliktir. Tok gözlülük ise zenginliktir. Sizler yiyemeyeceğiniz şeyleri top-luyorsunuz, elde edemiy e çeklerinizi düşünüyorsunuz. Sizler aldatıcı dünyada gelip geçicisiniz. Rasûlullah (s.a.v.j zamanında vahiy ile hakkınız-da hüküm veriliyordu. Gizli bir şey yapanın yaptığı şey vahiy ile açığa çıkarılıyor, yapan hesaba çekiliyordu. Aşikâre bir suç işleyene de zaten gereği yapılıyordu. Onun için başkaları ile münasebetlerinizin güzel olmasına dikkat edin, içinizde-İdleri de Allah bilir. Kim kötü birşey yapar da kalbinin teiniz olduğunu iddia ederse inanmayınız. Kim de başkalarına iyi davranırsa biz de onun iyi olduğuna hükmederiz. Şunu aklınızdan çıkarmayınız! Öyle cimrilikler vardır ki bir nevi nifaktır.»
hatip
«Öyleyse, kendi menfaatiniz için mallarınızdan sarf ediniz. Kendi cimriliklerinden korunanlar, işte onlar saadete esenlerin ta kendisidir. »[69]
İnsan dünyaya öyle çok bağlanır ki, ondan hiç kopmayacak gibi. Halbuki zamanın hızla ilerlemesi ve bir değirmen misali her canlı ve cansız maddeleri öğütmesi herşeyin ne kadar boş ve yalan olduğunu ortaya koyuyor.
İnsan doğuyor ve ölüyor. Hiç kimsenin gücü dünyada kalmaya yetmiyor. Her yeni eskiyor ve çer-çöp olup gidiyor. Ölenlerde ne bir haber var ne de geriye dönüyorlar. Her yeni doğan güneşin ardında yeni bir dünya meşakkatıyle oyalanıyor insan. Dünyalık va'atler boşa çıkarken Allah (c.c.)'nin her vaadi gerçekleşiyor. «Ah» bir uyansa bu insan alemi»
Resûlullah (s.a.v.) dünyaya bağlanmama hususundaki konuşmaları:
Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) ayağa kalkmış ashabına hitab ederken gördüm ve şöyle buyuruyordu:
«Ey insanlar! Sanki ölüm bizden başkalarına gelecek. Sanki bu din başkalarına gelmiş gibi kayıtsızsınız. Ölenler kısa zaman sonra tekrar bize döneceklermiş gibi miraslarını yiyoruz. Onlardan sonra ebedi kalacakmişız gibi davranıyoruz. Bütün öğütleri unutmuşuz, bütün belâ ve musibetlerden eminmiş gibiyiz. Kendi ayıplanın düşünmekten başkalarının ayıplarını araştırmaya vakit bulamayan kimselere ne mutlu! Ne mutlu helâlinden kazananlara! Kalbini düzeltenlere, dışını güzelleştirenlere ve doğru yolda yürüyenlere! Ne mutlu, zillete düşmeden Allah rızası için tevazu gösterenlere! Ne mutlu helâl kazancından hayra harcayanlara! Ne mutlu sofi ve âlimlerle düşüp kalkanlara, düşkün ve yoksullara merhamet edenlere!
Ne mutlu malının fazlasını Allah için verenlere, az konuşanlara, haraketlerini sünnete uydurup bid'at işlemeyenlere!»
Sonra aşağı indi.
Abdullah İbn-i Mesûd oturduğu zaman şöyle derdi. Sizler geçip gitmekte olan gece ve gündüzün içindesiniz. Ömrünüz devamlı eksiliyor. Yaptığınız ameller yazılıyor. Ölüm ansızın gelebilir. Hayır etmiş olanın saadet biçeceği zaman yakındır. Şer ekseninde nedamet biçeceği zaman yakındır. Herkes ektiğini biçer. Ağır davrananın rızkını kimse elinden almaz. Hırslı olan da takdir edilenden fazlasını elde edemez. Hayır için verene Allah da verir. Serden korunmak isteyeni Allah da serden korur. Mütakiler büyük kimselerdir. Fakihler ise liderlerdir. Onlarla oturup kalkmak bir lütufdur.
İyiliğin ve kötünün haşr olunduğu bir esrarlı mektepdir. Dünya süslü bir cariye gibidir. Zayıfların gözünde. Aynı zamanda bir ikram sofrasıdır. Nefsi zayıfların yanında ziyafeti haram ve şevhi hallerdir. İkram garsonuda şeytanlardır. Cinlerin tef çaldığı şuursuz sakatların tepinip oynadığı bir mekandır. Dünya iffetsizliğin çalkantısında haya edip ağlaştılar melekler. Onca rüsvalıklar dünyanın bile canını yaktı. Sonunda yerin derinliklerinde bir korkunç uğultu duyulur ve hemen ardından sancı çeker ve bir beşik gibi sallanır. Ben şaşkın ve hayretler içinde Allah'u Teala'nın nasıl bu kadar sabırlı olduğuna şaşırıyorum!
«Kimlerin yüzü suyu hürmetinedir bilmem. Ama bir gerçek var ki ayetlerin doğrultusunda, sünnetin çizgisini takip eden o kadar az bir müs-lümanlık varki, hayret etmemek mümkün değil. Ne oluyor bize! Ne oluyor size? Niçin doğrular ısrarla karanlığa terk edilmeye mahkum! Neden örtünerek korunması gereken namus, iffet ayaklar altında insanlık bu kadar düştü mü! Neden vahim olan hadiselere görmek için bakılmıyor da yalnız bende baktım diye bakılıyor. Ne acayip bir alem bu dünya denilen vefasız yar görenler amâ körler kalpleriyle görmeye çalışıyor. Ne garip bir alem bu yarab! Vahşi hayvanlar bile insanlardan kaçıyor. Doğrunun yurdum dediği ahiret mekanı despotların hedefi olmuş! Yine hayretlerdeyim. Çünkü adamlar göremedikleri ahireti bile hedef almışlar. Halbuki herkesin bir talebi vardır. Mü'min talebide ahiret yurdudur. Despotlar istediler. Dünyayı biz verdik gözümüzle görülen vadiyi (dünya) bu neyin kavgasıdır ki görmedikleri ahiret vadisinin bile kavgasını ediyorlar bizimle! Onlar baki olanı yalanlayıp fani olanı baki kılmaya çalıştılar. Onlar ateşten korkarlar. Fakat azap onlara hiç ulaşmayacakmış gibi de kendini kandırırlar. Halbuki Allah insanların tüketmiş olduğu nimet ve ikramları Allah vermezse, hiç kimse ulaşamaz ve alamaz. (Bilmiyorlar) Allah'ın aldığına da kimse mani olamaz.»
