Pazar, 23 Muharrem 1441

Gerçek İbni Teymiyye’yi Tanıyoruz: 3) İbni Teymiyye’nin Öğrencilerinden Bir Kaçı

 

IBN TEYMIYE’NİN YERINI TUTAN BUYUK TALEBESİ HAFIZ İBN KAYYIM

Adı ve Soyu:

İlmî Derecesi: 

İbâdet ve Takvası:

Musibetlerle İmtihan Olması: 

Talebeleri ve Çağdaşlarının İtirafları: 

İlim Öğretmesi, Eser Yazması: 

Eserlerinin Özelliği: 

Önemli Eserleri: 

Vefatı: 

Zadü’1-Meâd: 

İBN ABDÜLHÂDİ. 

Hayatı: 

Eserleri: 

IBN KESÎR.. 

HAFIZ İBN RECEB.. 

Eserleri: 

İBN TEYMİYE’NİN TALEBELERİ

IBN TEYMIYE’NİN EN BUYUK ESERİ : HAFIZ İBN KAYYIM

 

Şeyhülislâm İbn Teymiye’nin talebelerinin ve on­dan ilim öğrenenlerin sayısı pek çoktur. Onun çalışma­larının, davetçi bir ömür geçirmesinin, etkili ve yüksek şahsiyetinin bir sonucu olarak; kendi devrine derin bir şekilde etki yapması, çevresine sevenlerinden ve öğren­cilerinden büyük bir kalabalığın toplanması pek tabiî idi.

Ama onun medarı iftiharı olan talebesi ve onun bil­gilerini düzenleyip yayan Hafız İbn Kayyim’in sahip ol­duğu özellik ve imtiyaz, öğrencilerinden hiçbirinde yok­tur. O hayatı boyunca hocasının yanından ayrılmamış, son nefesine kadar onunla beraber olmuştur. Hocası öl­dükten sonra da onun tutumu ve meşrebi üzerinde yü­rümüş, onun sevgisi ile ve ona bağlılıkla mest olarak yaşamıştır.

Onun ilmî hizmetleri, değerinin yüceliği, muhteşem meziyetleri, kendisi üzerinde ayrı bir kitap yazmayı; onun eserleri ve ilmî araştırmaları üzerinde genişçe in­celemede bulunmayı gerektirirdi. Fakat şaşılacak şey şu ki onun hayatıyla ilgili çok az bilgi ele geçmiştir. De­ğerli ve ünlü talebesi Hafız İbn Receb Hanbelî’nin daha çok Tabakât el-Hanâbile kitabının dipnotunda onun hakkında yazdıkları nakledilmektedir. Aslında o kendi hayatını ve kişiliğini hocasının, üstadının hayatı içinde öyle kaybetmişti ki, kendisinin herhangni ayrı bir varlığı ve kişiliği göze çarpmıyordu. Burada biz onun ha­yatından ele geçebilen bilgileri vereceğiz.[1]

Adı ve Soyu:

 

Adı Muhamnıed, künyesi Ebu Abdullah, lakabı Şemseddin, ünvânı Zür’î’dir. Babasının adı Ebu Bekir b. Eyyûb’dur. Şam’da doğdu, burada yaşadı ve burada toprağa verildi. Babası Cevziyye medresesinin yönetici­siydi. O medreseye nispetle ona, İbn Kayyim el-Cevziy-ye ve daha kısaltılmış olarak İbn Kayyim denilir.

İbn Receb’in anlattığına göre o, H. 691’de doğmuş­tur. Şihab Nablûsî, Kadı Takiyyüddîn Süleyman, Fâtıma binti Cevher, İsa b. Mut’im, Ebu Bekir b. Ab-düd-dâim ve benzeri dönemin âlimlerinden hadis dinle­miş, Hanbelî mezhebi fıkhında maharet elde etmiş ve fetva verme görevine başlamıştır.

Daha sonra Şeyhülislâm İbn Teymiye’nin eteğine öyle yapışmıştır ki, ölünceye kadar ondan ayrılmamış­tır. Allâme İbn Kesîr şöyle yazıyor: “Hafiz İbn Teymiye H. 712’de Mısır’dan dönünce Hafız İbn Kayyim ona öy­le yakınlık duydu ve öyle beraberlik kurdu ki, ölünceye kadar ondan ayrılmadı.”[2]

İlmî Derecesi:

 

Hafız İbn Receb şöyle yazıyor: “O bütün islâmî bil­gilerde yetenekliydi. Fakat tefsir kolunda onun bir ben­zeri yoktu. Usûlü din konusunda da en yetkili kişiler­dendi. Hadis, hadis-fıkhı ve hüküm çıkarmadaki inceliklerde ona denk biri göze çarpmıyordu. Fıkıh, usûlü fıkıh, arapça ve kelâm ilminde de üstün bir seviyeye ulaşmıştı. Tarikat ilmine ve tasavvuf ehli kişilerin işa­ret ve inceliklerine de haylice vakıftı. Ben; Kur’an ve sünnetin ne demek olduğunu, inceliklerini ve iman ger­çeklerini ondan daha iyi bilen birini görmedim. O ku­sursuz, günahsız değildi. Ama ben bu özelliklere sahip onun gibi birini görmedim.”

Allâme Zehebî de şöyle diyor: “İbn Kayyim, hadis metinleri ve hadis ricalini bilmeye çok ilgi duyardı. Fı­kıh meseleleriyle de çok meşgul olur, o meseleleri çok geniş ve detaylı olarak yazarak, Arapça dilbilgisini öğ­renmekte, fıkıh usûlünde ve hadis usûlünde çok maha­retli idi.”[3]

İbâdet ve Takvası:

 

“Hafız İbn Receb anlatıyor: “O; çok ibadet eden ve gecelerini çok uyanık geçiren biriydi. Namazları uzun ve huzur dolu olurdu. Her zaman zikreden, çalışan, uğ­raşan biriydi. Onda Allah sevgisinin bir coşkusu ve cez­besi, kulluğun özel bir hali vardı.Yüzünde ilâhî huzura yönelme, yoksulluk, acizlik ve boynu büküklüğün nuru görünürdü. Bu hal içinde ben onu başkasına benzeme­yen bir insan olarak gördüm. Çeşitli kereler hac yaptı. Bir süre Mekke’de kaldı. Mekkeliler onun çok ibâdet edişinin ve çok tavaf edişinin insanı hayrete düşüren hallerini anlatmaktadırlar.”

Allâme İbn Kesîr, kendi yazdığı tarih kitabında şöyle diyor: “Hafız îbn Kayyim, çok sevimli bir insandı. Ne kimseye hased eder, ne kimseye eziyet eder, ne bir kimsenin ayıbını ortaya çıkarır, ne de bir kimsede ku­sur arardı. Ben onun en yakın arkadaşı ve sevdiği bi-

riydim. Bizim zamanımızda dünyada ondan daha fazla ibadet eden ve çok nafile ibadet yapan biri var mıydı bilmiyorum. Namazını uzun uzun kılar, rükû ve secde­leri çok uzatırdı. Bazı kereler dostları ona kızarlardı ama o, bunu terketmezdi. Sözün kısası şu ki, o; genel olarak bütün yönleriyle benzeri az bulunabilen biriydi.[4]

Musibetlerle İmtihan Olması:

 

Hocası ve üstadı gibi o da musibetlere uğrayıp imti­hana tabi oldu ve mücahede kademelerinden geçti. Son olarak üstadı İbn Teymiye kale içinde hapsedilince o da hapsoldu ve ondan ayrı bir yere konuldu. Üstadının vefatından sonra serbest bırakıldı. Bütün bu tutuklu­luk süresi içinde o, Kur’an okumakla, mânalarını dü­şünmekle, ne demek istediğini düzenli şekilde incele­meyle, metodlu bir bakışla araştırmakla meşgul oldu. îbn Receb şöyle yazıyor:

“Bu tutukluluktan o çok fayda elde etti. O, zevk ve hak ehlinin sağlam bilgilerinden o kadarım elde etti ki; bununla marifet sahiplerinin bilgilerini, o bilgilerin in­celiklerini, derinliklerini anlamak ve anlatmak ona ko­lay geldi. Onun eserleri bu konularla doludur.[5]

Talebeleri ve Çağdaşlarının İtirafları:

 

Alimlerden büyük bir topluluk ibn Teymiye’den, hayattayken ve o öldükten sonra ilim öğrendiler ve on­dan faydalandılar. Bu asrın büyük bilginleri ona çok değer verirler, ona talebe olmayı şeref kabul ederlerdi.

Onun talebelerinden olan İbn Abdülhâdi ve İbn Receb gibi çok ünlü büyük bilginler vardır. Kadı Burhaneddin Zür’î’nin onunla ilgili şu sözü vardır: “Bugün gökkubbe-nin altında ondan daha fazla geniş bilgili bir insan gö­rülmemektedir.” [6]

İlim Öğretmesi, Eser Yazması:

 

Hafız İbn Kayyim bir süre Sadriyye medresesinde ders okuttu. Cevziyye’nin imamlığı (yöneticiliği) uzun süre boyunca ona havale edildi. O kendi kalemi ve ken­di eliyle pek çok kitap yazdı. İbn Receb diyor ki: “O; yazmaktan, okumaktan ve eser telif edip kitap satın al­maktan çok hoşlanırdı. Bunun sonucu idi ki büyük bir kütüphane meydana getirmiş, orada pek çok kitap top­lamıştı. Kütüphanesindeki pek çok kitap, onun kendi eliyle başka kitaplardan istinsah ettiği kitaplardı. [7]

Eserlerinin Özelliği:

 

Onun eserleri metodlu oluş ve tertipli yazılış bakı­mından hocası Hafiz İbn Teymiye’nin eserlerinden da­ha üstündür. Bunun dışında onun kitaplarında tasav­vuf tatlılığı, akıcı ifade ve insan ruhuna işleyicilik daha çok bulunmaktadır. Herhalde bu onun tabiatının ve ruhî yapısının bir sonucudur. Onun ruhi yapısında celâl, (otorite ve haşmet)den daha çok cemâl (hoşgörü-nüm) vardır. [8]

Önemli Eserleri:

 

Onun eserlerinin listesi uzundur. Bunlardan en önemli olanları aşağıda sıralanmıştır:

Tehzîb-i Sünen-i Ebî Dâvûd.

