Soru: Bir kardeşimiz, bir kimseye gayrimenkul alınması işinde aracılık etmektedir. Aracı, yerin sahibiyle konuşup fiyatı öğrenmekte; alıcıya ise bu fiyatın üzerine kendi payını ekleyerek bildirmekte, yahut pazarlığı alıcı adına yürütüp satıcıdan gizlice pay almaktadır. Alıcının bu paydan haberi yoktur. Sorulan şudur: aracının bu kazancı helâl midir? Kazancını alıcıya açıklamak zorunda mıdır? “Hiçbir tâcir kârını söylemek zorunda değildir” denilerek bu gizlilik savunulabilir mi?
Bu meselede tek bir hüküm yoktur; hüküm, aracının hangi hukukî konumda bulunduğuna göre değişir. Üç konum vardır ve hepsinin ayrı hükmü olur:
1. Tâcir — malı gerçekten satın almış, mülkiyeti ve riski üzerine geçmiştir. Maliyetini ve kârını açıklama yükümlülüğü yoktur; fakat maliyet hakkında beyanda bulunursa yalan söyleyemez.
2. Satıcının simsarı — satıcı onu görevlendirmiştir. Satıcı “şu kadarı benim, fazlası senin” demişse, bunu câiz gören kuvvetli bir görüş vardır (İbn Abbâs ve İbn Sîrîn’in ameli); alıcının bu iç anlaşmayı bilmesi şart değildir. Şart olan, yalan söylenmemesi ve malın değeri hakkında alıcının aldatılmamasıdır.
3. Alıcının vekili — “benim için bul, benim adıma pazarlık et” denmiştir. Bu durumda satıcının verdiği indirim, hediye yahut komisyonu kendine ayırması câiz değildir; çünkü akit sebebiyle doğan menfaat müvekkile aittir.
Sorudaki fiil üçüncü konuma girmektedir ve câiz değildir. Mesele kârın miktarında yahut gizlenmesinde değil, aracının kimin adına hareket ettiğinde ve menfaate kimin izin verdiğinde düğümlenir.
Mukaddime
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, alışverişin edebini ümmetine öğreten Peygamberimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına olsun.
Aracılık, insanların birbirini bulamadığı her yerde doğan bir ihtiyaçtır. Emlak, araç, hurda, nakliye, iş bulma, ihale, ithalat — bugün alışverişin büyük kısmı bir aracının eliyle yürümektedir. Bu iş meşrûdur; Peygamber’in ﷺ devrinde de vardı ve bizzat kendisi o topluluğa hitap etmiştir.
Meselede iki zıt hata dolaşmaktadır. Kimi kimse aracının ücret almasını baştan şüpheli görüp meşrû bir kazancı daraltmakta; kimi kimse de “ticarette kâr sorulmaz” diyerek, temsil ettiği kişinin malından aldığı payı kâr saymaktadır. İlki helâl bir rızkı kısar, ikincisi haram bir kazancı meşrû gösterir.
Bu iki hatadan kurtulmanın yolu, meseleyi “kâr açıklanır mı, açıklanmaz mı” sorusundan çıkarıp aracının hukukî konumu üzerine kurmaktır. Aynı fiil, aracı satıcının adamıyken helâl, alıcının adamıyken haram olabilir; çünkü değişen fiil değil, fiilin dayandığı akittir. Risale bu üç konumu ayırarak ilerleyecek ve her sûretin hükmünü ayrı ayrı gösterecektir.
1. Meselenin Tahrîri
1.1. Simsar kimdir?
Simsâr (السمسار), alıcı ile satıcı arasına girip akdin kurulmasına aracılık eden kimsedir; Türkçede komisyoncu, dellâl, emlakçı denir. Yaptığı işin adı simsârlık (السمسرة) olup fıkıhta, düzenlenişine göre icâre (emek karşılığı ücret akdi) yahut cu’âle (belli bir neticeyi gerçekleştirene ödül vaadi) kapsamında ele alınır. Ücret belli bir miktar üzerinden kararlaştırılmışsa icâreye; “satarsan sana şu kadar veririm” şeklinde neticeye bağlanmışsa cu’âleye yaklaşır. “Şu kadarı benim, fazlası senin” sûreti ise fakihler arasında ayrıca tartışılmış olup aşağıda müstakil olarak ele alınacaktır. Nitekim Buhârî bu bahsi Kitâbü’l-Buyû’da değil, Kitâbü’l-İcârede açmıştır.
Bu, terim süsü değildir. Tâcirin kazancı malın mülkiyetine dayanır; simsarın kazancı emeğine dayanır. İkisi de meşrûdur, fakat dayanakları ayrı olduğu için hükümleri de ayrıdır.
1.2. Üç hukukî konum — risalenin omurgası
Meselede hükmü belirleyen üç soru vardır:
- Aracı kimin vekili yahut emînidir?
- Eline geçen menfaat hangi hukukî ilişki sebebiyle doğmuştur?
- O menfaate kim izin vermiştir?
Bu üç soruya verilen cevaba göre üç konum ortaya çıkar:
Birinci konum — Tâcir. Malı gerçekten satın almış, mülkiyeti ve telef riski kendisine geçmiştir. Sonra dilediği fiyatla satar.
İkinci konum — Satıcının simsarı. Satıcı onu görevlendirmiştir; ücreti satıcının izniyle ve onun tasarrufundan doğar.
Üçüncü konum — Alıcının vekili. Alıcı onu görevlendirmiştir; onun hesabına ve onun menfaatine hareket etmektedir.
Konum nasıl tayin edilir? Ölçü, yalnız aracının kendi niyeti değildir; taraflar arasındaki akit, görevlendirme, beyan, örf ve fiilî ilişkinin bütünüdür. Asıl soru şudur: aracı kimin hesabına ve kimin menfaatine hareket etmeyi üstlenmiştir? Kimin hesabına hareket etmeyi üstlenmişse onun vekili ve emîni hükmündedir. Bu sebeple ilk görevlendirmenin kimden geldiği tek başına belirleyici olmaz; sonradan kurulan anlaşmalar, verilen beyanlar ve fiilî işleyiş konumu değiştirebilir.
Bunun en sık görülen örneği şudur: kendisini alıcıya “senin için bakıyorum, senin menfaatini kolluyorum” diye tanıtan kimse, başlangıçta satıcı tarafından görevlendirilmiş olsa dahi alıcı nezdinde vekil konumuna girmiş olur; bu takdirde ikinci konumun hükmünü değil üçüncünün hükmünü alır.
1.3. Fiilin bütün sûretleri
- Aracı malı kendi mülküne geçirip satıyor.
- Satıcının simsarıdır; ücretini satıcıdan alıyor, alıcı onun aracı olduğunu biliyor.
- Satıcının simsarıdır; satıcı “şu kadarı benim, fazlası senin” demiştir.
- Alıcının vekilidir; ücretini alıcıdan, bilinen bir miktarla alıyor.
- İki taraftan da ücret alıyor; her ikisi de bunu biliyor ve kabul ediyor.