Hz. Hasan (r.a.): «Kim dünyayı isterse dünya onu bağlar. Ona bağlanmayan onun nimetlerine-de değer vermez. Dünyaya temah eden, ona hükmedenin kölesidir» demiştir.
Dünya da, sana yetecek kadar kafidir. Hepsi de senin olsa yine mesûd olamazsın. Dünyada bugünkü hayatı ile dünkü hayatı aynı şekilde devam ettiren aldanmıştır. Dünü bugünden daha hayırlı olan aldanmıştır. Kendi noksanlarının eksikleri vardı. Eksiklikler içinde yaşayan bir kimse için ölüm daha hayırlıdır.[70]
Musa b. Ukbe'den nakl olunmuştur. Hz. Ebu Bekir (r.a.) şöyle bir konuşma yaptı:
«Hamd alemlerin rabbine mahsusdur. O'na hamd eder, ondan yardım dileriz. Öldükten sonra ondan şeref isteriz. Zira benim de sizin de eceliniz yaklaştı. Ben şahadet ederim ki tek olan ve ortağı olmayan Allah'dan başka tanrı yoktur. Muhammed de O'nun kulu ve Resulüdür. Allah O'nu yaşayanları uyarmak, sözünün (vaadinin) de kafirler aleyhine gerçekleşmesi için hakkı müjdeleyici, ikaz edici ve parlak bir kandil olarak gönderdi.»
Allah'a ve Resulüne itaat eden doğru yolu bulmuş olur. Onlara asi olan ise apaçık bir şekilde sapıtmış olur. Size, Allah'tan korkmanızı ve Allah Teâlâ'nm sizin için indirip, size doğru yolu göstermek için gönderdiği kitabına sarılmanızı tavsiye ederim. İslâmda ihlasdan ejnra en önemli şey, âmirlerinizi dinlemek ve onlara itaat etmektir. Kim, iyiliği emredip kötülüğe engel olan âmire itaat ederse, o felaha ermiş ve üzerine düşeni ifa etmiş olur. Nefsinize uymaktan sakının. Arzu, tamah ve öfkesini yenen felaha etmiştir. Sakın böbürlenmeyin! Topraktan yaratılıp tekrar toprağa dönecek olan yaratıkların böbürlenmesi doğru değildir? Sonra cesetlerini kurt yer. Bugün sağ olan yarın ölü değil midir? Onun için ibadetlerimizi gününde ve saatlerinde yapınız. Mazlumun anından sakınınız. Gururlanarak dünyaya aldanmayın. Sabırlı olunuz. Çünkü herşey sabırla elde edilir. Uyanık olunuz, zira uyanıklık faydalıdır. Amel ediniz, ameller kabul edilir. Allah'ın yapıldığında ceza vereceğini bildirdiği şeylerden sakınınız. Allah'ın vaadettiği rahmetine kavuşmaya gayret ediniz. Anlayın ki anlaşılasınız. Korunmaya çalışın ki konmasınız.
Allahu Teâlâ size, sizden öncekileri helak sebeplerini ve kurtuluş yollarım açıklamıştır. Kitabında helali, haramı sevdiği ve sevmediği amelleri de açıklamıştır. Ben sizi ve kendimi ihmal etmeyeceğim. Allah kendisinden yardım istenendir. Hatadan uzaklaşma ve itaate yönelme ancak Allah'ın yardımıyla olur.
Biliniz ki, amellerinizde samimi olduğunuz müddetçe rabbinize itaat etmiş, nasibinizi almış ve refaha kavuşmuş olursunuz. Nafile ibadetleri gösterişe kaçmadan yapınız. Şerefinize de sadık kaim. Ahirette Allah'ın lütfuna muhtaç olduğunuz zaman mükafaatımz verilir.
Ey Allah'ın kullan! Ölüp yok olan kardeşlerinizi ve arkadaşlarınızı düşünün. Onlar yaptıkları amelleriyle haşroldular (yaşıyorlar.) Öldükten sonra bedbahd veya mes'ut oldular. Allah'ın hiçbir ortağı yoktur. İtaat etmek ve emirlerine uymaktan başka, Allah'ın hiçbir kula bir yakınlığı yoktur ki, ona hayır versin veya onu cezalandırmaktan vazgeçsin. Cehenneme götüren hayır, hayır değildir. Cennete götüren şer de, şer değildir.
Söyleyeceklerim bu kadar. Kendim ve sizin için Allah'dan af dilerim. Peygamberimize selât-ü selâm getirin. Allah da ona rahmet etsin ve selamet versin. Allah'ın selâmı rahmeti ve bereketi onun üzerine olsun.» Amin [71]
Bedr b, Osman, amcasından naklediyor: Ehl-i Şûra Hz. Osman'a biat ettikleri zaman o son derece üzgün ve rengi sapsarı olmuş bir vaziyette dışarı çıktı. Resûlullah'ın (s.a.v.) minberine gelerek halka hitap etti.
Önce Allah'a hamd-ü sena etti, Resûlullah'a (s.a.vj'da salat-ü selam getirdikten sonra şöyle dedi:
«Siz fani bir dünyadasınız. Ömürlerinizin sonuna geldiniz. Ahiretiniz için en iyi bir şekilde hazırlanınız. Ömrünüz devamlı eksilmektedir. Dikkat edin! Dünya aldatıcıdır. «Dünya hayatı sizi aldatmasın.» Aldatıcıların en aldatıcısı olan şeytan Allah hakkında sizi aldatmasın.»
