Salı, 22 Rebiülevvel 1441

2. FIKH-I EKBER Aliyyul-Kârî Şerhi [11-18s.]

FIKH-I EKBER

Aliyyül Kari Şerhi
Tercüme :Yunus Vehbi Yavuz

Giriş. 11

Selefin Kelâm İlmine Karşı Çıkmalarının Sebepleri: 13

Netice: 14

İman Esasları 16

Tevhidin Esasları: 16

Tevhidin Çeşitleri: 17

Tevhid’den Bahseden Âyetler 17

 

Giriş

 

Başlangıçsız her şeyin evveli, nihayetsiz her şeyin sonu; Kadim, Kerim, fazilet ve cömertlik sahibi, varlığı kendinden olan Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ve senalar olsun. Yüce Allah, kemal sıfatların­dan olan Cemal ve Celâl sıfatları ile vasıflanmıştır. Allah Teâlâ, noksan sıfatlardan, yaratılmış olmaktan, zevale uğramaktan beridir.

Kıyâmete dek salat ve selâm, rahmet Nebisi, Ümmet’in şefaatçisi halkın aynasında Hakk’ın kâinattaki tecellilerinin en mükemmeli olan Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem’e, O’nun hoş ve temiz olan sahabîlerine, O’na uyanlara, O’nun yolundan giden müminlere olsun.

Allah Teâlâ’ya, hamd, Hz. Peygamber’e salât ve selâmdan sonra yaratıcı Rabbine en çok muhtaç olan Ali b. Sultan Muhammed el-Kari “Allah hem kendisine hem de ana babasına lütuf ve gizli keremiyle muamele etsin” söze başlar:

Bilmiş ol ki; dini kuvvetlendirme binasının temeli olan Tevhid ilmi, uyulması icabeden bilgiler yönünden ilimlerin en şereflisidir. Ancak Kitap, Sünnet ve İcmâ-i Ümmet mefhumlarından dışarıya çıkmamak, bid’at ehlinde olduğu gibi, mücerred aklî delillere ait bilgilere girmemek şartıyla. Zira mücerred akılcı bidatçılar, vakıaya uygun olarak doğru yolun habercisi Hz. Peygamber sallellahu aley­hi vesellem’in haber verdiği gibi, Ehl Sünnet vel-Cemaat’m üze­rinde yürüdükleri caddeyi terk ettiler. Tirmizî ve diğer Sünen kitap­larında rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallellahu aleyhi ve­sellem şöyle buyurdu:

“İsrailoğulları yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Benim Ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hepsi cehennemdedir. Bir tanesi müstesna.. Ashabı Onlar kimlerdir yâ Resûlellah! diye sorun­ca Hz. Peygamber: Ben ve ashabımın yolunda bulunanlardır,” buyur­du.[2]

Ahmed b. Hanbel ve Ebû Davud’un Hz. Muaviye’den rivayet et­tiklerine göre ise şöyle denilmektedir: Yetmişiki fırka, cehennemde, bir fırka ise cennettedir. Onlar da Ümmet’in çoğunluğunu teşkil eden topluluktur. Zira Hz. Peygamber’den rivayet edilen başka bir Hadis-i Şerife göre;

Ümmet-i Muhammed sapık yolda toplanmaz.” Başka bir rivayete göre ise Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem şöyle bu­yuruyor:

“Benim Ümmetim sapıklık üzerinde ittifak etmez.”[3]

Süfyan (R.A.)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Bir müctehid dağ başında da bulunsa, o tek başına bir cemaattır.” Bunun manası şudur: o âlim bulunduğu yerde, cemaatın yolunda devam eder, böy­lece tek başına bir cemaat gibi olur. Nitekim Hz. İbrahim hakkında Cenabı Allah şöyle buyuruyor:

Muhakkak İbrahim aleyhisselam, Hak dine yönelen, Allah’a itaat eden bir ümmet idi. O müşriklerden değildi.” [4]Bu ayet-i kerîmede Ümmetten kasıt, yalnız başına bir ümmet manasıdır. Bu manada şair bir şiirinde şöyle diyor:

“Bütün dünyayı bir kişide toplamak Allah için muhal değildir.”

İbn-i Abbas (r.a.) da şöyle buyurmuştur:

“Cenabı Allah Kur’an-ı Kerim’i okuyup manası ile amel edenlerin dünyada sapıklığa uğramayacağı âhirette de zahmet ve sıkıntı çekmeyeceğini taahhüt etmiştir.” Bu sözü söyledikten sonra İbn-i Abbas hazretleri delil olarak şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“Kim benim hidayetime uyarsa dünyada sapmaz, âhirette de zah­met çekmez”.[5]

Selef âlimlerinin çoğunluğu ile sonradan gelen âlimlerden bir top­luluk Kelâm ilmî ve buna bağlı olarak maksat itibariyle mantık il­mine yakın olan ilimleri çirkin görmüşlerdir. Hatta İmam Ebû Yusuf Bişr elMerîsî’ye şöyle demiştir : “Kelâm ilmini bilmek cehalettir, ke­lâm ilmini bilmemekse ilimdir.” İmam Ebû Yusuf bu sözü ile, yâni kelâmı bilmemek sözü ile kelâm ilminin sağlam bir bilgi olmadığını itikat etmeyi kasd etmiştir. Kelâm ilmi faydalı bir ilimdir. Yahut bu sözü ile kelâm ilminden yüz çevirmeyi ve çok iltifat etmemeyi kasdetmiştir. Yoksa kelâm ilmi insanın aklını ve bilgisini korur, bu itibarla kelâm, ilimdir.

Yine İmam Ebû Yusuf’tan şöyle bir söz nakledilmiştir: “İlmi, kelâm yolu ile arayan zındıklaşır; malı, kimya yolu ile arayan iflas eder, hadislerin garibini arayan yalan konuşur.”

İmam Şafiî rahmetüllahi aleyh şöyle buyuruyor: “Kelâmcılar hakkındaki hükmüm şudur: Hurma dallarından yapılmış çubuklarla ve nalinlerle dövülmeli, sonra da kabile kabile, aşiret aşiret dolaştırılmalıdırlar.”

İmam Şafiî’nin bu sözünü tevil sadedinde şöyle denilmiştir. Bu türlü ceza, Kitap ve Sünnet’i tetkik edip sırf bidat ehlinin ve sapık­ların yapıştığı kelâm ilmine teveccüh gösteren mutaassıplara karşı söylenmiştir.

Şâir bir şiirinde bu konuda şöyle diyor;

“Kur’an’dan başka bütün ilimler, bir meşgaleden ibarettir,
Hadis ilmi ile dinî bilgilere sahip olmak müstesna.
İlm, “Kale” ve “Haddesenâ” sözleri ile başlayan bilgidir.
Bunlardan başkası ancak şeytan vesvesesidir.” [6]

İmam Şafiî bu konuda yine şöyle diyor: “Kulun, Allah’a, şirkten başka bütün günahlarla kavuşması, onun için, Allah’a ilm-i kelâm bir kısım bilgilerle kavuşmasından çok daha hayırlıdır.” Kelâm ilmini gayeye ulaşmak için bir vasıta değil de maksat edinenler kasdediliyor. Yoksa Kelâm ilmi inançları korumak için bir vasıta kılınırsa buna hiçbir müctehid karşı çıkmaz. (Mütercim.) Mütercimin tahrifini engelledik

İmam Şafii’nin yine şöyle bir sözü vardır: “Kelâmcılardan, bir müslümanın söyleyebileceğine inanmadığım sözler işittim.”