Medâricü’s-Sâlikîn Beyne Menâzil-i İyyâke Na’bü-dü ve İyyâke Nestaîn: Bu eser Şeyhülislâm Abdullah Ensârî’nin, Menâzilü’s-Sâirîn isimli eserinin şerhidir. Tasavvuf ve Tarikat hakkında en güzel kitaplardandır.

Zâdü’1-Meâd fi Hedy-i Hayri’1-îbâd: Bu eser üzerin­de biraz sonra geniş bilgi vereceğiz.

Cilâü’l-İfhâm fî’s-Salâti ve’s-Selâm Alâ Hayri’l-Enâm.

İ’lâmü’l-Muvakkıîn an Rabbilâlemîn: Bu eser fakih-ler ve fetva ehli olanlar ve hadisle meşgul olanlar için büyük bir bilgi hazinesidir ve onun en önemli eserlerin-. dendir.

el-Kâfiye eş-Şâfıye fi’1-întisâri li’1-Firkati’n-Nâciye.

es-Savâiku’1-Mürsele Ale’l-Cehmiyyeti ve’1-Muattaa.

Hâdi’l-Ervâh İlâ Bilâdi’l-Efrâh: Cennetin durumu ve tesîri üzerine.

Kitab ed-Dâi ve’d-Devâi.

Miftâhu Dâri’s-Saâdet.

İctimâu’l-Cüyûşi’l-İslâmiyyeti Alâ Gazvi el-Muat- talâti ve’1-Cehmiyyeti.

Uddetü’s-Sâbirîn ve’z-Zâhiretü’1-Şâkirîn.

Bedâiu’l-Fevâid.

el-Kelimü’t-Tayyibüve’1-Amelü’s-Sâlihü.  Tuhfetu 1-Vedûdi bi-Ahkâmi’1-Mevlûdi.

-ö Kitâbu’r-Rûh.

Şifâü’1-Alîl fî Mesâili’l-Kazâi ve’1-Kaderi vel-İIik-mesti ve’t-Ta’lîl.

far. Nefhatü’l-Ervâh ve Tuhfetü’l-Efrâh.  el-Fevâid.

iv et-Turuku’1-Hikemiyyetü fi’s-Siyâseti’ş-Şer’iyye. . el-Cevâb el-Kâfî Limen Seele Ani’1-Devâi’ş-Şâfî.

Ravdatü’l-Muhibbîn ve Nüzhetü’l-Müştâkîn. Lehfân fî Mekâyidi’ş-Şeytân. Tarîku’l-Hicreteyn ve Bâbü’s-Saâdeteyn. [9]

Vefatı:

 

Hicri 791 yılı Recep ayının 23 ünde Çarşamba günü gece vefat etti. Bir gün sonra öğle namazından sonra Cami-i Kebir’de cenaze namazı kılındı ve Babu’s-Sağir kabristanına defnedildi. Allah rahmet etsin ve derece­sini yükseltsin. [10]

Zadü’1-Meâd:

 

Hafız îbn Kayyim çok eser yazan âlimlerdendir. Çok eseri oluşu ve güzel eser yazışı onun özelliklerin-dendir. Eserlerinden bazı kitaplar genişçe tanıtılmaya ve konuları özetlenmeye lâyıktır. Fakat bunun için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Onun da en sağlam yeri Ha­fız İbn Kayyim’in ayrı bir hayat kitabının yazümasm-dadır. Eserlerinden; ilmî bakımdan î’lâm el-Muvakkı-în, zevk ve ıslâh açısından Medâricü’s-Sâlikîn veya İğâsetü’l-Lehfân,-üzerinde geniş bilgi vermeye, incele­me yapmaya lâyıktır. Nasıl ki bu kitapta İbn Teymi-ye’nin el-Cevâb es-Sahîh ve er-Red Ale’l-Mantıkıyyîn kitapları hakkında bunu yapmıştık.

Fakat biz burada tanıtma ve inceleme için onun şöhreti her tarafı tutan çok değerli eseri Zâdü’l-Meâd fi Hedyi Hayri’l-îbâd’ı seçiyoruz. Çünkü bu eser onun pek çok kitaplarının özelliklerini içinde toplar. Aynı za­manda siyer, hadis, fıkıh, ilm-i kelâm, tasavvuf ve ihsan kitabıdır. Amel ve ıslâh bakımından, Ihyâu’l-Ulûm’dan sonra belki de böyle çok yönlü bir kitap ya-

zılmamıştır. İnceleme, kaynaklan gösterme, kitap ve sünnete uygunluk gösterme bakımından bu kitap Îhyâu’l-Ulûm’dan da üstünlük taşır.

Öyle anlaşılıyor ki yazar; büyük ölçüde dinî eserleri içeren bir kütüphanenin yerini tutabilsin ve bir müreb-bi, bir mürşid, bir fıkıh âlimi, bir hadisçi görevi yapa­bilsin diye böyle bir eseri yazmaya karar vermiştir. Ha­disler üzerinde uğraşmayı çok seven ve Hz. Peygambe­rin sünnetlerine ve edeplerine uymayı çok isteyip özen gösteren kimseler bu kitaba çok ilgi duymuşlar, onu kendilerine yol gösteren bir fener, yol arkadaşı ve seya­hat azığı kabul etmişlerdir[11]

Bu kitap Hindistan’da ilk Önce H. 1298’de, Mısır’da da H. 1324’de yayınlanmıştır. Hindistan baskısı büyük boy 937 sayfa, Mısır baskısı ise orta boy 926 sayfadır, kitabın başlangıcında yazar şöyle yazmaktadır:

“Bu, birkaç konudan ibaret bir eserdir. Bu konuları Öğrenmek, kendi peygamberini bilmek isteyen, onun hayatını, onun ahlâk ve âdetlerini tanımaya biraz da olsa özen gösteren herkes için şarttır. Bu kitap, gönlün yorgun olduğu, ilmî sermayenin az olduğu bir sırada yazıldı. Bu eserin yazılışı evimizde otururken değil, se­yahat yaptığımız bir sırada ortaya geldi. Kalbin karışık ve dağınık olduğu, insanın bir konu üzerinde durması­nın yok olduğu, başvurulabilecek kitapların bulunma­dığı ve kendilerinden ilmî fayda sağlanacak ve meseleler üzerinde karşılıklı görüşme yapılabilecek kimsele­rin olmadığı bir sırada yazılmıştır.”[12]

Yazarın bu anlatışı eğer kitabın başlangıcı ve bazı bölümleriyle ilgili ise fazla hayreti gerektirmez. Ama eğer kitabın bütünüyle ilgiliyse o zaman bu, insanı son-derece şaşkınlığa ve hayrete düşürür. Çünkü kitapta anlatılan hadislerin metinleri, senedleri, hadis ricali­nin genişçe anlatılışları, siyer ve tarihin ayrıntılı bilgi­leri, meseleler ve hükümler üzerinde bir hadisçi ve ft-kıhçı tarzındaki ifadeler gösteriyor ki; sanki bu kitap son derece geniş ve zengin bir kütüphanede oturularak yazılmıştır. Bu kitabı okuyan kişiler böyle düşünebilir. Kitabın bütün olarak yolculuk sırasında yazıldığı doğ­ruysa, kabul etmek gerekecektir ki yazar; İslâm ilimle­rinde, özellikle hadis ve fıkıh bilgilerinde insanı hayre­te düşüren bilgi birikimine sahipti ve dinî bilgileri ihti­va eden kütüphane onun göğsünde (hafızasında) yer et­mişti. Ve o; güçlü hafızası ve hatırlaması ile hadis bil­ginlerinden bir örnek ve zamanın harikası, en büyük yeteneklerin sahibi hocasının yerini tam tutan bir ben­zeriydi.

Hafız İbn Kayyim, bu kitabının baş tarafında Hz. Peygamberin peygamber olarak gönderilişinin ve vahiy derecelerinin geniş bir izahını yapmıştır. Vahiy derece­leri ve vahiy türleri konusunda onun kitabında anlattı­ğı bilgiler, diğer genel sîret kitaplarında ele geçmez.

Sonra o, Hz. Peygamberin İslama çağrı mücadele­sinde geçirdiği merhaleleri anlatmış; mübarek isimleri­ni, onların mânalarım ve inceliklerini âdeti olduğu üze­re geniş ve tatlı bir biçimde zikretmiştir. Bu anlatışı içinde, üstadının ve kendisinin âdetine uygun olarak pek çok fıkıh ve dil meselelerini, inceliklerini ve bazı ruhî ve manevî meseleleri yazmıştır. Bu sırada o, Pey­gamberimizin hayatıyla ilgili genel bilgileri ve Peygam­berimizin şahsına özgü bir takım Özellikleri bütün ge-nişliğiyle bir araya toplamış ve onun ahlâkını ve cisma-nî yapısını, alışkanlıklarını ve sürekli yaptığı işleri iyi bir hazine olarak bir araya getirmiştir.

Bundan sonra o; Rasûlullah’ın ibadetlerini; namaz kılış şeklini, sünnetlerini ve âdetlerini gayet ince bir açıklama ile sunmuştur ki bu, onun geniş ve derin ha­dis incelemelerinin, bilgisinin özü ve tüm bilgisinin özetidir. Bu verdiği bilgilerde onun hadisçi rengi ve in­celemeci, araştırıcı yönü net bir şekilde parlamaktadır. Bu arada fıkıh usûlü ve hadis usûlünün bazı ince konu­ları, rical ve ilim dalının bazı kıymetli bilgileri de anla­tılmıştır.

Kitabın ibadetlerle ve dört erkânla (namaz, oruç, zekât, hac) ilgili bölümleri kitabın sadece ahkâm ya da fıkıh ve hilaf kitabı halinde kalmadığını göstermekte­dir.

Yazar; yer yer insanı coşturan ve imanı artıran manevî, ruhî konuları ve hoşa giden ilmî incelikleri de kitabının içine almıştır. Zekât ve sadaka bölümünde o şöyle yazmaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.) efendimiz bütün yaratıklar içinde en fazla göğsü geniş, (içi rahat) nefsi mutmain ve kalbi huzurlu olan kimseydi. Çünkü sadaka ve iyi ilişkilerin göğüs genişliğinde büyük etkisi vardır. Allah Teâlâ, peygamberlik ve peygamberliğin özellikleri için onun mübarek göğsünü daha önceden açmış, duyguları depolaması için içini genişletmiş, onun mübarek göğ­sünden şeytanın nüfuzunu tamamen silip atmıştı. Bu, ahlâktan (cömertlik, el açıklık ve fedâkârlıktan) dolayı göğüs genişliğinde daha da çok artma oldu.”