Geçenlerden ibret alınız, sonra gayretli çalışınız. Gafil olmayınız. Hiçbir hareketinize göz yumulmaz. Hani nerede, dünyaya gelip de orada uzun müddet menfaatler sağlayan, orayı imar edenler, ekip biçenler ve onların kardeşleri? Onları unuttunuz mu? Dünyaya Allah'ın değer verdiği kadar değer veriniz. Ahiretten de nasibinizi isteyiniz.[72]
Allahu Teâlâ dünyayı ve dünyada neyin hayırlı olduğunu darbı mesel şeklinde şöyle buyurmuştur:
«Onlara bu dünya hayatının misalini getir. Dünya hayatı gökten indirdiğimiz yağmur gibidir. Onunla arzın bitkileri yeşerir. Sonra da kurur, ufalanır. Rüzgarlar da onu savurur. Hak Teâla herşey üzerinde kudret sahibidir. Mallar, evlatlar dünya hayatının zinetidir. Baki olan doğru dürüst işler. Tanrı'mn nezninde sevapça da, ümitçe de daha hayırlıdır. »[73]
Mü'minlerin emiri Resûlullah (s.a.v.) sadık dostu Hz. Osman'ın bir başka hitabesinde de şöyle buyurmuştur:
«Ademoğlu! Bilmiş ol ki, ruhunu almakla vazifeli olan melek seni bırakmaz, ecelin geldiğinde seni bırakıp da başkasına gitmez. Sanki o başkasını bırakıp da sana gelecekmiş gibi ölüme hazır ol, gafil olma. Çünkü sen unutulmuş değilsin. Ademoğlu! Belki sen kendinden gafil olur, hazırlanmazsan başkası senin yerine hazırlanmaz. Mutlaka Allah'ın huzuruna çıkacaksın. Kendini hazırla, kendi işlerini başkasına havale etme vesselam.»
Ali b. Ebû Talib bir konuşmasında:
«Ey Allah'ın kullan! Dünya hayatı sizi aldatmasın. Çünkü dünya, belalarla çevrili, fenalığı ile maruf ve aldatıcılığı ile mevsuf bir yerdir. Ordaki herşey yok olmaya mahkumdur. Dünyadakiler arasında» devamlı bir mücadele ve el değiştirme vardır. Dünyadakiler dünyanın şerrinden asla beri olmazlar. Bir bakarlar bolluk ve neşe içindeler birde bakarlar ki başlarına bir bela gelmiş, dünya onlan aldatmış!»
Dünya hayatı yerleşmiştir, bolluğu sürekli değildir. Orada herkes hedeflidir. Dünya onlan okla-n ile vurur, ölüm ile helak eder. Ey Allah'ın! kullan siz bu Dünyada göçüp gidenlerden farklı değilsiniz. Onlar sizden daha uzun ömürlü, daha kuvvetli, daha memur haldeler ve daha ölmez eserlere sahip idiler. Birkaç nesil sonra eserleri sakinîeşti ve tamamen duyulmaz oldu. Cesaretleri çürüdü, yurtlan bomboş kaldı ve eserleri yok oldu. Onlar muhteşem sermayelerini konforlannı ve atlastan dokunmuş yatak ve yastıklannı üzerleri sapıtma taşlarla örtülü, toprak yığılı viranelere yapılmış mezarlara değiştiler. Yerleri dar sakinleri gariptir, onlar orada yalnızların, kendi başının derdine düşenleri ve birbiri ile samimi olmayanla-n arasındakiler. Evleri yakın ve duvar duvar oldukları halde komşular birbiri ile ziyaret etmiyorlar. Nasıl ziyaret etsinler ki zaman onlan öğüttü taş ve topraklarda yedi. Hayattan sonra ölüm, refahtan sonra sıkıntıyı tattılar. Dostlanndan ayrıldılar, toprağı mesken edenler, dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktılar.
Heyhat onlann, Yarabbi! Beni tekrar dirilt, belki iyi ameller yapar ve bıraktıklanmı tamamla-nm, demeleri sadece kendi laflanndandır. Onlann arkalarında, tekrar diriltecekleri güne kadar geri dönmelerine mani olan engeller vardır.
Sizin de ölüler diyarına varmanız ve orada yaptıklannıza karşılık rehin olarak kalmanız yakındır. Sizi de tabi kucaklayacak işleri bitince haliniz ne olur. Kabirdekiler diriltilir, gizli olanlar açığa çıkanlır, azametli bir hakimin huzurunda hesap için durdurulursunuz. Dünya da işlenen günahlann korkusundan dolayı kalpler ürperir, örtü ve perdeleriniz yırtılır, ayıplannız ve sırlannız ortaya çıkar. Orada herkes yaptığının karşılığını alır kötülük yapanlar yaptıklan ile cezalandırılır, iyilik yapanlar da iyiliklerle mükafatlandmlırlar.
Amel defteri ortaya konur konmaz, günahkarların defterlerinde olanlardan korktuklarını görürsünüz. Onlar: Eyvah! Biz bu defteri nasıl almış da, büyük küçük birşey bırakmadan hepsim muhafaza etmiş, derler. Yaptıkları herşey o defterde görülür. Rabbiniz hiç kimseye zulmetmez.
Allah bizlere, sizlere kendi lûtfuyla ebedi kılınacak cennete yerleştirinceye kadar kitabı ile ( Kur'anla) amel etmeyi ve dostlarına uymayı nasip etsin., Şüphesiz Allah hamd etmeye ve övülmeye layıktır. [74]
Allah Buyuruyor ki: «Ehl-i kitaptan olupta ölümünden önce (ölüm anında) İsa'ya iman etmeyecek kimse yoktur. O'da kıyamet gününde onların aleyhine şahit olacaktır.» [75]
İnsanoğlu ölüm sebebiyle dünyaya veda edince yakınları feryadı figanlar içerisinde o cansız bedene sarılarak ya «gitme» derler veya «beni bırakma» derler. Zaten bu acı manzara karşısında ağ-lamamakda mümkün değil! Ancak ölmüş kişinin gördüklerini hayatta olan kimse görse ölü için de-ğilde o ancak kendisi için dövünüp feryat eder.
