Beşîncî Bölüm - İslam Tarihi - Fikhussiyre - 6. Sayfa
-Resûlullah (S.A.V.)'ın Yaptığı İlk Savaş-
2- Beni Kaynuka Ve Yahudiliğin Müslümanlara İlk Hıyaneti
-Gayr-i Müslimleri Dost Edinmek -
4- Yevmü'r-Racr Ve Biri Maüne Olayları
a- Racî' Olayı (Hicretin Üçüncü Yılı)
b- Bi'r-İ Maûne Olayı: (Hicri Dördüncü Yılı)
5- Benî Nadir Yahudilerinin Medine'den Sürgün Edilmesi (Rebiülevvel Ayı, Hicretin 4. Yılı)
7- Benî Mustauk Gazvesi (Buna 'Müreysi' Gazası da Denir)
Müslümanların Harbe Hazırlanışı:
Hendek Kazanımda Müslumanların Halinden Görüntülen
Hendek Gününde Münafıkların Durumu:
Benî Kurayza'nın Ahdini Bozması:
Bu Esnada Müslümanların Tavrı Ne İdi
Düşmanın Savaşsız Hezimete Uğrayışı
SAVUNMA HARBİ DÖNEMİ
Giriş
«Savunma Harbi Dönemi» başlığı altında sunduğumuz savaşlar, tiilen savunma harbleridir. Bu savaşların tümü -görüleceği gibi- puta tapıcılann başlattığı düşmanlıklara veya müslumanların aleyhine yaptıkları ittifaklara karşı koymaktır. Bundan dolayı Asr-ı Saâdet'tekî tslâmi da'vet dönemlerinden sadece bir tanesini temsil eder bu savaşlar. Daha sonra İslâm'daki cihad hükmünün aldığı son şekli açıklamaktan uzaktır bu savaşlar. Zira bu savaşlar, yukarıda sadece bir bölümünden söz ettiğimiz, da'vet dönemlerinden biridir. Meselâ: Gizlice da'vet dönemi, sonra açıktan barışçı bir da'vet dönemi gibi...
Biz tslâmî hükmün tümünü, mâkabliyle birlikte teşekkül eden son merhale şeklini, Hudeybiye anlaşmasını takib eden olaylarda göreceğiz. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu merhaleye, Benî Kurayza savaşından dönerken buyurduğu ve Buhâri'nln rivayet ettiği: «Şimdi biz onlara savaş açıyoruz, artık onlar bize savaş açamıyacak» hadisinde İşaret etmişti.
Şimdi biz, İslâm da'vetinin ilk yıllarındaki savunma dönemi olaylarını sunacağız. Onları sunarken konuyu uzatacak ihtilaflara veya lüzumsuz açıklamalara girmeksizin, ilgili hükmü veya gerekli öğüdü ve dersi belirtmekle yetineceğiz.[1]
Savaşa Başlama
-Resûlullah (S.A.V.)'ın Yaptığı İlk Savaş-
önceki konularda demiştik ki, eser ve hadislerin delâlet ettiği en sahih görüşe göre savaşın meşru kılınmaya başlaması, ancak Hicret'ten sonra olmuştu. Bu meşruiyet, Resûlullah'ın Medine'ye hicretinden on iki ay sonra Safer ayının başlarında konuşulmuştu. Resû-lullah (s.a.v.) ilk defa, o zaman savaşmak gayesiyle çıkmıştı. O va-kitki Gaza, «Veddan Gazvesi» idi. Resûlullah (s.a.v.} Kureyş ve Ham-za oğulları oymağıyla savaşmayı aklına koymuştu. Fakat Resûlullah savaşa gerek görmedi. Hamza oğulları, onunla anlaşma imzaladı. Hz. Peygamber ve Ashabı da savaşmaksızın Medine'ye geri döndüler.[2]
1- Büyük Bedir Gazvesi
Savaşın Sebebi:
Resûlullah (s.a.v.), Ebû Süfyan bin Harb'in başkanlığında Şam'dan gelmekte olan, Kuroyş'in bir ticaret kervanının haberini almıg-tı. Resûlullah (s.a.v.) müslumanları, Mekke'de bıraktıkları mallarına karşılık bu kervanın mallarını ele geçirmeye da'vet etti.
Mü'minlerin bir kısmı bunu hafif bulurken, diğerleri ise ağır buldular. Çünkü onlar bu konuda savaşı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Ebû Süfyan Mekke yolunda iken durumu araştırdı. Ona, müs-lümanların kervanı ele geçirmek için yola çıktıkları haberi ulaşmıştı. Bunun üzerine o, hemen Zamzam bin Amr el-Gıffâri'yi, Ku-reyş'e durumu bildirmek ve kendi mallarına sahip çıkmaları için adam hazırlamalarım haber vermek üzere, elçi olarak gönderdi.
Haber, Kureyş'e ulaşmıştı. Onlar da hemen sür'atle savaş hazırlığı yaptılar. Hepsi savaşmak maksadıyla dışarı çıktı. Hattâ Ku-reyş'in ileri gelenlerinden bir tek kişi bile geride kalmadı. Sayılan bin savaşçıya yakındı.
. Resûlullah (s.a.v.) da, Ramazan ayından birkaç gece geçmişti ki, ashâbıyla birlikte çıktı. İbn tshâk'ın rivayetine göre sayıları üç-yüz ondört kişi idi. Yetmiş tane de develeri vardı. Ashâb-ı Kiram'-dan, her deveye ikişer üçer kişi nöbetleşe biniyordu. Onlar Kureyş'-in durumunu ve savaşa çıktıklarını bilmiyorlardı. Ama, Ebû Süf-yân kervanım kurtarmayı başarmıştı. Çünkü o. Bedir suyunu solda bırakarak Mekke'ye giden sah;i yolunu tutmuş; kervanını ve ticaretini tehlikeden kurtanncaya kadar koşmuştu.
Kureyş'in, müslümanlar üzerine yürüyüş haberi de Hz. Peygam-tter'e gelmişti. Bu haber üzerine Hz. Peygamber (s.a.vj, hemen beraberindeki Sahâbe-i Kiram ile istişare etti. Muhacirler güzel söz söylediler. Muhâc-rlerden Mikdâd bin Amr söz alarak şöyle konuştu: «Yâ Resûlâllah! Allah sana, ne emrefcüyse, yerine getir. Biz seninle beraberiz...» Fakat Hz. Peygamber devamlı, E^sâr'a doğru bakıyor ve onlara: «Ey nâs; siz de bana bir işaretle bmlununuz!» diyordu. Bunun üzerine de Ensâr'dan Sa'd bin Muâz ayağa kalkıp, «Yâ
Resülâllah! Vallahi galiba bizi kasdediyorsun,» dedi. Peygamberimiz de: «Evet» buyuranca, Sa'd bin Muâz:
«— Biz sana iman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak ve gerçek olduğuna şehadet ettik. Biz, bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzere, sana kesin söz verdik. Nasıl istersen öyle yap, biz seninle beraberiz. Seni, Hak din ve Kitab ile gönderene andolsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, mutlaka biz de seninle birlikte dalarız...» dedi.
Resûlullah (s.a.v.), Sa'd'ın sözünden çok hoşlandı. Sonra şöyle buyurdu: Haydi yürüyünüz. Yüce Allah iki taifeden birini muzaffer kılacağını bana va'detti. Vallahi şimdi ben sanki, Kureyş kavminin, harb meydanında vurulup düşecekleri yerlere bakıyor, onları görüyor gibiyim...»
Sonra Resûlullah (s.a.v.) etrafa gönderdiği gözcüler kanalıyla, Kureyş'in sayısını ve durumunu araştırmaya başladı. Sonunda müs-lümanlar, Kureyş'in sayısının dokuzyüzle bin arasında olduğunu, müşriklerin liderlerinin tümünün aralarında bulunduğunu öğrendiler.
Ebû Süfyan da kervanı kurtarmayı başardığından, Kureyş'in Mekke'ye geri dönmesi için haberci göndermişti. Fakat Ebû Cehil: «Vallahi Bedir'e (her yıl burada panayırlar kurar, toplanırlardı) varıp, orada üç gün kalarak, develer boğazlayıp, yemekler yiyip, şarap içip, cariyelere şarkı söyleterek eğlenmedikçe geri dönmeyeceğiz. Başımıza birikecek olan Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra artık, hep bizden çekinirler...» diyerek yürümeye ısrar etti.
Nihayet müşrikler yürüyerek, vadinin en uzak bir kıyısına gelip karargâh kurdular. Hz. Peygamber (s.a.v.' ise, Bedir suyunun en yakın bir yerinde konakladı. Habbâb bin Münzir, Peygamberimize-. «Ey Allah'ın elçisi! Bu karargâh yaptığın yer sana Allah'ın inmeni emrettiği; bizim için, ileri gidilmesi veya geri çekilmesi caiz olmayan bir yer midir? Yoksa şahsî bir görüş neticesi, bir harb ve harb tedbiri olarak mı seçtin?- diye sordu. Hz. Peygamber de: «Hayır, şahsî bir görüş neticesi harb tedbiri icabı olarak seçildi» buyurdu. Bu sefer Habbâb: «Yâ Resülâllah, o haldf burası karargâh olarak inilecek bir yer değildir. Sen halkı buradan hemen kaldır. Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp, onu su ile dolduralım. Sonra müşriklerle çarpışalım. Biz susadıkça havuzdan su içeriz. Onlar İse su bulup içemezler ve müşkil duruma düşerler...» dedi. Bu sözler üzerine, Peygamberimiz (s.a. v.) kalktı ve Habbâb'ın tavsiye ettiği yere gidip, oraya karargah kurdular[3].
Sa'd bin Muaz, Resûlullah'a, Medine'de kalan müslümanlann yanına sağ salim olarak dönmesi ve onu kaybetme bahtsızlığına uğramamalah için; kendisine, içinde emniyetle oturacağı bir gölgelik yapmasını teklif etti. Resûhıllah (s.a.v.) da bunu uygun buldular. Sonra Resûlullah (s.a.v.) ashabını, Allah'ın kendisini destek-liyeceğine ve yardım edeceğine ikna etmeye çalıştı. Hattâ O şöyle buyuruyordu: «Falanın vurulup düşeceği yer şurasıdır, falan vurulup düşeceği yer burasıdır (yâni müşriklerden!..) Resûlullah bunu derken elini gösterdiği yerlere koyuyordu. Onlardan hiçbirisi de Resûlullaah'ın elini koyduğu yerlerin ne ilerisine, ne de gerisine, tam gösterdiği yerlere düştüler...[4]
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Bedir savaşında, Ramazan ayının onye-disinde. Cuma gecesi akşamleyin dua ederek, Allah'a yalvarmaya başladı. Duasında şöyle diyordu: «Allah'ım! Kibir ve böbürlenmekle gelen şu Kureyş'tir, sana meydan okuyor. Resulünü yalanlıyorlar!.. Allah'ım! Bana yapmış olduğun yardım va'dini yerine getir. Allahım! Onları sabahleyin helak eyle...»
Hz. Peygamber (s.a.v.) devamlı, ellerini semaya açmış, huşu Ünde tazarru ederek Allah'a yalvarıyordu. Nihayet Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Peygamber'e acıyarak, arkasma sokulup şöyle dedi: «Ya Resûlâllah! Rabbına niyaz ettiğin yetişir. Nefsi myed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki; O, sana olan va'dini muhakkak yerine getirecektir».
Müslümanlar da Allah'tan yardım istiyorlar, zafere ulaştırmasını diliyorlar, yalvarışlarında samimi olduklarını belirtiyorlardı.[5]
Müslümanlarla müşrikler arasında çarpışma, Hicret'in İkinci yılının Ramazan'ının 17. günü, Cuma sabahı başladı. Peygamberimiz eline bir avuç ince kum alıp Kureyş müşriklerine karşı dönerek: Kara olsun, yüzleri!» deyip etrafa saçtı. Saçtığı ince kumdan gözlerine ve yüzlerine dolmayan hiçbir müşrik kalmadı. Yüce Allah da müslümanlar tarafım, savaşan meleklerle takviye etti[6]. Savaş müslümanların lehine büyük bir zaferle sonuçlandı. Bu çarpışmada, müşriklerin ileri gelenlerinden yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kadarı da esir alındı. Müslümanlardan da ondört kişi şehid oldu.
Bu savaşta öldürülen müşriklerin cesedleri -onların arasında, Kureyş-in liderleri de bulunmaktaydı- Bedir kuyusuna atıldı. Resû-lullah (s.a.v.) kuyunun kenarında durup: «Ey falan oğlu filân! Ey falan oğlu filân!..» diye babalarının ve kendilerinin adları ile çağırarak; «...Biz, Rabbimizin bize va'dettiğini gerçek olarak bulduk. Siz de putlarınızın size va'dettiği şeyi hak olarak buldunuz mu?» diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), Peygamberimize: «Ey Allah'ın elçisi! Şu cansız cesedlere ne diye seslenir, söz söylersin?» deyince, Peygamberimiz (s.a.v.), «Muhammed'in hayatı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, benim söylediğim sözleri, siz onlardan daha iyi işitir değilsiniz[7]» buyurdu.
Resûlullah (s.a.v.) esirlerin durumunu ashâbıyla istişarede bulundu. Hz. Ebû Bekir (r.a.), onlardan fidye olarak para alınmasını teklif etti ki; müsümanlara güç kazandırsın. Ve onlar da salıverilsin ki, belki onlara Allah hidâyetini nasib eder. Hz. Ömer bin el-Hattâb (r.a.) da, hepsinin boynunun vurulmasını teklif etti. Çünkü onlar küfrün önderleri ve liderleriydi. Ama Hz Peygamber (s.a. v.) onlara merhametinden dolayı Hz. Ebû Bekir'in görüşü olan, «fid-ye»ye meyletti. Esirler hakkında da böyle karar verdi. Ancak Kur'-an âyetleri, bu konuda; Eesûlullah'ı azarlar mahiyette ve Hz. Ömer'in görüşü olan -esirleri öldürme- fikrini destekler mahiyette inmişti. Bu âyetler: «Hiçbir peygamberin yeryüzünde ağır basıp (harb edip) zaferler kazanıncaya kadar (muharib düşmandan) esirler alması (vâki) olmamıştır...» âyetinden, «...Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin, Allah'tan korkun, şübhesiz ki Allah çok yarhğayıcıdır, çok esirgeyicidir[8]» âyetine kadardır.[9]
İbretler Ve Öğütler
Büyük Bedir Gazvesi, dinî sorumluluklarını yerine getirmede samimî ve inandıkları prensiplere sımsıkı bağlı olan mü'minlere; Yüce Allah'ın yardım ve desteğini gösteren büyük mucizeleri olduğu kadar, kıymetli öğütleri ve dersleri de ihtiva ediyor.
Biz bu dersleri ve işaretleri aşağıdaki şekilde özetliyoruz:
1- Bedir Gazvesi'nin ilk sebebi bize gösteriyor ki, müslümanlan Resûlullah ile birlikte çıkmaza zorlayan asıl faktör, savaş ve harb olmayıp, ancak Ebû Süfyan başkanlığında, Şam'dan gelmekte olan Kureyş kervanım ele geçirme arzusudur. Şu kadar var ki; şanı yüce olan Allah, kendi kulları için daha büyük bir ganimeti, üstün bir zaferi, bir müslümanm tüm hayatında hedef edinmesi gereken gaye ile en çok uygun düşen daha şerefli bir hareketi murad etmişti. Bunun için de, ardına düştükleri kervanı kendilerinden uzaklaştırıp, onun yerine hiç beklemedikleri bir orduyu karşılarına çıkardı. Bunda, iki hususa işaret vardır:
Birinci Husus Müslümanlarla savaşan harbilerin malları, müslümanlara göre haram olmayan mallar sayılır. Müslümanların, o malları yağma etmeleri, ellerinin yetiştiklerini almaları haklarıdır. Ellerine geçen bu mallar kendilerinin mülkü sayılır. Tüm fukahâ nezdinde, mütte-fekun aleyh olan hüküm budur. Mekke'deki evlerinden, barklarından dışarı atılmış olan Muhacirler, Kureyş'in kervanını yakalama ve ona el koyma arzusunda, haklıydılar. Bunun sebebi ise şudur: Müslümanların Mekke'de bıraktığı, onların hemen ardından da müşriklerin yağmaladıkları mallara karşılık bir misillemedir bu.
İkinsi Husus: Bu maksadın meşru oluşuna rağmen yine de Yüce Allah, mü'-min kulları için bundan daha üstün bir gayeyi ve kendilerine daha layık olan bir vazifeyi murad etmişti. Zaten onlar bu vazife için yaratılmışlardı. Bilelim ki bu vazife, Allah'ın dinine da'vet bu uğurda cihad, i'lâ-i kelimetullah uğrunda malı ve canı feda etmektir. Ebû Süfyan'm ticaretini kurtarmadaki başarısı ne kadar büyük idiyse, Kureyş'le müslümanlar arasında yapılan savaşta Kureyş'in yenilgisi de o kadar mühimdi. Müslümanların nefislerine verilen bu ilâhi terbiye, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde en açık bir şekilde kendisini gösteriyor: «Hani Allah size, iki taifeden birinin muhakkak sizin olduğunu va'd ediyordu. Siz ise, kuvvetli ve silâhı bulunmayanın, kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da emirleriyle Hakk'ı açığa vurmayı, kâfirlerin arkasını kesmeyi irade buyuruyordu[10]
2- Kureyş kervanının, müslümanlardan uzaklaşmasından sonra, karşılarına baştan aşağı silâhlanmış büyük bir ordunun çıkması üzerine, Resûlullah'm, bu durumu, ashâbıyla müşavere etmek için nasıl bir oturum düzenlediğini düşündüğümüz vakit, iki şer'i işareti öğreniyoruz. İkisinin de önemi pek büyük:
Birinci işaret: Resûlullah'm ashâbıyla müşavereyi kendisine prensip edînmesidir. O'nun hayatının hangi dönemine bakarsak bakalım; siyasetti şer'iyye ve tedbirle alâkalı; aynı zamanda hakkında Kur'an'dan bir nass bulunmayan her işte, bu prensibe sarıldığını görüyoruz. Bunun iç!n müslümanlar, teşrii bir esas olarak, hakkında kitab veya sünnetten bir nass bulunmayan hususlarda, şûranın kaçınılmazlığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Hakkında Kitab'tan bir nass veya hükmünü Resûlullah'm te'kid ettiği, sünnetinden bir hadis bulunan konulara gelince; o konuda şûra caiz değildir. Ayrıca onun üzerinde herhangi bir karar verilmesi de gereksizdir.
İkinci işaret: Müslümanlarla, gayr-i müslimler arasında meydana gelen anlaşma, barış ve savaş gibi konuların «Siyâset-i Şer'iyye» denilen veya bazılarının «Hükmü 1-İmamet» adını verdiği bölüme girdiğine işaret. Bunun açıklaması şudur: Asıl olması yönünden, cihad farzının meşruiyeti; herhangi bir neshe veya tebdile imkân tanımayan, tebliği bir hükümdür. Nitekim sulh ve anlaşmaların meşruiyetinin aslı sabittir ki; iptali veya tslâm şeriatı hükümlerinden tecrid edilmesi caiz olmaz. Şu kadar var ki, bunun çeşitli tatbik şekilleri zaman, mekân ve şartlara, müsîümanlann ve düşmanlarının durumlarına göre değişebilir. Bu konuda en sağlam ölçü, yalnızca âdil ve dini bütün bir imamın fliderin) basireti, dindeki samimiyeti ve ihlâsı ile birlikte dini hükümlerde derin bilgisine bağlı siyâseti, özel garazının bulunmaması, müslümanlarla müşavereye ve onların değişik görüşlerinden ve bilgilerinden istifade etmeye önem vermesidir...
islâm Devlet başkanı; düşmanlarla savaşmamayı müslümanîar için daha hayırlı görüp; görüşünün doğruluğunu müzakere ve müşavere ile tesbit ederse; cihad için uygun şartlar gelinceye kadar düşmanla barış imzalaması üzerine vazife olur. Yalnız bu barışın şer'i nasslardan biriyle tezat teşkil etmemesi gerekir. Devlet başkanı, uygun zamanı gözetir. Bu yönde maslahat ve fayda görürse halkını savaşa ve savunmaya teşvik etmesi yine ona vazife olur.
Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatından birçok olayların delâlet ettiği ve bütün fakihlerin de üzerinde ittifak ettiği görüş budur. Çok nadir de olsa, müslümanlara kendi yurtlarında ve memleketlerinde, düşman aniden saldırıya geçtiği takdirde, şartlar ve vasıtalar ne olursa olsun, müslümanların kuvvet kullanarak savunmaya geçmeleri farzdır. Bu konudaki farziyet ve mükellefiyet, bütün müslüman erkek ve kadınlara şâmildir...
Fukahânın tümünün üzerinde ittifak ettiği gerçek şudur ki, şûra meşrudur. Fakat şart değildir. Yâni müslüman bir hâkimin (komutanın) kanaatinde ve fikrinde şûradan yararlanması uygun olur. Fakat kendi görüşüne şûra üyeleri karşı çıksalar bile, ekseriyetin görüşünü alması, üzerine vâcib değildir. Kurtubî bu konuda diyor ki: «İstişare eden kişi, görüşlerin ihtilâfında bakar; eğer mümkün-ise onlardan Kitab ve Sünnet*e en yakın olanını araştırır. Bunun üzerine, onu Allahü Teâlâ o görüşlerden beğendiği birine iletirse;-hemen ona kararım verir ve Allah'a tevekkül ederek, o görüşü uygular[11]».
3- Şübhe yoktur ki araştırmacı şunu soracaktır: Niçin Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Ömer'in ve Hz. Mikdâd'ın (r.â.) cevabı Resûlullah'ın gönlünde yeter miktarda itmi'nan uyandırmadı? Ve Hz. Peygamber (s.a.v.) devamlı Ensâr'm yüzüne bakıyordu? Nihayet Sa'd b'n Muâz konuşunca, Resûlullah'ın gönlü rahatladı ve huzura kavuştu?..
Cevab: Gerçekten Resûlullah (s.a.v.) bu konuda özellikle Ensâr'm fikrini öğrenmek istiyordu. Bakıyordu ki, onlar hüküm ve kararlarında; Resûlullah ile kendi aralarında yapılmış olan anlaşmadan ayrılacaklar mı? Çünkü o anlaşma, uyulması gereken özel bir anlaşmaydı. Böyle olunca da, bu anlaşmada kararlaştırıldığı gibi Medine'nin sınırları dışında, onları kendisiyle birlikte savaşmaya ve kendisini savunmaya zorlama hakkı yoktu. Yoksa onlar Cenâb-ı Hak'la birlikte yaptıkları büyük anlaşmadan ve îslâmî hükümlerden ayrılacaklar mı? Bu takdirde de, bu anlaşmaya göre onlardan emin olması Hz. Peygamberin hakkıydı. Bu muahedenin hukukuna riâyet etmeleri ve tüm sorumluluklarını yerine getirmeleri de onların ödeviydi.
Sa'd b. Muaz'ın verdiği cevab iyice düşünülünce, görülecek ki; Ensâr'ın Hicret'ten önce, Mekke'de Resûlullah ile yaptıkları sözleşme, Allah ile yapılan sözleşmeden başkası değildir. Ensâr-ı Kiram, Resûlullah kendi yanlarına hicret ettiği zaman onu korumayı kendilerine ödev kabul ederlerken, Allah'ın dinini ve şeriatını savunmayı da düşündüler. Buradaki problem, onların Resûlullah ile birlikte üzerinde anlaştıkları muayyen maddeler mes'elesi değildir. Halbuki onlar bundan ötesini üstlenmeyi istemiyorlar. Ama asıl mes'-ele şudur: Onlar bundan dolayı., Yüce Allah'ın sözünü de içirte alan büyük bir riskin altına girmişlerdi. Ayet şöyle: «Şübhesiz kî Allah, hak yolunda (muharebe ederek, düşmanları) öldürmekte ve kendileri de öldürülmekte olan mü'minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine Cennet (vermek) mukabilinde- satın almıştır[12]».
Bunun için Sa'd bin Muâz (r.a.)'ın cevabi: «Biz sana iman ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de Hak ve gerçek olfluğuna şehadet ettik. Biz bu hususta, dinlemek ve itaat etmek üzerfe, sana kesin sözler de verdik. Nasıl istersen öyle yap, biz seninle beraberiz...» Yâni biz seninle birlikte yürüyoruz. Akabe blatmda hep bir-. Hkte üzerinde ittifak ettiğimiz şeylerden daha büyük olan muahedeye uyacağız, şeklinde olmuştu.
4- Devlet başkanı ve komutanın cihad'da ve diğer durumlarda gözcüler ve ileri karakollardan yararlanması, müslüm ani arın da düşmanlarının stratejisini ve durumunu keşfetmek, sayı, teçhizat ve mühimmatı ortaya çıkarmak için, düşmanların arasına casuslar salması caizdir. Yine bu hususta daha başka yollan ve vasıtaları bulup kullanması da onlar için caiz olur. Ancak şu şartla ki, bu yol ve vasıta, düşmanın durumunu öğrenme maslahatından daha önemli olan bir başka maslahata zarar verecek şekilde olmasın... Belki bu vasıta ve yol sır saklamayı veya tuzak kurma türlerinden birini ya da hiyle yapmayı gerekli kılabilir. Bunların hepsi, müslüman-lann maslahatı ve korunması için elzem vasıta olması hasebiyle, güzel ve meşrudur...
Siyret kitablarında şöyle bir rivayet bulunmaktadır:
Resûlullah Efendimiz, Bedir yakınında konakladıkları vakit, ashabından bir adamla birlikte etrafı dolaşırken, ihtiyar bir Arapla karşılaştı. Peygamberimiz ona, Muhammed, Ashabı ve Kureyş hakkında bildiklerini sordu. İhtiyar Arap da: «Kimlerden olduğunuzu bana bildirmediğiniz sürece, size hiçbir bilgi veremem» dedi. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.): «Sen bize soracaklarımız hakkında bilgi ver. Biz de sana kim olduğumuzu bildirelim» buyurdu, thtiyar da: Şu şöyle, bu böyle mi?» dey.nce, Peygamberimiz: «Evet» diye buyurdu. Böylece ihtiyar bildiği kadar müşriklerin durumunu, duyduğu kadar da Hz. Peygamber'in ve ashabının durumunu haber verdi. Nihayet sözünü bitirince: «Peki, ya siz kimlerdensiniz?» diye sordu. Resûl-i Ekrem de: «Biz «Su»damz» deyip adamdan uzaklaşırken, ihtiyar: «Hangi sudan, Irak suyundan mı?» diye konuşuyordu.
5- Resûlullah'ın tasarruflarının kısımları Resûlullah (s.a.v.), konakladığı yerin durumu hakkında, Hab-bâb bin Münzir'le arasında geçen konuşma (gördüğüm gibi, o isnadı sahih bir hadîstir) bize gösteriyor ki, Hz. Peygamber'in tasarruflarının hepsi teşri nev'inden değildir. Aksine Resûlullah da birçok zamanlarda herkesin düşündüğü gibi düşünen, akıl yürüten bir beşer olması hasebiyle, birtakım tasarruflarda bulunur. Şübhesiz ki, biz bu gibi tasarruflarında ona uymakla yükümlü değiliz. Bu savaşta kendisinin seçtiği yere konaklaması da bu tür bir tasarruftur. Ama Habbâb bin Münzir'in orduyu başka bir yere nakletmesini nasıl tavsiye ettiğini ve Resûlullah (s.a.v.)'in da buna nasıl muvafakat ettiğini görmüştük, tşte bu, Resûlullah'ın bu yeri seçişinin Allah katından gelen bir vahiy sebebiyle olmadığını, Habbâb (r.a.) kesin olarak öğrendikten sonra olmuştur. Resûlullah'ın siyâset-i şer'-iyye grubuna giren tasarrufları çoktur. Resûlullah'ın yaptığı bu tasarruflar, kendisinin Allah'tan aldıklarını tebliğ eden bir peygamber olması cihetinden değil de, imam ve devlet başkanı olması yönün-dendir. Onun askeri tedbirleri, bağış ve ihsanları da çoktur. Bu konunun, enine boyuna açıklamasını fukahâ yapmıştır. Onları burada sayıp dökmeye imkân yoktur.
6- Allah'a yalvarıp, yakarmanın önemi ve Ondan çokça yardım isteme: Resûlullah'ın ashabını, zaferin kendilerine âit olduğuna nasıl inandırdığım görmüştük. Halka Peygamberimiz (s.a.v.) : «Burası falanın vurulup düşeceği yer.» diye buyurarak, arazide çeşitli yerleri işaret etmişti. Hakikaten bu durum onun haber verdiği gibi gerçekleşmişti. Sahih hadîs-i şerifte de vârid olduğu gibi onlardan hiçbiri; Peygamberimizin elini koyduğu yerin ne ilerisinde, ne de gerisinde; fakat tam gösterdiği yerlere düştüler...
Bununla beraber biz Hz. Peygamber'in; kendisi için yapılmış
gölgeliğin içinde Cuma gecesi boyunca duâ edip; yalvararak Allah'a sığındığını; avuçlarım semaya açarak Allah'ın kendisine va'dettiği zaferi vermesini istediğini, (ellerini fazla kaldırdığından) sırtından ridâsının düştüğünü; Hz. Ebû Bekir'in kendisine acıyarak yanına sokulup: «Yâ Hesûlâllah! Rab bina niyaz ettiğin yetişir artık! Hakikaten Allah sana olan va'dini yerine getirecektir»» dediğini ve yanından hiç ayrılmadığını görmüştük. Resûlullah (s.a.v.), bazılarının vurulup düşecekleri yerleri eliyle gösterdiği ve: «Vallahi ben sanki Kureyş müşriklerinin harb meydanında vurulup düşecekleri yerlere bakıyor, onları görüyor gibiyim» diyecek derecede emin olduğu halde, bu kadar yalvarış ve yakarışlar da niçin?
Cevab: Hz. Peygamber'in zafere olan imanı ve itmi'nanı, ancak Allah'ın, Resulüne yaptığı va'dini tasdik mahiyetinde olmuştu. Allah'ın kendi va'dmden dönmeyeceğinde şübhe yoktur. Çünkü bu savaştaki zafer müjdesi kendisine vahyedilmişti.
Duâ ve yalvarıştaki istiğrakla, elin semaya açılmasına gelince; işte o kulluk vazifesidir ki, insan o vazife için yaratılmıştır. Bu da, her durumda zaferin bedelidir.
Zafer - sebebler ve vasıtalar ne kadar bol olursa olsun - ancak^ Allah katındandır ve O'nun tevfikiyledir. Halbuki Allah CAzze ve Celle) bizden istek ve arzumuzla kul olmamızdan başka birşey istemiyor. Allah'a yaklaşmış olan hiçbir kul, kulluk sıfatından daha büyük bir sıfatla Allah'a yaklaşmamıştır. Hiçbir insan da, hiçbir vasıtayla Allah indinde duasının kabulü ve kendisinin makbuliyet kazanmasını, tezellül ve tazarru ile Allah'a yakarışı kadar sağlam bir yolla elde etmiş olamaz.
Şu dünya hayatında insant tehdit eden, başına üşüşen çeşitli meşakkatler ve çeşitli musibetler, insanın Allah'a yönelmesi, zayıflığını ve kulluğunu hatırlatan düşünceyle onun önünde itiraf etmesi her türlü belâ ve fitnelerden O'na sığınmasını gerektirir. Kendisine kulluğunu hatırlatan, düşünce ve umutlarını Allah'ın yüceliğine ve kudretinin enginliğine çeviren bu sebeb ve âmillerdir... în-san kendi hayatında bu hakıkata karşı uyanık olduğu ve gidişatını onunla renklendirdiği zaman Allah'ın kendi kullarına ta'yin ettiği sınıra ve hedefe varmış olur.
Resûlullah'ın, zafer vermesi için Rabbine yalvarmasında, içten yakarışında ve uzunca duasında eşsiz örneğini gördüğümüz bu ubû-diyyet (kulluk'un) karşılığı, bu savaştaki ilâhî desteğin hak edilmesidir. Şu âyet-i kerime bunu belirtmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor ;
«Hani Rabbinizin yardımına sığınıyordunuz da; O, «Ben size birbiri peşinden bin tane melekle yardım ederim[13]» diye cevab vermişti.»
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ubûdiyyet sebebiyle, zafere inanıyordu ve sonucun müslümanlarm lehine olacağından emin idi. Resû-lullah'm, gölgelikteki duruşunda tecelli eden bu ubûdiyyeti ve bunun neticesini; Ebû Cehil'in: «Vallahi, Bedir'e varıp, orada üç gün-kalarak develer boğazlayıp, yemekler yiyip, şarap içip cariyelere şarkı söyleterek eğlen m edikçe, geri dönmeyeceğiz. Başımıza birikecek olan Araplar, bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra artık böylece hep bizden çekinirler» deyişinde kendini gösteren şu azgınlık ve böbürlenme ile mukayese et.
Gerçekten, Allah'a kul olmanın ve O'nun huzurunda eğilmenin sonucu, üstün haysiyet ve yüce bir şeref olduğundandır ki, dünyanın tüm mağrur adamları o izzet ve şerefe boyun eğdiler. Kibirlenme ve azgınlığın neticesi de, zillet ve helak oldu. Ehline .hazırlanmış bir mezardı sonucu... Çünkü onlar, kendilerine mezar olan o yerde, şarap içecekler ve şarkıcılar şarkı söyleyip onları eğ-lendirecekti... Sırf Allah için yapılan kulluk, her ne zaman, azgınlık ve gururla çarpıştıysa, sürme tu İlah böyle tecelli etmişti zaten...
7- Bedir Gazvesinde Allah'ın melekleri yardıma göndermesi: Bedir Savaşı, sadık mü'minleri destekleyen ve onlara yardım eden mucizelerin en büyüğünü ihtiva ediyor. Yüce Allah o savaşta, melekleri savaşmak üzere, müslümanlarm yardımına gönderdi. Bu hakikat, sahih hadîslerin ve Kur'an'ın açık delaletiyle sabittir. İbn Hişâm, Hz. Peygamber'in gölgelikte bir miktar uykuya daldığını ve sonra uyanıp; «Müjde yâ Ebâ Bekir! Allah'ın nusreti geldi. İşte Ceb-, râil, atının yularından tutmuş, Nakve[14]'ye doğru çekiypr» diye buyurduğunu rivayet ediyor. Buhârl bu hadisi buna yakın bir lâfızla, rivayet etmiştir[15].
Meleklerin, müslümanlarla beraber savaşmak için inmeleri, onların kalblerini mücerred tatminden ve Allah'tan fazlaca yardım istemelerine karşı, moral vermekten ibarettir. Onların, Allah yolunda ilk savaş tecrübeleri olmasıyla birlikte, kendilerinden sayı ve malzemece üç kat üstünlükleri bulunan insanların karşısına dikilmeleri bu durumu gerektirmişti. Yoksa zafer Allah katındandır. Meleklerin, bunda doğrudan herhangi bir etkisi yoktur. Bu hakikati belirtmek için, Yüce Allah, meleklerin iniş sebebini açıklayarak şöyle buyurmuştur: «Allah, bunu ancak bir müjde olması ve kaîbleri-nizin yatışması için yapmıştı. Zafer ancak, Allah katındandır. Doğrusu Allah güçlüdür, hakîmdir[16]
8- Ölülerin kabir hayatı:
Resûlullah (s.a.v.)'ın kuyunun ağzında durup, müşriklerin ce-sedlerine seslenmesinde, canları çıktığı halde onlarla konuşmasında; bu esnada da Hz. Ömer (r.a.)'e verdiği cevabta, ölü için hakikatim ve keyfiyetini anlayamadığımız özel ruhi bir hayatın varlığına, ölülerin ruhlarının kendi cesedleri etrafında devamlı döndüğüne açık İşaret ve delil vardır. Kabir azabının ve ni'metinin mânâsı da buradan anlaşılabilir. Şu kadar var ki; bunların hepsi, şu bizim dünyevi idrâklerimiz ve akıllarımızla tesbit edilemeyen ölçülere göre yaratılmıştır. Çünkü bu husus, bizim akli ve maddi tecrübelerimiz ve müşahedelerimiz ötesinde, «Melekût Alemi» diye isimlendirilen şeylerdendir. Bunlara inanma yolu ise, bize haberi sağlam ve kesin yolla ulaştıktan sonra onlara teslim olmaktır.
9- Esirler mes'elesi:
Resûlullah (s.a.v.)'ın esirler hakkındaki müşaveresi sonunda da fidye ödemeleri şartıyla serbest bırakılmalarına karar vermesi, daha sonra bu hükmü vermelerinden dolayı Resûlullah'ı ve ashabını kınayan âyetlerin inmesi mes'elelerinden yürüyerek denir ki; bütün bunlarda çok önemli hikmetler vardır :
a) Esirler ve Peygamberimizin içtihadı: Bu olay bize gösteriyor ki, Resûlullah'm içtihad etme hakkı vardır. Bu görüşü benimseyenler -onlar usûl âlimlerinin cumhurudur- Bedir esirleri mes'e-lesini buna delil göstermişlerdir. Resûlullah'ın içtihad etmesi sahih olunca, buna binâen içtihadında isabet veya hatâ etmesi de sahih olur. Şu kadar var ki, hatâ sürekli devam etmez. Bilâkis, onun içti-hadlarını tashih eden, Kur'an'dan bir âyetin inmesi gerekir. Bu hususta herhangi bir âyet inmemiş ise, bu durum Resûlullah'ın içtihadının Allah'ın ilmindeki gerçek üzere vuku bulduğuna delil teşkil eder.
b) Bedir savaşı, müslumanların sayıca az ve güçsüz oldukları bir dönemde, Allah yolunda savaşmak ve fedakârlık etme yönünden ilk denenmeleri oldu. Ayrıca, savaşın ardından da, fakr ve ihtiyaç içinde bulundukları bir halde; karşılarına ganimet ve mal çıkarılmak suretiyle denenmişlerdi. Yukarıda söylediğimiz gibi, Allah müs-lümanları, zayıf hallerine rağmen savaş tecrübesine tâbi tutarak, hikmeti gereği zaferi apaçık taddırarak gönüllerini yatıştırıp başarıya ulaştırmıştır. Daha sonra da ilâhî hikmet, münasib bir vakit gelince, fakr ve ihtiyaçla beraber mal ve ganimet de göstererek, ince terbiye metodlanyla onları denedi. Bu savaşın peşinden, bu tecrübenin eseri, iki olay da kendini göstermişti. Birinci olay şudur: Müşrikler, yenilgiye uğrayıp, arkalarında çeşitli malları bırakıp kaçınca; bazı müslümanlar ganimet almakta yarışa girdiler. Ve öbür-leriyle ganimetin kimin hakkı olduğunda ihtilâfa düştüler. Neredeyse bunun üzerine kavga ediyorlardı. Savaşçılar arasında ganimetin dağıtılması hükmü henüz gelmemişti. Resûlullah'a bu durumu soruyorlar ve bu konuda anlaşmazlıklarını Resûlullah'a kadar götürüyorlardı. îşte o zaman şu âyet-i kerimeler indi: «Ey Resulüm! Sana ganimetlere dair soru soruyorlar. De ki, «Ganimetler, Allah'a ve Peygamberine aittir. İnanıyorsanız, Allah'tan sakının. Aranızdaki münâsebetleri düzeltin. Allah'a ve Peygamberine itaat edin. tnanan-lar ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman, kalbleri titrer» âyetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır ve Rabîerine güvenirler...[17]».
