İbrahim Aleyhisselam - Peygamberler Tarihi - Allahadavettepmetodu - 5. Sayfa
İbrahim Aleyhisselâm'ın Babasıyla Konuşması (Münazarası):
İbrahim Aleyhisselâm'ın Babasından Uzaklaşması
İbrahim Aleyhisselâmın Kavmiyle Mücadelesi
İbrahim Aleyhisselâmın Kavmini Daveti
İbrahim'in Tağutu İle Asrımızın Tagutları Arasında Bir Karşılaştırma
İbrahim Aleyhisselam’ın Ateşe Atıkması
İbrahim Aleyhisselâm'ın Hicreti
1- Asrımızın Tağutları Zulüm Bakımından İbrahim Aleyhisselâm'ın Ta-Ğutlarından Daha Da İleridirler
2- İbrahim Aleyhisselâm Allah'tan Başka Kimseden Korkmazdı
3- Müslümanlar Tek Vücut Gibidirler
4- Çağın Put Ve İlahlarından İki Örnek
5- Müşriklerle Dostluk Yapmamak
6- İbrahim Aleyhisselâm'ın Gücü Ve Cesareti
7- İbrahim Aleyhisselâm'ın Hayatında Her Şey Allah'a Davetti
Bazı tarihçiler İbrahim Aleyhisselâm'm Şam'ın sulu ve ağaçlıklı bölgesinde doğduğunu söylerler. Berze denilen bu köy ( Cebelu Kâsiyon) Kâsi^on da-ğındadır.
Sahih olan ise İbn-i Kesifin İbn-i Asakir'den ve başka bir yolla da İkrime'detf rivayetidir. Buna göre İbrahim Aleyhisselam Keldaniler'in bölgesinde doğmuştur. Yani Babil topraklarını kasdetmektedir.
İbrahim Aleyhisselâm'm doğumu, babası yetmiş-beş yaşma ulaştıktan sonrü olmuştur. İbrahim'in Nahur ve Haran diye çocukları oldu. Lut da Haran'm çocuğudur. İbrahim ortanca olandır. Haran, Babil'de babası hayatta iken öldü.
İbrahim Aleyhisselâm'm babasının adının Âzer mi yoksa Târih mi olduğu konusunda tarihçiler ihtilaf etmişlerdir. Doğrusu ise; Cenab-ı Hakk'ın şu âyetine göre Âzer'dir.
"İbrahim, babası Âzer'e: Putları ilahlar mı ediniyorsun? Ben seni ve kavmini ap-açık bir sapıklıkta görüyorum, demişti."[1] Ve Allah Rasûlü'nün bu konudaki sözü de İbrahim Aleyhisselâm'm babasının Âzer olduğunu göstermektedir.
"Kıyamet günü İbrahim babası Azer'in yüzünde korku ve toz toprak olduğu halde karşılaşır......" böylece hadis devam ediyor.[2] İbn-i Cerîr et-Taberî diyor ki: Doğru olan isminin Âzer olmasıdır. Belki de onun iki ismi, iki unvanı vardı. Ya da biri lakab, diğeri de isim idi.
İbn-i Kesir de şöyle diyor:
Taberi'nin bu dediği ihtimal dahilindedir. En iyisini Allah bilir.
İbn-i Cerir et-Taberi diyor ki: "Ehl-i ilimden Selefin geneli, İbrahim Aley-hisselam'ın doğumunun Nemrud bin Kevş zamanında olduğunu söylerler."
Nemrud bin Kenan bin Kevş diktatör ve zalim bir yöneticiydi. O'nun tebaası cehalet ve sapıklığın karanlıklarında idiler. Yine onlar sağır taşlara ve kör putlara taparlardı.
Nemrud kendisini kavmine hükümdar tayin etti, arkasından da nefsini onlar için ilah olarak kararlaştırdı, insanları kendine ibadete çağırdı. Onlar da hemen Nemrud'a itaat ettiler. Çünkü konuşan putlar, ölmüş putlardan daha faziletlidir. Diğer bir açıdan; Babil'in tağutu fayda ve zarar veriyor. Fakiri zengin edebiliyor. Azizi zelil kılabiliyordu. Çünkü dünya sakinlerinin rızıklarının mühim bir kısmına hükmediciydi. İbn-i Abbas ve diğerlerinden gelen rivayete göre:
"Yeryüzünün tamamına sahip olan melikler dört tanedir. Nemrud, Süleyman bin Davud Aley-hisselâm, Zülkarneyn Aleyhisselâm ve Bağt Nasr'dır. İki mü'min iki kafir."
İşte bu fesat beldede Halilü'r Rahman İbrahim Aleyhisselâm doğdu.
İbn-i Kesir şöyle diyor:
"İbrahim Halil, hanımı ve kardeşinin oğlu Lut'tan başka yeryüzünde kim varsa hepsi de kafir idi.
Babası Âzer İbrahim Aleyhisselâm'm en şiddetli düşmanıydı. Akrabaları, arkadaşları ve kardeşleri de Onun azılı düşmanlarıydı. Bu demek oluyor ki, İbrahim Aleyhisselâm, ailesi ve yakınları arasında da garipti, yalnızdı.
İbrahim Aleyhisselâm genç delikanlı olduğunda "Sâre" adında bir kadınla evlendi. Sâre kısırdı, çocuk doğuramazdı.
Süheyli'nin de anlattığı gibi bazıları Sâre'nin İbrahim Aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'm kızı, Lut Aleyhisselâm'ın kız kardeşi olduğunu zannederler. Bunu söyleyenler tamamen yersiz ve ilimsiz bir şey söylemişlerdir.
Bazıları da, o zamanda kardeş kızıyla evlenmenin meşru olduğunu iddia ederler ki, bu konuda onların hiçbir delili yoktur. Yahudi ve Rabbanilerden naklolunduğu gibi, o zamanda bunun meşru olduğunu farzetsek bile, Peygamberler almazlar. En iyisini Allah bilir.
İbrahim Aleyhisselam daha genç yaşından itibaren görüşünün doğruluğu ve derin fikriyle bilinirdi. Allah birdir ve tektir. Mülkte O'nun eşi ve ortağı yoktur. Cenab-ı Hak, İbrahim Aleyhisselâm'ın kalbine, kavminin tapmış olduğu putlardan nefret etmeyi koydu. Çünkü o putlar onlara ne bir fayda sağlıyordu, ne de onlardan herhangi bir zararı gi-derebiliyordu... Allahu Teâla'nm ne zaman İbrahim Aleyhisselâm'ı Risaletle gönderdiğini ve bunun kaçıncı sene olduğunu bilemiyoruz.
Bu konuda, Kur'an-ı Kerim'de umumi işaretler gelmiştir.
Bunlardan bazıları:
"Şüphesiz ki Biz daha önce İbrahim'e hakkı bulma kabiliyeti verdik. Biz O'nun Peygamberliği yüklenebileceğini biliyorduk."[3]
Yani Cenab-ı Hak O'ndaki kâmil aklı, üstün zekayı, delil getirmedeki gücü, hak ile batılın arasını ayırmadaki üstünlüğü biliyordu.
Ve Allahu Teâla'nm şu kavli:
"Rabb'in, İbrahim'i bazı emirler ile imtihan edip o da bunları tamamlayınca, Allah: "Ben seni insanlar üzerine imam (rehber) yapacağım" dedi. İbrahim de: "Ya Rabbi! Zürriyetimden de imamlar yap" dedi. Allah, "benim ahdime zalimler nail olamazlar" buyurdu."[4]
Cenab-ı Hak, İbrahim Aleyhisselâm'ı imtihan ettiği kelimelerin neler olduğunu bizlere açıklamadı. Onların birtakım emirler olduğunu ve İbrahim Aleyhisselâm'ın da onları noksansız tamamladığını bilmemiz bize kafidir....
Başka bir ayette de Allah, İbrahim Aleyhisselâm'ı vefakarlıkla vasıflandırmış ve hatta vefayı İbrahim Aleyhisselâm'ın ahlakından bir cüz olarak kılmıştır.
Şöyle buyuruyor:
"Ve İbrahim ki ahdine vefalıdır."[5]
Cenab-ı Hakk'm "Muhakkak ki, ben seni insanlar üzerine imam (rehber) yapacağım, dedi" ayetinin tefsirine gelince: Bu konuda Şeyh Muhammed Ahmed El-Adevî şöyle diyor:
"Bu imametin yüzde yüz Cenab-ı Hakk'm ihsa-nıyla olduğunu ve O'nun seçmesi, kelimeleri tamamlaması sebebiyle olmadığını bize göstermek için, Allah, "Fegâle inni Câilüke" demedi; "Gâle inni Câilüke" dedi. Çünkü buradaki imamet Peygamberlikten ibarettir. Peygamberlik ise, çalışanın gayretiyle elde edilmez. Bu ayetten murad, İbrahim Aleyhisselam'm bu yüce makama layık olduğudur ki, o makam da insanlara imamlıktır. Şüphesiz Al-lahu Teâla Risalet'ini ehil olan kimseye vermiştir."[6]
İbrahim Aleyhisselam'm siyretinden, O Babil'de iken kendisinin Peygamberlikle görevlendirildiğini, O'nun da Allah'ın emrettiği şeyi en güzeliyle yerine getirdiğini, belalara, eziyetlere karşı sabrettiğini, tehdit ve korkutmaları dağlardan daha yüce bir azimetle karşıladığını, kavminin, davetinden yüz çevirdiğine tamamen kanaat getirince, Cenab-ı Hakk'ın geniş yeryüzünde hicret edip, ayağının her bastığı yere iman tohumunu ektiğini bilmemiz bizler için yeterlidir.
Netice olarak İbrahim Aleyhisselâm, sabrı ve azmi sebebiyle Enbiyaların babası olmaya müstehak olmuştur. Muttakiler için imam ve muvahhidler için bir örnek olmaya layık olmuştur.
İbrahim Aleyhisselam'm Peygamberlik döneminin önemine nazaran onun kıssası Kur'an-ı Kerim'de yirmi beş sûre ve altmış üç ayette zikredilmiştir. Yine O'nun siyreti kardeşinin oğlu Lut Aleyhisselam'm siyreti ve oğlu İsmail ve İshak Aley-himasselam'm hayatlarıyla da irtibatlanmıştır. Hatta O'nun siyreti kendisinden sonra gelen bütün Peygamberlerin siyretiyle ilgilidir. Çünkü Peygamberler O'nun neslinden ve zürriyetindendirler. Ve Mişk-ül Hitam ise; Âdem'in en büyük oğlu Mu-hammed'dir. Salat ve selamın en üstünü onun üzerine olsun.[7]
İbrahim Aleyhisselâm'ın Babasıyla Konuşması (Münazarası):
Âzer putlara tapardı. Hatta putları taştan yontarak yapar ve satardı. İşlerin en şerlisi, bir insanın batıl bir akideye inanmasıdır.
Sonra bu gaye edinilip bütün çalışmalar onun üzerine yoğunlaşır ve rızık kapısı haline gelirse çok daha şerlidir.
Davet edilenlerin ilki, İbrahim Aleyhisselâm'm babası olacağı açıktır. Çünkü insanların O'na en yakını babasıdır. Ve hidayete de en evlâ olanı da yine odur. Allahu Teala Muhammed Aleyhisselam'a aşiretinden ve akrabalardan başlamasını emretmiştir. Allah Nebilerinin hepsinin de davetteki metodu böyledir.
İbrahim Aleyhisselâm'm babasını davetinden sö-zeden pek çok ayet nazil olmuştur. Bunlardan bazıları:
"İbrahim babası Âzer'e: Putlara mı ibadet ediyorsun? Ben seni ve kavmini ap-açık bir sapıklıkta görüyorum, demişti."[8]
Şüphesiz ki Biz daha önce İbrahim'e hakkı bulma kabiliyeti verdik. Biz O'nun Peygamberliği yüklenebileceğini biliyorduk. O bir zaman babasına ve kavmine: "Tapıp durduğunuz bu heykeller de nedir?"demişti."[9]
Ve Cenab-ı Hakk'ın şu kavli:
"Onlara İbrahim'in haberini de oku. Hani O babasına ve kavmine, neye tapıyorsunuz, demişti."[10]
Meryem Sûresinde nazil olan ayetler, İbrahim Aleyhisselâm ile babası arasında cereyan eden münazarayı çok açık bir şekilde bildirmektedir.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Kitab'da İbrahim'i de zikret. O, sıdkı bütün bir Peygamberdir. Bir vakit babasına: "Ey babam! Niçin işitmez, görmez ve senden bir belayı uzaklaştırmaya gücü yetmez şeylere tapıyorsun? Ey babam! Bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir. O halde bana uy ki, seni doğru yola hidayet edeyim. Ey babam! Şey-tan'a tapma. Çünkü Şeytan Rahman'a asi olmuştur. Ey babam! Korkarım ki, Rahman tarafından sana bir azab gelir de, Şeytan'a dost olmuş olursun" dediğinde, Babası: "Ey İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Andolsun ki, eğer bundan vazgeçmezsen seni taşa tutarım. Uzun bir müddet yanımdan defolup git" dedi. İbrahim de: "Allah'ın selameti senin üzerine olsun. Senin için Rabb'imden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o bana duamın kabulünü vaadetmiştir. Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan ayrılıyorum (uzaklaşıyorum). Ve Rabb'ime dua ediyorum. Umulur ki, O'na bu dua sebebiyle asi olmam" dedi."[11]
"Kitab'da İbrahim'i de zikret. O sıdkı bütün bir Peygamberdir."
Allahu Teala Nebisi Muhammed Aleyhisselam'a İbrahim Halilü'r-Rahman'ı hatırlamasını emrediyor. O, doğruluğunun çok fazla olmasından dolayı Allahu Teala O'nu "Sıddık Nebi" olarak isimlendirdi. O'nu doğrulukla vasıflandırdı ve bunu Nübüvvetten önce zikretti.
Muhakkak, İbrahim Aleyhisselâm, Nübüvvetten önce de kavmi arasında sadık idi. Tıpkı Risaleti tebliğinde, Allah'a teslimiyetinde ve Rabb'inin emirlerine boyun bükmesinde de sadık olduğu gibi.
— "Ey babam dediğinde."
İbrahim Halilü'r-Rahman babasıyla yaptığı konuşmasına "Ey babam" sözüyle başladı. Bu, bağların en kuvvetlisi ve en sağlamıdır.
Şeyh Muhammed Ahmed El Adevi diyor ki:
"...Diğer taraftan İbrahim bu çekici üslupla babasının hiddetini kırmaya gayret ediyor. Ta ki Allah'ın Risaletini ona tebliğ edebilsin ve delilini ona tam olarak gösterebilsin. Ve İbrahim Aleyhisselâm gayet sakin ve öfkesiz bir haldedir. Bu şefkat ve merhameti gerektiren üslupla nida ettikten sonra edeple ona şöyle dedi:
"Ey babam! Niçin işitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere tapıyorsun?"
"Ey babam! Sen ona nida ettiğinde, seni duymayan bir ilaha nasıl ibadet ediyorsun? Sen ona yaklaştığında veya ondan uzaklaştığında seni görmez. Sana hiçbir fayda getiremez veya hoş olmayan herhangi bir şeyi senden defedenıez...." İşte bu manzara, bir çok manzaralardan biridir ki, İbrahim Aleyhisselâm bu manzara esnasında onun tapmakta olduğu putların acziyetihi açıklıyor, babasını düşünceye ve akıl nimetinden istifadeye davet ediyor.
— "Ey babam! Bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir. O halde bana uy ki, seni doğru yola hidayet edeyim."
İbrahim babasıyla konuşmada mücadelesine, çok ilmi oluşundan, delilinin kuvvetliliğinden ve zekasının üstünlüğünden başlamadı. Yine babasını da cahillikle vasıflandırmadı. Eğer öyle ve böyle de deseydi doğru idi. Ancak O babasına sadece şöyle dedi ve o babası nezdinde de emin ve sadıktır: "Ey babam! Allah kendi fazlından bir üstünlük verdi ve özel kıldı. Bu yeni emri dinle ve Hakk'ın davetine icabet et ki, her iki cihanda da kurtuluşa erenlerden olasın. Ey babam, şu içinde bulunduğun halde devam etmekten uzaklaş; yoksa Şeytan'a kul olursun. Rahman'ın ibadetiyle Şeytan'm ibadeti mu minin kalbinde asla birleşmez."
Ve İbrahim Aleyhisselâm babasıyla olan ko-uşmasmı "ey babam" sözüyle bitiriyor. Yani çok latif, ince bir nida ile başladı. Dünya ve Ahiret'te Allah'ın azabının onun üzerine gelmesinden korkuyor:
— "Dedi ki: Ey İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni taşa tutarım. Uzun bir müddet yanımdan defolup git." Azer, oğlunun, kavminin ilahlarından yüz çevirmesini reddediyor. İbrahim Aleyhisselâm'la olan konuşmasında O'na ey oğlum diye hitab etmedi. Sadece O'na ismiyle "İbrahim" diye seslendi. Sonra O'nu tehdit etmeye başladı.
"Ey İbrahim, eğer sapıklığından vazgeçmezsen ve bâtılından geri dönmezsen, mutlaka seni taşlarım. Şu anda senin üzerine düşen görev, evimden çıkman ve oturduğum yerlerden uzaklaşmandır."
"Dedi ki: Allah'ın selameti üzerine olsun. Senin için Rabb'imden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana duamın kabulünü vaadetmiştir."
"Selamun aleyke." Cumhura göre İbrahim Aley-hisselâm'ın selamından maksat, esenlik ve bereket selamı değil, ayrılmalardan gelen selamlaşma, sağ-lıklamadır. Taberi diyor ki: "Selamın manası, benden sana eminlik demektir."
Tenkit ehli dirayetli âlimler de; "yumuşak huylu İbrahim Aleyhisselâm Sefih'e (Sefih, akıl edemeyen babası) hitab etti" demektedir.
Bazıları da: "İbrahim'in selamının, ayrılma selamlaşması olduğunu" söylemişlerdir.[12]
Şu ayette geçen selam bu çeşittendir :
"...Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Selam sizin üzerinize olsun. (Bizden emin olabilirsiniz, size sövmeyiz.) Biz cahillerle münakaşayı istemeyiz."[13]
Ve Cenab-ı Hakk'ın, Rahman'ın kullarını vasıflandıran şu âyeti de yine bu çeşit bir selamlamadandır.
