Çarşamba, 20 Zilhicce 1440

1. FIKH-I EKBER Aliyyul-Kârî Şerhi [5-11s.]

Not: sarı ile çizilmiş yerler derste çizilen önemli yerlerdir

Ve üst simge olarak girilen yerler ders notumuzdur.
Bu kısımlar silindiği takdirde geriye kalan kitabın redakte edilmiş asıl metnidir.

FIKH-I EKBER

Aliyyül Kari Şerhi
Tercüme :Yunus Vehbi Yavuz

FIKH-I EKBER.. 5

Önsöz. 5

İmam Âzam’ın Hayatından Bir Özetleme. 6

I- Doğumu ve Yetişmesi: 6

II- Nesebi: 6

III- İlme İntisab Etmesi: 6

IV- Hocaları: 7

V- Fıkıh İlminde Temayüzü: 7

VII -Akaidde Mezhebi: 8

VIII -Hazır Cevaplığı: 8

X-Kadılıktan Kaçınması: 10

XI-Hapsedilmesi ve Vefatı: 11

Vehbi Yavuz. 11

 

FIKH-I EKBER

Önsöz

İbadetlerin temeli sağlam inançlardır. Sağlam inanca dayanmayan ibadetlerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Allah kendilerinden razı olsun, Selef alimleri tâ İslâm’ın ilk devirlerinde Hz. Peygam­ber sallellahu aleyhi vesellem’in üzerinde bulunduğu inanç yolunu tespit etmişler ve bozuk inançları reddederek tertemiz ve sağlam bir inanç yolunu, Ehl-i Sünnet vel-Cemaat yolunu bizlere kadar intikal ettirmişlerdir.

Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem’in, kurtulduğunu müjdelediği fırka bu Ehl-i Sünnet vel-cemaat inancına bağlı bulunanlardır. İnanç bakımından ehl-i sünnetin dışında kalanlara “Bid’at ehl-i” tâbiri kullanılır. Bid’at ehlini bütünü ile kâfirlik, yahut sapıklık­la itham etmeğe Ehl-i Sünnet vel-cemaat inancı müsaade etmemekle beraber, Hz. Peygamberin izinden yürüyebilmek, inanç sahaların­da tehlikeli gediklerle karşılaşmamak ve imanı bir bütün halinde muhafaza edebilmek için bu bid’at ehlinin inançlarından kendimizi korumak zorundayız.

Hanefî Mezhebinin kurucusu olan ve aynı zamanda bugünkü manada İslâm Fıkhı’nın da babası sayılan İmam Âzam Hazretleri, Ehl-i Sünnet vel-cemaat inancının da ilk kurucusu olarak tanınmaktadır,

İmam Âzam, Fıkha intisap etmeden evvel bir müddet mesaisini Bid’at ehline karşı mücadele etmek, kelâma ait meselelerle meşgul ol­makla geçirmiş ve muarızlarını deha derecesindeki zekâsı, aklî muha­kemesi, kuvvetli mantığı ve cedelci üslûbu ile her yerde takip ederek reddetmiş, hatta bu sebeple İran ve Irak’da bazı seyahatler tertip et­miş; Mutezile, Hariciler ve Şiîlerle yaptığı münazaralarda onları sus­turmayı başarmıştır. Aynı zamanda devrinin dinsizlik propaganda­sını yaparak İslâm inançlarını sarsmak isteyen Dehrilerle de müna­zara ederek kendilerini susturmuş ve Müslümanların inançlarını sar­sılmaktan kurtarmıştır. Bu münazaraları meşhurdur.

Başlangıcında inançların korunması için kelâm meseleleri ile meşgul olan İmam Âzam Hazretleri tehlikeyi bertaraf ettikten son­ra Selef âlimlerinin ve sahabenin yolundan yürümeğe karar vermiş; O’nun bu bid’at ehli ile mücadelesi yerini Hadis ve Fıkıh çalışmaları­na terk etmiştir. Böylece inançları sağlam temellere oturttuktan son­ra İmam Âzam Fıkıh ve hadîs ilmine yönelmiş, bu meşguliyetin devrinde ve devrini tâkibeden asırlardaki Müslümanlar için zaruret derecesinde lüzumlu olduğuna inanarak kendine has üslûbu ile ve zengin kültürü ile çalışmalarına aralıksız devam etmiştir. Kendine has metodu ile hadislerin sağlamını zayıfından ayırmış ve buna “Hadîs Fıkhı” adını vermiştir. Fıkıhta ise dünya çapında rey ve içtihad metodunu geniş çapta kullanarak kendinden sonrakilere içtiha­dın kapısını açmıştır. Bu sebeple kendisine Fıkhın babası adı da verilmiştir. Eğer İmam-ı Âzam’ın açtığı bu çığırla ortaya koyduğu bin­lerce içtihadı olmasa Müslümanlar nasıl davranacaklarını bilemezler, sapmaktan kurtulamazlardı. O’nun en büyük eserleri açtığı bu çığır ile yetiştirdiği talebeleri ve kendinden sonra gelen müçtehitlere tesir­leridir. O, kitap yazmakla meşgul olamamış, ancak bazı risalelerin yazarı olmakla bilinmektedir. O, bilgilerini; ve içtihatlarını talebele­rinin kafalarına yazmayı başarmış, böylece asırlardan beri ilmin canlı olarak yaşamasını sağlamıştır. Daha sonra talebeleri tarafın­dan onun tüm içtihatları ve kendinden rivayet edilen bütün bilgiler kitaplara aktarılmıştır.

İmam Âzam, gerek kendi yaşadığı devirde, gerekse kendinden sonraki devirlerde yaşayan Fıkıh âlimleri üzerinde büyük çapta tesir icra etmiş olup, Kitap ve Sünnette bulunmayan hükümler hakkında büyük bir cesaretle kendi reyini ortaya koyabilmiş, içtihad konu­sunda büyük bir çığır açmıştır. İmam Âzam sadece olmuş olaylar hakkında değil olmamış, yahut olması ihtimal içinde bulunan ve asırlarca sonra lâzım olan meseleler hakkında da fikir yürüterek içtihadda bulunmuştur. İslâm Dünyası gücünü bu içtihatlardan al­mıştır. Günümüze kadar yaşamış bulunan İslâm devletlerinin güç­lerini İmam Âzam’ın ilmî faaliyetlerine ve içtihadlarına borçlu bulun­duklarını, fikri yapılarını onun ictihadlarından aldıklarını söyleye­biliriz. Ve eğer İslâm dünyası bundan sonra da hukukî, iktisadî, iç­timaî ve idarî sahalarda bir varlık gösterecekse, bunun tek şartının mazide olduğu gibi günümüz şartlarına göre, o büyük önderin me­todunun kullanılmasına, ilmî faaliyetlerinin devam ettirilmesine bağ­lı bulunduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Yine imam Âzam’ın dü­şünce tarihi açısından, düşünce sisteminin gereğince araştırılmadığını, bugünün insanına gereği gibi tanıtılmadığını da burada kay­detmek isterim.

