Cuma, 15 Cemaziyelevvel 1444

CEMAATTEN… HİLAFETE…

Büyük nimetler, büyük fedakârlık ve büyük sorumluluk gerektirir.

 

ALLAH SİZE VADEDİYOR 

 

Allah iman edip salih amel işleyen, hayatın her alanını buna göre düzenleyen ve bu doğrultuda mücadele veren Mümin kullarına vadediyor. Allah bu Mümin kullarını yeryüzünde halifeler kılacağını, yeryüzüne egemen kılacağını ve yeryüzünün hâkimiyetini onlara vereceğini vadediyor.

Allah’ın vadine mazhar olabilmek için Allah’ın istediği bir inanca, Allah’ın istediği bir teslimiyete, Allah’ın istediği bir kulluğa, Allah’ın istediği bir hayat tarzına, Allah’ın istediği bir cemaate, Allah’ın istediği bir cemiyete, Allah’ın istediği bir davet programına, Allah’ın istediği bir mücadele metoduna sahip olmamız gerekiyor. Allah’ın bu vadine mazhar olabilmek için bizler kendimizi, ailemizi, cemaatimizi ve cemiyetimizi yeniden gözden geçirerek yanlışlarımızı düzeltmeye ve eksiklerimizi tamamlamaya çalışmalıyız.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah, içinizde inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler, işte onlar, artık yoldan çıkmış olanlardır.” (Nur Suresi: 55)

Bu ayeti kerimeyi Ali KÜÇÜK hocamız şöyle tefsir ediyor.

“Allah sizden iman eden ve salih amel işleyenlere, iman eden ve iman kaynaklı bir hayat yaşayanlara, iman eden ve hayatlarını bu imanlarıyla düzenleyenlere vaat etti ki, yeryüzünde onları halifeler kılacak, egemenler, hâkimler kılacak. Onları yeryüzünde yerleştirecek, yeryüzünün hâkimiyetini onlara verecek. Tıpkı kendilerinden öncekilere yeryüzünde hayat hakkı, egemenlik yetkisi, güç ve kuvvet verdiği gibi Onların dinlerini, yollarını, hayat programlarını, sistemlerini yeryüzüne hâkim kılacak. Onlar için razı olduğu, beğenip seçtiği dinlerini de yeryüzünde sabit kılacak, sağlamlaştıracak. Ve şu anda içinde bulundukları korkulu hayatlarını, güvensiz hayatlarını emniyete çevirecek, emin bir duruma getirecek. Artık onlar da Bana kulluk ederler, sadece Beni dinlerler, hayatlarını Benim istediğim şekilde yaşarlar ve Bana hiçbir kimseyi ortak koşmazlar. İşte iman eden ve salih ameller işleyen kullarıma vaadim budur der Rabbimiz.

Evet, Allah’a Allah’ın istediği şekilde iman eden, Allah’ın kitabına, Allah’ın Resullerine Allah’ın istediği gibi iman eden ve bu imanlarını pratikte göstermek üzere sâlih ameller işleyen Müslümanlara kıyamete kadar Rabbimizin vaadi işte budur. Daha önce böylece inanan ve sâlih ameller işleyen Müslümanlara nasıl bu vaadini gerçekleştirmişse, toplumuna karşı nasıl ki Nuh (a.s)’ı ve beraberindeki bir avuç Müslümanı bu vaadine ulaştırmışsa, Âd kavmine karşı Hûd (a.s) ve beraberindeki bir avuç Müslümanı, Semûd kavmine karşı Sâlih (a.s) ve beraberindeki bir avuç Müslümanı, kavmine karşı İbrahîm (a.s) ve Müslümanları, Lût kavmine karşı Lût (a.s)’ı ve Müslümanları, Şuayb (a.s) ve Müslümanları, Firavunlara karşı Mûsâ (a.s) ve Müslümanları nasıl yeryüzüne egemen bir konuma getirmişse; Kesinlikle bilelim ki Rabbimiz aynı şekilde inanan ve salih amel işleyen günümüz Müslümanlarını da mutlaka yeryüzüne egemen kılacaktır. Şu anda Müslümanlar bulundukları coğrafyalarda korku içinde bir hayat yaşıyor olsalar da Allah yakında onların korkularını emniyete dönüştürecek, dinlerini, hayat programlarını yeryüzünde sağlamlaştıracaktır.

Evet, bu Allah’ın vaadidir ve hiç kimse Allah’ın vaadi konusunda şüpheye düşmesin. İşte bu ayetlerin gelişinden kısa bir süre sonra Medine’den Çin seddine kadar, Kafkaslardan Afrika içlerine kadar tüm dünya Mekke’de korku içinde bulunan, Medine’de güvensizmiş gibi yaşayan Müslümanların olmuştur. Ve tüm bu dünyada Allah’ın razı olduğu din, Allah’ın seçip beğendiği hayat programı uygulanır olmuş, insanlar Allah’a ve Resûlüne itaat edip boyun bükmüşler, Allah’ın yasalarını uygulamışlardır. Matematik hesaplarına göre zerre kadar gerçekleşme imkânı, ümidi görülmeyen bir şey Allah’ın vaadinin gerçekleşmesiyle gerçek olmuştur. Bu âyetlerin geldiği dönemde kendileri bile bu kadar büyük bir izzet ve şerefi ummayan Müslümanlar bunları görmüşlerdir. Çok yakında inşallah biz Müslümanlar da tüm korkularımızın bittiğini, Müslümanların egemenliğinde tüm dünyanın emin bir hayata ulaştığımızı göreceğiz. Yeter ki Allah’ın istediği bir imanı, Allah’ın istediği bir teslimiyeti, Allah’ın istediği bir iman hayatını gerçekleştirmiş olalım, Allah vaadinden asla dönmez.

Ama bundan sonra, bütün bu ayetlerden, bu müjdelerden, bu uyarılardan sonra kim de kâfir olursa, kim de Allah’ın bunca ayetlerini örtecek, örtbas edecek olursa, kitaptan peygamberden habersiz bir hayat yaşayarak Allah ve Resulüne karşı gelecek, itaatten çıkacak olursa kesinlikle bilesiniz ki fasıklar onlardır, dinden, itaatten, kulluktan çıkan, küfür içinde, fısk-ı fücur içinde olanlar da onlardır.” (Basirul Tefsiri Ali Küçük)

Allah’ın bu vadine mazhar olmak için önce nefsimizi, ailemizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Müslümanlar olarak birbirimizi uyarmamız gaflette olanları uyandırmaya çalışmamız gerekiyor. Bununla beraber bir de yaşadığımız yerkürede İslam’ı henüz tanımamış ya da İslam’ın yanlış tanıtıldığı gayrimüslimleri İslam’a davet etmemiz, başka bir ifade ile Allah’a davet etmemiz gerekiyor.

 

 

ALLAH’A DAVETİN ÖNEMİ

 

“Allah’a Davetin Önemi” konusunda Kubilay Aşkın DURDAĞ hocamız bakınız neler söylüyor;

“Allah’a daveti ya çoğu zaman kendimizi buna ehil görmediğimiz için hiç yapmıyoruz ya da sadece Müslümanlar arasında birbirimize yönelik hayra teşvik, haramlardan sakındırma, uyarı ve hatırlatma boyutu ile yetiniyoruz. Davet denildiğinde çoğumuzun aklına davetin sadece bu kısmı gelmektedir. Hâlbuki davet, aslında bunu da içine alan ama daha geniş bir anlama sahip eşsiz bir ibadettir.

Müslümanlar olarak davetin içe dönük boyutu olan birbirimizi uyarmamız gaflette olanları uyandırmaya çalışmamız elbette her zaman her yerde yerine getirmemiz gereken bir vazifedir. Ancak Allah’a davetin bir de dışa dönük bir boyutu var ki; işte bunu neredeyse tamamen ihmal etmiş durumdayız. Üzerinde yaşadığımız yerküreyi çeşitli inançlara sahip 8 milyara yakın insanla paylaşmaktayız. Dünya nüfusunun neredeyse yüzde sekseni ya İslam’ı henüz tanıtamadığımız ya da İslam’ın yanlış tanıtıldığı gayrimüslimlerden oluşmaktadır. Biz Müslümanların İslam’ı temsil etmedeki kusurlarımız da ayrıca ele alınması gereken başka bir konu, bu konuya burada değinmeyeceğiz.

Genelde Dünya Müslümanları, özelde ise Türkiyeli Müslümanlar olarak Evrensel ve kıyamete kadar geçerli olacak güzel dinimizi ona layık güzellikte temsil edemediğimiz ortada. Allah’ın insanlığa son mesajı olan bu mükemmel dini, sahip olduğumuz tüm imkân ve kabiliyetleri kullanarak gereği gibi tanıtmak anlatmak ve tebliğde bulunmak vazifesini de ihmal edersek her gün inançsız ya da batıl inançlar üzere ölen yüz bini aşkın insanın vebali bize sorulmaz mı?