"....Kendilerine cahiller laf attıklarında, "selam" (sizinle muhatab olmayız) derler."[14]
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"Eğer onlar (anne ve baba) senin bilmediğin bir şeyle bana şirk koşmana seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dünyada onlarla iyi geçin..."[15]
— "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzaklaşıyorum. Ve Rabb'ime dua ediyorum. Umulur ki, O'na bu dua sebebiyle asi olmam, dedi."
ibrahim Aleyhisselam kavminin ve babasının Allah'tan başka çağırdıkları putlardan ve heykellerden uzaklaştığı gibi, babasından ve kavminden de uzaklaştı. İbrahim Aleyhisselam onların kavmî mutluluklarına ortak olmuyor, bayramlarında toplantılarında hiç bir sevinç duymuyordu. Onların ilahlarını sadece tenkit ve yaralamaktan başka bir şekilde zikretmiyordu. Bununla beraber babasına karşı gayet iyi ve nazik davranıyordu ve onun hidayete ermesine oldukça hırslıydı. Bu konuda Cenabı Hakk'm "Selamun aleyküm" sözüyle, ayrılma selamının kastedilip, tahiyyet (rahmet ve bereket) selamının kastedilmeyişine bir delil vardır.
ibrahim Aleyhisselam kavminden ve kavminin içinde bulunduğu şirk ve sapıklıktan yüz çevirdiğinde, Allah, dostuna nasıl bir ikramda bulunduğunu da başka bir ayette beyan ediyor:
"Ne zaman ki ibrahim onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldı, biz O'na İshak ve Yakub'u ihsan ettik. Her birini de Peygamber yapık. Onlara rahmetimizden ihsan eyledik. Onlara yüksek bir sadakat dili (şan, şöhret) de verdik."
ibrahim Aleyhisselâm'ın babasıyla olan konuşmasında (münazarasında) pek çok ibretler vardır. En önemlileri şunlardır:
1- Pek çok davetçi -kitaplarında ve derslerinde-davetten daha çok kendi nefislerinden bahsediyorlar. Başkalarıyla yaptıkları münazaralarda onlara karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlar ve onlara problemlerini arzetme fırsatını vermiyorlar. En basit sebeplerden dolayı kendi kendilerine kızıp sinirleniyorlar. Kalplerini hemen kin kaplamaktadır. Dolayısıyla bunlara ve diğerlerine düşen görev: Sa-dakatta, edebde, tevazuda, ihlasta ve başkalarına hürmette ibrahim Aleyhisselam'ı örnek edinmeli, kendi nefsî çıkarlarını bir kenara itip bütün gayesini Allah rızasına matuf kılmalıdır.
2- Azer'in kalbi tıpkı taşın en serti gibi idi. Hatta sert taş o kalpten daha yumuşaktır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"...Muhakkak ki, bazı taşlar vardır ki, onlardan nehirler çıkar. Bazıları da vardır ki, yarılıp içinden sular akar ve Allah korkusundan dağlardan yuvarlanıp düşerler. Allah işlediğinizden gafil değildir."[16]
Âzer inandığı ve itikad ettiği şeyde çok ciddi idi. Putlar ve heykeller kendisine ciğerparesinden (oğlu İbrahim'den) daha sevimliydi. O putlar kendisine insanların en yakınıydı. İbrahim Aleyhisselam da inandığı ve itikad ettiği şeyde çok ciddi idi. Ne zaman ki babası şirkinde ısrar etti, İbrahim Aleyhisselam ondan yüz çevirip terketti. İbrahim Aleyhisselam merhamet ve yumuşak huyla bezenmesine rağmen, babası ona düşmanlık ve buğzetti.
Ve üzücü olanlardan biri de, pek çok davetçinin kendi menfaatlarını dava ile karıştırmalarıdır. İslam'a ve Müslümanlara olan düşmanlıklarına rağmen idarecilere karşı sevgi gösterilerinde bulunuyor ve onlara sevimli olmaya çalışıyorlar.
Cenab-ı Hakk'ın Kitab'mda:
"Allah'a ve Ahiret gününe iman eden bir kavmi; babaları, oğulları, kardeşleri veya soysopları olsalar bile, Allah ve Rasûlü'ne muhalefet edenlerle dostluk eder bulamazsın..."[17] diye buyuran âyetini okudukları halde, babalarından, kardeşlerinden ve akrabalarından müşrik ve münafıklara karşı sevgi gösterirler, onlara hoş görünmeye çalışırlar.
Davaya gönül veren dâvetçiler İbrahim Aley-hisselâm'ı, Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'i ve Allah'ın diğer Nebilerini örnek alanlardan olmadıkları müddetçe, davet asla başarıya ulaşmaz.
Salât ve selamın en üstünü o Peygamberlerin üzerine olsun.[18]
İbrahim Aleyhisselâm'ın Babasından Uzaklaşması
Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Gerçekten İbrahim'de ve O'nunla beraber olanlarda sizin için güzel bir numune (örnek) vardır. Hani onlar kavimlerine: Biz, sizden ve Allah'tan başka taptığınız şeylerden beriyiz (uzağız). Sizi reddettik. Siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar daima bizimle sizin aranızda düşmanlık ve buğz vardır, demişlerdi. Ancak İbrahim'in babasına: Senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat, Allah'ın azabına karşı seni kurtarmaya gücüm yetmez, demesi hariç. (Ey mü'minler) şöyle deyin: Ey Rabbimiz! Sana tevekkül ettik, sana tevbe edip yöneldik ve nihayet dönüş sanadır."[19]
Sebeb-i Nüzul (Yani bu ayet-i kerimenin inmesine sebep olan olay):
Rasûlullah Aleyhisselam Mekke'yi fethetmeye azmettiğinde, düşüncesini Sahabelerinden bir cemaata açtı. Hatib de onlardan birisi idi. Hatib Mekke ehline bir mektup yazmak istedi ve yazdı. Pey-gamber'in onlara karşı savaş azminde olduğunu bildirmek ve müşrikler nezdinde bir himaye edinmek gayesiyle bu mektubu müşrik bir kadınla gönderdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü Aleyhisselam Ali'yi, Zübeyir ve Mikdad'ı gönderdi. Onlar da kadını Ravzaî-Hâh denilen yerde yakaladılar ve mektubu ondan aldılar. Eğer Hatib Bedir ehlinden olmasaydı, Allah Rasûlü, O'nun yaptığından hıyanet kas-detmediğini bilmeseydi ve eğer Hatib kafir ve mür-ted olsaydı, mutlaka Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi Vesellem O'nun boynunun vurulmasını emrederdi."[20]
Birincisi: Onlardan (Allah'a şirk koşanlardan) ve Allah'tan başka ibadet ettiklerinden berî olmak (yüz çevirmek).
ikincisi: Onları reddetmek.
Üçüncüsü: Onlar tek olan Allah'a inanmcaya kndar düşmanlık ve buğzu başlatıp sürdürmek, bunu ebedi olarak açıkça ve üst seviyede söyleyerek ilan edip açıklamak. İşte bu, kendileriyle kavimleri arasındaki ilişkiyi kesmede en ileri bir derecedir.
Buna ilaveten, ebedi bir düşmanlık ve buğzun başlamasmdaki yegane sebep, küfrün ta kendisidir. Eğer onlar bir tek olan Allah'a inansalar, bunların tamamı aralarında son bulur.[21]
İbrahim Aleyhisselâm'm babası için istiğfar etmesine gelince, o daha babasını davetteki ilk dö-nemindeydi. İbrahim Aleyhisselâm babasının şirk üzere ısrar etmesini beklemiyordu. Ve zaten sadece onun için hidayet temenni ediyordu. Cenab-ı Hak: "İbrahim'in babası için istiğfarı, ona söylediği bir va-adden dolayı idi. Babasının Allah'ın düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. İbrahim cidden çok niyaz eden ve çok halim selim bir insandı"[22] buyurmaktadır.
İbrahim Aleyhisselâm babasından berî oldu, yüz çevirdi. Tıpkı Nuh Aleyhisselâm'm hanımından ve oğlundan berî olduğu ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'in en yakın müşrik akrabalarından yüz çevirip berî olduğu gibi. Üstad Seyyid Kutub bu ayet-i kerimelerin tefsirinde şöyle diyor: "Müslüman, İbrahim Aleyhisselâm'm kıssasına bakarken O'nun asil bir nesebi olduğunu, uzun bir geçmişinin bulunduğunu ve hayatının zaman boyunca uzanıp gelen güzel bir örnek olduğunu görür. Sadece İbrahim Aleyhisselâm'm inancı konusunda değil; bilakis karşılaştığı tecrübelerinde de bunu görür. Neticede müslüman, O'nun büyük bir tecrübe birikimi olduğu şuuruna varır ki, bu birikim kendi şahsi tecrübe birikiminden ve içinde yaşadığı neslin tecrübelerinden daha da büyüktür. Bu taife Allah'ın dinine inanarak zaman boyunca uzanıp gelirken O'nun koruyuculuğunda ve himayesindedir. Bazen olur ki müslüman yaşamakta olduğu olayın aynısı daha öncede geçmiştir. Bazen de bu taifenin tecrübesi öyle bir kararda son bulur ki, o kararın aynısını ve bu tecrübeyi bugün herhangi bir müslüman da elde etmiştir. Çünkü yeni veya ilk defa ortaya çıkan birşey değildir. Ve müminlere meşakkat
veren bir külfet de değildir..... Sonra müslümanm
uzun ve geniş bir ümmeti vardır ki kendisiyle inancının düşmanları arasında irtibatlar yeşermeye başladığında, o, bu ümmetle birlikte akidede buluşur ve o akideye döner. Çünkü müslüman, bu yüce, geniş, derin, köklü, pek çok dalları olan tam ve mükemmel gölgeli ağacın bir dalıdır. Öyle bir ağaç ki ilk müs-Iumanlar bu ağacı dikti.... İbrahim de (Aleyhisselâm)....."[23]
İşte iman, muttakilerin imamı olan İbrahim Aley-hisselâm ile, şekli en çirkin bir hale döndürülmüş olarak helak olanlardan babası Azer'in arasını, işte böyle ayırdı.
Ebu Hureyre'den, radıyallahü anh, gelen bir rivayete göre Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü İbrahim babası Azer ile, yüzünde korku ve toz toprak olduğu halde karşılaşır. Ve İbrahim ona der ki: Ben sana, bana asi olma demedim mi? Babası da O'na der ki: Bugün sana isyan etmeyeceğim. İbrahim de der ki: Ey Rabbim, muhakkak, insanların haşrolunduğu günde beni rezil etmeyeceğini bana vaad ettin. Peki, uzaklaştırılmış (rahmetten kovulmuş) babamın rezilliğinden daha büyük rezillik mi var? Bunun üzerine Cenab-ı Hak da buyurur ki:
"Ben Cennet-i kafirlere haram ettim." Sonra İbrahim'e denilecek ki: Ey İbrahim, ayaklarının dibinde ne var? O da bakar ki kesilmiş, pisliklere bulaşmış bir hayvan. Derken o hayvan sırt kısmından tutulup Cehenneme atılır."[24] Hafız İbn-i Hacer diyor ki: "İbrahim bin Tah-man'ın rivayetinde ise; Cenab-ı Hak İbrahim'in babasım İbrahim'den alır ve O'na; "ey İbrahim baban nerede?" diye sorar. O da: "Sen onu benden aldın" der. Cenabı Hak da "aşağıya bak" der. O da bakar ki bir kurt, leş kokulu ağzıyla toprağı karıştırıyor, pis salyaları etrafa dağılıyor."
Ve Eyyub'un rivayetinde ise; "Cenab-ı Hak İbrahim'in babasını ayı şekline koyar. İbrahim de o leşin pis kokusundan nefret ettiğinden parmaklarıyla ayının burnundan tutar. O anda Cenab-ı Hakk O'na, "ey kulum, o senin babandır" der. İbrahim de "senin izzetine yemin olsun ki bu benim babam değildir, der."
Said'in rivayet ettiği hadiste de: "Cenab-ı Hak onun şeklini çok kötü bir surete çevirir ve kokusu ise iki tane sırtlan suretinde etrafa yayılır. İbn-i Münzir de bu son veçhe şunu ilave eder: İbrahim babasını bu şekilde gördüğünde ondan yüz çevirir ve der ki, sen benim babam değilsin."
Hafız ibn-i Hacer devamla der ki: "Deniliyor ki, babasının suretinin böyle değiştirilmesindeki hikmet; İbrahim'in kendisi dahi ondan nefret etmesi ve kendi suretinde Cehennem'de kalıp bundan İbrahim'de bir üzüntü bırakmaması içindir."[25]
— İbrahim ki, Halilür Rahman olduğu halde, Kıyamet gününde babasına hiçbir fayda sağlayamı-yorsa, onu ebedi olarak Cehennem ateşinde yanmaktan kurtaramıyorsa!.... Cenab-ı Hak İbrahim'in lisanı üzere şöyle buyuruyor:
"Ben senin için Allah'tan hiçbir şeye malik değilim" Ve Rasûllerin ve Nebilerin sonuncusu (salat ve selamların en üstünü O'nun üzerine olsun), Kıyamet günü anne ve babasına hiçbir fayda sağ-layamıyorsa!... Hatta Rabb'i O'na sitem etti. Çünkü amcası Ebu Talib için istiğfar etmişti. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Ne Peygambere ne de mü'minlere akrabaları bile olsa, onların Cehennem ehli oldukları muhakkak meydana çıktıktan sonra müşrikler için istiğfar etmeleri doğru ve caiz değildir."[26]
Peki bazı insanlara ne oluyor ki, evliyaların ve sa-lihlerin kabirlerini ziyaret için özel olarak seyahatlar yapıyorlar, o kabirlerin etrafında tavaf ediyor, o kabirler için kurban kesiyor ve Allah'tan başka hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği şeyleri ölülerden istiyorlar. Kabirlere tapanlar, duanın da bir ibadet olduğunu ve sadece Allah'a yapılacağını unutuyorlar. Allah'ın Nebileri ve evliyaları ise hiç kimseden herhangi bir zararı gidermeye malik değillerdir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"De ki: Allah'tan başka ilah olduklarını zannettiğinizi çağırın. Onlar, sizden bir zararı gidermeye ve değiştirmeye güç yetiremezler. Gerçek şu ki, onların o taptıkları da flabb'lerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile garlar. O'nun rahmetini umarlar, O'nun azabında» korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur."[27]
Şunu söylemek de çok yeri^ °lacaktır- Muhakkak Kureyş müşrikleri All*h'a inanıyorlar ve putların kendilerini Allah'a yanaştırdıklarına inanıyorlardı. Cenab-ı Hak şöyle bt>yuruvor: "-O'ndan başka mabud edinenler; "biz tanlara ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" derler."[28]
Muhakkak ki Allah'ın indindindeki mes'uliyet tektir ve her nefis kazancına göre j-ehindir. Ahiret'teki kurtuluş mihveri ise; Peygambef Aleyhisselam'ın getirdiği üzere sahih bir iman ve imanın gereği salih amel iledir. Yoksa şahıslara, evliya ve Enbiyalara ibadette değildir. Şefaat ise, ancak Cenab-ı Hakk'ın izniyle olur.
Müşrikler küfürleri üzere öltfrlerse' Allah onlan bağışlamaz ve hiçbir şefaatçinin §efaatı da asla fayda vermez.[29]
İbrahim Aleyhisselâmın Kavmiyle Mücadelesi
Taklidin Zorluğu
İbrahim Aleyhisselâm'm kavmini davette karşılaştığı en önemli sorun; ata ve ecdadın akidelerine karşı çok şiddetli taassup idi. Yenilik ve değişimin olamayajcağma olan ısrardı. Bundan dolayı İbrahim Aleyhisselâm babası Âzer'i iknaya çalıştığında ve onun için anlaşılır deliller ve dimağa işleyen olgun kanıtlar ileri sürdüğünde, müşrik baba aklını dondurur, işletmezdi. Oğlunun ata ve ecdadın inançlarına muhalefetini asla kabul etmez, O'nu reddederdi.
"Ey ibrahim, benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen mutlaka seni taşa tutarım ve benden tamamen uzaklaş!"
İbrahim Aleyhisselâm'm kavminin Peygamberlerine cevabı, babasının cevabından farklı değildir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Onlara İbrahim'in haberini de oku. Hani o babasına ve kavmine: "Neye tapıyorsunuz?" dediğinde. Onlar da: "Putlara tapıyoruz. Onlara devamlı ibadet ediyoruz" dediler. İbrahim: "Yakardığmız zaman
(dua ettiğinizde) onlar sizi işitiyorlar mı? Size bir fayda veya zararları oluyor mu?" dedi. Onlar: "Hayır, biz babalarımızı böyle yapar bulduk" dediler."[30] Ve Allah Teala buyuruyor:
"Şüphesiz ki, Biz bundan evvel İbrahim'e hakkı bulma kaabiliyeti verdik. Ve biz O'nun Peygamberliği yüklenebileceğini biliyorduk. O zaman babasına ve kavmine, "sizin taptığınız bu heykeller nedir?" dediğinde onlar: "Babalarımızı bunlara ibadet eder bulduk" dediler. İbrahim: "Muhakkak ki, siz ve babalarınız açık bir sapıklık içerisindesiniz" dedi."[31]
Bu, bütün Allah Rasûllerinin düşmanlarının yolu idi. Ve insanları hak'dan alıkoymaktaki metodları idi.
El-Meleu (kavmin ileri gelenleri) kendilerinin, ata ve ecdadın akideleri için meşru vekiller olduklarını iddia ediyorlardı. Ve bu akide adına insanlara zulmediyor, yeryüzünü fesada veriyor ve insanları ve bitkileri helak ediyorlardı.
İnsanların çoğunluğuna gelince, bunların tamamı bu hayata ülfet ettiler ve hayvanlar gibi, hatta onlardan da daha aşağı olarak alışkanlık peydah ettiler. Zamehşeri (Allah O'na rahmet etsin) diyor ki:
"Taklit ve delilsiz kabul edilmiş söz ne kötü bir şeydir. Şeytan'm mukallitleri yavaş yavaş farkına varmadan putlara tapmakta atalarını taklit ettirme sırasındaki hilesi ne büyüktür. Onlar o putlara yüzlerini gözlerini sürerler ve kendilerinin de doğru bir yol üzere olduklarına inanırlar. Mezheplerini desteklemede çok gayret eder ve sapıklıklarını müdafaa yolunda ehl-i hak ile mücadele ederler. Putlara ibadet edenlerin onlardan olması, ehl-i taklid'e utanç olarak yeter."[32]
Cehennem ehlinin mukallitlere cevaplarındaki sözleri bize kâfidir:
"Ve eğer işitseydik ve akleden olsaydık, Cehennem ehli içinde olmazdık, derler. İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Kahrolsun alev alev yanan o Cehennem ehli!"[33]
Ve Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Biz insanlardan ve cinlerden bir çoğunu Cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla idrak etmezler. Gözleri vardır, lakin onlarla görmezler. Kulakları vardır, ama onlarla işitmezler.
Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta onlardan da sapıktırlar. Onlar gafillerin ta kendileridir."[34]
Ve putların kulları mukallitler, ilahlarından bir kötülüğün gelip Halilü'r-Rahman'a isabet etmesinden korkuyorlardı. Bunda herhangi bir gariplik yoktur. Çünkü aklını kaçıranlar zannederler ki, o putlar fayda veya zarar veriyor.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"Kavmi O'nunla mücadeleye girişti. İbrahim: Benimle, Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, beni doğru yola (hidayete) iletmiştir. O'na şirk koştuklarınızdan korkmam. Rabb'imin istediği şeyden başkası olmaz. Rabb'im her şeyi ilmi ile kuşatmıştır. Öğüt almaz mısınız?"[35]
Bizler bugün İbrahim Aleyhisselam'm karşılaştıklarımla karşılaşmaktayız. Çünkü insanların çoğu, sadece liderlerinin sözünde düşünüyorlar. Hiç görüş bildirmeden ya da delile önem vermeden, onlar ne şekilde görüp düşünüyorlarsa, sadece onların görüşlerini benimsiyorlar... Sürekli olarak milyonlarca kıssayı onları anlatanlardan dinliyoruz: Falanca falancaya kalpten konuştu. Sonra ona uykusunda geldi ve şiddetli bir tokat vurdu. Hala o tokadın izi cisminde vardır. Hatta sen kabirlerin kullarından yemin talep etsen, yalan yere Allah adına yemin ederler; fakat ölmüş evliyalarının adına yalan yere yemin etmeye cesaret edemezler. O halde bu sorunu çözmek için İbrahim Aleyhisselam'm kavmiyle mücadelede zorlukları nasıl göğüslediğine bakalım[36].