- Alıcının vekilidir; satıcıdan gizli pay, indirim yahut hediye alıyor.
- Alıcının vekilidir; ödenen fiyatı şişirip farkı alıyor.
- Aracı olduğunu söylüyor fakat miktarı söylemiyor.
- Alıcıya “toplam fiyat şu, ayrıca bana bir miktar vereceksin” deniyor; miktar belli değil.
1.4. Tahrîru mahalli’n-nizâ — tartışmanın düğümlendiği nokta
Genel kabul gören noktalar: simsarlığın ve ücretinin aslî cevâzı; tâcirin müsâveme satışında maliyetini açıklama yükümlülüğünün bulunmayışı; maliyet hakkında beyanda bulunanın yalan söyleyemeyeceği.
Fakihlerin vekâlet bahsindeki açık hükümleri gereğince sâbit olan nokta: alıcının vekilinin, müvekkilinin bilgisi ve izni olmadan satıcıdan menfaat alamayacağı. Bu hüküm, aşağıda kaynaklarıyla gösterilecek olup risalenin dayandığı en güçlü esaslardandır; burada bir icmâ iddiasında bulunulmamaktadır, zira icmânın ispatı hükmün kendisinin ispatından daha ağır bir külfettir.
İhtilâf edilen dar nokta: simsarın ücretinin miktarının, akit kurulurken bilinmesi şart mıdır? Buradan “fazlası senin” sûretinin hükmü ve iki taraftan birden ücret alma meselesi doğar.
Sorumuzdaki fiil — alıcının vekili olup satıcıdan gizli pay almak — bu ihtilâf alanının dışındadır; hükmü, ücretin miktarı tartışmasına değil vekâlet bahsine dayanır. Bunu baştan görmek, meseleyi gereksiz tartışmadan kurtarır.
2. Aslolan Cevâzdır: Simsarlığın Meşrûiyeti
2.1. Kitâb’dan delil
وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا
“Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır.” (Bakara 2/275)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِ
“Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin.” (Mâide 5/1)
Vech-i istidlâl (delil getirme yönü): Âyetlerin lafzı mutlaktır, belli bir akit türüne tahsis edilmemiştir. Bir akdin haram olduğunu iddia eden, onu bu umûmdan çıkaracak delil getirmekle yükümlüdür. Bu, İbn Teymiyye’nin akitler bahsinde işlettiği büyük kaideye dayanır:
الْأَصْلُ فِي الْعُقُودِ وَالشُّرُوطِ الصِّحَّةُ وَالْإِبَاحَةُ
“Akitlerde ve şartlarda asıl olan, sıhhat ve mübahlıktır.”
(İbn Teymiyye, el-Kavâidü’n-Nûrâniyyetü’l-Fıkhiyye, akitler ve şartlar bahsi; Mecmûu’l-Fetâvâ, Kitâbü’l-Buyû’.)
İzah: İbâdetlerde asıl tevkîftir — nas olmadan ibâdet ihdâs edilmez. Muâmelâtta ise asıl ibâhadır — yasaklayan nas gelmedikçe insanların kurduğu akit geçerlidir. Örnek: Kimse “kira sözleşmesinin cevâzına dair âyet var mı?” diye sormaz; sorulacak olan, onu yasaklayan bir nassın bulunup bulunmadığıdır.
2.2. Sünnet’ten delil
Simsarlar, Peygamber’in ﷺ devrinde Medine çarşısında tanınan bir zümreydi ve kendisi onlara hitap edip bu isimlerini daha güzeliyle değiştirmiştir:
عَنْ قَيْسِ بْنِ أَبِي غَرَزَةَ قَالَ: كُنَّا فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نُسَمَّى السَّمَاسِرَةَ، فَمَرَّ بِنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَسَمَّانَا بِاسْمٍ هُوَ أَحْسَنُ مِنْهُ، فَقَالَ: «يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ، إِنَّ الْبَيْعَ يَحْضُرُهُ اللَّغْوُ وَالْحَلْفُ، فَشُوبُوهُ بِالصَّدَقَةِ»
Kays b. Ebî Ğaraze’den: “Rasûlullah ﷺ devrinde bize semâsire (simsarlar) denirdi. Rasûlullah ﷺ yanımızdan geçti ve bize bundan daha güzel bir isim verdi; şöyle buyurdu: ‘Ey tüccar topluluğu! Alışverişe boş söz ve yemin karışır; onu sadaka ile karıştırın.'” (Ebû Dâvûd, Buyû’, no. 3326; Tirmizî, Buyû’, no. 1208; Nesâî, no. 3798; İbn Mâce, Ticârât, no. 2145; Ahmed, no. 16134. Tirmizî “hasen sahih” dedi; Elbânî sahih saymıştır.)
Vech-i istidlâl: Peygamber ﷺ bu topluluğun işini değil ismini değiştirmiştir. Yaptıkları iş haram olsaydı, ilk müdahale isme değil fiile olurdu.
2.3. Selefin ameli
Buhârî, “Simsarlık Ücreti” başlığı altında tâbiîn imamlarından muallak olarak (senedi zikretmeden) şunu nakleder:
وَلَمْ يَرَ ابْنُ سِيرِينَ وَعَطَاءٌ وَإِبْرَاهِيمُ وَالْحَسَنُ بِأَجْرِ السِّمْسَارِ بَأْسًا
“İbn Sîrîn, Atâ, İbrâhîm (en-Nehaî) ve Hasan (el-Basrî) simsar ücretinde bir beis görmediler.” (Buhârî, İcâre, “Bâbu ecri’s-simsara”, no. 2154 öncesi muallak. İbn Hacer, bu sözleri İbn Ebî Şeybe’nin senediyle rivayet ettiğini belirtir.)
Aynı bâbda Peygamber’in ﷺ şu sözü de muallak olarak zikredilir:
«الْمُسْلِمُونَ عِنْدَ شُرُوطِهِمْ»
“Müslümanlar şartları üzerindedir.” (Buhârî, İcâre, “Bâbu ecri’s-simsara”, muallak.)
Netice: Simsarlığın aslî cevâzı fakihlerce genel olarak kabul edilmiştir. Kûfe ehlinden bazılarının kerâhet nakli ise, göreceğimiz üzere işin aslına değil, ücretin belirsiz bırakılmasına yöneliktir.
3. Birinci Konum: Tâcir
3.1. Müsâveme — maliyet açıklanmak zorunda değildir
Fıkıhta satış, maliyetin beyan edilip edilmemesine göre ikiye ayrılır:
- Müsâveme (المساومة): Satıcı malı, kaça mal ettiğini söylemeden pazarlıkla satar. Alışverişte asıl olan ve en yaygın şekildir.
- Buyû’u’l-emâne (بيوع الأمانة): Fiyatın maliyete bağlandığı satışlar. Üç türü vardır: murâbaha (maliyet + belli kâr), tevliye (maliyetine, kârsız), vadîa (maliyetin altına, zararına).