Hanefî müctehidleri, fetva kitaplarında şöyle bir fetvayı zikret­mişlerdir. Bir kimse, bulunduğu şehrin âlimlerine, bir konuda vesayede bulunsa, kelâmcılar bu vasıyyete dahil değildir. Yine bir in­san kütüphanesinde bulunan ilmî kitapların vakfedilmesini vasıyyet etse selef âlimlerine göre, orada bulunan kelâm ilmine ait ki­taplar vakıf değildir, satılabilirler. Bu söz akıl sahiplerince güzel bir sözdür. Zira Hz. Peygamber’in getirdiği vahye dayanmadan usul il­mine ulaşmak nasıl taleb edilebilir? Bu konuda bir şair ne güzel söylemiş:

“Ey! İlim elde etmek için yola çıkan kişi! Bütün ilimler Hz. Peygamber’in ilminin kölesidir. Esası düzeltmek için bir ilim istiyorsan, asılların aslından nasıl gafil oluyorsun?

Hocalar hocası Celaleddin es-Suyutî, mantık ilmi gibi felsefe ilminin de öğrenilmesinin haram olduğunu söylüyor. Çünkü bu hu­susta selef âlimleri ile, sonradan gelen güvenilir müfessirlerin ekse­risinin icmaı vardır. Bu konuda açıklama yapanlar arasında Îbn-i Salâh, Nevevî ve benzeri sayısız âlimler vardır. Ben ise, felsefe ve mantık ilminin haram olduğu hususunda bir kitap yazdım. Kitapta felsefenin terk edilmesi hususunda müctehidlerin ileri sürdükleri delilleri zikrettim. Hanefî müctehidlerinden Siracuddin el-Kazvinî, felsefenin haram olduğu hususunda telif ettiği bir kitapta zikretti­ğine göre, İmam Gazali de “Muntekâ” adlı kitabının baş tarafında önceleri felsefeyi medhetmiş fakat, sonradan felsefenin haram oldu­ğu görüşüne dönmüştür.

Bizim mezhebimizden Selef inancında olanlarla Malikîlerden İbn-i Rüşd, felsefe ilmi ile meşgul olanın rivayetinin kabul edilmeye­ceğine hükmetmişlerdir.

Huccet’ül-îslam İmam Gazali “Îhyâul-Ulûmuddin” adlı kitabında bu konuyu açıklayarak şöyle demiştir:

“Eğer cedel ilmî ile kelâm ilmî, astronomi ilmi gibi kötü müdür, yoksa mubah mıdır, yahut sorarsan, bunun cevabı şudur: Bilmiş ol ki insanlar bu konu etrafında aşırı düşünmüşler ve bu hususta israfa dalmış­lardır. Felsefe ilmi bidattir diyen vardır, haramdır diyen vardır; şüp­hesiz bir kulun Allah’ına şirkten başka bütün günahları ile kavuş­ması, onun için Allah’a kelâm ilmi ile kavuşmasından daha hayırlı­dır. Kelâm ilmi için farzdır, diyen vardır; ya farz-ı kifaye, yahut farz-ı ayndır. Bu ilmi elde etmek ibadetlerin en faziletlisi, Allah’a yaklaştıran amellerin en mükemmelidir, şeklinde düşünenler de var­dır. Çünkü kelâm ilmî tevhid ilminin gerçekleşmesine yardımcıdır, Allah’ın dinini öğrenmek ve muhafaza etmek isteyenlerin kuvvetli yardımcısıdır.”

İmam Gazali, İmam Şafiî, İmam Mâlik, İmam Muhammed, İmam Ahmed b. Hanbel, Süfyan-i Sevri ve selef inancına bağlı hadis imam­larının hepsi felsefe ilminin haram olduğuna kail olduklarını söyleyerek onların bu konudaki sözlerini nakletmiştir.

Onlar demişlerdir ki; gerçekleri daha iyi bildikleri ve konuşma usulü bakımından diğer insanlardan daha fasih bir anlatışa sahib bulundukları halde kötülük doğuracak hususlarda konuşmayıp sükût etmişlerdir. Bu sebeple Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem ;

“Bahsin derinliğine dalarak haddini aşanlar helak olmuştur.” [7] buyuruyor. Felsefenin haram olduğu görüşünü savunan mezkûr ilim adamlarının dayandıkları delillerden biri de şudur: eğer felsefe din­den sayılmış olsaydı onun, Hz. Peygamber’in önemle emrettiği husus­lardan biri olması ve felsefenin yolunu da bize öğretmesi, felsefe ile meşgul olanları medhetmesi gerekirdi.Çünkü Rasulullah s.a.v döneminde de iskenderiyye’de felsefe mevcuttu ve derindi. Ancak Allah Rasulu bu şekilde insanların hiç birini buna meylettirmedi.

İmam Gazali, sonra bu âlimlerin diğer delillerini, daha sonra da başka bir fırkanın delillerini zikrederek şöyle diyor:

“Şimdi eğer, sana göre en doğru görüş hangisidir? dersen bu soruya şöyle cevap veririm: Felsefede fayda da vardır, zarar da. Kendisinden faydalanmak icabettiği zaman faydası dokunması itibariyle helaldir, yahut menduptur; yahut duruma göre vaciptir. Felsefeden zarar geldiği zaman, zararı dokunması itibariyle de haramdır. Felsefenin zararı şüpheyi yaymak, inançları sarsmak, kesin hükümler karşısında dü­şünceleri ve inançları sarsmak, imanları samimiyetten uzaklaştır­maktır. Bu da başlangıçta şüpheli delillere dayanmak suretiyle meydana gelen zarardır. Bu hususlar şahıstan şahısa değişir. İşte bu, felsefenin, hak yolda bulunan kişinin inancında meydana getireceği zarardır.

Sapıkların inancını kuvvetlendirmek, bu sapık inançları kalblerinde yerleştirme yönünden felsefenin büyük zararları vardır. Öyle ki felsefe sayesinde dâvaları korunur, batıl inançları üzerinde ısrar etmek ihtirasları kuvvetlenir. Yalnız, bu zarar, münakaşa etmekten doğan taassub vasıtasıyla olur.