İbrahim Aleyhisselâmın Kavmini Daveti
İbrahim Aleyhisselam kavmini ve ehlini davette tek bir yol seçip hep aynı üslûbu iltizam etmedi. Bazen babasıyla ve ev halkıyla fert fert münakaşa (mücadele) etti. Bazen de kavmi kendi bayramlarında toplanmış halde iken ve umumi toplantılarında iken onlarla mücadele etti. Bazen, katı inatçı, gaddar tağutları Nemrut'la mücadele etti. Bazen de âdet ve taklitlerden ünsiyet ettikleri her konuyu tekrar gözden geçirmelerini onlara görev tayin etmek için, bir çok konumda kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakırdı......
Geçen konularda İbrahim Aleyhisselâm'ın babasını davette, aralarında cereyan eden olaylardan, münazaralardan ve bir çok konumlardan uzun uzun, tafsilatlı olarak söz ettik. Gelecek sayfalarda ise, İbrahim Aleyhisselâm'ın kavmini davetinden bahsedeceğiz:
Halilü'r-Rahman, uzun seneler kavmini Allah'ın vahdaniyetine ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmamaya davete devam etti. Bu davet Allah'ın Kitab'mda bir çok ayet-i kerimede zikredilmiştir.
Bunlardan bazıları:
"Ve kavmi O'nunla mücadele etti. (İbrahim) dedi ki: Benimle Allah hakkında mı mücadele ediyorsunuz? Muhakkak ki Allah beni hidayete erdirdi. Ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin dilediği olur. Benim Rabb'im ilmen her şeyi kuşatmıştır. Siz hiç öğüt almaz mısınız?"
Ve Allah buyuruyor:
"Onlara İbrahim'in haberini oku. Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: Bu taptıklarınız nedir (neye ibadet ediyorsunuz)?"
Enbiya ve Şuara surelerindeki siyak, İbrahim Aleyhisselâm'ın kavmiyle onların ilahları konusunda münazarasından ve o ilahların Allah'tan başka ibadet olunan ilah olmaya salahiyetlerinin olmadığını beyan konusunda devam eder.
"Şüphesiz, İbrahim de Nuh'un yolundaydı. Hani bir zaman o, Rabb'ine, bir kalb-i selim ile gelmişti. Babasına ve kavmine şöyle demişti: "Nelere tapıyor sunuz? Sırf yalan uydurmak için Allah'tan başka ilahlar mı edinmek istiyorsunuz?"[37] Ve âyetlerin gölgesinde bir müddet yaşamak için İbrahim Aleyhisselam'ın kavmiyle münazarasından bahseden bir çok sûrelerin arasından, Enam süresindeki ayetlerden seçtik. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"İbrahim, babası Azer'e; "putları ilah mı ediniyorsun? Ben, seni ve kavmini ap-açık bir sapıklıkta görüyorum" demişti. Yakinen iman edenlerden olması için ibrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik. Onun üzerine gece olduğunda bir yıldız gördü. "Bu Rabbimdir" dedi. Yıldız batınca İbrahim: "Ben batanları sevmem" dedi. Ayın yükselmekte olduğunu görünce: "Bu Rabbimdir" dedi. Ay batınca İbrahim: "Eğer Rabbim hidayet etmezse ben dalalete düşen bir kavimden olurum" dedi. Güneşin doğmakta olduğunu gördüğü zaman: "İşte Rabbim budur, bu onlardan daha büyüktür" dedi. Güneş de batınca İbrahim: "Ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden beriyim (uzağım)..."[38]
Cenab-ı Hakkın İbrahim Aleyhisselâm'a vermiş olduğu hikmet ile, İbrahim Aleyhisselâm kavmiyle istidraç yoluyla münazara etmeye gücü yeterdi.[39]
Çünkü gece karanlıklarına büründükten sonra yıldızı gördüğünde onların mantığıyla konuşan ve onların sözlerine cevap vermek için onların sözlerini ortaya süren bir kişinin alaycı üslubuyla dedi ki, "Bu benim Rabbimdir." Bu yıldız kaybolunca da dedi ki, "Ben batanları sevmem." Sonra onlar ile birlikte yıldızdan aya yükseliyor. Ne zaman ki ay da batıyor, o zaman İbrahim, ayın ilah olmasının mümkün ola-mıyacağını onlara kuvvetli bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü bazen doğup başka bir zaman da batıyor.
Sonra onlarla birlikte güneşe yükseliyor. Güneş cismi de, görünüşte daha büyük, ışık, parlaklık ve güzellik bakımından daha üstün. Derken battıktan sonra onun da bir hizmet için kılınmış olduğu, belli bir göreve ve harekete tahsis edilmiş olduğu ve takdir edilmiş, yaratılmış, bir emir dairesinde görev yapmakta olduğu anlaşılıyor. O kavim seyrederken bütün bunlar (ay, yıldızlar ve güneş) kaybolduktan sonra, İbrahim Aleyhisselâm kavminin Allah'tan başka tapmakta oldukları, putların, heykellerin, yıldızların ve zalim tağutların hepsinden berî olduğunu ilan etti. Çünkü bunların hiçbiri en ufak bir fayda ve zarar veremezler. Sonra İbrahim başladı Cenab-ı Hakkın sıfatlarını onlara anlatmaya: O Allah ki, yedirir, içirir, şifa verir, öldürür ve insanları kabirlerinden çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz olarak diriltir.
İbrahim Aleyhisselâm'm kavminin önünde sadece zanları kaldı. Bu zan ise, İbrahim Aleyhisselâm onların ilahlarını tenkit etmeye ve onları yaralamaya devam ederse, İbrahim'e kötülük ve eziyet verecekleri zannıydı.... Halil-ür Rahman İbrahim bu sözleri iptal etti ve bu putlar kendi nefislerini müdafaa etmeye güçleri yetmezken, başkaları onlara zarar verdiğinde o zararı önlemeye güçleri yetmezken, peki nasıl bana zarar vereceklerini bekliyorsunuz, diye onlara meydan okudu. Gerçekte görülen ise; İbrahim Aleyhisselâm uzun seneler putlara hücum ettiği halde, peki onların İbrahim Aleyhisselâm'a verecekleri zarar nerede?!
Daha önce İbrahim Aleyhisselâm'm kavmi, bu yıldızların batmasını veya putların basitliğini düşünmeyi akıllarına sığdıramıyorlardı. Çünkü bu mesele onların nazarında asla münakaşa kabul etmeyen bir meseledir. Sonra onlar, liderlerinden ve atalarından daha anlayışlı ve çok daha mı akıllılar ki? İşte O Rahman'm dostu İbrahim, onların bu şekilde atalete uğramış akıllarını istidraç (yavaş yavaş) yoluyla ve üstün bir mantıkla harekete geçirmeye çalışıyor. Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:
"Bunlar, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derece derece yükseltiriz. Muhakkak Rabbin Hakim ve Alimdir.[40]
Bazı müfessirler diyorlar ki: İbrahim'in yıldızlardaki dersi, daha küçük'ken tünelvari evden çıktığı zamandı. Çünkü ayetler İbrahim Aleyhisselâm'ın Allah'a inanmadan önceki karşı karşıya olduğu kararsızlığını ortaya koymakta ve anlatmaktadır.
Bu müfessirler kendi görüşlerini kuvvetlendirme konusunda Cenab-ı Hakk'm bu kavlini delil olarak ileri sürmektedirler: "İbrahim: "Ya Rabbi! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster" dediğinde, Allah: "Yoksa iman etmiyor musun?" dedi. İbrahim: "Bilâkis iman ediyorum. Fakat kalbim mutmain olsun diye" dedi."[41]
Biz o müfessirlerin görüşlerini şu açılardan ten-kid ve reddederiz:
1- "İbrahim'in yıldızlardaki dersi, daha küçükken tünelvari evden çıktığı zamandı" sözünü İbn-i İshak, İsrailiyat haberlerine dayanarak zikretmiştir. İs-railiyat haberlerine ise hiçbir şekilde, özellikle de hakka muhalif konularda asla itibar olunmaz.[42]
2- Şeyh Muhammed Emin Şankıtî rahmetullahi aleyh şöyle diyor: Cenab-ı Hak: "O (İbrahim) müşriklerden değildi" diyerek pek çok ayet-i kerimede İbrahim Aleyhisselâm'dan şirki nefyetmiştir. (O'nun müşrik olmadığını bir çok ayette bildirmiştir.)
Maziyi (gemisi) nefyetme ise; geçmişin tamamını içine almaktadır. Böylece İbrahim Aleyhisselâm'ın hiçbir zaman şirke girmediği sabit olur.[43]
3- Kadı İyaz da şöyle diyor:
"İbrahim Aleyhisselâm, Allah'ın ölüleri diriltmesi konusunda şirke düşmedi. Fakat dirilmeyi mü-şahade etmekle kalbin mutmain olup, munazanın (tereddüt) terkini murad etmiştir. Netice olarak ölülerin diriltilmesinin vaki olmasıyla İbrahim için birinci ilim, diriltmenin keyfiyeti ve İbrahim'in onu müşahadesiyle de ikinci ilim hasıl oluştur."
Ebu Hureyre radıyallahu anh'den: Allah Rasûlü Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Biz şüphede İbrahim'den daha haklıyız." O şöyle demişti: "Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster." Allah da: "Yoksa inanmıyor musun?" dedi. İbrahim ise: "Evet, inanıyorum. Fakat kalbimin mutmain olması için."[44]
Kurtubi şüpheyi İbrahim'den nefyetme konusunda (İbrahim'in asla en ufak bir şüphesi olmadığını izah için) şöyle diyor:
"Allah'ın koruduğu, önceden O'na rüşdünü (Hakkı bulma kaabiliyeti) verdiği ve yakinen inananlardan olması için kendisine Melekut'unu gösterdiği bir Peygamber hakkında böyle bir vehme kapılma nasıl doğru olabilir.
Rasûlullah'ın hadisinin şerhi konusunda da Kurtubi şöyle diyor:
"Eğer İbrahim şüphe etseydi, biz şüphede O'ndan daha haklı olurduk. Oysa biz asla şüphe etmiyoruz. Öyle ise İbrahim şüphe etmemede daha evladır. Netice olarak hadis İbrahim'den şüpheyi nefyetmek içindir."[45]
İşlerin en garibi -gariplikler çoktur-, "imandan önce şüphe etmek mutlaka lazımdır" diye bazı seslerin ortalıkta dolaştığını işitmemizdir. İbrahim Aleyhisselâm'ın şüphe edenlerin ilki olduğunu ve Rasûlullah Aleyhisselâm'ın "Biz şüphede İbrahim'den daha haklıyız" dediğini duymamızdır.
İşin gerçeği ise; İbrahim Aleyhisselâm'ın asla şüphe etmediğidir. O öyle biriydi ki, kendisini ve evlatlarını putlardan uzaklaştırması için Allah'a dua etti. Hatta öyle biriydi ki, Rabb'ine kalb-i selimle geldi. Yani Allah'tan katiyyen hiçbir zaman en ufak bir şüphe etmedi.[46]
Nemrud İle Münazarası
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İbrahim ile Allah'ın kendisine mülk verdiği kimsenin (Nemrud) Rabb'i hakkında mücadelesini görmedin mi? İbrahim: Rabbim öyle biridir ki, diriltir ve öldürür, dediğinde, O: Ben de diriltir ve öldürürüm, dedi. İbrahim: Allah güneşi doğudan doğdurur, sen onu batıdan doğdur, dedi. Ve kafir şaşırıp kaldı. Allah zalim olan kavme hidayet etmez."[47]
—"Rabb'i hakkında İbrahim'le mücadele edeni görmedin mi?" Ayetin böyle gelmesi, bu mücadeleye, bu mücadeleyi yapanın gururuna ve aptallığına hayretten dolayıdır. İsmini dahi Cenab-ı Hak ayette zik-retmemiştir. Bu, ona önem vermemektendir. Çün-kü o, zikredilmeye layık değildir. Oysa İbrahim'le mücadele eden Nemrud'dur. Babil'in tağutudur ki, daha önce ondan bahsettik.
— "Allah'ın kendisine mülk verdiği":
Muhakkak ki bu çirkin konumu yüklenen o kişi var ya, işte o kişiye Allah mülk vermiştir. Ve o, Allah'a şükredip, O'na secde edeceği yerde O'na küf-retmiştir, kendisinin ilah olduğunu iddia etmiştir ve Allah'ı bırakıp da kendisine ibadet edilmesini halk-dan istemiştir... Onu böyle davranmaya sevkeden güç ve kuvveti ile büyüklenmesinin sebebi, aşırı gururlanmasının kaynağı kendisine verilen mülk idi.
— "İbrahim: Rabb'irn O'dur ki, diriltir ve öldürür."
Bu münazarada Nemrud'un İbrahim'e putları kırmasının sebebini sorduğu anlaşılıyor. Bunun üzerine İbrahim de: Onlar ibadet olunmaya layık değillerdir, çünkü onlar hiçbir fayda sağlayamaz ve hiçbir zararı gideremez. Noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce olan benim Rabbim ise, öyle bir Rab'dir ki, O'na ibadet olunması farzdır. Çünkü O diriltir ve öldürür. Bunda Nemrud'a karşı bir meydan okuma vardır.
"O (Nemrud), "ben de diriltir ve öldürürüm" dedi": Ben insanların efendisiyim. Kimi idama mahkum edersem, onu affetmekle onu diriltirim. Kimin de ölmesini dilersem onun öldürülmesini emretmekle de kendisini öldürürüm.... Bu onun aptallığına bir delildir. Çünkü İbrahim Aleyhisselam inşa'dan ve tekvinden (yoktan var etmekten ve yaratmadan) bahsediyor, olmuş bir şeyde sebeplere tutunmadan değil.
— "İbrahim: "Allah güneşi doğudan çıkartır, sen onu batıdan çıkar" dedi": İbrahim Nemrud'a sadece bizzat yaratma konusunda meydan okuduğu halde, neden mücadelesinde sözü diriltme ve öldürme manalarının etrafında serdediyor? Halbuki meydan okuma güneşte oldu ve insanda olmadı. Buna cevap: İkinci olay birincisini izah ediyor, deriz.
— "Ve kafir şaşırıp kaldı": Güneşi batıdan çıkarmak, Nemrud için imkansız bir şey. Nemrud kim, güneşi batıdan doğdurmak nerede? Ve bir sinek yaratmak Nemrud için çok çok uzak bir iştir. Nemrud kim, sineği yaratmak nerede? İbrahim'in delilinin kuvvetinden Nemrud'u şaşkınlık ve korku (dehşet) kapladı. Gururlu ve kibirli bir halde sustu. Çünkü hakka karşı rağbet edip teslim olmadı.
"Allah zalim olan kavmi hidayete erdirmez."
Netice olarak doğru yola hidayet edici olan Cenab-ı Hak'tır. Nemrud ve kavmi için zalimlerden ve kafirlerden olmalarına hükmetmiştir. Onların inatlarından ve fesatlarından dolayı kendilerine hidayet dilememiştir. İşte böylece Halilü'r-Rahman Nemrud'un delilini iptal etti (boşa çıkardı). Onun cehaletini bu şekilde ortaya koydu. Delil ile Onu dizginledi ve muzaffer olarak Nemrud'un meclisinden çıktı.[48]
İbrahim'in Tağutu İle Asrımızın Tagutları Arasında Bir Karşılaştırma
İbrahim'in tağutu dedi ki, "Ben de diriltir ve öldürürüm." Yani dilediğimi öldürürüm ve dilediğime de idamla hükmeder, sonra onu affederim. "Ben öyle biriyim ki gökleri, yeri, insanı, hayvanı ve nebatı ben yarattım" demedi.
Asrımızın tağutları ise; dilediklerini öldürüyorlar ve dilediklerini de idama mahkum edip sonra affediyorlar. Bütün bunların üstünde de kendi nefislerinden Allah'a ortaklar edinmişlerdir. Çünkü onlar kanunlar ve şeriatlar koymuşlardır. Ve bunların tamamının Allah'ın haklarından değil de kendi haklarından olduğunu iddia etmişlerdir. İbrahim Aleyhisselâm'm tağutu uzun seneler O'nun hakkında konuşmadı, sustu. İbrahim Aleyhisselâm bu müddet içerisinde devamlı kavminin ilahlarını kö-tülüyor ve Nemrud'un tuğyanını her tarafta konuşuyordu. Bundan dolayı tağut İbrahim Aley-hisselâm'la münazarayı kabul etti. Uzak ve yakından herkesin şahit olduğu münazara bitti, İbrahim Aleyhisselâm muzaffer oldu ve zalimin meclisinden afiyetle sağ salim çıktı.
Ama asrımızın tağutları; ağızları kapatıyorlar ve hürriyetleri kısıtlıyorlar, insanlara baskı yapıyorlar. Liderlerden herhangi birine hücum eden birkaç gün ya da bir kaç saat kendisini karanlık hapishanede buluyor. Ailesi ve akrabaları onu sorduklarında cevap bulamıyorlar. Mücerret olarak kendilerine soru sormaktan men etmeseler de, tağutla münazaraya gelince bundan daha büyük bir cürüm yoktur.