Bundan sonra o, Hz. Peygamberin (s.a.) hayatı üze­rinde genişçe bilgi verirken bu açıdan bakmakta ve gö­ğüs genişliğinin nedenlerini araştırırken şöyle yazmak­tadır:

“Göğüs genişliğinin (duygu enginliğinin) pek çok sebepleri vardır ve en üstün derecesiyle hiçbir eksikliği olmadan Hz. Peygamber buna sahipti. Göğüs genişliği­nin en büyük ve önemli sebebi tevhid (Allah’ın birliği­ne inanma)dır. O ne kadar mükemmel ve güçlü olursa göğüs genişliği o kadar fazla olacaktır. Allah Teâlâ şöy­le buyurmaktadır:

“Allah kimin göğsünü İslâm için açmışsa işte o Rabbi tarafından bir nur (ışık) üzere olur.” (Zümer, 39/22)

Yine şöyle buyurmaktadır:

“Allah, kimi doğru yola getirmeyi dilerse, göğsünü İslâm için genişletir. Kimi de saptırmayı dilerse, sanki o göğe tırmanıyormuşçasma göğsünü daraltır.”(Eriara., 6/26)

O halde hidâyet ve tevhid, göğüs genişliğinin en bü­yük sebeplerindendir. Şirk ve dalâlet de göğüs darlığı, iç huzursuzluğu ve gönül sıkıntısının en büyük sebebi­dir. İşte bunun gibi göğüs genişliğinin bir sebebi de Al­lah Teâlâ’nın kulun kalbine koyduğu nurdur. İşte o nur; göğsü geniş ve ferah tutan, kalbi huzurlu ve neşeli kılan iman nurudur. Bu nur kulun kalbinden çekip gi­dince kalpte sıkıntı ve daralma meydana gelir. O za­man kul kendini, dar ve karanlık bir hapishanede hap­sedilmiş de elem veren bir işkenceye uğramış gibi his­setmeye başlar. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyuruyor:

“Nur kalbe girince kalp acıtılır ve ferahlanır. Sahâbe-i kiram: Bunun sebebi nedir ya Rasûlallah? dediklerinde buyurdu ki: Ebedî âleme yönelmek, onu arzulamak ve fâni âlemden yüz çevirmek ve de ölüm gelmeden Önce ona hazır olmaktır.”

İnsan bu nurdan ne kadar elde ederse o kadar gö­ğüs genişliği nimetini elde etmiş olur. Aynı şekilde nur duygusundan göğüs genişliği, kasvet ve zulmet duygu­sundan da göğüs darlığı, gönülde sıkıntı ve daralma meydana gelir. İşte bu sebepler, göğsün genişlemesi ko­nusunda aynı zamanda bir ilimdir. O ilim, göğsü ferah­latır ve genişletir. O derecede ki onu bilen kişinin goğ- ! sü dünyadan daha çok geniş hale gelir. Buna karşılık : onları bilmemekten ötürü gönülde sıkıntı ve daralma meydana gelir. Kulun bilgisi ne kadar geniş olursa : göğsü o kadar ferah, kalbi o kadar huzurlu olur.

Fakat bu nimet ve bu servet her âlime nasip olma­maktadır. Bu sadece Hz. Peygamber’den veraset yo­luyla gelen ilme özgüdür ve o ilim faydalı ilimdir. Bu faydalı ilmi elde edenler en huzurlu, en geniş kalpli, en güzel ahlâklı, hoş tabiatlı ve temiz yaşayışlı kimseler­dir.

Bir sebep de Allah’a yönelmektir. Yani kişinin bü­tün kalbiyle Allah’ı sevip O’na bağlanması, O’na yüz çevirip O’na başvurup O’na ibâdet etmekten zevk al­masıdır. Gerçek şu ki; bundan daha fazla huzur ve sükûn veren başka bir şey yoktur. Bir ara eğer bu dev­lete nail olursanız, kendiliğinden ağzınızdan şu cümle dökülecektir: Eğer cennette de bu durum nasip olursa çok tatlı, güzel bir hayat olacaktır.                                 :

Sevgi ve muhabbetin; göğüs genişliği, iç huzuru ve    ”ruhî hayatla çok büyük ilgisi vardır. Bir kere de olsa  ancak bunu tatmış olan, bu zevki almış olan kimse an­layabilir. Muhabbet ne kadar kuvvetli ve şiddetli olursa göğüs o kadar ferah ve geniş olacaktır. Bu nimetten mahrum olanlarla, işe yaramaz adamlarla karşılaşıp onları gördükçe gönül huzursuzlaşacak, sıkıntı hissede­cektir. Böyle kimseleri görmek göze zarar verir, onlarla arkadaşlık ruha sıkıntı verir.

Buna karşılık kalp damarlarının, sıkıntısının çok büyük bir sebebi de Allah Teâlâ’dan yüz çevirmek ve Allah’tan başkasına kapılmak, Allah’ı zikretmekten gafil olup Allah’tan başkasına muhabbet duymaktır. Çünkü kim Allah’tan başkasına muhabbet beslerse O’nun elleriyle ona ızdırap verilir[13] ve onun kalbi o Allah’tan başka olanın sevgisi içinde sürekli bağlanmış ve yakalanmış olarak kalır. Dünyada ondan daha fazla bedbaht, ondan daha fazla zevksiz, nasipsiz, ondan da­ha fazla yoksun, ondan daha fazla içi geçmiş, kalbi yı­kık ve ciğeri parçalanmış hiçbir kimse yoktur.

– Gerçekte iki çeşit muhabbet vardır: Biri, dünyanın cenneti, gönlün huzuru, kalbin lezzeti, ruhun hayatı, gıdası, devası hatta onun hayatının ve gözlerinin nuru olan muhabbettir. Ve o ortağı olmayan tek Allah’a bü­tün kalbiyle muhabbet duyması, yönelmesiyle ve irâdesinin, bütün güçlerinin o tarafa çekilmesi ve cezb-edilmesidir. Diğeri de; ruha azap, gönle sıkıntı veren, kalbin hapishanesi olup göğsü daraltan, sıkıntılara, eziyetlere, perişanlıklara sebep olandır ki, o da Al­lah’tan başkasına duyulan muhabbettir.

Göğüs genişliğine sebep olan bir başka şey de; her yerde, her durumda sürekli zikretmektir. Göğüs genişlemesinde zikrin çok büyük bir etkisi vardır. Onunla kalb, çok enteresan bir huzur ve sükûn elde eder. Aynı şekilde gafletin, gönlün daralmasında, sıkıntılanmasında, perişan olup ızdırap duymasında büyük rolü vardır.

Bir sebep de; yaratıklara iyilik yapmak, malla, imkânlarla, bedenle ve çeşitli iyilik yollarıyla onlara faydalı olma karakteridir. Cömert ve iyiliksever insan çok geniş göğüslü, kalbi huzurlu olur. O kimse içinde büyük bir huzur ve sükûn duyar. İyilik yapma duygusu olmayan pinti kimse ise çok sıkıntılı, huzursuz, perişan ve üzüntülü olur.

Hz. Peygamber (s.a.) efendimiz; sadaka veren, eli açık, fedakâr insanı şu misâlle anlatmıştır: “Bir kişi üzerinde demirden iki zırh vardır. Sadaka vermeye ni­yetlendiği zaman zırh açılır ve çözülür. O derecede ki elbisesi yerlere sürünür de ayak izlerini siler gider. Pinti kişinin durumu da şöyledir. Zırhın her bir halka­sı ve parçası onun vücuduna yapışır. Vücudunu öyle sı­kar ki onun içinde hiçbir huzur ve rahatlık bulamaz.”

Göğüs genişliğinin bir başka sebebi de cesarettir. Cesur adam; çok geniş göğüslü, içi ferah ve geniş kalpli olur. Buna karşılık korkak adam çok ürkek olur; hu­zur, neşe, zevk ve hayat refahından sadece hayvanlar kadar faydalanır. Yani onun bütün bunlardan nasibi hayvanlarınki kadardır. Korkak kimse geri kalan manevî huzur, zevk, neşe ve sürûrdan tamamen mah­rumdur. Bu aynen her cimrinin, Allah’tan yüz çeviren, O’nu zikretmekten gafil olan, O’nun zâtından, isimle­rinden, sıfatlarından ve O’nun dininden habersiz olup Allah’tan başkasının esiri olan kimsenin bu devlet ve servetten nasipsiz kalmasına benzer.

İşte bu huzur ve sükûn, bu kalp genişliği; kabre va­rınca da bir genişlik ve bir yeşil alan haline gelir; bu gönül sıkıntısı, kalp darlığı o kabre varıldığında azapj ve hapishaneye girme şeklinde kendini gösterir.

İnsanın kabrindeki durumu bu dünyada kalbin gö­ğüs içindeki durumuna benzer. Buranın yaşayış şekli, oranın yaşayış şeklidir. Buranın işkencesi, sıkıntısı oranın azabı ve sıkıntısıdır. Buranın serbestliği ve hu­zuru oranın serbestliği ve huzurudur. Geçici olarak; imanlı, Allah’a kesin bağlı kişilerin bu dünyada (her­hangi bir tesadüfi olaylar veya dış sebeplerle, fakirlik, hastalıklar ve benzeri sebeplerle) meydana gelen nor­mal ve tabiî sıkıntılara, huzursuzluklara ve de kâfirler ile gaflet ehli kişilerin (servetleri, iktidarları ve dünya­dan hayvanî kâm almaları sebebi ile) geçici olarak al­dıkları zevk ve safaya itibar edilmez. İtibar edilip değer verilen durum bir meleke (ruhî yapı) haline gelen ve kalpte devamlı olarak bulunan durumdur.