Felsefenin faydasına gelince, felsefenin bulunduğu yerde haki­kat, olduğu gibi bilinir ve keşfolunur zannedilirdi. Fakat, heyhat! Sö­zün bu güzel maksada hiç vefası yoktur. Muhakkak ki felsefenin sapıtma ve çarpıtması, hakikatleri açıklama ve tanıtmasından daha fazladır. Bu sözü bir hadis âliminden, yahut bir haşiyeciden duyacak olsan, insanlar bilmediklerinin düşmanı oldukları sözü hatıra gele­bilir, dedikten sonra: “Bu sözü kelâmcıların en yüksek mertebesine ulaşıp kelâm ilmi dışında kalan başka ilimlerde de derinleştikten sonra felsefenin içine girerek gerçek bir tecrübeden sonra kelâm ilmini tecrübe eden kimseden işit. Gerçekten ortaya çıkmıştır ki, bilgi­nin hakikatına felsefe yolundan ulaşmak için yollar kapalıdır. Öm­rüme yemin ederim ki, tarif ve izah sadedinde kelâm ilmine ihtiyaç vardır. Fakat çok az..” diyor.

Selefin Kelâm İlmine Karşı Çıkmalarının Sebepleri:

 

Yukarıda zikredilen bütün bu sözlerin Selef âlimlerinden sadır olmasının birkaç sebebi vardır:

1- Yukarıda geçen sözden anlaşılan mana. O mana da şudur; Felsefeyi kötülemelerinin sebebi, Felsefe İslam’ın esaslarını anlama­ya manidir, bir maksadı ifade ederken manasız işlerle uğraşmaktır.

 

2- Hak üzerinde de olsa felsefe çekişmeye ve münakaşaya sevkedicidir. Münakaşa ise ekseriya kötü huylara sebep olan hasımlaşmaya götürür. Nitekim İmanı Gazali de “Îhyâul-Ulûm” adlı kitabında bu hususu açıklamaktadır. “Müftiye Yardım Gıyas’ul-Müftî” bahsin­de Gazali, İmam Ebû Yusuf’tan naklen şu meseleyi naklediyor:

“Hak­kı konuşsa da bidatçı olduğu için kelâmcıların arkasında namaz kılmak caiz değildir.Bizim ilahiyat hocaları cami imamları gümbürtüye gider:) Bir de şu çıkıyor ortaya: Bidat ehlinin arkasında namaz kılmadıkları.  Ben bu meseleyi hocama naklettim. O te’vilini şöyle yaptı: Bundan kasıt, hakkı ortaya koyma düşüncesiyle hare­ket etmeyen kelâmcılardır. Hocamın yaptığı bu tevili İmam Ez-Zâhidî’nin “Telhis” adlı kitabında gördüm. Zahidi şöyle diyor: “İmam Âzam Ebû Hanife hak yol üzerinde münakaşayı çirkin görüp tasvib etmezdi. Hatta İmam Ebû Yûsuf’tan şöyle bir rivayet nakledilmiştir. Ebû Hanife’nin meclisinde oturuyorduk. Önünde iki kişi bulunan bir topluluk içeriye girdi. Topluluktan biri şöyle dedi: Bu iki adamdan biri, Kur’an yaratılmıştır, diyor; öteki de onunla münakaşa ediyor.

İmam-ı Azam hazretleri: “İkisininde arkasın namaz kılmayın,” buyurdu. Ben de dedim ki: birincisi evet, Kur’an’ın yaratılmamış olduğuna hükmetmiyor, fakat diğerine ne oldu? Bu soruma karşılık İmam Âzam hazretleri buyurdu ki; bunların ikisi de dinde münakaşa ediyorlar, dinde münakaşa et­mekse bidattir. “Miftâh’us Saade” adlı kitapta da bu husus zikr edil­miştir. Diğerinin kötülenmesinin sebebi, Kur’an-ı Kerim kalblerimizde mahfuz olduğu, dillerimizde okunduğu ve mushaflarımızda yazılı bulunduğu halde onun indirilmesi hususunda konuşuyor.” [8]

İmam Şafiî buyuruyor ki:

“Bir kimsenin, isim musemmanın (sa­hibinin) aynıdır, dediğini gördüğün zaman, bil ki o kelâmcıdır. Onun dini yoktur.” [9]

İmam Şafiî yine şöyle diyor:

“İnsanlar bu kelâm ilminin O gün­kü anlamı ile felsefenin zararlarını bilselerdi arslandan kaçar gibi ondan kaçarlardı.”

İmam Mâlik şöyle buyuruyor:

“Bidat ehli ile kendi arzularına uyanların şahitliği kabul değildir.” Talebelerinden biri İmam Malik­in bu sözünü tevil ederken “İmam Mâlik, kendi arzularına uyan­lardan kelâmcıları kasdetmiştir” diyor.

 

3- Felsefe kişiyi şüphe ve tereddüte sevkeder. Bu sebeple felse­fe ile uğraşan kimse başlangıçta sıddık iken zındık olur. Yani baş­langıçta iman kuvvetli de olsa felsefe ile uğraşan kişinin imanı sar­sılabilir.

İmam Ahmed b. Hanbel’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

“Kelâm âlimleri (Felsefeciler) zındıklardır. Kelâmcı kişi asla düzel­mez. Kelâm ilmî ile uğraşan kişinin kalbinde mutlaka bir eksiklik görürsün.”

İmam Ahmed b. Hanbel bu konuda o derece ileri gitmiştir ki, “Bidatçılara Reddiye” adıyla kaleme aldığı bir kitap yüzünden, zühd ve takva, sahibi olmasına rağmen “Haris b. Esed el-Muhasibî” ile ara­sı açılmıştır. Haris’e şöyle diyor.

“Yazıklar olsun! Değil mi ki kelâmcıların düşüncelerini önce hikâye ediyorsun, sonra da reddediyorsun. Değil mi ki bu kitabı yazmakla insanları bidatları mütalâaya ve şüpheyi düşünmeye sevkediyorsun? (Bundan felsefeyi kasdediyor), bu da onları reye, mübaheseye ve bu fitneye sevkediyor?”

“Kitab’ul-Hulâsa” adlı eserde beyan edildiğine göre ihtiyaçtan fazla kelâm ilmi ile meşgul olmak, münazarada bulunmak, öğren­mek, ve onunla meşgul olmak yasaktır. Namaz vakitlerini ve kıbleyi öğrenecek kadar astronomi ilmini öğrenmekte ise bir sakınca yoktur, fazlası haramdır. Ancak hataya düşmeden ve sapmadan in­saflı bir ölçüde kelâm ilmi ile uğraşmak mekruh değildir. Hakkı ka­bul etmemek için konuşup onu atmak isteyen için de kelâm ilmi ile meşgul olmak mekruh değildir. İmam Ahmed b. Hanbel demiştir ki:

”Kadı İmam’dan duydum ki, “Bir kimse (kelâm esnasında) hasmını utandırmak isterse tekfir edilir.” demiştir. Fakat bana göre, kâfir ol­maz, küfür üzerinde bulunmasından korkulur.” “Hulâsa” sahibinin sözü burada sona ermiştir.

Netice:

 

Yukarıdan beri söylenenleri hulâsa etmek gerekirse şöyle diye­biliriz: Sağlam inançlar ve bu inançları kuvvetlendirmek için ortaya konan deliller, dindar kimselerin kalblerine tesir ettiği, yakın ve kemâl derecesinde kesin iman meyvesi verdiği gibi, batıl inançlar da kalblere tesir eder, kalbleri katılaştırır, karartır; Allah’ın huzurundan uzaklaştırır, kalbin kuvvetini zayıflaştırır, dini sarsar, belki ba­tıl inançlar kötü bir akıbetle nefes tüketmeğe sebep olur. Allah Teâlâ’dan af ve afiyet dileriz.