Bundan dolayı biliyor ve anlıyoruz ki, asrımızın tağutları baskı ve zulüm bakımından İbrahim Aley-hisselâm'm tağutundan çok daha şiddetli ve çok daha fazladırlar.[49]
İbrahim Putları Kırıyor
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Andolsun ki biz, bundan evvel İbrahim'e rüş-dünü verdik. Ve biz O'nu bilicileriz. O zaman babasına ve kavmine; "sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?" dediğinde onlar; "babalarımızı bunlara ibadet eder bulduk" dediler. İbrahim: "Muhakkak ki siz ve babalarınız açık bir sapıklık içindesiniz" dedi. Onlar: "Sen bize hak ile mi geldin, yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun?" dediler. İbrahim: "Doğrusu Rabb'iniz göklerin ve yerin Rabb'i, onları yaratandır. Ben size karşı buna şahidim. Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınızı parçalayacağım" dedi. Ve nihayet O (İbrahim) putları paramparça etti. Kendisine gelirler diye yalnız büyüklerini bıraktı. Onlar: "Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zalimlerden biridir" dediler. Bazıları: "İbrahim denilen bir gencin bunları kötülediğini işittik" dediler. "Öyleyse O'nu herkesin önüne getirin ki, belki (yaptığı işe) şahitlik ederler" dediler. "Ey İbrahim! İlahlarımıza bu işi sen mi yaptın?" dediler. İbrahim: "Belki bunu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa onlara sorun" dedi. Bunun üzerine vicdanlarına dönüp kendi kendilerine: "Şüphesiz zalimler sizsiniz" dediler. Sonra başlarını önlerine eğerek; "bunların konuşamayacaklarını sen de bilirsin" dediler. İbrahim: "O halde, Allah'tan başka size bir fayda ve zararı olmayan şeylere ibadet mi edeceksiniz? Size ve Allah'tan başka ibadet ettiklerinize yazıklar olsun. Akıl erdiremiyor musunuz?" dedi. Onlar: "Eğer bir iş yapacaksanız O'nu (İbrahim) ateşe atın. Ve ilâhlarınıza yardım edin" dediler. Biz de "ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selamet ol!" dedik. Onlar İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları daha fazla zarara uğrayanlardan kıldık. Onu ve Lut'u kurtardık. Onları, içinde alemlere bereketler verdiğimiz yere yerleştirdik. O'na (İbrahim'e) İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan eyledik. İkisini de salihlerden kıldık. Onları emrimizle hakka götürecek imamlar (önderler) kıldık. Kendilerine hayır işlemeyi, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet eden kimselerdir."[50]
— "Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınızı parçalayacağım."[51]
İbrahim Aleyhisselâm'ın kavminin bayramı vardı.[52] Her sene bu bayramda ülkenin dışına giderlerdi. İşte babası ve kavmi İbrahim Aley-hisselâm'ı da o bayramda olmaya çağırmıştı. İbrahim Aleyhisselâm ise; "ben hastayım" dedi.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Derken yıldızlara bir bakış baktı. Ve ben hastayım' dedi."[53]
İbrahim Aleyhisselâm onların putlarını rezil etme maksadına ulaşmak ve Cenab-ı Allah'ın hak olan dininin zafere ulaşması için konuşmada onlara karşı tariz üslûbu kullandı.
Derken İbrahim Aleyhisselâm'ı kendi haline bıraktılar. Eğer İbrahim'in onların putlarını kıracağını bilselerdi, elbette ki O'nu orada bırakmazlardı. Ama Cenab-ı Hakk'm "Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınızı parçalayacağım" kavline gelince, deniliyor ki İbrahim Aleyhisselâm bunu gizlice kendi içinden söyledi. İbn-i Mesud da diyor ki, bazıları onu duymuştu.
— "Nihayet O (İbrahim) putları paramparça etti.
Kendisine gelirler diye yalnız büyüklerini bıraktı": Ortalık ibrahim Aleyhisselâm için boşalınca hemen putların yanına gitti. Putların yanında çok büyük bir putla karşılaştı. Kendisine kurban olarak önüne çeşitli yiyecekler koymuşlardı. İbrahim Aleyhisselâm alaycı bir üslûpla ve aşağılayıcı tavırla ona dediki:[54]
"Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz, size ne oldu?" dedi ve sağ eliyle onlara vurmaya başladı."[55]
Yani elindeki keserle putları kırmaya başladı. Cenab-ı Hakk'm buyurduğu gibi: "Ve İbrahim putları paramparça etti." Yani tamamen parçaladı, kırdı. "Kendisine gelirler diye yalnız büyüklerini bıraktı." Deniliyor ki, İbrahim Aleyhisselâm keseri büyük putun eline koydu. Sebebi ise; kendisiyle birlikte küçük putlara tapılmasını kıskandığını işaret içindir!
— "Onlar: Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zalimlerden biridir, dediler. Bazıları: İbrahim denilen bir gencin bunları kötülediğini işittik, dediler." Kavim bayramlarından döndü ve putlarını param parça dağılmış taş parçaları olarak gördüklerinde dehşete kapıldılar. Taklitçilik ve bön kafalılık, daha, şu putların kendi nefislerinden herhangi bir zararı gideremeyeceğini düşünmekten onları kör etmişti. Her dilin tekrarladığı şey; "ilahlarımıza bunu kim yaptı?" sorusuydu. Muhakkak ki bu iş yeni (onlara göre) bir olay ve büyük bir musibetti!....
Yeni bir olay... Onların tarihlerinde ona benzer bir olay olmadı. Büyük bir musibet. İnançlarının temeline isabet etti. Ve Nemrud'un emniyet kuvvetleri suçu işleyeni tahkikata başladı.
Şahitlerin sözleri bir araya geldi ve gözler İbrahim Aleyhisselâm'a çevrildi. Çünkü O, ilahlarını noksanlıkla, ayıpla ve horlamakla anıyordu.
— "Öyleyse O'nu herkesin önüne getirin ki, belki (yaptığı işe) şahitlik eder, dediler." İşte Halilü'r Rah-man'ın istediği de buydu. İnsanlar geldi. Her ovadan ve dağdan insanlar gelmiş mahkemeyi seyrediyorlar. İlâhlarını paramparça edenin sözlerini dinliyorlar.... Ve İbrahim Aleyhisselâm bu büyük topluluğun ortasında ilerledi. Hatasında sabit, mutmain bir halde ve onların tehdit ve korkutmalarına ııldırmaksızın ilerledi.
"Ey İbrahim! İlahlarımıza bu işi sen mi yaptın? Dediler. İbrahim: Belki bunu büyükleri yapmıştır. Mğer konuşurlarsa onlara sorun, dedi."
İbrahim Aleyhisselâm, neden "Belki bunu büyükleri yapmıştır" dedi? Ve neden, "sizin putlarınızı paramparça eden benim" demedi?
Ve acaba İbrahim Aleyhisselâm'm, "Belki bunu büyükleri yapmıştır", sözü "Ben hastayım" ve Sare için kendisinin kardeşi olduğunu söylediği sözü gibi, tevbe icabettiren ve Peygamberlerin masumiyetine muhalif olan yalandan mıdır?
Bu meselede gelen sahih hadislerden istifadeyle konuyu zikredeceğim. Bu esnada Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in konumunu da açıklıyacağım. Daha sonra görüşümüzü, sözlerine itimat ettiğimiz güvenilir alimlerin sözleriyle destekleyeceğiz... Tevfik ve yardımı, bir olan Allah'tan dilerim.[56]
Birinci Hadis
Ebu Hureyre Radıyallahü anh'den- O dedi ki:
Allah'ın Rasûlü Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurdu:
"Üçü müstesna olmak üzere İbrahim hiç yalan söylemedi."
Ebu Hüreyre'den gelen başka bir rivayette de, Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyuruyor:
"İbrahim Aleyhisselam yalan söylemedi. Ancak üç yalan müstesna: O üçünden ikisi Cenab-ı Hakk'ın zatında "Ben hastayım" sözü ve "Belki bunu büyükleri yapmıştır" sözüdür. Allah Rasûlü devamla buyurdu ki: Günlerden bir gün İbrahim Sare ile zalimlerden bir zalimin bölgesine geldiğinde, o zalime denildi ki: Bu adamla birlikte insanların en güzellerinden bir kadın var. Zalim de İbrahim'e adam gönderdi ve Sare'den sordu ve "bu kimdir?" dedi. İbrahim de: "Kardeşimdir" dedi. Sonra İbrahim Sare'nin yanına geldi ve dedi ki:
"Ey Sare, yeryüzünde benden ve senden başka nıü'min yoktur. Bu zalim bana sordu ben de ona; senin, benim kardeşim olduğunu haber verdim. Beni yalancı çıkarma." Arkasından zalim Sare'ye elçi gönderip çağırttı. Sare zalimin yanına girdiğinde eliyle Sare'ye dokunmak istedi ve eli tutuldu. Bunun üzerine zalim: "Allah'a benim için dua et, sana zarar vermeyeceğim" dedi: Sare de Allah'a dua etti ve düzeldi. Sonra zalim ikinci defa Sare'ye el sürmek istedi ve eli önceki gibi ya da daha şiddetli bir şekilde tutuldu. Bunun üzerine zalim: "Benim için Allah'a dua et, sana zarar vermeyeceğim" dedi. Sare de dua etti ve düzeldi. Sonra muhafızlarından bazısını çağırdı ve dedi ki: "Sen bana insan değil, ancak bir şeytan getirdin." Ve Hacer'i Sare'ye hizmetçi olarak verdi. Sare İbrahim'in yanına geldi. İbrahim ayakta namaz kılar halde iken eliyle işaretle "ne oldu" diye .sordu. Sare de:
"Allah kafirin göğsündeki hilesini geri teptirdi ve Hacer'i hizmetçi verdi" dedi. Ya da "Allah facirin göğsündeki hilesini geri teptirdi ve Hacer'i hizmetçi verdi" dedi.
Ebu Hureyre de dedi ki: "Ey semanın suyunun oğulları, işte bu annenizdir."[57]
Ebu Hureyre dedi ki: "Ey semanın suyunun oğulları işte bu annenizdir." Ebu Hureyre sanki bu üslûpla Araplara hitabetmiştir.
Sebebi: Çöller yağmur mıntıkası ve hayvanların yayıldığı yerler olduğundan ve genellikle çöller Araplar için çok gerekli olduğu içindir. Bu üslûpta, Arapların hepsinin İsmail'in çocukları olduğunu iddia edenler için bir tutanak da vardır. Yine deniliyor ki: Semanın suyuyla Ebu Hureyre Zemzem'i kasdetmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak Zemzem'i Hacer için çıkartmıştır. Hacer'in çocukları da o Zemzemle yaşadılar. Dolayısıyla onlar Zemzem'in evlatlarıymış gibi oldular.
İbn-i Hibban Sahih'inde diyor ki: "Her kim İsmail'in çocuğu ise, ona semanın suyu denir. Çünkü İsmail Hacer'in çocuğudur. İsmail Zemzem suyuyla yetişmiştir. Zemzem ise Semanın suyundandır.[58]
Ehl-i Sünnet Ve'1-Cemaat'm konumunu aşağıda gelecek maddelerde özetleyelim:
1- "Belki bunu şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşuyorlarsa onlara sorun."
Manası: Eğer konuşurlarsa muhakkak ki bu işi şu büyükleri yaptı! İbrahim'in kavmi çok iyi biliyor ki; İbrahim, putlarının konuşmadığına, duymadığına ve görmediklerine inanmakta ve itikad etmektedir. Onun için Cenab-ı Hakkın kavli İbrahim Aleyhisselam'm lisanı üzere şöyle inmiştir:
"Ey babam! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlayamayan şeylere niçin ibadet ediyorsun?"
Ve Cenab-ı Hakkın kavli:
"Siz onlara dua ettiğinizde sizi duyarlar mı? Yahut size bir fayda veya zarar veriyorlar mı?"
Ve Enbiya süresindeki ayetlerde İbrahim Aleyhisselam'm kavminin lisanı üzere gelen ayetlerde, İbrahim Aleyhisselâm onlardan putlarını sormalarını istediğinde:
"Muhakkak ki, bunların konuşmadığını sen de bilirsin!"
Öyle ise: Kavim, İbrahim'in cevabından, putları O'nun kırdığım mutlaka anladılar. Çünkü onları konuşmayan paramparça olmuş taş parçalarına havale etti. Şart bâtıl olunca meşrut da bâtıl olur.
2- Malum olduğu üzere münazarada hasmın sözü üzerine münazarayı bina edip, daha sonra o sözden dönerek delil ve hüccet ile ona hücum etmek caizdir. İşte İbrahim Aleyhisselam'm yaptığı budur.
Çünkü kavmi ilahlarının konuşmadıklarını itiraf edince, İbrahim Aleyhisselâm onlara şu cevabı verdi:
"Sizler Allah'tan başka, size fayda vermeyen ve size hiçbir zarar vermeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz? Size ve Allah'tan başka taptıklarınıza yuh olsun."
Ve İbrahim Aleyhisselâm onları öyle bir hayrete ve şaşkınlığa bıraktı ki, eşi ve benzeri yoktur. Kendileri çoğunluk oldukları halde, İbrahim Aleyhisselam'm karşısında zayıflık hissettiler. İdareci ve baskıcı oldukları halde yenilgiyi anladılar...
Onların zorluğunu Cenab-ı Hak şu kavlinde vas-fetmektedir.
"Bunun üzerine vicdanlarına dönüp kendi kendilerine: "Şüphesiz zalimler sizsiniz" dediler: Sonra başlarını önlerine eğerek: Bunların konuşamayacaklarını sen de bilirsin, dediler." Yani: Hasmının delilinin sağlamlığını kavramış ve kendi delilinden kesilmiş bir kişinin dönüşüyle birbirlerine döndüler.
"Şüphesiz ki zalimler sizsiniz, dediler" Yani: Konuşamayan, duyamayan ve göremeyen şeylere ibadet etmekle asıl zalimler sizsiniz dediler.
"Sonra başlanın önlerine eğerek..."(Cehaletlerinden utandıklarından veya bâtılları üzere ısrarlarından dolayı).
3- İbrahim Aleyhisselâm'm; "Belki bunu şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşuyorlarsa onlara sorun" sözünde tevriye vardır. Yani İbrahim Aley-hisselâm kendi tabiriyle içerisinde yalan olmayan doğru bir mana kasdetmiştir. Lafzın zahirinden muhatabın kendine göre anladığı yalan olmuş olsa da...
"Ben hastayım" sözünde de durum aynıdır. O, kavminin putlara tapmasından dolayı hastadır. Şüphesiz ki mü'min bir davetçi, kavmini cahiliyet ve şirk içerisinde şaşkın şaşkın dolanıp durduklarını gördüğünde üzülür ve rahatsız olur.
Sare hakkındaki sözünde ise; muhakkak ki Sare İbrahim Aleyhisselâm'm kardeşidir. İbrahim Aley-hisselâm İslâm'da din kardeşi olduğunu kasdetti. Bunun delili Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve-sellem'in İbrahim Aleyhisselâm Sare'ye dedi ki: "Ey Sare! Yeryüzünden benden ve senden başka mü'min yoktur. Bu (zalim idareci) bana sordu, ben de ona senin benim kardeşim olduğunu haber verdim. Sakın beni yalancı çıkarma" sözüdür.
Öyle ise: İbrahim Aleyhisselâm'm kasdettiği kardeşlik akide ve din kardeşliğidir. Cenab-ı Hakk'm buyurduğu gibi: "Ancak müminler kardeştir." İbrahim Aleyhisselâm Sare'nin neseb bakımından kendisinin kardeşi olduğunu kasdetmedi. İşte bu meşru tevriye ve tarizlerdendir. Tıpkı Nebi Aleyhisselâm'm buyurduğu gibi:
"Muhakkak ki kelamın tarizinde yalandan korunma vardır. (Yalana düşmeden geniş bir konuşma alanı vardır)."[59]
Cevheri tariz konusunda şöyle demektedir:
O Sarih'in tersi, bir şeyle başkasını örtmektir. Rağıb da diyor ki:
"Tariz öyle bir sözdür ki, doğru ve yalan ya da batın ve zahir diye iki yönü vardır."[60]
Sare'nin zalimle olan kıssasını rivayet eden Ebu Hureyre hadisinin şerhinde Hafız İbn-i Hacer El As-kalanî şöyle diyor:
4- Zikredilmesi yerinde olan şeylerden biri de bazı hallerde yalan söylemenin caiz olmasıdır.
"Hadiste İslâm kardeşliğinin meşruluğuna ve tarizin mübahlığına delil vardır."[61]
İmam Nevevî rahmetullahi aleyh şöyle diyor:
"Muhakkak, kelam maksatlara bir vesiledir. Dolayısıyla yalan söylemeden elde edilmesi mümkün olan durumlarda yalan söylemek haramdır. Eğer yalan söylemeden o hayırlı maksadı elde etmek mümkün değil ise, bu durumda yalan söylemek caiz olur. Sonra eğer bu maksadın elde edilmesi mubah ise, yalan da mubah olur. Eğer vacip (farz) ise yalan da vacip (farz) olur. Öyle ise, bir müslüman kendisini öldürmek isteyen bir zalimden kaçıp gizlense, ya da malına el koymak isteyen bir zalimden malını gizlese ve bu gizlenen yeri bir insandan sorulsa, bu insanın o kişinin saklandığı yeri söylememesi, bu durumda yalan söylemesi vacip (farz) olur. Ve yine yanında bir emanet olan kişi ona el koymak isteyen bir zalime karşı, o emaneti gizleyerek yalan söylemesi vacip (farz) olur. Bütün bunlarda en ihtiyatlı olanı tevriye etmektir.
Tevriyenin manası: Lafzın zahirinde muhatabın anlamasına nisbetle yalancı olsa da, kişinin kendi tabiriyle kendine nisbetle sahih bir maksadı kas-detmesi ve yalancı olmamasıdır. Böyle bir durumda kişi tevriyeyi bırakıp doğrudan doğruya yalan söylese de haram değildir.
Bu durumda yalan söylemenin caizliğini alimler Ümmü Gülsüm hadisiyle delillendirmektedirler. Ümmü Gülsüm: "Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi Ve-sellem'i şöyle derken duydum:
"İnsanların arasını ıslah ederek hayrı yaygınlaştıran veya hayır söyleyen yalancı değildir." (Buharî - Müslim.)"
Müslim ise başka bir rivayette şunu fazladan olarak rivayet etmiştir.
"Ümmü Gülsüm dedi ki: Ben insanların yalan konuştukları şeylerden hiçbir şeyde Allah Rasûlünü ruhsat verir görmedim. Ancak üç şeyde ruhsat verdi: Harb; insanların arasını ıslah; erkeğin hanımına ve kadının beyine karşı konuşmasını kas-dediyor."[62]
Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî, Fethu'l Bari'de bu hadise yaptığı şerhinde şöyle diyor:
"Kadının ve erkeğin hakkındaki yalandan murad: Ancak erkeğin kadın üzerindeki ve kadının da erkek üzerindeki hakkını düşürmeyecek yerlerde olabileceğinde ittifak etmişlerdir. Ya da erkeğin kendine ait olmayan şeyi ve kadının kendine ait olmayan şeyi elde etmek gibi bir durumun dışında olabileceğinde; yine harpte emin olmama durumunda olabileceğinde; zaruret halinde de yalanın caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Mesela, kendi yanında saklanmış bir adamı öldürmeyi isteyen kişiye karşı, o kişinin kendi yanında olmadığını söyleyebilir ve bu konuda yemin etse de günahkar olmaz. Allah en iyisini bilir."[63] İbrahim Aleyhisselam'dan sâdır olan üç yalana gelince; Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamberlerin sonuncusu şöyle diyor (Sallallahu Aleyhi Vesellem):
"...O yalanlardan ikisi Cenab-ı Hakk'ın zatını ispatlamayla ilgilidir (Ben hastayım ve belki onu şu büyükleri yapmıştır.)"
Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem o yalanlardan iki tanesinin tamamen Allah'ın Celle Ce-lalühü varlığını ispat için olduğunu bize haber veriyor... Üçüncüsüne gelince; ki, Sare'nin kendi kardeşi olduğunu söylemesidir. Gerçi kendi nefsi için bir pay ve kendisine bir fayda sağlasa da, bu da Allah'ın varlığını ispatlamak için söylenmiştir... Fakat caiz ve meşrudur. Üçünün de Allah'ın varlığını ispatlamak için olduğunu bize gösteren hadis-i şerifi Buharı Sahih'inde tahriç etmiştir. Allah Rasûlu Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmaktadır:
"İbrahim Sâre için, bu benim kız kardeşimdir dedi. İşte bu Allah'ın zatını ispatlamak içindir."[64] İbn-i Hacer El Askalânî diyor ki:
"Bu mezkur olaylar Hişam bin Hassan'm rivayetinde; "İbrahim katiyyen yalan söylemedi. Ancak üç tane müstesna. Bunların hepsi de Allah'ın varlığını ispatlamak içindir" şeklinde vaki olmuştur. Ahmet İbn-i Hanbel'deki İbn-i Abbas hadisinde ise: "Vallahi O yalanları sadece Allah'ın dinini müdafaa için söylemiştir" şeklindedir. Münziri ise; Sü-ntmlerdeki şerhlerde bazı Ehl-i Kitab'tan şunu zikretti: Bu adı geçen zalim idarecinin görüşüne göre ivii olan kadının kocasını öldürmeden o kadına yukın olamazdı. İşte bunun için İbrahim: O benim kız kardeşimdir, dedi. Çünkü eğer o idareci adil ise bu takdirde Sare'yi İbrahim'den ister. Sonra da İbrahim Sare'yi ona karşı müdafaa edebilir. Yok eğer znlim biriyse, bu durumda da ölümden kurtulmuş olur. Bu anlatılan, benim daha önce tesbit ettiğim şeylerden uzak bir durum değildir."[65]
Açıklama: İbrahim Aleyhisselam'm söylemiş olduğu üç yalan caiz ve meşru olsa da ve Allah'ın zatını ispat ya da müdâfaa için olsa bile onlar rütbede tesir etmiştir. Derece bakımından Muhammed Sal-lallahu Aleyhi Vesellem'den aşağıya çekmiştir. Şefaat hadisinde geldiği üzere, o yalanlardan dolayı haya (utanmasına) sebep olmuştur. Çünkü Peygamberler Cenab-ı Hakk'ın azameti karşısında O'nu hakkıyla yüceltmeden dolayı başkalarının utanmadıkları şeylerden dahi utanırlar.
Sonra Hazreti ibrahim'in Sare için kendisinin kızkardeşi olduğundaki sözü "Ben hastayım" ve "Belki onu şu büyükleri yapmıştır" sözleri gibi değildir, ibrahim ikrah halinde Sare'yi göndermiş olsa bile, o şekilde ibrahim için Sare konusunda onu himaye etmek ve korumak görevi vardır. Öyle ise Allah'a davet edenler, sözlerinde ve amellerinde doğruluğu en iyi bir şekilde sağlamalıdırlar. Sadece özel olarak zalimlere isabet etmeyen fitneden sakınmalıdırlar... Muhakkak ki yalanların yayılması ve çoğalması ve dünyalık elde etme maksadıyla herkesin kendilerinde olmayan bir şeyi galip gelmek için başkalarına yamaması kalbi yaralar. Bu dünya menfaatları ki, kişinin kardeşinden, annesinden ve evlatlarından kaçtığı günde onlara hiçbir fayda sağlayamaz ve onlardan da hiçbir zararı defedemez.
Ve bazı davetçilerin tariz konusunda, davanın maslahatı ve selameti adı altında çok genişlik yapmalan kalbe zarar vermektedir. Oysa davanın maslahatı, tam manasıyla Allah'ın emirlerine boyun bükmeyi ve O'nun Nebi ve Rasûllerinin izinden gitmeyi gerektiriyor. Davanın selameti dünyada onlara isabet edecek eziyetlerdir ki bunlar, zalimin elini ısırdığı ve keşke Peygamberi kendime yol edin-seydim dediği günde, Allah'ın yalancıları onunla korkuttuğu azabın karşısında hiçbir şey değildir. Biz nerede, Cenab-ı Hakk'ın, şu kavliyle vasıflandırdığı İbrahim Aleyhisselâm nerede:
"Ve kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz O çok sadık bir Nebidir."
Ve Cenab-ı Hakk'ın şu kavli: "Ve İbrahim ki, çok vefalıdır."
Buna rağmen O, Allah yolundaki üç yalandan çok korkardı. O yalanlardan dolayı ecir aldığı halde. Netice olarak her birimiz kendi nefsini hesaba çeksin, Rabb'inden korksun ve bilsin ki, bir kavim kendisini değiştirmediği müddetçe, Allah da o kavmi değiştirmez.
5- "Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Eğer ko-nuşabiliyorlarsa onlara sorun" ayetinin tefsirinde Ehli Sünnet ve'l Cemaat'm İbrahim'in üç yalanı konusundaki söylediklerini izahta biraz uzattım. Bu iki sınıf insanlara cevap olmasını istediğim için böyle yaptım. Bu gruplar:
A- Mutezile ve onlara yönelenler (onların yolunda gidenler) ki, İbrahim'e yalan isnad eden hadisler senet bakımından sahih olsalar da, âhad hadisler olduğundan itikadi konuda bir şeyi isbat etmede delil olamayacaklarını iddia etmişlerdir.
Ve yeni yazarlardan bu gibi bâtıl fikirlere saplananlardan biri de Şeyh Abdulvahhab En- Neccâr-dır.
"Kısasu'l-Enbiya"[66]kitabında bir çok sayfa karalamış. Bu sayfalar arasında İbrahim Aley-hisselam'ın yalanlarından bahseden hadisleri manen mütevatir olmakla beraber, Âhad diye reddetmeye çalışmış. O hadisler manen mütevatirdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih olan kitapta, Sahih-i Buhari'de, gelmiştir.
B- Bazı sapıklar İbrahim Aleyhisselam'ın İslam'dan irtidat ettiğini (İslam'dan çıktığını) iddia etmişlerdir. Çünkü o yalan söyledi! Bu sapık fırka davetçilerinin sözleri cahil gençler arasında yayılmıştır. Cehalet her türlü sapıklık için çok verimli bir ortamdır...
Bununla beraber bu fırkanın fikirleri ve sözleri ağızdan ağıza nakledilerek dolaşmaktadır. Allah'a hamdolsun, onlar bu fikirlerini kitap, risale ve benzeri gibi şeylere geçirme kudretinden aciz kalmışlardır. Ve bu gibi fırkalara herhangi bir başarı ve devamlılık kaydedilmez çok şükür.
Eğer bizler Mutezile'nin, kaymış kimselerin veya nlıl-i dalaletten başkalarının sözlerinden yüz çevirip de, bazı Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'ın kaynaklarına göz atarsak, bu meselede tekrar gözden geçirilmeye muhtaç sözler buluruz.
Üstad Seyyid Kutub rahmetullahi aleyh şöyle diyor:
"Bu küçük düşürücü cevapta istihza açıktır. Öyle İle bunları İbrahim'den sâdır olan yalanlar diye isimlendirmeye gerek yoktur. Yalanların illetlerinde yapılan bir çok araştırmalarda müfessirler ihtilaf itmişlerdir."[67]
Doğru; İbrahim'in cevabında istihza açıktır. Vnkat Peygamberlerin sonuncusu Sallallahü Aleyhi Vt'Hollem, O'nu yalan olarak isimlendirdi. Aynı şekilde Halil İbrahim bizzat kendisi -Buhari'nin lahih'inde tahric ettiği şefaat hadisinde geldiği Üiere-, onları yalan olarak isimlendirdi.
Allah rahmet etsin, Seyyid Kutub bu meselede sahih hadisleri nakletmeliydi. Bu esnada da bu hadisleri nakletmeliydi. Bazı hallerde yalanın caiz olduğunu açıklamalıydı. Bizim gördüğümüz o ki, üstad Seyyid Kutub'un cevabında tatsız bir icaz vardır. Bu ondan bir kalem sürçmesi (kayması)dır. Ancak sözünde herhangi bir sapıklık veya itizal (mutezilenin görüşleri) yoktur. Elhamdülillah![68]
İbrahim Aleyhisselam’ın Ateşe Atıkması
İbrahim'in kavmi bu şiddetli günde kendilerinin zalim olduklarını itiraf ettiler. Çünkü konuşamayan ve işitemeyen ilahlara tapıyorlardı. Onlar, putları konusunda putlarının aczini ve zaafını ilk defa düşünüyorlar, fakat vicdanlarının uyanışı fazla devam etmiyor, ancak çok kısa bir an sürüyor. Daha sonra Şeytan'm sesi onların nefislerine galip geldi. Bunun için başlarını eğdiler, küfürlerinde ısrar ettiler ve zalimane kararlarını çıkardılar. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
—"Eğer bir iş yapacaksanız O'nu (İbrahim'i) yakın ve ve ilahlarınıza yardım edin, dediler."
İşte, bu her yerde ve her zaman, ehl-i batılın Allah Nebîleri'ne, Rasûllerine ve İslam davetçilerine karşı sığındıkları silahtır.
İbrahim Aleyhisselâm'm kavmi ilahlarını galip yapmak için kendi Peygamberlerini öldürmekte söz birliği yaptılar
O'na dehşetli bir öldürme çeşidi seçtiler. Bu ise, ateşte yakmaktır. Herhangi bir ateş de değil. Bilakis büyük bir bina yaptılar ve bol miktarda o binaya odun koydular. Odun toplama işine kavmin hepsi de iştirak etti. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Dediler ki: O'nun (İbrahim) için büyük bina yapın ve Onu Nâr-ı Cahîm'in içine atın."[69]
İbn-i Ebi Hatim'in Sudiy tarikiyle naklettiği rivayette şöyle deniliyor: "Hasta olan bir kadın şöyle der: Eğer Allah bana afiyet (sıhhat) verirse, mutlaka İbrahim için ağaç toplayacağım."[70]
İbn-i İshak diyor ki: Bir ay odun topladılar ve sonra o odunları yaktılar. Ateş tutuştu ve öyle şiddetlendi ki, eğer o ateşin etrafından bir kuş geçecek olsa ateşin hararetinin şiddetinden yanardı. Sonra ibrahim Aleyhisselâm'ı bağladılar ve mancınıkta elleri bağlı olarak ateşe attılar.[71]
Ve bu anlarda İbrahim Aleyhisselâm'm Rabb'ine olan imanı yüce dağlardan daha sağlam ve köklü idi. Allah'ın yardımına ve desteğine olan güveni yeryüzünden ve O'nun üzerindekilerinden çok da kuvvetliydi. Bunun için onların mahşerî topluluğundan tutuşturulmuş ateşlerinden ve öldürücü konuşmalarından dolayı hiç üzgün değildi.
İbn-i Abbas radıyallahü anh'den, dedi ki: "Has-binallahu ve ni'mel vekîl=Allah bize kafidir ve O ne güzel vekildir." Bunu İbrahim ateşe atıldığı zaman söyledi.
Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem de bunu:
"Muhakkak ki insanlar sizin için toplandılar, onlardan korkun dediklerinde, onların imanı arttı ve dediler ki, Allah bize kafidir ve O ne güzel vekildir." dediklerinde söylemişti.
İbn-i Abbas'tan gelen başka bir rivayette de; şöyle dedi:
"İbrahim ateşe atıldığında son sözü; "Allah bana kafidir ve o ne güzel vekildir" idi."
Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî, Fethü'l Bari'de diyor ki:
"İbn-i Abbas'tan gelen bu iki hadiste, İbn-i İshak'm bu kıssada tahric ettiği uzun rivayete işaret vardır."[72]
—"Dedik ki, ey ateş, İbrahim için soğuk ve selamet ol."
"Soğuk ol", sıcaklığından İbrahim'in üzerine selamet olmasını gösterir.
"Selamet ol" soğukluğunun şerrinden İbrahim'in üzerine selamet olmasını gösterir. Sıcaklıkdan o soğukluğa dönüştü. Ateş neden İbrahim'i yakmadı diye sormak müslüman için doğru değildir. Çünkü onu yaratan, ona yakma özelliğini veren, onun soğuk ve selamet olmasını da ateşe emretmiştir:
"Bir şeyin olmasını dilediği zaman O'nun emri ona "ol" demektir. O da oluverir."[73]
—"Onlar İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları daha fazla zarara uğrayanlardan kıldık."
İlahlarına yardım etmek için İbrahim Aley-hisselâm'ı yakmak istediler ama, Cenab-ı Hak onları "daha fazla zarara uğratanlardan" kıldı. Çünkü onlar dünya ve âhiret'te zarara uğradılar. İşte bu apaçık bir hüsrandır. Cenab-ı Hak Saffat sûresinde şöyle buyuruyor: "O'na (İbrahim'e) tuzak kurmak istediler. Biz de onları, alçak ve zelil kıldık."
Peygamberlerin karşılaştıkları şiddet son haddine geldiğinde, Peygamberlerine yardım etmesi, düşmanlarım ve müstekbirleri zelil kılması Cenab-ı Hakk'm kanunlarmdandır. Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"Ta ki Peygamber (kavimlerinin iman etmelerinden) ümitlerini yitirip, kendilerinin yalanlandıklarını yakinen bildiklerinde, onlara yardımımız geldi. Dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilmiştir. Mücrim kavimden ise; azabımız döndürülmez."[74]
Ve Halilü'r Rahman ateşten afiyetle sağ salim çıktı. Kavmi ise, O'nu seyrediyor da hiçbir vaaz ve ibret almıyor. Çünkü Cenab-ı Hak, onların küfürlerinden ve inatlarından dolayı üzerlerine helaki yazdı. Bunun için ispat ve deliller hiçbir fayda sağlamadı. Mucizeler ve harikulade olaylar hiçbir yarar sağlamadı.[75]
İbrahim Aleyhisselâm'ın Hicreti
İbrahim Aleyhisselâm'ın kavmi Halilü'r Rahman'ı öldürmekten ve davet ettiği fikirlerinden O'nu geri döndürmekten aciz kaldıklarını tamamen anladılar. Onların alevli ateşleri, İbrahim Aleyhisselâm'ın tırnaklarından bir tanesine dahi dokunmaktan veya elbisesinden en küçük bir parçasını bile yakmaktan aciz kaldıktan sonra tağutları -Nemrud- şaşırıp kaldı. Ne yapacağını bilemiyordu.
İbrahim Aleyhisselâm da iyice anladı ki, şirkin kökleri onların kalplerinde ve akıllarında gerçekten tam kök salmıştı.
İbrahim Aleyhisselâm onlara kesinlikle bir çok düşündürücü deliller getirdi, akıllarının hayrete düştükleri mucizeleri gördüler. Fakat bütün bunlar, onların bâtılda ısrar etmelerini ve haktan yüz çevirmelerini artırmaktan başka hiçbir fayda vermedi. İbrahim Aleyhisselâm'ın nasihat ve vaazı onları hakka döndürmedi.
Öyle ise İbrahim Aleyhisselâm'ın nebatsız, kurak, su tutmayan ve ot bitirmeyen arzda (yerde) kalmasında hiçbir fayda yoktu. Allah'ın azabının acele kendilerine gelmesini isteyen, Allah'ın Rasûllerine ve Enbiyalarına tenezzül etmeyen bir kavmin arasında durmasının hiçbir yararı yoktu. İbrahim Aleyhisselâm ve kendisiyle beraber olanların hakkında, Cenab-ı Hakk'm mübarek yere hicret emri geldi:
"Onlar İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları daha fazla zarara uğrayanlardan kıldık. Onu ve Lut'u kurtardık. Onları, içinde alemlere bereketler verdiğimiz yere ulaştırdık. O'na (İbrahim'e) İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan eyledik. İkisini de Salihlerden kıldık. Onları emrimizle hakka götürecek imamlar (önderler) kıldık. Kendilerine hayır işlemeyi, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet eden kimselerdi."[76]
Ve Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Bunun üzerine Lut O'na (İbrahim'e) iman etti. İbrahim dedi ki: Ben, Rabb'imin emrettiği yere hicret edeceğim. O, Azizdir, Hakimdir."[77]
Ve Allah buyuruyor ki:
"(Kavmi): O'nun için bir bina yapın ve O'nu ateşe atın, dediler. O'na bir tuzak kurmak istediler. Biz, onları alçak ve zelil kıldık. (İbrahim): Ben Rabb'ime (O'nun emrettiği yere) gidiyorum. O, bana yol gösterir, dedi."[78]
İbrahim Aleyhisselam'm Babil toprakları kuraklık olduktan ve umumi bir kıtlıktan sonra Babil'i terkettiğini iddia edenlerin sözlerinin böylece boş ve heva olduğu ortaya çıkar. Babası Azer'in de İbrahim Aleyhisselâm'la beraber çıkması da gerçekten en ufak bir şeyi değiştirmez. Mümkündür ki çok yaşlanmış, piri fani olmuştur; kendisini bakacak, himaye edecek kimsesi yoktur. Ve atalarının inançlarında ısrar etmekle birlikte oğluyla beraber olmaya muhtaç olabilir. Yine İbrahim Aleyhisselam Allah yolunda O'nun emriyle hicret ettiği zaman, Babil arazisini kuraklık ve kıtlık kaplamış olması da gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez. Halil Aleyhisselam da kendinden önce Nuh'un ve kendinden sonra Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'in hicret ettiği gibi hicret etti.
Buhari'nin Aişe annemizden rivayetle tahriç ettiği Sahihinde; Varaka bin Nevfel Allah Rasûlüne şöyle dedi:
"Bu, Allah'ın, Musa Aleyhisselam üzerine indirdiği Namus (Cebrail)'dir. Ah keşke senin davet günlerinde genç olsaydım! Kavmin seni çıkaracakları zaman, keşke hayatta olsaydım. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdu ki: Onlar beni çıkaracaklar mı ki? O da: Evet! Çünkü senin gibi bir şey getirmiş (vahiy teliğ etmiş) hiç kimse yok ki, düşmanlığa uğramasın. Eğer senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim."[79]
İbrahim Aleyhisselam vatanından ve çocukluk arkadaşlarından ayrıldı. Ve kendisine en yakın olan ehlinden ve akrabalarından da ayrıldı.
Diniyle birlikte Allah'ın geniş arzında hicret etti Kendisiyle birlikte müslüman olarak hanımı Sare ve kardeşinin oğlundan başka kimse yoktu.
İbrahim, Lut ve Sare. Müslümanların cemaatı işte bunlardı. Bunlardan başka yeryüzünde Allah'ı zikreden yoktu. Bunda, çokluğa güvenen ve eğitimin fonksiyonunu ihmal edenler için ibret vardır.
Ve bu mü'min kafile yolculuk asasını "Harran"da bıraktı. Harran, Şam beldelerinin ovalarından biridir. Bölge ahalisi isimleri ve sıfatlan yüce olan Cenab-ı Hak'tan başka yıldızlara taparlardı. İbrahim Aleyhisselam onları, Allah'ın Tevhid'ine ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmamaya çağırdı. Fakat O'nun bu davetine icabet etmediler.... İbrahim Aleyhisselâm Cenab-ı Hakk'm dilediği kadar Harran'da kaldıktan sonra, oradan "Teymen" topraklarına göç etti. -Yani Beytûl Mukaddes ve civarındaki topraklara gitti.- Daha sonra Teymen'den "Mısır'a göç etti. Sare'nin Melikle olan kıssası Mısır'da cereyan etti. Buhari'nin Ebu Hureyre radıyallahü anh'den rivayetle Sahih'inde tahriç ettiği, İbrahim Aley-hisselâm'm üç yalanından bahseden, daha önce bahsettiğimiz hadis-i şerifte, bu kıssanın zikri geçmişti.