Okuyucu da görüyor ki, bu iki âyette, onların sorularının cevabını taşımıyor. Bilâkis bu âyetler, onları konudan uzaklaştırıyorlar. Çünkü enfâl (ganimetler) onlardan birine âit değildir. Aksine o, Allah'a ve Resulüne aittir. Ama onlara yaraşan şey aralarındaki vuku bulan bu anlaşmazlığı düzeltmek, emrettiği hususta Allah'a itaat, yasaklarından da sakınmaktır, tşte onların ödevi budur. Ama mal ve dünya konusuna gelince; her ikisinde de Allah'a güvenmelidirler. Müslümanlar, şu iki âyetin işaretine yönelip, kavgaya düştükleri konudan dikkatlerini uzaklaştırınca, hemen ardından ihtilâfa düştükleri ganimetlerin savaşçılar arasında nasıl taksim edileceği mes'elesini açıklığa kavuşturan yeni bazı âyetler geldi. Görüldüğü gibi bu durum, üstün terbiye metodlarmın en çarpıcısıdır.
İkinci olay da şudur: Resûlullah (s.a.v.) esirler konusunu as-hâbıyla görüşürken, ashabın gönülleri, esirlerin fidye ödemelerine daha yatkındı. Bu konudaki mülâhaza ise; onlara karşı şefkat ve merhametle muamele sonucunda hidâyetlerinin te'min umuduydu. Aynı zamanda Muhacirlerin Mekke'de bıraktıkları mallara karşılık bu fidye ile dünya işlerini birazcık olsun düzeltmiş, bii nov'i tazminat almış olacaklardı. Resûlullah'm gönlünün de yattığı bu durum, onun kendi arkadaşlarına karşı ne kadar şefkatli olduğunu gösterir. Bu şefkat ile Muhacirler Bedir gazvesine giderken, Resûlullah onların durumunu görünce, elini onlar için duaya kaldırmıştı. Muhacirlerin üzerinde fakirlik ve yoksulluk belirtileri gözüküyordu. îş-te o vakit Resûlullah, Allah'a şöyle niyazda bulundu: «Allah'ım! Onlar yayadır, sen onları binekli kıl. Çıplaktırlar, sen onları giydir. Açtırlar, sen onları doyur[18]».
Fakat ilâhî kader, şartlar ve durum nasıl olursa olsun, yalnızca dini düşünce esasına dayanan yüce dâvadaki karar için, müs-lümanların mala ve paraya bakışlarını bir ölçü veya ölçünün bir parçası yapmalarına izin vermedi. Çünkü onlar bu tür bir tecrübe ile ilk defa karşı karşıya geldiklerinden; bu görüş üzere bırakılmış olsalardı, bu görüş sürekli bir kaide haline gelirdi. Böyle olunca da, çeşitli dünyevi maksadlardan herhangi birşeyin ulaşamayacağı bir yücelikte kalması gereken bu gibi hüküm ve kararlan, maddî nazarla görme alışkanlığı sürer giderdi. Dünyanın arkasından koşarak giden ve dünyanın zevkine ve tadına dalan kişilerin, artık ondan vazgeçmesi ve nefsini onun zevkinden alıkoyması çok zor olurdu...
Müslim, Hz. Öber bin el-Hattâb (r.a.î'ın şöyle dediğini nakleder:
Bedir esirlerinin kurtuluş fidyesi ödemeleri kararlaştırıldıktan sonra, Resûlullah'ın huzuruna girdim. Bir de ne göreyim; Resûlullah (s.a.v.), Ebû Bekir'le birlikte oturmuş ağlıyorlar. «Yâ Resûlal-lah, seni ve arkadaşını ağlatan hâl nedir, bana haber ver de, ağlanacak bir durum bulursam, ben de ağlarım. Ağlanacak bir durum bulamazsam, ikinizin ağlamasına katılırım» dedim. Resûlullah (s.a.v.): «Senin arkadaşların esirlerden fidye alınmasını bana tavsiye ettiklerinden ötürü, uğrayacağınız azabın, şu ağaç (Resûlullah'ın yanıbaşında bulunan bir ağaç) tan daha yakın olduğu bana gösterildi. Yüce Allah, «Hiçbir peygamberin, bulunduğu yerde düşmanlarını ağır bir mağlûbiyete uğratıp, kımıldanamaz bir hale getirmedikçe onlardan esirler alması lâyık ve vâki değildir» âyetinden, «...Artık, aldığınız o ganimetlerden helâl ve temiz olarak yiyiniz. Allah'tan korkunuz. Şübhe yok ki, Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir» âyetine kadar indirdiği âyetlerde buna işaret buyurdu[19]» dedi[20]...
2- Beni Kaynuka Ve Yahudiliğin Müslümanlara İlk Hıyaneti
İbn tshâk naklediyor:
Benî Kaynuka olayı şöyle olmuştur: Re sulu Hah (s.a.v.) onları, Kaynuka oğulları pazarında topladı. Sonra onlara: «Ey Yahudi topluluğu! Siz, Allah tarafından Kureyş'in uğradığı azab gibi bir azaba uğramaktan korkunuz ve Müslüman olunuz! İyi bilirsiniz ki, ben Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bunu da kitabınız (Tevrat)'ta ve Allah'ın size olan ahdinde buluyorsunuz» dedi. Bunun üzerine Kaynuka yahucLleri:
«—Yâ Muhammedi Çarpışmayı bilmez, dağınık görüşlü bir kavimle karşılaşıp onları ezmek fırsatını bulman seni aldatmasın! Sen bizi kendi kavmin gibi mi görüyorsun? Eğer bizimle çarpışacak olursan, nasıl adamlar olduğumuzu o zaman anlarsın» dediler.
İbn Hişâm'ın Abdullah bin Ca'fer'den, onun da Ebû Avâne'den rivayetine göre:
Bir Müslüman Arap kadını bazı şeyler satmak üzere, Kaynuka oğullan pazarına gidip, satacağını sattıktan sonra, bir kuyumcunun dükkânına oturmuştu. Orada bulunan yahudiler, kadının yüzünü açmak istedilerse de, kadın buna diretti. Kuyumcu, kadıncağızın elbisesinin arka eteğini sırtına iliştirdi. Kadın ayağa kalkınca edeb yeri göründü. Yahudiler gülüşmeye başladılar. Kadın feryâd etti. O sırada oralarda bulunan müslümanlardan birisi, Yahudi kuyumcunun üzerine atılıp, onu öldürdü. Yahudiler de toplanıp müslüma-nı öldürdüler. Öldürülen müslümamn ailesi de, yahudilere karşı, müslümanlardan imdad istedi. Müslümanlar yahudilere karşı öfkelendiler. Bu yüzden Kaynuka oğulları yahudileri ile Müslümanlar arasında husûmet başladı. Resûlullah ile aralarında bulunan anlaşmayı bozan yahudilerin ilki bunlar oldu[21].
Taberi ile Vâkıdi'nin rivayetlerine göre, bu olay Hicret'in ikinci yılında, Şevval ayının ortasında oldu[22].
Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.), Kaynuka oğullarını bir müddet kuşatma altında tuttu. Sonunda Resûlullah'ın kararına boyun eğdiler. O sırada Abdullah bin Ubey bin Selûl, Resûlullah'a baş vurarak: «Yâ Muhammedi Benim müttefiklerime Ve dostlarıma iyilikte bulun!» dedi. Peygamberimiz ona yüz vermedi. Abdullah bin Ubey bin Selûl, elini Resûlullah'ın gömleğinin yakasından içeri soktu. Hz. Peygamber (s.a.v.) öfkelendi ve orada bulunanlar, Resûlullah'ın yüzünde kızgınlık belirtilerini gördüler. Peygamberimiz, onun bu küstahça davranışına karşı: «Yazıklar olsun sana, bırak yakamı» dedi. O da: Bırakmam vallahi! Beni Kızıl ve Karalara karşı koruyan şu üçyüz zırhlı, dörtyüz zırhsız kişileri, bir sabahta kılıçtan mı geçirmek istiyorsun? Vallahi ben bu kadar insanların yüzünden felâketin aleyhe dönebileceğinden korkuyorum, dedi. Resûlullah da: «Onları sana bağışladım. Onlara, Medine'den çıkmalarını ve civarında bile kalmamalarını söyle!» diye buyurdu. Bunun üzerine yahudiler çıkıp, Şam Ezraatı'na gittiler. Çoğunluğu orada helak oldu.
Abdullah bin Ubey gibi, Ubâde bin Sâmit de bu yahudüer ile müttefik idi. Hemen Resûlullah'a koşup: «Yâ Resûlâllah! Ben, Allah'ı, Peygamberini ve mü'minleri dost edindim, Şu kâfirlerin ittifakından ve dostluğundan uzaklaştım», dedi.
Abdullah bin Ubey bin Selûl ile Ubâde bin Sâmit hakkında şu aşağıdaki âyetler indi:
«Ey iman edenler! Yahudileri de, hıristiyanları da kendinize dost edinmeyiniz! Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o onlardan olur. Şübhe yok ki Allah, o zalimler güruhunu doğru yola çıkarmaz.
Yüreklerinde hastalık bulunan kimselerin (devrin aleyhimize dönmesinden ve başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz!) diyerek, onların arasında (yardakçılık edip) konuştuklarını görürsün. Umulur ki, Allah yakında o fethi veya kendi tarafından bir emri ihsan ediverir de, onlar yüreklerinde gizledikleri şeye pişman olurlar.[23]
İbretler Ve Öğütler
Bu olay, baştan sonuna kadar, Yahudilerde bulunan, hıyanet ve döneklik huyunu sergiliyor. Etraflarında komşu olan veya aralarına karışmış olan insanlara kötülük etmeden veya hıyanette bulunmadan onlarla birlikte yaşamak, yahudilerin hoşuna gitmez. Yahudiler, hıyanet için bütün yolları ve metodları kullanmakta en mükemmel istidada sahiptirler. Biz, bu olayın genişçe açıklamasını araştırırken birçok dersleri ve prensipleri çıkaracağız. Onları aşağıda şöyle özetliyoruz:
1- Müslüman kadının örtüsü:
Gördük ki bu hâdisenin sebebi, yahudilerin, Müslüman Arap kadınının yüzünü açmak istemeleri idi. Bu olay, Müslüman kadının kendi özel bir işini görmek için Yahudi çarşısına girdiği vakit olmuştu. İbn Hişâm'ın naklettiği bu sebeb ile diğer seyircilerin rivayeti arasında tezad yoktur. Çünkü bu ikincilere göre, müslüman-lann Bedir savaşında kazandıkları zaferi, yahudiler çekemediğinden bu tür taşkınlıklara girişmişlerdi. Yahudilerin, Peygamberimize: «Eğer bizimle çarpışacak olursan, bizim nasıl adamlar olduğumuzu sen o zaman anlarsın» diye sarfettiklen sözler, onların kinini ortaya koyuyor. Öyle görünüyor ki, iki sebeb de birlikte vukubulmuş-tur. Onlardan biri diğerini tamamlıyor. Çünkü, yahudilerin sadece kinlerini kelimelerde ve yüzlerinde açığa vurmasından dolayı, Resûlullah'ın aralarındaki anlaşmayı bozması çok uzak bir düşüncedir. İbn Hişâm'm rivayetine göre, bilâkis yahudilerin müslüman-lara karşı kötü davranmış olmaları gerekir...
Bu olay gösteriyor ki, İslâm'ın kadına farz kıldığı örtünme, kadının yüzünü de içine almaktadır. Yok eğer böyle olmasaydı, kadının yüzünü örterek yolda yürümesine herhangi bir ihtiyaç kalmazdı. Müslüman kadının yüzünü örtmesi, kendisine emredilen dini bir hükmü yerine getirme duygusuyla olmamış olsaydı, elbette yahudi-ler, kendilerini bunu yapmaya iten birşey bulamazlardı. Çünkü ya-hudiler bununla, kadındaki, açıkça görülen dini şuuru rencide etmek istediler.
Denilebilir ki, îbn Hişâm'ın rivayetinde tek kaldığı bu olayda biraz zayıflık vardır. Bu gibi bir hükme, delil teşkil edecek kuvvette de değildir. Ancak buna şehadet edecek diğer sahih hadîsler çoktur. Onları tenkid etmeye de imkân yoktur.
Buhârİ'nin Hz. Âişe (r.aJ'den, ihrama giren kişinin giyeceği elbise bahsinde rivayet ettiği şu söz bunlardan biridir. Hz. Âişe şöyle demiştir: «îhrama giren kadın ağzını burnunu örtemez, yüzünü peçe vs. ile örtemez, Za'feran veya Vers sürülmüş elbise de giyemez.» Bunun bir benzerini de tmam Mâlik; Muvatta'ında Vâfi'den, o da Abdullah bin Ömer'den rivayet etmiştir ki, ihramlı kadın yüzünü peçe ile örtemez, eldiven giyemez[24]..
Kadının, hacda ihram esnasında yüzünü yaşmaklaması veya peçe takmasının yasaklanmasının anlamı nedir? Bu yasak, erkeğe değil de, niçin özellikle kdına konulmuştur? Bu yasağın, o zaman Müslüman kadının yüzünü peçe ile kapamasından ve yaşmaklamasından dolayı meydana geldiğinde şübhe yoktur. Öyle ise var olan bu hüküm, hacda bu istisnayı gerekli kıldı.
Müslim'in ve diğer hadis imamlarının rivayet ettiği Fâtıma bin-ti Kays hadîsi de yine bunlardan biridir. Fâtıma binti Kays'ı kocası boşamıştı. Boşama işi kesinleşince, Resûlullah (s.a.v.) ona; Ümmü Şerîk'in evinde, iddetini beklemesini emretmişti. Sonra Resûlullah (s.a.v.) ona haber göndererek; Ümmü Şerik'in evini ashabının sık sık ziyaret ettiğini ona bildirdi. Ve ona, şöyle emretti: «Sen amcanın oğlu İbn Ümmü Mektûm'un yanında iddetini bekle. Çünkü o, gözleri görmeyen bir adamdır. Sen, başörtünü bıraktığın zaman o, seni görmez», buyurdu.
Bu hadîs, kadının yüzünü ve vücudunun diğer kısımlarını, yabancı erkeklere karşı, setretmesinin farz olduğuna delâlet etmesi cihetiyle vârid olmuştur.
Erkeğin, kadının yüzüne bakmasının haram olmasına delâlet yönüne gelince; bu hususta da, birçok hadis-i şerifler vârld olmuştur :
imam Ahmed'in, Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin de Berire'den rivayet ettiği hadis-i şerif bunlardandır. Berire demiştir ki; Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali'ye şöyle buyurdu: -— Yâ Ali! Bir bakıştan sonra tekrar bakma. Zira birinci bakış senin için caiz ise de, ikincisi değildir.» Yine Buhâri bu konuda İbn Abbâs'tan şunu rivayet eder: «Resûlullah (s.a.v.) kurban gününde, Minâ'da Fadl bin Abbas'ı bineğinin arkasına almıştı. Bu esnada Has'am kabilesinden genç ve güzel bir kadın Resûlullah'a fetva sormak için gelmişti. Fadl bin Abbas bu kadına bakmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Fadl'ın çenesinden tutup, kadına bakmasın diye yüzünü başka tarafa çevirdi».
Oukuyucu, bu hadislerde iki yasağın biraraya geldiğini görüyor: Biri, kadının yabancı erkekler karşısında yüzünü veya vücudunun bir başka yerini açmasının yasak oluşu. Diğeri ise; erkeğin kadına bakmasının yasak oluşu... Bu hadislerde, kadının yüzünün yabancı erkekler karşısında avret (kapanması gereken yer) olduğuna delâlet vardır. Ancak, öğrenme, şahidlik, tedavi zarureti g bi özel durumlar bundan müstesnadır.
Kadının yüzünün ve ellerim avret olmadığı görüşüne sahib olan mezheb imamlarına göre, onları örtmek vâcib değildir. O imamlar, bunun aksine delâlet eden yukarıdaki hadis-i şeriflerin, vücûb değil de mendûb olduğuna hamlettiler. Şu kadar var ki; bütün imamlar, kadının vücudundan herhangi bir yere şehvetle bakmanın caiz olmadığında, günah işlemenin yaygınlaşıp, kadına bakan fûsık-ların ve kötü niyetlilerin çoğunluğu teşkil ettiği zaman ve zuminde, kadının yüzünü örtmesinin vâcib olduğunda ittifak etm şlerdir.
Bugünkü müslümanların durumu : Fısk u fücurun, kötü ahlâk ve terbiyenin yaygınlaştığı gözönündc bulundurulunca; bu durumda, kadının yüzünü açmasının caiz olduğunu söylemeye imkân bulunmadığı anlaşılmış olur... Hakikaten bugün İslâm toplumunun gösterdiği bu tehlikeli düşüş karşısında müslümanlara şu yaraşın Bu tehlikeli dönemi atlatıncaya, dizginleri kend: ellerine alıncaya kadar, daha dikkatli yürümeleri, daha tedbiri elmaları,..
Kısa bir ifadeyle deriz ki, genel bir Islâmi program dahilinde tutacak, meşru hududu aşmaktan ve ölçüyü kaçırmaktan alıkoyacak, dun ve içt mai bir akım icad edilmediği sürece; dinî ruhsatlara yönelmek k'^uun ayağını kaydırır, vacibleri terk ve herşeyi mubah görmeye goturur
Bir kısım insanların şu anlayışı ne kadar da tuhaftır: Bunlar koylaştırma ve hafifletme makamında, «zamanın değişmesiyle hükümler de değişir» kaidesine tutunarak vacibleri mubah kılmaktadırlar. Fakat bunun aksine b.r durum olunca da, bu kaidenin mutlak olduğunu düşünmüyorlar. Halbuki ben, içinde bulnuduğumuz dönemin gereklerine bakarak yürürken, daha çok sakınmayı ve Allah müslumanlara, istenilen Islâmî toplumu hazırlayıncaya kadar, çok daha ölçülü yürümenin gerektiğine inanıyorum. Sürçmenin çok olduğu bu döneme bakarak kadının yüzünü örtme zaruretinde, zamanın değişmesiyle hükümleri değiştiren zarureti gösterecek b!r örnek de bulamıyorum...
2- Benî Kaynuka yahudileri yüzünden çıkan bu hâdise, onların müslumanlara karşı kalblerinde bulunan gizli kine işaret ediyor. Fakat yahudilerin, müslumanlara karşı olan kinlerini gzleme-yi ve hilelerini saklamayı başardıkları bu üç yıl süresince, neden bu kinin belirtileri ortaya çıkmakta gecikti?
Cevab: Onların duygularını alevlendiren, içlerinde bulunan gizli kini ortaya çıkaran asıl sebeb müslümanların Bedir savaşında elde ettikleri zaferdir. Bu zafer yahudilerin hiç beklemedikleri bir sonuçtu. Böyle olunca da, içlerinde taşıdıkları kin ve öfke onları sıkmaya başladı ve başvurdukları bu gibi şeylerle hasetlerini ortaya koymaktan başka bir yol bulamadılar. Nihayet onların kinleri, müslümanların Bedir'de elde ettikleri parlak zaferi müteakip ortaya attıkları sözlerde ve yorumlarda açık bir şekilde kendini gösterdi...
îbn Cerîr, Medine yahudilerinden biri olan Mâlik bin Sayf'ın Bedir dönüşünde, bir kısım müslumanlara şöyle dediğini rivayet eder: «Savaşmayı bilmeyen bir Kureyş topluluğu ile karşılaşmanız sizi aldatmasın. Şayet biz, sizin aleyhinize aldığımız kararı uygulama alanına koysak, bizimle savaşmaya gücünüz yetmez.»
Eğer yahudiler, müslümanlarla kendileri aralarında bulunan anlaşma ve sözleşmelere saygı gösterselerdi, elbette müslümanlardan onlara bir kötülük gelmez, onları evlerinde ve yurtlarında rahatsız edecek bir kimse de çıkmazdı. Ancak onlar, şerre rızâ gösterdiler. Böylece de şer, dönüp dolaştı kendi başlarına geldi.
3- İslâm'da münâfık'a yapılan muamele :
Bu olay ve bunun ardından, Abdullah bin Ubey'in gördüğümüz şekliyle yahudileri savunması olayı, bu adamın münafıklık halinden hiçbir şeyi hemen hemen gizli bırakmıyor. Onun bu durumundan anlaşılıyor ki, bu adam, islâm'a nifak sokmak istiyor, kalbinin derinliklerinde İslâm'a ve müslümanlara yalnızca kötülük besliyordu.
Ancak Resûlullah ts.a.v.) buna rağmen ona bir Müslüman muamelesi yapıyordu. Onun hukukunu çiğnemiyor, ona verdiği sözden asla caymıyordu. Resûlullah (s.a.v.) hiçbir zaman ona bir müşrik veya bir mürted ya da müslümanhğında yalancı bir kişi muamelesi yapmadı. Israr ettiği ve çok yalvardığı hususlarda Resûlullah, onun bu arzularını yerine getirdi.
Bu olay - bütün âlimlerin ittifak ettiği gibi - bir münafığa, şu dünyada müslümanlann bir müslümanmış gibi davranmaları gerektiğine işaret ediyor. Bir münafığın münafıklığı kesin olsa bile yine de böyle muamele görür. Bunun sebebi, îslâmî hükümlerin iki yönden oluşmasıdır. Biri bu dünyada uygulanma yönü. Müslümanlar, kendi aralarında ve kendi toplumlarında bunu tatbik etmekle mükelleftirler. Bunun denetiminin, halife veya devlet başkanı üzerine alır. Diğer yönü ise âhirette tatbik edilenidir ki, o da sadece Allah'a kalmıştır.
Birincisi dünyevi olup, maddi ve duyularla anlaşılabilen kazi deliller üzerine kurulur. Çünkü bu hükümlerin neticelerinden yalnızca zahirin icabı ne ise o yapılır. Bu işte vicdani delillerin ve istintaç edilen karinelerin hiçbiri etkisi yoktur.
İkincisi ise, vicdani kanaatlere dayanır. Bu konudaki karar Allah'a havale edilir. Bu kaideyi belirtmek maksadıyla Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: «Şimdi biz, amellerinizin bize görünen yanıyla sizi değeıiend'riyoruz.» Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir. Yine Resûlullah (s.a.v.), Buhârİ ile Müslim'in rivayet ettiği hadîste şöyle buyurur: «Sizler dâvalarınızı bana arzediyorsunuz. Bazınız (haksız iken) hüccetini daha düzgün ifadelere göre (doğru zannederek) onun lehine hükmedebilirim. Binâenaleyh kimin lehine, bir Müslüman kardeşinin hakkı ile hükmetmiş isem, sakın bu hakkı üzerine almasın. Ancak o, ateşten bir parçadır.»
Bu kaidenin meşru kılımşındaki hikmet; insanlar arasında, adaletin, tam bir güven içinde, oyuncak haline getirilmeden ve haklar ihlâl edilmeden icra edilmesidir. Çünkü, bazan bir kısım hâkimler,
nefsanî ve şahsî içtihadlarına kapılarak, bazı kişilere haksız yere zarar verme yolunu tutabilirler.
Bu şer'i kaidenin uygulaması olarak; Resûlullah (s.a.v.), münafıkların içlerinde gizledikleri ve görünürde bulunan birçok hallerini bilmesine ve Allah katından kendisine vahiyle bildirilmesine rağmen, münafıklara ahkâm-ı şeY'iyyede hiçbir ayırım yapmadan; müs-lümanlara yaptığı muamelenin aynisini yapıyordu...
Bu durum, müslümanlann, münafıklara karşı daima dikkatli olmalarına ve onların davranışları karşısında tam b.r uyanıklık içinde bulunmalarına aykırı değildir. Bu, her yerde ve her zamanda müslümanlann başta gelen ödevlerindendir.[25]
-Gayr-i Müslimleri Dost Edinmek -
Biz bu hâdisenin teşriî sonucu hakkında (ki, o da, bu olayı açıklamak için inen Kur'an âyetleridir) düşündüğümüz zaman; herhangi bir Müslümanın, bir gayr-â müslimi kendisine dost (yâni aralannda yardımlaşma ve dostluk mes'ûliyetinin müşterek olduğu) bir arkadaş edinmesinin caiz olmadığını anlamış oluyoruz.
Müslümanlar arasında, üzerinde ihtilâfa düşülmemiş İslâmİ hükümlerden biri de budur. Çünkü bu konudaki sarih Kur'an âyetleri birçok yerde tekrar edilmiştir. Ayrıca bunları tavzih eden hadis-i şerifler de mânevi tevatür derecesine ulaşıyor. Bu delilleri burada serdetmeye imkân yoktur. Zaten onlar, herkes tarafından bilinen, araştırmacıya gizli kalmayan şeylerdir.
Bu hükümden yalnızca bir durum istisna edilmiştir. O da, müs-lümanların çok zayıf oluşları sebebiyle, bu dostluğa mecbur bırakıldıkları zamandır. Çok zayıf olmaları, jstemiyerek onları buna sev-keder. Cenâb-ı Hak, bu konuda şöyle buyurarak izin vermiştir: «Mü'-minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmanız müstesnadır. Allah size asıl kendisinden korkmanızı emreder. Nihayet gidiş de ancak Allah'adır[26]».
Şurasını bilmemiz gerekir ki, gayr-i müslimleri dost edinmeyi yasaklamak, onlara karşı kin gütmeyi emretmek anlamına gelmez. Zaten Müslümanın, insanlardan herhangi birine karşı kin taşıması yasaklanmıştır. Yalnız burada, insanın herhangi bir kişiye Allah için buğz etmesi Ue kin tutması arasında büyük bir farkın olduğunu bilmek gerekir. Birincisinin kaynağı Allah'ın razı olmadığı bir mün-kerdir ki; Yüce Allah'ın bir Müslümandan, onu işleyene karşı buğz etmesini istemesi kendi hakkıdır. Ama ikincisinin kaynağı, kişinin amellerine ve davranışlarına bakılmaksızın, bizzat kendi şahsıdır. İşte tsîâm bunu yasaklıyor.
Allah için öfkelenmenin temelinde, öfkeyi hak etmiş bir kâÇi-re veya isyankâra karşı acımanın etkisi vardır. Çünkü kendi nefsi için istediği şeyi bütün insanlığa da istemesi, mü'minin şiarıdır. Bir mü'min, sadece kendi nefsini kıyamet azabından kurtarma ve kendi nefsi için ebedi saadeti garanti etme gayret ve düşüncesinde olmaz. Çünkü, mü'minin kâtirlere ve âsilere karşı öfkelenmesindeki etken, yalnızca onlara acıması, onların nefislerini ebedi azaba; âhi-rette Allah'ın azabına atmalarından duyduğu üzüntüsüdür. Aşikârdır ki, bu öfke herhangi bir husustaki kinden dolayı olmamaktadır. Böyle olsa, mutluluğu ve iyiliği için, babanın oğluna veya kardeşe kızması kin olurdu.
Bu durum, birçok zamanlarda kâfirlere karşı muamelede katı davranmanın meşruiyetine aykırı düşmez. Çok kerre, bu tür bir katı davranış, biricik ıslâh vesilesi olur, o da şefkat ve merhamet için gerekli olan neticedir. Nitekim şâir şöyle diyor:
«Islâh olmaları için sert davranmıştı.
O halde merhametli kimse,
Acıdığı kişiye bazen sert davransın.»
Böylece şunu da bilmek gerekir ki; kâfirlerle dostluğun yasaklanması; onlarla müslümanların arasında çıkan anlaşmazlıklar da, adalet prensibini uygulamada veya müslümanlarla onların arasında yapılan anlaşmalara riayet hususunda, ihlâl edici davranışın cevazını gerektirmez. Çünkü sürekli olarak adaletin uygulanması gerekir. Allah için öfkelenme ve nefretin, adalet prensibinin uygulanması karşısında, asla engel olarak dikilmemesi gerekir. Bu konuda, Ce-nâb-ı Hak : «Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahldHk edenler olunuz! Bir topluluğa karşı olan öfkeniz, sizi adaletli davranmaktan alıkoymasın! Adaletli davranın ki, O, takvaya daha çok yakın olandır. Allah'tan korkun. Şübhesiz ki, Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır[27]» buyuruyor. Asıl maksad, müslümanların gayr-i müslimlere karşı bir tek ümmet olduklarını bilmektir. Nitekim önceki konularda açıklamasını yaptığımız (BELGE: Hz. Peygamber'in Anayasası) bu hususu kaideleştirmişlir. Durum böyle olunca, gayr-i müslimlerle dostluk ve kardeşliğin sınırlı olması gerekir. Ama bütün insanlarla birlikte, gayr-i müslimlerle olan muamelelerde de, adalet prensibinin hassas bir şekilde uygulanması gerekir. Ayrıca bütün insanlığın hayrım istemek, tüm İnsanlara, kurtuluşa ermeleri ve doğru yolu bulmaları için duâ etmek icabeder...[28]
3- Uhud Savaşı
Savaşın Sebebi:
Bedir savaşında sağ kalan Kureyş ululan Bedir'de öldürülenlerin intikamını almayı kararlaştırdılar. Resûlullah (s.a.v.)'a karşı savaşmak üzere kuvvetli bir ordu hazırlamak için Ebû Süfyan'ın kervanından ve kervandaki mallardan yararlanmayı plânladılar. Bu konuda Kureyş sözbirliği etmişti. Ayrıca «Ehâfrş» denilen Arap kabileleri de kendilerine katıldı. Savaş sırasında müslümanlar onları kuşattığı vakit, erkeklerin bırakıp kaçmasını önlemek için kadınlardan da büyük bir kalabalığın yardımını istediler. Sayıları üç bin savaşçıya varan bir ordu ile Mekke'den hareket ettiler.
Resûlullah (s.a.v.) bu haberi duyunca hemen ashâbıyla istişare etti. Onları, düşmanı karşılamak ve savaşmak için Medine'nin dışına çıkmakla, Medine'de kalmak arasında muhayyer bıraktı. Buna göre, eğer Kureyş ordusu Medine'ye girerse, orada savaşacaklardı. Müslümanların yaşlılarının bir kısmının fikri, Medine'den çıkmamaktı. Münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl de bu görüşün sahiplerinden idi. Ancak Bedir'de savaşma şerefine eremenvş Sahâbe-i Kirâm'dan birçokları da ikinci bir görüş olarak şehrin dışına çıkmayı arzu ettiler ve onlar Resûlullah'a şöyle dediler: «Yâ Resûlâllah! Sen bizi düşmanlarımıza karşı çıkar ki, onlar bizim kendilerinden korkmadığımızı ve sinmediğimizi görsünler.» Bu görüşün sahipleri Resûluîlah'i kendi görüşlerine razı edinceye kadar onun yanından ayrılmadılar. Bunun 'üzerine, Resûlullah (s.a.v.î hemen hâ-ne-i şeriflerine girip zırhını g^ydi ve silâhını aldı. Resûlullah'a Medine'nin dışına çıkmak için ısrar eden kişiler, arzu etmediği şeyi ona zorla kabul ettirdiklerini zannederek yaptıklarına pişman oldular. Resûlullah (s.a.v.) çıkıp yanlarına gelince: «Yâ Resûlâllah, senin hoşlanmadığın şeyi biz sana ısrar ettik! Halbuki bu konuda bize herhangi bir şey düşmez. Sen istersen, Medine'de kal!» dediler. Resûlullah (s.a.v.) da: «Bir peygambere, zırhını giydikten sonra düşmanlarıyla savaşmadan onu çıkarıp yerine koyması yaraşmaz[29]» dedi.
Sonra Resûlullah Cs.a.v.) ashabından bin kişilik bir orduyla Medine'den dışarı çıktı. Bu hareket hicretten iki yıl sekiz ay sonra, Şev-vâl'in yedinci günü Cumartesi olmuştu[30]. Hz. Peygamber'in ordusu Medine ile Uhud arasında bir yere gelince, münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl kendi adamları ve taraftarlarıyla birlikte ordunun üçte biri kadar bir toplulukla ayrılıp; «O (Resûlullah'ı kasde-dlyor) re'y ve görüş sahibi olmayan delikanlıların sözünü dinledi de beni dinlemedi. Şuracıkta biz, kendimizi ne diye öldüreceğimizi bir türlü anlıyamadım?» diyerek geri döndü.
Abdullah bin Haram onların arkasından yetişerek, «Allah'ı severseniz, Resûlullah'ı yardımsız bırakmayınız» diyerek yalvarıyor-du. Fakat Abdullah bin Ubey bin Selûl de, «Bllsek ki savaş olacak, mutlaka sizinle gelirdik» dedi. Buharı, Zeyd bin Sabit (r.a.)'den şunu naklediyor:
Müslümanlar kendilerinden ayrılıp giden bu kişilerin durumu hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bir grup, -onlarla savaşalım» derken, diğer bir grup da; «Bırakalım onları» diyordu. Bu konuda Ce-nâb-ı Hakk'ın şu kelâmı indi: -Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında - Allah onları kazandıkları bunca günahlar yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde - iki zümre (bölük) oluyorsunuz? Allah'ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi saptı-rırsa, artık onun için hiçbir yol bulamazsın[31]».
Sahâbe-i Kirâm'dan bazıları, yahudilerle aralarında yardımlaşma sözleşmesi bulunduğu için onlardan yardım istemeyi teklif ettiler. Resûlullah (s.av.) da: «Bir şirk ehlinden birine karşı diğer şirk ehlinden yardım isteyemeyiz[32]» buyurdu.
Resûlullah ve Ashabı - yediyüz savaşıçyı aşmıyorlardı - Uhud'da Şı'b vadisinde karargâh kurdu. Müslümanlar Medine'yi karşılarına alarak arkalarını dağa verdiler. Resûlullah Cs.a.v.) müslüman-ların arkasındaki dağın tepesine elli kişilik bir okçu grubunu yerleştirdi ve onların başına Abdullah bin Cübeyr'i komutan ta'yin etti. Ayrıca onlara şöyle emir verdi: «Haydi kalkınız, şurada yerlerinizi alınız. Bizi arkamızdan koruyunuz! Düşmanı yendiğimizi görseniz de sakın, bize katılmayınız! Düşmanların bizi öldürdüklerini görseniz de, yine gelip bize yardımcı olmayınız[33]» dedi.
Râfi bin Hadx Semûre bin Cündeb, Resûlullah ile beraber savaşa katılmaya ısrar ettiler. Halbuki, yaşları henüz onbeş idi. Resûlullah (s.a.v.î yaşlarının küçüklüğü sebebiyle onları kabul etmedi. Resûlullah'a: «Ey Allah'ın Elçisi! Râfi gerçekten bir okçudur» denilince, ona izin verdi. Bunun üzerine Semûre bin Cündeb tekrar Resûlullah'm yanına sokularak: «Vallahi ben Râfi'yi yenerim» dedi. Bu sefer Resûlullah (s.a.v.) ona da izin verdi.
Resûlullah (s.a.v.) elinde tuttuğu kılıcını göstererek: «Bu kılıcı, hakkını vermek üzere kim alır?» diye sordu. Ebû Dücâne, Resûlullah'm yanına gelerek: «Onun hakkını vermek üzere ben alırım» dedi. Hz. Peygamber de kılıcı ona verdi. Ebû Dücâne kırmızı bir sarık çıkarıp başına sardı. Ölesiye savaşmayı istediği vakit, o böyle yapardı. Sonra saflar arasında çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): «Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu bu gibi yerlerin dışında sevmez[34]» buyurdu. Sonra Resûlullah (s.a.v.) sancak-ı şerifi Mus'ab bin Umeyr'e verdi. Müşriklerin sağ kanadına Halid bin Velid, sol kanadına ise, Ebû Cehü'in oğlu tkrime kumanda ediyordu.
Artık insanlar savaşmaya ve birbirini öldürmeye başladılar. Savaş iyice kızışmıştı. Müslümanlar, müşriklerin bozulmaya başladıklarını anlıyorlardı. Müşriklerle karşı karşıya meydan okuyarak savaşanların başında Ebû Dücâne, Hamza bin Abdülmuttalib ve Mus'ab bin Umeyr (r.a.) gelmekteydi.
Mus'ab bin Umeyr (r.a.), Resûlullah (s.a.v.) 'in önünde şehid edilince sancak-ı şerifi Ali bin Ebi Tâlib kaptı. Allah (c.c.) müslü-manlara yardımını gönderir göndermez, hemen müşriklerin saflarında yenilgi görüldü. Artık müşrikler hiçbir şeye bakamaz oldular ve kadınları «yazıklar olsun» diye bağrışmaya başladılar. Onların arkasından da, müslümanlar önlerine geleni kılıçtan geçiriyorlar, mallarını da yağma ediyorlardı. Bu durumu gören dağın tepesindeki nöbetçi okçular, aşağı inmeyi tartışmaya başladılar ve aralarında anlaşmazlık çıktı. Okçuların çoğu savaşın sona erdiğini zannederek, hemen aşağı indiler. Arkadaşlarıyla yerinde kalan Abdullah bin Cübeyr de Sahâbe-i Klrâm'dan beş kişi ile birlikte şehid oldu. îbn Hişâm'ın rivayetine göre, o beş kişinin sonuncusu Umâre bin Yezid bin Seken idi. O da Resûlullah'm önünde yaralanıp yere düşünceye kadar savaştı. Resûlullah (s.a.v.î, onun yere düşmesi üzerine: «Onu bana doğru yaklaştırınız» buyurarak, mübarek ayaklarım onun başına yastık yaptı. Yanağı Resûlullah'm ayağı üzerinde iken ruhunu teslim etti.
Sonra savaş iki taraf arasında sakinleşti ve müşrikler savaş alanım bırakarak dağıldılar. Kazandıkları zaferle gururlandılar Müslümanlar şehidleri için feryâd ediyordu. Şehidlerin arasında, Hamza bin Abdülmuttalib, Yemân, Enes bin Nadr, Mus'ab bin Umeyr ve daha birçokları vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), amcasının şehid edilişine son derece üzüldü. Hz. Hamza'ya müsle yapılmıştı. Yâni karnı yarılmış, burnu ve kulakları kesilmişti. Resûlullah (s.a.v.) şe-h'dlerden iki kişiyi bir elbiseye koyuyor ve soruyordu: «Onların Kur'an'dan en çok ezbere bileni hangisi? Kendisine gösterileni daha önce kabre koyuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.): «Kıyamet günü bu kişilere şahidlik edecek benim» buyurdu. Onların üzerlerine cenaze namazı kılınmadan ve yıkanmadan kanlı elbiseleriyle defnedilmelerini emretti[35].
Yahudiler ve münafıklar müslümanlann başına gelenlere sevinçlerini göstermeye başladılar. Abdullah bin Ubey bin Selûl ve arkadaşları, müslümanlara:
«Eğer siz beni dinleseydiniz, sizden öldürülen kişiler öldürül-mezdi» diyorlardı. Üzerinde vehme kapıldıkları zaferi ve Resûlullah ile ashabının arasını açmak için çeşitli yolları denemeye başladılar. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, yahudilerin ve münafıkların uydurdukları yalan haberlerin asılsızlığını açıklamak, Uhud savaşında meydana gelen olayların hikmetini beyân etmek için Âl-i İm-rân süresindeki şu âyet-i kerimeleri indirdi. O âyetler: «Hani sen, mü'minleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere erkenden evinden ve ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işiten, herşeyi bilendir» âyetiyle başlıyor, «Kendiler, evlerine oturup kardeşlerine: (Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi)» dediler. De ki, «Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın[36]» âyetiyle sona eriyor.
Resûlullah (sa.v.) Cumartesi akşamı Uhud'dan geri döndü. As-hâbıyla birlikte geceyi Medine'de geçirdi. Müslümanlar da geceyi, yaralarını tedavi etmekle geçirdiler. Resûlullah (s.a.v.) Pazar günü sabah namazını kıldırınca Hz. Bılâl'e, bağırarak şöyle söylemesini emretti: «Resûlullah (s.a.v.) size düşmanı takib etmenizi ve dün savaşta bulunanların dışında kimsenin bizimle birlikte çıkmamasını emrediyor1» Hz. Peygamber (s.a.v.) henüz bağı çözülmemiş sancağını istedi. Onu Hz. Ali'ye verdi. Müslümanlar aralarında yaralılar ve düşkünler olduğu halde yola çıktılar. Ta, Hamrâu'l-Esed'e kadar gelip karargâhı kurdular Burası, Medine'ye on mil uzaklıktaki bir yerdi. Müslümanlar burada büyük büyük ateşler yaktılar. Ta uzak yerlerden görülsün ve sayılarının çok kalabalık olduğu sanılsın diye böyle yaptılar.
Ma'bed bin Ma'bed el-Huzaî, - henüz o gün Huzaa müşriklerinden biri idi - yanlarından geçti. Sonra onlardan uzaklaşıp aşarak müşriklerin yanına geldi. Müşrikler Uhud'da kazandıkları başarının gururu, sevinci ve şamatası içinde idiler. Müslümanların işini bitirmek için tekrar Medine'ye dönmeyi müzakere ediyorlardı. Saf-van bin Ümeyye ise onları bundan vazgeçirmeye uğraşıyordu. Ebû Süfyan, Ma'bed'I görünce: «Ey Ma'bed! Geriden, geldiğin yerden ne haber var?» diye sordu. O da: «Yazık size! Muhammed ile ashabı, şimdiye kadar bir benzeri daha görülmemiş sayıda asker toplayıp peşinize çıktılar. Size olan kızgınlıklarından dolayı ateş püskürü-yorlar! Onlarda size karşı bir benzeri daha görülmemiş bir kızgınlık var!» dedi. Yüce Allah da bu sözlerle müşriklerin kalblerine büyük b'.r korku düşürdü. Onlar da hemen Mekke'nin yolunu tutarak, sür'atle kaçtılar. Resûlullah (s.a.v.), Hamrau'l-Esed'de pazartesi, salı ve çarşamba günlerini geçirip sonra Medine'ye döndü[37].
İbretler Ve Öğütler
Uhud savaşı her asırdaki müslümanlar için önemli dersleri ih tiva ediyor. Uhud savaşının, açıkladığımız şekil üzere vuku bulmasının hikmeti şudur: Orada müslümanlara, düşmanla yaptıkları savaşlarında, zafere nasıl ulaşılacağını, hezjmet ve dağılma tehlikelerinden nasıl korunulacağını öğreten pratik dersler veriliyor. Şimdi biz, bu büyük derslerin üzerinde durup sırayla düşünelim:
1- Yine burada Resûlullâh'ın kendisi için edindiği bir prensip ortaya çıkıyor. O da müşavere ve araştırmayı gerektiren her işte, ashâbıyla müşavereye başvurmasıdır. Fakat biz burada, Bedir Savaşı öncesinde vuku bulan müşaverede göremediğimiz ayrı bir özellik üzerinde duracağız. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ashabın, görüşlerinden vazgeçip, pişman olmalarına ve uygun gördüğü takdirde Medine'de kalmasını rica etmelerine rağmen; savaş hazırlığını bitirip, zırhını giydikten sonra, düşmanı karşılamak için Medine dışına çıkmadan geri dönme fikrine katılmadığını gördük. Halbuki Resûlullah (s.a.v.) müşavere ânında Medine'de kalma fikrine meylediyordu ve öyle görünüyordu.
Bundaki açık hikmet, belki de; savaş için gerekli hazırlığı yaptıktan ve Resûlullah silâhını alıp zırhını giymiş bir vaziyette, ashabının ve kavminin içinde göründükten sonra, artık iş; yeniden münakaşa etmenin, istişare ölçülerini aştığını gösteriyordu. Özellikle de, müşavereyle birlikte, o kadar büyük bir sebat isteyen savaş kararlarında, yine savaş için gerekli hazırlığı yaparak onların yanına çıktıktan sonra Resûlullah'ın, Medine dışına çıkmayı' ertelemesinden, bir irade zaafı ve bocalama anlamı çıkacaktı. Bu ise çok kere anlamsız korku ve endişeden kaynaklanıyor. Bunun i.in, Hz. Peygamber (s.a.v.) kavminin şamatasına ve kendi aralarındaki ithamlara aldırmaksızın kesin tutumunu belirten bir ifade ile onların sözüne: «Bir peygambere zırhını giydikten sonra düşmanlarıyla savaşmadan onu çıkarıp yerine koyması yaraşmaz[38] diye cevab verdi...
2- Bu savaşta münafıkların hali iyice açığa çıkmıştı. Bu da tabiîdir. Hani bu savaş, birçok gaye ve hikmetleri ihtiva etmektedir. En önemlilerinden biri de mü'minleri, aralarına katılmış bulunan münafıklardan arındırmaktır. Bunun arkasında da müslüman-lar için büyült faydalar vardır. Nitekim sonunda durum onların yararına tecelli etmişti.
Abdullah bin Ubey bin Selûl'ün, Medine'den çıktıktan sonra üç-yüz kişilik taraftarıyla birlikte, Resûlullah ve ashabından nasıl ayrılıp gittiğini görmüştük. Kendi itirafına göre bunun zahirdeki sebebi; Resûlullah (s.a.v.)'in, yalnızca toy delikanlıların görüşünü alıp, kendi gibi yaşlılardan, düşünce ve kanaat sahibi kişilerin görüşünü almayışıdır. Ancak için hakikatında kendisinin, mü'minlerin yanında savaşmayı istememesi var. Çünkü o kendisini, tehlikeli ve meçhul işlere atmayı arzu etmiyor... Münafıkların en bariz özelliklerinden biri de işte bu: İslâm'ın helâl kıldığı ganimetleri almayı ama, bu uğurdaki zarar ve yorgunluklardan uzak durmayı isterler!... Onların islâm'dan beklediği yalnızca iki şeyden birisidir: Bekledikleri ganimeti almak, çekindikleri zorluk ve meşakkattan kaçmak.
3- Hz. Peygamber (s.a.v.), bu savaşta müslümanların sayısının azlığına rağmen, gayr-i müsümlerden yardım istemeye razı olmadı. İbn Sa'd'ın Tabakat'ındaki rivayetine göre, Resûlullah (s.a. v.) şöyle buyurmuştur: «Ehl-i şirkten birine karşı, diğer ehl-i şirkten yardım istemeyiz[39]». Müslim de şu hadîsi rivayet etmiştir: Resûlnilullah ts.a.v.) Bedir günü, kendisiyle birlikte savaşmak için arkasından gelen bir adama: «Sen Allah'a inanıyor musun?» diye sordu. O da: «Hayır», deyince, Resûlullah (s.a.v.) : «Öyle ise hemen geri dön. Ben ebediyyen bir müşrikten yardım istemem» buyurdu.
Ulemadan büyük bir çoğunluk, buna binâen, savaşta kâfirlerden yardım istemenin caiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Bu hususta Imâm-ı Şafii, bir ayırım yaparak şöyle demiştir: «Devlet başkanı, kâfirin müslümanlar hakkında iyi niyetli ve emanet sahibi olduğuna kanaat getirirse ve o andaki ihtiyaç kâfirden yardım istemeyi de gerekli kılıyorsa, yardım istenebilir. Aksi halde olmaz'».
Bu görüşün bütün deliller ve kaidelerle ittifak halinde olduğu muhtemeldir. Zira Hz. Peygamber'in Huneyn günü, Safvan bin Ümey-ye'nin yardımını kabul ettiği rivayet edilmiştir. Bu duruma göre, bu mes'ele, siyaset-i şer'iyye diye isimlendirilen şeyler çerçevesine girmektedir. Resûlullah'ın Bedir ve Uhud'da yaptığıyla Huneyn'de yaptığının arasındaki farkı, inşâallah münasip yerinde açıklayacağız.
4- Üzerinde düşünmeye değer hususlardan biri de Semûre bin Cündeb ile Râfi bin Hâdic'in durumlarıdır. Halbuki her ikisi de henüz onbeş yaşlarım aşmamış çocuklardı. Savaşa katılmak için, kendilerine izin vermesi için nasıl da gelip Resûlullah'a yalvarıyorlar. Hangi savaşa? Ölümün kol gezdiği savaşa. Taraflar arasında muvazenenin bulunmadığı bir savaşa. Müslümanların sayıları yediyü-zü ğeçmiyorken kâfirlerin üç bin kişiyi aşan bir güce sahip olduğu savaşa...
Hakikaten, İslâm'a fikri saldırıda bulunanların bazısı bu gibi olaylar üzerinde dururken-, Arapların ardı arkası kesilmeyen harb-lerin gölgesinde yaşayan bir millet, yâni savaş ortamında gelişmiş, varlığını sürdürmüş millet olduklarını sanmış; bunun için de o savaşlara, onlara göre korkudan uzak ve bütünüyle benimsenen bir durum olarak bakmışlardır. Bu son derece garib bir görüştür.
Şübhe yok ki bu tahlili yapan kişiler; bu sözleri söylerken, hayret verici bir ısrar içinde-, Abdullah bin Ubey bin Selûl ve arkadaşlarından üçyüz kişinin, sırf rahatları ve savaşın doğuracağı tehlikelerden uzak kalmak niyeti, yâni korkudan ötürü geri döndüklerini görmezlikten geliyorlar!.. Ve yine bu tahlilin sahipleri: yaz sıcağının ortasında Medine'nin gölgesini, meyvalarını ve sularını tatmak isteyen, «bu sıcakta savaşa çıkmayınız!» diyerek, Resûlullah'ın savaşa çıkma çağrısından yüz çeviren bu münafıkların savaştan kaçışlarını da görmezler. Müşriklerin sayılan kabarık, müslümanla-rın sayıları az ve kalblerine de korku düşmüş olduğu halde, Bedir savaşında müşriklerin yenilgilerini de görmemezlikten gelirler... Halbuki müşrikler de savaşların gölgesinde doğmuş, o çilelerle bes-lenmş ve onların zorluklarını küçümsemiş olması gereken aynı Arap soyundan idiler.
Apaçık bir olayın vereceği hükmü kabulîenmcyip kaçırmak, insaflı bir kişi için oldukça zordur. Şöyle ki: Bu gibi çocukların, ölümün üzerine doğru koşmalarındaki sır, yalnızca kalbe kök salmış, üzerine de şiddetli bir peygamber sevgisi yerleşmiş yüce bir iman duygusudur. Bu iman ve bu sevgi' nerede bulunursa; böyle yiğitlik ve ölümün üzerine yürüme, orada kendini gösterir. Nerede, kalb-deki muhabbet azalır, iman da zayıflarsa; hemen orada atılganlık tembelliğe ve çekingenliğe, ölümün üzerine doğru yürüme de, korku ve ürkekliğe dönüşür...
5- Resûlullah'ın, ashabının saflarını düzene korken, onlara savaş vaziyeti aldırırken, müslümanların arkalarına gerekli muhafızları yerleştirirken ve okçulara savaş meydanındaki arkadaşlarının durumunu nasıl görürlerse görsünler; kendisinden bir emir almadıkça kesinlikle yerlerini terketmemelerini emrederkenki halini düşünerek diyoruz ki; bâris bir hakikat ortaya çıkar ve arkasından da diğer birçok önemli olaylar aydınlığa kavuşur!
O bariz hakikat, onun savaş ânında gösterdiği askeri meha-retidir. Resûlullah (s.a.v.) savaş plânlarını ve taktiğini tensipte, kurmaylıkta önde gelmektedir. Şübhesiz ki Allahü Teâlâ onu bu sahada nâdir bir dehâ ile mücehhez kılmıştır Fakat biz diyoruz ki, bu dehâ ve meharet, ancak onun semavî risâlet ve nübüvvetinin arkasından gelir. Resûlullah'ın savaş tekniğinde ve diğer hususlarda mahir ve dâhi olmasını gerekli kılan şey, Nübüvvet ve Risâlet merkezidir. Nitekim aynı merkez onun her türlü zelle ve sapmadan uzak ve masum olmasını gerekli kılmıştı. Biz bu hususu bu kitabın birinci bölümünde açıkladık. Artık tekrarına gerek yoktur.
Resûlullah (s.a.v.)'in özel olarak okçular için, genel olarak da ashabı için yaptığı şu güzel tavsiyelerin arasından çıkacak bir ibret de, okçuların bir kısmının Resûlullah'm direktiflerinden çıkmaları sonucu tahakkuk eden sonuçta görülür. Sanki Resûlullah (s. a.v.), daha sonra meydana gelecek olan bu olayın perde arkasını, Nübüvvet feraseti veya Allah'tan gelen bir vahiyle görmüştü de, birtakım tavsiye ve emirlerle onu izhâr ediyordu. Sanki Hz. Peygamber, ashâbıyla birlikte nefişlerindeki düşmana, nefislerinin arzularına veya nefislerinde bulunan ganimet ve mal isteğine karşı canlı bir manevra veriyordu. Neticesi ne olursa olsun, bu manevra büyük bir fayda ifade ediyor. Bazan menfî bir netice müsbet neticeden daha fazla yarar sağlıyor...
6- Hakkını vermek üzere, Resûlullah'm elinden kılıcı alan Ebû Dücâne, saflar arasında çalımlı çalımlı dolaşıyordu. Resûlullah (s.a.v.) onun bu halini ayıplayıp yasaklamadı. Ancak şöyle buyurdu: *Bu öyle,bir yürüyüştür ki, Allah bu gibi yerlerin dışında ondan hoşlanmaz», fiu hadis-i şerif, basit hallerde haram kılman kibirli davranışların, savaş halinde haramlığmın ortadan kalktığına delâlet ediyor. Bir müslümanın yeryüzünde kibirlenerek, çalım atarak yürümesi, yasaklanan davranışlardandır. Fakat bu davranış savaş alanında haram değil, güzel bir iştir. Evleri veya kapları ve bardak bibi şeyleri, altm ya da gümüşle süslemek gibi haram kılınan kibirli davranışlardandır. Ancak savaş âletlerini ve silâhları gümüşle süslemek yasak değildir. Buradaki kibirli davranış, ancak hakikatta düşmanlara karşı İslâm'ın şerefiyle övünmektir. Zaten bu, müslümanlarca önemini yitirmemesi gereken nefisle savaşın mânâsını ifade eder.
7- İyi düşününce müslümanlarla düşmanları arasında devam eden bu savaşın iki devrede sürdüğünü görürüz.
Birinci Devre: Bu bölümde müslümanlar yerlerine ve komutanlarından aldıkları emirlere sahip çıktılar. O halde bunun semeresi ne olmuştur? Olan şu: Müslümanlar zafere doğru ilerlerken müşriklerin saflarında hezimet belirdi. Üçbin kişinin kalbini korku sarınca, hemen yerlerini terkedip, arkalarına dönüp kaçmaya başladılar. Şu âyet-i kerime işte bunu açıklar: «An d olsun ki Allah size verdiği sözde durdu. O'nun izniyle kâfirleri kmp biçiyordunuz,..[40]».
İkinci Devre: Bu devrede de müslümanlar, yakaladıkları düşmanların işini bitirmek, bırakılan eşyaları ve malları ganimet olarak almak için müşriklerin arkasından koşmaya başladılar, işte o zaman okçular üstlendikleri dağın tepesinden; arkadaşlarının, kaçmaya yeltenen düşmanlarına, kılıç çalmak yerine silâhlarını bırakıp mal ve ganimet peşine düştüklerini gördüler. Bu sefer okçuların bir kısmı ganimet almak için savaş alanındaki arkadaşlarına katılmak istediler... Bu İstek onları şöyle düşündürdü: Demek ki, Resûlullah'tan aldıklan emirler sona ermiş. Bu anlayışla da, onlar yerlerini terketmek için Resûlullah'tan izin gelmesini bekleme ihtiyacım duymadan, tepeden inmeye karar verdiler. Bu onların bir içtihadıydı. Başlarındaki komutan Abdullah bin Cübeyr ile birkaç arkadaşı onların bu içtihadına karşı çıktı. Fakat bu içtihadın sahipleri inip ganimet almak için arkadaşlarına katılmaya gittiler. Peki, bunun neticesi ne oldu?
Müşriklerin kalblerlni saran bu korku, yeni bir atılıma dönüştü. Kaçmak üzere olan Halid bin Velid de; birdenbire hile ve tuzak yolları açılınca, düşünerek etrafına baktı. Daha önce tahkim edilmiş olan tepeyi muhafızlardan ve nöbetçilerden boşalmış buldu. Kafasında aniden askeri bir fikir şimşek gibi parladı. Yanındaki müşrik askerlerle birlikte dağın arkasını dolaşır dolaşmaz, aşağıya in-meyip tepede kalanları hemen şehid ettiler. Müslümanları arkalarından ok atarak bozguna uğrattılar!.. Gördüğünüz gibi, bu sefer de korku müslümanların gönlünü kuşatmaya başladı. Şu âyet-i kerîme de savaşın bu bölümüne işaret etmektedir: «Andolsun ki Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip, bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu. Derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki Allah sizi bağışladı. Allah'ın inananlara ni'meti boldur[41]».
Bakınız, bu hatânın vebali ne kadar büyük, neticesi de ne kadar genel oldu:
islâm ordusunda az sayıdaki kişilerin hatâsı, hepsinin başına ne kötü bir akıbet getirdi. Hattâ o vebalin neticesinden, Resûlullah (s.a.v.) bile kurtulamadı... Kâinatta Allah'ın kanunu budur. Bu ordunun içinde Resûlullah'ın bulunması bile, o kanunun işlemesine engel olamadı. Halbuki Resûlullah (s.a.v.) yaratıklar içinde, Allah'ın en çok sevdiği varlıktır. Bu okçuların hatâları ile bugün hususi ve umumi hayatımızın çeşitli yönlerinde etkili, müslümanların muhtelif hatâları arasındaki ilgiyi düşününüz. Bir de Allah'ın müslü-manlara olan sonsuz lütfunu düşününüz ki Allah, iyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmek ödevini edâ etmedikleri, tek fikirde birleş-medikleri, elleriyle kazandıkları cezayı hakettikleri halde, müslü-manları cezalandırmıyor. Bu hususu düşündüğümüz takdirde, bazılarının : «Bu gün Müslüman milletlerin diğer emperyalist devletler karşısında mağlûb bir şekilde yaşamalarının hikmeti nedir? Halbuki bunlar Müslüman, öbürleri kâfir ya!..» sorusuna karşılık verilerek cevabı anlaşılmış olur.
8- Bu savaşta, Resûlullah'ın birçok eziyetlere uğradığını, başının yaralandığını, kesici dişinin kırıldığını, kanın yüzünde iz yaparak aşağıya doğru aktığını ve birçok meşakkatlere düştüğünü görmüştük. Bunların her biri, müslümanların, komutanlarının emirlerinin dışına çıkmalarından dolayı meydana gelen hatânın sonuçlarından birer parçadır. Fakat Müslüman ordunun saflarında Re-sûlullah'ın öldürüldüğü haberinin yayılmasındaki hikmet nedir?
Cevab: Müslümanların Resûlullah'a ve onun kendi aralarında bulunmasına olan düşkünlükleri, kendileri için bir kuvvet kaynağıydı. Öyle ki onlar, Resûlullah'ın ayrılığını bile tasavvur edemiyor-lardı ve ondan sonra kendileri için bağlanacak bir kudreti akıllarından bile geç irem iyorlardı. Böyle olunca da Resûlullah'ın vefat işi, onlar için akla gelmeyen birşeydi. Sanki onlar, akıllarından bu-'nun hesabını siliyorlardı. Şübhesiz ki onlar, Resûlullah'ın gerçek ölüm haberi ile, bu uykularından uyanmış olsalardı, elbette ki bu haber onların yüreklerini hoplatır, inanç dünyalarını sarsıntıya uğratır ve birçoklarının gönlünde onun yüceliğini yıkardı.
Bu savaştaki büyük askeri dersler arasında bir de bu yalan haberin yayılması, müslümanların inanç ve iradesini deneme olması bakımından insanı dehşete düşüren bir hikmet ifade eder. Çünkü bu müslümanların tâ baştan beri nefislerini alıştırmaları gereken bir konuda denenmesidir. Yâni Resûlullah aralarından çekilince, tabanları üzerine geri dönmemelerinin gerektiği ilkesidir bu. Bu gerçeğe alışıp ulaşsınlar böylece... Müslümanların çoğunun, Resûlullah'ın öldüğü şeklindeki haberi duyunca gösterdikleri yılgınlık ve şaşkınlığı açıklamak için de şu âyet-i kerime nazil olmuştu: «Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmişti. Şimdi o, eceliyle ölür veya öldürülür-se, siz ökçelerinizin üzerine gerisin geri mi döneceksiniz? Kim böyle ökçeleri üzerinde arkaya dönerse, elbette Allah'a hiçbir şeyle zarar vermiş olamaz. Allah şükredenleri mükâfatİandıracaktır[42]
Resûlullah, fiili olarak Refik-i A'lâ'ya kavuştuğu gün bu dersin müsbet neticesi ortaya çıkmıştı. Şu Uhud şayiası hakkında inen Kuran âyeti ile birlikte, müslümanları uyandırmış ve onların dikkatini asıl hakikata çekmişti. Müslümanlar bu şuura ererek, üzüntülü kalbleriyle, Resûlullah'ı ebedî yolculuğa uğurladılar. Sonra, kendilerine bırakılan emânete döndüler: O emânet, Allah uğrunda cihad ve İslâm'a da'vettir. Müslümanlar inançlarında daha güçlü, Allah'a olan tevekküllerinde ve akidelerinde daha sağlam bir bağlılıkla cihad ve da'vet emânetini yerine getirdiler.
9- Ölümün, Resûlullah'ın ashabı üzerine üşüştüğünü düşünelim. Bu durumda onlar Resûlullah'ın etrafına kümelenmiş müşriklerin oklarına ve darbelerine karşılık kendi vücutlarıyla onu koruyorlar. Ok yağmurunun altında birinin ardından diğerine iş düşüyor. Halbuki onlar bu durumda büyük bir neş'e içinde ve Resûlullah'ın hayatını korumaya çok istekli bir halde idiler. Bunun dışında hiçbir şeye aldırmıyorlar... Bu hayret verici fedakârlığın kaynağı nedir?
Şübhesiz ki onun kaynağı, önce Allah'a ve Resûlü'ne iman, ikinci olarak da Resûlullah sevgisidir. Bunların her ikisi birlikte, bu eşsiz ve hayret verici fedakârlığın sebebidir. Müslüman ikisine birlikte muhtaçtır. Bir müslümanın kalbi, Allah ve Peygamber sevgisi ile dolmadıkça, inanılması gerekene iman ettiğini iddia etmesi yeterli değildir. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Hiçbiriniz, ben kendisine, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, hakkıyla iman etmiş olmaz[43]-.
Bu demektir ki, Allahti Teâlâ insanda aklı ve kalbi yaratmıştır ki, birincisiyle düşünsün ve inanılması gereken hususlara iman etsin. İkincisini de Allah'ın sevmesini emrettiklerini sevmekte, buğ-zedilmesini emrettiklerine buğzetmekte kullansın. Kalb, Allah, peygamber ve sâlih kullan sevmekle meşgul olmazsa, mutlaka şehvet, heva, heves ve haramların sevgisi ile dolacaktır Kalb, şehvet, heva ve heves ile dolup taştığı takdirde de; itikadın tek başına sahibini bu tür fedakârlıklara sevketmesi çok uzaktır.
Bu hakikat ahlâk ve terbiye âlimlerinin kabul ettiği asıl gerçeklerdendir. Aklın reddedemiyeceği tecrübeler bunu göstermektedir. Bu konuda Jan Jack Rousseau'nun «Emil» adındaki kitabında söylediklerine bakalım:
Faziletleri yalnızca aklın üzerine kurma isteği hakkında çok söz söylendi ve tekrar edildi. Onun için de (yâni akıl için) sağlam bir esas gerekmektedir. Bu hangi esas olacak? Söyledikleri gibi fazilet nizamın tâ kendisidir. Nizama inanmak, benim hususi mutluluğumu kuşatmaya yetecek mi? Bu savunulan esas, kelimelerle oynamaktan başka birşey değildir. Bu duruma göre fazilet, çeşitli şekillerle nizam sevgisinin tâ kendisidir[44]».
Bu gerçekten dolayı Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti 1933 yılında toplantı salonlarında ve kulüplerde içkiyi, içkinin alını-satı-mınm yasaklandığını ilân etti ise de, faydasını kabul edip inandığı bu şeyi gerçekleştirmeye gücü yetmedi. Çünkü kısa bir müddet geçmemişti ki, kanun yapıcıları izlerinin üzerine geri döndüler. Yasaklama üzüntüsünden dolayı sendeleyerek vazgeçtiler. Koydukları kanunu yürürlükten kaldırınca, yeniden kadehlerini bir yudumda boşaltmaya başladılar.
Halbuki Resûlullah'ın ashabı (belki onJar bugünkü Amerikalılara nisbetle, fayda ve zararları bilme, medeniyet ve kültür yönünden daha zayıf yetişmişlerdi) yalnızca Allah'ın kendilerine içkiden vazgeçmeleri hususundaki emrini duymakla yetinmişlerdi. Onlar hemen kadehlerini kırıp, şarap fıçılarını etrafa döktüler ve sesleri «Vazgeçtik yâ Rabbi, vazgeçtik» diye yükseldi.
Bu iki olay, iki şekil arasındaki fark şudur: Onların kalbine iman iyice yerleşmiştir. Böyle olunca da kalbin arzusu Allah'ın emrine ve hükümlerine tâbi olmuştur.
Bu sevgidir. Resûlullah'ın ashabının kalbine kök salmış olan bu arzu, onlara, göğüslerini Resûlullah'a siper ettiriyor. Ve onun hayatını koruma uğrunda ölümle kucak kucağa getiriyor onları. Uhud savaşında bu muhabbetin eseri olarak ortaya çıkan nice eşsiz sahneler vardır. Çünkü bu, muhabbet sahibinin kalbini iyice kaplamıştır artık...
İbn Hişâm şunu nakleder:
Uhud günü Resûlullah (s.a.v.) ashabına-. «Sa'd bin Rebi'nin ne yaptığını-, onun canlılar arasında mı, yoksa ölüler arasında mı bulunduğunu görüp, bana kim haber getirir?» diye sordu. Ensâr'dan bir zât: «Yâ Resûlâllah! Ben Sa'd'm ne yaptığını görüp, sana bir haber getireyim» dedi. Ensâri sağa sola bakındı. Bir de ne görsün, Sa'd yaralı olarak, ölüler arasında henüz ruhunu teslim etmemiş... Ensâri ona: «Resûlullah senin sağlar arasında mı, yoksa ölüler arasında mı bulunduğunu görüp kendisine haber götürmemi bana emretti» .dedi. Bunun üzerine Sa'd: «Ben artık ölüler arasındayım! Resûlullah'a selâmımı ilet ve de ki: Sa'd bin Rebi': Senin için-, ümmetlerini doğru yola kılavuzlayan peygamberlerin alacakları mükâfatların en hayırlısı ile Allah seni bizden dolayı mükâfatlandırsın» diyor. Kavmine de selâmımı ilet ve de ki: «Sa'd bin Rebi', vallahi gözleriniz kımıldarken Peygamber Aleyhisselâm'ı düşmanlardan korumazsınız da, ona bir musibet erişirse; sizin için Allah katında ileri sürülebilecek hiçbir mazeret yoktur» diyor. Ensârî: «Ben onun yanından henüz ayrılmamıştım ki o ruhunu teslim etti» dedi.
tddia ediyorum ki; şu asrımızda müslümanları, şehvetlerinden ve enâniyetlerinden birazcık uzaklaştıracak olan bu gibi muhabbet onların gönüllerini doldurduğu ve ruhlarını kapladığı gün, onlar yeniden başka bir halk olurlar. Ve ölümün pençesinden kurtulmaya yönelebilirler. Önlerinde ne kadar yokuş ve engel olursa olsun, düşmanlarını bozguna uğratabilirler!..
«Bu muhabbetin yolu nedir?» diye sorulduğu zaman bilmeli ki, onun yolu zikri çoğaltmak, Resûlullah'a salâvatları arttırmak, Allah'ın sana olan ni'metleri ve bereketi hususunda düşünmek ve tefekküre dalmak, bir de Resûlullah'ın siyretini, ahlâkını ve yaşayışını öğrenip, benimsemektir. Ama bunların hepsi; huzur ve huşu içinde, ibâdetleri dosdoğru yaptıktan ve her saniye kendini Allah'a ve ibâdete adadıktan sonradır.
10- Buhari'nin rivayetinde, Hz. Peygamber'in, şehidlerin üzerine namaz kılmadığı halde, kanlarıyla gömülmesini emrettiği ve iki kişiyi bir kabre koyduğunu görmüştük.
Ulema bundan, cîhad hengâmesinde şehid düşen kişinin yıkanmayacağı, üzerine namaz kılınmayacağı, bilâkis kanıyla gömüleceği hükmünü çıkarmışlardır, tmam Şafiî (r.a.) bu hususta şöyle der: «Resûlullah'ın Uhud şehidleri üzerine namaz kılmadığı mütevatir yollardan birçok hadîste geçmiştir. Ama Resûlullah'ın, onlardan onar kişilik gruplar halinde, üzerlerine namaz kıldığı ve her defasında Hz. Hamza'nm da içinde bulunduğu, sonunda onun üzerine yetmiş kere namaz kılmış olduğu ifadesiyle rivayet edilen hadîs zayıftır ve hatâdır[45]». Nitekim ulema, yine bunu zaruret ânında birden fazla kişilerin bir kabre konmasının caiz olduğu, zaruret yoksa caiz olmadığı yönünde delil kabul etmişlerdir.
11- Resûlullah'ın, ashâbıyla birlikte Medine'ye döner dönmez tekrar düşmanı takib etmek için Medine'den çıkmaya kalkışmasını düşündüğümüz vakit, Uhud savaşının tam bir açıklıkla bize vereceği ders ortaya çıkar. Savaşın müsbet ve menfî neticeleri bizim için aydınlanmış olur. Ve yine zaferin ancak sabırla, mükemmel gayeyi hedef edinmekle elde edileceği gerçeği de şübheye imkân kılmayacak ekilde açığa çıkar:
Resûlullah Cs.a.v.), daha -dün savaşta kendisiyle birlikte bulunanlara; yara aldıkları, acılar ve yaralarla bitkin hale geldikleri, sonra henüz evlerinde dinlenmemiş, kendi haline ve vücuduna ba-kamamış oldukları halde; toplanıp düşmanı takib etmeden onların dağılmasına izin vermeyecekti. Onlar bu vaziyette iken hemen Re-sûlullah'ın ardına düşüp, henüz kafalarında zafer sarhoşluğunun ateşi yanan müşrikleri takibe çıktılar. Tabiî ki bu sefer aralarında ganimet veya dünyevî bir maksad taşıyan kişiler bulunmam aktaydi... Ancak onlar Allah yolunda şehid olma veya zaıerie kavuşma arzusunu taşıyorlardı. Ve onlar bunun yanında, kanadan ve acı veren yaralarını düşünmüyorlardı bile...
Bunun neticesi ne oldu?
Ne başarı sarhoşluğu, ne de galibiyet zevki hasımların! ezmek için müşriklerin kalblerini bütünleştirdi, ne de müslümatılörı, yaralarının izdırabı, kahramanlıktan ve zafer arzusundan vazgeçmeye iletebildi....
Bu nasıl oldu? Bu, müslümanlara ders ve ibret olacak mucize ve hârika ile gerçekleşti. Yâni; müşriklerin kalbine aniden bir korku düştü. Uzaktan müslümanları görmüş olan dostlarından birinin onlara haber verdiği gibi; müşrikler, Hz. Muhammed'in arkadaşlarının, bu defa ölümü göze alarak gelmiş olduklarını tasavvur ettiler. Bu korku ve tasavvur üzerine, Medine'ye doğru yönlerini çevirmiş iken izlerinin üzerine geri döndüler ve artık sağa sola bakmaksızın seri bir şekilde Mekke'ye doğru gittiler.
Müslümanlardan dolayı müşriklerin kalbine bu garip korku nasıl düşmüştü? Halbuki birkaç saat önce müslümanlar silâhlarım ellerinden bırakmışlardı ve onların şevketi kırılmıştı. Bu durumu, savaştan dolayı müslümanlara güzel bir ders veren ilâhî iradeye havale etmek gerekir. Bu ders, hem müsbet, hem de menfi yönü, her ikisini birden, bir anda biraraya getirdi.
Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli, Uhud dersini tamamlayan o son an hakkında indi: «Yara aldıktan sonra yine Allah ve Resûlü'nün da'-vetine uyanlar, iyilik yapıp takva ile davrananlar için büyük mükâfat vardır. Bir kısım insanlar mü'minlere, düşmanlarınız size karşı toplandılar, aman sakının dediklerinde, bu onların imanlarım bir kat daha arttırmıştı. Allah en iyi vekildir ve bize y.eter, dediler. Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan Allah'ın ni'-met ve keremiyle geri döndüler. O'nun rızâsına uymuş oldular. Allah büyüktür, kerem sahibidir[46]».
4- Yevmü'r-Racr Ve Biri Maüne Olayları
a- Racî' Olayı (Hicretin Üçüncü Yılı)
Udal ve Kare kabilelerinden bir hey'et Resûlullah'ın yanına gelerek; îslâm haberinin kendilerine ulaştığım ve bu dinin hükümlerini kendilerine öğretecek muallimlere ihtiyaçları olduğunu söylediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), ashabından bir grubu gönderdi. Onların arasında, Mersed bin Ebî Mersed, Hal!d bin Bükeyr, Âsim bin Sabit, Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Dessine ve Abdullah ' bin Tarık bulunmaktaydı. Resûlullah, Âsim bin Sâbit'i onlara başkan ta'yin etti.
Buhâri, senediyle Ebû Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Ashâb-ı Kirâm'dan olan bu da'vetçi grup, Usfan ile Mekke arasında bir yere kadar yürüdüler. Onların bu mevklye geldikleri haberi, Hüzeyl kabilesinden Lihyân oğulları denilen bir oymağa bildirildi. Lihyân oğullarından yüze yakın bir okçu grubu da hemen onların peşine düşüp izlerini sürerek, İslâm daVetçilerinin daha önce konakladıkları yere geldiler. Orada İslâm da'vetçilerinin Medine'den azık olarak yanlarına aldıkları hurmaların çekirdeklerini gördüler. Kendi aralarında hemen: «îşte Medine hurmasının çekirdekleri» dediler. Bunun üzerine İslâm da'vetçilerinin izlerini sürerek gelip onlara ulaştılar. Onlar Âsım'ın ve arkadaşlarının yanma varınca; Âsim ve arkadaşları da dağın tepesine sığındılar. Lihyân oğulları okçuları gelip onların etrafını kuşattılar ve onlara: «Eğer yanımıza inerseniz hiçbirinizi öldürmeyeceğimize dair kesin söz veriyoruz» diye bağırdılar. İslâm da'vetçilerinin başkanı Âsim bin Sabit: «Ben bir kâfirin zimmetine güvenip de asla aşağı jnmem. Allah'ım! Peygamberini durumumuzdan haberdar et!» diye dud etti. Bunun üzerine savaşmaya başladılar. Sonunda Âsim bin Sabit de aralarında olmak üzere yedi kişiyi ok atarak şehid ettiler Geriye Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Dessine ve diğer bir başka kişi kaldı. Onlara da öldürmeyeceklerine dair kesin söz verdiler. Bu söz üzerine onlar da dağdan inerek gelip teslim oldular. Lihyân oğulları onları yakalayınca; kendi yaylarının kirişlerini çözüp, onlarla üçünü de bağladılar. Bunun üzerine üçüncü adam: «İşte ahde vefasızlığın, verilen sözü tutmamanın bir başlangıcı bu!» diyerek gitmemek için diretti. Onlara karşı koyması üzerine pnlar da onun saçlarından yakalayıp sürüklediler. O bunlara karşı koyunca hemen şehid ettiler.
Lihyân oğullan azgınları, Hubeyb ve Zeyd'i Mekke'ye götürüp sattılar. Hubeyb'i, Hâris'in oğulları satın aldı. Çünkü Hubeyb, Bedir savaşında Hâris'i öldüren kişiydi. Hubeyb onların yanında toplanıp kendisini öldürecekleri güne kadar esir olarak kaldı. Öldürülmesine karar verdikleri vakit, Hubeyb, Hâris'in kızlarından traş olmak üzere bir ustura istedi. Olayın bundan sonrasını, ustura isted ği kadın şöyle anlatır: «Ben dikkatsizce davranarak çocuğa usturayı verip
onun yanına gönderdim. Çocuk onun yanma girip usturayı verdi.
O da çocuğu alıp dizine oturttu. Ben bu durumu görünce feryâd ettim. Elinde ustura olduğu halde benim bu feryadımı anlayınca: «Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? înşâallahü Teâlâ ben öyle birşeyi asla yapmam» dedi. Yine aynı kadın anlatıyor: «Ben, Hu-beyb'den daha hayırlı bir esir görmedim. O zaman, Mekke'de üzüm bulunmadığı ve kendisi de zincirle bağlı olduğu halde onun üzüm salkımından üzüm yediğini gördüm. Herhalde, bunu ona rızık olarak Allah veriyordu!..»
Müşrikler Hubeyb'i öldürmek için, Harem'den dışarı çıkardılar. Hubeyb de: «Beni bırakınız da iki rek'at namaz kılayım» dedi. Namazını bitirdikten sonra yanlarına gelip: «Eğer namazı ölümden korkarak uzattığımı zannetmiyecek olsaydınız, namazı uzatır ve çoğal-tırdım» dedi. Böylece öldürüleceği sırada iki rek'at namaz kılmayı ilk önce âdet ve sünnet edinen kişi Hubeyb bin Adiyy olmuştu. Hubeyb idam sehpasında şu şiiri söyledi:
«Müslüman olarak öldürülecek olunca,
Vurulup hangi yanım üzere düşersem düşeyim.
Vallahi aldırmam arük hiçbir şeye,
Çünkü bunların hepsi o ilâhî Zât'ın uğrunadır.
Şu dağılıp târümâr olan cismimi,
Eğer dilerse O, kurtuluşa erdirir...»
Ukbe bin Haris kalkıp, Hubeyb'in yanına gitti ve onu şehid etti.
Kureyş müşrikleri, Âsını'ııı cesedinden bir parça kesip getirmek için onu tanıyan adamlar gönderdiler. Çünkü Âsim, Bedir'de Ku-reyş'in ileri gelenlerinden bazılarını öldürmüştü. Yüce Allah da onun cesedinin üzerine bulut karaltısını andıran arı sürüsü gönderdi. Bu arı sürüsü onu, Kureyş'in adamlarından korudu. Onlar onun cesedinden hiçbir şey alamadılar[47].