Biz daveti sadece kendi aramızda yaparsak dünyanın dört bir tarafındaki bu kadar insana İslam’ı kim ulaştıracak? Kur’an-ı Kerim’den sonra onlar için başka bir din başka bir kitap indirilmesini mi bekleyeceğiz? Hayır, bu olmayacak. Hz. Muhammed’den sonra onlara başka bir peygamber mi gönderilecek? Hayır, bu da asla olmayacak. Peki; Kur’an son kitap, Hz Muhammed son peygamber ise, İslam da Allah’ın kemâle erdirip razı olduğu son ve evrensel din ise biz bu kitabı tüm insanlığa ulaştırmakla mükellef değil miyiz? Peygamber Efendimiz ve ona iman eden sahabeleri bu dinin gayrimüslimlere tebliği ve tüm insanların bu dine daveti için canla başla çalışmamış olsalardı İslam yeryüzünde bu şekilde yayılır mıydı?

… Dünya nüfusu 8 milyarı aşmış bulunmaktadır. Dünya nüfusuna oranla yaklaşık her 400 kişiye bir doktorun düşmesi gerektiği göz önüne alınırsa. Bu oran dünyadaki davetçi ihtiyacına göre uyarlanırsa şu an dünyada 20 milyon İslam davetçisine ihtiyaç var.

Yine Allah’a davetin önemini ve İslam davetçilerine ne kadar ihtiyaç olduğunu anlamak için şu istatistik bilgi çok önemlidir.

İstatistiklere göre Dünyada her gün İslam’la tanışma fırsatı bulmadan 100.000 kişi ölmektedir. Bu insanları İslam’a davet etmek Allah’ın bize yüklediği bir sorumluluktur. Peki, sen bu büyük sorumluluk adına ne yaptın.

Dünyada insan olarak kardeşimiz olan ve kendilerine İslam’ın güzelliklerini ulaştırdığımızda -Allah’ın izniyle- din kardeşimize dönüşme potansiyelinde o kadar çok bekleyenimiz var ki!” (Kubilay Aşkın DURDAĞ)

 

 

ALLAH’A DAVET İÇİN CEMAAT ŞART

 

Müslümanların başarılı bir davet çalışması yapabilmeleri için rasgele değil bir plan ve programa göre çalışmaları gerekir. Nerede, ne zaman, ne konuşacağını bilen ahlakıyla, ilmiyle donanımlı davetçiler yetiştirmeleri gerekir. En önemlisi Müslümanların başarılı bir davet çalışması yapabilmeleri için bir ve beraber olmaları, yani cemaat olmaları gerekir.

Kısaca; Müslümanların basiret üzere Allah’a davet etmeleri gerekir.

 

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

De ki: “İşte benim yolum budur; ben ve benim izimden gidenler, basiret üzere Allah’a çağırıyoruz. Allah her türlü acizlik ve noksanlıktan uzaktır, yücedir! Ben, müşriklerden değilim (Yusuf Suresi: 108)

 

Bu ayeti kerimede ifade edildiği gibi Allah’a davet körü körüne ve bilgisizce değil, Kur’an ve Sünnetin ışığında apaçık delillere dayanarak planlı ve programlı bir şekilde davet yapılmalıdır. Allah’tan başkasının egemenliğine boyun eğme anlayışını esas alan şirk ve batıl inançlar açıkça reddedilmelidir.  Kısaca insanlar önce tevhide davet edilmeliler.

Bugün Müslümanlar daha çok bireysel olarak davet çalışması yapmaktalar. Müslümanlar daha çok bireysel hareket ediyorlar, bir cemaat ve bir program dâhilinde hareket etmiyorlar. Bu sebepten davet çalışmaları çoğunlukla başarılı olmuyor ve hedefine ulaşmıyor. Bu ise istenilen hedeflere ulaşılamamasına ve başarısızlığa neden olmaktadır.

Davet çalışmaları bireysel de yapılsa insanların belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir. Bir beldede, bir mahallede, bir köyde davet yapan bir topluluk varsa ve bu davet çalışması Allah’ın lütfuyla başarı elde ediyorlarsa, ikinci bir cemaat oluşturmaya çalışılmamalıdır. Bu beldede yaşayan Müslümanların bu cemaati desteklemeleri ve bu cemaatin içinde olmaları gerekir. “Ben de bu davet çalışmalarında olmak istiyorum, benim de imkân ve kabiliyetlerim var” diyerek bu cemaatte yerinizi almalısınız. Çünkü Allah’ın dinine tek başınıza hizmet edemezsiniz.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey Rabbim!” dedi, “Ben onlardan birini yanlışlıkla öldürmüştüm; korkarım Firavunun sarayına gidersem beni öldürürler. Üstelik çok güzel ve etkili konuşma yeteneğine sahip değilim. Kardeşim Harun’un konuşması benden daha düzgün, öyleyse, benim söyleyeceklerimi daha akıcı bir üslupla doğrulayan bir yardımcı olarak onu da benimle birlikte Firavuna elçi olarak gönder; çünkü onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum.” (Kasas Suresi: 33-34)

 

Nihayet İsa, onlardaki inkârcı tavrı sezince, etrafındaki müminlere seslenerek: “Allah yolunda zalimlere karşı başlattığım mücadelede kimler bana yardımcı olacak? Diye sordu. Bunun üzerine havariler derhâl ileri atılıp dediler ki: “Allah’ın peygamberinin yardımcıları biz olacağız! Zira biz, Allah’a yürekten iman ettik. Şâhit ol ki, biz O’na boyun eğmiş kimseleriz!” (Al-i İmran Suresi: 52)

 

Ey iman edenler! Eğer Allah yolunda mücadele bayrağı açan öncü Müslümanlara yardım ederseniz, O da size yardım edecek ve her alanda gücünüzü artırarak ayaklarınızın yere sağlam basmasını sağlayacaktır. (Muhammed Suresi: 7)

 

 

Musa (as.) Firavun’un sarayına giderken kardeşi Harun’un kendisine yardımcı olması için onun da elçi olarak görevlendirilmesini istiyor. Kardeşim Harun’un konuşması benden daha düzgün, öyleyse, benim söyleyeceklerimi daha akıcı bir üslupla doğrulayan bir yardımcı olarak onu da benimle birlikte Firavuna elçi olarak gönder. Diyor.

 

İsa (as.)  İnkârcılara karşı çetin bir mücadele vermek için etrafındaki müminlere seslenerek: “Allah yolunda zalimlere karşı başlattığım mücadelede kimler bana yardımcı olacak? Diye sordu. Böylece davasına gönül veren bir kadro, bir cemaat oluşturmaya çalıştı.

 

Muhammed (sav.)’ın davasına destek olmaları için Allah (ac) ayeti kerimede müminlere seslenerek Allah yolunda mücadele bayrağı açan öncü Müslümanlara yardım ederseniz, O da size yardım edecek ve her alanda gücünüzü artırarak ayaklarınızın yere sağlam basmasını sağlayacaktır. Diye haber vermektedir.

 

Peygamberler bile bu yolda kendilerine yardımcılar istemişler. Bu dava uğrunda mücadele edebilmek için bir cemaat oluşturmaya çalışmışlar. Yine en kaliteli cemaatler, en kaliteli teşkilatlar başlarında iyi bir öncü, iyi bir lider olmazsa başarı elde edemezler. Bu yüzden İslam’a hizmet için öncü şahsiyetlere ihtiyaç olduğu gibi onlara bu yolda yardım edecek yardımcılara ve istikameti doğru bir cemaatede ihtiyaç vardır. Çünkü hiçbir insan tek başına bu işin altından kalkamaz.

 

 

SADECE KONUŞMAKLA OLMAZ İLLA CEMAAT

 

Peygamberler sadece konuşan ve tebliğ yapan kişiler değildir. Onlar önce güvenilir insanlardan oluşan çekirdek bir kadro oluşturmaya çalıştılar. Sonra bir cemaat oluşturmaya çalıştılar. Müslüman bir toplum oluşturmaya çalıştılar. Müslüman bir devlet oluşturmaya çalıştılar. Müslüman bir hilafet oluşturmaya çalıştılar ve Müslüman bir medeniyet oluşturmaya çalıştılar. İslam’ın yaşanması ve yeryüzüne egemen olması için bunların hepsine ihtiyaç vardır.