Kıssa, İbrahim Aleyhisselam'm başına sürekli olarak gelen çilelerden sadece bir tanesidir. İnsanların en şiddetli belaya uğrayanları Peygamberlerdir. Peygamberlerin en çok belaya uğrayanları da Peygamberlerden Ulu'1-Azm olanlardır. Bir davetçi için, hanımının kendisinden alınıp da tağut tarafından sarayına sokulmasından daha büyük bir bela ne olabilir ki? Sonra İbrahim Aleyhisselâm uyurken Sare de tek başına bir odadadır. Allah cezasını versin, zalim Melik de onun ırzına tecavüz etmeye kalkıyor ve şerefini zedelemeye uğraşıyor. Sare ise kendi nefsini müdafaa edecek hiçbir kuvvete sahip değil... Kocası Halilü'r Rahman da Cenab-ı Hakk’ın himayesine sığınmış, namaz kılıp Firavun ve hilesinden muhafaza etmesi ve geri döndermesi için Rabb'ine dua ediyor.
Fakat kudreti yüce olan ve ibrahim Aleyhisselam’ı ateşten muhafaza eden Allah, İbrahim Aleysselam’ı ar (utanç) ayıbından da korudu ve Sare'yi şerefli ve izzetli olarak kendisine iade etti.
İbrahim Aleyhisselâm Mısır'da Allah'ın dilediği kadar ikamet etti. Sonra oradan "Teymen'e" geri döndü. Beraberinde ise, pek çok hayvan, mal ve köle vardı.
Mısır Firavun'unun Sare'den gördüğü olağanüstü hallerden sonra hizmetine verdiği Kıpti olan Hacer de onlarla birlikte idi.
Lut, İbrahim Aleyhisselam'm emriyle "Tey-men"den ayrılıp "El-Ğûr"a gitti. Geniş ve verimli arazi, sayılamayacak kadar çok hayvanlar, mallar ve köleler sadece Halilü'r Rahman'a kaldı. Cenab-ı Hak Ona salih zürriyet ihsan etti. İbrahim Aley-hisselâm'dan sonra Allah'ın gönderdiği her Peygamber O'nun zürriyetindendir. İbrahim Aley-hisselâm'dan sonra Cenab-ı Hakk'm Peygamberlerden herhangi bir Peygambere indirdiği her kitap, İbrahim Aleyhisselam'm neslinden gelen birine inmiştir.
Cenab-ı Hakk'm İbrahim Aleyhisselâm'a ihsan ettiği nimetler, bizlere müslümanları Habeşistan'a hicretlerini ve Necaşi'nin yanında karşılaştıkları ikramı, hürriyeti, eminliği ve Muhacir Sahabe Abdullah bin El Haris bin Kays'ın, Mekke'de ikamet etmekte olan kardeşlerini çağırmak için yazıp gönderdiği mektuptaki sözleri hatırlatıyor:
Ey atlı çok çabuk benden ulaştır.
Dini ve Allah'a kavuşmayı umanlara. Allah'ın kullarından her biri baskı altındadır.
Mekke'nin göbeğinde ezilmiştir, fitnelere düşürülmüştür.
Biz Allah'ın beldelerini çok geniş olarak bulduk.
Zilletten, horlanmaktan ve rezillikten kurtulduk.
Öyle ise zelil bir hayat üzere ikamet etmeyin.
Hakir bir ölüm ve emniyetsiz bir ayıp üzere oturmayın.[80]
Bu beyitlerin manalarını anlamaya ve İbrahim Aleyhisselâm'ı hicretinde, vatanından ve ehlinden ayrılmasında örnek edinmeye bugünkü Guraba Da-vetçiler'in (Garip davetçiler) şiddetle ihtiyaçları vardır. Gurbette Allah'a davet, davetçi için çok önemli bir meseledir. Çünkü kalbi mal sevgisine ve Cenab-ı Hakk'm kendisine ihsan ettiği hayvanlara bağlanmamıştır. Vatanını sevdiğinden ve ona olan düşkünlüğünden bahseden mektup ve kasideler yazmakla kendisini meşgul etmemiştir.
Gurbetlerdeki davetçilerin nazarında akide, toprak ve çamurdan ibaret olan vatanlarından çok daha önemli, kavmin, aşiret ve aile efradından çok daha kıymetli olmalıdır. Sıkıntılardan dolayı sarsılmamaları, buraya (vatanlarına) olan teveccühlerinde, heva ve heveslerden sakınmaları, bu hususta Allah'a olan güven ve irtibatları daima kuvvetli olmalıdır. Kimbilir belki Cenab-ı Hak orasını fetheder.
Alahu Teala şöyle buyuruyor:
"Allah yolunda hicret edenler arzda sığınacak birçok yerler ve genişlik bulurlar. Allah'a ve Rasûlüne muhacir olarak evinden çıkan ve sonra kendisine ölüm erişen kimsenin mükafaatı Allah'a aittir. Allah, bağışlayıcı ve merhametlidir."[81]
Nemrud ve müşrik kavmine gelince, kudreti yüce olan Allah onları helak etti. İster, İbn-i Kesir'in Zeyd bin Esleme'den rivayet ettiğine göre, sivrisineklerin onların etlerini ve kanlarını yeyip kemiklerini geriye bırakmak suretiyle onları Cenab-ı Hak helak etmiş olsun, isterse başka bir yolla helak etsin farketmez. Asıl olan onları helak etmesi ve öğüt alanlar için bir ibret kılmasıdır.
Onlardan gelen bir nesil veya onlardan geriye kalanı bilmiyoruz.
Sadece onlar hakkında bütün bildiğimiz şey; onların Şeytan'ın hizbinden büyük bir topluluk olduğu ve sapıklığın önderleri olduğudur. Yine şer ve dalâletin en bariz topluluğu olduklarıdır. Allah bizi onlardan korusun.[82]
Dersler Ve İbretler
1- Asrımızın Tağutları Zulüm Bakımından İbrahim Aleyhisselâm'ın Ta-Ğutlarından Daha Da İleridirler
Tağutlar İbrahim Aleyhisselâm'ı alenî olarak yargıladılar. Hiç bir zorlama olmaksızın dilediğini söylemeye de müsaade ettiler. Dövülmedi veya öldürülmedi.
Hatta, tehdit, işkence ve korkutmalardan sonra sözleri banda alınıp daha sonra yönetimin men-faatına hizmet edecek şekilde yayımlanmadı.
Bundan öte halk yaşlısıyla, kadınıyla, genciyle ve çocuğuyla mahkemeyi seyrediyorlardı. Putları kıranın sözlerini dinliyorlardı. Yönetimin İbrahim Aleyhisselâm'a verdiği cevapları da doğrudan doğruya heva üzerine -tıpkı dedikleri gibi- herhangi bir tahrif ve telfik olmadan görüp dinliyorlardı.
İbrahim Aleyhisselâm'a gelince, O da mahkemede görüşlerini ve inandığı şeyleri arzetmeye fırsat bulmuştu. Tağutlarm kendisine yapacakları şeye hiç önem vermedi ya da asla aldırış etmedi. İbrahim Aloyhisselâm onların yalancı olduklarını, akıllarının bozuk olduğunu söyledi ve ilanlarıyla alay etti. Hakimler ve savcılar O'nu susturmadılar bile. Öyle ya, nefsini müdafaasından haddi aştı.....İşte bundan dolayı deriz ki: ibrahim Aleyhisselâm'ın kavminin ta-ğutları pislik ve çekememezlik bakımından çağımızın tağutlarmın Allah'a davet edenlerin üzerine yapılan pislik ve hasetlerinden daha az idiler. Hepsinin hedefleri ve gayeleri bir olmasına rağmen, kendilerinden öncekilerin müsaade ettiği hürriyetin bir parçasına dahi müsaade etmiyorlar. Örneğin bir İslâm davetçisi olan üstad Seyyid Kutup rah-metullahi aleyh Mısır'da tutuklandı. Düşmanları O'ndan istedikleri her şeyi kendi yayın organlarına anlatmasını söylediler. O'nun suçlu bir terörist ve emperyalistlerin uşağı olduğunu iddia ettiler. Daha bir çok batıl, uydurma ve yalan iddialara varıncaya kadar O'nu itham ettiler. Kendi nefsini müdafaa için O'na izin vermediler. Veya kendi görüşlerini açıklayan bir bildiri yayımlamasına izin vermediler.
Seyyid Kutub'u, rahmetullahi aleyh, müdafaa etmek için İslâm aleminin çeşitli yerlerinden gönüllü avukatlar gelmek istediler. Fakat Abdun Nasır idaresi Mısır topraklarına girmelerine bile izin vermedi.
Peki bu durumda gözaltının gizliliklerinden haberdar olmak veya itham olunanla hapishanesinde görüşmek nasıl mümkün olur ki? Gerçek şu ki tamamen imkansız olan bir şey dahi bu durumdan daha kolaydır. Ve sonunda mücrimler bu büyük İslâm mütefekkirini ve yegâne İslâm davetçisini idam ettiler. İnsanlar bu konuda sadece idarenin görüşünü duydular ve dinlediler....
— Ve Bağdat'ta Baas Partisi yöneticileri (Misel Eflak'ın partisi) İslâm davetçisi Şeyh Abdulaziz El Bedri rahmetullahi aleyh'i evinde eşi ve çocuklarının arasında eman içerisindeyken, evden alıp götürdüler...... Cenab-ı Hakk'ı gazaplandıracak herhangi bir günah işlemeksizin ya da herhangi bir cürüme yaklaşmaksızm ailesinin arasından O'nu kapıp tutukladılar.... Ve günlerden sonra ailesine şeyhin kalp krizinden öldüğünü haber verdiler?
Talebelerine, ailesine ve sevenlerine cenazesini kaldırmaya izin vermeksizin son varacağı yere (kabre) naklettiler. Ancak kardeşi, cenaze etrafındaki emniyet güçlerinin barikatını yarıp, mak-tul'ün yüzünden örtüyü kaldırmayı başardı. İşkence, «zap ve dağlama izlerinden dolayı dehşet kapladı ortalığı. İşte Baas Partisinin canileri Irak alimlerinin in mümtazı olan bu davetçiyi, muhteşem şahsiyeti böyle katlettiler. İnsanlar, O'nun niçin tutuklandığını ve neden öldürüldüğünü bilemediler, llıılta insanların canlarını o derece hafife aldığından dolayı, yönetim, neden öldürdüklerini bile açık-Imnadılar.
-Yaralı Şam beldesine gelince, Tedmur hapisanesinde -birkaç saat içinde- Nusayri Baas'ın ta-ğutları yüzlerce davetçi genci helak ettiler. Aralarında doktor, mühendis, müderris, hatip ve vaizler de vardı. Onları toplu mezarlara gömdüler. O gençlerden bazıları ise henüz sağ iken gömüldüler.
Müslüman Hama'da ise katiller, şehrin halkının çoğunu yok ettiler. Bu korkunç mezbahada hayatlarını kaybedenler otuz binden az değildi. Alçak reziller ırza tecavüz ettiler, çocukları, yaşlıları öldürdüler ve mescidlerin çoğunu yerle bir ettiler. Nusayri Baasçıların cürümleri sadece Tedmur ve Hama ile sınırlı değildir. Onlar Suriye'nin tamamını hapishaneye çevirdiler. Yönetimin dilediğini tutuklaması ve dilediğini öldürmesi Suriye halkı tarafından artık garip sayılmayan işlerden olmuştur. Hiç kimsenin, oğlunu ve kardeşini acaba öldü mü, yoksa hayatta mı diye sormaya bile hakkı yoktur.
İşte bu, İslâm aleminde cereyan eden olaylardan bir kaçı. Bu konuda birinin askerî tağut olmasıyla, diğerinin demokrat tağut olması arasında hiçbir fark yoktur. Veya birinin ilerici tağut olmasıyla diğerinin gerici tağut olması arasında değişen bir şey yoktur.
Çağdaş tağutların akıllarını ve fikirlerini güzel bir şekilde İslâm davetçisi şairlerden birinin ifadeleri belirtmektedir. Bu ifadeler gerçeğin tercümanlığını yapmakta, hakkı dile getirmektedir.
Bu davetçi şair 'Mısır Askeri Cezaevi Müdürü' Hamza el-Besyunî'nin hapishanede İslam Da-vetçilerine verdiği seminerde söylediklerini, şöyle dile getirmiştir:
"Kanun benim! Yönetimi, en üstün kanun otoritesini kim hesaba çekebilir? Sizden kimi sağ bı-rakmışsam rahmetimdendir. Eğer öldürürsem bu benim sahip olduğum yeminimdir."
Pek çok yazar ve vaizlere de ne oluyor, İbrahim Aleyhisselâm'm kavminin tuğyanları hakkında kitaplarında bir çok sayfaları karalıyorlar, radyo ve televizyon programlarında uzun saatlar konuşuyorlar da, asrımızın tuğyanlarından bir kelime dahi bahsetmiyorlar.
Ancak eğer konuşması bir tağutun başka bir ta-ğuta karşı işlediği zulümlerden propagandaya yönelik bir konuşma bölümü olursa, o zaman asrımızın tuğyanlarından da bahsediliyor[83].
2- İbrahim Aleyhisselâm Allah'tan Başka Kimseden Korkmazdı
İbrahim Aleyhisselam'ı okuyan bazılarının zihinleri, hep O'nun desteklenmiş başarılarına, Cenab-ı Hakk'ın O'na sürekli yardım etmesine bütün bela ve sıkıntılarında düşmanlarına karşı takındığı tavırlarına takılmaktadır. Bunlar, İbrahim Aleyhisselâm'm gittiği yolun zorluklarını, kavminden uzaklaştığını, insanların O'na karşı şiddetli düşmanlığı ve Cenab-ı Hakk'ın İbrahim Aleyhisselam'ı zaferle ikram etmeden önce karşılaştığı zorlukları unutuyorlar ya da unutmuş gibi oluyorlar.
Örneğin İbrahim Aleyhisselam putları parça parça ederken, asla kavminin O'nu ateşe atacağını ve Cenab-ı Hakk'ın da O'nu ateşten kurtaracağını bilmiyordu. Bütün bildiği; tağutların O'ndan intikam alacağıdır. Belki de öldürülmesine başvuracaklardı... Buna rağmen Allah yolunda ölmek İbrahim Aleyhisselam'a çok hafif ve basit geldi.
Tıpkı Cenab-ı Hakk'ın kuvvetini hatırladığında, ta-ğutun gücü ve cezalandırması gözünde küçüldüğü gibi. O dünyanın aldatmacalarından ve isteklerinden yüz çevirdi. Dünyanın Cenab-ı Hakk'ın yanında bir sivrisineğin kanadına denk olmadığına inandı.
Kavmi O'nu tehdit ettikleri ve azap vaadettik-lerinde, büyük bir kararlılık ve güçle onlara cevap verdi.
Cenab-ı Hak İbrahim'in lisanı üzere şöyle buyuruyor: "Sizin şirk koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Halbuki siz elinizde delil ve burhan olmadığı halde Allah'a şirk koşmaktan korkmuyorsunuz. İki zümreden, emin olmaya daha haklı olan han-gimizdir? Eğer biliyorsanız; emin olmak, iman edip de imanlarına zulmü karıştırmayanlar içindir. Hidayete erenler de onlardır."[84]
Ben onların sağır (duymaz) ve zarar ve fayda veremez olduklarını bildiğim halde, sizin putlarınızdan nasıl korkarım? Ordulara ve mallara sahip olduğu halde zayıf ve güçsüz olan ta-ğutlarınızdan ve önderlerinizden nasıl korkarım? Ecelleri geldiğinde bir an dahi ne ileri, ne de geri bırakılmayacaklarını bildiğim halde onlardan nasıl korkarım? Öyle ise benden onların korkmaları daha doğru olur. Çünkü onlar yüce ve kudretli olan Allah'tan başkasına ibadet etmişlerdir. Ve Cenab-ı Hakk'ın her şeydeki ayetlerini (delillerini) gördükleri halde, O'nun nimetlerini inkar etmişlerdir.
Esasen sizin benden korkmanız daha doğrudur. Çünkü ölümün güçlü kolları sizi almakta ve Ce-hennem'in çılgın alevleri de sizleri beklemektedir.
O vaadedilmiş günde mallarınız sizden hiçbir azabı geri çeviremiyecektir. Yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz halde Rabb'inize arzolunduğunuz gün, hiç bir şeye sahip olmayacaksınız.
Daha sonra İbrahim kavmiyle olan münazarasında özel durumdan umumi olana geçiyor:
"Emin olmak, iman edip de imanlarına zulmü karıştırmayanlar içindir. Hidayete erenler de onlardır."
Allah'a iman edenler, O'na boyun eğenler, O'nun kaza ve kaderi için kalpleri mutmain olanlar ve imanlarına şirk karıştırmayanlar var ya, işte emin olmak onlar içindir. İsterse zalimlerin hapishanelerinde tutuklu olsalar bile. Çünkü onlar, fitnelere karşı azabı, dünya hayatına karşı da acıları seçip tercih etmişlerdir. Allah'la karşılaşmaya aşık olmuşlar ve O'na yakınlığı dünyanın her türlü aldatmacalarına tercih etmişlerdir.
Kafirlere gelince, onların hayatları tahammül edilmez bir Cehennem'dir. Çekilmez korkulardır.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"Delilleri olmaksızın Allah'a şirk koşanların cezası olarak kafirlerin kalplerine korku salarız. Onların yurtları ateştir. Orası, zalimlerin dönüp varacağı ne kötü bir yerdir."[85]
Cenab-ı Hakk'ın müşrik tağutların kalplerine bıraktığı bu korkunun alametlerinden bir de; onlardan her birinin sokakta normal insanlardan birisi gibi dolaşmayı ve yürümeyi temenni etmeleridir. Hatta basit bir insan gibi yürümeyi arzu etmeleridir. Fakat ayakları üzerine yürümeye cesaret edemez. Arabasından çıkarken beraberinde koruma görevlilerini görürsün. Sonra yine de emniyette olduğunu hissedemez. Bilakis her an engellenmesi mümkün olmayan sonunu (ölümünü) bekler. İnsanlardan kendisine en yakın olanlarından bile şüphelenir. Bunlar en özel sırdaşı ve akrabası olsa da yine şüphe içindedir.
O tağut ölse Rabb'i katında tamamen azap ve işkence olan yeni bir hayat başlayacaktır.
Müminlere gelince, Allah'a ibadet ederler, O'nun yolunda cihad ederler ve onlara her ne isabet etse, hepsi de hayırdır ve saadettir.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"De ki: Siz bizim için iki iyilikten birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz Allah'ın size kendi katından veya bizim elimizle bir azap getireceğini bekliyoruz. Haydi siz bekleyin, biz de sizinle birlikte bekleyenlerdeniz."[86] Elbette ki bu manalar Sahabelerin, Tabiinlerin ve Selef-i Salihinin ileri gelenlerinin nefislerinde açık seçikti. Allah onların hepisinden de razı olsun.
Fars ordularının komutanı (Rüstem) Rabii bin Amir'e sordu ve dedi ki: Sizi buraya hangi sebep «getirdi?