Bir ayeti kerimede ise Allah'u Teala şöyle buyuruyor:
«Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığıl-mış altın ve gümüşten ve (otlağa) salınmış (özel) atlardan; (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hayvanlardan ve ekinlerden yana nefsin isteklerine düşkünlük insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar (imtihan için) dünya hayatının geçici birer faydasıdır. (Faka) varılacak yerin en güzeli Allah'ın katındadır.» [76]
İnsanoğlu ölüme karşı büyük bir tahammülsüzlük gösterir. Halbuki hayatı var ettiği gibi ecelide tayin eden Allah'u Teala'dir. Çünkü Allah'ı zülcelal nasıl ki, insanî bir maksat için yarattı ise aynı zamanda da hesaba çekmek içinde ölüm vasıtasıyla da o hayatı sona erdirir. İnsanda bilir ki beşerin fıtratında hep dahası dahası vardır. Çünkü dünyalığa karşı hem gönül geniş hem de gözler açtır. Dünya isteği ve meşakkati ise ancak ölümle son buluyor. Allah-u tealâ buyuruyor ki:
«İşte onlar, dünya ve ahirette amelleri boşa giden kimselerdir. Onların (azabına mani olacak) hiçbir yardımcıları yoktur.» [77]
İslâmm genelinde Allah'a ve ondan gelenlere kayıtsız şartsız iman etmektir. Kur'ân-ı Kerimde geçmiş kavimlerin akıbetlerine baktığımız zaman, onlar Allah'tan gelenlere iman ve itaat etme yerine inat etmişlerdi ve Allah'da kendilerine karşı duran kavimleri dünyada iken helak etmiş ve ahi-ret akıbetlerini de şöyle beyan buyurmuştur:
«Dediler ki: (Hayat) dünya hayatından başkası değildir. Ölürüz de yaşarız da. Bizi zamandan başkası helak etmiyor» Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece (böyle) zannediyorlardı.
İslamdan önceki cahiliye mantığı sadece o devirlere has bir zan olmadığı islâm sonrasıda bazı ırklar ve kesimler arasında da halen mevcut olduğuna şahit olmaktayız ne yazık ki. Çünkü bazı toplumlar Allah'ın buyruğundan ziyade nefsine hoş gelen fakat Allah'u Teala'nm tarafından yasak kılınanları yaparak ahirete inanmadıkları için de Allah'ın hesabını var oluşunu kabul etmezler.
Ali b. Ebû Talib'den naklolunur:
«Ey insanlar! Sizden öncekiler günahlara daldıkları için helak oldular. Alemleri ve sûfileri onlara mani olmadılar. Allah da onları cezalandırdı. Dikkat edin! Onların başına gelenler gibi sizin başınıza da bir felâket gelmeden önce iyiliği emredin, kötülüğe engel olmak, ne nzkı keser ne de eceli yaklaştırır. İyiliği emretmek gökten inen yağmur gibidir. O Allah'ın takdiri üzere, kimisinin elindekini daha boJlaştınr. Kimsenin de malına, canına veya ailesine bir zarar verir. Sizden birinin malına, canına veya ailesine bir zarar gelirde, bunun yanında başkasının da başına gelmesini istemez, bu felaket onun için bir zarar değildir. Kötülüğün tesirinde kalmayan müslüman, kötülük anıldığı zaman ürperir. Kötü insanlar, ilk oyunda kazanıp zengin olmayı ve borçlarını ödemeyi uman mağrur kumarbaz gibidirler. İyi müslü-manlar dua ettikleri zaman, Allah indinden kendileri için hayırlı olan iki iyilikten birini isterler. Eğer Allah onun için zenginliği muvafık görmüşse birden bire o mal, mülk ve evladü iyâl sahibi olur.
İki türlü gelir vardır, mal ve evlât dünya geliri, ameli salih ise ahiret geliridir. Allah bunların her ikisinide kulları için bir araya getirmiştir.» [78]
Kıyamet saatinde dünya doğuracakmış gibi sancı çeker. Zamanın öğüttüğü ve dünyanmda sürekli yuttuğu Adem oğlunu kusarcasma gömüldüğü yerden dışarıya atar. İşte o an dünya insan oğlundan yüz çevirip attığı andır! İşte o an Ahire-tin insanlara kapısını açtığı andır. İlahi mahkemenin kurulduğu yerdir orası ve hakimi mutlakın insanları mahkeme edeceği yerdir. Kimsenin hiç kimseye fayda sağlamadığı yerdir orası ve hiçbir kaçış yeri olmayan tüm geçit ve yolların kapalı olduğu yerdir orası.
O inanmadığın zaman gelip çattığı anda istediğin kadar feryat et ağla, dünya sana yüz çevirmiş veda etmekte olduğunu görürsün her şeyin boş ve yalan olduğunu anlayacaksın. Şimdi istediğin kadar hayıflan sende bilirsin ki zamanın iadesi yoktur artık.
Allah-u zülcelal buyuruyor ki:
«(O gün) yaptıkları kötülükler, açığa çıkıp gözükecek ve alaya aldığınız şeyin azabı kendilerinin kuşatıp mahvedecektir.»
«(Onlara) denilir ki: «Siz bu gününüze kavuşmayı unuttunuz gibi, bir gün bizde sizi unutup bırakacağız; artık yeriniz ateştir, size yardımcı olanlar da yoktur.»»