 

Müslümanlar en alt aşamadan başlayarak tüm bu aşamaları sırasıyla inşa etmeleri gerekir. Bir alt aşamada inşa edilmesi gereken bir yapılanma yapılmaz veya zayıf bırakılırsa temeli zayıf bir bina gibi ilk afette yıkılmaya mahkûm olur. Örneğin; Güvendiğiniz çekirdek bir kadronuz yoksa cemaat oluşturamazsınız. Sağlam bir cemaatiniz yoksa Müslüman bir toplum oluşturamazsınız. Müslüman bir toplumunuz yoksa asla İslam devleti oluşturamazsınız. Bu sebepten Allah’ın vadettiği hilafete mazhar olabilmek için Müslümanların her bir aşamayı sırasıyla sağlam bir şekilde inşa etmeleri gerekir.

İnsan zayıf bir varlıktır, genellikle çoğunluğa uyar. İnsanların çoğu düşünerek hakikati bulamazlar. İnsanların çoğu hakikat kendilerine anlatılsa bile hayatını değiştiremezler. Çünkü insan hakka tabi olma konusunda tek başına kalınca nefsine veya şeytana uyar. Düşünerek hakikati bulan insanlar çok azdır. Hakikati gördüğü zaman hayatını değiştiren insanlar azdır. Ancak bir cemaat meydan getirilirse, Müslüman bir toplum oluşturulursa, Müslüman bir devlet oluşturulursa işte o zaman büyük kitleler İslam’a teslim olup hayatlarını değiştirirler. İşte peygamberler bunu bildikleri için davete başlarken önce çekirdek bir kadro oluşturmaya çalıştılar. Sonra bir cemaat meydana getirmeye çalıştılar. Müslüman bir toplum oluşturmaya çalıştılar. Müslüman bir devlet oluşturmaya çalıştılar. Müslüman bir hilafet oluşturmaya çalıştılar. İslam’ın yaşanması ve yeryüzüne egemen olması için bu aşamaların hepsinin sırasıyla inşa edilmesi gerekir.

Bu sebepten peygamberler sadece hakikatleri anlatmak ve konuşmak için gönderilmemiştir. Onlar hakkı anlattıkları gibi hakkı temsil eden, yaşayan ve egemen kılmaya çalışmışlardır. Peygamber (sav.) bir taraftan tebliğ ve davet çalışmaları yaptı. Bir taraftan iman eden Müslümanlara bir disiplin içinde Dârul Erkâm’da eğitim verdi ve onlara çeşitli görevler verdi, onları teşkilatlandırdı. Bu da şunu gösteriyor: Peygamberler sadece konuşup nasihat etmemişlerdir. Peygamberler aynı zamanda Müslümanları cemaat olarak teşkilatlandırmaya, bir otorite altında toplamaya ve bir devlet oluşturmaya çalışmıştır. Çünkü yeryüzünde bir ortam, bir algı, bir cemaat ve bir devlet oluşturamazsanız batılın etkisindeki insanları hakka ulaştıramazsınız, insanların hayatını değiştiremezsiniz ve yeryüzünde hakkı egemen kılamazsınız.

 

 

İSLAM NASIL BİR DİN VE NASIL YAŞANIR

 

İslam’ın bazı emirlerini ferdî olarak yapabilirsiniz. İslam’ın bazı emirlerini ferdî olarak yapamazsınız, cemaat olmanız gerekir. İslam’ın bazı emirlerini cemaat olarak da yapamazsınız, devlet olmanız gerekir. İslam’ın bazı emirlerini devlet olarak da yapamazsınız. Bu emirleri yapabilmeniz için İslam devletlerini bir araya getiren hilafet teşkilatı oluşturmanız gerekir. Çünkü bu konular bir devletin tek başına yapabileceği, başarabileceği konular değildir.

İslami faaliyetleri ferdî olarak yapamazsınız, bu faaliyetleri yapabilmeniz için cemaat olmanız gerekir. Haramları cemaatler engelleyemez, haramları engellemek için devlet olmanız gerekir. Fuhuş hanelerin kapatılması, faizin tamamen kaldırılması, içki üretiminin tamamen yasaklanması, İslam hukukunun yürürlüğe sokulması gibi emirler ancak devlet olunca yapabileceğiniz hükümlerdir.

Yine yeryüzünde haksızlığın ve zulmün tamamen yok edilerek hakkın hâkim kılınması bir devletin yapabileceği ve başarabileceği bir şey değildir. Bunu yapabilmeniz için İslam devletlerinin hilafet teşkilatı altında bir araya gelmesi gerekir. Bu sebepten İslam’ı ferdî olarak yaşamak isteyenler İslam’ı tam olarak yaşayamazlar. Çünkü İslam’ın bazı emirlerini ferdi olarak yaşayabilirsiniz, bazı emirlerini cemaat olarak yaşayabilirsiniz, bazı emirlerini devlet olarak yapabilirsiniz ve bazı emirlerini ise ümmet olarak yapabilirsiniz.

Müslümanlar ise İslam’ın tamamından sorumludur.

 

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Şeytan bir kişi ile beraberdir. İki kişiye gelince şeytan iki kişiden daha uzaktır.” (Tirmizi)

 

“Sürünün kurdu olduğu gibi insanoğlunun kurdu da şeytandır. Kurt sürüden geriden kalanı tek kalanı kaptığı gibi şeytan da Müslümanların sürüsünden tek ve geride kalanı kapar”

 

“Bir yolculukta üç kişi olduğunuz zaman mutlaka aranızdan birini kendinize emir olarak seçiniz.”

 

İslam basit bir yolculukta bile Müslümanların bireysel hareket etmeyip bir olmalarını, beraber olmalarını, cemaat olmalarını ve bir emir seçerek ona itaat etmelerini emretmektedir. Bu Müslümanların kendilerini muhafaza etmeleri için, maddi ve manevi dayanışmaları için, nesillerin İslami bir ortamda yetişmesi için ve daha kaliteli davet çalışmalarının yapılabilmesi için şarttır. Bunun için Müslümanların köy köy, sokak sokak, mahalle mahalle, şehir şehir her coğrafyada, her sokakta, her sitede, her apartmanda cemaat olmaları gerekir. İslam cemaat dinidir ve yalnızlığa izin vermez. İslam emire itaati emreder ve başıboşluğa izin vermez.

Bu davayı hep beraber sırtlanıp ayağa kaldırmak için Mümin bir şahsiyet olmamız gerekir, Müslüman bir aile olmamız gerekir,  Ehlisünnet üzere bir cemaat olmamız gerekir. Bu sebepten hiçbir Müslümanın İslam davasına hizmetten geri durması, cemaatten ayrı kalması caiz değildir.

 

İbn-i Teymiye şöyle demiştir; “Cemaatin maslahatı için çabalamak, vaciplerin en önemlilerindendir. Bu Allah Teâlâ’ya yaklaştıran en önemli unsurlardan ve en faziletli güzel amellerdendir. Zira bunda, Rahman’ın razı edilmesi, kardeşlerin mutlu olmaları ve şeytanın bedbahtlığı vardır.”

 

 

DÜNYADAKİ ŞER ODAKLARI

 

Bugün dünyadaki şer odakları bireysel olarak değil teşkilatlı ve organize bir şekilde hareket etmekteler. Nerede ve ne zaman bir ifsad faaliyeti yapılacak olsa daha güçlü olmak için, daha fazla ifsad etmek için cemaat halinde hareket ediyorlar. Bu şer odakları ister bir mahallede uyuşturucu satan, hırsızlık yapan bir çete olsun, ister bir kurumda yolsuzluk yapıp, ihaleleri peşkeş çeken bir şebeke olsun, ister bir şehirde kadın pazarlayan, tefecilik yapan bir mafya olsun fark etmez. Bütün şer odakları bireysel olarak değil cemaat halinde teşkilatlı ve organize bir şekilde hareket ediyorlar.

Bugün dünyayı ifsad eden emperyalist güçler bile küresel sahada bireysel olarak değil teşkilatlı ve organize bir şekilde hareket ediyorlar. Bunun için devletler bir araya gelip ittifak kuruyorlar, işbirliği yapıyorlar. Avrupa Birliği, Şangay 5’lisi, NATO, Varşova gibi ittifaklar kurup daha fazla kötülük için çalışıyorlar. Bugün devletler bile altından kalkamadıkları sorunları çözmek için, daha güçlü olmak için ve hedeflerine ulaşmak için bir araya gelip ittifaklar kuruyorlar, işbirliği yapıyorlar.

Çeteler, mafyalar, hırsızlar, kumarbazlar, eşcinseller, ateistler, emperyalistler, komünistler, kapitalistler kısaca yeryüzünün bütün şer odakları bireysel olarak değil teşkilatlı ve organize bir şekilde hareket ediyorlar. Daha fazla ifsad etmek için, daha fazla güçlenmek için, seslerini duyurmak için bir araya geliyorlar, işbirliği yapıyorlar, cemaatleşiyorlar.

