Hazırlayan: A. Toprak
Hükmün Özeti
- Kanunen bölünemeyen bir tarlayı tapu memuruna rüşvet vererek böldürmek haramdır; veren de alan da günahkârdır.
- Kanunen mümkün olan bir işlem para koparmak için haksız yere bekletiliyorsa ve bütün meşru yollar tükenmişse, veren için ruhsat vardır; alan için haramdır.
- Fiilî işgal altındaki ahalinin, işgalciye karşı hakkını korumak yahut zulmü def etmek için mal vermesi rüşvet değil, harp tedbiridir ve câizdir. Bir Müslümanın hakkını çiğneyen yahut toprağı düşmana geçiren işlem ise haramdır.
- “Burası dâru’l-harp” iddiasıyla devlet işlemlerinde hileyi mubah saymak haramdır.
Hüküm, yerin adına değil, taraflar arasındaki ilişkinin hakikatine bağlıdır. Ayrıntı ve deliller aşağıdadır.
Mukaddime
Hamd, malı emanet olarak veren ve onu bâtıl yolla yemeyi haram kılan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, emanete hıyanet etmeyen, düşmanına bile ahdini bozmayan Resûlü Muhammed’e ﷺ, âline ve ashâbına olsun.
Bu risale, sahada fiilen sorulmuş bir soruya cevap olarak kaleme alınmıştır. Soru şudur: Tek tapuda kayıtlı bir tarla kanunen bölünemiyor. Tapu memuruna rüşvet verip tarlayı böldürmek câiz midir?
Soru ilk bakışta dar görünür. Fakat içinde üç büyük mesele saklıdır. Birincisi rüşvetin kendisidir: Hangi hâlde haram, hangi hâlde veren için ruhsat vardır? İkincisi devletin koyduğu kurala uyma borcudur: Bu borç neye dayanır? Üçüncüsü de sorana çoğu zaman eşlik eden bir itirazdır: “Burası dâru’l-harp değil mi? Devlet zaten meşru değil; o hâlde ona karşı her yol mubah değil mi?”
Bu son itiraz, meseleyi tapu dairesinden alıp işgal altındaki memleketlere, Filistin’e, kurtuluş savaşlarına kadar götürür. Bu yüzden risale, soruyu yalnız “haram / helal” diye cevaplamakla yetinmez. Hükmü hangi vasfın doğurduğunu tespit etmeye çalışır. Böylece aynı ölçü, tapu dairesinde de, işgal altındaki bir köyde de doğru netice verir.
Yol şudur: Kitâb, Sünnet ve selefin anlayışı esas alınır. Görüşler delilleriyle serdedilir. İtirazlar en kuvvetli hâlleriyle kurulur ve cevaplanır. Sonra hüküm, sûret sûret (hâl hâl) ortaya konur.
1. Meselenin Tahrîri
1.1. Sorunun sûreti
Tarla birden fazla kişinin ortak mülküdür ve tek tapuda kayıtlıdır. Türkiye’de tarım arazilerinin belli bir büyüklüğün altında bölünmesi, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile yasaklanmıştır. Kanunun maksadı, tarım arazisinin miras yoluyla parça parça bölünüp işlenemez hâle gelmesini önlemektir. Sorulan fiil şudur: Hissedarlardan biri, kanunen mümkün olmayan bu bölme işlemini, tapu memuruna para vererek yaptırmak istemektedir.
1.2. Rüşvetin tarifi
Rüşvet, en kısa tarifiyle bir hakkı iptal etmek yahut bir bâtılı hak gibi göstermek için verilen şeydir. Fakihler bu tarifte ittifak eder. Hediye ile rüşvet arasındaki fark, verilen şeyin karşılığında bir iş beklenip beklenmemesidir. Bir iş yaptırmak maksadıyla, o işi zaten yapmakla vazifeli olan yahut yapmaması gereken kimseye verilen şey, adı “hediye” de konsa rüşvettir.
1.3. Sûretler
Meselenin sahada karşımıza çıkan hâlleri şunlardır:
- Hakkı olmayan bir işlemi yaptırmak. Kanunen bölünemeyen tarlayı böldürmek, imara kapalı yere ruhsat almak gibi. Sorulan mesele budur.
- Hakkı olan bir işlemi, bekletilmekten kurtarmak. İşlem kanunen mümkündür, fakat memur para koparmak için işi sürüncemede bırakmaktadır.
- Müslümanların kendi yurtlarında, düşman bir işgal gücüne karşı mal vermek. İşgalcinin askerine, memuruna, subayına verilen mal.
- Yerin dâru’l-harp olduğu iddiasıyla, her türlü devlet işleminde hileyi mubah saymak. Soruyu soranın zihnindeki itiraz budur.
1.4. Tahrîru mahalli’n-nizâ (tartışmanın düğümlendiği nokta)
Âlimlerin ittifak ettiği noktalar şunlardır:
- Rüşvet alan kimse için rüşvet her hâlde haramdır.
- Bir hakkı iptal etmek yahut bâtılı yerleştirmek için rüşvet veren kimse için de haramdır.
- Düşmanla harp hâlinde hile câizdir; fakat verilmiş bir ahdi bozmak (gadr) harpte de haramdır.
Tartışmanın düğümlendiği nokta ise iki tanedir:
- Rüşvet veren kimse için ruhsat ne zaman doğar?
- Yerin dâru’l-harp yahut işgal altında olması bu hükmü değiştirir mi?
Risale bu iki soruya cevap arar.
2. Görüşler ve Dayanakları
2.1. Rüşvetin aslen haram oluşu
Kitâb
﴿ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَرِيقًا مِّنْ أَمْوَالِ النَّاسِ بِالْإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ ﴾
(Bakara 2/188)
“Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere aktarmayın.”