Maliyeti doğru bildirmek buyû’u’l-emânede vâciptir; çünkü orada fiyat, beyan edilen maliyetin üzerine kurulmuştur. O beyan yanlış olursa akdin dayanağı çöker ve alıcı için muhayyerlik doğar. Müsâvemede ise böyle bir bağ yoktur.
Şu hâlde: Malını satan kimsenin maliyetini ve kâr oranını açıklama yükümlülüğü yoktur. Ancak bir kayıt vardır: maliyet hakkında beyanda bulunursa doğru söylemek zorundadır. Susmak başkadır, yalan söylemek başkadır. “Bunu 120’ye aldım” diyen kimse 100’e almışsa, artık müsâveme zemininden çıkmış ve yalana girmiştir.
3.2. Tâcir olmanın şartı: gerçek mülkiyet
Burada dikkatle durulması gereken bir nokta vardır. Bir kimse, aracılık ederken kârını açıklamak istemediği için “ben tâcirim” diyemez. Tâcir olmanın şartı, malın sahih bir akitle mülkiyetine geçmesi ve teslim ile risk hükümlerinin kendisine intikal etmesidir. Satıcıyla yapılmış bağlayıcı bir taahhüt, kişiyi malın sahibi yapmaz:
عَنْ حَكِيمِ بْنِ حِزَامٍ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، يَأْتِينِي الرَّجُلُ فَيُرِيدُ مِنِّي الْبَيْعَ لَيْسَ عِنْدِي، أَفَأَبْتَاعُهُ لَهُ مِنَ السُّوقِ؟ فَقَالَ: «لَا تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ»
Hakîm b. Hizâm’dan : “Yâ Rasûlallah! Bana bir adam geliyor, yanımda bulunmayan bir malı benden satın almak istiyor; çarşıdan onun için satın alayım mı?” dedim. Şöyle buyurdu: “Yanında olmayanı satma.” (Ebû Dâvûd, Buyû’, no. 3503; Tirmizî, Buyû’, no. 1232 — “hasen sahih”; Nesâî, no. 4613; İbn Mâce, no. 2187; Ahmed, no. 15312. Nevevî sahih saymış, Şuayb el-Arnaût “sahih li-gayrihî” demiştir.)
İbnü’l-Kayyim bu nehyin illetini gararla açıklar: kişi mülkünde olmayanı sattığında, o malı elde edip edemeyeceği belirsizdir; kumara benzer bir belirsizlik doğar. İbn Teymiyye de nehyi teslim edebilme gücünün kesin olmaması yönünde yorumlamıştır.
Amelî netice: Kârını hiç açıklamak istemeyen kimse tâcir olabilir — fakat bunun yolu, malı gerçekten satın alıp mülkiyetine ve sorumluluğuna geçirmek, sonra üçüncü kişiye satmaktır. Sadece “satıcıyla anlaştım, bana vereceğine söz verdi” demek yeterli değildir.
3.3. Mülkiyete bağlı kazanç ile emeğe bağlı ücret
Tâcirin kârının meşrû zemini, malın mülkiyetini ve onunla birlikte gelen riski üstlenmiş olmasıdır:
«الْخَرَاجُ بِالضَّمَانِ»
“Gelir, sorumluluğu üstlenmenin karşılığıdır.” (Ebû Dâvûd, Buyû’, no. 3508; Tirmizî, Buyû’, no. 1285; Nesâî, no. 4490; İbn Mâce, no. 2243. Âişe’den . Tirmizî “hasen sahih” demiş; İbn Huzeyme, İbnü’l-Cârûd, İbn Hibbân, Hâkim ve İbnü’l-Kattân sahih saymış; Elbânî hasen demiştir.)
Hadisin kapsamı ve sınırı. Bu hadis, bir malın mülkiyetinden doğan semere ve menfaati o malın mülkiyet riskiyle ilişkilendirir. Vürûd sebebi, ayıplı malın iadesi meselesidir: bir adam köle satın almış, bir süre çalıştırmış, sonra ayıp bulup iade etmiştir; Peygamber ﷺ o süre içindeki geliri alıcıya bırakmıştır — çünkü o süre boyunca köle telef olsaydı zarar da onun olacaktı.
Bu hadisten “riski taşımayan kazanamaz” şeklinde umûmî bir kaide çıkarılmaz. Böyle bir kaide, icârenin kendisini ortadan kaldırırdı: işçi de, taşıyıcı da, simsar da malın telef riskini taşımaz, fakat emeğinin karşılığını hak eder. Doğru ifade şudur:
4. İkinci Konum: Satıcının Simsarı
4.1. Aslî hüküm
Satıcı, malını satması için birini görevlendirmiş ve ücretini ödemeyi üstlenmiştir. Burada aracının ücreti, satıcının kendi tasarrufundan ve izniyle doğmaktadır. Satıcının iç maliyet kalemlerini açıklama yükümlülüğü yoktur; tıpkı hiçbir tâcirin, sattığı malın reklam yahut nakliye masrafını bildirmek zorunda olmadığı gibi. Alıcı bunu sorabilir, satıcı da cevap vermeyebilir; fakat cevap verirse doğru söylemek zorundadır. Bu sûret helâldir ve aracı miktarı açıklamak zorunda değildir.
4.2. “Fazlası senin” sûreti
Buhârî, aynı bâbda iki eser nakleder:
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا بَأْسَ أَنْ يَقُولَ: بِعْ هَذَا الثَّوْبَ فَمَا زَادَ عَلَى كَذَا وَكَذَا فَهُوَ لَكَ
İbn Abbâs dedi ki: “Kişinin ‘şu elbiseyi sat, şu kadardan fazlası senin olsun’ demesinde bir beis yoktur.” (Buhârî, İcâre, “Bâbu ecri’s-simsara”, muallak.)
وَقَالَ ابْنُ سِيرِينَ: إِذَا قَالَ: بِعْهُ بِكَذَا، فَمَا كَانَ مِنْ رِبْحٍ فَهُوَ لَكَ، أَوْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ، فَلَا بَأْسَ بِهِ
İbn Sîrîn dedi ki: “Kişi ‘bunu şu fiyata sat; kâr ne olursa senindir’ yahut ‘benimle senin aranda olsun’ derse, bunda bir beis yoktur.” (Buhârî, aynı bâb, muallak.)
Vech-i istidlâl: Bu sûrette aracının kazandığı meblağ, satılan fiyat ile mal sahibinin istediği taban fiyat arasındaki farktır. Alıcının bu iç anlaşmayı bilmesi şart koşulmamıştır. Alıcı, kendisine söylenen fiyatı beğenip almaktadır; ona söylenen fiyat gerçek satış fiyatıdır ve ödediği toplam bedel bellidir. Mal sahibinin kendi kârından ne kadarını aracıya bıraktığı, onun ile aracının arasındaki meseledir.
Şu kayıtla birlikte: bu ruhsat, aracının sorulduğunda yalan söyleyebileceği yahut alıcıya kendisini onun vekili gibi gösterebileceği manasına gelmez. Ruhsatın işlemesi için gereken şartlar aşağıda ayrıca sayılacaktır.