«Bunun sebebi, Allah'ın ayetlerini eğlence edinmeniz ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır» denilir. Artık bugün, onlar oradan çıkarılmayacak, kendilerinden ftevbe ve itaatle Allah'tan) hoşnutluk dilemeleri istenilmeyecek-kabul edilmeyecektir»
«O halde (bütün) hamd, göklerin Rabb'i yerin Rabb'i ve bütün alemlerin Rabb'i Allah içindir»
«Göklerde ve yerde büyülük hakimiyet ancak o'na mahsustur. O, mutlaka galiptir, tek hüküm ve hikmet sahibidir» [79]
Bu çeyrek zamanımızda dünyanın ara ara sallanması dünyanın sonunun geldiğini bildiriyor. Ama insanlar derin derin uykuda oldukları için bunu hala anlamış değiller. Halbuki evrimin kalburu olan zaman her maddeyi canlı ve cansızı hızla eliyor. Nice asırlar elendi. Hızla akan zamanın kalburundan. Dünyanın ahengine baktığımız zaman sadece elenenlerin tortusundan başka ne görülüyor ki, geçici alemin ömrü kısalmış ve ebedi alem kapılarını aralamış. Yüreği ağzında bekliyor. Uyanık müslüman! Dünya kalbur olup elenince ebedi alem açacak kapılarını ardına kadar dünya enkaz olacak ne bir in ne bir cin ondan barınacak. «Mahşeri bir izdiham insanlar oraya durdurulacak (Cehenneme) koyulanlar istedikleri için mi giriyorlar sanıyorsunuz?»
Ebû Musa El Eş'ari (r.a.) Basra'da halka şöyle hitab etmişti: «Ey insanlar! Ağlayınız! Eğer ağlayamazsanız ağlamaya çalışınız. Çünkü, cehennemlikler, gözlerinin pınarları kuruyuncaya kadar ağlayacaklar. Sonra gözlerinden yaş yerine kan akacak. Öyleki, eğer akan kanda gemi yüzdürülmek istense, yüzebilir.»[80]
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.)'e:
«Ya Resulullah! Hz. İbrahim'e gelen sahifelerde neler vardı?» diye sordum. Hz. Peygamber'de:
«Hz. İbrahim'e gelen sahifelerde hikmetli faydalı ve uyulması gerekli olan öğütler vardı» diye cevap vererek onlardan şu misalleri verdi:
«Ey kendisine güç kuvvet verilen imtihanlarla karşı karşıya olan mağrur hükümdar! Ben seni, dünya serveti biriktiresin diye göndermedim. Ben seni, mazlumları beddua edecek durumlara dü-şürmeyesin diye gönderdim. Şunu bil ki; mazlum kâfir de olsa ben onun dileğini geri çevirmem.
Aklını kullanabilen akıllılar için belirli saatler vardır. Belli bir saatte Allah'a müraacatta bulunur. Belli bir saatte kendi nefsini hesaba çeker. Belli bir saatte aziz ve celil olan Allah'ın kudreti hakkında tefekkür eder, yine belli saatlerde de geçimini temin etmek için çalışır. Akıllı kimseler şu üç şey dışında başka bir şey için çalışmazlar. Öbür dünya için azık hazırlamak, geçimini düzeltmek ve haram olmayan şeylerle ihtiyacını karşılamak.
Yine akıllı kimselere düşen, içinde bulundukları durumları iyi değerlendirmek, ileriyi görmek, işlerini ona göre ayarlamak ve dillerini tutmaktır. Lüzumu kadar konuşan kimseler, faydasız şeyler konuşmazlar»
Ebû Zer (r.a.): «Ya Resûlullah Hz. Mûsâ aley hisseiâm'a gelen vahide neler vardı» diye sorunca:
«Hz. Mûsâ Aleyhisselam'a gelenlerin hepsi ibret doluydu.» dedi ve şöyle devam etti. «Yüzde yüz öleceğini bildiği halde yine de rahat olanlara hayret ediyorum. Cehennemin varlığına inandığı halde, hâlâ gülebilenler hayret ediyorum. Kadere inandığı halde, dünya işleri için yırtman kimselere hayret ediyorum. Dünyanın ve dünyadakilerin devamlı değiştiğini gördüğü halde hâlâ huzur bulanlara hayret ediyorum, Kıyamet günü hesaba çekileceklerine inandıkları halde ibadet etmeyenlere hayret ediyorum.»
Hayatımızın akışını tanzim ederken mutlaka islâm adabına uygun bir yaşam tarzıyla yaşamalıyız. Bunun en güzel örneğide islâmın rehberi, on sekiz alemin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)'min hayatı, sahabelerinde yaşantı biçimidir. Sahabelerdi İslâmın sancağını dünyanın dört bir yanma taşıyanlar. Sahabelerdi! «Anam-babam sana feda olsun ya Resûlullah» diyenler. Mübarek sahabelerdi. İplerle geriltip demir taraklarla etleri kemiklerinden sıyrıltılanlar. Sahabelerdi açlıktan karınlarma taş bağlayanlar. Sahabelerdi, name name öğütleriyle ümmetin kalbine akanlar. Dünyayı ardına atıp ahiret yurdu için çalışanlar ve bizlere de örnek olan sahabelerdi. Onlar ahiret yurdunun istikametine meşale tutup baki adrese bizleri yönlendirdiler. Onlar dünyanın esiri olmadılar. «Allah yolunda cihad edersek bize ne var, ya Resulullah» dediler, Resûlullah, «cennet var» sözüne karşılık ana-baba, yarda evlatta kopup Allah'ı birleyerek İslâm dini uğruna can verdiler ve nzai ilahiyeye kavuştular. Onlar batılı öldürdükten sonra boş işlerle uğraşmadılar. Çünkü Allah'ın azabından korkar oldular. İnsanların faziletlisi idiler. Onlar hem cesaretli hem de korkarlardı. Onlarda ki cesaret doğruda güç alır. Yalnış yapmaktan Allah'dan çok korkarlardı. Hz. Ömer (r.a.) oğlu Abdullah'a şöyle bir mektup yazdı:
«-Sana, Allah'a muhalefet etmekten sakınanları (Allah'tan korkanları) korur. Kim Allah'a dayanır ona güvenirse o, ona kafidir.»[81]
Sahabeler ahiret hesabından önce, kendilerini dünyada iken hesaba çekmişlerdi. Onların hayat tarzları İslama göre Allah indinde memnuniyet vericiydi. Çünkü onlar her işini takva içerisinde yapıyorlardı.