Âyet, yetkiliye mal “aktarıp” (tüdlû) işi haksız yere çevirmeyi açıkça yasaklar. Âyette geçen “hâkimler” yalnız kadılar değildir; bir işi hükme bağlama yetkisi olan her makam bu kapsama girer. Tapu memuru da bu makamlardandır.
﴿ سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ ﴾
(Mâide 5/42)
“Onlar yalana kulak veren, haramı (suht) yiyen kimselerdir.”
Müfessirler “suht” kelimesini, başında rüşvet olmak üzere haram kazanç olarak açıklamıştır.1
Sünnet
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: «لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الرَّاشِيَ وَالْمُرْتَشِيَ»
“Abdullah b. Amr’dan: Resûlullah ﷺ rüşvet verene de rüşvet alana da lânet etti.”2
Hadisin bir başka rivayetinde ise lânetin konusu “hüküm”de rüşvet olarak geçer:
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: «لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الرَّاشِيَ وَالْمُرْتَشِيَ فِي الْحُكْمِ»
“Ebû Hüreyre’den: Resûlullah ﷺ hüküm (bir işin karara bağlanması) hususunda rüşvet verene de alana da lânet etti.”3
Lânet, bir fiilin büyük günah olduğunun en açık alâmetlerindendir. Burada lânet hem verene hem alana yönelmiştir. Demek ki asıl hükümde iki taraf da günahkârdır.
Bazı rivayetlerde bu ikisine “er-râiş” (aradaki aracı) da eklenir. Bu ilave zayıftır; hüküm onun üzerine bina edilmez.4 Aracının hükmü ise zaten aşağıdaki âyetle sabittir:
﴿ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ ۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ ﴾
(Mâide 5/2)
“İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.”
Hanefî ve cumhûr: Hükmün derecesi
Rüşvetin haramlığında dört mezhep arasında ihtilaf yoktur. Hanefî fakihler de rüşvet için doğrudan “haram” lafzını kullanır; bu meselede “tahrîmen mekruh” gibi bir ara basamağa sığınmanın yeri yoktur. Hanefî fıkhının en yaygın kanun metni olan Mecelle, bu hükmü genel bir kaide hâlinde koymuştur:
مَا حَرُمَ أَخْذُهُ حَرُمَ إِعْطَاؤُهُ
“Alınması haram olan şeyin verilmesi de haramdır.”
(Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, md. 34; Suyûtî ve İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, ilgili kaide.)
İzah: Bir şeyi almak haramsa, onu vermek de harama yardım olduğu için haramdır.
Örnek: Faiz almak haramdır; faiz vermek de haramdır. Rüşvet almak haramdır; rüşvet vermek de haramdır.
Fakihler bu kaideye bir istisna koymuştur. Aşağıda bu istisna ayrıca ele alınacaktır.
2.2. Veren için ruhsat: Hakkı almak ve zulmü def etmek
Görüş
Cumhûr ulemâya göre bir kimse, sabit hakkını almak yahut kendisinden zulmü defetmek için başka yol bulamazsa ve bir şey verirse, veren için günah yoktur. Alan ise haram yemiş olur.
Dayanakları
İbn Teymiyye bu hükmü şöyle ifade eder:
فَأَمَّا إِذَا أَهْدَى لَهُ هَدِيَّةً لِيَكُفَّ ظُلْمَهُ عَنْهُ أَوْ لِيُعْطِيَهُ حَقَّهُ الْوَاجِبَ كَانَتْ هَذِهِ الْهَدِيَّةُ حَرَامًا عَلَى الْآخِذِ، وَجَازَ لِلدَّافِعِ أَنْ يَدْفَعَهَا إِلَيْهِ
“Eğer ona, zulmünü kendisinden çekmesi yahut kendisine vâcip olan hakkını vermesi için bir hediye verirse, bu hediye alan için haramdır; veren için ise onu vermek câizdir.”5
İbn Hazm de aynı hükmü şöyle bağlar:
فَأَمَّا مَنْ مُنِعَ مِنْ حَقِّهِ فَأَعْطَى لِيَدْفَعَ عَنْ نَفْسِهِ الظُّلْمَ فَذَلِكَ مُبَاحٌ لِلْمُعْطِي، وَأَمَّا الْآخِذُ فَآثِمٌ
“Hakkından men edilip de kendisinden zulmü defetmek için veren kimseye gelince, bu, veren için mubahtır; alan ise günahkârdır.”6
Mecelle’nin 34. maddesine konan istisna: Suyûtî ve İbn Nüceym, “alınması haram olanın verilmesi de haramdır” kaidesini zikrettikten sonra, istisnalar arasında hakka ulaşmak için yahut canına ve malına gelecek zararı def etmek için verilen rüşveti sayar.7
Zarûret kaidesi:
الضَّرُورَاتُ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ — الضَّرُورَةُ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا
“Zarûretler yasakları mubah kılar. Zarûret kendi miktarınca takdir edilir.”
(Mecelle, md. 21-22; Suyûtî ve İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, “ed-Darar yüzâl” kaidesi altında.)
İzah: Zarûret, yasak olanı ancak ihtiyaç kadar ve ihtiyaç sürdükçe mubah kılar.
Örnek: Açlıktan ölmek üzere olan kimse domuz etinden ölmeyecek kadar yiyebilir; doyasıya yiyemez, sofrasına koyamaz (Bakara 2/173).
Ruhsatın şartları
Bu ruhsat bir “domuz eti ruhsatı”dır: asıl hüküm haramdır, ruhsat daracıktır. Şartları şunlardır:
- Ortada gerçek ve sabit bir hak bulunmalı. Kişinin hakkı olmayan bir şey “hak” diye adlandırılarak ruhsata sokulamaz.