Ey Müslüman! Sen ise cemaat olmayı terk edip yeryüzünü şer odaklarına teslim ediyorsun. Oysa sen bir Müslüman olarak hayrı yaymaya çalışıyorsun. Yeryüzündeki kötülükleri kaldırmaya çalışıyorsun. Ancak bu işleri tek başına değil ancak cemaat olarak yapabilirsin. Bu sebepten asıl senin cemaat olman gerekmez mi?

Müslümanların hayır için bir araya gelip cemaatleşmesi farzdır. Bu Allah ve Resulü’nün Müslümanlara bir emridir.

 

 

MÜSLÜMANLARIN CEMAAT OLMALARINI İSTEMEZLER

 

O şer odakları; Müslümanları cemaatten uzaklaştırmaya çalışırlar. Müslümanların cemaatini dağıtmaya çalışırlar. Bunun için her türlü algı operasyonu, yalan ve iftiradan çekinmezler. Çünkü cemaat demek Müslümanların güçlenmesi demektir. Çünkü cemaat demek İslam’ın yaşanması ve hayata hâkim olması demektir. Çünkü cemaat demek küfre karşı, haramlara karşı Müslümanların mücadele etmesi demektir. Elbette şer odakları bundan hoşnut olmazlar.

O şer odakları; Müslümanların hilafetini, devletini yok etmeye çalıştıkları gibi Müslümanların cemaatlerini de dağıtmaya ve yok etmeye çalışırlar. Bunu başardıkları zaman son aşamada Allah diyen her ferdi susturmaya, yok etmeye ve kâfirleştirmeye çalışırlar.

O şer odakları; kendi partilerinden, sendikalarından, dernek ve vakıflarından vazgeçmezler. Bunlara ne gerek var, bu teşkilatları dağıtalım kapatalım demezler. Her türlü haram ve çirkef işlerini faaliyete sokmak için teşkilatlı ve planlı bir şekilde çalışırlar. Müslümanların teşkilatları ve cemaatleri söz konusu olunca “bunlara ne gerek var, bunları kapatalım” Diye zırvalayıp dururlar.

O şer odakları; Çocuklara putperest inançlarını aşılamak için anaokullarında, kreşlerde 3-5 yaşlarındaki çocuklara putların önünde saygı duruşu yaptırırlar, rükû ettirirler, secde ettirirler. Müslümanların çocuklarına 3-5 yaşında namaza alıştırılmasını, Kur’an’ın öğretilmesini ise hor görüp kınarlar.

O şer odakları; Daha iyi balerin olmaları için 3 yaşında, daha iyi yabancı dil öğrenmeleri için 4 yaşında, daha iyi gitar çalmaları için 5 yaşından başlayarak çocuklarına eğitim verdirirler. Ancak bu yaşlarda Müslümanlar çocuklarını namaza alıştırırlarsa veya Kur’an eğitimi vermeye çalışırsalar bu eğitimi ötelemeye çalışırlar, hor görmeye çalışırlar,  bu çocuğa bu yaşta bu eğitim verilmez diye homurdanırlar.

O şer odakları; Müslümanların cemaatinde en ufak bir yanlış görseler bunu büyütüp reklam ederler medyada şişirip pişirip servis ederler. Bu sebeple Müslümanların teşkilatlarının, cemaatlerinin kapatılması gerektiğini zırvalarlar. Ancak kendi kiliselerinde, kendi putperest eğitim kurumlarında, kendi sendikalarında, kendi partilerinde her gün ortaya çıkan yolsuzlukları, ahlaksızlıkları, tacizleri, tecavüzleri görmezler, konuşmazlar. Bu sebeple kendi teşkilatlarının, cemaatlerinin kapatılması gerektiğini söylemezler, salağa yatıp üç maymunu oynarlar. Onlar bu suçluların adam gibi yargılanmasından ve cezalandırılmasından bahsetmezler, konuşmazlar.

Biz ise diyoruz ki; Ey kâfirler ister bizden olsun, ister sizden olsun tüm suçluları uyduruk kanunlarla değil Yüce Allah’ın semadan indirdiği Şeriatı ile yargılayıp cezalarını verelim, var mısınız?

 

 

CEMAATTE OLMASI GEREKEN KAİDELER

 

Müslümanların şunu bilmesi gerekir; İster devlet yönetimi olsun, ister cemaat yönetimi olsun, isterse aile yönetimi olsun fark etmez; Allah’ın hükümlerine aykırı olmadığı sürece yöneticiler kural ve kaide koyabilirler.

Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke döneminde koyduğu kuralları hatırlarsak; Dârul Erkam sahabenin toplanma ve eğitim merkezi olan bir ev idi. Bu evin ifşa edilmemesi için evin yeri özenle seçilmiş, müşriklerin yoğun takip ve çabasına rağmen yeri tespit edilememiştir. Ayrıca sahabeler Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in belirlediği kurallar çerçevesinde Dârul Erkam’a girip çıkıyorlardı. Sahabeler bu kural ve kaidelere uymasaydı toplanma merkezleri açığa çıkıp sıkıntıya ve başarısızlığa sebep olurdu.

Yine Allah Rasulü bir Kurban bayramında şöyle buyurdu; “Hiç kimse kestiği kurban etini üç günden fazla tutmasın.” Aradan bir yıl geçti sahabe önceki yıl konulan bu kuralı tekrar uygulamak istedi. Bu defa Allah resulü şöyle buyurdu;  “Yiyin, için ve arta kalanı zahire olarak saklayın; geçen yıl fakirlik vardı, insanlara yardım etmeniz istemiştim.” Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem toplumda dayanışmanın olmasını istiyor. Kurban etlerinin depolanmasını bu sebepten yasaklamıştı. Böylece insanlar ihtiyaç fazlasını dağıtmasını istiyordu. Toplumda kıtlık ve yokluk durumu kalkınca bu kural iptal edildi ve kurban etlerinin bir kısmının depolanıp saklanmasına müsaade edildi.

Yine Ömer radıyallahu anh, o; Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem ve Ebubekir döneminde savaşçılara dağıtılan fey gelirlerini kamulaştırdığı kamu maslahatı için fey gelirlerini maliyeye devretti. İnsanın yaşadığı her yerde kaide ve kurallara ihtiyaç vardır. Bazı kurallar şeriat tarafından belirlenir. Bazı kurallar ise şeriata muhalif olunmaması şartıyla yöneticiler tarafından konulabilir. Bu kurallar ise ihtiyacın veya şartların değişmesi sebebiyle kaldırılır veya değiştirilir.

Yönetim konusunda her şey kanun ve kaide demek değildir. Başarılı bir yönetim ve sağlıklı bir tolum için, yöneticilerin ferasetli, donanımlı ve fedakâr olmaları da gerekir. Yöneticilerin hizmet konusunda liyakatli ve ehil kişileri tercih etmeleri gerekir. Hatta yöneticiler hizmet konusunda kendilerinden daha liyakatli ve ehil birini gördükleri zaman bu kişiyi kendi önlerine geçirmeleri gerekir. Böyle bir fedakârlık ise erdemli insanların yapabileceği bir iştir. Çünkü bu şahsiyet ve menfaat meselesi değil İslam’a hizmet meselesidir. Erdemli insanlar ise İslam davasını kendi nefislerine tercih eden müstesna şahsiyetlerdir. İşte o erdemli müstesna şahsiyetlerden birisi:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Kardeşim Harun’un konuşması benden daha düzgün, öyleyse, benim söyleyeceklerimi daha akıcı bir üslupla doğrulayan bir yardımcı olarak onu da benimle birlikte Firavuna elçi olarak gönder çünkü onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum.” (Kasas Suresi: 34)

 

Musa Aleyhisselâm örneğinde olduğu gibi kardeşi Harun’un konuşması, hitabeti daha düzgün olduğu için Musa Aleyhisselâm bu konuda kardeşi Harun’u kendi önüne geçiriyor.

Velhâsıl; insanlara görev ve yetki verirken insanların kabiliyet, karakter, ilim ve tecrübeleri kısaca liyakatleri göz önüne alınmalıdır.

 

 

CEMAATLER NEDEN BIRLEŞMEZ

 

Her ne zaman insanlar Allah’ın kendilerine emrettiklerinin bir kısmını terk etmişlerse, aralarında düşmanlık ve kin zuhur etmiştir. Her ne zaman insanlar tefrikaya düşmüşse fesada uğrayıp helak olmuşlardır. İnsanlar ne zaman hak yolda birlik ve beraberlik içerisinde olmuşlarsa işte o zaman halleri ıslah olmuş ve egemenlik elde etmişlerdir.