Ukbe b. Ebi Sahbâ'dan: İbn-ü Mülcem Ali'yi (r.a.) yaralandığı zaman oğlu Hasan (r.a.) ağlıyordu. Hz. Ali (r.a.):
«-Niçin ağlıyorsun oğlum?» diye sordu. Hz. Hasan:
«-Nasıl ağlamayayım. Sen, dünya hayatının sonunda, âhiret hayatının başında bulunuyorsun!» diye cevap verince, Hz. Ali (r.a.):
«-Yavrum! Dörder öğütten meydana gelen şu iki tavsiyeye uyarsan, bunlar sayesinde yaptığın hiçbir şeyde zarar görmezsin» dedi. Hz. Hasan:
«-Nedir onlar, babacığım?» deyince, Hz. Ali şöyle dedi.
«-En büyük servet akıldır. En büyük fakirlik de ahmaklıktır. En büyük yalnızlık kendini beğenmişliktir. En büyük fazilet de güzel ahlaktır» Hz. Hasan:
«-Babacım bunlar dört tanesi, diğerlerini de söyler misin?» deyince Hz. Ali (r.a.) şöyle devam etti.
«-Ahmak ile arkadaşlık etmekten sakın. Çünkü o, sana faydalı olayım derken zararlı olur. Yalancıyla arkadaşlık etme. Çünkü o sana uzak olanı yaklaştırır, yakın olanı da uzaklaştırır. Cimrilerle arkadaşlık etme. Çünkü cimri olan, senin en çok muhtaç olduğun şeyi senden uzaklaştırır. Günahkarlarla arkadaşlık etmekten de sakın. Çünkü seni ucuza satarlar»[82]
Muaz b. Cebel cemaate namaz kıldırdıktan sonra insanlara şöyle hitap etmişti:
«Ey insanlar! Yaptığınız günahlar için Allah'a samimi bir şekilde tevbe ediniz. Çünkü Allah'u Teala günahtan dolayı tevbe eden hiçbir kulunun tevbesini geri çevirmez. Sadece üzerinde kul hakkı olanlar müstesna. Çünkü kul, borcu karşılığında rehinedir. Onu ödemeden kurtulamaz.»
Muaz b. Cebele yanında arkadaşlarıyla birlikte uğrayan bir zata şu tavsiyelerde bulunmuştu:
«-Sana iki tavsiyem var: Eğer onları tutarsan Allah tarafından korunursan, dünyada hiçbir şey-siz yaşayamazsınız, ahirette ise daha çok şeye muhtaçsınız. Ahirette muhtaç olacağın şeyleri dünyadaki ihtiyaçlarına tercih et. Bunu kendine bir disiplin, bir huy ve alışkanlık edinceye kadar devam et. [83]
Hz. Muhammed'in sadık dostları, islâm dininin de sancakdarları sahabeler. Haftanın bazı günlerinde oruç tutar bazı günler tutmazlardı. Gecenin bir kısmını uyur bi kısmında da namaz kılar ve Allah'ı teşbih ederlerdi. Çünkü onlar «dönüş ancak ve ancak Allah'adır» diyorlardı. Ahiret yurdunda yalnız iki mekan var. İnsanlar için biri cennet biri cehennem, o hesap günü mutlaka tecelli edecektir. Ne insanlar gelmesini istedikleri vakitte gelir ne de gelmesin dediği vakit ertelenir. Dünyada yaşayıp ölen bedenler orda ebedileşirîer. Oraya gidiş olur. Fakat geriye dönüş yoktur. Sahabeler yüce yaradan birleyip bunlarıda bilerek yaşıyorlardı.
Muaviye b. Kurre'den: Muaz b. Cebel (r.a.) oğluna söyle dedi:
«Yavrum! Namaz kıldığın zaman, son kıldığın namaz mış gibi hûsu içinde ol. Bir daha o namazı, ebediyyen kılamaycağını düşün. Bil ki oğlum, insan iki iyilik arasında ölür. Biri yaptığı, diğeri de yapmayı sonraya bıraktığı»[84]
«Onun zatından başka herşey yok olacaktır. Hüküm yalnız O'nundur ve ancak O'na döndüreceksiniz.»
Bir müslüman kardeşimiz günah işlediği zaman ona engel olmak ve ona nasihat etmek gerek. Bunu yaparken de hem onun yalnış yapmasına engel oluruz hemde engellediğimiz için Allah-u (c.c.) hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Onun Kur'a'm gölgesinde hadislerin çizgisinde ashabın islâmı yaşayış biçimiyle birbirimize nasihat etmemiz gerek. Bunu yaparken de din anlayışını daha bilimli nazarilerle izaha çalışmak lazım. Çünkü bazı anlayışlar çok nahit dini esasların yalnız bir menzile taşıyabiliyorlar. Ama Kur'an ve sünnet çizgisini takip edersek yanlışlara düşmez düşenlere de mani oluruz.
Hz. Muhammed'e itibar edeceğiz fakat peygamberi taklit etmekten kaçınacağız. Adet ve ibadeti birbirine karıştırmayacağız. Çünkü adetlerde dine aykırı davranış biçimleri vardır. Unutmayalım ki, insanların toplum düzenini bozması dün-yanmda dengesine yansır.
Allah'a buyuruyor ki:
«-Nitekim (dine aykın olan işlerde) kendilerine uyulan (peşinden gidilen) kimseler, o gün azabı gördükleri vakit (kendilerine) uyanlardan hızla uzaklaşacaklar ve aralarındaki (yalnışlık ve liderlik gibi) bağlar kopacaktır»
«(Onlara) uyanlar da: «Ah keşke biz (dünyaya) bir kere daha dönseydik de (bugün onların) bizden uzaklaştıkları gibi biz de (onlardan) uzak dur-saydık» derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarım hasret (pişmanlık ve üzüntüler) içinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkacak da değillerdir.
«Ey insanlar, yeryüzündeki temiz (helâl) şeylerden yiyiniz. Şeytan (ve benzerinin) adamlarını izlemeyiniz. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. «O size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.» [85]
Allah-u (c.c.) kullarım uyarıyorsa bu şekil! O zaman habersizdim diyen insanın mazereti ne kadar geçerli olur ki, işte onun yalan mazereti de samimiyetsiz olduğu gibi son pişmanlığıda ona hiçbir fayda sağlamaz.