Bir başka sebep de, gönlün daralmasına, kalbin hu­zursuzluğuna sebep olan ve kalbin sıhhat ve şifâsına mâni olan kötü sıfatlardan kalbin temizlenip arınması-dır. İnsan göğüs genişliğinin diğer sebeplerini elde eder de bu kötü sıfatları kalpten çıkarmazsa o göğüs genişli­ği nimetinden büyük bir parça elde edemez. Olsa olsa en fazla onun içinde, ara sıra onun gönlüne saldırmaya devam edecek olan iki madde kalacaktır. Sebebin biri; insanın gerekli olmayan şeylere bakmayı, gereksiz ko­nuşmayı, lüzumsuz sözleri dinlemeyi, faydasız ve mânâsız görüşmeleri, ihtiyaçtan fazla yeme, içme ve uyumayı terketmesinin gerekli olduğudur. Çünkü bu fazlalıklar, lüzumsuz şeyler kalbe sıkıntı ve eziyet ve­ren felâketler, musibetler haline gelir. Gönül ondan hu­zursuzluk duyar. Dünya ve âhiret azabının büyük bir bölümü işte bunların sonucu olarak ortaya çıkar. Sübhânallah! Bütün bu sahalarda kendini kaptırıp koşup gidenler nasıl darmadağınık, perişan ve gönül sı­kıntısı içinde kalmaya devam ederler. Buna karşılık güzel huylardan pek çok güzelliklerle süslü ve Allah ta­rafından beğenilen nitelikleri daima gözönünde bulun­duran kişinin saadeti, huzuru ne kadar güzel bir sonu­ca ulaşacaktır. Bu gruptaki insanlar hakkında Allah; “Şüphesiz ki iyiler ve iyilik yapanlar Naîm cennetinde olacaklardır” ve önceki gruptan olanlar hakkında da: “Günah işleyenler Cahîm denilen cehennemde olacak­lardır” buyurmaktadır. Bu iki hal ve durum arasında pek çok derece ve mertebeler vardır. Onlar arasında Öyle fark vardır ki onu ancak en iyi Allah bilir.

Sözün kısası şu ki: Hz. Peygamber (s.a.) efendimiz, o sıfatların her birinde; göğüs genişliği, kalp rahatlığı, göz sükûnu ve ruh diriliği, emniyeti elde etme bakı­mından Allah’ın yarattıkları içinde en çok üstün olan ve en çok ileri derecede olan idi. Bununla birlikte o, his . ve beden olarak da göğüs genişliğine sahipti. Bu nokta­da onun bir benzeri yoktur[14]

Yaratıklar içinden bir kimse ona ne kadar uyarsa ve kimde Peygambere tabi olma şerefi, şanı, görülürse o derecede göğüs genişliği, huzuru, tadı, ferahlığı elde edecek, o nimete nail olacaktır. Hz. Peygamber göğüs genişliğinin, şanı yüceliğin ve günahtan uzak olmanın en yüksek mevkiine, en üstün zirvesine ulaşmıştı. Ona tabi olup, onun peşinden gidenlere, ona bağlı oldukları ve onun peşinden gittikleri ölçüde bu devlet ve servetten daima nasip verilecektir. “[15]

Yazar; ibadetleri, İslâm’ın şartlarını ve şeriatın hü­kümleriyle ilgili meseleleri anlatmadan önce onların hikmetini, faydalarını, sınırlarını da açıklamaya özen göstermiş ve bu konuda çok derli toplu, hoşa giden bir tarzda farz oluşun hikmetini ve o ibadetlerin, İslâm’ın şartlarının hikmetlerini, faydalarını ve onların farz kı­lmış tarihlerini anlatmıştır. Burada ona bir örnek ı Hm. Oruç hakkında şöyle yazmaktadır:

“Oruçtan amaç; nefsin, nefsânî isteklerden alıkon ması ve insanoğlunun alışık olduğu ve kendilerine tir­yakilik duyduğu alışkanlıklarını durdurma kabiliyeti kazandırmak ve kendisi için saadet ve ebedî hayatın “huzurunun sebebi olan, elde etmek için içinde büyük bir istek duyduğu şehevî güçlerinde, nefis isteklerinde oldukça hafifleme meydana getirmektir. Aynı zaman­da, kendisinin arınmasına ve manen ilerlemesine se­bep olacak ve ebedî hayat verecek, hem de kendisine açlık ve susuzluğa karşı koyabilme gücü kazandıracak olan şeyleri vermektir.

Oruç; boş mideleri hatırlatır ve o; yoksulların, açlık çekenlerin neler çektiğim, midelerinin ateşini söndüre­cek ve ciğerlerini soğutacak bir şeyleri olmayanların neler çektiğini insana öğretir. Oruç; şeytanın insan ha­yatına yön vermesinden, insanı rastgele ve keyfî hare­ketler yapmaktan meneder. İnsan onun sayesinde; her an arzularına tabi olarak dünyasını, âhiretini, hayatım ve ölümü unutarak keyfinin, nefsinin emrine tabi ol­makta devam etmez.

Oruç her insan organında huzur meydana getirit. Hayvanı isteklerden, azgınlıklardan alıkoyar, beşerî teklere gem vurur, frenler. O, takva sahiplerinin gen|, nefis ve ruh çatışmalarında zırh ve kalkan, sâlih kulların, Allah’a yakın olanların sürekli ibadetleri ve riyâ-zatlarıdır. Oruç; insanların bütün amelleri içinde âlemlerin Rabbi olan Allah’ın özel bir payıdır. Bir oruç­lu ne yapar? İşte onun yaptığı;isteklerini, yemesini ve içmesini Rabbi için terketmesidir. Bu bakımdan oruç; nefsin sevdiklerinin ve hoşlandıklarının terkedilmesi; fedâkârlığın, can feda etmenin ve Allah rızasını terci­hin adıdır. Oruç, kul ile Allah arasında başka birinin anlayamıyacağı bir sırdır. Başkaları; oruçlunun orucu bozan şeyleri terkettiğini bilebilir. Fakat oruçlunun ye­meyi, içmeyi ve isteklerini Rabbi uğruna terketmesi bir kalp olayıdır, ruhî bir durumdur. Bu; kulun, başka hiç­bir insanın bilemeyeceği sırrıdır. İşte bu, orucun asıl mahiyeti, gerçek yüzüdür.

Dış organları ve iç güçleri korumakta orucun ente­resan bir rolü vardır. Yıkıcı şeylerin, kötü etki yapan maddelerin, insanı tamamen eline geçirip ona hâkim oldukları ve insanda tahribat yapmaya başladıkları za­man oruç bir şifadır, onlara karşı bir perhizdir. Nefsin sağlığına zarar veren kötü maddeleri vücuddan çıkarıp atan bir araçtır. O halde oruç, aynı zamanda kalp ve organların sağlığını da korumaktadır ve isteklerin, ar­zuların peşinden gidip onlara kul olunca kaybedilen sağlığı da geri getirir. Bu bakımdan o takvanın büyük yardımcısıdır. Bunun için de Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur:

“Ey iman edenler; sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı. Umulur ki sakınanlardan olursunuz.” (Bakara, 2/183)

Yine bunun için Hz. Peygamber (s.a.): “Oruç bir kalkandır.” buyurmuştur. Ve yine bundan dolayı Al­lah’ın Rasûlü; cinsî isteği azdığı halde evlenmeye gücü olmayan kimseye oruç tutmasını emretmiştir.

Orucun faydaları ve maslahatları; aklı selim sahibi ve iyi tabiatlı insanların kolaylıkla görüp anlayacakları şekilde meydandadır. Allah Teâlâ orucu kulları için rahmet, iyilik, bir şifa ve bir koruyucu muhafız olarak farz kılmıştır.

Hz. Peygamberin amel tarzı ve uygulayış biçimi bu konuda en iyi ve en mükemmel uygulayış biçimidir. Bu; bir taraftan, herşeyden daha çok kolay, diğer taraf­tan amaca ulaşmak için en iyi vasıtadır.

İnsan nefislerinin, alıştıkları ve çok istek duyduk­ları şeylerden mahrum edilmesi çok zordur. Bu bakım­dan orucun farz kılınmasında acele edilmedi. Ancak hicretten sonraki İslâm’ın orta döneminde farz olduğu­nu bildiren âyet indirildi. İnsan tabiatlarının tevhid inancına ve namaza alıştığı, Kur’an hükümlerine iyice yatkınlaştığı bir dönemde farz oldu.

Orucun farz kılmışı H. 2. yılda oldu. Böylece Hz. Peygamberin mübarek hayatında oruç tuttuğu 9 Ra­mazan geldi. Hem de orucun farz kılınmasında dahi kademe kademe ve kolaylaştırma yolundan gidildi. Onun ilk farz kılmışı öyleydi ki; müslümanın onu tut­masında veya karşılığında bir yoksula yiyecek verme­sinde serbest bırakılmıştı. Sonra serbestlik durumu ağır ağır silindi de oruç kesin şekilde farz oldu. Karşılı­ğında yiyecek verilmesi (fidye) emri, sadece oruç tutma gücü taşımayan yaşlılar ve kadınlarla sınırlı kaldı. Bu ikisi orucu terkedebilir ve her gün, karşılığında bir yoksula yemek yedirebilir (doyurur)[16] Hastaların ve yolcuların oruç tutmamalarına kaza etmelerine izin ve­rilmiştir. Hamile ve emzikli kadınlara da eğer kendilerinin veya çocuklarının hayatı tehlikeye düşerse orucu yemelerine, daha sonra kaza etmelerine izin verilmiştir.[17]

Kitabın en güçlü ifadelerin kullanıldığı bölümü ve yazarın ilmî derinliğini geniş bakış açısını ve parlak, berrak hafızasını ispat eden bölümü, Haccı anlatan bö­lümdür. Hac ve hacla ilgili olan şeylerle ve Hz. Pey­gamberin yaptığı hac ve haccın hükümleriyle ilgili öyle derinlemesine, araştırmacı, yaygın inceleme ve öyle çok ilmî bir birikim ortaya koymuştur ki bu kadarı herhan­gi bir başka kitapta bu kısa görüşlünün[18] gözüne iliş-memiştir.

Hac bölümü, kitabın Mısır baskısının 180-349 say­faları arasında bulunmakta yani 269 sayfayı kapla­maktadır. Bu konuda o; Hz. Peygamberin Veda Hac-cı’nın en geniş şeklini ve Medine’den çıkışından başla­yarak geri dönüşüne kadar olan geniş ve uzun yolculuk durumlarını, olaylarını gözler önüne koymuştur.

Bu bölüm çeşitli hadis birikimlerinin özeti ve sağ­lam rivayetlerin, çeşitli etraflı bilgilerin en güzel şekilde bir araya toplanmasıdır. Bu bölümde o; haccın pek çok ihtilaflı konuları ve kendisinde değişik görüşler ile­ri sürülen meseleleri üzerine ışık tutmuş, hadislerin ışığında rahatça ve müctehidçe kararlar vermiştir. Bu kararlarında onun hiçbir fıkıh mezhebine bağlı kalma­dığı anlaşılıyor. Meselâ Hanbelî mezhebinde olmasına rağmen o; Hz. Peygamberin ifrâd haccı veya temettü’ haccı yapmadığını ancak kıran haccı yaptığını delilli bir şekilde ispat ediyor.