Görmüyor musun ki şeytan bir kimsenin imanını yoketmek iste­yince ancak batıl inançları kalbine sokmak suretiyle imanını yok edebiliyor.

 

4- Felsefe’nin zararlarından biri de kelâm ilminin derinliklerine dalmak, Kitap, Sünnet ve îcma-i Ümmet’ten istifade edilen İslâmî hükümleri öğrenmeyi terketmektir. Öyle ki bazıları kelâmcı olmak için otuz sene çalışır, Keza profesörler de böyle. Adam 30 sene okumuş ama kendine faydası yok boşa okumuş. sonra öğrendiklerini okutur, kelâm ilmine uy­gun sözler söyler, kelâm ilmine uymayan sözleri reddeder. Taharet, namaz, oruç gibi furua tâalluk eden fıkhı meselelerden herhangi bir meseleden, bir âyetten, bir hadisten sorulunca onu bilmez, sükût eder. Halbuki yerleşen bütün inançlar Kitapta (Kur’an’da) kat’i, Sünnette zannî delillerle sabittir. Bu sebeple Cenabı Allah Kur’an-i Kerîm hakkında:

“Bu Kitap, insanlara yeter, [10] buyuruyor.

Yani Kur’an-ı Kerîm dünyadaki yaşayışla ilgili hususlarda da, âhiretteki yaşayışla ilgili hususlarda da bir vaaz kitabı olarak, bir hidayet kitabı olarak yeter. Bu konuda Cenabı Hak başka bir âyet­te şöyle buyuruyor:

“Kendilerine okunan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmez mi?” [11]

Yani senin ümmî olduğunu, okuma yazma bilmediğini bildikleri halde her yerde her zaman Kur’an’ı Kerîm’in okunması devam edi­yor.

 

5- Kelâm ilminin zararlarından biri de kelâm ve cedel ilminin neticesi olarak halde hayrete düşmek, istikbalde sapıklığa ve şüp­heye düşmektir.

Felsefecilerin mezhebini, sözlerini en iyi bilen İbn-i Ruşd el-Hafîd “Tehâfüt’üt-Tehâfüt” adlı kitabında şöyle diyor:

“Felsefecilerden, ilahiyat konusunda itibar edilecek bir söz kim söylemiştir?”

Âmidî de zamanının önemli meselelerine vakıf olduğu halde bu konuda hayret içindedir, Gazali de böyledir. Gazalî’nin kelâma ait meselelerde vardığı netice duraklama ve hayret olmuştur. Gazali sonradan tuttuğu bu yoldan yüz çevirerek Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem’in hadislerine yönelmiştir. Vefatında “Buhari” kitabı göğsünün üstünde idi. Fahreddin er-Râzi de böyle.”Zâtın Kısımları” konusunda yazdığı bir kitapta şu şiirleri kaydediyor:

“Akılların sahası sınırlıdır.

Akılla uğraşan âlimlerin sonu sapıklıktır.

Ruhlarımız, cesedlerimizden ürkmektedir,

Dünyamızın neticesi eziyet ve vebaldir.

Ömrümüz boyunca bahislerimizden,

Dedikodu toplamaktan başka bir şey istifade etmedik.”

Kelâm ve felsefe bahislerini düşündüm, bunları bir hastalığa şifa verecek, susuzluğu giderecek güçte görmedim. Allah’a ulaştı­ran yolların en yakını olarak Kur’an yolunu gördüm. Allah’ı ispat konusunda:

“Allah Arş’ın üstündedir.” [12] Evet arşın yer olduğu konusunda ihtilaf yoktur.

“Hoş sözler Allah’a çıkar.” [13]

Âyetlerini okurum. Allah’tan nefy edilen sıfatlar konusunda da:

“Allah gibi hiçbir şey yoktur.” [14]

“Allah   (insanların) bilgilerine sığmaz.” [15] ayetlerini okurum.

Fahreddin er-Râzî daha sonra şöyle diyor:

“Benim gibi tecrübeye sahib olan kişi benim bildiklerimi bilir.”

Şehristani rahmetüllahi aleyh de öyle. O da felsefe ve kelâmcılar hakkında hayret ve pişmanlıktan başka bir netice bulmamış, so­nunda şöyle demiştir:

“Yemin ederim ki bütün üniversiteleri dolaştım, o ilim yuvalarına göz gezdirdim. Hayretten elini çenesi üzerine tutan, yahut pişmanlıktan dişini kıranlardan başkasını görmedim.”

Eb’ul-Maâli el-Cüveyni de bu konuda şöyle diyor:

“Arkadaşlar! Kelâm ilmi ile uğraşmayınız. Ben eğer kelâmın beni ulaştıracağı noktayı bilseydim, onunla hiç uğraşmazdım.” Eb’ul-Maâlî vefat eder­ken şöyle diyor:

“Çok büyük denizlere daldım. İslâm âlimlerinden ve ilimlerinden boş kaldım, onların beni menettikleri sahaya gir­dim. Eğer Cenabı Allah rahmetiyle kurtarmazsa, İbn-i Cüveyni’nin vay haline! İşte ben ölüyorum. Şimdi anamın itikadı üzerinde ölü­yorum.” Yahut, “Nisaburlu kocakarıların itikadları üzerinde ölüyo­rum.”

Husrevşâhî de şöyle demiştir:

“Husrevşâhî Fahreddin er-Râzi’nin en büyük tabelerinden biri idi. Fazilet sahibi zatlardan biri bir gün Husrevşâhî’nin huzuruna giderek:

“Neye inanıyorsun?” Dedi. Husrevşâhî cevap verdi:

“Müslümanların inandıkları şeylere.” Bundan sonra arala­rında şöyle bir muhavere geçti:

“Müslümanların inandıklarına açık gönüllülükle ve kesin ola­rak inanıyor musun?

“Evet, bu nimetten ötürü Allah’a şükrediyorum. Fakat ben vallahi neye inanacağımı bilemiyorum.” deyip ağladı. Ve gözünden akan yaşlar sakallarını ıslattı.

Hûncî de vefatı esnasında şöyle demiştir:

“Elde ettiğim bilgiler içinde, mümkün olanın muraccih olana, yani yaratıkların yaratana muhtaç bulunduğundan başka bir şey öğrenmedim.” Hûncî bu sözü söyledikten sonra şöyle devam etmiştir: “Muhtaç olmak olumsuzluk sıfatıdır. İşte ölüyorum ve hiç bir şey bilmiyorum.”