îslâmm beşeriyetin bütün ihtiyaçlarını karşılayabileceği ve de karşıladığı gerçeği her basiret sahibi olan insan anlamıştır. İslâm'ın insan tabiatına uygun olduğunada şahidiz. Çünkü bu din ve bu inanç temeli münâkaşa götürmeyecek kadar açık ve nettir. Herşeyden evvel Hz. Peygambere biat eden ve kendisine dava arkadaşı olan sahabi ler. Hiçbir şekilde tereddüt etmeden ve büyük bir cesaret örneği göstererek karanlık geçmişlerinin üzerine birer çizgi çekip, Allah'ı birleyen bir haya ta başlamışlardı. Bu hayatın içinde İslâm'ın bütün icaplarında yerine getirmişlerdi. Onlar tüm batıl geçmişlerden arınmış ve göğüsleri yalnız İslâm'ın müjdelediği iman cevheriyle donatılmıştı.
«Şüphe yok ki, Allah katında (hak) din islâmdır.» [86]
İslâm genel anlamda Allah'a, O'ndan gelenlere iman edip kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Allah-u teâlâ'nın gönderdiği en son tevhid dinidir. İslâm, yalnız Allah ile kullar arası bir olay, yalnız ibadete geçerli noter bir din olmayıp, aynı zamanda hükümleriyle de dünya hayatını tanzim ve ahiret saadetini temin eder. Din kendine uyulmasını emreder dini kendine uyduranıda reddeder.
«O halde sen yüzünü doğruca, Allah'ı birleyen olarak dine yani Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıürata (islâm'a) çevir. Allah'ın İslâm'a kabiliyetli yaratışında hiç değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanlann çoğu bunu bilmezler.[87]
İnsanoğlu yapıp önden göndereceği âmeli telemesin. Çünkü ne zaman hangi gün hangi ^ at baki aleme tayin olacağını bilemez. İnsan istediği zamanda ölmez. Ancak Allah'ın dilediği zaman ve saatte ölür. Fakat (yapmayıp) geride bıraktığı ahiret sermayesi olmadan giderse insan işte o, ziyandadır.
«Ölüden diriyi, diriden ölüyü o çıkarıyor. Yeri ölümünden sonra o diriltiyor. İşte böylece siz de (kabirlerinizden diriltip) çıkarılacaksınız.» [88]
«Sizi (ilkin) topraktan yaratması, o'nun âyetlerinden (kudretinin delillerinden)'dir. Sonra da, siz, (yeryüzüne) yayılıp duran bir insansınız.» [89]
Görüyoruz ki, her asır dünyayı doldurup boşaltıyor. Onun için ölümden değil asıl ha-zırsızlıktan korkahm. Çünkü burada ekmiş olduğumuz her şeyi ahirette de biz biçeceğiz. Onun için önemli bir hususu ifade edemeden geçemeyeceğim. Her basiret sahibi insanların gördüğü gibi bende bunu görebiliyorum ki insanlarda sonsuzluk bilinci yeterli değil. Daha çok geçici hayat tutkusu içerisindeler. Halbuki biz bu yola çıkacak bir yolcuyuz. Onun için «Ey yolcu nefsin değer taşıdığına değil. Allah'ın razı olduğu değerlere sarılalım.»
«Kıyamet kopacağı gün, (işte) o gün, (inananlar ve inanmayanlar) ayrılacaklar.» [90]
Eserimize merhum Haydar Hatipoğlu ve oğlu Nihat Hatipoğlu'yla başladık ve onunla birlikte değişik büyük değer ifade eden konulara da değindik sizlere faydalı olduysak eğer bu bizi çok mutlu edecektir. Çünkü yazdıklarımızı değerli kılacak olan sizlersiniz. Her müslümanm marifetullah'a ihtiyacı vardır. Çünkü kalp temizliği ve nefsi terbiye için Ariflerin tasavvuf ve ilminde faydalanmak lazım çünkü ilahi huzur zikrullah'a bağlıdır.
İşte tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp, bütünleştirir. Tasavvuf ilmi ahiretin azığı nefsi terbiye ve bir Ahlak okuludur. Allah'u tea-la'nın sayısız ilmi rahmetiyle bezeııdirdiği tasavvuf menzillerinden insanlar ruhunu kötülüklerde temizler. Ahlaklı ve adaplı kullar ve tüm azaları Allah'ın ilahi nuruyla bezendirir. Bu ıslah ve terbiye menzillerinde ilim irşad eden Alim'i ariflerdir. Haydar Hatipoğlu'nun da ifade ettiği gibi Allah-u (c.c.)'nin dini için bin defa başını koparsalarda onlar hak yolundan batıla bir adım dahi atmazlar.
Allah'ın selâmı ve rahmeti Hz. Muhammed Al ve ashabına olsun. Allah'ın rahmeti hakkıyla kulluk eden mü'minlerin üzerine olsun.
Allah'ın Selâmeti ve rahmeti merhum Haydar hocanın ve bu ilahi vazifeyi sürdürmekte olan Nihat Hatipoğlu ve Allah'ın razı olduğu bütün üstadlara olsun.
Ne hay hayla tükenen hayatın, geriye iha-desi, ne de kasisli bu dünyanın bir başka yedeği var. O zaman akıl büyük sermayedir. Onun en iyi şekilde değerlendirelim inşallah.
Saygılarımla Şadiye Furkan Demirtaş
Son Soz
Bir su misali akıp giden bu dünya alemin içinde ve de insanoğlunun bu yer küre üzerinde kat ettiği merhale bu fani alemde ebedi âleme kısa bir seyahatten ibarettir. Fakat Allah'ın nizamında ise bu kainatın aslını teşkil eden tek gerçek «Hak»tır. Çünkü «Allah'ın Sünnet-i ilahiyesinde katiyen bir değişiklik bulamasınız» [Fâtır, 43] ayeti kerimesinde de bu kati gerçeği anlamak mümkün.