4.3. Karşı görüş ve tercih
Cumhûrun şartı: ücret malûm olmalıdır. İbn Hacer, bu bâbı şerh ederken cumhûrun simsar ücretinin bilinir olmasını şart koştuğunu nakleder; dayanağı, icârede ücretin bilinmesinin şart olmasıdır. Hammâd b. Ebî Süleymân’dan, bilinen bir ücret olmadıkça simsarlığı kerih gördüğü; Süfyân es-Sevrî’den de benzer bir kerâhet nakledilmiştir. İbnü’l-Mülakkın, “fazlası senin” sûretini Nehaî, Hasan-ı Basrî, Sevrî ve Kûfe ehlinin kerih gördüğünü zikreder. İmam Şâfiî bu sûretin akit olarak sahih olmadığı görüşündedir. Bu görüşü tutanlara göre aracı, mal bu usûlle satılmışsa fazlalığı değil ecr-i misli (emsal ücreti) hak eder.
Tercih: Cevâz görüşünün dayanağı, İbn Abbâs ve İbn Sîrîn’den nakledilen eserlerdir; Buhârî’nin bunları bâb başlığında delil olarak sıralaması da bu yöndedir. İbn Kudâme, bu sûreti mal sahibinin izniyle onun malında tasarruf edip kârdan pay alan mudârib ve müsâkāt işçisine benzeterek gerekçelendirmiştir:
إِذَا قَالَ: بِعْ هَذَا الثَّوْبَ بِعَشَرَةٍ، فَمَا زَادَ عَلَيْهَا فَهُوَ لَكَ، صَحَّ وَاسْتَحَقَّ الزِّيَادَةَ… وَلَنَا أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ كَانَ لَا يَرَى بِذَلِكَ بَأْسًا، وَلِأَنَّهُ يَتَصَرَّفُ فِي مَالِهِ بِإِذْنِهِ، فَصَحَّ شَرْطُ الرِّبْحِ لَهُ، كَالْمُضَارِبِ وَالْعَامِلِ فِي الْمُسَاقَاةِ
“Kişi ‘şu elbiseyi on [dirheme] sat, fazlası senin olsun’ derse akit sahih olur ve aracı fazlalığı hak eder… Bizim delilimiz, İbn Abbâs’ın bunda beis görmemesidir; ayrıca aracı, mal sahibinin malında onun izniyle tasarruf etmektedir. Bu sebeple kârdan pay şart koşulması sahih olur — tıpkı mudârib ve müsâkāt işçisi gibi.” (İbn Kudâme, el-Muğnî, Vekâlet bahsi.)
İmam Ahmed’in bu meseledeki sözü de aynı yöndedir: “Bu, mudârebeden başka bir şey midir?” İshak b. Râhûye de aynı görüştedir.
Şu hâlde bu sûret câizdir. Bununla beraber husûmeti kesmek bakımından ihtiyat, ücreti baştan belirlemektedir; cumhûrun cehâlet gerekçesi ve kerâhet nakli bu ihtiyatın sebebini gösterir.
4.4. Bu cevâzın şartları
Cevâz mutlak değildir; üç temel kaydı vardır:
- Yalan olmayacak. Alıcı doğrudan “bu yerin sahibi kaça veriyor?” diye sorarsa, gerçeği söylemek yahut cevap vermekten sarih olarak kaçınmak gerekir; yalan söylemek haramdır.
- Malın değeri hakkında aldatma olmayacak. Malda gizli bir kusur varsa yahut piyasa değeri hakkında yanlış beyanda bulunuluyorsa, fiyat farkının kime gittiğinden bağımsız olarak ğışş gerçekleşmiştir.
- Rol karışmayacak. Aracı, alıcıya kendini “senin menfaatini kolluyorum” diye takdim etmişse, artık ikinci konumda değil üçüncü konumdadır ve bu ruhsattan istifade edemez.
Bu üç kaydın yanında, aracılığın piyasa üzerindeki tesiriyle ilgili ayrı bir şer’î sınır daha vardır; o, bu sûretin cevâz şartı değil müstakil bir meseledir ve aşağıda ele alınmaktadır.
4.5. Makâsıdî sınır: “hâdırın bâdî adına satması”
نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ يُتَلَقَّى الرُّكْبَانُ، وَلَا يَبِيعَ حَاضِرٌ لِبَادٍ. قَالَ طَاوُسٌ: قُلْتُ يَا ابْنَ عَبَّاسٍ، مَا قَوْلُهُ: لَا يَبِيعُ حَاضِرٌ لِبَادٍ؟ قَالَ: لَا يَكُونُ لَهُ سِمْسَارًا
“Rasûlullah ﷺ, mal getiren kervanların yolda karşılanmasını ve şehirlinin köylü adına satış yapmasını nehyetti.” Tâvûs der ki: “İbn Abbâs’a bunun manasını sordum; ona simsarlık yapmasın dedi.” (Buhârî, İcâre, “Bâbu ecri’s-simsara”, no. 2154; Müslim, Buyû’, no. 1521.)
«لَا يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، دَعُوا النَّاسَ يَرْزُقُ اللَّهُ بَعْضَهُمْ مِنْ بَعْضٍ»
“Şehirli, köylü adına satış yapmasın. Bırakın insanları; Allah onları birbirinden rızıklandırır.” (Müslim, Buyû’, no. 1522. Câbir’den .)
Kapsamı ve sınırı. Bu nas simsarlığı umûmen yasaklamaz — nitekim Buhârî bu hadisi, simsarlık ücretinin cevâzını gösterdiği bâbda zikretmiştir. Yasaklanan, aracının araya girip fiyatı halkın aleyhine yükseltmesidir. İbn Kudâme illeti şöyle açıklar: köylü malını kendi satsa insanlar ucuza alır ve fiyat genişler; şehirli aracı devreye girince şehir fiyatının altına satmaz ve halk daralır.
Bu nas, “fazlası senin” ruhsatını iptal etmez ve ondan umûmî bir simsarlık kaidesi de çıkarılmaz. Gösterdiği şudur: piyasa fiyatını halkın aleyhine yükselten aracılık biçimleri ayrıca değerlendirilmeyi gerektirir ve mübah bir vesile, götürdüğü netice sebebiyle men edilebilir.
5. Üçüncü Konum: Alıcının Vekili
Meselemizin asıl yeri burasıdır ve burada hüküm nettir.
5.1. Vekilin konumu
«الْمُسْتَشَارُ مُؤْتَمَنٌ»
“Kendisine danışılan kimse emîndir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, no. 5128 — Şuayb el-Arnaût isnâdını sahih saymıştır; Tirmizî, Edeb, no. 2822 — “hasen”; İbn Mâce, Edeb, no. 3745. Ebû Hureyre’den .)
Tîbî manasını şöyle verir: kendisine sorulan şeyde emîndir; danışanın menfaatini gizleyerek ona hıyanet etmesi yakışmaz.