Bir başkası da şöyle diyor:

“Yatağıma yatıp yorganımı başıma çekiyorum, sabaha kadar onun bunun delillerini karşılaştırarak düşünüyorum, bir tercih yapamıyorum, Bu dereceye gelmiş bir kişiyi eğer Allah rahmeti ile, teveccühü ile kurtarmazsa zındıklaşır ve kö­tü bir akıbetle karşılaşır. Bu hastalığa fayda verecek olan ilâç, kalblerin doktoru, gaybları bilen Allah’a karşı yapılan şu duadır: “Ey kalbleri çeviren Allahım! Benim kalbimi senin dinin üzerinde sa­bit kıl. Yer ile gökleri yaratan, gizli açık her şeyi bilen Allahım! Se­nin izninle ihtilâf ettikleri hakikat noktasında bana, doğru yolu gös­ter. Şüphesiz sen dilediğini doğru yola iletirsin. Lahavle velâ kuv­vete illâ billahil-aliyyil-azim.”

 

6- Fıkıhta ve Şeriat hususunda rey ile ve mücerred akıl ile hü­küm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilminde yalnız akıl ile hükmetmek ise daha büyük bir bid’at ve sapıklıktır.

Fahr’ul-îslam Ali El-Pezdevi “Usûl-i Fıkıh” adlı kitabında şöyle diyor:

“Şeriatta aklın Mûcib olması (bir şeyin yapılması yahut yapıl­mamasını gerekli kılması) hakkında bir delil mevcut değildir. Ve aklın mûcib olması caiz de değildir. Şeriata dayanmayan bir illet ise makbul ve caiz değildir. Zira illetler şeriatın konusudur. Kulun bu konulara girmeye hakkı yoktur. Çünkü bu, ortaklığa sevkeder. Bir delile dayanmadan kim aklı mûcib kılarsa, kulluk sınırını aşarak inatçılıkla şeriatın sınırına girmiş olur.

 

7- Selef âlimlerinin kelâm ilmine karşı çıkmalarının bir sebe­bi de kelâmcıların, filozofların sözlerine kulak asmaları ve bunlar­dan bazı sefih kişilere uymalarıdır. Bu sebeple gökten inen âyetler­den yüz çevirip akıllı ve âlim oldukları zannedilen cahillerle beraber felsefeye daldılar. Halbuki Cenabı Allah kitabında bu hususta uyarıda bulunuyor. Şöyle buyuruyor:

وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ

“Âyetlerimiz hakkında yanlış tevillerle söz edenleri gördüğün zaman kendilerinden yüz çevir, yanlarında oturma; tâ ki Kur’an’dan başka bir söze dalalar.” [16]

Bu âyetin manası felsefecilere dayanan kelâmcılara da hususi sebeple değil, fakat umumî hatları ile şamildir. Bazen küfür, bazen fasıklık, bazen isyan, bazen hata derecesine varan bâtıl te’vüler ve tahrifler, Kur’an’ın manasında ileri gitmek, yanlış te’villerde bulun­mak bu mananın içine giriyor. Bu bapta hata affedilmez. Dinin furuna taallûk eden meselelerde durum böyle değildir. Furu ile ilgili meselelerde hata vâki olsa günah yoktur, belki yanıldığı için de bir sevap vardır. İhtilaf halindeki bid’at ehlinin içtihatları ile ittifak ha­linde bulunan Ehl-i Sünnet’in içtihatları arasında fark burada or­taya çıkıyor. Cenabı Hakk’m şu buyruğu da bu noktaya işaret edi­yor:

“Muhakkak ki Cenabı Allah sivrisinek ve daha büyüğü ile misal vermeyi terketmez. Artık iman edenler, bu misalin Rablerinden ge­len bir hakikat olduğunu bilirler. Kâfirler ise: “Allah bu misal ile ne­yi murad etmiştir?” derler.yani yine felsefe yaparlar Cenabı Allah o misal sebebiyle çoklarını saptırır, yine o misal ile bir çoklarını doğru yola hidayet eder.” [17]

“Biz Kur’an’dan müminler için şifa ve rahmet olan âyetleri in­dirmekteyiz. Zalimlerin ise Kur’an ancak sapıklığını artırır.” [18]

Bir hadîs-î şerifte ise şöyle buyuruluyor.

“Kur’an, lehinde yahut aleyhinde sana bir delildir?”

Kur’an-ı Kerîm nil nehri gibidir. Nil nehri, kendisinden istifade edenler (kendisine yakın olanlar) için sudur, ondan mahrum olan­lar için ise kandır. Bütün müslümanlara vacib olan, diğer peygam­berlerin de getirdiği inançlara uygun olarak gönderilen Peygamber­lerin Efendisi Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi vesellem’e uymaktır. Cenabı Allah, Hz. Peygamber’in şanını yüceltmiştir, öyle ki kendisine bir yerde yemin ederek şöyle buyurmuştur:

«Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çekişme konusu olan hu­suslarda seni hakem yapıp verdiğin hükümden, nefisleri hiçbir dar­lık çekmeden tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.[19]yani islamda ama şu var ama bu var yok. Direk teslimiyet var

Cenabı Allah bu âyette haber vermiştir ki, münafıklar, çekişme­lerinde başkasını hakem kabul etmek isterler. Onlar Allah ve Rasûlüne, yani Allah kitabı ve Rasûlüllah’ın sünnetinin hükmüne sarıldık­ları zaman şiddetle yüz çevirirler. Halbuki onlara sorarsan, iyilikten, tevfikten, hakikat ve yakinî imandan başka bir şey istemiyorlar. Nitekim kelâm, felsefe ve diğer ilimlere mensup âlimler de böyle söy­lüyor. Biz ancak peygamberlerin sözleri ile filozofların sözlerini bir araya getirmek istiyoruz, diyorlar.bugün de öyle biz ancak peygamberlerle isviçreli bilim adamlarının sözlerini bir araya getiriyoruz diyorlar  Kendini ibadete veren bazı bid’atçılar da öyle söylüyorlar: îman ile ikan, tevfik ile şeriat, tarikat ile hakikat arasını birleştirmek suretiyle biz ancak ihsan derecesine ulaşmayı istiyoruz, derler. Ve bu sözde bâtıl mezheplerinin bâtıl meşreblerinin desiseleri olan hulul, ittihad, infisal, mutlak varlık davasını ve varlıkların bütünü ile, hakkın aynı olduğunu gizlerler ve bu dü­şünceleri ile birleştirici makamında olduklarını vehmederler. Hal­buki onlar tefrikacı zındıkların sapıklık hali üzerindedirler.

Herkim dine ait herhangi bir işte Hz. Peygamber sallelllahu aley­hi vesellem’den sadır olmayan bir hüküm vermek ister ve bu hükmün yakîn babında güzel olduğunu, Peygamberin getirdiği ile ona muha­lif düşen aklî meseleleri birleştireceğini zannederse, onun sapıklık­tan nasibi vardır. Ve onun için Hz. Peygamber’in getirdiği Sünnet’e yükselmek haramdır. Zira Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem’in getirdiği kâfidir, şifa vericidir, yeterlidir, orada hak yahut bâtıl olan her şey açıklanmıştır. Cenabı Allah bu konuda şöyle bu­yuruyor:

وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

Bâtıla hak libası giydirip bile bile hakkı gizlemeyin.” [20]

Hz. Peygamberin Sünneti, Sahabe’nin, Tabiînin, onlardan sonra gelen müctehidlerin, müfessirlerin büyüklerinin, büyük muhaddislerin yoludur ve Dâvud-i Tâî, Muhasıbî, Serüs-Sakatî, Mâ’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî gibi ilk sofilerle, Ebû Necîb es-Sühreverdî, mârifetullah’ta yüksek mertebe sahibi Abdulkadir-i Geylânî, Eb’ul-Kâsım el-Kuşeyri gibi sonradan gelen tasavvufçuların umdesidir.çevirmenin sözü olabilir

İman Esasları

 

İmam Âzam Ebû Hanîfe el-Kûfî “Fıkh-ı Ekber” adlı kitabına şu sözleri ile başlamıştır:

(Tevhidin aslı ve itikatta sağlam dayanak mükellefin söylemesi farz olan şu esaslardır: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygam­berlerine, öldükten sonra dirilmeğe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna, inandım.)

 

Allah’a İman:

 

Hişâm, Muhammed b. Hasan eş-Şeybani’den rivayet etmiştir: Ebû Hanîfe’nin şöyle dediğini duydum: “Allah’ın en büyük ismi “Al­lah” Lâfza-i Celâlidir.” Tâhâvî ile Ariflerin ekserisi de bu görüştedir. Öyle ki onlara göre, Allah lâfzı ile zikir yapan kimsenin bulunduğu makamdan daha yüksek bir makam yoktur. Allah’a iman, kendisin­den alınmış olan esaslara bakılmaksızın müstakil bir ilimdir. Ebû Hanîfe, Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, İmam Şâfii, İmam Halîl, İmam Zeccâc, İbn-i Keysân, Halimi, Îmam’ul-Haremeyn, İmam Ga­zali, İmam Hattâbî ve diğer âlimlerden meydana gelen çoğunluk da bu görüştedirler.

Tevhidin Esasları:

 

Bu bahis, gerçek Tevhîd inancını en doğru bir şekilde öğrenme bahsidir. İmam Âzam Ebû Hanîfe rahimehullah’tan rivayet edildi­ğine göre, kelâmcılardan bir topluluk Allah’ın birliğini ispat husu­sunda kendisi ile konuşarak bahse girmek istediler. İmam Âzam onlara şöyle dedi:

“Konuşmaya başlamadan önce bu konuda vuku bulmuş bir olay hakkında bana cevap verini Dicle’de bir gemi kendi kendine limana gidiyor, kendi kendine doluyor, yiyecek giyecek ve benzeri eşya yükleniyor, kendi kendine dönüyor, demir atıyor; kendi kendine boşa­lıyor ve tekrar geri dönüyor, böylece çalışmasına kaptansız, tayfasız olarak devam ediyor. Bu olaya ne dersiniz? dedi. Onlar dediler ki; bu mümkün değildir, asla olamaz. Buna karşılık İmam Âzam da şöyle dedi: Bu geminin böylece kendi kendine idaresi mümkün ola­mazsa ya bu âlem nasıl kendi kendine idare edilir?”

Bu manada Ârif-i Billah İbrahim el-Havas ne güzel söylemiştir:

“Sana giden hak yol’açıktır.Seni bulmak isteyen delil istemez.”

Bir başkası da bu manada şöyle demiştir:

“Sen apaçıksın, kimseye gizli değilsin, Kör olan kimse ancak ayı göremez.”

“Eb’ul-Atâhiye” de aşağıdaki şiirinde ne güzel söylemiştir:

“Vay! Allah’a nasıl isyan edilir?

Yahut Allah nasıl inkâr edilir?

Her harekette ve her duruşta,

Ebediyyen Allah’a şahit vardır.

Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden,

Bir işaret vardır.”

Ben derim ki; Yüce Allah’ın Fatiha sûresinde sözüne “El-Hamdü lillâhi rabbil-âlemîn” ile başlaması uluhiyetin tevhidine lâzım olan rububiyetin tevhidinin takdir edildiğine işaret ediyor. Yâni Allah Teâlâ, bütün âlemlerin terbiyeci ve idarecisi olan Allah’tır. Allah’ın birliği, onun idare ve terbiyesinde de bir olmasını, eşsizliğini gerektirir. “El-Hamdü lillâhhi rabbil-âlemîn” cümlesinde bu mana gizlidir. Halkın ulûhiyeti birlemesi, kulluğun gerçekleşmesini icab ettirir. Bu da Allah’ı tanımak için ilk önce kul üzerine lâzım olan şeydir.

Tevhidin Çeşitleri:

 

Hulâsa, ubudiyetin tevhidinden, rububiyetin tevhidi lâzım ge­lir. Rububiyetin tevhidinden uluhiyetin tevhidi lâzım gelmez. Çünkü Cenabı Allah Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

Onlara: gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorarsan, elbette Allah yarattı, derler.” [21]

“Biz o putlara, yalnız bizi Allah’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz.” [22]

Belki Kur’an-ı Kerîm’in surelerinin ekserisi tevhidin bu iki çe­şidini şamildir, belki Kur’an başından sonuna kadar bu iki tevhid çeşidinin açıklaması hakkındadır. Kur’an-ı Kerîm ya Allah’ın zatın­dan, isimlerinden, sıfatlarından ve işlerinden haber verir ki buna Tevhid-i İlmi-i haberi denir. Ya şeriki olmayan yalnız Allah’a ibadet, etmeye ve O’ndan başka ibadet edilen putları terketmeye çağırır ki buna Tevhd-i İradî-i Talebi denilir. Ya emir ve yasaklardan, Allah’a itaatin lüzumundan bahs eder ki, bunlar da Tevhid ile ilgili olup onun tamamlayıcısıdırlar. Ya Tevhid ehline ikramdan, dünyada bun­lara yapılanlardan, âhiretteki ikramlardan haber verir ki , bu da Al­lah’ı birlemenin mükâfatıdır. Ya da Allah’a eş koşanların durumla­rından, dünyada kendilerine yapılan azaptan, felâketlerden, âhirette kendilerine inecek olan azaptan, zincir ve bukağılardan haber ve­rir ki bu da Tevhidin hükmünden dışarı çıkanların cezasıdır.

Tevhid’den Bahseden Âyetler

 

Kur’an’ın bütünü Tevhid’den, tevhid ehlinin haklarından, onla­rın medhinden, Allah’a eş koşmayı kötülemekten, Allah’a eş koşan­ların isyanından ve müstahak bulundukları cezalardan bahseder.

“El-HamdüliIIahi Rabbil-âlemîn” tevhiddir.

“Errahmanirrahîm” Tevhiddir.

“Mâliki yevmiddin” tevhiddir.

“îyyâke na’budü ve iyya’ke nesteîn” tevhiddir.

“İhdinessırâtel-müstakîm” tevhiddir; tevhid ehlinin yoluna hidayet olmayı istemektir; cehalet inad ve ifsad için tevhid yolundan ayrı­lan sapıkların ve kendilerine gadap olunanların yoluna değil, Allah’ın nimet verdiği mutlu kimselerin yoluna iletilmeyi istemeye şa­mildir.