- Meşru yolların hepsi tükenmiş olmalı. Dilekçe, üst makam, mahkeme gibi yollar denenmeden ruhsata geçilmez.
- Verilen şey başka birinin hakkını çiğnememeli. Kendi hakkını almak için başkasının hakkını yok etmek, zulmü def etmek değil, zulmü başkasına aktarmaktır.
- Zarûret miktarını aşmamalı.
2.3. Dâr (yurt) meselesi: İtirazın en kuvvetli hâli
Soruya eşlik eden itiraz, en kuvvetli hâliyle şöyle kurulabilir:
“Fakihler dâru’l-İslâm ile dâru’l-harbi ayırmıştır. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre bir Müslüman dâru’l-harpte harbî ile, dâru’l-İslâm’da câiz olmayan bazı akitleri yapabilir; çünkü harbînin malı dokunulmaz (ma’sûm) değildir. Bugün yaşadığımız devlet İslâm ahkâmıyla hükmetmiyor. Hatta Müslüman toprağını işgal etmiş bir küfür düzeni gibidir. O hâlde onun koyduğu kurala uyma borcu yoktur; onun memuruna para verip kuralı aşmak da harbî malına dokunmak gibidir.”
Bu itiraz ciddidir ve cevapsız bırakılmamalıdır. Cevabı münâkaşa bölümündedir.
Dâru’l-harpte ribâ ve fâsid akitler meselesinin kendisi, iki tarafın delilleriyle birlikte ayrı bir çalışmada ele alınmıştır: Darü’l-Harpte Müste’min ile Harbî Arasında Ribâ ve Fâsid Akitler. Bu risalede o tartışmaya girilmez; yalnız onun rüşvet meselesine taşınıp taşınamayacağı incelenir.
3. Münâkaşa
3.1. Asıl meseleye tatbik: Tarlayı böldürmek bir “hak” mıdır?
Ruhsatın birinci şartı, ortada gerçek bir hakkın bulunmasıdır. Sorudaki durumda tarla kanunen bölünemiyor. Yani kişinin elinde, memurun haksız yere engellediği bir hak yoktur. Kişi, olmayan bir işlemi para ile satın almaktadır. Bu, “zulmü def etmek” değil, hakkı olmayanı elde etmektir. Rüşvetin tarifine birebir girer: bâtılı hak gibi göstermek için verilen şey.
Burada bir itiraz akla gelebilir: “Ama tarla benim malım. Kendi malımı bölmek benim hakkım değil mi?”
Cevap: İslâm fıkhında ortak mülkte bölme (kısmet) hakkı mutlak değildir. Fakihler, bölünme sonucunda payların kullanılamaz hâle geleceği yerde, ortaklardan birinin talebiyle zorla bölme yapılmayacağını söylemişlerdir. Buna kısmetü’d-darar (zarar veren bölme) denir.8 Dayanağı şu hadistir:
«لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ»
“Zarar vermek de yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur.”9
Tarım arazisini asgari büyüklüğün altında bölmeyi yasaklayan kural, bu fıkhî ölçünün bugünkü bir karşılığıdır. Kural, arazinin işlenemez parçalara ayrılmasını ve toplumun gıda maslahatını korur. Dolayısıyla kural bir zulüm aracı değil, mübah alanda konmuş bir maslahat düzenlemesidir. Ona uymak, yöneticinin şahsına değil, kuralın içindeki ma’rûfa (doğruya) uymaktır.
Netice: Asıl meselede ruhsatın hiçbir şartı bulunmamaktadır. Hüküm, rüşvetin aslî hükmüdür.
3.2. İtiraz: “Burası dâru’l-harptir”
Bu itirazın cevabı üç ayrı katmandan oluşur. Her katman tek başına itirazı düşürmeye yeter.
Birinci cevap: İşgal edilen Müslüman toprağı kendiliğinden dâru’l-harp olmaz
Kâsânî, Ebû Hanîfe’nin görüşünü şöyle başlatır:
إِنَّهَا لَا تَصِيرُ دَارَ الْكُفْرِ إِلَّا بِثَلَاثِ شَرَائِطَ
“(Dâru’l-İslâm) ancak üç şartla dâru’l-küfür olur.”
Bu şartlar birlikte bulunmalıdır: Küfür ahkâmının açıkça hâkim olması, yerin dâru’l-harbe bitişik olması ve orada Müslümanın ve zimmînin önceki emânlarıyla güvende kalamaması.10
Moğol hâkimiyeti altındaki Mardin hakkında sorulduğunda İbn Teymiyye, orasının ne saf dâru’l-İslâm ne saf dâru’l-harp olduğunu, “üçüncü bir kısım” olduğunu söylemiş ve orada yaşayan Müslümanın can ve malının dokunulmaz olduğunu belirtmiştir:11
دِمَاءُ الْمُسْلِمِينَ وَأَمْوَالُهُمْ مُحَرَّمَةٌ حَيْثُ كَانُوا فِي مَارِدِينَ أَوْ غَيْرِهَا
“Müslümanların kanları ve malları, ister Mardin’de ister başka yerde olsunlar, haramdır (dokunulmazdır).”
أَمَّا كَوْنُهَا دَارَ حَرْبٍ أَوْ سِلْمٍ فَهِيَ مُرَكَّبَةٌ فِيهَا الْمَعْنَيَانِ
“Orasının dâru’l-harp mi barış yurdu mu olduğuna gelince; orası iki manayı birden taşıyan karma bir yerdir.”
Buradan çıkan netice şudur: “İşgal” iddiası, iddia sahibinin lehine değil aleyhine işler. Toprak Müslümanların toprağı ise, orada korunan tarım arazisi de Müslümanların maslahatıdır. Tapu memuru çoğu zaman Müslümandır. Hissedarlar Müslümandır. Zarar görecek olan da yine Müslüman ahalidir.
İkinci cevap: Emân yalnız resmî bir giriş akdi değildir
Emân (güvence akdi), bir kimseye can ve mal güvenliği verilmesi ve onun da karşı tarafa güven vermesidir. Fakihler, emânın söz, işaret ve fiille kurulabileceğini söyler. Bir ülkede doğmuş, orada yaşayan, namazını kılan, mülkünü o ülkenin tapusuyla kayıt altına aldırıp koruma altına alan kimse, fiilen bir güvence ilişkisinin içindedir. Bu ilişkide hıyanet haramdır. Delilleri açıktır:
Âyet:
﴿ وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ ﴾
(Enfâl 8/58)
“Eğer bir topluluğun hıyanetinden korkarsan, onlarla yaptığın ahdi açıkça ve eşit şartlarda bozduğunu kendilerine bildir. Şüphesiz Allah hainleri sevmez.”
Âyet, düşmanın hıyanetinden korkulan bir hâlde bile ahdin gizlice bozulmasını yasaklar; açıkça bildirilmesini emreder. Düşmana karşı bile hıyanet yoksa, düşman olmayana karşı hiç yoktur.
Gadr hadisi:
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ»
“Abdullah b. Ömer’den: Resûlullah ﷺ buyurdu: Her ahdini bozan (gaddar) için kıyamet günü bir sancak vardır.”12
İmam Buhârî bu hadisi şu başlık altında zikretmiştir: “Gaddarlığın, iyiye karşı da kötüye karşı da günah oluşu bâbı” (بَابُ إِثْمِ الْغَادِرِ لِلْبَرِّ وَالْفَاجِرِ). Bu başlık, meselenin tam cevabıdır: Gadrin haramlığı, karşıdaki kimsenin iyi yahut kötü oluşuna bağlı değildir.
Muğîre b. Şu’be hadisi: Hudeybiye hadisinin içinde şu olay anlatılır:
وَكَانَ الْمُغِيرَةُ صَحِبَ قَوْمًا فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَقَتَلَهُمْ وَأَخَذَ أَمْوَالَهُمْ، ثُمَّ جَاءَ فَأَسْلَمَ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «أَمَّا الْإِسْلَامَ فَأَقْبَلُ، وَأَمَّا الْمَالَ فَلَسْتُ مِنْهُ فِي شَيْءٍ»
“Muğîre, câhiliyede bir topluluğa yol arkadaşı olmuş, sonra onları öldürüp mallarını almıştı. Sonra gelip Müslüman oldu. Nebî ﷺ buyurdu: İslâm’ını kabul ederim; mala gelince, benim onunla hiçbir ilgim yoktur.”13
Bu olaydaki mal, müşriklerin malıdır. Kureyş o gün Müslümanlarla savaş hâlindedir. Buna rağmen Resûlullah ﷺ o malı kabul etmemiştir. Sebebi, malın güven ortamında, yol arkadaşlığı içinde alınmış olmasıdır. İbn Hacer bu hadisten şu hükmü çıkarır:14
وَيُسْتَفَادُ مِنْهُ أَنَّهُ لَا يَحِلُّ أَخْذُ أَمْوَالِ الْكُفَّارِ فِي حَالِ الْأَمْنِ غَدْرًا
“Bundan şu anlaşılır: Güven hâlinde kâfirlerin mallarını hıyanetle almak helal değildir.”
Emanet hadisi:
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَدِّ الْأَمَانَةَ إِلَى مَنِ ائْتَمَنَكَ، وَلَا تَخُنْ مَنْ خَانَكَ»
“Ebû Hüreyre’den: Resûlullah ﷺ buyurdu: Sana güvenene emanetini öde. Sana hıyanet edene de hıyanet etme.”15
Üçüncü cevap: Rüşvetin haramlığı devletin meşruiyetine bağlı değildir
Tartışmalı olan şey devletin kendisidir, rüşvet değil. Farz edelim ki devletin meşruiyeti tamamen reddedildi. Yine de rüşvet üç yönden haram kalır:
- Memuru harama sokar. Rüşveti alan, çoğu zaman Müslüman bir memurdur. Onu haram yemeye ve görevine hıyanete itmek, “günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın” (Mâide 5/2) âyetine muhalefettir. Rüşvet verilen memurun ağzına giren her lokma haramdır; o haramın kapısını açan da verendir.
- Yalan ve sahtecilik içerir. Kanunen bölünemeyen bir tarla, ancak sahte bir beyanla, eğilmiş bir ölçümle, uydurulmuş bir gerekçeyle bölünebilir. Yalan, muhatabı kim olursa olsun haramdır.
- Kuralın içeriği fıkha uygundur. Yukarıda gösterildiği gibi, zarar veren bölmeyi yasaklamak fıkhın kendi hükmüdür. Kişi bu kuralı çiğnediğinde, bir “küfür kanununu” değil, fıkhın da koyduğu bir ölçüyü çiğnemektedir.
Bu üç sebep, dâr tartışmasından bağımsızdır. Yer hangi dâr sayılırsa sayılsın, bu sebepler yerinde durur.
3.3. İtiraz: “Peki gerçekten işgal altındaki Müslümanlar ne olacak?”
Bu itiraz haklı bir soruyu taşır ve cevabı meseleyi aydınlatır. Filistin gibi, yabancı bir gücün fiilen işgal ettiği, ahalinin öldürüldüğü, namusuna saldırıldığı, toprağının gasp edildiği bir yerde hüküm aynı mıdır?
Cevap: Hayır, orada hüküm farklıdır. Fakat farkı doğuran şey, yerin “dâru’l-harp” diye adlandırılması değil, taraflar arasındaki ilişkinin hakikatidir.
Harp ilişkisinde verilen mal, rüşvet değildir
Rüşvet, bir hukuk ve ahid ilişkisi içinde, yetkiliye mal verip bâtıl bir hüküm yaptırmaktır. Öldüren, namusa saldıran, toprağı gasp eden bir işgalci ile ahali arasında ahid ilişkisi yoktur; harp ilişkisi vardır. Böyle bir düşmana verilen mal, rüşvet babından değil, harp tedbiri, fidye ve zararı def babındandır.
Harp hiledir:
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «الْحَرْبُ خَدْعَةٌ»
“Câbir b. Abdullah’tan: Nebî ﷺ buyurdu: Harp hiledir.”16
Hendek’te Gatafân’a teklif: Hendek savaşında düşman ittifakı Medine’yi kuşattığında, Resûlullah ﷺ ittifakı bölmek maksadıyla Gatafân’a Medine hurmasının üçte birini vermeyi müzakere etmiş, fakat Sa’d b. Muâz ve Sa’d b. Ubâde’nin görüşü üzerine bundan vazgeçmiştir.17 Bu olay, düşmana mal verip onun şerrini def etmenin, düşman saflarını dağıtmanın aslen meşru bir yol olduğunu gösterir. Vazgeçme sebebi yolun haram oluşu değil, Müslümanların o gün buna muhtaç olmadığının anlaşılmasıdır.
Fidye: Esir Müslümanları kurtarmak için düşmana mal ödemek fakihlerin ittifakıyla meşrudur. Zâlime mal verip zulmünü def etmenin fıkıhtaki kökü budur.
Bu ruhsatın da sınırı vardır
İşgal altındaki ahali için dahi şu hâllerde hüküm haramdır:
- Bu yolla bir Müslümanın hakkını çiğnemek. Komşunun toprağını almak, bir mirasçının payını gasp etmek, bir Müslümanı ihbar etmek bu ruhsata girmez.
- Toprağı düşmana geçirmek. İşgalciye arazi satmak yahut buna aracılık etmek, o toprağın ahalisini yurdundan etmenin vesilesidir.
- Müslümanların kendi aralarında rüşvet. İşgal altındaki bir Müslümanın, yine bir Müslüman yetkiliye verdiği rüşvet, rüşvetin aslî hükmüne tabidir. Çünkü aralarındaki ilişki harp değil, kardeşliktir.
- Açık bir ahdi bozmak (gadr). Harp hilesi câizdir; fakat verilmiş belirli bir ahdi bozmak harpte de haramdır (Enfâl 8/58).
Ara sûret: İşgal altındaki ahalinin, tarafsız kurala karşı durumu
İşgal altındaki ahaliye bile tarafsız, maslahata dayanan bir kural uygulanabilir. Mesela herkese eşit uygulanan ve gerçekten tarım arazisini korumaya yönelik bir bölme yasağı. Böyle bir kural ayrımcı biçimde Müslüman ahaliye karşı işletilmiyorsa, onu aşmak için verilen mal, hakkı olmayanı elde etmek olur; hüküm rüşvetin aslî hükmüne döner. Kural, ahalinin toprağını elinden almak için işletilen bir zulüm aracıysa, verilen mal zulmü def etme babına girer.
3.4. Halk arasında dolaşan itirazlar
Bu meselede okuyucunun zihnindeki itiraz çoğu zaman hiçbir âlimin söylemediği bir sözdür. Bu sözler kendi lafızlarıyla alınıp cevaplanmalıdır.
“Herkes veriyor, vermezsen iş yürümez.” Bir günahın yaygın olması onu helal kılmaz. Bu sözde bir kelime kayması vardır: “İş yürümez” denirken kastedilen, çoğu zaman kişinin hakkı olan işin yürümemesi değil, hakkı olmayan işin olmamasıdır. Hakkı olan iş gerçekten bekletiliyorsa, bu risalenin ikinci sûretine girer ve şartlarıyla ayrıca ele alınır. Hakkı olmayan işin olmaması ise bir zulüm değil, olması gerekendir.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” Bu söz hiçbir âlime nispet edilemez. Kamu malı sahipsiz değildir; bütün halkın ortak hakkıdır. Onu yiyen, bir kişinin değil, milyonların hakkını yemiş olur. Ayrıca burada devletin malı alınmıyor; bir memur harama sokuluyor.
“Kimsenin hakkını yemiyorum ki, tarla benim.” Tarla ortaktır. Diğer hissedarların rızası, bölünmenin sonuçları, tarım arazisinin korunması gibi haklar işin içindedir. Ayrıca rüşvet, başkasının malını almasa bile, memuru harama sokmak ve yalan beyanla işlem yaptırmak yönünden haramdır.
“Kanun zaten İslâmî değil, uymak zorunda değilim.” Bu sözde bir mantık boşluğu vardır. Kanunun kaynağının İslâmî olmaması, içindeki her hükmün bâtıl olmasını gerektirmez. Trafikte kırmızı ışıkta durmak da bir kanun hükmüdür; fakat içeriği can korumaktır ve Müslüman onu bu sebeple gözetir. Ölçü, kuralın kaynağı değil, içeriğinin ma’rûf mu münker mi olduğudur. Tarım arazisini bölmeyi yasaklamak, fıkhın da koyduğu bir ölçüdür.
4. Tercih ve Netice
4.1. Hükmü doğuran ölçü
Bütün bu delillerden çıkan ölçü şudur: Hükmün illeti, yerin dâru’l-harp yahut dâru’l-İslâm diye adlandırılması değildir. Hükmü şu üç soru belirler:
- Taraflar arasındaki ilişki harp mi, ahid ve emân mı? Harp ilişkisinde düşmana verilen mal, harp tedbiridir; rüşvet sayılmaz.
- Ahid ilişkisi varsa, verilen şeyle bir hak mı alınıyor, yoksa hak olmayan bir şey mi elde ediliyor? Hak alınıyorsa veren için ruhsat vardır; hak olmayan elde ediliyorsa haramdır.
- Aşılmak istenen kural bir maslahat düzenlemesi mi, yoksa bir zulüm aracı mı? Maslahat düzenlemesi ise uyulur; zulüm aracı ise zulmü def etmek için ruhsat doğar.
Bu ölçü, dâr tartışmasına girmeden bütün sûretleri tutarlı biçimde açıklar.
4.2. Sûretlerin hükmü
Birinci sûret — Kanunen bölünemeyen tarlayı rüşvetle böldürmek: Haramdır. Veren de alan da günahkârdır. Çünkü ilişki ahid ilişkisidir, ortada alınacak bir hak yoktur ve aşılmak istenen kural maslahata dayanır.
İkinci sûret — Kanunen mümkün olan işlemin, para koparmak için bekletilmesi: Asıl hüküm yine haramdır. Ancak meşru yolların hepsi denendiği hâlde hak başka türlü alınamıyorsa, veren için ruhsat vardır; alan için haramdır. Ruhsat zarûret miktarıyla sınırlıdır ve başkasının hakkını çiğneyemez.
Üçüncü sûret — Fiilî işgal altındaki ahalinin, işgalciye karşı mal vermesi: Kendi hakkını korumak, zulmü def etmek yahut düşmanı zayıflatmak için verilen mal câizdir. Bu, rüşvet değil, harp tedbiridir. Bir Müslümanın hakkını çiğneyen, toprağı düşmana geçiren yahut açık bir ahdi bozan işlem ise haramdır.
Dördüncü sûret — Yerin dâru’l-harp olduğu iddiasıyla devlet işlemlerinde hileyi mubah saymak: Haramdır. Bu, dâr hükmünü yerinden oynatmak, emânı çiğnemek ve istihlâl-i emvâl (başkasının malını helal sayma) kapısını açmaktır.
4.3. Tenbih: İşgal hükmü bir etikete değil, hakikate bağlıdır
Bu hüküm yerin adına değil, hakikatine bağlıdır. Bir memleket yabancı bir gücün fiilî işgali altındaysa ve bu güç ahalinin canına, ırzına ve malına saldırıyorsa, ahali ile işgalci arasındaki ilişki ahid ilişkisi değil, harp ilişkisidir. Böyle bir durumda üçüncü sûretin hükmü geçerlidir.
Bu hükmün bir memlekette geçerli olması için şu vasıfların fiilen bulunması gerekir:
- Fiilî işgal: Yabancı bir güç o toprağa zorla girip hâkim olmuştur. Yönetimin kusurlu yahut meşruiyetinin tartışmalı olması bu vasfı doğurmaz.
- Fiilî harp: İşgalci ahaliyi öldürmekte, namusuna saldırmakta, toprağını gasp etmektedir.
- Tedbirin yönü: Verilen mal işgalciye karşı ahalinin lehine kullanılmaktadır.
Bu vasıfların bir memlekette bulunup bulunmadığına kişinin kendi hevâsı değil, ehl-i ilmin tespiti karar verir. Aksi hâlde bu kapı, her kusurlu yönetimi “işgal” sayıp her hileyi helal görmeye çıkar. Bu ise istihlâl-i emvâl fitnesinin ta kendisidir. Tarihte bu kapıyı açanlar, önce yöneticinin malını, sonra Müslümanların malını, sonra da kanını helal saymıştır.
4.4. Tağayyuru’l-fetvâ kaydı
Birinci ve üçüncü sûretlerin hükmü farklıdır. Bu fark, nassın değişmesi değil, aynı nassın farklı vâkıalara uygulanmasıdır. Değişken olan şey hâldir: Taraflar arasındaki ilişkinin ahid mi harp mi olduğu. Rüşveti haram kılan nass da, harpte hileyi mubah kılan nass da yerinde durmaktadır. Değişen, hangi nassın hangi vâkıaya indiği meselesidir.
4.5. Helal yollar
Tarlasını ayırmak isteyen hissedar, şu meşru yollara başvurabilir:
- Mühâyee (kullanım taksimi): Mülkiyet tek tapuda kalır; hissedarlar tarlanın belli kısımlarını kendi aralarında paylaşıp kullanır. Bu, fıkıhta meşru bir yoldur. Medenî Kanun’un paylı mülkiyet hükümleri çerçevesinde bu tür bir kullanım anlaşması yazılı yapılabilir ve tapuya şerh verilebilir.
- Hisse devri: Hissedarlardan biri diğerlerinin payını satın alır. Böylece tarla tek elde toplanır.
- Ortaklığın giderilmesi: Anlaşma mümkün değilse, dava yoluyla ortaklık giderilir. Bölünmesi mümkün olmayan arazide bu, satış yoluyla yapılır ve bedel paylaşılır.
Bu yollar hem hakkı korur, hem memuru harama sokmaz, hem de ileride tapu iptali gibi bir tehlikeyi ortadan kaldırır.
5. Hâtime
Hükümlerin özeti:
- Kanunen bölünemeyen tarlayı rüşvetle böldürmek haramdır; veren de alan da günahkârdır.
- Kanunen mümkün bir işlemin haksız yere bekletilmesi karşısında, meşru yollar tükenmişse, veren için ruhsat vardır; alan için haramdır.
- Fiilî işgal altındaki ahalinin, işgalciye karşı kendi hakkını korumak yahut zulmü def etmek için mal vermesi câizdir; bu, harp tedbiridir.
- “Burası dâru’l-harp” iddiasıyla devlet işlemlerinde hileyi mubah saymak haramdır.
Ana gerekçe: Hükmü belirleyen, yerin adı değil, ilişkinin hakikatidir. Ahid ilişkisinde hıyanet haramdır; harp ilişkisinde hile câizdir. Ahid ilişkisinde de ruhsat, ancak gerçek bir hakkı almak yahut gerçek bir zulmü def etmek için doğar.
Amelî tavsiye: Tarlasını ayırmak isteyen kimse, önce hissedarlarla konuşsun. Kullanım taksimi, hisse devri yahut ortaklığın giderilmesi yollarından birini seçsin. Hakkı olan bir işlem gerçekten bekletiliyorsa, önce üst makama ve yargıya başvursun. Bunlardan hiçbiri, memurun eline para sıkıştırmaktan daha zor değildir; fakat bunların sonunda helal bir tapu vardır.
İhtilaf edebi: Bu meselede “dâru’l-harp” itirazını dile getiren kimse çoğu zaman kötü niyetli değildir; ümmetin başına gelenlere duyduğu öfkeyle konuşmaktadır. Bu öfke anlaşılabilir. Fakat öfke, delilin yerine geçmez. Dâr ahkâmını tapu dairesine taşımak, usûlü yerinden oynatmaktır ve bu, adı konarak söylenmelidir. “Şu âlim de böyle dedi” denirse, cevap şudur: İtibar şahsa değil, delile ve usûledir. Hiç kimse âlimlerden daha iyi bildiğini iddia etmiyor. Söylenen şudur: Bu meselede delil bu yöndedir ve dâr hükmünü rüşvete ruhsat yapmak, delilin kendisine muhaliftir.
Ne doğru söylediysek Allah’ın tevfikiyledir; ne hata ettiysek kendimizden ve şeytandandır. Allah ve Resûlü ondan beridir.
وَآخِرُ دَعْوَانَا أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
6. Terim Sözlüğü
- Ahid (عهد): Taraflar arasında verilen söz, antlaşma. [fıkıh]
- Âhiz (آخذ): Alan kimse. [lugat]
- Aqvâl (أقوال): Âlimlerin bir meseledeki görüşleri. [usûl]
- Cumhûr (جمهور): Bir meselede âlimlerin çoğunluğu. [usûl]
- Dâfi’ (دافع): Veren kimse. [lugat]
- Dâr (دار): Yurt, ülke. Fıkıhta hâkim olan hükme göre yapılan taksim. [fıkıh]
- Dâru’l-harp (دار الحرب): Müslümanlarla harp hâlinde olan, İslâm ahkâmının hâkim olmadığı ülke. [fıkıh]
- Dâru’l-İslâm (دار الإسلام): İslâm ahkâmının hâkim olduğu ülke. [fıkıh]
- Emân (أمان): Bir kimseye can ve mal güvencesi verilmesi; güvence akdi. [fıkıh]
- Emanet (أمانة): Güvenilerek bırakılan şey; güvenilirlik. [lugat]
- Fidye (فدية): Esiri kurtarmak için ödenen bedel. [fıkıh]
- Gadr (غدر): Verilen ahdi, güveni bozmak; hıyanet. [fıkıh]
- Gaddar (غادر): Ahdini bozan kimse. [lugat]
- Harbî (حربي): Müslümanlarla harp hâlindeki ülkenin mensubu. [fıkıh]
- Hevâ (هوى): Nefsin arzusu; delile dayanmayan istek. [lugat]
- Hissedar: Ortak mülkte payı olan kimse. [lugat]
- İllet (علة): Hükmün bağlandığı, hükmü doğuran vasıf. [usûl]
- İstihlâl-i emvâl (استحلال الأموال): Başkalarının malını helal saymak. [fıkıh]
- Kısmet (قسمة): Ortak malın ortaklar arasında bölünmesi. [fıkıh]
- Kısmetü’d-darar (قسمة الضرر): Payları kullanılamaz hâle getiren, zarar veren bölme. [fıkıh]
- Lânet (لعن): Allah’ın rahmetinden uzak kılma duası. [lugat]
- Ma’rûf (معروف): Şer’an doğru ve iyi bilinen şey. [fıkıh]
- Ma’sûm (معصوم): Dokunulmaz, korunmuş (can ve mal için). [fıkıh]
- Maslahat (مصلحة): Fayda; dinin gözettiği menfaat. [usûl]
- Mecelle (مجلة الأحكام العدلية): Osmanlı döneminde Hanefî fıkhına göre hazırlanmış medenî kanun. [fıkıh]
- Mefsedet (مفسدة): Zarar, bozulma. [usûl]
- Mubah (مباح): Yapılması da terk edilmesi de serbest olan. [fıkıh]
- Mühâyee (مهايأة): Ortak malın mülkiyeti bölünmeden, kullanımının zaman yahut yer olarak paylaşılması. [fıkıh]
- Münâkaşa (مناقشة): Görüşlerin ve delillerin tartılması. [usûl]
- Münker (منكر): Şer’an kötü ve yasak olan şey. [fıkıh]
- Nass (نص): Âyet ve hadis metni. [usûl]
- Nispet (نسبة): Bir sözü bir kimseye ait saymak. [lugat]
- Râiş (رائش): Rüşvet veren ile alan arasında aracılık eden. [lugat]
- Râşî (راشي): Rüşvet veren. [lugat]
- Ruhsat (رخصة): Bir mazeret sebebiyle asıl hükümden verilen izin. [usûl]
- Rüşvet (رشوة): Bir hakkı iptal etmek yahut bâtılı hak gibi göstermek için verilen şey. [fıkıh]
- Serdetmek: Ortaya koymak, sıralamak. [lugat]
- Suht (سحت): Haram kazanç; başında rüşvet gelir. [tefsir]
- Şerh (شرح): Bir eserin açıklaması. [lugat]
- Şerh vermek: Tapu kaydına bir hakkı yahut anlaşmayı işlemek. [hukuk]
- Tağayyuru’l-fetvâ (تغير الفتوى): Fetvanın zaman, mekân, hâl, örf ve niyet değişince, sabit nass değişmeden farklı vâkıaya farklı uygulanması. [usûl]
- Tahkîk (تحقيق): Bir meseleyi delilleriyle derinlemesine inceleyip gerçeğini ortaya koymak. [usûl]
- Tahrîr (تحرير): Bir meselenin sınırlarını tam olarak belirlemek. [usûl]
- Tahrîru mahalli’n-nizâ (تحرير محل النزاع): Tartışmanın düğümlendiği noktanın belirlenmesi. [usûl]
- Tenbih (تنبيه): Dikkat çekme, uyarı. [lugat]
- Vâkıa (واقعة): Fiilen olan hâl, olay. [lugat]
- Zarûret (ضرورة): Yasak olanı yapmadıkça can, mal, akıl, din yahut neslin helak olacağı hâl. [fıkıh]
- Zimmî (ذمي): İslâm devletinde antlaşma ile yaşayan gayrimüslim. [fıkıh]
Kaynak Notu
Hadis metinleri hadis veritabanlarından birebir alınmıştır; hadis numaraları Muhammed Fuâd Abdülbâkî numaralandırmasına göredir. Cilt ve sayfa numarası baskıdan baskıya değiştiği için, kesin teyit edilemeyen yerlerde yalnız kitap ve bâb adı verilmiştir.
Dipnotlar
-
Taberî, Câmiu’l-Beyân, Mâide 5/42 tefsiri.↩︎
-
Ebû Dâvûd, es-Sünen, “Akdiye”, no. 3580 (Elbânî: sahih); Tirmizî, es-Sünen, “Ahkâm”, 9, no. 1337 (Tirmizî: hasen sahih). İbn Mâce’nin rivayeti «لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الرَّاشِي وَالْمُرْتَشِي» (“Allah’ın lâneti rüşvet verenin ve alanın üzerine olsun”) lafzıyladır: İbn Mâce, es-Sünen, “Ahkâm”, no. 2313 (hasen). https://sunnah.com/abudawud:3580↩︎
-
Tirmizî, es-Sünen, “Ahkâm”, 9, no. 1336 (hasen).↩︎
-
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Sevbân hadisi. İsnadında Leys b. Ebî Süleym bulunduğu için zayıftır.↩︎
-
İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-Kübrâ, “Hediye” bahsi; ayrıca Mecmûu’l-Fetâvâ, “Hedâyâ’l-ummâl” bahsi.↩︎
-
İbn Hazm, el-Muhallâ, “Kitâbü’l-Ahkâm”, rüşvet meselesi.↩︎
-
Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, “Mâ harume ahzuhû harume i’tâuhû” kaidesi; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, aynı kaide. İbn Nüceym, istisnalar arasında canına ve malına korkan kimsenin yahut işini sultan katında düzeltmek isteyenin verdiği rüşveti sayar, kadıya verilen rüşveti ise istisna dışı tutar.↩︎
-
İbn Kudâme, el-Muğnî, “Kitâbü’l-Kısme”, zarar veren kısmet meselesi.↩︎
-
İbn Mâce, es-Sünen, “Ahkâm”, no. 2340 (Ubâde b. Sâmit) ve no. 2341 (İbn Abbâs). Elbânî sahih; Şuayb el-Arnaût “sahih li-gayrihî” demiştir. Nevevî bu hadisi el-Erbaûn’unda 32. hadis olarak zikreder ve turuklarıyla hasen olduğunu söyler.↩︎
-
Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, “Kitâbü’s-Siyer”, “Fasl fî beyâni ma’ne’d-dâreyn”, VII/130.↩︎
-
İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-Kübrâ, III/533 (Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye baskısı); Mecmûu’l-Fetâvâ, XXVIII. cilt, Mardin hakkındaki fetva.↩︎
-
Müslim, es-Sahîh, “Cihâd ve’s-Siyer” (Bâbu tahrîmi’l-gadr), no. 1735 (İbn Ömer); Buhârî, es-Sahîh, “Cizye” (Bâbu ismi’l-gâdiri li’l-berri ve’l-fâcir), no. 3186-3188 (Enes ve İbn Ömer rivayetleri). Muttefekun aleyh.↩︎
-
Buhârî, es-Sahîh, “Şurût”, no. 2731-2732 (Misver b. Mahreme ve Mervân b. Hakem’den, uzun Hudeybiye hadisi içinde).↩︎
-
İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, “Şurût”, Hudeybiye hadisinin şerhi (no. 2731-2732), V/341.↩︎
-
Ebû Dâvûd, es-Sünen, “Büyû’”, no. 3535; Tirmizî, es-Sünen, “Büyû’”, no. 1264. Tirmizî: “hasen garîb.” Elbânî, turuklarıyla sahih saymıştır.↩︎
-
Buhârî, es-Sahîh, “Cihâd” (Bâbu’l-harbi hud’a), no. 3030; Müslim, es-Sahîh, “Cihâd ve’s-Siyer”, no. 1739. Aynı lafız Ebû Hüreyre’den de rivayet edilmiştir: Buhârî, no. 3028-3029; Müslim, no. 1740. Muttefekun aleyh.↩︎
-
İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, “Gazvetü’l-Hendek”, Gatafân ile sulh bahsi (İbn İshâk’tan, Zührî vasıtasıyla, mürsel). Olay ayrıca Bezzâr ve Taberânî tarafından Ebû Hüreyre’den rivayet edilmiştir; Ekrem Ziyâ el-Umerî, es-Sîretü’n-Nebeviyyetü’s-Sahîha’da bu rivayetlerin isnadının hasen olduğunu nakleder.↩︎
İslami Okul Okulların En Önemlisi