5.2. Asıl delil: akit sebebiyle doğan menfaat müvekkile aittir
Bu meselede en doğrudan delil, fakihlerin vekâlet bahsinde açıkça verdiği hükümdür. İmam Ahmed’den, Mühennâ’nın rivayetinde şöyle nakledilir:
إِذَا دَفَعَ إِلَى رَجُلٍ ثَوْبًا لِيَبِيعَهُ فَفَعَلَ، فَوَهَبَ لَهُ الْمُشْتَرِي مِنْدِيلًا، فَالْمِنْدِيلُ لِصَاحِبِ الثَّوْبِ
“Bir adama satması için bir elbise verilse, o da satsa ve alıcı ona bir mendil hediye etse, o mendil elbisenin sahibinindir.” (İbn Kudâme, el-Muğnî, Vekâlet bahsi.)
İbn Kudâme gerekçesini şöyle verir: mendil hibesinin sebebi satıştır; dolayısıyla mendil semende bir ziyade hükmündedir ve akit meclisindeki ziyade akde ilhak edilir.
Aynı hüküm alış tarafında da böyledir:
وَهِبَةُ بَائِعٍ لِوَكِيلٍ اشْتَرَى مِنْهُ كَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَنِ، فَتُلْحَقُ بِالْعَقْدِ؛ لِأَنَّهَا لِمُوَكِّلِهِ
“Satıcının, kendisinden mal alan vekile yaptığı hibe, fiyattan yapılan bir indirim hükmündedir; akde ilhak edilir, çünkü o müvekkile aittir.” (er-Ruhaybânî, Metâlibu Ulî’n-Nühâ, Vekâlet bahsi.)
Vech-i istidlâl: Satıcının, alıcının vekiline verdiği hediye yahut indirim, satın alma sebebiyle doğmuştur. Sebebi akit olan menfaat, akdin tarafına — yani müvekkile — döner. Vekilin kendine ayırması, müvekkilin hakkını almasıdır. Fiyatın fiilen şişirilmesi ise evleviyetle (öncelikli olarak) bu hükme girer: akit meclisindeki gizli bir hediye müvekkilin hakkıysa, doğrudan onun kesesinden çıkan fark elbette onun hakkıdır.
Bu, hükmün taşıyıcı delilidir ve aşağıdaki nasslara ihtiyaç bırakmayacak açıklıktadır. Aşağıdakiler, hükmü kurmak için değil, ardındaki şer’î illeti göstermek için zikredilir.
5.3. Destekleyici deliller
Görev sebebiyle gelen menfaat. İbnü’l-Lutbiyye vak’ası, emanet ve görev ilişkisinde temel ölçüyü koyar:
اسْتَعْمَلَ النَّبِيُّ ﷺ رَجُلًا مِنَ الْأَزْدِ يُقَالُ لَهُ ابْنُ الْأُتْبِيَّةِ عَلَى الصَّدَقَةِ، فَلَمَّا قَدِمَ قَالَ: هَذَا لَكُمْ وَهَذَا أُهْدِيَ لِي. قَالَ: «فَهَلَّا جَلَسَ فِي بَيْتِ أَبِيهِ أَوْ بَيْتِ أُمِّهِ، فَيَنْظُرَ يُهْدَى لَهُ أَمْ لَا؟»
Peygamber ﷺ, Ezd kabilesinden İbnü’l-Lutbiyye denilen bir adamı zekât toplamakla görevlendirdi. Adam dönünce: “Şu sizindir, şu da bana hediye edildi” dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Babasının evinde yahut anasının evinde otursaydı da kendisine hediye gelecek mi, gelmeyecek mi baksaydı!” (Buhârî, Hibe, “Bâbu men lem yakbeli’l-hediyyete li-illetin”, no. 2597; Müslim, İmâre, no. 1832. Ebû Humeyd es-Sâidî’den . Muttefekun aleyh.)
«مَنِ اسْتَعْمَلْنَاهُ عَلَى عَمَلٍ فَرَزَقْنَاهُ رِزْقًا، فَمَا أَخَذَ بَعْدَ ذَلِكَ فَهُوَ غُلُولٌ»
“Bir işe tayin ettiğimiz ve kendisine ücretini verdiğimiz kimsenin bundan sonra aldığı şey ğulûldür (hıyanettir).” (Ebû Dâvûd, Harâc, “Bâbun fî erzâki’l-ummâl”, no. 2943. Büreyde’den . İsnâdı sahihtir.)
Delâletin derecesi belirtilmelidir. Bu iki hadis, lafzı itibariyle kamu görevlileri (âmiller) hakkındadır; şerhlerde de bağlam ümmetin umûmî işleri olarak verilir. Özel bir alım vekiline delâletleri doğrudan değil, kıyâs ve istînâs yoluyladır: illet her iki yerde de aynıdır — menfaat kişinin kendisine değil, elindeki emanete gelmektedir. Peygamber’in ﷺ koyduğu ölçü bunu tayin eder: bu vazifede olmasaydım bu para bana gelir miydi? Cevap “hayır” ise, o menfaat görevin getirisidir ve görevlendirenin hakkıdır. Bu sebeple mesele “bu tam olarak ğulûldür” diye değil, “ğulûlün illeti burada da mevcuttur” diye kurulur.
Aldatma. Aracı kendisini alıcının adamı gibi takdim edip aslında satıcıdan besleniyorsa, ayrıca ğışş gerçekleşir:
«أَفَلَا جَعَلْتَهُ فَوْقَ الطَّعَامِ كَيْ يَرَاهُ النَّاسُ؟ مَنْ غَشَّ فَلَيْسَ مِنِّي»
“Onu yiyeceğin üstüne koysaydın ya, insanlar görsün! Kim aldatırsa benden değildir.” (Müslim, Îmân, no. 102. Ebû Hureyre’den . Diğer rivayette: «مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا».)
Buradaki adam yalan söylememiş, sadece bir bilgiyi gizlemiştir. Aldatma, yalanla sınırlı değildir; akit yahut üstlenilen emanet gereği açıklanması gereken ve karşı tarafın kararını etkileyen bir bilgiyi gizlemek de aldatma olabilir. Her “kararı değiştirebilecek bilgi” bu kapsamda değildir — tâcirin maliyeti de alıcının kararını değiştirebilir, fakat açıklanması gerekmez; çünkü orada onu açıklamayı gerektiren bir akit yahut emanet yoktur. Vekilin hangi taraftan beslendiği ise, üstlendiği emanetin gereği olarak açıklanması gereken bir bilgidir.
Rüşvet vasfı — şarta bağlıdır. Satıcının vekile verdiği para, vekilin kararını satın almak maksadını taşıyorsa (meselâ “sen müşterini bana yönlendir, ben de sana şu kadar vereyim” gibi), rüşvet vasfı kuvvetlenir ve şu nassın kapsamına girer:
«لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الرَّاشِيَ وَالْمُرْتَشِيَ»
“Rasûlullah ﷺ rüşvet verene de alana da lânet etti.” (Ebû Dâvûd, Akdiye, no. 3580; Tirmizî, Ahkâm, no. 1337; İbn Mâce, no. 2313. Abdullah b. Amr’dan . Elbânî sahih saymıştır.)