Kur’an gibi Sünnet de Kur’an’ın delâlet ettiği hususları açıkla­yıcı olarak gelir. Rabbimiz olan Allah Teâlâ, tevhid konusunda bizi falancanın görüşüne ve filancanın zevkine muhtaç kılmamıştır. Bu sebeple tevhid konusunda Kitap ve Sünnet’e muhalefet edenlerin ih­tilâfa düştüklerini, birbirleri ile çarpıştıklarını görüyoruz. Halbuki Cenabı Hak Kur’an-ı Kerîmde:

“Bugün size dininizi tamamladım ve İslâm’ı sizin için din olarak seçtim.” [23]

Buyuruyor. Bu sebeple dinin tamamlanmasında Kitap ve Sünnet’in dışında bir şeye ihtiyacımız yoktur. Nitekim Cenabı Allah başka bir âyette şöyle buyuruyor:

“Bu Kur’an-ı Kerîm insanlar için yeterlidir.” [24]

“Onlara yetmiyor mu ki, biz sana, kendilerine okunan bir kitap indirdik.” [25]

Hz. Peygamber size neyi getirmişse onu alın, sizi nerden yasaklamışsa ondan sakının.” [26]

Tahâvî de ilk akidesinde şu sözü ile bu manaya işaret etmiştir;

“Bu konuya (Tevhid konusuna) kendi kendimize tasavvur ederek ve reylerimizle te’vil ederek giremeyiz. Zira dinin esası hakkında Allah’ın kurtardığından başkası selâmet bulmaz.”

İmam Âzam, söze başlarken işe Allah’ın varlığı bahsi ile girmedi. Çünkü Allah’ın varlığı gözle görünür gibi apaçıktır. Kur’an-ı Kerim’de Cenabı Hak şöyle buyuruyor;

“Peygamberleri kendilerine gökleri ve yeri yaratan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?” dedi. [27]

“Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorarsan: Muhakkak Allah yarattı, derler.” [28]

Allah’ın yarlığı halkın yaratılışında sabittir. Nitekim Cenabı Hak bu noktaya şu Âyet-i Kerime ile işaret buyuruyor:

“O halde gerçek bir müslüman olarak kendini dine yönelt.. Allah’ın dinine ki, insanları o din üzerinde yaratmıştır.” [29] Hz. Peygamber’in:

“Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine do­ğar.” [30] hadis-i şerifi de buna işaret eder.

Bütün peygamberler tevhid inancını açıklamak için gönderilmişlerdir. Bu sebepten “Lâ ilahe illellah”

kelimesi üzerinde sözleri birleşmektedir.

Peygamberler, kendi ümmetlerine, Allah’ın var olduğunu söyle­mekle emredilmemişler, belki, ümmetlerinin hayal ve vehmettiğini reddetmek için Allah’tan başkasına ibadet edilemiyeceğini açıklamayı kasdetmişlerdir. Onların ümmetleri vehme ve hayale kapıla­rak sapık bir inançla şöyle diyorlardı:

“Bu putlar, Allah katında bi­zim şefaatçılarımızdırlar. Biz onlara yalnız bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz.” Tevhid inancı ise, te’kitli olarak Allah’ın varlığını ifade eder.

Sonra inançlar, aklın serbest olduğu hususlardan olsa da aslolan bunların şeriattan alınması gerekir. Yoksa, Allah’ın varlığını, il­mini, kudretini isbat etmek haddi zatında Kitap ve Sünnete tevak­kuf etmez. Ancak kendilerine itibar etme yönünden Kitap ve Sün­nete tevakkuf eder. Zira bu bahislerin Kitap ve Sünnete uygun olup olmadıklarına itibar edilmezse, felsefecilerin bahsettikleri ila­hiyat ilmi gibi olur ki, o takdirde buna itibar edilmez. Şu âyetler aklî olarak Allah’ın varlığına delâlet eden âyetlerdendir.

“Şüphesiz yer ile göklerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, denizde insanlara faydalı olacak şekilde yüzen gemi­de, Allah’ın gökten su indirip onunla ölmüş toprakları diritlmesinde ve yeryüzünde her türlü canlıyı yaymasında, rüzgârları estirmesin­de, yer ile gök arasında Allah’ın emrine amade bulutlarda, düşünen akıl sahibi kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden birçok alâmetler vardır.”

Her kim bu zikredilen varlıkların acaib durumuna, yer ve göğün yaratılışına, hayvanların, bitkilerin ve âyetlerde bahsedilen diğer yaratıkların acaib yaratılışlarına dikkatlice bakarsa bu bakış onu yok­luktan vareden, belli kanunlar üzerine tertib ederek çeşitli hikmet­leri içine koyan bir hikmet sahibinden müstağni olmayacağına hük­metmeye sevkeder. Nitekim Cenabı Allah bu konuda şöyle buyuru­yor:

“Biz insanı muhakkak çamurun özünden yarattık. Sonra insanın neslini sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (bir damla su) yaptık. Sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıh­tısını bir et parçası yaptık, o et parçasını da kemik haline çevirdik, kemiklere et giydirdik, sonra ona başka bir şekil vererek ruh ver­dik. Şekil verenlerin en yücesi olan Allah’ın şanının ne kadar büyük olduğuna bak!” [31]

Mekke halkına ileride biz, hem kendi nefislerinde, hem yeryü­zü etrafındaki âyetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) gösterece­ğiz ki, sonunda Peygamber’in söylediğinin hak olduğu kendilerine apaçık görünecektir. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?” [32]

Her şeyde Allah’ın birliğine ve eşsizliğine delâlet eden delil var­dır.

Bütün akıllı kimseler bu yoldan yürüyerek Allah’ın varlığı ve birliğini bulmuşlardır. Ancak Dehriye taifesi gibi kendini büyük gö­ren bazı sefihler bu yoldan yürümediler. Onların bir kısmı Allah’a eş koşmak suretiyle küfre vardılar. Öyle ki puta tapanlar gibi Allah ile birlikte ilâhlara da taptılar. Bazıları da olayların bir kısmını Al­lah’tan başkasına nisbet ederler. Mecûsiler gibi. Mecûsiler kötülük­leri İhremen’in (Şeytan’ın) karanlığına, ki İhremen şeytandır hay­rı da Rahman’m nuruna nisbet ederler. Puta tapanlardan bazıları da bazı eserleri putlara nisbet ederler. Bunlardan Cenabı Allah şöyle haber veriyor:

“Onlar dediler ki: ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle tanrılarımızı terketmeyiz. Ve biz sana inanmayız.”