Cemaatlerin ihtilafa düşmelerinin ve ayrılık yaşamalarının en büyük sebebi akidelerinin farklı olmasıdır. Akidede birlik sağlanamadığı sürece birlik ve beraberliğin olması da mümkün değildir. Yani itikatta, inançta ve tevhitte birliğin sağlanması gerekir. Bu birliğin sağlanabilmesi için de Müslümanların Kur’an ve Sünnete yeniden dönüş yapmaları gerekir. Kur’an ve Sünneti kaynak almaları gerekir. Kur’an ve Sünneti hakem yapmaları gerekir.

Buna bir örnek verirsek; Bütün cemaatlerde namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerde hiçbir ihtilaf yoktur. Tüm cemaatlerde bu ibadetler aynı şekilde yapılmaktadır. Tüm cemaat mensupları aynı safta namaz kılmaktalar, aynı şekilde oruç tutmaktalar, aynı şekilde hac yapmaktalar ve aynı kaidelerle zekât vermekteler. Bu birlikteliğin bu ittifakın sebebi tüm cemaatlerin bu ibadetler konusunda Kur’an ve Sünnete tabi olmalarıdır.

Cemaatlerin ihtilafa düşüp ayrılık yaşadıkları konular genelde İslam’a hizmet ve mücadele konusunda yol ve yöntemlerinin farklı olmasıdır. Bu konudaki ihtilafların sebebi cemaatlerin İslam’a hizmet ve mücadele konusunda Kur’an ve sünnete bakmadan kendi kafalarına göre bir yol ve yöntem takip etmeleridir. İbadetler konusunda birlikteliğin ve ittifakın olmasının sebebi bu konularda herkesin Kur’an ve Sünnete tabi olmalarıdır. Eğer cemaatler İslam’a hizmet ve mücadele konusunda da Kur’an ve Sünnete tabi olursalar tüm ihtilaflar kalkacaktır. Doğal olarak bir vahdet sağlanmış olacaktır. Demek ki cemaatlerin ayrılığa düştüğü konularda Müslümanlar Kur’an ve Sünnete tabi olmaları durumunda her türlü ayrılık ve ihtilaf çözüme kavuşuyormuş. Bu konuda Allah Teâlâ Müslümanlara yol göstererek şöyle buyurmaktadır.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin; bir de, siz den olan yetki sahibi kimselere. Şayet herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Peygambere danışmalısınız. İşte bu, en hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir. (Nisa Suresi: 59)

 

Müslüman; Allah’a kayıtsız şartsız itaat eder ve Allah’ın buyruklarını getiren Peygambere de kayıtsız şartsız itaat eder. Kur’an ve Sünnete aykırı hüküm vermedikleri sürece, şeriat ile hükmeden âdil yöneticilere, İslâm âlimlerine, aile büyüklerine de itaat eder. Fakat onlara itaat, Allah’a ve Peygambere itaat gibi kayıtsız şartsız olmamalıdır.

Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz eğer o anlaşmazlık konusunu Kitaba ve Sahih sünnete götürmelisiniz. Allah’a ve Peygambere danışmalısınız. Yani, yöneteni yönetileniyle, âlimi-cahiliyle, kadını-erkeğiyle her Müslüman anlaşmazlık yaşanan her konunun çözümü için Allah’ın kitabına, yani Kur’an’a ve Sünnete başvurulmalıdır. Anlaşmazlık yaşanan konuda Kur’an’da veya Sünnette doğrudan açık bir hüküm bulamazsanız, bu iki kaynağın temel prensipleri çerçevesinde İcma ve Kıyas’a başvurulur.

Allah Teâlâ bu ayeti kerimede Müslümanların arasındaki ihtilafların çözüm yolunu gayet açık ve net bir şekilde göstermiştir. Oda ihtilaf edilen her meselenin Kur’an ve Sünnetin hakemliğine arz edilmesi, çıkan karara bütün Müslümanların itaat etmesidir. Ancak insanlar cehalet, bağnazlık ve kör taassup sebebiyle hakkı kolay kolay kabullenmezler bu sebepten.

Bir kısım cemaatler sadece zikir çekip bir kısım ibadetlerle yetiniyor. İslam’ın başka hükümleri ile ilgilenmiyor, hasıraltı ediyor ve görmezlikten geliyorlar.

Bir kısım cemaatler Kur’an’ın ezberlenmesi konusunda çaba sarf ediyor, hatta hafız yetiştiriyor, ancak Kur’an nasıl bir akide öğretiyor, nasıl bir yol ve metot sunuyor bununla ilgilenmiyor bunu görmezlikten geliyorlar.

Bir kısım cemaatler sadece kendi hocalarının, kendi üstatlarının kitaplarıyla yetiniyorlar başka eserlere bakmıyorlar. Kur’an’ anlamak için tefsir dersi veya sünneti anlamak için hadis dersi yapmayı hayallerinden bile geçirmiyorlar.

Bir kısım cemaatler Allah’ın hükümleri yani şeriatı yokmuş gibi davranıp laikliği ve demokrasiyi savunuyorlar.

Cemaatler arasında birlik ve beraberliğin sağlanması için bu ihtilafların Kur’an ve Sünnete arz edilmesi çıkan hükme bütün Müslümanların teslim olması gerekir. Ancak mesele bu kadar basit değil; çünkü birçok cemaat batıl bidat ve hurafelere teslim olmuş ve yoldan sapmış din önderi ve cemaat mensuplarıyla dolu…

Bu sebepten, Müslümanım diyen bu yoldan sapmışların İslam’a yeniden davet edilmesi şart olmuş durumda!

 

 

SAPTIRICI DİN ÖNDERLERİ VE BİDAT FIRKALARI

 

Saptırıcı din önderleri dine uymayıp dini kendi nefsî arzularına uydururlar. Din uğruna mücadele etmeyip, dini menfaatleri için kullanırlar. Hakkı batıl, batılı hak diye pazarlarlar. Bu saptırıcı din önderlerinin reklamı yapılır, el üstünde tutulur, allanıp pullanıp topluma servis edilir. Ümmet bu saptırıcılar sebebiyle asırlardır zehirleniyor, uyutuluyor, uyuşturuluyor ve fırkalara bölünüyor.

 

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 

“Ümmetim hakkında tek korktuğum şey, saptırıcı liderlerdir. Ümmetim arasına kılıç düşünce, kıyamete dek bir daha kaldırılmaz. Ümmetimden hayatta olanlar müşriklere katılmadıkça ve ümmetimden bazı kimseler putlara ibadet etmedikçe kıyamet kopmaz. Ümmetim içerisinde otuz tane yalancı deccal olacak. Hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Ümmetimden bir taife, desteklenmiş olarak hak üzere bulunacaktır. Onları yıkmaya çalışanlar Allah’ın emri gelene dek hiçbir zarar veremeyecekler.” (Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed Bin Hanbel)

 

İbni Mes’ud (radıyallahu anh) bu konuyla ilgili olarak şunu naklediyor:

“Peygamber bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve “Bu Allah’ın yoludur” dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek “Bunlar ise diğer yollardır. Her biri üzerinde yanlışa davet eden birtakım şeytanlar vardır” buyurdu ve arkasından da şu ayeti okudu:

“İşte benim dosdoğru yolum budur! Öyleyse bu yolu izleyin, başka yollara yönelmeyin; aksi hâlde bunlar, sizi paramparça edip Allah’ın yolundan ayırırlar! Bakın, korunabilesiniz diye, Allah size bunları emrediyor!” (En’âm Suresi: 153) (İbn Mâce)

Allah’a ulaştıran yol tektir. Bunun dışındaki bütün yollar batıl olup bu yollar sayılamayacak kadar çoktur.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İnançlarını paramparça edip gruplara ayrılanlara gelince, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi, ancak Allah’a kalmıştır; zamanı gelince yaptıkları her şeyi onlara bildirecektir.” (En’am Suresi: 159)

 

Müslümanın rehberi Allah’ın kitabı Kur’an ve Peygamber’in sünneti olmalıdır. Kim olursa olsun söyledikleri ve yaptıkları Kur’an’a ve Sünnete muhalif ise terk edilmelidir. Kur’an’a ve Sünnete muhalif olan her şey batıldır ve yoldan sapmadır. İşte bu sebeptendir ki hak ehlini tanımak ve onlarla beraber olmak için önce hakkı bilmek gerekir. Sen hakkı bilmezsen hak ehlini nasıl tanıyabilirsin.

Önceki ümmetler gibi bu ümmetin de bir kısmı batıl yollar icat ederek fırka fırka olmuştur.