Taberî fazla olarak şu olayı naklediyor: Taberi Ebi Küreyb'den, o da Ca'fer bin Avn'dan, o da İbrahim bin İsmail'den, o da Ca'fer bin Amr bin Ümeyye'den, o da babasından, babası da dedesinden şöyle dediğini rivayet eder: Resûlullah (s.a.v.) beni tek başıma Ku-reyş'e gözcü olarak göndermişti. Ben de, beni görmelerinden korkarak, Hubeyb'in asıldığı ağacın yanına geldim. Ağaca çıkıp Hubeyb'i çözdüm, o da yere düştü. Birazcık geri çekildim. Sonra tekrar yanına geldim. Hubeyb'in cesedini göremedim. Sanki onu yer yutmuştu. Bu âna kadar Hubeyb'in iskeleti hiç görülmedi.
tbn îshâk anlatıyor:
Zeyd bin Dessine'yi de Safvân bin Ümeyye satın almıştı, öldürmek için onu Harem'den dışarı çıkardıkları vakit, Ebû Süfyân ona şöyle sordu: «Ey Zeyd! Allah aşkına doğru söyle! Şimdi yanımızda, senin yerine Muhammed'in boynunu vurmamızı, senin ise ailenin içinde sağ salim yaşamayı arzu etmez miydin?» O da: «Vallahi, ben ailem içinde sağ salim oturup da, Muhammed Aleyh'.sse-lâm'ın değil benim yerimde olmasına, hattâ onun bulunduğu yerde bile bir dikenin batıp incitmesine gönlüm asla razı olmaz» diye ce-vab verdi. Bu söz üzerine Ebû Süfyan: «Ben insanlardan, Muhammed'in ashabının Muhammed'i sevdiği gibi hiçbir insanın bir başkasını sevdiğini görmedim[48]» dedi.[49]
b- Bi'r-İ Maûne Olayı: (Hicri Dördüncü Yılı)
Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına, Medine'ye «Mülâıbü'l-Esinne» lakabıyla meşhur Âmir bin Mâlik gelmişti. Resûlullah ona Müslüman olmasını teklif etti. Fakat o ne Müslüman oldu, ne de Müslümanlıktan uzak kaldı. Aksine Resûlullah'a: «Yâ Muhammed! Eğer ashabından seçkin kişileri, Necid ahalisine gönderecek olursan, onlar senin tebliğ ettiğin dine çağrıda bulunurlarsa; umarım ki onlar sana tâbi olurlar» dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: «Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından korkarım» buyurdu. Âmir bin Mâlik de, «Sakın korkun olmasın. Onları benim himayemde gönder de halkı İslâmiyet'e da'vet etsinler» dedi.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Sahâbe-i Kiram'dan seçkin yetmiş kişiyi da'vetçi olarak gönderdi. Bu olay Ibn Ishâk ve îbn Kesîr'in rivayetine göre, Uhud savaşından ondört ay sonra, Safer ayında olmuştu. îslâm da'vetçileri Maûne kuyusunun bulunduğu yere konaklayıncaya kadar yürüdüler. Orada konaklayınca içlerinden, Haram bin Milhân'ı Resûlullah'ın mektubuyla birlikte, Âmir bin Tufeyl'e elçi olarak gönderdiler. Haram bin Milhân, Âmir bin Tufeyl'in yanına gelince; Âmir mektubu açıp okumadan, hemen Haram bin Milhân'ın üzerine çullanarak onu şehid etti. Buhâri, Enes bin Mâlikten şöyle rivayet eder: «Haram bin MUhân mızrakla delik deşik edilip yüzünden aşağı kan akınca: «Kabe'nin Rabbi-ne and olsun ki kazandım gitti[50]» diye bağırdı.
Amir bin Tufeyl, geri kalan îslâm da'vetçilerinin işini bitirmek için Âmir oğullarından yardım istedi. Onlar da onun bu teklifini kabul etmeyip, «Biz, hiçbir zaman Ebû Berrâ'nın, Âmir bin Mâlikin taahhüdünü bozamayız» diyerek direttiler. Bu sefer Amir bin Tu-feyl, Süleym oğullarından Usayye, Ri'İ ve Zekvan kabilelerinden yardım istedi. Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Hemen harekete geçip, İslâm da'vetçilerini konak yerlerinde kuşattılar. îslâm da'vetçi-Jeri etraflarının sarıldığını görünce; kılıçlarına sarılıp, savaşmaya bağladılar. îslâm da'vetçileri, düşmanları tarafından kılıçtan geçirilerek şehid edildiler.
islâm da'vetçilerinin develerini güden iki kişi vardı ki onlar bu üzücü olayda bulunmamışlardı. O iki kişiden biri de Amr bin Umeyye ed-Damrî idi. O daha sonra bu haberi öğrendi. Arkadaşlarını savunmak için geldiler. Amr bin Umeyye ed-Damri'nin arkadaşı da onlarla birlikte şehid edildi. Kendisi canım kurtarıp Medine'ye döndü. Yolda müşriklerden iki kişiye rastladı. Onları, Âmir oğullarından zannederek ikisini de öldürdü. Sonra Resûlullah'ın yanına gelip bu durumu haber verince, o iki kişinin Kilâb oğullarından olduğu ve Resûlullah'ın onlara dokunulmazlık belgesi verdiği anlaşıldı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Amr'a: «Demek ki iki kişiyi öldürdün ha, ben onların diyetini öderim» buyurdu!..
Resûlullah (s.a.v.), ashabından bu seçkin da'vetçilerin şehid edilmesi olayına son derece üzüldü. Bir ay süresince şfibah namazında Süleym kabilelerinden Ri'l, Zekvan, Benî Lihyân ve Usayye oymaklarına beddua etmeye devam etti[51]
İbretler Ve Öğütler
Bu üzücü iki olayda da önemli işaretler vardır. Biz onları aşağıya özetliyoruz:
1- Raci' ve Bi'r-i Maûne hâdisesi, her ikisi birden bütün müs-lümanların, İslâm'a da'vet ve İslâm'ın hakikati ile ahkâmım insanlara gösterme sorumluluğunda müşterek olduklarına işaret ediyor. İslâm'a da'vet işi diğer insanları bırakıp yalnızca Nebilere ve Resullere veya onların halifelerine ya da âlimlere emânet edilmiş bir iş değildir.
Hakikaten, bu da'vet ödevini yerine getirmenin ne kadar önemli olduğunu, Resûlullah'ın kendi ashabının en seçkinlerinden sayılan yetmiş k'şiye varan bu Kur'an hafızlarını göndermesinden anlıyoruz. Halbuki yine bu uğurda göndermiş olduğu altı kişilik hey'e-tin şehid edilmesi üzerinden çok uzun bir zaman bile geçmemişti. Gerçi Resûlullah (s.a.v.), bu yetmiş kişinin durumundan endişe duymuştu. Bu endişesini de, Âmir bin Mâük'e; Necd halkım dine da': vet için bir hey'et göndermesi hususunda fazlaca ısrar ettiği zaman açıklamıştı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v,) tebliğ yükünü taşımayı herşeyden daha önemli görüyordu. Eğer da'vctin sorumluluğunu yüklenmiş ve bu sorumluluğu yerine getirmek, ancak bu gibi tehlikelere girmekle ve bu tehlikelerin sonucuna razı olmakla mümkün oluyorsa, varsın bu tehlikeler oluversin. Allah'ın emrini yerine getirme ve O'nun dâvasını tebliğ etme yolunda Allah'ın murad ettiği şeyler de varsın olsun!
2- Hakikaten biz, bu kitabın birinci bölümünde demiştik ki; eğer bir Müslümanın dininin emirlerini yerine getirme imkânı varsa, Dâr-ı Harb'te ikamet etmesi mubah olur. Yoksa caiz olmaz. Re-sûlullah'm siyretinden buna delâlet eden bu sahne; bir Müslümanın Diyâr-ı Küfr'de îslâm da'veti ödevini yerine getirmeyi umud ederek orada ikamet etmesi bundan istisna edilmiştir. Çünkü bu bir cihad türüdür ki, farz-ı kifâye olduğundan sorumluluğu tüm müslüman-ları ilgilendirir. Zira; farz-ı kifâyeyi, bir kısım müslümanlar tam olarak yerine getirirlerse, sorumluluk diğerlerinin üzerinden kalkar Aksi halde, hepsi günahkâr olur[52]
3- Biz müşriklerin kalblerinin müslümanlara karşı kin ve öfkeyle ne kadar dolup taştığına, hattâ müslümanlara karşı içlerindeki gizli kini körüklemek maksadıyla hıyanet ve zulmün en şümullüsünü seçtiklerine açıkça delâlet eden Yevmü'r-R&cî' ve Bi'r-i Maûne hâdiselerinin muhtevalarını inceleyince; bu hıyanet ve kinin kurbanı olmuş şu müslümanlarda bu karakterin tamamen aksine eşsiz bir örneğe rastlıyoruz. Hubeyb (r.a.)'in, Haris oğullarının evinde, ölüm saatini beklerken; esir olarak, nasıl tutulduğunu görmüştük. Hubeyb (r.a.), Haris oğullarının evinde ölüm hazırlığı yapmak için temizlenmek maksadıyla bir ustura istemişti. O sırada evde bulunan küçük bir çocuk, annesinin dalgınlığından istifade ederek emekliyerek Hubeyb'in odasına girdi, intikam almayı düşünen ve hayatla ilgilenen bir kişinin hesabında bu an pazarlık etmek veya haksızlığa haksızlıkla mukabelede bulunmak için eşsiz bir fırsattır. Ev halkının tümünün düşüncesi de budur. Çocuğun annesi, yavrusunun, Hubeyb'in yanına gidişini farkeder etmez dehşete kapılarak, yavrusunu muhakkak bir ölümün pençesinden kurtarmak için sağa sola koşuştu. Fakat kadın, Hubeyb'in kendi hücresinde çocuğu dizine oturtmuş şefkatli bir baba gibi onunla şakalaştığmı gördüğü vakit dehşet içerisinde durakladı. Hubeyb ise kadına baktı ve kadının içine düştüğü korkuyu anladı. Ağırbaşlı bir nıü'minin sükûneti içinde: «Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben inşâallah bunu asla yapmam» dedi.
islâm terbiyesinin jnsani eğitimdeki mucizesine bakınız! îşte Hubeyb ve onu zulüm ve düşmanlıkla öldürmeye uğraşan kindar müşrikler! Her ikisi de aynı coğrafyanın yetiştirdiği ve aynı an'anele-rin, aynı tabiatların bürüdüğü Araplardır. Fakat Hubeyb İslâm'a boyun eğdi, îslâm da onu başka bir insan olarak ortaya çıkardı. Ama diğerleri ise kendi sapıklıkları üzere, devam edip gittiler. Böyle olunca da, kendi sapıklıkları onları zalim ve vahşi tabiatları içinde mahkûm etti. Bu duruma göre, İslâm'ın insan tabiatında yaptığı değişiklik ne kadar da büyüktür...
4- Yukarıda zikri geçen olaydan şu istidlal edilir:
Düşman elindeki bir esirin; üzerinde kâfir hâkimiyetinin. cereyan etmesini -öldürülse bile - önleyemeyecek durumda ise, teslim olmaktan kaçınması hakkıdır. Nitekm Âsim böyle yapmıştır.
Eğer düşman elinde bulunan esir, ruhsattan yararlanmak isterse; Hubeyb ve Zeyd'in yaptığı gibi kurtulmayı umut ederek ve fırsat kollayarak, emân isteme hakkına sahiptir.
Ama, esir düşmanların arasında dinini açığa vurma imkânına sahip olsa bile, kaçmaya gücü yettiği takdirde, en doğru görüşe göre bunu yapması vâclb olur. Çünkü kâfir elinde bulunan esir, tüm hakları elinden alınmış ve önemini yitirmiş bir kişi haline gelmiştir. Böyle olunca da bir esirin, kendini esaret ve kölelik zilletinden kurtarması, onun başta gelen ödevlerinden biridir[53].
5- Öldürülmeden önce Zeyd bin Dessine'nin Ebû Süfyan'a verdiği cevabı düşündüğümüz takdirde, Sahâbe-i Kirâmm kalblerinin Resûlullah'a karşı taşıdığı muhabbetin ne kadar olduğunu öğrenmiş oluruz. Bu muhabbetin Resûlullah'ı korumayı, Allah'ın dini uğrunda herşeyi harcamayı ve her fedakârlığa katlanmayı, onların gönüllerine sevdiren sebeblerin en önemi ilerinden, olduğunda şübhe yoktur. Bir müslüman imanında ne kadar yükselirse yükselsin, yine de Resûlullah'a karşı bu gibi bir sevgi" olmadan, onun imanına nakıs iman gözüyle bakılır. Bu husus, Resûlullah'ın açıkladığı bir gerçektir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.): «Hiçbiriniz, ben ona ana-baba-sından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz[54]» buyurdu.
6- Hubeyb'in Mekke'de esir olarak kaldığı günlerde başından geçen olaylardan zikretmiş olduğumuz üzüm yeme hâdisesi delâlet ediyor ki; her peygambere ait bir mucizenin olması nasıl mümkün ise, aralarında temel fark bulunmakla birlikte her veliye âit bir kerametin olması da cazdır. O fark da şudur ki; Peygamber mucizesi, peygamberlik iddiası ve herkese meydan okumakla birlikte olur. Ama evliyanın ve salın kişilerin kerameti ise, meydan okuma türünden herhangi bir durum bulunmadan, yalnızca bir lütuf olarak gelir. Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâatın üzerinde ittifak ettiği görüş budur. Yüce Allah'ın Hubeyb'e, şehid edilmeden önce ikram buyurduğu bu kerametten ötürü, bu husus üzerinde fazlaca delil beyân etmekten kaçınıyorum. Çünkü bu olay, görüldüğü gibi, Buhâri ve diğerlerinin rivayet ettiği sahih hadisle sabittir..!
7- Bazıları şöyle sorabilirler: Yalnızca Allah'ın ve peygamberinin emrine uyarak yolan çıkan bu genç mü'minlere zulüm ve hıyanet elinin uzanmasındaki hikmet nedir? Allah onlara düşmanlarını altetmek için güç veremez miydi?
Cevab: Birçok defalar belirtmiştik ki; Yüce Allah kullarına iki şeyi gerçekleştirmeyi emretmiştir: Bunlardan biri, îslâm toplumunu kurmak, diğeri ise zillete düşmeksizin dikenli yolda buna doğru koşmaktır. Bunun hikmeti de, insanın Allah'a karşı kulluğunun tahakkuk etmesi, sadıkların münafıklardan ayrılması, Allah'ın onlardan şahidler edinmesi, Allah ile mü'mln kullar arasında cereyan eden ve Yüce Allah'ın şu âyetinde: -Allah yolunda savaşıp, düşmanları öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarım ve mallarım Allah Cennet karşılığında satın almıştır...[55]» açıkladığı sözleşmenin pratik anlamının ortaya çıkmasıdır. îçinde bulunanların hepsi gerçekleşemeyecek bir vehimden ibaret olsa bile, bu sözleşme senedinin altına imza atmak için hangi mânâ geri kalıyor? Bilâkis bu imza için o vakit hangi kıymet geri kalıyor ki, o imzanın sahibi onunla Cen-net'i ve ebedî mutluluğu kazansın.
Temeldeki problem, ancak şu dünya hayatına gerçek değerinden daha çok ve gereken öneminden daha fazla önem veren; buna karşılık âhiret hayatıyla alâkası daha az olan kişilerin kafasında dönüp dolaşıyor, tşte bu Allah'a imanın yokluğunun işaretidir. Bu gibi insanlardan can ve mal ile tehlikelere atılmaları beklenemez. Gerçek mü'minlere gelince; onlarda temelden bu problem tasavvur dışıdır. Çünkü onlar kesinlikle inanıyorlar ki, şu dünya hayatının lezzeti, bir Müslümam kendisiyle Allah'a yaklaştığı en küçük bir tâatı yerine getirmesini önlemesi kadar önemli değil. Yine onlar kesinlikle inanıyorlar ki; ruhu feda etmek, şu dünya zindanından kurtulup, âhiret ni'metleVine kavuşmaktan başka birşey değildir. Âhiret ni'raetleri bir gayeden dolayı veriliyor ki, o gaye bir Müslümanm yaşadığı hayatta tek umududur.
Bu şuur Hubeyb'in şehid edildiği sırada söylediği beyitlerde, hele özellikle son beyitte en açık bir şekliyle ortaya çıkıyor. O şöyle diyor:
«Korkaklık göstererek ve çekinerek düşmana
Boyun eğmem aslat benim dönüşüm Allah'a olduktan sonra.»[56]
5- Benî Nadir Yahudilerinin Medine'den Sürgün Edilmesi (Rebiülevvel Ayı, Hicretin 4. Yılı)
İbn-i Sa'd rivayet ediyor :
Resûlullah (s.a.v.) cumartesi günü Medine'den ayrılıp, Küba mescidine gelerek namaz kıldı. Beraberinde de Ensâr ve Muhacirlerden bir grup Sahâbe-i Kiram bulunmaktaydı. Resûlullah (s.a.v.) sonra, Nadir oğullan yahudilerinin yanına geldi. Onlarla; kendisi tarafından dokunulmazlık belgesi verilmiş bulunan fakat yanlışlıkla Amr bin Umeyye ed-Damri'nin öldürdüğü Kilâb oğullarından iki kişinin diyetini konuştu. Yardımcı olmaları gerektiğini bildirdi. Zaten Nadir oğulları ile Âmir oğulları arasında öteden beri anlaşma ve ittifak bulunmaktaydı. Bu husus tbn İshâk ve diğerlerinin rivayetine göredir. Resûlullah'm bu sözlerine karşılık onlar da: «Olur, yâ Ebâ Kasım! îtz sana istediğin yardımı yaparız...» dediler. Bu sırada bir kısım yahudıler tenhaya çekilip, Resûlullah'a suikast yapmayı plânladılar. İçlerinden Amr bin Cahhaş en-Naddari adındaki lahudi; «Ben evin damına çıkar, onun üzerine bir kaya bırakırım»
diyerek işi üzerine aldı. Çünkü Resûlullah, Yahudi evlerinden birinin duvarının dibinde duruyordu...
îbn Sa'd rivayetinde şunu da ekliyor:
Beni Nadir yahudilerinden Sellâm bin Müşkem onlara: «Sakın bunu yapmayın. Vallahi, sizin bu plânladığınız suikast ona haber verilir. Ayrıca bu iş, onunla bizim aramızda bulunan sözleşmeyi bozmak demek olur[57]» dedi.
Yahudilerin plânladıkları suikast haberi, Cebrail aracılığı ile Resûlullah'a gelince, hemen bir ihtiyacını gidermek için kalkıyormuş gibi davranarak yerinden kalkıp Medine yolunu tuttu. Ashâ-bıyla karşılaştığında: «Yâ Resûlâllah, kalkıp gittiniz, sebebini anlayamadık» d^ye sordular. O da: «Yahudiler, beni öldürmeyi tasarladılar. Allah bana bu durumu haber verince, hemen kalkıp gittim» buyurdu.
Bu olay üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara: «Yurdumdan çıkınız! Siz bana suikast etmeyi, beni öldürmeyi plânladınız. Size on gün mühlet veriyorum. Bu süreden sonra buralarda sizden kim görülürse boynunu vururum...» diye bir elçi gönderdi.
Bu haber üzerine yahudiler Medine'den çıkmak için hazırlığa başladılar. Fakat münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl onlara : «Sakın yurdunuzu bırakıp gitmeyin. Kalenizde oturun. Benimle birlikte kavmimden ve diğer Arap kabilelerinden sizinle beraber çarpışacak iki bin kişi var..» demek üzere adamlarından bir haberci gönderdi. Onlar da çıkmak için verdikleri karardan vazgeçtiler. Kalelerine sığınıp beklediler. Resûlullah (s.a.v.î da onlarla savaşmak ve üzerlerine yürümek için hazırlık yapmasını emretti.
Sonra Resûlullah (s.a.v.>, Nadir oğulları yahudilerinin bölgesine doğru hareket etti. Yahudiler yanlarına oklarını ve taşları alarak kalelerine sığındılar. Fakat Abdullah bin Ubey bin Selûl onlara yardım etmedi ve verdiği sözü yerine getirmedi. Hz. Peygamber, (s.a.v.) de onların etrafını kuşattı. Hurmalıklarının kesilmesini ve yakılmasını emretti[58]. Bunun üzerine yahudiler: «Yâ Muhammedi Sen bozgunculuğu ve fesadı meneder, bunu yapanları ayıplardın. Şimdi yaş hurma ağaçlarını ne diye kestiriyor ve yaktırıyorsun?» diyerek bağırıştılar. Bu konuda Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi indirdi: «Siz herhangi bir hurma ağacını kestiniz, yahut kökleri üzerinde dikili bıraktuıızsa bu hareketiniz (fesad için değil), hep, Allah'ın izniyledir ve fasıkları perişan etmek içindir[59]».
Nadir oğullan yahudileri, Resûluîlah'a kendi istediği gibi, Medine'den çıkmalarını teklif ettiler. Fakat Resûlullah (s.a.v.) Bugün ben, sadece başınızı alıp gitmenizi kabul ederim. Savaş araç ve gereçleri hariç, bir devenin taşıyabileceği eşyalarınız size aittir. Diğer mallarınız, artık size ait değildir» buyurdu. Yahudiler de bunu kabul ettiler ve develerinin taşıyabileceği kadar mallarını yükleyip gittiler. İbn Hişâm, yahudilerden bir adamın yıktığı evinin kapısını devesine yükleyip götürdüğünü nakleder. Nadir oğullarından bir kısmı Hayber'e, bir kısmı da Şam'a gittiler. Onlardan iki kişi hariç hiçbirisi Müslüman olmadı. Müslüman olanlar, Yâmin bin Umery bin Kâ'b bin Amri bin Cahş ile Ebû Sa'd bin Vahb idi. İkisi de mallarını aldılar[60].. ı
Resûlullah (s.a.v.), Nadir oğullarının mallarını Ensâr'a değil de, ilk muhacirler arasında taksim etti. Ensâr'dan da fakir oldukları bildirildiği için iki kişiye de mal verildi. Onlar da, Sehl bin Huneyf ile Ebû Dücâne Semmak bin Harşe idi. Nadir oğullarının malları sadece Resûlullah'a âit idi., Belâzuri «Fütûhu'l-Büldân» adlı kitabında, Resûlullah'ın, hurmaların altındaki araziyi ektirip, hanımlarının ve ehlinin bir yıllık geçimini oradan sağladığını; fazla kalanını ise savaş araç ve gereçleriyle silâh te'minine ayırdığını kaydediyor[61]. Haşr sûresi baştan sona kadar, Nadir oğulları yahudileri hakkında indi. Şu âyet-i kerime de, Resûlullah'ın Nadir oğullarının mallarını taksim etme hususundaki politikasını açıklar mahiyette indi: «Allah'ın onların mallarından «Fey» olarak peygamberlerine verdiği mala gelince; siz ona ne at, ne de deve koşturdunuz. (O yakın yere yürüyerek gittiniz) Fakat Allah, Resullerini dilediği kimselere, hakim kılar. Onların gönüllerine korku düşürür, onlar Üzerinde hükmünü yürütür. Allah herşeye hakkıyle kadirdir. Allah'ın peygamberine (kafir) memleketler ahalisinden verdiği ganimet (Fey) Allah için (Kabe ve diğer mescidlerin tamiri için) peygamber İçin, ona yakın olan akraba için, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (devlet) olmasın. Peygamber size ne verdi ise onu alın; size neyi yasak etti ise onu da almayan. Allah'tan korkun, çünküAllah çok şiddetli azab sahibidir[62]».[63]
İbretler Ve Öğütler
Bu olay, Yahudinin içine iyice kök salmış hıyanet ve ahde vefasızlık huyunun ikinci tablosudur. Biz bundan önce de, Kaynuka oğulları yahudilerinin başvurdukları hıyanetlerden diğer bir şeklini görmüştük. Bu husus sayılamayacak kadar olayların doğruladığı tarihi bir hakikattir. Onlara isabet eden ilâhi lanetin sırrı da işte budur. Bu ilâhi laneti Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli tescil etmiştir: «İsrail oğullarından kâfir olanlara hem Davud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanet olundu. Bunun sebebi, onların isyan etmeleri ve hakkın sınırını asmış olmalarıydı[64]».
Sonra, bu olayda güzel dersler ve İslâm şeriatının hükümlerinden birçoğuyla ilgili önemli işaretler bulunmaktaydı. Biz onları aşağıdaki şekilde özetliyoruz:
1-Yahudilerin Resûhıllah için tertipledikleri suikastı ortaya çıkarmak için Allahü Teâlâ'dan Resûlullah'a gelen bu haber, Yüce Allah'ın kendi elçisini bi'setinden önce ve bi'seti esnasında ikram buyurduğu birçok hârikalardan ve mucizelerden biri sayılır. Bu mucize de Resûlullah'ın peygamber sıfatının, öbür şahsî özelliklerinden önce geldiğini ortaya koyar. Mes'ele bizim dikkatimizi bu yöne çek-memizdir. Onun peygamberliğine imanımız da böyle artar...
Siyret ve Fıkhu's-Siyre konusunda eser veren bir kısım yazarlar; yahudilerin niyyetlerini açığa çıkarmak maksadıyla, Resûlullah'a inen şu «İlâhî Haber»den söz ederlerken; bununla yahudilerin tertipledikleri suikastın kendisine ilham edildiğini açıklamak isterler. Halbuki ilham kelimesi, bütün insanlara âit müşterek bir mânâya delâlet ediyor. Karineler ve işaretler yolundan ibaret olan ilham duyusu tabii bir duyudur. Bu duyu sadece bir grup insana âit olamaz. «İlâhî Haber» kavramı ise, Siyret âlimlerinin (Allah onlara rahmet eylesin) de kullandığı gibi; yalnızca Nübüvvetin hususiyetlerinden ve özelliklerinden olan bir tek mânâya delâlet eder. Biz biliyoruz ki, başkası değil de, bu mânâ Hz. Peygamber'e tuzağı hissettirdi. O da, Allahü Teâlâ'nın Resûlullah'a, «Allah seni diğer insanlara karşı koruyacak...» diye verdiği kesin sözü yerine getirmesidir.
Durum böyle olduğuna göre, ifadeyi değiştirme de, ne oluyor? Ama hakikaten bu tutum, mucizeleri inkâr etme niyyetinden başka birşey değildir. Önceki konulardan da okuyucu biliyor ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in mucizelerini -mütevâtir kesinlikle sabit olduktan sonra- inkâr etmek ancak, Hz. Peygamber'in peygamberliğine iman etmedeki zayıflıktan kaynaklanır.
2- Nadir oğullarının hurma ağaçlarını kesme ve yakma işi ittifakla sabittir. Resûlullah'ın bu ağaçlardan kesip yaktırdığı sadece bir kısımdır. Sonra geri kalanlarını olduğu gibi bırakmıştı. Resûlullah'ın bir kısmını kesip, bir kısmını bırakmasını Kur'an âyetleri tasvib eder bir şekilde inmişti. Bu konudaki âyet şudur: «Siz (kâfirlerin kinini artırmak için) herhangi bir hurma ağacını kestiniz, yahut kökleri üzerine dikili bıraktmızsa, bu hareketiniz hep Allah'ın izniyledir ve fâsıkları perişan etmek içindir...[65]»
îslâm âlimlerinin tümü, buradan yürüyerek, düşman" ağaçlarını yok etme konusundaki şer'i hükmün, düşman: yenmek için komutanın yarar görüp uygulamasına bağlı olduğu görüşünde birleştiler. Bu duruma göre mes'ele, siyaset-i şer'lyye ta'birine giren şeylerden olmaktadır. Âlimler ftesûiullah'ın bu, hurmalar konusundaki tasarrufunun (kesmek veya bırakmak şeklinde) asıl maksadının, maslahatı ve onun yolunu araştırmak ve kendmden sonraki liderlerine göstermek ve öğretmek olduğunu söylemişlerdir.
İmam Şafiî yine bu konuyla ilgili olarak, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in şu aşağıdaki olayda «kesmek ve yakmakla ilgili emrini» delil kabul etmiştir. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Halid bin Velid'i, Tülâyha ve Temim oğullarına gönderirken; Şam savaşlarında ağaçları kesip yakmaktan onu nehyetmesine rağmen, bu sefer de yakıp kesmesini emretmiştir. İmam Şafii (Rahimehullah) bu konuda şöyle diyor: «Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in meyva veren ağaçları kesmemelerini emretmesi muhtemeldir. Çünkü o, Resûlullah'ın Şam beldelerinin müslüman-lar tarafından fethedileceği haberini duyduğu için böyle emir vermişti. Hz. Ebû Bekir'in ağaçlan kesmesi veya bırakması kendisine mubah olduğu için, o da müslumanların yararını düşünerek, bırakmayı tercih etti[66]».
Maslahat iktiza ettiği zaman, kâfirlerin ağaçlarını kesmenin ve yakmanın mubah olduğunu söylediğimiz bu görüş, İmam Nafi'nin, imam Sevri'nin, Ebû Hanlfe'nin, Şafiî'nin, İmam Ahmed'in, îmam îshâk'ın ve tüm fukahânın görüşüdür.
Leys bin Sa'd'dan, Ebî Sevrî'den ve Evzâî'den bunun caiz olmadığı rivayet edilmiştir[67].
3- İmamlar, müslümanlann düşmanlarından savaş etmeden aldıkları ganimetlerin «fey» olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Fey-' in tasarrufu ve gözetimi, müslümanlann menfaatinin koruyucusu tmam'a ait olduğu ve savaştan sonra aldıkları ganimetleri orduya taksim ettiği gibi, onu da taksim etmesin'.n üzerine vâcib olmadığı üzerinde ittifak etmişlerdir. İmamlar, bu görüşlerine, Resûlullah (s.a.v.)'ın Nadir oğulları mallarının taksimindeki siyâsetim delil göstermişlerdir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) -yukarıda da gördüğümüz gibi -; Nadir oğullarının mallarını yalnızca muhacirlere tahsis etmişti. Kur'ân-ı Kerîm'de, yukarıda belirttiğimiz İki âyet de, Resûlullah'ın bu davranışını tasvip ederek inmişti.
İslâm âlimleri, müslümanlann savaş yoluyla ele geçirdikleri topraklar hususunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâl.k, arazinin mutlak olarak taksim edilemiyeceğini, oranın haracının (vergisinin) yalnızca müslümanlann yaran için vâkıf olacağım-, ancak devlet başkanı, maslahatın taksim gerektirdiği görüşüne sahip olursa, bunu yapabileceğini kabul etmiştir. Hanefiler de bu görüşe yakın bir görüşü benimsemişlerdir.
imam Şafii'ye gelince o, zorla alınmış düşman topraklannın diğer ganimetlerin taksimi vâcib olduğu gibi, bunun taksiminin, de vâcib olduğu görüşünü savunmaktadır. İmam Ahmed'in mezhebinin zahiri de budur.
İmam Şafii'nin sahip olduğu görüşün delili; Resûlullah'ın Nadir oğullan mallanndaki tasarrufudur. Resûlullah'in, savaşta alınan ganimetlerin savaşçılar arasında taksiminin gerekli oluşunun hilâfına, Nadir oğullanmn mallannda yaptığı tasarrufun sebebi, bu ganimetleri elde etmeye medar olacak herhangi bir çarpışmanın olmayışıdır. Resûlullah'ın Nadir oğullar: ganimetindeki karannın sebebini açıklamadaki muğlaklığı şu âyet-i kerime giderir: «Allah'ın, Nadir oğullanmn mallanndan peygamberine verdiği ganimete «Fey»e gelince: Siz ona ne at koşturdunuz, ne deve...[68]».
Fey arazisinin bölünmemesinin sebebi bu olunca, bir hükmün illeti kalktığı zaman, onunla birlikte hükmün de kalkacağı ve ganimetler hakkında ta'yin edilmiş olan hüküm tekrar geri geleceği gayet açıktır. Bu konuda arazi ve diğer şeyler eşittir...
İmam Mâlik ve Ebû Hanife'nin sahib olduğu görüşün delilleriyle ilgili olaylar çoktur. Onlardan en önemlisi Hz. Ömer (r.a.)'in Irak havalisini taksim etmekten çekinip; orayı müslümanlara fazladan bir gelir sağlayan vâkıf yapma şeklindeki uygulamasıdır. Yaptığımız bu açıklamadan daha fazlasını burada yapmaya mahal yotur.
Yine, dikkat etmemiz gereken bir husus da, Nadir oğullan ganimetinin taksiminde Resûlullah'ın siyâsetini açıklayan her iki âyet de Yüce Allah'ın zikrettiği sebeb (illet) tir. Hani Resûlullah (s.a.v.), Nadir oğullarının mallarını başkalarına değil de yalnızca bir grup insana vermişti. Allahü Teâlâ bunun sebebini açıklamada şöyle buyurmuştu: «...Tâ ki, o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (devlet) olmasın...» Yâni bu servet, sizden yalnızca zengin tabaka arasında sınırlı olarak elden ele dolaşmasın.
Bu gayenin sebebini açıklamak şunu ilân ediyor: îslâm Şeri-atı'nın mâlî işlerdeki politikası;, baştan başa bu prensibi (yâni servetin belirli kesimin elinde bulunmaması) gerçekleştirmek üzere kurulmuştur, îslâm Şeriatı kitablarının mâli ve iktisadî işlerle ilgili hükümlerle dolup taşmasından insan topluluklarım ve sınıflarını bi-nbirine yaklaştıran âdil bir toplumun kurulması amaçlanır. Bu iktisadi sistemle, halk arasında meydana gelen ve adaletin işleyişi ile tatbikatına etki eden darboğazlar önlenir.
Zekât hükümlerine işlerlik kazandırılarak, faiz yasaklanarak ve çeşitli ihtikâr kaynakları kurutularak; İslâm şeriatının hükümleri ve mali işlerle ilgili özel nizamı uygulama alanına konulmuş olsa, elbette tüm insanlar bolluk ve refah içinde yaşayacaklardır. Belki bazan nzık konusunda aynı eşitlik içinde olmayabilirler, ama tümü de yine ellerinde bulunanla yetinirler. Eğer bu toplumda herkes birbiriyle yardımlaşma içinde olursa, onların içinde diğerini ezen bir grup bulunmaz.
Daha da önemlisi; Yüce Allah'ın şu dünyada şeriat koymasının gayesi îslâm toplumunu kurmak olduğuna göre, bunun içinde kalmak ve dışına çıkmamakla yükümlü olduğumuz belirli sebebler ve yollar koyduğunu bilmemiz gerekir. Yâni Yüce Allah bizi hem gaye ve hem de vasıtaya uymaya çağırıyor. İslâm'dan maksad, içtimaî adaleti kurmaktır. Bunu gerçekleştirmek için istediğimiz yolu ve vasıtayı kullanalım, demek doğru olmaz.. Bilâkis bu gaye ve vasıtanın dışına çıkmak sayılır. Allah'ın bize gerçekleştirmeyi emrettiği bu gaye, bizim için bu gayeye giden yol olarak konulan sebebe sarılmanın dışında gerçekleşemiyecek. Tarih bunun en büyük delili, hâdiseler bunun en büyük şahididir.
Kur'ân-i Kerim'in bu hâdise üzerine ve bu hâdisenin umumî münâsebeti üzerine getirdiği açıklamayı anlayabilmek için yâni; ya-hudllerle münafıkların münâsebetini, Resûlullah'ın mal ve savaş konusundaki siyâsetini v.s. kavrayabilmek için Haşr sûresinin tümünü okumak uygun olur. Bu sûre Nadir oğulları olayının ders ve öğütlerini öğrenmeye imkân tanıyan hususların en önemlisidir.[69]
6- Zatü'r-Rika' Gazvesi
Bu gazve, siyer ve meğâzi müelliflerinin müşterek kanaatince, Hicretin IV. yılı ve Beni Nadir'in sürgün edilişinden birbuçuk ay kadar sonra vuku bulmuştur. Buhârİ ve bazı muhaddisler ise bunun, Hayber gavzesinden sonra olduğunu benimserler.
Sebebi de, Necid bölgesi kabilelerinin müslümanlara yaptıkları kötülüklerdi. Mes'ele, şu yedi da'vetçinin öldürülme olayıydı. Onlar kabileleri İslâm'a da'vete gitmiş de suikaste uğramışlardı. Re-sûlullah da buna karşı o bölge kabilelerine, özellikle Beni Sa'lebe'-ye karşı harbe çıkmış, Medine'ye de Ebü Zerr el-Gıffâri (r.a.)'yi vali olarak bırakmıştı.
Resûlullah (s.a.v.) ordugâhını, Necid'de, Gatafan arazisinde «Nahl» diye anılan yere kurdu. Hikmet-i ilâhi, kabilelerin gönlüne bir korku düştü. Herbiri bir yana dağıldılar. Halbuki İbn Hişâm'm haberine göre, oldukça da kalabalıklardı. Müslümanlardan kaçmaları sonucu çatışma çıkmadı.
Ancak, bu gazvenin naklinde birtakım tesbitler müşahede ediliyor, yine de: Yâni iyi bakılırsa, savaş olmamasına rağmen, biz olayı ayrıntılarıyla nakletmeye başlayınca, görülecek ki, hayatımız için birçok ibret ve düstur var.[70]
Hâdise Haberlerde Şöyledir:
1- Sahihayn'ın Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayeti: Diyor ki, «Biz Resûlullah (s.a.v.) ile gazveye çıktığımızda, altr kişi bir gruptuk, bir tek devemiz vardı. Benim tırnaklarım söküldü... Ayaklarımızı eski çapıtlarla sarıyorduk. Bunun üzerine ben buna (yamalı savaşı anlamına) «Zâtü'r-Rika' Gazvesi» dedim. Ayaklarımızı yamalamışız gibisine bir nükteydi bu... Ravî diyor ki: Ebû Mûsâ böyle söylüyor ama, söylediğinden de pek hoşlanmıyor. Sanki bir sırrını ifşa etmiş gibi söylediğinden rahatsız görünüyordu.
2- Buharı ve Müslim'deki nakil: «Resûlullah (s.a.v.) Zâtü'r-Rika' Gazvesi'nde salât-ı havf (korku namazı) kıldı. Bir grup saf tutup namaz kılıyor, bir grup ise düşmanı gözetliyordu. Birinci grup-
la bir rek'at kıldı. Ama o ikinciye kalktı, ayakta iken, cemaat ikinci rek'atı tamamlayıp acele düşman karşısına koştular. Bu sefer ikinci grup geldi (ve Resûlullah ikinci rek'atta iken ona uydular), onlarla da ikinci rek'atı kılınca oturdu. O otururken, bu cemaat da kalkıp kalan birinci rek'atı tamamladılar ve Resûlullah bunlarla birlikte selâm verip namazı tamamladı[71].
3- Yine Buhârî'nin Câbir'den nakli şöyle: Resûlullah yola çıkınca o da berabermiş. İhtiyaç molası vakti gelmiş ve bir vadide, od ağaçlarından bir koruluğa inmişler. Herkes bir ağacın altına çekilmiş gölgelenmişler. Resûlullah (s.a.v.) da bir sakız ağacının altına oturmuş ve kılıcını da dala asmış. Câbir sözüne şöyle devam ediyor: «Biz bir müddet uyuya kalmıştık. Birden Resûlullah (s.a.v.)'-in yanında bir yabancı oturuyor. Resûlullah bize: Şu adamı görüyorsunuz! Gelmiş kılıcımı çekmiş, -ben tabiî uyuyorum.- uyandım. Onun elinde yalın kılıç: «Seni benim elimden kim kurtarır?» diye meydan okuyor... Ben de var gücümle, «ALLAH...» dedim. İşte bakın (kuzu kuzu) oturuyor!..» Ve Resûlullah o adamı cezalandırmadı da, salıverdi[72]»...