Ancak şunu söyleriz ki; ilâhlarımıza sövdüğün için, muhakkak onların bazısı seni bir fenalıkla (cinnetle) çarpmıştır. Hûd îşte ben Allah’ı şahid tutuyorum, ve siz de şahit olun ki, ben Allah’tan başka ona koştuğunuz ortaklardan hiçbirine inanmıyorum, onlardan beriyim, dedi.” [33]

Sâbiîler ve bâzı müneccimler de kendilerine ışık tuttuğu için bâ­zı olayları yıldızlara nisbet ederler. Allah Teâlâ’yı eş koştukları şeylerden beri kılarım. Onlardan bazıları öldükten sonra dirilmek ve âhirette ölülerin dirilmesi gibi Allah’ın, inkârını küfür saydığı hu­susları inkâr etmek suretiyle sapmışlardır. Akıl sahipleri için bu ka­darı yeterlidir. Görüşlerini müdafaa etmek için munazaracının ter­tip ettiği aklî mukaddimelere başvurmadık. O mukaddimelerin hu­lâsası şudur: Âlem hadistir, yâni yoktan var edilmiştir. Onun kıdem sıfatı ile vasıflanan bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. O yaratıcı da Ce­nabı Allah’tır. Cenabı Allah’ın şu âyeti de bu noktaya işaret edi­yor:

“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerine vekildir.” [34]

“Şüphesiz sizin rabbiniz, altı günde yer ile gökleri yaratan Al­lah’tır.” [35]

Herkim bu âlemin kadîm (yaratılmamış) olduğuna hükmederse o kâfirdir.kendi kendine oldu varlığı kendindendir dese kafir olur. Tabiat ana demek o sebeple küfürdür. Çünkü dehriler herşeyin tabiaattan doğduğunu tabiatında varlışının kendiliğinden olduğuna iman ederler.Panteizm Evren’in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşü burdan çıkmıştır.Sonra, bütün varlıkların varlığı kendinden olan bir var­lıkta son bulduğu sabit olunca, bu varlığın ezelî ve ebedî olması lâ­zım gelir. Varlığı kendinden olan üzerine yokluk geçmesi ise mümkün değildir. Zira varlığı kendinden olduğu sabit olanın yok olması müm­kün değildir. Öyle ise Cenabı Allah kadîmdir, yani varlığının evveli yoktur. Bakîdir, varlığının sonu yoktur. Bu sebeple kıdem ve baka manaları Allah Teâlâ hakkında Selbî sıfatlara döner. Bazıları bu iki sıfatı subûtî sıfatlardan saymaktadır. Zira Allah hakkında baka­nın manası, ebed’den sonra gelen yokluğu nefyetmektir. Kadim de ezelden evvel geçen yokluğu nefyetmek olduğu gibi. O halde bu iki kelimenin manası yokluğu nefyetmeye yönelir. Bu sebeple Tûrbiştî kendi inancında şöyle demiştir: “Mevcud ve kadim”» sıfatları Allah’ın zat sıfatlarındandır.

Yukarıda geçmiş imanın şartlarından olan “Allah’a inandım sözünün, imanın yarısı olduğu hususunda ihtilaf bulunmakla bera­ber, imanda söz ile ikrar etmeye itibar edildiğine işaret vardır. An­cak ikrar bazı zamanlarda düşer, yahut ikrar imanın hükümlerini icra etmek için şarttır. Bu görüş İmam Âzam’dan rivayet edilmiştir. İmam Mâtürîdi de bu görüşe meyletmiştir. Eş’arî’ye göre en doğru görüş de budur. Şu âyet-i kerîme bu görüşü kuvvetlendiriyor:

 

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُول

وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ

أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ

وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا

رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُون

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah’a ve Peygamber’e karşı gelenlerle sevişir halde bulamazsın; velev ki o o karşı gelenler, babaları, oğulları, yahut kardeşleri, yahut kendi kabilelerinden olsun. İşte Allah böyle (zalim) kimseleri sevmiyen bir kavmin kalblerinde imanı tesbit buyurmuş ve kendilerini yüce katından bir rahmet ile kuvvetlendirmiştir.” [36]

Şeyh’ul-İslâm Pezdevî bu konuda şöyle diyor:

“Bir kimse kalbten inanıp özürsüz olarak bu imanını açıklamayı terk ederse, mümin ola­maz.” bugünkilerin saçmalıklarından falanca acaba gizli müslüman mı sorusunun cevabı Bu görüş müçtehidlerden muhakkik olanların görüşüdür. Pezdevî’nin bu sözünde, imanda “Eşhedü” sözünün şart koşulmadığına işaret vardır. Çünkü kişinin, “Allah’a inandım” şeklinde şehadet getirmesi gerekir, dememiştir. Şafiî âlimlerinden bazıları iman­da “Kelime-i Şehadet”i şart koşuyorlar ve bunun için de Hz. Peygamber’in şu hadîsini delil getiriyorlar:

“Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına şehadet getirinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum.” [37]

Başka bir rivayette ise “(Lâ ilahe illellah deyinceye kadar” ifa­desi vardır. Bu kelimenin manası: Allah Teâlâ’nın varlığını, zatında ve sıfatında birliğini itiraf ederek tasdik ettim, demektir.

 

[2] İbn-i Mâce, C: II, s. 1322, H. No. 3993; Tirmizî, İman, 18. Bab. 18

[3] İbn-i Mâce, C: II, s. 1302, H. No: 3950.

[4] En-Nahl: 16/120.

[5] Tâhâ: 20/123.

[6] Buradan meşgaleden maksat, insanı Allah’dan meşgul etmesidir. Hadîs, Fıkıh ve Tefsir gibi rivayete dayalı bilgiler, maksat itibariyle insanı Allah’a ulaştırdığından, şeytan bunlara karışamaz, demektir. (Mütercim).

[7] Müslim, c. IV. s. 2055, H. No: 2670; Ebu Davud, Kitabussünne, bab: 5.

[8] Müslim, C: IV, s. 2055; H. No: 2670; Ebû Dâvud, Sünne Bab, 5.

[9] İmam Şafii devrindeki kelâmcılar, Ashab ve Tâbiûn akidesinden ayrıldıkları için bu şeklide kabul edilmişlerdir. Günümüzdeki kelâmcılar ise Ashab ve Tâbiûn inancını yerleştirmek için kelâm ilmî ile meşgul oluyorlar. Bu­günkü İslâm kelâmcıları bu hüküm altında değillerdir. (Mütercim).

[10] İbrahim: 14/52.

[11] Ankebût: 29/51-26.

[12] Tâhâ: 20/5.

[13] Fâtır: 35/10.

[14] Şûra: 42/11

[15] Tâhâ: 20/110.

[16] El-En’âm: 6/68.

[17] EI-Bakara: 2/26.

[18] El-İsrâ: 17/82.

[19]  El-Bakara: 2/42

[21] Lokman: 31/25.

[22] Zümer: 39/3.

[23] Mâide: 5/3-36.

[24] İbrahim: 14/52.

[25] Ankebût: 29/51.

[26] El-Haşr: 59/7.

[27] İbrahim: 14/10.

[28] Lokman: 31/25.

[29] Rûm: 30/30.

[30] El-Bakara: 2/164.

[31] Müminûn: 23/12-14.

[32] Fussilet: 41/53.

[33] Hud: 11/53-54.

[34] Zumer: 39-62

[35] Yûnus: 10/3.

[36] Mücadele: 53/22.

[37] Buhari, Cüz: I, s. 110, Bab.1

Bu Yazılar da var

Hısnu’l-Muslim

Saîd el-Kahtânî  Çeviren: İsmail Yaşa حِـصْـنُ الْـمُسْـلِـمِ من أذكار الكتاب والسنة   Kur’an ve Sünnette …

Tefsir Küliyatı



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.