Burada yeri gelmişken önemli bir noktaya da değinmek istiyo­rum. Son zamanlarda maalesef İmam Âzam’ın ilmi ve fikri çalış­maları yanında O’nun kurduğu Ehl-i Sünnet yolu da büsbütün unutulmuş, inançlar bozulmuş, düşünceler sapmıştır. İşin en garibi dinî sahada yetki sahibi olmayan bazı kimseler, meslekleri askerlik, ga­zetecilik, idarecilik de olsa büyük önder İmam Âzam’ın kurduğu Ehl-i Sünnet yolundan habersiz oldukları halde, onun inanç ve dü­şünce yoluna karşı bilerek veya bilmeyerek ihanette bulunuyorlar, kendilerini tanımadıkları bu yolun yani Ehl-i Sünnet yolunun hima­yecisi, kurtarıcısı ve idarecisi sanıyorlar; İmam Âzam’ın düşünce­leri yerine kendi kafalarındaki düşünceleri Ehl-i Sünnet inancı ola­rak takdim ediyorlar; üstelik bu düşüncelerine itiraz edenleri kü­fürle, sapıklıkla ve türlü kulplar takarak itham ediyorlar; dola­yısıyla Ehl-i Sünneti inhisarları altına almak istiyorlar. Böylece bu temiz inanç yolunu da bir ticaret metaı haline getirip istismara kal­kışıyorlar. Fakat bunu yapmaya asla müsaade edilmeyeceklerdir.(Burada TGRT ve Hüseyin Hilmi Işık’a gönderme var. İhlas yayınlarına özellikle)

İşte elinizdeki bu kitap, İmam Âzam Hazretlerinin “Fıkh-ı Ekber” adlı kitabının şerhidir. Nâ ehillerin kendilerini kurtarıcı ilân ettiği devrimizde Ehl-i Sünnet vel-cemaat inancını yeni baştan öğ­renmek isteyenler için büyük bir kaynak teşkil ediyor. Bu kitap istismarcılara, tefrikacılara ve kendini bilmezlere haddini bildirecektir.

“Fıkh-ı Ekber”in metni ( ) içindeki siyah büyük yazılardır. Bu yazılar konuların başında bulunmaktadır. Kitabı değerli ilim adamı AIiyyul-Kârî şerh etmiş olup İmam Âzam’ın “el-Vasıyye” adlı kitabı ile diğer kitaplarda bulunan İmam Âzam’a ait düşünce­leri bir araya getirerek ve Razî, Taftazani, Konevî, gibi Ehl-i Sünnet­çe tanınmış âlimlerin fikirlerinden de istifade ederek şerh etmiştir.

Tercümede elden geldiği kadar sade bir dil kullanmaya çalıştım. Şarihin söyledikleri dışında kendimden bir ilâvede bulunmadım. An­cak âyetlerin numaraları ile hadîslerin kaynaklarını bularak dipnotlar halinde gösterdim.

Aliyyül-Karî, kitabın sonunda inanç esaslarına ilâve edilen diğer görüşleri de zikretmiş ve küfür sözleri ile ilgili bütün fetvaları bir araya getirerek bugün Müslümanlar için inanç bakımından tehlike arzeden söz, düşünce ve davranışları kaynaklarından naklederek bir araya getirmiştir.

İtikatların korunması bir ölçüde ahlâkî diyebileceğimiz bu esas­lara da bağlı bulunmaktadır. Ahlakın inançlarla ilgisini bu bölümü okuduktan sonra daha güzel anlamak mümkün olacaktır. Günümüz­de bunun misallerini bol miktarda bulabiliriz. Maksadımız Müslüman kardeşlerimize faydalı olmak, hem ahlâkî bakımdan, hem de inanç yönünden sağlam bir yol tutup Müslüman birlik ve bera­berliğini devam ettirmek, tefrikaya meydan vermemek, Müslümanları ayırmak isteyenleri uyarmaktır.

İlmî değeri çok büyük olan bu inanç kitabını Ehl-i Sünnet yolunu sağlam olarak yeni baştan öğrenmek isteyenlere faydalı olması, kısır çekişmelerin, tefrikacilık ve istismarcılığın kapısına kilid vur­ması ümidi ile okuyuculara takdim eder, bizleri Ehl-i Sünnet vel-cemaat inancından ayırmamasını Yüce Allah’ın katından niyaz ede­rim.

12.4.1978
Vehbi Yavuz
Muradiye – Bursa

İmam Âzam’ın Hayatından Bir Özetleme

1- Doğumu ve Yetişmesi:

Üzerinde değişik görüşler belirtilmiş olmakla beraber tarihçile­rin çoğunluğunun ittifak ettiği nokta şudur: İmam Âzam Hazretleri Kûfe’de doğup büyümüş ve hayatının çoğunu bu şehirde geçirmiş­tir.

Yine tarihçilerin çoğunluğunun birleştiğine göre, İmam Âzam, hicrî (80) senesinde dünyaya gelmiş olup (150) senesinde 70 yaşın­da olduğu halde Bağdat’da dünyaya gözlerini kapamıştır. Halen kabr-i şerifleri burada bulunmakta ve üzerinde akıl almaz zinetlerle süslenmiş bir türbe yaptırılmış bulunmaktadır.(Bu Şiilerin işidir. Kabirleri  para basma yeri Türbe matik olarak kullanmada üstlerine yok.) Buna göre İmam Âzam hayatının son zamanlarını Bağdat’ta geçirmiş olduğu anlaşılmaktadır.

II- Nesebi:

İmam Âzam’ın nesebi hakkında da değişik görüşler ileri sü­rülmüştür. Fakat bunlar arasında en sağlam olanı şöyledir. Nûman b. Sabit b. Zûta b. Mâh. İmam Âzam’ın babası Sabit, olup dedesi Zûta islâm ordularının İran, Horasan ve Irak’ı fethettikleri sırada esir düşmüş ve Teym kabilesine mensup Teymullah b. Sâlebe’nin kölesi olmuştu. Fakat sonradan azad edilerek hürriyetine kavuşmuş olan Zûta, ikamet etmekte olduğu Kabil (Babil)’den Kûfe’ye hicret etmiştir. İmam Âzam’ın torunu Hammad‘dan nakledildiğine göre İmam Âzam’ın babası Sabit Müslüman olarak dünyaya gelmiş ve Hz. Ali kerremellahu vecheh ile müşerref olmuş bir zattı. Hz. Ali’nin Sâbit’e ve zürriyetine hayır ve bereket duasında bulunduğu rivayet edilmektedir.