4- îbn tshâk ve Ahmed'in Câbir'den (r.a.) rivayeti: «Biz Resûlullah (s.a.v.) ile Zâtü'r-Rika' Gazvesi'ne çıktığımızda; önce bir müşrike kadına ok isabet etmişti. Resûlullah (s.a.v.) oradan ayrılıp kafileyle yürüdü. Ama kafile ilerlerken, bu sefer ortalarda olmayan kocası çıkageldi ve yemin ediyordu; Muhammed'in adamlarından birinin kanını dökmeden peşinizi bırakmayacağım diye. Ve başladı Resûlullah'ın izini takibe. Resûlullah bir yerde konakladı ve buyurdu ki, «Bu gece bizi bekleyecek kişi kimdir?» Hemen, Muhacirlerden bir ve Ensâr'dan bir kişi[73] fırladı. «Biz bekleriz ey Allah'ın Resulü!» dediler. Resûlullah (s.a.v.) da, bir dere boğazına konaklamıştı. Onlara: «Geçidin ağzını tutun» diye emir verdi.
Adamlar geçidin ağzına gelince; Ensâr'lı, Muhacire dedi ki: Gece nöbetini nasıl arzu edersin? îlk yarı mı, gece yarısı mı? O da, yandan sonrası daha iyi dedi ve Muhacir nöbetçi yatıp uyudu. En-sâri ise başladı namaz kılmaya. Birden o adam çıkageldi ve Ensâ-ri'yi görünce, ordugâhın nöbetçisi olduğunu anladı. Okunu yöneltti ve nöbetçiyi vurdu. Ama Ensâri yiğit, oku çıkarıp attı, namaza devam etti. Adam tekrar nişan aldı ve vurdu. Nöbetçi yine (vücuduna saplanan) oku çıkarıp attı ve namaza devam etti. Üçüncü kez de aynı durum tekrarlandı ve nöbetçi rükûa, secdeye vardı. Nihayet arkadaşını uyandırdı: Kalk ben vuruldum dedi. Uyanan, «Vuruldun mu?» diye haykırınca, adam onların kendisini farkettiklerini anladı ve hemen kaçtı. O sırada Muhacir, Ensârİ'nin kan revan içinde olduğunu görünce, Allah Allah, insan daha ilk anda beni uyandırmaz mı yahu dedi. Ensârî ise; «Ben bir sûre okuyordum, onu kesmek gönlüme zor geldi. Oklar ardı ardına gelince, artık o zaman seni uyardım. Vallahi bana Resûlullah (s.a.v.) bir geçidi koruma görevi vermişti. Oonu kaybetmiyeceğimi bilsem, ya o sûre ile namazı tamamlardım ya da öylece son nefesimi verirdim[74]» cevabını verdi.
5- Buhâri ve Müslim (sahihlerinde); İbn Sa'd, Tabakat'ında; Ibn Hişâm, Siyer'inde... Câblr îbn Abdullah'tan naklettiler
Der ki: «Resûlullah (s.a.v.) ile Zâtü'r-Rika seferine çıkmıştık. Benim çok zayıf bir devem vardı. Resûlullah'm ordusu yürüyünce, arkadaşlarım ilerleyip gitti, ben gerilerde kaldım. Arkadan Ftesûlul-lah <s.a.v.) yetişti. Ne o Câbir? diye seslendi. Ben de; işte şu deve ile ağır ağır gidiyorum yâ Resûlâllah, dedim. Bana, yık şunu dedi. Yıktım devemi, o da yıktı. Sonra; ver şu elindeki sopayı dedi. Verdim. Aldı sopayla hayvanı birkaç tane okşadı. Sonra bin dedi, bindim ve yürüdük. Onu Hak Nizam ile gönderene yemin olsun ki; benim devem onun devesiyle yarışmaya ve nerdeyse geçmeye başladı.
Ve bu esnada Resûlullah ile aramızda şöyle bir muhavere geçti:
Resûlullah (s.a.v.): Câbir, bu deveyi bana s at sana!., dedi.
Ben: Ey Allah'ın Resulü, ne hacet, sana bağışlarım, deyince;
Resûlullah (s.a.v.): Hayır, bedeliyle ver, dedi.
Ben: O halde bir fiyat ver yâ Resûlâllah!...
Resûlullah (s.a.v.): Bir dirheme alırım, buyurdu.
Beri: Hayır yâ Resûlâllah! O zaman beni aldatmış olursun, dedim.
Resûlullah (s.a.v.): Peki iki dirhem olsun.
Ben: Hayır, dedim. Ve Resûlullah bana fiyatı sürekli yükseltiyordu. Nihayet bir «Ukiyye»ye vardı[75]. O zaman ben: Razı mısın yâ Resûlâllah? deyince
Resûlullah: Evet, dedi.
Ben: Senin oldu, dedim.
Resûlullah (s.a.v.}: «Aldım» dedi...
Sonra Resûlullah sözü değiştirdi:
— Câbir, evlendin mi artık? dedi.
— Evet yâ Resûlâllah, dedim.
— Dul mu, kız mı? dedi.
— Hayır dul kadın, dedim.
— Bir kız alamadın mı, birbirinizle oynaşırdınız, dedi.
— Biliyorsun yâ Resûlâllah! Babam Uhud'da öldü. Yedi tane kız çocuğu kaldı. Onları başına toplayacak, onlara bakacak, eğitecek bir kadın almayı uygun buldum.
— İnşâallah isabet etmişsindir, buyurdu.
Ve devamla «Biz Sırar'a[76] varınca bir deve yavrusu keseriz. Orada böylece bir günümüz geçer. Aile halkı duysun da, bize evi hazırlar yastıkları dizerler» gibisine birşey söyledi. Ben ona: Bizde minder yastık ne gezer? dedim. O da: Olur inşâallah. Sen varınca iyi işler yap, dedi.
Câbir der ki: Sırar'a gelince Resûlullah (s.a.v.), kesme emri verdi ve deve kesildi. O gün orada kaldık. Akşamleyin de Resûlullah ile birlikte Medine'ye girdik.»
Yine Câbir devam ediyor: Sabah olunca devenin yularından tutup, götürdüm. Onu Resûlullah'ın kapısına çöktürdüm. Ve gidip mescldde Resûlullah'ın yanına oturdum. Resûlullah (s.a.v.) çıktı, deveyi görünce sordu: Bu nedir? Dediler ki, bu deveyi Câbir getirdi yâ Resûlâllah!.. Câbir nerede dedi? Ve beni çağırdılar. Tut devenin yularını yeğenim, o deve senindir, dedi. Bilâl'i de çağırıp ona; Câbir'le git de ,ona ukıyyeyi ver, diye emir verdi. Gittik. Bilâl ile. Parayı verdikten başka biraz da fazlasını verdi. Vallahi .o para bitmek bilmedi ve evimizdeki etkisi belli idi hep!..[77][78]
Dersler Ve İbretler
Bu Gazvenin Tarihi Kritiği:
Meğâzi ve siyer bilginlerinden elde ettiğimiz müşterek kanaate göre, bu gazve Hayber gazasından öncedir. Ama bir kısım meşhur araştırmacılar, Beni Nadir olayını müteakip ve Hicretin dördüncü yılda olduğu görüşünü tercih ediyor. İbn Sa'd ve tbn Hibbân gibiler ise, beşinci yılda vukubulduğunu savunur. Ne var ki, İmam Buhâri Sahİh'inde, Hayber'den sonra olduğuna sened gösterirken; kitaptaki sıralayışta Hayber'den önce saymıştır. Hafız îbn Hâcer de, Buhâri'nin delilini, havf namazının «Zâtü'r-Rika'»da meşru kılındığına, «Hendek» savaşında ise Resûlullah'ın havf namazı kılmayıp namazı geçirdiği ve kaza ettiği karinesine dayanarak tercih ediyor. Tıpkı bunun gibi; Ebû Müsâ el-Eş'ari'nin sahihaynin naklini de, irdeliyerek; ayaklarının patlaması ile çapıtla sarmaları ve sefere de bu yüzden «Zâtü'r-Rika'» denmesinin esas ve isbat sayarak; Hayber'den sonra olduğunu vurguluyor. Çünkü Ebû Mûsâ Habeşistan'dan, Hayber'den sonra dönmüştü[79]. Nihayet İbn Kayyım, bu delillerin ışığında durumu inceleyerek, bu gazvenin (G. Zatü'r-Rika') Hendek savaşından sonra olduğunu söylüyor.
Bize gelince: Bu gazvenin Hendek olayından önce olduğu apaçıktır deriz. Çünkü Sahîh-i Buhâri'de kesin olarak belli ki; Câbir (r.a.) Hendek savaşı sırasında Resûlullah'tan izin alarak evine gitmiş ve ResûluIIah'ın açlığından sözetmiş, Resûlullah'ı ve Ashabını yemeğe da'vet etmiş olduğu ve Resûlullah'ın da, Câbir'in hanımına; «Bundan sen de ye, halka da yedir, çünkü açlık umumidir» dediği bilinirken; Zâtü'r-Rika'da ise Câbir'e, «Peki evlendin mi?» diye sorduğu, onun da evet dediği sahîkayn'de tafsilatıyla geçti. Yâni o zaman Câbir'in evliliğini Resûlullah bilmiyordu demektir. O halde bu Zâtü'r-Rika', Hayber bir yana Hendek'ten bile önce olmuştu. Durum buna açıkça delâlet eder.
Ben, Hendek savaşını Zâtü'r-Rika' gazasından sonraya alacak, bundan daha geçerli isbat göremedim. Aksi de öyle tabii... Fakat her hâlü kârda, isbatımızm kat'iyyet derecesine vardığını söyleyebilirim.
Hafız İbn Hâcer'in; Resûlullah (s.a.v.)'ın, Hendek savaşında «Havf Namazı» kılmayıp, namazı kaza ettiğine dair yürüttüğü îsba-ta gelince; cna şöyle cevab verilebilir: O gün namazın kazaya bırakılmasi; Müslüman ve müşriklerarası çarpışma ve saldırılann sü-rekliliğindendi. Hani ya, namaz için hiçbir fırsat yoktu. Aynı zamanda düşman kıble yönündeydi de. Halbuki Zâtü'r-Rika' gazasında kılınış tarzına bakınca, kıblenin düşman tarafında olmadığı belli. Bu bir gereklilik olduğu gibi; Hendek'te namazın (sıkışık durum yüzünden) kazaya bırakılması, belki, kaçırılan namazların kazasının meşruiyetini açıklamak için de Peygamberi ve maksadlı bir işlemdir. Tıpkı böyle de, Ebû Mûsâ hadîsini açıklaması cevablandm-lır; çünkü o birçok siyer ve meğâzi müellifinin naklettiği Ebû Musa'nın; «Biz Resûlullah (s.a.v.) ile gazaya çıktık. Biz altı kişiydik, bir devemiz vardı» sözünü, Zatü'r-Rika' gazasında cemaatın kalabalık olduğu nedeniyle başka bir olayı böyle adlandırmış olacağı şeklindeki yorumu olan tbn Hâcer, bu görüşü reddetmeye kalkıyor. Halbuki; onun iddiasına hiçbir emare yok. Aksine meğâzî müelliflerinin iddiası kesin isbathdır. Câbir'den serdettiğimiz hadîste durum açıktır...
Yine bu gazada müslümanların bir müşrik ile savaştığı kesindir. Özünü yukarıda arzettik. Ama yine de bazı araştırma ve inceleme, bazı ibret noktaları, delâlet ve müşahedeler koyabilir ortaya. Şimdi bunları anladığımız ölçüde beş madde halinde sıralayacağız:
1- Şeyhayn'in Ebû Mûsâ el-Eş'ari'den rivayetinde, Zâtü'r-Rika' adının verilmesi bize, Resûlullah'in arkadaşlarının ödevlerini, dini tebliğ sorumluluklarını ve cihad dâvasını ne derece çilelere katlanarak yerine getirdikleri ifadesinde apaçık görülür ki; onlar mâli imkânsızlık içindedir. Savaşlarında kullanacakları en zarurî ihtiyaçlara hattâ bir bineğe bile sahip değil. Altı, yedi kişi bir deveye değişerek biniyor, uzun ve meşakkatli yollan katediyorlar. Ama buna rağmen yokluk ve imkânsızlık onları, vazifelerini yapmaktan alıkoyamıyor. Allah yoluna da'vet ve o uğurda savaşmaktır bu... Onlar bu yolda her sonuca ve renk renk çilelere göğüs geriyorlar. Ayaklan yol yürümekten, taş ve kayalara çarparak parçalanıyor. Tırnaklan sökülüyor. Ve bu çıplak ayaklanna giyecek bir ayakkbı, (çarık v.s.) bulamadıklarından eski elbise parçalanyla sanyorlar...
Bütün bunlar karşısında porsuyup sinmiyor, gevşemiyorlar. Müslüman oldukları andan itibaren yüklendikleri ilâhi sorumluluğun büyüklüğünü asla unutmuyor ve bundan yunuyorlar... Ve hep şu ilâhi fermanı zihinlerinde canlandırıyorlar: -Allah mü'minlerden, nefislerini ve mallarını; Allah yolunda savaşmalan, ölmeleri veya öldürmeleri sonucu olarak Cennet karşılığı, satın almıştır...[80]
Bu ise, canlarını feda etmek üzere verdikleri ahd ve mîsâk şeklinde yaptıkları bey'atın delilidir.
Burada görebilirsiniz ki; Ebû Mûsâ el-Eş'ari (r.a.) bu haberi yaymakta nefsini serbest görmüyor. Ağzından kaçırdığı şeyden tiksiniyor. Gazveye (Zâtü'r-Rika') adı verilmesinin sebebi sorulduğunda verdiği bu cevabla, Allah indinde ecir beklemesi gereken bir hususu ifşa etmekten nedamet duyuyor.
Bu da, tmam Nevevi'nin dediği gibi, Sahâbe-i Kirâm'm yaptıkları sâlih amelleri gizli tutmak, Allah'a itaat sadedinde çektikleri çileyi ifşa etmemekte titizlik gösterdiklerini anlatır. Ancak, blrşeyin anlatılması ve bir maksadın tahakkuku için mecbur olurlarsa anlatabiliyorlar. Meselâ, ibret alınsın, uyulup amel edilsin diye... Ancak böyle bir hayır niyeti ve bir ulvi gayenin tahakkuku için selef-i sâ-lihin kendi faziletinden bahseder. Güzel amellerinden söz açtığı olur....[81]
2- Resûlullah (s.a.v.)'ın bu gazvedeki tutumu ve cemaatın ona uyması, namaz kılışları, aynı zamanda «Korku Namazı»nın meşruiyeti ve esasları için de bir dayanak teşkil ediyor. Ve böylece «Havf Namazı» nın iki durumu ortaya çıkıyor. Birisi, düşmanın kıble cihe-t'.nde bulunmasına göredir. Öbürü ise, düşmanın başka bir yönde bulunuşuna göre. îkinci durum, Resûlullah (s.a.v.)'ın Zâtü'r-Rika' gazasında kıldığı namazın mahiyetini tesbit eder. Yâni, namaz vakti daralmıştır. Sadece kıbleden değil, çeşitli yönden düşman gelmiştir. Ve yine müslümanların takip edilmesi, namazla meşgul olduklarını görünce saldırmaları ihtimalinden korkulmaktadır. Onların toptan namaza durduklarını görürlerse, toptan saldırıp kılıçtan geçirebilirler.
Bu durumda Resûlullah (s.a.v.) bir grup sahâbesiyle namaza başlamıştır. Kalanı ise çok yönlü bir gözetlemede kalmış, düşmanı kontrol ediyorlardır. Resûlullah namazı yarılayınca, yâni birinci rek'-atı bitirip ikinciye kalkınca; arkasında namaz kılanlar, ferden kılmaya başlıyor ve ikinci rek'atı çarçabuk kılıp selâm vererek ayrılıyor. Koşup nöbeti devr alıyorlar. Bu sefer de öbür arkadaşları koşup, daha Resûlullah (s.a.v.) ikinci rek'attayken yetişiyor, ona uyuyorlar. Kalan rek'atı onunla birlikte kılıyorlar. Daha sonra da (Resûlullah selâm verince) tabii olarak kalkıp, kaçırmış oldukları rek'atı ferden tamamlıyorlar. Resûlullah da oturduğu halde bekliyor ve ona yetişip selâm veriyorlar.
Namazın anlatıldığı şekilde iki cemaat halinde kılınmasını gerektiren ve imkân veren duruma gelince, bu iki sebebe bağlı gözüküyor:
a) Hepsinin Resûlullah (s.a.v.)'a uyarak namaz kılmış olma kastı. Ki, bu şartlar aynen tahakkuk etse bile başkası için düşünülemez[82].
b) En zor şartlarda bile cemaat ve birliğin, bütünlüğün önemini gösterir. Yâni halkın bölük bölük olup ardı ardına cemaatler halinde namaz kılmaları, zaruret olmadıkça mekruh olur.
Ama Hanefilerin büyükleri bu konuda birinci sebebi esas almışlar ve «Korku Namazı»nın, Resûlullah (s.a.v.) vefat ettikten sonra meşruiyetini (anlatılan tarzıyla) kaybettiğine hükmetmişlerdir..:
3- Resûlullah (s.a.v.) ağaç altında uyurken, onun kılıcını alan müşrik hikâyesine gelince: Okuduğunuz gibi cereyan etmiş hakiki bir olaydır. Bu da apaçık, Cenâb-ı Hakk'ın Nebi (s.a.v.)'sini koruduğunu, kolladığını gösterir.
Ve bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Resulüne verdiği harikulade hallerden birisi olarak, sana büyük ibret ve gözünü açıcı, kesin olarak o yüce şahsiyeti tanıtıcı bir durumdur. Malûmdur ve kolay kavranır ki, o derin uykuya dalmışken, gelip kılıcım alan müşrikin ona saldırıp öldürmesi işten bile değildi.
Yine, kılıcını indireceği anda, düşmanına karşı bu bulunmaz fırsatı kaçırtan ve müşriki o anda, «Benim elimden seni kim kurtaracak?» dediği halde, kararından ve azminden vazgeçirten kimdi, neydi? Ha, işte bu müşrikin de hesab edemediği birşeydi: Onun aklından geçiremiyeceği yardım, Allah'ın inayeti, Resulünü himayesi... Bu inayet ve himaye yetmişti müşrikin kalbinin korkuyla dolmasına, bedeninin zangır zangır titremesine ve kılıcın elinden düşmesine, nihayet mahcup bir halde Resûlullah'ın huzurunda oturmasına yarayan buydu.
Rine bu hâdiseden Öğreneceğimiz en önemli birşey de şu âyet-i celilenin Hak bildirisi: -Allah mutlaka seni insanlardan koruyacaktır[83]. Âyette düz anlamda bir koruma frldirilmiyor. Çünkü eza ve cefa olarak Resûlullah kavminden epey çekmiştir. Malûmdur ki, bu sünnetullahtandır. Ama buradaki koruma, onu kimse yakalayıp hapsedemez ve öldüremez, onun risâletini, tebliğini ortadan kaldıramaz demektir.
4- Yukarıda Câbir tbn Abdullah kıssasını anlatmıştık. Ve onun, Resûlullah, Medine'ye dönüş sırasında, yol boyunca konuşmalarını nakletmiştik. Görüldüğü üzere orada, gaza ile ilgili pek birşey yoktu. Ama Resûlullah (s.a.v.)'ın huy ve ahlâkını yansıtan unsurlar tesbit ediyor, o muhavere. Sahabesine karşı ince bir ruh ve zarif nükteleriyle, ne derece derinden ilgi duyduğunu okuyoruz. Ne üstün bir ahlâk! Ne lâtif bir insanî ilişki. Nükte ve latifede incelik... Arkadaşlarına ne derin muhabbet var O'nda...
Serdettiğimiz kıssayı iyi düşününce, görecek insan, Câbir gibi sıradan bir sahabesinin bile evindeki problemlerine kadar ilgileniyor: Onun babası Uhud savaşında şehid olmuşmuş, ö da ailenin en büyük erkek çocuğu olduğundan, ailenin bütün yükü onun omuzlarına kalmış. Babasının arkada bıraktığı bir sürü kız çocuğunu yetiştirme işine kadar... Üstelik mali imkânı da kısıtlı olduğundan durumu çok naziktir... Ve sanki Resûlullah (s.a.v.)'a o bir işaret olmuş, Câbir'in kafileden geri kalışı, yokluk yüzünden bir zayıf deveye binmek zorunda kalmış olduğunu konuşmaya başlamakla, bütün perişanlıklarını dile getirmesine vesile olması...
Nitekim O'nun (s.a.v.) âdetidir arkadaşlarıyla yol yürümesi halinde, onları tek tek yoklayıp durumlarını tanımak isterdi.
Bu sefer de sanki, öyle bir fırsat icadetmek istemiş, geriye kalmış da, onunla yürümeyi plânlamış ve gördüğün gibi tatlı nüktelerle, kendine has mizahlarıyla, üçüncü kişi olmaksızın onunla yol boyu konuşmuştur.
Önce ona, devesini satmasını teklif ediyor. Ve bunu, Câbir'e yardım etmek için, onun müşküllerini ortaya çıkarıp çare bulmak için, bir bahane ediyor. Hemen de evinden ve ^ailesinden soruyor. Ama çok ince nüktelerle... Yeni evliliğinden ötürü onu takviye ve gönlüne destek oluyor. Nihayet Medine yakınına varınca orada birkaç saat te'hir ediyorlar. Medine halkının, onların gazadan döndüğünü öğrenmelerini bekliyor. Câbir'in hanımı da işitsin istiyor. Durumunu düzeltsin, evini nizama sokup süslesin istiyor... Câbir ise uygun bir üslûpla burukluğunu dile getiriyor: «Yâ Resûlâllah, bizde yastık, minder gibi şey nerede?» diye. Resûlullah (s.a.v.) ise, olacak olacak diye, onu teselli edici cevab veriyor...
Onun insanlarla muaşeretindeki tatlılığın hârika tablosudur bu. Sözünün üstünlüğü, nüktesinin tatlılığı, ashâbiyle olan söyleşisin de apaçık görülüyor. Evet bize onu görmek, onun meclisinden nasiplenmek, gaza ve seferinde eşlik etmek mukadder değilmiş, ama biz onun slyretinden ve ondan gelen haberlerden, kokusunu alıp, şevkten titriyoruz. Sanki görmekten ve katılmaktan mahrum olduğumuz meclislerini haberlerde tanıyarak görmüşten daha çok etkileniyoruz. Katılamadığımız savaşlarında heyecanlanıyoruz. Yâ Rab, bize ebedi Cenneti'nde onunla buluşmak ve bütün bunları müşahede etmek nasibet!..
Ve bize gayret ver; onun tebliği ve hidâyetine uyalım, senin şeriatının tatbik ve icrası için her çile ve zulme dayanabilelim.
5- Müslüman, bu iki sahabenin taşıdığı güzel haber önünde durup uzun ve ciddî bir tefekkürde bulunmalıdır. Yâni şu bir geçitte nöbetçi olarak kalmalarını Resûlullah'ın emrettiği kişilerin se-rencamı. Böylece cihadın karakterini ve aynı zamanda sahabenin buradaki uygulamasını kavramış olur... Cihad sadece maddi güçle düşmana karşı çıkma eyleminden ibaret değildir. Ve hiçbir sahabe ' de asla bu işi bu kötü tarzda anlamamıştır.
Çünkü cihad, Resûlullah'ın ta'lim ettiği, sahabenin de tatbik ettiği üzere; Müslümamn bütün benliği ile giriştiği, huşu, teslimiyet ve iffetle uyguladığı en büyük ibâdettir. Mü'minin bu anda Rabbi-ne yakınlığı o derecedir ki, artık tüm bir dünya hayatını geriye atmış, hep ölüm ve şehadeti karşılama tasasındadır...
Bunun için de gerçekten, Ensâr'dan Abbâd Ibn Bişr (r.a.î'in gece nöbetinde, İçendi sırası gelince, namaza durduğu anda, ilâhî huzurda başladığı sûreyi bitirmeden namazdan ayrılmayışı tabiidir. Çünkü o bütün benliği ile kendisini o sûre-i celilenin ilhamına kaptırmıştır. Sahabenin ciddiyeti gereğidir bu. Artık bu haldeyken kendisine atılan ve vücuduna saplanan oka bile aldırmayışı da normal davranış demektir. Hattâ ikinci oka da aldırmaz... Çünkü o an beşeriyetini Rabbinin ulûhiyyeti önünde yok bilir. Ruhuyla, cismiyle topyekûn bir işe vermiş ki, ilâhî şuur onu sarmış, o kendisiyle de, çevresiyle de irtibatsızdır. Artık, yalnız Hâlik'ından ebedi hayat dilemede. Fânî hayat akla mı gelir?..
Nihayet, ibâdetinin ana çizgisi ve ekseni saydığı sûre bitince, rükû' ve secde düğümleri tamamlanınca, tekrar beşeriyetine döndüğü an vücudundaki oku hissediyor. Bu da acısını çektiğinden değil de, l^ndi hayatını kaybedince, asıl üzerine aldığı ödevin gayesini kaybetme ve bu sükûtu yüzünden ağır bir sorumluluk altına düşme endişesinden ötürü... Budur onu, üçüncü ok değince, namazdan
ayrılmaya ve de arkadaşını uyarmaya zorlayan. Böylece geçidin korunma eylemini arkadaşına devretmiş oluyordu.
Müslüman kardeşler düşünsün o zâtın şu sözünü: «Vallahi, Re-sûlullah'ın emrettiği koruma görevimi aksatmaktan korkmasam, ya namazı bitirir, ya da o halde can verirdim.»
Cihadın karakteri işte budur. Yâni Allah'ın has kullarından, zafer ve kurtuluş va'dettiği kimselerden beklediği cihad biçimi... Bütün yönlerden, tüm "maddi güçler üzerine çullansa bile, bu tavrı taşır Ehhıllah!..
Şimdi kıyasla; seni esef ve özlemle yakacak, bu cihadla, günün dedikodusunu yapıp kurduğu cihadı. Boş övünç ve ayran kabartma cihadım (!)
Allah'ın yeryüzünde tecelli eden adlini düşün ve durumu kıyasla. Göreceksin ki, Allah kimselere zulmetmiyor, insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar.
Ve sonra, ellerini açıp yalvar da, saçma sapan işlere girişenler yüzünden Allah'ın bizi helak etmemesini iste. Sıcak, yakıcı göz yaşlarını dök. Allah huzurunda kulluğun derecesini bil ve sadık kulluğa ermeye çalış. Hatalı davranış ve kusurlarından ötürü bizi cezalandırmaması için yalvar...[84]
7- Benî Mustauk Gazvesi (Buna 'Müreysi' Gazası da Denir)
îbn tshâk ve bazı siyer âlimleri, bu savaşın altıncı Hicret sene-s'nde olduğunu bildiriyor. Muhakkik ulemanın müşterek görüşlerine göre ise, beşinci senenin Şa'ban ayında olmuştur. Bunun açık delillerinden biri, Sa'd îbn Muâz'ın bu savaşta sağ olmasıdır. Nitek.'m, inşâailah aşağıdaki tafsilâtını göreceğin'z İfk olayında da ismi geçecek!... Ve esasen Sa'd îbn Muâz, Hendek harbinde aldığj yaranın etkisiyle, Benî Kurayza olayı sırasında vefat etm:şti. Benî Kurayza olayının ise az sonra açıklanacağı üzere, Hicretin beşinci yılında olduğu belli. Sa'd vefatından bir yıl sonra nasıl sağ olacaktı?[85].
Bu savaşın sebebine gelince; Resûlullah'a bu kabilenin kend'si-ne karşı Haris İbn Dırâr komutasında bir ordu hazırlamakta olduğu haberinin ulaşmasıdır. Resûlullah (s.a.v.) onların tutumunu haber alınca; onlara karşı harekâta geçti ve n;hayet -Müreysî» denilen bir su başında karşılaştılar. Çatışma başladı. Kan döküldü. Sonunda Benî Mustalık'tan ölenler oldu. Alınan ganimetleri de Resûlullah savaşan mü'minler arasında paylaştırdı. Beşte dördünü muhariplere pay ederken, yayalara bir pay, atlılara iki pay verdi[86].
Bu savaşa, müslümanlarla birlikte bir hayli de münafık katılmıştı. Halbuki daha önceki savaşlarda hep geri geri asılırlardı. Ama müslümanlarin sürekli zaferini görünce, ganimete konma iştihalan onları zorlamıştı savaşa katılmaya.
Buhârî ve Müslim'in değişik kanallardan nakillerine göre yine bu savaş esnasında, Resûlullah (s.a.v.) esir kadınları gaziler arasında paylaştırınca sahabelerden bazısı ondan «azl»in hükmünü sormuşlar. O da şöyle buyurmuştur: -Azli yapmazsanız fena olmaz. Kıyamete kadar hangi canlı takdir edilmişse, mutlaka o hayat bulur zira!..»
Yine İbn Sa'd «Tabakalında, îbn Hişâm Siyretinde şunu nakleder: Ömer tbn Hattâb (r.a.)'ın kölesi Cehcah bin Said el-Gifârİ, Sin'an bin Vebr el-Cüheni ile kavga etti. Olay, Müreysi kuyusunun yanında ve Resûlullah'ın karargâhının bulunduğu yerde toplanmış bir kalabalık arasında çıktı. Nerdeyse birbirini öldüreceklerdi. Üstelik Cühenî, -Ey Ensâr grubu» diye bağırırken; Cehcah da, -Hey Muhacirler» diye onları yardımına çağırıyor, kavgaya da'vet ediyordu. Durumu, Abdullah îbn Ubey îbn Selûl[87] öğrenince kızdı ve yanındaki ekibe; öyle mi yaptı (muhacirler) diye çıkıştı. Ve devam etti: «Bize sığındılar, şimdi çoğaldılar ülkemizde. Vallahi bu Kureyş artıklarıyla[88] «Besle kargayı oysun gözünü» dedikleri duruma düştük. Eh Medine'ye dönünce göreceksiniz, efendi olan, sığıntı olanı oradan sürecektir.»
Orada bulunan Zeyd bin Erkanı bu sözü duyuyor ve hemen Re-sûlullah (s.a.v.)'a haber veriyor. Ömer (r.a.) de oradadır. »Yâ Re-sûlâllah, izin ver de; Abbâd Îbn Bişr o herifin başını uçursun» diye teklif ediyor. Ama Resülullah (s.a.v.) uyarıyor onu: »Peki Ömer, ya halk Muhammed artık arkadaşlarını öldürüyor diye lâf etmez mi? Hayır hayır. Sadece çağır, halk yürüyüşe başlasın.»
Bu saat, onun yola çıkma âdeti olmayan bir vakit olmasa da yürüyor ve orduda yürüyüp gidiyor. Ve Resûlullah bu yürüyüşe o gün, o gece devam ediyor. Ta ertesi sabaha kadar sürdürüyor. Güneş iyice kızdırıncaya kadar da yürüyorlar ve nihayet konaklama emri verildiğinde, halk o derece yorulmuştur ki, daha toprağa değerken derin uykuya dalıyorlar. Böylece de, ne dünkü olaydan, ne de îbn Selûl'ün lâfından söz etmeye kimse fırsat ve imkân bulamıyor. Resûlullah (s.a.v.) böylece alıkoyuyor onları.
O sırada «Sûre-i Münâfikûn» nazil oluyor. Zeyd Îbn Erkam'ınt Ubey Îbn Selûl'den naklettiğini de doğrulamış oluyor: «Diyorlar ki; Medine'ye dönersek, şerefliler şerefsizleri sürüp çıkaracak oradan. Halbuki izzet ve şeref Allah'a, Resulüne ve müminlere mahsustur. Ama münafıklar bunu anlayamazlar...[89] ». îbn Sa'd da bundan alıyor. Beyhaki ise Câbir'den, Ahmed ve îbn Cerh, Zeyd Îbn Erkanı'-dan, Îbn Hâtib Amr bin Sabit el-Ensârl'den, naklediyor. Bütün bu rivayetler, anlatımda birbirine yakın, özde ise müttefiktir. Sened yönünden de îbn Ishâk dışında hepsi muttasıldır.
Medine'ye dönüşte ise: Abdullah îbn Ubey îbn Selûl'ün oğlu Abdullah[90], Resûlullah'a müracaat ederek dedi ki; «Senin, babamı idam ettireceğine dair kararını öğrendim. Bunu ben yapmak isterim. Emir ver onun başını getireyim. Çünkü bildiğim kadarıyla Hazrec kabilesi içinde ebeveynine benden daha hürmetli kimse yoktur. Bu yüzden korkarım ki; benim dışımda birine emir verirsiniz, o idam eder. Sonra da ortalıkta, Abdullah Îbn Ubey'i öldüren kişi olarak dolaşınca, nefsim bana galib gelebilir. Ben de faraza onu öldürürsem bir kafir uğruna bir mü'minin katili olmak felâketine düşerim...»
Resûlullah (s.a.v.) ise; «Hayır, biz ona merhametle davranacağız ve bizimle iyi geçindiği müddetçe de onunla iyi ilişkilerimize devam edeceğiz...» buyurdu.
Ve bundan sonra da, Abdullah îbn Ubey ne söylese çevresi sözünü ağzına tıkamaya ve onu azarlamaya başladı. îşte o zaman da Resûlullah (s.a.v.), Ömer (r.a.)'e şöyle dedi: «Ömer! Hani bana ,onu öldüreyim dediğin gün öldürmüş olsan, onu birden yüceltmiş olacaktın. Ama bugün emretsem onu hemen öldürmen mümkün değil mi?...»[91]
8- İfk Olayı
Bu savaştan müslümanların dönüşü amndanydi; îfk olayı yânı Hz. Aişe hakkında, münafıkların uydurduğu dedikodu vukubuldu. Şimdi size bu mes'eleyi (Buhâri ve Müslim) sahihlerinde geçtiği şekilde özetle sunacağız:
Hazret-i Âİşe (r.a.) bu gazaya, Resûlullah ile birlikte nasıl çıktığını anlattıktan sonra sözüne şöyle devam ediyor: «Resûlullah bu savaşı bitirip Medine'ye dönüyordu. Konak yerinde orduya geceleyin yürüyüş emri verdiği sırada ben, ihtiyacım için (hevdecimden) çıkmıştım. Bineğime döndüğüm anda ise göğsüme dokundum. Ger-danlığımin kopup düşmüş olduğunu anladım. Tekrar geriye dönüp (gittiğim -yerde) onu aramaya koyuldum. Bu arayış beni çok oyalamış ve alıkoymuş oldu.» Ve devam ederek diyor ki: «Bu esnada benim hevdecimi deveye yükleyenler gelmiş yüklemiş. - Bu da Hi-câb âyetinin nazil olup, kadınlara mutlak setr emredildikten sonradır -. Benim içerde olup olmadığımın farkına da varamamışlar. Ben içindeyim sanarak çekip gitmişler...[92]
Nihayet ben gerdanlığımı bulup döndüm ama hay_li zaman geçmişti. Ordu yürüdükten sonra oraya ulaşmışım. Tabii gelen giden, arayan soran yok... Çaresiz, eski yerime çömelip bekledim. Benim yokluğumun farkına varıp, dönerek beni anyacaklannı ummuştum.
Ordunun arkasında - yerini kontrol için - Saffan îbn Muattal bırakılmışmış. Sabah olunca, insan karaltısı görmüş ve bulunduğum yere doğru yaklaşmış. Yaklaşıp görünce de beni tanımış. Çünkü hi-câbdan önce bu zât beni görmüştü. Bense, uyku basmış uyuya kalmışım. O beni tanıyıp da istirca'da[93] bulununca uyanabildim. Hemen cilbâbımla yüzümü örttüm. Vallahi hiçbir kelime konuşmadık ve ondan da istirca'mdan başka bir söz işitmedim. Hemen arkasından da devesini çöktürdü bineyim diye. Ben kalkıp deveye bindim. O da çekip yedmeye başladı. Böylece orduya öğle sıcağında bir konak mahallinde ulaşmış olduk. İşte orada da olan olmuş (iftiracılar günaha batmış) benim hakkımda. Bana iftirayı meğer Abdullah îbn Ubey îbn Selûl orada başlatmış.»
Hz. Âişe devamla buyurur ki:
«Medine'ye dönünce ben bir ay hasta yatmıştım. Meğer halk, bana yapılan iftiradan kaymyormuş, dedikodu almış yürümüş. Benim birşeyden haberim yok. Ancak, bu hastalık boyunca Resûlul-lah'ın bana karşı tutumundan birşey anlamıyordum. Çünkü daha önce bana gösterdiği sevgi ve iltifatı şimdi hiç göremlyordum. Sadece yanıma girip selâm veriyor, «Rahatsızlığın nasıl?» deyip çıkıyordu...
Nihayet biraz iyiliğe dönünce, bir gece Mıstah'ın anasıyla te-nezzühe çıkmıştık. Ki o zamanlar henüz yakında tuvalet yoktu (geceleyin araziye çıkardık). Dönerken -Ümmü Mıstah'ın ayağı çarşaf fına dolaşınca, *Mıstah kahrolsun» diye hakaret etti[94]. Benim tuhafıma gitti. Ne fena söyledin dedim, kadına: Bedir'de bulunmuş bir zâta lanet mi ediyorsun?... O da; sen onun neler söylediğini duyma-iın mı? diye karşıladı.»
Hz. Âişe diyor ki: «işte o anda kadın, iftiracıları ve mel'anetle-rini bana baştan sona anlattı. Bunun üzerine hastalığım iki kat oldu... O gece boyunca ağladım. Gözüme uyku girmiyor ve gözyaşım da dinmek bilmiyordu. Bir de ne göreyim, Resûlullah durumu müzakere için bazı yakınlarını çağırıp istişare ediyormuş. Hattâ helâlinden ayrılma konusunu danışmış. Eh bazıları, «Yâ Resûlâllah, o senin ailendir, biz onun hakkında bir fenalık bilmiyor, iyi tanıyoruz, demiş. Bazısı da: Bu senin için çıkmaz değil, dünyada kadın çok... diye cevab vermiş. Ayrıca cariyeye (Berire'ye) de sorun, o size doğrusunu söyler, demişler...
Resûlullah (s.a.v.) de, Berire'yi çağırıp ona şöyle sormuş: «Sen Aişe'den, seni şübhelendiren bir duruma şahid oldun mu hiç?. O da, ondan hayırdan başka birşey görmedim, diye cevab vermiş. Bundan sonra Resûlullah minbere çıkıp, şöyle seslendi: «Ey müslüman csmaat!... Şu ev halkımla ilgili, bana kötülük eden kişiye karşı bana yardımcı olacak kimse yok mu?... Halbuki; Allah'a yemin olsun, ben ehlimde bir çirkin durum görmedim, göremiyorum. Üstelik bir adamın ismini de karıştırıyorlar ki; onu da iyi halleriyle tanırım ancak...»
Bunun üzerine Sa'd bin Muâz kalkıp: «Yâ Resûlâllah, o kişiden ben intikamını alacağım» dedi. Eğer Evs'ten ise boynunu vururuz. Eğer Hazredi kardeşlerimizden ise, ne emredersen onu yaparız... Bunun üzerine halk mescid içinde tartışmaya başladı. Ama Resûlullah ts.a.v.) onları yatıştırdı.
Daha sonra Resûlullah (s.a.v.) benim yanıma girdi. Anam, babam da yanımdaydı. Onlar belki de ağlamaktan ciğerlerimin parçalandığını zannediyorlardı.
Bu dedikodular çıkalıdan beri, O da yanıma hiç oturmamıştı. Bir aydan beri de, benim mes'elemi çözümleyecek bir vahiy de gelmemişti O'na...»
Hz. Âişe yine devam ediyor: «Bu sefer yanımda otururken çe-hadet getiriyordu. Sonra şöyle konuştu: «Peki, ey Aişe, biliyorsun senin hakkında şöyle şöyle söylentiler geldi bana. Eğer günahsız-san, Allah seni çok yakında tebriye eder. Ama şayet böyle bir günaha bulaştınsa artık Allah'a tevbe ve istiğfarda bulunmaktan başka çıkar yolun yok...»
Hz. Âişe diyor ki: «Resûlullah (s.a.v) sözünü bitirince, aniden gözümün yaşı kurudu. Artık bir damla yaş gelmiyordu. Çaresiz, babama dedim ki; «Benim yanımda Resûlullah'a cevab verir misin?» O, «Ben, vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum» dedi. Bu sefer anneme dedim, sen cevab ver. O da aynı şekilde, «Ne diyeceğimi bilemiyorum» dedi. Yine çaresiz dedim ki, «Vallahi benim anladığıma göre; siz birşeyler duymuş ve bunu içinize sindirmiş, doğru olarak kabul etmişsiniz. Artık ben, kalkıp günahsızım desem de, - ki ben Allah hakkı için günahsızım - bu hususta bana inanmıyacaksiniz. Yok kalkıp da -Allah'ın benim suçum olmadığını bildiği bir hususta- evet öyle oldu desem, belki de o zaman beni tasdik edeceksiniz... Artık ben bir izah yolu, bir misâl bulamam. Ama size, Hz. Yûsuf'un babasının, «Artık en güzel şey sabırdır. Onların nitelendirdiklerine karşı sığınacağım sadece Allah'tır» dediğini örnek olarak hatırlatabilirim, dedim ve yüzümü dönüp yatağıma kapandım.»
Hz. Âişe devam ediyor: «Vallahi, daha Resûlullah o meclisi ter-ketmeden ve ev halkından bir ferd de çıkmadan Cenâb-ı Hak ona vahyini ulaştırdı, Her vahiy geldiğinde onu saran sıkılma hali tuttu. Kış günü bile vahiy şiddetinden buram buram terlerdi, tşte o hal geçip Resûlullah başını kaldırdı, sevincinden gülüyordu. Ve ilk sözü şu oldu bana: «Müjdeler olsun ya Âişe, Allah seni tebriye etti.» Bunun üzerine annem: Kalk ona teşekkür et, dedi. Ben de-, hayır vallahi olmaz. Allah'tan başkasına hamdetmem, dedim. Çünkü âyet indirip beni temize çıkaran O'dur...» Hz. Âişe der ki: O an Cenâb-ı Hak Teâlâ şu âyetleri inzal buyurdu: «Size bir iftirayla gelenler, bir avuç kişidir. Siz bu iftirayı size bir şer sanmayın. Belki de si zin için hayırdır. Onların herbirine ise yaptıkları kötülüğün karşılığı var. Onlar arasından bu büyük cinayete girişenlere ise büyük bir azab vardır[95]». (Buradan itibaren on âyet)
Hz. Âişe yine devam ediyor: «Öteden beri babam, Mıstah denilen kişiye, akrabalığı ve yoksulluğu yüzünden nafaka vermekteydi. Bu olay üzerine; «Vallahi Âişe'ye bu iftirayı yaptı ya artık ona kat'iyyen birşey vermem» demişti. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak: «Ey mü'minler, sizden servet ve imkân sahipleri; akrabalara, miskinlere, Allah yolunda hicret edenlere vergisini vermekte kusur etmesinler. Afvedip, hoş görsün. Allah'ın sizi mağfiret etmesini istemez misiniz?... Allah Gafur ve Rahİm'dir» mealindeki âyetini indirdi. Ebû Bekir (r.a.) bunun, üzerine: Vallahi ben Allah'ın beni mağfiret etmesini elbette isterim, deyip yemininden döndü. Daha önceki nafakayı Mıstah'a ödemeye devam etti.»
Resûlullah da, bu vahyi müteakip halka hitab etti. Nâz'.l olan âyetleri okuduktan sonra, Mıstah bin Esâse, Hassan bin Sabit, Ham-netü binti Cahş bu işte çok ileri gittiklerinden onlara had vuruldu.[96]
Dersler Ve İşaretler
Bu gazadan şu esasları elde etmekteyiz:
1- «Seİeb» ve «Humus»u istisna ettikten sonra ganimetlerin savaşçılar arasında taksim edilebileceği... Seleb ise (öldürülenin silâh ve benzeri şahsi eşyasıdır) Resûlullah (s.a.v.)'ın şu kavline göre öldüren gazi tarafından alınması caizdir: «Bir müşrik savaşçıyı öldürene onun eşyasını alması bir haktır. Humus (Beşte bir ganimet) ise, Allah'ın kitabında zikrettiği kimselere aittir.» Ayette ise: «Dikkat edin, elinize geçen ganimetin beşte biri; Allah'a, Resûlü'ne, onun yakınlarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara mahsustur[97]». Kalan beşte dördü ise, tıpkı Resûlullah (s.a.v.)'ın yaptığı gibi savaşçılara pay edilir.
Bunda, yâni menkul malların taksimindeki bu ölçüde bütün imamlar müttefiktir.
Arazilerin taksimi mes'elesinde ise; Beni Nadir olayı sırasında arzett:.ğimiz gibi, ihtilâf vardır...
2- Cima' ânında, «Azl»in (veya doğum kontrolü)nün hükmü: Nutfe'nin ve Alaka'nm, daha ruh üflenmeden önce düşürülmesi de buna bağlanabilir. Tıpkı bugün genel olarak, «Nüfus plânlaması» özel olarak, doğum kontrol veya sınırlaması adı verdikleri İşlemin durumu gibi.
îmd:, bu konuda zikredilen hadiste «Azl'in cevazı» açıktır. Nitekim bu hususta kendisinden fetva isteyenlere: «Yapmamanızı gerektiren birşey yok.» (Başka bir rivayette de «Yapmanıza engel yok. Çünkü kıyamete kadar ne takdir edilmişse o canlı, vücuda geKr...» buyurulmuş). Yâni, sizin, azil işinden vazgeçmeniz gerekmez. Çünkü şübhesiz Allah ne takdir ettiyse o olur. Sizin çabanızla o önlenmiş olamaz, demektir.
Bu hadisten daha açık olarak da, Şeyhayn'in Câbir (r.a.)'den yaptığı rivayettir. O diyor ki, «Resûlullah zamanında biz Azl yapardık. Kur'an da inmeye devam ediyordu...»
İşte buna dayanaraktır ki, cumhûr-u ulemâ, azl'in uygulanmasını caiz görmüşlerdir. Ancak, zevcenin muvafakatini da şart koşmuşlardır. Çünkü bu uygulama bazen kadına zararlı olabilir. Ama, azl'in sebebi, nafaka darlığı, işsizlik ve bakımsızlık endişesi ise bunu hoş görmemişlerdir.
İbn Hazm ise cumhurun görüşünün aksine mutlak mânâda azlin haram olduğu kanaatindedir. Delil ise Müslim'in rivayetidir:
Besûlullah'tan azl hakkında sual sorulunca buyurmuştur ki; -Bu do layisıyla diri diri gömmektir.» îbn Hazm'ın buna dayanak olarak getirdiği diğer hadislerin hepsi de mevkuf hadîstir. Bunlardan bir ta nesi Nâfi tarikiyla îbn Ömer'den gelen rivayettir: Îbn Ömer azl yapmaz ve «Evlâdlarımdan birinin azl yaptığım bilsem onu sürgün ederim» derdi. Başka bir rivayeti de Haccâc bin Minhâl tarüuyla Hz. Ali'dendir. Rivayete göre de o da azli hoş görmezmiş...
îbn Hazm, cumhurun delil olarak aldığı Câbir hadîsinin mensuh olduğunu söylüyor[98].
Îbn Hâcer de Fethü'1-Bârî kitabında îbn HaznVın görüşünü zikrettikten sonra şöyle diyor: «Bu görüş, şu iki hadîse ters düşer. Birincisi: Câbir'den, îbn Kesir, Yahya, Ma'mer tarikıyla Tlrmizî ve Nesai'nin sahihlerinde tahric ettikleri şu hadistir.» «Bizim cariyelerimiz vardı ve biz azl yapardık. Yahudiler de bu diri diri gömmenin küçük örneğidir derlerdi. Resûlullah (s.a.v.)'dan sorulunca buyurdu ki: «Yahudiler yalan söylüyor. Allah yaratmak istedikten sonra O'na mâni olamazsınız.» İkinci hadîs ise Ebû Hüreyre'den Ebi Seleme ve Muhammed bin Amr tarikıyla yine Nesaî'nin tahric ettiğidir[99].
Bence Resûlullah (s.a.v.)'m azl hakkındaki «Bu bir gizli diri gömmektir» ifadesinde yasaklama kastedilmediği açıktır. Hattâ bu sözün, öbür hadisler ışığında tenzihi bir nehye yorumlanması daha uygundur. Zâten, cumhur da bu kanaate varmıştır.
Îbn Hazm'ın, azli mubah gören hadisin mensuh olduğunu iddiası ise; Ebû Dâvud hariç Kütüb-i Sitte sahiplerinin rivayet ettiği Câbir hadîsiyle reddedilir: «Biz Resûlullah (s.a.v.) zamanında, Kur'anV da nazil olup dururken azl yapardık.» Müslim jse buna şunu ziyade kılmıştır: «Bu mes'ele Resûlullah (s.a.v.î'a ulaşınca bizi menetme-di.» Eğer azlin mubah olması hükmü, Resûlullah'ın vefatına kadar devam etmiş olmasa, Câbir bunu söylemez. Ve takarrür eden son şer'I hükmü de açıklardı.
Rûh üflenmeden önce nutfenin düşürülmesinin hükmü ise, azl için açıkladığımız hükme tâbidir. Bununla beraber ulemadan bazısı, azle fetva verirken nutfenin ıskatını haram görmüşlerdir. Öyle gözüküyor ki, zoraki olarak kıyastan kaçınmışlar. Ve henüz «alaka» haline gelmemiş olan nutfe'ye nazaran mudga'yı insan zât ve hilkatine daha yakın addetmişlerdir.
Bu, sebebi anlaşılmaz bir kaçınmadır. Kimbilir, belki, hamileye önemli zarar vermesi bakımındandır.
Burası anlaşılınca, nüfus plânlaması ile ilgili şer'i hüküm de anlaşılmış olur. Azl yerine ilâçla hamileliğe engel olmak diye anlaşılırsa, bu caizdir. Tabiî, cumhurun, azli caiz görmesine esas olan sebeb-lere bağlı olarak... Ama, kadına herhangi bir zarar gelmemesi ve karı -kocanın ittifak etmesi şartıyla bu böyle...
Ben fakih imamlarımızdan (Allah rahmet etsin) hiçbirinden bu hükme muhalefet işitmedim. Sadece Hafız Veliyyüddin el-Irâki,-nin; Şeyh tmâdüddin bin Yûsuf ve Şeyh İzzeddin bin AbdüsselânV-dan naklettiği' bir husus var. O bu iki zâttan kadının herhangi bir ilâç kullanmasının haram olduğuna dair görüş nakletmiştir. Yâni hamileliği önlemek için. îbn-i Yûnus ise, kocası razı olsa bile böyledir diyor[100].
Bize gelince, deriz ki: Bu görüş sünnetteki işaret gereği olarak alınmıştır. Cumhurun kanaati de buna dayanır.
Şu kadar var ki bu konuda bilinmesi gereken en önemli şeylerden birisi; azl veya bugün kullanılan genel terimiyle doğum kontrolünün mubah olmasına dair hüküm gerçek mânâda kan ve kocanın müşterek rızasına bağlıdır. Dışardan herhangi bir baskı veya telkin olmadan, zorlanmadan buna karar vermiş olmalıdırlar. Çünkü ihtiyacına binâen bir ferdin uygulaması caiz olan şey bazen cemaat için meşru sayılmayabilir. Bu herkesin kabul ettiği bir fıkıh kai-desidir.
Meselâ : Talâk evli bir kişi için ihtiyaç ve maslahata binâen ferd için câ'z görülürse de: Hâkim hiçbir zaman halka bunu emrede-mez. Ne zorlama, ne tavsiye, ne de tecziye için bunu yapamaz. Yâni böyle bir tevcih ve tavsiye ile olacak şey değildir. Nesli tahdid etmek tamamen talâka benzer. Bu mühim kaideyi iyi düşünüp güzel anlamalı, günümüzde rastgele fetva vermeyi kendisine san'at edinmiş kimselerin şu tür sözlerine aldanmamah: Sünnet doğum kontrolünü mubah kılmıştır. Bu da devletin halka uygun gördüğü şekilde bu hususta direktif vermesine delil teşkil eder[101].
Gerçek şu ki; bu delille, o mes'ele arasında hiçbir bağlantı yoktur. Sadece terse çekme ve demagojiden ibaret bir tutumdur.
Özet olarak azl veya doğum kontrolü mes'elesi: Karı-koca arasında karşılıklı alâka, bağlılık, sevgi ve ikisini biraraya getiren ihtiyaç açısından iyi incelenince anlaşılır ki; hiç de çözülmez bir mes'e-le değildir. Yukarıda geçtiği üzere...
Fakat ona belli bir ideoloji istikametinde halkı, birtakım se-bebler göstererek aldatıp saptırmak için bir prensip olarak bakılınca son derece tehlikeli ve önemli bir nıes'ele olduğu anlaşılır... Ve bu durumda da müslümanların savaş açması gereken ve şuurlu olarak karşı çakacağı bir husus olur. Bu da önce İslâm düşmanlarının onları yok etmek için hazırladıkları hile ve tuzakları iyi kavramaya bağlıdır. Onlara aldanmamaları, abarttıkları ve durmadan yaydıkları iktisadi problemlere kulak asmamaları ve açlık problemi gibi şeylerin bu hilenin bir parçası olduğunu anlamaları yakışır...
3- Abdullah îbn Ubey îbn Selûl'ün, yukarıda gördüğümüz şekilde çıkardığı fitneye karşı Resûlullah (s.a.vj'm aldığı tedbir. Bu hârika tedbir ona Allah'ın parlak bir lûtfudur. işlerin yürütülmesinde halkın eğitimiyle müşkillerin üstesinden gelmede üstün bîr siyaset. Hanlya, Resûlullah Cs.a.v.î'ın İbn Selûl hakkında işittikleri zahiri durumu ile onu katlettirmesine fazlasıyla yetecek bir sebeb idi. Fakat O, aksine mes'eleyi çok geniş kalblilikle karşılayıp, cereyan eden münakaşalar ve anarşik davranışları görmezlikten geldi. Çünkü o gün orduda çok sayıda münafık vardı, öyle bir bahane arıyorlar idi ki; yeri yerinden oynatsınlar. O da mes'eleye önem vermemek, üzerine gitmemek ve aynı zamanda .çok değişik ve hikmetli bir tedbir almak yolunu seçti. Hiç de âdeti olmayan bir zamanda orduya yürüyüş emri verdi. Böylece onlar da yürümeden fırsat bulup bira-raya gelemediler ve işin dedikodusunu yapamadılar. Ve bu yürüyüş bütün gün ve gece sürdü. İkinci gün oldu, artık kimsede, münafıkların aradığı fitneye katılacak mecal kalmadı. Mola verilince de kimse bir çift söz etmeye fırsat bulamadan, yerlere serilip derin uykuya daldı gitti...
Bütün bunlara rağmen halk Resûîullah (s.a.v.)'dan, Medine'ye varınca münafıklara karşı sert bir tavır almasını bekliyordu. Şüb-hesiz ki bu da Abdullah Îbn Ubey Îbn Selûl'ün boynunun vurulma-sıyla başlayacak idi. Bu yüzdendir ki onun oğlu Abdullah (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'a müracaat ederek, eğer babasının katline hükmederse bu işe kendisinin vazifelendirilmesini istiyordu. Ama o, Resû-lullah'dan beklediğinin tamamen aksine bir tavır gördü. Çünkü o, «Hayır, onunla dost olacağız ve bizimle beraber olduğu müddetçe de iy: geçineceğiz» diyordu. Bunun sebebi olarak da Hz. Ömer (r.a.)'e yaptığı şu açıklamayı görürüz: «Nasıl olur yâ Ömer! Halk bu sefer
Muhammed (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) kendi arkadaşlarım öldürüyor mu desin?»
Bu büyük hikmetin sonucu olarak da Abdullah tbn Ubey kendi ekibinin gözünden düştü ve onu herkes azarlayıp ayıplamaya başladı. Ne zaman konuşmak istede susturuyorlardı... Ayrıca bilirsiniz ki, zâhir-i ahkâma göre münafıklar ihtiyati tedbir olarak müslümaıx sayılmışlardır.
Resûlullah (s.a.v.Vm göstermiş olduğu bu parlak hikmet ve siyaset ve mes'eleler için aldığı tedbir üzerine değişik yorumlara dalmadan önce şunu tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Bütün bu tecelliler onun peygamberlik sıfatından doğmaktadır. Yâni onun gösterdiği bunca hikmet ve hârikalar tamamiyle insanlara gönderilmiş Nebi ve Resul olmasının sonuçlarıdır. Bu bakımdan diyoruz ki; o ilk esası düşünmeden; yâni onun Nübüvvet ve Risâletini düşünmeden önce bu fer'i tecellileri tahlil etmek ve bunları esas almak, bunlardan yürüyerek onun büyüklüğüne ulaşmaya çalışmak, büyük bir hatâdır. Çünkü bu türlü gidiş -yukarıda açıkladığımız gibl-müslümanlan, onun Nübüvvetini düşünmekten alıkoymak isteyenlerin işgalci fikirleridir ve böylece körükörüne maymun iştahı ile taklid etmeye alıştırırlar mü'minleri!.. Mes'eleyi de Peygamberin beşerî dehâsına bağlamak, böylece Nübüvveti örtmek hedefinde-dirler.
4- Ifk olayına gelince: Bu hâdise Resûlullah (s.a.v.) 'm karşılaştığı, düşman eziyet ve hilelerinin en çetin halkalarından birisidir. Ve bu eziyet daha öncekilerin hepsini unutturacak derecede ağır gelmişti nefsine. Bu da yine münafıkların kötü karakterinin eseri olmuştu. Zira münafıklar öbür bütün düşmanlardan çok daha âdi, hiy-leleri daha ustaca ve zararlıdır. Çünkü fırsatlar ve imkânlar onlara daha çok elvermektedirler. îşte îfk haberi de münafıklara özgü hıyanetlerden birisidir.
îşte bu olay da Resûlullah'ı ötekilerden daha değişik bir derecede üzmüştü. Çünkü daha önce geçenleri -ondan gelen nakillerle öğrendiğimiz üzere-, olağan çileler olarak göğüslemiş ve onlara tahammül için nefsini hazme zorlamıştı. Haniya, çıktığı büyük da'-vet yolunda bu çileler sürpriz değildi, zaten beklenecek cinstendi... Ama bu umulmadık bir fecaat, geçiştirilmesi ve hazmi mümkün olmayan şeydi. Bugün başka bir gündü. Bir şayia ki; eğer doğru çıksa, insan haysiyet ve şerefi için onulmaz bir yara, mânevi ve ailevi bir leke olacaktı.
Ama aslı olmasa da, bu şayia insan ruh ve vicdanına ettiği etki bakımından, öbür eza ve cefa ile kıyaslananı azdı. Hiçbir ilâcı bulunmaz, ruha ve nefse yüklenen ezadır bu.
Bunu insanların açıklaması ve hakikati ortaya koyup şayiayı silmesi mümfcün olmadığına göre, gerçeği aydınlatacak tek çare, vahyin gelmesi ve münafıkların tezgâhladığı iftirayı kökünden kazıması gerekmez miydi? Bu ızdırap ve tereddüdü silmeli değil miydi? Ama vahiy de bir aydır gecikmiş, bu da ayrı bir karışıklık ve bocalama sebebi olmuştu.
Bütün bunlarla birlikte, îfk olayı bile, Resûlullah (s.a.v.)'ın üstün şahsiyetini bir kere daha belirginleştirmek için, ilâhî hikmet ve hedefe bağlı olarak zuhur etti. Onu örtüp ters gösterebilecek hiçbir gücün, hiçbir hiyle ve iftiranın bulunamayacağını vurgulamak için... Yâni Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatında, nübüvvetinin yeri ile beşeriyetinin mevkii, böyle bir olay zuhur etmese, gerek mü'minler, gerek kafirler tarafından kavranamaz, karıştırılıp gidebilirdi. Bu beşerî şahsiyetini şiddetle sarsan olay insaniyetiyle nübüvvetini seçilir hâle getirdi. Onun Peygamberliğinin anlamı net olarak, vahyin yeri de kesin çizgilerle, gözler önüne serilip açıklanmış oldu. Artık onun peygamberlik yönü ile beşeriyet yönünü karıştırmaya mahal bırakılmamış oldu. (Çünkü çoğu kimse onun vahiyle sunduğu hârikaları, onun kişiliğine atfederek, nübüvvet müessesesini unutuyor veya örtmek istiyorlardı).
Nitekim Resûlullah, aniden patlayan bu olay karşısında normal insan haliyle düşünüyor, araştırıyor; Nübüvvetinin ve Risâletinin masumiyet çemberine rağmen, rastgele bir beşer gibi karşılıyordu olayı. O gaybı bilemiyor, meçhule nüfuz edemiyordu. Bu tavır, asla yapmacık değil, tamamen tabiî ve normal idi. Normal biri gibi üzüntü çekiyor, endişe gösteriyor, çeşitli görüş alıp veriyor, güvendiği arkadaşlarıyla istişare edip görüşlerine başvuruyordu...
Bütün bu sıkıntılı anlara rağmen de, O'nun (s.a.v.) insanî yönünü net olarak akıllara kavratmak hikmetine bağlı olarak da vahiy hayli uzun sayılacak derecede kesiliyor ve bununla da iki gerçeğin halka önemle belirtilmesi hedef alınıyordu:
Biri: Nebi (s.a.v.)'nin Resul ve Nebî olmasına rağmen beşer olmaktan çıkmadığı, ilâhlaşmadığı gerçeğidir. Yâni O'na inanan kimse bilmelidir ki; Nübüvvet asla beşeriyet sınırını tecâvüz etmez. Allah'a nisbet edilemeyen birçok etki ve iş, O'nu da etkiler, O'na da bu şeyler nisbet edilir...
ikincisi ise: Vahiy, olayı ilâhîdir, asla peygamberin şuur ve nefsinden doğan, ondan kaynaklanan bir hâl değildir: Yine vahiy O'-nun isteğine tâbi, O'nun dilemesi ve (zevki istikametinde, istediği anda gerçekleşecek blrşey de değildir. Haniya böyle olsa, o zaman, hâdisenin zuhur ettiği anda nefsini kurtarması, olayın ilerisinde tü-reyecek şeyleri önlemesi, yâni mes'eleyi bir anda bertaraf etmesi kolaydı. Ve o hangi yönde hayır varsa, vahyi öylece işletir, samimî ashabına, Kur'ani bir güvence verip ikna eder, onlar da öbürlerini susturup, ağızlarım kapatırdı. Ama bunu yapamadı. Çünkü bu onun elinde değildi...
Şimdi size, bu gerçeğe dair, Dr. Muhammed Abdullah Dıraz'ın «en-Nebeü'1-Azim» adlı eserinde görüşü naklediyoruz:
«îfk olayını münafıklar onun temiz zevcesi Hz. Âişe (r.a.) hakkında tertib etmişlerdi. Vahiy gecikmiş, halk bunalmıştı. Gönüller derinden yaralanmıştı. Ama o bütün dikkat ve sabnyla: «Ben ondan böyle b;r kötülük ummuyorum-» diyebiliyordu. Yine bütün gücüyle söyletinin kökenini arıyor, soruyor, ashâbıyla danışıp konuşuyor ve bunun üzerine tam bir ay geçiyor. Sonunda da herkes, «Ondan böyle bir kötülük ummadığını söylerken, o da hepsinin sonucunda sadece «Âişe!.. Bana şu şu tarzda bir haber ulaşmış bulunuyor. Eh, sen günahsızsın, Allah seni temize çıkaracaktır, ergeç... Ama şayet hatâen bir suç işledinse, artık Allah'a sığın» demekle yetiniyordu.
Bu onun içinden doğan şeydi. Bu ise, görüldüğü gibi, gaybı bilmeyen bir beşerin sözüdür. Zan ile hareket etmeyen, sabit karakterli, dürüst bir kişiye yakışan ifadedir. Bilmediği şey hususunda rastgele söz etmeyen bir hüviyyetin ıladesi. Şöyle ki; bu sözleri söylerken de daha yerinden ayrılmadan, o şerefli hanımının beratını veren, temizliğine dair hükmü getiren Nur sûresinin başındaki âyetler nazil oluyor.
Eğer Kur'an'ı indirmek elinde olsa, bu kurtarıcı kelâmı tâ baştan söyleylvermesine engel ne olabilirdi? îşin başında ırzını koruyup, aile şerefini ve eşinin problemini semavi vahye bağlayıverirdi. O gözü dönmüşlerin de dilleri dibinden kesilirdi... Ama O, ne Allah'a, ne de insanlar üzerinde yalana tevessül etmezdi.
«Eğer O, bazı sözleri bize karşı kendinden uydurmuş olsaydı O'nun sağ elini ahverirdik. Sonra şübhesiz kalb damarını koparırdık. O vakit sizden bir kimse de buna mâni olamazdı».
Böylece de, Hz. Âişe (r.a.) hakkında iki gerçeğin tahakkuk ettiği hanımların ilki oldu. Öyle ki, o sadece Allah'a ibâdet ve O'nu birlemede kendine has bir mezhebin öncüsü oldu. Bu anlayışta Allah'tan başka ve Allah'a denk hiçbir varlık tanınmıyor. İşte bunun için, anası ona, Resûlullah'ın önünden kalkıp ona teşekkür etmesini tavsiye ettiği zaman; «Ne ona kıyam ederim, ne de Allah'tan başkasına teşekkür ederim. Çünkü beni tebriye için vahyeden Allahü Teâlâ'dır!,.» dedi.
Hz. Aişe (r.a.)'nin bu sözlerinde Resûlullah (s.a.v.)'a yönelen bir tariz görülür gibi ise de; durum ve şartlara dikkat edersek, bu sözü söyleten onlardır.
Ve esasen, mü'minlerin akidesini ortaya vurdurmak için hik-met-i ilâhinin oluşturup yönelttiği bir hâlet-i ruhiyyenin eseri olduğunu kavrarız. Aynı zamanda da iftiracı münafıkların ve nıülhidle-rin imkânını kesmek, tevhid ve ubûdiyyetin de, bütün mânâ ve şümulüyle yalnız Allah'a mahsus olduğunu açıklamak...
işte böylece «îfk olayı» da, İslâm akidesini pekiştirmek hedefiyle tecelli eden, anlaşılması oldukça zor, bir ilâhî hikmet sonucu tahakkuk etti. Yönelecek her şübheyi de böylece bertaraf ederek, Ce-nâb-ı Hakk'ın isimlendirdiği bir tür hayır oldu: «Onu siz, sizin için şer zannetmeyin, aksine sizin için hayırdır o.»
5- Şu İfk olayında, ayrıca: «Haddi- Kazf» yâni iftiraya verilen cezanın meşruiyetini de öğrendik, Zira, Nebi (s.a.v.) açıkça iftirayı yapan, ağızlarıyla söyleyenlere had vurulmasını emretti. Ve kesinlikle seksener değnek vurulduğu belli. Ancak baş tahrikçi Abdullah İbn Selûl'ün bu cezadan kurtuluşunu anlamak müşkil olabilir. Zira bu fitnenin ağırlığı onun omuzundadır. Ama îbn Kayyını'ın dediği gibi burada da çok önemli bir sebeb ve hikmet var: Evet bütün mel'anet ve iftiranın kaynağı o ama, o bunu bizzat ağzıyla söylemek yerine fitnesini şöyle yürütüyordu; dedikoduları topluyor, biçimlendiriyor ve etrafa, başkasından naklen yayıyor. Böylece çuval kendisi, ağız başkası oluyordu[102]. Halbuki iyi bilinir ki, hadd-i kazf ancak bizzat kendi diliyle iftira edene uygulanır. Bunu da açık kelâmla söylemiş olması şarttır... İfk olayına da!r hadisin tahlilini, Âişe validemizin berâetüıi bildirmek ve münafıklarla onların yanılttığı kimseleri yalanlamak için nazil olan on âyeti zikrederek noktalayalım :
«Sizden bir zümre iftiracılık yaptılar. Onların bu eylemini, sizin için şer telâkki etmeyin, aksine sizin için hayırdır o. Onların her biri için de kazanç olarak günah hisseleri var. Onun en büyüğünü taşıyana ise azabın da en büyüğü var!,..
Keşke öyle yapmayıp (lâfı taşıyıp üreteceğine) daha ilk an duyar duymaz erkek-kadın tüm mü'minler, kendilerine iyi zanda bulunup; «Bu apaçık bir iftiradır» deyip kestirselerdi.
İftiracıların buna dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Onlar, şahit bulamadıklarına göre Allah indinde kesinlikle yalancıdırlar. Eğer dünya ve âhirette Allah'ın rahmeti üzerinize olmasaydı, o daldığınız dedikodu sebebiyle size muhakkak büyük bir azab dokunurdu. O dönemde siz, bu iftirayı ağızdan ağıza birbirinize aktarıp duruyordunuz, Hakkında kesin bilginiz yokken bunu kolay iş sanıp dilinize doladınız. Ama Allah katında çok çetin bir husustu. Onu işittiğiniz zaman bunu söylemek bile caiz olmaz, demeli değil miydiniz de, tenzih ederiz bu büyük bir iftiradır deseydiniz ya. Eğer inanıp tasdik ediyorsanız böyle birşeye dönmeyi, Allah (c.c.) size kat'-iyyetle yasaklıyor. Allah (c.c.) size âyetlerini böyle açıklıyor. Allah (c.c.) Halim'dir ve Hakim'dir. Mü'minler içinde edebsizliğin yayılmasını arzu edenler için muhakkak dünyada ve âhirette acıklı bir azab vardır. Allah (c.c.) bilir. Ama siz bilemezsiniz. Eğer Allah'ın üzerinizde fazl ve rahmeti olmasaydı... Ama gerçekten Allah Rauf ve Rahim'dir.[103]
9- Hendek Savaşı
Ahzab savaşı diye de anılır. Ibn îshâk, Urve bin Zübeyr, Ka-tâde, Beyhakî ve Siyer ulemasının cumhurunun kesin kanaatma göre Hicretin beşinci yılı Şevval ayında cereyan etmiştir. Hicretin dördüncü yılında diyenler de vardır. Ama bu görüşte Musa bin Ukbe'-den nakil ile Buhâri ve buna uyan Mâlik yalnız kalır[104].
Sebebi: Benî Nadir Yahudilerinin ileri gelenlerinden bir hey'et Mekke'ye gidip, Kureyşllleri Resûlullah (s.a.v.)'a karşı harbe da'vet ediyor. Kureyşliler ise; O'nün işini bitirinceye kadar sizinleyiz, diyorlar. Yahudilerin onlara siz Muhammed'den daha hayırlı bir din üzeresiniz demeleri üzerine de; Cenâb-ı Hak şu âyetleri inzal buyuruyor: «Şu kendilerine vahiyden bir nasip verilenlere bak, kâfirlere inanıyor da; siz o inananlardan daha doğru yoldasınız diyebiliyorlar. Bunlar Allah (c.c.)'m lanetlediği kimselerdir. Allah (c.c.)'ın lanetlediği kimselere ise asla yardımcı bulunamaz.»
Ve böylece Kureyş ile, müslümanlara karşı savaşmak üzere anlaşıp vaktini tesbit ettiler.
Daha sonra bu Yahudi hey'eti yola çıkıp Gatafan'a vardılar. Onlara da, aynen Kureyş'e yaptıkları teklifte bulundular. Onlarla da hemence anlaşıverdiler. Oradan da. Beni Ferâze ve Beni Hürre'ye uğradılar. Böylece anlaşmalar tamamlandı. Resûlullah'a karşı girişecekleri savaşın yer ve zamanı da tesbit edildi.[105]
Müslümanların Harbe Hazırlanışı:
Resûlullah durumu öğrenip, Mekke'den hareketin başladığını işitince, halkı uyardı. Düşmanların niyetini haber verdi. Mes'eleyi müşavere etti. Selmân-ı Fârisî, tedbir olarak, hendek kazılmasını telif etti. Bu, müslümanların çok hoşuna gitti. (Daha önce Arap, harb vasıtası olarak hendek usulünü bilmezdi zira). Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Medine'den çıkıp şehir dışında, ordugâhı kurdu. Ordugâh, Sa' dağı arkada kalacak şekilde, tepenin önündeki meydanda kuruldu O gün için müslüman ordusu üç bin kişi idi. Amâ Kureyş ve müttefiki bulunan kabilelerin toplam ordusu on bini buluyordu[106].
Hendek Kazanımda Müslumanların Halinden Görüntülen
Buhârî'nin, Bera (r.a.)'dan rivayetine göre, şöyle anlatıyor: Ah-zab günü idi. Yâni Resûlullah (s.a.v.)'m hendek kazdığı olay. Onun hendekten toprak taşımasını seyrettim. Öyle ki topraktan, kıllıca olan karnı görünmez olmuştu.
Yine Enes (r.a.)'ten naklediyor: Ensâr ve Muhacir hendek kazıp toprak çekerken bir yandan da şöyle mâniler söylüyorlardı:
«Biz Muhammed'e bey'at eden erleriz, sağ oldukça islâm yolundan dönmeyiz.»
Resûlullah (s.a.v.) da şöyle karşılık veriyordu:
«Allah'ım, âhiret ni'metinden başkası ni'met değil, Ensâr ve Muhaciri hep mübarek kıl.»
Yine Buhârî, Sahih'inde aynı tarzda Câbir (ra)'den şu nakli yapıyor: Câbir diyor k:; «Biz Hendek günü kazı yaparken, birden çprt bir kayaya rastladık Resûlullah (sav)'a hemen haber verdiler. Bize sert bir kaya rastladı hendekte dediler. O, ben bir inip bakayım, dedi. Çünkü bizle o gün üçüncü gündü, ağzımıza birşey almamıştık. Aç idik. Resûlullah kazmayı aldı ve vurunca kaya kum gibi dağılıp gitti.
Ben, yâ Resûlâllah, müsaadenizle eve gideceğim dedim. Karıma, Resûlullah (s.a.v.)'in müthiş, sabır ve tahammül edilemez derecede, aç olduğunu anlatıp, evde yiyecek olup olmadığını sordum. O da biraz arpa unu ile bir oğlak var dedi. Oğlağı kestim. Arpayı öğüttüm, eti kazana koydum, hamuru da yoğurup fırına koydum. Ekmek fırında, et kazanda pişedursun, ben Resûlullah'a dönüp, haydin bize, yemeğe gidelim. Seninle bir veya iki kişi olabilir dedim. Resûlullah, yemeğin ne kadar olduğunu sordu. Ben de izah ettim. «Çokmuş, güzelmiş» dedi Hanımına söyle, biz gelinceye kadar, ekmeği fırından, eti kazandan çıkarmasın diye tenbih etti: Ardından, Ensâr ve Muhacir hepsini çağırıp - başka bir rivayete göre de «Ehl-İ hendek» diye seslenerek - «Kalkın, Câbir size ziyafet hazırlamış. Haydin gidelim-- dedi.
Câbir de karısına dönünce, haydi gör şimdi Resûlullah bütün Ensâr ve Muhacir kim varsa topladı geliyorlar. Karısı, «Peki sana Resûlullah yemeğin miktarını sormadı mı?» dedi. O da evet deyince: «Eh Allah ve Resulü daha iyi bilir» dedi. Câbir devam ediyor: Resûlullah Hendek cemaatıyla eve gelince: «Girin ama birbirinizi sıkıştırmadan rahat oturun» d«di. Sonra Resûlullah fırın ve çömleği bizzat açıp ekmeği kesiyor, üzerine et koyup sahabeye dağıtıyor ve her defasında da kazanı kapatıyor, ekmeği fırına sürüyordu. Nihayet da'vetliler doydular. Bir miktar da yemek artmıştı. Resûlullah, Câbir'in hanımına: Sen de bundan ye ve halka dağıt. Çünkü halk tamamen açlık içinde, dedi. Bir rivayete göre ise: Câbir, Allah'a yemin olsun, onlar yediler, doyup bıraktılar. Kazanımız yine dopdoluydu. Ekmek hamurumuz da olduğu gibi arttı"[107]
Hendek Gününde Münafıkların Durumu:
İbn Hişâm'ın rivayetine göre, o günlerde münafıklardan bir grup, Resûlullah ve mü'minlere göre çok ağırdan alıyor, işlerini ihmâl ediyorlardı. Hasta görünerek, güçsüzlüklerini söyleyerek işten kaçıyor, ya da Resûlullah'ın haberi olmadan evlerine gidiyorlardı. Halbuki o gün için mü'minlerden kimin ihtiyacı olursa izin alıyor ve nöbetleşe gidip ihtiyaçlarını görüyor, İzin bitince, ihtiyacı giderilince de hemen dönüyorlar işlerine koyuluyorlardı. Bunun üzerineydi ki şu kavl-i kerîm nazil oldu: «Allah'a ve Resulüne gerçekten inanan kişiler, toplu bir iştelerse, izinsiz ayrılmazlardı. O senden izin isteyenler samimiyetle Allah'a ve Resulüne inananlardır. O halde senden mazeret bildirip izin isteyenlere o işleri için izin ver. Ve onlar için mağfiret dile. Çünkü AUah Gafur ve Rahîm'dir.[108]
Benî Kurayza'nın Ahdini Bozması:
Benî Nadir yahudisi Huyey bin Ahtab, çıkıp Kurayza reisi Kâab bin Esed'e geldi. Ona, Resûlullah ile olan anlaşmalarım bozmasını teklif etti ve şöyle özetledi durumu: «Kureyş'i, liderleri ve komutanları başlarında topyekûn getirip Rume vadisinde dereler kavşağına indirdim. Gatafan'ı da tüm ileri gelenleri ile birlikte, Zenb-i Nakbî 'le Uhud arasına yerleştirdim. Bana Muhammed ve adamlarının kökünü kazımadan dönmeyeceklerine de ahdedip söz vermiş durumdalar.»
Kâab ona: «Vallahi sen bana çağın en büyük kötülüğünü müjdeliyorsun! . Yazıklar olsun sana Huyey, benim yakamı bırak, ben ahdimde durayım... Çünkü ben Muhammed'den hep iyilik ve dürüstlük gördüm.»
Ama Huyey çok gecikmeden Kâab'ı hıyanete ve ahdini bozmaya razı edivermişti. Ve bu haber de Resûlullah (s.a.v.)'a ulaştı. O da hemen Sa'd bin Muâz'ı durumun tahkiki için gönderdi. Ve bir de parola söyledi. Haber doğru ise, kendisinin anlayacağı kapalı bir ifade ile bildireceklerdi... Sa'd oraya varıp haberin doğruluğunu tes-blt itti ve Resûlullah (s.a.v.)'a döndü: «Adal ve Kare» dedi.
Bununla Adal ve Kare kabilelerinin, (Hubeyb ve arkadaşlarına olan) hıyaneti gibi bir durum, demek istiyordu. Resûlullah (s.a.v.) bunu işitince, «Allahü Ekber, ey Müslüman cemaat, müjdeler olsun size!..[109]» buyurdu.[110]
Bu Esnada Müslümanların Tavrı Ne İdi
Beni Kurayza'nın anlaşmayı bozduğu haberi muslümanlara erişti. Münafıklar fiskosa başladı. Düşman her yandan kuşatmıştı. Münafıkların fitnelen de onların moralini bozuyordu. Ve Medine içinde pervasız lâflara bile koyuldular. Birisi de şöyle diyordu: -Mu-hammed bize Kisrâ ve Kayser'in hazinelerini va'dediyordu. Halbuki şu gün tuvalete bile gitmeye mecali olan yok.» Resûlullah durumun bu merkezde olduğunu ve belâ çemberinin müslümanlar üzerinde daraldığını görünce, Sa'd bin Muâz ile Sa'd bin Ubâde'yi çağırdı. Onlarla bir barış plânı istişare etmek istedi. Gatafan'a Medine'nin arazi mahsulünün üçte birini vererek savaştan çekilmesini teklif edeceklerdi. Ama bu iki zât: «Yâ Resûlâllah! Bu senin hoşuna giden şahsî görüşün mü? Allah'ın sana talimatı gereği mi? Yoksa bizim için bulduğun bir çare midir?» diye sordular. «Hayır, tamamen sizin Medine halkının fayda ve izzeti için düşündüğüm bir çaredir», buyurdu. Sa'd bin Muâz bunun üzerine: «Vallahi buna ihtiyacımız yok. Biz bunu ödemeyiz, kılıç aramızda hakem olur ancak.» Resûlullah'ın yüzü güldü ve «Canınız ne isterse» buyurdu.
İbn Ishâk'ın Âsim bin Amr bin Katâde, Muhammed bin Mes-leme bin Şihâbü'z-Zühri kanalıyla rivayetine göre: Bunun akabinde ne savaş oldu, ne de barış kararı (Gatafan oğullarıyla müslümanlar arasında), sadece bu mealde bazı teşebbüsler oldu.
Düşman ise, Hendek önüne varınca şaşkına dönmüştü. -Bu, şimdiye kadar Arapların denemediği bir harb hiyle ve taktiğidir». Ve hendek çevresine inip müslümanları kuşatma altına aldılar. Ama belli bir çarpışma olmadı. Ancak hendeğin bazı dar yerlerinden geçmeye teşebbüs eden bazı müşrikler oralardan iz açtı ise de hemen müslümanlar buraları tıkadılar. Müşriklerin bazısı geriye kaçtı, bazısı ise öldürüldü. Öldürülenlerden biri de Amr bin Ve'd idi ki: Haz-ret-i Ali (r.a.) onu katletmişti.[111]
Düşmanın Savaşsız Hezimete Uğrayışı
Allah (c.c.) m üstüm anlara bu savaşta öyle aşikâre inayet etti ki; müslümanların dahli olmadan iki sebeble bütün müşrikler dağılıp gitti. Birincisi şu: O anda Nuaym bin Mes'ûd adındaki kişi müs-lüman oluyor ve Resûlullah onu huzuruna kabul ediyor. O zat Re-sûlullah'a yapılacak bir vazife vermesini teklif ediyor. O da: «Sen aramızda yalnız bir kişisin. Ama gücün yeterse, onların bize karşı savaşmamaları için propaganda yap, çünkü harb hiyledir» buyurdu.
Bunun üzerine Nuaym, Benî Kurayza'ya vardı. Yahudiler onu hâlâ nrüşrik sanıyordu. Onları, Kureyş'ten rehineler teslim almadan onlarla birlik olup, müslümanlara karşı savaşmamaları için ikna etti. Böylece Kureyş'in kuşatmayı bırakıp dönmesini önlemiş olacaklardı!.. Çünkü öyle yapmazlarsa, yahudileri Muhammed ve arkadaşlarının insafına bırakmış olacaklarmış... Yahudiler; bu hârika bir fikir dediler. Nuaym oradan ayrıldı, doğru Kureyş'e vardı: Onlara da, Kurayza yahudllerinin ahdini bozmaktan pişmanlık duyduğunu, gizlice müslümanlarla yeniden anlaştıklarını; Kureyş'ten ve Gatafan'dan rehin adı ile bir takım kimseleri isteyip, müslümanlara teslim edeceklerini ve öldürteceklerini nakletti. Ve onlara, Yahudilerden, rehin isteği gelirse, bunu yapmaktan sakınmalarını da tenbih etti.
Sonra Gatafan'a vardı. Onlara da tıpkı Kureyş'e anlattıklarını ulaştırdı. Böylece onları birbiri aleyhine şübheye şevketti. Aralarındaki güveni sarstı. Ve artık her grup bir ötekini, hıyanet ve sahtekârlıkla itham etmeye başladı.
İkinci sebebe gelince: Bu da, karanlık ve soğuk bir gecede bastıran fırtınaydı. Çadırlarını fırlatıp, ocaklarım târümâr etti müşriklerin. Öyle ki çadır direkleri bile söküldü. Bu aşağı yukarı on gün kadar sonraydı; müşriklerin müslümanları basıp kuşatmalarından. ..
Müslim'in, Huzeyfe bin Yemân'dan senediyle naklettiği şu habere bakın:
Ahzab gecesi, Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte oluşumuzu anıyorum. Müthiş bir soğuk ve açlık sarmıştı bizi. Nihayet, kesilince, Resûlullah (s.a.v.) bize, «Şu Allah'ın kıyamet günü benimle olacak bir kişi yok mu, şu kavimden haber getirsin?» diye seslendi. Kimse ses çıkarmadı. Daha sonra ikinci ve üçüncü kez aynı teklifi tekrarladı Resûlullah, ama ses veren olmadı. Bunun ardından: Kalk Huzeyfe, bize kavmin durumunu öğren gel, dedi. Hiçbir şey diyemedim. Çünkü beni ismimle, «Kalk» diye çağırmıştı. Ve «Git onlardan haber getir ama onları ürkütüp kışkırtma.» Onun yanından ayrılırken zangır zangır titriyordum, öyle heyecanlanmıştım. Müşfiklere yaklaştığımda, Ebû Süfyan'ın sırtını ateşte ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim. Atmak isterken, Resûlullah (s.a.v.)'in tenb!hini hatırladım: «Onları üstümüze kışkırtma» demişti. Ama atsam onu vururdum. Yine heyecanla geriye döndüm. Gelip durumu anlatınca, Resûlullah üzerinde namaz kılmakta olduğu kilimi üzerime örttü. Ve iltifatta bulundu. Ve sabaha kadar uyuya kalmıştım. Resûlullah: «Kalk, uykucu»[112] diye beni uyardı.
İbn Ishâk ise şu ziyâdeyle rivayet ediyor: «Halkın arasına girdim. Fırtına ve Allah'ın gizli orduları onlara yapacağını yapmıştı. Ne çadır, ne ocak, ne kab, ne kaçakları kalmıştı. Ebû Süfyan kalkıp; Kureyş ordusu!. Herkes yanındakini tanısın dedi. Ben de ya-mmdakinin elini tutup sen kimsin dedim. Ben falan oğlu filân dedi.
Ve Ebû Süfyan devam etti: Kureyşliîer, gerçekten son derece kritik ve elverişsiz bir konumdasınız. Kıtlık başladı, hayvanlar kırılmaya başladı. Benî Kurayzahlar da bize ters gitmeye başladı. Onlardan nahoş haberler gelmeye başladı. Gördüğünüz gibi fırtına da bize aman vermiyor. Artık göçe hazırlanın, işte ben yola çıkıyorum[113].
ikinci gün sabahı ise, düşman kabilelerinin hepsi yüzgeri dönüp gitmişti. Resûlullah (s.a.v.) ve Sahabeleri de Medine'ye döndüler.
Bu uzun gün ve geceler boyunca, Resûlullah (s.a.v.), Allah'a sığınıp yalvararak müslümanlan zafere erdirmesi için O'na duâ etmekten de bir an gefi kalmadı.
Onun (s.a.v.} duaları arasında şunlar vardı: «Ey Kitab'ı indiren, hesabı seri Allah'ım, kavimleri hezimete uğrat. Yâ Rab, onları târü-mâr edip güçlerini dağıt[114]».
Yine bu savaştaydı, Resûlullah (s.a.v.) namaz vaktini kaçırmıştı. Bunları vakit çıktıktan sonra kaza etti. Sahihayn'de rivayet edildiğine göre: Ömer îbn Hattâb (r.a.î Hendek günü, güneşin battığını görünce, Kureyş küffârına soğuyordu. Resûlullah'ın yanına varıp, yâ Resûlâllah! Nerdeyse güneş batacak da namazımı kılamaya-caktun, dedi.
Resûlullah, da, vallahi ben de kılamadım, buyurdu. Buthan'a gittik, o da biz de abdest aldık Güneş batmış olduğu halde ikindi namazım kıldık. Ardından da akşamı kıldık[115].
Müslim bunun üzerine başka bir hadis ilâve ediyor. Şöyle ki; Resûlullah (s.a v ) Ahzab günü buyurmuştur ki; Bizi orta namazdan yân: ikindi namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun!.. Sonra onu akşamla yatsı arasında kıldı.[116]
Bu Olaydan Alınacak Dersler
Geçmiş örneklerde olduğu gibi, bu gaza da Yahudilerin hile ve hıyânetiyle başlamıştır. Onlardı komplo hazırlayan, kabileleri da'-vet edip toparlayan.
Bu faaliyetlerde, daha önce Medine'den çıkarılmış bulunan Beni Nadir kabilesi de tek başına değildi. Aksine hâlen müslümanlarla ahd ve m'sâk içinde bulunan Beni Kurayza'nın payı büyüktü. Halbuki müslümanlardan herhangi bir kötülük veya bu ahdi bozmaya sebeb olacak davranış görmemişlerdi.
Biz ötedenberi bu tür olayları söyleyip geçer, onlardan ibretler ve dersler çıkarmaya lüzum görmezdik. Halbuki bu her devirde, her yerde takib edilen tarihi metod olup en verimli bir iştir.
Onun için şu anda biz de, yukarıda arzettiğimiz gazve ve içinde geçen öbür olaylar üzerinde durarak onların taşıdığı dersler, öğütler ve dini hükümleri süzüp çıkararak aşağıya sıralıyoruz:
1- Bu savaşta müslüm anların ilk defa bir harb vasıtası olarak hendek" kazdıklarını görüyoruz. İslâm tarihinde olduğu gibi Arap tarihinde de bu harb vasıtası ilk defa bu Ahzab savaşında denenmiş oldu. Ama öbür milletlerce bu bilinirdi. Nitekim Ahzab savaşında bu işlemi, İran asıllı olan sahabeden Selmân-ı Farisî teklif ve tarif etmişti. Resûlullah'ın da fevkalâde hoşuna gitmiş bu teklif ve hemen de sahabesine bunu gerçekleştirmelerini emretmişti. İşte bu da daha nice örnekleriyle birlikte bize gösteriyor ki, «Hikmet mti'-minin yitik meta'ıdir, nerede bulursa alır...» Ve mü'min, bu buluşlar için öbür sınıf insanlardan daha lâyıktır buna. Ve îslâm şeriatı, müslumanların başka milletleri taklid etmesini ne derece kötü görüp men etmişse, mü'minleri üstün kılacak güzel buluşları ve faydalı işleri de nefsinde toplamasını o derece teşvik etmektedir. Nerede gözüne ilişir, nerede bulursa... İslâm'ın külli kaidesi böyledir. Yâni müslüman hür akıl ve ince tefekkürünü bütün dünya işlerinde eşya ve hâdiseler üzerinde çalıştırmaktan geri kalmayacaktır. Eşyayı fethetmekte ve hayra kullanmakta onun için bir engel yoktur. Öyleyse; hiçbir zaman körükörüne araştırmadan başkasına uymak yerine kendi öz emeği ile, öz aklı ile en yeni keşiflere doğru yürüyecektir. Pek tabii yapacağı en ileri araştırmalarda bile tslâm ile bağıntıyı sürdürecek ve şeriatın prensiplerine tecâvüz etmeden keşif ve icadlarından en geniş çapta faydalanacaktır.
Cenâb-ı Hakk'ın müslümanlara meşru kıldığı bu yetKı muhakkak ki ona verdiği üstün yaratılıştan kaynaklanır. Zira o insanı en üstün varlık olarak binlerce çeşit kabiliyet ile donatmıştır. Eşya ve hâdiseleri idaresi altına alırken, yâni bir yandan maddeyi fethederken, öbür yandan ona bu yetenekleri bahşeden Rabbin gönderdiği şeriata da hakkıyle uyarak hilkattaki üstünlüğünü ve şerefini korumasını bilecektir.
2- Yine yukarıda arzettiğimiz müşahedelerden birisi de Re-sûlullah (s.a.v.)'ın sahâbeierıyle beraber hendek kazmasıydı. Son derece ibret verici bir husustur. Bir kere gerçek mânâda eşitliğin, müslüman fertler arasında uygulamasını görüyoruz. Adalet ve eşitlik böylece tecelli ediyor. Bu iki mefhum yâni adalet ve eşitlik; İslâm'da itibari olarak kalmıyor; şuurlarda yerleşen bu iki prensip en parlak örnekleriyle îslâm cemiyet hayatına yansıyor. Ve esasen adalet ve eşitlik İslâm'ın her prensibinde ferde ve cemiyete âit her müessesede en başta gerçekleştirilen ilkelerdendir.
Görüyorsunuz ki; Resûlullah Cs.a.v.) hendek kazmayı sadece müslümanlara yüklemiyor. Böyle yapıp mutantan köşkünde istirahat edip, işleri uzaktan takip etmiyor. Veya muntazam bir törenle alkışlar ve naralar arasında gelip birisinin elinden aldığı kazmayı elinin ucuyla tutarak yere bir darbe vurmak suretiyle çalışır görünmüyor ve onlara göstermelik bir şekilde günümüzde olduğu gibi katıldığını sergilemiyor ve arkalarından onları idare ediyormuş gibi kazmayı atıp eteğine tesadüfen bulaşan tozları çırparak geriye çekilmiyor... Aksine o sahabelerden herbiri gibi gerçek mânâda işe katılıyor, üstü başı toz toprak içinde kalıyor. Öyle ki; onu görenler kat'iyyen öbür çalışanlardan ayırdedemiyorlar. Onlar gibi çalışıyor, onlar gibi sırtında toprak çekiyor, kazma vuruyor, onların iş heyecanına katılıyor, söyledikleri şiir ve şarkılara karşılık veriyor. Yâni: Çilelerine katıldığı gibi neş'elerine de katılıyor. Yoruluyor, hepsinden çok da acıkıyor. îşte, îslâm şeriatının kurduğu eşitliğin gerçeği bu. Hâkimle mahkûm, zenginle fakir, halk ile hükümdar arasındaki eşitlik. Didik didik etsen, şeriat ahkâmının en teferruatında bile bu gerçeği ve bu prensibi bulursun, aksini göremezsin. Dikkatini çekerim, hatâen bu sisteme demokrasi gibi bir ad vermeye kalkışmayasın. Çünkü gerek nazari, gerek amelî yönden aralarında dağlar kadar fark vardır. Bir kere bu adalet ve eşitliğin kaynak ve ölçüsü İslâm'ın kendisindedir. O da Allah'a kulluktur. Ve bu esas bütün insanlığı kuşatıcı bir özelliğe sahiptir. Yâni onlar mevki ve şöhreti ne olursa olsun, Hak önünde tek safa dizilirler. Halbuki demokrasi dediğiniz şeyin kaynağı çoğunluğun hâkimiyetine dayanır. Görüşün ve hedefin mahiyeti ne olursa olsun, ekseriyetin azınlığa tahakkümünden ibarettir.
îşte bu yüzdendir ki; îslâm şeriatı, hiçbir sınıf ve gruba imtiyaz tanımaz ve bu tür şeye asla fırsat da vermez. Hiçbir topluluğa veya topluma da, dokunulmazlık sağlayacak sebeb ve mevzuat ve şartlan da tanımaz. Çünkü Allah'a kulluğun gerçek yüzü, bütün bu itibarlı ki arı ortadan kaldırmakla ortaya çıkar.
3- Yine bu müşahede bizzat, başka bir ibret örneğini de sana sunmakta. O da Resul Aleyhisselânım kişiliğinde Nübüvvetin aldığı görünümdür. Aynı zamanda gözünün önüne, onun ashabına karşı taşıdığı şefkat ve sevgiyi; Allah'ın o esnada Resul (s.a.v.)'üne ikram ettiği hârika ve mucizelerden bir başkasını sergilemektedir... Bu temaşamızda, Nebi (s.a.v.)'nin kişiliğinden fışkıran şeyi şöylece özetliyelimr Başta, ashâbıyla birlikte çalışıp didinirken çektiği açlık meşakkatinde onun büyüklüğü net olarak beliriyor. Açlığını hissetmemek için, onun karnına taş bağlamasına dikkat edelim. Boş midesini böylece bastırıp korunmak istiyordu, açlık duygusundan. Hangi maksad ve gayeydi acaba onu bunca şahsi meşakkat ve çileyp zorlayan? Devlet başkanı falan mı olacaktı?.. İleride mal-mülk sahibi mi olmak isterdi?.. Yoksa, çevresine insanları halkalandınp kendisine raptetmek mi?.. Bütün bunlar onun çektiği bunca işkenceye değmez ve hiç kimse de böyle istekler için böylesi zor metodu denemezdi!.. Esasen bu bir tenakuz olurdu. O mânâda; mevki, makam
ve mala tama eden bir kişinin en uzak kalacağı, asla göz alamayacağı eziyetlerdi bunlar çünkü...
Bütün bunlara onu dayandıran, dayanmaya zorlayan sadece R'sâlet sorumluluğu ve emânetti. Tebliğle mükellef olduğu şey, halka bu metodla ulaştıracağı ilâhi ve insanî en üstün mesaj!..
İşte, ashâbıyla hendek kazma faaliyetinde ortaya vuran onun peygamberi hüviyyetidir.
Onun, bu meyanda, ashabına gösterdiği şefkat ve taşıdığı derin sevginin görüntüsüne gelince onu bütün açıklığıyla, Câbir'in da've-tine icabetinde, kendisi için hazırladığı az bir yemeği yalnız yemek yerine, ashabını toplayıp gidişinde görebilirsin.
Câbir'i, Resûlullah (s.a.v.)'ı yemeğe çağırmaya sevkeden ise; onun mübarek karnına taş bağlamış olduğunu görmesi ve bundan onun aşırı derecede aç olduğunu anlamasıydı. Ancak evinde de sadece birkaç kişiye yetebilecek az bir yiyecek vardı. Yâni o yemeği kadar insanı da'vet etmek zorundaydı...
Ama, Resûlullah (s.a.v.)'ın, kendisi gibi açlıktan kıvrana kıvra-na ve durmadan çalışan arkadaşlarını bırakıp da sadece birkaç arkadaşıyla giderek yiyip - içip istirahat etmesi nasıl düşünülebilirdi ki? O, ashabına, b'r ananın evlâdlarına şefkatinden daha şefkatliydi...
Gerçi Câbir bunu böyle yapmak zorundaydı. Bu da normaldi elbet. Çünkü o halktan bir kişi olarak elindeki maddî imkândan başkasını yapamaz ve maddi sebeblerin ötesine akıl erdiremezdi. Beşerin alıştığına göre de, onun evindeki yiyecek ancak böyle bir avuç insana yeterdi. Eh o da elbette, Resûlullah (s.a.v.) ile en asgarî Seviyede onun seçeceği arkadaşlarından bir grubu çağıracaktı.
Ama Resul aleyhısselâmm, Câbir'in kanaatiyle davranması gerekmezdi. Çünkü, bir kere, onun herhangi bir rahat ve ni'met konusunda ashabı arasında ayırım yapması, âdeti değildi. İkinci olarak da, tabii sebeblerin ve maddi sınırların etkisinde kalmaz ve beşerin alışageldiği şeylere şartlanamazdı. Zira sebeblerin sebebi ve on-larm da yaratıcısı Allah'tır. O'nun için, az yemeği çok yapmak, en basit bir iştir. O'nun az bir şey', çoğaltıp, bütün bir cemaate yetiştirmesi de O'nun yüce katında çok basittir.
Herşeye rağmen, Resûlullah (s.a.v.), ashabının; külfet ve çileyi ne kadar büyük, ne denli çok olsa da aralarında paylaştıkları gibi, ni'met de ne kadar az olsa da paylaşmakta birbirine tıpatıp benzediklerini görmüştü hep.
Bu yüzdendir ki Câbir'i, hepsi için yemek hazırlamak üzere evine gönderdi. Ve kendisi de dönüp bütün ashabını çağırdı. Câbir'in evinde büyük bir ziyafete da'vet etti.
Bu olayda gördüğün müthiş mu'cizeye gelince: Bu Câbir'in küçücük oğlağının bol bir yemeğe dönüşmesidir. Yüzlerce sahabe bundan doyduktan başka, kalanını ev halkına emanet edip, halka ta-sadduk edilmesini emretti. Resûlullah (s.a.v.): Bu müthiş olay; onun sahabesine olan derin muhabbetini tatmin için ilâhi vergi olup, onun maddi sebeblerden âzâde olduğunu, ancak, Allah'ın kudret ve saltanatı altında hereket ettiğini açık seçik görüyoruz.
Okuyucuma şunu anlatmak isterim: Kalb gözünü açıp böyle hallerle, Cenâb-ı Hakk'ın, zahir sebebler ötesinde Nebî'sini destekleyip, maddî sebeblerin üstesinden getireceğini görsün.
Araştırıcının, karşılaşınca çarpılacağı, peygamberi şahsiyetin belirtileridir bunlar, işte okuyucumun zihnim ve tefekkürünü bu gerçeklere hazır ve uyanık tutmasını istiyorum. Tabii bu, herkesin anlama gücüne göre olacaktır. Ve artık bu bahiste yüzyüze getirebilirsem açık isbatla; böylece şek ve şübheye mahal kalmayacak, karşı da ge-lemiyecek.
4- Resûlullah (s.a.v.)'in, Gatafan ile sulh konusunda bazı sahâbesiyle istişare etmesindeki hikmet neydi acaba? Bu barış teklifinde, onlara Medine'nin o yılki mahsulünün üçte birinin verilmesi; onların da buna karşı, Kurcyş ve beraberindekilerin! desteklemekten, müslümanlarla savaşmaktan vazgeçmeleri istenecekti. Ama onu böyle bir istişareye zorlayan şer'î etken neydi? Veya hangi şer'i Ölçüyü kurmak hedefindeydi?
Birinci derecedeki hikmet, O'nun (s.a.v.) sahabesini denemesiydi. En güvenilir sahabesinin böyle kritik andaki metaneti; kuvve-i mâneviyesi ve Allah'ın er-geç zafer bahşedeceğine dair itimad ve teslimiyetlerini ölçüp görmek istiyordu. Hani o gün bir sürü müşrik kavim toplanmış ve aniden çullanmışlardı Medine'deki bir avuç müslüman üzerine. Üstelik Kurayza oğulları da önceki söz ve anlaşmadan dönüp, büyük bir iç tehlike oluşturmuşlardı... Böyle anda bile ilâhî başarıya itimadlarını ölçmek!..
Zaten Resûlullah aleyhisselâmm âdetiydi, daha önce de gördüğünüz gibi[117], O ashabını nefislerine tam güvenleri ve savaşın sonucuna dair kanaatleri hâsıl olmadan, onları bir mücadeleye rastgele sürmekten asla hoşlanmazdı. Esasen bu, O'nun sahabesini eğitmekte izlediği açık bir metoddu. İşte bunun için, bu görüşü sahabelerinin müzakeresine sundu. Ve bunun Allah'tan vahy ile bir tebliğ ve talimat olmadığını; ancak müşriklerin baskısını kırmak için bulduğu bir çare olduğunu da eklemişti. Eğer nefislerinde dayanacak bir güç bulamıyorlarsa, bu bir çareydi...
Bu istişaredeki şer'i delâlete gelince: O da hakkında nass bulunmayan her durum için başlangıçta «şûra prensibinin» meşru ve dini bir kaide olduğudur. Aynı zamanda da müslümanlar için; ülkelerine saldıran düşmana, çıkarlarından veya topraklarından taviz vermelerinin caiz olabileceğine de hiçbir işaret olmadığıdır.
Çünkü üzerinde ittifak edilen şer'i esas şudur: ResûhıUah'm uygulamalarından birşeyin delil olarak kullanılabilmesi; onun sözlü beyanı veya bizzat tatbikatına bağlıdır. Tabiî bunun da Allah'ın kitabıyla çatışmaması şarttır. Bu olaydaki görüş ve teklif ve hattâ istişare ise bu haliyle delil teşkil etmez. Çünkü bu istişareden gaye, birinci olarak; yukarıda arzettiğimiz üzere; onların görüşlerini öğrenmek isteğidir. Bu da sadece eğitme gayesiyle olmuştur. İkinci olarak da; istişareye göıe amel olunsa da, sonunda Kitabullah'tan bir itiraz zuhur etti mi; artık İstişarenin hukukî ve şer'î bir dayanak olmayacağı gerçeğidir...
Zaten, siyer uleması da; Resûlullah'ın bu esnada sahabesini Ga-tafan'la barışa zorlamadığım, bir karara da varılmadığını; teklif ve müşaverenin sadece bir yoklama ve fikir alış verişi ile, çareler üzerinde tartışma safhasında kaldığını açıkça ifâde etmektedir.
Sözü şuraya getirmek istiyorum: Çağımızda bir garip zümre türemiş. Ve son derece bâtıl bir kanaatle yürüyorlar: Onlara göre günümüzde müslümanlar gerektiğinde gayr-i müslimlere cizye vere-bilirmiş!.. Delil olarak da Resûlullah'ın bu olaydaki istişaresini gösteriyorlar, yâni Resûlullah Ahzab gazasında, istişare ile cizye vermek istedi diyorlarmış...
Halbuki kesin olarak görüyorsunuz ki, izah ettiğimiz gibi buradaki istişare sade ve yüzeyde olup, görüş arzetmekten ibaret olup, teşrii bir delil sayılamaz. Esasen, cizye vermekle, iki savaşan kavmin barış teklifi arasında bir ilgi kurmak nasıl mümkün olur, bunu anlayamıyoruz?
«Şayet herhangi yönden güçsüz olmaları sebebiyle, mecbur olurlarsa; hayatlarını korumak, namus ve şereflerinin heder olmasını önlemek için mallarının bir Kısmını gözden çıkarmak gerekirse, bunu yapmasınlar mı?» diye bir soru yöneltilirse cevabımız şöyle olur:
Öyle hallerde çok değişik durumlar çıkar ortaya. Müslümanların malları ellerinden gidip düşmanlarına ganimet olur. Kâfirler, İslâm ülkesine saldırır, gelir kaynaklarına el koyup onlara tahakküm eder. Ama bilinen birşeydir ki; ne olursa olsun, bütün bu durumlarda müslüman isteyerek veya fetva yoluyla tecviz ederek itaat edip boyun eğmez. Ama böyle bir ortama zorla itilmiş ve istemeye istemeye baskı altında kalmış olabilir. Fakat müslüman hep bu boyunduruktan kurtulma fırsatı aramak durumundadır.
Ve okuyucum iyi bilirsin ki, îslâm şeriatı zaten zor altında olanı, mülteciyi, çocukları ve delileri muhatab almaz. (Böyle olmayanlar mes'uldür...)
Öyleyse, sorumluluğun dışında kalan bu durumlarda tartışma abes olur. Çünkü, re'y, maslahat ve danışma şeklindeki ihtiyarî şeyler üzerine teklifi bir hükmün kurulması mümkün olmaz.
«- Nasıl ve hangi vasıtayla müslümanlar muzaffer olurken, bu savaş sonunda, müşrikler hezimete uğradı pekiyi?
Yukarıda görmüştük ki; Resûlullah (s.a.v.) ve ashabı Bedir gazasında hangi vasıtaya sığındılarsa, aynı sebeb ve vasıtalara yine Hendek savaşında da sığınmışlardı. Bu baş vasıta ve destek, Allah'a yakarış, ondan üstün gelmek hususunda hesaba gelmez derecede inayet talebinde ve sürekli duada bulunmalarıydı. Esasen bu, Resû-lullah'ın sürekli ve değişmez tavrı ve onlara aşıladığı tutumdu: Ne zaman bir düşmanla karşılaşsa veya cihada niyetlense, baş dayanağı ve bütün hazırlıkların her türlü maddî vasıtaların en etkilisi Yüce Rabbe sığınmaktı. Bu öyle bir harb âletiydi ki, müslümanlar bunu tam yerine getirmeden, hiçbir hallerini düzeltemezlerdi.
Yalnız, müşrikler bunca kalabalığına rağmen nasıl olmuş da bozulup dağılmışlardı? Evet, mü'minlerin sabırla sebatla, Allah'a samimi olarak güvenip iltica etmeleriyle... Nitekim Cenâb-ı Hak Ki-tab-ı Kerîm'inde bunu şöyle açıklıyor: «O gün, orduların üzerinize çullandığı sırada, Allah'ın size ni'metîni indirişini hatırlayın ey -mü'minler: Hani düşmanın suratına karşı bir rüzgâr estirmiş, sizin göremediğiniz ordular göndermiştik üstlerine... Çünkü Allah onların ve sizin ne yaptığınızı hep görüp duruyordu. Hani altınızdan, üstünüzden belâ gelirken, gözler yerinden oynamış, yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah hakkında değişik zanlara sapıyordunuz.»
Buradan devam edelim, (25.) âyete: «Allah kafirleri içleri kin dolu, yüzgeri etti. Hiçbir sonuç elde edemediler. Allah bu savaşta da mü'minleri mükafatlandırdı. Allah kavi ve azizdir[118]».
Resûlullah'ın bütün gazalarında tekrarladığı bu tutumu; mü'minleri hiçbir hazırlık ve eğitim ve plân edinmeden cihada ve çarpışmaya sürdüğü anlamına gelmez tabii. Belki, şunu izah içindir: Müslümana yaraşan, her türlü sebeb ve hazırlığın önünde zafere ulaşabilmek için, Allah'a tam bir güven ve samimi kulluktur. Bu şart tam olmazsa, öbür maddî hazırlıkların hepsi özsüz ve dayanaksızdır[119]. Bu dayanak ise kâmil mânâda müslümanlar arasında ger-çekleştiyse, artık hiç tereddüd etmeden, zaferin mucize olarak tecellisinden söz edebilirsin!..
Yoksa, düşman karargâhlarını alt üst eden, başka bir yerde de hasar yapmayan bu kasırga nereden gelmişti? Müslümanlar bunu görmüş fakat asla müteessir olmamışlardı. Bu fırtına, ocaklarını söndürüp, çadırlarını kazıklarıyla birlikte söküp uçurmuştu; korkudan yürekleri titremişti müşriklerin. Onlara dondurucu soğuk berikilere hiçbir etkisi yok1 'Bu Hakk'a sığınmanın ni'metiydi ancak!..)
6- Bu esnada, yukarıda gördüğünüz gibi,- Resülullah (s.a.v.) ikindi namazım da kaçırmıştı Aşırı meşguliyetti sebebi. Ve tabii güneş battıktan sonra kaza etmişti bu naına/i Maamafih, sahih olmayan bir başka rivayete göre ise, Uırdm fazla namazı geçirmiş. İmkân bulunca da bunları peşipeşine edâ etmişti, vakit çıktığı halde... Her neyse, bu da, vaktinde kılınamayan namazın, kazasının caiz ve meşru olacağını gösterir Ama bu delnMIr bazı kimselerin zannettiği gibi, bu türlü büyük meşguliyetler yüzünden namazlarını te'hirin caiz olduğu görüşüyle bir çatışma da olmaz. Çünkü bu daha sonra Havf Namazı»nın meşru kılınmasıyla neshedümıştır. Yâni savaşın kızılma anında bile müşriklerle çarpışırken, binili veya yaya (şartına uygun) namaz kılınır. Çünkü nesh, kazanın meşruiyeti üstüne vuku bulmadı. Belki, meşguliyet yüzünden namazın te'-hirinin sıhhati üzerine oldu Yâni, namazı te'hirin caiz olduğunun neshi, kayanın meşruiyetinin sabit olduğu üzerine nesh demek değildir. Çunku bunu kesin delil ortaya koyuyor: Bu da korku namazının bu gazadan <jnce meşru kılındığına dair delildir: Nitekim Zâtü'r-Rika'» gazasına dair hadisin tahkikmda bunu ortaya koymuştuk[120].
Yine bu deliller cümlesinden, Sahih-i Buhâri'deki şu hadis-i şerif var: Nebt (s.a.v.) Hendek savaşından şehre dönerken şöyle buyurmuştu: «Hiçbiriniz Benî Kurayza yurduna varmadan ikindi namazım (veya öğle) kılamaz!.. Bunun üzerine bazısı daha yoldayken namaz vakti girmişti. Bir kısım kimseler: «B!z oraya varmadan namazı kılamayız » derken, bazıları -Hayır, kılmalıyız, bizden istenen bu değil..» diyorlardı. Ve birinci grup, Benî Kurayza'ya vardıktan sonra o vakti kaza olarak kılmışlardı.
Öyle ise, farz bir namazı kaçırmakla kazasının farz olduğu sabit olunca; namazı geçirmenin meşru mazereti de uyuya kalmak veya unutmak olabileceği gibi, ihmâl ve kasden terk halleri de olabilir. Çünkü genel olarak kaçırılan namazın kazasının vücûbu üzerine umumî delil sabit olduktan sonra, kazanın meşruiyetinin ferde arız olabilecek birçok halden bazılarının seç-lip hükmün onlara bağlandığına dair bir delil gösterilmedi.
Beni Kurayza'ya varıncaya dek namazı kılmayanlara gelince, uykuda veya unutmuş falan değillerdi, liutun bunlara rağmen; kaçırılan farz bir namazın kazasının meşru oluşunu, kasten geçirmiş olmanın dışına tahsis etmek hatâ olur. Bu şer'i bir tahsis (ölçü ve delil) olmaksızın bazı farzları bazısına tercih etmek anlamına gelir.
Bazı kimseler, şu hadisin mefhüm-u muhalifi olarak, kaza için umumî meşruiyet delilinin tahsis edildiğine dair bir delilin sabit olduğu vahmine kapılmış olabilirler. Evet, bu vehimden öteye gidemez, çünkü hadîste: «Uyuyakalan veya namazı unutan kişi hatırlayınca hemen onu kılsın» buyuruluyor. Buradan öyle bir zanna kapılmak uyanık bir araştırıcı için yakışık almaz. Zira hadiste sadece unutan veya uyuyakalıp namazı geçiren hedef alınarak öbür durumlar pas geçilmiyor. Aksine bir tespit ve dikkat çekme var: -Hatırlayınca» denir. Bunun tenbihidir kasıt. Yâni «Bir k:mse, herhangi bir sebepten (unutma, uyuyakalma gibi ..) namazını geçirdi ise, hatırladığı an hemen kılsın veya kaza etsin demektir. Artık ikinci gün aynı vakit olsun da kaçırdığı o vakte âıt namazı kaza etsin diye fuzuli beklemesin, hatırladığı an kaza etsin...» demek oluyor. Kasıt sadece -hatırlama»ya bağlıdır.
Hadîsin siyakından da anlaşılacağı gibi, hadis ulemasının ve sarihlerinin de anlattığı üzere[121], Resûlullah (s.a.v.)'m kastının bu mânada olduğunu kavrayınca; artık, hadiste mefhûm-u muhalifiyle kaza, meşruiyetinin uyku hali veya unutma gibi mazeretlere tahsis edilmediğini de kavramış olursunuz...[122]
10- Benî Kurayza Kuşatması
Sahihayn'de nakledildiğine göre; Resûlullah Cs.a.v.) Hendek gazvesinden dönünce silâhını bırakıp boy abdesti aldı ki, hemen Cebrail (a.s.) geldi. Ona: «Silâhını bıraktın mı? Vallahi biz bırakmadık. Yürü onların üzerine, diyor ve Resûlullah da, kimin üzerine deyince; şunlar işte diyor ve Beni Kurayza yurdunu gösteriyordu.» Ve Resûlullah (s.a.v.) derhal onlara doğru yola çıktı[123]. Bütün müslüman-lara da şöyle çağrıda bulundu: «Benî Kurayza'ya varmadan kimse ikindi namazını kılmasın!..» Halk yürüdü.
Ama bazısı daha yoldayken ikindi vakti girmişti. Bir takımları, namaz kılamayız, oraya varmadan derken, bir kısmı da hayır kılmalıyız. Çünkü bizden bunu istemedi, dediler. Bu durumu daha sonra Nebi (s.a.v.)'ye anlattılar. O da, hiçbirini tenkid edebilecek birşey söylemedi o anda[124].
Onlar kalelerine sığınıp savunmaya geçmişlerdi. Resûlullah (s.a v.) da onları yirmi beş gece süreyle, bir rivayete göre ise, on beş gün kuşattı[125].
Nihayet kuşatmadan sıkıldılar ve Yahudilerin gönlüne korku düştü.
İbn Hişâm'ın rivayetine göre, Yahudilerin liderlerinden Kâab bin Esed, Resûlullah (s.a.v.)'in bırakıp gitmediğini görünce: Ey ya-hudi cemaatı, başımıza şu gördüğünüz hal geldi işte. Ama ben size uç tane çıkış yolu teklif edeceğim. Hangisini isterseniz onu uygulayın... Onlar; neymiş o dediler. O da; ya bu adama uyar ve onun peygamberliğini tasdik ederiz. Zaten doğrusu, onun Allah elçisi bir peygamber olduğu apaçık anlaşılıyor. Ona dair belirtiler aynen kitabınızda da var. Böylece de kanlarınızı, evlâd ve namusunuzu korumuş olursunuz, onlara: Hayır, biz Tevrat Ahkâmından asla sap-mıyacağız deyince, o da: İyi öyleyse devam edin. Gelin evlâd ve kadınlarımızı toptan öldürelim önce; sonra da yalın kılıç Muhammed ve yandaşlarının üstüne yürüyelim. Böylece, arkada gözümüz kalmaz. Allah onunla bizim aramızda hükmünü verir. Bakalım Allah, ya Muhammed'e, ya bize verir. Yenilir ölürsek arkada endişe edeceğimiz birşey bırakmamış oluruz bari.
Peki, bu zavallıların günahı ne ki (öldüreceğiz) diye çıkıştılar... O da: Eh bundan da çek iniyorsanız, o halde bu gece Cumartesi ge-cesidir. Zannımca Muhammed ve arkadaşları da, böyle anda bizden saldın beklemezler. Haydin inip saldn^alım. Umarım ki, gafil basıp başarı elde ederiz... Ama onlar buna da razı olmadılar.
Nihayet, onlar Resûlullah (s.a.v.)'m kendileri hakkında vereceği karara boyun eğmek zorunda kaldılar. Benî Kurayza ötedenberi Evs kab:iesiyle dostluk içinde olduğundan, Resûlullah (s.a.v.) onlar hakkında Evs'li liderlerden birinin hüküm vermesi için vekil tâyin etmek istedi. Sa'd bin Muâz'ın hüküm vermesine yahudiler de razı oldular ve o işe vekil kılındı... Sa'd ise Hendek savaşında aldığı ok yarasından ötürü ağır hasta olup, orada bir çadırda tedavi görmekteydi. Resûlullah onu, Beni Kurayza hakkında hakem tâyin edince, oraya çağırttı. O da bir merkeb üstünde hasta halde geldi. Oradaki Mescide yaklaşınca[126]. Ensâr'a hitaben Resûlullah (s.a.v.) : «Efendiniz ve en hayırlınız için kıyam edin» buyurdu. Sonra da Sa'd îbn Mu âz'a dönüp, bu adamlar (yahudiler) senin hükmüne razı oldular, deyince: Sa'd, «O halde erkeklerini idam edin, kadın ve çocuklarını da esir alın» diye cevab verdi. Bunun üzerine Resûlullah tam da Allah'ın hükmü ile karar verdin[127] dedi. Daha sonra Sa'd îbn Mu âz (r.a.) şöyle duâ etti: «Allah'ım, sen bilirsin ki, senin Resulüne karşı yalancılık yapan ve onu yurdundan çıkaran bir milletle yine senin yolunda savaşmaktan benim için daha sevimli birşey yoktur. Allah'ım, benim kanaatimce sen onlarla bizim aramızda harbi meşru kıldın, o halde Kureyş ile savaşmak hususunda hâlâ bir yol varsa beni bunun için yaşat ve savaşmayı nasib et. Harbi sona erdirdinse, o zaman bu yara ile bana şehadeti nasib et...» Bu esnada yarası yeniden açıldı, kan akmaya başladı. Yandaki çadırda bulunan Gıfar oğullarından bazı kimseler, kendilerine doğru kan akıp geldiğini görünce; «Komşu ça-dırdakiler, nedir sizden bu yana akan?» diye seslendiler. Sa'd Îbn Muâz bu seferinde fazla kan kaybetmeden dolayı vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin[128]. Ahmed'in rivayetinde ise yarası patladığında esasen ufacık halka kadar bir arıza kalmıştı, iyileşmeye yüz tutmuştu, deniyor...
Daha sonra yahudiler kalelerinden indirilip Medine'deki Hendek kıyısına getirildiler. Savaşabilecek erkekleri idam edildi, kalanları ise esir alındı. Bu meyanda katledilenler arasında Beni Kurayza kabilesini ahdini bozup hıyanet etmeye razı etmek için en çok gayret sarfeden Hudey bin Ahtab da vardı. îbn tshâk'ın rivayetine göre; bu adam elleri boynuna iple bağlı olarak Resûlullah'm huzuruna getirildi. Resûlullah'm yüzüne bakınca; vallahi sana düşmanlığımdan ötürü hiç de pişman değilim ve kendimi ayıplamam. Fakat ne var ki Allah kimi yendirmek isterse o yenilir dedi ve hemen yere çöktü, boynu vuruldu.[129]
Dersler Ve İbretler
Hadis ve Siyret âlimleri Beni Kurayza olayından şu mühim hükümleri çıkarmaktadırlar:
1- Ahdini bozanların idamının caiz olduğu: Nitekim, îmam Müslim de «Beni Kurayza Gazası» 'nı bu başlık altında işlemiştir. Demek oluyor ki; barış, mütareke veya emân verme işlemleri; müslü-manların kendi arasında dat öbürleriyle de olsa, rnüslümana, bu sözleşmelere riayet ve saygı göstermesi yakışır. İster sulh, ister muahede, ister emân tanıma olsun, karşı tarafa rağmen bunlardan dön-memeli, ahdini bozmamalıdır. Yine bu olay, müslümanlarm ne halde, hangi zaruretle savaşa girişebileceklerini de belirtmektedir.
2- Müslümanların bazı meselelerde ve lüzumu halinde hakem tâyin edebileceği îmam Nevevî (Rahimehullah). «Bu olay ve sünnet-i Resûl'den anlaşılıyor ki: Müslümanların fevkalâde önemli özel durumlarında; yine müslüman, âdil, sâlih ve hüküm vermeye ehil kimseyi hakem tâyin etmesi, hakem usulüne başvurması caizdir. Nitekim, Haricîlerin haksızlığında ulemâ icrna' yapmıştır. Çünkü onlar, Hz. Ali'yi hakem tâyin etti diye (Sıffîn savaşı sırasında) itham edip yaptığı işi boykot etmişlerdi.
Yine bu olaydan; bir köy halkı veya bir kalede oturan halk ile; müslüman, âdil ve öyle önemli bir işte hakemlik yapabilecek ehliyet ve güvenli kişinin hakemliğinde anlaşma yapmanın caiz olacağını da anlıyoruz. Ve tabiî müslümanların maslahatına uyacak bir karar verebilecek kimse... Hüküm verilince de, o hükmün ilzam edici olduğu; ne îslâm reisinin, ne de karşı tarafın bu hükümden dö-nemiyeceğl; dönüşün ancak hükümden önce olabileceği, prensipleri de anlaşılıyor[130].
3- Fer'i mes'elelerde içtihadın caiz, böyle hallerde ihtilâfın ise kaçınılmaz olduğu: Nitekim sahabe, Resûlullah (s.a.v.)'ın, «Beni Ku-rayza yurduna varmadan hiç kimse ikindiyi kılmayacak!..» sözünü anlamakta ihtilâfa düşmüş, (yukarıda bunun tafsilâtı geçti) Resûlullah (s.a.v.) da hiçbirini ayıplayıp, muahaze etmemişti. Bu da, şeriatın en önemli ve büyük prensibine işaret ediyordu: Bu da, fer'i mes'elelerde ihtilâfın ilke olarak benimsenmesidir. Aynı zamanda muhalefet edenin de, edilenin de sevaba lâyık olduğunu anlatıyor. Tıpkı şer'î ahkâmı içtihadla çıkarırken konulan prensip gibi; isterse isabetli hüküm veren tek kişi olsun veya çok sayıda olsun!
Yine burada, zanni delâletlerden kaynaklanan fer'i mes'eleler deki ihtilâfın, tamamiyle giderilmesinin, mümkün olmadığına işaret vardır. O durumda Hak Teâlâ hazretleri kulunu iki tür tekliften biriyle karşı karşıya bırakır. Birisi; itikad ve amelle ilgili; açık, kesin emirleri uygulamak. İkincisi: Muhtelif umumi delillerden fer'î hüküm ve prensipleri sezip çıkarmak için gayret ve dikkatle araştırmak.
O halde çöide namaz vakti girince, bir kimsenin kıbleyi şaşırması halinde, ondan beklenen, Allahü Teâlâ'ya kulluktan başka bir-şey değildir. Elindeki (aklî ve maddi) İmkânları ve bütün gücünü harcadıktan sonra kıblenin ne yönde olduğu hususunda edindiği kanaate göre dönüp namazını kılar, tşte burada; kafi olmayan, şer'i nass'lardan edinilen zanni delillerden çıkacak birçok çarpıcı hikmetler var. Çok belli bir şey; değişik içtihadların var oluşu. Bu içti-hadların hepsi de aynı veya değişik, ama önemli olan meşru ve şer'an muteber delillere bağlı olması. Bunların da birçok mcs'eleyi hallet-nvş olması... Böylece, müslümanın şartlar ve ihtiyaçlar hangisini almayı gerektiriyorsa, ona uymakta muhayyer bulunması İşte Allah'ın kullarına her asır ve dönemde rahmetinin apaçık ortaya vur-masıdır bu!..
Şimdi bunu iyi düşünelim : Biliyorsunuz ki, fer'i mes'elelerde ihtilâfı kaldırmaya teşebbüs, kanun koymada ilâhi tedbir ve Rabbani hikmetlere karşı bir direnme, daha doğrusu bâtıl ve abes iş-t;r. Çünkü, delil zannî olduğu müddetçe mes'eledek". ihtilâfın giderilmesi söz konusu olmaz...
Eğer bu mümkün olsa, daha başlangıç dönemi olan ResûluIIahin çağında tamamlanırdı. Ve yine dinin ilk muhatabları olan sahabe ihtilâf etmezdi. Peki onlara ne oldu da gördüğünüz gibi, bütün bunlara rağmen ihtilâfa düştüler?.. (Demek yukarıdaki işaretimizle, mü'mine rahmettir bul.
4- Yahudilerin Muhammed (s.a.v.l'in Peygamberliğini te'kid etmeleri: Kâab bin Esed'in, Yahudi ırkdaşı (ve dindaş)larıyla konuşması sırasında, Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetine kesinlikle inandığı, Tevrat'ın bu konuda verdiği haber ve delillere muttali olduğu, O'nun bi'setinin belirtilerini açıkça tanıdığı, yukarıdaki nakillerde görülmüştü. Ama onlar kendi taassub ve kibirlerinde esirdi Zaten birçok kimsenin imansız ve idraksiz kalmasının sebebi bu hallerdir. Yine bu gösteriyor ki, İslâm gerek akidesinde, gerek ahkâmında, beşeriyetin fıtratına tam uyan asıl dindir. Akidesinde akılla bağdaşır, Ahkâmı ise tamamiyle insanın ihtiyaç ve faydasını karşılayacak biçimdedir.
Bu haliyle bir ferdi düşünülemez ki; akl-ı selim sahibi olsun da, İslâm'ı duyup asliyyet ve özüyle tanısın da, ciddi ve akli mânâda onu inkâr etmiş olsun. Mutlaka iki ihtimâlden biri vardır, bir inkârda. Ya İslâm'ı alelade ağızlardan sığ bir şekilde duymuş veya onun aleyhinde sözlerle tanımıştır. Yahut müslümanlara düşmanlığı, kini yüzünden nefsaniyetçl bir tutumla veya dünyevi imkânlarını kaybetme endişesiyle onu reddetmiştir.
5- Gelen kimseye karşı ayağa kalkmanın hükmü: Sa'd bin Mu-m hayvanı ü?ennde gelirken Resûlullah (sa.v.), ona saygı anlamında Unsâr'ın ayağa kalkmasını istemiştir. Bunu da onun, efendiniz için veya hayırlınız için sözü göstermektedir. İşte bu ve benzeri nakillere dayanarak, bütün ulema; sâlih kimselere ve âlimlere karşı, alelade ilişkilerde, âdet halinde, ayağa kalkmanın meşru olduğunu istidlal etmiştir.
îmam Nevevî, bu hadis üzerine yaptığı tâlikde şunları söyler: Burada faziletli kişilerin yüceltilmesi ve bir yere geldiklerinde onlara kıyam tavsiyesi vardır. Bu yüzden de, Cumhûr-u ulema böyle kıyamı müstehab görmüşlerdir. Kazi şöyle der: Şu yasaklanan kıyam bu değildir. O, kendisi otururken çevresindekilerin sürekli ayakta durmaları şeklidir. Bence, gelen faziletli kişi için ayağa kalkmak
müstehabdır. Nitekim bu konu hadîslerde nakledilmiştir. Hadîslerde bunu nehyeden hiçbir sarih ifade de yoktur[131].
Yine bu konuya işaret eden bazı sahih hadislere bakalım. Kâ'b bin Mâlik'ten ittifakla nakledilen bir hadiste o, Tebük gazvesinden geri kalışının hikâyesini yaparken, şunları söylüyor: Ben Resûlul-lah ile yeniden bey'at için gidiyordum. Grup grup halka rastlıyorum, onlar da beni hep, tevbemin kabulünden ötürü tebrik ediyorlar; «Allah'ın tevbeni kabulünden ötürü seni kutlarız» diyorlardı. Nihayet mescide varınca Resûlullah'ın çevresinde insanlarla oturduğunu gördüm. Onlardan Talha bin Ubeydullah (r.a.) kalktı, bana doğru koşup musafaha yaptı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirlerden başka kimse kalkmadı. (Burada Kâ'b, Talha'nm yaptığını unutamıyor).
Yine Tirmizi, Ebû Dâvud ve Buhârî'nin Edebü'l-Müfred'de Hz. Âişe (r.a.)'den naklettiği de bu cinstendir: «Ben halk içinde Resû-lullah (s.a.v.)'a söz, sohbet ve oturuş kalkışta Fâtıma (r.a.) kadar benzeyen kimseye rastlamadım. Nebi sallâllahü aleyhi ve sellem O'nun (r.a.) geldiğini görünce ona merhaba der ayağa kalkıp onu alnından öperdi. Elinden tutar getirir kendi yerine oturturdu. Aynı şekilde Nebi aleyhisselâm da ona gittiğinde o da selâmlar, ayağa kalkıp onu öperdi[132]».
Anlarsınız ki, bütün bunlar, Resûlullah'ın sahih hadîsinde: -Kim kendisini karşılamak için önünden kalkılmasını taleb ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın» buyurmasına ters düşmez. Çünkü, fazilet sahibi kimselere saygı sadedinde ayağa kalkmanın meşru olması, onların gönlünde bunu arzu etmesini isbat edecek bir yoruma yol vermez. Aksine öyle faziletli ve sâlih kişiler zaten alçak gönüllü ve arkadaşlarına karşı bu tür şeyleri taslamaktan uzaktır... Muhtaç fukaraya baksana: İslâm terbiyesi ona; dilencilikten uzak olmayı; halka boyun eğip, ihtiyaçlarını belirtmeyi meneder. Ama aynı İslâm terbiyesi; böyle iffetli fakirleri arayıp bulmayı, ikramda bulunmayı, malının fazlasını onlara vermeyi öğütler zenginlere...
O halde bunları birbirine karıştırmadan ve birini öbürüyle ortadan kaldırmaksızın; herkesin vazifesi ve bu vazifenin ölçüsü vardır. Aksi halde, cehalet ve aceleciliğin en çirkin örneğini sergilemek olur bu.
Şurasını da çok iyi bilmek gerek ki, bu ikramın meşruiyeti de bir ölçüye bağlıdır ve bir sınırı vardır. Bu husus aşıldı mı, iş haram noktasına varır. Ve artık onu benimseyen de, menetmeyip susan da günahtan pay alır!..
Bu türden bazı tutumları, bazı tarikatçılarda görürsünüz. Bir kısmı oturur, öbürleri ayakta intizar ederler. Meselâ şeyhin önünde bir mürid boynu bükük ve sefil vaziyette himmet bekler, ona oturma izni verilmesini bile beklemez. Bazıları da şeyhin dizlerine secde eder nerdeyse. Ya da meclise gelişinde elini taparcasına öper. Ya da mecliste bir coşku oluşunca ona sürünerek yaklaşır... Bunun bir terbiye metod ve üslûbundan ibaret olduğunu söyleyen, cevaz verenlerin yorumu seni aldatmasın. Çünkü İslâm, eğitiminin metodunu da, ölçüsünü de belirtmiştir. Onun ötesine geçmekten de men etmiştir. Artık Resûlullah (s.a.v.)'m eğitim üslûbu dışında herhangi bir usûl kurmak ve ona teşvik doğru olamaz.
6- Sa'd İbn Muâz'ın Özel meziyetleri: Bu olayda dikkat edilirse, en çok Hz. Sa'd bin Muâz (-r.a.) Efendimizin büyük meziyetleridir göze çarpan. Tabii bu meziyetlerin başında, Resûîullah Cs.a.v.)'-m ona Beni Kurayza hakkında karar verme yetkisini vermesini de göreceksiniz. Ki O, Allah'ın Resulü olduğu halde, (düşmana karar biçme) mevkiine onu çıkarıyor. Hani ya, risâlet öyle makam üstü bir makam ki; her hüküm desteğini ondan alıyor... Tabiî ikinci olarak da Sa'd (Radıyallahü anh)'ın meziyetlerinden; Resûlullah'm En-sâra, kudümü sırasında, onun için kıyam emretmesini gördünüz.
Eh, bu kudüm ve emir Resûlullah'tan sâdır olduğuna göre, bu meziyet de paha biçilmez b> seviyedir...
Bundan sonra da tabii, Hendek gazvesinde kolundan aldığı yara mes'elesini bulursunuz. Ve ardından da elini kaldırıp böyle bir yara alışından ötürü Allah'a şöyle dua edişini: «Yâ Rabbi!.. Bilirsin ki, senin Resulünü yalanlayıp, onu yurdundan çıkaran milletle savaşmaktan benim için daha sevimli birşey yoktur. Yâ Rabbi! Eğer bundan sonra da Kureyş ile bir hesaplaşma olacaksa, benim hayatımı devam ett'r de onlarla çarpışayım, senin yolunda.» Ve Sa'd'm duası da makbul olup, yarası iyiliğe döndü. Nihayet Benî Kurayza gazası da oldu. Resûlullah (s.a.v.) O'nu, onlar hakkında hakem seçti. Allah böylece Yahudi belâsını mü'minlerden kaldırıp, onların pisliğini de Medine'den giderdi. Ve Sa'd ikinci kez ellerini açıp duâ etti. «Yâ Rabbi! Kanaatımca, bizimle onlar (müşrikler ve Kureyş) arasında savaşı sen meşru kıldın. O savaşı sen takdir ettiğine göre, oradan aldığım yarayı azdır da o yaradan ölmüş olayım». Ve duâası yi-
ne kabul görüp, yarası o gece aniden patladı. Ve Hakk'ın rahmetine kavuştu.
îbn Hâcer «Fethü'İ-Bâri» isimli eserinde şöyle yazar: Bana öyle geliyor ki: Sa'd bu olayda yaptığı duada isabet etmiştir. Ve bu , yüzden de duası makbul olmuştur ve nitekim de Hendek savaşından sonra, Kureyş'in kendi teşebbüsüyle müslümanlar ve müşrikler arası bir çatışma olmamıştır.
Arkasından da Resûlullah, Mekke'ye umre için hazırlanıp gitmiş, Mekke'ye girmek isteyince de neredeyse savaş çıkacakken, yatışmıştı. Cenâb-ı Hakk'ın beyânı üzere : «Sizin onlara galebenizden hemen sonra; Mekke'nin göbeğinde çıkacak arbedede, sizi onlardan, onları sizden alıkoyan O'dur!» Sonra bir anlaşma olmuş, Resûlullah öbür yıl umre yapmıştı. Bu anlaşma da, ta Mekkelılerin bozmasına kadar sürmüş. Onlar ters gidince de, O da üzerlerine yürümüş, böylece de Mekke fetholunmuştu.
Yine Resûlullah Cs.a.v.) Hendek gazasından dönerken, Buhâri'-nin rivayetine göre şöyle buyurmuştu : «Şimdi artık biz onlara savaş açabiliriz ama onlar açamaz. Biz onlar üzerine yürüyeceğiz». Bezzâr da, hasen senedle Câbir'den şu hadîsi nakletti: «Resûlullah Ahzab günü bir topluluğa şöyle seslendi: «Artık onlar bundan sonra asla bize s al d ıram azlar. Ama siz onlara savaş açabileceksiniz».
Nihayet: Sa'd İbn Muâz'ın bu kıssası, ona bağlı olarak anlattıklarımız; şunları hissettîrse gerektir: Yukarıda da izah ettiğimiz üzere, savunma harbi îslâm'da, islâm'a da'vctın bir devresidir. Resûlullah (s.a.v ) buna böyle teşebbüs etmiştir. Ve tabii hemen ardından topyekûn insanlığı İslâm'a da'vet devresi gelir. Çünkü îslâm'da şirk ve dinsizlik asla tasvip edilmez. Sonuçta sadece İslâm'a teslimiyet istenir. Ehl~i kitabdan, mutlaka İslâm'a girmesi beklenmez. Sadece ehl-i kitaba, genel ahkâma itaat şartıyla kendi dininde kalma yetkisi tanınır.
Bunlardan hiçbirine yanaşmayana ise savaş açılır. Tabii bu mümkün olduğu takdirde... ve artık mâruf şekliyle islâm'a boyun eğmeleri için zorlanır. Son devirlerde bazı araştırmacıların diline doladığı «savunma harbi» tabiri ne ifade edebilir? islâm'ın tekâmülü döneminde «cihad ve da'vot» neyi anlatır? Resûlullah'ın: «Fakat siz savaş acaraksmız» sö/ü boşa mı çıkacaktır;.. Demek ki; cihad sürekli ve tslâm d umumidir'..[133]
[1] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 223.
[2] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 223.
[3] Habbâb bin Münzir'in rivayet ettiği bu hadisi, îbn ttlşâm. Slyret'lnde; tbn tshâfc'tan, o da Seleme oğullarından baz kişilerden rivayet etmiştir, tbn Hi-şam'ın bu rivayeti, meçhul kişilerden yapılan bir rivayettir. Hafız Îbn Hacer bu hadisi, «el-tsâbe»'de zikretmiştir. Yalnız onu tbn îshâk'tan, o da Yezld bin Ruman'dan, o da Urve bin Zübeyr'den, o da Bedir kıssasını anlatan birçok kişiden rivayet etmiştir. Bu sened sahih bir senettir. Hafız tbn Hacer, rivayetinde ve nakillerinde sika (güvenilir) dır. (Bkz: el-tsâbe; 1/302).
[4] Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. 6/180.
[5] îbn Hişâm. Siyret: 1/205; tbn Kayyım, ZadÜ'1-Meâd: 3/87. Resûlullah'ın. Bedir Gazvesinde Rabbi'nden yardım dilemesi hadisi müttefekun aleyhdlr.
[6] Bedir'de mü'minleri, Allah'ın meleklerle te'ykll hadîsi: Müttefekun aleyhdir.
[7] Buharî: 5/8; Müslim: 8/163. (Benzeri).
[8] Müslim: 5/157-158.
[9] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 224-227.
[10] Enfâl sûresi, âvt: 7.
[11] Kurtubi, el-Câmİ 11 Ahkâmİ'l-Kur'ftn: 4/252.
[12] Tevbe sûresi, âyet: 111.
[13] Enfâl sûresi, âyet: 9.
[14] En-Nakve: Mekke yakınında bir mahallin adı. (Mütercim)
[15] Bu hadîsin Buhâri'deki lâfzı şöyledir: «Hz. Peygamber (s.a.v.) Bedir KÜnÜ şöyle buyurmuştur: «Bu Cibril'dir. Atının gemini tutmuş, üzerinde de harb âleti var.»
[16] Enlâl sûresi, âyet: 10.
[17] Enfâl sûresi, âyet: 1-2.
[18] Ebû Dâvud, el-CemYl-Fevâid: 2/90.
[19] Müslim: 5/158. Yukarıya meallerini aldığımız âyetler, Enfal sûresinin 67 11& 69. âyetleridir.
[20] Ne hikmetse müellif, Bedir Gazvesi sonunda alınan esirlerden ve İstenen fidyelerden bahsettiği halde; «Okuma - yazma öğreterek fidyelerini edft edenlerden» söz etmemiş.
Halbuki bu İşlem, üzerine yorum yapılacak bir husustu. Siyer ve SIyret kltablarında var olan bu mes'ele, muteber kaynaklarda da geçmektedir.
Hâdise şudur :
Esirlerden parası olmayan ve fldye-i necat Ödeyemeyen fakat okur-yazar olanlara; Medlnell (10) çocuğa okuma-yazma öğretmek şartıyla, hürriyetinin verileceği bildirildi. Ve bunlar Medine'ye getirilip vazifelendirildi. Onlar da, formül olarak gösterilen bu İşi tamamlayıp; herblri on çocuğa okuma-yazma öğrettikten sonra, hürriyetlerine kavuştular. Bu olayı kısaca tesbit eden en yakındaki müelliflerden: M. Asım Koksal, îslâm Tarihi: Cilt 2, sahife 189-190'da (İbn tshâk ve tbn Hİşâm, es-Siyer: 1/160; V&kıdl, Meftazî: S. 98; İbn Sa'd, Tabakat: 2/18-22) atıflarla veriyor.
Muhammed Hamidullah da olayı tesbit İçin (tbn Sa'd, Tabakat: 1/14 -17; Ebû Ubeyd, KitâbÜ'l-Emvâl Haşiyesi: 309. Müşrik öğretmen konusundaki tartışmaları ve o müşrik öğretmenlerin talebeyi dövdüğünü tesbltte de tbn Hanbel: 1/247, 2216. hadise atıfta bulunur.)
M. Zekâl Konrapa İse, «Peygamberimiz» eserinde («Asr-ı Saadet»: 1/346) atıfta bulunuyor. Zeyd bin Sabit gibi meşhur sahabe, sonra vahiy kâtibi, sonra da Kur'ân'm cem'İnde hey'et başkanı olan zât da yazıyı bu muallimlerden öğrendi diye kaydediyor. Olay, medeniyet dünyasında eşine az rastlanan türdendir. Esirlerden, müşrik kimselerden öğretmen olarak yararlanma fikri!... tik vahiy, «Okuma» emri İle gelmişti. İlk savaş da, yazı öğrenmede çarpıcı bir eğitim formülünü uygulamakla bitiyor... Biz bu olaydan (müellifin metoduna uyarak) bazı işaretler görelim :
a) Okuma - yazmaya verilen önem: Bunu uzun anlatmaya gerek yok. Çünkü bunu herkes kabulleniyor. Ancak sadece yazı öğrenmek eğitimin başlangıcı ve bir vasıtasıdır. Gayeler bundan sonra başlar. Yazıyı tanıyanın, bir gayesi olsa gerek. Yoksa yazıyı Öğrenmek, sanıldığı gibi cehaletten kurtulma değildir. Tersine belki kör cahilliğe de, aydınlığa da götürecek bir başlangıçtır... Günümüzde örneklerini gördüğümüz, okuma - yazma öğrenenlerin hali şahit: Sadece ŞEYTAN gazeteleri ve benzeri yayınlara okuyucu çoğalmış oluyor... Aslolan, okumayı öğretince, neyi okuyacağını da aşılamaktır. îste burada öğretmen problemi çıkar.
b) Nitekim bu olayı yorumlayan ulema da, o gün Medlnell çocuklara yazı öğreten müşriklerin durumuna dikkat çekmiş ve daha sonrasına ışık tutmuşlardır.
Burada önce; müşrikten muallim olur mu? Sonra da; hangi konuda olur? gibi İki husus gelir akla. Üçüncü olarak da şartlar dikkat çeker...
Birincisi; evet, olur diye cevablanır. Çünkü bunu Resûlullah uygulamıştır.
Konusunu da, o uygulamayla tanımlayabiliriz: Okuma - yazma, teknik bir. konudur. Herkes İçin aynıdır. İdeolojik ve fikri İş değildir... öyleyse; İnanç, fikir ve ahl&k konuları dışında; İslâm nizamına dil uzatılamıyacak ve (ta'bir caizse) yan te'siri olmayacak ilim ve tenikte, yabancılar öğretmen olabilir. Müşrik de olsa. çalıştırılabilir. Ancak bazı tedbirlere bağlı:
1- Teknik konu olmalı.
2- Talebe önce, fikren korunabilecek kıvama ulaştırılmalı.
3- Öğretmen olarak çalıştırılan kişi mahkûm olmalı, hakim değil... Yani İpi İslam otoritesinin elinde olmalı.
4- Sadece çizilen plân ve programı vermekte mecbur ve murakaben olmalı...
Bu açıdan, müşriklerin, İslâm ülkelerinde veya yabancı iklimlerde; müs-lüman gençlere; din ve dünya konusunda hocalık yapması değerlendirmeye tâbi tutulursa, fecaat sezilebilir!..
c) Ancak, öğretmenin, sınırlı konuda talebeyi yetlştirebllmesi için belli ölçüde otorite kurması gerekli olur. Fakat, o gün Medlneli çocuklara yazı Öğretenlerin, dayak attığı rivayeti var. Ve bunun düşmanlık duygusuyla yapıldığı da kaydediliyor...
O bakımdan gayr-i mUsllm öğretmene hayranlık ve mutlak İtaate fırsat verilemez. (Mütercimler)
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 228-238.
[21] İbn Hişâm, 2/47.
[22] Taberî: 2/480, Tabakat: 3/67.
[23] Mâide sûresi, ftyef 51-52.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 239-241.
[24] Buhârî: 3/146, Muvatta': 1/328.
[25] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 241-246.
[26] Âl-i îmrân sûresi, âyet: 28.
[27] Nisa sûresi, âyet: 135.
[28] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 246-248.
[29] Bu hâdiseyi tbn İshâk, îmam Ahmed ve buna yakın bir lâfızla da Taberl rivayet etmiştir. Bkz. : İbn Hişâm, es-Siyre: 2/62; Taberİ, Tarih: 2/500; İmam Ahmed, Müsned: 22/52.
[30] İbn Sa'd. Tabakat. 3/87, İbn Hişâm, es-Siyre: 2/62.
[31] Buhârî, Sahih: 5/31; Nisa sûresi, âyet: 88.
[32] tbn Sa'd, Tabakatü'l-Kübrâ: 3/80: İbn Hişâm, es-Siyre: 2/65.
[33] İbn Sa'd, Tabakat: 3/80. İbn Hişâm da buna yakın lâfızlarla rivayet etti. Bir benzerini de Buhârî rivayet etmiştir: 5/28.
[34] Sahth-İ Müslim: 7/150.
[35] Buhari: 5/49.
[36] Al-1 İmrân sûresi, âyet; 121 -168.
[37] Bkz. : tbn Sa'd: Tabakat, îbn Hişâm: Siyrct, Taberî: Tarih.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 249-253.
[38] Bazan şöyle denilebilir: Müslümanlarla birlikle savaşa katılmaları teklif edilen bu kişiler, ehl-İ kitab olan yahudilerdır. O halde Rtsûlullah (s.a.v.) onları ehl-i şirk olarak nasıl İsimlendirmiştir? Cevab. Onlara şirk ta'birinin izafe edilmesi, puta tapan araplara kullanılan ıstılahı mânânın dışındaki bir mânâ iledir. Şirk kelimesinin umumi bir mânâsı vardır. Kâfirlerin tümü için kullanılması doğrudur.
[39] Bkz. : Mufcnil-Muhtâc: 4/221.
[40] Âl-i tmrân sûresi, âyet: 152.
[41] Al-i İmrân sûresi, âyet: 152.
[42] Âl-İ İmrân sûresi, âyet: 144.
[43] Mütefekun aleyhtir.
[44] Bu konuda daha fazla bilgi İçin; «Tecrübetü't-Terbiyeti'l-îslâmiyye» adlı kitabımıza bakılmalıdır.
[45] Bakınız, Muğniye'l-Muhtâc: 1/349.
[46] Al-l tmrân sûresi, âyet: 172-174.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 253-263.
[47] Sahih-I BuhârI: 5/41.
[48] îbn Hişâm, es-Sİyre: 2/172.
[49] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 263-266.
[50] Buhâri: 5/43.
[51] Bkz.: tbn Hişâm, es-Siyre: 2/173. Kunut hadîsi ile Resûlullah'ın Süleym kabilelerine bedduasını, BuhârI İle Müslim rivayet etmiştir.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 266-267.
[52] Bak: Muğnl'l-Muhtâc: 4/239.
[53] Bkz.: er-Remli, Nihâyetü'l-Muhtâc: 8/78.
[54] Bu hadisi Buhârî ile Müslim rivayet etmiştir.
[55] Tevbe sûresi, âyet: 111.
[56] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 267-271.
[57] İbn Sa'd, Tabakat: 3/99.
[58] Bu hadisi Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir.
[59] Haşr sûresi, âyet: 5.
[60] Bkz. : İbn Sa'd: Tabakat, îbn Hlgâm: es-Siyre, Taberi: Tarih, İbn Kesir: Tefsir.
[61] UyûnlH-Eser: 2/51.
[62] Haşr süresi, âyet: 6-7.
[63] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 271-274.
[64] Mûıdo sûresi, âyet; 78
[65] Haşr süresi, âyet: 5.
[66] İmam Şafii, el-Ümm: 7/324. Bu konuda daha (azla bilgi İçtn bu kitabın yazarının «Zevâbıtü'l-MaslahaU adlı kitabına basvuıunuz.
[67] Nevevî Şerhi, Sahih-i MOsIİm: 12/50.
[68] Haşr sûresi, âyet: 7.
[69] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 274-278.
[70] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 279.
[71] Bu hadis. Buhârİ'nfn: 5/53. Gazvetü Zâtİ'r-RIka' bâtındadır. Müslim'de İse. 2/214 Salâtü'1-Havf bâbınba. Ancak Müslim, Câbir'den naklen şu değişikliği almış: Resûlullah halkı namaza çağırmış ve bir grubla iki rek'at kılmış, biraz beklemiş ve iki rek'at da ikinci grubla kılmış, yâni diyor; Resûlullah dört, halk ikişer ikişer rek'at kılmış oldu. Bana kalırsa Resûlullah, birkaç kere böyle «Havf Namazı» kılmıştır. Bir zaman birinci tarzda, başka birinde de ikinci tarzda kılmış olabilir. Müslim hadîsi ise, seferde namazın, İki veya dört kılınacağına delâlettir ki, üç mezhebin görüşü buna uygundur. (Müellif).
[72] Sahih-i Buhâri, 5/52, 53, 54.
[73] İbn İshâk'ın rivayetinde bu zâtların, Abbâd İbn Bişr ile Ammâd tbn Yâsir olduğuna dair ek vardır.
[74] Bunu; Ahmed, Tabert ve Ebü Dâvud birlikte; tbn tshâk'tan, Sadaka bin Ye-sâr'dan, Ukayl bin Câbij'den ve Câbir İbn Abdullah/dan gelen zincirle naklettiler.
[75] Ukıyye: 40 dirhemdir... (mütercimler)
[76] Medine yakınında bir yer.
[77] Hikâyenin bu tarzı, îbn İshâk'a aittir, tbn Hişâm Siyer'inde, Buharı ve Müslim de sahihlerinde buna benzer tarzda nakletti
[78] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 279-282.
[79] Habeşistan muhacirlerinden olup, ancak o zaman geri dönmüş. (Mütercimler).
[80] Tevbe sûresi, âyet: 111.
[81] Nevevi'nin Müslim Şerhi'ne bak: 12/197, 193.
[82] Sadece Peygamber'e uymak için bu tarz meşru olmuş olur. Rastgele bir imam için bu tür namaz gerekmez. (Mütercimler)
[83] Mâide sûresi, âyet: 67.
[84] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 283-289.
[85] Bu konuda daha açıklık isteyen, Fethu'1-Bârî: 7/304, Zâdü'1-Meâd: 2/112, Uyûnü'1-Eser: 2/93Fe baksın.
[86] İbn Sa'd, Tabakat: 3/106 ve tbn Hişâm, Siyret: 2/290.
[87] Meşhur münafık başıdır. (Mütercimler)
[88] Muhacir mtisîümanları kasdedlyor.
[89] Îbn Jshâk bu tarzı mürsel olarak nakleder. İbn Sa' da ondan almış. Beyha-kî ise Câbir'den, Ahmed bin Cerir de Zeyd bin Erkam'dan, tbn Ebî Tâlib ise Ömer İbn Sabit el-Ensârî'den... Ve bütün nakiller birbirine tafsilâtta ya-' kındır. Özde ise aynıdır. İbn tshâk'ınki farklı... İbn-i Kesîr'in TefsSr'l: 4/370, İbn Ceririn Tarihi: 2/606, Fethür-Rabbani: 21-70. İbn Hlşâm'ın Slyer'İ: 2/291'lere bakınız.
[90] Babasının münafıklığının aksine oğlu - onun da adı Abdullah'tır - son derece samimi mü'raindır!... (M.NJ
[91] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 290-292.
[92] Hevdec: Deve üstünde taşman kapalı bir mekân. Hanımlar içinde oturup gider. Yükleyenler farkına varmıyor. Çünkü o devirde hanımlar çok zalf ve hafifti. (Mütercimler)
[93] tstlrca: Uyuyana, tnnâ lillâh ve innâ lleyhi râciûn: «Biz Allah'a âldiz. O'na döneceğiz» diye seslenmek. Uyuyan böyle uyandırılır. (Mütercimler)
[94] Oğlu da İftiracılar arasında olduğu için, eskiden kalma bu âdet üzere aksilik anında ona lanet etmiş. (Mütercimler)
[95] NÛr sûresi, âyet: 15 - 24.
[96] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 292-295.
[97] Enfâl sûresi, âyet: 41.
[98] Bak: el-Mahlâ, tbn Hazm: 10/87.
[99] Fethü'1-Bârî: 2/245.
[100] Târhu't-Teşrife ve Şerhuhu Hafız el-Iraki: 8/62.
[101] Târhu't-Teşrife ve Şerhuhu Hafız el-Iraki: 8/62.
[102] İbn Kayyım, Zâdü'1-Meâd: 2/115.
[103] Nûr sûresi, âyet: 11-20.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 296-304.
[104] Bak: Fethu'1-Bârî: 7/275 ve Fethü'r-Rabbânî, tmam Ahmed tertibi" 21/67.
[105] Siyfetü Ibn Hİşâm, Tabakat-ı Ibn Sa'd.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 305.
[106] Tabakat-ı tbn Sa'd, Siyer-i tbn Htşâm.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 305-306.
[107] Buharı: 6/46, Fethu'1-Bârİ: 7/279-280.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 306-307.
[108] Nûr sûresi, âyet: 1.
Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 307.
[109] Tabakat~ı îbn Sa'd, SIyer-i İbn Hİşâm.
[110] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 307-308.
[111] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 308-309.
[112] Müslim: 5/177. Buhâri'nin rivayetinde İse bu gidenin Ztibeyr olduğu. Başka bir hadîste ise Zübeyr'in, Kurayzahlara gönderildiği var. Ahzâb'a gönderilenin Huzeyfe olduğu hususunda ise siyer ulemasının ittifakı vardır. İbn Sey-yidü'n-Nâs'ın Uyûnü'1-Eser ve İbn Hâcer'ln Fethu'1-Bârl kitablarına bakınız.
[113] îbn Hişâm: Siyret: 2/231.
[114] Buhari rivayeti.
[115] Müttefekun aleyh. Lâfzı Buhârl'ye fttttlr.
[116] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 309-311.
[117] Bedlr'de ve Uhud'da olduğu gibi. (Mütercim)
[118] Ahzâb sûresi, âyet: 9-25.
[119] Günümüzde buna moral gücü denmekte ki; zafere inanmayan, gelecekten Umidslz ordunun maddî güçle savaşmasına kimse ihtimal vermemektedir.
[120] Bu kitabın 280 sayfası dipnotu.
[121] Fethu'l-Bârî: 2/47, Neylü'l-Evtâr: 2/27.
[122] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 311-320.
[123] Müttefekun aleyh olup, hadis metni Buhâri'ye aittir.
[124] BuhârI böyle nakletmİştir.
[125] İbn Hışam 25, tbn Sa'd ise 15 diyor. (Tabakat)
[126] Bu, Medine'deki Mescid-i Nebi değil. Hadîs sarihlerinin de dediği gibi; o an için ResûluIIah'ın mescid ittihaz ettiği yerdir.
[127] Müttefekun aleyh.
[128] Müttefekun aleyh. Lâfzı İse Buhârî'ye aittir.
[129] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 321-323.
[130] Nevevfnin Müslim üzerine şerhi, 12/92.
[131] Nevevi'nin Müslim şerhi: 12/93.
[132] B. M. ve ötekilerin rivayeti. Metin Buhârl'ye âit. öbürleri de sadece lâfızlarda ve az fazlalıkla ayrılıyorlar...
[133] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 323-328.
İslami Okul Okulların En Önemlisi