Rabii de dedi ki: Dilediğini kullara kulluktan Allah'a kulluğa, dünyanın darlığından genişliğine ve dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine çıkartmamız için bizi Allah gönderdi. Bize dinini gönderdi ki kullarını o dine çağıralım diye. Bunu kim kabul ederse biz de ondan bunu kabul eder ve geri döneriz. Kim de yüz çevirirse sonuna kadar onunla savaşırız. Ta ki Allah'ın vaadine kavuşalım. Dediler ki: Allah'ın vaadi nedir ki? O: Yüz çevirene karşı savaşıp da ölene Cennet, sağ olarak (kalan)a da zafer.[87]
Allah rahmet etsin, Şeyhül İslâm İbn-i Teymiyye diyor ki:
"Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben öyle iyiyim ki, cennetim ve bahçem göğsümdedir. Nereye gitsem o benimle birliktedir. Benden ayrılmaz. Ben öyle biriyim ki; benim hapisim halvet, öldürülmem şehadet ve memleketimden çıkartılmam seyahattir. Ve derdi ki: Asıl zindan, kalbini Rabb'inden hapsedendir. Asıl esir ise; hevası kendisini esir edendir." Hapishaneye sokulduğunda kaleye geldi ve kalenin surlarının içinde iken, sur'a baktı ve şu ayeti okudu:
"....Derken, aralarına tek kapısı bulunan bir sur yapılır ki, iç tarafı, rahmet, dış tarafında da azap vardır."[88]
İbni'l Kayyım:
"Allah'ın ilmine yemin ederim ki, ben yaşantı bakımından O'ndan (İbn-i Teymiyye'den) daha temizini asla görmedim. O'nda geçim darlığı olduğu, nimet ve bolluk olmadığı halde, nimet ve bolluğun ııksi durumu olduğu halde, O'nun hayatında hapis, tehdit ve korkutma olmasına rağmen, O bununla beraber yaşantı bakımından insanların en güzeliydi. Clönül genişliği bakımından insanların en genişi ve kalbî durumda onların en kuvvetlisiydi. Nefsî açıdan insanların en mutlu olanıydı. Yüzünde ni-nıotlerin pırıltıları levhalaşırdı. Bizde korku şiddetlendiğinde, düşünceler kötüleştiğinde ve yeryüzü bize dar geldiğinde O'na giderdik. Sadece O'nu görür ve sözünü dinlerdik. Arkasından bunların hepsi giderdi. Sonuçta huzura, kuvvete, yakine ve mut-
mainliğe dönerdik........"[89]
İşte bundan dolayı İbrahim (aleyhisselam) zafere ulaştı. Tıpkı Peygamberlerin sonuncusunun, Sahabelerinin, Tabiinin ve onlardan sonra gelen asırların en hayırlılarının zafere ulaştıkları gibi....
Hapishanenin halvet, sürgünün seyahat ve ölümün de şehadet olduğuna inanan davetçi alimlerin yönlendirdiği bir ümmet, asla yenilgiye uğramaz.
Ne zaman ki ümmetimiz bu örnek davetçi erlerden mahrum oldu, Cenab-ı Hak bizim üzerimize düşmanlarımızı musallat etti de insanların en döküntüsü ve gariplerinden olmaya, (sürülme ve parçalanmalara) duçar olduk. Ve müslümanlar öyle bir hale geldi ki, tıpkı selin önündeki çer çöp gibi oldular. Hiç kimse onlardan korkmuyor ve onlar için herhangi bir hesap dahi yapılmıyor. Gerçekten üzücü olanlardan birisi de: Onlardan birisi duysa ki yönetim onun hareketlerini kontrol ediyor, onu hemen korku kaplar, heyecanlanır. Artık insanlardan kendisine en yakın olanlardan bile şüphelenmeye başlar. Bazıları için yönetimden korkma, müzmin bir akıl hastalığına dönüşür. Allah'a sığınırız.
İşte bunun için tağuta münafıklık yapan bazıları, onlardan herhangi bir vazife veya mal aramıyorlar. Sadece ondan (onun şerrinden) selamette olmayı umuyorlar. Onun casuslarından ve muhafızlarından emin olmayı umuyorlar. Yöneticinin veya onun ileri gelen vazifelisinin meclislerine sık sık devam etmesinden nefisleri sürekli zayıflamaktadır. Hatta öyle olurlar ki, tağutun elemanlarından biri olurlar. Onun hiçbir emrine asi olmaz ve hiçbir isteğini reddetmez. Çok çok gariptir ki, bu davetçilerin her biri saatlerce Cenab-ı Hakk'ın şu ayetinin tefsirinden bahsederler:
"Size bu sözü söyleyen, dostlarını korkutan Şey-tan'dır. Eğer mü'min iseniz onlardan değil, benden korkunuz."[90]
Ey Allahım! Kalplerimizi senden( ve senin ateşinden korkmakla doldur.
Ey Alemlerin Rabbi! Gönüllerimizi senden başka olan korkulardan kurtar! Ey Allah'ım, senin yolunda bizleri şehadetle nzıklandır! Bizim ve müs-lümanlarm sonlarını en güzel bir şekilde kıl!
Ey Allah'ım! Senden başka hiç kimseden korkmayan Peygamberlerini örnek almayı bizlere sevdir! Yâ Rabbel âlemin!..[91].
3- Müslümanlar Tek Vücut Gibidirler
Müslümanlar bir vücut gibidirler. Eğer o vücuttan bir aza rahatsız olsa, vücudun diğer azaları onun için sabahlara kadar uykusuz ve humma hastalığına tutulmuş bir şekilde birbirlerini (yardıma) çağırırlar. Bu ümmetin cesedinin başı ise kendi asrında İbrahim Aleyhisselam idi. O'nun öyle bir kıymeti vardır ki Hatemü'l Enbiya'dan sonra bile baş olması devam etmektedir.
Her müslümanın sabah akşam her gün ömrü boyunca Halilü'r Rahman'm ve Şeyhül Enbiya'nın kıssalarından mücrim ve zalim kavmiyle olan mücadelesinden hatırlaması elbette tuhaf değildir.
Bu düşünce ve şuur ortaklığının alametleri pek çoktur. Biz vezeğ (çok küçük yılan) kıssasını seçiyoruz.
Said bin El Museyyeb'den, O da Ümmü Şüreyk radıyallahü anh'den dedi ki: Allah Rasûlü "vezeğ'm öldürülmesini emretti ve şöyle dedi: "O İbrahim'in ateşinin tutuşması için ateşe üfürüyordu."[92]
Aişe annemizden gelen Ahmed bin Hanbel'in rivayetinde ise, Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi Ve-sellem şöyle buyurmaktadır:
"Vezeğ'i öldürün. Çünkü o İbrahim'in üzerine ateşe üfürüyordu." Ahmet bin Hanbel dedi ki: Aişe Radıyallahü Anha onu öldürürdü.
Yine Ahmed bin Hanbel'e ait başka bir rivayette de: Bir kadın Aişe'nin yanına geldiğinde dikilmiş bir mızrak görür ve "bu mızrak nedir?" der. Aişe Radıyallahü Anha da:
"Onunla vezeğ'leri öldürüyoruz" dedi ve sonra da Allah Rasûlü'nden, Sallallahu Aleyhi Vesellem, şunu anlattı:
"İbrahim Aleyhisselam ateşe atıldığında bütün hayvanlar o ateşi söndürmeye başladılar. Vezeğ hariç. O, ateşin İbrahim'i yakması için ateşe üflemeye başladı"
Bu iki vecihde Ahmed İbn-i Hanbel münferit kaldı.[93] Ey Rabbim! Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Bize hidayet buyurduğun ve ona tabi olmakla bize ihsanda bulunduğun bu din ne yücedir. İslâm'ın kendi fertleri arasına koyduğu bu vicdanî ortaklık ne mükemmel bir şuur ve düşünce ortaklığıdır!
Binlerce seneden beri müslümanlar her gördüklerinde vezeğ'i öldürmeye koştular. Çünkü o, İbrahim babamızın üzerine ateşe üflüyordu. İbrahim Aleyhisselâm'm düşmanı, her müslümanın düşmanıdır.... Cenab-ı Hak yeryüzünü ve üzerindekilerini haşredinceye kadar müslümanlar bu durum üzere kalacaklardır. Allah düşmanlarıyla barışmak ve onlara sevgi beslemek asla yoktur. İsterse bu düşmanlar vezeğ gibi küçük hayvanlar da olsa...
Vezeğ olayını ve diğerlerini özel ve genel bütün müslümanlar bilirler. Örneğin eğer uzak bir köyde olan genç bir çoğuk vezeğ görse, hemen onu öldürmeye koşar. Çünkü ailesini onu öldürürken görmüştür ve onun Halilü'r Rahman'm yanması için ateşe üflediğini ailesinden duymuştur.
Gerçekten üzücü olan şeylerden biri de; bir olan İslâmî vücudun azaları arasındaki şuur ortaklığına zamanımızda pek çok zaaf ve aldırmazlık isabet etmiştir.... Çünkü İslâm düşmanları nice Allah da-vetçilerini İslâm aleminin çeşitli bölgelerinde hapsediyor ve idam ediyorlar da, onların hakkında hiç bir şey bilinmiyor.
Eğer bilseler ve müteessir olsalar da bu tesirlen-meleri âdeta bir yaz bulutunu andırmaktadır.... İşte bunun için müslümanlarm helak edilmesi ve onlar için idam sehpalarını kurmak hiç bir önem ar-zetmeyen normal işlerden oldu. Hatta bir devletin başka bir devletle olan futbol maçına dünya yayın organlarında Lübnan'daki Sabra ve Şâtîla kamplarının yerle bir edilmesinden daha fazla ilgi gösterilmektedir.
Dünyanın katliam için veya yahudi hapisaneleri için durmayıp devam etmesi, Müslümanların dünyanın her tarafında boğazlanmaları, dünyadaki büyük devletlerin hepsinden de MÜSLÜMAN col-liıtlarma her türlü yardımın yapılması ve bilakis halkı Müslüman olan devletlerden bu Müslüman OBİlatlanna verilen destek kesinlikle en üzücü olanıdır.[94]
4- Çağın Put Ve İlahlarından İki Örnek
İbrahim Aleyhisselâm'm hayatını okuyan herkes kavminin ahmaklığını ve akıllarının kıtlığını, kalplerinin katılığını görüp şiddetle onları ga-ripseyecektir. Çünkü kendilerinden akıllı ve hikmet sahibi bir adamı nasıl ateşe atıyorlar. Çünkü O; ilahlar diye isimlendirdikleri birtakım taş ve resimleri parçalamıştı.
Peki bu insanlar niçin günümüzde cereyan eden ahmaklıkları, zulümleri ve beyinsizlikleri garip karşılamıyorlar? Buna dair aşağıdaki iki örneği göstereceğim.
Birinci Örnek: Eğer halkı müslüman olan ülkelerden birinde, bir kimse hükümet sarayına (Mec-j| lise) gitse ve o devletin alametini (bayrağını, sim-* gesini, vesaire) indirse ve parçalasa, o adamın som ne olur?
ikinci örnek: Eğer bir kimse, devletin istiklalinin simgesi olarak kabul edilen heykellerden bir heykeli parçalasa, mesela yönetimdeki partinin liderinin heykelini veya istiklal lideri diye vasıflandırdıkları birinin heykelini kırsa, bu kişinin sonu ne olur?
Hiç şüphe yok ki bu insan daha o bayrağı yırtmadan ve o heykeli kırmadan teşebbüs halindeyken öldürülür. Gece gündüz bu putları koruyan emniyet kuvvetleri bu gibi durumlarda ateş açmakla em-rolunmuşlardır.
Eğer bu insan öldürülmekten kurtulsa bile neticede kalpleri şefkat ve merhamet tanımayan zebanilerin muhafızlığım yaptığı karanlık zindana atılacaktır. Artık o kimsenin gece ve gündüzün ayırdedilemediği hapishane hücresinde çekeceği dehşet verici işkencelerin eşi ve benzeri şimdiye kadar görülmemiştir.
Eğer bir teşkilata üye olduğu tespit edilirse, hem onu ve hem de onunla birlikte bu teşkilatın liderini de öldürürler. Eğer herhangi bir teşkilatla ilgisi yoksa, o zaman da sadece onu öldürürler.
Her iki halde de bu yaptığı işi yapmaya götüren «talepler ve etkenler nelerdir diye görüşünü açık-lumaya asla müsaade etmezler.
Zikredilmesi çok yerinde olan bir husus da; bir kumaş parçasıyla, bayrak diye isimlendirdiklerinin pniHinda hiçbir farkın olmayışıdır. Ve devletin par-[lİMiııin liderinin heykeli ile İbrahim Aleyhisselâm'm [lltivnımin putları arasında herhangi bir ayrıcalığın Olmamasıdır. Sadece yeni heykeller daha büyüktür.
Çünkü Bronz'dan yapılmaktadır ve üzerine altından kubbe yapılmaktadır, v. s.
Bu işin özelliği, pislik bakımından İbrahim Aley-hisselâm'ın kavminin, çağın tağutlarmdan daha az olduğunu ortaya koyar. Çünkü onlar sadece İbrahim'i öldürmeye çalıştılar. İbrahim Aleyhisselâm1 in Cemaatine (Lut ve Sare) herhangi bir eziyette bulunmadılar. Ama zamanımızdaki ilerici sultanlara gelince, onlar en ufak bir şüphe üzerine insanları tutukluyor, ithama uğrayanın cemaatını cezalandırıyor ve suçsuz da olsalar onun akrabalarına bile ceza veriyorlar.
Öyle ise İslâm davetinin kendileriyle sekteye uğradığı bazı kimseler; İbrahim Aleyhisselâm, Nuh Aleyhisselâm ve diğer Peygamberlerin kavimlerinin putları hakkında çok konuşuyorlar da neden yeni putlar hakkında susuyorlar? Hayır, bilakis devletin müftüsü bayrağı ve putu selamlamak ve ona tazim etmek için efendisiyle birlikte ayakta duruyor, bir taraftan da bando çalıyor. Muhteşem Şeyh efendinin yüzünde ise; sevinç ve razı olmaktan başka bir üzüntü, bir keder belli olmuyor.[95]
5- Müşriklerle Dostluk Yapmamak
Tanık olduğumuz olaylardan biri de, bazı insanların mülhid ve sefih akraba reisleriyle çok sıkı alakalar kurmalarıdır. Onların meclislerine devam ederlerken ters hal ve davranışlar karşısında bizim arkadaşlarımız da orada bulundukları halde, yüzünde Allah için bir kızgınlık veya gazaplanma dahi görülmez.
Bazen de gazetelerde yazı yazıp, tağutlarm bir takım işlerini methederler. Bu gibi tavırları sergilemelerine yol açan sebeplerden onlara sorarsan, derler ki: Güzel yapana güzel yaptın, kötü yapana tla doğruya muhalefet ettin demeyi İslâm bize öğretmiştir. İbrahim Aleyhisselâmda bizim için çok l'üzel örnek vardır. O ince kalpli, çok yumuşak huylu, geniş yürekli, babasına ve ehline karşı mü-tovazi idi. Cenab-ı Hak O'nu bu sıfatlarla şu ayetinde vasfetmektedir:
"Muhakkak İbrahim çok yumuşak huylu, içli ve kendisini Allah'a vermiş biriydi."[96]
Ve Cenab-ı Hakk'm şu kavlinde O'nun lisanı üzerine İbrahim düşmanları için dua etti:
"Kim bana tabi olursa, muhakkak ki o bendendir. Kim de bana asi olursa, muhakkak ki sen Gafur ve Rahim'sin."[97] Bilmiyorum ki onlar neden daha İbrahim'in davetin başlangıcındaki tutumunu delil getiriyorlar da, onların şirkte ısrarlarını bildikten sonra İbrahim'in babasına ve kavmine karşı takındığı tavrı unutuyorlar veya unutmuş gibi gözüküyorlar -ki bu daha ağır basmaktadır-?
Onlara karşı buğzu ve düşmanlığı ilan etti, onlardan berî olduğunu ortaya koydu, meclislerini, özel ve genel toplantılarını terketti, inancı ve hareketiyle tamamen onlardan ayrıldı, onlara karşı tavır aldı, onların putlarını paramparça etti ve onların karşısına büyük bir cesaret ve kuvvetle çıktı:
"Size ve Allah'tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Hiç akıl erdirmiyor musunuz?"[98]
Şu taşlara ilahlar olarak razı olan akıllarınıza yuh olsun.
Atalarınızın ve babalarınızın üzerinde bulunduğunu taklit etmekten dolayı içine düştüğünüz dalalete ve sapıklığa yuh olsun.
Kendi nefisleri için herhangi bir fayda sağlayamayan ve kendilerinden hiçbir zararı gideremeyen şu ilahlarınıza yuh olsun.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
"Gerçekten İbrahim'de ve O'nunla beraber olanlarda sizin için güzel örnek vardır. Hani onlar kavimlerine: "Biz sizden ve Allah'tan başka taptığınız şeylerden uzağız. Sizi inkar ettik. Siz, Allah'a bir olarak iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve buğz belirmiştir (başlamıştır)" demişlerdir."[99]
Bununla Halilü'r Rahman güzel bir örnek oldu. Yani babasına, kavmine karşı düşmanlık ve buğz ilan etmede; onlardan ve onların Allah'tan başka taptıklarından berî olduğunu açıklamakta en güzel bir örnek olmuştur.
Ve Cenab-ı Hakk'ın kavlindeki:
"...Ancak, İbrahim'in babasına: Senin için mağfiret dileyeceğim...."[100] ifadesine dikkat edelim.
Bu konuda müfessirlerin çoğunluğu şöyle diyor:
Bu söz İbrahim'dendir. Ancak örnek alınması bir mevzu değildir. Daha davetin ilk başlangıcında olmuştur ve maksadı babasının kalbini yumuşatmaktı. O'nun Allah düşmanı olduğu anlaşılınca kendisinden berî olmuştur. Buna rağmen, bu söz İbrahim Aleyhisselâm'dandır ve misal konusu değildir.[101]
Daveti başkalarına tebliğde yumuşak söz gereklidir. Ancak şirk üzere ısrar edildiğinde, Cenab-ı Hakk'm düşmanlarına sevgi (dostluk) asla caiz değildir. Kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Dolayısıyla bu davetçiler Allah'tan korksunlar da, İbrahim Aleyhisselâm'a tabi olsunlar. Kendi nefisleri için zoraki özürlere ve batıl delillere cevaz bulmasınlar. Eğer hak sözü söylemeye güçleri yetmiyorsa, bari batıl konuşmasınlar. Bu ise, imanın en zayıfıdır.
Mülhidlerden kötü işler yapanlara "doğruya muhalefet ettin" diyen, onların, davetçi kardeşlerine karşı çok sert ve en şiddetli sözler sarfettikleri ve onları doğruya muhafelet etmekle itham ettiklerini görmekteyiz. Öyle ise Cenab-ı Hak'tan kendilerine bir felaketin gelmesinden ve azaba layık olmalarından korksunlar.[102]
6- İbrahim Aleyhisselâm'ın Gücü Ve Cesareti
İbrahim Aleyhisselâm'ın hayatı; babası, kavmi ve Nemrud'la yaptığı münazaraların çokluğuyla özellik arzetmektedir. Bütün bu münazaraların tamamında da hasımlarının ağızlarını hak ile kapatıyor, kati deliller ile onların dillerini (ağızlarını) dizginliyor. Bundan öte, İbrahim Aleyhisselâm kavmine karşı is-tidrac metodunu (akıllarına göre derece derece ve yavaş yavaş) uygulardı. Sonra onlara çeşitli planlar uyguluyor, O'na karşı hiçbir şey yapmıyorlardı.
Aralarında suçluyken birden bire yargı makamı olur, onlar sanık durumuna düşerlerdi. Yarışın ipleri (dizginleri) hep Onun elindeydi. Öyle ki, mücadele zamanını ve yerini onlara İbrahim Aleyhisselâm tayin eder, sonra da aralarından muzaffer olarak çıkardı. Cenab-ı Hakkın tebliğiyle emrettiği hücceti onlara hakkıyla anlatmış ve tebliğ vazifesini ifa etmiştir..
Nemrud'la münazarasından bahseden ve delilleri Nemrud'a hakkıyla göstermesinden sonraki durumu anlatan şu âyete bak: "Ve kafir şaşırıp kaldı."[103]
Bir de delil kendilerini çaresiz bıraktıktan sonra İbrahim Aleyhisselâm'm kavminin zayıf halini or-'taya koyan şu âyet:
"Bunun üzerine vicdanlarına dönüp kendi kendilerine: Şüphesiz zalimler sizsiniz, dediler. Sonra başlarını önlerine eğerek; bunlayın konuşamayacaklarını sen de bilirsin, dediler."[104]
İbrahim Aleyhisselâm'm gücünün sebebi baştan sonuna kadar Cenab-ı Hakk'a aittir. Allahu Teâla, İbrahim Aleyhisselâm'a ikna etme gücünü ihsan buyurmuştur:
"Bunlar, kavmine karşı, İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derece derece yükseltiriz. Muhakkak ki senin Rabb'in Halim ve Alimdir."[105]
Şüphesiz ki Cenab-ı Hak kullarına ve Peygamberi İbrahim'e ihsan buyurduğu mevhibeleri (kendi katından verilenleri) en iyi bilendir. İbrahim Aleyhisselâm geniş kalpli ve halis niyetliydi.... İşte bundan dolayı bütün insanlar O'nun aleyhinde olsalar da, kendisiyle birlikte hanımı ve kardeşinin oğlundan başka hiç kimse olmasa da, O, kavminin arasında başlı başına bir ümmet idi.
Buna mukabil zamanımızda, milyonlarla ifade edilecek kadar pek çok davetçi buluyoruz fakat, bunların tamamı İbrahim Aleyhisselâm'm kuvveti seviyesinde olamamışlardır.
Bu da, meselenin keyfiyyeti, (niteliği) olup, kem-miyyet (sayı) meselesi olmadığını kuvvetle izah ve ispat eder.
Kendisinde halis niyet, engin bir ilim ve geniş bir vukufiyetle meselelere çözüm getirilebilecek gücün ve hakkı haykırabilecek cesaretin toplandığı da-vetçiler gerçekten çok azdır.
Bazen de sadık mücahidler olur; fakat ilimlerinin azlığından ve dinin hükümlerini kuşatamadıkla-ıından olayları karıştırırlar.
Bazen de isim sahibi olur; fakat hakkı haykıra-ıııaz...
İyi bilin ki, İslâm ümmeti, İbrahim Aley-lıisselâm'ı örnek alacak, her yer ve zamanda Allah'ın hüccetini kullarına gösterecek bununla karşılarına dikilecek erlere acele ihtiyaç vardır. Böyle ne kadar da muhtacız.[106]
7- İbrahim Aleyhisselâm'ın Hayatında Her Şey Allah'a Davetti
Cenab-ı Hak kendisine rüşdünü verdiğinden itibaren, İbrahim (Aleyhisselâm) hakkın davetini açıktan açığa yaymıştır. Hiçbir fırsatı kaçırmaz, mutlaka orada Allah'ın Tevhid'ine daveti ilan ederdi. Yine her fırsatta Allah'tan başka ibadet olunan putları ve heykelleri kaldırıp atardı.
Buna göre Halilü'r Rahnıan'ın daveti gizli, insanlardan belli bir kesimle sınırlı değildi. Umum insanlardan meçhul da değildi. Şehir sakinleri, göçebeler, halkın eşraf ve insanların tümü, genç ibrahim'in müjdelediği davetin özelliklerini tanıyorlardı!
Babası O'nu dövmek ve taşlamakla tehdit ettiğinde, kavminin tehditleri idama öldürmeye kadar vardığında -ki dediklerini yapacaklarını biliyordu-, geri adım atmadı ve davetinin usûlünden bir şey değiştirmedi. Yolun ortalarında onlarla buluşmak için bu gibi şeyleri asla yapmadı. Kendi nefsi için herhangi bir özre tutunup da gizli hücrelerden bir mağaraya girmedi. Ya da davetin maslahatını bahane ederek kavminin putlarına karşı hücum etmekten vazgeçmedi.
Bunlardan hiç birini yapmadı. Kaldı ki geri adım atsın, veya kendi başına hareket etsin. O öyle birisi ki, Cenab-ı Hak O'nu, emin olmakla, sırat-ı müstakimde oluşuyla, doğrulukla ve vefalı olmakla belirtmiştir. Davet Onun indinde; nefsinden, ailesinden, babasından, ehlinden, kavminden ve malından çok daha ön plandaydı. Onun işi gücü yalnızca davet idi. O'nun meselesi öyle ulvi bir meseleydi ki, onun önüne hiçbir şey geçemezdi.... Ve tehlike saatlerinin en şiddetli olduğu bir zamanda, kavminin putlarını paramparça etti. Bu putlar, onlar katında en kıymetli varlıklardı. Hayır O, putları kırdıktan sonra gözlerden uzak olmak ve giz-lonmek için asla kaçmadı. Bilakis onlara mahkemelerinden kendi davetini yaymak için büyük bir fırsat yakaladı. O ayrı bir alemde, onlar da daha başka bir alemde olmalarına rağmen; Allah'ın hüccetini onların karşılarına dikti.
Tarihin sayfalarını karıştıranlar, Peygamber ve dııvetçilerin, ibrahim Aleyhisselâm'ın yolundan gittiklerini bilirler. Uzak yakın herkes onları tanır. Onlar hakkı açıkça her tarafa yayar, ne baskıcılardan korkar, ne de zalimlerden çekinirlerdi.
Zorluk ve meşakkatler onların sebatlarını ve nurlu yoldaki istikametlerini arttırırdı.
İşte bunun için insanlar onlara icabet ettiler ve Cenab-ı Hak da onların vasıtasıyla dinine yardım etti.
Ancak pasif davetçilere gelince; insanlardan hiç biri onları bilmez. Bunlar kendi gölgelerinden bile korkar ve gizlenirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanır, evhamlara bürünürler, bir zorluk karşısında himmetleri su gibi akar gider....
Onlar, mevcut ortamı değiştirmekten şüphesiz acizdirler. Çünkü nefislerini değiştirmekten aciz kalmışlardır.
Kendi çıkarlarıyla daveti karıştıranlar, yan ve çeyrek çözümleri kabul edenler, davetteki hayatlarının büyük bir bölümünü belirsizlik içinde gizli geçirenler ve tağutlarla dostlukta herhangi bir sakınca görmeyenler; işte onlar İslâmî davete karşı İslâm düşmanlarından daha çok tehlikelidirler.
Onlara tabi olanlar, şeyhlerini tanımalı, korkak mı, cesur mu, ahmak mı, akıllı mı bilmeli, şeyhin durumunu gizleyen fetvaların tehlikelerine karşı uyanık olmalı, o fetvalara dikkat ve sakınma gözüyle bakmalıdırlar.
Şunu da belirtmeliyiz ki, bazen davetçi belli bir süre gizli çalışmaya mecbur kalabilir. Tıpkı Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'in davetin başlangıcında yaptığı gibi.... Fakat bu gizlilik asıl değil, bir istisnadır, zarurettir, metod değildir. Şu âyetin nüzulundan sonra davetin bütün yönleriyle gizli olması caiz değildir.
"Ey Peygamber! İnsanlara emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklere itibar etme"[107]
Daveti tebliğ edecek erlerin açıkça bilinmesi lazımdır. Bunlar Allah yolunda kendilerine isabet ede-eek her türlü eziyete karşı sabırla göğüs ger-melidirler. İbrahim Aleyhisselâm'm hayatı gibi onların hayatları da tamamen davet için olmalıdır.[108]
[1] Enam Sûresi, ayet: 74
[2] Buhari Sahih'inde rivayet etmiştir. Bu hadisin zikri ileride tafsilatlı olarak gelecektir.
[3] Enbiya Sûresi, ayet: 51
[4] Bakara Sûresi, ayet: 124
[5] Necim Sûresi, ayet: 37
[6] Peygamberlerin Allah'a daveti. Muhammed Ahmet El Adevi Daru'l Marife, Beyrut, sayfa, 40
[7] Bu konuda itimat ettiğim (dayandığım) en önemli kaynaklar: El Bidaye ve'n Nihaye, 1/140. Çünkü o genellikle rivayetlerin araştırılmasına ve ayırdedilmesine ihtimam göstermektedir. Yine Tarih-i Taberi'ye de dayanmışımdır ve îbn-i Esir'in El Kâmil adlı eserine de dayandım.
149
Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 143-149.
[8] Enam Sûresi, ayet: 74
[9] Enbiya Sûresi, ayet: 51 - 52
[10] Şuara Sûresi, ayet: 69 - 70
[11] Meryem Sûresi, ayetler: 41 - 48 152
[12] Kurtubi Tefsiri 11/111
[13] Kasas Sûresi, ayet: 55
[14] Furkan Sûresi, ayet: 63
[15] Lokman Sûresi, ayet: 15
[16] Bakara Sûresi, ayet: 74
[17] Mücadele Sûresi, ayet: 22
[18] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 150-159.
[19] Mümtehine Sûresi, ayet: 4
[20] Miimtehine Sûresinin sebebi nüzulü, Taberi, İbn-i Kesir, Bu-h(H da Sahih'inde cihad bölümünde rivayet etmiştir.
[21] Edvau'l-Beyan, 8/138
[22] Tevbe Sûresi, ayet: 114
[23] Fi Zilalil Kuran, ikinci cilt, 28. cüz, sayfa 62
[24] Buhari Sahih'inde rivayet etmiştir. Fethü'l Bari, 7/197, El-Ebad (uzaklaştırılmış) babasının sıfatıdır. Çünkü Cenab-ı Hak'dan (Rahmetten) çok çok uzaktır. Ve denildi ki, o helak oldu da onun için ona bu sıfat verilmiştir.
[25] Fethu-1 Bari, 10/115 ve 7/197
[26] Tevbe Sûresi, ayet: 113
[27] İsra Sûresi, ayet: 56 - 57
[28] Zümer Sûresi, ayet: 3
[29] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 160-167.
[30] Şuara Sûresi, ayet: 69-74
[31] Enbiya Sûresi, ayet: 51-54
[32] Peygamberlerin Allah'a Davetleri, Muhammed Ahmet El Adevi, sayfa 54
[33] Mülk Sûresi, ayet: 10-11
[34] Araf Sûresi, ayet: 179
[35] Enam Sûresi, ayet: 80
[36] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 171-175.
[37] Saffat Sûresi, ayeti: 83 - 86
[38] Enam Sûresi, ayet:74-78
[39] Bazı müfessirler şöyle diyorlar: İbrahim ile kavminin arasında olan bu münazara Babil'de olmuştur. Başkaları ise, Harran'da olduğunu söylemektedirler. Çünkü ehl-i Şam ve civan yıldızlara tapıyorlardı. İbn-i Kesir de böyle diyen müfessirlerdendir. Bizim için mühim değildir. Nerede meydana gelirse gelsin. Bilakis mühim olan, ayetlerin siyakları böyle bir münazaranın kavmiyle olduğudur.
[40] Enam Sûresi, ayet: 83 180
[41] Bakara Sûresi, ayet: 260
[42] Kısasu'l Enbiya. İbn-i Kesir. Tahkik eden, Mustafa Abdu'l Vahid, 175/1 Daru'l Kütübü'l Hadiyse, Mısır
[43] Edvau'l Beyan, Şeyh Şankıtı 2/180
[44] Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Lafız ise Buhari'ye aittir. Fethu'l Bari, 7/222
[45] Kurtubi Tefsiri, 2/298 ve 7/25 Kadı Iyaz'dan naklettiğimiz haber de Kurtubi'dendir
[46] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 176-183.
[47] Bakara Sûresi, ayet: 258
[48] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 184-186.
[49] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 187-188.
[50] Enbiya Sûresi, ayet:51-73
[51] 51'den 56'ya kadar ki ayetlerin izahı daha önce yapılmıştı.
[52] Öyle anlaşılıyor ki, İbrahim'in kavminin bayramı da tıpkı İstiklal bayramı, işçiler bayramı, ağaç bayramı ve tağutun doğum bayramı v.s. gibi asrımızın bayramlarının benzeridir.
[53] Saffat Sûresi, ayet: 88, 89
[54] İbn-i Kesir, Kısasu'l Enbiya
[55] Saffat Sûresi, ayet: 91 - 93
[56] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 189-194.
[57] Buhari Sahih'inde rivayet etmiştir. Fethu'l Bari, 7/200 El Ha-lebi, Müslim ise fedail bölümünde merftı olarak tahriç etmiştir. Ahmed İbn-i Hanbel ve Tirmizi de tahriç etmişlerdir. Tirmizi, bu hadis Hasen, Sahih bir hadistir demiştir.
[58] Fethu'l Bari, Haşiye, İbn-i Hacer'in. 7/203
[59] Buhari bu hadisi Edebu'l Müfret'te İmran bin Hûsayn'den tah-ric etmiştir. Buhari'ye ait olan ve yine Edebu'l Müfret'te Ebi Osman El Mehdi'den, o da Ömer'den gelen başka bir rivayette ise: "Amma tarizde öyle bir şey vardır ki, yalan olarak müslümana kafidir" bu-yurulmaktadır. Taberi de bunu Tehzib'de tahric etmiştir. Taberani ise Elkebir adlı kitabında tahric etmiştir. Ravileri güvenilirdir. Fethu'l Bari 13/216
[60] Bir önceki kaynak, 13/216
[61] Fethu'l Bari, 7/204
[62] Riya'zu's-Salihin, İmam Nevevi. Yalandan caiz olanın beyanı konusu, sayfa 550 Mekteb'i İslami.
[63] Fethu'l Bari, 6/228 Halebi Matbaası
[64] Buhari bu hadisi sahihinde, İkrah halinde karısı için bu benim lu/.kardeşim derse, onun üzerine bir şey yoktur, bölümünde tahric et-ıııifjtir. 11/305
[65] Feth-1 Bari Halebi Matbaası. Hasim bin Hassan rivayeti. Nesai, llozzar ve İbn-i Hibban bu rivayeti tahric etmişlerdir.7/201
[66] "Kısasu-1 Enbiya" Neccar'ın kitabıdır. İçinde bir çok sapıklıklar vardır. En önemlileri: Akide konularında Âhad hadisleri reddetmek, Aklı naklin üstünde tutmak (önüne geçirmek), yazdıklarında ehli kitabın kaynaklarına dayanmasıdır. Güvenilir alimler ona reddiye yazıp kitaptaki sapıklıkları açıklamışlardır.
[67] Fi zilalil Kur'an, 5/40, 17. cüz.
[68] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları:194-210.
[69] Saffat Suresi,Ayet:97,İbn-i Kesir Tefsiri
[70] Fethu'l-Bari,7/206 Halebi Matbaasa
[71] Kurtubi Tefsiri, 11-304
[72] Bu iki rivayeti Buhari Sahih'inde tahric etmiştir. Fethu'l Bari, B/229. Yeni Riyad Kütüphanesi.
[73] Yasin Sûresi, ayet: 82
[74] Yusuf Sûresi, ayet: 110
[75] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 211-215.
[76] Enbiya Sûresi, ayet:70-74
[77] Ankebut Sûresi, ayet: 26
[78] Saffat Sûresi, ayet:97-99
[79] Fethu'l Bari, 1/28
[80] İbn-i Hişam Siyreti, 1/330, El Albani, El Halebi Matbaası ve Kütüphanesi.
[81] Nisa Sûresi,: 100
[82] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 216-223.
[83] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 225-231.
[84] En’am Suresi, ayet: 81, 82.
[85] Ali İmran Sûresi, ayet: 151
[86] Tevbe Sûresi, ayet: 52
[87] El Bidaye ven Nihaye 7/39
[88] Hadid Sûresi, ayet: 13
[89] El Kelimü't Tayyib. İbn-il Kayyım. (Kevakibül Dürriyye fi Me-nakıbı Şeyhül İslâm İbn-i Teymiyye) adlı kitaptan aktarılmıştır.
[90] Al-i İmran Sûresi, ayet: 175
[91] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 232-239.
[92] Buhari Sahih'inde rivayet etmiştir. Fethu'l Bari 7/204, lafız da lluhari'ye aittir. Müslim ise, İbn-i Cüreyc hadisinden rivayet etmiştir. Nesai ve İbn-i Mace de Süfyan bin Uyeyne hadisinden tahric etmişlerdir.
[93] Kısasu'l Enbiya. İbn-i Kesir, sayfa 185, Darul Kütübül Hadiyse Tahkik: Mustafa Abdul Vahid. Kitabı tahkik eden vezeğ kıssası hakkında diyor ki: "Akla muhalefet ettiği için bu rivayetlere mutmain olamıyoruz. Çünkü hayvanlar için bir mükellefiyet yoktur. Vezeğ, Allah Rasûlü'nün öldürmekle emrettiği fevasık (zararlı hayvanlar)dan da değildir. Eğer onun öldürülmesini emrettiği doğruysa, o zaman ayrı bir illetin olması lazımdır."
Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde rivayet ettikleri ve yine Ahmet İbn-i Hanbel'in, Nesai'nin ve İbn-i Mace'nin de rivayet ettiği hadisler hangi akla muhalifmiş? Abdul Vahid El bidaye ven Nihaye kitabını tahkik ettiğini iddia ettiğinde kim bilir İbn-i Kesir ne kadar zulme uğramıştır.?!.
[94] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 240-243.
[95] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 244-246.
[96] Hud Sûresi, ayet: 75
[97] İbrahim Sûresi, ayet: 36
[98] Enbiya Sûresi, ayet: 67
[99] Mümtehine Sûresi, ayet: 4
[100] Mümtehine Sûresi, ayet: 4
[101] Edvua'l Beyan 8/139
[102] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 247-250.
[103] Bakara Sûresi, ayet: 258
[104] Enbiya Sûresi, ayet: 64, 65
[105] Enam Sûresi, ayet: 83
[106] Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 251-253.
[107] Hicr Sûresi, ayet: 94
[108] "Dirasatü fis Sıyre" adlı kitapta, gizlilik ve açıklık konusunda [ Bi»v*!uyu daha geniş bahsedeceğiz. İnşaallah pek yakında kitap basılır.
Muhammed Surur b. Naif Zeynelabidin, Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu, Guraba Yayınları: 254-257.
İslami Okul Okulların En Önemlisi