 

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir.” (Tirmizi, İbnu Mace, Ebu Davud)

Bu ümmetin de bir kısmı Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü sapıklıkların aynısına veya bir benzerine düşecektir. Hatta bu ümmetin içinde de kabirlere, anıtlara ve putlara tapanlar olacaktır.

 

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizden öncekilerin izlerini adım adım, karış karış takip edeceksiniz. Öyle ki bir kertenkele deliğine girseler, siz de gireceksiniz.” Ey Allah’ın Resulü, bunlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı? Dediler. “Ya kim olacak?” buyurdu. (Buhari, Müslim)

Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki önceki ümmetlerde olduğu gibi bu ümmetin bir kısmı saptırıcı önderlere uyarak, batıl fırkalara bölünecek, dini tahrif edip yoldan sapacaklar. Bu delalet fırkalarına rağmen Allah Teâlâ bu dinin aslını kıyamete kadar koruyacaktır. Yine hak üzere olan ve desteklenmiş bir taife de var olamaya devam edecektir. Kıyamete kadar hak üzere olacak olan bu taife Allah’ın emri (ölüm veya kıyametin kopması) gelinceye kadar hak üzere var olmaya devam edecektir.

 

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimden bir taife, desteklenmiş olarak hak üzere bulunacaktır. Onları yıkmaya çalışanlar Allah’ın emri gelene dek hiçbir zarar veremeyecekler.” (Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed Bin Hanbel)

 

İmam Malik’e ulaştığına göre Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti”. (Muvatta)

 

 

CEMAATİ TERK ETMEK

 

Bir Müslüman akidesi sağlam ve istikameti doğru bir cemaati şer-i bir gerekçe olmadığı sürece terk etmesi doğru değildir. Örneğin bu cemaatte İslam itikadına aykırı bir durum varsa veya haram olduğu açık olan bir şey kabullenilmiş ise veya bidat ve hurafeler ile amel ediyorlarsa veya batıla karşı mücadele verilmiyorsa bu cemaat terk edilebilir.

Ancak Müslüman akıllı olmalı, cemaat mensuplarını kazanmaya çalışmalı, bu cemaati terk etmeden önce cemaatin eksiklerini ve yanlışlarını bildirmelidir. Cemaat mensuplarını uyararak güzellikle onları doğruya davet etmelidir. Çünkü onlar da hata edebilirler, yanlış yapabilirler. Onların da uyarılması gerekebilir. Bu davet sonuncunda bu cemaat hakka dönerse hazır bir cemaat yanlıştan kurtarılarak kazanılmış olur. O zaman bu cemaatin terk edilmesi doğru olmaz. Bu davet sonuncunda cemaat mensupları bu hakikatleri duymazlıktan ve görmemezlikten gelerek yanlışta ısrar ederseler işte o zaman bu cemaat terk edilmelidir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cemaate sarılmayı teşvik ediyorsa kast edilen cemaat hak üzere olan ve istikameti doğru cemaattir. Bunun dışında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanları bidat fırkası ve yoldan sapmış cemaatlerden uzak durmayı, onları terk etmeyi ve bu cemaatlerin bidat ve batıllarına karşı mücadele etmeyi emretmektedir. Bu bidat fırkası ve yoldan sapmış cemaatler ister güçlü olsun, ister iktidar sahibi olsunlar fark etmez onların bidat ve batıllarına karşı mücadele emredilmektedir. Hak üzere olan ve istikameti doğru cemaatler azınlık da olsa, zayıf da olsa ve muhalifleri çok olsa bile onlar desteklenmeli ve onlara tabi olunmalıdır.

Birlikte rahmet vardır, izzet vardır; ayrılıkta fitne vardır, zillet vardır, şeytanın saptırması vardır, keder vardır. Öyleyse hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılan bir cemaat olun. Hak üzere olan ve istikameti doğru bir cemaat Allah’ın elinin üzerinde olduğu bir topluluktur. Böyle bir cemaati terk etmek İslam halkasını boynundan çıkarmak gibidir. Allah muhafaza bu kişiyi nifaka götür.

Cemaat olmaya karşı çıkan veya cemaati terk ederek ferdi hareket edenler zaman içinde gevşemeye, yıpranmaya ve batıl sistemler içinde asimile olmaya mahkûmdur. Ferdî hareket edenler zaman içinde tembelleşirler, çalışmalarında kalite olmaz, kâfirlere karşı mücadele edemezler. Oysa yeryüzüne bir bakın; kâfirlerin cemaat ve teşkilat olarak hareket ettiklerini göreceksiniz. Hal böyleyken Müslümanların cemaatleşmekten uzak durması küfrü kabullenmek ve kâfirlere teslim olmak demektir.

İbn-i Teymiyye şöyle demiştir: ‘’Cemaatin neticesi Allah’ın rahmeti, rızası, mağfireti, dünya ve ahiret saadeti ve yüzün ak olmasıdır. Tefrikanın neticesi ise Allah’ın gazabı, lâneti, yüzün kara olması ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beri olmasıdır.’’

 

DEVLET OLMAK İLE ÇERÇÖP OLMAK ARASINDAKI FARK

Güçlü bir otoritenin ve güçlü bir devletin yeryüzünde İslam’ın yayılmasında toplumlara nasıl bir etki yaptığını anlamak için Süleyman peygambere bakmanız yeterlidir. Bulunduğu coğrafyada Allah’ın şeriatı ile hükmeden bir devleti yöneten bu peygamber cinlere, hayvanlara ve rüzgâra da hükmediyordu. Süleyman peygamber tüm bu imkânlarını hakkın ikamesi ve batılın yok edilmesi için kullanıyordu.

Kur’an’da Neml Suresi’nde Anlatıldığına Göre

  1. Süleyman peygamber ordusundaki kuşları teftiş ederken, ibibik (çavuşkuşu) cinsinden olup, özel yeteneklerle donatılmış Hüdhüd adlı kuşun yerinde olmadığını gördü. Bunun üzerine, “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum; yoksa görevini terk edip kayıplara mı karıştı?” dedi. Ordu içinde disiplini bozacak bu tür sorumsuzlukların ne büyük felâketlere mal olabileceğini gâyet iyi bildiğinden, işin ciddiyet ve önemini göstermek üzere şöyle dedi:
  2. Bu konuda bana geçerli bir mâzeret göstermediği takdirde, onu ya şiddetli bir şekilde cezalandıracağım; ya da derhal kafasını koparacağım!”
  3. Fakat çok geçmeden Hüdhüd ansızın çıkageldi ve “Ey Allah’ın peygamberi!” dedi, “Ben uzak diyarlara gittim. Oralarda, senin bile henüz bilmediğin bazı şeyler öğrendim ve Yemen’deki Sebe Krallığı hakkında kesinlikle doğru bir haber getirdim sana.”
  4. “Oranın halkını Belkıs adında bir kadının yönettiğini ve ona, bir kralın sahip olması gereken her türden bilgi, beceri ve imkânın bahşedildiğini gördüm. Ayrıca onun, çok büyük ve görkemli bir de tahtı var.”
  5. “Ve yine gördüm ki, kendisi de, halkı da, Allah’ı bırakıp Güneş’e secde ediyorlar. Demek ki şeytan, yaptıkları bu çirkin işleri kendilerine güzel ve çekici göstererek onları yoldan çıkarmış; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.”
  6. “Hâlbuki göklerde ve yerde gizli olan her şeyi ortaya çıkaran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilen o yüce Allah’a secde ve kulluk etmeleri gerekmez miydi?”
  7. “O Allah ki, kendisinden başka ilâh yoktur; mutlak kudret ve hükümranlığın, yani en yüce taht muazzam Arşın sahibidir.”
  8. Süleyman, “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancının biri misin; bunu yakında göreceğiz” dedi ve derhal yazdırdığı mektubu Hüdhüd’e verip:
  9. “Şu mektubumu götür ve gizlice önlerine atıver, sonra onlardan biraz uzaklaşarak bir kenara çekil ve onları dikkatle gözetle, bakalım ne yapacaklar?”
  10. Belkıs, Süleyman’ın mektubunu alır almaz, “Ey ileri gelenler!” diye vezirlerine seslendi, “Bakın, bana çok değerli bir mektup geldi.”
  11. “Mektup Süleyman’dan geliyor ve ‘Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla’ başlıyor.
  12. Mektupta diyor ki: “Sakın bana karşı koymaya kalkmayın; derhal Müslüman olup huzuruma gelin!”
  13. “Ey ileri gelenler!” dedi Belkıs, “Bu mesele hakkındaki görüşlerinizi bildirin bana; çünkü bilirsiniz ki, ben size danışmadan hiçbir konuda karar vermem.”
  14. Vezirler,Sayın kraliçemiz! Biz son derece güçlü ve savaşçı bir milletiz, gerekirse Süleyman’ın ordusuyla da savaşabiliriz. Fakat yine de ferman senindir; düşün ve ne buyuracağına sen karar ver!” dediler.
  15. Bunun üzerine Belkıs, “Doğrusu, despot yöneticiler, diktatörler ve krallar bir ülkeye girdikleri zaman, oranın düzenini altüst ederler ve halkının soylu ve onurlu insanlarını öldürerek, esir ederek veya sürgüne göndererek aşağılık ve perişan bir hâle getirirler; herhâlde bunlar da böyle yapacaklardır.”
  16. Bu yüzden, meseleyi barış yoluyla çözmek için elimden geleni yapacağım. Onlara —dostluk ve barış mesajı olarak— altın, gümüş ve mücevheratla dolu bir armağan gönderecek ve elçilerin getirecekleri cevabı bekleyeceğim. Bakalım, Süleyman mal mülk ile savuşturulabilecek bir kimse miymiş?
  17. Belkıs’ın gönderdiği elçiler Süleyman’ın huzuruna çıkınca Süleyman, “Siz bu mallarla bana lütufta bulunduğunuzu mu sanıyorsunuz? Bu önemsiz ve ucuz teklifle mi geliyorsunuz bana? Şunu iyi bilin ki, Allah’ın bana bahşetmiş olduğu ilâhî nimetler, size verdiği servet, zenginlik gibi gelip geçici şeylerden çok daha hayırlıdır. O hâlde sizin bu hediyeniz, ancak sizin gibi manevi değerlerin kıymetini bilmeyen, yalnızca maddî zenginliklere değer veren insanları sevindirir.”
  18. Getirdiğin bu hediyeleri al ve ülkene geri dön. Onlara de ki; eğer ilâhî hükümlere boyun eğmemekte ısrar ederlerse, asla karşı duramayacakları müthiş ordularla üzerlerine yürüyeceğiz ve hepsini aşağılık ve perişan bir hâlde oradan sürüp çıkaracağız!”

Süleyman (a)’ın sahip olduğu baş döndürücü kudret ve zenginliği gören elçiler ülkelerine dönüp durumu kraliçeye bildirdiler ve böylesine kudretli bir orduyla asla baş edemeyeceklerini anlattılar. Bunun üzerine Belkıs, Süleyman (a)’ın isteklerini görüşmek ve kendilerini dâvet ettiği dini öğrenmek üzere, Kudüs’e geleceğini bildirdi.

  1. Bu haber üzerine Süleyman, yönetimde sözüne değer verdiği yakınlarını topladı ve onlara, “Ey ileri gelenler!” dedi, “Onlar Allah’ın hükmüne boyun eğmiş bir hâlde huzuruma gelmeden önce, hanginiz Belkıs’ın sarayındaki tahtını bana getirebilir?”
  2. Süleyman’ın emrindeki cinlerden güçlü ve yetenekli biri olan ifrit, “Sen daha yerinden kalkmadan onu sana getirebilirim!” dedi, “Gerçekten bunu yapabilecek güce sahibim ve son derece güvenilir biriyim.”
  3. “ Kitap ilmine sahip tek kişi olan “Ben ise onu sen gözünü açıp kapatıncaya kadar sana getirebilirim!” dedi. Süleyman daha sözünü bitirmeden, taht yanlarında beliriverdi. Onu yanı başında duruyor görünce, “Bu, verdiği nimetlere karşı şükredip etmeyeceğimi sınamak için Rabb’imin bahşetmiş olduğu lütuflardandır. Her kim şükrederse, yalnızca kendi iyiliği için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, doğrusu Rabb’im Ğanî’dir, hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir, Kerim’dir, sonsuz lütuf ve kerem sahibidir.
  4. Süleyman, saltanat ve zenginliğin gelip geçici olduğunu, bunların ancak imtihan amacıyla insana verildiğini, bu gibi dünyevi nimetlerin parlaklığına aldanıp da ahireti unutmamak gerektiğini, hiç bitmeyecek gerçek saltanatın, zenginliğin Allah katında olduğunu Belkıs’a, etkileyici bir üslûpla, anlatmak istiyordu. Bunun için, adamlarına, “Onun tahtını, süslerini sökerek, üzerinde bir değişiklik yapın ve tanınmaz hale getirin!” dedi, “Bakalım onun nasıl bir anda el değiştirdiğini ve eski şaşaasını, güzelliğini kaybederek perişan hale geldiğini gördükten sonra, dünyevî zenginliklerin gelip geçici olduğunu anlayıp doğru yolu bulabilecek mi, yoksa tahtı tâcı uğrunda imanı reddederek doğru yolu bulamayan kimselerden mi olacak?”
  5. Nihayet, Belkıs Süleyman’ın huzuruna gelince, ona tahtı gösterilerek, “Senin tahtın böyle mi?” diye soruldu. O da, “Evet, sanki bu o!” dedi, “Zaten buraya gelmeden önce bize İslâm inancı hakkında bilgi ulaşmış ve Allah’ın birliğine ve senin hak Peygamber olduğuna iman ederek Müslüman olmuştuk.”

Belkıs’ın o güne kadar neden iman etmediğine gelince:

  1. Allah’ın dışında tapındığı varlıkların, kendisini dünyada ve âhirette kurtuluşa ileteceği inancı, onu o zamana kadar tevhid dinine girmekten alıkoymuştu. Çünkü o, inkârcı bir kavimdendi ve içinde yetiştiği toplumun kültüründen, inancından ister istemez etkilenmişti.
  2. Daha sonra ona, “Saraya girer misiniz?” dendi. Belkıs saraya girip onun ışıl ışıl parlayan saydam döşemesini görünce, orayı derin bir su zannederek, ıslanmasın diye eteğini topladı. Bunun üzerine Süleyman,Korkma!” dedi, “Bu, zemini şeffaf kristal ile döşenmiş ve her yanı cilâlanarak parlatılmış bir saraydır. Ama sen, onu ilk bakışta derin bir havuz zannettin. İşte, önyargılara kapılarak hakikati göremeyen insanın durumu da böyledir: Hak din, ona ilk bakışta sıkıntılı, meşakkatli bir yol gibi görünebilir. Ancak, insan ve cin şeytanlarının telkinleri sonucu zihninde oluşan batıl önyargıları aşarak hakka yöneldiği takdirde, ondaki güzelliği, parlaklığı açıkça görecektir.

Süleyman (a)’ın hikmet dolu sözlerinden etkilenen ve böyle büyük bir zenginlik ve kudrete sahip olmasına rağmen asla kibre kapılmadığını, aksine, derin bir tevazu ile dâimâ Rabb’ine yönelip O’na şükrettiğini gören Belkıs, “Ey Rabb’im!” diye yalvardı, “Doğrusu ben, şu ana kadar Sana kulluktan uzak durmakla kendime zulmetmişim fakat işte şimdi, Süleyman ile birlikte, âlemlerin Rabbi bütün varlıkların gerçek sahibi, yöneticisi ve Efendisi olan Allah’a yürekten boyun eğiyorum!” (Neml Suresi: 20-44) (Mahmut KISA Meal ve Tefsiri)

Süleyman peygamber İslam’ın egemen olduğu güçlü bir devletin yöneticisi olduğu için güneşe tapınan putperest bir devletin yöneticisi olan Belkıs’a emir niteliğinde bir mektup yazarak Müslüman olmalarını istiyor. Şayet bunu yapmazlarsa ordusuyla üzerlerine geleceğini söylüyor. Bunun üzerine tereddütte kapılan Belkıs ve yönetim kadrosu Süleyman Peygamber ile mektuplaşıyor, elçiler gönderiyor, hediyeler gönderiyor ve en sonunda ziyaretine gidiyorlar. Böylece Süleyman Peygamber’in nasıl bir devlet başkanı olduğunu, nasıl bir devlete sahip olduğunu ve nasıl bir dine davet ettiklerini öğrenmeye çalışıyorlar. Bu diplomatik görüşmeler, elçilerin ziyaretleri ve en son devlet başkanı olan Belkıs ve yönetim kadrosunun ziyaretleri sonucunda bir devlet başkanı ve yönetim kadrosu Müslüman oluyor. Bu yaşanan olaylar sebebiyle koca bir millet İslam’a ısındırılıyor ve Müslüman olmaları sağlanıyor.

Süleyman peygamber güçlü bir devlet muhteşem bir orduya sahip olmasaydı Belkıs ve yönetim kadrosu Süleyman peygamberi muhatap dahi almazdı. Bu da gösteriyor ki insanların akın akın İslam’a girmeleri Müslümanların güzel bir cemaat olmaları, otorite sahibi olmaları, güçlü bir devlet sahibi olmaları ve Muhteşem bir ordu sahibi olmaları ile doğru orantılıdır.

Bir de Lut (as.) durumunu düşünün; İki kızı dışında kendisine iman eden kimse olmadığı için ekonomik, sosyal ve siyasal hiçbir gücü olmayan bu Peygamber kendisini ziyarete gelen yakışıklı birer delikanlı suretindeki melekleri kavminin taciz etmesinden endişe ederek üzülüyor, endişe ediyor ve içi daralıyor. Bu azgın topluluk karşısında çaresiz bu peygamber “Lut, “Ah, keşke size karşı gücüm olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim!” dedi. (Hud Suresi: 80)

Ah keşke sizlere karşı şu anda benim bir gücüm kuvvetim olsaydı. Yahut keşke böyle güçlü kuvvetli bir kaleye, bir sığınağa sığınabilseydim. Keşke sizin bu rezilliklerinizden, kepazeliklerinizden uzak kalmış olsaydım diyordu.

Bir insan için ne kadar kahredici bir durum düşünebiliyor musunuz? Bir Peygamberin evine misafir gelen erkeklere sarkıntılık edecek kadar hayâsız bir toplum. Çaresizlik içinde kıvranan Allah’ın elçisi onlara kendi kızlarını gösteriyor. İsterseniz bunları size nikâhlayabilirim diyor.

Evet, daraldı Allah’ın elçisi. Çünkü o da bilmiyordu aynen İbrahim (a.s) gibi gelen misafirlerin melek olduklarını. Sıkıntı içinde onları kavmin sapıklarına teslim etmemek için bir içeri, bir dışarı koşturup çırpınıyordu. İşte o esnada onun bu telâşını gören Melekler şöyle dediler:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey Lût!” dediler, “Bizler, Rabb’inin elçileriyiz. Onlar senin kılına bile dokunamazlar! Bunun için, gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık! İçinizden hiç kimse geriye dönüp bakmasın! Karın hariç; onların başına gelecek olan onun da başına gelecek! Onların zamanı sabah vaktidir; sabah yakındır, değil mi?” (Hud Suresi: 81)

Lût Peygamberin o ahlaksız kâfirlerin karşısındaki aczi yetini anlayabiliriz. Çünkü Lût Peygamber tebliğ vazifesini en güzel şekilde yerine getirmesine rağmen bu sapkın kavimden iman eden kimse çıkmadı. Lût peygamber ve iki kızcağızı yapayalnızdı acziyet içindeydiler.

Oysa bugün milyonların ve hatta milyarların Müslüman olduğu bir dünyada Müslümanlar neden acziyet içindeler ve zillet içindeler derseniz bunun cevabını da Allah Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem birçok hadisinde bildirmiştir. Bu sebeplerden bazıları şunlardır:

Emr-i bil maruf nehy-i anil münkerin, yani iyiliklerin emredilmesi kötülüklerin men edilmesinin terk edilmesi. İslam’a davetin terkedilmesi. Cemaat olmanın terk edilmesi, Allah yolunda cihadın terk edilmesi gibi sebeplerdir. Bu sebeplerden dolayı Müslümanların bir teşkilatı yoktur, bir otoritesi yoktur ve bir devletleri yoktur. Müslümanlar bu gün “bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda” lar.

 

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Hz. Sevbân (ra.) anlatıyor:  Rasulullah (sav.) buyurdular ki:
“Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”

Orada bulunanlardan biri: “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu.
“Hayır! Buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!”

“Zaaf da nedir ey Allah’ın Rasulü?” denildi. “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular. (Ebû Dâvûd)

 

 

DİNİ YENİDEN İKAMEYE ÇAĞRI

 

Müslümanları bir olmaya, beraber olmaya, cemaat olmaya ve hep beraber Dini Yeniden İkameye çağıran Mehmet Emin AKIN hocamızın bu konuda yazdığı kitabın arka kapak yazısı bizlere yol göstermektedir.

 

“Müslümanların; Batı hayranlığı ve ezilmişlik psikolojisi altında, kimliklerini yitirmeye başladıkları ve benliklerinin derinliklerinde hevaya yenilip halis Din’den uzaklaştıkları inkâr edilemez acı bir gerçek olarak yürekleri burkmaktadır. İslam sekülerleştirilmekte ve Müslümanlar, batılı laik sistemlerin yönlendirmesiyle; Kur’an’ın ve Sünnet ‘in getirdiği akideden ve izzetten uzaklaşmaktalar.

Modernizm’in ve liberalizm‘in hiçleştirme projelerinde figüran konumuna düşürülen Müslümanlar, bilerek veya bilmeyerek, Yeniden Tanzimat Ruhunu canlandırmada tehlikeli bir rol üstelenmeye ikna edilmekteler. Müslümanların, Kur’an’ın ahlakından uzaklaşıp İslam’ı, kültürel bir gösterişçilik ve millî bir din haline getirişlerini ve İslami değerleri saptırmalarını tartışan bu kitap, geleceğin umut kırıcı karanlığına karşı; bir iman muhalefetinin yeniden ikame çığlığı olma niteliğini taşıyor ve Batılı değer ve yasaların İslam’ı yıkıcı kuşatmasına dikkat çekiyor.” (Mehmet Emin AKIN)

 

Yol gösteren âlimlerimizden istifade ederek hazırladığımız bu yazımızda şunu fark ettik; yoldan sapmış bidat fırkalarını saymazsak Müslümanlar ufak tefek bazı konularda ihtilaf etseler de, bazı konularda biraz farklı düşünseler de temel konularda aynı inanca ve aynı düşüncelere sahip olduklarını gördük.

Âlimlerimizin aynı inancı ve aynı düşünceleri farklı üslupla, faklı bakış açılarıyla konuştuklarını ve yazdıklarını gördük. Bazen bir konu hakkında farklı âlimlerin aynı kelimelerle, aynı cümlelerle inandıkları düşünceleri tekrar ettiklerini gördük. Şunu da söyleyebiliriz; Görüş ve düşüncelerine müracaat edemediğimiz birçok âlim de aynı inanca ve aynı düşünceye sahip olduklarını görürsünüz.

Bu da demek oluyor ki; Yoldan sapmış bidat fırkaları hariç coğrafyamızda bulunan âlimlerimizin ve cemaatlerimizin birçoğu aynı inancı ve aynı düşünceleri savunmaktalar. Öyleyse Cemaatten… Hilafete… Doğru giden bu uzun ve zorlu yolda Müslümanların vahdet içinde, bir ve beraber olmalarına engel teşkil edecek bir neden bulunmamaktadır. İnançta ve fikirde sağlanan bu vahdet ve birliktelik sahada da sağlanması gerekir. Bunun için ne yapmamız gerekiyor, nereden başlamamız gerekiyor derseniz.

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Muhammed Allah’ın Elçisidir. Onun yanında yer alanlar ise, inkârcılara karşı son derece kararlı ve çetin, birbirlerine karşı ise çok şefkatli ve merhametlidirler. Onların, rükû ederek, secdeye kapanarak Allah’ın lütuf ve rızası için yalvardıklarını görürsün. Secde izinden nişanları, yüzlerindedir. Bu, onların Tevrat’taki nitelikleridir. İncil’deki nitelikleri ise şöyledir: Tıpkı filiz veren bir tohuma benzer ki, güçlenir, serpilir ve kökü üzerinde dimdik ayağa kalkar. Çiftçileri hayran bırakır. Allah, onlar sayesinde, inkârcıları çileden çıkarsın. Allah, onlar arasından inanan ve  güzel ve yararlı davranışlar gösterenlere, bir bağışlama ve muhteşem bir ödül vaat etmiştir. (Fetih Suresi: 29)

 

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: 

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbni Mâce, Mukaddime)

Müslümanlar bu ayette anlatılanlar ile ahlaklanıp ve Resulün bu sözlerine kulak verirseler vahdet için, birlik ve beraberlik için bir adım atılmış demektir. Öyleyse Allah’ın vadine mazhar olabilmek için ümmet olarak hep beraber adımlarımızı çoğaltmaya ve yürümeye var mısınız?

 

Eylül 2022

Müsennif VELİOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu Yazılar da var

Sövüyor musun? Diliniz küfre mi alıştı? Bu okuduklarınız sizi kendinize getirecek….

“Cennet, fuhuş konuşan ve fuhuş yapan (ayıp şeyleri konuşup yapan) kimselere haramdır.” İbni Ebi’d-Dünya, Edebu …

Mal istemek imtihan istemektir

Dünya malı nedir ki… Kişinin sorumluluğunu arttırıyor… Mesela senin bir kitaptan imtihanın var, diyorsun ki …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.