Allah'a muhtaç bu varlığımızı ne kadar koruyup muhafaza edebildik acaba? İnsanların insanla imtihan olunduğu bu vesileler dünyasında ne kazandık ahiret için veya herkes na-sibince yaşadı mı? İşte islâmı yaşadığımız bu devir bizlere fiili misallerle pek acı ve bi o kadarda açık şu ilahi hakikati yaşamak ve de yaşamaya çalışırken de ne kadar kısıtlandığımızı bize gösterildi. Çünkü yaşamış olduğumuz bu tahsil ve terbiye sistemimizin kısıtlanmayla birlikte, fikirlerimiz de kısırlaştı-rılmaya çalışılmaktalar. Halbuki, bu memleketin umumi manzarasında İslâm'ı özgürce yaşayış modeliyle bezenmeliydi. Çünkü din hürriyettir. «İslâm» kelimesi «teslim» manasını ifade eder. İslâmı kabul etmek Allah'ı (c.c.)'a teslim oldum demektir. «İslâm'ı kabul ettim, iman ettim. Kendimi Allah'a (c.c.) bıraktım» manasına gelir. Aynı zamanda din adaleti temsil eden nizami bir hukuktur. Bu âyeti kerimede de zikredildiği gibi: «Bu (İslâm), Rabb'inin dosdoğru yoludur. Düşünün ve öğüt alın bir toplum için biz ayetleri geniş açıkladık» [91]
«[İşte bekledikleri apaçık delil] Allah tarafında, içinde payidar kalacak yazıları okuyan [son] bir Resûl'dür ki o da gelmiştir. [92]
Çünkü İslâm beşer dairesini Kur'anla hukuk bulmasını istemiştir ve şüphesiz ki, kainatın umumi kanunlarını, yüce Allah'ın insanlara tahsis ettiği şeriat temsil eder. Yalnız şeriat imanın temelindeki, insaf, vicdan mahkemesinin oluşturacağı hukukla olmalı. Bunun aksine olursa bu korkunç çalkantılar ardında aynı şekilde imanlarını firarına ve ahlakın çöküşüne sebep olur.
[1] Cin, 1-2
[2] Askeri ; Kenz-uİ Ummal 1/218
[3] Ibn'ü Ebl Şeybe; Askeri; Ibn-ü Cerir; Darekutni; Ibr.-iî Asâkir; Kenz S/235
[4] Sebe, 241
[5] Sebe/32
[6] Ankebut, 69
[7] Yunus, 62
[8] Nahl, 125
[9] Hadis no: 16 Ensar (r.a.)'dan Hz. Peygamber buyurmuştur.
[10] Zümer-22
[11] El-Enfal-2
[12] Tekvir 10. ayete kadar
[13] Hicr-43
[14] Âl-î Imran,159
[15] Hılye: 1,242
[16] Taberâni, Hılye; Müslim: 1/76, Ebû Davud: 2/238, Ayni: 9/121, Beyhaki; 9/98
[17] Araf, 36
[18] Nahl, 125
[19] Sad: 4-8, Taberi
[20] Tevbe: 113
[21] Kasas: 56
[22] Lokman, 34
[23] Tahâ-55
[24] El-Ankebût, 5
[25] El-İsra, 8
[26] El-İsra, 12
[27] Meryem, 76
[28] Yusuf, 53
[29] El-Ankebût, 6-7 ayet
[30] En-Nâziat-40-41
[31] Er-râd, 15
[32] Er-râd, 18
[33] Er-râd, 19
[34] Er-râd, 20
[35] En-Nisa, 18
[36] En-Nisa, 159
[37] En-Nisa, 78
[38] El-Enbîya, 35
[39] El-Cuma, 8
[40] Eî-Cuma, 9
[41] Mülk, 2
[42] El-Hakka, 8
[43] El-Hâkka, 18-19-20-21 -22-23-24-25-26-27-28-29-30-31-32-34
[44] El-Hâkka, 35
[45] El-Hâkka, 38-39
[46] El-Hâkka-52
[47] 4, 18
[48] Müstederk; 4/578, Zehebi
[49] El-Enbîya, 97
[50] Ez-Zümer, 42
[51] Hılye; 1/207
[52] El-Bakara, 37
[53] El-Bakara, 160
[54] Et-Tevbe, 52
[55] Et-Tevbe, 128
[56] El-Kehf, 45
[57] El-Hadîd-20
[58] El-Hadîd-21
[59] Er-Ra'd-18
[60] İbn-i Ebi Hatİm; Tefsir-i Kesir; 4/70
[61] İbn-ı Kesir; 4/70, Ebû Nuaym.
[62] İbrahim; 36
[63] Maide, 118
[64] -İ Vehb; Tefsir-Ü İbn-i Kesir 2/540
[65] Yunus-7
[66] Ebu Davud ve İbn Mace'nîn.
[67] Bakara-212
[68] Kehf: 82
[69] Tegabun, 16
[70] İbn-Ü Neccar; Kenz; 8/22;
[71] İbn-ü Ebiddünya, Kitabul Hazır; İbnüAsâkİr; Kenz'ul-Ummal S/206
[72] İbn-Ü Sa'd; 3/62
[73] Kehf, 45-46
[74] Dincveri; Ibn-ü Asakir
[75] En-Nisa, 1591
[76] Al'i İmrân, 14
[77] Al'i İmrân, 22
[78] İbn-ü Ebiddünya; İbn-ü Asâkir; Kenz; S/220, Müncehab; 6/326
[79] El-Câsiye 33-34-35-36-37
[80] İbn-Ü Sa'd; 4/110, Hilye; 1/261
[81] İbn-ü Ebİddünya; İbn-ü Asâkir; Kenz; 8/207, Ebû Bekir Es-Sûli Hayam Sahabe C; 5, S; 1876
[82] Ibn-ü Asâkir; Kcnz; 8/236
[83] Hılye; 1/234; S; 180, C; 5
[84] Hılyc; 1/236, S; 881, C;5
[85] El-Bakara, 166, 167, 168, 169
[86] Al-Î İmran, 19
[87] Rûm-30
[88] Er-Rûm-19
[89] Er-Rûm-20
[90] Er-Rûm-14
[91] Enam, 126
[92] Beyinne; -2-3
İslami Okul Okulların En Önemlisi