Sonra Hz. Peygamberin kıran haccını yaptığında önceki ve sonraki âlimlerden doğan farklı görüşleri ve ortaya çıkan hataları belirtiyor. Onların kaynağını ve hataya götüren, yanlış kanaate ileten noktalarını yazı­yor. Hatta Hz. Peygamberin haccı konusunda eski dö­nemde ve yeni dönemde en büyük âlimlerin düştükleri tereddütleri ve pek çok araştırmacı ve derin bilgili âlimlerin düştükleri yanlış anlayışları, açıklayarak de­rin araştırmaları sonucu ortaya çıkardığı gerçekleri yazmıştır.

Bu konuda tabiînden Tavus, ilk dönem âlimlerin­den Taberî ve daha sonra gelen imamlardan Kadı İyaz ve Allâme İbn Hazm gibi ilim direklerinin ve en tanın­mış kişilerin yanlış anlamalarını ve vehimlerini açığa çıkarmıştır. Bundan da onun ilimdeki güçlülüğü ve in­sanı hayrete düşüren ilmî derinliği tahmin edilmekte­dir.

Gerçek şu ki, sadece hac bölümü bu kitabın büyük­lüğünü ve yazannın imamlığını, onun muhteşem ilmî değerini ispat etmeye yeterlidir.

Bu kitapta Hafız İbn Kayyim (rah.a.) kendisinin ve hocasının manevî yapısına ve kendi araştırmalarının, geniş bakış açısının derecesine uygun olarak kelâm ko­nuları ve akaid üzerinde de yer yer sözetmiş, şeriatın

ruhunun sağlam ve dürüst bir sözcülüğünü yapmaya çalışmıştır. Bu konuda onun sebeplere yapışma hak­kında yazdığı araştırmacı ve derinlemesine anlatışı gö­rülmeye değer.

Hz. Peygamberin gazalarını (seferlerini ve savaşla­rını) anlatmaya başlamadan önce o, cihadın ne demek olduğunu ve cihadın kademelerini, her zaman olduğu gibi araştırmacı ve arif bir kişi üslubuyla anlatmıştır. Sonra İslâm davetinin başlangıcı olan Mekke dönemi­nin ahvalini ve Medine’ye hicreti, cihadın farz oluşunu, cihadı, ganimet malını, barış ve güveni, cizyeyi, ehl-i kitaba nasıl davramlacağını ve münafıklara ait hü­kümleri geniş bir şekilde yazmıştır. Cihadın meşru kı­lınıp farz olmasını anlatırken o; cennetin ne demek ol­duğunu, onun karşılığında can vermenin değersizliğini çok heyecanlı ve gönül okşayan bir tarzda anlatmıştır. Bu onun kalem gücüne, ifade gücüne ve imân gücüne çok güzel bir örnektir. Şöyle yazmaktadır:

“Allah’ın muhabbetini ve cennetini elde etmenin karşılığı; canı, malı; canın ve malın sahibi olan Allah’ın yolunda kullanmaktır. Allah, bunun ikisini de iman eh­li olanlardan satın almıştır. Korkak, değersiz, eli boş ve meteliksiz birinin ne cesareti ne de gayreti olabilir ki bu malları satın alabilsin. Allah’a hamd olsun ki o mal öyle yoksul ve meteliksiz kişilerin satın alabileceği, ayağa düşmüş bir mal değildir. Ne de o eli dar olanla­rın veresiye almak isteyebilecekleri alışverişin olmadı­ğı kesat bir durumdur. Bu mal değerbilir insanların pazarında satılmak için sergilenmiştir.

Mal sahibi malını (sevgisini ve cennetini) candan daha ucuz bir değer karşısında satmaya razı olmadığı, laf ebeleri, işe yaramaz adamlar öğrendiklerinde geri çekildiler. Kimin canı onun karşılığında olduğunu, onu satın alacak değerde olduğunu görmek için aşıklar iler­lediler. Mal sürekli dolaştı. Sonunda, mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı sert olanların elinde karar kıldı.

Hak iddia edenler çoğaldıkça, herkesin hak iddia edişi kabul edilirse aşık ile aşk iddiasında bulunan ara­sında, acı çekenle, acı çektiğini iddia eden sahtekâr arasında bir fark kalmayacağı için, iddiaların doğru olup olmadığını isbat etmeleri istendi. İddiacıların her biri bir şâhid gösterdi. Bu iddia isbat edilmeden, doğru olduğuna delil gösterilmeden kabul edilemez denildi. Âyet:

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tabi olup ^ peşimden gelin de Allah da sizi sevsin.”

Bunu duyan herkes geri çekildi, ancak her sözlerin­de, hareketlerinde, davranışlarında Hz. Peygambere gerçekten tabi olup, onun yaptığı gibi yapan ve davra-; nanlar yerinde kaldı. Onlardan da iddialarının doğru i olduğunu ispat etmeleri istenip de bunun sağlamlığı ve doğruluğu kesin şekilde ortaya konuncaya kadar kabul . edilemiyeceği; ‘Allah yolunda her çeşit çabayı harcarlar ve hiçbir kötüleyenin kötülemesinden çekinmezler.” âyeti buyurulunca; Allah’a aşk ve muhabbet duydukla-ı rmı iddia edenlerin çoğu geri çekildi ve ortada müca­hitler (Allah yolunda cihad edenler) kaldı.

Onlara da; aşıkların canı, malı mülkü yoktur. O halde satılık malı; âyet: “Şüphesiz ki Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet verilme karşılığında satın almıştır.” onlara verin denildi. Satanla satın alan arasında alışveriş tamamlanınca, birine malı teslim etmek, diğerine de malın değerini ödemek düşer. Tüccarlar; satın alanın büyüklüğünü ve ödediği paranın miktarım ve kendisi eliyle bu alışverişin yapıldığı kimsenin azamet ve büyüklüğünü ve mua­melenin anlatıldığı kitabın değerini gördüklerinde an­ladılar ki bu mal çok değerli, çok kıymetlidir. O zaman onlar, lezzetinin geçici olduğu pişmanlığının, vebalinin devamlı olduğu, değersiz birkaç dünya huzuru karşılı­ğında uğradıkları zarar ve ziyan olduğunu anlayacak­lardır. Bu bakımdan böyle davrananlar çok zararlı ve anlayışı kıt kişilerdir. Bu alışveriş tamamlanıp da, on­lar aldıklarını ele geçirince kendilerine; sizin canları­nız, mallarınız bizim olmuştur ve artık biz onları çoğal­tarak ve bir kaç misli arttırarak size geri vereceğiz, de­nilir.

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katında rızıklanan kimselerdir.”Biz sizden canlarınızı ve mallarınızı, fay­dalanma, onlardan istifade etme arzusu ile istemedik. Aksine; biz ne kadar kusurlu, eksik şeyi kabul ederek karşılığında en kıymetli, en yüksek değerdeki şeyi ve­rerek sizin verdiklerinizle satın aldığınız malın ikisini de birlikte, size geri vererek cömertliğimizi, keremimizi gösterdik.

İşte burada Hz. Câbir’in başından geçen olayı ha­tırlayınız: Hz, Peygamber ondan bir deve satın aldı, de­ğerini eksiksiz ödedi, sonra da değerine ilâve yapıp bi­raz da fazladan verdi. Sonra da deveyi geri verdi. Hz. Câbir’in babası Uhud savaşında şehid olmuştu. Hz. Peygamberin böyle davranmasında onun dikkati o yö­ne çevrildi. Allah Teâlâ onun babasına da böyle dav­ranmıştı. Nitekim Hz. Peygamber ona şöyle haber ver­di: Allah onu diriltti. Arada hiçbir perde olmadan onunla konuştu da buyurdu ki: “Ey kulum, benden ne diliyorsan dile” Allah’ın kerem ve cömertliğini insan tam olarak nasıl bilebilir?

O malı da verdi. Karşılığındaki değerini de ve bu alışveriş işinin tamamlanmasını da lütfetti. O malı ku-suruyla, eksiğiyle birlikte kabul buyurdu. Karşılığında en büyük değeri, ücreti lütfetti. Kulunu o, kendi verdi­ği malla satın aldı, sonra da onu övdü. Buna muvaffak; kılanın ve ona nasip edenin kendisi olmasına rağmen; kulunu övdü.”[19]

Bundan sonra İbn Kayyim; Hz. Peygamberin1 gazalarını ve kuvvetler göndermesini, sefere çıkışlarını sıra ve tertible yazmıştır. Kendisi hadis ve siyerin iki­sinde de yetkili olduğundan ve tarihçiden daha çok ten-kidçi ve hadisçi olduğundan dolayı kitabının bu bölü­mü diğer siyer kitaplarına üstünlük taşır. İhtilaflı me­selelerde onun sözü ve karan, kesin karar değeri taşır.

Gazalar ve olaylar hakkında kendine has üslubuyla âyetlerin tefsirini yapar, onların inceliklerini, güzellik­lerini de anlatır. Gazaları anlattıktan sonra, o gaza ile ilgili ne kadar fıkhî hükümler varsa veya ondan ne gibi meseleler ve hükümler çıkarılabiliyorsa bunları anlat­mak onun âdetidir. Meselâ, Hayber savaşını anlattık­tan sonra ayrı bir bölüm olarak “Hayber savaşında or­taya çıkan fikhî hükümler hakkındadır” bölümünü yaz­mıştır. Mekke’nin fethi gazasını yazdıktan sonra da, “Bu gazada ortaya çıkan fıkıhla ilgili şeylere işaret eden bölüm”ü yazmıştır. Huneyn ve Evtâs gazala­rından sonra da, “Bu gazanın içine aldığı fikıh mesele­lerine ve hikmetli nüktelere işaret eden bölüm” ve ben­zerlerini yazmış ve çok kıymetli fıkhî meseleleri bir araya toplamıştır.

Bu gazalarda, olaylarda o sadece, ilk dönem siyercilerinin ve megâzi yazarlarının yazdıklarını nakleden biri değildir. Kim noktalarda o, bazı meşhur görüşler-‘ den farklı görüş ileri sürer, şahsî araştırmaları ve an­layışıyla şahsî buluşunu ileri sürer. Meselâ, genel ola-, rak tarih ve siyer kitaplarında, Ensar çocuklarının ve. kadınlarının hoşgeldin diye Hz. Peygamberi karşılama-, lan sırasında şu şiiri okudukları nakledilegelmektedir:

“Veda tepelerinden bize ayın ondördü doğdu geldi. * Allah’a çağıran biri, çağırdığı sürece şükretmek bize vacip oldu.

Ey bize peygamber olarak gönderilen, baş eğilen bir emirle geldin bize.”

Bütün eserler, bu şiirin Peygamberimizin M den hicreti sırasında Medine’ye girerken okunduğunu yazar. Ama İbn Kayyim bu görüşte değildir.”Onun araştırmalarına göre bu şiir (Suriye tarafından olan) Tebük gazasının dönüş sırasında okunmuştur. Bu ko­nuda şöyle yazar:

“Bu konuda bazı rivâyetçiler yanlışlığa düşmüşler­dir. Bu şiir Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye teş­rifleri sırasında okunmuştur, denmesi açık bir yanılgı­dır. Çünkü, Veda tepeleri Suriye tarafmdadır. Mekke’­den gelenler onu göremezler ve Suriye’ye doğru yönel­medikçe ona uğrayamazlar.”[20]

Tebük gazasını yazdıktan sonra da İbn Kayyim bu gazanın hükümlerini, önemini ve sonuçlarını geniş bir biçimde yazmaktadır. Bu yazısında da pek çok faydalı sözler, fıkhı bilgiler, hoş buluşlar, içtimaî ve medenî hükümler konu edilmektedir.

Gazaları ve kuvvet göndermeleri yazıp bitirdikten sonra Arap kabilelerinden gelen heyetleri genişçe yaza­rak anlatmış, Hz. Peygamberin gönderdiği heyetleri ve elçilerle devlet başkanlarına, Arap emirlerine gönder­diği mektupları zikretmiştir.

Kitabın, ikinci cildinin büyük bir bölümü tıbb-ı nebevîye (Hz. Peygamberin sağlıkla ilgili buyrukları ve davranışlarına) ayrılmıştır. Bu bölümde o; Peygamber tıbbının sırlarını, hikmetlerini ve Hz. Peygamberin tıb­ba (sağlık bilgisine) yönlendirmelerini ortaya koymuş­tur. Bu bölümde tıbla ilgili kararlar, fıkıhla ilgili karar­lar ve hadisle ilgili anlatımlar iç içedir. Bu arka arkaya gelen konular içinde o, büyük bir gayret ve emekle; harf sırasına göre bütün ilaçları, gıdaları bir araya top­lamıştır. Haklarında sağlam veya zayıf ya da uydurma bir hadis anlatılan konularda tıbbî bakımdan söz et­mekte ve onların özelliklerini anlatmaktadır.

Onun; aşk ve sevda hastalığını, tedavisini, sevda­nın ne olduğunu ve onun nasıl tedavi edilip tedbir alın­ması gerektiğim anlattığı, “hastalıklar ve tedavisi” ko­nusunu okurken onun, insanın ruh yapısını ne kadar derinden tanıdığı, hayatı ne kadar genişlemesine ve kalp hastalıklarını ne derecede iyi tanıdığı anlaşılmak­tadır.

Her ne kadar bu tıbb-ı nebevî konusunda Şah Ve-liyyullah Dehlevî’nin Hüccetulâhi’l-Bâliğa kitabında; bu konuların Allah tarafından bildirilme değeri taşı­madığını ve şer’î bir yönü olmadığını yazmış ve tıbbın Hz. Peygamber’in ve Arapların tecrübe ve âdetlerine dayandığını bildirmiş olmasından bir incelik öğreniyor­sak da Hz. Peygamberin buyruklarına saygı ile bakan ve her tavsiyesine kesin bir inançla, bağlılıkla uyan ve

ona göre hareket etmeye hazır olan insanlar için çok kıymetli malzemeler bir araya getirilmiştir.

Bu bölümü de bitirdikten sonra, Hz. Peygamberin kararlarına ve onun emir ve hükümlerine yönelmiş, bu konuda çeşitli fikhî meseleler üzerinde geniş, büyük ve çok kıymetli bilgileri derlemiştir. Bir bakıma hadislere ve Hz. Peygamberin emir ve kararlarına dayanan bir tür fıkıh kitabı meydana getirmiştir.

Bu bölümlerin dışında kitapta pek çok kıymetli tef­sir, dilbilgisi (nahiv) tarih, kelâm incelikleri ve araştır­maları vardır. Bunlar bin sayfalık olan bu kitapta dağı­nık vaziyette yer almaktadırlar.

Bu kitabın tenkid edilebilecek yönü sadece şudur: Kitapta siyer, hadis, fıkıh, tarih, kelâm, nahiv ve sarf (dil bilgisi) ve hemen hemen bütün İslâmî ilimler birbi­rine karıştırılmıştır. Herhalde bu kitabı yazarken onun üzerinde hocası ve üstadı İbn Teymiye’nin etkisi faz­laydı. Bundan dolayı o, küçük bir ilgiden dolayı hemen bir nahiv veya kelâm meselesini ortaya sürmekte, son­ra da bütün genişliğiyle onun üzerinde durmaktadır. Eğer bunlardan, siyer ve Hz. Peygamberimizin şekli özellikleri (şemaili) ayrı, gazaları ve büyük savaşları ayrı, fıkıh ve hükümleri ayrı ve nahiv konuları ayrı ya-zılabilseydi, kitaptan faydalanmak daha kolay olurdu.

Ama buna rağmen bir kütüphane yerini tutan bu eser İslâm’ın en önemli kitapîarındandır. O kitabın varlığı; derin, araştırıcı, çok yönlü büyük bir âlimin varlığına eşittir. Binlerce Allah yolunu dileyen ve sün­nete uyan kimse bu eserden doğru yolu görmüş, manevî gıda almış ve imân tadı bulmuştur. [21]

 

İBN ABDÜLHÂDİ

 

Şeyhülislâm Hafız İbn Teymiye’nin, hadis ve sün­net üzerinde insanı hayrete düşürecek biçimde geniş bilgiye sahip ve hayatının büyük bir bölümü sünnet il­mini yaymak, ıslâh ve davet yolunda hizmet etmekle geçiren talebeleri ve bağlıları arasında Hafız İbn Kay-yim’den başka, İbn Abdülhâdi, İbn Kesîr ve İbn Receb büyük özellik ve önem taşırlar.

İbn Abdülhâdi kırk seneden daha az bir ömür yaşa­dı. Siyer ve biyografi bilginlerinin tahminine göre eğer ömrü vefa etseydi çağının en büyüklerinden olurdu ve en ünlüleri geride bırakırdı. Meşhur âlim Safedî şöyle söylemiştir: “Eğer yaşasaydı zamanın bir harikası olur­du.”

Allâme Zehebî, Mu’cemu’l-Büldân isimli eserinde

onu şu sözlerle anmaktadır:

“O çok büyük bir fıkıh bilgini, çok güzel bir Kur’an okuyucusu, çok üstün hadisçi, hafız, inceleyici, dilbilgi-ni, değişik ilim dallarının âlimidir. O benden hadis din­lemiş ve yazmıştır. Ben de ondan istifade etmişimdir.[22]

O dönemin en büyük âlimi Ebu’l-Haccâc el-Mizzî onun hakkında şu itirafta bulunur:

“Ben ne zaman onunla karşılaşsam mutlaka bir şey öğrenip ondan faydalanmışımdır.”[23]

İşte bu sözler Allâme Zehebî’den de nakledilmiştir. Safedî diyor ki:

“Ben onunla buluştuğum zaman; ben ondan edebî meseleler ve arapçayla ilgili ilmî sorular sorardım, o da bir sel gibi çağlayarak cevap verirdi.”[24]

Hafız İbn Kesîr (meşhur tefsir ve tarih kitaplarının sahibi) onu şu sözlerle anlatmaktadır:

“O, çok uzun bir ömür yaşamış olan âlimlerin ula­şamadığı ilmî dereceye ulaşmıştır. Hadis, nahiv, sarf, fıkıh, tefsir, fıkıh usûlü, hadis usûlü, tarih, kıraat gibi bütün ilimlerde o uzmanlaşmıştı. Onun çok faydalı eserleri, derlemeleri vardır. O; rical isimlerini ve hadis yollarını çok iyi ezbere bilen, cerh ve tadil ilmini çok iyi tanıyan, hadis illetlerini derinden kavrayan ve onu çok iyi anlayan biriydi. Alimlerle çok güzel tarzda ilmî gö­rüşmelerde bulunurdu. Zihni çok düzgündü. Allah Teâlâ ona, selef yolu üzerinde gitmeyi nasib etmişti, Kitap ve sünnete uymaya muvaffak kılmıştı. O, salih ameller üzerinde sabırla, sebatla devam etmiştir.”[25]

Hayatı:

 

Adı: Şemseddin Muhammed, lâkabı: el-İmâd, kün­yesi: Ebu Abdullah ve Ebu Abbas’tır. Genellikle İbn Abdülhâdi adıyla meşhurdur. Soy zinciri şöyledir: Kudâme oğlu, Muhammed oğlu, Yusuf oğlu, Abdülhâdi oğlu, Abdülhamid oğlu, Abdülhâdi oğlu, Ahmed oğlu Muhammed. Ailesinin asıl vatanı Kudüs’tü. Sonra bu aile Şam’a göçtü. Şam’da Salihiye mahallesinde yerleş­ti. Bu mahallede îbn Abdülhâdi 704. H. yılında doğdu. Değişik rivayetlere göre Kur’an-ı Kerim’in okunuşunu Öğrendi. Hadis ve programlı ders kitaplarının büyük bir bölümünü Kadı Ebu’1-Fadl Süleyman İbn Hamza, Ebu Bekir b. Abdüddâim, İsa b. Mut’im Haccâr, Zeyneb binti el-Kemâl’den ve pek çok üstâd ve âlimlerden öğ­rendi. Hadis ve hadisle ilgili değişik bilgiler üzerinde özellikle çalıştı. Hadis ilminin kolları olan rical ilmi ve hadis illetleri konusunda özel maharet ve yetenek elde etti. Mezhepler üzerinde derin fıkıh bilgisine ulaştı. Hadîs usûlü, fıkıh usûlü ve arapça bilgilerde de tam yetkiye ulaştı. İbn Receb şöyle yazıyor:

“Şeyhülislâm İbn Teymiye’nin uzun süre yanında kaldı. Sohbetinde bulundu. Ondan Râzî’nin kitabı el-Erbaîn fi Usûli’d-Dîn’in bir bölümünü okudu. Onun fi-kıhta asıl hocası Şeyh Necmeddin Harrânî, meşhur ha­dis bilgini, rical âlimi ve kendi devrinin de rical ve ha­dis âlimi olan Hafız Ebul-Haccâc el-Mizzî’nin 10 sene yanında bulunarak ondan ders okudu. Allâme Zehebî’den de ilim öğrendi. Bu zât; rical, ilel ve diğer ilimlerde onun yeteneğini ve üstünlüğünü itiraf etmiş­tir. Hüseynî’nin anlattığına göre bir süre Sadriye ve Rızâiye medreselerinde ders vermiş ve başmüderris olarak bulunmuştur.”[26]

Çağdaşı İbn Kesîr onun vefatını anlatırken şöyle yazar:

“O hemen hemen üç ay boyunca ateşli bir ishal ve ülser hastalığına tutuldu, ızdırabı çok arttı, ishali çok şiddetlendi. Nihayet Çarşamba günü 10 Cemâziyelev-vel H. 744’de ikindiden önce vefat etti.”

İbn Kesîr diyor ki: “Babası bana; onun ağzından son olarak çıkan cümlelerin kelime-i şahadet olduğunu ve şu şekilde söylediğini bildirdi: Eşhedü enlâ ilahe il­lallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Alla-hümmec’alnî minettevvâbîn vec’alnî minel mütetah-hirîn= Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in onun peygamberi olduğuna bütün varlı­ğımla inanıyor ve söylüyorum. Allah’ım beni tevbe edenlerden kıl ve beni günah kirlerinden temizlenen­lerden kıl.

Ertesi gün Perşembe günü Muzafferi Camii’nde ce­naze namazı kılındı. Cenazeye şehrin ileri gelenleri, âlimlerin en başta gelenleri, idareciler, kadılar, tacirler ve halk herkes katıldı.” İbn Kesîr şöyle yazıyor:

“Onun cenazesinde büyük kalabalık vardı ve bir çe­şit nûraniyet ve parlaklık göze çarpıyordu.”

Ravza’da, es-Seyf b. el-Mecd’in yanına defnolundu. [27]

 

Eserleri:

 

Allâme İbn Hâdî, kısa ömürlü olmasına rağmen pek çok eser, kalınlık ve sayfa sayısı açısından da önemli çok sayıda kitap bırakmıştır. Bu eserler, içinde­ki konuları ve yazılış tertibi açısından da önemlidir. Onlardan niceleri cildler halindedir. Hafız İbn Receb, Tabakât el-Hanâbile kitabının dipnotunda bildirdiği eserlerinden daha çok önemli olanlarını burada zikre­delim:

el-Ahkâm el-Kübrâ (7 cilt).

el-Muharrem fi’1-Ahkâm (1 cilt). Kitab el-Umde fi’1-Hufîaz (2 cilt). Ta’likatün li’s-Sikât (2 cilt).

Ehâdisu’s-SâlâtAle’n-Nebî(s.a.)(lcilt).

el-İ’lâm fî Zikri Meşâyihi’l-Eimmeti’l-A’lâm…

Hz. Peygamberin doğumu ile ilgili büyük bir kitap.

Ta’likatün Alâ Süneni11-Beyhâkî (2 cilt).

Tercümetü’ş-Şeyh Takiyüddin İbn Teymiye (1 cilt).

Münteka min Tehzîbi’l-Kemâl li’1-Mizzî (5 cilt).

Müntehab min Senedi’1-îmâm Ahraed (2 cilt).

Müntehab mine’l-Beyhakî    Müntehab min Sünen-i Ebî Dâvûd.

Şerhu Elfıyeti İbn Mâlik (1 cilt).

İmâm Zehebî’nin eserleri üzerinde tenkidler ve in­celemeler (Değişik parçalar halinde).

er-Red alâ Ebî Hayyân en-Nahvî.

Bunun dışında çeşitli risaleler ve değişik hadisler hakkında listesi çok uzun olacak olan ayrı küçük eser­ler.

Allâme Takıyyüddîn İbn Sübkî, İbn Teymiye’nin ziyaret meselesi üzerindeki görüşünü reddetme konu­sunda Şifâu’s-Sikâm fi Ziyâret-i Hayri’l-Enâm isimli kitabını yazınca İbn Abdülhadî, es-Sarîmu’l-Münekkî fi’r-Reddi Ale’s-Sübkî adıyla, o eseri tenkid eden hadisçi bir üslupla cevap yazmıştır ki, bu onun ilmî üs­tünlüğüne, hadis ve rical konusunda geniş yeteneğine tanıklık eder. [28]

IBN KESÎR

 

Adı: İmâdüddin İsmail b. Ömer, künyesi Ebu-1-Fidâ. İbn Kesîr adıyla şöhret bulmuştur. Kays kabile-sindendi. Busrâ şehri (Suriye)’nin civarında babasının cuma imamlığı yaptığı Mecder kasabasında H. 701 yı­lında doğdu. H. 706 yılında babasıyla birlikte Şam’a göçtü. Şeyh Burhâneddin el-Fezârî ve diğerlerinden fı­kıh dersi aldı. İbnü’s-Süveydî Kasım b. Asâkir ve diğer hadis otoritelerinden hadis dinledi ve rivayet etti, Allâme Mizzî’ye özel talebelik yaptı ve onun damadı ol­ma şerefini de elde etti. Çoğunlukla ondan rivayetler de yapmıştır. Fetva vermekle, ders okutmakla, ilmî tartışmalarla meşgul olmuştu. Fıkıh, tefsir ve Arapça dilbilgisinde özel yetkisi ve yeteneği vardı. Rical ve ha­dis illetleri konusunda derin bilgi ve ince görüşe sahip­ti. Ümm el-Dâlih medresesinde öğretim görevlisi ola­rak bulundu. Allâme Zehebî’nin Ölümünden sonra Ten-keziye medresesinde de ders verdi,

Allâme Zehebî onun hakkında şu kelimeleri kullanır:

“O olgun bir fıkıh bilgini, araştırmacı bir hadisçi ve tenkidçi bir tefsircidir. Onun çok faydalı eserleri var­dır.”

Hafiz İbn Hacer Askalânî şöyle der:

“O kafasına pek çok ilim yerleştirmişti. Eserleri da­ha o hayattayken ülkelere yayılmıştır. İnsanlar o öl­dükten sonra da ondan faydalanmıştır.”

Şafiî olmasına rağmen Şeyhülislâm İbn Teymiye’ye çok bağlı ve onun büyüklüğüne, önderliğine imamlığı­na (müctehidliğine) inanırdı. Ona talebelik de yapmış­tır. İbn Hacer diyor ki: “O, İbn Teymiye’den ilim Öğren­di. Onu çok sevip ona bağlandı. Onun yüzünden bir ta­kım sıkıntılara uğradı.”

el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı kitabında İbn Kesîr, İbn Teymiye’nin hayatını, olaylarıyla ve detaylarıyla özen göstererek yazmış ve onu tamamen savunmuştur. Bi­zim bu kitabımızdaki Şeyhülislâmın hayatı ve şahsı ile ilgili verdiğimiz bilgilerin büyük bölümü işte bu kitap­tan alınmıştır.

Şu eserleri meşhurdur:

et-Tekmîl fi Ma’rifeti’s-Sikâti ve’d-Duafâi ve’l-Mecâhîl (5 cilt).

el-Hüdâ ve’s-Sünen fî Ehâdîsi’l-Mesânîd ve’s-Sü-nen.

Tahrîcü Edilleti’t-Tenbîh.

Müsnedü’ş-Şeyhayn.

Ulûmu’l-Hadîs.

Tabakâtu’ş-Şâfiiyye vs.

Ahkâm konusunda geniş bir kitap yazmaya başla­mıştı. Fakat bitiremedi. İmam Ahmed’in Müsnedini harf sırasına göre düzenledi, buna Taberânî ve Ebu Ya’lâ’nm Zevâid’ini de ekledi.

Fakat onun asıl, herkes tarafından beğenilen, telif şaheseri olan iki kitabıdır. Bu iki eserden ilim ortamla­rı bugüne kadar faydalanagelmektedirler.

O iki eserden birisi onun Tefsir’idir ki, temeli nakil­lere ve rivayetlere dayanan tefsirlerdendir. Hepsinden daha çok değerli ve güvenilir kabul edilmektedir. Bü­yük âlim Süyûtî onun hakkında şöyle yazar: “Onun, benzeri yazılmamış olan bir tefsiri vardır.”

Bu tefsirden Önce nakil yoluyla tefsir yazan müfes-sirlerin yazdıkları tefsirlerde; hadisçi bir titizliğin azlı­ğından dolayı zayıf hadisler ve israiliyât bilgileri var­dır.

Hafız İbn Kesîr, çok büyük, mükemmel bir hadis-çiydi. Hadisçi metoduyla bu tefsiri düzenlemiştir. Her ne kadar kendisinden beklenen o yüksek hadisçi değe­rini bu eserde tam olarak yerine getirememiş ve bir öl­çüde geniş bilgi verme yolundan gitmiş ve israiliyâtm bir bölümünü kitabına almışsa da, şüphe yok ki mev­cut tefsirler içinde hadis tarzı açısından, yani tefsiri Hz. Pegamberden nakledilen hadislerle yapması bakı­mından bu tefsir en fazla güvenilir ve faydalanılabilir bir tefsirdir.

Bugünlerde Mısır’ın ünlü bilgini ve araştırmacı âlimi Ahmed Muhammed Şâkir Umdetu’t-Tefsîr ani’l-Hafız İbn Kesîr adıyla bunun özetini yayınlamıştır. Bu özet kitapta, İbn Kesîr’in tefsirinin Özellikleri, güzellik­leri yerinde tutularak; zayıf hadisler, desteği dayanağı olmayan israiliyât, tekrarlanmış olan sözler ve senet­ler, uzun kelâmla ilgili anlatımlar, fıkıhla ilgili detay­lar, dil ve kelimelerle ilgili münakaşalar çıkartılmıştır.

Onun diğer Önemli ve değerli bir eseri de,el-Bidâye ve’n-Nihâye’dir. Bu eser H. 1351 yılında 14 cilt olarak Mısır’da yayımlanmıştır. Arap tarihçilerinin prensiple­rine uygun olarak insanoğlunun yaradılışından başlı-yarak H. 767’ye kadar geçen olayları içine alır.

Allâme İbn Esîr’in meşhur ve değerli kitabı el-Kâmil H. 628’e kadar naklettiği olaylarla son bulmak­tadır. Bu bakımdan bu kitapla 139 yılın olayları ve ta­rihi ilâve edilmiştir. Moğol saldırılan ve 8. asır tarihin­den dolayı bu dönem çok önemli olaylarla doludur. Bu bakımdan da ve tarihî dayanak ve geniş bilgi verme-

sinden dolayı bu kitap; pek çok tarihçinin başvurduğu bir kaynak eserdir.

Hafız İbn Kesîr, H. 774 yılının Şaban ayında vefat etmiş ve Şam’ın meşhur Sûfiyye mezarlığında defnedil-miştir.[29]

 

HAFIZ İBN RECEB

 

Adı Abdurrahman, baba adı: Ahmed b. Receb’tir. Soy zinciri şu şekildedir: Ebu’l-Berekât Mes’ûd oğlu Muhammed oğlu Hasan oğlu Abdurrahman oğlu Recep oğlu Ahmed oğlu Abdurrahman. Ailesinin memleketi Bağdat idi. 736 H. yılının Rebiülevvel ayında orada doğdu. H. 744’de babası ile birlikte küçük yaşta Şam’a geldi. Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. el-Habbâz’-dan ve İbrahim b. el-Attâr ve benzerlerinden hadis din­ledi. Mısır’da, Ebu’1-Feth el-Meydûmî ve Ebu’l-Harem el~Kalânisî ve diğerlerinden hadis rivayet etti.

Hafız İbn Hacer Askalânî şöyle diyor: “O pek çok hadis dinledi, ve hadisle meşgul oldu. Nihayet hadis dalında büyük yetki elde etti.”

Hafız Ebu’1-Fadl Takiyyüddin İbn Fehd Mekkî (ö. 871.H) Tezkiretü’l-Huffâz kitabının dipnotunda onu şu sözlerle anmaktadır:

“Hafız İbn Receb en üstün bir fıkıhçı, en büyük araştırmacı, en yetkili bir âlim, en hoşa giden bir bil­gindir. O; müslümanlarm vaizi, çok ibadet eden âlimlerinden biri ve en takvah imamlarından olan kim­seydi.”

Ona ait bilgiler verirken o şöyle yazar: “O; haram­lardan çok sakınan, çok ibadet eden, iffetli bir önderdi. Allah Teâlâ bütün kalplere onun sevgisini yerleştirmiş­ti. Bütün cemaatlar, gruplar onun büyüklüğünde ve sâlih kimse olduğunda ittifak etmişlerdi. Onun sohbet

meclisleri ve vaaz toplantıları herkese açık çok faydalı ve son derece etkileyici idi.”

eş-Şihâb b. Hiccî onun ilmî faziletlerini anlatırken şöyle yazar:

“Hadis dalında o büyük yetenekli ve araştırmacıy­dı. Çağdaşları arasında hadis illetlerini ve hadis me-todlarını en iyi bilendi. Bizim çağdaşımız Hanbelî mez­hebi âlimlerinin çoğu onun talebesidir.”

  1. 795 yılının Recep ayında vefat etti. Bâbu s-Sağîr mezarlığında toprağa verildi. Ölümünden birkaç gün Önce bir mezar kazıcısına uğradı. Bir yeri göstererek; şuraya benim için bir kabir kaz, dedi. Mezar kazıcısı şöyle anlatıyor: Ben mezarı kazdım. O da içine indi ve yattı. İyi olmuş, sağ olasın dedi. Birkaç gün sonra vefat etti, getirilip buraya gömüldü.[30]

Eserleri:

 

Eserleri arasında şunlar vardır: Tirmizî şerhi ve Buharî’nin bir bölümünün şerhi. Buhârî şerhinin adını o, Fethu’l-Bârî koymuştur. Bu şerh tamamlanamamış­tır. İbn Ebî Ya’lâ’nm, Tabakât el-Hanâbile ‘sinden vaaz metoduna uyarlanan bir kitap olan el-Letâif fi Vezâif e’l-Eyyâm’ı yazmıştır. Fıkıh kaidelerini ve faydalarını içine alır.

İmam Nevevî’nin Erbain isimli kitabına şerh yaz­mıştır. Bu kitapta 42 hadis vardır. Kendisi ona 8 hadis daha ilâve etmiştir. Bu eser, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem Şerhu Hamsine Hadisen Min Cevâmii’l-Hikem adıyla H. 1346 da Mustafa el-Bâbî el-Halebî matbaasında ba­sılmıştır. “Mâ zi’bâni câmiâni ursilâ fî ganemin…” hadisine ayrı bir şerh yazmıştır. Fadlu Îlmi’s-Selef Ale’l-Halef adıyla bir risalesi vardır.

Bu son anlatılan üç kitap yayınlanmış ve çok beğe­nilmiştir. Bu eserlerde Hafiz İbn Kayyim’in ıslah ve da­vet ruhu, aşkı ve onun yazı üslûbundaki tatlılık ve akı­cılık göze çarpmaktadır.

Bu talebelerinden ve talebelerinin talebelerinden başka 8. ve 9. asırların öyle değerli büyük kitap yazar­ları ve ıslahatçıları ortaya çıkmıştır ki, bunlarla ilgili olarak; İbn Teymiye’ye veya onun herhangi bir talebe­sine talebelik yapıp yapmadıkları hakkında bir bilgi edinilememiştir, ama onların eserlerinde açık ve net olarak İbn Teymiye’nin düşüncesi, ruhu, ilmi ve onun daveti görülmektedir. Bu zatlar, Şeyhülislâm İbn Tey­miye’nin talebelerinden ya da onun eserlerinden fayda­lanmış olsun ya da buna fırsat bulamamış olsunlar, ay­nı görüş ve aynı duyguyu taşımaları bakımından kesin­likle o düşünce ekolünün âlimleri ve ıslahatçıları ara­sında sayılmaya lâyıktırlar.

Bu kişiler arasında el-Muvâfakât kitabının ünlü yazarı büyük alim Ebû İshâk Şâtıbî (ö. 790 H.) özellikle anılmaya değer. Onun kitabı el-İtisâm’m da bu ıslah çalışmaları zincirinin bir halkası olduğu anlaşılmakta­dır. Bu kitaba Şeyhülislâm kendi devrinde başlamıştı. Sünnet ve bid’at konusunda en akıllıca yazılan en mü­kemmel bir eser olup, temel bilgilere dayalı ve ilmî ye­teneklerle yazılmış bir kitaptır.[31]

 

[1] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/425-426.

[2] el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.14, s. 234.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/426.

[3] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/426-427.

[4] A.g.e.,c.l4, s. 234-235.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/427-428.

[5] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/428.

[6] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/428-429.

[7] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/429.

[8] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/429.

[9] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/429-431.

[10] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/431.

[11] Sünnete çok bağlı ve büyük takva sahibi âlim, Mevlânâ Sey-yid Abdullah Gaznevî’nin hayatım anlatan kitapta: Zâdü’l-Meâd’a olan düşkünlüğü ile kalbi coşar, cezbelenir, ağlar­dı. Ve ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah, kıya­met günü Zâdü’l-Meâd’i bana azık yap. Benim yanımdan ayırma, diye söylediği yazılmıştır. (Sayfa 24)

[12] Zâdü’1-Meâd, s. 15.

[13] “Ey Resulüm; sakın onların ne malları, ne de evlatları seni imrendirmesin. Allah; ancak onlar kâfir oldukları halde can­larının çıkmasını ve dünya hayatında bunlar sebebiyle (mü­nafıklara) azap etmesini diliyor.” (Tevbe-55)

[14] Bilinmeli ki bu göğüs genişliği, göğüs yarılmasının kesin bir sonucudur. Bu göğüs yarılması olayını bütün ehl-i sünnet araştırıcıları ve siyer âlimleri kabul etmektedirler. Hafız İbn Kayyım da bunu Zâdü’l-Meâd’da zikretmektedir.

[15] el-Bidâye ve’n-Nihâye, el, s. 158-160.,

[16] Geniş bilgi ve detaylar için fıkıh kitaplarına bakınız.

[17] Zâdul-Meâd, s. 160-161.

[18] Bu kitabın yazarı Ebu’l-Hasan Nedevî; kendine has tevâzuundan ve bir de özellikle İslâm bilginlerinin, o bölge­lerdeki ilim erbabının alışık olmasından dolayı bu tür ifa­deyi kullanmıştır. Gerçek şu ki, o bugünün İslâm dünya­sında benzeri hemen hemen olmayan bir ilim adamıdır. Eserlerini genellikle arapçayla yazmakta, urducasmı ba-zan kendi yazmakta, bazan da başkaları tarafından arap-çadan tercüme edilmektedir. İslâm dünyasındaki pek çok ilmî ve İslâmî kuruluşların üyesi olup Hindistan’daki Ned-ve İslâm Akademisi’nin başkanıdır. Nedve’de tahsil yaptı­ğım sıralarda kendisinden manevî ve ilmî pek çok faydalar elde ettiğim hocamı minnetle anarım. (Yusuf Karaca)

[19] Bk. s. 311-312.

[20] Bk. s. 466.

[21] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/431-452.

[22] . ed-Düreni’3-Kâmile, c.3, s. 322.

[23] A.g.e., c.3, s. 322.

[24] A.g.e., c.3, s. 322.

[25] el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.4, s. 212.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/453-454.

[26] ed-dürerul-Kâmile, c.3, s. 332.

[27] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/454-456.

[28] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/456-457.

[29] Hafız Şemseddin Ebu’l-Muhasib el-Hüseynî’nin Tezkiretü’l-ç Huffâz isimli eserinin dipnotundan ve Süyûtî’nin Tabakâ-tu’1-Huffâz isimli eserinin dipnotundan alınmıştır.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/458-461.

[30] ed-Dürerul-Kâmile, c.2, s. 322.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/462-463.

[31] 619 sayfa olarak Mısır’da basılmıştır.

Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 2/463-464.

Bu Yazılar da var

Kütüphane-1

Akide KONU KAYNAK BOYUT PDF KONU KAYNAK BOYUT PDF Selef-i Salihîn Akidesi Abdullah b. Abdulhamid …

Osmanlı Padişahlarının Tuğraları ve anLamLarı [Resimli]

OsmanLı PadişahLarının TuğraLarı Ve AnLamLarı [ResimLi] ORHAN GAZİ’nin Tuğrası AnLamı SULTAN MURAD HÜDAVENDİGAR’ın Tuğrası AnLamı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.