III- İlme İntisab Etmesi:

İmam Âzam Ebû Hanife küçük yaşta pederi Sâbit’i kaybetmiş­ti.(yetimlik ilme ve zihne engel değil. Allah Rasulu de yetimdi …)Pederinin vefatından sonra annesi Câfer-i Sadık ile evlenmiş, do­layısıyla Ebû Hanîfe ilk terbiyesini ve ilk bilgilerini Cafer-i Sadık’tan alarak ilerideki ilmi hayatını sağlam temellere oturtmuştu.(Bu bilgi çok doğru görünmüyor. Çünkü İmamaı azam caferi sadık’tan 3 yaş büyük. Akademik çalışmalar bu yönde. Aşağıda 1. Ders notumuz olarak verdim)

Ebû Hanîfe küçük yaşta önce Kur’an-ı Kerîm’i ezberledi. Kur’an sonra onu en çok okuyanlardan biri oldu. Kıraat ve hıfzını Kıraat imamlarından İmam Âsim’dan tamamladı.

Ebû Hanîfe’nin mensup olduğu aile Kûfe’de ticaretle meşguldü. İpekli kumaş ticareti ile uğraşan bu aile kârlı bir ticaret yolu olan bu işe onu da teşvik ediyorlardı. Kendisinde ticarete karşı büyük bir meyil bulunmakla beraber dehâ derecesindeki zekâsı onu ilmî ve aklî araştırmalara da sevk ediyor, dolayısıyla ticaretten artan zamanlarında bir kültür ve medeniyet merkezi olan Kûfe’de ilim adamları­nın derslerine ve sohbetlerine devam ediyordu. İmam Âzam’ın ya­şadığı devirde hayatta kalan tabiîler de vardı. İmam Âzam bunların sohbetinde bulunma şerefine de nail olmuştu.

İmanı Âzam ticarete karşı olan kabiliyet ve temayülüne rağmen Irak’ın, dolayısıyla Kûfe’nin ilim çevrelerine de intisab etmiş, dik­katini sahabîlerin eserlerine çevirerek kısa zamanda ilmî çalışma­lara yönelmiş dolayısıyla fikrî bakımdan inkişaf etmeye başlamıştı. İmam Âzam’ın devrinde Kûfe’de ve Irak’ta Mûtezilîler, Haricî­ler ve Şiîler faaliyet göstermekteydiler. Bu sebeple Hz. Ebû Hanîfe bun­lara karşı mücadele etmek zorunda kalmış ve önceleri yani gençli­ğinin başlangıcında bu kimselerle mücadele etmek için aklî ilimlerle daha çok uğraşmış ve bir yandan da ticarî faaliyetlerini devam ettirmiştir. Dolayısıyla bir yandan ticaretten bir yandan da ilimden na­sibini alıyordu.

İlim adamlarının sohbetlerine devamı sırasında Ebu Hanîfe’nin üstün zekâsı hocalarının dikkatini çekmiş, bu sebeple hocaları onu ticaretten kurtarıp ilme intisab etmeye teşvik etmişlerdir. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:

“Bir gün İmam Şâbî ile karşılaştım. Kendisi oturuyordu. Beni ça­ğırdı ve nereye gittiğimi sordu. Ben de: çarşıya gidiyorum, dedim. Bunun üzerine; ben senin çarşıya değil, âlimlerin meclislerine git­meni isterim, dedi. Ben ise: âlimlerin meclisine çok az uğradığımı söyledim. Bunun üzerine Şâbî bana: Sen ticaretle uğraşma. Zira se­nin ilimle uğraşman ve âlimlerin meclisinden ayrılmaman gerekir. Çünkü ben sende üstün bir zekâ ve kaabiliyet görüyorum, dedi. İşte Şâbi’nin bu sözü bende büyük bir tesir meydana getirerek ticareti bıraktım ve ilim tahsiline kendimi adadım. Şâbi’nin bu sözü benim için çok faydalı oldu.”

Şâbî ile karşılaştıktan sonra Ebû Hanîfe vaktinin çoğunu ilme hasretmiş, fakat bir taraftan da ortağı aracılığı ile ticari işlerini fik­ren yürütüyor, ortağının hesaplarını kontrol ediyor, böylece geçimi­ni başkalarına muhtaç olmadan temin ediyordu.

İlk zamanlar Mutezile, Haririler, Dehrîler ve Şiilerle cedelleşerek kendini akaid meselelerine veren ve böylece tatmin olan Ebû Hanîfe’nin, sonradan fıkıh halkaları dikkatini çekmeye başlamış bu şe­kilde ilimlerin en faydalısı olan ve sonradan babası olmakla vasıf­landığı Fıkıh ilmine intisab etmiştir.

Önceleri itikada ait meselelerle ilmî çalışmalarına başlayan Ebü Hanîfe, sonradan sahabe ve Tabiun’u örnek alarak kelâm münazara­larından sarf-ı nazar etmiştir.

Ebû Hanîfe fıkıh ilmine intisab ettiği sırada kelâm ilmine vakıf olmuş, akaid meselelerini ve Tevhid’e ait incelikleri aklî delillerle isbat edecek güce sahip idi. Daha sonra sarf, nahiv ve Arap Edebiyatını öğrenmiş, hadîsleri ezberlemeye başlamış ve böylece büyük bir kül­türe sahip olmuştu. Fıkıh ilmine ve Hâdise yöneldiği zaman her ba­kımdan tam bir yetkiye sahip idi.

Ebû Hanîfe ilim hayatının başlangıç dönemlerinde kelâm ilmi ile meşgul olduğu halde sonraları oğlu Hammad’ı ve diğer talebele­rini bu ilimle meşgul olmaktan menetmiştir. Bunun üzerine oğlu Hammad bir defasında kendisine şöyle demiştir:

“Bizi kelâm ilmi ile ilgili münazaralarla meşgul olmaktan menediyorsunuz, halbuki siz kelâm’a ait meselelerle meşgul oluyordunuz.” Buna karşılık Ebû Ha­nîfe şöyle cevap vermiştir.

“Evet biz kelâm meseleleri hakkında mü­nakaşa ediyorduk, fakat başımızın üstünde bir kuş varmış gibi aklı­mızın başımızdan uçmasından korkan kimsede olduğu gibi arkadaşımızın yanılmasından korkardık. Halbuki sizler kelâm münakaşala­rına giriyor ve arkadaşınızın yanılmasını, ayağının kaymasını isti­yorsunuz. Arkadaşının yanılmasını isteyen kişi, onun kâfir ve sapık olmasını istiyor demektir. Arkadaşının kâfir olmasını istemek ise kü­fürdür.”(Eğer bu sözü doğruysa imam-ı Azam küfre rızanın küfür olduğu kanaatinde. ANcak buna şöyle itiraz edilebilir Küfrünü istemek meselesi. 2. Ders notu)

IV- Hocaları:

İmam Âzam birçok âlimle karşılaşmış ve bu âlimlerin gerek metodlarından gerekse ilimlerinden faydalanmıştır. Fakat kendisinden faydalandığı hocaları arasında en önemlisi, çağının fıkıh ilminin re­isi diyebileceğimiz İmam Hammad b. Ebî Süleyman‘dır. İmam Ham­mad da İbrahim en-Nahaî ile İmam Şâbî’den fıkıh ilmi tahsil etmiş­tir. Ebû Hanife Kadı Şurayh ve Alkame’ye ait fıkhı da bu hocasından öğrenmiştir. Bu iki zat da İbn-i Mes’ud ile Hz. Ali’nin fıkhını bilen zatlardı. İmam Hammad bu iki tabiînin fıkhını öğrenmekle beraber ibrahim en-Nahaî ve Alkame’nin fıkhına daha çok önem vermiştir.

Ebû Hanife (28) yıl gibi uzun bir zaman hocası Haramad’a tale­belik etmiş olup ölümüne kadar kendisinden ayrılmamıştır. Hocası Hammad vefat edince onun yerine geçerek ders kürsisini kendisinden sonra o işgal etmiştir.

V- Fıkıh İlminde Temayüzü:

Hicri (120) yılında İmam Hammad vefat edince, onun yerini en seçkin talebesi Ebû Hanife almış, dolayısıyla bütün gözler kendisine çevrilmişti. İmam Âzam, büyük tecrübeleri ve engin zekâsı, kuvvetli akılcılığı ve hazırcevaplığı sayesinde hocasının ders halkalarını ba­şarı ile devam ettirmişti. İmam Âzam ticaretle de meşgul bulunduğu için zamanın ihtiyaçlarını daha iyi tanıyabilmiş, örf ve âdetleri herkesten daha mükemmel kavrayabilmişti. Onun ticarî hayatı bilhas­sa örf ve âdetlere müstenid düşünceleri ve içtihatları üzerinde etkili olmuştur. Hatta bu konuda bir söz açıldığı zaman arkadaşları susar ve sadece onu dinlemek zorunda kalırlardı. Talebesi İmam Muhammed b, Hasan eş-Şeybanî onun hakkında şöyle diyor:

Ebû Hanîfe kıyasla ilgili meseleler hakkında talebeleri ile tartışırdı. Talebeleri bazan kendisine uyarlar,   bazan da   itirazda bulunurlardı. Fakat İmam Âzam Ebû Hanîfe istihsana başvurunca, yani ictihad edince ona hiç kimse itiraz etmezdi. Çünkü o istihsan konusunda ileri sür­düğü meseleleri kuvvetle müdafaa eder ve herkes kendisine bu ko­nuda hak verirdi.”

İmam Âzam’ın Fıkıh ilminde diğer nıüctehidlere nazaran dehâ derecesinde başarılı olması, onun halkı yakından tanıması, halk ile münasebetlerinin devam etmesi ve bilhassa ticarî hayatında toplu­mun meselelerini çok yakından tanıma fırsatı bulması ve bu ilişkiyi sonuna kadar devam ettirmesi sayesinde olmuştur, desek yanılmış olmayız. Çünkü onun dayandığı istihsan metodu, halkın ihtiyaçları ile şeriatın kaynaklarını karşılaştırarak bir neticeye varmaktan iba­rettir. Bu da şüphesiz halkı ve halkın meselelerini yakından tanı­madan mümkün değildir. Bu şekilde meselelerin bütün inceliklerini keskin görüşleri ile kavrayan Ebû Hanîfe, Fıkıh ilminin meyvesini ilmî tartışmalarda görüyor, sahip olduğu kuvvetli mantık ve akılcı görüş sayesinde hasımlarının bütün düşüncelerini alt edebiliyordu. Fıkıh ilmindeki ictihadları üzerinde, önceden sahip olduğu cedelciliğin, mantık ve akılcılığın tesiri büyük olmuştur.

VI-Ebû Hanîfe’ye Övgü Söyleyenler:

Harun b. Sa’d’ın naklettiğine göre imam Şafiî şöyle demiştir.

“Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh hazretlerinden daha fakîh bir âlim görmedim. Fakîh olmak isteyen kimse Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının söz ve kitaplarına müracaat etsin, onların sözlerini kabul edip ezberlesin. Zira bütün insanlar kıyas hususunda Ebû Hanîfe’nin ayalidir, (çocuklarıdır).” Zumayri’nin rivayetine göre ise İmam Şafiî şöy­le demiştir:

“İnsanlar kıyas ve istihsanda Ebû Hanîfe’nin ayalidir (çocuklarıdır).” Yani bu sözlerden maksadı, imam Âzam’ın fıkhın babası olduğunu anlatmaktadır, imam Vâludî’nin söylediğine göre, imam Mâlik, Ebu Hanife’nin birçok sözlerini, kabul eder, fakat bunu açıklamazdı.

Yine İmam Şafiî’den şu sözün nakledildiği rivayet edilmiştir:

Bütün insanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin, siyer ye Meğazî’de Muhammed b. İshak’ın, tefsirde Mukâtilin, nahivde Kisâî’nin ayalidirler, İmam Âzam’ın kitaplarına bakmayan fıkhı anlayamaz ve bilemez, maksadına nail olamaz.”

İmam Mâlik’in de şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ebû Hanife islâm’da altmış bin mesele çıkarıp ortaya koymuştur.” İmam Ebû Bekir b. Atîk’in rivayetine göre ise, İmam Âzam İslâmda beşyüzbin mesele çıkarıp ortaya koymuştur.

Hatîb-i Harezmî’nin rivayetine göre ise, 63.000 mesele ortaya koymuş olup bunların 32.000’i ibadetlere dair, geride kalan 31.000’i de muamelâta dairdir. Eğer İmam Âzam bu meseleleri ortaya koyup ictihadda bulunmasaydı bütün insanlar sapıklıkta kalırdı.

VII -Akaidde Mezhebi:

İmam Âzam’m inançtaki mezhebi kurucusu bulunduğu Ehl-i Sünnet vel-cemaat Mezhebidir. Ancak Mutezile’den bir taife İmam Âzam’m Mütezîli olduğunu iddia edecek kadar işi azıtmışlardı.

İmam Âzam’a Ehl-i Sünnet inancının alâmetlerinden sorulunca şöyle cevap vermiştir.

1- Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’i diğer sahabîler üzerine üstün tutarız,

2- Hasan ile Hüseyin’e sevgi besleriz.

3- Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırız.

4- Mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz.

5- Kuvvet şurubu gayesiyle hurma suyundan yapılmış şiranın içilmesini caiz görürüz.

6- Günahı sebebiyle hiçbir mü’mine kâfir demeyiz.

7- Allah’ın sıfatları hakkında konuşmayız.(tevfid meselesi girersin)

8- Ehl-i Sünnet’e göre Allah’ın sıfatları tevkifidir.

9- Bütün sahabîler hakkında hayırdan başka bir şey söylemeyiz.

10- Sahabenin en üstünü Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, son­ra, Hz. Ozman, sonra Hz. Ali, sonra Aşere-i mübeşşere, sonra Bedir ehli, sonra Uhud savaşına katılanlar, sonra Hudeybiye bulunanlar, sonra Bey’atür Rıdvan’da bulunanlar, sonra Aka­be biatında bulunanlardır.

VIII -Hazır Cevaplığı:

Muhammed b. Mukatil’den nakledildiğine göre bir kimse İmam Azam’a şöyle bir soru sordu:

“Şu kimse hakkında ne dersiniz ki; Al­lah’tan korkmaz, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rükû ve secdesiz namaz kılar, görmediği şeye inanır, Hakk’a buğz eder, fitneye sevgi besler..” İmam Âzam’ın meclisinde bulunan arkadaşları bu soruya cevap vermekten aciz kalarak, bu kimsenin durumu müşkildir, dediler, İmam Âzam Hazretleri ise bu soruya karşılık şöyle cevap verdi:

“Bu öyle bir kimsedir ki, Allah’ın rızasını ister. Cennet iste­mez. Allahtan korkup Cehennem ateşinden korkmaz.  (Burda sapıklığın dibine vurulmuş ki İmam-ı Azam’ın böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Çünkü Kim Allah’ın rızasını isteyip en büyük ikramı cennetten yüz çevirme cüretine sahip olabilir ki? Sonra Allah’ın korktuğunu iddia edip azabından korkmadığını söyleyen Müslüman olabilir mi? Bu aslında imam’ı azama atfedilen tamamiyle kıssa mantığı ile yazılmış tasavvuf ürünü hikayedir. İmam bundan münezzehtir.) Rükû ve secdesiz olan cenaze namazı kılar. Allah Teâlâ’yı görmediği halde birli­ğine iman ve şehadet eder. Ölümün hak olduğuna inanır, fakat onu sevmez. Mal ve evlad fitnedir, fakat bunları sever. Müslüman kardeşi­ni dedikodu ettiği için ölü eti yemiş olur.” Bu cevap karşısında soru soran kişi kalkıp İmam’ın elini öptü ve şahidlik ederim ki, sen ilmin hazinesisin, dedi.

Yine rivayet olunduğuna göre, Bağdad’a Rum diyarından bir Dehri gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile mü­nazaralara girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz   kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muzdarib halde uykuya dalmış, gece rüyasında gör­müş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sa­dece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uy­kudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad’ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti:

“O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir. Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldürece­ğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısı­na çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikil­di. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm’a şöyle sordu:

“Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah’tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

“Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğ­ruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.(Vech yani teveccüh ayetle sabittir. Allah’ın nuru her yeri kaplar denilebilir ama zatı için bu söz yanluştır. Bu da akılsızların kendi görüşlerini İmam’ı Azam’a atfetme çabalarıdır.)

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

“Var olan her şeyin bir me­kâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir? Allah Teâlâ vardır ve O’nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.İmam’a iftiradır.

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

“Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Senin yerine minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip ye­rine İmam Âzam minbere çıktı ve:

“Benim Rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık gör­meyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez du­ruma geldi ve pes dedi. İşte o zaman dehriyi yakalayıp öldürdüler ve İmam Hammad’ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu.

İmam Âzam’ın zekâsının üstünlüğüne delâlet eden olaylardan biri de şudur: Hasan b. Ziyad’ın naklettiğine göre, bir kimse bir yer­de bir miktar para defnedip sonradan bu malı nerede gömdüğünü unutmuş. Bunu nasıl bulacağını İmam Âzam Hazretlerinden sorun­ca,

“Gece sabaha kadar namaz kıl, inşallah bulursun.” demiş. Bu tavsiye üzerine o kişi gece namaz kılmaya başlamış ve gecenin dörttebiri olunca parasını nereye gömdüğü hatırına gelmiş. İmam Âzam’dan bunun hikmetini sormuşlar ve şöyle cevap vermiş:

“Şeytan aleyhillâne gece sabaha kadar namaz kılmaya rıza göstermez, onu mut­laka bu işten meneder. Bu sebeple hatırına getirir.”

Yine cimri bir kimse malını bir yerde gömmüş, fakat bir müddet sonra gidince bu parayı yerinde bulamamış, çıkarıp almışlar. Hasis bir kimse olduğu için buna fazla üzülmüş ye nerede ise ölecek duru­ma gelmiş. Bazı dostlarının tavsiyesiyle İmam Âzam Hazretlerine müracaat edip bir çare bulmasını rica etmişler. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri:

“Bana yerini gösterin.” demiş ve göstermişler. İmam Âzam başka bir vakitte o yere gelip burada bazı kimselerin mantar devşirdiklerini görmüş. Yanlarına yaklaşıp bunlardan birine:

“Siz burada her zaman mantar devşirir misiniz?”diye sormuş. Adam da:

“Evet, her zaman devşiririz,” cevabını vermiş. İmam Âzam:

“Hepiniz birlikte toplayıp sonra taksim mi edersiniz?” diye soru sorunca:

“Ha­yır, herbirimiz ayrı ayrı kendi hesabımıza devşiririz.” demiş. İmam Âzam tekrar sordu:

“Hepiniz buradan beraber mi ayrılırsınız?” Adam cevap verdi:

“Hepimiz beraber gideriz, fakat şu adam her zaman ge­ri kalıp bizden sonra gider.” demiş. Bunun üzerine İmam Âzam bir kenarda oturup dağılmalarını beklemiş. Herkes gidip sadece o kim­se kalmış. Bu sırada İmam, o zatın yanına yaklaşıp:

“Bu yerde bir adam bir miktar para gömmüş, bu parayı sen çıkarıp almışsın, hem aldığını görmüşler ve şahidlik ediyorlar. Başkaları duymadan har­cadığın sana kalsın sahibi onu bağışlar, gerisini ver.” demiş. Adamı bu söz karşısında korkup aldığı parayı getirip İmam Azam’a teslim etmiş. O da sahibine vermiş. Bu olayın sırrını açıklarken İmam Âzam Hazretleri şöyle diyor:

“Görmüşler” sözümden maksadım Allah Teâlâ’dır. Çünkü Allah Teâlâ kullarının yaptığı bütün işleri görür.”tevriyesine örnek

İmam Âzam’ın zekâsı o derece üstün idi ki bir şeye bir defa bak­sa derhal onun keyfiyetine vakıf olurdu.

IX-Keremi, Ahlâkı, Zühd ve Takvası:

Yezîd b. Harun’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: İmam Âzam gibi takva sahibi olmadıkça bir kimseye fetva vermek helâl ol­maz.Takva fetvanın şartı değildir.Bu söz su götürür. Çünkü İmam’dan daha âlim, daha zahid ve daha takva bir kimse görmedim. Bir zamanlar İmam Âzam’ın, bir evin civarında güneşin sıcağı altında beklediğini gördüm. Kendisine:

“Niçin duvarın gölgesi­ne girmeyip güneşin sıcağı altında duruyorsun? diye sorunca:

“Bu evin sahibinde bir miktar alacağım vardır, eğer evin gölgesinde göl­gelenirsem bir menfaat elde etmek düşüncesi akla gelebilir korku­suyla gölgelenmiyorum, çünkü bunun faiz olmasından korkuyorum.” cevabını verdi.saçmalık :)İmamı övecez derken saçma hikayelerle yeriyorlar.

Yine rivayet edilir ki İmam Âzam bir meselede zorlukla karşı­laşıp çözemezse tevbe ve istiğfar edip, bir günah işlemişim ki bu müş­kil bana arız oldu, der ve kalkıp iki rekât namaz kıldıktan sonra o mesele kendisine keşfolur ve böylece o müşkil ortadan kalkardı. Fudayl b. Iyaz, İmam Âzam’ın bu durumunu duyunca ağlayıp, bu durum onun günahının azlığındandır. Çünkü herkese böyle bir inkişaf olmaz, derdi, İbrahim b. Amr’dan rivayet edildiğine göre, İmam Azam Hazretleri son derece feraset sahibi (ileri görüşlü) idi. Talebelerin­den Dâvud-i Taî hakkında demişlerdir ki:

“Bu talebem çok âbid olup insanlardan uzakta yaşayacak ve gece-gündüz ibadette bulunacak.” Gerçekten de öyle oldu. Yine Ebû Yusuf hakkında:

“Buna da dünya ikbal edecek ve kendisinin de dünyaya meyli çok olacak.” dedi. Ger­çekten de öyle oldu.

Yine rivayet edilir ki İmam Âzam ticaretle geçinir ve ticari iş­lerini ortakları yürütürdü. Ortaklarından birinin satışında şüphesi bulunduğu ve sattığı mallar arasında bir tanesi sakat bulunduğu için (30.000) akçelik kârını fukaraya sadaka olarak dağıtmıştır.

Yine rivayet edilir ki, Kufe etrafındaki arapları yağma etmişler ve bunlara ait koyunları çarşı pazarda satmışlar, dolayısıyla bu ko­yunlar o civarda yayılmış. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri bir koyunun ömrünü sormuş, ancak yedi sene yaşar, demişler. Bundan sonra İmam Âzam bu koyunlardan birine rastlar korkusuyla yedi sene et yememiştir. Bu da pek makul birşey görünmüyor

İmam Âzam’ın sabrı ve nezaketini belirten şu vakıa da çok dik­kat çekici olduğu kadar ilim adamlarına irşad konusunda güzel bir örnek de teşkil etmektedir:

Rivayet edilir ki, İmam Âzam Hazretlerinin bitişik bir komşusu vardı ki içkiye müptelâ olup gece evine sarhoş olarak gelir ve gece yarısına kadar çalgı çalıp şarkı söylerdi. İmam Âzam bu içki müp­telâsı komşusunun eziyetine sabr ve tahammül gösterir, komşuluk hakkına riayet etmek için kendisine bir uyarıda bulunmazdı. Bir ge­ce bu komşusunun sesi sedası kesilmiş. Bunun üzerine İmam Âzam Hazretleri; acaba hasta mı oldu, yahut bir kazaya mı uğradı, diye­rek derhal evine gitti ve hanımına, her gece komşumuzun çalgı ve şarkı seslerine alışmıştık; bu gece ise sesi sadası kesildi. Acaba hasta mıdır, yahut başına bir iş mi geldi diye sormaya geldim, deyince ha­nımı mahcup bir eda ile:

“Yâ İmam bu gece meyhaneden gelirken po­lislere rastlamış ve sarhoş olduğu için kendini yakalayıp hapsetmiş­ler,” dedi. Bunun üzerine İmam Âzam o şehrin valisine kadar gitti. Vali İmam’ı görünce karşılayıp saygı ve ikramdan sonra ziyaret se­bebini sormuş. O da durumu anlatmış ve hapsedilen bu komşusu­nun serbest bırakılmasını istediğini belirtmiş. Vali bu ricası üzerine derhal o komşuyu hapisten çıkarıp kendisine teslim etmiş. Beraber dışarıya çıktıklarında bu komşusuna karşı gayet nazik davranarak, senin çalgının sesine alışmıştık, bu gece sesin ve sadan çıkmadı, ço­luk çocuğunun nafakasını soramadık, bir yardımda bulunamadık, deyip çok miktarda para verdikten sonra meyhanecide ne kadar bor­cun varsa ben ödeyeyim, (Taşımak almak satmak haram olan şeye içki borcu ödüyor. Hem emeviler dönemind meyhaneler yoktu ki. Abbasilerde de öyle saçmalığa bak)deyince adam İmam Âzam’ın bu nazik muamelesinden son derece mahcup kalarak hemen o anda tevbe ve is­tiğfar edip İmam Âzam’m ders halkasına devam etti ve kısa zaman­da ilim tahsilini tamamlayıp fakihlerden biri oldu.

Yine rivayet edilir ki, İmam Âzam Hazretleri kırk yıl yatsı abdesti ile sabah namazını kılmış.Yani gece namazı kılmamıştır!!! Ve yine rivayet edilir ki: her ayda altmış hatim indirir, bir hatm-i şerif gece, bir hatim-i şerif de gün­düz indirirdi. Dünyadan âhiret âlemine göç ettikleri vakit yedibin hatm-i şerifi tamamlamıştı.
Say lan 🙂

İmam Âzam Hazretleri zengin olduğu halde kendi ifadesine gö­re, dörtbin dirhemden fazla parayı elinde tutmamış, bu kadarını çoluk çocuğunun nafakası için saklarmış, gerisini fukaraya, talebele­rine ve Mekke ile Medine’de bulunan Fakîhlerin nafakalarına yar­dım için harcardı.

İmam Âzam Hazretleri hocasına o derece saygılı idi ki, vefatın­dan beri her namazın peşinde hocası İmam Hammad için, anası babası, diğer hocaları ve kendisinden ilim öğrenen talebeleri için du­ada bulunurdu. Hocasına karşı saygısından ötürü, yatağında ayak­larını hocasının evine doğru uzattığı vâki olmamıştır.

X-Kadılıktan Kaçınması:

Hidâye sahibi Mergînanî’nin naklettiğine göre Halife Mansur, İmam Âzam, İmam Sevrî, İmam Cündî İmam Şerik ve İmam Mis’ar’ı kadı nasbetmek için huzuruna çağırmış. İmam Âzam   Hazretleri; ben hile yapıp kurtulurum, dedi. İmam Sevrî: ben firar ederim, de­di. İmam Mis’ar: ben de deli numarası yaparım, dedi. Şerik ise: za­ten beni kadı yapmak istemez, diyerek yola çıktılar. Devlet sarayına giderken nehrin kenarında bir gemi gidiyormuş. İmam Sevrî kap­tana yalvararak: beni bir kimse boğazlamak istiyor, beni gemine koyup kurtar, dedi. Kaptan da onu alıp gizledi. Bu şekilde Bağdat’tan firar etti. Diğerleri ile birlikte halifenin huzuruna vardılar. Mis’ar ha­lifeye: davarların nasıl, çoluk çocuk nasıl diyerek uygunsuz sözler sarfedince onu meclisten dışarıya attılar. İmam Âzam Hazretleri ise: ben elbise tüccarıyım, beni kabul etmezler. Kûfeliler Kureyş ve Ansar-ı Araptandır, ben ise köle neslindenim, dedi. Onu da dışarıya at­tılar. Şerik: benim görme kuvvetim zayıftır, mührün yazılarını dahi fark edemem, diyerek mazeret belirtince halîfe: ben senin yanına bir kimseyi yardımcı tâyin ederim, o sana yardım eder, dedi. Bu sefer Şerîk: benim hafızam zayıftır, dedi. Buna karşılık: sana bal ile badem yediririm düzelirsin, cevabını verdi. Bununla da mazeretini kabul ettiremeyince; benim kadınlar taifesine fazla meylim vardır, dedi. Halife; ben sana çok maaş veririm, onunla cariyeler satın alırsın, dedi. Bu şekilde ne dedi ise kendini kadılık makamına nasbedilmekten kurtaramayınca, Şeriat nazarında yakın uzak, küçük büyük ayırd etmem, herkese eşit bir şekilde Şeriatın hükümlerini tatbik ede­rim, deyince halife; ben de olsam, başkası üzerine üstün tutma, deyin­ce kaçınılmaz bir şekilde kadılık görevini kabul etti. Fakat vazifeye başladıktan bir müddet sonra halifenin kölelerinden biri bir gün bir dâva dolayısıyla kadının karşısına gelip diğerlerinden öne geç­mek isteyince kadı Şerik buna rıza göstermeyip, ikiniz de şeriat na­zarında birsiniz, dedi. Bunun üzerine halife Şerîki bu görevden uzak­laştırdı.

XI-Hapsedilmesi ve Vefatı:

Şerik’in azledilmesinden sonra halife Mansur tekrar İmam Âzam’ı huzuruna çağırdı, ve kadı olmasını teklif etti. Fakat İmam Âzam yine bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine halife Mansur kı­zarak İmam Âzam’ı hapsedeceğine ve dövdüreceğine yemin etti. Ve memurlarına emir verip her gün on kamçı vurdurdu. Birkaç gün bu şekilde dövülüp hapsedildikten sonra İmam Âzam Hazretleri şiddetli acı çekerek ağlamaya başladı ve aradan çok zaman geçmeden “Allah selâm evine çağırır” davetini kabul ederek Allah’ın rahmetine ka­vuştu. Bâzıları dövmekten, bâzıları zehirlenmekten vefat ettiğini söylemektedirler. Bu iki rivayeti birleştirmek de mümkündür. Zindanda her gün on kamçı vurup sonra zehir içirdiler.

Bazıları da şöyle demişlerdir. İmam’ı halife’nin huzuruna götü­rüp kadılık teklifi yapılınca kabul etmedi ve bunun üzerine şerbetine zehir koydurup kendisine içirdiler. İmam Âzam Hazretleri zehrin tesirini hissettikçe Mansur’un meclisinden kalkıp gitti. Mansur; ne­reye gidiyorsun? diye sorunca; gönderdiğin yere gidiyorum, cevabını verip yine kendisini zindana götürdüler. Zehir bütün azalarına si­rayet ettikten sonra onu hapse indirdiler ve bırakıp gittiler. İmam’ın ciğeri zehrin tesirinden parça parça olup ölümü hissettikçe secdeye kapanıp secdede iken ruhunu teslim etmiştir. Allah kendisine gani ga­ni rahmet eylesin ve açtığı çığırı kıyamete dek devam ettirsin. Ve­fatlarında yaşı 70’i bulmuştu. Hicri 150 senesinde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.[1]

Y. Vehbi YAVUZ

Dipnotlar:

[1] İmam Âzam’ın hayatından özetleme kısmı, kitaba bir giriş mahiyetinde okuyuculara faydalı olur düşüncesiyle tarafımızdan ilâve edilmiştir. Hayatı ile ilgili bilgiler konusunda Muhammed Ebû Zehra’nın “İslâm’da Fıkhî Mezhepler Tarihi” adlı kitabı İle Abdurrahman Eşref’in “Tabakat’ül-Ümem” adlı kitabının ilgili bölümlerinden faydalandık. (Y. Vehbi Yavuz)

EBU HANİFE ACABA İMAM CAFER’DEN DERS ALDI MI?

İslam’ın bidat fırkası olarak gördüğü Şii mezhebine  ait kitaplarda ve Şiiler nezdinde  suistimal edilen ve çarpıtılan çok sayıda tarihi, ilmi ve halihazırda yaşanan gelişmelere dair hadiseler sözkonusu. İşte bunlardan bir tanesi de Şiilerin sıkça dile getirdiği İmam Ebu Hanife (ra)’nin İmam Muhammed el Bakır ve İmam Cafer-i Sadık’tan ders aldığı yönündeki iddialarıdır. Kur’an-ı Kerim’in bozulduğu, Sahabelerin kafir olduğu gibi çirkin iftiralarına dair orijinal eserlerine yer verdiğimiz Şiilerin şimdi de mezkur iddiaların ne kadar doğru olduğunu bu yazıyla paylaşmış olacağız. Güney Afrikalı meşhur Şafii alimi Şeyh Taha Karaan’ın bu kısa yazısında bidat fırkası Şiilerin bu iddiasının yanlışlığı Ebu Hanife’nin Cafer-i Sadık’tan 3 yaş büyük olmasından tutun, birçok tarihi hadisenin örnek verilmesiyle gözler önüne seriliyor.

İmam Ebu Hanife (ra) hocası Hammad İbni Ebi Süleyman’ın talebesi ve akıllı bir halefiydi. Ebi Süleyman, İbrahim el Nahai’nin, o amcası Alkame İbni Kays el Nahai’nin, o Abdullah ibni Mesud (ra)’un halefiydi. İbni Mesud (ra) ise Emirül Müminin Hz. Ömer bin Hattab (ra) tarafından Kufe’ye bir muallim olarak gönderilmişti. Bu alimler zinciri İslam tarihine aşine herkes açısında gayet iyi bir şekilde bilinmektedir.

Aslında İmam Ebu Hanife (ra) İbni Mesud’un (ra)’nın eğitim verdiği Kufe Mescidi’ndeki aynı yerde vaazlar vermekteydi. Bu eğitim halkası nesillerden nesillere aktarıldı. İsimlerini yukarıda saydığımız İslam dünyasının en önemli şahsiyetleriydi bunlar. İbni Mesud’tan Alkame’ye, Alkame’den İbrahim’e, İbrahim’den Hammad’a, sonuçta Hammad’dan Ebu Hanife (ra)’ye geçti. Ondan sonra da devamen üç öğrencisi oldu. İlk olarak Züfer İbni Hüzeyl, ardından Ebu Yusuf ve son olarak Muhammed İbni Hasan.

Şimdi Ebu Hanife (ra) ile Cafer-i Sadık (ra) arasındaki bağlantıya gelecek olursak, burada aşağıdaki hususların dikkate alınması gerekmektedir.

İLK OLARAK

İmam Ebu Hanife Hicri 80. Yılda doğdu.

İmam Cafer Sadık (ra) Hicri 83. Yılda doğdu.

Diğer bir deyişle her ikisi de çağdaştılar, dahası Ebu Hanife (ra), Cafer-i Sadık’tan (ra) üç yıl daha büyüktü.

İKİNCİ OLARAK

İmam Ebu Hanife (ra)’nin eğitimi Kufe’de idi. Bu okul başlangıçta İbni Mesud (ra) tarafından kuruldu. Diğer zamanın alimleri gibi o da Hicaz’a Hacc için gitmekteydi. Bunun için de Medineden geçmekteydi. Kendisi İmam Cafer-i Sadık’ın (ra) babası İmam Muhammed el Bakır gibi önde gelen ilim ehlinden istifade etmekteydi. İmam Muhammed el Bakır (ra)’dan nakledilen çoğu hadisler talebeleri olan Ebu Yusuf ile Muhammed İbnil Hasan’ın kitaplarında belgelenmiştir.

ÜÇÜNCÜ OLARAK

İmam Ebu Hanife (ra)’nin İmam Cafer-i Sadıktan (ra) bazı hadisler naklettiği doğrudur. Lakin bu ulemanın kendi çağdaşlarından dahi hadis nakletmeleriyle ilgili bir alışkanlıktır. Eğer bu mevzu tek başına Ebu Hanife (ra)’nin Sadık’ın (ra) talebesi olduğu yönünde delil olarak alınacaksa o zaman bu, İmam Cafer (ra)’in de benzer şekilde babasının dışındaki insanlardan öğrendiği yönünde zorunlu olarak bir sonuca gidecektir. Örneğin İbni Şihab el Zühri, Ata İbni Ebu Rıza, Urve İbni Zübeyr ve Muhammed İbnul Münkadir’den ders almış olduğu söylenmeli. İmam Caferi Sadık (ra) tüm bunlardan, dahası yanı sıra diğerlerinden hadis aktarmıştır. (Tezhib el Kemal, Cilt 5. Sayfa 75)

DÖRDÜNCÜ OLARAK

132 yılında Abbasiler iktidara gelince Emevileri tard etti. Ebu Hanife (ra) o zaman 52 yaşındaydı. Abbasi Halifesi Ebu Cafer el Mansur, Ebu Hanife (ra)’den baş kadısı olmasını istedi; ancak Ebu Hanife bunu reddetti. Halife’nin intikamından kurtulmak için Ebu Hanife (ra) Hicaz’ın yolunu tuttu ve burada iki yıl geçirdi. Geçici olarak kaldığı Hicaz’da Ebu Hanife (ra)’nin şunu söylediliği nakledilir: “Eğer bu iki yıl olmasa idi, Nu’man (Ebu Hanife) helak olurdu.”

Şii hayal gücü bizlerin şuna inanmamızı istiyor. Gerçekte orada Ebu Hanife’nin (ra) kast ettiği kaldığı süre boyunca İmam Cafer el Sadık’ın (ra) dizleri dibinde ilmini kazandı. Bunun saçmalığı bir kere şu hakikatte görülebilir. İmam Ebu Hanife (ra), o zaman ilim adamı olarak son derece meşhurdu. Ki bu nedenle zaten Abbasi halifesi tarafından baş kadı olarak atanmak istendi. Kaldı ki bunun dışında kendisi yukarıda da ifade edildiği gibi 50 yaşın üzerindeydi.

BEŞİNCİ OLARAK

Bir de İmam Cafer-i Sadık (ra)’ın kıyasla ilgili olarak İmam Ebu Hanife (ra)’ye yönelttiği belirli sorularla ilgili meşhur bir hikaye dolaşıyor ortalıkta. Bu hikayenin el Kafi gibi Şii kitaplarında yer aldığını bilmelisiniz. Sünni literatüründe ise bu önemli değişikliklerle görünmektedir.

İlk olarak, mezkur tartışma Ebu Hanife (ra) ile Cafer-i Sadık (ra) arasında değil; Ebu Hanife ile Muhammed el Bakır arasında yaşanmıştır.

İkinci olarak hikaye şu şekilde devam ediyor: el Bakır (ra), Ebu Hanife (ra)’ye kıyas yaparak  dedesinin (Hz. Resulullah sav) dinini değiştirenlerden birisi olduğunu söyler. Ebu Hanife (ra) bunu reddeder ve: “Sen, sana lâyık olan bir şekilde yerine otur. Ben de bana lâyık olan şekilde yerime oturayım. Dedeniz Muhammed (sav)’e hayatında sahâbîleri nasıl saygı duyuyorlarsa aynı şekilde ben de size saygı duyuyorum. Şimdi siz bana kadının mı erkeğin mi zayıf olduğunu; kadının mirasta erkeğe nisbetle hissesini; namazın mı orucun mu faziletli olduğunu, idrarın mı meninin mi pis olduğunu söyler misiniz? ” diye sorar. İmam Bakır (ra) da kadının mirasta iki hissesi olduğunu; erkekten zayıf olduğunu; namazın oruçtan efdal ve idrarın meniden pis olduğunu söyler. Ebu Hanife de ona, “Kıyas yapsaydım kadın erkekten zayıftır diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini, meni çıktıktan sonra sadece abdest alınmasını söylerdim. Kıyasla dedenizin dinini değiştirmekten Allah’a sığınırım” demiştir. Bunun üzerine Muhammed Bakır kalkar ve İmam Ebu Hanife (ra)’yi alnından öper. (Menakıb-ı Ebu Hanife, el Kerdari, sayfa 99) (Bu yarım kalmış hikayenin tammaını alta aldım)

İşte hemen bundan sonra Şiiler bu hikayeyi kendi özel ihtiyaçlarında işlerine yaraması için uyarlamışlardır.

Şeyh Taha Karaan,

Güney Afrika’nın Meşhur Şafii Alimi
Taha karran kimdir için bakınız:

http://www.muslim.co.za/people/taha_karaan/page-936

Yukarıdaki Hikayenin tam metni:

Üç Mesele

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri rh.a., hac için yola çıkıp Medine’ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer.

Seyyid Muhammed Bâkır: -Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.

-Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah’a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır’a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:

-Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?

-Kadın erkekten güçsüzdür.

-Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?

-Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.

-İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.’in sözüdür. Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.

Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar İkincisi:

-Namaz mı daha üstün, oruç mu?

-Namaz oruçtan üstündür.

-İşte bu da deden Rasulullah’ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.

Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:

-Sidik mi daha pis, meni mi?

-Sidik meniden pistir.

-Eğer deden Peygamber s.a.v.’in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah’a sığınırım.

Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife’yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur.

El-Mekki, Menâkıb; El-Kerderi, Menâkıb; İbnu Hacer el-Heytemi, El-Hayrâtü’l-Hisan

Birinin küfrünü istemek

وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُواْ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ

«Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki, sen Fir’avun’a ve melesine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan sapıtsınlar diye. Ey Rabbimiz! onların mallarını mahvet ve gönülleri üzerini şiddetle mühürle. Tâ ki onlar acıklı azabı görünceye kadar imân etmesinler. Yunus 88

 

 

 وَقَالَ نُوحٌ رَّبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا

 إِنَّكَ إِن تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا

Nuh: «Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»Nuh 27

«Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).» Nuh 28

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.