Fakat her gizli ödeme kendiliğinden ve teknik anlamda rüşvet değildir. Vasıf, ödemenin maksadına göre tayin edilir. Maksat karar satın almak değil de sadece aracılık ücreti ise, fiil rüşvet değil vekâlet hıyanetidir — ve bu, hükmü değiştirmez; yalnız ismini doğru koyar.
5.4. Vekilin kendinden satması
Bununla bağlantılı bir mesele daha vardır: alıcının vekili, müvekkiline kendi malını satamaz. İbn Kudâme ve Merdâvî bunu cumhûrun görüşü olarak nakleder; illeti, akdin iki tarafının aynı elde toplanması ve töhmetin doğmasıdır. Müvekkil açıkça izin verirse cevâz nakli vardır. Aracının kendi malını yahut yakınının malını, alıcıya “bakıyorum” diyerek pazarlaması bu kapsamdadır.
6. Sınır Meseleleri
6.1. Semende cehâlet nerede vardır, nerede yoktur?
Bu noktada sık yapılan bir hataya dikkat çekmek gerekir. Gizli komisyonun bulunması, kendiliğinden semende cehâlet doğurmaz.
Alıcıya “bu ev 130.000” denmiş ve alıcı 130.000’e razı olmuşsa, bunun 100.000’inin satıcıya, 30.000’inin aracıya gideceğini bilmese bile ödeyeceği semen malûmdur. Semen, alıcının üzerine borç olan toplam bedeldir; onun dağılımı değil. Şu hâlde burada garar ve cehâlet delili işletilemez. Bu sûretin haramlığı, cehâletten değil vekâlet hükmünden gelir (yukarıdaki 5.2).
Cehâlet, yalnızca toplam borcun bilinmediği yerde doğar: alıcıya “ev 100.000, ayrıca bana bir miktar komisyon vereceksin” denmiş ve miktar belirtilmemişse, alıcı ne ödeyeceğini bilmemektedir. İşte orası garar nehyinin yeridir:
نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَنْ بَيْعِ الْحَصَاةِ، وَعَنْ بَيْعِ الْغَرَرِ
“Rasûlullah ﷺ çakıl atma satışından ve garar satışından nehyetti.” (Müslim, Buyû’, no. 1513. Ebû Hureyre’den .)
الْجَهَالَةُ فِي الثَّمَنِ تُفْسِدُ الْعَقْدَ
“Bedeldeki bilinmezlik akdi ifsad eder.”
Tatbîki: Aracının ücreti alıcıdan istenecekse, rakamı yahut oranı baştan belirtilir. “Bir miktar alacağım” demek burada yeterli değildir.
6.2. İki taraftan birden ücret almak
Simsarın her bir tarafla ilişkisi ayrı bir akittir. Bu sebeple her iki taraftan da ücret alması, her iki tarafın da bunu bilmesi ve buna razı olması şartıyla meşrûdur. Bilgi ile izin aynı şey değildir: bir taraf, aracının karşı taraftan da ücret aldığını biliyor olabilir, fakat kendi adına hareket eden vekiline buna izin vermemiş olabilir. Bu sebeple aranan, yalnız haberdar olmak değil rıza göstermektir.
Bilgi yahut rıza yoksa durum tersine döner: aracı, her iki tarafa da öbüründen habersiz olduğunu hissettirerek ikisinin de emînliğini üstlenmiş, ikisine birden hıyanet etmiş olur. Bu, tek taraflı gizlemeden daha ağırdır.
7. Münâkaşa: Sahada Dolaşan İtirazlar
İtiraz 1 — “Hiçbir tâcir kârını söylemez; ben niye söyleyeyim?”
Cevap: Bu söz doğrudur ve müsâveme bahsi onu teyit eder. Fakat sözde bir kelime kayması vardır: “kâr”, mülkiyete dayalı kazanç demektir. Aracının aldığı pay, mülkiyet kârı değil vekâlet ilişkisinden doğan menfaattir; ikisine de “kâr” denmesi ikisini aynı hükme sokmaz. Gerçekten tâcir olmak isteyen malı satın alsın, mülkiyetine geçirsin, sonra tek fiyatla satsın — bu tamamen helâldir ve kârını açıklamak zorunda değildir.
İtiraz 2 — “Simsar olduğumu söyledim, razı oldu. Er-rızâ yerfeu’l-ğışş — rıza aldatmayı kaldırır.”
Cevap: Kaide doğrudur ve ikinci konumda yerindedir: satıcının simsarı olduğunu bildirmişse, kazancının miktarını söylemesi gerekmez. Fakat kaide, üçüncü konumda işlemez. Çünkü orada mesele alıcının neye razı olduğu değil, aracının üstlendiği emanettir. Alıcı “sen benim için bak” derken aracıya bir vazife yüklemiştir; o vazifenin gereği, akit sebebiyle doğan her menfaati müvekkiline aktarmaktır. Bir kimse, kendisine emanet edilen vazifeyi “ben aracıyım demiştim” diyerek ortadan kaldıramaz.
İtiraz 3 — “Satıcı kendi rızasıyla veriyor; kimsenin malını çalmıyorum.”
Cevap: İkinci konumda bu doğrudur; satıcı kendi kârından veriyorsa o para helâldir. Üçüncü konumda ise satıcının rızası meseleyi çözmez — çünkü orada soru “bu mal kimindi” değil, “bu menfaat hangi ilişki sebebiyle doğdu” sorusudur. Sebebi, vekilin müvekkili adına kurduğu akittir; sebebi akit olan menfaat akdin tarafına döner. İbnü’l-Lutbiyye’ye hediyeyi veren de kendi rızasıyla veriyordu.
İtiraz 4 — “Satıcı zaten komisyonu fiyata yansıtır; sonuçta yine alıcı ödüyor.”
Cevap: Bu itiraz doğrudur ve zaten “para kimin cebinden çıkıyor” ölçüsünün neden yetersiz olduğunu gösterir. Satıcının reklam, nakliye ve komisyon giderleri de nihayetinde satış fiyatından karşılanır; fakat bunların müşteriye açıklanması gerekmez. Doğru ölçü ekonomik değil hukukîdir: aracı kimin vekilidir, menfaat hangi ilişkiden doğmuştur, ona kim izin vermiştir? Satıcının kendi simsarı satıcının verdiği ücreti alıyorsa alıcının miktarı bilmesi gerekmez; alıcının vekili satıcıdan gizli menfaat alıyorsa gerekir.
İtiraz 5 — “Herkes böyle yapıyor, piyasa böyle.”
Cevap: Bu söz hiçbir âlime nispet edilemez; delil değil tasvirdir. Örf, ancak nassa ve akde aykırı olmadığı yerde hüküm kaynağıdır. Üstelik burada örf iddiası fiilen de zayıftır: bu uygulamanın gizlice yürütülmesi, tarafların kendilerinin dahi onu meşrû saymadığının delilidir. Meşrû sayılan şey gizlenmez.
İtiraz 6 — “Alıcı o fiyatı zaten beğendi; ne farkeder?”
Cevap: İkinci konumda bu itiraz yerindedir; alıcı kendisine söylenen fiyatı beğenmiş ve o fiyata almıştır. Üçüncü konumda ise yerinde değildir: alıcı, kendisi için pazarlık edildiğini sanarak fiyatı kabul etmiştir. Pazarlığı yapan kişi karşı taraftan besleniyorsa, alıcının kabulü eksik bilgi üzerine kurulmuştur.
İtiraz 7 — “Ben de ekmek yiyorum.”
Cevap: Doğrudur ve kimse aracının ücretsiz çalışmasını istememektedir. Fakat bu, sorulan sorunun cevabı değildir: mesele ücret alıp almayacağı değil, hangi ilişki içinde ve kimin izniyle alacağıdır. Görevlendirildiği taraftan ücretini alan aracı, ekmeğini tam olarak helâl yoldan kazanmıştır.
8. Tercih ve Netice
Sûretler, tahrîrde sayıldığı sırayla:
- Malı kendi mülküne geçirip satıyorsa — helâldir. Maliyetini ve kârını açıklama yükümlülüğü yoktur; beyanda bulunursa yalan söyleyemez. Malın sahih bir akitle mülkiyetine geçmiş ve teslim ile risk hükümlerinin kendisine intikal etmiş olması şarttır.
- Satıcının simsarıysa ve ücretini satıcıdan alıyorsa — helâldir. Miktarı açıklaması vâcip değildir.
- Satıcı “şu kadarı benim, fazlası senin” demişse — câizdir (İbn Abbâs ve İbn Sîrîn’in ameli). Alıcının bu iç anlaşmayı bilmesi şart değildir. Şartlar: yalan yok, malın değeri hakkında aldatma yok, rol karıştırma yok. İhtiyat, ücreti baştan belirlemektir.
- Alıcının vekiliyse ve ücretini alıcıdan bilinen bir miktarla alıyorsa — helâldir.
- İki taraftan da ücret alıyor, her ikisi de bunu biliyor ve kabul ediyorsa — helâldir. Taraflardan biri bilmiyor yahut razı değilse câiz değildir.
- Alıcının vekiliyken satıcıdan gizli pay, indirim yahut hediye alıyorsa — câiz değildir. Akit sebebiyle doğan menfaat müvekkilindir. Müvekkil bilgisi dâhilinde açıkça izin verirse aracıya helâl olur.
- Alıcının vekiliyken fiyatı şişirip farkı alıyorsa — câiz değildir. Bu, evleviyetle altıncı sûretin hükmüne girer.
- Aracı olduğunu söyleyip miktarı söylemiyorsa — câizdir, şu şartla ki ücreti görevlendiren taraftan almaktadır ve alıcıdan ayrıca bir ödeme istenmemektedir.
- Alıcıdan miktarı belirsiz bir komisyon isteniyorsa — câiz değildir; rakam yahut oran baştan belirtilmelidir.
8.1. Haksız alınan pay nasıl iade edilir?
- Sırf aracının haksız bir menfaat almış olması, satış akdini kendiliğinden bâtıl kılmaz; akdin sıhhati ayrıca kendi şartlarına göre değerlendirilir. Haksız alınan menfaat bakımından iade yükümlülüğü aracıya aittir.
- Alıcının vekiliyken alınan pay — indirim, hediye yahut şişirilmiş farkın tamamı — alıcıya iade edilir. Çünkü fakihlerin tasrîh ettiği üzere, satıcının vekile verdiği şey semenden indirim hükmünde olup müvekkilin hakkıdır. Para satıcının kesesinden çıkmış olsa bile netice değişmez.
- Aracı satıcının vekiliyken onun izni dışında bir fazlalık almışsa, bu satıcıya iade edilir.
- Hak sahibine ulaşılamıyorsa, onun adına ve sevabı ona ait olmak üzere tasadduk edilir.
- Miktar tam bilinmiyorsa galip zan ile takdir edilir; şüpheli kısımda ihtiyat, fazlasını vermek yönündedir.
9. Hâtime
- Simsarlığın aslî cevâzı fakihlerce genel olarak kabul edilmiştir.
- Maliyet ve kâr açıklama yükümlülüğü yalnız buyû’u’l-emânede (murâbaha, tevliye, vadîa) vardır; müsâvemede yoktur. Fakat beyanda bulunan yalan söyleyemez.
- Hüküm, aracının hukukî konumuna göre değişir. Tâcir, satıcının simsarı ve alıcının vekili — üçü ayrı hükümlere tâbidir.
- Satıcının izniyle “fazlası senin” usûlü câizdir; alıcının iç anlaşmayı bilmesi şart değildir.
- Alıcının vekilinin, müvekkilinin izni olmadan satıcıdan aldığı menfaat câiz değildir; çünkü akit sebebiyle doğan menfaat müvekkile döner. İzin verilirse helâl olur.
- Semende cehâlet, yalnız alıcının toplam borcunu bilmediği yerde doğar; gizli komisyonun varlığı tek başına bunu gerektirmez.
Amelî tavsiye
- Konumunuzu baştan netleştirin. “Ben bu işte satıcının aracısıyım” yahut “senin adına bakıyorum, ücretimi senden alacağım” — hangisiyse açıkça söylenir. Belirsizlik, sonradan çıkan husûmetin asıl kaynağıdır.
- Alıcının vekiliyseniz satıcıdan bir şey almayın — müvekkiliniz açıkça izin vermedikçe. Aldığınız indirim, hediye yahut komisyon aslen müvekkilinizindir; ücretinizi ondan isteyin. Satıcı bir şey teklif ederse önce müvekkilinize bildirin, kararı o versin.
- Satıcının simsarıysanız ücretinizi satıcıyla netleştirin. “Ne çıkarsa” yerine rakam yahut oran; “fazlası senin” usûlü câiz olsa da baştan belirlemek daha selâmetlidir.
- Alıcıdan ayrıca ücret isteyecekseniz rakamı söyleyin. “Bir miktar alacağım” burada yeterli değildir.
- Sorulursa yalan söylemeyin. Susma hakkınız vardır; yalan söyleme hakkınız yoktur.
- Kârınızı hiç açıklamak istemiyorsanız tâcir olun — fakat gerçekten: malı satın alın, mülkiyetine ve sorumluluğuna geçirin, sonra satın. Bağlayıcı bir taahhüt bunun yerini tutmaz.
- Yazılı hâle getirin. Kimden, ne kadar, hangi şartla — kısa bir metne bağlanırsa ihtilâf mahalli kalmaz: “Müslümanlar şartları üzerindedir.”
İhtilâf edebi
Ücretin miktarının bilinmesi meselesinde âlimler ihtilâf etmiştir. “Fazlası senin” sûretini kerih görenlerin dayanağı icârede ücretin malûm olması şartıdır; câiz görenlerin dayanağı İbn Abbâs ve İbn Sîrîn’in ameli ile İbn Kudâme’nin zikrettiği mudârebe ve müsâkāt benzetmesidir. İki taraf da muteber bir zemin üzerindedir ve hangisini tutarsa tutsun kimse cahillikle itham edilmez.
Buna karşılık bu ihtilâf, alıcının vekilinin gizli menfaatine kapı açmaz. Zira o ruhsatın işlediği yerde mal sahibinin kendi izni vardır; üçüncü konumda ise izin veren taraf, menfaatin asıl sahibi olan müvekkil değildir. Muteber bir ihtilâfı, kapsamı dışındaki bir fiili örtmek için kullanmak usûlü yanlış işletmektir ve bunun adı konulmalıdır. “Falan âlim câiz demiş” sözü, o âlimin tasvir ettiği sûret ile fiilen yapılan sûret aynı olduğunda delildir; aynı olmadığında değildir. İtibar şahsa değil, delile ve delilin kapsadığı sûretedir.
وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Terim Sözlüğü
- Âsâr (الآثار) — Sahâbe ve tâbiînden nakledilen söz ve uygulamalar. [hadis]
- Bey’ (البيع) — Satım akdi. [fıkıh]
- Buyû’u’l-emâne (بيوع الأمانة) — Fiyatın, beyan edilen maliyete bağlandığı satışlar: murâbaha, tevliye, vadîa. [fıkıh]
- Cehâlet (الجهالة) — Akdin unsurlarından birinin bilinmemesi. [fıkıh]
- Cu’âle (الجعالة) — Belli bir neticeyi gerçekleştirene ödül vaat etme akdi. [fıkıh]
- Cumhûr (الجمهور) — Âlimlerin büyük çoğunluğu. [fıkıh]
- Damân (الضمان) — Bir malın telef olma riskini ve tazmin sorumluluğunu üstlenmek. [fıkıh]
- Ecr-i misl (أجر المثل) — Ücret geçerli biçimde belirlenmemişse, aynı işi yapan emsal kimselerin aldığı ücret. [fıkıh]
- Emîn / mü’temen (الأمين / المؤتمن) — Elindeki malı veya yetkiyi başkası adına taşıyan kimse. [fıkıh]
- Evleviyet (الأولوية) — Bir hükmün, daha güçlü sebeple başka bir duruma öncelikle uygulanması. [usûl]
- Garar (الغرر) — Akitte sonucu belirsiz bırakan ve çekişmeye götüren bilinmezlik. [fıkıh]
- Ğışş (الغش) — Aldatma; açıklanması akit, emanet yahut şer’î bir yükümlülük gereği gereken bir kusur yahut bilgiyi gizlemek. [fıkıh]
- Ğulûl (الغلول) — Aslen ganimet malından gizlice alma; görev ve emanet malına hıyanet. [fıkıh]
- Harâc (الخراج) — Bir maldan çıkan gelir, getiri, semere. [fıkıh]
- İcâre (الإجارة) — Emek yahut menfaat karşılığı ücret akdi. [fıkıh]
- İllet (العلة) — Hükmün kendisine bağlandığı sebep. [usûl]
- İstînâs (الاستئناس) — Bir hükmü, doğrudan delil olmayan fakat onu destekleyen bir nakille teyit etme. [usûl]
- Kabz (القبض) — Mal üzerinde şer’an muteber teslim ve hâkimiyetin gerçekleşmesi. Mülkiyet sahih akitle geçer; kabz ise bazı mallarda yeniden satış ve tazmin hükümleri bakımından ayrıca aranır. [fıkıh]
- Kıyâs (القياس) — Hükmü bilinen bir meseleyi, aynı illeti taşıyan başka bir meseleye bağlamak. [usûl]
- Makâsıd (المقاصد) — Şerîatın hükümlerle gözettiği gayeler. [usûl]
- Muallak (المعلق) — Buhârî gibi müelliflerin senedini zikretmeden naklettiği rivayet. [hadis]
- Mudârebe / mudârib (المضاربة / المضارب) — Sermayenin bir taraftan, emeğin diğer taraftan geldiği ve kârın anlaşılan oranda paylaşıldığı ortaklık; emeği koyan tarafa mudârib denir. [fıkıh]
- Muhayyerlik (الخيار) — Akdi devam ettirme yahut bozma hakkı. [fıkıh]
- Murâbaha (المرابحة) — Maliyet ve üzerine konan kâr açıklanarak yapılan satış. [fıkıh]
- Muttefekun aleyh (متفق عليه) — Hem Buhârî’nin hem Müslim’in rivayet ettiği hadis. [hadis]
- Müsâkāt (المساقاة) — Bağ yahut bahçenin bakımını üstlenen kimseye, çıkan mahsulden belli bir pay verilmesi esasına dayanan akit. [fıkıh]
- Müsâveme (المساومة) — Maliyet açıklanmadan pazarlıkla yapılan satış. [fıkıh]
- Müsteşâr (المستشار) — Kendisine danışılan kimse. [fıkıh]
- Müvekkil (الموكِّل) — Bir işi başkasına havale eden, vekili tayin eden kimse. [fıkıh]
- Nizâ (النزاع) — İhtilâf, çekişme. [usûl]
- Semen (الثمن) — Alıcının ödemekle yükümlü olduğu toplam bedel. [fıkıh]
- Simsâr (السمسار) — Alıcı ile satıcıyı buluşturan aracı; komisyoncu, dellâl. [fıkıh]
- Tahrîru mahalli’n-nizâ (تحرير محل النزاع) — İhtilâfın tam yerini tesbit etme. [usûl]
- Tasrîh (التصريح) — Açıkça ifade etme. [usûl]
- Tevkîf (التوقيف) — İbâdetlerde nassa bağlı kalma. [usûl]
- Tevliye (التولية) — Malı, maliyetine kâr koymadan satmak. [fıkıh]
- Töhmet (التهمة) — Şüphe doğuran hâl; fıkıhta bazı yasakların illetidir. [fıkıh]
- Vadîa (الوضيعة) — Malı maliyetinin altında, zararına satmak. [fıkıh]
- Vech-i istidlâl (وجه الاستدلال) — Bir nassın hükme nasıl delâlet ettiğinin gösterilmesi. [usûl]
- Vekîl (الوكيل) — Bir işi başkası adına ve onun hesabına yürüten kimse. [fıkıh]
- Vürûd sebebi (سبب الورود) — Bir hadisin söylenmesine yol açan hâdise. [hadis]
- Ziyâde fî’s-semen (الزيادة في الثمن) — Akit meclisinde bedele eklenen fazlalık; akde ilhak edilir. [fıkıh]
Not: Âyetler sûre ve âyet numaralarıyla; hadisler Arapça metni, kaynak eseri, bâb adı, hadis numarası ve sıhhat derecesiyle verilmiştir. Fıkıh ve şerh eserlerinde cilt/sayfa numaraları matbû nüshalar arasında farklılık gösterdiği için, bunların yerine bâb ve bahis adları zikredilmiştir. Mesele, bir kardeşimizin sorusu üzerine ele alınmış olup şahıs ve yer bilgisi verilmemiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi