Cumartesi, 1 Cemaziyelahir 1447
Naksibendiligin Ic Yuzu

NAKŞİBENDİLİĞİN İÇ YÜZÜ

Önsöz

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’adır. Salat ve selam onun âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi olan Hz. Muhammed’edir (sav.)

 

Nakşibendilik tarikatının son zamanlarda sünneti seniyye ile olan ilişkisi üzerine artan tartışmalar beni bu hususta bir şeyler yazmaya itmiş ve bu konuya önemle eğilmeye sevk etmiştir. Ayrıca öğrendim ki, adı geçen tarikatın tamamen sünnetten kaynaklanıp kaynaklanmadığı hususu birçok cemaat arasında ihtilaf konusu olmuş ve tarikata ait vird ve zikirlerin tümü sünneti seniyyeden midir, değil midir tartışması sürmüş gitmiştir. Biz de bu tarikatın prensip ve hakikatlerini Kur’an ve sünnet ışığında açıklamaya çalışacağız. Muvaffakiyet Allah’tandır.

 

Abdurrahman DIMEŞKIYYE

 

Giriş

Bizim, sevgili okuyucularımızdan ricamız, bu kitabı okurken Nakşibendi tarikatının en büyük üç şahsiyetinin kitaplarından naklettiğimiz sözlerine dikkat etmeleridir. Sözünü ettiğimiz üç şahsiyetin üçü de bu tarikatın tamamen sünnetten alınmış olup, prensiplerinde en ufak bir bidat bulunmamaktadır demektedirler. Sıra ile şöyle demektedirler:

 

1- Şeyh Muhammed Emin “Elmevehib Elsermediyye” adlı kitabında şöyle demekte: “Nakşibendi tarikatına mensup büyük şeyhlerimizin inancı ve itikadı ehlisünnet ve’l-cemaat itikadı olup yolları sahabelerin takip ettikleri yolun aynısıdır. Bu inanç doğrultusunda tarikat prensiplerinde en ufak bir ziyade veya noksanlık olmamıştır.” (el-Mevehib el-Sermediyye 3)

 

2- Yasin bin İbrahim Essenhutî şöyle diyor: “Bilmiş ol ki Nakşibendi tarikatı sahabe-i kiramın tarikatı olup aslında en ufak bir ziyade veya noksanlık yapılmamıştır.” (el-Envar el-Kudsiyye 5)

 

3- Şah-ı Nakşibendi’n yakınlarından olan Muhammed Barsa “Faslu’l-Hitab” adlı kitapta şöyle demektedir: “Şeyhimiz Şah-ı Nakşibendi’n izlediği yol bütün tarikatların rehberi olup, onlarca tamamen kabul edilmiştir. Zira vefa, sadakadır Kur’an ve sünnetten ayrılmamış, bidat ve hurafelere de itibar etmemiştir.” (el-Mevehib el-Sermediyye 77)

 

Yukarıda naklettiğimiz üç şahsiyetin sözlerini okuyucularımızın zihinlerinde tutmalarını rica ediyoruz ki ileride belirtip nakledeceğimiz Şah-ı Nakşibendi’n söz ve hareketlerinin Kur’an ve sünnete aykırı olup olmadığının kıyasını yapabilsinler. 

 

Günümüz Nakşibendi Tarikatı Üzerine Birkaç Söz

 

Dünkü Nakşibendi tarikatı ne idiyse bugünkü Nakşibendilikte odur. Şu anda elimde bunu ispatlayacak iki makaleye sahip bulunuyorum. 

 

Birinci makale: Çok fazla yapılan ibadetin bidat olmadığını anlatmaya ve ispatlamaya çalışmış. İkinci makale: Mürşid-i kâmilin tarifi ve evliyaları eleştirmenin tehlikelerini anlatmaya çalışmış.

 

Birinci makaleye cevap olarak deriz ki: Kur’an ve sünnetle nafile ibadetlerin tavsiye edildiği itiraza yer vermeyecek açık bir biçimde tavsiye edilmiştir. Buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Farz ibadetlerde ayet ve hadis-i şeriflerle belirlenmiştir. Buna da hiç kimsenin itirazı olamaz. Ancak çok aşırı bir şekilde yapılan nafile ibadetlerin nehyi hakkında birçok sahih hadis varid olmuştur. Bu arada yapılacak ibadetler ancak Allah (cc.) ve peygamberinin (sav.) emrettiği şekilde olmalıdır. Peygamber (sav.) büyük bir ibadet olan orucun devamlı tutulmasını nehyetmiş ve “devamlı olarak bütün günlerini oruç tutarak geçirenler oruç tutmamıştır” demiş ve bunu üç defa tekrar etmiştir. (Buhari 246/2; Müslim 187; Ebu Davud 380; İbni Mace 1708; Malik Muvatta 300-301)

 

Görüldüğü gibi oruç gibi kıymetli bir ibadetin sürekli yapılması hadisle nehy edilmiştir. Yazarın makalesinde Hz. Osman devamlı oruç tutardı sözünün kesinlikle aslı yoktur. Zira sahabeler sünnete tabi olmada bütün Müslümanlardan daha üstün durumdadırlar. Yazar ayrıca İmam Ebu Hanife hazretlerinin iki rekât namazda Kur’an-ı Kerîm’i hatmediyordu diyor. Yaptığım araştırmada öyle bir şeye rastlamadım. (Ebu Hanife (rh.)’e nispet edilen bu amelin Ebu Hanife (rh.)’e bir nevi itham olduğu bilinmelidir. Zira tavsiye edilen sünnetin hilafınadır.)

 

Peygamberin (sav.) Abdullah bin Ömer bin As (ra.)’yı Kur’an-ı Kerîm’i üç günde hatmetmekten nehyettiğini hadis kitapları bize haber vermektedir. Peygamber (sav.) ona

“Kur’an’ı bir ayda hatmet” Abdullah (ra.)

“Ya Nebi Allah gücüm bundan fazlasına yeter”, Peygamber (sav.)

“Yirmi günde hatmet”, Abdullah (ra.)

“Gücüm bundan fazlasına yeter”, Peygamber (sav.) ona

“On günde hatmet”, Abdullah (ra.)

“Gücüm bundan fazlasına da yeter” deyince Peygamber (sav.) ona

“O halde bir haftada hatmet, zira hanımının çocuklarının ve vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Der.” (Müslim 182; Buhari 113/6; Nesei 320/1)

 

Ayrıca Peygamber (sav.) Osman bin Mazun’un hanımlarını terk edip ibadete dalması üzerine ona “Ya Osman ben ruhbanlığı emretmedim. Benim sünnetimi terk mi ediyorsun?” der. (el-Daremi 133/2; Ebu Davud 1369)

 

Zikredilen iki hadisten daha geniş ve daha açık bir hadis nakledip makale sahibinin sünnet-i saniyeye olan muhalefetini gözler önüne serelim. Bir gün Peygamberin (sav.) ibadetlerini öğrenmek üzere gelen üç kişiye Peygamberin (sav.) yaptığı ibadetler anlatılınca bunları azımsar bir tavır takındılar ve dediler ki:

 

“Peygamberin (sav.) gelmiş geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlandı. Biz çok ibadet ediyoruz.” Bunlardan biri

“Ben bütün zamanımı (günlerimi) oruçlu geçirir ve iftar etmem” der. Bir başkası

“Ben bütün geceleri namazla geçiriyorum” der. Üçüncüsü de

“Ben kadınlardan uzak kalır ve evlenmem” dedi. O anda Peygamber (sav.) onlara gelip

“Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Yemin olsun ki Allah’tan sizden daha fazla korkarım ve sizlerden de daha muttakiyim. Buna rağmen bazen oruç tutarım bazen de tutmam (Yani bütün seneyi oruçlu geçirmem). Geceleri nafile namaz kılarım, ama uyurum da. Ayrıca da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çevirenler benden değildir.” (Buhari Nikâh 116/6; Müslim 1401; Beyhaki 77/7)

 

İşte Peygamberin (sav.) sünneti budur. Hadiste zikredildiği gibi çok ibadet edenler, Peygamberin (sav.) ibadetini az bulmuşlardı. Peygamber (sav.) Abdullah bin Ömer bin Âs’a:

“Bir gün oruç tut, bir gün de tutma” der. Abdullah (ra.)

“Gücüm bundan fazlasına yeter” deyince, ona:

 

“Hayır, böylesi daha efdal” diye cevap verir. İbadetin sınırı en büyük kanun koyucu olan Allah tarafından belirlenmiş olup bu haddi aşma caiz değildir. Lanetli şeytan hayır işletmek bahanesiyle insanları devamlı olarak kötülüklere itmiştir. Namaz kılarken bir bakarsınız aklınıza bir hayır işi yapmak gelmiş. Artık namaz boyunca bu işi nasıl yapacağınızı düşünür durursunuz. Bu düşünce ile birlikte namazda olması gereken huşunuzu kaybedersiniz ve namazınızda heder olmuş olur. Aynı şeyi çok aşırı bir şekilde yapılan ibadetlerde de görmek mümkündür. Peygamber (sav.) çok aşırı şekilde yapılan ibadetlerde hayır görseydi Hz. Abdullah’a (ra.) “Bu daha efdal” demezdi.

 

Naklettiğimiz hadisler adı geçen makalenin ne kadar tutarsız olduğuna dair yeterli bir delil teşkil etmektedir. İlahi kanunlar bizlere Allah’tan bir emanet olup mütekâmildir. İlave ve düzeltmelere kesinlikle ihtiyacı yoktur. Yapılacak ilave ve düzeltmeler bize emanet edilen davaya sadece ihanettir. İbni Mes’ud (ra.) ne kadar güzel söylemiş: “Tâbi olun, müptedi olmayın” (İmam Ahmed Müsned 156-4; Hakim 384/4)

 

Yani kendiliğinizden yeni ibadetler icat etmeyin. Çok doğru bir söz. Yapacağımız az bir ibadet uydurulan çok ibadetten hayırlıdır. İkinci makaleye gelince makaleye geçmeden önce başlığını hatırlatalım. Mürşid-i Kâmilin tarifi ve evliyaları eleştirmenin tehlikeleri.

 

Yazar makalesinde evliyalara bağlanmayı ve onların yaşadıkları hayatı örnek alarak yollarını takip etmeyi öğütlüyor. Zira Allah bütün kulları arasından onları seçmiş, onlara büyük nimetler ihsan etmiş ve yollarını da nurlandırmıştır. Yazar Tevbe Suresi’nin 119. ayetini evliyalara bağlanmak için delil olarak getirmiş. 

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sadıklarla beraber olunuz.” (Tevbe Suresi: 119)

 

Görünen odur ki, yazar, şeyhi olan Şeyh Osman Sıracaddin’e tabi olmak için halkı bu makalesiyle davet etmektedir. Gerçek te budur. Zira makalenin sonu şeyhin bir fotoğrafı ile süslenmiştir.

 

Adı geçen makalede göze ilk çarpan şey makale sahibinin insanları Allah’ın dinine değil de insanlara davet etmektedir. Hâlbuki yazarın insanları Allah’ın kitabı ve peygamberin (sav.) sünnetine davet etmesi ve bunlara muhalif olan bidatları terk etmeye çağırması gerekirdi. Ayrıca yazar bidatlerden kesinlikle bahsetmiyor. Zira biliyor ki Nakşibendi tarikatı bid’at ve hurafelerle doludur. Bunun yanı sıra sürekli zikir yaparak “Allah’la aynı şey olmak” mertebesine erişiliyor diyor. Tarikattaki “fenafillah” akidesi budur. Bu akideden hareketle onlardan birisi “enelhak” demiştir. Bunu bir yana bırakacak olursak yazarın makalesinde bahsettiği Şeyh Osman Sıraceddin nasıl olur da Allah’ın “Sadıklarla birlikte olunuz” ayetine mazhar olabilir. Zira adı geçen şeyhin dağıttığı muskaları açıp baktığımızda içinde birçok dörtgenin içine alınmış çeşitli rakamlar, İbranice bazı rumuzlar ve Hz. Davud’un (as.) yıldızına benzeyen yıldızlar bulduk. Acaba Şeyh Osman bu tılsım ve çeşitli şekilleri nereden bulmuş ve hangi şer-i delile dayanarak bu muskaları yazmış, bu muskaları yazarken Peygamber (sav.) veya sahabe-i kiramın tavsiyelerine uymuş olmasın. Muskaların içerisinde sadece Allah’ın kelamı var bunu boyunlarınıza asınız deyip dağıtan adam sadıklardan olamaz. Bu tür muskaları hangi imam dağıtıyordu? İmam Şafii mi, İmam Ebu Hanife mi, İmam Mâlik mi, yoksa İmam Ahmet mi? Saydığımız bu dört imam sadıkların en sadığı ve evliyaların en büyüklerindendir. Ama onlar öyle bir harekette bulunmamışlardır. Peygamber (sav.) “Muska asanlar müşrik olmuştur” der. (İmam Ahmed Müsned 156-4; Hakim 384/4)

 

Şeyhin Riyad’a yaptığı bir ziyaret esnasında içerisinde sadece Kur’an-ı Kerîm vardır, diye dağıttığı muskalardan büyüde kullanılan acayip şekil ve tılsımlar çıkmıştır. Allah’ın Kur’an’da bahsettiği sadıklar, bunu mu yaparlar? Asla. Ancak büyü ve sihrin sadıkların sıfatlarından olmadığı bilinen bir şey. Şeyhin Riyad ziyareti esnasında verdiği bir tek konferans olmadığı gibi müritlerini ve hitap ettiği topluluğa ilmi ve fıkhi açıdan hiç bir şey vermemiştir. Ancak müritlerini dara düştükleri anda kendisini yardıma çağırmalarını, bir şirk aleti olan muskaları kullanmalarını ve kendisini Allah’la aralarında vasıta edinmelerini öğütlemiştir. Allah’ın beraberlerinde olun diye emrettiği sadıklar Allah’ın kitabına ve Peygamber (sav.)’in sünnetine davet edip, kendi nefislerine tatbik edenlerdir. Yoksa büyülü işler yapanları değil.

 

Konuya girmeden önce bu hususla ilgili olarak Nakşibendi tarikatı mensuplarınca kaynak kitap olarak addedilen aşağıdaki kitapları esas aldığımı belirtmek isterim.

 

Kitapların yazar isimleri ile birlikte isimlerini aşağıya sıralıyorum:

 

1- el-Mevehib el-Sermediyye fî Menâkıb Essâdetu’l-Nakşibendiyye: Şeyh Muhammed Emin.

2- Tenvir el-Kulub fî Muamelet Allam el-Ğuyub: Şeyh Muhammed Emin.

3- Şifau’l-Alil Tercemetü’l-el-Kavl ec-Cemil: Şeyh Veliyullah Eldehlevi.

4- el-Envar el-Kudsiyye fî Menekıb el-Nakşibendiyye: Şeyh Yasin İbrahim el-Senhuti.

5- Cami Keramet el-Evliye: Yusuf bin İsmail el-Nebheni.

6- Tercemet el-Şeyh Muhammed el-Hamid: Abdulhamid Tahmaz.

7- Levakih el-Envar (Tabakat el-Kübra): Abdulvahhap el-Şarani.

 

Şeyh Osman Sıraceddin’in müridlerinin boynuna astığı muska yukarıda görülen şeklin ta kendisidir. Şeyh Sıraceddin ki Nakşilerin “Gavsı ve imdatlarıdır”. İbranice yazılmış olan bu yıldız ve rumuzlara dikkatle bakanlar bunun sünnete ne kadar muhalif olduğunu anlayacaklardır.

 

Bununla birlikte Nakşibendiler ‘in en çok savundukları ve temel kaynak olarak kabul ettikleri Şeyh Muhammed Emin’in yazdığı “Tenvir el-Kulub fî Muamelat Allam el-Guyub” adlı kitapla yetinsem bile Nakşibendi tarikatını anlatmama yeterdi. Ama daha açık olsun diye geçen sayfaya aldığımız kitaplardan da alıntılar yapmayı uygun bulduk. Zira adı geçen kitaplar günümüzde bile kaynak teşkil etmektedir. Bu kitaplardan Şah-ı Nakşibendi, Hallac ve diğer tarikat büyüğü şeyhlerin söz ve hareketlerini anlatan uzun nakiller yaptık.

 

Araştırma mahiyetinde olan bu kitabımız kardeşlerimizi hataya düşmemeleri için bir tenbih ve tavsiye mesabesinde olup tarikatın fikir ve prensipleri hakkında bilgi vermek amacıyla kaleme almış ve okuyucunun hizmetine sunulmuştur. Bu tarikata mensup olan arkadaşlarım beni mazur görüp çalışma ve gayretimi takdir etsinler. Çünkü bu kitabı hiç kimseyi incitmek için yazmadım. Ancak her Müslümanın bilmesi gereken gerçekleri, İslâm’a sonradan sokulan ve İslâm’danmış gibi gösterilmek istenen hurafe ve bidatleri gözler önüne sermek benim ve her Müslümanın vazifesidir. Okuyucularım bu kitabı okuduktan sonra benim bu husustaki haklılığımı anlayacak ve bana hak vereceklerdir. 

 

Ayrıca bu kitabımı okuyacak tarikat mensubu kardeşlerim kızmasınlar. Zira kızgınlık, sevgi ve buğz Allah rızası içindir. Ehlisünnet akidesinin temel esası da budur. Kızgınlık bazen insanları hakkı dinlemekten alıkoyan şeytani bir hile de olabilir. Bunun yanı sıra kızgınlık insanı hissi davranmaya itip akıl ve vicdanı ile hareket etmekten de alıkoyabilir. Kızgınlığı, sevgisi ve buğzu Allah rızası için olan bir insanın bu kitabı okuduğu zaman kızmaması icap eder. Çünkü kitaptaki bütün delillerin hepsi Kur’an ve sünnetten alınmıştır. Ancak kızgınlığı kendi nefsi için olan birine bir şey anlatabilmemiz mümkün değildir. Çünkü o artık nefsinin esiri olmuştur ki bundan dolayı düşünmemektedir.

 

Nakşibendi Tarikatında Zikir Usulü 

 

Nakşibendi tarikatı mensupları zikirde dil yerine kalple zikri tercih ederler. Dili damağa yapıştırarak, dili hareket ettirmeden sadece kalp ile yapılan bu zikir şekline hafi zikir derler. Nakşibendi Şeyhlerinden Şeyh Muhammed Emin dille açık bir şekilde yapılan zikri tasvip etmemektedir. (Tenvir el-Kulub 44)

 

Kur’an’da veya sünnette böyle bir zikir şekline dair hiçbir delil yoktur. Bilakis tam aksi vardır. Dolayısıyla bu zikir şekli bir bid’attır.

 

Peygamber (sav.) bir hadisinde: 

“İslâm’ın emir ve kanunları çoğalmıştır. Bana yapabileceğim bir şey öğret” diyen birine, Peygamber (sav.) “Dilin devamlı olarak Allah’ı zikretsin” demiştir. 

 

Ebu Hureyre (ra.) Peygamberin (sav.) naklettiği bir rivayette Allah (cc.) şöyle buyuruyor: 

“Devamlı olarak beni zikredip iki dudağını benim için hareket ettiren kulumla beraberim.” (Tirmizi, Ahmed, İbni Hibban, Zehebi İbni Mace)

 

Peygamber (sav.) diğer bir hadiste şöyle buyuruyor: 

“Kul zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve mümin bir hanım edinsin ki ona ahireti için yardımcı olsun.” (Buhari 208, İbni Mace, İbni Hibban)

 

Hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı gibi dil ile zikir yapmanın kerahiyeti yoktur. Veya kalbi dil dışında zikre tahsis etmek varit olmamıştır. O halde biz Allah ve Peygamberinin bize gösterdiği yol ve verdiği talimatlara uygun olanı alır, olmayanı ret ederiz. 

 

“La ilahe illallah” zikirlerine mastar kabul eden Nakşibendi tarikatının bu hususla ilgili kendi kitaplarında anlatılan bir hikâye vardır. Hikâyeyi aynen naklediyoruz.

 

Bir gün Şeyh Abdulkadir Gucduveni, Şeyh Sadreddin’in yanında Kur’an okuyordu. Araf Suresi’nin 55. ayeti olan “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü o aşırı gidenleri sevmez.” ayetine gelince şeyhe:

 

“Gizli zikrin hakikati nedir ve nasıl yapılır?” Kul açık bir zikir yapıp zikir esnasında dilini ve dudaklarını hareket ettirirse yanındakiler bunu fark eder. Kalbi ile yaparsa şeytan bunu sezer. Çünkü Peygamber (sav.) “Şeytan insanın içerisinde kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşır” diyor deyince, şeyh ona “Bu ledunni bir ilimdir (Allah tarafından bahşedilmiş bir ilimdir.) İnşallah Allah seni evliyalarından biriyle karşılaştırır da sana gizli zikri öğretir” der. 

 

Bu cevaptan sonra şeyh Gucduveni verilen müjdeyi beklemeye başlar. Bir gün Hz. Hıdır (as.) gelip kendisine adedi vukufla gizli zikri öğretir. Kendisine öğretilen gizli zikri suya dalıp kalbi ile “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” diyerek tatbik eder ve o anda kendisine her şey zahir olur ve kayyumluk cazibesine sahip olur. (el-Mevehib el-Sermediyye 77; el-Envar el-Kudsiyye 111-112)

 

Naklettiğimiz hikâye gizli zikrin bidat olmadığını ispatlamak için uydurulmuş bir hikâyedir. Müslümanlarca edille’i şer’iyye masdarı olarak sadece Kur’an ve sünnet kabul edilmiştir. Ayrıca Hz. Hıdır bu ümmete peygamber olaraktan gönderilmemişti. Ne var ki tarikat mensupları kendisini devamlı istismar etmiş ve adına hurafeler uydurmuşlardır. Bununla beraber Hz. Muhammed’in (sav.) dışında bir peygambere dahi uysak hak yolu kaybederiz. 

 

Zira Peygamber (sav.) şöyle diyor: 

“Ruhum elinde olan Allah’a yemin ederim ki şu anda aranızda Musa olsa ve beni terk edip ona tabi olsaydınız sapıtırdınız. Çünkü ümmetler arasında sizler bana ümmet peygamberler arasında da ben sizlere peygamber olarak seçildim.” (Darimi 115/1; Ahmed 387)

 

Bu hadisi şerife göre bizler Hz. Hıdır, Hz. İsa, Hz. Musa veya herhangi bir peygambere tabi olamayız. Zira dinimiz Hz. Muhammed’in (sav.) getirdiği son din olup, Kur’an ve sünnetle mukayyettir. Bu bağı ne bir peygamber ve ne de bir veli çözemez. Suya dalıp ta zikir yapmak hiç bir peygamberin dini olmayıp Hindistanlıların yaptığı yoga sporudur. Dolayısıyla Hz. Hıdır’ı (as.) bu hurafe ve yalanlardan tenzih edip onu bu tür şeylerden beri tutmak gerekir.

 

“Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü o aşırı gidenleri sevmez.” Ayette anlatılanlar gizli ve sessiz duada dudakları hareket ettirmeyip bunu sadece kalple yapmayı ifade etmez. Zira ayette geçen gizlilik kelimesi dili zikirden men etmek manasında değildir. Lakin ayet bağırarak ve seslice yapılan duaları men etmek için inmiştir. Duada bir insan tek başına bile olsa sesini yükseltemez ve bağırarak dua edemez. Çünkü aleni yapılan dua riyadan kabul edilmiştir. Ayrıca yüksek sesle yapılan dua sükûnet ve huşu önler. Dolayısıyla alçak sesle yapılan dua daha efdal sayılmıştır.

 

İbni Cureyc şöyle diyor: “Duada sesi yükseltmek, bağırıp çağırmak mekruh sayılmış, vakar ve sükunet içerisinde yapılan dua ise emredilmiştir.” (Tefsir İbn Kesir 221/2; Taberi 147/8)

 

İbni Cerir Taberi’nin Ebu Musa’dan (ra.) naklettiği bir rivayete göre: 

Peygamber (sav.) “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin” ayetinin ardından savaş esnasında bir vadiyi aşarken yüksek sesle tekbir getiren ashabına “Ey insanlar! Nefislerinize merhamet ediniz. Zira siz sağır ve uzak olana dua etmiyorsunuz. Ancak siz sizinle beraber olan işitici ve yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz.” Diye buyurmuştur. (Taberi 147/9; Buhari 162/7; Müslim 1/92/2)

 

Yukarıda zikrettiğimiz hadisi Müslim “Sesi alçaltmanın efdaliyeti” bölümü adı altında zikretmiş ve kalp “zikrinin dil zikrinden efdaliyeti” adı altında zikretmemiştir. 

“Sabah akşam yalvararak, yüksek olmayan bir sesle rabbini içinden zikret” ayetinden de anlaşılacağı gibi zikir ve duada sesi alçaltmak gerekir. Zira sükûnet, huzur ve huşu ancak alçak sesle yapılan dua ile mümkün olabilir. Nitekim Taberi bu ayetin tefsirinde gizliliği dille gizli olarak yapılan dua ve zikir diye ifade etmiştir. Zira sessizce yapılan dua ihlaslı olup iyi düşünmeye sevk eder. (Taberi 113/9)

 

    Görüldüğü gibi hiç bir müfessir bu ayetten ağız dilini susturup iddia ettikleri gibi kalp diliyle zikir hükmünü çıkarmamıştır. Dolayısıyla bu bir bidattir. Ayrıca bu bidate bazı rükün ve şartlar konmuş. Şartlar şöyle: İki rekât namaz, kıbleye yönelip, gözleri kapatarak yirmi beş defa istiğfar etmek, Fatiha’yı okuyup Peygambere (sav.) ve şeyhlerin ruhuna hediye etmek, şeyhin suretini hayalde tutmak ve kalp yoluyla şeyhten bereket istemek. Bundan sonra mürit “Allah’ım maksudum sensin, isteğimde senin rızandır” der. Burada şaşılacak şey mürid şeyhinin suretini tamamen hatırlamak için tam bir gayret harcarken Rabbine duada bulunuyor. O anda dua şeyhe mi oluyor, yoksa Allah’a mı? İhlas bu duanın neresinde? Şeyhiyle rabıtada olan birinin Allah’a dua ettiği nerede görülmüştür?

Gizli zikir için konmuş şartları saymaya devam edelim: Bundan sonra mürit dişleri ve dudakları ayrı ayrı kenetler, dili de ağzın üst kısmına yapıştırarak “İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi” ibaresini 21 defa bir solukta tekrar eder. (Tenvir el-Kulub 512-515; Şifa-u’l-Alil 83; el-Mevehib el-Sermediyye 216-217)

 

Şeyh Muhammed Mustafa Ebu Elula der ki: Kalbi temizlemenin en güzel yolu Nakşibendi tarikatının yaptığı zikirle olur. Zikir yapacak kişi kalp dili ile Allah, Allah diye zikretsin. Çünkü kalbin her tarafı dil, işitme ve görme duyuları ile donatılmıştır. (el-Kusur el-Avali 182/4) 

 

Bu sözler birer safsatadan öteye geçemez. Zira kalp kalptir, işitme işitmedir, görme görmedir ve dil de dildir. “Kalbin her tarafı dildir” sözü çok enteresan bir sözdür. Söyleniş sebebi de yukarıda zikredilen bid’ati İslâm’a sokmak içindir. Dilin insanlar ve kavimler üzerinde büyük bir etkinliği vardır. İnsanlar cennete ve cehenneme dilleri sebebiyle girerler. Ayrıca dilin insanın günlük yaşamında büyük bir tesiri vardır. Ne var ki sözünü ettiğimiz tarikat mensupları dili esas vazifesinden kovmaya çalışıyorlar. İki kelime vardır ki dil onları telaffuz ettiği zaman terazi ağırlaşır. 

 

Peygamber (sav.) şöyle buyurdu: 

“Allah’a sevgili, terazide ağır ve dile hafif iki kelime var ki onlar da “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahilazim.” (Buhari 66; Müslim 2694)

 

Ebu Said el-Hudri’nin rivayetine göre Peygamber (sav.) şöyle diyor: 

“Adem oğlu sabahladığı zaman (sabah vakti) vücudun bütün organları dile “Bizim için Allah’tan kork, zira biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Yok, eğer eğri olursan biz de eğri oluruz.” (Tirmizi 2409; İbni Huzeyme)

 

Ayrıca Ahmed bin Hanbel’in naklettiği bir rivayette 

Peygamber (sav.) şöyle demiş: 

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, dili de doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz.” (Ahmed Musned 198/3)

 

Dil kıyamet günü kâfirler üzerine şahitlik edecek organlardan bir tanesidir. Dolayısıyla kıyamet günü mümine kendisi ile yaptığı zikirler üzerine şahitlik yapması gerekir. Görüldüğü gibi birçok hadis zikrin dille yapılmasını emrederken “Kim böyle veya şöyle derse” diyor. Peygamberin (sav.) bu sözlerini düşünen bir insan için büyük bir ibret vardır. Zira demek veya “söylemek” sadece dille mümkündür. Yoksa demogogların bahsettiği gibi “kalp dili” ile değil.


 

 

Şeyh Muhammed Bahaddin Şah-ı Nakşibendin Keramet Ve Menkıbeleri:

 

Nakşibendi tarikatından bahsederken tarikata ismini veren ve tarikat mensuplarının çok övüp sevdikleri, aynı zamanda tarikatın temel taşlarından biri olan şeyh Muhammed Bahaddin Şah-ı Nakşibendi’den bahsetmemek mümkün değildir. Nakşibendi tarikatının Şeyhlerinden Şeyh Muhammed Emin; Muhammed Bahaddin Şah-ı Nakşibendi’ yi şöyle anlatıyor:

“O en büyük gavstır. Her şeyi bilir. Nurunun hidayetiyle kötülükler yok olmuş ve uzaklaşmıştır.” (el-Mevehib el-Sermediyye 108)

 

Şeyh Muhammed Emin, Şah-ı Nakşibendi’den şu rivayeti naklediyor: 

“Bir gün Derviş Halil’e tabi oldum. Bana hayvanlara hizmet etmemi emretti. Bu emirden sonra yolda bir köpeğe rastlasam önünü kesmemek için geçmesini beklerim. Bu vaziyette tam yedi sene geçirdim. Daha sonra bana yöre köpeklerinin hizmetinde sadakatle çalışmamı ve onlardan yardım istememi emretti. Bu vaziyette de uzun bir zaman geçirdikten sonra bana: “Seni öyle bir köpeğin hizmetine göndereceğim ki o köpekten dolayı çok büyük nimetlere erişecek ve çok büyük bir mutluluk hissedeceksin.” 

 

Şah-ı Nakşibend Şeyhi Derviş Halil’in işaret ettiği büyük nimet ve mutluluk kaynağı müjdeye nail olabilmek için büyük bir gayret sarfederek köpeği nihayet buluyor. Şah-ı Nakşibendi köpeği bulduktan sonraki durumunu şöyle anlatıyor: 

 

“Köpeği görür görmez hemen önünde diz çöktüm ve beni şiddetli bir ağlama hissi tuttu ve ağlamaya başladım. O anda köpeğin sırt üstü yatarak dört ayağını göğe doğru kaldırıp ince, yanık ve yalvaran bir sesle dua ettiğini duydum ve tam bir tevazu içerisinde ellerimi açtım ve her söylediği şeyden sonra âmin demeye başladım. Bir müddet sonra köpek sustu ve ayağa kalktı. Ben de o anda ellerimi yüzüme sürüp âmin dedim.

 

Şah-ı Nakşibendi’n anlattığı bir olayı daha nakletmekte yarar görüyorum: Şah-ı Nakşibend diyor ki: “Bir gün yolda yürürken bir sürüngene rastladım. Aklıma ondan şefaat dilemek geldi. Ellerimi açtım. Sürüngen de yatarak dört ayağını göğe doğru kaldırdı ve dua etmeye başladı. Ben de o susuncaya kadar âmin demeye devam ettim.” (el-Mevehib el-Sermediyye 118-119; el-Envar el-Kudsiyye 130)

 

Hayret edilecek bir şey değil mi? Yardım ve şefaat kapıları kendisine kapandı da şefaat ve yardımı köpek ve sürüngenlerden istemeye başladı?

 

Sonra kim demiş ki: Köpek dua ettiği zaman sırt üstü yatıp dört ayağını havaya dikiyor diye. Sonra şefaat ve yardımı bir kuldan dilese, bu dilek onun işgal ettiği makama yakışmaz. Nasıl olurda şefaat ve yardımı hayvanlardan istiyor. Bu onun makamına yakışır mı?

 

Bir gün Şah-ı Nakşibendi’n müritleri kendisini Buhara’da bir sohbete davet ederler. Akşam ezanı okununca Necmeddin Dedrek’e; “Sana emredeceğim her şeyi yapar mısın?” diye sorar. Necmeddin de “Evet” diye cevap verir. Şah-ı Nakşibendi “Sana hırsızlığı emretsem yapar mısın?” diye sorunca, Dedrek “Hayır” diye cevap verir. “Çünkü Allah’ın hakkını tevbe siler ama kulun hakkını hiç bir şey silemez” der. Şah-ı Nakşibend ona emirlerime karşı gelirsen seni müritliğe kabul etmem diye tehdit eder. O zaman Dedret şiddetli bir korkuya kapılır ve sanki dünya kendisine dar gelir. Bunu gören arkadaşları affedilmesi için şeyhe yalvarırlar ve şeyh te onu affeder. Derdek te onun bütün emirlerine itaat etmeye karar verir. (el-Mevehib el-Sermediyye 138; el-Envar el-Kudsiyye 140)

 

İşte bu şekilde açık olarak gördük ki şeyh müridini açık bir şekilde kendisine kesin bir itaate davet ediyor. Bu itaat Kur’an ve sünnete muhalif bile olsa. Bu gibi şeylere tarikatta devamlı olarak tanık olmak mümkündür. Şeyhler devamlı olarak müritlerini kesin ve mutlak bir itaate mecbur ederler. İtaat etmeyen müritleri de Allah’ın huzurundan kovmakla tehdit ederler.

 

Oysa Peygamber (sav.) 

“Kötülük ve haramlarda itaat yoktur. İtaat ancak hayırlı işlerdedir” der. Bir başka rivayette de “Müslümana hoşuna gitse de gitmese de iyilikle emrolunduğu zaman itaat etmek mecburiyetindedir. Ancak kötü bir şeyle emrolunursa hoşuna gitse de itaat edemez.” (Müslim (1840; Buhari 106/8)

 

Burada şaşılacak şey yukarıda da açıklandığı gibi mürit şiddetli bir korkuya kapılıyor ve tevbe ediyor. Korku ve tevbe Allah rızası için değil, sadece şeyhin rızası içindir. Ancak kötülükte hiç bir kula itaatin olmadığını da biliyoruz.

 

Şah-ı Nakşibendi diyor ki: Arkadaşlarımdan biriyle bazı ilimleri konuşurken söz sözü açtı. Derken söz ibadete geldi. İbadet kelimesi konusuna geldiğimiz zaman arkadaşım bana “İbadetin sınırı nerede biter” diye sorar. Ben de ona ibadet sahibi insanın, karşısındaki insana “Öl” dediği zaman ölür. İşte ibadetin orada biter diye cevap verdim. O anda da arkadaşıma “Öl” dedim. Hemen yere düştü ve ölü olarak yığıldı kaldı. Bu durumdan rahatsız olup şaşırdım. Tekrar uğradım. Baktım ki sıcağın etkisiyle tamamen değişmiş. Bu vaziyet beni daha da rahatsız etti. Tam bu anda bana ölüye diril demem emredildi. Ben de üç defe “Diril” deyince yavaş yavaş dirilmeye başladı ve hayata dönüp eski halini aldı. (el-Mevehib el-Sermediyye 133-134; el-Envar el-Kudsiyye 137; Cami Keramet el-Evliya 146/1-147)

 

Hayret verici bir durum. Şah-ı Nakşibendi öldürüp diriltebiliyor. Ayrıca ileride nakledeceğimiz rivayetlerde de görüleceği gibi Şah-ı Nakşibendi gaybı, gizliyi, saklıyı, müritlerin içlerindeki sırları bilir. Bir gün kendisine kibirli olduğu yolunda söylentiler olduğu haberi verilince hiç çekinmeden ve büyük bir cesaretle “Bizim kibrimiz Allah’ın kibrindendir” demiştir. (el-Mevehib el-Sermediyye 215; Cami Keramet el-Evliya 204/1)  

 

Yukarıda belirtilen ibareler çok ibret vericidir. 

İzzet ve kibir Allah’ın iki sıfatıdır. Bir kutsi hadiste Allah (cc.) 

“Benim bu iki sıfatımda mücadele etmek isteyene azap ederim” diyor. Yani bu iki sıfatımı kendisine mal edip kendisini onlarla tanıtana azap ederim. (Müslim 2620)

 

Bu sözlerden açıkça anlaşılıyor ki Kur’an’a ve Sünnete büyük bir muhalefet vardır.

 

Şeyh Salah diyor ki: Bir gün Şah-ı Nakşibendi hazretleri müritlerine: Müridin şeyhten başkasına tabi olması onun Allah’a ulaşması yolunda büyük bir engel teşkil eder. Şah-ı Nakşibendi’n bu sözünden sonra içimde imana ve İslâm’a aynı şekilde bağlanmam gereğini hissettim. Şeyhim Nakşibendi bana dönüp tebessüm ederek bana Hallac’ın (k.s.) “Ben Allah’ın dinini inkâr ettim. Bence inkâr vaciptir. Lakin Müslümanlarca büyük bir kabahattir” diyen şiirini duymadın mı deyip beni ikaz etti. (el-Envar el-Kudsiyye 134) 

 

Bu şiiri okuduktan sonra Hallac’a “Kaddesellahu sirrehu ve ruhehu” demek mümkün mü? 

Bu şiirdeki açık küfrü büyük, küçük, aydın, cahil herkes anlayabilir. Şah-ı Nakşibendi’de bu şiiri okurken onu reddetmek için değil müridinin içine doğan hislere cevap olsun diye okumuştur. Yani bu şiiri tarikatın en büyüklerinden olan Şah-ı Nakşibendi okumakta sakınca görmüyor. Ayrıca Şah Veliyullah el-Dehlevi bu şiiri aynen nakletmiştir. (el-Envar el-Kudsiyye 133; el-Mevehib el-Sermediyye 126)     

 

Rasulullah (sav.) Allah’a en çok ibadet eden. Takva sahibi ve Allah’a en sevgili kul olduğu halde kendisinden zahiren küfür olan hiç bir kelime söylememiştir. Tam aksine ondan en güzel söz ve ibadetler sadır olmuştur. Yine Rasulullah (sav.) sabahlara kadar ibadet ettiği halde kendisinin haşa Allah olduğunu,  Allah’ın zatında birleştiğini de söylememiştir. 

 

Sufilerin ibadet diye tarif ettikleri bir takım hareketler ibadet değil küfürdür. Ayrıca ibadetler insanı hayırlı yola sevk eder, yoksa iddia edildiği gibi ibadet insanı açık bir küfre götürmez. Bunun yanı sıra ibadet diye nitelendirilen bir takım söz ve hareketlerin hiç biri peygamber tarafından yapılmadığı gibi hiç bir sahabeden de sadır olmamış ve öyle bir şeye ihtiyaç dahi duyulmamıştır.

 

Şah-ı Nakşibendi’ye edep nedir? Diye sorulduğunda “Edep edebi terk etmektir” demiştir.

Yine müritlerinden birisi kendisine selam verir. Ancak Şah-ı Nakşibendi selamı almaz. Mürit te bu harekete epey içerler. Bunu duyan Şah-ı Nakşibendi “Müridimden benim adıma özür dileyin. Onun selamını alamadım. Zira o anda her şeyimle Allah’a yönelmiştim ve o anda Allah’la konuşuyordum. Onun için selamını alamadım” der.

 

Hz. Musa (as.) dışında Allah’la direk olarak konuşan birinin olduğunu bilmiyorduk. Ama şimdi anladık ki Şah-ı Nakşibendi Allah’la direk olarak konuşabiliyor. Eğer Şah-ı Nakşibendi bu hususu Hz. Musa ile bölüşüyor ve Allah ile onun gibi direk konuşabiliyorsa bir peygamber olarak Hz. Musa’nın hiç bir kuldan farkı kalmamıştır.

 

Hâlbuki biliyoruz ki peygamberler vahiy ile sürekli olarak kontrol edildikleri için günah işleme açısından diğer kullara hiç bir şekilde benzemezler.

 

Allah’ı Görmek

 

Bir gün Buhara’da âlimler arasında dünyada Allah’ı görmek mümkün mü mümkün değimi? tartışması olur. İki tarafta işin içinden çıkamayınca meseleyi Şah-ı Nakşibendi’ye götürürler. Şah-ı Nakşibendi Allah’ı dünyada göremeyiz diyen alim grubuna “Benim dergâhımda taharetli (temiz ve abdestli) olarak üç gün bulunun” der. Âlimler de taharetli olarak üç gün Şah-ı Nakşibendi’n dergâhında bulunurlar. Üç gün bittikten sonra kendilerine hâsıl olan kuvvetli bir halden dolayı bayılıverirler. Ayıldıklarında Şah-ı Nakşibendi’n ayaklarını öpmeye başlarlar. Ve “İnandık Allah’ı dünyada görmek haktır” derler.

 

Bu söz büyük bir münker olup Allah’a iftiradır. Zira Allah (cc.) Şura Suresi’nin 51. ayetinde 

“Allah bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder” (Şura Suresi: 51)

 

Peygamber (sav.) sahih bir hadisinde ise şöle buyuruyor: 

“Bilmiş olunuz ki hiç biriniz ölmeden Allah’ı göremez” der. (Sahih el-Cami es-Sağir 2960; İbni Huzeyme 185)

 

Ebu Zer (ra.) Peygamber (sav.)’e

“Allah’ı gördün mü?” diye sorunca Peygamber (sav.)

“O nurdur, onu nasıl göreyim?” diye cevap verir. (Müslim 291)

 

Bir gün Hz. Aişe (ra.) 

“Kim peygamber Allah’ı gördü derse Allah’a büyük bir iftira etmiş olur” der. O anda yanında bulunanlar Tekvir Suresi’nin 23. ayeti olan “Yemin olsun ki elçiyi (Cebrail’i) apaçık ufukta görmüştür” diyen ayeti hatırlatırlar. 

Bu ayetle birlikte Necm Suresi’nin 13. ayeti olan “Ve muhakkak ki onu (Cebrail’i) asıl hüviyetinde bir kere daha görmüştür.” ayetini de hatırlatınca Hz. Aişe (ra.) şöyle dedi: 

 

Bu ümmetin içerisinde bahsettiğiniz hususu Peygambere (sav.) soran ilk kişi benim demiş ve Peygamberin (sav.) kendisine verdiği şu cevabı anlatmıştır: “O Cebrail’dir. Onu yaratıldığı vaziyette sadece bu iki seferde gördüm. (Onu gökten inerken gördüm.)” (Müslim 287)

 

Bu ayet ve hadislere göre hiç kimse Allah’ı gördüm diyemez. Şah-ı Nakşibendi nasıl olur da Allah’ı görebilir. Hâlbuki Allah Hz. Musa’ya “Beni göremezsin” diyor. Hz. Musa’ya müsaade edilmeyen bir şey Şah-ı Nakşibendi’ye nasıl müsaade edilir. Bu bir iftira değil mi?

 

Naklettiğimiz ibareler bir tek şahsın inancı olmayıp bütün tarikat mensuplarının akidesinden bir bölümdür. Tarikat mensuplarının inancına göre zikrin meyvesi zikredileni (Allah’ı) açıkça seyredip gözle görmektir.

 

Şeyh Muhammed Emin diyor ki: “(Şeyh Muhammed Emin tarikatın musanniflerinden ve açıklayıcılarından olup, tarikatta büyük bir mevkiye sahiptir.) Kişi zikrini hakkiyle yapıp, zikrine devam ederse ve zikrinde sadık olursa Cenab-ı Hakk’ı devamlı olarak görür ve aradaki perde kalkar.” Ancak zikir tohumunu ekmeyen zikrin meyvesini alamaz (Yani Allah’ı göremez.) (el-Mevehib el-Sermediyye 317; Tenvir el-Kulub 515-516)

 

Bu sözler İslâm’a ve Peygamberin (sav.) hadislerine tamamen muhaliftir. Peygamber (sav.) “Bilmiş olunuz ki ölmeden hiç biriniz Allah’ı göremezsiniz.” 

 

İbni Abbas (ra.) Necim Suresi’nin 13. ayeti olan “Muhakkak ki onu (Cebrail’i) asıl hüviyetinde bir kere daha görmüştür” ayetinin tefsirinde belirttiği iki şık vardır. 

Birincisi “Onu kalbi ile görmüştür.” 

İkincisi de “Onu gönlü ile görmüştür” dediği vakidir.

Birinci şık: İbni Abbas’a (ra.); “Peygamber (sav.) Allah’ı görmüş müdür?” sorusuna “Evet” diye cevap vermiştir. O zaman İbni Abbas’a “Gözler onu göremez ama o gözleri görür” ayetini hatırlatıyorlar. İbni Abbas da “Hayır” diyor. “O kendisine nuruyla tecelli edince nurunu gördü” demiştir. Bu da Peygambere (sav.) Allah’ı gördüm mü diye sorulduğunda “Onu nur olarak gördüm” diyen hadisine tamamen mutabıktır. (İbni Huzeyme 192; Tirmizi 3279)

 

Ayrıca Ebu Elaliye el-Araf Suresi’nin 143. ayeti olan “Rabbim seni tenzih ederim. Tevbe ettim. Ben iman edenlerin ilkiyim.” diyen ayetin tefsirinden, Kıyamet gününden evvel seni kimsenin göremeyeceğine ilk iman eden benim’ manasını çıkarmıştır. “Ben iman edenlerin ilkiyim” diyen ayetin tefsirinden İbni Abbas (ra.) “Yaratıklarından hiç kimsenin seni göremeyeceğine inananların ilkiyim” manasını çıkarmıştır.

 

İkinci şık: “Muhakkak ki onu (Cebrail) asıl hüviyetinde bir daha görmüştür.” diyen ayeti Hz. Aişe (ra.) Peygambere (sav.) sordum diyor. Peygamber (sav.) de “O Cebrail’dir” dedi diyor.

Açık ayet ve hadislere rağmen el-Mevehib el-Sermediyye ve Tenvir el-Kulub kitaplarının yazarı: “Allah’ı görmek mümkündür” diyor. Allah da şöyle diyor: “Allah hiç bir kimseyle vahiy veya perde arkasında olmadan konuşmaz.” Hangisine inanalım. Allah’a mı, yoksa yazara mı? Müslüman olarak şüphesiz ki Allah’a ve ondan gelen her şeye inanırız. Ayrıca yazar bu tarikatın tamamen sünnetten kaynaklandığını ve tarikat prensiplerinde mensupları tarafından en ufak bir fazlalık ve noksanlık yapılmamıştır der. (el-Mevehib el-Sermediyye 5) Bu sözler doğru mudur?

 

Tevekkül

 

Şah-ı Nakşibend’in bir müridi anlatıyor: “Şeyhimin (ra.) sevgisine mazhar olduktan sonra Allah bütün işlerimi kolaylaştırdı. Ve yüz dinar topladım. Eşimin teklifiyle yüz dinarı saklamaya karar verdim. İstenilen şekilde iyi bir mürit olmadığım için olacak ki bu karara vardım. Daha sonra Buhara’ya gidip bir ayakkabı ile diğer ihtiyaçlarımı satın aldıktan sonra Arifen köşkünde şeyhimi (ra.) ziyarete gittim. Elini öpmeye vardığımda bana: Buhara’ya neden gittin? Diye sordu. Ben de bazı ihtiyaçlarımı gidermek için dedim. Ardından bana satın aldığı ayakkabıyla diğer şeyleri ve yüz dinardan arta kalan parayı bana getir diye emretti. İstediklerinin hepsini yaptıktan sonra bana bakıp şöyle dedi: “Dilersem sana bu dağı Allah’ın izniyle altın ederim. Ancak bizim gibilerin bu fani dünyada bu tür şeylere iltifat etmemeleri gerekir. Zira biliyorsun ki sana yazılan kısmette bir artma ve eksilme söz konusu değildir. Dolayısıyla para biriktirmemeni ve bu tür şeylere tevessül etmemeni tavsiye ederim” dedi. Anlatılan olayda iki mesele açık olarak göze çarpıyor:

 

Birincisi: Şah-ı Nakşibend müridinin satın aldığı eşyalarla birlikte biriktirmek üzere sakladığı yüz dinardan arta kalan bölümünü gaybı bilircesine haber verdi. “Gayb” konusunu başka bir bölümde açıkladığımız için tarikat mensuplarının şeyhlerinin gaybı bilme konusundaki inançları sonsuz olup bu hususu normal bir durummuş gibi karşıladıklarına işaret etmekle yetineceğiz. Anlatılanlar İslâm şeriatına tamamen muhaliftir. Müridin anlattıklarını kabul edecek bile olsak şeyhin bunu açıklamaması gerekirdi. Zira sahabe-i kiramdan birçok keramet zahir olduğu halde riyaya düşmemek için ve halkın onları büyütmemesi için kerametlerini açıklamamışlardır. Ancak çok büyük bir zaruret olduğu zaman kendilerine zahir olan kerametleri açıklamak zorunda kalıyorlardı. Hz. Ömer (ra.) minberde iken Müslümanları dağ tarafından çevirmeye kalkan düşmanı görünce İslâm ordusu komutanına “Dağa dikkat, dağa dikkat” diye bağırmıştır. Hz. Ömer (ra.) bunu orduyu hezimetten kurtarmak için yapmıştır. Yoksa etrafındaki cemaatin görmesi için değil.

 

İkincisi: Şah-ı Nakşibend müridini parayı biriktirdiği için azarlamış ve onu bu işten men etmek istemiştir. Çünkü biriktirme hadisesi tarikat inançlarından olan “tevekkül” akidesine aykırıdır. Mal veya para biriktirme hususunun yasaklanması sadece Nakşibendi tarikatında olmayıp bütün tasavvufi tarikatlarda mevcuttur. Ayrıca mal biriktirme tarikata göre bir suç olup cezayı gerektirir.

 

Şeyh Muhammed Emin anlatıyor: Bir gün bir mürid topluluğu Şeyh Cüneyd hazretlerine gelip:

“Rızkımızı istiyoruz” derler. Şeyh Cüneyd:

“Nerede olduğunu biliyorsanız isteyin” der. Müridler:

“Biz de onu Allah’tan isteriz” derler. Şeyh Cüneyd:

“Eğer Allah’ın sizleri unuttuğuna inanıyorsanız, ona bunu hatırlatınız.” Müridler:

“Biz de evlerimize girip Allah’a tevekkül ederiz” dediler. Şeyh Cüneyd:

“Allah’ı denemek tehlikeli bir şüphedir” deyince, müridler:

“Peki, çare nedir?” diye sorarlar. Şeyh Cüneyd

“Çare, çareyi terk etmektir” diye cevap verir. (Tenvir el-Kulub 482; el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 78)

 

Şeyh Muhammed, Şeyh Zennun el-Mısri’den tevekkülü şöyle naklediyor: Zennun el-Mısri şöyle diyor: “Tevekkül sebep ve tedbir almadan, her şeyi bırakarak Allah’a yönelmektir.”

 

Şeyh İbrahim el-Havas Hz. Hıdır (as.)’la aralarında geçen bir hadiseyi şöyle anlatıyor: “Bir yolda Hz. Hıdır’la karşılaştım. Bana arkadaşlık teklif etti. Onunla yapacağım arkadaşlığın tevekkülümü bozacağından korkup ondan ayrıldım.” (Tenvir el-Kulub 482; el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 78)

 

Nakşibendi şeyhlerinden olan can canan Habibullah el-Mazhar müritleriyle beraber yola çıktığı zaman yanına binek ve azık almadan çıkardı. Yorulup konakladıkları yerde gaipten (bilinmeyen yönden) kendilerine yemek gelirdi. (Tenvir el-Kulub 477; el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 77)

 

Büyük şeyhlerden sayılan Abdullah el-Dehlevi diyor ki: “Helal kazanç müminlere nasıl farzsa, helalı terk etmek te ariflere farzdır.” (el-Envar el-Kudsiyye 204; Cami Keramet el-Evliya 389/1)

 

Nakşibendi şeyhlerinden zikredilen bu hadiselerin hiç birisi tevekkülden olmayıp, tevaküldendir. 

 

Tevakül: Çalışmadan, iş aramadan, yattığı yerden Allah’a tevekkül ettim demektir. Eğer İslâm’ın ilk doğup yayıldığı ve geliştiği günlerde böyle bir metot uygulansaydı İslâm kesinlikle yayılmayacak ve eğer öyle bir tevekkül yoluna başvurulsaydı bu dine tabi olanların hepsi, bu dine girdikten bir kaç gün sonra açlık ve susuzluktan ölmüş olacak ve bundan dolayı da bu din yayılmayacaktı. Zira bunlar tevekkülü çalışmayı ve işi terk etmek sanıyorlar. 

 

Hâlbuki Allah (cc.) Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayetinde “Bir işe azmettin mi Allah’a tevekkül et” der. Ayrıca “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah’ın fazlından nasibinizi arayınız.” diyor. 

 

Bir de Mülk Suresi’nin 15. ayetinde Cenâb-ı Hak “Yeryüzünde dolaşıp Allah’ın vermiş olduğu rızıklardan yiyin” diyor.

 

Hz. Enes’in (ra.) bir rivayetine göre 

Peygamber (sav.) şöyle buyurmuştur: Peygamberin (sav.) yanına camiye gelen bir adama, Peygamber (sav.) devesini sorar. Adam:

“Allah’a tevekkül edip onu bağlamadan bıraktım” der. Peygamber (sav.) adama

“Deveni bağla ondan sonra Allah’a tevekkül et” der. (Ahmed fi’l-Müsned 286/5)

 

Şah-ı Nakşibendi müridini para biriktirip, mal edinmekten niye men ediyor? Acaba bu İslâm’ın emirlerinden midir? Sad bin Ebi Vakkas’ın (ra.) rivayet ettiği bir hadisi şerife kulak verelim. Sa’d bin Ebi Vakkas malının tümünü Allah’a ve resulüne vasiyet etmek ister. Peygamber (sav.) hayır der. Sa’d:

“Malımın yarısını vasiyet edeyim” der. Peygamber (sav.) bunu da kabul etmeyince

“O halde dörtte birini vasiyet edeyim” der. Peygamber (sav.)

“Olur, ama bu da çoktur” der. Ve şöyle devam eder: “Varislerini ölümünden sonra zengin bırakman, başkalarına el açıp dilenmelerinden daha hayırlıdır” deyip sözünü bitirir. (Buhari 5/8-160/7; Müslim 1627)

 

Ata bin el-Seib (ra.) anlatıyor: Hz. Ebu Bekir (ra.) halife seçildikten birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde omuzuna attığı birkaç elbiseyi satmak üzere çarşının yolunu tutar. Yolda Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde ile karşılaşır. Ona

“Nereye gidiyorsun?” diye sorarlar. Hz. Ebu Bekir (ra.)

“Çarşıya” diye cevap verir. Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde ona

“Unutma ki sen Müslümanların işleri ile meşgul olmak üzere halife seçildin” deyince, Hz. Ebu Bekir (ra.)

“Beni ticaretten men ediyorsunuz, ama çocuklarımın nafakasını nasıl temin edeyim” der. 

Bu söz üzerine kendisine her yıl için altı bin dirhem tahsis ederler. (Tarih Taberi 54/3; Tabakat İbni Sad 184/3)

 

 

Bu hadisenin ardından İbni’l-Cevzi şöyle diyor: Bir tarikat şeyhine “Çocuklarımın nafakasını nasıl ve nereden kazanayım?” dersen şirke girdin, ticaret yapan biri hakkında onlara soru sorarsan “Tevekküle inanmıyor” derler. Bütün bunlar cahilliklerinden ileri gelmektedir. İslâm’daki tevekkül şekli az evvel naklettiğimiz hadisi şeriflerin anlattığı gibi olmalıdır. İslâm tedbir alınarak yapılan tevekkülü, tevakül olarak kabul ederken, tarikat mensuplarının sadaka dağıtıcılarına ettikleri tevekkülü kesinlikle reddederler. Zira İslâm tedbir alındıktan sonra Allah’a tevekkülü, tevekkül olarak kabul etmiştir. Yoksa evlerinde oturup da ekmek ve pişirilmiş hazır yemek beklemek tevekkül değildir. Dileyenler onların ekmek ve pişmiş balık hususundaki şarkılarını kitaplarına müracaat edip okusunlar.

Bununla birlikte tevekkülün bu türü toplumları yıkar, fakirliğin yayılmasına ve insanların yok olmasına neden olur. Sonra kim demiş ki Peygamber (sav.) fakirliği seviyordu. Peygamber (sav.) “Fakirlikten Allah’a sığınırım” Diyordu. (Buhari 161/7; Müslim 589; Nesai 315/2; Tirmizi 263/2)

 

Hz. Aişe’nin bir rivayetine göre Peygamber (sav.) şöyle diyor: 

“Allah’ım! Cehennem ateşinin, kabir azabının, zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım.” (İbni Mace 3842; el-Hâkim 531/1)

 

Bununla beraber Peygamber (sav.) bazı sahabelerinin zengin olması için dua etmiştir. Enes bin Mâlik için şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Malını ve çocuklarını arttır.” (Buhari 161-162)

 

Sahabelerin büyük bir kısmı zengin kişilerdendi. Peygamber (sav.) zenginliklerine kesinlikle karşı olmamış ve şöyle demiştir: “Ebu Bekir’in malından yararlandığım kadar, hiç kimsenin malından yararlanmadım.” (Sahih Cami es-Sağir 5684)

 

Hz. Osman’ın (ra.) savaşlarda verdiği sadaka ve orduya bağış olarak verdiği mallar meşhurdur. Ayrıca Hz. Abdurrahman zengin birisi idi. Malanı terk ederek Medine’ye hicret etmiştir. Peygamber (sav.) onu Ensar’dan biriyle kardeş yaptı. Ensar’dan olan kardeşi ona malının yarısını bağışlayıp, hanımlarından da birini boşayarak ona nikâhlamayı teklif etti. Ancak Hz. Abdurrahman (ra.); “Bana çarşının yolunu tarif et” demiştir. Bu meşhur sözünden sonra kardeşi ona çarşının yolunu tarif eder. Hz. Abdurrahman çarşıya gidip ticaret yapmaya başlar ve eski zenginliğine yaptığı ticaretle tekrar ulaşır.

 

Hz. Abdurrahman’ın (ra.) meşhur sözü olan “Bana çarşıyı tarif et” ibaresi sofilerce büyük bir sözdür. Çarşıya gidip çalışmak ve ticaretle uğraşmak Tasavvuf’a zıt bir iştir. Tasavvufi tevekküle girip üç gün aç kalan ve açlıktan yerde atılmış karpuz kabuklarını yemek için elini uzatan sofiye Ebu Turab el-Nehşebi; “Tasavvuf sana yaramaz çarşıya git ve çalış” demiştir. (el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 78; Telbis İblis 208)

 

Ebu Ali el-Ruzbari; “Beş gün sonra ben açım” diyen sofiyi çarşıya gönderip rızkını kazanmasını emrediniz. (el-Mevehib el-Sermediyye 51; Telbis İblis 209)

 

Bir gün Habib el-Acemi’ye

“Ticareti neden terkettin?” diye sorulunca

“Kefili inanılır buldum” diye cevap verir.

Zennun el-Mısri’ye

“Tevekkül nedir ve nasıl olur” diye sorulunca;

“Tevekkül dostları ve tedbiri terk etmektir” der.

 

Eğer toplum Tasavvuf ehlinin bu tür prensiplerine göre hareket etseydi kim kime harcayacak, kim kime sadaka verecekti? Hayatın bütün gereklerini yerine getiren, tembellikten kaçan bir toplumda böylesine yıkıcı bir akideyi görmemiz ve tasavvur etmemiz mümkün değildir. Çalışmak, didinmek, hayatın zorluklarına tahammül edip galip gelmek için tedbir almak İslâm’ın önemli bir gereğidir. Onların iddia ettiği gibi bütün İslâm orduları “tevekkül” ediyoruz deyip otursaydı fethedilen ülke olmayacak, dolayısıyla İslâm yayılmayacaktı. Aynı şekilde Hristiyanların, Yahudilerin, Mecusilerin ve diğerlerinin küfrüne ve şirklerine karşı çıkmamak ve “Bu onların kaderidir, biz Allah’ın kaderini değiştiremeyiz” diyen bir orduya sahip olmuş olsaydık, belki de hiç bir fetih olayı gerçekleşmeyecekti.

 

Ebu Yezid el-Bestami’ye “Arif isyankâr olur mu?” diye sorulduğunda “Ve Allah’ın emri gerçekleşmiş bir kaderdi” diye cevap vermiştir. (el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 76-79)

 

Bu sözler Nakşibendi tarikatı kitaplarından alınmıştır. Bu demektir ki tarikat mensupları bu sözleri kabul ediyor ve onları delil olarak tanıyorlar.

 

Tasavvuf ehli mütevekkili (tevekkül edeni) şöyle tarif etmektedir: “mütevekkilin” alameti; soru sormamak, cevap vermemek, istememek ve onun en kâmil hali ölü yıkayıcısının elleri arasındaymış gibi Allah’ın elleri arasında durmasıdır ki, onu istediği gibi evirip çevirsin ve hiç bir hareket yapmasın. Ve tedbir almasın. (el-Risaletü’l-Kuşeyriyye 76)

 

Bu sözlere göre kulun yaptığı işlerde seçme hakkı yoktur. Ve her şey iradesi dışında gerçekleşiyor. Daha açık bir ifadeyle rüzgârların önündeki bir tüy durumundadır. Haşa tevekkül bu değildir. Yine bu sözlere göre kâfirin kâfir olurken hiç bir suçu yoktur. Zira Allah onun kâfir olmasını istemiştir. 

 

Hâlbuki Allah (cc.) şöyle diyor: 

Fakat O kullarının inkârına razı olmaz. (Zümer Suresi:7) Ayrıca 

De ki: Hak Rabbinizdendir. İsteyen iman etsin, isteyen de inkâr etsin. (Kehf Suresi: 7) Buyurmaktadır. 

 

O zaman kul nasıl olur da hareketsiz ve tedbirsiz olarak bir ölü gibi olur? Hâlbuki tedbir ve harekette ölü yıkayıcısı gibi Allah’tandır. Allah (cc.) İnsan Suresi’nin 3. ayetinde demiyor mu ki; Biz ona hidayet yolunu gösterdik, ya şükreder veya nankörlük.” Dolayısıyla Allah (cc.) bize iki yolu da göstermiş ve bizim irademiz olmadan bu yollardan herhangi birine girmeye bizi mecbur tutmamıştır. Eğer bizi herhangi birine mecbur etse işleyeceklerimizden dolayı bizi hesaba çekmez. Çünkü bizim isteğimiz olmadan bizi mecbur ettiği bir şeyden ötürü nasıl olur da hesaba çeker. Şeytan dahi şöyle demiyor mu? “Benim sizin üzerinizde bir nüfuzum yoktu. Sizleri sapıklığa davet ettim. Siz de bana uydunuz. O halde beni kınamayınız, nefislerinizi kınayınız.” (İbrahim Suresi: 22)

 

Şeyh Muhammed Emin ve benzerlerine göre kulun işlediği suçların işlenmesinde hiçbir iradesi yoktur. Çünkü kendilerine Allah tarafından müktesep olarak gelmiş diyorlar. Yani ölü yıkayıcısının elleri arasında bir ölü misali ancak ölü değil. Ölü yıkayıcısı ölüyü nasıl isterse evirir çevirir, ölünün bunda isteği ve iradesi söz konusu değildir. Kul da Allah’ın tasarrufunda olduğu için işlediği bütün suçları iradesi dışında işliyor. Yani haşa Allah bu suçları kuluna işletiyor. Şeytan bile kendini bundan beri tutarken Şeyh Muhammed Emin ve başkaları bunu Allah’a atfediyorlar.

 

Nakşibendi Tarikatı Şeyhlerinin Söz ve Kerametlerinden Bazıları

 

Şeyh Muhammed el-Masum diyor ki: “Kâbe-i muazzamanın beni hasretle öptüğünü gördüm. Ziyaret tavafını bitirdiğim zaman da bir melek bana haccımın kabul edildiğine dair bir mektup getirdi.” (el-Mevehib el-Sermediyye 213; Cami Keramet el-Evliya 204/1; el-Envar el-Kudsiyye 196)

 

Şeyh Muhammed Masum üç yaşındayken tevhid üzerine konuşmuş ve “Yer ve gök benim demiştir.” (el-Mevehib 202)

 

Yine Şeyh Muhammed el-Masum: “Kendimi yeryüzündeki bütün zerreleri kaplayan bir nur olarak gördüm. Ayrıca nurumla bütün dünyanın güneş gibi nurlandığını (aydınlandığını) gördüm” diyor. (el-Mevehib el-Sermediyye 203; el-Envar el-Kudsiye 192)

 

Şeyh Habibullah Can Canan el-Mazhar diyor ki: “Kamil bir sofi, kemali ve hayrı kendine mal etmez. Çünkü o bilir ki kemal ve hayır müsteardır. Bu da hakkın ta kendisidir ki o zaman tam bir “FENA” hasıl olur. Ve her şey doğru olarak görülür. Hallac’ın “Enel hak” deyişinin sırrı budur.” (el-Mevehib el-Sermediyye 277; el-Envar el-Kudsiyye 205)

 

Bu konu ile ilgili olarak tam bir bölüm ayırdık. Tarikat mensupları bütün yaratılmışlarda Allah’tan başka bir şey görmezler. Hallac’ın “Enel hak” sözünü delil olarak almalarının nedeni budur. Çünkü Hallac kendini Allah’ın kendisi olarak kabul ediyordu. Habibullah Can Canan el-Mazhari vefat edince Kur’an’ın yarısının göklere yükseldiğini ve dinde çatlaklıkların meydana geldiği söyleniyor. Bu sözü el-Senhuti “el-Envar el-Kudsiyye fî Menakıb el-Nakşibendiyye” isimli kitabında zikretmiştir. (el-Envar el-Kudsiyye 207; el-Mevehib el-Sermediyye 231-232)

 

Şeyh Ahmed el-Faruki diyor ki: “Birçok kez arşı mecidin üzerine çıkarıldım. Bir gün arşı mecide çıktım. Yer merkeziyle arşın arasındaki mesafe kadar arşın üzerine çıkınca Şah-ı Nakşibendi’n makamını gördüm. Ayrıca makamının üzerinde bazı şeyhlerin makamını gördüm.” Daha sonra şöyle devam ediyor: “Bilmiş ol ki arşın üzerine ne zaman çıkmak istesem bana bu imkân kolaylıkla sağlanıyor.” (el-Mevehib el-Sermediyye 184; el-Envar el-Kudsiyye 182)

 

Yine Şeyh Ahmed el-Faruki: “Kâbe’nin etrafımda bana şeref ve ikram olsun diye Allah tarafından tavaf ettirildiğini gördüm” diyor. (el-Mevehib el-Sermediyye 185)

 

Şeyh Ahmed Diyaeddin’in müritlerinden birisi kendi içinde şeyhinin bir keramet göstermesini istemiş, ancak bunu şeyhine söylemeye bir türlü cesaret edememiş. Şeyh hazretleri bunu hemen anlamış ve müridine dönüp şöyle demiş: “Doğruluk bin kerametten daha hayırlıdır.” (el-Envar el-Kudsiyye 272)

 

Şeyh Muhammed bin Abdullah bin Mustafa el-Hani olay meydana gelmeden olayın meydana geleceğini, müridlerine hasıl olacak tehlikeleri evvelden haber verirdi. Ayrıca müridinin ne durumda olduğunu sormaz. Müridinin içinde bulunduğu durumu haber verirdi. (Cami Keramet el-Evliya 222/1-223)

 

Şeyh Taceddin bin Zekeriya’nın küçük bir kızı vardı. Bir gün hastalandı. Şeyh babasının abdest aldığı bir sırada Allah küçük kıza babasının ayaklarını yıkadığı abdest suyundan içmesini ilham etti. Kız suyu içtikten sonra Allah’ın izniyle hastalıktan kurtuldu. Ayrıca müritleriyle gülüp şakalaşırken bazı müritlerinin içinden gülüp şakalaşmak şeyhlik makamına yakışmaz diye geçince, Şeyh Taceddin bunu hemen anlamış ve “Şaka peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed’in (sav.) sünnetindendir” deyip, müritlerini uyarmıştır. (Cami Keramet el-Evliya 373/1)

 

Şeyh Kasım’ın kerametleri: el-Hanin naklettiğine göre bir gün Şeyh Ubeydullah Ahrar hastalanır. Ziyaretine gelen Şeyh Kasım ona;

“Kendimi sana feda ettim” der. Şeyh Ubeydullah ona;

“Yapma. Senin müritlerin çok, yaşın da genç” dedi. Şeyh Kasım;

“Sana bu konuda istişareye gelmedim. Kendi kendime düşünüp karar verdim. Allah’ta bunu kabul etti.” Bu konuşmadan bir gün sonra hastalık Şeyh Ubeydullah’tan Şeyh Kasım’a geçti. Şeyh Ubeydullah’ta doktora ihtiyaç hissettirmeyecek bir derecede iyileşti. (Cami Keramet el-Evliya 236/2-237; el-Envar el-Kudsiyye 177)

 

Nakledilen bu söz ve hareketler özet olarak Nakşibendi tarikatına mensup şeyhlerin söz ve hareketleridir. Hepsinde de İslâm’a muhalif şeylerin bulunduğu insaflı okuyucuların dikkatinden kaçmayacaktır. Bu şeyhlerin kimisi insanların içinden geçeni, kimisi gelecekte olacakları bilirken kimisi de arşı mecidin üstüne çıkıyor. Ayrıca bazısı nur oluyor ve her şey nuruyla aydınlanıyor. Bazısı da yaratılanla yaratanı bir görüp zındıkların lideri Hallac’ın “Enel hak” sözünü delil olarak gösteriyor. Onların iddia ettiği “Biz sünnete tabi olup sahabenin yolundayız” derler. Sünnete tabi olmak ve sahabe-i kiramın yolunda olmak böylemi olur?

 

Şeyhlerden Yardım İstemek

 

Allah (cc.) Neml Suresi’nin 62. ayetinde; “Yoksa darda kalana niyaz edip yalvardığı zaman icabet eden, kötülüğü gideren, sizleri yeryüzü halifeleri yapan mı? Allah’la başka bir ilah mı? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” Ne kadar çarpıcı ve anlamlı bir ayet. Acaba bir mümine bundan daha çok tesir edecek başka bir şey olabilir mi? Müminin yardımı sadece Allah’tan istemesine delil olarak bu ayet yeter de artar bile. Daha sonra Allah (cc.) bize bir ayetinde korkunç ve dehşetli bir sahneyi canlandırıp, kendisinden başka bir şeyden yardım dilenemeyeceğini şöyle anlatıyor: 

 

“Sizi karada ve denizde yürüten Allah’tır. Bulunduğunuz gemi içindekileri tatlı bir rüzgârla muntazam götürürken ve yolcular da neşeli iken bir fırtına çıkarak onlara her taraftan dalgalar gelip çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca dini sadece Allah’a tahsis ederek ona şöyle dua ederler: “Bizi bu durumdan kurtarırsan şükredenlerden oluruz.”

 

Bu ayette tasvir edilen sahnede insan için büyük bir ibret vardır. O korkunç anda insan duayı sadece Allah’a eder. Onda ne bir puttan, ne bir mezardan, ne bir veliden veya başka bir şeyden yardım dilemez. Ayetteki “Dini sadece Allah’a tahsis ederek” ibaresinden yukarıda izah ettiğimiz mana çıkıyor. Ancak onları o korkunç durumdan kurtardıktan sonra tekrar Allah’a ortak koşarlar. Allah (cc.) Ankebut Suresi’nin 65. ayetinde şöyle diyor: “Onları kurtarıp karaya çıkardıktan sonra Allah’a ortak koştular.”

 

Nakşibendiler ‘de bulunan ayıplardan bir tanesi de çok zor ve tehlikeli durumlarda dahi olsa şeyhlerden yardım dilemektir. Tarikat hakkında kitap yazan Nakşi yazarlar şeyhlerin özelliklerini uzun uzun anlatırlar ve derler ki; “Şeyhlerimiz gaybı bilir, kâinatta tasarruf yetkisine sahiptirler, zor durumdaki kişilerin imdadına yetişirler, belâları def eder ve hastaları iyileştirirler.” Kendilerine göre bu kadar özelliği olan kişilerden yardım dilemekte bir mani görmezler. İşte o anda dini onlara tahsis ederler. Zira duada direk olarak Allah’a yönelmemiş, tam aksine şeyhe yönelip ondan yardım istemişlerdir.

 

Şimdi de konuyu Nakşibendi şeyhlerinin söz ve davranışlarını da naklederek daha geniş bir şekilde açıklayalım:

 

Bir rivayete göre Şeyh Muhammed el-Masum’un müridlerinden biri, atının üzerinde yol alırken, at birden ürküp hızla koşmaya başladı. O anda mürid yere düştü ve bir ayağı da üzengiye takıldı kaldı. Ayağı üzengiye takılı olduğu halde at koşmaya ve müridi peşinden sürüklemeye başladı. O anda mürid “kayyum” olan Şeyh Muhammed el-Masum’dan yardım istiyor. Yardımı ister istemez şeyh imdadına yetişip atı durdurarak onu kurtarıyor. Aynı mürid bir gün denize düşüyor. Yüzme bilmediği için Şeyh Muhammed el-Masumdan yardım istiyor. Tam boğulmak üzereyken şeyh onu kurtarıyor. Dikkat edilirse yazar burada şeyhe “kayyumluk” sıfatını veriyor.

 

Batmak üzere olan bir gemide bulunan Şeyh el-Masum ‘un müridlerinden biri beni kurtar diye yardım istiyor. Şeyh Muhammed el-Masum o anda müridleriyle beraber kendi evinde bulunuyordu. Şeyh müridleri arasında olduğu halde elini uzatıp gemiyi batmaktan kurtarıyor. Ve sarığıyla cübbesinin bir kısmı suyla ıslanıyor. Müridleri şeyhin elini havaya uzatıp sarıkla cübbesinin ıslanmasına hayret ettiler. (Cami Keramet el-Evliya 199/1-200; el-Mevehib el-Sermediyye 210-213; el-Envar el-Kudsiyye 195-196)

 

Bir gün Mevlâna Arif’in köyüne büyük bir sel baskını olur. Köylüler selden korkarak Şeyh Mevlâna Arif’e seli haber verirler. Şeyh Mevlâna Arif selin en hızlı aktığı yere oturup sele: “Beni taşıyacak gücün varsa taşı” der. Bu sözden sonra sel geri akmaya başlar. (el-Mevehib el-Sermediyye 107; el-Envar el-Kudsiyye 125)

 

Bu tehlikeler esnasında halk ellerini açıp Allah’a dua etmiyor da direk olarak şeyhlerine yönelip ondan yardım istiyor ve kendilerini başlarına gelen felâketlerden kurtarmalarını istiyor. Anlayamıyorum. Nerede bunların kalplerindeki Allah, nerede tevhit, nerede İslâm? Bu kitapların yazarları ne istiyor? Nakşibendi tarikatı şeyhlerine halkın Allah’ı bırakıp tapmalarını mı, yoksa onları Allah dışında ilah mı kılmak istiyorlar? İş bununla da bitmiyor. İnançlarına göre ölü veya diri olan bir şeyhten yardım dilemekte beis yoktur. Şeyh Muhammed Emin şöyle diyor: “Şah-ı Nakşibendi müridlerine hayattayken yaptığı yardımı öldükten sonra da yapabilir. Buna delil olarak ta Allah’ın “O ölür veya öldürülürse (Hz. Muhammed (sav.) ökçelerinin üzerine geri mi döneceksiniz” (Âl-i İmran: 3/144) ayetini delil gösteriyor. (Tenvir el-Kulub 500)

 

Ayet Peygamber (sav.) hakkında indiği halde onu şeyhine atfetmiştir. Ama Allah’ın sıfat ve harikalarını kendilerine mal eden insanlar için Peygamber (sav.) için inmiş bir ayeti şeyhleri için inmiş gibi kabul etmeleri garip bir şey değildir. Tefsir kitaplarını okuyup araştıran birisi hiçbir tefsir kitabında bu şekilde saptırılmış bir tefsire rastlayamaz.

 

Bunun yanı sıra hayatta olan Nakşibendi şeyhleri, ölmüş Nakşi şeyhlerle devamlı buluşur ve diriler onlara biat edip onlardan teklif ve velayet alırlar. Şah-ı Nakşibendi teklifiyet ve velayeti ölü şeyhlerle mezarlıkta buluştuktan ve onların onayını aldıktan sonra kazanmıştır. (el-Mevehib el-Sermediyye 113; el-Envar el-Kudsiyye 7)

 

Gizli zikir (zikri hafi) usulünü de Şeyh Abdulkadir el-Ğucdeve’nin ruhani eliyle görüştükten sonra almıştır. el-Envar el-Kudsiyye’nin yazarı bu hususu şöyle açıklıyor: Ruhaniyetler bu konuda hayatta iken toplandıkları gibi, ölümden sonra da vücud, ruh ve mahluklar aleminin dışında olan metafizik aleminde toplanırlar.

 

Diri insanların ölülerin ruhlarıyla buluşup onlarla toplantı yaptıklarını ve onların ruhlarıyla konuştuklarını iddia edenleri âlimler tekfir etmişlerdir. el-Feteve el-Bezzaziye’de: “Ölülerin ruhları, olup biteni bilir diyenler kafir olmuşlardır” denmektedir. Şeyh Fahreddin Ebu Said el-Cuveyni diyor ki: “Kim ölü istediği şeyi Allah’ın iradesi olmadan yapar derse ve buna da inanırsa kâfir olur.” el-Raik (94/3)

 

Şeyh Hamideddin “el-Nekuri el-Tevşih” adlı kitabında şöyle diyor: “Onlardan bazıları peygamberlerin ve evliyaların ihtiyaç ve musibet anında onları duyar ve imdatlarına yetişir, inancı ve düşüncesiyle ruhlarından imdat ve yardım talep ederler. Bu hareket kabin bir şirk ve açık bir cahilliktir.”

 

Ruhlar âlemiyle bu kadar kuvvetli bir bağlantıyı nasıl kurabiliyorlar? Ruhların dilediği diri kişilere gelip onlarla konuştuğunu nereden çıkarıyorlar? Ruh üzerinde sorular çoğaldığı zaman Allah (cc.) Kur’an-ı Kerîm’de belirttiği bir ayet, soruları sahiplerine iade etmek ve onlara cevap vermek için şöyle diyor: “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin bileceği bir iştir. Size az bir bilgi verilmiştir.” (İsra Suresi: 85) Bu tarikat mensuplarından hayale yakın ve gerçeğe uzak başka bir grup düşünmek mümkün mü?

 

Şeyhlerin Mezarlarını Kutsallaştırmaları

 

Keşke bu kadarla bitse… İş kutsallaştırmaktan öteye gitmiş, mezarları öpmüş, mezar topraklarını sürme gibi gözlerine sürmüşlerdir. Peygamber (sav.) mezarın yanında namaz kılmayı, üzerine bina yapmayı ve mezarın üzerine oturmayı nehyetmiştir. Acaba Peygamber (sav.) mezarların mübarek bir şeymiş gibi kutsallaştırılıp eşiklerinin öpüldüğünü bilse durum ne olurdu?

 

Şeyh Muhammed Emin “Tenvir el-Kulub” adlı kitabında şöyle diyor: “Ahalinin evliya mezarlarının eşiklerini, omuzlarında taşıdıkları tabutlarını teberrük niyetiyle öpmesinde bir sakınca yoktur. Bu hareketlerini de men etmemek gerekir. Çünkü onlar failin ve tesir edicinin Allah olduğuna inanırlar. Ayrıca bunu Allah’ın sevdiği insanları sevdiklerini belirtmek için yapıyorlar. (Tenvir el-Kulub 534)

 

Burada Şeyh Muhammed Emin okuyucudan mezar sahiplerinin ihtiyaç sahibi insanların kendilerine dua edip, yardıma çağırdıkları zaman çağrıya uyduklarını ve ihtiyaçlarını karşıladıkları inancına sahip olduğunu gizlemektedir. Bundan daha büyük bir şirk olabilir mi?

 

Bir rivayete göre bazı şeyhler şöyle diyor: “Allah her velinin mezarına, veliden yardım isteyen insanların yardımına gitmesi için vekil bir melek vermiştir. Yardıma bazen melek giderken, bazen de velinin kendisi mezardan çıkıp gitmektedir.” (Tenvir el-Kulub 410)

 

Mekke’nin fethinden sonra şeytanın en büyük hilelerinden olan putların Müslümanlar üzerinde herhangi bir tesiri kalmayınca şeytan biraz düşündükten sonra iyi düşünülmüş bir hileyle mezarın putun yerini tutabileceği kanısına vardı. Ardından insanlara mezarlar üzerinde bina kurmayı, zorluk ve felaketler esnasında yardım dilemek üzere evliya mezarlarını ziyaret etmelerini kutsal bir şeymiş gibi gösterip onları saptırmaya çalıştı.

 

Putla mezar arasındaki fark mezarın örülmüş bir taş, putun ise taştan yapılmış insan şeklini almasıdır. Aralarında şekil dışında herhangi bir fark yoktur. Mezar puta benzemiyor ama benzememesi şeytan için bir şey değiştirmez. Şeytanın istediği şey neticeye varmaktır. Putlar nasıl bir fayda veya zarar veremiyorsa, mezarlarda aynı şekilde ne bir fayda ve ne de bir zarar veremez. Ancak bu şeytanın büyük bir hilesidir.

 

Peygamber (sav.) bu tehlikeyi evvelden sezmiş son nefeslerinde ve sekeratü’l-mevtten ayıldığı zaman şöyle diyordu: “Allah Yahudi ve Hristiyanlara peygamberlerinin mezarlarını mescit edindikleri için lânet etmiştir.” (Buhari 90/2; Ahmed 146/6; Müslim 530)

 

Cendeb bin Abdullah el-Beceli (ra.) Peygamberin (sav.) şöyle söylediğini rivayet ediyor: 

“Sizden evvelkiler peygamberlerinin ve aralarındaki Salih insanların mezarlarını mescid ediniyorlardı. Mezarları mescid edinmeyiniz, sizi bundan kesinlikle nehyediyorum.” (Müslim 532)

 

Aynı şekilde Peygamber (sav.) mezarın üzerine oturmayı ve üzerinde bina yapmayı men etmiştir. (Müslim 970; Tirmizi 155/2; Ahmed 339/3)

 

Bu hadisi şeriflerden sonra bir insan mezarı nasıl öper, toprağını üzerine ve gözüne sürme gibi nasıl sürer? Bunun haram kılınması gerekmez mi?

 

Şeyh Muhammen Emin diyor ki: “Şah-ı Nakşibendi öldüğü zaman müridleri mezarının üzerine büyük bir kubbe çatıp onu geniş bir cami edindiler.” (el-Mevehib el-Sermediyye 142)

 

Elenvar el-Kudsiyye’nin yazarı da; “Şah-ı Nakşibendi’n mezarı şimdiye kadar ayakta durmaktadır. Kendisinden eskiden olduğu gibi şimdi de yardım istenmekte, toprağı göze sürme gibi çekilmekte ve kapılarına iltica edilmektedir” der. (el-Envar el-Kudsiyye 142)

 

Allah rızası için nerede Allah’ın şeriatına, Peygamberinin (sav.) sünnetine ve sahabe-i kiramın yolunda olduğunu iddia edenler. Onların yolu mezar topraklarını sürüp, göze sürme gibi çekip ondan yardım istemek miydi? Yoksa adı geçen tarikatın hareket ve inançlarından Kur’an ve sünnete tabi olduklarını iddia ettikleri halde putperestlik kokusu mu geliyor? Kur’an ve sünnette bu tür söz ve davranışlara rastlamak kesinlikle mümkün değildir?

 

Fena ve Vahdeti Vücud Akidesi Nakşibendiler ‘in En Tehlikeli Akidelerindendir

 

Nakşibendi tarikatı inançlarının en tehlikelilerinden biri de “Fena ve vahdeti vücud” akidesidir. Buna göre kendilerine hasıl olan bir durumla Allah’ı bütün yaratıklarında görürler ki, o zaman aynı anda Allah, hem abid ve hem de mabud duruma girer. (Yani hem ibadet eden ve hem de ibadet edilen.) Hıristiyanlar “Allah Hz. İsa’nın şahsına hulul etti” deyince kâfir oldular. Peki ya “Allah gördüğümüz bütün yaratıklara hulul etmiştir” diyen Nakşibendilere ne diyelim. Kâinat onlar için Allah’ın isim ve sıfatlarından ibaret olan bir aynadır. Nakşiler bu hususta konuştukları zaman Eba Yezid el-Bestami’nin “Sübhani ma a’zamu şani” ve Hallac’ın “Enel hak” sözlerini delil olarak alırlar.

 

Şeyh Ahmed el-Faruki şöyle diyor: “Bazı şeyhlerin de dediği gibi Allah’ı tıpkı eşyalar gibi gördüm. Ve daha sonra Beka’da terakki ettim. Beka velayetin ikinci kademesidir. Burada da Allah’ı aynı şekilde gördüm. Daha sonra Allah’ı tıpkı kendim gibi gördüm. Bütün bunlardan sonra da Allah’ı cisimlerle beraber kendimde gördüm. (el-Mevehib el-Sermediyye 182; el-Envar el-Kudsiyye 181)

 

Şeyh Muhammed Parsa şöyle der: “Zikrin hakikati Allah’ın kendi zatına tecelli edip kulun gözünde kendi zatı olarak görünmesinden ibarettir. Yani zikreden zikredilenle aynı anda bir şahıs olur. (el-Envar el-Kudsiyye 136)

 

Şeyh Abdullah Ahrar; “Zikrimizden yüz çevirenlerden, sen de yüz çevir.” (Necm Suresi: 29) ayeti için şöyle ediyor: “Zikirde eksiklik gösterenlere zikri teklif etmeye.” Yani Allah’ı görmede kendisine noksanlık hasıl olmuştur. Kendisine zikri teklif etme. Buna Hatemil-evliya  el-Şeyh el-Ekber 

 

Muhyiddin de bir şiirinde şöyle işaret etmiştir:

“İyi bilinmelidir ki günahlar Allah’ın zikriyle artar.

Kalbler ve gözler de zikirle yok olur.

Zikri terk etmek daha efdaldir.

Zira güneşin batışı yoktur.” (el-Mevehib el-Sermediyye 161-162)

 

Allah (cc.) Rad Suresi’nin 28. ayetinde; “İyi bilinmelidir ki kalpler Allah’ın zikriyle huzur bulur.” Buyururken Muhiddin de “Allah’ın zikriyle günahlar artar” diyor. Kimi yalanlayıp, kimi doğrulayalım?

 

Ezher Üniversitesi İlk Eğitim Özel Bölümü Genel Müdürü Şeyh Muhammed Mustafa Ebu Ula şöyle der: “Mürid murakabeye devam ederse görme mertebesine yükselir. O anda kendisine Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yaratıklarına tecelli ettiğini gözleriyle görür. (Riseil el-Kusur el-Aliye cilt 4, sf. 183)

 

Tenvir el-Kulub adlı kitapta Said el-Harraz şöyle diyor: “Allah kullarından birini veli yapmak istediği zaman ona zikir kapısını açar. Kul zikirden lezzet alırsa ona yakınlık (kurb) kapısını açar. Ondan sonra onu insanlar meclisine yükseltir. Sonra tevhid sandalyesine oturtur. Bundan sonra da onu vahdaniyet evine alır ve aradaki perdeyi kaldırır. Kulun gözü onu görünce “huvesiz kalır” ve o zaman kul “fena bir zaman” halini alır.” (Tenvir el-Kulub 510; el-Riseletül Kuşeyriyye 118-119)

 

Allah ile kul arasındaki hicap (perde) Allah’ın şu ayetiyle hiç bir zaman kalkmaz. 

Allah (cc.) şöyle der:

[Allah bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur.] (Şûra Suresi: 51)

 

Şeyh Ubeydullah Ahrar: “Hamdin kemali kulun ona hamdetmesi ve Allah’tan başka hamdedenin olmadığını bilmesidir” der.

Nakşiler ‘in fenafillah akidesinde şeyhleri, imamları ve örnek şahsiyetleri olan Eba Yezid el-Bestami şöyle der: “Allah’ı altmış yıl aradım. Sonra baktım ki o da benim.” (el-Bed-i ve el-Tarih li’l-Mukaddesi 91/5)

 

Yukarıda okunan sözlerin hepsi Nakşiler ‘in kendi kitaplarından alınmıştır. 

Bu sözlerin hangisi Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav.) getirdiği şeriata muvafıktır? İşte vahdet-i vücut akidesinin savunucularına âlimlerin icma ederek kâfir dedikleri vahdet-i vücut akidesi budur. Geçmiş sayfalarda da anlattığımız gibi, buna benzer bir akideye sahip Hristiyanlara Allah kâfir demiştir. Maide Suresi’nin 72. ayetinde Allah (cc.); “Mesih bin Meryem Allah’ın kendisidir diyenler kâfir olmuştur.” Bu ayetten sonra bunlar nasıl olurda zikredenin kendisi Allah olup kendi kendisini zikreder diyebilir?

 

Nakşibendiler ‘in kitaplarından naklettiğimiz söz ve davranışlar “Kendilerinden geçtiği zaman meydana geliyor” diyorlarsa, buna cevap vermek pek güç değil. Peygamber (sav.) insanlar arasında en büyük takva sahibi, Allah’tan en çok korkan ve Allah’a en çok ibadet eden kişiydi. Namaz kıldığı zaman kendisine yaklaşan sahabe onun huşu içerisinde namaz kıldığını ve huşu içerisinde dua ettiğini duyardı. Ayrıca Peygamberin (sav.) ibadetteyken kendisine bazı haller hasıl olmuştur. Meselâ Kur’an’ı dinlediği zaman ağlaması, vahyin inişinde takındığı tavır… Buna rağmen kendinden geçip, tarikat mensuplarının ve büyüklerinin yaptığı ve söylediği gibi zahiri küfür olan bir söz söylememiş ve harekette yapmamıştır.

 

Bununla beraber eğer bunlar Allah’la olan ilişkilerinden dolayı kendilerini kaybedip, hayatı ve hayatta olan şeyleri unutup kendilerinden geçiyorlar iddiasındaysalar: Allah (cc.) içkiyi haram kılan ayeti indirmeden önce “Sarhoşken namaza yaklaşmayınız” diyordu. Sebebi “Tâki ne söylediğinizi bilesiniz.” (Nisa Suresi: 43)

 

O zaman bir insan yaptığı ibadette ne söylediğini bilmiyorsa o ibadetin kendisine bir faydası yoktur. Aynı zamanda yaptığı ibadet kendisine zahiri küfür olan sözleri söyletiyorsa içkiden de haram duruma düşer ki bu halde de kesinlikle namaza yaklaşılmaz.

 

Ayrıca bu din ifratla tefrit arasında vasat olan bir dindir. İslâm prensiplerinden olmayan çok fazla aşırılıkları iyi niyetle bile olsa uygun bulmaz. Daha evvelde anlattığımız gibi Peygambere (sav.) gelip yaptığı ibadetleri öğrenen üç kişi Peygamberin (sav.) ibadetini azımsar bir tavır takınınca, kendi ibadetlerini sayarak şöyle derler: 

Biricisi: “Ben sürekli olarak geceleri ibadetle ihya ederim.” 

İkincisi: “Bütün günlerimi oruçlu geçiririm.” 

Üçüncüsü de: “Ben de kadınlardan ayrı yaşarım ve evlenmem” dediklerini duyunca, Peygamber (sav.) onlara şöyle der: “Allah’a yemin ederim ki sizlerden takvaca daha üstünüm. Allah’tan sizin korktuğunuzdan daha fazla korkarım. Ama bütün günlerimi oruçlu geçirmem. Geceleri namaz kılarım, ama zaman zaman da uyurum. Ve kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Müslim 1401; Buhari Kitabe’l- Nikah 116/6; Beyhaki 77/7; Ahmed 285/3)

 

Nafile oruç tutmak ve geceleyin herkesin uyuduğu bir saatte namaz kılmak şüphesiz ki hayırlı bir iştir. Ayrıca Allah yolunda cihat edebilmek için evlenmeyi terk etmek hayırlı görünüyorsa da insanı kötülüğe sürükleyebilir. Sürekli olarak oruç tutan bir insanın vücudu zayıf düşebilir. Dolayısıyla Allah yolunda yapmakla emrolunduğu cihadı yapamaz. O zaman nafile bir ibadetten dolayı bir farzı terk etmiş olur. “Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlıdır” diyen hadisi de hepimiz biliyorsunuz. Ayrıca devamlı olarak bütün gecelerini namaz kılmakla geçiren birisi ailesinin geçimini sağlamakta güçlük çeker. Zira geceyi ibadetle geçirmiş ve yorulmuştur. Yorgunluğundan dolayı da çalışıp rızkını kazanamaz. Bununla beraber sürekli olarak gece namazı kılan birisi yorgun düştüğü için sabah namazını kılmadan yatabilir. Dolayısıyla nafile namaz kılayım derken farzı kaybetmiş olur. Ayrıca insanın kadınlara karşı olan mukavemeti kırılıp harama dönerek kebairden olan zinayı işleyebilir. Evlenmeyi terk eden bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın sahabe-i kiram (ra.) gibi olamaz. Sahabe-i kiram (ra.) bütün takvalarına ve Allah’tan korkularına rağmen harama düşmemek için vakit geçirmeden evleniyorlardı.

 

O halde zikir çokluğu zikredeni açık bir küfre götürüyorsa zikri terk etmek gerekir. Ayrıca yapılan zikir sahibini Hristiyanlar gibi konuşmaya itiyor ve götürüyorsa onu terk etmek daha iyi olmaz mı? Bununla birlikte Kur’an ve sünnetten kaynaklanmış herhangi bir ibadetin veya herhangi bir zikrin sahibini Hristiyanların bile söylemeye cesaret edemedikleri şeyleri söyleteceğini kesinlikle kabul etmiyor ve inanmıyorum. Sahibine zahiri küfür olan sözler söyleten bir ibadet kesinlikle ibadet değildir. Peygamber (sav.) devamlı oruç tutmaktan ve evlenmemekten Müslümanları nehyetmiş ve bunu Hıristiyanlığın ruhbanlığına benzetmiştir. Ama bununla birlikte insanı çok büyük bir günah olan zinaya itiyor. Peygamber (sav.) şöyle diyor: “Evleniniz ki kıyamet günü diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneyim. Hıristiyanların ruhbanları gibi de olmayın.” (Beyhaki 78/7) 

 

Bu kadar açık delilden sonra devamlı zikir yaparak kendisini kaybedip ağızlarından küfür sözü çıkanlara ne demeli? “Cennette Allah’tan başka kimse yoktur.” “Enel hak” ve “Kendimi tenzih ederim” gibi küfür sözler söyleyenlerin hepsi bu tarikatın büyük şeyhleridir. 

 

Bu küfür sözlerin sahibi tarikat şeyhleri şöyle diyorlar: 

“Zahiri küfür gibi görünen bu sözler aslında çok büyük ve geniş bir manayı ihtiva eder. Bu sözlerin manasını ancak marifet sahibi kişiler anlar.”

 

Ama bizler Müslüman olarak her şeyimizi bize ışık tutan şeriat terazisinde tartarız. Şeriata aykırı ve muhalifse onu terk ederiz. Zira Allah’a muhalefet edilmiş ve kanunları hiçe sayılmıştır. Bütün Müslümanlar da bu kanunlara tabi olup onları kabul etmek zorundadırlar. Kanun önünde de Müslümanlar eşit ve aralarında ayrıcalık yoktur. Peygambere (sav.) hırsızlık yapan biri getirilir. Ve elinin kesilmesine karar verilir. Bazı sahabeler Peygamberi (sav.) bu kararından vazgeçirmeye çalıştıklarında onlara şu meşhur sözünü söylemişti: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı Muhammed onun elini mutlaka keserdim.” Bu söz insanların en hayırlısı ve efendisi olan bir insanın sözüdür. Buna rağmen dinde kendisine özel bir hak tanımadı. Ayrıca dışı küfür, içi İslâm ve itaat olacak hiç bir söz söylemedi. Tam aksine söylediği bütün sözler sözlerin en güzeli ve en berrak olanıdır. Ancak şunu söylemekten kendimi alamıyorum. Ya Peygamber (s.a.v.) bu tarikatın şeyhlerinin mertebesine ulaşamamış veyahut ta bu tarikat şeyhleri mağrur olup şeytanın oyununa geldiler. Şeytan da kendilerinin yaptıkları işleri, kendilerine iyiymiş gibi göstererek onları saptırmıştır. Doğrusu da budur.

 

Gaybı Sadece Allah Bilir

 

Şah-ı Nakşibendi’ye teklif ve velayet hasıl olduğu zaman ölmüş şeyhlerle mezarlıkta bir toplantı yaptı ve bu toplantıda kendisine velayetin alametleri verildi. Abdulhaluk Gucdevenin halifelerinden birisi Şah-ı Nakşibendi’ye şöyle der: “Yarın Mevlâ Şemseddin Ebnikuni’ye gidip ona falan Türk saki üzerine olan iddiasında haklıdır. Eğer saki aksini iddia ederse sakiye: Bende sana karşı iki şahit var de. Birincisi: “Ey saki! Sen sakisin ama kendin susamışsın” de. O anlamını bilir. İkincisi: “Yabancı bir kadınla cinsi münasebette bulundun. Kadın bu münasebetten sonra hamile kaldı. Sen de karnındaki çocuğu düşürmek için uğraştın. Çocuğu düşürdükten sonra falanca yere gömdün” diye söyle. Daha sonra Seyyid Emir Kelale’nin hizmetine git. Falanca yerde yaşlı bir adam bulacaksın. Sana sıcak bir ekmek verecek. Ona hiç bir şey demeden ekmeği alıp yoluna devam et. Yolda bir kafileye rastlayacaksın, kafileyi geç. Kafileyi geçtikten sonra bir atlıya rastlayacaksın. Ona nasihatte bulun. Çünkü onun tevbe etmesi senin vasıtanla olacaktır. Gucdevenin halifesinin anlattığı şeylerin hepsi Şah-ı Nakşibendi’ye birer birer hasıl oldu. (el-Mevehib el-Sermediyye 113-115; el-Envar el-Kudsiyye 128-129; Cami Keramet el-Evliya 145-146)

 

Ölmüş şeyhler mezarlarında oldukları halde bir adamın zina ettiğini, zinadan hamile kalan kadının karnındaki çocuğu düşürüp falanca yere gömdüğünü ve Allah’ın atlının kalbini değiştireceğini ve ona tevbe ettirmeyi de Şah-ı Nakşibendi’ye kısmet edeceğini bildiler.

 

Bir gün Şeyh Muhammed Kadi Şeyh Ubeydullah Ahrar’la Şadıman köyünde karşılaşır. Şeyh Ubeydullah kendisinin bütün sırlarını açıklayınca Şeyh Muhammed Kadi: Şeyh Ubeydullah’ın insanın içindeki bütün sırları bildiğini ve onun büyük bir evliya olduğuna inandım diyor. (el-Mevehib el-Sermediyye 173; el-Envar el-Kudsiyye 175; Cami Keramet el-Evliya 140/2)

 

Mevlâna Arif Evliya kırk gün süreyle camide oturup halka içlerinde sakladıkları sırları tek tek söyledi. (el-Mevehib 90) 

 

Şeyh Abdullah el-Dehlevi’ye bağlı bir müridin hanımı bir gün hastalanır. Mürid hanımının iyileşmesi için Dehlevi’den Allah’a dua etmesini ister. Şeyh buna cevap vermez. Mürid ısrar edince Dehlevi ona: “Bu kadın on beş günden fazla yaşamaz” der. Kadın Allah’ın kudretiyle on beşinci gün ölür. (el-Mevehib el-Sermediyye 251; Cami Keramet el-Evliya 129/2)

 

İslâm’a bundan daha büyük bir muhalefet ve daha büyük bir iftira olabilir mi? Şeyh Abdullah Dehlevi: Kadının tam on beş gün sonra öleceğini nasıl bildi? Gaybımı biliyor? Yoksa ona vahiy mi geliyor? Bu uydurma keramette İslâm’a büyük bir muhalefet vardır. Allah (cc.) Lokman Suresi’nin 34. ayetinde şöyle diyor: “Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi Allah katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı o bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç bir kimse yarın nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilir, her şeyden haberdardır.”

 

Allah (cc.) “Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını ve hiç bir kimsenin yarın nerede öleceğini bilmez” diyor. Şeyh Dehlevi de kadının on beş gün sonra öleceğini söylüyor. Ve kadın on beş gün sonra ölüyor. Böylece kadının ölüm gününü bilmiş oluyor. Allah’a mı inanalım? Yoksa Nakşibendi şeyhlerine mi?

 

Peygamber (sav.) şöyle diyor: “Gaybın beş anahtarı vardır ki beşini de Allah’tan başka kimse bilmez.” 

1- Yarın ne olacağı,

2- Rahimlerde olanı,

3- Kimin yarın ne kazanacağı,

4- Kimin nerede öleceği,

5- Yağmurun ne zaman yağacağı.” (Buhari 23/2; İbni Mace 52; Ahmed)

 

Hz. Mesruk (ra.) Hz. Aişe’nin (ra.) şöyle dediğini naklediyor:

“Yarın ne olacağını bildiğini iddia eden bir kişi Allah’a iftira etmiştir.” Allah bir ayette; “De ki: Göklerde ve yeryüzünde gaybı Allah’tan başkası bilmez.”

 

Bundan daha garibi Dehlevi tarikat usulünü açıklarken tarikatın kendi has özellikleri olduğunu anlatmakta ve şöyle demektedir: “Himmet edilen şeyin, himmete tamamen muvafık olması, kalplerdeki gizli şeyleri bilmek, ilerde meydana gelecek olayları bilmek ve getireceği belaları ve hastalıkları defetmek. (Şifa-ul alil-Tercemetü’l-el-Kavlu’l-Cemil (104), Lahor)

 

Şu son paragrafa bak: Kalplerdeki gizli şeyleri bilmek ve gelecekte olacak olayları bilmek… İslâm’a bundan daha büyük bir muhalefet olabilir mi?

 

Nakşilerin Şeyhlerini Övmekteki Aşırı Mübalağaları

 

Nakşiler şeyhlerinin durumlarını anlatırken garip usullere başvururlar. Ve bazı ayetleri de şeyhleri lehine tevil etmekte tereddüt etmezler. Şeyh Muhammed şeyhlerinden ikisini şöyle anlatıyor:

Birincisi Derviş Muhammed: Değişik yerlerde bulunan müritlerinin bütün isteklerini ve içlerinde gizledikleri sırlarını kendisinden çok uzakta oldukları halde bilmiştir. Kuvvet ve azamette zirveye ulaşmış ve ölü nefisleri de diriltmiştir. (el-Mevehib el-Sermediyye 177; el-Envar el-Kudsiyye 178)

 

İkincisi Şeyh Muhammed Havaciki: Çocukluğundan beri kendisinden sadır olmaya başlayan durumlardan dolayı büyük bir insan olacağı anlaşılmış ve menkıbeleri için bir “levhi mahfuz” meydana gelmiştir. Ayrıca kainatta bulunan her şey zerrecikler de dahil olmak üzere ruhaniyetini Şeyh Muhammed Huvacike’den alıyordu. (el-Mevehib el-Sermediyye 178; el-Envar el-Kudsiyye 178)

 

Hallac’ın Nakşibendiler ‘deki Yeri Ve Önemi 

 

Nakşibendi tarikatı kitaplarının büyük bir kısmında Hallac’ın sözleri delil olarak alınmış, kendisine büyük övgüler yapılmış ve asılmasından dolayı da büyük bir üzüntü duyulmuştur. Buna benzer ibarelere tarikat kitaplarında devamlı olarak rastlamak mümkündür.

 

Şeyh Ali Râmeytani şöyle diyor: “Şeyh Abdulkadir Gucduveni’nin oğullarından birisi hayatta olmuş olsaydı Hallac asılamazdı.” (el-Mevehib el-Sermediyye 99) 

 

Hallac’ın idamına duyulan bu pişmanlık neden? Sürekli olarak hulul ve vahdet-i vücut akidesinin propagandasını yapıyor, herkese açıkça ve çekinmeden anlatıyor, rububiyet iddiasında bulunuyor, tevhitten bahsedenleri şirkle itham ediyor, Firavun ve şeytanı savunacak kadar ileri gidiyordu. Ayrıca hile ve kurnazlığıyla da meşhur olmuştu. Müritlerine falanca mıntıkaya doğru yürüyüşe çıkalım derdi. Yürüyüşe çıkacakları mıntıkanın belirli bir yerinde yemek ve meyve saklardı. Meyvelerin bulunduğu noktaya gelindiğinde, saklama işinden haberi olan bazı müritler saklanılan meyvelerin isimlerini sayarak bu meyvelerden isteriz derler. O zaman Hallac meyvenin saklandığı noktaya çekilip iki rekât namaz kılar ve istedikleri meyveleri de sakladığı yerden çıkarıp onlara verirdi.

Ebu Bekir bin Memşed el-Deynuri şöyle diyor: Deynura bize misafir olarak bir adam gelir. Biz de misafir kaldığı süre içerisinde çantasını gece gündüz elinden bırakmadı. Buna dayanamayan Deynurlular’ın bir kısmı çantayı aradılar. Çantada bir mektup bulundu. Mektubun Hallac’a ait olduğu ve birine yazılmış olduğu anlaşıldı. Mektubun başlığı şöyle: “Rahman ve Rahim olandan falan oğlu falana.” Mektubu alıp Bağdat’a götürerek Hallac’a gösterdiler. Hallac mektubu görünce: “Evet bu yazı benim. Bu mektubu ben yazdım” dedi. Ona mektubu gösterenler “Önce peygamberlik iddiasındaydın, şimdi ilahlık mı iddia ediyorsun” dediler. (Telbis İblis 171)

 

Hallac: “Hayır ilahlık iddia etmiyorum. Bu bizim akidemizdir. Bu yazıyı yazan Allah benim elim yazı yazmada aletten öteye geçer mi?” diye cevap verdi. Bu mektubu kendisine gösterenlere verdiği cevaptan dolayı idam edildiği söyleniyor. Hallac birçok sözünde zındıklığını açıklamaktan çekinmemiş ve Kur’an okuyan birine “İstersem ben de onun gibisini yazabilirim” deme cesaretini göstermiştir. (el-Riseletü’l-Kuşeyriyye 151; el-Muntazım 162/6; Tarih Bağdad 121/8)

 

Hallac müridlerinden birine gönderdiği mektupta şöyle diyor: “Allah seni şeriatın zahirinden korusun ve küfür hakikatini sana açıklasın. Çünkü şeriatın zahiri gizli bir küfür, küfrün hakikati ise açık bir marifettir.” (Ahbar Hallac 35)

 

Hacca gitmek isteyip de gidemeyenlere Hallac şu fetvayı vermiştir: “Evinin bir odasını iyice temizlesin, odaya güzel kokular sürsün ve içinde tavaf etsin. Bu tavaftan sonra hac etmiş gibi olur.”

İbni Kesir bu rivayetin ardından Hallac’ın müritlerine şu sözü söylediğini naklediyor: “Kim üç gün üst üste oruç tutup ta orucunu dördüncü gün yapraklarla açarsa Allah Ramazan orucunun geri kalan günlerini ondan kaldırır.” (el-Bideyetü ve’n-Nihaye 140/11; et-Tabakat el-Kübra 16-17/1)

 

Hallac’ın kendilerinden üstadım ve arkadaşım diye bahsettiği şeytan ve Firavunu överken şöyle der: “Üstatlarım ve arkadaşlarım İblis ve Firavun. Göklerde vahdaniyete İblis gibi inanan yoktu. İblis cehennem ateşiyle tehdit edildi ama davasından vaz geçmedi. Firavun da denizde boğuldu ama yine davasından vazgeçip taviz vermedi. (el-Tavvasiyn Yazarı Hallac’ın kendisi 24-51-52)

 

Hallac yaratılanın yaratanına karışması ve hülul akidesine davet edenlerin en ileri gelenidir. Bir şiirinde bunu şöyle dile getirir:

“Ruhunu ruhuma karıştırdın, içkinin saf suya karıştığı gibi.

Sana biri dokunursa bana da dokunur. Ve her halükârda seni ben olarak gördüm. (el-Bideyetü ve’l-Niheye İbni Kesir 134/11; Tarih Bağdad 115/8)

 

Bir başka şiirinde Allah’ın kendi bedenine hulul ettiğini anlatıp şöyle diyor:

“Ben seven biriyim. Ve kendimi seviyorum. Biz bir bedene hulul etmiş iki ruhtan ibaretiz.

Beni görürsen onu (Allah’ı) görürsün, onu görürsen (Allah) bizi görmüş olursun.” (Ahbar Hallac 16; et-Tavvasiyn Hallac’ın 134; Tarihi Bağdad 129/8)

 

Bütün bunlardan sonra Nakşibendi tarikatı küfürden nasıl hali olabilir? Tarikatın en büyüğü olan Şah-ı Nakşibend Hallac’ın sözlerini delil olarak alıyor ve bir müridine Hallac’ın şöyle dediğini duymadın mı deyip şu şiiri okuyor:

Şiir Hallac’a aittir: “Allah’ın dinini inkâr ettim, bende küfür vaciptir. Ancak Müslümanlarca kabihtir.” (el-Envar el-Kudsiyye 134-214; Ahbar Hallac 53)

 

Habibullah Can Canan: “Hulul ve vahdet-i vücudu Hallac “Enel hak” sözüyle açıklamıştır” diyor. (el-Mevehib el-Sermediyye 276/277; Ahbar Hallac 16; el-Envar el-Kudsiyye 205)

 

Tarikat mensupları bu zındığı niye savunuyor ve sözlerini neden delil olarak alıyorlar. Çünkü onun fenafillah akidesine inanıyorlar. Prensipleri ve temelleri bu olan bir tarikattan ne beklenebilir. Bu tür şeyleri Peygamber (sav.) söylemedi. O zaman bu şeyhlerin iddia ettiği gibi bu tarikat sünnetten alınmamış ve sünnetle hiç bir ilişkisi yoktur. Zira sünnette fenafillah, vahdet-i vücud, hulul ve enel hak açıkça küfür olan inançlar bulunmaz. 

 

Nakşibendiler’in Gözünde Eba Yezid El-Bestami:

 

Eba Yezid el-Bestami Nakşibendi yazarlarına göre tarikat şeyhleri silsilesindendir. Yazarlar kendine has yazılar yazarlar ve kendisinden son derece övgüyle bahsederler.

 

Eba Yezid el-Bestami nin söz ve kerametlerinden bazıları:

 

“Kendimi tenzih ederim benim şanımdan yücesi var mı?” (el-Mevehib el-Sermediyye 162)

 

Bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate dönüp “Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Bana ibadet ediniz” deyince, cemaat “zavallı deli” deyip onu terkedip gitmiştir. (el-Mevehib el-Sermediyye 48; el-Envar el-Kudsiyye 97; Telbis İblis 344)

 

Eba Yezid’in kapısını çalan bir adama, Eba Yezid 

“Kimi istiyorsun?” diye sorar. Adam

“Eba Yezid’i istiyorum” deyince, Eba Yezid

“Burada Allah’tan başkası yoktur” diye cevap vermiştir. (el-Mevehib 57)

 

Eba Yezid şöyle diyor: “Allah’ın bana olan nimetlerinden biri de insanlara acıdığım için cehennemde onların yerine yanmaya razı olmamdır.” (el-Envar el-Kudsiyye 103; Telbis İblis 341)

 

Bu sözler Hristiyanların Hz. İsa için “O insanları günahlarından kurtarmak için çarmıha gerilmeye razı olmuştur” sözüne ne kadar benziyor. Hıristiyan Pulos şöyle diyor: “Çarmıha gerilen “Yesu” ölmüş ve bizim günahlarımızı temizlemek ve bizi kurtarmak için cehenneme girmiştir. Bu fedakârlığı da bizim için yapmaktadır.”

 

Filibs şöyle diyor: “Azap çekeceğimiz için üzülen “Yesu” (Hz. İsa) bizi kurtarmak için cehenneme inmiştir.” Namaz isimli kitabında Rahip Cevad bin Sebeta şöyle diyor: “Bizim için öldüğüne inandığımız Mesih gömülmüştür. Aynı şekilde cehenneme bizim için girdiğine de inanmalıyız.” Bu sözlerle Bestami’nin sözleri arasında büyük benzerlikler vardır. Ve bu sözleriyle sanki ruhbanların “kurtarıcı” teorisini İslâm dinine taşımaya çalışıyor.

 

Eba Yezid zühdün zirvesine ulaşmış ve Allah katında zahidlerden sayılmıştır. Eba Yezid diyor ki: “Hak Teâlâ beni karşısına aldı ve bana mal, mülk ve krallık teklif etti. Ben istemiyorum deyince bana, o halde ne istiyorsun? Dedi ben de “İstemeyi istemiyorum” dedim. (el-Mevehib el-Sermediyye)

 

Kibir ve gururundan dolayı şöyle diyor: “Abidlerin yoluna girdim baktım ki onların arasında olmak benim yüce makamıma yakışmıyor. Mücahitlerin yoluna girdim, baktım ki onların arasında olmak yüce makamıma uygun değil. Daha sonra oruç tutup, namaz kılanların arasına girdim ve gördüm ki onların arasında kalmak ta bana yakışmıyor. Bunları gördükten sonra Allah’a

“Sana nasıl gelinir?” diye sordum.”Allah’a bana nefsini bırak da gel” dedi. (Tenvir el-Kulub 469; el-Envar el-Kudsiyye 98)

 

Bestami’nin dediklerine bakılırsa kendisini namaz, oruç, cihad ve diğer ibadetlerden tenzih etmesi gerekiyor. Çünkü o yüksek bir makam ve yüce bir değere sahiptir. Allah’a ibadeti, korku veya cennete girme isteğiyle yapmıyor. Zira o Allah’a aşıktır. O zaman onun hiç bir ibadete ihtiyacı yoktur veya ihtiyacı kalmamıştır. Ayrıca kıyamet gününde Allah’ın yanında hesabının görülmesini temenni ediyor ve diyor ki: “Herkes hesap vermekten kaçarken, ben hesap vermeyi temenni ediyorum. Allah’ın bana şöyle diyeceğini umuyorum: “Ey kulum.” ben de “Lebbeyk” diyeceğim. “O zaman istediğini yapsın” diyecek.” (el-Envar el-Kudsiyye 100)

 

Bestami’ye göre ibadet ve ibadet etmek ikinci derecedeki kulların işidir. Diyor ki: “Allah, evliyalarının kalplerindekini okuduktan sonra gördü ki bazıları marifeti taşımaya yeterli değil, o zaman onları ibadetle meşgul etti. (el-Mevehib 61; el-Envar el-Kudsiyye 104)

 

Bunun yanı sıra halkı kötülüğe teşvik ediyor, iyilik ve itaatlerin afet olduğunu ilân edip şöyle diyor: İtaatler (iyi ve güzel şeylerde) öyle afetler vardır ki sizleri kötülükleri işlemeye muhtaç eder. (el-Mevehil el-Sermediyye 50)

 

Bu söz Nakşiler ‘in kitaplarında mevcuttur. Kitaplarında bulunmasının sebebi ona karşı çıkıp cevap vermek için değil, onu kabul ettiklerinden dolayıdır. Bu söz sanki İmam Cerir bin Taberi’nin tefsirinde yazdığı şu söze muhalefet olsun diye söylenmiş. Taberi diyor ki: “Duasında Allah’tan bir korkusu ve tama-ı olmayan kişi ahirette yalancılardandır. (Tefsir İb Cerir Taberi 147/7) 

Çünkü işlediği suçlardan dolayı Allah’tan korkmuyorsa o zaman Allah’ı tanımıyor demektir.”

 

Şüphe yok ki Ebu Yezid’in Nakşibendiler ‘in kitaplarından nakledilen bu sözleri İslâm’a tamamen muhaliftir. O zaman kitabın başında da gördüğümüz gibi bu tarikatın prensip ve esasları sünnetten kaynaklanmıyor. Zira kendi kitaplarından naklettiğimiz ibareler Kur’an ve sünnete tamamen muhaliftir.

 

Allah bizi ve bu tarikat mensuplarını sünnet ve sünnetin usulüne tabi etsin ve bizi Ebu Yezid’in şirkinden küfründen korusun.

 

Şeyhlere Hizmet Etmek Ve Giydirmek (Müridin Şeyhine Karşı Edebi)

 

Geçmiş sayfalarda da gördüğümüz gibi şeyhlerin büyük bir kısmı tevekkül iddiasındadır. Tevekkül bu şeyhlere göre çalışmayı bırakıp, kazanmayı terk etmektir. Çünkü onlara göre çalışmak, Allah’a itimatsızlıktır. Çalışmayıp kazanmayan bu şeyhler müritlerinin mallarıyla geçinirler. Mürit şeyhini razı edip ileride ondan “velayet ve teklif” makamını kazanmak için şeyhinin bütün hizmetlerini yapar. Ancak şeyh bu makamı müridine kolaylıkla vermez. Zira bu makamı kendi hizmetlerini ve iaşesini temin edecek bir başka mürit bulamadan müridine verirse, rızkını kendi eliyle kesmiş olacak.

Şeyhlerle müritler arasındaki hizmet ilişkisi bazı şeyhleri krallar gibi mal, mülk ve söz sahibi yapmıştır. Bütün tasavvufi tarikatlar müritleri şeyhlere hizmet etmeye teşvik eder ve şeyhe itiraz etmemesini öğütler. Şeyh müridinin bütün mallarını alsa bile müridinin itiraz etmemesi gerekir. Çünkü şeyh bu hususta müridini belki de imtihan ediyordur. Mürit itiraz edecek olursa imtihanı bilmeden kaybedebilir.

 

Nakşibendi tarikatı da diğer tarikatlar gibi müridleri şeyhlerine maddi ve manevi bütün hizmetleri takdim etmeyi tavsiye eder. Nakşibendilere göre mürid şeyhe tam bir teslimiyet içerisinde ondan sadır olacak bütün haraketlere razı ve şeyhe malı ve canıyla hizmet eden kişidir. Zira sevginin cevheri ancak bu yolla meydana gelebilir. (Tenvir el-Kulub 528)

 

Nakşiler ‘in en büyük evliyalarından biri olarak kabul edilen Şeyh Ubeydullah Ahrar diyor ki: “Bazı kişiler nafile ibadetlerini şeyhe yapılan hizmetten daha efdaldir. Zannına kapılmışlardır. Hayır, böyle değildir. Çünkü hizmetin neticesi: Sevgi ve kalplerin ısınmasıdır. Ayrıca insan kendisine iyilikte bulunanları sever.” (el-Mevehib el-Sermediyye 163)

 

Bu sözde açık bir hata görüyorum. Eğer gönül kendisine iyilik yapanları seviyorsa ve kalpler bu sevgi etrafında birleşiyorsa, bu sevginin kendisini yaratan ve sayılması mümkün olmayan nimetler ihsan eden Allah’a olması lâzım. Şeyhe değil. Verdiği nimetlere şükür mahiyetinde olan nafile ibadetler nasıl terk edilebilir? Ayrıca şeyhe yapılan hizmet nafile ibadetten nasıl efdal olabilir.

 

Şeyh Muhammed Emin bazı şeyhlerin şöyle söylediklerini naklediyor: “Şeyhlere hizmet salih amelden daha üstündür.” (Tenvir el-Kulub 530)

 

Bu söze cevap vermeye gerek duymuyorum. Çünkü her akıllı insan şeyhe yapılan hizmetin, salih amelden daha üstün olamayacağını bilir. Zira salih amel sadece Allah’ındır.

 

Yine Şeyh Muhammed Emin şöyle diyor: “Malın ve canınla şeyhlere hizmet. Yaptıklarından dolayı da sakın onlara karşı çıkma. Zira onlara karşı çıkanlar iflah olmaz.” (el-Mevehib el-Sermediyye 79; el-Envar el-Kudsiyye 112)

 

Bu sözden sonra Şeyh Muhammed Emin müridin şeyhiyle olan ilişkisinde bulunması gereken edep ve kurallar için bir de usul koymuş. Bunların bir kısmını aşağıya naklediyoruz.

1- Mürid bütün nimetleri şeyhinden bilmelidir. (el-Mevehib 394-395)

 

Allah’ın kullarına ihsan ettiği nimetlerin Allahtan olduğuna iman etmek İslam’ın inanç esaslarındandır. Ancak bu şeyhler İslam’ın bu esasını da tahrif ederek kendilerine gelen nimetleri şeylerinden bilmektedirler. Bu ise şirk kokan bir anlayıştır.

 

2- “Şeyhin yaptığı bir işin zahiri haram olsa bile müridinin ona itiraz etmemesi gerekir. Ayrıca “Neden böyle yaptın?” diye de sormamalıdır. Zira şeyhine niye diyen bir mürid iflah olmaz. Çünkü şeyhten sadır olup dışı haram gibi görünen bir hareketin içi hayırlıdır” diyor ve bu görüşünü desteklemek için bazı şeyhlerin bu hususla ilgili şu şiirlerini naklediyor:

“Onun (şeyhin) yanında yıkanmakta olan ölü gibi ol. 

Seni istediği gibi çevirsin itaatkâr ol.

Yaptığı işlerin manasını anlayamazsın ona itiraz etme.

Çünkü itiraz onunla çekişmedir.

Ona her şeyini teslim et sana meşru görünmüyorsa da.” (Tenvir el-Kulub 529)

 

Tenvir el-Kulub’un yazarı bizi şaşırttı. Çünkü müride “Bir Allah’ın önünde yıkanmakta olan ölü gibi ol” diyor, bir de bakıyorsunuz “Şeyhin elleri arasında yıkanmakta olan ölü gibi ol” diyebiliyor.

Ayrıca zahiri haram bile olsa müridin Nakşibendilere göre şeyhine itiraz etmemesi gerekir. (Tenvir el-Kulub 479; Tenvir el-Kulub 528)

 

Mürid nasıl itiraz edemez. Hâlbuki İslâm dini Müslümana münkire anında itiraz etmesini ve değiştirebilirse zorla dahi olsa değiştirmesini emretmiştir. Kötülüklere karşı sessiz ve pervasız kalanların üzerine Allah’ın gazabı iner. Çünkü münkirlere (kötülüklere) karşı çıkmak ilahi bir emirdir. Dolayısıyla bu emre itaat etmek gerekir. 

 

Allah (cc.) Âl-i İmran Suresi’nin 110. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz. Ve Allah’a iman edersiniz.” 

 

Allah bizlere içi ve dışı haram olan her şeye mani olmamızı emretmiştir. Allah kullarının güçlerini bilir. Bir hareketin dışı haramsa içinin helâl olup olmadığı gerçeğine kullarının ulaşamayacağını bilir. O yüzden insanlara gördükleri kötülüklere mani olmalarını emretmiştir. Zira insanlar birbirlerinin içini bilemezler. Zahiri (dışı) haram olan bir hareketin batınından (içinden) ne kastedildiği bizim için önemli değildir. Ayrıca haram olan bir hareketin batınında (içinde) iyiliğin bulunduğunu nereden anlayabiliriz. Zira biz insanların içlerinde sakladıkları sırları bilemeyiz. Kötülük şeyhlerinin kötülüğe karşı çıkan insanlardan korkması İslâm dininin talimatlarından değildir. Yaptıkları işler İslâm’a muhalif olmasa müridlerinden korkup onlara şeyhten sadır olan kötülüklere itiraz etmeyiniz. Çünkü yaptığı hareketlerinin anlamını bilmiyorsunuz. Demezlerdi.

 

Hz. Ömer (ra.) halifeliğe seçildiği zaman halka

“Bir suç işlediğim zaman susmayınız” deyince halk arasında eli kılıçlı biri Hz. Ömer’e

“Yemin olsun ki sende bir eğrilik görürsek seni kılıçla düzeltiriz” dedi. Hz. Ömer ona niye itiraz ediyorsun demediği gibi seni Rububiyet makamından da kovuyorum demedi. Tam aksine bu sözlerden memnun olmuş ve Allah’a şükretmiştir. Ayrıca Hz. Ebu Bekir (ra.) hilafete seçildiği zaman “Ey insanlar! Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Ama Allah’a asi olduğumu görürseniz bana itaat etmeyiniz.” demiştir.

 

O halde şeyhler kendilerinden gelen ve gelebilecek kötülüklerin eğlenmesini istememeleri sünnete apaçık bir muhalefettir. Doğru yolda yürüyen bir şahıs kendisine yapılacak hiç bir itirazdan korkmaz. Ancak suç işleyenler ve doğru yolda olmayanlar İslâm’ın en büyük özelliklerinden olan kötülüğe karşı çıkma hareketinden kurtulamazlar.

 

El-Mevehib el-Sermediyye ve Tenvir el-Kulub adlı kitapların yazarı şöyle diyor: “Bilmiş ol ki şeyhlerin yap diye emrettikleri zikirde gözleri kapatmak murakabe esnasında kapıyı örtmek gibi hareketleri şeyhler sünnetin nurundan almışlardır. Dolayısıyla onların yaptığı herhangi bir haraketin anlamını ve sünnetin neresinden alındığını bilmiyorsan onlara dil uzatıp itiraz etme.” (el-Mevehib el-Sermediyye 323)

 

İslâm’a uymayan her tür harekete karşı çıkmak itiraz değildir. Ayrıca bu hareketlerden dolayı onları ikaz etmek kesinlikle dil uzatmak değildir. Aksine İslâm’ın yüce bir emridir. Bu hareketlerle kilise adamlarının “afaroz” ilkesi arasında büyük bir benzerlik vardır. Şeyhlerin sıraladığımız hareketleri papazların hareketlerinden pek farklı değil.

 

Mürid şeyhinin boşadığı ve nefsinin arzu ettiği kadınla evlenemez. Şeyhlere hizmet etmenin salih amellerden daha üstün olduğunu, haram işlerlerse bile onlara itiraz edilmeyeceğini öğrenmiştik. Şimdi de şeyhin boşadığı kadınla evlenmek müride caiz değildir. Fetvasını öğrenmiş olduk. Bu evlenmeyi haram kılabilmek için şeyhin Peygamber (sav.) mertebesinde olması gerekmez mi? 

 

Allah Ahzab Suresi’nin 53. ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizin peygambere eziyet etmeniz ve ölümünden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen caiz değildir. Şüphesiz ki bu Allah nezdinde büyük bir günahtır.”

 

Bu durum ayette de görüldüğü gibi sadece Peygamber (sav.) içindir. Bunun dışında birçok sahabe hanımını boşadığı zaman diğer sahabeler onlarla evleniyor ve bunda beis görmüyorlardı. Esma bint Amir Cafer bin Ebi Talib’le evlenmiş ve Hz. Cafer’in şehit olmasından sonra Hz. Ebubekir’le evlenmiştir. Bu hadise Peygamber (sav.) hayattayken meydana gelmiştir. Esma (ra.) Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ali’yle evlenmiştir. İsimlerini zikrettiğimiz bu sahabeler (ra.) Peygamberin (sav.) en çok sevdiği kişilerdendi ve kendilerinden sonra gelecek olanlardan da üstün olan insanlardan idiler. Ayrıca Ensar’dan birinin Hz. Abdurrahman’a (ra.) hanımlarımdan birini boşayayım onunla evlen dediği çok meşhurdur. O halde Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin kendilerini peygamberlik mertebesine çıkarıp “Hanımlarımızla biz öldükten sonra evlenmeyiniz” demeleri caiz değildir. Peygamber (sav.) dışında sahabeden olsun, tabiinden olsun, seleften veya evliyadan olsun adam ölmüş ve geriye dul hanım bıraktıysa ve bu hanımın evlenme isteği varsa evlenmesi kesinlikle caizdir.

 

Mürid şeyhine hiç bir konuda ve hiçbir şekilde nasihatte bulunamaz. Ancak olacak her şeyi kendisinden daha iyi biliyor diye şeyhine havale etmelidir. Çünkü şeyhinin istişare edeceği kişiler çoktur. (Tenvir el-Kulub 529)

 

Yazar bu sözüyle Allah’ın şu ayetine muhalefet etmiştir: 

“Ve işinde onlarla meşveret et.”

 

Bilindiği gibi Peygamber (sav.) Bedir savaşında Ensar’a danışmış ve Ensar’a bana bu hususta yol gösterin demişti. (Siyret İbni Hişem 2/188/1)

 

Peygamber (sav.) Bedir’in en aşağısında bir kuyunun yanında konakladı. Habbab bin Munzir (ra.) ona: Durduğun yer sana vahiyle bildirildiyse bizim diyeceğimiz bir şey yoktur. Ama bu sadece senin görüşünse “biz de savaş hiledir” diyoruz. Peygamber (sav.) bu sözden sonra “Hayır bu benim görüşümdür ve savaş hiledir” dedi. O zaman Habbab (ra.) görüşünü açıkladı. Peygamber (sav.)görüşünü isabetli bulup onun söylediği gibi yaptı. (Siyret İbni Hişem 2/192/1)

 

Peygamber (sav.) masum olduğu halde ashabına danışmayı ihmal etmiyordu. Nasıl olur da Nakşibendi şeyhleri müridin şeyhine görüş bildirmesini haram kılarlar? Eğer bu sözün zahiri (dışı) iyi görünmüyorsa bile batını (içi) büyük ve faydalı nasihatlerle doludur. Siz onu anlayamıyorsunuz derlerse; biz de onlara getirin şu batını (içi) hikmetli ve faydalı nasihatlerle dolu sözünüzü bize açıklayın da biz de anlayalım. Ayrıca getirin bu sözünüzü şeriat terazisinde tartalım. Eğer bunu şeriat terazisinde tartmazsak felsefecilerin ve Hristiyanların terazisinde mi tartacağız. Bizler Müslüman olarak ihtilafa düştüğümüz konuların tümünde İslâm’a müracaat eder ve ihtilaflarımızı orada çözeriz. 

 

Allah (cc.) Nisa Suresi’nin 59. ayetinde şöyle diyor: 

“Aranızda herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüz zaman, onun hükmünü Allah’a ve peygambere havale edin. Bu daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir.” 

Ayrıca Şûra Suresi’nin 10. ayetinde şöyle buyuruluyor: 

“İhtilafa düştüğünüz hususlarda hüküm vermek Allah’a aittir.”

 

Allah’ın hükmüne muhalif olanı gördüğünüz zaman ne kadar süslenmiş olursa olsun reddederiz. Ancak Allah’ın hükmüne uygunsa kesinlikle kabul ederiz. Ama onların dediği gibi “Şeyhin istişare edeceği çok kişiler vardır. Ve şeyh müridin görüş ve nasihatine muhtaç değildir. Demek Peygamberin (sav.) sünnetine aykırıdır.

 

Allah’la Mürid Arasındaki Vesile

 

Şeyh Muhammed Emin şöyle diyor: “Şeyhten istemekle Allah’tan istemek arasında herhangi bir fark yoktur. Şeyhten istemek Allah’tan istemenin tıpkısıdır. “Ona bir yol arayın” (Maide Suresi: 35) O yüzden Allah’tan bir şey isteyeceğiniz vakit önce şeyhten isteyiniz. Yani şeyhi Allah’la aranızda vasıta kılınız. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. (el-Mevehib el-Sermediyye 313; el-Envar el-Kudsiyye 525)

 

 Şeyh Kâbe gibidir. Kâbe’ye doğru secde edilir. Ama secde Allah’ındır.”

Ayetlerin manalarını şeyhlerinin lehine nasıl da tahrif ediyorlar. Mallarını satmak için reklam yapan birine ne kadarda benziyorlar. Ayetin manası Allah ile kul arasında vasıta edinmek değildir. Ayeti bu şekilde tefsir etmek caiz değildir. İbni Abbas (ra.) ayeti yakınlık ve yakınlaşma olarak tefsir etmiştir. Mücahid, Ebu Vail, el-Hasan ve İbni Zeyd te ayeti İbni Abbas’ın tefsir ettiği gibi tefsir etmişlerdir. Katade ve İbni Kesir ayeti Allah’a Salih amelle yaklaşmak olarak tefsir etmiş ve imamların görüşü budur. Ve bunda ihtilaf yoktur demişlerdir.

 

Vesile kelimesinin bir başka manası daha vardır ki o da cennette büyük bir makamdır. Orası Allah’ın kullarından sadece birine mahsustur. Peygamber (sav.) diyor ki: “Cennetteki vesile makamında olacak kişinin ben olmasını istiyorum. Benim için bu makamı isteyenlere şefaatim hak olmuştur.” (Tefsir İbni Kesir 52-53/2; Zedul-mesir Zedel 348/2; Fethu’l-Kadir 38/2; Tefsir Taberi 146-147)

 

O halde vesile Allah’a salih amelle yaklaşmaktır. Yoksa iddia edildiği gibi şeyhle veya verdikleri misalle “Secde Kâbe’ye karşı yapılır. Ama secde Allah’ındır” şeklindeki yaklaşmakla değildir. Bu sözler Kur’an-ı Kerîm’de anlatılan müşriklerin sözlerine mana olarak ne kadar benziyor: “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler.”

 

Allah’la kul arasındaki vasıta sistemi Hristiyanlarca bilinen bir şeydir. Hıristiyanlarda tevbe papazın vasıta ve onayıyla olur. Papazın tövbesini onayladığı kişi günahlarından sıyrılmış ve temizlenmiştir. Hâlbuki Allah (cc.) kullarına papazdan daha yakındır. 

 

Allah şöyle buyuruyor: 

“Eğer kullarım beni senden sorarlarsa şüphesiz ki ben çok yakınım. Dua edinin duasını dua ettiğinde kabul ederim. Benim emrime uysunlar ve bana ibadet etsinler ki doğru yolu bulalar.” (Bakara Suresi: 186)

 

İlim talep etmek ve ilim öğretmek İslâm’ın emirlerindendir. Ancak âlimler Nakşibendi tarikatı şeyhleri değildir. Zira Nakşibendi şeyhlerinin mürid toplamalarındaki gaye, onları fıkıh, hadis, akaid ve diğer konularda aydınlatmak değildir. Amaçları müritlere vahdet-i vücut ve fenafillah gibi akideleri öğretip onlarla zikir meclislerinde toplanıp zikir yapmaktır. İlim talep etmenin usulü bu değildir.

Şah-ı Nakşibendi zikir adabından bahsederken şöyle diyor: “Müridin şeyhine yönelmesi, ondan yardım dilemesi ve şeyhinin arada vasıta olmadan Allah’a yönelemeyeceğini bilmesi gerekir.” (el-Mevehib el-Sermediyye 170; el-Envar el-Kudsiyye 167)

 

Nakşibendilerin bu anlayışına göre Allah’a yönelme kapısı müride kapalıdır. Şeyh bu kapıyı açmazsa mürid hiç bir zaman Allah’a yönelemeyecek. Bu sözlerle Hristiyanlık akidesi arasında büyük benzerlikler vardır.

 

Nakşibendi Tarikatında Şeyhin Suretini Hayalde Tutmak:

 

Mürid Allah’a yönelmek istediği zaman şeyhin yüzünü hayalinde tutar. O zaman bu zavallı müridin ibadetinde nasıl huşu olabilir ki? Bu durum müridi Allah’ı düşünmekten ve Allah’a ihlasla ibadet etmekten alıkoyacaktır. Ne istiyor bu şeyhler? İbadetin yarısı Allah’ın diğer yarısını da kendilerine mi istiyorlar? Hâlbuki namazda kulun her şeyiyle Allah’a yönelmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz. Kul namaza başladığı andan itibaren dünyevi hiçbir şey düşünmeyecek ki namazın sevabı tamam olsun. Bu hususta şöyle deniliyor: “Namaz ahirettendir. Namaza girdiğin zaman, dünyadan kesilmiş olursun. Bu durum sadece namazda değil diğer bütün ibadetlerde ve iyi işlerde de bulunmalıdır.”

 

Nakşibendiler ‘de şeyhlik diktatörlüktür. Şeyhin izni olmadan mürid alım-satım yapamaz, evlenemez, şeyhe itiraz edip görüş belirtemez. Ayrıca müridi kendilerine hizmet ettirirler. Malını kendileri yolunda harcatıp Allah yolunda harcadın derler. Bu şeyhlik midir? Sömürücülük müdür?

 

İlmin Kerahiyeti

 

Kitabın başında da bahsettiğimiz gibi Nakşibendi tarikatı şeyhleri müridlerine fıkıh, akaid ve hadis dersleri gibi dersler vermezler. Ancak müridleri onlar vasıtasıyla fenafillah ve vahdet-i vücudu öğrenirler. İlim mevzuunda Nakşibendiler diğer tarikatlar gibi ilmi uğraştırıcı kabul ederler. Ve ilim yolunun zorlu ve meşakkatli olduğuna inanırlar. Bunun yanında tasavvuf yolu daha kolay ve daha emindir derler. Allah tarafından müride hasıl olacak bir durumla mürid tüm ilimleri bir saatte öğrenebilir. Dolayısıyla kitap vasıtasıyla kazanılacak ilim afetlerden sayılmıştır. Kuşeyri bu hususla ilgili olarak Ebu Bekir el-Varak ‘tan şu rivayeti nakletmiştir: “Mürid için üç tane afet vardır:

 

1- Evlendirmek,

2- Hadis yazmak (hadis ilmi tahsil etmek)

3- Rızık kazanmak için yola çıkmak.” (el-Riseletül Kuşeyriyye 92)

 

Eba Yezid el-Bestami hadis ilmi tahsil edenlere: “Sizler ölüsünüz ve ilminizi ölüden aldınız. Ama biz ilmimizi “hay” olup ölmeyen Allah’tan aldık” diyor. (Tabakat el-Şarani 5/1; el-Futuhat el-Mekkiyye 365/1; Telbis İblis 322)

 

Hadis ilmi tahsil edenlerin ilimlerini aldıkları ölüler kimlerdir? İlimlerini tabiinden, tabiin de sahabe-i kiramdan, sahabe-i kiram da Peygamber’den (sav.) almışlardır.

 

Allah (cc.) Nur Suresi’nin 54. ayetinde şöyle buyuruyor: “Ve eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz.”

 

Hidayet ancak bu yolla olur. Bu yoldan ve bu dinden başka yol ve din edinenlerin amelleri şu ayete göre kabul edilmeyecektir: 

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran: 3/85) 

 

Mümin Allah’ın “Allah’a ve resulüne itaat ediniz” çağrısını duyduğu zaman yapmakla emredildiği ve yapmaktan nehyedildiği emirleri nerede ve nasıl bulacak? Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’de bulunmayan bazı şeyler sünnette mevcuttur. Örnek olarak Allah bir ayette [Ve namazı dosdoğru kılın] diyor ama nasıl kılınacağını açıklamıyor. Bir başka ayette de “Şüphesiz ki namaz müminler üzerine belli vakitlerde farz kılınmıştır” diyor. Lakin namaz vakitlerini açıklamıyor. Bunları nereden öğreneceğiz? Şüphesiz ki bunu hadislerden öğreneceğiz. Dolayısıyla hadisin yazılmasına ve tahsil edilmesine “müridin afeti demek” doğru değildir.

 

İslâm dininin iki ayrı din olması mümkün değildir. Bestami Allah’tan direk olarak dininin talimatlarını alıyor ve Peygamber (sav.)’e inen dinden talimat almıyor. Ve bu talimatlara geçen sayfada da gördüğümüz gibi “müridin afeti” ve “ölülerden alınan ilim” sözüyle bakıyor. 

 

Allah (cc.) En’am Süresi 153. ayetinde şöyle buyuruyor: 

“İşte benim yolum budur. Dosdoğrudur. Ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi Allah’ın yolundan ayırmasın.” Ayrıca 

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa onun dini asla kabul edilmeyecektir. O kimse de ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran: 3/85) 

 

İşte bu iki ayet Peygamberin (sav.) yolu dışında dini öğreniyorum diyenlere güzel bir cevaptır. Peygamberin (sav.) getirdiği talimatlar ve tebliğ ettiği şeyler dışında dini öğrenmek mümkün değildir. Öyle olmasa Allah (cc.) Peygamber göndermezdi. Ancak (cc.) peygamber gönderip insanlara cenneti ve cehennemi onlar vasıtasıyla anlattı. 

 

Allah (cc.) Al-i İmran Suresi’nin 164. ayetinde şöyle diyor: 

“Allah müminlere kendilerinden, onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmet öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”

 

Ayette geçen “hikmet” kelimesini İbni Kesir sünnet olarak tefsir etmiştir. (Tefsir bin Kesir 424/1; Tefsir et-Taberi 108/4)

 

Allah’ın insanlara peygamber göndermesi büyük bir lütuftur. Zira peygamber insanlara Allah’ın ayetlerini öğretir ve manasını açıklar. İşte Peygamber Efendimiz de (sav.) insanlara Allah’ın ayetlerini açıklamış söz ve davranışlarıyla da Kur’an’ı yaşamıştır. Kur’an-ı Kerîm bu yolun büyük bir lütuf olduğunu açıklarken Eba Yezid bunu küçümsüyor ve ona “ölüler ilmi” diyor. Bunun yanı sıra Ebu Bekir el-Varrak ta onu “müridin afeti” olarak telakki ediyor. Bu sözler İslâm’a büyük bir darbe olup insanları ona savaş açmaya bir çeşit davettir.

 

Kuşeyri bir şeyhe “Müritlerin Allah karşısındaki en edepsiz halleri nedir?” diye sorduklarını naklediyor. Şeyh “Hakikatten ilme alçalmalarıdır” diye cevap vermiştir. (Riseletül Kuşeyriye 126)

 

Cüneyd’in şöyle dediği rivayet ediliyor: “Fakire (müride) rastlarsan onu merhametle karşıla, ama ilimle karşılama. Çünkü merhamet onu memnun eder; ama ilim onu rahatsız eder.” (el-Riseletül Kuşeyriyye 124)

 

Bir gün yine Cüneyd’e; “Okuyanları (ilim tahsil edenleri) bırak müridlere yaklaş” sözünden neyin kastedildiğini sorarlar. Şeyh Cüneyd şöyle cevap verir: “Okuyan ilimle meşgul olan kimsedir. Müridse Allah’la meşgul olan kimsedir.” 

 

Cüneyd’e göre ilim talep eden kişi Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, hadisi ve diğer ilimleri öğrenmeye çalışan kişidir. Ancak ona göre mürid ise, ilmi bırakıp sadece Allah’la (Allah’ın zikriyle) meşguldür. (el-Envar el-Kudsiyye 132)

 

Şeyh Cüneyd bu hususu daha güzel bir şekilde şöyle açıklıyor: “Müridliğe yeni girmişlerin aşağıdaki üç şeyden kaçınmalarını tavsiye ederim. Kaçınmadıkları takdirde durumları tamamen değişecektir.

1- Çalışıp mal, mülk kazanmak,

2- Hadis ilmi tahsil etmek,

3- Evlenmek. Ayrıca müridin okuyup, yazmaması hoşuma gider. Çünkü bu onun için daha hayırlıdır. (Kut el-Kulub 135/3)

 

Ebu Süleyman Derani şöyle diyor: “Bir adam hadis ilmi tahsil etmek için veya rızkını kazanmak için yola çıkarsa veya evlenirse artık o dünyaya meyletmiştir.” (el-Futuhat el-Mekkiyye 137/1) 

 

Bu şeyhlere göre ilim iyi olmayan bir meşguliyet ve vakit kaybetmektir. Ancak İslâm’a göre ilim çok değerli bir şeydir. Dolayısıyla bütün muhaddisler ilim kısmını devamlı olarak kitaplarının ön kısmına almışlar ve ona çok değer vermişlerdir. İslâm’ca kabul edilmeyen ilim Allah rızası için öğrenilmeyen ilimdir. 

 

Allah’a Olan Sevgi Korkudan ve Cennete Girmek İçin Değil

 

Kim ben Allah’a cennete girip cehennemden kurtulmak için ve Allah’tan korktuğum için ibadet ediyorum derse hata etmiş olur. Bu görüş Nakşibendilere ait bir görüştür. Ancak kulun Rabbine olan sevgisi hiç bir zaman korkudan ayrı değildir. Lâkin Nakşibendiler; “Biz Allah’tan korktuğumuz için veya cennet ve cehennem için ona ibadet etmiyoruz. Bizim ona yaptığımız ibadet ona olan sevgimizden ileri gelmektedir. Zira biz onu istiyoruz.”

 

Hâlbuki Allah’a yapılan ibadetler sevgiyle birlikte korkuyu da kapsar. Ve böyle olması gerekir. Zira bir bakıyorsunuz gece mümin olan birisi sabahleyin kâfir oluyor. Dolayısıyla mümin Rabbine devamlı olarak korku, sevgi ve huşu içerisinde hak yoldan sapmaması için Allah’a dua etmelidir. Bu yüzden Hz. Ömer aşere-i mübeşşereden (cennetle müjdelenen) olduğu halde “Keşke Ömer’in anası Ömer’i doğurmasaydı” diyor. Bunu birçok sahabe devamlı söylüyordu. 

 

İsra Suresi’nin 57. ayetinde Allah (cc.) şöyle buyuruyor: “Onun rahmetini umarlar ve onun azabından korkarlar.”

 

Secde Suresi’nin 16. ayetinde de şöyle buyuruluyor: “Çok ibadet etmekten vücutları yataklardan uzak kalanlar rablerine korku ve ümitle dua ederler.” 

 

Görüldüğü gibi ayetlerde Allah’a korku ve ümitle dua etmek gereğine işaret ediliyor. Şeyh Muhammed’in şu şiiri bu ayetlere ne kadar muhaliftir:

“Seni seviyorum ama bu sevgiyle cenneti istemiyor ve cehennemden korkmuyorum. Benim muradım sensin. Sen bana Mevla olursan hangi cenneti isteyeyim ve hangi cehennem beni korkutur.” (Tenvir el-Kulub 486)

 

Envar el-Kudsiyye’nin yazarı Es-Senhuti şöyle diyor: “Allah ehli insanlar Allah’ın azap ve cehenneminden korkmaz ve cennete girmek için dua etmezler. Onlar sadece Allah’ı isterler.” 

Yine Senhuti şöyle diyor: “Korku ve hayır için yapılan ibadetler gizli şirktir” deyip, Arslan Dimeşki’den şu sözleri naklediyor:

 

“Korkudan veya Allah’tan bir şey beklenildiği için yapılan ibadetleri inkâr etmek vaciptir. Zira Allah’a cenneti ve cehennemi için ibadet etmek, cennet ve cehenneme ibadet etmek demektir. Bu şekilde ibadet eden kimse “tağut” olmuştur.” (el-Envar el-Kudsiyye fî Menekib el-Nakşibendiyye 135)

 

Hâlbuki Peygamber (sav.) şöyle buyurur: “Korkunun ve sevginin Allah rızası için birleştiği bir kalbin sahibine Allah istediğini mutlaka verir. Ve onu korkudan emin kılar.” (Tirmizi 183-184/1)

 

Korku ve sevgi terazinin iki kefesi gibidir. Ancak burada hayret edilecek şey Şeyh Arslan ed-Dimeşki’nin Allah’a cennet ve cehennem için ibadet eden kişilere “tağut” demesidir. Ne var ki Allah’ın (cc.) şu ayetini unutuyor: “Allah’a korku ve ümitle dua ediniz.” Bu ayeti hiçe saymış ve bu şekilde ibadet edeni “tağutlar” sınıfına sokmuştur.

 

Taberi bu ayetin tefsirinde şunu diyor: “Allah’a olan ibadetlerinizde hiç kimseyi ona ortak etmeyin. Korkunuz onun azabından taamınız da onun cennetine girmek olsun.” Allah’a olan duası bu şekilde olmayan kişiler yalancılardandır. Çünkü Allah’ın cennetini istemeyip, azabından korkmayan kişi Allah’ı razı etmeyip onu ne kadar kızdırdığını bilip düşünemez.

 

Merhum Taberi bu ayeti ne kadar güzel açıklamış. Zira korku olmadan yapılan ibadet takvayı azaltır. Ve ibadete verilen önemi düşürür. Korkusuzca yapılan ibadet Şiblî’ye şunu dedirtmiştir: “Allah’ın öyle kulları var ki cehenneme tükürseler onu söndürürler.”

 

Eba Yezid el-Bestami de şöyle diyor: “Kıyametin kopmasını ne kadar isterdim. Kıyamet kopsa cehennemin üzerine çadırımı kurardım.” Yanındaki bir müridi neden diye sorunca Eba Yezid şöyle cevap verir: “Çünkü biliyorum ki cehennem beni görünce söner ve o zaman ben insanlara rahmet olurum.” Yine diyor ki: “Allah’ım evvelden cehennemde yakmayı ve azap etmeyi kararlaştırdığın kullarından insanlar varsa benim vücudumu cehennemi kaplayacak kadar büyüt ki cehennemde benden başkasına yer kalmasın.” (Telbis İblis 341-343-346)

 

Bununla beraber cenneti de çocuklar için oyun yeri olarak telakki ediyordu. Bir şiirinde şöyle diyor: “Seni istiyorum ama cennetin için değil, lakin seni azabın için istiyorum.” (el-Mevehib el-Sermediyye 45)

 

Şu sevgiye bak ki sahiplerini cennet ve cehennemi umursamaz hale getirmiş, hatta onlara cennet ve cehennemle alay etme cesaretini bile vermiş. Bu nasıl sevgidir ki insanlara Allah’ın cennetini sevdirip, cehenneminden korkutmaz. Hâlbuki Peygamber (sav.) ve ashabı devamlı olarak şöyle dua ederdi: “Allah’ım senin cennetini istiyor ve cehenneminden sana sığınıyorum.” (Ebu Davud 127)

 

Peygamberin (sav.) hadislerine göre Eba Yezid ve diğer şeyhler gerçek mümin olsalardı cehennemin kendilerini yakmayacağına inanmazlardı. Hadiste şöyle deniyor: “Kâfir, Allah’ın ne  kadar merhametli olduğunu bilseydi cennetten ümidini kesmezdi. Mümin de Allah’ın yanında ne kadar azab olduğunu bilseydi kendini cehennemden emin saymazdı.” (Buhari 182-183/7)

 

Allah Aşkı

 

Sofilerin bahsettiği Allah aşkını Tenvir el-Kulub’un sahibi üç kısma ayırmış:

“Bilmiş ol ki sevgi üç kısımdan ibarettir;

1- Avam sevgisi,

2- Havas sevgisi,

3- Havaslar havası sevgisi.”

Avamın Allah’a olan sevgisi Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bol nimetlerden ileri gelmektedir.

Havasın Allah’a olan sevgisi tam ve eksiksiz bir sevgidir.

Havaslar havası sevgisi ise sonsuz bir aşktan ibarettir ki bu sevgide âşık maşukunun (Allah’ın) nuru tecelli edince bu nurla mahvolur. (Tenvir el-Kulub 487)

 

Allah’ı en çok seven insanın Peygamberin (sav.) olduğuna dair hiç kimsenin şek ve şüphesi yoktur. Bu sevgiye rağmen Peygamberden (sav.) “âşık ve maşuk” gibi sözler sadır olmamıştır. Yoksa bu şeyhler Allah’ı peygamberinden daha mı çok seviyorlardı? Haşa ve kella. Bütün yaratılmışlar içerisinde Allah’ı Peygamberinden (sav.) daha fazla seven bir mahlûk yoktur. Allah (cc.) bazı kullarının ona olan sevgisini şöyle anlatıyor: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Maide Suresi: 54) Dikkat edilirse Allah ayette kendisinin kullarına, kullarının da kendisine aşık olduğunu söylemiyor. Allah (cc.) Peygambere (sav.) biat edip ona malları ve canlarıyla yardım eden sahabelere olan sevgisini açıklarken şöyle diyor: “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Mücadele Suresi: 22) 

 

Allah (cc.) Fetih Suresi’nin 18. ayetinde de şöyle buyurmaktadır: 

“Allah o ağacın altında sana biat eden müminlerden şüphesiz ki razı olmuştur.”

 

Aşere-i mübeşşere ki cennetle müjdelenmişlerdir. Ve peygamberler dışındaki bütün insanlardan daha üstün ve Allah’a daha sevgili oldukları halde şeyhlerin bahsettikleri aşktan kesinlikle bahsetmemişlerdir. Ama Allah onları sevdiği ve razı olduğu kullar arasına sokmuştur. Ayrıca sahabeler savaşlara katılmış, Allah için hicret etmiş, mal-mülklerini ve ailelerini terk etmişlerdir.

 

Nakşibendi tarikatı şeyhleri sahabelerden daha mı üstün idiler ki Allah’a olan sevgilerini aşk kelimesi ile ifade ediyorlar. Yoksa bu hayal mahsulü ve İslâm’a muhalif hissi bir söz müdür? Şeytan hissi davranan insanların zayıf noktalarını şüphesiz ki kolayca yakalar.

 

Ebul Hasan el-Nuri: Bir adamın “Ben Allah’a, Allah ta bana âşık olur” dediğini duyunca ona “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.” ayetini okuyup “aşk bu sevgiden fazla değildir” diye cevap verir. İbni’l-Cevzi; “Arapça ‘da aşk kelimesi sadece nikâhlanabilir şeylere denir” deniyor. (Telbis İblis 170-171)

 

Aşk kelimesi manasının hakikatini anlamak istiyorsan, onu âşıklar sözlüklerinde, seks ve adi kitaplarda ve şarkılarda bulursun. Allah aşk romanı yazarlarının ve his sömürücüsü yazarların çokça kullandığı bu kelimelerden münezzehtir.

 

Allah sevgisi, kulun mabuduna olan sevgisidir. Aşık’ın maşukuna olan aşkı değildir. Bu sevgi ki içerisinde ceza ve mükafaatı, korkuyu, cenneti ve cehennemi ihtiva ediyor. İşte gerçek Allah sevgisi budur.

 

Ömer bin el-Farid, Allah’a kadına hitap eder gibi hitap ediyor ve Allah’ı kadın rumuzuyla şiirine sokup şöyle diyor:

 

“Kendisine bakana her defasında başka türlü tecelli etti.

Ve o kadını her gördüğümde değişik buldum.

Onu kâh Lubne isminde bir kadın, 

Kâh Busayna isimli bir kadın ve 

Kâh Azze isimli bir ayrı kadın olarak görürüm.”

 

Yukarıda görüldüğü gibi adam Allah’ı bir Lubne, bir Busayna ve Azze isimli kadınlar olarak görüyor. Bu sevgide huşu adına bir şey bulmak mümkün değildir. O halde böylesine batıl bir şeye inanmak doğru değildir. Zira bu tür bir sevgi Kur’an ve sünnette kesinlikle varid olmamış ve tavsiye edilmemiştir. Tam aksine okuduğumuz gibi bu tür sevgi kesinlikle nehyedilmiştir.

 

Sonuç

Bu kısa araştırmadan sonra Hakk’a mürid olan herkesten bu kitapta okuduğu tarikatın prensiplerini Kur’an ve sünnetin emir ve prensipleriyle karşılaştırsın. İnanıyorum ki aralarında büyük farklılıklar görecektir.

 

Bu kitabı bazılarının zannedeceği gibi fitne ve tefrika çıkarmak için yazmadık. Biz biliyoruz ki bu ümmet parça parça olmuş, dağılmış ve zayıflamıştır. Zayıflamasının nedenini İslâm’ın gerçek akidesinden ayrılmış olmasına bağlıyoruz. Akideden ayrılınca tabii olarak bidatlere yönelecek, bu yönelmeden sonra da şimdiki durum gibi durumlar meydana gelecek.

 

Bu kitabı bid’at ve hurafeleri yok etmek ve akideyi düzeltmek için kaleme aldık. Zira biz doğru, saf ve ashabın (ra.) taşıdığı akide gibi berrak bir akide istiyoruz.

 

Hatırlanacağı gibi Hz. Ömer döneminde Müslümanlar bir savaşta misvak sünnetini yapmadıkları için müyesser olan zafer epey gecikmiştir. Bir sünneti terk etmekle zaferin geciktiği bilindiği halde Müslümanlar bugün Allah’tan nasıl olur da zafer isteyebiliyorlar. Zira Allah (cc.) Peygamberinin (sav.) bir tek sünnetini terk edenlere zafer geciktirirken İslâm’a yepyeni ve İslâm’ca kabul edilmeyen Yunan, Hindu ve Budist men şeyli enteresan batıl şeylere inanmaya başlamışlar. Bundan dolayı da Allah (cc.) bize vadettiği zaferi sürekli olarak geciktiriyor. Bizler sahabenin yaptığı gibi ihtilafa düştüğümüz zaman Kur’an ve sünnete müracaat etseydik aramızdaki ihtilâflar bir anda çözülüverecekti. Bu dine yeni yeni şeyler katmanın caiz olmadığını ve bu dinin tamamlandığını hepimiz iyice biliyoruz. 

 

Allah (cc.) şöyle buyuruyor: 

“Bugün size dininizi kemale erdirdim. Ve nimetimi sizlere tamam ettim. Ve İslâm’ı da sizlere din olarak seçtim.”

 

Selefi salihinden birinin şu sözü ne kadar doğrudur: “Peygamberin (sav.) yapmadığı bir ibadeti siz de yapmayın.” İmam Mâlik şöyle diyor: “Kim dine bir bidat sokar ve onu da iyi görürse Peygamberin (sav.) bu dine ihanet ettiğini iddia etmiş olur.” Bu ümmetin sonu evvelinin ıslah olduğu şeyden başka bir şeyle ıslah olmaz.

 

Peygamber (sav.) bu dini tebliğ etmiş, Allah ta bu dini ikmal edip tamamlamıştır. Peygamber (sav.) İbni Mes’ud’un rivayetine göre şöyle buyurmuştur: “Sizleri cennete yaklaştıran ne kadar hayırlı iş varsa onu size emrettim. Ve sizleri cehenneme yaklaştıran ne kadar kötü iş varsa size ondan uzak kalmanızı tavsiye ettim.” (el-Hakim fi’l-Müstedrek 4/2; el-Munziri 7/3; Tabarani 166/2; Şafii (Risale 289)

 

Bu ümmet için kendisine Peygamberinden (sav.) daha hayırlı bir kimse olamayacağından dolayı ibadetlerimizi şunun bunun gösterdiği gibi değil, onun gösterdiği şekilde yapmak mecburiyetindeyiz. O halde günah ve sevap işleyebilen insanları putlaştırıp yüceltmenin hiç bir anlamı yoktur. Yapacağımız tek şey Kur’an’a ve sünnete tabi olup dine yeni ibadetler katmayı terk etmektir.

 

Muvaffakiyet Allah’tandır.

Abdurrahman DIMEŞKIYYE

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir